İSLÂM’DA DEVLET İDÂRESİ 3

I. KISIM GİRİŞ. 3

I. BÖLÜM... 3

TARİF VE MAHİYET.. 3

II. Bölüm.. 5

İlk Istılahlar 5

(a) İbni Hişam (vefatı: 218 H.) (Siretü Resulillah, s: 992): 5

(b) İbn Habib (Vefatı: 245 H.): 5

(c)  İbni Sa'd (Vefatı: 230 H.) (Tabakat'ında, cilt 2/1, s: 32-33): 5

(d)  İbni Hanbel (Müsned, yeni baskı, Hadis no, 1055): 5

(e)  el-Mesûdî (Mürûcuz'zeheb Avrupa baskısı, V, 73-78): 5

III. Bölüm.. 6

Uluslararası İslâm Hukuku'nun Konuları 6

IV. Bölüm.. 7

Uluslararası Hukukun Konusu Ve Hedefi 7

V. Bölüm.. 8

Yaptırımı 8

VI. Bölüm.. 8

Kökleri Ve Kaynakları 8

1. Kur'an: 8

2. Sünnet: 9

3. Sünnete Uygun Uygulamalar: 10

4. Diğer İslâm Hükümdarlarının Uygulamaları: 10

5. Hukukçuların Görüşleri: 10

a) İcma: 10

b) Kıyas: 11

6. Hakem Kararları ve Hakemler 13

7. Sözleşme ve Anlaşmalar 14

8. Resmî Talimatlar 14

9. Başka Devletlerle Yapılan Karşılıklı Düzenlemeler 14

10. Uluslararası Kanunlar ve Tek Taraflı Beyanlar 14

11. Örf ve Adetler 14

Hülâsa. 16

VII. Bölüm.. 16

Genel Hukuk İçinde Uluslar Arası Hukukun Yeri 16

Hukuk. 16

VIII Bölüm.. 16

İnsanlık Camiasını (Toplumunu) Uluslararasılaştırmada İslâm'ın Katkısı 16

İnsanların Kardeşliği 17

(a) İnsanların Aynı Ana Ve Babadan Yaratılması; 17

(b) İnsanlar Tek Ümmettir (Topluluktur). 17

(c) İslâm'ın Evrensel Çağrısı: 17

(d) Renk ve Dil Farkının İzahı: 18

(e) En Mükemmel Şekliyle Müsamaha. 18

Hacc Ya Da Ka'beyi Ziyaret: 18

IX. Bolum.. 19

İslâm'dan Önce Uluslararası Hukukun Tarihi 19

İslâm Öncesi Arabistan. 21

IX. Bölüm (Tekrar) 24

Îslâmî Uluslararası Hukukun Tedvin (Yazım) Tarihi 24

X Bölüm.. 26

Genel Uluslararası Hukuk Tarihinde İslâm'ın Yeri 26

XI. Bölüm.. 28

İslam Hukukunun Ahlaki Temellerdir 28

II. Kısım.. 29

Barış. 29

I. Bölüm.. 29

Konunun Ozetı (Bir Araştırması) 29

II. Bölüm.. 29

Bağımsızlık. 29

Müdahale. 33

III. Bölüm.. 34

Ülke. 34

Sınırlar 35

Açık Denizler 35

Toprak Edinme Yolları 36

Bir Devletin Hakimiyeti Altındaki Toprakların Çeşitleri 38

(a) Hakimiyet ve Müşterek hakimiyetin sürdüğü Düzenli Bölgeler. 38

(b) Vergiye Tabi Bağımsız Devletler 38

(c) Formalite Olarak Tabi Olanlar 38

(d) Himaye Altındaki Devletler. 39

(e) Nüfuz Alanı 39

Tarafsızlaştırma ve Sahibsiz Toprak. 40

IV. Bölüm.. 40

Hükümranlık (İktidar) 40

1. Şeyler: 40

2. Şahıslar 40

Şeyler 40

Şahıslar 41

(a) Anavatandaki Müslüman Vatandaşlar 41

(b) Anavatanda Yaşayan Gayr-i Müslim Vatandaşlar: 41


İSLÂM’DA DEVLET İDÂRESİ

 

I. KISIM GİRİŞ

 

I. BÖLÜM

 

TARİF VE MAHİYET

 

(1)  Çok yerinde ifade edildiği gibi: "Gerek Kabile veya Site Devletleri, gerekse çağdaş anlamda Devletler olsun, yerleşik topluluklar birbirine sürekli komşu ol­duklarında, zaman içinde gelenekleri, kanun haline dö­nüştürerek bu devletler arasındaki ilişkileri düzenle­mede hiç te başarısız sayılmazlar. Ubi societas, ibi jus (Toplumun olduğu yerde hukuk vardır), gelişmiş toplu­luklar birbiriyle nerede ilişkiye geçmişlerse, orada er-geç hukuki ilişkilerin şekillendirilmesi zarureti ortaya çıkmıştır. Bu sadece zimni veya sözlü antlaşmalarla de­ğil aynı zamanda durumun zaruretinden ve kısmen de, devletlerin doğuşunda içten içe işleyen sebepler netice­sinde ortaya çıkan durumlarla şekillenmiştir.[1]

(2)  Başka bir deyişle, Uluslararası Hukuk, karşı­lıklı münasebetlerinde devletlerin uyacakları kuralları ifade eder. Şüphesiz, herhangi bir dönemde dünyadaki bütün devletlerin uyacağı yalnız tek bir kaideler man­zumesi halinde yada uluslararası hukukun tek bir sis­tem şeklinde olması gerekmez. Nitekim, uluslararası hukukun farklı sistemleri, dünyanın farklı bölgelerinde aynı zamanda olabilir ve fiilen de öyledir. Hatta, Avru­pa ya ait bilinen, çağdaş Uluslararası Hukuk, üzerinde anlaşarak kabul edilen kurallar toplamı değildir.

(3) İslâm, kendi Uluslararası Hukuk sistemini iti­na ile hazırlamıştır. Onu ayrıntılarıyla anlatmadan ön­ce, İslâm Uluslararası Hukuk tabiri ile, neyi kastettiği­mi geniş bir şekilde açıklamam faydalı olur. Aklıma gelmişken, bu kitapta kullanmış olduğum, "İslam Hu­kuku", "İslâmî Hukuk", "Şeriat ve Fıkıh" gibi tabirlerin eş anlamlı terimler olarak kullanıldığına dikkatinizi çekerim.

(4) İslâm Uluslararası Hukuk şöyle tarif edilebi­lir: Fiilî ve meşru olarak bulunan bir İslâm Devletinin, yine fiilî veya meşru olarak mevcut diğer devletlerle olan ilişkilerde gözönünde bulundurduğu hukukun bel­li bir kısmı, ülkenin geleneği ve antlaşmaların ortaya çıkardığı mecburiyetler.

(5) Açıklama sadedinde burada birkaç kelime yer­siz olmasa gerek.

(6) Bir İslâm Devleti'nin, bu manada kabul ettiği hukukun, İslâmî Uluslararası Hukuk olduğuna vurgu yapmak istiyorum. İşin başından beri bunun, zihinler­de yer etmiş olması gerekir. İslâmî Uluslararası Hukuk tümüyle ve sadece bir İslâm Devleti'nin iradesine daya­nır. Bu devletin de, İslâm Hukuku (Şeriat'm)nun dene­timinde olduğu izahtan varestedir. Yetkisini ülkenin di­ğer İslâm Kanunları gibi aynı kaynaktan alır. Hatta iki ya da çok taraflı (uluslararası) antlaşmaların yüklediği sorumlulukların esası da aynıdır; bu antlaşmalar, Müs­lüman tarafça onaylanıp uygulanmadıkça bağlayıcı de­ğildir; bunların ihmal edilmesi İslâm Devleti'ne her­hangi bir sorumluluk getirmez. Kabulün açık veya zim-nî olması önemli değildir.[2] Dünyadaki tüm devletlerin muvafakatıyla Uluslararası Hukuk'un ilan ve uygula­ması, uzun insanlık tarihinde kısa bir dönem için de ol­sa, hiçbir zaman başarılamamış bir idealdir.

(7) Mamafih biz, tarifimizde ülkenin yalnızca hu­kuk ve gelenekleri değil, antlaşmaların bir İslâm Dev­leti'ne yüklediği sorumlulukları da dahil ettik. Antlaş­malar daha sonra ele alınacak, peki hukuk nedir?

(8) Hukuk (Fıkıh); klasik İslâm hukuk alimleri ta­rafından çeşitli şekillerde tarif edilmiştir: "Kişinin (di­nin emir ve nehiylerinden) kendisinin lehinde ve aley­hinde olanı (hak ve sorumluluklarını) bilmesidir." Bu Ebu Hanife'ye atfedilen bir tarifdir:[3] Başka bir ifade iîe "hak ve sorumluluklar bilgisidir." Daha sonra gelen, bu sahanın otoritesi Muhibbullah el-Buharl, bu konuyu bütün yönleriyle kapsayan kitabından (Tedvin edilişi 1109 H.) alman şu kelimelerle[4] sunar: "(Hayatın amelî yönlerini ilgilendiren) dinî emirleri ayrıntılı deliller yo­luyla araştırma ilmi." (Deliller kelimesiyle yazar, yük­sek ilmî değerler veya bilgi kaynaklarını kastediyor.)

(9) Fıkıh üzerine yazılan eserlerin muhtevasına bir bakış, bu kitapların insan hayatının manevî olduğu kadar maddî; yani hemen hemen bütün problemleri içi­ne aldığını ortaya koyar. Yukarıda verilen standard ta­nımların ışığında ve Fıkıh konusunda yazılan eserlerin muhteviyatı incelendiğinde, savaş, barış ve tarafsızlık dönemlerindeki Devlet yönetimi ile ilgili kuralların, ül­kenin normal hukukunun yani Fıkh'm bir bölümünü oluşturduğu görülür. Yönetimle ilgili bu kurallar, Fıkıh konusunda yazılan kitaplarda, daha sonraki bölümde göreceğimiz gibi Siyer başlığı altında ele alınmıştır.

(10) İslâm hukukçularına göre hukukun kaynağı konusunda kısa bir açıklamanın buraya eklenmesi fay­dalı olur. Onlara[5] göre, insan her zaman iyi olanı yapmalı, kötü olandan kaçınmalı, ve makul, caiz ve mek­ruh (mekruh, mubah, müstehab, kabih veya haram, hasen veya farz ve vacip) gibi aradaki derecelere titiz­likle dikkat etmelidir. Mamafih hayır ile şerrin (iyi ile kötünün) arasını ayırmak kolay değildir. Özellikle de, karmaşık medeni bir hayatın ötesinde yer alan yaşa­mın inceliklerini kavramak hiç te kolay değildir.

Günlük ihtiyaçlar, kanun yapma gücünün (veya hayır ve şerrin derecelerini net olarak belirlemek ve bunu her şey ve hususta yapma gücü) ya fert olarak bir hukukçunun ya Devlet gibi örgütlenmiş bir topluluğun elinde olmasını gerektirir. Bununla birlikte, hayır ve şerrin (iyinin ve kötünün) mihenk taşı kabul edilen ya­lın akıl da ciddî zorluklardan uzak değildir. Zira, çeşitli insanların aynı şeyler hakkında farklı fikir beyan et­meleri mümkün ve olagelen bir husustur. Nitekim İslâm hukukçuları konuyu bu şekilde tartışmışlardır. Allah'ın peygamberlerine inanmak hukuk bilimi açısın­dan da faydalıdır. Çünkü bu şahsiyetlere karşı duyulan saygı ve hayranlık -daha sonraki ayrıntıları özenle ha­zırlanabilecek- fazla bir münakaşaya gerek kalmadan belli ana kaideleri kabule sevk etmiştir. Bundan dolayı İslâm alimleri, akılları yamsıra, hayatlarını düzenle­mek için yardım etmek üzere seçilmiş insan önderleri göndermesinden dolayı Allah'ın lütuf ve inayetine min­nettardırlar. Bu seçkin ve ulu şahsiyetler, hayır ve şer hususunda gerçek hüküm koyucu Allah'ın emirlerini insanlara aktardılar. Hazreti Muhamed müslümanlar tarafından Allah'ın Rasulü olarak tanınmış ve kendisi­ni gönderen Allah adına hayatı boyunca verdiği emir ve nehiyler tartışmaksızm kesin ve en doğru şeyler olarak kabul edilmiştir. Kur'an ve Hadis olarak bilinen bu İla­hi Emirler -ayrıntılı bir biçimde daha sonra ele alacağı­mız gibi- o dönemin İslâm topluluğunun tüm ihtiyaçla­rını karşılamıştır. Fakat Peygamber'in bu dünyadan göç etmesiyle insanların Rableri'nden aldıkları emirler zincirinin kesilmesinden sonra katlanarak artan beşerî ihtiyaçlara Peygamber'in ne sözlerinde ne de fiillerinde öngörülen açık hükümler bulunamadı. Bunun sonucu olarak, ortaya çıkan bu ihtiyaçlara ileri derecede yine hukukun içinde cevap verilememiş olsaydı neticesi tam bir felaket olur ve bu tazyik Fıkıh müessesesinin sonu­nu getirebilirdi. Peygamber'in vefatından sonra ilahî kanunun bu elastikiyetini yalnız fark etmekle kalma­yarak bu imkanı bütün genişliği ve şümulüyle kullan­maları hususunda İslâm hukukçuların gösterdikleri gayret takdir edilmelidir. Zamanla öyle bir hukuk sis­temi ortaya çıkmıştır ki, Atlantik'ten Pasifik Okyanus kıyılarına dayanan İmparatorluk Müslümanlarının tüm ihtiyaçlarını karşılamıştır.

(11) Demek ki hukuk, doğrudan doğruya Allah'ın emirlerinden ortaya çıkmıştır. Ancak, kıyas ve daha başka usullerle İlahî Emirleri tefsir ve izah etmek su­retiyle Müslümanların gereksinim duydukları tüm ih­tiyaçlarını karşılama gücü insana bırakılmıştır. Bu su­retle iki yönlü ihtiyaç karşılanmış oldu: Biri, dinî emre uyacakları beklenen kimselerin kalplerine huşu ilham etmek için kutsiyet ihtiyacı, diğeri, zaman ve şartların ortaya çıkardığı ihtiyaçları karşılamak üzere bu huku­kun gelişme elastikiyeti ve kabiliyeti.

(12) Uluslararası hukuku, önce, ülke hukukunun bir parçası olarak tanımlamıştık. Bu itibarla, ülke hu­kukunun çerçevesi, hiç şüphesiz, uluslararası hukuk­tan daha geniştir; biz burada, devletin içişlerini veya vatandaşların ilişkilerini düzenleyen ülke hukukunun bu kısmını ele almıyacağız.

(13) Örf ve adetleri de, uluslararası hukuka kat­kıda bulunan unsurlar olarak tanımıştık. Her konuda her türlü ayrıntıya pozitif (olumlu) olarak yol göstere­cek hiçbir hukuk sistemi yoktur. Sınırlı sayıdaki mu­bah şeylerin sayısını ayrıntılarıyla birlikte, zorunlu ve yasak şeylerin de tam listesini ortaya koymak hiçbir hukuk sisteminin başarabileceği bir iş değildir. Tabiatiyle, belli başlı örfler, umumî uygulama olan adetler ve zamanla teamül halinde kuvvetlenen yaygın (umum el-belva) yenilikler bile böyle hallerde ilişkileri düzen­ler. Bu konuyu ileride, İslâm Hukukunun Kaynakları bahsinde daha geniş ele alacağız.

(14) Bir ülkenin kanun ve Örflerinden başka, iki veya daha fazla devlet arasında yapılan antlaşmalar da yükümlülükler getirir. Hukuk sistemine yapılan bu farklı ilave, kısa veya daha uzun bir süre içinde ülke çı­karları gereği hoş görülebilir, sineye çekilebilir. Nite­kim Mekkeliler'le yapılan Hudeybiye Anlaşması şık ol­mayan şartlarına rağmen, daha uzak bir görüşle, top­lumun yüksek menfaatleri adına gönülsüz kabul edilen bir örnek olabilir.

(15) Dahası, hukuken meşru olarak mevcut ile fi­ili olarak varolan devletin arasını ayırmak da gerekir. İlk olarak, bazı özel kurumlar veya olaylar (mesela güçlü bir isyan gibi) nedeniyle ortaya çıkan yapılar meşru devlet olarak tanınmamasına rağmen fiilî dev­letler şeklinde ortaya çıkarlar. İkinci olarak, bu ayırım­da gayemiz yabancı ülkelerle olan ilgimize işaret et­mektir; yoksa, İslâm ülkesinde oturan yabancıların mi­ras, kimlik ve bunlara benzer hususlara, işaret etmek değildir. Bunlar Özel Uluslararası Hukuk veya başka bir isimle Hukuklar İhtilâfi'yla ilgilidir. Bu bağlamda İslâm Uluslararası Özel Hukuk da fikhın[6] bir koludur ve yetkisini herhangi bir yabancı kaynaktan değil aksi­ne bizzat İslâm Devleti'nin iradesinden alır.

Bildiğimiz gibi bu irade, Kur'an'ın ilâhi hukukuna dayanır. Devletlerarası özel hukuk geniş bir konudur ve ayrı, bağımsız bir bilim olarak ele alınması faydalı olabilir. Zira genel ve özel uluslararası hukukun uygu­lanışı devletin çeşitli organlarına bağlıdır. Bununla be­raber, İslâm'ın özel uluslararası hukukunun ne olduğu hakkında umumi bir fikir vermek üzere bu kitaba ek bir konu ilâve ediyorum. Beni böyle hareket etmeye sevk eden sebep, daha çok, her iki ilmi bir araya geti­ren ve siyer adlı eserlerinde ayrıntıları ile bu ilimle meşgul olan ilk uluslararası İslâm hukukçularına say­gılarımı sunmak içindir.

(16) Tarifimizde yer alan "diğer devletlerle olan münasebetler" ifadesinin özel bir anlamı vardır. Biz bu­nunla şunu ifade etmek istiyoruz: İslâmi Uluslararası Hukuk, onu kendi ülkesinde hukuk olarak kabul eden ve başka devletlerle olan ilişkilerinde geçerli sayan devletin hukuku şeklindeki düşüncedir. Sözkonusu di­ğer devletler İslâm veya gayr-i müslim devletler olabi­lir. Gayri müslim devletin kanun ve uygulamaları, ora­da yaşayan müslüman vatandaşlar söz konusu olma­dıkça yada bu kanun ve teamül İslâm Devleti tarafın­dan uluslararası münasebetlerde uyulan hususlar ol­madıkça bizi ilgilendirmez.

(17) Açıklama maksadı ile Sünnet'e uygun uygula­malara sık sık baş vurulduğu burada zikredilebilir. Bunlar bizi bağlayan yegâne uygulamalardır. Bir İslâm Devleti' nin bu hükümleri yozlaştırması ve geçici olarak gözardı et­mesi ya da önem vermemesi onları değersiz hale getirmez.

(18) Toparlamak gerekirse: İlahiyatçılar İslâm'ı, Al­lah'tan başka tanrı yoktur, ve Muhammed O'nun elçisidir, veya daha ayrıntılı bir şekilde: Allah'a, meleklerine, kitap­larına, peygamberlerine, Âhiret ve dirilmeye, hayır ve şer­rin tayininin Allah tarafından olduğuna inanmak gibi, iti­kat ve amel şeklinde tarif ediyorlarsa, aynı şey, uluslarara­sı hukukçuların bakış açısından İslâm hukuku için de söz konusu olur. Devlet olarak tüm uygulamalarımız, Elçisi Muhamed (S.A.) vasıtasıyla tebliğ edilen Allah'ın emirleri­ne dayanmalıdır. Yahut daha ayrıntılı olarak, Uluslararası İslâm Hukuku ile ilgilenen bir Müslüman hukukçunun; teklif ve uygulamaya koyduğu hukuk, mutlak kudret sahi­bi Allah'tan gelir; ve bir Melek, gelen her peygambere bu hukuku tebliğ etmiştir. Çeşitli peygamberlere vahyedilen bu ezeli ve ebedi ilahi hukuk son olarak, bu hukukun mü-ceddidi olan Son Peygamber Hz. Muhammed'e indirilmiş­tir ve bu kanunun müeyyidesi Ahiretteki İlahî Adalettir. Yine bir islam hukukçusu, bir şey iyi olduğu için yapmak ve kötü olduğu için ondan kaçınma hususundaki tayin yet­kisinin sadece Allah'a ait olduğuna ve insana düşenin Mevlasına itaat etmek olduğuna inanır. Yine, herşeyin bu esaslardan kaynaklandığına ve bu esasların da sadece İslâm'ın lehine olduğuna inanır.[7]

 

II. Bölüm

 

İlk Istılahlar

 

(19) İslâm öncesi Araplar, kendi uluslararası uy­gulamaları olduğu halde bunları toparlayıp bir sistem haline getirememişlerdi. İslâm gelip kendi devletini kurduğu zaman müslüman yazarların, savaş, barış ve tarafsızlıkla ilgili özel hukuk branşı için, yönetme ve davranış manasına gelen Siyer kelimesini kullandıkla­rı görülmektedir. Aşağıdaki alıntılar bu iddiayı destek­ler:[8]

 

(a) İbni Hişam (vefatı: 218 H.) (Siretü Resulillah, s: 992):

 

"[Daha sonra Peygamber (S. A.) sancağı ona (Ab-durrahman b. Avf) vermesini Bilâl'e emretti. O da Öyle yaptı. Sonra peygamber Allah'a hamdü sena etti ve onun için Allah'ın rahmetini diledi, sonra şöyle dedi: Ey Avfoğlu onu al! Hepiniz Allah yolunda cihad edin ve Allah'a inanmayanlarla savaşın! Bununla beraber ema­nete ihanet etmeyiniz, zulmetmeyiniz, kimsenin uzuv­larım kesmeyiniz, kadın ve çocuklara ilişmeyiniz. Bu Allah'ın ahdidir ve size yol gösteren Peygamberinin sireti (hareket ve davranışadır.]"[9]

 

(b) İbn Habib (Vefatı: 245 H.):          

 

"[Onların, umumi ziyafet vermeleri adetleri idi; ve Dumetülcendel krallarının yaptıkları (siretleri) gibi hareket ederlerdi.]"[10]

 

 (c)  İbni Sa'd (Vefatı: 230 H.) (Tabakat'ında, cilt 2/1, s: 32-33):

 

"[Müslüman ordu onlara bir pay ayıracak, hükü­met işlerinde adalet ve (siretinde) tavır ve hareketinde itidalli olacak, bu antlaşmanın hiçbir noktası değiştiril­meyecek.]"[11]

 

(d)  İbni Hanbel (Müsned, yeni baskı, Hadis no, 1055):

 

"[(Peygamberden sonra) Ebu Bekir halife oldu ve o (peygamber) nasıl yaptıysa öyle yaptı ve nasıl dav-randıysa öyle davrandı. Daha sonra Ömer halife oldu; o da ilk ikisi nasıl hareket ettiyse öyle davrandı.]"[12]

 

(e)  el-Mesûdî (Mürûcuz'zeheb Avrupa baskısı, V, 73-78):

 

"[Muaviyenin günlük mutat hayatı şöyleydi: gün­de beş kez toplantı yapardı... gecenin üçte birini eski arapların barış ve savaş dönemlerinde geçen hikayeleri dinleyerek, Arap olmıyan kralların davranış ve savaş­larını, hilelerini, ülke yönetimleriyle ilgili siyasetlerini ve daha başka geçmiş kralların ve milletlerin hikayele­rini dinleyerek geçirirdi... sonra odasına çekilir gecenin üçte birinde uyurdu... sonra tekrar kalkar yerine otu­rurdu. Kendisine, içinde eski krallara ait siretlerin, hi­kayelerin, savaşların ve hilelerin anlatıldığı kitaplar getirilir ve bunlar onun önünde okunurdu. Bu kitapları korumak ve bunları kendisine okumak için tayin edil­miş iki tane Özel görevli bulunuyordu. Böylece her gece, belli sayıda hikaye ve siyerler, rivayet ve çeşitli politik hareketlerinin tasvir ve tanımlanın dinlerdi. Daha son­ra dışarı çıkar sabah namazını küdırırdı. Tekrar gün­lük hayatına başlar ve anlattığımız minval üzere de­vam ederdi.]"

(20) Bu birkaç tane alıntı bile, sadece savaş zama­nında değil barış dönemlerinde de, peygamberin hayatında, hatta İslâm'dan önce bile bir kralın tavır ve ha­reketlerinden bahsedilirken "sire" kelimesinin kullanıl­dığını göstermektedir. Üçüncü asrın başlarında yaşa­yan müelliflere göre mesele böyledir. En azından bir asır öncesinden bu tabir Uluslararası Hukuk karşılığı olarak benimsenmişti. Nitekim Ebu Hanife (Vefatı: 150 H.) Savaş ve Barış hakkında İslâm Hukuku özel dersle­ri için ilk defa siyer kelimesi kullanan birisi olarak bili­nir.[13] Bu dersler birçok talebesi tarafından, kaydedil­miş, eş-Şeybanfnin (V.189) Kitabu's-Siyer es-Sağîr'i ile Kebir adlı eserleri ve İbrahim Fezan (V.188, Fez)'nin Kitabü's-Siyer adlı eseri içinde şu veya bu şekilde bize kadar ulaşmıştır. İmam Ebu Hanifenin çağdaşı[14] Suri­yeli İmam el-Evzaî (v.157 H), Iraklı İmam'm bu konu­daki görüşlerini tenkid etmiştir... El-Evzaî'nin kaleme aldığı sözkonusu eseri günümüze kadar gelmemiştir, fakat İmam Ebu Hanife'nin meşhur talebesi Ebu Yusufun er-Reddu A'lâ Siyer'il-Evzaî adıyla yazdığı cevabî eseri basılmış bulunmaktadır. Aynı şekilde, eş-Şafîî (doğumu 150 H.) de yazdığı Kitabü'1-Um (bak. VII, 303-36) adlı eserinde el-Evzaî'nin Siyerine olduğu kadar el-Vakidî (vefatı 207 H.)'nin Siyer'ine de başvurur. Bu dö­nemden itibaren, teknik bir tabir olarak bu kelimenin her dönemin hukukçulan tarafından yaygın bir şekilde kullanıldığı anlaşılmaktadır, es-SerahsVden (v.483 H) alınan tipik bir paragraf, bu tabirden Serahsî'nin ne anladığını ve aslında uluslararası hukuk konusunda kaleme alman İslâmî kitaplann neyi ihtiva ettiğini gös­termektedir: "[Siyer kelimesi siret kelimesinin çoğulu­dur. Elinizdeki bu kitaba siyer adı verişimizin sebebi:

Müşriklere, harp halinde olanlara, anlaşma yapılanla­ra, zimmet ehline, imandan sonra inkar ile kafirlerden daha aşağılık olan mürtedlere ve durumları, cehaletleri nedeniyle batıl inançlara dayananlara karşı davranış­larında müslümanlarm tutumunu açıklamasmdandır.[15]

(21) Bununla beraber, Peygamberdin hayatının an­latıldığı kitaplar için tarihçilerin de aynı kelimeyi kul­landıklarına burada işaret edilmesi gerekir. Bu benzer­lik çeşitli yazarlar tarafından ortaya konmuştur. Mese­la Radıyüddîn es-Serahsî Uluslararası Hukuk konu­sundaki bölümde şöyle der: "[Siret kelimesi sıfatsız kullanıldığı zaman, daha ziyade, Hz. Peygamber'in özellikle savaşlardaki hareket tarzını ifade eder. Bu ko­nuda Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Her peygam­berin bir mesleği vardı, benim mesleğim ise cihaddır; gerçekte benim geçim vasıtalarım mızrağımın gölgesi altındadır.[16] Başka bir ifade ile siret[17] tabiri dil bakı­mından genel olarak yönetimi ifade eder, özel anlamda da Peygamberin savaşlarındaki davranış ve hareketle­riyle sınırlanmış ve daha sonraları da, müslüman hü­kümdarların, uluslararası konularda hareket ve davra­nışları anlamında kullanılmıştır.[18]

 

III. Bölüm

 

Uluslararası İslâm Hukuku'nun Konuları

 

(22) "Mevzu" kelimesiyle müslüman hukukçular, tartışmaya konu olan bir şeyin aslî veya arızî yönlerini anlarlar.[19] Uluslararası Hukuk'un konuları tabiriyle biz, hal ve durumlarına bu hukukun uygulandığı insan topluluklarını anlıyoruz. Bunlar şunları kapsar:

Öncelikle, şu veya bu şekilde başka devletlerle münasebetleri olan Bağımsız her devleti.

ikinci olarak, en azından dış ilişkiler hususunda sınırlı yetkiye sahip Yarı Bağımsız devletleri.

Üçüncüsü, etrafında güç toplayan ve belli bir toprak parçası kazanıp burada, olağan devlet fonksi­yonlarını uygulayan silahlı asi topluluğu.

Dördüncü olarak, Yolkesenler ve Korsanları

Beşincisi, İslâm topraklarında oturan yabancıları

Altıncısı, yabancı ülkelerde oturan Müslüman Vataşdaşları

Yedincisi, Mürtedler (dinden dönenler)i

Sekizincisi olarak, imtiyazlı Gayr-i Müslim ve Zimmîleri, yani, bir İslâm devletinde oturan sıradan Yabancı Mukimlerden farklı Gayr-i Müslim Vatandaş­ları

(23) Şüphesiz, bu münasebetler hem düşmanlıkla hem dostça mümkündür; halbuki diğerleriyle olan iliş­ki bunlardan sadece birisiyle mümkündür. Mesela is­yan, anavatan sözkonusu olduğu sürece sadece düş­manca ilişkiler mümkündür. Asiler ile ülkeleri arasın­da bir barış yapılır yapılmaz, bunlar, ya bağımsız bir devlet olarak tanınır ve artık asi kabul edilmezler yada anavatana boyun eğmişlerdir, dolayısıyla uluslararası hukuk onlar için artık uygulanmaz. Anavatandan baş­ka devletler sözkonusu olunca bu asiler sıradan bir devlet gibi muamele görürler. Bununla birlikte, isyanın tanınması ve bunlara harp hukukunun uygulanması, asilerle eski vatanları arasında harp halini ifade eder. Mamafih, biz bu konuyu ayrı bir bölümde ayrıntılı bir şekilde ele alacağız.

(24) İslami Uluslararası Hukuk'un konuları ara­sına son zamanlarda bazı yeni hususların girdiğini ha­tırlatmamız yersiz olmasa gerek. Bunlar sözkonusu hu­kukta esaslı hiçbir değişiklik yapmasa da burada kay­detmemiz uygun olur. Nitekim, Müslüman Devletler 1919'da Cemiyet-i Akvamı, daha sonra bunun yerini alan UNO (Birleşmiş Milletler Teşkilatı) ve Uluslarara­sı Adalet Divanı'm ve benzer teşkilatları tanımış ve on­lara katılmışlardır. İngiliz Milletler Topluluğu, Sovyet­ler Birliği ve Fransız Topluluğu gibi teşkilatlar zikre değer. Bu katılım bazı hükümranlık haklarının bu teş­kilatlara devredilmesiyle kalmamış, elçilere mahsus ayrıcalıkların bunların temsilcilerine de tanınması so­nucunu doğurmuştur. Dahası, Arap Birliği bir şahsiyet kazanmış ve UNO tararından tanınmış ve gözlemcileri oraya resmen kabul edilmiştir. Yine, Mısır, Türkiye, Pakistan v.s. gibi Müslüman Devletler, Papalıkla olan münasebetlerini uluslararası ilişkilerinin bir parçası olarak kabul etmiş ve karşılıklı diplomatik temsilciler göndermeyi kabul etmişlerdir.[20]

 

IV. Bölüm

 

Uluslararası Hukukun Konusu Ve Hedefi

 

(25) İslâm bu dünya hayatını geçici bir dönem ve ahiret yurdunun bir tarlası (bundan dolayı el-Biharî,[21] İslâm hukukunun amacı Ahiret mutluluğudur der) ola­rak görse de, diğer birçok dinlerin aksine, (İslam) bu dünyadan el-etek çekmeyi tavsiye etmez; aksine bu maddî hayatın tüm nimetlerinden faydalanmaya teşvik eder. Nitekim Kur'an-ı Kerim şöyle buyurur:

"İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç na­sibi yoktur. Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize, dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehen­nem azabından koru (derler). İşte onlar için, kazandık­larından daha büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) Al­lah'ın hesabı çok süratlidir.[22] Ve yine:

"Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harca­yarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi sen de (insanla­ra) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüp­hesiz, Allah bozguncuları sevmez.[23] Ayrıca:

"De ki: Allahm yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özel­likle de kıyamet gününde mü'minlerindir. İşte, bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz.[24]

Bütün bunlardan anlaşıldığı gibi, dünyadan el-etek çekmek İslâmî değildir. İslâm, meşru hudutlar içinde kalarak hayatın tüm zevk ve nimetlerinden fay­dalanmayı sadece düzenler. Tabiî bu arada başkaları­nın haklarına tecavüzü de hoş karşılamaz. Başka bir deyişle, gücün kötüye kullanılması ile zayıfın ezilme­mesini ister. Verilen sözün gözetilmesini ve (7:34; 2:40,177, 3:76; 7:102; 7:56-58; 9:5-13; 28:8; 19:32) ayet­lerinde zikredilen ahde dürüstlükle uymalarını sürekli bir şekilde tekrar eder. Peygamberin dilinden müslü-manların özellikleri şöyledir: Kabul ettikleri şartlara[25] bağlıdırlar (verdikleri sözlere uyarlar). İş bununla da bitmiyor; mensuplarından, bütün toplumun iyiliği için sürekli bir çaba içinde olmalarını ister. Bu bağlamda, İslâm'a yumuşak (zira Kur'an dinde zorlamaya hoşgörü ile bakmaz) bir dille davet etmek esastır: Hayır ve iyi­likte Müslüman olmayanlarla işbirliği yapılması diğer bir husustur. Aşağıdaki ayetlerde geçtiği gibi Kur'an bunu zorunlu kılar:

"...Ve Rablerinin lütuf ve rızasını arayarak Beyt-i Haram'a yönelmiş kimselere (tecavüz ve) saygısızlık et­meyin... Mescid-i Haram'a girmenizi önledikleri için bir topluma karşı beslediğiniz kin, sizi tecavüze sevketmesin! İyilikte ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üze­rinde yardımlasın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşma..[26]

(26) İslâm'ın tüm hukuk yapılanması, mü'minle-rin bu dünyadaki hayatlarını düzenlemek için olduğu­nu söylemeye gerek yok. Sunduğu dünyevî hayatının hedefi, yaşamın en doğru bir yolda sürdürülebilmesidir. İslâm'ın Uluslararası Hukuku, Müslüman idarecileri, uluslararası ilişkilerde en doğru olan hareketi ortaya koymaya yöneltir.[27]

 

V. Bölüm

 

Yaptırımı

 

(27) Uluslararası İslâm Hukuku'nun müeyyidesi, ülke içinde uygulanan Olağan İslâm Hukuku'yla belli bir dereceye kadar aynıdır. Özellikle, içinde yaşadıkları ülke insanları ile bu ülkede yaşayan yabancılar arasın­daki ilişkilerde bu böyledir. Devlet, adlî mahkemeler yoluyla, haksızlığa uğrayanlara adalet dağıtır. Bilindiği gibi İslâm Hukuku'nun gerçek cezalandırması, sadece hükümdarların örgütlü iradesi ile değil, (çünkü insan olduğundan zulme meyledebilirler), aynı zamanda ve daha şiddetli bir şekilde hakkında Allah tarafından ahirette kendisine vereceği cezaya müslümanın inanmasıdır. Manevî-vicdanî özendirmeler, yasaklamalar geçici maddî cezalardan daha etkilidir. Bütün bu sebep­lerden dolayı, bir kimse, skandal, itibar kaybetme ve misilleme korkusu hariç, iradesini engelleyecek kimse­ler olmasa dahi kanuna boyun eğer.[28]

 

VI. Bölüm

 

Kökleri Ve Kaynakları

 

(28) Bir bilimin "kaynakları" tabiri ile biz bura­da, sözkonusu ilmin kurallarının ilk defa ortaya çıktığı yerleri kastediyoruz. İslâm Hukukbilimi konusunda yazı yazan bilim adamları, adaleti sağlayan hükümle­rin, kendisinden fışkıran şeklinde bir manaya telmihte bulunmak için çok anlamlı bir kelime olan Usûl (kök­ler) tabirini kullanırlar. Bununla biz, bu kurallar kay­nağının hukukçulara tüm yetki ile donatılmış bağlayı­cı bir güç verdiğini demek istemiyoruz. Aksi halde, uluslararası ilişkilerde kullanılacak bir kaynağın hü­kümetçe kabulü, Uluslararası Hukuklun mümkün olan tek kaynağı olurdu. Bu bağlamda aşağıdakileri ele alacağız.

1- Kur'an

2- Sünnet

3- İlk Halifeler'in Peygamberin Sünneti'ne uygun uygulamaları.

4- Hukuk bilginlerince reddedilmeyen diğer Müs­lüman hükümdarların uygulamaları.

5- Meşhur İslâm hukukçularının görüşleri:

(a) İcma

(b) Kıyas 26

6- Hakem kararları.

7- Muahede ve antlaşmalar.

8- Komutanlara, amirallere, elçilere ve diğer dev­let görevlilerine verilen Resmî Talimatlar.

9- Yabancılar ve bunlarla kurulan ilişkileri dü­zenleyen Dahili Kanunlar.

10- Örf ve Adetler. [29]

 

1. Kur'an:

 

(29) Kur'an, tüm Müslümanlar tarafından Al­lah'ın Kelam'ı olarak kabul edilmiştir; dolayısıyla bü­tün kanunların esası kabul edilir. Gerçekten Kur'an İlahî Vahiylerin bir toplamıdır; daha doğrusu, Cebrail vasıtasıyla Hz. Muhammed'e ulaşan (vahiy metlüvv)[30] yani "okunmuş vahiy" denilen seçkin bir eserdir. Kur'an bir defada bütün halinde inmemiştir; aksine, ilk vahiyden başlayıp yaklaşık yirmiüç yıl süren bir zaman süreci boyunca Peygamber'in ölümüne değin devam eden görevi zarfında ortaya çıkan ihtiyaçlara göre par­ça parça gelmiştir. Kuran'da bir bölüm nazil olduğu za­man Rasûlüllah bunu önce erkeklerden oluşan bir gru­ba daha sonra da kadınlardan meydana gelen başka bir topluluğa (İbni Ishak'ın Magazî'sinin 192. paragrafında rivayet edildiği gibi) okur ve vahiy katiplerini çağırır ve onu yazdırırdı. Gelen ayet veya ayetlerin hangi sûrede ve hangi ayetten sonra geleceğini bizzat kendisi işaret ederdi:[31] Kur'an ayetleri kronolojik, geliş sırasına göre düzenlenmemiştir. Şüphesiz ayetler, Hz. Peygamberin hayatında bir kitap halinde toplanıp tedvin edilmemişti. Rast gele elde mevcut kağıt parçaları, kürek kemik­leri ve hurma yapraklan ile elverişli eşyalar[32] üzerine yazılmıştı. Nazil olan ayetlerden bazıları, nesh (iptal) edildiğinde, doğal olarak Hz. Peygamber'in yetkisi ile diğerlerinden çıkarılıp terk[33] edildiğini belirtmeden geçmemek durumundayız. Bir kural gibi, Sahabeler, in­en ayetleri diledikleri veya güçleri yettiği oranda ezber­ler ve bizzat kendileri için onları yazarlardı. Nitekim Hz. Muhammed'in peygamberliğinin daha ilk yılların­da bile Mekke'de, burada nazil olmuş ayetlerin belli bir miktar yazılı özel nüshaları vardı.[34]

Yukarıda zikredilen belgesel dokümanların dışın­da, Peygamber'in vefatına kadar bu böyle devam etti. Biri kadın, Umm Waraka olmak üzere Ensar arasında en az beş hafız bulunuyordu. Tabii burada, Kur'an'ın tümünü ezberlemiş olan muhacir hafızların sayısından bahsetmeye gerek yok.[35] Dünya kazancım, toplum nezdinde saygınlığı ve resmî payeler kazandırması[36] Kur'an'daki 114 sûreyi ezberleyen hafız sayısını hızla arttırdı.[37] Hafızlar (ezberden okuyan) ve Kariler (Kur'an'ı makam ve tecvide göre okuyanlar), günümüze kadar talebelerine, Kur'an'ı, Sûreler'i ve ayetleri aynı tertip ve sıra ile dinlediklerine, aynı tilavet ve meharic-le kendi hocalarından, onların da kendi üstadlarından halkada yer alan tüm hocaların isimleri yazılmak su­retiyle zinciri bizzat Hz. Peygamber'e ulaştırarak- duy­dukları gibi bir sonraki talebelerine ulaştırdıklarını gösteren vesikalar icazetnameler verirler.

(30) Hz. Peygamber'in ilk halefi Hz. Ebu Bekir, çok kısa (topu topu iki yıl) süren hilafeti döneminde, Kur"an metninin, ayetlerin sırası Hz. Peygamber tara­fından tesbit edildiği tertibi korunarak bir kitap (Mus­haf) şeklinde tam bir nüshasını ortaya çıkaracak karar­lar alarak düzenlemelerde bulundu. Kur'an'ın toplan­ması ile görevlendirilen heyet, getirilecek Kur'an parça­larının, hafızlar tarafından ezberlenmiş olmasının ya­nında en az iki tane yazılı gerçek (asıl) nüshanın[38] ge­tirilmesini şart koştu. "Gerçek nüsha" tabiri ile, mü-haddislerin eserlerinde kullandıkları "arz", yani Hz. Peygamber'in huzurunda mukabele edilen parçalardan oluşan nüsha kastedilmiştir. Verilen görev tam bir ba­şarı ile yerine getirildi; sadece bir iki ayetin birden faz­la nüshası bulunamadı.[39]

(31) Bu tek resmî nüsha, Halife'nin yanında kal­dı; daha sonra halife Hz. Ömer onu kullandı; şehade-tinden sonra bu nüsha kızı[40] ve aynı zamanda Hz. Pey­gamber5 in dul eşi Hz. Hafsa'mn himayesinde kaldı. Üçüncü halife Hz. Osman zamanında eyaletlerde prob­lemler ortaya çıkmaya başladı. Bunun üzerine Halife, ilk halifenin toplattırdığı resmî nüshadan yedi nüsha çoğalttırdı ve bunları imparatorluğun eyalet merkezle­rine gönderdi. Asıl nüsha yine Hz. Hafsa'ya iade edildi.

Halife Hz. Osman bu yeni nüshaların, hecesine varın­caya kadar[41] asıl nüshaya uygun olmasını ve bu esas nüshadan farklı olan diğer tüm nüshaların toplanıp imha edilmesini emretti.[42] Şu anda elimizde bulunan Kur5an, sözkonusu ettiğimiz Hz. Osman'ın çoğalttığı bu Kur'an nüshalarıdır. (Daha fazla bilgi için "Le Coran" adlı Kur'an'm Fransızca tercemenıizin girişine bakınız. Paris, 1959).[43]

 

2. Sünnet:

 

(32) Önem sırasına göre Uluslararası İslâm Hu-kuku'nun ikinci kaynağı, Hz. Peygamberin söz, fiil ve tasviplerini içeren Sünnet, diğer bir ifade ile Hadisler­dir. Hadislerde yer alan Uluslararası İslâm Hukuku'nu ilgilendiren hükümler, Kur'an'da geçen hükümlerden sayıca daha çoktur. Fakat nitelik bakımından Hadis şüphesiz Kur'an'dan sonra gelir. Yine de, Peygamber, Allah adına ne söylediyse gönderenin sözü olarak kabul edilmesi esasına dayanarak, bizzat Kur'an'm kendisi, Peygamberin sözünü, açıkça ve eşit olmadan Kur'an' in[44] yanına koymuştur. Daha Peygamberin hayatında bazı sahabeler çıkıp: "Bu Kur'an'm emri yani Allah'ın kelâmı ise kabul ederim, yok senin sözünse bu beni bağlamaz" demiş olsa ve böyle kimseler Müslüman top­luluğundan derhal atılmamış olsaydı ne olacağını bir düşünün!

(33) Peygamberin hadislerinin toplanmasına sa­habe, daha Hz. Peygamberin hayatında başladı. Bun­lar, antlaşmalar, zekat amillerine verilen talimatlar, mektuplar, imtiyaz fermanları, nüfus sayımı raporla­rı[45] ve benzerleri gibi birçok sayıdaki resmî evraklar­dan ayrıdır.[46] Sahabe tarafından yazılmış binlerce hadis ve daha fazlası sözlü olarak talebelerine aktarılmış olan hadisler (ki bunlar da bu talebeler tarafından ya­zıya geçirilmişin ilginç bir tarihi vardır. Zamanımız araştırmacıları, yazılı şekilde Hadislerin tedvin edilme­sinin Peygamberin ölümünden ikiyüz sene sonra başla­dığına uzun bir süre inandılar. el-Kettanî, Şiblî, Süley­man Nedvî ve son zamanlarda Osmaniye Üniversi-te'sinden Prof. Manazır Ahsen gibi çağdaş birçok müs-lüman alim bu kanaatin dayanaksız olduğunu göster­mişlerdir. Bu açıklamadan sonra konuyu daha fazla tartışmak bize düşmez. Ancak, Hz. Peygamberin haya­tı hakkında bilgilerin sadece Hadis kitaplarında yer al­madığını okuyuculara hatırlatmak isterim.[47]

 

3. Sünnete Uygun Uygulamalar:

 

(34) Tıpkı Peygamberin uygulamaları gibi halef­lerinin uygulamaları da müelliflerin dikkatini çekmiş­tir. Hadis, biyografi, emsal, hukuk, seçme edebî metin­ler gibi konularda yazılan kitaplar ve daha başka ya­yınlarda da bu tür bilgiler yer alır. Uluslararası ilişki­ler açısından ne Peygamberin ne de O'nun halifelerinin uygulamaları konusuna özellikle tahsis edilmiş eserler son dönemlere kadar kaleme alınmamış; bazı girişim­ler yapılmış olsa da yeterli değildir.

(35) İlk dört halifenin uygulamaları, Hz. Peygam­berin Sünneti'ne karşı değil onların tamamlayıcısı ola­rak kabul edilmesine işaret etmeye ihtiyaç olmasa ge­rek. Bununla beraber, onların herhangi bir uygulama­sı, sahih olduğunda şüphe olmayan Peygamberin sün-netiyle çelişmiş olursa, kendilerinden sonra gelen hukukçulardan Hadis'i daha iyi bilmeleri nedeniyle kıyas edilen bir hadisten daha kuvvetli bir hadise dayanarak hareket ettikleri kabul edilir. Bu, sadece nazarî olarak mümkün olan bir düşüncedir. Yoksa gerçekte, böyle fiilî ve müşahhas bir olay bilmiyorum.

(36) İslâm Hukuk ilminde, Hz. Peygamberdin as­habı, Peygamber gibi masum sayılmasalar da, içten ve samimi saygıya herkesten çok layıktırlar. Gerçek tak­vaları ve liderlerine karşı besledikleri sevgileri, onlan, Hz. Peygamberin emirlerine gelişigüzel itaatsizlikten korumuştur. Şayet biri, bilgisizlik nedeniyle bir hükme aykırı davranacak olsa, diğerleri tarafından hemen dü­zeltilirdi. Bununla birlikte, bu durum onları, Hz. Pey­gamberin sünnetinde karşılığını bulamadıkları husus­ta farklı görüş beyan etmekten alakoymamıştır. Böyle hallerde, en önde gelenlerin görüşüne öncelik verilirdi. Mesela bir hususta ilk dört halife veya İbn Mesud'dan gelen görüş diğerlerinin düşüncelerine tercih edilirdi.[48]

 

4. Diğer İslâm Hükümdarlarının Uygulamaları:

 

(37) İlk Dört Halife'nin uygulamaları kanun gücü­ne sahiptir. Daha sonra gelen Müslüman hükümdarla-rınki böyle değildir. Yine de, çağdaş veya daha sonraki hukukçular tarafından sözkonusu uygulama reddedil-memişse, zaman zaman bunlara başvurmak faydalı olabilir. Emevîler, Abbasîler, Selahaddin Eyyubi, Hin­distan'da Evrengzib ve bir çok diğer Müslüman hü­kümdarlar, ihmal edilemiyecek birçok faydalı Örnekler bırakmışlardır.

(38) Bunların kayıtları, çeşitli kaynaklarda aran­malı. Delillerin güvenirliği, bunları derleyen kaynağın güvenirliğine bağlıdır. Bununla beraber, Uluslararası islâm Hukukunun bu kategorisinin, Kur'an, Sünnet ve Sünnet'e Uygun Uygulamalarda karşıt olmaması göz­den uzak tutulmamalıdır.[49]

 

5. Hukukçuların Görüşleri:

 

(39) Hukuk ilmi üzerinde çalışma yapan alimler, görüşleri, farklı Önemde iki ayrı türe ayırdılar: İcma (konsensüs) ve Kıyas (benzere kıyasla şahsen hüküm çıkarma).[50]

 

a) İcma:

 

(40) Hz. Peygamberdin, görüşlerin bir noktada bir­leşmesini hayırlı sayan birçok sözleri vardır. Mesela:

(1) Ümmetim dalâlet (sapıklık ve yanlışlık) üzerinde asla birleşmez.

(2) Allah'ın eli (kudreti) cemaatin üzerinde­dir; kim ondan ayrıhrsa cehennemi boylar.

(3) Müslümanların iyi gördükleri şey Allah katında da iyidir.

Ve yine aynı manada birçok hadis var. Aynı husu­sun altını çizmek için Kur'an'dan birçok ayet zikredile­bilir.

(41) İslâm Hukukbilimine göre, bir dönemin İslâm hukukçuları arasında bir meselede icma ve itti­fak olmuşsa, bu konsensüs'ün "Kur'an'ın bir ayeti ya da Peygamberden gelen en sahih ve meşhur bir hadisi ka­dar bağlayıcı ve geçerlidir; bu hükmü kim inkâr ederse de kafir olur.[51] Bununla birlikte, müellifler, bir sonra­ki icmanm (konsensüs) öncekini geçersiz kılacağı husu­sunda hemfikirdirler.[52]

(42) İcma'ın bu önemine rağmen, onu araştırmak (ve oluşturmak) üzere bir müessesenin kurulmamış ol­ması gariptir. Hz. Peygamberdin, siyasî konularda olduğu kadar serî meselelerde de Ashabıyla her zaman isti­şare[53] ettiğini bildiren kayıtlı çok sayıda vesika vardır. Aynı şekilde Halife Ömer'in, İslâm ülkesinin uzak böl­gelerinden ulaşan ihtilafları ele almak üzere, geniş bir sahaya yayılan imparatorluğun eyaletlerinden gelen vali ve kadılardan oluşan yüce bir divan için Hac ziaretini bir imkan olarak kullandığı görülmektedir. Hz. Peygamber1 den bir-iki nesil sonra, ülkenin en makul ve yaygın görüşünü tesbit etmek, devletin işi olarak düşü­nülmüştü. Bununla beraber kısa bir süre sonra, iç sa­vaş ve ayrılmalar birbirini takip etti. Hükümdarlar biz­zat kendileri, resmî hukuk bilginleri, yani mutemet ki­şilerin istişaresi ile yetindiler. Böylece umumî istişare mekanizması işlemez hale geldi. Bunun doğal sonucu olarak, bu ilmi, resmî sıfatı olmayan alim ve hukukçu­lar işledi. İcma meselesi bir hayal haline geldi. Çünkü tahmin edilemeyen ve sürekli artan özel araştırmalar­dan başka, bu sahadaki çalışmaları karşılaştırma im­kanı ortadan kalkmış oldu. Yine, icma yoluyla bir du­rum konusunda karar vermek için buna ehil olan alim­leri bir araya getirmek için uygulanacak hiçbir yaptı­rım da yoktur. Dünyanın dortbir yanında yaşayan mil­yarlarca müslümandan oluşan İslâm toplumunun sıra­dan bir ferdi bu hususta hiçbir şey diyemez. Sadece ca­hil olanlar değil aynı zamanda dinsiz kimselerin de bu işten uzak tutulması gerektiğinden, herkesin buna ka­tılımı mümkün değildir.[54]

 

b) Kıyas:

 

(43) İslâm Hukukbiliminde, hukukçuların ve siya­set bilimcilerinin şahsî görüşleri, yapısı icabı çok (ince) hassas bir ayırıma sahiptir. Kıyas, istinbat, istihsan, fetvalar, otorite kabul edilen kitaplarında ya da başka şekilde bilinen yetkili kişilerin diğer görüşlerinde kıyas konusunda çeşitli teknik tabir ve çeşitli dereceleri benimserler. Mesela, bir Hanbelî olan Kudame, Usûl'u'l Fıkh adlı eserinde "kıyası" atıp onun yerine, istishabı, bir Mu'tezilî'nin de aklı koyması bir kelime oyunu gibi gelebilir. Bunlar hakkındaki tartışmayı derinleştirmeyeceğim. Ben burada, Uluslararası İslâm hukukunu kısmen veya tamamen ilgilendiren kitapları tasnif et­mek isterim. En önemli kitaplar sırasıyla şöyledir:

(i) Siyer veya özellikle Uluslararası İslâm Huku­ku üzerine yazılan eserler,

(ii) Fıkıh üzerine yazılan kitaplar veya hukuk mecmuaları (corpus juris),

(iii) Fetvalar, mahkeme kararlarının koleksiyon­ları, emsal hukuk ve benzerleri,

(iv) Siyaset, sosyoloji bilimi ve bunlarla ilgili ko­nular hakkında yazılan eserler,

(v) İdare ve amme hukuku konusunda kaleme alı­nan kitaplar,

(vi) Nesaihu'l-Mulûk (hükümdarlara öğütler), ve­ya hükmetme ve idare etme sanatı ile ilgili eserler,

(vii) Genel veya özel tarih, biyografi, siyasi şiirler ve bunlarla ilgili konular hakkında yazılan eserler,

(viii) Genel olarak taktik, strateji ve askeri ilim­ler konusundaki kitaplar,

(ix) Konferans Tutanakları,

(x) Uluslararası İslâm Hukuku konusunda yazıl­mış çağdaş eserler.

(44) Bu eserleri içeren her kategoriyi tartışmayı uygun bulmuyorum. Bunlardan daha önemlilerinden seçilmiş bir listeyi bu kitabın sonuna ekleyeceğim. Bu­nunla birlikte, Megazî (yani Peygamberin dönemindeki savaşlar ile ilgili eserler) bu tasniften özellikle ayrı tu­tulmuştur; çünkü bunlar, Peygamber'in biyografileri ol-ttası nedeniyle, yukarıda ele alınmış olan sünnet kay­nağına dahildir.

(45) Araştırmalarım sonucunda şu neticeye var­mış   bulunuyorum: Geçmiş medeniyetlerde de, siyaset bilimi ve prensler için yazılmış öğütlerle ilgili kitapla­rın yer aldığını görüyoruz. Aristo'nun kitapları, Kautil-ya'nm Artha Sastra'sı, Konfiçyus'un Shu-Ring ve diğer siyasi yazıları gibi. Ancak Araplardan önce, uluslarara­sı hukukun siyaset ilminden veya genel olarak hukuk­tan bilinçli bir şekilde ayrı tutulduğuna dair herhangi bir ize rastlanmıyor. (Paragraf 20'de) işaret edildiği gi­bi, Ebu Hanife'nin, bağımsız bir hukukbilim dalını ku­rarak bu saha ve siyerde ilk olduğu görülmektedir. Ebu Hanife'den önce de, şimdi bahsedeceğimiz hukuk kitap­larına başvurulmuştur. Ancak benim bildiğime göre hiçbir hukukçu, Ebu Hanife'den (v. 150) önce uluslara­rası hukukla ilgili kitap yazmamıştır.

(46) Her milletin herşeyden Önce hukuk kitapları­na önem vermesi belki normaldir. Kanunlar ve huku­kun tedvini işinin İslâm'da hicretin daha ilk yüzyılında yapıldığı ortaya çıkıyor. Herhalde, Zeyd b. Ali'ye (v. 122 H.) atfedilen Kitabü'l-Mecmû (yahut corpus uris), siyer ve uluslararası hukukla ilgili bölümleri içermektedir ve bize kadar ulaşmış bir eserdir.[55]Malik (v. 179 H.)'in Muvatta'ında da konumuzla ilgili Özel bir bölüm vardır. Hiçbir İslâm hukuk külliyatı o dönemden beri fiilen Si­yer, Megazî ve Cihad gibi başlıklarla verilen uluslara­rası hukuk bölümlerinden hali kalmamıştır.

(47) Aynı husus, Fetvalar veya benzerlerini topla­yan mecmualar için de doğrudur. Bunlardan en eskisi, talebesi tarafından toplanmış fakat bize kadar ulaşa­mamış Hz. Ali'ye atfedilen bir eserdir. Başka biri ise, Hz. Peygamberin vahiy başkatibi Zeyd b. Sabit'e atfedi­lir. Ebu Hüseyin el-Basrî (v.436 H.)nin, Kitab'ul-Mute-med fi Usuli'1-Fıkh (baskı Beyrut) adlı kitabında zik­retmesi bu eserin, en azından hicretin beşinci asrına kadar mevcut olduğunu gösterir. Esas itibariyle bu tür eserler, ya münferid olarak hakimlerin mahkeme karar­larının mecmuası -böyle bir mecmua İbn Rüşd'e atfedi­lir ya da resmî sıfatı olmayan hukukçuların verdikleri fetvalann toplanmasıyla meydana getirilmişlerdi. Daha sonraki dönemlerde hukuk külliyatları için de aynı isim kullanılmıştır. Moğol İmparatoru Avrangzeb Alemgir, İslâm hukukunu kanunlar şeklinde düzenlemek üzere bir meclis oluşturmuş ve bu meclisin çalışmaları Fete-va-i Alemgiriyye[56] diye meşhur olmuştur; ve bu esere bugün bile bir otorite gözüyle bakılmaktadır.

(48) Bu bağlamda, burada ilmî topluluklar ve akademilere de başvurulabilir. Grup halinde yapılan çalışmalar, aklın ve hakikatin biraz daha yakınma ulaşmada ferdi olarak yapılan gayretlerden daha şans­lıdır. İslâm tarihi, daha ilk dönemlerde bile ilmî toplu­lukların varlığını kaydetmiştir ve bunların, İslâm dü­şüncesi üzerinde büyük etkileri olmuştur. Ben burada, bana göre fıkıhtan çok felsefe ile uğraşan meşhur İhva-nü's Safa'dan bahsetmeyeceğim. Bununla beraber, Ebu Hanife tarafından kurulan ve henüz yeterince araştırıl­mayan ve aynı zamanda İslâm hukukunun kanunlaştı­rılması ve sınıflandırılmasında çok büyük bir etkisi olan Hukuk Akademisi'nden bahsetmeden geçemeyece­ğim. Söylendiğine[57] göre bu akademi üyelerinin tümü hukukçuydu fakat her biri farklı farklı ihtisaslara sa­hipti. Bunlardan bazıları dilci, bir kısmı mantıkçı bir bölümü de Asr-ı Saadet'te vuku bulan olayları ve bunlann arkasındaki sebepleri yorumlamak üzere tarihçi­lerden oluşuyordu.

(49) Bu durum beni, uluslararası îslânıî konfe­ranslardan bahsetmeye sevk ediyor. Klasik dönemlerde, uluslararası hukuk veya sadece hukuk için toplanmış konferanslar olduğunu gösteren hiçbir örnek hatırlamıyorum. Halbuki birçok sosyal bozulmalar bazı hukuk ve gelenekler üzerinde etki bırakır. Dolayısıyla sosyal ve siyasal konferanslar bu bağlamda ihmal edilmemelidir. Mesela eski dönemlerde Hindistan'daki Badyaların ve dünyanın her yerinde yaşayan Yahudilerin fahiş faiz al­ma alışkanlıkları, faizin alınması da verilmesi de kendilerine haram olan Müslümanlar etkilemediğini söyle­mek mümkün değildir. Halbuki müslümanları, acil ihti­yaçlarını karşılamak üzere borç para bulmak için bir düzenleme yapmadıkça en azından ağır borç faizi vermekten korumak mümkün değildir. Bundan dolayı, hic­retin 973 yılında Medine'de, dünyanın dört bir yanın­dan gelen alim ve liderlerinden oluşan bir konferans düzenlendi ve o zamanki Müslümanların karşı karşıya kaldıkları, sosyal ve manevî olduğu kadar siyasî prob­lemler tartışıldı ve bunların nasıl çözüleceği ele alındı. Bu önemli toplantının teklif ve kararlarım, delegeler­den biri olan es-Seyyid Ebu'1-Feth diğer adıyla Şeyh Abdülmü'min el-Bağdadî, Muhtar'ul-Kevneyn başlığı altın­da yayınladı. Ne yazık ki, bu eserin tamamından pek bir şey kalmadı, ancak bir bölümünün, Hindistan'da[58] özel bir kütüphanede mevcut olduğu söylenmektedir. Orijinal metin henüz basılmadı, ancak bir Hindustani (urduca) tercemesi birkaç yıl önce Medine Konferansı başlığı altında basıldı ve üç ayda bir çıkan İslanıic Cul-ture'ın 1941 Ocak nüshasında tahlil ve tenkid edildi..

(50) Çağdaş yazarlar hakkında birkaç söz.

(51) Avrupalı Gayr-i Müslimler, Arap kültürüyle ilgili bir çok konuda olduğu gibi savaş ve barış konu­sundaki islâm Hukukunun ele alınış ve tayininde de Müslüman alimlerden önce davranmışlardır. Avrupalı müelliflerin konuyla ilgili kaleme aldıkları eserlerin­den en önemlilerinden bazıları şöyle:

(i) H. Reland, Instituts du droit Musulman relati-ve â la guerre, Ch. Solvet tarafından latinceden terce-me, 1838.

(ii) Institutions du droit Mahometan sur la guerre avec les Infideles, Ch. Solvet tarafından arapçadan ter-ceme.

(iii) Haneberg, Dus Muslimische Kriegsrecht, (Ab-handlungen der philoso-phılolog. ch Bayrisch. Akade-nıie der Wissenschaft, 1869 da).

(iv) W.B.E. Basillie. Jihad in Mohammedan Law and its Application to British India, J.R.A.S., Londra 1871, s. 401 ve devamı.

(v) E.Nys, Le droit des gens dans les rapports des Arabes et des Byzantins (Revue du droit international et legislation comparee. 1898. Bruxelle, s. 461-87 de.)

(vi) C. Huart, Le Droit de Guerre (Revue du Mon­de Musulman, Paris, 1907. s. 331-46).

(vii) Aynı yazar, Le Khalifat et le Guerre (Revue de L'histoire des Religions, 1915, s. 288-302).

(viii) E. Fagnan, Le Djihad selon L'ecole malekite (Algiers, 1908).

(ıx) Th. W. Juynboll, Handbuch des îslamichen ^asetzes (1910, Leiden-Leipzig), yerinde.

(x) F.F. Schmidt, "Die Occupait in İslamischen  (in: Der islam, 1910, pp. 330-53).

(xi) 1914-18, Birinci Dünya Savaşı boyunca çıkan tartışmalı yazılar. Bunlardan aşağıdakiler dikkate de­ğer;

(a) Snouck-Hurgronje, Heilige Oorlog Made in Germany (De Gids, Ocak 1915).

(b) C.H. Becker, Deutschland und der Heilige Krieg, (International Monatschrift. 1915, s. 531-662).

(c) Snouck-Hurgronje Deutscland und der He­ilige. Krieg, Enviderung (aynı dergi, s. 1023-1034. de).

(d) C.H. Becker, Schlusswort (aynı dergi s.lO33-1042de)

(e) F. Schwally, Der heilige Krieg des islam in Religions geschichtlicher und Staat Strechtlicher. Be-deutung(aynı mecmua, 1916 s. 876-718).

(xii) Hatschek, Der Mustamin ein betrag. zum in-ternationalen Privat-und. Vblkerrecht des İslamischen. Gesetzes, Berlin 1919.

(xiii) W. Heffening, Das İslamische Fremdenrecht, 1925.

(52) Bunlardan başka, Rusça, Almanca, İtalyan­ca, Fransızca, İngilizce v.s. dillerinde Hilafet hakkında yazılmış geniş bir literatür vardır. Bunların faydalı bir özeti, Revue du Monde Musulman 1925, Paris'te neşre­dilmiştir. (Bu dergi şimdi; Revue des Etudes Islamiqu-es adı altında yayınlanmaktadır.)

(53) Bu hususta, içinde İslâm'ın uluslararası hu­kuka katkılarının anlatılıp tartışıldığı çağdaş uluslara­rası hukuk tarihi üzerine yazılan çeşitli eserleri ihmal edemeyiz. Mesela, Walkeir, A History of the Laws of Nations (cilt I Cambridge, 1899); Bordwell'in Laws of Wars Between Belligerents'i (Chicago, 1908); Nys'ın, Etudes de droit international public et de politique ve yine aynı yazarın: Les Origines du droit international. (Paris. 1984); ve Holtzendorffun Handbuch des Volker-rechts (1885, dört cildin ilkinde) ve daha başka eserler.

(54) Müslüman yazarlara gelince, bildiğim kada­rıyla, DU ihtiyacı ondokuzuncu asrın doksanlı yıllarının başlarında hissettiler. Genel hatlarıyla bir uluslararası hukuk tarihi yazan İstanbullu İbrahim Hakkı, Ulusla­rarası İslâm Hukuku konusunda yazılmış eserlerin ol­mamasından şikayet eder. İslâm'ın bu konuya katkıla­rını oniki sayfaya varan bir bölümde anlattıktan sonra farklılık arzeden bir paragrafında şöyle der:

"Bu birkaç kelime ile benim naçiz gayem, insanlı­ğa şeref veren, her konuda çok ileri bir dereceye ulaş­mış olan Müslüman Milletlerin Ortaçağ'da da her yönü ile üstün olduğunu, dolayısıyla medeniyeti bu kadar ilerlemiş milletlerin, ülkelerarası ilişkilerde uyulması gerekli kurallar hakkında hiçbir bilgi sahibi olmamala­rı ve bu hususta araştırmalarda bulunmamaları ve es­er yazmamalarının imkansız olduğunu göstermektir. Ne varki, İslâm alimlerinin eserlerinden birçoğu Haçlı­lar ve Moğollar tarafından imha edilmiş, bir kısmı da kütüphanelerin tozlu raflarında gizli kalmış olmasın­dan dolayı bu konuda bilgi vermek benim gücümü aş­maktadır. Bu konudaki eserleri arayıp bulmak ve eski islâm ulemasının batılılardan daha üstün olduğunu göstermek muhterem alimlerimizin kutsal bir görevi­dir."

(Tarih-u Hukuk-i Beyne'd-Düvel, s. 37-38, müelli­fi ibrahim Hakkı, Mekteb-i Mülkiye-i Şahane mezunladan' Istanbu1' Karabet ve Kasbar matbaası, sene

(55) Bizimkilerden bu yazarın hemşehrisi Ahmed Şia, 1937'de aynı düşünceleri ileri sürüyor ve şöyle

söylüyor:

"Gerçekten, uluslararası hukuk hakkında İslâmî görüşü ayrıntılarıyla anlatan hiçbir kitap şu ana kadar yayınlanmadı .[59]

(56) Nitekim, Hague'deki Uluslararası Hukuk Akademisi'nde Ahmed Raşid'in konferanslarına hala devam etmekte olduğu düşünülürse, omuzlarına yük­lendiği sorumluluğu en iyi şekilde yerine getirdiği ve sorumluluktan kaçmadığı anlaşılıyor. Bununla birlikte ben sözkonusu Lahey konferanslarından önce aşağıda­ki yazıları okuma imkanı buldum:

(i) Necip Armanazi, Şam, L'Islam et le droit pub-lic, tez, Paris, 1929.

(ii) Bazı ilavelerle aynı eserin Arapça baskısı: eş-ŞeiVd-Duvelî fı'1-İslâm, Şam, 1930.

(iii) Saba, L'Islam et la Nationalite, tez, Paris, 1933 (Cardahi'nin bibliyografyasını içerir, yazarın mil­liyeti belli değil.)

(iv) Tahran'dan Chaigan, Essai sur I'histoire du droit public, tez, Paris, 1934.

(v) Bu satırların yazarı tarafından hazırlanan tez, Die Neutralitat im Islamischen Volkerrecht, Bonn a/R, 1933, (1935 te neşredildi)

(vi) Delhi'de, Ebul-A'la Mevdûdî tarafından yazı­lan, el-Cihad fî'1-İslâm, Urdu dilinde Delhi'de onbeş günde bir çıkan el-Cemiyyet dergisinde, Daru'l-Musan-mfîn Serileri arasında neşrolundu, A'zamgarh, 1348 H.

1937.

(vii) Ahmed Reşid Bey'in yukarıda geçen eseri,

(viii) Okumakta olduğunuz bu eser, 1929 da baş­ladı 1933 te tez olarak arz edildi, 1941 de yeniden göz­den geçirilerek ilk defa neşrolundu.

(57) Eski tarihli başka yazılar ve cihadın çağdaş tanımı üzerine yazılanlar bu kitabın sonunda genel bibliyografyada verilecektir. Abdürrahim'in Principles of Muhammedan Jurisprudence (Kalküta, 1911, XII. bölüm) adlı eserinde konumuza giren bazı düşünceler yer alır, ancak özellikle bu konu ile ilgili yazı yazmaya zaman bulamamış olduğu anlaşılıyor.[60]

 

6. Hakem Kararları ve Hakemler

 

(58) Hakem usûlü, aracılık, başvuru ve benzer te­rimlerle, ihtilafa düşmüş iki tarafın, tarafsız üçüncü bir şahsın kararına uymayı kabul etmelerini anlıyoruz. Müslümanların böyle durumlarda olması sadece ülke içinde değil uluslararası anlaşmazlıklarda da rastlana­bilir. Bu çeşitli tabirler arasındaki fark daha sonraki bölümlerde ele alınacaktır. (298-299. paragraflar). Bu­rada şu kadarını söyliyebiliriz: Böyle hakem kararları hemen hemen benzer olayların meydana gelmesi halin­de genellikle fayda sağlıyacak bir uygulama olarak göz önünde bulundurulur. Hakem karar verirken dayandı­ğı kurallar ortaya konduğu zaman daha önem kazanır.[61]

 

7. Sözleşme ve Anlaşmalar

 

(59) Uluslararası hukukun diğer önemli bir kay­nağı anlaşmaları kapsar. Yapılan anlaşmalar bazen iki taraflı bazen çok taraflı olur; ve bunların sadece taraf­ları bağladığını söylemeye gerek yoktur. Bunu ayrıntılı bir şekilde daha sonra ele alacağız.

Fakat burada şuna işaret etmek gerekir: İslâm tarinınde tüm dünya devletlerinin taraf olduğu bir anlaşmayı gösteren hiçbir örnek yoktur.[62] Sebebini aramak için uzağa gitmeye gerek yok. İletişim ve ekonomi bakımından içe kapanıklık ve yabancılara sınırlamalar gibi durumlar bu­günküne benzer bir gelişmeye mani idi.

(60) Anlaşmalar bağlamında şu iyi bilinmeli: İslâm hukukunda bazı hükümler mecburî ve süreklidir (taabbüdî ve teebbüdidir). Bir kimse son derece baskı altında ise ve kendisi için zorunluluk sözkonusu ise so­rumluluk kalkar. "Zorda kalmış kimse hariç, arzu et­memek ve aşırı gitmemek şartıyla ona günah yok­tur.[63] "Zaruretler, yasakları mubah kılar" kuralı bura­dan çıkmaktadır.[64]Yine İslâm hukukunda, yapılması zorunlu olmıyan ve fakat yapana sevap olan hükümler (müstehaplar) vardır. Üçüncü olarak, yapılması veya yapılmaması kişinin iradesine terkedilen hükümler (mubahlar) vardır.

(61) Ancak bu son hareketleri içeren örf ve anlaş­maların yüklediği sorumluluklar İslâm hukukunca gö-zönünde tutulur ve geçerlidir. Yukarda açıklandığı gibi, İslâm'ın hükümlerine aykırı olarak mecburiyet altında yapılan anlaşmalar, bu zaruretler devam ettiği sürece geçerlidir. Anlaşmanın kurallarının reddi ile ilgili hü­kümleri daha sonraki bölümde ele alacağız.

(62) Anlaşmalar bazen tümüyle ve özellikle taraf­lar arasında kanun koyucu mahiyetinde olur ve başka vesilelerle tesadüfen uluslararası anlamda kanun yap­maya esas teşkil ettiğini burada kaydetmek gerekir.[65]

 

8. Resmî Talimatlar

 

(63)  Bir diğer kaynak, komutanlara, amirallere, elçilere, delegelere ve devlet temsilcilerine, kısacası uluslararası meselelerde şu veya bu şekilde devlet yöne­timiyle ilgisi olanlara verilen talimatlardır. Bunlar açık­ça verilebildiği gibi gizli de verilir; bu takdirde açıklanniaz, gizli tutulur. Bunlar, konumuzla ilgili önemli ma­teryal ihtiva ederler. Peygamber'in döneminden zamanı­mıza kadar bu usulün devam ettiğini görüyoruz. Bu tür talimatları içeren birkaç örneği, kitabın sonunda ek ola­rak vereceğiz. (646.-663. arası paragraflar)[66]

 

9. Başka Devletlerle Yapılan Karşılıklı Düzenlemeler

 

(64)  Başka devletlerle yapılan karşılıklı düzenle­meler konusunda verilen resmi talimatlar daha ilk dö­nemlerden itibaren İslâm Hukuku'nun geçerli bir kay­nağı olarak kabul edilmiştir. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için 255. paragraf ve Serahsî'nin Şerhu's-Siyer'il-kebîr, IV, 283'e bakınız.[67]

 

10. Uluslararası Kanunlar ve Tek Taraflı Beyanlar

 

(65) Uluslararası hukukun tümü, bir manada ulusal ve ülke hukukunun bir parçasıdır; ancak biz burada, uluslararası davranış ile belli devletleri ilgilendiren hususî kuralları veya yabancılardan belli sınıfları ilgilendiren belli hükümlerin arasını ayırmak durumundayız. Aynı şe­kilde, karşılıklı kararlar ve mütekabiliyet sağlayan kural­lar ile karşı tarafı olmıyan kurallar arasında da bir fark vardır. Bu son kısmı açmak için: Hz. Peygamber'in, gayr-i müslimlerin Arabistan'dan çıkarılmaları[68] ve artık bura­ya yerleşmemeleri ile ilgili emirleri ve gayr-i müslimlerin Mekke'deki[69] Kabe'ye girmemeleri konusundaki emirleri örnek olarak gösterebiliriz.[70]

 

11. Örf ve Adetler

 

(66) İslâm hukuk biliminde örf, adet, teamül ve umum' el-belva olarak bilinmesine rağmen bu hususların İslâm hukukundaki yeri konusunda bilimsel açıdan şim­diye kadar çok az şey yazılmıştır. Şüphesiz bazı düşünce­lerin kırıcı bir üslupla ifade edilmesi, gizli düşmanlıklara neden olabilir. Aşağıdaki ifadelerde olduğu gibi, kullanı­lan üslûbun etkisini gözardı edemeyiz: "tüm akrabaların senden önce ölecek" ile "tüm akrabalardan daha çok ya­şayacaksın" ifadesinde olduğu gibi. Hikayeye göre, aynı görüşü ortaya koyan bu farklı ifadeler sonunda, bu ifade­lerin sahibi müneccimlerden biri izzet-i ikrama diğeri de hüsrana uğramıştır.[71] Bu beşerî zaafı gözardı ederek hiç kimseye hizmet edemeyiz. Mesela Çağdaş Avrupalı ya­zarlar şöyle der: İslâm Hukuku büyük çapta Roma Hu­kukunun tesiri altında kalmıştır; ve doğal olarak bu ifa­de bir hoşnutsuzluğa sebep olabilir. Musevî asıllı büyük bir müsteşrik, Roma Hukuku'nun İslâm Hukuku'na etki­sini reddetmiş, onun yerine, Hz. Peygarnber'in dönemin­de Medine'de Yahudilerin yaşadığını söyleyerek, İslâm Hukuku'nu asıl Yahudi Hukuku'nun etkilediğini ileri sürmüştür. Bütün bu iddia ve görüşleri ilham eden olay­lar tartışılabilir; meseleye dar açılardan yaklaşıldığı için bu yaklaşım meselenin bütün yönlerini göstermez!

(67) Burası, konunun tam bir incelenmesinin ya­pılacağı yer değildir.[72] Fakat örfün, genel olarak İslâm

Hukuku ve özel olarak Uluslararası İslâm Hukukunun neden bir kaynağı olduğunu açıklığa kavuşturmasam yanlış anlaşılabilirim.

(68) Kur'an sürekli marufu (iyi bilinen ve herkesçe de öyle kabul edilen) yapmayı ve münker (kötü bilinen ve herkesçe de kötü kabul edilen) den kaçınmayı emreder. Bu husus örfe uyar, en azından onu da içine alır.

(69) Hz. Peygarnber'in, ashabı arasında yapılmasına müsamaha ettiği veya ses çıkarmadığı şeylerin geçerli ve hukukî olduğu hususunu iki numaralı kaynak başlığı altın­da görmüştük. Tam "müsamaha" (takrir şeklinde ifadelen­dirilir), yeni olsun eski olsun örfün, hukukun bir kaynağı olduğuna işaret eder. Daha sonraki dönemlerde kullanılan çok geniş anlamlı 'eşyada aslolan ibahadır[73] helal oluştur, (yasaklanmayan her şey mubahtır) ve = 'örf, hakem yapılır7 (=örf veya teamülün hükmü hakimdir)[74]esasları hiçbir şüpheye mahal bırakmıyacak açıklıkla, Mü'min için davra­nışlarında uyacağı hukukî kaynaklardır.

(70) Yine de, Müslümanların hukuku ile İslâm Hu­kuku'nu birbirine kanştırmamalıyız. Birincisi ile, geniş İslâm topluluğunda belli bölgelerin uyguladığı kanunları kastediyorum. Mesela, miras, evlenme... v.s. konularında Malay yarımadasında, Kuzey Afrika'da, Pakistan'ın Pencap eyaletinde, Hindistan'ın Bombay ve Malabar ve benzeri yerlerde yaşayan Mü s lüm anlardın adetleri ile Kur'an ve Sünnet'in açıkça ortaya koyduğu esaslar ara­sında oldukça fark vardır.

(71) Asıl İslâm Hukuku'na gelince, İslâm'ın sü­rekli dışarıya gidip gelen putperest Arap tüccarlarıyla dolu olan Mekke'de başladığını biliyoruz. Sonraları, Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretiyle ağırlık merkezi, binlerce Yahudinin yaşadığı bu şehre kaydı. Hicret'in üzerinden daha on sene geçmeden İslâm Devleti'nin sı­nırları İran ve Bizans İmparatorluklarının hudutları­na kadar dayandı. Bir on beş sene sonra Hicret'in 27.[75] yılında, İslâm ordularının İspanya'ya girdiğini ve ne­siller sonra fethi tamarfilamak üzere Tarık gelinceye kadar burada kaldığını görüyoruz. Ve daha o zaman İslâm'ın kocaman bir hilâl gibi, Pireneler'den Çin dağ­larına kadar İran, Irak, Suriye, Arabistan, Mısır, Tür­kistan, Ermenistan ve Kuzey Afrika'nın bütün sahil ülkelerini içine alacak şekilde yayıldığına şahit oluyo­ruz. Böylece İslâm, Mekkeliler ve diğer Araplarla oldu­ğu kadar (dönemin en medenî olanlarını belirtmek için sayıyoruz) Yahudiler, Hıristiyanlar, Yunanlılar, İspan­yollar, İranlılar (Mecusiler) Türkistan ve Sincan (Doğu Türkistan) Budistleriyle temasa geçti ve onlardan bir­çoğunu İslâm Dini'ne çevirdi. Tarihler, İslâm öncesi putperestlerin Ka'be'yi ziyaretiyle İslâm'ın beş esasın­dan biri olan Hacc'ın arasında fazla bir farkın olmadı­ğını zikrederler. Halife Hz. Ömer'in[76] İran İmparator­luğu İslâm topraklarına tamamen ilhak edildikten sonra, toprak gelirleriyle ilgili İran mevzuatını bütü­nüyle kabul etmiş olduğu rivayet edilir. İslâm'ın yetiş­tirdiği hukukçuların büyük çoğunluğu, Buhara, Tür­kistan ile Budist ve Çin etkisinin hakim olduğu civar ülkelerden gelmiştir; Sahabe'nin talebeleri ve bunların da talebeleri, Ebu Hanife, Malik, Şafiî ve diğerlerinin hocaları Arap asıllı değil mevalî idiler. Ve doğal olarak kendi memleketlerinde ve hatta ailelerinde, İslâm'dan önce var olan ve hakim olan bütün her şeyi biliyorlar ve unutmamışlardı. Nitekim, Ebu Hanife'nin babası İranlı ve annesi bir Hintli idi. Hz. İbrahim, Musa, İsa ve Allah'ın diğer elçilerinin getirdikleri hükümlere uy­mak için Kur'an'da açık emirler vardır. Aynı şekilde Hz. Peygamber, İslâm Hukuku'nda hükmü bulunma­yan konularda, Yahudi ve Hristiyanların uygulamala­rını benimsemelerini emretti.Hatta Peygamber, İslâm öncesi birçok Arap adetlerine müsamaha göster­mekle kalmadı, aynı zamanda, cahiliyye döneminde fa­zilet sayılan şeyle amel olunmasını emredecek dere­ceye kadar vardı. Şüphesiz, Bizans, İran ve diğer ülke­lerin hukukî kuralları, kendilerine herhangi bir kut­sallık atfedilerek değil, sadece örf, adet ve maslahata uygun oldukları için ve özellikle de pozitif İslâm huku­kunun emirlerine zıt olmadıkları için söz konusu hu­kukun içine girmişlerdir. Bu kuralların büyük çapta İslâm hukukuna girmesi, müftü ve bağımsız hukukçu­ların İslâm hukukunu kanunlaştırma faaliyetlerinde, müslümanların işgal ettiği ülkenin örf ve adetlerine büyük çapta müsamaha göstermesine bağlı olarak ger­çekleştiği söylenebilir.

(72) böylece, İslâm'ın birçok örf, adet, uygulama ve alışkanlıkları değiştirdiği hatta ilga ettiğini görme­mizin yanında yine İslâm hukukunun kaynaklarından biri olarak bunlardan bir çoğunu ibka edip önemli dere­cede etkilendiğini görüyoruz.[77] (Journal of Haydarabad Academy, cilt VI. da "Roma Hukuku'nun İslâm Huku-ku'na Etkileri başlıklı makaleme de bakınız.)[78]

 

Hülâsa

 

(73) Bütün bunlardan sonra, Kur7an ve Sünnet'in ilgili kısımları, Müslümanların uluslararası ilişkilerin­de sürekli pozitif hukukunu oluşturduğunu görmüş oluyoruz; Devletin kanunları ve antlaşma hükümleri geçici pozitif hukuku kuruyor; tüm geri kalanı, sırasıy­la, pozitif olmayan veya örnekleme hukuku ve Önerilen hukuku veriyor.[79]

VII. Bölüm

 

Genel Hukuk İçinde Uluslar Arası Hukukun Yeri

 

(74) Hukuk tabiriyle biz, bir Devlet'teki hüküme­tin (icranın) sahip olduğu yahut bütün idare mekaniz­ması ile vatandaşlarını yönettiği kuralları kastediyo­ruz. Demek oluyor ki, dış ilişkilerle ilgili idare meka­nizmasının bu kısmı uluslararası hukuk oluyor. Bu du­rumu mütevazi olarak sunduğumuz aşağıdaki tablo da­ha da netleştirebilir. (Bkz. s. 52.)

(75) Uluslararası hukukta 1 no ile doğrudan doğ­ruya bir ilgimiz yok. Halbuki 2,3,4 ve 5 nolar, uluslara­rası ilişkileri tedvir eden hukuku içerir. Bunlarla bir­likte 10 ve 11 nolar uluslararası kamu hukukunu oluş­turur. 7 ve 8 numaralar uluslararası Özel hukuka aittir. 6 ve 9 nolar, daha dar anlamıyla ülke hukukunu içerir. Bir devletin uluslararası hukukundan ayrıldığı için bunlara medeni hukuk ve beledî hukuk da denir. Bizim maksadımıza göre iç hukuk olarak adlandırılması daha doğru olabilir.[80]

 

Hukuk

 

(1) Manevî ve Ahlâkî hukuk Devlet Hukuku tatbik edildiği zaman Taraflar devletlerdir Taraflar fertlerdir

Taraflardan biri devlet diğeri fert I

(2) Her iki taraf bağımsız Bir taraf kısmen bağımsız

(3) Her iki taraf yan bağımsız

(4) Bağımsız devlet yarı bağımsız (özerk) devletle karşı karşıya

(5) Yarı-bağımsız devlet bağlı olduğu devletinden başka bir devletle karşı karşıya

(6) İki vatandaş karşı karşıya

(7) Vatandaş ve yabancı mukim karşı karşıya

(8) İki yabancı mukim karşı karşıya

(9) İslâm Devleti vatandaşı ile karşı karşıya

(10) İslâm Devleti

(11) Müslüman olmayan ile yabancı mukim devlet Müslüman karşı karşıya vatandaşı ile karşı karşıya[81]

 

VIII Bölüm

 

İnsanlık Camiasını (Toplumunu) Uluslararasılaştırmada İslâm'ın Katkısı

 

(76) İnsan toplumunun şaşırtacak derecede girift olması, insan tabiatının bir yansımasından başka bir şey değildir. Zıt unsurların bir karışımı, daha başka bir ifade ile kendisinde iyi ile kötüyü -farklı derecelerde ol­sa da- beraber barındırdığı üstün yaratık olan insan, bazen meleklerden üstün olur, bazen de İblis onun ya­nında masum kalır: Sonuç olarak, başka hususlar ya­nında toplum, aynı anda iki eğilimin konusu haline gel­miştir. Biri, hür ve kendi kendine yeterli ailelerden ka­bilelere, kabilelerden Site-Devlet vatandaşlarına, Site Devlet vatandaşlarından imparatorluklara, milletler topluluğuna hatta dünya çapında birlikteliğe yani mer­kezileşmeye doğru giden bir seyir. Bilinen insanlık tari­hinin bir görüntüsü böyledir. Diğeri, Hz. Adem ile Hav­va'dan[82] bir ve aynı ailenin soyları olarak akraba üyele­ri, renk, dil, ülke, ırk farkları ve benzerlikleri, ayrılığı son noktaya vardıran merkezkaç süreci. Bunun sonucu olarak, insanlık kardeş kanının lekeleriyle kirlenmiştir.

(77) Ne insan tabiatını değiştirme ne de vasat bir yaratığı nadir ve aşırı bir varlık haline dönüştürmek gibi imkansızı denemenin hiçbir faydası yoktur.

(78) Çeşitli ilim ve kuruluşlara katkıda bulunma­larına rağmen eskiler, coğrafî ve siyasî milliyetçilikleri­nin dar görüşünden ne yazık ki kurtulamamışlardır. Hatta eski dinler, tüm insanlık için evrensel bir boyut taşımaktan ziyade milliyetçi bir özellik arzederlerdi. Bununla beraber eski dinler başlangıçta, yine de sevgi­yi ve barışı telkin etmişlerdir. Afrika, Amerika ve Avru­pa'nın bazı bölgelerinde hala canlı olan renk ve üstün ırk duygusu, bence, kabul ettikleri dinlerin emirlerin­den değil putperest ve dinsiz dönemlerdeki nesillerin düşünce kalıntılarından gelmektedir.

(79) İslâm, müminlerin evrensel kardeşliği lehine, ırk, renk ve dil farklılıklarını daha ilk başta bertaraf etmekle oldukça şanslı[83] olmuştur.

(80) Mesela bakınız:

"Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşle­rinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirge-nesiniz". (Kur'an 49:10)

"Hep birlikte Allah'ın ipine (İslam'a) sımsıkı yapı­şın; parçalanmayın, Allah'ın size olan nimetini hatırla­yın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gö­nüllerinizi birleştirmişti ve O'nun himmeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukuru­nun kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulaşı­nız." (Kur'an 3:103)

"Allah ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekiş­meyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir" (Kur'an 8:46)

"Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetiniz-dir Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana kulluk edi­niz" (Kur'an 21:92). (Ayrıca bakınız: 23:52)

(81) İslâm, kişi hak ve özgürlüklerini teminat al­tına alan ve aynı zamanda toplumun refahını sağlayan bir birlik ve eylem dinidir. Buna örnek olarak Zekat ve Beyt'ül-Mal kuruluşlarını gösterebilirim. Başından beri İslâm davetinin sadece belli bir ülkeye tahsis edilme­miş olması, insanlık toplumunu uluslararasılaştirma konusunda o ana kadar yapılmış olanlardan daha ileri bir merhaledir.

(82)  Davetinin bu evrenselliğinden başka İslâm, Hac ve Hilafet müesseselerini de kurmuştur. Birazdan sırasıyla bahsedeceğim.[84]

 

İnsanların Kardeşliği

 

(83)  Kur'an'dan yapılan aşağıdaki sadece birkaç alıntı görüşümü belirtmeye yetecektir:[85]

 

(a) İnsanların Aynı Ana Ve Babadan Yaratılması;

 

"Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve on­dan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabbiniz'den sakının." (Kur'an 4:1).

"Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişi­den yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavim­lere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Gerçek­ten Allah bilendir her şeyden haberdardır. (Kur'an

49:13; aynı konu ile ilgili ayetler şunlardır: 6:99, 7:189, 39:6.)[86]

 

(b) İnsanlar Tek Ümmettir (Topluluktur).

 

"İnsanlar tek bir ümmettir". (Kur'an 2:213).

"İnsanlar sadece bir tek ümmetti, sonradan ayrı­lığa düştüler. Eğer (azabın ertelenmesi ile ilgili) Rab-bin'den bir söz (ezelî bir takdir) geçmemiş olsaydı, ayrı­lığa düştükleri konuda aralarında hemen hüküm veri­lirdi. (Kur'an 10:20)[87]

 

(c) İslâm'ın Evrensel Çağrısı:

 

"Halbuki sen bunun (peygamberlik görevim ifa) için onlardan bir ücret istemiyorsun. Kur'an alemler için ancak bir öğüttür." (Kur'an, 12:104, 81:27 ye bakı­nız.)

"Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik, fakat insanların çoğu bunu bilmezler." (Kur'an, 34:28).

"Biz seni (ey Muhamed!) ancak alemlere rahmet olarak gönderdik." (Kur'an, 21:107). [88]

 

(d) Renk ve Dil Farkının İzahı:

 

"O'nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yarat­ması, dil ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz, bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır." (Kur'an, 30:22),

"Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık." (Kur'an 49:13).[89]

 

(e) En Mükemmel Şekliyle Müsamaha

 

"Şüphesiz iman edenler, yani yahudilerden, hris-tiyanlardan ve sahillerden Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıp salih amel işleyenler için Rableri ka­tında mükafaatlar vardır. Onlar için herhangi bir kor­ku yoktur. Onlar üzüntü çekmeyeceklerdir. (Kur'an 2:62)

"İman edenler ile yahudiler, sâbüler ve hıristiyan-lardan Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıp iyi amel işleyenler üzerine asla korku yoktur; onlar üzüle­cek te değiller. (Kur'an, 5:69)

Çok sayıda başka ayetler ve özellikle Hz. Peygam­berin yabancı hükümdarlara hitaben yazdığı mektup­larda kullandığı 3:64. ayet ve Peygamberin sayısız ha­disleri ile beraber ondört asır boyunca islâm'ın uygu­lanmasını gösteren örnekler aynı hususu doğrular.

(84) b ve d paragraflarında naklettiğimiz ayetler, insanların renk ve dil bakımından farklılıkları İslâm'a göre Yüce Yaratıcı'nm sonsuz hikmet ve kemaline şa­hitlik yapan olaylardan başka bir şey olmadığını gös­terdiğine özellikle işaret etmek isterim. Tüm insanla­rın sadece aynı çiftin soyundan gelmekle kalmadığını aynı zamanda dinlerinin de aynı kaynaktan geldiği gerçeğini bu ayetlerde görmekteyiz.

Kur'anda iki kez tekrar edilen (e) bendindeki alın­tılar, çok anlamlıdır ve daha önceki dinlere mensup ki­şilerin sonradan katılan bidat ve sapmalardan uzak olarak dinlerinin, orijinal emirlerine uymaları halinde kendileri için hiçbir endişenin sozkonusu olmayacağını açıkça gösterir: Zira bu emir ve tavsiyeler, Allah'ın son elçisinin gelişini önceden haber veren bilgileri içermek­tedir.

(85) Milletlerarasında ahenk sağlamayan Ulusla­rarası hukukun ne faydası var?[90]

 

Hacc Ya Da Ka'beyi Ziyaret: 

 

(86) Etnolojik ve diğer yaygın anlamlarıyla islâm, milliyetçilik üstü ve Ötesi bir dindir. Dolayı-Sıyla, İslâm'ın içerdiği Mü'minlerin Kardeşliği olgu­su gerçekten bir evrenselliktir. Ve bu kardeşliği um dünyanın dortbir yanına yayılmış olan uslümanlar arasındaki alakayı daha da güçlendir­mek gayesiyle Hacc veya İslâm'ın beşiği olan Ka'be'-zıyaret etme kurumu, ta başmdanberi bu hususta önemli bir rol üstlenmiştir. Hac, her müslümanm kabul etmek mecburiyetinde olduğu (farz-ı ayn) İslâm'ın beş şartından biridir. "Gücü yeten[91] her müslümanm -kadın olsun, erkek olsun ömründe bir kez Ka'be'yi ziyaret etmesi gerekir. Arabistan, eski dünya olarak bilinen üç kıtanın ortasında yer alır. Dolayısıyla Mekke, coğrafî olarak bile bu eski dün­yanın merkezi veya Müslümanların benimsediği ifa­de ile arzın göbeğinin[92] (Nafı Zemin)" üstünde bulu­nur.

Hac ibadeti, normal elbiseyi çıkarmayı ve herke­sin ihram denilen basit ve mütevazı bir elbise giymeyi gerektirir. Aynı şekilde hac ibadeti çok dikkatli bir ha­yat sürmeye sevkeder; hacılar, Mekke'de veya civarın­da kaldığı Hacc süresince her türlü aşırı zevk-û sefa­dan kaçınmalıdırlar. Bu ibadeti icra ederken bir kral ile maiyetinin aynı elbiseler içinde omuz omuza birlikte ibadet ettiğini görmek gerçekten huşu veren bir man­zaradır. İnsan, Kur'an'ın Kıyamet günü ile ilgili tasvir­lerinin gözü Önünde canlandığını hisseder: "Bugün hü­küm kimindir? Kahhâr olan tek "Allah'ındır.[93] Haki­katen dünyanın her tarafından gelen çeşitli insanların, böyle bir toplantısı ve Ademoğullarmın tam bir eşitliği başka hiç bir yerde bulunamaz. Senede bir yapılan İslâm'ın Hacc'ı işte böyle bir ibadettir.[94]

(87)  İslâm'ın insanı evrenselleştiren başka bir müessesesi de Hilafet'tir. Hz. Peygamber son nefesini verdiğinde, bir kaç tanesi dışında o zamanın müslü-manları, tüm müslümanlann sadece tek bir idarecileri­nin olabileceği sonucuna vardılar. İslâm devleti daha o dönemde, doğduğu yer olan Arabistan sınırlarını taş-mıs olmasına rağmen devletin bütünlüğü sadece bir vüzyıh aşkın sağlam kalabildi. İslâm devletinin vatan­daşları kadar başka devletlerin vatandaşları, sözün kı­sası dünyanın her yerindeki müslümanlar Medine'deki Halife'yi? daha sonra Şam'dakini Müslümanların ko­mutanı olarak tanıdılar. Şam'daki Emevî hanedanının yıkılmasından sonra İslâm dünyası ilk önce ikiye son­raları daha fazla bağımsız devletlere bölündü. Fakat Peygamberin halefinin kim olacağı düşüncesi müslü­manlann aklından çıkmadı. Aynı dönemde birden fazla kimsenin hükümdarlık iddiasında bulunması, tezat teşkil etmekten ziyade bu görüşü destekler. Çünkü her-biri, ülkenin ve hakimiyetin tümünün peşinde idiler.

(88) Şimdi, önemsiz ve küçük bir Haricî grubu dı­şında, taraftarı hemen hemen hiç kalmamış merkezi bir hilafet kurumunun arzulanması hususunda Müslü­manlar arasında hiçbir fikir ayrılığı yoktur. Hilafet ko­nusunda, Sünnî ve Şiiler arasındaki ayrılık peygam­berden hemen sonra seçilen kişinin sadece şahsıyla il­gilidir. Peygamberin hem yeğeni hem damadı olması dolayısıyla Peygambere halef olmanın Hz. Ali'nin ve onun soyundan gelenlerin hakkı olduğuna inanmak Si­ler için dini inancın bir esasıdır. Halbuki Sünnîler, as-

jında, Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Osman'ın bu makama, |eme^ hemen tüm müslümanlarca seçildiğini ve geçici tiWl      Peygamberin dünyevî makamına sırasıyla geç-uuennı ve Hz. Osman'ın şehadetiyle Hz. Ali'nin seçil-ö         Yine Onlara göre, Hz. Ali kendinden  nial?im ^Sal edenlerle samimî bir şekilde işbir- SUretiyle onlara hürmet ve saygıda kusur

(89) Sözkonusu saygıdeğer zatlardan hiçbiri artık hayatta olmadığına göre bu meseleyi kolayca düzenle­me hususunda hâlâ bir fırsat mevcuttur. Hz. Peygam-ber'in, Müminler için manevî bir mürşit olduğu kadar devlet reisi olduğu da inkar edilemez. Şimdiye kadar manevî mürşittik sözkonusu olunca, Sufîlerin çok ta­raftarı olan Nakşîbendiyye'nin küçük bir kolu hariç, Sünniler arasında bile tüm tarikatler arasında, Hz. Al­i'nin Peygamberin doğrudan doğruya halefi olduğu hu­susunda ittifak vardır. (Nakşibendî tarikatı manevî sa­hada haleflerin birden fazla olmasının caiz olduğunu kabul eder. Böylece Nakşibendiyye'ye göre Hz. Ebu Be­kir -sadece tek değil- Peygamberdin bir halen idi.) Yine iş geliyor dünyevî iktidara dayanıyor. Bunun geçici bir şey olduğunda herkes hemfikirdir. Hatta Sünnîler, Hz. Ebu Bekir'in bu makama ezici bir çoğunlukla seçilmek­ten başka bir hakkı olmadığına inanırlar. Demek ki, ih­tilaf Hz. Peygamberin kendisinden sonra Hz. Ali'yi dünyevî hilafete doğrudan doğruya tayin edip etmediği noktasında düğümleniyor, ilgili zevatın vefatından onüç asır sonra meselenin daha fazla irdelenmesinin günümüz için hiçbir pratik faydası yoktur. Hz. Alinin (Vasiyyu Rasulillah, Allah Rasûlünün arzusunu yerine getiren) şeklinde adlandırılmasına Sünnîler'in bir şey dediği yok; çünkü kanunî bir vasî ile bu vasiyetten fay­dalanan, kanunen eşit değildir.

(90) Genel seçimin yapılamaması halinde şüphe­siz Halife'nin kendi halefini tayin etmiş olması gerekir­di ve her zaman da böyle olmuştur; bu durumun Şiiler'de de Sünnîler1 de de hep böyle sürdüğünü görmek­teyiz.[95]

 

IX. Bolum

 

İslâm'dan Önce Uluslararası Hukukun Tarihi

 

(91) Montesquieu açıkça şöyle beyanda bulun­muştu: "Her millet bir uluslararası hukuka sahiptir. Hatta, esirlerini yiyen İrokuvalar'ın bile bir uluslarara­sı hukukları vardır. Elçiler gönderir, elçiler kabul eder, savaş ve barış hukukunu bilirlerdi. Ancak kötü olan husus şudur ki, bu uluslararası hukuk doğru esaslara dayanmazdı.[96]

(92) Fakat, eskiden ilkel ve hatta vahşi olmıyan hangi millet vardı? Burada, çeşitli halkların, medeni milletler camiasında erken ya da geç yer almasına ne­den olan sebeplerin üzerinde uzun uzun durmayı ge­rekli görmüyorum. Dahası, yaratıkların en çabuk kav­rayanı insan olduğunu söylemek gerekmez; ancak aynı şartlar altında olan unsurların benzer düşüncelere sa­hip olacakları hususu gözden uzak tutulmamalı. Za­man olarak sonra gelenlerin, önce yaşamış olanların düşüncelerini herhalükarda benimsemek mecburiye­tinde oldukları şeklinde bir sonuca varmak saçma olur.

(93) Uluslararası İslâm Hukukunun gelişimine batkıda bulunabildiği kadarı hariç, başka milletlerin uluslararası hukuk tarihine ayrıntılı bir şekilde girme­yi gerekli görmüyorum. Bilinen insanlık tarihinin, Süerler'le başladığı doğal olarak müphem bir şekilde  ifade edilir. Fırat ile Dicle arasında yer alan vadilerde yaşayan insanlar, birbirleriyle ilişki kurma hususunda imkanlara sahipti. Fakat Suriye halkının, kendi kay­nak ve kabiliyetleri yanında, daha önce yaşamış insan­ların birikmiş tecrübelerinden faydalanmak gibi daha büyük avantajları vardı. Dolayısıyla, Akdeniz kıyısında yaşayan halkın özel bir önemi vardır. Karşılıklı ilişkiler onları, sadece mal mübadelesine götürmedi aynı za­manda karşılıklı fikir alışverişine de şevketti. Nitekim büyük medeniyetler, sırasıyla Mısır, Suriye, Kartaca, Yunanistan ve Roma'da serpilip gelişmişlerdi. Tüm bu ülkeler Akdeniz havzasında yeralırlar. Mısırlı Ramses II (M.Ö.1292 ila 1225 arası hüküm süren Sesostris) ile antlaşma metninde Hitaser olarak geçen (Hitayların reisi, günümüzdeki Hatay) Kuzey Suriye'de yaşamış olan Hititler'in kralı arasında yapılan antlaşma, gümüş bir levha üzerine Hititçe yazılmış şekilde zamanımıza kadar gelebilmiş muhtemelen en eski diplomatik bir belgedir. Bu antlaşma, her iki ülkenin tanrılarının hi­mayesi altında bulunan bu iki kral arasındaki büyük Suriye savaşını sadece sona erdirmiyordu, aynı zaman­da tarafların düşmanlarına karşı bir ittifakı da öngörü­yordu. Bu antlaşma ile her iki ülkenin ticaret ve sana­yisi korunuyordu. Birinde suç işleyen biri öbürüne sığı­nırsa iade edilecekti. Fakat iade edilen bu insanlara belli cezaların uygulanmamasını da açıkça şart koşu­yordu.[97] Finikeliler Yunanlılar'a, medeniyetin ilk şartı olan alfabe gibi bir unsuru yermişlerdi. Suriye-Filis-tin'in başka bir halkı olan İbraniler, yani Yahudiler, Musa ve Tevrath dönemde, kendilerine özgü bir mede­niyeti geliştirdiler. Yahudiler, Amalikalar (o devirde Fi­listin'de yaşayan Arap kabileleri) gibi bazı yabancı mü' letlerin can düşmanı idiler. Ve bunlarla, nasıl olursa ol­sun hiçbir antlaşma yapmaya yanaşmadılar. Amalika larla savaştıkları zaman, sadece harp meydanında si­lah tutan savaşçıları değil, bunlarla beraber yaşlı, kaçolukçocuğu hata evlerde emzikte olan bebekleri vhctan geçirdiler. (Bakınız, Kitab-ı Mukades, Samuel 13)- Bununla beraber, düşmanlık beslemedikleri b ska milletlerle, uluslararası ilişkilere sahip idiler. El­ler son derece saygın kabul edilir ve yapılan antlaş­malara içtenlikle uyarlardı.[98] Ahd-i Atîk (Tevrat) etki­lini -Hz. İsa, Yahudiler arasında doğduğu için- hıristi-vanİığı kabul eden Avrupa halkları yoluyla tüm dünya­da sürdürdü.

(94) Gelelim Avrupa'ya. Yunanlılar geniş çapta Fi­nike kültürünün etkisi altında kalmışlardı. Ancak dar görüşlülükleri nedeniyle, geliştirdikleri uluslararası hukuk sistemi, Yunan yarımadasında yer alan Site Devletler arasındaki bir hukuk şeklinden ileri geçeme­di. Yunanlı olmayan herkese barbar denilirdi. Nitekim Aristo "barbarların Yunanlılara köle olma tabiatı ile yaratıldıklarını[99] ileri sürmüştü. Eflâtun[100] kendi ırk-daşlarına, karşılıklı ilişkilerinde daha yumuşak dav­ranmalarını tavsiye ettiyse de böyle bir muamelede Yu­nanlı olmayanların faydalanmaları hususunda hiçbir şey söylememişti. Yunanlı milletlerin (Yunan milletleri ifadesi ile çeşitli site devletlerin vatandaşları kastedili­yor.) hukuku oldukça gelişmiş ve hatta bir çeşit Millet­ler Cemiyeti, çok sayıda site arasında tesis edilmişti. Böyle bir birliğe örnek olarak, Delfi Amphictyonic Ce­miyeti Sözleşmesi dikkat çekicidir:

"Biz, Amphictyonic şehirlerinden hiçbirini tahrip etmiyeceğiz, savaşta-barışta akan sularını kesmiyece-gız, bunu başka biri yapmaya kalkışırsa ona karşı gele­ceğiz ve onun şehrini yıkacağız. Bir kimse tanrılarına yağmalar veya bu niyette olduğu bilinir ya-ı deki kendi mabedinde olan şeylere karşı ihanet içine girerse biz onu; elimiz, ayağımız ve sesimizle, velhasıl sahip olduğumuz araçlarla cezalandıracağız[101]

(95) Yunan Uluslararası Hukuku hakkındaki ay­rıntılı bir araştırma için, C. Philipson'un The Internati­onal Law and Custom of Ancient Greece and Rome (iki cilt) ve mükemmel bibliyografyasına bakmak çok fay­dalı olur.

(96) Roma, siyasî bakımdan Yunanistan'ı fethetti fakat çok geçmeden Yunan da onu fikir yönünden tes­lim aldı. Romalılar kendi kanunlarını geliştirdiler. Ni­tekim, Fetials denilen ve kahinlerden oluşan bir heyet kurdular. Bu heyet, savaş ilan edildiği, barış yapıldığı, dostluk veya ittifak antlaşmaları açıklandığı, Romalıla yabancı bir devlete karşı uluslararası bir davası ve­ya bunun aksi olduğu zaman yabancı ülkelerle olan ilişkileri deruhte ederdi. Roma ile dostluk antlaşması olmıyan bir Devletin vatandaşlarının hayatı ve malı, Roma Devleti'nin topraklarında güvenlik içinde değildi. Böyle insanlar, kendileri köle yapılabilir ve malı da müsadere edilebilirdi. Sadece elçiler bundan istisna edilmişlerdi. Dost ülkenin vatandaşları ise kanunun koruması altında idi ve bunlarla ilgili adalet, yabancı­lara mahsus yüksek bir yargıç (Preator peregrinus)[102] tarafından sağlanırdı.

(97) Roma İmparatorluğu Suriye ve Mısır'ı da ida­re etti. Böylece İranla ortak uzun bir huduta sahip ol­du. Bunun neticesi olarak, iki rakip devlet arasında bi­tip tükenmek bilmiyen husumet savaşları sürüp gitti. Daha sonra Roma İmparatorluğu ikiye bölündü. Bura­da, bizi ilgilendiren Bizanslıların Doğu Roma impara­torluğu'dur.

Şüphesiz Doğu Roma İmparatorluğu, Yunanlılar1-, mukabili Batı Roma İmparatorluğundan daha faz­la etkilenmiştir. Bununla beraber, Arapların ticaret ve diğer çıkarlarını yönlendirdikleri ülkelerdeki hayatı fvine de), Roma Hukuku'ndan adapte edilen Justinyen kanunları düzenliyordu. Roma barış hukukuna özellik­le de özel uluslararası hukuka oldukça gelişmiş bir hu­kuk gözüyle bakabiliriz. Fakat savaş hukuku komutan­ların şahsî görüş ve davranışlarına dayanıyordu. Sa­vaşçıların hareketlerinde uydukları kaideleri, İran ve başka milletlerle sürdürülen savaşlardaki davranışları­nı irdeleyip çıkarabiliriz.

(98) Arabistan yarımadası hem Bizans hem de İran imparatorluklarıyla ortak sınırlara sahipti. Her iki imparatorluk, Arabistan'ın çeşitli bölgelerinde, hal­kı tamamiyle Arap olan, müstemleke, yarı bağımsız ve tampon devletler kurmuşlardı. Daha önce gördüğümüz gibi, İslâm Hukuku'nu sadece Araplar değil, Suriye, Iran, Mısır, Türkistan v.s. gibi ülkelerden birçok insan, daha başındanberi işbirliği yaparak geliştirmişlerdir. Uluslararası İslâm Hukuk tarihi konusunda çalışma yapan araştırmacı, Roma, İran, Budist ve daha başka uluslararası hukuk sistemlerini de ele alacaktır. Ulus­lararası hukuk açısından sadece Arabistan'daki şartla­rı anlatmak benim için kafi gelecektir. Çünkü, Müslü­manların uyarlama, değiştirme, ilave ve benimseme suretiyle esaslı bir şekilde faydalandıkları bu ülkedeki hakim kurallardı.[103]

 

İslâm Öncesi Arabistan

 

(99) Miladî 7. asrın başlarında bizatihi Arabistan,  sıralarda, esasta kabileciliğe dayanan sivasal grupların kümelenme manzahald arzediyordu Kabileler ya göçebe ya da yerleşik Hatta bir ve aym olan bir kabilenin farklı iki yaşam biçimim benimse-ı- Yerleşik Arapların genelde kendi Site-Devletleri vardı. Her şehrin, haklarını kullanma ve vatandaş olmanın getirdiği sorumlulukları yerine getirmek için, rahatça toplanmalarına (gereksiz yoğunlukta olmayan) yetecek asıl ve mücavir toprağı vardı. Ortak bir dili ko­nuşmalarına, aynı panayırlara katılmalarına, aynı ka­hinlere danışmalarına, genel olarak aynı tanrılara tap­malarına (ve büyük çapta aynı adetleri paylaşmaları­na) rağmen bağımsız Site-Devletler şeklinde ayrılmala­rı, hakim güçler arasındaki ilişkileri tanzim eden huku­kun gelişmesine imkan sağlamıştır. Böylece otonom şeklinde idare edilen toplulukların durumu, bir başkasınkinden, diyelim Avrupa devletlerininkinden, ulus­lararası hukukun uygulanış ve tesiri bakımından esa­sen farklı olduğu söylenemez. Araplar'ın fıtraten birbir­lerine yakınlıkları çeşit çeşit şehir idarelerine ayrılmış olmalarına rağmen onlara pratik olarak tek millet damgasını vurduğu doğrudur. Fakat uluslararası huku­kun gelişmesi, bağımsız siyasî toplulukların varlığını gerektirir; ırk, dil, din ve daha başka hususlarda farklı olmayı değil. Her şehrin dikkate değer özelliği, müsta­kil ve kendi kendine yeterli olması idi. Araplar'ın aşın derecede soy (neseb) takip etmeleri şehir şehir kendi kabuğuna çekilmiş bir durumu ortaya çıkarıyordu. Bu ayrılık ve başkalarından soyutlanma ruhu siyasal birli­ği imkansız kılıyordu. Site devleti benzeri kabile ve ka-bileciliğe göre yerleşim hali Araplar göre sıkıcı bir so­yutlanma değil aksine yaşayan bir realite idi. Ona çö­zülmeyen bir bağ ile bağlı, hayatım onun için vermeye her an hazırdı. Çünkü şeref ve haysiyetini, bütün varlı­ğını ona borçlu idi. Araplar, Arap olarak birlik gayesini güderler, fakat vatandaş olarak sürekli hedefleri adem-i merkeziyetçilikti ve hemşerilik iddiaları her zaman akrabalık duygularına üstün gelmiştir. Yetenekler1 çok yönlü olmasına rağmen kendi Site-Devlet ve yenişim alanlarının sınırları dahilinde uygulamak için b1' saha bulurlardı. Gerçi Mühendislik alanında büy eserler yapmadılar. Fakat onların ilgileri, geniş

ş imparatorluklar[104] kurmaktan ziyade dünce ve ruh (şiir demek istiyorum) alemini fethetme nünde idi. Yaradılış özellikleri, mesela, Yunanlılara Affolunan ilim sevgisinin, Finike ve Mısırlılara isnad servet edinme arzularının aksine Araplar'ın[105] sevgisine sahip olmalarıydı. Siyasal bakımdan b'rlik gösterme kabiliyetinden uzak oldukları söylene­bilir Ancak, bir halkın[106] gerçek medeniyetini gösteren fikir ve düşünce birliğine sahiptiler.[107]

(100) Tabiatın sunduğu güzel ve kolay hayat şart­ları sayesinde eski çağlarda, özellikle Yemen'de, ger­çekten büyük imparatorluklar tarih sahnesinde görün­müşlerdi. Bununla birlikte, İslâm'ın doğuşunda oralar­da da karışıklıklar sürüyordu. Eski ve meşhur impara­torluklar küçük küçük şehirlere ayrılarak parçalanmış­lardı. Umman, Bahreyn ve benzeri ülkeler gibi yabancı hakimiyeti, (sömürge olanlar) altında olan memleket­ler, göçebe ve yerleşik şeklinde bölünmüş olsalar bile oldukça zengindiler.

(101) Sadece Arabistan'ın Site-Devletleri değil, gö­çebe halinde yaşayan kabilelerin büyük çoğunluğu siya­sî kişilik bakımından aynı karekterde idiler. Siyasal ba­ğımsızlık yönünden biri diğerinden aşağı değildi. Farklı mevsimlerde değişik yerlerde yaşamalarına rağmen o yerlere sahip idiler. Tıpkı herhangi bir devlet gibi, adale­ti dağıtırlar, savaş açarlar ve antlaşmalar yaparlardı.

(102) Bellum omnium contra omnes= herkesin herkese karşı savaş halinde olması; Arabistan'ın tabiî durumu olarak sık sık tasvir edilmiştir. Bu, belli bir dereceye kadar doğru olabilir. Fakat Arap kabileleri için, bağımsız devletlerin sahip oldukları aynı ayrıca­lıkları kabul edersek -ve niçin olmasın?- nefret de son bulur. Siyasî bir kimliği ve pasaportu olmayan bir kimse çağımızda bile umduğu iyi bir muameleyi göre­mez. Yine de Arabistan'da, kabileler arasındaki sü­rekli mücadele, Arapların barış içinde yaşamaları için bir yolunu bulmalarını engelleyememiştir. Mese­la, dost olmayan kabilelere reva görülen zorlukları ol­dukça yumuşatan haram aylar (Allah'la yapılan söz­leşme)[108] kurumunu geliştirmişlerdi. Yine Araplar'ın geliştirdikleri ve bir sanat düzeyine çıkardıkları yol re­fakati müessesesi aç Bedeviler arasında can ve mal em­niyetini sağlayan başka bir yoldu. Klasik bir yazardan yapılan şu alıntı bu büyük müessese hakkında bir fikir verir sanırım:

"Dûrnetulcendel'e (Arabistan'ın en kuzeyinde yer alır) gitmek üzere Yemen veya Hicaz'dan kalkan bir tüccar, Mudarhlar'ın oturduğu yerlerden geçerken Ku-reyşli bir koruma almak durumundaydı. Çünkü Mudar ve bunların mütefikleri başka kabileler, Kureyşli tüc­carları taciz etmezlerdi. Bunun gibi, Kelbîler de Ceh-moğulları'nın mütefikleri olmaları nedeniyle Kureyşli-ler'e asla zarar vermezlerdi. Tayîler, Esedoğulları'yla dost olmalarından dolayı Kureyş tüccarlarına dokun­mazlardı. Bu tüccarlar Irak'a gitmek istediklerinde, (Kays b. Sa'lebe'nin kabilesinden gelen) Amr b. Mır-sadoğulları'nın koruma hizmetinden yararlanırlardı. Çünkü, Rabia kabilelerinin yerleşmiş olduğu bu ülke­lerde tüccarları bunlar koruyordu. Bahreyn'deki sakkar'a (Doğu Suudi Arabistan'ın şimdiki modern Ah'qehri) gidildiği zaman Kureyş muhafızları aranırdı... O zamanlar Umman'da Recep ayının 20'sinde Suhar onayın açılır ve beş gün sürerdi. El-Cülenda b. el-Müstekbir, tüccarlardan onda bir vergi alırdı. Bundan onra Arabistan'ın iki büyük limandan biri olan Dabâ anayıi gelirdi. Burayı, Sind'den, Hindistan'dan, Çin'­den Doğu ve Batı'dan gelen insanlar ziyaret ederdi. Arabistan'ın güney ucunda yer alan Mahara panayırı­na giden tüccarlar yanlarına Muharipoğulları'ndan muhafızlar alırlardı.... Bununla beraber, Aden fuarları­na gitmek istiyenler beraberlerinde muhafız almazlar­dı Çünkü burası, bir Devlet toprağı idi ve güvenlik sağlamdı... Hadramut'taki Rabiya panayırında Ku-reyşliler'i Akil el-Muraroğulları korurdu. Kureyşliler'in dışındakilerden Kindeli Masrûkoğulları sorumlu idi. Verilen bu hizmet, sözkonusu kabilelere itibar sağlardı. el-Muraroğulları, Kureyşliler'in yardımıyla rakiplerini tasfiye edip yerlerine geçmişlerdi.[109] Arabistan fuarları­nın en büyüğü Ukaz panayırı idi ve burayı, Kureyş, Havazin, Gatafan, Eşlem, Ahabiş, Adi, ed-Diş, el-Haya ve el-Mustalık kabileleri ziyaret ederdi".[110] İslâm öncesi Arabistan tarihinde, fert olarak muhafızların sayısız Örnekleri vardır.[111]

(103) Milletler hukukunun bir diğer maddesi Mekkeliler'in geliştirdikleri ilâf veya el-ilaf uhud[112] (ilâf yahut sözleşmeleri) idi. Ticaret kervanlarının toprakla­rından tam bir güvenlik içinde geçmelerini sağlamak için Araplar, Suriye, Habeş, İran, Yemen v.s. ülke hü-kümdarlanyla antlaşmalar yaptılar ve hatta imtiyazlar elde ettiler. Mekke zenginleri, bu çeşitli ülkelere giden ticaret yolu güzergahında oturan birçok kabileye, onla­rın temsilcileri imiş gibi, mallarını ticaret maksadıyla komisyonsuz taşımayı vadeder, yahut topraklarından güvenli geçişi sağlayacak antlaşmalar yaparlardı.[113]

Gerekli ücretin ödenmesi şartıyla İran ve yabancı başka ülke vatandaşları da bu teşkilatın hizmetlerin­den faydalanabilirdi.[114] Yukarda zikredilen imtiyaz ve imkanİar elde etmek için Mekkeliler elçiler göndermek durumundaydılar; bu münasebetle sayılan ülke isimle­rinin çokluğu, Mekkelilerin diplomatik münasebetleri­nin ve aynı şekilde Mekke makamlarının ufuklarının genişliğim gösterir.[115]

(104) Özel gayeler yahut sürekli işbirliği husu­sunda yapılan kabile antlaşmaları ülkenin her yerinde büyük ölçüde revaçta idi. "imzalanacağı" zaman birçok törenler düzenlenirdi: antlaşma metinlerinin karşılıklı ıbadelesinden önce,[116] kaldırılan şarap kadehlerine i rafların kanından damlatılır, kokular sürülür,[117] ateş-vakıhr,[118] (antlaşmanın başında yakılan 'Nar'ül-Hilf - antlaşma ateşi, kadın esirlerin serbest bırakılmasını eleyen Nar'ul-Fida -zira bunların gün ışığında nması onlar için onur kırıcı kabul edilirdi- fidye başın ön tarafından bir tutam saçın kesilmesi, ta­rafların tırnaklarını kesip bir göçüğün[119] altına gömme­si yaygı uygulanan el sıkışma hareketinden başka çeşitli vesilelerle yapılan bunlara benzer da­ha birçok davranışlar sayılabilir. Prof. Krenkow bir de­fasında bana; bir muahedeyi, güvenli bir şekilde koru­mak üzere bir usulü klasik Arap edebiyatının bir yerin­de okuduğunu söyledi. Anlattığına göre, antlaşmanın belgesi ikiye ayrılıyor ve herbirini bir taraf yanında muhafaza ediyor. Antlaşma metnine başvuru ihtiyacı ortaya çıkarsa her iki parçası bir araya getiriliyor. Şüp­hesiz, esas metnin sahtesi ile değiştirme ihtimali de böylece ortadan kalkmış oluyor. Kureyş kabilesinin Peygamber ailesine karşı almış olduğu boykot kararı Ka'be[120] duvarına asılmıştı. Bu tip antlaşmalarda bazı belli formüller revaçta olduğu görülüyor, Mesela, "kan davanız benim de davamdır. Kam bağışlamanız benim de bağışlamam sayılır." gibi. (İbn Hişam, s.297).

(105) Bu konu bizi, elçilik heyetleri sonucuna gö­türür. Nitekim yabancı ülke başkanlarını ziyaret eden Arap reisleri ve Arabistan'a gelen yabancı elçilerin zietı konusunda çok geniş bir literatür (kitaplar). Habeşliler'e karşı yardım istemek üzere Yemenliler,

Medine'ye bir heyet gönderdiler.[121] Yemendeki Ma'rib barajının duvarında, Ebrehenin uzun bir yazısı vardır. Bu duvarı tamir ettiren Ebrehe yazısında, bu tarihi günde (muhtemelen barajın açılış gününde) Bizans İmparatoru[122] dahil olmak üzere çeşitli hükümdarların elçilerini kabul ettiğini kaydeder. Arabistan'da kabile­ler ve şehir devletleri arasında teati edilen elçilerin sa­yısı belli değil. Mekkeliler, Habeşistan'a sığınmış müslüman mültecilere karşı Necaşi'nin Sarayına iki kez heyet gönderdiler.[123] Müslüman olmadan önce Hz. Ömer, Mekke'nin soydan gelen [124]sefiri ve sözcüsü (sefir ve manafıri) idi. İbn Abdi Rabbih şöyle der: "Ne zaman savaş çıkarsa Ömer sefir ve sözcü olarak gönderilirdi; yabancı bir kabile Kureyş'e karşı meydan okur, üstün­lüğüne karşı gelse, yine oraya gönderilen ve cevap veren o idi. Ve Kureyş, onun her dediğini onaylardı.[125] [İster cahiliye ister İslâm dönemlerinde olsun elçiler daima güven içinde idiler.[126]

(106) Tüm Çöl Yarımadası için tek bir merkezî otorite olması anlamında Arabistan'da hiçbir birlik ol­mamasına rağmen, -o kadar ki Wellhausen'e göre bu, "ein Gemeinwesen ohne obrigkeît"[127]hiçbir üst otori­tesi olmıyan topluluk- İslâm'dan önce güçlü akımların merkezî bir birlik için daha o zamandan beri çalışmak­ta olduğu inkar edilemez. Nitekim, Mekke'den Bah­reyn'e (el-Ahsa'ya), Dûmetulcendel'den Mahara'ya kadar, refakat ve güvenlik sisteminin nasıl işlediğini görmüştük. Hatta ben, -siyasetten ayrı, farklı olarak-Arabistan Yarımadasında bir ekonomik konfederasyo­nun daha o zamandan tamamlanmış olduğu neticesini çıkarabilirim. Çünkü, Arabistanda düzenlenen fuar­lar hakkında çalışırken, garib bir hikayeyi öğreniyo­ruz. (Nihayesinde Kalkaşandî, el-Haber an'il-beşer ad­lı eserinde Makrizî gibilerin arasında) Muhammed b. Habîb ve Marzukî, İbn Kelbî'ye dayanarak, düzenle­nen fuarların sıralamasının şöyle olduğunu kaydeder­ler:

(107) Haritaya bakan bir kimse, bu çizelgenin Ku­zeyden Doğuya, Doğudan Güneye, Güneyden Batıya ve Batıdan Kuzeye bütün Arabistan'ı kateden bir yolculu­ğu ifade ettiğini hemen anlar. Yararlandığımız yazar­lar, sözkonusu fuarların yerel değil aksine, ülkenin uzak köşelerinden hatta ülke dışından insanların gelip alışveriş yaptığı fuarlar olduğunu özellikle belirtirler. Mesela, Mekkeliler'in Rabia ve Dûmetülcendel fuarları­na iştirak ettiklerini; yahut Eslemliler ve Gatafanhla-fın da katıldıkları Ukaz panayırına giderlerdi. Tüccar­ların, doğal olarak hepsi olmasa da, fuarların birinden öbürüne gittiğini zikrederler. Yine, bunların Arabistan çapında olan fuarlar olduğunu görüyoruz. (Arabistan'ın Büyük Pazarları)[128] Yoksa, Mecenneh"[129] Bedr ve Huba-şe[130] ve benzeri bölgesel birçok (fuar) panayırların da­ha mevcut olduğunu da kaydederler.

(108) Arabistan'da merkezileşme eğilimlerinin varlığım gösteren başka bir kanıt, müşterek hakemle­rin varlığı idi. Doğruyu söyleyen bu tarafsız kimseler ve kâhinler, kabile ve akrabalık derecelerine bakılmak­sızın herkesçe başvurulan kimselerdi. Amir b. az-Zarib ve benzerleri, tarafsızlık ve kendilerine gösterilen say­gıya sebep olan isabetli görüşleri hakkında mesel ol­muş birçok menkıbe bırakmışlardır.[131]

(109) Arabistan'daki başka uluslararası kanunlar sında, himaye, eman, ciran,[132] iltica,[133] yabancıla vatandaşlığa kabulü ve iskanı, mevali[134] hulefa, abancılara karşı misafirperverlik[135] ve hatta gemi kay ıarı[136] üe ilgili düzenleme ve kanunlarla karşılaşırız.

(110) Son olarak, fakat diğerlerinden daha az önem­li olmayan Cürhümîler zamanında kurulan, İslâm Pey­gamberi Hz. Muhammed'in gençlik döneminde tekrar ihva edilen (etkileştirilen) bir topluluğu, meşhur Hilfü'1-Fu-dûl'ü zikredebilirim. Üyeleri, ister yabancı   ister kendi hemşerileri olsun şehir hudutları içinde bir haksızlığa uğ­ramış olan kimsenin yanında yer almaya ve adalet yerini buluncaya kadar, onu terketmemeye yemin etmişlerdi.[137]

Tanrı ile sözleşme = haram aylar denilen mütare­ke aylarına riayet etmeyenlere karşı harekete geçmek üzere kurulan ve çeşitli fuar merkezlerinde faaliyet gösteren Zade isimli bir örgüt daha vardı. (Bak. Yaku-bî, Tarih cilt, I, s:314-15). Yine, genel barış ve adaleti sağlamak için Mekke'de kurulan bir başka kuruluş Hil-fus-sılâh idi. Bunun için bakın, Zübeyr b. Bekkâr, Ne-seb Kureyş, yazma, Köprülü, İstanbul varak 97a.

(111) Harb hukuku ile ilgili kanunların başkaların­dan daha cok geliştirilmiş olduğunda, şüphe yoktur. Sa­vaş ilanı, [138]düşmana, malına ve harp esirlerine yapıla­cak muamele,[139]ganimetin taksimi,[140] sefere çıkan ordu­nun başındaki komutanlara verilen yetkiler,[141] casus­lar,[142]ateşkes ve mütareke,[143] barış müzakereleri[144] ve daha bir çok başka konu hatta düşmandan ayrılmak için farklı üniformalar,[145] sert veya yumuşak olmasına bakılmaksızın, pek fena sayılmayacak şekilde düzenlenmiştir.

(112) O dönemde tarafsızlık da bilinmeyen bir hu­sus değildi, bu konuda, daha sonra, bu kitabın dördün­cü bölümünde (608. Paragrafta) ele alacağımız gibi önemli Ölçüde materyal vardır.[146]

 

IX. Bölüm (Tekrar)

 

Îslâmî Uluslararası Hukukun Tedvin (Yazım) Tarihi

 

(112 tekrar) Barış ve tarafsızlık dönemlerinde ol­duğu gibi savaşta da devletin yönetilmesi anlamında Uluslararası İslâm Hukuku'nun prensipleri Hz. Pey­gamberin daha ilk dönemlerinde vardır. Fakat bir bi­lim olarak sistemleştirilmesinin tarihini tayin etmek kolay olmasa gerek. Problemi aydınlatmak üzere bize yardım edebilecek bazı olayları sunmaya çalışacağım.

(a) İslâm hukukçularının ta başından beri kul­landıkları, hukukun yapısını kavrayan ve bütünüyle içine alan mefhum, konumuzun, Fıkh'm bir bölümü ve parçasını oluşturduğu gerçeğine uygun düşmesinin gerekliliğine inanılır. Yani, ibadat (ibadetler), mu­amelât (evliliğin de yer aldığı her türlü münasebetler) ve ukubât (hükümlere karşı gelmenin cezaları), kısa­cası Hukukun tüm gövdesini ifade eden Fıkh'm bir kısmı ve bölümü olduğu gerçeğini yansıtmalıdır. Hicrî 120 yılının başında vefat eden Zeyd b. Ali'nin (İmam Hüseyin'in torunu), elimizde mevcut olan Fıkıh konu­sundaki eseri Mecmu fî'1-Fıhk bile kitabu's-Siyer baş­lığı altında konumuzla ilgili bir bölümü ihtiva eder. Bu kelime o kadar yerinde bir terimdi ki, tüm ekolle­re mensub bütün fıkıhçılar eserlerinde onu korumuş­lardır. Hariciye mezhebine göre yazılan "Fıkıh" kitap­larında "Kitab'üd-Dimâ" (Kanlar Kitabı)-kaynak ki­tapları olan (en-Nîl ve Şifaü'l alıl) adlı Siyau'd-Din

Abdülaziz es-Sanıinî'nin eserinde (1389/1969 baskısı, III, 883 varak) tahkik ve tesbit ettiğim gibi- Siret'üd-Dimâ tamlamasının kısaltılmasından başka bir şey de­ğildi. Bu yazarın, kendi kitabındaki o bölümüne alıntı­larda bulunduğu Ebu'l-Abbas Ahmed b. Muhammed b. Bekr (vefatı 504 H.)'in aynı isminde bir kitabı vardı. Savaş, barış ve tarafsızlık hususundaki uluslararası hukukun konusu, İslâm ceza hukukunun bir bölümünü oluşturur; çünkü, hırsızlık ve yol soygunculuğu durum­larında hükümleri tanımladıktan sonra, isyan ve daha sonra da yabancı işgale karşı bunu uygulamak mantıkî idi. Bu her iki durum, sadece eşkiyaları (yolsoyguncu-ları) takip etme durumundan daha geniş bir sahada devletin kuvvetlerini hareket ettirmesini gerektirir.

(b) Ancak ayrı bir ilim ve araştırmanın bağım­sız bir konusu olarak, -İslâm tarihinde, ilk defa ola­bilir- Ebu Hanife ve çağdaşlarının çalışmaları ile karşılaşıyoruz. Siyer konusunda yazılan kitaplar, Ebu Hanife, talebelerine (Ebu Yusuf, Muhammed eş-Şeybanî, Züfer ve Fezârî), çağdaşlarına (Malik, el-Evzaî, el-Vakidî ve diğerleri), ikinci ve üçüncü asrın tüm yazarlarına isnad edilir. Ibn Hacer el-Askalani (Tevâlî et-te'sîs'inde s. 78) daha o zamandan beri bu­na dikkat çekmiştir. "Siyer" konusunda ilk eseri, Ebû Hanife tedvin etmiştir. El-Evzâî, Ebû Hanife hakkında bir reddiye hazırlamış, Ebu Hanife'nin ta-belesi Ebu Yusufta, Hocası Ebu Hanifeye karşı orta­ya konmuş olan bu tenkide bir reddiye kaleme al­mıştı. Daha sonraları tartışmaya İmam Şafiî de bu harekete katılmış ve Ebû Yusufun reddiyesini redde­den bir eser yazmıştır. Ben (İbn Hacer), bu son ten-kidlerin, Şafiî'nin eseri olan el-Umm'un (VII, 302-406) bölümünü teşkil ettiğini, söylerim.

(c) Ebu Hanîfe'nin bu "kışkırtıcı" kitabı yazması­nın sebebi ne idi ve niçin ilim dünyasında bir asır bo­yunca bu hengâme açıkça sürdü? Bunun sebebinin ortaya konmasının fazileti son hayıflanan alim Prof. Sey-yid Menazîr Ahsen Gilaniye aittir. Onun araştırmaları­nı, göreceğimiz gibi ben sürdüreceğim; konu akademik olmaktan ziyade siyasal idi; ve bundan dolayı önde ge­len birçok hukukçu tartışmaya katıldı ve konu ile ilgili kitaplar yazarak taraflarda yer aldılar. Hukukî-dinî açıdan konu hakkında tüm söylenecek şeyler söylenin-ceye kadar bu "tartışma" bir veya iki nesil sürdü.

(d) Şam'daki son Emevî halifelerinin keyfî idare­leri, genel olarak saygınlık telkin etmiyordu. Dahası, sonuç olarak aktif muhaliflerin sayısını giderek arttı­ran Şiî ve "Abbasî İsyanlan"nı bastırmada dikkatli ha­reket edilmiyordu. Suçsuz kişiler bu tip politikaların kurbanı olunca, buna maruz kalanlar ve akrabaları, or­taya çıkan her çeşit isyancı gruplara katıldılar. Haricî­ler, Şiîler ve Abbasîler arasında Emevî idaresine karşı beslenen kinden başka hiçbir ortak nokta yoktu. Bazı aşırı Hıristiyan mezhebleri ve Haricîler gibi, bir günah işlemenin irtidatla eşdeğer olduğuna samimî olarak inanan gruplar (bile) "kafir" halifelerden kurtulmayı is­tediler. Şiîler'in ve Abbasîler'in politik ihtirasları vardı ve her biri, iddialarını prensiplerden ziyade şahıslara dayandırıyordu. Bunlara ilave olarak, karışıklık ve ih­tilal sonucunda daha iyi bir ortam ortaya çıkar umu­duyla meydana gelen her yıkıcı hareketin içine kendini atan çaresizlik içinde olan aydınların sayısı giderek ar­tıyordu. Bunlar gerçekten büyük yığınları oluşturdu. Toplumun uzmanları, hukukçular, özellikle halk, önle­rine "fetva" gerektiren sorular ortaya koyunca ne yapa­caklardı?

(e) Nitekim Peygamber şöyle demişti: "Allah'a karşı günah işleme hususunda kula itaat edilmez" ve ikaz etmek üzere şöyle devam etmiştir: "Sizden kim bir Kötülüğü görürse onu eliyle düzeltsin, bunu yapamıyor­sa diliyle uyarsın, buna da gücü yetmiyorsa kalbi ile ona karşı buğz etsin. Bu da, imanın en zayıf derecesidir." Şüphesiz, Hz. Peygamber başka bir metinde, İs­lâm'da var olan dayanışmanın ne kadar önemli olduğu­nu da şöyle beyan etmiştir: "Başmızdaki komutanı din­leyiniz ve itaat ediniz, komutan burnu halkalı bir zenci dahi olsa!" Yine, "Yöneticilerinize karşı sabırlı olmak sizin göreviniz; işledikleri günahlar onların aleyhinedir ve Allah'a karşı hesap verecek olan onlardır." Bütün bunlara rağmen Ebu Hanife, silaha başvurmaya açıkça izin verecek kadar işi kendine dert etmişti. Gerek içer­de gerek dışarda kanlı bir isyandan korkan hukukçula­rı bu durum şok etti. Evzâî'den gelen tarihi bir söz (Cessas'm rivayeti, Ahkam'ul-Kur'an, İstanbul baskısı, 1355 H.II, 34, III, 104. ayetin tefsirinde) her şeyi özet­ler; Bize kılıcı ile gelinceye kadar; Ebu Hanife'yi des­tekledik; yani onaylamadığımız zalim hükümdarlara karşı kalkışmaya izin verinceye kadar. Binaenaleyh, Ebu Hanife düşüncelerini, akademik olarak bir kitap halinde kamuoyuna sunduğu zaman, Suriyeli hukukçu Evzaî'nin, Iraklı hukukçu Ebu Hanife'nin çıkarmış ol­duğu hükmü onaylamamasına ve hemen, Peygamberin emrettiği gibi, dayanışma ve birliğe olan ihtiyacın altı­nı çizerek, Ebu Hanife'nin düşüncesini çürütmek için bir cevap yazmasına şaşılmamak! Ebu Hanife hiciv şeklinde tenkide müsamaha etmezdi. Nitekim talebesi Ebu Yusuf -muhtemelen Ebu Hanife'nin muvafakati ile- gerekeni yaptı ve tartışmayı yüksek seviyede bir konuma taşıdı. Kısa süre sonra Emevî hanedanı orta­dan kaldırıİdı ve artık, Emevîleri gerek akademik usul­le gerek kitapların satır aralarında kınamanın hiç bir tehlikesi yoktu. Diğer çağdaşı İmam Malik'in konu ile ilgili kitabı bize kadar gelmemiştir. O tavrını şöyle ge­liştirmiştir: Nakledildiğine göre (el-Muvaffak, Mena-kıb-ı Ebu Hanife, Haydarabad Deccan baskısı, II, 164; el-Karderî, Menakib Ebi Hanife, II, 109-110 daki bilgi­leri karşılaştır) İmam Malik, bir keresinde Ebu Hanife ile Mescid-i Nebevî'de, yatsı namazından sonra ertesi günü kuşluk vaktine kadar Ebu Hanife'nin konu ile ilgili delillerini çürütmek üzere kesintisiz bütün gece tartışmışlardı. Abbasîler iktidara gelir gelmez, Ebu Ha­nife, baskı altında alınan biatin hiçbir geçerliliği ve bağlayıcılığı olmadığı yönünde bir fetva yayınladı. Fa­kat çok geçmeden Abbasîler'le uzlaştı ve Halife Man-sur'un faziletlerini Övdü. Bu tutumu, Halife'nin bütün İslâm alemine uygulamak üzere, tüm İslâm Hukuku-'nu, diğer hukuk ekollerini dışarda bırakacak şekilde kanunlaştırmasını ondan isteyecek derecede kendini ona sevdirdi. (Tartışmanın bütünü için, el-İman, Rabat, XV/10 Ağustos 1971, s. 97-11 deki, Tevhid-i Ahkam el-Fıkh Ala Eyd'il Eimme Zeyd b. Ali ve Ebi Hanife ve Malik ve'ş-Şafiî. adlı makalemle karşılaştırın). İmam Malik'in Siyer konusundaki eserini tamamladığı tarihi bilmediğimizden onun kitabını, Emevîler'den önce mi, sonra mı yazdığı hususunda bir şey söylemek mümkün değildir. Artık bundan sonra kaleme alınan, Muham-med eş-Şeybanî'nin (Serahsî'nin şerhindeki şekliyle sa­hibiz), İbrahim el-Fezarî'nin (Rabat'ta hasar görmüş bir yazma bulunmuştur), Züfer'in (kaybolduğu anlaşılı­yor) ve Vakidî'nin (Şafiî'nin Kitabu'1-Umm, IV, 176-205'de Siy erü'l-Vaki dî bölümünde kısmen korunmuş­tur) bu konudaki eserlerden siyasî mülahazalar bütü­nüyle çıkarılmıştır. Vakidî, Me'mun döneminde Bağ­dat'ın bir bölümünün kadısı olarak vefat etmiştir. Ulus­lararası hukuk konusunda yazılan kitapların artık sey-rekleştiğini görüyoruz. Çünkü konu artık tüm detayla­rıyla geliştirilmiş bulunuyordu.

(f) İslâm hukuku, kapsayıcı olmayı hedeflediğin­den dolayı konu ile ilgili kanunlar da, sadece ibadetle ilgili olanları değil, aynı zamanda, evlilikte dahil tüm sözleşmeleri, bu kanunları bozanlara verilecek cezalan içerir. Hatta genel kanunları (mesela, İmam Şafiî'nin anayasa hukukunu, kitab'üs-salat'ında namaz imamlı-S1 bahsinde tartışması gibi) da içine alır. Bundan sonra Pek tabi olarak, Fıkıh konusunda yazılan kitaplar, Uluslararası Hukuk üzerine (Kitab'üs-Siyer başlığı altında) bir bölüm ihtiva eder oldular. Ceza hukukunun bir bölümü olarak bu kısım, mantıken eşkiyahk ve yol kesicilerin tartışmasını takip eden isyan ve yabancılar­la savaşla ilgili olarak kabul edilir.

(g) İslâm'da din ve devlet her ikisi, daha Peygam-ber'in hayatının ta başından beri, aynı anda paralel başladıklarından dolayı, ister şahsî kitaplarda olsun is­ter İslâm hukukunun el kitaplarında olsun Uluslarara­sı Hukuk'un hem geneli hem özeli, başından beri geliş­tirip sistemleştirilmesi durumunda kalınmıştır. Pey­gamber (A.S.) on yıllık Medine döneminde, üç milyon kilometrekareyi fethetmişti. Hemen O'ndan sonra ge­len halifeler, İslâm ülkesini genişletmeye devam ettiler. Hz. Peygamber'in vefatından sadece onbeş yıl sonra Hz. Osman, merkez Medine olmak üzere ta Endü­lüs'ten Çin hudutlarına dayanan üç kıtada hüküm sü­rüyordu. Bu Arap "barbarları" devrin en medeni millet­lerinden daha medeni olmalarından dolayı, getirdikleri hukukları da, genişlettikleri topraklarına ayak uydur­dular. Bu hususta, Charlemagne'in hükümleri, Harun Reşid'in kadısı ve (Charlemagne'nin çağdaşı) İmam Muhammed eş-Şeybanî'nin, özel hukuk sahasında orta­ya koyduğu kanunlar karşısında çocuk oyuncağı gibi görünen hazırlığına işaret etmek yeterli olsa gerek.[147]

 

X Bölüm

 

Genel Uluslararası Hukuk Tarihinde İslâm'ın Yeri

 

(113) Dünyanın her yerinde fiilen geçerli olan uluslararası hukuk, aslında Batı Avrupa'da ortaya çık­mış bir hukuktur. Onun tarihinden bahseden yazarlar, adet olduğu üzere Yunan Site Devletleri'nden başlarlar ve bunun arkasından hemen doğrudan doğruya Roma dönemine atlarlar ve sonra oradaki bin senelik zamanı gözardı ederek şöyle derler: Ortaçağ boyunca, "Ulusla­rarası hukuka.... ne yer ne de ihtiyaç vardı.[148]

(114) Ne kültürün en basit aracı olan yazıyı Yu-nanlılar'a yeren eski Finike, ne de asırlarca kendisine rakip olan İran hakkında fazla bir şey bilmiyoruz. Yete­ri derecede bilgiye sahip olsaydık, uluslararası Yunan hukuk sisteminin sahip olduğu kaynak ve değişiklikle­rin ne dereceye kadar Doğu Site Devletlerinin etkisin­de kaldığını bilmiş olurduk.

(115) Yine, Doğu kaynaklı hukuk sistemlerinin Roma hukukuna olan etkileri yetkili birçok alim[149] ta­rafından incelenmiştir. Ben burada bu konu üzerinde durmayı düşünmüyorum. Bu bölümün ana hedefi, Oppenheim'in, Ortaçağ boyunca Avrupa'da uluslararası hukukun olmadığı, zira buna ihtiyaç duyulmadığı, birbirlerinden hemen hemen bin senelik bir zaman dilimi ile ayrılan Roma dönemi ile Çağdaş dönemleri birbirine bağlayan ara dönemde ilişkilerin mevcut olmadığı şek­lindeki ifadelerinin ne derece olaylarla örtüştüğünü in­celemektir.

(116) Bildiğimiz gibi, Yunan sisteminin karekteris-tik özelliği, aynı ırka mensup, aynı dili konuşan, aynı dine inanan, aynı adetleri benimseyen, bununla beraber bağımsız ve kendilerine ait pek te ucuza malolmayan varlıklarını korumaya düşkün sınırlı sayıda Site-Dev-letler'le ilgili olmasıydı. Aslında Yunan devletlerinin uyguladıkları uluslararası hukukun, biri, Yunan halkı arasındaki ilişkiyi düzenleyen, diğeri de dünyanın geri kalan kısmı ile ilgili olmak üzere iki ayrı ve farklı kolu vardı. Son kısmı ile ilgili kanunlar çok az geliştirilmiş ve hemen hemen hiç sistemleştirnmemiştir.

(117) Diğer taraftan, Roma döneminin başlıca özelliği, bunların kanunları sadece tek bir ırka uygu­lanmaması aksine bir bütün olarak Roma İmparatorlu-ğu'nun tüm vatandaşlarına aynı şekilde uygulanmış ol­masıdır. Aslında Roma İmparatorluğu az-çok Sezarlar'a bağlılıkları olan fakat büyük ölçüde dahili muhtariyet ve bir ölçüye kadar bağımsız birçok devletten oluşuyor­du. Sezar'ın hakimiyeti altında olan bu çeşitli devletler, birbirleriyle ne zaman bir ihtilafa düşseler, meseleyi Roma'ya ve İmparatorun kararma arzederler ve sonuç Roma hukukuna göre olurdu. İşte bizim ateşli yazarla­rımızın uluslararası hukukta Yunan sisteminin halefi veya çağdaş dönemin adaşı yahut habercisi dedikleri budur. Belki, bu ifadenin doğruluğundan bir kimse şüphe edebilir. Peki savaşta olduğu gibi barışta da Ro­malı olmayan ülkelerle ilişkilerde Romalıların gözetti­ği hükümler manzumesine niçin Roma Uluslararası Hukuk ismini vermezler? Bu hükümler iyi bir şekilde hazırlanmadığı gibi, usûl ve kaidelere bağlanacak kadar da gelişmiş olmayabilir; fakat bu hükümlere haklı olarak Roma Uluslararası Hukuk denebilir; çünkü bunlar, imparatorluğun sadece büyük bölümünde uy­gulanan idarî kanunlar değildi. Bu yanlış bir isimlen­dirme olurdu; çünkü Roma İmparatorluğu bütün dünya demek değildir. Mamafih, benim kanaatime göre Ulus­lararası Roma Barış Hukuku, Yunan sistemine göre büyük bir ilerleme idi (bak. Phillipson'un eseri); fakat Roma Savaş Hukuku, savaşçıya hiçbir hak tanımayan ve Romalı ohnıyan düşmanlara keyfi davranan yapısı ile hemen hemen aynı kaldı.

(118) Bununla beraber, Çağdaş Uluslararası Hu­kuk Sistemi, savaşan bir devletin, sulh zamanında dost bir devletin sahip olduğu gibi haklara sahip olduğunu, savaş bazı hakları azaltsa da, bağımsız bir devletin bir çok hakkının, taraflar birbiriyle savaş halinde olsa bile, dokunulmaz olduğunu kabul eder.

(119) Bu nasıl oldu? Çağdaş Avrupa sisteminin Roma sistemi üzerine oturduğu söylenir. Ve biz de, Ro­ma hukukunda bu tavır değişikliğini yapacak hiçbirşe-yin mevcut olmadığını görmüş bulunuyoruz. O halde bu durum, katışıksız bir çağdaş yaklaşım mı veya Hıristiyanlığın etkisi mi, yoksa başka bir şey midir?

(120) Önce Hristiyanhğı ele alalım. Avrupa halkı Hıristiyanlığı çok erkenden kabul etmeye başlamış ol­makla beraber, Hz. İsa'nın telkin ettiği sevgi öğretisi, uluslararası hukukun gelişimine pek uygun düşmedi. Matthew, İncilinde (v, 39), İsa'nın sözü olarak şu emrini nakleder: "Kötülüğe karşılık verme! Her kim sağ yanağı­na bir tokat vurursa ona öteki yanağını da çevir!" veya (xxii, 211): "Kılıcını yerine koy; çünkü kılıç kullanan her­kes yine kılıçla helak olacaktır". Aziz John'un incilinde Şöyle denir: "Benim mülküm bu dünyada değildir." Aynı anlamda daha başka sözler de vardır. İlkdönem Hıristi­yan Öğretisi, Belçikalı Profesör Nys'm çok açık bir şekilde tanımladığı[150] gibi, şöyleydi; bir Hıristiyan kendini savunmak için güç kullanamaz, yine zalime karşı kendi­sini korumak üzere ülke hukukuna da başvurmazdı. Prof Normani Bentwich'in kabul ettiği gibi: "Bu Ken'anîler'e karşı İbranî ruhu idi." -Ve ben burada "Roma'ya doğru geri dönüş" hareketini de ekleyebilirmiyim acaba? Sonunda, Roma'nın efendileri olan halkı bu yöne doğru sevkeden ruh, Hıristiyanlığın İncil ruhu değildi.[151] Dahası, Çağdaş Avrupa Uluslararası Hukuk teorileri for­mülle ştirilirken Hıristiyanlığın manevî gücü her zaman­kinden daha zayıftı. Papalık ve papazların siyasî nüfuzu (Klerikalizm) itibarını yitirmişti. Mesela, Avrupa Uluslararası Hukuku'nun babası olan Grotius, De Jure velli ac pacis adlı eserin Önsözünde, (s. 28) bu kitabın tedvini sırasında (1625 de yayınlandı), Avrupalı Hıristiyan mil­letlerin, kendi döneminde, savaşlarda barbarları bile utandıracak şekilde hareket ettiklerini kaydeder.

(121) Medenî Hıristiyan milletler, kendi uluslara­rası hukuklarının sağladığı yararların, 1856 yılma ka­dar, sadece Hristiyan milletlerle sınırlı olduğuna ina­nırken Hıristiyanlığın gerekli değişikliği yapmış olabile­ceği bence düşünülemez. 1856 Paris antlaşması ile, İslâm devleti Türkiye'yi medenî milletler topluluğuna kabule onları sevkeden neden ne insanî ne de dinî idi. Tamamen pratik siyasî zaruretlerden kaynaklanıyor­du. Japonya ve başka hıristiyan olmayan devletler, bu şerefe kavuşmak için daha fazla beklemek mecburiye­tinde kaldılar. Bir çok kimse bu kanaati daha sonraları bile sürdürdü. Woolsey[152] (1889) bile, uluslararası hukukun, hala, yalnız hıristiyan milletlerin kendi arala­rında karşılıklı ilişkilerde zorunlu olarak kabul ettikle­ri bir şey olduğunda ısrar ediyordu. Nitekim bir papa­lık fermanına göre, müslümanlarla yapılan antlaşma­lar hıristiyanları bağlamazdı.[153]

(122) Prof. Nys'ın[154] pek canlı tasvir ettiği gibi, hristiyanlığın beşiği olan Kudüs'ün müslümanlarca zaptedilmesi, arkasından iki patrik merkezi İskenderi­ye ve Antakya'nın düşmesi, Emevîler, Abbasîler, Türk­ler ve başka müslümanlara karşı hristiy ani arın hezi­mete uğraması, papaz sınıfını büyük bir üzüntüye şev­ketti. Sonunda, onların bu halleri bizzat Hıristiyan ki­lisesini harb felaketini arttırmaya sürükledi. Öyle ki, keşiş ve hatta papazlar, haçlı orduları düzenler oldu; ve sırf islâm'a[155] karşı savaşmak üzere Tenıpler ve Hospi-talar, Aziz John ve Teutonic ve benzerleri gibi şövalye tarikatları kurdular. Bundan başka, Prof. Walker'in[156] işaret ettiği gibi, Hristiyan ve çeşitli Avrupa milletleri, Haçlı orduları döneminde ilk defa birleşip birlik oluş­turmayı ancak İslâm korkusunun baskısı altında öğ­rendiler: ve Hıristiyanlığı kabul etmelerine ve yüceliği Papapalıkta görmelerine rağmen, daha önce hiç başaramadıkları, çeşitli Avrupa milletleri olarak aynı bay­rak altında savaşmayı gerçekleştirdiler.

(123) İspanya, Güney Avrupa ülkeleri ve Haçlı se­ferlerinin kültürel tepkileri üzerinde ne kadar fazla du­rulsa yeridir. Ancak bu bağlamda, ihmal edilmemesi gereken daha önemeli bir husus vardır. Pierre Bello, Ayala, Vitoriya, Gentiles ve benzerleri gibi uluslararası hukuk konusunda kalem oynatan yazarlar, bunların hepsi de İspanya veya İtalya'dan seslendiler ve hepsi de, İslâm'ın Hristiyanhk[157] üzerindeki etkisi sonucunda doğan rönesansm ürünleri idi. Doğuda Bağdat, Batıda Kurtuba İslâm kültürünün meşalesi olarak duruyor ve bu ikisinin arasında, Avrupa, güçlü Müslüman İmparatorlu­ğunun ya biri veya diğeri tarafından idare altına alınmak ve zorla boyun eğdirilmek korkusuyla yaşıyordu.

(124) Birçok papa ve yüksek rütbeli kilise görevli­leri gibi Lüter de Arapça'ya derin vukufu olan bir alim­di. Biz burada, Avrupa'nın her tarafından gelip Arap üniversitelerine akın eden ve İslâm hukuk ve kültürü­nü tahsil eden sayısız talebeden bahsetmiyeceğiz. Arapça'dan latinceye terceme edilen kitaplar, Avru­pa'nın eğitim ihtiyaçlarını asırlarca karşılamış olduğu­nu biliyoruz.

(125) En azından oluşum sürecinde çağdaş batı uluslararası hukukuna İslâm'ın etkisini nadiren kabul edenler arasında, biraz evvel, Orgines du droit İnterna-tional'den (bu vesile ile eserin Osmaniye Üniversitesi tarafından Urducaya kazandırıldığım söylemiş olayım) ve Walker'in eserlerinden Örnekler verdim. Listeye, Rus hukukçusu Baron de Taube'nîn Lahey Uluslararası Hukuk Akademisi'nde 1926 senesinde, islâm'ın özellik­le Rusya ve Doğu Avrupa ülkeleri üzerinde etkisini ir­deleyen konferanslarını ilave edebilirim. Eserinin 384. sayfasında aynen şöyle der: "Ortaçağ Avrupası'nın me­deniyetinde... çeşith kurumlar, özbe öz doğulu olan kaynaklarının olmasa bile, müslüman doğunun benzer askeri müesseselerine kuvvetli bir şekilde bağımlılığı­nın silinmez izlerini taşırlar." Örnekler verir ve daha da ileri gider ve (s.396); Arap tüccarlarının batıda İsveç ve Danimarka, doğuda Çine kadar gittiklerini kabul eder ve "Bizans Rumları'nın bulunduğu bölgelerde dur­gun bir ticaretin var olduğunu söyler ve 1914'e kadar isveç'te bulunan 3800 Arap sikkesine karşı sadece 200 Bizans sikkesinin varlığını bir delil olarak ileri sürer." (s.395.)

(126) Ortaçağda ticaret, tıp, felsefe ve hatta bazı askeri uygulamalar alanında Avrupa üzerindeki İs­lâm'ın etkisi kabul edilir. Ancak bu, bunlarla sınırlı de­ğildir.

(127) Mesele, müslümanlarm bizzat kendilerinin bir uluslararası hukuku geliştirip-geliştirmedikleri şeklinde ortada kalıyor. Biz buna, daha önce geçen bö­lümlerde cevap vermiş bulunuyoruz ve "Siyer"in (ulus­lararası hukuk) Fıkh'ın bir bölümü olarak okullarda öteden beri okutulduğunu biliyoruz.

(128) Bundan, bağımsız bir konu haline getirilip siyasî ve genel hukuktan ayırarak bir uluslararası hu­kuk bilimi hüviyetinde taa başından beri geliştirdikleri açıkça ortadadır. Uluslararası hukuk ve bununla ilgili konular hakkında yazılmış ilk Arapça eserleri inceledi­ğimiz zaman, barış zamanında olduğu kadar savaş dö­nemlerinde Rûm (Bizans) ve başkalarıyla kurulan iliş­kiler konusunda canlı bir fikre sahip oluruz. Ve, sadece sanatında değil aynı zamanda uluslararası hukuk 'ttinde de karşılıklı tesirin nasıl sürdüğünü görürüz.

İlk defa İslâm hukukunda, düşmana savaşta olduğu kadar barışta yani her zaman, Kur'an'm onayladığı, Peygamber ve haleflerinin uyguladıkları hakları tanı­yan ifadelerle karşılaşırız. Ayrıca, "Jura belli" (harb hukuku)na dair Ayala, Vitoria, Grotius, Gentile ve di­ğerleri tarafından yazılan kitapların Roma Yunan lite­ratüründe benzeri olmaması dikkate değer. Ve bu eser­ler, Avrupa biliminin bugünkü gibi yüksek derecelere ulaşmadığı döneme aittir. Öyleyse bize göre, bu kitap­lar, Cihad (harb) Siyer (savaş ve barış dönemlerinde ta­kınılan tutum) hakkında yazılmış arapça eserlerin kop­yasından başka bir şey değildir. Roma ile Çağdaş dö­nemler arasındaki bağı burada aramak ve uluslararası hukuk kavramında ses getiren değişikliğin kaynağının burada olduğunu kabul etmek gerekir. Ve biz, (böylece), uluslararası hukuk tarihinde İslâm'ın oynadığı rolü açıkça görürüz.

(129) Uluslararası hukukun genel tarihini geriye doğru bir bakışla tablo halinde gösterilmesi ilginç olabilir.[158]

 

XI. Bölüm

 

İslam Hukukunun Ahlaki Temellerdir

 

(130) İslâm hukukunun menşe, kaynak ve hedef­lerinin tanımından ahlâkî değerlere çok önem verdiği hususunun açığa çıkmış olması gerek. Başlangıçta İs­lâm aydınlarını meşgul eden yegâne ilim, dinlerinin emirlerinden ibaret olan bir ilimdi. Kısa zaman zarfm-da, tarih, dilbilim, astronomi ve benzer birçok ilmin ge­liştirilmesi zorunlu hale geldi; fakat tüm bu ilimler, herşeyi kapsayan Kur'anm etrafında ve emrinde idi. Tarih; öncelikli olarak kutsal kitaptaki imaları açıkla­mak için, Filoloji ve Şiir; O'nda kullanılan kelimelerin tam anlaşılması için, Astronomi ve Coğrafya; namaz­larda kendisine yönelinen Kabe'nin yönünü bulmak ve aynı zamanda, günlük ibadetlerin vakitlerini tayin et­mek için, Gramer ise Kutsal yazının metnini ve okunu­şunu standart hale getirmek ve benzer şeyleri sağla­mak için geliştirilmişlerdir. Tüm ilimlerin böyle Kur'ânî temel ve esaslara dayanması, şairler ve başka­ları tarafından da kulamlan bu sahayı kontrol ediyor ve her zaman, İslâm-dışı ahlakın marazî arzularım en­gelliyor ve buduyordu.

(131) Konumuz olan Uluslararası Hukuk gibi hu­kuk kollan bağımsızlık ve gelişmiş ilimler statüsünü Kazandıkları zaman bile, ahlakî değerlerini; yargılarını vöngürülerini) Kur'an'm veya Hadislerin ya da Sünne-e uygun uygulamanın tasvibine sahib olma mecburi­yetini korudular. Hiçbir İslâmî bilim, diğer ilimlerden bağımsız ve onları gözardı ederek, kaynak bakımından kendi başına buyruk bir şekilde gelişmemiş; aksine hepsi, Ahiret'te olduğu kadar bu dünyada da iyi insan olmaya katkıda bulunmak üzere Şeriat'a bağlı faydalı birer araç haline getirilmiştir. Öldükten sonra dirilme­ye ve hesaba inanmıyan bir insan, belki de Şeytan'dan daha kötü bir varlık haline gelebilir; insan, Allah'ın kendisi için yarattığı şeylerden faydalanmadığı takdir­de de insan hiç olamaz. İslâm'ın altın kuralı şudur: 'İş­lerin en hayırlısı mutedil olanıdır." Bu kaide, Uluslara­rası İslâm Hukuku gibi tümüyle maddi ve dünyevî olan bir bilim için de doğru ve geçerlidir. Ve, Uluslararası İs­lâm hukuku, genel hukuk ve siyaset biliminden ayrıl­mış olmasına rağmen, fayda ve çıkarın güdümünde olan insan aklına dayandırılmamış, aksine, değişmez kaynak olan Kur'an ve Sünnet'in ahlakî temelleri üze­rine oturtulmuştur.

(132) Temel ve çok önemli bir konu, yabancılara gösterilecek muamele meselesidir. Kardeşler arasından çıkan düşmanlar, galip taraf lehine her zaman ve me­kanda bir sınırlama getirmişlerdir. Fakat düşmanlar konusunda durum böyle değildir. (Amalikalar'da oldu­ğu gibi) insan Öldürme dinî bir nas, başkaları içinse ha­yat dokunulmaz bir hakti. Ancak (Haçlı Seferleri sıra­sında duyulmuş olduğu gibi) "verilmiş biz sözü bozma­nın bir günah, ancak kafire verilen söze uymanın daha büyük günah olduğu" ileri sürülmüştür.

(133) İslâm'a göre, tüm diğer din mensuplarının dalâlette olduğu doğrudur; bununla birlikte, dünya ha­kimiyeti bakımından en zirvede oldukları bir dönemde en dindar ve en selefi olan müslüman yazarların bu ko­nuda neler söylediklerine bir bakalım. Bunların hepsi, uluslararası ilişkilerle ilgili bir temel hukuk kuralı üzerinde müttefiktirler; ve İslâm hukuku ile ilgili her kitapta: "Dünyanın zorlukları karşısında müslüman ve kafir eşittir.[159] prensibi birbirine benzer ifadelerle tek­rar edilir. Karşı taraf kafirdir diye, bir müslüman hak ve adaletin ve vicdanın aksine hareket edemez; ve yine hiçbir müslüman karşı tarafa verdiği sözü bozamaz, gir kimsenin misilleme olarak bir başkasının yerine ce­zalandırılması hukuk dışıdır (uygulamalar için Savaşın Sonu bölümündeki "Rehineler" kısmına, paragraf 577'ye bakınız.) Veya yine, düşmana eman verme husu­sundaki İslâmî müessese Kur'an'ın emrine dayanmak­tadır.[160] Bu emir, İslâm düşmanlarının en şiddetlisi olan müşrikler hakkındadır. Herhangi bir insan hima­ye ve iltica talep ederse, hiçbir gerekçe ile reddedile­mez. Aslında, Uluslararası islâm Hukuku'nun yapısı, Müslüman olmayanlara göre düzenlenmiştir. Çünkü bu bilimin kurucularına göre İslâm dünyası bir tek bütü­nü ifade eder; ve dolayısıyla, onların kanunlaştırmak istedikleri, başkalarıyla yani müslüman olmayan dev­letlere nasıl davranılacağı hususundaki kuralları tesis etmekti. Dışişleri ve Savunma[161] bakanlıkları da dahil, insanın kendi yararının aleyhine de olsa (Kur'an, IV, 135) İslâm herkese adaleti emretmiştir.

(134) İslâm hukukçularının uluslararası hukukun ayrı bir bölüm şeklinde genel hukuk mecmualarında yer almasındaki ısrarları üzerinde ne kadar durulsa azdır. Bununla şunu demek istiyorum: İslâm hukukçu­ları, uluslararası davranış hususundaki kuralların İs­lâm Hukukunun bir parçasını teşkil ettiğini ve bunun hükümdar ve siyasetçilerin keyfine terke dilemeyeceğini düşünürler. Uluslararası hukukun yasal özelliğinin farkedilmesi, çağımızın tarihini değil aksine İslâm'ın ilk dönemlerine ait bir tarihi taşır. Nitekim biz, İslâm Hukukunun en eski fetva veya kanun kitabı olan Zeyd b. Ali (V.120 H)'nin el-Mecmû adlı eserinde, bunun yer aldığını görürüz. Bu uygulama, daha sonraki asırlarda da hiç değişmemiştir.[162]

 

II. Kısım

 

Barış

 

I. Bölüm

 

Konunun Ozetı (Bir Araştırması)

 

(135) Devletlerin barışçı veya düşmanca olmayan ilişkileri - bunların içine, savaşanların muahede veya barış yapmadan savaşmayı terkeden dahil değildir- ve kendi hak ve sorumlulukları, aşağıdaki başlıklar altın­da toplanabilir:

1. Bağımsızlık

2. Ülke

3. İktidar (hükümetine)

4. Eşitlik

5. Diplomatik ve Ticarî İlişkiler.[163]

 

II. Bölüm

 

Bağımsızlık

 

(136)  Büyük olsun küçük olsun devletler ya hü­kümran ve bağımsızdır veya kısmen hükümran ya da bağımsız değildir. Uluslararası hukukta son iki tür dik­kate alınmaz. Uluslararası hukuku ilgilendirdiği kada­rıyla bağımsızlığın gerçek ölçüsü yabancılarla ilişki kurma hakkına sahip olmaktır. Bu mutlak manada varsa, ona hükümranlık ve bağımsızlık diyoruz; bu hak şarta bağlanmış ve sınırlanmış, fakat terk ve iptal edil-memişse yarı hükümran bir durumla karşı karşıyayız demektir; eğer bu hak yoksa devlet bağımsız değildir. Bu gerçek Ölçüden başka, bağımsızlığın, şimdi tanımla­yacağımız daha başka Ölçüleri de vardır.

(137) Bununla birlikte, hükümet şeklinin bağım­sızlıkla hiçbir alakasının olmadığının burada kaydedil­mesi yerinde olur. Bir devlet seçilmiş başkanlarla cum­huriyet veya veraset yoluyla hükümdarı bulunan bir krallıkla idare edilebilir. Veraset yoluyla iktidarın el değiştirmesinde bile, Hz. Peygamberin döneminden be­ri uygulamada olan İslâm'daki biat müessesesinde, bir tür toplumsal sözleşme ve halk iradesinin ifadesi var­dır. Hz. Peygamber yetkiyi, ilahî görevlendirme ile ele almıştı; bununla beraber O'nun hakimiyetini kabul edenler ya şahsen ya da bir temsilci[164] vasıtasıyla hür­met ve bağlılıklarını sunmak zorunda idiler. Hz. Pey­gamber vefat edip vahiy yoluyla süren ilahî irtibat son hnlduğu zaman, kimin halef olacağı meselesi ortaya ıktı Uç farklı teklif ileriye sürüldü: Veraset yoluyla hi­lafet halkın seçimiyle geliş ve çift hükümdarlı bir ikti­dar modeli. Hz. Peygamberin erkek zürriyeti yoktu, O'-nun en yakınları ana ayrı bir amcası ile aynı zamanda damadı olanın da içinde yer aldığı bir çok yeğeni vardı. İlci hükümdarlı bir idareyi önerenler, Ensar denilen Medine'nin yerlileri idi: Ve şöyle diyorlardı: "Bizden (Ensar'dan) bir emîr, sizden (Mekkeliler) den bir emir olsun.[165] Ve ülke toprakları bölünemeyiceğine göre ikisinin ülkeyi birlikte yönetmek mecburiyetinde kala­cakları anlaşılmakta idi, veya daha uygun bir çözüm olarak, yerlerin değil, yetkilerin iki hükümdar arasın­da paylaşılması şeklinde olacaktı.[166]

(138) Veraset yoluyla iktidarın, hanedanın en bü­yük oğluna geçmesi şeklindeki[167]katı bir veraset, İs­lâm devlet idare anlayışında derin kök salmışa benze­miyor. Hulefa-i Raşidin (ilk dört halife) bu makama ve­raset yolu ile gelmedi. Şia doktrinine göre Hz. Ali, ken­di yerine geçmek üzere oğlu Hasan'ı tayin etmişti. Mu-aviye bu örneği takip ettti ve oğlunu kendisinden son­raki halef olarak tayin etti. Veraset yolu ile iktidarın el değiştirmesinde bile, belli veya tayin edilmiş varis ola­rak biat alınırdı. Bu bir hak olarak düşünülmez, sadece halka yapılan bir öneri idi. Halkla böyle bir sözleşme­nin gerekliliği ileriye matuf devleti idare etmekle ilgili bir hareketti. Halef olmak için hükümdarın çocuğu ol­mak bir mecburiyet değildi. (İslâm anayasal hukukun­da büyük çocuk olma durumu hiç bir zaman belirtilme­miştir). Emevî ve Abbasiler arasında, hükümdarın ço­cukları olsa bile, kardeş ve yeğenlerin sıkça tahta geç­tikleri olmuştur. Hanedanın en yaşlı üyesini hükümdar saymaları gibi Osmanlı Türklerinin ilgi çekici kuralları vardı. Hindistandaki Moğol imparatorluğunda bu işi çoğu kez kılıç ve yetenek tayin ederdi. Yine Hindis­tan'da Radiye Sultan'm (1236-1240) durumunda oldu­ğu gibi birçok erkek evladın bulunmasına rağmen kız evladının tahta geçmesi, hemen hemen tek bir örnektir.

(139) Biz bundan ve Sünnî görüşten, ister idarede olan kişinin kendi yerine geçecek kimseyi tayini veya­hut bunun olmaması halinde, Devlet'in ileri gelenleri (Eh'lül-Hal veJl-Akd meclisi)nin bir genel seçimle bu za­tı seçmiş olması, en büyük erkek çocuk olup-olmaması-na bakılmaksızın, buna biat edilmesinin İslâmi bir ku­ral olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

(140) Kısacası, bağımsız bir devlet için hükümet ve iktidarı ele geçirme şekli, bir mesele değildir. Bu­nunla birlikte geriye, Bağımsızlık nedir, Devlet nedir» onu anlamak kalıyor.

(141) İbn Haldun[168] bağımsızlığı, iktidarı elinde h ılunduranın üzerine kendi iradesini dayatan bir dış (nicün olmama hali diye tanımlar. Başka bir deyişle, bir devletin, hiçbir dış gücün kontrol ve müdahalesi ol­maksızın tüm iç ve dış işlerini yönetme keyfiyetidir.

(142)  Bir Devletin hareketinde hür olma hakkı, onu meydana getiren her ferdin doğal hakkı olan hür olmanın bir yansıması ve devamından başka bir şey de­ğildir. Devlet işlerini yönetmek için bu hürriyet göreceli (izafî) olarak tamamdır. Mutlak bağımsızlık hiçbir za­man olmamıştır ve hiç bir toplumda da görülmemiştir. Çünkü, Allah'ın mutlak kudretini ve insanın aczini gösteren birçok delil vardır; başkalarının da sahip ol­duğu haklara saygı gibi birbiriyle ilgili ve karşılıklı sı­nırlamalar vardır; aslında zorla veya karşılıklı hoşgörü ile de olsa kişinin hürriyeti karşı tarafın hürriyeti ile sınırlıdır; ve ortada karşı koyma gücü yoksa tek taraflı kararların kabulü sözkonusudur.

(143) Uluslararası hukuk, aynı zamanda birden fazla bağımsız devlet olmazsa uygulanamaz. Bilinmiyen bir tarihtenberi, aslında, birçok bağımsız devlet eşza­manda varolmuş ancak bu, geçmiş dönemin medeniyet­lerinde kolay olmamıştı. Yunanlı milliyetçi filozoflar, Yu­nanlılara, Yunanlı olmayanların kendilerine köle olmak üzere yaratıldıklarını anlatırlardı.[169] Dünyanın onüçte birini idare etmemiş Romalılar bile, yeryüzünün efendi­leri olduklarına inanırlardı. Onlara göre dünya sadece Romalılara aitti (orbis Ramanus), ve Romalılar, pren-ceps orbsi terranum populus yeryüzü halkının efendile--1 sayılırdı.[170] Dinler, millî olduğu sürece, şüphesiz, ta­raftarları teslim almsalar bile, başkalarına eşitlik tanı­maları mümkün olmamıştı. Mesela, Yahudi hukukunun !srarı şöyledir:

"Savaşmak için bir şehire yaklaştığın zaman ona barış teklif et. Eğer seninle barış yapmaya razı olur ve sana kapılarını açacak olursa, orada bulunan tüm in­sanlar sana vergi verecekler, ve sana hizmet edecek, sana kulluk edecekler. Eğer seninle barış yapmak iste­mezlerse, seninle savaşmak isterlerse onu muhasara edeceksin ve senin Rabbin olan Allah onu senin eline verdiği zaman onun tüm erkeklerini kılıçtan geçirecek­sin. Ancak, kadınları, çocukları, davarları ve şehirde ne varsa hepisini ve bütün ganimetleri de alacaksın ve Rabbin olan Allah'ın sana verdiği, düşmanlarının[171] malını yiyeceksin. Bu şehirlerin sakinlerinden olmayıp senden çok uzakta bulunan tüm şehirlere de böyle ya­pacaksın, Fakat Rab Allah'ın miras olarak sana ver­mekte olduğu bu kavimlerin şehirlerinden canlı olan hiçbir şeyi sağ bırakmıyacaksın; nitekim onlardan Hititleri, Amorileri, Kenanlıları, Perizzîleri, Hivîleri ve Yebûsîleri Rabb Allah'ın emrettiği gibi yok edecek­sin.[172]"(Ayrıca, Yeşû, vi. 21'de: Ve erkek-kadın, gençihtiyar, öküz-koyun ve eşşek şehirde ne varsa, onların hepsini kılıçtan geçirip tamamen yok ettiler." denmek­tedir.

(144) Diğer taraftan İslâm, Hz. Muhammedin teb­liğle görevlendirildiği İlahî çağrının evrenselliğine ina­nır.[173] Müslümanları bir dünya düzeni peşinde koşma­ya sevkeden bu inançtır. Ancak bir ırk veya bir dil birli­ğine dayanarak bir milletin dünya hakimiyetinin pesinde koşmasıyla yeryüzünde ila-i kelimetullah (Al­lah'ın sözü ve hükmü) yüce olsun, insanın arzu ve he­vesleri hakim olmasın diye dünyada Allah'ın hükümranlığmı[174] te'sis etmek için çalışanları birbirinden ayırmak gerekir. Şüphesiz İslâm, hükümdarın bir Arap veya Zenci olması arasında en ufak bir fark gözet­mez,[175] yeterki bu zat müslüman olsun. [176]Müslüman­lar, sadece Allah düşmanlarını kendi düşmanları ola­rak kabul ederler; yani çoktanrıh müşrikleri ve ateist­leri (Allahsızları). Müslümanlar, dünyayı talan etmek için değil, onu fethetmek ve barış yoluyla, yalnız doğuş esasına göre mensuplarım tasnif eden ırkçı dinleri gibi değil aksine insanın, Allah'ın iradesine boyun eğmesini istiyorlardı. Bu din, herkesi kucaklamaya ve eşit[177] yapmaya açık, evrensel bir dindir; Tek kelimeyle. İslâm'ın hedefi, İslâm medeniyetini yaymak ve Müzminlerin eşitliğine dayanan evrensel bir politikayı ve din, servet veya başka herhangi bir fark gözetmeksi­zin ülkedeki tüm muhtaçların gereksinimlerini sağla­yıp karşılayan evrensel bir sistemi gerçekleştirmektir, (bak: Kur'an, 8:14; 9:160).

(145) Ancak bu, müslümanlann, kendi hakimiyet­leri dışında kalanlara hiçbir hak tanımadıkları anlamı­na gelmez. Kur'an, savaşmak istemiyenlerle barış yap­mayı emreder;[178] Müslüman olmıyanlarla[179] yapılan antlaşmalara titizlikle uyulmasını ister ve dünyanın Allah'a ait olduğu gerçeğinin altını çizerek bu mülkün vekaletini istediğine vereceğini beyan eder.[180]

(146) Devletler, tarihin bilinmiyen dönemindenbe-ri varolmuş ve esas fonksiyonları yönünden de pek de­ğişmemiştir. En büyüğünden en alt kademesine kadar Devlet memurları, hatta kapıcısı bile, kendi rütbesiyle mütenasip az-çok halka otoritelerini uygulamışlardır. Bununla beraber, otoritenin kaynağı meselesi, farklı düşünce ekollerinde tartışılan bir konudur. Bazıları bu­nu, siyasî grupların ortak iradesi, bazıları da ilahî bir vergi, hatta ilahî bir hulul ile sağlandığını söyler.

(147) İslâm'ın bu konudaki görüşüne gelince, eski alimler bunun, ilahî vahye muhatap olan elçi ve pey­gamberler zinciri yoluyla ilahî iradenin bir vekaleti ol­duğu hususunda müttefiktirler. Buna, çağdaş Batı'daki anlamıyla olmamakla beraber teokrasi denebilir. Kur'an'dan tipik birkaç alıntı bunu açıklar:

(a) "Şüphesiz yeryüzü Allah'ındır, kullarından di­lediğini ona mirasçı kılar" (7:128)

(b) "Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde halife yaratacağım, dedi." (2:30)

(c) "(Ve Allah O'na dedi:) Ey Davut! Biz seni yer­yüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında ada­letle hükmet. Heva ve hevese uyma, sonra bu, seni Al­lah'ın yolundan saptırır" (38:27)

(d) "(Resulüm) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ını! Sen mülkü dilediğine verirsin. Ve mülkü dile­diğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsm. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin" (3:26)

Ve birçok ayet, Hz. Peygamberin hadisleri[181] ve Ehl-î Sünnet'in uygulamaları, velhasıl her şey, Allah'ın, dünya ve sonrasının Hakimî olduğu ve doğru bir şekil­de kullanmak üzere insana otoritesini emanet ettiğini ve insanın bu gücü O'nun irade ve adına kullandığı gerçeğini, göstermektedir.

(148) Az önce de işaret edildiği gibi, devletler, filo­zof ve siyaset bilimcilerinden Önce de vardı. Ben bura­da, Müslüman alimlere göre devlet nedir, Hilafet yahut Allah'ın halifesi olmanın esasları nelerdir, şeklindeki bir tartışmaya ve inceliklerine girme ihtiyacını duymu­yorum. Bu tip sorular, daha ziyade İslâm siyasî düşün­ce tarihinde tartışılmalıdır. Burada üç noktanın altını çizmemiz yeterlidir: (1) Aynı devirde birden fazla Ba­ğımsız Devlet'in varlığının tanınması, (2) birden fazla islâm Devleti'nin tanınması, (3) bir blok şeklinde de­ğil[182] ayrı birer olgu olarak farklı Gayr-i Müslim Dev­letlerin tanınıp kabul edilmesi.

(149) Radiyyuddin es-Serahsî, Ebu Yusuf ve eş-Şeybanf nin görüşlerini şöyle nakleder: Her ikisine gö­re, bir ülke, üstünde yaşayan halkın onun üzerinde ha­kimiyeti ve güvenliği sağlayan otoriteyi kurmalarıyla o halkın vatanı kabul edilir, ilk alimlerden Şems'ül-Eim-me es-Serahsî (bak, Şerhu Siyeril-kebir, IV; 202) daha açık bir ifade ile, "Müslüman olmayan halk, diğerlerin-ien ayrı, bağımsızlıklarını sürdürebilecek güçlerine gö­re oluşan farklı Devletlere tabidir" der.

(149 Ek) İkinci görüşle ilgili olarak, aslında Müs­lümanlar tek bir "ümmet" (millet)[183] oluşturdukları halde, İslâm Devletlerinin ayrılığına işaret edilmesi ge­rekir. Nitekim tüm müslümanlar, doğrusunu söylemek gerekirse, hiçbir zaman tek bir ülkede yaşamadılar. Kur'an bile buna çeşitli zamanlarda değinir:

(a) "Yanlışlık olması dışında bir mü'minin diğer bir mü'mini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mü'mini öldüren kimsenin, mümin bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi ge­reklidir. Meğer ki ölünün ailesi o diyeti bağışlamış ola. (Bu takdirde diyet vermez). Eğer öldürülen bir mü'min olduğu halde size düşman bir toplumdan ise, mümin bir köle azat etmek lazımdır. Eğer kendileriyle aranız­da andlaşma bulunan bir toplumdan ise, ailesine tes­lim edilecek bir diyet ve mü'min bir köleyi azat etmek gerekir. Bunları bulamıyan kimsenin, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması la­zımdır. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.[184]

(b) "Size ne oldu da Allah yolunda ve (Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!) di­yen erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsu­nuz!"

"... canlarını alırken (ne işte idiniz!) dediler. Bun­lar: (Biz yeryüzünde çaresizdik) diye cevap verdiler. Melekler de: (Allah'ın yeri geniş değil miydi? Hicret et-seydiniz ya!)" derler.[185]

(150) Bu azınlıklar meselesi oldukça eski bir problemdir.[186] Yabancı ülkelerdeki Müslüman azınlığı t>ir tarafa bırakırsak, yine de başlangıçta birden fazla İslâm Devleti'nin olmasına imkan yoktu. İslâm dortbir yana yayıldığı ve devamlı bitişik sınırlarla Müslüman­lar yoğun bir bütünlük teşkil edemedikleri için, İslâm topraklarının bölünmesi kaçınılmaz bir hal almıştı. İç savaş ve başarıya ulaşan isyanların fiilen sebep olduğu bölünmelere de katlanmak durumunda kalmışızdır. O derece ki, çok eski hukukçular bile bu realiteyi kabule mecbur kalmışlardı. Mesela ed-Debûsî (ölm. 430 H) bu konuda çok açıktır; (İslam yurdu ile gayr-i müslim top­raklarını birbirinden ayıran husus, hükümet ve idare farkıdır. Aynı şey, İslâm ülkesi içinde hakimiyet ve yü­rütme (yani iktidar ile) ile birbirinden ayrılan çeşitli eyaletler için de aynıdır).[187]

(151) Emeviler'in yıkılmasıyla İspanya, doğudan ayrı ve bağımsız bir devlet haline geldi. Daha sonra, Abbasi İmparatorluğu'nun gerileme sürecinde eyalet valilikleri veraset haline dönüştü ve gerçek bağımsızlı­ğa kavuştular. Halifeye danışmadan bunlar savaş açar, barış yapar yahut antlaşmalar yaparlar ve içişlerini ol­duğu gibi dışişlerini de kendi iradelerine göre yönetir­lerdi. Halifeye olan sözde bağlılıkları daha sonraki bö­lümde[188] ele alınacaktır. Bu bahsi garip bir örnekle bi­tirelim. Kitaplarda kaydedildiğine göre Harun Reşîd üç gücün -Abbasî imparatorluğu, İdrisî Krallığı ve İspan­ya Emevî hakimiyeti arasında bir tampon devlet kur­durdu ve başına Ağlebîler'den birini geçirdi. Bu devlet diğerlerine karşı tam bağımsız hareket ettiği halde, sa­dece ülkenin en büyük camiinde hutbe Bağdat'taki Ha­life adına okunurdu.[189]

(152) Çağdaş bazı örnek ve uygulamalar hakkın­da bilgi sahibi olmak için birkaç cümlenin yazılması ge­rektiği anlaşılıyor. Müslümanların yaşadığı adaların büyük bir bölümü son birkaç asır içinde birbiri ardınca, Müslüman olmayan idarenin özellikle Hollanda, Rus­ya, Fransa ve İngiltereli işgalcilerin ellerine düşmüştü. Geniş halk yığınlarının arasında siyasal bilincin uyan­ması ve bir lütuf olarak ortaya çıkan şartların yardı­mıyla, son zamanlarda onların tedricen hürriyetlerine kavuşmalarını sağladı. Hollanda'nın takip ettiği politi­ka, uzun süre Endonezyalıların güvenini en zayıf dere­cede bile kazanamayacağını ortaya koydu ve Endonez­yalıların ayrılışları (bağımsızlıkları) daha eski olan İn­giliz veya Fransız sömürgelerinde ortaya çıkan durum­lardan daha önce ve daha kamil olmasını sağlamış ol­du. Ruslar da kendi boyundurukları altında olan "mil­letlere", ayrılma, dışilişkiler, ayrı ordu... v.s. gibi önemli haklar verdiler. Bu satırların kaleme alındığı (1977) za­manımızda pek gerçekçi olmasa da, zaman içinde yerel hürriyetler genişleyebilir. Birleşmiş Milletler'e 1960'da (UNO) girmek te dahil, Fransız topluluğu,  kendi Müs­lüman sömürgelerin'den büyük bir kesiminin uluslara­rası hükümranlıklarını tamdı. Halbuki askerî üsler, ekonomik zorunluluklar ve daha başka engeller ülkele­ri gerçek bağımsızlığın çok uzağında tutuyordu. İngiliz Milletler Topluluğu, eskiden kendine bağl ülkelere ba­ğımsızlıklarını fazlasıyla vermişe benziyor. Bunların el­de ettikleri bağımsızlıkları oldukça gerçekçi görünüyor. Bazı "egemen" İslâm Devletleri gönüllü ve hür iradele­riyle, müslüman olmayan bir birlik olan İngiliz Millet­ler Topluluğu'nda kalmaları eski zamanlarda görülnıe-yen bir olaydır. İngiliz Milletler Topluluğunun başkanlığı muhtemelen bir gün topluluğu oluşturan üyeler arasında dönüşümlü değişmeye başlıyacak ve münha­sıran Birleşmiş Krallık hakkı olarak kalmıyacaktır. Yi­ne de bu birlikler, Cemiyet-i Akvam yahut bugünkü Birleşmiş Milletler üyeliğiyle birbirine karıştırılmama­lıdır. Başka bir deyişle, gönül rızasıyla yapılan ikincil statülü işbirliği, bir devletin bağımsızlığını ihlal eder gibi görülmemeli. Yeni sömürgecilik denilen bazı teşeb­büsler ihmal edilemez; düşünce, ahlak, ekonomi ve di­ğer tüm alanlarda eski sömürge efendilerinin uygula­dıkları politikaların kompleks ve moral bozucu etkile­rinden bu devletlerin kurtulması birkaç nesil süreceği bellidir. Böl ve yönet hedefine yönelik yapay ayrılıkla­rın bir müddet daha devam etmesi olasıdır.

(153)  Bağımsız bir devletin, dışardan gelecek bir müdahaleye karşı korunmuş olması gerekir. Şimdi kı­saca buna değinelim:[190]

 

Müdahale

 

(154) Egemenlik, bir devlete dışarıdan müdahale edilmeme hakkını sağlar. Ancak hak ve sorumluluklar karşılıklıdır. Masuniyet ve dokunulmazlık, başkaları­nın işlerine karışmaktan sakınmayı gerektirir. Ancak, müdahalenin haklı görüldüğü zamanlar da vardır: (1) Meşru müdafaada, (2) Başkalarının işine karışmaktan daha kötü bir durumu önleme anında.

(155) Meşru müdafaa (kendi kendini savunma) durumunda müdahale ya misilleme yahut yaptırımı, Kur’an'dan[191] veya Peygamber'in[192] uygulamalarından gelen mevcut bir antlaşmanın reddi olabilir. Savunma ile cezalandırmayı (tenkili) birbirinden ayırmak bazı zamanlar zordur. Açık veya kapalı olsun, müdahalenin altında zecir (zorlama) yahut zecir tehdidi yatar ve mü­dahaleye maruz kalan taraf istemiyerek buna boyun eğer. Bazı Hıristiyan vatandaşlar bir defasında, İslâm topraklarından Bizans bölgesine geçip sığınma talebin­de bulunmuşlardı. Halife Hz.Ömer'in müdahalesi sonu­cunda Bizans İmparatoru onları iade etme mecburiye­tinde kalmıştı.[193]

(156) İnsan hakları temelinde ve İslâm alimleri­nin dedikleri gibi Allah yolunda müdahale konusu bi­linmeyen bir şey değildir. Hatta bu, bir Müslümanın ilk ele alacağı bir husustur.

"Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten meneder ve Al­lah'a inanırsınız.[194]

"Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.[195]Daha bunun gibi bir çok ayet vardır. Hz. Peygam­berin sözlerinden sadece bir tanesini nakledeceğim: "Sizden biriniz kötü bir şeyi gördüğü zaman, onu eliyle düzeltsin, buna gücü yetmiyorsa diliyle söylesin, buna da cesareti yoksa kalbiyle buğzetsin (onu hoş karşıla­mamak ve Allah'a dua etmek suretiyle), ancak bu so­nuncusu imanın en zayıf derecesidir.[196]

(157) Ayrıca müdahalenin temelleri Kur'an'ın şu hükmünden kaynaklanmaktadır:" Fitne   (anarşi, kar­gaşa, terör) kati (savaş) den daha kötüdür,[197] ve aynı mantık şeriatin şu umumî kuralına dayanır: Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur = (iki kötüden daha az zararlı olanı tercih edilir).[198]

(158) Müslüman hukukçular, bir İslâm Devleti­nin, şeriatin önemli bazı emirlerini ihmal eden başka bir İslâm Devleti'ne müdahele edebileceğini ileri sürer­ler.[199] Bazı Şiilerin ilk üç halifeyi açıkça lanetlemeleri­ni, Sünnîler, müdahale için yeterli bir sebep saymışlar­dı. Zira bu eylem irtidat olarak kabul edilmiştir.[200]

(159) Bir tarafta müdahale ile diğer yanda yer alan protesto, tavsiye, iyiniyet girişimi ve hakem olma olaylarını birbirinden ayırmamız gerekir. Sadece pro­testo,[201] yapılan hareketin düzeltilmesi için, etkili mü­dahalenin eksikliği karşısında duyulan duygunun ifa­desinden başka bir şey değildir. Tavsiyede,[202] arkasın­dan yerine getirilmek üzere hiçbir yaptırımın yer alma­dığı iyi niyetle yapılan dostça telkin vardır. Arabulucu­luk ve iyiniyet girişiminde, [203]anlaşmazlık içinde olan her iki taraf ile teması sürdürmeyi ve her iki tarafa görüşme ve barış yoluyla anlaşma imkânlarını sağlamayı anlıyoruz. Hakem yönteminde,[204] anlaşmazlık halinde olan tarafların davalarını, vereceği hükme uyacakları­nı daha önceden kabul ettikleri hakemin kararına ha­vale etmeleridir. Bunların hiçbirinde, müdahelenin esasını teşkil eden, karşı tarafa zorla boyun eğdirme gi­bi bir şey sözkonusu değildir.[205]

 

III. Bölüm

 

Ülke

 

(160) Gerçek fertler gibi Devletler de, mülke sa­hip olabilirler ve kendi mülklerine sahip olmuşlar da.

(161) Devletin sahip olacağı ilk şey topraktır. Devle­tin toprakla olan ilgisi o kadar yakın ve ayrılmaz durum­dur ki, akıl, belli bir toprağı olmıyan bir devleti tasavvur edemez. Hatta yabancı bir ülkede, sürgünde olan hüküm­darların bile, hak iddia ettiği belli bir toprağı vardır.

(162) Burada toprak parçasıyla üstünde bir Devle­tin hükmünü icra ettiği yeryüzü parçasının sadece sathı (yüzü, üstü) değil, aynı zamanda suyunu ve havasını da içeren o toprak parçasının altı ve üstü ifade edilmektedir. Bilimin bu kadar gelişmemiş olduğu eski dönemlerde şüphesiz devletler, sadece doğrudan doğruya hakim ola­bildikleri, Allah'ın yarattığı şeyler üzerinde hak iddia edi­yorlardı. Bu arada İslâm zuhur etti ve insana daha o za­manlarda, madenler gibi doğanın yeraltı hazinesini oldu­ğu kadar suyu da hükmü altına almış bulunuyordu. Ha­vaya gelince, o zamanlar, uzay araçlarından en basiti olan ne uçak ne de radyo yayınları vardı. Bununla bera­ber, Arap hukukçuları, toprak parçasının üstünün de altı­nın da o toprağa ait olduğuna inanıyorlardı. Bunun için, cami, okul ve benzeri[206]kamuya ait yerlerin altına, veya üstüne, özel binaların yapımını yasakladılar. Sularla ilgili detayları daha sonra ele alacağız.

(163) İslâm idaresinin ilâhî esasları -Allah adına sa­hiplenme ve velayetle ilgili olarak- toprakta bir devletin mutlak tasarrufunu reddeder. Bununla beraber, toprakla il­gili olarak, tüm pratik hedefler bakımından, bir İslâm Dev­letinin gücü üe Allah'a inanmayan bir Devletin gücü ara­sında hiçbir fark yoktur. Allah'ın mutlak sahipliliği bakı­mından bu, sadece bir İslâm Devleti'nin elinde olan beşeri sahipliğin velayet ve idarecilik şeklinde olması gerektiği gerçeğini ifade etmez, aynı zamanda, bir hükümdarın sahip olduğu haklann ilahi kaynağını da gösterir. Bir hükümda­rın gücü, Hz. Peygamber'in "Allah'ın gölgesi" şeklindeki sözlerinde açıklanır ve O'na karşı gelen kimse bizzat Al­lah'a[207] karşı gelmiş olur. Yine de, bu ilahî atamasına rağ­men Müslüman hükümdarın tam aksine bir despot olmadı­ğı kaydedilmesi gerekir: Herkesten önce o, kendi vatandaş­ları arasından herhangi biri, sıradan insan gibi ülke ka­nunlarına (bizatihi ilahî kaynağa sahip olan şeriat, müp­hem değil aksine Kur'an ve Sünnet şeklinde somut halde­dir) bağlıdır; dahası hükümdar, iktidannı toplumun kolek­tif gücüyle sürdürür. "Allah'ın gücü ve yardımı cemaat[208] ve "benim ümmetim hata üzerinde birleşmez" şeklin­deki Hz. Feygamber'in vazettiği prensiplere göre iktidardan uzaklaştınlabilir. [209]

(164) Bir ülkenin tüm topraklarını devletin ema­netinde gören ve ferdin mülk sahibi oluşunu bir veka­let veya emanet sayan başka hukuk sistemlerinin aksi­ne İslâm Hukukçuları her mülk sahibi ferdin aynı ila­hî otoriteye malik olduğu ve Devletin uhdesinde olan teftiş ve kontrol otoritesinin sadece bir sembol veya toplumun müşterek iradesinin bir ifadesi olduğu kanatini taşırlar.[210] Mesela, Ebu Hanife'nin şöyle dediği ri­vayet edilir.

"İslâm topraklarının tamamı Müslümanların İmamı (hükümdar) nın otoritesi altındadır ve onun ha­kimiyeti Müslümanlardan oluşan topluluğun ortak ira­desidir.[211]

(165) Bir devletin her zaman bir toprağa sahip ol­duğunu görmüştük[212]bunun ayrıntıları şimdi verile­cek- ancak bu her şey değildir. Bir devlet, topraktan başka şeylere de sahip olabilir ve oluyor da. Mesela, bi­nalar, taşıma araçları, para, depolar, kitaplar v.s. gibi. Barışçı veya düşmanca yöntemlerle bunları, bir diğe­rinden ele geçirmeye kalkışınca ve öbürünün terketme-sini kabullenmesi sözkonusu olduğu sürece, bunlara Uluslararası Hukuk uygulanır.

(166)  Ancak, devlet mülkiyetinin esas ve özünü teşkil eden toprak konusu daha geniş açıklamayı ge­rektirir.[213]

 

Sınırlar

 

(167) Uluslararası ilişkilerde sınırları tayin ve tesbit etmek her zaman zor bir mesele olmuştur. Hu­dutlar, komşu Devletler arasında yapılan antlaşma­larla olduğu gibi zamanaşımı yoluyla da belirlenir. Sı­nır boyunda bir nehir veya göl varsa Devletlerin ortak hudutları bu suların ortasından geçtiği kabul edilir, aksi halde zamanaşımı veya bir antlaşma ile belirle­nir.[214]

(168) Suyun, bulunduğu toprağa ait olması veya tersi olması prensibi İslâm hukukunun genel ve benimsenş bir prensibidir.[215] Yani, su ile çevrili bir toprağa sahip olan devletin, bitişik olan bir suya da (meselâ bir ) ilk bakışta sahip olduğuna hükmedilir, ancak bu suya sahip olan devlete bu durum, bitişik toprak üze­rinde bir hak kazandırmaz.[216]

 

Açık Denizler

 

(169) Açık denizler şüphesiz normal su veya göl­ler gibi mütalaa edilemez, ilk dönem yazarlar bu bağ­lamda, bu konudan hemen hemen hiç bahsetmemişler­dir. Klasik dönem sonrası hukukçuları, açık denizlerin hiç bir kimseye ait olmayan (no-man's property) mülki­yet veya gayr-i müslim toprağı olarak kabul edilip edil­memesi hususunda farklı düşüncelere sahiptirler. Her iki durumda, orada uygulanabilecek kontrolün temelle­rini tartışırlar. İbn-i Abidin, İslâm toprağının düşman tarafından işgal ve onu kendi toprağına katmasından bahsederken çeşitli hukuk âlimlerinin bu konudaki gö­rüşlerini tahlil eder:

"... eğer onlar (yani düşmanlar) kendi topraklarına katmakla güven altına alırlarsa. Düşman toprağı tuzlu denizi (açık denizi) ve benzerlerini içine alır. Mesela; ileri­sinde İslâm ülkesi bulunmıyan bir çöl gibi. Bu görüş, el-Hemevî (v.1098) ye dayandırılır. Ebu's-Suud, el-Hami-lî'nin şiirine yazdığı şerh notlarında, deniz yüzünün, gayr-i müslim arazisi gibi kabul edilebileceğini söyler. (Gunyetü zevi'l-ahkam fi buğyeti dürr'il hükkâm) adlı eserin yazan eş-Şerenbilâlî (d. 1069 H) öşr bahsinde, Hi-daye Müderrisi olmakla maruf Siracüddin Ömer b. Ali el-n^'ve acık denizlerin müslümanların mı yoksa gayr-i nuislimlerin mülkünden mi sayılacağı sorulduğu ve onun da". orası hiçbir tarafın değildir. Çünkü hiçbir tarafın onun üzerinde kontrolü yoktur, dediği kaydedilir. El-Has-Ketı, ibrahim el-Halebi'nin Mültaka'l-Ebhur'üne şerh mahiyetinde 1080 tarihinde kaleme aldığı, ed-Dürrü'1-mün-teka'sında, açık denizlerin gayr-i müslim mülkünden ol­duğu şeklinde görüş bildirir.[217] [Aynı zat başka bir yerde şöyle der.[218] "en-Nehr yazan der ki, ne müslüman ne de gayr-i müslim arazisine girmiyen yerler, gayr-i müslim topraklarına katılmalıdır. Mesela, üzerinde hiçbir kontrol olmıyan açık denizler gibi... Müslüman bir devletin müs­lüman olmıyan bir vatandaşı oraya giderse, gayr-i Müs­lim devletin tebası olur, ve İslâm ülkesinden alakası kesi­lir. Aksine bir gayr-i Müslim devletin vatandaşı oraya (açık denize) gider ve yurduna değil, İslâm ülkesine dö­nerse, eski iznin hükmü kalmaz, eşyası yeniden (ithalat için alınan) vergiye tabi olur."

(170) Bu tartışmadan açıkça belli oluyor ki, hukuk­çuların bu görüşleri, yelkenle çalışan küçük teknelerle bu açık denizde hakimiyet kurmanın zorluğuna dayanıyor­du. Bununla, hukukçular İslâm'ın nüfuzunun, otorite ku­rup kontrol edebildiğine şamil olduğunu zimnen kabul eder. Mesela, daha sonraki dönemlerde Türkler, Karade­niz üzerinde hakimiyetlerini kurdular ve hiçbir İslâm hu­kukçusu bunun geçerliliğini tartışmadı.

(171) Karasularıyla ilgili olarak Hz. Peygamberin çok geniş ve tüm terimleri içeren bir hadisine başvuru­labilir. Şöyle söylediği rivayet edilir: "Her toprak parça­sının, bir harimi (sahibinden başkasının giremiyeceği yasak bir bölgesi) vardır.[219] Bu kural, kuyulara, yolla­ra, suyollarına, kanallara, evlere v.s[220] gibi hususlara uygulanacak şekilde belediyeyi ilgilendiren hukuk ola­rak geliştirilmiştir. Fakat bunun, daha çok açık deniz­lerle ilgili olmak üzere uluslararası hukuk haline gele­cek şekilde geliştirilip işlenmediği anlaşılıyor. Muhtemelen o zamanlar buna ihtiyaç ta yoktu. İslâm hukuk vpimine göre deniz de insanın emrine verilmişti:

(a) "Allah, o (yüce) varlıktır ki, emri gereğince için­ce gemilerin yüzmesi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız için, bir de şükredesiniz diye denizi size hazır hale getir-nüştii"- O göklerde ve yerde ne varsa hepsim, kendi ka­tında (bir lütuf olmak üzere) size boyun eğdirmiştir. El­bette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır"[221]

(b) "İçinden taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O'dur. Gemilerin denizde (suları) yara yara gittiklerini de görüyorsun (Bütün bunlar) O'nun lütfunu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir.[222]

(172) İslâm Devleti, denizin üstündeki kontrolü başka birisinden ele geçirirse, bu kısım İslâm toprağı­nın bir parçâsı olur. Kamu çıkarı ve şahsî menfaat ola­rak kabul ettikleri şeyler arasında, islam hukukçuları­nın her zaman bir fark gözettiklerini burada not etme­miz gerekir. Kamu menfaatinin sözkonusu olduğu şey bir ferdin özel tasarrufuna verilemez:

"Tüm müslümanlar, Dicle, Fırat ve benzeri büyük nehirlerden veya bunların suladığı vadilerden, yahut in­san ve hayvanların içme gayesiyle faydalanmada eşittir­ler. Böyle büyük nehirlerin bakımı ve sahillerinin düzen­lenmesi ve onarımı için gerekli harcamalar hazineye ait­tir. Büyük nehirler, başkalarının giremediği, özel şahıs­lara ait küçük nehirlere benzemez. Dicle ve Fırat böyle değildir ve bunlardan toprağını sulamak istiyen kimse, ounu istediği gibi yapabilir; kayıklar içinde dolaşabilir; suların yakınında olmak onu kullanma hususunda Kimseye rüçhaniyet hakkı vermez.[223]

(173) Kamu menfaatinin bulunduğu   şeyin tımar olarak verilmesini bizzat Hz. Peygamber birçok kez yasaklamıştır.[224]

(174) Eski dönemlerde, uluslararası su yolları ve kanallar düşünülmüş, hatta Kızıldeniz'i Akdeniz'e bir­leştirmek üzere bir proje ortaya konmuş, fakat strate­jik ihtilaflara sebep olur korkusuyla gerçekleştirilme yönüne hiç gidilmemiştir. Bu düşünce uygulamaya ko­nup tamamlanmış olsaydı, hakimiyet ve mülkiyet hak­larıyla birlikte, üzerindeki trafiği tam kontrol etme ba­kımından normal kanal ve nehirlerden farklı olmaya­cağını burada çekinmeden iddia edebilirim. Hz. Ömer[225] döneminde yapılan ve Kahire'yi Kızıldeniz'e bağlayan o meşhur kanal, Port Said yakınında yer alan Famara'ya[226] kadar uzatılmış olsaydı, tabi olacağı ölçü hakkında bir fikir verebilirdi. İslâm topraklarında bu­lunan kanal, nehir ve diğer su yollan her türlü barış trafiğine açıktı ve yabancılar ülkelerinden getirdikleri­ni bu yollarla naklederlerse, sadece normal gümrük vergisi ile vergilendirilirdi.[227]

 

Toprak Edinme Yolları

 

(175) Bir Müslüman Devletin yeni toprak edinme yollan aşağıdaki gibi tasnif edilebilir:

(176) (1) Ya yeni keşfedilmiş olmasından yada uzaklığı nedeniyle veyahut başka bir sepepten dolayı, o ana kadar hiçbir devlet tarafından sahiplenmeyen top­raklar işgal edilerek kazamîabilir. İslâm tarihinin ilk dönemlerinde, bu durumla ilgili, hava şartlannın zorla­ması ile yeni ve bilinmeyen bir adaya ulaşan ve Hz. Pey-gamber'e orası ile ilgili ilginç hikayeler (Sahih-i Müslim, 52" 119-22) anlatan birkaç arabm başına gelen olaydan başka herhangi bir durumu bilmiyoruz. Şüphesiz o anda bu adanın ilhakı beklenmezdi. Daha sonra kaleme alman seyahatnamelerde, Mısır ve İran'dan ufak takalar içinde, zamanımız kaptanlarını kıskandıracak seyehatlara giri­şen cesur Müslüman gemicilerin yeni yeni adalar keşfet­tiklerine dair örneklere sık sık rastlanır. Fakat bu adala­rın işg&l edildiğine dair bir olay bilmiyorum. Hatta Arap-lar'ın Amerika'yı keşfi, sömürgecilik hareketinin daha o zamandan başladığını göstermiş olması dışında, ulusla­rarası hukuku ilgilendirmeye değer hiçbir şey bırakma­mıştır. Katip Çelebi, el-İlham'ul-mukaddis min'el-ferd'il akdas adlı eserinde bazı aynntılar verir. (İslâm Tetkikle­ri Enstitüsü Dergisinde dipnotlu bir baskısı yayınlandı, İstanbul IV/3-4, 1971, s. 160, 163, 208) ve Türklerin bu­raları keşfettiklerini doğrulayan bir de Pasifik'te "Türk­ler" adası vardır. Bizi gerekli bilgilerle donatacak, Müs­lümanların Güney denizleri ve Pasifik'teki binlerce ada­yı fethetmelerinin tarihi şimdiye kadar yazılmalıydı.

(177) (2) Yeni olarak oluşmuş arazi iki çeşit olabi­lir: Doğa'daki hareketler sonucunda meydana gelen topraklar ve insanın emek ve gayretiyle oluşan toprak­lar. Birincisine, şiddetli yer sarsıntısı veya bir nehirin taşıdığı alüvyon tortu ve çökeltisi yahut bir nehir yata­ğının değişmesi sonucunda meydana gelen topraklan dahil edebiliriz. İnsan marifetiyle, sularla kaplı sahala-nn, ziraate elverişli hale getirilmesi Ebu Yusufun dik­katini çekecek kadar eskidir.[228]

(178) Tabiî büyüme bir devletin hudutları içinde meydana gelir -bu bir nehir kıyısının yarısına yakınını kapsayabilir- ve bu olay başka bir devlete zarar verme­mişse, uluslararası anlamda hiçbir işgal şekline gir­mez. Şayet bir ada, tahminî hududun geçtiği yerde meydana gelirse, iki komşu devlet arasında uygun bir şekilde taksim edilir veya bir antlaşma yoluyla mesele çözülür.

(179) Fakat doğal büyüme başka bir devletin aleyhinde olacak şekilde meydana gelirse -mesela nehir yatağının değişmesi sonucunda- İslâm iç hukuku, "bü­yüyen kısım hangi tarafın toprağında ise orası o devle­te aittir; ancak, o taraf zarar gören tarafa, kazancıyla orantılı olarak bir tazminat vermelidir" der. Bu hüküm "kâr-zarar kardeştir, beraberdir" ve "zarar giderilmeli­dir." gibi genel prensiplere[229] dayanır. Müslüman hu­kukçular aynı kuralı uluslararası anlaşmazlıklara da uygular.

(180) Ancak, bir nehir, yatağının değişmesinin so­nucunda bir hudut nehri olmaktan çıkıp taraflardan bi­rinin topraklarında yer alan iç nehir halini alırsa sını­rın nehrin eski yatağında kalması gerekir. Çünkü:

"Rabbin dilediğini yaratır ve seçer: Onların seçim hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından mü­nezzehtir ve şanı yücedir.[230]

"Allah ve Resulü, bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine gö­re seçme hakları yoktur. Her kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.[231]

(181) Bir nehrin yatağım değiştirmesi konusunda, İslâm tarihinde bir çok olay vardır. Mesela Amudera[232] gibi nehirler. Fakat bu tür olayların devletler arasında ihtilaflara yol açıp-açmadığını bilmiyorum. Klasik uygulamalar konusunda yeterli verilere sahip değiliz- Ancak geçen senelerde en az iki olayın meyda-na geldiğini biliyoruz:

(a) The Continental Daily Mail, Paris, 1 Ağustos 1948 tarihli sayısının ikinci sayfasında İran'a ait bir haberde şunları yazıyor: diğer şüpheli bir yer, Rus­ya ile İran'ın eyaleti Gurgân arasında resmi hududu teşkil eden Atrak nehri boyundadır. Bu nehir Hazar Denizine dökülür. Fakat nehrin aşağı kısımları son za­manlarda yatağını değiştirip Güneye doğru akmaya başlamıştır. Rus tarafı, kendilerine daha çok yer ka­zandıran nehrin yeni yatağının hududu teşkil ettiğini, İranlılar ise, sınırın eski hudut olduğunu ileri sürmek­tedirler. İran görüşü, nehrin eski yatağının hudut ola­rak kalması şeklindedir. Arasıra karşılıklı ateş teatisi bu ihtilaftan kaynaklanmaktadır. Geçen Mart'ta bir İran hudut muhafızı burada öldürülmüştü.." Sonucun ne olduğunu bilmiyorum.

(b) Buna benzer ihtilaflar, İngiliz Hindistanı'nın bölünmesinden sonra Bharat ile Pakistan arasında or­taya çıktı. Sınır eskiden basılmış resmî haritalarda isa-retlenmıştı, ancak bu haritalar basıldıktan sonra bir­çok nehir yatağını değiştirmişti. Bunu çözüme bağla­ması için 1950 de tarafsız bir hakem tayin edildi. Bu yatakları fazla değişmiş olan bazı nehirler husu­sunda eski mecraların hudut olarak kalmasına ve de yeni nehir yataklarının sınır sineh eculmesine ve nehir yataklarının değişmeTayi arak sınırların değişmesine karar verdi, edilen bu hakem müslüman olmadığı gibi kendini İslâm hukuku ile bağlı görmüyordu. Bununla bera­ber, kaybeden tarafa bir miktar tazminat Ödemek şek­lindeki eski İslâm hukukçuların görüşüne yakın bir ka­rar verdiğine burada dikkat çekmek isterim. Aynı böl­gede sınırların yeniden düzenlenmesini de içeren ve ba­zı toprakların değişimini sağlayan başka bir antlaşma 1958 de yapıldı.

(182) Sunî olarak tarıma elverişli hale getirilen topraklardaki durum da hemen hemen aynıdır. Şayet bu iş, hiç kimseye zarar vermiyecek bir şekilde başarıl-mışsa buna karışmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Aksi halde, başından sonuna kadar açık şartlar çerçevesinde hazırlanmış bir anlaşmayı gerektirir.

(183)  (3) Başka bir devlete ait bir toprak parçası­nın zor kullanarak alınması ya savaş ve fetih yoluyla ya­hut karşı tarafın hiçbir mukavemeti olmadan işgal edil­mek suretiyle olabilir. Sadece fethetmek, ilhak etmek demek değildir; bu yeri ilhak etme niyetinde olmak ge­rek. Çünkü fetih ve işgalin, müttefik ve dost bir ülkenin adına veya karşı tarafı, bazı hata ve yanlışlıkları düzelt­meye zorlamak için yapılması mümkündür. Ayrıca ilhak, sürekli ve kesintisiz hakimiyeti ve kesin tasarrufla bera­ber hükümranlık haklarının uygulanmasını gerektirir.

(184) (4) Karşılıklı muvafakat yoluyla toprak ka­zanımı, ya bağış (hibe), değişim, satış ya da miras yo­luyla olabilir. Hibe yoluyla toprak edinme hususunda, özellikle çeyiz veya ağırlık şeklindeki uygulamaya, en azından Müslüman Hindistan[233] tarihinde birçok örne­ğine rastlıyoruz. Karşılıklı toprak mübadelesi, Özellikle sınırları tahkim etmek için bir zamanlar[234] çok olmuş'

Satışla ilgili bir örnek, Emevî hanedanından HalifeÖmer (Ömer b. Abdülaziz) döneminde kaydedilir. Karşılığında yüzbin harp esiri vererek Malatya'yı satın almıştı. Hz. Hasan ile Muaviye arasında yapılan fe-rağât sözleşmesi, miras yoluyla mal edinmeye Örnek olarak gösterilir.[235] Buna göre, tüm mülküne veliaht ilan edilmek şartıyla birincisi bütün mamelekini Muaviye'-ye terketmiş oluyordu[236]

 

Bir Devletin Hakimiyeti Altındaki Toprakların Çeşitleri

 

(185) Bir devlet, toprağının her bölgesinde her zanian aynı derecede nüfuzunu icra edemez. Birkaç ör­nekle bunu açıkhyahm:[237]

 

(a) Hakimiyet ve Müşterek hakimiyetin sürdüğü Düzenli Bölgeler.

 

(186) Bir devlet toprağının her parçası doğrudan doğruya o devletin kontrolü altındadır. Bu bölgelerin, eski veya yeni, meskûn veya boş, yerleşik veya göçebe, hatta barbar olması sonucu değiştirmez. Bir devlet, ay­nı anda tüm bu toprak çeşitlerini veya bunların birkaç türünü ihtiva edebilir.

(187) Ebu'l Fi'da, uzun bir süre devam eden ortak hakimiyetli bir olayı kaydeder.[238] Hicrî 513. yılının ilk başlarında, Mahmud b. Alp Arslan ile baba bir, amcası

Sencerle "ortak saltanat sürdüler.[239]Açıkça ifade et­mek gerekirse bu haller, birleşik idare şekilleridir. İki Devletin birleşik ülkesi anlamındaki müşterek hakimi­yet oldukça yeni bir kavramdır. Sudan'ın bağımsızlığın­dan önceki durumu, İngiliz-Mısır eşgüdüm devleti şek­linde tanımlanırdı.[240]

 

(b) Vergiye Tabi Bağımsız Devletler

 

(188) Daha uygun bir ifade bulamadığımızdan, biz bununla, bir Müslüman Devlete haraç vermek zo­runda olan Müslüman olmayan devletleri kastediyoruz. Bu yapı, Müslüman Devlet'in, vergiye tabi devleti üçüncü tarafın saldırısına karşı himayesini içermez. Ancak üçüncü bir İslâm Devleti'nin saldırısına karşı o devletin güvenliğini kapsar. Bu vergi mecburiyetinin dışında, sözkonusu devlet tamamen bağımsız kalır. Alı­nan bu vergi, sadece bir aşağılanmayı ve zayıflığı ifade eder. Böylece, Theodomir örneğin, bir taraftan bağım­sızlığını korumakla beraber diğer taraftan Hicrî birinci asrın Arap fatihlerine senelik bir vergi vermeyi kabul ediyordu.[241] Aynı şekilde, Abbasî döneminde, el-Mansur ve Me'mun'a kadar bütün halefleri döneminde Bi­zans imparatorları, azçok Bağdat'a düzenli bir şekilde vergi öderlerdi. Halife Mehdi, İnıparatoriçe İreni'den vergi almış; Harun Reşid ise, İmparator Nicephorus ve ailesinden sadece yıllık vergi almakla kalmamış aynı zamanda cizye vergisini de almıştı.[242] Dahası Bizans İmparatorluğunun haberleşmede kullandığı hitap baş­lığında, Bizans imparatorunun Avrupa krallarıyla olan haberleşmedeki sıranın tam aksine, halifenin adının» aratorun acjmdan önce yazılması gerekiyordu.[243]  bütün bu durumlarda bile, vergiye tabi devletin 7 ve djş bağımsızlığı etkilenmiyordu.

(189) Hatta bir defasında, bu haraç vermede çift önlü vergilendirme olayı sozkonusuydu. Halife Muavi-e Kıbrıs'ı hakimiyeti altına aldıktan sonra, Kıbrıs'ın

Bizans İmparatoru'na vergi vermesi yanında, kendisi­ne de senelik belli bir vergi ödemesi şartıyla bir antlaş­ma yaptı. Daha sonra, Kıbrıs halkının Müslümanlara karşı dostça ve iyi niyetle hareket etmeleri ve Bizanslı­ların faaliyetlerinden onları haberdar etmeleri şartı antlaşmaya ilave edildi.[244]

 

(c) Formalite Olarak Tabi Olanlar

 

(190) Bununla biz, Abbasî halifelerinin otoritele­rini bizzat kullanamadıkları zaman ortaya çıkan ba­ğımsız Müslüman devletleri kastediyoruz. Biz bu kate­goriye, tüm İslâm dünyasında bir ara sadece bir kişiye tahsis edilen "Müminlerin Komutanı" unvanını alan Abdurrahman en-Nasır'a gelinceye kadar İspanya'daki devletleri de dahil edebiliriz.[245] Bu ifade öncelikli ola­rak doğudaki devletler için daha uygundur. Çünkü bunlar, esas itibariyle Halife'nin başında bulunduğu imparatorluğun birer eyaletleriydi ve yavaş yavaş ba­ğımsızlıklarını kazandılar ve hükümdar hanedanları ortaya çıkardılar. Tam bağımsızlık nimetlerinden fay­dalanmalarına rağmen bu devletler cuma ve bayram hutbelerini Bağdat'taki halife adına okutur[246] ve bura­dan halifeye bağlılıklarını açıkça ilan eder ve halifenin ismini çoğu kez paralarının üzerine kazıtırlardı.[247]

Halifenin fermanı veya beratı olmadan, uzun sü­re, tahta geçişler tamamlanmış sayılmazdı.[248] Halife­nin vereceği unvan ve şeref payelerinin peşinden arzu ve iştiyakla koşulurdu.[249] Bu husus yalnız, Hilafet eya­letlerinden bağımsızlık kazananlar için değil aynı za­manda, kendi şahsi gayret ve inisiyatiflerle fethettikle­ri ülke ve kurdukları devletlerin başına geçenler için de doğrudur. Böyle olmakla birlikte, Hindistan'daki dev­letler gibi, Halife'ye hürmet ve saygıda kusur etmemeyi kendileri için bir minnet borcu biliyorlardı. Bu listeye, İslâm'ı kabul eden ve Halife'ye saygı ve bağlılıklarını arzeden hükümdarların ülkelerini de ilave edebiliriz; qela Bulgar Kralının (Rusya'daki Kazan bölgesine kın yerde) Hicrî 310 yılında yaptığı gibi.[250] Tüm bu ?, ırUmlarda Halife'ye bağlılık, -bu durumu bu tabirle •fiıde edersek- siyasi ve fiili olmaktan ziyade şahsî ve u ırumsal bir yapı arzediyordu. Bununla birlikte Hali-f 'nin, bunun gibi bağımsız devletlerin politikaları üze­rinde manevî nüfuz icra ettiği inkâr edilemez. Mesela, Hicrî 757 yılında, bir yolunu bulup Halife'nin desteğini alan Mahmud Şah'ı, Feruz Şah'ın hücumundan Hindis­tan gibi oldukça uzak bir bölgede korumaya yetmiş­ti [251]

(191) Tarih, bu eyaletlerden bağımsız bazı hü­kümdarların şiî bile olsalar, Hilafet'in kalbi Bağdat'ı işgal edip, kendi toprakları gibi tasarrufta bulunduk­ları zaman bile, Halife'ye saygı ve hürmet gösterdikle­ri şeklindeki garip ve tezat durumları kaydetmiş­tir.[252] Bu cümleden olarak, Büyük Sultan Selahaddin Eyyubî, haklı ve üstün fazilet sahibi olarak kendisine yerinde, "Muhyi Devleti Emir'ü-Mü'minın" unvanı ve­rilmişti.[253]

 

(d) Himaye Altındaki Devletler.

 

(192) Bu tabirle biz burada birçok siyasî konuda hami devletin talimatlarına uyan, buna karşılık hami devlet tarafından koruma ve kollanma hakkını kaza­nan yarı bağımsız veya bağımsız olmayan devletleri anlatmak istiyoruz. Hami Devlet, kontrolü belli bir de­receye kadar vardırır; ancak idareyi elinde tutan yetki­liyi doğrudan doğruya yönlendirmeye kalkmaz. Nite­kim Hz. Peygamber, içinde "eğer itaat ederseniz {müs-lüman olursanız) saltanat ve hakimiyetinize dokunma­yacağım[254] gibi ilginç cümlenin yer aldığı mektuplan birçok yabancı hükümdarlara göndermişti. Bu şekilde hitapta bulunduğu hükümdar ve idarecilerden Bah­reyn (yani el-Ahsa) ve Umman emirleri İslâm'a daveti kabul etti ve Hz. Peygamber, onların saraylarına, o ül­kelerde yaşayan müslümanların özellikle hukuk işleri­ne bakmak ve bazı görevleri üslenmek üzere temsilciler gönderdi. Ülkenin geri kalan işleri mahalli hükümdar­lara bırakıldı. Mamafih, İslâm tarihinin sonraki dö­nemlerinde, başka yerlerde olduğu gibi Hindistan'da da, hami devlet tarafından uygulanan sayılamayacak kadar çok çeşitli himaye şekilleri olmuştu.[255]

 

(e) Nüfuz Alanı

 

(193) Bu ifade ile, bir devletin, kendi sınırlan içi­ne hemen ilhak için şartlan henüz yeteri derecede ol­gun görmediği bir yeri, ileride hakimiyeti altına almayı planladığı bir ülkeyi kastediyoruz. Genellikle bu gibi durumlarda, muhtemel rakiplerle gizli veya açık anlaş­malar yapılır ve onlar da, sözkonusu ülkeyle ilgili çıkarlanndan feragat ederler ve bu nüfuz alanı ile, hakivet altına almaya karar veren devletin dışındaki  yanln diğer devletleri bu ülke veya yer ile olan iliş­irlerini yavaş yavaş keserler ve daha sonra uygun bir amanda burası, o devlet tarafından işgal edilir.

(194) Hindistan tarihinde, kendi türünden muh­temelen tek olmayan, bu çeşitten bir Örnek vardır:

[Hicrî 939 yılında, onlar (Nizam Şah ile Adil Şah, hudutta buluştular. Uzun görüşmelerden sonra, Nizam Sah, Berar ülkesini, Adil Şah'da Teleganah bölgesini zorla hakimiyetleri altına almaya karar verdiler ve böylece Güney Hindistan ikisi arasında eşit bir şekilde taksim edildi.[256]

(195) Bu muahedede üzerinde anlaşılan temel hu­sus şuydu: taraflardan biri kendisine düşen bölgeyi iş­gal ederse diğeri buna ses çıkarmayacak ve burasını onun nüfuz ve çıkar sahası olarak tanıyacaktı.[257]

 

Tarafsızlaştırma ve Sahibsiz Toprak

 

(196) Hiçbir komşu devletin hükmünü icra etme­diği, özellikle hudutlarda yer alan ve eski İslâm hu­kukçularınca bilinmekte olan bazı toprak parçalan vardır. Nitekim, Radiyuddin es-Serahsî "düşman bir devlette geçici olarak oturan Müslüman bir vatandaşın kendi himayesi altında, düşmanlardan birisini İslâm topraklarına getirebileceğini ve böyle birinin gerçekten yabancı bir mukim sayılabileceğini; çünkü, bir Müslü­man tarafından eman verilmesine rağmen bunun ge­çersiz" olduğunu yazar. Zira; "komşu devletlerden hiçrının hükümran olmadığı, bu iki ülkeyi birbirinden içinde hissettikleri yere (yani Dar'ul İslâm'a) varma­dıkça o kimse İslâm toprağının hükmü altında ol­maz.[258] der.

Radiyüddin'in büyüğü Şemsu'l-Eimme es-Serah-sî[259] ve tüm İslâm hukukçularının da aynı görüşte ol­duğu söylenebilir.[260]

 

IV. Bölüm

 

Hükümranlık (İktidar)

 

(197) Barış zamanında şahıslar gibi bir çok şey de bir Devlet'in hükümranlık alanına girer.[261]

 

1. Şeyler:

 

(a) Bir devletin hudutları içinde bulunan Hükü­metin ve vatandaşlarının mallan,

(b) Karasularında yer alan mallar,

(c) Açık denizlerde ve havada devlete veya vatan­daşlarına ait gemiler ve benzeri şeyler,

(d) Yabancı ülkelerdeki elçilikler.[262]

 

2. Şahıslar

 

(a) Devletin hudutları dahilinde oturan müslü-man vatandaşlar,

(b) Devletin sınırları dahilinde oturan gayr-i müs- vatandaşlar,

(c) Yabancı bir ülkede geçici olarak oturan vatan­daşlar,

(d) Bir İslâm Devleti'nin başka bir İslâm Devle-nae yaşayan vatandaşları,

(f) İslâm ülkesinde oturan yabancılar. Hükmetme (karar verme) işi, bunların her birisi için farklıdır.[263]

 

Şeyler

 

(198) Eşyalar hakkında söylenecek fazla birşey yoktur. Eşya ile ilgili ortaya çıkan durumlar hakkında Müslüman hakimler İslâm hukukuna göre hüküm ve­rirler. Önceki bölümde, olağan olmayan tarafsız bölge­ler kısmını ele almıştık. İslâm Devletinin gayr-i müs-Hm vatandaşları konusunda, daha fazla tartışmayı aşa­ğıdaki Şahıslar başlığı altında ele alacağız. Mukavele­ler, gayr-ı menkul ipotekler v.s.ler de orada incelene­cektir.[264]

 

Şahıslar

 

(a) Anavatandaki Müslüman Vatandaşlar

 

(199) Yabancıların vatandaşlığa kabulüne kadar olan kısmı hariç şahıslarla ilgili birinci kategori konumu­za dahil değildir. Kur'an'ın "Ancak Mü'minler kardeş­tir[265] prensibine göre bir Müslüman, yerleşmek niyetiy­le İslâm olmıyan vatanından hicret eder ve Müslüman topraklara gelirse, derhal o İslâm Devleti'nin tüm hakla­rına sahip gerçek bir vatandaşı olur; ve diğer nıüslüman-ların faydalandığı tüm haklara sahip olmasıyla birlikte sorumlulukları da yüklenmiş olur. Bu bağlamda sık sık alıntı yapılan Hz. Peygamberdin şu talimatlarına başvu­rabiliriz: "Onlardan müslüman olmalarını iste! İslâmı kabul ederlerse, onları daha fazla rahatsız etme. Ancak onlardan Hicret Ülkesi'ne gitmelerini iste! Hicret eder­lerse Muhacirler (Müslümanlar)m sahip olduğu tüm haklara kavuşurlar ve yükümlü oldukları bütün sorum­lulukları da kabul etmiş olurlar. Hicret etmeyi kabul et­mezlerse, onlara, kendilerinin göçebe ya da gayr-i mukim Müslümanlar olarak kabul edileceklerini söyle! Bununla birlikte, diğer mü'minler gibi İlahî kanuna tabi olacaklanları söyle; ve Müslümanlara katılıp onlarla beraber savaşmadıkça, İslâm ordularının elde ettiği ganimetlerden «ay alamayacakları hususunda onları bilgilendir!"[266]

(200) Bu meselede anlamlı olan bir kuraldan bah­setmeliyim. Bir müslüman yolculuğa çıkarsa namazla­rını kısaltır (Kasru's Salat), ancak bir yerde onbeş gün­den fazla kalmaya niyet ederse mukim hükmüne girer ve bu ruhsattan faydalanamaz. Kasru's-Salat denilen bu kural, Hz.Peygamber'in birçok ilavesiyle birlikte Kur'an'ın bir ayetine dayanır.[267] Vurgulamak istediğim husus şudur: Yabancı bir müslümanın mukim ve nor­mal bir vatandaş sayılabilmesi için o yerde onbeş gün kalmaya öncelikle niyet etmiş olması gerekir. Bununla beraber, coğrafî kimlikler oldukça yakın dönemlerde kesin ayırımlarda esas alınmaya başlandı. Hatta selefi Suudi Arabistan bile, yabancı müslümanların kendi topraklarında nasıl vatandaşlık kazanabilecekleri hu­susunda kanunlar çıkarmış bulunuyor. Zira uluslarara­sı hakim koşullar bunun böyle olmasını gerektiriyor.[268]

 

(b) Anavatanda Yaşayan Gayr-i Müslim Vatan­daşlar:

 

(201) Bir prensip olarak İslâm Hukuku, İslâm Devleti'nin vatandaşları veya yabancılardan mukim ve turist olarak hudutları dahilinde yaşayan müslimgayr-i muslini herkesin canım, malını, namusu (ırz) nu ve vic­dan (veya din) hürriyetini korur. O derecede ki, anne-babasıyla beraber bir küçük savaş esiri (daha sonra köle yapılmak üzere) olarak alınsa, çocuk, daha sonra ebe­veyni ölse bile, eski dinini korur, aynı prensibe uygun olarak, anne-babasını yitiren Zimmî de kendi dinini ko­rur. (Bak, Serahsî, Şerhu'ş-siyer'il-kebir, IV, 369-72, özel­likle 372. sayfa). İslâm hukuku, müslüman teba ile müs­lüma   olmayanları arasında önemli farklar gözetmiştir.

Birçok açıdan sonrakiler öncekilerden daha avantajlıdır. Müslüman olmayanlar, nisaptan fazla olan malın Zekatını[269] vermezler. Halbuki, kadm-erkek, genç-ihtiyar her müslüman, nisabın dışında en az 200 dirhem gümüş ve­ya yaklaşık 25 poundu[270] varsa senede bunun kırkta bi­rini zekat olarak vermek zorundadır. Ayrıca tüm müslü-manlar askerlik yapmaya mecbur oldukları halde gayr-i müslimler bundan muaftırlar. Bir çeşit özerklikten de faydalanırlar: Davaları kendi özel kanunlarına göre din­daşları tarafından görülürdü.[271] Can ve malları, aynı müslüman vatan da şiarı nki gibi İslâm Devleti tarafın­dan korunurdu.[272] Bütün bunlara karşılık,[273] gayr-i müslim vatandaşlardan istenen şey 12 dirhemden 48 dirheme kadar değişen adam başına vergi (cizye) verme­leri idi. Bunun da çeşitli istinaları vardır:

"Cizye, sadece erkeklerden alınır, kadın ve çocuk­lardan alınmaz. Hali-vakti yerinde olan zenginlerden Ag dirhem, orta hallilerden 24 dirhem, çiftçilik ve işçi­likle geçinenlerden 12 dirhem cizye alınır. Cizye yıllık-tır Nakit cizye yerine ayni cizye de kabul edilebilir.... Ancak başkalarının yardımıyla yaşayan muhtaçlardan (miskinlerden), bir mesleği ve işi ohnıyan âmâlardan, hasta ve çalışmaktan aciz kimselerden cizye alınmaz... Çalışmaktan aciz ve geliri olmıyan yaşlı kimselerden cizye alınmaz... Ey Müminlerin Emiri! Allah yardımcın olsun! Hem Hz. Peygamber'in hem yeğenin Muham-med'in koruyup-kolladığı kimselere (yani zimmilere), yumuşak davranmak, hal ve hatırlarını sormak husu­sunda nasihat ve tavsiyelerde bulunmak gerekir. Böy­lece haksızlığa uğramasmlar, taşıyamayacakları yükler yüklenmesin, vermekte sorumlu oldukları vergileri, hak ölçülerine göre alınsın. Çünkü Rasûlullah bir ha­dislerinde şöyle buyurmuştur: "Her kim bir zimmiye zulmeder veya ona ödeyemiyeceği vergiyi yüklerse, Ahiret'te ben onun hasmıyım" Ve Hz. Ömer de, Ölüm döşeğinde yaptığı tavsiyelerden birinde şöyle demiştir: "...Benden sonra yerime geçecek halifeye, Rasûlullah tarafından himaye edilen halka (yani zimmilere) hakla­rının yapılan anlaşmalara göre, tam olarak verilmesi­ni, can ve mallan uğrunda gerektiğinde savaşılmasın!, güçlerinin üstünde yükler yüklenmemesini tavsiye ede­rim..." Bir defa Hz. Ömer, sadaka isteyen birinin bulun­duğu bir caddeden geçiyordu. Dilenen, yaşlı ve âmâ bi­risi idi. Halife ona yaklaştı ve omuzuna dokundu. Han­gi dinden olduğunu sordu. Adam, Yahudiyim dedi. Seni bu hale düşüren nedir? diye sorduğunda: Ödemekle mükellef olduğum cizye, ihtiyaç ve yaşlılık, şeklinde ce­vap verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer adamın elinden tuttu, onu kendi evine götürdü ve kendi cebinden de bir miktar para verdi. Daha sonra Beytülmal yetkilisine bir yazı gönderdi: Bu adamla ve bunun gibileriyle ilgi­leniniz! Allah için, onların gençliğinden faydalanıp ihti­yarlıklarında (onları) terkedecek olursak, adaletle ha­reket etmiş olmayız. "Devlet vergileri ancak fakir ve miskinler içindir" (Kur'an 9:60) ayetinde geçen fuka-ra'dan maksat müslümanlardır. 'Miskinlerden' gaye ise Ehl-i kitabın fakirleridir. Ve Hz. Ömer, o adam ve ben­zerlerinden cizye alınmasını kaldırdı.[274]

Aynı büyük halifenin yaptığı haşka bir örnek olarak şu olay nakledilir: "Hz. Ömer Cabiye denilen ye­re geldiği zaman cüzzamdan müzdarip bazı Hıristiyan-lar'a uğramak üzere gitti ve bu kimselere Sadaka yani Zekat fonundan yardım edilmesi hususunda emir verdi ve bunun ömür boyu olmasını istedi.[275]

(202) Aynı şekilde, köleler de Cizyeden muaftı.[276]Müslüman olmayan biri, kendi arzusu ile askere gider­se, askerlik yaptığı sürece kendisinden Cizye alın­maz.[277] Önemli kamu hizmeti karşılığında, bütün bir ömür boyu bu verginin kaldırıldığına dair örnekler var­dır. Mesela, Kahire'den Kızıldeniz'e açılacak olan kana­lın güzergâhı konusunda yardımcı olan bir gayr-i müslim bu hizmetine karşılık olarak Hz. Ömer, onu bu vergiden ömür boyunca muaf tutmuştu.[278]

(203) Hz. Peygamberin bir iradesine (vasiyetine) göre, gayr-i müslimlere özellikle Arabistan'da[279] yer­leşmeye izin verilmez; bunun dışında dolaşmaları ve yerleşmelerinde hiçbir sınırlama yoktur. Gayr-i müslim yabancılar, İslâm ülkesinde sürekli veya bir yıldan faz­la oturmak isterlerse, bu "himaye vergisini (Cizyeyi)" vermek zorundadırlar.

(204) Mekke meselesi biraz karmaşıktır. Kur'an-ı Kerim'de (9:28) müşrik ve putperestlerin pis olduğunu, dolayısıyla Mescid-i Harama (Kâbeye) yaklaşmamaları gerektiğini ilan eden bir ayet vardır. Serahsiye[280] göre Kâ'be, müslümanlara Kıble olarak tahsis edildiğinden dolayı müslüman olmıyan hiçbir kimseye putperestlik ayinlerini aynı çevrede yapmasına müsaade edilmemiş­tir. Sebeb budur, bundan başka bir sebep yoktur. Yoksa, Hz. Ömer'in Cuma hutbesini irad ederken bile, Hıristi­yanların şikayetlerini kabul ettiğini kim bilmez.[281] Her ne kadar sonraki dönem yazarlar yasaklama sınır­larını orada bulunan Halife ile görüşmek isteyen gayr-i müslim elçiler lehine bir istisna getirmiş olsa da tüm müsiüman olmayanların orada oturmalarını içine ala­cak derecede genişletmelerine karşın bana göre Serah-sî'nin görüşü daha doğrudur. Bunun sebebi gayet açık­tır. Çünkü klasik uygulama O'nu (Serahsî'yi) destekli­yor. Birincisi, Mekke'de oturan bir Müslümamn, Özel­likle Ummu'l-Veled (efendisine bir çocuk dünyaya geti­ren bir cariye) gibi müsiüman olmayan bir köleye her zaman sahip olma imkanı vardır ve efendisi ile kölenin aynı yerde yaşayamıyacağı düşünüleraemesi açıktır; ni­tekim el-Azrakî[282] Mekke bölgesinin yapısını tasvir ederken bir Hristiyan mezarlığını zikreder ve bunun Mekke Müslümanları'nın sahip olduğu kölelere ait ol­ması gerekir. İkinci olarak, Hicrî birinci asrın sonların­da çok iyi bilinen bir olay vardır: İbni Sa'd'ın naklettiği­ne göre, Ebu Davud Abdurrahman adında Hıristiyan bir doktor Mekke'de yaşıyordu.[283] Bu şahıs, Cübeyr b. Mut'im'in mevlası (himayesi altında) idi ve mesleğini, Kabe'nin minaresinin tam altında. Safa tepesinin üs­tünde bir muayenehanede icra ediyordu. Üçüncü ola­rak, İbn'ul-Kayyim (Ahkam ehli'z zimme, 1961. baskısı, I, 184-91) Hz. Peygamber ve Ashabı dönemine ait bir­çok olayı kaydeder. Bunlardan anlaşıldığına göre, Me­dine ve Mekke'de yanlarında ölen Hristiyan babalarını Müslüman çocukları gömmüşlerdir. Yine tarihçilerin, Kabe'nin inşaatı ile bağlantılı olarak karmaşık teknik işler için, Abbasî halifelerinin müsiüman olmıyan sa­natkar uzmanlar gönderdiklerini naklederler.[284]

(205) Siyasi gerekçelere dayanarak belli bir bölge­den tüm gayr-i müslimleri tehcir etmek ayrı bir şey, on­ları böyle bir yerin dışında, dogmatik saplantılar nedeniyle ayrı tutmak tamamıyle başka bir şeydir. Mübarek Ashab'm yaşadığı bir dönemde, muttaki müslümanları, Mekke'de Hıristiyan bir tabibin varlığına müsamaha göstermeye mecbur eden hiç şüphesiz kamu sağlığının gerektirdiği ihtiyaçlardan başka bir şey değildi.

(206) Hz. Peygamberin hayatı hakkında kaleme aldığı klasik eserinde eş-Şa'mi, gayr-i müslimlerin hak­larıyla ilgili önemli bir olayı kaydeder: Bedir hezime­tinden sonra Mekke müşrikleri, Habeşistan'a sığınan müslümanları kendilerine teslim etmesi için Necaşi'ye bir heyet gönderdiler. Bu haince teşebbüsü sonuçsuz bı­rakmak üzere Hz. Peygamber, "henüz İslâm'ı kabul et­memiş olan Amr b. Umeyye ed-Demeri"yi kendisinin elçisi olarak Necaşi'nin sarayına gönderdi.

(207)Yine, Şafiî mezhebinden Maverdî ve Hanbe-lî olan Ebu Yala el-Ferra'ya göre, en yüksek derecedeki sorumluluklar müslümanlarda olmak şartıyla, gayr-i müslimler, İslâm Devleti'nde herhangi bir idari göreve atanabilirler; ve devlet başkanı, Devlet bakanları ola­rak atanmalarına da müsaade eder. (Şüphesiz bu ata­malar, Hükümet başkanının icranın gerçek başı olduğu ve bakanlarının her önüne koyduğu tavsiye ve teklifle­re imzasını attığı sembolik başkanlığnın olmadığı bir hükümet şeklinde geçerlidir).

(208) Hanefî fıkhının meşhur mecmuası yani el-Bahr'ur-Raik'te, Müslüman mezarlara gösterilen saygı­nın aynısının gayr-i müslimlere ait maşatlıklara da gösterilmesinin gerekliliği açıkça ifade edilir. Aynı şe­dide, canları, malları ve ırzları hayatta oldukları süre­ce, öldükten sonra da kemikleri saygıyı gerektirir.

(210) İbn Sa'd. (V, 26, 272), Ömer b. Abdülaziz'in, kendi hilafet döneminde, düşmanın esir aldığı gayr-i müslim vatandaşların da, aynı duruma düşen herhangi bir müslüman gibi, devlet bütçesinden fidyelerinin ve­rilmesini ve özgürlüklerine kavuşturulmasını emretti­ğini kaydeder.

(211) Masrafları, Beyt'ül-Mal'm karşılaması şar­tıyla, gayr-i müslim vatandaşların lehine sosyal güven­lik[285] düzenlemeleri daha Hz. Ebu Bekir döneminde yürürlüğe konmuştu. Bir devlet belgesinde (bak, Ebu Yusuf, Haraç, s.84-85) komutan Halid b. Velid Halifeye, Hire şehrinin fethini haber verir ve şöyle der: "Erkek nüfusu saydım. Yedibin kişidir. Daha yakından yaptı­ğım kontrolle bunlardan bin kişisinin hasta ve çelimsiz olduğunu gördüm. Dolayısıyla bunları cizye vermekten muaf tuttum. Bunun sonunda vergi verebileceklerin sayısı altıbine düştü. Düşkünlüğü nedeniyle geçimini kazanamıyan, herhangi bir şekilde bir felakete uğra­yan, önce zenginken daha sonra kendi dindaşlarının sadakasına muhtaç kalan herkesin cizye vergisinden muaf olduğunu onlara ilan ettim. Böyle ve buna benzer kimselerin kendileri ve aileleri islam topraklarında ya­şadıkları sürece Beytülmal tarafından geçimlerinin sağlanacağım açıkladım..."

Ellerinde bulunan ve müslüman olan her köle, müslüman pazarlarına getirilir, normal şartlarda en yüksek fiyata satılır ve bedeli, hiçbir satış vergisi alın­maksızın sahibine verilir. Savaş elbiseleri dışında ve müslümanlara benzememe şartıyla her çeşit elbise giy­meye hakları olduğunu açıkladım..."

Ünlü maaş divanını kurduğu zaman Hz. Ömer benzer uygulamayı sürdürmüştü.[286]

(212) Devletin idare kademelerinde yer almıyan sınıflara mensup vatandaşlar arasında aşağılık kopm-leksine düşme eğilimi vardır. Ve bunlar, mesela idareci­leri gibi aynı elbiseyi giyerler. Bu ise, onların cemaat kültürünü öldürür. Gayr-i müslim tebayı kendi hima­yesi altına alırken İslâm Devleti'nin, onlardan, giyim-kuşam ve benzer sosyal görüntülerde müslümanları taklid etmemelerini istemesi onların lehinedir.

(213) İlginç bir olayı Makrizî (İmta, I, 323)'de oku­yoruz. Buna göre; Hz. Peygamber, Hayber'in fethinde ganimet olarak ele geçen Tevrat'ın tüm nüshalarının yenilen Yahudilere iade edilmesini emretti.

(214) Kişi başına vergi (baş vergisi) demek olan cizyeyi, Ehl-i Kitap veya Ehl-i Zimme ile ilgili olarak ilk defa Kur'an[287] ortaya koymuştur. Bu ifade, Yahudi ve Hristiyanlar olarak tefsir edilir. Kur'an bunların dı­şında kalan İslâm-dışı inanışlar konusunda sessiz ka­lır. Bununla beraber Hz. Peygamberin[288] ve Hulefa-i Raşidinin[289] uygulamaları, tüm gayr-i müslimlerin va­tandaş muamelesi görme müsamahasını doğurmuştur. Nitekim Hz. Osman Berberîler'den, Abdül Melik te Hindistan'daki Lingayat ve Brahmanlar'dan cizye al­mıştır. Ebu Hanife görüşünü şöyle açıklar: "Tüm müs­lüman olmıyanlar (gayr-i müslimler) tek millettir." eş-Şeybanî de[290] benzer ifadeler kullanır: "Küfür tek mil­lettir." Gerçi bu görüşler, cizye tartışmalarından başka bir münasebetle ortaya konmuş olsalar da bir şey far-ketmez. Nitekim es-Serahsî, uzun ve bilimsel bir tartışmadan sonra şu sonuca varmıştır: "Kur'an'da bu konu­da Ehl-i Kitaptan bahsedilmesi kuralı sınırlamak için değil, Ehl-i Kitaptan cizye vergisi alınabileceğini sade­ce göstermek için olduğu açıktır.[291]

Ebu Yusuf bu konuda daha açıktır: "Cizye, İslâm'­dan irtidat eden ve Arabistan müşriklerinden başka, ister Mecusî, ister putperest isterse ateşe veya taşlara tapan olsun müslüman olmayan herkesten alınır.[292]

(215) İstek Yoluyla Tabiiyete Kabul. Bazı yabancı­lar İslâm ülkesine başvurur ve tabiiyete kabul edilme­lerini isterlerse, yetkililer bu isteklerini kabul edebilir­ler. Bedreddin b. Cumaah döneminde, gayr-i müslimler vatandaşlığa kabul edildikleri zaman içinde ismi, şahsî özellikleri, yaşı ve dini yazılmak suretiyle girenlerin kaydı yapılan özel bir defter tutulurdu; içlerinden, işle­rini kontrol etmek ve ölüm, seyahat, ülkeden çıkış ve girişleri ve reşit olmalarını takip etmek ve ayrıca sene­lik cizyelerini vermeye giderken onlara eşlik etmek üzere Arîf denilen kâhyalar seçilirdi.[293]

(216) Vatandaşlığa kabul konusunda, hukukçular tarafından bir araştırma süreci fikri ortaya konmuşa benzemiyor; ancak, vatandaşlığa kabul veya reddetme hiç şüphesiz, tıpkı geçici oturma izni verme gibi aynı şekilde hükümeti ilgilendiren bir meseledir.

(217) Evlenme yoluyla tabiiyete geçme. İslam'a gö­re hanım, kocasının yaşadığı ülke vatandaşlığını oto­matik olarak hakeder.[294] Demek ki, gayr-i müslim yabancı bir kız veya İslâm Devleti'nin gayr-i müslim bir tebası bile bir müslümanla evlense islâm Devleti'nin bir vatandaşı olur. Bir yabancı çift İslâm ülkesine gelir ve koca, Müslüman Devlet'in vatandaşlığını kazandığı halde de durum aynıdır; onun hanımı da aynı devletin bir vatandaşı[295] olur. Şüphesiz, bir gayr-i müslim ya­bancı, İslâm Devletinin vatandaşı bir kızla evlense, bu yabancı şüphesiz otomatik olarak İslâm Devleti'nin va­tandaşı olmaz.[296] Yabancı ile evlenen bu kadın, İslâm ülksinden kesin olarak ayrılmak durumunda kalırsa İslâm vatandaşlık hakkını kaybeder.[297]



[1] C. Phillipson'un International Law and Custom of Ancient Greece and Rome adlı eserinin giriş kısmındaki John Mec-dannel'in notu.

[2] Bkz. daha sonraki bölüm, İslâm Hukuku Kaynakları, Ant­laşmaların Etkisi, v.s., s.59-62.

[3] Sadruş' Şeria', Şerh-ut' Tavdîh limeni't-tavdih s.9

[4] Müslim es-Subut, s. 5

[5] Mesela, et-Teftezanî, Tavzîh-ut'telvih, s.173-96 ve herhangi bir İslâm hukuku kitabındaki Usulü'l-Fikh'ın hüsn ve kubh bahsi, ayrıca Ostrorog'un Angora Reform'u hukukun kökleri bahsi; D.B. Macdonald'm Development of Müslim Theology, Jurisp-rudence and Constitutional Theory (New York) s.73 ve devamı.

[6] İslâm Uluslararası Özel hukukuna dair bak, daha sonraki 654. paragraf ve devamı, ayrıca Choucri Cardahi'in hukuföi ve tarihi bir araştırması ve Lahey Hukuk Akademisinin ders notları olan, La Conception et La Pratique du Droit In­ternational Prive dans L'Islam, adlı yazısı (Recueü des Cours, 1937, II, 510-650, Academie du Droit International, The Hague).

[7] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 9-16.

[8] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 17.

[9] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 17.

[10] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 17.

[11] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 18.

[12] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 18.

[13] İbn Hacer, Teval'it-te'sis, (Kahire Baskısı 1301) S. 78. Zeyd İbn Ali (v. 120), aynı tabiri el-Mecmû adlı kitabında kullan­mıştır. Eser gerçekten onun ise birincilik şerefi ona ait ol­malı.

[14] Ebû Hanife'nin diğer bir çağdaşı İmam Malik'in de bir Kitabu's-Siyer'i olduğu rivayet edilir. Bkz. Iyad, Tertîb, varak 39b.

[15] es-Serahsî, el-Mebsût, cilt: x, s.2.

[16] Radiyüddin es-Serahsî, el-Muhît, cilt I. varak 567 a,b. (yaz­ma, istanbul, Veliyüddin Kütüph. No: 1356.)

[17] Bu tabir hakkında filolojik tartışma için: Mecmû'at'ul-Vesâik'ıs-Siyâsiyye li'ahdi'n-Nebevî v'el-Hilâfet'ir-Râşide ad­lı eserime bakınız. (Kahire 1956 2. baskı)

[18] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 18-20.

[19] Şerh'ut-Tavzîhs:21.

[20] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 21-22.

[21] Müsellem'üs-Sübût s: 10.

[22] Kur'an, 2: 200-02.

[23] Kur'an, 28; 77.

[24] Kur'an, 7:32.

[25] Serahsî, Şerhu's-Siyer el-kebîr: I, 185.

[26] Kur'an, 7:2.

[27] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 23-24.

[28] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 25.

[29] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 26-27.

[30] Kur'an'a (53: 3-4} göre, Peygamber ne söylemişse İlahî Vahy'e dayanmıştır. Ancak söylediği her şeyin ibadetlerde okun­masını istememiştir. Bundan dolayı "okunmuş vahiy" ve okunmamış vahiy arasında fark vardır.

[31] Ibn Hanbel, Müsned, I, 69; ayrıca, Tirmizî, Neseî ve benzer­lerinin iktibas ettikleri Kenz'ul-ummal, I, No 4778.

[32] Kenzu'l-ummal, 1, 4759, el-Buharî, et-Tirmizî, en-Neseî, İbn Sa'd ve diğerlerinden iktibas şeklinde.

[33] İbni Hişam, s: 1014-15; Abdülaziz el-Buhari'nin Keşful-es-rar'ı, (Pezdevî'nin şerhi) cilt: 3, s: 188 "el-Hasan (R. A.) şöyle der: "Nebi (A.S.)'ye vahiy gelirdi, daha sonra da nadiren bazıları, vahyolmamış veya hiçbir şey kalmiyacak şekilde unutturulurdu. Bunun böyle olması Peygamber (A.S.) hayattayken caiz idi.

[34] İbni Hişam, Siretü Rasulillah, s: 226, İbn Sa'd, 3/1, s: 192

[35] İbn Sa'd, 2/1, s: 112-13; Buharı, Fedailü'l-Kur'an, Kurra maddesi.

[36] Hz. Ömer'in sadece bir müfrezesinde hafızlardan üçyüz kişi bulunuyordu. (Kenzu'l-ummal I. 4030)

[37] Mesela, İbn Zencuyeh'e göre, Kenz'ul-ummal, I, 4030.

[38] İbn Sa'd, Kenzu'l-ummal'deıi naklen: I, 4764; Buharı, Fadailu'l-Kur'an bölümü Cem'ul-Kur'an paragrafı.

[39] Buharî, aynı bölüm, 93: 37, 75: 33; İbn Sa'd, Kenzu'l-ummal, I, 4772, 4801, 4802.

[40] Buharî, 66:3, 93:37.

[41] Kastalanî, Umdetu'1-Karî Şerhî Sahihi'l-Buharî, I, 406.

[42] Buharî, 66:3, - Kenzu'l-ummal, I, 4799.

[43] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 27-30.

[44] Kastallanî, Umdetü'1-Karî Şerhi Sahîh'il-Buharî, I, 406.

[45] Buharî, 56: 181, No: 1.

[46] el-Vesaiku's Siyasiyye ve İslâmın Antlaşmaları ve Siyasî Mektuplar adlı seri yayınlarıma bakınız. Hadislerin ilk top­lanışı sahabe döneminde başlar. Voking'de Islamic Review'-da, Mayıs 1949 sayısında Hadislerin ilk toplanışı hakkın­daki makaleme: bu güne kadar gelmiş ve hadis konusunda en eski eser olarak kabul edilen ve İngiliz, Arap ve Urdu dil­lerinde yayınlanmış olan "Sahife-i Hemmam b. Münebbih'e, özellikle Giriş bölümüne bakınız.

[47] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 30-31.

[48] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 31-32.

[49] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 32.

[50] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 33.

[51] Pezdevî, Keşful-Esrar Ala Usûli'l Pezdevi Lil-Buharî, 111,

[52] Age.,s:262.

[53] Buna dair Kur'amn emirleri, 3: 159, 42: 38, 47: 21 v. s.

[54] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 33-34.

[55] Kitab al-Macmu" başlığıyla yayınlanmıştır., corpus juris di Zaid b. Ali (vnı s ) la pin antica racolta di legislaizione e di quirisprudenza musluraane finora ritrovata, testo arabo publl.... per la prima volta sui mass, iemenici della Bibliot-heca Ambro siana... da E. Griffîni, Milano 1919 (Brockelman GAL'inde Muvatta nevinden el-Amiri (v. 120 H) nin bir fı-kıh-hadis eserinden bahseder. Ancak, el-Hatib'in Tarih Bağ-dad'a göre bu zat hicretin 159, senesinde vefat etmiştir. Ma-lik'in yaşlı bir çağdaşı olarak böyle bir eser yazmış olabilin Fakat bu eser bize kadar gelmemiştir.

[56] Bu eser, Fetevai Hindiyye diye de meşhurdur.

[57] Siret'ün-Numan, c.I, 32-33. Cami'ul-Mesanîd'il-İmamı Azam lıebıl-Müeyyed Mahmud el-Hevarezmî, müellifi Şiblî, cilt, II, 179. imam Ebu Hanife ki Tedvin Kanun İslami, müellifi, Hamidullah.

[58] Benim bu konuda şüphem var.

[59] L'Islam et le droit des gens, Ahmed Reşîd, (Uluslararası Hukuk Akademisi) ders notlarında s. 378 ve devamı, Lahey, 1937.

[60] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 34-43.

[61] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 43.

[62] Posta anlaşması gibi dünya çapında ve Müslüman­ların da katıldığı anlaşma çağımızda (da) pek azdır.

[63] Kur'an 2:173, 5:3, 6:120, 6:146, 16:115.

[64] Serahsî, Şerhu's-Siyer'il-kebîr.

[65] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 43-44.

[66] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 44-45.

[67] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 45.

[68] Buharı, 55; 176, 58:6, 64:83; Müslim, cilt V, s. 75; İbn Han-bel, 1, 222; İbn Sa'd cilt, II s.44.

[69] Kur'an, ix, 28.

[70] Serahsî, (Şerh'üs-Siyer'il-kebîr, I, 93 ya da paragraf 131) bu kısımlarda açık olan hususta şöyle der: Putperestlik yap­mak ve put kültürü yaşatmak niyeti dışında Müslüman ol­mayanların Kabe'ye girmemeleri hususunda Kur'an'da hiç­bir emir yoktur. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 45.

[71] Aynı yazar, a.g.e., III, 233.

[72] îslamic Culture dergisi 1939 Ocak sayısında benim bir kon­feransımın notuna, s.125-126 ve yine bu kitabın sonunda bibliyografyada aynı konu ile ilgili makaleme Haydarabad Akademi Tetkikleri sayı: 6, 1943'te çıkan "Influence of Ro­man Law on Müslim Law" adlı makaleme; aynı konu ile il­gili C.A. Nallino'nun Raccolta di Şeritti adlı eserinin IV. cilt s. 85 ve devamına; G.H. Bousquet'in Revue Algerienne... de Lâgislation et de Juriprudence'de çıkan Mystere de La for-mation of des Origines du Fiqh adlı makalesine - Temmuz -Eylül 1947 sayısına bakınız. (Bu yazıların Türkçeleri, Yağ­mur Yaymevince yayınlandı).

[73] Kur'an, 4:24, 6:120, "bunlardan başkası size helal kılındı" ve "... O size hangi şeyin yasak olduğunu bildirdi".

[74] Daha geniş bir şekilde Şeybanî'nin yazılarında şöyledir: (Şerh'üs-Siyeri'l-kebîr I, 194); "Örf ile sabit olan nass ile sabit olmuş gibidir. Örf ile bilinen, nass ile şart koşulmuş gibidir. (Age., IV, 23-25). "Mutlak olan söz, örfün delaletiyle hususî (tayin edilmiş) olur. (a.g.e., IV, 16); Metinde aksi tav­siye edilmedikçe adete uymak kesindir, umumî hükmün tahsisinde adet muteberdir." (a.g.e., II, 296).

[75] Taberî, Tarih I, 2816-17; İbnu Kesîr, Kamil, III. 72; Ebu'l-Fida, I, 262; Zehebî, et-Tarih'ul-Kebîr, yıl 27; Gibbon, Dec-line and Fail, V, 555 (Oxford Üniversity Press baskısı); İbn Kesîr, Bidaye, VII, 152; Hamîdullah, el-Vesaiküs-siyasiyye, No. 371.

[76] Taberî, Tarih (Avrupa baskısı), I, 962-63.

[77] Daha fazla bilgi için diğerleriyle beraber îbni Habib'in el-Muhabber'ine bakınız. (Haydarabad baskısı, 1361 H.S. 309-40).

[78] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 46-50.

[79] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 50.

[80] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 51.

[81] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 52.

[82] Jeolojik açıdan insanın birliği için bakınız: O. Ehrenfels'in thnology and İslamic Science" İslamic Culture, 1940, 5: 4-34.

[83] Bu konu hakkında Haydarabad Academy Journal'de çıkao Bi'seti Nebevi ki Vakt ki Cend Alemgîr Kethiyan veya 'Un ka İslami hal' adlı makaleme ve bu makalenin ayrı basımı olan Resul Ekrem ki Siyasi Zindegi adlı eserime bakınız.

[84] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 53-55.

[85] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 55.

[86] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 55.

[87] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 55-56.

[88] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 56.

[89] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 56.

[90] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 56-57.

[91] Kur'an, 3:97.

[92] YakÛt, Mu'cem'ul-buldan, el-Ka'be; A.J. Winsinck, "Dün­yanın Merkezi ile ilgili Batı Anlambilimin Düşünceleri a Verkandelingen der Kanİnjklijka Academie von Wıten hapen te Amsterdam'deki makalesi; Afdeehng Letterkn» Amsterdam, 1916, s.21-36; Halebî'nin Tarihü'l-hanns, 197, el-Kisaî, varak 14 b.

[93] Kur'an, 40:16.                                                                    

[94] Les Pelerinages adlı kitapta yer alan Hacc hakkın makaleme bakınız. Baskı, Sevil Paris, 1960.

[95] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 57-60.

[96] Esdes Lois, 1. kitap, bölüm 3, s.7 (Paris 1860)

[97] Holtzendorff, Handbuch des Volkerrechts, 1, 168.

[98] Oppenheim, International Law (4. baskı), I, 55-56.

[99] Politics kitaba, I, bölüm 7.

[100] Pirinciples of International Law'da *- 15 (6 baskısı).

[101] Wilson and Tucker'İn International Law, (8.baskı), s. 16.

[102] Oppenheim, International Law, I, 59-61.

[103] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 61-65.

[104] Yemen'de yaşamış Kinde hariç.

[105] Daha fazla bilgi için: The City-State Of Mecca (Mekke Site-devleti) (Islamİc Culture) Temmuz, 1938, s.275.

[106] Hindular'ın, Pooja (tapma) of Lakshmı = servete tapışı ile karşılaştırın.

[107] Ayrıntılarda gerekli düzeltmelerin yapılması kaydıyla, hvu yer*er *Ç*n yazılanlar ne kadar doğru ise Arabistan nakkında da yazılanlar o kadar doğru kabul edilmiştir. Pey-" f1"'*11 do£duSu Mekke şehrinin şartları hakkında,  Site-devleti" başlıklı makaleme bakınız, Islamic , Temmuz, 1938.

[108] Islamic Culture {Temmuz, 1938) s.267-68; Lahor, M^i îslamiyye'nin ikinci oturum tutanakları s.98-99; darabad, Academy Journal, V, 96 ve devamı.

[109] Olinder, The Kings of the Family of Akil el-Murer (Lund, 1927).

[110] Muhammed b. Habib (v.245 H.), Kitab'ul-muhabber (Hayda-rabad baskısı) Arabistan Fuarları bölümü, s. 263-68.

[111] Mesela, et-Tankuliy, el-Müstecad min Faalati'l-Ecved, (yaz­ma, Leningrad), hikaye no: 32. Bonn'da sınıf arkadaşım Dr. Leo Pauly'nın ifadesine göre: "ve (Mühelhil), bir su kayna-f, an dlpr-me ulaşıncaya, el-Hiyre'ye kadar refakat etmek üzere muhafızlar gönderirdi.

sonra, Almanya'da Pauly, Suriye'de Kürd Ali ta-n bastırılmıştır.

el-Marzukî, Kİtab'ul-Ezmine ve'1-Emkine II, 161: ı. Panayırlara... hiçkimse onlara muhafız almadan gi-ve gen gelemezdi" der.

[112] Muhamed b. Habib, daha önce geçen eser s. 162: "ilâf ant­laşmalar demektir."

[113] Yakûbî, I, 280 ve devamı; îbn Sa'd 1/1 43-45; Taberî, Tarih, I, 1089, aynı yazarın tefsiri, cilt. XXX, İlâf sûresinin tefsiri; Lisanü'1-Arap, İlâf kelimesi; Lommens, La Macque â la Veil-le de THegire, s.128 v.s.

[114] Frankel, Aramaish, Fremden wörter, s. 176; aynı yazarın-Schutzrecht, s.296; Lammens, La Republique Marchande de La Mecque, s.25 ve devamı; İbn Sa'd 1/2, s.32; Heffni"B tarafından, Das Islamische Fremdenrecht'de, s.89.

[115] el-İlâf üzerine Melange Massignon'da çıkan makaleme, ci » 2, s.293-311 ve Le Prophete de L'Islam adlı eserimin II, 5i)y' 609 a bakınız.

[116] Dineverî, s.353; Yakûbî I, 288.

[117] Yakûbî I, 288.

[118] Subhu'1"a'Sâ ı> 409 (bakın, aynı yazarın Nihaye

[119] Dineverî, s.353.

[120] İbn Hişam, s. 231.

[121] İbni Hacer, el-İsabe, Utarid b. Hacip bahsi; Ibn sa'd, 1/1, s. 43, 45; Taberî, Tarih, I, 1.537; el-Mesudî, Mürûc, IV, 250: "Ömer, İslâm'dan önce birçok kralla karşılaştı." el-îsbahanî, Eganî, XII, 48-49 ve devamı.

[122] Yakubî, 1,187.

[123] Glaser, "Zwei Inschriften" Mitteil, vorderasiat. Gosellschaft-'da, Berlin, 1897, 6. "Le Prophete de L'Islam" adlı kitabımda zikri geçer, I, s: 190-191; ayrıca, Süleyman Nedvî'nin Arzu'l-Kur'an'm da zikri geçer. I, 139.

[124] İbn. Hişam, s: 217-21, 716-17.

[125] el-İkd'ul'-Ferîd, II, 45.

[126] Serahsî, el-Mebsût, X, 92.

[127] Bu Wellhausen'in yazısının bir başlığıdır.

[128] Kitabü'l Ezmine ve'1-Emkine, s. 161.

[129] El-Mazrûkî, age., II, s. 161 haşiye notu; Said el-Afgânî, Es-vakü'1-Arap (Şam baskısı).

[130] Bkz. Taberî, I, 1307,1460; ve Hubaşe için bakınız, aynı eser, s. 1129. Genel olarak, Le Prophete de Llslam (Paris 1959) adlı eserime bakınız, II, 599-610.

[131] Administration of Justice in Early islam" Islamİc Culture, Nisan 1937, "İslâmî adlgüsteri epne agas men", Mecelle OŞ' manî, XI/l-2; E. Tyan'ın, Histoire de l'Organization judic1' aire en pays dlslam, kitabı, s. 30-80. Bu konunun, Rev11 des Etudes Islamiques'de Gaudefroy-Demombyness taraft dan tenkid ve ilaveleri, Nisan 1939; ve yine "Melang^ Syrien offerts a' Dussauds" da "Suv les Origines de l  justı Musulmane", isimli bir makalem, s. 819-828.

[132] Mesela, İbn Hişam, s.251; Taberî, Tarih, I, 1203. Ayrıntı için İbn Habîb'in adı geçen eseri, 167, 168. Çok ilginçtir: Mevla kelimesi himaye eden manasına geldiği kadar hima­ye edilen anlamında da kullanılıyor. Daha eski bir kelime olan "car" da çift yönlü manayı ifade eder. Mesela, İnne'1-la-he lehu carun = 'Allah onun koruyucusudur', Caru'1-lah = 'Allah'ın koruduğu kimse' ifadelerinde olduğu gibi. Bu du­rum, oldukça zengin ve beyan gücüne sahip Arapça'nın keli­me azlığı ya da ifade zorluğundan olamaz. Aynı özellik bir­çok kelime için sözkonusu olduğuna göre tesadüfte olamaz. Bana kalırsa, bunun manası ne kadar abartılsa azdır. Zira bu sadece eşitliği değil ondan öte manayı ifade eder. Bu du­rum, bir birleşmeyi (tevhidi), bir özümsemeyi, uzun düş­manlıktan sonra insanlığın tekrar insanîleşmesini ifade eder. islâm'ın ilk dönemlerinde Müminler arasındaki kardeşliğin temelini işte burada aramalıyız.

[133] Bak. Dİvan'ül-hamase, (Avrupa baskısı, s. 365-66) Ebu Hi-raş'm beyitleri.

[134] Bu şekilde kan davalarının önüne geçildiğini gösteren bir­çok olaylar vardır.

[135] Vakidî, (Von Kremer baskısı) 2, 23.

[136] E1-Azrakî, Ahbar-u Mekke, (Avrupa baskısı), s. 106-107,

[137] Suheylî, er-Ravdü'1-Ünf, I, 90-94; İbn  III 41; ibn Hanbel, I, 190; İbn Habib, Munammak, a  L«cknow; Mesudî, Et-Tenbîh, s. 209-10; El-Agani  ilgili bölümde.

[138] Onlar birbirine harp ilan ettiler" (bak, Kitab Bekr ve Tağ-lib, el yazması, British Museum, 6492, varak, 22 a,b).

[139] Kitab'ül-Aganî, XII, 47; Taberi, Tarih, I, 2207: "Rabia kabile­sinin, savaş esirlerini köle yapma adeti yoktu. Halbuki diğer Araplar, köleleştirmeyi cahiliyye döneminde uyguluyorlardı."

[140] Herhangi bir sözlüğün "mirba" maddesine bakınız.

[141] Abdullah b. Ganame bir şiirinde şöyle der: "Ganimetin dört­te biri, ganimetin en iyileri, komuta etmek (gücü elinde bu­lundurmak), umuma dağıtmadan önce düşmandan alınan şeyler, bölüştürülmesi mümkün olmıyan şeyler sana aittir" Mirba kelimesinde Tac'ul Arûs ve Serahsî'nin el-Mebsûtu X-9, yukardaki şiiri nakletmişlerdir. Ve şunlar sıralanmıştır: Komutanın ganimeti "(1) dörtte biri üzerinde, (2) bölüştür­meden önce seçtiği şeyler üzerinde (3) yağmalamadan önce ele geçirilen şeyler üzerinde, (4) taksimi imkansız şeyler üzerinde hakkı vardı. "Dörtte bir" ifadesi için Taberî, Tarihi, I, 1710, Der. İslâm, cilt. H'ye de bakınız.

[142] Casuslar iki çeşitti: Kur'an'ın da ifade ettiği gibi, gözcüler ve haber toplayanlar.

[143] Nekâiz Cerîr ve'1-Ferezdak, s. 93, 462. (çeşitli türleri).

[144] Tarîh'ul-Yâkûbî, I, 314.

[145] Bekr ve Tağlîb (yazma, British Museum, varak, 216,)

[146] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 65-76.

[147] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 77-82.

[148] Oppenheim, International Law (4.baskı, 1928) I, 62

[149] Mesela, Fransız alimi Collient, bu konu üzerine çeşitli yazılar yazmıştır.

[150] Hz. İsa tarafından istenen emir ve ferağatlar abartılmıştır. Kendilerini savunmaları için mü'minlere sadece kuvvet kul­lanmamalarını değil aynı zamanda en haklı oldukları bir durumda bile devletin hukukuna başvurmamaları istenmiş" tir. (Les Origines droit international, s. 44).

[151] Religions Foundation of International Law, s. 87.

[152] Th. D. Woolsey, International Law (4. baskı, New York? 1889), yukarıda adı geçen eserinde A. Rechid tarafından zik­redilmiş, s: 378).

[153] Daha uzun tartışma ve örnekler için, A. Rechid'e müracaat, yukarda age., s. 426-30; Nys, Les Origines du droit İnterna­tional, s. 216. Papa Nikola IV, hristiyan olmıyan milletlerle olan antlaşmaların hükümsüz olduğunu ilan etmişti. Bakı­nız, Nys s.161. Hristiyan din alimlerinin bu ahlak dışı dokt­rinden dönmedikleri anlaşılıyor. Macar kralı Vladislas'ın nezdindeki papalık sefiri: "Küffara verilen sözün hükmü yoktur" diyerek, krala, Türk padişahı II. Murad (1421-51) ile yaptığı antlaşmayı bozdurduğunu biliyoruz. (Bakınız Ta-rih-i Hukuk-u beyneddüvel, İstanbul, 1303, s. 49). Çağımız­da da, Paris'ten Prof. L Massignon, kilisenin bu doktrinini tenkit etme gereğini duymuştu. Ayrıca aşağıda gelecek olan 658 no'lu paragrafa bakın.

[154] Age., s. 141-142.

[155] Yukarda geçen eser, s. 143 e devamı.

[156] T.A. Walker, A History of the Law of Nations, cilt, I, s. 89.

[157] Hollanda'da doğup uzun yıllar Fransa'da kalmış olan Groti-us (1583-1643), mesela, İslâm Hukuku'nda "Postliminium'un" bilinen bir şey olduğunun farkına varınca şaşırmıştır. (Bakın, De Jurebelli, X, S.3V). Bu, İslâmda Uluslararası Hukukun Gro-tius ve çağdaşları tarafından incelendiğini gösterir. (Bu refa-ransı bana bildiren Mr. Hans Kruse'ya burada teşekkür ederim.)

[158] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 83-90.

[159] Mesela, ed-Debusî bu hususta şöyle der: "Dünyada karşıla­şılan zorluk ve belalar bakımından Allah, bizimle kafirler arasında bir fark gözetmemiştir; çünkü bu dünya cezalan­dırma yeri değildir."

[160] Kur'an, 9:6: "Müşriklerden biri senden eman dilerse ona eman ver."

[161] Ebu Ubeyd, Kitab'ul Emval'inde Hz. Peygamberin şu sözü­nü nakleder: "Verilmiş bir sözü tutmak, ihlal edilen sözleş­meyi bozmaktan daha iyidir."

[162] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 91-94.

[163] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 95.

[164] Wensinck, "Biat" kelimesi, Miftah'u Künûz'is-sünne,

[165] İbn Hişam, s.1016; Taberî, Tarih, 1,1823.

[166] İki hükümdarlı idare görüşü Müslümanlar tarafından sade­ce uygun zemin olmaması nedeniyle reddedilmedi; aynı za­manda Evs ve Hazreç kabileleri arasındaki rekabette de uy­gulanamamıştı. (Taberî, Tarih, I, 1843). Yine de İslâm tari­hi, bu konuda birisi Gazne'de Gazneli Mahmut hanedanında olmak üzere birkaç örnek bırakmıştır:

Mevdud, onların kanını döktüğünde

Babasının yerine on yıl hüküm sürdü,

Ondan sonra bu dünyadan göç etti,

Ve saltanatın anahtarlarını başkalarına teslim etti.

Arkasında Ali ve Muhammed tahta birlikte çıkma şansına

erdiler.

Ali, Mesud'un oğlu idi, Muhammed de Mevdûdun Bir gün de duyuldu ki, ordu komutanları onları tahttan in­dirmişler

İsamî'nin Futûhu's-selatîn, 1220-1225 no'lu beyitleri. (Agra baskısı, 1938); bir başka örnek; daha sonra gelecek olan "Ha­kimiyet ve birlikte hükmetmenin tarafları" bahsine bakımz. Bundan başka iki hükümdar görüşü hususunda: (Kur'an 20; 32) "O'nu işimde ortak kıl." Ayrıca bakınız, Resul Ekrem ki siyasî zindeği adlı kitabımıda, Du Sahan Der İklimi; Müşte­rek Hükümrani başlıklı kısmına ve Roma'da 1953'te RSO da yayımlanan Le Regne Conjoint başlıklı makalem.

[167] Çağdaş ve geçici bir olayı Örnek gösterebiliriz: Mısır devlet başkanı görevi bıraktıktan sonra yönetimi 12'ler denilen ih­tilâl komitesi ele almıştı. Bak: Le Monde, Paris, 1954

[168] ("Prolegomena") Mukaddime, 23. bölüm

[169] Aristo; Politics, I. kitap, 7. bölüm.

[170] Phillipson, International Law and Custom, I, 104.

[171] Aksine, Peygamberin, ganimetin ilk defa kendisine helâl kı­lındığına, halbuki önceki dinlerde yakıldığına dair sözleri içeren bölümü; Tirmizî, siyer, Ganimet bahsi; Şerh'us-Sı-yer'il-kebîr, I, 15; Taberî Tefsîr, 8:68, 69; Taberi, Tarih, I. 1710). Bunun böyle olduğfunu Kitab-ı Mukaddes de onayla bak, Tesniye, 13:12-18.

[172] Kitab-ı Mukaddes, (Tesniye kitabı) XX, 10-17. İslâm Huku­ku ile aradaki tezatı görmek için, Ekteki Hz. Peygamber*11 talimatlarına bakın A, l,a ve 646. paragraf.

[173] Bkz. Ek, A, la,

[174] Tirmizî, "fezailü'l cihad" kitabı, Men yukâtil riyaen ve lid-dünya, konusunda şunları nakleder: Rasülüllah'a sordular: Kahramanlıkları ve akrabalara olan düşkünlüklerinden ve gösteriş olsun diye savaşan kimselerin durumu nedir, ya Resûlallâh? Bunlardan hangisi Allah yolunda yapılmış ka­bul edilir? Hz. Peygamber şöyle cevap verdi; yalnız Allah Kelamı yüce olsun diye savaşan kimsenin gayreti".

[175] El-Kâşâni, Bedayiu's-senia, VII, 99. Aynı zamanda Buharî ve benzerlerine de bakm: "Burnu halkalı bir zenci de olsa, "emirinize uyun".

[176] Bkz. Kur'an 4:59: "... ve ul'ul-emri minkum." 

[177] Ku^an, 4:123; 49:10, ve benzerleri. Ayrıca Hz. Peygamberin H. 10. yıhnda irad ettiği "Veda" hutbesi, İbn Hişam, s. 968-70; Yakubî, II, 122, 123; Cahiz ,eI-Beyan ve't-Tebyîn, II, 24 ve devamı.

[178] Kur'an, 8:61.

[179] Kur'an, 4:90,92; 8:72; 7:33.

[180] Kur'an, 3:26; 6:133, 11:57, 24:55, ilh.

[181] Mesela, Serahsî, Serh'üs-Siyer'il-kebir'inde "Sultan, Allah'ın yeryüzündeki gölgesidir" der, I, 15; aynı zamanda 163. pa­ragrafa bakın.

[182] Age., IV, 201-202 v.s.

[183] Bakınız (İbn Hişam, s. 241) Hz. Peygamber Döneminde İslâm Devleti'nin Anayasası, paragraf 2: "Onlar, diğer in­sanlar karşısında bir tek ümmettirler".

[184] Kur'an, 4:92.

[185] Kur'an, 4:75,97.

[186] Hz. Peygamber ve ilk iki halifesi döneminde müslümanların hicreti, dışarda yerleşmesi ve vatana iadeleri ve bunlarla il­gili konular hakkında, Haydarabad'da üç ayda bir çıkan Si­yaset Dergisi'nin Temmuz 1940 yılı sayısında "Hicret" baş­lıklı makaleme bakınız.

[187] ed-Debûsî, Kitab'ül-Esrar, varak 151 b (yazma, Veliyüddin efendi kütüphanesi, No, 1402).

[188] Bkz. İlerdeki 190. paragraf.

[189] Ferîd Rifaî, Asrul-Me'mûn, 1,128 ve devamı.

[190] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 96-107.

[191] Mesela, Kur'an, 8:56-58.

[192] Burada, Hudeybiye Müsalahasımn reddi ve antlaşmaya rağmen Mekkeliler'in Müslümanlar'ın düşmanına yardım etmesi ve sonucunda Mekke'ye müdahale ve fethedilmesini gösterebilirim (İbn Hişam, s. 802 ve devamı; Taberî, Tarîh, i. 1621 ve devamı; Hz. Peygamber'in diğer hal tercemeleri.)

[193] Taberî, I, 3508

[194] Kur'an, 3:110.

[195] Kur'an, 3:104.

[196] Sahih-i Müslim, I, 50.

[197] Kur'an, 3:191

[198] Mecelletü'l kamil'il-adliyye, bölüm I, Kavaid-i Külliye; Se-rahsî, Şerh'üs-Siyeri'l-kebîr, III, 332; IV, 46 v.s.

[199] Herhangi bir hukuk mecmuasının: "Harbi meşru kılan se­bepler" bahsi.

[200] Fetevay-i Alemgiriyye, İrtidat maddesi.

[201] Iran Hükümdarlarına gönderilen mektup ve elçiye yapılan muameleye karşı Hz. Peygamberin takındığı tavır, uluslara­rası nezaketin ayaklar altına alınmasından ileri gelen yalın bir protesto ve nefret ifadesinden başka bir şey değildir. (Ta­berî, Tarih, I, 1572).

[202] Çağımızda bu tür olaylar eski dönemlere göre daha fazladır.

[203] Hz. Peygamber döneminde Mecdi b. Amr'm durumu ile ilgili olarak bak, Taberî, 1. yıl olayları s. 1265; İbn Hişam, s. 419.

[204] İbn Hişam, s.669-70, 673 (Kureyza meselesi); Dineverî, s. 169-99; Taberî, Tarih I, 3336-38 (Hz. Ali ve Muaviye mesele­si).

Hz. Ali'nin Muaviye ile olan anlaşmazlık konusunda hakem­lerin verdiği kararın sonucunu niçin beklemediğini açıkla­mak için bir kaç söz gereklidir. Bir hakemin belli bir sonuca nasıl geldiğinin hiçbir önemi yoktur; bu konuda önemli olan sadece, tek birisinin verdiği karara bağlılıktır. Hz. Ali ile Muaviye arasındaki meselede iki hakem vardı ve verdikleri karar ortak bir karar değildi. Doğal olarak hiçbir taraf, böy­le bölünmeye yol açacak bir karara bağlı kalamazdı.

[205] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 107-110.

[206] Herhangi bir hukuk mecmuasının Vakıf konusuna bakınız.

[207] Tayalisi, No. 887; İbn Hanbel, V, 42-48 ve özellikle 165. Ay­nı zamanda ilerideki 147. paragraf (No:19).

[208] Serahsî, el-Mebsût, X, 93.

(Ebu Hanife'nin delili şöyledir... Bu, müslümanlann imamının (halifenin) tasarrufu altında, onun da tasarrufu aslında Müslü­man topluluğun hükmü altında bulunur. Bir vekilin vekilliğini düşüren bütün bu sebepler vekili vekillikten azleden herşey ha­kimi de hükmetme görevinden eder.. Ancak bundan bir husus müstesnadır: Vekalet veren önemli biri ölür veya o görevinden uzaklaştınlırsa, onun verdiği vekaletler de kendiliğinden dü­şer; ancak bir halife ölür veya tahttan uzaklaştınlırsa, onun ta­yin ettiği vali ve kadıların görevleri (otomatik olarak) son bul­maz... Çünkü bunlar, kendilerini bu göreve atayan halife lehin­de ve onun şahsî hakkını korumak için değil, aksine toplum adına 'onun hak ve hukukunu korumak' için halk adına görev yaparlar. Aslında halife toplumun temsilcisi gibidir... Demek ki, halife halkın temsilcisi ise onun davranışı da Müslüman toplumun davranışını yansıtır. Halifenin ölümünden sonra top' lumun hakimiyeti sürmesinden dolayı yargıcın görevi de süre Nitekim halife bir hakimi veya bir valiyi görevden alırsa, hali­fenin isteğiyle bu insanlar makamlarından uzaklaştırılmış olur; halifenin ölümüyle bunlar görevlerinden uzaklaştırılmış olmazlar. Doğrusunu söylemek gerekirse, bir kadı halifenin al­masıyla görevden uzaklaştırılmış olmaz, aslında o, toplumun uzaklaştırmasıyla makamından olmuş olur. Çünkü bu görevli­leri halife, aslında toplum adına, dolaylı olarak tayin eder. Bundan dolayı, (halifenin bir kadıyı görevden uzaklaştırması olayında) bir bakama toplum halifeyi, kendi yararına kadıları tayin ve azilde görevlendiriyor demektir. Dolayısıyla halifenin emriyle kadının görevden uzaklaştırılması bir anlamda toplum taraftndan icra edilmiş oluyor, demektir, ilh. İşte ölüm ile taht­tan indirme arasındaki fark budur. (Kaşanî, Bedaî, VII, 16) Hi­lafet ehl-i hal ve'l-akd, (halifeyi seçen veya azleden) meclisinin işidir. (İbn Haldun, Mukaddime, bölüm 20).

El Hutaya (V.30 H) Hz. Ömer'in şehadeti ile ilgili şu mersi­yeyi söylemişti:

Sen, arkadaşın ve dostundan (Hz. Ebubekir) sonra emir ye komuta anahtarlarını halkın sana verdiği kimsesin; seni bu­raya seçmekle senin faziletini arttırmış olmadılar aksine, senin yüzünden onlar fazilet buldular. Bakın: Abdurrazık, El-Isiâm ve Usûlü'l Hükm (Kahire, 1343 H); -yine bakın: Nevbahtî, Fİraku'ş Şia'sında, Dirar İbn Amr'm hilafet için Kureyş'in dışında, bir başkasının hilafete tercih edilmesi hususunda önemli görüşü, s. 10.

[209] Bkz. Trrmizî, "İmam" bahsi; bak, 41. paragraf

[210] Age., bak. 41. paragraf

[211] es-Serahsî, Mebsût, X,93.

[212] Metruk ve sahipsiz topraklar da devlete aittir. (Ebu Ubeyd, el-Emval, 674, 690. paragraflar).

[213] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 111-114.

[214] İslâm hukukçuları özel mülkiyette bunu tanırlar (Herhangi bir hukuk mecmuasının Kitab'üş-şürb bahsine bakınız) Ay nı prensip uluslararası hukukta da uygulanır.

[215] vasânî, Bedâyi, VI, 189-190. ve diğerleri konu ile ilgili bölümlerde.

[216] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 114-115.

[217] İbn-i Abidin, Reddü'l-muhtar şerhu-Dürr'iI-muhtar, III, 266-67

[218] Age., II, 423-24.

[219] Ebu Yusuf, el-Harac, s. 57; el-Kasanî, Bedaiu's-sanai, VI, 195.

[220] Ebu Yusuf, adı geçen eser, s.57.

[221] Kur’an 45:12-13.

[222] Kur’an  16:14.

[223] Ebu Yusuf, age., s. 55-56.

[224] Böyle bir durum için bak, İbn Sa'd, 12, s.58 ve Ibn Abdi'l-Berr, İstiâb, No, 3431; bir başka Örnek için, Ebu Ubeyd, Kitab'ül-Emval, 638 ve 693. paragraflar.

[225] Taberî, Tarih, I, 2557; Suyûtî, Hüsn'ül-muhadara, emîri'l-mü'nıinin bahsi.

[226] Mesûdî, Mürûcu'z-zeheb (Avrupa baskısı), II, 377; da, Takvim, s. 106.

[227] Ebû Yusuf, Haraç s. 78. 118 Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 115-118.

[228] Frence Africaine" Paris, No, 17-18, Şubat-Mayıs 1958'de çı­kan "L'afrigue decouvre L'Amrique avant Cristoph Colomb" adlı makaleme bak. Aynı çalışmanın gözden geçirilmiş ve ge­nişletilmiş şekli "Les Musulmans en Amerique d'avant, Cris­toph Colomb" adı altında, aylık mecmua France İslâm. Paris 11-14 (Ocak-Nisan 1968 arası) da yayınlandı. Ayrıca, Süley­man Nedvî, Arap or Amerika (bakın Urduca aylık Maarif der­gisi, Azamgarh, Mart ve Nisan 1929 sayıları; Islamic Culture, Temmuz, 1939, s. 382-83. Haraç, s. 52-53 (bölüm "Dicle ve Fırıt'taki Adalar"); Yahya b. Adem el-Kureşî, Haraç, s. 15; şehru mecelletil ahkami'l-adliyye, konu ile ilgili bölümde.

[229] Mecelletül-ahkamil-adliyye, cilt I, Kavaid'il-külliye

[230] Kurban, 28:68.

[231] Kur'an, 33:36.

[232] Derya, Barthold, Türkistan mad deri    Ansikl°Pedisi

[233] Nizam Şah, Sholâpûr kalesini 1564 yılında Adil Şah'a ter-ketmişti.

[234] Ebu Fidâ, Tarih, (Avrupa baskısı), III. 264,464, 608; IV. #j 56, Tippu Sultam, Türkler'e Basra'ya karşı Mangalo teklif etmişti, (Birinci Dekka Tarihi Konferansındaki bil me bakın).

[235] Ebu Abdillah Muhammed b. Selame b. Cafer Uyûnu'1-me-anf ve Pünûn ahbar'i halaif, (yazma, Topkapısarayı, İst, No. 2791, Hicrî 422 yılında yazılmış bir yazmadan 748 tarihinde istinsah edilmiş) varak 77a.

[236] Şmamn bu cumlesini> *bn Kesir (Bidaye, VIII, 41) İbnbı Hayseme'den nakleder. Tabe'rî bu hususta birşey söyle­mez. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 118-123.

[237] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 123.

[238] Pidâ' Tarih, 588 yılı olayları başlığı altında. Ayrıca, nce geçen "Bağımsızlık" (137.), ve daha sonraki 508. parag­raflara bakınız.

[239] İbn Şihna, VIII, 194 (nitekim Emile Tyan, Sultanat et calı-fat, II, 34'te nakleder).

[240] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 123-124.

[241] Gibbon, Decline and Fail, VI, 39-40; Ferid Rifai, Asru'l-Me mûn, 1, 129; Şibli, Me'mûn, muasır devletler bölümü.

[242] Gibbon, Decline and Fail, VI, 566; S.P.Scot, Moorish emPıre in Europe, Urduca tercümesi, I, 263.

[243] Brehler'in "Institutions de L'Empire Byzantine" adlı eserin Paris 1949 baskısı. 284. sayfada şöyle denir:" Book of Cer-menies (Merasimler Kitabı) ismi de verilen haberleşme pro­tokolüne göre: Avrupa krallarıyla yapılan haberleşmenin tam aksine, halifenin i-smi imparatorun isminden daha önce zikredilir. Agarenler (yani Peygamber Hz. İsmail'in zevcesi Hacer'in çocukları, yani Araplar) in diyataktoru (reisi) nun UÇ şeref unvanına hakkı vardı ve ona gönderilen mektuplar dört nomizata (dört altın sikke) ya eş değer altınla mühürle-nırdi."

[244] Kitab'ul-emval, 467.paragraf; Belazûrî, Fütûh- an> IÜbnS ParaSrafiİ İbn'ul-Esîr, III, 74-75, 107. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 124-125.

[245] Kitab'ul-emval, 467.paragraf; Belazûrî, Fütûh- an> IÜbnS ParaSrafiİ İbn'ul-Esîr, III, 74-75, 107.

[246] İbn Havkal, el-Memalik ve'l Mesalik, s.227, 228; îbn Cü-beyr, Rihle, s.50-51.

Bizans imparatorluğunda da buna benzer uygulamalar ol­duğu anlaşılmaktadır: "Sadece Bizans İmparatorlarının "Basilieus" unvanı almaya hakkı vardı; bütün dünya için, en azından tüm kilise dünyasını kapsayan kanunlar koyma hakkı sadece ona aitti ve onun adı bütün kiliselerde yapılan dualarda anılmalıydı. (Brehier, s. 282-283, Ostrogorskynin "Byzantinische Staatenhierarchie" dan Seminarium Kondo-kovianum, VIII, 1916, s. 41-61 deki iktibasıyla).

[247] Numismatic Chronicle, 1885, s.215-27, Gulaman, Tuglak, Hilci, Lodhi, Jonpur, Malvah, Bengal (Bahmani Muhammed III, 924) hanedan sikkeleri; bundan başka Catalogue of Coin İndian Museum, Kalkutta, Il.cüd 1907'de neşredilmiş, s.20 ve devamı; Catalogue of Indıan Coin in British Museum, "Is" lam Ülkeleri Bölümü" 1885, ilah...

[248] Muhammed Habib, Gazneli Sultan Mahmut, s.3-4.

[249] Gazneli Sultan Mahmud bile... Nizamül Mülk, Siyasetname, s.132;vs.

[250] İbn Fadlan, Rİhle (Risale), Şam baskısı, 1960; YakÛt, Mu'cem'ül-buldan, "Bulgar" maddesinde. Hatta İbn Fadlal-lah, Hicrî 764 tarihinde, Bulgar kralının ismini, Müslüman kralların isim listesinde verir, (bak, et-Tarif bi'l-mustalahi'ş-şerîf, isimli eserinde).

[251] Abdu'l-Cabbar, Mahbubu'l-vatan, s.239. (Güney Hindistan hakkında bir tarih).

[252] Şiî Büveyhüer ile Sünnî Selçuklulara burada işaret etmek isterim.

[253] İbn Cübeyr, Rihle, s.50-51; 1932 yılında yaptığım bir ziyaret sırasında, Kudüs'te Kubbetü's-Sahranın güney kenarında, oüyük Selahaddin tarafından yazdırılmış bir kitabe anıtın­da gördüm. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 125-127.

[254] İfadedeki ufak bir farkla aynı cümleyi, Bahreyn'li Munzır b. Sava'ya, Yemenli Havda b. Ali'ye, Ummanlı Cafer ve Abd'a da yazılmıştı. Buradaki ifade "müslüman ol selamette kal! şeklinde idi. Aynı cümle, Necaşi'ye, Heraklius'a ve Hüsrev gibi imparatorlara gönderilen mektuplarda da yer alıyordu-Metin için Arapça ve Fransızca eserlerime bakın. Yahu1'» İbn Tulün, İbn Sa'd, Kalkaşandî, İbn Kesîr... ilah. Ayrıca "eslim" ifadesi "müslüman ol" manasına da gelir.

[255] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 127-128.

[256] Tarih'uFerişte,(HiC rî 1274'te Poona'da basıldı), II, 212.

[257] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 128-129.

[258] el-Muhit, cilt 1, varak, 603 b (yazma, Veliyüddin, No, 1356, İstanbul).(Düşman bir ülkede geçici olarak oturan) bir Müs­lüman vatandaş o ülkeden dönse ve beraberinde darül-harp ülkesinden bir kadın olsa ve: "ben ona eman verdim ve onu himayemde getirdim" derse, o kadm (kıyas yoluyla) bir harp ganimeti sayılmalıdır. Çünkü onu himaye edenin himayesi daru'l-harpte verildiği için hükümsüzdür. Bundan dolayı İs­lâm topraklarına varır varmaz o kadın harp ganimeti sayıhr ve İslâm ülkesinin vatandaşı olur. Müslüman erkeğin ona verdiği eman, Müslümanların haklarının aleyhine onun lehine işlemez. Bununla birlikte istihsali icabı o kadın hür olur ve himaye altında kalır. Çünkü Müslüman erkek o kadınla düşman toprağını terkettiği zaman, himayesini sür­dürdü ve himayesinden hiç vazgeçmemişti. Bu, müslüman-ların haklarının başladığı yere gelmeden önce, daha İslâm toprağına ayak basmadan bu himayeyi ona vermesindendir. Çünkü bu kadm güven içinde ülkemize ulaştığında en azın­dan şu söylenebilir: Bu müslümanm himayesi ona faydalı olmalıdır; çünkü her müslümanın İslâm toprağında hak ve imtiyazları vardır. Dolayısıyla bu müslümanm (eman verme hakkı) diğer müslümanların (kadını harp ganimeti) say­malarından alıkoyar. Bunu biraz açıklayalım: Bunların her ikisi, düşman ülkeyi terkedip tarafsız bölgeye vardıkların­da, ayrıldıkları ülkenin hakimiyetinden kurtulurlar ve müs-lünıan erkeğin o kadına verdiği eman geçerli olur ve İslâm topraklarına varmadıkça da İslâm ülkesinin vatandaş* değildir (İslâm Devleti'nin hükümranlığı altına girmemiştik ve müslürnan erkek arkadaşının himayesini kazandığa za­man hala tarafsız bölgede bulunuyordu. Müslüman erke emanını düşman toprağında verseydi ve kadm İslâm u kesine tek başına gelseydi durum aynı olmazdı. 2i durumda himayenin devamlılığı  ve tarafsız bölgede s nusu himayenin yenilenmesi mümkün olmazdı."

[259] Şerh'us-Siyer'il-kebir, I, 342 (yeni baskı, 885. paragraf)

[260] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 129-130.

[261] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 131.

[262] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 131.

[263] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 131-132.

[264] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 132.

[265] Kur'an, 49:10. 132

[266] Sahih-i Müslim, V, 139-40.

[267] Kur'an, 4:101. Bak, Taberî, Tefsir, aynı ayetle ilgili tefsir.

[268] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 132-133.

[269] eş-Şeybanî, Kitab'ul-asl, es-Sulh bahsi, (yazma, Ayasofya, No, 1076, İstanbul); Abdülaziz b. Muhammed er-Rehabî, Şerh Ki-tab'il-Haraç li-Ebi Yusuf, varak 247 b (yazma, Laleli No, 1609, İstanbul); Ebu Yusuf, Haraç, s.70. Zekatın sadece bir sadaka olmadığını bunun, İslâm Devleti'nin müslümanlara yüklediği bir vergi olduğu hatırlanmalıdır. Ayrıntılı bir tanı­mı için, "Budgeting and Taxation in the Time of the Holy Prophet = Hz. Peygamber Zamanında Bütçe Tanzimi ve Ver­gi Tarhı" pak. Hist. Society Journal, Karaçi, cilt III. (1955). (Türkçesi: İslâm Mecmuası, 7 ve 9. sayıları, Ankara, 1956).

[270] eş-Şeybani'ye göre, koyun, sığır ve develerden alman vergi­lerden gayri müslimler muaf değildir. (Bak, Şeybanî, Şer-h'us-Siyeri'il-kebir, IV, 293.) Bu hayvanlardan alınan vergi­nin 'zekat' olmadığını açıkça gösterir. 'Zekat', hayvanlardan alman vergiyi kapsar, o zaman, gayr-i müslimler, malların­dan hiç vergi vermezlerdi.

[271] Kur'an, 5:44-48. Halife Hz. Ömer zamanındaki uygulama için bak., Dictionnaire di'Histoire et Geographie Ecclesiasti-xue, Antakya maddesi, 594; Daha sonraki dönemlerdeki köy kâhyalarının hak ve görevleri için bakın: İbn Fadlullah el-Umerî, et-Ta'rîf bi'1-mustalahi'ş-şerif, s. 142-146.

[272] Ebu Yusuf tarafından zikredilen Peygamber'in emirleri, H&~ rac, s.71; Serahsî, Şerh'üs-Siyer'il-kebîr IV, 52 ye de bakın.

[273] Daha geniş bir araştırma, müslüman olmayan vatandaşla'"a konan, tabir caizse ek vergi cizye vergisi konusunda dal1 başka sebepler olduğunu gösterir; Ne kadar çok olursa olsun gayr-i müslimler tasarruflarından vergi vermezler ve ayrıca ticaretten daha hızlı bir şekilde sermayeyi arttıran faizle pa­ra verme yani tefecilikten menedilmezlerdi. Ticaretle meşgul olan Müslüman tüccarlara rekabette eşitliği sağlıyacak bir desteğin sağlanması normal bir şeydi. Bundan dolayı gayr-i Müslimlerden alman ithalat vergisi, müslümanlarmkinin iki katı idi. Bu ve cizye vergisi gibi düzenlemelerin İslâm Devle­ti'nin vatandaşlarından farklı hukuk sistemlerine bağlı olan topluluklar arasında dengeyi sağlamaya ve haksız rekabeti önlemeye yönelik enstrümanlar olduğu anlaşılmaktadır. Şah­sen, uzun süre işleyen bu sistemin, cizyeye ve arttırilan güm­rük vergisine rağmen, müslüman olmayanları zenginleştirdi-g* kanaatindeyim.

[274] Ebu Yusuf, Haraç, s. 69-72.

[275] Belazurî, Futuhu'l-buldan, s. 129.

[276] İbn Rüşd, Bidayet'ül-müctehid, I, 371.

[277] Taberî, Tarih, I, 2497, 2665.

[278] Es-Suyutî, Hüsnü'l-muhadara fi ahbar-ı Mısır ve'I-Kahire, Halîcu Emir'il-Mü'minin bölümü.

[279] Bkz. daha Önce geçen 65. paragraf.

[280] Şerhu's-siyer'il'kebir, I, 93 (veya yeni baskının 131. paragrafı) (Bizim Hanefi hukuk ekolümüze göre, gayr-ı müslimlerin başka herhangi bir camiye girmelerine engel olunmadığı gi­bi oraya (Kabe'ye) da girmelerine engel olunmaz. Bu husus­ta, Müslüman Devlet'in vatandaşları olanlarla, vize alarak gelen yabancılar arasında hiçbir fark yoktur. Bunların Kâ-keye girişini yasaklayan Kur'an ayeti, İslâm Öncesi yaptık­ları gibi Kabe'ye girmelerinin yasak olduğu şeklinde yorum-lanmahdır.)

[281] Ebu Yusuf, Haraç, s.79.

[282] Tarihu Mekke, s. 501.

[283] Tabakat, V, 365, Davud bahsinde Abdurrahman Halife Hz Ömer vb. için (Les pelerinages, Seuil baskısı, Paris 1960, s- U9-20)deki makaleme bak.

[284] el-Azrakî, age., s. 299, 336, 396; Belazûrî, Fütuhu'l-buldan,s.54. 138

[285] Yusufuddin, "İslam'da Sosyal Güvenlik", Müsteşrikler Kon­gresi, İstanbul, 1951.

[286] İbn Zencuye, Kitabu'l-Emval, (yazma, Burdur, Türkiye).

[287] Kur'an, 9:29

[288] es-Serahsî, el-Mebsüt, X, 119; Ebu Yusuf, Haraç, s. 74 ve de­vamı; İbn-i Mace, 17:41; Tirmizî, 19:31; Şafiî, el-Uram, IV, 96; (Mecusîlerle ilgili, yani, Parsî ve Berberiler).

[289] eş-Şeybanî tarafından zikredilir, el-Asl, II, 141-42 {yazma No'lar, 741-746, Vefa-Atıf kütüphanesi, İstanbul).

[290] Adı geçen eser; Yine bak, Şerh'us-Siyer'il-kebir, IV, 139.

[291] el-Mebsut, X, 119.

[292] el-Harac, s.73.

[293] Bedreddin b. Cumaah, Tahrîr'ul-ahkam fi tedbîri ehl'il-İs-lam, Varak 55 a, bölüm 17, (yazma, Laleli, İstanbul. Eser, Almanca Dergi İslamica'da, cilt Vl'da basılmıştır).

[294] es-Serahsî, Şerhu's-Sıyeri'l-kebîr, IV, 115 ve devamı; el-Ka-sanî, Bedai'us-sanaî, VII, 110,

[295] es-Serahsî, Şerhu's-Siyer'il-kebir, IV, 115 ve devamı.

[296] Age.

[297] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 133-143.