H
Ha
Haber
Habberenâ
Haber-i Âhad
Haber-i Aziz
Haber-i Hâssa
Haber-i Meşhur
Haber-i Mütevâtir
Haber-i Vâhid
Hadara
Haddesenâ
Haddesenâ Fulân Bi-Kırâ'atı
Aleyhi
Haddesenâ Fulân Kırâ'aten
Haddesenâ Fulân Kıra'aten Aleyhi
Haddesenâ Fulân
Kırâ'aten Aleyhi Ve Ene Esme'u
Haddesenâ İcazeten
Haddesenâ Mukâtebeten
Haddesenâ Muzâkereten
Haddesenâ Sâhibun Lenâ
Haddesenî
Haddesenî Ba'du Ashâbinâ
Haddesenî Gayru Vâhid Min
Ashâbinâ
Haddesenî Men Lâ Ettehimu
Haddesenî's-Sika
Hadis
Hadis İlmi
Hadis Tarihi
Hadîs Usulü
Hadis Tedvini
El-Hadîse
El-Hadîse Bi-Tûlihî
Hadîsi İlâhî
Hadîsi Kudsî
Hadîsi Mütevâtir
Hadîs-i Nebevî
Hadîs-i Rabbanî
Hadîsuhû Munker
Hafız
Hafî İnkıta
Hafî Mursel
Hafîtyu'l-İrsâl
Hâkim
Hakk
Hâl-i Ruvât
Hâlikun
Hâlu'r-Ruvât
Harm
Hasâ'is
Hasen
Hasen-Garîb
Hasen Li-Aynihî
Hasen Ü-Gayrîhî
Hasen Li-Zâtihî
Hasen-Sahih
Hasen-Sahîh-Garîb
Hasenu'l-Hadîs
Hasenu’l-İsnâd
Hayrun
Hazâ Min Hadîsi
Hazâ Min Hadîsî Fervihî Annî
Hazâ Semâ'î
Hazâ Semâ'î Fe'rvihî Annî
Hâzihî Rivayeti
Hıfz
Hıfzı Kezâ
Hisân
Hiyârun
Huddistu An Fulân
Huffâz
Humâsî
Humasiyyât
Huve Ruknu'l-Kizb
Hüccet
Hükmen Merfû
H
Ha:
Arap alfabesinin altıncı harfi olan “ha” hadis kitaplarında isnaddan isnada
geçişte işaret olarak kullanılmıştır.
Muhaddisler hadislerin yazılışında birtakım rumuzlar kullanırlar. Bunlardan biri
olan ha, birkaç isnadı olan hadislerin yazılışında isnadın birinden diğerine
geçerken birinci isnadla ikincisi arasına konur. Buhâri'nin şu hadisi bu
işaretin kullanılış şekline misaldir:
“... Hz. Peygamber (s.a.s) “Ben kendisine ana-babasından çoluk çocuğundan ve
bütün insanlardan daha sevgili gelmedikçe sizden birinizin imanı kemale ermiş
olmaz” buyurdu. 302
Görüldüğü gibi hadisin Enes b. Malik'e varan iki isnadı yazılırken aralarını
ayırmak ve ikisinin de aynı hadisin isnadları olduğunu göstermek üzere araya bir
“ha” harfi konulmuştur.
Bu harfin hangi kelimenin kısaltılmış şekli olduğu konusunda bir açıklık yoktur.
Ancak bazı muhaddisler kullanıldığı yeri dikkate alarak olmalı, bu harfin
“tahvil” kelimesinin; bazıları ise iki isnad arasını ayırdığı için hail
kelimesinin remzi olduğunu söylemişlerdir. Bazılarına göre mağriblilerin isnadın
bittiği yere geldiklerinde söyledikleri el-Hadis'in kısaltmasıdır. 303
İbnu's-Salâh, Ebu Osman es-Sâbûnî, Ebu Müslim Umer b. Ali el-Leysî gibi
muhaddislerle Ebu Sa'd el-Halîlî gib muhaddis fakihlerin iki isnad arasına “ha”
harfi yerine “Sad-ha” harflerini remiz olarak koyduklarına kendi el yazılarıyle
yazılmış metinlerde muttali olduğunu, bunun Saha'nın remzi olduğu intibaını
verdiğini kaydeder. Ona göre bu şekilde iki isnad arasına “sh” remzinin
konulması, birbiri ardına zikredilen iki isnaddan birincisine ait metnin düştüğü
vehmine kapılınmaması; öte yandan ikinci isnadı birinciye katıp ikisini tek
isnad haline getirilmemesi bakımından daha doğru olur. 304
Haber:
Sözlükte herhangi bir olay, nesne veya konuya dair elde edilen bilgi ve Türkçe
anlamiyle haber manasına gelir. Terim olarak hadisle eş manalıdır; hadis
demektir ve Hz. Peygamber (s.a.s), sahabe ve tabiûndan nakledilen rivayetlere
denir. Buna göre gerek isnadı Hz. Peygamber (s.a.s)'e ulaşan merfû. gerek
sahâbîye kadar varan mevkuf, gerekse tabiiye erişen maktu, bütün rivayetlere
haber adı verilir. Bu tarife göre haber, hadisten daha şümullü addedilmiştir;
zira hadis, sadece Hz. Peygamberle ilgili rivayetler olduğu halde, haberin
şümulüne hadislerle birlikte sahabe ve tâbi'ûndan, hatta daha sonrakilerden
nakledilen rivayetler de dahildir. Her hadis haberdir; fakat her haber hadis
değildir. Bir diğer ifadeyle haber umumidir. Hadis ise, Hz. Peygamber'e ait
hususi bir haber türüdür.
Bununla birlikte bazı hadisciler hadis ile haberin birbirinden farklı
olduklarını ileri sürerek az önceki tarifte olduğu gibi Hz. Peygamber'd en merfû
rivayetlere hadis, buna karşılık sahabe ve tâbi'ûndan nakledilenlere haber
demişlerdir. Bu tarifte hadis ile haber birbirlerinden tamamen ayrılmıştır.
Aralarında hiçbir ilgi yoktur. Nitekim hadisle meşgul olanlara muhaddis
denildiği halde tarih gibi şeylerle uğraşanlara ahbarî denilmiştir.
İster Hz. Peygamber'in söz, fiil ve takrirlerinden ibaret hadis şeklinde olsun,
isterse sahabe ve tâbi'în ile daha sonraki tabakalardan birine mensup birinden
rivayet edilenler olsun, haberler tariklarına, öteki deyişiyle ravilerin
sayısına göre mütevâtir, meşhur ve âhad olmak üzere üç kısma ayrılırlar,
Bunların herbi-ri hakkında kendi başlıklarında yeterli bilgi verildiği için
burada ayrıca üzerinde durulmayacaktır.
Habberenâ:
Bk. İcazet.
Haber-i Âhad:
Bk. Âhad.
Haber-i Aziz:
Bk. Aziz.
Haber-i Hâssa:
Bk. Âhad.
Haber-i Meşhur:
Bk. Meşhur
Haber-i Mütevâtir:
Bk. Mutevatir.
Haber-i Vâhid:
Bk. Âhad.
Hadara:
Gelmek, hazır olmak, bulunmak manasına gelen fiildir. İbnu's-Salâh’ın
kaydettiğine göre hadis ravilerinin. rivayetin sahih sayılabilmesi için bazı
muhaddislerce sınır kabul edilen beş yaşını tamamlamadan hadis meclislerine
devam etmelerini ifade etmek için kullanılır. 305Buna göre rical kitaplarında
bir raviden söz edilirken “falancanın meclisinde hazır bulundu” denilmişse de bu
ifade onun o şeyhin hadis meclislerine henüz bu yaşa gelmeden götürüldüğünü
ifade eder. Kelime meçhul olarak uhdira şeklinde de kullanılır ve aynı manayı
verir.
Haddesenâ:
“Bize tahdîs etti” sözlük manasıyla eda lafızlarındandır. Kavinin şeyhinden
rivayet ettiği hadisleri talibine rivayet ederken kullanılır.
Haddesena lafzının hadis rivayet yollarından özellikle hangisiyle rivayet edilen
hadislerin naklinde kullanılacağına dair hadisciler arasında birlik yoktur. Bu
lafzın yalnızca semâ' yoluyla alınan hadislerin edası sırasında kullanılması
gerektiği görüşünde olanlarla birlikte arz, münâvele, icazet ve kitabet
yollarıyla alınan hadislerin rivayetinde de kullanılmasını uygun görenler
olmuştur. Ne var ki, semâdan başla yolla rivayette rivayet şeklinin belirtilmesi
gerekir. Söz gelişi, arz veya kırâ'at denilen hadisleri şeyhe okumak suretiyle
alınan bir hadisin edası sırasında haddesena fulânun kırâ'aten aleyhi ve benzeri
lafızlar kullanmak adet olmuştur. Ancak, tekrar kaydetmek gerekir ki, bu konuda
hadiscilerle usul alimleri arasında birlik yoktur.
Haddesenâ Fulân Bi-Kırâ'atı Aleyhi:
Bk. Haddesena fulân kırâ'aten.
Haddesenâ Fulân Kırâ'aten:
Haddesena eda lafzının, özellikle arz veya kırâ'a denilen metotla alınan
hadislerin rivayetinde kullanılan şeklidir. “Bize falanca (kendisine) okumak
suretiyle tahdis etti” demektir.
Arz başlığı altında söz konusu edildiği üzere muhaddisler, şeyhe okumak
suretiyle rivayet edilen hadislerin edası sırasında esas itibariyle semâ yoluyla
rivayette kullanılan haddesena lafzını da kullanırlar. Ancak arz yoluyla aldığı
hadisleri herhangi bir metotla başkalarına rivayet eden ravinin eda esnasında
kırâ'at kaydını eklemesi gerekir. Bu kaydı eklemek üzere haddesena fulanun kıra1
at en (veya kırâ'aten aleyhi; yahutta bi-kırâ'atî aleyhi gibi eda lafızları
kullanır. Sonuncusunu kullanmakla hadisi şeyhe bizzat kendisinin okumuş olduğunu
belirtmiş olur. Eğer başkası okumuş, kendisi dinleyerek rivayette bulunmuşsa -ki
bu şekilde rivayet caizdir ve çok uygulanmıştır- o zaman eda lafzı olarak
haddesena fulanun kırâ'aten aleyhi ve ene esme'u (bize falanca kendisine okunmak
suretiyle tahdis etti. Ben de dinledim) veya kuri'e aleyhi ve ene esme'u (ben
dinlerken falancaya okundu) lafızlarından birini kullanır.
Haddesenâ Fulân Kıra'aten Aleyhi:
Bk. Haddesena Fulân Kırâ'aten.
Haddesenâ Fulân Kırâ'aten Aleyhi Ve Ene Esme'u:
Bk. Haddesena Fulân Kırâ'aten.
Haddesenâ İcazeten:
Bk. İcazet.
Haddesenâ Mukâtebeten:
Haddesena eda lafzının mukâtebe (veya kitabe) yoluyla alınan hadislerin
rivayetinde kullanılan şeklidir ve “falanca bize yazışma suretiyle rivayet etti”
manasına gelir.
Muhaddisler, esas itibariyle semâ metoduyla rivayet edilmiş olan hadisleri
başkalarına rivayet ederken kullandıkları haddesena eda lafzını, hadisin hangi
yolla alındığını belirtmek suretiyle başka şekillerde rivayette de kullanırlar.
“Haddesena fulanun mukâtebeten” böylece hadisi alma usulü açıklanmak suretiyle
semâda kullanılan eda lafzını mukatebede kullanılmasından başka bir şey
değildir. (Bk. Mukâtebe).
Haddesenâ Muzâkereten:
“Bize müzakere yoluyla rivayet etti” manasına eda lafızlarından biridir.
en-Nevevî'nin, hadis imamlarının öyle yaptıklarını kaydederek belirttiğine
bakılırsa rivayet şartlarındandır. Açıklamak gerekirse, bir şeyhin sema’ında
vehn denilen gevşeklik hali veya sahih rivayet şartlarına uymayan bir durum
varsa onu rivayetinde bildirmek zorundadır. Bu cümleden olarak ravi, şeyhinden
hadisi rivayet metotlarından birisiyle değil de söz gelişi müzakere esnasında
hıfzıtmişse rivayet ederken bunu söylemesi gerekir. Haddesena müzakereten eda
lafzını bu durumu bildirmek üzere söyler. 306
Haddesenâ Sâhibun Lenâ:
“Bize ashabımızdan biri rivayet etti” manasına ibhâm lafızlarındandır. Sika bir
ravinin, kendisi gibi sika olan şeyhini isnadında ismiyle anmayıp mübhem
bırakmasında kullanılır. (Bk. İbhâm).
Haddesenî:
Sözlük yönünden “bana tahdis etti” manasına haddesena lafzının müfred zamiriyle
gelen şeklidir ve eda lafızlarındandır.
Haddesena maddesinde söz konusu edilen, bu lafzın, hadis rivayet metotlarından
hangisiyle rivayet edilen hadislerin rivayetinde kullanıldığı konusunda birlik
olmayışı haddesenî için de geçerlidir. Bununla birlikte bu lafzın daha çok
ravinin şeyhten tek başına işittiği hadislerin edasında kullanıldığı dikkat
çekmektedir. Nitekim el-Hâkîmu'n-Nîsâbûrî, haddesenî lafzının, ravinin bir
şeyhten yalnız başına rivayet ettiği hadislerin rivayetinde kullanılmasının
kendi tercihi olduğu gibi, şeyhlerinin ve asrında yaşayan hadis imamlarından
çoğunun üzerinde ittifak ettikleri görüş olduğunu kaydetmiştir. Hadis
kitaplarında en çok haddesena kullanılırken arada bir haddesenî denilmesi, ikisi
arasında bir fark olduğunu gösterir. Bununla birlikte her muhaddis, belli bir
yolla rivayet ettiği hadisleri eda ederken çok kere başka muhaddislerden ayrı
eda lafızları kullanır. Bu itibarla haddesenî lafzının hadis alimleri arasında
ne dereceye kadar kullanıldığım söylemek güçtür.
Haddesenî Ba'du Ashâbinâ:
“Ashabımızdan bazısı bize rivayet etti” manasına, sika ravinin sika olan şeyhini
isnadında ismiyle söylemeyip ibhâm etmesini ifade eden eda lafızlarındandır.
(Bk. İbhâm).
Haddesenî Gayru Vâhid Min Ashâbinâ:
“Ashabımızdan birçok kimse bana tahdis etti” demek olup sika ravinin kendisi
gibi sika olan şeyhini isnadında ismiyle söylemeyip ibhâm yederken kullandığı
eda lafızlarından biridir. (Bk. İbhâm).
Haddesenî Men Lâ Ettehimu:
Daha çok İmam Şafl'î'nin sıkça görülen ibhâm rivayetlerinde sıkça görülen ibhâm
lahzlarındandır. Talebesi er-Rebî” b. Süleyman'dan rivayete göre Şâfi'î bu
lafzıyla şeyhi İbrahim b. Yahya'yı ibham etmiştir.
Haddesenî's-Sika:
Aynı yerde aynı manada ahberanî's-sika lafzı da kullanılır. Her ikisi de “bana
sika rivayet etti” anlamına gelir. İbham lafızlarındandir. (Bk. İbham).
Hadis:
Sözlükte birinci babtan çekimi yapılan “hadese” kök fiilinden türemiş bir
kelimedir. Eskinin zıddı olarak yeni, önceleri yokken sonradan olan, yeniden
meydana gelen manalarına gelir. Nitekim” sevbun hadîsun”, “sevbun cedîdun”
demektir, aynı kelime çağdaş Arapçada modern karşılığı olarak kullanılmaktadır.
Çoğulu kıyas dışı olarak ahâdîs şeklinde gelir.
Kur'ân-ı Kerim'de hadis kelimesi söz ve haber anlamında varid olmuştur. Şu
ayetlerde bu mânâya olup Kur'an-i Kerim kasdedilmiştir:
“(Kur'an-ı Kerim'i Muhammed kendisi uydurdu diyenler) eğer bu sözlerinde doğru
iseler ona benzer bir söz getirsinler.” 307
“(Kur’ân-ı Kerim'i inkâr edenler) artık ondan sonra hangi söze inanacaklar?”
Mürselât: 308
Şu iki ayette de hadis kelimesi söz ve haber anlamınadır:
“(Peygamber'in evine yemeğe çağrıldığınızda girin). Yemeği yeyince, söze
dalmadan hemen dağılın.” 309
“Sana Musa'nın haberi gelmedi mi?” 310
Hadis kelimesi, hadislerde de umumiyetle söz karşılığı olarak kullanılmıştır.
Nitekim Ebu Hureyre'nin sorduğu bir soruya Hz. Peygamber (s.a.s)'in verdiği
cevapta bu kelime söz manasına kullanıldığı görülür.
“Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
“Ya Resûlallah diye sordum; Kıyamet Günü şefaatinle en çok kim mutlu olacak?” Şu
cevabı verdiler:
“Hadise karşı sendeki iştiyaki bildiğim için bu sözü senden önce kimsenin
sormayacağını biliyordum. Kıyamet Günü şefaatimle en mes'ud olacak kişi gönlünün
derinliklerinden gelerek “lâ ilahe illallah” diyendir.” 311
Kur'ân-ı Kerim ve hadislerde söz ve haber manasında kullanılmış olan hadis, bu
manasiyle Hz. Peygamber (s.a.s)'in sözlerine denilmiş ve terim haline gelmiştir.
Tarifi şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.s)'e nisbet edilen söz, fiil ve takrirlere
hadis denir.312 Bazı alimlere göre Hz. Peygamberin fizyonomik özellikleri ile
Hıra Mağarasında ibadete çekilmesi gibi peygamberlik öncesi davranışları da
hadisin tarifine girer. Aynı tarife Hz. peygamber'in mübarek ağızlarından çıkan
sözleri ve fiillerinin yanısıra huzurunda işlenip gördüğü veya gıyabında işlenip
de kendisine haber verildiğinde bir şey demediği sahabîlere ait fiiller
(takrirler) de dahildir.
Bazı âlimler ise hadisi sünnetle eş manalı olarak görürler. Onlara göre hadis
sünnet ile birdir ve Hz. Peygamber'in sözleri, fiilleri ve takrirleridir.
Bu tariflerin hepsi muhaddislerin tarifidir. Gerek söz, gerek fiil, gerekse
takrir şeklinde gelen veya vasıf bildiren Hz. Peygamberle ilgili bütün
rivayetlere şamildir.
Fıkıh Usulü âlimlerine göre ise hadis, Hz. Peygamber'in sözleri ve fiilleridir.
Takrirleri de fiillerine dahildir.
Son iki tarifin karşılaştırılması halinde görülür ki muhaddislerin tarifi daha
şümullüdür. Fıkıh Usûlü alimlerinin tarifinde ise hadisin şer'î delil olabilme
özelliği ön plana alınmıştır. Onlar, Hz. Peygamber'in vasıfları ile
Peygamberliğinden öncesine ait bir halini hadisin tarifinde dikkat almamakla
esas itibariyle bu özelliğini esas almışlardır.
Hadisler genel olarak iki kısma ayrılırlar. Birincisi, nebevi hadisler; ikincisi
kudsî hadîslerdir. Hadis denince kasdedilen birincisidir ve sened yahut rivayet
yahut da ravilerinin durumlarına göre kısımlara ayrılır.
İbnu'l-Cevzî, mevzular dahil bütün hadisleri altı kısma ayırmıştır. Bunlardan
birincisi Buhârî ile Müslim'in sıhhati üzerinde ittifak ettikleri; ikincisi
Buhari ya da Müslim'den birinin sıhhatine hükmettikleri; Üçüncüsü Buhârî ve
Müslim'den birine göre senedi sahih olanlar; dördüncüsü muhtemel bir zayıflığı
bulunan hasen hadisler; beşincisi şiddetli zayıflık taşıyanlardır. Âlimlere göre
bunlar değişik mertebededirler. Kimi âlimler bunları şiddetli bir zayıflık
bulunmadığını zannederek hasene dahil etmiştir. Kimi de aşırı zayıf olduklarına
hükmederek mevzu hadislere katmıştır. Altıncısına gelince mevzu hadislerdir. 313
Bilindiği gibi Hz. Peygamber (s.a.s) İslâm Dini'nin esaslarını, emir ve
yasaklarını, dinî, içtima'i ve ahlâkî prensiplerini Allah Te'âlâ'dan vahiy
yoluyla almış ve insanlara ulaştırmıştır. O, peygamberlik vazifesi icabı
Allah'tan aldıklarını noksansız bir şekilde tebliğ ettiği gibi herbirinin
uygulamasını da yapmıştır. Hadisler İslâm esaslarının tebliğ ve' uygulaması
sonucu oluşmuştur. Herbiri İslâm Dini'nin temel taşlarını teşkil eder. Kaldı ki,
dinî konularda Kur'ân-ı Kerim'den sonra ikinci delil kaynağı Sünnet, dolayısiyle
hadislerdir. Bu itibarla hadislerin İslâm Dini'nde büyük önemi vardır.
Özetleyecek olursak:
a) Hadisler kur'ân-ı Kerim'i açıklar. Kur'ân-ı Kerim, bilindiği gibi Hz.
Peygamber'e zaman zaman inmiştir. Sure ve ayetler her indiğinde o, bunları
sahâbilere tebliğ etmiş, ezberlenmelerini sağlamıştır. Ayrıca vahiy kitaplerine
yazdırmıştır. Bazen sahabîlerin sormaları üzerine, bazen de kendiliğinden inen
ayetleri açıklamış, hükümlerini nasıl uygulayacaklarını kendisi uygulamak
suretiyle göstermiştir. Onun Kur'ân-ı Kerim'i açıklamak üzere söylediği sözlerle
hükümlerini uygulamasından doğan fiilleri Tefsir ilminde en önemli yeri alırlar.
Buna misal olarak aşağıdaki rivayetler üzerinde durulabilir.
Oruç tutarken sahurda yeme-içme müddetinin bitişini belirleyen “... fecirde
beyaz iplik size siyah iplikten seçilinceye kadar yeyin, için...” 314,
ayetindeki “beyaz iplik”ten maksadın gündüz aydınlığı, “siyah iplik” dense gece
karanlığı olduğunu hadislerden öğreniyoruz. 315Aynı şekilde her namazda okunan
Fatiha Süresindeki, “(Ya Rabbi!) Bizleri doğru yola, kendilerine nimet
verdiklerinin yoluna ilet. Gazab(ın)a uğrayanlarınkine, sapıklarınkine değil!”
ayetlerinin sonuncusundaki “gazaba uğrayanların yahudiler; “sapıkların”
hristiyanlar olduğunu hadisler açıklamıştır.
“İman edenler, bununla birlikte imanlarını zulme bulaştırmayanlar... İşte onlar
(korkudan) emin olmak hakkına sahip olanlardır. Doğru yolu bulmuş olanlar da
onlardır” ayetindeki 316 “Zulm”ün şirk manasına olduğu hadislerden
anlaşılmıştır. 317
Aynı şekilde:
“O tevbe edenler, ibadette bulunanlar, hamdedenler, seyahat edenler, (Allah
huzurunda) eğilenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülüğe karşı çıkanlar
ve Allah'ın hududunu koruyanlar (yok mu? İşte onlar Cennet ehlidirler. Habibim)
Sen o mü’minleri (Cennetle) müjdele.” ayetindeki 318“es-Sâihûne” nazmına “oruç
tutanlar” manası yine hadise dayanılarak verilmiştir.
b) İbadetlerin yapılış şekillerini açıklar. Kur'ân-ı Kerim, müslümanlara namazın
farz olduğunu bildirmiş ise de nasıl, hangi vakitlerde ve kaç rekat kılınacağını
etraflı bir şekilde ve açıkça bildirmemiştir. Farz namazların günde beş vakit;
öğle, ikindi, yatsı dörder; akşam üç, sabah iki rekat olarak kılınacağını
hadisler bildirmiştir. Namazın nasıl kılınacağını, ayakta duruşun, rüku ve
secdelerin nasıl yapılacaklarını, namaz esnasında neler okunacağını Hz.
Peygamber bizzat kendisi yaparak müslümanlara göstermiş ve “namazı benim
kıldığım gibi kılınız” buyurmuştur. Hz. Peygamber'in namaz kılış şeklini yine
hadislerden öğreniyoruz. Aynı şekilde abdest alış şekline, abdest organlarının
yıkanış biçimine ve sırasına ait bilgileri de Hz. Peygamber'in abdest alış
şeklini bildiren hadislerden alıyoruz. Farz olan Cuma namazının kaç rekat
kılınacağı, hutbe okunması, haccın yapılışı, zekâtın hangi mallardan ne miktarda
verileceği gibi ibadetlerin yapılışına dair pek çok hususlar da hadislerden
alman bilgilere dayanmaktadır.
c) Hadisler Fıkıh ilminin Kur'an-ı Kerim'den sonra ikinci kaynağıdır. Hakkında
Kur'an-ı Kerim'de hüküm bulunmayan konularda Hz. Peygamber'in sünnetine
başvurulur. Hadisler, Sünneti aksettirdikleri için Kur'ân-ı Kerim'den sonra
ikinci hüküm kaynağı olmuş olur. Meselâ abdest alırken mestler üzerine meshetme
sünnete; dolayısiyle hadislere dayanır. Denizden çıkan ölü balığın
yenilebileceği; katır, ehlî eşek, aslan, kaplan, fil, kurt, maymun, köpek gibi
hayvanlarla; doğan, şahin, atmaca, karga gibi yırtıcı ve tırnaklı kuşların
etlerini yemenin haram olduğu hükmü de hadislerden çıkarılmıştır.
d) Sünnetin koyduğu Kur'ân-ı Kerim'de olmayan dinî hükümler hadislerden
öğrenilir. Mesela, hırsıza verilecek el kesme cezasının, sağ elin bilekten
kesilmesi şeklinde uygulanması hükmü ile normal bir şekilde kesilmiş hayvanın
kamından ölü olarak çıkan yavrusunun boğazlanmış sayılacağı hükmünü Sünnet
koymuştur. Bunları hadislerde buluyoruz.
Hz. Peyygamber'in Sünneti ile koymuş olduğu hükümler, dinimizin hükümleri
sayılır; çünkü ona itaat farzdır. Ona itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Bu
konudaki bir ayette, “Kim Allah Resulüne itaat ederse Allah'a itaat etmiş
olur.”319 buyurulmuştur. Onun getirdiklerine uymak, yaptıklarını yapmak, men
ettiklerinden sakınmak da Allah'ın emridir. Bu konudaki bir âyette ise, “Allah
Resulünün size getirdiklerini alınız; men ettiklerinden de sakınınız”
320buyurulmuştur.
e) Peygamberimiz bütün insanlara örnektir. Onun dünya ve ahiret mutluluğu için
güzel bir örnek olduğunu şu ayet açıkça belirtmektedir:
“Andolsun ki sizin için, Allah'ı ve Ahiret Gününü umanlar ve Allah'ı çokça
ananlar için Allah Resulünde uyulacak güzel bir örnek vardır.”321 Güzel bir
ahlaka sahip olmak, böylece dünya ve ahiret saadetine ulaşmak isleyenler onu
kendilerine örnek almalıdırlar. Hz. Peygamber'in güzel ahlakını da yine hadisler
yansıtır. 322
İslâm Dini'nde bu derece mühim bir yeri olan hadislere sahabeden itibaren misli
görülmemiş büyük bir ilgi duyulmuş her asırda yüzlerce hadis alimi yetişmiştir.
Bunların yılmak bilmez yoğun gayretleri sonucu hadislerin isnad, metin ve
ravilerini çeşitli yönlerden ele alan eserler telif ve tasnif edilmiştir. Hz.
Peygamberle ilgili olmaları dolayısiyle hadisler bugün de önemini kaybetmiş
değildir. İster dinî, İster sosyal, isterse ahlâkî konularda müslümana yakışır
şekilde yaşamak isteyen herkes için hadisler, günümüzde de eşsiz bir hazine olma
vasfından bir şey kaybetmemiştir.
Hadis İlmi:
Hz. Peygamber (s.a.s) 'in hadislerini konu alan eski deyimiyle ilm-i hadis veya
ilmu'l-hadîs, Türkçesi Hadis İlmi, İslâm alimleri, bilhassa muhaddisler
tarafından değişik şekillerde tarif edilmiştir. Söz gelişi en-Nevevi'ye göre
Alemlerin Rabbi olan Allah'a en üstün manevi yakınlık vesilelerinden biri olan
Hadis İlmi, hadis metinlerinin sahih, hasen, zayıf, muttasıl, mürsel, munkatı,
mu'dal, maklûb, meşhur, garîb, azız, mütevâtir, âhad, ferd, ma'rûf, şâz, münker,
mu'allel, mevzu, müdrec, nâsih-mensûh, hâs, âm, mücmel, mübeyyen, muhtelif ve
benzeri nevilerinin bilinmesidir. Aynı şekilde isnadlarının yani ravilerinin
hallerine vakıf olmak, bir de ravilerin isnadlarda ve metinlerdeki
ihtilaflarının hükmünün bilinmesidir.323 Hadis ilminin ilimlerin en
önemlilerinden biri oluşunun delili, İslâm Şeri'atının Kur'ân-ı Kerim ile Hz.
Peygamber'den rivayet edilen sünnetlere dayanması, fıkhî hükümlerden çoğunun
Sünnet etrafında dönmesidir; zira fürû'a dair ayetlerin ekseriyeti mücmeldir.
Açıklaması sünnettedir. Müctehid kadı ile müftünün ahkâm hadislerini
bilmelerinin şart olduğunda bütün İslâm âlimlerinin ittifakı vardır. 324
İzzu'ddin İbn Cemâ'a ise Hadis İlmini sened ve metnin hallerini bildiren
kaidelerden ibaret bir ilim olarak görür. Ona göre Hadis İlminin konusu sened ve
metin, gayesi sahih hadisleri sahih olmayanlardan ayırt ederek bilmektir. 325
Buharı Şârihi Muhammed b. Yusuf el-Kirmânî'ye göçe Hadis İlmi, Hz. Peygamber'in
sözleri, fiilleri ve hallerinin bilinmesidir. Konusu Allah Resulü olarak Hz.
Peygamber; gayesi dünya ve ahiret saadetini kazanmaktır. Ancak bu tarife itiraz
edilmiştir. es-Suyûtî, Mısır'da yerleşmiş Türk asıllı şeyhi Ebu Abdillah
Muhammed b. Süleyman el-Kâfiyeci'nin el-Kirmânî'nin Hadis İlminin konusuna dair
söylediklerine hayret ettiğini ve “Hadis İlminin konusu Hz. Peygamber (s.a.s)'in
şahsıymış. Onun şahsı olsa olsa tıbbın konusudur; hadisin değil” dediğini
nakletmiştir. 326
Muhammed b. İbrahim el-Ekfânî'ye göre ise Hadis İlmi, rivayet ve dirayete has
olmak üzere iki kısımdır. Rivayete has olan kısmı Hz. Peygamber'in sözleri ve
fiilleri ile bunların rivayetini, zabtını ve lafızlarının tesbit edilerek
yazılmasını içine alan bir ilimdir. Dirayete has olan kısmı ise rivayetin
hakikati, şartları, çeşitleri, hükümleri, ravilerin halleri, şartları ve
rivayetin sınıflarını bildiren ilimdir. 327
el-Efkânî'ye göre Hadis İlminin bu ikinci kısmının tarifindeki rivayetin
hakikatinden maksat sünnetin nakli ile onu tahdîs, ihbar ve benzeri yollarla
söyleyene nisbet etmek; şartlarından kasıt, ravisinin naklettiklerini semâ',
arz, icazet ve benzeri tahammül yollarından birisiyle alması; nevileri ile
söylenmek istenen ittisal, inkıta ve benzerleridir. Rivayetin hükümleri kabul
ile reddir. Ravilerin halleri adalet ile cerh; şartları ise hadisleri tahammül
ve edada yerine getirmek zorunda oldukları şartlardır. Merviyyâtın kısımlarına
gelince bunlar musned, mu'cem, cüz ve benzeri tasniflerdir. 328
el-Irâkî, Hadis İlmini mertebesi yüksek, son derece faydalı bir ilim olarak
tarif eder ve şer'î hükümlerin çoğunun ona dayandığını, helal ve haramın onunla
bilindiğini kaydeder. 329
İbn Haceri'l-Askalânî'ye gelince o, hadis ilmini senet ve metnin hallerini
bildiren kaideler ilmi olarak tarif etmiştir. 330
Birbirinden farklı görünen bu tariflerin birleştiği nokta, hadis ilminin Hz.
Peygamber (s.a.s)'in söz, fiil ve hallerini, bunlar hakkında nakledilen
rivayetlerle rivayet sonucu tesbit edilen hadislerin zabtedilmesini ve nihayet
sahih olanlarının olmayanlardan ayrılmasını konu almış olmasıdır. Hadis İlminin
özünü hepsi birbirine bağlı bu konular ve etrafında yazılan eserler teşkil eder.
el-Ekfâni’nin taksiminde de görüldüğü gibi hadis ilmi iki kısma ayrılır.
Birincisi rivayette ilgili rivâyetu'l-hadîs ilmidir. İkincisi dirayetle
ilgilidir ve dirâyetul-hadîs adını alır.
Hadis İlmine rivayet ilmi (ilm-i rivayet); haberler ilmi (ilm-i ahbâr), eserler
ilmi (İlm-i âsâr) diyenler de olmuştur.
Hadis Tarihi:
Hz. Peygamber (s.a.s)'in hadislerinin rivayetini, rivayetindeki gelişmeleri,
tedvin ve tasnif devrelerini tarihî seyri içinde ele alan ilim dalına denir.
Konusunu kısaca hadislerin Hz. Peygamber'den işitildiği veya görüldüğü şekilde
rivayet edilmesinden başlayıp çeşitli devreler geçirerek nasıl ve hangi şartlar
dahilinde nesilden nesile ulaştığı ve ne gibi eserler verildiği teşkil eder.
Hadis tarihine ait bilgileri içeren eserler son zamanlarda yazılmaya
başlanmıştır. Bunlardan birkaçını kaydetmekte fayda vardır:
Hadis Tarihî: İzmirli İsmail Hakkı (İst. 1340)
Hadis Edebiyatı Tarihi: M. Zübeyr 114 Sıddîkî, Tercüme, Y. Ziya Kavakçı (İst.
1966).
Muhtasar Hadis Tarihi ve Sahife-i Hemmâm b. Münebbih: Prof. Muhammed Hamîdullah
Terc. Kemal Kuşçu (İst. 1967). Terc. Dr. Talat Koçyiğit (Ank. 1967).
Hadis Tarihi: Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Ank.
Miftâhu's-Sunne ev Tarîhu Funûni'l-Hadîs: Muhammed Abdulazîz el-Hûlî.
Lemehât min Târîhi's-Sunne ve Ulûmi'l-Hadîs: Abdulfettâh Ebu Gudde.
Hadis İlimleri ve Hadis tarihi: Dr. A. Osman Koçkuzu (İst. 1983)
Hadis Edebiyatı: Dr. İ. Lütfü Çakan (İst. 1985).
Hadis İlimleri Edebiyatı: Dr. Mücteba Uğur.
Hadîs Usulü:
Eski tabiriyle usul-ü hadis karşılığıdır. Muhaddisler arasında tariflerinde
az-buçuk fark olsa bile usulü hadis, ulûmu hadîs, dirâyetu'l-hadîs, (veya
ilmu'l-hadîs dirâyeten); ilmu mustalahi'l-hadîs veya kısaca mustalahul-hadîs
terimleri birbiriyle eş-manalı olarak hadis usulü ilmini ifadede kullanılmıştır.
Buna göre Hadis Usûlü, hadis metodolojisidir. Eski ve daha sonraki alimlere göre
değişik şekillerde tarif edilmiştir.
el-Hatîbu'1-Bağdâdî'ye gelinceye kadarki eski alimlere göre Hadis Usulü,
hadisleri, ravilerinin adalet ve zabt yönlerinden durumları, senetlerinin
muttasıl veya munkatı olması bakımından Hz. Peygamber (s.a.s)'e nasıl nisbet
edildiklerinden bahseden ilimdir. Daha sonraki alimlere göre ise kabul ve red
yönünden ravi ile rivayet edilen hadislerin durumlarının bilinmesidir.
Bu tariflerin her ikisi de Hadis Usulünü ravilerin ve rivayet edilenlerin
bilinmesi olarak almaktadır. İkincisinde ayrıca hedefi de söz konusu edilmiştir
ki bu hedef, rivayetlerin kabul veya reddedilmesidir.
el-Ekfânî'ye göre Hadis İlminin ikinci kısmı olarak Hadis Usulü, rivayetin
hakikati, şartlan, çeşitleri, hükümleri, ravilerin halleri, şartları ve
rivayetin sınıflarını bildiren ilimdir. 331Yukarıda anılan müteahhir alimlerin
hadis usulü tariflerinin daha geniş bir şekli diyebileceğimiz bu tarif en fazla
kabul gören tarif olmuştur.
Hadis Usulü ilmi, hadislerin rivayeti ile ravilerin hallerinin tetkikinden
doğmuştur. Dindeki yeri itibariyle hadislerin rivayet edilmesi zorunlu hale
gelince nakillerin gelişi güzel yapılmasını önleyici tedbirler almak da zarurî
hale gelmiştir. İlk olarak Hz. Peygamber (s.a.s)'in ebedî aleme göç etmesinden
sonra müslümanlar, aralarında bazı ihtilafların görülmesi üzerine rivayetlerin
artması sonucu isnad sistemini getirmişler; her hadisi nakleden kişiye onu
kimden aldığını sormuşlardır. Ayrıca hadis nakleden ravilerin, rivayetlerine
güvenilecek kişiler olup olmadıkları da araştırılmış, hadisler elde edilen
bilgiler ışığında değerlendirilmiştir.
Bununla birlikte sahabe ve tâbi'ûnun hadis rivayeti konusunda gösterdikleri
olağanüstü gayret ve gerçekten Hz. Peygamber'e ait olan hadisleri tesbit etme
azmi zamanla rivayetin birtakım kaideler dahilinde yapılmasına yol açmıştır. Ne
var ki, bu kaidelerin sistematik bir şekle girmeye başlaması hadislerin tedvin
edilmesinden sonradır; zira hadislerin tedvinini takip eden zaman içerisinde
ravi ve rivayetle ilgili esasların daha sistemli bir hale geldiği görülür.
Hadislerin rivayet şartları, ravilerin durumları, rivayet çeşitleri ile ravi ile
mervîyi ilgilendiren diğer hususlar tedvinden sonraki devrelerde kaidelere
bağlanmıştır. Bu kaideler ışığında ravilerle herbirinin rivayet ettikleri
hadislerin incelenmesi neticesi çeşitli hadis türleri ve herbirine dair değişik
ıstılahlar oluşmuştur. Bu ıstılahları ve herbirinin delâlet ettiği manayı
açıklayıcı Hadis Usulü kitapları tasnif edilmiştir. Bunların en meşhurları
şunlardır:
1. el-Muhaddisu'1-Fâsıl Beyne'r-Râvî ve'1-Vâ'î: Ebu Muhammed el-Hasen b.
Abdirrahmân b. Hallâd er-Râmehurmuzî'nin bu eseri ilk hadis usulü kitabı
sayılır. Ancak bütün usul konularını ihtiva etmez.
2. Ma'rifetu Ulûmi'l-Hadîs: el-Hâkimu'n-Nîsâbûri tarafından tasnif edilmiştir.
Konuları dağınıktır. Metotlu bir tasnif ve tertibi olmadığı gibi hadis usulü
itibariyle önemli birçok konuyu da almamıştır.
3. el-Mustahrec Alâ Marifeti Ulûmi'l-Hadîs: Ebu Nu'aym b. Abdillah
el-İsbehâni'nin eseridir. el-Hâkîm'in kitabının müstedreki mahiyetindedir. Bu
eser de pek çok önemli konuyu almamıştır.
4. el-Kifâye fi İlmi'r-Rivâye: el Hatîbu'l-Bağdâdî'ye aittir. Hadis Usulü
konusunda ilk tertipli ve muhtevalı kitap sayılır. Kıymetli hadis usulü
kaynaklarındandır.
5. el-Câmi’ li-Ahlâki'r-Râvî ve Âdâbi's-Sâmî': el-Hatîbu'l-Bağdadî'nin eseridir.
İsminden de anlaşılacağı gibi özellikle rivayet şartlarına dair kıymetli bir
kaynaktır.
6. el-İlmâ’ ilâ Ma'rifeti Usûli'r-Rivâyeti ve Takyîdi's-Semâ’: Kadı İyad b. Musa
el-Yahsubî'nin tasnifidir. Hadis Usulü ilminin bütün konularını ihtiva etmekle
birlikte emsali arasında haklı bir şöhrete ulaşmıştır.
7. Mâ lâ yeseu'l-Muhaddise Cehluhû: Ebu Hafs Umer b. Abdilmecidi'l-Miyânicî'nin
küçük hacimli bir kitabıdır. Özlü bir eser olmakla beraber kıymetli ve faydalı
bir kaynak olmaktan uzaktır.
8. Ulûmu'l-Hadîs: Salâh künyesiyle tanınmış Ebu Amr Osman b. Abdirrahmân
eş-Şehrizûri'nin bu tasnifi Mukaddime İbni's-Salâh adıyla da bilinir. Hadis
Usûlünün en kıymetli kitabıdır. İbnu's-Salâh bu tasnifinde el-Hatibu'l-Bağdâdî
ve ondan öncekilerin eserlerinde dağınık bir şekilde bulunan malumatı toplamış
ve tertibe koymuştur. Bununla birlikte tam manasiyle tertipli bir eser
sayılmamıştır. Böyle olduğu halde sonradan yazılan bütün hadis usulü eserlerine
kaynak olmuştur. Ulûmu'l-Hadîsi kısaltan, nazma çeken, üzerine ilaveler yapan
âlimlerin sayısı hayli fazladır.
9. et-Takrîb ve't-Teysîr li-Ma'rifeti Suneni'l-Beşîri'n-Nezîr: Muhyiddin Yahya
b. Şeref en-Nevevi’nin bu eseri kısaca et-Takrîb adiyle meşhurdur.
İbnu's-Salâh’ın Ulûmu'l-Hadîsini kısaltmak suretiyle meydana getirdiği
el-İrşâdın muhtasarıdır. Yer yer muğlak ibareleri varsa da Hadis Usulü konularım
özlü bir biçimde ele alan değerli bir kaynaktır.
10. Nuhbetu'l-Fiker fî Mustalahi Ehli'l-Eser: İbn Haceri'l-Askalânî'nin tasnifi
olup tertibi itibariyle değişiktir. Yazan tarafından Nuzhetu'n-Nazar adiyle
şerhedilmiştir. Muhtasar olmasına rağmen faydalı bir eserdir.
12. Fethu'l-Muğîs fî Şerhi Elfiyyeti'l-Hadîs: Muhammed b. Abdirrahmân es-Sehâvî
tarafından kaleme alınmış, Irâkî'nin Elfiyyesi üzerine yazılmış derli toplu ve
mühim bir şerhtir.
13. Tedrîbu'r-Râvî fî Şerhi Takrîbi'n-Nevâvî: Celaluddin Abdurrahmân b. Ebi
Bekri's-Suyûtî'nin, adından da anlaşılacağı gibi Nevevî'nin takribine yazdığı
şerhidir. Hadis Usulü konularına dair hayli faydalı malumat verir.
14. el-Manzûmetu'1-Beykûniyye: Umer b. Muhammed el-Beykûnî'nin 34 beyitlik veciz
bir manzumesidir. 332
15. Tevcîhu'n-Nazar ilâ Usûli'l-Eser: Tahir b. Salih el-Cezâ'irî'ye aittir.
Bütünüyle el-Hâkim'in eserine dayanılarak kaleme alınmıştır.
16. Kavâ'idu'l-Tahdîs: Asrımızın başlarında vefat eden Muhammed Cemaluddin
el-Kasımî'nin cidden yararlı bir eseridir.
Hadis Tedvini:
Bk. Tedvin.
El-Hadîse:
Değişik yerlerde çeşitli maksatlarla kullanılan bir tabirdir. Kullanıldığı
yerlerden ilki, isnadla metin arasıdır. Şöyleki, bilhassa Mağribli hadisciler,
rivayet sırasında hadisin isnadının sona erdiği, metninin başladığı yerde
durarak el-hadîse derler.333 Böyle yapmakla isnad ile metnin arasını ayırmış;
herbirini ayrı ayrı belirterek el-hadîse dedikleri yere kadar olan kısmın isnad,
ondan sonra gelen kısmın ise metin olduğunu açıklamış olurlar.
İkincisi, hadis rivayeti sırasında şeyh, bir hadisin isnadını ve metnini
birlikte zikrettikten sonra el-hadîse veya el-hadîse bi -tûlihî derse metnin
geri kalan kısmına işaret etmiş olur. Bir başka deyişle bu tabirlerle metnin
rivayet edilen kısımdan ibaret olmadığını, nakledilen kısmın devamının olduğunu
belirtir. Yazılı metinlerde sıkça görülen ve zekera'1-hadîse tabiri de hemen
hemen aynı maksatla kullanılır.
Üçüncüsü, müslüman müelliflerin eserlerinde birbirinden biraz farklı iki manada
kullanıldığı görülür. Açıklamak gerekirse, bir ayetin baş tarafını zikrettikten
sonra el-âye denilmesi gibi, naklettikleri bir hadisin baş tarafından bir
kısmını verirler ve el-hadîse lafzını eklerler. Bu takdirde “ikra el-hadîse”
veya “uzkuru'l-hadîse” demiş gibi olurlar. Böylece hadisin tamamının
hatırlanmasını okuyucuya bırakırlar. Yahutta bir ibare naklettikten sonra
el-hadîse derler. Bununla da o ibarenin kendi sözleri değil, hadis olduğunu
açıklamış olurlar, meselâ, ibaresinde lafızlarının hadîs olduğu, sonuna eklenen
el-hadîse lafzıyla belirtilmiştir. 334
El-Hadîse Bi-Tûlihî:
Bk. El-Hadîse.
Hadîsi İlâhî:
Bk. Kudsî Hadis.
Hadîsi Kudsî:
Bk. Kudsî Hadis.
Hadîsi Mütevâtir:
Bk. Mütevatir.
Hadîs-i Nebevî:
Bk. Hadis.
Hadîs-i Rabbanî:
Bk. Kudsî Hadis.
Hadîsuhû Munker:
“Hadisi münkerdir” manasına cerh lafızlarındandır. Cerh lafızlarının üçüncü
mertebesine el-Irâkî'nin eklediği bu lafızla cerhedilen ravinin hadisleri dini
konularda delil sayılamazsa da itibar için yazılabilir.
Hafız:
“Ezberleyen, muhafaza eden” sözlük anlamıyla muhaddislere verilen lakablardan
biridir. Hadis İlminde yüksek derecelere ulaşmış olanlara verilmiştir. Tarifinde
birlik yoktur.
el-Huseyn b. Abdilvâhid eş-Şirâzî'ye göre hafız, hadislerin isnadlarmı bilen,
metinlerini bilmeyen hadiscidir. İbn Seyyidi'n-Nâs hafızı kendi şeyhlerinin
şeyhlerinin şeyhlerini tabaka tabaka bilen ve her tabakada bildiği bilmediğinden
çok olan hadisci olarak tarif etmiştir. Cemaluddin Yusuf b. Abdirrahmân
el-Mizzî'ye göre ise hafız, bildiği kişiler bilmediklerinden çok olan kimsedir.
İbn Haceri'l-Askalânî'nin rivayet ettiği bir haberde şeyhi el-Irakî'ye o gün
için bir talibin hafızlık derecesine yükselebilmesi için gereken ölçüyü
sorduğunda İbn Seyyidi'n-Nâs'ın tarifini kolay ve basit, el-Mizzî'nin tarifini
ise dar bir tarif olarak nitelemiştir. 335
Bazı muhaddislere göre hafiz, yüz bin hadisi senedleriyle birlikte hıfzeden,
senetleri teşkil eden ravilerin hayat hikayelerini, hallerini cerh ve ta'dil
açısından herbiri hakkında verilmiş hükümleri bilen hadiscidir. Ancak işaret
etmek gerekir ki, bu muhaddisin ne kadar hadis bildiğini kestirmek çok zordur.
Bu itibarla hafız tabirinin delalet ettiği dereceyi böyle bir rakamla olmaktan
çok, hadis ilminde kazandığı yüksek bir mertebe olarak anlamak daha uygun olur.
Çoğulu huffâz gelir.
Hafızlık derecesine yükselmiş alimlerden birkaçı şunlardır:
Abdurrahmân b. Mehdî, Ebu Bekr b. Ebî Şeybe, ed-Dârimî, İbn
Abdilberri'l-Kurtubî, İbn Asakir.
Hafî İnkıta:
Bk. İnkıta'
Hafî Mursel:
Bk. Mürsel-İhafi
Hafîtyu'l-İrsâl:
Bk. İrsal
Hâkim:
“Hakim olan, hükmeden” sözlük manasiyle muhaddislere verilen lakablardandır. Hz.
Peygamber (s.a.s)'den rivayet edilen bütün hadisleri metin, sened, ravi durumu
ve öteki teferruatıyla birlikte bilen alime denir. Hadis ilminde son mertebeye
yükselmiş alimler için kullanılır.
Hakim mertebesine yükselmiş kabul edilen hadis alimleri şu isimlerdir. Mâlik b.
Enes, Ahmed b. Hanbel, Muhammed b. İsmail el-Buhârî, Müslim b. Haccâc
el-Kuşeyrî, Ebu Davud Süleyman b. Eş'as es-Sicistânî, Muhammed b. İsa
et-Tirmizî, Ahmed b. Şu'ayb en-Nese'î, et-Taberî, el-Hâkimu'n-Nîsâbûri, İbn
Hace-ri'1-Askalânî, es-Suyütî.
Hakk:
Sözlükte bir nesneyi diğer nesneye şiddetle sürtmek, kazımak ve kaşımak
manalarına gelen hakk336, hadislerin yazılışıyla ilgili bir deyimdir. Darb,
sakk, kest, mahv tabir edilen ve hadislerin yazılışı sırasında yanlış ya da
fazladan yazılan kelime veya ibarelerin ibtal edilme usullerinden biridir. Bu
usule göre yanlış yazılan yahut yazılmaması gerekirken yanlışlıkla fazladan
yazılan bir kelime veya ibarenin bıçak yahut benzeri bir aletle kazınarak
silinmesine denir.
Hadislerin yazılışı esnasında yanlış yazılan kelime ya da kelimelerin bu şekilde
bıçak veya bıçağa benzeyen bir aletle kazınarak silinmesi hadisciler arasında
makbul sayılmamıştır, er-Ramehurmuzî bazı muhaddislerin hakki töhmet
addettiklerini ve en iyi darb şeklinin böyle bıçakla kazımak değil, yanlış
yazılan ibare üzerine çizgi çekmek olduğunu söylediklerini kaydetmiştir.337
Nitekim ona göre çoğu muhaddisler semâ meclislerine gerektiğinde yanlış yazılan
yerleri kazıyarak düzeltmek üzere bıçak getirmeyi mekruh saymışlardır; zira bu
şekilde kazınarak silinen kısım bir başka rivayette sahih olabileceği gibi,
hadislerin yazılı olduğu kitap bir diğer şeyhten başka zaman rivayet de
edilebilir. Bu rivayette hakk edilen kısım başka bir şeyhin rivayetinde sahih
olabileceğinden tekrar metne eklemeye ihtiyaç hasıl olabilir.338 Kaldı ki
kazımakla kağıt yıpranır. Bu ve benzeri bazı sebeplerle muhaddisler hakka rağbet
göstermemiş, darb veya keşti ona tercih etmişlerdir. Aslında hakkin muhaddisler
arastnda hoş karşılan mayısının en önemli sebebi, kazınarak silinen kelimenin
doğru olarak silinip silinmediğinin belli olmamasıdır.
Hâl-i Ruvât:
Bk. Hâlu'r-Ruvât.
Hâlikun:
Helak olmak anlamına gelen “heleke” fiilinin ismi failidir ve cerh
lafızlarındandır. Kavilerin cerhinde kullanılan lafızların beşinci derecesinde
yer alır.
Cerh lafızlarının beşinci derecesinde yer alan lafızlar ağır cerhe delâlet
ederler. Bu itibarla hakkında hâlikun hükmü verilerek cerhedilmiş olan ravi
terkedilir. Hadisleri yazılmaz.
Hâlu'r-Ruvât:
Ahvâlu'r-Ruvât şeklinde çoğul sigasiyle de kullanılır. Ravilerin halleri
manasına adaletli olduklarının tesbit edilmesinde veya aksine cerhedilmelerinde
esas olan hallerden ibarettir. Söz gelişi ravinin adaletli olduğuna hükmetmekte
esas olan emanet, sadakat, hıfz ve itkan gibi vasıflar birer haldirler. Bunun
gibi ravilerin cerh-edilmelerine ve rivayetlerinin reddedilmesine esas teşkil
eden yalancılık, yalan ithamına maruz kalmak, hata yapmak da ravilerin halleri
arasındadır.
Harm:
Sözlükte sağlam yapmak, hayvana yük vurmak, işinde çabuk olmak, azaltmak, kesmek
ve yüz çevirmek gibi çeşitli manalara gelir.339 Ahrem ile birlikte aruzda
ıstılahtır.
Hadis İlminde harm, kesmek manasıyle alakalı olarak bir hadisi bölerek bir
kısmını bir yerde, kalan kısmını aynı is-nadla bir başka yerde zikretmeye
yahutta bırakmaya denir. İhtisâr-ı hadis şekillerinden biridir. Bu itibarla
hükmü ihtisar-ı hadisin hükmüne tabidir. 340
Hasâ'is:
Özel nitelikler anlamına “hâssa”nın çoğuludur. Hz. Peygamber (s.a.s)'e has üstün
meziyetleri konu olarak alan ve Şemâ'il içinde mütalaa edilen ilim dalıdır.
Bu dalda yazılmış en önemli eser Kadî İyad'ın eş-Şifâ bi Ta'rîfi Hukûkil-Mustafa
adlı şaheseridir. es-Suyûti’nin de aynı konuda el-Hasâ'isu'1-Kubrâ isimli bir
eseri vardır.
Hasen:
Altıncı babdan çekilen “hasune” kök fiilinden alınma sıfatı-ı müşebbehe olan
hasen, sözlükte “iyi, güzel, hoş ve latif manalarına gelir. Çoğulu hisândır.
Terim olarak hasen, sahih ile zayıf arasında yer alan, ancak sahihe daha yakın
olan bir hadis çeşididir.
Ahmed Naim Merhumun haklı olarak “tarifinde çok zahmet çekilmiştir” dediği gibi
gerek isnadı, gerek ravileri, gerekse metni dikkate alınarak değişik şekillerde
tarif edilmiş; her tarif üzerinde münakaşalar yapılmıştır.
Hasen hadisin ilk tarifi, hadisleri sahih, hasen ve zayıf diye üç kısma
ayıran341, ve el-Câmi (Sünen) inde bol miktarda hasen hadis bulunan Tirmizî'ye
aittir. Ona göre hasen, isnadında yalanla itham edilmiş bir ravi bulunmayan, şaz
olmayan ve benzeri başka tanklardan rivayet edilmiş olan hadistir. 342
Tirmizî'nin bu tarifine hadis âlimleri değişik noktalardan itiraz etmişlerdir.
Bu itirazların en dikkate değer olanı, tarifin hasen hadisi sahihten ayırt
etmekten uzak olduğudur; zira Tirmizî'nin hasen tarifinde esas olan, ravilerin
yalanla itham edilmemiş kimseler olması ile şaz olmaması noktalarıdır. Öte
yandan bu tarif, Tirmizi'nin kitabında pek çok yerde kullandığı (ancak bu
vecihten bildiğimiz hasen-garîb bir hadistir) hükmüne zıt düşer; çünkü hadisin
garabet taşıması veya tek vecihten bilinmesi ile tarifte geçen benzerinin başka
tariklardan rivayet edilmiş olması esasını bağdaştırmak mümkün değildir.
Bununla birlikte bazı hadisciler Tirmizî'nin tarifinde hasen hadisi sahihten
ayırt eden bir özelliğin bulunduğunu ileri sürmüşler ve “ravilerinin yalanla
itham olunmaması” kaydının, hasen hadis ravilerinin sahih ravileri derecesinde
olmadığına delalet ettiğini söylemişlerdir. Onlara göre sahih hadis ravileri
hakkında adalet ve zabt şartlarına delâlet etmek üzere kullanılan sika tabiri
ile hasen hadis ravileri hakkında kullanılan “yalanla itham olunmamak” kaydı
arasında belirli bir fark vardır. 343Şu hale göre hasen hadis ravilerinin
yalancılıkla itham edilmemiş olmalan şartı, sahih hadis ravilerinin sika
olmaları şartıyla bir değildir. Bunun sonucu olarak hasen ravileri, sahih
ravilerinden mevsûkiyet yönünden daha aşağı derecededirler, öte yandan hasenin
tarifinde esas olan, hadisin başka tarîklardan rivayet edilmiş olma şartı
sahihte yoktur. Bu da haseni sahihten ayıran bir başka özelliktir.
İkinci meşhur hasen tarifi, Hamd b. Muhammed el-Hattâbî'ye aittir. Ona göre
hasen, çıkış yeri (mahreci) bilinen, ravileri meşhur olan hadistir. Hadislerin
çoğu hasen etrafında döner ve hasen, tüm alimlerin kabul ettikleri, ekseri
fakihlerin kullandıklan hadistir. 344
el-Hattâbî'nin bu tarifindeki “çıkış yeri” nden maksat, hadisin rivayet edildiği
beldedir. Tarifteki hadisin çıkış yerinin belli olması kaydı, munkatı ile tedlis
yaptığı sabit olmamış müdellisin rivayet ettiği hadisi tariften hariç tutmak
içindir; zira munkatı ve benzeri isnadında kopukluk olan hadislerin çıkış yeri
belli değildir. Yukarıdaki kayıtla müdelles de öyledir. 345
el-Hattâbî'nin bu tarifine de itiraz edilmiştir. Nitekim İbnu's-Salâh,
Tirmizî'nin tarifi ile bunun mübhem olduğunu, sadra şifa olmadıklarını
söylemiştir. Ona göre her iki tarif de hasen ile sahih arasındaki farkı
belirtmekten uzaktır.346
İbn Dakîki'1-İyd el-Hattâbî'nin tarifinin sahih için de doğru sayılabileceğini,
bu takdirde sahihin hasen tarifine dahil olacağını söylemiştir. 347İbn Cemâ'a
ise itirazında zayıf hadisin çıkış yerinin de bilinebileceğini, halbuki
ravilerinin zayıf olarak tanındıklannı ileri sürmüştür. 348Bu itirazlar ayn ayn
münakaşa edilmiştir. Söz gelimi, sahih hadislerin de çıkış yerlerinin bilindiği,
ravilerinin meşhur olduğu itirazına karşı şöyle denilmiştir: el-Hattâbî,
tarifindeki “çıkış yerleri belli” kaydiyle hasen hadislerin sahih hadisler
derecesine çıkamadıklarına işaret etmiştir, onun tarifine eklediği “hasen,
ekseri alimlerin kabul ettikleri, ekseri fakihlerin kullandıkları hadistir”
ifadesi, yine hasen hadisin sahihten farklı olduğunu belirtmektedir; zira sahih
hadisler fakihlerin ekseriyeti tarafından değil, bütün alimler ve fakihler
tarafından kabul edilmiş ve kullanılmıştır.
İbn Dakîki'1-İyd'in, sahihin de hasene dahil olacağı itirazına cevap veren
et-Tebrizî, sahihin hasenden ehass, binaenaleyh hâssın âmmın hududu içinde
olmasının zaruret olduğunu söylemiştir. 349
Üzerinde durulan Tirmizî ile el-Hattâbî'nin tariflerini mübhem olduklarından
sadra şifa görmediğini az önce söz konusu ettiğimiz İbnu's-Salâh, muhaddislerin
hasen terimini kullandıklan yerleri etraflıca araştırması sonucu hasen
hadislerin iki kısma ayrıldığının açığa çıktığına işaret eder. Bunlardan
birincisi, isnadında ehliyeti tahakkuk etmemiş mestur raviler bulunmaktan hali
olmayan hadislerdir. Ancak bu mestur raviler gaflet sahibi, rivayetlerinde fazla
hata yapan kimseler değildirler. Bunun gibi hadiste kasden yalan söylemekle veya
bir başka sebep yüzünden fıskla itham edilmiş kimseler de değildirler. Bu
neviden olan hadisler aynı zamanda metni, ravisine mutâbaat hasıl olan, bir
diğer ravi tarafından bir veya birkaç vecihten rivayet edilmekle veya şahidi
olmakla bilinen ve böylece şâz ve münker olmaktan kurtulan hadislerdir.
Tirmizî'nin tarifinden anlaşılan budur, ikincisi ise sıdk ve emanetle meşhur
olmakla beraber hıfz ve itkan yönünden daha aşağı mertebelerde olduklarından
sahih hadis ravileri mertebesine çıkamayan, ancak teferrüd ettiği hadisler
münker sayılan ravilerden üstün olan ravilerin rivayet ettikleri hadislerdir. Bu
hadisler, aynı zamanda şâz, münker ve mu'allel olmaktan da uzaktırlar,
el-Hattâbî'nin tarifinde anlaşılan ise hasenin bu ikinci kısmıdır. 350
İbnu's-Salâh'ın hasen hadisleri iki kısma ayırarak tarif etmesi, hem
Tirmizî'nin, hem de el-Hattâbî'nin tariflerini bir araya getirmesi bakımından
önemlidir. Bu önem, iki meşhur imamın, aynı şeyin tarifini yaparken aradaki fark
ne kadar az olursa olsun, ayrı ayn şeylerin tariflerini yaptıklarını ortaya
çıkardığından önemi bir kat daha artmaktadır. Nitekim İbnu's-Salâh, gerek
Tirmizî'nin, gerekse el-Hattâbî'nin tariflerinin sadra şifa vermediklerini
söylerken, yine bu tariflere bağlı kalmış, onlara biraz daha açıklık kazandırmış
ve neticede her iki tarifin birbirinden az çok farklı olduğu kanaatine vararak,
yine bu iki tarife göre hasen hadislerin iki kısım olduğunu söylemiştir. 351
Hicri altıncı asır alimlerinden İbnu'l-Cevzî'ye göre ise hasen hadis, kendisinde
zayıflık bulunan, çıkış yeri itibariyle sahihe yakın ancak yalan olma ihtimali
bulunan hadistir. Böyle bir hadisle amel sahih olur.352 Bu tarifi açıklayan
et-Tîbî, hasenin sahih ve zayıfın bilinmesine bağlı olduğunu söylemiş ve yalan
olma ihtimalinin bulunmasını, ravilerinin Tirmizî'nin tarifinde söz konusu
edildiği gibi yalanla itham edilmeyen mestur kişiler olmasiyle izah etmiştir.
353Her ne ise, İbnu'l-Cevzî'nin bu tarifi Hadis Usûlü alimlerince
benimsenmemiştir.
İbn Cemâ'a'ya göre hasen, senedi muttasıl, illetten hali, ancak isnadında ya
rivayet ettiği hadise şahidi olan mestur, ya da itkan derecesinden aşağıya
rivayet ettiği hadise şahidi olan mestur, ya da itkan derecesinden aşağı
derecedeki meşhur bir ravisi bulunan hadistir. et-Tîbî haseni ayrıca özlü bir
şekilde “şaz ve illetten ârî olmakla birlikte birden fazla tarîktan rivayet
edilen, sika derecesine yakın bir ravinin müsnedi veya sikanın mürseli” olarak
da tarif etmiştir. 354
İbn Haceri'l-Askalâni'ye gelince o, ayn bir hasen tarifi vermemiş; bu hadis
çeşidini âhad haberler içinde sahihle ilgi kurarak tarif etmiştir. Ona göre
sahih haberin şartlarından biri olan ravisinin zabt şartı hafifler, yani
azalırsa böyle hadislere hasen li-zâtihî denir. 355
Diğer taraftan bazı kusurlar sebebiyle kabul vasfının en üst derecesine şamil
olmayan, ancak bu kusurları gideren bazı özelliklere sahip olan haber sahih
li-gayrihî; eğer bu kusurları gideren bir özellik yoksa hasen li-zâtihîdir.
İsnad yönünden tevakkuf edilen hadiste kabul tarafını tercih ettiren bir karine
bulunursa buna da hasen li-gayrihî denir. 356
İbn Hacer'in tarifinde hasen, esas itibariyle bazı kusurlar sebebiyle sahihten
bir mertebe aşağıda bulunan hadis olarak göze çarpmaktadır. Onun sahihin altında
sayılmasının sebebi, ravisinin zabt bakımından sahih hadis ravisi derecesinde
olmamasıdır. İbn Hacer'in bu tarifi hasenin en özlü ve makbul tarifi kabul
edilmiştir. Nitekim Takiyyuddin Ahmed eş-Şumunnî haseni “şaz ve mu'allel olmamak
şartiyle adalet sahibi ancak zabtı az, şu kadar ki rivayetinde teferrüd ettiği
hadisler münker sayılanlardan üstün bir mertebede bulunan ravinin muttasıl
olarak rivayet ettiği hadis” olarak tanımlamıştır. 357
es-Suyûtî ise “adalet sahibi ancak zabtı az ravinin şaz ve mu'allel olmayan
muttasıl rivayetine hasen denir” demiştir. Her iki alim de tariflerinde İbn
Hacer'e uymuşlardır.
Netice itibariyle değişik tarifleri yapılmış olan hasen, adalet şartını haiz
olmakla birlikte zabt yönünden sahih hadis ravileri derecesine çıkamayan ravinin
kesiksiz isnadla rivayet ettiği, şaz ve illetli olmayan hadislerdir. Aslında
hasen Ii-zâtihînin tarifi olan bu tarif, muahhar hadis usulü alimlerinin de
benimsedikleri hasen tarifi olmuştur.
Yukarıda da değinildiği gibi, hasen hadisler en çok Tirmizî'nin Sünen de denilen
el-Cami'inde bulunur. Aslında Sünen Tirmizî. hasen hadisler için asıl
mesabesinde kabul edilmiştir. Bazı şeyhlerinin ve Ahmed b. Hanbel ve Buhari gibi
şeyhlerinden bir tabaka önceki bazı alimlerin sözleri arasında hasen lafzına
rastlanırsa da bu ıstılahı yerleştiren ve çokça kullanan Tirmizidir. Tirmizî'nin
yanısıra ebu Davud, Nese'î, İbn Mâce ve ed-Dârekutnî de Sunenlerinde hasen
hadise yer vermişlerdir. Hasen hadisin en çok bulunduğu bir diğer kaynak da
el-Huseyn b. Mes'ud el-Ferrâ' el-Beğavî'nin Mesâbîhu's-Sunne isimli kitabıdır,
el-Beğavî bu eserinde topladığı hadisleri sıhâh ve hisân başlıkları altında iki
kısımda vermiştir. Sıhâh başlığı altında verdikleri Buhârî ve Müslim'in gerek
ittifakla gerekse münferiden rivayet ettikleri; hisân başlığıyla verdikleri ise
Ebu Davud, Tirmizî ve öteki içinde hasen hadis bulunan kitaplardan
naklettikleridir. (Bk. Hisân).
Hasen hadise örnek:
Behz b. Hakîm'in babası vasıtasiyle dedesinden rivayet ettiğine göre o şöyle
demiştir:
“Ya Resulallah! Dedim; (en çok) kime iyilik edeyim? (Hz. Peygamber (s.a.s)
“Anana” buyurdu.
“Sonra kime?” dedim;
“Anana” dedi.
“Sonra kime” diye sordum; Yine:
“Anana” cevabını verdi.
“Daha sonra kime” dedim,
“Sonra babana, sonra da derece derece akrabalarına” buyurdu.”358
Bu hadis, Tirmizi'ye göre hasendir; zira ravisi Behz b. Hakîm, cerh ve ta'dil
âlimlerine göre sika olmakla birlikte Şu'be tarafından tenkid edilmiştir. İbn
Hibbân'a göre hadisleri sahihlikten düşmüştür. Hıfz bakımından da sahih hadis
ravileri ayarında değildir. 359
Hasen hadisler, yukarıda İbnu's-Salâh ve İbn Hacer'in tariflerinde söz konusu
edildiği gibi, hasen li-zâtihî (veya li-aynihî) ve hasen li-gayrihî olmak üzere
iki kısma ayrılırlar. Herbiri hakkında fazla bilgi almak için özel maddelerine
bakılabilir.
Sıhhat bakımından sahihten aşağı bir mertebede bulunan hasen, dînî konularda
delil olma açısından sahih gibidir. Hatta bazı alimlere göre rivayet tarîki çok
olursa sahih bile sayılır. Nitekim Tirmizî, Ebu Davud, el-Hâkim, İbn Hibbân ve
İbn Huzeyme gibi hadis alimleri, sahih hadisleri toplamak üzere tasnif ettikleri
kitaplarına hasen hadisleri almakta bir mahzur görmemişlerdir. Bu alimler, her
ne kadar hasen hadisleri kitaplarına almışlarsa da yine de onun sahih hadisle
bir olmadığı, ondan aşağı seviyede bulunduğu görüşündedirler.
Hasen hadislerin ancak rivayet tankları çoğaldığı takdirde sıhhatine
hükmedilebilmesi, ravilerin zabt yönünden sahih hadis ravilerinden aşağı
mertebede olduklarındandır. Her biri yalnız başına kalsa hüccet olamıyacak iki
tariktan gelen bir hadisi dinî bir konuda hüccet olarak almakta yadırganacak bir
taraf yoktur. Nasıl ki başka vecihten müsned olarak gelen yahut o kuvvette bir
diğer mürsel hadisle kuvvet kazanmış mürsel hadis bazı alimlere göre dini
meselelerde delil kabul edilir. İki tarîktan gelen hasen de öyledir.360
Hasen-Garîb:
Maddesinde de görüldüğü gibi, el-Câmi’ isimli kitabında hasen terimini ilk defa
bir hadis çeşidi olarak kullanan Tirmizî, bazen hasen terimiyle birlikte bir
başka terimi daha kullanır. Hasen-Garib birleşik terimi bunlardandır.
Tirmizî, el-Câmi'inde kullandığı ıstılahların hasen dışında hiçbiri hakkında
bilgi vermiş değildir. Bu yüzden hadis alimleri, onun hasen-garîb ıstılahının
manasını açıklamaya çalışmışlardır. Ancak ıstılahı kullananın maksadı hakkında
ihtimaller üzerinde durmaktan öte gidememişlerdir. Bu yüzden aralarında
tartışmalar olmuştur.
İslâm âlimlerinin hasen-garîb birleşik ıstılahının manasını açıklamak üzere
söylediklerine geçmeden önce bu tabiri kullanış şeklini misal üzerinde görmek
yerinde olacaktır:
“... İbn Abbas (r.anhuma) dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Hz.
Peygamber (s.a.s) “İki göze Cehennem ateşi asla dokunmaz. Biri Allah korkusuyla
ağlayan göz, diğeri Allah yolunda (şuurlarda) nöbet bekleyen göz” buyurdu.
Ebu İsa dedi ki: İbn Abbas'ın hadisi hasen-garib bir hadistir. 361
Tirmizî'nin hasen-garib terimiyle kasdettiği mananın açıklamasına gelince,
Takiyyuddin Ahmed b. Abdilhalîm b. Teymiye bir fetvasında Tirmizî'ye bazı
yerleşmemiş ıstılahları kullanmasından dolayı ta'n edenlerin, söylediklerinden
çoğunu ne maksatla söylediklerini bilmeyenler olduklarına işaret ettikten sonra
şöyle demiştir: “hadisciler bazen “haze'l-hadîsu garîbun” derler. Bu ifade
“hadis bu vecihten garibtir” demektir. Hatta bazen bunu kendileri açıklayarak
“bu vecihten garibtir” tabirini kendileri kullanırlar. Bu takdirde hadis,
muhaddisler nazarında tek tariktan gelen ma'ruf bir sahih hadistir. Şayet başka
tariktan da rivayet edilirse, metni sahih ve ma'ruf olsa bile öteki vecihten
garib sayılır. Buna göre Tirmizî bir hadis hakkında “hasenun garîbun” dediği
zaman bununla o hadisin o tariktan garib olduğunu kasdetmiştir. Ancak metnin
şevahidi vardır ve onlarla hasen cümlesinden olmuştur.” 362
İbn Teymiye bir başka yerde aynı konuda garîb hadisin yalnız bir rivayet
isnadiyle bilinen hadis; hasenin ise Tirmizî'ye göre iki yönden rivayet edilen
hadis olduğuna, ravileri arasında yalancılıkla itham edilmiş bir ravi
bulunmaması ile birlikte şaz olmaması gerektiğine işaret ettikten sonra ancak
demiştir; bazı kimseler, onun hasen ismini verdiği hadislerin bu tavsife
uymadığını söylemişlerdir. Meselâ hakkında hasen-garîb dediği hadisler
bunlardandır ve yalnız bir tek isnadla rivayet edilmişlerdir. Tirmizî bunlara da
hasen demiştir. O halde bunun izahı şöyle olmalıdır. Hadis, bir tek tâbi'îden
rivayet olunduğu için garib sayılır. Fakat bu tabi'iden iki yönden rivayet
edilince, tariklarının tabi'iden itibaren çoğalması sebebiyle hasen olur.
Aslında hadis garîbtir.”
Şu hale göre Tirmizî'nin bir hadis hakkında kullandığı hasen-garîb birleşik
ıstılahından maksat, İbn Teymiye'ye göre hadisin isnadının bir merhalesine kadar
garîb, o merhaleden itibaren de hasen oluşudur. ez-Zerkeşi'ye göre ise hadisin
metin yönünden hasen, isnad yönünden ise garib olmasıdır. 363
Hasen Li-Aynihî:
Bk. Hasen li-Zâtihî.
Hasen Ü-Gayrîhî:
Hasen hadisin kısımlarından biri olan hasen li-gayrihî İbnu's-Salâh'a göre
İsnadında ehliyeti tahakkuk etmemiş mestur ravi bulunan ancak bu mestur ravi
gaflet sahibi, rivayetlerinde fazlaca hata yapan kimse olmadığı gibi, hadiste
kasden yalan söylemek veya başka sebep yüzünden fiskla itham edilmeyen bir kimse
olan hadistir. Böyle bir hadis başka vecihlerden rivayet edilmekle kuvvet
kazanır. Şaz ve münker olmaktan kurtularak hasen li-gayrihî adını alır. 364
İbnu's-Salâh’ın bu tarifi, hasen li-gayrihiyi esas itibariyle ravisinin
zayıflığı yüzünden zayıf mertebesine düşen, ancak başka tariklardan rivayet
edilmekle kuvvet kazanıp hasen derecesine çıkan hadis olarak almaktadır. Buna
göre hadiste yalan söylemeyen, gaflet sahibi olmayan, rivayetlerinde aşın
şekilde hata yapmayan zayıf bir ravinin rivayet ettiği zayıf hadis, gerek
lafzan, gerekse manasiyle başka tariktan rivayet edildiği takdirde zayıf
olmaktan çıkar; hasen derecesine yükselir. Ancak buna kendiliğinden değil, başka
yönden rivayet edilme desteğiyle hasen olduğundan hasen li-gayrihî denir.
Bazı âlimler, zayıf hadisi destekleyen rivayetin o zayıf hadisi rivayet eden
ravinin şeyhinden veya onun şeyhlerinden birinden aynı lafızla yahut aynı manayı
veren değişik lafızlarla rivayet edilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Bununla
birlikte zayıflık sebebine irsal, tedlîs ve cehaleti de ekleyenler vardır.
Netice itibariyle ravisinin kusuru, irsal veya tedlis yapması yahutta cehalet
gibi sebeplerle zayıf addedilen bir hadis başka tanklardan lafzen veya na'nen
rivayet edildiğinde hasen li-zâtihi olur demek daha şümullü bir tariftir.
Meselâ, Ebu Sa'di'l-Hudrî demiştir ki: Yanımızda bir yetimin (emaneti bir
miktar) şarap vardı. (İçkiyi yasaklayan) Ma'ide Sûresi (nin 90. ayeti) nazil
olunca Hz. Peygamber (s.a.s)'e (bu şarabı ne yapacağımı) sordum ve “Yetim malı”
dedim. Hz. Peygamber (s.a.s)
“Olsun, dökün” dedi.”365
Bu hadisi Mücalid tarikinden rivayet eden Tirmizî sonunda hadise hasen hükmünü
vermiştir. Ravisi Mücalid zayıf bir ravidir. Bazı alimler onu rivayette yanılmak
ve çok hata yapmakla cerh etmişlerdir. Ne var ki, aynı hadis. Enes ve başka
sahabilerin rivayetleri olan birkaç değişik vecihten de varid olmuştur. Şu hale
göre zayıf ravinin rivayeti iken başka tanklardan rivayetle destek kazanarak
hasen li-gayrihî mertebesine yükselmiştir.
Yine Tirmizî, Huşeym tarikiyle şu hadisi rivayet etmiştir.
“... Hz. Peygamber (s.a) “Müslümanlara Cuma günü yıkanmaları haktır. Herbir
müslüman (Cuma günü) ailesinin güzel kokusundan sürünsün. Eğer bulamazsa onun
için güzel koku sudur.” buyurmuştur.” 366
İsnadında inkıta olması dolayısiyle zayıf sayılan bir hadis, aynı şekilde başka
vecihten rivayet edilerek desteklenirse yine hasen li-gayrihi itibar edilir.
Bunun misalini de Tirmizî'nin şu hadisi teşkil eder:
“... Hz. Peygamber (s.a.s) Abbas hakkında Hz. Ömer'e “bir kimsenin amcası,
babası gibidir” buyurdu. Hz. Ömer daha Önce Hz. Peygamber (s.a.s)'e Hz. Abbasin
zekâtı konusunu açmıştı.”367
Tirmizî'nin hasen-sahih dediği bu hadis, ravisi Ebu'l-Buhturî (Sa'id b.
Fîrûz)'un Hz. Ali'den rivayetinin olmaması sebebiyle munkatı'dır ve zayıftır.
Aynı konuda
Bureyde ve başka sahabîlerden rivayet edilen şahit hadisler vardır. Bu yüzden bu
hadis hasen li-gayrihî sayılmıştır.
Bununla birlikte bir hadisin ravisi, çok hata yapmak, yalancılık ithamına maruz
kalmak, yahutta herhangi bir sebepten dolayı fışkı zahir olmak yüzünden ta'n
edilerek zayıf duruma düşerse rivayeti ne kadar benzeri rivayetlerle
desteklenirse desteklensin, zayıf olarak kalır. Bunun misalini de şu hadis
teşkil eder:
“... Ümmetimin dini işlerine dair kırk hadis belleyeni Allah, Kıyamet günü
fakihler ve âlimler zümresinde haşreder.”368
Kırk hadis mecmu'alarının derlenmesinde başlıca amil olduğu şüphesiz olan bu
hadis birçok sahabîden rivayet edilmiştir, dolayısiyle bir hayli tariki vardır.
Ancak bu tankların hiçbiri kadih illetten kurtulmamıştır. Bu yüzden de zayıf
olarak kalmıştır.
Hasen Li-Zâtihî:
Hasen li-aynihî de denir. Hasen hadisin kısımlarından biridir.
İbnu's-Salâh'a göre emanet ve sıdkla meşhur olmakla birlikte hıfz ve itkan
yönünden daha aşağı mertebede olduklarından sahih hadis ricali mertebesine
çıkamayan, ancak tek başlarına rivayet ettikleri hadisler münker addedilen
ravilerden üstün olan ravilerin rivayet ettikleri şaz, münker ve mu'allel
olmayan hadislerdir. 369
İbn Haceri’l-Askalânî'ye göre ise hasen li-zâtihî hadis, adaletli olmakla
birlikte zabtı hafif yani az olan ravinin muttasıl senedle rivayet ettiği şaz ve
illetten ari olan hadistir. 370
İbn Hacer'in bu tarifi, hasen li-zâtihî hadisi sahihten farklı yönüyle
almaktadır, nitekim tarifte “sahih haberin şartlarından yalnızca “zabt” şartı
hafif olur yani azalırsa bu habere hasen li-zâtihî denir denilerek sıhhat
şartlarından zabtın hafif olması halinde hadisin sahihlikten düşeceği ve hasen
li-zâtihî olacağı söylenmiştir. Şu hale göre hasen li-zâtihi ile sahih
arasındaki fark yalnızca ilkinin ravisinin zabt vasfının azlığıdır. Bu manada
hasen li-zâtihiye şu hadis misal verilebilir:
“... Hz. Peygamber (s.a.s) “Ümmetime zorluk vereceğini bilmeseydim her namazda
misvak kullanmalarını emrederdim” buyurmuştur.” 371
Hadisin ravilerinden Muhammed b. Amr b. Alkame sadâkatle meşhur olmakla beraber
itkan sahibi değildir. Hatta bazı cerh ve ta'dil alimleri tarafından sû'ul-hıfz
(kötü ezberleme) yüzünden tenkit edilmiş ve zayıf sayılmıştır. Ravisi Muhammed
b. Amr'ın zabtının az oluşu yüzünden bu tariktan gelen rivayet hasen li-zâtîhî
addedilmiştir.
Hasen li-zâtihî hadis, başka tariklarla rivayet edilerek kuvvet kazanması
halinde sahih li-gayrihî derecesine yükselir.
Hasen-Sahih:
Başta Tirmizî olmak üzere bazı muhaddisler bir hadis hakkında bazen “hazâ
hadîsim hasenun sahih” (Bu, hasen sahih bir hadistir) diyerek hasen ve sahih
hükümlerini bir arada kullanırlar. Aslmda bir hadis sıhhat bakımından ya sahih
ya da hasen mertebelerinden birinde bulunur. Böyle olduğu halde iki terimin aynı
hadisi değerlendirmede bir arada kullanılışı akla ister istemez şöyle bir soru
getirir: Bir hadis ya hasendir; ya da sahih. Öyle iken nasıl hem sahih hem de
hasen olabilir. Birbirinden farklı iki hüküm nasıl olur da bir hadis için bir
arada kullanılabilir? Bir hadisin sıhhat mertebesini belirtirken hasen ve sahih
hükümlerini birlikte kullanan muhaddisler, bununla neyi kasdettiklerini veya
tabirin delâlet ettiği manayı açıklamadıklarından konu muğlak kalmıştır. Her ne
kadar söz konusu iki terimin bir arada kullanıldıklarında neye delalet
ettiklerini açıklayanlar olmuş; hatta aralarında münakaşalar edilmişe de
birbirinden farklı açıklamalar yüzünden konu tam manasıyla açıklığa kavuşmuş
değildir.
İbnu's-Salâh'a göre Tirmizî ve diğer bazı muhaddislerin bir hadis hakkında
hasen-sahih demeleri karışıktır; zira hasen, sahihten daha aşağı mertebededir.
İkisinin arasım bir hadiste birleştirmek, hasenin sahihe nazaran daha aşağı
mertebede bulunmasının nefy ve isbatını birleştirmektir. Bu konunun izahı
şöyledir: Hasen - Sahîh birleşik terimi isnada aittir. Bir hadis, biri hasen
diğeri sahih iki isnadla rivayet edildiği zaman o hadisin isnadlardan birbirine
nisbetle hasen; diğerine nisbetle sahih olduğunu söylemek ve o hadis hakkında
hasen-sahih demek doğru olur. Bununla birlikte tabirde kullanılan hasen lafzı
ile ıstılah manasının değil lügat manasının kastedildiğini, bununla hadisin
beğenilen ve yadırganmayan bir sahih hadis olduğunun belirtildiğini ileri
sürenler de vardır. Bu izah da yabana atılamaz. 372
İbnu's-Salâh’ın bu açıklamasına itiraz eden İbn Dakîki'1-İyd, onun birinci
hasen-sahih tabirinin isnada raci olması görüşünün yerinde olmadığını
söylemiştir. Ona göre hakkında hasen-sahih hükmü verilen birçok hadis vardır ki,
tek vecihten rivayet edilmiştir. Tirmizî'nin, (Bu, sadece bu vecihten bildiğimiz
hasen-sahih bir hadistir); veya, (Bunu sadece falancanın hadisi olarak
biliyoruz) dediği hadislerin çoğu öyledir.
İbnu's-Salâh'ın ikinci hasen-sahih tabirindeki hasen lafzının sözlük manasıyla
kullanıldığı yolundaki açıklaması da isabetli değildir. Zira hasen lafzını
ıstılah manasında değil, sözlük manasına alınca lafız yönünden gönlün yattığı
mevzu hadisi de hasen saymak gerekir. Kaldı ki, hadis ehlinden hiç kimse hasen
lafzını sözlük manasında kullanmış değildir.
Daha sonra kendi görüşünü açıklayan İbn Dakîki'l-İyd şunları söylemiştir:
“Hasende sahihten daha aşağı mertebede olma kaydı şart değildir. Hasen hadisin
sahihten aşağı mertebede olması hakikati ve zatı bakımından değil, ihtisar kaydı
sebebiyledir. Ayrıca ravilerin rivayetlerinin kabulünü gerektiren birtakım
sıfatlan vardır. Bu sıfatların da teyakkuz, hıfz ve itkan gibi dereceleri
bulunur. Bu derecelerin ise bir kısmı bir kısmının üzerindedir. Bir ravide sıdk
ve yalancılıktan uzak bulunmak gibi daha aşağı mertebede bulunan bazı sıfatların
var oluşu hıfz ve itkan gibi daha üstün sifatlann bulunmasına engel teşkil
etmez. Nasıl ki bir ravide hıfz ve sıdkın bir arada olması gibi çok yüksek
sıfatlann bulunması, daha aşağı derecedeki sıfatların bulunmaması demek
değildir. Şu hale göre bu konuda ravisinde sıdk gibi nisbeten aşağı mertebede
bulunan bir özelliğin bulunuşu göz önünde tutulursa hadise hasen; hıfz ve itkan
gibi üstün vasıfların bulunuşu dikkate alınırsa sahih demek doğru olur. Bu
takdirde her sahih hadisin hasen olması gerekir. Muhaddislerin “hazâ hadîsun
hasen” tabirlerinin sahih hadisler hakkında varid oluşu da bunu gösterir.373
İbn Dakîki'l-İyd'in bu açıklamaları konuya açıklık getirmesi bir yana daha
sonraki hasen-sahih tabirini izah edenlere de ışık tutmuştur. Onun bilhassa
İbnu's-Salâh'ın, tabirin isnada raci olması açıklamasına itirazı tek isnadla
rivayet edilen hadisler için yerinde bir açıklama sayılmıştır. Nasıl olmasın ki,
Tirmizî, el-Alâ b. Abdirrahman-Babası tarikiyle Ebu Hureyre'den, “Şa'ban ayının
yansı kaldığında artık (tutmakta olduğunuz başlanmış orucunuz müstesna) oruç
tutmayınız” hadisini rivayet etmiş, arkasından “Bu hasen-sahih bir hadistir. Bu
lafızla ancak bu vecihten bilinir” demiştir.374 Halbuki bu hadisin bundan başka
isnadı yoktur. Öyle iken hasen-sahih tabirinin isnadı tek olan hadis için bir
vecihten sahih, bir vecihten hasen olarak rivayet edilmiştir şeklinde izah
edilmesi doğru düşmez.
el-Irâkî de bu konuda İbn Dakîki'l-İyd'e katılmış ve “muhaddisler demiştir;
yerine göre zayıf bir hadisin de hasen olduğunu söylemişlerdir. Bu sözleriyle
hasenin terim olarak taşıdığı manayı kasdetmeyip hadis lafızlarının güzelliğini
ifade etmek istemişlerdir. Nitekim İbn Abdilberri'l-Kurtubî, Beyânu Adâbi'1-İlm
adlı eserinde 375
“İlim öğreniniz; çünkü Allah (rızası) için ilim öğrenmek Allah korkusuyla
birdir. İlim istemek ibadet; müzakeresi teşbih mesabesindedir. İlim aramak
cihat; bilmeyenlere öğretmek sadakadır..,” diye başlayan uzun rivayeti
naklettikten sonra, “Çok güzel bir hadistir. Lakin sahih bir isnadı yoktur”
demiştir.376 İbn Abdilberr bu rivayet hakkındaki hükmünü bildirirken hasen
lafzını kullanmış ve bu lafızla sırf lafzının güzel olduğunu belirtmiştir. Başka
türlü de olamaz; zira söz konusu rivayet Musa b. Muhammed el-Belkâvî'nin,
Abdurrahim b. Zeyd el-Ammî'den rivayetidir. el-Belkâvî, Ebu Zur'a ve Ebu
Hâtim'in yalancılıkla, İbn Hibbân ve el-Ukaylî'nin hadis uydurmakla itham
ettiği, rivayetlerine itibar edilmeyecek mat'un biridir.377 Bu hadisi de onun
uydurduğu açıktır. Ayrıca Abdurrahîm b. Zeyd el-Ammî metrûku'l-hadîstir.378
Diğer taraftan Umeyye b. Hâlid'den şöyle bir haber varid olmuştur: “Şu'be'ye,
“hasenu'l-hadîs olduğu halde Abdulmelik b. Ebî Süleyman'ı bırakıyor; Muhammed b.
Ubeydillah el-Arzamî'den rivayette bulunuyorsun” dedim; “hadislerinin
güzelliğinden kaçıyorum” cevabını verdi.” 379
Görüldüğü gibi İbnu's-Salâh’ın hasen-sahih tabirinin delâlet ettiği manayı
açıklarken bahsettiği hasenin sözlük manasına alınabileceği ihtimali de varid
görülmemiştir.
İbn Kesîr lakabiyle meşhur İsmail b, Umer el-Kureşî, bazı alimlerin hasen-sahih
tabirini, metin itibariyle hasen, isnad itibariyle sahih manasıyla
açıkladıklarını kaydettikten sonra şöyle demiştir: “Bunu söyleyenler Sıfâtu
Cehennem, hudûd, kısas ve diğer bazı konulardaki hadislere göre söylemişlerdir.
Bana kalırsa bu tabir, hasen hadise sıhhat hükmü verilmesidir. Buna göre
hakkında hasen - sahih denilen hadis, bu hükmü veren muhaddisin nazarında
hasenden yüksek, sahihten aşağı derecededir. Böylece muhaddisin bir hadis
hakkında verdiği sıhhat hükmü kendine göre sıhhatle birlikte verdiği hasen
hükmünden daha kuvvetli olur.380 Tâhiru'l-Cezâ'irî'nin naklettiğine göre
müellifiniz bir başka yerde konunun aslında yersiz olduğunu söylemiştir. Ona
göre hasen ve sahih hükümlerinin bir hadiste birleşmesi, sahihle hasen arasında
bir orta mertebe teşkil eder. Buna göre burada üç mertebe söz konusudur:
Birincisi, en yüksek mertebe olan sahih; ikincisi, en aşağı mertebe olan hasen;
üçüncüsü, her iki hükmün bir arada olduğu hasen-sahih mertebesi. Bu hale göre
hakkında hasen-sahih denilen hadis, hasenden yüksek, sahihden aşağı
mertebededir. 381
Hasen-sahih tabirinin manası hakkında ileri sürülen bu görüşlerden en fazla
tenkit edileni İbn Kesir'in bu görüşü olmuştur. Nitekim Irâki, onu delil olmayan
bir iddia, Tirmizi'nin kasdettiği manâdan oldukça uzak bir görüş olarak
nitelemiştir.382 Aynı şekilde ez-Zerkeşî ile İbn Hacer de İbn Kesir'e itiraz
ederek “bu üçüncü kısmın isbatı gerekir. Aynı görüşe sahip başka kimse de
yoktur” demişlerdir. ez-Zerkeşî Ayrıca “Bu, demiştir; muhaddislerin bu konudaki
icma’ına ters düşmüştür. Sonra böyle bir görüşün doğru kabul edilmesi,
Tirmizî'nin kitabında, “hazâ sahîhun” tabirini az kullanması yüzünden, çok az
sahih hadis bulunmasını gerektirir. Oysa onun sahih-hasen dediği hadislerin çoğu
Buhari ve Müslim'in kitaplarında mevcuttur.” 383
Bunun arkasından el-Cezerî'nin aynı konudaki “Tirmizî, bir hadis hakkında
hasen-sahih demişse bununla sıhhat ve hüsnü birleştirmiş demektir. Bu takdirde
manaca sahihin altında olur” açıklamasını nakleden ez-Zerkeşî, kendi görüşünü
şöyle açıklamıştır: “Tirmizi'nin hasen-sahih tabirini böyle hususi bir tarzda
kullanmaktaki maksadı, ihtimal, teradüf yani mana birliğidir. Tabirin az
kullanılması onun caiz olduğuna delildir. Nitekim bazı alimler aynı tabiri,
haseni sahihe dahil addedenlerin görüşüne göre, haseni sıhhatle tavsif ettikleri
yerde kullanmışlardır.
Tirmizî'nin hasen-sahih tabiriyle her iki kelimenin iki hale ve iki zamana göre
delâlet ettikleri gerçek manalarını ifade etmek istemesi de imkan dahilindedir.
Şöyle ki, onun bir hadisi bir şeyhten bir kere mestur yahut sıdk ve emanetle
meşhur olduğu sırada; bir kere de aynı Şeyhin hali adalet derecesine yükselmiş
sayıldığı zaman işitmiş olması mümkündür. Böylece o iki zamanda iki ayn vasıf
taşıyan şeyhinden biri önce, biri sonra ike kere rivayet ettiği hadisi ondan
gelen tek isnadda birleştirmiş olur. Nitekim onun bir hadisi aynı Şeyhten
defalarca işittiği birçok kimseden rivayet edilmiştir. Uzak da olsa bu ihtimal
bu konuda söylenenlerin gerçeğe en yakın olanıdır.
Bununla beraber Tirmizî'nin hasen-sahih tabiriyle hadis hakkında kendi hasen
içtihadı ile başkasının sahih içtihadını veya aksini ifade etmiş olması da
mümkündür. Böylece hasen-sahih hükümleri iki görüşü birleştirmiş olmaktadır.”
384
Hasen-sahih tabirinin delâlet ettiği mana hakkında en güzel açıklamayı İbn Hacer
yapmıştır. Ona göre hasen ve sahih vasıfları bir hadis hakkında bir arada
kullanılmışsa bu müctehidin ravi hakkındaki tereddüdü dolayısiyledir. Bu
tereddüt ravinin bu rivayette teferrüd etmesi halinde görülür. Hadis imamlarının
bir ravinin hali üzerinde tereddüt etmeleri, müctehidin onu iki vasıftan biri
ile tavsif etmesine imkan vermez. Bu takdirde hadisi bazılarına göre hasen,
bazılarına göre de sahih olduğu söylenir. Ancak burada hasenun ev sahîhun demek
gerekirken tereddüde delâlet eden “ev” edatı kaldırılır. Buna göre hakkında
hasenun ev sahihun denilen hadis, tereddütsüz olarak yalnız sahihun denilen
hadisten daha aşağı mertebededir; çünkü kesin ifade, tereddütle ifadeden daha
kuvvetlidir.
Hadisin iki isnadı bulunması halinde iki vasfın bir hadis hakkında birlikte
kullanılması ise biri hasen, diğeri sahih iki isnadı itibariyledir. Bu takdirde
hakkında hasen-sahih hükmü verilene nisbetle daha üstündür; çünkü isnadın
çokluğu hadisi kuvvetlendirir. 385
İbn Hacer'in bu açıklaması hasen-sahih tabirinin en tutarlı açıklaması sayılacak
niteliktedir. Bu açıklamaya göre hakkında hasen-sahih tabiri kullanılmış olan
hadisin isnadı tek ise bu ifade “hasenun ev sahîhun” demektir. Bu ise hadis
hakkında hüküm farkını ifade eder. Böyle bir hadis yalnızca sahih denilene
nisbetle daha aşağı derecededir. Hakkında hasen-sahih hükümleri bir arada
verilen hadisin birkaç isnadı varsa bu takdirde de bir isnadla hasen; bir arada
verilen hadisin birkaç isnadı varsa bu takdirde de bir isnadla hasen, bir başka
isnadla sahih olarak rivayet edilmiş demektir. Bu takdirde ise iki vasfı
taşıması ve isnadının fazla olması yüzünden hakkında sadece sahih hükmü
verilenden daha kuvvetli sayılır.
Hasen-Sahîh-Garîb:
Hasen hadisleri el-Câmi'u's-Sahîh adlı eserinde ilk defa bir hadis çeşidi olarak
kullanan Tirmizî, bazen hasen terimiyle birlikte bir, hatta yerine göre iki
terimi daha bir arada kullanır. Hasen-sahih-garib bölye birleşik bir terimdir ve
sık sık kullandığı hasen-sahih tabirine bir de hadisin garabet vasfını ifade
eden garîb teriminin eklenmesiyle meydana gelmiştir.
Garîb lafzının bazen sahihten önce de geldiği görülür. Diğer birleşik terimler
gibi bunun da onları ilk defa kullanan Tirmizî tarafından herhangi bir
açıklaması yapılmış değildir. Bu itibarla Tirmizî' nin hasen-sahih-garib
tabirinin delâlet ettiği manayı açıklamaya çalışmak başka alimlere düşmüştür.
Önce terimin kullanış şeklini misal üzerinde görmek yerinde olur.
“... Hz. Peygamber (s.a.s)'den “Cennette er-Reyyân denilen bir kapı vardır.
Kıyamet günü, oruç tutanlar o kapıya çağrılır. Cennete o kapıdan girerler. Artık
o kapıdan bir kere girdiler mi, ebediyen susuzluk nedir bilmezler” buyurduğu
rivayet edilmiştir.
Ebu İsa, “Bu, hasen-sahih-garîb bir hadistir” demiştir. 386
“... Bureyd b. Ebî Meryem'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
“Cuma namazına giderken Abâye b. Rifâ'a b. Rafi arkamdan yetişti ve “müjdeler
olsun, dedi; şu attığın adımlar Allah yolunda atılmaktadır. Ebu Abs'ın Hz.
peygamber (s.a.s)'in şu sözlerini işittim dediğini bizzat ağzından duydum:
“Allah yolunda tozlanan ayaklara Cehennem ateşi haramdır.”
Ebu İsa “Bu hasen-garib-sahih bir hadistir” dedi.” 387
İster ilk misaldeki, ister ikincideki şekilde kullanılmış olsun, hasen-sahih
terimlerine garib vasfının eklenmesiyle meydana gelen birleşik hasen-sahih-garîb
teriminin manasını İbn Teymiye şöyle açıklamaya çalışmıştır:
“Sahih-hasen-garîb terimlerinin bir hadiste birleşmesi şöyledir: Hadis, bazen
sahih-garib bir isnadla rivayet edilmiş olabilir. Sonra aynı hadis, isnadın üst
tarafında bulunan bir raviden biri sahih iki tariktan rivayet edilir ve
sahih-garîb-hasen olur; zira hasen, tarîki fazla olan ve itham edilmiş ravisi
bulunmayan hadistir. Her iki tarikdan sahih olsa öyle hadise sadece sahih denir.
Şayet iki tariktan birinin sıhhati belli olmazsa o takdirde sıhhati kesin
olmayan tariktan hasen olmuş demektir.
Şöyle de olabilir: Hadis bazen garîbu'l-isnâd olur. Yalnız tek vecihten bilinir.
Eğer o garîb vecihten hadis sahih olursa hükmü sahih- garîbdir. Böyle bir
hadisin metni iki vecihten rivayet edilmekle hasen mertebesini alabilir. Bunun
içindir ki muhaddis, bu konuda fulan ve fulanın rivayetleri vardır der ve bu
sözüyle hadisin manasına uyan ve onu hasen kılan sevahidi olduğunu ifade etmiş
bulunur. İsnadı garîb olmakla beraber hadise sahih denilmişse o hadis ancak
garîb tariktan sahih olarak sabit, hasen tarikdan rivayet edilmiş demektir. Aynı
hadiste sıhhat ve hüsn vasıfları böylece birleşmiş ve garîb isnadla rivayet
edilen vecihten garib olmuş olur.” 388
Görüldüğü gibi, İbn Teymiye'nin açıklaması konuya kesin bir yorum getirmemekte,
ihtimaller üzerinde durmaktadır. Bu da daha çok tabirleri kullananın ne manada
kullandığına dair herhangi bir açıklama yapmamış olmasından kaynaklanmaktadır.
Hasenu'l-Hadîs:
Sözlük itibariyle “hadisleri güzel” manasına gelen bu tabir ta'dil
lafızlarındandır. İbn Ebî Hatim'in tasnifinde ta'dil lafızlarının üçüncü
mertebesine delâlet eden şeyhlin lafzına el-Irakî ve ona tabi olarak
es-Suyûtî'nin ekledikleri lafızlar arasında yer alır.
İbn Ebî Hâtim'e göre şeyhim lafzıyla adaletine hükmedilmiş ravinin hadisleri
yazılır. İtibar için gözden geçirilirse de mertebe itibariyle diğer iki derecede
bulunan lafızlardan biriyle ta'dil edilen raviden daha aşağı mertebededir. Aynı
şey hasenu'l-hadis denilen ravi için de geçerlidir.
Hasenu’l-İsnâd:
Hadîsun hasenu'l-İsnâd tabirinin kısaltılmış şeklidir. Muhaddislerin bir hadisin
isnad yönünden hasen olduğunu belirtmek üzere kullandıkları tabirdir.
Muhaddisler, bir hadis hakkında bazen yalnızca hasen hükmü verirler. Bazen de
hazâ hadîsun hasenu'l-isnad” (bu, isnadı hasen olan bir hadistir) gibi bir tabir
kullanarak hasen hükmünü isnada hasrederler. Bu takdirde haliyle farklı bir
durumu ifade etmiş olurlar; zira bir hadis hakkında hasen hükmü verdiklerinde o
hadisin gerek isnad, gerekse metin yönünden hasen olduğunu ifade etmişlerdir.
Hasenu'l-isnâd dediklerinde ise hadisin senedi hasen olmakla birlikte metninde
şuzûz veya illet gibi onu hasen derecesinden aşağı düşüren bir kusurun bulunma
ihtimalinden söz etmiş olurlar. Şu hale göre bir muhaddis her hangi bir hadisi
verdikten sonra onu hasenu'l-isnâd olarak nitelemişse bu onun sadece isnad
hakkında hasen hükmü verdiğini, metnin bu hükümden hariç olduğunu ifade etmiş
olur.
Bir diğer ihtimale göre muhaddis, hasenu'1-isnâd dediği hadisin isnadında sırf
kendisinin farkettiği değişik bir durum (nükte) görmüştür. Bunun için hadisi
isnadı hasen olarak nitelemiştir. Yoksa hadisin hem metin, hem de sened yönünden
hasen olduğuna kesin kanaat getirseydi bu tabiri zaten kullanmazdı.
Bununla birlikte es-Suyûtî'nin de aralarında bulunduğu bazı alimler, hadis
ilminde söz sahibi, görüşüne itibar edilen, hafız derecesine yükselmiş bir
muhaddisin hasenu'l-isnâd dediği hadisin hem metin hem de sened yönünden hasen
sayılabileceği görüşündedirler. Bunlara göre böyle bir alim hadisleri araştırma
konusunda otoritedir ve hasenu'l-isnâd hükmünü ancak hadisin metin ve senedini
etraflı bir şekilde tetkik ettikten sonra verir. 389
Şu halde bir hadis hakkında hadisciler tarafından hasenu'l-isnad hükmü
verilmişse bu, esas itibariyle senedin hasen olduğu manasına gelir. Metnin de
hasen olmasını gerektirmez; zira metnin de hasen olabilmesi şâz ve illetli
olmaması gerekir. Metninde şuzûz ve illet bulunan hadisler zayıf grubuna girer
ve hasenden daha aşağı mertebeye dahil olur.
Hayrun:
Bk. Hiyârun.
Hazâ Min Hadîsi:
“Bu benim hadislerimdendir” demektir. İzne bağlı olmayan munâvele (munâvele
mucerrede ani'l-İcâze) yoluyla rivayette şeyhin kullandığı eda sîgalarındandır.
Aynı yerde ve manada hazâ semâ'î eda lafzı da kullanılmıştır.
Hazâ Min Hadîsî Fervihî Annî:
“Şeyhin, icazete bağlı munâvele (munâvele mukterine bi'l-icâze) yoluyla
rivayette talebeye izin verdiğini açıklamak için kullandığı eda
lafizlarındandır.
Aynı yerde ve manada hazâ semâ'î fe'rvihî annî lafzı da kullanılmıştır.
Hazâ Semâ'î:
Bk. Hazâmin hadîsi.
Hazâ Semâ'î Fe'rvihî Annî:
Bk. Hazâ semâ'î fe'rvihî annî.
Hâzihî Rivayeti:
“Bu benim rivayetimdir” anlamındadır. Hadis şeyhinin hadislerini i'lâm metoduyla
rivayet ederken kullandığı eda lafizlarındandır.
Hıfz:
Sözlükte “ezberlemek ve muhafaza etmek” manalarına gelen hıfz, hadis usulünde
genellikle ravinin şeyhinden rivayet ettiği hadisleri güzelce ezberleyip
muhafaza ederek yeri geldiğinde eksiksiz ve fazlasız olarak kendi talebelerine
rivayet edebilme yeteneğine denir.
Hıfzı Kezâ:
“Hıfzettiğim şekil böyledir” manasına gelen bu ifade hadis rivayeti şartlarından
biriyle ilgilidir. Şöyle ki, bir şeyh kitabında ezberinin aksine bir metin
bulduğu zaman hadislerini kitabından ezberlemişse kitabındaki şekle göre rivayet
eder. Eğer şeyhinden ezberlemişse şüphelenmediği sürece hıfzını esas alır.
Bununla birlikte hıfzı ile
kitabındaki şekli birleştirerek “kitabımda böyle, hıfzım böyle” demesi uygun
olur. Hadisinde başkasına muhalefet ettiği takdirde “başkasının (veya fulanın)
rivayeti böyle, benim hıfzım böyle” diyerek açıklama yapması da uygun düşer.
390Buna göre muhaddis, bu gibi durumlarda başka şeyhlerin rivayetlerinden farklı
olan rivayetinin aslında ezberlediği şekilde olduğunu belirtmek üzere hıfzı keza
tabirini kullanır.
Hisân:
Hasen hadisler manasına hasenin çoğuludur. el-Ferrâ lakabiyle meşhur el-Huseyn
b. Mes'ûd el-Beğavî'nin Mesâbîhu's-Sunne adındaki muteber eserinde takip ettiği
metot icabı hasen hadisleri topladığı kısma bölüm başlığı olarak koyduğu tabir
demek daha doğru olan bir lafızdır.
Âlimlerimiz, eserine aldığı hadisleri konularına göre tertip ederek her konuya
giren hadisleri mine's-sıhâh ve mine'l-hisân başlıkları altında iki grupta
toplamıştır. “Mine's-Sıhâh” başlığı altında topladıkları hakkında sahih hükmü
verilenlerdir ve Buharı ve Müslim'in gerek ittifakla; gerekse herbirinin
münferid olarak rivayet ettikleri hadislerden seçilmiştir. “Mine'l-hisân”
başlığı altında verilenler ise Tirmizî, Ebu Davud ve Nese'î'den
naklettikleridir.
İbnu's-Salâh, el-Beğavî'nin, eserinde naklettiği hadisleri bu şekilde iki kısma
ayırarak az önce zikredilen başlıklar altında toplamasına, daha doğrusu,
es-Sahîhân'ın her ikisinden, yahut da sadece birisinden derlediği hadisleri
es-Sıhâh; Ebu Davud, Tirmizî ve benzeri sünen kitaplarından derlediklerine
el-hisân demiş olmasına karşı çıkarak sonucu tabirin hadiscilerce bilinmediğini
söylemiştir. Ona göre hasen hadisler sadece Ebu Davud, Tirmizî gibi
muhaddislerin kitaplarında naklettikleri hadislerden ibaret değildir. Bu
alimlerin kitapları hasen hadisleri olduğu gibi hasen dışında kalan başka
neviden hadisleri de ihtiva ederler. 391Buna göre el-Beğavî, eserinde el-hisân
tabirini kullanmakla hadisciler tarafından bilinmeyen bir ıstılah ortaya
atmıştır. Bununla hasen teriminde karışıklığa yol açmıştır.
en-Nevevî de İbnu's-Salâh'a katılmış ve sünen kitaplarında sahih, hasen ve
zayıf, hatta münker hadisler bulunduğunu ileri sürerek el-Beğavî'nin bunlardan
derlediği hadislerin hepsine el-Hisân demesinin doğru olmadığını söylemiştir.
392
Bazı âlimlerse el-Beğavi'yi savunmuşlar ve İbnu's-Salâh ile ona tâbi olan
en-Nevevî'nin itirazlarının yerinde olmadığını söylemişlerdir. Bunlara göre
Mesâbîhu's-Sunne musannifi, hisân tabiriyle hasen-garîb olan hadislerin
sahihlerini beyan etmiştir. Buna karşılık el-Irâkî, el-Beğavî'nin sünenlerden
derlediği hasen hadisleri “mine'l-hisân” başlığı altında toplamakla hiçbir zaman
sahih olanlarını beyan etmemiş, daha çok garîb olanlarını açıklamış olacağını
ileri sürerek itirazın yerinde olduğunu söylemiştir. Bununla beraber el-Irâkî'ye
göre el-Beğavî, dinî meselelerde delil olma bakımından sahih ile hasen arasında
hiçbir fark görmemiş olmalı ki, sünenlerden derlediği sahih hadisleri hasenlere
katarak el-hisân başlığı altında ayrı bir yerde toplamıştır.393
Bazı âlimler de el-Beğavî'nin bu yaptığının bir ıstılah olduğunu, ıstılahlar
konusunda ise münakaşa edilemiyeceğini iddia etmişlerdir. Nitekim et-Tebrizî,
el-Beğavî'ye itiraz ettikleri için İbnu's-Salâh ve en-Nevevî'ye hayret etmiştir.
İbn Hacer de İbnu's-Sâlah’ın, el-Beğavî'nin dört sünenden derlediği hadislere
hisân demekle, tabiri kendince ıstılah haline getirdiğini; böylece de her
hadisin sonunda “bunu ashabı Sünen tahric etmişlerdir” demesine hacet
kalmadığını anlatmak istediğim söylemiştir. Arkasından da “bu, demiştir; örfî
ıstılahta geçmeyen yeni bir terimdir.”394
Hiyârun:
Şer karşılığı olarak ayır- iyüik, halkın meyil ve rağbet ettiği nesne, mal gibi
manalara gelen. “hayr”in çoğuludur. Malın güzide ve kaliteli olanına denir.
395Hiyâru'ş-Şey' bir şeyin efdal ve tercih edileni manasınadır. Aynı kelime
şahıs için kullanıldığı zaman hayrı çok, bazı meziyetleri ve hasletleriyle üstün
hale gelmiş kişi kasdedilir.
Hadis ilminde el-Irâki'nin İbn Ebî Hatim tarafından ilk defa tasnif edilen
ta'dil lafızlarının ikinci mertebesine eklediği lafızlardandır. 396es-Sehâvi'ye
göre hayr lafzı da aynı mertebede yer alır. Bu lafzın ta'dîl lafızları arasında
yer alması faziletli bir müslüman olan Seyf b. Ubeydillah el-Cermî'ye
hayru'1-halk denilmesi sebebiyledir. 397
Kaide olarak ta'dilin İbn Ebî Hâtim'in tasnifine göre ikinci mertebesinde yer
alan lafızlardan birisiyle adaletine hükmedilmiş ravinin hadisleri yazılır ve
gözden geçirilir; zira İbnu's-Salâh'a ve ona tabi olan alimlere göre bu
mertebede bulunan lafızlar ravinin zabt vasfını bildirmezler. Öyle olunca o
grupta bulunan lafızlardan biriyle ta'dil edilmiş ravinin hadisleri, zabtının
anlaşılabilmesi için gözden geçirilir. Eğer bu gözden geçirme o ravinin
gerçekten dâbıt olduğuna hükmetmeye kafi gelmezse hadislerini itibara tabi
tutmaya ihtiyaç hasıl olur. 398Haliyle zabt hükmü itibardan sonra verilir.
Diğer taraftan hiyârun lafzını hadis imamlarından Abdurrahmân b. Mehdinin
şeyhinin ta'dilinde kullandığı meşhurdur, rivayete göre bir gün hadis rivayet
ederken “Haddesenâ Ebu Halde” demiştir, “sika mıdır?” diye sorulunca “Sadûktur,
me’ınûndur, hiyârdır. Sika olan Şu'be ile Sufyândır” cevabını vermiştir. 399
Sonuç olarak denilebilir ki, hiyârun lafzı bazı muhaddisler tarafından ta'dilin
ikinci mertebesinde yer alan diğer lafızlarla aynı derecede ta'dîle delalet
etmek üzere kullanılmıştır. Ancak onlar kadar fazla kullanılmış değildir.
Huddistu An Fulân:
“Falancadan naklen bana “tahdis olundu” manasına gelen ibhâm lafızlarmdandır.
Sika olan ravinin sika olan şeyhini isnadında ismiyle zikretmeyip ibhâm
etmesinde yani mübhem bırakmasında kullanılmıştır.
Huffâz:
Bk. Hafız.
Humâsî:
Bk. Humasiyyât
Humasiyyât:
Kelime olarak beşli manasına gelen “humâsî'nin çoğuludur. Tabir olarak ise son
ravisi ile Hz. Peygamber (s.a.s) arasında beş ravi olan âlî isnadlarla rivayet
edilen hadislere denilmiştir.
Kimi hadis âlimleri, böyle kendileri ile Hz. Peygamber arasında beş ravi bulunan
en âlî isnadlarıyla rivayet ettikleri hadisleri ayrı bir hadis cüzü halinde
toplamışlardır. Böyle kitaplara da humasiyyât adı verilmiştir, ed-Dârekutnî'nin
Süneninden seçme humâsî isnadla rivayet edilmiş hadisleri ihtiva eden cüz buna
misal verilebilir.400
Huve Ruknu'l-Kizb:
“Yalanın direğidir” manasına cerh lafızlarının en ağırlarındandır.
İbn Hacer'in cerh lafızlarının altıncı mertebesine eklediği lafızlar arasında
yer alan bu cerh lafzı, ravinin hadis vaz eden aşırı yalancı olduğunu ifade
eder. Haliyle böyle bir lafızla cerhedilen ravinin kendisi yalancı, hadisleri
yalan addedilir.
Hüccet:
Sözlükte delil ve burhana denir. Bir hakikati açığa çıkaran gerek aklî, gerek
naklî, gerek iknâ'î delile hüccet adı verilir.
Hadis Usulünde iki ayn yerde iki ayrı manaya kullanılır. Bunlardan birincisi,
ta'dil lafızlarındandır. Ta'dilin, İbn Ebî Hâtim'in tasnifine göre birinci, İbn
Hacer'inkine göre ikinci mertebesine delâlet eder. el-Hatibu'1-Bağdâdî, bu
mertebede yer alan lafızlar içinde en yüksek lafız olarak hücceti görmüştür.
Kaide olarak bu mertebede bulunan lafızlardan birisiyle adaletine hükmedilen
raviler, her bakımdan güvenilir kimselerdir. Başka suretle hataları açığa
çıkmadıkça rivayetleriyle gönül rahatlığı ile amel edilir.
İkincisi, muhaddislere verilen lakablardandır. Hafızdan bir derece yüksek
muhaddislere verilmiştir. Hüccet lakabiyle bilinen muhaddis, hadis ilimlerini
layıkiyle bilen, herkesin otorite olarak kabul edeceği bir mertebeye yükselmiş
olan alim demektir.
Bazı hadiscilere göre hüccet lakabı verilen hadis alimi üçyüz bin hadisi metin
ve senetleriyle hıfzetmiş, senedlere dahil ravilerin hayat hikayelerini, cerh ve
ta'dil noktasından hallerini bilen kimsedir. Ancak, işaret etmek gerekir ki bir
muhaddisin ne kadar hadis bildiğini kesin rakam ölçüsü içinde kestirmeye imkan
yoktur. Aynı şekilde hadis ravilerinin hayat hikayelerini, cerh ve ta'dil
açısından haklarında verilmiş hükümlere ne derece muttali olduğunu kestirmek çok
güçtür. Bu itibarla hüccet tabirinin delâlet ettiği manayı böyle bir rakamla
değil, alimin hadis ilminde ulaştığı pek yüksek bir mertebe olarak kabul etmek
daha uygun olur.
Hadis İlminde hüccet kabul edilen âlimlerden bazı isimler:
Hişâm b. Urve İbni'z-Zubeyr; Musedded b. Meserhed el. Basrî; Ebu
Nu'aymi'l-Curcânî.
Hükmen Merfû:
Merfu bahsinde etraflıca söz konusu edildiği gibi, isnadı Hz. Peygamber'e
(s.a.s) kadar ulaşan, ona isnad edilen söz, fiil ve takrirlerden ibaret bütün
hadislere merfû' denir. Hadislerdeki sözler, fiiller ve takrirlerin Hz.
Peygamber'e ait olduğu ya sahabinin ona isnad eden sözlerinden anlaşılır; ya da
onların Hz. Peygamber'e ait olduğuna hükmedilir. Açıkça isnad ederek değil de
hükmetmek yoluyla Hz. peygamber (s.a.s) 'e ait olduğu anlaşılan hadislere hükmen
nıerfû’ (merfû hükmen) adı verilir. Bir başka ifadeyle sahâbînin Hz. Peygambere
isnad etmeksizin söylediği, ancak isnadı sahâbîde son bulduğu halde konusu
itibariyle mevkuf olmayıp merfû' olan hadisler hükmen merfu kabul edilirler.
Bir hadisin hükmen merfu olduğu o hadisi rivayet eden sahabinin sözünden
anlaşılır. Şayet sahabi hadisini, kunna nekûlu keza (Bizler şöyle derdik); kunnâ
nef alu alâ ahdi'n-Nebî (Hz. Peygamber zamanında şöyle yapardık); umirna bi-keza
(şu onunla emrolunduk); Nuhînâ an keza (şundan menedildik); mine's-sunne keza
(şöyle yapmak sünnettendir) veya benzeri bir lafızla nakletmişse, yahutta kunna
nekûlu zemene'n-Nebiyyi (s.a.s), (biz Hz. Peygamber (s.a.s) zamanında şöyle
derdik); kunna nef alu alâ ahdi Resûlîllah (s.a.s) (Biz Hz. Peygamber (s.a.s)'in
hayatta olduğu dönemde şöyle yapardık) gibi ifadelerle rivayet ederse o hadis
hükmen merfû sayılır.
Sahabî tarafından Hz. Peygamber (s.a.s)'e isnad edilerek değil de bu ve benzeri
ifadelerle nakledilen hadislerin hükmen merfû sayılmaları, Hz. Peygamber henüz
hayatta iken sahabîlerin ona sormadan kendiliklerinden bir iş yapmalarının akla
uzak olmasındandır. Tarihen sabittir ki sahabîler, müslüman olduktan sonra eski
yaşayılarını bırakarak tamamen Kurrân-ı Kerim ve Hz. Peygamber'in sünneti
doğrultusunda islamî bir hayat yaşamaya başlamışlardır.
Bunun yanısıra dine uygun olup olmadığını Hz. Peygamber'e danışmadan bir işi
yaptıkları görülmemiştir. Bilhassa itikad, ibadet esaslarını kendi
ictihadlarıyle kesdirerek uygulamalarına imkân yoktur. Bu durumda Hz. Peygamber
sağken sahabîlerin yaptıkları işlerin onun bilgisi ahtnda veya öğrettiği şekilde
işlenmiş olması gerekir. Dahası, bir sahabî “şununla emrolunduk, şundan
menedildik” demişse emreden de men eden de Hz. Peygamberdir. Onlara bu emri
veren ya da yasağı koyan bir başka merci olamaz. Yine bir sahabî “şu şey
sünnettir” demişse o şeyin Hz. Peygamber tarafından işlendiğini veya takrir
yoluyla beğenildiğini ifade etmiştir. Şu hale göre sahabîlerin kendi
ictihadlarıyla yapmalarına imkanı olmayan işleri Hz. Peygamberden öğrendikleri
şekilde yaptıklarına hükmedilerek böyle işlere hükmen merfû tabir edilmiştir.
Burada bir soru akla gelebilir. Acaba sahabîlerin hangi söz ve fiilleri hükmen
merfûdur; hangileri değildir; mevkuftur? Hükmen merfû bir hadisi mevkuftan
ayıracak ölçü nedir? Hükmen merfû ile mevkufun hudutlarını ayrı ayrı açıklığa
kavuşturacak şöyle bir ölçü getirilmiştir: Sahabîlerin ictihadî olmayan,
kendiliklerinden söylemeleri veya yapmaları imkânı da bulunmayan işlerle ibadet
konusunda söyledikleri veya yaptıkları hükmen merfûdur. Kendiliklerinden
bildirdikleri bir görüş, şahsî kanaat veya herhangi bir dinî konuda verdikleri
fetvalar ise mevkuftur. Söz gelişi Kur'ân-ı Kerim ayetlerinin nüzul sebebim
gösteren sahabî rivayeti hükmen merfûdur; çünkü olayda sahâbînin dahli yoktur.
Oysa bir ayetin nüzul sebebi hakkındaki rivayet arasında o ayetin manası yahut
tefsirine dair bir şeyler söylemişse bu, mevkuftur. Şu da var ki sahabîlerin
sure veya ayetin iniş sebebine dair söyledikleri en azından mana yönünden aşağı
yukarı aynı olduğu halde tefsirine dair söyledikleri bazen oldukça farklıdır. Bu
fark, sahabîlerin şahsî görüş, kanaat ve bilgi farkından ileri gelmektedir.
Böyle oluşu bile Kur'ân-ı Kerim ayetlerinin sebebi nüzulleri hakkındaki sahabî
sözlerini hükmen merfû, bunun yanısıra tefsirine dair söylediklerinin mevkuf
sayılması için yeterli sebeptir.