4- İSLÂM HUKUKUNDA İŞÇİ VE İŞVEREN MÜNASEBETİ
GİRİŞ
I- İŞÇİ - İŞVEREN MÜNASEBETİNİN TARİHÎ GELİŞİMİ
A- Batı Hukuku
B- İslâm Hukuku
C- Türk Hukuku
II- KUR'AN VE SÜNNETTE İŞÇÎ VE İŞVEREN
A- Kur'an'da
B- Sünnette
III- İSLÂM HUKUKUNDA İŞÇİ VE İŞVEREN MÜNASEBETİ
A- İş Akdi
a- İş Akdinin Kuruluşu
b- İş Akdinin Unsurları
aa- İşçi
bb- İşveren
cc- Ücret
dd- Emek (Çalışma)
B- İşçi ve İşverenin Hak ve Mesuliyetleri
a- İşçinin Borçları
aa- İşi İfa Borcu
bb- Akde ve İşverenin Emirlerine Uygun Hareket Etme Borca
cc- İşçinin Tazmin Borcu
b- İşverenin Borçları
aa- Ücret Ödeme Borca
bb- İşverenin Tazmin Sorumluluğa
cc- İşi Ehil Olana Verme Borcu
dd- İşverenin Diğer Borçları
c- İşçi Hakları ve Bu Hakların Korunması
aa- Ücret Hakkı ve Bu Hakkın Korunması
ı- Hapis Hakkı
II- İşvereııin Temerrüdü Halinde Ücret
III- Tatilde Ücret
IV- ÜCRETİN TEMİNAT ALTINA ALINMASI
V- ECRİ MİSİ MÜESSESESİ
VI- İŞÇİ ÜCRETİNİN ENFLASYONA KARŞI KORUNMASI
VII- ASGARÎ ÜCRET
VIII- GABN VE IZTIRAR DURUMA
IX- ÂDİL ÜCRET
bb- İş Süresi Yönünden İşçinin Korunması
cc- İş Emniyeti ve İş Şartları Yönünden İşçinin Kornnması
dd- İşçinin Temel Haklarının Korunması
d- İşverenin Hakları
Sonuç
MÜZAKERECİLERİN GÖRÜŞLERİ:
a- Cemil Kıvanc'ın Görüşü:
b- İbrahim Ural'ın Görüşü:
c- Osman Eskicioğlu'nun Görüşü:
d- Yunns Vehbi Yavuz'un Görüşü:
TEBLİĞ SAHİBİNİN GÖRÜŞLERE CEVABI:
a) Genel Olarak
b) Prof. Dr. Cemil Kıvanç'ın Tenkidi
c) Yrd. Doç. Dr. Hayreddin Karaman
d) Yrd. Doç. Dr. İbrahim Kafi Dönmez
e) Yrd. Doç. Dr. Osman Eskicioğlu
f) Dr. Yunus Vehbi Yavuz
g) İbrahim Ural
İşçi ve işveren münasebetinin İslâm hukukunda kazandığı hukukî formdan önce bu ve benzeri münasebetlerin hangi zeminde ele alındığı hususuna temas edilmesi faydalı olur.
Öncelikle şunu ifade edelim ki belli bir kalıba oturtulmuş, birtakım şekilci kural ve müeyyidelerle hukukî çerçevesi belirlenmiş akdi münasebetlerin sağlıklı ve verimli bir şekilde işlemesi, tarafların daha doğrusu insan unsurunun yetişkinliğine bağlıdır. Çünkü şekil itibariyle birbirine yakın veya benzer kural ve sistemler farklı toplumlarda farklı sonuçlar vermektedir. Bunun da sebebi, insan unsurundaki eksiklik veya gelişmişliktir. Bu nokta gözden kaçırıldığı, biraz da “yetişkin insan” uzun vadeli ve planlı bir çalışmayı gerektirdiği içindir ki çoğu zaman şekil ve kalıplar sihirli değnek olarak düşünülmüş, bu yüzden de büyük umutlarla başlanan hamlelerden hayal kırıklığı ile çıkılmıştır. Olanca iyiniyete rağmen kuralcı ve şekilci değişikliklerden müspet bir sonuç elde edilememesi çoğu zaman teşhise yardımcı olacak yerde toplumu yeni arayışlara itmiş, bunalım ve çaresizliğe sevketmiştir.
Bu hakikat sebebiyledir ki İslâm dini detaya inen kuralcı ve şekilci bir düzenlemeden ziyade insanı müstakil bir değer, beşerî münasebetlerin merkezi olarak ele almış, insanın gelişmesini, olgunlaşmasını gaye edinmiştir. Bedeni yanısıra aklî güç ve kabiliyetlerini de tekamül ettiren insan, en kuralsız beşerî münasebetleri bile sağlıklı bir biçimde kuracak ve işletecektir.
Biliyoruz ki, hukuk ilmi, beşerî münasebetlerin önemli bir bölümünü düzene koyma, ihlaller ve aksaklıklar ortaya çıktığında müeyyideler getirerek kurduğu düzeni koruma görevini üslenmiş, böylece insanların adil, dengeli ve açık ikili münasebetler kurmasını gaye edinmiştir. Fakat bu konulan kurallar ne kadar gelişmiş ve isabetli de olsa işleyişini sağlayacak ve denetleyecek olan insan, yetişkin olmadıkça umulan müsbet sonucun elde edilemeyeceği açıktır. Bu âmme hukuku dalında benimsenen rejim ve ilkelerin işlerliği kadar özel borç münasebetlerini düzenleyen kanunların da tatbik ve başarısını yakından ilgilendiren bir husustur.
Bu sebeble işçi ve işveren münasebetlerini düzenleyen kanun ve kuralların isabetle seçilmiş olması ön şart ise de yeterli şart değildir.
Öte yandan hukukun yaptırım gücü çoğu defa taraflar arası anlaşmazlıklarda, kuralların ihlalinde kendini gösterir. Halbuki insanlararası münasebetler çoğu defa kapalı devrede cereyan etmekte, hukukun denetiminden uzak kalmaktadır. Bu açıdan ahlakın, daha doğru bir tabirle dinin beşerî münasebetlerin iyileşmesine olan tesiri kuralcı maddî hukuka göre daha fazla, denetim ve müdahale alanı daha geniştir. Bu itibarla İslâm'da işçi ve işveren münasebeti önce bu yönden, diğer bir ifadeyle insan unsuru yönünden genel bir zeminde, daha sonra ise iki taraflı bir borç münasebeti olarak özel hukuk zemininde ele alınmalıdır. Bu genel ilkeler, İslâm'ın işçi-işveren münasebetine bakışını ve tavrını belirleyen genel bir çerçevedir. Bir bakıma pozitif hukuka nisbetle tabî hukuk mesabesindedir.
İslâm insana önce yaratanını, kendini, hayatı ve ölümü tanıtmış, geldiği ve gideceği yönü göstermiş, varoluşuna ve varlığını sürdürmesine bir anlam kazandırmış, böylece insana, iradesi dışında geldiği bu dünya hayatında müstakim yaşamayı öğretmiştir. İslâm ferdin olgunlaşmasını ve yücelmesini hedef alan, yeryüzünde iyi ve yararlı işler işlemesini, yaratanına, kendine ve diğer bütün varlıklara karşı saygılı ve ölçülü davranmasını öğütleyen emirlerini, maddî müeyyidelerle desteklediği gibi onları insanların gönüllerine sindirerek insanî ve ahlakî prensibler haline de getirmiştir. Fertlerde, anlayış seviyelerine göre, korku, ümit, sevgi ve aşk şeklinde tecellî eden Allah'a iman kişilerin kendilerini kontrol etmelerini sağlayacağı gibi, islâm'ın içtimaî düzeni sağlamaya matuf emirleri de fertlerin birbirlerini denetlemesini, olumlu ve yapıcı bir kamuoyu oluşmasını temin edecektir. Ömür tükenici, servet geçici yararlı işler ise kalıcıdır. Bir deneyim için dünyaya gönderilen insanların haksızlık ve aldatmayı çıkar saymaları geçici bir aldanmadır. Bütün inananlar kardeştir, Allah'ın karşısında tek tek hesap vereceklerdir. İslâm'ın anlattığı ve inananların gönüllerine nakşettiği budur. Bu zeminde kurulan beşerî münasebetler, bu arada işçi ve işveren ilişkisi maddî şekil ve kuralların sağlayacağı düzenden çok daha âdil ve ahenkli bir işleyiş kazanacaktır.
Biz araştırmamızda işçi-işveren münasebetlerini özel hukuk zemininde ele alacağımızdan, İslâm'ın beşerî münasebetlerde hakim kıldığı genel ilkeleri ve bu münasebetleri dayandırdığı zemini, bu sahada yapılacak ayrı bir çalışmaya bırakıyor, sadece konuya yaklaşımda bu yönün önemine işaretle iktifa ediyoruz.[1]
İşçi-işveren münasebeti dar anlamda bir borç münasebeti olduğundan insanlık tarihinde diğer beşerî münasebetler gibi bir geçmişe sahiptir. İnsanların toplu halde yaşaması ve bireyin ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetleri tek başına üretmekteki yetersizliği insanları karşılıklı yardımlaşmaya, mal ve hizmet mübadelesine, hukukî tabiriyle borç münasebeti kurmaya zorlamış ve giderek bu ikili ilişki “hukuk” adını verdiğimiz açık ve bağlayıcı düzene kavuşturulmuştur.
Bu itibarla işçi çalıştırılması, insanların karşılıklı mal ve hizmet mübadelesine ihtiyaç duyduğu ilk günden itibaren toplumsal hayatın gerekli ve canlı bir unsuru olarak devam etmiş, diğer borç münasebetlerinde olduğu gibi arz ve talep kanunu içerisinde oluşmuş ve işletilmiştir. Fakat şunu açıkça ifade etmek gerekir ki işçiye verilen değer insana verilen değerden bağımsız olmamıştır. Nitekim değer yargılarının vahiy dışı kaynaklardan alındığı toplumlarda insanlar kendilerini ve çevresindeki varlıkları ilkel, pratik ve maddî ölçülerle tanımışlar, buna göre değerlendirmişler ve sonuçta değer yargılarının tersyüz olduğu dengesiz bir toplum oluşturmuşlardır. Bu sebeble eski Çin'de, Mezepotamya'da, Yunan'da veya Roma'da çalışanların köle ve köylülerle birlikte toplumun aşağı ve geniş bir sınıfını teşkil etmesi şaşılacak bir durum değildir.
Anahatlarıyla ifade etmek gerekirse tarihte işçi-iş-veren münasebeti irade ve sözleşme serbestisi içerisinde arz ve talep kanunlarına bağlı olarak süregelmiş ve gelişmiş ise de kurulan münasebetin mahiyeti ve sonuçları toplumların telakkilerine, medenî ve insanî seviyelerine göre farklı farklı olmuştur. Günümüzde bile, yasalardan, akitten ve mevcut teamülden doğan bunca kayıt ve bağlara, devletin bunca müdahale ve yaptırımına rağmen işçi-işveren münasebeti tarafların yetişkinliğine ve gelişkinliğine orantılı olarak mahiyet değiştirmektedir. Böyle olunca ilk devirlerde hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmayan, toplumun ve devletin denetiminden uzak bir işçi-işveren münasebetinin,'büyük ölçüde fertlerin telakkilerine, insanî değerlere ve insan şahsiyetine olan saygısına bağlı bulunacağı açıktır.
Bununla birlikte işçi-işveren münasebetinin hukuk formu içerisinde kendini gösteren tarihî seyrine Batı hukuku ve İslâm hukuku yönlerinden ayrı ayrı temas etmekte fayda vardır. [2]
Batı hukukunun bildiğimiz kadarıyla ilk kaynaklarından olan Roma hukuku, işçi-işveren münasebetini “locatio conductio” denilen ve İslâm hukukundaki “icâre” akdine benzer bir mahiyet arzeden akit nevi içinde ele alır. Rızâî ve aynı zamanda tam iki taraflı bir hüsnüniyet akdi olan locatio conductio doktrinde üç ayrı akde bölünür. Bunlardan “locatio conductio rei” günümüzdeki anlamıyla kira akdini ifade eder. “Locatio conductio operarum” ile bir kimse muayyen bir ücret mukabilinde bir işi ifayı taahhüt eder. Bu akit de günümüzdeki anlamda iş akdinin karşılığıdır. “Locatio conductio operis” de ise bir kimse, iş sahibinin vereceği ücret mukabilinde bir eseri (opus) meydana getirme borcu altına girer. Akitten gaye, bir işin yapılmasından ziyade muayyen bir neticenin meydana getirilmesidir. Bu akit ise günümüzdeki istisna akdini karşılamaktadır. [3] Locatio conductio'nun bu son iki nevi işçi-işveren münasebetinin Roma hukukundaki yasal formunu oluşturmaktadır. İkinci nevi akitte süre üzerine kurulan iş akdi, üçüncü nevide ise bir işin ifası üzerine kurulan iş akdi ve istisna akdi sözkonusu olmaktadır.
Roma hukukunun sonraki çağlara tesiri doğrudan doğruya değildir. Ortaçağ sonlarında ve Yeniçağda Romanist hukuk değişerek gelişmiş, bunun sonucu olarak da Avrupa'da “müşterek hukuk” doğmuştur. Modern kodifikasyonlara doğrudan doğruya kaynaklık eden, bu hukukun kaide ve uygulamalarıdır. Ayrıca “Pandekt ilmi” adı altında Alman hukukunun kaynakları üzerinde yapılan tarihî araştırmalar da son iki yüzyıldaki kanunlaştırma hareketlerine ve özellikle 1881 tarihlî İsviçre Borçlar Kanunu'na doğrudan doğruya tesir etmiştir.[4]
Son yüzyılda İslâm ülkelerinde görülen kanunlaştırma hareketinde büyük ölçüde Batı hukukundan faydalanılmıştır. Nitekim 1912 tarihli İsviçre Borçlar Kanunundan iktibas olunan ve halen Ülkemizde yürürlükte olan 1926 t. ve 818 sayılı Borçlar Kanunu ve ayrıca 1932
t. Lübnan Borçlar ve Akitler Kanunu, 1948 de yayımlanıp 1949 da uygulanmaya başlayan Mısır Medenî Kanunu, 1949 t. Suriye Medenî Kanunu, 1951 t. Irak, 1971 t. Sudan, 1975 t. Cezayir, 1976 t. Ürdün Medenî Kanunları bunun açık örnekleridir.[5]
Bu tarihî seyir içerisinde işçi-işveren münasebeti “hizmet akdi” adı altında Özel bir borç münasebeti olarak değerlendirilmiş ve borçlar hukukunda özel bir akit nevi olarak devamedegelmiştir.
İşçi-işveren münasebetinin özel hukuk alanında kaydettiği bu seyrin yanısıra bir de XIX. yüzyıl Avrupasında ortaya çıkan ve bir âmme hukuku dalı olarak teşekkül etmesine yol açan sosyal ve kamusal seyri vardır.
Batı'da X1X. Yüzyılda başlayan ve XX. yüzyılda hızla gelişen sanayileşme hareketi beraberinde büyük bir işçi sınıfını doğurmuş, bunun sonucu olarak çözülmesi gereken birçok problem ortaya çıkarmıştır. Meselelerin karşılıklı arz-talep dengesine dayanan bir akit serbestesi içinde halledilmesini beklemek ve bunu da emek-ücret değişimini ifade eden borçlar1 hukukundaki ferdî hizmet münasebetine bırakmak sonuç vermedi. Aksine, eşit şartlarda olmayan tarafları belli bir çatışmanın ortasına itti ve dengeyi işveren lehine bozdu. Bu durumda,' borçlar hukukunun liberal eğilimli akit anlayışı yeterli olmadığından işçilerin korunmasını sağlayan, taraflara bazı borç ve sorumluluklar yükleyen ve emredici kuralları kapsayan iş mevzuatı ortaya çıkmıştır. Daha doğrusu devlet iş hayatına müdahale etme zarureti hissetmiştir. Bunun sonucu olarak Avrupa ülkelerinde ve buna paralel olarak İslâm ülkelerinde “iş hukuku” denilen ve âmme hukuku gurubunda mütalaa edilen yeni bir hukuk dalı doğmuş, yeni bir işçi işveren münasebeti anlayışı gelişmiştir. Borçlar hukukunun ferdî iş münasebetini ifade eden “hizmet akdi” hükümleri yanısıra doğrudan iş hayatını tanzim eden iş kanunları çıkarılmıştır. Nitekim, Ülkemizde halen yürürlükte olan ve en son 2869 sayılı kanunla değişik şekliyle 1971 t. ve 1475 sayılı İş Kanunu, Diğer İslâm ülkelerinde yürürlükte olan 1970 t. ve 151 sayılı Irak İş Kanunu (IÎK), 1959 t. ve 91 sayılı Suriye ve Mısır Birleşik İş Kanunu (BİK), 1964 t. ve 38 sayılı Kuveyt İş Kanunu (KİK) ile 1969 tarihli Suudî Arabistan İş ve İşçi Kanunu (NA) bunun açık örnekleridir.[6]
İslâm hukukunun yazılı kaynağı olan Kur’an-ı Kerîm'de ve Hz. Peygamber'in (s.a.v) sünnetinde işçi-işveren münasebeti hukukî bir olaydan daha çok beşerî bir münasebet olarak ele alınmış ve beşerî münasebetleri düzenleyen genel ilkeler ışığında yönlendirilmiştir. Hicrî II. asırdan itibaren İslâm hukukunun tedvin edilmesi ve îslâm hukuk ekollerinin teşekkülü ile borç münasebetleri belirli bir hukukî düzenlemeye tabi tutulmuş bu arada İşçi-işveren münasebeti de “icâre akdi” adı altında bir hukukî form içinde ele alınarak özel bir borç münasebeti haline getirilmiştir.
İslâm hukukunun, borçlar hukuku alanında da çağının ihtiyaç ve gelişmelerine paralel olarak doyurucu bir inkişaf gösterdiği ve akitlerin gerek deliller ve gerekse hukuk ekollerinin mantıkî bütünlüğü içerisinde ele alınarak incelendiği, bilinen bir gerçektir. İşte “icâre akdi” de her hukuk ekolü tarafından kendi metedolojik kaideleri içinde izah edilmiş, müslümanlarm günlük meselelerine de cevap olması gayesiyle, akdin yapısı ve işleyişi incelenirken mümkün olduğu ölçüde günün meseleleriyle de irtibat sağlanmıştır. Bu sebeble kaynakların icâre akdini inceleme ve örneklendirme tarzları, o devir îslâm toplumundaki işçi-işveren münasebetinin mahiyeti ve alanı hakkında bilgi vermesi bakımından önemlidir. Nitekim günlük, haftalık, aylık sürelerle işçi çalıştırma, belli bir ücret karşılığı terziye, dokumacıya, ayakkabıcıya iş gördürme, ziraatta, taşımacılıkta, hayvancılıkta belli süreyle işçi çalıştırılması ve benzeri konular, kaynakların hemen hemen tamamında ele alınmış ortak meselelerdir. Fakat İslâm hukukçuları icâre akdini ve işçi-işveren münasebetini bu tarz münferit olaylarda ele aldıkları gibi benzeri olaylarda ölçü olabilecek ve her devir meselelerine ışık tutacak sentezlere de ulaşmışlar, genel ilkeler de koymuşlardır.
İslâm hukuk doktrinindeki görüşlerin tatbikata yansıması çoğu defa fetvalar aracılığıyla ' gerçekleşmiş, bırakılan boşluklar Örf ve âdetle doldurulmuştur. İslâm hukuk literatüründe “vâkıât” veya “fetâvâ” adıyla anılan bu nevi kaynaklar da farklı devir ve toplumların tatbikatını vermesi itibariyle kıymetli birer kolleksiyondur.
Her ne kadar iş akdi ve işçi-işveren münasebeti hakkında Hanefî hukuk ekolünün görüşleri XIX. yüzyılın sonlarına doğru hazırlanan Mecelle'de bir bölüm halinde kanunlaştırımiş ise de XX. yüzyıldaki hızlı gelişmeler Batı toplumunu olduğu kadar İslâm ülkelerini de hızlı bir kanunlaştırma zaruretiyle karşı karşıya getirmiş, borçlar hukukunun diğer sahalarında olduğu gibi işçi-işveren münasebetlerinde de, eskiden beri devam edegelen tatbikatın ne ölçüde değişebilirliği bilinemediğinden veya anlatılamadığından., çağdaş Batı hukuku paralelinde bir kanunlaştırmaya gidilmiştir.[7]
Türk iş hukukunun tarihî gelişimi hakkında, bazı etüd ve makaleler hariç tutulursa, fazla bir araştırma yapılmış değildir. Bununla birlikte Tanzimat öncesi dönemde Türk iş hayatının “esnaf zaviyeleri” denilen dinî-meslekî teşekküllerce ve “fütüvvetname” denilen nizam ve kaideler ışığında yürütüldüğü bilinmektedir. Esnaf zaviyelerinin yerini XI. ve XII. yüzyılda dinî olmaktan çok meslekî birer kuruluş olan “loncalar” aldı. Başında “kethüda” denilen ve genellikle esnaf tarafından seçilen bir başkan bulunur, “yiğitbaşı” da teşkilatın esnafla olan münasebetlerini düzenlerdi. Meseleler o işkoluna mensup esnaflardan oluşan genel kurulda görüşülür ve halledilir, lonca idare heyeti yine esnaf tarafından seçilirdi. Ayrıca “orta sandığı” veya “teâvün sandığı” denilen yardımlaşma teşkilatı yaşlılık, sakatlık vb. çeşitli sebeblerle çalışamaz olmuş üyelerini korur gözetirdi. Bu sandık günümüzdeki anlamda Sosyal Sigortalar Kurumu'nun görevini üslenmişti.[8]
Şer'î ve teâmülî hukuktan pozitif hukuka geçiş devresi olan Tanzimat döneminde Batı hukukundan kaynaklanan kanunlaştırmalara karşılık, İslâm hukukunu esas alan önemli çalışmalar da olmuştur. Bunların başında şüphesiz Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye gelir. İş hukuku ile ilgili konular Mecellenin ikinci kitabı olan “kitâbu'l-icâre” bölümünde bir mukaddime ile sekiz babda, toplam olarak 208 madde içerisinde[9] hazırlanarak 6 Zilka'de 1286/7 Şubat 1870 tarihinde yürürlüğe konulmuştur.[10]
Mecelle yanısıra, yine Tanzimat döneminde iş hukuku ile alakalı ve daha çok işçiyi korumaya matuf birtakım kanun ve nizamnameler de çıkarılmıştır. Bunlardan ilki, 1865 yılında çıkarılan “Dilâver Paşa Nizamnâmesi’dir. Ereğli kömür havzasında çalışan işçilerin sosyal ve ekonomik durumlarını düzeltmek, kömür üretimi artırmak gayesi ile çıkarılmış olup yüz maddeden ibarettir. Bu nizâmnâme ile, işverenlerin işçilere elverişli yatacak yer sağlama mükellefiyeti getirilmiş, çalışma süresi (on saat), dinlenme've tatil zamanları tespit edilmiş, işçinin ücret alacağına öncelik tanınmıştır. Ayrıca nöbetleşe çalışma esası getirilmiş, işletmenin faaliyetine son vermesi halinde toplu işten çıkarmayı ve işsizliği önleme gayesiyle önceden ihbar mükellefiyeti konmuştur. [11]
İkinci önemli nizâmnâme, 1285/1869 tarihli “Meâdin Nizâmnâmesi” olup bununla, o zamana kadar bazı iş sahalarında özellikle madenlerde sözkonusu olan mecburi çalışma yükümü kaldırılmış, işçi haklarının korunması ve güvenliği bakımından önemli yenilikler getirilmiştir. İş kazalarını önleme tedbirlerinin alınması, kazanın vukuu halinde gerekli tıbbî yardımın yapılması belirtilmiş, iş kazasına uğrayan işçilere ve bunların ölümü halinde ailelerine tazminat isteme hakkı getirilmiştir.[12]
Daha sonra çıkarılan çeşitli kanun ve nizâmnâmeler, bu arada 1294/1877 tarihli İstanbul Belediye Kanunu'nun 3. maddesi, 1297/1880 tarihli “Ziraat ve Sanayi Odaları Teşkili Hakkında Kanun”un 2. maddesi, 1909 Tarihli “Tersâne-i Âmireye Mensup İşçi ve Sâirenin Tekaüdiyeleri Hakkında Nizâmnâme”, yine aynı tarihli “Tatil-i Eşgâl Kanunu”, “İstanbul Hammallarna Mahsus Talimatname”,1910 tarihli “Hicaz Demiryolu Memur ve Müstahdemleri Hakkında Nizâmnâme” gibi birtakım kanun ve nizâmnâmeler işçi sağlığı ve iş güvenliği, sendikalaşma ve grev hakkı, işçi ücretleri, işçi temsilcisi seçimi, işçi emekliliği gibi konularda çağdaş gelişmelere uygun birtakım yenilikler getirmişlerdir.[13]
T.B.M.M. döneminde ise 1337/1921 tarih ve 151 sayılı “Ereğli ve Zonguldak Havza-i Fahmiyyesi Maden Amelelerinin Hukukuna Müteallik Kanun”la başlayan hızlı ve çağdaş kanunlaştırma hareketi, iş hukukunun borçlar hukukundan ayrılarak müstakil bir hukuk dalı olarak teşekkül etmesine ve Batı iş hukuku standardında bir görünüm kazanmasına imkân hazırladı. Bununla birlikte Türk İş Hukukunun yasama kaynakları henüz doğmakta ve biraz dağınık gözükmektedir. Bunun da sebebi, ilgili kanunların, zamanın ihtiyaçları ve gelişen olaylara paralel olarak çıkarılmakta ve değiştirilmekte oluşudur. [14]
Günümüz Türk İş Hukukunun 274 sayılı “Sendikalar Kanunu”, 275 sayılı “Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu”, 1475 sayılı “İş Kanunu” ve 2089 sayılı “Çırak, Kalfa ve Ustalık Kanunu” gibi yasama kaynakları yanışım icrâî ve kazâî kaynakları da mevcuttur. Yürütme organlarının çıkardığı tüzük ve yönetmelikler, yargı organlarının kararları günümüz iş hukukunun ve işçi-işveren münasebetinin gelişmesine yardım ettiği kadar bu hukuka kaynaklık da ederler.[15]
Bilindiği gibi İslâm hukukunun iki aslî kaynağı vardır; bunlar da nakil ve akıldır. Nakli Kitab ve Sünnet, diğer bir ifadeyle Kur'an-ı Kerîm ile Allah Rasûlünün (s.a.v) söz ve tatbikatıdır. Müslümanların ilk ve temel dayanağı olan Kur'an esasen, müslümamn inanç ve yaşayış itibariyle kemâlini, ahlâkî olgunluğunu, fert olarak eğitimini esas almış, beşerî münasebetleri de bu açıdan değerlendirmiştir. Bu itibarla Kur'an şekil ve kalıp üzerinde durmamış, hukukî münasebetlere ancak insanın kemâliyle alakası yönünden, o ölçüde yer vermiş, hiçbir zaman bir borç münasebetini hukukî bir olay olarak ayrıntı ile ele almamıştır. Çünkü ayrıntı Kur'an'ın, hatta dinin mükemmelliğine aykırıdır. Kur'an da ayrıntı gözüken her olay aslında bir genel kaidenin değişik bir üslupta ifadesinden başka birşey değildir. el-Mâide Suresinde
“Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım, din olarak da sizin için İslâmiyete razı oldum.” [16] buyrulmaktadır. Dinin kemâli kıyamete kadar sürecek ölmez ve vazgeçilmez ilkelerle mümkündür. Bu da Kur'an'da mevcuttur” Kur'an beşerî münasebetlerimize hakim olacak ilkeleri koymuş, zaman zaman müeyyideler de tespit etmiş fakat bunların anlaşılmasını ve tatbikini insan kabiliyetine bırakmıştır. Genel kaidenin anlaşılması ve uygulanması İslâm'ın değil müslümanların, yani insanın problemidir. Kaide genelleştikçe ölmezleşir ve süreklilik kazanır.
Hz. Peygamberin (s.a.v) sünneti de böyledir. Allah'ın Rasulü gerek etrafındaki sahabî için ve gerekse kıyamete kadar Allah'ın dinine tâbi olacak müslümanlar için hakka yöneltici, uyarıcı ve yol gösterici öğütlerde bulunmuş, emretmiş veya yasaklamış, en ayrıntı gözüken olaylarda bile akıl sahipleri için kapalı olmayan prensibler vaz' etmiştir.
Müslümanlar ondört asırdır İslâm'ın bu iki kaynağını anlamaya, onlardan günlük hayatlarına ışık tutacak ilkeler çıkarmaya, koyduğu kurallara uymaya çalışmışlar, bu gayret içinde olmuşlardır. Kur'an ve sünnetten hüküm çıkarma metodolojik kurallar içerisinde cereyan etmiş, İslâm'ın insan aklına, insanın iyiniyet ve olumlu gayretine verdiği büyük Önem, İslâm hukukçularının karşılıklı geniş hoşgörüsü, değişik ülkelerdeki farklı tatbikatlar vs. zengin bir İslâm hukuku doktrininin ortaya çıkmasına imkân hazırlamıştır.
Gerçekten de gerek Kur'anın ve gerekse Sünnetin daha çok genel esaslar vaz' edip model olaylar üzerinde çözüm göstermiş olması, müslümanlara yeni karşılaştıkları olaylar hakkında geniş bir hareket imkânı vermiş, müslüman hukukçular Kur'an ve Sünnetin açık hükmünün bulunduğu yerde bu açık hükmü, aksi halde ise Kur'an ve Sünnette mevcut küllî prensiplerden ve benzer olaylar hakkındaki hükmünden hareketle kendi ulaştıkları ve İslâm'ın ruhuna da uygun olduğuna inandıkları şahsî kanaatlerini tatbik etmişlerdir. Kıyas, istihsan, kamu yararı, kötülüğü önleme gibi metodolojik doktriner faaliyet İslâm dininin hukukî olaylar açısından da daima canlı, gelişmeye açık ve ihtiyacı karşılar kalmasını sağlamış, sonuçta, bilhassa hicrî ilk üç asırda değişik ülkelere dağılan İslâm hukukçuları zengin bir İslâm hukuku doktrini meydana getirmişlerdir.
Bu durum beşerî münasebetlerimizin önemli bir kısmını teşkil eden işçi-işveren münasebetleri açısından da böyledir. Konu sadece hukukî bir olay olarak görülmediği ve işçi-işveren problemi insan unsuru gerçeğinden, işçi-işveren münâsebeti de beşerî münasebetlerden ayrı düşünülmediği içindir ki Kur'an ferdin diğer fertlerle ve toplumla olan münasebetini düzenleyen temel kaideler koyarak beşerî münasebetleri genelde sağlam bir dinî ve ahlâkî zemine oturtmayı hedef almıştır. Böyle bir genel yaklaşım birçok problemi çözmesi yamsıra işçi ve işveren münasebetini de temelde İslah edecek, her iki tarafa da hak ve hakikattan yana olmanın sağlam gerekçelerini verecektir.
Hz. Peygamber (s.a.v) Allah'tan aldığı vahyi insanlara ulaştırması yanı sıra alışveriş, kiralama, rehin, işçi istihdamı gibi insanların ihtiyacından doğmuş ve eskiden beri her toplumda değişik tarzlarda da olsa devam edegelen hukukî muameleleri bu vahyin ışığında gözden geçirmiş, bunların aksayan yönlerini düzeltmiş, haksızlığa ve zulme yol açan şekillerini kaldırmış, sağlıklı ve dengeli bir toplumun kuruluşu için gereken Önşartları bize göstermiştir. Hz. Peygamber (s. a.v) eskiden beri devam eden ve İslâm öncesi arap toplumunda da yaygın olan ücretle iş gördürme ve işçi istihdamı müessesesine toptan karşı çıkmamış, fakat işçilere ağır iş yüklenmesi, ücretin geciktirilmesi, zayi olan malın haksız yere işçiye ödetümesi gibi haksızlıkları yasaklamış, işçilere âdil ve kardeşçe davranılmasnı emretmiş, münferit olaylara da bu prensibleri tatbik etmiş veya tatbik edilmesini sağlamıştır. Bu sebeble Hz. Peygamber de (s.a.v) işçi-işveren münasebetini salt bir hukukî olay olarak ele almamış, Kur'anm üslubu paralelinde konuyu iyi insan-iyi müslüman formülü içerisinde değerlendirmiştir.
İslâm hukukçuları ise Kur'an ve sünnetin vaz' ettiği genel kaideleri, konuyla ilgili prensibleri esas alarak, toplumlarında mevcut eğilim ve ihtiyaçları, âdet ve teamülü de göz önünde bulundurarak işçi-işveren münasebetini, İslâm hukuk doktrininin bir problemi, hukukî bir olay olarak ele almışlar ve bu yönde bir düzenleme getirmişlerdir. Bu başlangıçta, saik itibariyle böyle olmasa bile sonuç itibariyle böyle olmuştur.
Bu itibarla İslâm da İşçi-işveren münasebeti incelenirken konunun Kur'an ve Sünnete göre ayrı, İslâm hukukuna göre ayrı ele alınması, dinin aslî kaynaklarında vaz' edilen prensibler ile bu prensiblerin yorumu ve olaylara tatbiki demek olan İslâm hukukçularının görüşlerinin birbirine karıştırılmaması gerekir. İslâm'ın en son ve gerçek din olarak kıyamete kadar devam edecek olmasının izahı, Kur'an ve Sünnetin kaideleri ile müslümanların her devirde bu ilkeler ışığında kendi meselelerine getirdikleri çözümlerin birbirinden iyice tefrik edilmesine bağlıdır.
Girişte özetle kaydettiğimiz, İslâm'ın ferde ve beşerî münasebetlere bakışını burada teyid ettikten sonra işçi-işveren münasebeti ile ilgili olarak Kur'an ve Sünnetin koyduğu hükümleri tespit etmeye çalışacak, daha sonraki bölümde ise bu münasebetin İslâm hukukunda kazandığı hukukî formu ele alacağız.[17]
Günümüz Arapçasında işçi kelimesinin karşılığında genellikle “'âmil” (ç : 'ummâl) kelimesi kullanılmakta olup lügat anlamıyla “çalışan, iş yapan” demektir. Bu kelimenin kökü, çalışma, iş görme anlamındaki “amel” kelimesidir. Kur'an'da bu kök ve bu kökten türeyen çeşitli kalıplardaki kelimeler 359 yerde geçmektedir. Fakat şunu kaydedelim ki bu kelimelerin Kur'an'da ve Kur'anın vahyi esnasındaki Arap dilinde taşıdığı mana, günümüzdeki dar anlamına nisbetle çok daha geniştir. İnsanın yaptığı iyi veya kötü, dünyevî veya uhrevî, bedenî veya zihnî her iş bu mefhum içerisinde ifade edilmiştir. Diğer bir ifadeyle, bu kelimeyi insanın bütün davranış nevilerini ifade eder tarzda ayrı ayrı yerlerde veya hepsine şamil olacak şekilde Kur'an'da bulmak mümkündür.[18]
Aynı şekilde, yapma, iş görme anlamına gelen “fiil” ile daha dar anlamda bîr işe, belli bir mesleğe delâlet eden “sanat” kelimeleri ve bu köklerin türevleri de Kur'an'da “amel” manasında veya yakın manalarda kullanılmıştır.[19]Kur'an'da bu kökler ve türevleri sadece belli bir İş münasebetini anlatmak için değil genel olarak insanın davranışlarında ölçüyü tesis etmek ve insan fiillerinin sebeb, seyir ve sonuçları hakkında insanı aydınlatmak için kullanılmıştır. Fakat Kur'an’ın konuyu bu şekilde geniş bir açıdan ele almış olması özel iş münasebetinde hakim olması gereken ilkeleri tespit etmemize mani değildir. Kur'an-ın bir özelliği de vaz' ettiği kaidelerin şümullü oluşu, her bakış yönüne göre değişik manalar ifade etmesi, genel yanında özeli de çözüme kavuşturmakta olmasıdır.
Bu hususu şu âyetlerde açıkça görebiliriz:
a) “İnanıp yararlı iş işleyenlere Allah ücretlerini verecektir. Allah zalimleri sevmez.”
b) “Biz elbette iyi hareket edenin ecrini zayi etmeyiz.”[20]
c) “Kim yararlı iş işlerse kendi lehine, kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin kullara karşı zâlim değildir.”[21]
d) “Doğrusu inanıp yararlı iş işleyenlere kesintisiz bir ecir vardır.”[22]
e) “Kim zerre kadar iyilik yaparsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yaparsa onu görür.”[23]
f) “işlediklerinden ötürü herkesin bir derecesi vardır.”[24]
g) “Sizlerden erkek olsun kadın olsun hiçbir iş yapanın işini boşa çıkarmam.”[25]
Kur'an da ücretle işçi çalıştırmayı ifade eden ve günümüz Arapçasmda da halen kullanılan “îcâr” ve “isticar” kelimeleri bir münasebetle, Hz. Şuayb'ın (a.s),
koyunlarını gütmesi için Hz. Musa'yı (a.s) işçi tutması olayı hikâye edilirken kullanılmaktadır:
“(Mûsâ) Medyen suyuna geldiğinde, davarlarını sulayan bir insan topluluğu buldu. Onlardan başka hayvanlarını sudan alıkoyan iki kadın gördü. Onlara: “Derdiniz nedir?” dedi. Onlar da
“Çobanlar ayrılana kadar biz sulamayız. Babamız (Şuayb) çok yaşlıdır. Onun için bu işi yapıyoruz.” dediler. Mûsâ onların davarlarını suladı. Sonra gölgeye çekildi: “Rabbim doğrusu bana indireceğin hayra muhtacım.” dedi. O sırada kadınlardan biri utana utana yürüyüp ona geldi.“Babam sulama ücretini ödemek için seni çağırıyor.” dedi.
Mûsâ ona gelince başından geçeni anlattı. O “Korkma artık zâlim milletten kurtuldun.” dedi.
İki kadından biri: “Babacığım, onu ücretli olarak tut; ücretle tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve güvenilir adamdır” dedi.”[26]
Âyette, Hz. Şuayb'ın (a.s) kızlarının diliyle, işçi olarak tutulan Hz. Musa'nın (a.s) güçlü ve güvenilir bir kimse olduğu zikredilmekte, dolayısıyle ücretli olarak çalıştırılacak kimsenin hem o işi yapabilecek liyakat ve ehliyette olmasının, hem de ahlaken dürüst ve güvenilir olmasının lüzumuna işaret edilmektedir. Bununla birlikte âyetin maksadı mücerret bir işçi çalıştırma hadisesini ele almaktan ziyade Hz. Musa'nın (a.s) risalet hayatını aktararak peygamber, peygamberlik ve peygamber-ümmet diyaloğu hakkında bizleri aydınlatmaktır.
ez-Zuhruf Suresinde;
“Ey Muhammed, Rabbinin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar. Dünya hayatında onların geçimlerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.” [27] buyurularak ruhî yapı, fizikî güç, kabiliyet, ihtiyaç, zenginlik vb. yönlerinden insanların farklı farklı yaratılmasının bir hikmetine işaret edilmiş, bu farklılığın insanların birbirlerine iş gördürebilmesine imkân hazırladığı belirtilmiştir. Âyet bir yönden her sınıf insana ayrı ayrı hitap ederek, meselâ zengine şımarmamasnı ve haddi aşmamasını, fakire sabır ve olgunluk göstermesini, isyan etmemesini telkin ederek ferdin hayata ve olaylara bakışına önemli bir açı getirmektedir. Bu âyetin ferdî ve psikolojik yönüdür. Âyetin bir de sosyal ve iktisâdı yönü vardır ki o da farklılığın toplumda arz-talep kanununun hakim olduğu tabiî bir mal ve hizmet mübadelesine yol açtığı gerçeğidir. Bu yönüyle de âyet, insanların aynı şart ve durumda olması halinde mevcut tabiî dengenin bozulacağım göstermekte, sonuç olarak dünyada herşeyin bir plan dahilinde yaratıldığını ve işletildiğini ifade etmektedir. Görüldüğü gibi bu âyette de işçi çalıştırılması olayına farklı bir yönden temas edilmiştir.
Yine Kur'anın 103 yerinde, dilimizdeki ücret'in karşılığı olarak “ecr” (ç: ücûr) kelimesi geçmektedir. Ecr, hem dünyevî. karşılık hem de âhirete müteallik karşılık için kullanılan ortak ve geniş anlamlı bir kelimedir. Nitekim Kur'an, peygamberlerin etrafındakileri hakka ve hakîkata çağırırken;
“Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir” [28] dediğini bildirmektedir. Kur'an'da ecr kelimesi bazı âyetlerde[29] “mehir” manasında kullanılmış, çok az yerde ise “işçi ücreti” şeklinde bir anlayışı mümkün kılan özel bir anlamda gelmistir. Bu cümleden olarak, çocuğun emzirilmesi için süt anne tutmadan bahseden bir âyette; “Şayet çocuğu sizin için emzirirlerse onlara ücretlerini ödeyin”[30] buyurulmuştur.
Gerek çalışma (amel) ve çalışan (âmil) kelimelerinin ve gerekse ücret (ecr) kelimesinin Kur'an'da genel anlamlarda kullanılmış olmasının bildiğimiz kadarıyla- iki önemli sebebi vardır;
Birincisi; bu kelimelerin o devrin yaşayan Arap Dilinde taşıdığı mana, Kur'anın bu kelimelere yüklediği manalardan ayrı değildi. Daha doğrusu, toplumda belli bir işçi sınıfı ve özel bir iş münasebeti henüz hissedilir bir tarzda mevcut bulunmadığından bunu ifade için de özel bir kelime ve ıstılah gelişmemiş, bu konuda mevcut genel anlamlı kelimeler maksadı ifadede yeterli bulunmuştur.
İkinci ve daha önemli sebeb; Kur'an’ın bu tür özel borç münasebetlerine bakış tarzıdır. Kur'an, beşerî münasebetleri tek tek ele alıp iyileştirme yerine hepsinin iyileşmesine anahtar olacak temel prensibler üzerinde durmuş, meseleleri ayrı ayrı değil geniş bir zeminde toptan ele almıştır. Bu sebeble Kur'an herhangi bir ayırım yapmaksızın çalışmayı, iyi veya kötü iş işlemeyi ele almış, her yerde geçerli olacak şekilde bunun sonuçlarını göstermiştir. Allah, hiç kimsenin çalışmasının boşa gitmeyeceğini, az veya çok her işin değerlendirileceğini, iyi iş işleyenlere lâyıkı veçhile bir karşılık verileceğini, hiç kimseye haksızlık edilmeyeceğini beyan etmiş, hiç kimseye gücünü aşan bir yük yüklemediğini belirtmiştir. İnsanların en yüce gayesi, yaşayışlarını Allah'ın model olarak çizdiği bu âdil sisteme yaklaştırabilmektir. Böyle olunca yararlı iş görmek, çalışanın hakkını vermek, doyurucu ve âdil ücret, sağlıklı ve güvenli bir çalışma ortamı, karşılıklı dostane ilişkiler vb. gibi günümüzde çokça sözü edilen müspet temayüller aynı zamanda bu ilâhî öğüt ve vaadlerden alınması gereken işaretler, bu âdil hayatı yaşamak ve yakalamak isteyenlerin aşmak zorunda olduğu merhalelerdir.[31]
Allah'ın Rasûlünün Sünneti Kur'anın anlaşılmasını ve uygulanmasını hedef almıştır. Bu sebeble Kur'anın işçi-işveren münasebetini insan problemi içinde ele almasına ve genel prensibler ışığında çözülebilecek talî bir konu olarak takdim etmesine karşılık hadisler özel iş münasebetinin unsurlarına ve vakalara inmiş, işçi-işveren münasebeti ile ilgili olarak hem ilke koymuş hem de münferit çözümler içerisinde metod vermiştir.
Ücretle işçi çalıştırma her toplumda olduğu gibi “Cahiliyye Devri” dediğimiz İslâm öncesi Arap toplumunda da bilinen ve yaygın bir olay idi. Çünkü bu hukukî münasebet insanların ihtiyaçlarından doğmuş ve her toplumda cüz'î farklılıklarla yaşayagelmiştir.
İslâm dininin gayesi, insanların bütün âdet ve alışkanlıklarını hiçe sayarak yepyeni ve alışılmadık bir hayat tarzı tesis etmek değil, aksine insanların hayatından yaratılış ve mahiyetlerine ters düşen çirkin ve kötü alışkanlıkları çekip çıkarmak, insanlar için tabiî ve fıtrî hayat tarzını kurmaktır. İslâm dini insanların İhtiyaçlarını meşru ve haklı yoldan gidermesini istemiş, mecbur kalmadıkça yasaklama yoluna gitmemiştir. Getirdiği engel ve yasaklamalar da aslında daha yüce ve umumî menfaatler uğruna ferdî menfaatlerin bıraktırılması şeklinde anlaşılmalıdır. İslâm'ın gayesi insanı mutlu etmek, toplumun huzur ve ahenk içinde olmasını sağlamaktır. Bu sebeble Hz. Peygamber İslâm öncesi Arap toplumunda cereyan etmekte olan işçi istihdamı şekline ve iş münasebetine tümüyle karşı çıkmamış, sadece haksızlığa yol açan, taraflardan birinin açık mağduriyetini doğuran çalışma şart ve usullerine müdahale ederek, diğerleri gibi iş münasebetini de sağlıklı bir yapıya kavuşturmuştur. Daha doğrusu eskiden beri devam eden işçi istihdamı, Hz. Peygamber tarafından vahyin beşerî münasebetlerde hakim kıldığı esas ve kaideler ışığında gözden geçirilmiş, aksayan yönleri giderilmiş, o tarihten itibaren müslümanlarm iş hayatında hakim olacak önemli kaideler vaz' edilmiştir. Aynı durum alışveriş, kira, rehin, nikâh gibi diğer muamelatta, hatta namaz, oruç, hacc gibi ibadetlerde dahi söz konusudur.
Hadîs-i şeriflerde işçi tutma, ücretle işçi çalıştırmanın karşılığı olarak genellikle “îcâr, isticar” kalıpları, ücret karşılığı “ecr”, işçi karşılığında ise “ecir” kelimesi kullanılmıştır.
Kendi Özel hayatında da ücret karşılığı iş gören[32] ve ücretle işçi istihdam eden[33] Hz. Peygamber'in (s.a.v) iş hayatı ile ilgili olarak vaz' ettiği esasları şu şekilde sıralayabiliriz:
a) Hz. Peygamber (s.a.v) çalışmaya ve alınterine büyük önem vermiş, müslümanları çalışmaya teşvik etmiş tenbellikten sakındır mıştır. Bir hadîs-i şerifte; “Hiç bir kimse elinin emeği ile kazandığından daha hayırlı bir yiyecek yememiştir.”
“Allah'ın peygamberi Dâvud da elinin emeğinden yerdi.” [34]
bir başka hadiste ise “Sizden birinizin ipini alıp sırtında odun taşıması versin veya vermesin insanlara gidip el açmasından daha hayırlıdır.”[35] buyurmuştur.
b) Ücret, işçinin en başta gelen, en dokunulmaz hakkıdır. Hz. Peygamber (s.a.v) bir kutsî hadiste şöyle buyurmuştur: “Allah Tealâ şöyle buyurdu; şu üç gurup kimse kıyamet gününde beni karşılarında bulacaklardır... (Bunlardan biri de) işçiyi ücretle tutup ona işini gördüren, fakat ücretini vermeyen kimsedir.”[36]
c) Ücretin geciktirilmeksizin zamanında ödenmesi gerekir. Bir hadiste;
“İşçiye ücretini teri kurumadan veriniz” Duyurulmuş,[37] bir başka hadiste ise ödeyebilecek durumda olduğu halde kişinin borcunu ödemeyi geciktirmesinin zulüm olduğu belirtilmiştir.[38]
d) Ücretin miktarının akitten önce kararlaştırılması ve belirlenmesi şarttır. Hz. Peygamber (s.a.v);
“Kim bir işçi çalıştıracaksa ona ücretini bildirsin, ücretini belirlesin.”[39]
buyurmuş, işçi ücretinin ilerde ortaya çıkacak olan mamul maldan bir hisse olarak ödenmesini yasaklayarak işçinin mağduriyetine ve bilgisizliğinin istismarına yol açan bir durumu önlemiştir.
e) İşçiler kardeşlerimiz olup temel insanî haklarına saygı gösterilmelidir. Hz. Peygamber (s.a.v) çalışanları kastederek; “onlar sizin kardeşleriniz olup Allah onları sizin sorumluluğunuz altında kılmıştır. Böyle bir din kardeşi eli altında bulunan kimse ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara güçlerinin yetmeyeceği işleri yüklemeyiniz şayet yüklerseniz onlara yardım edin.” buyurmuş,
bizlere son vasiyyeti namaz ile köle ve çalışanların haklarına riayet etmemiz olmuştur.[40]
Burada maksadımız işçi-işveren münasebetini konu alan her hadisi ayrı ayrı zikretmek değil, sadece bu konudaki tavrı yakalayabilmektir. Gördüğümüz kadarıyla Allah Rasûlü işçi-işveren münasebetinin iyileşmesini, beşerî münasebetleri tanzim eden dinin genel ilke ve emirlerine bırakmayı yeterli görmeyip çalışma hayatını ıslaha ve çalışanların haklarını korumaya matuf bir takım önemli kurallar da koymuştur. Diğer bir ifadeyle konuyu hem genel zeminde olgunlaşmaya bırakmış ve hem de haksızlık ve aksaklıklara acilen müdahale ederek adil bir iş münasebeti tesis etmiştir.
Allah'ın ve Rasûlü'nün emir ve tavsiyelerini, İslâm dininin umdelerini göz önünde bulundurursak birçok hükmün doğrudan veya dolaylı olarak işçi-işveren, memur-amir, fakir-zengin münasebetini dinî ve ahlâkî bîr temele oturttuğu, belli bir olgunluğa ulaştırdığı görülür. Gerçekten de sabır, kanaat, müsamaha, yardımseverlik gibi bir çırpıda aklımıza geliveren dinî esaslar, cimriliğin, zulüm ve haksızlığın, kul hakkına tecavüzün, zarar verme ve zarara yol açmanın yasaklanmış olması haliyle işçi-işveren münasebetlerini de iyi yönde etkileyecek, hasmane bir alâka yerine dengeli, sağlıklı ve dostâne bir iş barışı kurulacaktır. Dinin namazı tek başına kılma yerine cemaatle namazı, dolayısıyle yönetici-yönetilen, işveren-işçi herkesin birlikte namaz kılmasını tavsiye etmesi, haftada bir defa da olsa herkesi aynı çatı altında namaz kılmaya çağırması bile, ister istemez çalışma hayatına gözle görülür müspet bir tesir yapacaktır.
Denilebilir ki, İşçi-işveren münasebeti Kur'an'da genel esaslar çerçevesinde, Sünnet'te ise biraz daha dar anlamda anahatlarıyla ele alınmış, konunun bu esaslar ışığında tespit ve tahlili, her devirde İslâm'ın yazılı kaynaklarını yorumlayacak ve çağdaş problemlere yansıtacak olan İslâm hukukçularına tevdi edilmiştir.[41]
Kur'an ve Sünnet'in özel borç münasebetlerini ayrı ayrı tanzim etmeyip hepsi için geçerli genel ilkeler Koymuş olması, bu iki kaynağı anlama ve günlük hayatlarına uygulama gayreti içinde olan müslümanlara çok geniş bir hareket alanı vermiştir. Bu yüzden onlar da gelişen ve değişen içtimaî şartlar, kazanılan yeni ülkeler ve ortaya çıkan yeni hukukî problemler karşısında da İslâm'ı canlı tutma imkânı bulmuşlardır. Bilhassa hicrî ilk üç asırda müslüman hukukçular tarafından gösterilen yaygın içtihat faaliyeti günlük olaylara olduğu kadar genelde borç münasebetlerine de İslâm'ın hükümlerine uygun bir çözüm getirmiş, İslâm Borçlar Hukukunun çatısını oluşturan genel ilkeler tespit edilmiştir. Bu arada başta alışveriş olmak üzere borç münasebetleri yapılarına göre sınıflandırılarak fıkıh kitaplarımızda ibadet bahsinin devamında herbiri ayrı bir bölüm halinde ele alınmış, akitlerin tarifleri, yapısı ve mahiyeti, şart ve rükünleri, taraflara yüklediği borçlar ve kazandırdığı haklar, sona ermesi vb. konular üzerinde ayrıntı ile durularak münferit olaylara bir sistem içerisinde cevap verilmiştir. Tabîki bunda meseleci (kazuist) bir yol izlenmiş, önce günlük olaylar, münferit hukukî problemler çözülmüş, sonra bu çözümlerden sistematik bir hukukî tahlile gidilmiştir. Bu da İslâm hukukunun pratik hayatla olan yakın alâkasından doğmaktadır.
İşte işçi-işveren münasebeti de . İslâm hukukunda “icâre akdi”, daha doğrusu “kitâbu'l-icâre” başlığı altında ele alınmış, işçi-işveren münasebetinin doğurduğu problemler, tarafların karşılıklı hak ve borçları bu akdin sistematiği içerisinde tahlil edilmiş, çözüme kavuşturulmuştur.
Her ne kadar mudârabe (emek-sermaye şirketi), muzâraa (ziraî ortakçılık), musâkât (bağ-bahçe ortakçılığı), şirket-i sanayi' ve şirket-i vücûh akitlerinin de işçi ve çalışma ile alâkası varsa da bunlarda günümüzdeki hukukî anlamda bir işçi-işveren münasebetinden çok bir ortaklık münasebeti söz konusudur ve mahiyet itibariyle birer ortaklık akdidirler. Aynı şekilde istisna (sipariş) akdi de bir eserin imalini konu aldığından bahsimizin dışında kalmaktadır.[42]
İslâm hukukunda eşyanın kullanımını konu alan “kira akdi” ile insanın çalışmasını konu alan “iş akdi”nin “icâre akdi” çatısı altında birlikte ele alındığını, her iki akit nevinin de menfaat üzerine kurulması sebebiyle bu konuda ortak kaide ve çözümler getirildiğini biliyoruz. Bununla birlikte kaynaklar çoğu zaman özellikle icâre akdinin sonuçlarını incelerken iş akdini ayrıca ele almayı ve işçi ve işverenin karşılıklı hak ve ödevlerinden müstakil başlıklar altında ayrıca bahsetmeyi tercih etmişlerdir. Çünkü işçi istihdamının, konu alan akit, gerek akit konusu, gerekse işçi ile akit konusu arasındaki sıkı münasebet açısından, aynı gurupta mütalâa edilen diğer akit nevilerine göre oldukça farklı bir yapıya sahiptir. Bu sebeble icâre akdinin tarifi, kuruluş ve işleyişi İçinden iş akdini çıkarmak ve ayrı bir akit olarak ele almak mümkün ve gereklidir.
İş akdini icâre akdi sistematiği içerisinde ifade etmek gerekirse; tıpkı kiralayanın mecurun menfaatim ücret karşılığı kiracıya terketmesi gibi işçi de ücret karşılığı kendi çalışmasını işverenin emir ve yararına terketmektedir. İnsan menfaatinin amel (iş) şeklinde tezahürü düşünülürse, iş akdi; “işçinin ücret karşılığı belli bir işi görmesi üzerine kurulan akittir” şeklinde tarif edilebilir.
Türk hukukunda eski ve yeni iş kanunları iş akdinin bir tanımını vermemiş olmakla birlikte BK hizmet akdini; “Hizmet akdi bir mukaveledir ki onunla işçi, muayyen veya gayri muayyen bir zamanda hizmet görmeyi ve iş sahibi dahi ona ücret vermeyi taahhüt eder.” şeklinde tarif etmiştir.[43] Fakat bu tarifin sadece iş ve ücret unsuruna yer verip “bağımlılık” unsuruna yer vermediği ifade edilmiş, Anayasa Mahkemesinin bir kararında yaptığı tarifle bu eksiklik giderilmiştr. Buna göre hizmet akdi; “Bir kimsenin ücret karşılığında, belirli veya belirsiz bir süre için hizmet görmeyip hizmetini iş sahibinin emrinde bulundurmayı ve iş sahibinin de ona ücret vermeyi üslenmesidir.”[44] İsviçre BK'nda da benzer bir tashih yapılmıştır.[45]
Günümüz İslâm Ülkelerinin Yürürlükte bulunan Medenî Kanun ve İş Kanunlarının iş akdini tarifleri de, İsviçre/Türk hukukundan farklı değildir. İş akdi mezkur kanunlarda da her üç unsura, yani iş, ücret ve bağımlılık unsurlarına yer verilerek benzer şekilde tarif edilmiştir.[46] Meselâ, Mısır-Suriye Birleşik İş Kanunu'nun (BİK) tarifi şöyledir: “Ferdî iş akdi, işçinin ücret karşılığı işverenin idaresi ve nezareti altında iş görmeyi üslendiği akittir.”
Tariflerden de anlaşılacağı gibi, İslâm hukukunda iş akdi işçinin çalışması üzerine kurulduğundan gerek işçinin belli bir müddet zarfında çalışması, gerekse süre kaydı olmaksızın belli bir işi yapması, iş akdinin konusunu meydana getirmektedir. Tarifte sadece iş ve ücret unsurlarına yer verilmiş olup bu aynı zamanda işçi tarifinin de unsurları olacaktır. Günümüz hukukunda ise bağımlılık unsuru üzerinde ısrarla durulmakta ve bu unsur iş akdini özellikle istisna' ve vekâlet akit-lerinden ayırıcı kriter olarak değerlendirilmektedir.[47] Bir işin ifasını konu alan iş akdi nev'i, günümüz hukukunda daha çok istisna' ve vekâlet akdi içinde ele alınmaktadır.
Hukukî mahiyeti itibariyle, iş akdinin karşılıklı ve bağlayıcı bir akit olması İslâm hukuku ile modern hukuk arasında ortak özelliktir. Bununla birlikte günümüz hukuku, akdin işçinin kişiliğine bağlı olması ve bağımlılık unsuru yönünden İslâm hukukundan kısmen ayrılır. Çünkü İslâm hukukunda belli bir süre üzerine kurulan iş akdi bu son iki özelliği taşımakla birlikte, süre kaydı olmaksızın belli bir işin ifasını konu alan iş akdi bu özelliği göstermez.[48]
Genel olarak akit; taraflar arası îcap ve kabulün akit konusunda, hukukî bir netice getirecek şekilde birleşmesi” [49] şeklinde tarif edildiğine göre iş akdi ancak taraflar (işçi ve işveren), icâb ve kabul ve bir de akit konusunun (iş ve ücret) bulunmasıyla meydana gelir. İslâm hukukçuları bunda ittifak etmekle birlikte iş akdinin rüknünü ifadede ihtilaf etmekte, Hanefî'ler akdin rüknü olarak sadece îcab ve kabulü göstermekte,[50] diğer hususları îcab ve kabulün gerçekleşmesinde birer unsur olarak görmektedirler. Diğer mezhepler ise bu unsurların hepsini akdin rüknü sayarlar.
İş akdinin kuruluşu, İslâm hukukunda model akit olan alışverişten pek farklı değildir. Bununla birlikte tarafların ehliyetinden bahsedilirken “küçüğün çalıştırılması” problemi ele alınmış, mümeyyiz küçüğün yapacağı iş akdi velisinin iznine bağlı olarak geçerli görülmüştür.[51] Ayrıca çocuğun yetişmesi açısından temyiz yaşına gelmeden de velisi tarafından herhangi bir işte ücretli veya ücretsiz olarak çalıştırılabileceği, bulûğa eren çocuğun mevcut akdi feshedebileceği belirtilmiştir.[52] Küçüğün çalıştırılmasına cevaz veren İslâm hukukçuları küçüğün belli bir sanatı öğrenmesini hedef almışlar, ücret ve çalışma unsurundan ziyade “Öğrenme” unsuru üzerinde durmuşlardır. Çocuğun çalıştırılmasında yaş sınırını esas alan modern iş hukukuna nisbetle temyizi esas alan İslâm hukuku daha isabetli gözükmektedir. [53]
Hem iş akdinin tarafı ve hem de akit konusu işi yapacak şahıs olması itibariyle akdin en önemli unsuru “işçi”dir. Kaynaklarda genellikle “ecîr” ve bazan da “âmil”, “sâni” şeklinde ifade edilen işçi, “ücretle iş gören kimse” olarak tarif edilebilir.
Mecelle'de işçi; “kendini kiraya veren kimse” olarak tarif edilmiştir. [54] İş akdinin “icâre akdi” başlığı altında ele alındığı göz önünde bulundurulur ve icâre akdi sistematiği içerisinde düşünülürse, tarif yerindedir. Mecelle'nin anılan tarifi, bazı çağdaş müelliflerin iddia ettiği gibi “kölelik ruh ve ananesinin devam etmesinden”[55] veya “çok basit ve zavallıca” [56] oluşundan değil, belki de, menfaatin ivazlı temlikini konu alan akit nevilerinin bir çatı altında toplanması, sonuç olarak da hukuk sistematiğinin ve mantığının korunması gayesiyledir.
îslâm hukukçuları iş akdinin konusu olan işin mahiyetini göz önünde bulundurarak, işçiyi “ecîr-i hâs” ve “ecîr-i müşterek” şeklinde iki kısma ayırmışlardır. Bu ayırımda da iki husus ölçü alınmıştır:
1- İşçinin akit konusu iş esnasında işverenden başkası için de çalışıp çalışamayacağı, yani üçüncü şahıslardan da iş kabul edip edemeyeceği. Şayet edebilecekse ecîri müşterek, sadece işveren için iş görme zorundaysa ecîri hâs olacaktır. Bu, akdin sonuçları itibariyle konulmuş bir ölçü olup çoğu kaynak gibi Mecelle'de de bu kriter esas alınmıştır.[57]
2- Akdin kuruluşunda iş veya süreden hangisinin esas alındığı. Buna göre ise, şayet iş akdi işçinin belli bir süredeki çalışması üzerine kurulduysa bu işçi ecîri hâs, eğer belli bir işi görmesi üzerine kurulduysa o zaman ecîri müşterektir. Akdin kuruluşu göz önünde bulundurularak konan bu ölçü daha net bir ayırımdır.[58]
Kaynaklarda her iki açıdan ayrı ayrı tarifler yapılmakta ise de bu iki kriter arasında esasta bîr fark yoktur, birinci tarif ikincinin tabî sonucudur.
Günümüz iş hukukunun en önde gelen meselelerinden birisi, işçi niteliğinin tanımını yapmak suretiyle kimlerin işçi statüsüne girdiğini tayin ve tespittir. Batı hukuku yanı sıra Türk Hukukunda da bu tartışma vardır. 3008 Sayılı İş Kanununda[59] birçok Batı ülkesinde olduğu gibi bedenî çalışma-zihnî çalışma kıstası esas alınmışken günümüz Türk Hukukunda işçi niteliğini tayinde “hizmet akdi” kıstası kabul edilerek, halen yürürlükte bulunan 1971 t. ve 1475 s. îş Kanununda; “bir hizmet akdine dayanarak herhangi bir işte ücret karşılığı çalışan kişiye işçi denir”[60] tarifini benimsemiştir.
İşçi niteliğini tespit yönünde îş Kanunu yanısıra 275 s. Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu,[61] 854 s. Deniz îş Kanunu,[62] 212 s. Basın İş Kanunu [63] ve 596 s. Sosyal Sigortalar Kanunu [64] da hizmet akdini esas ve ölçü almakla birlikte farklı hükümler getirmişlerdir. Bu kıstas işçi-hizmetli ayırımına son vererek tartışmayı bir alanda kesmiş ise de işçi-memur ayırımı üzerindeki tartışmaları yoğunlaştırmıştır.[65]
Bu tartışmalara rağmen İş Kanununun işçi niteliğini tespitte şu üç unsuru esas aldığı söylenebilir:
ı- Hizmet akdine göre çalışma,
ıı- Bir işte çalışma,
ııı- Ücret karşılığı' çalışma. Bu unsurlar kanunun işçi tarifinden çıkmakta olup doktrinde ayrıca “bağımlılık” unsuruna da yer verilmektedir. [66]
Günümüz İslâm ülkelerinde de işçi niteliğini tespitte Batı ve Türk hukukundakine benzer gelişme ve tartışmalar olmuştur. Nitekim 279 s. ve 1946 tarihli Suriye eski iş kanununda işçi niteliğini tespitte hizmet akdi esas alınmışken [67] halen yürürlükteki Birleşik İş Kanunu (BİK)[68] Kuveyt İş Kanunu [69] ve Suudî Arabistan îş Kanunu (NA)[70] işçiyi; “ücret karşılığı işverenin işinde, onun idare ve denetiminde çalışan kimse” olarak tarif etmekte ve bağımlılık unsuruna ağırlık vermektedir. Bu tespite rağmen kimlerin işçi sayılacağı tartışması kesilmiş olmayıp bu ülkelerde çıkarılan çeşitli kanun ve kararlarla değişik iş alanlarında çalışan işçi ve hizmetlilerin durumları açıklığa kavuşturulmak istenmektedir.[71]
İşçi niteliğini tespitte işin niteliğini ölçü almanın yanlışlığı günümüz hukukçularınca da kabul edilmiş gözükmektedir. İslâm hukukunun işçi anlayışı ise, hizmet akdini veya bağımlılığı kıstas almayı mümkün kılmamaktadır. Çünkü akitsiz yapılan işlerde ve işçi-işveren bağımlılığının olmadığı “bir işin ifası üzerine” kurulan iş akdinde işçi vasfı yine mevcuttur. Bu ölçülerin kabul edilmemesinin belki de en başta gelen sebebi, İslâm hukukunda işçi tarifinin, iş akdine bağlı olarak günümüz hukukuna göre daha şümullü düşünülmesidir.
Netice olarak denilebilir ki, İslâm hukukunda işçi niteliğini tespitte “ücretle iş görme” unsuru kıstas alınmıştır. Buna göre; gerek belli bir süre hizmeti söz konusu olan memur, hizmetli ve işçilerin, gerek belli bir işi görmesi istenen esnaf ve sanatkârların ve gerekse ücretle iş görmekte olan avukat, doktor gibi serbest meslek sahiplerinin işçi statüsünde olduğu söylenebilir. Cemiyette değişik yetkilerle ayrı fonksiyonları olan ve hepsi de ücret karşılığı iş gören bu şahısların tek bir statüde toplanmasının, günümüzde şikâyet edilen birçok problem ve tartışmalara da son vermesi itibariyle büyük önemi vardır. Ayrıca İslâm hukukçuları işçileri ecîri hâs-ecîri müşterek şeklinde iki ana guruba ayırarak akdin işleyişi, tarafların vazife ve mesuliyetleri yönünden her gurup için farklı, hatta özel meslek gurupları için istisnaî hükümler koymuşlardır. Böylece eşit durumda olanlara eşit muamele yapılarak, doğabilecek mahzurlar adil bir şekilde giderilmiştir.[72]
Kaynaklarda “müstecir” veya “sâhibu'l amel” olarak geçen işveren, iş akdinin işçiye göre diğer tarafını teşkil eder. îcâre akdi sistematiği içerisinde düşünecek olursak işveren, işçinin belli bir süre veya işte sarfedeceği emeğini satın alan kimsedir. Bununla birlikte İslâm hukukçularının iş akdi tarifi esas alınarak işveren, “ücretle işçi çalıştıran kimse” olarak tanımlanabilir. İşçi niteliğini tespitte kullanılan kıstas işveren için de geçerlidir. Diğer bir ifadeyle işçi kavramına bağlı olarak işveren kavramı, İslâm hukukunda birçok kesimi kapsamakta, belli süreyle işçi istihdam eden kimse yanısıra ücretle başkalarına iş gördüren kimseler de işveren sayılmaktadır.
İşveren gerçek şahıslar olabileceği gibi hükmî şahışlar, bu arada devlet de olabilir. Her devirde başta memurlar olmak üzere toplumun ücret karşılığı çalışan önemli bir kesiminin işvereni durumunda olan devlet, İslâm hukukçuları tarafından gerçek şahıslara nazaran biraz daha farklı değerlendirilmiş, gerek sosyal devlet anlayışı, gerekse iş akdinin süreklilik arzetmesi sebebiyle, işveren olarak devlete birtakım ilâve sosyal, sürekli ve ağır mükellefiyetler yüklenmiştir.
Günümüz hukukunda da işverenin tanımında işçi niteliğinden hareket edilmekte, hizmet akdi kıstası yanısıra “bağımlılık ilişkisi” de göz önünde bulundurulmaktadır. [73] Nitekim İş Kanunumuz işvereni; “işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye işveren denir” [74] şeklinde tanımlamakta, Suriye-Mısır,[75] Kuveyt [76] ve Suudî Arabistan [77] İş Kanunları da çok küçük farklarla aynı tanımı vermektedirler.[78]
Ücret, özellikle işçi yönünden iş akdinin en önemli unsuru olduğundan öteden beri İslâm hukukçuları akdin ücret unsuru üzerinde etraflıca durmuşlar, tarafların mağduriyetini önlemek için ücretle ilgili konuları ayrıntıyla tespit etmişlerdir. E-C-R kökünden gelen ücret “ecr” ile eşanlamlıdır. Lugatta “amelin mukabili olan ivaz”[79]demek olup hukuk. Dilindeki anlamı da buna yakındır ve “bir işçinin çalışması karşılığı verilen ivaz”[80] şeklinde tanımlanabilir.
Kaynaklarda müttefikan “alışverişte semen olabilen herşeyin iş akdinde ücret olabileceği ve ayrıca bunun haricindeki şeylerin de ücret olarak kararlaştırılabileceği” belirtilmiştir.[81] Böyle olunca tarafların üzerinde anlaştıkları para ve para dışındaki her mal iş akdinde ücret olabilir. îslânı hukukçuları bir malın ücret olabilmesi için iki şart ileri sürmüşlerdir; Birincisi; ücretin hukuken muteber bir mal olması gerekir. Daha doğrusu, ücretin hem mal sayılması ve hem de kendisinden faydalanmanın hukuken helal ve serbest olması gerekir. Böyle olunca şarap, domuz gibi hukukî tabiriyle gayri mütekavvim mallar iş akdinde ücret olamaz.
İkinci şart ise; ücretin belirlenmiş veya bilinir olmasıdır. Bu husus iş akdinin kuruluşu kadar tarafların hak ve sorumluluklarını da yakından ilgilendirir. Çünkü tarafların ihtilafı, genellikle görülecek işin ve ödenecek ücretin başlangıçta etraflıca tespit edilmemesinden doğmaktadır. Önemli olan ihtilafı çözmek değil, anlaşmazlığa düşmeyi önceden önlemektir. Bu sebeble îslâm hukukçuları ücretin bilinir olması şartı üzerinde etraflıca durmuşlar, tarafları sonradan anlaşmazlığa ve mağduriyete sevkedecek en küçük bilinmezlik durumlarım akde engel kabul etmişlerdir.
Ücret para olarak tespit edilebileceği gibi menfaat veya ayn (eşya) olarak da kararlaştırılabilir. Bazı îslâm hukukçuları yeme ve içmenin ücret veya ücretin bir parçası olarak kararlaştırılmasını, ücretin bilinmezliğine yol açacağı endişesiyle kabul etmemişlerdir.[82] Çünkü bu durumda işçinin mağdur olması mümkün ve muhtemeldir. Fakat yeme ve içmenin işçi ücretine dahil edilmesi yönünde örfün bulunması ve yeme-içmenin anahatlarıyla önceden bilinebilmesi durumlarda bunda bir mahzur olmayacağı, akdin geçerli olacağı belirtilmiştir. [83]
Çoğunluk İslâm hukukçuları ücretin üretimden veya kârdan bir hisse olarak tayinini caiz görmemişlerdir.[84] Bunun sonucu olarak, dokumacıya dokuyacağının yarısı karşılığı kumaş dokutmak, etten bir kısmını vermek üzere hayvan kesmeye kasap tutmak, kalkacak mahsulün belli bir oranı karşılığı tarlada işçi çalıştırmak vs. caiz görülmemiştir. Meselenin aslı, bu konuda hadislerde mevcut yasağa dayanır. Ebû Sa'îd el-Hudrî'nin (r) rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.v);
“Çıkacak undan bir kısmı karşılığı buğday Öğütmekten (kafîzu't-tahhân) ve çiftleşmek üzere boğa kiralanmasından” müslümanları nehyetmiştir.[85]
Bir diğer önemli sebeb ise ücretin bilinmezliğidir. Çünkü elde edilecek sonuç belli olmadığı için ücret hem miktar ve hem de vasıf itibariyle belirsizdir. Ayrıca sonucun hasıl olup olmayacağı da belli değildir.[86] Bu gerekçeler sebebiyle ücretin, yapılan işten üçte bir, onda bir gibi bir hisse olarak tespiti caiz olmadığı gibi muayyen bir miktar olarak tespiti de caiz görülmemiştir. Bu sonuç herşeyden önce, ücretin husulü kesin olmayıp ihtimal dahilinde olan bir işe bağlanmasını engellediği ve zimmette bir borç olarak tespitini zarurî kıldığı için ilk planda işçi ücretini korumaktadır. Ayrıca gerek miktaren ve gerekse vasfen önceden bilinmemesinin sebeb olacağı anlaşmazlığı da önlemesi itibariyle her iki tarafın yararınadır.
Hanefî hukukçuların çoğunluğu bu görüşte olmakla birlikte Belh'li bazı hukukçular beldelerinin Örfüne dayanarak, bir yükün taşman malın bir kısmı karşılığı taşınmasını, dokumacının dokuyacağı kumaşın bir kısmı karşılığı İsticarını istihsanen caiz görmüşlerdir.[87] Daha sonraki Hanefî hukukçuların da tercihi budur.[88] Belh hukukçularının bu görüşü, örf sebebiyle kıyasın terkedilmesi veya hadisteki genel yasağın yine örf sebebiyle tahsis edilmesi şeklinde izah edilmiş, meselenin etrafında birtakım metodolojik tartışmalar yapılmıştır.[89]
İmam Mâlik de üretim veya kazançtan hisse karşılığı yapılan iş akdini caiz görmez.[90] Fakat aldanma tehlikesinin olmadığı ve ücretin yaklaşık olarak tahmin edilebildiği durumları bundan istisna ederek caiz görmektedir. Nitekim, işçinin tarladaki mahsulü yarısı karşılığı kaldırmak üzere istihdamı İmam Mâlik'e göre caiz olup çıkacak yağın yarısı karşılığı yağ sıkma, unun yarısı karşılığı un öğütme caiz değildir.[91] Şafiî'ler bu konuda Hanefî hukukçular gibi düşünmektedirler.[92]
Hanbelî hukukçulara göre ise; ücretin anahatlarıyla bilindiği ve bilinmeyen kismın da anlaşmazlığa ve aldanmaya sebeb olmayacak derecede önemsiz olduğu durumlarda bu tür iş akdi geçerlidir. Nitekim Ahmed b. Hanbel, meyvaları meselâ 1/6 sı karşılığı toplaması için işçi tutmayı caiz görmüş ve bu durumda işçinin işi görerek bilgi sahibi olduğunu, bir şeyin tamamını bilenin o şeyin şayi cüzünü de tahmin edebileceğini ifade etmiştir. Buna karşılık, doğacak kuzuların veya elde edilecek yünün bir kısmı karşılığı çobanın, çıkacak deri karşılığı kasabın çalıştırılmasını caiz görmez. Çünkü şayi cüzü önceden tahmin mümkün değildir. [93]
İbn Hazm, ücretin sonuçtan veya üretimden hisse şeklinde tayin edildiği iş akdi nevilerini caiz görmekte ve tabiûn büyüklerinden bu yönde rivayetler yapmaktadır.[94]
Netice olarak denilebilir ki, ücretin büyük ölçüde bilinmezliğini gerektiren, elde edilmesini başka şartların gerçekleşmesine, daha doğrusu ihtimale bağlayan ve çoğu defa tarafların anlaşmazlığa ve mağduriyete düşmesine sebeb olabilen hisse şeklindeki ücret, İslâm hukukçularının çoğunluğu tarafından caiz görülmemiştir. Aralarındaki mevcut ihtilaf da taraflar arasında bir aldanmanın olmasını engelleme gayretinden doğmaktadır. İslâm hukukçularının caiz gördüğü durumlar ise genellikle ücretin bilinmezliğinin ve dolayısıyle aldanmanın bulunmadığı durumlardır.
Günümüz hukukunda da ücret, iş hukukunun hatta iktisat, işletme, sosyal siyaset gibi ilimlerin yakından ilgilendiği önemli meselelerden biridir.
Türk İş Hukukunda ücret, genel anlamda ücret ile geniş anlamda ücret şeklinde ikili bir ayırıma tabi tutulmaktadır. Genel anlamda ücret; “bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü şahıs tarafından sağlanan ve nakden ödenen meblağ” olarak, geniş anlamda ücret ise; “asıl ücrete akit veya kanundan doğan ve parayla ölçülmesi mümkün her türlü menfaatin eklenmesi ile hesaplanan meblağ” olarak ifade edilmektedir.[95] Bu ikili ayırıma ilâve olarak “gerçek ücret” ve “sosyal ücret” gibi kavramlardan da bahsedilmekte ve sonuçta müşterilerden alınan yüzdeler, yeme-içme, taşıma, kıdem tazminatı, emeklilik vb. hep işçi ücreti çerçevesinde mütalaa edilmektedir. İslam ülkelerinin medenî ve iş kanunlarında da durum aynıdır.[96] Modern hukukta işçiye çalışması karşılığı ödenen her türlü karşılık ücret mefhumuna dahil edilmiş olup vâkî ayırımlar daha çok ücret ve ödeme nevileri olarak getirilmiştir. Hatta modern iş hukuku doktrini ve yargı organlarının kararları daha da ileri giderek işçiye ödenen bahşişleri, kazanç fırsatını ve yüzdeleri de ücret olarak değerlendirmiştir.[97]
Ücretin, tahakkuku kesin olmayan olaylara bağlanması, önceden anahatlarıyla bilinmesi mümkün olmayacak şekilde yüzde üzerinden veya kardan pay olarak tespiti iki taraf için de değişik mahzurlar taşımakta ve özellikle işçinin mağduriyetine sebeb olmaktadır. Bu mahzur, bu tür ödemenin asıl ücret sayılmasında daha da artmaktadır. Belki de bu sebeble kârdan pay şeklindeki ücret iş hayatında fazla uygulama alanı bulamamaktadır. Bu konuda en isabetli gözüken usul, İslâm hukukunda olduğu gibi ücretin bilinmezliğinin veya ödenmeme tehlikesinin söz konusu olduğu ödeme tarzlarına imkân vermemek, ücretin tahakkukunun kesin ve bilinir olmasını esas almaktır.[98]
İslâm hukukçularının ortak ifadelerine göre iş akdinde akit konusu (ma'kûdun aleyh) menfaat olup bu da işçinin belli bir işi görmesi veya belli bir süre çalışması şeklinde tezahür eder. İş akdinin dördüncü, belki de en önemli unsuru işte bu akit konusu olan menfaat, yani işçinin çalışmasıdır.
Akidlerin kuruluşunda en önemli husus tarafların ne üzerinde anlaştıklarını bilmeleri, diğer bir ifadeyle bilerek ve farkında olarak borç altına girmeleridir. Bu sebeble İslâm hukukçuları işçiden sağlanacak olan menfaatin, sonradan tarafları anlaşmazlığa sürüklemeyecek ölçüde bilinir olmasını şart koşmuşlardır. [99] İşçiden elde edilecek menfaatin bilinirliği ise, genellikle bir işçinin ya belli bir işi görmesi, ya da belli bir süre çalışması ile sağlanır.
İşçinin çalışmasını değerlendirmenin en başta gelen ölçüsü, şüphesiz zaman ölçüsüdür. Zaman birimi, elde edilecek menfaatin belirli, elle tutulur olmasını sağlayacağından tarafların anlaşmasını da mümkün kılar. Alışverişte mebî için ölçü ve tartı ne ise, çalışma süresinin belirlenmesi de menfaat için odur. Bu sebeble çalışma süresinin önceden tespiti iş akdinin sıhhati için şart görülmüş olup bunda bütün mezhepler ittifak etmiştir.[100] Akdin süre üzerine kurulması ge' nelîikle ecîri hâs istihdamında söz konusu olur.
İşçinin emeğini değerlendirmede ikinci yol ise, yapılacak işin önceden belirlenmesidir. Çünkü bu netice itibariyle işçiden elde edilecek menfaatin bilinirliği deinektir.[101] Bununla birlikte bir işin ifasını konu alan is akdinde ayrıca sürenin de belirlenmesi, işçinin belli bir süre çalışmasını konu alan iş akdinde de görülecek işin belirlenmesi çoğu defa gerekmektedir. Fakat bu durum, akdin kuruluşundan ziyade işçinin mükellefiyetinin ve çalışma şartlarının bilinmesi açısından önem arzeder.
İslâm hukukçuları akit konusu işin ifasının da mümkün olmasını, ifanın işçinin güç ve kontrolünde olmasını şart koşmuşlardır.[102]Bu sebeble, ustanın bir sanatı, öğretmenin bir ilmi öğretmesini iş akdine konu yapmak caiz görülmemiştir. Alacağın tahsili, husumet ve davanın kazanılması üzerine yapılan akit de böyledir. Çünkü bu tür akitlerde mezkur işin tamamlanması sadece işçinin çalışmasıyla mümkün olmayıp üçüncü şahısların akde uygun fiillerine de ihtiyaç vardır, meselâ, çırak ve öğrencinin öğrenmesi, borçlunun ödemesi, hâkimin lehte kararı gerekir. Bunlar ise işçinin gücü dahilinde değildir. Bu sebeble bu tür akitler maksadın tahakkuku üzerine değil, ya mücerret ifa ya da süre üzerine kurulmalıdır. Doktorla, hastayı iyileştirmek üzere akitleşmek de caiz görülmemiştir.[103]
Misalleri çoğaltmak mümkündür. Fakat bu şart ile asıl güdülen gaye, iş akdinin, ifası muhtemel olan işler üzerine kurulması önlenerek tarafların, özellikle işçinin korunmasıdır. Akit konusu iş, işçinin gücünü aşıyorsa, bu akitten iki taraf da zarar görebilir. Böyle olunca zararın vukuunu beklemek ve vâki zararı İzale etmek yerine, zarara yol açabilecek durumları önceden önlemek daha makul bir çözümdür.
İşçinin çalışmasıyla ilgili olarak öne sürülen bir başka önemli şart ise, yapılacak işin ifasının hukuken yasak olmamasıdır. Masiyetin ifasını konu alan veya haram ve kötülüğe yol açan iş akdi caiz görülmemiştir. Bu cümleden olarak zina, kumar, fal, cinayet ve yaralama, gasb ve benzeri masiyet fiillerin işlenmesi üzerine yapılan iş akdi caiz değildir.[104] Bir kimse yapmakla günahkâr olacağı bir fiile akitte müstahık olamaz.[105] Ayrıca, masiyetin öğrenimini konu alan iş akitleri de caiz değildir.
Bu arada İslâm Hukukçuları, müslümanların gayri müslimlerin yanında işçi olarak çalışmasının caiz olup olmayacağı problemini tartışmışlar, akdin haramın işlenmesine ve müslümanın zilletine ne derece sebeb olduğu hususunda farklı düşündükleri için bu konuda farklı sonuçlara varmışlardır. Gayri müslimin yanında yapılacak işin nevine göre üçlü bir ayırım yapılması mümkündür:
I- Müslüman ücret karşılığında gayri müslimin meşru bir işini görmeyi üslenirse, bu iş akdinin cevazında İslâm hukukçularının ittifakı vardır. Akit meşru bir işin ifası üzerine kurulmuş olup müslümanın, gayri müslimin idare ve hakimiyyeti altına girmesi ve zillete düşmesini de sonuçlamamaktadır. Nitekim gayri müslimlerin ücretle işlerini gören sahâbîler vardır.[106]
II- Çoğunluk Hanefî ve Şafiî'ler, müslümanın gayri müslime hizmet etmesini caiz görmüş ve buradaki zilleti akdin sıhhatine tesir eder derecede görmemişlerdir.[107] İmam Mâlik, [108] Hanbelî'ler ve bir kavlinde
İmam Şafiî'ye göre ise, bu tür akit müslümanı küçük düşüren ve aşağılayan bir akit olduğundan caiz olmaz.[109] Nitekim İmam Mâlik, müslümanın zimmînin bağında bekçilik etmesinde bir beis görmezken zimmîye hizmet etmesini doğru bulmaz.[110]
III- Zimmînin şarabının taşınması, domuzlarının güdülmesi gibi masiyet fiillere gelince, müslümanın ücret karşılığı bu işleri görmesi çoğunluk İslâm hukukçularına göre caiz değildir. Ebû Hanîfe'ye göre iş akdi ile zimmînin masiyet olan fiili teayyün etmediğinden, taşıma ile şarabı içme birbirinden bağımsız iki ayrı fiil olduğundan bu nevi iş akdi caizdir.[111]İmam Şafiî'nin de bu görüşte olduğu rivayeti varsa da bunun, atılmak için meytenin, dökülmek için şarabın taşınmasına hamledilmesi gerektiği söylenmektedir.[112] Ahmed b. Hanbeli'in de taşımayı mekruh fakat ücreti caiz gördüğü rivayet edilmekte ise de bu görüş de Hanbelî hukukçular tarafından aynı şekilde “dökmek üzere taşımaya” hamledilmektedir.[113]
Özetle ifade etmek gerekirse, İslâm hukukçularının, özellikle Hanefî'lerin üzerinde durduğu birinci husus, yapılan işten çok bu işi konu alan iş akdinin caiz olup olmadığı meselesi, ikinci husus ise yapılan işle masiyet fiil arasında kurulacak sebeb-sonuç münasebetidir. Nitekim Hanefî hukukçular mecûsinin ateşini yakmak, kilise inşa etmek, şarkı yazmak ile masiyet fiiller arasında kuvvetli bir sebeb-sonuç münasebeti kabul etmedikleri için bunları konu alan iş akdini caiz görmüşlerdir.[114] Cumhur ise, dolaylı bir illiyet bağını bile akdi yasaklamada yeterli görmüştür.
İşte, İslâm hukukunda iş akdi, yukarda özetle temas etmeye ve şartlarını belirtmeye çalıştığımız bu dört unsura, işçi, işveren, ücret ve emek unsurlarına dayanır. Bu unsurlarda ise, aldatmaya ve anlaşmazlığa yol açmayacak ölçüde açıklık, dinin temel kurallarına aykırı olmamak, zarara ve harama yol açmamak, kötülüğü önlemek ve kamu düzenini korumak gibi genel kaidelerden hareket edilerek tespit edilen birtakım şartlar aranmış, münferit olaylar bu çerçevede değerlendirilmiştir.[115]
İnsanın çalışmasını konu alan iş akdi, tarafların hak ve borçları yönünden kira akdine oldukça benzer. Kira akdinde kiracı mecur ayn'dan, işveren de işçinin emeğinden istifadesine karşılık ücret ödemektedir. Denilebilir ki işçinin temel görevi akit konusu işi görmek, işvereninki ise buna karşılık ücret Ödemektir. Tarafların diğer mükellefiyetleri, bu iki aslî görevin daha iyi ifasını temin içindir.[116]
İşçinin işi ifa borcunda aslolan, bu işi şahsen ifa etmesidir. Ecîri hâs istihdamında akit, işçinin belli bir süredeki çalışması üzerine kurulduğundan, daha doğrusu işçi, bu süredeki çalışmasını işverenin emrine tahsis edeceğinden şahsının büyük önemi vardır. İşverenin izni olmadıkça yerine bir başkasını bırakamaz, işi başkasına gördüremez. Eciri müşterekin ise şahsından ziyade işi ifa etmesi önemlidir. Bununla birlikte işveren ecîri müştereke işi bizzat yapmasını şart koşmuşsa, tartışmalı olmakla birlikte, bu şart geçerli ve bağlayıcıdır.[117]
İğcinin üzerine aldığı işi özenle ifa etmesi de yine îfa borcunun kapsamı dahilindedir. İşçiden istenen özen ve dikkatin ölçüsü, o tür işlerde hâkim örf ve âdetten kaynaklanır. İşçinin işi vaktinde teslimi de ifa borcunun bir gereğidir. îfa borcuna aykırı davranan işçi sebeb olduğu fülî zararı öder.[118]
İşçi akitle üslendiği şekilde çalışmaya ve ifaya mecburdur. İşçi, çalışma esnasında işverenin meşru emirlerine de uymak zorundadır. Buna karşılık işveren, işçiyi akitte kararlaştırılandan daha ağır, yorucu ve zaman alıcı işlere yöneltemez. İşverenin hileyi, yalanı ve bir suç işlemeyi gerektiren emirlerine işçinin uyması gerekmez.[119]
İşçinin tazmin borcunu doğuran sebebler değişiktir. En başta gelen sebeb, gerekli dikkat ve özeni göstermedeki kusurudur. İşçi üzerinde çalışacağı malı veya işi teslim almakla onu muhafazayı üslenmiştir. Bunda kusuru halinde, tıpkı emanetçinin emanet malı muhafazada kusurunda olduğu gibi, telef olanı tazmin etmesi gerekir.[120]Fakat muhafaza bir özre mebnî terkedilmişse ve bu mazeret de muteber sayılabiliyorsa, bu hareket kusur sayılamayacağından tazmin yükü de kalkar.[121]
İşçinin akitte kararlaştırılan hususlara, örf ve âdetten doğan ölçülere, işverenin muteber emir ve şartlarına muhalefeti halinde de tazmin sorumluluğu doğar.
O andan itibaren verdiği zararı ödemesi gerekir.[122] Nitekim işverenin talimatına rağmen elbiseyi başka renge boyayan işçi, sürüyü yasak yerde otlatan çoban, yanlış elbise diken terzi vâki zararı öderler.[123]
İşçinin kasıtlı ve kusurlu fiili de tazmin sorumluluğunun doğması sebeblerinden biridir. Hakkından gelemeyeceği işi üslenip de bilgisizliği ve ehliyetsizliği sebebiyle zarara yol açan işçinin de sorumlu tutulacağı açıktır.
Bu ortak ilkelere rağmen İslâm hukukçuları, İşverene ait malın işçinin elinde telef olması halinde doğacak hukukî mesuliyeti ecîri hâs ve ecîri müşterek için ayrı ayrı ele almışlardır. Bunu şöyle özetleyebiliriz: Ecîri hâsın elindeki mal emânet hükmünde olup ancak teaddîsi, kasdı, ihmal ve kusuru sebebiyle telef olmuşsa o takdirde tazmin eder.[124] Buna karşılık, ecîri müşterek ilâve olarak, teaddîsi veya taksiri bulunsun veya bulunmasın, kendi fiili sonucu meydana gelen telef ve hasarı da tazmin eder. Bu üç Hanefî imama göre böyle olup Züfer ve Şafiî'ye göre zarar izin verilen bir fiil sonucu meydana gelmiştir, ödemesi gerekmez.[125] Ecîri müşterekin elindeki mal, teaddî ve taksiri olmaksızın ve kendi fiili dışında haricî, fakat sakınılması, kaçınılması mümkün bir olay sonucu zayi olduysa, bu durumda işçi Ebû Hanîfe'ye göre tazmin etmez. İmâmeyne göre tazmin eder. Sakınılması mümkün haricî olaylar; temizleyiciye bırakılan elbisenin çalınması, ham-malın sırtındaki yüke kalabalığın çarpıp zayi etmesi, dükkânda çıkan yangın sonucu terzideki kumaşın yanması gibi olaylardır.[126] Tarafların ihtilafı, ecîri müşterekin elindeki malın emânet sayılıp sayılmayacağı tartışmasından ve bir de Râşit Halîfelerin farklı tatbikatından kaynaklanmaktadır. [127]
Hanefîler dahil İslâm hukukçularının çoğunluğu, işçinin özetle temas edilen bu tazmin mesuliyetini genişleten veya azaltan her türlü ön anlaşmayı ve şartı akdin muktezasına aykırı kabul edip geçersiz saymışlardır. Bazı İslâm hukukçuları, özellikle Hanbelîler ise tarafların akit hürriyetini ve şart ileri sürme hakkını oldukça genişleterek tarafların şartlarını mümkün olduğu ölçüde geçerli kılmışlardır.[128] Akitten doğan hak ve borçların özünü zedeleyen şartlar, bu arada hukuka aykırı tazmin veya tazmin etmeme şartı ise bütün İslâm hukukçularınca caiz görülmemiştir. Çünkü beşerî münasebetlerde akitten veya fiilden doğan sorumluluğun karşılıklı anlaşmaya bırakılması, çoğu zaman dengeyi güçsüzün aleyhine olarak bozar. Hukukun üstünlüğü ve bağlayıcılığı askıya alındığı gibi akdî hürriyetler de kötüye kullanılmış olur.[129]
Bu itibarla işçinin “hiçbir fiilinden sorumlu olmayacağını” şart koşması geçersiz olduğu gibi işverenin “her türlü zarardan işçinin sorumlu olacağı”na dair ön anlaşması da geçersizdir. Çünkü bu tür şart herşeyden Önce akdin muktezasına [130] aykırı düşer.[131] Tazmin şartı, tazmini gerekmeyen bir hususu tazmin edilir yapmaz. Tazmini gereken bir şey de ademi mesuliyet şartı ile ortadan kaldırılamaz.[132] İslâm hukukçuları bu nevi şartların geçersiz olduğunda anlaşmış olmakla birlikte bu şartların akde tesirinde farklı görüştedirler. Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, akdin yapısına ve işleyişine ters düşen bir tazmin şartı caiz görülmezken tarafların hak ve borçları istikametindeki tazmin şartı caiz görülmüş, böylece hukukun bağlayıcılığı ve koruyuculuğu ile akit serbestisi arasında makul bir denge kurulmuştur. Bu sonuç, tarafların hukukunu koruma yönünde ileri bir adımdır.
Modern hukuka gelince, Borçlar hukukunda kabul edilen esaslara göre işçi, üzerine aldığı işi gereken özeni göstererek ifa ile yükümlü olup kasıt, ihmal ve dikkatsizlikle işverene verdiği zararlardan sorumludur. İşçinin göstermek zorunda olduğu bu ihtimamın derecesi akde göre tayin olunur. Ayrıca o iş için gerekli bilgi derecesi, meslekî vukufiyeti, istidat ve evsafı da gözetilir.[133] Borçlar hukukunun prensiblerine göre işçi, İşin görülmesi esnasındaki kusurun, kasit, ihmal, tedbirsizlik ve dikkatsizlik gibi her derecesinden sorumlu tutulmaktadır. Borçlar hukukunun meseleyi ferdî iş akdi çerçevesinde mütalaa etmesine karşılık, daha çok işçilerin korunması ve işçi haklarının sağlanması gibi sosyal amaçlı iş Hukukunda bu sorumluluk esası işçi lehine oldukça hafifletilmiştir. Bunun sonucu olarak birçok durumda işçinin sorumluluğu için ağır kusuru aranmış, zararın işçi ve işveren arasında paylaştırılmasına gidilmiş veya işverene sadece ihbarsız ve tazminatsız, tek taraflı akdi fesih hakkı tanınmıştır.[134]
Netice olarak denilebilir ki, İslâm hukukunun işçinin zararlı fiilinden mesuliyeti hususunda koyduğu kaideler, akit hürriyetine bağlılık kadar sosyal bir mahiyet de taşır. Adalet, karşılıklı hak ve borçlar arasında denge kurabilmedir. Bu sebeble işçinin mesuliyetsizliğine gidildiğinde işverenin hakları ihlal olacak, işçinin her derece fiil ve kusurundan mesuliyeti benimsendiğinde ise işçi mağdur olacaktır. Halbuki Modern hukukta işçinin ademi mesuliyetinde çoğu zaman ölçüsüz hareket edildiği için buna karşı olarak zaman zaman işverenleri ve hatta millî serveti koruma gayretleri başgöstermektedir. Ayrıca karşılıklı mesuliyetlerin, özellikle işçinin tazmin mesuliyetinin ölçü ve sınırı İslâm hukukunda ayrıntıyla tespit edilmiş, bu mesuliyeti genişleten veya kaldıran ön anlaşma ve şartlara izin verilmemiştir. Bu sadece işçiyi değil her zaman için güçsüz ve zayıf tarafı koruyacak, hukukun üstünlüğünü sağlayacak bir hükümdür. Sosyal amaçlı Modern İş Hukukunda bunun karşılıklı anlaşmaya veya en azından mahkeme içtihatlarına bırakılması isabetli gözükmemektedir.[135]
İki taraflı bir akit olan iş akdinde ücretin, kural olarak menfaatin elde edilmesiyle, yani akit konusu işin ifa edilmesiyle ödenmesi gerekir. Karşılıklar arası denge ve eşitliğin korunabilmesi için buna ihtiyaç vardır. Ücretin ödenmesi konusunda varid debilerde de daima ücretin işin ifasından sonra ödeneceğine işaret edilmiştir. Bu bakımdan iş akdinde ücretin mücerret akitle gerekeceğini ileri süren Hanefî ve Mâliki hukukçuların görüşü daha tercihe şayan gözükmektedir. [136]
Îşverenin ücret borcunu doğuran sebebler iki ana başlıkta ele alınabilir: Birincisi; peşin ödeme (tacil) şartıdır. İkincisi ise; belli bir işin görülmesi üzerine kurulan iş akdinde işin ifası, süre üzerinde kurulanda sürenin dolmasıdır.
İş akdinde işçinin, ücretin peşin verilmesini şart koşması caiz olup bu durumda önce ücretin ödenmesi gerekir. İşveren işin ifasını ancak ücreti ödedikten sonra talep edebilir. İşçi de ücreti alıncaya kadar işi ifadan ve çalışmaktan kaçınabilir.[137]
iş akdi herhangi bir tacil veya tecil şartından uzak olarak aktedilmişse, ücret borcunun doğması için akit konusu menfaatin fiilen veya hükmen elde edilmiş olması gerekir. Bu da, belli bir işin ifası üzerine kurulmuş iş akdinde, diğer bir ifadeyle ecîri müşterek istihdamında işin tamamlanmasıyla gerçekleşir.[138] Fakat işin mücerret ifası, işverenin ücret borcunun doğması için herzaman yeterli olmaz. Terzi, boyacı, hattat gibi çalışmalarının sonucu ellerindeki ayn'da açıkça gözüken, hukukî ifadesiyle yaptığı işte eserleri olan kimselerin ücrete hak kazanabilmesi için, işi ifa etmelerinin yanısıra ayrıca bunu işverene teslim etmeleri de gerekmektedir. Buna karşılık hammal, çoban, yol ve inşaat işçisi gibi yaptığı işte eseri bulunmayan kimseler mücerret ifa ile ücrete hak kazanırlar.[139]
Teslimin mahiyetine gelince, bu teslim hakikaten olabileceği gibi hükmen de olabilir. Hakikaten teslim; meselâ işçinin kendi işyerinde diktiği elbiseyi, yazdığı kitabı ya işverene kadar götürüp teslim etmesiyle, ya da işverenin işyerine kadar gelerek bunu teslim almasıyla olur.[140] Hükmen teslim ise; işçinin akit konusu işi işverenin evinde, işyerinde veya tasarrufu altında bir yerde görmesi halinde sözkonusudur. Bu durumda iş, yapıldığı oranca işverene teslim edilmiş sayılacağından ayrıca “işverene teslim” ameliyesine gerek yoktur. İşçi işi tamamlayıp işten el çekmekle ücrete hak kazanır. [141] Fakat kısmî ifa halinde işverenin kısmî ücret ödemesi, ancak yapılan kısmî ifanın işverence faydalı (müntefa' bih) olması ve bu kısmî ifanın işverene hakikaten veya hükmen teslim edilmiş olması halinde istenebilir.[142] İşverenin kısmî ifa karşılığında kısmî ücret ödemesi esası, özellikle uzun süreli büyük çaptaki işlerde önem arzeden, işçinin ücret hakkını koruyucu ve akdin karşılıkları arasındaki dengeyi devam ettirici ileri bir adımdır.
Akit konusu menfaatin elde edilmesinin ikinci şekli ise, akit süresinin dolmasidır. Bu sebeble işçinin akit süresini çalışarak geçirmesi veya çalışmaya hazır olduğu halde sürenin dolması, işverenin ücret borcunun doğması için kâfi bir sebebdir.[143]
Ücretin Ödenme yerine gelince; ücretin taşınması özen ve masraf gerektirmiyorsa işveren ücreti dilediği yerde ödeyebilir, işçi de dilediği yerde alabilir. Bu taraflar arasî anlaşma ile çözümlenecek bir konudur. Fakat ücret, taşınması özen ve masrafı gerektiren bir mal olarak kararlaştırılmışsa, akdin kuruluşunda ödeme yerinin belirlenmesi gerekir. Bu Ebû Hanife'nin görüşü olup İmameyne göre bu durumda ödeme yeri, işin görüldüğü yerdir.[144]
Ücretin ödeme vaktında, taraflar arası anlaşma esastır. Tacil veya tecil şartı varsa öncelikle bu şartlara uyulması gerekir. Eciri hâs istihdamında ücretin ödenmesi, bu akit süresinin sonuna bırakılmayıp ücret, ödeme yapılması mümkün en küçük zaman birimlerinin sonunda Ödenir. Ücret günlük, haftalık, aylık şeklinde vakitlendirilmişse bu, ücretin tecili hükmünde olup ücret bu vakitlerin sonunda ödenir.[145]Ücretin ödenmesinde kural olarak işverenin kendisi mesuldür, ödemeyi de işçinin şahsına yapmalıdır. Kural bu olmakla birlikte aksi durumlar anlaşmaya konabilir. [146]
Modern hukukta da ücret ödeme işverenin en belli başlı borcu olup kural olarak işyerinde ve en geç ayda bir ödeme yapılır. İşin ifası veya akit süresinin dolması yanısıra işverenin temerrüdü halinde de ücret borcu kesinleşir.[147]
Şayet işçi, işverenin zararlı fiili, kasdı, ihmal, kusur ve teaddisi sonucu zarara uğramışsa, bu mesele îslâm hukukunun zarar ve zararın izalesi konusundaki genel prensibleri içinde halledilir, zarar belli usullerle takdir ve izale edilir. Bu mesuliyet, failin işveren olmasının değil, aksine zararlı fiilin faili (mübaşir) veya mütesebbibi olmasının sonucudur.[148]
Burada asıl üzerinde durulması gereken, işverenin üçüncü şahısların, daha doğrusu işçisinin fiilinden sorumlu olup olmayacağı meselesidir. İslâm hukukunda, cezaî manada olsun, hukukî manada olsun şahsî mesuliyet esası hakimdir.[149] Fakat bu mesele cezaî mesuliyete açık olduğu halde hukukî mesuliyette biraz karmaşıktır.
İşverenin hukukî mesuliyeti sahasında da “şahsî mesuliyet” kaidesi hakim olmakla birlikte, bir işin ifasını üslenen işçi ikinci bir iş akdiyle bu ifayı üçüncü bir şahsa haklı olarak devrederse, yani “alt iş akdi”nin mevcudiyeti halinde alt işveren, işçisinin zararlı fiilinden dolayı asıl işverene karşı sorumludur. Alt işveren işçisinin fiilinin kendi fiili sayılması sebebiyle sorumlu tutulmaktadır. Fakat bu, alt işverenin sorumluluğunu genişleten yeni bir durum değildir. Aksine alt İşverenin kendi fulleri açısından mevcut tazmin mesuliyeti korunmakta, ifayı üçüncü bir şahsa devretmiş olması sebebiyle herhangi bir hafifletmeye gidilmemektedir.
Konuyu bir misâl üzerinde açıklamak gerekirse; ecîri müşterek olarak bir elbisenin dikimini üslenen terzi, kumaş sahibine karşı elbiseye zarar veren her türlü fiilinden -taksir veya teaddîsi bulunsun bulunmasın- sorumludur. Usta elbisenin dikimini işçisine devrettiğinde, bu şahıslar terzi yanında ecîri hâs olarak çalıştıklarından ancak taksir ve teaddîleri sonucu ortaya çıkan zararlardan sorumlu tutulacaklardır. Buna göre meselâ kalfa elbiseyi mutâd şekilde ütülerken elbise yırtılsa, bu fiilinden ne terziye ne de kumaş sahibine karşı mesul değildir. Buna karşılık terzi, kalfasının bu fiili sebebiyle kumaşı öder. Bu fiili kendisi işleseydi mesul olacağından ve işçisinin fiili de kendi fiili sayıldığından terzinin mesuliyet sebebi açıktır.[150]
Terzi, kalfasının mutad fiilinden sorumlu tutulmasaydı, mevcut tazmin borcu hafifletilmiş olurdu. Böyle bir hafifletme için makul bir sebeb bulunmadığı gibi bu imkânın da kötüye kullanılacağı açıktır. Çünkü sanatkârlar tazmin mesuliyetinden kurtulmak için taahhüt ettikleri işlerin ifasını daima işçilerine devredeceklerdir. Ecîri müşterekin haricî fiillerden bile mesul tutulduğu düşünülürse, kendi fiillerinden mesul olmaması düşünülemez.
Alt işverenin işçisine rucû hakkına gelince, bu mesele ecri hâsın tazmin mesuliyeti içinde çözümlenir. Misâle dönecek olursak, kalfa kusurlu hareketi veya teaddîsi sonucu kumaşı telef etse ustasına karşı sorumludur. Diğer bir ifade ile, zararı yine usta ödemek, le birlikte daha sonra işçisine rucû edebilir.
o halde İslâm hukukunda işverenin, üçüncü şahıslara karşı işçisinin fiilinden sorumluluğu için şu şartlar aranır:
1- İşverenin, başkasına karşı üslendiği bir ifanın bulunması,
2- İşveren tarafından bu ifanın üçüncü bir şahsa devredilmiş bulunması,
3- İşverenle bu üçüncü şahıs arasında işveren-işçi, usta-çırak ve benzeri şekilde akdî bir münasebetin olması,
4- İfanın devrinin haklı olması,
5- İşçinin işlediği zararlı fiilin, işverenin mesul tutulacağı fiillerden olması gerekmektedir. Veya bu şöyle ifade edilebilir; işçinin işlediği zararlı fiili şayet usta işleyecek olsaydı asıl işverene karşı mesul oluyor-duysa, işçinin bu tür fiilinden de mesul olur.
Günümüz hukukuna gelince, bu konuda iki tür sorumluluk getirilmiştir. Birincisi, işçisinin üçüncü şahıslara karşı verdiği zararlı fiillerinden işverenin sorumluluğu, ikincisi ise, alt işçinin zararlı fiillerinden dolayı alt işverenin, asıl işverene karşı sorumluluğudur.
Birinci durum Borçlar Hukukunda “kusursun sorumluluk” başlığı altında “adam çalıştıranların sorumlluuğu” olarak ele alınır. İşveren, işçisinin İşi dolayısiyle başkasına zarar vermemesi için gerekli nezaret ve ihtimamı göstermekle yükümlüdür. Bu görevi yerine getirdiğini ispat edemediği takdirde, bir kusuru bulunmasa bile işçisinin zararlı fiilinden sorumlu tutulabilir. İşverenin bu tarz sorumluluğu için zararlı fiil sahibi ile arasında bir iş akdi bulunması, işçinin haksız bir fiil işlemiş olması, haksız fiilin iş esnasında ve iş sebebiyle işlenmesi ve sonuçta bir zararın ortaya çıkması gerekir. îşveren bu sorumluluktan kurtulabilmesi için ya işçiyi işe almada, ona talimat vermede ve nezarette gerekli bütün dikkat ve itinayı gösterdiğini ya da zararın kaçınılmaz olduğunu ispat zorundadır. İşçi ise sadece kusuru bulunduğu takdirde sorumludur ve işveren ona rucû edebilir. [151]
İkinci mesele ise günümüz hukukunda “yardımcı şahısların fiilinden sorumluluk” olarak ele alınır. BK 100. maddeye göre, “bir borcun ifasını veya borçtan mütevellit bir hakkın kullanılmasını kendisiyle beraber yaşayan şahıslara veya maiyyetinde çalışanlara velev kanuna muvafık surette tevdi eden kimse, bunların işlerini icra esnasında îkâ ettikleri zarardan dolayı diğer tarafa karşı mesuldür.” Maddenin konumuz itibariyle anlamı şudur: Bir işin ifasını üzerine alan işçi bu ifayı haklı olarak bir üçüncü şahsa devretmişse, o şahsın mezkur ifa sebebiyle asıl işverene karşı verdiği zarardan birinci işçi sorumludur.[152] BK. 55. maddede ifade edilen birinci durumda işverenin kusursuz sorumluluğu, diğer bir ifadeyle objektif sorumluluğu söz konusudur. Bu tür mesuliyet, hakkaniyet sorumluluğu veya sebeb sorumluluğu gibi teorilerle izah edilmek istenmiş, sosyal adalet düşüncesinin kusur sorumluluğundan böyle bir objektif sorumluluğa yönelmeyi gerekli kıldığı savunulmuştur.[153] Benzer hükümler diğer ülkelerin medenî kanunlarında da mevcuttur.[154]
İslâm Hukukunda verilen zarardan mesuliyet için her zaman mübaşeret şart olmayıp bazı durumlarda tesebbüb de tazmin sebebi olmaktadır.[155] Fakat tesebbüb tek başına tazmin sebebi olmayıp mütesebbibin teaddîsi [156] ve işlenen fiille zarar arasında kuvvetli bir sebeb-sonuç münasebeti şarttır. BK. 55. madde hükmünde her iki unsur da bulunmadığından mezkur maddenin hükmü isabetli değildir.
İslâm Hukukunda, gerekli nezaret ve ihtimamı göstermemesi sebebiyle ferdin ortaya çıkan zararlardan mesuliyeti de mümkündür. Nitekim nezaret ve muhafazasında kusur edilen hayvanların verdiği zarardan hayvan sahipleri [157] veya zamanında tamir ve ıslah edilmemiş, tehlikeli şekilde bırakılmış binanın çökmesi halinde ortaya çıkan zarardan bina sahibi sorumlu tutulabilir.[158] Fakat her iki durumda da nezaret ve ihtimamda kusur tazmin için yeterli gorülmeyip mâlikin kasdı veya kasda yakın ağır kusuru aranmıştır. Kişinin ademi mesuliyeti ve fiillerinde zarar kasdının olmaması asıldır. Bu kaideyi sırf işçinin aczini ve işverenin maddî imkânını hesaba katarak bu kaideyi ters çeviren ve gerekli nezaret ve ihtimamı göstermediğini varsayarak işvereni sorumlu tutan Bk. 55. madde hükmü bu açıdan da isabetli gözükmemektedir.
Mütesebbib ile mübaşir içtimâ ettiğinde fiilin hükmü, bizzat fail olan mübaşire izafe edilir.[159]Ayrıca işverenin âmir olması sebebiyle sorumlu tutulduğunu benimsemek de mümkün değildir. Çünkü bir fiilin hükmü failine izafe edilir, icbar etmedikçe âmire izafe edilmez.[160]
O halde tâbî'nin (işçi) fiilinden metbû'yu (işveren) mesul tutmak ve ecîri müşterekin işçisinin fiilinden mesuliyetini de Bk. 55. madde kapsammda görerek bu nevi bir mesuliyet olarak değerlendirmek doğru değildir.[161]
İkinci duruma gelince, yardımcı şahısların fiillerinden dolayı alacaklıya (asıl işveren) karşı mesuliyet esası getiren Bk. 100. madde hükmü, bazı farklılıklar bir tarafa İslâm Hukukundaki “ecîri müşterekin işçisinin fiilinden işverene karşı sorumlu oluşu”na büyük benzerlik göstermektedir. Bu sonuç yerindedir. Çünkü işçi, yani alt işveren o işin ifasından işverene karşı zaten sorumlu olduğundan ifayı yardımcısına devretmekle bir bakıma onun zararlı fiillerini de üslenmiş olmaktadır. Bu ise, alt işverenin mevcut mesuliyetini genişleten bir durum değildir. Söz konusu bu maddede, birinci durumun Bk. 55. madde aksine olarak işverenin “kusursuz sorumluluğu” da mevzubahis değildir.[162]
İşleri ehil olana verme borcu daha çok işverenin devlet olması halinde, devlet işlerinde istihdam edeceği personelin seçimi esnasında önem kazanır. Emanetlerin ve işlerin ehil ve liyakatli olanlara verilmesi esası işveren açısından bir borç olduğu gibi işçilerin hatta fertlerin çalışma haklarını da yakından alâkadar eden bir hükümdür.
İslâm Hukukunda âmme hizmetlerinin ifası için personel istihdamında vazifeye talip olma değil vazifeyi ehil olana verme esası hâkimdir. Bu sebeble âmme hizmetlerinin görülmesi fert için bir hak değil devlet tarafından yüklenen bir mükellefiyettir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) den vazife istendiğinde
“Biz vazifeyi ona talip olana, ona çok düşkün olana vermeyiz.” buyurmuştur.[163]
İşlerin ehil ve liyakatli olanlara verilmesi her kademede uyulması gerekli önemli bir düsturdur. Âyette,
“Hiç şüphesiz Allah size emânetleri ehline teslim etmenizi emreder.” [164] Duyurulmuş, Hz. Şuayb (as) yanında işçi olarak çalışan Hz. Mûsâ (as) “güçlü ve güvenilir” şeklinde tavsif edilmiştir.[165] Nitekim İmâm el-Buhârî, mezkur âyeti ve ilgili hadisleri “icâre” bahsinin ilk babında zikrederek istihdam edilen işçilerin ehliyetli ve liyakatli olması gerektiğine işaret etmiştir.[166] Hz. Peygamber (sa) de, emânetin ehil olmayanlara tevdi edilmesini kıyamet alâmeti olarak saymıştır.
O halde işe almada ve personel arası tercihte en başta gelen ölçü, onların mezkur işe ehliyet ve liyakatleridir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a), “Daha ehü ve liyakatlisi varken yakınlık sebebiyle bir başkasını tercih ve istihdam eden kimse, Allah'a, Rasûlüne ve bütün müslümanlara karşı hainlik etmiş olur.”[167] buyurmuştur.
Hadiste, bu riayetsizliğin “bütün müslümanlara karşı hainlik” olarak vasıflandırılması şayanı dikkattir. Çünkü bu durumda hakîkî hak sahipleri mahrum bırakılacak, önemli vazifeler ehliyetsiz kimselerin ellerinde kalacağından cemiyetin dengesi bozulacaktır.[168]
İşverenin, bu sayılanlar dışında kanun, akit ve mevcut teamülden kaynaklanan birtakım borçları da mevzubahis edilebilir. İşverenin şeriattan doğan borçları, İslâm dininin beşerî münâsebetlerde hâkim kıldığı kardeşlik, adalet, hakbilirlik gibi genel esaslar içinde düşünülmelidir. El altındaki köle ve cariyelere, hizmetçilere iyi davranılmasını, onlara takatlarının üstünde görev yüklenmemesini, şahsiyetlerine saygı duyulup haklarının korunmasını emreden nusûs, anahatlarıyla işverenin şeriattan doğan borç ve mesuliyetine işaret etmektedir.
İşverenin akitten doğan borçları daha detaylı, daha açık ve o ölçüde esnektir. Taraflar arasında aktedilen iş akdi, tarafların hak ve vazifelerini tayinde, sorumluluklarının sınırlarım tespitte ilk baş vurulacak mercidir. Bu itibarla akit, tarafların kanunudur. Bununla birlikte taraflar, akdin yapısına ve gereğine aykırı, akitten beklenen maksûd menfaatin Özünü zedeleyen hiçbir kayıt ve şart ileri süremeyeceğine ve akdi ancak îslâm Hukukunun tespit ettiği serbesti içinde kurabileceğine göre iş akdi mevcut hak ve borçlarda esaslı değişiklik yapamayacaktır.
Mevcut örf ve âdet, tarafların kanundan ve akitten doğan borçlarının mahiyetini tayin ve sınırlarım tespitte, ifayı kolaylaştıran ek imkânların sağlanmasında Önemli bir kaynaktır. Akitte kararlaştırılmayan birçok karşılıklı vazife, mevcut örf ve âdet gereği ifa edilmekte veya edilmesi istenmektedir.
İşverenin işi bizzat kabulü, isçiye gerekli âlet ve malzemeleri temini, keşif yapan işçiye karşılık ödemesi, işçilere vasıta temini ve benzeri borçlarına gelince, bunlar asıl hak ve borçların daha iyi işlemesini sağlayan hususlar olup ferdî ve toplu iş sözleşmeleriyle veya kanun gereği işverene yüklenebilir. Bu sebeble bunlar üzerinde ayrıntıyla durmaya ihtiyaç yoktur. İşçinin akit süresi, ücret, iş şartları ve iş emniyeti açılarından korunması işveren için bir borç olmaktan ziyade, konunun devleti de ilgilendiren yönünün olması sebebiyle, işçi için bir hak şeklinde düşünülmelidir.[169]
Ücret, iş akdinin ve işçi tanımının en başta gelen unsuru olduğu gibi işçi haklarının da başında yer alır. Nasıl ki, işverenin akitten güttüğü asıl gaye işçinin çalışması ise işçinin amacı da bu çalışması karşılığı ücret alabilmektir. Ücretin ve ücret borcunun mahiyeti üzerinde daha önceden durulduğu için burada işçinin ücret hakkı ve bu hakkı koruyan yan müesseselere temas edilecektir.[170]
Yaptığı işte eserleri bulunan işçiler, ücretlerini alıncaya kadar ellerindeki aynı işverene teslimden imtina edebilirler. Bu hakkın kullanılması işçinin tazmin mesuliyetini etkilemez. Daha doğrusu işçinin mesuliyeti daha önce ne idiyse hapis hakkının kullanılmasından sonra da öyledir. Fakat işçi mamul aynı hakkı olmadığı halde hapsederse gâsıb olur.[171]
Bu tür işçilerin hapis haklarını kullanabilmeleri için
iki şart vardır:
1- Yapılan iş, işverene hakîkaten veya hükmen teslim edilmemiş olmalıdır. İşçi işverenin mülkünde veya işyerinde çalışıyorsa yaptığı iş hükmen teslim edilmiş sayıldığından bu işçilerin hapis hakkı yoktur.[172]
2 - Ücretin tecili şart koşulmuş olmamalıdır. Çünkü tarafların, mevcut tecil şartına riâyeti gerekir.[173]
Hapis hakkı olan işçi elindeki aynı hapseder de teaddîsi olmadan bu ayn telef olursa, Ebû Hânîfe'ye göre işçi ücret alamaz, fakat tazmin de etmez. îmâmeyn'e göre ise, hapisten önce tazmin ediyordu, hapisten sonra da tazmin eder.[174]
Yaptığı işte herhangi bir eseri bulunmayan nakliyeci, elçi, gemici gibi kimselerin ücret alacağı için ellerindeki malı, meselâ yükü hapis haklan yoktur.[175]
İbn Abidîn'in de işaret ettiği gibi, işçinin hapis hakkında anlaşılmaz bir nokta mevcuttur. Daha önce ücretin vucûbu bahsinde görüldü ki, amelinde eserleri olan işçiler, ancak ameli işverene hakîkaten veya hükmen teslimden sonra ücrete hak kazanmaktadırlar. Hükmen teslimin söz konusu olduğu durumlar ile işçinin amelinde eserinin bulunmadığı durumlarda hapis hakkı bulunmadığına göre hapis hakkı sadece hakîkî teslimle ücretin gerekeceği durumlarda mümkün olmaktadır. Öyleyse, ancak amelini teslimle ücrete hak kazanacak olan işçinin, ücretini alabilmesi için teslimden önce hapis hakkından bahsetmek tenakuz olur. Çünkü aynı teslim etmeden ücret talep edemeyecek, aynı teslimden sonra ise hapis hakkı kalmayacaktır. O halde hapis hakkının pratikte faydası, işçi için hapis süresince tazmin mesuliyetinin olmaması,[176] işverenin iflâsı veya ölümü halinde ücret alacağına diğer alacaklara göre bir öncelik vermesidir,[177]
Mâliki’ler bu konuda Hanefî'lerle aynı görüştedirler. Hatta Mâlikîler, amelinde eseri olsun veya olmasın bütün işçilere, ücretleri karşılığı hapis hakkı tanırlar.[178] Züfer'e, Şâfi'î mezhebindeki bir kavle ve Hanbelilere göre işçinin hapis hakkı yoktur. Hanbelîlerin cumhuruna göre işçinin sadece işverenin iflası halinde hapis hakkı vardır.[179]
Günümüz hukukunda işçi, işverenin kendisine verdiği ve zilyetliğinde bulunan âletler ve eşya üzerinde muaccel ücret alacağı sebebiyle hapis hakkına sahiptir. Bu hapis hakkının şartları ve hükümleri Mk 864-867. maddelerde belirtilmiş genel esaslara tâbidir. Bu itibarla işçi, ödeme gücünü kaybetmiş işveren karşısında henüz muaccel olmamış ücret alacağı için de hapis hakkını kullanabilir. İşçi hapis hakkını kullanmışsa, alacağı ödeninceye kadar eşyayı elinde bulundurmak ve ödeme yapılmayınca onu Mk hükümlerine göre paraya çevirtmek yetkisine sahiptir.[180]
Ecîri hâs istihdamında iş akdi süre üzerine kurulduğundan işçinin bu süre içinde bilfiil çalışması şart değildir. İşçinin bu süre içinde çalışmaya hazır olması, ücrete hak kazanması açısından kâfidir. Bununla birlikte işverenin temerrüdü halinde işçinin ücrete hak kazanabilmesi için şu şartlar aranır,
1 - Akdin süre üzerine kurulması:
Buna göre ecîri müşterek istihdamında, diğer bir ifadeyle terziye elbise diktirmek gibi akdin bir işin ifası üzerine kurulması halinde işverenin temerrüdü ücret gerektirmez. Çünkü ecîri hâsın aksine, ecîri müşterek herkesten iş kabul edebilen işçi olup meselâ işverenin terziye kumaşı teslim etmemesi halinde terzi diğer işlerine devam edebilecektir. Binaenaleyh işverenin temerrüdü sebebiyle terzinin bazı menfaatleri telef olmuş sayılmaz. Ecîri hâsda ise akit süresince işçi başka bir işte çalışamayacağından bu süredeki menfaatleri işverenin elinde telef olmuştur. Ecîri müşterek işi ifa ettikten sonra işveren işi kabulde temerrüde düşerse, meselâ dikilen elbiseyi teslim almaktan kaçınırsa, işçi ancak işi teslimle ücrete hak kazanacağından bu hükümler yine uygulanmaz. Belki mahkemeden işi teslim edebileceği bir yer tayinim isteyebilir.
2- İşçinin bu sürede çalışmaya hazır olması:
İŞÇİ ancak çalışmaya hazır olduğu süre için ücret isteyebilir. İşçinin hastalanması, başka bir işte çalışması gibi durumlarda ücret gerekmez.[181] Bu durum, kiralayanın mecuru intifaya hazır tuttuğu halde kiracının bu mecuru kullanmaması gibidir.
3- Akit süresince ifanın mümkün olması:
İşçinin çalışmaya hazır olması yanısıra haricî sebeblerin de çalışmayı engellememesi gerekir. Meselâ tırpan için gündelikli olarak tutulan işçi ekinin daha
Önce kaldırılmış veya âfete uğramış olması veya yağmur gibi haricî sebeblerle çalışamamışsa yine ücret gerekmez. [182]
4- İşverenin haksız ve özürsüz olarak işçiyi işe başlatmaması veya ifayı kabulden kaçınması:
İşverenin özürsüz çalışmayı engellemesi, gerekli âlet ve malzemeyi temin etmemesi halinde de işçi için yine ücret gerekir. Fakat işverenin temerrüdü gerek işçinin kötü ifası gibi şahsından ve gerekse işverenin dahlinin bulunmadığı haricî ve haklı bir sebebden doğmuşsa, işçinin elbette ücret hakkı olmaz.
Bu şartlar sonucudur ki, akdin genellikle süre üzerine kurulduğu din hizmetleri, kamu görevi, ticarî ve sınaî işler için personel istihdamında bu şahıslar görevi ifaya hazır olmakla ücrete hak kazanırlar. Bu sebebledir ki, Mecelle'de örnek olarak “öğretmenin eğitim ve öğretime hazır bulunması halinde ücrete hak kazanacağı, yoksaki talebenin öğreniminin şart olmadığı” [183] ifade edilmiş, “menfaati istifaya iktidar ile de ücretin gerekeceği” [184] kaidesi konmuştur. İşverenin temerrüdü halinde iş akdi devam etmekte olduğundan ödenecek olan yine tam ücret, yani müsemmâ ücrettir.
Günümüz hukukunda da işverenin temerrüdünde benzer şartların bulunması halinde işçiye tam ücretin ödeneceğinden bahsedilmektedir. İşin mahiyeti itibariyle bir ayırıma gidilmemiş olması, iş akdinin belli bir zaman birimi üzerine kurulması esası sebebiyledir.[185]
İşçinin haftalık, yıllık vb. şekildeki tatil ve dinlenme hakkının mevcudiyeti ve mahiyeti hakkındaki ihtilaf çoğu defa taraflar arası anlaşma ve mevcut örfe göre çözümlenmektedir. Üzerinde asıl durulması gereken, tatil süresince işcinin ücret hakkı olup olmadığıdır.
İş hukukunda hâkim prensiplerden anlaşılmaktadır ki, İş akdinde ücret işçinin çalışmasının karşılığıdır. Bu çalışma ister bir işi ifa, isterse belli bir süre çalışma şeklinde olsun farketmez. Çünkü işçi ücrete ancak, ücretin mukabili olan menfaatini işverenin emrine tahsis etmekle hak kazanır. İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. Bu sebeble İslâm Hukukçuları kural olarak tatilde işverenin ücret ödemesi gerekmeyeceğini belirtmişlerdir. Nitekim es-Serahsî, “Çoban ayda bir-iki gün çalışmayacak olursa, bu çalışmama ister hastalanması gibi özre mebnî ister tatil yapması gibi özürsüz olsun, bu günlerin ücreti verilmez, mahsup edilir. Çünkü ücrete ancak menfaatim teslimle hak kazanmaktadır. Tatil süresince menfaatin teslimi söz konusu değildir.” demekle bunu ifade etmektedir.[186]
Tatil ve istirahat günleri için ücret ödenip ödenmeyeceği konusunda İbn Nüceym (v. 970/1562) özetle şunları ifade etmektedir: “Bayram günleri, aşure günü, Ramazan ayı gibi tatillerde muallimin ücret almasına gelince, fukahânın sözlerinde bu konuya dâir açık bir hüküm bulamadım. Bence mesele iki yönlüdür: Birincisi, şayet tatiller için de ücret şart koşulmuşsa, ücret sakıt olmaz, ödenir. İkincisi; tatilde ücret şart koşulmamışsa, o zaman bu durum hâkimin tatilde ücrete hak kazanıp kazanmayacağı meselesine girer. Hâkimin tatil günlerinde, kendisi için beytülmâlden ayrılmış ücretten alıp alamayacağında ihtilâf edilmiştir. el-Mahît'-te tatil gününde de ücret alacağı, çünkü gelecek gün için istirahat ettiği zikredilmiş, fakat peşinden “alamayacağı” şeklinde zayıf bir rivayet de ilâve edilmiştir. Münye'de esah ve azhar görüşün, hâkimin tatil günlerinde de beytülmâlden kifayet Ölçüsünde ücret almasının cevazı yönünde olduğu belirtilmiştir. O halde muallimler ve müderrisler için de durum böyledir. Tatil günleri, boş geçen günler olarak görülse de gerçekte araştırma, düşünme ve kendini hazırlama içindir. Fakat zamanımızda müderrisler o kadar çok tatil yapıyor ki, ders günleri tatil günlerinden daha az olmaktadır. Ayrıca Kınye'de camilerde görev yapan kimselere ayda bir hafta istirahat, ailesini ziyaret vs. içinizin verileceği nakledilmektedir. Şer'î ilimlerin eğitim ve öğretimi ibâdetlerin ifasına kıyaslanabilir.” [187]
el-Hamevî (v. 1098/1687) ise, Ebu'l-Leys'in muallimlerin ders olmayan günler için de ücret almalarını caiz gördüğünü kaydettikten sonra cevazı, tatil günlerinde de bir bakıma yine ilimle meşgul olmalarına bağlıyor.[188] Bir fetvada da “Müezzin Zeyd şer'î hâkim izniyle memleketine gidip lâkin muayyen müddetten fazla oyalansa, geri geldiğinde maaşını tamam olarak alamaz. Nâib ecri misi alır, geri kalanı vakfa kalır.”[189] denilmektedir.
İslâm Hukukundaki mevcut genel hükümlere göre çalışılmayan süre için ücret gerekmez. Bununla birlikte yapılan tatil işin mahiyet ve vasfından ileri geliyorsa, hâkim, öğretmen, imam ve müezzin istihdamında olduğu gibi süreklilik gösteren işlerde işçilere haftalık, yıllık izin tanınması ve ücret ödenmesi mümkün ve gereklidir.
Modern hukukta anayasal bir hak olan işçilerin tatil ve dinlenme hakkı ve ilgili yönetmeliklerde emredici bir kural olarak düzenlenmiş ve ücretli izin esası benimsenmiştir. Buna göre ücretli hafta tatili, bayram ve hastalık izni ve yıllık izin işçiyi korumaya matuf, işçinin kişilik haklarını ilgilendiren ve iş hukukunun sosyal yapısının bir gereği olarak konmuş esaslardır. Bu sebeble tatil ve izin günlerinde işçinin çalışmadığı halde çalışıyormuş gibi ücrete hak kazanması, işverenin işçisine yardım borcunun ve sosyal ücretin kapsamı içinde mütalaa edilmiştir.[190] Benzer hükümler günümüzde genellikle bütün iş kanunlarında benimsenmiştir.[191]
Günümüzde uygulanan ücretli tatil ve izin esası kanundan, ferdî iş akdinden veya toplu sözleşmeden doğmakta olup bir bakıma akdin gereğidir. Bunun İslâm Hukuku açısından da caiz olacağı açıktır. îslâm Hukukçularının tartıştıkları durum, akitte şart koşulmadığı halde işçinin ücretli izin ve tatile hakkı olur mu? Bu yöndeki örf ve âdet şart menzilesine indirilebilir mi? Bu meseledir. Görüldüğü gibi bazı müteahhirûn hukukçular, bu yündeki örf ve âdetin akit başlangıcında şart koşulmuş gibi kabul edileceğinden hareketle bunu caiz görmüşlerdir.[192]
Dikkat edilirse, tatil ve izin süresinde ücret ancak akdin süre üzerine kurulduğu ve süreklilik taşıyan işlerde söz konusudur. İslâm Hukukunda da modern hukukta da durum böyledir. Öyleyse bu ücretin karşılıksız sayılması ve işçinin çalışmaksızın ücret alması olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Çünkü tatil ve izinde ödenen ücret, işçinin diğer zamanlarda çalışmasının bir karşılığı kabul ve geniş manada ücret şeklinde telakki edilmelidir. Bu tür hakların tanınması için işçinin belli bir süre çalışmasını şart koşmanın anlamı da budur. Tıpkı emeklilik ikramiyesinde ve aylığında olduğu gibi, işçi bu tarz bir iş akdini yaparken tatillerde ve izinlerde de ücret alacağını göz önünde bulundurarak müsemma ücrete razı olmaktadır. [193]
Ücret peşin olsun vadeli olsun, iş akdinde ücrete kefalet ve havale caizdir. Ücretin ödenmesi itibariyle asîle gereken şey kefile de gerekir. Ayrıca ücretin rehinle teminat altına alınması da caizdir.[194] Fakat bu tür kefalet, ücretin zimmette borç olarak sabit olabileceği neviden tespiti halinde geçerlidir. Buna karşılık gayri misli bir malın veya menfaatin ücret olarak kararlaştırılması halinde buna kefalet caiz değildir. Nitekim işveren ücret olarak kendisinin veya işçisinin bir ay çalışmasını karşılık gösterse, başkasının bu ücrete kefaleti caiz görülmemiştir. Çünkü borç muayyen olup ifası bu şahıslara bağlıdır. Başkasının bu ifayı sağlaması mümkün değildir.[195] İşçi ücretin bu nevi bir teminat altına alınmasını istemişse bu yönde bir şart geçerli olup kararlaştırıldıktan sonra işverenin buna-uymaması işçi için akdi fesih hakkı verir.
Günümüz hukukunda da ücretin, borçlar hukukunun konuya ilişkin hükümleri istikametinde teminat altına alınması mümkündür. [196]
İslâm Hukukçuları işçiye ödenecek olan ücreti ikili bir ayırıma tâbi tutmuşlardır. Ecri müsemmâ ve ecri misi.
Ecri müsemmâ, tarafların üzerinde anlaşmaya vardıkları ücret, Mecelle ifadesiyle “hîni akidde zikr ve tayın olunan ücrettir.”[197] Ecri misi ise, işçinin çalışmasının veya îfa ettiği işin belli esaslara göre takdir ve tespit edilen piyasa değeridir. Bir işçinin ecri mislinin takdirinde o işçiye müsâvî diğer işçiler, ayrıca işin îfa edildiği yer ve zaman göz önünde bulundurulur.[198] Ecri mislin tespitinde genellikle bilirkişiye başvurulduğu içindir ki Mecelle'de ecri misi, “bîgaraz ehli vukufun takdir ettikleri ücret” şeklinde tarif edilmiştir.[199] Ecri misi, kira akdini ve iş akdini birlikte ilgilendiren ortak bir mefhum olup gerek takdirinde ve gerekse alt ve üst sınırının tespitinde her iki akit için de geçerli müşterek esaslar hakimdir. [200]
İş hukukunda ecri mislin en büyük fonksiyonu, işçinin emek ve çalışmasını karşılıksız bırakmaması ve onu en âdil şekilde değerlendirmesidir. Gerçekten iş akdi gerek ücretin kararlaştrılmamış olması ve gerekse başka sebeblerden dolayı fasit olur da işçi bu arada akit konusu işi kısmen veya tamamen ifa etmiş bulunursa işveren akdin fesadını ileri sürerek ücret ödemekten imtina edemez. Bu durumda işçinin çalışmasının gerçek değeri tespit edilerek işçiye ücreti ödenir. Nitekim bir işçi, ücret kararlaştırılmaksızın bir kimsenin isteği üzerine bir süre çalışır veya bir işi ifa ederse bakılır. Şayet bu işçi ücretle iş gören veya görmesi mutad olan kimselerden ise, yaptığı işin Ücreti belli ise o ücrete, değilse ecri misle hak kazanır. O kimse ücretle iş görmesi mutad olmayan birisi ise meccanen ifa etmiş sayılacağından bir karşılık talep edemez. Bu hususta önemli olan örf olup carî örf şart menzilesine indirilmektedir.[201]
Günümüz iş hukukunda da işin ifa edilmesinden sonra belli bir eksiklik sebebiyle iş akdinin iptali halinde işçi geçmişteki fiilî hizmet ilişkisi çin ücret talep edebilmektedir. Fakat iş akdinin kanuna ve genel ahlâka aykırılığı, şekil ve tarafların ehliyeti ile ilgili noksanlıklar ve imkânsızlık hallerinde akdin batıl olacağı ve geçmişteki çalışmanın karşılığının ancak haksız fiil veya sebebsiz iktisap kurallarına dayanarak istenebileceği belirtilmektedir.[202]
Fakat Özellikle tarafların ehliyetsizliği ve şekil noksanı halinde fiilî hizmet ilişkisinin kabul edilmeyip sadece sebebsiz iktisap yoluyla çalışanın hakkının temini âdil bir sonuç değildir. Böyle durumlarda işçi çalışmasının gerçek karşılığını değil, sadece işverenin malvarlığındaki artığı İsteyebilecektir. Bu sebebledir ki Yargıtay bir içtihadı birleştirme kararında [203] yaş küçüklüğü veya kadın olması nedeniyle herhangi bir işte çalışması yasak bulunan işçinin bu yasağa rağmen çalıştırılması halinde işçi sayılacağı ve fiilî hizmet ilişkisinin kabul edileceğini belirtmiş ve doktirin de de hukukî muamele ehliyetinin eksikliği halinde bu yola gidilmesi benimsenmiştir.[204] Böyle durumlarda kadın ve çocuk işçi çalışmasının karşılığını bu fiilî hizmet münasebetine dayanarak isteyebilecektir.
İslâm Hukukunda, özellikle Hanefî fıkhında iş akdinin kuruluşu için gerekli şartların büyük çoğunluğu sıhhat şartları olup onların bulunmaması halinde akit fasit kabul edilmekte, diğer bir ifadeyle iş akdi hukukî sonuç doğurabilmektedir. Bunun da işçi yönünden en büyük önemi, çalışmasının karşılıksız kalmaması ve ecri misi talep imkânıdır. [205]
Şartları gözetilerek kurulmuş bir iş akdinde işçiye başlangıçta kararlaştırılmış ücret (müsemmâ ücret) ödenir. Akit süresinin uzun veya kısa olması bu esası zedelemez. Bu kural, iktisadî hayatı istikrarlı cemiyetlerde kolaylıkla uygulanabilirse de ücretin para olarak tespit edildiği ve paranın da sürekli değer kaybına uğradığı günümüz toplumlarında uygulandığında telâfî edilmesi gerekli bazı zarar ve mahzurlar doğurur.
İslâm Hukukunda, ister akit ister haksız fiil sonucu, karşı tarafa zarar verme hakkı yoktur.[206] Herhangi bir zarar verilmişse bunun da giderilmesi gerekir.[207]
Özellikle ücretin para olarak tespit edildiği uzun süreli iş akdinde paranın zamanla değer kaybetmesi halinde ödemenin aynı miktar para üzerinden devam etmesi işçiyi büyük ölçüde mağdur edecek, iş akdinden beklenen maksûd menfaatin özünü zedeleyecektir.
İslâm Hukukçuları paranın değer kaybetmesi ve kazanmasının önceden yapılmış hukukî muamelelere tesirini daha çok alış-veriş ve kâr bahislerinde incelemiş olmakla birlikte, icâre akdinin alış-veriş akdiyle olan yakın münasebeti göz önünde bulundurulursa ayni hükümlerin işçi ücretleri açısından da geçerli olduğu söylenebilir. Nitekim bu konuda icârenin de alış-veriş gibi olduğu ifade edilmiştir. [208]
Değeri artan veya azalan para ile Önceden yapılan hukukî muamelenin durumu tartış m alıdır. Ebû Hanîfe'ye ve Ebû Yusuf'un ilk kavline göre borçlu akitte belirtilen paranın mislini, Ebû Yusuf'un ikinci kavline göre kıymetini verir. Bu kıymet, alışveriş veya kâr akdinin yapıldığı gündeki müsemma paranın kıymetidir.[209] Fetva da Ebû Yusuf'un bu ikinci kavline göre olup İbn Abidîn, bu konuda Ebû Hanife'nin kavline göre fetvaya Taşlanmadığını kaydetmektedir.[210]
Ödünç alanın veya müşterinin önceden ne kararlaştırılmışsa onu vereceğine ve bu konuda icma olduğuna dair kayıtlar, ya Ebû Yusuf'un ilk kavli ya da altın ve gümüş para (dinar ve dirhem) göz önünde tutularak ifade edilmiştir.[211] Çünkü altın ve gümüş aslen paradır. Aslî mübadele vasıtası ve Ölçü birimidir. Altın ve gümüş paradaki değer artışı ve azalması akdi etkilemez. Buna karşılık “fulûs” tabir edilen altın ve gümüş haricindeki madenî paralar aslen para olmayıp para hükmündedir. Zimmette borç olarak sabit olsa bile bunların “para olma” vasfı itibarîdir. Bu sebeble mezkur ihtilaf da altın ve gümüş dışındaki paralar hakkındadır.[212]
O halde alış-veriş ve kâr akdi hakkında nakledilenler göz önünde bulundurulursa denilebilir ki, işçi ücreti para olarak kararlaştırılıp da bu paranın değer kaybetmesi halinde, işçiye kararlaştırılan paranın mislinin değil kıymetinin ödenmesi gerekmektedir. Ödenecek kıymet ise, müsemmâ ücretin iş akdinin yapıldığı günkü kıymeti olup bunu belli usul ve esaslara göre tespit ve takdir etmek mümkündür. Böylece müsemmâ ücretin satın alma gücü, diğer bir ifadeyle işçinin gerçek ücreti (reel ücret) korunmuş ve akit konusu rıza zedelenmemiş olur. Yoksa ki, özellikle uzun süreli iş akitlerinde. enflasyonun para üzerindeki olumsuz tesirine rağmen işverenin müsemmâ ücreti ödemekte ısrar etmesi halinde işçinin buna razı olmayacağı açıktır. İş akdinin bağlayıcılığını (lüzum) ileri sürerek işçiyi bu ücreti kabule zorlamak, onun açık zararını istemektir.
Günümüzde enflasyonun paranın satın alma gücü üzerindeki bu olumsuz tesiri iş akitlerinin kısa süreli yapılmasıyla, kısa aralıklarla yapılan asgarî ücret tespiti, toplu iş sözleşmesi ve zam anlaşmalarıyla telâfi edilmek istenmektedir. Devlet kadrolarında memur ve diğer sürekli personel istihdamında ise ücretlerin makul bir seviyede tutulabilmesi için derece, kademe, gösterge vb. belli Ölçüler esas alınmakta ve bu ölçülere göre zaman zaman paranın değer kaybını telâfi edici düzenlemelere gidilmektedir.
İşçi ücretlerinin mal olarak da ödenebildiği ve İslâm Hukukunda ücretin sadece para olarak düşünülmediği göz önünde bulundurulursa, bu tür ödemeler halinde işçinin enflasyona karşı önemli ölçüde korunmuş olacağı söylenebilir.
Ücret olarak kararlaştırılan paranın açık değer kaybına uğraması ve işverenin de bu miktar üzerinden ödeme yapmakta ısrarı halinde bu durum işçi için “beklenmedik hâl” (zurûfu târie) kabul edilebilir. Çünkü iş akdine devam edilmesi halinde taraflardan birine beklenmedik bir zarar gelecekse bu durum ilgili taraf için akdi fesihte özürdür. Bu sebeble veya paranın vasfındaki ayıb sebebiyle işçiye akdi fesih hakkı (hıyâru'l-'ayb fi's-semen) tanımak da mümkündür. [213]
Ücret, karşılıklı hür iradeye dayalı bir anlaşma zemininde serbestçe takdir edilir. Ücretin miktarında bir alt veya üst sınır çizmek, tarafların irade ve akit serbestisine bir müdahale anlamını taşır. Kaide budur. Fakat çağımızda işçi ve işveren guruplarının çeşitli meslekî teşekküller halinde toplanması, ücretlerin arz-talep dengesine bağlı olarak sıhhatli bir şekilde teşekkülünü büyük ölçüde zedelemiştir. Ayrıca ücret, işletme ekonomisi açısından maliyete ve verimliliğe tesir eden ve millî ekonomiyi de yakından ilgilendiren bir faktör olmuştur. O halde, ücretin iradî teşekkülüne müdahale ederek ücretler için asgarî bir sınır çizmek mümkün müdür?
Ücretler için asgarî bir sınır tespit edilmesinin “narh” müessesesiyle yakın alâkası vardır. İslâm Hukukçularının çoğunluğuna göre fiyatların devletçe tespiti demek olan narh caiz görülmemiş olmakla birlikte İmam Mâlik ve bazı müteahhirûn hukukçular belli şartlarda caiz, hatta fiyatlarda adaleti sağlayıp bozulan dengeyi gerçek değer (semeni misl, ecri misl) üzerine tesis etmesi halinde vacip görmüşlerdir.[214]
Fakat İslâm Hukukçuları fiyat tahdidini mallar, özellikle gıda maddeleri için tartışmış, menfaatlerin yani ücretlerin narh konusu olup olamayacağına genellikle temas etmemişlerdir. Bu da, işçi ücretlerinin o devirlerde gıda maddeleri gibi içtimâi hayatı yakından ilgilendirmemesi ve o ölçüde yaygın olmaması sebebiyledir. Büyük sayıda, toplu işçi istihdam eden işyerlerinin olmaması yüzünden konu üzerinde durulmamıştır. O halde kaide olarak değil ama gerekli durumlarda devletin işçi ücretlerini de alt veya üst sınır koyarak tespiti düşünülebilir. Gelişen içtimaî şartlar böyle bir tedbir almayı haklı göstermektedir. Nitekim narhı caiz gören İslâm âlimleri de ilk planda âmme menfaatinin korunmasını esas almışlardır.
Günümüz hukukuna gelince, XIX, yüzyıl Avrupasında sanayi inkılâbının yanısıra liberal düşüncenin de etkisiyle gelişen mukavele hürriyeti, işçi-işveren münasebetlerini tarafların karşılıklı anlaşmaları ile düzenlenebilecek ve geniş bir akitleşme hürriyeti zemininde gelişebilecek ferdî bir münasebet şeklinde telakki ediyordu. Fakat işveren sınıfının güçlü oluşu, birlikte hareket etmesi ve en düşük maliyetle en yüksek verime ulaşma çabası pratikte işçi sınıfının mağduriyetini sonuçladı. Karşılıklı hukuku sağlamada arz-talep dengesi yeterli olmadı.
Batı hukukunda bu adaletsizliğe çözüm olarak işçilere sendikalaşma, toplu direniş (grev) ve toplu sözleşme, sosyal sigorta ve emeklilik gibi haklar tanındı. Bu arada işçi ücretleri için de bir asgarî sınır tespit edilmesi, asgarî ücret fikri doğdu.
Asgarî ücret, işçilerin korunmasında en önemli meselelerden biri telakkî edildiği ve gerek iktisadî hayatı ve gerekse millî ekonomiyi yakından ilgilendirdiği için kanunlar yanısıra anayasalarda da yer almıştır, Asgarî ücret tespiti ile güdülen amaç, ücretlere işçinin aslî ve zarurî ihtiyaçlarım karşılayacak bir asgarî sınır çizebilmek, iktisadî yönden işçilerin korunmasını sağlamaktır. Nitekim İK, asgarî ücret tespit komisyonunca eli geç iki yılda bir asgarî ücretin tespit edilmesini hükme bağlamış, bunun hizmet akdi ile çalışan ve kanunun kapsamına giren işçiler hakkında uygulanacağını belirtmiştir. [215]Türk iş hukukundakine benzer esaslar günümüz İslâm ülkeleri kanunlarında da yer almıştır.[216]
Gabn, hukukî tabir olarak iki taraflı akitlerde karşılıklar arasında makul bir dengenin bulunmamasıdır. Konumuz açısından gabn ise işçinin piyasa ölçülerine göre düşük veya yüksek ücretle çalışması veya çalıştırılmasıdır.[217]
Gabn, hîle ve aldatma manasına gelen tağrîrden farklıdır. Gabnde meydana gelen aldanma, karşı tarafın veya üçüncü şahısların etkisiyle değil de şahsın kendi dikkatsizliği veya bilgisizliği sebebiyledir. Bu yüzden İslâm Hukukçularının ekseriyyeti, işin içine karşı tarafın aldatması (tağrîri) girmediği müddetçe tek başına gabni fahişin akde tesiri olmayacağı ve aldanan tarafa bir fesih hakkı vermeyeceği görüşündedirler.[218] Bu kaidenin istisnaları yetim, vakıf ve hazîne mallarıdır.[219] Buradan hareketle yetim ve mahcur kişilerin gabni fahiş sayılacak ölçüde çalıştırılması halinde akdin feshedilebileceğini söylemek mümkündür.
Fakat gabni fahiş, aldatma sonucu meydana gelmişse durum alış-verişe kıyas edilerek aldatılan taraf için iş akdini fesih imkânı mevcuttur. Bu sebeble, işçi aldatma sonucu düşük ücretle çalıştırılmak istenmişse akdi feshedebilir.
Gabni fâhişli ücret ızdırârî bir durum sonucu ortaya çıkmış da olabilir. Toplumun bir üyesi olarak hayatını sürdürmek, zarurî ihtiyaçlarını ve sorumluluğunu taşıdığı aile fertlerinin geçimini sağlamak zarureti karşısında kalan insanın irade hürriyetinden ve emek arzı elastikiyetinden, daha doğrusu çalışma ve sözleşme hürriyetinden bahsetmek zordur, özellikle ücretlerin düşük ve yetersiz olduğu zamanlarda işçi, emek ve kabiliyetinin gerçek değerinin çok altında bir ücrete razı olacaktır.
Benzer durum işveren açısından da mümkündür. Zarurî ihtiyaçlarını temin için işyerini işletmek, işçi çalıştırmak zorunda kalan işveren, işçilerin toplu hareketi ve uzlaşmaz tutumu sonucu gabni fahiş sayılacak ölçüde yüksek ücret ödeme zorunda kalabilir.
Her iki durumun da İslâm Hukukundaki “zaruret hâli” sayılması veya karşı taraftan, üçüncü şahıslardan gelen bir ikrah olarak değerlendirilmesi doğru değilse de burada hür İradenin bulunduğu da söylenemez. Belki işçinin iç dünyasında oluşan manevî bir ikrah söz konusudur.
Reddu'l-Muhtâr'da, herhangi bir yiyecek maddesini almaya veya satmaya muzdar kalan kimse bu malı ancak gabni fahiş sayılabilecek bir farklılıkla alacak veya satacak olsa bu akdin fasit olacağı ifade edilmiştir.[220] Günümüzde daha çok grev ve lokavt haklarının kullanımında göze çarpan yasal veya yasa dışı baskılarda da en az bu derecede bir zorlamanın bulunduğu açıktır. Bu nevi baskılar altında tespit edilen çok düşük veya çok yüksek ücretler toplum iktisâdi hayatını altüst etmekte, aynı veya benzeri işkolunda çalıştığı halde aynı baskıyı kuramamış diğer işçileri mağdur etmektedir. İşveren artan işgücü maliyetini üretime yansıtacağından sonuçta her gurup işçi zarar görmektedir.
Kaldıki ücretlerin tespit ve ayarlanmasında sürekli işçiyi korumak gibi yanlış bir eğirim yerine her zaman tarafların ikisinin de hukukunu korumak ve karşılıklı istekleri makul bir dengede tutmak daha âdil bir çözümdür.
O halde söz konusu baskı ve şartlar altında razı olunmuş gabni fâhişli iş akdini mağdur olan tarafın fesh edebilmesi ve ücretin ecri misi olarak ödenmesini isteyebilmesi gerekir. Bu, “İnsanların eşyasına karşı haksızlık etmeyiniz. Yeryüzünde fesatçılar olarak fenalık etmeyiniz.” [221]Ayetine olduğu kadar “zarar izâle olunur”[222] külli kaidesine de uygundur.[223]
İşçiye adaletli bir ücret vermek, işçiyi ücret yönünden korumanın müspet cephesidir. İslâm Hukukunda ücret, menfaatin karşılığıdır. Bu sebeble işçiye ödenecek olan ücretin takdirinde esas olan menfaattir. İşçiden elde edilen menfaatin artmasıyla ücretinin de yükselmesi gerekir. İslâm Hukukçularının, ücretin belli olması kadar menfaatin bilinmesine de önem vermeleri ve bunu akdin sıhhati için şart görmeleri bu açıdan anlamlıdır.
Menfaatin takdiri ve ücret olarak değerlendirmesi her zaman kolay değildir. Bunda birtakım zorluklar bulunduğu gibi değerlendirmede bazı sapmaların olması da muhakkaktır. Halbuki İslâm Dininin koyduğu adalet esası şüphesiz, işçiye verilecek ücretin de âdil olmasını gerektirir. İşçinin menfaatinin değerlendirilmesinde hangi esasların hâkim olacağına dair açık bir hüküm yoksa da bu konuda İslâm Hukukunun genel ve iş hukukuna ait Özel prensiplerinden hareketle bazı esaslar yakalanabilir.
İşçi ücretinin takdirinde aslolan, işçiden elde edilecek menfaattir. Menfaat, emek ve çalışmadan daha geniş bir kavram olup aynı zamanda işçinin bilgi, maharet ve kabiliyetini de içine alır. Daha doğrusu akit konusu işin ifası sırasında işçiden elde edilecek bütün yararlanmalar ve işçinin bütün özellikleri ücretin takdirinde göz önünde tutulur. Ayrıca yapılan işin mahiyeti, kolaylığı ve zorluğu da önemlidir. Âyette, “Herkes için amellerine göre dereceler vardır.” [224]
“Ancak yapmış olduğunuz şeylerin karşılığını göreceksiniz.”[225] buyurulmuştur.
İbn Şihâb ez-Zührî'ye, zekât memurlarının ne kadar ücret alacakları sorulduğunda şöyle cevap verdiler:
“Kim zekât toplama vazifesini ehliyet ve vakarla ifa ederse ona yüklendiği iş oranınca zekâttan hisse verilir. Yanında çalışan memurlarına da yine yüklendikleri işe göre hisse verilir...[226] Diğer işçilere de zekât memurlarında olduğu gibi işin mahiyetine, çalışma ve gayretine göre ücret verilmelidir. [227]
O halde işçinin harcadığı emek, geçen süre, işin mahiyeti, işçinin kabiliyet, bilgi ve tecrübesi gibi unsurlar ücretin takdirinde esas olmalıdır. Bütün bu unsurların arasında bir dengenin kurulması adalet esasının zarurî icabıdır. Bunu “fiyat adaleti” denir.[228] Bu tür adalet, ecri misl ve asgarî ücretin tespitinde olduğu kadar ücretlerin tek taraflı olarak tespit edildiği devlet hizmetlerinde de riâyet edilmesi gereken önemli bir esastır.
Âdil ücrette, işçinin geçimini temin de önemle bir unsurdur. İşçinin çalışması, daha da öte toplumun bir üyesi olarak hayatını devam ettirebilmesi, bazı temel ve zarurî ihtiyaçlarının karşılanması ile mümkündür. Bu sebeble bir işçinin gıda, giyim, mesken gibi zarurî ihtiyaçlarını karşılamayan ücret, âdil ücret değildir.[229] İşçinin geçimini temin, onun içinde bulunduğu coğrafî ve içtimaî şartlar, zaman ve mekan unsurları göz önünde bulundurularak gerçekleşir. Şüphesiz ücretin takdirinde tek ölçü işçinin geçimini temin değildir. Çünkü sadece geçim yüklerindeki farklılık sebebiyle eşit işte ve eşit durumda bulunan işçilerin farklı ücretler alması pek âdil bir sonuç gözükmemektedir. Fakat bu husus, işçiye verilecek ücretin o işçinin zarurî ve hayatî ihtiyaçlarını karşılayacak bir seviyede olması esasını zedelemez. [230]
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyururlar: “Bir kimse bizim işimize tayin olunursa bekarsa evlensin. Evi yoksa ev edinsin, hizmetçisi yoksa hizmetçi tutsun. Kim bunun ötesine taşarsa haindir veya hırsızdır.”[231] Hadiste zekât memurunun elindeki malla bunları edinmesinin cevazına delil vardır. Öyleyse devlet memuru bu ihtiyaçları devlet hazinesinden karşılayabilecek, diğer bir ifade ile devlet çalıştırdığı kimselere bunları temin edecektir.[232] Mezkur hadis ayrıca, kaza, eğitim gibi âmme hizmeti ifa eden şahısların beytülmâlden bir karşılık almasının cevazına, devletin de bu şahıslara yeteri miktarda ücret vermesinin gereğine işaret etmektedir.[233]
Hz. Peygamber (s.a) Mekke'ye fetihten sonra vali olarak Attâb'ı tayin edip her sene için 1600 dirhem, bir başka rivayette her gün için bir dirhem [234] maaş bağladı. Hz. Ali (r.) de Kadı Şureyh'e 500 dinar yıllık gelir bağlamıştı.[235]Ebû 'Ubeyde b. el-Cerrâh Hz. Ömer (r) a, “Vali ve haraç âmili yapmak suretiyle Rasûlullah'ın (s.a) ashabını kirlettin” dediğinde Hz. Ömer ona şu cevabı verdi. “Yâ Ebâ Ubeyde, eğer ben dinimin selâmeti için dindar kimselerden istifade etmezsem dinimi kiminle yaşatır, Allah'ın emirlerini tatbikte kime dayanırım.” Ebû Ubeyde “O halde istihdam ettiklerini fazla ücret vermek suretiyle zengin et ki onları hıyanetten korumuş olasın.” dediğinde Hz. Ömer şöyle cevap verir:
“Onlardan birini bir vazifeye tayin ettiğim vakit, bir daha muhtaç olmayacakları kadar ücret veriyorum.”[236] Kaynaklarda gerek Raşid Halîfeler ve gerekse sonraki halifeler devrinde vali, kadı ve diğer devlet memurlarının aldığı maaşlar hakkında zengin bilgiler mevcuttur. Bu farklı maaş ve ücretlerin takdirinde o günün geçim şartları ve ihtiyaçları da rol oynamıştır. İşbu rivayetler fertlerin zaruri ve hayatî ihtiyaçlarının temininin devletin görevleri arasında olduğunu gösterdiği kadar işçilerine, kendisinin ve ailesinin geçimim temin edecek, ihtiyaçlarını karşılayacak bir ücret vermesi gerektiğini de göstermektedir.
Gerçekten her ferde asgarî derecede yeter bir gelir veya iş imkânı temin etmesi, işverene ait bir borç olmaktan ziyade devleti ilgilendiren bir meseledir. Bununla birlikte devletin işveren olarak veya dolaylı yoldan is hayatına yakından müdahale ettiği de gözden uzak tutulmamalıdır. [237]
Netice olarak denilebilir ki, devletin ferdî iş akdine dengeli bir asgari ücret tespit ederek, kendi istihdam ettiği personeline ise âdil, doyurucu bir ücret ödeyerek iktisadî hayatı tanzim etmesi, sosyal devlet ve hukuk devleti olmasının tabiî icaplarındandır. [238]
Akit süresi, çalışma ve dinlenme saatleri konusunda aslolan taraflar arası anlaşma olup akitte açıkça kararlaştırılmayan hususlarda örf ve âdet esas alınır. Nitekim. Mecelle'de günlük çalışma saatlerinin sınırlarını tespitte akitten sonra belde örfünün esas alınacağı belirtilmiştir.[239] Bazı İslâm hukukçuları da işçiyle bir aylığına iş akdi yapıldığında Cuma günlerinin Örfen çalışma günlerine girmeyeceğini, bu günde işçinin dinlenme hakkı olduğunu ifade etmişlerdir. [240]
İslâm Hukukunda maslahatların beş esası vardır: Akıl, din, mal, can ve nesil. Bunların korunması ve devam ettirilmesi İslâm'ın temel gayelerinden olup birçok fıkhı hükümler bu esasları korumaya matuftur. Bütün müslümanların bir tarağın dişleri gibi eşit ve kardeş, bir vücûdun uzuvları gibi elem ve nazda müşterek oldukları, müslüman olmaktan da öte insan olmanın yüce bir manası olduğu düşünülürse, işçiyi gücünü tüketecek, ihtiyaçlarını teminden alıkoyacak şekilde uzun bir süre çalıştırmak kimsenin hakkı olamaz. Anlaşmalar da kişiye böyle bir hak sağlamaz.
İşçi, gücü ve dayanıklılığı mahdut bir insandır. Onu makul bir süreden fazla çalıştırmak fizikî yapısını za'fa uğratacağı gibi ruhî, âilevî ve şahsî hayatında da büyük yaralar açar. Bu yöndeki ihtiyaçlarını temin etmesini engeller. Âyeti kerîmeler ve hadîsi şerifler devamlı insanlara karşı merhametli davranılmasını, zulmedilmemesini, hak ve hukuka saygılı olmayı öğütlemektedir. Hz. Peygamberin (s.a) bizlere son vasiyyeti, namaz ile el altındaki köle ve hizmetçilerin hukukuna riayet etmemiz olmuştur.[241]
Meselenin bir de iktisadî yönü vardır. Tecrübeler açıkça göstermiştir ki, bir işçiyi uzun süre çalıştırmak verimliliğini azaltır, çalışma gücünü kırar. Yorgunluk ve alışkanlığın tesiriyle işi giderek yavaşlatır. Üretim azalırken iş kazaları artar.
Eşit durumdaki işçilere eşit ücret vermek işverenin ücret borcunun bir ifadesi olduğu gibi İş süresi yönünden de işçiler arasında adalet sağlamak işverenin borçlarındandır. Eşit süre çalışan aynı gurup işçilere eşit ücret verilmesi gerektiği gibi fazla çalışan işçiye de bu fazla süreye oranlı fazla ücret verilmesi gerekir.
Makul bir iş süresi ve iş süresi yönünden İşçiler arasında adalet kadar işçiye haftalık, yıllık tatil, ve izin hakkı tanımak hastalık, âfet, ölüm gibi durumlarda, işçiye bazı kolaylıklar göstermek de konumuz yönünden önem arzeder. İşçinin rahatını temin edecek, bazı devrî ihtiyaçlarını temine imkân verecek izin ve tatil hakkı adalet ve hakkaniyet gereğidir. Bu tür hakların kanunla, taraflar arasında aktedilen ferdî veya toplu iş sözleşmesiyle veya örf en tayini mümkündür.
Modern hukukta da işçinin iş süresi itibariyle korunması için birtakım tedbirler alınmış, işverenin talimat verme hakkına ve tarafların sözleşme hürriyetine bazı sınırlamalar getirilmiştir. Bu cümleden olarak, haftalık iş süresi en çok 48 saattir. Günlük çalışma süresi de haftada çalışılan gün sayısına göre belirlenir. Yine işçinin korunması amacıyla yeraltı ve sualtı işlerinde çalışma yerine inme ve çıkma süresi, işverenin temerrüdü halinde işyerinde geçen süre, emzikli kadınların emzirme süresi ve bazı durumlarda yolda geçen süreler fiilî çalışma süresinden sayılmıştır.[242]
Haftalık ve günlük kanunî çalışma süresinin üstünde yapılan çalışmalar “fazla çalışma” kabul edilmiş, bunun için de bazı kayıt ve şartlar aranmıştır. Fazla çalışmanın günde üç saati, yılda ise doksan iş gününü aşamayacağı ve bu sürede işçiye zamlı ücret ödenmesi esası getirilmiştir. [243]
Gece çalışma halinde veya bazı işlerde fazla çalışma yasağı, hatta günde sekiz saatin altında çalışma mecburiyeti getirilmesi, işçilere belli dönem ve zamanlarda dinlenme ve izin hakkı tanınması da işçilerin iş süresi yönünden korunmasını amaçlayan hükümlerdir. [244]
İşverenin işçileri güçlerinin üstünde iş görmeye zorlaması, yaş ve bünyelerini aşan ağır işlerde kullanması caiz değildir. “Allah sizden ağır teklifleri hafifletmek ister. Ve insan zayıf olarak yaratılmıştır.” [245]
“Allah size kolaylığı diler, güçlüğü dilemez.”[246]
“Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği kadarıyla mükellef tutar.”[247] Bu ve benzeri âyeti kerîmelerde Allah'ın kullarına merhameti anlatılmakta ve insanlararası münasebetlerde de rıfkla muamelenin gereğine işaret edilmektedir.
Peygamber Efendimiz (s.a), kölelerin güçlerinin üstünde bir işle mükellef tutulmamasını emretmiştir.[248] Ebû Zerr el-Gıfârî (r) rivayet ediyorlar: “Rasulullah köleler hakkında şöyle buyurdu:
“Onlar sizin kardeşleriniz olup Allah onları sizin mülkünüzde kılmıştır. Böyle bir din kardeşi eli altında olan kimse ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara güçlerinin yetmeyeceği işleri yüklemeyiniz. Şayet yüklerseniz onlara yardım edin.”[249] Hadîs'i şeriften şunları anlıyoruz: İşçi ve işveren birbirlerini kardeş olarak kabul edip münasebetlerini her seviyede kardeşçe tanzim etmelidirler. Temel ihtiyaçlar, yiyecek ve giyim ihtiyaçları yönünden işveren ile işçi arasında makul bir dengenin olması gerekir. Bu husus bir bakıma İslâm'ın sınır kavramım kabul etmemesinin ve bütün insanları eşit kabul etmesinin bir ifadesidir. Ayrıca, çalışma süresi ve şartları işçinin güç ve kabiliyetini aşmamalı, aşmakta ise yeterli yardım ve destek sağlanmalıdır. [250]
Hz. Ömer (r) yolda ağır yük yüklenmiş hayvanla karşılaştığında yükünün bir kısmını indirdi.[251] Bu müdahale, halîfenin devlet başkanı sıfatıyla taşıdığı mesuliyetin bir gereği olarak değerlendirilmiştir. [252] Öyleyse devletin belli yaş ve işçi guruplarını koruyucu, belli işyerleri ve işkolları için çalışma şartlarım kayıtlayıcı bazı tedbirler alması mümkün ve gereklidir. Ayrıca ferdî ve toplu iş sözleşmesinden veya mevcut örften kaynaklanan birtakım koruyucu şartlar da söz konusu olabilir. Böylece iş emniyeti ve iş şartları açısından işçinin korunması, hem İslâm Hukukunun genel prensipleri içinde ve hemde iş hukukunun özel hükümleri sayesinde gerçekleştirilmiş olacaktır.
Günümüz hukukunda da kadın işçileri, çocuk ve genç işçileri koruyucu hükümler, işverenin iş emniyetini sağlama ve işçiyi gözetme borcu ve buna riayet edilmemesi halinde mevcut sorumluluğu bu gayeye matuftur. [253]
İslâm'ın insan, hayat ve kâinat hakkındaki umûmî görüşü, beşerî münasebetlerde hakim kıldığı esaslar ve gerçekleştirdiği ahenk göz önüne alınırsa işçi-işveren münasebetlerinin de geniş bir zeminde ele alındığı ve çözümlendiği görülür. Bununla birlikte mevcut genel esaslar, işçinin temel hak ve hürriyetlerinin korunmasında özel hukukî hükümlerin sevkedilmesi zaruretini zedelemez. Aksine, bu konuda vaz' edilecek özel hükümlerin daha iyi uygulanmasını ve daha iyi sonuç vermesini sağlar.
İşçinin korunması ve işverence saygı duyulması gereken temel haklarının başında, onun “şahsiyet hakkı” gelir. İslâmî naslar herkese sırf insan olması sebebiyle yüce ve kutsi bir değer verilmesini ve şahsiyetinin korunmasını âmirdir.
Irk, renk, dil, servet gibi farklılıkların İslâm dini açısından önemi olmadığı gibi bunun işçi ve personel istihdamında da bir ayırım vasıtası olmaması gerekir.. İşveren ayrıca işçilerinin inanç ve ibâdet hürriyetine saygı göstermeli, bununla da kalmayarak bu haklarını, korumalıdır.
İşçinin temel hak ve hürriyetlerinin korunmasını emreden birçok âyeti kerîme, hadîsi nebevi ve doktriner hükümler zikredilebilir. Ayrıca yine fertlerin bu haklarım koruma yönünde İslâm Tarihi içinde çok zengin uygulama örnekleri mevcuttur. Fakat konu işçi-işveren münasebetinden çok fertdevlet münasebetini ilgilendirmektedir. Bu sebeble burada ayrıntıya girmeye ihtiyaç duyulmamıştır. [254]
Konuyu bitirmeden önce günümüz anayasalarında bile yer almış bulunan ve temel işçi haklarından biri olarak kabul edilen “grev hakkiMia temas etmek gerekmektedir.
İslâm Hukukunda ferdin kural olarak dilediği ücretle ve dilediği işte çalışma hakkı mevcuttur. Fert, akit süre ve şartına uyarak dilediği işten de ayrılabilir. İşçinin çalışma ve işi bırakma hakkını kullanması âmme menfaatına zarar vermediği ölçüde mümkündür. Nitekim İslâm hukukçuları, esnaf ve sanatkârların mesleklerini icradan imtina etmeleri halinde devlet başkanının onları ecri misille çalışmaya icbar edebileceğini belirtmişlerdir[255] Kaldı ki, grev ve lokavt iş akdi devam ederken, belki beklenmedik hal sayılabilecek bazı durumların ortaya çıkmasıyla meşruluk kazanmaktadır. Akit süresi içinde akdin bağlayıcılığı devam ettiğinden beklenmedik durumların (özür) ortaya çıkmasıyle işçiler için ancak mevcut akdi fesih hakkı olur. Yoksa ki, akdin yeni şartlarda devamını istemek ve işi bırakıp işyerini tatil etmeyi de bunda bir baskı unsuru olarak kullanmak doğru olmaz. Toplu sözleşme dönemlerinde iş akdinin sona erdiğini kabul ettiğimizde de sonuç değişmeyip grev ve lokavt hakkını benimsemek yine mümkün değildir.
Günümüz hukukunda grev hakkı yasal olarak kullanıldığı takdirde daha çok ücretlerin yükseltilmesi ve geniş manada ücret sayılabilecek bazı hakların tanınması gayesiyle yapılmaktadır. İslâm Hukukunda devletin her sahada olduğu gibi bu konuda da adaleti gerçekleştirmek, isçi ücretlerini makul ve âdil bir seviyede tutmak zorunda olduğunu biliyoruz. Enflasyonun sabit ücretler üzerindeki olumsuz tesirinin giderilmemesi ve işverenin de paranın değer kaybetmesine rağmen aynı ücreti ödemekte ısrarı halinde işçinin zarara uğrayacağı, her zarar gibi bunun da izale edilmesi gerektiği açıktır. Bu durumda ücretin akit günündeki kıymeti üzerinden ödenmesi, devletin de asgarî ücretle olsun diğer yasal düzenlemelerle olsun iş hayatına müdahale etmesi mümkün ve gereklidir. Böylece zarar izâle edilmiş, işçi ücretleri âdil bir seviyeye yükseltilmiş olur.
Grev ve buna karşı lokavt hakkının kullanılması ülke ekonomisini büyük ölçüde etkilemekte, bunun doğurduğu pahalılık, karaborsa, üretim yetersizliği gibi kötü sonuçlar dolayısıyle bütün topluma zarar vermektedir. İşçilerin mağduriyeti, düşük seviyede ücretle çalıştırılarak istismar edilmeleri gerçekten izale edilmesi gerekli açık bir zarardır. Fakat zararın zararla izâlesi de mümkün değildir. [256]
O halde, belki de günümüzdeki ekonomik sınıflaşmanın, bozuk ve hasmâne beşerî münasebetlerin yol açtığı problemlere bir çare olarak düşünülmüş grev ve lokavt hakkını benimsemek, gerek tarafların hukuku ve gerekse toplumun korunması açısından pek isabetli gözükmemektedir. [257]
İşçinin borçları, diğer bir açıdan işverenin haklarını teşkil eder. İşverenin en başta gelen hakkı da, işçiden akit konusu işi akdin gerektirdiği tarzda ifa etmesini talep edebilmesidir. Ayrıca, iş hayatını ve çalışma düzenim tanzim etmesi, işçiye işin ifasıyla ilgili olarak talimat vermesi de işverenin ilk planda ifade edilebilecek haklarındandır.
İşveren iş akdiyle, işçinin belli bir zaman içerisindeki veya belli bir iş esnasındaki menfaatna mâlik olmuştur. Mâliki olduğu bu menfaatin daha yararlı ve verimli olması için işverenin iş hayatını ve çalışma şartlarını dilediği gibi tanzim etmesi en tabiî hakkıdır. Bu da çalışma saatlerinin düzenlenmesi, işçiler arası iş bölümü, varsa haftalık ve yıllık izinlerin kullandırılması ve benzeri tasarruflar ile gerçekleşir.
İş akdinin sahih olabilmesi için çalışma süresinin ve yapılacak işin önceden taraflarca bilinir olması gerekiyordu. Böyle olunca işveren işçinin akitte kararlaştırılandan fazla çalışmasını veya daha ağır ve yorucu başka bir işe geçmesini isteyemez. Daha doğrusu, işverenin iş hayatını tanzim ve talimat verme hakkı, şart ileri sürmede olduğu gibi, akdin muktezasıyla sınırlıdır. İşveren, işçinin akitten beklediği menfaati ihlâl eden, akitle yüklendiği borçları ağırlaştıran tasarruflarda bulunamaz. İşçiyi daha kolay ve çabuk işlere yöneltebilirse de bu sebeble ücretinde bir kesintiye gidemez.
Nitekim çoban ecîri hâs olarak çalışıyorsa, işveren çobanın güç yetirebileceği ölçüde sürüyü çoğaltabilir. [258] Ecîri has olan çobana doğacak kuzuları da gütmesini şart koşmak istihsanen caiz görülmüştür.[259] Halbuki ecîri müşterek olan çobana doğacak kuzuları da gütmesi şart koşulamayacağı gibi mevcut sürü de artırılamaz.[260] Çünkü işveren ecîri hâsın akit müddetindeki menfaatma, ecîri müşterekin ise akit konusu işi ifa esnasındaki menfaatma mâliktir. O halde işveren iş hayatını tanzim hakkına dayanarak ecîri hâsın daha uzun süreyle, ecîri müşterekin daha ağır işte çalışmasını talep edemez.
İş akdi belli bir işin ifası üzerine kurulmuşsa, işveren işçiden ifanın teminat altma alınmasını isteyebilir.[261] İşverenin meşru sebeblerin bulunması halinde akdi fesih hakkı da vardır.
Günümüz hukukunda da işverenin benzer haklarından, bu arada iş hayatım tanzim ve talimat verme hakkından bahsedilmektedir. İşverenin talimatı, kanunda, örf ve âdette mevcut sınırlar ve o işyerinin ihtiyaçlarını aşamaz. Bu hak, objektif hüsnüniyet kuralıyla sınırlıdır. [262]
İslâm dininde işçi-işveren münasebeti âyet ve hadislerde genel bir çerçevede ele alınmış, her beşerî münasebet gibi iş münasebetinde de hakim olması gereken temel ilkeler vaz' edilmiştir. Bu iki yazılı kaynağın anlaşılması, yorumlanması ve günlük problemlere uygulanması yolunda büyük emeği geçen îslâm hukukçuları İslâm hukukunu sistematize etmişler, bu arada zengin bir iş hukuku doktrini oluşturmuşlardır. Hukukun yaşanan hayatla sıkı münasebeti başlangıçta İslâm hukukçularını meseleci bir metoda zorlamış ise de zamanla münferit olaylardan genel ilkeler çıkarılmış ve İslâm Borçlar Hukukunun özel borç münasebetleri, belli usul ve kalıplara oturtulmuştur. Bu noktayı bilmemiz, fıkıh kitaplarımızda konuların niçin model olaylar üzerinde işlendiğini ve benzer örneklendir melere gidildiğini daha iyi anlama imkânı vermektedir.
îslâm hukukunda tarafların akitte şart ileri sürme hakkına birtakım sınırlamaların getirildiğini, akdin yapısına ve gereğine aykırı şartların geçersiz kabul edildiğini biliyoruz. Fakat hukukun gayesi, tarafların iradelerine sonuçları ne olursa olsun yasallık kazandırmak değil, aksine tarafların iradelerini meşru zeminde ve başkalarına zarar vermeksizin ifade etmelerine imkân tanımaktır. Bu tür şartlara müsade edilmemesi, genellikle anlaşma masasına güçsüz ve her türlü şartı kabul etmeye hazır olarak oturan tarafı koruyacağından, ileri bir adımdır. Bu bakımdan İslâm' Hukukunun akdin dengesini muhafazaya, güçsüzü daha doğrusu haklıyı korumaya yönelik hükümleri ile, sürekli olarak işçinin mağdur olacağı, güçsüz olacağı ve fakat haklı olacağı varsayımından yola çıkan, akit serbestisine yaptığı müdahalelerde daima bu noktadan hareket eden Modern İş Hukukunun yaklaşımı arasında zaman zaman farklılıklar olmaktadır.
Ferdî hak ve hürriyetlerin, kamu düzenini koruma ve umûmî zararı önleme maksadıyla kısıtlanması mümkündür. Fakat bu ârızî ve geçici bir durumdur. Bunun devamlılığı ve kaide oluşu yanlış sonuçlar verir. İş hukuku alanında çağımızda yaşanan rahatsızlıkların bir sebebi de budur. Nitekim işçilerin çalışma haklarının korunmsı ve işveren tarafından keyfî haksızlığa maruz bırakılmaması amacıyla çıkarılmış grev ve sendikalaşma haklarında denge sağlanamadığı, hakkın suistimali önlenemediği için bu hakkın kullanımında bütün toplum, hatta millî ekonomiler zarar görmektedir.
Günümüzde işçi-işveren münasebetlerindeki gerginliklerin ve iş hukuku alanındaki anlaşmazlık ve tartışmaların büyük çoğunluğu işçilerin “ücret hakkı” üzerinde yoğunlaşmakta, bu arada zaman zaman emeklilik, kıdem tazminatı, sosyal haklar vs. de gündeme gelmektedir. Bunun da kaynağı, enflasyonun paranın alım gücü üzerindeki olumsuz tesiridir. Maalesef henüz toplumumuzda enflasyonun para ve bu arada ücretler üzerindeki aşındırıcı etkisini önleyici, paranın değerini koruyucu bir tedbir getirilmemiş, belli bir kriter yerleşmemiştir. Halbuki İslâm hukukçuları, zamanlarında altın ve gümüşün tedavülde olmasına ve enflasyon olayının pek yaşanmamasına rağmen paranın satınalma gücünü koruyucu tedbirler getirmişlerdir. Hukukun genel ilkeler koyması ne derece elzem ise, olaylara ve gelişmelere ayak uydurabilecek esneklikte ve dinamizmde olması da o derece zarurîdir. İşçi ücretinin alımgücünün korunması, işçinin korunması demektir ve bu şarttır. İşçinin kıdem tazminatına, emeklilik aylığına gelince; bunlar da geniş anlamda ücrettir. Devletin sosyal fonksiyonunun bir gereği, bir yardım olarak düşünülmesi veya ödediği miktardan arta kalan kısmın karşılıksız iktisab şeklinde değerlendirilmesi kanaatimizce pek isabetli gözükmemektedir. Çünkü işçi, geniş anlamda ücretli, başlangıçta iş akdi yaparken bu tür haklarını da bir ücret olarak düşünmekte ve çoğu kez o an için düşük ücrete razı olmaktadır.
îşçi-işveren münasebeti beşerî münasebetlerden, işçi hakları insan haklarından ayrı düşünülemez. Beşeri münasebetlerimiz iyileşmedikçe, insana, insan hak ve şahsiyetine saygı içimize yerleşmedikçe ve İslâm'ın varoluşumuz, yaşayışımız ve sonumuz hakkında koyduğu esaslar benliğimizi sarmadıkca, sağlıklı, ahenkli ve verimli bir iş hayatının kurulması çok uzak gözükmektedir, insana bakışımız ve insanı değerlendirmemiz değiştikçe, işçi ve işverene karşı bakışımız ve tavrımız da değişecektir.
Doğruyu ve hakikati en iyi bilen Allah (c.c.) tır.[263]
Dr. Ali Bardakoğlu, tebliğinin 179. sayfasında şöyle diyor:
“İşçi ve İşveren münasebetleri, modern anlayışta, bir iktisadî ve hukukî mes'ele olarak ele alınmaktadır. Ancak, İslâm'a göre, bu münasebetler bir insanî mes'eledir. İnsan olarak tarafların müslümanlığı, olgunluğu, insanlığı hareket noktasıdır.”
Dikkat çekilen bu düşünce, modern anlayışa gerçekten büyük bir ışık tutacak niteliktedir. İşçinin sosyal güvenliği, işin insanîleşmesi, iş yeri emniyeti, boş zaman değerlendirmesi gibi sosyal siyaset tedbirlerini ortaya koyan sanayi ülkeleri, İslâm'ın işaret ettiği ve de insanlıktan, insanlardan beklediği bu noktaya, ancak 20. yüzyılda, onun da son 30 yılında gelebilmişlerdir. Tebliğ sahibinin söylediği “insan olarak tarafların müslümanlığı, olgunluğu hareket noktasıdır.” sözü ve düşüncesi, bugün sanayileşmiş batı toplumlarında sosyal devlet anlayışının hareket noktasıdır. İslâm dünyası ise böyle bir değerlendirmeden ya habersiz veya henüz bu noktaya gelememiş bulunmaktadır. Bu noktaya bilhassa dikkati çekmek istedim.
Diğer bir husus; tebliğ sahibi 192. sayfada: “îslâmiyette çocukların temyiz yaşına gelmeden velisi tarafından çalıştırılmasında ücret ve çalışma değil, öğrenme esas alınmaktadır.” diyor.
204. sayfada ise, “İş akdinin konu yapılamayacağı” ayrıca isabetle belirtilmektedir.
Benim burada işaret etmek istediğim husus şudur. Yakından tanıdığım ve Sosyal Güvenlik tedbirlerinin en ileri noktada olduğu Almanya'da, usul aynı bu şekildedir. Çıraklık eğitiminde esas olan öğrenmedir. Veli veya genç işverenle sözleşme yaparlar ve bu sözleşmede önemli olan öğrenmedir. O kadar öğrenmedir ki, sözleşmeye göre bu genç 3 veya 3.5 yıl süren bu meslek eğitiminin sonunda, eğer bir şey öğrenememişse, ustasını mahkemeye verip tazminat isteyebilir. Derki, 3.5 yıl beni boşuboşuna kullandı, zamanımı boşa harcadı ve birşey öğretmedi. Bu kadar hakkı vardır. Çünkü, önemli olan öğrenmedir.
Demekki, yıllar sonra, 20. yüzyılın şu senelerinde Batıda uygulanan bu usul, îslâmiyette var. Tebliğ sahibi buna işaret ediyor.
Diğer bir husus, tebliğ sahibi 196. sayfada şöyle diyor:
“Ücretle iş görme unsuru esas alınırsa, bütün ücretle iş gören şahısların tek bir statüde toplanması faydalı olur.” Bu düşünce bence gerçekten ilgi çekicidir. Bu usul de batıda uygulanmaktadır. Meselâ, doktorlar serbest çalışmakla beraber, bizdeki gibi istedikleri şekilde ücret alamazlar. Sigorta kurumları doktorların ücretini belirlemiştir. Öyle her doktor ben beş bin lira alırım, 10 bin lira alırım, ameliyatı şu kadara yaparım diye serbest piyasa esaslarına göre ücretini ayarlayamaz. Belli bir ücretin dışına çıkamaz. Avukatlar için de bu söz konusudur. Onlar da istedikleri ücreti alamazlar. Piyasadaki belirli bir ücretin dışına çıkamazlar. Çıkarsa, hakkında dava açılabilir. Bir yerde bunların hepsi, geniş manasıyla işçi statüsündedirler. Tebliğ sahibi arkadaşım, buna büyük bir isabetle dikkati çekmiş oluyor.
Bir diğer husus, 220. sayfadaki “İşin özellikle devlette ehline verilmesi” hususudur. Bu çok önemli bir konudur. Aksi olur ve iş ehline verilmezse, devletin veya yetkilisinin müeyyidesi nedir? Aksi olursa, diyorum, çünkü hep aksi oluyor zaten. Devlette pek çok iş ehline verilmiyor. Neticede, tebliğ sahibinin dediği gibi cemiyetin dengesi bozulmaktadır. Eğer bir îslâmî prensib konulmazsa, bizim cemiyetimizin bozulduğu gibi cemiyetin dengesi bozulmaktadır. O halde, bu tür sorumsuzluklara karşı İslâm'ın aldığı tedbir ve getirdiği müeyyide nedir? Buna biraz daha açıklık getirilmelidir kanaatindeyim.
224. sayfada Enflâsyon ve ücret konusu var. Enflâsyonlarda sebebin mutlaka işverenlerden olmadığı da dikkate alınmalıdır. Enflâsyon sebebini büyük ölçüde işverene yükleyip, akde uymadığı, haksızlık yarattığı neticesine varılırsa, bence hataya düşülebilir. Yani Enflâsyonlarda sebep, sadece işveren değildir. Konuyu genel çapta, makro seviyede düşünmek lâzımdır. Ancak, Enflâsyondan işverenin kârı, işçinin ise zararı varsa, işveren telâfi edici yola gitmelidir. İslâm anlayışına göre ondan beklediğimiz budur. Ancak bu hiçbir zaman işverene bırakılmaz. Zira, işveren Enflâsyon dolayısıyla artan kârlarını işçiyle paylaşmak istemeyecektir, îktisatda bu böyledir. O halde, bu husus da devlet nasıl bir tedbir almalıdır?
İslâm hukukunda, mal olarak da ücret ödenebildiğine göre, işletmenin yıllık cirosundan belli bir payın işçinin olması, tebliğ sahibince kabul edilebiliyor kanaatindeyim. Öyle anlaşılıyor.
235. sayfada başka bir hususda şudur: “Çağımızda, İşçi-İşveren gruplarının çeşitli meslekî kuruluşlar ile. ücretlerini arz-taleb dengesine bağlı olarak sıhhatli bir şekilde teşekkülünü büyük ölçüde zedelemiştir.” Bu ifade bana göre doğru değildir. Zira, arz-taleb dengesi hiçbir zaman sıhhatli oluşmamıştır. Bu sebeple, söz konusu meslekî teşekküller ortaya bir çözüm olarak çıkmışlardır. Bunlar, sebep-netice bağlantısı içersinde bir çözümdür. Nitekim, 236. sayfada bu ifade kısmen düzeltilmektedir.
Bir diğer husus, “îş akdi devam ettiği sürece, şartların düzeltilmesi amacıyla grev yapılması doğru değildir. İslâm hukukuna göre, devlet adil bir taraf olarak, çalışma şartlarının ücret seviyesini düzenlemelidir. Bu grevin değil, devletin konusudur.” deniliyor. Simdi, şöyle bir soru akla gelebilir. Devlet gereken tedbirleri almıyor, almakta gecikiyorsa, o zaman ne olacaktır? îş akdi devam ediyor diye, işçi mağduriyetini kabul etmek mi gerekiyor?
Bu durumda, grev yerine, işçinin aktivitesi de ekonomik şartlarda çoğu kere olumlu sonuç vermeyecektir. Eğer İslâm hukukunun ileri sürdüğü çözüm bu ise, bence konu açık kalmaktadır. Çözüm değildir, demek istiyorum. [264]
1- (Sh. 176) “Tatili İşgal” terkibindeki ikinci kelime “Eşgal” şeklinde olacaktır.
2- (Sh: 185) Sünnet-i Nebeviyye'nin fonksiyonu, sadece Kur'an'm anlaşılması ve uygulanması değildir. Gerektiğinde müstakil hükümler de koymaktır. Esasen sünnetin teşrii ve fıkbi asıl önemi de buradadır.
3- (Sh. 204) “Ciale” akdi; yani belli bir işe, şayet yapıldığı takdirde ücret ödenmesi şartıyla yapılan akit sahihtir ve Maliki fıkhında caizdir. Bunun teşvik edici özellikleri vardır. Bu bir nevi prim verme sistemidir. İslâm tarihinde komutanların, askerî amaçlarla, emrindekilerini teşvik etmek için kullandıkları bir metotdur. İbn Rüşd'ün “Bidayet-ül Müctehid” isimli eserinde bu konuya geniş yer ayrılmışta. Tebliğ sahibi İbn Kudâme'ye dayanarak bu akdin geçersiz olduğu şeklinde genel bir ifade kullanmamalıydı.[265]
S. 235, p. 2: Ücretin teşekkülü arz-talep kanunu ile gerçekleşebilir mi? İnsanla kaim olan emeği nasıl arzedeceksiniz? Emeğin mal gibi kabul edilemiyeceği görüşünde olanlar vardır.
S. 187, p. 3 de zikredilen hadisin dip notu yoktur. Bu sebeple hadiste işçiden mi yoksa köleden mi bahsediliyor tetkik edilememiştir. AyrIca s. 190, p. 3 te 35 rakamı yine zikredilmektedir.[266]
Konu bir bütün olarak incelenmiş olup bölümlere ayrılmamıştır. Kabarık bir çalışma niteliğinde hazırlanan tebliğ 70 sayfadan ibarettir. Asırlardır bu gibi sahaların ihmale uğradığını gözönünde tutarsak bu rakamı fazla bulmamak gerekir. Oldukça zengin bir fihrist çıkıyor karşımıza.
Konuya, işçi-işveren münasebetleri ile ilgili tarihî gelişim hakkında oldukça detaylı bilgi veriliyor; İslâm dünyasında bu konuda kanunlaştırma hareketlerinin görülmemesi, fikrî esnekliğin bulunmamasına bağlanıyor. Bu nokta cidden önemlidir. İşçi hakları konusundaki çalışmalar İslâm dünyasında daima geriden takib edilmiştir. Bu da büyük bir boşluğun doğmasına neden olmuştur. Gerek Ali Beyin ve gerekse diğer tebliğci arkadaşlarımın ortaya koydukları tablo, gerçekten İslâm'ın zengin ve engin bir hazine olduğunu ispatlıyor. Ancak, müslümanlar olarak bu kaynaktan çok az istifade edilmiştir. Bunun en Önemli sebebini bu fikrî esnekliğin yokluğunda aramak gerekir.
Daha sonra, İslâm hukukçularının Kur'an ve Sünneti esas alan bu yöndeki teşrî faaliyetlerine kısaca temas edilmiş ve esas konuya geçilerek Kur'an ve Sünnet'te işçi meselesi ele alınmıştır. Bu meyanda işçi ve işveren münasebetlerine geçilmiştir.
Diğer tebliğci kardeşlerimizin temas ettikleri konuların büyük bir kısmına geniş bir şekilde değinilmiş, kapsamlı bir çalışma ortaya konmuştur.
Ücretin tazmini konusu, yeni olup iyi İşlenmiştir. Konular içinde meseleler işlenirken diğer mezheplerin görüşlerine etraflı bir şekilde yer verilmiş, zaman zaman Türk hukuku, Borçlar kanununa da değinilerek atıflar yapılmıştır.
Tatilde ücret meselesi yeni bir konu olarak incelenmiş ve tatmin edici bir şekilde üzerinde vukufla durulmuştur.
Gabn konusunda, işçiye aldanma sebebiyle tanınan akdi fesh etme yetkisinin var olması, meseleyi çözmek için yeterli değildir. Emsal ücretin verilmesi âmir hüküm olmalıdır.
Âdil ücret konusunda gerek Hz. Peygamber, gerekse Ashap'tan verilen örnekler Önemlidir. Hz. Ömer'in “...memurlarına, bir daha muhtaç olmayacak kadar ücret veriyorum,” demesi ücretin miktarını tesbitte önemlidir.
S. 242'de çalışma süresi ele alınmış ve bu husus örfe bırakılmıştır. Oysa İslâm'da sabah namazından akşam vaktine kadar olduğu yolunda bir ölçüde vardır. Buna temas edilmedi.[267]
İslâm'ın çağımızın problemlerine getirdiği veya getirebileceği çözümleri konuşmak ve tartışmakta geç bile kaldık. Bu itibarla Ensar Vakfı'nın başlatıp sürdürdüğü bu seminer faaliyeti bu yolda önemli bir adımdır. Ensar Vakfına ve bu seminere tebliğci, müzakereci ve dinleyici olarak iştirak edip en doğru ve en güzelin araştırılmasında hizmeti geçen ilim adamlarına teşekkürlerimi arzetmek isterim.
Bilindiği gibi İslâm hukukunun yazılı kaynağı Kur-an-ı Kerim ve Hz. Peygamberin Sünnetidir. Bu iki yazılı kaynak bazan herhangi bir yoruma imkân vermeyecek tarzda açık hüküm getirirken bazan da yoruma ve farklı anlamalara müsait hükümler sevketmiştir. Birkısım açık nasslar da bağlayıcı ve emredici olmaktan ziyade düzenleyici bir mahiyet arzeder. Günlük hayatımızı yakından ilgilendiren birçok konu hakkında ise ya genel kaidelerin vaz' edilmesiyle yetinilmiş ya da hiçbir hüküm sevkedilmeyerek konu toplumun ihtiyaç ve yönelişlerine terkedilmiştir. Böyle olunca bir konu hakkında İslâm'ın hükmünü söylerken bu hükmün dayandığı kaynağı iyi tesbit etmemiz, kaynağın ne ölçüde tartışılabilirliğini ve değişmezliğini de iyice belirlememiz gerekmektedir. Gerek tebliğ sahipleri gerekse müzakereciler zaman zaman İslâm'ın Hukukî doktrinini zenginleştirici olmaktan öteye gitmeyen kişisel görüşleri İslâm'ın görüşü olarak takdim etmek veya konuyu bu açıdan tartışmak istemektedirler. Oysa hakkında İslâm'ın açık bir hükmü bulunmayıp hukukçuların görüşlerine ve yöneticilerin tercihlerine bırakılan bir konuda müslüman hukukçunun İslâm Hukuk Metodolojisine uygun olarak vardığı sonucu, “İslâm'ın Görüşü” olarak değerlendirmenin yanlışlığı ortadadır. Bu görüş belki İslâm hukuk doktrini olarak değerlendirilebilir. İslâm'ın farklı zaman ve olaylara uygulanabilme esnekliğine yardımcı olur. İşçi-işveren münasebetleri açısından da durum böyledir. Bu itibarla bu tür müzakerelerde konunun önce Kur'an ve Sünnet açısından, nassların emredici ve düzenleyici olmaları da tesbit edilerek ele alınması, bilâhare bu veriler üzerine bir İslâm hukuk doktrininin geliştirilmesi en sağlıklı yoldur. Bu yol yazılı kaynakların hükmü ile kişisel görüşlerin ve yorumların karışmasını da önleyecek, verilen hükmün hangi ölçüde nassa dayandığını anlamayı kolaylaştıracak ve şahsî kanaatleri İslâm'ın kutsallığının korumasmdan kurtararak daha tartışılabilir kılacaktır.[268]
Dr. Kıvanç'a yararlı teşvik ve yapıcı tenkidleri sebebiyle teşekkür eder kanaatlerini paylaşmaktan memnunluk duyduğumu belirtmek isterim.
“İşlerin ehliyetli ve liyakatli olana verilmesi “İslâm'ın beşeri münasebetlerimizde hakim kıldığı genel kaidelerinden biridir. İslâm, çoğu genel ilke gibi bu ilkeyi de belirli bir müeyyideye bağlamamış, müeyyideyi, Önleyici ve caydırıcı olması şartıyla değişen şartlara ve toplumun salah ve fesadına göre artırıp azaltabilsinler diye yetkililerin takdir ve tensibine bırakmıştır. Tedbir de müeyyide de “yetişkin insan” probleminde düğümlenmektedir.
Enflâsyonun tek sorumlusunu işveren saymak elbetteki isabetli değildir. Bazen işverenin bunda hiç payı da bulunmayabilir. Bu yönden Dr. Kıvanç'a katılıyorum. Biz enflâsyonun para üzerindeki olumsuz tesirinin işveren tarafından telâfi edilmesini isterken, enflâsyona işverenin sebeb olduğu görüşünden hareket etmiyoruz. Belki sadece işverenin paranın değerindeki değişmelere rağmen aynı parayı Ödemekte İsrar etmesinin doğru olmayacağını, bu noktada işçi lehine düşünerek enflasyonun yol açtığı eksilmeyi işverenin vermesi gerektiğini ifade ediyoruz. Önemli olan iki ödemeden hangisinin daha âdil olduğudur. İki görüşten birinin doğruluğunda anlaşma sağlandığında devlet elbetteki gerekli tedbiri alacaktır. Bu doktrinden ziyade icrâ'nın problemidir.
Aslında enflâsyonun yol açtığı değer kaybını işverene ödetmek de tam adil bir çözüm değildir. Enflâsyondan sadece işvereni sorumlu tutamadığımıza göre cezayı niçin sadece işverene çektirelim? Bazan öyle olurki, işverenin enflâsyonda hiçbir dahli bulunmaz. Hem işçiyi geniş anlamda ele alırsak, işverenin işçiye göre daha korunmaya muhtaç olduğu durumlar ve iş akdi türleri de sözkonusu olabilir. Zaten dikkat edilirse enflâsyonun yolaçtığı değer kaybının giderilmesinde İslâm'ın görüşü şudur dememiz mümkün değildir. Belki birkaç alternatif içinden birini tercih ediyoruz ve bu tercihimizin İslâm'ın genel kurallarıyla çatışmadığını savunuyoruz. Daha güzel ve dengeli bir çözüm de bulunabilir. İslâm'ın istediği, haksız olarak başkasına zarar vermenin önlenmesi ve vâki zararın giderilmesidir.
Çağımızda, işçilerin sendikaların çatısı altında toplanarak kollektif bir irade ile işverenle pazarlığa oturmaları belli bir geçmişin sonucudur. Geçmişte iş akdinin karşılıklı hür ve ferdî iradeye dayalı bir akit hürriyeti içinde yapılması birçok sıkıntılar doğurmuştur ve arz-talep dengesini işveren lehine bozmuştur. Bunu biliyoruz. Fakat bu adaletsizliği gidermek için kurulan ve geliştirilen meslekî teşekküllerin de sağlıklı bir sözleşme hürriyetine kavuştuğu söylenemez. Tarafların ellerindeki kozlara bağlı olarak denge daima güçlü olan taraf lehine bozulmaktadır. Burada asıl dikkat çekmek istediğimiz, adaletsizliği gidermek için getirilen çözümün de birtakım sakıncaları olduğudur. Elbetteki inşanı eğitebildiğimiz, yetiştirebildiğimiz yani iyi bir müslüman yapabildiğimizde sorun çözüme kavuşacaktır.
Grev konusuna gelince, elbetteki işçinin başlangıçta razı olduğu akdî şartların korunması, enflâsyonun işçi ücretlerindeki olumsuz tesirinin giderilmesi gerekir. Önemli olan bu prensibin benimsenmesidir. Uygulama zemin ve zamana göre farklı olacak, pozitif hukuk en geçerli ve etkili müeyyideyi geliştirecektir. Bizim katılmadığımız, grev hakkının böyle bir gayeyi ve çoğu zaman başlangıçtaki iş akdinin çerçevesini aşan istekleri gerçekleştirmede baskı unsuru olarak kullanılması durumudur. İşçinin veya işçi teşekkülünün belli istekleri sıralayarak “İşverenin ya bu şartları kabul etmesini ya da işyerini kapatıp kabul edinceye kadar beklemesini” istemesi bizce isabetli bir çözüm değildir. Adaletsizliğin âdil bir çözümle izalesi gerekir. Zararı zararla gidermeye çalışmak çözüm değildir. Grev tehdidi altında sağlıklı bir iş akdi yapılamaz. Devletin bu konuda hakem görevi yapacak tarafsız müesseseler kurması, etkili tedbir alması gerekir. “Devlet bu tedbirleri almıyorsa” denemez, çünkü devlet bunun için vardır. Devletin çözemediği ve âdilâne bir şekilde barışa kavuşturamadığı iş kavgasını tarafların güç ve tehdidlerine bırakmanın müsbet bir neticesi olmaması gerekir. [269]
Tebliğlerde tekrarlar hayli fazla. Bu noktada hocamıza katılmamak mümkün değil. Tebliğcilerin aynı malzemeyi işleme durumunda kalmaları yanısıra seminer konusunun alt başlıklarının da önceden paylaşılmayışı bu sonucu doğurdu.
Enflâsyonun sabit işçi ücretlerindeki olumsuz tesirinin giderilmesi problemine gelince; daha önce de temas ettiğimiz gibi kimsenin bu konuda “İslâm'ın bu konuda görüşü şudur” diyerek kestirip atması mümkün gözükmemektedir. Bildiğimiz kadarıyla İslâm, bu tür detaylarla ayrı ayrı ilgilenmek yerine bu ve benzeri konuların çözümüne yardımcı olacak genel kaideler koymakla yetinmiş ve müşterek olayların çözümünü bu üslûp içerisinde zamana ve zemine bırakmıştır. İslâm'ın emrettiği birşey varsa o da zararın önlenmesi ve vakî zararın izale edilmesidir. İş akdiyle belli bir zaman birimi esas alınarak ücret tesbit edildikten sonra enflâsyon paranın değerini önemli ölçüde azaltmışsa, artık bu değeri azalmış paranın başlangıçta işçinin razı olduğu para olduğunu söylemek güçtür. Çünkü bilindiği gibi günümüzde para itibarî bir değer taşımaktadır. Bu durumda işçinin açık bir zararı vardır ve başlangıçta razı olmadığı zarara katlanmasını beklemek doğru olmaz. Böyle olunca bu zararını gidermek. gerekir. Bunun için de ya işçinin bu zarara katlanması ya da işverenin, ücretleri enflâsyon oranınca artırmasını isteyeceğiz. Elbetteki ikinci şık birinciye oranla daha âdil gözükmektedir.
Burada hemen şu itiraz mümkündür. Enflâsyonun tek sorumlusu işveren olmadığına ve işverenin enflâsyondan yararlanması da çoğu kez düşünülemeyeceğine göre niçin ücretlerdeki eksilmeden onu mesul tutup farkı ona ödetiyoruz? Enflâsyon kompleks bir olaydır, işveren kadar işçinin de sorumluluğu düşünülebilir. İşveren her zaman bir imalatçı, fabrika sahibi değildir ki ürettiği malın fiyatını enflâsyon oranınca artırıp-kendini koruyabilsin. İşverenin, bir kenarda biriktirdiği üç-beş kuruşla geçinen sabit gelirli bir işçi memur emeklisi olması da mümkündür.
İtiraz yerindedir. Fakat biz iki alternatifle karşı karşıyayız. Ya işçinin enflâsyon sonucu uğradığı zarara katlanmasını ya da işverenin ücretleri enflâsyon oranında artırmasını isteyeceğiz. Elbetteki ikinci şık birinciye göre daha adil gözükmektedir. Bununla birlikte bu tercihimiz daha da dengeli ve âdil bir çözümün bulunmasına engel' değildir. Bu itibarla Dr. Karaman'ın tenkidine kısmen katılıyoruz. Fakat biz bunu, Dr. Karaman'ın dediği gibi enflâsyonun borca yansıması gerektiği, işçi ücretinin ise ancak işi ifadan sonra borç olarak işverenin zimmetinde sabit olduğu nok tasından ziyade “şahsi sorumluluk” açısından tartışılabilir görmekteyiz. Çünkü enflâsyonun ücrete yansımasına tek engel ücretin borç olmaması ise, buna İslara hukuk doktrini içinde çözüm bulmak mümkündür. Bilindiği gibi Şafiî ve Hanbelî hukukçulara göre ücret borcu, akitle doğar.
Enflâsyonun önceden yaklaşık olarak bilinebildiği gerekçesiyle “Enflâsyonun parada kusur kabul edilebileceği” veya “Beklenmeyen hal olarak değerlendirilebileceği” görüşümüz, Dr.Karaman'ın da temas ettiği gibi, İslâm borçlar hukukunun prensipleriyle çok sıkı bağdaşmaz. Fakat bu konuda geniş yorum yapmak mümkündür. Ayrıca enflâsyonun hangi oranda gerçekleşeceğinin Önceden bilinebileceğini söylemek de her zaman mümkün olmaz.
Hadisi şeriflerden, işçi ile işverenin yeme, içme, giyinme gibi yaşama şartlarında eşit olması gerektiği anlamını çıkarmak elbette yanlıştır. Bu itibarla Dr. Karaman'ın itirazı haklı ve yerindedir. Bu mevcut nassları dar kalıpları içinde ve yorumsuz olarak almak olur. Biz de bu sebeple arada makul bir dengenin bulunması gerektiğinden bahsettik.
Emeklilik maaşına gelince, Dr. Karaman'ın temas ettiği sakıncalar kısmen kabul edilebilir. Konu bugün yürürlükte olan emeklilik sistemi açısından ele alınırsa tabî bu tür itirazları yapmak mümkün. Ancak biz konuyu mücerret olarak ele aldık ve emeklilik maaşının geniş anlamda ücret sayılması gerektiğini, devletin sosyal yardımı olarak değerlendirilmesinin de, işçinin ödediğinden arta kalan kısmın karşılıksız iktisap olarak vasiflandırılmasnın da yanlış olacağını belirttik.
Dr. Karaman emeklilik maaşını devletin sosyal bîr fonksiyonu olarak değerlendirdiği için bazı itirazlarda bulunmaktadır. Halbuki emeklilik maaşının geniş anlamda ücret olduğu açıktır. Bu ödemenin ancak belli süre hizmeti bulunanlara ve belli şart ve kıstasla ödenmesi bunun açık delilidir. İşçi veya memur, başlangıçta düşük ücrete razı olurken ilerde alacağı ikramiye, tazminat ve emeklilik maaşını elbetteki göz önünde bulundurur. Akdin intisabı olması ciddi bir mahzur teşkil etmez ve ücretlinin rızasını yok kabul etmemizi gerektirmez. Ödemeler belli ölçü ve derecelere göre yapıldığından ücretin bilinmezliği de ileri sürülemez. Nasıl enflâsyonun önceden bilinebildiği ve işçinin enflâsyonu göze alarak belli bir ücrete razı olduğu ileri sürülebiliyorsa işçi ve memur da devletin veya sosyal güvenlik kurumlarının hangi ölçülerde ödeme yapacağını önceden bilebildiğinden akit intisâbî de olsa, âkde rızası var kabul edilmelidir. [270]
Gerçektende bugün hem kamu ve hem de özel hukuku ilgilendiren bir hukuk bilim dalı haline gelmiş olan iş hukukunu İslâm hukuk doktrininde tartışırken, konuyu İslâm hukukunun tedvini ve sistematiği içerisinde yer alan “İcâre akdi” çerçevesinde mütaala etmek ve ferdi iş münasebetini esas alan bu akit nevini günümüz iş hukukunun meselelerini çözmede yeterli görmek doğru değildir. İslâm hukukunun sistematiği belirli coğrafî ve tarihî şartların sonucudur. Korunması ve iyi anlaşılması gereken, Kur'an ve Sünnetin konuyla ilgili olarak vaz' ettiği genel ve özel kaideleridir. Dr. Dönmez'in de belirttiği gibi müslüman hukukçuların bu üslûp içerisinde çağının problemlerini tartışabilmesi, gerekiyorsa özü korunması şartı ile hukuk sistematiğini de çağdaş gelişmelere göre yeniden gözden geçirebilmesi gerekir. Bu cümleden olarak İşçi-İşveren münasebetlerini ferdi iş akdi, toplu iş hukuku ve idare hukuku açılarından ayrı ayrı ele almak, bu yönde bir sistem kurmak mümkündür ve yararlıdır.[271]
Ücretin teşekkülünü ferdi iş akdi açısından arz-talep dengesine bırakmak mümkün. Ancak çağımızda daha çok toplu iş sözleşmesinin veya işverenin devlet olduğu durumlarda idare hukukunun kuralları geçerli olduğundan, konu elbetteki sadece arz-talep dengesine bırakılamaz. Hadisin kaynağı yazılmış ve dipnot numarası düzeltilmiştir.[272]
Günün sabah namazından akşam vaktine kadar devam eden süre olarak kabul edilmesi İslâm'ın değil İslâm hukukçularının görüşüdür ve bunun şer'î (hukukî) gün ölçüsü olduğu kaydedilmektedir. Fakat bu durum iş gününün de bu ölçülerde anlaşılmasını gerektirmez. Ayrıca bu, emredici bir hukuk kuralı olmayıp düzenleyici bir kuraldır, taraflarca aksi kararlaştırılabilir. Mecellenin de ifadesi budur. Ayrıca günün ve çalışma süresinin böyle değişken bir ölçüye bırakılması yerine belirli bir günlük çalışma saati tesbiti daha âdil ve verimli olur kanaatindeyim.[273]
Elbette sünnet gerektiğinde müstakil hükümler koyabilir. Ancak biz tebliğimizde (Sh. 185) “Allah'ın Rasulü'nün sünneti Kur'an-ın anlaşılmasını ve uygulanmasını hedef almıştır.” derken sünnetin temel fonksiyonunu belirttik. Sözüm mantûkunu esas olmak varken mefhumu esas olarak meskûtun anhı belirlemek doğru değildir.
Sözkonusu terim “Tatil-i Eşgâl” olarak düzeltilmiştir. Teşekkür ederim. Ciâle, Hanefi hukuk ekolünde, bazı münferit olaylarda, diğer mezheplerde ise tek taraflı bir hukuki tasarruf olarak genelde caiz görülmüştür. Meselâ kalenin fethi, kaçağın yakalanması için ödül konması böyledir. Ciâle de yapılıp yapılmayacağı kesin olmayan bir iş karşılığında ücret ödenmektedir. Biz, tebliğde (Sh. 204) işçinin iş akdi ile üslendiği işi ifade edecek güçte olmasının şart olduğundan bahsettik ve ifâ üçüncü şahısların uygun fiillerine bağlı ise böyle bir ifânın iş akdine konu yapılamayacağını belirttik. Bu tür işlerin iş akdine konu olması ayrı, ciâle denilen ödül vadine konu olabilmesi ayrı ayrı konulardır.
[274] Doğruyu en iyi bilen Allah Teala’dır.
[1] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 167-169.
[2] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 169-170.
[3] Rado, Türkan, Roma Hukuku Dersleri -Borçlar Hukuku, İstanbul 1969, I11/116-125.
[4] Feyzioğlu, F. Necmeddîn Borçlar Hukuku, İstanbul 1967, 1/5.
[5] el-'Atâr, Muhammed Kâzım Kemâl, Nahve Kanûnil-Medeniyyi'1-Arabî, Bağdad 1978, 44 vd; Âdem. Abdussettâr, eş-Şerîatü'1-İslâmiyye ve'1-Kanûnu'l-Medeniyyu'l-Irâkî, Kahire 1969, 13 vd.; el-Kubeysî, Hamd Ubeyd, Nazratun- fi'n-Nusûsi'd-Dustûriyye, Mecelletu Külliyeti'l-imâmi'l-A'zam, II. Sayı, Yıl: 1974, 203 vd.
[6] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 170-173.
[7] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 173-174.
[8] Ağaoğlu Samed/Hüdâioğlu Selahattin, Türkiye'de îş Hukuku-îş Hukuku Tarihi, Merkez Basımevi 1939, 1/62-64; Saymen, Ferit Hakkı, Türk İş Hukuku, İstanbul 1954, 43-47.
[9] Mecelle, md. 404-611.
[10] Öztürk, Osman, Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle, İstanbul 1937, 50.
[11] Saymen, 49-50; Esener; Turhan, İş Hukuku, Ankara 1978, III. bası, 6; Tunçomağ, Kenan, Türk İş Hukuku," İstanbul 1971, 1/20-21.
[12] Ağaoğlu/Hüdâioğlu, 81-82; Saymen, 50; Esener, 6.
[13] Geniş bilgi için bkz. Osman Nuri, Mecelle-i Umûr-i Belediyye, İstanbul 1330, 11/34; Ağaoğlu/Hüdâioğlu, 82-83; Saymen, 50; Tunçomağ, 21.
[14] Çelik, Nuri, İş Hukuku Dersleri, İstanbul 1980, 10; Esener, 19-20.
[15] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 174-177.
[16] V/3. âyet.
[17] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 177-180.
[18] Atay, Hüseyin, İslâm'da İşçi-İşveren İlişkileri, Ankara 1979, 40.
[19] Atay, 41.
[20] Kur'an-ı Kerîm, 111/57.
[21] Kur'an-ı Kerîm, XVIII/30.
[22] Kur'an-ı Kerîm, XLI/46.
[23] Kur'an-ı Kerîm, XLI/8.
[24] Kur'an-ı Kerîm, XLVI/19.
[25] Kur'an-ı Kerîm, III/195.
[26] Kur'an-ı Kerîm, XXVIII/23-26.
[27] Kur'an-ı Kerîm, XLIII/32.
[28] Kur'an-ı Kerîm, XXVI/109.
[29] Ekz. Kur'an-ı Kerîm, IV/24-25; V/5; XXXIII/50.
[30] Kur'an-ı Kerîm, LXVI/7.
[31] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları:180-185.
[32] el-Beyhakî, Ebû Bekr Ahmed b. el-Huseyn (v. 458/ 1066); es-Sünenu'1-Kubrâ, Haydarâbad1352/1933, VI/118.
[33] el-Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmâîl (v. 256/870); el-Câmiu's-Sahîh, İstanbul 1315/1897, I11/ 48, îcâre 18; Müslim, Ebu'l-Huseyn Müslim b. el-Haccâc (v. 261/875), es-Sahîh, Mısır 1374/1955,. Musâkât 11, hn. 1202.
[34] el-Buhârî, Buyu 15, III/9.
[35] el-Buhârî, Buyu 15, III/9; en-Neseî, Ahmed b. Şu-ayb (v. 279/892), es-Sünen, Beyrut tz., V/93-96.
[36] el-Buhârî, İcâre 10, 111/50.
[37] el-Heysemî, Nuruddîn Ali b. Ebî Bekr (v. 807/1404), Mecmau'z-Zevâid ve Menbau'l-Fevâid, Mısır 1352/ 1933, IV/97; es-San'ânî, Muhammed b. İsmail (v. 1182/1768), Sübülü's-Selâm, Kahire 1379/1959, 111/ 81.
[38] el-Buhârî, Havâlât 1-2, 111/55.
[39] el-Beyhakî, IV/120; ez-Zeyla'î, Abdullah b. Yusuf (v. 762/1361), Nasbu'r-Râye, Hindistan 1357/1938 (ofset), IV/13.
[40] a) el-Beyhakî, V/339; ez-Zeylaî, IV/140; eş-Şevkânî, Muhammed b. Ali (v. 1255/1839), Neylu '1-Evtâr, Mısır tz., V/329.
[41] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 185-188.
[42] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 188-189.
[43] BK, md. 313.
[44] 26-27.9.1967 t. E. 1963/336, K. 1967/29 sayılı kararı.
[45] Çelik, 68; Esener, 126.
[46] Mısır MK, md. 674; Irak MK, md. 900; Lübnan MK, md. 624; Suriye MK, md. 640; Suudî Arabistan îş Kanunu (NA), md. 2/a} 70.
[47] Md. 42.
[48] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 190-192.
[49] ez-Zerkâ, Mustafa Ahmed, el-Fıkhu'1-İsIâmî fî Sevbıhi'I-Cedîd, Dimaşk 1967-1968, 1/291.
[50] Mecelle, md. 433.
[51] el-Kâsânî, Alâuddîn Ebû Bekr b. Mesud (v. 587/ 1191); Bedâiu's-Sanâi' fî Tertibi'ş-Şerâyi', Beyrut 1974, IV/176.
[52] el-Kâsânî, IV/178.
[53] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 192.
[54] Mecelle, md. 413.
[55] İfade A. Fuat Başgil'e ait olup (Türk İşçi Hukuku, Ad. Cer. 1936, s. 1285) çoğu hukukçu tarafından da benimsenmiş gözükmektedir. Bkz.Saymen, 48; Tunçomağ, 20.
[56] Esen, Bülent Nuri, Türk İş Hukuku, Ankara 1944, 31; Çelik, 7.
[57] Mecelle, md. 422.
[58] Ebu'1-Leys, Nasr b. Muhammed es-Semerkandî (v. 373/983), Hizânetu'1-Fıkh, Bağdad 1965, 1/310; es-Serahsî, Ebû Bekr Muhammed b. Ebî Sehl (v. 483/ 1090), e'l-Mebsût, Mısır 1331, XV/80.
[59] Md.1.
[60] Md.1.
[61] Md. 2.
[62] Md. 1, 2/b.
[63] Md. 4.
[64] Md. 2.
[65] Geniş bilgi için bkz.Esener, 47-48, 54-66, Çelik, 40-43.
[66] Tunçomağ,126.
[67] en-Nahhâs, Salahuddîn, Mebâdiu Esâsiyye fî Şerhi Akdi'l- Amel ve Kânûni'l-Ameli'l-Muvahhad, Dımaşk 1969, 62 vd.
[68] Md. 2.
[69] Md. 1.
[70] Md. 7.
[71] Geniş bilgi için bkz. Abdulbâkî, Abdulfettah, Kânunu'1-Ameli'1-Kuvey ti, Kuveyt. 1975, 24-27; Haşve Edvar, Şerhu Kanuni'l-Ameli'l-Muvahhad, Suriye 1967, 32-33, en-Nahhâs, 62-70.
[72] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 193-196.
[73] Esener, 69-72; Tunçomağ, 132 vd.
[74] Md. 1.
[75] Bîk, md. l.
[76] Bîk, md. 1
[77] NA, md. 7/8.
[78] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 196-197.
[79] İbn Manzûr, Ebu'1-Fadl Cemahıddîn Muhammed b. Mükrim (v. 711/1311), Lisanu'1-Arab, Bulak tzb IV/10.
[80] Ali Haydar, Efendi (1355/1936), Dureru'l-Hukkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, İstanbul 1330/1912, 1/675.
[81] Mecelle, med. 463.
[82] eş-Şeybânî, Muharamed b. Hasan (v. 189/804), el-Asl fi'I-Furû, Arapça yzm., Kayseri Raşit Efendi Kütüph., no. 325, 11/276 a; es-Serahsî, XV1/34; el-Kâsânî, IV/194; İbn Rüşd, Ebu'l-Velîd Muhammed b. Ahmed el-Hafîd (v. 595/1199), Bidâyetu'1-Müctehid, Kahire 1975, 11/258.
[83] İbn Nüceym, Zeynuddîn Ahmed b. Nüceym (v. 970/ 1563), el-Eşbâh ve'n-Nezâir, İstanbul1290/1873, 1/129; İbn Abidîn, Muhammed Emîn b. Ömer (v. 1252 /1836), Reddu'l-Muhtâr, Mısır 1386/1933, VI/47.
[84] eş-Şeybânî, el-AsI, 11/233 b; es-Serahsî, XV/89; el-Kâsânî, IV/192; Mâlik, b. Enes (v. 179/795), el-Muvatta, Mısır 1370/1951, 11/100; en-Nevevî, Muhyiddîn Yahya b. Şeref (v. 676/1277) el-Minhâc, Mısır 1386/1967 (Muğni'l-Muhtâc ile birlikte), 11/335.
[85] el-Beyhakî, V/339; ez-Zeyla'î, IV/140.
[86] eş-Şeybânî, el-Asl, 11/233 b.
[87] es-Serahsî, XV/90; el-Kâsânî, IV/192; İbn Nüceym, 1/135; İbn Abidîn, VI/58-59.
[88] Ebu'1-Leys, en-Nevâzü, Arapça yzm., 91 b; el-Vel-vâlicî, Ebu'1-Feth Zahiruddîn Abdurreşîd b. Ebî Hanîfe (v. 540/1146), el-Fetâvâ, Arapça yzm., Kayseri Râşit Ef. Kütüb., no. 387, 253 a.
[89] Bkz. et-Tûrî, Muhammed b, Hüseyn (v. 1004/1595), Tekmiletu Bahri'r-Râik, Mısır 1311/1893 (ofset), VIII/26-27:, el-Hamevî, Şihâbuddîn Ebu'l-Abbâs Ahmed b. Muhammed (v. 1098/1687), Gamzu Uyûni'l -Basâir Alâ Mehâsini'l-Eşbâh ve'n-Nezâir, îstanbul 1290/1873, 1/133-135; İbn Abidin, VI/58-59.
[90] Mâlik, el-Muvatta, 11/100; el-Müdevvene, IV/409-410.
[91] Mâlik, el-Müdevvene, IV/459-461.
[92] En Nevevî, 11/335; er-Remlî, Şemsuddîn b. Şihâbuddîn (v.1004/1595), Nihâyetu'l-Muhtâc, Mısır 1386/ 1967, V/268.
[93] İbn Kudâme, Ebu Muhammed Abdullah b. Ahmed (v. 620/1223), el-Muğnî, Mısır 1389/1969, V/328; İbn Kayyım, Şemsuddîn Ebû Abdillah Muhammed b. Ebî Bekr (v. 751/1350), İğâsetu'l-Lehefân, Kahire 1381/1961, 11/38.
[94] İbn Hazm, Ebû Muhammed Ali b.Ahmed (456/ 1063), el-Muhallâ, Mısır 1389/1969, IX/31-32; Krş. es-San'ânî, Abdurrezzâk b. Hemmâm (v. 211/826), el-Musannef, Beyrut 1392/1972, VII/100.
[95] Esener,164-165; İş Kanunu, rad, 26/1.
[96] Suriye MK, md. 649-650; Bik, md. 3; NA, md. 6; en-Nahhâs, 99.
[97] ÎK, md. 47; Y9HD, 17,11.1969-6937/10778; Y9hd, 25.9.1969-6788/9111; Tunçomağ, 160, Esener 174-175.
[98] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 197-202.
[99] İbn Hazm, IX/4; eş-Şîrâzî, Ebû İshak İbrahim b. Ali (v. 476/1083), el-Mühezzeb, 1/396,: İbn Rüşd,11/ 256,: el-Kâsânî, IV/180,: İbn Kudâme, V/323, 342,: en-Nevevî, Ravzatu't-Tâlibîn, V/188.
[100] es-Şeybânî,11/231 a, Îbn Hazm, 1X/4,: eş-Şîrazî, 1/396,: İbn Rüşd, 11/257-258, İbn Kudâme V/323,: en-Nevevî, Ravza, 196.
[101] İbn Rüşd, 11/256, :el-Kâsânî, IV/184, İbn KudâmeV/342,; en-Nevevî, V/189,Mecelle, md. 455, 562.
[102] eg-Şeybânî, 11/279 b, : es -Serahsî, XV/115,: el-Kâsânî, IV/187, : Mecelle, md. 457.
[103] İbn Kudâme; V/400.
[104] Mâlik, el-Müdevvene, 1V/421,: eş-Şeybânî, el-AsI,11/278,: eş-Şîrazî, 1/394,: es-Serahsî, XVI/38,: el-Kâsânî, IV/189,: İbn Hazm, IX/19-20,: İbn Kudâme, V/407.
[105] es-Serahsî, XVI/38.
[106] Mâlik, el-Müdevvene, IV/421,: eş-Şeybânî, 11/279 b,: el-Velvâlicî, 255 a.
[107] Bkz. İbn Mâce, Muhammed b. Yezîd el-Kazvînî (v. 273/886), es-Sünen, Mısır 1395/1975, Ruhun 6, hn. 2446-2448.
[108] eş-Şeybânî, I1/284a,: es-Serahsî, XVI/ 56: eş-Şîrâzî, 1/395.
[109] Mâlik, el-Müdevvene, IV/433, eş-Şîrâzî, 1/395, İbn Kudâme, V/410.
[110] Mâlik, el-Müdevvene, IV/433.
[111] es-Serahsî, XVI/38, : el-Kâsânî, IV/190, : eş-Şeybânî, 11/278 b.
[112] es-Serahsî, XVT/38, en-Nevevî, Ravza, V/194,: İbn Kudâme, V/407.
[113] İbn Kudâme, V/407.
[114] Ebu'1-Leys, en-Nevâzil, 91 a, el-Velvâlicî, 253 a.
[115] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 203-207.
[116] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 207.
[117] el-Kâsânî, IV/208,: el-Merğınânî, Ali b. Ebî Bekr (v. 593/1197), el-Hidâye, Mısır 1319/1901 (Fethu'l-Kadîr kenarında), VI1I/21,: el-Bâbertî, Ekmeluddîn Muhammed b. Mahmûd (v. 786/1384), el-'İnâye alel-Hidâye, VIII/21, İbn Abidîn, VT/18,: Ali Haydar, 1/922.
[118] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 207-208.
[119] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 208.
[120] el-Kâsânî, IV/211, İbn Kâdî, Simâve Bedruddîn Mahmûd b. İsraîl (v. 823/1420), : Câmlu'l-Fusûleyn, Arapça yzm., Kayseri Râşit Efendi Kütüp., no. 9216, 186 b,: Mecelle, md. 609.
[121] Ebu's-Suûd, Muhammed b. Mustafa el-'İmâdî (v. 982/1574), Fetâvâ, Arapça yzm., Kayseri Râşit Ef. Küt., no. 388, .343 a.
[122] Mecelle, md. 608.
[123] el-Kâsânî, IV/213,: Ebu's-Suûd, 342 b.
[124] es-Serahsî, XV/104, Ebu'1-Leys, Hızâne, 1/310, Mecelle, md. 610.
[125] eş-Şeybânî, 11/232 b, Ebu'1-Leys, Hızâne, 1/310, İbn Kâdî, 189 b, el-Kâsânî, IV/211, Mecelle, md.611.
[126] eş-Şeybânî, 11/232 b,: es-Serahsî, XV/103.
[127] el-Kâsânî, IV/210,: İbn Abidîn, VI/65, : Bkz. eş-Seybânî, 11/232 b, : el-Beyhakî, VI/122,: el-Kâsânî, IV/210, : es-San'ânî, el-Musannef, VIII/217,
[128] Mûsâ, Muhammed Yusuf, The Liberty of ındividual in Contracts and Conditions According to Islamic Law, Islamic Quarterly, 2 (1955), 81-82.
[129] Akit ve şart hürriyeti konusunda kaynaklar ve geniş bilgi için bkz. Bardakoğlu, Ali, îslâm Hukukunda Akit Hürriyeti ve Akdî Şartlar Açısından Bu. Hürriyetin Sınırı, Ere. Üniv. İlahiyat Fak. Der. Sayı 1, Kayseri 1984, 9-29.
[130] Akdin muktezası nazariyesi için bkz. Bardakoğlu, 16-17.
[131] Mâlik, el-Müdevvene, IV/440, eş-Şeybânî, 11/233 a, es-Serahsî,,XV/161,: el-Velvâlicî, 254 a. İşçi ve İşveren Münasebeti 21I
[132] İbn Kudâme, V/397.
[133] BK, md. 321.
[134] Esener, 154-156,: en-Nahhâs, 253-254,: Ayrıca bkz. Suriye MK, md. 651, : BİK, md. 76,: NA, md. 96, 98, 125, : eş-Şerîf, Şeref b. Ali, el-İcâretü'l-Vâride Alâ Ameli'I-İnsân, Cidde 1400/1980, 252.
[135] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 208-212.
[136] eş-Şeybânî, 11/232 a,: es-Serahsî, XV/108,: İbn Rüşd, 11/259.
[137] Mâlik, el-Müdevvene, IV/519,: el-Kâsânî, IV/203-204.
[138] el-Kâsânî, IV/203,: İbn Abidîn, VI/14,: Mecelle, md. 424, 269.
[139] el-Kâsânî, IV/206,: Ali Haydar, 1/698, 799.
[140] es-Serahsî, XVI/48,: İbn Abidîn, VI/14-16,: Ali Haydar, 1/799.
[141] Geniş bilgi ve Örnekler için bkz. es-Serahsî, XV1/ 23,: el-Kâsânî, IV/205,: et-Tûrî, VIII/8,: Ali Haydar, 1/799.
[142] Kısmî ifanın işverence faydalı olması şartı, Hanefî hukukçuların tamammca benimsenmiş değildir. Başta es-Serahsî olmak üzere birçok hukukçu kısmî ücret için teslimi kâfî görür. Fakat bu görüş, hem eş-Şeybânî'nin el-Asl'daki ifadesine ve hem de iş akdinin yapısına aykırı gözükmektedir. Tartışmalar ve geniş bilgi için bkz. eş-Şeybânî, el-Asl, 11/239 a, es-Serahsî, XVI/23, el-Merğînânî, VIII/17, el-Bâbertî, VIII/17, et-Turî, VI1I/8, el-Kâsânî, IV/205-206, İbn Abidîn, VI/14.
[143] Mecelle, md. 425, Ali Haydar, 1/968-969.
[144] el-Kâsânî, IV/193, Mecelle, md. 465, Ali Haydar, 1/799.
[145] el-Kâsânî, IV/204, Mecelle, md. 467, 474, 476, Ali Haydar, 1/800.
[146] es-Serahsî, XV/138, 151.
[147] İk, md. 26,: EK, md. 73, : Bik, md. 47, : NA, 92, : Esener, 178,: Tunçomağ, 236 vd.
Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 212-215.
[148] Mecelle, md. 89-90.
[149] K. Kerîm, VI/164. : Ahme'd b. Hanbel, III/479.
[150] eg-şeybânî, el-Asl, 11/270 a,: Ebu'I-Leys, en-Nevâzil, 89 a, es-Serahsî, el-Mebsût, XVI/11, es-Semerkandî, 11/483-484, İbn Abidîn, Reddu'I-Muhtâr, VI/66.
[151] BK, md. 41, 51, 55,: Feyzioğlu, a. e. 1/424 vd, Tekinay, Selahattin Sulhi, Borçlar Hukuku, İstanbul 1971, 376 vd.
[152] Feyzioğlu, 11/161 vd, : Tekinay, 586 vd.
[153] Feyzioğlu, 1/425-426, Tekinay, 373-374.
[154] el-Hafîf, Ali, ed-Daman fi'1-Fıkhil İslâmî. Mısır 1971, 1/235.
[155] Bkz. Mecelle, md. 922-925.
[156] Mecelle, md. 924.
[157] Mecelle, md. 929-940,: Geniş bilgi için bkz. el-Hafif, 1/241-253.
[158] Mecelle, md. 928,: el-Hafif, 1/254-256,
[159] Mecelle, md. 90.
[160] Mecelle, md. 89.
[161] el-Hafîf, 1/237-239.
[162] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 215-220.
[163] el-Buhârî, İcâre 1, 111/48, Ahkâm 7, VIII/107,: Müslim, îmâre 3, hft. 1733; Ebû Davud, Harâc 2, hn. 2930.
[164] Kur'ân-ı Kerîm, IV/58.
[165] Kur'an-i Kerîm, XXVII/26.
[166] el-Buhârî, 111/47-48.
[167] el-Askalânî, el-Metâlibu'l-'ÂIiye bi-Zevâidi'1-Mesânîdi's-Semâniye, (Kuveyt 1393/1973), 11/233.
[168] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 220-221.
[169] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 221-222.
[170] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 222.
[171] et-Tahâvi, Ebû Cafer Ahmed b, Muhammed (v. 321/933), el-Muhtasar, Kahire, 1370, 130,: es-Serahsî, XV/106, : İbn Nüceym, el-Bahr, VII/303, : el-Fetâve'l-Hindiyye, IV/415, Mecelle, md. 482.
[172] el-Kâsânî, IV/204, : İbn Nüceym, el-Bahr, VII/303.
[173] İbn Nüceym, el Bahr, V11/303, Mecelle, md. 482, Ali Haydar, 1/813.
[174] el-Kâsânî, IV/204, İbn Nüceym, VIII/303, et-Tûrî, VIII/9; el-Fetâve'1-Hindiyye, IV/415.
[175] esSerahsî, XV/106; el-Kâsânî,'IV/204; Mecelle, md. 483; Ali Haydar, 1/814.
[176] İbn Abidîn, Reddu'l-Muhtâr, VI/17.
[177] İbn Rüşd, Bidâye, 11/330.
[178] Mâlik, el-Müdevvene, IV/448.
[179] eş-Şîrâzî, 1/410; es-Serahsî, XV/106; eş-Şerîf, 229.
[180] Tunçomağ, Borçlar Hukuku, İstanbul1974, 11/446.
Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 223-224.
[181] Mecelle, md. 425, 568; Ali Haydar, 1/700.
[182] Ali Haydar,1/700.
[183] Md. 568.
[184] Md.470.
[185] İk, md. 62/1. Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 225-226.
[186] el-Mebsût, XV/162.
[187] İbn Nüceym, el-Eşbâh, 1/129.
[188] el-Hamevî, 1/129.
[189] Ebu's-Su'ûd, 341 b.
[190] Bkz. Dk, md. 41-42, 49-56; Esener, 209-210; Tunçomağ, Türk İş Hukuku, 245 vd. Çelik, 218 vd.
[191] Bik, md. 58-61; NA, md. 149, 153-155; Ayrıca bkz. en-Nehhâs, 260 vd. Haşve, 65 vd.
[192] Örfen ma'rûf olan şey şart kılınmış gibidir.» Mecelle, Md. 43.
[193] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 226-229.
[194] eş-Şeybânî, el-Asl, 11/242 b-243 a; es-Serahsî, el-Mebsûtf xv/116-117. Her ne kadar el-Mebsût'taki ifade «caiz olmaz» şeklinde başlıyorsa da el-Asl daki benzer ifadeyle karşılaştırma ve siyakın gereği bunun baskı hatası olduğu açıktır.
[195] eş-Şeybânî, 11/243 a; es-Serahsî, XV/117.
[196] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 229-230.
[197] Md. 415.
[198] Ali Haydar, 1/683.
[199] Md. 414.
[200] Bkz. es-Serahsî, XV/149; el-Kâsânî, IV/218; el-Fetavel-Hindiyye, IV/424:
[201] Ebu'1-Leys, en-Nevâzil 89 a; İbn Nüceym, el-Eşbaâh, 1/131; Ebu's-Su'ûd, 348 a; Ali Efendi, Fetavâ, 11/179-180; Mecelle, md. 563-565; Ali Haydar, 1/ 911-912.
[202] Çelik, 100-101; Tunçomağ, Türk İş Hukuku, 190 vd.
[203] 13.6.1958 t. E, 20/ K.9.
[204] Çelik,100; Tımçomağ, Türk İş Hukuku, 194.
[205] 'Abdurrasûl, 'Ali, el-Mebâdiü'1-İktisâdiyye fi’l-İslâm, (Kahire 1968), 138. Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 230-232.
[206] Mecelle, md.19.
[207] Mecelle, md. 20.
[208] el-Bezzâzî, Fetâvâ, 1/510; İbn Abidîn, Resâil, 11/59.
[209] el-Bezzâzî, a.e.1/510; İbn Abidîn, a.e. 11/58, 61.
[210] İbn Abidîn, a. e.11/59, Reddu'l-Muhtâr, IV/534.
[211] İbn Abidîn, Resâil, 11/61.
[212] İbn Abidin, Resâil, 11/61-62, Reddu'l-Muhtâr, İV/ 534: Karşı görüş için bkz. es-Serahsî, el-Mebsût, XIV/26-30. Geniş bilgi için Bkz. Şafak,'Ali, Enflasyon Olayı ve Önleyici Tedbirler, İslâm Açısından Enflasyon ve Çözüm Yolları, İstanbul 1983, 98 vd.
[213] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 232-235.
[214] Geniş bilgi için bkz. el-Bâcî, Ebu'l-Velîd Süleyman b. Halef (v. 494/1101), el-Müntekâ, Mısır 1331/ 1912, V/19 vd. : İbn Uhuvve, Muhammed b. Muhammed (v. 729/1329), Mealimu'l-Kurbe fi Ahkâmil-Hisbe, Mısır 1976, 120-121. Kavakçı, Yusuf Ziya, Hisbe Teşkilatı, Ankara 1975, 90-92, : eş-Şürbecî, el-Büşrâ, et-Tesîr fi'l-İslâm, îskenderiyye, 1973, I. ve II. fasıl; Şafak, 76 vd.
[215] İK md. 33; Bkz. Esener, 183 vd; Çelik, 124 vd
[216] BÎK, md. 156-159; NA, md. 115; en-Nahhâs, 128 vd.
Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 235-237.
[217] Gabn için bkz. el-Kâsânî, VII/30; Ebû Zehra, Muhammed, el-Milkiyye ve Nazariyyetü'1-Akd, Mısır
1977, 461.
[218] Geniş bilgi için bkz. İbn Abidîn, Resâil, 11/66, (VI. Risale), Reddul-Muhtâr, v/143; Mecelle, md. 356
[219] İbn Abidîn, Resâil, 11/66-63; Mecelle, md. 356.
[220] İbn Abidîn, V/59.
[221] Kur'ân-ı Kerîm, VII/85.
[222] Mecelle, md. 20.
[223] Şakfe, Muhammed Fehr, Ahkâmu'l-'Amel ve Hukûku'l- 'Umrmâl fi'1-İslâm, (Türkçe'ye tere. İhsan Toksan), (İstanbul 1968), 76; Aynı görüş için bkz. Atay, 44-45.
Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 237-239.
[224] Kur'ân-ı Kerîm, LXVI/19.
[225] Kur'ân-ı Kerîm, XXXVII/39.
[226] Ebû 'Ubeyd, Kasım b. Sellâm (v. 224/839); Kitâbu'l-Emvâl, (Kahire1396/1976), 720.
[227] Ebû Ubeyd, 721.
[228] Şakfe, 84.
[229] Şakfe, 90.
[230] Atay, 62-63.
[231] Ebu Davud, Haraç 10, hn. 2943.
[232] el-Kettânî, el-Hasenu'1-İdrisî, et-Terâtîbul-İdâriyye, Rabat 1346/1927, 1/265.
[233] el-Kettânî, 1/265-266.
[234] el-Kettânî, 1/264.
[235] İbn Hişam, Muhammed Abdulmelik b. Hişam (v. 218/833), es-Sîretü'n-Nebeviyye, Mısır1319/1901, IV/143.
[236] Ebû Yusuf, Yakub b. İbrahim (v. 182/798), Kitâ-bu'1-Harâc, Bulak 1302/1885, 113.
[237] Said, Mohammed Hakim, The Employer and The Employee in Islamic Concept, Pakistan 1972, 98.
[238] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 239-242.
[239] Md. 495.
[240] el-Fetâve’l-Hindiyye, IV/417.
[241] el-Heysemî, IV/237.
[242] Îk, md. 61-62; Bik, md. 114; NA, md. 147.
[243] Îk, md. 35-37; Bk, md. 329; Bik, md. 115; Na, md. 147-148.
[244] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 242-244.
[245] Kur'ân-ı Kerîm, IV/28.
[246] Kur'ân-ı Kerîm, 11/185.
[247] Kur'ân-ı Kerîm, 11/286.
[248] Mâlik, el-Muvatta, 11/239.
[249] el-Buhârî, Itk 16, III/123.
[250] Said, 82-83.
[251] el-Kettani, 1/268.
[252] Kettânî, 1/268.
[253] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 244-246.
[254] İslâm Hukukunda ferdî hak ve hürriyetler için bkz. Zeydan, Hukûku'l-Efrâd fî Dâri'l-îslâm, (Mecmû'atü Buhûsin Fıkhıyye, II. Bahis, 89-138.)
[255] Zeydan, 126.
[256] Mecelle, md. 25.
[257] Aynı görüş için bkz. Zeydan, 126; Atay, 44-46 Karaman Hayreddiiv, İslâm'da İşçi-İşveren Münasebetleri, İstanbul 1981, 74-76.
Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 246-248.
[258] İbn Abidîn, Reddu'l-Muhtâr, VI/70.
[259] el-Velvâlicî, 254 b.
[260] Ali Haydar, 1/697.
[261] eş-Şeybâni, el-Asl, 11/243 a; es-Serahsî, el-Mebsût, XV/11.
[262] Bkz Esener, 159: Çelik,104-106.
Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 248-250.
[263] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 250-252.
[264] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 252-255.
[265] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 255.
[266] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 255-256.
[267] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 256-257.
[268] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 257-258.
[269] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 258-260.
[270] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 260-263.
[271] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 263.
[272] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 263.
[273] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 263-264.
[274] Dk. Ali Bardakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 264.