Kişinin
Karısına Zina İsnad Etmesinin Hükmü:
1.
Hanefilere Göre Fesihle Talak Arasındaki Fark:
2. Nafaka
Temin Etmediği İçin Ayırma:
HADENE (ÇOCUK
BÜYÜTME) VE HÜKÜMLERİ
Beytü'I-Mala
Dört Çeşit (Mal) Konur:
Mirasın
Hükümleri Üçe Ayrılır:
1.
Zevi'l-Erhamın Miras Hissesindeki Derecesi:
2. Ölüye
Değil, Varise En Yakın Olana Öncelik Verilir:
3.
Zevi'l-Erhamların Varise Yakınlığı Eşit İse;
Müşerreke
Veya Müşerrike Meselesi
Müşerreke
Veya Hacerîyye Ve Hımariyye
Zihar kelimesi, sırt manasına gelen zeher kelimesinden alınmıştır. Zıhar'ın ıstılahı manası ise kişinin karısına 'sen bana anamın sırtı gibisin' diyerek, kansını anası, kız kardeşi gibi mahremlerinden birine benzetme-sidir.
Araplar cahiliyye döneminde Zıhar'ı boşanma şekillerinden biri olarak kabul ederlerdi. Fakat islam, Zıhar'a başka bir gözle bakarak onun üzerine talak'tan başka hükümler de yükledi, zihar yapmanın hükmü: Zihar'ın haram olduğuna tüm müslümanlar ittifak etmiştir. Zihar, büyük günahlardan biridir.
Delili de şu ayettir.
İçinizden hanımlarına zihar yapanlann hanımları onların anneleri değildir. Onlann anneleri ancak kendilerini doğurup dünyaya getiren kadınlardır. Şüphesiz ki onlar çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar. [1]
Zıhann lafızları sarih kinayeli olarak ikiye ayrılır. Sarih lafız, zıhardan başka bir manası yoktur. Örneğin: Karısına Sen bana anamım sırtı gibisin" demektedir. Bu şekilde diyen kimse, ister zıhar'a niyet etsin, ister etmesin, artık o adam zıhar yapmış sayılır. Fakat ergenlik çağma girmiş olması şarttır. Kinayeli lafızlar ise zıhar manasına gelebileceği gibi, başka manalara da gelebilir. Karısına 'Sen benim için annem gibisin veya 'Sen benim için kız kardeşim gibisin' demek kinayeli lafız sayılır. Eğer kişi bu sözlerle zıhar'ı kasd etmişse, zıhar yapmış olur. Fakat niyeti kasd etmemiş ise belki o sözle hanımını şeref ve takdir bakımından annesine ve kız kardeşine benzetmişse, o zaman zıhar sayılmaz.
Bir kişi geçtiğimiz lafızlardan biri söylerse, eğer sözlerin arkasından talak lafzını söylerse, o zaman ziharın hükmü, talakın içine girer ve bu surette zıhar hükümleri ortadan kalkar. Zira talak, zıhar lafzını açıklamak mahiyetinde gelmiştir. Hanımı ondan boş olur. Fakat zihar lafzının arkasından talak lafzını kullanmamışsa o zaman hanımı ondan boş olmaz. Bu takdirde kişinin dediğine değil, niyetine itibar edilir. Eğer eşinden ayrılması söz kor usu olmamışsa -Zira eşini kendisine haram olan kadınlara benzetmişti- gereğini yapmadığı için bu benzetmenin nakzedikliğine itibar edilir. Ancak bu sefer kendisine kefaret lazım gelir ve hemen kefareti ödemekle mükellef olur.
İbni Abbas (r.a.) den: Bir adam Peygamber (s.a.v.) in yanma gelip şöyle demiştir: (Ya Rasulullah, ben zevceme karşı zıhar yaptım ve kefaret vermeden önce kendisi ile münasebette bulundum.) Peygamber (s.a.v.) Adama: (Allah sana merhamet etsin, bunu ne diye yaptın?) diye sordu. Adam: (Ayın ışığında hallerini gördüm dayanamadım) dedi. Rasulullah (s.a.v.) (Allah'ın emrini yerine getirmeden, yani keffaret vermeden önce artık ona yaklaşma) buyurdular. [2]
Zıhar keffaretinde tertibe riayet etmek gerekir. Bu keffaretin tertibi şöyledir:
1. Çalışmasına mani olmayacak bir eksiği, özürü olmayan ve mü'min olan bir köle azad etmek.
2. Bugün olduğu gibi köle yoksa ve köle olduğu halde azad etmeye gücü yetmezse peşpeşe iki ay oruç tutmak.
3. Oruç tutmaya veya peşpeşe iki ay oruç tutmaya gücü yoksa, altmış fakiri doyurur, zihar keffaretinde tertibe riayet edilmesinin delili ise şöyledir.
Ebu Seleme ve Muhammed b. Abdurrahman'dan şöyle rivayet edilmiştir:
Beyada oğullarından Selman b. Sahr el-Ensari Ramazan ayı çıkıncaya kadar karısını kendisine annesinin sırtı gibi kılmış (karısına zıhar yapmış) idi ve Ramazan'ın yarısı geçince de geceleyin ona yaklaşmıştı. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.)'e gelerek durumu anlattı. Hz. Peygamber ona şöyle dedi:
Bir köle azat et!
Köle azad etmeye gücüm yetmez.
O halde peşpeşe iki ay oruç tut.
Ona da gücüm yetmez. Bunun üzerine Rasulullah, Ferve b. Amr'a (hitaben) 'Altmış yoksulun yedirilmesi için şu Arak'ı (15. veya 16 sa olan sepeti) ona ver!' buyurdu. [3]
Eğer keffaret vermeden önce hanımıyla cinsi münasebette bulunursa, Allah'a isyan etmiş olur ve onun içinde keffaret vermesi gerekir. Zira keffaret vermeden kocanın, hanımıyla cinsi münasebette bulunması haramdır. Kadınlara zıhar yapıp ayrılmak isteyen, sonra da dediklerini (yeminlerini} geri alanlar.
"Hanımlarıyla temas etmeden önce bir köle azat etmelidirler. [4]
Zıhar hükümlerinin meşru olduğunun delili: Hz. Aişe'den rivayet edilen şu hadis zıhar hükümlerinin genel delilidir: İşitmesi her şeyi kaplayan (Allah Teala çok yücedir) Havle (binti Salebe, kocasını Rasulullah'a şikayet ederken (öyle yavaş konuşuyordu ki yanlannda bulunduğum halde) ben sözlerini zor duyuyordum. Fakat bir kısmını anlamıyordum.
Havle şöyle diyordu: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Kocam gençliğimi yedi, karnım ona saçıldı yani ona çocuk doğurdum. Nihayet yaşlanıp çocuktan kesildiğim zaman kocam bana zıhar yaptı. Allah'ım ben şüphesiz halimi sana arz ediyorum! Kadın (böyle demeye devam edip) henüz oradan ayrılmadan Cebrail şu ayetleri indirdi: (Ey Rasûlüm) kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulunan o kadının sözünü Allah kabul etmiştir. Allah ikinizin de konuşmasını işitti. Zira Allah işiten ve görendir. İçinizden hanımlanna zıhar yapanlann hanımları onlann anneleri değildir. Onlann anneleri ancak kendilerini doğurup dünyaya getiren kadınlardır. Şüphesiz ki onlar çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar. Fakat Allah affedici, ve bağışlayıcıdır. Kadınlara zıhar yapıp ayrılmak isteyen, sonra da dediklerini geri alanlar, hanımlarıyla temas etmeden Önce bir köle azad etmelidirler. Size öğütlenen kefaret budur.
Liamn tarifi ve nedeni: Lianın tarifi: Lugatta İlan "katele" kalıbındaki "Laane" "nin" mastarıdır. Tard etmek ve Allah'ın rahmetinden uzaklaştırmak manasına gelen "el-la'n" kökündedir. Karı-koca arasında geçen bu hadiseye lian denilmesinin sebebi: hakim huzurunda seri usulüne uygun olarak dörder defa şehadette bulunduktan sonra beşincisinde eğer yalancı ise her biri kendisini lanetler ve kendisini lanetleyen erkek olduğu halde bu kelime kadın içinde tağlib yolu ile kullanılmıştır.[5]
Hanefi ve Hanbelilere göre: Lian kadın hakkında zina haddi, koca hakkında kazif yerine kaim olmak üzere hanımın "gazap" sözü erkeğin Lanet sözü ile beraber söylediği yeminlerle kuvvetlendirilmiş şahitliklerdir. Ancak ileride geleceği gibi -Hanbelilere göre lian fasid nikahta da sahih olduğu halde Hanefılere göre sahih değildir. Malikilere göre lian, müs-lüman mükellef bir kocanın hakimin huzurunda hanımı için "eşhedü billah onu zina ederken gördüm" gibi ifadelerle onun zina ettiğini gördüğüne veya karnındaki çocuğun kendisinden olmadığını ve hanımının da onun yalan söylediğine dair dört defa yemin etmeleridir. Nikah ister sahih olsun, ister fasid olsun hüküm aynıdır. Buna göre ne kocadan başkasının ne kafirin ne de sabi ve mecnunun yemini sahih olmaz. Bu yemin lian meclisinde bulunan bir hakimin gözetiminde olur ve ayrılmalarına veya liandan kaçmana had vurulmasına hükmeder. Eşler arasındaki mevcud nikah ister sahih olsun ister fasid olsun hüküm aynıdır. Çünkü fasid nikahla da nesep sabit olur.[6]
Şafiilere göre: Lian yatağını (ğayr'i meşru) kirletip yüz karası olan karısına karşı bunu söylemek veya çocuğunun nesebini reddetmek zorunda kalan kişi için hüccet (delil) kabul edilen malum kelimelerdir. Lianın iki sebebi vardır.[7]
Birisi kocanın yabancı bir kadına söylerse zina hadini gerektirecek bir şeyi hanımına söylemesidir. Diğeri ise isterse şüphe ile temastan veya fasit nikahtan gelsin hamileliği veya çocuğu reddetmektedir. Lian hükmü kitab ve sünnet ile sabit olmuştur. Kur'an-ı Kerimde bu konuda ayet, açıklayıcı ölçüde inmiştir. Lianın meşru olduğunun delili şu ayettir:
Eşlerine zina isnad ettikleri halde, kendilerinden başka şahitleri olmayan kimselerden her birinin (makbul olacak) şahitliği, Allah adına dört defa yemin ederek kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna şahitlik etmesidir. Beşinci yemini, eğer yalan söyleyenlerdense, Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir. [8]
Lian'ın hadisteki yeri:
Ensar'dan bir adam Peygamber (s.a.v.)e gelip şöyle dedi: Ya Rasûlal-lah bir adam karısını bir erkekle zina ederken yakaladığı zaman bunu söylerse, kazf haddini tatbik ederek kendisine dayak atarsınız. İkisinden birini öldürürse, kısas tatbik ederek kendisini öldürürsünüz. Bu adam bunlardan hiç birini yapmayıp da susarsa öfkesinden kendi kendini öldürür. Bu halde şu adam ne yapmalıdır? diye sordu. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) (Ya Rabbi, buna bir hal çaresi?) diyerek dua etmeye başladı. Bu sırada da li'an ayeti nasıl oldu. Peygamber (s.a.v.) adama ayeti okudu. Kendisine asihatta bulundu. Allah'ın azabını hatırlattı. Dünyadaki azabın ahi-ret azabından ehven olduğunu anlattı. Zevce: (seni hak ile gönderen Allah'a yemin ederim ki kocam düpe düz yalan söylüyor) dedi. Bundan sonra Peygamber (s.a.v.) karının kocasından başladı. Kocası doğru söylediğine dört defa Allah'ı şahit getirdi. Beşincide eğer yalan söylüyorsam Allah'ın laneti üzerime olsun, dedi. Sonra zevcenin şahadetini dinledi. O da kocasının yalan söylediğine dört defa Allah'ı şahid getirdi. Beşincisinde de, eğer kocam doğru söylüyorsa Allah'ın gadabı üzerime olsun, dedi. Bunları dinledikten sonra Peygamber (s.a.v.) bu kan ile kocayı birbirinden ayırdı. [9]
Karısına zina isnad edip de dört şahid getiremeyen kocaya kazf haddi uygulanmasının sebebi şudur: Yabancı bir erkek bir kadının zina yaptığını ilan etmek mecburi yetinde değildir. Hatta islam ahlakı, başkasının kusurlarını örtmeyi, ona nasihat etmeyi gerektirir. Fakat koca için durum öyle değildir. Eğer karısı zîra ettiyse bunu söylemelidir. Zira karısının zina etmesi, koca için yatağının kirlenmesi demektir. Böyle bir durumda şeriat, kocaya o kadından ayrılma hakkı vermiştir. Eğer koca, karısının zina ettiğini söylemez de onu boşamak suretiyle ayrılırsa, başka bir zulmü ve pisliği kendisine ilhak etmiş olur. Bu tam anlaamıyla bir pisliktir. Oysa öyle bir pisliğe bulaşan kadın hiçbir hakka sahip değildir. Bu yüzden kocanın, karısından hakkını alması için, lian meşru kılınmıştır. Lian sayesinde eşler adaletin himayesine girer ve biri diğerinin zulmüne kurban gitmez. Bir de koca, karısına zina isnad etmekten uzaktır. Bu, adeta imkansız gibi bir şeydir. Bunun için karısına zina isnad edip de dört şahid getiremeyen kocaya kazf haddi maslahat sebebiyle uygulanmaz. Zira kocanın, karısına zina isnad etmesi koca için bir ardır. Onun şerefini, kıymetini ve haysiyetini zedeler.
Kazf, zina isnad edip dört şahid getirmemektedir. Karısının zina ettiğini bilen veya karısını başka bir erkekle halvet halinde gören veya belirtilerden ötürü kuvvetle zanneden kocanın, karısına zina isnad etme hakkı vardır. Arada bir çocuk varsa, koca da çocuğun kendisinden olmadığını biliyorsa, karısına zina isnad etmesi vacip olur. Zira böyle yapmadığı takdirde çocuğu kendi nesebine ilhak etmiş olur. Şu halde kendisinden olan çocuğun nesebine ilhak etmemesi haram olduğu gibi, kendisinden olmayan çocuğu nesebine ilhak etmesi de haramdır. Bu işin bilinmesi hanımıyla cinsi ilişkide bulunmamış olmasıyla veya hanımının altı aydan önce doğurmasıyla mümkün olur. Bir de hanımıyla cinsi ilişkide bulunduktan sonra hamileliğin en uzun müddeti dört yıldır. İşte bu durumda çocuğun kocadan olmadığı anlaşılır. Anlaşıldıktan sonra kocanın çocuğun kendisinden olmadığını belirtmesi gerekir.
Ebu Hureyre (r.a.)'dan: Peygamber s.a.v. şöyle buyurdu: "Her hangi bir kadın gayri meşru olarak dünyaya getirdiği evladını başka bir kavme nisbet ederse o kadının dinden nasibi yoktur. Allah onu cennete sokmayacaktır. Her hangi bir erkek de kendisine ait olan bir çocuğu inkar ederse Allah ondan yüz çevirir ve kıyamet günü kendisine rezil ve rüsvay eder. [10]
Adamın biri Hz. Peygamber'e gelip dedi: (Ya Rasalullah, filan benim oglumdur. Cahiliyet zamanında anası ile zina etmiştim.) Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) (İslam'da zinadan doğan çocuk zaniye'ye ait değildir.) Cahiliyyet geçti. Çocuk anasına aittir. Zina eden ahlaksız kişi ise taşlanmayı veya taşlarla kocalanmayı hak eder.
Bir kimse daha evvel zinası sabit olmamış bir akıl ve baliğ kimseye (Sen zanisin veya zina ettin) ve dört adil şahidle isbat etmezse, dinen iftira ve kazf cezasına müstahak olur. Kazfm cezası seksen değnektir. Hatta üç kişi. birisinin bir kadınla zina ettiği görseler şahadetleri makbul olmadığı gibi -zinayı onlara isnad ettikleri takdirde cezaya müstahak olurlar. Fakat akil, baliğ olmayan veya daha evvel zinası sabit olup cezaya çarpılmış bir kimseye zina suçu isnad eden kimse, dört şahid ile onu ispat etmediği takdirde sadece Ta'zir cezasına müstahak olur. Bir kimsenin (sen habissin, sen fasıksın veya bir kadına (Sen hiçbir kimse için yok demezsin) demesi kinaye sayılır ve niyetine göre hükmedilir. Eğer gayesi zina ile suçlamak ise kendisinden isbat istenecektir. İsbat edemediği takdirde kazif cezasına müstahak olur. Eğer gayesi zina ile suçlamak değilse bir şey icab etmez. Bir kimse başkasına (sen orospu çocuğusun) veya bir kadına (sen kahpesin) dese, sarahaten onlan zina ile suçlamış olur. Yalnız birinci misalde anne hayatta olduğu takdirde kendisi davayı yürütecektir. Eğer annesi yoksa onun varisi bunu yürütecektir.
Bir kadın birisine (sen zanisin) dese o da (seninle zina ettim) diye ce-vaplandınrsa bu adam zina suçunu kabul ettiği gibi kadını da kazf etmiş olur. Yalnız bir kimse karısına zina suçunu isnad ederse başkasına olan isnattan farklıdır. Dört şahit isbad etmezse liana gidelecektir. Lianın durumu açıklanacaktır. Bir kimse kansını zina ettiğini bilir veya zan ederse kafz edebilir. Bu durumda kansı bir çocuk doğurur ve kadınla henüz münasebeti olmadığı ve münasebetten altı ay geçmediği için çocuk kendisine ait değildir. Karısını zina ile kazfeden kimse, kazif cezasına çarpılmaması için han yapması gerekir.
Lianın usulü şöyledir: Hakim huzurunda (Eşhedü billah) karıma isnad ettiğim zina meselesinde doğru söyler ve doğru söyleyenlerdenim ve bu hususta yalancı değilim. Dört defa bu sözü tekrar ettikten sonra beşinci defada şöyle der: (Kanma isnad ettiğim zina hususunda yalan söyleyenlerden isem Allah'ın laneti üzerimde olsun) kocanın bu şehadeti bittikten sonra sıra kadına gelir. O da dört sefer şöyle der: (Eşhedu billah, kocam bana isnad ettiği zina meselesinde yalan söyleyenlerdendir.) Beşinci seferde de şöyle diyecek (o doğru söyleyenlerden ise Allah'ın gazabı üzerime olsun) Lian bu şekilde karşılıklı cereyan ettikten sonra hem koca ve hem de karı için ceza ortadan kalkar, koca bu liandan imtina olursa kazif cezasına, kadın imtina ederse, zina cezasına müstahak olur. Şu halde bu lian-sonra ebedi bir ayrılık terettüb eder. Artık hiçbir surette birbiriyle evlenemezler. Lian mutlaka hakimin huzurunda ve onun emriyle olacaktır. İlk önce kocanın sonra da kadının lianı teklif edilir. Lianın Cuma günü ikindi namazından sonra olması sünnettir. Bu olay Mekke de cari olursa Rükn ile Makam arasında Medine'de olursa Minberin yanında, Beyti Mak-dis'te olursa Sahra'nın yanında, başka bir yerde olursa camide icra edilmesi sünnettir. Fakat kadın hayız ve nifas halinde olduğu zaman kapının yanında durmalıdır. Kadının zina ettiğine dair kocasıyla birlikte üç a'ma yani gözleri kör şahidlik ederse âmâlara had cezası verilir. Kocası da lian yapmak zorundadır. Çünkü amaların şehadeti makbul değildir. Bir kişi karısına (ey zaniye) sen üç talakla boşsun derse, lian lazım gelmez. İsbat edemediği takdirde had lazım gelmez. Ama (sen üç talakla boşsun ey zaniye) derse, bu takdirde ne kadar lian lazım gelmese de lakin hadd cezası lazım gelir. Fetava'yı Hindiye, bir kişi karısına (sen daha çocuk iken veya cinnet getirdiğin günlerde zina etmişsin) der. Aynı zamanda kadın bir zamanlar cinnet geçirmiş ise, bunun için ne ilan lazım gelir ne de hadd lazım gelir. Fetava'yı-Hindiye, Gebe olan karısına (sen zina ettin. Şu karnındaki benden değildir.) derse. Mülanede bulunmaları lazım gelmez. Şemsü'1-Üm-me serahsi-El-Mebsut, koca karısına sadece (karnındaki çocuk benden değildir.) derse, İmam Ebu Hanife'ye ve Züfere göre lian lazım gelmez. Bir kişi hür olan karısının çocuğunu nefy eder. Yani benden değildir, dese kadın da onu tasdik etse, anneye had gerekir. Musili, Lian üzerinde terettüb e-den hükümler: Hanımı ile yukarıda zikr ettiğimiz şekilde lian yapan kişinin üzerine terettüb eden hükümler şunlardır:
1. Kocadan, zina isnad etmenin cezası sakıt olur.
2. Kadın da yemin eder, lanetleşirse, onun üzerinden de zina cezası düşer.
3. Kan-koca arasındaki nikah fesh olur.
4. Eğer koca çocuğun kendisinden olmadığını söylemişse çocuğun nesebi annesine ilhak edilir.
5. O kadm ile o erkek-kadın elli sefer evlenip boşansa bile -birbirlerine ebedi ve sermedi olarak haram olurlar. îbn Ömer'den şöyle rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber'in bir adam ile karısının lanetleşme olayını idare ettiğini gördüm. O kişi 'Bu kadının çocuğu da benden değildir?' dedi. Hz. Peygamber, onların arasını ayırarak, çocuğu annesinin nesebine ilhak etti" [11]
Lianın sahih olmasının şartlan şunlardır:
1. Zina isnadı lanetleşmeden evvel olmalıdır.
2. Lanetleşmeye evvel koca başlamalıdır.
3. Karı ve koca aynı lafızları kullanmalıdır. Eğer biri şehadet lafzını kasem lafzıyla, gazab lafzını lanet lafzıyla değiştirirse veya buna aksi yaparsa sahih olmaz.
Hulün lügat manası "çıkarmak ve gidermek" tir. İstılahı manası ise "Ha" harfinin ötesiyle "evliliği ortadan kaldırmak" demektir. Fıkıhta ise her mezhebin ıstılahında hul'un ayrı tarifi vardır. Hanefilere göre: Hul ve hul manasındaki lafızlar hanımın kabul etmesi şartıyla nikah mülkiyetini kaldırmaktır. "Nikah mülkiyeti" sözü ile fasit nikah ve beynunet ve irtibattan yapılan hul, tariften çıkarılmış olur. Zira bu hul, hükümsüzdür" Hanımın kabul etmesi şartıyla" sözü ile de şu mesele tarif dışı bırakılmıştır." Hanımına "Seni hul yaptım" dese bununla boşamayı niyet ederek mal zikretmeşe bu hul, hakkını düşürmeyen bain talak olur. Çünkü bunun vaki olması hanımının kabulüne bağlı değildir. Kadının kabul etmesi şartı gösteriyor ki, hul bir bedelle olur. Hulü bir mal karşılığında meydana geldiği için, alım-satım ve mubarae sözlerini ile de gerçekleşebilir. Şu halde mutlaka (hulü) lafzını kullanmak şart değildir. Aynı manada başka dillerdeki kelimelerle de olabilir. Talakın şartı ile hulü'un şartı da aynıdır. Hükmü ise bain talakın meydana gelmesidir. Zeylai, Fetava-yi-Hindiye Hulü'da üç talaka birden niyet getirmek sahihtir. Birer talakla mal karşılığı boşadık-tan sonra tekrar evlenir ve bu üç defa tekrar ederse, artık evlenme imkanı kalkar. Ancak kadın ikinci bir kocasıyla evlendikten sonra boşanır veya ikinci kocası ölürse, o takdirde o birinci kocasıyla evlenebilir. Kadıhan. Hulü'da sultanın veya naibinin hazır bulunması şart değildir.
Hanefi fukahasının icmai bu konuda vardır.Şu halde kan koca arasında geçimsizlik meydana gelse ve günahkar olacak duruma gelse, o zaman kadın mehrine karşılık veya bir miktar mal ve para teklif etmek suretiyle boşanma isteğinde bulunabilir. Kocası buna razı olunca, kadın talak'i bain ile boşanmış olur ve anlaştıkları şekilde malı kocasına vermesi gerekir. Kasani, Merğinani, gezimsizlik, darılma kadın tarafından olsa, o zaman, kocasına verdiği mehirden fazlasını istemesi mekruhtur. Ama kazai cihetle konuyu değerlendirdiğimizde fazla bir şey talebinde bulunabilir. Küsme darılma koca tarafında olsa, o zaman Hulü'a karşılık bir şey talebinde bulunması helal olmaz. Bu konu diyaneten böyledir. Kazai olarak kocanın bu durumda da mal talebinde bulunup almasına cevaz verilmiştir. Kasani, El-Bedayi, nikah akdine mehir olarak verilen her şey hulü'a da bedel olarak verilebilir.[12]
Meşruluğu: Alimlerin çoğuna göre hul, caizdir. Bir beis yoktur.[13] Zira karı-koca arasındaki uyuşmazlıklar, niza ve huzursuzluklar sebebiyle halk buna ihtiyaç duyar. Doğuştan gelen bedeni kusurlar, dini, ahlaki ya da yaşlılık veya zayıflıktan doğan çeşitli sebepler yüzünden kadın kocasından nefret edebilir. Onunla yaşamakta, hoşlanmayabilir. Kocasına itaat konusunda Allah'ın emrini yerine getirememekten korkabilir. Bu sebeplerden dolayı islam sırf erkeğe ait olan talak hakkına paralel olarak evlilikten kurtuluş için başka bir yolu meşru kılmıştır. Bu kadının mal vermesi suretiyle karşılayacağı zarar ve sıkıntıdan kurtulması için meşru kılınmıştır. Böylece kadın fidye vererek bu evlilikten kurtulmuş ve kocanın kendisiyle evlenme yolunda yaptığı masrafları karşılamış olur. Kitap ve sünnet bunun meşruluğuna delalet etmektedir. Kitaptan delil Allah (c.c.) in şu ayeti kerimeleridir:
"Kadının erkeğe fidye vermesinde her iki taraf için de günah yoktur.[14] Eğer gönül rızasıyla o mehrin bir kısmını size bağışlarsa onu da afiyetle yesin.[15] Aralarında bir sulh yapmalarında onlara günah yoktur. [16]
Sünnetten delil ise İbni Abbas hadisidir. "Sabit b. Kays'ın hanımı Rasûlullah (s.a.v.) a gelip: "Ya Rasûlallah onu ne dini ne de ahlakından ayıplamıyorum, lakin islamda nimete nankörlük etmekten korkuyorum." Dedi. Rasûlullah (s.a.v.) ona "bahçesini geri verir misin?" dedi. O da "evet" dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) de kocasına "bahçeyi kabul et ve onu bir talakla boşa" buyurdular." [17]
Bu hanım kocasından ahlakı kötü olduğu ve dini yaşantısında noksanlık olduğu için ayrılmak istemiyor. Ancak ondan çok nefret etmesi sebebiyle ona karşı vazifelerinde kusur etmekten ve iyiliklere karşı nankörlük etmekten korkuyor. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) ona emri vucüp ile değil de emri irşad ve ıslah ile kocasının kendisine mehir olarak verdiği bahçeyi geri vermesini emr etmiştir. İşte islamda ilk vaki olan hul, budur. Bunda muavaza manası vardır.
Hanefilere göre: Hul beş lafızla meydana gelir: Hul, mubarae, mufa-raka ve alıp-satma lafızları, Örneği kişinin hanımına "Ben seni şu kadar (mal) hul yaptım" veya sana mubarae ettim" veya senden ayrıldım" veya "bin dinara kendini boşa" veya "senin nefsini veya talakını sana şu kadara sattım" demesi ve kadının da bunu kabul etmesi gibi.
Yeme, içme ve kazayı hacet gibi hayati zaruret olan bir şeyi yapma üzerine üç talakla yemin ederse, bu durumda hul yapar. Sonra yemin ettiği şeyi yapar sonra onunla evlenirse birinci hareketi yapmasıyla yemin kalmadığı için yemininden dönmüş olmaz. Zira yemin sadece iki hareketi kapsıyordu, o da olup bitmişti. Temasta bulunduğu temizlik vaktinde ve hayızlı vaktinde hul yapmak hiçbir sakıncası yoktur.
Hanefılerden başka bütün fakihlere göre beştir:
1. Kabil: Bedel vermeyi kabul eden.
2. Mucip: Koca veya velisi veya vekili.
3. İvaz: hul karşılığı verilecek şey.
4. Muavvaz: Kadının uzvu yani ondan isümta etme..
5. Sığa: "Şu kadar mal karşılığı sana hul, yaptım" gibi sözlerdir.
Hanefilere göre: Hul, hanım tarafından kabul edilmeden önce koca açısından bir yemindir. Onun için ondan dönmesi sahih değildir. Şafiilere göre hulde talakın vaki olması hanımın mal vermeyi kabul etmesine bağlı olduğu için hul içinde talik izleri de bulunan bir muavaza akdidir. Cumhura göre akıllı ve baliğ olmasıyla mümkün olur. Aklı eren mümeyyiz çocuğun talakına cevaz vermişlerdir. Buna göre çocuk, deli, matuh (bunak) yaşlılık veya hastalıktan akli dengesi bozuk kişiler gibi talakı sahih olmayanların her hul'u da sahih değildir. Akıllı ve baliğ olan herkesin talakı sahih olur. Öyle kişiler ister rüşt veya sefih olsun ister hür veya köle olsun aynıdır. Mükellef olmayan çocuk veya delinin velisinin -eğer maslahat görülürse- onlar adına hul, yapması sahih olur.
Ebu Hanife, Şafii ve Ahmed b. Hanbel babanın küçük veya deli oğlunun hanımını ne hul ile ne talak ile boşamasına cevaz vermemişlerdir. Bunlar adına hul yapması da caiz değildir.
Zira Rasûlü Zişan (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Talak sadece baldırdan tutanın hakkıdır,"
Hul da talak manasmdadır. İmam Maliki'ye göre babanın küçük oğlu ve kızı adına hul, yapabileceğini söylemiştir. Hul, bedelinin mehir olabilecek bir mal olması lazımdır. Cumhura göre ister aynı bir mal ister borç isterse bir menfaat olsun. Mülk edinilmesi sahih olan her şey hul bedeli olabilir. Bu tarifle içki ve domuz gibi şeyler hariç bırakılmıştır. O halde içki, domuz, gasb edilmiş veya çalınmış bir mal üzerine hul, yapılsa koca hanımından hiçbir şey taleb edemez.
Hanefi, Maliki ve Hanbelilere göre hanım ondan ayrılmış olur ve bu bedelsiz bir hul olur. Zira o bedelsiz olarak bu hakkı ıskat etmeye razı olmuştur. Dolayısıyla kadından her hangi bir şey talep edemez. Şafiilerin zikr ettiğine göre koca meçhul veya haram bir şey karşılığında hulu kabul etse hanım mehr'i misil karşılığında ondan bain (ayrılmış) olur. Zira bedel fasit olduğu yerde mehr'i misil onun yerini alır.
Kan gibi hiç mal sayılmayan bir şey karşılığında hul, yapsa talak ric'i olarak gerçekleşir. Zira bu, kocanın hiçbir şeyde gözü yok demektir. Kafirlerin mal sayılmayan bir bedelle hul yapmalarına gelince bu -nikahlarında olduğu gibi sahihdir. Hanefilere göre mütekavvim (şer'an mal sayılan ve ihraz edilebilen) bir mal olması, tayin edilmiş olsun veya olmasın hul vaktinde mevcud olması veya kıymeti mal ile değerlendirebilen bir menfaat olması demektir. Buna gör müslüman bir kadının içki, domuz, mundar hayvan, kan üzerine hul, yapması sahih olmaz, bu bedel batıl olunca hul lafzı kinayeli bir lafız olarak kalır. Kinayelerle vaki olan ayrılma da bain olur. Ama talak bir mal üzerine olsaydı ve bu bedel batıl olsaydı o takdirde bu ayrılma rici talak olurdu. Zira talak lafzı sarih olarak kalacak-ü sarih de bir ric'i talak olur.
Mahkemenin ayırması talak da olabilir, akdi temelinden yok sayan bir fesih de olabilir. Nafaka temin etmeme ila, hastalık, eşler arasındaki geçimsizlik, hapis, kayıplık veya tasüf gibi sebeplerden dolayı ayırma talak; irtidat ve eşlerden birinin müslünıan olması gibi sebeplerle akit fasit olduğu için ayırmalar da fesihtir.
Talak evliliğe son vermek, mehir ve benzeri geçmiş haklan kabul etmektir. Verilen talak ancak sahih nikah akdinden sonra olur. Fesih ise akdi temelinden bozmak veya devamına engel olmaktır. Talak sayılarından "esap edilmez. Çoğunlukla fasit veya gayr-i lazım akitten sonra olur. Talak ise fesih arasındaki fark konusunda İman Malik'in iki görüşü vardır. [18]
Örneği: Kadının velisiz kendi başına evlenmesi, hac veya umre için ihramlı bulunan kişinin nikahlanması talaktır. Fesih değildir. Eğer eşlerin arzusuyla değil de dinin emirleri gereği aynlıyorsa fesihtir. Talak değildir. Örneği: Süt akrabası ile nikahlanması veya iddetini bitirmeyen kadınla nikahlanması talak değil fesihtir. Eğer ayrılma sebebi, bir kusurdan dolayı reddetme gibi eşlerin isteği ile oluyorsa o zaman fesih değil, talaktır.
Cumhura göre:
Aşağıda zikr edilecek deliller gereğince Malik, Şafii ve
Ahmed b. Hanbel nafakasızlıktan dolayı ayırmaya cevaz vermişlerdir.
1. Onları haksızlık ederek ve zor kullanarak tutmayın. [19]
Nafaka vermeden onları tutmak ona karşı haksızlık ve zarardır. Yine yüce Allah (c.c);
Bundan sonrası ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermektir.[20] buyurmuştur.
Şu halde kadına nafaka vermemek kadını iyilikle tutmak değildir.
2. Ebu Zenad şöyle demiştir: "Said b. Müseyyibe" hanıma sarf edecek nafaka bulamayan kişi ile hanımı ayrılır mı?" dedim. "Sünnete göre" dedi.
3. Hz. Ömer hanımlarından ayrı yaşayan erkekler hakkında ordu komutanlarına yazarak şunu emretti:
"Onları hesaba çekin; ya da nafaka versinler veya boşasınlar, boşar-larsa onlara geçmiş nafakalarım göndersinler."
Hanefilere göre koca nafaka vermediği için hanımını ayırmak caiz olmaz. Çünkü koca ya fakirdir veya zengindir. Fakir ise nafaka vermemesi nedeniyle zulüm olmaz. Çünkü Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:
"İmkanı geniş olan, nafakayı imkanlarına göre versin. [21]
Koca zulüm etmiyorsa biz de onun nağmına talak vererek zulm edemeyiz. Zengin ise onun nafakasını vermezse o zaman kocası zalimdir. Fakat bu zulmü ondan kaldırmak için şartsız olarak ayırmak lazım gelmez. Şu halde hanımın nafakası için zorla malım satmak veya nafaka vermeye zorlamak için haps etmek gibi başka yollara baş vurulur.
Rasûlullah (s.a.v.)'ın herhangi bir kadına kocasının fakirliği nedeniyle fesh etme imkanı verdiği ve ona fesh etme hakkının olduğunu bildirdiği bir haberin nakl edilmeyişi de Hanefılerin görüşünü teyit etmektedir. Maliküere göre bu ayrılma bir ric'i talaktır.
Şafii ve Hanbelilerin zikrettiğine göre nafaka yüzünden ayrılma ancak mahkeme kararıyla olur. Şu halde mahkeme kararıyla meydana gelen ayrılma ise fesihtir. Burada kocanın ric'at yani dönme hakkı yoktur.
4. Özür veya hastalık sebebiyle ayırma birleşmeye engel olup olmaması bakımından özürler iki kısma ayrılır.
1) Birleşmeye manii olan cinsi özürler: Bunlar erkekte görülen "cebb" "ünne" ve "hasa" ve kadında görülen "ratak" ve "karan" gibi özürlerdir.
2) Birleşmeye mani olmayan, fakat ancak bazı sıkıntılara katlanarak
beraberliği sürdürmeyi mümkün kılacak şekilde tiksinti veren hastalık ve özülürler. Bunlar cüzzam, cinnet, baras (alaca hastalığı), sel (akciğer veremi) ve zührevi hastalıklardır. Bu hastalıklar eşler arasında üç kısma ayrılır.
A. Sadece erkekde bulunan uzvi özürler: Cebb: Erkeklik uzvunun
kesik olması, unne: Uzvun küçük olması sebebiyle birleşme yapmaması, Hasa: Daşağlarının ezilmiş veya çıkarılmış olması (iğdişlik) itiraz: Yaşlılık veya bir hastalık sebebiyle erkeğin birleşmeye gücü yetmemesi hali,
B. Sadece kadında bulunan uzvi özürler: Ratak: Yaratılıştan uzvun bir et parçasıyla kapalı olup birlemeye imkan vermemesi, karan: Uzuvda birleşmeye mani bir kemik ve ur bulunması, Af el: Uzuvda birleşmenin zevkini engelleyen bir yağ tabakasının bulunması. Buhur: Birleşme sırasında meydana gelecek kötü bir koku. Fetak: Ön ve arka uzvun arasının veya idrar yolu ile meni yolunun arasının yırtık olması. Bu birleşmeden zevk alınmasına ve beklenen faydanın temin edilmesine manidir.
C. Kadında da erkekte de bulunabilen özürler: Cinnet, cüzzam, baras (alacalık) büyük ve küçük abdestini tutan ama, basur, nasür (anüsün içinde bulunan akıntılı yara). Eşlerden birinin hunsa-i gayri müşkil olma-sıda bu kusurlardan sayılır. Hunsa-i müşkül ise, durumu açıklığa kavuşuncaya kadar onu onunla nikah yapmak sahih değildir. Özür sebebiyle ayırmanın caiz olması hususunda fakîhlerin iki görüşü vardır. Zahirilere göre: İster kadında ister erkekte olsun hiçbir özür yüzünden eşleri ayırmak caiz değildir. İsterse kocanın hanımını boşamasında bir mani yoktur. Zira özür sebebiyle nikahı fesh etme konusunda ne Kur'anda nede sünnette ne de sahabenin rivayetlerinde ne de kıyasta ne de makulde sahih bir delil gelmemiştir. Cumhura göre fakihlerin çoğunluğu özür sebebiyle ayrılma talebinde bulunmaya cevaz vermişlerdir. Fakat buna cevaz verenler iki noktada ihtilaf etmişlerdir. [22]
Hanefilere göre özür sebebiyle ayrılma talebi sadece kadının hakkıdır. Buna kocanın hakkı yoktur. Zira kocanın boşa mak suretiyle kendisine gelen zararı def etmesi mümkündür. Kadının ise kendisine ayrılma talebi hakkının verilmesi dışında bu zararı def etmesi mümkün delildir. Çünkü o talak verme hakkına sahip değildir. Cumhura göre ise: Koca ve karının Özür sebebiyle ayrılma talebinde bulunmasına cevaz vermişlerdir. Zira bu özür ve hastalıklardan dolayı eşlerden her biri zarar görebilir. Kocanın talak vermek zorunda kalmasına gelince: Bu talak zifaftan sonra olsa, o zaman mehrin hepsini, önce olsa, o zaman yansını vermek zorundadır. Özür sebebiyle ayrılmada ise ittifakla-zifaftan önce ise mehrin yansını sonra ise üzerinde anlaştıklan mehri vermekten muaf tutulur. Ancak Maliki, Şafii ve Hanbelilere göre koca zifaftan sonra ise mehri almak üzere özrü gizlemek suretiyle kendisini aldattıklan için babası ve kardeşi gibi kadının velilerine baş vurur. Kadına mesken ve nafaka yoktur.
Dört mezhep ve imamiye "cebb" ve "unne" kusurlarından dolayı mahkemenin eşleri ayırabileceği üzerine ittifak etmişler. Diğer kusurlarda ise ihtilaf etmişlerdir. Bu konuda dört görüş vardır.
Ebu Hanife ve Ebu Yusuf a göre: Nikahı fesh etme ancak erkekte görülen ve tenasül organlarında bulunan şu üç özür sebebiyle caiz olur. Cebb, unne ve hasa. Zira bunlar giderilmesi mümkün olmayan özürlerdir. Zararlan devamlıdır. Evliliğin asıl gayesi olan çoğalma ve nesil yetiştirme ve kötü yollara düşmemesidir. Bunun için mutlaka aynlmalan lazımdır.
Cinnet, cüzzam, baras, ratak yahut karan gibi diğer özürlere gelince: Bunlar ister kocada görülsün ister kadında bu yüzden ne nikah edilir ne de diğer eşe tercih etme hakkı tanınıp, imam Muhammede göre eğer bu özürler kocada olsa hanımını fesh etme veya tercih etme yani hıyar hakkı yardır. Bunlar kadında bulunursa kocanın tercih etme hakkı yoktur, imam Malik ve Şafiiye göre: Eşlerden her biri diğerinde bulunan bir tenasül organı özründen veya cinnet, cüzzam, baras, ratak ve karan, bunlann her ikisinde eşlerden her birinde de bulunması mümkün olanlan beş tanedir. İlk ikisi erkekte, son ikisi kadında bulunur. Ortadaki üçü de eşlerde bulunabilecek ortak özürlerdendir. Buhur, sunan (koltuk altı kokusu).
İstihaza, akıntılı yaralar, körlük, müzmin hastalık, saflık, hasa ve ifda (ön arka uzuvlarının arasının yırtık olması) gibi özürler sebebiyle nikah fesh edilmez. Zira bunlar nikahtan beklenen gayeye mani olmaz. Kellik, dişlerin hastalıklı olması, gayri meşru birleşmeden dolayı bekaretin bozulmuş olması, körlük, şaşılık, topallık müzmin hastalık ve benzeri şeyler özür sayılmaz. Eğer bunların bulunmamasını şart koşmuş ise özür sayılır, îmamiyeye göre özürler on bir tanedir. Dördü erkekte bulunur. Bunlar cinnet, naaş, unne ve cebbdir. Yedisi kadında bulunur. Bunlarda cinnet, cüzzam, baras, karam, ifda körlük ve yatalak hastalıktır. Hanbelilere göre özürler sekiz tanedir. Üçü eşlerden her birinde bulunabilir. Bunlan: cinnet, cüzzam ve barastır. İkisi sadece erkekte bulunur. Bunlar: "cebb" ve "ünne"dir. Üçü sadece kadında bulunur. Bunlar fetek karan ve afeldir. Kadı Ebu Yala'ya göre karan ve afel ikisi de birdir. Şu halde tenasül uzuvlarında bulunan her türlü özürden tiksindirici özürlerden, verem ve idrar yollannın iltihaplı olması gibi özürlerden veya bunlara benzer ihtisas sahiplerinden öğrenilebilecek diğer zührevi hastalıklardan dolayı nikah fesh edebilir.
Ebul Hattap şöyle demiştir: Bunlara şu özürler de kıyas edilerek ilave edilebilir. Basur, nasur, tenasül uzvunda bulunan akıntılı yara. Zira bu tiksindirici ve necaseti bulaşıcıdır. Bunlarda da nikahı fesh etme hakkı vardır. Kellik, körlük, doğuştan topallık, ellerin ve ayaklann kesik olması nikahın feshini mubah kılan Özürlerden sayılmaz. Zira bunlar birleşmeye mani ve bulaşmasından korkulacak şeyler değildir. Zühri, Şurrayh ve Ebu Sevye'ye göre: îbnül'l Kayyım da bunu kabul etmiştir. [23]
Eşlerden birinde bulunan tiksinti veren her türlü özürden dolayı ayrılma talebinde bulunmak caizdir. Bu ister tedavisi mümkün olsun olmasın farkı yoktur. Örneği: Kısırlık, dilsizlik, topallık, sağırlık, elin veya ayağın kesik olması. Zira nikah akdi eşte "bunlann bulunmaması" esası üzerine yapılmıştır. Bu bulunmadığı zaman diğer eşe tercih hakkı doğar.
Ayrıca Ebu Ubeyd Süleyman b. Yesar'dan şunu rivayet etmiştir: "Husyeleri çalışmayan İbni Senden bir kadınla evlenmişti. Hz. Ömer ona "Bu durumunu kadına bildirdin mi?" dedi. O da "hayır" deyince Hz. Ömer "Bildir ve seninle kalıp kalmakta onu serbest bırak" dedi. Fakihler özür sebebiyle aynlmada hak sahibinin dava açmış olması ve mahkeme karannın bulunmasının şart olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Zira bu mesele ihtilaflı olduğu için ancak hakim hükmü bu ihtilafı kaldırabilir. Kocanın uzvu mecbub yani kesik olursa o zaman hakim derhal eşleri ayınr. Fakat unne veya hasa olursa o zaman Hanefi ve Hanbelilere göre, hakim bir sene tecil eder.
Zira bir sene tecil edilmesi Hz. Ömer, Ali ve İbni Mesud'dan rivayet edilmiştir. Bunlara göre, davanın açıldığı tarihten itibaren bir senesi başlar. Fakat Maliki ve Şaflilere göre ise bu müddetin mahkemenin tecil kararından başlaması gerekir. Hanefi ve Hanbelilere göre: Eğer kadının başından evlilik geçmiş idiyse, kocaya yemin ettirilerek onun sözü kabul edilir. Eğer yeminden kaçınırsa hakim kadını bu kocasıyla kalmakla ayrılmak arasında serbest bırakır. Şayet kadın bakire ise kadınlara muayene ettirilir. Bu konuda tek bir kadının sözü kabul edilir. Hanefllere göre iki kadınının sözleri daha iyi olur. Bu kadınlar "Henüz bakiredir derlerse kocanın yalan söylediği ortaya çıktığı için tecil sene bitinceye kadar devam eder. "Bakire değildir" derlerse kocaya yemin teklif edilir. Yemin ederse, o zaman kadının hakkı kalmaz. Yeminden çekinirse bir senelik tecil devam eder. Özür sebebiyle ayırmanın şartlan: Bunun iki sebebi vardır.
1. Aynlma talebinde bulunan bu özrü akit sırasında bilmemesi gerekir. Akit sırasında bildiği halde nikah akdini yaptıysa aynlma talebinde bulunmaya hakkı yoktur.
2. Akitten sonra özre razı olmuş olmamalıdır. Eğer nza gösterirse artık aynlma talebinin hakkı kalmaz. Eğer razı olmazsa o zaman şaflilere göre derhal fesh etme Hanbelilere göre de ne zaman isterse fesh etmek üzere hiyar-ı ayb meydana gelmiştir. "Razı oldum" gibi serahaten veya kocanın hanımından istimtada bulunması olmayınca, fesh edebilir.
Şafiilere göre: Zifaftan önce özür nedeniyle yapılan fesih mehri düşürür. Zifaftan sonra ise ve özür akit esnasında var idiyse ve akit ile temas arasında meydana gelmiş olup koca bundan haberi olmazsa, o zaman kadın mehr'i misil alır. Özür akitten ve temastan sonra meydana gelmiş ise, o zaman konuşulan mehrin tamamını alır. Koca, hanımındaki bir sıfat sebebiyle aldatılsa örneği: Bakirelik, hürlük, asillik, müslümanlık gibi vasıflara sahip olduğu söylense sonra bunun tersi meydana gelse o zaman cumhura göre bu hakkın sabit olduğunu kabul etmişlerdir.
Hanefilere göre bu hakkı yoktur. Bu şart sebebiyle de mehrini mehr'i mislinden fazla söylerse, örneği: bakire olmasını ve tahsil yapmış olarak belli bir diplomaya sahip bulunmasını, şart koşsa bu da öyle değilse ise o zaman kocanın mehr'i misilden fazla mehir ödemesi lazım gelmez. İbni Hümam Fethü'l-Kadir de şöyle der: "Koca nikahta hanımının bakire, güzel, boylu, yaşının küçük olması gibi bir vasfın bulunmasını şart koşsa o da dul, saçlan kırarmış, yaşlı, aksak yürüyen, salyasını tutamayan, burnu akan, aklı gel-geç olan birisi çıksa, bu sebeple nikahı fesh etmeye hakkı yoktur."
Şafiilere göre: Bir adanı bir kadınla evlenirse ve akit esnasında kadının muslüman olmasını şart koşsa veya eşlerin bir diğerinde nesep veya hürriyet ve bunların dışında bekaret, gençlik gibi bulunmayışı evliliğin sıhhatine mani olmayan fakat mükemmel olmasını sağlayan vasıflan şart koşsa ve bunlann zıddı noksanlık sıfatlarını veya boy uzunluğu, beyazlık ve esmerlik gibi noksanlık ve kemal sıfatlannın ortası bir şey şart koşsa ve istediğinin aksi ortaya çıksa nikah sahihtir. Hapis sebebiyle ayrılmaz. Ma-likilerden başka, fakihlerin cumhuru, kocanın hapsedilmesi veya tutuklanması veya esir düşmesi için ayırmaya cevaz vermemişlerdir. Zira bu konuda şer'i bir delil yoktur. Malikilere göre: Bir sene ve daha fazla ayn kalmadan dolayı aynlma talebinde bulunmaya cevaz vermişlerdir. Bu ayırma bir talakı bainle olur. Talakı taassüf: Ölüm hastalığmdaki kişinin hanımından miras kaçırmak için onu boşaması bir taassüf sayılır. Aynlma sebebiyle aynlma kocanın hanımından ayn kalması ve kadının bundan zarar görüp fitneye düşmesinden korkması durumunda eşleri ayırma hususunda Hanefi ve Şaflilere göre kocasının ayrı kalması uzun süre bile olsa, hanımın aynlma talebinde bulunmaya hakkı yoktur. Zira bu hakkın varlığına dair şer'i bir delil yoktur. Eğer yeri biliniyorsa hakim o yerdeki hakime yazı ile bildirerek nafaka vermeye mecbur eder. Geçimsizlik için ayırma caiz değildir. Hanefi, Şafii ve Hanbeliler geçimsizlik veya zarar verme İçin ayırma tüm fakihlere göre caiz değildir. Zira meseleyi mahkemeye intikal ettirmek ve bu huyundan dönünceye kadar adamın tedip edilmesine hükm etmek mümkündür.
İddetin manası, iddet, çoğulu ided şeklinde gelir. Sözlük itibarıyla sayma manasına gelir. Aded kelimesinden gelmiştir. Zira iddet temizlik hallerinin sayılarını yahut çoğunlukla aylann sayılarını kapsamına almaktadır. Bunun için bir şeyi saydığımızı ifade etmek istediğimiz zaman arap-çada adedu'ş-şey'e iddeten tabiri kullanılır. Bu kelime aynı zamanda (sayılan şey demek olan) ma'dut hakkında kullanılır. Kadının iddeti onun temizlik günleridir, anlamına denilir.
Terim olarak Hanefilerin görüşüne göre:
Nikahın zevali veya şüphesi halinde kadının beklemek zorunda olduğu süredir. Hanefiler bu tariflerine göre ister bir cinsten olsun ister iki ayrı erkekten dahi olsa iki ayrı cinsten olsun iki iddetin birbirlerinin içerisine girmesine dair görüşlerini ortaya koymuşlardır. Aynı cinse misal, boşanmış bir kadın iddet süresi içerisinde evlenecek ve kocası onunla ilişkide bulunacak olur. Sonra da ona bir başka iddet beklemek vacib olacak şekilde aynlacak olurlarsa bu durum da iki iddet birbirinin içine girer: iki ayn cinsin misali ise şöyledir: Kocası ölmüş bir kadın ile şüpheli olarak ilişkide bulunacak olursa iki adet birbirinin içine girer ve bu durumda kadın ilişki iddeti dolayısıyla üç ay hali ile iddet bekler. Cumhurun görüşüne göre ise iddet kadının rahminin temizliğinin (Hamile olmadığının) bilinmesi için yahut teabbüd veya kocasının vefatı dolayısıyla üzüntü ve keder dolayısıyla beklediği süre demektir. Bu durumda iddet beklemenin kendisidir. Dolayısıyla iki ayrı kişiden olan iki ayrı iddet arasında tedahül olmaz. Kadın bu durumda birinci iddet sona erinceye kadar bekleyip bitirir. Ondan sonra ikinci iddetine başlar. İki ayrı cinsten olsa dahi aynı kişiden iki iddet arasında tedahül olur. Daha açık bir şehide iddeti bu şekilde tarif etmek mümkündür.
Ölüm ya da boşama ile meydana gelen ayrılma neticesinde kadının evlenebilmesi için belli bir süre beklemesine fıkıhta iddet denir. Yani şer'i bekleme süresi denir. Hanefi ve Şafiilere göre kendisi ile zina olunmuş kadın için iddet vardır. Zinadan gebe kalan bir kadınla evlenen erkek, eğer çocuk kendisinden olsa, o zaman kadınla nikahından sonra cinsi ilişkide bulunabilir. Eğer o başkasından gebe olsa o zaman kadının doğum yapmasını bekler. İddet kadınlar hakkındadır. Fakat erkekler hakkında da gelecek konularda iddet vardır:
1. Dört kadınla evli bulunan bir erkek, kadınlarından birini boşarsa onun iddeti bitmeden başka bir kadınla evlenemez. Zira iddet bitmedikçe nikah akdi kopmuş sayılmaz. Bunun için bir erkeğin beş kadınla nikahlı bulunması caiz değildir.
2. Karısını boşayan bir erkek, karısının iddeti sona ermeden onun kız kardeşiyle, teyze ve halasıyla evlenemez. Zira iddet sona ermeden nikah bağı tamamen kopmuş sayılmaz. Bunun için kadınla teyzesini, kadınla halasını veya kadınla kız kardeşini, erkek kardeşinin kızı, kız kardeşinin kızı, -Fasit bir evlilik yahut akit şüphesi dolayısıyla dahi olsa yakınlarını bir arada aynı nikah altında tutması haramdır. Yine üç defa boşamış olduğu bir kadını da tahlilden evvel nikahlaması da caiz değildir. (Bütün bunlar şer'i engeller arasındadır. [24]
Hanefılere göre: İster kadın zimmi olsun, ister harbi olsun müslüman olmayan bir kadın üzerine iddet beklemek vacip değildir. Fakat bu kadın kitap ehli bir kadın olup müslüman bir kimsenin hanımı ise ayrılmak nedeniyle kocanın hakkına riayet etmek üzere onun için iddet beklemek vacip olur. Zira iddet Allah için bir hak ve kocanın hakkı içindir. Ki-tab ehli olan kadın ise kulların haklarını yerine getirmek için muhatap kabul edilmiştir. Bunun için onun üzerine iddet icab eder ve kocanın ve çocuğunun hakkı için neseblerin de karışmasını önlemek kastı ile iddet beklemek için mecbur edilir.
3. Gayr-i müslim bir ülke (Dar'i harp) den sürülmüş veya esir alınmış bir kadınla evlenmek isteyen bir erkek, kadın ay hali görüyorsa, bir ay hali geçirmesini beklemesi, ay hali görmüyorsa bir ayın geçmesini beklemesi gerekir. [25]
İddetin Meşruiyetinin delili: İddetin meşru olduğu Kur'an, sünnet ve icma ile sabittir. [26]
Kitaptan delil yüce Allah şöyle buyurmuştur:
Yüce Allah'ın boşanma iddetine dair şu emridir: "Boşanan kadınlar kendiliklerinden üç iddet süresi beklerler [27]
Vefat dolayısıyla iddet hakkında da şöyle buyurmaktadır:
İçinizden vefat eden kimselerin bıraktıkları zevceleri kendiliklerinden dört ay on gün beklerler. [28]
Küçük ay halinden kesilmiş (ise) ve gebe kadının iddeti hakkında da şöyle buyurulmaktadır:
"Kadınlarınız arasından hayızdan kesilmiş olanlara ve asla hayız görmeyenler de eğer şüphe ederseniz onların iddetleri üç aydır. Hamile olanların iddetleri ise yüklerini bırakmcaya kadardır. Sünnetten delili ise Rasulü Ekrem (s.a.v.)'m şu emridir:
Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir kadına, kocasından başka bir ölü için üç günden fazla koku sürünmeyi ve süslenmeyi terk etmek helal olmaz. Kadın ancak kocasının ölümü üzerine dört ay on gün süslenmeyi terk eder. [29]
Bu hadisden başka bir takım hadisi şerifler de iddetin sünnetten delilleri arasındadır. İcmaa gelince, ümmet genel olarak iddetin vücubu üzerinde icma etmişlerdi. Fakat iddetin bazı türleri hakkında farklı görüşlere sahiptirler. İddetin meşruiyetinin hikmeti:
A) Ölen kocanın hakkını yerine getirmek, hakka karşı vefakarlık göstermek, Allah Teala kadına kocasına vefakar olmayı, güzel muamele yapmayı farz kıldığından ötürü, kocasının ölümünden^emen sonra kocasını terk etmesi layık değildir.
B) Cahiliyye döneminde yakını ölen bir kadın bir yıl boyunca yırtık siyah elbise giyer. Hiçbir yere gitmez. Kimseyle konuşmaz, yüzüne kömür sürer. Kendini eve haps ederdi. Böyle bir matem haramdır. Aslında kadın bu süre içinde sürekli üzüntülü olmadığı halde, halka karşı kendini üzüntülü gösterir. Bu sünnete terstir. Aynı zamanda Peygamber'e karşı çıkmak oluyor. Kadınların zoraki ve yapmacık üzüntüleri ile erkeklerin üzüntülü olduklanm göstermek için boyunlarına ip bağlamalan arasında fark yoktur. Böyle yapmak hem haram hem de münkerdir. Dil onun, din de onun, eşk onun, ağyara sarf etme, her şey onun. İslam, aşın olan bu adeti kaldırarak eski adetin de güzel yanlarını alıp normal ve yeni bir adet geliştirmiştir. Aynlık ya nikahın feshiyle veya boşama ile gerçekleşir. Hayız gören veya hamile olan kadına iddetin vacib olmasının hikmeti, nesebin korunması, hakların korunması ve hamile olup olmadığının bilinmesidir. Bu husus gayet açıktır. Bulûğa ermemiş veya hayızdan kesilmiş kadına iddetin vacib olmasının hikmeti ise şöyle beyan edilir.
1. Bu durumdaki kadınlara iddetin vacib olması öncelikle tadidir. yani Allah emr ettiği içindir. Şu halde zahirdir. Aynı zamanda iddetin diğer çeşitlerinde de bu mana vardır.
2. Nikaha ciddiyyet ve önemine uygun olan şer'i ehemmiyeti vermek bununla beraber, kocasından ayrılan kadın küçük de olsa, hayızdan kesilmiş de olsa, hamile olup olmadığının kesin olarak bilinmesi için iddet vacib kılınmıştır. İddet beklemeden evlenmek nikahın önem ve ciddiyetini ortadan kaldınr. Ortaya zinaya benzer bir durum çıkar. Zira kadın dün birinci kocanın bugün ikinci kocanın yatağmdadır.
3. Kadının hamile olup olmadığının kesin olarak bilinmesi için iddet şarttır. Zira bazen olağanüstü şeyler olabilir. İnsan bunun olup olamayacağından emin olamaz. İddetin kısımlan: İddet vefat iddeti ve aynlma id-deti olarak iki kısma aynlır:
Kocası ölen kadının beklemesi lazım gelen iddettir. Eğer kadın hamile olsa, o zaman kadının iddeti çocuğun meydana gelmesiyle biter. Örneği: Kocası ölürse hemen öldükten sonra, doğum yapan kadının iddeti sona erer. Yani bitmiş sayılır.
Kocası ölen kadın hamile olmazsa veya vefat eden kocasından olmayan bir hamilelik varsa, örneği: Kocası olmadan ölmüşse veya kocası dört senedir kayıpsa, bu durumdaki o kadının iddeti dört ay on gündür kocasının onunla cinsi ilişkide bulunup bulunmaması fark etmez. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Gebe olanların iddeti doğumlarıyla tamamlanır. [30] "Sizden vefat edenlerin geride bıraktıkları eşler, kendi kendilerine dört ay on gün iddet beklerler. Müddetlerinin sonuna vardıklarında, o kadınların kendi haklarında uygun olanı yapmalarından dolayı, size herhangi bîr sorumluluk yoktur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. [31]
İkinci ayet geneldir. Hamile olan ve olmayan kadınların hepsine şamil gelmektedir. Birici ayet ise ikinci ayetin umum ve genel olan manasından hamile kadınlan istisna ederek onlara özel bir hüküm getirmiştir. Bu hüküm, kocası ölen ve hamile olmayan kadının iddeti ile kocası ölen ve hamile olan kadının iddeti arasında ayınm yapmaktadır. Sünnetten hamile olan kadının iddetinin delili ise şöyledir:
Haris kızı Sübey'a'nm hamile iken kocasının ölmesi ve kocasının vefatından kaç gece sonra doğum yapmasıdır. Daha sonra o kadın Peygamber (s.a.v.)e geldiğinde ondan izin isteyerek Peygamber ona evlenebilirsin demiştir. Bir rivayete göre de "O bana ben doğum yaptığım vakit artık id-detten çıktığıma dair fetva verdi ve uygun gördüğüm takdirde evlenebileceğimi söyledi. Bu hadisi Ahmet b. Hanbel ile Ebu Davud dışında kütub-İ sitte sahipleri rivayet etmiştir. İbn Mace de Ümmü Seleme'den rivayet etmiştir. [32]
Cinsi ilişkiden sonra nikahın fesh olunması veya boşanma suretiyle ayrılan kadının beklemesi lazım gelen iddettir. Eğer kadın hamile ise onun iddeti doğurması ile biter. Bu hükmün delili, Talak 4 ayetidir. Eğer hamile değilse ve hayız görüyorsa onun iddeti kocasından ayrıldıktan sonra üç defa temizlenmektir. Bunun delili de şu ayettir.
Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç temizlik süresi beklerler. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri kendilerine helal değildir. [33]
Eğer kadın buluğa ermemiş veya hayızdan kesilmiş ise, onun iddeti, kocasından ayrıldıktan sonra üç aydır. Bunun delili şu ayettir:
(Ey mü'minler!) Kadınlarınızdan ay hali görmekten kesilenler ile henüz ay hali görmemiş olanların iddetleri konusunda şüpheye düşerseniz (bilmiş olunki) onların iddeti üç aydır. [34]
Cinsi ilişki boşanan kadın veya nikahı fesh olan kadının iddet beklemesi söz konusu değildir. Bunun delili şu ayettir:
Ey mü'minler! Mü'min kadınları nikahlayıp da onlara dokunmadan boşadığınız zaman, sizin için onlar üzerine sayacağınız bir iddet yoktur. Ancak bu takdirde onalara derhal nikah haklarını verip kendilerini güzel bir şekilde boşayın. [35]
İddet beklenen kadın ya ric'i ya da bain talak ile boşanmıştır. Ric'i talak ile (bir veya iki talak ile) boşanan kan-kocaya vacib olan şeyler şunlardır:
1. Mesken (barınacak yer) vermek, efdal olanı ise, kocasının evinde barındırmaktır. Eğer böyle olursa, kocasının herhangi bir engel olmadan girip çıkması kolaylaşır.
2. Nefaka vermek kadın ister ham ile olsun, ister olmasın, yiyeceği giyeceği içeceği kocanın üzerinedir. Bunun sebebi kocanın hala o kadının üzerinde hükmü olmasıdır. Zira koca her an iddet süresi içinde -onunla cinsi ilişkide bulunabilir. Onu nikahı altına alabilir.
3. Zaruret olmadıkça kadının, meskeninden ayrılmaması lazımdır. Bu hükmün delilleri şu ayetlerdir:
Boşadığınız" kadınları gücünüz nispetinde, oturmakta olduğunuz, yerin bir bölümünde oturtun, onları darlık ve sıkıntıya sokmak maksadıyla kendilerine zarar vermeyin. Eğer gebe iseler yüklerini bırakıncaya kadar onlara nafaka verin. Şayet sizler için (çocuklarınızı) emzirirlerse onlara ücretlerini ödeyin. [36]
Onları evlerinden çıkarmayın (iddetleri bitinceye kadar) kendileri de çıkmasınlar. Meğer ki açık bir edepsizlik etmiş olsunlar.
4. İddet bekleyen kadının, başka erkeklerin kendine talip olması için her hangi bir imada bulunması ve söz söylemesi haramdır. Zira bu durumdaki kadın, hala birinci kocanın hükmü altındadır. Birincisi kocası onu almaya, diğer erkeklerden daha fazla hak sahibidir. Zira yüce Allah şöyle buyuruyor:
İddet süresi içinde arayı düzeltmek istemeleri durumunda kocaları onları geri alamaya daha çok hak sahibidirler.[37]
Eğer kadın talak'ı bain (üç talak) ile boşanmışsa, ya hamiledir ya da hamile değildir. Eğer hamile kadın üç talak ile boşanmış o zaman kocası üzerine vacib olan haklar şunlardır:
1. Kadına mesken vermek kocanın üzerine farzdır. Bunun delili de Şu ayettir:
Ey Peygamber! Kadınları boşamak İstediğiniz zaman onları (Temizlenme) vakitlerinde (ve cinsi ilişkide bulunmadan) boşayın ve id-deti sayın, Rabbiniz olan Allah'tan korkun (da boşanan kadınların id-detlerini uzatmayın) onları evlerinden çıkarmayın. (İddetleri bitinceye kadar) kendileri de çıkmasmlar. Meğer ki açık bir edepsizlik etmiş olsunlar. [38]
Bu ayet ric'i talak ile de, baln talak ile de boşanan kadınlara şamil gelmektedir.
2. Kocanın, kadının nafakası vermesi vaciptir ve delilide şu ayettir.
"Eğer gebe iseler, yüklerini bırakıncaya kadar onlara nafaka verin. [39]
3. Zaruret olmadıkça kadının evden ayrılması haramdır. Eğer su, yemek gibi şeylere ihtiyacı olursa, bunları yerine getirecek kimse de yoksa veya üzüntü ve sıkıntısını dağıtmak için dışarı çıkmaya ihtiyacı olursa, dışarı çıkabilir. Zaruret olmadan kadının dışarı çıkmasının haram olduğunun delili şu ayettir:
"Onları evlerinden çıkarmayın (iddetleri bitinceye kadarj kendileri de çıkmasmlar.[40]
İhtiyaç için kadının evden ayrılması caiz olduğuna delil şu hadistir:
Cabir b. Abdullah şöyle rivayet etmektedir:
Benim teyzem boşanmıştı. Akabinde kendisi, kendi hurmalarının meyvelerini kesmek istedi. Fakat bir kişi, onu dışarı çıkmaktan men etti. Bunun üzerine teyzem Peygambere geldi. Peygamber ona "Evet, sen kendi hurmalarım kes, zira senin tasadduk etmen, yahut bir iyilik işlemen ümit edilir, buyurdu.[41]
Eğer boşanan kadın hamile değilse, nafaka hariç yukarıda söylediğimiz şeyler koca üzerine vacipdir. Cumhura göre ric'i talakla boşanmış olan bir kadının giyinmesi, yemeği ve meskeni gibi değişik türleriyle nafakası koca üzerine iddeti bitinceye kadar vermesi vacipdir. Eğer bain talaktan dolayı iddet bekliyor olursa Cumhura göre eğer hamile ise: Yine bütün türleriyle nafaka koca üzerine vacibdir. Eğer üç talaktan dolayı iddet bekliyor ise: Aynı zamanda da hamile de olmazsa o zaman Hanefilere göre iddet süresi içerisinde kocanın hakkı dolayısıyla kendisini alıkoyduğu için bütün türleriyle nafaka hakkına sahiptir. Hanbelilerin görüşüne göre ise nafaka hakkına sahip değildir. Zira Fatıma binti Kays'ı kocası üç talak ile boşamıştı. Rasûlullah (s.a.v.) onun için ne nafaka ne de sükna hakkı vermemişti. Buna karşılık Hz. Peygamber şöyle buyurmuştu: "Nafaka ve sükna kocanın karısına dönme hakkı olduğu takdirde o zaman koca üzerinde kadına vermesi haktır. [42]
Maliki ve Şafiilere göre: Onun sadece sükna hakkı vardır.
Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
O kadınları gücünüz yettiği kadar kaldığınız yerin bir kısmında iskan edin. [43]
Burada ister hamile olsun ister olmasın sükna hakkı ona mutlak olarak verilmiştir. Ancak yemek ve giyinmek için nafaka hakkına sahip değildir. Zira mefhum-i muhalifından bu mana çıkmaktadır: "Eğer onlar hamile iseler yüklerini bırakıncaya kadar nafakalarını verin." Bu emirin manası hamile olmayan kadın için nafakasının vacib olmadığının delilidir. Cumhura göre: Eğer vefat dolayısıyla iddet bekliyor ise onun için nafaka yoktur. Zira kocanın ölmesiyle evlilik sona ermiştir. Fakat Malikilere göre eğer mesken kocanın mülkü ise yahut kira ile tutulmuş olup vefatından önce kirasını ödemiş ise kadın için iddet süresi boyunca sükna hakkı koca üzerine haktır. Cumhura göre: Kadın fasid bir nikah ya da şüphe dolayısıyla iddet bekliyor ise o zaman kadının nafaka hakkı yoktur. Doğum ile iddetin sona ermesinin iki şartı vardır:
A. Cumhura göre: Hamileliğin hepsini bırakması veya tümünün ondan ayrılmasıdır. Şu halde ikizlerden birisini doğurmaları yahut çocuğun birisinin ondan ayrılması ile iddet sonra ermez. Malikilere göre bir araya durmuş bir kan pıhtısı düşük yapacak olsa dahi sona erer. Hanbeli ve Şafıilere göre ise: İddeti sona erdiren yüklünün baş, el, ayak gibi insan hilkatinden belli olunan şey ile yahut sözlerine güvenilirlerin tanıklığı ile bir insanın şekli yahut aslını ortaya koyan gizli bir şeklin bulunduğuna dair şe-hadet etmeleridir.
Zira yüce Allah'ın: "Hamile kadınların süreleri yüklerini bırakmalarıdır" bu emir geneldir.
Hanefılere göre ise: Hamilelik karnında bulunan her şeyin ismidir. Eğer karnında ikiz olursa o zaman cumhurun kabul ettiği şekilde öteki çocuğun doğumu ile iddeti meydana gelmektedir. Fakat Hanefılere göre çocuğun çoğunluğunun dışarıya çıkmasıyla iddeti sona erer. Eğer kadın düşük yapacak olsa onun hilkati kısmen belirginleşecek olursa bunla iddet meydana gelir.
B. Hamile kalanın iddet sahibine -lian ile nefy edilmiş olanda olduğu gibi ihtimal dahilinde olsa dahi- nisbet edilebilmesi. Zira bu şekildeki olan durum ondan olma imkanına aykırı değildir. Bunun delili ise eğer onu kendi nesebine ilhak edecek olursa bunun kabul edilmesidir. Eğer iddet sahibine nisbet ilhak edecek olursa bunun kabul edilmesidir. Eğer iddet sahibine nisbet edilmesine imkan yoksa o zaman nefy edilmiş zinadan olma çocukta olduğu gibi, onun durumu ile iddet sona ermez. Hamileliğin en az süresi ittifakla altı aydır. Çoğunlukla dokuz aydır. Hanefılere göre azamisi iki yıl, Şafii ve Hanbelüere göre dört yıldır. Zira Muhammed b. Ac-lan anasının karnında dört yıl kaldı. Ahmed der ki: Aclan oğullan kadınları dört yıl süre ile hamile kalırlar. Malikilere göre ise beş yıldır.
Hidad, fiilinde mastar olarak gelmiştir. Lugaten, ölen bir Müslüman için yas tutup siyah giyinmek manasına gelmektedir. Istılahı olarak ise, kocasından boşanan veya kocası ölen kadının iddet yani şer'i bekleme müddeti içinde süslenmekten ve süs eşyası takınmaktan, güzel koku sürünmekten, sürme ve kına kullanmaktan kaçınması demektir, Süslenmek ve süs eşyası ve benzeri hususla günün şartlanna uygun sosyal yapının ölçülerine göre takdir edilip değerlendirilir. Kadınım kullandığı elbiseleri arasında sokak kıyafeti süs kısmından sayılır. Ev kıyafeti ise süs kısmından sayılmaz. Bununla beraber kadının bu süre içinde evinde yeni dikilmiş elbise giymekten de kaçınması gerekir. Öteden beri kullandığı elbiseleri tercih eder. Saçlarını taramak, yüz gözüne dökülmemesi için olursa, süs kısmında sayılmaz. Fakat özel bir biçimde tarayacak olursa, o zaman süs kısmında sayılır. Sürme kullanması: Eğer gözlerindeki arızadan dolayı sürme kullanırsa, o zaman caizdir. Saçlarına yağ sürmesi de zaruret için caizdir. Zaruret olmazsa doğru değildir. [44]
Eğer evindeki olan elbisesinin hepsi ipek ise, aynı zamanda onu giyiniyor ise onun üzerine devam etmekte bir sakınca yoktur. [45]
Kadının yalnız bir ya da iki entarisi bulunurda her ikisi de yeni ve gösterişli kısmında olursa, o zaman onlardan en çok kullanılanı giymesine cevaz verilmiştir. Zira onlardan başka bir elbisesi yoktur. Fetava-yi Hindiyye. Boşanan veya kocası ölen kadın daha baliğ çağına ermemiş olsa veya deli olsa o zaman süslenmeyi terk etmesine gerek yoktur. Yine fasid bir nikahtan dolayı kocasından ayrılan veya ric'i talakla boşanan kadının süslenmeyi terk etmesine gerek yoktur. Bu Hanefi Fukahasma göredir.
Kasani, gayr-i müslim bir kadın iddet içindeyken müslüman olursa, o zaman baki kalan günlerde süslenmeyi terk etmesi gerekir. İddet içinde bulunan kadını sokakta süslenmeyi terk etmesi vacib olur. Bir zaruret olmadıkça ne süs eşyası takabilir, ne de boyanıp süslenebilir. Sokağa çıkma konusuna gelince: Yine zaruri bir durum yoksa çıkması caiz olmaz. Özellikle üç talakla boşanmış bir kadının bu hususa dikkat etmesi çok uygundur. Kocası ölen kadının ise gündüz çıkmasına cevaz verilmiştir. Ancak kendi evinden başka bir yerde gece kalmamak gerekir. Merğinani, oturduğu yer de başkasına nakil olursa veya başkasının mülkü olursa, o zaman hangi eve giderse orda kalır. Başka bir evde geceyi geçirmek caiz değildir. Bunun gibi, oturmakta olduğu ev emniyetli değilse kadın kötü ve hırsızlardan korkar veya içinde oturulmayacak kadar harabe olursa o zaman başka kalacak bir ev tutup çıkmasında bir engel yoktur.
Kasanı, iddet içinde bulunan bir kadının ne hacca, ne umreye gitmesi caizdir. Yine bir zaruret olmadıkça seyahata çıkması da haramdır. Kadın kocasıyla beraber seyahatte iken üç talakla boşanırsa veya kocasını kayb eder yahut kocası ölür. memleketiyle gitmek istediğin yerin ikisi de seferi mesafeden daha yakın bulunuyorsa kadın istediğine gidebilir. Fakat kendi asıl memleketine dönmesi daha uygun olur. Bu her iki yer de birisi seferi mesafede bulunuyor diğer ise değil, o zaman seferi mesafeden yakın olanı tecih edip oraya gider. Bulunduğu yer ayrıldığı yer ile varacağı yere seferi mesafede ise, bakılır: Kadın bayındır bir yerde olmazsa, o zaman bulunduğu yerde durmayıp evine döner. Bayındır bir yerde ise, mahrem olmadığı takdirde oradan çıkmaz. Ebu Hanifeye göre, bu durumda yanında mahremi de olsa çıkmaz. İmameyne göre çıkabilir.
"Mü'min kadınlar zinetlerini (ve zinet yerlerini) kocalarından veya kocalarının babalarından veya oğullarından ve kardeşlerinden veya kardeşlerinin oğulların kız kardeşlerinin oğullarından veya kendi (din kardeşleri sayılan) kadınlardan veya ellerinin sahip olduğu cariyelerden veya erkeklikten kesilip (kadınlara) ihtiyaç duymayan hizmetçilerden veya kadınların utanç yerlerine ilgi duymayan çocuklardan başkasına açmasınlar. [46]
İslam kadını her türlü saldırıdan çok net bir şekilde açıklamıştır.
Şeriatın nesebe verdiği önem: Evlat edinmenin ve meşru olmayan bir yoldan çocuğu nesebe ilhak etmenin haram kılmışı, nesebin ailenin üzerinde yükseldiği en kuvvetli esaslardan birisidir. Neseb ile aile fertleri kan birliği ve birbirinden olma temeli üzerinde yükselen daimi bir akrabalık bağı ile bağlanır. Çocuk babasının bir parçasıdır. Babada çocuktan bir şeyler vardır. Neseb bağı asla kopmayan aile dokusudur. Onun için yüce Allah nesebi insana bir lütuf olarak verdiğini belirtmek üzere şöyle buyurmaktadır:
"O sudan insan yaratandır. Ondan neseb ve sıhriyet yoluyla akrabalık kılmıştır. Rabbin her şeye kadirdir. [47]
Şeriat babalann çocuklarının neseblerini inkar etmelerini yasaklamıştır. Zira Peygamber [s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Kadınlann da çocuğu gerçek babasından başkalarına nisbet etmelerini yasaklamıştır. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Her hangi bir kadın kavmine kendilerinden olmayan birini (yani zina yoluyla) sokarsa Allah'ın rahmetinden tamamen uzak kalır. Allah onu asla cennetine koymaz. Herhangi erkek oğlunu -o kendisine bakıp dururken- inkar etse Allah da (kıyamet gününde) ona görünmez. Kıyamet gününde de öncekilerin de sonrakilerin de gözü Önünde onu rezil eder. [48]
Yine şeriat çoçuklann babalarından başkalanna kendilerini nisbet etmelerini yasaklamıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
"Her kimse bilerek babasından başkasının olduğunu ileri sürerse cennet o kişiye haramdır.[49]
Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Her kim babasından başkasından olduğunu iddia eder yahut efendilerinden başkasına kendisini katarsa kıyamet gününe kadar kesintisiz olarak Allah'ın laneti onun üzerinedir. Ebu Davud, Enes'ten rivayet olmuştur. Evlat edinmek cahiliye döneminde ve islamın ilk dönemlerinde uygulanmakta iken islam şeriatı bu usulü haram diye kaldırmıştır. Hz. Peygamber peygamberlikten evvel Zeyd b. Harise'yi evlat edinmişti ve Zeyde Muhammed oğlu Zeyd deniyordu. Bu usul yüce Allah'ın şu emri nazil oluncaya kadar devam etti:
Oğul edindiğiniz kimseleride size oğul kılmadı. Bunlar sizin ağızlarınız ile söylediğiniz sözünüzdür. Allah hak olanı söyler ve doğru yola iletir. Onları babalarına nisbet edip çağırın. Bu Allah indinde daha adildir. Eğer babalarını bilmiyor iseniz sizin dinde kardeşleriniz ve dostlarmizdırlar. [50]
Bir kişi buluntu yahut nesebi meçhul bir çocuğu evlat edinecek olursa ve onun kendi oğlu olduğunu iddia etmezse hakikaten onun çocuğu zaten olmaz. Onun için aralarında miras diye bir şey yoktur. Akrabalık sebebiyle söz konusu olan mahremiyet hükümleri üzerine cereyan etmez. Babası bilinmeyen kişi ise dinde mevla (dost) ve kardeş diye çağrılır. Evlat edinilen çocuklar arasında mal ve namus hususlarında karı-kocaya ve akrabalarına kötülük edenler pek çok meydana çıkabilir. Bununla beraber islam buluntu bir çocuğun eğitilip öğretilmesini engellemez. O çocuk, baliğ olduktan sonra veya bulûğa ermeden az önce onu aileden bir kenarda tutar. Aynı zamanda ona geniş çerçevede iyilik yapma kapılarını açık tutar. Bu şekildeki olan bir çocuğun eğitilip öğretilmesini ve onun canını telef olmaktan kurtarması büyük bir sevap ve insaniyet sayılmaktadır. Zira bir canı hayatta tutan bir kimse ise bütün insanları hayata kavuşturmuş gibi olur.
Çocuğun annesinden nesebi şer'i olsun olmasın bütün doğum hallerinde sabittir. Çocuğun babasından nesebi ise ancak sahih yahut fasit veya şüphe ile ilişki ya da nesebi ikrar yollarından birisi ile sabit olur. İslami ölçülere göre: Cahiliye zamanında görülen zina yoluyla doğmuş çocukları nesebe ilhak etme geleneğini kaldırmıştır.
Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Zina eden ahlaksız kişi ise taşlanmayı veya taşlarla kovalanmayı hak eder. Buradaki döşekten kasıt kadındır. "Döşek" lafzı ile bazan erkek ve kadının yatması hali de anlatılmak istenir. Zina ise nesebin isbatı için uygun değildir. Cumhura göre sahih veya fasid evlilikte ilişki kurmanın mümkün olmasından sonra, çocuk babaya ilhak edileceğinin delilidir. Gebelik süresi: Umumi olarak gebe kalınan yavrunun nesebi ancak gebeliğin asgari müddeti ile azami müddeti arasında çocuğun dünyaya gelmesi dolayısıyla sabit olabilir. Gebeliğin asgari süresi. Fukahanın ittifakı ile duhul zamanından ve cumhurun görüşüne göre de ilişki kurma imkanından Ebu Hanifenin görüşüne ise evlilik akdi vaktinden itibaren altı aydır. Zira kadın koca için bir "döşektir" çocukta kocaya ilhak edilir.
Cumhurun delili şudur: Kadının "döşek" diye anılması ancak ilişkinin mümkün olması ile düşünebilir. Bu ancak ve ancak duhûl ile meydana gelir. Hami müddetinin en çoğu iki yıldır.
Zira Hz. Aişe (R. anha):
Çocuk el'iğinin dairesi kadar bile olsa ana karnında iki yıldan daha fazla kalmaz." Başka bir mana ile de şöyledir: Hiçbir çocuk annesinin rahminde yün eğirmekte kullanılan bir kirmenin dönüşü kadar dahi bir süre bile olsa iki yıldan fazla kalmaz." Bunu Darekutni ve Beyhaki sünen-lerinde rivayet etmişlerdir.
Hamlin müddetinin en azı altı aydır. Zira Allah Teala (c.c.) şöyle buyurmuştur:
Onun ana rahminde taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer" buyurmuştur. Bundan sonra Hak Teala (c.c.):
Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. [51]
Birinci ayet ise: "Şu halde hami için altı ay kalır. Sütten kesme süresi olan iki yıllık süreyi (otuz aylık süreden) düşecek olursak gebelik süresi altı ay kalır. [52]
Vakıa ve tıb da bunu tetyid etmektedir. Rivayet edildiğine göre adamın birisi evlenmiş ve evlilik zamanından itibaren altı ay sonra kansı doğum yapmış. Adam bu durumu Osman (r.a.)'a götürünce Hz. Osman onun recm edilmesi kararını vermişti.
Fakat İbni Abbas: "Ona gebe kalınması ve sütten kesilmesi otuz aydır" ile "onun sütten kesilmesi iki yıldır" diye buyurmuştur. Geriye gebelik için sadece altı aylık bir süre kalıyor. Bunun üzerine Hz. Osman onun bu görüşünü kabul etmiş ve o kadına haddin uygulanmasını kaldırmıştır. [53]
Şafii ve Hanbelilere göre ise dört yıldır. Zira bir şey hakkında nas olmazsa o zaman var olana baş vurulur. Dört yıllık gebelik görülmüş bir şeydir. Zira Aclan oğullarına mensup kadınlar dört yıl süre ile gebe kalırlar.
Malikilere göre ve Leys b. Saad'dan Abbas b. Avam'dan meşhur olan görüş budur. Hatta Malik diyor ki bir kadının 7 yıl süre ile gebe kalmış olduğu haberi bana ulaşmıştır. Velhasıl bu meselede adet ve tecrübeye baş vurulur. Nadir olana göre hüküm verilmez. Hatta öbür görüşlerin imkansız olma ihtimali bile vardır."
Hamileliğin asgari süresinin 180 gün olması cumhurun görüşüdür. Nesebin babadan sübut sebepleri ise şunlardır:
1. Sahih nikah,
2. Fasid nikah,
3. Şüpheli ilişki. Maliki, Şafii, Ahmed, Ebu Sevr, Evzai'nin teşkil ettiği cumhurun görüşüne göre ise kıyafet ile hüküm verilir.
Bunun delili Hz. Aişe'nin şu sözleridir:
Rasûlullah (s.a.v.) bir seferinde benim yanıma oldukça sevinçli ve yüzü sevinçten pırıl pırıl parlar halde girdi.
Ve şöyle dedi:
Sen mücezzizin bu kaife müezziz adının verilmesine sebep bir topluluğun perçemlerini kesmesidir. Bu Müçziz el'lali diye bilinen kişidir. Zeyd b. Haris ile Üsame b. Zeyd'e baktığına ve: Bu ayakların biri ötekinde-dir. Dediğine bakmaz mısın?" Ahmed ve kütübi sitte sahipleri Hz. Aişe'den rivayet etmişlerdir. [54]
İşte bunda kaiflerin sözleri ile amelin sübutuna delil vardır. Hz. Ömer, İbn Abbas ve Enes b. Malik de kaiflerin sözleri ile hüküm verileceğini tespit etmişlerdir. Şu halde Hz. Ömer'in bir grup sahabinin de huzurunda kafiliğe dayanarak hüküm vermesi ve onlardan herhangi birisinin bunu red etmesi icma gibidir. Kıyafet denilen şey aslında izin takibidir. Araplara göre kıyafet ise: İnsanların birbirlerine benzerlikleri ile ilgili teferruata dair bilgiye sahip olan kimseler demektir. Doğan çocuk Hanefılerin ittifakı ile bir tek kadının şahitliği ile tayin edilir. Bu Hanbelilerin görüşüdür. Zira Darakutni şunu ifade etmektedir. Peygamber (s.a.v.) ebenin şahitliğini caiz görmüştür.
Bir de İbni Ebi şeybe ile Abdurrezzak ez-Zühri'den şöyle demektedir:
"Kadınların doğum yapması ve kadının kısırlığı gibi kadınlardan başka kimsenin muttali olmadığı hususlarda kadınların şahitliğinin caiz olacağı şeklinde sünnet uygulana gelmiştir. [55]
Malikilere göre ise doğumda olduğu gibi doğanın tayin edilmesi ancak iki kadının şahitliği ile sabit olur. Şafiilere göre kadınlara dair hususlarda dört kadından daha azının şahitliği yeterli değildir. Zira yüce Allah bir tek erkeğin yerine iki kadının şahitliğini geçerli ile kabul etmiştir. Fu-kahanın ittifakıyla sahih bir nikah ile evli bir kadından doğan çocuğun o kadının kocasına o çocuğun nispeti edeceğini kabul etmişlerdir. Zira daha evvelden gördüğümüz: "Çocuk döşeğe aittir." Hadisi bunu tesbit etmektedir. Burada döşekten kasıd ise erkeğin kendisi ile beraber yattığı ve kendisinden faydalandığı kadındır. Bu nedenle bunun şartları vardır:
A. Malikilere Şafiilere göre kocanın ergenlik çağına yetişmesi ve ade-ten kendisinden hamile kalınacağının düşünülecek kimselerden olması gerekir. Hanefi ve Hanbelilere göre ise ergenlik çağına yakın olan kimselere de bu durum meydana gelmektedir. Hanefilere göre ergenlik çağına yakın 12 yaşma girmiş olan kimsedir. Hanbelilere göre ise 10 yaşına basmış olan kimsedir. Şu halde baliğ olamayan bir küçükten neseb meydana gelmez. Malikilere göre her iki daşağlan ile birlikte erkeklik organı kesilmiş kimsede de yine neseb meydana gelmez. Daşağlannm ikisi yahut solda olanı kesilmiş olan hususunda ise uzman doktora başvurulur. Eğer onlar öyle kimselerden neseb meydana gelir derlerse o erkekten çocuğun nesebi sabit olur. Eğer çocuğu olmaz derlerse, o zaman o erkekte neseb sabit olmaz. Şafii ve Hanbelilere göre ise [56] sadece daşağları kalmış ve erkeklik organı kesilmiş kimseden neseb meydana gelir. Fakat bütün erkeklik organı ve daşağları kesilmiş kimseden neseb meydana gelmez.
B. Çocuğun Hanefilerin görüşüne göre evlilik vaktinden itibaren cumhurun görüşüne göre ise ilişki kurmanın mümkün olması tarihinden itibaren altı ay sonra doğması, eğer gebelik süresinin asgari sınırı olan altı aydan kısa bir süre içerisinde çocuk doğarsa ittifakla kadının kocasından nesebi sabit olmaz. Fakat koca bu çocuğu bendendir dese, o zaman o çocuğun nesebi ondan sabit olur. Zira onun iddiası şu şekilde kabul edilir. Kadının kendisi ile evlilik akdi yapılmasından evvel hamile kalındığına hami edilir ya da fasid bir akde dayalı olarak yapılan bir ilişki ile bu iş olmuştur. Bu şekildeki çocuğun maslahatına riayet etmek ve mümkün olduğunca da ırzların üzerindeki lekeleri örtmektir.
C. Akidden sonra karı kocanın birbirlerine kavuşma imkanı, bu şart cumhura göredir. Hanefilere göre bu kavuşmak aklen düşünülebilmesi ve mümkün olması bir şarttır. Eğer çocuk akid tarihinden itibaren altı aylık bir süre sonra doğmuşsa kocada nesebi sabit olur. İsterse maddi olarak onların kavuşmalan sabit olmasın. Doğulu bir kimse batıda bulunan bir kadın ile evlense ve bir süre boyunca zahiren birbirleriyle kavuşmasalar evlilik tarihinden itibaren de altı aylık bir süre içerisinde bu kadın, bir çocuk doğursa neseb sabit olur. Zira bunların keramet yolu ile birbirleriyle kavuşmuş olmaları ihtimali vardır. Evliyaların kerametleri vardır ve keramet de haktır. Aynı zamanda erkeğin uzak mesafeleri katederek kısa bir surette bu kerametleri göstererek Allah katında zahir olabilir. Fakat böyle bir gerekçe adeten kabul edilebilir. Bir gerekçe değildir. Şu halde Hanefiler akid tarihinde itibaren nesebi tesbit ederler ve bunu da "Çocuk döşeğe aittir" hadisi ile amel etmek üzere kabul etmişlerdir. İsterse ilişki kurma ya da gerdeğe girmenin mümkün olduğu tahakkuk etmesin, böyle bir görüşte çocuğun lehine bir ihtiyat vardır.
Onun zayi olması önlenir namus perdesi yırtılmaz. Bir de buluntu çocuk problemine düşmekten sakınılmış olmaktadır. Bunun için çocuk sahih evliliği olan erkekten sabit kabul etmiştir. Eğer koca çocuğun kendisinden olmadığından emin olursa lian yoluyla onu red edebilir. Cumhura göre böyle bir mantığı reddetmekte ve şöyle demektedirler: Birbirleriyle ilişki kurmaları ve gerdeğe girmelerinin ve bunlann bir araya gelmelerinin mümkün olması şarttır. Eğer karı kocadan birisi hapiste yahut oldukça uzakta olursa ve hamilelik müddetinin azamisinden daha uzun bir süre devam eden uzakça bir beldede gaip olması durumunda lian yoluyla onu red edebilir. Görüş ayrılığının faydasına gelince Hanefilerin görüşüne göre nesebin reddi ancak lian ile mümkündür. Cumhurun görüşüne göre ise karı ile kocanın adeten birbirleriyle kavuşmalarının imkansızlığı sebebiyle lian olmaksızın red edebilir.
Neseb: Şu hususlardan biriyle sabit olur.
A. İki şahid: Şahitlerin gerekli niteliklere sahip olması lazımdır ki bu nitelikleri nikah bahsinda beyanı geçmiştir. Bunun için kadınların şahidli-ğiyle neseb sabit olmadığı gibi, bir erkek ile iki kadının şahadetiyle sabit olmaz. Zira neseb, nikahın bir dalı sayılır. Nikah ve nesebin sübütiyeti huşunda kadınların şahadeti kabul edilmez.
B. İkrar bu da kişinin Zeyd'in babası olduğunu söylemesiyle veya Zeyd'in o kişinin babası olduğunu ikrar etmesiyle olur. İkrarın sahih olmasının şartları) Babalık iddiasında ve oğulluk iddiasında bulunan kişinin ikrahının sahih olması için şu şartların bulunması lazımdır:
1. Yapılan ikrarı görünüş yalanlamamalıdır. Babalık veya oğulluk iddia eden kişiyle diğerinin yaşlan, baba-oğul olacak şekilde olmalıdır. Örneği: İkisi de aynı yaşta olurlarsa, ikrar sahih olmaz. Eğer ikrar sahih olmazsa, o zaman neseb de sahih olmaz.
2. Yapılan ikrarı şeriat kabul etmelidir. Örneği: Oğulluk iddia edilen çocuğun nesebinin belli olması ve iddia eden kişiden başkasının oğlu olmamasıdır. Çünkü nesebi sabit olan kişi, iddia ile başka birisinin nesebine intikal etmez. İsterse istihlak edilen kişi kabul etsin.
3. İstihlak edilen çocuk, mükellef olduğu takdirde babalık iddia e-den kişinin iddias, tasdik etmelidir. Çünkü çocuğun nesebinin tespitinde hakkı vardır ve bunu söylemeye başkasından daha evladır.
4. Yapılan ikrar kişiye menfaat sağlamamalı veya herhangi bir zaran def etmemelidir. Bir menfaati celb etmek veya bir zaran defetmek için yapılan ikrar sahih değildir. Zira bu bir iddia ise şahidlerle veya bir takım karinelerle ve delillerle sabit olur. Örneği: Zengin bir şahıs ölür de birisi çıkıp o benim oğlumdu dese, bu iddia kabul edilmez. Zira bundan menfaati vardır. Onun için kabul edilmez. Eğer bu ikrarda zaran olursa, o zaman ikran sahihtir. Şehadet de şahitlikten menfaat olmazsa kabul olur. Zira şahidin bir menfaati şehadet vermek için varise veya bir zaran kendisinden defediyorsa, onun şahidliğine itibar edilmez. Zira Rasülü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Şahitliğinden kendisine menfaat sağlayan veya şahitliğiyle kendisinden bir zararı defeden kişinin şahitliğini kabul etmemiştir.[57]
5. Babalık veya oğulluk iddia eden kişinin iddiasını, iki adil şahit tasdik etmelidir. Ancak bir kişi kendisini bir şahsa veya bir kabileye nisbet eder de, ben falanın oğluyum Veya' ben falan kabiledenim' derse, o memleketin halkı da bu iddiayı tasdik ederse ve bu kısa zaman diliminde değil de uzun zamandır kabul edilen bir şey ise, bu istifade (kendini bir şahsa veya kabileye nisbet etme) şahitlik yerine geçerek şahidlere gerek bırakmaz ve nisbet sahih kabul edilir. Ancak bu nispeti doğrulayan kişilerin sayısı, onların yalan üzerinde ittifak etmeleri mümkün olmayacak miktarda olmalıdır. Yani akıl, onlann bir yalan üzerinde ittifak etmelerini imkansız görmelidir.
İstifade ile nesebin sabit olup şahidlere gerek bırakmamasının sebebi şudur: Neseb, sabit olan hususlardan olduğundan ve nesiller boyu devam ettiğinden, onun başlangıcına şahit getirmek zordur. İnsanlar neseb-lerini isbat etmek için istifade usulüne baş vurmak zorunda kalmışlardır. Sahabiler de kendilerini kabilelerine babalarına nisbet ediyorlar. Hz. Peygamber de onlardan bu hususta şahit getirmelerini -nikah akdinde olduğu gibi- talep etmiyordu ve bunu kabul ediyordu.
Hadane kelimesi, kucak manasına gelen "hıdn" kökünden alınmıştır. Zira çocuğa bakan kadın onu sürekli kucağına alır. Hadane'nin şer'i manası ise, küçük çocuğun bakımım yapıp onu korumak, beslemek terbiye etmek ve temyiz yaşına getirmektir. Temiz yaşından bulûğ çağına kadar çocuğa bakana kefalet verilir. Zira temyiz yaşından sonra çocuk bakıcısının veya annesinin kucağında olmaz. Hadane'nin meşruiyetinin hikmeti, küçük çocukların bakımı, korunması ve terbiye edilmesiyle ilgili mesuliyetleri tanzim etmektir.
Zira eşler umumu olarak bir birinden ayrılırlar veya ihtilafa düşerler veya fakirlikleri sebebiyle çocuklarını gerektiği gibi yetiştiremezler. Eşler ayrılıncaya veya ihtilafları ortadan kalkıncaya kadar küçük çocuklarla ilgilenmezse, bu onlar için büyük bir zulüm olur.
Bu durum genellikle çocukları tehlikeye sürükler. Bunun için çocuklarla ilgili mesuliyetlerin sınırını çizmek, kaide ve kurallarını koymak gerekli olmuştur. Hadane bir çeşid otorite, velayet, mezuniyet ve yetki demektir. Fakat bu işe kadınlar daha layıktırlar. Zira onların şefkatlan daha fazla, beslemelerindeki olan deneyimleri çok büyüktür. Bir de kadınların acımak duygulan, çocuğun bakımı, gözetim ve terbiyesi hususundaki sabırları daha fazladır. Bunun için çocuk belli bir yaşa yetiştiği takdirde o-nun terbiye edilmesinde salahiyet ve me'zuniyet erkeğe ait olur. Zira billi bir yaştan sonra onu korumaya, terbiye etmeye kadınlardan daha yetkilidir. Hadanenin hükmü vacibdir. Zira hadane terk edilecek olursa, hadane altındaki olan mahdun telef olur. Hatta ve hattaki mahdunun masrafı yapmak, onu tehlikelerden korumak da vacibtir. [58]
Hadane hikmeti, uyanıklığı, dikkati, sabrı ve çok iyi bir ahlakı ister, hattaki insanın terbiyesi esnasında çocuğuna beddua etmesi iyi değildir. Nitekim kendisi, hizmetçisi ve malı aleyhine bedduası da iyi değildir.[59]
Zira Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Kendinize beddua etmeyiniz. Çocuklarınıza beddua etmeyiniz. Hizmetçilerinize beddua etmeyiniz. Mallarınıza beddua etmeyiniz ki bu beddua esnasında insanın Allah'tan ihtiyacını isteyip de istediğinin kabul edildiği bir ana rast gelmeyesiniz. [60]
Ebu Musa'da İbni Abbas'dan şunu rivayet etmektedir:
Evs b. Ubade b. Ensari Peygamber (s.a.v.)'in huzuruna girip şöyle demiş: Ey Allanın Rasulü benim kız çocuklarım var ve ölümleri için onlara beddua ediyorum.
Hz. Peygamber şöyle şöyle buyurdu:
Ey Saide'nin oğlu, onlara beddua etme zira kızlar nimet esnasında (o nimeti) güzel gösterenler, musibet esnasında yardımcı olanlar, hastalık esnasında sana bakanlardır. Ağırlıkları varsa yer yüzünedir. Rızıklan da Allah'a aittir."
Cumhura göre: Hıdane Hakkının (başka bir erkekle) çocuğunun annesi evlenmediği takdirde anneye ait olduğunda ittifak etmişlerdir. Kadın evlenir ve kocası ile ilişki dönemi başlarsa hıdane hakkı ortadan kalkar. Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Her kim anne ile bir çocuğu birbirinden ayırırsa Allah da kıyamet günü onu sevdiklerinden ayırır." [61]
Bir kadın Rasulullah (s.a.v.) in yanına gelerek şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, şu benim, oğlum kamım ona bir kap, göğsüm ona su kaynağı, bağrım ona bastığım yer oldu babası ise beni boşadı ve onu benden çekip almak istedi?"
Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
Başkası ile evlenmediğin sürece onu almak hakkı senindir." (Bunu Ebu Davud ve Beyhaki ile Hakim rivayet etmiştir.)
Başka delili ise şöyledir: Ömer b. el-Hattab'ın eşi Asım'ın annesini boşadığı, daha sonra Asım'ın yanında olduğu bir sırada onu yanından almak istediği rivayet edilmektedir. Çocuğu biri ötekinden çekerken sonunda çocuk ağladı.
Bunun üzerine Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir'in yanma gitti. Hz. Ebu Bekir ona şöyle dedi:
Annesinin onu sıvazlaması, bağrına basması, kokusu çocuk için senden hayırlıdır. Taki çocuk yetişinceye kadar. O zaman da kendisi istediğini seçer. İbn Şeybe tarafından rivayet edilmiştir. Boşama veya vefat sebebiyle ayrılıktan sonra annenin hadane hakkında önceliğe sahip olduğu icma ile kabul edilmiştir. Zira annenin şefkati çok fazladır. Fakat çocuğun annesi mürted yahut zina, şarkıcılık, hırsızlık gibi çocuğu zayi edecek şekilde son derece ahlaksız veya her vakit dışarı çıkıp çocuğu ortaklıkta terk edecek şekilde güvenilmeyen bir kadın olursa, o zaman kendisine çocuk teslim edilmez. Hadane kadın olanın haklıdır. Bu görüş Maliki ve Hanefilerin başkaların görüşüdür. Zira hadın bedelsiz olsa bile hakkını iskat edebilir.
Eğer hadane başkasına aid bir hak olsaydı onun iskatıyla iskat olmazdı. Mahdunun {hadane altında bulunanın) hakkıdır da denilmiştir. Zira kendisi düşürürse bu hak düşer. Şu halde hadanede üç hak vardır. Hadının hakkı, Mahdunun hakkı ve babanın yahut onun yerine geçen kimsenin hakkıdır. Eğer üçü suda bir arada yürütmeleri mümkün olursa buna göre gitmek lazımdır. Eğer bu haklann arasında ihtilaf çıkarsa, o zaman mahdunun hakkını evvela tanımak gerekir.
1. Hadına eğer başkası olmadığı takdirde hadanenin kendisi tarafından yapılması teayyün ederse, o zaman buna mecbur edilir.
2. Eğer bu ona taayyün etmeyecek olur ise, o zaman hadına hada-neye mecbur edilmez. Zira hadane onun hakkdir. Başka mahremler bulunduğu için hadına hadaneye mecbur edilmez ve aynı zaman da küçüğe bir zarar da dokunmaz.
3. Kadın çocuğunu kocasının yanında bırakmak şartı ile hul yaparsa bu hul Hanefilere göre sahihtir. Fakat şart batıl olur. Zira bu çocuğun hakkıdır. Çocuk annesine muhtaç olduğu zaman annesinin yanında kalır.
4. Babanın onu haklı çıkartacak şer'i bir gerekçesi olmazsa çocuğu hadanede hak sahibi olan kadından alıp başkasına vermesi kesinlikle sahih değildir.
5. Eğer süt emziren çocuğun hadmasından başkası ise önceden de açıkladığımız gibi çocuğunu hadmanın yanında emzirmek zorundadır ki o-nun hadanede ki hakkı ortadan kalkmasın. Hadınalann hakkına sahib olanların dereceleri arasında öncelik anneme daha sonra anneanne gelir. Zira miras ve doğumda anne ile ortakdır. Bundan sonra Hanefilerle kavli cedide göre Şafiilere göre: Babaanne gelir. Zira önceki husus bakımından anneanne ile ortaktır. Daha sonra babanın babasının annesi, sonra dedenin babasının annesi aynı sebep içindir.
Malikiler ise babanın annesini teyze ile annenin halasından sonra sayarlar. Hanbeliler ise önce babayı sonra da anne tarafından nineden sonra babanın annelerini sonra dedeyi, sonra da onun anneleri sayarlar. Daha sonra Hanefi, Şafii ve Hanbelilere göre hadane altında bulunan çocuğun anne baba bir kız kardeşi gelir. Daha sonra Hanefi, Hanbeli ve Ma-likilere göre anne bir kız kardeş gelir. Zina hadane hakkı onun tarafından gelmektedir. Cumhura göre kız kardeşlerin teyze ve halalara göre öne alınmasının sebebi daha yakın olmaları, anne ve babanın çocuklan olmalarıdır.
Hanefller: Anne, sonra annenin annesi daha sonra kız kardeşlerin kızları, sonra erkeğin kızları, daha sonra halalar, sonra mirastaki olan sıraya göre asabeler.
Şafıiler: Anne, sonra annenin anası, sonra babanın babası, sonra kız kardeşler, sonra teyzeler, daha sonra erkek kardeşin kızları daha sonra kız kardeşin kızları daha sonrada halalar daha sonra da asabe arasında mirasçı olan mahremiyet sahibi olan herkesin mirastaki sırasına göre yerini alır. Eğer hadane altındaki çocuğun sözü geçen kadınlardan bir yakını yoksa o zaman Hadane mahrem mirasçıların asabelerinin sıralanışına uygun olarak erkeklere intikal eder. Sonra ne kadar aşağıya inerse insin onların oğullan, daha sonra amcalar ve sonra da onların oğullan bu Hanefi ve Şafiilerce kabul edilen sahih bir görüştür. Fakat müştehad olan bir kız hadane altında bulunan kimseye, mahrem olmayan amca oğlu gibi mirasçı bir erkeğe teslim edilmez. Bu görüş ittifakıdır.
Cumhura göre eğer kardeşler yahut amcalar gibi aynı hakka sahip olanlar birden çok olurlarsa o zaman bu konuda öncelik güç ve ahlak itibariyle hadaneye elverişli olanlanndır. Eğer hepsi eşit olularsa o zaman yaşça kim büyük olursa ona verilir. Babanın hadane altlında bulunanı gözetmesi, ona ilim veya meslek öğretmesi görevidir. Eğer Hadane altında bulunan kişi kız ise her hangi bir iş veya hizmete ücretli olarak çalışünlmaz. Zira onu ücretle çalıştıran onunla halvette kalır. Bu ise şeriatte kötü ve ahlaksız bir işdir ve şeriata aynı zamanda aykırıdır. [62]
İster anne ister başkası olsun hadmanın altında bulunanın nafakasını, giyimini ve ihtiyaç duyacağı şeyleri babasından günlük, haftalık veya aylık, babanın durumunu hakimin içtihadını göz önünde bulundurularak düzenli aralıklarla almak hakkı vardır. Baba hadınaya: Onu yanıma gönder yemeğini yesin sonra sana gelip dönsün diyemez. Zira bu şekildeki olan uygulama çocuk için zararlıdır ve onun gereken şekilde korunmasına aylandır. Hadmanın hakkı da yoktur. [63]
Çocuğa ilk öğretilecek şey çocuk ana babasının ellerinde ve Önlerinde şekilsiz bir mum parçasıdır. Onun için onu dini ve milli kültür potasında ilk şekillendiren onlar olmalıdır. Aksi halde çocuklannm başka kültürlerin tesiri altında başka şekillere girmelerine fırsat vermiş olurlar. Bundan doğacak kötülük ve günahın bir misli ana-babalara yazılır. O bakımdan Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle tavsiyede bulunmuştur: "
Çocuklanmıza ilk söz olarak La İlahe İllallah (Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur) kelimesiyle başlayın. İlk söz olarak bunu öğretin. [64]
Çocuk akl etmeye başlayınca ona helal ve haram ile ilgili hükümleri öğretin", "Manevi ve ahlaki faktörler olmadan milletin var olabilmesine imkan yoktur."
Hadane altında bulunan (mahdun) şartlar:
Mahdun küçük çocuk, yaşça büyük fakat deli veya bunak gibi temyz gücü onların yanında bulunmadığı için kendisine rahatsızlık verecek şeylerden tek başına kedisini korumayan kimsedir. Şu halde hadane çocuk, deli ve bunak hakkında sabit olur. Şu halde baliğ ve reşid olan kimse için hadane yoktur. Öyle kimseler anası olsun, babası olsun onların yanında kalabilirler. Eğer öyle kimse erkek ise, anne babasının ihtiyacı olmadığı için tek başına kalabilir. Fakat her ikisinden tek ve ayrı kalmaması onlara iyiliğini kesmemesi daha müstahaptır. Eğer kız ise ayrı ve tek başına kalmak hakkına sahip değildir. Babası, eğer babası yoksa velisi böyle bir isteğine mani olabilirler. Çocuğun yakınları arasında hem kadınlar, hem de erkekler varsa, kadınlar erkeklere tercih edilir. Zira bu işte kadınların erkeklerden daha bilgileri vardır. Çocuğun yakınları arasında ancak yalnız erkekler veya yalnız kadılar varsa, çocuğun gözetim ve bakımı için tartışma ve ihtilaf meydana gelse, o zaman aralarında kura yapılır. Çocuğun gözetme ve bakımının zamanı temiz çağına gelmesiyle son bulur. Çocuğun temiz çağı ise şöyledir: Çocuğun tek başına suyunu içebilmesi tuvaletini yapabilmesi, elbiselerini giyebilmesi yemeğini yiyebilmesidir. Temyiz yaşı yedi yıl ile sınırlandırılmıştır. Şu halde çocuk yedi yaşına geldiğinde mümeyyiz sayılır. Bunun için yedi yaşını bitiren çocuğun gözetme ve bakımı sona erer. Ondan sonra çocuğun kefalet devresi başlar, çocuk yedi yaşını bitirdiğinde anne veya babasını tercih etmesi için kendi keyfinde serbest bırakılır. Çocuk artık hangisini seçerse ona verilir. Zira Ebu Hüreyre şöyle rivayet etmektedir:
Rasûlullah (reşid olan) bir erkek çocuğu, babası ile annesi arasında muhayyer bıraktı. [65]
Başka bir hadisde o, yine şu şekil de rivayet etmiştir:
Birgelip, Ey Allah'ın Rasûlü! Kocam oğlunu götürmek istiyor. Oysa kocam bana Ebu İnabi'nin kuyusundan su içirdi. (Yani çocuğu ben doğurdum, kocam ise hiçbir şey yapmadı) dedi. Rasûlullah, çocuk için kura çekin, buyurdu, kadının kocası, çocuğun hakkında bana kim münazaa ediyor? dedi. Hz. Peygamber, çocuğa şu baban şu da annendir. Bunlardan hangisini istiyorsan onun elinden tut, buyurdu. Çocuk da annesinin elini tuttu ve onunla gitti. [66]
Mümeyyiz olan çocuk babasını tercih ederse, babanın da çocuğa kefalet etme ehliyeti yoksa, çocuğa babanın babası kefalet eder. Amca ve kardeş de baba gibidir. Fakat kefalet edilecek kız olursa, amcasının oğlundan başka bir yakını da olmazsa, kızı amcasının oğlunun seçtiği güvenilir bir erkeğin karısına teslim etmek vacibtir. Çocuğun gözetim ve bakımını üstlenecek kişide bulunması lazım gelen şartlar bunlardır:
1. Müslüman olmak, gözetim ve bakıma muhtaç olan çocuğun anne veya babasından biri Müslüman olursa, çocuk da hükmen Müslüman kabul edilir. Bunun için kafir olan anne veya baba çocuğun gözetme ve bakımını üslenemez. Zira hadanede velayet manası vardır. Kafir ise müslüman velisi olamaz. Zira kafir olan veli, çocuğu dininden uzaklaştırabilir. Fakat gözetme ve bakıma muhtaç olan çocuk hükmen kafir olursa, herhangi bir müslüman veya kafir onun gözetme ve bakımını üstlenebilir.
2. Akıllı olmak, erkek veya kadın deli olan kişiye hadane (çocuğun gözetme ve bakım) hakkı olmadığı gibi aklı gelip giden kişiye de hadane hakkı yoktur. Çünkü hadane velayet demektir. Bunların ise velayete haklan yoktur. Bir de bunlar bir başkasının velayetine ve gözetimine muhtaçtır.
3. Anne başka birisiyle evlenmemiş olmalıdır. Zira eğer anne, bir başkasıyla evlenirse, o zaman hadane hakkı sakıt olur. İsterse kocasıyla cinsi münasebette bulunmamış olsun. İsterse kocası çocuğu eve getirmesine rızası olursa yine hüküm değişmez.
Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Sen evlenmedikçe, çocuğun bakım ve gözetim hakkı sana aittir." Bir de anne evlendiği zaman kocasının hakkından ötürü çocuğa gerektiği şekilde bakıp ona mukayet olmaz. Bununla beraber iki şık bundan ayrılmıştır:
a. Çocuğun babasının, çocuğun annesinde kalmasına rıza göstermesi. Zira bu durumda çocuk da nineye teslim edilmediği gibi, annenin hadane hakkını da ortadan kaldırmaz.
b. Annenin yeni kocası çocuğun bakım ve gözetimine yetkili olan akrabalarından olursa, annenin bakım ve gözetim hakkı düşmez. Zira kocası, çocuğun evine gelmesine nza göstermiştir. Bir de kocanın da çocuk üzerinde hadane hakkı vardır. Bundan başka kocanın, çocuğun annesiyle beraber onun kefaletini üstlenme hakkı da vardır.
4. İffetli ve emin olmak, çocuğun gözetim ve bakımım üstlenecek olursa o kişinin fasık olmaması gerekir. Zira fasık olan bir kişi veli olmaz hiçbir şey ona teslim de edilmez. Şu halde adalet, zahiri hususlarla sabit olur. Adaletin sabit olması için şahitler ve beyyinelere başvurmak lazım gelmez. Ancak çocuğun gözetme ve bakımını üstlenecek kişinin adaleti hakkında İhtilaf olursa, o kişinin adaletinin akdi huzurunda sabit olması lazımdır ki bu da delil ve beyyinelerle olur.
5. Sürekli bir hastalığı ve çocuğu gözetme ve bakımına engel olacak bir özürü olmamalıdır. Anne felç, kanser gibi bir hastalığa müptela olursa veya kör ve sağır olursa, çocuğun gözetme ve bakım hakkını kayb eder. Zira bu tür hastalık ve özürler, çocuğun gerekli şekilde gözetme ve bakımına engel olur.
6. İkamet sahibi olmak, şu halde bakım ve gözetime muhtaç olan çocuğun yaşadığı memlekette ikamet etmelidir. Çocuğun bakım ve gözetimini üstlenen anne, hac veya ticaret maksadıyla sefere çıkarsa seferden dönünceye kadar çocuğun ninesine teslim edilmesi gerekir. Eğer bir memleketten başka bir memlekete göçerse, yolculuk ve göçtüğü memlekette de güvenli olursa hadane hakkı düşmez. Anne ve babanın her ikisi de ihtiyaç nedeniyle sefere çıktıklarında, annenin hadane hakkı baki kalır. Sefer ha-danete engel olmaz. Hadane ilgili yukarıda zikrettiğimiz altı şarttan birini kayb eden kişi, çocuğun gözetim ve bakım hakkını kayb eder. Ondan sonra bu hak, çocuğun ninesine, teyzesine, halasına ve benzeri yakınlarına geçer.
Eğer çocuğun annesi şunu söylerse: Annenin "Ben evliyim' veya 'Ben ağır ve sürekli bir hastalığa müptelayım' demesi durumunda, onun hadane hakkı düşer. Yine bunun gibi, çocuğun yakınlarından birinin itiraz etmesiyle, çocuğun bakım ve gözetiminde hak sahibi olanlardan biri, çocuğa bakan kişide gerekli şartların bulunmadığını iddia eder. Bunu da beyyinelerle isbat ederse, çocuğa bakmakta olan kişi bu hakkını kaybeder. Bir de hakimin tahkik etmesiyle.
Örneğin: Hakim, çocuğa bakanın durumundan şüphelenir de onun bu işe uygun olmadığına karar verirse, artık o kişi hadane hakkını kaybeder. Çocuğun gözetim ve bakımı şer'an kaç yıldır? Çocuğun bakım ve gözetiminin zamanı, temyiz çağma gelmesiyle sona erer. Şu halde çocuğun tek başına tuvaletini yapabilmesi, yemeğini yiyebilmesi, suyunu içebilme-si, elbiselerini giyebilmesidir. Temyiz yaşı yedi ile sınırlandırılmıştır.Şu halde çocuk yedi yaşına geldiğinde mümeyyiz sayılır. Bunun için yedi yaşını bitiren çocuğun bakım ve gözetim devresi sona erer. Bundan sonra çocuk için kefalet devresi başlar. Çocuk o zaman babası ile annesi arasında muhayyer bırakılır. Cumhura göre hadına için hadane için ister anne olsun ister başkası olsun ücret yoktur. Zira şayet zevce ise nafaka hakkına sahiptir. Anneden başkasının nafakası ise başkasına aittir ki bu da babadır. Fakat hadane altında bulunan kişinin eğer yemeğinin pişirilmesi elbiselerinin yıkanması gibi bir hizmete ihtiyacı varsa o zaman hadane altında bulunduranın ücret almak hakkı vardır.
Hanefilere göre: Eğer hadine zevce veya hadane altında bulunan babasından iddet bekleyen bir kadın ise iddet esnasında hadane dolayısıyla ücret almak hakkına sahip değildir. Beklenen iddet ister ric'i talaktan dolayı olsun ister bain talaktan olsun. Aynı şekilde süt emzirmek için de ücret almak hakkına sahip değildir. Zira hadane olsun ister emzirme olsun her ikiside ücret almak diyaneten anne için yoktur. Bir de zevce iddet halinde olması esnasında nafaka alma hakkı vardır. Bu nafaka hadane için yeterlidir. İddetten sonra ise anne hadane ücretine hak kazanır. Zira bu yapılan bir işe karşılık bir ücrettir. Zevcesinden başka hadına hadane ücretini hak olur. Bu hak da onun herhangi bir işi yapma mukabilindedir. Bu ücret ise süt emzirmek ücretinden ve çocuğun nafakasından başka olarak verilir. Bu kıyasa göre üç ayrı görev meydana gelir. Hanefilere göre: Eğer anne ücretsiz süt emzirmeyi kabul etmiyor ise ücretsiz olarak süt emziren kadına anneye göre öncelik tanınır. Fakat bedelsiz olarak hadane bulunan kadın eğer küçüğün mahremi değil ise hadane hak sahibinin önüne geçirilmez.
Eğer küçüğün mahremi ise o zaman ücret küçüğün malından verilecek ise veya baba ödeme zorluğu çeken bir fakir ise bedelsiz hadayi yapacak olana öncelik takdir edilir. Şu halde yalnız bu iki yerde öncelik mevzu bahistir. Arada fark gözetmenin sebebi: Süt emzirmekten amaç gıda vermektir. Bu mahrem olmayanlardan da tıpkı mahremlerdenmiş gibi gerçekleştirilir. Hadaneden amaç ise küçüğün terbiye edilmesi, korunup gö-zetilmesidir. Bunun için şefkat ve merhamete İhtiyaç vardır. Yakın hadına ise uzak olandan da çok şefkatlidir. Eğer bedelsiz olarak hadayi edecek kimse bulunmaz, baba da Ödeme zorluğu çekere küçüğün de malı yoksa o zaman anne ve hadane hususunda ondan sonra gelen hak sahipleri hada-neye zorlanır. Hak edeceği ücret de kolaylıkla ödeyebileceği zamana kadar babaya borç olur. Bu borç ise ödeme ile ve ibra ile ancak düşebilir. [67]
Maliki ve Hanefilere göre: Eğer meskenleri yok ise, hadın ile mah-dun (bakılan)m durdukları ev ücretini ödemenin üzerinde birlik cihetiyle kabul etmişlerdir. Zira ev ücreti küçük çocuk için yerine getirilmesi lazım gelen nafakanın bir parçasıdır. Bunun için bu ücreti ödemek nafakasını sağlamakla yükümlü olana düşer. Bu da hakimin veya diğerinin içtihadı ile babanın iktidarına göre tesbit edilir. Bunun gibi hizmetçiye ihtiyacı varsa onun ücretinin de karşılanmasında yine ittifaklan vardır. Zira bu da geçimin gerekleri arasındadır. Diğer mezhepler de bu görüşü ittifakı olarak kabul etmişlerdir. Bunun gibi fakihler hadane harçlığının hadane altında olan kimselerinin malından karşılanması gereği üzerine ittifak etmişlerdir. Eğer küçüğün bir malı yoksa o zaman baba veya küçüğün nafakası kimin tarafından karşılaması gerekiyorsa ona düşer. [68]
Hadane ücreti olmazsa, o zaman bu borç olarak sayılır ve borç sürenin geçmesi ile de onu ödemekle yükümlü olanın ölümü veya hadane altında bulunanın ya da hadinanın ölümü ile de düşmez. Süt emzirme ücretine hak kazanmak nasıl başlıyor ise ve ona kıyas edilerek Hanefilerin görüşüne göre ücret mesken ve hizmetçiden ibaret hadane ücretine hak etmeye başlanır. [69]
Eğer muayyen bir ücret karşılığında hadane üzerinde birlik varsa veya ücrete dair mahkeme hükmü bulunuyor ise hadina ittifak tarihinden veya hüküm tarihinden itibaren ücrete hak kazanır. Hadene yeri: Eğer karı ile koca arasında evlilik devam ediyor ise hadane yeri kari ile kocanın kaldığı yerdir. Evliliğin devamı yahut da talak veya vefat nedeniyle eğer hadina anne ise hadanın yeri annenin kocası ile birlikte ikamet ettiği yerdir. Kocanın izni olmadıkça hadane altında bulunanı alıp başka bir yere götürmesi caiz değildir.
Zira kadın kocasıyla beraber durmaktan mükelleftir. İddet altında bulunan kadın da evliliklerinin meskeninde kalması lazımdır. Çocuk ise beraber olması ile olmaması arasında fark yoktur. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Onları evlerinden çıkarmayın onlarda çıkmasınlar. Meğer ki apaçık bir ahlaksızlık yapmış olmasınlar" [70]
İddetin sona ermesinden sonra boşanmış annenin yeri ise kocanın durduracağı yerdir. Çocuğu bir beldeden babanın çocuğunu görüp aynı günde dönmesine imkan vermeyecek şekilde uzak bir başka beldeye alıp çıkması caiz değildir. Fakat çocuğu kocanın onunla orada evlilik akdini yapmış olduğu kendi asıl vatanına götürmesi caizdir.
Nine, kız kardeş, hala yahut teyze gibi annenin dışındaki diğer hadı-nalara gelince: Bunlann babasının izni ve rızası olmadığı sürece babasının bulunduğu beldeden bir başkasına hadane altında bulunanı götürmeleri ve oraya intikal etmeleri caiz olmaz. Zira küçük çocuğun zararı bu şekilde olmaz.
Eğer babanın izni olmazsa bir başka yere intikal ederse, o zaman hadanedeki hakkı da düşer. Şafiilere göre ise eğer yolculuk boşama nedeniyle birbirinden ayrılmış kan kocadan birisinin hac ve ticaret gibi ihtiyacı sebebiyle olursa o zaman çocuk ikametini devam ettiren ile birlikte öteki döneme kadar kalır.
Şayet yolculuk eşlerden birisinin taşınma ve uzak yere yaptığı bir yolculuk olursa o zaman babanın hadane hakkı anneden evvel gelir. Yalnız yolun ve yolculuk yapılacak beldenin güvenilir olması şarttır. Zira a~ maç nesebi korumaktır. Onu koruyacak olanlar ancak ve ancak babalardır. Veya te'dip, öğrenim ve infakın kolaylığı maslahatı göz önünde bulundurularak bu hüküm kabul edilmiştir.
Eğer yolculukta tehlike korkusu yahut yolculuk yapılacak yerde aynı korku varsa ikamet halinde olan çocuğun hadanesinden daha bir hak sahibidir. Hanefilere göre, [71]
Baba veya veli annesinin hadane hakkı devam ettiği sürece annesinin beldesinden hadane altında bulunan çocuğu mutlak olarak çıkartmak hakkına sahip değildir. Eğer hadinanın bulunduğu beldeden başka bir beldeye taşınacak olursa annesinin hadanesi devam ettiği sürece çocuğu beraberinde alamaz.
Gideceği belde ister uzak ister yakın olsun, yoculukta ister ziyaret kasdı olsun, ister ticaret olsun ister ikamet olsun ister yolculuk olsun, babanın intikali sebebiyle annenin hadanedeki hakkı düşmez. Zira hadane hadinanın hakkıdır. Velinin bu şekildeki olan bir hakkı iskat namazın kısıtlanabileceği bir mesafeye veya daha uzak bir mesafeye taşımak isterse gidilecek belde ve yol güvenilir ise amaçta orda mesken tutmak İse baba hadana hakkına daha bir sahiptir. Zira adeten baba küçüğün tedibi ve nesebinin koruması ile ilgilenen kişi odur. İzzet olarak velinin yolculuk yapması Hanefilere göre hadinanın hakkını düşürmez. Cumhura göre ise iskat eder.
Baba, anne her hangi birisinin çocuğu görmek veya ziyaret etmek hakkı fukahanın ittifakıyla şer'an kabul edilmiştir. Zira sıla-i rahim bunu istetmektedir. Hanefilere göre: [72]
Eğer çocuk hadinanın yanında olsa babasının onu görmek hakkı vardır. Hadina çocuğu babasının her gün onu görebileceği bir yere çıkartır. Eğer çocuk annenin hadane hakkının düşmesi yahut hadane süresinin bitmesi dolayısıyla babasının yanında bulunuyor ise annesinin de onu görmek hakkı vardır.
Bunun için de baba her gün çocuğunu annesinin görebileceği bir yere çıkartır. Bunun azami süresi ise kadının anne ve babasını ziyaretteki hakkı gibi haftada bir defadır. Aynı zamanda teyze de anne gibidir.
Şafiilere göre: Mümeyyiz çocuk eğer temyiz yaşında muhayyer bırakıldıktan sonra babasını seçerse bu onun annesini ziyaret etmesine engel olmaz. Fakat baba eğer kendisini seçmiş ise kızını annesini ziyaretten alıkoyabilir. Annenin ise yaşı ve tecrübesi için kızını ziyaret etmek için dışarıya çıkması daha uygundur. Baba hadane altında çocuğun erkek ve kız olsun annesini ziyaretinden alıkoymaz. Ziyaret ise iki veya daha fazla günde bir defa yapılır, uzun sürmez.
Velayet: Raşid olan kimse yani baliğ, akıllı kişinin, kasır olan birinin şahsi ve mali işlerini yürütmesidir. Kasır ise, kendi işlerini tam olarak yürütemeyendir. Böyle bir kimse isterse mümeyyiz olsun ister mümeyyiz olmasın fark yoktur.
Hanefiler, istesin, istemesin sözün başkası hakkında uygulanmasıdır, diye tariflemişlerdir. [73] Cumhura göre aktin rükünlerinden birisi de veliliktir. Hanefilere göre küçük çocuk, deli ve kölenin kanından başka velayet rükün değildir. Velayetin iki kısmı vardır. Birinci şahsa velayet, ikincisi ise mala velayet:
A. Şahsa Velayet: Kâsır'ın evlendirme, koruma, öğretim, eğitim ve bakım gibi şahsi işlerini yürütmektir. Mala velayet ise Kâsır'ın alışveriş kiralama, rehn ve yatırım gibi işlerini gözetmektedir.
Hanefilere göre: [74] Şahsa velayet: Oğul, baba, babanın babası, erkek kardeş ve amca olur. Ana baba bir kardeş yalnız bir kardeşten evvel gelir. Asabe derecesinden kimse bulunmazsa şahsa velayet anneye, sonra da başka zevi'l-erhama gider.
Malikilere göre ise:[75] Velayet, oğul, sonra baba, vasi, sonra kardeş, sonra dede, sonra da amca olur. Şahsa veli olacakta şu şartlar gerekir: [76] Akıl ve ergenlik çağı yani mükellef olmak, çocuğun terbiyesine kadir olma, kendisine veli tayin edilen Müslüman ise velinin de müslüman olması gerekir. Akıllı ve baliğ olmayanın velayet hakkı yoktur. Müsrifçi ve savurganın ve sefihinin de velayet hakkı yoktur. Yaptığından anlamayan aşırı fasıkda da velayet hakkı yoktur. Zira Kâsır'm malına ve ahlakına zarar verir. Çocuk hakkında taksiratı olan kimsede de velayet hakkı yoktur. Mümkün olan bir şeyde uğraşmayan kimsede de velayet hakkı yoktur. Zira öyle kimse Kâsır'm menfaatine zarar verir. Bu şekildeki olan velayet derhal değişmesi gerekir. Şahıs üzerindeki velayetin sona ermesi: Hanefîlere göre şahıs üzerindeki velayet, erkek için on beş yaşma girmesi ya da buluğ alametlerinden birinin belirmesi ile eğer akıl dengesi yerinde ve şahsına güvenilir bir vaziyete ise biter. Eğer bunun aksi ise velayet durumunda olan kimse, velayette kalır. Dişi için ise bu donem evlenmesi ile biter. Artık evlendikten sonra onu tutma hakkı kocasına geçer. Eğer evlenmez ise, kendine güven duyuluncaya ve yaşlı hale gelinceye kadar başkalarının emir ve velayetinde kalır. Yaşlı olduktan sonra kendi başına oturması veya annesi ile kalmasında bir beis yoktur. Bu yaşın kitaplarda belli bir sınırı yoktur. Bazı kitaplarda şöyle izah yapmışlardır: O yaşın sınırı erkeklerin artık ona rağbet etmeyeceği bir yaşlılığa yetişmesidir.
B. Mal Üzerindeki Velayet: Kâsır'm malı varsa her dört mezhebin ittifakı ile geliştirme ve koruma malına velayet babanındır. Babanın ölümünden sonra Kâsır'm malına velayetin kime ait olacağında ihtilaf etmişlerdir. Hanefilere göre: Bu velayet babaya daha sonra vasisine, sonra dedeye yani babanın babası, sonra onun vasisine, ondan sonra kadıya sonra kadının vasisine, Maliki ve Hanbelilere göre: babaya, sonra onun vasisine, daha sonra da kadıya daha sonra kadının tayin ettiği vasisine, eğer kadı yoksa o zaman müslüman cemaate sıra gelir.
Şafıilere göre ise: Bu velayet babaya düşer. Sonra dedeye, sonra da bunlardan kalanın vasiyeti tayin ettiğine bunlardan sonra kadı veya onun belli ettiğine düşer. Şu halde Şafiiler dedeyi babanın vasi belli ettiğinden önceye alarak diğer mezheplere muhalefet etmişlerdir. Zira babadan sonra dede de- baba gibi şefkatlidir. Bunun için evlendirme velayeti ona aittir. Baba ya da hakimin görevlendirilmesinden başka kardeş, amca veya anne gibi biri için mala velayeti sabit olmaz. Bu velayet Kasır rüşd yaşına girinceye kadar sürer. Raşid olduktan sonra delilik veya bunama gibi bir duruma düşerse, Maliki ve Hanbelilere göre, velayet bir daha öncekine geri gelmez. Hakime döner. Zira akil baliğ olmakla velayet kalkmıştır. Kalkan velayet bir daha geri gelmez. Hanefiler ve Şafıilere göre ise: Varlığı veya yokluğu bakımmda-illeti (gerekçesi) ile beraberdir. Velayetin illeti bulununca velayet de bulunur. Sonradan arız olan şey sefillik ise, cumhurun görüşüne göre sefihin velayeti kadı ya da onun belli edeceği şahıslardır. Zira a-maç malını korumaktır. İnsanların maslahatını gözetmek ise kadının görevlerindendir. Mal üzerinde veli olan kişide aranan şartlar:
Mala velayetin sübutü için de şahsa velayetin sübutundaki şartlar aranır. Onlar da şunlardır:
1. Veli tam ehliyeti olmalıdır. Bu da buluğ, akıl ve hürriyetlerdir. Zira ehliyeti olmayan ya da eksik olan kendi malına velayete layık değildir. Başkasının malında velayete de bittankı evla ehil ve layık değildir.
2. Hacr altında bulunan israfçı savurgan sefih olmamak, zira bu kendi işini göremedikten sonra nasıl başkasının işlerini görebilir.
3. Kasırla din birliği olmak baba gayri müslim ise Müslüman olan oğlunun işlerini görmek caiz değildir. Velinin mal üzerindeki tasarrufları maslahatı ile bağlıdır. Üzerine veli tayin edilen kişinin malından bir şeyi hibe etmek veya tasadduk etmek ya da fahiş bir aldanma ile alışverişte bulunmak gibi sırf zarar olan tasarruflarda bulunması caiz değildir. Tasarrufu batıl olur. Hibeyi, sadakayı ve vasiyeti kabul etmek gibi sırf fayda olan tasarruflarda bulunabilir. Fayda ve zarar söz konusu olabilen alışveriş, kiraya verme, kiralama, ortaklık ve bölüşme gibi tasarruflarda da bulunabilir. Bu ilkenin delili şu ayeti kerimedir:
"En güzel olandan başka (Bir yol) ile yetimin malına yaklaşmayın. [77]
Babanın tasarrufu; İsrafçı bir babanın kâsır'm malında velayeti yoktur. Malı seçeceği bir vasiye teslim etmesi lazımdır. İsrafçı değilse kâsır'm malında velayeti vardır: Maliki ve Hanefilere göre; Kâsır'm malında alışveriş yapabilir. Mal ister menkul olsun ister de akar olsun, fiyat misli ya da az farkla -normal karşılanan fark- olmuşsa hükümde fark yoktur. Hanefilere göre velinin satın alma hususunda tasarrufu sahihdir. Zira buna ihtiyaç vardır. Satma bunun aksidir. Sahih değildir. Zira bunda kendisine veli belli edilen için açık bir zarar vardır. Kendi malını küçük çocuğuna ve benzerlerine satabilir. Çocuğunun malını da misli fiyatla veya az bir farkla satın alabilir. Bu mesele mali akidlerde tarafların birden çokluğu kaidesinden istisna edilmiştir. Baba, küçük ve benzerlerinin malından bir şeyi teberru edemez. Zira teberru sırf zarar olan bir tasarruftur. Baba da olsa veli buna sahih değildir. Küçüğün malı da boşanmada malın büyümesini engelleme vardır. İmam Ebu Hanife ve Muhammed'e göre baba, kendi borcu için çocuğunun malından rehin verebilir. Bu çocuğunun malım vedia olarak koyabilme hakkına kıyas edilmiştir. Bu, rehin, Ebu Yusuf ve Zü-fer'in görüşünde caiz değildir. Zira rehinede malın faydaları yoktur. Zira borç verene kadar mahbus duracaktır. Vasi iki nev'in üzerindedir. Birinci seçilmiş vasi: Baba veya dedenin çocuklar ya da torunların mallarına gözetme için belli ettiği kimsedir. İkinci ise, Hakimin vasisi: Terike ve çocuklara gözetmek için haklimin belli ettiği kimsedir. Vasinin dört şartı vardır.
A. Bulûğ: Diğer tasarruflar içind e şarttır. Çocuğun velayeti sabit olmaz. Zira o dar görüşlüdür. Maslahatı ve menfaati yoktur.
B. Akıl: Bu da diğer tasarruflarda da şarttır. Deli ve onun gibi kimsenin velayeti sabit olmaz. Zira kendisi hakkında iyi olan tasarrufunda haberi bile yoktur. Başkasının işini de beceremez.
C. Kendisine veli tayin edilenin müslüman olması halinde müslü-nıanlik şartı, kafirin müslüman üzerinde velayeti yoktur. Zira vasiyet velayet gibidir. Gayr-ı müslimin ise müslümana velayeti caiz değildir.
D. Adalet: Fasılan velayeti yoktur. Zira başkasının menfaatleri için çalışma, istikamet, temizlik ve takva sahibi olmak gerekir.
Kazf, içki içmek, hırsızlık yapmak, zina yapmak gibi büyük günahlardan kaçınma ve kadınları gözetlemeyi alışkanlık yapmak gibi aynı zamanda da küçük günahlarda ısrar etmemektir. Bu şartlarda biri kayb olduğu zaman Hanefilerde mutemed olana göre vasiyet sahihtir. Kadı onu a-zl edip başkasını belirtirir. Fakihlerin çoğunun görüşüne göre: Kadını vasi için seçmek sahihtir.
Zira Hz. Ömer (r.a.) kızı Ümmü'l-Müminin Hafsa'yı vasi için belirlemiştir. Aynı zamanda erkek gibi şehadeti ve mali tasarrufları da sahihtir. Vasiyet edilmesi de sahihtir.
Cumhura göre amayı vasi için tayin etmek sahihtir. Zira kör tecrübelidir. Gözü gören gibi tasarrufu çok iyi ve muntazam olarak yapar. Şehadeti, evlilikte ve küçük çocukları üzerindeki velayeti yine sahih olur. Seçilmiş vasinin tasarrufları ise şunlardır. Baba ve dedenin vasisi, babanın sahip olduğu tasarruf hakkına sahiptir. Ancak babada bulunan şefkat onda bulunmadığından aşağıdaki hususlarda tasarruf hakkı yoktur.
1. Akarın satılması: Vasi, Kâsır'm akarını satmaya malik değildir. Ancak akarın satışının küçük için daha menfaatti olması gibi bir şer'i gerekçe varsa satabilir. Bu gerekçe de şunlardır.
A. Akann kıymetinin katına gücü yetmesi.
B. Akarın vergisinin ve masraflarının gelirini aşması.
C. Akann satılıp parasının Kâsır'ın nafakası için harcamasının zorunlu bir hale gelmesi.
2. Vasinin kendi malını yetime satması ve onun malını kendisine satın alması, satış veya alımda açık bir iyilik olmadıkça seçilmiş vasinin kasirin malını kendisi için satın alması veya malını ona satması sahih olmaz.
Ebu Hanife'ye göre: Buradaki açık menfaati akann kâsıra yan kıymetine satması ve akan ondan kıymetinin bir katına alması ile gerçekleşir. Akann dışındaki şeylerde değeri 15 olanı 10' a satarak ve değeri 10 tutan şeyi 15'e satın alarak gerçekleşir.
Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre aynı zamanda diğer imamlara göre: Vasinin küçüğün malından satması veya satın alması mutlak olarak caiz değildir. Kadı, vasisi ve tasarruflan: Baba, dede ve onlann vasileri bulunmadığı takdirde, o zaman velayet hakime gider. Zira umumi velayet hakime bağlı olduğu içindir. Kâsınn malında maslahat olan şeylerde kendisi yani hakim tasarrufda bulunabilir. Ancak uygulama, kadının küçük mal-lanna kendisi bakmayıp "kadının vasisi" veya "tayin edilmiş vasi" denen bir vasi tayin etmesi şeklinde olagelmiştir. Kadının vasisi seçilmiş vasinin yaptığını yapar. Kâsır'ın nıenfaatına olan her şeyi tasarruf eder. Malının korunmasına çoğaltmasına çalışır. Bazı durumlarda seçilmiş vasiden ayrılır. [78]
A. Kadının vasisi kasınn malından kendisi için bir şey satın alamaz ve satmaz.
B. Kadının vasisi sadece bazı konularda vasi olmak kabul edilir. Seçilmiş vasi ise, Ebu Hanife'nin reyine göre: bazı konularda tahsis kabul etmez.
C. Kadının vasisi kısınn malını, babası ve oğlu gibi şahitliği vasi için kabul edilmeyen birine satamaz. Kâsir için ondan bir şey satın alamaz da seçilmiş vasi ise bunu yapabilir.
D. Kadı vasisinden terikenin miktannı sorabilir. Seçilmiş vasi için böyle bir şey yoktur.
F. Kadının vasisi başkasını kendi terikesi için vasi tayin etse seçilmiş vasinin aksine iki terikenin de vasisi olmaz.
G. Kasır'ın akannda husumete vekil kılınmış kadı vasinin kadıdan alınmış izin veya önceden bir vekalet verme durumu olmadan akan kabz etmeye hakkı yoktur. Fakat seçilmiş vasi izinsiz olarak kabz edebilir.
5. Kadı vasininin kâsınn hiçbir şeyi için icara vermeye hakkı yoktur. Seçilmiş vasinin ise hakkı vardır. Velayet ve vasiyetin sona ermesi: Mala velayet velayetin sebebi olan küçüklük durumunun kalkması ve mali rüşd yaşına ermesi ile biter. Rüşd, deneme ve tecrübe yolu ile bilinir. Tecrübe ile rüşdü anlaşılınca mallan ona teslim edilir ve üzerinden velayet kalkar. Zira islam insanlığımıza yakışanı mubah saymış, ters düşeni haram ya da mekruh kılmıştır. Ruhi dengemizi bozan, şuurumuzu zedeleyen, sağlığımızı tehdit eden, aile ve sosyal yapımızı sarsıp huzursuz eden her şey islam nazarında zarar olduğu için yasaktır. Bunun için Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurmuştur ki: "Helak edici yedi şeyden sakının."
1. Allah'a eş ortak koşmak.
2. Sihir ve büyücülük yapmak.
3. Allah'ın haram kıldığı bir cana haksız yere onu öldürmek.
4. Riba [Faiz] yemek.
5. Yetim malı yemek .
6. Savaş meydanını bırakıp kaçmak.
7. İffetli, namuslu kadınlara zina suçu, isnad etmek. Buhârî, Müslim.
Nefakat kelimesi, nefeketin cemidir. İnfak kökünden gelmektedir. Manası ise, çıkarmak, bitirmektir. İnfak sadece iyi şeyler için kullanılır. Kötü şeyler için kullanılmaz. Nafakanın ıstılahi manası ise, insanın yemek, içecek, giyecek ve mesken gibi ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Bunlara nafaka denmiştir. Zira bu gibi olan ihtiyaçlar insanın malını bitirir. Şu halde nafaka insana bağlı olan, köle hayvan, ekin, evler, arazi ve bitkileri de bütün bunlann telef ve zayi olmasını muhafaza etmeyi kapsamaktadırlar. Zira malın itlaf edilmesi haramdır. Cumhura göre: Evleri arazileri, ağaçlan ve ekinleri susuz ve bakımsız bırakmak mekruh olarak kabul etmişlerdir. Fakat bunlar eğer vakıfa bağlı ise o zaman nafaka yapmak vacib olur. Bunun gibi eğer bunlar kasır'a ya da müşterek ise, yine harcama vacib olur. Eğer hayvanın sahibi ne kadar hasta da olsa yine hayvanım yedirmesi, içirmesi ve su vermesi vacibdir.
Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Bir kadın bir kedi için azab olunmuştur. Zira acından ölünceye kadar onu haps etmiş ne kendisi yedirmiş, ne de salıp yer yüzündekilerden yemesini sağlamış" İbn-i Ömer'den merfu olarak birlik içinde nakl olmuştur. Yavrusuna zarar verecek bir şekilde sütünün sağılması da haramdır. Zira o süt yavrusunun besin gıdasıdır. Hatta ve hattaki sağma zamanında hayvana eziyet etmemesi için sağan kişinin tırnaklarının kesilmesi sünnettir.
Arıya yetecek kadar bir balı kovada bırakma da vacibtir. Ayrıca işkence etmek ve taşıyamayacağını ona yükleme haramdır. Hayan sahibi, hayvana harcama yapmaktan kusur gösterirse, cumhura göre islami ölçülere göre yargı noktasından da, eşine nafakaya zorlandığı gibi buna da mecbur kılınır. Eğer hayvanın masrafı yoksa o hayvanı satacak. Eğer satışı da mümkün olmazsa o zaman hayvanı kiraya verilir. Şu halde kişinin mal zayi etmesi tahrimen mekruh olur. Hayvanın yüzünü dağlamak veya yüzüne vurmak haramdır.
Zira Rasulü Ekrem (s.a.v.) bundan nehy etmiştir.
Rasûlullah (s.a.v.) damgalayan ve yüze vurana lanet etmiş ve bundan nehyetmiştir. İnsanın yüzüne vurmak da haramdır ve haramlığı da daha şiddetlidir. Horozları dövüştürmek veya öküzleri güreştirmek onlara ağır yük yükleme, yolu uzatma gibi şeylerde de sahibine yine haramdır. Birde hayvana lanet getirmek haramdır. Zira Rasûlullah (s.a.v.) bir yolculukta idi. Bir kadın deveye lanet etti.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:
Üzerindekini alın ve lanetli olarak onu yerinde bırakın" îmran diyor ki; sanki şimdi o deveyi görür gibiyim; insanlar arasında dolaşıyor. Kimse ona ilişmiyordu."
Ebu Berze'den rivayet ettikleri bir rivayette:
Üzerinde lanet bulunan bir deve bizimle bulunmasın" buyurdu. İnsana lanet etmek daha fazla haramdır. Rahatlatmak için hayvanın öldürülmesi veya boğazlanması caiz değildir. Zira o hayvan canlı halinde maldır. Malın itlaf edilmesi haramdır. Bir de ağır hastalıktan veya demir vb. bir şeyle yararlanan ve acı çeken bir insanı da öldürmesi haramdır. Zira hayat zamanında masumdur. Hayvanlardan ısırgan köpek gibi öldürülmesi mubahtır. Bir de eziyet verici hayvanların Öldürülmesi de caizdir.
Nafakanın çeşitleri: Beş çeşit nafaka vardır:
1. İnsanın kendi nafakasına gücü yeten kişinin herkesten evvel kendi nafakasını temin etmesi lazım gelir. Bu başkalarına nafaka vermenin başlangıcıdır. Nafaka elbise, mesken, yiyecek ve içecek ihtiyaçlarını kapsamaktadır. Bu ihtiyaçlar, malı olan kişi üzerine vacibtir. Bunun delili, Cabir'den rivayet edilen şu hadistir:
Uzre oğullarından bir zat bir kölesine kendisi Öldükten sonra azad olup hürriyetine malik olacağını söyledi. Bu haber Rasulullah'a ulaştığında ona 'senin bundan başka bir malın var mı? diye sordu, o: 'Hayır' dedi. Rasûlullah köleyi ondan alıp 'Bunu benden kim satın alır?' dedi. Bu sual üzerine Nuaym b. Abdullah el-Adevi o köleyi 800 dirhem mukabilinde satın aldı. Akabinde bu bedeli Rasulullah'a getirdi. Rasûlullah o parayı Uzre oğullarından olan o zata verdi ve şunlan söyledi.
Önce kendisinden başlayıp zati ve nefsi ihtiyaçların ile vazifelerine sarfet. Bir şey artarsa bunu ev halkın için sarf et. Aileden bir şey artarsa bunu da sana yakınlığı ve hısımlığı bulunanlara sarfet. Bunlardan bir şey artarsa onu da şöyle sadaka yap; Bu son kısmı söylerken, önündeki sağındaki solundaki ihtiyaç sahiplerine diye işaret ediyordu.[79]
2. Kişinin çocuklarına nafaka vermesi: Ne kadar aşağıya giderse gitsin ergenlik çağma varmayan çocukların nafakası, babaların üzerine vacibtir. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır.
Çocukların annelerinin maruf bir şekilde yiyecekleri ve giyeçekleri çocuğun babasına aittir.[80] "Eğer sizin için çocuğunuzu emzirmiş iseler, emzirme ücretlerini onlara verin. [81]
Hz. Peygamberde (s.a.v.)'de Ebu Sufyan'ın hanımı Hind'e şöyle demiştir. "Sana ve çocuğuna normal yetecek kadarım al. Tirmizi hariç kü-tub-i Sitte sahipleri ve Ahmed Aişe'den rivayet etti. [82]
Nafaka sadece ana-baba ve çocuk için vacibtir. Çocuğun emzirilme ücreti babaların üzerine olduğuna göre, giyecek, yiyecek, çocuklarını emzirmeyi tamamlatmak isteyen kimse (baba) için tam iki sene emzirirler. Bu müddet zarfında (emziren annelerin) yiyeceği ve giyeceği marufen çocuğun babasına aittir. [83]
Çocuğun babaya ihtisasının lam harfiyle nispeti vardır. Allah Teala-nın lehu (=onundur) sözü, ihtisas sahibi olan babanın, çocuğunun nafakasından ve diğer ihtiyaçlardan sorumlu olduğunu ifade eder. Çocuğu emziren kadının yiyeceği ve giyeceği de babanın üzerine vacibtir. Bu hususta torunlar da çocuklara ilhak edilmiştir. Zira çocuklara ve torunlara nisbet aynı olur. Babaların evlatlarına nafaka vermesinin vacib olması için şu şartlar gerekir.
1. Baba zengin olmalıdır. Buradaki zenginlik, kendisinin ve hanımının 24 saatlik nafakasından fazla bir mala sahip olmaktır. Kendisinin ve hanımının nafakasından başka malı olmayan babanın, çocuklarına nafaka vermesi vacip değildir. Bunun delili yukarıda naklettiğimiz nefsinden başka [84] şeklindeki hadistir.
2. Evlad fakir olmalıdır.
Bir de şu üç vasıftan birine de sahip olmaları lazımdır.
1. Fakir ve küçük olmalıdır.
2. Fakir ve sakat olmalıdır.
3. Fakir ve deli olmalıdır.
Şu halde fakir ve küçük olan evladın nafakasıyla babası mükelleftir. Eğer babası yoksa dedesi mükelleftir. Fakir ve sakat olan veya fakir ve deli olan evladın durumu da aynı şekildedir. Burada fakir kelimesiyle kasd edilen, kişinin geçimini kazanmaktan aciz olmasıdır. Bulûğ yaşına gelen evlat, çalışmaktan aciz değilse -bizzat çalışmıyor olsa bile- nafakası babasının üzerine vacib değildir. Evlat, akide ve ibadet gibi şahsi vaciblere taalluk eden ilimlerle uğraştığından ötürü çalışamıyorsa nafakası babasının üzerine vacib olur. Evlat tıp, sanat, sanat ve benzeri gibi toplumun ihtiyaç duyduğu kifayi ilimlerden biriyle meşgul oluyorsa, onun bu tür bir ilimle meşguliyeti sağlamak ve nafakasını vermek ile nafakasını kesip onu çalışmak durumunda bırakmak arasında muhayyerdir. Nafakanın miktarı bu nafakanın yeterlilik dışında belirli bir sının yoktur. Yeterlilik ise örfe ve nafaka verecek kişinin durumuna bakılarak tayin edilir. Genişliği olan genişliğine göre infak etsin. Rızkı dar olan da Allah'ın ona verdiğinden infak eylesin. Allah bir nefse, verdiğinden başkasını teklif etmez. Allah her zorluğun arkasından bir kolaylık kılar. [85]
Evla verilecek nafaka, zamanın geçmesiyle nafakayı verecek olan kişi üzerinde borç olarak kalmaz. Zira bu nafaka, asıldan (Babadan) Fere (evlada) bir iyilik sayılır. Bu, yerine getirilmesi zorunlu olan bir şey değildir. Çünkü bu, yakınlıktan ötürü verilen bir nafakadır. Evladın ihtiyacı biterse veya unutkanlık gibi sebeplerden ötürü nafakası zamanında olmazsa, bu nafaka baba üzerine borç olarak kalmaz. Bu hüküm, baba ile evlat arasındaki tabii durumlarda söz konusudur. Baba ile evlad arasında ihtilaf çıkarsa, kadı meseleye müdahale ederek babayı, belli bir miktar malı, belli bir zamanda evlada vermeye zorunlu kılar veya evlada, baba hesabına borç etme yetkisi vardır. Bu durumda babanın zamanında vermediği nafaka, üzerinde borç olarak kalır. Zamanın geçmesiyle borç sakıt olmaz. Zira zamanında verilmeyen nafaka, kadının hükmüyle temlik'e (mülk edinmeye) dönüşmüştür.
3. Çocukların nafakası baba ve dedeler üzerine olduğu gibi, babanın, annenin, dedenin, ninenin nafakası da evlatların üzerinedir. Bunun delili: Kur'an, sünnet ve kıyas ile sabittir. Kur'an'dan delili ise şu ayetlerdir:
Onlarla (anne ve baba ile) dünyada iyi geçin (=marufen). [86] "Rabbin yalnız kendisine kulluk etmenizi. Anaya-babaya iyi davranmanızı (ihsan etmenizi) emretti." [87]
Birinci ayetteki ma'rufen (iyi geçinmek) ibaresinden amaç, nafakalannı normal bir şekilde vermektir. İkinci ayetteki ihsan etmekten amaç da ihtiyaç anında nafakalannı vermek ve aynı zamanda bu görevini yerine getirmektir. Hadisten delil ise Rasûlü Ekrem (s.a.v.)'in şu mübarek sözleridir:
Kişinin yediğinin en hayırlısı kendi kazancından olandır. Kişinin çocuğu da onun kazancındadır. [88]
Bizzat Hz. Peygamber'e gelerek 'Ey Allah'ın Rasûlü! Benim annem, babam var. Malım da var. Babam benim malıma muhtaçtır' dedi. Rasulul-lah (s.a.v.) sen ve malın babanındır. Sizin çocuklarınız sizin en güzel kazançlannızdandır. Öyle ise çocuklarınızın kazancından yiyin" buyurdu. [89]
Başka bir hadiste de şöyledir:
En üstün el verenin elidir. Geçimini sağlamak için anneden babadan, kız ve erkek kardeşlerinden başla, daha sonra yakınlık derecesine göre devam et" [90]
Kuleyb b. Menfaa, o da dedesinden rivayet ettiğine göre Rasulul-lah'a gelerek şöyle dedi: 'Ey Allah'ın Rasulü! Ben kime iyilik edeyim?' Ra-sûlullah, annene, babana, kız kardeşine, erkek kardeşine ve onu takip e-den yakınlarına... Bu bir sılayı rahimdir.' buyurdu. [91]
İcmaa gelince bütün müslümanlar bu konuda uyum ve ittifak halindedirler. Babalar, anneler, ecdadlar ve ecddadlar aciz olduklarında nafakalarının evlatlar üzerinde vacip olduğunun kıyas ve ictihad'dan delili ise şudur: Evladlar nafakada aciz oldukları zaman onların nafakalarının ataları üzerine vacib olmasına kıyas edilerek aciz olan ataların nafakalarının da evlatları üzerinde vacib olduğuna hükmedilir. Zira biri ötekinin parçasıdır. Ataların nafakalarının evlatlar üzerinde vacib olması için şu şartlar meydana gelmesiyle vacib olur:
1. Evladın, kendisine ve kansına yirmi dört saat yetecek maldan fazla mala sahip olması lazımdır. Eğer bu şekildeki gibi olmazsa, o zaman anne ve babasına nafaka vermesi vacib değildir. Zira fakirlerin nafakası, başka bir fakirin üzerine vacib değildir. Fakat zaruri nafakasından başka bir malı varsa anne ve babasına vermesi lazım olur. Eğer o mal ikisine yeterli değilse evvela annesine vermek gerekir.
Zira tamamı elde edilemeyen bir şeyin tümünden vazgeçilmeyeceği, bir kaidedir.
2. Ata fakir olmalıdır. Ata'mn fakir olmasından amaç, zaruri ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumda olmasıdır. Ata'nın kazanıp kazanmamaya gücünün yetmesi hükmü değiştirmez. Fakat ata'nın çocuklarına nafaka vermesinin vacib olması farklıdır. Çünkü çocukların nafakasını vermenin ata'ya vacib olması için fakirlikle beraber çocukluk, kötürümlük veya delilik bulunması lazım gelir. Bu iki hükmün şartlan arasındaki fark şudur: Baba, gücü olan çocuğunu çalışmaya zorlayabilir ve aynı zamanda bu çirkin bir şeyde sayılmaz. Fakat onun tersi ise çirkin sayılır. Zira baba çocuklarını büyütmek için en zor işleri bile yapmıştır. Hele baba yaşlanmış olursa, çocuk da onu çalışmaya zorlarsa bu çok fazla çirkin bir hareket olur.
3. Annenin, baba tarafından nafakası, fiilen veya hükmen karşılanamıyor olması lazımdır. Bu şart, annenin nafakasının iki durumda çocuğu üzerine vacib olduğu anlamına gelir.
a. Baba (koca), annenin (karısının) nafakasını karşılamaktan aciz olduğunda, o zaman annenin nafakası evladı üzerine vacib olur.
b. Baba ölmüş de anne yalnız kalmışsa, yine annenin nafakası evladı üzerine vacib olur. Kadın evlenecek durumda olduğu halde evlenmiyorsa, evlad annesini evlenmeye zorlayamaz.
Bu şarttan, annenin nafakasının iki durumda evlad üzerinden düşeceği anlaşılır.
1) Babası, annesinin nafakasını karşılayabiliyorsa, evladın üzerine nafaka vacib olmaz.
2) Babası ölür de annesi fakir ve zengin başka birisiyle evlenirse, yine annesinin nafakası evlad üzerinden sakıt olur. Müslüman bir evlad, müslüman olmayan anne ve babasına infak etmekle mükelleftir. Müslüman bir baba da müslüman olamayan evladlarına -yukarıda zikr edilen şartlarla beraber, infak etmekle mükelleftir. Fakat mürted (sonradan dinini değiştiren) bu hükmedahil değildir.
Bu mürted olan kişi ister usul olsun, ister furu olsun hüküm aynıdır, değişmez. Fakat mürtedden başka anne baba müşrik de olsa, onlara bir evlad infak etmekle mükelleftir.
Zira Esma binti Ebu Bekir şöyle anlatıyor:
'Rasulullah kureyş ile anlaşmalı bulunduğu vakit annem müşrik olduğu halde bana ziyarete geldi1 ben (hediyelerini kabul ve kendisini evime almaktan çekinerek bu hususta) Rasulullah'ın fikrini sordum:
Ey ikth'm Rasulü! Annem beni görmek için yanıma geldi. Anneme yakınlık göstereyim mi (sıla-yı rahimde bulunayım mı}? -Evet! Annene yakınlık göster!" [92]
Evlatların atalarına vermesi gereken nafakasının sının belli değildir. Zira örf ve adete göre takdiri olur. Eğer anne veya baba nafakayı vaktinde almazsa, evlad borçlu sayılmaz. Eğer Ata ile evlat arasında nafaka hususunda ihtilaf çıkarsa, kadı bir zamanda belli bir miktar nafakayı evlat üzerine zorunlu kılar. Bu durumda zamanında ödemediği nafakadan ötürü borçlu olur. Hanefılere göre: Nafaka evlenmeyi haram kılan her yakın için lazımdır. Mahremin dışında bir yakına lazım gelmez.
Delili ise şu ayetlerdir:
Allah'a kulluk edin. Ona bir şeyi şirk koşmayın. Ana-babaya ve akrabaya ihsanda bulunur. [93] "Akrabaya hakkını ver. [94]
Bir de yukarıda geçen Behz b. Hakim'in babasından, dedesinden rivayet ettiği hadistir. Sonra o kim dedim, buyurdu ki: Babana, sonra da sırayla en yakın akrabalarına "son cümle, varis olsun veya olmasın akrabanın akrabaya nafakasının gerektiğine delildir.
Fakat Hanefiler: "Varise de bunun misli vardır. [95] ayetinin İbn'i Mesud kıraatinde gelen "Mahrem olan yakınlık sahibi varise de bunun misli vardır." şeklindeki lafzına dayanarak akrabalığı mahremlikle sınırladılar. Zira uzaktakinin değil de yakın akrabanın gözetilmesi vacibtir. Nafaka, usul, füru, mahrem olan akrabalara vacibdir. Cumhura göre: Babalar, anneler, çocuklar ve eşlere zor ve aciz olmaları durumunda ve nafaka vermesi gerekenin de zengin olması halinde nafakayı gerekli görmektedir. Eğer baba fakir de anne zengin olursa anne nafaka vermekle emr edilir. Harcadığı nafaka babanın üzerine borç sayılır. [96]
Hz. Ali (r.a.) kadın varis olduğu için Kur'an nassı ile kocasına nafaka vermek de ona düşer, demiştir. Fakihlere akraba ve eşlerin nafakasını, ekmek katık ve giyecek olarak, verenin haline ve adete ya da ülkenin gelir düzeyine göre yeteri miktarda olması icap ettiği hususunda müttefiktirler.[97]
Zira doğal bir ihtiyaçtır. Bir de ihtiyaçtan dolayı vacibtir. Hanefiler göre zenginlik fıtrat zenginliğidir. [98]
Bu da asli ihtiyaçlarından fazla çoğalmayan bile olsa, zekat almasını haram kılacak kadara sahip olmasıdır. Aynı zamanda bu nisab miktarıdır. Nisab miktan mala sahip olmakla kendisine zekat vacib olan üzerine yakını için nafaka vermek de vacib olur. Cumhura göre ise kendisinin ve ailesinin günlük ve gelecek olan gece için azığından fazlası ile bu kazanmakla artsın veya artmasın, yakının yakına infakı lazımdır. Bu ölçü Hanefılerden başka cumhurun ve Hanefılerden Kemal b. Ehümam'a göre şudur. Memurların ve sanatkarların gelirleri itibara alındığında bu daha evladır. O gün bir şey kazanan ve o günkü ihtiyacını karşılayanın -artan bir şey varsa onu mecbur olarak yakınına vermek lazımdır. Fakirliğin ölçüsünde iki görüş vardır. [99]
A. Sadaka olması helal olup kendisine vacib olmayandır.
B. Muhtaç olandır. Hanefilerin dışındakilerin ifadesine göre fakir, malı olmayandır. îki görüş birbirine yakındır. Kazanmaya muktedir ise, ittifakla nafaka verilmez. Zira kazanmaya muktedir olmak zenginliktir. Ebeveyn bunun dışındadır. Hanefilerin ve Şafiilerin görüşüne göre kazanmaya güçleri varsa onlar nafaka alırlar. Fukaha, kazanmaktan aciz fakir yakma nafakanın gerekliliğinde ittifak etmiştir. [100]
Mutlak olarak dişi olmak veya müzmin bir hastalığı olmak. Küçük olmak, deli veya bunamış olmak, körlük ve felç gibi çalışmayı engelleyen bir afete uğramak, işsizliğin yaygınlaşması sebebi ile iş bulamayıp boşta kalmak. Bunlar hepsi aciz fakir olduğunda yakına nafakanın gerekliliğinde yine fakihler ittifak etmişlerdir. Kazanmaya gücü olursa, ittifakla nafaka verilmez. Zira kazanmaya muktedir olmak zenginliktir. Ebeveyn bunun dışındadır. Hanefilerin ve Şafiilerin görüşüne göre kazanmaya güçleri olsa da onların nafakalarını yine vermek lazımdır. Zira evladlar aslına maruf bir şekilde muamele etmekle emr olunmuştur. Yaşlılık halinde ebeveynin çalışmaya zorlanması maruf bir şekilde değildir. Hatta ve hattaki babayı evlendirmeleri de lazım gelir. Ondan kıssas da olamaz. Özetle hanımından ve ebeveynden başka yeterli bir kazanca imkanı olana nafaka vermek lazım gelmez.
Başkasına nafaka, ancak ihtiyaçtan dolayı lazım gelir. Mal sahibi olanın nafakası malından olacaktır. İster küçük olsun ister büyük olsun.
Fakat hanımın nafakası ne kadar zengin de olsa kocaya aittir. Zira nafakası ihtiyaç sebebi değil, belki kocanın hakkıdır. Anne ve babanın her iki-side fakir olsalar onların bir oğlu birde torunu varsa, o zaman nafaka oğlun üzerine vaciptir. Oğlu varis ister olsun ister olmasın farkı yoktur. Annebabanm bir kızı, birde erkek torunu olsa, o zaman nafaka kızın üzerine vacibtir. Çünkü nafakada yakınlığı almak en uygundur. Fakir ve yaşlı olan kişinin nafakası, bu kişinin babası da evladlan da zengin kısmında olursa, evladların üzerindedir. Kadının nafakasının, kocası üzerine vacip olduğunun sünnetten delili, Cabir'den rivayet edilen şu hadistir:
Kadınlar hakkında Allah'tan sakının, zira sizler onları Allah'ın ema-nı ile aldınız ve ferclerini Allah'ın kelimesiyle helal kıldınız. Sizin onlar üzerindeki haklarınız, hoşlanmayacağınız kimselere döşeklerinizi çiğnet-memeleridir. Eğer bunu yaparlarsa onları şiddetli olmayacak şekilde dövünüz. Onların sizin üzerinizdeki haklan da maruf veçhile yedirilmeleri, giydirilmeleridir. Ben size öyle bir şey bıraktım ki eğer ona sıkı tutunursa-nız ondan sonra asla delalete düşmezsiniz. O, Allah'ın kitabıdır. [101]
Birde Allah Telala tarafından şerefli kılındıktan sonra, koca arayan bir duruma düşmekle kendi değerini düşürmüş olur. Erkeklerin oyuncağı haline gelerek batağa sürüklenir. Kadının nafakası, kocanın iktisadi durumuna göre takdir edilir: Koca zengin ise çok, fakir ise az, nafaka verir. Zira yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"Eli geniş olan, elinin genişliğine göre nafaka versin. Eli dar olan kimse de Allah'ın kendisine verdiğinden versin. Allah bir kişiye ne vermişse ancak onu yükler. Allah her güçlükten sonra bir kolaylık verir. [102]
Görüldüğü üzere Allah Teala nafakayı, kocanın iktisadı durumuna bırakmıştır.
1. Zengin olan koca.
2. İktisadi durumu normal olan, koca.
3. Fakir olan koca. Bir kişinin zengin, orta halli veya fakir olup olmadığını örf belirler. Bu her üç halinde de, kadının zengin veya fakir olması dikkate alınmamıştır.
Kocanın durumuna göre karısına vermesi gereken nafakalara şunlar
da dahildir.
1. Kocanın hanımıyla beraber oturmak için durumuna göre bir ev ve zaruri eşyalar.
2. Ev ve eşyaların temiz olması için gerekli olan temizlik alet ve araçlan, ayrıca koca hanımının süslenmesini istiyorsa süslenme malzemeleri.
3. Eğer hanımı, babasının evinde hizmetçi kullanmaya alışmışsa, ona bir hizmetçi de tutulmalıdır. Koca fakir de olsa, yine karısına hizmetçi tutmak zorundadır. Hizmetçisi, kadın veya buluğa ermeyen çocuk veya mahremlerinden biri olmalıdır. Günümüzde kan ile koca yemeği birlikte yiyorlarsa, bu nafaka temlik (mülk edinme) değil, temkin kısmmdandır. Yani tasarruf hakkına sahip olmasıdır. Bu nafakanın zamanı geçerse, zamanında yerine getirilmezse, sonradan istenmez. Koca ile kadın belli bir miktar nafaka üzerine anlaşmışlarsa veya kadı-kadm için belli bir miktar nafaka tayin etmişse, bu nafaka -vakti ne kadar geçse de bile yine kocadan istenir. Zira bu artık temlik (kadının mülkü) gibidir. Yiyeceklerde asıl olan katıkların miktarı örfe bağlı değildir. Ancak diğer durumlarda bu miktarı tahdid edilmiş ve zengin kocaya 1,5 müdd orta halli kocaya, 1 müdd ise fakir kocaya vacib kılınmıştır. Koca, zenginlerin verdiği nafakayı vermekten acizse, orta halli veya fakir kabul edilir. Bu durumda karısının, kocasının durumuna tabi olması gerekir. Fakat koca, fakirlerin verdiği nafakayı da vermekten aciz ise, o zaman kadın nikahın feshini isteyebilir. Bu şekildeki kadı'nın nikahı fesh etmesi vacib olur. Ancak nikahın fesh olması için, kocanın en az üç gün nafakayı vermekten aciz olması şarttır.
Ebu Hureyre'de rivayet edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) hanımının nafakasını karşılamayan kişinin hanımından aynlmasını söylemiştir.[103]
Kadın kocasının nafaka vermekten aciz olduğu halde, fakat onunla kalmaya razı olur da bir zaman sonra ayrılmaya karar verirse, nikahın feshini yine isteyebilir. Zira kadın zarar görmektedir. Fakat kocasının fakir olduğu için kadının, nikahın feshini istemesi caiz değildir. Örneği: Koca ekmek veriyor katık veremiyorsa, kadın nikahın feshini isterse caiz değildir. Zira katık olmazsa da yaşamak oluyor. Koca hizmetçi tutmuyorsa, kadın nikahın feshini isterse caiz değildir. Zira hizmetsiz olarak yaşamak oluyor. Fakat koca, nafaka olarak hiç bir şey veremeyecek durumda ise, o zaman kadın nikahın feshini isteyebilir.
Fakihlerin cumhuruna ve Hanefilerin bir rivayete göre: [104]
Çocuğun, masum kafir bir durumda da olsa fakir babasını evlendirmesi gerekir. Bunun gibi Şafıilerde meşhur olan görüşe Hanefıler ve Han-belilere göre ana ve baba tarafından dedelerin evlendirilmesi lazımdır. Zira mesken ve nafaka gibi kötü yola götüren zinaya da düşmemeleri için bu da zaruri ihtiyaçlardandır. Zira onlann evlenmeleri hürmete şayan ve emr olunan maruf davranışdan sayılır. Hanefilerdeki racih rivayette göre babayı evlendirmek vacib değildir. Zira evlilik kemali yattandır.
Hanefi ve Şafii mezhebinde baba fakir oğlunu evlendirmeye zorlanmaz. Hanbeliler ise eğer nafakası baba üzerine ise ve onun evlendirmesine de muhtaç ise babaya oğlunu evlendirmeyi vacib görürler. Çünkü nafakası onun üzerinedir. Evlendirmesi gerektiği kimsenin hanımına ait nafakayı da onun karşılaması gerekir. Hanefilerin bir rivayetine göre ve cumhura göre çocuk babasının hanımına ait nafakayı da karşılar. Evlendirmesi gerekenin hanımının nafakasını da karşılar. Hanefilerin başka bir rivayetinde, babanın hastalığı veya yatalak olmasından başka babanın hanımının nafakası çocuğa lazım gelmez. [105]
Hanefılere göre çocuğa babanın birden fazla hanımının nafakası lazım gelmez. Eğer iffetini koruması bir hanım ile hasıl oluyorsa Malikiler ve Hanbelilerde de benim senen görüş budur. Aksi halde iffeti koruyacak sayıda hanımın nafakası da vacib olur. Küçük veya büyük ama gaib olan oğlun hanımınım nafakası babaya vacib değildir. Ancak onu sonradan alacaksa baba oğlu namına borçlanır. Sonra imkanı olduğunda oğlundan alır. Eşlerden birinin ölümü: Erkek nafakayı vermeden ölse, kadın onu malından alamaz. Eğer kadın ölse kadının varisleri onun nafakasını kocadan alamazlar. Koca, kadının nafakasını ve giyimini önceden vermiş olsa ve aynı zamanda vakitten önce ölmüş olsa varisleri kadından bir şey alamazlar. Bunun aksi de aynıdır. Bu, görüş Ebu Hanife ve Ebu Yusufa göredir.
Kadının kocanın sözünden çıkması (Nuşüz): Özürsüz olarak onun kocası kendisine değmesini bile yasak etmiş ise bununla beraber kadının itaatten çıkması (Nuşüz) ile nafaka sakıt olur. Zira cinsi ilişkiden evvel yapılan dokunmak, öpmek gibi fiiller de ilişkiden sayılır. Çünkü nafaka kadından faydalanmaya mukabildir. Hanefılere göre nuşüşüz ile sakıt olan nafaka farz olan nafakadır. Eseh görüşte boçlanılan değildir. Fercinin yanında yaralar ya da şiddetli iltihaplar varsa -bu- özür olduğu için kadının nafakası sakıt olmaz. İlişkinin zarar vereceği hastalık, erkeğin tenasül aletini kadının dayanamayacağı kadar büyük olsa yine özürlerden sayılır. Eğer kadın kocasından izin almadan evinden çıkması izinsiz sefere çıkması izin almadan hac ihramına girmesi bunlar hepsi de nuşüz kısmıdan sayıldığı için nafaka sakıt olur. Yalnız olarak, ziyaret ya da hasta görmek için babasının evine gitmesi ya da evin yıkılmaya yüz tutması gibi, özür veya ziyaret olursa o zaman kadın nuşüz kısmından sayılmaz. Çıkışı özür olarak kabul edilir. Şafiilere göre eğer kadın kocasıyla beraber yolculuğa çıksa veya kocanın ihtiyacı içinse nafakası sakıt olmaz. Kadının ihtiyacı için ise o zaman azher kavle göre nafakası sakıt olur.
Şafiilere göre kadın kocasının yokluğunda akrabalarının veya komşularının yada hastaların ziyaretine veya onlann sormasına çıksa örfe göre bu nuşüz sayılmadığı için nafakası da sakıt olmaz. Kadın, kendisini oruç nedeniyle kocadan men ederse tafsilatı şöyledir. Eğer oruç nafile ise şafıilerde sahih olan nafakasının sakıt olmasıdır. Zira vacib bir şeyle kendini menetmiştir. Naşize olarak kabul edildiği için nafakası da sakıt olmuştur. Ramazan orucu veya vakti daralmış olarak Ramazan kazası ile men ederse nafakası sakıt olmaz. Çünkü kocanın şer'an hak olunan bir şeyin zamanı hususunda hakkı bulunmaz. Eğer nefsini vakti daralmadan kaza orucu ile yada kefaret orucu veya zimmetteki bir nezirle alı koyarsa nafakası sakıt olur. Zira kadın bu konuda kocanın hakkını men etmiştir. Bir de acil kısmından olmayan bir şeyi acil gibi yapmıştır. Aynı bunun gibi kocanın izni ile değilse evlilikten sonra muayyen bir nezirle de nafakası düşer. İtikaf da oruç gibidir. Nafile ve zimmetçe bir nezir olan ittifakla nafakası sakıt eder.
Kadın kendisini namazla men ederse:
Beş vakit veya revatib sünnetlerde ise nafakası sakıt olmaz. Zira şer'an lazım gelen bir şeyin vaktinde kocanın hakkı yoktur. Fakat geçmişin kazasıyla nafaka sakıt olur. Zira kaza her zaman kılabilir. Kocanın hakkı ise acildir. Nuşüzundan dolayı kadının nafakası sakıt olur da sonra da nuşüşzdan dönüp, itaat ederse, düşüren gerekçe kalktığı ve nafakayı gerektiren kendini kocasına temkin bulunduğu için koca hazırsa nafaka onun gibi döner. Koca gaib ise, teslim ve tesellüm olmadığı için -ki yokluk halinde olmazlar, Şafiiler ve Hanbelüere göre nafaka dönmez.
Hanefiler: Kocanın gıyabında da olsa nuşüzdan döndüğü için nafaka hakkı da döner derler.
Malikiler ve Hanbelilere göre kadın farz bir hac için ihrama girse nafakası sakıt olmaz. Hanefi ve Hanbelilere göre zulmen de olsa hapis olmanın kadından nafakayı düşüreceği konusunda ile aynı görüştedir. Fakat koca alacağından dolayı onu haps ettirirse esah olan görüşe göre nafakası sakıt olmaz. Birde Hanefilere ve Şaflilere göre farz dahi olsa kocadan başkası ile hac durumunda kendisini kocası için alıkoyma hali bulunmadığından dolayı nafakanın sakıt olacağı hususunda aynı görüştedirler.
Kadın irtidat ettiği zaman, islamdan çıktığı ve riddet sebebi ile istim-ta kalktığı için nafaka hakkı da sakıt olur. Eğer bir daha islam'a dönse Şafiiler ve Hanbelilere göre sadece İslama dönmesiyle onun nafakası da döner. Mürtedin irtidadı ile nafakası sakıt olur. İslama dönmesiyle de irtidat kalkar. İtaatten çıkanın ise temkini men etmesi ile sakıt olur. İtaat etmekle nafaka dönmez. Fiili olarak kendini kocasına temkin etmesiyle nafakası geri gelir. Bu da kocanın yokluğu halinde olmaması şarttır. Kadının isyanı ile meydana gelen tüm ayrılık nafakasını sakıt eder. Örneğin: İrtidad etmesi, kocanın müslüman olunca onun islamı kabul etmeyerek Mecusi veya putperest kalmaya devam etmesi gibi, çünkü kadın isyan nedeniyle kocanın ondan fayda görmesini men etmiştir. Aynı zamanda naşize gibi olmuştur. Fakat kadının hakkı onun evinde kalması kalmıştır. Bu hak zayi olmaz. Bulûğa erdiğinde sahip olduğu tercih hakkı denklik ve kocanın oğlunun zor kullanarak onunla cima etmesi gibi sebeplerle kadın tarafından gelmeyen bir ayrılık olursa nafakası sakıt olmaz. Nefsini ona ait bir hakla haps etmiştir yada şer'an kabul edilmiş bir özrü vardır. Mutlak olarak koca tarafından gelen bir ayrılıkla nafakası sakıt etmez. Cübb (erkeklik organı kesilmiş olmak) gibi masiyet olmayan bir yolla, isterse de hanımının kızını öpmek veya dört ay geçtiği halde dönmeden i'la yapmak (onunla cinsi ilişkide bulunmamaya yemin etmek) hanımı müslüman olduğu halde kendisi islamı reddetmek veya irtidat etmek (islam kendisine sunulup yeniden kabul etmemek) gibi masiyet olan bir yolla olsun. Onun masiyeti ile eşi nafakadan mahrum edilmez. [106]
Özetle Hanefilere göre: On bir durumdaki kadına nafaka yoktur. Mürted, kocanın oğlunu öpen, ölümden dolayı iddet bekleyen fasid bir nikahla ya da kocasından iddet beklerken nikahlanan, şüphe ile cinsi ilişki kurulan, kendisiyle cima etmek mümkün olmayan küçük kız, naşize olarak haksızlıkla kocasının evinden çıkan, zulmende olsa mahpus olan, kendisi mani olmasa da kocasının evine gidemeyecek kadar hasta olan (takdiren teslim olmayacağı için) zorla kaçırılan farz da olsa, kocası yanında olmadan mahremi ile de olsa hacca giden, kocası ile haccetse ve kocası onun için çıkmış olsa, sadece hazeri halde nafakasını verir.
Sefer nafakasını ve ücretlerini vermez. Ama koca onu çıkarmış olsa, bütün yolculuk nafakasını verir. Mahkeme veya rıza yolu ile kararlaştırılan nafaka artık, sadece ödeme veya ibra ile düşen zimmette sabit bir borç olur. Velhasıl akrabanın yakının nafakası bir aydan az içindir. Eşin ve küçüğün nafakası zaman açımı ile sakıt olmaz. Mahkeme ile borç olur. Aynı şekilde, eşin dışındaki yakının nafakası da kadı'nm emri ile borçlanıldığı zaman sakıt olmaz.
Fakir akrabanın zengin akrabasından kimsesi yoksa, o zaman nafakası beytü'l-mal'e-devlet hazinesine aittir. İnsanlardan dilenmesi istenmez.
İslami ölçülere göre: Beytü'l-malın görevlerinden biri de muhtaçların ihtiyaçlarını üstlenip, ihtiyaçları kadar onlara infak etmesidir. Kasanı, beytü'1-mala konan ve harcama alanların açıklarken diyor ki:
1. Ganimet, maden ve definelerin beşte biri.
2. Ölüp de hiç varis bırakmayan veya koca yada hanım bırakan ölünün terikesinden alman.
3. Saime olan hayvanların zekatı, öşür (gümrük)
4. Araziyi haracı ve baş cizyesi, gümrükçülerin ehli zimmetten ve ehl-i harbin müstemenlerinden aldıkları vergi, imam bu haklan müstahak olan kişilere harcar. Nafakanın vacipliği kur'an sünnet, icma ve akıl ile sabittir. Kur'an'dan delil: [107]
Sünnetten delil: Rasûlullah (s.a.v.)in Cabirden rivayet edilen veda haccı'ndaki hadisdir. İcmada delü:Alimler naşize (kocaya isyan eden) hariç kadınların baliğ olmaları halinde nafakalarının kocalanna vacib olduğunda müttefiktirler. Hanefilere göre kendisinden yararlanılmayacak derecede küçüğe nafaka yoktur.
Akli delil: Kadın, evlilik akdi gereği kocası için mahpustur. Yalnız kocasına aid olduğu için tasarruf ve kazanmaktan uzaktır. Bunun için kocası da kadına infak etmelidir. Geçimi onun üzerinedir. Nafaka, ihtibas (alıkonma-b ekletilme) in karşılığıdır. Başkasının menfaati için bekletilenin asker ve memurun nafakası da başkasının malmdadır. Koca baliğ olmalıdır. Koca küçük olup onunla gerdeğe girmemiş ise kadına nafaka yoktur. Cumhura göre çocuğun yaşı büyükse eşi için nafaka vermesini vacib görmüştür. Gerdeğe davet anında eşlerden biri ölüme yakın halde olmamalı, koca can verme halinde ise ondan faydalanma kudreti olmadığı için eşe nafaka da yoktur. Ölüm anında dahi olsa gerdeğe girdi ise nafakası vardır.
Zira Hz. Peygamber (s.a.v.) validemiz Hz. Aişe (r.anha) ile evlendikten iki sene sonra gerdeğe girdi. Gerdeğe girmeden evvel ona infakta bulunmadı. Kadın şer'i bir gerekçe olmadan kocasının evinden çıkınca nafakası sakıt olur.
Şer'i gerekçe: Muaccel mehrin ödenmemesi, normal oturulmaya müsait meşru bir evin hazırlanmaması gibi şeylerdir. Başka bir eve taşınmasını istemediği halde kocasını evine girmekten alıkoyması halinde de naşi-ze kısmında olur.
Naşize: Kocasına kızıp asi olan kadın demektir. Koca, kadının çalışmasına razı olmaz ve onu çalışmaktan nehy eder ve kadın buna rağmen iş arasa nafakadaki hakkı sakıt olur. Çünkü bu durumdaki zamanının hepsini kocasına ayırma işi eksiktir. Eğer kadın kendisini gündüz değil de yalnız gece teslim ederse yada gündüz teslim ederse, o zaman yine teslimi noksan olduğu için yine nafakası sakıt olur. Şafiilere göre: Kocanın izni olmadan onun evinden çıkmak nuşuz sayılır. Bu çıkış ister hac gibi bir ibadet için olsun. İster başka bir şey için olsun fark etmez. Vazifesine dikkat etmemek için nuşüzü nafakasını sakıt eder.
Cinsi ilişkiye imkan verip diğer yararlanma şekillerine engel olsa yine naşize sayılır. Hasta kadına ittifakla nafaka verilmesi vacipdir. Zira hastalık da kadının elinde olmayan anormal bir durumdur. Nifas ve hayız gibidir. Kadın ailesinin evinde tedavi olsa da yine nafakası sakıt olmaz. Fakat kocası evine dönmesini ister o da taşınarak da olsa, dönebilecekse ve kabul etmez ise, o zaman red sebebiyle nuşüz sayıldığı için nafakası sakıt olur. Cumhura göre kocanın kadına ait doktorun, hacamet yapanın neşter vuranın ücreti ve ilaç paralarını vermesinin vacip olmadığını söylemişlerdir. Eğer kadının malı varsa harcama malından yapılır. Malı yoksa nafakası kimin üzerine ise o harcama yapar. Zira tedavi cismin aslını muhafaza etmek içindir. Menfaatine müstahak olana vacib değildir. Nasıl ki kiralanmış evin iman kiracıya değil mal sahibine aittir. Şu halde fakihle-rin içtihadlan da zamanlarındaki mevcud örfe dayalı idi. Zira eskiden tedavi esaslı bir ihtiyaç değildi.
İnsan umumu olarak o zaman tedaviye gerek görmezdi. Şimdi ise tedaviye olan ihtiyaç yemeğe ve gıdaya olan bir ihtiyaç gibidir. Hatta ve hatta ki onlardan da daha fazla önemlidir. Zira hasta olan bir kişi evvela şifayı arar ve tedavi olmayı her şeye tercih eder. Kendisini ölümle tehdit edip zorlayan acılar ve ağrılarla kıvranırken yiyebilir mi? Bu sebeple biz, diğer zaruri nafakalar gibi tedavi masraflarını da kocaya havale ederiz. Çocuk için gerekli tedavi masrafının babaya düştüğünün icma ile sabit olması gibi, sıhhatli anlarında hanımından yararlanıp hastalanınca da evine göndermek islami ölçülere göre iyi bir şey ve hareket değildir. Fukaha, kadın için yiyecek, içecek, katık ve buna bağlı olan su, sirke, yağ, yemeklik yağ, odun, yakıt gibi şeylerin gerektiğini söylemişlerdir. Meyve vacib değildir, insan, mülkünde olan hayvanların da nafakasını vermekle mükelleftir. Bunlar üçe ayrılır.
1. Eti yenen hayvanlar: Evcil hayvanlann eti yenen diğer hayvanla-nn sahibi, bunlara bakmakla mükelleftir. Sahibi o hayvanlara bakmazsa (yeterli miktarda yem ve su vermezse) kadı onu satmaya zorlar. Satmadığı takdirde kadı onun hesabına onları satar.
2. Muhterem olmakla beraber eti yenmeyen hayvanlar: Av köpeği ve yırtıcı olmayan köpek, kedi, doğan, an, ipek böceği ve benzeri hayvanlann sahibi, onlara bakmakla mükelleftir. Eğer hayvanlann sahibi onlara bakmazsa kadı onu satmaya zorlar. Satmadığı takdirde hayvanlan ölümden kurtarmak için onlara bakacak birine vermesi vacib olur.
3. Muhterem olmayan hayvanlar: Yırtıcı köpek ve benzeri gibi zararlı olan hayvanların nafakalannı vermek gerekmez. Zira onlan öldürmekte bir beis yoktur. Kedi, muhterem kısmında sayılmaktadır. Zira onun hakkında hadisi şerif vardır.
Beş nevi fasık hayvan hılde ve haramda öldürülürler. Yılan, saksağan, fare, saldırgan köpek ve çaylaklar, birde ağaç ve ekinlerin nafakası, onlan sulamak ve korumaktır. Zaruret olmaksızın onlan ihmal etmek-zayi edilen mal gibidir.
Radâ lugatta 'memeden emmeJc' anlamına gelir. Rada'nın ıstılahı manası ise kadının sütünün çocuğun midesine ulaşmasıdır. Rıdanın meşruiyetinin delili: İslam'dan evvel uygulandığı gibi bu usul ve örfe göre çocuğu süt anneye vermek caizdir. Zira bazı durumlarda çocuğu süt anneye vermek zorunludur. Örneğin çocuğun annesi ölürse veya çocuğunu emzirmesine engel olan bir hastalığı varsa, o zaman çocuğu süt anneye vermek mecburiyeti vardır. O zaman çocuğun yaşamasını muhafaza etmek için iyi olur. Çocuğun süt anneye verilebileceğinin delili:
Eğer güçlük içine girersiniz, bu durumda bir başkası emzirebilir. [108]
Ayetin metninde geçen "teasertüm" ibaresi, çocuğun emzirilmesi hususunda ihtilafa düşerseniz anlamına gelmektedir. İhtilaftan sonra anneden başka bir kadın çocuğu emzirir.
(Ey Müminler!) Çocuklarınızı (süt anneye verip) emzirtmek istersiniz, takdir ettiğiniz ücreti güzellikle vermeniz durumda size bir sorumluluk yoktur. [109]
Emzirme vacip olursa anne sağlıklı olduğu sürece istese de istemese de çocuğunu emzirmek zorundadır. Radâ (emzirme) anne için bir hak olursa, çocuğunu emzirmeme hususunda muhayyer olur. Anne, çocuğunu emzirmek isterse, baba veya bir başkası onu bu hakkından alıkoyamaz. Fakat anne çocuğunu emzirmek istemezse, baba, çocuğunu emzire-cek bir süt anne bulur. Annenin, çocuğunu emzirmesinin vacib olmasıyla, bir hak olması arasındaki farkı belirttikten sonra, çocuğunu emzirmek anneye vacib midir? Yoksa bir hak mıdır meselesini ele alalım. Şafii mezhebinde Fetva annenin çocuğunu emzirmesinin bir hak olduğu yönündedir. Anne istediği zaman bu hakkını kullanabilir. (Çocuğunu emzirebilir) Fakat anne, çocuğunu emzirmesi İçin zorlanamaz. Ancak çocuğu emzirecek bir süt anne bulunamazsa, zaruret nedeniyle çocuğunu emzirmek annenin üzerine vacib olur. Emzirmenin, anne için bir hak olup vacip olmadığının, yalnız annenin hakkı olduğunun delili şu ayettir:
Anneler: Çocuklarını emzirmeyi tamamlatmak isteyen kimse (baba) için tam iki yıl emzirirler.Bu müddet zarfında (emziren anneler) in yiyeceği ve giyeceği marufen çocuğun babasına aittir. [110]
Ayrıca Allah Teala; "şayet sizler için (çocuklarınızı) emzirirlerse onlara ücretlerini ödeyin [111] buyurmaktadır.
Özeti şöyledir: Çocuğunu emzirmek annenin hakkıdır. Anne bu hakkını isterse kullanabilir. İstemezse kullanmaz. Şu halde çocuğunu emzirmek anne üzerine vacib değildir. Anne emzirmek istemezse, bu konuda zorlanamaz. Ancak kadı, annenin çocuğunu emzirmesine hükmetmişse, o zaman zaruret olarak çocuğunu emzirmek mecburiyetindedir. Velhasıl koca: Hanımını çocuğunu emzirmek için baskı altına almak yetkisine sahip değildir. Koca hanımına baskı yaparsa, kadın da ona itaat edemezse bu itaatsizlikte, kadın asi olmaz. Fakat çocuğun annesinden başka emzirecek kimse bulunmadığı zaman, zaruret sebebiyle anne çocuğunu emzirmek mecburiyetindedir. Zira bu konuda çocuğun hayati mevzu bahistir. Eğer kadın isterse kocası gelenek ve göreneklere göre onun emzirme ücretini vermelidir. Günümüzde olduğu gibi kadın emzirme ücreti istemezse, kocasının ona ücret verme mecburiyeti yoktur. Rada'dan (emzirmeden) meydana gelen akrabalık ve hükümleri: Bir kadın, yabancı bir çocuğu emzirdiğinde çocuk kadının oğlu gibi olur. Kadının kocası da çocuğun babası gibi olur ve bu akrabalık üzerine şu hükümler meydana gelir.
1. Bir çocuğu emziren kadınla o çocuğun evlenmesi haramdır. Çocuğun başka bir kadınla evlenmesi halinde, karısının akrabalarından kimler kendisine haram olursa, süt annenin de onlar gibi yakın olan akrabaları, kendisine haram olur. Bu bakımdan, süt annenin kızı ve kız kardeşi, süt çocuğa haram olur. Zira birisi teyzesi, diğeri de kız kardeşi hükmündedir. Süt annenin çocuklarının çocukları ve torunları da böyledir. Zira bunlar kardeşlerinin kızları da torunları hükmündedir. Süt annenin annesiyle evlenmek de haram olur. Çünkü bu ninesi hükmündedir. Bunların hepsi, süt çocuğa haramdır. Zira bunlar onun süt annesi ve babasının nesebindendirler. Bir kadından süt emen çocuğa haram olan kişiler şunlardır. Süt babanın kız kardeşi, çünkü halası hükmündedir. Süt babanın kızı, isterse başka bir kadından olsun. Zira o da kız kardeşi hükmündedir. Süt babanın çocuklarının kızları da ona haram olur. Çünkü bunlar erkek ve kız kardeşin kızları hükümündedir. Süt babanın annesi de ninesi hükmündedir. Onunla evlenmesi yine haramdır.
2. Süt annenin ve onun yakınlarının da süt çocukla evlenmeleri haramdır. Bu kişilerin, süt çocuğun çocuklarıyla da evlenmeleri haramdır. Süt annenin anneliği gibi olduğundan onun nesebinden olan herkes süt çocuğa haramdır. Süt çocuğun nesebinden gelenler için de hüküm aynıdır.
3. Süt annenin, süt çocuğun babası, amcası ve kardeşleri ile evlenmesi caizdir. Zira bunlar süt annenin nesebinden uzak yabancılar hükmündedir. Radâ (emzirme) sebebiyle haramlığm delili: Yukarıda açıkladığımız hükümlerin delili Kur'an ve sünnettir. Kur'an da delil:
Süt anneleriniz ve süt kardeşleriniz (le evlenmeniz haramdır) [112]
Hadisde delil ise şöyledir:
Süt (emmek) viladet ve nesebin haram kıldığı her şeyi haram kılar. [113] Ibn Abbas şöyle rivayet etmektedir:
Hz. Peygamber'in Hamza'nın kızı ile evlenmesi istenildiğinde Hz. Peygamber, o bana helal olmaz. Zira o benim süt kardeşimin kızıdır. Rahimden haram olan, sütten de haram olur, buyurdu. [114]
Yukarıda zikrettiğimiz ayet, süt annenin ve kızının, süt emen çocuğun annesi ve kız kardeşi hükmünde olduğuna delalet etmektedir. Zikrettiğimiz hadislerden de emzirmekle olan anneliğin neseble olan annelik hükmünde olduğu anlaşılmıştır. Bu bakımdan öz annenin çocuğuna haram olan yakınları kimselerse, onlar süt annelik nedeniyle de haram olurlar. Her emzirme sebebiyle haramlık meydana gelmez. Haramlığı meydana getiren emzirmenin iki şartı vardır:
a. Süt emen çocuk iki yaşını doldurmamış olmalıdır. İki yaşını geçen çocuğun emmesi haramlık meydana getirmez. Bunun delili ayetlerdir:
Anneler çocuklarını emzirmeyi tamamlatmak isteyen kimse (baba) için tam iki yıl emzirirler.[115] "(Çocuğun) sütten kesilmesi de iki senede olmuştur. [116]
Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:
Süt emme, küçük yaşta ve iki senenin altında olursa mahrem kılar.[117] Başka bir hadisi şerifte de şöyledir:
Süt emme, ancak (çocuk) memeden (emmekte iken) bağırsaklara kadar ulaşan ve sütten kesilmeden önce olanı haram kılar. Sütten kesdikten sonra süt emmek olmaz. [118]
Hz. Aişe şöyle anlatıyor: Rasülullah benim yanıma girdiğinde yanımda bir erkek oturmakta idi. Yanımda bir erkeğin oturması Rasulullah'a ağır geldi. Ben de onun yüzündeki öfkeyi gördüm ve dedim ki:
Ey Allah'ın Rasulü! Bu benim süt kardeşimdir. Kimlerin süt kardeşleriniz olduğunu iyi araştırın. Zira rada, ancak açlıktan dolayı olandır.[119] İbn Mesud'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Kemiğigeliştiren ve eti yetiştirenin dışında süt emme olmaz. [120]
b. Emzirme ayrı zamanlada olmak üzere beş kere olmalıdır. Emzirmenin, ayn zamanlarda olup olmadığına örfe göre hükümedilir. Çocuk doyup emmeyi bıraktığında, bir defa emmiş olur. Eğer sık sık memeyi bırakır. Tekrar başlarsa, bunlarını tümü bir emme kabul edilir. Bu hükmün delili şöyledir: "Kur'an-ı Kerim'den indirilen ayetler arasında "bilinen on defa süt emmek haram kılar" şeklinde bir cümle de vardı. Bunlar "bilinen beş süt emme" cümlesiyle nesh edildi. Rasülullah (s.a.v.) vefat ettiğinde bunlar okunuyordu." Yani nesih süresi üzerinde fazla zaman geçmediğinden dolayı okumaya devam ediyordu demektir. Nesih haberi ulaşmayan bazı muhitlerde bunlar hala Kur'an'dan olmak üzere okunurken Rasülullah vefat etti. [121]
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Bir defa veya iki defa emzirme veya bi defa, iki defa emmek haram kılmaz. [122]
Sütten meydana gelen akrabalık üzerine biri haramhkla, öteki helal-lıkla olmak üzere iki kısma ayrılır.
1. Haramlık, nikah ile.
2. Helallik de halvet ve bakmakla ilgilidir. Bunun için süt nedeniyle akraba olanların, neseb nedeniyle akraba olanlar gibi birbirleriyle evlenmeleri haram olur. Örneği: Oğulla, annenin ve annenin anneleri ve ninelerinin, kız kardeş ve kız kardeşin ne kadar aşağı inerse insin bütün kızları, baba bir kız kardeş veya ana bir kız kardeşin ve onlann kızları halalar, ana-baba bir erkek kardeşin baba bir erkek kardeşin, ana bir erkek kardeşin kızları ve torunları haram olduğu gibi, radâ (emzirme) nedeniyle de bunlar derecelerine göre haram olur. Kişinin, kayın validesiyle, hanımının başka kocadan olan kızları ve babasının diğer hammıyla evlenmesi haramdır. Bunların haram olması muzaheret (dünürlük nedeniyledir) Muzaheret (dünürlük) sebebiyle haram olanlar, süt nedeniyle haramdır. Hz. Peygamberin bütün bu hükümlerin delili 'Neseb nedeniyle haram olanlar, radâ (emzirme) nedeniyle de haram olurlar, sözüdür. [123]
Neseb sebebiyle helal olan hususlar, emzirme sebebiylede helal olur. Erkek ve kız kardeşin neseb sebebiyle birbirine bakmaları helal olduğu gibi, radâ (emzirme) sebebiyle de birbirlerine bakmaları helal olur.
Radâ (emzirme) sebebiyle kardeş olan bir erkekle bir kız yalnız kalabilir. Birlikte uzun bir yolculuğa çıkabilir. Ancak bu hüküm süt kız kardeşine ve diğer mahremlerine şehvetle bakmasına ruhsat teşkil etmez. Çünkü bu, neseb nedeniyle mahrem olanlar için de haramdır. Bunun için nıü-tebahhir fakihler , zaruret (ihtiyaç) olmadığı takdirde bir kadının yabancı bir çocuğu emzirmemesi lazımdır, demişler ve süt akrabalığı sebebiyle kadınlarla erkeklerin ihtilatım caiz görmemişlerdir. Çünkü bazı durumlarda bu ihtilaf, bir takım şeylere ve haramlara yol açabilir. Zira dini yasakhk zayıf, fıtri yasakhk ise yoktur. Özet olarak cumhura göre süt emzirme mendubdur. Zaruretden başka süt vermekten imtina edebileceği görüşündedirler. [124]
Küçüğün süt emzirilmesi sorumluluğu yalnız babaya aittir. Ona süt vermek için annesi zorlanamaz. Annesi ister alt tabakadan olsun ise üst tabakadan olsun. İster evli olsun ister boşanmış olsun, fark etmez.
Buhârî'nin Sahihi'nde Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Kadın sana: Ya bana harcamalarda bulun veya beni boşa der. Köle de sana: Bana yiyeceğimi ver ve~beni çalıştır, der. Oğlun da sen bana harcamada bulun, yoksa sen beni kime bırakırsın, der" velhasıl fukaha üç durumda mahkeme yoluyla annenin süt emzirmekle görevli olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir.
1. Çocuğun annesinin memesinden başkasından süt emmeyi kabul etmemesi.
2. Ondan başka süt verecek kimsenin bulunmaması halinde çocuğun hayatını korumak için süt emzirmeye mecbur tutulur.
3. Babanın bulunmaması halinde süt vermek zorundadır. Zira çocuk ona aittir. Yahut babasının da çocuğunun da süt anne tutmak için ücret verecek malı yoksa o zaman çocuğun ölmemesi için annesinin süt vermesi vacib olur.
Şafii mezhebine göre annenin doğumundan hemen sonra gelen sütü (Ağız) emzirmesini vacip kabul ederler. Zira çocuk çoğunlukla o sütü almadan yaşayamaz. Aynı zamanda da onun yerini de diğer sütler de tutamaz. Çocuğun annesi emzirmek istemeyecek olursa, o zaman babanın bir süt anneyi çocuğu emzirmek için ücretle tutması vacib olur. Hadane anne için bir hak olduğu için süt annenin annesi huzurunda çocuğa süt vermesi icab eder. Eğer baba ücretle bir süt anne tutmayacak olursa annenin mahkeme yolu ile süt emzirme ücretini ödemesini istemek hakkı vardır. Baba evlilik halinde veya ric'i boşamadan dolayı iddet beklemesi sırasında çocuğun annesini süt anne olarak ücretle tutamaz. İster ücreti küçüğe ait maldan yapsın. Hanefilere göre eğer bain talak ile boşanmışsa onu ücretle tutması caizdir. Zira evlilik ve iddet halinde baba hanımın nafakasını ödemektedir. Onun için bir arada babanın üzerinde iki görev bulunmaz. Zira koca üzerinde farz olan nafaka kafidir. Bazı Hanefilere göre bain talaktan dolayı iddet esnasında anne süt emzirme karşılığında ücrete hak kazanır. Malikilerde de aynı görüş kabul edilmiştir.
Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Şayet sizin için (çocuklarını) emzirirlerse onlara ecirlerini veriniz. [125]
Burada Allah bain talak ile boşanmış kadınlara süt emzirme karşılığında ücret hakkını vermiştir. Hatta hamile olan mutteleke için nafaka hakkı bile vardır. Zira bunlardan birisinin vücubu diğerinin vücubuna mani değildir. Fukaha süt emzirme karşılığında ücrete hak kazanma süresini sadece iki yıl olarak kabul etmişlerdir. Zira çocuk ne zaman iki yılını bitirirse artık süt ve annenin süt emzirme ücreti istemek hakkı yoktur. [126]
1. Anne dışında süt anne ve aynı şekilde evliliğin sona ermesinden sonra annenin kendisi süt emzirme ücretine akit zamanından başlar. Zira o zamanda süt emzirmek için ücretle tutulmuştur. Şu halde bu ücrete kadın fiilen süt emzirmeye başladığı zamandan itibaren hak kazanır. Baba küçük çocuğun beş türlü nafakasını (ihtiyaç ve masrafını) sağlamakla yükümlüdür: Süt emzirme ücreti, hadane ücreti, sabun, yağ, yatak, yorgan gibi maişeti için gerekli masraflar, annenin çocuğunu büyütüp yetiştirdiği hadane meskenin ücreti ve ihtiyacı olursa bir hizmetçinin ücreti, farklı dinden olsa bile küçüğün nafakası babasına aiddir. Eğer çocuğun özel bir malı varsa, o zaman asi olan insanın nafakasının ister küçük ister büyük olsun onun malından harcanmasidır. [127]
Hanefılere göre eğer baba fakir olsa birde küçüğün malı da yoksa o zaman anne çocuğunu emzirmek için mecbur tutulur. Fakat babanın zengin olması halinde rica edip babadan süt emzirmesinin ücretini ister. Ma-likilere göre kadın babadan süt emzirmesinin ücretini isteyemez. Annenin hak ettiği ücret ecri misildir. O da hakimin takdir etmiş olduğu ücrettir. Süt emzirenin görevi: Süt emzirenin ise süt emzirmekten ve örfün kendisi tarafından görülmesini gerektirdiği şeyleri yerine getirmekten başka bir vazifesi yoktur. Örneği: Çocuğun yemeğini uygun bir şekilde hazırlamak, çocuğu korumak, yıkamak, elbiselerini temizlemek gibi. Zira küçüğün hizmetini görmek o onun için bir vazifedir. Çünkü nas bulunmayan hususlarda örf muteberdir. Şayet çocuğuna koyun sütü verecek olursa ücret almak hakkı yoktur. Zira o kendisi tarafından yapılması lazım gelen bir vazifeyi yapmamıştır. Mahalli iştihadımız bu vazife ise süt emzirmektir. Burada ise icar akdi mezui bahistir. Gelişi güzel bir süt emzirmek değildir. Koyun sütü vermek ise icare akdine konu edilen şeyden başkasıdır. [128]
Fukahaya göre evliliği haram kılan süt emmede aranan şartlarda aşağıdaki altı şartı görmüşlerdir!. Cumhura göre süt veren ister bakire ister evli ister kocasız olsun sütün insan sütü olması gerekir. San bir su, kan yahut irin gibi sütün dışında bir şey emmek ile haramlık meydana gelmez. Erkeğin memesinden yahut hunsa-i müşkülden veya hayvandan gelen süt dolayısıylada yine mahremiyet meydana gelmez. Bunların birbirleriyle evlenmmeleri helaldir. Zira kardeşlik anneliğin bir fer'idir. Asıl sabit olmayınca fer de sabit olmaz. Hanbeliler ise bu sütün hamilelikten dolayı gelen bir süt olmasını şart koşarlar. Erkek kendisinden olma çocuğu emziren karısını boşasa ve bu kadın da süt emziren bir küçükle evlenip onu emzirse artık ona haram olur. Şafıiler ise anneden sütün kendisinden ayrılması halinde müstakil bir hayata sahip olmasını ararlar ve yaklaşık olarak bununla baliğ olduğuna hüküm verilmese dahi -dokuz kameri yaşına basmış olmasını şart koşarlar. Buna göre ölmüş kadından ve küçük kızdan süt emekle mahremiyet meydana getirmez. Fakat kadın ölümünden önce sütünü sağmış olsa ve ölümünden sonra da küçük çocuk sütü içse o zaman mahremiyet meydana gelir. Fakat cumhur bu şekildeki şartı kabul etmişler. Onlara göre ölmüş kadının ve cinsel ilişkiye iktidarı olmayan küçük kızın sütünün olduğu farz edilirse evliliğe manii olur. Zira bu şekildeki olan süt insanın bedenini geliştirir ve süt için ölüm mevzubahis değildir.
2. Sütün, süt emen çocuğun midesine vardığının kesin olarak bilinmesi. Bu emmek ister camdan (biberondan) ister kaptan olsun hüküm aynıdır. Bu Hanefılerin şartıdır. Eğer çocuk memeyi ağzına almakla birlikte süt emip emmediği bilinmezse veya midesine vardığı kesin olarak bilinmediğinden o zaman mahremiyet meydana gelmez. Zira evlenmeye engel olan sebep süt emmenin varlığında şüphe vardır. Şerit atın hükümleri ise şüpheli şeyle de sabit olmaz. Şafii ve Hanbelilere göre birbirinden ayn beş defa süt emmenin var olmasını şart koşmuşlardır. Bir defanın tesbit etmesi için örfe başvurulur. Birde sütün çocuğun karnına ulaşması da şarttır.
3. Süt emzirmenin ağız veya burun yoluyla meydana gelmesidir. Fu-kahanın ittifakıyla sütün boğaza akıtılması ile tahrimin (mahremiyet ve evlenme manisinin) gerçekleşeceğini kabul etmişlerdir. Zira bu ağız ile gı-dalanıp beslemek aynı zamanda süt emzirmek gibidir. Bir de dimağa ulaşması amacıyla sütün burna dökülmesi ile de aynı şekilde mahremiyet meydana getirmektedir. Zira bu yolla da gıdalanma meydana gelir. Çünkü dimağ çocuk için mide gibi bir taraftır. Hatta yüksekçe bir delikten ulaşan süt ile beslenmek şartı aranmaz. Mahremiyetin meydana gelmesi için yalnız sütün o delikten iç tarafa ulaşması kafi gelir. Hanefıler kavli zahir görülen görüşlerinde Şafiilere, Ahmed'den açıkça gelen ifadeye göre de Hanbelilere göre hukne ve sütü göze damlatmak yahut kulağa ya da bedendeki bir yaraya süt damlatmak suretiyle mahremiyet meydana getiremez. Zira bu ne süt emmektir. Ne de o manada bir iştir. Bunun için süt emme hükmü bunda sabit değildir. Bir de bu yolla beslenmede söz konusu değildir. Malikilere göre beslenme özelliği olan hukne ile mahremiyet meydana gelir. Yoksa hukne yoluyla sütün karna doğru mücerred olarak ulaşması yeteri değildir. Bunun için vücudun yüksekçe bir deliğinden iç tarafa ulaşan bundan farklıdır. Onda gıda şartı aranmaz. Fakat alttaki olan bir menfezde de olsa veya benzerinden ulaşan sütte ise o zaman beslenme şartı gerekir.
4. Sütün başkası ile karışmaması gerekir. Bu şart Hanefılerle Malikilere göre şarttır. Şayet bir başkası ile karıştırılarak verilirse her ikisine göre mahremiyeti meydana getiren çoğunluktur. Eğer sütten başka olan yabancı madde fazla gelirse ve Malikilere göre onun herhangi bir tadı yemek ve benzeri şey ile birlikte etkisi kalmazsa haram kılmaz. Zira hüküm çoğunluğa bağlıdır. Malikilere göre sıvı şey ile veya yiyecekle sütün karıştırılması arasında bir fark yoktur. Daha zahir görülen görüşlerinde Şafıiler daha tercihe değer görülen görüşlerinde Hanbeliler ise başka şeye karıştırılmış olan sütü başka hiçbir şeye karışmamış saf süt gibi kabul ederler. İster yiyecek yahut içecek veya başka şey ile karıştırılmış olsun. Zira süt karna ulaşır ve çocuğun midesine varır.
Ebu Hanife ise Ebu Yusuf ile Muhammed'e muhalif olarak yemeğe karıştırılmış olan süt isterse süt çok olsun isterse az olsun hiçbir şekilde mahremiyet sebebi değildir. Zira yemek sütten az olsa dahi sütün kuvvetini alır ve zayıflatır. Onun için küçüğün beslenmesinde süt kafi bir derecede çıkar. Bir kadının sütü bir başka kadının sütü ile karıştırılacak olsa E-bu Hanife ve Ebu Yusufa göre hüküm daha fazla olana aittir. Eğer eşit olurlarsa karışmaları dolayısıyla her iki kadından dolayı da mahremiyet meydana gelir. En tercih edilen görüş ise şöyledir. Malikiler, Muhammed ve Zafere göre: İki sütün miktarı ister eşit olsun ister biri ötekinden fazla olsun her iki kadından mahremiyet meydana gelir. Zira her iki süt aynı cinstir. Birbirine fazla gelse de hiçbir beis yoktur.
5. Süt emzirmenin dört mezhebin ittifakı ile küçüklük halinde olması lazımdır. Büyüğün -ki iki yaşım aşmış olan kimse demektir.- süt emmesi ile mahremiyet meydana gelmez. Şafiiler, Hanbeliler, Ebu Yusuf ve Muhammed bu delilerin zahirlerini esas alarak süt emmenin ömrün kameri sene hasabıyla ilk iki yıllık süresi içerisinde -sütten kesilmeden sonra dahi olsa- olmasını şart koşmuşlardır. Zira: Süt emmek açlıktan dolayıdır.- Eğer çocuk bu iki yıldan bir ay sonra dahi ve sütten kesilmesinden sonra olsa bile süt emecek olsa mahremiyet meydana gelmez. Zira mahremiyetin şartı iki yıllık süre içerisinde süt emmek şartı ile meydana gelmemiştir. Eğer süt emme iki yıllık süre içerisinde sütten kesilmesini en sonra olursa o zaman mahremiyet meydana gelir. Zira bu süre zarfında süt emmek şeriatın gereğidir. İki yılın sona ermesi ile çocuğun sütten tamamıyla kesildiği kabul edilir. İmam Malik iki yıllık süreye iki aylık süre de. Zira küçük çocuğun bazen gıdasının yemeğe geçişinin sağlanması için şart koşmuştur. İmam Ebu Hanife de iki yıllık süreye altı süreye altı yıllık bir süre daha eklemektedir. Buna göre süt emme süresi otuz aydır. Zira çocuğun sütten alışılmış yemeklere tedrici olarak geçiş yapabilmesi için bu şekildeki olan süreye ihtiyacı vardır. Fakat sütten kesilmek suretiyle süte tam anlamıyla ihtiyacı kalmazsa o zaman onun emmesi süt emmek olmaz. Zira sütten kesildikten sonra süt emmek yoktur. Eğer çocuk sütten kesilir ve süte ihtiyaç bırakmayacak kadar olmayan kısmen yemek yerse sonra tekrar otuz yıllık süre içerisinde daha önce emdiği gibi süt emzirilirse bu mahremiyet meydana getirmez- Tıpkı sütten kesilmiş küçüğün süt emmesinin haram kıldığı gibi. O takdirde az önce işaret edilen: "sütten kesmekten sonra süt emmek yoktur." Hadisi örfte bilinen sütten kesilme haline bağlıdır. İmam Malik ve İmam Ebu Hanife'nin lehine yüce Allah'ın şu emirleri delil gösterilmesidir:
Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir.. Eğer kendi rızasıyla ve danışarak sütten kesmek isterlerse ikisinin üzerine de bir vebal ve suç yoktur. [129]
Ayet-i kerime anne ve babanın iki yılın tamamlanması halinde çocuklarını sütten kesmekte muhayyer olduklarına delildir. Ayetin baş taraflarında iki yıl ile getirilen sınırlandırma bu boşanmış olan annenin süt emzirme karşılığında ücret almasının caiz olacağı sureyi beyan etmek içindir. Birbirinden ayrı beş defa ve daha fazla süt emilmelidir. Bu Şafiiler ve Hanbelilerce bir sattır. Bir defa süt emme hususunda ölçü örftür. Eğer küçük memeyi istemeyerek süt emmekten kesilirse -örf ile amel etme gereği -süt emme sayısı da gerçekleşmiş olur. Fakat nefes almak yahut dinlenmek veya usandığından ya da bir memeden ötekine geçmek veya bir kadından ötekine geçmek yahut oyalanmak veya hafif bir uyku yada ağzında toplanan sütü yutmak üzere kısa bir ara verir ve derhal süt emmeye dönerse bu bir defadan fazla süt emmiş sayılmaz. Aksine bütün bunlann hepsi bir defa emmektir. Eğer beş defadan aşağı süt emerse haram kılması söz konusu değildir. Eğer emmelerin sayısında şüpheye düşülürse yakın esas alınır. Zira asi olan haram kılan süt emmenin var olmayışıdır. Fakat şüphe halinde terk evladır. Zira bu da şüpheli şeylerdendir. Bu konuda mezhepler delil gösterirler:
1. Müslim, Aişe (r.anha) den şöyle dediğini rivayet etmektedir. "Kur'an-ı Kerim'de indirilen ayetler arasında "bilinen on defa süt emmek haram kılar" şeklinde bir cümle de vardı. Bunlar "bilinen beş süt emme" cümlesiyle nesh edildi. Rasulullah (s.a.v.) vefat ettiğinde bunlar okunuyordu" Yani bunlann hükümleri okunmakta veya buna dair nesh haberi kendisine ulaşmamış kimseler -nesih süresi üzerinden fazla zaman geçmediğinden dolayı- okumaya devam ediyordu demektir. Fakat bu hadisin derecesinin muztarip olduğu söylenmiştir.
2. Süt emmek yolu ile haram kılmanın illeti eti artıran ve kemiği güçlendiren süt ile meydana gelen cüz, ilik şüphesidir. Bu ise ancak en azından tam bir gün süt emmek ile tahakkuk eder ki bunlar da birbirinden ayrı beş defa süt emmektir.
3. Bir ve iki emme haram kılmaz." Hadisi bir diğer rivayette ise "Bir ve iki defa süt emiş ile (doyuncaya kadar) bir veya iki defa süt emmek haram kılmaz." [130]
Malikilerle Hanefiler der ki: Haram kılan süt emmek az ile de çok ile de gerçekleşir. Velev ki bir defa süt emmekle olsun zira aşağıdaki üç delil bunu istemektedir.
1. Yüce Allah'ın:
"Sizi emzirmekten dolayı anneleriniz., (ile evlenmekte size haramdır), [131] buyruğunun genel ifadesidir.
Burada belirtmiş olan her hangi bir süre tespiti olmamıştır. Zira evlenmenin haram oluşu süt emmeye bağlı olarak kabul edilmiştir. Onun için bu buyrukla mutlaklığı esas alınarak amel edilir.
2. Neseb'ten dolayı haram olan ne ise süt emmekten dolayı da haram olur." Bunu Buharı ve Müslim, İbn Abbas ve Hz. Aişe'den rivayet etmişlerdir. Burada haram kılmak sadece süt emmeye bağlı kılınmıştır. Bunu te'kid eden sahabelerden gelen bazı haberlerdir. Bir de Hz. Ali İbn Me-sud İbn Abbas'm süt emmenin azıda çoğu da eşittir, dediklerini rivayet etmektedirler.
3. Süt emmek haram kılmanın kendisine taalluk ettiği bir fiildir. O-nun için bunun çoğu ile azı arasında hüküm aynıdır. Zira şariin izlediği y-ol hükmü hakikate tekrar ve çokluk şartından soyutlanmış olarak bağlı kılmaktır. Birde azı ile de çoğu ile de süt emen kendisine süt emzirenin bir parçasını alması tahakkuk etmektedir. Süt emmek ne ile sabit olur? Süt emzirmek ikrar ve Beycine hususlarından birisi ile sabit olur: [132]
Hanefilere göre erkek ve kadının her ikisinin yahut onlardan birisinin aralarında evlenmeyi haram kılan süt emmenin var olduğunu itiraf etmeleridir.
A. Erkek ve kadın daha evlenmeden evvel süt kardeş olduklarını itiraf etmek suretiyle aralarında süt emenin bulunduğunu ikrar ederlerse bunlann evlenmeye kalkışmaları helal olmaz. Eğer bunlar evlenirse akid fasid olur ve kadın için her hangi bir miktar mehir ödemek lazım gelmez. Evlilikten sonra İkrar yapılırsa o zaman birbirlerinden ayrılmaları lazımdır. Kendi istekleriyle ayrılmazlarsa hakim onları ayrılmaya mecbur eder. Kadına da müssema mehir de veya rnehr-i misilden az miktarı vermek lazım gelir.
B. Eğer ikrar yalnız erkek tarafından yapılırsa örneği: Bu benim süt kız kardeşimdir ve bu ikrar evlilikten evvel yapılırsa onun için o kişi ile evlenmesi helal olmaz. Evlilikten sonra olursa o kadından ayrılması lazım gelir. Duhulden evvel ayrılma olursa kadına tayin edilen mehr'i müsemmanın yansını vermek lazımdır. Eğer sonra olursa onun hepsini vermek gerekir. İddet süresi içerisinde nafaka ve sükna hakkı vardır. Zira ikrar yalnız ikrarda bulunana münhasır bir delildir. Başkası onu tasdik etmedikçe onu aşıp başkasını da kapsamaz. Bununla beraber kadının mehir, nafaka ve sükna hakkı da batıl olmaz.
D. Eğer ikrar yalnız kadın tarafından ve evlilikten evvel yapılırsa kadının o erkekle evlenmesi haram olur. Fakat eğer erkek kalbinde onun yalan söylediği kanaatini tesbit edebilirse onunla evlenmesi haram olmaz. Zira talak erkek için hakdır. İkrar ise yalnız ikrarda bulunan kimseye hastır. Eğer kadının yaptığı bu ikrar evlilikten sonra ise koca bu konuda onu tadik etmediği sürece bu ikrarın evliliğin sıhhatma etkisi yoktur. İkrarda bulunan kişi ister evlilikten önce olsun ister sonra olsun, ikrarına şahid tutmadığı takdirde ikrarından dönmesi caizdir. Ben bu meselede yanılmış-. tim veya unuttum demek şekliyle dönebilir. Eğer ikrarına şahid tutarsa o zaman dönüşü artık kabul edilmez. Zira ikrarı ile dönüşü arasında çelişki vardır.
Şafiilere göre ikrarın sıhhati için iki erkeğin ikran şarttır. Başkalarının ikrarı ile bu ikrar sabit olmaz. Zira erkekler çoğunlukla böylesine muttali olur. Erkek bu benim süt kızım veya kız kardeşimdir dese, kadın da o benim kardeşimdir dese, kadın da o benim kardeşimdir dese birbirleriyle nikahlanmalan haram olur. Zira bunlann her birisi ikrarlanyla sorumlu tutulur.
Eğer bir kan koca: Bizim aramızda evlenmemizi haram kılan bir süt emmek vardır deseler birbirlerinden ayrılırlar. Mehr'i-müsemma düşer veya eğer ilişki kurulmuş ise mehr'i-mislin ödenmesi gerekir. Koca evlenmeyi haram kılıcı süt emme iddiasında bulunursa kansı bunu inkar etse de nikah fesh olur ve birbirlerinden ayrılırken, eğer onunla ilişki kurulmuş ise nikah sahih ise mehr'i-müsemma, eğer sahih değilse, o zaman mehr'i-misil vardır.
Zira bu şekil mehir duhûl ile kararlaşmış olur. İlişki kurulmamış ise mehrin yansı hak eder. Zira firkat sebebi ondan gelmiştir. Fakat erkeğin kadın aleyhindeki sözü kabul edilmez. Duhûlden evvel ona yemin ettirmek hakkı da vardır. Duhûlden sonra da eğer mehr'i müsamma mehrVmisil-den fazla ise ona yemin ettirebilir. Eğer yemin etmek istemezse, o zaman koca yemin eder ve ilişkiden sonra sadece mehr-i misil ödemesi lazım gelir. İlişki evvelinde ise ondan alacak bir hakkı yoktur. Eğer kadın süt emzirme iddiasında bulunur. Koca da bunu inkar ederse, eğer kadın nzası ile evlendirilmiş ise yemin etmek ile birlikte kocanın söylediği doğru kabul edilir. Eğer kadın rızası olmadığı takdirde evlendirilmiş ise daha kabul edilir. Her iki durumda da eğer kadın süt emmeyi bilmediği takdirde kendisiyle ilişki kurulmuş ise mehr'i-misli hak eder.
Bu şahidliktir. Şahitlik ise yargı meclisinde bir kişinin başkası üzerindeki hakkını haber vermektir. Dört mezhebin fakihleri adalet sahibi iki erkeğin veya bir erkek iki kadının şahidliği ile süt emmenin sabit olacağın uyum halinde kabul etmişlerdir. Fakat mezhepler tek bir erkeğin yahut tek bir kadının veya dört kadının şahidliği ile süt emmenin sabit olacağı hususunda farklı görüşlere göre sahiptirler.
Hanefıler der ki:
Bu tür şehadetler kabul edilmez."
Zira Ömer (r.a.)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Süt emmek hakkında iki şahidden daha aşağısının şehadeti kabul edilmez." Hz. Ömer bu sözünü bir grup ashab-ı kiramın huzurunda söylemiştir. Kimse de onun bu sözünü red etmemiştir. Bunun için bu bir icma olur. Birde süt emmek erkeklerin muttali olduğu hususlar arasında yer alır. Dolayısıyla bu konuda duhûl hususunda şehadette olduğu gibi tek başlarına kadınların şehadetlerini kabul edilmez.
Şafıiler der ki: Şahitlik dört kadının şehadeti ile sabit olur. Zira çoğunlukla kadınlar -doğumda olduğu gibi- özel olarak buna mutalli olurlar. Dört kadından daha aşağı kadının şahidliği sabit olmaz. Zira iki kadın bir erkek yerini tutar. Süt emziren kadının başkası ile birlikte şahidliği kabul edilmez. Eğer süt emzirmesi için ücret talep etmez ve kendisi yaptığını söylemez. Fakat bunlar arasında evlenmelerini haram kılıcı bir süt emmek olduğunu söylerse kabul edilir. Zira kadın böyle bir şahidlikte bulunmakla her hangi bir menfaat ummamakta ve herhangi bir zararı da önlememek-tedir. Eğer bu işi için ücret isteyecek olursa şehadeti kabul olunmaz. Zira şahidliği ile o menfaat umudu ile itham altındadır. Kadının annesi ile kızının başkaları ile birlikte daha evvel bir dava olmaksızın habeten yapacakları şahitlik kabul edilir. İttifakla kabul edilen hususlardan birisi de süt emmek hususunda yapılacak şehadetin kabul olunacağı şeklindedir. Öyle bir şehadet davanın bulunmasına bağlı değildir. Zira süt emmek haramlık ihtiva eder. Bu ise yüce Allah'ın haklarındadır. Nitekim daha önce bir dava söz konusu olmaksızın habeten boşamaya dair şahidlik de kabul edilir.
Malikiler der ki: Akidden evvel süt emmek sadece bir kadının şehadeti ile sabit olmaz. İsterse ondan veya başkasından süt emme yaygınlık ile birlikte kabul edilir ve böyle birisi ile akid sahih olmaz. Süt emmek bir erkek ve bir kadının şehadeti veya iki kadının şehadeti ile bir eğer akidden evvel insanlar arasında o iki kadından veya başkalanndan süt emdikleri yaygınlık kazanmış ise sabit olur. Yaygınlık kazanmakla birlikte daha tercihe değer görülen görüşe göre adalet şart değildir. Ancak bu şehadetin kabulü için evlilikten evvel bunun açıkça ortaya konulması şartı aranmıştır. Bu şekildeki bu şehadette şahid hakkındaki ithamlar uzaklaştırılmış olur.
Ferâiz ilminin tarifi: İlim bir şeyi gerçek olarak hangi sıfatta ise onu o şekilde idrak etmektir. Bir zihnin gerçeğe mutabık olarak hükmetmesine de bazen ilim denir. Nitekim belli kaidelere, açıklanmış ferilere de ilim denilmektedir. Feraiz kelimesi, farize kelimesinin çoğuludur ve farz (takdir) edilmiş anlamına gelir. Yani Allah tarafından takdir edilmiştir. Zira bu konuda şer'an takdir edilmiş şeyler vardır. Farz kelimesi sözlükte takdir etmek anlamına gelir:
Şu ayette bu manada kullanılmıştır.
Onlara farz ettiğimizin (takdir ettiğimiz mehrin) yarısı vardır. [133]
Farz, şer'an varis olanlar için şeriatta takdir edilen pay demektir. Feraiz ilmi şer'an miraslann fıkhı ve her hak sahibine terekeden ne kadar pay düşeceğini bildiren ilim demektir. Bazılara göre: Feraiz ilmini şu şekilde tarif etmişlerdir: Fıkhi ve hesabi kaidelerle mirasçının terekedeki hakkının ne kadar olduğunu gösteren bir ilimdir. Feraiz ilmine, miraslann ilmide denir. Zira terekeden varise düşen paya miras denir. Bu isim şu sözden alınmıştır. Falan başkasına mirasçı oldu; yani 'onun terekesinden bir pay elde etti veya adam onu vefatından sonra bir iş hususunda varis kıldı demektir. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. [134] Varis, ölen bir kişinin mülkünde ona halef olmaktır. Mirasçı olmanın meşruiyeti: Mirasçı olmanın, miras almanın islamda meşru olduğunda hiçbir şüphe yoktur. Bu Kur'an, sünnet ve icma ile sabittir. Mirasın meşruiyetini hangi adam inkar ederse kafir olur. Kitap da delil:
Ana, baba ve yakınların bıraktıkları terekede erkeklerin hissesi vardır. Ana, baba ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da pay vardır. O terekenin az veya çoğundan, bu, farz kılınmış bir paydır. [135]
Miras hususundaki ayetler hem maruf, hem de mirasın meşruiyetini takrir hususunda açıktır. Hadiste delil ise şöyledir:
Miras paylarını (Kur'an'da bildirdiği gibi) ehline veriniz. Bu paylardan geri kalan herhangi bir şey de baba tarafından en yakın olan erkeğe aittir. [136]
Feraiz (ilmini) öğrenin ve halka öğretin." [137]
Mirasın meşru olduğu hususunda, ümmet icma etmiştir. Hiçbir müslüman buna muhalefet etmemiştir. Feraiz ilminin dindeki yeri: İslami Ölçülere göre miras hükümleri önemli bir yer tutmaktadır. Zira miras konusu, islam nizamının mal hususundaki bir parçasıdır. Bunun için Kur'an'da en çok zikr olunan hüküm budur. Hatta ve hattaki bazılarının yanında şöyledir. "Usulud-Din (akaid ilmi) hariç, feraiz ilmi diğer ilimlerin hepsinden üstündür.
Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.);
Faraiz ilmini öğrenin ve halka da öğretin. Ben ölümlü bir kişiyim. Bu ûim gelecekte ortadan kalkacak. Fitneler baş gösterecektir. Hatta feraiz konu da iki kişi ihtilafa düşecek, aralarında bu ihtilafı halledecek bir kişi bulamayacaklardır. [138]
Feraizi öğrenin, zira feraiz ilmi dinimizdendir. İlmin yansıdır ve ümmetimden kalkacak ilk ilimdir. Şu halde insanın iki hali vardır: Biri hayat değeri ise memattır. Hayat hali namaz, zekat gibi hususlarla, ölüm hali ise miras, vasiyet ve benzeri hususlarla ilgilidir. Ashab-ı Kiram (r'anhum) Feraiz ilmine çok büyük kıymet vererek hem öğrenmiş hem de öğretmişlerdir. Hz. Ömer, feraiz ilmini öğrenin. Zira o dininıizdedir' demiştir. Sahabi-ler arasında Ali b. Ebi Tali B. Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mesud, Zeyd b. Sabit gibi zatlar {r'anhum) feraiz ilmini iyi bilmekle şöhretleşmişlerdir. Rasûlü Ekrem (s.a.v.) Zeyd b. Sabitin Feraiz ilmindeki bilgisine şahitlik etmiş ve onu bu ilminde herkesin önüne geçirerek şöyle buyurmuştur:
"İçinizde Feraizi en iyi bilen Zeyd b. Sabit 'tir. [139]
Hz. Ömer 'Kim Feraiz ilmini öğrenmek istiyorsa Zeyd b. Sabit'e baş vursun.' Demiştir. Zeyd b. Sabit vefat ettiğinde Abdullah b. Ömer şöyle demistir: "Bugün Medine'nin alimi vefat etti" Tabin'i kiramda bu hususta ashabın izini takip ederek Feraiz ilmine önem verip onu hem öğrenmiş hem de öğretmişlerdir. Tabiin arasında meşhur olan yedi fakih vardır: Said b. Müseyyeb, Urve b. Zübeyr, Kasım b. Muhammed. Harice b. Zeyd Ebu Bekir b. Hişam, Süleyman b. Yesar, Ubeydullah b. Abdullah b. Mesud, bunlar Medine'nin yedi fakihi olarak bilinmektedir. Bunlann arkasından da birçok fakih yetişmiştir. Allah hepsinden razı olsun ve geniş cennetlere yerleştirsin. Bizi de onların yolundan gitmeye müyesser eylesin. Amin, amin, amin. Bi hürmeti taha ve yasin ve selamun alel mürselin velhamdu lillahi Rebbil Alemin.
1. Miras, insan fıtratını mutmain etmek için meşru kılınmıştır. Zira Allah Teala insanda çocuk sevgisi yaratmıştır. Bunun için insan, çocuğunu hayatının zineti, neslinin devamı olarak görür ve onun için bütün gücüyle çalışır yorulur. Her türlü zahmete katlanır. Bu çalışma neticesinde hayat gelişir ve bir çok hayır meydana gelir. Eğer din, mirası haram kıl-saydı, insanın çalışma isteği yok olur, ruhu daralır, hayatı karanr, çalışmasının anlamsız olduğunu ve çalışmasından sevdiklerinin değil belki sevmediklerinin faydalanacağını düşünerek çalışmaktan vazgeçerdi. Oysa bu durum fıtrata zıddır. Miras haram kıhnsaydı ve insanlar bu durumda olsalardı, dinin fıtrata aykırı davranarak insanın saadetini yok ettiği söylenirdi.
Mal ve oğullar dünya hayatının zinetidir. [140]
Nitekim Kur'anm ifade ettiği gibi, kadınlardan, oğullardan, yığın birikmiş altın ve gümüşlerden, salma ve güzel atlardan, hayvanlar ve ekinlerden meydana gelen arzulara karşı aşırı sevgi beslemek insana güzel gösterilmiştir.
2. Ailede sosyal dayanışmayı güçlendirmek için meşru kılınmıştır. Bunun en etkili sebeplerinden biri de mirastır gardımlaşmadır. Buradaki malahatlar takdire şayandır.
3. Akrabalık bağlarını kuvvetlendirmek için meşru kılınmıştır. Miras sayesinde akrabalık bağlan kuvvetlenir. Aralarındaki saygı ve sevgi artar.
Her mirasçıya terekeden ne kadar pay düşeceğini belirtmektir.
Feraiz ilminin konusu: Terekedir. Terekenin tarifi: Ölen bir kişinin geride terk ettiği mallardan menkul olsun, gayr'ı menkul mallar olsun, bunlann tümüne tereke denir. Bu eşya ve mallan hak sahiplerine paylaştırmak farzdır. Zekat ve benzeri emirler gibi farzdır. Bunlar Allah'ın ka-nunlandır. Bu kanunlar hem havassın hem de avamın maslahatını gözetmiştir.
İşte bunlar Allah'ın hududlarıdır. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse, Allah o kimseyi (ağaçlarının) altından nehirler akan cennetlere yerleştirir. O cennetlerde ebedi kalıcıdırlar. Bu büyük kurtuluşun ta kendisidir. Kim Allah'a ve Resulüne isyan eder, Allah'ın hududunu (koyduğu yasaları) çiğnerse, Allah, ebedi kalmak üzere onu cehenneme sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır. [141]
Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdikleri zaman mü'min erkekle mü'min kadın için kendi işlerinden dolayı Allah'ın ve Rasûlü'nün hükmüne aykırı olanı seçme hakkı yoktur. "Kim Allah'a ve Rasûlüne isyan ederse şüphesiz o apaçık bir sapıklıkla yolunu sapıtmıştır. [142]
Terekeye bağlı olan hakların bazıları ötekilerinden daha evvel gelir. Bu hakların sıraları şöyledir:
A. Ölen kişinin borçlan alacaklı isterse teçhiz ve tekfinden evvel alacağını tahsil edebilir.
B. Ölen kişinin teçhiz ve tekfin masraflan ölen kişinin teçhiz ve tekfini, vasiyetini yerini getirmeden ve miras paylaşımından evvel gelir. Çünkü ölünün teçhiz ve tekfini farzdır. Bu hususta israf ve cimrilikten kaçınmak lazım gelir. Ölen kişinin hanımı veya çocuğu ondan birkaç dakika önce ölürse onlann teçhiz ve tekfin masraflan da terekeden karşılanır. Eğer ölen kişi fakir ise o zaman hayatta iken nafakası kimin üzerine ise teçhiz ve tekfin masrafları da onun üzerinedir. Bu olmadığı takdirde, o zaman teçhiz ve tekfin masraflan beyt'ul-maldan karşılanır. O da olmazsa teçhiz ve tekfin masraflan zenginlerden alınarak karşılanır.
C. Ölen kişinin borçlan teçhiz ve tekfinden sonra ödenir. Bu borçlar vasiyetin yerine getirilmesinden ve miras dağıtımından evvel gelir. Bu borçlar ister adak, kefaret gibi Allah hakkı olsun ister para ve benzeri gibi kul hakkı olsun hüküm değişmez. Fakat Allah hakkı kul hakkından evvel gelir.
D. Ölen kişinin vasiyetleri: Borçlar Ödendikten sonra kalan malın üçte biriyle vasiyetler yerine getirilir. Vasiyet, ümmet'in icmaına göre borçlardan sonra, miras dağıtımından evvel yerine getirilir.
Kur'an-ı Kerim'de ölünün yaptığı vasiyetten ve borcunun ödenmesinden sonra, buyurularak vasiyetin borçtan evvel zikredilmesi, vasiyetin borçtan evvel yerine getirilmesi gerektiğine delalet etmez. Belki bu Önemli olduğu için zikri Önce olmuştur. Zira mirasçıların vasiyet konusunda gevşek davranmaları mümkündür. Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir:
Rasûlullah (s.a.v.) borcun vasiyetten evvel ödenmesine hükmetti, oysa siz kurada vasiyeti borçtan evvel okumaktasınız. [143]
Terekeye bağlı olan hakların sonuncusudur. Mirasçılar arasında paylaştırılması lazımdır. Mirası paylaşmanın dört şartı vardır:
A. Mirası bırakan kişinin öldüğünün kesin olarak bilinmesi veya hükmen Ölü olduğuna karar verilmeli veya takdiren ölü olduğuna hükme-dilmelidir. Bir kişinin tadiren ölümüne hükm etmek şudur: Annesinden ölü doğmuş veya annesi hamile iken öldürülmüş çocuk da ölü olarak çıkarılmış olursa, çocuğun cinayetten evvel diri olduğuna hükmedilir. Bu da kadını öldürene bir köle vermeyi gerektirir. Bir kişinin hükmen ölü kabul edilmesi de şudur: Hakimin, kayb olan bir kişinin öldüğüne hükmetmesi, onun kesin olarak ölmesi gibidir.
B. Miras bırakan kişi öldükten sonra mirasçının bir an İçin de olsa hayatta olduğunun kesin olarak bilinmesi lazımdır.
C. Mirasçının, ölen kişiye akrabalık yoluyla mı, nikah yoluyla mı, vela yoluyla mı bağlandığını bilmek gerekir.
D. Mirasa hak kazandıran durumların ayrıntılı olarak bilinmesi lazımdır. Bu kadının bilmesi lazım gelen bir hususdur. Kadı. falan adam mirasçıdır şeklindeki bir şahitliği kabul etmemeli, mirasçı olduğu söylenen kişinin, ölüyle yakınlık derecesini tam olarak bilmelidir.
a. Miras bırakan kişi: Başkasının kendisinden miras almaya hakkı
olan ölü.
b. Varis: Bu da mirasın sebeplerinden biriyle ölüye bağlanan.
c. Tereke: Ölen kişinin bıraktığı tereke.
Sebebin tarifi: Sebebin lügat manası, kendisi vasıtasıyla başka bir şeye yetişmektir. Istılahı manası ise varlığından varlık, yokluğundan ötürü yokluk de lazım gelen şeydir. Miras kelimesinin tarifi: Miras ve irs kelimeleri aynı manayı ifade ederler. Miras kelimesinin lügat manası 'baki kalan mal demektir. Mastar manası' bir şeyin bir kavimden başka bir kavme intikal etmesi demektir. Bu varise fiilinin mastarlarıdır. İrs bazen mevrus yani miras olarak elde edilen şey, manasına da kullanılır. Turas masında da kullanılır. Bunun manası (sözlükte) geri kalan demektir.
"Siz turası (=mirası) helal-haram ayırmadan yer tutarsınız.. [144] Bulunduğunuz meşairde vakfelerinizi, siz babanız İbrahim'in irs («mirası, adeti, dininden bir bakiye) üzerinde bulunuyorsunuz. [145]
İrs (miras) seri bir haktır ve tecezzi etmeye (parçalanmaya) kabiliyeti vardır. Bu hakkın sahibi öldüğünde, onun hakkı başka hak sahiplerine geçer. Mirasın sebepleri dörttür.
1. Neseb (soy) vasıtasıyla anne, baba mirasçı oldukları gibi erkek ve kız kardeşler, ana baba bir kardeşlerin çocuklan baba bir olan kardeşlerin çocukları gibi anne ve baba vasıtasıyla ölüye yakın olanlar da mirasçı olurlar.
2. Nikah sahih olan evlilik akdi demektir. Bu evlilikte cinsi ilişki gerçekleşmese bile eşler birbirleriyle evli sayılırlar. Şu halde ric'i talakla boşanan ve iddet bekleyen eşler de birbirlerine mirasçı olurlar. Fasid bir nikahla evlenen eşler cinsi ilişkide bulunmuş olsalar da yine birbirlerine mirasçı olmazlar. Buna göre velisiz yapılan nikah, şahinsiz yapılan nikah ve muta nikahı fasid nikahlardandır. Mirasa sebep olmazlar.
3. Vela, vela: Sözlükte yakınlık anlamına gelir. Burada köle azad etmekten gelen vela kasd edilmektedir. Çünkü bir köleyi azad eden kişi o-nun velisi olur. Yani köle ile onun arasında vela vardır. Bu, bir asabedir. Sebebi de azad edenin, azad ettiği kişi üzerindeki hakkıdır. Azad eden kişi bu haktan azad ettiği kişiye bağışladığı nimetten ötürü, azad ettiği köleye ister erkek, ister kadın olsun mirasçı olur. Bir de azad eden kişinin asabe-leri de azad edilen köleye mirasçı olabilirler.
Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Vela sebebiyle olan yakınlık, neseb sebebiyle olan yakınlık gibidir [146] Fakat azad edilen köle, hiçbir durum da azad edenin miraçisı olamaz.
4. İslam'da bir müslüman ölür de yukarıda zikredilen şartlan haiz bir mirasçısı da olmazsa, onun terekesi beytü'1-mala kalır. Bunun delili de bu hadistir:
Kim bir yük (çocuk, borç) bırakırsa, o bana aittir. Kim mal bırakırsa, o mirasçılarmındır. Ben mirasçısı olmayanın mirasçısıyım ve diyetini de ben veririm." [147]
Yani onun borçlarını öder, diyetini veririm. Hz. Peygamber'in bu mirası şahsi için almadığı maldır. Hz. Peygamber, mirasçısı olmayanın mirasını alıp onu Müslümanların maslahatı için sarf ederdi. Halife, mirasçısı olmayanın terekesini beyt'ul-mal'a koyabileceği gibi, uygun gördüğü bir kişiye de verebilir. Fakat beyt'ul-mal önce gelir. Şafii mezhebinin müteah-hir ulaması, mirasçı olmayan kişinin terekesinin beyt'ul-mala devr edilemeyeceği görüşündedir. Beyt'ul-mal'ın mirasçı olarak kabul edilebilmesi için muntazam olması, yani beytul-mal'da bulunan mallann şer'i ölçülere uygun olarak sarf edilmesi lazımdır. Oysa bugün beyt'ul mal muntazam değildir. Hatta onun Hz. İsa gelinceye kadar intizama sokulacağından da ümitsizdirler. Bunun için ölen kişinin terekesinin uzak akrabalara verilmesi ve beyt'ul-mala devr edilmemesi gerektiğini söylemişlerdir.
Rahabiyye sahibi şöyle diyor:
Mirasın sebebi üçtür: Nikah, vela ve neseb, bunlardan başka mirasın sebebi yoktur. İşte o zaman beyt'ul-mal mirasçı olarak sayılmamıştır. Mirasın manileri: Sözlükte mani iki şeyin arasına giren duvar, perde gibi engele denir. İstılahi manası ise 'varlığı yokluğu gerektiren' fakat yokluğu ne varlık, ne de yokluk gerektirmeyen şey demektir. Bunun misali köleliktir. Bir kişide kölelik varsa, köleliğin varlığından Ötürü mirasçılığı olmaması lazımdır. Fakat kölelik yoksa, mutlaka miras verilmesi ve verilmemesi diye bir şey söz konusu olmaz. Mirasın manileri üçtür:
1. Köleliğin tüm çeşitleri bu, hükmi bir acizdir. Zira kişi küfrü sebebiyle bu duruma düşmektedir. Zira kafirler savaş esnasında esir düştüklerinde köle edilirlerdi. Köle hiç kimseye mirasçı olamaz. Zira mirasçı olması halinde aldığı miras efendisinin olacaktır. Oysa efendisi mirası bırakan kişinin yabancısıdır. Diğer taraftan başkası da köleye mirasçı olamaz. Zira kölenin malı olmaz. Onun malı efendisinindir. Fakat bir kısmı hür, bir kısmı da köle olsa bu hükümden istisna edilmiştir.
2. Kati, birisini öldüren kişi ister kasden, ister kazaen öldürmüş olsun. Öldürdüğü şahsa mirasçı olamaz. Hatta onun ölümü için emir (hüküm) vermiş, ölümüne sebep olan bir konuda şahidlik etmiş veya onun aleyhine şahitlik yapanı tesviye etmiş olsa da o kişiye mirasçı olamaz. Zira kati, nesebi (yakınlığı) keser, yok eder. O kesildimi mirasçılık ortadan kalkar. Bunun için Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur;
Akrabasını öldüren kişiye (mirastan) bir şey yoktur. [148]
Yakınını öldüren katil varis olamaz. Fakat maktul (öldürülen) kişi katile mirasçı olabilir. Örneği çocuk babasını yaralasa, bu yara da babasının ölümüne sebep olsa, fakat çocuk babasından evvel ölse, babası kendisini öldüren evladına mirasçı olabilir. Zira babayı mirastan engel eden bir şey yoktur.
3. İslam ve küfür olmak üzere ayrı dinlere mensup olmak. Bir kafir bir müslümana, bir müslüman da bir kafire mirasçı olamaz. Zira aralarındaki vela kesilmiştir.
Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Müslüman kafire, kafir de müslümana mirasçı olmaz."
İslamdan irtidat eden kişi, hiçbir müslümandan miras alamaz. Hiçbir müslümana kafirden miras alamaz. Kafirin malı, ister mürted olduktan sonra kazanmış olsun ganimet sayılır ve beyt'ul-mala aktarılır. Kafirler ise dinleri değişik de olsa birbirlerine mirasçı olabilirler. Örneği: bir Hıristiyan bir Yahudi'ye, bir Yahudi bir Mecusiye, bir Mecusi bîr putpereste mirasçı olabilir. Çünkü o küfür tek bir millettir.
Artık Haktan sonra sapıklıktan başka ne var? O halde nasıl döndürülüyorsunuz?" [149]
Fakat fakihler, bu hükümden zimmi kafiri istisna etmişlerdir. Yani zımmı kafirden, harbi kafir de zimmi kafirden miras alamaz. İsterse ikisi de Yahudi veya Hıristiyan olsun. Zira aralarındaki yakınlık kesilmiştir. Şu halde islamm bütün hükümleri veya bir kısmını kabul etmeyen kimse, müslüman olan kimsenin mirasından mahrum olduğu gibi, öldüğü takdirde hiçbir müslüman da ona varis olmaz. Bunun için islamm tümüne veya bir kısmına inanmayan bir evlat müslüman olan babasına veya annesine varis olmaz. Bu zamanda nice komünist ve masun evlat var ki, dinen mirasta hakkı olmadığı halde kendisine miras bırakılmaktadır.
İcma ile sabittir ki erkek kısmından varis olanlar şu on kısımdır:
1. Ölen kişinin oğlu.
2. Ölen kişinin ne kadar aşağı giderse gitsin, oğlunun oğlu... (torun)
3. Ölen kişinin babası.
4. Ölen kişinin -ne kadar yukarı çıkarsa çıksın- baba tarafında dedesi.
5. Ölen kişinin ana-baba bir veya baba bir veya ana bir kardeşi, her ne kadar payları değişik olsa da Allah Teala kardeşleri mirasçı kılmıştır.
6. Ölen, kişinin ana-baba bir olan kardeşinin oğlu ise zevi'l-erham (uzak akraba) olduğundan miras payı yoktur.
7. Ana-baba bir olan ve baba bir olan amca, anne tarafından olan amca oğlu ise uzak akraba sayıhr.
8. Ana-baba bir olan amcanın ve baba bir olan amcanın oğlu ana tarafından olan amca oğlu uzak akraba sayıldığından mirastan pay alamaz.
9. Ölen kişi kadınsa, onun kocası.
10. Köleyi azad eden efendi ve onun asabeleri. Maddelerdeki sınıflar ayrılırsa on beş sınıf olur. Kadınlardan mirasçı olanlar neseb, nikah ve ve-la sebebiyle mirasçı olanlar yedi sınıftır.
Maddelerdeki sınıflar aynlırsa o zaman on sınıf olur. Bunları da şöyle sıralayabiliriz:
1. Ölenin kızı.
2. Ölenin -ne kadar aşığı inerse insin kızının kızı.
3. Ölenin annesi.
4. Ölenin -baba veya anne tarafından- nineleri.
5. Kan.
6. Kız kardeş.
7. Mu'tike (bir köleyi azad eden kadın) bir kadın vefat eder. Yukarda zikredilen erkekleri terk ederse, yalnız baba, oğul ve koca varis olur. Kalanlara ise bir pay yoktur.
Bir erkek ölse yukarıda zikredilen kadınları terk ederse yalnız kız. oğlunun kızı, anne, anne ve baba bir kız ve karı varis olur.
Allah'ın kitabında bildirilen belirli miras paylan şunlardır:
1. Nısıf; Malın yansı: 1/2
2. Rubü: Malın dörtte biri: 1/4
3. Sümün: Malın sekizde biri 1/8.
4. Sülüs: Malın üçte biri: 1/3.
5. Sülüsan: Malın üçte ikisi 2/3.
6. Südüs: Malın altıda biri 1/6.
Buraya kadar zikredilenler faiz meselelerinde üzerinde icma edilendir. Fakat zevi'l-erhamın mirasçı olması hususu feraiz meselelerinde üzerinde ihtilaf edilen meselelerdendir.
Zevi'l-erham, Kur'anda payı belirlenmemiş mirasçılar olup şu on kişidir:
1. Ananın babası (anadan dede)
2. Miras sisteminde kendisinden kuvvetlisi olunca mirastan düşen her dede ve nine.
3. Kız evladın çocukları (kızdan torunlar)
4. Kız kardeşin çocuklan [yeğenler)
5. Erkek kardeşin kızlan. (erkek kardeşten kız yeğen)
6. Baba ayrı ana bir erkek kardeşin çocuklan.
7. Baba ayrı ana bir amca.
8. Amca ve hala kızlan.
9. Teyzeler.
10. (Bunlar bulunmadığı takdirde) bunlann kan bağı ile yakın olanlar. Maliki ve Şafii bunların varisçi olmamalarına hükmetmiş ve şöyle demişlerdir: "(Kalan) mal hazinenin malı olur" Ebu Bekir, Ömer, Osman, Zeyd b. Sabit, Zühri, Evzai ve Davud'u Zahiri de bu görüştedirler. Ebu Ha-nife ve Ahmed b. Hanbel'e göre zevi'l-erham mirasçı olurlar. Hz. Ali, İbn-i Mesud, İbn-i Abbas da bu görüştedirler. Bunların mirasçı olması (kendilerinden daha kuvvetli olan) diğer pay sahipleri ve asabenin bulunmaması durumundadır. Bunda icma vardır. Said b. Müseyyib'e göre dayı, kız evlat ile birlikte mirasçı olur. Malik ve Şafii'ye göre vefat eden kimsenin arkasında anası kalmış ise, ana üçte bir alır. Malın geri kalanı hazinenindir. Kız kalmış ise, kız mirasın da yansını alır. Geri kalanı hazinenindir. Ebu Ha-nife ve Ahmed b. Hanbelilere göre (yukarıdaki durumda) anne ve kız mirasın tamamını alırlar. Anne üçte birini hakkı olan pay olarak, gerisini reddiye yoluyla alır. Kız da mirasın yansını hakkı olan pay olarak, gerisini reddiye yoluyla alır. Reddiye Kur'anda bildirilen paylan sahiplerine verdikten sonra artanı, tekrar mirasçılardan bazılanna vermek suretiyle bir mal taksim yoludur. Hz. Osman, Ali, İbni Abbas ve İbn Mesud'dan sahih olarak (biliniyor ki) onlar zevf erhamı mirasçı kılmıyorlar ve reddiye yoluyla da onlara miras vermiyorlardı. Bunlardan reddiye hususunda nakledilen ve zevi'l-erhamın mirasçı olmalan hakkındaki söylenen onlann kavli (hükmü) değil, fiili (uygulamalan) dır. "İbni Hüzeyme ve hafızlardan başkalan bu hususta icma olduğunu iddia etmiştir. Ta'sib'in (=Asebe'nin) manası sözlükte manası 'baba tarafından gelen akraba' demektir. Bu akrabalara asebe denilmiştir. Zira bunlar ölen kişinin etrafını çevirenlerdir. Bir şeyin etrafını çeviren tüm şeylere bu isim takılır. Örneğin: Başın etrafını çeviren sarığa asebe denir. Bazılan 'Baba tarafından gelen akrabalara asabe denilmesinin sebebi, onlann birbirleriyle takviye edilmesidir' demişlerdir. Asa-be'nin İstılahı manası ise tek olduğunda terekenin hepsini alan, tek olmadığında ise pay sahiplerinden geri kalanların paylarını alan akrabadır. Ancak pay sahipleri paylannı aldıktan sonra geriye bir şey kalmazsa kendisi sakit olur. Pay sahipleri mirasta öne alınır. Şu halde mirasta asabeler ve pay sahipleri olmak üzere iki sınıf vardır. Pay sahipleri diğerlerine takdim edilir. Çünkü Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Miras paylarını (Kur'anda bildirilen) sahiplerine veriniz. Bu paylardan geri kalan her hangi bir şey de baba tarafından en yakın olan erkeğe aittir.[150]
Terekenin yansını alan kişiler ve onlarda bulunması gereken şartlar şunlardır: Kadın ölürse kocası onun terekesinin yansını alır. Ancak ölen kansının -ne kendisinden ne bir başkasından- hatta ve hattaki ne zinadan çocuğu olmaması şartıyla malının yansını alabilir. Bunun delili ise şu ayetür:
Eğer çocukları da yoksa hanımlarınızın bıraktığı malın yarısı (sizindir). [151]
1. Veled kelimesi, hem öz oğul, hem de toruna şamil gelmektedir. Çünkü buradaki olan lafız hem hakiki hem de mecazi manada kullanılmıştır.
2. Ölen kişinin kızı: Ölenin kızının terekenin yansını alması için iki şart vardır:
a) Tek kız olmalıdır.
b) Beraberinde onu asabe yapacak kardeşi olmamalıdır. Bu şarta sahip olan bir kız, terekenin yarısını alır. Bunun delili şu ayettir:
"Eğer (kız çocuk) bir tane ise ona (terekenin) yansı düşer.[152]
3. Ölenin oğlunun kızı üç şartla terekenin yansını alır.
a) Tek olmalıdır.
b) Beraberinde onu asabe yapacak kardeşi olmamalıdır.
c) Onunla beraber ölen kişinin erkek veya kız çocuğu bulunmamalıdır. Ölen kişinin oğlunun kızı bu şartlara sahip olduğunda icma ile terekenin yansını alır. Şöyle denmiştir: "Oğlun evladı ister erkek ister kız olsun mirasta babalarının yerine geçebiliyorlar.
4. Ölenin ana-baba bir olan kız kardeşi. Bu da dört şartla terekenin yansını alır:
1) Ölenin oğlu, kızı, oğlunun oğlu veya kızının kızı gibi çocuklan bulunmamalıdır.
2) Ölenin, babası ve dedesi mirasçısı bulunmamalıdır.
3) Tek olmalıdır.
4) Beraberinde onu asabe yapacak kardeşi bulunmamalıdır. Ölenin kız kardeşinin terekenin yansını alacağının delili de şu ayettir:
Eğer bir erkek çocuksuz olarak vefat ederse, yalnız (ana-baba bir veya sadece baba bir olan) bir kız kardeşi varsa ona, bıraktığı malın (terekenin) yarısı verilir. [153]
5. Ölenin baba bir olan kız kardeşi: Ölenin baba bir olan kız kardeşinin terekenin yansını alabilmesi için şu beş şarta sahip olması lazımdır: Bu beş şartın dördü yukarıda (ana-baba bir olan kız kardeşin şartlarında) geçmiştir. Beşinci şart ise ölenin ana, baba bir erkek veya ana-baba bir kız kardeşi olmamasıdır. Ölenin baba bir kız kardeşinin bu şartlara sahip olduğunda terekenin yansını alacağının delili, yukarıda ana-baba bir olan kız kardeşin terekenin yarısını alacağına dair zikrettiği ayettir. Zira ayette geçen kız kardeş, icma-i ulema ile hem ana-baba bir olan, hem de baba bir olan kız kardeşe delalet eder. Terekenin 1/4 ini alan kişiler ve bunlarda bulunması gereken şartlar: Terekenin 1/4 ini gerekli şartlara sahip olduktan sonra alan iki sınıf şunlardır:
1. Ölenin kocası: Kocanın, ölen hanımının terekesinin ini olabilmesi için, ölen hanımının kendisinden veya bir başkasından erkek veya kız çocuğu olmalı veya erkek çocuğunun evladı olmalıdır. Bunun delili şu ayettir:
"Eğer (hanımlarınızın) çocukları varsa, (bir aktığı terekenin) 1/4 i sizindir." [154]
2. Ölenin karısı veya karılan, kocalan çocuksuz olarak öldüğünde terekenin 1/4 ini alırlar. Bunun delilide şu ayettir.
Eğer çocuğunuz yoksa bıraktığınız malın 1/4'i eşinizdir. [155]
Terekenin 1/8 ini alan kişiler ve bunun şartlan ölen kişinin terekesinin 1/8'ini yalnız hanımı veya hanımları alabilir. Bunun şartı da ölen kişinin erkek veya kız çocuğunun olması veya çocuğunun evladı olmasıdır. Bunun delili de şu ayettir:
Eğer çocuğunuz varsa (bıraktığınız malın) sekizde biri eşinizin-dir. [156]
Terekenin 2/3'sini alacak kişiler ve bunun şartlan Terekenin 2/3sini alacak olanlar dört sınıftır. Her sınıfta bir takım şartlan vardır.
1. Ölen kişinin iki veya daha fazla olan kızlannın terekenin 2/3 sini almalanmn şartı onlan asabe yapacak kimsenin, yani ölenin oğlunun olmasıdır. Bu şarta sahip olan kızların terekenin 2/3 sini alacaklarının delili şu ayettir: "Eğer kız çocukları ikiden fazlaysa terekenin 2/3si onlarındır. [157]
Kızlar, iki tane de olsa, ikiden fazla da olsa terekenin 2/3sini alırlar. Hz. Peygamber Sa'dın iki kızına babalannın terekesinin 2/3sini vermiştir.[158]
2. Ölenin oğlunun iki veya daha fazla kızı varsa bunlar iki şartla malın 2/3isini alırlar.
a) Onlan asabe yapacak bir kardeşleri olmamalıdır.
b) Ölenin erkek veya kız çocuğu olmamalıdır. Ölenin oğlunun iki veya daha fazla olan kızlannın terekenin 2/3'sini alacaklannın delili kıyastır. Yani ölenin kız torunlan ölenin kızlan kıyas edilmiştir veya bunlar benat kelimesinin kapsamına girerler. Zira bu lafız hem hakiki hem de mecazi manada kullanılmaktadır.
3. Ölenin ana-baba bir olan iki veya daha fazla kız kardeşi bunlar üç şartla terekenin 2/3'sini alırlar.
a) Onlan asabe yapacak bir kardeşleri olmamalıdır.
b) Ölenin erkek veya kız çocuğu olmamalıdır.
c) Ölenin baba veya dede gibi mirasçısı olmamalıdır. Ölenin ana-baba bir olan iki veya daha fazla kız kardeşlerinin terekenin 2/3'sini alacaklannın delili şu ayettir.
Eğer kız kardeşler iki ise, onlara, bıraktığı malın 2/3si düşer. [159]
4. Ölenin baba bir olan iki veya daha fazla kız kardeşi bunlar da dört şartla terekenin 2/3'sini alırlar: Üç şartı yukanda ana-baba bir olan kız kardeşler hakkında geçmişti. Dördüncü şart ise ölenin ana-baba bir olan erkek kardeşin veya ana-baba bir olan bir kız kardeşinin olmamasıdır. Ölenin baba bir olan iki veya daha fazla kız kardeşinin terekenin 2/3sini alacağının delili icmadır. Çünkü icmaya göre söz konusu ayet sadece ana-baba bir olan kız kardeşler hakkındadır. Ana bir olan kız kardeşler hakkında değildir.
Cabir b. Abdullah şöyle anlatıyor:
Ben hastalanmıştım. Rasûlullah ziyaretime geldiğinde beni baygın vaziyette buldu. Sonra beraberinde Ebu Bekir olduğu halde yaya olarak (tekrar) bana geldiler. Rasûlullah abdest aldı ve abdestinin suyundan (bir miktar) benim başıma döktü. Hemen ayıldim. Sonra "Ey Allah'ın Rasûlü! Malım hakkında ne karar vereyim veya servetimi ne yapayım?' dedim. Bana hiç cevap vermedi."
Cabir'in dokuz tane kız kardeşi vardı. Nihayet miras ayeti denilen şu ayet nazil oldu:
Senden (kelale hakkında) fetva isterler. Onlara de ki: 'Allah size kelale hakkında Fetva veriyor: Eğer bir erkek, çocuksuz olarak vefat ederse yalnız (an a-baba bir veya sadece baba bir olan) bir kız kardeş varsa, ona bıraktığın malı yarısı verilir. Kız kardeşi çocuksuz ölürse erkek kardeş onun mirasçısı olur. (Malın hepsini alır) Eğer kız kardeşleri iki tane ise, onlara, bıraktığı malın 2/3 si düşer. Eğer erkek ve kız kardeşler mirası kalmış ise, erkek kadının iki hissesi kadar alır. Allah sapıtmamanız için size hükümleri açıklıyor. Allah her şeyi bilendir. [160]
Cabir b. Abdullah bu ayet benim hakkımda nazil oldu demiştir. [161]
Terekenin 1/3 ini alacak olanlar ve bunun şartlan terekenin l/3ini alacak olanlar iki sınıftır:
1. Ölenin annesi: Ölenin annesi iki şartla terekenin 1/3'ini sahip olur:
a) Ölen kişinin erkek veya kız çocuğu olmamalı, erkek veya kız çocuğa torunlar da dahildir.
b) Ölenin ana-baba bir veya baba bir veya ana bir kardeşi olmamalıdır. Ölenin annesinin, zikredilen şartlara sahip olduğunda terekenin 1/31-ni alacağının delili şu ayettir:
"Eğer (ölenin öz) çocuğu yoksa ve ana-baba mirasçı olursa annesine 1/3 vardır. [162]
2. Ölenin birden fazla olan ana bir kardeşleri ölenin birden fazla olan bir kardeşleri ister erkek, ister kız olsun terekenin l/3ini eşit şekilde paylaşırlar. Burada erkek ile kız arasında fark yoktur. Ölenin birden fazla olan ana bir kardeşlerinin terekenin, 1/3'ini alabilmeleri için şu şartların bulunması lazımdır:
a) Ölenin oğlu, kızı, oğlunun oğlu, oğlunun kızı gibi bir mirasçısı olmamalıdır.
b) Ölenin baba ve dede gibi mirasçısı olacak kimseyi olmamalıdır. Ölenin birden fazla olan ana bir kardeşlerinin, terekenin 1/3'ini alacaklarının delili şu ayettir.
Eğer kardeşler birden fazla iseler, zarara uğratma kasdı olmaksızın yapılan vasiyet veya borçtan sonra üçte birinde ortak olurlar. Bütün bunlar Allah'tan birer emirdir. [163]
Ayette geçen 1/3'inde ortaktırlar ibaresinin zahirinden, 1/3'in aralarında eşit bir şekilde paylaştırılması gerektiği anlaşılmaktadır. Ölenin kardeşleri bulunduğu halde dede bazen terekenin 1/3'ini alır. Bunun delili ise inşallah ilerde gelir. Terekenin 1/6 ini alacak olanlar ve bunun şartları. Terekenin 1/6'ini olacak olanlar yedi sınıftır ve her birinin şartlan da vardır.
1. Ölenin babası ölenin oğlu veya kızı veya oğlunun oğlu veya oğlunun kızı gibi mirasçıları olduğunda terekenin 1/6'ini alır. Eğer pay sahiplerinden bir şey artarsa onun tamamını alır. Bu hususun- Allah'ın izniyle ileride açıklamasını yapacağız.
2. Ölenin annesi iki şartla terekenin l/6ini alır: Ölenin varis olacak dalı (çocukları veya torunları) olmalıdır. (Bunu daha öncede belirtmiştir.) Ölenin kardeşleri olmalıdır. Ölenin annesi ile babasının- zikredilen şartlar olduğunda terekenin l/6ini alacaklarının delili şu ayettir:
(Ölenin ana ve babasından her birinde eğer ölenin çocuğu varsa, terekenin 1/6İ vardır. [164]
Annenin terekenin 1/6'ini alabilmesinin şartlarından biri de şu ayette zikredilmiştir:
Eğer (ölenin) kardeşleri varsa, terekenin 1/6'i annesinindir. [165]
3. Ölenin baba tarafından dedesi şu şartla terekenin 1/6 ine sahip olur.
a) Ölenin çocuğu olmalıdır.
b) Ölenin babası olmamalıdır.
Zira baba olursa dedeyi mirastan mahrum eder. Dedenin terekenin 1/6 ini alacağının delili, icmadır. Ölenin ana ve babasından her birine eğer ölenin çocuğu varsa, terekenin l/6i vardır. [166] ayetidir. Zira bazen dedeye de 1/6 verilir.
4. Ölenin ninesi veya nineleri. Nine ister baba ister ana tarafından olsun bir şartla terekenin l/6ini alır. O şart ise nine ile beraber ölenin annesinin bulunmamasıdır. Eğer birisi ölürde nineleri (babasının annesi ve annesinin annesi) hayatta olursa terekenin l/6ini eşit şekilde paylaşırlar. Ancak baba tarafından olan nine oğlu (ölenin babası) hayattayken mirastan pay alamaz zira ölüye bir vasıta İle bağlanan kişi o vasıta ortada oldukça mirastan mahrum kalır! Kaidesi vardır ölenin ninesinin veya ninelerinin şartlar bulunduğunda terekenin 1/6 ini alacakların delili şu hadistir:
Hz. Peygamber (ölenin) iki ninesine terekenin l/6ini verdi. "Kabise b. Züeybe şöyle rivayet etmektedir: "Bir nine Ebu Bekir'e gelerek ondan mirasım istedi. Ebu Bekir ona 'Allah'ın kitabı'nda sana hiçbir hisse yoktur, Rasulullah'ın sünnetinde de sana hiçbir hisse yok. Maamafih sen dönde ben (meseleyi) bazı kişilerden soruşturayım dedi. Ebu Bekir (meseleyi) bazılarına sorunca Muğire b. Şube 'Rasulullah'ın yanında bulundum. Nineye 1/6 hisse verdi' dedi. Ebu Bekir 'Seninle beraber (bunu duyan) başkası var mı? diye sordu. Bunun üzerine Muhammed b. Meseleme ayağa kalkarak Müğire b. Şube'nin sözlerini tekrarladı. Bunun üzerine nineye terekeden 1/6 hisse verdi. Sonra başka bir nine, Ömer b. Hattabb'a gelerek ondan mirasını istedi. Hz. Ömer ona şöyle dedi: "Allah'ın kitabında sana hiçbir hisse yok. Fakat (senin alacağın) işte o altıda birdir. Eğer ikiniz bir araya gelirseniz aranızda müşterektir ve hanginiz tek başına bulunursa onundur. [167]
Evet Alimler, bir nineye 1/6 hisse verileceği, eğer nine iki tane olursa 1/6 hissenin ikisine paylaştırılacağı hususunda icma etmişlerdir.
5. Ölenin oğlunun kızı veya kızları: Üç şart olduğundan terekenin l/6ini alırlar.
a) Ölen kişinin oğlunun kızı veya kızları, ölenin kızıyla beraber olmalıdır. (Ölen kişinin kızı olmamalıdır.)
b) Ölen kişinin erkek çocuğu olmamalıdır.
c) Ölen kişinin oğlunun kızını veya kızlarını asabe yapacak biri. Örneğin: Oğlunun oğlu olmamalıdır. Bu şartlar bulunduğunda oğlunun kızı veya kızları terekenin l/6ini alırlar. Rivayet edildiğine göre;
Mesele İbn Mesud'a sorulup, Ebu Musa'nın cevabı ve onun tarafından gönderildiği haberi verilince. Abdullah b. Mesud Eğer ben oğlumun kızını mirastan mahrum edersem, elbette dalalete düşmüş olurum. Hidayete erenlerden olmam! (diye bir mukaddime ile söze başlayıp şöyle devam etti) Bu meselede ben peygamberin hükmettiği şekilde hükmederim, (ki o-da şudur): Ölünün kızı terk edenin yansını alır. Oğlunun kızına (üçte iki payını tamamlamak üzere) altıda bir, kalan hisse (1,3) de kız kardeşin payı olur. [168]
Zira ölenin varisleri, iki veya daha fazla kızı ise, malın üçte ikisini alırlar. Tek kızı ise yarısını alır. Beraberinde oğlunun kızı veya kızları olursa, altıda birini alır ve bu da öz kızların aldıkları üçte iki hissesini tamamlanıp denkleştirilmesi demektir.
6. Ölen kişinin baba bir olan bir veya daha fazla kız kardeşleri, şu şartlarla mirasın altı da birini alır.
a) Ölenin çocuk ve torunlarının olmaması.
b) Ölenin baba ve baba bir babasının babası olan dedesinin bulunmaması.
c) Ana baba bir erkek kardeşi bulunmaması.
d) Ölen kişinin ana baba bir olan bir kız kardeşi bulunmamalıdır.
e) Ölen kişinin baba bir olan erkek bir kardeşi bulunmamalıdır. Bu şartlar bulunduğunda ölen kişinin baba bir olan bir veya daha fazla kız kardeşleri terekenin l/6ini alırlar. Bu hükmün delili icma ve kıyastır. Ölen kişinin tek kızıyla beraber, oğlunun kızlarının da miras almalarına kıyas edilmiştir.
7. Ölen kişinin ana bir erkek veya kız kardeşinin terekeden 1/6 hisse alabilmeleri için şu iki şartın olması lazımdır:
a) Ölen kişinin, ana bir erkek veya kız kardeşini hacb edecek bir yakını olmamalıdır.
b) Ölen kişinin ana bir erkek veya kız kardeşi tek olmalıdır. Eğer birden fazla -iki, üç, dört- olursa, daha önce de belli ettiğimiz gibi terekenin l/3ini alırlar. Bunun delili de şu ayettir:
Eğer ölen erkek veya kadının, evladı, ana babası ve başka mirasçısı bulunmuyor; yalnız ana bir, tek erkek ve tek kız kardeşi varsa, her birine altıda bir düşer.[169]
Kalan sülüsü (üçte biri) hak edenler: Hisse sahibi payını aldıktan sonra, mirasın kalan miktarın üçte birini hak eden varisler iki çeşittir:
1. Anne: Bu da Hz. Ömer'in hüküm verdiği ve "Ömeriyyeteyn" yani Ömer'in iki meselesi adını taşıyan iki meselede olur. Hz. Ömer bu iki meselede, anneye kalan üçte bir payı vermiş ve ashabın çoğu bu hükmü onaylamışlardır. Bu iki mesele şunlardır:
a. Koca, anne, baba,
b. Karı, anne, baba.
Birinci meselede 'koca mirasın yansını' anne kalanın üçte birini ve baba kalanın hepsini alır. Örneği: Miras 6 dirhem olursa: koca 3, anne 1 ve baba 2 dirhem alır.
İkinci meselede; Kan dörtte biri, anne kalanın üçte birini ve baba kalanın tümünü alır. Örneğin: Miras 12 dirhem olursa, kan 3, Anne 3 ve baba 6 dirhem alır. Bu şekilde anne, birinci meselede altıda biri ve ikinci meselede dörtte biri almış olur. Ancak fıkıh alimleri; Kur'an-ı Kerime uyum sağlayıp saygı göstermek üzere annenin bu iki meseledeki payına, "kalanın üçte biri" tabirini kullanmış. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur:
Ölenin çocuğu yoksa, ana babası ona varis oluyorsa, anasına üçte bir düşer. [170]
Bu iki meselede anaya mirasın tümünden değil de, kalan üçte birinden verilmesinin hikmeti: Eğer anaya mirasın tümünün üçte biri verilmiş olsaydı birinci meselede babadan üstün kılınması lazım gelirdi. Çünkü mirasın üçte biri iki lira 'baba ise bir lira almış olur. İkinci meselede baba ne kadar anadan biraz fazla alıyorsa da zira anne mirasın üçte biri olan dört lirayı 'baba da kalan beş lirayı almış olur ki' her iki meselede şer'i şerifin taksimatına uygun düşmemektedir. Zira malumdur ki şeriatta erkek ve kadın mirasçılann yakınlık derecesi eşit olduğu halde, mirasta kadına erkeğin yanm hissesi kadar verilir örneğin: Ölenin kızı ile oğlu 'erkek ile kız kardeşi beraber bulundukları zaman' kadın erkeğin yan hissesi kadar alır. İşte buna binaen ve bu kaideye uygun olarak yürütmek üzere Hz. Ömer (r.a.) in hüküm verdiği gibi "anaya kalanın üçte biri verildi' Babanın babası olan dede: Bu dede bazı hallerde yani ana baba bir veya baba bir olan ölenin erkek ve kız kardeşleriyle beraber bulunduğu zaman, kalanın üçte birini alır. Zira bu pay, dede için daha iyidir. İnşallah ileride bu meselenin izahatı yapılacaktır. Ölenin annesinin, terekeden artan malın l/3ini alması ömeriyeteyn ve ğareviyyeteyn isimli iki meselede olur. Bu iki meseleye umeriyyeteyn denmesinin sebebi Hz. Ömer'in terekeden artan malın 1/31-ni Ölenin annesine vermiş olmasıdır. Buna ğareviyyeyn denmesinin sebebi ise bu mesele el-Ager denilen yıldız gibi parlak ve meşhur olmuştur.
Asebe kelimesi çoğuldur. Tekili ise asibdir. Fakat fakihler çoğul olan asabe kelimesini tekil yerine kullanmışlardır. Zira asebe, tek başına bulunduğu zaman terekenin hepsini alır. Pay sahipleriyle beraber bulunursa, o zaman pay sahiplerinin paylarından geri kalanı alırlar. Asebe olan varisler, baba tarafından erkek akrabalardır. Yakınlık sırasına göre şunlardır: Oğul, oğlun oğlu, baba, dede, ana-baba bir kardeş, baba bir kardeş, ana-baba bir kardeş oğlu, baba bir kardeş oğlu, ana-baba bir amca, baba bir amca, ana-baba bir amca oğlu, baba bir amca oğludur. Şu halde bunlann her biri asabelik yoluyla pay alır. Fakat baba ve dede gibi bir kısmı, bazen de farz yani muayyen edilmiş paya varis olur. Asabelik yoluyla varis olmanın meşruiyetin delili ise, hem Kur'an-ı Kerim ile hem sünnet-i seniyye ile sabittir.
Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur:
Allah size çocuklarınızın alacağı miras hakkında, erkeğe kadın payının iki misli kadarını tavsiye eder.
Başka bir ayette ise şöyledir:
Eğer varisler erkek ve kadın kardeşler olursa, erkeğe iki kadının hissesi kadar verilir. [171] diye buyurmuştur.
Görülüyor ki her iki ayet: Oğul ve kardeşin asabelik ile varis olduklarım ve her birinin de kız kardeşini miras alma hususunda asabe kıldığını açıklamıştır. Hadisde delil ise şöyledir: Bu hadisin manası şöyledir:
Ölenin her yakın erkek akrabasının asabe olduğunu isbat etmekte ve asabe olan varisler çok olduğu hallerde, ölene en yakın olan kimseye mirasta öncelik verilmesine açıklık getirmektedir. Miras taksiminde babayı, hem farz sahipleri ve hem de asabeler arasında zikrettik. Bunun sebebi mirasta iki hakkı vardır ve her ikinin hakkı şöyledir:
1.Yalnız asebelik ile varis olması, ölenin erkek ve kız çocuğu veya torunları olmazsa, baba asabelik ile varis olur. Yani hisse sahipleri paylarını aldıktan sonra kalanı alır. Çünkü Allah'u Teala şöyle buyurmuştur:
"Ölenin çocuğu yoksa ana babası ona varis olursa, anasına üçte bir düşer. [172]
Şu halde kalanı babasımndır. Zira Kur'an-ı Kerim bu halde, ananın hissesini belli etmiş. Fakat babanın hissesini belli etmemiştir. Bunun için, ananın payından sonra baba asabe ile kalanı alır.
2. Yalnız farz ile varis olması: Ölenin oğlu ve oğlunun oğlu olursa, baba farz ile yani muayyen hisse ile varis olur.
Zira Allah şöyle buyurmaktadır:
Ölenin çocuğu varsa, bıraktığı ana babasının her birine altıda bir hisse vardır. [173]
3. Hem farz ve hem de asabe ile varis olması: Bu da babanın beraberinde; ölenin kızı veya oğlunun kızı ya da birkaç kızı olursa, baba önce farz hissesi ile mirasın altıda birini alır. Farz sahipleri hisselerini aldıktan sonra bir şey artarsa, onu da asabelik ile alır. Mirasta dedenin halleri tıpkı baba gibi miras taksiminde dedeyi de farz sahipleri ve asabeler arasında zikrettik. Şu halde; dede için de babanın halleri geçerlidir. Şu halde dedede baba gibi, hem farz ile hem de asabe ile de varis olur. Fakat üç yerde dedenin mirası, babanınkinden farklıdır.
1. Baba, kendi annesini mirastan hacb eder. Dede ise bu anneyi hacb etmez. Şöyle ki ölenin babası ve bu babanın annesi olan ninesi olursa, bu nine baba ile mirastan hacb ve alıkonulur. Fakat dede bunu mirastan hacb ve alıkoymaz.
2. Dede ile beraber, ölenin ana baba bir veya baba bir erkek ve kız kardeşleri olursa; Baba bunların tümünü mirastan hacb (alıkoyar) eder. Dede ise, bunları mirasta ortak eder.
3. Hz. Ömer (r.a.)in meselesinde; eğer bu iki meselede babanın yerinde dede olmuş olsaydı. Anne kalanın üçte birini değil de mirasın hepsinden üçte birini alırdı.
Farz ve asabe yoluyla varis olmayan her akrabaya zevil-erham denir. Şartları: Zevi'l-erhamın varis olabilmesinin şartları şunlardır:
a. Ölenin, farz veya asabe ile karı veya kocadan başka bir varisinin bulunmaması: Eğer ölenin, Farz sahibi veya asabelerinden varisi olursa; bunlar farz, asabelik ve red yani iade yoluyla mirasın hepsini alır. Zevil-erham hiçbir pay alamaz. Ölenin varisi, yalnız karı ve koca olursa, o zaman, zevi'l erhamın mirasına mani olamaz. Şu halde karı ve koca paylarını aldıktan sonra kalanı, ölüye yakınlığına göre zevi'I-erhama verilir.
b. Beytü'l-malm muntazam olmaması: Eğer İslama göre malı meşru yerlere harcıyorsa olursa, o zaman zevi'l-erhamı mirastan alıkoyar. Bunun gibi Beytul mal İslama göre idare edilirse, o zaman farz sahipleri hisselerini aldıktan sonra, geri kalan malın miktan farz sahiplerine verilmez. Bey-tu'l mala verilir. Bunun delilini; imam Şafii (r.a.) Kur'an ve Sünnete dayanarak şöyle demiştir: Zira Kur1 anda ve sünnette zevü-erhamm hissesi yoktur. Eğer onlann hisseleri olsaydı yüce Allah ve Rasulü bunu beyan ederlerdi. Fakat Şafii alimlerinden sonraki müçtehidler: Hicri 4. asırdan sonra Beytü'l-malm muntazam bulunmaması ve İslama göre meşru yerlere sarf edilmemesi için, zevi'l-erhamın mirasçı olacağı hususunda fetva vermişlerdir. Zira ölenin malının akrabalarına verilmesi, hak sahibi olmayanlara verilmesinden daha uygundur.
Zevfl-erhamın sınıflarını dört sınıfta beyan etmek mümkündür.
1. Hala çocukları ve bunların vasıtasıyla ölüye bağlı olan akrabalarıdır.
2. Kızların çocukları ve oğlun kızlarının evlatları.
3. Annenin babası olan dede ve hunun babası... Annenin annesi olan nine ve bu ninenin annesi.
4. Ölenin dede ve ninelerine nesebli olanlar. Bunlar da;
a) Bütün dayılar, teyzeler ve bunların çocukları,
b) Ana bir amcalar, bütün amca kızları ve halaları.
Zevil-erhamdan tek mirasçı olursa, örneği; ölenin yalnız kızının kızı olursa, o, bütün mirası alır. Eğer zevi'l-erhamdan birden fazla mirasçı olursa, aşağıdaki usullerine göre miras alırlar:
Zevfl-erhamm her biri (dayı ve teyzeler, ana bir amca ve tüm halalar hariç) ölüye nesebi bağlı olan varisin yerine konulur. Örneği: kızın çocukları, anaları yerine ve kardeşin kızı da babasının yerine konulur. Kim, kimin yerine konulursa, o şahsın alacağını alır. Şu halde: Öz kızın alacağını, onun kızı da alır ve kardeşin alacağını onun kızın da alır vs. ancak dayı ve teyzeler, ölenin annesi gibi kabul edilir. Annenin alacağını alırlar. Ana bir amca ve halalara gelince, ölenin babası gibi kabul edilir. Babasının aldığını alırlar.
Zevi'l-erhamın her biri yukarıdaki şekilde, ölüye bağlı olan varisin yerine konulduktan sonra, bu ölünün varisine en yakın olana öncelik verilir. Ölüye yakınlığına bakılmaz. Örneği: Ölenin kız evladının kızının kızı ve oğlunun oğlu (torununun) kızının kızı olursa, bütün mal ikinciye yani oğlunun oğluna ve kızının kızına verilir. Birincisi olan kızın kızının kızı ölüye daha yakın olduğu halde ona verilmez. Zira ikincisi varise daha yakın -kendisi ile ölenin arasında varis olmayan bir kimse (aralarındaki veraset bağında kopukluk) yoktur. Oysa birinci ile ölenin arasında bulunanlardan biri yani kızın kızı varis değildir.
Ölen, sanki bunları varis bırakmış gibi kabul edilir ve mirası aralarındaki derecelerine göre taksim edilir. Bu arada hacbe uğrayanlara bir şey verilmez.
Örneğin:
Annenin babası olan dede ana baba bir kız kardeşinin
Ana baba bir kız kardeşin baba bir kız kardeşin bunun izahı detaylı olarak şöyledir:
1. Dedeye 1/6 payı verilir. Zira ölenin annesinin yerine geçmektedir.
2. Ana bir iki kardeşin iki kızma 1/3 pay onundur. Zira ana bir ana bir iki kız kardeşin yerine geçmektedir.
3. Ana baba bir kız kardeşin kızına 1/2 pay onundur. Zira ana baba bir kız kardeşin yerine geçmektedir.
4. Baba bir kız kardeşin kızına 1/6 pay onundur. Çünkü baba bir kardeşin yerini alır.
Bu şekilde zevi'l-erhamın dereceleri düzenlenir ve payları bu usule göre verilir. Zinadani olan çocuğun durumu meşru olmayan cinsi ilişkide-ni doğan çocuğun nesebi; Fakihlerin ittifakıyla ana tarafından o çocuğun nesebi sabittir. Fakat baba tarafından nesebi kesin olarak sabit olmaz. Yani zaninin oğlu değildir. Zira islami ölçülere göre böyle bir ilişkiyi meşru olarak kabul etmediği gibi zaninin yani babanın akrabası arasında da varis olamaz. Fakat anne tarafından cumhur fakihlere göre aralarında mi-rasçılık meydana gelir. Aynı zamanda zinada meydana gelen çocuğu ölünce, annesi ve akrabaları da çocuğa varis olduğu gibi, çocuk da, annesinden ve onun akrabalarından miras alır. Zira nesebi annesiyle ihtilafsız olarak sabittir. Şu halde çocuk anadan bir parça olduğu için, bu parça veraseti kabul eder. Gebe halindeki olan çocuğun mirası: Ölen bir kimsenin ana kamında çocuğu varsa, bunun payı da hesaba katılmaktadır. Diri veya ölü olarak dünyaya gelip, durumu belli oluncaya kadar, mirastan onun payı bırakılır. Bu arada diğer varislere kesin olarak düşen en az payları verilir. Geri kalan da bu çocuğun durum; kız mı, erkek mi, ölü mü, diri mi olduğu belli oluncaya kadar bekletilir. Örneği: Ölen bir kimsenin hamile bir karısı olursa, hamile olmadığı veya çocuk ölü olarak doğduğu takdirde, kendisine mirastan dörtte bir hisse vardır. Çocuk ister kız ister, erkek olsun, diri olarak doğarsa, o zaman sekizde bir pay alır. Mirastan kalan tereke ise, doğum yapılıncaya kadar durdurulur. Eğer doğan çocuk erkek °lsa, o zaman anası sekizde bir, payını aldıktan sonra, çocuk asabe yoluyla kalanın hepsini alır. Eğer çocuk kız olsa, mirasın yansını ve anası da sekizde birini alır. Aynı zamanda kalanı da kız çocuğuna iade edilir. Eğer Çocuk ana karnında ölür veya ölü olarak doğarsa, mirastan o çocuk hiçbir Şey alamaz. Zira pay almak için diri olarak doğması şarttır. Eğer başka çocuğu olmazsa bu çocuk da Ölü olarak meydan gelse. O zaman en çok parasını alan mirasın dörtte bir hissesini alır. Mirastan kalan, beyt'1-mal muntazam olmadığı takdirde, zevi'l-erhama verilir. Boğulan, deprem ve benzerin de mirası birbirine varis olan birden fazla kişi; savaş yangın deprem ve boğulma gibi toplu afetlerde beraber ölürse ve hangisinin daha evvel öldüğü bilinmezse, o zaman birbirine varis olmazlar. Aralarında sanki akrabalık olmamak gibi, mirasta yabancı muamelesine tabi tutulurlar. Bu durumda her birinin varisleri kendisinden miras alacağı kişinin ölümünden sonra hayatta bulunmasıdır. Halbuki böyle toplu felaketlerde, ölende de bu şart bulunmaz. Örneği: ana baba bir olan, iki kardeş boğularak ya da enkaz altında kalarak ölür ve kimin daha önce öldüğü bilinmezse;
a) Kan, kız ve amca bırakırsa,
b) İki kız ve aynı amcayı bırakırsa, bu iki kardeş birbirinden miras alamaz. Birinci meselede kardeşin malı şöyle taksim edilir. Karısına malının sekizde biri, kızına yarısı ve kalanı amcasına verilir. İkinci meselede; i-ki kıza malın üçte ikisi ve kalanı da amcaya verilir. Kayıp olan kimsenin mirası: Uzun bir zamanda kayb olan ve ondan hiçbir haber alınmayan;, Ölümü, diri mi vaziyeti bilinmeyen kimsenin kendisine bağlı haller yönünden çeşitli hükümler vardır. Bunları gelecek şekilde izahatı yapılabilir.
Kayb olmadan evvel onun malı varsa veya kayb olduğu zaman kazandığı var ise, öldüğüne bir işareti ve delili olmadıkça veya hayatta kalmasının imkansız olduğu beyyinesi kuvvetlendirecek kadar uzun bir zaman geçmedikçe, o zaman hiçbir şey malından taksim edilemez. Bu müddet de, belirli bir zaman olarak tahdid edilmiş değildir. Bu şekildeki olan durumunu kadı yani hakim içtihad yapar ve içtihad yoluyla öldüğüne dair hükmeder. Bu hüküm ve içtihad yoluyla öldüğüne dair hüküm verir. Bu hükümden evvel, kayıp olan kimsenin malından hiçbir şekilde tasarruf edilmez. Kadı öldüğüne hüküm verdiği veya öldüğüne dair kesin bir delil ulaştığı andan itibaren, malı kendisine varis olanlara verilir. Bu hüküm veya ele geçen delilden evvel, akrabalarından ölenlere miras verilmez.
Kayıp olan bir kimse, öldüğüne dair bir delil veya zamanın geçmesiyle öldüğüne dair bir delil veya zamanın geçmesiyle öldüğüne dair bir delil veya zamanın geçmesiyle öldüğüne dair kadının hükmü olmadıkça hayatta olduğu kabul edilir. Mirastaki tüm payları durumu belli oluncaya kadar payı durdurulur. Mesela: Ölenin oğlunun kızı ve iki kızı ve kayıp oğlunun oğlu olursa; o zaman her iki kızma mirasın üçte ikisi verilir. Kalan üçte biri de, durum belli oluncaya kadar durdurulur. Ölenin amcası ve kayıp oğlu olursa; o zaman amcaya bir şey verilmez. Zira kayıp olmuş oğlan hayatta olursa, amcayı sakıt eder. Bu ikinci meselede birinci mesele gibi durdurulur. Ölenin karısı ve iki oğlu olursa, onlardan birisi kayıp olursa; karısı hissesi olan sekizde bir payı alır. Zira kayıp olan oğul ister hayatta olsun ister mematta olsun payı bu kadardır. Tebdil olamaz. Kadın kendi hissesini aldıktan sonra, kalan diğer malın yansını oğlu alır ve öteki yansı da kayıp oğluna durdurulur.
Kayıp olan bir erkeğin kansı: Şu halde o erkeğin ölümü kesinlikle bilinmezse o kadın evlenemez. Zira ölümü kesinleşmedikçe, hayatta olmasından başka bir şeye akla gelmez. Çünkü onun hayatı memattan daha asıldır.
İmam-ı Şafii (r.a.) Hz. Ali (r.a.)'dan şu şekilde rivayet etmiştir:
Kayb olanın kansı müptela olmuş., sabretsin ve kendisine ölüm haberi gelmedikçe evlenmesin" bunun gibi olan sözler, bekletilmek üzere bu çeşit hadiseler için söylenir.
Hacb kelimesinin tarifi: Hacb sözlükte men etmektir. Bunun için padişahın, hakimin, generalin koruyucusuna hacib denilmektedir. Hacb edilen ise men edilmiş' demektir. "Hayır Hayır! Elbette ki onlar o gün Rab-lerinden hicabda kalacaklar (men edilecekler).[174]
Hacbin ıstılahi manası ise, ölen kişinin en yakın akrabasının, diğer akrabayı tamamen veya kısmen mirastan mahrum etmesi/men etmesidir. Mirastan kısmen men etmek/mahrum etmek, öteki mirasçının payını azaltmaktır. Bu tarife binaen mirasçı olmayan bir kişinin mirastan, men edilmesine istılahen hacb denilmez. Hacbin kısımlan Hacb iki kısma aynlir: Birincisi, sıfatlarla hacb etmektik. Mirasçı olan bir kişinin, kendisinde bulunan bir sıfattan dolayı mirastan men edilmesidir. Bu sıfatları mirasın manileri bölümünde zikretmiştir. Bunlar kölelik, kati, küfür ve irtidat'tır. Bu sıfatlarla hacbedilene mahrum denir. İkincisi ise şahıslarla hacb etmek mirasın tamamından veya bir kısımdan menetmek, ölenin en yakının daha uzak olanı mirastan mahrum etmesidir. Şahıslarla olan hacb, hacb-ı hirman (tamamen mahrum etmek) ve hacb-ı noksan (kısmen payını azaltmak) olmak üzere iki kısımdır:
a) Hacb-ı hirman, kişinin mirastan kamilen men edilmesidir. Örneği: Ölen kişinin bir oğlu, on tane de torunu olsa, bir evlad on torunu mirasın tamamından men eder.
b) Hacb-ı Noksan (Mirastaki payı küçültmek) kişinin mirastaki hissesini azaltmak demektir. Örneği: Ölen kadının çocuğu varsa, kocasının hissesi malın yarısı yerine, dörtte bire iner. Hacb-ı Hirman ile hacb olmayan kişiler mirasçılardan baba, anne, oğul, kız. Eğer ölen kadın ise kocası, ölen erkek ise karısı dışındakiler hacb-ı hirman ile hacb olunabilirler. Sayıları altı sınıf olan ise hacb-ı hirman iler hacb olunamazlar.
Hacb-ı hirman ile hacbb olunan kişilerin teker teker açıklayalım.
1) Dede, Ölen kişinin babası hayatta ise mirastan tamamen mahrum edilir. Bu dede hangi tarafta mirasçı olursa hüküm değişmez. Zira baba, ölen kişiye dededen daha yakındır. Birde dede ölen kişiye baba vasıtasıyla bağlanır. Bu vasıta ile de hacb olunur.
2) Ölen kişinin annesi hayatta ise, ninesini hacb eder. Bu ninenin hangi taraftan olmasının farkı yoktur. Şu halde ölenin hem babası, hem de annesi hayatta olursa, nineleri hacb ederler.
Ölen kişinin anne tarafından ninesi (babaanne) kalırsa, anne tarafından olan nine, babanın ninesini hacb eder. Zira anne tarafından olan nine babanın ninesinden ölüye daha yakındır. Bunun için anne tarafından olan nine terekenin 1/6'ını alır. Zira onun yakınlığı iki cihetten daha yakındır.
a) Derece itibanyla daha yakındır.
b) Anne bakımından da daha yakındır.
Anne asıldır (köktür) nineler ise annenin dallan mesabesindedir. Fakat ölen kişinin baba tarafından ninesiyle, anne tarafından ninesi kalırsa, babanın annesi daha yakındır. Ancak Şafii mezhebinin meşhur görüşüne göre babanın annesi, annenin annesini hacb etmez. Terekenin altıda birine ortak olurlar. Zira ölenin babası bile, annenin annesini hacb etmez. Öyle ise baba vasıtasıyla ölen kişiye bağlanan nine, annenin annesini men etmez. Ölen kişinin çocukları, ister erkek, ister kız olsun torunlarını alıkoyar. Zira torunlar ancak baba veya anneleri vasıtasıyla ölüye bağlanırlar veya baba onlardan daha yakın bir asabedir. Bu hüküm fakihlerin ittifakıyla öyledir. Bunun gibi ölen kişinin torunları da kendilerinden uzak olanları hacbederler (ah koyarlar). Ölen kişinin oğlunun kızları ise daha fazla hacb olunurlar. Ölen kişinin iki kızı varsa, iki kız, oğlunun kızlarını hacb ederler. Ancak o torunların beraberinde onları asabe yapacak oğlun erkek evlatlarından biri olmalıdır. Bu erkek evladın derecesinin, onların derecesinden daha aşağı olması durumu değiştiremez.
Ölen kişinin
erkek ve kız kardeşleri, ister ana-baba bir olsun, ister baba bir olsun,
isterse ana bir olsun şu şekillerle hacb olunurlar:
a) Ölenin babası ile
b. Ölenin oğlu ile
c. Ölenin oğlunun oğlu ile bu hüküm icma ile sabittir.
Zira babalık ve oğulluk ciheti, kardeşlik cihetinden evvel geliyor. Bu hükümden dede istisna edilmiştir. Zira dede, ana-baba bir olan ve baba bir olan erkek ve kız çocukları hacb etmez. Onlarla beraber mirasçı olur. Zira onlar ölüye yakınlık derecesinde eşittirler ve ölüye dede vasıtasıyla bağlanmamışlardır. Bununla beraber baba bir olan erkek kardeşlerle, baba bir olan kız kardeşler arasında fark vardır. Zira baba bir kız kardeşler, ana-baba bir olan erkek ve kız kardeşle de hacb olunurlar. Ancak o kız kardeş, öz kız ile veya oğlunun kızı ile bir arada bulunmalıdır. Çünkü bu kız kardeş, başkasıyla beraber olduğunda asabe olur ve ana-baba bir olan erkek kardeş gibi sayılır.
Baba bir olan kardeşler de ana-baba bir olan iki kardeşle hacb olunur. Ancak onların beraberinde baba bir olan erkek bir kardeş bulunursa, o onlan asabe yapar ve onlarla beraber mirastan geriye kalan kısmı alır. Ölen kişinin ana bir olan kardeşi ise, babasıyla, oğluyla, oğlunun oğluyla hacb olduğu gibi kızıyla, oğlunun kızıyla ve dedesiyle de hacb olunur. Bu hükümlerin hepsi ulemanın icmai ile sabittir. Ölen kişinin annesi ise, ölenin ana bir kardeşini her ne kadar bu kardeş anne vasıtasıyla ölüye bağlanıyorsa da hacb etmez. Ölen kişiye başkası vasıtasıyla bağlananların o vasıta ile hacb olunmalarının şartı, cihetlerinin aynı olması veya başkası vasıtasıyla ölüye yetişilen kimse tek başına kaldığında terekenin tümünü alacak kişi olmasıdır. Örneği: Dede ile babanın beraber olması veya nine ile annenin beraber olması veya kardeş ile babanın beraber olması halinde, baba dedeyi, anne nineyi, baba kardeşi hacb eder. Fakat anne çocuğu üe beraber olursa onu hacb edemez.
Zira anne annelik sıfatıyla, ana bir olan kardeş de kardeşlik sıfatıyla mirasçı olur. Burada anne tek başına kalsaydı, terekenin tamamını değil ancak 1/3'ini alırdı.
a) Ölen kişinin babası ile zira ölen kişinin babası, onların babalarını hacb ettiğine göre onları bıttarıkı evla hacb eder.
b) Ölen kişinin dedesi ile zira dede, baba yerine geçer.
c) Ölen kişinin oğlu ile ölen kişinin oğlu ölen kişinin kardeşlerini hacb ettiğine göre, kardeşinin çocuklarını bıttarıkı evla hacb eder...
d) Ölen kişinin oğlu ile. E. Ölen kişinin ana-baba bir kardeşi ile. Zira o diğerlerinden daha yakındır. F. Ölen kişinin beraber kardeşi ile zira o da diğerlerinden daha yakındır. Baba bir olan kardeşin oğlu ise bunlarla hacb olunduğu gibi ana, baba bir kardeşin oğlu ile hacb olunur. Zira ikincisi birincisinden daha yakındır. Akrabalık derecesi daha kuvvetlidir. Ana bir olan kardeşin çocukları ise zevi'l-erhamdırlar. (uzak akraba sayılırlar.) ve pay ile mirasçı olmazlar.
a) Baba ile,
b) Dede ile.
c) Oğul ile,
d) Oğlu ne kadar aşağı inerse insin oğulları ile,
e) Ana-baba bir olan kardeşiyle.
f) Baba bir olan kardeşiyle.
g) Ana-baba bir veya baba bir olan kardeşin oğlu ile.
h) Kızıyla veya oğlunun kızıyla beraberse ana-baba bir olan kız kardeşle zira o başkasıyla beraber asabedir ve ana baba bir olan kardeşin derecesindedir.
ı) Kızıyla veya oğlunun kızıyla beraber olursa baba bir olan kardeşle zira o başkasıyla beraber asabedir.
i) Amcaların çocukları ister ana-baba bir, ister baba bir olsunlar, bu saydığımız kişilerle hacb olunurlar.
Ayrıca şu kişilerle de hacb olunurlar.
a) Amca, kendi çocuklarım hacb eder.
b) Ana-baba bir amcanın oğlunu hacb eder.
Kardeşin oğlu hiç kimseyi asabe yapmaz. Kardeşin oğlu, kız kardeşin oğlu hiç kimseyi asabe yapmaz. Kardeşin oğlu, kız kardeşini ister ana-baba bir olsun, ister baba bir olsun, asabe yapmaz. Zira kardeşin kızı pay sahibi mirasçılardan değildir. O sadece zevi'l-erhamdır. (uzak akrabadır) Hacb-ı noksan ile hacb olunan kişiler: Bütün mirasçılar hacb-ı noksan ile hacb olunabilir. Örneği: Koca, ölen hanımının malının yansını alır. Fakat kadının çocuğu varsa koca terekenin 1/4'ini alır. Kadın, ölen kocasının malının 1/4 'ini alır. Eğer adamın çocuğu varsa, kadın terekenin 1/8'ini alır. Anne, ölenin çocuğu veya kardeşleri varsa terekenin 1/3'i yerine 1/6'ini alır. Kardeşin kızı, ölen kişinin kardeşi veya kızıyla beraber olursa, terekenin yarısı yerine 1/6'ini alır. Baba bir kız kardeş, ana-baba bir olan kız kardeşle beraber olursa terekenin yarısı yerine 1/6'ini alır. Eğer başka bir erkek çocuk olursa, tek başına bütün terekeye sahip olacakken yansını alır. Öteki mirasçılar da böyledir. Hacb-ı hirman ile hacb olunan kişi {mirastan tamamen mahrum edilen-men edilen kişi) başka birisini hacb-ı noksan ille hacb edebilir, (miras payını azaltabilir) Örneği: Ölen kişi geride dedesini, annesini ve iki tane de ana baba bir erkek kardeş bırakırsa, dede ana bir olan iki kardeşi hacb eder. (Mirastan mahrum eder.) Fakat o iki kardeş annenin terekeden payım azaltarak 1/3'ini alacakken 1/6'e düşürürler. Bunun gibi bir kişi ölürde geri de annesini ana baba bir olan erkek kardeşini ve baba bir olan erkek kardeşini bırakırsa, anne malın 1/6'ini alır. Çünkü baba bir olan kardeşi hacb edsede hacb olunan bu kardeş anneyi malın 1/3'ini almaktan 1/6'ini almaya düşürür. Kati küfür ve kölelik gibi bir sıfattan ötürü hacb edilen kişi, başka birini ne hacb-ı hirman ile ne de hacb-ı noksan ile hacb edemez. Zira onun varlığı ile yokluğu gibidir. Örneği babasını öldüren oğul ile anne beraber olursa, anne malın 1/3'ini alır. Zira babasını öldüren oğlu mirastan mahrum olur ve hiçbir kimseyi de hacb edemez.
Bu meseleye bu isim verilmesinin nedeni, ana baba bir olan kardeşler ile baba bir olan kardeşlerin terekenin 1/3'ine ortak olmalandır. Bu meselenin izahı ileride gelecektir. Bu meselenin dört rüknü vardır. Bu meselenin dört rüknü vardır:
1. Koca,
2. Anne veya annenin annesi,
3. Ana bir olan iki veya daha fazla erkek ve kız kardeşler.
4. Ana-baba bir olan erkek ve kız kardeşler.
Nitekim bu husus pay sahipleri ve asabeler bahsinde geçmişti. Bu durumda koca, terekenin yansını, anne l/6;'ini ana bir çocuklar ise 1/3'ini alır. Ana-baba bir olan kardeş ise asabedir. Pay sahipleri mirasın tamamım aldıkları için ona mirastan bir şey kalmaz. Zira o pay sahibi değil asabedir. Asabe kaidesine göre ana-baba bir olan kardeş kalmamıştır. Daha önce asabenin tek başına olduğunda mirasın tamamını alacağını, pay sahipleriyle beraber olursa terekenin geriye kalanı alacağını söylemiştik. Eğer pay sahipleri mirasın tümünü almışlarsa, asabenin istifade hakkı sakıt olur. Hz. Ömer'de bu mesele kendisine geldiğinde bu şekilde hükümet-mistir. Fakat varisler Hz. Ömer'e müracaat ederek 'Ey Mü'minlerin emiri! Farz edelim ki bizim babamız bir taşdı ve denize atıldı. Peki bizim anne-mizle, ana bir kardeşlerimizin annesi aynı kadın değil mi?' Demişlerdir. Bazıları, Hz. Ömer'e böyle söyleyen kişi Zeyd b. Sabittir' demişlerdir. Zeyd b. Sabit ise Faraiz ilmi'ni herkesten daha iyi bilen kişiydi. Hz. Ömer bu sözle ikna olmuş ve terekenin 1/3'ine ana, baba bir olan kardeşlerle, ana bir olan kardeşleri ortak etmiştir. Hz. Ömer'in bu hükmüne, sahabe'den bir topluluk da içlerinde feraiz ilmini bilen Zeyd b. Sabitde vardır, -uymuşlar, imam Şafiide bu görüşü tecih etmiştir. Ayrıca görüldüğü gibi- bu makul bir görüştür. Akıl da adalet de bunu kabul eder. Hz. Ömer 'e itiraz eden mirasçıların, farz et ki babamız bir taşıdı ve denize atıldı demelerinden ötürü bu meseleye el-yemrniye ve'l haceriyye de denir.
Sahabenin bazıları dede ile kardeşlerin beraber olması durumundaki miras paylan hakkında konuşmaktan kaçınmışlardır. Bu hususta Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kim cehennemin dibine düşmek istiyorsa, dede ile kardeşlerin miras payı hususunda hüküm versin. Abdullah b. Mesud'un da şöyle dediği rivayet edilmiştir. 'Müşkil meseleleri benden sorun fakat dede meselesinde beni bırakın. Allah dedeyi mülk sahibi kılmasın ve onu baki bırakmasın (dedenin meselesi çok zordur) Ebu kulu, Hz. Ömer'i hançerlediğinde Hz. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir, "Benden üç şeyi ezberleyin:
1. Ben dede hakkında hiçbir şey söylemedim.
2. Ben kelale meselesinde hiçbir şey söylemedim.
3. Kendimden sonra hiç kimseyi halife tayin etmedim.
Biz bu hususta kendiliğimizden bir şey söylemiyoruz. Bir İmam Şafii'nin mezhebine tabi olarak bu mezhebe alimlerinin kabul ettiği hükümleri nakl ediyoruz. Allah hepsinden razı olsun,
Allah'a -güvenerek ve tevfikini dileyerek bu meseleye izahatı yapıyoruz: Ölen kişinin ana-baba bir veya baba bir erkek ve kız kardeşleriyle, ölenin dedesinin birlikte olması halinde dedenin mirasta iki durumu vardır:
1- Dede ve kardeşlerle beraber, mirasta kadın, koca, kız ve nine gibi bir pay sahibinin olmaması.
2- Dede ve kardeşlerle beraber mirasta pay sahibi birinin bulunması.
I. Dede ve kardeşlerle beraber mirasta pay sahibi birinin olmaması o zaman dede kendisi için daha uygun olan şu iki hükümden birini kabul eder.
a) Terekenin 1/3'ini alır.
b) Kardeşlerle beraber terekenin 1/3'ine ortak olur.
Bununla beraber dede, erkek kardeşlerden biriymiş gibi kız kardeşlerin payının iki katını alır. Bu hüküm ana-baba bir veya baba bir kardeşlerle beraber bulunması halinde geçerlidir. Ana bir olan kardeşler ise dede ile beraber olduklarında miras alamazlar; dede onları hacb eder. Bu hususu hacb konusunda izah etmiştik.
Dedenin mirasın 1/3'ine kardeşlerle beraber ortak olmasının (Mu-kaseme'nin) daha faydalı olduğu durumlar; Dede'nin mirasın 1/3'ini kardeşlerle paylaşması (mukaseme) dede için şu durumlarda mirasın 1/3'ini almaktan daha faydalıdır:
1. Ölen kişinin arkasında dede ve bir tane kardeş kalmışsa, malın yarısı dedeye, yansı da kardeşe verilir.
2. Ölen kişinin geride dedesi bir kız kardeşi kalmışsa, malın 2/3'si dedeye 1/3'ide kız kardeşe verilir.
3. Ölen kişinin dedesi ve iki tane kız kardeşi kalmışsa, malın yansı dedenin, diğer yansı da iki kız kardeşin olur.
4. Ölen kişinin dedesi ile beraber üç tane de kız kardeşi kalırsa, dedeye iki tane beşte bir her iki kız kardeşe de beşte birer hisse verilir.
5. Ölen kişinin dedesi, bir erkek kardeşi, bir de kız kardeşi kalırsa, dede 2. Erkek kardeş, 2. Kız kardeş ise 1. Hisse alır. Dedenin mirasın 1/3'ini almasının daha faydalı olduğu durumlar. Eğer dede ile beraber dedenin iki mislinden fazla kardeş varsa, dedenin mirasın 1/3'ini alması dede için mukasemede daha faydalıdır.
Bu durumlan şöyle sıralayabiliriz.
1. Dede ile beraber üç erkek kardeşin kalması burada dede kardeşlerle ortak olursa onun payı terekenin 1/3'ine tekabül eder. Bu durumda dedeye terekenin 1/3'i verilmelidir. Zira 1/3 dede için daha yararlıdır.
2. Dedenin, bir erkek kardeş ve üç kız kardeşle beraber kalması bu durumda dedenin 1/3 alması daha yararlıdır. Dedenin terekenin 1/3'ini almasını daha faydalı olduğu durumlan bu şekilde çoğaltmak mümkündür. Mukseme ile terekenin 1/3'ini almanın dede için eşit olduğu durumlar, paylaşmakla terekenin 1/3'ini almanın dede için eşit olduğu durumlar, kardeşlerin dedenin iki misli olduğu durumlardır ki bunlan da şöyle sıraya koyabiliriz:
1. Dedenin iki kardeşle beraber kalması bu durumda dedenin pay-laşmasıyla 1/3 alması eşittir.
2. Dedenin dört kız kardeşle beraber kalması bu durumda dedenin paylaşmasıyla 1/3 alması eşittir.
3. Dedenin bir erkek, iki de kız kardeşle beraber kalması bu durumda paylaşılırsa dedeye iki hisse düşer ki malın 1/3'ide iki hissedir. Bunun için taksimat ile 1/3 burada eşittir. Paylaşmakla 1/3 eşit olduğunda dedenin 1/3 alması daha evladır. Zira daha kuvvetlidir. Miras meselesinde asabe takdim edilir. Bazılan, mukasemat yönüyle almalı derken, bazıları da 'dede kendi keyfindedir. İstediği şekilde alabilir' demişlerdir.
II. Dede ve kardeşlerle beraber, mirasta pay sahibi birinin bulunması bu durumda dede kendisi için daha uygun olan şu iki hükümden birini kabul eder:
a. Terekenin 1/3'ini alır.
b. Kardeşle beraber terekenin 1/3'ine ortak olur. Bu durumda dede, erkek kardeşlerin biriymiş gibi kız kardeşlerin payının iki katını alır. Bu hüküm, ana baba bir ve baba bir kardeşlerle beraber bulunması halinde geçerlidir. Ana bir olan kardeşler ise dede ile beraber olduklarında miras alamazlar. Dede onları hacb eder.
1. Ölen kişinin arkasından dede ve bir tane kardeş kalmışsa, malın yarısı dedeye, yansı da kardeşe verilir.
2. Ölen kişinin geride dedesi ve bir kız kardeşi kalmışsa, malın 2/3'si dedeye, 1/3'i de kız kardeşe verilir.
3. Ölen kişinin dedesi ve iki tane kız kardeşi kalmışsa, malın yansı dedenin, diğer yarısı da iki kız kardeşin olur.
4. Ölen kişinin dedesi ile beraber üç tane de kız kardeşi kalırsa, dedeye iki tane beşte bir, her kız kardeşe de beşte birer hisse verilir.
5. Ölen kişinin dedesi, bir erkek kardeşi, bir de kız kardeşi kalırsa; dede 2. erkek kardeş 2. kız kardeş ise 1 hisse alır. Bazen baba bir olan kardeşlere, ana-baba bir olan kız kardeşin payından bir şey kalır. Bunun misali dört Zeyd meselesidir.
Bu mesele Zeyd b. Sabite nispet edildiği için ez-Zeydiyytu'l Erbaa denilmiştir: Şimdi bu dört meseleyi beyan edelim.
1. Mesele buna el-aşeriyye meselesi de denir. Bu meselesi de denir. Bu meselede Ölen kişinin geride dedesi, ana-baba bir olan kız kardeşi ve baba bir kardeşi kalmıştır. Burada dede için en karlı olan taksimattır. Dede 2 hisse, fakat ana-baba bir olan kız kardeş dedeyi işin içinden çıkanr. Sonra baba bir olan kardeşin hissesini dedeye saydıktan sonra onun hissesini alır. Ona burada terekenin yarısından sonra geriye ne kalırsa o, düşer. Örneği tereke 10 lira olursa, dede 4. lira, ana-baba bir olan kız kardeş ise geriye kalan 1 lira alır.
2. Mesele bu meseleye el-Meseletü'l İşriniyye denir. Bu meselede ölen kişinin geride dedesi, ana-baba bir olan kız kardeşi ve baba bir olan iki tane kız kardeşi kalmıştır. Burada da dede için karlı olan taksimattır. Terekeyi 10 hisse üzerinden farz edersek dede dört hisse alır. Ana-baba bir olan kız kardeş terekenin yansını alır. Geriye kalan malı da baba bir olan iki kız kardeşten alır. Terekenin 20 milyon lira olduğunu düşünürsek, 8 milyon lirasını dede, 1 milyon lirasını ana-baba bir olan kız kardeş, geriye kalan 2 milyon lirayı da baba bir olan iki kız kardeş alır.
3. Mesele bu meseleye muhtara tu. 2-Zeyd adı verilir. Bu meselede ölenin geride annesi, dedesi, ana-baba bir olan kız kardeşi, baba bir olan bir erkek kardeşi ve baba bir olan kız kardeşi kalmıştır. Burada malın 1/6'ini anne alır. Zira kız kardeşler birden fazladır. Dedenin ise taksimatla almasıyla annenin payından sonra geriye kalanın 5/1'ini alması eşittir. Böylece dede geri kalanın 1/3'ini alır. Ana-baba bir olan kız kardeş, erkek kardeşi ile kız kardeşini dedeye karşı kullanır. Sonra malın yansını alır. Geriye kalan malı da baba bir olan erkek kardeşle baba bir olan kız kardeşi alır. Erkek kardeş 2 hisse, kız kardeş ise 1 hisse alır. Terekenin 54 milyon lira olduğunu farz etsek, anne 9 milyon lira alır. Zira malın 1/6'i kadardır. Dede 15 milyon lira alır. Bu da malın geri kalan kısmının 1/3'idir, Ana-baba bir olan kız kardeşler, baba bir olan erkek kardeş ile baba bir olan kız kardeşi dedeye karşı kullanarak 27 milyon lira alırlar ki bu terekenin yansıdır.. Bunlardan sonra geriye 3 milyon lira kalır; 2 milyon lirasını baba bir olan erkek kardeş, 1 lirasını da baba bir olan kız kardeş alır. 4. Mesele: Bu meseleye Tisıniyyetu'z-Zeyd adı verilir. Burada ölen kişiden geriye annesi, dedesi, ana-baba bir olan kız kardeşi, baba bir olan i-ki erkek kardeşi ve baba bir olan bir kız kardeşi kalmıştır. Burada anne 1/6 alır. Dede annenin payından sonra geriye kalanın 1/3'ini alır. Bu dede için taksimattan ve 1/6 almaktan daha karlıdır. Ana-baba bir olan kız kardeş malın yansını alır. Geriye kalan malı da baba bir olan erkek kardeşler alır. Terekenin tamamını 90 milyon lira kabul edersek annenin hissesi 15 liradır ki bu, malın 1/6'idir. Dedenin hissesi 25 milyon liradır ki buda annenin payından sonra geriye kalan malın 1/3'idir. Ana-baba bir olan kız -kardeşin payı ise 45 milyon liradır ki bu da terekenin yansıdır. Geriye kalan 3 milyon liranın 2 milyon lirasını baba bir olan erkek kardeş, 1 milyon lirasını da baba bir olan kız kardeş alır. Ekderiyye Meselesi Alimler şöyle demişlerdir: 'Kız kardeşe -ister ana-baba bir olsun, ister baba bir olsun dede ile beraber muade meselelerinden başka pay verilmez. Ancak el-ekderiyye veya Garra meselesi bundan hariçtir. El-ekderiyye veya Garra meselesi şöyledir: Ölen kadının geride kocası, annesi, ana baba bir veya baba bir kız kardeşi ve dedesi kalmıştır. Buna el-ekderiyye denilmesinin sebebi, ashabın feraiz ilmini en iyi bileni olan Zeyd b. Sabitin fikrini bu-lundurmasıdır. Bunun için el-Ekderiyye bulanık (karışık) olan mesele, demektir.
Bazılan ise şöyle demişlerdir: Bu meseleye el-Ekderiyye isminin verilmesinin sebebi, ölen kadının Ekder kabilesinden olmasıdır. Bu meseleye ğarra denilmesinin sebebi ise insanın aklına şaşkınlık verdiği içindir. Allah hakikati daha iyi bilir. Bu meselede koca, terekenin yarısını anne 1/3'inî alır. Koca ile annenin payı çıktıktan sonra 1/6 kalır. Bu durumda dede için en iyi olan, kalan 1/6'i almasıdır. Zira dedenin hissesinin 1/6'den az olmaması gerektiğini söylemiştik. Burada kıyasen kız kardeş Pay alamaz. Zira geride bir şey kalmamıştır. Kız kardeş, tıpkı ana/baba "ir olan erkek kardeşin durumuna düşmüş oluyor. Kız kardeşin yerinde erkek kardeş olsaydı o da hiç bir şey almayacaktı. Fakat Şafii mezhebinin fakihleri bu meselede kız kardeşe terekenin yarısını vermişler ve bunu pay olarak kabul etmişlerdir.
Zira kız kardeşin asabeliği ile dede ortadan kalkar ve onu mirastan hacb edecek bir kimsede yoktur. Ancak Şafii mezhebii Alimleri bu hükümden sonra kız kardeşin payını dedenin payına katarak 2 payın dede ile kız kardeş arasında taksim edilmesine; ona malın 1/3'inin veya 2/3'sinin verilmesine hükmetmişlerdir. Bunu da aralarındaki asabeliği dikkate alarak kız kardeşin dedenin üç misli almaması için yapmışlardır. Zira kardeşin dededen üç kat fazla alması doğru değildir. Zira ikisi dedeye nisbeten aynı derecededirler. İşte bu nedenle Şafii uleması her iki tarafı da gözeterek bu meseleyi bu şekilde hükme bağlamışlardır. İşte buna binaen koca terekenin yansını, anne 1/3 ini alır ve onların paylan inceltilerek artırılır. O zaman kocaya malın yansı düşer ki bu üç paydır. Anneye 1/3'i düşer. Bu da 2 paydır dedeye 1/6 düşer ki bu 1 paydır. Geriye kalanın yansı da kız kardeşe verilir. Bu ise 3 paydır. Böylece paylar 9'a ulaşır. Sonra dede ile kız kardeşin paylan birleştirilir ve dede 2 hisse kız kardeş de 1 hisse alır. (Mesele Avl edilmek suretiyle) tereke 27 hisseye ayrılır. Bunun yansı avl yapılmış olarak kocaya 1/3'i avl yapılmış olarak anneye verilir ki bu 6 hissedir. Geriye kalan 12 hissenin 4'ü kız kardeşe, 8!i de dedeye verilir. Bu hüküm asabe yapmak kaidesi gereğince verilmiştir. Bu, dede ile beraber bulunan kız kardeşin mirasın aslıdır. Allah her şeyin hakikati daha iyi bilir. Ebu Hanife hariç Zeyd b. Sabit'in mezhebi ile amel eden cumhura göre öyledir. Ebu Hanife, İbn Abbas ve Ebu Bekir'in görüşünü almıştır. Buna göre kız kardeş (Ekderiyye meselesinde) sakıt olur. Miras alamaz. Hz. Ömer, Hz. Ali ve İbn Mesud'a göre kız kardeş burada malın yansını alır. Ancak hissesi dedenin hissesine katılmaz. Bu görüşte Zeyd bin Sabit'in mezhebi arasındaki ihtilaf kız kardeşin alacağının miktarını tayindedir. Yoksa her iki taraf da onun sakıt olmayacağında ittifak halindedirler. HARKA=PARÇALANMIŞ bu mesele mirasın anne, dede ve kız kardeş arasında taksiminde görülür. Zeyd bin Sabit, Malik, Şafii ve Ahmed b. Han-bel'e göre anne üçte birini alır. Kalanım dede ve kız kardeş aralannda, erkeğe iki kadın hissesi olacak şekilde taksim olur. Hz. Ali'ye göre anne üçte biri, kız kardeş yansım, dede de kalan altıda birini alır. îbn Abbas'a göre kız kardeş bir şey alamaz. Bu Ebu Hanife'nin re'yidir. Bu mesele, ashabın görüşlerini parçaladığı veya görüşler, çokluğundan dolayı bu meseleyi parçaladığı için bu isimle anılır.
Bu avl meselelerinden bir meseledir. Burada mesele, içinde sekizde bir ve altıda bir bulunduğu zaman 24'den 27'ye avl eder. Mesela varisler hanım, iki kız anne ve baba olsa, hanım 1/8 kızlar 2/3, anne 1/6, baba 1/6 alır. Mesele (yani en küçük ortak kat) 24'tür ve 27'ye avl eder. Buna nıinberiyye denilir. Sebebi ise, Hz. Ali (r.a.)'ye bu mesele minberde iken sorulmuş ve fetvasını derhal orda vermiş olduğu için bu ismi almıştır.
Bu, varisler koca, anne (veya nine), öz kardeşler ve anne bir kardeşler olduğu takdirde görülen bir meseledir. Burada asi olan öz kardeşlerin miras almamasıdır. Çünkü onlar asabedir farzlardan geri kalanı alırlar. Burada ise farzlar terekenin tamamını götürmektedir. Zira koca yansını, anne altıda birini, anne bir kardeşler üçte birini alırlar ve mal biter. Maliki ve Şafıüer bu hususta Hz. Ömer ve Zeyd'in re'yini olarak öz kardeşlerle anne bir kardeşlerin ortak olmalannı savunmuşlardır. Buna koca farz olarak malın yansını, anne farz olarak altıda birini alır. Kalanı da kardeşler arasında eşit olarak taksim edilir. Yani öz kardeşler, üvey kardeşler, erkeği kadını eşit alırlar. Haceriyye veya hımariyye denilmesinin sebebi, öz kardeşler Hz. Ömer'e gelip: Kabul et ki, bizim babamız himar=eşek veya hacer=taş idi. Biz annemize varis olmalıyız" dedikleri için haceriyye veya hımariyye denilmiştir. Öz kardeşler anne bir kardeşlerle müşterek tutul-duğu için de müştereke veya müşerreke diye anılmıştır. Burada asabe olan öz kardeş, farzlar bütün terekeyi götürdüğü halde varis olmaktadır. İşte bu, kaideye muhaliftir. Hz. Ali, Ebu Hanife, Ahmed bin Hanbeli ve Da-vud Zahiri'ye göre öz kardeşlere bir şey düşmez. Çünkü onlar asabedir. Farzlar terekenin tamamını almıştır. Buna göre mal şu şekilde paylaştırılır. Koca yansını, anne birini, anne bir kardeşler üçte birini alır. Çünkü şu ayetin zahiri bunu ifade etmektedir:
Eğer bir erkek veya kadın, çocuğu ve babası olmayan bir kimse (kelale) olur ve onun bir erkek veya kız kardeşi bulunursa bunlardan her birinin hakkı altıda birdir. [175]
Eğer erkekli dişili kardeşleri varsa o vakit erkeğe iki kadının payı kadar verilir." Bu ayetten maksad da diğer kardeşlerdir. Aralarındaki fark şu: Anne bir kardeşlerin kadını erkeği eşit alırlar. [176]
Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur:
Farzları sahiplerine ulaştırın. Kalan en yakın erkeğindir" Bütün kardeşleri eşit kabul eden, farzları sahiplerine ulaştırmıyor demektir. Öz kardeşler asabedir. Onların farzları yoktur. Mevcud farzlar da bütün malı aldığına göre, sanki anne bir çocukların yerine ölenin iki kızı varmış gibi ıskat edilmeleri vacib olur. Bütün alimler müvalat yoluyla varis olmanın gerçekleşmeyeceğini söylemişlerdir. Nehai ise bu yol ile varis olunacağını söylemiştir. Ebu Hanife ise; "Müvalat akdi yapan kimse cinayetten dolayı diyet ödeme olmadıkça bu akdi bozabilir, "demiştir. Müvalat: Nesebi (kimin soyunda olduğu) bilinmeyen bir kimsenin nesebi belli bir kimse ile: "sen benim velimsin. Ben ölürsem bana varis olursun. Ben bir cinayet işlersem, diyetini verirsin" diyerek anlaşma yapmasıdır. Lanetleşme (mülaane) karısına zina iddia yöneltip bunu dört şahidle belgeleyemediği için karısıyla karşılıklı lanetşerek kazif cezasından kurtulmasıdır. Bu hususta yüce Allah şöyle buyurmuştur:
Kendi hanımlarına zina isnad eden, ancak kendisinden başka şahidi bulunmayan kimse ise, doğru söyleğine dair Allah adına yemin ederek dört defa şahitlik eder. Beşinci şahitliğinde ise, eğer yalan söylüyorsa Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasını ister, kadının Allah adına yemin ederek kocasının yalan söylediğine dair dört defa şahitlik etmesi ve beşinci şahitliğinde eğer kocası doğru söylüyorsa Allah'ın lanetini kendi üzerine olması onun hakkında ki cezayı kaldırır. [177]
Lanetleşme olan bir çocuk öldüğü takdirde Ebu Hanife'ye göre çocuğun annesi asabe olduğu için malın tümünü alır. Maliki ve Şafîiye göre pay olarak üçte bir alır. Malın gerisi hazinenindir. Düşük (doğan) çocuk haykırma şeklinde ses çıkarırsa:
Malik ve Ahmed b. Hanbel'e göre varis de olmaz başkasına miras da bırakmaz. Eğer bu çocuk kımıldar ve nefes alır -hatta bu süre uzar ve em-zirilse- ve aksırırsa Malik'ten (olumlu ve olumsuz) şekilde iki rivayet vardır. Ebu Hanife ve Şafii'ye göre düşük (doğan) çocuk kımıldar, nefes alır. aksınrsa kendisi varis olduğu gibi başkasına miras da bırakır. Ebu esirin mirası: Esir ya hayattadır veya hali meçhuldür.
a) Sağ olduğu biliniyorsa başkasına varis olur. Başkası ona -sağ oldukça- varis olamaz. Zira daha ölmemiştir. Onun için hayattaki insanlar gibi muamele görür. Müslüman nerede olursa olsun Dar-i islam halkından sayılır. Esirliğin buna bir etkisi olmaz. Dolayısıyla esirin hükmü irti-dat etmediği müddetçe-miras babında diğer müslümanların hükmü ile aynıdır. İrtidat ettiği bilinirse mürtedin hükmüne tabidir. Çünkü Dar-ı İslam'da irtidat edenle Dar'ı harpte irtidat eden arasında fark yoktur.
b) Hali meçhul ise, şu halde ne öldüğü, ne irtidat ettiği ve nerede olduğunu bilinmiyorsa o takdirde yukarda geçen mefkudun hükmüne tabidir. Durumu açıklığa kavuşuncaya kadar malı taksim edilmez. Hanımı başkasıyla evlenmez. Yüce Allah her yerde ve her zamanda bize yardımcı olsun.
Hünsa kelimesi, inhinas kökünden gelmekte ve kırılmak katlamak ve kırıtmak manalarına gelir. Müşkil kelimesi ise şekeîe emru şukülenn maddesinden alınmıştır ve eşkele -iş karıştı- açıklamadı, anlamına gelir. Hünsa-ı müşkilin İstılahı manası ise bir insanda hem erkeklik, hem de kadınlık uzvunun bulunmasıdır veya bir insanda bulunan cinsel organın erkeğinkine de, kadınmkine de benzememesi ve o mahalden sidik çıkmamasıdır. Hünsanın kısımları iki kısımdır. Biri hünsa~ı müşkül, diğeri hün-ğayr-ı müşkildir. Müşkil olmayan hünsa kendisinde erkeklik veya kadinlık sıfatlarından birinin ağır bastığı kişidir. Örneğin: Erkeklik tarafı ağır basan, evlenen ve çocuğu olan kişi kesin olarak erkek kabul edilir. Kadınlık tarafı ağır basan, evlenip hamile kalan kişi de kesin olarak kadın kabul edilir. Hünsa'ı Müşkil ise erkekliği ve kadınlığı belli olmayan kişidir. Bu tür kişilerin erkeklik veya kadınlık tarafının tercih edilmesinin alametlerini fakihler saymışlardır. Mesela menisi gelirse erkek olduğu kabul edilir. Hayız görürse kadın olduğu kabul edilir veya kadınlara ilgi duyarsa erkek olduğu, erkeklere ilgi duyarsa kadın olduğu kabul edilir. Bugün tıp o kadar ilerlemiştir ki artık kimsenin hünsa'ı müşkil olarak kalma ihtimali çok azdır. Fakat doktorların erkeklik veya kadınlık tarafının hangisinin ağır bastığına karar veremedikleri bir durum olursa, o zaman o hünsa'ı müşkildir. Hünsa-ı Müşkil'in miras durumu: Bir kişi hünsa-ı müşkil olursa, baba, ana, dede ve nine olması söz konusu değildir. Zira bunlardan biri olursa miras durumu apaçık ortaya çıkar. Hünsa-ı müşkil'in kan veya koca olması sahih olmaz. Bu durumda hünsa-ı müşkil'in miras durumu şu cihetlerden birine göre takdir edilir. Evlatlık cihetiyle kardeşlik cihetiy-le, amcalık cihetiyle veya vela yoluyla, bunu biraz izah edelim:
1. Hünsa-ı Müşkil'in mirastaki payı -erkek veya kadın olmasıyla değişmiyorsa ve mirasçılar da- erkek olsun, kadın olsun- bundan etkilenmiyorsa, tereke normal şekilde (tabii mecrasında) taksim edilir. Mesela mirasçılar anne, ana, baba bir olan kardeş ve ana bir olan hünsa'dan ister erkek, ister kadın olsun burada bayı değişmez. O her halükarda terekenin 1/6'ini alır. Zira annenin çocuğu- ister erkek, ister kadın olsun, terekenin 1/6'ini alır ortada birden fazla kardeş olduğu için anne de 1/6 alır. Geriye kalan malı ise asabe sıfatıyla ana-baba bir olan kardeş alır.
2. Hünsa'nın erkek veya kadın olması halinde bir sıfatıyla miras alacak, diğer sıfatıyla da miras alamayacak olursa, hünsa'nın durumu (erkeklik veya kadınlığı) kesinleşinceye kadar kendisine mirastan pay verilmez veya mirasçılarla, anlaştığı takdirde anlaştığı miktar verilir. Kadın mirasçıların bazıları erkek, erkek mirasçıların da bazıları kadın olup mirastan pay alamayacak olsalardı, hünsa'ya mirastan bir şey verilmezdi. Me-sala ölen kişinin geride hanımı, amcası ve kardeşinin hünsa bir çocuğu kalmışsa, kadın 1/4 alır, hünsa'nın erkek veya kadın olması onun payını etkilemez. Amcaya ise hünsa'nın durumu müşkil oldukça bir şey verilmez, zira Hünsa erkek kabul edilirse amca mirastan mahrum edilir. Bu durumda hünsai müşkile de mirastan bir şey verilmez. Zira onun kadın olması söz konusudur ve kardeş kızının mirasta hissesi yoktur. Bu durumda terekenin üç tane 1/4'i bekletilir. Hünsa erkek çıkarsa o malı kendisi alır. Kız çıkarsa o malı amca alır.
3. Hünsa'nın kadın veya erkek olması miras payını değiştirirse ve hünsa ile beraber olan mirasçıların paylan değişirse, bu değişiklik dikkate alınarak mirasın bir kısmı tasım edilir. Geri kalan kısım ise hünsanın dururnu açığa çıkıncaya kadar bekletilir. Hünsa'nın durumu kesinleşince duruma göre miras paylan dağıtılır veya hünsa diğer mirasçılarla anlaşın-caya kadar tereke bekletilir. Mesela ölen kişin geride bir oğlu, bir de hünsa-ı müşkil çocuğu kalırsa, hünsa'nın erkek olması halinde tereke iki kardeş arasında eşit bir şekilde taksim edilir. Hünsa kız olursa terekenin 2/3'si erkek çocuğa, 1/3'ide kıza verilir. Bu durumda hünsa kız olarak kabul edilir ve tereke'nin 1/3'i verilir. Hünsa'nın erkek olma ihtimali de dikkate alınarak erkek kardeşe malın yansı verilir. Terekeden geriye kalan ise hünsa-ı müşkil'in durumu kesinleşinceye kadar bekletilir. Hünsa erkek çıkarsa o malı alır. Kadın çıkarsa o malı erkek kardeşi alır. Eğer hünsa'nın durumu açığa çıkmazsa kardeşiyle anlaşarak geriye kalan o malı paylaşırlar. Ebu Hanife'den meşhur rivayete göre (bu kimse) eğer idrannı erkeklik organından yaparsa erkek, dişilik organından yaparsa kadındır. Eğer idrar her iki organdan da çıkıyorsa (oturarak idran yaptığı zaman) iki idrardan hangi organdan çıkanı daha ileri gitmiş ise kişi o organa sahip olanlann cinsindedir. Eşit durumda ise müşkil durumda kalınır. (Hangi cinsten olduğuna karar verilemez.) Ta ki yaşı ilerleyince sakallı çıkar veya kadınla ilişki kurarsa erkekdir. Fakat eğer göğsünden süt gelir, kadınlık organından cinsel ilişki kurulabilirse veya adet kanaması görürse kadındır. Bu sayılanlardan bir belirti görülmez ise bu hünsa'ı müşkil'dir. Mirasta kadın gibi işlem görür. Şafii de böyle söylemiş. Fakat miras hususunda muhalefet etmiştir. Ona göre oğlu mirastan yanm pay alır. Hünsa üçte bir, altıda bir pay, hünsanın durumunda bir belirti ortaya çıkınca veya aralannda anlaşma olana kadar bekletilir. Ahmed b. Hanbel'e ve Malik'e göre idrann çıktığı yer dikkate alınarak mirasçı olur. İdrar her iki organdan da çıkıyorsa hangi organdan çıkan idrar daha ileri gitmiş ise ona itibar edilerek mirasçı olur. İkisinden de eşit derecede çıkıyorsa hangisinden çok idrar çıkmış ise o dikkate alınarak mirasçı olur. Hünsanın hangi cinsten olduğuna karar vermede problem çözülmez ise; bir kimse şöyle bir hünsa ile bir erkek çocuk bırakarak vefat ederse, hünsa oğlun mirasının yansını ve kız mirasının da yansını alır. Böylece bu meselede oğul malın bir üçte birini, bir dörtte birini; hünsada bir dörtte birini, birde altıda birini almış olur. Hesab'ın tarifi: Hesab kelimesinin sözlükte manası, saymaktır. Hasebe, yahsebu kökünden gelir. Maştan ise hüsban vezninde gelir.
"Güneş de ayda hüsban (hesab) iledir.[178] Sayan kişiye hasib, sayılan şeye de mahsub denir.
Hasibe-Yahsibu Bab'ı ize zan manasındadır. Hesabın ıstılahi manası ise, bir takım kaide ve kurallar üzerine bina edilmiş bir ilimdir. Feraiz il-mindeki hesapdan maksad, meselelerin asıllarının, mirasçıların paylarının en azının net olarak belirlenmesidir. Meselelerin asılları daha önceki bahislerden Allah'ın kitabında takdir edilmiş (tayin edilmiş/belirlenmiş) payların/hisselerin iki kısmı olduğu anlaşılmıştır:
Nısıf mahreci Rubu mahreci Sumun mahreci Sülüsan mahreci Sülüs mahreci Südüs mahreci
(Paydası) (Paydası) (Paydacı) (Paydası) (Paydası) (Paydası) 2'dir. 4'tür. 8'dir. 3'tür. 3'tür. 6'dır.
Bu paylann her birinin mahraci, ismini aldığı sayıdır. Mesela sülüsün (1/3'in) mahraci 3, rakamı, südüsün (1/6'in) mahreci 6 rakamı, rub'un (1/4'in) mahreci 4 rakamı, sümün'ün (1/8'in mahreci 8 rakamıdır. Fakat nısfın (yanmm) mahreci 2 rakamıdır. Bu girişten sonra mirasçılann terekeden kesirsiz (net) olarak paylannın ne kadar olduğunu öğrenmek için meselenin asıllannı inceleyelim, da önce her meselenin aslının, kendisinden bir payın veya paylann sahih olduğu en az sayısı olduğunu söylemiştik. Ancak bu meselede bir veya birkaç pay sahibi olduğu zaman böyledir. Eğer mirasçılann tamamı erkek ve asabe ise tereke onlann arasında eşit şekilde taksim edilir. Meselenin aslı, onlann sayısı kadardır. Yani onlar beş kişi ise 5, on kişi ise 10 dur. Mirasçılar erkek ve kadınlardan oluşuyorsa, mesela ölen kişiden geriye iki erkek çocuk, iki de kız çocuk kalmışsa, erkek çocukların her biri iki kız gibi kabul edilir ve meselenin aslı ortaya çıkar. Buna binaen tereke onlann arasında erkeğe 2, kadına 1 hisse verilerek paylaştınlır. Şu halde erkek çocuklann her biri iki kız gibi kabul edildiğinden iki kız kadar pay alır. Zira yüce Allah şöyle buyurmuştur:
Allah çocuklarınız hakkında, erkeğe, iki kadının payı. pay vermenizi tavsiye eder (emr eder). [179]
Feraiz ilminde üzerinde ittifak edilen meselenin asıllan yedi tanedir. Bunlar 2, 3, 4, 6, 8, 12 ve 24'tür. Kendisinde südüs (1/6) bulunur. Her meselenin aslı 6.dan gelir.
Görüldüğü gibi bu meselede annenin hissi 1/6'dir. Zira ölenin oğlu vardır. Bunun için 6 paydan bir pay alır. Oğul ise, asabedir. Asabe olduğu için gerekli kalan 5 payı alır. Not: Feraiz işlemler çözülürken asabelerin hisse nisbeti (A) harfiyle gösterilir. Diğer başka örnekte şöyledir: Ölenin annesi, babası ve oğlu olursa; Başka bir misal;
1/6 ile birlikte; 1/2 ya da 2/3 olursa, yine meselenin aslı (6)'dan kurulur. Mesela;
Bu meselede anne hisse olarak 1/6 olan bir pay, kız 1/2 olan üç pay alır. Amca ise asabedir. Amca ise asabedir. Geri kalan iki payı alır. Diğer başka örnekte şöyledir:
Bu misalde, ölen kişinin geride annesi, kızı ve amcası kalmıştır. Burada anne 1/6, kız malın yansını alır ki 3/6 demektir. Amca ise asabe olduğu için geriye kalan 2 payı alır.
Başka bir örnek de şöyledir:
Burada Ölenin annesi, anne bir olan iki kız kardeşi ve bir amcası kalmıştır.
Başka bir misalde şöyledir:
Bu misalde ölenin annesi, ana bir olan iki kız kardeşi ve bir amcası kalmıştır. Başka bir misal bir meseleden sırf (1/2) ve sülüs (1/3) varsa, meselenin aslı aşağıda görüldüğü gibi yine 6'dan gelir.
Bu altı meselenin tümünün aslı görüldüğü gibi yine 6'dır. Kendisinde sülüs (1/6) olan veya nısf (1/2) ile südüs'ün (1/6) beraber olduğu veya sülüs (1/3) ile sülüsan'ın (2/3) beraber olduğu veya südüs (1/6) ile nısf (1/2) ve sülüsün (1/3) beraber olduğu her meselenin aslı altıdır. Kendisinde rub (1/4) ve südüs (1/6) olan her meselenin aslı aşağıda görüldüğü gibi -12'dir.
(Burada, ölen kişinin arkasında kocası, annesi ve oğlu kalmıştır. Koca, karısının oğlu bulunduğundan ötürü terekenin 1/4'ini alır. Bu 3 pay demektir. Geriye 9 pay kalır. Anne 1/6 alır. Bu da 2 paydır. Geriye kalan 7 pay ise asabe olduğu için kadınının oğlu alır. Eğer rubu (1/4) ile beraber sülüs (1/3) veya sülüsan (2/3) varsa, onunda aslı 12'dendir. Rub ile beraber sülüsün misali şöyledir:
Burada, ölenin gerisinde kocası, iki kızı ve amcası kalmıştır. İki kız olduğundan dolayı kocanın payı 1/4 iki kızın payı 2/3 geriye kalan mal ise asabe yoluyla amcanındır. Kendisinde 1/8 ile 1/6 hisse alacak olanların bulunduğu her miras aşağıda görüldüğü üzere 24 paya göre taksim edilir.
Kendisinde nısf (1/2) ve geriye kalan payların bulunduğu her miras aşağıda görüldüğü gibi 2 pay üzerinde taksim edilir.
Kendisinde iki tane nısf (1/2) pay bulunan mirasta -aşağıda görüldüğü gibi- 2 pay üzerinden taksim edilir.
Burada ölen kişi geride kocasının ve ana-baba bir olan kız kardeşini bırakmıştır. Koca 1/2 alır ki bu bir paydır. Ana-baba bir olan kız kardeş de 1/2 alır ki bu da 1 paydır; yani malı eşit şekilde paylaşırlar. Kendisinde sülüs (1/3) ve diğer paylarını bulunduğu miras -aşağıda görüldüğü üzere 3 pay üzerinden taksim edilir.
Rub (1/4) ile beraber sülüseyn (2/3) varsa, onun misali şudur:
Kendisinde sülüsan (2/3) ve diğer payların bulunduğu miras da aşağıda görüldüğü gibi 3 pay üzerinden taksim edilir.
Burada ölen kişinin geride iki kızı ve (Tablo 14) amcası kalmıştır. Terekenin 2/3'si kızlara verilir ki bu 2 paydır. Geriye kalan 1 pay da asabe olarak amcaya verilir. Kendisinde sülüs (1/3) ve sülüsan (2/3) bulunan mirasta aşağıda görüldüğü üzere 3 pay üzerinden taksim edilir.
Kendisinde rub (1/4) (Tablo 15) veya başka payların bulunduğu miras da görüldüğü gibi -4 pay üzerinden taksim edilir.
Kendiliğinde rub (1/4) ve nısfın (1/2) bulunduğu miras da -aşağıda görüldüğü üzere 4 pay üzerinden taksim edilir.
Kendisinde sümün (1/8) ve (Tablo 17) diğer payların bulunduğu miras da aşağıda görüldüğü gibi 8 pay üzerinden paylaştırılır.
Kendisinde sümün 1/8 ve diğer payların bulunduğu miras da aşağıda görüldüğü üzere 8 pay üzerinden paylaştırılır.
Meselelerin asıllarının kısımları malum olduğu üzere yedi asıl mesele vardır ve bunlar iki kısma ayrılır. Malum olduğu üzere yedi asıl mesele vardır ve bunlar iki kısma ayrılır.
1. Avl yapılan meseleler ki bunlar 6-12 ve 24 paya ayrılan miras meselelerinde söz konusudur.
2. Ebediyyen avl edilmeyen meseledir ki bunlar da 2-3-4 ve 8 pay üzerinden taksim edilen miras meseleleridir. Miras paylarının avl edilecek kısımlarıyla avl edilmeyecek kısımlarının anlaşılması için meselelerin tümünü araştırıp incelemek gerekir. Alimler, Feraiz meselelerini iyice araştırdıktan sonra avl edilecek ve Avledilemeyecek kısımları açıklamışlardır. Avl'm tarifi Avl lugatta yükselmek ve alçalmak manalarına gelir; bazen meyi etmek zulm etmek, haddi aşmak anlamlarında da kullanılır. Şu ayette bu şekilde kullanılmıştır.
"Doğru yoldan sapmamanız için hakikate en yakın olanı budur. [180]
Yani bu, zülm etmemeniz için en uygun yoldur. Avlın ıstılahı manası ise, 'Miras paylarının toplam sayısını artırmak, miras paylannı inceltmek (azaltmak) demektir. Böylece varislerin paylarında eksiklik meydana gelir.
Avlın Meşruiyetinin delili:
Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Hz. Ebu Bekir döneminde feraiz meselelerinde avl yapılmamıştır. Miras paylarında ilk defa avl yapan kişi Hz. Ömer'dir. Onun döneminde bir mesele çıkmıştı. Feraizde uygulanmakda olan pay sistemi bu meseleyi halletmekte yetersiz kalmıştı. Bu hususta Hz. Ömer ashab ile istişare ettiğinde Zeyd b. Sabit, avl yapmasını tavsiye etti. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi: 'Allah'a yemin ederim ki ben, Allah Teala'nın kimi takdim edip kimi tehir ettiğini bilmiyorum. Berf, malı hisselere ayırarak hepinize taksim etmekten daha uygun bir yol bulamıyorum; Hz. Ömer böylece mirasçıların paylarını avl etti. Sahabiler de bu hususta ona muvafakat ettiler. Sonra da imam Şafii'nin de içlerinde bulunduğu alimlerin cumhuru avl meselesini kabul ettiler. Daha ileride Allah'ın izniyle -içerisinde avlın bulunduğu örnekler verilecektir. Avl edilen miraslarımı pay miktarlanmn ne kadar olacağını avl edilen mirasların 6-12 ve 24 paya aynlan miraslar olduğu söylemiştik. 6 paya aynlan miras malının avl edilmesi. 6 aya aynlan miras malı -aşağıda da görüleceği gibi- avledile-cek 7, 8, 9 ve 10 paya çıkanlabilir. 6 paya aynlan miras malı -aşağıda da görüleceği gibi avle edilerek 7, 8, 8 ve 10 paya çıkabilir.
Burada, ölenin kocası malın yansını (1/2), ana-baba bir olan iki kız kardeş ise 2/3'ini alırlar. Miras 6 pay, avlediği takdirde 7 pay üzerinden taksim edilir. (3/6'ü koca alır. Geride 3 pay kalır. Bunun sülüsan-ı (2/3'si) ise 4 paydır.) 6 paya aynlan mirasın, avledilerek 8 paya çıkarılmasının misali ise şu şekildedir:
Bu meselede koca terekenin yansını (nısf) alır ki bu 3 paydır. İki kız kardeş de 2/3'sini (sülüsan) alırlar. Bu da 4 paydır. Anne ise 1/6 (südüs) alır. Bu da 1 paydır. Burada 6 paya aynlan miras avl edilerek paylar 8'e çıkanlmıştır. 6 payın avl edilerek 9 paya çıkanlmasmın misali ise şöyledir:
Burada koca nısf 1/2 alır ki bu 3 paydır. Baba bir olan iki kız kardeş sülüsan (2/3) alır bu da iki paydır: Bu paylar 6 payı aştığından 6 paya aynlan miras avledilerek paylar 9'a çıkarılır. 6 paya aynlan mirasın avledi-lecek 10 paya çıkanlmasmın misali ise şudur:
Burada koca, nısf (1/2) ana-baba bir olan kız kardeşler sülüsan (2/3) ana bir olan kız kardeşler sülüs (1/3), anne ise sudüs 1/6 alır. Bu paylar 6 payı geçtiği için avl edilerek 10 paya çıkanlır. 12 paya aynlan miras avledilerek 13-15 ve 17 paya çıkanlır. 12 paya aynlan mirasın avledilerek 13 paya çıkarılmasının misali şöyledir: Burada, ölenin karısı rub (1/4) ana-baba bir olan iki kız kardeşi sülüsan (1/3) ve ana bir olan kız kardeşi de südüs (1/6) alır. Bu paylar, 12 payı geçtiği için avledilerek miras 13 paya çıkanlır.
12 paya aynlan mirasın avledilerek 15 paya çıkanlmasmın misali de şöyledir:
12 paya ayrılan mirasın avledilerek 17 paya çıkanlmasmın misali şöyledir:
Burada, ölenin hanımı 1/3 alır ki: Bu 3 paydır. Ana-baba bir olan kız kardeşleri 2/3 alır. Bu da 8 paydır. Ana bir erkek kardeşi 1/3 alır. Bu da 4 paydır. Anne ise 1/6 alır. Bu da 2 paydır. Bu paylar 12 payı geçtiği için, paylar 17'ye çıkanlmıştır. 24 paya ayrılan mirasın avledilmesi sadece 27 paya çıkanlabilir. Bunun misali de şöyledir:
Burada ölenin hanımı 1/8 alır ki bu 3 paydır. İki kızı 2/3 alır. Bu da 16 paydır. Babası 1/6 lir. Bu da 4 paydır. Annesi 1/6 alır. Bu da 4 paydır. Bu paylar 24 payı geçtiğinde avı yapılarak 27'ye çıkmaktadır. Meselelerin aslını kurma formülü şöyledir:.
1. Meseledeki Mahreçler (paydalar) mütemasil (eşit) olursa, mesela i-ki tane 1/6 pay olmalıdır. Bu durumda eşit olan paydalardan biri alınır ve meselenin aslı yapılır, örneği: Ölenin, geride babası, annesi ve oğlu kalırsa, aşağıda olduğu gibi iki tane 1/6 pay olur. Mirasın aslı ise altıda bulunur.
2. Meseledeki paydalar mütedahil olursa, yani paydaların biri diğerlerinden büyük ve büyük olanı da küçüğüne bölünebilir olursa, mesela: (1/3, 1/2, 1/6) gibi. Bu meselede 3 ve 2 paydaları, 6 paydasına gider ve 6 paydası da diğerlerine bölünebilir. Burada 2 ile 8 vardır. 2 ise 8'e dahildir. Çünkü 2, 8'i dört kere böler, işte böyle meselelerde en büyük mahreç alınır ve meselenin aslı bundan kurulur.
3. Meseledeki mahreçler belli adeüere bölünebilir olmalıdır. Yani biri diğerine bölünmez. Ancak her birinin ortak 2'ye bölünme kabiletleri vardın Mesela: (1/8, 1/6) gibi, 8 paydası, kesirsiz olarak 6'ya bölünmez. Ancak her biri ortak olarak 2'ye bölünmeye kabildir. Ortak olarak bölünüp her birisinden çıkan sayıya "vakf denir. İşte bu durumda birisinin vakfı, yani bölme neticesinde çıkan sayı, diğerinin tam sayısına çarpılır. Mesela: 3x8 veya 4x6 sonucu meselenin aslı olur.
Bu meselede kızın paydası diğerlerinden küçük olduğu için bırakılır. 6 ve 8 paydalanna gelince mütevafıktir. Yani 2 rakamı gibi muayyen bir sayı ile bölünebilir. Bölündükten sonra birinin yansı diğerinin tamamıyla çarpılır. 3x8=24 ve çıkan miktar meselenin aslı yapılır. 4. Mahreçler mute-bayin olmalıdır, (birbirine benzememelidir) Mahreçler mütedahil de, muvafık da olmamalıdır. Mesela paylar 1/4 ve 1/3 sekilinde olduğunda buradaki 4 ile 3 arasındaki tebayün vardır. Çünkü bunların ikisi birbirine benzemez ve biri diğerine bölünemez. Yani belli adetlere bölünemezler. İşte böyle durumlarda biriyle diğeri çarpılır, çıkan sonuç meselenin aslı kabul edilir. Bkz. Tablo 32 hanımın payı olan 1/4 ile annenin payı olan l/3in arasında tebayün vardır.
Yani bir diğerine dahil olmaz ve belli adetlere bölünemezler. Bu durumda biri diğeri ile çarpılır. Çıkan sonuç o meselenin önceki şeklinde (Tablo 32) açıkça görülmektedir. Meselelerin tashihi ve tashih etmenin yolu: Daha önce, mirasçılann paylannın kesirsiz olarak verilebildiği sayının en azının o meselenin tashihi olduğu söylemiştik. Eğer tereke, mirasçılann sayısına göre taksim edilebilirse, taksimde sadece meselenin aslı üzerinde durulur. Tashihe ihtiyaç kalmaz. Bu durumda -meselede avl yapılmamış ise- her mirasçının meselenin aslındaki payı ne ise o verilir.
Mesela ölenin gerisinde 3 kardeşi, onlann anneleri, 5 tane de amcası kalmışsa bu meselenin aslı 12'dir. Bu durumda 1/4'ini mahreci olan 4'ü 1/3'in mahreci olan 3 ile çarparız. Çünkü ikisi mutebayindirler. 4 ile 3 çarpıldığında çıkan sonuç, yani 12 meselenin aslı olur (4x3=12). Bu mesele aslında tashih edilmiştir: Zira mirasçılann her grubunun paylan kesirsiz (net) olarak tebit edilebilmektedir. Mesela üç hanım terekenin 1/4 'ini alır ki bu 3 paydır; her kadına bir pay verilir. Anne de terekenin 1/3'ini alır. Bu 4 paydır. Böylece paylann toplamı 7'ye ulaşır. Terekenin geri kalanın, ise amcalar alırlar. Bu da 5 paydır. Her amcaya 1 pay verilir. Böylece meselenin aslında tashihe ihtiyacı olmadığı görülür. Başka bir ifade ile mesele aslında tashih edilmiş olur. Zira meselenin aslından taksim olunması, tashih yapmaktan daha makbuldür. Meseleyi uzatmanın faydası yoktur. Avl yapıldığı takdirde mirasçılann payı kesirsiz (net) olarak tesbit edilebiliyorsa, tashihe gerek yoktur. [181]
Aslı 12 olan meselenin (Avl) 1/2'nin mahreci 1/4 'dir. Bu da iki eder. Onun 1/6'nin mahrecinin 6 ile çarpılması gerekir. Zira iki mahreç arasında muvafakat vardır. İkisi de net olarak ikiye bölünebilir. Böylece mesele İ7'ye çıkar. İki nine terekenin 1/6'ini avl yapılmış olarak alırlar ki bu iz eder. (2 paydır). Her nine 1 pay alır. Üç zevce de terekenin 1/4'ini avl yapılmış olarak alırlar. Bu da 3 paydır. Her hanıma 1 pay verilir. Kız kardeşlerde (ana-baba bir dört kız kardeş) avledilmiş olarak terekenin 1/3'ini alırlar. Bu da 4 paydır. Her kız kardeşe 1 pay verilir. Baba bir olan kız kardeşler ise avl edilmiş olarak malın 2/3'sini alırlar. Bu da 8 paydır. Her birine bir pay verilir. Bu meseleye Feraiz ilminde Ümmü'l-Eramil adı verilir. Her grubun paylan, meselenin aslından veya avledilmesinden sonra onlann adetlerine göre net olarak taksim edilmezse meselenin tashih edilmesi vacib olur. Meselenin aslı, her grubun paylarının net olarak verilebileceği en sayıya bağlanır. Meselenin tashihi şu tertip üzere yapılır. 1. Meseledeki kesir, aşağıda olduğu gibi -mirasçılardan grup üzerinde olmalıdır.
Bu meselenin aslı 6'dır. Çünkü paylann içinde iki tane 1/6 pay vardır. Mahreçleri aynıdır ve en büyük rakam 6'dır. Burada baba 1/6, anne 1/6 alır. Geriye kalan mal ise erkek çocuklara verilir. Bu da 4 paydır. Oysa bu 4 payın üç erkek çocuğa net ve eşit olarak paylaştınlması mümkün değildir. Bu durumda mesele tashih bu grubun paylan ve sayılan veya sayılan ve paylan arasında tebayün veya tevafuk vardır. Burada tedahül ve temasüle itibar edilmez. Çünkü o zaman her pay taksim edilir. Grubun sayılan ile paylar arasında tebayün olduğu takdirde meselenin aslı grubun adedi ile çarpılır. Çıkan netice meselenin tashihidir. Nitekim bu önceki meselede geçmişti. Meselenin aslı olan 6 rakamı, çocuklann sayısı olan 3 ile çarpılır. (3x6=18). Böylece mesele tashih edilmiş olur. Payın yansı, bu grubun ferdlerine verilir. Sonra payın cüz'ü mirasçılann her grubun payı ile çarpılır. Böylece o grubun payı fertlere taksim edilir. Yukanda zikrettiğimiz meselede, üç erkek çocuğun paylannın sayısı dört olduğunda, dört de, üçe bölünemeyeceğine göre payın cüz'ü (3 pay) -ki grubun fertlerinin adeti üçtür- 4 ile çarpılır. (3x4=12) ve çıkan sonuca göre onlar arasında taksim edilir. Böylece her çocuğun payı 1/4 olur. Zira 12'nin 1/3*1 4'tür. Eğer gruptakilerin sayısı ile paylar arasında tevafuk varsa, fetlerin sayısı meselenin aslıyla çarpılır. Böylece mesele tashih edilmiş olur. Sonra o payın yansı, mirasçılann her birinin payı ile çarpılır. Çıkan netice mirasçılann sayısına göre taksim edilir. [182]
Bu misalde meselenin aslı 6 dır. Çünkü 1/2 ile 6 arasında tedahül vardır. 1/6'in mahreci olan 6 alınır ve meselenin aslı yapılır. Kocanın payı malın yansı olduğu için, bu 3 paydır. Ninenin payı 1/6'dir. Bu da 1 paydır. Geriye kalan 2 pay da amcalanndır. Fakat 2 pay, dört amcaya kesirsiz olarak paylaştırılamayacağmdan, amcaların sayısı ile pay sayısı olan 2 çarpılır. Çünkü amcalann sayısı ile pay arasında yanmla tevafuk vardır. Yani amcalann sayısı olan dört ve paylann sayısı olan 2, tam olarak ikiye bölünebilir; birinin yansı 2 diğerinin yansı da 1 olur. Zira paylar arasında yarımda tevafuk vardır. Bu çarpımın neticesi ise meselenin taksimidir. (2x6=12), sonra payın yarısı, mirasçılann her birinin payı ile çarpılır ve çıkan netice fertlerin sayısına göre taksim edilir. 2. Bir grubun değil de iki, üç veya dört grubun payı kesirli olursa (yani kesirsiz dağıtılması mümkün olmazsa) meselenin tashihi her grubun fertlerinin sayısı ve payı dikkate alınır. Eğer mübayenet varsa, her grubun fertlerinin toplam sayısı alınır veya muvafakat varsa vuku alınır. Bu dört nispet arasında temasül, tedahül, tevafuk ve tebyün olup olmadığına bakılır. Eğer temasül varsa, bir misli alınarak meselenin aslıyla çarpılır. Tevafuk varsa nısfı (yarısı) alınarak diğer paylarla çarpılır. Bunun neticesiyle de meselenin aslı çarpılır. Tebayün varsa fertlerin paylan birbirleriyle çarpılır. Çıkan sonuç da meselenin aslıyla çarpılır. Böylece mesele tashih edilmiş olur. Meselenin daha iyi anlaşılması için birkaç misal verelim. 1. Misal/Fertlerin sayısının tema-sülü bu meselede inkisar iki grup üzerinde olur: Yani ana bir olan beş kardeş ile beş amcanın paylan kesirli olur.
Meselenin aslı 6'dır. Çünkü bu iki şeyin mahreci arasında tedahül vardır. (1/3, 1/6). Annenin payı 1/6'dİr. Bu 1 paydır. Ana bir kardeşlerin payı 1/3'dir. Bu da 2 paydır. Bu onlara taksim edilmez. Amcaların payı ise asabe olması bakımından 3'tür. Bu da kesirsiz olarak taksim edilemez. Bu durumda ana bir kardeşlerin sayısı ile paylan arasında tebayün olduğu görülür. Bu durumda ferdlerin sayısı alınarak muhafaza edilir. Sonra amcalann sayısı ile paylann sayısı arasında tebayün olduğu görülür. Onların sayısı da muhafaza edilir. Sonra muhafaza edilen fertlerin sayısı ile paylar arasında, temasül olduğu görülür. Zira hem ana bir olan kardeşlerin, hem de amcaların sayısı 5'tir. Bu durumda biri alınarak meselenin aslıyla (12 ile) çarpılır. Çıkan sonuç meselenin tashihidir. Sonra misli alınarak, ferdlerin sayısıyla çarpılır. Daha önce de belirttiğimiz gibi payın cüz'ü denir. Mirasçılardan her grubun sayısıyla her grubun payı çarpılır. Böylece her grubun payı fertlerinin sayısına göre taksim edilir. 2. Misal/Fertlerin sayısının tedahülü bu meselelerinin aslı, 6 dır. Çünkü 1/6 ile 1/3 arasında tedahül vardır.
Annenin payı l/6dir. Geriye 5 pay kalır. Ana bir olan kardeşlerin payı 1/3'dir. Bu da 2 paydır. Fakat bu 2 pay onlara kesirsiz olarak taksim edilemez. Çünkü kardeşler dört tanedir. Fakat pay sayısı ile kardeşlerin sayısı arasında tedahül vardır. Yani hem 6 hem de 4 kesirsiz olarak ikiye bölünürler. Bu durumda fertlerin sayısının yansı alınarak ki bu 2'dir-muhafaza edilir. Amcalann payı ise -ki asabe yoluyla alırlar- 3'tür. Bu 3 pay da dört amca arasında kesirsiz olarak taksim edilemez. Aynca biri, kesirsiz olarak ikiye bölünür. Diğeri ise bölünemez. Birinin 1/3'i vardır. Diğerinin yoktur. Bu durumda amcaların sayısı da muhafaza edilir. Sonra amcalann sayısı olan 4 ile bölünür. 2. 4'ün içinde bulunduğundan en büyük rakam olan 4 alınır ve meselenin aslı olan 6 ile çarpılır. (4x6=24) Çıkan sonuç meselenin tashihidir. Sonra bu payın cüzü amcalann sayısı olan 4 ile çarpılır -ki her grubun payıdır. Çıkan sonuç her grubun sayısına göre taksim edilir.
Misal/Fertlerin sayısının Tevafuku bu meselede 1/6 ve 1/3 pay sahibiyle beraber asabe vardır. Meselenin aslı 6'dır. Burada annenin payı 1/6'dir. Ana bir olan 15 kardeşin payı 1/3'dir. Geriye kalan malı ise asabe yoluyla on amca alır. Ana bir olan on beş kardeşin payı 2 olduğundan, 2 payın on beş kardeşe kesirsiz olarak paylaştırılması, mümkün değildir. Pay ile kardeşlerin sayısı arasında tebayün vardır. Bu durumda kardeşlerin sayısı muhafaza edilir. Terekenin geri kalanını asabe yoluyla alan amcalann payı ise 3'tür. Bu 3 payın on amcaya kesirsiz olarak taksim edilmesi imkansızdır.
Çünkü paylar ile sayılan arasında tebayün vardır. Amcalann sayısı olan on ile kardeşlerin sayısı olan on beş arasında tevafuk olduğunu görüyoruz. Kardeşlerin sayısı olan on beşin içinde üç tane beş, amcalann sayısı olan onun içinde ise iki tane beş vardır. Amcalann sayısının yansı olan 5 rakamı alınır. Kardeşlerin sayısı olan 15 ile çarpılır. Çıkan sonuç da meselenin aslıyla (6 ile) çarpılır.
Çıkan sonuç meselenin tashihidir. Yani meselenin aslı olan 6 ile neticeden ortaya çıkan rakam çarpılır. (15x2=30) Neticede ortaya çıkan rakam 180'dir. Bu meselenin tashihidir. Sonra kesin paydası (30) alınarak her varisin payı ile çarpılır. Ortaya çıkan sonuç her grubun payıdır ki fertlerin sayısına göre taksim edilir.
Misal/Fertlerin sayısının Tebayünü bu meselede 1/6 ve 1/3 pay sahibi vardır. Meselenin aslı 6'dır. Burada ana bir olan üç kardeşin payının onlar arasın kesirsiz olarak taksim edilmesi mümkün değildir. Zira onların sayıları ile payları arasında tebayün vardır. Onlann sayısı ile amcaların sayısı olan 2'ye baktığımızda aralarında tebayün olduğunu görürüz. Bu durumda birinin sayısının yarısı alınarak diğerinin sayısıyla çarpılır (3x2=6) Bunun sonuncundan çıkan 6 rakamı sehm'in parçasıdır. Onu meselenin aslı olan 6 ile (6x6=36) çarptığımızda 36 olduğunu görürüz ki bu meselenin tashihidir. Sonra sehrnin cüzü (6) her grubun payı ile çarpılır. Çıkan sonuç fertlerin sayısına göre taksim edilir.
Reddin, tarifi: Red lugatta 'dönüş, sarf etmek, kabul etmemek' gibi manalara gelir. Reddin istıhali manası ise meseledeki paylara düşen eksiklik ve mirasçıların paylarında olan fazlalıktır. Bu bakımdan red, avlin (meseleyi inceletip yükseltmenin) zıddıdır. O halde pay sahipleri haklarını aldıktan sonra geriye bir şey kalırsa, onu alacak kimse de yoksa, geriye o miktar, pay sahiplerine paylan nisbetinde taksim edilir, Ancak karı ile koca bundan istisnadır. Onlar redden istifade edemezler. Reddin şer'i hükmü daha önce beyt'ül-malın muntazam olması (yani hakların sahiplerine verilmesi) halinde, pay sahipleri mirastan paylannı aldıktan sonra geriye kalan malın pay sahiplerine verilemeyeceğini o malın beyt'ul-mala devr edileceğini, bu hususta beyt'ul-malm zevi'l-erham'dan daha önce geldiğini söylemiştik. Bunun delili de Hz. Peygamber'in şu sözüdür:
Kim geride bir yük bırakırsa o bana aittir. Kim de geride mat bırakırsa o mirasçılannındır. Mirasçısı olmayanın mirasçısı benim; onun diyetini verir, mirasını alırım." [183]
Hz. Peygamberin başkalarının mirasını kendi şahsi için almayacağı malumdur. Hz. Peygamber aldığı mirası müslümanların maslahatı için sarf eder. İşte bu nedenle alimler, beyt'ul-malın mirasçı olabileceğine hükm etmişlerdir. Beyt'ul-mal mirasçılık derecesi, pay sahipleri ve asabe-lerden sonra gelir. Yani pay sahibi ve asabe yoksa veya pay sahipleri pay-larını aldıktan sonra, terekenin bir kısmı kalırsa, bu kalan miktar beyt'ul-mala devr edilir. Bu da meşhur ve maruf olan şu kaideyle amel etmektedir. 'Borçlu olmak tazminat altına girmekle olur. Eğer beyt'ul-mal muntazam değilse (haklar hak sahiplerine verilmiyorsa) terekeden artan malda hakkı yoktur. Bu durumda o artan mal sahipleri reddedilir. Yani terekeden artan mal, pay sahiplerine payları oranında taksim edilir. Eğer pay sahipleri yoksa zevi'l-erham (uzak akrabalar) terekeye sahip olurlar. Müte-ahhir alimler, beyt*ul-mal'ın muntazam olmadığı hususunda fetva vermişlerdir. Hatta Hz. İsa gelinceye kadar (ininceye) kadar da beyt'ul-mual'ın muntazam olmayacağını söylemişlerdir. Reddin meşruiyetinin delili: Reddin meşruiyetine, akrabaların birbirlerine velayeti hakkındaki delillerin umumuyla istidlal edilmiştir:
"Rahim sahipleri (akrabalar) Allah'ın kitabında birbirlerine (mirasçı olma bakımından) daha yakındırlar." [184]
Bu yüzden kan ile koca, mirasçılarının paylarından artan mal hususunda birbirlerinden istifade edemezler. Çünkü onlar birbirinin (Rahim İtibarıyla) yakın veya uzak akrabası değildirler. Onlar sadece birbirinin eşidir. Onlann bir araya gelmesi bir sebebe dayanmakta, o sebep ise ölümle ortadan kalkmaktadır. Zevi'l-erhamın (uzak akrabaların) mirasçı olabileceğine şu hadis de delalet etmektedir. Sa'd b, Ebi Vakkas malının 2/3'sini vasiyet etmek isteğinde Hz. Peygamber (s.a.v.) bunu kabul etmeyerek şöyle buyurdu:[185]
Ey Sa'd! Senin, varislerini zengin bırakman, onlan muhtaç ve halka (sadaka için) ellerini açar bir halde bırakmandan daha hayırlıdır. [186]
Bu hadisin başında Sa'd b. Ebi Vakkas, Hz.
Peygamber'e 'Ben servet sahibiyim, bir tek kızımdan başka da bana varis olacak
kimse yoktur' demiştir. Kızın payı da malum olduğu üzere malın yansıdır. Hz.
Peygamber geriye kalan malı da Sa'd b. Ebi Vakas'ın kızına vermiştir. Bu ise
ancak red suretiyle olabilir. Aynca Rasûlullah (s.a.v.) zamanında ve daha sonra
sahabe zamanında zevi'l-erhamın varis kılığına dair örnekler sabittir.
Bunlardan: Rasûlullah (s.a.v.) hayatta iken Sabit bin Dahdah adında bir şahıs vefat
etti. Sabit kim olduğu pek bilinmeyen gurbette bir kişi idi. Ra-sûlullah
(s.a.v.) Asim bin Adi'ye "Onun aranızda nesebi bir akrabasını tanıyor
musunuz" dedi. O da "Hayır ya Rasûlullah" deyince, abit'in kız
kardeşinin oğlu Ebu Lübabe bin Abdül müzir'i çağırttı ve mirasını ona verdi.
Said b. Mensur rivayet etmiştir. Ebu Ubeyde Bin Cerrah Hz. Ömer'e bir mektup
yazarak öldürülen ve bir dayısından başka akrabası bulunmayan Sehl bin Hanife
kimin varis olacağını sordu. Hz. Ömer, Rasûlullah'm (s.a.v} şu sözünü nakl
ederek ona cevap verdi: "Allah ve Rasûlü, velisi olmayanın velisidir.
Dayı varisi olmayanın varisidir. Bütün bunlar zevi'1-er-ham varis kılındığına
delalet eder- Hicri ikinci asırdan sonra gelen Maliki-lerce mutetmed olan
görüşe de budur ve yine beyt'ül-malın muntazam çalışmadığını, varidatının
ehline verilip yerine sarf edilemediğini gören Şafii fukahasının sonra
gelenleri de dördüncü hicri asırdan itibaren bu re'y ile fetva vermişlerdir.
Reddin şartlan: Reddin üç şartı vardır:
1. Ölen kişinin -eşi hariç- pay sahibi bir mirasçısının
olması.
2. Pay sahipleri paylarını aldıktan sonra terekenin bir
kısmının kalması.
3. Mirasçılar arasında asabe olacak birinin bulunmaması çünkü
asabe tek başına olduğunda, asabelik yoluyla terekenin tamamını aldığı gibi,
pay sahiplerinden geriye kalanı da alır. Bu bakımdan asabelik yoluyla terekenin
tümünü alacak olan bir kişi bulunduğunda, red söz konusu olmaz. Reddin kaidesi:
Pay sahiplerinin beraberinde, eşlerden biri ya vardır ya da yoktur. Bunun için
red iki kısma ayrılır:
1. Redden istifade eden kişi ile beraber eşlerden birinin olmaması
halinde:
a) Redden istifade eden kişi bir taneyse, mesela ölen kişinin
geride bir kızı kalmışsa, terekenin tamamı red yoluyla kıza verilir,
b) Redden istifade edenler birden fazla ise, mesela ölen
kişinin geride beş tane kızı kalmışsa, terekedenpaylarım aldıktan sonra geriye
kalanı da red yolu ile eşit şekilde paylaşırlar.
c) Kendilerine red yoluyla miras verilen kimseler iki veya daha fazla iseler, meselenin aslı onlann paylarının toplamıdır.
Bir kişi ölür ve geride (Tablo 41'de görüldüğü gibi) annesini ana-baba bir kız kardeşini ve baba bir kız kardeşini bırakırsa, meselenin aslı 6 olur. Çünkü meselede 1/6 ve 1/3 pay bulunduğundan mahreçler arasında tedahül vardır. Fakat mirasçıların paylarının tamamı 5 paydır. Bu durumda mesele 5'e reddedilir ve her varis payını 5'ten alır. Bir kısmı hem paylarını alır. Hem de redden istifade eder.
2. Red'den istifade eden kişi ile beraber eşlerden birinin bulunması halinde. Bu durumda önce koca veya karıya paylan verilir ve mesele koca veya kannm payının mahreci olan rakama dönüştürülür ki buda 2 veya 4'tür. Sonra geriye kalan mal şu tertibe göre red yoluyla pay sahilerine taksim edilir, a. Red'den istifade eden bir tane ise, kan veya kocanın payını aldıktan sonra geriye kalan ona verilir.
Bu mesele ölen kişinin geride kansı ve kızı kalmışsa, meselede 1/8 ve 1/2 pay bulunur ve meselenin aslı 8 olur. Kadın 1/8 alır ki bu 1 paydır. Geriye kalan 7 payın 4'ü pay olarak, 3'ü de red yoluyla kıza verilir. B. Redden istifade edenler iki veya daha fazla iseler, mesele kadının payının mahrecinden çıkanlır. Eğer kadın payını aldıktan sonra geriye kalan mal pay sahipleri arasında taksim edebiliyorsa mesele yoktur.
Mesela ölenin gerisinde kocası ve üç kız kalmışsa, meselenin aslı 4 olur. Çünkü kocanın payı 1/4'dir. Geriye kalan 3 pay da kızlara pay olarak ve red yoluyla verilir. Fakat kadın payını aldıktan sonra geriye kalan mal, pay Kendilerine red.malı verilenlerle sehm'in cüzünü, yani zevciyye meselesinde kendilerine red payından verilenlerin paylarıyla çarparız ki o da birinci meseleden olan paylardır. Bunun misali de Tablo 47'de olduğu gibidir.
Burada ölen kişinin kansı, ana-baba bir olan kız kardeşi, baba bir olan kız kardeşi kalmıştır. Bu meselede kadının payının red meselesiyle çarpıldığı ve sonucun 16 olduğu açıktır. Sonra kadının payı, paylann cüzüyle çarpılır. Bu da red meselesidir. Sonra malların kendilerine reddedildiği kişilerin paylan ile payın cüzü çarpılır. Bu da onlann zevciyyet meselesindeki paylardır. Bunlann tümü kendilerine red yoluyla mal verilen kişlerin meselesinde olduğu gibi, zevciyyet meselesinden aldıklan paylar arasında Tebayün olduğu zaman öyledir. Eğer meseleleriyle paylan arasıda Tebayün olduğu zaman öyledir. Eğer meseleleriyle paylan arasında te-masül varsa, zevciyyet meselesi bu iki meseleyi derleyen meseledir. Çünkü geriye kalan malın kendilerine verildiği kimselere, zevciyyet meselesinde paylan taksim edilir.
Burada yani tablo 48'de, ölen kişinin geride hanımı, annesi, ana bir iki kız kardeşi kalmıştır. Bura zevce 1/4 alır. Anne 1/6 alır. Ana bir iki kız kardeş ise 1/3 alırlar. Red meselesi bazen tashihe muhtaç olur. Bu durumda onu tashihi yapılır. Tashihten sonra daha önce sebat edenle zikrettiğimiz yöntem uygulanır.
Burada ölen kişinin geride hanımı (1/4), annesi (1/6), (1/3) ana bir üç kız kardeşi kalmıştır. Bu meselede açık olan şudur ki kendilerine zev-ciyyet meselesinden geri kalan malın verildiği kimselerin payı, onların sayılarına göre taksim edilir. Bu yüzden burada derleyici meselenin, zevciy-yet meselesi olduğu kabul edilir. Fakat ana bir kız kardeşlerin payı (2) derleyici meseleden onların sayılarına taksim edilemez. Çünkü onların sayısı 3'tür. Bu durumda cem edici olan mesele ana bir olan kız kardeşlerin sayısıyla çarpılarak tashih edilir. Çünkü onların payı olan 2. sayıları olan 3'e mübayenet etmektedir.
Tashihten sonra onlara payları verilir ki bu da her kız kardeşe 2 pay verilmesi demektir. Son olarak bu sahifemizi ibret dolu şu sözler ile yazımızı noktalayalım. İslamiyet, incelik, zerafet, hoşgörü, yumuşaklık, edep ve terbiye dinidir. Kabalığın, küstahlığın, kırıcılığın, nezaketsizliğin bu dinde yeri yoktur. Peygamber (s.a.v.)'in kutlu mektebi ancak bu evsafta mü'minler yetiştirerek medeniyetin en sağlam ve kalıcı temelini atmıştır. Boş konuşmadan Allah'a sığınırım.
Münsahat kelimesi, münasaha'nın cemidir. Münaha ise mastar'dır. Mastarın cem edilmemesi gerekir. Fakat burada münasahat'm değişik çeşitleri olduğundan dolayı cem edilmiştir, Münasahat kelimesi, nesh kökünden alınmıştır. Nesh lügatta şu manalara gelir.
1. İzale etmek ve silmek.
2. Tağyir etmek bozmak.
3. Nakl etmek, nesh'in ıstılahi manası ise şer'i bir hükmün başka bir hükümle kaldırılmasıdır.
Mesela Beyt'ül-Makdis'in kıble olan hükmü, Kabe'nin kıble yapılmasıyla ortadan kalkmıştır.
Münasahat feraiz ilmi ıstılahında ölenin mirasçılarından birinin veya birkaç tanesinin tereke taksim edilmeden önce ölmesi "anlamına gelir. Birinci mesele ikinci mesele ile izale edildiğinden buna münasaha adı verilmiştir veya mirasın, bir mirasçıdan başka bir mirasçıya nakledilmesidir. Görüldüğü gibi münasahatm lügat manası ile istılahi manası arasında uyum vardır.
Ölen kişinin mirasçılarından biri terekenin taksim edilmesinden önce ölürse, mirasın taksimi şu usullere göre yapılır:
1. Mirasçılar sayılarak her mirasçının payı ortaya çıkarılır. Birinci ölü için müstakil bir mesele vaz'edilir.
2. Birinci ölünün meselesi tashihe muhtaç ise tashih edilir. Bu meselenin tashih edilmesi de daha önce meselenin tashihinde kullanılan kurallar ve kaideler çerçevesinde olur.
3. İkinci ölünün meselesi müstakil bir mesele vaz edilerek mirasçılar -ister birinci ölünün mirasçıları olsun- İster başka mirasçılar olsun sayılır ve ikinci ölünün terekesinin her birinin payları tesbit edilir.
4. İkinci ölünün meselesi tashihe muhtaç ise tashih edilir.
5. İkinci ölünün birinci ölüden alacağı miras payı ile meselenin aslına veya tashihine bakılır. Eğer 1/3 meselenin aslı veya tashihi olursa, iki meseleyi cem eden rakam birinci meselenin tashih olunacağı kaynak kabul edilir. Eğer birinci meseleden aldıkları meselenin aslına veya tashihine uygun düşerse, meselenin aslının yansı alınır. Birinci meselenin aslı veya tashihi ile çarpılır. Çıkan sonuç meseleleri cem eden rakamdır. Eğer ikinci ölünün alacağı miras payı, meselenin aslına veya tashihine mübayin ise birinci meselenin aslı veya tashihi, ikinci meselenin aslı veya tashihi ile çarpılır. Çıkan sonuç meseleleri cem eden rakamdır.
6. Her iki meselede de mirasın durumuna bakılır. Sadece birinci meseleden miras alacak olan kişi payını, eğer tevafuk varsa ikinci meselenin aslının yarısı ile eğer tebayün varsa ikinci meselenin aslı ile çarparak alır. Birinci ve ikinci meselelerin her ikisinde mirasçı olan kişi payını, birinci meselede tevafuk varsa ikinci meselenin aslının yansı ile, tebayün varsa meşenin aslı ile çarparak alır veya payını ikincisinden alır. Bu da ikinci ölünün payının yansı ile çarpıldığında muvafakat varsa veya tamamıyla çarpıldığında tebayün varsa böyle olur. Sonra iki pay bir araya getirilerek ana meseleden çıkarılıp alınır.
Bu kaide ve kuralları açıklayan misaller
şunlardır:
1. Misal Mümasil olduğu zaman ikinci ölünün paylan meselesi burada ölen kadının geride kocası, annesi ve amcası kalmıştır. Sonra terekenin taksiminden önce koca da Ölmüş ve geride üç oğlu kalmıştır.
Bu meselede koca, hanımının terekesinin yansını alır. Çünkü kadının mirasçı olarak çocuğu yoktur. Anne de terekenin 1/3 alır. Kadının çocuğu olmadığı için amca da asabelik yoluyla geriye kalan malın tamamını alır.
Burada meselenin aslının altı olduğu açıktır. Çünkü mahreçler (2 ve 3) mutebayindir. Biri diğeriyle çarpıldığında meselenin aslı ortaya çıkar ki bu da 6'dır. Buna binaen kocanın payı 3. annenin payı 2. amcanın payıda l'dir. İkinci meselede ise ölen kişinin kansı ve üç oğlu kalmıştır. Burada meselenin aslı, çocukların sayısı olan 3'tür. İkinci Ölünün -kocanın- meselesi ile birinci ölüden almış olduğu mirasa baktığımızda aralarında temasül olduğu görülür. Bu yüzden derleyici olan birinci meselenin aslından tashih edilir ve var ise oradaki payı verilir. Başka bir misal: Ölen kadının geride kocası ve baba bir olan iki kız kardeşi kalmıştır. Sonra o kız kardeşlerden biri tereke taksim edilmeden önce ölmüş ve geride kızım bırakmıştır.
Burada koca malın yansını, baba bir iki kız kardeş de 2/3'ini alırlar. Bu meselede daha önceki mesele gibi ikinci ölünün (kız kardeşi) payının birinci meseleye mümasil olduğu görülmektedir. Birinci mesele hangi noktada tashih edilmişse cem edici mesele de orada tashih edilir. Ancak burada avl vardır ve iki kız kardeşten biri, birinci ve ikinci kız kardeşine mirasçı olur. Kız kardeşin öz kız île beraber olması halinde başkasıyla beraber olduğunda asabe kabul edileceği malumdur. Nitekim bu, birinci meselede açıktır. II. Misal ikinci ölünün paylarının birinci meseleye muvafık olması burada ölen kadının kocası, annesi ve amcası kalmıştır. Sonra koca da ölmüş geride annesini, ana bir olan iki kardeşini ve baba bir olan kardeşini bırakmıştır.
Bunun misali tablo 52'dedir.
Birinci meselede koca vardır ve malın yarısı onundur. Anne vardır ve malın 1/3'i de onundur. Geriye kalanı da asabe yoluyla amca alır. Birinci ve ikinci meselenin payları mirasçılara taksim edilir de ikinci ölünün (koca) payları ile meseleye bakıldığında 1/3 de mutevafik oldukları görülür. Bu durumda ikinci meselenin 1/3'i (2) alınır ki bu meselenin aslının yansıdır- birinci meselenin aslı ile (2x6=12) çarpılırsa, cem edici meselenin aslı 12 olur. Sonra birinci meseleden mirasçı olanın payı ile ikinci meselenin aslının yarısı çarpılırsa, annenin payı 2x2=4 olur. Amcanın payı 2x1=2 olur. Bu da cem edici meselenin altına eklenir. İkici meseleden mirasçı olan kişinin payı, ikinci ölünün payının yansı ile çarpılır ki oda birdir. Böylece annenin payı ikinci meselede 1x1 = 1 olur. Anne bir olan iki kardeşin payı 1x2=2 olur. Baba bir olan kardeşin payı 1x3=3 olur. Bu da cem edici meselenin altına yazılır. Eğer cem edici meseledeki mirasçılann, cem edici meseleye eşit olduğu görülür.
Bu yapılan işlemin doğru olduğuna delalet eder. Başka bir misal burada ölenin gerisinde babası, annesi, kızı, oğlu kalmıştır. Sonra tereke taksim edilmeden önce oğul da ölmüş ve geride hanımı ile oğlunu bırakmıştır.
Bu meselede babanın birinci meseleden 1/6, annenin de 1/6 hakkı vardır. Geriye kalan malı ise asabelik yoluyla oğul ve kız alır. Burada meselenin aslı altıdır. Çünkü baba ile annenin payı olan 1/6'in mahreci aynıdır. 6 Payın biri babanın, biri annenin geriye kalan 4 pay ise iki oğla, bir kıza olmak üzere taksim edilir. Oysa 4 pay oğul ve kıza kesirsiz olarak taksim edilemez. Bu durumda mesele tashih edilir. Fertlerin sayısı ile paylar arasında tebayün olduğu için meselenin aslı olan 6 ile fertlerin sayısı olan 3 (erkek çocuk, iki kız sayıldığı için fertlerin sayısı 3 kabul edilir) çarpılır (3x6=18) çıkan sonuç meselenin tashihi olur. İkinci meselede ise, birinci meselede baba olan kız kardeş oluyor. Bu durumda dede 1/6, nine de 1/6 alır. Ana-ba-ba bir olan kız kardeş ise oğul tarafından hacbedilir. (mirastan mahrum edilir) Kadın ise 1/8 alır. Geriye kalan malı da asabelik yoluyla çocuk alır. İkinci meselenin aslı yirmi dörttür. (24) Çünkü kadının payının mahreci ile ana ve babanın paylan olan 1/6'in mahreci arasında, ikisinin de kesirsiz olarak yanya bölünmesi açısından tevafuk vardır. Bu durumda birinin tevafuku, diğer meselenin aslı ile çarpılır (4x6=24). Çıkan sonuç meselenin aslı olur. Meselenin aslı 24 pay olduğunda pay dede 4 pay nine, 3 pay kadın, 13 payda oğul alır. Burada ikinci ölünün birinci ölüden aldığı pay ile meselenin aslına bakıldığında 1/8 de mutevakıf oldukları görülür. Meselenin birinci 1/81 alınırda diğer meselenin aslı ile çarpılırsa, çıkan sonuç iki meseleyi cem eden rakam olur. (3x15=45) Sonra ikinci meselenin aslının yansı alınır ve birincinin katında payın parçası yapılır. Onunla da birinci meseleden varis olan her varisin payı çarpılır. Sonra ikinci ölünün payının yansı alınır ve o ikinci meselenin katında sehmin parçası yapılır. Onunla da ikinci meseleden ve her iki meseleden mirasçı olanlann paylan çarpılır ve cem edici meselenin altına yazılır. Böylece mesele halledilmiş olur. Daha önceki meselede açıkça belirtildiği gibi her mirasçı payını alır. III. Misal: İkinci ölünün paylannın, meselesine mübayin olması burada ölenin geride kocası, annesi ve amcası kalmıştır. Sonra tereke taksim edilmesinden önce koca da ölmüş ve bir kız, üç tanede ana baba bir kardeşi kalmıştır.
Bu meselede ikinci ölünün birinci meseledeki payı olan 3 ile meselesi arasında tebayün olduğu açıkça görülmektedir. Bu nedenle birinci meselenin aslı, ikinci meselenin tahihiyla çarpılır. (6x10=60) Çıkan sonuç cemedici olur. İkinci meselede 1/10 tashih yapıldığı görülür ki bunu nedeni şudur: Çünkü beş kardeşin payım onlar arasında kesirsiz olarak taksim etmek mümkün değildir. Zira onlann sayılan ile paylan arasında tebayün vardır. Bu nedenle meselenin aslı olan 2. kardeşlerin sayısı olan 5 ile çarpılır. (2x5=10), böylece mesele 10 ile tashih edilmiş olur. Sonra birinci meselede payı olan kimselerin sayısı, üçüncü meselenin tashihiyle çarpılır. Böylece annenin payı 2x10=20, amcanın payı da 1x10=10 olur. Bu, cem edici meselenin altına yazılır. İkinci meseleden payı olan kişinin payı ile ikinci Ölünün birinci Ölüden aldığı pay çarpılır. Böylece kızın payı 3x5=15 olur. Ana-baba bir olan kardeşlerin payı 3x5=15 olur. Bu da derleyici meselenin altında yazıldığında, bu paylarla derleyici meselenin eşit olduğu görülür. Bu da yapılan taksimin doğru olduğuna delalet eder. Başka bir misal:
Burada, ölen kişinin geride karısı, üç tane oğlu ve bir kızı kalmıştır. Sonra tereke taksim edilmeden önce kız da ölmüştür. Bu meselenin halinden önce kız ölmüştür. Bu meselenin halinden açıkça ortaya çıkan şudur: Birinci mesele sekizden, ikinci meselede o meseleden halledilir. İkinci meselenin aslı, birinci meselenin aslı ile çarpılır. Elde edilen 144 rakamı iki meseleyi derleyici rakam olur. Hanımın birinci meseledeki payı olan 1/8 ile çarpılır. İkinci meselede anne olmak itibariyle hanımın payı °lan 3. 1 ile çarpılır (3x1= 3) çıkan sonuç, ikinci ölünün payı olur. Bu da birinci meseledeki 3'e eşittir. Birinci meseledeki her mirasçının payı olan 2. 18'Ie çarpılır. (2x18=36) ve her birine birinci meseleden 36 pay düşer. Ana-baba bir kardeş olduklanndan dolayı ikinci meseleden de her birine 5 Pay düşer. Bu da birle çarpılır. (5x1=5) Sonra herkesin iki meseledeki paylan cem edilir. Bunun neticesi şöyle olur. Anne; 3+18= 21, Oğul; 5+36=41. Oğul: 5+36=41. Oğul; 5+36=41. Nitekim bu, daha önceki meselede de açıkça görülmektedir. Münasahat hususundaki bu hükümler, ölen kişinin varislerinden birinin tereke taksim edilmeden önce ölmesi halinde böyledir. Tereke taksim edilmeden önce varislerden iki kişi öldüğünde, işlem derleyici birinci meselededir. Birinci derleyici mesele gibi kabul edilir. İkinci ölü ise yeni bir mesele kabul edilir. Üçüncü ölünün meselesi ile derleyici rakarn arasında birinci ölü ile ikinci ölü arasında bahsi geçen kaide kurallar uygulanır. Bunları tekrar etmeye gerek yoktur. Tereke taksim edilmeden önce, varislerden ölen ikinci mirasçı olamaz. Sadece birinci ölünün varisleri mirasçı olurlar onların ikinci ölüden miras almaları, birinci ölüden miras almalan gibidir. Bu durumda varislerden ölen ikinci kişi, birinci ölünün varisleri arasında sayılmaz. Tereke, diğer mirasçılar arasında taksim edilir. Çünkü onlar bir yolla buna hak kazanmışlardır. Bunun misali şudur: Bir kişi ölür de geride ana-baba bir olan dört kardeşi kalırsa, tereke taksim edilmeden önce kardeşlerden ikisi ölürse, ilk ölen kardeş haricindekiler hiç yok hükmünde kabul edilerek tereke diğer kardeşler arasında taksim edilir. Zevi'l-erham'ım birden fazla olması halinde durum-lan şöyle olur.
1. Zevi'l-erham'dan olan halalar, dayılar, ana bir olan amcalar ve teyzeler kendileriyle ölen kişiye bağlandıkları şahıs yerine kaim olurlar. Zevi'l-erham'dan olan akrabalar işte böyle derece derece mirasçı olan bir asl'a vanncaya kadar giderler. Mirasçı olan bir asla ulaşan kişi onun yerine kaim olarak onun aldığı payı alır. Mesela ölen kişinin kızının oğlu annesinin yerine kaim olur. Erkek kardeşinin kızı babasının yerine kaim olur ve bu böylece devam eder. Ancak dayılar, teyzeler, halalar ve ana bir olan amcalar bundan müstesnadır. Çünkü dayılar ve teyzeler annenin yerine geçerek annenin tek başına bulunduğunda aldığı payı alırlar veya annenin tek başına bulunmadığında aldığı payı alırlar veya annenin tek başına bulunmadığında aldığı payı -ki buda 1/3 veya 1/6'dir.- alırlar. Halalar ve ana bir olan amcalar ise baba yerine geçerler ve babanın aldığı payı alırlar.
2. Zevfl-erhamdan olan akrabalann her biri -yukanda belirttiğimiz şekilde- mirasçı olan bir asla ulaşıp onun yerine kaim olduktan sonra ölüye en yakın olan sıra bakımından uzak bile olsa- takdim edilir. Mesela ölen kişinin geride kızının kızı ve oğlunun oğlu kızının kızı varsa, terekenin tamamı oğlunun oğlunu kızının kızma verilir. Her ne kadar birinci kız ölüye sıra bakımından daha yakınsa da ikinci kız derece bakımından ondan daha yakındır. Çünkü ikinci kız birinci kızdan daha önce mirasçı bir asla ulaşır. Başka bir ifade ile birinci kızın kendisiyle ölü arasında mirasçı olmayan bir kişi vardır ki bu da kızın kızıdır.
3. Mevcud zevi'l-erham'ın ölüye yakınlık dereceleri eşit olursa, yerlerine kaim olduklan mirasçılar gibi kabul edilirler. Aynı zamanda ona göre terekeyi paylaşırlar. Eşlerde biri hayatta ise onun payı verildikten sonra geriye kalanı taksim ederler. Yerlerine kaim olduklan mirasçılardan hacb edilen varsa, hacb edilen mirasçının yerine kaim olan zevi'l-erham da hacb edilir. Zevi'l-erham'dan olan akrabalar, yerlerine kaim olduklan mi-raslann aldıkları paylan alırlar.
Burada annenin babası 1/6, ana bir olan kız kardeşleri vasıtasıyla ölüye bağlananlar 1/3, ana, baba bir olan kız kardeşin kızıl/2 baba bir olan kız kardeşin kızı 1/6 alır. Annenin babasına 1/6 verilmesinin sebebi, ana bir olan kız kardeşlerin kızlanna 1/3 verilir. Çünkü onlar ana bir olan kız kardeşlerin yerine kaim olurlar. Onlar ana bir olan kız kardeşler vasıtasıyla ölüye bağlanırlar. Ana-baba bir olan kız kardeşin kızma terekenin yansı verilir. Çünkü o ana-baba bir olan kız kardeşin yerine kaim olur ve ölüye onun vasıtasıyla bağlanır. Baba bir olan kız kardeşin kızına 1/6 verilir. Çünkü o ana -baba bir olan kız kardeşle beraber bulunan baba bir olan kız kardeşin yerine kaim olmuştur. Eşlerden biri zevi'l-erham'la beraber bulunduğunda eşin payında avl yapmamak vacibtir. Böyle bir durumda önce eşin (kan veya kocanın) payı verilmeli, geriye kalan mal zevi'l-erham arasında dağıtılmalıdır.
Ölenin Tablo 57'de olduğu üzere geride kocası, iki tane de kız kalır-sakoca ya terekenin yansı verilir ki bu 1 paydır. Geriye kalan 1 pay da iki kıza yanmşar pay olarak verilir. Ancak pay iki kıza kesirsiz olarak taksim edilemeyeceğinden meselenin tashih edilmesi gerekir. Meseleyi tashih etmek için fetlerin sayısı, meselenin aslı ile çarpılır. (2x2=4) Çıkan sonuç meselenin tashihidir. Bu durumda koca, payını 2 ile çarparak (2x1=2) alır. Kız kardeşin kızları da paylarım 2 ile çarparak (2x1=2) alırlar. Böylece her birine 4 pay düşer. Eğer kız kardeşin iki kızı yerine iki kız kardeş olsaydı onlara terekenin 2/3'si verilmesi gerektiği için mesele avledilecekti. Mesele avl edilince de koca, malın yansını değil 3/7'sini alacaktı. Fakat koca ze-vi'1-erham'la beraber bulunsaydı, terekenin yarısını alırdı. Bu durumda kaide gereğince mirasçının yerine kaim olan zevi'l-erham mirasının aldığı payı alır. Sanki ölen kadın onları mirasçı olarak bırakmış farz edilir. Ancak ana bir kız kardeşlerin çocukları bundan müstesnadır. Onlar, kendisi vasıtasıyla ölüye bağlandıkları kişinin payını aralarında taksim ederler. Bu taksimde erkeklerle kadınlar arasında fark gözetilmez. Zira kendilerine miras bırakan kimselerin durumu da böyledir. Ancak ana bir olan kardeş veya ana bir olan kız kardeş ölürde geride oğlunu ve kızını bırakırsa, tereke oğla
2 kıza 1 pay verilmek suretiyle paylaştırılır. Eğer onların kendisi vasıtasıyla ölüye bağlandıkları anne ölüp geride onlan bıraksaydı, onlar ana bir kardeşler hükmünde olurdu. Miras da aralarında eşit şekilde taksim edilirdi.
Terekenin mirasçılar arasında taksimi, Feraiz ilminin asıl olan tek amacıdır. Daha önce bahsi hususlar ise bunun vasıtalarıdır. Terekenin Taksim edilmesinin birkaç yolu vardır; Bu yolların en basiti: Terekenin taksim edilmesinin birkaç yolu vardır. Bu yolların en basiti; Terekenin meselenin aslı üzerine taksim edilmesi, sonra neticenin her mirasçının payı ile çarpılmasıdır. Bunun misali -Tablo 58'de olduğu gibi- ölen kişinin geride karısının, iki kızının, annesinin ve ana-baba bir olan kardeşinin kalmasıdır.
Burada meselenin aslının 24 olduğu açıktır. Çünkü meselede 1/8 vardır. Onun mahreci sekizdir. 1/6 vardır. Onun mahreci de 6'dir. 6 ile 8 arasında da tevafuk vardır. Burada kadına 1/8 verilir. Bu 3 paydır. İki kıza malın 2/3'si verilir. Bu da 16 paydır, (her kıza 8 pay verilir) Anneye 1/6 verilir. Bu da 4 paydır. 'Ana-baba bir olan kardeş ise asabe olması nedeniyle geriye kalan bir payı alır. Terekenin 4800 lira olduğu farz edilirse, yapılması gereken işlem şudur: Tereke, meselenin aslı üzerine taksim edilir. Sonra çıkan netice her mirasçının parayı ile çarpılır. Örnek: 4800/24=200 lira, 1 pay 200 liradır. Bu durumda kadına 3x200=600 lira, iki kıza 16x200=3200 lira, anneye 4x200=800 lira, kardeşe 1x200=200 lira verilir.İşte bu payların toplamı olan 4800 lira terekenin kıymetidir:
Başka bir yol da şöyledir: Her mirasçının payı terekenin tamamı ile çarpılır. Çıkan sonuç meselenin aslı üzerinde taksim edilir. Bunun misali de Tablo 59'da olduğu gibidir. Burada meselenin aslı 12'dir. Çünkü meselede annenin payı ile zevcenin payı arasında tebayün vardır.
Anne 1/3 alır. Bu da 4 pay eder. Zevce 1/4 alır. Bu da 3 pay eder. Geriye kalan rnalı da asabe yoluyla amca alır. Bu da 5 pay eder. Terekenin 100 dinar olduğu farz edilse.
Burada ölenin geride kocası, ana-baba bir olan kız kardeşi ve oğlunun kızı kalmıştır. Koca 1/4 alır. Bu 1 paydır kız malın yarısını alır. Bu da iki paydır. Ana-baba bir olan kız kardeş ise asabe yoluyla geriye kalan 1 payı alır. Çünkü o başkasıyla beraber bulunan asabedir. Meselenin aslı 4'tür. Kızın payının mahreci olan 1/2 ile kocanın payının mahreci arasında tedahül vardır. Terekenin 44 lira olduğunu farz edersek kocanın payı \ x 44 = 44 = 11 lira, kızın payı ise 2x44 = 88/4 = 22 lira olur. Mirastan bazı mesele şöhret kazanmıştır. O meseleler muayyen isim ve lakaplar almıştır ki, Feraizde otorite alimler arasında bu lakaplar bilinmektedir. Bu meselelerde vuku bulan görüş ayrılığı veya o konuda soru sorana nispet edildiği veya o konuda hüküm veren kişinin ismini aldığı için şöhret kazanmıştır. Bunlann en meşhurunu zikr etmeye çalışacağız.
1. Müşerreke: (Ortak etmek): Bu mesele şöyledir: Bunun başka ismi de, el-müştereke ve'1-himariyye de verilir. Bu mesele kardeşler konusunda geçmişti. Bunun misali Tablo 61'de olduğu gibidir.
Bilindiği gibi Hz. Ömer bu meselede önce hüküm vermiş: Asabe oldukları için ana-baba bir olan kardeşleri iskat emiş. Paylar dağıtıldıktan sonra onlara bir şey kalmamıştır. Sonra bu hükmünden vazgeçerek onlan sanki hepsi ana bir kardeşlermiş gibi kabul ederek ana bir kardeşle ortak yapmış, babalan ilga etmiştir.
2. Ömeriyyeteyn: Bu da aşağıdaki iki meseledir: Hz. Ömer (r.a.) bu iki meselede hüküm verdiği için meselelere bu isim verilmiştir. Her iki mesele şöyledir:
Her iki meselede koca ve kan hisselerini aldıktan sonra, anne kalanın üçte birini alır. Daha sonra kalanı da asabe yoluyla baba alır.
3. Mübahele: Bu mesele şöyledir: Bu meselenin aslı (6} dan kurulur. Ancak paylara yetersiz kaldığı için avl yoluyla (8)'e çıkanlmıştır. İslam'da ilk avl meselesi de budur.
Hz. Ömer'in ilk hilafeti yıllannda vaki olmuş; bununla ilgili sahabelerle istişarede bulunup fikirlerini almış ve nihayet avline karar verilmiştir. Ancak daha sonra Abdullah b. Abbas (r.a.) bu meselede muhalif bir görüş ortaya attı. Daha önce niye bu görüşü belirtmedin deyip kendisiyle müna-şaka edenlere "Dileyengelsin. Lanetleşelim çünkü hak benimledir." demiştir.
4. Minberiyye: Bu da böyledir. Bu mesele Tablo 65'de olduğu gibidir. Açıklaması: Bu meselenin aslı (24)'ten kurulur. Çünkü 1/8 ile 1/6 paydalannda tevafuk vardır.
Ancak meselenin aslı hisseler daraldığı için avl ile (27)'ye çıkanlmıştır. Hz. Ali minber üzerinde hutbe okurken, kendisine bu mesele sorulmuş ve derhal bu şekilde cevap vermiştir, (r.a.) Bunun için buna minberiyye denmiştir.
5. Harka meselesi bu mesele Tablo 66'da olduğu gibidir.
Bu mesele (3)'ten kurulur ve (9) ile tashihi yapılır. Anneye 1/3 verilir. Geri kalanı; "erkeğe kadının hissesinin iki misli kadar" olması şartıyla dedeye ve kız kardeşe taksim edilir. Sahabelerin çeşitli görüleri sanki bu meseleyi delip yardığı veya bu mesele, sahabe görüşlerini yardığı için, buna harka (delme, yarma) denmiştir: Zira sahabeler bundan yedi görüş belirtmişler. Yukanda zikrettiğimiz taksimat şekli Şafii'lerin mezhebine göredir.
6. Ekderiyye: Bu da şöyledir: Bu emsele Tablo 67'de olduğu gibidir.
Meselenin aslı (6)'dan kurulur. Avl ile (9) çıkar ve hisseler bu avle göre taksim edilir. Daha sonra; erkeğe, kadın hissesinin iki misli" kaidesi istikametinde, dede ile kız kardeş ortak yapılmıştır. Ancak avle göre dedeye (1) kız kardeş (3) hisse düşmüştür ve "erkeğe, kadın hissesinin iki misli" kaidesine göre bölünmez. Bunun için tashih cihetine gidilmiştir. Dede ve kız kardeşin hisseleri ile sayılan arasında tabayün olduğu için meselenin avli aslıyla çarpılır; 3x9=27 işlemin sonucu meselenin tashihi olur. Bu tashih neticesinde kocaya (9), anneye (6), dedeye (8) ve kız kardeşe (4) hisse verilmiştir. Bu mesele el-ekderiyye denmesinin nedeni, bu meselenin Zeyd b. Sabit'in üç yönden bulandmlmış olmasıdır. Zira İbn Mesud dededen ötürü avl yaparak kız kardeşe pay ayırmış, paylann tamamını ceme-dip asabelere taksim etmiştir. Kız kardeşi pay sahiplerinde, kabul ederek onu asabeden saymamış. Zira ona bir şey kalmamıştır. Terekenin taksim edilmesine de İmkan yoktur. Çünkü o dedenin payı olan 1/6 de azaltma yoluna gidiyordu.
7. el-Yetimeteyn meselesi: Bu meseleler Tablo 68 ve Tablo 69'da olduğu gibidir. Bu iki meselede koca malın yansını alır. Geri kalan yanyı da kız kardeşler alır.
Feraiz ilminde bu İki meseleden başka hiçbir meselede tereke iki eşit paya ayrılmaz.
Onun için bu iki meseleye yetimeteyn (iki öksüz) denmiştir.
8. Ününü 1-Fürüğ: Bu meselenin işlemi de şöyledir: Bu mesele Tablo 70'de olduğu gibidir.
Burada koca malın yansını, anna 1/6'ini ana bir olan iki kız kardeş malın 1/3 'İni ana alır. Meselenin aslı olan 6. avl yapılarak 10 çıkanlmış-tır. Bu meseleye Ümmü'l-Füruh adı verilmesinin sebebi bu meselede, avl yapmış. Diğer meselelerden daha fazla alınmasıdır ve bu dört fazlalığın yavrulara benzetilmesidir. (Çünkü Füruh, Ferğin cemidir. Ferğ ise yavru manasına gelir.) Aynı zamanda bu meseleye eş-sureyhiyye adı da verilir. Çünkü bu mesele hakkında ilk hüküm veren kişi kadı Şureyh'tır.
9. Ümmü'l-eramil: Bu meselenin işlemi ise Tablo 71'dedir.
Meselenin aslı (12)'den kurulur ve avl ile (17)'ye çıkar. Bütün varisler kadm olduğu için, buna ümmü'l-eramil (dullann anası) denmiştir.
İşte bu meseleye göre şöyle bir bilmece sorulur: Bir adam vefat etti. 17 dinar miras malı ve 17 varis bıraktı. Her bir varise bir dinar düşmektedir. Bu hangi mesele olabilir?
10. el-Mervaniyye meselesi bu mesele Tablo 72'dir:
Burada avl yapılarak malın yansı kocaya verilir ki bu 3 paydır. Ana baba bir olan iki kız kardeşe 2/3'si verilir. Bu da 4 paydır. Baba bir olan i-ki kız kardeş ise ana-baba bir olan iki kız kardeşle hacb edilir. Çünkü malın 2/3'sinden sonra geriye bir şey kamamaktadır. Ana bir olan iki kız kardeşe 1/3'i verilir bu da 2 paydır. Meselenin aslı olan 6 avl edilerek 9'a çıkarılır. Bu meseleye Mervaniye denilmesinin sebebi, Mervan b. Hakem zamanında vuku bulmasıdır.
Bu meseleye el-Gerra adı verilir. Çünkü alimler
arasında meşhur olmuş bir meseledir.
11. el-Hamziyye meselesi bu mesele Tablo 73'de olduğu gibidir.
Bu mesele Şafii mezhebi üzerine avdet edilen meselelerdendir. Çünkü ana-baba bir olan kız kardeşi, baba bir olan kız kardeşi dede üzerine sayarak dedeyi işin içinden çıkardıktan sonra, baba bir kız kardeşin payını da alır. Bu meselenin aslı 6'dır. Nineler 1/6 alır ki bu 1 paydır. Dede ve iki kız kardeş ise geriye kalan 5 payı alır. Ana bir olan kız kardeş dede ile hacb edilir, (mirastan mahrum edilir) Ninelerin sayısı ile paylan arasında nıübayet olduğu için onlann paylan aralannda kesirsiz olarak taksim edilmez. Bu durumda ninelerin sayısı alınır. Dede ve iki kız kardeşin paylan 5. sayılan ise 4'tür. Çünkü dede iki kız kardeş gibi burada da payların sayısı ile fertlerin sayısı arasında tebayün vardır. Ferdlerin sayısı hacb edilip ninelerin sayısı ile dede ve kız kardeşlerin sayısına bu sayı 4'tür. Bakıldığında onlann mütebagin olduklan görülür. Bu durumda bir grubun sayısı ile diğer grubun sayısı ile diğer grubun sayısı çarpılır. (12x6=72) Ninelere
12x1 = 12 düşer. Her nineye 4 pay verilir. Dede
ve kız kardeşlere 12x5=60 düşerse, yansını dede alır ki bu 30 paydır. Geriye
kalan 30 pay da ana-baba bir olan kız kardeşlere verilir. Bu meseleye el
Harnziyye adı verilmesinin sebebi, bu meselenin Hamzatu'z-Zeyyad isimli bir
kişiye sorulması ve onun da bu cevabı vermesidir.
12. ed-Dinariyye Meselesi bu mesele Tablo 74'de olduğu gibidir.
Bu meselede Tereke 600 dinar. Meselenin aslı ise 24'ür. Bu meselede erkek kardeşlerle kız kardeşin paylan ile sayılan arasında tebayün olduğundan tashih yapılması gerekir. Bu durumda meselenin aslı ile fertlerin sayısı çarpılır. (24x25=600).
Çıkan sonuç
meselenin tashihidir. Böylece kadın 1/8 alır ki bu 75 dinardır. Nine 1/5 alır.
Bu da 100 dinardır. İki kız malın 2/3'sini alırlar. Bu da 400 dinardır. Baba
bir olan erkek kardeşlerle baba bir olan kız kardeşler de geriye kalan 25
dinar; erkeğe 2. Kıza 1 dinar olmak üzere paylaşırlar. Bu yüzden meseleye
ed-Dinariyye meselesi denilmiştir. Bu mesele şu şekildeki bir problemle ifade
edilmiştir; Bir adam 600 dinar bırakır ve 17 tane erkek ve kadın mirasçısı
olursa, her biri 1 dinar alır.
13. el-İmti-han meselesi bu mesele Tablo 75'de olduğu gibidir.
Bu mesele 24 ile tashih edilir. Zevcelere 1 /8 verilir. Bu 3 paydır. Nineler 1/6 verilir. Bu da 4 paydır. Kızlara 1/3 verilir. Bu 16 geriye kalan da asabe yoluyla kız kardeşlere verilir. Bu da 1 paydır. Çünkü kız kardeşler başkasıyla beraber bulunduklannda -ki burada ölenin kızı ile beraberdirler.
Asabe olurlar. Gruplann saylan ile paylan arasında tebayün olduğundan paylan kesirsiz olarak taksim edilemez. Bu nedenle bir grubun ferd sayısıyla diğer grubun ferd sayısı çarpılır. Çıkan sonuç -ki 1260'dir.-ile de meselenin aslı olan 24 çarpılır (12box24=30.240). Çıkan sonuç meselenin tashihidir.
Sonra her mirasçının payı, payın parçasıyla çarpılır. Zevceler: 3x1260=3780. nineler: 4x1260=5040, kızlar: 16x1260= 20160, kız kardeşler: lxl260=1260Toplam: 30240.
Feraiz alimleri genellikle asabelere ayn () harfiyle, hacb edilen kişiye de mim () harfiyle işaret etmişlerdir.
Hünsa hakkında meseleler tablo 76'daki meseleyi misal olarak ele alalım.
Birinci meselede hünsamn erkek olduğu farz edilmiştir. Burada iki erkek çocuk mirasçı olmuşlar ve terekeyi eşit şekilde paylaşmışlardır. Bu meselenin aslı, çocuklann sayısı olan 2'dir. Her çocuk bir pay alır. İkinci mesele hünsa kadın olarak farz edilmiştir ve meselenin aslı çocukların sayısı olan 3 olmuştur. Erkeğe 2 pay, kadına (hünsa'ya) pay verilir ki meselenin aslı arasında tebayün vardır. Çünkü biri 2. diğeri 3'tür. Bu durumda onların biri diğeriyle çarpılır. 2(x3=6), Çıkan sonuç iki meseleyi cem eden rakamdır. Bu 6 paydan, hünsa ve diğer kardeşin paylarının en azı verilir. Hünsa'nın erkek olması halinde, diğer erkek çocuğa 3 pay düşer. Bu 3 pay onun birinci meseleden olan payıdır. İkinci meselenin aslıyla, çarpılmıştır. Hünsa'ya da geçen nedenden ötürü 2 pay verilir.
Eğer hünsamn kadın olduğuna karar verilirse erkek çocuk 4 pay alır. Bu da onun ikinci meseledeki payıdır. Birinci meselenin aslıyla çarpılmıştır. Hünsa ise 2 pay alır. Bu da onun ikin meselede ki payıdır. Birinci meselenin aslı ile çarpılmıştır. Böylece erkek çocuğa 3 pay verilir ki bu onun payının en azıdır. Hünsa'ya 2 pay verilir ki bu da onun payının en azıdır. Geriye kalan 1 pay ise hünsamn durumu kesinlik kazanmcaya kadar bekletilir. Hünsamn erkek olduğuna karar verilirse o 1 payı alır. Erkek kadın olduğuna karar verilirse o 1 payı kardeşi alır veya hünsa ile diğer kardeş o pay hususunda anlaşırlar. Başka bir misal olmak üzere Tablo 77'dekidir:
Bu meselede kızın payı yarım (1/2) olduğundan kız terekenin yarısını alır. Hünsa ise her halükarda asabe olarak geriye kalanı alır. Eğer erkek olursa, o kendisine asabe olur. Eğer kadın ise, başkasıyla beraber asabedir. Bu meselede terekeden geriye bir şey kalmaz. Çünkü hünsamn erkek veya kadın olduğuna karar verilmesi meseleyi değiştirmez. Zira meselenin aslı, yarının (1/2) mahreci olan 2'dir; her birine 1 pay verilir. Başka bir misal olarak Tablo 78'deki meseleyi ele alalım:
Bu meselede ölenin mirasçı olan dallan olduğundan zevce 1/8 alır. Hünsa erkek olursa bizzat kendisi asabe olur. Eğer zevce olursa oğulla beraber asabe olur. Her iki durumda da onlar asabe yoluyla geri kalan malı alırlar. Bu meselenin aslı 24'tür. Bu da 1/6'ın mahreci olan 6'nin yarısı ile 1/8'in mahreci olan 8 çarpılarak elde edilmiştir. Çünkü her ikisi de ikiye bölünebilir. Zevce 3 pay alır ki bu malın 1/8'dir. Anne 4 pay alır. Bu da mahn 1/6'dır. Geriye kalan 17 payı ise asabeler (oğul ve hünsa) alır. Bu paylar dörde taksim olunmayacağından -eğer hünsa erkek olura meselenin aslı fertlerin sayısıyla çarpılarak (2x24=48) meselede tahih edilir. Bu durumda zevce 6 pay, anne 8 pay, hünsa 11 pay, oğulda 11 pay alır. Eğer hünsa kadın kabul edilirse meselenin aslı 3 ile çarpılarak (3x24=72) tashih edilir. Bu durumda zevce 9 pay, anne 12 pay, hünsa 17 pay, oğulda 34 pay alır. Sonra iki meselenin aslına bakıldığında aralannda tevafuk olduğu görülür. Çünkü 48'in 1/8'in 6 eder. 6'nın 1/3'i ise 2 eder. 72'nin 1/8'i 9 eder. 9'un 1/3'ide 3 eder. Böylece devleyici mesele 144 olur. Bu da 48*1 üç erkeğin meselesinin payının cüzüyle (3) çarpmak suretiyle elde edilir veya 72. Zevcenin meselesinin payının parçasıyla (2) çarpmak suretiyle elde edilir. Bu durumda zevce 18 pay alır. Çünkü her iki halde onun payı değişmez. Anne 24 pay alır. Onun payı da her iki durumda değişmez. Hünsa, kadınsa 34 pay alır. Çünkü onun payının en azı budur. Hünsa erkek olursa oğul 51 pay alır. Çünkü onun payının en azı budur. Geriye kalan 17 pay, hünsanın durumu kesinleşinceye kadar bekletilir. Hünsanın kadın olduğuna karar verilirse 17 payı oğul alır. Hünsanın erkek olduğuna karar verilirse 17 payı hünsa alır. Başka bir misal olmak üzere Tablo 79'daki meseleye ele alalım:
Bu meselede kızın payı yanm 1/2 olduğundan kız terekenin yansını alır. Hünsa ise her halükarda asabe olarak geriye kalanı alır. Eğer erkek olursa, o kendisine asabe olur. Eğer kadın ise, başkasıyla beraber asabe-dir. Bu meselede terekeden geriye bir şey kalmaz. Çünkü hünsanın erkek veya kadın olduğuna karar verilmesi meseleyi değiştirmez. Zira meselenin aslı, yannın 1/2 mahreci olan 2'dir. Her birine 1 pay verilir. Başka bir misal olmak üzere Tablo 80'dedir: Hünsa erkek olursa bizzat asabe olur ve terekeni tümünü alır. Hünsa kadın olursa, terekenin yansını alır. Çünkü kendisinden başka kız yoktur ve onu asabe yapacak kimse de yoktur.
Bu durumda amca asabe olur. Ancak hacb edemez. Birinci meselenin aslı ise 2'dir. Onlan derleyici rakam 2'dir. Bu meselelerin aslının birinin diğeriyle çarpılmasıyla (1x2 = 2) elde edilir. Çünkü iki meselenin asılları mütebayindir. Hünsanın kadın olduğuna karar verilirse, ona derleyici meselenin aslı üzerinden 1 pay verilir.
[1] Mücadele, 2
[2] Tirmizi ve iki arkadaşı rivayet etmişlerdir.
[3] Tirmizi, 1199
[4] Mücadele, 2
[5] el-Lübab, c. 3, s. 74; Keşşaffû-1-Kına, c. 4, s. 450
[6] Muğni'l-Muhtac ,c. 3, s. 367
[7] el-Kavanini'1-Fıkhiyye, s, 244
[8] Nur, 6,7
[9] Müslim, Tirmizi
[10] Ebu Davud, Nesai. Hakim, Hakim hadisin sahih olduğunu
söylemiştir.
[11] Buhârî, 5559; Müslim, 1494
[12] el-Hidaye
[13] Bidayetü'l-Muctehidin c. 2, s. 66
[14] Bakara, 229
[15] Nisa, 4
[16] Nisa, 128
[17] Buhâri ve Nesai ve İbni Mace rivayet etmiştir.Neylül-Evtar, c.
6, s. 246
[18] Bldayetü'l-Müctehid. c. 2, s. 70
[19] Bakara, 231
[20] Bakara, 229
[21] Talak, 7
[22] el-Kavaninu'1-Fıkhıye, 214; Bidayetü'l-Müctehid, c.
2, s. 50. Muğni'l-Muhtaç c.
[23] Zadü'l-Mead, c.4, s. 30
[24] Redü'l-Muhtar, c. 2, s. 823-824
[25] el-Bedayi, Kasani
[26] el-Muğnic. 7, s. 448
[27] Bakara, 228
[28] Bakara, 204
[29] Buharı, 5024. Müslim, 1486-1489
[30] Talak. 4
[31] Bakara, 234
[32] Neylü'l-Evtar
[33] Bakara, 228
[34] Talak, 4
[35] Ahzab, 49
[36] Talak, 6
[37] Bakara, 228
[38] Talak, 1
[39] Talak, 6
[40] Talak, 1
[41] Müslim, 1483
[42] Neylü'l-Evtar
[43] Talak, 6
[44] el-Muhit
[45] el-Kafı
[46] Nur, 31
[47] Furkan, 54
[48] Ebu Davud, Nesai, İbn Mace
[49] Buhar, Müslim, Ebu Davud ve İbn Mace Sad b.
Ebi Vakkas ve Ebu Bekre'den rivayet etmiştir. Sahihtir.
[50] Ahzab, 4-5
[51] Lokman, 14
[52] Ahkaf, 15
[53] el-Bedal, c. 3. s. 311
[54] Neylü'l-Evtar, c. 6, s. 282
[55] Nasbu'r-Raye, c. 3, s. 294
[56] Muğni'l-Muhtaç c. 3, s. 396
[57] Tirmizi, 2299
[58] Keşşafu'1-Kina, c. 5, s. 576
[59] Muğni'1-Muhtaç, c. 3, s. 464
[60] Bunu Müslim ve Ebu Davud Cabir b. Abdullah'dan rivayet etmişlerdir.
[61] Bunu Ahmed, Tirmizi ve Hakim Ebu Eyyub'dan rivayet
etmişlerdir.
[62] ed-Durrü'l-Muhtar c. 2, s. 883
[63] eş-Şerhu'1-Sağır, c. 2, s. 764
[64] el-Hakim
[65] Tirmizi, 1357
[66] Ebu Davud, 2277
[67] ed-Dürrü'I Muhtar ve Reddü'I-Muhtar c. 2, s. 876.
el-Fetava'1-Hindiye, 1/484
[68] el-Kavanını Fıkhiyye, 225; Muğki'l-Muhtaç:
3/425. Keşşafü'1-kına, c. 5, s. 576
[69] İbn Abidin, c. 2, s. 931
[70] Talak, 1
[71] ed'Dürrü'l-Muhtar c. 2, s. 885
[72] ed-Dürrü'1-Muhtar vereddü'l Muhtatr c. 2, s. 885
[73] Ed'dürrül-Muhtar c. 2, s. 406
[74] ed'Dürü'l-Muhtar c. 2, S: 47
[75] el-Kavanınü'1-Fıkhiye: 198
[76] ed-Dürü'1-Muhtar, c. 2, s. 406
[77] En'am, 152
[78] Şerhu Kanunu'l-Ehvali'ş, Şahsiye, c. 2, s. 62
[79] Buhârî, 6763; Müslüm, 997
[80] Bakara, 233
[81] Talak, 6
[82] Neylü'l-Evtar. c. 6; s. 323
[83] Bakara, 233
[84] Müslim, 997
[85] Talak, 7
[86] Lokman, 15
[87] İsra, 23
[88] Ebu Davud, 3528; Tirmizi, 1358
[89] Ebu Davud, 3530
[90] Nesai, c. 5; s. 61
[91] Ebu Davud, 5140
[92] Buhâri, 5633. Müslim, 1003
[93] Nisa, 36
[94] İsra, 26
[95] Bakara, 233
[96] ed'Dürrü'l-Muhtar
[97] Muğni'l-Muhtaç, c. 2, s. 448; Kavaninü'I-Fıkhıyye: 223
[98] el-Bedai c. 4, s. 35
[99] el-Bedai, c. 4, s. 3
[100] Fethu'l-Kadir. c. 3, s. 347
[101] Müslim, 1218
[102] Talak, 7
[103] Darekutni, c. 3, s. 297
[104] Muğni'l-Muhtaç, c. 3, s. 211. Gayetü'l-Münteha, c. 3, s. 244
[105] eş-Şerhu's-Sağır, c. 2, s. 752. el-Kavanini Fıkhiye, 233
[106] Ed-Dürrü'1-Muhtar ve Haşiyetü İbni Abidin, c. 2, s. 812
[107] Bakara, 233
[108] Talak, 6
[109] Bakara, 233
[110] Bakara, 233
[111] Talak, 6
[112] Nisa, 23
[113] Buhârî, 2553. Müslim, 1444
[114] Buhârî, 2502; Müslim, 1447
[115] Bakara, 233
[116] Lokman, 14
[117] Darekutni, 4/174
[118] Tirmizi, 1161
[119] Neylü'l-Evtar, c. 6, s. 316
[120] Neylü'l-Evtar, 6/316
[121] Müslim, 1452
[122] Müslim, 1451
[123] Buhârî, 2502; Müslim, 1447
[124] el-Cessas. Ahkamü'l-Kur'an, 1.403
[125] Talak, 6
[126] İbniAbidinc. 2, s. 93
[127] Fethu'l Kadir c. 3, s. 346
[128] el-Bedaic. 4, s. 931
[129] Bakara, 233
[130] Müslim, Nasbu'r-Raye c. 3, s. 317; Sübül's-Selam, c. 3, s.
213
[131] Nisa, 23
[132] Muğni'l-Muhtaç c. 423-425; Kavaninü'l-Fıkhıyye 207.
[133] Bakara, 237
[134] Al-İ İmran, 180
[135] Nisa, 7
[136] Buhârî, 6351; Müslim, 1615
[137] Hakim
[138] Hakim, 4/333
[139] Tirmizi, 3794; Müsned, 3/241
[140] Kehf, 46
[141] Nisa, 13,14
[142] Ahzap, 36
[143] Tirmizi, 2123
[144] Fecr, 19
[145] Tirmizi, 889. İbn Mace, 3011; Ebu Davud, 1919.
Nesai. 5
[146] Müned, c. 1, s. 191,4
[147] Ebu Davud, 2956
[148] Ebu Davud, 4564
[149] Yunus, 32
[150] Buhâri, 6351; Müslim, 1615
[151] Nisa, 12
[152] Nisa, 11
[153] Nisa, 176
[154] Nisa, 12
[155] Nisa, 12
[156] Nisa, 12
[157] Nisa, 11
[158] Tirmizi, 2093
[159] Nisa, 176
[160] Nisa, 176
[161] Tirmizi, 2098
[162] Nisa, 11
[163] Nisa, 12
[164] Nisa, 11
[165] Nisa, 11
[166] Nisa, 11
[167] Tirmizi, 2105
[168] Buhârî
[169] Nisa, 11
[170] Nisa, 11
[171] Nisa, 176
[172] Nisa: 11
[173] Nisa, 11
[174] Mutaffifin, 15
[175] Nisa, 11
[176] Nisa, 76
[177] Nur, 6,7,8,9
[178] Rahman, 5
[179] Nisa: 11
[180] Nisa, 3
[181] Bkz. Tablo, 33
[182] Bkz. Tablo 36
[183] Ebu Davud, 2956
[184] Enfal, 75
[185] Malının 1/3'lni tasadduket, (hatta) 1/3'de çoktur
[186] Buhârî, 1233; Müslim, 1628