İSLÂM’DA DEVLET İDÂRESİ
(a) İbni Hişam (vefatı: 218 H.) (Siretü Resulillah, s: 992):
(b) İbn Habib (Vefatı: 245 H.):
(c) İbni Sa'd (Vefatı: 230 H.) (Tabakat'ında, cilt 2/1, s: 32-33):
(d) İbni Hanbel (Müsned, yeni baskı, Hadis no, 1055):
(e) el-Mesûdî (Mürûcuz'zeheb Avrupa baskısı, V, 73-78):
Uluslararası İslâm Hukuku'nun Konuları
Uluslararası Hukukun Konusu Ve Hedefi
4. Diğer İslâm Hükümdarlarının Uygulamaları:
6. Hakem Kararları ve Hakemler
9. Başka Devletlerle Yapılan Karşılıklı Düzenlemeler
10. Uluslararası Kanunlar ve Tek Taraflı Beyanlar
Genel Hukuk İçinde Uluslar Arası Hukukun Yeri
İnsanlık Camiasını (Toplumunu) Uluslararasılaştırmada İslâm'ın Katkısı
(a) İnsanların Aynı Ana Ve Babadan Yaratılması;
(b) İnsanlar Tek Ümmettir (Topluluktur).
(c) İslâm'ın Evrensel Çağrısı:
(d) Renk ve Dil Farkının İzahı:
(e) En Mükemmel Şekliyle Müsamaha
İslâm'dan Önce Uluslararası Hukukun Tarihi
Îslâmî Uluslararası Hukukun Tedvin (Yazım) Tarihi
Genel Uluslararası Hukuk Tarihinde İslâm'ın Yeri
İslam Hukukunun Ahlaki Temellerdir
Konunun Ozetı (Bir Araştırması)
Bir Devletin Hakimiyeti Altındaki Toprakların Çeşitleri
(a) Hakimiyet ve Müşterek hakimiyetin sürdüğü Düzenli Bölgeler.
(b) Vergiye Tabi Bağımsız Devletler
(c) Formalite Olarak Tabi Olanlar
(d) Himaye Altındaki Devletler.
Tarafsızlaştırma ve Sahibsiz Toprak
(a) Anavatandaki Müslüman Vatandaşlar
(b) Anavatanda Yaşayan Gayr-i Müslim Vatandaşlar:
(1) Çok yerinde ifade edildiği gibi: "Gerek Kabile veya Site Devletleri, gerekse çağdaş anlamda Devletler olsun, yerleşik topluluklar birbirine sürekli komşu olduklarında, zaman içinde gelenekleri, kanun haline dönüştürerek bu devletler arasındaki ilişkileri düzenlemede hiç te başarısız sayılmazlar. Ubi societas, ibi jus (Toplumun olduğu yerde hukuk vardır), gelişmiş topluluklar birbiriyle nerede ilişkiye geçmişlerse, orada er-geç hukuki ilişkilerin şekillendirilmesi zarureti ortaya çıkmıştır. Bu sadece zimni veya sözlü antlaşmalarla değil aynı zamanda durumun zaruretinden ve kısmen de, devletlerin doğuşunda içten içe işleyen sebepler neticesinde ortaya çıkan durumlarla şekillenmiştir.[1]
(2) Başka bir deyişle, Uluslararası Hukuk, karşılıklı münasebetlerinde devletlerin uyacakları kuralları ifade eder. Şüphesiz, herhangi bir dönemde dünyadaki bütün devletlerin uyacağı yalnız tek bir kaideler manzumesi halinde yada uluslararası hukukun tek bir sistem şeklinde olması gerekmez. Nitekim, uluslararası hukukun farklı sistemleri, dünyanın farklı bölgelerinde aynı zamanda olabilir ve fiilen de öyledir. Hatta, Avrupa ya ait bilinen, çağdaş Uluslararası Hukuk, üzerinde anlaşarak kabul edilen kurallar toplamı değildir.
(3) İslâm, kendi Uluslararası Hukuk sistemini itina ile hazırlamıştır. Onu ayrıntılarıyla anlatmadan önce, İslâm Uluslararası Hukuk tabiri ile, neyi kastettiğimi geniş bir şekilde açıklamam faydalı olur. Aklıma gelmişken, bu kitapta kullanmış olduğum, "İslam Hukuku", "İslâmî Hukuk", "Şeriat ve Fıkıh" gibi tabirlerin eş anlamlı terimler olarak kullanıldığına dikkatinizi çekerim.
(4) İslâm Uluslararası Hukuk şöyle tarif edilebilir: Fiilî ve meşru olarak bulunan bir İslâm Devletinin, yine fiilî veya meşru olarak mevcut diğer devletlerle olan ilişkilerde gözönünde bulundurduğu hukukun belli bir kısmı, ülkenin geleneği ve antlaşmaların ortaya çıkardığı mecburiyetler.
(5) Açıklama sadedinde burada birkaç kelime yersiz olmasa gerek.
(6) Bir İslâm Devleti'nin, bu manada kabul ettiği hukukun, İslâmî Uluslararası Hukuk olduğuna vurgu yapmak istiyorum. İşin başından beri bunun, zihinlerde yer etmiş olması gerekir. İslâmî Uluslararası Hukuk tümüyle ve sadece bir İslâm Devleti'nin iradesine dayanır. Bu devletin de, İslâm Hukuku (Şeriat'm)nun denetiminde olduğu izahtan varestedir. Yetkisini ülkenin diğer İslâm Kanunları gibi aynı kaynaktan alır. Hatta iki ya da çok taraflı (uluslararası) antlaşmaların yüklediği sorumlulukların esası da aynıdır; bu antlaşmalar, Müslüman tarafça onaylanıp uygulanmadıkça bağlayıcı değildir; bunların ihmal edilmesi İslâm Devleti'ne herhangi bir sorumluluk getirmez. Kabulün açık veya zim-nî olması önemli değildir.[2] Dünyadaki tüm devletlerin muvafakatıyla Uluslararası Hukuk'un ilan ve uygulaması, uzun insanlık tarihinde kısa bir dönem için de olsa, hiçbir zaman başarılamamış bir idealdir.
(7) Mamafih biz, tarifimizde ülkenin yalnızca hukuk ve gelenekleri değil, antlaşmaların bir İslâm Devleti'ne yüklediği sorumlulukları da dahil ettik. Antlaşmalar daha sonra ele alınacak, peki hukuk nedir?
(8) Hukuk (Fıkıh); klasik İslâm hukuk alimleri tarafından çeşitli şekillerde tarif edilmiştir: "Kişinin (dinin emir ve nehiylerinden) kendisinin lehinde ve aleyhinde olanı (hak ve sorumluluklarını) bilmesidir." Bu Ebu Hanife'ye atfedilen bir tarifdir:[3] Başka bir ifade iîe "hak ve sorumluluklar bilgisidir." Daha sonra gelen, bu sahanın otoritesi Muhibbullah el-Buharl, bu konuyu bütün yönleriyle kapsayan kitabından (Tedvin edilişi 1109 H.) alman şu kelimelerle[4] sunar: "(Hayatın amelî yönlerini ilgilendiren) dinî emirleri ayrıntılı deliller yoluyla araştırma ilmi." (Deliller kelimesiyle yazar, yüksek ilmî değerler veya bilgi kaynaklarını kastediyor.)
(9) Fıkıh üzerine yazılan eserlerin muhtevasına bir bakış, bu kitapların insan hayatının manevî olduğu kadar maddî; yani hemen hemen bütün problemleri içine aldığını ortaya koyar. Yukarıda verilen standard tanımların ışığında ve Fıkıh konusunda yazılan eserlerin muhteviyatı incelendiğinde, savaş, barış ve tarafsızlık dönemlerindeki Devlet yönetimi ile ilgili kuralların, ülkenin normal hukukunun yani Fıkh'm bir bölümünü oluşturduğu görülür. Yönetimle ilgili bu kurallar, Fıkıh konusunda yazılan kitaplarda, daha sonraki bölümde göreceğimiz gibi Siyer başlığı altında ele alınmıştır.
(10) İslâm hukukçularına göre hukukun kaynağı konusunda kısa bir açıklamanın buraya eklenmesi faydalı olur. Onlara[5] göre, insan her zaman iyi olanı yapmalı, kötü olandan kaçınmalı, ve makul, caiz ve mekruh (mekruh, mubah, müstehab, kabih veya haram, hasen veya farz ve vacip) gibi aradaki derecelere titizlikle dikkat etmelidir. Mamafih hayır ile şerrin (iyi ile kötünün) arasını ayırmak kolay değildir. Özellikle de, karmaşık medeni bir hayatın ötesinde yer alan yaşamın inceliklerini kavramak hiç te kolay değildir.
Günlük ihtiyaçlar, kanun yapma gücünün (veya hayır ve şerrin derecelerini net olarak belirlemek ve bunu her şey ve hususta yapma gücü) ya fert olarak bir hukukçunun ya Devlet gibi örgütlenmiş bir topluluğun elinde olmasını gerektirir. Bununla birlikte, hayır ve şerrin (iyinin ve kötünün) mihenk taşı kabul edilen yalın akıl da ciddî zorluklardan uzak değildir. Zira, çeşitli insanların aynı şeyler hakkında farklı fikir beyan etmeleri mümkün ve olagelen bir husustur. Nitekim İslâm hukukçuları konuyu bu şekilde tartışmışlardır. Allah'ın peygamberlerine inanmak hukuk bilimi açısından da faydalıdır. Çünkü bu şahsiyetlere karşı duyulan saygı ve hayranlık -daha sonraki ayrıntıları özenle hazırlanabilecek- fazla bir münakaşaya gerek kalmadan belli ana kaideleri kabule sevk etmiştir. Bundan dolayı İslâm alimleri, akılları yamsıra, hayatlarını düzenlemek için yardım etmek üzere seçilmiş insan önderleri göndermesinden dolayı Allah'ın lütuf ve inayetine minnettardırlar. Bu seçkin ve ulu şahsiyetler, hayır ve şer hususunda gerçek hüküm koyucu Allah'ın emirlerini insanlara aktardılar. Hazreti Muhamed müslümanlar tarafından Allah'ın Rasulü olarak tanınmış ve kendisini gönderen Allah adına hayatı boyunca verdiği emir ve nehiyler tartışmaksızm kesin ve en doğru şeyler olarak kabul edilmiştir. Kur'an ve Hadis olarak bilinen bu İlahi Emirler -ayrıntılı bir biçimde daha sonra ele alacağımız gibi- o dönemin İslâm topluluğunun tüm ihtiyaçlarını karşılamıştır. Fakat Peygamber'in bu dünyadan göç etmesiyle insanların Rableri'nden aldıkları emirler zincirinin kesilmesinden sonra katlanarak artan beşerî ihtiyaçlara Peygamber'in ne sözlerinde ne de fiillerinde öngörülen açık hükümler bulunamadı. Bunun sonucu olarak, ortaya çıkan bu ihtiyaçlara ileri derecede yine hukukun içinde cevap verilememiş olsaydı neticesi tam bir felaket olur ve bu tazyik Fıkıh müessesesinin sonunu getirebilirdi. Peygamber'in vefatından sonra ilahî kanunun bu elastikiyetini yalnız fark etmekle kalmayarak bu imkanı bütün genişliği ve şümulüyle kullanmaları hususunda İslâm hukukçuların gösterdikleri gayret takdir edilmelidir. Zamanla öyle bir hukuk sistemi ortaya çıkmıştır ki, Atlantik'ten Pasifik Okyanus kıyılarına dayanan İmparatorluk Müslümanlarının tüm ihtiyaçlarını karşılamıştır.
(11) Demek ki hukuk, doğrudan doğruya Allah'ın emirlerinden ortaya çıkmıştır. Ancak, kıyas ve daha başka usullerle İlahî Emirleri tefsir ve izah etmek suretiyle Müslümanların gereksinim duydukları tüm ihtiyaçlarını karşılama gücü insana bırakılmıştır. Bu suretle iki yönlü ihtiyaç karşılanmış oldu: Biri, dinî emre uyacakları beklenen kimselerin kalplerine huşu ilham etmek için kutsiyet ihtiyacı, diğeri, zaman ve şartların ortaya çıkardığı ihtiyaçları karşılamak üzere bu hukukun gelişme elastikiyeti ve kabiliyeti.
(12) Uluslararası hukuku, önce, ülke hukukunun bir parçası olarak tanımlamıştık. Bu itibarla, ülke hukukunun çerçevesi, hiç şüphesiz, uluslararası hukuktan daha geniştir; biz burada, devletin içişlerini veya vatandaşların ilişkilerini düzenleyen ülke hukukunun bu kısmını ele almıyacağız.
(13) Örf ve adetleri de, uluslararası hukuka katkıda bulunan unsurlar olarak tanımıştık. Her konuda her türlü ayrıntıya pozitif (olumlu) olarak yol gösterecek hiçbir hukuk sistemi yoktur. Sınırlı sayıdaki mubah şeylerin sayısını ayrıntılarıyla birlikte, zorunlu ve yasak şeylerin de tam listesini ortaya koymak hiçbir hukuk sisteminin başarabileceği bir iş değildir. Tabiatiyle, belli başlı örfler, umumî uygulama olan adetler ve zamanla teamül halinde kuvvetlenen yaygın (umum el-belva) yenilikler bile böyle hallerde ilişkileri düzenler. Bu konuyu ileride, İslâm Hukukunun Kaynakları bahsinde daha geniş ele alacağız.
(14) Bir ülkenin kanun ve Örflerinden başka, iki veya daha fazla devlet arasında yapılan antlaşmalar da yükümlülükler getirir. Hukuk sistemine yapılan bu farklı ilave, kısa veya daha uzun bir süre içinde ülke çıkarları gereği hoş görülebilir, sineye çekilebilir. Nitekim Mekkeliler'le yapılan Hudeybiye Anlaşması şık olmayan şartlarına rağmen, daha uzak bir görüşle, toplumun yüksek menfaatleri adına gönülsüz kabul edilen bir örnek olabilir.
(15) Dahası, hukuken meşru olarak mevcut ile fiili olarak varolan devletin arasını ayırmak da gerekir. İlk olarak, bazı özel kurumlar veya olaylar (mesela güçlü bir isyan gibi) nedeniyle ortaya çıkan yapılar meşru devlet olarak tanınmamasına rağmen fiilî devletler şeklinde ortaya çıkarlar. İkinci olarak, bu ayırımda gayemiz yabancı ülkelerle olan ilgimize işaret etmektir; yoksa, İslâm ülkesinde oturan yabancıların miras, kimlik ve bunlara benzer hususlara, işaret etmek değildir. Bunlar Özel Uluslararası Hukuk veya başka bir isimle Hukuklar İhtilâfi'yla ilgilidir. Bu bağlamda İslâm Uluslararası Özel Hukuk da fikhın[6] bir koludur ve yetkisini herhangi bir yabancı kaynaktan değil aksine bizzat İslâm Devleti'nin iradesinden alır.
Bildiğimiz gibi bu irade, Kur'an'ın ilâhi hukukuna dayanır. Devletlerarası özel hukuk geniş bir konudur ve ayrı, bağımsız bir bilim olarak ele alınması faydalı olabilir. Zira genel ve özel uluslararası hukukun uygulanışı devletin çeşitli organlarına bağlıdır. Bununla beraber, İslâm'ın özel uluslararası hukukunun ne olduğu hakkında umumi bir fikir vermek üzere bu kitaba ek bir konu ilâve ediyorum. Beni böyle hareket etmeye sevk eden sebep, daha çok, her iki ilmi bir araya getiren ve siyer adlı eserlerinde ayrıntıları ile bu ilimle meşgul olan ilk uluslararası İslâm hukukçularına saygılarımı sunmak içindir.
(16) Tarifimizde yer alan "diğer devletlerle olan münasebetler" ifadesinin özel bir anlamı vardır. Biz bununla şunu ifade etmek istiyoruz: İslâmi Uluslararası Hukuk, onu kendi ülkesinde hukuk olarak kabul eden ve başka devletlerle olan ilişkilerinde geçerli sayan devletin hukuku şeklindeki düşüncedir. Sözkonusu diğer devletler İslâm veya gayr-i müslim devletler olabilir. Gayri müslim devletin kanun ve uygulamaları, orada yaşayan müslüman vatandaşlar söz konusu olmadıkça yada bu kanun ve teamül İslâm Devleti tarafından uluslararası münasebetlerde uyulan hususlar olmadıkça bizi ilgilendirmez.
(17) Açıklama maksadı ile Sünnet'e uygun uygulamalara sık sık baş vurulduğu burada zikredilebilir. Bunlar bizi bağlayan yegâne uygulamalardır. Bir İslâm Devleti' nin bu hükümleri yozlaştırması ve geçici olarak gözardı etmesi ya da önem vermemesi onları değersiz hale getirmez.
(18) Toparlamak gerekirse: İlahiyatçılar İslâm'ı, Allah'tan başka tanrı yoktur, ve Muhammed O'nun elçisidir, veya daha ayrıntılı bir şekilde: Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, Âhiret ve dirilmeye, hayır ve şerrin tayininin Allah tarafından olduğuna inanmak gibi, itikat ve amel şeklinde tarif ediyorlarsa, aynı şey, uluslararası hukukçuların bakış açısından İslâm hukuku için de söz konusu olur. Devlet olarak tüm uygulamalarımız, Elçisi Muhamed (S.A.) vasıtasıyla tebliğ edilen Allah'ın emirlerine dayanmalıdır. Yahut daha ayrıntılı olarak, Uluslararası İslâm Hukuku ile ilgilenen bir Müslüman hukukçunun; teklif ve uygulamaya koyduğu hukuk, mutlak kudret sahibi Allah'tan gelir; ve bir Melek, gelen her peygambere bu hukuku tebliğ etmiştir. Çeşitli peygamberlere vahyedilen bu ezeli ve ebedi ilahi hukuk son olarak, bu hukukun mü-ceddidi olan Son Peygamber Hz. Muhammed'e indirilmiştir ve bu kanunun müeyyidesi Ahiretteki İlahî Adalettir. Yine bir islam hukukçusu, bir şey iyi olduğu için yapmak ve kötü olduğu için ondan kaçınma hususundaki tayin yetkisinin sadece Allah'a ait olduğuna ve insana düşenin Mevlasına itaat etmek olduğuna inanır. Yine, herşeyin bu esaslardan kaynaklandığına ve bu esasların da sadece İslâm'ın lehine olduğuna inanır.[7]
(19) İslâm öncesi Araplar, kendi uluslararası uygulamaları olduğu halde bunları toparlayıp bir sistem haline getirememişlerdi. İslâm gelip kendi devletini kurduğu zaman müslüman yazarların, savaş, barış ve tarafsızlıkla ilgili özel hukuk branşı için, yönetme ve davranış manasına gelen Siyer kelimesini kullandıkları görülmektedir. Aşağıdaki alıntılar bu iddiayı destekler:[8]
"[Daha sonra Peygamber (S. A.) sancağı ona (Ab-durrahman b. Avf) vermesini Bilâl'e emretti. O da Öyle yaptı. Sonra peygamber Allah'a hamdü sena etti ve onun için Allah'ın rahmetini diledi, sonra şöyle dedi: Ey Avfoğlu onu al! Hepiniz Allah yolunda cihad edin ve Allah'a inanmayanlarla savaşın! Bununla beraber emanete ihanet etmeyiniz, zulmetmeyiniz, kimsenin uzuvlarım kesmeyiniz, kadın ve çocuklara ilişmeyiniz. Bu Allah'ın ahdidir ve size yol gösteren Peygamberinin sireti (hareket ve davranışadır.]"[9]
"[Onların, umumi ziyafet vermeleri adetleri idi; ve Dumetülcendel krallarının yaptıkları (siretleri) gibi hareket ederlerdi.]"[10]
"[Müslüman ordu onlara bir pay ayıracak, hükümet işlerinde adalet ve (siretinde) tavır ve hareketinde itidalli olacak, bu antlaşmanın hiçbir noktası değiştirilmeyecek.]"[11]
"[(Peygamberden sonra) Ebu Bekir halife oldu ve o (peygamber) nasıl yaptıysa öyle yaptı ve nasıl dav-randıysa öyle davrandı. Daha sonra Ömer halife oldu; o da ilk ikisi nasıl hareket ettiyse öyle davrandı.]"[12]
"[Muaviyenin günlük mutat hayatı şöyleydi: günde beş kez toplantı yapardı... gecenin üçte birini eski arapların barış ve savaş dönemlerinde geçen hikayeleri dinleyerek, Arap olmıyan kralların davranış ve savaşlarını, hilelerini, ülke yönetimleriyle ilgili siyasetlerini ve daha başka geçmiş kralların ve milletlerin hikayelerini dinleyerek geçirirdi... sonra odasına çekilir gecenin üçte birinde uyurdu... sonra tekrar kalkar yerine otururdu. Kendisine, içinde eski krallara ait siretlerin, hikayelerin, savaşların ve hilelerin anlatıldığı kitaplar getirilir ve bunlar onun önünde okunurdu. Bu kitapları korumak ve bunları kendisine okumak için tayin edilmiş iki tane Özel görevli bulunuyordu. Böylece her gece, belli sayıda hikaye ve siyerler, rivayet ve çeşitli politik hareketlerinin tasvir ve tanımlanın dinlerdi. Daha sonra dışarı çıkar sabah namazını küdırırdı. Tekrar günlük hayatına başlar ve anlattığımız minval üzere devam ederdi.]"
(20) Bu birkaç tane alıntı bile, sadece savaş zamanında değil barış dönemlerinde de, peygamberin hayatında, hatta İslâm'dan önce bile bir kralın tavır ve hareketlerinden bahsedilirken "sire" kelimesinin kullanıldığını göstermektedir. Üçüncü asrın başlarında yaşayan müelliflere göre mesele böyledir. En azından bir asır öncesinden bu tabir Uluslararası Hukuk karşılığı olarak benimsenmişti. Nitekim Ebu Hanife (Vefatı: 150 H.) Savaş ve Barış hakkında İslâm Hukuku özel dersleri için ilk defa siyer kelimesi kullanan birisi olarak bilinir.[13] Bu dersler birçok talebesi tarafından, kaydedilmiş, eş-Şeybanfnin (V.189) Kitabu's-Siyer es-Sağîr'i ile Kebir adlı eserleri ve İbrahim Fezan (V.188, Fez)'nin Kitabü's-Siyer adlı eseri içinde şu veya bu şekilde bize kadar ulaşmıştır. İmam Ebu Hanifenin çağdaşı[14] Suriyeli İmam el-Evzaî (v.157 H), Iraklı İmam'm bu konudaki görüşlerini tenkid etmiştir... El-Evzaî'nin kaleme aldığı sözkonusu eseri günümüze kadar gelmemiştir, fakat İmam Ebu Hanife'nin meşhur talebesi Ebu Yusufun er-Reddu A'lâ Siyer'il-Evzaî adıyla yazdığı cevabî eseri basılmış bulunmaktadır. Aynı şekilde, eş-Şafîî (doğumu 150 H.) de yazdığı Kitabü'1-Um (bak. VII, 303-36) adlı eserinde el-Evzaî'nin Siyerine olduğu kadar el-Vakidî (vefatı 207 H.)'nin Siyer'ine de başvurur. Bu dönemden itibaren, teknik bir tabir olarak bu kelimenin her dönemin hukukçulan tarafından yaygın bir şekilde kullanıldığı anlaşılmaktadır, es-SerahsVden (v.483 H) alınan tipik bir paragraf, bu tabirden Serahsî'nin ne anladığını ve aslında uluslararası hukuk konusunda kaleme alman İslâmî kitaplann neyi ihtiva ettiğini göstermektedir: "[Siyer kelimesi siret kelimesinin çoğuludur. Elinizdeki bu kitaba siyer adı verişimizin sebebi:
Müşriklere, harp halinde olanlara, anlaşma yapılanlara, zimmet ehline, imandan sonra inkar ile kafirlerden daha aşağılık olan mürtedlere ve durumları, cehaletleri nedeniyle batıl inançlara dayananlara karşı davranışlarında müslümanlarm tutumunu açıklamasmdandır.[15]
(21) Bununla beraber, Peygamberdin hayatının anlatıldığı kitaplar için tarihçilerin de aynı kelimeyi kullandıklarına burada işaret edilmesi gerekir. Bu benzerlik çeşitli yazarlar tarafından ortaya konmuştur. Mesela Radıyüddîn es-Serahsî Uluslararası Hukuk konusundaki bölümde şöyle der: "[Siret kelimesi sıfatsız kullanıldığı zaman, daha ziyade, Hz. Peygamber'in özellikle savaşlardaki hareket tarzını ifade eder. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Her peygamberin bir mesleği vardı, benim mesleğim ise cihaddır; gerçekte benim geçim vasıtalarım mızrağımın gölgesi altındadır.[16] Başka bir ifade ile siret[17] tabiri dil bakımından genel olarak yönetimi ifade eder, özel anlamda da Peygamberin savaşlarındaki davranış ve hareketleriyle sınırlanmış ve daha sonraları da, müslüman hükümdarların, uluslararası konularda hareket ve davranışları anlamında kullanılmıştır.[18]
(22) "Mevzu" kelimesiyle müslüman hukukçular, tartışmaya konu olan bir şeyin aslî veya arızî yönlerini anlarlar.[19] Uluslararası Hukuk'un konuları tabiriyle biz, hal ve durumlarına bu hukukun uygulandığı insan topluluklarını anlıyoruz. Bunlar şunları kapsar:
Öncelikle, şu veya bu şekilde başka devletlerle münasebetleri olan Bağımsız her devleti.
ikinci olarak, en azından dış ilişkiler hususunda sınırlı yetkiye sahip Yarı Bağımsız devletleri.
Üçüncüsü, etrafında güç toplayan ve belli bir toprak parçası kazanıp burada, olağan devlet fonksiyonlarını uygulayan silahlı asi topluluğu.
Dördüncü olarak, Yolkesenler ve Korsanları
Beşincisi, İslâm topraklarında oturan yabancıları
Altıncısı, yabancı ülkelerde oturan Müslüman Vataşdaşları
Yedincisi, Mürtedler (dinden dönenler)i
Sekizincisi olarak, imtiyazlı Gayr-i Müslim ve Zimmîleri, yani, bir İslâm devletinde oturan sıradan Yabancı Mukimlerden farklı Gayr-i Müslim Vatandaşları
(23) Şüphesiz, bu münasebetler hem düşmanlıkla hem dostça mümkündür; halbuki diğerleriyle olan ilişki bunlardan sadece birisiyle mümkündür. Mesela isyan, anavatan sözkonusu olduğu sürece sadece düşmanca ilişkiler mümkündür. Asiler ile ülkeleri arasında bir barış yapılır yapılmaz, bunlar, ya bağımsız bir devlet olarak tanınır ve artık asi kabul edilmezler yada anavatana boyun eğmişlerdir, dolayısıyla uluslararası hukuk onlar için artık uygulanmaz. Anavatandan başka devletler sözkonusu olunca bu asiler sıradan bir devlet gibi muamele görürler. Bununla birlikte, isyanın tanınması ve bunlara harp hukukunun uygulanması, asilerle eski vatanları arasında harp halini ifade eder. Mamafih, biz bu konuyu ayrı bir bölümde ayrıntılı bir şekilde ele alacağız.
(24) İslami Uluslararası Hukuk'un konuları arasına son zamanlarda bazı yeni hususların girdiğini hatırlatmamız yersiz olmasa gerek. Bunlar sözkonusu hukukta esaslı hiçbir değişiklik yapmasa da burada kaydetmemiz uygun olur. Nitekim, Müslüman Devletler 1919'da Cemiyet-i Akvamı, daha sonra bunun yerini alan UNO (Birleşmiş Milletler Teşkilatı) ve Uluslararası Adalet Divanı'm ve benzer teşkilatları tanımış ve onlara katılmışlardır. İngiliz Milletler Topluluğu, Sovyetler Birliği ve Fransız Topluluğu gibi teşkilatlar zikre değer. Bu katılım bazı hükümranlık haklarının bu teşkilatlara devredilmesiyle kalmamış, elçilere mahsus ayrıcalıkların bunların temsilcilerine de tanınması sonucunu doğurmuştur. Dahası, Arap Birliği bir şahsiyet kazanmış ve UNO tararından tanınmış ve gözlemcileri oraya resmen kabul edilmiştir. Yine, Mısır, Türkiye, Pakistan v.s. gibi Müslüman Devletler, Papalıkla olan münasebetlerini uluslararası ilişkilerinin bir parçası olarak kabul etmiş ve karşılıklı diplomatik temsilciler göndermeyi kabul etmişlerdir.[20]
(25) İslâm bu dünya hayatını geçici bir dönem ve ahiret yurdunun bir tarlası (bundan dolayı el-Biharî,[21] İslâm hukukunun amacı Ahiret mutluluğudur der) olarak görse de, diğer birçok dinlerin aksine, (İslam) bu dünyadan el-etek çekmeyi tavsiye etmez; aksine bu maddî hayatın tüm nimetlerinden faydalanmaya teşvik eder. Nitekim Kur'an-ı Kerim şöyle buyurur:
"İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur. Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize, dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru (derler). İşte onlar için, kazandıklarından daha büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) Allah'ın hesabı çok süratlidir.[22] Ve yine:
"Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz, Allah bozguncuları sevmez.[23] Ayrıca:
"De ki: Allahm yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle de kıyamet gününde mü'minlerindir. İşte, bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz.[24]
Bütün bunlardan anlaşıldığı gibi, dünyadan el-etek çekmek İslâmî değildir. İslâm, meşru hudutlar içinde kalarak hayatın tüm zevk ve nimetlerinden faydalanmayı sadece düzenler. Tabiî bu arada başkalarının haklarına tecavüzü de hoş karşılamaz. Başka bir deyişle, gücün kötüye kullanılması ile zayıfın ezilmemesini ister. Verilen sözün gözetilmesini ve (7:34; 2:40,177, 3:76; 7:102; 7:56-58; 9:5-13; 28:8; 19:32) ayetlerinde zikredilen ahde dürüstlükle uymalarını sürekli bir şekilde tekrar eder. Peygamberin dilinden müslü-manların özellikleri şöyledir: Kabul ettikleri şartlara[25] bağlıdırlar (verdikleri sözlere uyarlar). İş bununla da bitmiyor; mensuplarından, bütün toplumun iyiliği için sürekli bir çaba içinde olmalarını ister. Bu bağlamda, İslâm'a yumuşak (zira Kur'an dinde zorlamaya hoşgörü ile bakmaz) bir dille davet etmek esastır: Hayır ve iyilikte Müslüman olmayanlarla işbirliği yapılması diğer bir husustur. Aşağıdaki ayetlerde geçtiği gibi Kur'an bunu zorunlu kılar:
"...Ve Rablerinin lütuf ve rızasını arayarak Beyt-i Haram'a yönelmiş kimselere (tecavüz ve) saygısızlık etmeyin... Mescid-i Haram'a girmenizi önledikleri için bir topluma karşı beslediğiniz kin, sizi tecavüze sevketmesin! İyilikte ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlasın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşma..[26]
(26) İslâm'ın tüm hukuk yapılanması, mü'minle-rin bu dünyadaki hayatlarını düzenlemek için olduğunu söylemeye gerek yok. Sunduğu dünyevî hayatının hedefi, yaşamın en doğru bir yolda sürdürülebilmesidir. İslâm'ın Uluslararası Hukuku, Müslüman idarecileri, uluslararası ilişkilerde en doğru olan hareketi ortaya koymaya yöneltir.[27]
(27) Uluslararası İslâm Hukuku'nun müeyyidesi, ülke içinde uygulanan Olağan İslâm Hukuku'yla belli bir dereceye kadar aynıdır. Özellikle, içinde yaşadıkları ülke insanları ile bu ülkede yaşayan yabancılar arasındaki ilişkilerde bu böyledir. Devlet, adlî mahkemeler yoluyla, haksızlığa uğrayanlara adalet dağıtır. Bilindiği gibi İslâm Hukuku'nun gerçek cezalandırması, sadece hükümdarların örgütlü iradesi ile değil, (çünkü insan olduğundan zulme meyledebilirler), aynı zamanda ve daha şiddetli bir şekilde hakkında Allah tarafından ahirette kendisine vereceği cezaya müslümanın inanmasıdır. Manevî-vicdanî özendirmeler, yasaklamalar geçici maddî cezalardan daha etkilidir. Bütün bu sebeplerden dolayı, bir kimse, skandal, itibar kaybetme ve misilleme korkusu hariç, iradesini engelleyecek kimseler olmasa dahi kanuna boyun eğer.[28]
(28) Bir bilimin "kaynakları" tabiri ile biz burada, sözkonusu ilmin kurallarının ilk defa ortaya çıktığı yerleri kastediyoruz. İslâm Hukukbilimi konusunda yazı yazan bilim adamları, adaleti sağlayan hükümlerin, kendisinden fışkıran şeklinde bir manaya telmihte bulunmak için çok anlamlı bir kelime olan Usûl (kökler) tabirini kullanırlar. Bununla biz, bu kurallar kaynağının hukukçulara tüm yetki ile donatılmış bağlayıcı bir güç verdiğini demek istemiyoruz. Aksi halde, uluslararası ilişkilerde kullanılacak bir kaynağın hükümetçe kabulü, Uluslararası Hukuklun mümkün olan tek kaynağı olurdu. Bu bağlamda aşağıdakileri ele alacağız.
1- Kur'an
2- Sünnet
3- İlk Halifeler'in Peygamberin Sünneti'ne uygun uygulamaları.
4- Hukuk bilginlerince reddedilmeyen diğer Müslüman hükümdarların uygulamaları.
5- Meşhur İslâm hukukçularının görüşleri:
(a) İcma
(b) Kıyas 26
6- Hakem kararları.
7- Muahede ve antlaşmalar.
8- Komutanlara, amirallere, elçilere ve diğer devlet görevlilerine verilen Resmî Talimatlar.
9- Yabancılar ve bunlarla kurulan ilişkileri düzenleyen Dahili Kanunlar.
10- Örf ve Adetler. [29]
(29) Kur'an, tüm Müslümanlar tarafından Allah'ın Kelam'ı olarak kabul edilmiştir; dolayısıyla bütün kanunların esası kabul edilir. Gerçekten Kur'an İlahî Vahiylerin bir toplamıdır; daha doğrusu, Cebrail vasıtasıyla Hz. Muhammed'e ulaşan (vahiy metlüvv)[30] yani "okunmuş vahiy" denilen seçkin bir eserdir. Kur'an bir defada bütün halinde inmemiştir; aksine, ilk vahiyden başlayıp yaklaşık yirmiüç yıl süren bir zaman süreci boyunca Peygamber'in ölümüne değin devam eden görevi zarfında ortaya çıkan ihtiyaçlara göre parça parça gelmiştir. Kuran'da bir bölüm nazil olduğu zaman Rasûlüllah bunu önce erkeklerden oluşan bir gruba daha sonra da kadınlardan meydana gelen başka bir topluluğa (İbni Ishak'ın Magazî'sinin 192. paragrafında rivayet edildiği gibi) okur ve vahiy katiplerini çağırır ve onu yazdırırdı. Gelen ayet veya ayetlerin hangi sûrede ve hangi ayetten sonra geleceğini bizzat kendisi işaret ederdi:[31] Kur'an ayetleri kronolojik, geliş sırasına göre düzenlenmemiştir. Şüphesiz ayetler, Hz. Peygamberin hayatında bir kitap halinde toplanıp tedvin edilmemişti. Rast gele elde mevcut kağıt parçaları, kürek kemikleri ve hurma yapraklan ile elverişli eşyalar[32] üzerine yazılmıştı. Nazil olan ayetlerden bazıları, nesh (iptal) edildiğinde, doğal olarak Hz. Peygamber'in yetkisi ile diğerlerinden çıkarılıp terk[33] edildiğini belirtmeden geçmemek durumundayız. Bir kural gibi, Sahabeler, inen ayetleri diledikleri veya güçleri yettiği oranda ezberler ve bizzat kendileri için onları yazarlardı. Nitekim Hz. Muhammed'in peygamberliğinin daha ilk yıllarında bile Mekke'de, burada nazil olmuş ayetlerin belli bir miktar yazılı özel nüshaları vardı.[34]
Yukarıda zikredilen belgesel dokümanların dışında, Peygamber'in vefatına kadar bu böyle devam etti. Biri kadın, Umm Waraka olmak üzere Ensar arasında en az beş hafız bulunuyordu. Tabii burada, Kur'an'ın tümünü ezberlemiş olan muhacir hafızların sayısından bahsetmeye gerek yok.[35] Dünya kazancım, toplum nezdinde saygınlığı ve resmî payeler kazandırması[36] Kur'an'daki 114 sûreyi ezberleyen hafız sayısını hızla arttırdı.[37] Hafızlar (ezberden okuyan) ve Kariler (Kur'an'ı makam ve tecvide göre okuyanlar), günümüze kadar talebelerine, Kur'an'ı, Sûreler'i ve ayetleri aynı tertip ve sıra ile dinlediklerine, aynı tilavet ve meharic-le kendi hocalarından, onların da kendi üstadlarından halkada yer alan tüm hocaların isimleri yazılmak suretiyle zinciri bizzat Hz. Peygamber'e ulaştırarak- duydukları gibi bir sonraki talebelerine ulaştırdıklarını gösteren vesikalar icazetnameler verirler.
(30) Hz. Peygamber'in ilk halefi Hz. Ebu Bekir, çok kısa (topu topu iki yıl) süren hilafeti döneminde, Kur"an metninin, ayetlerin sırası Hz. Peygamber tarafından tesbit edildiği tertibi korunarak bir kitap (Mushaf) şeklinde tam bir nüshasını ortaya çıkaracak kararlar alarak düzenlemelerde bulundu. Kur'an'ın toplanması ile görevlendirilen heyet, getirilecek Kur'an parçalarının, hafızlar tarafından ezberlenmiş olmasının yanında en az iki tane yazılı gerçek (asıl) nüshanın[38] getirilmesini şart koştu. "Gerçek nüsha" tabiri ile, mü-haddislerin eserlerinde kullandıkları "arz", yani Hz. Peygamber'in huzurunda mukabele edilen parçalardan oluşan nüsha kastedilmiştir. Verilen görev tam bir başarı ile yerine getirildi; sadece bir iki ayetin birden fazla nüshası bulunamadı.[39]
(31) Bu tek resmî nüsha, Halife'nin yanında kaldı; daha sonra halife Hz. Ömer onu kullandı; şehade-tinden sonra bu nüsha kızı[40] ve aynı zamanda Hz. Peygamber5 in dul eşi Hz. Hafsa'mn himayesinde kaldı. Üçüncü halife Hz. Osman zamanında eyaletlerde problemler ortaya çıkmaya başladı. Bunun üzerine Halife, ilk halifenin toplattırdığı resmî nüshadan yedi nüsha çoğalttırdı ve bunları imparatorluğun eyalet merkezlerine gönderdi. Asıl nüsha yine Hz. Hafsa'ya iade edildi.
Halife Hz. Osman bu yeni nüshaların, hecesine varıncaya kadar[41] asıl nüshaya uygun olmasını ve bu esas nüshadan farklı olan diğer tüm nüshaların toplanıp imha edilmesini emretti.[42] Şu anda elimizde bulunan Kur5an, sözkonusu ettiğimiz Hz. Osman'ın çoğalttığı bu Kur'an nüshalarıdır. (Daha fazla bilgi için "Le Coran" adlı Kur'an'm Fransızca tercemenıizin girişine bakınız. Paris, 1959).[43]
(32) Önem sırasına göre Uluslararası İslâm Hu-kuku'nun ikinci kaynağı, Hz. Peygamberin söz, fiil ve tasviplerini içeren Sünnet, diğer bir ifade ile Hadislerdir. Hadislerde yer alan Uluslararası İslâm Hukuku'nu ilgilendiren hükümler, Kur'an'da geçen hükümlerden sayıca daha çoktur. Fakat nitelik bakımından Hadis şüphesiz Kur'an'dan sonra gelir. Yine de, Peygamber, Allah adına ne söylediyse gönderenin sözü olarak kabul edilmesi esasına dayanarak, bizzat Kur'an'm kendisi, Peygamberin sözünü, açıkça ve eşit olmadan Kur'an' in[44] yanına koymuştur. Daha Peygamberin hayatında bazı sahabeler çıkıp: "Bu Kur'an'm emri yani Allah'ın kelâmı ise kabul ederim, yok senin sözünse bu beni bağlamaz" demiş olsa ve böyle kimseler Müslüman topluluğundan derhal atılmamış olsaydı ne olacağını bir düşünün!
(33) Peygamberin hadislerinin toplanmasına sahabe, daha Hz. Peygamberin hayatında başladı. Bunlar, antlaşmalar, zekat amillerine verilen talimatlar, mektuplar, imtiyaz fermanları, nüfus sayımı raporları[45] ve benzerleri gibi birçok sayıdaki resmî evraklardan ayrıdır.[46] Sahabe tarafından yazılmış binlerce hadis ve daha fazlası sözlü olarak talebelerine aktarılmış olan hadisler (ki bunlar da bu talebeler tarafından yazıya geçirilmişin ilginç bir tarihi vardır. Zamanımız araştırmacıları, yazılı şekilde Hadislerin tedvin edilmesinin Peygamberin ölümünden ikiyüz sene sonra başladığına uzun bir süre inandılar. el-Kettanî, Şiblî, Süleyman Nedvî ve son zamanlarda Osmaniye Üniversi-te'sinden Prof. Manazır Ahsen gibi çağdaş birçok müs-lüman alim bu kanaatin dayanaksız olduğunu göstermişlerdir. Bu açıklamadan sonra konuyu daha fazla tartışmak bize düşmez. Ancak, Hz. Peygamberin hayatı hakkında bilgilerin sadece Hadis kitaplarında yer almadığını okuyuculara hatırlatmak isterim.[47]
(34) Tıpkı Peygamberin uygulamaları gibi haleflerinin uygulamaları da müelliflerin dikkatini çekmiştir. Hadis, biyografi, emsal, hukuk, seçme edebî metinler gibi konularda yazılan kitaplar ve daha başka yayınlarda da bu tür bilgiler yer alır. Uluslararası ilişkiler açısından ne Peygamberin ne de O'nun halifelerinin uygulamaları konusuna özellikle tahsis edilmiş eserler son dönemlere kadar kaleme alınmamış; bazı girişimler yapılmış olsa da yeterli değildir.
(35) İlk dört halifenin uygulamaları, Hz. Peygamberin Sünneti'ne karşı değil onların tamamlayıcısı olarak kabul edilmesine işaret etmeye ihtiyaç olmasa gerek. Bununla beraber, onların herhangi bir uygulaması, sahih olduğunda şüphe olmayan Peygamberin sün-netiyle çelişmiş olursa, kendilerinden sonra gelen hukukçulardan Hadis'i daha iyi bilmeleri nedeniyle kıyas edilen bir hadisten daha kuvvetli bir hadise dayanarak hareket ettikleri kabul edilir. Bu, sadece nazarî olarak mümkün olan bir düşüncedir. Yoksa gerçekte, böyle fiilî ve müşahhas bir olay bilmiyorum.
(36) İslâm Hukuk ilminde, Hz. Peygamberdin ashabı, Peygamber gibi masum sayılmasalar da, içten ve samimi saygıya herkesten çok layıktırlar. Gerçek takvaları ve liderlerine karşı besledikleri sevgileri, onlan, Hz. Peygamberin emirlerine gelişigüzel itaatsizlikten korumuştur. Şayet biri, bilgisizlik nedeniyle bir hükme aykırı davranacak olsa, diğerleri tarafından hemen düzeltilirdi. Bununla birlikte, bu durum onları, Hz. Peygamberin sünnetinde karşılığını bulamadıkları hususta farklı görüş beyan etmekten alakoymamıştır. Böyle hallerde, en önde gelenlerin görüşüne öncelik verilirdi. Mesela bir hususta ilk dört halife veya İbn Mesud'dan gelen görüş diğerlerinin düşüncelerine tercih edilirdi.[48]
(37) İlk Dört Halife'nin uygulamaları kanun gücüne sahiptir. Daha sonra gelen Müslüman hükümdarla-rınki böyle değildir. Yine de, çağdaş veya daha sonraki hukukçular tarafından sözkonusu uygulama reddedil-memişse, zaman zaman bunlara başvurmak faydalı olabilir. Emevîler, Abbasîler, Selahaddin Eyyubi, Hindistan'da Evrengzib ve bir çok diğer Müslüman hükümdarlar, ihmal edilemiyecek birçok faydalı Örnekler bırakmışlardır.
(38) Bunların kayıtları, çeşitli kaynaklarda aranmalı. Delillerin güvenirliği, bunları derleyen kaynağın güvenirliğine bağlıdır. Bununla beraber, Uluslararası islâm Hukukunun bu kategorisinin, Kur'an, Sünnet ve Sünnet'e Uygun Uygulamalarda karşıt olmaması gözden uzak tutulmamalıdır.[49]
(39) Hukuk ilmi üzerinde çalışma yapan alimler, görüşleri, farklı Önemde iki ayrı türe ayırdılar: İcma (konsensüs) ve Kıyas (benzere kıyasla şahsen hüküm çıkarma).[50]
(40) Hz. Peygamberdin, görüşlerin bir noktada birleşmesini hayırlı sayan birçok sözleri vardır. Mesela:
(1) Ümmetim dalâlet (sapıklık ve yanlışlık) üzerinde asla birleşmez.
(2) Allah'ın eli (kudreti) cemaatin üzerindedir; kim ondan ayrıhrsa cehennemi boylar.
(3) Müslümanların iyi gördükleri şey Allah katında da iyidir.
Ve yine aynı manada birçok hadis var. Aynı hususun altını çizmek için Kur'an'dan birçok ayet zikredilebilir.
(41) İslâm Hukukbilimine göre, bir dönemin İslâm hukukçuları arasında bir meselede icma ve ittifak olmuşsa, bu konsensüs'ün "Kur'an'ın bir ayeti ya da Peygamberden gelen en sahih ve meşhur bir hadisi kadar bağlayıcı ve geçerlidir; bu hükmü kim inkâr ederse de kafir olur.[51] Bununla birlikte, müellifler, bir sonraki icmanm (konsensüs) öncekini geçersiz kılacağı hususunda hemfikirdirler.[52]
(42) İcma'ın bu önemine rağmen, onu araştırmak (ve oluşturmak) üzere bir müessesenin kurulmamış olması gariptir. Hz. Peygamberdin, siyasî konularda olduğu kadar serî meselelerde de Ashabıyla her zaman istişare[53] ettiğini bildiren kayıtlı çok sayıda vesika vardır. Aynı şekilde Halife Ömer'in, İslâm ülkesinin uzak bölgelerinden ulaşan ihtilafları ele almak üzere, geniş bir sahaya yayılan imparatorluğun eyaletlerinden gelen vali ve kadılardan oluşan yüce bir divan için Hac ziaretini bir imkan olarak kullandığı görülmektedir. Hz. Peygamber1 den bir-iki nesil sonra, ülkenin en makul ve yaygın görüşünü tesbit etmek, devletin işi olarak düşünülmüştü. Bununla beraber kısa bir süre sonra, iç savaş ve ayrılmalar birbirini takip etti. Hükümdarlar bizzat kendileri, resmî hukuk bilginleri, yani mutemet kişilerin istişaresi ile yetindiler. Böylece umumî istişare mekanizması işlemez hale geldi. Bunun doğal sonucu olarak, bu ilmi, resmî sıfatı olmayan alim ve hukukçular işledi. İcma meselesi bir hayal haline geldi. Çünkü tahmin edilemeyen ve sürekli artan özel araştırmalardan başka, bu sahadaki çalışmaları karşılaştırma imkanı ortadan kalkmış oldu. Yine, icma yoluyla bir durum konusunda karar vermek için buna ehil olan alimleri bir araya getirmek için uygulanacak hiçbir yaptırım da yoktur. Dünyanın dortbir yanında yaşayan milyarlarca müslümandan oluşan İslâm toplumunun sıradan bir ferdi bu hususta hiçbir şey diyemez. Sadece cahil olanlar değil aynı zamanda dinsiz kimselerin de bu işten uzak tutulması gerektiğinden, herkesin buna katılımı mümkün değildir.[54]
(43) İslâm Hukukbiliminde, hukukçuların ve siyaset bilimcilerinin şahsî görüşleri, yapısı icabı çok (ince) hassas bir ayırıma sahiptir. Kıyas, istinbat, istihsan, fetvalar, otorite kabul edilen kitaplarında ya da başka şekilde bilinen yetkili kişilerin diğer görüşlerinde kıyas konusunda çeşitli teknik tabir ve çeşitli dereceleri benimserler. Mesela, bir Hanbelî olan Kudame, Usûl'u'l Fıkh adlı eserinde "kıyası" atıp onun yerine, istishabı, bir Mu'tezilî'nin de aklı koyması bir kelime oyunu gibi gelebilir. Bunlar hakkındaki tartışmayı derinleştirmeyeceğim. Ben burada, Uluslararası İslâm hukukunu kısmen veya tamamen ilgilendiren kitapları tasnif etmek isterim. En önemli kitaplar sırasıyla şöyledir:
(i) Siyer veya özellikle Uluslararası İslâm Hukuku üzerine yazılan eserler,
(ii) Fıkıh üzerine yazılan kitaplar veya hukuk mecmuaları (corpus juris),
(iii) Fetvalar, mahkeme kararlarının koleksiyonları, emsal hukuk ve benzerleri,
(iv) Siyaset, sosyoloji bilimi ve bunlarla ilgili konular hakkında yazılan eserler,
(v) İdare ve amme hukuku konusunda kaleme alınan kitaplar,
(vi) Nesaihu'l-Mulûk (hükümdarlara öğütler), veya hükmetme ve idare etme sanatı ile ilgili eserler,
(vii) Genel veya özel tarih, biyografi, siyasi şiirler ve bunlarla ilgili konular hakkında yazılan eserler,
(viii) Genel olarak taktik, strateji ve askeri ilimler konusundaki kitaplar,
(ix) Konferans Tutanakları,
(x) Uluslararası İslâm Hukuku konusunda yazılmış çağdaş eserler.
(44) Bu eserleri içeren her kategoriyi tartışmayı uygun bulmuyorum. Bunlardan daha önemlilerinden seçilmiş bir listeyi bu kitabın sonuna ekleyeceğim. Bununla birlikte, Megazî (yani Peygamberin dönemindeki savaşlar ile ilgili eserler) bu tasniften özellikle ayrı tutulmuştur; çünkü bunlar, Peygamber'in biyografileri ol-ttası nedeniyle, yukarıda ele alınmış olan sünnet kaynağına dahildir.
(45) Araştırmalarım sonucunda şu neticeye varmış bulunuyorum: Geçmiş medeniyetlerde de, siyaset bilimi ve prensler için yazılmış öğütlerle ilgili kitapların yer aldığını görüyoruz. Aristo'nun kitapları, Kautil-ya'nm Artha Sastra'sı, Konfiçyus'un Shu-Ring ve diğer siyasi yazıları gibi. Ancak Araplardan önce, uluslararası hukukun siyaset ilminden veya genel olarak hukuktan bilinçli bir şekilde ayrı tutulduğuna dair herhangi bir ize rastlanmıyor. (Paragraf 20'de) işaret edildiği gibi, Ebu Hanife'nin, bağımsız bir hukukbilim dalını kurarak bu saha ve siyerde ilk olduğu görülmektedir. Ebu Hanife'den önce de, şimdi bahsedeceğimiz hukuk kitaplarına başvurulmuştur. Ancak benim bildiğime göre hiçbir hukukçu, Ebu Hanife'den (v. 150) önce uluslararası hukukla ilgili kitap yazmamıştır.
(46) Her milletin herşeyden Önce hukuk kitaplarına önem vermesi belki normaldir. Kanunlar ve hukukun tedvini işinin İslâm'da hicretin daha ilk yüzyılında yapıldığı ortaya çıkıyor. Herhalde, Zeyd b. Ali'ye (v. 122 H.) atfedilen Kitabü'l-Mecmû (yahut corpus uris), siyer ve uluslararası hukukla ilgili bölümleri içermektedir ve bize kadar ulaşmış bir eserdir.[55]Malik (v. 179 H.)'in Muvatta'ında da konumuzla ilgili Özel bir bölüm vardır. Hiçbir İslâm hukuk külliyatı o dönemden beri fiilen Siyer, Megazî ve Cihad gibi başlıklarla verilen uluslararası hukuk bölümlerinden hali kalmamıştır.
(47) Aynı husus, Fetvalar veya benzerlerini toplayan mecmualar için de doğrudur. Bunlardan en eskisi, talebesi tarafından toplanmış fakat bize kadar ulaşamamış Hz. Ali'ye atfedilen bir eserdir. Başka biri ise, Hz. Peygamberin vahiy başkatibi Zeyd b. Sabit'e atfedilir. Ebu Hüseyin el-Basrî (v.436 H.)nin, Kitab'ul-Mute-med fi Usuli'1-Fıkh (baskı Beyrut) adlı kitabında zikretmesi bu eserin, en azından hicretin beşinci asrına kadar mevcut olduğunu gösterir. Esas itibariyle bu tür eserler, ya münferid olarak hakimlerin mahkeme kararlarının mecmuası -böyle bir mecmua İbn Rüşd'e atfedilir ya da resmî sıfatı olmayan hukukçuların verdikleri fetvalann toplanmasıyla meydana getirilmişlerdi. Daha sonraki dönemlerde hukuk külliyatları için de aynı isim kullanılmıştır. Moğol İmparatoru Avrangzeb Alemgir, İslâm hukukunu kanunlar şeklinde düzenlemek üzere bir meclis oluşturmuş ve bu meclisin çalışmaları Fete-va-i Alemgiriyye[56] diye meşhur olmuştur; ve bu esere bugün bile bir otorite gözüyle bakılmaktadır.
(48) Bu bağlamda, burada ilmî topluluklar ve akademilere de başvurulabilir. Grup halinde yapılan çalışmalar, aklın ve hakikatin biraz daha yakınma ulaşmada ferdi olarak yapılan gayretlerden daha şanslıdır. İslâm tarihi, daha ilk dönemlerde bile ilmî toplulukların varlığını kaydetmiştir ve bunların, İslâm düşüncesi üzerinde büyük etkileri olmuştur. Ben burada, bana göre fıkıhtan çok felsefe ile uğraşan meşhur İhva-nü's Safa'dan bahsetmeyeceğim. Bununla beraber, Ebu Hanife tarafından kurulan ve henüz yeterince araştırılmayan ve aynı zamanda İslâm hukukunun kanunlaştırılması ve sınıflandırılmasında çok büyük bir etkisi olan Hukuk Akademisi'nden bahsetmeden geçemeyeceğim. Söylendiğine[57] göre bu akademi üyelerinin tümü hukukçuydu fakat her biri farklı farklı ihtisaslara sahipti. Bunlardan bazıları dilci, bir kısmı mantıkçı bir bölümü de Asr-ı Saadet'te vuku bulan olayları ve bunlann arkasındaki sebepleri yorumlamak üzere tarihçilerden oluşuyordu.
(49) Bu durum beni, uluslararası îslânıî konferanslardan bahsetmeye sevk ediyor. Klasik dönemlerde, uluslararası hukuk veya sadece hukuk için toplanmış konferanslar olduğunu gösteren hiçbir örnek hatırlamıyorum. Halbuki birçok sosyal bozulmalar bazı hukuk ve gelenekler üzerinde etki bırakır. Dolayısıyla sosyal ve siyasal konferanslar bu bağlamda ihmal edilmemelidir. Mesela eski dönemlerde Hindistan'daki Badyaların ve dünyanın her yerinde yaşayan Yahudilerin fahiş faiz alma alışkanlıkları, faizin alınması da verilmesi de kendilerine haram olan Müslümanlar etkilemediğini söylemek mümkün değildir. Halbuki müslümanları, acil ihtiyaçlarını karşılamak üzere borç para bulmak için bir düzenleme yapmadıkça en azından ağır borç faizi vermekten korumak mümkün değildir. Bundan dolayı, hicretin 973 yılında Medine'de, dünyanın dört bir yanından gelen alim ve liderlerinden oluşan bir konferans düzenlendi ve o zamanki Müslümanların karşı karşıya kaldıkları, sosyal ve manevî olduğu kadar siyasî problemler tartışıldı ve bunların nasıl çözüleceği ele alındı. Bu önemli toplantının teklif ve kararlarım, delegelerden biri olan es-Seyyid Ebu'1-Feth diğer adıyla Şeyh Abdülmü'min el-Bağdadî, Muhtar'ul-Kevneyn başlığı altında yayınladı. Ne yazık ki, bu eserin tamamından pek bir şey kalmadı, ancak bir bölümünün, Hindistan'da[58] özel bir kütüphanede mevcut olduğu söylenmektedir. Orijinal metin henüz basılmadı, ancak bir Hindustani (urduca) tercemesi birkaç yıl önce Medine Konferansı başlığı altında basıldı ve üç ayda bir çıkan İslanıic Cul-ture'ın 1941 Ocak nüshasında tahlil ve tenkid edildi..
(50) Çağdaş yazarlar hakkında birkaç söz.
(51) Avrupalı Gayr-i Müslimler, Arap kültürüyle ilgili bir çok konuda olduğu gibi savaş ve barış konusundaki islâm Hukukunun ele alınış ve tayininde de Müslüman alimlerden önce davranmışlardır. Avrupalı müelliflerin konuyla ilgili kaleme aldıkları eserlerinden en önemlilerinden bazıları şöyle:
(i) H. Reland, Instituts du droit Musulman relati-ve â la guerre, Ch. Solvet tarafından latinceden terce-me, 1838.
(ii) Institutions du droit Mahometan sur la guerre avec les Infideles, Ch. Solvet tarafından arapçadan ter-ceme.
(iii) Haneberg, Dus Muslimische Kriegsrecht, (Ab-handlungen der philoso-phılolog. ch Bayrisch. Akade-nıie der Wissenschaft, 1869 da).
(iv) W.B.E. Basillie. Jihad in Mohammedan Law and its Application to British India, J.R.A.S., Londra 1871, s. 401 ve devamı.
(v) E.Nys, Le droit des gens dans les rapports des Arabes et des Byzantins (Revue du droit international et legislation comparee. 1898. Bruxelle, s. 461-87 de.)
(vi) C. Huart, Le Droit de Guerre (Revue du Monde Musulman, Paris, 1907. s. 331-46).
(vii) Aynı yazar, Le Khalifat et le Guerre (Revue de L'histoire des Religions, 1915, s. 288-302).
(viii) E. Fagnan, Le Djihad selon L'ecole malekite (Algiers, 1908).
(ıx) Th. W. Juynboll, Handbuch des îslamichen ^asetzes (1910, Leiden-Leipzig), yerinde.
(x) F.F. Schmidt, "Die Occupait in İslamischen (in: Der islam, 1910, pp. 330-53).
(xi) 1914-18, Birinci Dünya Savaşı boyunca çıkan tartışmalı yazılar. Bunlardan aşağıdakiler dikkate değer;
(a) Snouck-Hurgronje, Heilige Oorlog Made in Germany (De Gids, Ocak 1915).
(b) C.H. Becker, Deutschland und der Heilige Krieg, (International Monatschrift. 1915, s. 531-662).
(c) Snouck-Hurgronje Deutscland und der Heilige. Krieg, Enviderung (aynı dergi, s. 1023-1034. de).
(d) C.H. Becker, Schlusswort (aynı dergi s.lO33-1042de)
(e) F. Schwally, Der heilige Krieg des islam in Religions geschichtlicher und Staat Strechtlicher. Be-deutung(aynı mecmua, 1916 s. 876-718).
(xii) Hatschek, Der Mustamin ein betrag. zum in-ternationalen Privat-und. Vblkerrecht des İslamischen. Gesetzes, Berlin 1919.
(xiii) W. Heffening, Das İslamische Fremdenrecht, 1925.
(52) Bunlardan başka, Rusça, Almanca, İtalyanca, Fransızca, İngilizce v.s. dillerinde Hilafet hakkında yazılmış geniş bir literatür vardır. Bunların faydalı bir özeti, Revue du Monde Musulman 1925, Paris'te neşredilmiştir. (Bu dergi şimdi; Revue des Etudes Islamiqu-es adı altında yayınlanmaktadır.)
(53) Bu hususta, içinde İslâm'ın uluslararası hukuka katkılarının anlatılıp tartışıldığı çağdaş uluslararası hukuk tarihi üzerine yazılan çeşitli eserleri ihmal edemeyiz. Mesela, Walkeir, A History of the Laws of Nations (cilt I Cambridge, 1899); Bordwell'in Laws of Wars Between Belligerents'i (Chicago, 1908); Nys'ın, Etudes de droit international public et de politique ve yine aynı yazarın: Les Origines du droit international. (Paris. 1984); ve Holtzendorffun Handbuch des Volker-rechts (1885, dört cildin ilkinde) ve daha başka eserler.
(54) Müslüman yazarlara gelince, bildiğim kadarıyla, DU ihtiyacı ondokuzuncu asrın doksanlı yıllarının başlarında hissettiler. Genel hatlarıyla bir uluslararası hukuk tarihi yazan İstanbullu İbrahim Hakkı, Uluslararası İslâm Hukuku konusunda yazılmış eserlerin olmamasından şikayet eder. İslâm'ın bu konuya katkılarını oniki sayfaya varan bir bölümde anlattıktan sonra farklılık arzeden bir paragrafında şöyle der:
"Bu birkaç kelime ile benim naçiz gayem, insanlığa şeref veren, her konuda çok ileri bir dereceye ulaşmış olan Müslüman Milletlerin Ortaçağ'da da her yönü ile üstün olduğunu, dolayısıyla medeniyeti bu kadar ilerlemiş milletlerin, ülkelerarası ilişkilerde uyulması gerekli kurallar hakkında hiçbir bilgi sahibi olmamaları ve bu hususta araştırmalarda bulunmamaları ve eser yazmamalarının imkansız olduğunu göstermektir. Ne varki, İslâm alimlerinin eserlerinden birçoğu Haçlılar ve Moğollar tarafından imha edilmiş, bir kısmı da kütüphanelerin tozlu raflarında gizli kalmış olmasından dolayı bu konuda bilgi vermek benim gücümü aşmaktadır. Bu konudaki eserleri arayıp bulmak ve eski islâm ulemasının batılılardan daha üstün olduğunu göstermek muhterem alimlerimizin kutsal bir görevidir."
(Tarih-u Hukuk-i Beyne'd-Düvel, s. 37-38, müellifi ibrahim Hakkı, Mekteb-i Mülkiye-i Şahane mezunladan' Istanbu1' Karabet ve Kasbar matbaası, sene
(55) Bizimkilerden bu yazarın hemşehrisi Ahmed Şia, 1937'de aynı düşünceleri ileri sürüyor ve şöyle
söylüyor:
"Gerçekten, uluslararası hukuk hakkında İslâmî görüşü ayrıntılarıyla anlatan hiçbir kitap şu ana kadar yayınlanmadı .[59]
(56) Nitekim, Hague'deki Uluslararası Hukuk Akademisi'nde Ahmed Raşid'in konferanslarına hala devam etmekte olduğu düşünülürse, omuzlarına yüklendiği sorumluluğu en iyi şekilde yerine getirdiği ve sorumluluktan kaçmadığı anlaşılıyor. Bununla birlikte ben sözkonusu Lahey konferanslarından önce aşağıdaki yazıları okuma imkanı buldum:
(i) Necip Armanazi, Şam, L'Islam et le droit pub-lic, tez, Paris, 1929.
(ii) Bazı ilavelerle aynı eserin Arapça baskısı: eş-ŞeiVd-Duvelî fı'1-İslâm, Şam, 1930.
(iii) Saba, L'Islam et la Nationalite, tez, Paris, 1933 (Cardahi'nin bibliyografyasını içerir, yazarın milliyeti belli değil.)
(iv) Tahran'dan Chaigan, Essai sur I'histoire du droit public, tez, Paris, 1934.
(v) Bu satırların yazarı tarafından hazırlanan tez, Die Neutralitat im Islamischen Volkerrecht, Bonn a/R, 1933, (1935 te neşredildi)
(vi) Delhi'de, Ebul-A'la Mevdûdî tarafından yazılan, el-Cihad fî'1-İslâm, Urdu dilinde Delhi'de onbeş günde bir çıkan el-Cemiyyet dergisinde, Daru'l-Musan-mfîn Serileri arasında neşrolundu, A'zamgarh, 1348 H.
1937.
(vii) Ahmed Reşid Bey'in yukarıda geçen eseri,
(viii) Okumakta olduğunuz bu eser, 1929 da başladı 1933 te tez olarak arz edildi, 1941 de yeniden gözden geçirilerek ilk defa neşrolundu.
(57) Eski tarihli başka yazılar ve cihadın çağdaş tanımı üzerine yazılanlar bu kitabın sonunda genel bibliyografyada verilecektir. Abdürrahim'in Principles of Muhammedan Jurisprudence (Kalküta, 1911, XII. bölüm) adlı eserinde konumuza giren bazı düşünceler yer alır, ancak özellikle bu konu ile ilgili yazı yazmaya zaman bulamamış olduğu anlaşılıyor.[60]
(58) Hakem usûlü, aracılık, başvuru ve benzer terimlerle, ihtilafa düşmüş iki tarafın, tarafsız üçüncü bir şahsın kararına uymayı kabul etmelerini anlıyoruz. Müslümanların böyle durumlarda olması sadece ülke içinde değil uluslararası anlaşmazlıklarda da rastlanabilir. Bu çeşitli tabirler arasındaki fark daha sonraki bölümlerde ele alınacaktır. (298-299. paragraflar). Burada şu kadarını söyliyebiliriz: Böyle hakem kararları hemen hemen benzer olayların meydana gelmesi halinde genellikle fayda sağlıyacak bir uygulama olarak göz önünde bulundurulur. Hakem karar verirken dayandığı kurallar ortaya konduğu zaman daha önem kazanır.[61]
(59) Uluslararası hukukun diğer önemli bir kaynağı anlaşmaları kapsar. Yapılan anlaşmalar bazen iki taraflı bazen çok taraflı olur; ve bunların sadece tarafları bağladığını söylemeye gerek yoktur. Bunu ayrıntılı bir şekilde daha sonra ele alacağız.
Fakat burada şuna işaret etmek gerekir: İslâm tarinınde tüm dünya devletlerinin taraf olduğu bir anlaşmayı gösteren hiçbir örnek yoktur.[62] Sebebini aramak için uzağa gitmeye gerek yok. İletişim ve ekonomi bakımından içe kapanıklık ve yabancılara sınırlamalar gibi durumlar bugünküne benzer bir gelişmeye mani idi.
(60) Anlaşmalar bağlamında şu iyi bilinmeli: İslâm hukukunda bazı hükümler mecburî ve süreklidir (taabbüdî ve teebbüdidir). Bir kimse son derece baskı altında ise ve kendisi için zorunluluk sözkonusu ise sorumluluk kalkar. "Zorda kalmış kimse hariç, arzu etmemek ve aşırı gitmemek şartıyla ona günah yoktur.[63] "Zaruretler, yasakları mubah kılar" kuralı buradan çıkmaktadır.[64]Yine İslâm hukukunda, yapılması zorunlu olmıyan ve fakat yapana sevap olan hükümler (müstehaplar) vardır. Üçüncü olarak, yapılması veya yapılmaması kişinin iradesine terkedilen hükümler (mubahlar) vardır.
(61) Ancak bu son hareketleri içeren örf ve anlaşmaların yüklediği sorumluluklar İslâm hukukunca gö-zönünde tutulur ve geçerlidir. Yukarda açıklandığı gibi, İslâm'ın hükümlerine aykırı olarak mecburiyet altında yapılan anlaşmalar, bu zaruretler devam ettiği sürece geçerlidir. Anlaşmanın kurallarının reddi ile ilgili hükümleri daha sonraki bölümde ele alacağız.
(62) Anlaşmalar bazen tümüyle ve özellikle taraflar arasında kanun koyucu mahiyetinde olur ve başka vesilelerle tesadüfen uluslararası anlamda kanun yapmaya esas teşkil ettiğini burada kaydetmek gerekir.[65]
(63) Bir diğer kaynak, komutanlara, amirallere, elçilere, delegelere ve devlet temsilcilerine, kısacası uluslararası meselelerde şu veya bu şekilde devlet yönetimiyle ilgisi olanlara verilen talimatlardır. Bunlar açıkça verilebildiği gibi gizli de verilir; bu takdirde açıklanniaz, gizli tutulur. Bunlar, konumuzla ilgili önemli materyal ihtiva ederler. Peygamber'in döneminden zamanımıza kadar bu usulün devam ettiğini görüyoruz. Bu tür talimatları içeren birkaç örneği, kitabın sonunda ek olarak vereceğiz. (646.-663. arası paragraflar)[66]
(64) Başka devletlerle yapılan karşılıklı düzenlemeler konusunda verilen resmi talimatlar daha ilk dönemlerden itibaren İslâm Hukuku'nun geçerli bir kaynağı olarak kabul edilmiştir. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için 255. paragraf ve Serahsî'nin Şerhu's-Siyer'il-kebîr, IV, 283'e bakınız.[67]
(65) Uluslararası hukukun tümü, bir manada ulusal ve ülke hukukunun bir parçasıdır; ancak biz burada, uluslararası davranış ile belli devletleri ilgilendiren hususî kuralları veya yabancılardan belli sınıfları ilgilendiren belli hükümlerin arasını ayırmak durumundayız. Aynı şekilde, karşılıklı kararlar ve mütekabiliyet sağlayan kurallar ile karşı tarafı olmıyan kurallar arasında da bir fark vardır. Bu son kısmı açmak için: Hz. Peygamber'in, gayr-i müslimlerin Arabistan'dan çıkarılmaları[68] ve artık buraya yerleşmemeleri ile ilgili emirleri ve gayr-i müslimlerin Mekke'deki[69] Kabe'ye girmemeleri konusundaki emirleri örnek olarak gösterebiliriz.[70]
(66) İslâm hukuk biliminde örf, adet, teamül ve umum' el-belva olarak bilinmesine rağmen bu hususların İslâm hukukundaki yeri konusunda bilimsel açıdan şimdiye kadar çok az şey yazılmıştır. Şüphesiz bazı düşüncelerin kırıcı bir üslupla ifade edilmesi, gizli düşmanlıklara neden olabilir. Aşağıdaki ifadelerde olduğu gibi, kullanılan üslûbun etkisini gözardı edemeyiz: "tüm akrabaların senden önce ölecek" ile "tüm akrabalardan daha çok yaşayacaksın" ifadesinde olduğu gibi. Hikayeye göre, aynı görüşü ortaya koyan bu farklı ifadeler sonunda, bu ifadelerin sahibi müneccimlerden biri izzet-i ikrama diğeri de hüsrana uğramıştır.[71] Bu beşerî zaafı gözardı ederek hiç kimseye hizmet edemeyiz. Mesela Çağdaş Avrupalı yazarlar şöyle der: İslâm Hukuku büyük çapta Roma Hukukunun tesiri altında kalmıştır; ve doğal olarak bu ifade bir hoşnutsuzluğa sebep olabilir. Musevî asıllı büyük bir müsteşrik, Roma Hukuku'nun İslâm Hukuku'na etkisini reddetmiş, onun yerine, Hz. Peygarnber'in döneminde Medine'de Yahudilerin yaşadığını söyleyerek, İslâm Hukuku'nu asıl Yahudi Hukuku'nun etkilediğini ileri sürmüştür. Bütün bu iddia ve görüşleri ilham eden olaylar tartışılabilir; meseleye dar açılardan yaklaşıldığı için bu yaklaşım meselenin bütün yönlerini göstermez!
(67) Burası, konunun tam bir incelenmesinin yapılacağı yer değildir.[72] Fakat örfün, genel olarak İslâm
Hukuku ve özel olarak Uluslararası İslâm Hukukunun neden bir kaynağı olduğunu açıklığa kavuşturmasam yanlış anlaşılabilirim.
(68) Kur'an sürekli marufu (iyi bilinen ve herkesçe de öyle kabul edilen) yapmayı ve münker (kötü bilinen ve herkesçe de kötü kabul edilen) den kaçınmayı emreder. Bu husus örfe uyar, en azından onu da içine alır.
(69) Hz. Peygarnber'in, ashabı arasında yapılmasına müsamaha ettiği veya ses çıkarmadığı şeylerin geçerli ve hukukî olduğu hususunu iki numaralı kaynak başlığı altında görmüştük. Tam "müsamaha" (takrir şeklinde ifadelendirilir), yeni olsun eski olsun örfün, hukukun bir kaynağı olduğuna işaret eder. Daha sonraki dönemlerde kullanılan çok geniş anlamlı 'eşyada aslolan ibahadır[73] helal oluştur, (yasaklanmayan her şey mubahtır) ve = 'örf, hakem yapılır7 (=örf veya teamülün hükmü hakimdir)[74]esasları hiçbir şüpheye mahal bırakmıyacak açıklıkla, Mü'min için davranışlarında uyacağı hukukî kaynaklardır.
(70) Yine de, Müslümanların hukuku ile İslâm Hukuku'nu birbirine kanştırmamalıyız. Birincisi ile, geniş İslâm topluluğunda belli bölgelerin uyguladığı kanunları kastediyorum. Mesela, miras, evlenme... v.s. konularında Malay yarımadasında, Kuzey Afrika'da, Pakistan'ın Pencap eyaletinde, Hindistan'ın Bombay ve Malabar ve benzeri yerlerde yaşayan Mü s lüm anlardın adetleri ile Kur'an ve Sünnet'in açıkça ortaya koyduğu esaslar arasında oldukça fark vardır.
(71) Asıl İslâm Hukuku'na gelince, İslâm'ın sürekli dışarıya gidip gelen putperest Arap tüccarlarıyla dolu olan Mekke'de başladığını biliyoruz. Sonraları, Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretiyle ağırlık merkezi, binlerce Yahudinin yaşadığı bu şehre kaydı. Hicret'in üzerinden daha on sene geçmeden İslâm Devleti'nin sınırları İran ve Bizans İmparatorluklarının hudutlarına kadar dayandı. Bir on beş sene sonra Hicret'in 27.[75] yılında, İslâm ordularının İspanya'ya girdiğini ve nesiller sonra fethi tamarfilamak üzere Tarık gelinceye kadar burada kaldığını görüyoruz. Ve daha o zaman İslâm'ın kocaman bir hilâl gibi, Pireneler'den Çin dağlarına kadar İran, Irak, Suriye, Arabistan, Mısır, Türkistan, Ermenistan ve Kuzey Afrika'nın bütün sahil ülkelerini içine alacak şekilde yayıldığına şahit oluyoruz. Böylece İslâm, Mekkeliler ve diğer Araplarla olduğu kadar (dönemin en medenî olanlarını belirtmek için sayıyoruz) Yahudiler, Hıristiyanlar, Yunanlılar, İspanyollar, İranlılar (Mecusiler) Türkistan ve Sincan (Doğu Türkistan) Budistleriyle temasa geçti ve onlardan birçoğunu İslâm Dini'ne çevirdi. Tarihler, İslâm öncesi putperestlerin Ka'be'yi ziyaretiyle İslâm'ın beş esasından biri olan Hacc'ın arasında fazla bir farkın olmadığını zikrederler. Halife Hz. Ömer'in[76] İran İmparatorluğu İslâm topraklarına tamamen ilhak edildikten sonra, toprak gelirleriyle ilgili İran mevzuatını bütünüyle kabul etmiş olduğu rivayet edilir. İslâm'ın yetiştirdiği hukukçuların büyük çoğunluğu, Buhara, Türkistan ile Budist ve Çin etkisinin hakim olduğu civar ülkelerden gelmiştir; Sahabe'nin talebeleri ve bunların da talebeleri, Ebu Hanife, Malik, Şafiî ve diğerlerinin hocaları Arap asıllı değil mevalî idiler. Ve doğal olarak kendi memleketlerinde ve hatta ailelerinde, İslâm'dan önce var olan ve hakim olan bütün her şeyi biliyorlar ve unutmamışlardı. Nitekim, Ebu Hanife'nin babası İranlı ve annesi bir Hintli idi. Hz. İbrahim, Musa, İsa ve Allah'ın diğer elçilerinin getirdikleri hükümlere uymak için Kur'an'da açık emirler vardır. Aynı şekilde Hz. Peygamber, İslâm Hukuku'nda hükmü bulunmayan konularda, Yahudi ve Hristiyanların uygulamalarını benimsemelerini emretti.Hatta Peygamber, İslâm öncesi birçok Arap adetlerine müsamaha göstermekle kalmadı, aynı zamanda, cahiliyye döneminde fazilet sayılan şeyle amel olunmasını emredecek dereceye kadar vardı. Şüphesiz, Bizans, İran ve diğer ülkelerin hukukî kuralları, kendilerine herhangi bir kutsallık atfedilerek değil, sadece örf, adet ve maslahata uygun oldukları için ve özellikle de pozitif İslâm hukukunun emirlerine zıt olmadıkları için söz konusu hukukun içine girmişlerdir. Bu kuralların büyük çapta İslâm hukukuna girmesi, müftü ve bağımsız hukukçuların İslâm hukukunu kanunlaştırma faaliyetlerinde, müslümanların işgal ettiği ülkenin örf ve adetlerine büyük çapta müsamaha göstermesine bağlı olarak gerçekleştiği söylenebilir.
(72) böylece, İslâm'ın birçok örf, adet, uygulama ve alışkanlıkları değiştirdiği hatta ilga ettiğini görmemizin yanında yine İslâm hukukunun kaynaklarından biri olarak bunlardan bir çoğunu ibka edip önemli derecede etkilendiğini görüyoruz.[77] (Journal of Haydarabad Academy, cilt VI. da "Roma Hukuku'nun İslâm Huku-ku'na Etkileri başlıklı makaleme de bakınız.)[78]
(73) Bütün bunlardan sonra, Kur7an ve Sünnet'in ilgili kısımları, Müslümanların uluslararası ilişkilerinde sürekli pozitif hukukunu oluşturduğunu görmüş oluyoruz; Devletin kanunları ve antlaşma hükümleri geçici pozitif hukuku kuruyor; tüm geri kalanı, sırasıyla, pozitif olmayan veya örnekleme hukuku ve Önerilen hukuku veriyor.[79]
(74) Hukuk tabiriyle biz, bir Devlet'teki hükümetin (icranın) sahip olduğu yahut bütün idare mekanizması ile vatandaşlarını yönettiği kuralları kastediyoruz. Demek oluyor ki, dış ilişkilerle ilgili idare mekanizmasının bu kısmı uluslararası hukuk oluyor. Bu durumu mütevazi olarak sunduğumuz aşağıdaki tablo daha da netleştirebilir. (Bkz. s. 52.)
(75) Uluslararası hukukta 1 no ile doğrudan doğruya bir ilgimiz yok. Halbuki 2,3,4 ve 5 nolar, uluslararası ilişkileri tedvir eden hukuku içerir. Bunlarla birlikte 10 ve 11 nolar uluslararası kamu hukukunu oluşturur. 7 ve 8 numaralar uluslararası Özel hukuka aittir. 6 ve 9 nolar, daha dar anlamıyla ülke hukukunu içerir. Bir devletin uluslararası hukukundan ayrıldığı için bunlara medeni hukuk ve beledî hukuk da denir. Bizim maksadımıza göre iç hukuk olarak adlandırılması daha doğru olabilir.[80]
(1) Manevî ve Ahlâkî hukuk Devlet Hukuku tatbik edildiği zaman Taraflar devletlerdir Taraflar fertlerdir
Taraflardan biri devlet diğeri fert I
(2) Her iki taraf bağımsız Bir taraf kısmen bağımsız
(3) Her iki taraf yan bağımsız
(4) Bağımsız devlet yarı bağımsız (özerk) devletle karşı karşıya
(5) Yarı-bağımsız devlet bağlı olduğu devletinden başka bir devletle karşı karşıya
(6) İki vatandaş karşı karşıya
(7) Vatandaş ve yabancı mukim karşı karşıya
(8) İki yabancı mukim karşı karşıya
(9) İslâm Devleti vatandaşı ile karşı karşıya
(10) İslâm Devleti
(11) Müslüman olmayan ile yabancı mukim devlet Müslüman karşı karşıya vatandaşı ile karşı karşıya[81]
(76) İnsan toplumunun şaşırtacak derecede girift olması, insan tabiatının bir yansımasından başka bir şey değildir. Zıt unsurların bir karışımı, daha başka bir ifade ile kendisinde iyi ile kötüyü -farklı derecelerde olsa da- beraber barındırdığı üstün yaratık olan insan, bazen meleklerden üstün olur, bazen de İblis onun yanında masum kalır: Sonuç olarak, başka hususlar yanında toplum, aynı anda iki eğilimin konusu haline gelmiştir. Biri, hür ve kendi kendine yeterli ailelerden kabilelere, kabilelerden Site-Devlet vatandaşlarına, Site Devlet vatandaşlarından imparatorluklara, milletler topluluğuna hatta dünya çapında birlikteliğe yani merkezileşmeye doğru giden bir seyir. Bilinen insanlık tarihinin bir görüntüsü böyledir. Diğeri, Hz. Adem ile Havva'dan[82] bir ve aynı ailenin soyları olarak akraba üyeleri, renk, dil, ülke, ırk farkları ve benzerlikleri, ayrılığı son noktaya vardıran merkezkaç süreci. Bunun sonucu olarak, insanlık kardeş kanının lekeleriyle kirlenmiştir.
(77) Ne insan tabiatını değiştirme ne de vasat bir yaratığı nadir ve aşırı bir varlık haline dönüştürmek gibi imkansızı denemenin hiçbir faydası yoktur.
(78) Çeşitli ilim ve kuruluşlara katkıda bulunmalarına rağmen eskiler, coğrafî ve siyasî milliyetçiliklerinin dar görüşünden ne yazık ki kurtulamamışlardır. Hatta eski dinler, tüm insanlık için evrensel bir boyut taşımaktan ziyade milliyetçi bir özellik arzederlerdi. Bununla beraber eski dinler başlangıçta, yine de sevgiyi ve barışı telkin etmişlerdir. Afrika, Amerika ve Avrupa'nın bazı bölgelerinde hala canlı olan renk ve üstün ırk duygusu, bence, kabul ettikleri dinlerin emirlerinden değil putperest ve dinsiz dönemlerdeki nesillerin düşünce kalıntılarından gelmektedir.
(79) İslâm, müminlerin evrensel kardeşliği lehine, ırk, renk ve dil farklılıklarını daha ilk başta bertaraf etmekle oldukça şanslı[83] olmuştur.
(80) Mesela bakınız:
"Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirge-nesiniz". (Kur'an 49:10)
"Hep birlikte Allah'ın ipine (İslam'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın, Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun himmeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulaşınız." (Kur'an 3:103)
"Allah ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir" (Kur'an 8:46)
"Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetiniz-dir Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana kulluk ediniz" (Kur'an 21:92). (Ayrıca bakınız: 23:52)
(81) İslâm, kişi hak ve özgürlüklerini teminat altına alan ve aynı zamanda toplumun refahını sağlayan bir birlik ve eylem dinidir. Buna örnek olarak Zekat ve Beyt'ül-Mal kuruluşlarını gösterebilirim. Başından beri İslâm davetinin sadece belli bir ülkeye tahsis edilmemiş olması, insanlık toplumunu uluslararasılaştirma konusunda o ana kadar yapılmış olanlardan daha ileri bir merhaledir.
(82) Davetinin bu evrenselliğinden başka İslâm, Hac ve Hilafet müesseselerini de kurmuştur. Birazdan sırasıyla bahsedeceğim.[84]
(83) Kur'an'dan yapılan aşağıdaki sadece birkaç alıntı görüşümü belirtmeye yetecektir:[85]
"Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabbiniz'den sakının." (Kur'an 4:1).
"Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Gerçekten Allah bilendir her şeyden haberdardır. (Kur'an
49:13; aynı konu ile ilgili ayetler şunlardır: 6:99, 7:189, 39:6.)[86]
"İnsanlar tek bir ümmettir". (Kur'an 2:213).
"İnsanlar sadece bir tek ümmetti, sonradan ayrılığa düştüler. Eğer (azabın ertelenmesi ile ilgili) Rab-bin'den bir söz (ezelî bir takdir) geçmemiş olsaydı, ayrılığa düştükleri konuda aralarında hemen hüküm verilirdi. (Kur'an 10:20)[87]
"Halbuki sen bunun (peygamberlik görevim ifa) için onlardan bir ücret istemiyorsun. Kur'an alemler için ancak bir öğüttür." (Kur'an, 12:104, 81:27 ye bakınız.)
"Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik, fakat insanların çoğu bunu bilmezler." (Kur'an, 34:28).
"Biz seni (ey Muhamed!) ancak alemlere rahmet olarak gönderdik." (Kur'an, 21:107). [88]
"O'nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, dil ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz, bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır." (Kur'an, 30:22),
"Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık." (Kur'an 49:13).[89]
"Şüphesiz iman edenler, yani yahudilerden, hris-tiyanlardan ve sahillerden Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıp salih amel işleyenler için Rableri katında mükafaatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar üzüntü çekmeyeceklerdir. (Kur'an 2:62)
"İman edenler ile yahudiler, sâbüler ve hıristiyan-lardan Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıp iyi amel işleyenler üzerine asla korku yoktur; onlar üzülecek te değiller. (Kur'an, 5:69)
Çok sayıda başka ayetler ve özellikle Hz. Peygamberin yabancı hükümdarlara hitaben yazdığı mektuplarda kullandığı 3:64. ayet ve Peygamberin sayısız hadisleri ile beraber ondört asır boyunca islâm'ın uygulanmasını gösteren örnekler aynı hususu doğrular.
(84) b ve d paragraflarında naklettiğimiz ayetler, insanların renk ve dil bakımından farklılıkları İslâm'a göre Yüce Yaratıcı'nm sonsuz hikmet ve kemaline şahitlik yapan olaylardan başka bir şey olmadığını gösterdiğine özellikle işaret etmek isterim. Tüm insanların sadece aynı çiftin soyundan gelmekle kalmadığını aynı zamanda dinlerinin de aynı kaynaktan geldiği gerçeğini bu ayetlerde görmekteyiz.
Kur'anda iki kez tekrar edilen (e) bendindeki alıntılar, çok anlamlıdır ve daha önceki dinlere mensup kişilerin sonradan katılan bidat ve sapmalardan uzak olarak dinlerinin, orijinal emirlerine uymaları halinde kendileri için hiçbir endişenin sozkonusu olmayacağını açıkça gösterir: Zira bu emir ve tavsiyeler, Allah'ın son elçisinin gelişini önceden haber veren bilgileri içermektedir.
(85) Milletlerarasında ahenk sağlamayan Uluslararası hukukun ne faydası var?[90]
(86) Etnolojik ve diğer yaygın anlamlarıyla islâm, milliyetçilik üstü ve Ötesi bir dindir. Dolayı-Sıyla, İslâm'ın içerdiği Mü'minlerin Kardeşliği olgusu gerçekten bir evrenselliktir. Ve bu kardeşliği um dünyanın dortbir yanına yayılmış olan uslümanlar arasındaki alakayı daha da güçlendirmek gayesiyle Hacc veya İslâm'ın beşiği olan Ka'be'-zıyaret etme kurumu, ta başmdanberi bu hususta önemli bir rol üstlenmiştir. Hac, her müslümanm kabul etmek mecburiyetinde olduğu (farz-ı ayn) İslâm'ın beş şartından biridir. "Gücü yeten[91] her müslümanm -kadın olsun, erkek olsun ömründe bir kez Ka'be'yi ziyaret etmesi gerekir. Arabistan, eski dünya olarak bilinen üç kıtanın ortasında yer alır. Dolayısıyla Mekke, coğrafî olarak bile bu eski dünyanın merkezi veya Müslümanların benimsediği ifade ile arzın göbeğinin[92] (Nafı Zemin)" üstünde bulunur.
Hac ibadeti, normal elbiseyi çıkarmayı ve herkesin ihram denilen basit ve mütevazı bir elbise giymeyi gerektirir. Aynı şekilde hac ibadeti çok dikkatli bir hayat sürmeye sevkeder; hacılar, Mekke'de veya civarında kaldığı Hacc süresince her türlü aşırı zevk-û sefadan kaçınmalıdırlar. Bu ibadeti icra ederken bir kral ile maiyetinin aynı elbiseler içinde omuz omuza birlikte ibadet ettiğini görmek gerçekten huşu veren bir manzaradır. İnsan, Kur'an'ın Kıyamet günü ile ilgili tasvirlerinin gözü Önünde canlandığını hisseder: "Bugün hüküm kimindir? Kahhâr olan tek "Allah'ındır.[93] Hakikaten dünyanın her tarafından gelen çeşitli insanların, böyle bir toplantısı ve Ademoğullarmın tam bir eşitliği başka hiç bir yerde bulunamaz. Senede bir yapılan İslâm'ın Hacc'ı işte böyle bir ibadettir.[94]
(87) İslâm'ın insanı evrenselleştiren başka bir müessesesi de Hilafet'tir. Hz. Peygamber son nefesini verdiğinde, bir kaç tanesi dışında o zamanın müslü-manları, tüm müslümanlann sadece tek bir idarecilerinin olabileceği sonucuna vardılar. İslâm devleti daha o dönemde, doğduğu yer olan Arabistan sınırlarını taş-mıs olmasına rağmen devletin bütünlüğü sadece bir vüzyıh aşkın sağlam kalabildi. İslâm devletinin vatandaşları kadar başka devletlerin vatandaşları, sözün kısası dünyanın her yerindeki müslümanlar Medine'deki Halife'yi? daha sonra Şam'dakini Müslümanların komutanı olarak tanıdılar. Şam'daki Emevî hanedanının yıkılmasından sonra İslâm dünyası ilk önce ikiye sonraları daha fazla bağımsız devletlere bölündü. Fakat Peygamberin halefinin kim olacağı düşüncesi müslümanlann aklından çıkmadı. Aynı dönemde birden fazla kimsenin hükümdarlık iddiasında bulunması, tezat teşkil etmekten ziyade bu görüşü destekler. Çünkü her-biri, ülkenin ve hakimiyetin tümünün peşinde idiler.
(88) Şimdi, önemsiz ve küçük bir Haricî grubu dışında, taraftarı hemen hemen hiç kalmamış merkezi bir hilafet kurumunun arzulanması hususunda Müslümanlar arasında hiçbir fikir ayrılığı yoktur. Hilafet konusunda, Sünnî ve Şiiler arasındaki ayrılık peygamberden hemen sonra seçilen kişinin sadece şahsıyla ilgilidir. Peygamberin hem yeğeni hem damadı olması dolayısıyla Peygambere halef olmanın Hz. Ali'nin ve onun soyundan gelenlerin hakkı olduğuna inanmak Siler için dini inancın bir esasıdır. Halbuki Sünnîler, as-
jında, Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Osman'ın bu makama, |eme^ hemen tüm müslümanlarca seçildiğini ve geçici tiWl Peygamberin dünyevî makamına sırasıyla geç-uuennı ve Hz. Osman'ın şehadetiyle Hz. Ali'nin seçil-ö Yine Onlara göre, Hz. Ali kendinden nial?im ^Sal edenlerle samimî bir şekilde işbir- SUretiyle onlara hürmet ve saygıda kusur
(89) Sözkonusu saygıdeğer zatlardan hiçbiri artık hayatta olmadığına göre bu meseleyi kolayca düzenleme hususunda hâlâ bir fırsat mevcuttur. Hz. Peygam-ber'in, Müminler için manevî bir mürşit olduğu kadar devlet reisi olduğu da inkar edilemez. Şimdiye kadar manevî mürşittik sözkonusu olunca, Sufîlerin çok taraftarı olan Nakşîbendiyye'nin küçük bir kolu hariç, Sünniler arasında bile tüm tarikatler arasında, Hz. Ali'nin Peygamberin doğrudan doğruya halefi olduğu hususunda ittifak vardır. (Nakşibendî tarikatı manevî sahada haleflerin birden fazla olmasının caiz olduğunu kabul eder. Böylece Nakşibendiyye'ye göre Hz. Ebu Bekir -sadece tek değil- Peygamberdin bir halen idi.) Yine iş geliyor dünyevî iktidara dayanıyor. Bunun geçici bir şey olduğunda herkes hemfikirdir. Hatta Sünnîler, Hz. Ebu Bekir'in bu makama ezici bir çoğunlukla seçilmekten başka bir hakkı olmadığına inanırlar. Demek ki, ihtilaf Hz. Peygamberin kendisinden sonra Hz. Ali'yi dünyevî hilafete doğrudan doğruya tayin edip etmediği noktasında düğümleniyor, ilgili zevatın vefatından onüç asır sonra meselenin daha fazla irdelenmesinin günümüz için hiçbir pratik faydası yoktur. Hz. Alinin (Vasiyyu Rasulillah, Allah Rasûlünün arzusunu yerine getiren) şeklinde adlandırılmasına Sünnîler'in bir şey dediği yok; çünkü kanunî bir vasî ile bu vasiyetten faydalanan, kanunen eşit değildir.
(90) Genel seçimin yapılamaması halinde şüphesiz Halife'nin kendi halefini tayin etmiş olması gerekirdi ve her zaman da böyle olmuştur; bu durumun Şiiler'de de Sünnîler1 de de hep böyle sürdüğünü görmekteyiz.[95]
(91) Montesquieu açıkça şöyle beyanda bulunmuştu: "Her millet bir uluslararası hukuka sahiptir. Hatta, esirlerini yiyen İrokuvalar'ın bile bir uluslararası hukukları vardır. Elçiler gönderir, elçiler kabul eder, savaş ve barış hukukunu bilirlerdi. Ancak kötü olan husus şudur ki, bu uluslararası hukuk doğru esaslara dayanmazdı.[96]
(92) Fakat, eskiden ilkel ve hatta vahşi olmıyan hangi millet vardı? Burada, çeşitli halkların, medeni milletler camiasında erken ya da geç yer almasına neden olan sebeplerin üzerinde uzun uzun durmayı gerekli görmüyorum. Dahası, yaratıkların en çabuk kavrayanı insan olduğunu söylemek gerekmez; ancak aynı şartlar altında olan unsurların benzer düşüncelere sahip olacakları hususu gözden uzak tutulmamalı. Zaman olarak sonra gelenlerin, önce yaşamış olanların düşüncelerini herhalükarda benimsemek mecburiyetinde oldukları şeklinde bir sonuca varmak saçma olur.
(93) Uluslararası İslâm Hukukunun gelişimine batkıda bulunabildiği kadarı hariç, başka milletlerin uluslararası hukuk tarihine ayrıntılı bir şekilde girmeyi gerekli görmüyorum. Bilinen insanlık tarihinin, Süerler'le başladığı doğal olarak müphem bir şekilde ifade edilir. Fırat ile Dicle arasında yer alan vadilerde yaşayan insanlar, birbirleriyle ilişki kurma hususunda imkanlara sahipti. Fakat Suriye halkının, kendi kaynak ve kabiliyetleri yanında, daha önce yaşamış insanların birikmiş tecrübelerinden faydalanmak gibi daha büyük avantajları vardı. Dolayısıyla, Akdeniz kıyısında yaşayan halkın özel bir önemi vardır. Karşılıklı ilişkiler onları, sadece mal mübadelesine götürmedi aynı zamanda karşılıklı fikir alışverişine de şevketti. Nitekim büyük medeniyetler, sırasıyla Mısır, Suriye, Kartaca, Yunanistan ve Roma'da serpilip gelişmişlerdi. Tüm bu ülkeler Akdeniz havzasında yeralırlar. Mısırlı Ramses II (M.Ö.1292 ila 1225 arası hüküm süren Sesostris) ile antlaşma metninde Hitaser olarak geçen (Hitayların reisi, günümüzdeki Hatay) Kuzey Suriye'de yaşamış olan Hititler'in kralı arasında yapılan antlaşma, gümüş bir levha üzerine Hititçe yazılmış şekilde zamanımıza kadar gelebilmiş muhtemelen en eski diplomatik bir belgedir. Bu antlaşma, her iki ülkenin tanrılarının himayesi altında bulunan bu iki kral arasındaki büyük Suriye savaşını sadece sona erdirmiyordu, aynı zamanda tarafların düşmanlarına karşı bir ittifakı da öngörüyordu. Bu antlaşma ile her iki ülkenin ticaret ve sanayisi korunuyordu. Birinde suç işleyen biri öbürüne sığınırsa iade edilecekti. Fakat iade edilen bu insanlara belli cezaların uygulanmamasını da açıkça şart koşuyordu.[97] Finikeliler Yunanlılar'a, medeniyetin ilk şartı olan alfabe gibi bir unsuru yermişlerdi. Suriye-Filis-tin'in başka bir halkı olan İbraniler, yani Yahudiler, Musa ve Tevrath dönemde, kendilerine özgü bir medeniyeti geliştirdiler. Yahudiler, Amalikalar (o devirde Filistin'de yaşayan Arap kabileleri) gibi bazı yabancı mü' letlerin can düşmanı idiler. Ve bunlarla, nasıl olursa olsun hiçbir antlaşma yapmaya yanaşmadılar. Amalika larla savaştıkları zaman, sadece harp meydanında silah tutan savaşçıları değil, bunlarla beraber yaşlı, kaçolukçocuğu hata evlerde emzikte olan bebekleri vhctan geçirdiler. (Bakınız, Kitab-ı Mukades, Samuel 13)- Bununla beraber, düşmanlık beslemedikleri b ska milletlerle, uluslararası ilişkilere sahip idiler. Eller son derece saygın kabul edilir ve yapılan antlaşmalara içtenlikle uyarlardı.[98] Ahd-i Atîk (Tevrat) etkilini -Hz. İsa, Yahudiler arasında doğduğu için- hıristi-vanİığı kabul eden Avrupa halkları yoluyla tüm dünyada sürdürdü.
(94) Gelelim Avrupa'ya. Yunanlılar geniş çapta Finike kültürünün etkisi altında kalmışlardı. Ancak dar görüşlülükleri nedeniyle, geliştirdikleri uluslararası hukuk sistemi, Yunan yarımadasında yer alan Site Devletler arasındaki bir hukuk şeklinden ileri geçemedi. Yunanlı olmayan herkese barbar denilirdi. Nitekim Aristo "barbarların Yunanlılara köle olma tabiatı ile yaratıldıklarını[99] ileri sürmüştü. Eflâtun[100] kendi ırk-daşlarına, karşılıklı ilişkilerinde daha yumuşak davranmalarını tavsiye ettiyse de böyle bir muamelede Yunanlı olmayanların faydalanmaları hususunda hiçbir şey söylememişti. Yunanlı milletlerin (Yunan milletleri ifadesi ile çeşitli site devletlerin vatandaşları kastediliyor.) hukuku oldukça gelişmiş ve hatta bir çeşit Milletler Cemiyeti, çok sayıda site arasında tesis edilmişti. Böyle bir birliğe örnek olarak, Delfi Amphictyonic Cemiyeti Sözleşmesi dikkat çekicidir:
"Biz, Amphictyonic şehirlerinden hiçbirini tahrip etmiyeceğiz, savaşta-barışta akan sularını kesmiyece-gız, bunu başka biri yapmaya kalkışırsa ona karşı geleceğiz ve onun şehrini yıkacağız. Bir kimse tanrılarına yağmalar veya bu niyette olduğu bilinir ya-ı deki kendi mabedinde olan şeylere karşı ihanet içine girerse biz onu; elimiz, ayağımız ve sesimizle, velhasıl sahip olduğumuz araçlarla cezalandıracağız[101]
(95) Yunan Uluslararası Hukuku hakkındaki ayrıntılı bir araştırma için, C. Philipson'un The International Law and Custom of Ancient Greece and Rome (iki cilt) ve mükemmel bibliyografyasına bakmak çok faydalı olur.
(96) Roma, siyasî bakımdan Yunanistan'ı fethetti fakat çok geçmeden Yunan da onu fikir yönünden teslim aldı. Romalılar kendi kanunlarını geliştirdiler. Nitekim, Fetials denilen ve kahinlerden oluşan bir heyet kurdular. Bu heyet, savaş ilan edildiği, barış yapıldığı, dostluk veya ittifak antlaşmaları açıklandığı, Romalıla yabancı bir devlete karşı uluslararası bir davası veya bunun aksi olduğu zaman yabancı ülkelerle olan ilişkileri deruhte ederdi. Roma ile dostluk antlaşması olmıyan bir Devletin vatandaşlarının hayatı ve malı, Roma Devleti'nin topraklarında güvenlik içinde değildi. Böyle insanlar, kendileri köle yapılabilir ve malı da müsadere edilebilirdi. Sadece elçiler bundan istisna edilmişlerdi. Dost ülkenin vatandaşları ise kanunun koruması altında idi ve bunlarla ilgili adalet, yabancılara mahsus yüksek bir yargıç (Preator peregrinus)[102] tarafından sağlanırdı.
(97) Roma İmparatorluğu Suriye ve Mısır'ı da idare etti. Böylece İranla ortak uzun bir huduta sahip oldu. Bunun neticesi olarak, iki rakip devlet arasında bitip tükenmek bilmiyen husumet savaşları sürüp gitti. Daha sonra Roma İmparatorluğu ikiye bölündü. Burada, bizi ilgilendiren Bizanslıların Doğu Roma imparatorluğu'dur.
Şüphesiz Doğu Roma İmparatorluğu, Yunanlılar1-, mukabili Batı Roma İmparatorluğundan daha fazla etkilenmiştir. Bununla beraber, Arapların ticaret ve diğer çıkarlarını yönlendirdikleri ülkelerdeki hayatı fvine de), Roma Hukuku'ndan adapte edilen Justinyen kanunları düzenliyordu. Roma barış hukukuna özellikle de özel uluslararası hukuka oldukça gelişmiş bir hukuk gözüyle bakabiliriz. Fakat savaş hukuku komutanların şahsî görüş ve davranışlarına dayanıyordu. Savaşçıların hareketlerinde uydukları kaideleri, İran ve başka milletlerle sürdürülen savaşlardaki davranışlarını irdeleyip çıkarabiliriz.
(98) Arabistan yarımadası hem Bizans hem de İran imparatorluklarıyla ortak sınırlara sahipti. Her iki imparatorluk, Arabistan'ın çeşitli bölgelerinde, halkı tamamiyle Arap olan, müstemleke, yarı bağımsız ve tampon devletler kurmuşlardı. Daha önce gördüğümüz gibi, İslâm Hukuku'nu sadece Araplar değil, Suriye, Iran, Mısır, Türkistan v.s. gibi ülkelerden birçok insan, daha başındanberi işbirliği yaparak geliştirmişlerdir. Uluslararası İslâm Hukuk tarihi konusunda çalışma yapan araştırmacı, Roma, İran, Budist ve daha başka uluslararası hukuk sistemlerini de ele alacaktır. Uluslararası hukuk açısından sadece Arabistan'daki şartları anlatmak benim için kafi gelecektir. Çünkü, Müslümanların uyarlama, değiştirme, ilave ve benimseme suretiyle esaslı bir şekilde faydalandıkları bu ülkedeki hakim kurallardı.[103]
(99) Miladî 7. asrın başlarında bizatihi Arabistan, sıralarda, esasta kabileciliğe dayanan sivasal grupların kümelenme manzahald arzediyordu Kabileler ya göçebe ya da yerleşik Hatta bir ve aym olan bir kabilenin farklı iki yaşam biçimim benimse-ı- Yerleşik Arapların genelde kendi Site-Devletleri vardı. Her şehrin, haklarını kullanma ve vatandaş olmanın getirdiği sorumlulukları yerine getirmek için, rahatça toplanmalarına (gereksiz yoğunlukta olmayan) yetecek asıl ve mücavir toprağı vardı. Ortak bir dili konuşmalarına, aynı panayırlara katılmalarına, aynı kahinlere danışmalarına, genel olarak aynı tanrılara tapmalarına (ve büyük çapta aynı adetleri paylaşmalarına) rağmen bağımsız Site-Devletler şeklinde ayrılmaları, hakim güçler arasındaki ilişkileri tanzim eden hukukun gelişmesine imkan sağlamıştır. Böylece otonom şeklinde idare edilen toplulukların durumu, bir başkasınkinden, diyelim Avrupa devletlerininkinden, uluslararası hukukun uygulanış ve tesiri bakımından esasen farklı olduğu söylenemez. Araplar'ın fıtraten birbirlerine yakınlıkları çeşit çeşit şehir idarelerine ayrılmış olmalarına rağmen onlara pratik olarak tek millet damgasını vurduğu doğrudur. Fakat uluslararası hukukun gelişmesi, bağımsız siyasî toplulukların varlığını gerektirir; ırk, dil, din ve daha başka hususlarda farklı olmayı değil. Her şehrin dikkate değer özelliği, müstakil ve kendi kendine yeterli olması idi. Araplar'ın aşın derecede soy (neseb) takip etmeleri şehir şehir kendi kabuğuna çekilmiş bir durumu ortaya çıkarıyordu. Bu ayrılık ve başkalarından soyutlanma ruhu siyasal birliği imkansız kılıyordu. Site devleti benzeri kabile ve ka-bileciliğe göre yerleşim hali Araplar göre sıkıcı bir soyutlanma değil aksine yaşayan bir realite idi. Ona çözülmeyen bir bağ ile bağlı, hayatım onun için vermeye her an hazırdı. Çünkü şeref ve haysiyetini, bütün varlığını ona borçlu idi. Araplar, Arap olarak birlik gayesini güderler, fakat vatandaş olarak sürekli hedefleri adem-i merkeziyetçilikti ve hemşerilik iddiaları her zaman akrabalık duygularına üstün gelmiştir. Yetenekler1 çok yönlü olmasına rağmen kendi Site-Devlet ve yenişim alanlarının sınırları dahilinde uygulamak için b1' saha bulurlardı. Gerçi Mühendislik alanında büy eserler yapmadılar. Fakat onların ilgileri, geniş
ş imparatorluklar[104] kurmaktan ziyade dünce ve ruh (şiir demek istiyorum) alemini fethetme nünde idi. Yaradılış özellikleri, mesela, Yunanlılara Affolunan ilim sevgisinin, Finike ve Mısırlılara isnad servet edinme arzularının aksine Araplar'ın[105] sevgisine sahip olmalarıydı. Siyasal bakımdan b'rlik gösterme kabiliyetinden uzak oldukları söylenebilir Ancak, bir halkın[106] gerçek medeniyetini gösteren fikir ve düşünce birliğine sahiptiler.[107]
(100) Tabiatın sunduğu güzel ve kolay hayat şartları sayesinde eski çağlarda, özellikle Yemen'de, gerçekten büyük imparatorluklar tarih sahnesinde görünmüşlerdi. Bununla birlikte, İslâm'ın doğuşunda oralarda da karışıklıklar sürüyordu. Eski ve meşhur imparatorluklar küçük küçük şehirlere ayrılarak parçalanmışlardı. Umman, Bahreyn ve benzeri ülkeler gibi yabancı hakimiyeti, (sömürge olanlar) altında olan memleketler, göçebe ve yerleşik şeklinde bölünmüş olsalar bile oldukça zengindiler.
(101) Sadece Arabistan'ın Site-Devletleri değil, göçebe halinde yaşayan kabilelerin büyük çoğunluğu siyasî kişilik bakımından aynı karekterde idiler. Siyasal bağımsızlık yönünden biri diğerinden aşağı değildi. Farklı mevsimlerde değişik yerlerde yaşamalarına rağmen o yerlere sahip idiler. Tıpkı herhangi bir devlet gibi, adaleti dağıtırlar, savaş açarlar ve antlaşmalar yaparlardı.
(102) Bellum omnium contra omnes= herkesin herkese karşı savaş halinde olması; Arabistan'ın tabiî durumu olarak sık sık tasvir edilmiştir. Bu, belli bir dereceye kadar doğru olabilir. Fakat Arap kabileleri için, bağımsız devletlerin sahip oldukları aynı ayrıcalıkları kabul edersek -ve niçin olmasın?- nefret de son bulur. Siyasî bir kimliği ve pasaportu olmayan bir kimse çağımızda bile umduğu iyi bir muameleyi göremez. Yine de Arabistan'da, kabileler arasındaki sürekli mücadele, Arapların barış içinde yaşamaları için bir yolunu bulmalarını engelleyememiştir. Mesela, dost olmayan kabilelere reva görülen zorlukları oldukça yumuşatan haram aylar (Allah'la yapılan sözleşme)[108] kurumunu geliştirmişlerdi. Yine Araplar'ın geliştirdikleri ve bir sanat düzeyine çıkardıkları yol refakati müessesesi aç Bedeviler arasında can ve mal emniyetini sağlayan başka bir yoldu. Klasik bir yazardan yapılan şu alıntı bu büyük müessese hakkında bir fikir verir sanırım:
"Dûrnetulcendel'e (Arabistan'ın en kuzeyinde yer alır) gitmek üzere Yemen veya Hicaz'dan kalkan bir tüccar, Mudarhlar'ın oturduğu yerlerden geçerken Ku-reyşli bir koruma almak durumundaydı. Çünkü Mudar ve bunların mütefikleri başka kabileler, Kureyşli tüccarları taciz etmezlerdi. Bunun gibi, Kelbîler de Ceh-moğulları'nın mütefikleri olmaları nedeniyle Kureyşli-ler'e asla zarar vermezlerdi. Tayîler, Esedoğulları'yla dost olmalarından dolayı Kureyş tüccarlarına dokunmazlardı. Bu tüccarlar Irak'a gitmek istediklerinde, (Kays b. Sa'lebe'nin kabilesinden gelen) Amr b. Mır-sadoğulları'nın koruma hizmetinden yararlanırlardı. Çünkü, Rabia kabilelerinin yerleşmiş olduğu bu ülkelerde tüccarları bunlar koruyordu. Bahreyn'deki sakkar'a (Doğu Suudi Arabistan'ın şimdiki modern Ah'qehri) gidildiği zaman Kureyş muhafızları aranırdı... O zamanlar Umman'da Recep ayının 20'sinde Suhar onayın açılır ve beş gün sürerdi. El-Cülenda b. el-Müstekbir, tüccarlardan onda bir vergi alırdı. Bundan onra Arabistan'ın iki büyük limandan biri olan Dabâ anayıi gelirdi. Burayı, Sind'den, Hindistan'dan, Çin'den Doğu ve Batı'dan gelen insanlar ziyaret ederdi. Arabistan'ın güney ucunda yer alan Mahara panayırına giden tüccarlar yanlarına Muharipoğulları'ndan muhafızlar alırlardı.... Bununla beraber, Aden fuarlarına gitmek istiyenler beraberlerinde muhafız almazlardı Çünkü burası, bir Devlet toprağı idi ve güvenlik sağlamdı... Hadramut'taki Rabiya panayırında Ku-reyşliler'i Akil el-Muraroğulları korurdu. Kureyşliler'in dışındakilerden Kindeli Masrûkoğulları sorumlu idi. Verilen bu hizmet, sözkonusu kabilelere itibar sağlardı. el-Muraroğulları, Kureyşliler'in yardımıyla rakiplerini tasfiye edip yerlerine geçmişlerdi.[109] Arabistan fuarlarının en büyüğü Ukaz panayırı idi ve burayı, Kureyş, Havazin, Gatafan, Eşlem, Ahabiş, Adi, ed-Diş, el-Haya ve el-Mustalık kabileleri ziyaret ederdi".[110] İslâm öncesi Arabistan tarihinde, fert olarak muhafızların sayısız Örnekleri vardır.[111]
(103) Milletler hukukunun bir diğer maddesi Mekkeliler'in geliştirdikleri ilâf veya el-ilaf uhud[112] (ilâf yahut sözleşmeleri) idi. Ticaret kervanlarının topraklarından tam bir güvenlik içinde geçmelerini sağlamak için Araplar, Suriye, Habeş, İran, Yemen v.s. ülke hü-kümdarlanyla antlaşmalar yaptılar ve hatta imtiyazlar elde ettiler. Mekke zenginleri, bu çeşitli ülkelere giden ticaret yolu güzergahında oturan birçok kabileye, onların temsilcileri imiş gibi, mallarını ticaret maksadıyla komisyonsuz taşımayı vadeder, yahut topraklarından güvenli geçişi sağlayacak antlaşmalar yaparlardı.[113]
Gerekli ücretin ödenmesi şartıyla İran ve yabancı başka ülke vatandaşları da bu teşkilatın hizmetlerinden faydalanabilirdi.[114] Yukarda zikredilen imtiyaz ve imkanİar elde etmek için Mekkeliler elçiler göndermek durumundaydılar; bu münasebetle sayılan ülke isimlerinin çokluğu, Mekkelilerin diplomatik münasebetlerinin ve aynı şekilde Mekke makamlarının ufuklarının genişliğim gösterir.[115]
(104) Özel gayeler yahut sürekli işbirliği hususunda yapılan kabile antlaşmaları ülkenin her yerinde büyük ölçüde revaçta idi. "imzalanacağı" zaman birçok törenler düzenlenirdi: antlaşma metinlerinin karşılıklı ıbadelesinden önce,[116] kaldırılan şarap kadehlerine i rafların kanından damlatılır, kokular sürülür,[117] ateş-vakıhr,[118] (antlaşmanın başında yakılan 'Nar'ül-Hilf - antlaşma ateşi, kadın esirlerin serbest bırakılmasını eleyen Nar'ul-Fida -zira bunların gün ışığında nması onlar için onur kırıcı kabul edilirdi- fidye başın ön tarafından bir tutam saçın kesilmesi, tarafların tırnaklarını kesip bir göçüğün[119] altına gömmesi yaygı uygulanan el sıkışma hareketinden başka çeşitli vesilelerle yapılan bunlara benzer daha birçok davranışlar sayılabilir. Prof. Krenkow bir defasında bana; bir muahedeyi, güvenli bir şekilde korumak üzere bir usulü klasik Arap edebiyatının bir yerinde okuduğunu söyledi. Anlattığına göre, antlaşmanın belgesi ikiye ayrılıyor ve herbirini bir taraf yanında muhafaza ediyor. Antlaşma metnine başvuru ihtiyacı ortaya çıkarsa her iki parçası bir araya getiriliyor. Şüphesiz, esas metnin sahtesi ile değiştirme ihtimali de böylece ortadan kalkmış oluyor. Kureyş kabilesinin Peygamber ailesine karşı almış olduğu boykot kararı Ka'be[120] duvarına asılmıştı. Bu tip antlaşmalarda bazı belli formüller revaçta olduğu görülüyor, Mesela, "kan davanız benim de davamdır. Kam bağışlamanız benim de bağışlamam sayılır." gibi. (İbn Hişam, s.297).
(105) Bu konu bizi, elçilik heyetleri sonucuna götürür. Nitekim yabancı ülke başkanlarını ziyaret eden Arap reisleri ve Arabistan'a gelen yabancı elçilerin zietı konusunda çok geniş bir literatür (kitaplar). Habeşliler'e karşı yardım istemek üzere Yemenliler,
Medine'ye bir heyet gönderdiler.[121] Yemendeki Ma'rib barajının duvarında, Ebrehenin uzun bir yazısı vardır. Bu duvarı tamir ettiren Ebrehe yazısında, bu tarihi günde (muhtemelen barajın açılış gününde) Bizans İmparatoru[122] dahil olmak üzere çeşitli hükümdarların elçilerini kabul ettiğini kaydeder. Arabistan'da kabileler ve şehir devletleri arasında teati edilen elçilerin sayısı belli değil. Mekkeliler, Habeşistan'a sığınmış müslüman mültecilere karşı Necaşi'nin Sarayına iki kez heyet gönderdiler.[123] Müslüman olmadan önce Hz. Ömer, Mekke'nin soydan gelen [124]sefiri ve sözcüsü (sefir ve manafıri) idi. İbn Abdi Rabbih şöyle der: "Ne zaman savaş çıkarsa Ömer sefir ve sözcü olarak gönderilirdi; yabancı bir kabile Kureyş'e karşı meydan okur, üstünlüğüne karşı gelse, yine oraya gönderilen ve cevap veren o idi. Ve Kureyş, onun her dediğini onaylardı.[125] [İster cahiliye ister İslâm dönemlerinde olsun elçiler daima güven içinde idiler.[126]
(106) Tüm Çöl Yarımadası için tek bir merkezî otorite olması anlamında Arabistan'da hiçbir birlik olmamasına rağmen, -o kadar ki Wellhausen'e göre bu, "ein Gemeinwesen ohne obrigkeît"[127]hiçbir üst otoritesi olmıyan topluluk- İslâm'dan önce güçlü akımların merkezî bir birlik için daha o zamandan beri çalışmakta olduğu inkar edilemez. Nitekim, Mekke'den Bahreyn'e (el-Ahsa'ya), Dûmetulcendel'den Mahara'ya kadar, refakat ve güvenlik sisteminin nasıl işlediğini görmüştük. Hatta ben, -siyasetten ayrı, farklı olarak-Arabistan Yarımadasında bir ekonomik konfederasyonun daha o zamandan tamamlanmış olduğu neticesini çıkarabilirim. Çünkü, Arabistanda düzenlenen fuarlar hakkında çalışırken, garib bir hikayeyi öğreniyoruz. (Nihayesinde Kalkaşandî, el-Haber an'il-beşer adlı eserinde Makrizî gibilerin arasında) Muhammed b. Habîb ve Marzukî, İbn Kelbî'ye dayanarak, düzenlenen fuarların sıralamasının şöyle olduğunu kaydederler:
(107) Haritaya bakan bir kimse, bu çizelgenin Kuzeyden Doğuya, Doğudan Güneye, Güneyden Batıya ve Batıdan Kuzeye bütün Arabistan'ı kateden bir yolculuğu ifade ettiğini hemen anlar. Yararlandığımız yazarlar, sözkonusu fuarların yerel değil aksine, ülkenin uzak köşelerinden hatta ülke dışından insanların gelip alışveriş yaptığı fuarlar olduğunu özellikle belirtirler. Mesela, Mekkeliler'in Rabia ve Dûmetülcendel fuarlarına iştirak ettiklerini; yahut Eslemliler ve Gatafanhla-fın da katıldıkları Ukaz panayırına giderlerdi. Tüccarların, doğal olarak hepsi olmasa da, fuarların birinden öbürüne gittiğini zikrederler. Yine, bunların Arabistan çapında olan fuarlar olduğunu görüyoruz. (Arabistan'ın Büyük Pazarları)[128] Yoksa, Mecenneh"[129] Bedr ve Huba-şe[130] ve benzeri bölgesel birçok (fuar) panayırların daha mevcut olduğunu da kaydederler.
(108) Arabistan'da merkezileşme eğilimlerinin varlığım gösteren başka bir kanıt, müşterek hakemlerin varlığı idi. Doğruyu söyleyen bu tarafsız kimseler ve kâhinler, kabile ve akrabalık derecelerine bakılmaksızın herkesçe başvurulan kimselerdi. Amir b. az-Zarib ve benzerleri, tarafsızlık ve kendilerine gösterilen saygıya sebep olan isabetli görüşleri hakkında mesel olmuş birçok menkıbe bırakmışlardır.[131]
(109) Arabistan'daki başka uluslararası kanunlar sında, himaye, eman, ciran,[132] iltica,[133] yabancıla vatandaşlığa kabulü ve iskanı, mevali[134] hulefa, abancılara karşı misafirperverlik[135] ve hatta gemi kay ıarı[136] üe ilgili düzenleme ve kanunlarla karşılaşırız.
(110) Son olarak, fakat diğerlerinden daha az önemli olmayan Cürhümîler zamanında kurulan, İslâm Peygamberi Hz. Muhammed'in gençlik döneminde tekrar ihva edilen (etkileştirilen) bir topluluğu, meşhur Hilfü'1-Fu-dûl'ü zikredebilirim. Üyeleri, ister yabancı ister kendi hemşerileri olsun şehir hudutları içinde bir haksızlığa uğramış olan kimsenin yanında yer almaya ve adalet yerini buluncaya kadar, onu terketmemeye yemin etmişlerdi.[137]
Tanrı ile sözleşme = haram aylar denilen mütareke aylarına riayet etmeyenlere karşı harekete geçmek üzere kurulan ve çeşitli fuar merkezlerinde faaliyet gösteren Zade isimli bir örgüt daha vardı. (Bak. Yaku-bî, Tarih cilt, I, s:314-15). Yine, genel barış ve adaleti sağlamak için Mekke'de kurulan bir başka kuruluş Hil-fus-sılâh idi. Bunun için bakın, Zübeyr b. Bekkâr, Ne-seb Kureyş, yazma, Köprülü, İstanbul varak 97a.
(111) Harb hukuku ile ilgili kanunların başkalarından daha cok geliştirilmiş olduğunda, şüphe yoktur. Savaş ilanı, [138]düşmana, malına ve harp esirlerine yapılacak muamele,[139]ganimetin taksimi,[140] sefere çıkan ordunun başındaki komutanlara verilen yetkiler,[141] casuslar,[142]ateşkes ve mütareke,[143] barış müzakereleri[144] ve daha bir çok başka konu hatta düşmandan ayrılmak için farklı üniformalar,[145] sert veya yumuşak olmasına bakılmaksızın, pek fena sayılmayacak şekilde düzenlenmiştir.
(112) O dönemde tarafsızlık da bilinmeyen bir husus değildi, bu konuda, daha sonra, bu kitabın dördüncü bölümünde (608. Paragrafta) ele alacağımız gibi önemli Ölçüde materyal vardır.[146]
(112 tekrar) Barış ve tarafsızlık dönemlerinde olduğu gibi savaşta da devletin yönetilmesi anlamında Uluslararası İslâm Hukuku'nun prensipleri Hz. Peygamberin daha ilk dönemlerinde vardır. Fakat bir bilim olarak sistemleştirilmesinin tarihini tayin etmek kolay olmasa gerek. Problemi aydınlatmak üzere bize yardım edebilecek bazı olayları sunmaya çalışacağım.
(a) İslâm hukukçularının ta başından beri kullandıkları, hukukun yapısını kavrayan ve bütünüyle içine alan mefhum, konumuzun, Fıkh'm bir bölümü ve parçasını oluşturduğu gerçeğine uygun düşmesinin gerekliliğine inanılır. Yani, ibadat (ibadetler), muamelât (evliliğin de yer aldığı her türlü münasebetler) ve ukubât (hükümlere karşı gelmenin cezaları), kısacası Hukukun tüm gövdesini ifade eden Fıkh'm bir kısmı ve bölümü olduğu gerçeğini yansıtmalıdır. Hicrî 120 yılının başında vefat eden Zeyd b. Ali'nin (İmam Hüseyin'in torunu), elimizde mevcut olan Fıkıh konusundaki eseri Mecmu fî'1-Fıhk bile kitabu's-Siyer başlığı altında konumuzla ilgili bir bölümü ihtiva eder. Bu kelime o kadar yerinde bir terimdi ki, tüm ekollere mensub bütün fıkıhçılar eserlerinde onu korumuşlardır. Hariciye mezhebine göre yazılan "Fıkıh" kitaplarında "Kitab'üd-Dimâ" (Kanlar Kitabı)-kaynak kitapları olan (en-Nîl ve Şifaü'l alıl) adlı Siyau'd-Din
Abdülaziz es-Sanıinî'nin eserinde (1389/1969 baskısı, III, 883 varak) tahkik ve tesbit ettiğim gibi- Siret'üd-Dimâ tamlamasının kısaltılmasından başka bir şey değildi. Bu yazarın, kendi kitabındaki o bölümüne alıntılarda bulunduğu Ebu'l-Abbas Ahmed b. Muhammed b. Bekr (vefatı 504 H.)'in aynı isminde bir kitabı vardı. Savaş, barış ve tarafsızlık hususundaki uluslararası hukukun konusu, İslâm ceza hukukunun bir bölümünü oluşturur; çünkü, hırsızlık ve yol soygunculuğu durumlarında hükümleri tanımladıktan sonra, isyan ve daha sonra da yabancı işgale karşı bunu uygulamak mantıkî idi. Bu her iki durum, sadece eşkiyaları (yolsoyguncu-ları) takip etme durumundan daha geniş bir sahada devletin kuvvetlerini hareket ettirmesini gerektirir.
(b) Ancak ayrı bir ilim ve araştırmanın bağımsız bir konusu olarak, -İslâm tarihinde, ilk defa olabilir- Ebu Hanife ve çağdaşlarının çalışmaları ile karşılaşıyoruz. Siyer konusunda yazılan kitaplar, Ebu Hanife, talebelerine (Ebu Yusuf, Muhammed eş-Şeybanî, Züfer ve Fezârî), çağdaşlarına (Malik, el-Evzaî, el-Vakidî ve diğerleri), ikinci ve üçüncü asrın tüm yazarlarına isnad edilir. Ibn Hacer el-Askalani (Tevâlî et-te'sîs'inde s. 78) daha o zamandan beri buna dikkat çekmiştir. "Siyer" konusunda ilk eseri, Ebû Hanife tedvin etmiştir. El-Evzâî, Ebû Hanife hakkında bir reddiye hazırlamış, Ebu Hanife'nin ta-belesi Ebu Yusufta, Hocası Ebu Hanifeye karşı ortaya konmuş olan bu tenkide bir reddiye kaleme almıştı. Daha sonraları tartışmaya İmam Şafiî de bu harekete katılmış ve Ebû Yusufun reddiyesini reddeden bir eser yazmıştır. Ben (İbn Hacer), bu son ten-kidlerin, Şafiî'nin eseri olan el-Umm'un (VII, 302-406) bölümünü teşkil ettiğini, söylerim.
(c) Ebu Hanîfe'nin bu "kışkırtıcı" kitabı yazmasının sebebi ne idi ve niçin ilim dünyasında bir asır boyunca bu hengâme açıkça sürdü? Bunun sebebinin ortaya konmasının fazileti son hayıflanan alim Prof. Sey-yid Menazîr Ahsen Gilaniye aittir. Onun araştırmalarını, göreceğimiz gibi ben sürdüreceğim; konu akademik olmaktan ziyade siyasal idi; ve bundan dolayı önde gelen birçok hukukçu tartışmaya katıldı ve konu ile ilgili kitaplar yazarak taraflarda yer aldılar. Hukukî-dinî açıdan konu hakkında tüm söylenecek şeyler söylenin-ceye kadar bu "tartışma" bir veya iki nesil sürdü.
(d) Şam'daki son Emevî halifelerinin keyfî idareleri, genel olarak saygınlık telkin etmiyordu. Dahası, sonuç olarak aktif muhaliflerin sayısını giderek arttıran Şiî ve "Abbasî İsyanlan"nı bastırmada dikkatli hareket edilmiyordu. Suçsuz kişiler bu tip politikaların kurbanı olunca, buna maruz kalanlar ve akrabaları, ortaya çıkan her çeşit isyancı gruplara katıldılar. Haricîler, Şiîler ve Abbasîler arasında Emevî idaresine karşı beslenen kinden başka hiçbir ortak nokta yoktu. Bazı aşırı Hıristiyan mezhebleri ve Haricîler gibi, bir günah işlemenin irtidatla eşdeğer olduğuna samimî olarak inanan gruplar (bile) "kafir" halifelerden kurtulmayı istediler. Şiîler'in ve Abbasîler'in politik ihtirasları vardı ve her biri, iddialarını prensiplerden ziyade şahıslara dayandırıyordu. Bunlara ilave olarak, karışıklık ve ihtilal sonucunda daha iyi bir ortam ortaya çıkar umuduyla meydana gelen her yıkıcı hareketin içine kendini atan çaresizlik içinde olan aydınların sayısı giderek artıyordu. Bunlar gerçekten büyük yığınları oluşturdu. Toplumun uzmanları, hukukçular, özellikle halk, önlerine "fetva" gerektiren sorular ortaya koyunca ne yapacaklardı?
(e) Nitekim Peygamber şöyle demişti: "Allah'a karşı günah işleme hususunda kula itaat edilmez" ve ikaz etmek üzere şöyle devam etmiştir: "Sizden kim bir Kötülüğü görürse onu eliyle düzeltsin, bunu yapamıyorsa diliyle uyarsın, buna da gücü yetmiyorsa kalbi ile ona karşı buğz etsin. Bu da, imanın en zayıf derecesidir." Şüphesiz, Hz. Peygamber başka bir metinde, İslâm'da var olan dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu da şöyle beyan etmiştir: "Başmızdaki komutanı dinleyiniz ve itaat ediniz, komutan burnu halkalı bir zenci dahi olsa!" Yine, "Yöneticilerinize karşı sabırlı olmak sizin göreviniz; işledikleri günahlar onların aleyhinedir ve Allah'a karşı hesap verecek olan onlardır." Bütün bunlara rağmen Ebu Hanife, silaha başvurmaya açıkça izin verecek kadar işi kendine dert etmişti. Gerek içerde gerek dışarda kanlı bir isyandan korkan hukukçuları bu durum şok etti. Evzâî'den gelen tarihi bir söz (Cessas'm rivayeti, Ahkam'ul-Kur'an, İstanbul baskısı, 1355 H.II, 34, III, 104. ayetin tefsirinde) her şeyi özetler; Bize kılıcı ile gelinceye kadar; Ebu Hanife'yi destekledik; yani onaylamadığımız zalim hükümdarlara karşı kalkışmaya izin verinceye kadar. Binaenaleyh, Ebu Hanife düşüncelerini, akademik olarak bir kitap halinde kamuoyuna sunduğu zaman, Suriyeli hukukçu Evzaî'nin, Iraklı hukukçu Ebu Hanife'nin çıkarmış olduğu hükmü onaylamamasına ve hemen, Peygamberin emrettiği gibi, dayanışma ve birliğe olan ihtiyacın altını çizerek, Ebu Hanife'nin düşüncesini çürütmek için bir cevap yazmasına şaşılmamak! Ebu Hanife hiciv şeklinde tenkide müsamaha etmezdi. Nitekim talebesi Ebu Yusuf -muhtemelen Ebu Hanife'nin muvafakati ile- gerekeni yaptı ve tartışmayı yüksek seviyede bir konuma taşıdı. Kısa süre sonra Emevî hanedanı ortadan kaldırıİdı ve artık, Emevîleri gerek akademik usulle gerek kitapların satır aralarında kınamanın hiç bir tehlikesi yoktu. Diğer çağdaşı İmam Malik'in konu ile ilgili kitabı bize kadar gelmemiştir. O tavrını şöyle geliştirmiştir: Nakledildiğine göre (el-Muvaffak, Mena-kıb-ı Ebu Hanife, Haydarabad Deccan baskısı, II, 164; el-Karderî, Menakib Ebi Hanife, II, 109-110 daki bilgileri karşılaştır) İmam Malik, bir keresinde Ebu Hanife ile Mescid-i Nebevî'de, yatsı namazından sonra ertesi günü kuşluk vaktine kadar Ebu Hanife'nin konu ile ilgili delillerini çürütmek üzere kesintisiz bütün gece tartışmışlardı. Abbasîler iktidara gelir gelmez, Ebu Hanife, baskı altında alınan biatin hiçbir geçerliliği ve bağlayıcılığı olmadığı yönünde bir fetva yayınladı. Fakat çok geçmeden Abbasîler'le uzlaştı ve Halife Man-sur'un faziletlerini Övdü. Bu tutumu, Halife'nin bütün İslâm alemine uygulamak üzere, tüm İslâm Hukuku-'nu, diğer hukuk ekollerini dışarda bırakacak şekilde kanunlaştırmasını ondan isteyecek derecede kendini ona sevdirdi. (Tartışmanın bütünü için, el-İman, Rabat, XV/10 Ağustos 1971, s. 97-11 deki, Tevhid-i Ahkam el-Fıkh Ala Eyd'il Eimme Zeyd b. Ali ve Ebi Hanife ve Malik ve'ş-Şafiî. adlı makalemle karşılaştırın). İmam Malik'in Siyer konusundaki eserini tamamladığı tarihi bilmediğimizden onun kitabını, Emevîler'den önce mi, sonra mı yazdığı hususunda bir şey söylemek mümkün değildir. Artık bundan sonra kaleme alınan, Muham-med eş-Şeybanî'nin (Serahsî'nin şerhindeki şekliyle sahibiz), İbrahim el-Fezarî'nin (Rabat'ta hasar görmüş bir yazma bulunmuştur), Züfer'in (kaybolduğu anlaşılıyor) ve Vakidî'nin (Şafiî'nin Kitabu'1-Umm, IV, 176-205'de Siy erü'l-Vaki dî bölümünde kısmen korunmuştur) bu konudaki eserlerden siyasî mülahazalar bütünüyle çıkarılmıştır. Vakidî, Me'mun döneminde Bağdat'ın bir bölümünün kadısı olarak vefat etmiştir. Uluslararası hukuk konusunda yazılan kitapların artık sey-rekleştiğini görüyoruz. Çünkü konu artık tüm detaylarıyla geliştirilmiş bulunuyordu.
(f) İslâm hukuku, kapsayıcı olmayı hedeflediğinden dolayı konu ile ilgili kanunlar da, sadece ibadetle ilgili olanları değil, aynı zamanda, evlilikte dahil tüm sözleşmeleri, bu kanunları bozanlara verilecek cezalan içerir. Hatta genel kanunları (mesela, İmam Şafiî'nin anayasa hukukunu, kitab'üs-salat'ında namaz imamlı-S1 bahsinde tartışması gibi) da içine alır. Bundan sonra Pek tabi olarak, Fıkıh konusunda yazılan kitaplar, Uluslararası Hukuk üzerine (Kitab'üs-Siyer başlığı altında) bir bölüm ihtiva eder oldular. Ceza hukukunun bir bölümü olarak bu kısım, mantıken eşkiyahk ve yol kesicilerin tartışmasını takip eden isyan ve yabancılarla savaşla ilgili olarak kabul edilir.
(g) İslâm'da din ve devlet her ikisi, daha Peygam-ber'in hayatının ta başından beri, aynı anda paralel başladıklarından dolayı, ister şahsî kitaplarda olsun ister İslâm hukukunun el kitaplarında olsun Uluslararası Hukuk'un hem geneli hem özeli, başından beri geliştirip sistemleştirilmesi durumunda kalınmıştır. Peygamber (A.S.) on yıllık Medine döneminde, üç milyon kilometrekareyi fethetmişti. Hemen O'ndan sonra gelen halifeler, İslâm ülkesini genişletmeye devam ettiler. Hz. Peygamber'in vefatından sadece onbeş yıl sonra Hz. Osman, merkez Medine olmak üzere ta Endülüs'ten Çin hudutlarına dayanan üç kıtada hüküm sürüyordu. Bu Arap "barbarları" devrin en medeni milletlerinden daha medeni olmalarından dolayı, getirdikleri hukukları da, genişlettikleri topraklarına ayak uydurdular. Bu hususta, Charlemagne'in hükümleri, Harun Reşid'in kadısı ve (Charlemagne'nin çağdaşı) İmam Muhammed eş-Şeybanî'nin, özel hukuk sahasında ortaya koyduğu kanunlar karşısında çocuk oyuncağı gibi görünen hazırlığına işaret etmek yeterli olsa gerek.[147]
(113) Dünyanın her yerinde fiilen geçerli olan uluslararası hukuk, aslında Batı Avrupa'da ortaya çıkmış bir hukuktur. Onun tarihinden bahseden yazarlar, adet olduğu üzere Yunan Site Devletleri'nden başlarlar ve bunun arkasından hemen doğrudan doğruya Roma dönemine atlarlar ve sonra oradaki bin senelik zamanı gözardı ederek şöyle derler: Ortaçağ boyunca, "Uluslararası hukuka.... ne yer ne de ihtiyaç vardı.[148]
(114) Ne kültürün en basit aracı olan yazıyı Yu-nanlılar'a yeren eski Finike, ne de asırlarca kendisine rakip olan İran hakkında fazla bir şey bilmiyoruz. Yeteri derecede bilgiye sahip olsaydık, uluslararası Yunan hukuk sisteminin sahip olduğu kaynak ve değişikliklerin ne dereceye kadar Doğu Site Devletlerinin etkisinde kaldığını bilmiş olurduk.
(115) Yine, Doğu kaynaklı hukuk sistemlerinin Roma hukukuna olan etkileri yetkili birçok alim[149] tarafından incelenmiştir. Ben burada bu konu üzerinde durmayı düşünmüyorum. Bu bölümün ana hedefi, Oppenheim'in, Ortaçağ boyunca Avrupa'da uluslararası hukukun olmadığı, zira buna ihtiyaç duyulmadığı, birbirlerinden hemen hemen bin senelik bir zaman dilimi ile ayrılan Roma dönemi ile Çağdaş dönemleri birbirine bağlayan ara dönemde ilişkilerin mevcut olmadığı şeklindeki ifadelerinin ne derece olaylarla örtüştüğünü incelemektir.
(116) Bildiğimiz gibi, Yunan sisteminin karekteris-tik özelliği, aynı ırka mensup, aynı dili konuşan, aynı dine inanan, aynı adetleri benimseyen, bununla beraber bağımsız ve kendilerine ait pek te ucuza malolmayan varlıklarını korumaya düşkün sınırlı sayıda Site-Dev-letler'le ilgili olmasıydı. Aslında Yunan devletlerinin uyguladıkları uluslararası hukukun, biri, Yunan halkı arasındaki ilişkiyi düzenleyen, diğeri de dünyanın geri kalan kısmı ile ilgili olmak üzere iki ayrı ve farklı kolu vardı. Son kısmı ile ilgili kanunlar çok az geliştirilmiş ve hemen hemen hiç sistemleştirnmemiştir.
(117) Diğer taraftan, Roma döneminin başlıca özelliği, bunların kanunları sadece tek bir ırka uygulanmaması aksine bir bütün olarak Roma İmparatorlu-ğu'nun tüm vatandaşlarına aynı şekilde uygulanmış olmasıdır. Aslında Roma İmparatorluğu az-çok Sezarlar'a bağlılıkları olan fakat büyük ölçüde dahili muhtariyet ve bir ölçüye kadar bağımsız birçok devletten oluşuyordu. Sezar'ın hakimiyeti altında olan bu çeşitli devletler, birbirleriyle ne zaman bir ihtilafa düşseler, meseleyi Roma'ya ve İmparatorun kararma arzederler ve sonuç Roma hukukuna göre olurdu. İşte bizim ateşli yazarlarımızın uluslararası hukukta Yunan sisteminin halefi veya çağdaş dönemin adaşı yahut habercisi dedikleri budur. Belki, bu ifadenin doğruluğundan bir kimse şüphe edebilir. Peki savaşta olduğu gibi barışta da Romalı olmayan ülkelerle ilişkilerde Romalıların gözettiği hükümler manzumesine niçin Roma Uluslararası Hukuk ismini vermezler? Bu hükümler iyi bir şekilde hazırlanmadığı gibi, usûl ve kaidelere bağlanacak kadar da gelişmiş olmayabilir; fakat bu hükümlere haklı olarak Roma Uluslararası Hukuk denebilir; çünkü bunlar, imparatorluğun sadece büyük bölümünde uygulanan idarî kanunlar değildi. Bu yanlış bir isimlendirme olurdu; çünkü Roma İmparatorluğu bütün dünya demek değildir. Mamafih, benim kanaatime göre Uluslararası Roma Barış Hukuku, Yunan sistemine göre büyük bir ilerleme idi (bak. Phillipson'un eseri); fakat Roma Savaş Hukuku, savaşçıya hiçbir hak tanımayan ve Romalı ohnıyan düşmanlara keyfi davranan yapısı ile hemen hemen aynı kaldı.
(118) Bununla beraber, Çağdaş Uluslararası Hukuk Sistemi, savaşan bir devletin, sulh zamanında dost bir devletin sahip olduğu gibi haklara sahip olduğunu, savaş bazı hakları azaltsa da, bağımsız bir devletin bir çok hakkının, taraflar birbiriyle savaş halinde olsa bile, dokunulmaz olduğunu kabul eder.
(119) Bu nasıl oldu? Çağdaş Avrupa sisteminin Roma sistemi üzerine oturduğu söylenir. Ve biz de, Roma hukukunda bu tavır değişikliğini yapacak hiçbirşe-yin mevcut olmadığını görmüş bulunuyoruz. O halde bu durum, katışıksız bir çağdaş yaklaşım mı veya Hıristiyanlığın etkisi mi, yoksa başka bir şey midir?
(120) Önce Hristiyanhğı ele alalım. Avrupa halkı Hıristiyanlığı çok erkenden kabul etmeye başlamış olmakla beraber, Hz. İsa'nın telkin ettiği sevgi öğretisi, uluslararası hukukun gelişimine pek uygun düşmedi. Matthew, İncilinde (v, 39), İsa'nın sözü olarak şu emrini nakleder: "Kötülüğe karşılık verme! Her kim sağ yanağına bir tokat vurursa ona öteki yanağını da çevir!" veya (xxii, 211): "Kılıcını yerine koy; çünkü kılıç kullanan herkes yine kılıçla helak olacaktır". Aziz John'un incilinde Şöyle denir: "Benim mülküm bu dünyada değildir." Aynı anlamda daha başka sözler de vardır. İlkdönem Hıristiyan Öğretisi, Belçikalı Profesör Nys'm çok açık bir şekilde tanımladığı[150] gibi, şöyleydi; bir Hıristiyan kendini savunmak için güç kullanamaz, yine zalime karşı kendisini korumak üzere ülke hukukuna da başvurmazdı. Prof Normani Bentwich'in kabul ettiği gibi: "Bu Ken'anîler'e karşı İbranî ruhu idi." -Ve ben burada "Roma'ya doğru geri dönüş" hareketini de ekleyebilirmiyim acaba? Sonunda, Roma'nın efendileri olan halkı bu yöne doğru sevkeden ruh, Hıristiyanlığın İncil ruhu değildi.[151] Dahası, Çağdaş Avrupa Uluslararası Hukuk teorileri formülle ştirilirken Hıristiyanlığın manevî gücü her zamankinden daha zayıftı. Papalık ve papazların siyasî nüfuzu (Klerikalizm) itibarını yitirmişti. Mesela, Avrupa Uluslararası Hukuku'nun babası olan Grotius, De Jure velli ac pacis adlı eserin Önsözünde, (s. 28) bu kitabın tedvini sırasında (1625 de yayınlandı), Avrupalı Hıristiyan milletlerin, kendi döneminde, savaşlarda barbarları bile utandıracak şekilde hareket ettiklerini kaydeder.
(121) Medenî Hıristiyan milletler, kendi uluslararası hukuklarının sağladığı yararların, 1856 yılma kadar, sadece Hristiyan milletlerle sınırlı olduğuna inanırken Hıristiyanlığın gerekli değişikliği yapmış olabileceği bence düşünülemez. 1856 Paris antlaşması ile, İslâm devleti Türkiye'yi medenî milletler topluluğuna kabule onları sevkeden neden ne insanî ne de dinî idi. Tamamen pratik siyasî zaruretlerden kaynaklanıyordu. Japonya ve başka hıristiyan olmayan devletler, bu şerefe kavuşmak için daha fazla beklemek mecburiyetinde kaldılar. Bir çok kimse bu kanaati daha sonraları bile sürdürdü. Woolsey[152] (1889) bile, uluslararası hukukun, hala, yalnız hıristiyan milletlerin kendi aralarında karşılıklı ilişkilerde zorunlu olarak kabul ettikleri bir şey olduğunda ısrar ediyordu. Nitekim bir papalık fermanına göre, müslümanlarla yapılan antlaşmalar hıristiyanları bağlamazdı.[153]
(122) Prof. Nys'ın[154] pek canlı tasvir ettiği gibi, hristiyanlığın beşiği olan Kudüs'ün müslümanlarca zaptedilmesi, arkasından iki patrik merkezi İskenderiye ve Antakya'nın düşmesi, Emevîler, Abbasîler, Türkler ve başka müslümanlara karşı hristiy ani arın hezimete uğraması, papaz sınıfını büyük bir üzüntüye şevketti. Sonunda, onların bu halleri bizzat Hıristiyan kilisesini harb felaketini arttırmaya sürükledi. Öyle ki, keşiş ve hatta papazlar, haçlı orduları düzenler oldu; ve sırf islâm'a[155] karşı savaşmak üzere Tenıpler ve Hospi-talar, Aziz John ve Teutonic ve benzerleri gibi şövalye tarikatları kurdular. Bundan başka, Prof. Walker'in[156] işaret ettiği gibi, Hristiyan ve çeşitli Avrupa milletleri, Haçlı orduları döneminde ilk defa birleşip birlik oluşturmayı ancak İslâm korkusunun baskısı altında öğrendiler: ve Hıristiyanlığı kabul etmelerine ve yüceliği Papapalıkta görmelerine rağmen, daha önce hiç başaramadıkları, çeşitli Avrupa milletleri olarak aynı bayrak altında savaşmayı gerçekleştirdiler.
(123) İspanya, Güney Avrupa ülkeleri ve Haçlı seferlerinin kültürel tepkileri üzerinde ne kadar fazla durulsa yeridir. Ancak bu bağlamda, ihmal edilmemesi gereken daha önemeli bir husus vardır. Pierre Bello, Ayala, Vitoriya, Gentiles ve benzerleri gibi uluslararası hukuk konusunda kalem oynatan yazarlar, bunların hepsi de İspanya veya İtalya'dan seslendiler ve hepsi de, İslâm'ın Hristiyanhk[157] üzerindeki etkisi sonucunda doğan rönesansm ürünleri idi. Doğuda Bağdat, Batıda Kurtuba İslâm kültürünün meşalesi olarak duruyor ve bu ikisinin arasında, Avrupa, güçlü Müslüman İmparatorluğunun ya biri veya diğeri tarafından idare altına alınmak ve zorla boyun eğdirilmek korkusuyla yaşıyordu.
(124) Birçok papa ve yüksek rütbeli kilise görevlileri gibi Lüter de Arapça'ya derin vukufu olan bir alimdi. Biz burada, Avrupa'nın her tarafından gelip Arap üniversitelerine akın eden ve İslâm hukuk ve kültürünü tahsil eden sayısız talebeden bahsetmiyeceğiz. Arapça'dan latinceye terceme edilen kitaplar, Avrupa'nın eğitim ihtiyaçlarını asırlarca karşılamış olduğunu biliyoruz.
(125) En azından oluşum sürecinde çağdaş batı uluslararası hukukuna İslâm'ın etkisini nadiren kabul edenler arasında, biraz evvel, Orgines du droit İnterna-tional'den (bu vesile ile eserin Osmaniye Üniversitesi tarafından Urducaya kazandırıldığım söylemiş olayım) ve Walker'in eserlerinden Örnekler verdim. Listeye, Rus hukukçusu Baron de Taube'nîn Lahey Uluslararası Hukuk Akademisi'nde 1926 senesinde, islâm'ın özellikle Rusya ve Doğu Avrupa ülkeleri üzerinde etkisini irdeleyen konferanslarını ilave edebilirim. Eserinin 384. sayfasında aynen şöyle der: "Ortaçağ Avrupası'nın medeniyetinde... çeşith kurumlar, özbe öz doğulu olan kaynaklarının olmasa bile, müslüman doğunun benzer askeri müesseselerine kuvvetli bir şekilde bağımlılığının silinmez izlerini taşırlar." Örnekler verir ve daha da ileri gider ve (s.396); Arap tüccarlarının batıda İsveç ve Danimarka, doğuda Çine kadar gittiklerini kabul eder ve "Bizans Rumları'nın bulunduğu bölgelerde durgun bir ticaretin var olduğunu söyler ve 1914'e kadar isveç'te bulunan 3800 Arap sikkesine karşı sadece 200 Bizans sikkesinin varlığını bir delil olarak ileri sürer." (s.395.)
(126) Ortaçağda ticaret, tıp, felsefe ve hatta bazı askeri uygulamalar alanında Avrupa üzerindeki İslâm'ın etkisi kabul edilir. Ancak bu, bunlarla sınırlı değildir.
(127) Mesele, müslümanlarm bizzat kendilerinin bir uluslararası hukuku geliştirip-geliştirmedikleri şeklinde ortada kalıyor. Biz buna, daha önce geçen bölümlerde cevap vermiş bulunuyoruz ve "Siyer"in (uluslararası hukuk) Fıkh'ın bir bölümü olarak okullarda öteden beri okutulduğunu biliyoruz.
(128) Bundan, bağımsız bir konu haline getirilip siyasî ve genel hukuktan ayırarak bir uluslararası hukuk bilimi hüviyetinde taa başından beri geliştirdikleri açıkça ortadadır. Uluslararası hukuk ve bununla ilgili konular hakkında yazılmış ilk Arapça eserleri incelediğimiz zaman, barış zamanında olduğu kadar savaş dönemlerinde Rûm (Bizans) ve başkalarıyla kurulan ilişkiler konusunda canlı bir fikre sahip oluruz. Ve, sadece sanatında değil aynı zamanda uluslararası hukuk 'ttinde de karşılıklı tesirin nasıl sürdüğünü görürüz.
İlk defa İslâm hukukunda, düşmana savaşta olduğu kadar barışta yani her zaman, Kur'an'm onayladığı, Peygamber ve haleflerinin uyguladıkları hakları tanıyan ifadelerle karşılaşırız. Ayrıca, "Jura belli" (harb hukuku)na dair Ayala, Vitoria, Grotius, Gentile ve diğerleri tarafından yazılan kitapların Roma Yunan literatüründe benzeri olmaması dikkate değer. Ve bu eserler, Avrupa biliminin bugünkü gibi yüksek derecelere ulaşmadığı döneme aittir. Öyleyse bize göre, bu kitaplar, Cihad (harb) Siyer (savaş ve barış dönemlerinde takınılan tutum) hakkında yazılmış arapça eserlerin kopyasından başka bir şey değildir. Roma ile Çağdaş dönemler arasındaki bağı burada aramak ve uluslararası hukuk kavramında ses getiren değişikliğin kaynağının burada olduğunu kabul etmek gerekir. Ve biz, (böylece), uluslararası hukuk tarihinde İslâm'ın oynadığı rolü açıkça görürüz.
(129) Uluslararası hukukun genel tarihini geriye doğru bir bakışla tablo halinde gösterilmesi ilginç olabilir.[158]
(130) İslâm hukukunun menşe, kaynak ve hedeflerinin tanımından ahlâkî değerlere çok önem verdiği hususunun açığa çıkmış olması gerek. Başlangıçta İslâm aydınlarını meşgul eden yegâne ilim, dinlerinin emirlerinden ibaret olan bir ilimdi. Kısa zaman zarfm-da, tarih, dilbilim, astronomi ve benzer birçok ilmin geliştirilmesi zorunlu hale geldi; fakat tüm bu ilimler, herşeyi kapsayan Kur'anm etrafında ve emrinde idi. Tarih; öncelikli olarak kutsal kitaptaki imaları açıklamak için, Filoloji ve Şiir; O'nda kullanılan kelimelerin tam anlaşılması için, Astronomi ve Coğrafya; namazlarda kendisine yönelinen Kabe'nin yönünü bulmak ve aynı zamanda, günlük ibadetlerin vakitlerini tayin etmek için, Gramer ise Kutsal yazının metnini ve okunuşunu standart hale getirmek ve benzer şeyleri sağlamak için geliştirilmişlerdir. Tüm ilimlerin böyle Kur'ânî temel ve esaslara dayanması, şairler ve başkaları tarafından da kulamlan bu sahayı kontrol ediyor ve her zaman, İslâm-dışı ahlakın marazî arzularım engelliyor ve buduyordu.
(131) Konumuz olan Uluslararası Hukuk gibi hukuk kollan bağımsızlık ve gelişmiş ilimler statüsünü Kazandıkları zaman bile, ahlakî değerlerini; yargılarını vöngürülerini) Kur'an'm veya Hadislerin ya da Sünne-e uygun uygulamanın tasvibine sahib olma mecburiyetini korudular. Hiçbir İslâmî bilim, diğer ilimlerden bağımsız ve onları gözardı ederek, kaynak bakımından kendi başına buyruk bir şekilde gelişmemiş; aksine hepsi, Ahiret'te olduğu kadar bu dünyada da iyi insan olmaya katkıda bulunmak üzere Şeriat'a bağlı faydalı birer araç haline getirilmiştir. Öldükten sonra dirilmeye ve hesaba inanmıyan bir insan, belki de Şeytan'dan daha kötü bir varlık haline gelebilir; insan, Allah'ın kendisi için yarattığı şeylerden faydalanmadığı takdirde de insan hiç olamaz. İslâm'ın altın kuralı şudur: 'İşlerin en hayırlısı mutedil olanıdır." Bu kaide, Uluslararası İslâm Hukuku gibi tümüyle maddi ve dünyevî olan bir bilim için de doğru ve geçerlidir. Ve, Uluslararası İslâm hukuku, genel hukuk ve siyaset biliminden ayrılmış olmasına rağmen, fayda ve çıkarın güdümünde olan insan aklına dayandırılmamış, aksine, değişmez kaynak olan Kur'an ve Sünnet'in ahlakî temelleri üzerine oturtulmuştur.
(132) Temel ve çok önemli bir konu, yabancılara gösterilecek muamele meselesidir. Kardeşler arasından çıkan düşmanlar, galip taraf lehine her zaman ve mekanda bir sınırlama getirmişlerdir. Fakat düşmanlar konusunda durum böyle değildir. (Amalikalar'da olduğu gibi) insan Öldürme dinî bir nas, başkaları içinse hayat dokunulmaz bir hakti. Ancak (Haçlı Seferleri sırasında duyulmuş olduğu gibi) "verilmiş biz sözü bozmanın bir günah, ancak kafire verilen söze uymanın daha büyük günah olduğu" ileri sürülmüştür.
(133) İslâm'a göre, tüm diğer din mensuplarının dalâlette olduğu doğrudur; bununla birlikte, dünya hakimiyeti bakımından en zirvede oldukları bir dönemde en dindar ve en selefi olan müslüman yazarların bu konuda neler söylediklerine bir bakalım. Bunların hepsi, uluslararası ilişkilerle ilgili bir temel hukuk kuralı üzerinde müttefiktirler; ve İslâm hukuku ile ilgili her kitapta: "Dünyanın zorlukları karşısında müslüman ve kafir eşittir.[159] prensibi birbirine benzer ifadelerle tekrar edilir. Karşı taraf kafirdir diye, bir müslüman hak ve adaletin ve vicdanın aksine hareket edemez; ve yine hiçbir müslüman karşı tarafa verdiği sözü bozamaz, gir kimsenin misilleme olarak bir başkasının yerine cezalandırılması hukuk dışıdır (uygulamalar için Savaşın Sonu bölümündeki "Rehineler" kısmına, paragraf 577'ye bakınız.) Veya yine, düşmana eman verme hususundaki İslâmî müessese Kur'an'ın emrine dayanmaktadır.[160] Bu emir, İslâm düşmanlarının en şiddetlisi olan müşrikler hakkındadır. Herhangi bir insan himaye ve iltica talep ederse, hiçbir gerekçe ile reddedilemez. Aslında, Uluslararası islâm Hukuku'nun yapısı, Müslüman olmayanlara göre düzenlenmiştir. Çünkü bu bilimin kurucularına göre İslâm dünyası bir tek bütünü ifade eder; ve dolayısıyla, onların kanunlaştırmak istedikleri, başkalarıyla yani müslüman olmayan devletlere nasıl davranılacağı hususundaki kuralları tesis etmekti. Dışişleri ve Savunma[161] bakanlıkları da dahil, insanın kendi yararının aleyhine de olsa (Kur'an, IV, 135) İslâm herkese adaleti emretmiştir.
(134) İslâm hukukçularının uluslararası hukukun ayrı bir bölüm şeklinde genel hukuk mecmualarında yer almasındaki ısrarları üzerinde ne kadar durulsa azdır. Bununla şunu demek istiyorum: İslâm hukukçuları, uluslararası davranış hususundaki kuralların İslâm Hukukunun bir parçasını teşkil ettiğini ve bunun hükümdar ve siyasetçilerin keyfine terke dilemeyeceğini düşünürler. Uluslararası hukukun yasal özelliğinin farkedilmesi, çağımızın tarihini değil aksine İslâm'ın ilk dönemlerine ait bir tarihi taşır. Nitekim biz, İslâm Hukukunun en eski fetva veya kanun kitabı olan Zeyd b. Ali (V.120 H)'nin el-Mecmû adlı eserinde, bunun yer aldığını görürüz. Bu uygulama, daha sonraki asırlarda da hiç değişmemiştir.[162]
(135) Devletlerin barışçı veya düşmanca olmayan ilişkileri - bunların içine, savaşanların muahede veya barış yapmadan savaşmayı terkeden dahil değildir- ve kendi hak ve sorumlulukları, aşağıdaki başlıklar altında toplanabilir:
1. Bağımsızlık
2. Ülke
3. İktidar (hükümetine)
4. Eşitlik
5. Diplomatik ve Ticarî İlişkiler.[163]
(136) Büyük olsun küçük olsun devletler ya hükümran ve bağımsızdır veya kısmen hükümran ya da bağımsız değildir. Uluslararası hukukta son iki tür dikkate alınmaz. Uluslararası hukuku ilgilendirdiği kadarıyla bağımsızlığın gerçek ölçüsü yabancılarla ilişki kurma hakkına sahip olmaktır. Bu mutlak manada varsa, ona hükümranlık ve bağımsızlık diyoruz; bu hak şarta bağlanmış ve sınırlanmış, fakat terk ve iptal edil-memişse yarı hükümran bir durumla karşı karşıyayız demektir; eğer bu hak yoksa devlet bağımsız değildir. Bu gerçek Ölçüden başka, bağımsızlığın, şimdi tanımlayacağımız daha başka Ölçüleri de vardır.
(137) Bununla birlikte, hükümet şeklinin bağımsızlıkla hiçbir alakasının olmadığının burada kaydedilmesi yerinde olur. Bir devlet seçilmiş başkanlarla cumhuriyet veya veraset yoluyla hükümdarı bulunan bir krallıkla idare edilebilir. Veraset yoluyla iktidarın el değiştirmesinde bile, Hz. Peygamberin döneminden beri uygulamada olan İslâm'daki biat müessesesinde, bir tür toplumsal sözleşme ve halk iradesinin ifadesi vardır. Hz. Peygamber yetkiyi, ilahî görevlendirme ile ele almıştı; bununla beraber O'nun hakimiyetini kabul edenler ya şahsen ya da bir temsilci[164] vasıtasıyla hürmet ve bağlılıklarını sunmak zorunda idiler. Hz. Peygamber vefat edip vahiy yoluyla süren ilahî irtibat son hnlduğu zaman, kimin halef olacağı meselesi ortaya ıktı Uç farklı teklif ileriye sürüldü: Veraset yoluyla hilafet halkın seçimiyle geliş ve çift hükümdarlı bir iktidar modeli. Hz. Peygamberin erkek zürriyeti yoktu, O'-nun en yakınları ana ayrı bir amcası ile aynı zamanda damadı olanın da içinde yer aldığı bir çok yeğeni vardı. İlci hükümdarlı bir idareyi önerenler, Ensar denilen Medine'nin yerlileri idi: Ve şöyle diyorlardı: "Bizden (Ensar'dan) bir emîr, sizden (Mekkeliler) den bir emir olsun.[165] Ve ülke toprakları bölünemeyiceğine göre ikisinin ülkeyi birlikte yönetmek mecburiyetinde kalacakları anlaşılmakta idi, veya daha uygun bir çözüm olarak, yerlerin değil, yetkilerin iki hükümdar arasında paylaşılması şeklinde olacaktı.[166]
(138) Veraset yoluyla iktidarın, hanedanın en büyük oğluna geçmesi şeklindeki[167]katı bir veraset, İslâm devlet idare anlayışında derin kök salmışa benzemiyor. Hulefa-i Raşidin (ilk dört halife) bu makama veraset yolu ile gelmedi. Şia doktrinine göre Hz. Ali, kendi yerine geçmek üzere oğlu Hasan'ı tayin etmişti. Mu-aviye bu örneği takip ettti ve oğlunu kendisinden sonraki halef olarak tayin etti. Veraset yolu ile iktidarın el değiştirmesinde bile, belli veya tayin edilmiş varis olarak biat alınırdı. Bu bir hak olarak düşünülmez, sadece halka yapılan bir öneri idi. Halkla böyle bir sözleşmenin gerekliliği ileriye matuf devleti idare etmekle ilgili bir hareketti. Halef olmak için hükümdarın çocuğu olmak bir mecburiyet değildi. (İslâm anayasal hukukunda büyük çocuk olma durumu hiç bir zaman belirtilmemiştir). Emevî ve Abbasiler arasında, hükümdarın çocukları olsa bile, kardeş ve yeğenlerin sıkça tahta geçtikleri olmuştur. Hanedanın en yaşlı üyesini hükümdar saymaları gibi Osmanlı Türklerinin ilgi çekici kuralları vardı. Hindistandaki Moğol imparatorluğunda bu işi çoğu kez kılıç ve yetenek tayin ederdi. Yine Hindistan'da Radiye Sultan'm (1236-1240) durumunda olduğu gibi birçok erkek evladın bulunmasına rağmen kız evladının tahta geçmesi, hemen hemen tek bir örnektir.
(139) Biz bundan ve Sünnî görüşten, ister idarede olan kişinin kendi yerine geçecek kimseyi tayini veyahut bunun olmaması halinde, Devlet'in ileri gelenleri (Eh'lül-Hal veJl-Akd meclisi)nin bir genel seçimle bu zatı seçmiş olması, en büyük erkek çocuk olup-olmaması-na bakılmaksızın, buna biat edilmesinin İslâmi bir kural olduğu sonucunu çıkarabiliriz.
(140) Kısacası, bağımsız bir devlet için hükümet ve iktidarı ele geçirme şekli, bir mesele değildir. Bununla birlikte geriye, Bağımsızlık nedir, Devlet nedir» onu anlamak kalıyor.
(141) İbn Haldun[168] bağımsızlığı, iktidarı elinde h ılunduranın üzerine kendi iradesini dayatan bir dış (nicün olmama hali diye tanımlar. Başka bir deyişle, bir devletin, hiçbir dış gücün kontrol ve müdahalesi olmaksızın tüm iç ve dış işlerini yönetme keyfiyetidir.
(142) Bir Devletin hareketinde hür olma hakkı, onu meydana getiren her ferdin doğal hakkı olan hür olmanın bir yansıması ve devamından başka bir şey değildir. Devlet işlerini yönetmek için bu hürriyet göreceli (izafî) olarak tamamdır. Mutlak bağımsızlık hiçbir zaman olmamıştır ve hiç bir toplumda da görülmemiştir. Çünkü, Allah'ın mutlak kudretini ve insanın aczini gösteren birçok delil vardır; başkalarının da sahip olduğu haklara saygı gibi birbiriyle ilgili ve karşılıklı sınırlamalar vardır; aslında zorla veya karşılıklı hoşgörü ile de olsa kişinin hürriyeti karşı tarafın hürriyeti ile sınırlıdır; ve ortada karşı koyma gücü yoksa tek taraflı kararların kabulü sözkonusudur.
(143) Uluslararası hukuk, aynı zamanda birden fazla bağımsız devlet olmazsa uygulanamaz. Bilinmiyen bir tarihtenberi, aslında, birçok bağımsız devlet eşzamanda varolmuş ancak bu, geçmiş dönemin medeniyetlerinde kolay olmamıştı. Yunanlı milliyetçi filozoflar, Yunanlılara, Yunanlı olmayanların kendilerine köle olmak üzere yaratıldıklarını anlatırlardı.[169] Dünyanın onüçte birini idare etmemiş Romalılar bile, yeryüzünün efendileri olduklarına inanırlardı. Onlara göre dünya sadece Romalılara aitti (orbis Ramanus), ve Romalılar, pren-ceps orbsi terranum populus yeryüzü halkının efendile--1 sayılırdı.[170] Dinler, millî olduğu sürece, şüphesiz, taraftarları teslim almsalar bile, başkalarına eşitlik tanımaları mümkün olmamıştı. Mesela, Yahudi hukukunun !srarı şöyledir:
"Savaşmak için bir şehire yaklaştığın zaman ona barış teklif et. Eğer seninle barış yapmaya razı olur ve sana kapılarını açacak olursa, orada bulunan tüm insanlar sana vergi verecekler, ve sana hizmet edecek, sana kulluk edecekler. Eğer seninle barış yapmak istemezlerse, seninle savaşmak isterlerse onu muhasara edeceksin ve senin Rabbin olan Allah onu senin eline verdiği zaman onun tüm erkeklerini kılıçtan geçireceksin. Ancak, kadınları, çocukları, davarları ve şehirde ne varsa hepisini ve bütün ganimetleri de alacaksın ve Rabbin olan Allah'ın sana verdiği, düşmanlarının[171] malını yiyeceksin. Bu şehirlerin sakinlerinden olmayıp senden çok uzakta bulunan tüm şehirlere de böyle yapacaksın, Fakat Rab Allah'ın miras olarak sana vermekte olduğu bu kavimlerin şehirlerinden canlı olan hiçbir şeyi sağ bırakmıyacaksın; nitekim onlardan Hititleri, Amorileri, Kenanlıları, Perizzîleri, Hivîleri ve Yebûsîleri Rabb Allah'ın emrettiği gibi yok edeceksin.[172]"(Ayrıca, Yeşû, vi. 21'de: Ve erkek-kadın, gençihtiyar, öküz-koyun ve eşşek şehirde ne varsa, onların hepsini kılıçtan geçirip tamamen yok ettiler." denmektedir.
(144) Diğer taraftan İslâm, Hz. Muhammedin tebliğle görevlendirildiği İlahî çağrının evrenselliğine inanır.[173] Müslümanları bir dünya düzeni peşinde koşmaya sevkeden bu inançtır. Ancak bir ırk veya bir dil birliğine dayanarak bir milletin dünya hakimiyetinin pesinde koşmasıyla yeryüzünde ila-i kelimetullah (Allah'ın sözü ve hükmü) yüce olsun, insanın arzu ve hevesleri hakim olmasın diye dünyada Allah'ın hükümranlığmı[174] te'sis etmek için çalışanları birbirinden ayırmak gerekir. Şüphesiz İslâm, hükümdarın bir Arap veya Zenci olması arasında en ufak bir fark gözetmez,[175] yeterki bu zat müslüman olsun. [176]Müslümanlar, sadece Allah düşmanlarını kendi düşmanları olarak kabul ederler; yani çoktanrıh müşrikleri ve ateistleri (Allahsızları). Müslümanlar, dünyayı talan etmek için değil, onu fethetmek ve barış yoluyla, yalnız doğuş esasına göre mensuplarım tasnif eden ırkçı dinleri gibi değil aksine insanın, Allah'ın iradesine boyun eğmesini istiyorlardı. Bu din, herkesi kucaklamaya ve eşit[177] yapmaya açık, evrensel bir dindir; Tek kelimeyle. İslâm'ın hedefi, İslâm medeniyetini yaymak ve Müzminlerin eşitliğine dayanan evrensel bir politikayı ve din, servet veya başka herhangi bir fark gözetmeksizin ülkedeki tüm muhtaçların gereksinimlerini sağlayıp karşılayan evrensel bir sistemi gerçekleştirmektir, (bak: Kur'an, 8:14; 9:160).
(145) Ancak bu, müslümanlann, kendi hakimiyetleri dışında kalanlara hiçbir hak tanımadıkları anlamına gelmez. Kur'an, savaşmak istemiyenlerle barış yapmayı emreder;[178] Müslüman olmıyanlarla[179] yapılan antlaşmalara titizlikle uyulmasını ister ve dünyanın Allah'a ait olduğu gerçeğinin altını çizerek bu mülkün vekaletini istediğine vereceğini beyan eder.[180]
(146) Devletler, tarihin bilinmiyen dönemindenbe-ri varolmuş ve esas fonksiyonları yönünden de pek değişmemiştir. En büyüğünden en alt kademesine kadar Devlet memurları, hatta kapıcısı bile, kendi rütbesiyle mütenasip az-çok halka otoritelerini uygulamışlardır. Bununla beraber, otoritenin kaynağı meselesi, farklı düşünce ekollerinde tartışılan bir konudur. Bazıları bunu, siyasî grupların ortak iradesi, bazıları da ilahî bir vergi, hatta ilahî bir hulul ile sağlandığını söyler.
(147) İslâm'ın bu konudaki görüşüne gelince, eski alimler bunun, ilahî vahye muhatap olan elçi ve peygamberler zinciri yoluyla ilahî iradenin bir vekaleti olduğu hususunda müttefiktirler. Buna, çağdaş Batı'daki anlamıyla olmamakla beraber teokrasi denebilir. Kur'an'dan tipik birkaç alıntı bunu açıklar:
(a) "Şüphesiz yeryüzü Allah'ındır, kullarından dilediğini ona mirasçı kılar" (7:128)
(b) "Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde halife yaratacağım, dedi." (2:30)
(c) "(Ve Allah O'na dedi:) Ey Davut! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Heva ve hevese uyma, sonra bu, seni Allah'ın yolundan saptırır" (38:27)
(d) "(Resulüm) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ını! Sen mülkü dilediğine verirsin. Ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsm. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin" (3:26)
Ve birçok ayet, Hz. Peygamberin hadisleri[181] ve Ehl-î Sünnet'in uygulamaları, velhasıl her şey, Allah'ın, dünya ve sonrasının Hakimî olduğu ve doğru bir şekilde kullanmak üzere insana otoritesini emanet ettiğini ve insanın bu gücü O'nun irade ve adına kullandığı gerçeğini, göstermektedir.
(148) Az önce de işaret edildiği gibi, devletler, filozof ve siyaset bilimcilerinden Önce de vardı. Ben burada, Müslüman alimlere göre devlet nedir, Hilafet yahut Allah'ın halifesi olmanın esasları nelerdir, şeklindeki bir tartışmaya ve inceliklerine girme ihtiyacını duymuyorum. Bu tip sorular, daha ziyade İslâm siyasî düşünce tarihinde tartışılmalıdır. Burada üç noktanın altını çizmemiz yeterlidir: (1) Aynı devirde birden fazla Bağımsız Devlet'in varlığının tanınması, (2) birden fazla islâm Devleti'nin tanınması, (3) bir blok şeklinde değil[182] ayrı birer olgu olarak farklı Gayr-i Müslim Devletlerin tanınıp kabul edilmesi.
(149) Radiyyuddin es-Serahsî, Ebu Yusuf ve eş-Şeybanf nin görüşlerini şöyle nakleder: Her ikisine göre, bir ülke, üstünde yaşayan halkın onun üzerinde hakimiyeti ve güvenliği sağlayan otoriteyi kurmalarıyla o halkın vatanı kabul edilir, ilk alimlerden Şems'ül-Eim-me es-Serahsî (bak, Şerhu Siyeril-kebir, IV; 202) daha açık bir ifade ile, "Müslüman olmayan halk, diğerlerin-ien ayrı, bağımsızlıklarını sürdürebilecek güçlerine göre oluşan farklı Devletlere tabidir" der.
(149 Ek) İkinci görüşle ilgili olarak, aslında Müslümanlar tek bir "ümmet" (millet)[183] oluşturdukları halde, İslâm Devletlerinin ayrılığına işaret edilmesi gerekir. Nitekim tüm müslümanlar, doğrusunu söylemek gerekirse, hiçbir zaman tek bir ülkede yaşamadılar. Kur'an bile buna çeşitli zamanlarda değinir:
(a) "Yanlışlık olması dışında bir mü'minin diğer bir mü'mini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mü'mini öldüren kimsenin, mümin bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğer ki ölünün ailesi o diyeti bağışlamış ola. (Bu takdirde diyet vermez). Eğer öldürülen bir mü'min olduğu halde size düşman bir toplumdan ise, mümin bir köle azat etmek lazımdır. Eğer kendileriyle aranızda andlaşma bulunan bir toplumdan ise, ailesine teslim edilecek bir diyet ve mü'min bir köleyi azat etmek gerekir. Bunları bulamıyan kimsenin, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması lazımdır. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.[184]
(b) "Size ne oldu da Allah yolunda ve (Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!) diyen erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!"
"... canlarını alırken (ne işte idiniz!) dediler. Bunlar: (Biz yeryüzünde çaresizdik) diye cevap verdiler. Melekler de: (Allah'ın yeri geniş değil miydi? Hicret et-seydiniz ya!)" derler.[185]
(150) Bu azınlıklar meselesi oldukça eski bir problemdir.[186] Yabancı ülkelerdeki Müslüman azınlığı t>ir tarafa bırakırsak, yine de başlangıçta birden fazla İslâm Devleti'nin olmasına imkan yoktu. İslâm dortbir yana yayıldığı ve devamlı bitişik sınırlarla Müslümanlar yoğun bir bütünlük teşkil edemedikleri için, İslâm topraklarının bölünmesi kaçınılmaz bir hal almıştı. İç savaş ve başarıya ulaşan isyanların fiilen sebep olduğu bölünmelere de katlanmak durumunda kalmışızdır. O derece ki, çok eski hukukçular bile bu realiteyi kabule mecbur kalmışlardı. Mesela ed-Debûsî (ölm. 430 H) bu konuda çok açıktır; (İslam yurdu ile gayr-i müslim topraklarını birbirinden ayıran husus, hükümet ve idare farkıdır. Aynı şey, İslâm ülkesi içinde hakimiyet ve yürütme (yani iktidar ile) ile birbirinden ayrılan çeşitli eyaletler için de aynıdır).[187]
(151) Emeviler'in yıkılmasıyla İspanya, doğudan ayrı ve bağımsız bir devlet haline geldi. Daha sonra, Abbasi İmparatorluğu'nun gerileme sürecinde eyalet valilikleri veraset haline dönüştü ve gerçek bağımsızlığa kavuştular. Halifeye danışmadan bunlar savaş açar, barış yapar yahut antlaşmalar yaparlar ve içişlerini olduğu gibi dışişlerini de kendi iradelerine göre yönetirlerdi. Halifeye olan sözde bağlılıkları daha sonraki bölümde[188] ele alınacaktır. Bu bahsi garip bir örnekle bitirelim. Kitaplarda kaydedildiğine göre Harun Reşîd üç gücün -Abbasî imparatorluğu, İdrisî Krallığı ve İspanya Emevî hakimiyeti arasında bir tampon devlet kurdurdu ve başına Ağlebîler'den birini geçirdi. Bu devlet diğerlerine karşı tam bağımsız hareket ettiği halde, sadece ülkenin en büyük camiinde hutbe Bağdat'taki Halife adına okunurdu.[189]
(152) Çağdaş bazı örnek ve uygulamalar hakkında bilgi sahibi olmak için birkaç cümlenin yazılması gerektiği anlaşılıyor. Müslümanların yaşadığı adaların büyük bir bölümü son birkaç asır içinde birbiri ardınca, Müslüman olmayan idarenin özellikle Hollanda, Rusya, Fransa ve İngiltereli işgalcilerin ellerine düşmüştü. Geniş halk yığınlarının arasında siyasal bilincin uyanması ve bir lütuf olarak ortaya çıkan şartların yardımıyla, son zamanlarda onların tedricen hürriyetlerine kavuşmalarını sağladı. Hollanda'nın takip ettiği politika, uzun süre Endonezyalıların güvenini en zayıf derecede bile kazanamayacağını ortaya koydu ve Endonezyalıların ayrılışları (bağımsızlıkları) daha eski olan İngiliz veya Fransız sömürgelerinde ortaya çıkan durumlardan daha önce ve daha kamil olmasını sağlamış oldu. Ruslar da kendi boyundurukları altında olan "milletlere", ayrılma, dışilişkiler, ayrı ordu... v.s. gibi önemli haklar verdiler. Bu satırların kaleme alındığı (1977) zamanımızda pek gerçekçi olmasa da, zaman içinde yerel hürriyetler genişleyebilir. Birleşmiş Milletler'e 1960'da (UNO) girmek te dahil, Fransız topluluğu, kendi Müslüman sömürgelerin'den büyük bir kesiminin uluslararası hükümranlıklarını tamdı. Halbuki askerî üsler, ekonomik zorunluluklar ve daha başka engeller ülkeleri gerçek bağımsızlığın çok uzağında tutuyordu. İngiliz Milletler Topluluğu, eskiden kendine bağl ülkelere bağımsızlıklarını fazlasıyla vermişe benziyor. Bunların elde ettikleri bağımsızlıkları oldukça gerçekçi görünüyor. Bazı "egemen" İslâm Devletleri gönüllü ve hür iradeleriyle, müslüman olmayan bir birlik olan İngiliz Milletler Topluluğu'nda kalmaları eski zamanlarda görülnıe-yen bir olaydır. İngiliz Milletler Topluluğunun başkanlığı muhtemelen bir gün topluluğu oluşturan üyeler arasında dönüşümlü değişmeye başlıyacak ve münhasıran Birleşmiş Krallık hakkı olarak kalmıyacaktır. Yine de bu birlikler, Cemiyet-i Akvam yahut bugünkü Birleşmiş Milletler üyeliğiyle birbirine karıştırılmamalıdır. Başka bir deyişle, gönül rızasıyla yapılan ikincil statülü işbirliği, bir devletin bağımsızlığını ihlal eder gibi görülmemeli. Yeni sömürgecilik denilen bazı teşebbüsler ihmal edilemez; düşünce, ahlak, ekonomi ve diğer tüm alanlarda eski sömürge efendilerinin uyguladıkları politikaların kompleks ve moral bozucu etkilerinden bu devletlerin kurtulması birkaç nesil süreceği bellidir. Böl ve yönet hedefine yönelik yapay ayrılıkların bir müddet daha devam etmesi olasıdır.
(153) Bağımsız bir devletin, dışardan gelecek bir müdahaleye karşı korunmuş olması gerekir. Şimdi kısaca buna değinelim:[190]
(154) Egemenlik, bir devlete dışarıdan müdahale edilmeme hakkını sağlar. Ancak hak ve sorumluluklar karşılıklıdır. Masuniyet ve dokunulmazlık, başkalarının işlerine karışmaktan sakınmayı gerektirir. Ancak, müdahalenin haklı görüldüğü zamanlar da vardır: (1) Meşru müdafaada, (2) Başkalarının işine karışmaktan daha kötü bir durumu önleme anında.
(155) Meşru müdafaa (kendi kendini savunma) durumunda müdahale ya misilleme yahut yaptırımı, Kur’an'dan[191] veya Peygamber'in[192] uygulamalarından gelen mevcut bir antlaşmanın reddi olabilir. Savunma ile cezalandırmayı (tenkili) birbirinden ayırmak bazı zamanlar zordur. Açık veya kapalı olsun, müdahalenin altında zecir (zorlama) yahut zecir tehdidi yatar ve müdahaleye maruz kalan taraf istemiyerek buna boyun eğer. Bazı Hıristiyan vatandaşlar bir defasında, İslâm topraklarından Bizans bölgesine geçip sığınma talebinde bulunmuşlardı. Halife Hz.Ömer'in müdahalesi sonucunda Bizans İmparatoru onları iade etme mecburiyetinde kalmıştı.[193]
(156) İnsan hakları temelinde ve İslâm alimlerinin dedikleri gibi Allah yolunda müdahale konusu bilinmeyen bir şey değildir. Hatta bu, bir Müslümanın ilk ele alacağı bir husustur.
"Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız.[194]
"Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.[195]Daha bunun gibi bir çok ayet vardır. Hz. Peygamberin sözlerinden sadece bir tanesini nakledeceğim: "Sizden biriniz kötü bir şeyi gördüğü zaman, onu eliyle düzeltsin, buna gücü yetmiyorsa diliyle söylesin, buna da cesareti yoksa kalbiyle buğzetsin (onu hoş karşılamamak ve Allah'a dua etmek suretiyle), ancak bu sonuncusu imanın en zayıf derecesidir.[196]
(157) Ayrıca müdahalenin temelleri Kur'an'ın şu hükmünden kaynaklanmaktadır:" Fitne (anarşi, kargaşa, terör) kati (savaş) den daha kötüdür,[197] ve aynı mantık şeriatin şu umumî kuralına dayanır: Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur = (iki kötüden daha az zararlı olanı tercih edilir).[198]
(158) Müslüman hukukçular, bir İslâm Devletinin, şeriatin önemli bazı emirlerini ihmal eden başka bir İslâm Devleti'ne müdahele edebileceğini ileri sürerler.[199] Bazı Şiilerin ilk üç halifeyi açıkça lanetlemelerini, Sünnîler, müdahale için yeterli bir sebep saymışlardı. Zira bu eylem irtidat olarak kabul edilmiştir.[200]
(159) Bir tarafta müdahale ile diğer yanda yer alan protesto, tavsiye, iyiniyet girişimi ve hakem olma olaylarını birbirinden ayırmamız gerekir. Sadece protesto,[201] yapılan hareketin düzeltilmesi için, etkili müdahalenin eksikliği karşısında duyulan duygunun ifadesinden başka bir şey değildir. Tavsiyede,[202] arkasından yerine getirilmek üzere hiçbir yaptırımın yer almadığı iyi niyetle yapılan dostça telkin vardır. Arabuluculuk ve iyiniyet girişiminde, [203]anlaşmazlık içinde olan her iki taraf ile teması sürdürmeyi ve her iki tarafa görüşme ve barış yoluyla anlaşma imkânlarını sağlamayı anlıyoruz. Hakem yönteminde,[204] anlaşmazlık halinde olan tarafların davalarını, vereceği hükme uyacaklarını daha önceden kabul ettikleri hakemin kararına havale etmeleridir. Bunların hiçbirinde, müdahelenin esasını teşkil eden, karşı tarafa zorla boyun eğdirme gibi bir şey sözkonusu değildir.[205]
(160) Gerçek fertler gibi Devletler de, mülke sahip olabilirler ve kendi mülklerine sahip olmuşlar da.
(161) Devletin sahip olacağı ilk şey topraktır. Devletin toprakla olan ilgisi o kadar yakın ve ayrılmaz durumdur ki, akıl, belli bir toprağı olmıyan bir devleti tasavvur edemez. Hatta yabancı bir ülkede, sürgünde olan hükümdarların bile, hak iddia ettiği belli bir toprağı vardır.
(162) Burada toprak parçasıyla üstünde bir Devletin hükmünü icra ettiği yeryüzü parçasının sadece sathı (yüzü, üstü) değil, aynı zamanda suyunu ve havasını da içeren o toprak parçasının altı ve üstü ifade edilmektedir. Bilimin bu kadar gelişmemiş olduğu eski dönemlerde şüphesiz devletler, sadece doğrudan doğruya hakim olabildikleri, Allah'ın yarattığı şeyler üzerinde hak iddia ediyorlardı. Bu arada İslâm zuhur etti ve insana daha o zamanlarda, madenler gibi doğanın yeraltı hazinesini olduğu kadar suyu da hükmü altına almış bulunuyordu. Havaya gelince, o zamanlar, uzay araçlarından en basiti olan ne uçak ne de radyo yayınları vardı. Bununla beraber, Arap hukukçuları, toprak parçasının üstünün de altının da o toprağa ait olduğuna inanıyorlardı. Bunun için, cami, okul ve benzeri[206]kamuya ait yerlerin altına, veya üstüne, özel binaların yapımını yasakladılar. Sularla ilgili detayları daha sonra ele alacağız.
(163) İslâm idaresinin ilâhî esasları -Allah adına sahiplenme ve velayetle ilgili olarak- toprakta bir devletin mutlak tasarrufunu reddeder. Bununla beraber, toprakla ilgili olarak, tüm pratik hedefler bakımından, bir İslâm Devletinin gücü üe Allah'a inanmayan bir Devletin gücü arasında hiçbir fark yoktur. Allah'ın mutlak sahipliliği bakımından bu, sadece bir İslâm Devleti'nin elinde olan beşeri sahipliğin velayet ve idarecilik şeklinde olması gerektiği gerçeğini ifade etmez, aynı zamanda, bir hükümdarın sahip olduğu haklann ilahi kaynağını da gösterir. Bir hükümdarın gücü, Hz. Peygamber'in "Allah'ın gölgesi" şeklindeki sözlerinde açıklanır ve O'na karşı gelen kimse bizzat Allah'a[207] karşı gelmiş olur. Yine de, bu ilahî atamasına rağmen Müslüman hükümdarın tam aksine bir despot olmadığı kaydedilmesi gerekir: Herkesten önce o, kendi vatandaşları arasından herhangi biri, sıradan insan gibi ülke kanunlarına (bizatihi ilahî kaynağa sahip olan şeriat, müphem değil aksine Kur'an ve Sünnet şeklinde somut haldedir) bağlıdır; dahası hükümdar, iktidannı toplumun kolektif gücüyle sürdürür. "Allah'ın gücü ve yardımı cemaat[208] ve "benim ümmetim hata üzerinde birleşmez" şeklindeki Hz. Feygamber'in vazettiği prensiplere göre iktidardan uzaklaştınlabilir. [209]
(164) Bir ülkenin tüm topraklarını devletin emanetinde gören ve ferdin mülk sahibi oluşunu bir vekalet veya emanet sayan başka hukuk sistemlerinin aksine İslâm Hukukçuları her mülk sahibi ferdin aynı ilahî otoriteye malik olduğu ve Devletin uhdesinde olan teftiş ve kontrol otoritesinin sadece bir sembol veya toplumun müşterek iradesinin bir ifadesi olduğu kanatini taşırlar.[210] Mesela, Ebu Hanife'nin şöyle dediği rivayet edilir.
"İslâm topraklarının tamamı Müslümanların İmamı (hükümdar) nın otoritesi altındadır ve onun hakimiyeti Müslümanlardan oluşan topluluğun ortak iradesidir.[211]
(165) Bir devletin her zaman bir toprağa sahip olduğunu görmüştük[212]bunun ayrıntıları şimdi verilecek- ancak bu her şey değildir. Bir devlet, topraktan başka şeylere de sahip olabilir ve oluyor da. Mesela, binalar, taşıma araçları, para, depolar, kitaplar v.s. gibi. Barışçı veya düşmanca yöntemlerle bunları, bir diğerinden ele geçirmeye kalkışınca ve öbürünün terketme-sini kabullenmesi sözkonusu olduğu sürece, bunlara Uluslararası Hukuk uygulanır.
(166) Ancak, devlet mülkiyetinin esas ve özünü teşkil eden toprak konusu daha geniş açıklamayı gerektirir.[213]
(167) Uluslararası ilişkilerde sınırları tayin ve tesbit etmek her zaman zor bir mesele olmuştur. Hudutlar, komşu Devletler arasında yapılan antlaşmalarla olduğu gibi zamanaşımı yoluyla da belirlenir. Sınır boyunda bir nehir veya göl varsa Devletlerin ortak hudutları bu suların ortasından geçtiği kabul edilir, aksi halde zamanaşımı veya bir antlaşma ile belirlenir.[214]
(168) Suyun, bulunduğu toprağa ait olması veya tersi olması prensibi İslâm hukukunun genel ve benimsenş bir prensibidir.[215] Yani, su ile çevrili bir toprağa sahip olan devletin, bitişik olan bir suya da (meselâ bir ) ilk bakışta sahip olduğuna hükmedilir, ancak bu suya sahip olan devlete bu durum, bitişik toprak üzerinde bir hak kazandırmaz.[216]
(169) Açık denizler şüphesiz normal su veya göller gibi mütalaa edilemez, ilk dönem yazarlar bu bağlamda, bu konudan hemen hemen hiç bahsetmemişlerdir. Klasik dönem sonrası hukukçuları, açık denizlerin hiç bir kimseye ait olmayan (no-man's property) mülkiyet veya gayr-i müslim toprağı olarak kabul edilip edilmemesi hususunda farklı düşüncelere sahiptirler. Her iki durumda, orada uygulanabilecek kontrolün temellerini tartışırlar. İbn-i Abidin, İslâm toprağının düşman tarafından işgal ve onu kendi toprağına katmasından bahsederken çeşitli hukuk âlimlerinin bu konudaki görüşlerini tahlil eder:
"... eğer onlar (yani düşmanlar) kendi topraklarına katmakla güven altına alırlarsa. Düşman toprağı tuzlu denizi (açık denizi) ve benzerlerini içine alır. Mesela; ilerisinde İslâm ülkesi bulunmıyan bir çöl gibi. Bu görüş, el-Hemevî (v.1098) ye dayandırılır. Ebu's-Suud, el-Hami-lî'nin şiirine yazdığı şerh notlarında, deniz yüzünün, gayr-i müslim arazisi gibi kabul edilebileceğini söyler. (Gunyetü zevi'l-ahkam fi buğyeti dürr'il hükkâm) adlı eserin yazan eş-Şerenbilâlî (d. 1069 H) öşr bahsinde, Hi-daye Müderrisi olmakla maruf Siracüddin Ömer b. Ali el-n^'ve acık denizlerin müslümanların mı yoksa gayr-i nuislimlerin mülkünden mi sayılacağı sorulduğu ve onun da". orası hiçbir tarafın değildir. Çünkü hiçbir tarafın onun üzerinde kontrolü yoktur, dediği kaydedilir. El-Has-Ketı, ibrahim el-Halebi'nin Mültaka'l-Ebhur'üne şerh mahiyetinde 1080 tarihinde kaleme aldığı, ed-Dürrü'1-mün-teka'sında, açık denizlerin gayr-i müslim mülkünden olduğu şeklinde görüş bildirir.[217] [Aynı zat başka bir yerde şöyle der.[218] "en-Nehr yazan der ki, ne müslüman ne de gayr-i müslim arazisine girmiyen yerler, gayr-i müslim topraklarına katılmalıdır. Mesela, üzerinde hiçbir kontrol olmıyan açık denizler gibi... Müslüman bir devletin müslüman olmıyan bir vatandaşı oraya giderse, gayr-i Müslim devletin tebası olur, ve İslâm ülkesinden alakası kesilir. Aksine bir gayr-i Müslim devletin vatandaşı oraya (açık denize) gider ve yurduna değil, İslâm ülkesine dönerse, eski iznin hükmü kalmaz, eşyası yeniden (ithalat için alınan) vergiye tabi olur."
(170) Bu tartışmadan açıkça belli oluyor ki, hukukçuların bu görüşleri, yelkenle çalışan küçük teknelerle bu açık denizde hakimiyet kurmanın zorluğuna dayanıyordu. Bununla, hukukçular İslâm'ın nüfuzunun, otorite kurup kontrol edebildiğine şamil olduğunu zimnen kabul eder. Mesela, daha sonraki dönemlerde Türkler, Karadeniz üzerinde hakimiyetlerini kurdular ve hiçbir İslâm hukukçusu bunun geçerliliğini tartışmadı.
(171) Karasularıyla ilgili olarak Hz. Peygamberin çok geniş ve tüm terimleri içeren bir hadisine başvurulabilir. Şöyle söylediği rivayet edilir: "Her toprak parçasının, bir harimi (sahibinden başkasının giremiyeceği yasak bir bölgesi) vardır.[219] Bu kural, kuyulara, yollara, suyollarına, kanallara, evlere v.s[220] gibi hususlara uygulanacak şekilde belediyeyi ilgilendiren hukuk olarak geliştirilmiştir. Fakat bunun, daha çok açık denizlerle ilgili olmak üzere uluslararası hukuk haline gelecek şekilde geliştirilip işlenmediği anlaşılıyor. Muhtemelen o zamanlar buna ihtiyaç ta yoktu. İslâm hukuk vpimine göre deniz de insanın emrine verilmişti:
(a) "Allah, o (yüce) varlıktır ki, emri gereğince içince gemilerin yüzmesi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız için, bir de şükredesiniz diye denizi size hazır hale getir-nüştii"- O göklerde ve yerde ne varsa hepsim, kendi katında (bir lütuf olmak üzere) size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır"[221]
(b) "İçinden taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O'dur. Gemilerin denizde (suları) yara yara gittiklerini de görüyorsun (Bütün bunlar) O'nun lütfunu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir.[222]
(172) İslâm Devleti, denizin üstündeki kontrolü başka birisinden ele geçirirse, bu kısım İslâm toprağının bir parçâsı olur. Kamu çıkarı ve şahsî menfaat olarak kabul ettikleri şeyler arasında, islam hukukçularının her zaman bir fark gözettiklerini burada not etmemiz gerekir. Kamu menfaatinin sözkonusu olduğu şey bir ferdin özel tasarrufuna verilemez:
"Tüm müslümanlar, Dicle, Fırat ve benzeri büyük nehirlerden veya bunların suladığı vadilerden, yahut insan ve hayvanların içme gayesiyle faydalanmada eşittirler. Böyle büyük nehirlerin bakımı ve sahillerinin düzenlenmesi ve onarımı için gerekli harcamalar hazineye aittir. Büyük nehirler, başkalarının giremediği, özel şahıslara ait küçük nehirlere benzemez. Dicle ve Fırat böyle değildir ve bunlardan toprağını sulamak istiyen kimse, ounu istediği gibi yapabilir; kayıklar içinde dolaşabilir; suların yakınında olmak onu kullanma hususunda Kimseye rüçhaniyet hakkı vermez.[223]
(173) Kamu menfaatinin bulunduğu şeyin tımar olarak verilmesini bizzat Hz. Peygamber birçok kez yasaklamıştır.[224]
(174) Eski dönemlerde, uluslararası su yolları ve kanallar düşünülmüş, hatta Kızıldeniz'i Akdeniz'e birleştirmek üzere bir proje ortaya konmuş, fakat stratejik ihtilaflara sebep olur korkusuyla gerçekleştirilme yönüne hiç gidilmemiştir. Bu düşünce uygulamaya konup tamamlanmış olsaydı, hakimiyet ve mülkiyet haklarıyla birlikte, üzerindeki trafiği tam kontrol etme bakımından normal kanal ve nehirlerden farklı olmayacağını burada çekinmeden iddia edebilirim. Hz. Ömer[225] döneminde yapılan ve Kahire'yi Kızıldeniz'e bağlayan o meşhur kanal, Port Said yakınında yer alan Famara'ya[226] kadar uzatılmış olsaydı, tabi olacağı ölçü hakkında bir fikir verebilirdi. İslâm topraklarında bulunan kanal, nehir ve diğer su yollan her türlü barış trafiğine açıktı ve yabancılar ülkelerinden getirdiklerini bu yollarla naklederlerse, sadece normal gümrük vergisi ile vergilendirilirdi.[227]
(175) Bir Müslüman Devletin yeni toprak edinme yollan aşağıdaki gibi tasnif edilebilir:
(176) (1) Ya yeni keşfedilmiş olmasından yada uzaklığı nedeniyle veyahut başka bir sepepten dolayı, o ana kadar hiçbir devlet tarafından sahiplenmeyen topraklar işgal edilerek kazamîabilir. İslâm tarihinin ilk dönemlerinde, bu durumla ilgili, hava şartlannın zorlaması ile yeni ve bilinmeyen bir adaya ulaşan ve Hz. Pey-gamber'e orası ile ilgili ilginç hikayeler (Sahih-i Müslim, 52" 119-22) anlatan birkaç arabm başına gelen olaydan başka herhangi bir durumu bilmiyoruz. Şüphesiz o anda bu adanın ilhakı beklenmezdi. Daha sonra kaleme alman seyahatnamelerde, Mısır ve İran'dan ufak takalar içinde, zamanımız kaptanlarını kıskandıracak seyehatlara girişen cesur Müslüman gemicilerin yeni yeni adalar keşfettiklerine dair örneklere sık sık rastlanır. Fakat bu adaların işg&l edildiğine dair bir olay bilmiyorum. Hatta Arap-lar'ın Amerika'yı keşfi, sömürgecilik hareketinin daha o zamandan başladığını göstermiş olması dışında, uluslararası hukuku ilgilendirmeye değer hiçbir şey bırakmamıştır. Katip Çelebi, el-İlham'ul-mukaddis min'el-ferd'il akdas adlı eserinde bazı aynntılar verir. (İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisinde dipnotlu bir baskısı yayınlandı, İstanbul IV/3-4, 1971, s. 160, 163, 208) ve Türklerin buraları keşfettiklerini doğrulayan bir de Pasifik'te "Türkler" adası vardır. Bizi gerekli bilgilerle donatacak, Müslümanların Güney denizleri ve Pasifik'teki binlerce adayı fethetmelerinin tarihi şimdiye kadar yazılmalıydı.
(177) (2) Yeni olarak oluşmuş arazi iki çeşit olabilir: Doğa'daki hareketler sonucunda meydana gelen topraklar ve insanın emek ve gayretiyle oluşan topraklar. Birincisine, şiddetli yer sarsıntısı veya bir nehirin taşıdığı alüvyon tortu ve çökeltisi yahut bir nehir yatağının değişmesi sonucunda meydana gelen topraklan dahil edebiliriz. İnsan marifetiyle, sularla kaplı sahala-nn, ziraate elverişli hale getirilmesi Ebu Yusufun dikkatini çekecek kadar eskidir.[228]
(178) Tabiî büyüme bir devletin hudutları içinde meydana gelir -bu bir nehir kıyısının yarısına yakınını kapsayabilir- ve bu olay başka bir devlete zarar vermemişse, uluslararası anlamda hiçbir işgal şekline girmez. Şayet bir ada, tahminî hududun geçtiği yerde meydana gelirse, iki komşu devlet arasında uygun bir şekilde taksim edilir veya bir antlaşma yoluyla mesele çözülür.
(179) Fakat doğal büyüme başka bir devletin aleyhinde olacak şekilde meydana gelirse -mesela nehir yatağının değişmesi sonucunda- İslâm iç hukuku, "büyüyen kısım hangi tarafın toprağında ise orası o devlete aittir; ancak, o taraf zarar gören tarafa, kazancıyla orantılı olarak bir tazminat vermelidir" der. Bu hüküm "kâr-zarar kardeştir, beraberdir" ve "zarar giderilmelidir." gibi genel prensiplere[229] dayanır. Müslüman hukukçular aynı kuralı uluslararası anlaşmazlıklara da uygular.
(180) Ancak, bir nehir, yatağının değişmesinin sonucunda bir hudut nehri olmaktan çıkıp taraflardan birinin topraklarında yer alan iç nehir halini alırsa sınırın nehrin eski yatağında kalması gerekir. Çünkü:
"Rabbin dilediğini yaratır ve seçer: Onların seçim hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve şanı yücedir.[230]
"Allah ve Resulü, bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakları yoktur. Her kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.[231]
(181) Bir nehrin yatağım değiştirmesi konusunda, İslâm tarihinde bir çok olay vardır. Mesela Amudera[232] gibi nehirler. Fakat bu tür olayların devletler arasında ihtilaflara yol açıp-açmadığını bilmiyorum. Klasik uygulamalar konusunda yeterli verilere sahip değiliz- Ancak geçen senelerde en az iki olayın meyda-na geldiğini biliyoruz:
(a) The Continental Daily Mail, Paris, 1 Ağustos 1948 tarihli sayısının ikinci sayfasında İran'a ait bir haberde şunları yazıyor: diğer şüpheli bir yer, Rusya ile İran'ın eyaleti Gurgân arasında resmi hududu teşkil eden Atrak nehri boyundadır. Bu nehir Hazar Denizine dökülür. Fakat nehrin aşağı kısımları son zamanlarda yatağını değiştirip Güneye doğru akmaya başlamıştır. Rus tarafı, kendilerine daha çok yer kazandıran nehrin yeni yatağının hududu teşkil ettiğini, İranlılar ise, sınırın eski hudut olduğunu ileri sürmektedirler. İran görüşü, nehrin eski yatağının hudut olarak kalması şeklindedir. Arasıra karşılıklı ateş teatisi bu ihtilaftan kaynaklanmaktadır. Geçen Mart'ta bir İran hudut muhafızı burada öldürülmüştü.." Sonucun ne olduğunu bilmiyorum.
(b) Buna benzer ihtilaflar, İngiliz Hindistanı'nın bölünmesinden sonra Bharat ile Pakistan arasında ortaya çıktı. Sınır eskiden basılmış resmî haritalarda isa-retlenmıştı, ancak bu haritalar basıldıktan sonra birçok nehir yatağını değiştirmişti. Bunu çözüme bağlaması için 1950 de tarafsız bir hakem tayin edildi. Bu yatakları fazla değişmiş olan bazı nehirler hususunda eski mecraların hudut olarak kalmasına ve de yeni nehir yataklarının sınır sineh eculmesine ve nehir yataklarının değişmeTayi arak sınırların değişmesine karar verdi, edilen bu hakem müslüman olmadığı gibi kendini İslâm hukuku ile bağlı görmüyordu. Bununla beraber, kaybeden tarafa bir miktar tazminat Ödemek şeklindeki eski İslâm hukukçuların görüşüne yakın bir karar verdiğine burada dikkat çekmek isterim. Aynı bölgede sınırların yeniden düzenlenmesini de içeren ve bazı toprakların değişimini sağlayan başka bir antlaşma 1958 de yapıldı.
(182) Sunî olarak tarıma elverişli hale getirilen topraklardaki durum da hemen hemen aynıdır. Şayet bu iş, hiç kimseye zarar vermiyecek bir şekilde başarıl-mışsa buna karışmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Aksi halde, başından sonuna kadar açık şartlar çerçevesinde hazırlanmış bir anlaşmayı gerektirir.
(183) (3) Başka bir devlete ait bir toprak parçasının zor kullanarak alınması ya savaş ve fetih yoluyla yahut karşı tarafın hiçbir mukavemeti olmadan işgal edilmek suretiyle olabilir. Sadece fethetmek, ilhak etmek demek değildir; bu yeri ilhak etme niyetinde olmak gerek. Çünkü fetih ve işgalin, müttefik ve dost bir ülkenin adına veya karşı tarafı, bazı hata ve yanlışlıkları düzeltmeye zorlamak için yapılması mümkündür. Ayrıca ilhak, sürekli ve kesintisiz hakimiyeti ve kesin tasarrufla beraber hükümranlık haklarının uygulanmasını gerektirir.
(184) (4) Karşılıklı muvafakat yoluyla toprak kazanımı, ya bağış (hibe), değişim, satış ya da miras yoluyla olabilir. Hibe yoluyla toprak edinme hususunda, özellikle çeyiz veya ağırlık şeklindeki uygulamaya, en azından Müslüman Hindistan[233] tarihinde birçok örneğine rastlıyoruz. Karşılıklı toprak mübadelesi, Özellikle sınırları tahkim etmek için bir zamanlar[234] çok olmuş'
Satışla ilgili bir örnek, Emevî hanedanından HalifeÖmer (Ömer b. Abdülaziz) döneminde kaydedilir. Karşılığında yüzbin harp esiri vererek Malatya'yı satın almıştı. Hz. Hasan ile Muaviye arasında yapılan fe-rağât sözleşmesi, miras yoluyla mal edinmeye Örnek olarak gösterilir.[235] Buna göre, tüm mülküne veliaht ilan edilmek şartıyla birincisi bütün mamelekini Muaviye'-ye terketmiş oluyordu[236]
(185) Bir devlet, toprağının her bölgesinde her zanian aynı derecede nüfuzunu icra edemez. Birkaç örnekle bunu açıkhyahm:[237]
(186) Bir devlet toprağının her parçası doğrudan doğruya o devletin kontrolü altındadır. Bu bölgelerin, eski veya yeni, meskûn veya boş, yerleşik veya göçebe, hatta barbar olması sonucu değiştirmez. Bir devlet, aynı anda tüm bu toprak çeşitlerini veya bunların birkaç türünü ihtiva edebilir.
(187) Ebu'l Fi'da, uzun bir süre devam eden ortak hakimiyetli bir olayı kaydeder.[238] Hicrî 513. yılının ilk başlarında, Mahmud b. Alp Arslan ile baba bir, amcası
Sencerle "ortak saltanat sürdüler.[239]Açıkça ifade etmek gerekirse bu haller, birleşik idare şekilleridir. İki Devletin birleşik ülkesi anlamındaki müşterek hakimiyet oldukça yeni bir kavramdır. Sudan'ın bağımsızlığından önceki durumu, İngiliz-Mısır eşgüdüm devleti şeklinde tanımlanırdı.[240]
(188) Daha uygun bir ifade bulamadığımızdan, biz bununla, bir Müslüman Devlete haraç vermek zorunda olan Müslüman olmayan devletleri kastediyoruz. Bu yapı, Müslüman Devlet'in, vergiye tabi devleti üçüncü tarafın saldırısına karşı himayesini içermez. Ancak üçüncü bir İslâm Devleti'nin saldırısına karşı o devletin güvenliğini kapsar. Bu vergi mecburiyetinin dışında, sözkonusu devlet tamamen bağımsız kalır. Alınan bu vergi, sadece bir aşağılanmayı ve zayıflığı ifade eder. Böylece, Theodomir örneğin, bir taraftan bağımsızlığını korumakla beraber diğer taraftan Hicrî birinci asrın Arap fatihlerine senelik bir vergi vermeyi kabul ediyordu.[241] Aynı şekilde, Abbasî döneminde, el-Mansur ve Me'mun'a kadar bütün halefleri döneminde Bizans imparatorları, azçok Bağdat'a düzenli bir şekilde vergi öderlerdi. Halife Mehdi, İnıparatoriçe İreni'den vergi almış; Harun Reşid ise, İmparator Nicephorus ve ailesinden sadece yıllık vergi almakla kalmamış aynı zamanda cizye vergisini de almıştı.[242] Dahası Bizans İmparatorluğunun haberleşmede kullandığı hitap başlığında, Bizans imparatorunun Avrupa krallarıyla olan haberleşmedeki sıranın tam aksine, halifenin adının» aratorun acjmdan önce yazılması gerekiyordu.[243] bütün bu durumlarda bile, vergiye tabi devletin 7 ve djş bağımsızlığı etkilenmiyordu.
(189) Hatta bir defasında, bu haraç vermede çift önlü vergilendirme olayı sozkonusuydu. Halife Muavi-e Kıbrıs'ı hakimiyeti altına aldıktan sonra, Kıbrıs'ın
Bizans İmparatoru'na vergi vermesi yanında, kendisine de senelik belli bir vergi ödemesi şartıyla bir antlaşma yaptı. Daha sonra, Kıbrıs halkının Müslümanlara karşı dostça ve iyi niyetle hareket etmeleri ve Bizanslıların faaliyetlerinden onları haberdar etmeleri şartı antlaşmaya ilave edildi.[244]
(190) Bununla biz, Abbasî halifelerinin otoritelerini bizzat kullanamadıkları zaman ortaya çıkan bağımsız Müslüman devletleri kastediyoruz. Biz bu kategoriye, tüm İslâm dünyasında bir ara sadece bir kişiye tahsis edilen "Müminlerin Komutanı" unvanını alan Abdurrahman en-Nasır'a gelinceye kadar İspanya'daki devletleri de dahil edebiliriz.[245] Bu ifade öncelikli olarak doğudaki devletler için daha uygundur. Çünkü bunlar, esas itibariyle Halife'nin başında bulunduğu imparatorluğun birer eyaletleriydi ve yavaş yavaş bağımsızlıklarını kazandılar ve hükümdar hanedanları ortaya çıkardılar. Tam bağımsızlık nimetlerinden faydalanmalarına rağmen bu devletler cuma ve bayram hutbelerini Bağdat'taki halife adına okutur[246] ve buradan halifeye bağlılıklarını açıkça ilan eder ve halifenin ismini çoğu kez paralarının üzerine kazıtırlardı.[247]
Halifenin fermanı veya beratı olmadan, uzun süre, tahta geçişler tamamlanmış sayılmazdı.[248] Halifenin vereceği unvan ve şeref payelerinin peşinden arzu ve iştiyakla koşulurdu.[249] Bu husus yalnız, Hilafet eyaletlerinden bağımsızlık kazananlar için değil aynı zamanda, kendi şahsi gayret ve inisiyatiflerle fethettikleri ülke ve kurdukları devletlerin başına geçenler için de doğrudur. Böyle olmakla birlikte, Hindistan'daki devletler gibi, Halife'ye hürmet ve saygıda kusur etmemeyi kendileri için bir minnet borcu biliyorlardı. Bu listeye, İslâm'ı kabul eden ve Halife'ye saygı ve bağlılıklarını arzeden hükümdarların ülkelerini de ilave edebiliriz; qela Bulgar Kralının (Rusya'daki Kazan bölgesine kın yerde) Hicrî 310 yılında yaptığı gibi.[250] Tüm bu ?, ırUmlarda Halife'ye bağlılık, -bu durumu bu tabirle •fiıde edersek- siyasi ve fiili olmaktan ziyade şahsî ve u ırumsal bir yapı arzediyordu. Bununla birlikte Hali-f 'nin, bunun gibi bağımsız devletlerin politikaları üzerinde manevî nüfuz icra ettiği inkâr edilemez. Mesela, Hicrî 757 yılında, bir yolunu bulup Halife'nin desteğini alan Mahmud Şah'ı, Feruz Şah'ın hücumundan Hindistan gibi oldukça uzak bir bölgede korumaya yetmişti [251]
(191) Tarih, bu eyaletlerden bağımsız bazı hükümdarların şiî bile olsalar, Hilafet'in kalbi Bağdat'ı işgal edip, kendi toprakları gibi tasarrufta bulundukları zaman bile, Halife'ye saygı ve hürmet gösterdikleri şeklindeki garip ve tezat durumları kaydetmiştir.[252] Bu cümleden olarak, Büyük Sultan Selahaddin Eyyubî, haklı ve üstün fazilet sahibi olarak kendisine yerinde, "Muhyi Devleti Emir'ü-Mü'minın" unvanı verilmişti.[253]
(192) Bu tabirle biz burada birçok siyasî konuda hami devletin talimatlarına uyan, buna karşılık hami devlet tarafından koruma ve kollanma hakkını kazanan yarı bağımsız veya bağımsız olmayan devletleri anlatmak istiyoruz. Hami Devlet, kontrolü belli bir dereceye kadar vardırır; ancak idareyi elinde tutan yetkiliyi doğrudan doğruya yönlendirmeye kalkmaz. Nitekim Hz. Peygamber, içinde "eğer itaat ederseniz {müs-lüman olursanız) saltanat ve hakimiyetinize dokunmayacağım[254] gibi ilginç cümlenin yer aldığı mektuplan birçok yabancı hükümdarlara göndermişti. Bu şekilde hitapta bulunduğu hükümdar ve idarecilerden Bahreyn (yani el-Ahsa) ve Umman emirleri İslâm'a daveti kabul etti ve Hz. Peygamber, onların saraylarına, o ülkelerde yaşayan müslümanların özellikle hukuk işlerine bakmak ve bazı görevleri üslenmek üzere temsilciler gönderdi. Ülkenin geri kalan işleri mahalli hükümdarlara bırakıldı. Mamafih, İslâm tarihinin sonraki dönemlerinde, başka yerlerde olduğu gibi Hindistan'da da, hami devlet tarafından uygulanan sayılamayacak kadar çok çeşitli himaye şekilleri olmuştu.[255]
(193) Bu ifade ile, bir devletin, kendi sınırlan içine hemen ilhak için şartlan henüz yeteri derecede olgun görmediği bir yeri, ileride hakimiyeti altına almayı planladığı bir ülkeyi kastediyoruz. Genellikle bu gibi durumlarda, muhtemel rakiplerle gizli veya açık anlaşmalar yapılır ve onlar da, sözkonusu ülkeyle ilgili çıkarlanndan feragat ederler ve bu nüfuz alanı ile, hakivet altına almaya karar veren devletin dışındaki yanln diğer devletleri bu ülke veya yer ile olan ilişirlerini yavaş yavaş keserler ve daha sonra uygun bir amanda burası, o devlet tarafından işgal edilir.
(194) Hindistan tarihinde, kendi türünden muhtemelen tek olmayan, bu çeşitten bir Örnek vardır:
[Hicrî 939 yılında, onlar (Nizam Şah ile Adil Şah, hudutta buluştular. Uzun görüşmelerden sonra, Nizam Sah, Berar ülkesini, Adil Şah'da Teleganah bölgesini zorla hakimiyetleri altına almaya karar verdiler ve böylece Güney Hindistan ikisi arasında eşit bir şekilde taksim edildi.[256]
(195) Bu muahedede üzerinde anlaşılan temel husus şuydu: taraflardan biri kendisine düşen bölgeyi işgal ederse diğeri buna ses çıkarmayacak ve burasını onun nüfuz ve çıkar sahası olarak tanıyacaktı.[257]
(196) Hiçbir komşu devletin hükmünü icra etmediği, özellikle hudutlarda yer alan ve eski İslâm hukukçularınca bilinmekte olan bazı toprak parçalan vardır. Nitekim, Radiyuddin es-Serahsî "düşman bir devlette geçici olarak oturan Müslüman bir vatandaşın kendi himayesi altında, düşmanlardan birisini İslâm topraklarına getirebileceğini ve böyle birinin gerçekten yabancı bir mukim sayılabileceğini; çünkü, bir Müslüman tarafından eman verilmesine rağmen bunun geçersiz" olduğunu yazar. Zira; "komşu devletlerden hiçrının hükümran olmadığı, bu iki ülkeyi birbirinden içinde hissettikleri yere (yani Dar'ul İslâm'a) varmadıkça o kimse İslâm toprağının hükmü altında olmaz.[258] der.
Radiyüddin'in büyüğü Şemsu'l-Eimme es-Serah-sî[259] ve tüm İslâm hukukçularının da aynı görüşte olduğu söylenebilir.[260]
(197) Barış zamanında şahıslar gibi bir çok şey de bir Devlet'in hükümranlık alanına girer.[261]
(a) Bir devletin hudutları içinde bulunan Hükümetin ve vatandaşlarının mallan,
(b) Karasularında yer alan mallar,
(c) Açık denizlerde ve havada devlete veya vatandaşlarına ait gemiler ve benzeri şeyler,
(d) Yabancı ülkelerdeki elçilikler.[262]
(a) Devletin hudutları dahilinde oturan müslü-man vatandaşlar,
(b) Devletin sınırları dahilinde oturan gayr-i müs- vatandaşlar,
(c) Yabancı bir ülkede geçici olarak oturan vatandaşlar,
(d) Bir İslâm Devleti'nin başka bir İslâm Devle-nae yaşayan vatandaşları,
(f) İslâm ülkesinde oturan yabancılar. Hükmetme (karar verme) işi, bunların her birisi için farklıdır.[263]
(198) Eşyalar hakkında söylenecek fazla birşey yoktur. Eşya ile ilgili ortaya çıkan durumlar hakkında Müslüman hakimler İslâm hukukuna göre hüküm verirler. Önceki bölümde, olağan olmayan tarafsız bölgeler kısmını ele almıştık. İslâm Devletinin gayr-i müs-Hm vatandaşları konusunda, daha fazla tartışmayı aşağıdaki Şahıslar başlığı altında ele alacağız. Mukaveleler, gayr-ı menkul ipotekler v.s.ler de orada incelenecektir.[264]
(199) Yabancıların vatandaşlığa kabulüne kadar olan kısmı hariç şahıslarla ilgili birinci kategori konumuza dahil değildir. Kur'an'ın "Ancak Mü'minler kardeştir[265] prensibine göre bir Müslüman, yerleşmek niyetiyle İslâm olmıyan vatanından hicret eder ve Müslüman topraklara gelirse, derhal o İslâm Devleti'nin tüm haklarına sahip gerçek bir vatandaşı olur; ve diğer nıüslüman-ların faydalandığı tüm haklara sahip olmasıyla birlikte sorumlulukları da yüklenmiş olur. Bu bağlamda sık sık alıntı yapılan Hz. Peygamberdin şu talimatlarına başvurabiliriz: "Onlardan müslüman olmalarını iste! İslâmı kabul ederlerse, onları daha fazla rahatsız etme. Ancak onlardan Hicret Ülkesi'ne gitmelerini iste! Hicret ederlerse Muhacirler (Müslümanlar)m sahip olduğu tüm haklara kavuşurlar ve yükümlü oldukları bütün sorumlulukları da kabul etmiş olurlar. Hicret etmeyi kabul etmezlerse, onlara, kendilerinin göçebe ya da gayr-i mukim Müslümanlar olarak kabul edileceklerini söyle! Bununla birlikte, diğer mü'minler gibi İlahî kanuna tabi olacaklanları söyle; ve Müslümanlara katılıp onlarla beraber savaşmadıkça, İslâm ordularının elde ettiği ganimetlerden «ay alamayacakları hususunda onları bilgilendir!"[266]
(200) Bu meselede anlamlı olan bir kuraldan bahsetmeliyim. Bir müslüman yolculuğa çıkarsa namazlarını kısaltır (Kasru's Salat), ancak bir yerde onbeş günden fazla kalmaya niyet ederse mukim hükmüne girer ve bu ruhsattan faydalanamaz. Kasru's-Salat denilen bu kural, Hz.Peygamber'in birçok ilavesiyle birlikte Kur'an'ın bir ayetine dayanır.[267] Vurgulamak istediğim husus şudur: Yabancı bir müslümanın mukim ve normal bir vatandaş sayılabilmesi için o yerde onbeş gün kalmaya öncelikle niyet etmiş olması gerekir. Bununla beraber, coğrafî kimlikler oldukça yakın dönemlerde kesin ayırımlarda esas alınmaya başlandı. Hatta selefi Suudi Arabistan bile, yabancı müslümanların kendi topraklarında nasıl vatandaşlık kazanabilecekleri hususunda kanunlar çıkarmış bulunuyor. Zira uluslararası hakim koşullar bunun böyle olmasını gerektiriyor.[268]
(201) Bir prensip olarak İslâm Hukuku, İslâm Devleti'nin vatandaşları veya yabancılardan mukim ve turist olarak hudutları dahilinde yaşayan müslimgayr-i muslini herkesin canım, malını, namusu (ırz) nu ve vicdan (veya din) hürriyetini korur. O derecede ki, anne-babasıyla beraber bir küçük savaş esiri (daha sonra köle yapılmak üzere) olarak alınsa, çocuk, daha sonra ebeveyni ölse bile, eski dinini korur, aynı prensibe uygun olarak, anne-babasını yitiren Zimmî de kendi dinini korur. (Bak, Serahsî, Şerhu'ş-siyer'il-kebir, IV, 369-72, özellikle 372. sayfa). İslâm hukuku, müslüman teba ile müslüma olmayanları arasında önemli farklar gözetmiştir.
Birçok açıdan sonrakiler öncekilerden daha avantajlıdır. Müslüman olmayanlar, nisaptan fazla olan malın Zekatını[269] vermezler. Halbuki, kadm-erkek, genç-ihtiyar her müslüman, nisabın dışında en az 200 dirhem gümüş veya yaklaşık 25 poundu[270] varsa senede bunun kırkta birini zekat olarak vermek zorundadır. Ayrıca tüm müslü-manlar askerlik yapmaya mecbur oldukları halde gayr-i müslimler bundan muaftırlar. Bir çeşit özerklikten de faydalanırlar: Davaları kendi özel kanunlarına göre dindaşları tarafından görülürdü.[271] Can ve malları, aynı müslüman vatan da şiarı nki gibi İslâm Devleti tarafından korunurdu.[272] Bütün bunlara karşılık,[273] gayr-i müslim vatandaşlardan istenen şey 12 dirhemden 48 dirheme kadar değişen adam başına vergi (cizye) vermeleri idi. Bunun da çeşitli istinaları vardır:
"Cizye, sadece erkeklerden alınır, kadın ve çocuklardan alınmaz. Hali-vakti yerinde olan zenginlerden Ag dirhem, orta hallilerden 24 dirhem, çiftçilik ve işçilikle geçinenlerden 12 dirhem cizye alınır. Cizye yıllık-tır Nakit cizye yerine ayni cizye de kabul edilebilir.... Ancak başkalarının yardımıyla yaşayan muhtaçlardan (miskinlerden), bir mesleği ve işi ohnıyan âmâlardan, hasta ve çalışmaktan aciz kimselerden cizye alınmaz... Çalışmaktan aciz ve geliri olmıyan yaşlı kimselerden cizye alınmaz... Ey Müminlerin Emiri! Allah yardımcın olsun! Hem Hz. Peygamber'in hem yeğenin Muham-med'in koruyup-kolladığı kimselere (yani zimmilere), yumuşak davranmak, hal ve hatırlarını sormak hususunda nasihat ve tavsiyelerde bulunmak gerekir. Böylece haksızlığa uğramasmlar, taşıyamayacakları yükler yüklenmesin, vermekte sorumlu oldukları vergileri, hak ölçülerine göre alınsın. Çünkü Rasûlullah bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: "Her kim bir zimmiye zulmeder veya ona ödeyemiyeceği vergiyi yüklerse, Ahiret'te ben onun hasmıyım" Ve Hz. Ömer de, Ölüm döşeğinde yaptığı tavsiyelerden birinde şöyle demiştir: "...Benden sonra yerime geçecek halifeye, Rasûlullah tarafından himaye edilen halka (yani zimmilere) haklarının yapılan anlaşmalara göre, tam olarak verilmesini, can ve mallan uğrunda gerektiğinde savaşılmasın!, güçlerinin üstünde yükler yüklenmemesini tavsiye ederim..." Bir defa Hz. Ömer, sadaka isteyen birinin bulunduğu bir caddeden geçiyordu. Dilenen, yaşlı ve âmâ birisi idi. Halife ona yaklaştı ve omuzuna dokundu. Hangi dinden olduğunu sordu. Adam, Yahudiyim dedi. Seni bu hale düşüren nedir? diye sorduğunda: Ödemekle mükellef olduğum cizye, ihtiyaç ve yaşlılık, şeklinde cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer adamın elinden tuttu, onu kendi evine götürdü ve kendi cebinden de bir miktar para verdi. Daha sonra Beytülmal yetkilisine bir yazı gönderdi: Bu adamla ve bunun gibileriyle ilgileniniz! Allah için, onların gençliğinden faydalanıp ihtiyarlıklarında (onları) terkedecek olursak, adaletle hareket etmiş olmayız. "Devlet vergileri ancak fakir ve miskinler içindir" (Kur'an 9:60) ayetinde geçen fuka-ra'dan maksat müslümanlardır. 'Miskinlerden' gaye ise Ehl-i kitabın fakirleridir. Ve Hz. Ömer, o adam ve benzerlerinden cizye alınmasını kaldırdı.[274]
Aynı büyük halifenin yaptığı haşka bir örnek olarak şu olay nakledilir: "Hz. Ömer Cabiye denilen yere geldiği zaman cüzzamdan müzdarip bazı Hıristiyan-lar'a uğramak üzere gitti ve bu kimselere Sadaka yani Zekat fonundan yardım edilmesi hususunda emir verdi ve bunun ömür boyu olmasını istedi.[275]
(202) Aynı şekilde, köleler de Cizyeden muaftı.[276]Müslüman olmayan biri, kendi arzusu ile askere giderse, askerlik yaptığı sürece kendisinden Cizye alınmaz.[277] Önemli kamu hizmeti karşılığında, bütün bir ömür boyu bu verginin kaldırıldığına dair örnekler vardır. Mesela, Kahire'den Kızıldeniz'e açılacak olan kanalın güzergâhı konusunda yardımcı olan bir gayr-i müslim bu hizmetine karşılık olarak Hz. Ömer, onu bu vergiden ömür boyunca muaf tutmuştu.[278]
(203) Hz. Peygamberin bir iradesine (vasiyetine) göre, gayr-i müslimlere özellikle Arabistan'da[279] yerleşmeye izin verilmez; bunun dışında dolaşmaları ve yerleşmelerinde hiçbir sınırlama yoktur. Gayr-i müslim yabancılar, İslâm ülkesinde sürekli veya bir yıldan fazla oturmak isterlerse, bu "himaye vergisini (Cizyeyi)" vermek zorundadırlar.
(204) Mekke meselesi biraz karmaşıktır. Kur'an-ı Kerim'de (9:28) müşrik ve putperestlerin pis olduğunu, dolayısıyla Mescid-i Harama (Kâbeye) yaklaşmamaları gerektiğini ilan eden bir ayet vardır. Serahsiye[280] göre Kâ'be, müslümanlara Kıble olarak tahsis edildiğinden dolayı müslüman olmıyan hiçbir kimseye putperestlik ayinlerini aynı çevrede yapmasına müsaade edilmemiştir. Sebeb budur, bundan başka bir sebep yoktur. Yoksa, Hz. Ömer'in Cuma hutbesini irad ederken bile, Hıristiyanların şikayetlerini kabul ettiğini kim bilmez.[281] Her ne kadar sonraki dönem yazarlar yasaklama sınırlarını orada bulunan Halife ile görüşmek isteyen gayr-i müslim elçiler lehine bir istisna getirmiş olsa da tüm müsiüman olmayanların orada oturmalarını içine alacak derecede genişletmelerine karşın bana göre Serah-sî'nin görüşü daha doğrudur. Bunun sebebi gayet açıktır. Çünkü klasik uygulama O'nu (Serahsî'yi) destekliyor. Birincisi, Mekke'de oturan bir Müslümamn, Özellikle Ummu'l-Veled (efendisine bir çocuk dünyaya getiren bir cariye) gibi müsiüman olmayan bir köleye her zaman sahip olma imkanı vardır ve efendisi ile kölenin aynı yerde yaşayamıyacağı düşünüleraemesi açıktır; nitekim el-Azrakî[282] Mekke bölgesinin yapısını tasvir ederken bir Hristiyan mezarlığını zikreder ve bunun Mekke Müslümanları'nın sahip olduğu kölelere ait olması gerekir. İkinci olarak, Hicrî birinci asrın sonlarında çok iyi bilinen bir olay vardır: İbni Sa'd'ın naklettiğine göre, Ebu Davud Abdurrahman adında Hıristiyan bir doktor Mekke'de yaşıyordu.[283] Bu şahıs, Cübeyr b. Mut'im'in mevlası (himayesi altında) idi ve mesleğini, Kabe'nin minaresinin tam altında. Safa tepesinin üstünde bir muayenehanede icra ediyordu. Üçüncü olarak, İbn'ul-Kayyim (Ahkam ehli'z zimme, 1961. baskısı, I, 184-91) Hz. Peygamber ve Ashabı dönemine ait birçok olayı kaydeder. Bunlardan anlaşıldığına göre, Medine ve Mekke'de yanlarında ölen Hristiyan babalarını Müslüman çocukları gömmüşlerdir. Yine tarihçilerin, Kabe'nin inşaatı ile bağlantılı olarak karmaşık teknik işler için, Abbasî halifelerinin müsiüman olmıyan sanatkar uzmanlar gönderdiklerini naklederler.[284]
(205) Siyasi gerekçelere dayanarak belli bir bölgeden tüm gayr-i müslimleri tehcir etmek ayrı bir şey, onları böyle bir yerin dışında, dogmatik saplantılar nedeniyle ayrı tutmak tamamıyle başka bir şeydir. Mübarek Ashab'm yaşadığı bir dönemde, muttaki müslümanları, Mekke'de Hıristiyan bir tabibin varlığına müsamaha göstermeye mecbur eden hiç şüphesiz kamu sağlığının gerektirdiği ihtiyaçlardan başka bir şey değildi.
(206) Hz. Peygamberin hayatı hakkında kaleme aldığı klasik eserinde eş-Şa'mi, gayr-i müslimlerin haklarıyla ilgili önemli bir olayı kaydeder: Bedir hezimetinden sonra Mekke müşrikleri, Habeşistan'a sığınan müslümanları kendilerine teslim etmesi için Necaşi'ye bir heyet gönderdiler. Bu haince teşebbüsü sonuçsuz bırakmak üzere Hz. Peygamber, "henüz İslâm'ı kabul etmemiş olan Amr b. Umeyye ed-Demeri"yi kendisinin elçisi olarak Necaşi'nin sarayına gönderdi.
(207)Yine, Şafiî mezhebinden Maverdî ve Hanbe-lî olan Ebu Yala el-Ferra'ya göre, en yüksek derecedeki sorumluluklar müslümanlarda olmak şartıyla, gayr-i müslimler, İslâm Devleti'nde herhangi bir idari göreve atanabilirler; ve devlet başkanı, Devlet bakanları olarak atanmalarına da müsaade eder. (Şüphesiz bu atamalar, Hükümet başkanının icranın gerçek başı olduğu ve bakanlarının her önüne koyduğu tavsiye ve tekliflere imzasını attığı sembolik başkanlığnın olmadığı bir hükümet şeklinde geçerlidir).
(208) Hanefî fıkhının meşhur mecmuası yani el-Bahr'ur-Raik'te, Müslüman mezarlara gösterilen saygının aynısının gayr-i müslimlere ait maşatlıklara da gösterilmesinin gerekliliği açıkça ifade edilir. Aynı şedide, canları, malları ve ırzları hayatta oldukları sürece, öldükten sonra da kemikleri saygıyı gerektirir.
(210) İbn Sa'd. (V, 26, 272), Ömer b. Abdülaziz'in, kendi hilafet döneminde, düşmanın esir aldığı gayr-i müslim vatandaşların da, aynı duruma düşen herhangi bir müslüman gibi, devlet bütçesinden fidyelerinin verilmesini ve özgürlüklerine kavuşturulmasını emrettiğini kaydeder.
(211) Masrafları, Beyt'ül-Mal'm karşılaması şartıyla, gayr-i müslim vatandaşların lehine sosyal güvenlik[285] düzenlemeleri daha Hz. Ebu Bekir döneminde yürürlüğe konmuştu. Bir devlet belgesinde (bak, Ebu Yusuf, Haraç, s.84-85) komutan Halid b. Velid Halifeye, Hire şehrinin fethini haber verir ve şöyle der: "Erkek nüfusu saydım. Yedibin kişidir. Daha yakından yaptığım kontrolle bunlardan bin kişisinin hasta ve çelimsiz olduğunu gördüm. Dolayısıyla bunları cizye vermekten muaf tuttum. Bunun sonunda vergi verebileceklerin sayısı altıbine düştü. Düşkünlüğü nedeniyle geçimini kazanamıyan, herhangi bir şekilde bir felakete uğrayan, önce zenginken daha sonra kendi dindaşlarının sadakasına muhtaç kalan herkesin cizye vergisinden muaf olduğunu onlara ilan ettim. Böyle ve buna benzer kimselerin kendileri ve aileleri islam topraklarında yaşadıkları sürece Beytülmal tarafından geçimlerinin sağlanacağım açıkladım..."
Ellerinde bulunan ve müslüman olan her köle, müslüman pazarlarına getirilir, normal şartlarda en yüksek fiyata satılır ve bedeli, hiçbir satış vergisi alınmaksızın sahibine verilir. Savaş elbiseleri dışında ve müslümanlara benzememe şartıyla her çeşit elbise giymeye hakları olduğunu açıkladım..."
Ünlü maaş divanını kurduğu zaman Hz. Ömer benzer uygulamayı sürdürmüştü.[286]
(212) Devletin idare kademelerinde yer almıyan sınıflara mensup vatandaşlar arasında aşağılık kopm-leksine düşme eğilimi vardır. Ve bunlar, mesela idarecileri gibi aynı elbiseyi giyerler. Bu ise, onların cemaat kültürünü öldürür. Gayr-i müslim tebayı kendi himayesi altına alırken İslâm Devleti'nin, onlardan, giyim-kuşam ve benzer sosyal görüntülerde müslümanları taklid etmemelerini istemesi onların lehinedir.
(213) İlginç bir olayı Makrizî (İmta, I, 323)'de okuyoruz. Buna göre; Hz. Peygamber, Hayber'in fethinde ganimet olarak ele geçen Tevrat'ın tüm nüshalarının yenilen Yahudilere iade edilmesini emretti.
(214) Kişi başına vergi (baş vergisi) demek olan cizyeyi, Ehl-i Kitap veya Ehl-i Zimme ile ilgili olarak ilk defa Kur'an[287] ortaya koymuştur. Bu ifade, Yahudi ve Hristiyanlar olarak tefsir edilir. Kur'an bunların dışında kalan İslâm-dışı inanışlar konusunda sessiz kalır. Bununla beraber Hz. Peygamberin[288] ve Hulefa-i Raşidinin[289] uygulamaları, tüm gayr-i müslimlerin vatandaş muamelesi görme müsamahasını doğurmuştur. Nitekim Hz. Osman Berberîler'den, Abdül Melik te Hindistan'daki Lingayat ve Brahmanlar'dan cizye almıştır. Ebu Hanife görüşünü şöyle açıklar: "Tüm müslüman olmıyanlar (gayr-i müslimler) tek millettir." eş-Şeybanî de[290] benzer ifadeler kullanır: "Küfür tek millettir." Gerçi bu görüşler, cizye tartışmalarından başka bir münasebetle ortaya konmuş olsalar da bir şey far-ketmez. Nitekim es-Serahsî, uzun ve bilimsel bir tartışmadan sonra şu sonuca varmıştır: "Kur'an'da bu konuda Ehl-i Kitaptan bahsedilmesi kuralı sınırlamak için değil, Ehl-i Kitaptan cizye vergisi alınabileceğini sadece göstermek için olduğu açıktır.[291]
Ebu Yusuf bu konuda daha açıktır: "Cizye, İslâm'dan irtidat eden ve Arabistan müşriklerinden başka, ister Mecusî, ister putperest isterse ateşe veya taşlara tapan olsun müslüman olmayan herkesten alınır.[292]
(215) İstek Yoluyla Tabiiyete Kabul. Bazı yabancılar İslâm ülkesine başvurur ve tabiiyete kabul edilmelerini isterlerse, yetkililer bu isteklerini kabul edebilirler. Bedreddin b. Cumaah döneminde, gayr-i müslimler vatandaşlığa kabul edildikleri zaman içinde ismi, şahsî özellikleri, yaşı ve dini yazılmak suretiyle girenlerin kaydı yapılan özel bir defter tutulurdu; içlerinden, işlerini kontrol etmek ve ölüm, seyahat, ülkeden çıkış ve girişleri ve reşit olmalarını takip etmek ve ayrıca senelik cizyelerini vermeye giderken onlara eşlik etmek üzere Arîf denilen kâhyalar seçilirdi.[293]
(216) Vatandaşlığa kabul konusunda, hukukçular tarafından bir araştırma süreci fikri ortaya konmuşa benzemiyor; ancak, vatandaşlığa kabul veya reddetme hiç şüphesiz, tıpkı geçici oturma izni verme gibi aynı şekilde hükümeti ilgilendiren bir meseledir.
(217) Evlenme yoluyla tabiiyete geçme. İslam'a göre hanım, kocasının yaşadığı ülke vatandaşlığını otomatik olarak hakeder.[294] Demek ki, gayr-i müslim yabancı bir kız veya İslâm Devleti'nin gayr-i müslim bir tebası bile bir müslümanla evlense islâm Devleti'nin bir vatandaşı olur. Bir yabancı çift İslâm ülkesine gelir ve koca, Müslüman Devlet'in vatandaşlığını kazandığı halde de durum aynıdır; onun hanımı da aynı devletin bir vatandaşı[295] olur. Şüphesiz, bir gayr-i müslim yabancı, İslâm Devletinin vatandaşı bir kızla evlense, bu yabancı şüphesiz otomatik olarak İslâm Devleti'nin vatandaşı olmaz.[296] Yabancı ile evlenen bu kadın, İslâm ülksinden kesin olarak ayrılmak durumunda kalırsa İslâm vatandaşlık hakkını kaybeder.[297]
[1] C. Phillipson'un International Law and Custom of Ancient Greece and Rome adlı eserinin giriş kısmındaki John Mec-dannel'in notu.
[2] Bkz. daha sonraki bölüm, İslâm Hukuku Kaynakları, Antlaşmaların Etkisi, v.s., s.59-62.
[3] Sadruş' Şeria', Şerh-ut' Tavdîh limeni't-tavdih s.9
[4] Müslim es-Subut, s. 5
[5] Mesela, et-Teftezanî, Tavzîh-ut'telvih, s.173-96 ve herhangi bir İslâm hukuku kitabındaki Usulü'l-Fikh'ın hüsn ve kubh bahsi, ayrıca Ostrorog'un Angora Reform'u hukukun kökleri bahsi; D.B. Macdonald'm Development of Müslim Theology, Jurisp-rudence and Constitutional Theory (New York) s.73 ve devamı.
[6] İslâm Uluslararası Özel hukukuna dair bak, daha sonraki 654. paragraf ve devamı, ayrıca Choucri Cardahi'in hukuföi ve tarihi bir araştırması ve Lahey Hukuk Akademisinin ders notları olan, La Conception et La Pratique du Droit International Prive dans L'Islam, adlı yazısı (Recueü des Cours, 1937, II, 510-650, Academie du Droit International, The Hague).
[7] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 9-16.
[8] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 17.
[9] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 17.
[10] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 17.
[11] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 18.
[12] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 18.
[13] İbn Hacer, Teval'it-te'sis, (Kahire Baskısı 1301) S. 78. Zeyd İbn Ali (v. 120), aynı tabiri el-Mecmû adlı kitabında kullanmıştır. Eser gerçekten onun ise birincilik şerefi ona ait olmalı.
[14] Ebû Hanife'nin diğer bir çağdaşı İmam Malik'in de bir Kitabu's-Siyer'i olduğu rivayet edilir. Bkz. Iyad, Tertîb, varak 39b.
[15] es-Serahsî, el-Mebsût, cilt: x, s.2.
[16] Radiyüddin es-Serahsî, el-Muhît, cilt I. varak 567 a,b. (yazma, istanbul, Veliyüddin Kütüph. No: 1356.)
[17] Bu tabir hakkında filolojik tartışma için: Mecmû'at'ul-Vesâik'ıs-Siyâsiyye li'ahdi'n-Nebevî v'el-Hilâfet'ir-Râşide adlı eserime bakınız. (Kahire 1956 2. baskı)
[18] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 18-20.
[19] Şerh'ut-Tavzîhs:21.
[20] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 21-22.
[21] Müsellem'üs-Sübût s: 10.
[22] Kur'an, 2: 200-02.
[23] Kur'an, 28; 77.
[24] Kur'an, 7:32.
[25] Serahsî, Şerhu's-Siyer el-kebîr: I, 185.
[26] Kur'an, 7:2.
[27] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 23-24.
[28] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 25.
[29] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 26-27.
[30] Kur'an'a (53: 3-4} göre, Peygamber ne söylemişse İlahî Vahy'e dayanmıştır. Ancak söylediği her şeyin ibadetlerde okunmasını istememiştir. Bundan dolayı "okunmuş vahiy" ve okunmamış vahiy arasında fark vardır.
[31] Ibn Hanbel, Müsned, I, 69; ayrıca, Tirmizî, Neseî ve benzerlerinin iktibas ettikleri Kenz'ul-ummal, I, No 4778.
[32] Kenzu'l-ummal, 1, 4759, el-Buharî, et-Tirmizî, en-Neseî, İbn Sa'd ve diğerlerinden iktibas şeklinde.
[33] İbni Hişam, s: 1014-15; Abdülaziz el-Buhari'nin Keşful-es-rar'ı, (Pezdevî'nin şerhi) cilt: 3, s: 188 "el-Hasan (R. A.) şöyle der: "Nebi (A.S.)'ye vahiy gelirdi, daha sonra da nadiren bazıları, vahyolmamış veya hiçbir şey kalmiyacak şekilde unutturulurdu. Bunun böyle olması Peygamber (A.S.) hayattayken caiz idi.
[34] İbni Hişam, Siretü Rasulillah, s: 226, İbn Sa'd, 3/1, s: 192
[35] İbn Sa'd, 2/1, s: 112-13; Buharı, Fedailü'l-Kur'an, Kurra maddesi.
[36] Hz. Ömer'in sadece bir müfrezesinde hafızlardan üçyüz kişi bulunuyordu. (Kenzu'l-ummal I. 4030)
[37] Mesela, İbn Zencuyeh'e göre, Kenz'ul-ummal, I, 4030.
[38] İbn Sa'd, Kenzu'l-ummal'deıi naklen: I, 4764; Buharı, Fadailu'l-Kur'an bölümü Cem'ul-Kur'an paragrafı.
[39] Buharî, aynı bölüm, 93: 37, 75: 33; İbn Sa'd, Kenzu'l-ummal, I, 4772, 4801, 4802.
[40] Buharî, 66:3, 93:37.
[41] Kastalanî, Umdetu'1-Karî Şerhî Sahihi'l-Buharî, I, 406.
[42] Buharî, 66:3, - Kenzu'l-ummal, I, 4799.
[43] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 27-30.
[44] Kastallanî, Umdetü'1-Karî Şerhi Sahîh'il-Buharî, I, 406.
[45] Buharî, 56: 181, No: 1.
[46] el-Vesaiku's Siyasiyye ve İslâmın Antlaşmaları ve Siyasî Mektuplar adlı seri yayınlarıma bakınız. Hadislerin ilk toplanışı sahabe döneminde başlar. Voking'de Islamic Review'-da, Mayıs 1949 sayısında Hadislerin ilk toplanışı hakkındaki makaleme: bu güne kadar gelmiş ve hadis konusunda en eski eser olarak kabul edilen ve İngiliz, Arap ve Urdu dillerinde yayınlanmış olan "Sahife-i Hemmam b. Münebbih'e, özellikle Giriş bölümüne bakınız.
[47] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 30-31.
[48] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 31-32.
[49] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 32.
[50] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 33.
[51] Pezdevî, Keşful-Esrar Ala Usûli'l Pezdevi Lil-Buharî, 111,
[52] Age.,s:262.
[53] Buna dair Kur'amn emirleri, 3: 159, 42: 38, 47: 21 v. s.
[54] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 33-34.
[55] Kitab al-Macmu" başlığıyla yayınlanmıştır., corpus juris di Zaid b. Ali (vnı s ) la pin antica racolta di legislaizione e di quirisprudenza musluraane finora ritrovata, testo arabo publl.... per la prima volta sui mass, iemenici della Bibliot-heca Ambro siana... da E. Griffîni, Milano 1919 (Brockelman GAL'inde Muvatta nevinden el-Amiri (v. 120 H) nin bir fı-kıh-hadis eserinden bahseder. Ancak, el-Hatib'in Tarih Bağ-dad'a göre bu zat hicretin 159, senesinde vefat etmiştir. Ma-lik'in yaşlı bir çağdaşı olarak böyle bir eser yazmış olabilin Fakat bu eser bize kadar gelmemiştir.
[56] Bu eser, Fetevai Hindiyye diye de meşhurdur.
[57] Siret'ün-Numan, c.I, 32-33. Cami'ul-Mesanîd'il-İmamı Azam lıebıl-Müeyyed Mahmud el-Hevarezmî, müellifi Şiblî, cilt, II, 179. imam Ebu Hanife ki Tedvin Kanun İslami, müellifi, Hamidullah.
[58] Benim bu konuda şüphem var.
[59] L'Islam et le droit des gens, Ahmed Reşîd, (Uluslararası Hukuk Akademisi) ders notlarında s. 378 ve devamı, Lahey, 1937.
[60] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 34-43.
[61] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 43.
[62] Posta anlaşması gibi dünya çapında ve Müslümanların da katıldığı anlaşma çağımızda (da) pek azdır.
[63] Kur'an 2:173, 5:3, 6:120, 6:146, 16:115.
[64] Serahsî, Şerhu's-Siyer'il-kebîr.
[65] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 43-44.
[66] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 44-45.
[67] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 45.
[68] Buharı, 55; 176, 58:6, 64:83; Müslim, cilt V, s. 75; İbn Han-bel, 1, 222; İbn Sa'd cilt, II s.44.
[69] Kur'an, ix, 28.
[70] Serahsî, (Şerh'üs-Siyer'il-kebîr, I, 93 ya da paragraf 131) bu kısımlarda açık olan hususta şöyle der: Putperestlik yapmak ve put kültürü yaşatmak niyeti dışında Müslüman olmayanların Kabe'ye girmemeleri hususunda Kur'an'da hiçbir emir yoktur. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 45.
[71] Aynı yazar, a.g.e., III, 233.
[72] îslamic Culture dergisi 1939 Ocak sayısında benim bir konferansımın notuna, s.125-126 ve yine bu kitabın sonunda bibliyografyada aynı konu ile ilgili makaleme Haydarabad Akademi Tetkikleri sayı: 6, 1943'te çıkan "Influence of Roman Law on Müslim Law" adlı makaleme; aynı konu ile ilgili C.A. Nallino'nun Raccolta di Şeritti adlı eserinin IV. cilt s. 85 ve devamına; G.H. Bousquet'in Revue Algerienne... de Lâgislation et de Juriprudence'de çıkan Mystere de La for-mation of des Origines du Fiqh adlı makalesine - Temmuz -Eylül 1947 sayısına bakınız. (Bu yazıların Türkçeleri, Yağmur Yaymevince yayınlandı).
[73] Kur'an, 4:24, 6:120, "bunlardan başkası size helal kılındı" ve "... O size hangi şeyin yasak olduğunu bildirdi".
[74] Daha geniş bir şekilde Şeybanî'nin yazılarında şöyledir: (Şerh'üs-Siyeri'l-kebîr I, 194); "Örf ile sabit olan nass ile sabit olmuş gibidir. Örf ile bilinen, nass ile şart koşulmuş gibidir. (Age., IV, 23-25). "Mutlak olan söz, örfün delaletiyle hususî (tayin edilmiş) olur. (a.g.e., IV, 16); Metinde aksi tavsiye edilmedikçe adete uymak kesindir, umumî hükmün tahsisinde adet muteberdir." (a.g.e., II, 296).
[75] Taberî, Tarih I, 2816-17; İbnu Kesîr, Kamil, III. 72; Ebu'l-Fida, I, 262; Zehebî, et-Tarih'ul-Kebîr, yıl 27; Gibbon, Dec-line and Fail, V, 555 (Oxford Üniversity Press baskısı); İbn Kesîr, Bidaye, VII, 152; Hamîdullah, el-Vesaiküs-siyasiyye, No. 371.
[76] Taberî, Tarih (Avrupa baskısı), I, 962-63.
[77] Daha fazla bilgi için diğerleriyle beraber îbni Habib'in el-Muhabber'ine bakınız. (Haydarabad baskısı, 1361 H.S. 309-40).
[78] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 46-50.
[79] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 50.
[80] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 51.
[81] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 52.
[82] Jeolojik açıdan insanın birliği için bakınız: O. Ehrenfels'in thnology and İslamic Science" İslamic Culture, 1940, 5: 4-34.
[83] Bu konu hakkında Haydarabad Academy Journal'de çıkao Bi'seti Nebevi ki Vakt ki Cend Alemgîr Kethiyan veya 'Un ka İslami hal' adlı makaleme ve bu makalenin ayrı basımı olan Resul Ekrem ki Siyasi Zindegi adlı eserime bakınız.
[84] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 53-55.
[85] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 55.
[86] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 55.
[87] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 55-56.
[88] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 56.
[89] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 56.
[90] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 56-57.
[91] Kur'an, 3:97.
[92] YakÛt, Mu'cem'ul-buldan, el-Ka'be; A.J. Winsinck, "Dünyanın Merkezi ile ilgili Batı Anlambilimin Düşünceleri a Verkandelingen der Kanİnjklijka Academie von Wıten hapen te Amsterdam'deki makalesi; Afdeehng Letterkn» Amsterdam, 1916, s.21-36; Halebî'nin Tarihü'l-hanns, 197, el-Kisaî, varak 14 b.
[93] Kur'an, 40:16.
[94] Les Pelerinages adlı kitapta yer alan Hacc hakkın makaleme bakınız. Baskı, Sevil Paris, 1960.
[95] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 57-60.
[96] Esdes Lois, 1. kitap, bölüm 3, s.7 (Paris 1860)
[97] Holtzendorff, Handbuch des Volkerrechts, 1, 168.
[98] Oppenheim, International Law (4. baskı), I, 55-56.
[99] Politics kitaba, I, bölüm 7.
[100] Pirinciples of International Law'da *- 15 (6 baskısı).
[101] Wilson and Tucker'İn International Law, (8.baskı), s. 16.
[102] Oppenheim, International Law, I, 59-61.
[103] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 61-65.
[104] Yemen'de yaşamış Kinde hariç.
[105] Daha fazla bilgi için: The City-State Of Mecca (Mekke Site-devleti) (Islamİc Culture) Temmuz, 1938, s.275.
[106] Hindular'ın, Pooja (tapma) of Lakshmı = servete tapışı ile karşılaştırın.
[107] Ayrıntılarda gerekli düzeltmelerin yapılması kaydıyla, hvu yer*er *Ç*n yazılanlar ne kadar doğru ise Arabistan nakkında da yazılanlar o kadar doğru kabul edilmiştir. Pey-" f1"'*11 do£duSu Mekke şehrinin şartları hakkında, Site-devleti" başlıklı makaleme bakınız, Islamic , Temmuz, 1938.
[108] Islamic Culture {Temmuz, 1938) s.267-68; Lahor, M^i îslamiyye'nin ikinci oturum tutanakları s.98-99; darabad, Academy Journal, V, 96 ve devamı.
[109] Olinder, The Kings of the Family of Akil el-Murer (Lund, 1927).
[110] Muhammed b. Habib (v.245 H.), Kitab'ul-muhabber (Hayda-rabad baskısı) Arabistan Fuarları bölümü, s. 263-68.
[111] Mesela, et-Tankuliy, el-Müstecad min Faalati'l-Ecved, (yazma, Leningrad), hikaye no: 32. Bonn'da sınıf arkadaşım Dr. Leo Pauly'nın ifadesine göre: "ve (Mühelhil), bir su kayna-f, an dlpr-me ulaşıncaya, el-Hiyre'ye kadar refakat etmek üzere muhafızlar gönderirdi.
sonra, Almanya'da Pauly, Suriye'de Kürd Ali ta-n bastırılmıştır.
el-Marzukî, Kİtab'ul-Ezmine ve'1-Emkine II, 161: ı. Panayırlara... hiçkimse onlara muhafız almadan gi-ve gen gelemezdi" der.
[112] Muhamed b. Habib, daha önce geçen eser s. 162: "ilâf antlaşmalar demektir."
[113] Yakûbî, I, 280 ve devamı; îbn Sa'd 1/1 43-45; Taberî, Tarih, I, 1089, aynı yazarın tefsiri, cilt. XXX, İlâf sûresinin tefsiri; Lisanü'1-Arap, İlâf kelimesi; Lommens, La Macque â la Veil-le de THegire, s.128 v.s.
[114] Frankel, Aramaish, Fremden wörter, s. 176; aynı yazarın-Schutzrecht, s.296; Lammens, La Republique Marchande de La Mecque, s.25 ve devamı; İbn Sa'd 1/2, s.32; Heffni"B tarafından, Das Islamische Fremdenrecht'de, s.89.
[115] el-İlâf üzerine Melange Massignon'da çıkan makaleme, ci » 2, s.293-311 ve Le Prophete de L'Islam adlı eserimin II, 5i)y' 609 a bakınız.
[116] Dineverî, s.353; Yakûbî I, 288.
[117] Yakûbî I, 288.
[118] Subhu'1"a'Sâ ı> 409 (bakın, aynı yazarın Nihaye
[119] Dineverî, s.353.
[120] İbn Hişam, s. 231.
[121] İbni Hacer, el-İsabe, Utarid b. Hacip bahsi; Ibn sa'd, 1/1, s. 43, 45; Taberî, Tarih, I, 1.537; el-Mesudî, Mürûc, IV, 250: "Ömer, İslâm'dan önce birçok kralla karşılaştı." el-îsbahanî, Eganî, XII, 48-49 ve devamı.
[122] Yakubî, 1,187.
[123] Glaser, "Zwei Inschriften" Mitteil, vorderasiat. Gosellschaft-'da, Berlin, 1897, 6. "Le Prophete de L'Islam" adlı kitabımda zikri geçer, I, s: 190-191; ayrıca, Süleyman Nedvî'nin Arzu'l-Kur'an'm da zikri geçer. I, 139.
[124] İbn. Hişam, s: 217-21, 716-17.
[125] el-İkd'ul'-Ferîd, II, 45.
[126] Serahsî, el-Mebsût, X, 92.
[127] Bu Wellhausen'in yazısının bir başlığıdır.
[128] Kitabü'l Ezmine ve'1-Emkine, s. 161.
[129] El-Mazrûkî, age., II, s. 161 haşiye notu; Said el-Afgânî, Es-vakü'1-Arap (Şam baskısı).
[130] Bkz. Taberî, I, 1307,1460; ve Hubaşe için bakınız, aynı eser, s. 1129. Genel olarak, Le Prophete de Llslam (Paris 1959) adlı eserime bakınız, II, 599-610.
[131] Administration of Justice in Early islam" Islamİc Culture, Nisan 1937, "İslâmî adlgüsteri epne agas men", Mecelle OŞ' manî, XI/l-2; E. Tyan'ın, Histoire de l'Organization judic1' aire en pays dlslam, kitabı, s. 30-80. Bu konunun, Rev11 des Etudes Islamiques'de Gaudefroy-Demombyness taraft dan tenkid ve ilaveleri, Nisan 1939; ve yine "Melang^ Syrien offerts a' Dussauds" da "Suv les Origines de l justı Musulmane", isimli bir makalem, s. 819-828.
[132] Mesela, İbn Hişam, s.251; Taberî, Tarih, I, 1203. Ayrıntı için İbn Habîb'in adı geçen eseri, 167, 168. Çok ilginçtir: Mevla kelimesi himaye eden manasına geldiği kadar himaye edilen anlamında da kullanılıyor. Daha eski bir kelime olan "car" da çift yönlü manayı ifade eder. Mesela, İnne'1-la-he lehu carun = 'Allah onun koruyucusudur', Caru'1-lah = 'Allah'ın koruduğu kimse' ifadelerinde olduğu gibi. Bu durum, oldukça zengin ve beyan gücüne sahip Arapça'nın kelime azlığı ya da ifade zorluğundan olamaz. Aynı özellik birçok kelime için sözkonusu olduğuna göre tesadüfte olamaz. Bana kalırsa, bunun manası ne kadar abartılsa azdır. Zira bu sadece eşitliği değil ondan öte manayı ifade eder. Bu durum, bir birleşmeyi (tevhidi), bir özümsemeyi, uzun düşmanlıktan sonra insanlığın tekrar insanîleşmesini ifade eder. islâm'ın ilk dönemlerinde Müminler arasındaki kardeşliğin temelini işte burada aramalıyız.
[133] Bak. Dİvan'ül-hamase, (Avrupa baskısı, s. 365-66) Ebu Hi-raş'm beyitleri.
[134] Bu şekilde kan davalarının önüne geçildiğini gösteren birçok olaylar vardır.
[135] Vakidî, (Von Kremer baskısı) 2, 23.
[136] E1-Azrakî, Ahbar-u Mekke, (Avrupa baskısı), s. 106-107,
[137] Suheylî, er-Ravdü'1-Ünf, I, 90-94; İbn III 41; ibn Hanbel, I, 190; İbn Habib, Munammak, a L«cknow; Mesudî, Et-Tenbîh, s. 209-10; El-Agani ilgili bölümde.
[138] Onlar birbirine harp ilan ettiler" (bak, Kitab Bekr ve Tağ-lib, el yazması, British Museum, 6492, varak, 22 a,b).
[139] Kitab'ül-Aganî, XII, 47; Taberi, Tarih, I, 2207: "Rabia kabilesinin, savaş esirlerini köle yapma adeti yoktu. Halbuki diğer Araplar, köleleştirmeyi cahiliyye döneminde uyguluyorlardı."
[140] Herhangi bir sözlüğün "mirba" maddesine bakınız.
[141] Abdullah b. Ganame bir şiirinde şöyle der: "Ganimetin dörtte biri, ganimetin en iyileri, komuta etmek (gücü elinde bulundurmak), umuma dağıtmadan önce düşmandan alınan şeyler, bölüştürülmesi mümkün olmıyan şeyler sana aittir" Mirba kelimesinde Tac'ul Arûs ve Serahsî'nin el-Mebsûtu X-9, yukardaki şiiri nakletmişlerdir. Ve şunlar sıralanmıştır: Komutanın ganimeti "(1) dörtte biri üzerinde, (2) bölüştürmeden önce seçtiği şeyler üzerinde (3) yağmalamadan önce ele geçirilen şeyler üzerinde, (4) taksimi imkansız şeyler üzerinde hakkı vardı. "Dörtte bir" ifadesi için Taberî, Tarihi, I, 1710, Der. İslâm, cilt. H'ye de bakınız.
[142] Casuslar iki çeşitti: Kur'an'ın da ifade ettiği gibi, gözcüler ve haber toplayanlar.
[143] Nekâiz Cerîr ve'1-Ferezdak, s. 93, 462. (çeşitli türleri).
[144] Tarîh'ul-Yâkûbî, I, 314.
[145] Bekr ve Tağlîb (yazma, British Museum, varak, 216,)
[146] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 65-76.
[147] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 77-82.
[148] Oppenheim, International Law (4.baskı, 1928) I, 62
[149] Mesela, Fransız alimi Collient, bu konu üzerine çeşitli yazılar yazmıştır.
[150] Hz. İsa tarafından istenen emir ve ferağatlar abartılmıştır. Kendilerini savunmaları için mü'minlere sadece kuvvet kullanmamalarını değil aynı zamanda en haklı oldukları bir durumda bile devletin hukukuna başvurmamaları istenmiş" tir. (Les Origines droit international, s. 44).
[151] Religions Foundation of International Law, s. 87.
[152] Th. D. Woolsey, International Law (4. baskı, New York? 1889), yukarıda adı geçen eserinde A. Rechid tarafından zikredilmiş, s: 378).
[153] Daha uzun tartışma ve örnekler için, A. Rechid'e müracaat, yukarda age., s. 426-30; Nys, Les Origines du droit İnternational, s. 216. Papa Nikola IV, hristiyan olmıyan milletlerle olan antlaşmaların hükümsüz olduğunu ilan etmişti. Bakınız, Nys s.161. Hristiyan din alimlerinin bu ahlak dışı doktrinden dönmedikleri anlaşılıyor. Macar kralı Vladislas'ın nezdindeki papalık sefiri: "Küffara verilen sözün hükmü yoktur" diyerek, krala, Türk padişahı II. Murad (1421-51) ile yaptığı antlaşmayı bozdurduğunu biliyoruz. (Bakınız Ta-rih-i Hukuk-u beyneddüvel, İstanbul, 1303, s. 49). Çağımızda da, Paris'ten Prof. L Massignon, kilisenin bu doktrinini tenkit etme gereğini duymuştu. Ayrıca aşağıda gelecek olan 658 no'lu paragrafa bakın.
[154] Age., s. 141-142.
[155] Yukarda geçen eser, s. 143 e devamı.
[156] T.A. Walker, A History of the Law of Nations, cilt, I, s. 89.
[157] Hollanda'da doğup uzun yıllar Fransa'da kalmış olan Groti-us (1583-1643), mesela, İslâm Hukuku'nda "Postliminium'un" bilinen bir şey olduğunun farkına varınca şaşırmıştır. (Bakın, De Jurebelli, X, S.3V). Bu, İslâmda Uluslararası Hukukun Gro-tius ve çağdaşları tarafından incelendiğini gösterir. (Bu refa-ransı bana bildiren Mr. Hans Kruse'ya burada teşekkür ederim.)
[158] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 83-90.
[159] Mesela, ed-Debusî bu hususta şöyle der: "Dünyada karşılaşılan zorluk ve belalar bakımından Allah, bizimle kafirler arasında bir fark gözetmemiştir; çünkü bu dünya cezalandırma yeri değildir."
[160] Kur'an, 9:6: "Müşriklerden biri senden eman dilerse ona eman ver."
[161] Ebu Ubeyd, Kitab'ul Emval'inde Hz. Peygamberin şu sözünü nakleder: "Verilmiş bir sözü tutmak, ihlal edilen sözleşmeyi bozmaktan daha iyidir."
[162] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 91-94.
[163] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 95.
[164] Wensinck, "Biat" kelimesi, Miftah'u Künûz'is-sünne,
[165] İbn Hişam, s.1016; Taberî, Tarih, 1,1823.
[166] İki hükümdarlı idare görüşü Müslümanlar tarafından sadece uygun zemin olmaması nedeniyle reddedilmedi; aynı zamanda Evs ve Hazreç kabileleri arasındaki rekabette de uygulanamamıştı. (Taberî, Tarih, I, 1843). Yine de İslâm tarihi, bu konuda birisi Gazne'de Gazneli Mahmut hanedanında olmak üzere birkaç örnek bırakmıştır:
Mevdud, onların kanını döktüğünde
Babasının yerine on yıl hüküm sürdü,
Ondan sonra bu dünyadan göç etti,
Ve saltanatın anahtarlarını başkalarına teslim etti.
Arkasında Ali ve Muhammed tahta birlikte çıkma şansına
erdiler.
Ali, Mesud'un oğlu idi, Muhammed de Mevdûdun Bir gün de duyuldu ki, ordu komutanları onları tahttan indirmişler
İsamî'nin Futûhu's-selatîn, 1220-1225 no'lu beyitleri. (Agra baskısı, 1938); bir başka örnek; daha sonra gelecek olan "Hakimiyet ve birlikte hükmetmenin tarafları" bahsine bakımz. Bundan başka iki hükümdar görüşü hususunda: (Kur'an 20; 32) "O'nu işimde ortak kıl." Ayrıca bakınız, Resul Ekrem ki siyasî zindeği adlı kitabımıda, Du Sahan Der İklimi; Müşterek Hükümrani başlıklı kısmına ve Roma'da 1953'te RSO da yayımlanan Le Regne Conjoint başlıklı makalem.
[167] Çağdaş ve geçici bir olayı Örnek gösterebiliriz: Mısır devlet başkanı görevi bıraktıktan sonra yönetimi 12'ler denilen ihtilâl komitesi ele almıştı. Bak: Le Monde, Paris, 1954
[168] ("Prolegomena") Mukaddime, 23. bölüm
[169] Aristo; Politics, I. kitap, 7. bölüm.
[170] Phillipson, International Law and Custom, I, 104.
[171] Aksine, Peygamberin, ganimetin ilk defa kendisine helâl kılındığına, halbuki önceki dinlerde yakıldığına dair sözleri içeren bölümü; Tirmizî, siyer, Ganimet bahsi; Şerh'us-Sı-yer'il-kebîr, I, 15; Taberî Tefsîr, 8:68, 69; Taberi, Tarih, I. 1710). Bunun böyle olduğfunu Kitab-ı Mukaddes de onayla bak, Tesniye, 13:12-18.
[172] Kitab-ı Mukaddes, (Tesniye kitabı) XX, 10-17. İslâm Hukuku ile aradaki tezatı görmek için, Ekteki Hz. Peygamber*11 talimatlarına bakın A, l,a ve 646. paragraf.
[173] Bkz. Ek, A, la,
[174] Tirmizî, "fezailü'l cihad" kitabı, Men yukâtil riyaen ve lid-dünya, konusunda şunları nakleder: Rasülüllah'a sordular: Kahramanlıkları ve akrabalara olan düşkünlüklerinden ve gösteriş olsun diye savaşan kimselerin durumu nedir, ya Resûlallâh? Bunlardan hangisi Allah yolunda yapılmış kabul edilir? Hz. Peygamber şöyle cevap verdi; yalnız Allah Kelamı yüce olsun diye savaşan kimsenin gayreti".
[175] El-Kâşâni, Bedayiu's-senia, VII, 99. Aynı zamanda Buharî ve benzerlerine de bakm: "Burnu halkalı bir zenci de olsa, "emirinize uyun".
[176] Bkz. Kur'an 4:59: "... ve ul'ul-emri minkum."
[177] Ku^an, 4:123; 49:10, ve benzerleri. Ayrıca Hz. Peygamberin H. 10. yıhnda irad ettiği "Veda" hutbesi, İbn Hişam, s. 968-70; Yakubî, II, 122, 123; Cahiz ,eI-Beyan ve't-Tebyîn, II, 24 ve devamı.
[178] Kur'an, 8:61.
[179] Kur'an, 4:90,92; 8:72; 7:33.
[180] Kur'an, 3:26; 6:133, 11:57, 24:55, ilh.
[181] Mesela, Serahsî, Serh'üs-Siyer'il-kebir'inde "Sultan, Allah'ın yeryüzündeki gölgesidir" der, I, 15; aynı zamanda 163. paragrafa bakın.
[182] Age., IV, 201-202 v.s.
[183] Bakınız (İbn Hişam, s. 241) Hz. Peygamber Döneminde İslâm Devleti'nin Anayasası, paragraf 2: "Onlar, diğer insanlar karşısında bir tek ümmettirler".
[184] Kur'an, 4:92.
[185] Kur'an, 4:75,97.
[186] Hz. Peygamber ve ilk iki halifesi döneminde müslümanların hicreti, dışarda yerleşmesi ve vatana iadeleri ve bunlarla ilgili konular hakkında, Haydarabad'da üç ayda bir çıkan Siyaset Dergisi'nin Temmuz 1940 yılı sayısında "Hicret" başlıklı makaleme bakınız.
[187] ed-Debûsî, Kitab'ül-Esrar, varak 151 b (yazma, Veliyüddin efendi kütüphanesi, No, 1402).
[188] Bkz. İlerdeki 190. paragraf.
[189] Ferîd Rifaî, Asrul-Me'mûn, 1,128 ve devamı.
[190] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 96-107.
[191] Mesela, Kur'an, 8:56-58.
[192] Burada, Hudeybiye Müsalahasımn reddi ve antlaşmaya rağmen Mekkeliler'in Müslümanlar'ın düşmanına yardım etmesi ve sonucunda Mekke'ye müdahale ve fethedilmesini gösterebilirim (İbn Hişam, s. 802 ve devamı; Taberî, Tarîh, i. 1621 ve devamı; Hz. Peygamber'in diğer hal tercemeleri.)
[193] Taberî, I, 3508
[194] Kur'an, 3:110.
[195] Kur'an, 3:104.
[196] Sahih-i Müslim, I, 50.
[197] Kur'an, 3:191
[198] Mecelletü'l kamil'il-adliyye, bölüm I, Kavaid-i Külliye; Se-rahsî, Şerh'üs-Siyeri'l-kebîr, III, 332; IV, 46 v.s.
[199] Herhangi bir hukuk mecmuasının: "Harbi meşru kılan sebepler" bahsi.
[200] Fetevay-i Alemgiriyye, İrtidat maddesi.
[201] Iran Hükümdarlarına gönderilen mektup ve elçiye yapılan muameleye karşı Hz. Peygamberin takındığı tavır, uluslararası nezaketin ayaklar altına alınmasından ileri gelen yalın bir protesto ve nefret ifadesinden başka bir şey değildir. (Taberî, Tarih, I, 1572).
[202] Çağımızda bu tür olaylar eski dönemlere göre daha fazladır.
[203] Hz. Peygamber döneminde Mecdi b. Amr'm durumu ile ilgili olarak bak, Taberî, 1. yıl olayları s. 1265; İbn Hişam, s. 419.
[204] İbn Hişam, s.669-70, 673 (Kureyza meselesi); Dineverî, s. 169-99; Taberî, Tarih I, 3336-38 (Hz. Ali ve Muaviye meselesi).
Hz. Ali'nin Muaviye ile olan anlaşmazlık konusunda hakemlerin verdiği kararın sonucunu niçin beklemediğini açıklamak için bir kaç söz gereklidir. Bir hakemin belli bir sonuca nasıl geldiğinin hiçbir önemi yoktur; bu konuda önemli olan sadece, tek birisinin verdiği karara bağlılıktır. Hz. Ali ile Muaviye arasındaki meselede iki hakem vardı ve verdikleri karar ortak bir karar değildi. Doğal olarak hiçbir taraf, böyle bölünmeye yol açacak bir karara bağlı kalamazdı.
[205] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 107-110.
[206] Herhangi bir hukuk mecmuasının Vakıf konusuna bakınız.
[207] Tayalisi, No. 887; İbn Hanbel, V, 42-48 ve özellikle 165. Aynı zamanda ilerideki 147. paragraf (No:19).
[208] Serahsî, el-Mebsût, X, 93.
(Ebu Hanife'nin delili şöyledir... Bu, müslümanlann imamının (halifenin) tasarrufu altında, onun da tasarrufu aslında Müslüman topluluğun hükmü altında bulunur. Bir vekilin vekilliğini düşüren bütün bu sebepler vekili vekillikten azleden herşey hakimi de hükmetme görevinden eder.. Ancak bundan bir husus müstesnadır: Vekalet veren önemli biri ölür veya o görevinden uzaklaştınlırsa, onun verdiği vekaletler de kendiliğinden düşer; ancak bir halife ölür veya tahttan uzaklaştınlırsa, onun tayin ettiği vali ve kadıların görevleri (otomatik olarak) son bulmaz... Çünkü bunlar, kendilerini bu göreve atayan halife lehinde ve onun şahsî hakkını korumak için değil, aksine toplum adına 'onun hak ve hukukunu korumak' için halk adına görev yaparlar. Aslında halife toplumun temsilcisi gibidir... Demek ki, halife halkın temsilcisi ise onun davranışı da Müslüman toplumun davranışını yansıtır. Halifenin ölümünden sonra top' lumun hakimiyeti sürmesinden dolayı yargıcın görevi de süre Nitekim halife bir hakimi veya bir valiyi görevden alırsa, halifenin isteğiyle bu insanlar makamlarından uzaklaştırılmış olur; halifenin ölümüyle bunlar görevlerinden uzaklaştırılmış olmazlar. Doğrusunu söylemek gerekirse, bir kadı halifenin almasıyla görevden uzaklaştırılmış olmaz, aslında o, toplumun uzaklaştırmasıyla makamından olmuş olur. Çünkü bu görevlileri halife, aslında toplum adına, dolaylı olarak tayin eder. Bundan dolayı, (halifenin bir kadıyı görevden uzaklaştırması olayında) bir bakama toplum halifeyi, kendi yararına kadıları tayin ve azilde görevlendiriyor demektir. Dolayısıyla halifenin emriyle kadının görevden uzaklaştırılması bir anlamda toplum taraftndan icra edilmiş oluyor, demektir, ilh. İşte ölüm ile tahttan indirme arasındaki fark budur. (Kaşanî, Bedaî, VII, 16) Hilafet ehl-i hal ve'l-akd, (halifeyi seçen veya azleden) meclisinin işidir. (İbn Haldun, Mukaddime, bölüm 20).
El Hutaya (V.30 H) Hz. Ömer'in şehadeti ile ilgili şu mersiyeyi söylemişti:
Sen, arkadaşın ve dostundan (Hz. Ebubekir) sonra emir ye komuta anahtarlarını halkın sana verdiği kimsesin; seni buraya seçmekle senin faziletini arttırmış olmadılar aksine, senin yüzünden onlar fazilet buldular. Bakın: Abdurrazık, El-Isiâm ve Usûlü'l Hükm (Kahire, 1343 H); -yine bakın: Nevbahtî, Fİraku'ş Şia'sında, Dirar İbn Amr'm hilafet için Kureyş'in dışında, bir başkasının hilafete tercih edilmesi hususunda önemli görüşü, s. 10.
[209] Bkz. Trrmizî, "İmam" bahsi; bak, 41. paragraf
[210] Age., bak. 41. paragraf
[211] es-Serahsî, Mebsût, X,93.
[212] Metruk ve sahipsiz topraklar da devlete aittir. (Ebu Ubeyd, el-Emval, 674, 690. paragraflar).
[213] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 111-114.
[214] İslâm hukukçuları özel mülkiyette bunu tanırlar (Herhangi bir hukuk mecmuasının Kitab'üş-şürb bahsine bakınız) Ay nı prensip uluslararası hukukta da uygulanır.
[215] vasânî, Bedâyi, VI, 189-190. ve diğerleri konu ile ilgili bölümlerde.
[216] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 114-115.
[217] İbn-i Abidin, Reddü'l-muhtar şerhu-Dürr'iI-muhtar, III, 266-67
[218] Age., II, 423-24.
[219] Ebu Yusuf, el-Harac, s. 57; el-Kasanî, Bedaiu's-sanai, VI, 195.
[220] Ebu Yusuf, adı geçen eser, s.57.
[221] Kur’an 45:12-13.
[222] Kur’an 16:14.
[223] Ebu Yusuf, age., s. 55-56.
[224] Böyle bir durum için bak, İbn Sa'd, 12, s.58 ve Ibn Abdi'l-Berr, İstiâb, No, 3431; bir başka Örnek için, Ebu Ubeyd, Kitab'ül-Emval, 638 ve 693. paragraflar.
[225] Taberî, Tarih, I, 2557; Suyûtî, Hüsn'ül-muhadara, emîri'l-mü'nıinin bahsi.
[226] Mesûdî, Mürûcu'z-zeheb (Avrupa baskısı), II, 377; da, Takvim, s. 106.
[227] Ebû Yusuf, Haraç s. 78. 118 Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 115-118.
[228] Frence Africaine" Paris, No, 17-18, Şubat-Mayıs 1958'de çıkan "L'afrigue decouvre L'Amrique avant Cristoph Colomb" adlı makaleme bak. Aynı çalışmanın gözden geçirilmiş ve genişletilmiş şekli "Les Musulmans en Amerique d'avant, Cristoph Colomb" adı altında, aylık mecmua France İslâm. Paris 11-14 (Ocak-Nisan 1968 arası) da yayınlandı. Ayrıca, Süleyman Nedvî, Arap or Amerika (bakın Urduca aylık Maarif dergisi, Azamgarh, Mart ve Nisan 1929 sayıları; Islamic Culture, Temmuz, 1939, s. 382-83. Haraç, s. 52-53 (bölüm "Dicle ve Fırıt'taki Adalar"); Yahya b. Adem el-Kureşî, Haraç, s. 15; şehru mecelletil ahkami'l-adliyye, konu ile ilgili bölümde.
[229] Mecelletül-ahkamil-adliyye, cilt I, Kavaid'il-külliye
[230] Kurban, 28:68.
[231] Kur'an, 33:36.
[232] Derya, Barthold, Türkistan mad deri Ansikl°Pedisi
[233] Nizam Şah, Sholâpûr kalesini 1564 yılında Adil Şah'a ter-ketmişti.
[234] Ebu Fidâ, Tarih, (Avrupa baskısı), III. 264,464, 608; IV. #j 56, Tippu Sultam, Türkler'e Basra'ya karşı Mangalo teklif etmişti, (Birinci Dekka Tarihi Konferansındaki bil me bakın).
[235] Ebu Abdillah Muhammed b. Selame b. Cafer Uyûnu'1-me-anf ve Pünûn ahbar'i halaif, (yazma, Topkapısarayı, İst, No. 2791, Hicrî 422 yılında yazılmış bir yazmadan 748 tarihinde istinsah edilmiş) varak 77a.
[236] Şmamn bu cumlesini> *bn Kesir (Bidaye, VIII, 41) İbnbı Hayseme'den nakleder. Tabe'rî bu hususta birşey söylemez. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 118-123.
[237] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 123.
[238] Pidâ' Tarih, 588 yılı olayları başlığı altında. Ayrıca, nce geçen "Bağımsızlık" (137.), ve daha sonraki 508. paragraflara bakınız.
[239] İbn Şihna, VIII, 194 (nitekim Emile Tyan, Sultanat et calı-fat, II, 34'te nakleder).
[240] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 123-124.
[241] Gibbon, Decline and Fail, VI, 39-40; Ferid Rifai, Asru'l-Me mûn, 1, 129; Şibli, Me'mûn, muasır devletler bölümü.
[242] Gibbon, Decline and Fail, VI, 566; S.P.Scot, Moorish emPıre in Europe, Urduca tercümesi, I, 263.
[243] Brehler'in "Institutions de L'Empire Byzantine" adlı eserin Paris 1949 baskısı. 284. sayfada şöyle denir:" Book of Cer-menies (Merasimler Kitabı) ismi de verilen haberleşme protokolüne göre: Avrupa krallarıyla yapılan haberleşmenin tam aksine, halifenin i-smi imparatorun isminden daha önce zikredilir. Agarenler (yani Peygamber Hz. İsmail'in zevcesi Hacer'in çocukları, yani Araplar) in diyataktoru (reisi) nun UÇ şeref unvanına hakkı vardı ve ona gönderilen mektuplar dört nomizata (dört altın sikke) ya eş değer altınla mühürle-nırdi."
[244] Kitab'ul-emval, 467.paragraf; Belazûrî, Fütûh- an> IÜbnS ParaSrafiİ İbn'ul-Esîr, III, 74-75, 107. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 124-125.
[245] Kitab'ul-emval, 467.paragraf; Belazûrî, Fütûh- an> IÜbnS ParaSrafiİ İbn'ul-Esîr, III, 74-75, 107.
[246] İbn Havkal, el-Memalik ve'l Mesalik, s.227, 228; îbn Cü-beyr, Rihle, s.50-51.
Bizans imparatorluğunda da buna benzer uygulamalar olduğu anlaşılmaktadır: "Sadece Bizans İmparatorlarının "Basilieus" unvanı almaya hakkı vardı; bütün dünya için, en azından tüm kilise dünyasını kapsayan kanunlar koyma hakkı sadece ona aitti ve onun adı bütün kiliselerde yapılan dualarda anılmalıydı. (Brehier, s. 282-283, Ostrogorskynin "Byzantinische Staatenhierarchie" dan Seminarium Kondo-kovianum, VIII, 1916, s. 41-61 deki iktibasıyla).
[247] Numismatic Chronicle, 1885, s.215-27, Gulaman, Tuglak, Hilci, Lodhi, Jonpur, Malvah, Bengal (Bahmani Muhammed III, 924) hanedan sikkeleri; bundan başka Catalogue of Coin İndian Museum, Kalkutta, Il.cüd 1907'de neşredilmiş, s.20 ve devamı; Catalogue of Indıan Coin in British Museum, "Is" lam Ülkeleri Bölümü" 1885, ilah...
[248] Muhammed Habib, Gazneli Sultan Mahmut, s.3-4.
[249] Gazneli Sultan Mahmud bile... Nizamül Mülk, Siyasetname, s.132;vs.
[250] İbn Fadlan, Rİhle (Risale), Şam baskısı, 1960; YakÛt, Mu'cem'ül-buldan, "Bulgar" maddesinde. Hatta İbn Fadlal-lah, Hicrî 764 tarihinde, Bulgar kralının ismini, Müslüman kralların isim listesinde verir, (bak, et-Tarif bi'l-mustalahi'ş-şerîf, isimli eserinde).
[251] Abdu'l-Cabbar, Mahbubu'l-vatan, s.239. (Güney Hindistan hakkında bir tarih).
[252] Şiî Büveyhüer ile Sünnî Selçuklulara burada işaret etmek isterim.
[253] İbn Cübeyr, Rihle, s.50-51; 1932 yılında yaptığım bir ziyaret sırasında, Kudüs'te Kubbetü's-Sahranın güney kenarında, oüyük Selahaddin tarafından yazdırılmış bir kitabe anıtında gördüm. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 125-127.
[254] İfadedeki ufak bir farkla aynı cümleyi, Bahreyn'li Munzır b. Sava'ya, Yemenli Havda b. Ali'ye, Ummanlı Cafer ve Abd'a da yazılmıştı. Buradaki ifade "müslüman ol selamette kal! şeklinde idi. Aynı cümle, Necaşi'ye, Heraklius'a ve Hüsrev gibi imparatorlara gönderilen mektuplarda da yer alıyordu-Metin için Arapça ve Fransızca eserlerime bakın. Yahu1'» İbn Tulün, İbn Sa'd, Kalkaşandî, İbn Kesîr... ilah. Ayrıca "eslim" ifadesi "müslüman ol" manasına da gelir.
[255] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 127-128.
[256] Tarih'uFerişte,(HiC rî 1274'te Poona'da basıldı), II, 212.
[257] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 128-129.
[258] el-Muhit, cilt 1, varak, 603 b (yazma, Veliyüddin, No, 1356, İstanbul).(Düşman bir ülkede geçici olarak oturan) bir Müslüman vatandaş o ülkeden dönse ve beraberinde darül-harp ülkesinden bir kadın olsa ve: "ben ona eman verdim ve onu himayemde getirdim" derse, o kadm (kıyas yoluyla) bir harp ganimeti sayılmalıdır. Çünkü onu himaye edenin himayesi daru'l-harpte verildiği için hükümsüzdür. Bundan dolayı İslâm topraklarına varır varmaz o kadın harp ganimeti sayıhr ve İslâm ülkesinin vatandaşı olur. Müslüman erkeğin ona verdiği eman, Müslümanların haklarının aleyhine onun lehine işlemez. Bununla birlikte istihsali icabı o kadın hür olur ve himaye altında kalır. Çünkü Müslüman erkek o kadınla düşman toprağını terkettiği zaman, himayesini sürdürdü ve himayesinden hiç vazgeçmemişti. Bu, müslüman-ların haklarının başladığı yere gelmeden önce, daha İslâm toprağına ayak basmadan bu himayeyi ona vermesindendir. Çünkü bu kadm güven içinde ülkemize ulaştığında en azından şu söylenebilir: Bu müslümanm himayesi ona faydalı olmalıdır; çünkü her müslümanın İslâm toprağında hak ve imtiyazları vardır. Dolayısıyla bu müslümanm (eman verme hakkı) diğer müslümanların (kadını harp ganimeti) saymalarından alıkoyar. Bunu biraz açıklayalım: Bunların her ikisi, düşman ülkeyi terkedip tarafsız bölgeye vardıklarında, ayrıldıkları ülkenin hakimiyetinden kurtulurlar ve müs-lünıan erkeğin o kadına verdiği eman geçerli olur ve İslâm topraklarına varmadıkça da İslâm ülkesinin vatandaş* değildir (İslâm Devleti'nin hükümranlığı altına girmemiştik ve müslürnan erkek arkadaşının himayesini kazandığa zaman hala tarafsız bölgede bulunuyordu. Müslüman erke emanını düşman toprağında verseydi ve kadm İslâm u kesine tek başına gelseydi durum aynı olmazdı. 2i durumda himayenin devamlılığı ve tarafsız bölgede s nusu himayenin yenilenmesi mümkün olmazdı."
[259] Şerh'us-Siyer'il-kebir, I, 342 (yeni baskı, 885. paragraf)
[260] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 129-130.
[261] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 131.
[262] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 131.
[263] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 131-132.
[264] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 132.
[265] Kur'an, 49:10. 132
[266] Sahih-i Müslim, V, 139-40.
[267] Kur'an, 4:101. Bak, Taberî, Tefsir, aynı ayetle ilgili tefsir.
[268] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 132-133.
[269] eş-Şeybanî, Kitab'ul-asl, es-Sulh bahsi, (yazma, Ayasofya, No, 1076, İstanbul); Abdülaziz b. Muhammed er-Rehabî, Şerh Ki-tab'il-Haraç li-Ebi Yusuf, varak 247 b (yazma, Laleli No, 1609, İstanbul); Ebu Yusuf, Haraç, s.70. Zekatın sadece bir sadaka olmadığını bunun, İslâm Devleti'nin müslümanlara yüklediği bir vergi olduğu hatırlanmalıdır. Ayrıntılı bir tanımı için, "Budgeting and Taxation in the Time of the Holy Prophet = Hz. Peygamber Zamanında Bütçe Tanzimi ve Vergi Tarhı" pak. Hist. Society Journal, Karaçi, cilt III. (1955). (Türkçesi: İslâm Mecmuası, 7 ve 9. sayıları, Ankara, 1956).
[270] eş-Şeybani'ye göre, koyun, sığır ve develerden alman vergilerden gayri müslimler muaf değildir. (Bak, Şeybanî, Şer-h'us-Siyeri'il-kebir, IV, 293.) Bu hayvanlardan alınan verginin 'zekat' olmadığını açıkça gösterir. 'Zekat', hayvanlardan alman vergiyi kapsar, o zaman, gayr-i müslimler, mallarından hiç vergi vermezlerdi.
[271] Kur'an, 5:44-48. Halife Hz. Ömer zamanındaki uygulama için bak., Dictionnaire di'Histoire et Geographie Ecclesiasti-xue, Antakya maddesi, 594; Daha sonraki dönemlerdeki köy kâhyalarının hak ve görevleri için bakın: İbn Fadlullah el-Umerî, et-Ta'rîf bi'1-mustalahi'ş-şerif, s. 142-146.
[272] Ebu Yusuf tarafından zikredilen Peygamber'in emirleri, H&~ rac, s.71; Serahsî, Şerh'üs-Siyer'il-kebîr IV, 52 ye de bakın.
[273] Daha geniş bir araştırma, müslüman olmayan vatandaşla'"a konan, tabir caizse ek vergi cizye vergisi konusunda dal1 başka sebepler olduğunu gösterir; Ne kadar çok olursa olsun gayr-i müslimler tasarruflarından vergi vermezler ve ayrıca ticaretten daha hızlı bir şekilde sermayeyi arttıran faizle para verme yani tefecilikten menedilmezlerdi. Ticaretle meşgul olan Müslüman tüccarlara rekabette eşitliği sağlıyacak bir desteğin sağlanması normal bir şeydi. Bundan dolayı gayr-i Müslimlerden alman ithalat vergisi, müslümanlarmkinin iki katı idi. Bu ve cizye vergisi gibi düzenlemelerin İslâm Devleti'nin vatandaşlarından farklı hukuk sistemlerine bağlı olan topluluklar arasında dengeyi sağlamaya ve haksız rekabeti önlemeye yönelik enstrümanlar olduğu anlaşılmaktadır. Şahsen, uzun süre işleyen bu sistemin, cizyeye ve arttırilan gümrük vergisine rağmen, müslüman olmayanları zenginleştirdi-g* kanaatindeyim.
[274] Ebu Yusuf, Haraç, s. 69-72.
[275] Belazurî, Futuhu'l-buldan, s. 129.
[276] İbn Rüşd, Bidayet'ül-müctehid, I, 371.
[277] Taberî, Tarih, I, 2497, 2665.
[278] Es-Suyutî, Hüsnü'l-muhadara fi ahbar-ı Mısır ve'I-Kahire, Halîcu Emir'il-Mü'minin bölümü.
[279] Bkz. daha Önce geçen 65. paragraf.
[280] Şerhu's-siyer'il'kebir, I, 93 (veya yeni baskının 131. paragrafı) (Bizim Hanefi hukuk ekolümüze göre, gayr-ı müslimlerin başka herhangi bir camiye girmelerine engel olunmadığı gibi oraya (Kabe'ye) da girmelerine engel olunmaz. Bu hususta, Müslüman Devlet'in vatandaşları olanlarla, vize alarak gelen yabancılar arasında hiçbir fark yoktur. Bunların Kâ-keye girişini yasaklayan Kur'an ayeti, İslâm Öncesi yaptıkları gibi Kabe'ye girmelerinin yasak olduğu şeklinde yorum-lanmahdır.)
[281] Ebu Yusuf, Haraç, s.79.
[282] Tarihu Mekke, s. 501.
[283] Tabakat, V, 365, Davud bahsinde Abdurrahman Halife Hz Ömer vb. için (Les pelerinages, Seuil baskısı, Paris 1960, s- U9-20)deki makaleme bak.
[284] el-Azrakî, age., s. 299, 336, 396; Belazûrî, Fütuhu'l-buldan,s.54. 138
[285] Yusufuddin, "İslam'da Sosyal Güvenlik", Müsteşrikler Kongresi, İstanbul, 1951.
[286] İbn Zencuye, Kitabu'l-Emval, (yazma, Burdur, Türkiye).
[287] Kur'an, 9:29
[288] es-Serahsî, el-Mebsüt, X, 119; Ebu Yusuf, Haraç, s. 74 ve devamı; İbn-i Mace, 17:41; Tirmizî, 19:31; Şafiî, el-Uram, IV, 96; (Mecusîlerle ilgili, yani, Parsî ve Berberiler).
[289] eş-Şeybanî tarafından zikredilir, el-Asl, II, 141-42 {yazma No'lar, 741-746, Vefa-Atıf kütüphanesi, İstanbul).
[290] Adı geçen eser; Yine bak, Şerh'us-Siyer'il-kebir, IV, 139.
[291] el-Mebsut, X, 119.
[292] el-Harac, s.73.
[293] Bedreddin b. Cumaah, Tahrîr'ul-ahkam fi tedbîri ehl'il-İs-lam, Varak 55 a, bölüm 17, (yazma, Laleli, İstanbul. Eser, Almanca Dergi İslamica'da, cilt Vl'da basılmıştır).
[294] es-Serahsî, Şerhu's-Sıyeri'l-kebîr, IV, 115 ve devamı; el-Ka-sanî, Bedai'us-sanaî, VII, 110,
[295] es-Serahsî, Şerhu's-Siyer'il-kebir, IV, 115 ve devamı.
[296] Age.
[297] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 133-143.