|
BİRİNCİ BÖLÜM
İMAN, İDEOLOJİ, İBADET, HELAL ve HARAM
Akıl-Vahiy İlişkisi Vahye karşı aklı ve bilimi ileri sürmek, bunları
dinin yerine koymak, dine bir efsane olarak bakmak yeni değildir; mesela
pozitivizmin, rasyonalizmin yaklaşımları böyledir ve bu yaklaşımın tarihi de
yüzyılları aşmaktadır. İşte bu "temcit pilavı" (geçmişten artan, kalan, yeni
olmayan mânasında) şimdilerde ısıtılıp ısıtılıp sofraya konuyor; sofraya
koyanlar da sıradan insanlar değil; YÖK başkanı, bazı komutanlar, devlet başkanı
gibi önemli şahıslar. Bunlar içinden YÖK başkanı gibi sınır tanımazlar açıkça
"vahyi değil, aklı ve bilimi kılavuz edindiklerini, vahyi de kılavuz edinenlerle
uzlaşmayacaklarını" söylüyorlar, diğerleri ise vahyi ağızlarına almadan aklın ve
bilimin kılavuzluğundan, hayatta (devlet başkanı hayat demez, yaşam der) tek
mürşidin (yol göstericinin) akıl ve bilim olduğundan söz ediyorlar. Kur'an-ı
Kerim'in ikinci suresinin hemen başında, "Kur'an'da hiçbir şüphe bulunmadığı ve
onun, Allah rızasına uygun bir hayat sürdürmek isteyenler için rehber (mürşid,
kılavuz, yol gösterici) olduğu ifade buyuruluyor. Buna göre aklı tek yol
gösterici olarak sunanlar Kur'an'ın yol göstericilğini kabul etmiyorlar
demektir. Yalnızca Akıl ve bilimi mürşid kabul ederek vahyi reddedenlerle
kendi ön kabulleri çerçevesinde bir tartışma yapılsa acaba sonuç alınabilir mi?
Denemeye değer. Önce vahyi bir yol gösterici olarak reddetmeyi ele alalım;
bu hüküm akıl ve ilmin zorunlu sonucu ve kesin hükmü müdür? Eğer böyleyse aklın
yanında vahyi de mürşid olarak kabul eden milyarlar -ki bunların içinde bazı
filozoflar, büyük ödüller almış bilim adamları da vardır- akılsız mı oluyorlar,
yanlış yola mı sapmış bulunuyorlar? Hukuk, tıp ve mantık bunların akılsız
olduklarını kabul etmediğine göre şu zorunlu sonuç ortaya çıkmıyor mu: "İnsanın
her alanda doğruyu bulması için tek başına akıl yeterli değildir"; çünkü
milyarlarca insan aklını kullanarak vahye inanmışlar ve onu da hayatlarında
kılavuz bilmişler, yine milyaraca insan akıllarını kullanarak vahyi
reddetmişlerdir. Bu iki gurubun isabetlisini tayin etmek için akıldan başka
ölçütlere ihtiyaç bulunduğu mantık gereğidir. Bilimin alanı (matematik
bilimleri ile gözlem ve deneye dayanan, kesin hüküm ve kanunların peşinde koşan
bilimi kastediyorum; birçok konusu ve hükmü tartışmalı olan, ferdi ve toplumu
konu alan insan bilimlerini kastetmiyorum), insanın bilmek, karar vermek, eyleme
geçmek istediği şeyler karşısında son derecede dar olduğuna göre insanlar,
bilimin cevap veremediği konularda "hükümsüz, kararsız, rehbersiz" kalabilirler
mi? Kalmadıklarına ve bu konularda da kanaatleri, hükümleri, kararları, bunlara
dayalı eylemleri olduğuna göre bilimden başka yol göstericileri bulunduğu ortaya
çıkmıyor mu? Bunun akıl olduğunu söyleyecek olurlarsa, hemen her konuda farklı
görüşler, kabuller, inanç ve kanaatler bulunduğuna göre aklın kılavuzluğunun
tartışılması gerekmez mi? Gelelim İslam'ın akıl ve bilimle ilişkisine.
Vahyi redderek akıl ve bilime sarılalım diyenler Türkiye'de konuştuklarına göre
İslam vahyini kastediyor olmalılar. Bu baylar ve bayanlar hangi vahyin (âyetin
veya sahih hadisin) aklı ve bilimi reddettiğini, akıl ve bilim ile çeliştiğini
de açıklamaları gerekmez mi? Biz kesin olarak biliyor ve söylüyoruz ki, İslam
vahyi inancın akla dayandırılmasını istiyor; yani Allah, vahyinde (Kitabında)
öyle dediği için değil, aklın da aynı sonuca ulaştığı için inanılmasını istiyor.
İslam inancında akıl ile çelişen hiçbir alan yoktur. Tabii hemen ilave etmek
gerekir ki, akıl ile çelişmek başkadır; bir konunun, aklın bilme alanına girmesi
başkadır. Mesela insanın, ölümden sonra da devam edecek olan bir ruhunun
bulunduğuna inanmak akıl ile çelişmez, aklın kesin hükümlerine aykırı değildir,
ama akıl, yapısı gereği bunu tek başına bilemez, idrak edemez. Bir mümin ruha
inandığı zaman aklı ile ters düşmez, onun yeterli olamadığı bir alanda başka bir
kaynaktan bilgi edinmiş ve buna inanmış olur. İslam dininin insanlara
sunduğu, teklif ettiği konuları iman, ibadet, ahlak ve dünya hayatını bu üç
esasa uygun, onlarla ahenkli bir şekilde sürdürebilmek için gerekli görülen
hayat kuralları ve tavsiyeler olarak dört alanda görmek mümkündür. İslam bu
alanların hiçbirinde aklı (bu bilimi de demektir) dışlamamış, aklın kesin
hükmüne aykırı bir yol tutmamıştır. Hemen işaret etmem gerekir ki, burada akıl
derken, bütün akıl sahiplerinin üzerinde birleştikleri "aklın kesin hükümlerini
ve ilkelerini" kastediyorum. İslam, aklın özdeşlik, çelişmezlik gibi bu
ilkelerine aykırı hiçbir bilgi, inanç ve teklif getirmemiştir. İnsan aklın
mümkün gördüğü alanda kalmak şartıyla teklif ve formüllerin farklı olması
tabîîdir. İslam inancını anlatan kitaplarda bilginin kaynağı "havâss-i
selîme, haber-i sâdık ve akıl" olarak belirlenmiştir; yani sağlam duyu
organları, sahih vahiy bilgisi ve akıl. Yine İslam düşüncesinde kural haline
gelmiş olan bir ifade vardır: "Sahih (kaynağına;yani Allah'a ve peygambere ait
olduğu kesin bulunan) vahiy ile apaçık ve kesin akıl hükümleri arasında çelişme
olmaz. Eğer böyle bir görüntü varsa önce araştırma yapılır; nakil (vahiy ile
gelen bilgi) sahih, aklın bilgi ve hükmü de açık ve kesin ise vahiy (âyet ve
hadis) tevil edilir; yani yorumlanır, ilâhî maksadın ilk bakışta ve sözün sözlük
manasından anlaşılan olmadığına, ortada mecazi, temsili bir anlatımın bulnduğuna
hükmedilir. İbadetler akıl ve bilimin alanına girmez; bunlar mümkinler (öyle
de böyle de olur) alanına girer, akla ve bilime aykırı olmaz, ama akıl ve bilim,
öz ve şekil olarak ibadet hakkında "doğru, yanlış; iyi, kötü" diye hükümde
bulunamaz. Allah kendine nasıl ibadet edilmesi gerektiğini yalnızca kendisi
bilir, bunu vahiy ile bildirir, inananlar da bildirileni yaparak kulluğu
gerçekleştirirler. Ahlak doğru ile değil, iyi ve kötü ile ilgili olan
alandır; burada da bilim değil, din ve felsefe söz söyler; farklı ahlak
anlayışlarının akla ve bilime aykırı olduğunu söylemek çok tartışma götürür.
Ferdi ve toplumu ile insanların dünya hayatında, birbirleriyle ve tabiatla
ilşkilerinde nasıl bir yol izlemeleri gerektiği konusundaki vahiy açıklamaları,
vahyin (dolayısıyla dinin) bütünü içinde faydalı ve zararlı olma esaslarına
dayanır. Başka bir inancın, kültürün, sistemin faydalı bulduğunu İslam zararlı,
zararlı bulduğunu da faydalı bulabilir; buna "akla ve bilime aykırı" damgası
vurulamaz; çünkü bu alanda aklın ve bilimin kesin hükümleri olamaz; din, kültür,
medeniyet, ihtiyaç... farklarına dayalı farklı ve tartışılabilir hükümleri olur.
İslam başka dinlerde bulunmayan ölçüde ictihada yer vermiştir. İctihad, vahyi
anlama, yorumlama, açıklanmamış konuları açıklananlara kıyas ederek sonuca varma
ve neyin, nerede, ne zaman faydalı veya zararlı olduğunu objektif ölçütlere,
dinin genel amaçlarına göre belirleme, buna göre vahyin amaca uygun olarak
uygulanmasını bir manada akıl ile kontrol etme şeklinde yürütülür. Şu halde
ictihad, akıl ile vahyin birlikte devrede oldukları bir beşeri faaliyettir.
Bilgi eksikliği veya inanç farkı yüzünden akıl ile vahyi kaşı karşıya getiren ve
birini dışlayarak yoluna devam etmek isteyenlere, gelecek yazıda, tek yol
gösterici olarak teklif ettikleri akıl ve bilimin bu işe ne kadar
yarayabileceği, yüzyılın son çeğreğinde akıl ve bilimin mahiyet ve sınırları
konusundaki görüş ve değerlendirmelerin nasıl değiştiği hususunda, bazı çağdaş
bilim adamlarının düşünce ve ifadelerini nakledeğim.
|