12- KASDEN ADAM ÖLDÜRME VE KISAS
Mezheb İmamlarının İstidlal ve İhticacları
Kafire Karşılık Müslüman, Köleye Karşılık Hür Öldürülür
Mü?
Hadislerin Işığında Mezheb İmamlarının Görüş ve
İstidlalleri
Konuyla İlgili Diğer Hadisler ve Rivayetler
Katile Yardımcı Olmak Kısası veya Diyeti Gerektirir Mi?
Müctehidlerin ve Diğer İlim Adamlarının Görüş ve
İstidlalleri
Mezheb İmamlarının Görüş ve İstidlalleri
Kapalı Bulunan Kapı ve Pencerenin Delik ve Açık Yerinden
İçerdekileri Gözetlemek Haramdır
Müctehidlerin Görüş ve İstidlalleri
Cinayette Açılan Yaranın Ağzı Kapanmadan Kısasa
Başvurulmaz
Mezheb İmamlarının Görüş ve İstidlalleri
Kısastan Vazgeçip Affetmek ve Bu Hususta Şefaatçi Olmak
Kan Hakkı, Erkek ve Kadın Bütün Varislerin Hakkıdır
Mezheb İmamlarının Görüş ve İstidlalleri
Kısasın Sübutu Ya Katilin İkrarı Veyahut İki Adamın
Şehadetiyle Gerçekleşir
Mezheb İmamlarının İstidlalleri
Müctehidlerin Görüş, İstidlal ve İhticacları
Kısas ve Hudud Harem’de Uygulanır mı?
Adam Öldürmenin Ağır Suç Olmasu ve Katilin Tevbesi
Hadislerden Anlaşılan Hükümler
İki müslümanın Vuruşması ve İntiharb Olayı
Müctehid İmamların İstidlal ve İhticacları
Zimmi (Gayr-i Müslim Sayılan Yahudi ve Hıristiyan
Vatandaş) ın Diyeti
Bu Konuda Mezheblerin Görüş ve İstinbatları
Kadının Can ve Azasına Taalluk Eden Diyet
Bu Konuda Mezheb İmamlarının Görüş ve Îctihadları
Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal ve İhticacları
Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal ve Îhticacları
Kitab Ehlinden Olan Evli Kimse Zina Ettiğinde Recmedilir
Mezheb İmamlarının Îstidlal ve İhticacları
Zina Ettiğini İkrar Edenin Bu İkrarını Dört Defa
Tekrarlaması Gerekir Midir?
Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal ve İhticacları
Zina Ettiğini İkrar Edenden, Tereddüdü Giderecek Şekilde
Sorup Açıklamasını İstemek
Müctehidlerin İstidlal ve İhticacları
Kendisine Had Gerektiğini İkrar Edip, Neden Dolayı
Olduğunu Açıklamayan Adamın Durumu
Müctehidlerin ve İlim Adamlarının İstidlal ve İhticacları
Adam Zina Ettiğini İkrar Eder, Kadın İse Onu Yalanlayıp
Reddederse Nasıl Bir Uygulamaya Gidilir?
Müctehidlerin İstidlal ve Yorumları
İlim Adamlarının Görüş ve İstidlalleri
Müctehidlerin İstidlal ve Îctihadları
Recim Uygulamasında Çukur Kazmak Gerekli Midir?
Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal ve Görüşleri
Hamile Kadın Doğum Yapıncaya, Hasta İyileşinceye Kadar
Recmedilmesi Geciktirilir
Müctehidlerin Görüş ve İstidlalleri
Had Uygulamasında Kullanılacak Değneğin Vasfı
Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal ve Yorumları
Mahremiyle Zina Eden, Lüt Kavminin İşlediğini İşleyen ve
Hayvana Yaklaşıp Temasta Bulunan
Müctehidlerin İstidlal ve İhticacları
Haddi Sirkat (Hırsızlık Cezası)
Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlalleri
Mezheblerin Görüş, İctihad ve İstidlalleri
Malın Muhafazası ve Muhafaza Edildiği Yer, Bu Hususta
Örfün Dikkate Alınması
Müctehidlerin Îstinbat ve İstidlalleri
Muhtelis – Müntehib - Hain - Cahidü'l - Âriye
Müctehidlerin İstinbat ve İstidlalleri
Hırsızlık Suçunun İki Defa İkrardan Sonra Sübut Bulacağı
Müctehidlerin Görüş ve İstidlalleri
Hırsızın Elinin Kesilmesine Karar Verildikten Sonra
Çaldığı Şey Kendisine Bağışlanırsa...
Müctehidlerin Görüş ve İstidlalleri
Had Cezaları Hazarda da, Seferde de Yerine Getirilir
Müctehidlerin Görüş ve Îstinbatları
Hadislerin Işığında Müctehidlerin Îstidlal ve Îhticacları
Dördüncü Defa İçki İçtiği Tesbit Edilen Kişi Öldürülür
Mü?
Hadislerin Işığında Müctehidlerin Îstinbat ve
İstidlalleri
Töhmet Altında Tutulan Kimse Hakkında Uygulanacak Ta'zir
ve Hapis Cezasının Miktarı
Müctehidlerin İstidlal ve Yorumları
İslam Devletine Karşı Baş Kaldıranlar ve Yol Kesenler
Rivayetlerin Işığında Müctehidlerin İstidlal ve
İhticacları
İslam Hükümdarının Haksızlıklarına Karşı Sabretmek ve
Onlarla Savaşmaktan Kaçınmak
İnsan hayatı
muhteremdir. Hayat hakkı ancak üç sebepten biriyle kalkar. O bakımdan keyfî
veya birtakım kişisel çıkarlardan, düşmanlıktan kaynaklanan kin ve intikam
duygusundan dolayı adam Öldüren hakkında bazı şartlar da dikkate alındıktan
sonra kısas hükmü uygulanır.
Kur'an-ı Kerim'de adam
öldürmenin büyük bir günah, ağır bir vebal olduğu bildirilmekle kalınmıyor,
haksız sebeple bir adamı öldürmenin, bütün insanları öldürmek gibi çirkin bir
cinayet ve vahşet olduğu belirtiliyor:
"Kim bir kişiyi,
bir kişi karşılığında veya yeryüzünde fesat çıkarmak (bozgunculuk yapma suçun)
dan dolayı olmaksızın öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir
kişinin hayatını kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi
olur." [1]
Diğer bir ayette de:
"Allah'ın
(öldürülmesini) haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyin." [2]
"Kim de bir
mü'mini kasden öldürürse onun cezası, içinde devamlı kalacağı cehennemdir.
Allah ona (katile) gazab etmi^, onu lanetlemiştir. Ve ona büyük bir a/ab
hazırlamıştır." [3]
Böylece islam kasden
adam öldüreni yalnız maddî müeyyideyle değil manevî müeyyideyle de önlemeyi
planlamış, dünyada kısas hükmünü, ahirette de cehennemi hazırlamıştır.[4]
bn Mes'ud'den (r.a.)
yapılan rivayete göre, Rasulutlah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah'tan başka ilah olmadığına, benim de Allah'ın peygamberi olduğuma
şehadet eden müslüman bir kişinin kanı ancak şu üç sebepten biriyle helal olur:
a) Evli veya
dul kişinin zina fiilinde bulunması,
b) Cana
karşı can (hükmünün kesin belirlenmesi),
c) Dinini
terkedip (islam) cemaatinden ayrılmış olması. [5]
Hz Aişe'den (r.a.)
yapılan rivayette ise şöyle buyurulmuştur: "Müslüman bir kişinin kanı
ancak şu üç sebepten biriyle helal olur:
1- Evlenip
bekarlıktan çıktıktan sonra zina eder,
2- İslama
girip müslüman olduktan sonra kafir olur,
3- (Haksız
yere kasden) bir kişiyi öldürür de o yüzden Öldürülür (ölüme mahkûm
olursa)..." [6]
Diğer bir lafızla
hadis aynen şöyle rivayet edilmiştir:
"Müslüman bir
kişinin katli ancak şu üç haslet (sebep) ten dolayı helâl olur:
a) Evli veya
dul kişi zina fiilinde bulunursa recmedilir.
b) Kasden
müslüman bir adamı öldüren öldürülür.
c) İslâm'dan
çıkıp azîz ve celîl olan Allah'a ve Peygamberine karşı savaşmaya kalkışan
kimse öldürülür veya asılır veha-hut bulunduğu yerden (başka bir yere) sürgün
edilir..." [7]
Yukarıda hadîsler, üç
sebep dışında bir müslümanın kanını akıtmanın kesin yasak ve haram olduğuna,
maddî ve manevî müeyyidelerle caydırıcı önlemler konulduğuna delâlet
etmektedir. Ancak konu bununla tam vuzuha kavuşmuyor. Maktulun baba tarafından
hısımları, yani varisleri kısas hükmünden vazgeçtikleri takdirde kısas
uygulaması kalkar mı? Aşağıdaki hadîsler bu hususu açıklamakta ve konuyu tamamlar
anlamda detaylı bilgi vermektedir.
Ebû Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Kimin bir adamı öldürülürse, artık o şu iki husustan birini seçmekte
muhayyerdir: Ya fidye alır veyahut katilin öldürülmesini talep eder." [8]
Şurayk el-HuzâVden
yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin şöyle buyurduğunu
duymuştur: "Kime kan veya yaralanma dokunursa o şu üç husus arasında
muhayyerdir: Ya kısas (misilleme) talep eder, ya akl (suçunun baba tarafından
yakınlarının diyet ödemelerini) ister veyahut affeder... Dördüncü bir husus
talebinde bulunursa, artık siz onun elini tutun (engel olun ) [9]
İbn Abbas'dan (r.a.)
yapılan rivayete göre, adı geçen şu bilgiyi vermiştir: "İsrail
oğullarında kısas hükmü vardı, diyet yoktu. Ce-nâb-ı Hak bu ümmete Hz. Muhammed'e'inanıp
bağlanan üm-me-te) hitaben şöyle buyurdu: "Ey iman edenler, öldürülenler
hakkında size kısas (eşit şekilde karşılık, misilleme) farz kılındı: Hürre
hür, köleye köle, dişiye dişi... Bununla beraber kim (öldürülenin) kardeşinden
az da olsa bağışlanırsa (kısas düşer); kendisine örfe uymak ve bağışlayana
diyeti güzellikle ödemek
gerekir. Bu,
Rabbımzdan bir hafifletme ve rahmettir. Artık kim bundan sonra tecavüzde
bulunursa onun için elem verici bir azâb vardır."[10]
İbn Abbas (r.a.)
âyette belirtilen "affın, kasden Öldürmede maktulün hısımlarının diyet
kabul etmeleridir. Örfe uymak ise, taleb sahibi mârufa uyar ve karşı taraf da
matlûb olanı iyilik ve güzellikle öder. İşte bu, bizden öncekiler üzerine
yazılan (farz kılman) hükmün hafifletilmişidir." [11]
a)
Hanefîlere göre, kati (adam öldürme) beş kısma ayrılır:
1-Kat-i amd
(kasden bile bile öldürmek),
2- Şibh-i
amd (kasde benzer şekilde Öldürmek),
3- Hataen
öldürmek,
4- Cârin
mecra'1-hatâ (hakiki anlamda hata olmayıp o mecrada-cereyan eder şekilde
öldürme),
5- Katlün
bi-sebeb (katle sebep olmak)... -
Katl-i amd (kasden
bile bile öldürmek), katilin karşısındaki kişinin bedeninin cüzlerini
birbirinden ayıracak bir silâhla veya kesici şekilde olan taş, ağaç, kamış gibi
maddeyle veyahut ateşle yakmak suretiyle öldürmek...
İmam Ebû Yusuf ile
İmam Muhammed'e göre ekseriya öldürmeye elverişli olan harhangi bir cisimle
öldürmek de katl-i amd kapsamına girer. Mesela sivri ve kesici olmayan büyük
birtaş veya kalınca bir sopayla öldürmek bu cümledendir.
Kasden öldürmenin
gerektirdiği şey, büyük günah ve bir de aynen kısastır. "Aynen"
kaydından maksat, maktulün velîsi kısas değil de diyet almak isterse, bu
hususta katilin rızası söz konusu olur. Onun rızası alınmadan kısas diyete
dönüştürülemez. İmam Şafiî'ye göre burada katilin rızası söz konusu olamaz.
Maktulün velîsi isterse kısası uygulatır, isterse kısastan vazgeçip diyet
alır.
Hanefîlerce de
maktulün velîsinin yetkili olduğu, istediği takdirde kısastan vazgeçebileceği
belirtilmiştir. Ancak diyet isteğinin geçerlik kazanması için katilin rızası
alınır. [12]
Şibh-i amd (kasde
benzer öldürme) ise, yukarıda belirtilen kesici, .parçalayıcı alet ve silahtan
başka bir cisimle öldürmektir. Meselâ eldeki baston, küçük taş parçası, kamçı
ve benzeri bir cisim bu cümledendir. Ancak aynı zamanda yumruk da bu tarife
dahildir.
Böyle bir öldürme
olayı da büyük günahı, keffaret ve âkile üzerine diyet-i muğallazayı
gerektirir. Nitekim Kur'ân'da bu husus şöyle belirtilmektedir: "Kim bir
mü'mini hataen (yanlışlıkla) öldürürse, mü'min bir köle azâd etmesi ve
öldürülenin vârislerine teslim edilecek bir diyet (kan pahası) ödemesi gerekir.
Meğer ki mirasçılar o diyeti sadaka olarak bağışlasınlar..." [13]
Böyle bir öldürmeden
dolayı kısas gerekmez. Ancak bir organı itlaf eder şekilde cereyan ederse, o
takdirde organa karşılık organ kısas olur.
Hataen öldürmek iki
kısma ayrılır: Ya kasıdda hatâ veyahut fiilde hatâ... Birincisi, bir şahsı
görüp onu av hayvanı sanarak öldürmesidir veyahut gördüğü kimsenin savaşan
düşman askeri olduğunu zannederek öldürüp farkına varmadan kam masum bir
kişinin canına kıymış olmasıdır. İkincisi ise, kendisine göre belirlediği bir
hedefe atarken kurşunun veya okun bir adama isabet edip öldürmesidir. Hataen
öldürmekten dolayı diyet ve keffaret gerekir. Hatâ mecrasında cereyan eden
öldürmek ise, uykuda iken başka bir kişinin üzerine düşmesiyle ölüm olayının
meydana gelmesidir. Bu hakiki anlamda bir hatâ değildir. Çünkü uykuda olanın
hiçbir kasdı yoktur. Böyle bir kasıd olmadığına göre gerçek anlamda hatâ da
söz konusu değildir. Ancak hata mecrasında cereyan eden bir durum vardır.
Bundan dolayı da hem
keffaret, hem de âkile üzerine diyet gerekir,
Katle sebep olmak,
kazdığı bir çukur veya kuyuya bir adamın düşüp ölmesi gibi bir olayla
gerçekleşir. Bu da adam başkasının mülkünde izinsiz olarak bir çukur veya kuyu
kazdığı takdirde böyledir. Kendi mülkünde bunu yapmışsa, o bakımdan ölüme sebep
olduğu söz konusu olmaz.
Bu şekilde ölüme sebep
olmaktan dolayı sadece âkile üzerine diyet gerekir. Keffaret gerekmez. Katle
sebep olmak dışında kalan dört çeşit öldürmekten dolayı katil mirastan mahrum
olur. Yani yakınlarından birini belirtilen dört çeşit öldürmeden biriyle
öldürecek olursa, öldürdüğü kişiye mirasçı olma hakkım kaybeder. [14]
b) Şâfıîlere
göre, canı yok edip öldüren fiil üçtür: Amd, hatâ' ve şibh-i amd... Birincisi,
kasden bilerek öldürücü bir aletle veya ağır bir cisimle öldürmektir. İkincisi,
kasıt olmaksızın hata ile birini öldürmektir. Üçüncüsü, kasde benzer şekilde
ekseriya öldürücü olmayan bir cisimle vurup öldürmektir.
Bunlardan ancak kasden
bilerek öldürücü bir cisimle vurup öldürmekten dolayı kısas gerekir. Zira bunda
hem fiilde, hem de şahısta kasıt vardır. Fiil veya şahıs hususunda kasıt yoksa
bu hatâ'şeklinde öldürme olur. Meselâ bir adamın üzerine kayıp düşmek suretiyle
veya bir ağacı hedef alıp attığı ok veya kurşunla hataen bir adama isabet etmekle
meydana gelen ölüm olayı ise hatâ kapsamına girer.
Hanı fiil, hem de
şahıs kasdediierek öldürücü olmayan bir cisimle vaiur da ölüm olayı meydana
gelirse, bu'kasdo benzer bir katil sayılır. Meselâ kamçı veya elindeki bastonla
döverken adamın ölmesi h,u cümledendir.
Şahsın Öldürücü bir
yerine iğne batırır da adam o yüzden ölürse, bu amd (kasden bilerek öldürmek)
sayılır. İğnenin izi, eseri ortaya çıkmaz, fakat adam ölürse bu şibh-i amd
olur. Yemeğe kasden zehir katıp bir kişinin ölmesini sağlamak da amddır. [15]
Birini Öldürmek üzere
bir adamı tehdit edip zorlar da bu zorlamanın tesiri altında kalıp belirlenen
şahsı öldürürse, mezhebin en zahir kavline, içtihadına göre hem zorlayan, hem
de zorlanan hakkında kısas uygulanır. Kısastan vazgeçilir de diyete bağlanırsa,
bu diyetin eşit şekilde ödenmesi, yani hem zorlayan, hem de zorlananın eşit
biçimde ödemeleri gerekir. [16]
c) Hanbelîlere
göre de haksız yere adam öldürmenin haram olduğu kitap, sünnet ve icma' ile
sabit olmuştur.
Kati (adam öldürme) üç
kısma ayrılır: Amd (kasden bilerek öldürücü bir âlet veya ağır bir cisimle
öldürmek)," şibh-i amd (ekseriya öldürücü olmayan bir cisimle öldürmek),
hata' (hedef aldığı ağaca ok •eya kurşun atarken bir adama isabet edip
öldürmek) gibi...
Böylece Hanbelîlerle
Şâfiîler katl'in kısımları üzerinde birleşkte ve Hanelilerden ayrılmaktadırlar.
KatFn üç kısmı olduğu
Ömer, Ali (r.a.) Şa'bî, Nahaî, Katade, '..-> ..v,ıad'Ve Sevrî'den de rivayet
edilmiştir. İmam Mâlik ise "şibh-i am-:ii nM-âr edip Allah'ın kitabında
sadece amd ve hatâ' bulunmaktadır" diyerek katl'i iki kısımda
özetlemiştir. Oysa Amr b. As (r.â.) dan yapılan r-.vâyette Resûlüllah (s.a.v.)
Efendimiz'in şöyle buyurduğu belirtilmiştir; "Haberiniz olsun ki hatâ'en
adanı öldürmenin diyeti şib-lı-i amd diyetidir. Kamçı ve eldeki değnekle,
bastonla vurup öldürmekten dolayı, kırkı gebe olmak üzere yüz deve diyet gerekir/'
Ebû Davud'un da rivayet
ettiği bu hadîs katlin kısımlarında şibh-1 amd'iı: de yer aldığı açıkça
görülmektedir. [17]
TehcKâ edilip zorlanan
kimsenin adam öldürmesinden dolayı kısas hem zc:--1 ayana, hem de zorlanana
gerekir. Bu meselede Şâfiîlerle birleşin ;;;ted,r]er. İmam Mâlik de aynı görüş
ve ictihaddadır. İmam Ebû Harıife ile İmam Muhammed'e göre, kısas ve diyet
sadece tehdit edip 2oı hv/ana geretir, zorlanana değil. Çünkü Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz "cınırıetinıden hatâ', nisyan ve zorlandıkları şeyin
(günahı) bağışlanmıştır*3 hu vurarak zorlanmak suretiyle işlediği cinayetten dolayı
kişinin günahkâr olmayacağını belirtmiştir. [18]
Bu hadisin gerçek
manâsı böyle midir? Günahın bağışlanması hukukî müeyyidenin kalkmasını
gerektirir mi? Nitekim hadîste "ümmetimin hatâsı da bağışlanmıştır"
buyurulmaktadır. Bununla beraber hatâen adam öldürenin diyet ödemesi kitap,
sünnet ve icma' ile sabit olmuştur. O halde günahın bağışlanması hukukî cezanın
kalkmasını gerektirmemektedir. Meseleye bu açıdan bakınca üç mezhebin görüş ve
içtihadı ağırlık kazanmakta ve caydırıcı olma bakımından daha tesirli bulunmaktadır.
d)
Mâlikîlere göre, az yukarıda belirttiğimiz gibi, kati iki kısma ayhhr: Amd ve
hata'... Bu mezhebe göre şibh-i amd diye bir kati şekli yoktur. [19]
634 no'lu İbn Mes'ûd
hadîsi sahih olup istidlal ve ihticaca salihtir. Hadîs üç sebep dışında bir
adamın öldürülmesinin haram olduğunu belirtmektedir. Ancak yol kesip
soygunculuk yapan eşkıya güvenlik kuvvetleriyle çatışmaya girer de teslim
olmazlar ve o sebeple müsademede öldürülürlerse, bu da haklı bir sebebe
dayanmaktadır. Zira güvenlik kuvvetine teslim olmayıp ateş açan eşkiya bununla
karşısına çıkanları öldürmek istiyor. Aynı zamanda devletin varlığını sarsmaya
yönelmiş bulunuyor.
Allah'tan başka ilâh
olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın peygamberi olduğuna şehadet eden hiçbir
müslümanm kanı helâl olmaz, ancak şu üç sebepten biriyle helâl olur: Evli
bulunduğu veya dul kaldığı halde zina eden, kasden bilerek bir nıüslümanı
öldüren ve bir de İslâm'ı terkedip mürtedd olan kimse öldürülür.
635 no'lu Hz. Aişe hadîsi iki farklı lafızlarla
rivayet edilmiştir. Ebû Dâvûd ve Hâkim bunu tahrîc etmiş ve aynı zamanda
sahîhle-mişlerdir.
634 no'lu hadîste
"müslüman kişi" lafzı kullanılmıştır. Bundan, kâfirin kanının helâl
olmasının bu üç sebepten başka sebeplere dayandığı anlaşılıyor. Ancak bu onun
kanının mutlaka helâl olduğuna delâlet etmez. Bir takım sebep ve şartlar
sözkonusudur.
Ayrıca hadîste
"Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim de Allah'ın resulü bulunduğuma
şehadet eden" ifadesi, bir kişinin ancak böyle bir şehadette bulunmakla
İslâm'a girmiş olabileceğine ve kendisine de ancak bu sebeple '" .üslim" denilebileceğine delâlet vardır.
Yukarıda da kısmen
belirttiğimiz gibi bir müslümanm kanının ancak üç sebepten biriyle helal
olacağı anlatımı tahdidi değildir. Bu sebeplerin dışında onun kanını mubah
kılacak birtakım sebepler daha vardır. Yeri gelince gerekli açıklamayı
yapacağız. Hadîste "cana karşı can..." anlatımından ilk anlaşılan
şudur ki, köleye karşılık hür kişi, kadına karşılık erkek, kâfire karşılık
müslüman kısas edilir. Zira anlatımda tahsis yok umum vardır. Ancak bundan
sonraki bölümlerde bu umumu hususlandıran diğer hadîsler ve hükümlerin
bulunduğu konuya açıklık getirecektir.
635 no'lu hadîste
dinden çıkıp Allah ve peygamberine karşı savaş açanlara îslâmî sistem şu üç
cezadan birini uygulayabilir: Öldürülmek asılmak veya sürgün edilmek. Dinden
çıkan ve küfrünü açıktan izhar eden kimse, ister savaşa teşebbüs etsin isterse
etmesin öldürülür. Bir de küfrünü izhar etmeden dinden çıkarak Allah'a ve
Peygamberine karşı savaş açan, yeryüzünde fitne ve fesad çıkaranlar yakalandığı
takdirde belirtilen üç cezadan biri uygulanır. Nitekim Kur'ân'da bu husus
şöyle belirtilirken dördüncü bir ceza şekline de yer verilmektedir: "Allah
ve Peygamberiyle savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkaranların cezası, ancak
öldürülmeleri veya asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çapraz şekilde
kesilmesi veyahut (eyleştik-leri) yerden sürülmeleridir..."(649).
İslâm devleti sözü
edilen âsi ve fitnecileri, bozguncu ve huzur kaçırıcıları belirtilen cezalardan
biriyle cezalandırmakta serbest bırakılmış; daha çok günün şartlarına,
ortalama ve suçun hacmine göre sözü edilen ceza şekillerinden birini uygulaması
uygun görülmüştür.
636 no'lu Ebû Hüreyre hadîsi sahîh olup istidlal
ve ihticaca sâlihtir. Hadîs, kasden adam öldürmekten dolayı iki ayrı
uygulamanın söz konusu olduğuna delâlet etmektedir: Öldürülenin vârisleri
veyahut baba tarafından olan yakınları kısastan vazgeçtiklerini beyân ederek fidye talebinde bulunurlar ve katil de
buna rıza gösterirse kısas uygulanmaz. Ama fidye kabul etmeyip kısas
yapılmasını talep ederlerse, o takdirde katilin öldürülmesi gerekir.
Bu anlatım tarzından,
İslâm hukukunda kasden adam öldüreni devletin hiçbir organının ve yektilisinin
affetme hakkına sahip olmadığı açık şekilde anlaşılmaktadır. Nitekim İsrâ 33.
âyette bu husus açıklanmakta ve kısastan vazgeçme yetkisinin sadece maktulün
velisine verildiğine işaret edilmektedir.
Böylece maktulün
velîsi isterse hem kısastan, hem de diyetten vazgeçip katili affedebilir
neticesi ortaya çıkıyor. Bu konuya ileride geniş yer verilecektir.
638 no'lu Ebû Şüreyh
hadîsinin isnadında tedlîs ile maruf olan Muhamed b. îshak bulunuyor, O
bakımdan hadîs zayıf kabul edilmiştir. Ayrıca isnadında Süfyan b. Ebî Arca'
bulunuyor. Ebû Hatim bu zatın meşhur olmadığını belitmiştir. Ancak Nesâî bu
anlamda bir hadîs tahrîc etmiştir ki aslı Buharî ve Müslim'de geçmektedir. İlk
râvisi ise Ebû Hüreyre (r.a.) dir.
O nedenle hadîs zayıf
olmasına rağmen aynı anlamda sahîh hadîslerle kuvvetlenmiş bulunuyor. .Mâide
Sûresi:33
Kanı akıtılıp
öldürülen ve bir organı kesilip yaralanan kimse için katil ve mütecaviz
hakkında şu üç husustan birini talep etme hakkı mevcuttur: Ya kısas (misilleme)
ister veya katilin baba tarafından olan yakınlarından "akle" denilen
fidye talep eder veyahut katili veya mütecavizi bağışlar., Bunun ötesinde
dördüncü bir hakkı ve seçeneği-yoktur. Aksi haldederhal müdahale edilerek
tesirsiz dale sokulur.
Şüphesiz buradaki üç
seçenek, öldürülenin vârislerine bırakılmış demektir. Bunlar ister sebep,
isterse neseb yoluyla vâris olsunlar far-ketmez. Nitekim bu Ebû Hânife ile
Şafiî'nin mezhebidir. İmam Zührî ile îmam Mâlik'e göre ölenin sadece asabeleri
bu hakka ve yetkiye sahiptirler. [20]
İbn Sirîn'e göre,
sadece nesep yoluyla vâris olanlara bu hak ve yetki verilmiştir. Aynı zamanda
İmam Şafiî'ye göre, kısas ve diyet tahyîr üzere vaciptirler. Tabî bu Şafiî'nin
bir kavlidir. Hilâfına da kendisinden rivayet yapıldığı bilinmektedir. İmam
Mâlik, İmam Ebû Hanîfe ve ikinci bir rivayete göre İmam Şafiî'ye göre vâcib
olan sadece kısastır, diyet değildir. Ancak maktulün velîsi kısastan vazgeçtiği
takdirde diyet konusu ortaya çıkar.
Bu husus üzerinde
hayli tartışmalar olmuş ve farklı ictihad ve görüşler ortaya çıkmıştır.
Ağırlıklı olanı, öldürülenin velîsine kısastan vazgeçme yetkisi verildiği ve
kısası fidyeye çevirme arzusudur. Ancak katil fidye vermeye razı olmadığı
takdirde kısas aynen uygulanır. İmam Mâlik ile İmam Ebû Hanîfe'den yapılan bir
rivayete göre, kısasın affe-dilmesiyle birlikte diyet de affedilmiş sayılır. [21]
Gerek Ebû Hüreyre
hadîsi, gerekse Ebû Şüreyh hadîsi kısastan vazgeçildiği takdirde diyetin vâcib
olacağına açık şekilde delâlet etmektedir. Nitekim Tirmizî ve İbn Mâce'nin
tahricinde şu lafızlar nakledilmiştir: "Kim kasden bile bile adam
öldürürse, öldürülenin velîlerine teslim edilir. Artık onlar arzu ederlerse
kısas uygulanır, isterlerse akl alırlar. Yani vârislerinden kırkı gebe olmak
üzere belli yaşta yüz deve alırlar..."[22]
1-Haksız
yere kasden adam öldürmenin haram olduğu ve maddî, manevî müeyyideler konularak
katili cezalandırmanın vâcib bulunduğu kitap, sünnet ve icma' ile sabit
olmuştur.
2-Kısas ve
fidyeyi bilerek inkâr etmek küfrü gerektirir. Terki ise büyük günah sayılır.
Ancak maktulün vârislerinin katili affetme hakları vardır.
3- Kati
(öldürme) beş kısma ayrılır: Amd, şibh-i amd, hatâ, cârin mecra hatâ, katl-i
sebebi. Bu hanefîlere göredir.
4- Hanbelî
ve Şâfnlere göre, kati üç kısma ayrılır: Amd, şibh-i ımd, hatâ'... Mâlikîlere
göre, iki kısma ayrılır: Amd \ ö hatâ'...
5- Kısas hükmünü hiçbir otoritenin, devlet
büyüğünün, kurulun meclisin kaldırma ve affetme yektisi yoktur.
6- Kısas
aynen uygulanır. Ancak katîl de razı olduğu takdirde maktulün vârisleri
kısastan vazgeçip fidye alırlar. Bu, Hanefîlere göredir. Diğer mezheplere göre
bu hususta katilin rızası gerekli
ieğildir. Yetki bütünüyle vârislere aittir.
7- Evli olduğu veya dul bulunduğu halde zina
eden kimsenin suçu sabit olduğunda zani ve zaniye katledilir.
8- İslâm
dinini terkedip murtedd olan kimsenin katledilmesi vaciptir.
9-
Yeryüzünde fitne ve fesad çıkarıp Allah ve Peygamberine karşı savaş açanların
da katli vaciptir. Yetkili makam bunlara daha ağır ceza da uygulayabilir.
10- Şibh-i amd kapsamına giren öldürmeden dolayı
kısas gerekmez, diyet-i mugallaza gerekir. Bu da yaşları belirlenmiş 40 gebe
olmaz üzere yüz deveden ibarettir. Ayrıca keffaret de gerekir..
11- Diyet olarak deve bulunmadığı veya geçerli
olmadığı belde ve örflerde gümüş dirhemi esas alınır ve ona göre bir para
ödenir.
12- Bir
organı itlaf eder şekilde tecavüzde bulunan kimsenin, denk geldiği takdirde
aynı organı kısasen itlaf edilir.
13- Hatâen öldürmekten dolayida kısas gerekmez,
fidye gerekir. Gümüş dirhemi olarak on bin dirhem takdir edilir. Aynı zamanda
keffaret ödemek de vacip olur.
14- Katle
sebep olmaktan dolayı da diyet gerekir, keffaret gerekmez.
15- Ölüme sebep olma dışında kalan dört çeşit
katilden dolayı ka-Itil miras hakkını kaybeder, mahrum edilir.
16- Yemeğe
kasden zehir katıp öldürmek de amd sayılır. Bundan dolayı kısas hükmü cari
olur.
17- Kişinin öldürücü yerine bilerek kasden iğne
ve benzeri bir maddeyi batırmak suretiyle birini öldüren kimsenin bu fiili de
katl-i amd kabul edilir ve kısası gerektirir. Bu daha çok Şâfîîlere göredir.
18- Birini
öldürmek için adam tehdid edilip zorlanır ve o da bu tehdide dayanamıyarak
istenilen kişiyi öldürürse, hem zorlayana, hem de zorlanana kısas gerekir. Bu,
Şâfiîlerle Hanbelîlere göredir.
19-
Hanefîlere göre, kısas sadece tehdit edip zorlayana geretir
20- Kısası
şahıslar değil devlet uygular. Maktulün vârislerin kısas hükmünü bizzat
kendilerinin yerine getirmeleri ilim adamlarının çoğuna göre asla caiz
değildir. Zira bu durumda kan gütme davası başlar ve devlet bir tarafa itilmiş
olur.
21- Maktulün varisleri isterlerse hem kısastan,
hem de diyetten vazgeçip katili affedebilirler.
22-
Vârislerin katili- affetmesinden sonra tamu davası baş-latılmaz. Zira amaç
hasımlığı, kan gütmeyi önlemek, banş ve huzuru sağlamaktır.
23- Yetki ve
hak bütünüyle maktulün varislerine bırakıldığına göre, onlar isterlerse kısası
isterlerse diyeti isterlerse affetmeyi benimserler.[23]
Kur'ân-ı Kerîm Mâide
Sûresi 32. âyette, kısas konusuna temas edilirken "Kim bir nefsi bir nefis
karşılığında veya yeryüzünde fesat (çıkarma suçundan dolayı) olmaksızın
öldürürse..." şeklinde bir lafız ve anlatıma yer verilmiştir. Nefs veya
nefis kelimesi burada "kişi", "can" anlamına gelmektedir.
Böylece müslim, kâfir, hür ve köle ayırd edilmeksizin umum ifade eder anlamda
bir anlatıma yer verilmiştir.
Hadisleri dikkate
almadığımız ve âyeti hadîslerle açıklamayı bir tarafa bıraktığımız takdirde,
bir kâfiri haksız yere öldüren bir müslü-manm kısas hükmüne göre öldürülmesi
gerekir. Aynı zamanda bir köleyi haksız yere öldüren hür bir kimse hakkında da
kısas uygulanması vâçip olur.
Hadîslerde ise
âyetteki bu umum hususlandırılmakta ve kısas hususunda nasıl bir yol izlenmesi
açıklanmaktadır. O bakımdan bir konu hakkında sağlam bilgi edinebilmek veya
sağlıklı bir hüküm verebilmek için İslâm'ın bu iki ana kaymağına bakmamız
gerekmektedir. Aksi halde yanlış hükümler ortaya çıkar ve İslâm'ın bütünlüğü
yara alır.[24]
Ebu Cuhayfe (r.aj den
yapılan rivayete göre adı geçenin Uz. Ali'ye (r.k.) şöyle sorduğu bildiriliyor:
"Ya Ali, yanınızda Kur*ân'da olmayan vahiyden bir şey bulunuyor mu?"
Hz. Ali (r.a.) şu cevabı veriyor: "Hayır, çekirdeği, tohumu yaran, neşeme
(insan ve diğer canlıların ana rahminde oluşmasını sağlayan sperm ve
yumur-ta)yı yaratan kudrete yemin ederim, öyle bir şey yoktur. Ancak Cenâb^ı
Hakk'm bir adama Kur'ân'da ye şu saLifedekini anlama hususunda verdiği yetenek
söz konusudur..." Bunun üzerine ben: "O sahifede ne vardır? diye
sorduğumda buyurdu ki: "Akl konusu var, esirin ellerini açıp serbest
bırakma var ve bir de bir kâfire karşılık bir müslümanın öldürülmeyeceği
meselesi var." [25]
Hz. Ali (r.a.) den
yapılan rivayette göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Mü* m inlerin kanı (kısas ve diyette) eşittir. Onlar başkalarına karşı
bir el (toplu bir kuvvet)dirler. Mü'min-lerin sıradan birinin (bir harbîye
verdiği) emam diğer müminler de tasvip edip, kabul ederler. Haberiniz olsun
bir kafire karşılık bir nıü'min (kısasen) öldürülmez ve onun ahd-u emamnda
olan ahd-u eman almış hiçbir kişi de öldürmez." [26]
Amr b. Şuayb'den, o da
babasından ve dedesinden yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz,
bir kâfire karşılık bir müslim'in öldürülmeyeceğini hükmetmiştir" [27]
Diğer bir rivayette
ise şöyle buyıırulmuştur: "Kâfire karşılık müslüman öldürülmez ve
müslümanın ahd-u emamnda olan ahd-u eman almış hiç bir kişi de
öldürülmez." [28]
a)
Hanefîlere göre, hürre karşılık hür, köleye karşılık hür (kısasen) öldürülür.
Çünkü Kur'ân'da bu sınıflar arasında bir ayrım yapılmamış, "nefs^can"
kavramına yer verilmiştir. Bu kavram bir ayrım yapılmaksızın bütün sınıfları
kapsamına almaktadır. Hem Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz: "Kasden bilerek
öldürmek kaveddir" yani kısası gerektirir buyurmuştur. O da bu ifadesiyle
bir ayrım yapmamıştır. Ayette: "Hürre
karşılık, hür, köleye
karşılık köle (kısasen)
öldürülür" ifadesi, başkasına karşı hürrün kısas edileceğini olumsuz
kılmamaktadır. Hem kelimenin başındaki (elif-lâm) tarifi and içindir, cins için
değildir.
Zimmî (gayr-i muslini
vatandaş olan) kişiye karşılık müslüman (kısasen) öldürülür. Zira bu hususta
kitap ve sünnette genel bir anlatıma yer verilmiştir.
Böylece Hanefîlerin
konumuzla ilgili hadîslerle istidlal ve ihticac-da bulunmadıkları anlaşılıyor.
Şafiiler ise sözü edilen hadislerle istidlal ve ihticacda bulunarak bir kâfire
karşılık bir müslümanın öldürülmeyeceğini belirtmişlerdir.
Bir müste'nıene
(kendisine eman verilmiş olan yabancı) karşılık bir müslüman ve zimmî (kısasen)
öldürülmez. Ancak müste'mene karşılık nıüste'men (kısasen) öldürülür. Bunun
gibi kadına karşılık erkek, deliye karşı akıl sahibi, ergen olmayana karşılık
ergen olan, hasta ve sakat olana karşılık sağlam olan, azası noksan olana
karşılık azası tam olan, baba veya anasına karşılık evlâd kısasen öldürülür.
Ama evlâdına karşılık asıl (baba ve ana) Öldürülmez. Zira Rasulüllah (s.a.v.)
Efendimiz "evladına karşılık baba (kısasen) öldürülmez" buyurmuştur. [29] Ancak
kısasen öldürülemeyenlerden diyet alınır. Bu da üç senelik bir süreye bağlanır,
katil bu süre içinde belirlenen diyeti ödemek zoun-dadır.
Efendi kölesine,
müdebbere ve mükâtebesine karşılık öldürülmez.
Kısas ancak kılıç
(öldürücü bir silah)la yerine getirilir. İşkenceye yol açacak bir öldürme
cihetine asla gidilmez. Zira Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz: "Kısas ancak
kılıç (silah)la yerine getirilir" buyurmuştur. [30]
Öldürülenin küçük ve
büyük velîleri, varisleri olursa, ergen olanları küçüklerin büyüyüp ergen
olmalarını beklemeden kısas talep edebilirler. Bu İmam Ebû Hanîfe'ye göredir.
İmameyn'e, İmam Şafiî ve İmam Ahmed1 e göre, hak müşterek olduğunda küçüklerin
ergen olmasını beklerler.'
Öldürülenin büyük
yaşta olan velî ve vârislerinden biri hazır bulunmayıp seferde olursa,
bilicma' onu beklemek gerekir.
Katil ağır bir cisimle
veya boğarak veya kazdığı bir hendeğe atarak öldürür ve bu tarz öldürmeyi
birkaç defa tekrarlarsa, o takdirde katil artık kılıç (siîah)la değil
öldürdüğü şekilde Öldürülür. Bunda icma' vardır. Zira işkence ederek öldürmeyi
âdet edinenler hakkında bölyesine caydırıcı ve ürkütücü bir müeyyide
gereklidir. [31]
b) Şâfiîlere
göre, Hanefîlerde olduğu gibi, kısasın gerekmesi için tatilin âkil, baliğ ve
katli kasden bilerek yapmış olması şarttır. O rakımdan İmam Şâfıî bu konuda
şöyle demiştir: "Üzerine hudud vâcib almayan kimse hakkında kısas da
uygulanmaz. Bu da henüz ihtilâm ol-:nayan erkekler, henüz ayhali görmeyen
kadınlar veya onbeş yaşını doldurmayanlar, aklî dengesi bozuk olanlarla
ilgilidir. Yani bunlar kasden hile olsa adam öldürecek olurlarsa haklarında
kısas hükmü uygulanmaz. Diyet cezası uygulanır. Ancak onu tahrik edip bu suçu
işleten biri delil ve belge ile ortaya çıkarılırsa, o kısasen öldürülür:
Sarhoş kişi bu
vaziyette birini öldürürse kısasen o da öldürülür. [32]
Zimmî'ye karşılık
müslüman fkısasen) Öldürülmez. Zimmîye karşılık zimmî kısasen öldürülür isterse
bu iki zimmînin dinleri, milletleri ayrı olsun, fark etmez. Zimmî olan katil
cinayeti işledikten sonra jîslâm'a girse bile kendini kısastan kurtaramaz.
Zimmîye karşılık
murtedd kısasen öldürülür... Murtedde karşılık imurtedd de öldürülür. Köleye
karşılık hür Öldürülmez. Köleye karşılık köle kısasen öldürülür. Köle köleyi
öldürdükten sonra hürriyetine jkavuşturulsa bile kısastan kurtulamaz.
Müslüman bir köle ile
hür bir zimmî arasında kısas hükmü uygu-ilanmaz. Evlâdını öldüren baba hakkında
da kısas yapılmaz. Ama baba ve anasını veya ikisinden birini öldüren evlâd
hakkında kısas uygulanır.
Birkaç kişi ortaklaşa
bir adamı öldürürlerse, hepsi birden kısasen öldürülür. Meğerki maktulün velisi
onları affetmiş olsun... [33]
c)
Hanbelîlere göre, kâfire karşılık müslüman kısasen öldürülmez. Bu meselede
Hanbelîler Şâfîîlerle birleşmektedirler. Zira bunlar da konuyla ilgili
hadîslerle istidlal ve ihticacda bulunmuşlardır. İlim ehlinden çoğunun görüş ve
içtihadı da böyledir.' Nitekim Ömer, Osman, Ali, Zeyd b. Sabit ve Muaviye'den
(Allah hepsinden razı olsun) bu anlamda rivayetler vardır. Tabiînden Ömer b.
Abdilaziz, Ata', el-Hasan, İkrime ve diğer ilim adamlarından Zührî, İbn
Şübrüme, İmam Mâlik, îmanı Sevrî, İmam Eyzâî, İshak, Ebû Ubeyd, Ebû Sevr ve İbn
Münzir de aynı görüş ve ictihaddadırlar.
Nahâî, Şa'bî ve rey
tarafdarları ise bunun hilâfına bir ictihadda bulunmuşlardır. Nitekim Şa'bî ile
Nahâî'nin bir mecusî veya bir'yahudî veya bir hıristiyana karşılık müslüman
kısasen öldürülür sözlerini İmam Ahmed hayretle karşılamış ve şöyle demiştir:
"Sübhanellah, bir mecusî nasıl müslüman gibi sayılır! Oysa Resûlüllan
(s.a.v.) Efendimiz: "Kâfire karşılık bir müslüman kısasen öldürülmez"
buyurmuştur. [34]
Bir kâfir bir kâfiri
öldürdükten sonra İslâm'a girer veya yaraladıktan 'sonra İslâm'ı din olarak
seçerse ve yaralanan kâfir de o yaradan dolayı ölürse, kısas hükmü uygulanır.
Nitekim Şafiî de aynı görüştedir.
Bunun gibi bir
müslüman bir kâfiri yaralar ve yaralı kâfir İslâm'a girdikten sonra o yara
sebebiyle ölürse, katil olan müslüman hakkında kısas uygulanmaz, ancak diyet
gerekir. Bir müslüman için ne kadar diyet veriliyorsa, o da o kadar diyet öder.
Evli olup zinada
bulunan bir kişiyi bir müslüman öldürecek olursa, Şafiî'nin m e s heb ininin
.zahirine göre ne diyet, ne kısas, ne de keffa-ret gerekir. Oysa diğer ilim
adamları bu mesele hr iinda başka bir vecih ortaya koymuşlardır. O da, katil
hakkında kısas uygulanmasının gereğidir. Zira zâni ve zâniyeyi Öldürme hakkı
imama devletin başındaki zata ve onu temsil eden yetkililere verilmiştir.
Hanbelîlerin çoğunun görüş ve içtihadı bu meselede Şâfîîlerle birleşmektedir.
Köleye karşılık hür
kişi kısasen öldürülmez. Nitekim Ebû Bekir, Ali, Zeyd ve İbn Zübeyr de (Allah
hepsinden razı olsun) bu görüştedirler. Tabiînden el-Hasan, Ata', Ömer b.
Abdillaziz ve İkrime de böyle bir görüş ortaya koymuşlardır. İmam Mâlik, İmam
Şâfıî, îshak, Ebû Sevr de aynı görüş ve ictihaddadırlar.
Saîd b. Müseyyeb,
Nahaî, Katade, Sevrî ve rey taraftarları ise âyetin umum ifadesine dayanarak ve
Resûlüllah- (s.a.v.) Efendimizin "Mü'minlerin kadınları birbirine
eşittir" hadîsiyle istidlal ve ihticacda bulunarak köle karşılığında hür
kişi öldürülür demişlerdir.
Efendi kölesine
karşılık öldürülmez. Yani efendi kölesini öldürecek olursa kısas uygulanmaz.
Bu ilim adamlarından çoğunun görüşüdür. Nahaî ve Davud'a göre kısas uygulanır.
Nitekim Resûlüîlah (s.a.v.) Efendimiz: "Kim kölesini öldürürse biz onu
öldürürüz; kim de kölesinin organını keserse biz de onun organının
keseriz" buyurdu. [35]
Tirmizî bu hadîsin
hasen olduğunu belirtmiştir. Diğer bir tesbitte ise hasen ve garip olduğunu söylemiştir.
Bu mesele hakkında üç
rivayet daha varsa da yapılan ciddi tesbit-lere göre hepsi de zayıf olup
istidlale salih değillerdir.
Köleler arasında kısas
uygulanır. İlim ehlinin ekserisinin görüş ve içtihadı böyledir. Dört mezhep
imamları da aynı görüşü ortaya koymuşlardır. Ancak öldürülen kölenin efendisi
kısastan vazgeçebilir, yani affetme yetkisi vardır. [36]
Müslüman köle
karşılığında kâfir kısasen öldürülmez. Çünkü köleye karşılık hür kişi
öldürülmez. Aralarında eşitlik yoktur.
Çocuk veya deli katil
oldukları taktirde haklarında kısas uygulanmaz. Diyet alınır. Sarhoş sarhoşluk
halinde katil olduğu taktirde kısas vâcih olur. Evladını öldüren baba hakkında
da kısas hükmü uygulanmaz. Zira bu konuda meşhur bir hadîs bulunuyor, o da
şöyledir: "Evlâdına karşılık baba öldürülmez..." Bu hadîsi hem Ömer
b. Hattab, hem de İbn Abbas (r.a.) rivayet etmişlerdir. Nesâî ve İbn Mace bu
hadîsi nakletmiş ve ilim adamları sahih olduğunu belirtmişlerdir. Anne de bu '
hususta baba gibidir. [37]
Evlâd ise ana veya babasının katili olduğu taktirde kısasen öldürülür. Aynı
zamanda bir kişiyi müştereken öldüren bir cemaat de ona karşılık kısasen
öldürülürler. [38]
d)
Mâlikilere göre de, köleye karşılık hür kısasen öldürülmez. Aynı zamanda
cariyeye karşılık hürre öldürülmez. Köle veya câriye hür bir kişiyi öldürecek
olursa kısas gerekir. [39]
Diğer üç mezhebin
görüş ve içtihadını belirtirken yer yer Mâlikilerin de görüş ve icticadına yer
vermiş bulunuyoruz. Burada tekrarına o bakımdan lüzum görmedik.[40]
652 no'lu Ebû Cuhayfe
hadisi sahih olup istidlale sâlihtir. Ebû Cu-hayfe'nin Hz. Ali'den böyle bir
soru sormasının sebebini Hafız İbn Hacer şöyle açıklamıştır: «Şia'dan cemaat
ehl-i beyt'in özellikle de Hz. Ali'nin (r.a.) başkasının muttali olamadığı
vahiyden özel olarak birşeyler bildiklerini iddia edip dururlardı. Nitekim bu
meseleyi Hz. Ali'den Kays b. Ubâde ve el-Eşter en-Nâhâi de sormuş, Hz. Ali
onlara şbyle demiştir: «Zahir olan şu ki, burada kendisinden bu konuda soru
sorulan (ben)den Kitap ve Sünnet'e şâmil olan vahye dayalı ahkâm-ı şer'iyye ile
ilgili bir meseledir. Çünkü Cenâb-ı Hak sünneti de vahiy olarak adlandırmış ve
«Muhammed kendi hevesine göre (dinî konularda) konuşmaz. Onun konuştukları
olduğu gibi kendisine yapılan vahiyden kaynaklanmaktadır. Bu da sadece Kur'ân'ı
değil daha umum anlamda sünneti de içine almaktadır.
Nitekim «ve bir de bu
sahifede olanı...» cümlesi de buna böyle delâlet etmektedir. Zira o sahifede
yazılı olan Kur'ân âyetleri değil, Resûlüllah'ın (s.a.v.) hadîsleri idi.
Böylece rivayetin açık
delâletinden kâfire karşılık bir müslümanm öldürülmeyeceği, yani hakkında kısas
uygulanmayacağı anlaşılmaktadır. Bu da tamamiyle sünnete dayanmaktadır.
653 no'lu Hz. Ali (r.a.) hadîsim aynı zamanda
Hâkim tahric edip sahîhlemiştir. 652 no'lu hadisi desteklemekte ve meseleyi
vuzuha kavuşturmaktadır. Böylece kısas konusunda bir müslümanla kâfirin, bir
müslümanla bir gayr-i müslimin eşit tutulmayacağı ortaya çıkıyor. Aynı zamanda
müslümanlardan biri bir muharibe, yabancı kâfire eman verirse, bütün
müslümanlar eman vermiş gibi kabul edilir ve o kişi güvende kalır, kimse ona
dokunmaz.
654 no'lu Amr b. Şuayb hadîsi hakkında Ebû Dâvud
bir görüş beyân etmemiştir. Amr b. Şuayb'e kadar uzanan râvîlerinin tamamı
ricâl-i sahihtir. Ayrıca bu bapta İbn Hibban kendi sahihinde İbn Ömer (r.a.)
dan bir hadîs riyâyet etmiş, Tirmîzî de onu hasenlemiştir. İbn Mâce ise İbn
Abbas (r.a.) dan bir hadîs rivayet etmiştir. İmam Şâfîi ise Atâ, Tavus,
Mucahid, el-Hasan'dan murselen şu hadîsi rivayet etmiştir: Resûlüllah (s.a.v.)
Efendimiz Mekke'nin fethinde şöyle buyurmuştur: «Kâfire karşılık mü'min kısasen
öldürülmez.»
Beyhâki de bu bapta
înıran b. Husayn'den bir hadîs rivayet etmiş ve Bezzar da aynı hidîsi
nakletmiştir... Diğer yandan Ebû Dâvud, Nesâî ve Beyhâkî de Hz. Aişe (r.a.) dan
bu bapta bir rivayet yapmışlardır. Ancak Hafız İbn Hacer bu rivayetlerin zayıf
olduğuna dikkat çekmiştir,
Muhaddis Abdurrezzak
ise Ma'mer'den, o da Zührî'den, o da Şâlim'den, o da babasından şunu rivayet
etmiştir: «Müslümanlardan air adam zimmet ehlinden bir adamı öldürdü. Dava Hz.
Osman'a intikâl ettirilince Hz. Osman katili kısasen öldürmedi ancak çok ağır
bir âiyet takdir etti.»
i ibn Hazm diyor ki:
Bu son derece sıhhatli bir uygulamadır. Zira |.shab-ı kiramdan herhangi bir
zattan bundan başka bir uygulama lahîh görülmez. Hz. Ömer'e de böyle bir dava
bildirilince önce kısas fapmalarmı yazmış, sonra hemen arkasından «öldürmeyin,
katilin velilerinden diyet alın» diye ikinci bir yazı yazıp göndermiştir. [41]
Diyete «akl»
denilmesinin sebebi, diyet olarak verilen develerin Spaktulün kapısının önüne
iple bağlanmasından dır. «Akl» «ikal» devele- -in ayaklarına bağlanan iplere
denir.
Düşman elinde esir kalan müslümanları kurtarmakla ilgili
eşvikkâr sözler de o sahifede yer almıştır.
Amr b. Şuayb hadisinde
geçen «velâ zû ahdin fî ahdihi» cümlesini, nıüslümanın ahd-u emamnda bulunan
ahd-u emân almış hiçbir kişi öldürülmez»
diye tercüme ettikse
de biraz muğlak
olduğundan açıklamamız gerekir: İslam hukukunda kısas ve diyet hükümleri
yer almaktadır. Katile verilecek ceza net biç i. ide belirtilmiştir ve bu
cezayı uygulama devletin yetkili organları, a bırakılmıştır. O bakımdan katil
bu hukukî çerçeve içinde bir bakıma kendisine ahd-ü emah verilmiş oluyor. Bunun
için ıraktulün yakınları ona herhangi bir saldırıda bulunmak hakkına sahip
değillerdir ve verilen bu emana sadık kalmaları gerekiyor.[42]
«Kim bir muâhidi
(İslam devletine başvurup kendinin korunmasını sağlayan dar-i harp ehli)
öldürürse, cennet kokusunu alamaz. Şüphesiz ki cennet kokusu kırk yıllık bir
mesafeden hifeedilir.» [43]
Ebû Hûreyre (r.a.) den
yapılan rivayete göre, Resûliıİlah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: «Haberiniz
olsun ki, Allah'ın ve Resulünün zimmetinde olan bir muâhidi öldürürse Allah'ın
zimmetini bozmuş olur. Aynı zamanda kokusu kırk yıllık mesafeden hissedilen
cennet kokusunu alamaz.» [44]
Birinci hadîs Abdullah
b. Amr (r.a.) den rivayet edilmiştir. Hadîs sahîh olup istidlale sâlihtir.
Böylece müslümanlar tarafından korunması kabul edilen bir gayr-i müslim artık
Allah ve Peygamberinin korunması ve güveni altındadır demektir. Haksız bir
sebeple kimse ona tecavüz edemez ve Öldüremez.
İkinci hadîsi Ebû
Hûreyre rivayet etmiştir. Tirmîzî bu hadîsin ha-sen ve sahîh olduğunu
belirtmiştir.
Muahid, dar-i. harp
ehlinden olup eman dileyerek İslâm ülkesine giren kimse demek ur. Onun bu eman
dilemesi bir para vermesiyle olabileceği gibi, kendisinden hiçbir şey
alınmaksızın kabul de edilebilir.
Hasan'dan, o da
Semûre'c'en rivayet etmiştir. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
«Kim kendi kölesini
öldürürse biz de onu (kısasen) öldürürü/. Kim de kölesinin bir organını
keserse, biz de onun organını keseriz.» [45]
Ebû Dâvud ile Nesâî'nin
yaptığı rivayette ise şu cümleye de yer verilmiştir: «Kim kölesini iğdiş
yaparsa biz de onu iğdiş yaparız...»
Buharî, Ali b.
Medenfnin şöyle dediğini belirtiyor: «el-Hasan'm Semûre'den duyması sahîhtir.»
Gerçi bunun hilâfına
da birkaç rivayet mevcuttur. Ancak yapılan ciddi tesbitlere göre, zayıftırlar.
O bakımdan istidlale sâlih görülmemişlerdir. Nitekim bunların çoğunu Hicaz
ehli rivayet etmiştir. İmam Ahmed de bu konuda Şam ehlinin rivayeti sahîhtir,
Hicaz ehlinin sahîh değildir diyerek tesbitini ortaya koymuştur.[46]
1- Kısas
konusunda insanlar eşit tutulurlar: Hürre karşılık hür Ijısasen öldürüleceği
gibi, köleye karşılık da hür kısasen öldürülür. Kadına karşılık erkek, erkeğe
karşılık kadın kısasen öldürülür. Bu daha çok Hanefi'lerin göi'üş ve
içtihadıdır.
2- Zimmî
(gayr-i müslim vatandaş) karşılığında müslüman îhsasen öldürülür. Bu istisna
teşkil eder.
3- Kâfire
karşılık müslüman, köleye karşılık hür kişi kısasen |ldürülmez. Bu daha çok
Şâfîîlerle Hanbelîlerin görüş ve içtihadıdır.
4- Köleye
karşılık köle kısasen öldürülür. Cariyeye karşılık da câriye kısasen öldürülür.
Bu meselede ittifak vardır.
5- Müste'men
(kendisine eman verilmiş olan yabancıya karşılık pmmî ve müslüman öldürülmez.
Bu daha çok Hanefîlerin görüşüdür.
6- Müstü'mene
karşılık müste'men kısasen öldürülür.
7- Deliye
karşılık âkil sahibi, ergen olmayana karşılık ergen olan kişi kısasen
öldürülür.
8- Hasta ve
sakat kişiye karşılık sağlıklı ve azası yerinde olan kişi _ şasen öldürülür.
9- Baba veya
anasını öldüren evlâd kısasen öldürülür.
10- Evlâdına
karşılık baba veyahut ana kısasen öldürülmez.
11- Kısasen
öldürülmeyenlerden diyet takdir edilip alınır.
12- Kölesine
karşılık efendisi kısasen öldürülmez.
13- Ergen
olana karşılık ergen olmayan çocuk kısasen öldürülmez. Zira katil hakkında
kısas hükmünün uygulanabilmesi için onun âkil, baliğ olması şarttır.
14- Aklı
yerinde olana karşılık deli kısasen öldürülmez. Ancak akl kapsamına giren diyet
alınır.
15- Kısas
daha çok kılıç veya öldürücü bir silâhla yerine getirilir.
16- Katile
işkence yapılmaz. Organları kesilmez.
17- Maktulün
varislerinden kimi ergen, kimi de küçük yaşta olursa, küçüklerin ergen olması
beklenmeksizin büyükler kısas veya diyetten birini talep edebilirler. Bu
Hanefîlere göredir.
18- Hak
müşterek olduğuna göre vârislerinden küçüklerin ergen olması beklenip öylece
kısas, diyet veya affa karar verilir. Bu hem ima-nıeyne, hem de Şâfiilerle
Hanbelîlere göredir.
19-
Öldürülenin ergen olan vârislerinden biri seferde olursa, kısas, diyet veya af
hususunda bir karar verebilmeleri için onun seferden dönmesini beklerler.
20- Katil
ağır bir cisimle veya boğarak veyahut bir uçurumdan aşağı atarak öldürür ve bu
fiilini birden fazla kişi hakkında uygularsa, yakalanınca artık kılıç ve
silahla değil fiiline uygun şekilde Öldürülür. Bu daha çok Hanefîlere göredir.
21- Üzerinde hudud vâcib olmayanlar hakkında
kısas da uygulanmaz. Diyet alınır. ,
22- Sarhoş
kişi o vaziyette bir adam öldürürse, sarhoşluğu dikkate alınmaz ve kısasen
öldürülür.
23- Zimmîye
karşılık müslüman kısasen öldürülmez. Diyet alınır. Bu daha çok Şâfiîlerin
görüş ve içtihadıdır.
24- Zimmîye karşılık zimmî kısasen öldürülür.
İsterse bu iki zimmînin dinleıi ayrı olsun.
25- Zimmî, adam Öldürdükten sonva İslâm'a girse
bile kendisini kısastan kurtaramaz.
26- Zimmîye karşılık mürtedd kısasen Öldürülür.
Murtedde karşılık murtedd de öldürülür.
27- Köleye
karşılık köle kısasen öldürülür. Köleye karşılık hür kişi öldürülmez. Bu daha
çok Şâfiilerle Hanbelîlerin görüş ve içtihadıdır.
28- Köle
bir başka köleyi
öldürdükten sonra hürriyetine
kavuşturulsa bile bu
onu kısasen öldürülmekten kurtarmaz.
29- Müslüman
bir köle ile hür bir zimmî arasında kısas uygulanmaz.
30- Birkaç
kişi birleşip hep birlikte bir adamı öldürürlerse, hepsi birden kısasen
öldürülür. Ancak maktulün velisi affederse, o takdirde Öldürülmekten
kurtulurlar.
31- Evli olup zina eden bir kişiyi bir müslüman
öldürecek olursa ne kısas, ne diyet, ne de keffaret gerekir. Bu Şafiî'nin bir
kavline göredir. Diğer imamlara göre kısası uygulama yetkisi devlete aittir. O
bakımdan kısas gerekir.
32-
Kur'ân'da yazılı bulunan
âyetler ve hükümler dışında
yazılmayıp ehl-i beyte tevdi edilmiş başka âyet yoktur ve olamaz da...
33- Hz.
Ali'nin (t.a.) muhafaza ettiği sahifede yazılı olanlar Kur'ân âyetleri değil
hadîstir.
34- Ahd-u
eman alıp İslâm ülkesine sığınan muâhidi öldürmek haramdır ve bunun manevî
cezası oldukça ağırdır.
35- Maktulün
baba tarafından vârisleri veya bütün vârisleri katil hakkında kısas uygulanmasından vazgeçme hakkına sahiptirler. İsterlerse sadece diyet almakla
konuyu kapatabilirler. Bütünüyle affetmeleri de caizdir.
36- Varisler
affedince kamu hakkı ve davası söz konusu olur mu? Müctehid imamlara göre,
böyle bir hak söz konusu değildir.[47]
Katl'in Henefîlere
göre beş kısma, diğer iki mezhebe göre üç kısma ayrıldığını bundan Önceki
fasılda belirtmiş bulunuyoruz.
Şibb-i amd, kasde
benzer bir öldürme olayıdır ki kesici, parçalayıcı alet ve silahla değil de
baston, değnek, küçük taş parçası ve benzeri maddelerle vurmak suretiyle
meydana gelir.
Kasden bilerek kesici
bir alet veya bir silahla öldürmekten dolayı. sadece kısas gerekir. Bundan
dolayı ayrıca keffaret gerekmez. Katil aynı zamanda büyük bir günah işlemiş
olur.
Şibh-i amd (Kasde
benzer öldürme)den dolayı İse hem keffaret, hem de âkile üzerine diyet-i
mugallaza gerekir. Alnı zamanda katil büyük günah işlemiş sayılır. Kısas
gerekmez. Zira olayda öldürme kasdı kesin olarak bilinmemekle beraber bir de
öldürücü keskin bir alet veya silah kullanılmamıştır.[48]
Amr b. Şuayb'den, o da
babasından ve dedesinden yapılan rivayete göre Peygamber (s.a.v.) Efendimiz
şöyle buyurmuştur: "Şibh-i amd (kasde benzer öldürme) nin akl'ı (katilin
baba tarafından alınacak diyeti), amden öldürmeden dolayı (taktir edilen) diyet
gibidir. Ancak şibh-i amdden dolayı katil kısasan öldürülmez.
Bu, şeytanın insanlar
arasına sokulup sıçramada bulunmasından kaynaklanır. Derken kinsiz, kasıtsız
ve silahsız kan dökülür." [49]
Abdullah b. Amr (r.a.)
dan yapılan rivayete göre, Rasûlüllah :(s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Haberiniz olsun ki
hatâen öldürmek şibh-i amd (kasde benzer öldürme) gibidir. Baston, sopa
ve kamçı vurup ölüme sebep olmak... Bunun diyeti, kırkı gebe olmak üzere yüz
devedir." [50]
Hanefîler şibh-i amd
ile hatâen öldürmeyi farklı olarak tarif etmişlerdir. İmam Mâlik öldürme
olayında sadece amd ve şibh-i amd kavramlarına yer vermiştir. Diğer iki mezhep
ise amd, şibh-i amd ve hata'en öldürme diyerek katli üç kışıma âyırmışlardır.
Gerçi hatâ'en Öldürmeden dolayı da kırkı gebe olmak üzere yüz deve diyet
gerekmektedir. Ayrıca keffaret de söz konusudur. Ancak şibh-i amdle katl-i
hatâ arasında nüans vardır. Diyet bölümünde buna geniş yer verilmiştir.[51]
671 no'lu Amr b. Şuayb
hadîsinin isnadında Muhammed b. Râşid ed-Dimeşkî bulunuyor. Bu zat hakkında
birçok ilim adamı farklı tesbit-ler yapmıştır. Aynı zamanda onun sika
(güvenilir).olduğunu söyleyenler de vardır.
O bakımdan
müctehitlerden bir kısmı bununla istidlal ederken diğer bir kısmı istidlal etmemiştir.
Ancak hadîsin delâlet ettiği hükmü destekler anlamda sahîh rivayetler
mevcuttur. O bakımdan istidlale sa-lih olduğu söylenebilir.
672 no'lu Abdullah b.
Amr hadîsini Buharı kendi tarihinde tahric edip râvilerinin ihtilâfını ele
alarak bilgi vermiştir. Darekutnî de
aynı hadîsi kendi sünenin de tahric edip râvîlerindeki ihtilâfı
nakletmiş tir.
Bizim metin olarak
buraya aldığımızı Ebû Dâvud rivayet etmiş bulunuyor. Hadisin birkaç tariki
bulunuyor ki, o tariklerden birinde Ali b. Zeyd b. Cüd'ân bulunuyor ki onun
rivâyetiyle ihticacda bulunulmaz. Nitekim Zehebî bu zat hakkındaki görüş ve
tesbitleri sıralarken çok farklı durum ortaya çıkmıştır: İbn Uyeyne onun zayıf
olduğunu, Ham-mad b. Zeyd onun hadîslerde kelime ve cümlelerin yerlerini
değiştirdiğini, Yahya b. Kattan'm onun hadîsinden sakındığını Yezîd b.
Zü-ray'm onun râfızî olduğunu söylemiştir. Ahmed b. Hanbel onun zayıf-olduğuna
dikkat çekmiştir. Buharî ile Ebû Hatim "Onun hadîsiyle ihti-cac
olunmaz" demişlerdir. [52]
Şüphesiz Ali h. Zeyd
b. Cüd'ân sadece hadîsin tariklei'inden birinde yer almış bulunuyor. O
bakımdan hadîsle istidlal edilmez diye bir görüş ortaya konulamaz. Nitekim
diyet bahsinde bu anlamda Ukbe b.. Evs'in ashabından yaptığı rivayet bulunuyor.
Bu babda Ebû Davud'un
Hz. Ali'den tahrîc ettiği bir hadîs bulu-Duyor ki, meâlen şöyledir:
"Şibh-i amdde eslas vardır; Otuzüç tane dört yaşma girmiş dişi deve, otuz
üç tane beş yaşma girmiş deve ve otuzdört tane altı yaşına girmiş deve ki
bunların hepsi gebe durumdadır..."
Ancak bunun isnadında Asını
b. Damre bulunuyor ki bu zat hakkında da hayli şeyler söylenmiştir,
- Bu babda yine Ebû
Davud'un Hz. Ali'den tahrîc ettiği bir diğer (hadîs bulunuyor ki, orada yüz
deve dörde ayrılmıştır; Yirmibeş tanesi ^dört yaşma girmiş dişi deve, yirmibeş
tanesi beş yaşma girmiş dişi deve, yirmibeş tanesi üç yaşım doldurmuş dişi
deve, yirmibeş tanesi de 1 iki yaşını doldurmuş dişi deve..."
Diyet konusu
işlenirken buna geniş yer verilmiştir.[53]
1- Kasden
bilerek kesici alet veya silahla adam öldürmekten dolayı maktulün vârisleri
kısasdan vazgeçerlerse, o takdirde diyet-i mugalla-za, yani ağır bir diyet
gerekir.
2- Şibh-i
amd (kasde benzer öldürme)den dolayı diyet-i mugallaza gerekir. Bu tür öldürme
olayından dolayı kısas gerekmez. Diyetle birlikte keffaret de gerekir.
3-
Hataen"öldürmek de şibh-i amde benzer. Buğdan dolrvı hem keffaret gerekir
hem de kırkı gebe olmak üzere yüz deve diyet gerekir.
4- Şibh-i
amd ile katl-i hata' arasında diyet bakımından da az fark vardır. Bu da
develerin sayısında değil, yaş ve gebe olmalarındandır.
5- Belirtilen vasıfta ve sayıda deve temin
edilmediği takdirde on-bin dirhem gümüş diyet olarak belirlenir ki, bu
yirmidokuz kilo yediyüz kırkaltı gram etmektedir.
6-
Belirtilen miktardaki gümüş günün rayicine göre tedavüldeki paraya vurulur ve
ona göre diyet alınır.
7- Maktulün
vârisleri isterlerse bu diyeti hafifletebilirler, hattâ tamamen affedip
bağışlayabilirler.
8- Diyet
kelimesi bir de Fransızca olarak
kullanılmaktadır ki, İslâm Hukukunda geçen "diyef'ten ayrı bir mâna taşımaktadır. Fransızca'daki
"perhiz" anlamına geliyor. Arapçadaki "ağır maddî ceza"
anlamına delâlet ediyor.
9- Arapça'da
ağır maddi ceza anlamında kullanılan "diyet" yerine bazan da
"akl" kullanılır. Bu, daha çok diyet olarak alınacak develerle ilgili
bir kavramdır. Katil tarafının diyet oiarak maktulün kapısına getirip
dizlerini iple bağladıkları develerin bu tarz bağlanması demektir.[54]
Katile yardımcı olmak
çok çeşitlidir. Yardımın şekline, ölçüsüne •e neticesine göre değerlendirilir.
Meselâ öldürülen kişi henüz öldürülmeden katil olacak kişiyi Öldürmek üzere
iken bir başkası gelip onun elinden tutarak cinayet işlemesini Önlerken diğeri
bu fırsattan yararlanarak vurup hasmını öldürürse, zahiren bu olayda üçüncü
şahıs katile yardımda bulunmuş gibi gözükürse de gerçekte yardım etmemiş, onu
öldürmek isteyen adama engel olmuştur. Ortada bir kasıt yoktur. O bakımdan
böyle bir olayda sadece katil kısasen öldürülür, üçüncü şahıs hakkında ne kısas
ne de diyet uygulanır.
Bir de iki kişi kavga
ederken üçüncü bir şahıs gelip onlardan birinin ellerini, kollarını tutar
diğeri de vurup onu Öldürürse, burada katile yardımcı olan ve kasde makrun
olarak karşısındaki adamın Öldürülmesine imkân veren bir şahıs bulunuyor.
Burada katil kısasen öldürü-lürse yardımcı olan şahıs hapsedilir. Kısastan
vazgeçilir de diyet tahakkuk ettirilirse, diyetin bir kısmı katilin
yardımcısına yükletilir.
Ama ikisi de keskin
alet veya silah kullanarak bir şahsı birlikte öldürürlerse ikisi de kısasen
öldürülür.[55]
İbn Ömer (r.a.) dan
yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.vj Efendimiz şöyle buyurmuştur;
"Bir adam bir adamı tutar da bir başkası onu öldürürse, katil kısasen
öldürülür, öldürülen adamı tutan kimse ise hapsedilir." [56]
tutuklu kalır." [57]
a)
Hanefîlere göre, kendisi hakkında
kısas hükmü uygulanmayan katilin suç ortağı da
öldürülmez. Meselâ baba kendi oğlunu öldürürken bir başkası ona yardımcı olur;
biri hatâen bir kişiyi öldürürken bir başkası kasden yardımda bulunur; ergen
olmayan çocuk birini öldürürken ergen olmuş bir şahıs ona suç ortağı olursa bu
tür olaylarda birinci şahsa kısas gerekmediği için ona suçta ortak olan
öldürülmez. Bunun gibi bir adamı öldürmede iki kişi birlikte teşebbüs edip biri
değnekle, diğeri keskin bir madenî aletle olayı gerçekleştirirlerse, ikisine
de kısas gerekmez, takdir edilen diyeti eşit şekilde öderler. Ancak madenî
aleti kullanan şahıs diyetin yarısını kendisi öder, sopa kullanan şahsın ise
baba tarafından yakınlarından geri kalan yarısı tahsil edilir. Çünkü birinci
ortak amden (kasden), ikincisi şibh-i amd (kasde benzer bir öldürme) ile katli
gerçekleştirmiştir.
Birden fazla adamlar
biraraya gelip bir adamı kasden bilerek öldürücü aletle öldürürlerse, hepsi de
kısasen öldürülür.
b) Şâfîîlere
göre, bir adamın öldürülmesinde kasden öldürülenle hataen öldüren, mükellefle
gayr-i mükellef, akıllıyla deli, hür ile köle ortak hareket edip cinayeti
işlerlerse, kasden öldüren ortağa kısas, hatâen öldürene diyetin yarısı
gerekir. Bunun gibi hür olan ortak hakkında kısas uygulanır, köle hakkında
yarım diyet takdir edilir. Hür ile köle ortak hareket edip bir köleyi
öldürürlerse, köle öldürülür, hür ise diyetin yarısını öder.
Burada diyet akileye
değil katilin kendisine yükletilir.
Bir adam bir başka
adamı hapsedip elini bağlar ve yere uzatır da bir başkası onu öldürürse,
hapsedip bağlayan kısasen öldürülmiyeceği gibi diyet de ödemez. Sadece ta'zîr
edilip hapse atılır. Asıl katil ise kısasen öldürülür.
c) Hanbelîlere
göre, birden fazla kişi biraraya gelip bir adamı kasden öldürürlerse, dört
mezhebe göre hepsi kısasen Öldürülür. Nitekim bu husus Ömer, Ali, Muğîre b.
Şube, Ibn Abbas (Allah hepsinden razı olsun) ve Saîd b. Müseyyeb, el-Hasan, Ebû
Seleme, Atâ ve Ka-tade'den böyle rivayet olunmuştur. İmam Sevrî ile İmam
Evzaî'nin de mezhebi budur.
İmam Ahmed'den ikinci
bir rivayette ise, bir cemaat bir kişiden dolayı öldürülmez, diyet vermeleri
gerekir denilmektedir. Nitekim îbn Zübeyr, Zührî, İbn Sirîn, Habîb b. Ebî
Sabit, Abdülmelik, Rebî'a, Dâvud ve îbn Münzîr de aynı görüş ve
ictihaddadırlar. Muaz b. Cebel'den yapılan rivayete göre o cemaatten biri
kısasen öldürülür ve diğerlerinden diyet alınır. [58]
Adam öldürmeye iştirak
eden iki kişinin öldürme olayında eşit oldukları söylenemez. Meselâ birisi
vurup kemik görünecek şekilde adamın kafasını yarar, diğeri ise aynı adamın
beynine ulaşacak şekilde vurup başını yarar ve adam ölürse, ikisi katide eşit
sayılırlar. Kısastan vazgeçildiği taktirde diyet-i de eşit şekilde öderler.
Zira öldürücü bir cisimle iki kişinin ayrı ayrı vurmasını müsavî kabul
ettiğimiz takdirde kısas düşüyor, fidye gerekli oluyor. [59]
Bir adamı öldürmede üç
kişi birleşir de biri onun elini, diğeri ayağını keser, üçüncüsü ise onun
kemiği görülecek şekilde vurup başım yarar ve adam bu darbe ve kesmelerden
dolayı ölürse, maktulün velîsi isterse hepsinin kısasen öldürülmesini talep
eder, isterse kısastan vazgeçip her birinin diyetin üçte birini vermesini
talep eder. İsterse sadece birinden diyetin üçte birini alır, diğer ikisinin
kısasen öldürülmesini sağlar.
Kısası gerektiren bir
yaralamada bir cemaat hep birlikte iştirak ederse hepsi hakkında kısas
uygulanır. Nitekim İmam Mâlik, imam Şâfıî, İshak, Ebû Sevr de aynı görüş ve
ictihaddadırlar. el-Hasan, Zührî, Sevrî ve rey tarafdarlarma göre ise bir el
sebebiyle iki el kesilmez.
İştirak edenlerden
biri hakkında bir sebepten dolayı kısas uygulanmıyorsa, onunla beraber fiili
işleyenler kısasen öldürülürler, ondan ise diyet alınır. Meselâ bir müslümanla
bir zimnıî bir köleyi birlikte öldürürlerse, müslümana kısas gerekmez ama zimmî
kısasen öldürülür. Bunun gibi hür bir kişi ile bir köle birleşip bir köleyi
öldürürlerse, hür kişi kısasen öldürülmez, diyet öder, köle ise kısasen öldürülür.
[60]
d) Mâliki
mezhebinin görüş ve içtihadını yer yer belirtmiş bulunuyoruz. Ayrıca İmam
Mâlik'e göre, âmir durumunda olan kişi memuruna emreder de o memur bir adam
Öldürürse, me'mur kısasen öldürülür, âmir değil... Ancak âmir kişi
cezalandırılır. İmam Şafiî ile İmam Ahmed de aynı görüş ve ictihaddadırlar Ebû
Hanîfe'ye göre, âmir kısasen öldürülür me'mur değil...
'
Ama katide kasden
öldürenle hatâen öldüren veya mükellefle gayr-i mükellef birleşirlerse İmam
Mâlik ile İmam Şafiî'ye göre, kasden öldürene kısas uygulanır, hataen öldürene
veya mükellef olmayana diyetin yarısı ödetilir. Ancak îmam Mâlik buradaki
diyetin akile tarafından ödenmesinin lüzumunu belirtmiştir. [61]
Sonuç olarak mezhep
imamlarının çoğuna göre de birden fazla kişi bir adamı ortaklaşa öldürürlerse
hepsinin kısasen öldürülmesi gerekir. I Zira bu meselede kısas değil de sadece
diyet gerekir denilirse, öldürme olaylarında caydırıcı durum ortadan kalkar ve
yanma bir iki kişi alan ;adam istediğini öldürür ve diyet vermekle yakayı
kurtarmış olur. Oysa kısasta hayat vardır...
îmam Ahmed'den yapılan
bir rivayette ise, cinayeti işleyen caniler S birden fazla olurlarsa, kısas
düşer ve diyet alınması gerekli olur. [62]
İlim adamları
öldürmede caniye yardımcı olma hususunda farklı görüşler ortaya koymuşlardır.
Zira bu hususta muhtelif meseleler ortaya çıkmaktadır ki bunu şu dört kısımda
özetlemişlerdir:
1. Öldürmeye
meyleder bir halde bulunan caniye yardımcı olmak,
2. Öldürülmek
istenen adamı tutup katilin onu öldürmesine yardımcı olmak, ,
3. Öldürmeyi
emretmek,
4. Öldürmeye
zorlayıp tehdit etmek...
Bu meselde kısas ancak
katle bizzat mübaşeret eden hakkında uygulanır. Nitekim Ebû Hanîfe, İmam Şafiî
ve îmam Ahmed'in de içtihadı bu anlamdadır. îmam Mâlik'e göre hepsine kısas
gerekir.
Biri bir adamı tutup
yakalar bir üçüncü şahıs gelip o yakalanan adamı öldürürse, eğer öldürülen
adamı üçüncü şahıs gelip öldürsün diye tutmamışsa, o takdirde tutana kısas
gerekmez. Ama üçüncü şahıs gelip Öldürsün diye o adamı yakalarsa, kısas
gerekir. İmam Mâlik'in içtihadı böyledir.
Üçüncü şahıs gelip
dövsün diye adamı yakalar ve fakat üçüncü şahıs vurup onu öldürürse, öldüren
kısasen öldürülür. Tutan kişi ise ta'zîr edilir.
îmam Ebû Hanîfe'ye
göre, üçüncü şahıs öldürsün diye adamı yakalayıp tutan kimseye bundan dolayı
kısas gerekmez, diyet gerekir. Çünkü o katle sebep olmuştur. Katl-i sebebi ise
sadece diyeti gerektirir. [63]
674 nolu îbn Ömer
hadîsini aynı zamanda Dârekutnî, Sevrî tarikiyle tahrîc etmiştir. Ma'mer ve
diğer muhaddisler ve İsmail'den nak-letmişlerdir. Dârekutnî bunda irsal daha
çoktur şeklinde bir ifade kullanmıştır. Beyhâki ise bu hadîsi tahrîc edip mursel
olduğunu tercih etmiştir. Hafız ise Bülûğu'l-Meram'da bu hadîsin ricalinin sika
olduğunu belirtmiş ve İbn Kattan da sahihlemiştir.
Aynı zamanda bu hadîs
İsmail tarikiyle Sâid b. Müseyyeb'den merfuan rivayet edilmiştir. îbn Mübarek
Ma'mer1 den, o da Süfyan'dan, o da İsmail'den merfuân şu hadisi rivayet
etmiştir: "Katili öldürün, onu tutup yardımcı olanı hapsedin."
Böylece bu hadîs,
katile yardımcı olup- öldürülecek şahsı tutan kimseye kısas gerekmediğine
delâlet etmektedir. Ve onun bu fiili, katle iştirak sayılmamaktadır. İmam Mâlik
ile Leys onun da kısasen öldürülmesini belirtmişlerdir. Çünkü kati olayına
işirak etmiştir. [64]
675 .no'lu Hz. Ali
Hadîsini aynı zamanda Rebi'a da rivayet etmiştir, îbn Ömer hadîsiyle
birleşmekte ve meseleye ağırlık kazandırmaktadır.[65]
1- Kendisi
hakkında kısas uygulanmayan katilin suç ortağı öldürülmez.
2- Meselâ
baba kendi rğlunu öldürürkei- bir başkası ona yardım ederse, baba kısasa tabi
tuta^mc.ydcağı için suç ortağına da kısas uygulanmaz.
3- İki kişi
birleşip biri değrı^kıe,- diğeri kesici aletle vurmak suretiyle bir şahsı
öldürürlerse, ikisi de kısasen öldürülmez, diyet gerekir. Bu daha çok Ebû
Hanîfe'nin görüş ve içtihadıdır.,
4- Birden
fazla kişi biraaraya gelip ellerindeki öldürücü aletle, silahla bir kişiyi
öldürürlerse, müctehidlerin çoğuna göre hepsi de kısasen öldürülür,
5- Bir adamı
biri kasden, diğeri hataen müştereken Öldürürlerse, kasden öldüren hakkında
kısas uygulanır, diğeri için diyet ödemesi hükmedilir. Bu daha çok İmam
Şafiî'ye göredir.
6- Hür
kişiyle köle kişi birleşip bir köleyi Öldürürlerse, köle kısasen öldürülür, hür
kişinin ise diyetin yansını ödemesi gerekir. Bu da Şâfiîlere göredir.
7- Biri bir
adamı yakalayıp hapseder, üçüncü şahıs gelip hapisteki adamı öldürürse,
hapsedip bağlayan kısasen öldürülmez, diyet de ödemez. Ta'zîr edilir. Asıl
Öldüren kişi kısasen katledilir.
8- Öldürmede
iki kişi kesici aletle vurup adamın başını yararlar, birinin darbesi kemiğe
kadar, diğerinin darbesi beyne kadar yara açar ve adam bu iki darbeden do ayı
ölürse, ikisi de kısasen öldürülür.
9- Bir kişi
bir başka kişiye emredip üçüncü bir şahsı öldürtürse, imam Mâlik'e göre sadece
me'mur olan kişi kısasen öldürülür. Amir ise cezalandırılır.
10- İmam Ebû
Hanîfe'ye göre, âmir kısasen öldürülür, me'mur cezalandırılır, [66]
Öldürme dışında kalan
organ kesme, yaralama gibi cinayetlere "kısas dûne'n-nefs"
denilmektedir. İslâm hukuku bu gibi tecavüzleri de önlemek, tecavüze uğrayanın
duygularım teskin edecek ağır müeyyidler koymuştur. Kısasın uygun ölçüde
gerçekleşmesi mümkün olan kesme ve yaralamada kısası vacip kılmış, mümkün
olmayan yerlerde diyeti emretmiştir.
Katl'in,
müctehidlerden kimine göre beş, kimine göre üç, kimine göre de iki kısım
olduğuna değinmiş ve gerekli açıklamayı yapmış bulunuyoruz. Kısas,'diyet,
keffaret ve af gibi müeyyide ve uygulama safhaları üzerinde durduk, kısaca
bilgiler vermiş olduk. Kati olayını bir k-üll sayarsak yaralama ve organ kesme
ve koparmayı içine alan "cerh" ve "secc"i de bu küllün
birer cüz'ü olarak vasıflandırabiliriz.
îslâm hukukunda bu
bölüme de yeterince ağırlık verilmiştir. Her türlü şüphe ve tereddüde mahal
kalmayacak şekilde geniş bir değerlendirme yapılmıştır.
el-Kısas fıma
dûne'n-nefs, genellikle iki kısma ayrılır:
a) Eklem
yerinden kesilen parmak, el, kol, ayak, diş, kulak ve âîi gibi sınırı ve Ölçüsü
belli olan uzuvlar...
b) Sınır ve
ölçüsü tam olarak belirleneraiyen ve o bakımdan kısas uygulamasının dışında
kalan kesme, kırma ve yaralama...
Birinci kısma giren
cinayetlerde kısas uygulanır. İkinci kısma girenlerde ise diyet takdir edilir.
Yaralamada sadece
kemik görülecek şekilde bir durum varsa kısas uygulanır. Çünkü kemiğe varıncaya
kadar kesmekte denklik sağlamak mümkündür. Bunun dışında kalan yaralamalarda
nisbet ve ölçüyü aynen belirlemek, ona göre kısas uygulamak mümkün değildir.
Böylece bu gibi cinayetlerde «erş» adı altında diyet cari olur.[67]
Enes (r.a.) den
yapılan rivayete göre, halâsı Rübeyyeâ cariyenin ön dişini kırmıştı.
(Rübeyyeâ'nın çevresi) o cariyeden affedilmesini talep ettiler razı olmadılar.
Erş (belli nisbette diyet) vermeyi teklif ettiler, onu da kabul etmediler.
Bunun üzerine Resû-lüllah'a (s.a.v.) başvurdular, ama cariyenin yakınları
mutlaka kısas istediler. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz de kısası emretti. Bunun
üzerine Enes b. Nadr (r.a.) şöyle dedi: «Ya Resûlallah! Rübeyyeâ'nın ön dişini
kıracak mısın? Hayır seni hak ile gönderene yemin ederim ki, onun Ön dişi
kırılmayacaktır...» Resûlüllah (s.a.v.) ona: «Ya Enes! Allah'ın kitabı kısası
(emrediyor)» buyurdu. Bu uyarı üzerine Rübeyyeâ'nm adamları kısasa rıza
gösterdiler. Derken cariyenin adamları affedip kısastan vazgeçtiler. Bu güzel
sonuç üzerine Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Allah'ın Öyle kulları vardır
ki, bir şey hakkında Allah'a yönelip yemin ederlerse, Allah onlara muvafakat
eder (arzuları-nı= yerine getirir).» [68]
Kemik kırma hususunda
kısas uygulanmaz. Secc (belirli bir diyet) ödenir. Ancak diş bir istisna teşkil
eder. Zira dişte misliyle kıyas mümkündür. Diğer kemiklerde mümkün değildir.
Nitekim Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz: «Kemik hususunda kısas yoktur»
buyurmuştur. Ayrıca Ömer, îbn Mes'ûd (Allah ikisinden de razı olsun) kemik
olarak sadece dişte kısas uygulanır demişlerdir.
O halde vurup adamın
dişinin kökünden kopup çıkmasına yol açan kimsenin dişi kısasen kökünden çekip
çıkarılır. Dişin kırılmasına yol açan darbeden dolayı da kemiği keser özellikle
bir aletle kısasen failin dişi kesilir.
Bu mezhebe göre organ
kesme ve yaralama hususunda kadınla erkek, hür ile köle ve köle ile köle
arasında kısas uygulanmaz. Çünkü bunlar eşit düzeyde değillerdir. Secc (yani
diyet) alınır.
Yukarıdaki genel kaide
çerçevesinde dili veya tenasül aletini kesen kimse hakkında kısas uygulanmaz.
Diyet alınır. Çünkü aynı Ölçü ve şekilde kesmek mümkün değildir. Müslümanla
zimmî arasında kısas uygulanır.
Cinayete maruz kalan
kişi kısasla erş (yaralama diyeti) arasında muhayyerdir. İkisinden birini seçip
talep edebilir, [69]
Kulağı olduğu gibi
dibinden kesip koparan hakkında kısas uygulanır. Çünkü nıümaselet (benzeyiş)
sağlanabilir. Kulağın bir kısmı hakkında da kısas uygulanabilir. Kerhî de aynı
görüştedir. Vurup kıran veya kökünden kokmasına yol açan adamın dişi küçük,
cinayete maruz kalanın ki büyülç olsa bile bu hususta büyüklük ve küçüklüğe
bakılmaksızın kısas uygulanır. Ancak kırılan veya kökünden koparılan hangi
diş ise fiili işleyenin de ancak o dişi kısasen kırılır veya kökünden çekilip
alınır. [70]
Kırık dişe karşı
sağlam diş kısasen alınmaz. \ma sağlam diş karşılığında kırık diş kısasen
alınabilir. Bu noksanlıktan dolayı ayrıca bir erş talep edilmez. İmam Mâlik ile
Hanbelîlerden bir çok fakihler de aynı görüştedirler. [71]
b) Şâfîilere göre, vurup dişi olduğu gibi
kökünden çıkaran kişi hakkında kısas uygulanır. Kırmaktan dolayı kısas
uygulanmaz. Erş takdir edilir.
Dişleri henüz
dökülmemiş küçük çocuğun vurup dişinin düşmesine yol açmaktan dolayı hemen
tanzim gerekmez. Beklenir o dişin yerinde sağlam bir diş- çıkarsa kısas
gerekmez. Ama bozuk bir diş çıkarsa kısas gerekir. [72]
c) Hanbelilere
göre de dişten dolayı kısas gerekir. Çünkü mü-maselet (benzeyiş) mümkündür.
İlim adamlarının bu meselede ittifakı vardır. Sağlam diş karşılığında kırık diş
kısasen alınır. Ancak noksanlıktan dolayı erş gerekir mi? Bu hususta iki
farklı görüş ortaya çık-rııştır. Dai'be neticesi yerinden kopup ayrılan dişin
yerine yenisi çıkacaksa, o takdirde kısasa gerek yoktur. Erş takdir edilir.
Ama yeni çıkan diş noksan çıkar veya eğri biçimde biterse ona göre erş tanzim
edilir.
Darbe neticesi diş
kökünden kopmaz da kırıhrsa, bundan dolayı da kısas gerekir. Nitekim Rübeyyeâ
hadîsi buna açık biçimde delâlet etmektedir. Kulak hakkındaki hüküm de
böyledir. Zira kulaktan kopan kısma mümasil olarak kesmek mümkündür.
Ağızda fazladan çıkan
bir diş hakkında, cinayeti işleyenin de onun gibi fazla biten dişi varsa kısas
yapılır, yoksa erş takdir edilir. [73]
d)
Mâlikîlere göre de dişte kısas gereklidir. Tamamının çıkıp düşmesinde hüküm
böyle olunsa, kırılmasında da kısas uygulanır. [74]
687 no'lu Rübeyyia
hadîsi sahîh olup istidlal ve ihticaca salihtir. Böylece diş hakkında kısasın
vacip olduğu anlaşılıyor. Diğer kemiklerde ise kısas uygulanmaz. Çünkü
mümaselet mümkün değildir.[75]
Bu olayda önce kasıt
yoktur, sonra da adam canının daha fazla yanmaması, acı çekmemesi için elini
hütün gücüyle çekip kurtarmak zorundadır. O bakımdan bu tarz bir olayda
ısıranın dişlerinin kırılması veya yerinden çıkması kısası ve ersi gerekli
kılmaz.
Nitekim îmrân b.
Husayn (r.a.) den yapılan sahîh rivayete göre: Bir adam diğer bir adamın elini
ısırmış, derken eli ışınlan adam elini onun ağzından (dişlerinin arasından)
çekince adamın iki ön dişi kökünden çıkıp düşmüş. Bunun üzerine davacı ve
davalı olarak Resûlüllah'a (s.a.v.) başvurdular. Efendimiz şöyle buyur-du:
"Sizden biri (şehveti galeyana gelen) erkeğin ısırdığı gibi kardeşini
ısırıyor... (Ey davacı), bundan dolayı sana diyet vermesi gerekmez..." [76]
Ya'lâ b. Umeyye'den
yapılan rivayete göre, adı geçen diyor ki: im ücretle çalışan bir işçim vardı.
Bir başka kişiyle dö-
"Benim ücretle
çalışan bir işçim vardı. Bir başka kişiyle dövüştü. Derken biri diğerini ısırdı
ve ısırılan adam parmağını (kurtarmak üzere ) çekti ve adamın ön dişini
düşürdü. Dişi kopup düşen adam Peygamber (s.a.v.) onun dişinin heder olduğunu
bildirdi ve şöyle buyurdu: "Onun elini ağzına koyup, (kızgın) erkeğin
(dişisini) dişleriyle ısırıp (âdeta yemeğe çalıştığı) gibi ısırıyorsun!..."
[77]
694 no'lu İmran hadîsi sahîh olup istidlal ve
ihticaca salihtir. Böylece dişin yerinden kopmasında sahibinin suçu varsa, eli
ısıranın da bunda bariz bir kasdı yoksa kısas gerekmemektedir.
Aynı zamanda birini
ısırmanın insana, özellikle de müslümana yakışmadığına işaret edilmekte ve
böylesinin durumu ve davranışı kızgın erkeğin dişisini ısırmasına benzetilerek
hayvanı bir duygunun kabarması neticesi bu gibi olayların meydana geldiği belirtilmektedir.
695 no'lu Ya'lâ hadîsi de sahîh olup istidlal ve
ihticaca salihtir. Hadîs, başkasını ısırırken dişlerini kaybeden kişinin
dişleri hederdir hükmünü taşımaktadır.
Ancak bu ikinci
hadîsin rivayet yollarında az farklı lafızlar bulunuyor: Müslim'in tesbitinde
"Bir adam diğer bir adamın kolunu ısırdı" şeklindedir. Buharî'nin
rivayetinde ise "Arkadaşının parmağını ısırdı" ifadesi yer
almaktadır. Ancak ilim adamları kolunu ısırdı rivayetinin daha râcih olduğunu
belirtmişlerdir.
Ön dişler hususunda da
bazı rivayetlerde tekil, bazısında çoğul lafız kullanılmıştır. Ancak râvîlerin
hepsi sikadır.[78]
1- Mümaselet
bulunan, yani birbirine eşit durumda olup kısasa uygun gelen organların kesilme
ve koparıl-masında misilleme gerekir.
2- Yaralama
hususunda sadece kemiğe kadar ulaşanı hakkında kısas uygulanır, Çünkü kemiğe
kadar dayanmada mümaselet mümkündür.
3- Diğer
yaralamalaı-da kısas değil diyet takdiri gerekir.
4- Dişe
karşılık diş kısasen çekilir veya kesilir.
5- Dişler
arasında büyüklük küçüklük hükmü değiştirmez,
6- Dişe
karşılık aynı hizada ve tarafda olan diş kısas edilir.
7- Küçük
çocukların dişine gelince, onlar henüz diş değiştir-memişse, beklenir yerine
sağlam bir diş çıkarsa kısas düşer, diyet taktir gerekir.
8- Çıkan diş
sakat ve eğri ise diyet gerekir.
9- El,
parmak, bilek ve benzeri bir yeri ısırırken ışınlan adam elini çekince
ısıranın dişi kırılır veya yerinden çıkarsa, bundan dolayı ne kısas, ne de
diyet gerekir. Zira ortada bir kasıt yoktur.
10-Kulakta
da kısas hükmü gerekir. İster kulak dibinden koparılmış veya kesilmiş olsun,
isterse bir kısmı koparılmış olsun farketmez, yani her iki durumda da misilleme
mümkün olduğundan kısas gerekir.
11- Tenasül
aleti de dibinden koparıldığı taktirde kısas gerekir. Aksi halde misilleme
mümkün olmayacağından kısas gerekmez, diyet gerekir.
Kesme, yaralama gibi
cinayetlerden dolayı kısas dışında kalanlarından dolayı ne kadar erş, secc
yani diyet taktir edilir? Bu husus ayrı bir başlık altında açıklanacağından
burada bunun nisbeti üzerinde durmaya gerek görmedik.[79]
İslâm mutlak anlamda
topluma ve aileye güven ve düzen getirmiş ve bu güvenle düzenin bozulmasına
asla cevaz vermemiştir. Kimse kimseyi rahatsız etme, gizli hallerini
araştırma, evinin duvarları arasında neler yaptığını gözetleme hakkına sahip
değildir.
Komşu ve çevreye güven
telkin etmek, güvenilir bir kişi olduğumuzu söz ve davranışlarımızla kanıtlamak
vaciptir. Bu hem insanlığımızın, hem medenî oluşumuzun, hem islâm dinine bağlı
bulunma şerefine eriştiğimizin gereğidir.
Şüphesiz sağlam dinî
kültür alan, imân devlet ve nimetine erişen; Allah'ın her şeyi ve her olayı söz
ve davranışı bilindiğine inanan; âhirette mutlaka bir hesabın söz konusu
olacağından şüphe etmeyen bir mü'min hiçbir zaman başka bir ailenin kapı ve
penceresinden içeriye bakmaz, kapı ve pencere deliklerinden içeride olup
bitenleri gözetlemez. Bu davranış ve duygunun büyük günah olduğunu bilir ve
çevresine durmadan güven, huzur ve doğruluk telkin edir. Günlük yaşayışla bunun
örneklerini sergiler.[80]
Sehl b. Sa'd (r.a.)
den yapılan rivayete göre: Bir adam Resûlüllüh (s.a.v.) Efendimizin kapısındaki
delikten içeriyi gözetliyordu. Bu sırada Resûlüllah (s^a.v.) Efendimiz tarağa
benzer bir aletle saçlarını tarayıp düzeltiyordu. Bunun üzerine Resûlüllah
(s.a.v.) o adama şöyle dedi: "Eğer senin bakıp gözetlediğini bilmiş
olsaydım her halde bu aleti senin gözüne batırırdım. Allah (birisinin evine
girmek için) izin almayı gözden (yani başkasının evine bakmaktan) dolayı
gerekli kılmıştır.» [81]
Enâs (r.a.) den
yapılar rivayete göre: Bir adam Peygamber (s.a.v.) Efendimizin evinin
deliklerinin birinden içeriye bakıp gözetledi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.)
bir veya birkaç yassı uzunca demiri (eline alıp) ona doğru ilerledi. Râvî
devamla diyor ki, Peygamber'in (s.a.v.) o adama doğru sinerek ilerlemesine şu!
anda da bakar gibiyim (hâlâ bütün caiıhlı-ğıyla gözlerinim Önünde
canlanıyor)." [82]
Ebû Hüreyre (r.a.) dan
yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'şöyle buyurmuştur: f'Eğer
bir adam izin almadan sana (senin bulunduğun evin içine) bakar ve sende ona
çakıl taşı atıp gözünü bıkarırsaıl, senin üzerine vebal ve günah söz konusu
olmaz." [83]
Yine Ebû Hüreyre (r.a.)
den yapılan bir rivayete göre, Peygamber fendimiz şöyle buyurmuştur: "Kim
izinleri alınmaksızın bir e-yine bakıp gözetler (dikizler) se, artık onun
gözünü lan o aileye helâl olur ve bundan dolayı ne diyet, ne de kısas gerekir. [84]
a) İmam
Şafiî bu hadîslerin muktezasınca amel edilir diyerek, başkasının evini izinsiz
gözetleyen kimsenin o ev sahibi gözünü çıkaracak!olursa kısas ve
diyet gerekmiyeceğini belirtmiştir!
b) imam
Mâlik bu görüş ve .içtihadın hilâfına bir görüş ortaya koyarak böyle bir
gözetlemede adamın gözünü çıkaracak olurlarsa, kısas ve diyet gerekir demiştir.
İlim adamlarından bir cemaat de bu görüştedir. Bunların delili, günahların
misliyle defedilemiyeceği kaides-idir.
Oysa şâri'in izin
verdiği bir hususta günah söz konusu olmaz. O bakımdan birincilerin görüş ve
içtihadı daha isabetlidir diyenlerde vardır. Hadîsteki ifade, konunun önemini
belirtmeye, ve işlenen günahın azametine dikkatleri çekmeye
yöneliktir-şeklindeki yorum pek isabetli görülmemiştir.
696 no'lu Sehl hadîsi
sahihtir... Bu, kapı.ve pencere deliklerinden başkasının evinin içini
.gözlemenin haram olduğuna ve evdeki insanın buna mani olma hakkının
bulunduğuna delâlet etmektedir. Ayrıca bir eve girmek isteyen kimsenin önce
izin alması, müsaade istemesi gerekir. Bazıları bunun sünnet, bazıları da
vacip olduğunu söylemiştir.
697 no'lu Enes hadîsi
de sahihtir. Birinci hadîsi desteklemekte ve bakan kişiyi oradan defetmenin
vacip olduğuna, hattâ gerekirse gözüne bir şey batırmanın caiz bulunduğuna delâlet
etmektedir.
Ancak İmam Mâlik'in
görüş ve içtihadı kanaatimce -daha isabetlidir. Zira âyet ve hadîslerde olayın
vehametini, azametini, çok tehlikeli boyutlar doğuracağı, büyük günahlara sebeb
olacağı, güven've huzuru sarsacağı anlatılırken bâzan mübalâğalı, bir anlatıma
yer verilir. Meselâ yetmiş, yediyüz, bin, yüzbin... gibi rakamların
kullanılması bu cümledendir;
Ancak bunu huy haline
getirip komşu ve çevresindeki aileleri sık sık rahatsız eden adam hakkında
hadîsin' zahiriyle amel etmekte bir sakınca olmadığı söylenebilir,
698 no'lu Ebû Hüreyre nadîsi de sahih olup
istidlale salihtir. Başkasının evini dikizleyen, kapı ve pencere deliklerinden
bakan kimsenin gözüne bir şey. batırmakta bir günah olmadığı belirtiliyor. Bu
da böyle bir olaydan dolayı kısas ve diyet gerekmiyeceğine işarettir.
699 dipnotlu Ebû
Hüreyre hadîsi ve buna ilâveten Ahmed ve Nesâî'nin tahrici yukarıdaki hadîsleri
kuvvetlendirmekte ve bir müdahale neticesi bakan kişinin gözünün çıkarılması
sabebiyle kısas ve diyet gerekmiyeceği açıklanmaktadır.[85]
1- Birinin
evinin'içine bakabilmek için ev sahibinden izin almak gerekir.
2- İzin
almaksızın başkasının evine kapı ve pencerelerden bakmak haramdır, büyük günahlardan biridir.
3- Ev sahibi
olanların, başkasının bakmasına fırsat vermemek için kapı ve penceresini mazbut
ve deliksiz yapması vaciptir.
4- Başkasının
evine kapı ve pencere deliklerinden bakıp içeride olup bitenleri gözeten
kimsenin defedilmesinde ve gerekirse gözüne bir şey batırıp gözünün
çıkarılmasında bir günah ve sakınca yoktur.
5- Bununla
beraber bir olaya kapı açmaksızın onu savmakta da
bir sakınca
görülmemiştir.
6- Olayda
bir göz çıkarma vuku' bulunduğu taktirde fukahanın bazısına göre, kısas ve
diyet uygulanmaz.[86]
Cinayette açılan yara,
kesilen organ henüz kapanmadan kısas uygulanması menedilmiş bulunuyor. Zira
yaranın iyileşip ağzının kapanması, tehlikenin, özellikle Ölüm tehlikesinin
atlatıldığına delâlet eder. O taktirde caninin kestiği organda mümaselet varsa
kısas uygulanır, mümaselet yoksa diyet cihetine gidilir.
Caninin açtığı yara
kapanmayıp kişinin ölümüne sebeb olursa, o taktirde fukahanın çoğuna göre
kısasen kati cihetine gidilir. İşte bun-.. dan dolayıdır ki, vaki tecavüz
neticesi şahısta açılan yara kapanıp iyileşme alâmeti ortaya çıkmadıkça kısas
yapılmıyor. Aksi halde hem kısas yapılır, hem de yaralı adamın yarası
iyileşmeyip ondan ölürse caninin kısasen öldürülmesi gerekir ve bu durumda
fazladan olarak caninin organı kesilmiş veya kemiğe ulaşan bir yara ise
misilleme olarak kemiğine ulaşacak şekilde yara açılmış olur.[87]
Câbir (r.a.) den
yapılan rivayete göre, bir adam yaralandı ve kavad (misilleme) talebinde
bulundu... Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz yaralının yarası kapanıp iyileşinceye
kadar yaralayan kişiye kısas uygulanmasını men'etti." [88]
Amr b. Şuayb'den, o da
babanından ve dedesinden yaptığı rivayete göre, bir adam başka bir adamın
dizine boynuz dürterek yaraladı. Yaralanan kişi Peygamber (s.a.v.) Efendimizde
geldi ve: "Benden yana kavad (kısas) yap" dedi. Peygamber (s.a.v.)
ona: “Yaran kapanıdj iyileşinceye kadar (bekle)" buyurdu. Sonra dam yine
Peygambere (s.a.v.) gelerek: "Benden yana kavad fap" dedi. Bunuft üzerine
Peygamber (s.a.v.) kavad (kısas) uygu-kdı. Bir süre sonra adam Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz'e geldi e şöyle dedi: "Ya Resûlallah! Topal
oldum^" Peygamber (s.a.v.) na: "Ben seni kısas uygulamasından
men'ettım, ama sen beni inlemedin. Allah da seni (o gerçeği kabullenmekten)
uzaklaştı e topallığın hükümsüz kaldı."
Sonra da Resulüllah
(s.a.v.) yara kapanıp sahibi iyileşmedikçe kısas yapılmasını yasakladı.” [89]
a) Ha'nefilere göre,
Önce adamın elini keser ve sonra vurup öldürürse, oğer araya yaranın iyileşip
kapanması girmişse, cani hakkında da ikisi uygulanır. Önce eli kesilir ve sonra
da kısasen öldürülür.
Bunun gibi elin
kesilmesi kasden, öldürme hataen olursa, yine kâtiI her ikisiyle cezalandırılır.
Yani önce eli kesilir, sonra da hatâen öldürmekten dolayı diyet hükmü
uygulanır.
Her iki fiilde de
kasıt yok hata varsa, bir tek diyet kâfi gelir. Yani katl.
Her iki cinayeti
kasden bilerek işlerse, İmam Ebû Hanîfe'ye göre, pâni her ilcisine karşılık
ceza görür. Önce eli kesilir, arkasından katledilir. İmanı Ebû Yu§^f ve îmanı
Muhammed'e göre sadece kısasen öldürülür. Zira el kesme cezası öldürme fiiline
dahil olur. Çünkü bir darbede ekseri ölmeyebilir.
Yaralandıktan sonra
yarası kapanıp iyileşir, ancak izi açık biçimde kalırsa, o taktirde diyete
başvurulur. Yaranın hiç eseri kalmazsa. İmama göre bir şey gerkemiz.
Adamm elini kasden
bilerek keser ve eli kesilen kişi caniyi affeder [ve sonra da o yüzden ölürse,
cani kendi malından diyet vermek zorunda |kahr. İmameyne göre, diyet gerekmez.
Çünkü affedilme olayı diyete ge-irek bırakmamaktadır. [90]
b) İmam
Şafiî'ye göre, yara kapanmadan önce de kısas uygulanabilir. Yaralanan kimse
hemen kısas isterse talebi yerine getirilir. Çünkü yaraya karşı kısas Ölüme
sirayeti ıskat etmez. İleride o yaradan, dolayı adanı ölecek olursa cani
kısasen öldürülür. [91]
c)
Hanbelîlere göre, yara iyileşip kapanmadıkça kısas uygulanmaz Mâlikîler de
aynı-görüş ve içtihattadırlar. Ishak ve bü doğrultuda görüş beyân etmişlerdir. [92]
700 no'lu Câbir
hadîsini aynı zamanda Ebû Bekir b. Ebî Şeyhe, tbıı Aliyye'den rivayetle tahric
etmiştir. Aynı isnadla Osman b. Ebî Şeybe tahrîc etmiş bulunuyor. Beyhakî başka
bir isnadla aynı hadîsi murselen. tahric etmiştir. Câbir hadîsini başka bir
vech ile Beyhakî şü lafızla tahrîc etmiştir:-"Yaralar'birbiriyle kıyas
edilir ve sonra bir yıl ge- *. ciktiriliv ve sonra ulaştığı nisbete göre
uygulama cihetine gidilir." Ancak bu rivayetin isnadında İbn Lehiâ
bulunuyor ki bu zat zayıftır. Aynı zamanda zayıf kabul edilen birkaç -râvi de
aynı hadîsi rivayet etmişlerdir ki hiç biri sahîh değildir. .
Böylece Câbir hadîsi
çeşitli tariklerle ve isnadlarla rivayet edilmiş bulunuyor. Çoğu zayıf olmakla
beraber birbirini kuvvetlendirmektedir. 701 no'lu Amr hadîsini İbn Hacer irsal
ile ta'lîlde bulunmuştur. Yani aradan bir sahabibmin düştüğü ifade
edilmektedir. Aynı hadîsi Şafiî ve Beyhakî, Amr b. Dinar tarikiyle Muhaınnıed
b. Talha'dan tahric "etmişlerdir.
Sonuç olarak bu
hadislerle istidlal edenler, yaranın iyileşip kapanması beklenir ve öylece
kısas uygulanır demişlerdir. İmam Şafiî ise beklemenin sedece mendup olduğunu
belirtmiş ye yaralı isterse kısas hemen uygulanır diye ilâve etmiştir.
el-Bahr sahibi ise
beklemenin vücubuna şu hadîsi de delil olarak göstermiştir: "Yara salah
buluncaya kadar sabret..."
Bu hadîsin aslı ise
şöyledir: Bir adam Hasan b. Sâbit'i elindeki sert cisimle vurup yaraladı. Bunun
üzerine ensar toplanıp Resûlüllah'm (s.a.v.) kısas hükmünü uygulamasını istedi.
Resûlünah (s.a.v.) onlara: "Arkadaşınız iyileşinceye kadar sabredip
bekleyin. Sonra sizden yana gereken kısas uygularım" buyurdu. Ve bir süre
sonra Hasan iyileşince yaralayanı affetti[93]
1-Yaralanma
olayında hemen kısas cihetine,gidilmeyip yaraıim iyileşip kapanması beklenir.
2- Bu
bekleme kimine göre mendup, kimine göre vaciptir.
3- İyileşmesi
beklenmeden kısas yapılır ve sonrada yaralı aldığı yaradan dolayı ölürse,
kimine" göra kati kısası sakıt ve heder olur. Kimine göre, kati kısası
uygulanır.
4- Önce
adamın elini keser ve arkasından vurup öldürürse sadece kati kısası gerekir.
5- Önce
elini keser ve yara iyileştikten sonra adamı öldürürse, katil hakkında da-aynı
şey uygulanır. Yani önce eli kesilir, sonra katledilir. Bu daha çok İmam Ebû
Hanîfe'nin içtihadıdır1.
6- Adamın
elini kasden keser ve hatâen de onu öldürürse, caninin önce eli kesilir, sonra
da hatâen öldürmekten dolayı diyet ödetilir. Tabii 'bu diyet onun baba
tarafından yakınlarına yükletilerek onların ödemesi sağlanır.
7- Her iki
cinayeti kasden işlerse, cani her ikisiyle karşılık görür. Yani Önce eli
kesilir ve sonra katledilir. Bu da İmam Ebû Hanîfe'nin kavlidir.[94]
Affetmek mü'minin
şamndandır. Zira Cenâb-ı Hak affetmeyi, bağışlamayı çok sever. Hattâ Berat
gecesinde Hz. Aişe (r.a..) validemiz: "Ya
Resûlallah, bu gece nasıl
bir duâ edeyim
ki Rabbım beni bağışlasın?" diye sorduğunda,
Resûlüllah (s.a.v.) ona: "De ki, Allah'ım sen çok affedicisin, affetmeyi
çok seversin, beni de affet..." diye tavsiyede bulunmuştur. Kardeşlerinin
Yusuf Peygamber'e yaptıkları bütün kötülüklere rağmen durum açıklığa kavuşunca
Yusuf Peygam-ber'in onlara af ölçüsünde söylediği şu söz elbetteki çok anlamlı
ve misal teşkil edicidir: " Size karşı bugün azarlama ve başakakma yoktur.
Allah sizi bağışlasın, affetsin. O rahmet edenlerin en çok
merhametlisîdir." [95]
Nitekim Resûlüllah
(s.a.v.) Efendimiz de Mekke'yi fethettiğinde, Kabe'nin Önünde toplanan Mekkeli
mürşiklere aynı sözleri söylemek suretiyle geçmişin üzerine bir sünger
çektiğini ilân etmişti.
Bakara Sûresi'nde ise
öldürülenler hakkında şu bilgi verilmektedir:
"Ey imân edenler!
Öldürülenler hakkında sîze kısas (misilleme) farz kılındı. Hürre hür, köleye
köle, kadına kadın... Bununla beraber kim (öldürülenin) kardeşinden az da olsa
bağışlanırsa (kısas düşer); kendisine örfe uymak ve bağışlayana diyeti
güzellikle ödemek gerekir. Bu, Rabbmızdan bir hafifletme ve rahmettir. Artık
kim bundan sonra tecavüzde bulunursa onun için elem verici bir azap
vardır." [96]
Böylece kısastan
vazgeçmek bir fazilettir ve insan hayatına gösterilen üstün bir saygıdır.
Şartlar ve ortam affetmeyi gerektiriyorsa herhalde affetmek hayırlıdır. Ancak
saldırganlar, katiller affetmekten cesaret alıyorlarsa, o takdirde affetmemek
hayırlıdır.[97]
Ebu Hüreyre(r.a.)den
yapılan rivayete göre, Peygamber(s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “:Adam
uğradığı haksızlıktan dolayı affetmeye görsün, mutlaka Cenab-ı Hak onun
azizliğini ve şerefini artırır." [98]
Enes (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: "Kısasla ilgili ne kadar bir
olay ve durum Resûîüllüh'a (s.a.v.) yükseltilip arzedildiyse mutlaka affetmeyi
emir ve tavsiye buyurdu..." [99]
Ebû Derdâ (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen diyor ki: "Resûlüllah'ın şöyle
buyurduğunu duydum: "Hangi adamın bedenine bir (yaralama, bir kesme ve
benzeri) şey dokunur, o da tasad-dukta bulunarak (kısas, misilleme ve diyetten)
vazgeçerse, Cenâb-ı Hak mutlaka bu sebeple onun bir derecesini yükseltir ve bîr
hatasını düşürüp (siler). " [100]
Abdur rahman b. Avf
(r.a,) den yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle
buyurmuştur: "Uç şey var ki, Muhammed'in canını kudret elinden tutan zata
o üç şey hakkında yemin edecek olursam (sadece doğruyu söylemiş ve gerçeği
yansıtmış olurum):
a) Tasadduk
edilen bir sadakadan dolayı mal noksan-laşmaz.
b) Bir zulüm
ve tecavüzden dolayı bir kul -Aziz ve Celîl olan Allah'ın rızasını arzulayarak-
affetmeye görsün, mutlaka Cenâb-ı Hak o zulüm ve affetmeden dolayı kıyamet
gününde onun azizlik ve şerefini artırır... c) Bir kul dilencilik kapısını
açmaya görsün Cenâb-ı Hak mutlaka ona fakirlik kapısını açar..." [101]
İstidlallerİlim
adamları ve müctehid imamların hepsi ilgili hadîslerle istidlal edip kısası
affetmenin fazileti üzerinde durmuş ve büyük bir sadaka anlamı taşıdığım
belirtmişlerdir. Ancak yukarıda da temas ettiğimiz gibi, affetme katil ve
caniye cesaret veriyorsa, o taktirde affetmemek hayırlıdır.'[102]
707 nolıı
Ebû Hüreyre hadîsini
Tirmizî sahîhlemiştir. O bakımdan istidlale salih görülmüştür.
Böylece kısastan
vazgeçip katili affeden ve uğradığı bir haksızlık ve,zulümden dolayı
karşısındakini bağışlayan kimsenin.mutlaka hem .dünyada, hem de âhirette izzet,
ve şerefi artar.
708 no'lu Enes hadîsi
hakkında Ebû Dâvud ile Münzeri susup bir görüş
beyan etmemişlerdir. Ancak isnadında bir beis yoktur.
O bakımdan istidlale sâlih kabul edilmiştir. Bu sebeple de kısas davasında
öldürülenin baba tarafından olan vâris ve yakınlarına kısastan vazgeçip bu
hususta katili affetmeleri tavsiye edilebilir, bunda bir sakınca yoktur.
709 no'lu Ebû Derdâ hadîsini Ebû Sifr Ebû
Derda'dan rivayet etmiştir. Tirmizî bu
hadîs hakkında şunu söylemiştir: "Bu garip bir hadîstir ve biz bunu ancak
bu vech ile bilebiliyoruz. Aynı zamanda Ebû Sifr'in Ebû Derda'dan duyduğunu da
bilmiyoruz. Ebû Sifr'in asıl adı Saîd b. Ahmed'dir. [103]
710 dipnotlu Abdurrahman b. Avf-hadisini aynı
zamanda Ebû Ya'lâ ve Hafız Bezzar
talırîc etmişlerdir. Ancak isnadında ismi anılmayan bir adam
bulunuyor. Bezzar bunu Ebû Seleme bin Abdur -rahman b. Avf tarikiyle babasından
rivayet etmiştir ki en sahih rivayetin de bu olduğuna dikkat çekmiştir. Ayrıca
bu bu hadîse şahit anlamında Terğîb'de de birkaç sahîh hadîs rivayet edilmiş
bulunuyor.[104]
1- Kısas
hükmü kitap ve sünnet ile farz kılınmıştır. Bu hususta ayrıca îcma'vardır.
2- Maktulün
varislerinin kısas talep etmeleri meşrudur. Bu onlara Allah ve Peygaraber'i
tarafından tanınan bir haktır.
3- Maktulün
varislerinin kısas talep etmelerinde bir günah ve vebal yoktur, ihkak-ı hak
vardır.
4- Ancak
vârislerden biri veya birkaçı veya hepsi kısastan vazgeçip bu hususta katili
affedebilirler. Bu büyük bir tasadduk olarak vasıflandırıl abilir.
5- Kısastan
vazgeçilip affedilince diyet gerekir.
6-Bu tür diyetle birlikte keffaret gerekmez. Ancak hatâen öldürmeden dolayı diyet gerekir.
7- Maktulün
vârisleri arzu ettikleri taktirde diyetten
de vazgeçebilirler.
8- Katili
ancak maktulün vârisleri affedebilir. Devlet başkanına ve şûraya böyle bir
yetki verilmemiştir.
9- Çünkü
İslâm'da hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah'ındır. O bakımdan devlet başkanının çıkardığı bir
kanunname şer'i şerife uygun olduğu taktirde yürürlülüğe girer. Uygun olmadığı
taktirde geri çevrilir, yürürlüğe konmaz.
10- Şûra ve
başta şeyhülislâm olmak üzere şûrada ayrı bir şube olarak yer alan uzman.din
âlimleri kısası affetme yetkisini başka bir şahsa ve kuruluşa verine hak ve
selâhiyetine sahip değillerdir.
11- Hiçbir kuvvet ve makam katilin affedilmesi
için maktulün vârislerini zorlavamaz.[105]
Öldürülen bir
müslümanm kan hakkı iki şeyden biriyle gerçekleşir: Kısas ve diyet... Kısas,
bilindiği gibi maktulü kasden bilerek öldüren katil hakkında misilleme olarak
uygulanan bir haktır. Diyet ise, vârislerden biri veya birkaçı kısastan
vazgeçtikleri taktirde ortaya çıkan malî bir ceza ve tazminattır.
Rivayetlerin zahiri delâletinden,
katili mirasçılardan birinin olsun affetmesiyle kısasın düşeceği anlaşılıyor.
Diğer vârislerin buna itiraz hakları pek yoktur. Tıpkı İslâm ülkesine sığınmak
isteyen bir harbîye bir müslümanm emaıı vermesi, bütün müslümanlarm veya o
müslümanm bağlı bulunduğu ordunun da eman vermesi demektir. Kısası affetme
hususu da böyle...[106]
Amr b. Şuayb'den, o da
babasından ve dedesinden yaptığı rivayete göre, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz,
kadından yana mevcut olan asabesinin âkile olarak diyetini vermelerini ve
kadına ancak, farz sahibi vârislerinden arta kalana asabelerinin vâris olmalarını;
kadın birini öldürecek olursa onun diyetinin vârisleri arasında (taksimen
ödenmesini) ve vârislerinin kadının katilini öldürmelerini (yani öldürülmesi
talebinde bulunmalarını) hükmetti."[107]
Hz. Aişe (r.aj dan
yapılan rivayete göre, Resûlütlah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Maktulün velîlerine gereken kendilerinden biri kavedi affedince
(vazgeçince) diğerlerinin de kaved almaktan vazgeçmeleridir, isterse kaved
(kısas)ı affeden kadın olsun (fark etmez)..," [108]
a)
Hanefîlere göre, kısas cinayetin bir gereğidir. Yani cinayetten dolayı vacip
olan bir haktır. Bu hak maktule aittir. Ancak o hayatta olmadığından vârisleri
onun yerine geçer ve bu hususta müşterek sayılırlar. Bu, imameynin görüş ve
içtihadıdır, jmam Ebû Haııîfe'ye göre, bu hak vârislerden herbiri hakkında
kemal yoluyla sabit olur. Tıpkı nikâh velayeti ve eman tanıma vâleyeti gibi. O bakımdan vârislerden biri kısastan vazgeçip
katili bu hususta affederse, diğerleri de affetmiş sayılırlar. Ancak
vârislerden bir kısmı hazır değilse, hazır olanlar kjısasm hemen uygulanmasını
talep edemezler. Zira hazır- olmayanın ikatili affedeceği veya affettiği söz
konusu olabilir. O bakımdan kısasın uygulanması için ergen olan- bütün
vârislerin hazır olması şarttır. Kısasın-yerine getii'ilip uygulanmasında
vârisin vekîl tutması da caizdir. Ancak müvekkilinin de hazır olması şarttır.
İmânı Ebû Yusuf ile
İmam Şafiî'ye göre, ergen olmayan vâi'isin ergen olmasına kadar kısas
geciktirilir. [109]
b) Şâfiîlere
göre, sahîh olan şu ki, kısasın sübutu Bütün varislere aittir. Bunlar ister
farz sahibi, ister asabe.olsunlar farketmez. Hazır olmayan vârisler beklenir;
-ergen olmayan ve aklî dengesi bozuk
olan vârisin ergen ve aklî dengeâinin düzelmesine kadar katil bekletilir. Ancak
katil kendi haline bırakılmaz hapsedilir. Hazır olmayan vâris gelinceye, ergen
olmayan vâris ergen oluncaya kadar katil kefaletle de salıverilmez. '
Buhunla beraber
vârislerden biri kalkıp katili öldürecek olursa, mazhebin en zahir kavline göre
ona kısas uygulanmaz. Ancak diğer vârisler jonuıı yani caninin terekesinden
diyet nisbetini bir hisse olarak ayırırlar
Vârislerden biri,
diğer bir vâris kısastan vazgeçip katili affettikten sonra hemen davranıp
katili öldürecek'olursa, o taktirde onun hakkında kısas; uygulanır. Ancak bu
hükmü kadı verir. [110]
c)
Haııbelîlere göre de kısası affetmenin cevazı kitap ve
sünnetlfe sabit olmuştur. Böylece kısas hakkı neseb ve sebeb yoluyla bütün
vârislere aittir. Kadın, erkek, küçük ve büyük bu hakka sahiptirler. Vârislerden biri affedecek olursa kısas
düşer ve diğer vârislerden herhangi birinin buna müdahalesine yol \yoktur. İlim
adamlarından çoğunun görüş ve içtihadı budur. Nitekim Ata', Nahaî, Hammad,
Sevrî, Ebû Hanîfe de böyle ictihadda bulunmuşlardır.
el-Hasan, Katade,
Zührî, İbn Şübrüme, Leys ve Evzâî'ye göre, kadın Vârislerin affetme hakkı
yoktur. Medineli bazı ilim adamlarına göre, kısas ortak varislerden birinin
,affetmesiyle sakıt olmaz. [111]
d)
Mâlikîlere göre, kadın vârisin affetme hakkı yoktur. [112].
Hem bu mezhebe göre sadece kısası affetme hakkı asabeye hastır. Aynı zamanda
maktulün velisi için vacip olan sadece kısası talep etmek, değilse diyetsiz
affetmektir. Meğerki katil bu durumda diyet vermeye rıza göstere...[113]
Böylece İmam Mâlik'e
göre, oğlanlar ve erkek kardeşler yanında kızların ve kızkardeşlerin kısastan
vazgeçme hususunda söz söyleme hakları ve yetkileri yoktur. Kısasın
uygulanmasına veya affedilmesine erkekler karar verir.[114]
712 no'lu Amr b. Şuayb
hadîsinin isnadında Muhammet b. Râşid ed-Dimeşk'i bulunuyor. Bu zatın'sıka
olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi, hakkında konuşanlar da eksik değildir.
Amr'm rivayet ettiği hadis metin olarak hayli uzuncadır. Buraya ondan ancak bir
bölürn nakletmiş bulunuyoruz.
Bu hadîslerle istidlal
edenler beş hüküm çıkarmışlardır:
1- Kadın
katil olduğu taktirde ödenmesi gereken diyet asabaları tarafından
karşılanır.
2- Diğer
hısımlar ancak kadına, onun vârislerinden arta kalana vâris olabilirler.
Kadının veresesinden maksad, asabalarıdır.
3- Kadın
öldürülecek olursa alınacak aklesinin
(taktir edilecek diyetin) vârisleri arasında taksimi ger.ekir.
4- Kadın
kasden öldürülmüşse, vârisleri kısas uygulanmasını isteyebilirler;
5- Aynı
zamanda kadın hatâen birini öldürürse, taktir edilen diyetin vârislerinin pay
durumlarına göre tahsili cihetine gidilir.
Böylece kısas ve akile
konusunda vâris bulunan kadınların da affetme ve. kısası uygulama haklan söz
konusudur.
713 no'lu Hz. Aişe
hadîsinin isnadında Hısn b. Abdurrahman bulunuyor ki, bazıları bunu İbn Muhsin
olarak belirlemişlerdir. Ebû Hatim, bu zattan Evzâî'den başka birinin rivayet
ettiğini bilmiyorum demiştir. Bununla beraber Amr b. Şuayb hadîsiyle birbirini
kuvvetlendirmekte olup istidlale sâlih görülmüştür.
Nitekim İmam Şafiî ve
İmam Ebû Hanîfe ile arkadaşlarına göre, maktulün kadın-erkek bütün vârisleri
-ister neseb, isterse sebeb yoluyla vâris olsunlar- kısas ve diyet hususlarında
hak sahipleri ve söz sahipleridir. İmam Mâlik ile Zührî ise hu hususta sadece
maktulün asabesi hak sahibi ve söz sahibidir demişlerdir.
İbn Sirîn'e göre
sadece neseb cihetiyle vâris olanlar hak ve söz sahibidirler. O bakımdan
zevciyet ölüm olayıyla sona ermekte ve sebep cihetiyle vâris olanların söz
sahibi olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Ancak İbn Sirîn'in bu görüş ve
içtihadına pek itibar edilmemiştir.[115]
1- Kısas
cinayetin bir gereğidir. Kitap, sünnet ve icma' ile sabit olmuştur.
2- Kısas hakkı
aslında maktule (Öldürülene) aittir. Ama o hayatta olmadığı için vârisleri onun
bu hakkım kullanmaktadır.
3-
Vârislerden biri katili affedip kısastan vazgeçerse, diğerleri de affetmiş
sayılır.
4- Vârislerden
bir kısmı hazır değilse, hazır olanlar kısasın hemen uygulanmasını talep
edemezler. Bir ihtimal hazır olmayan vâris kısastan vazgeçebilir.
5- Ergen
olmayan çocukların kısasın uygulanması için ergen olmaları beklenmez. Bu, Ebû
Hanîfe'nin görüşüdür.
6- İmam
Şâfıî ile İmam Ebu Yusuf a göre", çocukların ergen olması beklenir. Ancak
geçecek süre katil tutuklu olarak gözaltına alınır.
7- Kısasın sübutu ister farz sahibi, ister asabe
olsun bütün vârislere aittir.
8- Aklî
dengesi bozuk olan vârisin aklî dengesi düzelinceye kadar kısas hükmü
uygulanmaz. Ancak sözü edilen vârisin düzelme şansı yoksa o taktirde hüküm
geciktirilmez. Bu, Şafiî'ye ait bir görüştür.
9- Bu arada
vârislerden biri kalkıp katili öldürecek olursa, hakkında kısas uygulanmaz. Bu
da İmam Şafiî'nin görüşüdür. Ancak diğer vârisler caninin terekesinden diyet
nisbetini bir hisse olarak ayırırlar.
10- Vârislerden
biri katili affedip kısas hükmünden vazgeçer ve sonra da bir diğer vâris kalkıp
katili öldürürse, o vâris hakkında kısas uygulanır. Ancak bu hükmü hâkim verir.
11- Kısas
hakkı gerek neseb, gerekse sebeb cihetiyle olsun bütün vârislerin hakkıdır. Bu
daha çok Hambelîlerin görüşüdür.
12- Kadın,
erkek, küçük ve büyük bütün vârisler bu hakka sahiptirler.
13- İmam
Mâlik'e göre, kadın vârisin kısası affetme yetkisi yoktur.
14- Yine bu
imama göre, kısası
affetme yetkisi sadece erkek asabeye aittir.
15- Kısastan
vazgeçilip diyet talep edildiği taktirde, katilin rizası şarttır. Bu,
daha çok İmam Ebû Hanîfe'nin ve îmam
Mâlik'in görüşüdür.
16- Öldürülenin
erkek kardeşleri ve bir de dedesi varsa, bunlardan biri katili affedecek
olursa, kısas düşer. Bu, daha çok îmam Mâlik'in görüşüdür.
17- Öldürülenin
anabir kardeşinin affetme yetkisi yoktur. Bu da îmam Mâlik'in kavlidir.
18- Öldürülenin
kızları ve bir de erkek kardeşleri bulunur da erkek kardeşleri katili affetmek
isterlerse, İazlar buna engel olabilirler ve kısasın uygulanmasını
sağlayabilirler.
19- Kızlar
katili affeder, ama erkek kardeşler kısas isterlerse, erkek kardeşlerin talebi
dikkate alınır kısas uygulanır. Bu İmam Mâlik'in kavlidir. [116]
İslâm hukukunda suç ve
ceza hususunda suçlunun suçunu ikrar etmesi yeterli kabul edilir. Suç zanlısı
suçunu ikrar ve itiraf etmediği taktirde olayı gören iki şahide ihtiyaç vardır.
Aksi halde suç sabit olmaz.
Ancak şahitlerin
ikisinin de erkek olması şart mıdır, yoksa bir erkek iki kadın da olabilir mi?
Mesele mezhepler arasında ihtilaflıdır.[117]
Râfi' b. Hadîc'den
(veya Hudayc) yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir: "Ansardan
bir adam Hayber'de maktul (öldürülmüş) olarak bulundu. Bunun üzerine o nun
velîleri toplanıp Resûlüllah (s.a.v.) Efendimize geldiler ve durumu haber verdiler.
Peygamber (s.a.v.) onlara: "Arkadaşınızın öldürülmesine şehadette
bulunacak iki şahit size gerekir" buyurdu. Onlar da: "Ya Resûlallah!
Orada müslümanlardan hiçbir kimse yoktur. Orada olanlar yahudilerdir ki bundan
daha büyük suç işlemeye cesaret ederler" diye cevap verdiler. Bunun
üzerine Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz onlara: "Öyle ise siz oradaki
yahudilerden elli kişi seÇip onlara yemin ettirin" buyurdu. Onlar da
"Biz o yahu-dilerin yeminine razı olmayız" deyince Resûlüllah
(s.a.v.) Efendimiz öldürülen o adamın diyetini beytülmaldan yüz deve vererek
karşıladı. [118]
Ebû Dâvud değişik
lafızlarla ve az farklı cümlelerle rivayet etmiş bulunuyor. Birinci rivayette
öldürülen zatın Sehi olduğu ve ona bedel Resûlüllah'm zekât develerinden yüz
tane diyet olarak verdiği belirtilmektedir.
Diğer rivayetleri ise
tahlil kısmında açıklamış bulunuyoruz...
Amr b. Şuayb'den, o da
babasından ve dedesinden yaptığı rivayete göre, İbn Muhayyesete el-Asğar Hayber
kapılarında maktul olarak bulundu. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz "onu
kimin öldürdüğüne dair iki şahit ikame edin, ben de katili boynuna ip bağlı
olduğu halde size teslimini sağlayayım" buyurdu. Onlar da: "Ya
Resûlallah! Biz nereden iki şahit bulup ikame edebiliriz" diyerek
şahitlerinin bulunmadığını beyan ettiler. Sedece Hayber'in kapılarında maktul
olarak rastlandı. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.) onlara: "Kasamet
cihetiyle onlardan elli kişiye yemin edersin" buyurdu. O da: "Ya
Resûlallah! bilmediğim bir şeye karşı nasıl yemin edebilirim" diye cevap
verdi. Peygamber (s.a.v.) ona: "Sen yahudilerden elli kişinin kasamet
cihetiyle yemin etmesini talep et" diye buyurdu. Adam, "Ya
Resûlallah! Nasıl yemin etmelerini isteyelim ki onlar yahu-diler" dedi.
Bunun üzerine Resûlüllah maktulün diyetini onlar üzerine taksim etti ve
yarısını da kendisi karşılamak suretiyle onlara yardımcı destek oldu. [119]
a)
Hanefîlere göre, katlin isbatı için ya suç zanlısının ikrar ve itirafı, ya iki
şahidin şehadette bulunması gerekir. Aksi halde suç sabit olmaz ve zanlı
serbest bırakılır.
Vârislerden biri
babalarının katilinin kim olduğuna dair açık bir delil ve belge ortaya korken
vârislerden biri hazır olmadığı için onun gelmesi beklenir ve o geldikten sonra
hüccet yeniden ikisinden de istenir. İkisi ortaya koydukları hüccetle katilin
babalarını kasden bilerek öldürdüğünü isbat edince kısas gerekir. Ancak hazır
olmayan vâris lönünceye kadar birinci varisin ortaya koyduğu hüccete istinaden
katil lapsedilir. Bu, îmam Ebû Hanîfe'ye göredir. İmameyn'e göre, hazır
ol-nayan vâris gelince artık hüccet iade edilemez, o hüccete dayanılarak
sısasen öldürülmesi gerekli olur.
Katil, hazır olmayan
vârisin kendisini affettiğine dair bir delil ve belge ortaya koyduğu taktirde
-hazır olan vâris de o hazır olmayan vârisin hasmı ise kaved (kısas) düşer ve
diyet gerekir.
Katle şahit olanların
ifadesi birbirini tutmaz, zaman veya mekân veyahut suç aleti hakkında farklı
bilgi verirlerse veya şahitlerden biri "neden öldürüldüğünü
bilmiyorum" derse ikisinin de şahitliği hükümsüz kalır. Zira öldürme
tekerrür etmiyeceğine göre, bir yerde .işlenen öldürme cinayeti, aynen başka
bir yerde işlenmiş gibi olur ki bu ımümkün değildir.
Böylece katile ilgili
şehadette iki şahidin ifadesinin aynı olması, zaman, mekân ve alet üzerinde
ittifak halinde bulunmaları şarttır.
Maktulü (a) öldürdü
diye iki kişi şehadette bulunur, başka iki kişi de onu (a) değil (b) öldürdü
diye şehadette bulunur ve maktulün velîsi' de (a) ile (b) nin öldürdüklerini
iddia ederse her iki şahitlik de hükümsüz kalır. [120]
b) Şâfiîlere
göre, kısası gerektiren hüküm ancak katilin ikrarı veya âdil iki erkeğin
şehadetiyle gerçekleşebilir. Diyet ise ya ikrarla veyahut iki erkek veya bir
erkek iki kadının şahitliğiyle sübut bulup hükme bağlanır.
Şahidin olayın meydana
geldiği yeri ve mesafe olarak miktarını beyân etnjesi gerekir.
İki adam diğer iki
adam aleyhine şehadette bulunup maktulün o iki kişi tarafından öldürüldüğünü
beyân eder, aleyhlerine şehadette bulunan iki.|kişi de şahitlikte bulunan o
iki kişinin katil olduklarına dair şehadetteijbulunurlarsa, maktulün velisi ilk
o iki kişiyi tasdik ederse onlar hakkında kısas hükmü gerçekleşir. Onları değil
diğer iki kişiyi tasdik eder veya hepsini tasdik eder- veyahut hepsini
yalanlarsa şahitlik hükümsüz kalır.
Şahitljer zaman,
mekân, suç aleti ve öldürme şekli üzerinde ihtilâf eder, ifadeleri birbirini
tutmazsa, şahitlikleri hükümsüz kalır. [121]
Kısasın ikrar ile
sübutu ve bununla ilgili hadisler.
Vâil b. Hücr (r.a.)
den yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"Peygamber
(s.a.v.) Efendimizle beraber oturuyordum. Derken bir adam başka bir adamı
boynuna taktığı enlice urganla çekip getirdi ve şöyle dedi: "Ya
Resûlallah! Bu adam bediim kardeşimi öldürdü." Resûlüllah (s.a.v.)
Efendimiz boynuna enlice urgan takılan adama sordu: "Bunun kardeşini
öldürdün mü?" Onu çekip getiren adam hemen söze karıştı ve şöyle dedi:
"Eğer Öldürdüğünü itiraf ötmezse, ona karşı beyyin ikame ederim!..."
Bunun üzerine o adam: "Evet öldürdüm" dedi. Peygamber (s.a.v.) ona:
"Nasıl Öldürdün?" diye sorunca o şu cevabı verdi: "Benle o,
ikimiz bir ağaçtan odun ediniyorduk. Derken sövdü, bana ağır sözler söyledi, o
kadar ki beni öfkelendirdi ve ben de balta ile başının bir tarafına vurup
Öldürdüm." Peygamber (s.a.v.) ona: "Kendini (kısastan kurtarman) için
ona vereceğin bir şeyin var mı?" diye sorunca o şu cevabı verdi:
"Benim şu üzerimdeki elbisemle elimdeki baltamdan başka bir malım yoktur".
Peygamber (s.a.v.) ona: "Bir baksan ya senin kavmin seni satın
alırlar" buyurdu. O da: "Kavmime göre ben verecekleri inaldan daha
değersizim" diye cevap verince, Resûlüllah (s.a.v,) onun boynuna takılı
olan enlice urganı fırlattı ve onu getirene: "İşte sen ve arkadaşın!...
diyerek (nasıl karar vereceğini ona bıraktı). Adam da onu çekip aldı ve arkasını dönüp gidince
Peygamber (s.a.v.)
eğer onu öldürecek olursa, o da onun gibi olur..." buyurdu. Bunun üzerine
adam geri döndü ve şöyle dedi: "Ya Resûlallahî Sizin (eğer onu öldürürse
onun gibi olur) buyurduğunuz bana haber verildi. Ben onu sizin eniriniz
üzerine tuttum!... Peygamber (s.a.v.) ona: "Sen istemez misin bu adam hem
senin, hem de arkadaşın (kardeşin) in günahını yüklensin?" diye sordu.
Bunun üzerine adam:
"Ey Allah'ın Peygamberi!...
(Râvî diyor ki adamın evet dediğini sanıyorum). Ve adam "Bu
böyledir" dedi elindeki urganı attı ve katili serbest bıraktı. [122]
Diğer bir rivayette
ise olay şu lafızlarla nakledilmiştir:
"Bir adam bir
Habeşlî'yi alıp Peygamber (s.a.v.) Efendimize getirdi ve şöyle dedi:
"Doğrusu bu benim kardeşimi öldürdü..." Peygamber (s.a.v*) ona:
"Onu nasıl öldürdün?" diye sordu. O da: "Başına balta ile
vurdum, öldürmek istemiyordum (ama öldü)" diyerek cevap verdi. Peygamber
(s.a.v.) onun diyetini ödeyecek kadar malın var mıdır?" diye sordu. Adam:
"Hayır, yoktur" dedi. Peygamber (s.a.v.) ona: "Ne dersin seni
göndersem de insanlardan isteyip diyetini toplasan..," diye sordu. O şu cevabı
verdi: "Hayır olmaz..." Peygamber (s.a.v.) ona: "Senin efendilerin
sana onun diyetini verseler ya" buyurdu. O yine "Hayır, o da
olmaz..." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) onu getiren adama:
"Al bunu götür" buyurdu. Adam da onu öldürmek üzere alıp dışarı
çıktı. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: "Eğer onu öldürecek olursa onun gibi
olur" buyurdu. Bu söz o adama ulaşınca (geri dönüp geldi) ve "İşte
öldürmek istediğim adam. Onun hakkında dilediğinizi emrediniz" dedi. Bunun
üzerine Resûlüllah (s.a.v.): "Onu bırak da hem Öldürdüğü adamın, hem de
kendi günahını yüklensin de cehennem ehlinden olsun..." buyurdu. [123]
Her iki hadîs de
-şartlar ve ortam elverdiği taktirde- katil ve caniyi bağışlamanın çok güzel
bir haslet olduğuna delâlet etmektedir. Ancak bu affetme yetkisi münhasıran
öldürülenin vârislerine, velîlerine aittir. Devlet başkanının veya şûra'nm
böyle bir yetkisi yoktur.[124]
720 no'lu Râfi*
hadîsinin ricali rical-i sahihtir. Ancak Hasan b. Ali b. Râşid üzerinde
durulmuşsa da ilim adamlarının çoğuna göre, sika olduğu belirlenmiştir. [125]
Ebû Dâvud bu hadîs
hakkında bir görüş beyan etmemiştir. Bu da hadîsin sahîh olduğunu
göstermektedir. Böylece katili meçhul olan öldürme olayında önce iki erkek
şahidin kim tarafından öldürüldüğüne dair ittifak halinde şehadette bulunmaları
gerekiyor. Tek şahitle suçun sübut bulmayacağı dolaylı şekilde anlatılmış
oluyor. Sonra da maktulün ölü olarak bulunduğu semt halkından elli kadarının
katilin kim olduğunu bilmediklerine dair yemin ettirilmeleri söz konusudur ki
bu kasame hükmüne girmektedir.
Faili meçhul öldürülme
olayının yahudilerin eyleştiği bölgede cereyan etmesi kasamenin uygulanmasını
zorlaştırdığından ve esasen yahudilerin yeminlerine itiber edilmeyeceğine göre,
diyet askıda kalmasın diye Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz zekât develerinden
yüz tane vermiştir. Ancak bu bir istisna mı teşkil eder, yoksa cari bir hüküm
ve kıstas olarak devam mı etmektedir? İlim adamlarının görüş ve yorumları farklıdır.
Bunları kasame faslında açıklamış bulunuyoruz.
721 no'lu Amr hadîsini
Hafız Ibn Hacer el-Feth'de has enlemiştir.
Böylece kasame dışında
her iki hadîs ayrıca kati olayının ancak iki şahitle sübut bulacağına delalet
etmektedir. Tabii katil bizzat suçunu ikrar ve itiraf edecek olursa, o taktirde
iki şahide gerek kalmaz.
Her iki hadîste iki
şahidden söz edilirken ifade tarzından şahitlerin erkek olması anlaşılıyor. O
bakımdan kadınlardan da bu konuda şahitliğin kabulünün caiz olup olmadığı
üzerinde ilim adamlarının farklı görüş ve ictihadları ortaya çıkmıştır. Şöyle
ki, bir erkek, iki kadın bu hususta şahit olma bakımdan yeterli olur mu? Evzâî
ve Zührî'ye göre, bu da emval gibidir, iki erkek olabileceği gibi, bir erkek
iki kadın da olabilir.
Şafiî mezhebine göre,
mal ve akidlerde ya iki erkek, veyahut bir erkek iki kadının şahitliği
yeterlidir. Ama ukûbatta, yani had ve kısas hususunda mutlaka iki şahidin de
erkek olması şarttır.
İmam Nevevî Minhac'da
malî haklarda bir erkek iki kadın şahit olarak yeterlidir; ama ukubet konusunda
-ki daha çok erkeklerin muttali olduğu meselelerde, meselâ nikâh, talâk,
ric'a, İslâm'a girme, riddet (İslâm'dan çıkma), cerh ve ta'dîl, ölüm ve i'sar,
vekâlet ve vasaya, şehadet üzerine şehadette- mutlaka iki şahidin de erkek
omlası gerekir demiştir.
Bir erkek iki kadın
şahitliği caiz ve yeterlidir diyenler şu âyetin umumuna dayanıp istidlalde
bulunmuşlardır: "ve erkeklerinizden iki de şahit tutun. Eğer ikisi de
erkek olarak bulunamıyorsa, o taktirde şahitlerden razı olacağınız bir erkek,
biri unutunca diğerinin ona hatırlatması için iki kadın tutun..." [126]
Had ve kısasda
kadınların şahitliğinin kabul edilmiyeceğini savunanlar ise daha çok İmam
Mâlik'in Zührf den yaptığı şu görüşe dayanmaktadırlar: "Sünnetin ortaya
koyduğu kıstas odur ki, hudud, nikâh ve talâkda kadınların şahitliği caiz
değildir."
Ancak bunu Zühri'den
rivayet edenler zincirinden Haccac b. Ertat bulunuyor ki bu zat zayıftır. Aynı
zamanda rivayet murseldir. Böyle bir rivayet ihticaca salih sayılmaz.
Konuyu oluşturan iki
hadîsten ise, bir erkekle birlikte iki kadının şahitliğinin kabul
edilmeyeceğine delâlet eden kesin bir beyân mevcut değildir.
722 no'lu Vâil
hadîsinin sahîh olduğu söylenir. Ancak hadîsin delâletinden bir takım müşkiller
ortaya çıkmaktadır: Katil suçunu ikrar ve itiraf ederken öldürmek kaseliyle
baltayı vurmadığını beyân etmiştir. Peygamber (s.a.v.) onun bu iddiasını
yeterli görüp kısas hükmüne başvurmayarak diyet ödemesini emretmiştir. Böylece
şibh-i amd ihtimalinin kuvvetli olduğu anlaşılıyor. Sonra da adam diyet
vere-miyeceğini bildirince, bu defa Efendimiz, maktulün velîsine onu götürüp
kısas uygulamasını emrediyor. Bu da katlin şibh-i amd değil doğrudan katl-i amd
olduğuna delâlet etmektedir.
Bu ve benzeri
müşkilleri çözmek gerekir. Kanaatimce Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz katlin
amden işlendiğini biliyordu, ancak maktulün velîsine te'sir edip kısastan
vazgeçireceğini umarak diyet teklif etmiştir. Adam diyet verecek durumda
olmadığından, efendilerinin de bu diyeti ödemeyeceklerini bildiğinden diyete
hayır demiştir. Bunun üzerine Efendimiz kısasın ulgulanmasını uygun görmüştür.
Ancak bu kısas kim tarafından yerine getirilecekti? Hadîsin zahirinden, maktulün
velîsinin bizzat onu yerine getireceği anlaşılıyor. Diğer bir ihtimal, bu gibi
olaylarda daha önce Resûlüllah kimleri görevlendirümişse, "al
götür..." buyurunca onlara götürülmesini kasdetmiş olabilir.
Diğer bir husus da,
maktulün velî ve vârislerinden sadece biri kısas veya diyete karar
verebiliyordu. Bu, ya maktulün kardeşinden başka velîsinin olmadığına veyahut
bir tek velînin bu hakkı hepsi adına kullanma yetkisinin bulunduğuna delâlet
etmektedir.. Nitekim harbîlerden birinin bir müslümana sığınıp einan dilemesi
ve o müslümamn ona eman vermesiyle bütün, müslümanların eman vermiş sayılması
bir kural olarak bilinmektedir. Bu olay da ona benzer bir hüküm taşır
denilebilir.
Aynı zamanda maktulün
velîsi kısastan vazgeçip af yetkisini kullanırken isterse katili büsbütün
affedip diyetten de vazgeçebilir. Nitekim yukarıdaki hadîsler de buna açık
delâlet vardır.[127]
1- Katlin
isbatı için ya katilin ikrar ve itiraf etmesi veyahut olaya şahit olan iki
adamın şehadette bulunması gerekir.
2- Suç isbat
edilinceye kadar suç zanlısı suçsuz kabul edilir. Zira beraet-i zimmet asıldır.
3- Katil,
hazır olmayan vârisin kendisini affettiğini bir belgeyle isbat ederse hazır
olan vârisin kısas talebi reddedilir ve diyet ödeme cihetine gidilir.
4- Öldürme
olayına şahit olan iki adamın zaman, mekan ve alet bakımından ifadelerinin
birbirini tutması şarttır.
Aksi halde şahitlikleri kabul
edilmez.
5-
Şahitlerden biri "neden ne ile Öldürdüğünü bilmiyorum" derse,
ikisinin de şahitliği hükümsüz kalır.
6- Maktulü
(a) Öldürdü diye iki kişi, (b) öldürdü diye de başka iki kişi şahitlikte
bulunur ve maktulün velişî de her iki kişinin kısasen öldürülmesini talep
ederse, şahitlikler hükümsüz kalır ve kısas hükmü düşer.
7- İki erkek
şahit bulunmadığı taktirde bir erkek iki kadın şahit olarak dinlenir. Bu,
Hanefîlere göredir.
8- Şâfnlere
göre, her iki şahidin erkek-olması şarttır.
9- İki adam
diğer iki adamın katil olduklarına, o diğer iki adamın da bunların katil
olduklarına dair birbirlerinin aleyhine şahitlik yaparlar ve maktulün velisi
ise ilk iki kişinin şahitliğini tasdik ve kabul ederse o diğer iki kişi
hakkında kısas hükmü gerçekleşir.
10- Maktulün
velisi ilk iki kişiyi değil son iki işiyi veyahut hepsini tasdik ederse
hepsinin şahitliği hükümsüz kalır.
11- Maktulün
velisinin katili kısas hususunda affetmesi çok güzel bir haslettir.
12- Veli
hiçbir zaman affetmeye zorlanamaz. Hür iradesine bırakılır.
13- Veli
arzu ettiği taktirde hem kısastan, hem de diyetten vazgeçebilir.
14- Katilin
vârisleri, baba tarafından yakınları yoksa, diyet beytülmaldan Ödenebilir mi?
Bu mesele diyet bahsinde açıklanmıştır.
15- Diyet
için bir süre belirlenir.
16- Velinin
kısastan vazgeçip diyet talebinde bulunmasını katıl kabul etmezse kısas
uygulanır.
17- O bakımdan İmam Ebû Hanîfe, diyete
katilin de rıza göstermesi şarttır demiştir.
18- Faili
meçhul öldürme olayında kasame cihetine gidilir.
19- Kasame
hükmü toplumda otokontrolü sağlar ve katillerin himaye görmesine imkân vermez.
20-
Şâfıîlere göre, mal ve akidlerde ya iki erkek, değilse bir erkek iki kadın
şahit olarak dinlenir. Hudûd ve kısas hususunda her iki şahidin erkek olması
şarttır.
21- Azadlı
kölenin diyetinin önemli bir kısmının veya tamamının beytülmaîdan
karşılanmasının iki ana sebibi vardır: Birincisi kölenin diyeti ödeyecek
akilesi yoktur. İkincisi ise, kısasa dönülmesi için diyet beytülmaîdan
karşılanmış ve böylece kan pahası yerde kalmamıştır.
22- Aynı
zamanda bu uygulamayla kan gütme davasının hortlamasına imkân verilmemiştir.[128]
Kasame yemin ve yemin
ettirme anlamına gelen hukukî bir terim-der. Bir mahalle veya semt veyahut bir
köyde faili meçhul bir öldürme olayından dolayı o mahalle veya semet veyahut
köyden maktulün katilinin kim olduğu sorulur. Olumlu cevap alınmadığında
aralarından elli kişi seçilerek "onu öldürmediklerine ve katilini de
bilmediklerine dair yemin ettirilir. Hepsi yemin edince maktulün diyeti o
mahalle veya o semtte sakin olanlara ödettirilir.
Bu tür Öldürme
olaylarında kasame cihetine gidilmesinin birçok sebep ve hikmetleri vardır.
Onları kısaca şöyle maddeleştirip özetliyebiliriz:
a) Katilin
tesbitini kolaylaştırmak,
b) Dökülen
kanın yerde kalmamasını ve kan gütme dâvasının hortlamamasmı sağlamak,
c) Toplumu
suçlular hakkında uyanık ve duyarlı kılmak, otokontrolü gerçekleştirmek,
d) Olaya
şahit olanları şahitliğe bir bakıma mecbur tutmak,
e) Haksız
yere insan öldürmenin affedilir bir suç olmadığını herkesi inandırmak ve bu
konuda İslâm'ın müsamaha göstermiyeceğini
kesin biçimde göstermek ...[129]
Ebû Seleme' b.
Abdirrahman'dan ve Süleyman b. Yesar'dan, o da ashab-ı kiramdan bir adamdan
rivayet etmiştir: "Şüphesiz ki Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kasameyi
cahiliye devrinden sürüp gelen hal (uygulama) üzerine (bazı istisna ve
düzenlemelerle) takrir edip benimsemiştir." [130]
Sehl b. Ebl
Hesmete'den yapılan rivayete göre, adı geçen diyor ki: Abdullajn b. Sehl ile
Muhayyise b. Mes'ûd Hayber'e gittiler ki o günlerde hayber halkıyla sulh
anlaşması yapılmış bulunuyordu... Bu iki arkadaş bir süre birbirlerinden
ayrıldılar. Derken Muhayyise (bir süre sonraX döndüğünde Abdullah b. Sehl'i
kanına bulanmış bir halde öldürülmüş olarak buldu. Onu orada defnettikten sonra
Medine'ye döndü. Bunun üzerine Abdurrah-man b. Sehl, Muhayyise ve"
Huveyyise b. Mes'ud Peygamber (s.a.v.) Efendimize başvurdular. Önce Abdurrahman
konuşmak istedi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz "Yaşı büyük, büyük olan
konuşsun!..." diyerek uyarıda bulundu. Zira Abdur-rahman o toplulukta en
rahat konuşabilen bir kişi idi. Emr-i Rasûl üzerine |o sustu ve diğer iki kişi
konuştu. Peygamber (s.a.v,) onlara: "Yemin edip katilinizden (veya
Öldürülen arkadaşınızın adına) -kısas veya diyet hakkına müstehik olmak ister
misiniz-" diye sordu. Onlar da: "Nasıl yemin ederiz ki biz ne olaya
şahit olduk, ne de-gödük" diye cevap verdiler. Peygamber (s.a.v.)
Efendimiz: "O halde yahudiler elli yemin edip sizi yeminden kurtarıp
kenâilerini cinayetten kurtarıp uzak tutabilirler" buyurdu. Onlar:
"Biz kâfir bir kavmin yeminlerini nasıl tutup alabiliriz" idiye
cevap verdiler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) onlarmidiyetini yanından
(beytülmaldan) karşıladı." [131]
Diğer bir rivayette
ise şöyle denilmektedir:
"Resûlüİlah
(s.a.v.) Efendimiz: Sizden elli kişi, yahudi-lerdenibir adamın katil olduğuna
yemin eder de o kişi olduğu gibi size teslim edilir..." diye teklifte
bulundu. Onlar da: "Şahid olmadığımız bîr durum, nasıl yemin
edebiliriz?" diye cevap verdiler. Efendimiz onlara: "O halde
yahudilerden elli kişi yemin. eder de; sizin (kati isnadınızdan) kendilerim
berî (uzak) tutarlar (ne
dersiniz?)" diye sordu. Onlar: "Ya Resûlallah! Yahudiler kâfir bir
kavimdirler..." diye cevap verdiler. [132]
Başka bir rivayette
ise hadîs şu lafızlarla rivayet edilmiştir;
"Resûlüİlah
(s.a.v.) Efendimiz onlara: "Katilin adını belirlersiniz, sonra da onun
katil olduğuna dair elli yeminde bulunursunuz. Sonra da onu size teslim
ederiz" buyurdu.
Diğer bir lafızla da
şöyle denilmiştir: "Beyyine getirirsiniz, kâtil'in kim olduğunu o beyyine
ile isbatlarsınız" buyurdu. Onlar da: "Bizim beyyinemiz yoktur"
diye cevap verdiler. Peygamber (s.a.v.) bu defa onlara: "O halde yahudiler
(berî olduklarına dair) yemin ederler..." buyurdu. Onlar da: "Biz
yahudilerin yeminine razı olmayız" dediler. Bunun üzerine Resûlüİlah
(s.a.v.) Efendimiz onun kanının heder olmasına gönlü razı olmadı ve diyet
olarak zekât develerinden yüz tane verdi." [133]
a)
Hanefîlere göre, kasame, bir mahalle, semt veya köyde öldürülmüş bir kişiye
rastlanır da faili meçhul olursa, o taktirde o mahalle veyahut semt veyahut
köy halkından elli tane seçilerek onu Öldürmediğine ve öldüren kimseyi de
bilmediğine dair bir bir Allah ile yemin etmesidir. Elli kişi bulunmadığı
taktirde mevcut kişilere elliyi dolduruncaya kadar tekrar tekrar yemin
ettirilir. Yemin ettirilen kişilerin ise ergen, aklı başında ve hür olması
şarttır.
Bulunan maktulün de
vücudunda silah veya öldürücü bir aletin izinin olması veyahut boğulduğunu
gösteren "boğazında bir belirtinin gözükmesi gerekir. Kısacası bir
tarafından öldürüldüğünü gösteren birtakım alâmetlerin, izlerin bulunması söz
konusudur.
Öldürülen kişinin
velîsi o semt veya mahalle halkının onu öldürdüğünü iddia eder ve fakat bunu
isbat edecek beyyine getiremezse, o taktirde o semt veya mahalle halkından
belirtilen evsafta elli kişiye Allah adına yemin ettirilir. Hiç kimse Öldürmeyi
kabul etmez ve öldürmediğine, Öldüren kimseyi de bilmediğine dair yemin ederse
o taktirde kısas uygulanmaz diyet alınır.
Bunun gibi üzerinde
darp izi veya boğma belirtisi bulunan hilkati tam bir ceninden dolayı da aynı
işleme baş vurulur.
Sözü edilen elli veya daha az kişiden biri yemin etmekten
kaçınırsa, yemin edinceye kadar hapsedilir.
Öldürülünen velisi o
semtin veya mahallenin halkı değil de onlardan başkasının öldürdüğünü iddia
ederse artık onlardan kasame hükmü düşer, yani uygulanmaz. O semt veya mahalle
halkının da öldürülen kişinin başkaları tarafından öldürüldüğüne dair
şehadette bulun-imaları kabul edilmez. İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'e göre
şahitlikleri kabul edilir. Zira velînin onların onu öldürmediğine başka-i larmm
bu fiili eşlediğine dair iddiası o mahalle veya semt halkını berî kılıp temize
çıkarmış oluyor. O bakımdan şahitliklerine itibar edilir.
Kasame hususunda
çocuk, deli, köle ve kadın yemin ettirilmez. Bir semt veya-mahalle veyahut
köyde öldürülmüş olan kişinin gövdesinin yarısından fazlasına veya yarısıyla
birlikte başına rastlanırsa, kasame uygulanır. Gövdesinin az bir kısmına veya
eline, ayağına, sadece başına rastlanırsa kasame uygulanmaz.
Maktulün bir hayvan
üzerine bağlanıp bir adam tarafından bir tarafa çekip götürüldüğü görüldüğünde,
kısas uygulanmaz, ancak diyet uygulanır ve hayvanı sürüp götüren adamın
akilesinden alınır.
Hayvanı birkaç kişi
sürüp götürüyorsa, artık diyet onlara gerekir, yani kaç kişüerse, diyet onlara
eşit şekilde taksimen ödetilir.
Adam kendi evinde
öldürülmüş bir halde bulunursa, onun. diyeti akilesi tarafından karşılanır.
îmameyn.e göre birşey gerekmez.
Maktul bir adamın
evinde bulunursa, ona kasame, akilesi üzerine de diyet gerekir.
Kasame sadece mülk
sahipleri üzerine gerekir. Kiracılar ve misafirlere gerekmez. İmam Ebû Yusuf a
göre, hem mülk sahiplerine, hem de kiracılara gerekir.
Maktul bir gemide
bulunursa, kasame gemidekiler üzerine gerekir. Bir semtin cami veya mescidinde
rastlanırsa, o semt veya mahalle üzerine gerekir. [134]
Böylece Hanefî
fukahası kasame konusunu hadîslerin ve uygulamaların ışığı altında inceleyip
yukarıdaki hükümleri ortaya çıkarmışlar ve şüpheleri giderecek ölçüde bir
açıklık getirmişlerdir.
b) Şâfiîlere
göre, kasame, katilin velîleri üzerine taksim edilen yeminden ibarettir. Ancak
bunun birtakım şartları vardır:
1. Maktulün
velîsi katilin kim olduğunu iddia ettiğinde kati cinayetini kasden mi, hatâen
mi, tek başına mı, yoksa birkaç kişiyle müşterek mi yaptıklarını açıklayıp
detaylı bilgi vermesi şarttır.
2. Sadece
"kardeşimin katili falandır" diye iddia eder, ama bir açıklama
getiremezse, hâkim müddea aleyhi çağırıp nasıl ne maksatla öldürdüğünü sorar ve
açıklamasını ister.
3. Kimin
öldürdüğünü ismen belirlemesi şarttır. Sadece "bunlardan biri
Öldürdü" demesi yeterli değildir. Bu durumda o topluluk müddeinin
iddiasını red ve inkâr ederlerse o takdirde en sahîh kavle göre, hâkim onlara
yemin ettirir.
4. Müddei
olan (hak iddia eden) velinin akıl ve baliğ olması şarttır! O bakımdan çocuk ve
delinin iddiası dinlenmez.
Veli, bir şahsın
yalnız başına öldürdüğünü iddia ettikten sonra bir başkasının öldürdüğünü
iddiaya başlarsa artık onun iddiası dinlenmez. Ayni şekilde veli önce
belirlediği şahsın kendi kardeşini kasden bilerek öldürdüğünü iddia eder ve
arkasından hataen öldürdüğünü veya Ölümüne sebep- olduğunu söylerse iddiası
dinlenmez. Ancak bu durumda dâvanın aslı düşmez.
Kasame ancak bir semt
veya mahallede öldürülmüş olduğuna dair birtakım alâmetlerin mevcudiyetiyle
sabit olur. Zira bu husustaki alâmet müddeinin (hak iddia edenin) doğruluğuna
delâlet teşkil eder. Meselâ öldürülene düşman oldukları bilinen bir mahalle,
veya kasabanın bir semtinde rastlanması veya maktul bulunduğunda çevresinden
bir cemaatin ayrılıp uzaklaştıkları görülmesi birer alâmettir. Aynı zamanda
âdil bir adamın şehadeti de bir alâmet sayılır. Aynı zamanda kölelerin ve
kadınların da şehadeti birer alâmet olarak dikkate alınır. Bunun gibi
fasıkların, çocukların ve kâfirlerin de bu husustaki sözleri birer alâmet
sayılır.
Bir alâmet görüldüğü
halde maktulün kızlarından biri "babamı falan kişi öldürdü" diye
iddia eder, diğer kızı ise onu yalanlarsa, alâmet hükümsüz kalır.
Bir organın kesilmesi
veya malın itlafından dolayı kasame hükmü uygulanmaz.
Müddei (hak iddia
eden) iddiasını ortaya atınca, başka bir heyyine ortaya koyamadığı takdirde
elli defa yemin eder. Bu yeminlerin fasılasız yapılması şart değildir. Yemin
ederken bayılır veya cinnet getirirse, kendine gelince kaldığı yerden devam
eder. Adam yemini tamamlamadan ölürse kalanını vârisleri tamamlamaz. En sahîh
kavi de budur. Ama maktulün birden fazla vârisi bulunursa, o elli yemin irs
hükmüne ve kuralına göre onlar arasında taksim edilir, her biri kendine düşen
sayı nisbetinde yemin eder. Biri yemin etmeden kaçınırsa, diğeri tamamlar.
Varislerden biri veya birkaçı
hazır olmazsa, hazır olan payı nisbetinde yemin eder. Hazır olmayanlar adına
da yemin ettirilir. Bundan kaçındığı takdirde hazır olmayanların gelmesi
beklenir. [135]
c)
Hanbelîlere göre de kasame, kati davasında mükerrer yemine delâlet eden bir
terimdir.
Bir yer, bir semt veya
mahallede ölmüş halde olan bir adama rastlandığında onun velîsi veya velîleri,
aralarında düşmanlık bulunmayan ve ölü olarak bulunan kişi üzerinde
öldürüldüğüne dair bir belirtiye de tesadüf edilmeyen kimsenin bulunduğu semtin
halkı tarafından öldürüldüğünü idda eder ve buna dair beyyİne getiremezse
diğer davalar gibi sonuca bağlanır. Ama velî veya velîlerin iddiaları
doğrultusunda beyyineleri olursa ona göre hükmedilir. Aksi halde iddiayı
reddedene yemin teklif edilir ve berî olduğuna veya olduklarına dair yemin ederlerse
dava düşer. İmam mâlik'in de göreş ve içtihadı böyledir. Çünkü islâm hukukunda
genel kaidelerden biri de şudur: Beyyine müddeiye (hak iddia edene), yemin de
müddea aleyhe (iddia olunana) gerekir. İddia eden velî veya velîler beyyine
ortaya koyamadıkları takdirde müddea aleyh olan kimse veya kimselerin yemin
etmeleri gerekir. Berî olduklarına dair yemin ederlerse dava düşer, Zira
beraet-i zimmet asıldır.
O bakımdan muayyen
(belli) olmayan bir suç zanlısı hakkındaki tlava dinlenmez. Suç zanlısının berî
olduğu asıldır. Ancak müddei (iddiacı) beyyine, iki şahit getirdiği takdirde
suç sübut bulur.
Bunun gibi haklarında
dava açılanlar bir semt, bir mahalle halkı ise veya muayyen olmayan biri ise
dava dinlenmez. Hatta İmam Ah-med'den yapılan iki rivayetten birine göre, velî
kati iddiasında bulunur ve fakat o semt veya mahalle ve toplulukla aralarında
bir düşmanlık bulunmaz, ölü olarak bulunan kişi üzerinde de öldürüldüğüne dair
bir iz ve alâmete rastlanmazsa, hiçbir hüküm verilmez ve dava kendiliğinden
düşer. Diğer rivayete göre, yemin teklîf edilir. İmam Şafiî de aynı görüştedir
ve sahîh olan da budur. [136]
Ancak Sehl hadîsi ile
Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiği hadîs faili meçhul kati olayında davacı olan
velîlerin katili belirleyip onun öldürdüğüne dair yemin etmeleri veyahut elli
yemini bulacak şekilde mükerrer yeminde bulunmaları söz konusu edilmektedir.
Oysa Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz'den gelen sahîh rivayetlerde yeminin
müddeiye (iddiacıya) değil müddea aleyhe (iddia olunana) gerekli olduğu kesin
bir ifadeyle belirtilmiştir. O bakımdan ilim adamlarının bu mesele hakkında
farklı yorum, istidlal ve görüşleri olmuştur.
d)
Mâlikîlere göre de bir semt veya mahalle veyahut köyde rastlanan faili meçhul
bir öldürme olayından dolayı kasame gerekmez. Onun diyeti ne semt ne de mahalle
halkına ödettirilmez. Beytülmaldan karışlanması nakkmda ise, İmam Mâlik'ten
açık ve net bir rivayet yapılmamıştır.
Ancak cinayete uğrayan
kimse kendisine öfke duyulan biri ip? ve henüz ölmeden önce "benim kanım
falanın uhdesindedir" yani falan kişi benim kanımı akıttı derse bundan
dolayı kasame gerekir. Ancak İmam Mâlik "Öfke duyulan bir kişi" diye
bir tasrihte bulunmamıştır.
Kadın erkek bu hususta
eşit olduğu gibi, kasden veya hatâen öldürmek de öyledir. Cinayete uğrayan
çocuk ise, onun henüz Ölmeden falan çocuk beni öldürdü demesi yeterli değildir.
Kati olayının sübutu için iki âdil şahit gereklidir. [137]
729 no'lu Şehî hadîsi
sahîh kabul edilmiştir. O bakımdan ilim adamlarından bir kısmı bu rivayetle
istidlal etmişlerdir. ."Yemin edip katilinizden veya öldürülen arkadaşınız
adına kısas veya diyet hakkına müstehik olmak ister misiniz?" sözü
kasame'nin meşruiyetine delâlet etmektedir. Nitekim ashab ve tabiînin cumhuru,
Hicaz Küfe ve Şam âlimleri de aynı görüştedirler. Kadı Iyaz'ın tesbiti de bu
anlamdadır. O bakımdan kasamenin meşruiyeti hakkında fazla bir ihtilâf yoktur;
ihtilâf bazı yorum ve açıklamalarda zuhur etmiştir.
Seleften Ebû Kılâbe,
Salim b. Abdillah, Hakem b. Uteybe, Süleyman b. Yesar, İbrahim b. Aliyye,
Müslim b. Hâlid ve Ömer b. Ab-dilaziz'e göre kasame şeriat usûlüne uymadığı
için sabit sayılmaz. Çünkü İslâm hukukunda vaz'edilen genel kaide ve usûlden
biri de "Beyyine müddeiye (iddiacıya), yemin de müddea aleyhe (iddia
olunana) gerekir" hadîsidir.
Hem yemin ancak gözle
görülen veya o anlamda hissedilip bilmen bir olay hakkında caiz olur. Qözle
görülmeyen, kulakla duyulmayan, hissedilmeyen bir olay hakkında yemin caiz
değildir. Hem hadîste kasame ile hükmedümemiştir; onun sadece cahiliyye
devrine ait bir yöntem olduğu belirtilmiştir.
Bütün bu görüş ve
yorumlar, kasame'nin meşru ve sabit olmadığını iddia eden ilim adamlarına
aittir. [138]
Kasamenin meşru
olduğunu kabul edenler ise, bunun şeriat asıllarından bir asıl olduğunu
belirtmişlerdir. Çünkü bu hususta delil varid olmuştur. Hem kasamenin
uygulanması kan dökülmesini Önlemeye, canileri durdurmaya, toplumda otokontrolü
sağlamaya yönelik bulunmaktadır. O bakımdan özel bir sünneti, genel anlamda bir
sünnetle atmak helâl olmaz. "Yemin müddea aleyhe (iddia olunana)
gerekir" kaidesi umum ifade etmektedir. Kasame ise bir özellik taşımakta
ve bu kaideye uymamaktadır.
Aynı zamanda Ebû
Seleme hadîsi kasame'nin sübutuna delâlet etmektedir.
Bu bapta Ahmed ve
Beyhakî'nin Ebû Sâid (r.a.) den yaptıkları bir -rivayet bulunuyor. Meâlen
şöyledir: "Resûlüllah (s.a.v.) iki köy arasında katledilmiş bir adama
rastladı. Maktulün bulunduğu nokta esas alınarak iM köye olan mesafe zira'la
Ölçüldü. Bir köye bir karış daha yakın olduğu tesbit edilince diyeti o yakın
olan köy halkına yükletildi..."
Ancak Beyhakî bunu
naklettikten sonra diyor ki:"Bu hadîsin rivayetinde Ebû İsrail, Utbe'den
rivayetinde teferrüd etmiştir ki bu iki zatm rivâyetiyle ihticac edilmez."
Hatta el-Akiylî "bu hadîsin aslı yoktur" demiştir.
Buna-benzer bir
rivayeti Abdurrezzak, İbn Ebû Şeybe ve Beyhakî Şa'bî'den şöyle rivayet
etmişlerdir: "Vâdi'a ile Şâkir köyleri veya kabileleri arasında kati
edilmiş bir adama rastlandı. Bunun üzerine Qmer b. Hattab (r.a.> maktulün
bulunduğu nokta esas alınıp iki kabile arasındaki mesafenin ölçülmesini
emretti. Ölçüm neticesinde Vâdi'a kabilesine daha yakın olduğu görüldü. Ömer
b. Hattab o kabile halkına elli yemin ettirdi ki her biri Allah'a yenin ederim
ki ben öldürmedim ve Öldüreni de bilmiyorum" şeklinde idi... Bunun üzerine
Hz. Ömer diyeti onlara yükledi ve onları borçlu kıldı. Bu sebeple onlar: 'Ta
Emîre'L-mü'minîn! Ne yeminlerimiz bizim mallarımızı geri çevirebildi, ne de
mallarımız bizi yeminden uzak tuttu..." diyerek sızlandılar. Hz. Ömer
onlara: "Hak böyledir" diye cevap verdi. [139]
Buna benzer bir
rivayeti Dârekutnî ile Beyhakî Sâid b. Müseyyeb'den yapmışlardır. Bunların
rivayetinin sonunda Hz. Ömer'in (r.a.) şöyle dediği belirtilmektedir: "Ben
ancak Peygamber (s.a.v.) Efendimizin hükmettiğiyle sizin hakkınızda
hükmettim..." Ancak Beyhakî bunun Peygamber'e (s.a.v.) refı' edilmesi
münkerdir. Rivayet zincirinde Ömer b. Sabîh bulunuyor ki bu zatın
metrukü'l-hadis olduğunda âlimlerin ittifakı vardır, demiştir. Zehebî onun
maruf olmadığına dikkat çekmiştir. [140]
İmam Şâfıî bu
rivayetin tekzîb edilemiyeceğini belirterek Şa'bî'nin Hars el-A'ver'den rivayet
ettiğini belirtmiştir.
İmam Mâlik, İmam
Şafiî, Abdurrezzak ve Beyhakî ise şu rivayeti tahrîc etmişlerdir:
"Süleyman b. Yesar ile Arak b. Mâlik şöyle nakletmiş bulunuyorlar: Benî
Sa'd b. Leys kabilesinden bir adam atını ,'toşturu-rken Oüheyne
kabilesinden.bir adamın parmağına basmış bulunuyordu ki adam bu yüzden Ölmüş
oldu. Bu iddiayla Hz. ÖmerV başvuranlara Ömer (r.a.) şöyle sordu: "Siz bu'yüzden
ölmediğine dair elli yemin eder misiniz?" İddiacılar yeminden kaçındılar.
Bunun üzerine Hz. Ömer diğer tarafa (yani ölen kişinin kabilesine):
"Sizler yemin ediniz..." buyurdu. Onlar da yemin etmek istemediler.
Böylece Hz. Ömer (r.a.) diyetin yarısını Benî Sâ'd kabilesine yükledi.
730 dipnotlu hadîste
"Sizden elli kişi katilin yahudilerden olduğuna dair yemin eder de o adam
size olduğu gibi teslim edilir..." cümlesinden kasamet sebebiyle kısasın
uygulanmasının caiz olduğu anlaşılıyor. Nitekim Zührî, Rübeyyi'a, Ebû Zennad,
Mâlik,, Leys, Evzaî ye Şâfıî de aynı görüştedirler. İki rivayetten birine göre
İmam Ahmed, İshak, Ebû Sevr, Dâvud ve Hicazlıların önemli bir kısmının da kavli
budur. Ancak Hz. Ali (r.a.) den yapılan rivayete göre, kasame sebebiyle kısas
gerekmez. Nitekim Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının da görüş ve icti-hadları bu
anlamdadır. Zira bunlara göre vâcib olan yemindir. Semt veya mahalle veyahut
köy halkından elli kişinin "Allah'a yemin ederim ki onu ben öldürmedim ve
öldüreni de bilmiyorum" demesiyle kasame hükmü gerçekleşir. Müddei üzerine
ise yemîn gerekli değildir. Böylece elli kişi belirtilen şekilde yemin edince
diyet vâcib olur. Yapılan rivayete göre, Ebû Bekir Cr.a.) ile Ömer (r.a.)
zamanında kasame sebebiyle kısas gerekli görülmemiş ve uygulamada kısasa yer
verilmemiştir. Zira kasame'den maksat, toplum arasında sağlam bir kontrol
mekanizması oluşturmak, canilere fırsat vermemek ve kan akıtılmasını
önlemektir.
Abdurrezzak kendi
Musannafı'nda diyor ki: "Ubeydullah b. Ömer el-Umerî'ye dedim ki:
Resûlüllah'm (s.a.v.) kasame sebebiyle kısas uyguladığını biliyor musun? O
bana: "Hayır..." diye cevap verdi. (fYa Ebû Bekir (r.a.) böyle bir
uygulamada bulundu mu?" dedim. O yine: "Hayır..." dedi.
"Ömer (r.a.) böyle bir uygulamada bulun mu?" O yine:
"Hayır..." dedi. Bunun üzerine ona: "Böyle olduğuna göre siz
nasıl oluyor da kasame sebebiyle kısasın gereğine yer veriyorsunuz, daha
doğrusu buna nasıl cesaret ediyorsunuz?" dedim. Bunun üzerine susup cevap
vermedi.
İmam Mâlik ile İmam
Ahmed'den meşhur olan rivayete göre, kasame tek bir adam üzerinde uygulanır. [141]
Hayber'de öldürülen
müslüman hakkında kasame uygulanmadığı, daha doğrusu uygulanma şart ve
ortamları müsait olmadığı için adamın kanı yerde kalmasın ve kan gütme dâvasına
kapı açılmasın diye Resûlüllah (s.a.v.) onun diyetini ya zekât develerinden
veyahut kendine ait develerden yüz tane ayırarak karşılamıştır.
Bu rivayetle istidlal
edenlere göre, zekâtı mesalih-i amme için sar-fetmek caizdir. Cumhur yine bu
rivayetlere dayanarak önce davalılara yemin teklif edilir. Yemin ederlerse
diyet Ödemelerine hükmedilir.
İmam Şâfıî ile. imam
Ahmed cumhurun görüşüne katılarak önce davacılara yemin teklif edilir. Yeminden
kaçınırlarsa bu defa davalılara teklif edilir.
Yemin konusunda davacı
ile davalıdan kimin yemîn etmesi gerekir? '
Bu hususta şer'î genel
kaide ve usûl söz konusudur. Sahîh rivayetlere göre, davacıya beyyine, davalıya
yemin düşer... Ancak ka-same meselesinde bunun hilâfına bir ifade yer
almaktadır. Amr b. Şuayb'in babasından ve dedesinden yaptığı rivayete göre,
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Beyyine müddeiye, yemîn
ise müddea aleyhe gerekir." Yani davacıya beyyine, davalıya yemin düşer...
[142]
Ebû Seleme b.
Abdirrahman ve Süleyman b. Yesar'm ensardan bir adamdan şöyle rivayet ettikleri
belirtilmiştir: Peygamber (s.a.v.) Efendimiz yahudilere dedi ki (yani önce
yemîni davalılara teklif etti) " Sizden elli adam yemin eder..."
Bunun üzerine Yahudiler yeminden kaçındılar, Peygamber (s.a.v.) bu defa ensara:
"Sizler yemîn edin de diyete müstelıik olun" buyurdu. Onlar da:
"Ya Resûlallah! Gayb üzerine nasıl yemin edelim?" yani görmediğimiz,
bilmediğimiz bir olay hakkında nasıl yemîn edebiliriz)" diye cevap
verdiler. Böylece Resûlüllah (s.a.v.) maktul yahudilerin yaşadığı bölgede bulunduğu
için diyeti onlara yükledi." [143]
Amr b. Şuayb hadîsini
aynı zamanda îbn Abdilberr ve Beyhakî Müslim b. Hâlid tarikiyle îbn Cüreyc'den,
o da Amr b. Şuayb'den rivayet etmiştir. Buharî'nin de dediği gibi, îbn Cüreyc
bu hadîsi Amr b. Şuayb'den işitmemiş tir. Ancak Abdurrezzak tarikiyle Ömer'den
murse-len rivayet edilmiştir ki Ömer, Müslim b. Hâlid'den daha çok hıfza sahiptir.
Aynı zamanda daha sıka kabul edilir. Buna benzer bir hadîsi de İbn Cüreyc,
Atâ'dan, o da Ebû Hüreyre (r.a.) den rivayet etmiştir ki îbn Hacer bu rivayetin
zayıf olduğuna dikkat çekmiştir.
Ebû Seleme hadîsinin
ise zayıf olduğu belirtilmiştir. O bakımdan iltifata pek uygun görülmemiş ve
hüccet olarak alınmamıştır. İmam Şafiî'ye: "Bu hadîsi neden dikkate alıp
istidlalde bulunmadın?" diye sorulduğunda, o şu cevabı vermiştir:
"Bu hadîs murseldir." Yani senedinden bir sahabi düşmüştür.
Böylece hu konuda
rivayet edilen hadîslerin bir kısmı zayıftır ve o bakımdan müctehidlerin önemli
bir kısmı bu hadîslerle istidlal ve ihti-cacda bulunmamışlardır.[144]
1. Kasame
sünnet ile sabit olmuştur.
2. Faili
meçhul bir maktul bir mahalle veya semtte bulunursa, o semt halkından elli
kişiye yemin ettirilir.
3. Yemin
şekli şöyledir: "Vallahi ben bunu öldürmedim ve öldüreni de
bilmiyorum..."
4. Mahalle
veya semt halkından elli kişi bulunmazsa, mevcut kişiler elli sayısını
doldurmak üzere mükerreren yemîn ederler.
5. Yemin
edince, yani katil belli olmayınca kısas uygulanmaz, diyet alınır. Bu ictihad
Hanefîlere aittir...
6. Ölü
olarak bulunan adamın üzerinde öldürüldüğüne dair birtakım iz ve belirtilerin
bulunması şarttır. Aksi halde kendi eceliyle öldüğüne hükmedilir ve kaseme
cihetine gidilmez.
7. Maktulün
velîsi, o semt veya mahalle halkının onu öldürdüğünü iddia derse, beyyine
getirmesi gerekir. Getirmediği takdirde semt halkına yemîn teklif edilir.
8. Hilkati
tam olup öldürülmüş bulunan bir cenîndeh dolayı da kasame uygulanır. Bu da Ebû
Hanîfe'ye göredir.
9. Elli
kişiden biri veya birkaçı yeminden kaçınırsa, yemin edinceye kadar
hapsedilirler. Bu da Ebû Hanîfe'nin görüşüdür.
10. Maktulün
velîsi o semtin değil de başka bir semtin adamlarının öldürdüğünü iddia ederse artık öldürülenin bulunduğu semt
halkı hakkında kasame uygulanmaz.
11. Semt
halkından çocuklar, kadınlar, deliler ve köleler yemin ettirilmezler.
12.
Öldürülmüş olarak rastlanan kişinin en az gövdesinden yarısının veya başıyla
birlikte yarısının mevcut olması şarttır. Aksi halde kasame uygulanmaz.
13. Öldürülen
kişinin bir hayvana yükletilip bir adam tarafından sürülüp götürüldüğü
görüldüğü takdirde kısas uygulanmaz, diyet alınır. O da hayvanı sürüp götürenin
akilesinden tazmîn edilir.
14. Hayvanı
birkaç kişi sürüp götürüyorsa, diyet onlardan alınır.
15. Adam
kendi evinde öldürülür de faili meçhul olursa, diyet onun akilesinden alınır.
16. Kasame
sadece mülk sahipleri hakkında kullanılır.
17. Maktul bir gemide bulunursa diyet gemide
bulunanlardan alınır.
18. Şâfiüere
göre, kasame katilin velileri üzerine taksim edilen yeminle gerçekleşir. Bunun
da dört şartı vardır.
19. Maktulün
valisi onu bir şahsın yalnız başına öldürdüğünü iddia ettikten sonra başka bir
şahsın öldürdüğünü iddiaya kalkışırsa, artık onun iddiası dinlenmez.
20. Şafiî'ye
göre, köle ve kadınların da şahitliği bu konuda bir alâmet sayılabilir.
21. Organ
kesme ve mal itlafından dolayı kasame hükmü uygulanmaz.
22. Müddei
(iddiacı) iddiasını ortaya atıp beyyine getiremezse elli defa yemin etmesi
gerekir. Bu imam Şafiî'nin görüş ve içtihadıdır.
23.
Varislerden biri hazır olur, birkaçı hazır olmazsa, hazır olan kendine düşen
pay nisbetinde yemin eder.
24. Ölü
olarak bulunan adamın bulunduğu semt halkı tarafından öldürüldüğü iddia edilir, ama beyyine getirilmezse diğer
davalar gibi sonuca bağlanır. Bu Hanbelîlere göredir.
25. Dava bir
semt halkı veya bilinmiyen bir şâhıs aleyhinde ise, ortada beyyine yoksa dava
dinlenmez. Bu da Hanbelîlere göredir. Mâlikîler de aynı görüştedirler.
26. Davacıya
beyyine gerekir. İddiasını veya suçlamasını isbat için iki âdil şahit getirmesi
gerekir.
27. Davacı
beyyine getiremediği takdirde dâvâlıya yemin düşer.
28. Davalı
yemin edince dava düşer. Zira beraet-i zimmet asıldır.
Kasame konusu ve elli
kişinin yemin etmesi hususunda daha çok Hanefîler ve kısmen Şâfıîler bir görüş
ve ictihad ortaya koymuşlardır. Hanbelî ye Mâlikîlere göre elli kişiye yemin
teklîf edilmez.[145]
Mekke harem sınırları
içinde enim bir belde ve bölge olarak belirlenmiş bulunuyor..Harem sınırlarına
girip sığman tecavüzden korunmuş olur. Kendiliğinden biten ot ve ağaçları
kesilmez, av hayvanları avlanmaz.
Bu hüküm kıyamete
katar bakidir. Mekke'nin fethinde Resûlüllah (s.a.v.) Efendimize kısa bir süre
için verilen ruhsat dışında hiçbir ve kumandanın, devlet başkanının veya
milletin bu hükmü bozmaya yetkisi yoktur.
Ancak Mekke'de harem
sınırları dahilinde adam öldüren hakkında kısas, diğer suçlar sebebiyle hadler
uygulanır mı? Bu hususta bir yasak söz konusu mudur?[146]
Encs (r.a.) den
yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz fetih yılında başında
miğfer bulunduğu halde Mekke'ye girdi. Başındaki miğferi çıkardığında biri
kendisine gelerek dedi ki: "İbn Hatal Kabe'nin örtüsüne asılıp
duruyor." Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: "Onu öldürünüz!..."
buyurdu, [147]
Ebû Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"Cenâb-ı Hak
kendi peygamberine Mekke'yi fethetmesini sağlayınca, Peygamber (s.a.v.)
insanlara hitap etmek üzere kalktı, Allah'a hamd etti ve senada bulundu. Sonra
şöyle dedi: Şüphesiz ki Allah filin Mekke'ye girmesine engel oldu. Kendi
resulünü ve müslümanlan ise Mekke halkı üzerine musallat kıldı. Şüphesiz ki
Mekke benden önce hiç kimseye helâl değildir. Benim için ise gündüzden bir süre
helâl kılındı ve benden sonra artık hiç kimseye helâl olmayacaktır. " [148]
Ebû Şurayh el-HuzâVden
yapılan rivayete göre, adı geçen, Mekke üzerine asker sevkeden Amr b. Saîd'e
şöyle dedi: "Ya emîr! İzin ver de Mekke'nin fethinin ertesi gününde
Resûlüllah'ın (s.a.v.) insanlara hitap etmek üzere kalktığını şu iki kulağımla
duyduğum, iki gözümle gördüğüm konuşmasını sana anlatayım: Önce Allah'a hamd-u
senada bulundu. Sonra şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki Mekke'yi Cenâb-ı Hak
haram kıldı, insanlar haram kılmadı. Allah'a ve âhiret gününe imân eden hiçbir
kişiye bu beldede kan akıtma ve ondaki ağaçları koparıp kesmek helâl olmaz.
Eğer bir kimse Resûlüllah'a verilen Mekke'deki savaş ruhsatıyla istidlal
edinmek isterse siz ona deyin ki: Cenâb-ı Hak gerçekten Resulüne izin verdi, size
izin vermedi. Bana da ancak gündüzden bir saat (bir süre) izin vermiş oldu.
Sonra da Mekke'nin hürmeti dünkü hürmeti gibi avdet etti... Artık bu sözlerimi
hazır olan olmayana tebliğ edip ulaştırsın..."
Ebû Şurayh'a denildi
ki: "Emir Amr sana ne dedi?" O da, Amr bana şöyle dedi: "Bunu
(bu hususu) senden daha iyi biliyorum ya Eba Şürayh, şüphesin ki Harem hiçbir
âsiyi kendinde korumaz, kandan dolayı kaçan hiç kimseyi, hırsızlık edip
hiyânette bulunanı barındırmaz." [149]
îbn Abbas (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen diyor ki: Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz
Mekke'yi fethettiği gün şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki bu halde, Allah
gökleri ve yeri yarattığından beri haram kılınmıştır ve haram olarak' devam etmektedir.
O bakımdan bu belde kıyamete kadar Allah'ın hür-metiyle haramdır. Şüphesiz bu
beldede savaş benden önce hiç kimseye helâl kılınmadı. Bana da ancak gündüzden
bir süre helâl kılındı. Ve bu belde kıyamete kadar Allah'ın hürmetiyle
haramdır." [150]
Abdullah b. Ömer
(r.a.) dan yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Allah'a karşı en büyük düşman Harem'de adam öldürendir veya katilinden
başkasını öldürendir veyahut cahiliye kin ve düşmanlığıyla adam öldürendir.” [151]
Bu konuda îbn Ömer
(r.a.) şöyle demiştir: "Babam Ömer'in katilini Harem'de bulmuş olsaydım
onu hiciv bile etmezdim." [152]
îbn Abbas (r.a.) da
diyor ki: "Had cezası gereken bir adam Harem'e iltica ederse (Harem'de had
uygulanmaz) ama Ha-rem'den çıkınca uygulanır." [153]
742 no'lu Enes
hadîsini cemaat rivayet etmiştir. Sahîh olup istidlale sâlihtir. Önce İslâm'a
giren, sonra da azadlısım öldürmesi sebebiyle irtidat eden ve cariyesi Fetane
ile arkadaşlarım Peygamber (s.a.v.) aleyhine hicivler söylemesine sevkeden İbn
Hatal, Mekke'nin fethinde hakkında verilen ölüm cezasından kurtulmak için
Kabe'nin örtüsüne sarılmış bulunuyordu. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'e durum
arzedi-lince, bu habisin öldürülmesini emretti ve emir yerine getirildi. Zira
fetih gününde bir süre harem dahilinde savaşmak ve gerekirse şirret ve İslâm
düşmanlarından azılıları öldürmek helâl kılınmıştır. Nitekim af kapsamının
dışında onyedi kişi bulunuyordu ve bu Abdullah b. Hatal onlardan biri idi.
743 no'lu Ebû Hüreyre hadîsi de sahihtir ve
istidlale salihtir. Böylece bu hadîse
göre Harem sınırları
içinde kıyamete kadar savaşmak, kan dökmek haram kılınmıştır.
Hiç kimseye helâl kılınmamıştır. Ancak Mekke'nin fethinde gündüzden bir süre
için Resû-lüllah'a (s.a.v.) helâl kılınmıştır. Ondan sonra artık hiç kimseye
helâl kılınmayacaklar. Bu hüküm, tahrim hükmü kıyamete kadar bakidir.
Resûlüllah (s.a.v.)
Efendimiz Harem'in kutsiyyetinden ve hürmetinden söz ederken Mekke'ye girip
Kabe'yi yerle bir edip haccetmek isteyenlerin yüzünü San'a'da yapılan mabede
çevirmek isteyen Ebrehe ve fil ordusundan söz etmektedir. Cenâb-ı Hak fili
Mekke'ye girmekten alıkoydu ve sonra da Ebrehe ordusunu Ebabil kuşlarının
attığı kuru balçıklarla helak etti. Bu olay da Mekke'nin ve Kabe'nin ilâhî
hürmet ve siyaneti% (koruması) altında bulunduğuna bir başka delil olarak
gösterilebilir.
744 no'lu Ebû Şürayh
hadîsi de Mekke'de savaşıp kan dökmenin, kendiliğinden yetişen ağaçların
kesilmesinin, diğer ot ve bitkilerin koparılmasının haram olduğuna delâlet
etmektedir. Ayrıca Hz. Peygam-ber'den sonra, Mekke'nin fethinde ona
verilen ruhsatla istidlal
edemeyeceği belirtilmekte ve sadace kısa bir süre için orada savaşmanın
ve yola gelmez bazı azgınların öldürülmesinin helâl kılındığı bildirilmektedir.
O halde adam öldürüp
Harem dahiline girip sığınan Harem'de kısasen öldürmese bile Harem dışına
çıkartılıp kısas hükmü yerine getirilir.
Ebû Şurayh hadîsini
aynı zamanda Dârekutnİ, Taberanî ve Hâkim tahrîc etmişlerdir. Ayrıca Hâkim ve
Beyhakî bu mânada bir diğer hadîsi Hz. Aişe (r.a.) dan rivayet etmişlerdir.
Bu anlamda bir diğer
hadîsi Ömer b, Şeybe, Atâ b. Yezîd'den rivayet etmiştir ki, Atâ şöyle demiştir:
"Fetih gazvesinde bir adam Müzdelife'de öldürülmüştü. Bunun üzerine
Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Allah'a karşı haddini aşıp günah
işlemekte, zulüm ve haksızlığı irtikâb etmekte şu üç kimseden daha mütecaviz ve
âsi kimse bilmiyorum: harem dahilinde adam öldüren, Harem dahilinde katilden
başkasını öldüren ve bir de cahiliyye kin ve intikamıyla adam Öldüren..."
Harem dahilinde adam
öldürmenin, kan gütme davasını sürdürmenin kesinlikle haram ve yasak olduğu bu
konudaki hadîslerin zahirî delâletinden anlaşılmaktadır. Ancak bu yasak ve
tahrîm hükmü kısası gerektiren kati olaylarına da mı şâmildir, yoksa kısas ve
had cezaları istisna mı teşkil etmektedir? Sonra Harem dışında cinayet işleyip
adam öldürdükten sonra Harem dahiline girip ilticada bulunan kimsenin durumu
ve çözümü nedir? Ayrıca düşman Harem sınırlarını aşıp
savaşır ve adam
öldürürse onlarla savaşıp defetmek ve gerekirse öldürmekte bir sakınca var mıdır?
Şüphesiz bu sorunları
cevaphyabilmek için konuyla ilgili âyetleri, hadîsleri ve asr-ı saadetteki
uygulamayı biraraya getirmemiz gerekmektedir.
İlim adamları,
müctehitler bu sorulara cevap bulup vermişlerdir. Zira Harem dahilinde adam
öldürmenin, o yerin kendiliğinden biten ağaç ve otlarını kesmenin -izhır otu
müstesna- haram kıhndığıyla ilgili hadîsler hem Mekke'nin fethinde, hem de Veda
Haccı'nda ifade edilmiştir ki, neshedildiği, yani hükmünün kaldırıldığı
söylenemez. Konu- -lan tahrîm hükmü kıyamete kadar bakidir.
O halda ortaya dört
mesele çıkmaktadır:
1- Harem
dahilinde cinayet işleyip adam öldüren ve yaralayan kimsenin durumu,
2- Herim
dışında cinayet işleyip Hareme sığınanın durumu,1
3- Harem
dahilinde cinayet işleyip Harem dışına çıkanın durumu,
4- Savaşmak
üzere Harem topraklarına giren düşmanın durumu...
Harem dahilinde kasden
bilerek adam öldüren veya yaralayan kimse hakkında aynen kısas uygulanır. Zira
hürmeti ihlâl eden kimseye Harem dahilinde ceza verilmediği, yani kısas hükmü
uygulanmadığı taktirde o kutsal topraklar üzerinde fitne ve fesadı durduracak,
canileri engelleyecek caydırıcı bir şey kalmamış olur ve öldürme olaylarının
önüne geçme imkânları ortadan kalkar. O bakımdan ilim adam- ^ lan Harem
dahilinde kısas hükmünü uygulamakta bir sakınca olmadığını belirtmişlerdir.
Nitekim Ahmed b. Hanbel'in yaptığı rivayete göre, İbn Abbas (r.a.) şöyle
demiştir: "Harem dahilinde hırsızlık eden. veya adam öldüren kimse
hakkında had ve kısas Harem dahilinde uygulanır.» [154]
Harem dışında cinayet
işleyip Hareme sığman kimse hakkında Harem dahiline kısas ve had uygulanmaz.
Gerekirse Harem dışına çıkarılıp hüküm öylece uygulanır. Zira böyle yapılmadığı
taktirde caniler için serbest bir bölge olmuş olur ve adam öldüren, hırsızlık
yapan, zina eden bir nice insanlar cezadan, kısastan kurtulmak için Ha-rem'e
sığınır ve böylece dökülen kanlar yerde kalır.
Harem dahilinde
cinayet işleyip Harem dışına kaçan kimseler yakalandıkları yerde
cezalandırılırlar.
Savaşmak üzere Harem
topraklarına giren düşmanla Harem topraklarında savaşmakta bir salanca yoktur.
Nitekim Cenâb-ı Hak bu konuda şöyle.buyurmaktadır:
"Size savaş
açanları nerede yakalarsanız öldürün ve sizi çıkardıkları yerden çıkarın. Fitne
adam öldürmekten daha kötüdür. (Yalnız) Mescid-i Haram yanında onlar sizinle
savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Ama orada sizi öldürmeye kalkışırlarsa
siz de onları öldürün. İnkarcıların cezası işte böyledir." [155]
Böylece Harem
dahilinde düşman savaşa başlamadıkça müslümanlarm savaşı başlatmaması söz
konusudur. Ayetin zahirî delâletinden bu mana anlaşılmaktadır: Nitekim
Tabiîn'derı Mücahid ile Ikrime de aynı görüştedirler.[156]
1- Mekke'ye
girip Harem sınırları içinde savaşmak kıyamete kadar yasaklanıp
haram kılınmıştır. Ancak
Mekke'nin fethinde gündüzden az
bir süre Resûlüllah (s.a.v.) Efendimize ruhsat verilmiştir.'
2- Hiçbir
kimse Resûlüllah'a (s.a.v.) verilen bu ruhsatla istidlal edip Harem
topraklarında savaşamaz. Zira ruhsat sadece Resûlüllah'a has bulunuyordu.
3- Harem
toprakları dışında cinayet işleyip Hareme sığınanlar Harem dahilinde öldürülmez
ve haklarında had uygulanmaz. Ancak harem dışına çıkartılıp orada uygulama
yapılabilir.
4- Harem
dahilinde cinayet işleyip kasden adam Öldüren kimse hakkında Harem dahilinde
kısas hükmü uygulanır.
5- Harem
dahilinde hırsızlık eden, zina yapan, adam yaralayanlar hakkında da gereken
cezalar uygulanır.
6- Harem dahilinde cinayet işleyip harem dışına
kaçanlar yakalandıkları yerde cezalandırılırlar.
7- Savaşmak
üzere Harem topraklarına girenlerle savaşmakta bir sakınca yoktur. Zira savaşı
başlatan ve saldırıya geçen düşmanın tâ kendisidir.
8- Adam
öldürmek, cinayet işlemek, çeşitli kötülükler irtikâb etmek her yerde ve her
zaman haram kılınıp büyük günah sayılmıştır. İslâm şeriatı kötülükleri Önlemek,
kötü ve canileri durdurmak üzere caydırıcı anlamda maddî ve manevî müeyyideler
koymuştur.
9- Ancak
Harem dahilinde bu gibi cinayetler ve kötülükleri işlemek çok daha büyük bir
günah ve Allah yanında çok daha büyük bir cürüm ve vebaldir.[157]
İnsan kâinatın özü ve
mayasıdır. Varlık alanında görebildiğimiz her şey insan için yaratılmıştır.
Kâinat bütün sistem ve ünüteleriyle insandan yana yönelmiştir. O bakımdan
"İnsan" denilen canlı varsa, kâinatın anlam ve hikmeti vardır. İnsanı
çekip aldığımız taktirde varlık âlemi anlamsız hikmetsiz kalır. O bakımdan
ruhlar aleminde insan ruhu kalmayınca dünya hayatı sona ermekte ve mevcut
sistemler yıkılıp alt-üst olmak suretiyle son bulmaktadır. Zira kurulu sistem
insan hayatına yönelik, onu devam ettirmeye ve onun ihtiyaçlarını karşılamayı
hedef almış bulunuyor. însan olmayınca sistem de anlamını yitiriyor. O
bakımdan kıyamet kopuyor ve yine insandan yana yepyeni bir sistem kuruluyor ve
ölümsüzlük haşlıyor. Böylece yeni sistem de bir daha bozulmamasıyla sonsuzluk
hüviyetine bürünüyor.
İnsan bu kadar aziz ve
kıymetli olunca, onun hayatı da o nisbette kıymetli ve azizdir. Bunun içindir
ki, bir cana ve yeryüzünde bir fitne ve fesada yol açmaya karşılık olmaksızın
bir kişiyi öldürmek bütün insanları Öldürmek gibi sayılmıştır.
Nitekim bu konuda
Cenâb-ı Hak hem Tevrat'ta, hem de Kur'an'da yer alan hüküm ve mesajını şöyle
açıklamaktadır: "Kim bir kişiyi, bir kişi karşılığında veya yeryüzünde
fesad (çıkarma suçundan dolayı) olmaksızın öldürürse bütün insanları öldürmüş
gibi olur. Kim de bir kişinin hayatını kurtarırsa bütün insanların hayatını
kurtarmış olur." [158]
Haksız yere adam
öldüren kimse hakkında hem maddî, hem de manevî ağır müeyyideler konulmuştur.
Ancak katil kısasen öldürüldüğü taktirde uhrevî cezadan, azaptan kurtulmuş
olabilir mi? Dünyevî müeyyidenin uygulanması günahı ..temizliyecek bir anlam ve
hüküm taşımakta mıdır?
Hadîslerin zahirî
delâleti, uhrevî cezanın kalkmadığım göstermektedir. Kısastan önce katil
pişmanlık duyup işlediği büyük günahtan dolayı tevbe istiğfar da bulunursa,
onun bu duygu ve tavrı günahın bağışlanmasına vesile olabilir mi?
Bütün bunların
cevabını yine âyet ve hadislerin ışığı altında . arayıp bulmaya çalışacağız.[159]
İbn Mes'ûd (r.a.) den
yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet gününde insanlar arasında ilk hükmedilecek (hükme bağlanacak) şey
(insan' kanıdır." [160]
Yine İbn Mes'ud (r.a.)
den yapılan rivayete göre, Resûlüllah (s.a.v,) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Bir can zulmen öldürülmeye görsün mutlaka Adem'in ilk oğlu'nun üzerine o
canın kanından bir pay olur. Zira o ilk adam öldürme yolunu açan
kimsedir," [161]
Ebû Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayete göre, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Kim mü'minin Öldürülmesinde yarım kelimeyle olsun (katile) yardım ederse,
alnının üzerine "Allah'ın rahmetinden ümitsiz" ibaresi yazılı olduğu
halde Aziz ve Celîl olan Allah'a kavuşur." [162]
Muâviye (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen, Peygamber (s.a.v.) Efendimizden şunu
duyduğunu haber vermiştir: "Her günahın Allah tarafından bağışlanması
umulur; ancak kafir olarak ölen adamın ve bir de kasden bilerek bir mü'mini
öldüren kimsenin günahı affedilmez..." [163]
Kıyamet gününde ilk
ele alınıp sonuca bağlanacak davalardan biri de haksız yere adam öldürme
davasıdır. Ancak bundan iki ayrı yorumla iki ayrı hüküm ortaya çıkmaktadır:
Dünyada faili meçhul olan kati olayı kıyamet gününde ortaya çıkartılacak ve
ilâhî adalet yerini bulacak. Böylece katil hakettiği cezaya çarptırılacaktır.
Yine dünyada adam öldürüp aftan ve çeşitli yollardan yararlanarak az bir ceza
ile serbest bırakılanlar ahiret gününde işledikleri bu büyük suçun cezasını ilk
safhada görecek ve ilâhî adalet gereği elim bir azaba tabi tutulacaktır.
Bunun gibi, dünyada
kasden bilerek haksız yere adam Öldürüp bulunduğu sistem ve rejim gereği kısas
uygulamasının dışında kalıp cezasını tutuklu olarak geçirenlere de suçlarının
tam karşılığı ceza görmedikleri için elim bir azaba uğratılacaklardır. Onları
koruyup himaye edenler de ilâhî "adaletten nasiplerini alacaklardır.
Dünyada kasden adam
öldürüp kısasen öldürülen kimse âhiret gününde ayrı bir azaba uğratılacak
mıdır? Selef ve halef düzeyinde yer alan ilim adamlarının bu mesele hakkındaki
görüş, ictihad ve yorumları farklıdır: Kimine göre tevbe ve istiğfarı fayda
sağlar ve öylece âhiret azabından kurtulur. Kimine göre ise tevbe ve istiğfarı
birtakım fayda sağlasa bile onu âhiret azabından kurtarmaya yetmez. Nitekim İbn
Abbas ve Zeyd b. Sabit bu ikinci yorum ve görüşte olanların başında yer
almaktadırlar. Bunlar Nisa Süresindeki şu âyetle istenmemekte ve hüccet
göstermektedirler: "Kim de bir mü’mini kasden öldürürse, onun cezası,
içinde devamlı kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, onu lanetlemiştir
ve ona büyük bir azâb hazırlamıştır." [164]
Böylece gerek İbn
Abbas, gerekse Zeyd b. sabit (Allah ikisinden.de razı olsun) yukarıdaki mealini
verdiğimiz ayetle istidlal ederek katilin hiçbir suretle âhiret azabından
kurtulamayacağını belirtmişlerdir. [165]
Tevbe, pişmanlık ve
istiğfarla katil affedilip cezadan kurtulur diyenler ise aşağıdaki iki âyet ve
bir hauîsle istidlâl etmişlerdir:
Ayetler:
"Onlar ki
Allah'la beraber başka bir ilâha tapmazlar; haklı >.r sebeb dışında Allah'ın
haram kıldığı canı öldürmezler; zina ötmezler... Kim bunları işlerse cezaya
çarpılır. Kıyamet günü azabı kat kat olur ve aşağılanmış azâb içinde devamlı
kalır."
Ancak tevbe edenler,
dosdoğru imân edip iyi-yararlı amelde bulunanlar müstesna. İşte Allah bunların
kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir...
Artık kim tevbe edip iyi-yararlı amelde bulunursa şüphesiz ki o, Allah'a
tevbesi kabul edilmiş ve sevabına erişmiş olarak döner." [166]
"Hem kısasta, ey
akıl sahipleri sizin için hayat vardır. Ola ki Allah'tan korkup
sakınırsınız." [167]
Hadîs:
Ubade b. Sâmit
hadîsinde kati olayı ve diğer suçlar konu edildikten sonra Resûlüllah (s.a.v.)
devamla şöyle buyurmuştur: "Kim bu suçlardan birini işler de dünyada
cezalandırıhrsa bu onun için keffaret olur (günahının bağışlanıp temizlenmesine
sebep olur.)" [168]
Ayrıca. îbn Huzayme b.
Sâbit'in babasından yaptığı sahih rivayette Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle
buyurmuştur: "Kimin (hangi
suçlunun) hakkında had
(cezası) uygulanırsa, bu
onun günahının bağışlanıp temilenmesine sebep olur." [169]
İki hadîs de sahîh
olup istidlale salihtir.
Zulmen Öldürülüp
katili tesbit edilmeyen adamın hakkı ise bakidir; kıyamet gününde katile
gereken azâb hazırlanmıştır.
Mü'minlerden iki taife
savaşacak olurlarsa...
Mü'minlerin birbiriyle
savaşması hem yasak, hem de büyük günahlardan biridir. İslâm buna asla cevaz
vermemiş ve sebep olanları maddî ve manevî müeyyidelerle cezalandırmayı
belirlemiştir. Ancak mü'minler bir takım siyasî ve benzeri sebeplerle iki gruba
ayrılır da savaşacak olurlarsa, diğer tarafsız mü'minlerin devreye girip onlar
arasında sür'atle sulh sağlamaları gerekir. Mü'minler, şartlar ve ortam buna
elverdiği halde onları ıslâh cihetine gitmezlerse topyekün günahkar olurlar.
Tarafsız mü'minlerin araya girmesiyle gruplardan biri sulha, barışa yanaşır da
diğer taraf saldırı ve tecavüzünü sürdürürse, tarafsız mü'minler barışı kabul
eden gruptan yana olup Allah'ın emrine dönünceya kadar âsi grubu tenkile (sindirmeye)
çalışırlar. Tabii bu arada öldürülenler, yaralananlar olabilir. Asi grup
Allah'ın sulh emrine boyun eğip yola gelince artık aralarında adaletle barış
sağlanır.
Böylece sulhu sağlamak
üzere devreye girenlerin vuruşma es-nasmda öldürdüklerinden ve kendilerinden
öldürülenlerden dolayı dünyevî ve uhrevî bir ceza gerekmez. Nitekim Hucurat
sûresi'nde Cenâb-ı Hak bu konuyu şöyle açıklamaktadır.
"Eğer
mü'minlerden iki zümre vuruşacak olurlarsa aralarını düzeltin, barışı
sağlayın. Buna rağmen onlardan biri diğerine tecavüz ederse, mütecaviz tarafla
Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın. Dönerlerse o takdirde aralarını adaletle
düzeltin ve hep âdil davranın. Şüphesiz ki Allah âdil davrananları
sever." [170]
Can, mal ve ırza
tecavüz vaki olur da mütecavizi durdurabilmek için mal sahibi kendini, malım ve
ırzını koruyabilmek için savunmaya geçer ve bu arada mütecaviz ölüm tehdidiyle
üzerine yürürse, o takdirde tecavüze uğrayanın silâh kullanıp mütecavizi
öldürmesinde bir sakınca yoktur. Aynı zamanda bu hareketi günah da sayılmaz ve
ne kısas, ne de diyefgerekmez.
Nitekim Ebû Hüreyre
(r.a.) den yapılan rivayete göre, bir adam Peygamber'e (s.a.v.) geldi ve şöyle
dedi: "Ya Resûlallah! Ne dersiniz, bir adam gelip malımı (zorla) almak
istiyor?... Efendimiz ona: "Hayır, malını ona verme" buyurdu. Adam:
'Ta Resûlallah! Malımı almak isteyen adam benimle dövüşüp savaşırsa?..."
diye sorunca Peygamber (s.a.v.) ona: "Mütecavizi öldür" buyurdu.
Adam: "Ya o beni öldürürse?..." diye sorunca, Efendimiz: "Sen o
zaman şehîdsin" buyurdu. Adam bu defa: "Ya ben,onu öldürsem ne
dersiniz?..." diye sorunca, Efendimiz ona: "O ateştedir"
buyurdu. [171]
Tirmizî'nin
sahîhlediği Abdullah b. Amr ve Ebû Derdâ hadîsinde ise şöyle buyurulmaktadır:
"Kim dininden dolayı öldürülürse o şehîddir. Kim kanından dolayı
öldürülürse o da şehîddir. Kim de malından dolayı öldürülürse o da şehîddir.
Kim de çoluk çocuğunun ırz ve namusunu korumaktan dolaja öldürülürse o da
şehîddir." [172]
Bu konuda rivayet
edilecek birçok hadîs bulunuyor. Ancak kitabımızın hacmi müsait olmadığından
delil teşkil edecek âyet ve hadisleri nakletmekle yetindik. Geniş bilgi edinmek
isteyenlere Muhammed Abdülaziz'in el-Edebü'n-Nebevi adlı eserini tavsiye
ederiz.[173]
752 no'lu İbn Mes'ud
hadîsi sahîh olup istidlale salihtir. Böylece dünyada haksız yere adam Öldüren,
Öldürten kimse ister devletin en yüksek kademesinde bulunsun, isterse sıradan
biri olsun farketmez, kıyamet gününde mutlaka ilâhî adalet önünde hesap vermek
zorundadır. Öldürme olayı, kişiyle cennet arasında aşılması zor bir engel olarak
bulunur. Öylesi cehenneme çok daha yakındır.
753 no'lu Ibn Mes'ûd
hadîsi, dünyada kötü çığır, fena yol açanların uhrevî cezalarının çok ağır ve
katmerli olacağına delâlet etmektedir. Zira açtıkları fena çığır ve kötü yolda
yürüyenlerin de kazanacağı günahın bir misli o yolu ilk açan kişiye
yükletilecektir. Nitekim adam öldürme olayında, katilin günahından bir pay da
yeryüzünde ilk insan kanı akıtıp kardeşini Öldüren Kabil'e ulaşacağı bir misal
olarak verilmiştir. İyi çığır, faydalı ve güzel yol açanlara da sevaplarının
kat kat verileceği, o yolda yürüyenlerin o meşru güzel âdeti sürdürenlerin elde
edecekleri sevabın bir misli de onu ilk açan ve ilk meydana getiren zata
verilecektir.
754 no'lu Ebû Hüreyre hadîsini aynı zamanda
Beyhakî tahrîc etmiştir. İsnadın da ise Yezîd b. Ebî Ziyad bulunuyor ki bu zat
zayıftır. Buharı onun münkerü'l-hadîs olduğunu belirtmiştir. Tirmizî ise onun
zayıf olduğuna dikkat çekmiştir. Nesâî
da onun metrukü'l-hadîs olduğunu bildirmiştir. [174]
Zührî de bu hadîsi mürselen
rivayet etmiş, Beyhakî de Ferec b. Fezale tarikiyle tahrîc etmiştir ki Ferec
zayıf kabul edelir. Ebû Hatim onun saduk olduğunu, ancak rivâye tiyle ihticac
yapılamıyacağım belirtmiştir. İbn Maîn ise " O Salihu 1-hadîstir"
demiştir. Nesâî ile Dârekutnî onun zayıf olduğuna dikkat çekmişlerdir. Buharî
ise onun münkerü'l-hadîs olduğunu belirtmiştir. [175]
Ayrıca Şevkanî de
Neylü'l-Evtar'da bu zatın zayıf olduğunu kaydetmiştir. Ahmed b. Hanbel İse
onun kaviy olduğunu söylemiştir. îbn Cevzî ise Ferec'in rivayet ettiği hadîsi
mevzuat arasına sokmuş ve ondan önce de Ebû Hatim el-llel'de onun mevzu
olduğuna değinmiştir.
Böylece Ebû Hüreyre
hadîsiyle istidlal ve ihticac olunmayacağı ortaya çıkıyor. Zaten delâleti
bakımından da islâm'ın bu husustaki ana
kaidelerine pek
uymuyor.
755 nolu Muaviye
hadîsinin ricalinin hepsi sikadır. Buna şâhid olarak başka sahîh rivayetler de
bulunuyor. Zahirî yönüne bakarak haksız yere bir mü'mini öldürenin
bağışlanmayacağına delâlet etmektedir. Ancak âyetin sarih beyânı karşısında,
tevbe ve istiğfar edip dünyada da cezasını çektiği takdirde bağışlanmıyacağını
söyleyemeyiz. Zira Kur'ân'da şöyle buyurulmaktadır: "Şüphesiz ki Allah
kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bundan başka (günahları) dilediği
kimseler için bağışlar..." [176]
Ancak bazı ilim
adamları âyette bir istisna ile diğer bütün günahların bağışlanmasının
umulabileceği ifade edilirken, bu bağışlamanın hiçbir azaba- tabi tutmadan
cennete girme imkânını mı sağlamaya mı, yoksa bir süre cezasını çektikten
sonra affedilip cehennemden çıkarılacağına mı yöneliktir? Şüphesiz bu iki yorum
da doğru olabilir. Ancak kasden bir mü'mini öldüren ve o yüzden kısasan
öldürülen kimse her ne kadar bu cenayeti misliyle canıyla ödüyorsa da gerçekte
iki cana kıymış bulunuyor: Biri kasden öldürdüğü kişi, diğeri kendi nefsi...
Böylece hakkında kısas uygulanan katil iki büyük suç ve cinayet işlemiş bir
halde âhirete intikal etmiş bulunuyor. Bu sebeple günahı nisbetinde azap
gördükten sonra irnan şartlarına ve esaslarına bağlı ise affedilip cennete
sokulur.
Bütün bunlar bizim
yorumlarımızda1. Allah ve Resulü daha iyisini bilirler... Ne var ki Furkan
sûresi 61. âyet tevbe ve istiğfarda bulunup işlediği cinayetten dolayı derin
pişmanlık duyanların da affedileceklerini müjdelemektedir. O halde katil
kısasen öldürülmeden önce ciddi bir tevbe ve istiğfarda bulunursa, şüphesiz ki
Cenab-ı Hak çok bağışlayan, çok affedendir.[177]
1. Zülmen
öldürülen kişinin katili ya işgal ettiği makam ve mevkiinden dolayı veyahut
izini kaydedip meçhul kaldığı için dünyevî bir cezaya çarptırılmıyorsa,
âhirette mutlaka elim bir azaba tabi tutulacaktır.
2. Hakkında
had ve kısas uygulanan kimsenin âhiret azabından kurtulacağı, yani işlediği o
cinayetten dolayı âhirette ayrı bir azaba tabi tutulmayacağı umulabilir.
3.
Mü'minlerden iki taife savaşacak olurlarsa, aralarını düzeltmek diğer
müslümanlara farz olur.
4. Taifeden
biri barışa yanaşmayıp tecavüzünü sürdürürse, müslümanlar onu Allah'ın emrine
boyun eğinceye kadar tenkile (sindirmeye) çalışırlar. Allah'ın emrine dönüp
uyduğu takdirde artık aralarında âdil bir barış sağlanır.
5- Ahiret
gününde insanlar arasında ilk hükme bağlanan konulardan biri de kandır. Yani
adam öldürmeden dolayı dökülen kan davası ilâhî adaletin tecellisiyle
neticelendirilir.
6- Dünyada
kötü çığır, fena bir yol açanlara kendi günahlarıyla birlikte o çığırda
yürüyenlerin de günahının bir misli yüklenir.
7- Dünyada
iyi, hayırlı ve yararlı çığır açanlara kendi sevaplarıyla birlikte, o çığırda
yürüyenlerin sevabının bir misli verilir.
8-
Yeryüzünde ilk adam öldürüp kan döken Adem'in oğlu Kabil olmuştur. Bu bakımdan
Kabil çok çirkin ve fena bir çığır açmış bulunuyor. Kıyamete kadar adam
öldürenlerin günahlarından bir pay da Kabil'e yükletilir.
9- Küfür
üzerine ölen bir kişinin affedilip bağışlanması söz konusu olamaz.
10- O
bakımdan küfrü zahir olup dine dönmediği halde ölen bir kişinin cenaze namazı
kılınmaz, kabrine gidilmez ve onun için dua ve istiğfarda bulunulmaz.
11- Bir
mü'mini kasden bilerek öldüren kimse de tevbe ve istiğfar etmeden; işlediği
cinayetten derin pişmanlık duyup Cenâb-ı Hak'tan af ve mağfiret dilemeden ölür
veya kısasen katledilirse çok uzun süre-cehennemde azaba maruz bırakılır.
12- Mala,
cana, ırz ve jıamusa -tecavüz vuku
bulduğunda kişi canını veya malını veyahut ırz ve namusunu koruyup kurtarmak
için nefsî müdafaaya geçer ve mütecavizle dövüşüp boğuşurken mecbur kalıp onu
öldürürse, bundan dolayı kısas ve diyet gerekmiyeceği gibi, âhirette bir azâb
da söz konusu değildir.
13- Zira
insanların, özellikle de mü'minlerin cam, malı, ırz ve namusu teminat ve ilâhî
siyanet (koruma) altındadır. Hiç kimseye haksız sebeplerle başkasının canına,
malına, ırz ve namusuna tecavüz hakkı tanınmamıştır.
14- Canım,
malını veya namusunu korumaya çalışırken mütecaviz tarafından öldürülen mü'min
şehîd sayılır.
15- Dininden
dolayı da öldürülen şehîddir.
16- Bir
kişiyi haksız yere öldürmek bütün insanları öldürmek gibidir. Çünkü insan
denilen canlı kâinatın var olmasının hikmeti ve sebebidir.
17- Bir
kişinin hayatını koruyup kurtarmak bütün insanların hayatını kurtarmak gibidir.
18- O
bakımdan İslâm barışta da, savaşta' da insan kanının dökülmesini nihaî çare
olarak kabul eder. On yıllık Medine döneminde yapılan bütün savaşlarda şehîd
olan ve karşı taraftan öldürülenlerin sayısı da çok sınırlıdır. Ciddi
tesbitlere göre, on yıl süren savaş boyunca Müslümanlar 96 şehîd vermiş ve
müşriklerden de 160'a yakın adam Öldürülmüştür.
19- İslâm
insanları kahredip yok etmek için değil, hayat vermek, ahlâk ve medeniyyet
düzeyine çıkarmak ve insanları kardeş yapmak için son din olma vasfım
taşımaktadır.
20- Barış
sağlama imkânları mevcut olduğu sürece savaşı uygun karşılamaz. Ancak inkarcı
taraf durmadan yeryüzünde fitne ve fesad çıkartıyor, insanları, ülkeleri
tedirgin ediyorlarsa, o takdirde fitne fesadı durdurmak için savaşmak vacip
olur.[178]
Müslümanların
birbirine silah çekmesi, vuruşması, birinin diğerini öldürmesi son derece üzücü
bir olaydır. Çünkü müslümanlar kardeştirler. Biri diğerine ne haksızlık eder,
ne tecavüzde bulunur, ne de onu zalim ve mütecavize teslim eder. Müslümanm
müslümana canı, kanı, malı, ırzı ve namusu haramdır.
O bakımdan İslâm
birliğini zedeleyen, mü'minler arasına kin ve nifak sokan, kan gütme davasına
yol açan bu gibi davranışlardan sakınmak farzdır. Nifak ve şikakı tesirsiz hale
getirip durdurmak, birbirine hasım olan mü'minleri barıştırmak ve din
kardeşliğini sarsan her türlü söz ve davranışın karşısına çıkmak vaciptir.
Allah'a ve ahiret
gününe dosdoğru inanıp Hz. Muhammed'in (s.a.v.) getirdiği şeriate göre hayatım
düzene sokan bir mü'min asla intihar etmez. Zira hiç kimse kendi kanını akıtma
hakkına sahip değildir. Hatta müctehid imamlardan bir kısmı müntehirin cenaze
namazı kılınmaz demişlerdir. Bu işlenen günahın ne kadar büyük ve üzücü
olduğunu yansıtmakta ve manevî bir müeyyide olarak belirlenmektedir.'[179]
Ebû Bekre (r.a.) den
yapılan rivayete göre, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"iki müslüman kılıç (silah)larıyla karşılaşıp biri diğerini öldürdüğü
zaman öldüren de, öldürülen de cehennem ateşindendir..." Bunun üzerine
soruldu: "Şu katil, ya maktul (öldürülen) neden (ateştedir)?"
Efendimiz şu cevabı verdi: "O da arkadaşını öldürmek istiyordu." [180]
Cündeb el-Becelî
(r.a.) den yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Sizden önceki kavimlerde vücudunda yarası olan bir adam vardı.
(Dayanamadı) bıçak abp elini kesti. Kan hiç durmadan aktı, tâki öldü. Bunun
üzerine Cenab-ı Hak (peygambere vahyederek şöyle) buyurdu: "Kulum benden
önce davranıp canına kıydı, ben de cenneti ona haram kıldım." [181]
Ebû Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayete göre, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: "Kim
kendini keskin bir aletle öldürürse, keskin aleti elinde olup onunla karnına
batıra batıra cehennem ateşinde ebediyen kalır. Kim de kendini zehirleyerek
öldürürse, zahiri elinde onu yudumlaya yudumlaya cehennem ateşinde edebî kalır.
Kim de bir dağdan kendini yuvarlayarak öldürürse, o da cehennem ateşinde
edebiyen yuvarlana yuvarlana kalır." [182]
Mikdad b. Esved (r.a.)
den yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
Hesûlüllah (s.a.v.)
Efendimiz'e dedim ki: Ya Resûlallah, ne dersiniz, kâfirlerden bir adamla
karşılaşır ve o da benimle vuruşur, kılıçla iki elimden birini keser ve sonra
benden bir ağaca sığınıp "ben Allah'a teslim aldum" (İslâm'a girdim)
der, ben bu durumda o bu sözü seyledikten sonra onu öldürebilir miyim?
"Efendimiz: "Hayır onu öldürme..." diye buyurdu. Mikdad (r.a.)
diyor ki, Resûlüllah'a (s.a.v.): "O benim bir elimi kestikten sonra, ben
de onun elini kestikten sonra bu sözü seylerse onu öldü-re bilir miyim?"
diye sordum. Efendimiz: "Hayır onu öldürme.
Çünkü o, sen onu
öldürmeden önce senin yerinde ve sen de henüz o, o kelimeyi söylemeden önce
onun yerindesin demektir" diye buyurdu. [183]
Câbir (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz Medine'ye hicret ettiğinde Tufayl b. Amr'le birlikte onun
kavminden bir adam Peygamber'e (s.a.v.) (katılmak üzere) hicret ettiler. Adam
Medine'nin havasına uyum sağlayamadı, yani oranın havası ona yaramadı, derken
enlice keskin bir aletle parmaklarının (veya bileğinin) damarlarını kesti de
kesilen yerden kan fışkırıp akmaya başladı ve bu yüzden öldü. Sonra Tufayl b.
Amr onu rüyasında gördü, heyeti güzeldi.-Ancak iki elini örtüp gizlemiş
durumdaydı. Tufayl ona: "Rabbm sana nasıl davrandı?" diye sormuş, o
şu cevabı vermiş: "O'nun peygamberine hicret ettiğimden dolayı beni mağfiretine
mazhar kıldı." Tufayl ona: "Ellerini örtüp gizler halde seni görüyorum,
o neden?" diye sorunca, adam şu cevabı vermiş: "Bana, senin kendine
ait (organı) ifsat etmeni biz düzeltmeyiz" denildi...
Sonra Tufayl gördüğü
bu rüyayı Resûlüllah'a (s.a.v.) anlattı. Resûlüllah (s.a.v.):
"(Allah'ım), ellerinden dolayı da onu bağışla" diye duâ etti. [184]
İlim adamlarının hemen
hepsi bu rivayetlerle istidlal ederek, müslumanm müslüman kardeşiyle
vuruşmasının haram, büyük günah olduğunu, biri diğerini öldürme azmi ve gayreti
içindeyken mağlup düşüp Öldürüldüğü takdirde hem katilin, hem de maktulün
cehennemlikler sınıfına gireceklerini belirtmişlerdir. Aynı zamanda intiharın,
hastalık ve illete dayanamayarak bir organı kesmenin, kan damarlarını tahrip
etmenin de aynı tahrîm ve kebâir kapsamına girdiğinde görüş birliği izhâr
etmişlerdir.[185]
768 no'lu Ebû Bekre
hadîsi sahih olup istidlal ve ihticaca sâlihtir. Bunun manası ise, hem katilin,
hem de maktulün ateşe müstahik olmasıdır. Ama yine durumları Allah'a
kalmıştır, dilerse azab ettikten sonra diğer günahkâr muvahhidler gibi onları
cehennem'den çıkartır, dilerse cehenneme sokmadan bağışlar.
İlim adamlarından
bazısı bunu, din kardeşiyle vuruşmayı mubah sayanlara hamlederek ayrı bir
yorumda bulunmuşlardır. Aslında böyle bir yoruma gerek yoktur. Zira haramı
helâl sayıp tevbe edip pişmanlık duymadan ölen veya öldürülen kimsenin küfür
üzere öldüğü ve Öylesinin cehennem ehlinden olduğu dinî bir hüküm olarak
bulunuyor. O bakımdan vuruşup birinin diğerim öldürme olayı küfür kapsamına
değil, büyük günahlar kapsamına girmekte ve ona göre kıyamet gününde çok ağır
bir ceza va'dedilmektedir.
Gerek Haricîlerin,
gerekse Mu'tezile'nin bu hadîsle istidlal etmelerinin kendi görüş ve
iddialarım kuvvetlendirme açısından isabetli bir istidlal değildir.
Birbiriyle vuruşan
müslümanlarm arasını bulmaya, barış sağlamaya çalışmak vacibdir. Bir taraf
tecavüzüne devam edecek olursa, onu yola getirinceye kadar barış isteyenlerden
yana tavır alıp savaşmak gerekir. Hucurat sûresi 9. âyetle bilhassa müminlere
bu vazife verilmekte ve bir emir mahiyetinde vücup ifade edilmektedir. Zira
haklıya yardım, mütecaviz azgınları durdurmak için savaş vaciptir. Ashab ve
Tabiînin de görüş ve içtihadı bu merkezdedir,
769 no'lu Cündeb
hadîsi de sahîh olup istidlale salihtir. Hadîs, intihar eden kimsenin çok büyük
bir günah işlediğine ve o sebeple Allah'ın varlığını, birliğini tasdik eden
tevhîd ehlinden çok günahkâr olanlarla birlikte uzun süre cehennemde
kalacaklarına delâlet etmektedir. Böylece cennetin öylesine haram kılınması
sonsuz değildir, uzun süreyle ilgilidir. İlim ehlinin cumhuru da aynı
görüştedir.
Nitekim 772 no'lu
Cabir hadîsi bu manayı desteklemekte ve intihar eden mü'minin bir bakıma azap
çektiği, ama diğer yandan Peygam-ber'i (s.a.v.) izleyerek Medine'ye hicret
ettiğinden dolayı bağışlandığı kaydedilmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.)
Efendimiz'in Tufayl'in rüyasını takrir buyurması ve onu müntehir (intihar eden)
arkadaşı içirt duâ ve mağfiret dileğinde bulunması da ayrı bir karine ve delil
olarak cumhurun görüşünün isabetini ortaya koymaktadır.
Buharı ve Müslim'in
rivayetinde Ebû Hüreyre (r.a.) diyor ki: "Resülüllah (s.a.v.) Efendimiz'le
birlikte savaşa katılıp hazır bulunduk. Müslüman olduğunu iddia eden bir
(münafık) kişi hakkında Resülüllah (s.a.v.) Efendimiz "o cehennem
ehlindendir" buyurdu. Savaş başlayıp o adam savaşa hazır olunca cidden
müthiş bir savaş verdi ve yaralandı. Bunun üzerine denildi ki: "Ya
Resûlallah! Siz az önce o kişi cehennem ehlindendir, buyurdunuz. Oysa gerçekten
o çok çetin bir savaş yaptı ve öldü..." Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.):
"O ateşe gitti..." buyurdu. Bu yüzden müslümanlardan bir kısmı
neredeyse şüpheye düşeceklerdi, derken biri gelip şu bilgiyi verdi: "O
adam hemen ölmedi, ağır bir yara almıştı. Gece olunca yaranın verdiği ıstıraba
dayanamayarak kılıcının ucunu tutup kendini onun üzerine yüklemek suretiyle
intihar etti." Bu haber Resûlüllah'a (s.a.v.) ulaşınca, şöyle dedi:
"Allahu Ekber... Ben şehadet ediyorum ki ben Allah'ın kulu ve
Resulüyüm..." Sonra Bilâl'a insanlara şunu duyurmasını emretti: "Cennet'e
ancak müslüman bir nefs (can) gidebilir... Ve Cenâb-ı Hak şüphesiz ki bu dini
facir adamla da kuvvetlendirir..." [186]
Bu hadîs, dış
dörünüşüyle müslüman olup kalbiyle vicdanıyla müslüman olmayan bir münafığın
veya ilâhî sınırları fütursuzca aşan bir facirin cehennemlik olduğuna delil
sayılmaktadır. Kişi Allah'a, Peygamberine ve âhiret gününe inandığı halde
ilâhî sınırları aşıp günah peşinde koşmak suretiyle fâcir sıfatını almışsa,
cehennemde devamlı değil, uzun süre kalır. İçten kâfir, dıştan müslümansa,
cehennemde ebediyen kalır.
770 no'lu Ebû Hüreyre
hadîsi de buna yakın şekilde yorumlanmıştır.
771 no'lu Mikdad
hadîsi üzerinde hayli durulup az farklı yorumlar yapılmıştır. Hadîs
sahîh olup istidlale
sâlih görüldüğünden son cümleleri üzerinde dikkatle durulması
gereği duyulmuştur. Müslüman-la savaşan bir kafirin kanı mubahtır. Ancak savaş
esnasında hidâyet nasip olur da "ben İslâm'a girip Hakk'a teslim
oldum" derse, artık onun kanı haram olur. Buna rağmen onunla vuruşmakta
olan müslüman vurup onu öldürürse, çok tehlikeli bir fiil ve büyük bir günah
ortaya koymuş olur. Onun yerine geçer, yani günah ve ölçüyü dikkate almadan
tecavüz etmiş sayılır... İslâm'a giren
kâfiri haksız yere öldüren müslüman
hakkında kısas hükmü uygulanır. İşte onu öldürdüğü taktirde onun yerine
geçerden maksat budur.
Böylece savaş
esnasında da İslâm'a girdiğini ilân eden bir müşrike karşı artık silah
kullanılmaz. Zira o adamın samimi olup omadığını o sırada anlamak âdeta mümkün
değildir. Artık zahire göre amel etmek gerekir. Nitekim Resülüllah (s.a.v.)
Efendimiz: "Biz zahire göre hükmederiz. Sırları (kişilerin kalp ve
kafalarındaki gizli niyet ve düşünceleri) Allah daha iyi bilir..."
buyurmuştur.
O bakımdan
Resülüllah'ın (s.a.v.) hükümleri hep zahir idi, zahire göre hükmederdi. [187]
1- İki
müslümanm birbirini öldürmek üzere silâhlı vuruşmada bulunması haramdır ve
büyük günahlardan biridir.
2- İki veya
daha fazla müslümanlarm
silahla vuruşmaya başlaması
halinde diğer müslümanlarm aracı olup onları barıştırması, aralarında sulh
te'sis etmeleri vaciptir.
3- İki
müslüman birbirini öldürmek üzere silâhlı vuruşmada bulunur da biri diğerini
öldürürse, her ikisi ,de cehennemliktir. Cezalarını çektikten sonra cennete
girerler.
4- Bununla
beraber durumları Allah'a aittir, dilerse affeder, dilerse azâb eder,
5- İntihar
haramdır ve büyük günahlardan biridir.
6- Kendi
canına kıyan kimse, bunun cezasını âhirette görür. Ancak Cenâb-ı Hak dilerse
onu -dünyada işlediği çok güzel amellerinden dolayı- bağışlar.
7- Şöhret
için, beğeni kazanmak için savaşan kimseye uhrevî mükâfat yoktur.
8- İçinde
kötülük, amelinden fîsk-u fücur bulunan kimse savaşta öldürülecek olursa,
şehidlik mertebesi onun
kul hakkı hâriç günahlannı temizler. Ama münafık ise şehidlik
mertebesine erişmez ve âhirette ona bir fayda sağlamaz.
9- Bir
organını kesmek suretiyle intihar eden kimse, âhirette öylece sakat kalır.
Ancak Cenâb-ı Hak dilerse onun iyi bir amelinden dolayı onu bağışlayabilir.
10-
Müslümanla kâfir savaşırken kâfir vurup müslümanm bir elini kestikten sonra
"ben İslâm'a girdim, Hak'a teslim oldum" derse, artık o müslümanm ona
karşı silah kullanması ve vurup öldürmesi helâl ol- . maz.
11- Aynı
şekilde kâfir olan kişi müslümanm elini, müslüman da onun elini kestikten sonra
kâfir İslâm'a girerse, artık öldürülmez. Müslüman onu bu vaziyette öldürürse
kısasen katledilir.
12- Bir kişi
İslâm'a girdiğini açıklar veya iki şehadet kelimesini getirirse artık onun
müslüman olduğu kabul edilir. Kalben İslama girip girmediği o sırada
araştırılmaz veya samimi olmadığı düşüncesiyle hareket edilmez. Çünkü zahire
göre hüküm verilir.
13- O
bakımdan Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimiz nübüvvet gözüyle birçok gizli tarafları
bildiği halde zahire göre hüküm verirdi.
14- Buna
kıyasla hâkim keramet sahibi olup davacıyla davalıdan hangisinin haklı ve
haksız olduğunu bilse bile, beyyine ve zahirî delillere göre hükmetmekle
yükümlüdür. Kerametine göre hükmedemez.
15- Böylece
keramet dinde delil sayılmamıştır. Rüya delîl sayılmadığı gibi...
16- Kişinin
günahı ne kadar çok olursa olsun, tevhîd ehlinden ise ebediyen cehennemde
kalmaz. Günahına göre azap çektikten sonra çıkar.
17- Çünkü
Cenâb-ı Hak kendisine şirk koşmaklığı bağışlamaz. Yani bir kişi Allah'ın
varlığını, birliğini inkâr eder veya putları da ilâh kabul eder ve tevhîd dinine
dönmeden ölürse, artık onun bağışlanması söz konusu olamaz.
18- Bundan
başka günahları, Cenâb-ı Hak dilediği kimseler hakkında bağışlar. Yeter ki kul
ölmeden önce tevbe ve istiğfarda bulunup ciddî bir pişmanlık duysun.[188]
Diyet, kelime olarak
aslı "vidyet" dir, Kelime hafiflesin diye başındaki "vav"
harfi hafzedilip ona bedel sonuna bir "h" harfi -ki "t" olarak
yazılır- konmuştur.
Türkçemizde buna
"kan bahası" denir. Öldürülen veya yaralanan bir kimseye verilmesi
hükmolunan mal veya nakit karşılığı olarak Arapça'da, daha doğrusu İslâm
hukunda "diyet" kavramına yer verilir ve özel bab olarak cinayetler
bahsinde işlenir.
Hatâen öldürmek veya
ölüme sebep olmak veyahut kasde benzer öldürme olayında katilin veya onun baba
tarafından yakınlarının veya vârislerinin maktul tarafına diyet ödemeleri gerektiği gibi,
kasden öldürme olayında da maktulün vârislerinden birinin kısastan vazgeçmesiyle
de diyet gerekir.
Ancak gerek kasde
benzer Öldürme olayında, gerekse hatâen öldürme veya ölüme sebebiyet verme
olaylarında neden ne kadar diyet ödenir? Aşağıdaki hadîslerin ışığı altında
müctehidleriri tesbît, görüş ve içtihatları bu soruyu cevaplamakta ve gereken
bilgiyi vermektedir.
Diyet olarak ödenmesi
gereken mal veya nakit hayli yüksektir. Bunun sebebi caydırıcı müeyyide
oluşturmak ve kan gütme'davasına imkân kapısını açık tutmaktır. Diğer hukuk
sistemlerinde bu tür bir müeyyideye pek rastlanmaz. İslam hukukuna has bir
müeyyide olarak bilinmektedir.[189]
Ebû Bekir b. Muhammed
b. Amr b. Hazm'den o da babasından ve dedesinden yaptığı rivayete göre,
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, Yemen halkına bir mektup yazdı ve bu mektupta
şuna da yer verildi: Kira mucip (haklı) bir sebeb olmaksızın bir mü'mini
öldürür de öldürdüğüne dair beyyine bulunursa, şüphesiz o Öldürme kaved'dir,
(yani kısas gerektirir). Ancak öldürülenin velîleri (diyete) razı olurlarsa,
(artık kaved düşer).
Şüphesiz ki nefiste
(bir adamın canına kıymakta) yüz deve diyet vardır. Burnun tamamı kesildiğinde
diyet vardır. Dilde diyet vardır, iki dudakta diyet vardır. İki yumurtalıkta
diyet vardır. Zeker (penis) de diyet vardır. Omurga kemiğinde diyet vardır. Bir
ayakta yarım diyet vardır. Beyne kadar inen (ama beyni zedelemeyen) yaralamada
üçte bir diyet vardır. Karın içine geçen yaralamada üçte bir diyet vardır.
Kemiğin çatlama ! veya kırılmasında onbeş deve diyet vardır. El ve ayak parmaklarından
herbiri için on deve diyet vardır. Dişte beş deve diyet vardır. Kemiğin açılıp
görünmesine sebep olan yarada beş deve diyet vardır.
Hem kadına karşılık
erkek kısasen öldürülür. Devesi olmayıp da altını olanlar (cana karşılık) bin
dînar diyet vermesi gerekir." [190]
775 no'lu hadîsi aynı
zamanda îbn Huzaynıe, İbn Hibban, İbn Cârûd ve Hâkim tahrîc etmişlerdir.
Beyhakî de mavsûlen tahrîc etmiştir. Ebû Dâvud ise bunu el-Merâsil'de tahrîc
etmiş bulunuyor. [191]
Ayrıca hadîsi, hadîs
imamlarından Ahmed, Hâkim, İbn Hibban ve Beyhakî sahîhlemiştir. Hafızların ve
ilim adamlarının bu hadîsin sadece "Kadına karşılık erkek kısâsen
öldürülür" cümlesi üzerinde ihtilâf
etmişlerdir.
Böylece hadîste yer
alan anlatımdan diyetin vacip olduğu ortaya çıkıyor. İmam'Şafiî de aynı
görüştedir. İmam Ebû Hanîfe ile İmam Şafiî'ye göre, deve bulunduğu halde ondan,
bulunmadığı taktirde kıymeti diyet olarak verilir.
Deve ve nakitten başka
olarak taraflar bir anlaşma yaparlarsa kıymet taşıyan bir mal da diyet olarak
taktir edilebilir.
İlim ehlinden bir
cemaat ise diyet, deveden yüz, sığırdan ikiyüz, koyundan ikibin, altından bin
miskal taktir edilir. Gümüşten ise farklı görüş ve tesbitler ortaya çıkmıştır:
el-Hadf ye göre onbin dirhem taktir edilir. İmam Mâlik ile İmam Şafiî'ye göre
oniki bin dirhem taktir edilir. [192]
a)
Hanefîlere göre, mugallaza (ağır) diyet -ki bu kasde benzer Öldürmeden dolayı
taktir edilen diyettir- yirmi beşi iki yaşma ayak basan dişi deve, yirmi beşi
üç yaşma ayak basan dişi deve, yirmi beşi dört yaşma ayak basan dişi, yirmi
beşi de beş yaşma ayak basan dişi deve olmak üzere yüz deveden ibarettir.
Bunların hepsinin de dişi ve gebe olması şarttır.
İmam Muhammed'e göre,
otuzu dört yaşma ayak basmış, kırk tanesi altı yaşma ayak basmış, otuz tanesi
de beş yaşma ayak basmış gebe deve olmak üzere yüz deveden ibarettir.
Deveden başka tağliz
yoktur. Yani altın veya gümüşten verilen diyette mugallaza (ağır) söz konusu
değildir.
Hafif diyet ise,
hatâen öldürme, hata mecrasında cari olan öldürme ve bir de katle sebebiyette
taktır edilen diyettir. Altından bin dînar, gümüşten onbin dirhemdir, İmam
Mâlik ile İmam Şafiî'ye göre, gümüşten oniki bin dirhemdir.
Deveden ise, yirmisi
iki yaşma ayak basmış, yirmisi üç yaşına ayak basmış, yirmisi dört yaşma ayak
basmış dişi, yirmisi de iki yaşma ayak basmış erkek olmak üzere yüz taneden
ibarettir. [193]
İmam Ebû Hanîfe'ye
göre, diyet sadece sözü edilen üç şeyden (deve, altın ve gümüş) verilir,
tmameyne göre, sığır, koyun ve giyim eşyasından da verilebilir. Sığırdan ikiyüz
inek, koyundan bin tane, her biri iki elbiseden (iki parçadan ibaret olan)
ikiyüz hülle (ağır babalı hırka ve entari-ceket, pantolon) bu cümledendir.
Kasde benzer Öldürme,
hatâen ve hata mecrasında carî öldürmenin keffareti ise mü'nıin bir köle azâd
etme (hürriyetine kavuşturma) dır. Bunu bulamadığı taktirde iki ay üstüste
oruç tutmaktır. Bunun dışında başka bir yol yoktur, yani altmış fakiri doyurma
bu meselede geçerli sayılmamıştır.
Öldürülen kadın ise
onun diyeti, erkeğin diyetinin yansıdır. Zim-mi'nin diyeti müslümanm diyeti
gibidir. [194]
Burunda, konuşmayı
engelleyecek şekilde dilde veya çoğu harfleri telaffuz edenıiyecek kadar dilin
kesilme ve yaralanmasında; cinsel teması engelleyecek şekilde belde, idrarı
tutmayı engelleyecek şekilde kızlık zarının zedelenmesinde, zeker (penis) de,
penisin baş kısmının kesilip yaralanmasında, aklî dengeyi bozan darbede... işitmeyi
engelleyecek şekilde kulakta, görmeyi engelleyecek şekilde gözde, koku almayı
engelleyecek şekilde koklama duygusunda, tad almayı engelleyecek şekilde tad
alma duygusunda, bir daha çıkmamasıyla sakalda, baştaki saçta, kipriklerde, iki
gözde, iki kulakta, kadının göğsünde, iki elde diyet vardır. Bunun gibi iki
ayakta da diyet vardır. Hulasa Bütün bunlar vücut ve yüzün güzelliğini bozduğu,
kişiyi sakat bıraktığı için diyet kapsamına alınmıştır.
Bu saydıklarımızdan
vücutta çift olan azadan her birinden dolayı yarım diyet gerekir. Nitekim
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz Amr b. Hazm'e "iki gözden dolayı tam diyet,
bir gözden dolayı yarım diyet gerekir..." buyurduğu sahih rivayetle sabit
olmuştur. Vücutta dört bölümü olan (göz kapakları gibi) her kapaktan dolayı
dörtte bir diyet gerekir. El ve ayak parmaklarından her birinden dolayı on deve
diyet gerekir. Parmakların her eklem yerinden dolayı yirmide bir diyet gerekir.
Her dişten dolayı da yirmide bir- dryet gerekir. Bunlar gibi menfaatini
kaybeden her azadan dolayı da diyet gereklidir. [195]
b) Şâfiîlere
göre, hür müslimin kasden öldürülmesinde (velîleri kısastan vazgeçtikleri
taktirde), otuzu dört yaşma ayak basmış, otuzu beş yaşma ayak basmış, kırkı da
gebe olmak üzere yüz dişi deve diyet gerekir.
Hatâen Öldürmede ise,
yirmisi iki yaşına, yirmisi üç yaşma ayak basmış dişi deve, yirmisi üç yaşma
ayak basmış erkek deve, yirmi tane dört yaşma, yirmi tane de beş yaşma girmiş
deve diyet olarak verilir.
Mekke hareminde veya
haram ayları sayılan Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb'de hatâen adam
öldürecek olur veya mahremi sayılan annesini, kızkardeşini yine hatâen
öldürecek olursa otuzu iki yaşma giren dişi, otuzu üç yaşına giren dişi, kırkı
da dört yaşma giren dişi olmak üzere yüz deve diyet verir.
Hatâen Öldürmeden
dolayı -isterse öldürülen mahremi olsun gereken diyeti- katilin akilesinin
hemen ödemesi gerekir.
Kasden öldüren
kimsenin -kısastan vazgeçildiği taktirde- gereken diyeti acilen ödemesi
gerekir. Bunun gibi kasde benzer öldürmeden dolayı da yüz deveyi üç guruptan
oluşturarak akilenin acilen ödemesi de gerekir. Develerden bir kısmının hasta
veya kusurlu olmaması lâzımdır. Ancak maktulün vârisleri kabul edip rıza
gösterdikleri taktirde bir sakınca yoktur.
Deveye muadil bir
malın taktir edilmesi veya kıymetinin belirlenip verilmesi ise tarafların
rızasına bağlıdır. Katil yüz deveyi tamamen te'min edemediği taktirde noksan
kalanlar için bir fiat taktir edilerek diyet tastamam ödenir.
Kadın ve hunsâ
(eşcinsel)in diyeti gerek Öldürme, gerekse yaralama hususunda erkeğin
diyetinin yarısıdır. Yahudi ve hıristiyamn diyeti ise müslümamn diyetinin üçte
biri nisbetindedir. [196]
c)
Hanbelîlere göre de diyet, Kitap, Sünnet ve İcmâ' ile Sabit ulmuştur. İlim
adamları diyetin deveden verilmesi üzerine binleş-mişlerdir. Hür müslüman
kimsenin diyetinin de yüz deve olduğuna icma' vaki olmuştur. Ancak deve
temininde zorluk ortaya çıktığında altın veya gümüş olarak taktir edilebilir.
Altından bin miskal, gümüşten ise oniki bin dirhem verilir. Bunun dışında
sığır ve elbise olarak da verilmesi caizdir. Sığırdan ikiyüz tane, kat elbise
olarak da ikiyüz; kat belirlenir. Koyundan diyet vermesi halinde ikibin koyun
taktir edilip.
ilim adamları altın ve
gümüş dışında kalan şeyler hakkında farklı bir rakam ortaya koymamışlardır.
Altın ve gümüşte ise Ebû Hanîfe, iki arkadaşı ve İmam Sevrî farklı bir rakam
belirlemişlerdir. Onlara göre
gümüşten onbin dirhem
verilir. Zayıf sıska, hasta ve sakat deve fidye, olarak kabul edilmez.
Öldürme kasden meydana
gelmiş ve kısastan vazgeçilmişse, o takr tirde katilin malından yirmi beşi iki
yaşma girmiş dişi, yirmi beşi üç yaşma girmiş dişi, yirmi beşi dört yaşma
girmiş dişi, yirmi beşi de beş yaşına girmiş dişi olmak üzere yüz deve verilir.
Öldürme olayı kasde
benzer şekilde meydana gelmişse, yüz deve üç yılda akile tarafından üç taksitle
ödenir. [197]
Ancak İbn Şirin,
Zührî, el-Hâris, İbn Şübrüme, Katade ve :Ebû Sevr'e göre, hatâen Öldürmede de
diyet katilin malından ödenir, akileye yükletilmez. Zira bu onun bir fiilidir
ki cezasını kendisinin karşılaması gerekir. Bunlara karşı, Hanefıler,
Şafiî'ler, Hanbelîler, îshak, İbn Münzir, Şa'bî, Nahaî ve Sevrî'ye göre diyeti
katilin akilesi (baba tarafından olan yakınları) öder.
Öldürme olayı hatâen
meydana gelmişse, akile üzerine diyet olarak yüz deve gerekir. Bu da üç yıllık
bir süre içinde beş kısım halinde Ödenir.
İmam Mâlik ile İmam
Şafiî'ye göre, bu durumda katil hit şey ödemez,
diyetin tamamı akile tarafından karşılanır. İmam Ebû Hanîfe'ye göre, katil de akile
arasında yer alıp adam başına düşen miktarı öder.
Ağır diyet ancak Mekke
haremi dahilindeki öldürmeden dplayı taktir edilir. [198]
d)
Mâlikîlere göre, kitap ehlinin diyeti müslümanlann diyetinin yarısıdır.
Mecusîlere gelince onların diyeti, erkek ise sekizyüz dirhem, kadın ise dörtyüz
dirhemdir.
Bir müslüman bir
zimmî'yi hatâen öldürürse, diyeti katilin akile-sine yüklenir. Bunu da üç
yıllık süre içinde üç kısımda öderler.
Ergen bir adamla ergen
olmamış bir çocuk birleşip bir adamı kas-den öldürürlerse, çocuğun akilesi
diyetin yarısını öder, ergen olan adam ise kısasen Öldürülür. Adam kasden,
çocuk hatâen vurup bir adamı öldürürlerse hüküm yine aynıdır.
Diyet olarak yüz deve
verilir. Deve bulunmadığı taktirde altın ve gümüş verelir. Altından bir miskal,
gümüşten ise oniki bin dirhem taktir edilir. [199]
Yaralama ve kesme
olaylarında taktir edilen diyet:
Hanefi'lerin tesbit ve
ictihadlarını az yukarıda belirtmiş bulunuyoruz. Şâfiîlere göre, başta kemik
gözükecek şekilde açılan yara ile yüzde bu ölçüde açılan yaradan dolayı beş
deve diyet gerekir. Kırma cinayetinden dolayı on deve diyet gerekir. Beyne
kadar dayanan yaralamadan dolayı diyetin üçte biri, yani otuz dört deve
gerekir. Karın nahiyesinde-, ki yaralama iç kısma kadar nüfuz ederse, diyetin
üçte biri gerekir. İki kulaktan dolayı da on deve diyet gerekir. Her gözden
dolayı yarım diyet gerekir. İsterse göz şaşı veya kör olsun farketmez. Her
müslimin her dişinden dolayı beş deve diyet gerekir. [200]
Diğer azanın kesilme,
yaralama ve kırılması durumunda taktir edilen diyet Şâfülerin görüş ve
içtihadına uygun bir ölçüde bulunuyor. O bakımdan detayına inmeye gerek
görmüyoruz. [201]
Bu bapta rivayet
edilen altı hadîs daha bulunuyor. Onları meâlen nakletmekte fayda mülahaza
etmekteyiz. Zira böylece rivayetlerin tamamından konuyu daha iyi anlama
imkânları doğar.
Amr b. Şuayb'den, o da
babasından ve dedesinden rivayet etmiştir: Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz burun
bütünüyle kesildiği taktirde kâmil akl (diyet) e, sadece iki parmak ucuyla
tutulabilen yum-şak kısmı kesildiği taktirde akl (diyet) in yarısına hükmetti.
Göz hakkında yarım akl (diyet), ayak hakkında yarım akl, el hakkında yarım akl,
beyne ulaşan yara hakkında aklın üçte biriyle, kemik zarını sıyırır şekildeki
başta meydana gelen yaralamaktan dolayı onbeş deve ile hükmetti." [202]
îbn Abbas (r.a.) dan
yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: "Şu ve
şu müsavidir. Yani serçe, yüzük ve baş parmak diyet hususunda eşit
sayılırlar." [203]
İbn Abbas (r.a.) dan
yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: (Diyet
hususunda) dişler de müsavi sayılırlar. Yani ön dişlerle yan ve öğütücü dişler
eşittirler." [204]
Ebû Musa (r.a.) dan
yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz parmaklardan dolayı
develerden onar onar (diyet verilmesiyle) hükmetti." [205]
Amr b. Şuayb'den, o da
babasından ve dedesinden rivayet etmiştir. Dedesi, Peygamber (s.a.v.)
Efendimizin şöyle buyurduğunu haber vermiştir: "Her parmaktan dolayı
(diyet olarak) on deve gerekir. Her dişten dolayı da beş deve gerekir.
Parmaklar bu-hususta eşittirler. Dişler de eşittirler. " [206]
Yine Amr b. Şuayb'den,
o da babasından ve dedesinden rivayet etmiştir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz
şöyle, buyurmuştur: "Dişlerden dolayı deveden beşer beşer (diyet)
gerekir." [207]
Amr b. Şuayb'den, o da
babasından ve dedesinden yaptığı rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz,
görme hassesini yitirmiş olup darbeden silik* hale gelen ve kendi çanağında
sabit kalan gözden dolayı tam gözün üçte bir nisbetinde diyet gerekir; hareketsiz
kalan felçli elden dolayı kesildiği taktirde sağlam elin üçte bir nisbetinde
diyet gerekir; Çürüyüp kararan dişin yerinden çıkarılmasından dolayı sağlam
dişin üçte bir nisbetîndeki diyet gerekir" buyurmuştur. [208]
Altı Hadîsin Tahlili
786 no'lu Amr
hadîsinin isnadında Muhammed b. Râşid ed-Dimeş-kî el-Mekhulî bulunuyor. îlim
adamlarından bir cemaat bu zat hakkında görüş ve tesbitlerini ortaya koymuşlardır.
.Onlardan bir kısmı onun sika olduğunu söylemiştir. Ebû Hatim onun sadûk
olduğuna, Nesâî isi kaviy olmadığına dikkat çekmiştir. Ancak Ahmed b. Hanbel
onun güvenilir olduğunu bildirerek rivayetine itimad edinilebileceğine işarette
bulunmuştur. [209]
787 no'lu İbn Abbas
hadîsini Tirmizî sahîhlemiştir. Böylece diyet hususunda beş parmak arasında
farklı bir nisbet olmadığı belirlenmiş oluyor. Koparılan veya kesilen parmak
ister serçe, ister orta, isterse başparmak olsun farketmez.
788 no'lu İbn Abbas
hadîsini aynı zamanda Hafız Bezzar ve İbn Mâce tahrîc etmişlerdir. İsnadmdaki
ricalin hepsi sahihtir. Böylece 670 nolu hadîsle birleşmekte ve biri diri
diğerini kuvvetlendirmektedir.
789 no'lu Ebû Musa
hadîsini ayrıca îbn Hibban ve îbn Mâce tahric etmişlerdir. Ebû Dâvud ile
el-Münzerî bu hadîsle ilgili bir görüş beyan etmeyip susmuşlardır, isnadında
bir beis görülmemiştir. [210]
790 no'lu Amr hadîsini Tirmizî dışında diğer
beşler tahrîc etmiştir. îsnadmdaki ricalin hepsi rical-İ sahihtir. O bakımdan
istidlale sâlihtir. Böylece her parmaktan dolayı diyet olarak on devenin ve her
dişten dolayı beş devenin gerekli olduğu anlaşılmaktadır.
791 no'lu Amr hadîsi
hakkında Ebû Dâvud ve el-Münzerî bir görüş ve tesbit ortaya koymamışlardır.
Ancak Amr'e kadar ulaşan ricalin hepsi sikadır. O bakımdan istidlale sâlih
görülmüştür. Bu da yukarıdaki hadîsleri kuvvetlendirmekte ve her dişten dolayı
beş deve diyet verileceğini hükme bağlamakta, aynı zamanda dişler arasında bu
konuda bir fark olmadığını göstermektedir.
792 no'lu Amr hadîsini
aynı zamanda İbn Huzayme ve îbn Cârûd tahrîc edip sahîhlemişlerdir.
Dış organların hemen
hepsi hakkında gereken diyet nisbeti belirlenmiş bulunuyor. îç organlara
gelince, onları dış organlara kıyas etmek çok zordur. O bakımdan ilim
adamlarının görüş ve içtihatları bu hususta farklı olmuştur. Ayrıca darbeden
dolayı konuşma yeteneğini yitiren kimseye de diyet vermek gerekir. Aynı
zamanda cinsel ikdidarını kaybedenin de durumu böyle. Nitekim Amr b. Şuayb'm
yaptığı rivayete göre, bir adam diğer bir adama dayak attı ve o yüzden dayak
yiyen işitme, görme, evlenme (cinsel temas) ve aklî yetenek ve hasselerini
kaybetti. Bunun üzerine Hz. Ömer bunlardan her Diri için bir diyet gerekli
görerek dört diyet verilmesini hükme bağladı.
Bu rivayetin
isnadmdaki ricalin hepsi sahihtir. Böylece sadece dış organların kesilip
kırılmasından, koparılmasından dolayı diyet gerekmiyor, ,aynı zamanda bu
organlar hasselerini kaybettiği durumlarda da diyet gerekiyor. Bunlardan her
biri için on deve diyet olarak alınır.
Ayrıca Muhammed b.
Mensur'un Cafer b. Muhammed'e isnaden yaptığı rivayette, aldığı darbeden dolayı
idrarını tutamayan bir adam için Hz. Ali diyet verilmesinde hükmetmiştir ki bu
diyet de on deveden ibarettir.[211]
1- Kasde
benzer Öldürmeden dolayı muğallaza (ağır) diyet gerekir. (Bu daha çok
Hanefîlere göredir).
2- İki, üç,
dört ve beş yaşlarına ayak basmış yüz devenin hepsinin de gebe olması gerekir.
Bu ağır diyettir.
3- Deveden
başka mal ve nakitte tağliz yoktur.
4- Hata,
cârin mecra hatâ ve katl-i sebebîden dolayı hafif diyet gerekir. Bu da yüz
deveden ibarettir. Ancak hepsinin gebe olması şart' değildir.
5- Diyet
olarak altın veya gümüş taktir edildiğinde, altından bin dinar, gümüşten on bin
dirhem verilir.
6- İmam
Şafiî'ye göre, gümüşten on iki bin dirhem verilmesi gerekir.
7- Hafif
diyet kapsamına giren yüz devenin yirmi tanesi erkek, seksen tanesi dişi olarak
taktir edilmiştir.
8- İmam Ebû
Hanîfe'ye göre, diyet sadece deve, altın ve gümüşten verilir.
9- İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'e göre,
sığır, koyun ve elbiseden de verilebilir.
10- Sığırdan
ikiyüz, koyundan bin elbiseden ise ikiyüz kat takdir edilir.
11- Kasde
benzer öldürme ile hatâen ve mecrada olan öldürmeden dolayı keffaret de
gerekir.
12-
Keffaret, mü'min bir köle azad etmek, bu olmadığı taktirde iki ay üst üste oruç
tutmaktır. Altmış miskin ve fakiri doyurmakbu keffar-ette geçerli
sayılmamıştır.
13-
Öldürülen kadının diyeti erkeğin diyetinin yarısıdır.
14- Zımnimin
diyeti müslümanm diyeti kadardır.
15- Vücut ve
yüzün güzelliğini bozan her darbeden
dolayı diyet gerekir.
16- Duyuları
iptal eden darbeden de dolayı diyet gerekir.
17- Vücutta
çift olan organlardan her biri için yarım diyet gerekir.
Meselâ iki gözden
dolabı tam diyet, bir gözden dolayı yarım diyet gerekir.
18- Dört
bölümden ibaret olan organ meselâ göz kapakları alt üst olmak üzere dört
kısımdır. Her birinden dolayı dörtte bir diyet gerekir.
19-E1 ve
ayak parmaklarından her biri için on deve, bu parmakların eklem yerlerinden
kesilmesi halinde her eklem için beş deve diyet gerekir.
20-
Şâfıîlere ve Hanbelîlere göre, mugallaza (ağır) diyet diye bir ayrım yoktur.
Otuzu dört yaşma, otuzu beş yaşma, kırkı da gebe olmak üzere yüz deve takdir
edilir. Bu kasden öldürülüp kısastan vazgeçilen hür müslümamn diyetidir.
21- Hatâen
Öldürmeden dolayı ise yirmisi iki yaşında, yirmisi üç yaşmaayak basmış dişi;
yirmisi dört, yirmisi beş, yirmisi üç
yaşma ayak basmış deve olmak üzere yüz deve diyet olarak taktir edilir. Bu Şâfîüere göredir.
22- Mekke
hareminde veya mahremi olan birini öldüren kimsenin, otuzu iki yaşma, otuzu üç
yaşma, kırkı da dört yaşma girmiş dişi deve ödemesi gerekir.
23- Kasden
öldüren kimsenin kısası affedildiği taktirde gereken diyeti hemen ödemesi
gerekir.
24- Kasde
benzer veya hatâen öldürmeden dolayı gereken diyet üçe taksim edilerek ödenir.
Bunlar da Şânüerin görüş ve içtihadıdır.
25- Deveden
başka altın, gümüş ve başka bir malın diyet olarak taktir edilmesi tarafların
rızasıyla geçerli olur.
26- Yüz
devenin tamamını temin edemediği taktirde noksan kalanların bedelini öder.
27- Yahudi
ve hıristiyanm diyeti müslümamn diyetinin üçte biri nisbetindedir. Bu da daha
çok İmam Şafiî'nin görüş ve içtihadıdır.
28- Öldürme
olayı kasde benzer şekilde cereyan etmişse, akile bunun üç yılda üç taksitle
öder. Bu daha çok Hanbelüerin görüşüdür. Ha-taen öldürmede de durum böyledir.
Malikîlere göre, kitap ehlinin diyeti müslümamn diyetinin yarısıdır.
29- Ergen
adamla, ergen olmayan çocuk birleşip bir adamı kasden öldürürlerse, çocuğun
akilesme diyetin yarısı yüklenir. Ergen olan ise kısasen öldürülür. Bu, İmam
Mâlik'in içtihadıdır.[212]
İslâm hukukunda yahudî
ve hıristiyan olup islâm ülkesinde yaşayanlara zimmî denir. Bunlara inanç, iş
ve vicdan hürriyeti tanındığı gibi diğer vatandaşlık hakları da teminat altına
alınmıştır. İslâm devletinin aleyhine faaliyet göstermedikleri, İslâm'ı küçük
düşürücü söz ve davranışta bulunmadıkları sürece belirlenen haklardan her
zaman yararlanma şansına sahip kılınmışlardır.
Vatandaş
sayıldıklarından dolayı onlardan biri bir müslüman tarafından öldürüldüğü
taktirde tam diyet alınıp maktulün varislerine verilir. Vatandaş olmayan yahudî
ve hıristiyanlarm diyeti hür müslümanm diyetinin yarısıdır.
Böylece İslâm, gayr-i
müslim vatandaşın canını, malım, ırz ve naımısunu koruyup teminat altına almış
ve bunun için birtakım maddî ve manevî müeyyideler koymuştur.
Az yukarıda zimmîlerin
diyetinden kısaca söz etmiş ve mezheplerin bu husustaki görüşlerinin bir
özetini vermiştik. Konunun önemine bianen bunu müstakil bir başlık altında
açıklamayı daha uygun gördük.[213]
Amr b. Şuayb'den
rivayet edilmiş, o da babasından ve dedesinden rivayet etmiştir. Peygamber
(s.a.u.) Efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Kâfirin akl
(diyet) i müslümanm diyetinin yarısıdır." [214]
Diğer bir rivayette
ise şöyle belirtilmiştir: "Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz iki kitap ehli
olanların akl (diyet) i müslümanların akl (diyet) inin yarısı olarak hükme
bağlamıştır. Onlar yahudî ve hıristiyanlardır." [215]
Bir başka rivayette
ise şöyle denilmektedir: "Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz zamanında diyetin
kıymeti sekizyüz dînar ve sekiz-bin dirhem idi. O gün için kitap ehlinin diyeti
müslümanın diyetinin yarısı kadardı. Bu hal Ömer (r.a.) halîfe oluncaya kadar
devam etti. O hatip olarak kalkıp şöyle dedi: "Şüphesiz ki develer çok
pahalandı..." Râvî devamla diyor ki: Ömer (r.a.) altına sahip olanlar
üzerine diyet olarak bin dînar gerekli kıldı. Gümüşe sahip olanlar üzerine ise
oniki bin dirhem; sığır sahipleri üzerine ikiyüz inek, koyun sahiplari üzerine
ikibin koyun, elbise sahipleri üzerine ikiyüz kat elbise gerekli kıldı.
Zjmmîlerin diyetini ise bulunduğu hal üzere bıraktı..." [216]
Saîd b. Müseyyeb'den
yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"Ömer (r.a.)
yahudî ve hıriştiyanın diyetini dört bin, me-cusînin diyetini ise sekizyüz
(dirhem) kıldı." [217]
a)
Hanefîlere göre, yahudi ve hıristiyan vatandaşlar için -ki bunlara zimmî denir-
müslüman kimsenin diyeti nisbetinde diyet verilir. Diğer azayı yaralamak,
kesmek ve koparmakta da müslümanlara eşit şekilde diyet ödenir. Nitekim
Peygamber (s.a.y.) Efendimiz: "Bizim söz ve güvencemiz (idaremiz) altında
bulunan her kes (her zimmî) için diyet olarak bin dinar gerekir..."
buyurmuştur. Aynı nisbette olan diyet müslüman için de gerekli kılınmıştır. [218]
b) Şâfiîlere
göre, kitap ehli olan yahudi ve hıristiyanlarm diyeti dört bin dirhemdir. Yani
kitap ehlinin diyeti hür müslümanın diyetinin üçte biri nisbetindedir. Zira bu
mezhebe göre, hür müslümanın diyeti
gümüş olarak oniki bin dirhemdir.
Mecûsî'nin diyeti ise
müslümanın diyetinin üçte birinin beşte biri nisbetindedir. Yani sekizyüz
dirhemdir. [219]
c) İmam
Mâlik'e göre, kitap ehli olan yahudi ve hıristiyanlarm diyeti müslümanın
diyetinin yarısıdır. Yani gümüş üzerinden altı bin dirhemdir. Zira İmam Mâlik'e
göre de hür müslümanın tam diyeti on iki bin dirhemdir. [220]
Yine İmam Mâlik'e
göre, bir müslüman bir zimmîyi hatâen öldürecek olursa, onun diyeti katilin
akilesine yükletilir. Akile bunu üç yıl içinde belli taksitlerle öder.
Mecûsi'nin de diyeti akile'ye yükletilir ve üç yılda ödenir. [221]
d)
Hanbelîlere göre, kitab ehli olan yahudi ve hıriştiyanın diyeti hür müslümanın
diyetinin yarısı ve onların kadınlarının diyeti müslüman kadının diyetinin
yarısıdır. Bir rivayette Ahmed b. Hanbel, onların diyeti müslümanın diyetinin
üçte biridir, demişse de yapılan ciddi tes-bitlere göre imam bu görüşünden
rücu' etmiştir.
Ömer b. Abdüaziz, Urve
ve Mâlik de aynı görüştedirler. Yani yahudi ve hıriştiyanın diyeti müslümanın
diyetinin yansı nisbetindedir.
Bir müslüman bir
zimmîyi kasden öldürecek olursa, bu mezhebe göre kısas uygulanmaz, sadece ağır
bir diyet gerekir. Nitekim Âhmed b. Hanbel'in Abdurrezzak'dan, onun da
Ma'mer'den, onun da Sâlim'den, onun da babasından yaptığı sahîh rivayete göre,
Hz. Osman'ın hilâfet yıllarında müslümanlardan bir adam, zimmîlerden birini
Öldürmüş bulunuyordu. Dava Hz. Osman'a intikal ettirilince, halîfe kısas
uygulamadı, sadece ağır bir diyet ödenmesine hükmetti. O dönemde ağır diyet
olarak bin dînar takdir edilmiştir. [222]
Mecûsî'nin diyeti ise,
sekizyüz dirhemdir. Mecusîye kadının diyeti de bunun yarısı nisbetindedir.
Hanefîlere, Nahaî ve
Şa'bî'ye göre, zimmînin de, mecusînin de diyeti küslüman kimsenin diyeti
kadardır. Çünkü hepsi de insan olarak hukukta eşit haklara sahiptirler. [223]
Yine Hanbelilere göre,
putperestler ve kitapsızlara gelince, bunlar için diyet yoktur. Diğer bir
rivayette zimmet yoktur. Yanı bunlar vatandaş olarak kabul edilmezler. Ancak
eman dileyerek islam ülkesine sığındıkları takdirde, onlardan birini bir
müslüman öldürecek olursa, sadece bir mecusî için takdir edilen sekiz yüz
dirhem diyet takdir edilir. [224]
795 no'lu Amr b. Şuayb
hadîsini Tirmizî hasenlemiş, İbn Câ-rûd sahîhlemiştir. O bakımdan hadîs
istidlale sâlih görülmüştür. Böylece diyet hususunda müslümanla kâfir arasında
eşitlik söz konusu değildir. Şöyle ki,
bir müslüman bir kâfiri
kasden öldürecek olursa, kısajs
gerekmeyeceği gibi diyetin de ancak
yarısının verilmesi açıklanmaktadır.
796 n'o'lu ikinci rivayette ise, kitap ehli olan yahudî ve hıristiyanların da diyetinin hür müslümamn
diyetinin yarısı olduğu bildirilmakte ve böylece diyet konusunda kâfirle kitap
ehli arasında bir fark olmadJgı ortaya çıkmaktadır. Ne var ki İmam Ebû Hanîfe
ve arkadaşlarından! bazısı bu rivayetle istidlal ve ihticacda bulunmamışlar,
umumi kaideye uyarak diyet hususunda bunların eşit düzeyde olduğunu
belirtmişlerdir.
Hz. Ömer'in hilâfet
döneminde ise, deve çok pahalandığından, halîfe kendi içtihadım ortaya koyarak
diyetin altın ve gümüşten, sığır, kojam ve elbiseden de verilebileceğini hükme
bağlamış, ashabın çoğu bunu olumlu karşılamıştır.
Şüphesiz Hz. Ömer bunu
sadece kendi reyiyle değil. Resülüllah (s.a.v.) Efendimizin diyet olarak dînar
da verilebileceğine dair beyânları bulunduğu aü dikkate alarak diğer şeyleri
buna kıyas etmiştir.
Ancalc: zimmîlerin
diyeti hakkında ayrı bir hüküm ortaya konmadığından onun
diyetinin müslümamn diyetine
eşit olduğ anlaşılmıştır.
798 rip'lu Saîd
rivayetini aynı zamanda Ukbe b. Amir şu lafızla tahrîc etmiştir:
"Mecûsî'nin diyeti sekizyüz dirhemdir..." Nitekim Bey-hakî'nin îhp
Mes'ûd (r.a.) den yaptığı rivayette de İbn Mes'ud ile Hz. Ali de aynı hadîsi
rivayet etmişlerdir. İmam Ebû Hanîfe bu rivayetle de istidlal etmemiş ve
mecusûnun diyetinin de zimmînin diyetine eşit olduğunu kıyas olduğunu kıyas
yoluyla belirtmiştir. Diğer mezhep imanılanınŞİan İmam Şafiî ile İrnam Mâlik
mecusînin diyetinin sekizyüz dirhem oldjiğuna kail olmuşlardır. [225]
Ancak bu konuda kâfir
ile kitap ehlini aynı grupta değerlendirmemek jgerekiyor. Kitap, ehlinden
zimmî olanlara geniş haklar tanınmıştık ki, kâfirlere bu haklar olduğu gibi
tanınmamıştır. Kâfir ancak enıan dileyip ilticada bulunduğu taktirde gerekirse
kendisine eman verilir. Bu durumda öldürüldüğü taktirde ancak diyetin yarısı
ödenir. Mecusî de kafir kapsamına alınabilir. Nitekim ilim adamlarından bir
kısmı diyet hususunda bunlar eşit kabul etmişlerdir.
Gerçi bu konuda birkaç
rivayet daha bulunuyor ki, onları mealen şöyle sıralayabiliriz.
'Kendilerine ahd
verilen (söz veı*ilip güvence sağlanan) lerin diyeti hür müslümamn divetidir."
"Peygamber
(s.a.v.) muahhidlerin diyetini müslümamn diyetine eşit olarak
belirlemiştir."
"Peygamber
(s.a.v.) bir zimmîye müslüman diyeti vermiştir." Ancak bu rivayetlerin
hepsi zayıf ve münkerdir. O bakımdan ilim adamları bunlarla istidlal etmemişlerdir.[226]
1-
Zimmî.olan yahudî veya hıristiyamn diyeti hür müslüjnanm diyetine müsavidir.
(Bu Ebû Hanîfe'nin görüşüdür).
2- Zimmînin
bir azasının kesilmesi veya kendisinde bii* yara açılmasında da bir müslümamn
bu husustaki diyetini gerektirir. (Bu da Ebû Hanîfe'nin görüşüdür).
3- İslâm
ülkesinde vatandaş olarak bulunan veya muahhid !olarak güvence verilen herkez
için bin dinar diyet taktir edilir. (Bu
da Hane-fılerin görüşüdür).
4- İmâm Şafiî'ye
göre,-yakudi veya hıristiyamn
diyeti, müslümamn diyetinin üçte biri nisbetindedir.
5- Hür
müslümamn diyeti gümüş olarak on bin dirhem, altın olarak bin dinardır. İmam
Şafiî'ye göre, gümüş olarak oniki bin dirhemdir.
6- Yine
Şafiî'ye göre, mecusînin diyeti, sekizyüz dirhemdir^
7- İmam
Mâlik'e göre kitap ehli olan yahudi ve hıristiyaıun diyeti, müslümamn diyetinin
yarısıdır.
8- Zimmî'nin
diyetini katilin akilesi üç yıl içinde öder. Bu İmam Mâlik'in görüş ve
içtihadıdır. Hanbelîler de aynı görüştedirler.
9- Zimmîyi
kasden öldüren müslüman hakkında kısas uygulanmaz. Bu daha çoklmam Ahmed'in
görüşüdür. Nitekim Hz. Osman'ın uygulaması da böyle olmuştur.
10- İmam Ebû
Hanîfe'ye göre, diyet hususunda herkes eşittir.[227]
Türkçemizde "kan
bahası" diye tercüme edilen "diyet" öldürmeden dolayı kan,bahası
hakkında kullanıldığı gibi, bir azayı kesmek, yaralamak veya koparmak veyahut
bir azanın hassasını yok etmek gibi cinayetlerde verilmesi gereken meblağ
hakkında da kullanılmaktadır. Ancak bu anlamda "akl" kavramına da yer
verilmiştir. Fıkıh ve hadîs metinlerinde bazan "diyet", bazan da
"akl" olarak geçmektedir. Bir de "erş" kavramı kullanılıyor
ki, bu da daha çok kesme ve yaralamayla ilgili baha ve meblağ hakkında
müsta'meldir. Bunun gibi, yine aynı hususlarla ilgili kesme ve yaralamadan
dolayı ödenecek meblağ hakkında "akl" de kullanıldığı vakidir.
Sonuç olarak
diyebiliriz ki, diyet, akl ve erş eşanlamlı kelimelerdir. Bazan da aralarında
nüans söz konusu olabiliyor.
Nitekim aşağıdaki
hadîslerde kadının azasına karşılık "erş" değil de "akl"
kullanılmıştır.[228]
Amr b. Şuayb'den
rivayet edilmiş, o da babasından ve dedesinden rivayet etmiştir, Resulüllah
(s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Kadının aklı (diyeti) erkeğin
diyetinin mislidir. Bu erkeğin diyetinin üçte biri nisbetine ulaşıncaya kadar
böyledir." [229]
Rabi'a b.
Abdirrahman'dan yapılan rivayete göre, adı geçen, Saîd b. Müseyyeb'e şöyle
sormuştur: "Kadının parmağından dolayı ne kadar diyet gerekir?" O da
"On deve" diye cevap vermiştir. Sonra "İki parmağından dolayı ne
kadar?" diye sordum diyor. O da: "Yirmi deve" diye cevap
veriyor. Sonra "Üç parmağından dolayı ne kadar?" diye sordum diyor. O
da: "Otuz deve" diye cevap veriyor. "Peki dört parmağından
dolayı ne kadar?" diye sordum diyor. O da: "Yirmi deve..." diye
cevap veriyor. Bunun üzerine râvî, ben ona: "Yaralanması çok olup musibeti
artınca diyeti noksanlaşıyor mu?" diye sordum. Saîd b. Müseyyeb şöyle
dedi: "Sen yoksa Iraklı mısın?" dedi. Ben de: "Konular üzerinde
durup düşünen bir âlim veya öğrenmek isteyen bir cahil..." diye cevap
verdim. Saîd b. Müseyyeb bana: "Kardeşimin oğlu, bu sünnettir, (yani
sünnette böyle beyan edilmiştir)" dedi. [230]
a)
Hanefîlere göre, gerek can, gerekse organdan dolayı kadının diyeti erkeğin
diyeti kadardır. Hem bu mesele hakkında Hz. Ali'den (r.a.) hem mevkuf, hem de
merfu' rivayetler vardır. [231]
b) Şâfiîlera
göre, kadının canından dolayı diyeti erkeğin diyetinin yarısıdır. Bu da elli
deveden ibarettir. Böylece öldürülen kadın için diyet taktir edilince elli deve
olarak belirlenir.
Bunun gibi kadının
yaralanmasından, azasının kesilmesinden dolayı gereken diyet de erkeğin
yaralanma veya azasının kesilmesinden dolayı gereken diyetin yarısıdır.
Diyet olarak mutlaka
devenin belirlenmesi şart değildir. Nitekim Hz Ömer (r.a.) deve yerine kasabada
yaşayanlar için bin dînar, gümüş olarak da oniki bin dirhem taktir etmiştir.
Buna göre, kadının altın olarak diyeti beşyüz dînar, gümüş olarak da altı bin
dirhemdir. Badiyede yaşayanlar için diyet olarak deve taktir edilir. Zira
onların en mebzu ve geçerli malı devedir. [232]
c)
Hanbelılere göre de kadının canından dolayı diyeti erkeği] diyetinin yansıdır.
Kadının yaralanma veya azasının kesilmesinden do layı diyeti erkeğin diyetine
eşittir. Ancak bu nisbet erkeğin diyetinii üçte birine ulaşıncaya kadar böyledir. Üçte
birini aşınca ai'tık onui diyeti erkeğin diyetinin yarısı kadardır.
Nitekim bu Ömer, İbn
Ömer, Zeyd b. Sâbit'den rivayet olun muştur. Allah hepsinden razı olsun. Saîd
h. Müseyyeb, Ömer b. Abdila siz, Urve b. Zübe^r, Zührî, Katade, el-A'rec,
Rebi'a ve imam Mâlik'in nezhebi de böyledir. Daha doğrusu Medine âlimlerinin
görüş, tesbit ve ctihatları bu anlamdadır. [233]
İmam Şâfıî Önceleri
bunun sünnet olduğunu düşünerek ona göre eti hadım ortaya1, koymuştu. Sonra
bunun Medine âlimlerine ait bir îörüş ve tesbit olduğunu öğrenince ilk
kavlinden vazgeçip gerek can, *erek yaralanma ve aza kesmeden dolayı kadının diyetinin
erkeğin diyetinin yarısı olduğunu belirtmiştir. [234]
807 no'lu Amr hadîsi
İsmail b. Iyaş tarikiyle İbn Cüreyc'den ve o pa Amr'den rivayet etmiştir. İbn
Huzayme bunu sahihi emiştir. [235]
İbn Kesir ise îmail b.
Iyaş üzerinde durarak şöyle görüş beyan etmiştir: Bu zat Şamhlar'dan rivayet
ettiğinde kendisine itibar edilir, başkalarından rivayet ettiğinde itibar
edilmez. Ancak İsmail, İbn püreye'den rivayet etmiş bulunuyor ki, İbn Güreye
Şamlı değildir. O bakımdan İbn Huzayme bu rivâyöti sahih lemistir. [236]
Böylece hadisle
istidlal edilebilir.
Bu babta, Muâz b.
Cebel (r.a.) den yapılan rivayette, Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurduğu
bildirilmektedir: "Kadının diyeti erkeğin diyetinin yarısıdır..."
Beyhakî bunun
isnadının sabit olmadığına dikkat çekmiştir. Aynı zamanda Beyhakî'nin Hz. Ali
(r.a.) den yaptığı rivayette, Hz. Ali'nin şöyle dediğini
belirtmiştir:"Kadınm diyeti her hususta (can ve azalarda) erkeğin
diyetinin yarısıdır..."
Bu İbrahim
en-Nahâî'nin Hz. Ali'den yaptığı bir rivayettir ki isnadında inkıta'
(kopukluk) bulunuyor.
Saf d b. Müseyyeb'in
dört parmak dolayısıyla yirmi deve diyetin gerektiğini söylemesi hayli
yorumlara sebep olmuştur. Çünkü kadının azasından ve aldığı cariha (yara) dan
dolayı gereken diyetler, erkeğin diyetinin üçte birine, yani otuz üç deve
nisbetine ulaşıncaya kadar erkeğin diyetiyle eşittir. Bu nisbeti bulunca, bu
defa kadının diyeti erkeğin diyetinin yarısına düşer. Birçok ilim adamı ise,
otuz üçü aşan nisbet yarıya düşer, tamamı değil. Böyle olmakla beraber bu
rivayetle sadece Medine fakihîeri amel etmişlerdir. Çünkü İmanı Şafiî'nin de
tesbitine göre, bu Resûlüllah'm bir sünneti değil Medineli'lerin sünnetidir.
Hem rivayet murseldir. O bakımdan hüccet olmava elverişli değildir. (815).
îbn Rüşd ise Bidayetü'l
Müctehid'de diyor ki: "İbn Mes'ûd, Osamn, Şürayh ve ilim adamlarından bir
cemaate göre, kadının cerahat (yaralanma ) hususundaki diyeti erkeğin yar al a
nnı asındaki diyet gibidir. Ancak kemiğe varıncaya kadar başta meydana gelen
yaralanma bundan müstesnadır. Zira bundaki diyet kadın hakkında yarıya
düşmektedir."
Özetleyecek olursak,
diyebiliriz ki: Hanefîlere, Şâfiîlere ve İbn EM Leylâ, îbn Şübrüme, Leys ve
Sevrî'ye göre kadının diyeti az olsun çok olsun erkeğin diyetinin yarısıdır...
Zira gerek konunun baş kısmındaki hadîs, gerekse onu kuvvetlendiren diğer
rivayetler bu anlamda ağırlık kazanmaktadır.[237]
1-
Hanefîlere göre, diyet hususunda erkekle kadın arasında fark yoktur. Cana
karşılık can, dişe karşılık diş... İki cinsi kapsamına almaktadır. .
2- Şâfiîlere
göre, gerek can, gerek aza, gerekse
yaralanma hususlarmda kadının diyeti erkeğin diyetinin yarısıdır.
3-
Hanbelîlere göre, can hususunda kadının diyeti erkeğin diyetinin yarısıdır.
Aza ve yaralama hususlarında ise, erkeğin üçte birine kadar olanında kadının
diyeti erkeğin diyetine eşittir. Üçte bir nisbetini aşınca kadının diyeti
yarıya düşüyor. Mâlikiler de aynı görüştedirler.[238]
Cenîn, ana rahminde
oluşan döl dömektir. Hamile kadın bir saldırıya maruz kalır da karnına isabet
eden veya beline vurulan bir darbeden veyahut benzeri bir tecavüzden dolayı
rahmindeki çocuk düşerse bundan dolayı mütecaviz caniden diyet tazmini gerekir.
Ancak düşen ceninin ölü olarak düşmesi halinde gereken diyetle, düştükten sonra
ölen ceninden dolayı tazmin edilecek diyet arasında büyük fark vardır. Şöyle
ki, ana rahminden bir darbe, bir tazyik neticesi düşen cenin diri olarak
düştükten sonra Ölecek olursa tam diyet gerekir. Bu da j yüz deveden ibarettir.
Deve bulunmadığı taktirde bin dînar veyahut i onbin veya oniki bin dirhem
taktır edilip hükme bağlanır. Cenin ölü va-ziyyette düşerse, bundan dolayı
kimine göre beşyüz, kimine göre altıyüz dirhem diyet gerekir. Zira ana rahminde
iken diri olduğu kesin bilinmemektedir. Bu görüşten hareketle düşen ceninin
ana rahminde diri olduğunu isbat eden bir beyyine ortaya konduğu taktirde tam
diyetin tazmini gerekir.
İslâm hukuku, insana
ve insan hayatına, onun şeref ve itibarına son derece önem verir. Zira dünya
hayatından, dünya ve kâinat nizamından maksat insandır. O bakımdan haksız yere
bir insanı öldürmek bütün insanları öldürmek gibidir. Bir insanın hayatını kurtarmak
bütün insanların hayatını kurtarmak gibidir.
İslâm onbeş asır önce
insana, insan haklarına yönelip bunları en sağlam eğitim ve öğretime, müeyyide
ve imâna dayalı ahlâki kurallara bağlarken, yirminci asrın son çeyreğinde hâlâ
birçok ülkelerde insanlar politik nedenlere, ırkçılık duygusuyla, farklı dine
mensup olma taassubuyla birbirlerini katletmekte ve her gün binlerce kadın,
çocuk, yaşlı, genç bu yüzden hayatını kaybetmektedir.
Şüphesiz insanların ve
ülkelerin bu kargaşa, keşmekeş, fitne ve fesat fırtınasından kurtulabilmesi
için mutlakaVe mutlaka ilâhî nizama dönmesi, Allah'ın rahmet ve huzur kaynağı
olarak indirdiği son dine girmesi gerekiyor. Nitakim Resûlüllah (s.a.v.)
Efendimiz: "Allah'ın emrine, hükmüne (indirdiği dine) dönünceye kadar
üzerinizden belâ ve musibet dalgaları kalkmaz..." buyurmuştur.[239]
Ebû Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen diyor ki: "Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz,
Beni Lahyan kabilesine mensup bir kadının (rahmindeki) ceninin <bir darbe
veya müdahale neticesi) ölü olarak düşmesinden dolayı bir köle veya cariye
olmak üzere bir gurre tazminine hükmetti. Sonra aleyhine gürre ile hükmedilen
kadın öldü. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz onun mirasının kendi çocuklarına ve
kocasına verilmesine ve akl (diyetin) de asabasmca karşılanmasına
hükmetti." [240]
Diğer bir rivayette
ise, olay şöyle belirtilmektedir:
"Hüzeyl
kabilesinden iki kadın vuruştu. Biri diğerine taş atmak suretiyle hem onu, hem
de karnındaki cenini öldürdü. Bunun üzerine davacı ve davalı olarak
Resûlüllah'a (s.a.v.) başvurdular. Resûlüllah (s.a.v.) öldürülen ceninin diyeti
olarak gurreye, yani bir köle veya cariye (tazmin edilmeye) hükmetti. Kadmm
öldürülmesinden dolayı da katile kadının aküesine diyeti yüklemeyi
kararlaştırdı." [241]
Mugîre b. Şu'be (r.a.)
den, o da Ömer (r.a.) den rivayetle, şöyle bilgi verilmiştir: Ömer (r.a.)
çocuğunu düşüren kadın hakkında asha-bla istişarede bulundu. Muğîre b. Şu'be
(r.a.) dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz gurre ile, yani bir köle veya
cariye (tazmin edilmek) le hükmetti ve Muhammed b. Mesleme de Resûlül-lah'ın
(s.a.v.) böyle hükmettiğine şehadette bulundu." [242]
Muğîre (r.a.) den
yapılan rivayete göre: Bir kadın kendi kumasını çadır direğiyle vurmak
suretiyle öldürdü. Öldürülen kadın aynı zamanda hamile idi. Bunun üzerine
Resûlüllah a
(s.a.v.) başvfıruldu. Efendimiz (s.a.v.)
kâtilenin asabası üzerine diyet ile, celimden dolayı da gurre ile
hükmetti..."
Bu hülçüm üzerine
kâtilenin asabası şöyle dediler: "Henüz hiçbir şey yemeyen, içmeyen, sesi
çıkmayan veya hayat belirtisi göstermeyen bir ceninden dolayı diyet mi
verelim!?... Bunun gi-bisinin (diyeti) hükümsüz ve (kanı) hederdir."
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bu söze karşı şöyle uyarıda bulundu:
"Bedevilerin cümle sonunda yaptığı kafiye benzeri bir kafiye!..."
(819|j
Yapıl ari^rivây ete
göre, îhn Abbas (r.a.) Hamel b. Mâlik kıssasıyla ilgili olarak şöyle dedi:
"Aldığa darbeden dolayı kadıncağız) henüz saçları yeni bitmiş çocuğunu ölü
olarak düşürdü ve kendisi de öldü. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz
kâtilenin aki-lesi üzerine diyetle hükmetti. Bu hüküm karşısında maktulenin
amcası şöyle dedi: "Ya Resûlallah! Doğrusu kadıncağız saçları bitmiş bir
çocuk düşürdü..." Kâtilenin babası ise (bu söze itiraz ederek) şöyle dedi:
"Bu adam yalan söylüyor. Allah'a yemin ederim ki çocuğun hayat belirtisi
olarak sesi işitilmedi ve bir şey de içmedi. Bunun gibisinin (diyeti, kan
bahası) hükümsüzdür..." Resûlüliah (s.a.v.) Efendimiz: "Bu, cahiliye
döneminin en kafiyeli sözü ve onların kehanetine benzer bir kehanettir"
buyurarak adamı uyardı ve devamla buyurdu ki: "Çocuktan dolayı bir gurre
(köle veya cariye) var." (820).[243]
Bu hadîs
aynı zamanda babanın
akileden olduğuna delil sayılmıştır.
a)
Hariefîlere göre, vurup kadının karnındaki ceninin düşmesine sebep olan kjimse
üzerine diyet olarak bir gurre gerekir. Bu da beşyüz dirhemdir,
Bu diyete
"gurre" denilmesinin sebebi, diyetler babından en az nisbet olması ve
bir şeyin en az nisbeti ise onun evveli sayılmasmdandır. Atın alnındaki
beyazlık da Öyle...
Düşürülen cenin ister
kız, isterse erkek çocuk olsun fark etmez. Beşyüz dirhem ise, erkeğin tam
diyetinin yirmide birine, kadının ise on-dabirine tekabül etmektedir.
Gurre burada bir köle
veya cariyeye delâlet etmektedir. Resûlüllah (s.a.v.) zamanında bir köle veya
cariyenin değeri bu idi.
Gereken bu diyet ise
kâtilenin akilesine yükletiler. İmam Mâlik ile îmam Şafiî'ye göre kâtilenin
malından ödenir. Hem bu iki imama göre, gümüş olarak altıyüz dirhem diyet
gerekir.
Sözü edilen beşyüz
dirhemin bir yıl içinde, Şafiî'ye göre üç ,1 içinde ödenmesi vaciptir.
Ama kadın aldığı
darbeden dolayı çocuğunu diri olarak düşürür ve sonra çocuk ölürse, bu tam
diyeti gerektirir. Ama ölü vaziyyette düşürse, sadece gurre gerekir.
Kadın aldığı darbeden
dolayı ölür ve bu arada karnındaki cenini diri olarak dışarı atar ve bir süre
sonra o cenin de ölürse, iki diyet gerekir: Biri anneden, diğeri diri dışarı
atılan ceninden dolayı...
Kackn aldığı darbeden
dolayı ölür ve cenini de Ölü olarak dışarı atarsa, sadece anneden dolayı diyet
gerekir. Şafiî'ye göre, ceninden dolayı gurre gerekir. Zira ceninin anasına
vurulan darbeden dolayı Öldüğü söylenebilir. Zahir olan da budur.
Cenini öldüren kişi
ona vâris olamaz. Aynı zamanda ceninin Öldürülmesinden^ dolayı keffaret de
gerekmez. Sadece diyet ile yetinilir.
Düşen ceninin hilkatinin
bir kısmı belli olmuşsa, hilkati tam cenin gibi kabul edilir. Hilkati tam olan
cenîn hakkındaki bütün hükümler onun hakkında da aynen1 caridir.
Kadının karnındaki
cenini düşürmek için birkatım ilâçlar içer veya üreme organına ilaç ve benzeri
şey yerleştirir ve cenini düşürürse, -kocasından, yani ceninin babasından izin
almaksızın yapmışsa- gurre akilesine gerekir. Kocasının iznini alarak
belirtilen şekilde düşürmüşse gurre akilesine gerekmez. [244]
b) Şâfiîlere
göre, ana rahminde oluşan cenin bir cinayetle anasından ölü vaziyette ayrılırsa
bir gurre gerekir... Bunun gibi Anasından tamamen değil kısmen ayrılmış olsa,
meselâ başı dışarı çıkmış bulunsa, en sahîh kavle göre gurre gerekir. [245]
Cenîn diri olarak
ayrılır ve elemsiz acısız bir süre yaşar sonra ölürse, cani üzerine gurre
gerekmez. Ama anasından doğunca ölür veya elem ve acı içinde bir süre
yaşadıktan sonra ölürse, o taktirde diyet-i kâmile (bir candan dolayı gereken
tam) diyet tazmîn edilir. İsterse sözü edilen cenin altı ayma ulaşmamış
olsun...
Kadın bir cinayet
neticesi karnında taşıdığı ikizleri düşürecek olursa o taktirde cânî üzerine
iki gurre, üçüz veya dördüz iseler üç ve dört gurre gerekir
Ama kadın bir et
parçası olarak düşürürse, o taktirde yarım gurre gerekir.
Gurre temyiz çağına
girmiş bir köle veya cariyeden ibarettir. Aynı zamanda bunların azasının selîm
olması, yani satışında engel teşkil edecek bir kusur ve aybının bulunmaması söz
konusudur. Bunamamış yaşlı köle veya câriye de ğurre olabilir. Aynı zamanda
köle veya cariyenin kıymetinin, müslüman hür erkeğin diyetinin yirmide birine,
müslüman hürre kadının diyetinin onda birine tekabül etmesi şarttır.
Bu evsafta köle ve
cariye bulunmadığı taktirde onun yerine ğurre olarak beş deve gerekir.
Yahudi veya hıristiyan
ananın cinayet sebebiyle karnındaki cenini düşürmesinden dolayı bazısına göre
müslüman ananın cenininde olduğu gibi bir ğurre gerekir. Bir kısmına göre, onun
kanı hederdir, hiçbir şey gerekmez. Ama en sahîh kavle göre müslümanın
ğurresinin üçte biri gerekir. Bu da bir deve ve bir devenin üçte biri eder. [246]
c)
Hanbelîlere göre, hür ve müslüman bir kadın aldığı darbeden dolayı karnında
taşıdığı cenini ölü olarak düşürürse, bundan dolayı cani üzerine bir ğürre
gerekir. Bu da ya bir köle veyahut bir cariye olarak belirlenir. Köle, veya
cariye bulunmadığı taktirde beş deve taktır edilir. 'Aynı zamanda bu alman
ğurre düşen çocuğun mirasçılarına kalır. Tıpkı diri bir halde düşmüş olan
çocuğun mirasının kendi vârislerine kaldığı gibi...
Ancak bu mezhebe göre
sözü edilen konuyu beş kısımda mütalaa . etmek gerekir:
1- Hür
müslüman kadının aldığı darbe neticesi düşürdüğü ölü çocuktan dolayı bir köle
veyahut cariyeden ibaret olan bir ğurre gerekir. İlim adamlarının çoğunun görüş
ve içtihadı budur. Nitekim Ömer b. Hattab, Atâ\ Şa'bî, Nahaî, Zührî, İmam
Mâlik, İmam Şafiî, îshak, Ebû Sevr ve rey t ar af darlarının görüş ve
ictihadları da bu anlamdadır.
2- Güre
ancak çocuk, anasının'aldığı darbe neticesinde düştüğü bilindiği taktirde
vacip olur.
3- Gurre bir
köle veya bir cariyedir. Ancak Tavus ve Mücahid'e göre bir at da olabilir.
Nitekim Ebû Hareyre'den (r.a.) yapılan rivayete göre, Resûlüllah (s.a.v.)
Efendimiz ceninden dolayı bir köle veya deriye veya at veya katır olmak üzere
bir ğurre tazminine hükmetmiştir... Ibn Sirîn ise, at yerine yüz koyun ve
benzeri bir şey taktır edilebilir demiştir.
4- Gurre'nin
kıymeti, tam diyetin onda biridir. Bu da beş deveden ibarettir.
5- Takdir ve
tazmin edilen ğurre ölü olarak düşen çocuğun mirasçılarına kalır.
Kadın aldığı darbe
neticesi karnında taşıdığı ikiz, üçüz veya dordüzün hepsini ölü vaziyette
düşürürse, her birisi için bir ğurre gerekir. Nitekim İmam Mâlik ile İmam
Şâfıî de aynı görüştedirler.
Cenin anasıyla
birlikte ölürse, diyeti akileye ödettirilir. Bu da hatâ veya kasde benzer bir
öldürme olursa öyledir. Kasden öldürülmüş ise, doğrudan diyet caniye
yükletilir. İmam Şafiî'ye göre, katil olayı hangi şekilde olursa olsun diyet
akileye yükletilir. [247]
d)
Mâlikîlere göre de annenin aldığı darbeden dolayı karnındaki cenini ölü olarak
düşürecek olursa, caniye diyet olarak bir ğurre gerekir. İsterse düşen çocuğun
hilkati henüz tam belirgin hale gelmemiş olsun...
Adam hatâen kadına
vurur da kadının karnında taşıdığı cenîn ölü olarak düşecek olursa, caniye
ayrıca keffaret de istihsanen gerekir.
Adam'kadını vurup
öldürür ve sonra da ölü kadının rahmindeki cenîn ölü olarak düşerse, eğer vurup
öldürme hatâ ile olmuşsa, ceninden dolayı değil de annasinden dolayı diyet
gerekir. Ve ikisi için bir keffaret yeterli olur.
Adam kadına vurup
kadının karnındaki cenini diri olarak düşürdükten sonra hem kadın, hem de cenin
ölürse, her ikisi için de diyet gerekir.
Adam kadının karnına
vurur da karnındaki ceninden biri ölü olarak düşer, sonra diğeri diri olarak
düşer ve bir süre sonra ölürse, ölü olarak düşen-ceninin mirasına diri olan da
vâris olur.
Ceninin babası
karısının karnına vurup da kadın karnındaki cenini ölü olarak düşürürse,
babası o cenine vâris olamaz.
Ceninin düşmesine
sebep olan darbe ister hataen, ister kasden olsun, cenin diri doğduktan sonra
Ölürse burada kasameye başvurulur. [248]
816 no'lu îbn Abbas
hadîsi-her iki tarikle de sahîh olup istidlale sâlihtir. Hadîs başlıca üç hüküm
ifade etmektedir. Birincisi, bir darbeden dolayı ölü olarak düşen çocuktan
dolayı bir ğurre gerekir. Bu ğurrenin rir köle veya câriye olması söz
konusudur. İkincisi, caniye olup gurre vermesi gereken kadının ölmesi üzerine
kadının mirasının kendi evlâd ve kocasına verilir. Üçüncüsü ise, ödemesi
gereken gurnin onun asabasma yükletilir.
818 no'lu Muğire hadîsi
de sahihtir. Ebû Hüreyre hadîsini kuvvetlendirmekte ve böylece aldığı darbeden
dolayı kadının kanında taşıdığı cenini ölü olarak düşürmesi sebebiyle bir
gurrenin gerektiği kesinlik ar-zetmektedir.
819 no'lu Muğire
hadîsinin de sahîh olduğu ilim adamlarının çoğu tarafından kabul edilmiştir.
Ortada kasde benzer bir öldürme olayı bulunuyor. Öldürülen kadın aynı zamanda
hamile idi. Resûlüllah (s.a.v.) çocuktan dolayı bir gurre tazminine ve
öldürülen kadından dolayı ka^ tilenin
asabasma diyetin yükletilin e sine hükmetmiştir.
820 dipnotlu İbn Abbas
hadîsini aynı zamanda İbn Mâce, İbn Hib-ban ve Hâkim tahrîc etmişler ve İbn
Hibban ile Hâkim aynı zamanda bu hadîsi s ahîhl emişi erdir.
Hadis başlıca üç hüküm
taşımaktadır. Birincisi, ölü olarak düşürülen çocuktan dolayı ğurre gerektiği
belirtilmekte ve çocuğun ölü olarak doğması bu hükmün verilmesini
gerektirmektedir. İkincisi, kadının öldürülmesinden dolayı diyet gerektiği
bildirilmektedir. Üçüncüsü gerek gurrenin, gerekse diyetin katilin akilesine
yükletilmesidir.
Bu babta diğer
rivayetler şöyledir;
Hars b. Ebî Üsame
Hadîsinde şöyle denilmektedir: "Cenînde'ndolayı bir köle veya cariye
gerekmektedir. Bunlar yoksa on deve veya yüz koyun verilmesi iktiza eder."
[249]
Ebû Hüreyre (r.a.)'
den yapılan bir rivayette şöyle buyurulmak-tadır: "Resûlüllah (s.a.v.)
ceninden dolayı köle veya cariye olmak üzere bir gurre veya at veya katır
(tazminine ) hükmetti." [250]
Abdurrezzak'ın
rivayetinde ise şöyle buy ur utmaktadır: "Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz
öldürülen kadın hakkında diyet, düşürdüğü çocuk hakkında gurre (bir köle veya
cariye veyahut at) tazminine hükmetti." [251]
İlim adamları ve
müctehid imamlar bu konudaki bütün hadîsleri imkân nisbetinde bir araya getirip
sıraya koyduktan, zayıfını sahîhih-den ayırt ettikten ve farklı mana ve hüküm
ifade edenler arasında te'lif cihetine gittikten sonra bilgi, ciddi araştırma,
değerlendirme, ana kaidelere uyum sağlayıp sağlamadığına baktıktan sonra hüküm
istinbad etmişler ve istidlal ve ihticaclarmı ona göre ortaya koymuşlardır.
O bakımdan İslâm
hukukundaki ana kaideleri, her şeydeniönce kitap ve sünneti, kitapla sünnet
arasındaki ortak bağları, her kelime ve cümlenin hangi mana ve hükümlere
delâlet ettiğini bilmeyen kişilerin sadece bir konuyla ilgili bir iki hadîsi
dikkate alıp konu veya mesele hakkında görüş beyân etmeleri, hüküm çıkarıp
ahkâm kesmeleri çok sakıncalı olur veya olabilir. Unutmamak gerekir ki, iki ana
kaynaktan hüküm çıkarmak, meseleleri bu kaynakların ışığı altında çözmek
başlıbaşma sağlam bir uzmanlık konusudur.
O halde müslüman
kardeşlerimizin ihtisasa saygılı olmaları, bilgi ve yeteneklerini aşan dinî
konularda çok dnyarlı olup meseleyi ve çözümünü^ uzmanlara havale etmeleri en
isabetli yoldur. Aksi halde Kur'ân ve hadîsleri kendi mantık, düşünce, görüş ve
bağlı bulunduğu akımın temayüllerine göre tefsir etmesi, yorumlaması ve hüküm
çıkarması büyük günahlara ve veballara sebep olur. O bakımdan Sevgili
Peygamberimiz (s.a.v.) ümmetini uyararak şöyle buyurmuştur: "Kim Kur'ân
hakkında ilimsiz konuşup hüküm verir (kendi re'yine.göre tefsir eder)se
cehennemdeki yerine hazırlansın..." "Sizin cehennem ateşine karşı en
cüretliniz, fetva vermeye en cüretli olanmızdır..." [252]
"Kyn Kur'ân da (ki âyetleri) kendi re'yme, görüşüne göre (yorumlayıp)
konuşursa, isabet de etse gerçekten hatâ etmiş olur..." [253]
1-Cenîn ana
rahminde oluşan dölüt anlamına gelir.
2- Hamile
kadının karnına veya başka bir yerine vurup ceninin düşmesine sebep rçimakbir
cinayet kabul edilir.
3- Bu yüzden
düşen çocuk ölü olarak düşmüşse diyet olarak bir gurre gerekir.
4- Gurre,
bir köle veya Jpir cariyedir. Bazı mü tehid ve ilim adamlarına göre bir at,
bir katır da bir gurre sayılabilir.
5- Ceninin düşmesinden dolayı gereken gurre
caninin akilesine yükletilir.
6- Düşürülen ceninin kız veya erkek olması
arasında hüküm bakımından bir fark yoktur.
7- İmam Mâlik ile İmâm Şafiî'ye göre gurre katil
veya caninin malından ödenir, akileye yükletilmez,
8- İmâm Ebû Hanîfe'ye göre, nakit olarak bir
gurrenin değeri beşyüz dirhemdir.
9- Sözü edilen beşyüz dirhemin bir yıl içinde,
İmam Şafiî'ye göre üç yıl içinde ödenmesi gerekir.
10- Çocuk
diri olarak düştükten sonra ölürse tam diyeti gerekir ki bu yüz devedir.
11- Aldığı
darbeden dolayı Ölen kadın karnındaki çocuğu diri olarak dışarı atar ve sonra
o çocuk da ölürse iki tam diyet gerekir İmam Şâfiîye göre, bu durumda gurre
gerekir.
12- Cenini
öldüren kişi ona vâris olamaz.
13- Cenini öldürmekten dolayı gurre gerekir ama
keffaret gerekmez. İmam Mâlik'e göre, cenin diri doğduktan, yani düştükten
sonra ölürse keffaret de gerekir.
14- Hilkati
tamamlanmamış cenin hilkati tamamlanmış gibi kabul edilir.
15- Anne
kocasından izin almadan
bir takım ilaçlarla, müdahalelerle karnında ki çocuğu
düşürürse gurre gerekir ve bu gurre onun akilesine yükletilir.
16-
Kocasının izniyle böyle yapmışsa, gurre akilesine yükletilmez.
17- Darbe
neticesi çocuğun tamamı değil'sadece başı dışarı çıkıp sarkarsa yine de gurre
gerekir. Bu İmam Şafiî'nin kavlidir.
18- Cenin diri olarak anasından ayrılıp, elemsiz
acısız bir süre yaşar ve Öyle ölürse gürre gerekmez. Bu Şafiî'nin kavlidir.
19-
Anasından düşüp ayrılınca ölür veya düştükten sonra elem ve acı içinde kıvranıp
ölürse o takdirde tam diyet gerekir. Bu da Şafiî'nin görüş ve içtihadıdır.
20- Kadın
aldığı darbe neticesinde karnında taşıdığı ikiz veya üçüz veyahut dördüzleri
ölü olarak düşürürse her birisi için bir gurre gerekir.
21- Kadın
kendisine vurulan darbeden dolayı et parçası düşürür, yani azası belirsiz bir
cenîn düşürürse yarım gurre gerekir. Bu da Şafiî'nin kavlidir.
22- Gurre
temyiz çağma veya önbeş yirmi yaşma girmiş bir köle' veya cariye olmalıdır.
Bazısına göre bunak olmayan yaşlı da olabilir.
23- Yahudi
veya hıristiyan annenin düşürdüğü ceninden dolayı gurrenin üçte biri gerekir.
Bu da Şafiî'nin kavlidir.
24-
Belirtilen evsafta köle veya cariye te'min edilemezse, onun yerine beş deve
gurre olarak verilir. Bu da Şafiî'nin kavlidir.
25- Alman
gurre Ölü olarak düşen çocuğun vârislerine kalır.
26- Hanbelilere göre, gurrenin kıymeti tam
diyetin onda biridir.
27- Cenin anasıyla birlikte ölürse, diyeti caninin akilesine yükletilir. Bu daha
çok Hanbelîlerin görüşüdür.
28- Baba
kadının karnına vurup ceninin ölü olarak düşmesine sebep olursa, baba o çocuğa
vâris olamaz. Bu daha çok îmâm Mâlik'in içtihadıdır.[254]
İslâm dini hakları
koruyup ayakta tutmak, mütecavizleri durdurup tesirsiz hale getirmek, adaleti
sağlamak, denge ve düzeni muhafaza etmek üzere suçlar ve cezalarla ilgili
hukukta özel başlıklar altında özel bölümler düzenlenmiş ve sadece manevi
müeyyidelerle yetinmeyip bir de suçun nev'ine göre hafif, ağır, daha ağır
cezaî maddî müeyyideler de koymuştur. Manevî müeyyidelerle âhiret hayatım,
ilâhi adaletin şaşnıazhğmı, hakların mutlaka sahiplerine verileceğini, mütecavizlerin
mutlaka hesap vereceğini ve o mutlak adalet gününde Allah'ın izni olmadan
kimsenin kimseye şefaatçi olamayacağını iman doğrultusunda kalp ve kafalara
işlemekte; maddî müeyyidelerle de suçluya müsamaha edilmeyeceğini, ilâhi hukuk
nizamı karşısında herkesin eşit olduğunu kesin şekilde bildirerek caydırıcı
bir sistem olarak takdim etmektedir.
Sonra da adalette
sür'at ve eşitlik prensiplerine sıkı sıkıya bağlı kalınmasını sağlamakta,
adaletin gecikmesini adaletsizlik saymaktadır. O bakımdan din devleti olup hükümranlığın
münhasıran Allah'a ait olduğu esasına dayalı Osm anlılar daki adlî mekanizma ve
uygulama bu çerçeve içinde cereyan etmiş ve en büyük davalar üç günde, sıradan
davalar günü birlik çözülüp hükme bağlanmıştır. Böylece haksızlığa uğrayan bir
vatandaş herşeyden evvel mahkemeye ve oradaki kusursuz işleyen adlî mekanizmaya
güvenmiştir. 619 yıl ayakta duran bu muhteşem imparatorluk ancak adalete
hakkaniyete dayanan bir uygulama ve hakimiyetin kayıtsız şartsız Allah'a ait
olduğu esasına bağlı kalınma ile varlığım ve kudretini sürdürebilmiştir.
O bakımdan İslâm
hukukunda "hudûd" diye adlandırılan suçlar ve cezaların önemi
üzerinde hemen her devirde durulmuş ve iki ana kaynakla beslenen ilim adamları
devamlı suretle bu hususta da idarî kadroya ışık tutup yol göstermişler,
gerektiğinde şer'i şerife aykırı olan kanunname ve uygulamayı anında red edip
yanlışlığın düzeltilmesinde nazım rol oynamışlardır.
Hudûd kapsamına giren
suçlar daha çok sekiz dokuz kadar fiille ilgili bulunuyor. Mala ve ırza
tecavüz, zina, namuslu iffetli kişiye zina suçu isnad etmek, yol kesmek,
devlete karşı baş kaldırıp isyan etmek, hırsızlık, riddet (dinden dönmek,
alkollü içki ve uyuşturucu madde kullanmak...
Bunların dışında bir
de ta'zir cezalan bulunuyor ki, onları ayrı bir başlık altında inceleyip
açıklayacağız.[255]
İslâm hukukunda buna
"Hadd-i zina" denir. Zinanın büyük bir suç ve büyük bir günah olduğu,
kitap, sünnet ve icma' ile sabit olmuştur. Kadının iffetini, erkeğin şeref ve
güvenirliğini, ailenin namus ve bekasını koruyup toplum yapısında denge ve
düzeni sağlamak için zina kesinlikle yasaklanmış ve maddî, manevî müeyyidelerle
önlenmeye çalışılmıştır.[256]
Ebû Hüreyre ile Zeyd
b. Hâlid (r.a.) den yapılan rivayete göre, ikisi şöyle haber vermişlerdir:
"Bedevilerden bir adam Resûlüllah'a (s.a.v.) geldi ve şöyle dedi: "Ya
Resûlellah! Allah'ı size hatırlatırım ki benim hakkımda mutlaka Allah'ın
kitabıyla hüküm vermiş olasın..." Diğer hasım ki bundan daha bilgili ve
anlayışlı idi; şöyle dedi: "Evet, aramızda Allah'ın kitabıyla hükmet ve
(konuşmam için) bana izin ver." Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.)
Efendimiz ona: "Konuş, ne diyeceksen de" diye emretti. Adam söze
şöyle başladı: "Doğrusu benim oğlum bu adamın yanında ücretle çalışmaktaydı.
Derken bunun karısıyla zina etmiştir ve ben de haber alıp edindiğim bilgiye
göre oğluma
recnı cezası
gerekmektedir. O bakımdan oğlumdan yana (bu adama) yüz koyun ve bir de cariye
fidye olarak verdim. Arkasından ilim ehlinden durumu sordum. Onlar bana,
oğluma yüz değnek vurulması ve bir yıl sürgün edilmesi gerektiğini ve bu adamın
kasınının da recmedilmesini bildirdiler."
Bu ifade üzerine
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: "Canımı kudret elinde tutan
zata yemin ederim ki, aranızda mutlaka Allah'ın kitabıyla hükmedeceğim: Cariye
ve yüz koyunun sana geri verilmesi; oğlunuza (bu suçtan dolayı) yüz değnek
vurulup bir yıl sürgün edilmesi gerekir. Sen de ya Üneys -ki bu zat Eşlem
kabilesinden biridir- o kadına git, şayet suçunu itiraf ederse onu
recmet..." Üneys ile sözü edilen adam birlikte ertesi gün kalkıp o kadına
gittiler, kadın zina ettiğini itirafta bulundu. Bunun üzerine Resûlüllah
(s.a.v.) Efendimiz emretti de o kadın recmedildi." [257]
Ebû Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz henüz evli olmayıp zina
eden bir adamın bir yıl sürgün edilmesine ve üzerinde had cezası uygulanmasına
hükmetti." [258]
Şa'bl'den yapılan
rivayete göre, Hz. Ali (r.a.) kadın recmetmeyi hükmedince, perşembe günü ona
(yüz değnek) vurdu ve cuma günü onu recmetti ve şöyle dedi: Ona Allah'ın
kitabına göre (yüz değnek) vurdum ve Resûlüllah'ın sünnetine göre onu
recmettim..." [259]
Ubâde b. Sâmit (r.a.)
den yapılan rivayete göre, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"(Dinî hükümleri) benden alın, benden alın!... Gerçekten Cenâb-ı Hak
onlar (zina edenler) için bir (çıkış) yolu göstermiştir: Evlenmemiş olan kimse,
evlenmemiş kimseyle zina ederse, her birine yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası
vardlH Evli veya dul kimse, evli veya dul kimseyle zina ederse, hfg birine yüz
değnek ve bir de recim cezası vardır.' [260]
Câbir b. Abdillah
(r.a.) den yapılan rivayete göre, bir adam bir kadınla zina etmiş bulunuyordu.
Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz emretti de o adama had cezası olan
yüz değnek vuruldu.' Sonra o adamın evli olduğu haber verilince, Peygamber
(s.a.v.) emretti de o adam recmedildi. " [261]
Câbir b. Semure (r.a.)
den yapılan rivayete göre,' Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz Mâiz b.
Mâlik'rrecmetmiştir. Ancak râvî burada Resûlüllah'ın (s.a.v.) ona yüz değnek vurdurduğunu
anmamıştır. [262]
a)
Hanefîlere göre, mükellef kimsenin nikâh mülkünde ve elinin altında olmayan bir
kadınla üreme organından cinsel temasta bulunmasıyla zina hükmü ortaya
çıkar. .
Bu durumda mükellef
olmayan deli, bunak ve çocuğun zina etmesi haddi gerektirmez. Ancak bu gibilere
ta'zîr ve benzeri cezalar uygulanabilir. Aynı zamanda kadına dübüründen
yaklaşıp münasebette bulunan kimse hakkında da had cezası uygulanmaz, başka
cezalar taktir edilir.
Zina suçu kişinin
ikrar ve itirafıyla sübut bulacağı gibi, dört şahidin şehadetiyle de sübut
bulur. 'Ancak şahitlerin şehadetinde birtakım şartların gerçekleşmesi gerekir,
aksi halde suç sübut bulmaz. O şartlar şunlardır:
1-Dört şahit
b'iraraya gelip teker teker kalkıp hâkimin huzurunda falanın filân kadınla zina
ettiğini gözleriyle gördüklerini söylemesi,
2-Zinanın
nasıl cereyan ettiğinin açıklanması,
3-Kimin
kiminle zina ettiğinin kesin belirlenmesi,
4-Nerede
zina ettiklerinin açıklanması,
5-Hangi gün
ve saatte zina ettiklerinin bildirilmesi,
6- Üreme
organından mı, yoksa dübürden mi temasta bulunulduğunun belirlenmesi bu
cümledendir.
Böylece dört erkek
şahit bütün bu şartlar çerçevesinde olayı gözleriyle ayan beyan gördüklerine
şehadette bulunurlarsa zina suçu sübut bulur.
Zina ettiğini ikrar ve
itiraf eden kimsenin ise âkil ve baliğ olması ve dört meclis (oturma yerin) de
dört defa ikrarda bulunması gerekir. Aynı zamanda her defasında hâkimin onu
reddedip "sen deli misin, yoksa aşırı derece sarhoş veya bunak
mısın" demesi ve her reddedip uyarıda bulunmasına karşı o kimsenin
"hayır bende bu gibi haller yoktur, ben falancayla zina ettim" demesi
söz konusudur. Sonra da hâkimin zinanın mahiyet ve keyfiyetinden, nerede
işlendiğinden ve hangi kadınla zina ettiğinden sorması ve hangi zamanda
yaptığını belirlemesi gerekir.
Bütün bunlara olumlu
cevap verdikten sonra had uygulanmadan önce veya had uygulama esnasında suçu
reddederse, artık uygulamadan vazgeçilir ve adam salıverilir.
Evli kimse zina suçu
sabit olunca boş ve geniş arazide ölünceye kadar taşa tutulup recmedilir. Ancak
taş atmaya önce şahitlerin başlaması gerekir. Şahitler taş atmaktan kaçınır
veya orada bulunmazlar veyahut ölmüş bulunurlarsa recim hükmü sakıt olur
(uygulanmaz).
İmam Ebû Yusuf a göre,
şahitlerin hepsi veya bir kısmı taş atmaktan kaçınır veya orada bulunmazsa,
recim hükmü sakıt olmaz, imam (hakim veya vali veyahut hükümdar) taşlamaya
başlar, sonra oradaki insanlar onu takip eder.
Zina ettiğini ikrar ve
itiraf edenin recmine ise Önce imam başlar, sonra oradaki insanlar...
Zani veya zaniye
recmen öldürüldükten sonra gasbedilip namazı kılınır ve öylece defnedilir.
Evli olmayan kimsenin
zina suçu sübut bulunduğunda recmedil-mez, yüz değnek vurulur. Zina eden köle
veya cariye ise, elli değnek vurulur. [263]
b) Şâfiîlere
göre de zina suçu ya şahsın ikrar ve itirafıyla, veyahut dört şahidin
şartlarına ve kurallarına uygun şehadetiyle sübut bulur. Ancak İmam Şâfıî, Ebû
Hüreyre ve Zeyd b. Hâlid hadîsiyle istidlal ederek, "zina ettiğini bir
defa ikrar ve itirafla şuç sübut bulur. Dört meclise dört defa ikrar etmesine
gerek yoktur. Aynı zamanda recim uygulanırken imamın hazır bulunup önce onun
taş atması gerekli değildir. Nitekim Mâiz'in recm edilme sini emretmiş ve
uygulamada kendisi orada hazır bulunmamıştır. Zina ettiği iddia eden kadına
Üneys'i gönderdi ve itiraf ettiği taktirde onu recmet diye emretti ve fakat
recmedeceğin zaman bana haber ver, orada bulunayım buyıSmadı. Bunun gibi, Hz.
Osman da (r.a.) bir kadının recme dilmesini emretmiş, fakat kendisi recim
uygulanırken orada hazır bulunmamıştır" [264]
diyerek farklı bir görüş ve yorum ortaya koymuştur.
Zina, zeker (penisin)
in, şüpheden uzak kendisine haram kılman iştiha çağındaki kız veya kadının
üreme organına veya dübürüne girmesiyle gerçekleşir
ve böyle bir temas sübut bulunduğu taktirde had ! gerekir. Bu konuda erkek ve
kadının dübürü kadının üreme organı gibidir. Her iki çeşit temastan dolayı had
gerekir. Sadece kadının bacakları arasına girmek, cinsel temasta bulunmamak
zina sayılmaz. Bunun gibi kendi zevcesi veya cariyesi ayhalinde bulunurken
onlarla cinsel temasta bulunması veya zevcesi ve cariyesi, oruç veya ihramlı
iken onlarla cinsel temasta bulunması zina sayılmadığından had de gerektirmez.
Tabii bu hallerde cinsel temasta bulunmak haramdır ve günahtır.
Şahitsiz nikâhın sahîh
olduğunu iddia edenlerin iddiasına uyarak bir kadınla kendi aralarında evlenip
cinsel temasta bulunan kimseye de' had uygulanmaz. Ancak şahitsiz nikâhın caiz
olmadığı dikkate alınarak ayrılmalarına hükmedilir. Ölü bir kadınla cinsel
temasta bulunan kimse büyük günah işlemiş olur. Ancak bundan dolayı had
uygulanmaz, başka cezalar verilir. Bunun gibi bir hayvanla temasta bulunan kimseye
de had uygulanmaz, ta'zîr veya benzeri cezalar uygulanır.
Zina suçunda kişinin
mükellef olması şarttır. Ancak sarhoş sekir halinde de olsa hakkında had cezası
uygulanır.
Müslümanlardan uzak
bir yerde eyleşen veya yeni İslâm'a girdiği için zinanın haram olduğunu
bilmeyen bir kimse zina fiilinde bulunursa, hakkında had cezası uygulanmaz,
başka cezalar verilebilir. [265]
Evli kimse hür ve
mükellef ise zina suçunun sübutundan.dolayı -isterse zimmî (gayr-i müslim
vatandaş) olsun- recmedilir. Evli olmayan hür kimseye yüz değnek vurulur ve bir
yıl sürgün edilir. Sürgün edileceği yerle bulunduğu yer arasında en az bir
kasr-i salât (seferi namaz) caiz olacak kadar bir mesafede olması gerekin imam
(hükümdar veya halîfe veya onun naibi) sürgün için bir yer belirlediği taktirde
artık şahsın başka seçeneği yoktur.
Zina suçu sabit olan
bakire kız yalnız başına sürgün edilmez. Mahremiyle birlikte gitmesi gerekir.
Mahremi gitmekten kaçınırsa, kendisine ücret verilir. Ancak bu hususta
zorlanmaz. En sahîh kavi de budur. Köle zina ettiğinde elli değnek vurulur ve
yarım yıl sürgün edilir.
Zina suçunu ikrar
ettikten sonra rücu' ederse had sakıt olur.
Dört erkek kızın zina
ettiğine şehadette bulunur, dört tane kadın da onun hâlen bakire olduğuna
şahitlik ederse artık o kız hakkında had uygulanmaz ve onun zina ettiğini iddia
eden kimseye hadd-i kazf gerekmez. Zira ortada dört şahit beyyine olarak
bulunuyor.
Şahitlerden biri onun
evin bir köşesinde, diğeri ise başka köşesinde zina ettiğini belirtir bir
şekilde söylerlerse, bu durumda suç sabit olmaz. Had uygulanırken imam
(hükümdar)m ve şahitlerin hazır olmaları müstehabdır. Hanefîlere göre
bulunmaları gereklidir. [266]
c)
Hanbelîlere göre, had cezası ancak baliğ ve âkil olup zinanın haram olduğunu
bilen kimse hakkında vacip olur. Böylece çocuk ve delinin zina suçu sübut bulsa
bile haklarında had uygulanmaz. Uykuda olan kadına yaklaşıp penisini onun üreme
organmma sokan kimse zina etmiş olur ve bu yüzden had gerekir. Ancak kadın
uykuda iken böyle bir tecavüze maruz kaldığı için hakkında had uygulanmaz. [267]
Hür evli erkek ve hür
evli kadın zina ettikleri taktirde, iki rivayetten birine göre ölünceye kadar
taşlanırlar. Aynı zamanda recimden önce onlara yüz değnek vurulur. Diğer
rivayete göre, sadece rec-medilirler, ama had vurulmazlar.
Zina eden erkek ise,
onu recmederken ne çukur kazılır, ne de bir yere bağlanır. Zina suçu ister dört
şahitle, ister kendi ikrarıyla sübut bulsun fark etmez. Nitekim Resûlüllah
(s.a.v.) Efendimiz Mâiz'in recmedilmesini emrederken çukur kazdırmadı. Zina
suçu dört şahitle sübut bulursa, şahitlerin de recim uygulanmasına hazır
olmaları sünnettir. Aynı zamanda ilk önce şahitlerin taşlaması da sünnettir.
İkrar ile sübut bulursa, hükümdar veya hâkim recme hazır olur ve ilk taş atan
onlar olur. Zânî veya zânîyeye önce yüz değnek vurulması, sonra recme dilmesi
gerekli midir? Recmedilmeleri gereklidir. Ama yüz değnek vurulmasına artık
gerek yoktur. Ashabın çoğu bu görüştedir. Rasulullah (s.a.v.) zamanında bir iki
uygulamada recimden önce yüz değnek vurduğu belirtilmemiştir.
Evli olmayan hür kimse
zina ettiği taktirde yüz değnek vurulur ve bir yıl sürgün edilir.
Zina eden erkekle
kadın re cm e dil dikten sonra usûlüne göre gusledilir, namazları kılınır ve
Öylece defnedilir.
Sürgün edilen kadınla
birlikte mahreminin de gitmesi gerekir. Ancak kadın sürgün edildiği yere
yerleştikten sonra mahremi gerekirse geri dönebilir.
Recim uygulandığında
mü'minlerden bir cemaatin hazır bulun-ması vaciptir:
Köle ve cariye zina
ettiklerinde sadece her birine elli değnek vurulur ve sürgün edilmezler.
Zina eden kimse ister
kadına üreme organından, isterse dübüründen münasebette bulunsun her ikisi de
zina kabul edilir ve zina haddi gerekir.
Zina eden kimse
zinanın haram olmadığını iddia ederse, islâm'a yeni girmiş veya müslümanlardan
uzak ücra bir yerde yaşıyorsa, o taktirde sözü doğru kabul edilir ve had
uygulanmaz. [268]
d)
Mâlikîlere göre, dört adamın şahitliğiyle zina ettiği sübut bulan kimse:
"Ben bakireyim" veya erkek "Ben evli değilim" dediği taktirde
recim uygulanmaz, sadece yüzer değnek vurulur. Ama iki kişi onların evli
olduklarına şehadet ederse, o taktirde kabul edilir ve recim hükmü uygulanır.
Evli kadın veya erkek
zina eder de suçu sabit olursa, sadece rec-medilir, yüz değnek vurulmaz..
Bekâr, yani evli olmayan kimse zina ettiği taktirde sadece yüz değnek vurulur,
ama recmedilmez.
Şahitler şehadette
bulunur da hakim zina suçunun sübutundan dolayı adamı recmeder ve arkasından
şahitler şehadetten rücu' ederlerse, İmam Mâlik'e göre, onlara had gerekir ve
aynı zamanda mallarına diyet tazmin edilir.[269]
831 no'lu Ebû Hüreyre
ve Zeyd b. Hâlid hadîsi sahih olup istidlal ve ihticaca sâlihtir. Hadîs, evli
olmayan kimsenin zina suçu sübut bulduğu taktirde ona hem yüz değnek
vurulmasına, hem de bir yıl sürgün edilmesine delâlet etmektedir. Ayrıca zina
suçu kişinin ikrar ve itira-fiyle de sübut bulur, hükmü ortaya çıkıyor. Zânî
veya zâniyenin dört defa üstüste ikrar ve itiraf etmesine bu hadiste ne
delâlet, ne de işaret vardır. İkrar neticesi zânî veya zâniye sadece
recmedilir. Recimden önce yüz değnek vurulacağına dair bir beyân mevcut
değildir. Ancak diğer bazı hadîslerde dört defa ikrar söz konusu edilmektedir.
832 no'lu Ebû Hüreyre
hadîsi de sahihtir. Yukarıdaki hadîsi kuvvetlendirmekte ve evli olmayan
kimsenin zina suçu sübut bulduğu taktirde yüz değnek vurulacağı ve bir yıl
süreyle sürgün eclileceği hükmü ortaya çıkmaktadır.
832 no'lu Şa'bî
rivayeti de sahîlı kabul edilmiştir. Ancak yukarıdaki iki sahîh hadîsin
hilâfına bir hüküm taşımaktadır. Bu rivayete göre, zina suçu sübut bulan
kimseye önce yüz değnek vurulur, sonra recmedilir. Hz. Ali'nin (r.a.) bu
uygulamanın Allah'ın kitabına,
Peygamberin sünnetine
uygun olduğunu beyân etmesi ise üzerinde durulmaya değer bir anlam
taşımaktadır. Niketik Hanbelîlerin iki görüş kavlinden birine göre bu iki ceza
birden uygulanır. Diğer üç mezhep bu rivayetle istidlal ve ihticacda
bulunmamışlardır.
834 no'lu Ubade
hadîsiyle Şa'bî hadîsi birbirini kuvvetlendirmektedir. Ancak Buharî, Ubâde
hadîsini tahrîc etmemiştir. Nesâî de kendi Sünen'inde buna yer vermemiştir.
835 no'lu Câbir hadîsi
hakkında Ebû Dâvud susup görüş beyân etmemiştir. Bu istidlale sâlih olduğuna
delâlet eder. Böylece zina eden adamın Önce bekâr olduğu kanaatine varılarak
yüz değnek vurulmakla yetinilmiş ve sonra onun evli olduğu kesin anlaşılınca
recmedilmiştir. O bakımdan hadîs zina suçundan dolayı iki cezanın birden
uygulanmasına delâlet etmemektedir.
Ebû Dâvud bu hadîsi
iki tarikiyle tahrîc etmiş bulunuyor. İsnadmdaki ricalin hepsi rical-i
sahîhtir. Ayrıca Nesâî de bu hadîsi tahrîc etmiştir.
Gerek Şa'bî, gerekse
Ubade b. Sâmit hadîslerinden farklı bir hüküm ifade etmekte olup üç mezhebin
görüş ve içtihadına mesned teşkil etmektedir.
836 no'lu Câbir b.
Semure hadîsini aynı zamanda Beyhakî tahrîc etmiş ve Hafız îbn Hacer onu
Telhis'te nakletmiştir. Ancak Hafız hadîs üzerinde bir görüş beyan etmemiştir.
Hadîsi ayrıca Hafız Bezzar da tahrîc etmiş bulunuyor.
Ebû Hüreyre ile Zeyd
b. Hâlid hadîsinde Peygamber'e (s.a.v.) başvuran bedevînin Allah'ı hatırlatarak
Allah'ın kitabına göre oğlu hakkında bir hüküm istemesi ve Peygamber'in de
(s.a.v.) Allah adına yemin edip O'nun kitabına göre hükmedeceğini bildirmesi,
sünnetin de Kitabullah'ı tamamlayan ve açıklayan bir kaynak olduğuna delil
sayılır. Zira Kur'ân'da sadece celdden, yani yüz değnek vurulmasından söz edilmekte
olup sürgünden bahsedilm emektedir.
Peygamber (s.a.v.)
Efendimiz'in kadını kendi huzuruna çağır-mayıp Uneys'i ona gördermesi bir
incelik taşımaktadır. Zira kadının çağırılması hem dikkatları ona çekebilir,
hem de kadını fazlasıyla ,. üzebilirdi. Aynı zamanda kadın suçlalamayı
reddettiği taktirde suçlamada bulunan adama hadd-i kazf olarak seksen değnek
vurulması gerekiyordu. Ancak günahkâr kadın âhiret azabmdansa dünya azabını
tercih ederek doğruyu söylemeyi daha uygun görmüştür.
Şüphesiz kadının ikrar
ve itirafı üzerine Üneys hem yalnız başına bu uygulamayı yapmamıştır, hem de
kadının ikrarını Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'e iletmeden kendi başına bir
sonuca varmamıştır. Hadîs metninde olayın özeti verilmekte, detayına
girilmemektedir.
Hz. Ali'nin zina suçu
sübut bulan kadına perşembe günü yüz değnek vurdurmasına ve cuma günü de
recmetmesine gelince, cuma günü nıü'minlerin biraraya gelmesinin daha kolay
olduğuna ve böylece recim uygulamasına mü'minlerin hazır bulunmalarını
sağlamaya yönelik bulunuyor.
Aynı zamanda İmam
Şafiî bir kavlinde ve Ebû Sevr sözü edilen hadîse dayanarak kişi zina ettiğini
hâkimin huzurunda ikrar ettiği taktirde, başkası onun aleyhine şahit olsun
olmasın bunu araştırmadan hâkimin hüküm, yani had veya recim uygulamasına karar
verebileceğini belirtmişlerdir. [270]
İmam Ebû Hanîfe ile
Hammad'a göre sürgün ve hapis vacip değildir, Yani zina suçu sabit olan bekâra
yüz değnek vurulması vacip, ama sürülmesi vacib değildir. Aynı zamanda bu
yüzden hapsedilmesi de gerekli olduğu söylenemeas Hâkim bu hususta serbesttir.
Diğer müctehitlerden bir kısmı sürgünün vacip olduğuna kaildirler.
Kimine göre ise,
sürgün cezası bir had değil bir ukubettir... Oysa bu görüş isabetli değildir.
Zira hududun hepsi ukubettir. Zira ukubet-ten'maksat, ceza, azap ve mihnettir.
Sürgün cezasının vacip
olmadığını söyleyenler Ebû Davud'un şu rivâyetiyle de istidlal etmişlerdir:
"Bekir b. Leys kabilesinden bir adam Peygamber'e (s.â.v.) gelerek bir
kadınla zina ettiğini ikrarda bulundu ve kendisinin bekar olduğunu belirtti.
Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) ona yüz değnek vurdurdu ve ondan beyyine
istedi. Zira kadın onu yalanlayıp zina etmediğini söylemiş bulunuyordu. Adam
şahit ge-tiremeyince bir de hadd-ı kazf olarak Peygamber (s.a.v.) ona seksen
-değnek daha vurdurdu."
Bu rivayette
Peygamberdin (s.a;v.) ö adamı sürgün ettiği belirtilmemiştir. [271]
Tahavî de sürgün
cezasının vacip olmadığını iddia edenlerin görüşüne yer vererek zine eden
cariyeye değnek vurulmasıyla ilgili rivayetleri sıralamış ve bu rivayetlerin
hiç birinde sürgüne yer verilmediğine dikkat çekmiştir.[272]
Recim cezasının kitap,
sünnet ve icma' ile sabit olduğunu söyleyenler, kitapla ilgili kısımda şu
rivayeti esas delil kabul etmişlerdir:
Hz. Ömer .(r. a.)
diyor ki:
"Resûlüllah
(s.a.v.) Efendimiz'e indirilenlerden biri de recm âyeti idi. Biz onu okuduk ve
kulak verip (okuyanları) dinledik. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz zina eden
evli kimseleri rec-metti, biz de ondan sonra aynı suçu sabit görülenleri
recmettik. Tilavetin neshedilmesi hükmün neshedilmesini gerektirmez..." [273]
Ayrıca bu konuda Ahmed
ve Taberani'nin el-Kebîr'de yaptıkları tahrîce göre, Ebû Umame b. Sehl, teyzesi
el-Acma'dan şunu rivayet etmiştir: "Şüphesiz ki Allah'ın Kurân'da
indirdiği (âyet ve hükümler) den biri de "eş-Şeyhu ve'ş-şeyhatu iza zeneyâ
fercumûhüma elbette..." âyetidir. [274]
İbn Hibban kendi
sahihinde Ubey b. Kâ'b hadîsini şu lafızla rivayet etmiştir: "Ahzab sûresi
bakara sûresine denk geliyordu. Ahzap sûresinde recim âyeti bulunuyordu:
eş-Şeyhu ve'ş-şeyhatu..." [275]
Celd ile recmi
birleştirme ve sadece recmi uygulama hakkında muhtelif rivayetler ve görüşler
bulunuyor. Ancak müctehitlerin önemli bir kısmı recimden önce celd yani yüz
değnek vurulmasının vacib olmadığını belirtmişlerdir. Kanaatimce en uygun olan
görüş ve ictihad da budur. Zira recimden önce yüz değnek vurmanın fazla bir
yararı düşünülemez. Evli olduğu için kişinin recmedümesi en ağır ceza olarak
yeterli sayılabilir.[276]
1-
Mükellefin nikâh mülkünde ve elinin altında olmayan bir kadınla normal
yoldan cinsel temasta
bulunmasıyla zina suçu gerçekleşir.
2- Delinin,
bunağın ve çocuğun cinsel temasta bulunmasından dolayı had gerekmez.
3- Zina suçu
kişinin ikrar ve itirafıyla sübut bulacağı gibi, dört erkek şahidin
şehadetiyle da sübut bulur.
4- Şahitlerin şehadetlerinin kabulü için bir
takım şartların gerçekleşmesi gereklidir.
5- Zilffl İttiğini ikrar eden kimsenin, aynı
mecliste dört yer değiştirerlH cfert defa ikrarda bulunması gerekir. Bu,
Hanefîlere göredir
6- Şâfmere
göre bir defa ikrar etmesi yeterli kabul edilir.
7- Zina
ettiğini ikrardan sonra had uygulamadan önce veya "uygularken böyle bir
fiilde bulunmadığım beyânla suçu reddederse, artık uygulamadan vazgeçilir ve
adam salıverilir. Bu da Hanefîlerin görüş ve içtihadıdır.
8-
Şahitlerin recim uygulamasında orda hazır bulunmaları vaciptir. Aksi halde recm
hükmü sakıt olur. Bu da Ebû Hanîfe'nin içtihadıdır,
9- îmam Ebû Yusuf a göre, şahitlerin hazır
bulunması vaciptir. Aksi halde
recim hükmü sakıt
olmaz. Taşlamaya önce
imam (hükümdar) başlar.
10- Zina ettiğini ikrar eden kimse recmedilirken
önce imam (hükümdar veya onun naibi vali veya hakim) taş atmaya başlar. Bu da
Hanefîlerin kavlidir.
11- Zina suçundan dolayı recmedilen kimse
gusledilir, namazı kılınıp öylece defnedilir. Dört mezhep bu hususta görüş
birliği izhar etmişlerdir.
12- Zina
eden kimse köle veya cariye ise elli değnek vurulur.
13- Evli
olmayan kimsenin zina suçu sübut bulunduğunda recme-dilmez sadece yüz değnek
vurulur. Bu da Hanefîlerin görüş ve içtihadıdır.
14- Şafiî'ye göre recm
hükmü uygulanırken imam (hükümdar) m orda hazır bulunup taş atması vacip
değildir.
15- Dübürden temasta
bulunan kimse hakkında da zina suçundan dolayı gereken ceza uygulanır. Bu İmam
Şafiî'ye, göredir.
16- Kadının zorla ırzına geçip cinsel temas sağlayan kimse hakkında zina suçu cezası
uygulanır, kadın hakkında bir ceza uygulanmaz.
17-
Ayhalinde bulunan karısıyla cinsel temasta bulunan kimse zina etmiş sayılmaz,
ancak büyük günah İşlemiş olur.
18- Oruçlu
veya ihramlı bulunan karısıyla da cinsel temasta bulunan kimsenin zina etteği
söz konusu olamaz. Sadece bu yüzden
günahkar olur.
19- Şahitsiz
nikâhın sahîh ve caiz olduğunu sanıp evlendiği kadınla temasta bulunan kimse
hakkında had uygulanmaz. Ancak nikâhları hükümsüz kabul edilir.
20- Ölm'üş
bulunan bir kadınla cinsel temasta bulunan kimse büyük günah işlemiş olur.
Hakkında had uygulanmaz, sadece ta'zîr cezası verilir.
21- Bir
hayvana temasta bulunan kimse hakkında had cezası uygulanmaz, ta'zîr cezası
gerekir ve aynı zamanda büyük günah işlemiş olur.
22-
Müslümanlardan uzak bir yerde yaşayıp İslâmiyeti dosdoğru bilmeyen bir kimse
hakkında da had cezası uygulanmaz.
23- İslâm'a
yeni girmiş ve henüz ahkâmı ve İslâm
fıkhını öğrenmemiş kimseye de zina suçundan dolayı had cezası
uygulanmaz.
24- Evli
olmayan kimsenin zina suçu sübut bulunca kendisine yüz değnek vurulur ve
Hanbelîlere göre bir yıl sürgün edilir.
25- Zina
eden bakire kız ise yalnız basma sürgün edilmez, yanma mahreminin katılması
sağlanır.
26- Sürgün
edilecek yer ile asıl vatanı arasında en az seferî mesafenin bulunması gerekir.
27- Hükümdar
veya hakim sürgün için bir yer belirlediği zaman artık şahsın tercih hakkı
yoktur.
28- Dört
erkek bir kızın zina ettiğine şehadette bulunurken dört tane kadında o kızın
hâlâ bakire olduğunu beyân ederlerse, kız hakkında had ulgulanmaz.
29-
Şahitlerden üçü adamın veya kadının evin sağ köşesinde, biri de sol köşesinde
zina ettiğine şahitlik ederse, suç sübut bulmaz.
30- Dört
şahidin de zinanın cereyan şeklini, kimin kiminle zina ettiğini, nerede hangi
gün, hangi saatte fiili işlediklerini, kadına üreme organından mı yoksa
dübüründen mi yaklaşıp temasta bulunduğunu farklı bir yan olmaksızın
belirtmeleri şarttır. Aksi halde suç sübut bulmuş olmaz.
31- Recim
uygulamadan önce zâni veya zâniyeye yüz değnek vurulmaz. Bazı müctehitlere
göre vurulur.
32- Uykuda
iken ırzına geçildiği taktirde mütecaviz hakkında had uygulanır, tecavüze
uğrayan, kişi hakkında uygulanmaz.
33- Köle
veya cariye zina suçundan elli değnekle cezalandırılırlar,
ama sürgün edilmezler.
34- Zina
suçu sabit olan kimse '"ben bekârım" derse, bunu isbat etmesi
gerekir. Müctehitlerin çoğunun görüş ve içtihadı böyledir.
35- Zina eden erkek ile kadın bekâr olduklarını
iddia eder, ik şahid de onların evli bulunduklarını söylerse, haklarında recim
hükmi uygulanır.[277]
Kitap ehli denince
yahudî ve hıristiyanlar kasdedilir. Zira bunlara semavî kitap indirilmiştir. O
bakımdan gerek Kur'ân'da, gerekse hadislerde kitap ehline geniş yer verilmiştir.
Kitap ehlinden olanlar
İslâm ülkesinde yaşıyor ve vatandaşlık statüsüne giriyorlarsa, o taktirde dört
şahidin gözleri önünda zina eder veya kendileri gelip ikrarda bulunursa o
taktirde haklarında had ve recim hükmü uygulanır. Zira Tevrat'ta da zina eden
kimsenin recmedi-leceğine dair belgeler bulunuyor. [278]
İslâm ülkesinde tacir
veya turist olarak bulunurlar da işledikleri zina suçundan dolayı İslâm
ahkâmına göre hüküm verilmesini talep ederlerse, taleplerine bianen İslâmi
hüküm uygulanır.[279]
İbn Ömer (r.a.) dan
yapılan rivayete göre: 'Tahudiler kendilerinden olan bir erkekle bir kadını
alıp Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz'e geldiler ki o erkekle o kadın zina
etmiş bulunuyorlardı. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.) Onlara sordu:
"Kendi kitabınızda bu mesele hakkında ne gibi bir hüküm buluyorsunuz?"
Onlar da şu cevabı verdiler: "Zina eden erkekle kadının yüzlerine ve
muhtelif yerlerine siyah sürülür ve böylece (teşhir edilerek) rüsvay
edilirler..." Resûlüllah (s.a.v.) onlara: "Yalan söylediniz. Tevratta
recim hükmü vardır. Eğer doğrulardan iseniz Tevrat'ı getirip okuyun!"
buyurdu. Onlar da Tevrat'ı ve bir de kendilerine onu okuyabilen bir adamı alıp
geldiler. Gelen adam Tevrat'ın zinayla ilgili bölümünü okumaya başladı, tâki
bir yere geldi ve elini oranın üzerine koydu. Bunun üzerine ona "elini
kaldır" denilince elini kaldırdı ki recim hükmü açık biçimde
görülüyordu... Böylece onlar: "Ya Muhammedi Doğrusu Tevrat'ta recim hükmü
vardır, ama ne varki biz bu hükmü aramızda gizliyorduk. Bunun üzerine
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz emretti de o iki kişi recmedildi.
Râvi İbn Ömer diyor
ki: "Erkek yahudinin zina ettiği kadını atılan taşlardan kendini (siper
ederek) koruduğunu gördüm..." [280]
Câbir b. Abdillah
(r.a.) den yapılan rivayete göre, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz Eşlem
kabilesinden bir adamı, yahudilerden bir adamı ve bir kadını recmetti." [281]
Bera' b. Azıb (r.a.)
den yapılan rivayete göre, ResulüUah (s.a.v.) Efendimizin yanından kömürle
karartılmış ve değnekle dövülmüş bir yahudiyi geçirdiler. Peygamber (s.a.v.)
Efendimiz onları çağırdı ve: "Siz kendi kitabınızda zinanın haddini (cezasını)
böyle mi buluyorsunuz?" diye sordu. Onlar da: "Evet..." diye
cevap verdiler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) onların âlimlerinden bir adamı
çağırdı ve ona: Musa üzerine Tevrat'ı indiren Allah için Onun adına söyle,
kendi kitabınızda zina ce-jzasmı böyle mi; buluyorsunuz?" diye sordu. O
da: "Hayır, eğer sen bana Allah için, Allah adına yemin vermemiş olsaydın
sana zinanın (kitabımızdaki) zina haddini haber vermezdim. Ne var ki eşrafımız
arasında zina çoğaldı. Biz bir şerifi zina halinde yakaladığımızda kendi haline
bırakıyoruz. Zayıfı yakaladığımızda zina cezasını onun hakkında uyguluyoruz.
(Bu farklı ve gayr-i âdil uygulamadan zayıf ve fakirler şikâyetçi ve tedirgin 1
olunca) biz de onlara: "Geliniz (eşrafımızda, zayıfımızda) bir hüküm üzere
birleşelim ki o hükmü hem şerîf hem zayıf üzerinde uygulayabilelim"
dedik. Böylece zaninin yüz ve gözünü karartmayı ve değnekle dövmeyi recim
yerine (bir hüküm ve ceza olarak) koyduk." diyerek durumu anlattı. Bunun
üzerine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: "Allahım doğrusu senin emrini
(yürürlükten kaldırıp) öldür-dükleri zaman onu ilk ihya eden benim" dedi
ve emretti de o adam recmedildi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu âyeti indirdi:
'Ey Peygamber! Ağızlarıyla inandık deyip kalpleri inanmayanlar ve bir de
yahudilerden küfre koşuşanlar seni üzmesin. Onlar yalana iyice kulak verir,
sana gelmeyen bir topluluktan yana kulak kabartıp casusluk yaparlar. Kelimeleri
yerine koyulmuşken kaydırıp değiştirirler de: "Size (o değiştirilmiş şekle
uygun) bir hüküm verilirse alın, öyle vermezlerse kaçının" derler... [282]
Böylece onlar:
"Muhammed'e gidin, eğer (zina eden kimse hakkında) yüz ve diğer yerlerini
karartma ve bir de değnekle dövme ile emrederse onun bu hükmünü alıp kabul
edin... Ama recim ile size fetva verirse ondan sakınıp kaçının..." Bunun
üzerine de Cenâb-ı Hak şu âyeti indirdi: "Artık kim Allah'ın in-dirdiğiyle
hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir. Kim Allah'ın in-dirdiğiyle hükmetmezse,
işte onlar zâlimlerdir. Kim de Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar Hak
yolunu, ilahî sınırları aşan günahkarlardır..." [283]
a)
Henefîlere göre, evli bulunan kimsenin recmedilebilmesi için üç şart söz
konusudur: Hürriyet, teklif ve islâm... O bakımdan köle ve câriye recmedilmez,
çünkü hür değildirler. Çocuk ve deli de zina suçundan dolayı recmedilmez. Çünkü
mükellef değildirler. Gayr-i müs-Hmler de recmedilmezler. Çünkü İslâm'a girmemişlerdir.
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz zina eden yahudi erkek ve kadını Tevrat'taki
recim hükmüne göre re cm etmiş tir. Zira o sırada henüz celd âyeti inmemişti. [284]
İmam Ebû Yusuf a göre
recim hükmünü uygulamada İslâm şart değildir. [285]
b) Şâfiîlere
göre, evli olan kimsenin zina suçundan dolayı haddi (cezası) recimdir. Ancak
bunun şartı teklif, zinanın tahrîmini bilme ve hür olmaktır. O bakımdan hür ve
mükellef olmayan kimse zina suçundan dolayı recmedilmez. Köle ve cariye ise
celd (değnekle vurma) cezasına çarptırılırlar. Mükellef ve hür olan kimse
isterse zimmî (gayr-i müslim vatandaş) olsun recmedüir. [286]
Böylece gerek İmam
Şafiî'ye, gerekse İmam Ahmed'e göre, evli kimsenin recim cezasıyla öldürülmesi
için İslâm şart değildir. Gayr-i müslim vatandaşlar hakkında da uygulanır. [287]
c)
Hanbelîlere göre de evli hür mükellef kimse hakkında recim uygulanması için
islam şart değildir. [288]
d) İmam
Mâlik'e göre de recim uygulamasında İslâm şarttır. Hattâ müslüman bir erkek
zimmiyye (gayr-i müslim bir kadm vatandaş) ile zina ederse, erkeğe had
gerekir. Kadın ise kendi milletine teslim edilir. [289]
Bu baptaki hadîslerin
açık delâletinden, zina suçundan dolayı ceza olarak gereken haddin müslim,
gayr-i müslim her vatandaş hakkında uygulanacağı anlaşılıyor. Hatta el-Bahr
sahibi harbî hakkm-da da celd (değnekle vurma) cezası uygulanır demiştir. Recim
cezasına gelince, mezheplerin görüş bölümünde kısaca belirtiğimiz üzere İmam
Ebû Ha-nîfe, İmam Muhammed, Zeyd b. Ali, en-Nâsır ve İmam Yahya'ya göre kâfirler
recmedilmez, sadece değnekle dövülürler. İmam Mâlik, kâfir hakkında had
uygulanmaz demiştir. Eman dileyerek müslüman ülkeye sığınan harbî hakkında ise
İmam Şâfıî, İmam Ebû Yusuf ve diğer Ehl-i Beyt mensubu ilim adamlarına göre had
cezası uygulanır. İmam Mâlik, İmam Ebu Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre
uygulanmaz.
İmam Şafiî ile İmam
Ahmed'e göre, recme mucip olan evli kimsenin zina etmesinden dolayı zâni veya
zâniyenin müslüman olması şarttır. Aksi halde recim uygulanmaz.
Resûlüllah'm (s.a.v.)
Medine'ye hicretinin ilk yıllarında henüz celd (yüz değnek vurma) ile ilgili
âyet inmediğinden zina eden 3rahudiler hakkında Tevrat'taki recim hükmünü
uygulamıştır. Sonra ilgili ayetler inince artık islam şeriatına göre bu konuda
hüküm verilmeye ve uygulanmaya başlanmıştır.
Ancak bu görüş ve
yorum ağırlık kazanmamıştır. O bakımdan müctehitlerin çoğu had ye recim
cezasının müslim, gayr-i müslim her vatandaş hakkında uygulanacağı görüş ve
ictihadmdadırlar. Ancak henüz teklif çağma girmeyen ve bir de hürriyetine kavuşturulmamış
olan köle ve cariyeler hakkında recim uygulanmaz.
Resûlüllah'a (s.a.v.)
Getirilen zâni ve zâniye yahudilerin ikisi de evli bulunuyorlardı. Nitekim Ebû
Davud'un Ebû Hüreyre (r.a.) den yaptığı rivayette şöyle
denilmektedir:.'Tahudilerden bir erkekle bir kadın zina etmişlerdir ki ikisi de
evli bulunuyordu..."
Ancak bu hadîsin
isnadında Müzeyne kabilesinden ismi anılmayan bir adam vardır. O bakımdan hadîs
zayıf sayılmıştır. Ama bunu destekler anlamda Hâkim'in îbn Abbas (r.a.) dan yaptığı
şu rivayet bulunuyor: "Resûlüllah'a (s.a.v.) evli olup zina eden yahudi
bir erkekle bir kadın getirildi..."
Buna benzer bir üçüncü
rivayeti ise Beyhakî, Abdullah b\ Hars ez-Zebîdî'den naklen yapmış bulunuyor:
"Yahudiler, evli olan yahudi bir erkekle bir kadın -ki zina etmiş
bulunuyorlardı- alıp Peygamber (s.a.v.) Efendimize getirdiler..."
Bu hadîsin isnadı
zayıf olarak tesbit edilmiştir. Bununla beraber aynı anlamda üç hadîsin
bulunması konuya kuvvet kazandırmaktadır. [290]
1- Hanefilere
göre, recim cezasının uygulanabilmesi için üç şart gereklidir: Hürriyet, teklîf
ve İslâm. İmam Mâlik de aynı görüştedir.
2- İmam Şafiî ve diğer müctehidlerin çoğuna
göre, İslâm şart değildir.
3- Gayr-i müslim vatandaşlar zina suçundan
dolayı, İmam Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik'e göre re cm edilmezler. Had cezası
uygulanır.
4- İmam Mâlik'e göre, müslüman erkekle zina eden
zimmiye kadın hakkında uygulama sadece müslüman erkek hakkında geçerlidir.
Kadın ise kendi milletine teslim edilir.
5- Diğer
imamlara göre, gayr-i müslimler hakkında celd (değnekle vurma) cezası
uygulanır.
6- Recim
cezasının uygulanması için bir de zina eden kimsenin evli olması gerekir. Aksi
halde sadece celd cezası ve birde sürgünla ye-tinilir.
7- Celd
hükmü, tilavetiyli birlikte kitap ile, recm hükmü hadîsle ve bir de tilâveti
kaldırılıp hükmü bakı kalan âyetle sabit olmuştur.
8- Recim
konusunda gerek Resûlüllah'm, gerekse dört halîfenin uygulaması yeterli delil
ve belge olarak bulunuyor.[291]
İslâm, her yanı, her
hüküm ve her prensibiyle rahmet ve şefkat inidir, insan hayatıyla ilgili olan
bir meselede çok daha duyarlı ve dik-atli davranmamızı emreder. Hattâ hâkimin
öfkeli bir halde karar ver-ıemesini, öfkesi teskin oluncaya kadar bekleyip ona
göre vicdanının da esini duyarak hüküm vermesini tavsiye eder.
Bunun gibi, zina
fiilinin isbatında dört erkek şahidin işlenen suçu izzat gözleriyle aynı anda
ve işlenen yer.de görmelerini, ifadelerinin, rani şahitliklerinin uyum halinde
olmasını ön görmektedir. Zira ortada tir veya ikî insanın hem şeref ve namusu,
hem de hayatlar! söz konuşulur. İki veya üç kişi yalan üzerinde
birleşebilirler, ama dört kişinin ko-ay kolay birleşebileceğini söylemek çok
zordur.
Aynı zamanda dört
şahit olmadığı halde kişi zina fiilinde burunluğunu dört defa ikrar ettiği
taktirde ancak suç sübut bulur. Nitekim nüctehitlerin önemli bir kısmının da
görüş ve içtihadı, istidlal ve ihtilacı bu anlamdadır. Zira kişi bir an için
kendine mâlik olmayıp zina ittiğini söyleyebilir. Bunu ikinci ve üçüncü defa
tekrar edebilir. îlim idamlarının önemli bir kısmına göre bir, iki ve üç ikrar
yeterli sayılmaz, dördüncü defa ikrar etmesi gerekir. Böylece ikrarda bulunan
simse üçüncü veya dördüncü defa böyle bir ikrarda bulunurken biraz iaha düşünüp
hayatıyla ilgili olduğunu hesaplayıp anlayarak vazgeçebilir ve bu durumda
hâkim onu zorlayamaz.[292]
Ebâ Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"Resûlüllah
(s.a.v.) Efendimiz Mescid'de bulunduğu bir sırada bir adam ona geldi ve
Peygamber'e (s.a.v.) şöyle seslendi: "Ya Resûlallah! Şüphesiz ki ben zina
ettim" Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.) ondan yüzünü çevirdi. Tâ ki adam
bu ikrarım dört defa tekrarladı. Böylece adam kendi aleyhine dört defa
şehadette bulununca Peygamber (s.a.v.) Efendimiz onu çağırdı ve şöyle sordu:
"Sende cinnet mi var?" O da: "Hayır" deyince, Efendimiz
ona: "Sen evlendin mi (evli misin)?" diye sordu. O da:
"Evet..." diye cevap verince Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: "Bunu
alıp götürün de recmedin!..." buyurdu.
îbn Şihab diyor ki:
"Bu hadîsi Câbir'den duyan kimse bana şu haberi de verdi: Cabir (r.a.):
"Ben de o adamı recmedenler arasında bulunuyordum. Onu namazgahta
recmederken atılan taşlar iyice canına yapışıp (acısı had safhaya varınca)
kaçtı. Biz ona Harre mevkiinde yetiştik ve recmettik..." [293]
Cabir b. Semure (r.a.)
den yapılan rivayete göre, adı geçen diyor ki: "Mâiz b. Mâlik'i Resûlüllah
(s.a.v.) Efendimiz'e getirdikleri zaman onu gördüm, kısa boylu adalesi
gelişmiş bir görünümü vardı, üzerinde hırka (veya üstlük) yoktu. O kendi
aleyhine (zina ettiğine dair) dört defa şehadette bulundu. Bunun üzerine
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz ona: "Belki de sen (onu öptün, kucakladın
sıktın..." dedi. O da: "Hayır, vallahi, gerçek şu ki bu hayırdan çok
uzak olan adam zina etmiştir" diyerek yeminle ikrarda bulundu. Rasulullah
(s.a.v.) efendimiz onu recmetti (recmedilmesini emretti de emri yerine
getirildi.) [294]
İbn Abbas (r.a.) dan
yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Mâiz b. Mâlik'e:
"Senden dolayı bana gelen haber hak (doğru) mudur?" diyerek sordu. O
da: "Benden dolayı sana ne gibi haber ulaştı?" diyerek soruya
karşılık soruda bulundu. Resülüllah (s.a.v.) "Bana ulaşan habere göre sen
falan ailenin cariyesiyle zina etmişsin" buyurdu. O da:
"Evet..." diye cevap verdi ve böylece kendi aleyhine dört defa
şehadette bulundu. Bunun üzerine Resülüllah (s.a.v.) Efendimiz emretti de o
recme-dildi." [295]
Diğer bir rivayette
ise şöyle belirtilmiştir: "Mâiz, Peygamber'e (s.a.v.) geldi ve zina
ettiğini iki defa itirafta bulundu. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v,) onu
huzurundan kovdu. Sonra o yine gelip iki defa daha itirafta bulundu. Bunun
üzerine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: "Sen kendi aleyhine dört defa
şehadette bulundun..* Artık bunu alıp götürün ve recmedin!..." buyuruldu.
[296]
Ebû Bekir Sıddîk
(r.a.) den yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"Peygamber
(s.a.v.) Efendimîz'in yanında oturuyordum. Derken Mâiz b. Mâlik geldi ve zina
ettiğini bir defa itirafta bulundu. Peygamber (s.a.v.) onu kovdu. Az sonra
yine gelip ikinci defa itirafta bulundu. Peygamber (s.a.v.) yine onu kovdu.
Biraz sonra yine dönüp geldi üçüncü defa itirafta bulundu. Peygamber (s.a.v.)
yine onu kovdu. Ben de Mâiz'e: "Dördüncü defa itirafta bulunacak olursan,
Resülüllah (s.a.v.) seni recmeder" diye uyarıda bulundum. Ama o dördüncü
defa itirafta bulundu. Peygamber (s.a.v.) onu hapsetti ve durumundan sordu.
Ashab da biz ancak onun hakkında hayır ve iyilikten başka bir şey bilmiyoruz
diye cevap verdiler. Peygamber (s.a.v.) onun recmedibnesi-ni emretti." [297]
Ebû Büreyde (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
«Biz Peygamber'in
(s.a.v.) ashabıyla Mâiz hakkında konuşuyorduk. Kendi aramızda şöyle dedik:
«Zina ettiğini üç defa itirafta bulunduktan sonra evinde otursaydı peygamber
(s.a.v.) onu recmetmezdi. Onu ancak dördüncü defa itirafta bulununca
recmetmiştir.» [298]
Yine Büreyde (r.a.)
den yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
«Bizler Peygamber (s.a.v.)
Efendimizin ashabı Gâmidli bir kadın ile Mâiz b. Mâlik hakkında konuşuyorduk:
Eğer ikisi de itirafta bulunduktan sonra rücu etselerdi veya (üç defa) itiraflarından
sonra bir daha (Peygamber'e) donmeselerdi, Peygamber de (s.a.v.) artık onları
aramayacaktı. Peygamber (s.a.v.) o ikisini ancak dördüncü defa gelip itirafta
bulunduktan sonra recmetti.» [299]
a)
Hanefilere göre, zina suçu ya dört erkek şahidin şart ve kurallarına uygun
olarak şehadette bulunmalarıyla veyahut kişinin zina ettiğine dair kendi
aleyhine dört mecliste dört defa itiraf ve ikrarıyla sübut bulur. Bu meclisten
maksat hakimin meclisidir. Aynı mecliste ayrılmadan önce dört defa üstüste
ikrarda bulunması ise bir ikrar sayılır. Ancak İbn Ebî Leyla bunun da dört
ikrar kabul edileceğini belirterek farklı içtihadını ortaya koymuştur. Dört
ikrarı ayrı meclislerde yapması'nasıl söz konusu ise, ikrarların aralıklı
yapılmasında da bir sakınca olmadığı söz konusudur. Şöyle ki, her ikrarı bir
günde veya bir ayda yapmak üzere dört günde veya dört ayda dört ikrarını
tamamlarsa suç sübut bulur ve recim cezası uygulanır.
Aynı zamanda şahsın
her ikrarda bulunuşunda hâkim: "Sen de cinnet mi var, yoksa en aşırı
derecede sarhoş musun?" demesi ve onu gözünün önünden uzaklaştırması
gerekir. [300]
b) Şâfiîlere göre, zina suçu dört erkek şahidin
şehadetiyle ve bir de kişinin bir defa ikrarıyla sübut bulur. Ama ikrarda
bulunduktan sonra rücu' eder, yani zina etmediğini beyan ederse, had cezası
sakıt olur, uygulanmaz. Ama: "Bana had uygulamayın" der veyahut
kaçarsa, had cezası sakıt olmaz, uygulanır. [301]
Böylece İmam Şâfıî
yukardaki hadîslerle değil 831 no'lu Ebû Hü-reyre ile Zeyd b. Hâlid (r.a.)
hadîsiyle istidlal etmiştir. Zira Resûlüllah (s.a.v.) zina suçuyla suçlanan
kadına, Üneys'i gönderirken, "Ona sor, eğer suçunu itiraf ederse
recmet" buyurmuş ve dört defa sormasını, onun da dört defa itirafta
bulunmasını emretmemiştir. [302]
Aynı zamanda zina
ettiğini ikrarda bulunan kimsenin ya hâkimin veya yetkili bir makamın huzurunda
ikrar etmesi gerekir. Halk arasında ikrar etmesi bir hüküm ifade etmez ve
bundan dolayı cezalandırılmaz. Belki gerekirse hakim ta'zîr-de bulunabilir.
c)
Hanbelîlere göre de zina suçu ya dört erkek şahidin şehadetiyle veyahut kişinin
kendi aleyhine dört defa itiraf ve ikrarıyla sübut bulur. Nitekim İbn Ebî Leyla
ile Hakem ve bazı ilim adamları, aynı zamanda rey tarafdarları da bu görüş ve
ictihaddadırlar. el-Hasan, Hammad, İmam Mâlik, İmam Şâfıî, Ebû Sevr ve İbn
Münzir ise bir defa ikrar etmesiyle suç sübut bulur ve had uygulanır.
Dört defa itirafa
gelince, bu şart olmamakla beraber bir mecliste veya dört mecliste olması
farketmez. [303]
862 no'lu Ebû Hüreyre
hadîsi sahîh olup istidlal ve ihticaca salih-tir. Ancak hadîs metninde
Peygamber'e (s.a.v.) gelip zina ettiğim ikrar eden adamın isminden söz
edilmemiştir. Bunu takip eden hadîslerde ise, o adamın Mâiz b. Mâlik olduğu
açıklanmaktadır.
Hadîsin açık
delâletinden, kendi aleyhine zina suçuyla şehadette bulunan kimsenin bu şehadet
ve ikrarını dört defa tekrarlamasıyla ancak suçun sübut bulunacağı
anlaşılıyor. Nitekim rey tarafdarlarıyla İbn Ebî Leylâ bu ve diğer hadîslerle
istidlâlda bulunup dört defa ikrarın gerekli olduğu üzerinde durmuşlardır.
Aynı zamanda kendi aleyhine
zina ile şehadette bulunan kimseyi uyarmak için "Sende delilik mi
var?" veyahut "Sen aşırı derecede sarhoş musun?" veyahut:
"Sen onu sadece Öptün veya cimdikledin mi?" şeklinde sorular
sormasının lüzumu üzerinde durulmuştur.
Zâni veya zâniyeyi
recmetmek için geniş bir alana çıkarmanın bir çok müslümanlarm recim olayına
hazır olmalarının lüzum veya sünnet oluşu anlaşılıyor. Nitekim âyette de bu
hususta emir bulunduğuna göre, inü'minlerin hazır bulunması vacip oluyor.
Sonra da recmedilen
erkeğin bir çukura yarıya kadar gömülmesinin veyahut ellerinin bağlanmasının
gerekli olmadığı sonucu ortaya çıkıyor. Ve bir de recmedüirken itirafından
rücu' etmeyip kaçan kimsenin yaklanıp recim uygulamasının mutlaka yerine
getirilmesini-nin gereği kesinlik arzediyor.
863 no'lu Câbir b.
Semure hadîsi de sahîh kabul edilmiştir. Birinci hadîsle bir birini
kuvvetlendirmektedir. Mâiz'in kendi aleyhine dört defa şehadette bulunduğu
açıklanmakta ve buna rağmen Hz. Peygam-ber'in (s.a.v.) onu uyararak "Bel
ki de sen onu öptün veya cimdikledin..." gibi birtakım sözlerle rücu'
etmesine imkân verdiği görülmektedir. O bakımdan müctehidlerin çoğuna göre,
kişi zina ettiğine dair kendi aleyhine dört defa şehadette bulunduktan sonra
hatâ ettiğini, yalan söylediğini belirterek dönüş yaparsa had uygulaması sakıt
olur. Müctehidlerden bir kısmı işe, döt ikrardan sonra rücu' yapsa bile had
sakıt olmaz demiştir.
864 no'lu İbn Abbas hadîsinin ricalinin hepsi
sahihtir. Nitekim Ebû Dâvud susup bir görüş beyan etmemiştir. Bu da onun
sıhhatma delâlet etmektedir. Tirmizî ise bu hadîsi sahîhlemiştir.
Bu hadîste ise,
Mâiz'in önce iki defa itirafta bulunduğu ve sonra tekrar gelip iki defa daha
itirafta bulunduğu belirtilmektedir. Böylece aynı mecliste iki defa ikrar ve
itirafta bulunmak bir defa değil iki defa sayılıyor sonucu ortaya çıkmaktadır.
Nitekim İbn Ebî Leylâ, aynı mecliste dört defa üstüste ikrarın dört defa
sayılacağına kail olmuştur. Hanbelîlerden bir kısmı da aynı görüştedir.
866 no'lu Ebû Bekir
hadîsini aynı zamanda Ebû Yala, Bezzar ve Taherâni tahrîc etmişlerdir. Ama
hepsinin de isnadında Cabir el-Cu'fî bulunuyor ki, bu zat zayıftır. [304]
Bu zatın babasının adı
Yezîd'dir. Kufe'nin Cu'f nahiyesinden olduğu için ona Câbir el Cu'fî
denilmiştir. Şi'a âlimlerinden biridir. İbn Mehdî onun takva sahibi olduğundan
söz etmiştir. Özellikle hadîs rivayetinde çok titiz davrandığı bilinmektedir. O
bakımdan Şube onun sadûk olduğunu, el-Vekî1 onun sikat (güvenirler) arasında
sayıldığını belirtmişlerdir. Ayrıca elli bin hadîs bildiği söylenir. Nesâî ise
onun metruk olduğuna dikkat çekmiştir.
Böylece Câbir el-Cu'fî
hakkında çok söyler söylenmiş ve yazılmıştır. Bununla beraber ağırlık onun
sadûk olduğu üzerinde toplanmaktadır. [305]
O halde Ebû Bekir
hadîsim sadece üzerinde farklı tesbitler yapılan Câbir el Cu'fî sebebiyle bir
tarafa itip istidlal etmemek doğru olmaz. Zira geriye kalan ravîlerinin hepsi
sahihtir. Ve bu hadîs, Mâiz'in dört defa ayrı zamanlarda gelip itirafta
bulunduğuna delâlet etmekte, daha çok Hanefî'lerin görüş ve hüccetlerini
kuvvetlendirmektedir,
867 no'lu Büreyde
hadîsi, daha doğrusu ashabın görüş ve yorumu da yukarıda ki rivayetleri biraz
daha açıklamakta ve kuvvetlendirmektedir.
868 no'lu Büreyde'nin
diğer hadîsinin isnadında Beşîr b. Mucacir el-Kûfî el Ganevî bulunuyor ki, bu
zat üzerinde farklı tesbit ve görüşler bulunuyor. Müslim ondan rivayet yapmış
ve İbn Maîn onun sıka olduğunu
belirtmiştir. [306]
Nesâî onda bir beis
yoktur derken, Ahmed b. Hanbel "Münkerü'l-Hadîstir" demiştir. Ebû
Hatim ise, "onun hadisiyle ihticac olunmaz" diyerek görüşünü
belirtmiştir. [307]
Ancak Büreyde'nin
birinci hadîsi bunun sıhhatına şahidlik etmekte ve kuvvetlendirmektedir.
Nitekim İbn Abbas hadîsinde "Sen kendi aleyhine dört defa şehadette
bulundun... Bunu götürün de recmedin..." ifadesiyle birleşmekte ve dört
defa ayrı ayrı itirafta bulunan kimsenin zina suçu sübut bulur hükmü ortaya
çıkmaktadır.
"Sen de cinnet mi
vardır" sorusu ise, hâkim veya yetkili makamın, kendi aleyhine şehadette
bulunan kişinin durumunu araştırmasının vacip olduğuna delâlet etmektedir.
Sonuç olarak kişinin
kendi.aleyhine şehadette bulunmasının dört defa tekrarı gerekli midir, değil
midir? Bu husus üzerinde farklı yorumlar, ictihadlar ve görüşler ortaya
çıkmıştır. Zira diğer bazı hadîslerde, meselâ Ebû Hüreyre ile Zeyd b. Hâlid
hadîsinde dört defa ikrardan söz edilmemiştir. Resûlüllah (s.a.v.) Üneys'e:
"Git de o kadından sor, itiraf ederse recmet..." diye emretmiş ve
sayı belirtmemiştir. Ancak ağırlığın dört defa tekrar hususunda bulunduğunde
şüphe yoktur. Hem bu görüş ve yorumda insan hayatını kurtarmaya yönelik bir
rahmet de bulunuyor. Birinci ve ikinci itiraftan sonra belki rücu' eder umudu
yatmakta ve had hükmünün sakit olmasına imkân tanımaktadır.[308]
1- Zina suçu
iki şeyden biriyle sübut bulur: Dört erkek şahidin şartlarına uygun şehadetiyle
ve kişinin kendi aleyhine yönelik ikrar ve itirafıyla...
2- İmam Ebû
Hanîfe ve arkadaşlarından çoğuna göre, zina ettiğini itiraf eden kimsenin dört
defa ikrarını tekrarlaması gerekir. Aksi halde suç sübut bulmaz.
3- Aynı zamanda
ikrarlardan her birinin
ayrı mecliste gerçekleşmesi
gerekir.
4- Hâkimin
veya yetkili makamın suçunu itiraf edeni uyarıp "sen deli misin?"
veya "aşırı derecede sarhoş musun?" veyahut "belki de sen onu
öptün veya çimdikle din?" gibi yol gösterici telkinlerde bulunması,
gerekirse birinci, ikinci ve üçüncü itirafım müteakip onu huzurundan dışarı
çıkarması uygun olur.
5- İmam
Şafiî ve diğer bazı müctehidlere göre, bir defa ikrar yeterlidir.
6- Kişi
ikrarda bulunduktan sonra rücu' ederse had sakıt olur.
7- Recmedilirken de rücu' etmesiyle
müctehidlerin bir kısmına göre recim sakıt olur ve kişi serbest bırakılır.
8- Recim
uygulanırken rücu1 etmez de kaçarsa, takip edilir ve ceza uygulanır.
9- Kişi zina
işlediğini ancak hakimin veya yetkili makamın huzurunda yaparsa suç sabit
olur, halk arasında yapmasıyla suç sübut bulmaz.
10- İbn Ebî
Leyla ve bazı müctehidlere göre, bir mecliste dört defa ikrarda bulunması da
suçun sübutu için yeterlidir.[309]
Kişi bazan dengesini
kaybedip "ben zina ettim" vey'a "şu kadınla [cinsel temasta
bulundum" diyebilir. Bazan da yarı cinnet bir havaya (girip bu gibi
sözleri sarfedebilir. Bazan da iyice bunamaktan dolayı bu gibi ölçüsüz söz ve
hezeyanlarda bulunabilir. Zaman da olur ki, Allah ' korkusundan, ahiretteki
hesaba, ceza ve mükafata gönlü tam yatıştığı için gizlice işlediği böyle bir
günahı açığa vurmak suretiyle cezasını dünyada çekmeyi tercin edebilir.
işte bu ve benzeri
sebeplerden dolayı rahmet ve şefkat dini olan islam, hakime veya bu konuda
yetkili makama, suçunu itiraf ve ikrar idenden şüphe ve tereddüdü giderecek
şekilde açıklama yapmasını istemesini tavsiye etmektedir. Gerçi müctehidlerin
hepsi bu soru sorup anlama hususunda görüş birliği içinde değillerdir. Ancak
Rasulüllah (s.a.v.) efendimiz zamanında böyle bir uygulamanın olduğunu sahih rivayetlerden
Öğrenmekteyiz. Daha önceki kısımda bu mesele üzerinde durulmuş ve bazı
açıklamalar yapılmıştı. Burada onu ayrı bir başlık altında tekrar ele almayı
uygun bulduk,[310]
îbn Abbas'dan (r.a.)
yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"(Zina eden) Maiz
b. Malik, Rasulüllah (s.a.v.) efendimizin huzuruna getirildiğinde efendimiz
ona:
- Belki de sen öptün
veya çimdikledin veyahut bakmış oldun?" diye sordu. O da:
- "Hayır, ya
Rasulallah!" diye cevap verince, efendimiz ona yine sordu:
- "Onunla cima'
mı yaptın, a kinaye yapmayan?" O da:
- "Evet..."
diye cevap verdi.
İşte o zaman
Rasulüllah (s.a.v.) onun recmedilmesini emretti." [311]
Ebu Hüreyre'den (r.a.)
yapılan rivayete göre, adı geçen diyor ki:
"Eşlem
kabilesinden bir adam peygamber efendimize (s.a.v.) geldi de bir kadınla haram
olarak cinsel temasta bulunduğunu belirterek kendi aleyhine dört defa
şehadette bulundu.' Her defasında Rasulüllah (s.a.v.) efendimiz ondan yüzünü
çevirdi ve adam beşinci defa Rasulüllah'm (s.a.v.) karşısına çıktı. Bunun
üzerine Rasulüllah (s.a.v.) efendimiz ona:
- "Sen kadınla
cima' mı (cinsel temas mı) yaptın?" diye sordu. O da:
-Evet..." diye
cevap verdi. Peygamber (s.a.v.) ona:
- "Milin (sürme
çubuğunun) sürmedanlığa, urganın kuyuya girip kaybolduğu gibi mi?" diye
sordu. O da:
- "Evet..."
diye cevap verdi. Bunun üzerine peygamber (s.a.v.) efendimiz ona:
- "Sen zinanın ne
olduğunu bilir misin?" diye sorduk Adam da:
- "Evet, kişinin
karısına helalinden yaklaşıp temasta bulunduğu gibi ben de haramından yaklaşıp
temasta bulundum" diye cevap verdi. Peygamber (s.a.v.) ona:
- "Sen bu sözünle
ne demek istiyorsun?" diye sorunca, adam şu cevabı verdi:
- "Beni temizleyip arındırmanı
istiyorum." Bunun üzerine peygamber (s.a.v.) onun hakkında emretti de adam
recmolundu." [312]
a)
Hanefilere göre, zina suçu şahsın dört defa ikrarıyla sübut bulur. Ancak bu
ikrar hakimin veya bu hususta yetkili kılman makamın huzurunda geçerli
sayılır. Bunun dışında şurada burada kişinin zina ettiğini itiraf edip
belirtmesine itibar edilmez. Aynı zamanda ikrarın sarih olması lazımdır. O
bakımdan dilsiz kimsenin yazılı veya işaretle ikrarda bulunmasından dolayı had
gerekmez. Aynı zamanda onun bu ikrarına şahitlik etmek isteyenlerin de
şahitliği kabul olunmaz. Çünkü onun şüpheli bir durumu ikrar etme ihtimali söz
konusu olabilir.
Bunun gibi adam. veya
kadının "falan ile zina ettim" diye ikrarda bulunması halinde zina
ettiğini iddia ettiği kimse onu yalanlarsa, ikisine de had gerekmez. Bu, İmam
Ebu Hanife'ye göredir.
Hem kişinin zina
ettiğine dair ikrarı ayık halde olmalıdır. Sarhoş bir halde ve uyuşturucu alıp
dengesini kaybetmiş bir vaziyette zina ettiğini ikrar etmesinden dolayı had
uygulanmaz.
Zorlanarak ikrar
edenin bu ikrarına itibar edilmez. Zira ölüm tehdidi altında kalıp istemeyerek
bir suçu yüklenmek geçerli sayılmaz.
Hakim veya yetkili
olan zatın, zina ikrarında bulunan kişiyi bu ikrarından vazgeçirmek için
isteksizlik belirtmesi ve o kişinin uzaklaştırılmasını istemesi uygun olur.
Buna benzer birtakım sorular yöneltmesi ve cinsel temastan başka bir davranışta
bulunduğunu ima ederek, yoksa onu öptün mü veya çimdikledin mi? diye sorması da
kişiyi ikrarından dönmeye yol açabilir. Zira maksat Öldürmek ve kahretmek
değil, hakka yöneltip kişinin işlediği gizli suç ve günahını onunla Rabbı
arasında örtülü kalmasını sağlamaktır. [313]
b) Şafiilere
göre, zina ettiğini bir defa itiraf ve ikrar etmesi yeterli kabul edilir. Dört
defa ikrarda bulunmasına gereic yoktur. Aynı zamanda adam sarih olarak kendi
aleyhine şehadette bulunduğu takdirde hakimin tekrar tekrar sormasına gerek
yoktur. Ancak kapalı şekilde itirafta bulunursa, o takdirde açıklığa
kavuşturmak için birtakım sorular tevcih etmesi gerekir. [314]
c)
Hanbelilere göre, zina ettiğini itiraf eden kimsenin bunu bir mecliste veya
ayrı ayrı meclislerde tekrarlaması yeterlidir. Ancak itirafta bulunurken
zinaya sarih olarak delalet eden sözler kullanması gerekir. Aksi halde hakim
istifsarda, yani açıklamada bulunmasını talep eder.
Adam falan kadınla
zina ettim diye ikrarda bulunur, kadın ise onu yalanlayıp isnadı reddederse,
adama had gerekir, kadına gerekmez. İmam Şafii de aynı görüştedir. İmam Ebu
Hanife ve İmam Ebu Yusuf a göre bu durumda her ikisine de had gerekmez. [315]
d) İmam
Malik'e göre de bir defa ikrar yeterlidir. Nitekim Ebu Sevr ve İbn Münzir'in de
kavli budur. [316]
877 nolu İbn Abbas
hadisi sahih olup istidlale salihtir. Hadis, zina ettiğini itiraf eden kimseden
hakimin birtakım sorular sormasının, meseleye açıklık getirmesinin meşru
olduğuna delalet etmektedir. Ancak adamın zina değil de zinaya yol açan
birtakım davranışlarda bulunduğu düşünülerek "öptün mü, çimdikledin mi
veya ona kötü nazarla baktın mı"? gibi birtakım sorular tevcih etmek vacib
midir, yoksa müstehab mıdır? İlim adamlarının çoğuna göre müstehabdır. Böylece
adam Öpmeyi veya çimdiklemeyi zina sanabilir ve bu tarz sorular üzerine kesin
zina edip etmediği ortaya çıkmış olur.
İmam Şafii ile îmam
Malik'e göre, 864 nolu İbn Abbas hadisinde Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Maiz'e:
"Senden yana bana ulaşan haber hak mıdır?" sorusuna karşılık onun "evet"
demesi ve dört defa şehadette bulunması, dört defa ikrarın şart olduğuna
delalet etmez. Bir defa şehadet etmesi bile yeterdir.
îmam Malik'e göre,
haram sınırları çiğneyip hürmeti gideren kimseden artık nasıl zina ettin diye
sorularak birtakım soru ve telkinlerde bulunulmaz. İmam Ebu Sevr de ancak ilahi
hükümleri bilmeyen kimseye birtakım telkinlerde ve istifsarlarda
(açıklamalarda) bulunulur, der.
878 nolu Ebu Hüreyre hadisi de sahihtir. Hadis,
kendi aleyhine şehadette bulunan kişinin zinanın ne demek olduğunu bilip
bilmemesinde tereddüt edildiği takdirde meseleyi vuzuha kavuşturmak için
hakimin ondan açıklayıcı
anlamda birtakım şeyler
sormasının meşruiyetine delalet etmektedir.
Peygamber'in (s.a.v.)
her defasında o adamdan yüzünü çevirmesi, işlediği bir günahı açıklamasının pek
uygun olmadığına işarettir.[317]
1- Zina
ettiğini itiraf edip kendi aleyhinde dört defa şehadette bulunan kimsenin suçu
sübut bulur.
2- Her
şehadetinde hakimin isteksizlik göstermesi ve onu huzurundan uzaklaştırması
müstehabdır. Bu İmam Ebu Hanife'nin kavlidir.
3- Adamın
zinanın ne demek olduğunu bilip bilmediği hakimde tereddüt uyandırdığı
takdirde ona birtakım sorular tevcih etmesi müstehabdır. Bazısına göre
gereklidir.
4- İmam
Şafii ile İmam Malik ve İmam Sevri'ye göre, bir defa ikrar ve itirafta
bulunması yeterlidir. Yani zina suçu sübut bulmuş olur:
5- İtiraftan
sonra sözünü geri alıp zinayı reddederse, had uygulanmaz.
6- Adam
kendisine dinen haram olan bir kadını öpmeyi veya çimdiklemeyi veya şehvetle
ona bakmayı zina sanıyor ve o yüzden dünyada cezasını çekmek isteğiyle hakime
baş vuruyorsa, hakimin onun durumunu dikkate alarak "yoksa onu Öptün mü
veya çimdikledin mi veya şehvetle ona baktın mı?" gibi sorular sorması
gerekir.
7- Adamın şurada
burada dolaşıp zina ettiğini itiraf etmesi had cezası gerektirmez. Ancak hakim
ona bu gibi sözlerden kaçınması için ta'zir cezası verebilir.
8- Zina
ettiğini iddia eden kimse bunu ancak hakimin veya yetkili bir makamın huzurunda
itiraf ettiği takdirde had gerekir.
9- Sokakta
böyle bir itirafta bulunduğuna dair birkaç kişinin gelip" hakimin
huzurunda şehadette bulunmalarına da itibar edilmez.
10- Adam
falanca kadınla zina ettim der, ama kadın onu yalan-layıp reddederse, İmam Ebu
Hanife'ye göre, ikisi hakkında da had uygulanmaz.
İmam Ahmed'e gece,
itiraf eden hakkında had uygulanır, reddeden hakkında uygulanmaz.
11- Adamın
veya kadının nefsine ve şeytana mağlup olarak zina etmesi şüphesiz büyük
günahtır. Ancak dört adam onların bu fiiline şahit değilse, gizlemeleri ve
tövbe istiğfar edip Allah'tan af dilemeleri daha uygun olur.
12- Adamın falanca kadınla zina ettim demesi
sadece kendini teşhirle kalmıyor, bir ailenin bozulmasına yol açacak bir
teşhire de kapı açmış oluyor. O bakımdan ifşa etmektense gizli kalmasını
sağlamak hayırlıdır.[318]
Adam veya kadın
kendinin suçlu olduğunu ve işlediği suçtan dolayı had cezasına müstahik
olduğunu ikrar eder, ama ne gibi bir suç işlediğini açıklamazsa, sadece bu
ikrarından dolayı had uygulanmaz. Zira her ne kadar kişinin ikrar ve itirafı
delil olarak yeterliyse de suçun mahiyeti ve cinsi bilinmedikçe bu ikrar ve
itirafın islam şeriatına göre geçerliliği yoktur. Hem hakim böyle bir ikrar
karşısında kişiyi, suçunun cinsini, türünü açıklamaya zorlayamaz. Zira bir suç
ve günahın -bir fitneye ve hakların zayi' olmasına sebeb olmuyorsa- gizli
kalması açığa çıkmasından, çıkarılmasından hayırlıdır.[319]
Enes'den (r.a.) yapılan
rivayete göre, adı geçen diyor ki:
"Peygamber
efendimizin (s.a.v.) yanında oturuyordum. Derken bir adam geldi ve şöyle dedi:
- 'Ta Rasulallah!
Haddi gerektiren bir suç işledim, beni cezalandır (had ikame eyle)" dedi.
Peygamber (s.a.v.)
ondan işlediği suçun ne olduğunu sormadı ve namaz vakti girdi. O adam da
Peygamberle birlikte namaz kıldı. Peygamber efendimiz (s.a.v.) namazını eda
ettikten sonra o adam kalkıp Peygamberin huzurunda durdu ve şöyle dedi:
- "Ya Rasulallah! Şüphesiz ben haddi
gerektiren bir su< işledim; hakkımda Allah'ın kitabındaki hükmü
uygula."
Bunun üzerine
Rasulüllah efendimiz (s.a.v.) ona:
- "Sen bizimle
birlikte namaz kılmadın mı?" diye sordu. O La:
- "Evet..." diye cevap verdi.
Peygamber efendimiz <s.a.v.) şöyle buyurdu:
- "Şüphesiz
Cenab-ı Hak senin günahını bağışlayıp temizledi. (Veya senin had cezanı
bağışladı.)" [320]
"Aranızdaki
hududu karşılıklı hoşgörüyle bağışlayıp (anlaşarak çözün). Bana intikal eden
bir had elbette gerekli olur (uygulamam gerekir)." [321]
ilim adamları, haddi gerektiren
suç ve günah işlediğini itiraf edip suç ve günahım açıklamayan adama had
uygulanmayacağı gibi, suç ve I günahının ne olduğu da sorulmaz demişlerdir.
Ancak kılman namaz ile zina ve benzeri had gerektiren suç ve günahların
bağışlanıp bağışlanmayacağı hakkında ilim adamlarının görüş ve yorumları
farklıdır: İmam Nevevi, Müslim'in şerhinde diyor ki: "Bu had'dan maksat
günahlardan bir günahtır ki ta'ziri gerektirir." [322]
Böylece namaz ile
bağışlanacağı umulan günahın küçük günahlardan biri olabileceği ihtimali
ağırlık kazanmaktadır. Zira haddi gerektiren bir suçun namaz ile
bağışlanacağına dair açık ve kesin bir beyan mevcut değildir. Namaz, tevbe ve
istiğfarla haddi gerektiren suçtan dolayı ortaya çıkan günah bağışlanabilir,
ama haddin kendisi sakıt olmaz.
Rasulüllah efendimiz
(s.a.v.), adamm haddi gerektiren ne gibi bir suç işlediğini sormaya gerek
görmemiştir. Zira mü'minin ayıp ve günahının gizli kalması açığa çıkmasından
hayırlıdır.
Bu hususta Rasulüllah
efendimizin (s.a.v.), ashabın bulunduğu mecliste şöyle buyurduğunu Ubade b.
Samid (r.a.) rivayet etmektedir:
"Allah'a hiç bir
şeyi ortak koşmamanız, zina etmemeniz, hırsızlık yapmamanız, haklı bir sebep
dışında Allah'ın, öldürülmesini haram kıldığı bir canı öldürmemeniz üzere bana
bey'at ediniz. Artık kim buna vefa eder, sözünde durursa onun mükafatı Allah'a
aittir. Kim de bunlardan birini işler de ondan dolayı (dünyevi) cezaya
çarptırılırsa, bu onun için keffaret olur (günahının bağışlanıp temizlenmesine
vesile kılınır). Kim de bu saydıklarımızdan bir günahı işler de Allah onu ona
karşı setr ederse (gizli tutarsa) onun durumu Allah'a kalır: Dilerse onu
bağışlar, dilerse ona azab eder." [323]
Bu babda iki hadis
daha bulunuyor. Birincisi Ebu Ümame'den (r.a.) rivayet edilmiştir ki, adı geçen
diyor ki:
"Rasulüllah
efendimiz (s.a.v.) mescid-i saadet'te bulunduğu ve biz de onunla beraber
olduğumuz halde bir adanı geldi ve şöyle dedi:
- "Ya Rasulallah! Doğrusu ben had cezasını
gerektiren bir suç işledim. Hakkımda had uygula." Rasulüllah (s.a.v.)
susup bir şey söylemedi. Adam yine aynı sözü söyledi. Peygamber (s.a.v,) yine
sustu ve o sırada namaz için ikamette bulunuldu. Rasulüllah (s.a.v.) namazı
kılıp namaz kıldığı yerden ayrılınca o adam Peygamberi izledi ve ben de
Rasulüllah'm (s.a.v.) ona ne cevap vereceğim görüp anlamak üzere O'nu izlemeye
başladım. Rasulüllah (s.a.v.) efendimiz ona:
- "Ne dersin, evinden çıktığın zaman
abdest aldın ve abdestini güzel yerine getirdin değil mi?" diye sordu. O
da:
- "Evet ya
Rasulallah!" diye cevap verdi. Rasulüllah (s.a.v.) devamla:
- "Sonra bizimle
beraber namaza hazır oldun değil mi?" diye sordu. Oda:
- "Evet..."
diye cevap verdi. Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.v.) ona: .
- "Şüphe yok ki
Cenab-ı Hak senin haddini (sana verilecek cezayı) bağışlamıştır." [324]
Bir adam da Peygamber
(s.a.v.) efendimize gelerek dedi ki:
- "Ya Rasulallah! Doğrusu ben Medine'nin
öbür ucunda bir kadınla buluşup ondan yararlandım, cinsel temas dışında diğer
şeylerin hepsini yaptım. îşte ben (huzurunuzdayım), dilediğin cezayı benim
hakkımda uygula."
Bunun üzerine orada
hazır bulunan Ömer (r.a.) ona şöyle uyarıda bulundu:
- "Andolsun ki
Allah senin o işlediğin günahı setretmiş idi, sen de onu gizleyip açıklamasaydm
ya..."
Peygamber (s.a.v.) ise
hiçbir cevap vermeyip sustu. Adam ayrılıp gitti. Peygamber (s.a.v.) bir kişiyi
onun arkasından göndererek onu çağırdı ve şu ayeti okudu: "Gündüzün iki
ucunda ve gecenin ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri
temizleyip giderir. Bu, iyi düşünenlere bir öğüt, bir hatırlatmadır."
Bunun üzerine orada bulunanlardan biri sordu:
- "Ya Rasuîallah!
Bu ayet sadece o adam hakkında mı hastır, yoksa bütün (mü'min) insanlar için
de mi kapsamlı bir hükümdür?"
Peygamber (s.a.v.)
bütün (iman eden) insanlar içindir de..." diye cevap verdi. [325]
Üç hadiste geçen
"had" kelimesinin -siyak ve sibak da dikkate alındığında- ta'zir
dahil bütün cezaları kapsamaktadır, islam fıkıhçıları ise, bunu sadece konunun
başında açıkladığımız üzere zina, içki içmek, kazf (namuslu kimseye zina isnad
etmek), hırsızlık, yol kesmek, riddet (dinden dönmek) ve devlete karşı baş
kaldırıp isyan etmek suçlarına verilmesi gereken ceza hakkında
kullanmışlardır.
Anlaşılan odur ki,
Rasulüllah (s.a.v.) efendimiz zamanında bu kelime bütün cezalarla ilgili
olarak kullanılmış ve ta'ziri (kısas ve had cezaları dışında kalan diğer
suçlara verilecek cezayı) gerektiren hususlar da "had" olarak
vasıflandırılmıştır.
Böylece işlediği bir
suçtan dolayı Hz. Peygamber'e başvurup had uygulamasını isteyen mü'minlere ne
gibi bir suç işlediklerini sormamış, sadece kıldığı namazların had ve diğer
günahları temizleyip bağışlanmalarına vesile olduğunu bildirmiştir. Şüphesiz
Rasulüllah (s.a.v,) efen-dimiz'in bu güzel tavrı bizim için en güzel örnektir.
Her konuda olduğu gibi, suçların örtülü kalmasında ve affedilmesinde de dinin
nasıl rahmet dolu kolaylık getirdiğini bu sözleriyle de bir defa daha ortaya
koymuştur.[326]
1- Haddi
gerektiren bir suç işlediğini itiraf eden kimseden ne gibi bir suç işlediği
sorulmaz. Rasulüllah (s.a.v.) buna gerek görmemiştir.
2- Namaz
ibadeti birçok iyilikleri, hayırları ve faziletleri beraberinde taşımaktadır.
O bakımdan işlenen birçok küçük günahlar namaz ile affedilmekte ve kulu manevi
kirlerden temizlemektedir.
3- Adamın
işlediği suç ve günahı -insan haklarını ihlal etmiyor, kamu düzenim ve aile
yapısını bozmuyorsa- gizli tutması, ifşa etmemesi daha uygundur.[327]
İslam hukuk sisteminde
şüphe ve ihtimallere dayanılarak suç ve cezalar sübut bulmuş kabul edilmez.
Haddin vacip olabilmesi için şahsın bizzat o suçu ikrarı veyahut onun o suçu
işlediğine dair bey-yine (şahit) gereklidir ve şarttır. Zira bu hukuk
sisteminde beraet-i zimmet asıldır. Yani suç sübut buluncaya kadar şahıs
suçsuz kabul edilir; birtakım zan ve şüphelere dayanılarak şahıs
cezalandırılmaz.
O bakımdan islam
hukukunda şu iki kaide de yer almaktadır: "Had cezası töhmet ile vacip
olmaz." "Had cezası şüphelerle sakıt olur." [328]
Böylece hiçbir şahis
hakim huzuruna çıkarılmadan ve suçu sübut bulmadan cezalandırılamaz. O kadar ki
bundan bir önceki kısımda zina ettiğim itiraf eden bir kimseye had cezası
uygulanabilmesi için bu itiraf ve ikrarını mutlaka hakim huzurunda veyahut o
nisbette yetkili bir makam karşısında açıklaması gerekir denilmişti. Şurada
burada, rast-gele bir yerde "ben zina ettim" diyen kimsenin bu ikrarı
suç sayılmamaktadır. Ancak şu adamla veya şu kadınla zina ettim diyen kişi
hakkında suç ortağı olarak gösterdiği kimse hakime başvurup falan ' kişi beni
zina ile suçlamaktadır. Davacıyım, iddiasını isbat etmelidir, değilse hadd-i
kazf cezası verilmelidir derse, hakim onun bu davasını dinler ve ittiham edeni
isbata çağırır. îsbat edemediği, yani dört erkek şahitle bu iddia ve
suçlamasını isbat edemediği takdirde hakkında hadd-i kazf cezası uygulanır. Bu
da seksen değnek vurulmasıdır.[329]
İbn Abbas'dan (r.a.)
yapılan
Lina suçu işlediği
şüphesini uyandırıyordu. Bununla beraber Şüpheyle amel edilmedi ve kadın
cezasız olarak kocasından ayrıldı.)
Şeddad b. İlhad (r.a.)
diyor ki: "Bu öyle bir kadındır ki, Rasulüllah efendimiz (s.a.v.) onun
hakkında şöyle buyurmuştur:
"Eğer ben bir
kimseyi beyyinesiz recmetmiş olsaydım, mutlaka bu kadını recmederdim! Sadece
bu değil, o kadın İslamda alenen fuhuş günahı içinde bulunuyordu." (Ama
beyyine olmadığı için suçu sübut bulmamıştır.) [330]
Yine İbn Abbas'dan
(r.a.) yapılan bir diğer rivayette adı geçen şöyle demiştir;
Rasulüllah (s.a.v.)
efendimiz buyurdu ki: "Eğer ben bir kimseyi beyyinesiz recmetmiş
olsaydım, herhalde falaneyi (Aclani'nin karısını) recmederdim. Gerçekten onun
anlatım tarzm-dan ve tavrından ortaya (zina) şüphesi çıkıyordu ve kimin onun
yanına girdiği azçok anlaşılıyordu." (Ama o suçunu açık ve net olarak
ikrar etmiyordu ve zina suçu işlediğine dair dört erkek şahit de
bulunmuyordu." [331]
Ebu Hüreyre'den (r.a.)
yapılan rivayete göre, Rasulüllah efendimiz r .a.v.) şöyle buyurdu:'Hududu
savma imkanı bulabildiğiniz süre-jce savıp uygulamaya geçmeyiniz." [332]
Hz.Aişe'den (r.a.)
yapılan rivayete göre, adı geçen, (s.a.v.) efendimizin şöyle buyurduğunu haber
vermiştir:
tin imkan
bulabildiğiniz nisbette müslumanlardan hadları savı-nTz. Haddan kurtulmak için
bir çıkış olduğu takdirde onları sa-hverip kendi hallerine bırakınız. Çünkü
imamın affetmede ya-J3 hlta, ceza vermekte yapacağı bir hatadan
hayırlıdır." [333]
Yine İbn Abbas'dan
(r.a.) yapılan rivayete göre, adı geçen, Hz. Ömer'in (r.a.) şöyle dediğini
haber vermiştir: "Allah'ın indirdiği (ayet ve ahkam) dan biri de recim
ayetidir. Biz o ayeti okuduk, akle-dip hafızamıza aldık ve kulak verip iyice
anladık. Rasulüllah efendimiz (s.a.v.) (o ayete dayanarak) recmetti, ondan
sonra biz de resmettik. Korkarım ki insanlar üzerinden uzun bir zaman geçtikten
sonra bir sözcü kalkıp şöyle desin: "Vallahi Allah'ın kitabında recim
(ayet ve hükmü) bulunmuyor." Böylece onlar Allah'ın indirdiği bir farizayı
terkten dolayı sapıtırlar. Recim hükmü zina eden erkek ve kadın üzerine
Allah'ın kitabında haktır; şu şartla ki beyyine ikame edildiği veyahut
hamilelik veya şahsın itirafı ortaya çıktığı zaman recim uygulanır." [334]
Bundan önceki
kısımlarda zina suçunun ancak dört erkek şahidin şehadetiyle ve bir de şahsın
ikrar ve itirafıyla sübut bulabileceğini belirtmiştik. Mezhep imamlarıyla ilim
adamları bu hususta farklı bir görüş, bir yorum, bir ictihad ortaya
koymamışlardır. Hepsine göre de beraet-i zimmet asıldır. Suç sabit oluncaya
kadar şahıs suçsuzdur.[335]
890 nolu îbn Abbas
hadisi sahih olup istidlale ve ihticaca salihtir. [Hadis, ortada beyyine (dört
erkek şahit) veyahut şahsın açık ikrarı olmadıkça birtakım şüphe, ihtimal ve
karinelerle kişi hakkında had cezasının uygulanamayacağına delalet etmektedir.
Zira suçların tesbi-İtinde şüphelere, ihtimallere ve bazı karinelere yer vermek
suretiyle (kişiyi suçlu kabul edip hakkında had cezası uygulamak, hukuk sisteminin
temelini oluşturan ve amacını belirleyen adalet temelinden yıkılır; I haklar
birbirine karışıp masum insanların bir kısmı veya çoğu kendini töhmet, şüphe ve
ihtimal rüzgarından koruyamaz hale gelirdi.
Nitekim Rasulüllah'm
(s.a.v.) huzurunda kocasıyla mülâanede bulunan kadının gerek tavırları, gerek
kullandığı kelimeler ve halk arasında bıraktığı şüpheli durumlar onun ahlaksız
bir kadın olduğunu gösteriyordu. Ancak zina ettiğine dair ne ikrarı ve itirafı
vardı, ne de aleyhine şehadette bulunan dört erkek şahit bulunuyordu. O
bakımdan Rasulüîlan (s.a.v.) hukukun ana kaidelerine sadık kalıp onun recmine,
yani taşlanarak öldürülmesine karar vermemiştir. Şüphesiz Rasulüllah'm
(s.a.v.) bu açık beyanı ve uygulamadaki hassasiyeti kıyamete kadar islam
hâkimleri için en sağlam kıstas olarak bulunuyor.
891 nolu İbn Abbas
hadisinin isnadı Ibn Mace'de şöyle geçmektedir: Abbas b. Velîd ed-Dımeşk'ı, Zeyd
b. Yahya b. Ubeyd, Leys b. Sa'd, Ubeydullah b. Ebî Cafer, Ebu'l-Esved, Urve ve
İbn Abbas... Ravilerden Abbas sadûktur. Zeyd b, Ebî Yahya sika (güvenilir)dir.
Geriye kalan ricalinin hepsi de rical-i sahihtir.
Ancak hadis metni
muhtelif rivayet ve kitaplarda az değişik şekilde nakledilmiştir. Manâ ve hüküm
olarak aynıdır.
Her iki hadis
birbirini kuvvetlendirmekte ve ihticaca salih olduklarında şüphe
kalmamaktadır.
892 nolu Ebu Hüreyre hadisim İbn Mace zayıf bir
isnadla tahric etmiştir. Zira isnadında İbrahim ibn Fazl bulu nuyor ki bu zat
zayıf kabul edilir. [336]
Zayıf raviler arasında
dört tane İbrahim b. Fazl bulunuyor. Bunlardan İbrahim b. Fazl b. Ebi Süveyd,
sikat (güvenilir raviler) arasında bulunuyor. Diğer üçü zayıf raviler arasında
yer alır. Ebu Hüreyre hadisinin isnadında yer alan İbrahim ise Mahzûm
kabilesindendir. Zayıf bir şeyh olarak bilinir. îbn Maîn onun hakkında:
"Zayıftır, hadisi yazılmaz" derken, Nesai ve muhaddislerden bir
cemaat: "O metruktür" demişlerdir. [337]
Ancak manâ ve hüküm
yönünden bu zayıf hadisi destekleyen sahih hadisler bulunuyor.
893 no'lu Hz. Aişe
hadisini aynı zamanda Hakim ve Beyhaki tahric etmişlerdir. Ancak isnadında
Yezid b. Ebi Ziyad bulunuyor ki bu zat zayıftır. Tirmizi de bu hususa temas
etmiş bulunuyor. Hem Tirmizi'nin tesbitine göre, hadîs mevkufen rivayet
edilmiştir. Bundan maksat hadis sahabeden rivayet edilmiş, Hz. Peygamber
efendimizden (s.a.v.) söz edilmemiş olan rivayettir.
Ama bu manâda ashabdan
birçok rivayetler bulunuyor. Hepsi de aynı anlamda görüş beyan etmişlerdir.
Ancak Buhari, ^"ezid'in münkerü'l-hadis olduğunu belirtmiştir. Nesai de
aynı görüştedir. [338]
Aynı hadis Veki1
tarikiyle de rivayet edilmiştir ki, Beyhaki "Veki'in rivayeti sevaba daha
çok yakındır. Yani onda isabet oranı daha yüksektir" demiştir.
Bu babda Hz. Ali'den
(r.a.) merfuan yapılan rivayette şöyle buyu-rulmuştur:
"Hududu (had suç
ve cezalarını) şüphelerden dolayı savınız (uygulamayınız)."
Ancak bu hadisin
isnadında el-Muhtar b. NarV bulunuyor ki, Bu-hari onun münkerü'l-hadis olduğunu
söylemiştir. Bu şu demektir: "el-Muhtar zayıf bir ravi olup sika kabul
edilen raviye muhalif olarak hadis rivayet etmiştir." Nesai: "O sika değildir" demiş,
îbn Hibban onun münkerü'l-hadis olduğuna dikkat çekmiştir. [339]
Bu konuda en sahih
hadisi Süfyan es-Sevri'nin Asım b. Ebi Vail'den onun da Abdullah b. Mes'ud'dan
(r.a.) rivayetidir. Buyuruluyor ki: "Hududu (had suç ve cezalarını)
şüphelerden dolayı savın (uygulamayın). Müslümanlardan da gücünüz ve imkanınız
yettiği nisbette öldürme (cezasını) defediniz."
Fıkıhta ise bu konuda
ortaya şu hüküm konmuştur: "İmam (hakim veya yetkili zat) kendi bilgisine
dayanarak had cezası uygulayamaz. Mutlaka beyyine veyahut şahsın ikrarı
şarttır. Nitekim Ebu Bekir Sıddik'in (r.a.) içtihadı bu anlamdadır. İmam Malik,
imam Ebu Hanife ve İmam Şafii ile İmam Ahmed'in kavli de budur. [340]
894 no'lu îbn Abbas
hadisi sahih olup istidlal ve ihticaca salihtir. Hadis, recimle ilgili ayetin
indiğine ve bir süre tilavet olarak da Kur'an'da yer aldığına ve sonra da lafzı
kaldırılıp hükmünün baki kaldığına delalet etmektedir.
Bu ayetin tilavetinin
kaldırılmasının bazı sebepleri vardır. Ama başta geleni ayetin husus ifade
etmesidir. Zira ayet metninde "şeyh" ve "şeyha" isimleri
yer almıştır ki, bu daha çok yaşlı kişilere delalet etmektedir. Oysa aklı
başında ergen olan her kadın ve erkeğin evli oldukları takdirde -suçun da
sübutu halinde- recmedilmeleri vacib olur. Daha önceki zina ve recim konusunda
sözü edilen ayetten kısmen söz etmiştik. Burada münasebet düştüğü için tekrar
nakletmemizde fayda vardır. Ayet indiğinde Ahzab suresinde yer almıştır. Ancak
bize kadar ulaşan rivayetlere ayet metni iki değişik lafızla nakledilmiştir:
Birincisi: "Şeyh ve şeyha (yaşlı erkek ve yaşlı kadın veya evli erkek,
evli kadın) zina ettiklerinde, Allah'tan ibret verici bir ceza olarak onları
recmedin. Allah çok üstün ve yegane hikmet sahibidir." [341]
İkincisi ise şöyledir: "Şeyh ve şeyha zina ettiklerinde onları (cinsel
arzularını) yerine getirip tattıkları lezzet sebebiyle elbette recin
edin." [342]
Arap dilinde ve edebiyatında
"şeyh" daha çok şu üç manâda kullanılmıştır:
a) Yaşı
elliyi aşan...
b) İlm-u
irfanı olan...
c) Kavim ve
kabile reisi olarak bulunan...
Şeyh ve şeyha
isimleri, tilaveti kaldırılan ayette, yaşı elliyi aşkın olan erkek ve kadınla
ilgilidir. Bunların evli olup olmamasıyla ilgili bir kayıt mevcut değildir. O
bakımdan bu ayet umum ifade etmektedir, yani evli ve bekar, dul olan her
yaşlıya şamil gelmektedir. Diğer yandan husus ifade etmektedir. Zira sadece
yaşlılara delalet vardır. Ergen ve evli olup yaşları henüz onbeşle elli
arasında olan erkek ve kadın zina ettikleri takdirde bu ayete dayanarak onları
recmetmek caiz ve sahih olur mu? Böylece recim, tilaveti kaldırılan ayetlç
sabit olduğu gibi sünnet ve icma' ile sabit olmuştur. Ancak hadisler ve uygulamalar
ayetteki bir yandan umum ifadeyi, diğer yandan hususiyet arzeden anlatımı
açıklamakta ve ergen olup aklı başında evli hür kimseler yaşları ister ellinin
altında, ister üstünde olsun zina ettikleri ve suçları sübut bulduğu takdirde
re cm edilmelerinin vacip olduğunu bildirmektedir. Nitekim gerek Rasulüllah,
gerekse dört halife zamanındaki uygulama da böyle idi.[343]
1- Kişinin
suçlu sanılmasından dolayı had cezası uygulanmaz.
2- Zina suçu
ancak dört erkek
şahidin şartlarına uygun şehadetiyle veyahut kişinin ikrar ve
itirafıyla sübut bulur ve o takdirde had cezası uygulanır.
3- Suç sübut
buluncaya kadar kişi suçsuz kabul edilir.
4- Hakim
veya yetkili makam sadece kendi bilgi ve içtihadına dayanarak had cezasına
karar veremez.
5- Ortada
beyyine ve itiraf yok, sadece birtakım şüpheler ve söylentiler varsa, hakim
şüphe ve söylentiye istinaden had cezasına karar veremez.
6- Had cezasını savmak mümkün olduğu sürece onu
savmak sünnettir.
7- Zira
affetmede hata yakmak, cezada hata yapmaktan hayırlıdır.
8- Had
cezasından kurtulmak için bir çıkış varsa her halde onu dikkate alıp zanlıyı
salıvermek uygun olur.[344]
Mükerreren
belirttiğimiz üzere zina suçu ancak dört erkek şahide, değilse şahsın kesîn
ikrarıyla sübut bulur ve ona göre had cezası uygulanır. O bakımdan bir kadının
"ben falan adamla zina ettim", bir erkeğin de "ben falanca
kadınla zina ettim" demesiyle zina ikrarında bulunmuş olur. Ancak onun bu
iddia ve ikrarı sadece kendi nefsiyle ilgilidir. Bundan dolayı kadının onunla
zina ettiği sübut bulmaz. Ancak adam dört erkek şahit getirir veyahut kadın
suçlamayı kabullenip ikrarda bulunursa o takdirde evli iseler recmedilirler;
bekar iseler her birine yüzer değnek vurulur.
Kadın adamı yalanlayıp
onunla zina etmediğini beyan ederek suçlamayı reddederse kadın hakkında had
uygulanmaz, sadece adam hakkında uygulanır.
Ancak müctehidlerin bu
mesele hakkındaki görüş, yorum ve icti-hadları az farklı hükümler taşımaktadır.
Aşağıda buna temas edilmiştir.[345]
Seni b. Sa'd'den
(r.a.) yapılan rivayete göre, bir adam Peygamber efendimizin (s.a.v.) huzuruna
gelerek kendisinin -adını da belirlediği- bir kadınla zina ettiğini söyledi.
Bunun üzerine Peygamber efendimiz (s.a.v.) adam göndererek o kadını çağırdı.
Kadın gelince efen-dimiz adamın dediğini ondan sordu. Kadın inkar etti. Böylece
peygamberimiz (s.a.v.) (bekar olan) o adam hakkında had cezası uyguladı ve
kadını serbest bıraktı. [346]
îbn Abbas'dan (r.a.)
yapılan rivayete göre, Bekir b. Leys kabilesinden bir adam Peygamber
efendimize (s.a.v.) geldi ve bir kadınla dört defa zina ettiğini ikrarda
bulundu. Peygamber (s.a.v.) o adama bekar olduğu için yüz değnek vurdurdu.
Sonra kadın aleyhine ondan beyyine (dört şahit) istedi. (Adam şahit getiremedi.
Kadın ise: "Bu adam yalan söylüyor" diyerek onun suçlamasını reddetti
ve bu yüzden Peygamber (s.a.v.) ayrıca hadd-i kazf cezasını uygulayarak ona
seksen değnek vurdurdu." [347]
a) İmam
Malik'e göre, adını belirlediği bir kadınla zina ettiğini ikrar eden kimseye,
şahit getiremediği ve kadın da suçu reddettiği takdirde bekar ise had, evli
ise recim uygulanır. Ayrıca hadd-i kazf cezası uygulanmaz.
b) İmam Şafii
de aynı görüş ve ictihaddadır.
c) İmam Ebu
Hanife ile İmam Evzai'ye göre sadece hadd-i kazf cezası uygulanır, had
uygulanmaz. Çünkü kadının red ve inkar etmesi şüphe doğurmaktadır. Şüpheden
dolayı had sakıt olur.
İmam Şafii'den rivayet
edilen diğer kavle göre, hem had, hem de hadd-i kazf cezası uygulanır. [348]
902 nolu Sehl
hadisinin isnadında Abdusselam b. Hafs Ebu Mus'ab el-Medenî bulunuyor. Îbn Main
bu zatın sika (güvenilir) olduğunu söylerken, Ebu Hatim onun maruf olmadığına
dikkat çekmiştir. Bununla beraber hadis sahih kabul edilmiştir. Muhaddis-lerden
önemli bir kısmı onun sadûk olduğunu belirtmişlerdir. îbn Vehb ondan hadis
rivayet etmiştir. [349]
Hadis, kadın zina
suçlamasını red ve inkar ettiği takdirde hakkmda had uygulanmayacağına ve
onunla zina ettiğini iddia eden erkeğe ise -bekarsa- had uygulanacağına, evli
ise recmedileceğine delalet etmektedir. Ayrıca kadına iftiradan dolayı
hakkında hadd-i kazf uygulanmayacağı da anlaşılmaktadır.
903 nolu Îbn Abbas hadisinin
isnadında Kasım b. Feyyaz es-Sanânî bulunuyor ki bu zat aleyhinde çok şeyler
söylenmiştir. Hatta Hibbani "Bu zat
kendi rivayetiyle ihticacda bulunmayı geçersiz kılmıştır" diyerek onun
rivayetiyle istidlal ve ihticac yap ilam a-yacağına jarette bulunmuştur. Nesai
sadece onun kavı olmadığını belirtmiştir. bu Davud ise diğerlerinin hilafına
onun sika (güvenilir) olduğunu kaydetmiştir. [350]
İbn Abbas hadisi,
kadınla zina ettiğini iddia edip buna dair dört
getiremeyen adam kadının red ve inkarı karşısında iki türlü ce-îaya
çarptırılacağına açık şekilde delalet etmektedir: Zina ettiğini ik-harda
bulunduğundan had, kadına iftiradan dolayı hadd-i kazf... İmam Şafii'den az
yukarıda da belirttiğimiz üzere ikinci bir rivayete göre, idam hakkında
belirtilen iki ayrı ceza uygulanır.[351]
1- Bir
kadınla zina ettiğini ikrar eden adama -bekar ise- had, evli |ise recim cezası
uygulanır.
2- Kadın
kendisine izafe edilen zina suçunu kabul ederse, yani ikrarda bulunup
reddetmezse, evli ise recim, bekar ise had cezası uygullanır.
3- Kadın
suçlamayı red ve inkar ederse, serbest bırakılır, hiçbir I ceza uygulanmaz.[352]
Haddi gerektiren bir
suç işlenip hakim veya yetkili zat huzurunda sübut bulunca, artık gereken ceza
mutlaka uygulanır. Suçlunun affedilmesi için herhangi bir kimsenin aracı
olması kesinlikle yasaktır ve günahtır. Çünkü islam ülkesi adaletle ve
adaletteki eşitlikle ayakta durur, haklar ancak tarafsız davranıp aracı ve
şefaatçi kabul etmeyen hakimlerle korunur ve ülke genelinde güven ve huzur
te'sis edilebilir.
Kanunlar, hadlar birer
örümcek ağı haline getirilip kuvvetli sineklerin onu delip geçtiği, zayıf
sineklerin takılıp kaldığı adi ve tutarsız bir uygulama alanına sokulduğu
takdirde mülkün temeli büyük bir sarsıntı geçirmeye başlar ve yıkılıp yok
olmaya yüz tutar.
Başta Rasulüllah
efendimiz (s.a.v.) olmak üzere dört halife devrinde ve sonra da Büyük
Selçuklular ve Osmanlılar zamanında adlî mekanizmanın tarafsız, sağlıklı ve
güven verici işlemesi için büyük özen gösterilmiştir. Osmanlılar devrinde en
büyük davalar üç günde sıradan davalar günü birlik neticeye bağlanmıştır.
Kamu ahlakını tahrip
eden, aile yuvasını zedeleyip huzursuzluk doğuran, insan haklarına tecavüzü
mubah sayan, kan gütmey körükleyen ve islam kardeşliğini, islam birlik ve
dirliğini bozup dağıtar suçlar sübut bulduğu takdirde suçlu mütecavizin
cezalandırılınamas .için aracı olan, şefaatçi bulunan kimse her şeyden önce işlenen
suç\ tasvip etmekte, suçlulara cesaret vermekte, kanun ve müeyyideleri]
caydırıcılığını dumura uğratmakta ve o yüzden büyük günal işlemektedir.
Bunun için Cenab-ı
Hak, Kur'an-ı Kerim1 de, Hududullah'ı uygulanmasında merhamet ve acıma
duygusuna mağlup olmamami2 emretmektedir: "Zina eden erkek ve zina eden
kadından her b rine (bekar iseler) yüz değnek vurun. Eğer Allah'a ve ahire
gününe inanıyorsanız Allah'ın dininde (O'nun koyduğu hükün" leri
uygulamada) bunlardan yana bir şefkat ve acıma duygus sizi tutmasın ve
nıü'minlerden bir topluluk da onlar hakkınd uygulanan azaba şahid ve hazır
olsunlar." [353]
Zira cezayı
uygulamaktan maksat, kamu güven ve huzurun sağlamak, ahlakî değerleri ayakta
tutup yaşatmak, caydırıcı bir ha\ oluşturmak ve müessir bir ibret tablosu
sergilemektir.[354]
Ebu Hüreyre den (r.a.)
yapılan rivayete göre, Rasuliillah efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Yeryüzünde amel
edilip uygulanan bir had (ceza) yeryüzünde yaşayanlar için kırk sabah yağmur
yağmasından hayırlıdır." [355]
Diğer bir rivayette
"otuz gün..." denilmiştir. Ahmed b. Hanbel bu iki ifade arasında
tereddüt geçirmiştir.
İbn Ömer'den (r.a.)
yapılan rivayete göre, Peygamber efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Kimin şefaati,
Allah'ın hududundan bir hadd (suça karşılık olan cezanın) uygulanmasına engel
olursa, o, Allah'ın emrinde Allah'a karşı zıt bir tavır takınmış olur." [356]
Müctehidler dahil ilim
adamlarının hemen hepsi, suçlu hakimin huzuruna çıkarıldıktan sonra onun
affedilmesi için aracı olmanın, şefaatçi bulunmanın caiz olmadığında
müttefiktirler. Ama suçlu henüz hakim huzuruna çıkarılıp mahkeme edilmeden önce
davacıyla onun arasını bulup anlaşmalarını ve davalının affedilmesi için davacı
durumunda olanlar nezdinde şefaatçi olmanın caiz olduğuna kail olanlar
çoğunluktadır. Yeter ki işlenen suç kamu düzenini, genel ahlakı ve aileyi
bozup tahrip etmesin. Aksi halde mütecaviz için hakimin huzuruna çıkarılmadan
önce de şefaatçi olmak doğru değildir.
Buna bir misal
verelim; Ashab-ı Kiram'dan Zübeyr b. Avvam (r.a.) hırsızlık yapan bir adama
rastladı. Durumu pek iyi değildi. Şikayet edilmemesi için malı çalınan adam
nezdinde onun affedilmesi için şefaatçi oldu. Davacı olmak isteyen adam ise:
-Hayır, önce hakimin
huzuruna çıkmalı, ondan sonra onun için şefaat edilmeli" diyerek şikayetçi
olmak istediğini belirtti. Hz. Zübeyr ona:
- "Olay hakime
intikal ettikten sonra artık Allah şefaatçiye de hakkında şefaat edilen kişiye
de lanet eder" diye cevap verdi. [357]
Nitekim bu konuda tbn
Abdilberr diyor ki: "Haddi gerektiren bir suç sultana intikal ettirilince
artık sultanın suçlu hakkında had uygulaması vacib olur. Bunda icma'
vardır." [358]
908 nolu Ebu Hüreyre hadisini aynı zamanda
Taberani el-Ev-sat'ta, İbn Abbas'dan
(r.a.) merfuan şu
lafızla tahric etmiştir: "Yeryüzünde hakkıyla uygulanan
bir had (ceza), kırk sabah yağmurundan daha uygun, daha paklayıcıdır."
Ancak Ebu Hüreyre
hadisinin isnadında Cerir b. Yezid b. Cerir bulunuyor ki, bu zat zayıf ve
münkerü'i-hadis olarak bilinir. Nitekim Ebu Zür'a onun münkerü'l-hadis olduğuna
dikkat çekmiştir. Bu anlatımdan maksat, zayıf bir ravinin sika (güvenilir)
raviye muhalif olarak yaptığı rivayettir. [359]
T,aberani'nin îbn
Abbas'dan rivayet ettiği hadisin isnadında ise Zureykb. Sâhb bulunuyor. Pek
maruf bir ravi olmadığı söylenmektedir. Bununla beraber iki hadis ve bu babda
rivayet edilen diğer hadisler bi-raraya gelince kuvvet kazanmaktadır.
909 nolu İbn Ömer
hadisini aynı zamanda Hakim tahric edip sa-hihlemiştir. Ayrıca îbn Ebi Şeybe de
başka bir vecihle bu hadisi tahric etmiş ve sahih olduğunu belirtmiştir.
Buna benzer bir diğer
hadisi Taberani el-Evsat'ta Ebu Hüreyre'den (r.a.) merfuan rivayet etmiş
bulunuyor. Ancak bu rivayette şu ifade kullanılmıştır: "Şefaatçi olan
kimse Allah'ın mülkünde Allah'a zıt bir tavır takınmıştır."
Ebu Hüreyre hadisinde
gereken haddin uygulamaya konulmasında, yerine getirilmesinde birçok
faydaların bulunduğuna ve bu hususta teşvikin uygun olacağına delalet vardır.
Nitekim sübut bulan
bir suçun cezalandırılma işi yetkili makama intikal edince artık ne o makamın
affetme yetkisi vardır, ne de birinin aracı olup şefaatte bulunması caizdir.
Rasulüllah (s.a.v.) efendimiz bu önemli meseleye parmak basarak şöyle uyarıda
bulunmuştur;
"Ey insanlar!
Sizden öncekiler (daha çok şundan dolayı helak (yok) olup silinmişlerdir:
Kendilerinden bir şerîf (ileri gelen kişi) hırsızlık yaptığında onu kendi
haline bırakıp (cezalandırmamı şiar dır). Zayıf (sıradan bir insan) hırsızlık
edince onun hakkında had (ceza) uygulamışlardır." [360]
İbn Ömer hadisi ise,
suçu sübut bulan bir adamın affedilmesi için aracı olmanın hakim veya yetkili
makam nezdinde şefaatçi bulunmanın haram olduğuna delalet etmekte ve böyle
hususlarda aracı olanlara engel olunmasına işarette bulunulmaktadır.
Safvan b. Ümeyye'nin
(r.a.) üstlüğünü çalan kimseyi Rasulüllah'ın (s.a.v.) huzuruna çıkardılar.
Sonra Hz. Safvan o adama acıyarak affedilmesi için Rasulüllah'ın (s.a.v.)
nezdinde şefaatçi oldu. Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.v.) SafVan'a: "Hırsızı
benim huzuruma çıkarmadan önce affetseydin ya..." buyurarak artık bu
durumda onun affedilmesinin caiz olmayacağını bildirmiştir.
Bu rivayeti Ebu Davud
tahric etmiş, Hakim de sahihlemiştir.
Yine sahih bir hadiste
efendimiz şöyle buyurmuştur: "Aranızdaki hududu karşılıklı hoşgörüyle
bağışlayıp (anlaşarak çözün). Bana intikal eden bir had elbette gerekli olur
(uygulamam gerekir)." [361]
1- Haddi
gerektiren suç sübut bulunca artık gereken ceza affedil-meyip uygulanır.
2- Hakime
veya yetkili kılman makam ve zata intikal edip haddi gerektiren bir suçun
affedilmesi ve haddin uygulanmaması için şefaat edilmez.
3- Hakime
intikal edip haddi gerektiren bir suçun affedilmesi için hakime başvurup
şefaatte bulunmak haramdır, büyük günahtır.
4- Hakim kendisine
intikal ettirilen bir suçluyu artık affetme yetkisine sahip değildir. Gereken
haddi uygulaması vaciptir. Aksi halde günahkâr olur ve muahaza edilir.
5- Haddi
gerektiren suç ve suçlu hakime intikal ettirilmeden suçlunun affedilmesi için
bazı şahısların aracı olup şefaatte bulunmaları caizdir.
6- Kamu
düzenini, genel ahlakı, aile yapısını ve dinî inançları tahribe yönelik olmayan
ve fakat haddi gerektiren bir suçu davaciyla davalının kendi aralarında
karşılıklı hoşgörüyle sonuca bağlayıp barıştan yana, aftan yana davranmalarında
bir sakınca yoktur.
7-
Ziraatçinin, kaynakların, mer'a,
bağ ve bahçenin
nisan yağmuruna olan ihtiyacı ne ise, adalete teslim edilip haddi
gerektiren bir suçtan dolayı cezanın uygulanması da bir ülkeye o nisbette
hayat, denge ve düzen sağlar.
8- Suçlu
hakkında verilen cezanın uygulanmasında duygusal davranmakta, şefkat ve
merhamete gelip cezanın geri bırakılmasını arzu etmekte kerahet vardır.
9- Hiç kimse Allah'tan ve O'nun Rasulünden daha
merhametli, daha şefkatli ve bağışlayıcı değildir. O bakımdan Allah ve Rasulü
cani, mütecaviz, zâni, bâği ve benzeri suçlular hakkında ceza olarak ne takdir
etmişlerse, hakim ve yetkili makamın onu uygulaması gereklidir. Aksi halde
görevini kötüye kullanmış sayılır.
10- Suçlunun
suçu sübut bulup ondan dolayı hakkında uygulanarı cezanın, onu ahiret azabından
koruyan bir keffaret olabilir.
11- Suçlu
cezaya çarptırıldıktan sonra işlediği suçtan dolayı tevbe ve istiğfar edip
ciddi bir pişmanlık duyarsa, şüphesiz ki Allah j(c.c) çoi bağışlayan ve çok
merhamet edendir.
12- Haddi
gerektiren bir suçtan dolayı nedamet duyup jtevbe ve istiğfarda bulunması onu haddin uygulanmasından kurtaramaz işlediği günahtan kurtarabilir.[362]
îslam hukukunda bundan
önceki kısımlarda belirttiğimiz üzere zina suçunun sübut bulması için ya dört
tane erkek şahidin şart ve kurallarına uygun şehadetiyle veyahut kişinin kendi
ikrarıyla gerçekleşir. Şahitlikte bulunanlar Önce şunu düşünmelidirler,
şahitlikleri bir kişinin hayatına son verecek ve bir aileyi sarsacaktır. Sonra
da zâni ve zâniye recmedilirken ilk taşı da şahitlerin atmasını hesaba katmalıdırlar.
Aslında zina suçunda
dört erkek şahidin lüzumu iki hikmete yöneliktir: Birincisi, dörtten az olan
şahitlerin yalan üzere birleşmelerinin mümkün olabileceği, ama dört kişinin
bir suçlama hakkında yalan üzere ittifak etmelerinin çok zor
gerçekleşebileceğidir. Bu her yan ve yönüyle namuslu, iffetli kişilerin şunun
bunun iftira ve suçlamasından korumaya yönelik bir tedbirdir. İkincisi, zina
eden kimseyi dört kişinin ayan beyan görmesi demek, onun alenen fuhuş yapması
demektir. Böylece İslam bu hukukî kural ve müeyyidesiyle açıktan fuhşu
önlemeyi, hayasızları, şehvetperestleri durdurmayı planlamıştır. Gizli fuhşun
ise ağır manevi müeyyidesini koymuş ve ahirette elîm bir azabın öylelerine
hazırlandığını haber vermiştir.[363]
Amir eş-Şa'bî'den
yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle haber vermiştir
"Şüraha'nın
kocası vardı, ama Şam'da kaybolup gitmişti. Kadın bu sırada hamile kaldı. Onun
mevlası onu alıp mü'min-lerin emiri Ali b. Ebi Talib'in (r.a.) huzuruna çıkardı
ve şöyle dedi: "Şüphesiz bu kadın zina etmiştir." Kadın da zina
ettiğini itirafta bulundu. (Çünkü kocası ortada bulunmadığı halde o hamile
kalmıştı.) Hz. Ali (r.a.) perşembe günü o kadına yüz değnek vurdurdu ve cuma
günü de onu recmettirdi. Recim işleminde göbeğine kadar gömülebilecek bir çukur
kazdırdı ve ben de şahit (orada hazır) bulunuyordum. Sonra Hz. Ali (r.a.) şöyle
dedi: "Şüphesiz ki recim bir sünnettir ki Peygamber efendimiz (s.a.v.)
onun yolunu açmıştır. Eğer bu kadının zina suçu şahitlerle sübut bulsaydı,
recim için ilk taşı şahidi atmış olurdu. Sonra da şehadetini atacağı taş
izlerdi. Ne var ki kadın kendisi ikrarda bulundu. O bakımdan ona ilk taşı atan
ben olacağım..." Böylece Hz. Ali (r.a.) o kadına ilk taşı attı ve sonra
orada hazır bulunanlar taş atmaya başladılar ki ben de onların arasında idim.
Allah'a yemin ederim ki, o kadını öldürenler arasında ben de vardım." [364]
a)
Hanefilere göre, zina suçu şahitlerin
şehadetiyle sübut bulmuşsa, o takdirde zâni ve zâniye recmedilirken ilk önce
şahitlerin onu taşlaması vaciptir. Şahitleri müteakip imamın (veya hakim
veyahut yetkili zatın) ve sonra da orada hazır bulunan müslümanlarm taşlaması
gerekir. O kadar ki, şahitler taş atmaktan kaçınırlarsa had sakit olur ve artık
zâni veya zâniye recmedılmez. Şahitlerden sadece birisinin taş atmaktan
kaçınmasında da hüküm aynıdır, yani had sakıt olur, recim uygulanmaz.
Bunun gibi şahitlerin
veya onlardan birinin ölümü veya kaybolması halinde de had sakıt olur, recim
uygulanmaz. Aynı zamanda şahitlik ehliyetinden adamı çıkaran irtidad (dinden
dönme), kör olma, dilsiz olma, fısk-u fücurda bulunma, hadd-ı kazften dolayı
had cezası görme gibi arızî şeyler de haddi düşüren sebeplerdendir.
Recim dışında kalan
diğer had cezaları uygulanırken önce şahidin veya imamın cezayı uygulamaya
başlaması gerekli değildir. [365]
b) Şafiilere
göre, zâni veya zâniye recmedilirken ne imam (vey* hakim veyahut yetkili kılman
zat), ne de şahitler hazır bulunmazlar Zira Rasulüllah (s.a.v.) bir erkek ve
bir kadını recmettirdiğinde kendis: hazır bulunmadı. Aynı zamanda Hz. Ömer ve
Hz. Osman (r.a.) devrindi de bu iki halife birini re cm ettirdikleri zaman
orada hazır bulunmamışlar ve kendileri gidip taş atmamışlardır. [366]
c)
Malikilere göre, zina suçu dört şahidin şehadetiyle sübut bulduğu takdirde
zâni veya zâniye re cm edilirken şahitlerin hazır bulunması ve ilk taşı
onların atması gerekli olmadığı gibi, suç ikrar ile sübut bulmuşsa, imamın
(veyahut hakim ve yetkili zatın) hazır bulunması gerekli değildir ve ilk taşı
onun atması da gerekli görülmemiştir. Hakim veya emir, zaninin re cm e
dilmesine hükmeder, recim de katide olduğu gibi bir haddir, emir veya hakim
sadece cezanın uygulanmasını emreder. [367]
915 nolu Amir hadisini
aynı zamanda Nesai ve Hâkim tahric etmişlerdir. Aslı ise Sahih-i Buhari'de
geçmektedir ki, orada çukur kazıldığından söz edilmemiştir.
Şahitlerin ve imamın
recm olayına hazır olup ilk taşı onların atmasının vücubu üzerinde daha çok
Hanefıler durmuşlardır. Diğer üç mezhebin imamlarına göre onların hazır
bulunmaları ve taş atmaları vacip değildir.
Hanefıler bu meselede
şu hadisle de istidlal etmişlerdir:
"Rasulüllah
efendimiz (s.a.v.) bir kadını recmetti ve nohut büyüklüğünde olan bir taşı ilk
Önce kendisi attı ve sonra şöyle buyurdu: "Kadına taş atınız, ama yüzden
(yani yüzüne atmaktan) sakınınız." [368]
Diğer müctehidler ise
bu konuda daha çok Üneys hadisiyle istidlal etmişlerdir. Bu hadisi hudûd, yani
hadler konusunun giriş kısmında nakletmiş bulunuyoruz. Bilgi için 831 nolu Ebu
Hüreyre hadisine müracaat edilmesi tavsiye olunur.
Aynı zamanda Maiz b.
Malik'in recmiyle ilgili hadisle de istidlal etmişler ve Maiz'in recmine
Rasulüllah'm (s.a.v.) hazır olmadığını delil göstermişlerdir.[369]
1- Zina
suçundan dolayı kişi recm edilirken şahitlerin orada hazır bulunması ve ilk
taşm onlar tarafından atılması vaciptir. (Bu Hanefile-rin görüşüdür.)
2- Şayet
zina suçu ikrarla sübut bulmuşsa, imamın (hükümdarın veya hakimin) hazır
bulunması ve ilk taşın onun tarafından atılması vaciptir. (Bu Hanefi'lerin
görüş ve içtihadıdır.)
3- Diğer üç mezhebe göre, ne şahitlerin, ne de
hükümdar veya hakimin hazır bulunması vacip değildir.
4- Aynı
zamanda ilk taşın bunlar tarafından atılması da gerekli görülmemiştir.
5- Ebu
Hanife'ye göre, şahitlerin hepsi veya birisi hazır bulunmazsa had sakıt olur.
6- Aynı
zamanda şahitlerden biri veya ikisi veyahut hepsi taş atmaktan çekinirlerse
had yine sakıt olur.
7- Şahitlik
ehliyetini kaybetmeleri halinde de had sakıt olur.
8- Recimden
önce şahitlerin hepsi veyahut birisi veya ikisi ölecek olursa had yine sakıt
olur. Diğer üç mezhebe göre had sakıt olmaz.
9- Üç
mezhebe göre, hükümdarın veya onun yetkili kıldığı hakimin veyahut müftinin
görevi, sübut bulan zina suçundan dolayı recim. kararı vermek ve uygulanmasını
emretmektir.
10- Nitekim
Hz. Ömer ve Hz. Osman'ın (r.a.) hilafet yıllarında recim kararı uygulanırken
bu iki halife hazır olmamış ve taş atmamışlardır.
11- Ancak hükümdarın veya kadı'nm hazır
bulunmasında bir sakınca yoktur. Aynı zamanda taş alıp atmalarında da bir beis görülmemiştir.[370]
Recim olayı ve
uygulaması, tslamın bu husustaki yüce gayesini ve Enlendirici, caydırıcı hüküm
ve hikmetini bilmeyenler tarafından za-tan zaman yadırganmaktadır. Taşlamak
suretiyle öldürmeyi gayr-i idil bir uygulama olarak vasfedenler de eksik
değildir. Oysa islamî ıükümlerden bir hükmü mutlaka onun bütünlüğü içinde
değerlen-lirmek gerekir. Aynı zamanda sadece bir kavim, bir millete değil insanlara,
kavim ve milletlere rahmet olarak gönderilen islam, taşıdığı LÜkümlerle bütün
insanlığın selamet ve saadetini, huzur ve güvenini [stihdaf etmektedir.
Bu sebeple her konuda
yer alan hükümleri hem o konunun, hem slamın yüce maksat ve hedefinin, hem de
müslümanlarm aile ve sosyal bayatlarının çerçevesi içinde değerlendirmemiz
gerekir. Aksi halde bir-;akım yanlış sonuçların çıkmasına sebebiyet verilir ve
anti islami görüşlerin ekmeğine yağ sürülmüş olur.
Bilindiği gibi recim
cezası bir idamdır. Dört şahidin gözleri önünde îina eden ve böylece fuhşu
çekinmeden, sakınmadan halkın gözleri önünde teşhir edercesine icra eden
kimsenin utanmazlığım, haddini bil-Lezliğini,' saygısızlığını, şirretliğini,
namussuzluğunu, iffetsizliğini ve ;Ötü örnek olmakhğmı kelimeyle anlatmak
mümkün değildir. Böylesi Lerkes için ibret-i müessire olacak bir ceza görmeli
değil midir? Sadece >ir kılıç darbesiyle veya bir kurşunla öldürülmesi
yeterli midir? Zira bu lolay kadar rezilane olmayan birtakım suçlardan dolayı
kılıç veya silahla idam edilmeler
bulunmaktadır, ikisini aynı kefeye koymamız
mümkün müdür?
İşte yüce islam dini,
açıktan zina edip çevresini hiçe sayan, Allah'ından korkup utanmadığı gibi
halktan da korkup utanmayan bir ırz düşmanının, bir namussuzun recim suretiyle
idam edilmesini uygun görmüş ve son derece caydırıcı bir müeyyide ortaya
koymuştur. O bakımdan islam tarihinde dört şahitle zina ettiği tesbit edilen
zani veya zaniyeler pek azdır. Bunlar parmakla sayılacak kadar küçük bir yekûn
tutmaktadır. Recim değil de -----
günümüzde dünya
milletlerince uygulanan hapis cezası ve benzeri bir ceza verilmesiyle
yetinilmiş olsaydı, zani ve zaniyelerin sayısı artmaya devam edecekti ve
caydırıcı olmaktan çok uzak kalacaktı.
Kişi recmedilirken bir
çukura yarışma kadar gömülmesi gerekir mi? Bu hususta gerek rivayetler, gerekse
müctehidler arasında farklı bilgi ve ictihadlar, görüş ve yorumlar
bulunmaktadır.[371]
Ebu Said'den (r.a.)
yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir: "Rasulüllah (s.a.v.)
efendimiz bize Maiz b. Malik'i recmetmizi emrettiği zaman onu alıp Bakî'a
götürdük. Allah'a yemin ederim ki, onun için ne çukur kazdık ve ne de onu
bağladık. O ayakta bize karşı durdu ve biz de ona kemik, çanak, çömlek
parçalarını atmaya başladık. (Duyduğu acıdan) şikayetçi oldu ve oradan çıktı ki
duyduğu acılar iyice şiddetlenmişti. Ta ki Harre denilen mevki'a vardı ve orada
dimdik ayak üstünde durdu. Biz de büyükçe taş parçalarını ona atmak suretiyle
devam ettik, ta ki sesi kesildi." [372]
Abdullah b.
Biireyde'den; o da babasından rivayet etmiştir: j Ğamiclli kadın geldi ve şöyle
dedi:
- 'Ya Rasulallah!
Şüphesiz ki ben zina ettim. Beni temizleyip
pakla." Peygamber (s.a.v.) onu reddetti (dinlemek istemesi). Ertesi gün
olunca o kadın yine: "Ya Rasulallah! Neden beni eddedip dinlemek
istemiyorsun? Maiz'i reddedip dinlemek işemediğin gibi sanıyorum beni de
reddediyorsun. Allah'a yemin [ederim ki ben hamileyim."
Bunun üzerine
Rasulüllah (s.a.v.) ona:
- "İlla da günahını gizlemek istemiyorsan
şimdilik hayır (senin hakkında bu durumda ceza uygulamayacağım), git de doğum
yapıncaya kadar bekle" buyurdu.
Kadın doğum yapınca
çocuğu bir bez parçasına sarılı olduğu halde geldi ve:
- 'İşte gerçekten ben
doğurdum!" dedi. Peygamber efendimiz (s.a.v.) ona:
- "Şimdi git de
onu emzir, ta ki sütten kesinceye kadar bekle" buyurdu. Kadın çocuğunu
emzirip sütten kesince çocuğunu alıp geldi ki çocuğun elinde ekmek parçası
bulunuyordu.
- 'İşte ya Rasulallah!
Gerçekten çocuğumu sütten kestim; artık bir şeyler yiyebiliyor" dedi.
Bunun üzerine Rasulüllah efendimiz (s.a.v.) o çocuğu alıp müslümanlardan bir
adama verdikten sonra o kadın için göğsüne kadar gömülecek bir çukur
açılmasını emretti ve insanlara da emretti de o kadını recmettil-er. Bu arada
Halid b. Velid (r.a.) bir taş alıp attı ve kadının başını yardı da fışkıran kan
Halid'in yüzüne bulaştı. Bunun üzerine Halid o kadına incitici, üzücü sözler
söyledi. Peygamber (s.a.v.) Halid'in o kadına incitici ve üzücü söz söylediğini
işitince şöyle uyarıda bulundu:
- "Dur bakalım ya
Halid! Acele etme. Canımı kudret elinde tutan Zat'a yemin ederim ki, o kadın
öyle bir tevbe etti ki eğer insanlardan haksız yere vergi ve benzeri şeyleri
toplayan kimse öyle bîr tevbeyle tevbe etmiş olsaydı bağışlanırdı."
Sonra Rasulüllah
(s.a.v.) emretti de o kadının cenaze namazı kılındı ve defnedildi." [373]
Yine Abdullah b.
Büreyde'den ve o da babasından rivayet etmiştir. Adı geçen diyor ki:
"Maiz b. Malik
el-Eslemî, Peygamber efendimize (s.a.v.) geldi ve şöyle dedi:
- 'Ya Rasulallah!
Doğrusu ben zina ettim ve ben beni temizlemeni, paklamanı istiyorum."
Peygamber efendimiz (s.a.v.) onu reddetti. Ertesi gün olunca yine geldi ve:
ıtYa Rasulallah! Şüphesiz ben zina ettim" dedi. Peygamber (s.a.v.) onu
yine reddetti. Sonra Peygamber efendimiz (s.a.v.) onun kavmine adam gönderip
şu hususları sordurdu: "Onun aklında sizin hoşlanmayacağınız sakıncalı
bir durumun olduğunu biliyor musunuz?" Onlar da; "Hayır biz sadece
aramızdaki salih kişilerdeki, gibi aklının yeterli olduğunu görüp
biliyoruz" diye cevap verdiler. Adam üçüncü defa geldi. Peygamber (s.a.v.)
tekrar onun kavmine adam gönderip sordurdu. Onlar da, onda sakıncalı bir taraf
olmadığını, aklında da bir noksanlık bulunmadığını haber verdiler. Adam
dördüncü defa gelince Peygamber (s.a.v.) efendimiz onun için bir çukur
hazırlattı ve sonra da emretti de adam recmedildi." [374]
Diğer bir rivayette
ise Peygamber (s.a.v.) efendimizin onun için bir çukur hazırlattığı ve göğsüne
kadar gömülebilecek kadar derin kazdırdığı... belirtilmektedir.
Halid b. Leclac'dan
yapılan rivayete göre, babası ona şunu bildirmiştir: Zina ettiğini itiraf eden
adamın kıssasını anlatmış ve Peygamber efendimizin (s.a.v.) ona: "Sen
evli misin?" diye sormuş. O da: "Evet..." demiştir. Bunun
üzerine Peygamber efendimiz (s.a.v.) onun recmedilmesini emretmiştir. Biz de
gidip onun için bir çukur kazdık. Ta ki o adam da bize imkan verdi (onu o
çukura yerleştirdik ve ona taş atmaya başladık, ta ki sakinleşti ve hareketsiz
kaldı." [375]
a)
Hanefilere göre, kadın için çukur kazılır. Çünkü açıkta taşlandığı takdirde
mahrem yerleri açılabilir. Erkekler için çukur açılmasına gerek yoktur. Bunun
gibi recmedilecek bir kişinin ellerini bağlamak veyahut onu bir direk veya
kayaya bağlamak da yoktur.
Aynı zamanda recim
cezasını ancak imam (hükümdar veya yetkili hakim veyahut yetkili müfti) verir
ve infazın yapılmasını ancak o emreder. O kadar ki efendi bile zina eden
kölesini hükümdar veya onun yetkili kıldığı makamın emrini almadan recmedemez. [376]
b) Hanbeli
mezhebine göre, zina suçuyla cezalandırılan kişi erkek ise eli bağlanmayacağı
gibi bedenen de bir cisme bağlanmaz ve onun için bir çukur da açılmaz; ayakta
durdurularak taşlanır. Bu durumda zina suçu ister şahsın ikrarıyla, isterse
beyyine (dört şahidin şehadeti) ile sübut bulsun farketmez. Nitekim Rasulüllah
efendimiz (s.a.v.), Maiz'in recmedilmesini emrederken ne bağlanmasını, ne de
bir [çukura yerleştirilmesini emretmemiştir.
Recmedilecek şahıs
kadın ise, imam Ahmed'in kavline göre onun için de bir çukur hazırlanmaz. Bu,
imamın görüş ve içtihadını yansıtan açık rivayetin kendisidir. Hilafına da
rivayet yapılmıştır. Bu ikinci rivayete göre, kadın suçunu ikrar etmişse
çukura sokulmaz, şahitlerin şehadetiyle sübut bulmuşsa bir çukura yerleştirilip
öylece recmedilir. Bu da göğsüne kadar gömülecek şekilde derin açılır. [377]
c) Şafiilere göre: Şafıilerin de kadın hakkındaki görüş ve
icti-hadları bu anlamdadır.
Ancak birinci görüş
daha sahihtir. Zira Rasulüllah efendimiz (s.a.v.) zamanındaki uygulama böyle
idi. Sadece bir kadın recmedilirk-en çukur kazıldığına dair rivayet ise
müctebidlerin çoğu tarafından sened olarak seçilmemiştir.
Zani veya zaniye
recmedilirken önce şahitlerin taş atması sünnettir. Suç şahsın ikrarıyla sübut
bulmuşsa taş atmaya Önce imam (hükümdar veya hakim) başlar. Bu da sünnettir. [378]
Sonuç olarak Hanefıler
dışında üç mezhebe göre, r.ecim cezası uygulanırken çukur kazmaya gerek
yoktur. Aynı zamanda önce şahitlerin; suç ikrar ile sübut bulmuşsa Önce imamın
taş atması da gerekli değildir. [379]
920 nolu Ebu Said hadisi sahihtir. O bakımdan
müctehidlerin çoğu bu hadisle istidlal etmiştir. Hadisin açık anlatımından,
recmedilen adam için bir çukur kazmanın veya ellerini bağlamanın gerekli olmadığı
anlaşılıyor.
921 nolu Abdullah b.
Büreyde hadisi de sahihtir. Hadis, zina eden kimsenin suçunu gizleyip
açıklamamasının daha uygun olduğuna delalet etmektedir. Zira suç yetkili
makama intikal edince artık onu cezasız bırakmak söz konusu olamaz. Ancak
suçunu ikrar eden zani veya zaniyenin durumunu, aklî dengesinin yerinde olup
olmadığını, bunayıp bunamadığım, aşırı sarhoş olup olmadığını araştırmak
gereklidir. O bakımdan zina ettiğini gelip Rasulüllah'm huzurunda ikrar eden
kadından Rasulüllah yüz çevirip ilgilenmek istememiştir. Bunu dikkate alan ilim
adamlarından bir kısmı, zina ikrar ve itirafın dört defa tekrarlanmasını ve
ondan sonra recim, kararının verilebilineceğini belirtmişlerdir.
Ayrıca hadis, zina
ettiğini itiraf eden kadın hamile olduğu takdirde, doğum yapıncaya kadar
recmedilmesinin geciktirilmesinin vacip olduğuna delalet etmektedir. Aynı
zamanda kadın doğum yaptıktan sonra da çocuğu emzirip yemek yiyecek duruma
getirinceye kadar cezalandırılmaz. Çocuk süt emmeden kesilip mama ile
beslenecek duruma gelince artık zaniye olan anası recmedilir. Çocuk da,
recmedilen kadının hısımları varsa onlara teslim edilir. Yoksa bir müslümanın
himayesine terkedilir.
Recmedilen şahsa
hakaret etmenin, dil uzatmanın, ağır sözler sar-fetmenin mekruh olduğu yine
Abdullah b. Büreyde hadisinden anlaşılıyor. Sonra da recmin gerçekleşmesiyle birlikte
kişinin günahlarının temizlendiği hükmü anlaşılıyor.
Yine hadisin
zahirinden, recmedilecek kadın için bir çukur kazmanın sünnet olduğu
anlaşılıyor. Nitekim ikinci rivayet de bunu destekler anlamdadır.
922 nolu Abdullah
hadisi, 921 nolu hadisi desteklemekte ve kuvvetlendirmektedir. Ancak hadis,
zina ettiğini gelip itiraf eden hakkında üç
defa araştırma yapılmasının lüzumuna
delalet etmektedir.
Müctehidlerin çoğuna göre ise, böyle bir soruşturmayı üç defa tekrarlamak
müstehabdır. Zira zina ettiğini ikrar edip bunu ısrarla belirtilen bir kişi ya
bunu Allah'tan ve ahiretteki hesaptan çok korktuğu için veyahut aklî
dengesinin bozulduğu, ruhî depresyon geçirdiği için yapmış olabilir. O bakımdan
onun durumunu araştırıp her türlü şüpheyi bertaraf ettikten sonra recmine
karar vermekte isabet vardır.
923 nolu Halid hadisinin isnadında Muhammed b.
Abdillah b. Ulase bulunuyor İd, bu zat hakkında farklı tesbitler ve görüşler
bulunmaktadır. İbn Main onun sika (güvenilir) olduğunu, Ebu Zür'a da onun
salih sayılabileceğini belirtmiştir. İbn
Sa'd, "inşaallah o sikadır" demiştir. Ebu Hatim ise,
"onun hadisi yazılır, ancak ihticac edilmez" diyerek görüşünü
belirtmiştir. îbn Hibban da aynı
kanaattedir, imam Buhari: "Onun
hadisleri hıfzetmesi üzerinde durulabilir"
diyerek hafızasının biraz zayıf olduğuna dikkat çekmiştir." [380]
Bu hadis de
recmediîecek kadın için bir çukur kazmanın sünnet olduğuna delalet etmektedir.
Ancak müctehidlerin çoğu bunun hilafına bir tesbit ve görüş ortaya
koymuşlardır.[381]
1- Zina eden
kimse işlediği suçu bizzat kendisi itiraf ve ikrar ederse, recmedilirken bir
çukur kazmaya gerek yoktur.
2-
Şahitlerin şehadetiyle zina ettiği sübut bulursa, o takdirde hakim uygun
görürse onun için bir çukur hazırlatır.
3-
Recmedilen kişinin elini bağlamak veya onu bir cisme bağlayıp öylece recmetmek
sünnet değildir.
4- Zina
ettiği ya şahitlerle veyahut kendi ikrarıyla sübut bulan bir kadın hamile olduğu takdirde hemen recmedilmez, doğum yapıp çocuğunu emzirmesi beklenir.
5- Doğum
yapıncaya kadar kadın hapsedilmez.
6- Doğum yaptıktan sonra çocuğu mama ile
beslenecek duruma gelinceye kadar beklenir ve öylece recmedilir.
7- Zina
ettiğini ikrar ve itiraf edenin aklî dengesinin yerinde olup olmadığını
araştırmak sünnettir. Suçu gizli tutup ifşa etmemek daha uygundur[382]
Bundan önceki kısımda
hamile kadının durumuna delalet eden hadisi kısmen açıklamış bulunuyoruz.
Burada Önemine binaen hem bu meseleye, hem de hasta olan suçlunun
recmedilmesinin iyileşinceye kadar geciktirilmesine yer vermeyi uygun bulduk.
Zira bunlar islam,
ceza hukukunda önemli konular olarak bulunuyor. Hamile kadın doğum yapmadan
recmediîecek olursaı masum bir yavru da katledilmiş sayılır. Günahkâr olan
kadındır, karnında taşıdığı çocuğun hiçbir günah ve kusuru yoktur.
Aynı zamanda zina
suçundan dolayı recmedilmesine karar verilen kişi hasta ise, onu o vaziyette
idam etmek doğru olmaz. Zira böyle bir davranış insana karşı saygısızlık
sayılır. O bakımdan suçlu iyileşinceye kadar beklenir ve ondan sonra
recmedilir.[383]
Süleyman b. Bürde'den,
o da babasından rivayet etmiştir. Adı geçen şu bilgiyi vermiştir:
"Peygamber
efendimiz'e (s.a.v.) Ezd kabilesinin bir kolu (ve Cüheynenin bir batnı) olan
Gamidli bir kadın geldi ve şöyle dedi:
- "Ya Rasulallah!
Beni temizle..." Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) ona:
ıhmet, şefkat senden
yana olsun), dön de Allah'a 1 O'na tevbe edip bağışlanmanı dile" buyurdu.
- "Veyli [istiğfar
etladin:
- "Görüyorum ki
Maiz'i reddettiğin gibi beni de reddetmek (istiyorsun!" dedi. Efendimiz
ona:
- "O da ne?"
diye sorunca, kadın şu cevabı verdi:
-"Doğrusu o kadın
zinadan hamiledir." Peygamber (s.a.v.):
- "Sen mi
hamilesin?" diye sordu. O da:
- "Evet..."
diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz (s.a.v.):
- "Doğum
yapıncaya kadar bekle" buyurdu.
-Ram diyor ki: O kadın
doğum yapıncaya kadar Ensar'dan bir adam ona kefil oldu. Sonra o kadın
Peygamber efendimize (s.a.v.) geldi ve:
- "Ğamidli kadın
doğumnyaptı" dedi. Peygamber (s.a.v,):
- "Bu durumda biz
onu recmetmeyiz ve çocuğunu küçük bir halde (anasız) bırakmayız. Zira çocuğu
emziren başka kimse yoktur" buyurdu. Bunun üzerine Ensar'dan bir adam
kalkıp:
- "Onu emzirmeyi
ben kendi üzerime alıyorum ya Nebiyyal-lah" dedi.
Ravi diyor-ki: Böylece
Peygamber (s.a.v.) onu recmetti. [384]
İmran b. Husayn'den
(r.a.) yapılan rivayete göre;
Cüheyne kabilesinden
bir kadın Peygamber efendimize (s.a.v.) geldi ki kadın zinadan hamile
bulunuyordu. Şöyle dedi;
- "Ya Rasulallah!
Haddi gerektiren bir
suç işledim. Hakkımda had
cezasını uygula." Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) efendimiz o kadının
velisini çağırdı:
- "Şu kadına
iyilikte bulun. Doğum yapınca onu bana getir" diye buyurdu. Adam da öyle
yaptı. Sonra (günü gelince) Peygamber (s.a.v.) efendimiz o kadının elbisesini
iyice toparlatıp (açılmasını önleyecek şekilde) sıkıca bağlattıktan sonra
emretti de kadın recmolundu. Sonra Peygamber (s.a.v.) o kadının cenaze
namazını kıldı. Bunun üzerine Ömer (r.a.):
- 'Ya Rasulallah! Bu
kadının cenaze namazını kıldın, halbuki o zina etmiştir?" diyerek durumu
öğrenmek istedi. Rasulüllah (s.a.v.) ona şu cevabı verdi:
- "Andolsun ki o
kadın öyle bir tevbe etti ki, eğer onun tev-besi Medine halkından yetmiş kişi
arasında taksim olunsa hepsini kapsar, aşardı. Sen canını Allah'a cömertçe
vermekten çekinmeyen bir kadının tevbesinden daha üstününü bulabilir
misin?" [385]
Yapılan rivayete göre
Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir:
"Şüphesiz ki
Rasulüllah efendimize (s.a.v.) ait bir jcariye zina etti. Peygamber (s.a.v.)
ona değnek vurmamı emretti. O kadını alıp getirdiğimde onun daha yeni loğusa
olduğunu anladım. Bunun üzerine ona (elli) değnek vurduğum takdirde ölümüne
sebeb olmaktan endişe duydum. Durumu gelip Rasulüllah efendimize (s.a.v.)
anlattım. Rasulüllah (s.a.v.) efendimiz bana: İyi ettin. İyileşinceye
kadar^ona had uygulama, kendi haline bırak" buyurdu. [386]
a)
Hanelilere göre: Evli olup zina suçu sabit olan kimse hasta bile olsa
geciktirilmeyip hemen recmedüir. Zira recim bir itlaftır ki hastalık sebebiyle
te'hir olunmaz. Ancak zina suçu sabit olan kimse bekarsa, had cezası hemen
uygulanmaz; hastalıktan kurtulup iyileşmesine kadar beklenir. Zira hasta
vaziyette ona yüz, köle ise elli değnek vurulduğu takdirde ölebilir. Ancak
iyileşinceye kadar hapsedilir.
Hastalığı geçici
değilse, had uygulanarak onun manevi kiri temizlenir.
Çok sıcak, çok soğuk
günlerde de had cezası geciktirilir. Zira böyle günlerde ölüm olayı meydana
gelebilir.
Hamile kadına gelince,
onun hamileliğinin zinadan olduğu beyy-ine (dört şahidin şehadeti)yle sübut
bulunca, doğum yapıncaya kadar hapsedilir. Ondan sonra recmedilir. Zina suçu
kadının ikrarıyla sübut bulursa, doğum yapıncaya kadar hapsedilmeyip serbest
bırakılır.
Evli olmayan kız ise
doğum yapıncaya kadar beklenir ve öylece hakkında had uygulanır. Aynı zamanda
doğumdan sonra loğusalık kanı kesilinceye kadar beklenir. [387]
Doğumdan sonra çocuğa
bakacak, besleyecek kimse yoksa, o takdirde çocuk kendi karnını doyuracak
duruma gelinceye kadar anası tarafından beslenir ve bu süre içinde anası
recmedilmez. Aksi- halde çocuğun ölümüne sebebiyet verilmiş olunabilir.
b)
Hanbelilere göre, hamile kadının zina suçu sübut bulduğu takdirde hemen
recmedilmez. Doğum yapması beklenir. Hamileliği ister zinadan, ister meşru
akid neticesi meydana gelmiş olsun farketmez; tbn Münzir de bu hususta icma
olduğunu belirtmiştir.
Nitekim Hz. Ömer
(r.a.) zina suçu sübut bulan hamile bir kadının recin edilmesini emredince Muaz
(r.a.) bu hükme muhalefet ederek şöyle uyarıda bulunmuştur: "Kadını
recmetmen için sana yol vardır, ama karnındaki çocuğu recmetmene yol
yoktur." Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) Muaz'm bu beyanına memnun kalarak
şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Senin benzerini doğurmaktan kadınlar
aciz kalmıştır."
Böylece kadın doğum
yapıncaya kadar recmedilmemiştir. Bu da kuvvetli delillerden birini teşkil
etmektedir. Benzeri bir olay da Hz. Ömer (r.a.) ile Hz. Ali (r.a.) arasında
geçmiş, hamile kadının recmine karar verilip uygulamaya geçilmek istenirken Hz.
Ali'nin müdahalesi üzerine durdurulmuştur. [388]
Aynı zamanda doğumdan
sonra da çocuk mama yiyecek duruma gelinceye kadar anası tarafından emzirilip
beslenmesine imkan verilir.
Kadına uygulanacak
ceza yüz değnek vurma ise, kadın da hamile bulunuyorsa, doğum yapmasına
kadar geciktirilir. Çocuğu besleyip
emzirecek biri bulunursa kadın hakkında uygulanması kararlaştırılan ceza geciktirilmez.
Doğumdan sonra kadının
henüz loğusalığı kesilmeden had cezası uygulanmaz. Aynı zamanda kadının bünyesi
bu dönemde zayıf ise bir süre beklenir. Böylece kadın loğusalık halinden
temizlenip güç ve kuvvetine kavuşunca had cezası uygulanır. [389]
Zina suçu sübut bulan
hasta kişiye gelince, bu hususta farklı görüş ve ictihadlar ortaya çıkmıştır.
İyileşmesi umulan bir hastalık ise, Hanbelilere göre yine de geciktirilmeyip
gereken had uygulanır. İshak ve Ebu Sevr de aynı görüştedirler.
c)İmam
Şafii'ye göre, iyileşinceye kadar cezanın uygulanması geciktirilir. Nitekim
îmam Malik ile İmam Ebu Hanife'nin de evli olmayan kişi hakkında görüş ve
içtihadı böyledir. [390]
İyileşmesi umulmayan
bir hastalık ise, artık geciktirilmesine gerek kalmaz ve ceza hemen uygulanır.
Ancak yüz değnek vurulurken, öldürücü olmayacak şekilde hafif değnek
kullanılır. [391]
İmam Şafii'ye göre,
hurma salkımının budağından yüz tane demet yapılarak bir defada vurulur ve
böylece had cezası yerine gelir. Zira hastanın ancak buna tahammülü olabilir.
îmam Şafii ile diğer bazı ilim adamları1 yüz budak
veya sapın birleştirerek hasta veya çok zayıf suçluya vurulmasıyla haddin
yerine gelebileceği görüşlerini hem Hz. Eyyub (a.s.) kıssasına, hem de Ebu
Umame b. Sehl b. Hanifin yaptığı şu rivayete dayandırmaktadırlar: "Bir
adam rahatsızlanıp sıkıntı çekmeye başladı ve ta ki iyice zayıflayıp
sıskalaştı. Bu sırada yanma bir kadın girdi, derken adam kadına ilgi duyup
iyice iştahlandı ve onunla cinsel temasta bulundu. Sonra da onun durumu
Rasulüllah (s.a.v.) efendimizden soruldu. Efendimiz yüz tane hurma salkımı
budağını alıp bir araya getirmelerini ve bir defa olmak üzere onu o adama
vurmalarını emretti." [392]
İbn Münzir bu hadisin
isnadında birtakım sözler söylendiğini belirtmiştir. Diğer bazı ilim adamları
ise özür halinde bu hadisle istidlal edinilebilir' demişlerdir.
d)
Malikilere göre de hamile kadın zina suçundan dolayı had cezasına ancak doğum
yaptıktan sonra uğratılır. Aynı zamanda doğumdan sonra loğusalık kanı
kesilinceye kadar beklenir. Zira kadının bü durumu hastanın durumuna kıyas
edilebilir.
Kadın recme dile
çekse, yine doğum yapması beklenir. Çocuğunu emzirip besleyecek biri bulunursa
kadın doğumdan sonra recmedilir. Bulunmazsa çocuk kendi kendine bir şeyler
yiyecek duruma gelinceye, rani mama ile beslenme imkanı doğuncaya kadar anası
re cm edilmeyip )ekletiHr. [393]
929 nolu
Süleyman hadisini Müslim ve
Darekutnî rivayet etmişlerdir. Darekutnî aynı zamanda bu hadisi
sahihlemiştir.
Hadîs, zina suçu sübut
bulan hamile kadının doğum yapıncaya kadar recmedilmiyeceği hükmünü
taşımaktadır. Ancak metinde doğumdan sonra kadının recmedildiği ve çocuğun
emzirilip mama yiyecek duruma kadar recmin geciktirilin ediği hususu
anlaşüryorsa da En-sar'dan bir adamın çocuğa sahip çıkıp onunla ilgileneceğini
ifade etmiştir.
İmran hadisinde ise
kadının doğum yapıncaya kadar serbest bırakılması için birinin ona kefil olması
söz konusudur. Nitekim İmam Ebu Hanife'nin de içtihadı bu anlamdadır.
930 nolu İmran hadisi
de sahihtir. Süleyman hadisindeki kadın ile burada sözü edilen kadın aynı
kişidir. Çünkü Gamid, Cüheyne kabilesinden bir batındır.
Ancak bu ikinci
rivayet daha geniş ve ahkam istidlal etme bakımından daha kapsamlıdır. Zina
suçu sübut bulan hamile kadının recmedilmesi veya hakkında had cezası
uygulanması için doğum yapması beklenir. Doğumdan sonraki durum çocuğa sahip
çıkacak bir kişinin mevcudiyetiyle değerlendirilir. Bundan önce kadının
velisinin çağırılarak doğum yapmasına kadar kendisine iyi muamele edilmesi
tenbih edilir, bu sünnettir. Aynı zamanda velisi o kadına kefil olmuş sayılır.
Doğumdan sonra çocuğu
emzirecek ve besleyecek süt ana temin edildiğinde recim yerine getirilir.
Kadın recmedilmeden
önce bedeninin açılmaması için üzerindeki elbise iyice ona sarılarak sıkıca
düğümler yapılır. Bu da dikkat edilecek hususlardan biridir.
Aynı zamanda
recmedilen bir kişinin hem namazı kılınır, hem de gasil, tekfin ve teçhizi
yapılarak, usûlüne uygun defnedilir. Zira kişinin bu son anlardaki pişmanlık,
tevbe ve istiğfarı onu temizleyecek bir anlam taşımaktadır.
931 nolu Hz. Ali
(r.a.) hadisini Tirmizi sahihle iniştir. Böylece hadis istidlal ve ihtdicaca
salih görülmüştür. Doğumdan sonra başlayan loğusalık kanı kesilinceye kadar
kadın hakkında had cezası uygulanmaz. Şöyleki zina eden kadın bekar ise suçun
sübutuyla recim gerekmez, had, 'yani yüz değnek vurulması gerekir. Kadının kan
kaybettiği ve sarsıntı geçirdiği bir dönemde ceza geciktirilir. Bu vaciptir.
Hasta olan kişinin de durumu böyle. Ancak yakalandığı hastalık geçici değilse,
o takdirde ceza geciktirilmez.[394]
1- Evli olup
zina suçu sabit olan kimse hasta bile olsa recim cezası geciktirilmez. Bu daha
çok Hanefılerin görüşüdür.
2- Bekar
olup zina eden kimse hasta ise, iyileşinceye kadar had cezası geciktirilir.
3- Hakkında
had cezası tatbiki geciktirilen hasta kişi,
iyileşin-. ceye kadar gözaltında tutulur. Bu da Hanefılerin görüş ve
içtihadıdır.
4-,Hastalık
geçici değilse, artık ceza
geciktirilmeyip uygulanır.
5- Hamile
kadının zina suçu beyyine ile,sübut bulduğu takdirde doğum yapıncaya kadar
recim hükmü geciktirilir ve kadın bu süre içinde hapsedilir. Bu da daha çok
Hanefılerin görüşüdür.
6- Zina-suçu
kendi ikrarıyla sübut bulmuşsa, o takdirde doğum, yapıncaya kadar serbest
bırakılır.
7- Doğumdan
sonra çocuğa bakacak bir kimse bulunursa, recim hükmü uygulanır.
8- Çocuğa
bakacak kimse yoksa, çocuk mama ile beslenme durumuna gelinceye kadar anasının
cezası geciktirilir.
9- İmam
Şafii'ye göre, adam çok hasta olup iyice güçten düşmüşse, o takdirde had cezası
için, yüz tane hurma salkımı budağı veya ona benzer yüz sap biraraya
getirilerek vurulur. Böylece had cezası uygulanmış olur.[395]
İslam hemen her
hususta ifrat ve tefritten kaçınmayı, daha çok bu ikisi arasında ortalama bir
yol izlemeyi emreder. Dünya işlerinde olduğu gibi, ahiretle ilgili ibadet,
zikir, teşbih, hayır ve hasenatta da aşırı gitmenin doğru olmayacağını, yirmi
dört saatlik bir zaman parçasını ona göre düzenlememizi her vesileyle tavsiyede
bulunur.
Kısas konusunda devlet
başkanına, şûraya sadece uygulama yetkisi verirken, Öldürülenin velisine
affetme yetkisini esirgememiştir. Zira birinci yetki ve tasarrufta adam
kayırma, keyfi affetme ve benzeri durumlar ortaya çıkabilir ve o yüzden adalet
yerini bulmaz, kan gütme davasını ayakta tutmaya teşvik verilmiş olur. ikinci
yetkide ise, barış, kardeşlik, merhamet, sevgi, saygı ve duyguları tatmin,
kinleri giderme vardır. O.bakımdan kısasta affetme yetkisinin hükümdara veya
yetkili meclis ve şûra'ya bırakılmasında ifrat; öldürülenin velisini affetmeye
zorlamada tefrit ölçüsüzlüğü kendini hissettirmektedir. Diyet konusunda da
yine affetme yetkisi öldürülenin velisine bırakılmıştır.
Zina konusunda
iftirayı, maksatlı anlaşmayı, aleni fuhşu ve başkasının namusuna el uzatmayı
önleme babında en adil hüküm konulmuştur. Suçun sübutu için bir iki ve üç
şahid yeterli görülmemiş, dört erkek şahidin şart olduğu hükme bağlanmıştır.
Dördün fazlası ifrat, azı ise tefrit olup maksada ters düşerdi. Sonra da dört.
şahidin ifadeleri arasında tam uyum ve tesbit birliği şart koşularak olayları
daha dikkatli görüp tesbitin lüzumuna dikkatler çekilmiştir.
Değnek vurma cezasının
uygulanmasında da adil bir ölçü ortaya konmuş. Yara bere açacak, kemik
kırılmasına sebeb olacak, ölüm olayına yol açacak kadar kalın ve budaklı bir
değnek kullanılması yasaklanmış, parmak kalınlığında budaksız esnek bir
değneğin kul: lanılması emredilmiştir. Zira değneğin kalını tehlike doğurur,
incesi maksada uygun düşmez, O bakımdan ikisi arasında mutedil bir vasfı olan
değnek seçilmiştir.[396]
Zeyd b. Eslem'den
(r.a.) yapılan rivayete göre, Rasulüllah efendimiz (s.a.v.) zamanında bir adam
zina ettiğini itirafta bulundu. Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.v.) bir değnek
getirilmesini emretti. Kırık bir değnek getirildi. Peygamber (s.a.v.):
"Bunun üstünde bir değnek..," buyurdu. Yeni kesilmiş budakları
üzerinde bir değnek getirildi. Peygamber (s.a.v.): "Bu ikisi arasında bir
değnek..." diye buyurdu. Bunun üzerine esneklik kazanmış ve süvari tarafından
(bir süre kullanılmış) bir değnek getirildi. Peygamber (s.a.v.) o değnekle
vurulmasını emretti ve o adama vuruldu." [397]
Ebu Ümame b. Sehl'den
rivayet edilmiş, o da Said b. Sa'd b. Ubade'den rivayet etmiştir. Adı geçen
şöyle demiştir:
"Evlerimiz
arasında (ikamet eden) zayıf bir adamcık vardı; sakat ve yarım bir yapısı
bulunuyordu. Kabileye (onların şeref ve namusuna) riayet etmeyip kabileye ait
bir cariye ile zina etmeye başladı. Sa'd b. Ubade (r.a.) durumu Rasulüllah'a
(s.a.v.) anlattı. Tabii zina eden o zayıf adam müslüman idi. Bunun üzerine
Peygamber (s^a.v.):
"Gereken haddi
vurunuz" diye buyurdu. Ashabı Kiram:
"Ya Rasulallah!
O sizin sandığınızdan
da zayıf ve güçsüzdür. Eğer ona
yüz değnek vuracak olursak öldürmüş oluruz" diyerek durumu arzettiler.
Peygamber (s.a.v.):
- "O halde hurma
salkımı çubuklarından yüz çubuk alın ve sonra da o yüz çubukla bir defa ona
vurun" buyurdu. Onlar da öyle yaptılar." [398]
a)
Hanefiîere göre, had cezasında kullanılacak değneğin bu-daksız, esnek ve bir
parmak kalınlığında olması, aynı zamanda acı verecek bir vuruşla acı vermeyecek
vuruş arasında ortalama bir yol izlenmesi gerekir. Aynı zamanda baş, yüz ve
tenasül organları dışında kalan bedenin tamamı üzerinde dağınık bir şekilde
vurulması söz konusudur.
Adamikusurlu, zayıf ve
bitkin bir yapıda ise, yüz çubuk biraraya getirilerek bir defa vurmak suretiyle
had cezası yerine getirilir. Çünkü amaç öldürmek değil caydırıcı bir müeyyide
ile kişileri te'dip etmektir.
Kendisine değnek
vurulan adam yere yatırılmayıp ayakta durdurulur, üzerindeki elbiseler
çıkartılır, sadece iç çamaşırı bırakılır.
Kadının ise elbisesi
çıkartılmaz ve oturtularak had uygulanır. Ancak üzerindeki kalınca yünlü,
pamuklu hırka ve kazaklar çıkarılır. [399]
b) Şafii ve Haııbeli mezheblerine göre de hüküm
böyledir.
İmam Malik, yüz ince
çubuğun birleştirilerek zayıf, bitkin kimseye vu-rulmasıyla had cezasının
verine getirilmiş olmayacağını belirtmiştir. [400]
939 nolu Zeyd b. Eşlem
hadisi murseldir. Yani senedinden bir sa-habi düşürülmüştür. Ancak
Abdurrezzak'm Ma'mer'den yaptığı rivayet bunun şahidi olarak bulunuyor ve
hadisi kuvvetlendiriyor. Ayrıca İbn Abbas'm azatlı kölesi Küreyb'den bu anlamda
mursel bir hadis rivayet edilmiş bulunuyor. Böylece değneğin vasfıyla ilgili üç
tane mursel hadis rivayet edilmiştir ki biri diğerini desteklemektedir.
Bu babda Ebu Davud'un
Zührî'den, onun da Ebu Umame'den, onun da ensardan bir adamdan yaptığı
rivayette olay şöyle naklediliyor: "Onlardan bir adam hastalanmış
bulunuyordu. O kadar ki zayıflaya zayıflaya bir deri bir kemik kalmıştı.
Onlardan bir kısmına ait bir cariye o hasta adamın yanma girdi. Derken adam
ona iyice sulandı ve cinsel münasebette bulundu. Sonra kavminden bazı adamlar
onun yanma girdiler. O da olayı onlara haber verdi ve şöyle dedi:
- "Benim için
Rasulüllah efendimizden (s.a.v.) istifta edin (fetva sorun). Çünkü gerçekten
ben yanıma giren cariye ile cinsel temasta bulundum." Onlar da durumu
Rasulüllah'a (s.a.v.) anlattılar ve:
- "Biz kavmimizde
bir kimsenin onun gibi şer olduğunu görmedik. Onu alıp size getirecek olursak
kemikleri birbirinden kopup dağılır. O bir deri, bir kemikten ibaret
kalmıştır." Bunun üzerine. Rasulüllah (s.a.v.) efendimiz onun için hurma
salkım çubuklarından yüz tanenin biraraya getirmelerini ve bir defada ona
vurmalarını emretti."[401]
Nesai de Ebu Davud'un
tesbit ettiği lafızda aynı hadisi tahric etmiştir. Ancak bunun isnadında
Abula'lâ ibn Amir es-Sa'lebî bulunuyor ki bu zat hakkında el-Münzerî:
"Onun hadisiyle ıhticac olunmaz" demiştir. İbn
Hacer, Bulûğu'l-Meram'da onun
hadisinin hasen
olduğunu, ancak vasi
ve irsalinde ihtilaf bulunduğunu belirtmiştir.
Böylece had cezasında
kullanılacak değneğin bir parmak kalınlığında ve bir zira' uzunluğunda olması
halinde vasat bir değnek olabileceği belirtilmiştir.[402]
1- Had
cezasında kullanılacak değneğin bir parmak ka mlığmda, esnek ve budaksız olması
gerekir.
2- Değnek
fazla acı vermeyecek şekilde vurulur. Hiç acı vermeyecek şekilde ise kullanılmaz.
3-
Cezalandırılan kişinin başına, yüzüne, cinsel organjma vurulmaz.
4- Bedenin
diğer kısımlarına dağıtılarak uygulanır.
5- Çok zayıf
ve hasta olan, bir deri bir kemik kalan suçluya ise yüz sjap biraraya
getirilerek bir defada vurulur ve böylece had ce'zası uygulanmış olur.
6- İmam
Malik yüz sapın biraraya getirilerek vurulmasıyla had cezası uygulanmış olmaz
demiştir.[403]
Mahrem, bilindiği gibi
hısımlarından nikahı kendisine haram olan kimse demektir. Mesela kızkardeşi,
halası, teyzesi, anası, anneannesi, babaannesi bu cümledendir. Bunlarla
evlenmek kesin haram kılınmıştır. Buna rağmen ahlaksızın biri sözü edilen
hısımlarından biriyle evlenir veya onunla cinsel temasta bulunursa had veya
recim gerekir mi?
Lût kavminin erkekleri
kendi cinsleriyle cinsi ilişki kurdukları gibi, bir kimse homoseksüel olur da
böyle bir ilişkide bulunursa, onun hakkında nasıl bir ceza uygulanır? Şüphesiz
bir kavim bu yüzden yeryüzünden silinip yok edilmiştir.
Hayvana yaklaşıp
ilişkide bulunan kimse ise önce insani vasfını kaybetmiş olur. Sonra da kendini
islam cemaatinden tecrid etme bedbahtlığına uğrar.[404]
Bera b._Azib'den
(r.a.) yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir;
fayımla karşılaştım,
elinde bir bayrak bulunuyordu. Ona:
- "Nereye gitmek
istiyorsun?" dîye sordum.
- "Babasından
sonra onun karısıyla evlenen bir adam var, Rasulüllah (s.a.v.) efendimiz beni,
onun boynunu vurup malını almam için ona gönderdi" diye cevap verdi. [405]
İkrime'den, o da İbn
Abbas'dan (r.a.) rivayet etmiştir. îbn Abbas, Rasulüllah'm (s.a.v.) şöyle
buyurduğunu haber vermiştir:
"Lût kavminin
ameli gibi bir amelde bulunan kimseyi bulursanız hem faili, hem de mef ûlü bini
öldürün." [406]
Said b. Cübeyr ve
Mücahid'in İbn Abbas'dan (r.a.) yaptıkları rivayete göre, Lûtiyye üzerinde
yakalanan bekar erkek recmedilir. [407]
Amr b. EbiAmr'den, o
da îkrime'den, o da îbn Abbas'dan (r.a.) rivayet etmiştir. Peygamber efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Hayvana yaklaşıp
münasebette bulunan kimseyi de, o hayvanı da öldürün." [408]
Tirmizi ve Ebu
Davud'un Asım'dan, onun da Ebu Ruzeyn'den, onun da İbn Abbas'dan (r.a.)
yaptıkları rivayete göre, îbn Abbas şöyle demiştir: "Hayvana yaklaşıp
münasebette bulunan kimseye had gerekmez." [409]
a)
Hanefîlere göre, zina suçu sübut bulduğu
takdirde had veya recim uygulanır. Ancak
zinanın Önden, yani
üreme organından yapılması ve bir
de zina edenin mükellef yaşta olması şarttır. O bakımdan deli, bunak ve çocuğun
zinası had ve recmi gerektirmez. Ta'zir anlamında başka cezalar uygulanabilir.
Bunun gibi hayvana
yaklaşıp münasebette bulunan kimseye de had uygulanmaz. Ta'zir cezası verilir.
Zira bu gerçek anlamda zina sayılmaz. Aynı zamanda üreme organından değil de
dübüründen yaklaşıp münasebette bulunan kimseye had cezası gerekmez, ta'zir gerekir.
Nikahı kendisine haram
olan hısmıyla cinsel temasta bulunan kimseye -ister bunun haram olduğunu
bilsin, ister bilmesin-' had gerekmez. Ta'zir gerekir. Bu İmam Ebu Hanife'ye
göredir. İmameyn'e ve diğer üç mezhebe göre, bunun haram olduğunu bildiği halde
yapmışsa had gerekir. Yina İmameyn'e göre, Lût kavminin fiili gibi fiilde
bulunan kimse hakkında da had uygulanır,. [410]
b) Şafiilere göre, erkek ve kadının dübürü, kadının üreme organı
gibidir. Buna Lût kavminin fiili benzeri fiil denir ve haddi gerektirir.
Mezhebin en açık içtihadı budur.
Ölüyle ve bir de
hayvanla temasta bulunmak haddi gerektirmez, sadece ta'ziri gerektirir.
Mezhebin en açık görüşü budur. [411]
Kendi mahremiyle
cinsel temasta bulunan kimseye had gerekir.
c)
Hanbelilere göre, üreme organından cinsel temasta bulunmaktan dolayı had
gerektiği gibi, dübürden yaklaşıp münasebette bulunan, yani Lût kavminin fiili
gibi fiilde bulunana da had gerekir. Çünkü bu fiil de fahişelik kapsamına
girmektedir.
Ölü kadına yaklaşıp
münasebette bulunan kimseye had değil ta'zir gerekir. Zira bu iştiha
duyulmayacak bir temastır.
Kendi mahremiyle
evlenen kimsenin nikahı hükümsüzdür. Bunda icma' vardır. O halde mahremiyle
cinsel temasta bulunana had gerekir. İlim adamlarının çoğu bu görüş ve
ictihaddadır. Ebu Hanife ile Sevrî'ye göre had gerekmez, ta'zîr gerekir.
Hattâ Lût kavminin
fiili gibi fiilde bulunanın öldürülmesi gerekir diye bir hüküm de bu mezhepte
yer almaktadır. Ancak bu meselede iki rivayetten biri böyledir. Diğer rivayette
ise had gerekir.
Hayvana yaklaşıp
temasta bulunan kimseye ta'zir cezası verilir ve edeplenmesi üzerinde durularak
bu gibi kabih fiilden kaçınması sağlanır. İmam Malik, İmam Sevrî ve rey
taraftarlarının da ictihad ve görüşleri böyledir. el-Hasan'a göre böylesi
hakkında zina haddi uygulanır. Ebu Seleme b. Abdirrahman'a göre hem adam, hem
de o hayvan öldürülür. [412]
Tirmizi bu hadisi
hasenlemiştir. Ebu Davud ise aynı hadisi şu lafızla tahric etmiştir: "Ben
bir ara kaybolan develerimi bulmak için dönüp dolaşırken ellerinde bir bayrak
bulunan bir grup süvari ile karşılaştım. Araplar benim Peygamber efendimiz
(s.a.v,) nezdindeki yerimi bildikleri için ilgi gösterip etrafımda dönüp saygı
gösterdiler. Derken bir kubbe (mahfe olabilir) getirdiler ve içinden bir adam
çıkardılar da onun boynunu vurdular. Öldürdükleri adamı ve bunun sebebini sorduğumda,
onun babasının karısıyla evlenip gelin damat olduklarını bildirdiler."
Bu hadisin birçok
isnadı bulunuyor. Her isnadda olay az değişik lafızla anlatılıyor. Ama çoğunun
ricali rical-i sahihtir.
Böylece hadis bütün
isnadlarıyla, şeriatın kesin olarak haram kılıp
yasakladığı şeyi işleyen kimsenin İmam (hükümdar, devlet başkanı) tarafından öldürülmesinin
caiz olduğuna delalet etmektedir. Nitekim ölen babasının karisıyla evlenen kimsenin
de durumu, şeriatın kesinlikle haram kıldığı bir fiili işlemesinden
kaynaklanmaktadır. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de: "Babalarınızın nikahlayıp
evlendikleri kadınlarla evlenmeyin" buyurulmaktadır. Aynı zamanda şeriatın
kesin haram kıldığı bir fiili kendine mubah sayıp işleyen kimse küfrü tercih
etmiş olur. Böylesine murtedd denir ve murteddin öldürülmesi vaciptir.
945 nolu Ikrime
tarikiyle rivayet edilen hadisi aynı zamanda Hakim ve Beyhaki tahric
etmişlerdir. Hafız îbn Hacer bu hadisin ricalinin sika olduğunu belirtmiştir.
Tirmizi, "bu
hadis ancak İbn Abbas'm (r.a.) Peygamber efendimizden (s.a.v.) rivayetiyle
bilinmektedir." Muhammed b. îshak îse buna yakın bir hadisi Amr b. Ebi
Amr'den şu lafızla rivayet etmiştir: "Lût kavminin ameli gibi amelde
bulunan kimse melundur..." Bu rivayette faili ve mefulü bihi öldürün kaydı
yoktur.
Nesai ise bu hadisi
münker görmüştür. Bu babda İbn Mace ve Ha-kim'in Ebu Hüreyre'den (r.a.) rivayet
ettikleri hadisin sonunda ise şu cümle yer almaktadır: "Evli olsun bekar
olsun fail ile mefulü bihi öldürün." Ancak yapılan ciddi tesbitlere göre
bu hadisin isnadı zayıftır. Nitekim İbn Tallâ' kendi Ahkam'ında:
"Rasulüllah efendimizin (s.a.v.) livattan dolayı kimseyi recmettiği veya
böyle bir hüküm verdiği sabit olmamıştır" demiştir. Hafız îbn Hacer de
Ebu Hüreyre hadisi sahih değildir diyerek bu husustaki tesbitini belirtmiştir. [413]
Hafız Bezzar ise Asım
b. Ömer el-Önıerî tarikiyle bu anlamda bir hadis rivayet etmiştir ki, ilim
adamlarının tesbitine göre hadis metruktür. Diğer yandan îbn Mace de Asım
tarikiyle tahric ettiği bir hadiste: "Üstte olanı da altta olanı da
recmediniz" denilmektedir. Bu da diğeri gibi metruktür.
Beyhaki'nin Ebu
Musa'dan yaptığı rivayete göre, Peygamber efendimiz (s.a.v.) bu konuda şöyle
buyurmuştur: "Erkek erkeğe yaklaşıp münasebette bulunursa ikisi de
zanidir. Kadın kadına yaklaşıp sevicilikte bulunursa ikisi de zaniyedir."
Ancak bu hadisin
isnadında Muhammed b. Abdirrahman bulunuyor ki, îbn Hatim onun yalancı
olduğunu belirtmiştir. el-Ezdî de onun yalancı olduğuna dikkat çekmiş, Zehebi
"O müttehemdir ve onda cehalet vardır" demiştir. [414]
Beyhaki'nin Hz.
Ali'den (r.a.) yaptığı tahricde, Hz. Ali bir lûtiyi recmetmiştir. İmam Şafii de
biz bu rivayet ve uygulamayı delil olarak seçiyoruz demiştir.
Bu babda birkaç
rivayet daha bulunuyor ki bir kısmında lûti öldürülür, bir kısmında önce
recmedilir, sonra yakılır gibi ifadeler yer almaktadır. İbn Abbas'dan ise bu
konuda sorulunca şu cevabı verdiğini keza Beyhaki nakletmiştir: "En yüksek
binanın damına çıkartılıp oradan aşağı atılır ve sonra da taşlanır."
Bu rivayetlerin
tamamım dikkate alan Şa'bî, Zühri, îmam Malik, îmam Ahmed ve İshak "Lûti
recmedilir" demişlerdir. Tirmizi ise bu anlamdaki hükmü imam Malik, İmam
Şafii, İmam Ahmed ve îshak'tan ri-, vayet etmiştir. İmam Nahai "eğer
zaniyi iki defa recmetmek doğru olsaydı lûti iki defa recmedilirdi"
demiştir, el-Münzeri ise diyor ki; "Ebu Bekir, Ali, Abdullah b. Zübeyr ve
Hişam b. Abdilmelik lûtiyi ateşe atıp yakmışlardır." Said b. Müseyyeb,
Ata' b. Ebi Rebah, el-Hasan, Katade, Nahai, Sevri, Evzai, Ebu Talib, îmam
Yahya'ya göre, lûti hakkında, . zani hakkında uygulanan had uygulanır: Bekar
ise yüz değnek vurulur; evli ise recmedilir.
947 nolu Amr hadisini
Nesai ve İbn Mace tahric etmiştir. Tirmizi de, biz bu hadisi ancak bu tarikle
biliyoruz, demiştir.
Diğer yandan Tirmizi
ve Ebu Davud Asım hadisini rivayet etmişlerdir ki, Asım onu Ebu Rüzeyn'den, o
da îbn Abbas'dan (r.a.) rivayet etmiştir: "Hayvana yaklaşıp münasebette
bulunana had uygulanmaz."
Tirmizi bu hadisin bu
konuda en sahih olduğunu belirtmiştir. İmam Ahmed ve îshak da amel buna göredir
diyerek bunu istidlale sa-lih görmüşlerdir.
Bu babda îbn Mace
kendi süneninde İbrahim b. İsmail'den o da Davud b. Husayn'den, o da
İkrime'den, o da İbn Abbas'dan (r.a.) rivayet ettiklerine göre, Rasulüllah
efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Kim mahremiyle
cinsel temasta bulunursa öldürün. Kim de hayvana yaklaşıp münasebette
bulunursa onu da, o hayvanı da öldürün." [415]
Bu babda birkaç hadis
daha bulunuyor ki, Şevkani onları Neylü'l-Evtar'da zikretmiştir, biğer yandan
îbn Dakiyk el-Iyd de hadislerin ışığında müctehid ve ilim adamlarının istidlal
ve yorumlarına geniş yer vermiş bulunuyor. [416]
1- Had
cezası ancak üreme organına yaklaşıp münasebette bulunan mükellef kimseye gerekir.
Deli, bunak ye çocuk mükellef sayılmazlar,
2- Lût
kavminin fiili gibi fiilde bulunan kimseye de had gerekmez, ta'zir cezası
gerekir. Zira bu gerçek anlamda zina sayılmaz.
3- Hayvana
yaklaşıp temasta bulunan kimse hakkında had cezası uygulanmaz. Ta'zir cezası
gerekir. Çünkü bu da zina kapsamının dışında kalmaktadır. Bu üç
maddelik hüküm daha çok Hanefîlerin görüş ve içtihadıdır.
4- îmam Ebu Yusuf ile
îmam Muhammed'e göre, lutilik yapan kimse hakkında had uygulanır.
5-Nikahı
kendisine haram olan kadınla evlenip münasebette bulunan kimseye had gerekmez.
Bu îmam Ebu Hanife'ye göredir. Ona göre ta'zir cezası gerekir. îmameyn'e ve
diğer üç mezhebe göre, bunun kesin haram olduğunu bildiği halde yapmışsa had
cezası, bilmediği için yapmışsa ta'zir cezası gerekir.
6- îmam Şafii ve îmam Ahmed'e göre, kadına veya
erkeğe dübüründen yaklaşıp münasebette bulunan kimseye had gerekir. Zira ister
üreme organından, isterse dübüründen yaklaşma olsun her ikisi de zina kapsamına
girer.
7- Ölmüş bir
kadınla cinsel temasta bulunan kimseye ta'zir cezası verilir, hakkında had
uygulanmaz. Zira bu tam anlamıyla zina sayılmaz.
8- Kendi mahremiyle evlenen kimsenin nikahı batıldır.
Bunda icma1 vardır.
9-
"Hayvana yaklaşıp münasebette bulunan kimseyi de, o hayvanı da
öldürün" mealindeki hadisle istidlal ve ihticac edilmemiştir. Yani dört
mezhep imamı bununla değil "hayvana yaklaşıp münasebette bulunan kimseye
had gerekmez" mealindeki İbn Abbas rivayetiyle istidlal etmişlerdir.
10- Kendi
mahremiyle cinsel temasta bulunan, onunla evlenen kimseye had gerekir hükmü
ağırlık kazanmıştır.[417]
Hırs zlık islam
hukukunda "sirkat", "hadd-i sirkat", "kat-i
sirkat" gibi başlıklar altuıda yer alır. Başkasına ait bir malı, korunduğu
yerden sahibinin haberi ve izni olmadan almak bir tecavüzdür. Buna uzanan eli
-şartlar gerçekleştiği takdirde- kesmek gerekir. Zira müeyyidenin ağırlığı, cezanın
caydırıcılığı topluma huzur ve güven getirir. Kötü niyetlileri, mütecavizleri,
asalakları durdurur. Ancak her hırsızlık el kesmeyi gerektirmez, bazısında
ta'zir cezası uygulanır.
İslam ülkelerinde
islam hukukunun kusursuz uygulandığı zamanlarda diğer suçlarda muazzam bir
azalma göze çarptığı gibi hırsızlık suçunun da asgariye düştüğünü görüyoruz.
Böylece ağır bir müeyyidenin bir iki kişi hakkında uygulanmasıyla tam bir
caydırıcılık hakim olmakta ve azgınları, mütecavizleri durdurmaktadır.
Mesela 1964 yılında
hac ibadetini yerine getirirken Mekke'de eli kesik bir kişiye rastladık.
Geceleyin bir kasayı güçlü bir hamalla beraber sırtlayıp götürdükleri tesbit
edilmiş ve ikisinin suçu sübut bulunca elleri kesilmiş. Eli kesik zat sarraflık
yapıyordu ve hayatından son derece memnundu. Suudi ülkesinde başka eli kesik
bulunup bulunmadığını sorduğumuzda, "Hayır, sadece ben ve bir de sözünü
ettiğim hammal varız" diye cevap verdi.[418]
Ibri Ömer'den (r.a.)
yapılan rivayete göre: "Peygamber
(s.a.v.) efendimiz değeri üç dirhem olan bir kalkandan dolayı el kesti." [419]
Ht. Aişe'den (r.a.)
yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"Rasulüllah
efendimiz (s.a.v.) dinarın dörtte birinden veya daha fazla nisbetinden dolayı
hırsızın elini keserdi."[420]
Diğer bir rivayette şu
lafız kullanılmıştır: "Hırsızın eli dinarırV dörtte birinden dolayı
kesilir." Başka bir rivayette; "El ancak dinarır dörtte bir veya daha
fazla nisbetinden dolayı kesilir." Bir diğer rivay ette ise: "Dinarın
dörtte birinden dolayı el kesin, ondan aşağı nisbetter dolayı kesmeyin."
O gün için dinarın
dörtte biri üç dirheme tekabül etmekte idi v< böylece bir dinar oniki
dirheme karşılık oluyordu.
Onun için Hz. Aişe
(r.a.) şöyle demiştir:
- "Kalkan
bahasının altında kalan bir nisbetten dolayı el kesil-mez." Bunun üzerine
O'na soruldu:
- "Kalkanın
bahası nedir?"
- "Dinarın dörtte
biridir" diye cevap verdi. [421]
A'meş'den, o da Ebu
Salih'den, o da Ebu Hüreyre'den (r.a.) rivayet etmiştir. Rasulüllah (s.a.v.)
efendimiz şöyle buyurdu: "Allah lanet et sin hırsıza, yumurta çalar eli
kesilir; urgan çalar eli kesilir."
Ravi A'meş diyor ki:
"Onlar o gün "beyza"dan demir miğfe kasdederlerdi. Çünkü bu
kelime hem yumurta, hem de miğfer manâsına gelmektedir. Urgandan ise birkaç
dirhem değerin-d olanı kasdetmişlerdir." [422]
a) Hanefilere
göre, sirkat (hırsızlık) sözlükte, bir şeyi -ister mal, ister başkası olsun-
sahibinin izni olmaksızın gizlice almaktır. Şeriatte ise, sirkat iki kısma
ayrılır: Zararı sadece mal sahibine ait olan ve bir de hem mal sahibine, hem de
kamuya ait olan hırsızlık... Birincisine küçük hırsızlık, ikincisine büyük
hırsızlık denir.
Hırsızlığın had
cezasını gerektirmesi için, hırsızlık yapanın mükellef olması, malı korunduğu
yerden gizlice alması ve aldığı malın en az on dirhem, yani yedi miskal
ağırlığında ve madrub bulunması gerekir. Gümüş para kullanılmayan yerlerde ise,
on dirheme tekabül eden nakit para söz konusudur.
O bakımdan madrup
basılmamış gümüş on dirhem ağırlığında çalınsa veya çalman bir mal on dirhem
basılı gümüşe tekabül etmiyorsa bundan dolayı had cezası gerekmez, ta'zir
cezası uygulanır.
Aynı zamanda çalman
malda hırsızın hiçbir mülkü ve mülk şüphesi bulunmamalıdır. Bunun için hırsız
dilsiz veya a'ma (iki gözden arızalı) olursa had cezası uygulanmaz. Çünkü
dilsizin o malı şüphe ile aldığı» a'manm da bilmeden aldığı ihtimali vardır.
Aynı zamanda hırsızın mükellef olması şarttır. Deli, çocuk, bunak mükellef
sayılmadıkları için hırsızlıktan dolayı had cezası haklarında uygulanmaz.
Bunun gibi gizlice
alman mal, korunması gereken yerin dışından alınmışsa, bundan dolayı sadece
ta'zir cezası'gerekir. Zira bu durumda mal sahibi hırsıza imkan ve cesaret
vermiş sayılır.
Hırsızlık suçu ya
kişinin ikrarıyla veyahut iki erkeğin şehadetiyle sübut bulur. Şehadet üzerine
şehadetle sübut bulmaz.
Hırsızlık yapan
mükellef ister hür, ister köle olsun fark etmez aynı had cezası haklarında
uygulanır. Bu ceza da sağ elin bilekten kesilmesiyle gerçekleşir. [423]
b) Şafiilere
göre, çalman maldan dolayı haddin uygulanması için dört şart gerekir:
Birincisi, çalınan şeyin dinarın dörtte biri nisbetinde halis altın olması
veyahut o kıymette bulunması; ikincisi, çalman malın başkasının mülkü olması;
üçüncüsü, çalman malda şüphe bulunmaması, mesela ana babasına, evladına ait
olma şüphesini taşımaması; dördüncüsü, korunması gereken yerden alınıp
çalınması...
Aynı zamanda hırsızlık
yapanın mükellef olması söz konusudur. O sakımdan çocuğun, delinin eli
kesilmez. Tehdit edilip zorla hırsızlık yaptırılan şahsın da eli kesilmez.
Müslim ve zimmî bu
hususta cezada eşittirler. Yani zimmînin malını çalmaktan dolayı müslimin,
müslimin malını çalmaktan dolayı zimminin eli kesilir.
Hırsızlık davası
hakime intikal ettiği takdirde suçun sübutu şu üç şeyden biriyle olur:
a) Hırsızın
ikrarı,
b) iki erkek
şahidin veya bir erkek iki kadının şehadeti,
c) Mal
sahibinin davacı olması.
Ancak suç zanlısı suçu
ikrar ettikten sonra rücu1 ederse kabul efi-lir. Hattâ hakim ona ikrardan rücu1
edip etmeyeceğini sorabilir. Ha&imin huzuruna çıkmadan adamın şurada burada
hırsızlık yaptığını ikrar etmesi yeterli sayılmaz ve o yüzden eli kesilmez.
Hakimin huzuruna çıkartılır, orada da ikrar ederse hüküm kesinleşir.
Bu arada şahitlerin
gerek çalman mal, gerek çalındığı yer ve vakit hakkındaki ifadeleri arasında
tam bir uyum bulunması şarttır. Aksi halde suç sabit olmaz.
Hırsızın, suç sübut
bulunca çaldığı şeyi geri vermesi gerekir. Mal telef olmuşsa ona zâmin olur ve
eli kesilir. İkinci defa hırsızlık suçu sabit olursa sol ayağı bileğinden
kesilir. Üçüncü defa sol eli bileğinden kesilir. Dördüncü defa sağ ayağı
bileğinden kesilir. Ondan sonra hırsızlığa devam ederse ta'zir cezası
uygulanır.
Birkaç defa hırsızlık
eder, sonra bütün hırsızlıkları mahkemede sübut bulursa hepsine karşılık sadece
sağ elinin bilekten kesilmesi yeterli
olur. [424]
c)
Hanbelilere göre, de sirkat (hırsızlık) haddi (cezası) kitap,
s|ünnet ve icma1 ile sabit olmuştur.
Bu mezhebe göre,
hırsızın elinin kesilebilmesi için yedi şartın oluşması gerekir:
1- Hırsızlık
olayının vuku' bulması, malın gizlice alınması.
2- Çalman
malın nisab miktarına ulaşması ki bu dinarın dörtte biridir.
3- Çalman
şeyin mal olması, alınır-satûır türden bulunması.
4- Korunduğu
yerden çalınıp çıkarılması.
5- Hırsızın
mükellef olması.
6-
Hırsızlığın sübut bulması.
7- Mal
sahibinin davacı olması.
Suç sübut bulunca
hırsızın önce sağ eli bileğinden kesilir. İkinci defa sol ayağı bileğinden
kesilir. Üçüncü defa sol eli, dördüncü defa sağ ayağı kesilir. Ondan sonra
hırsızlığa devam ederse ta'zir ve hapis cezası uygulanır. [425]
Hz. Ali, el-Hasan,
Şa'bi, Nahai, Zühri, Hammad, Sevri ve rey taraftarlarına göre hırsızın
mükerrer hırsızlığından dolayı sadece sağ ile sol ayağı kesilir. Ondan sonra
hırsızlığa devam ederse artık eli ve ayağı kesilmez, ta'zir ve hapis cezası
uygulanır. [426]
Hırsızlık haddi
(cezası) hususunda hür erkek, hür kadın, köle ve cariye arasında fark yoktur,
hepsi hakkında aynı ceza uygulanır.
Hırsız çaldığı malı
hakimin huzuruna^ çıkarılmadan satın alır veya İmal sahibi o malı ona hibe
ederse, suç sakıt olur, ceza uygulanmaz. Ama mahkemede suç sübut bulunca artık
satın almanın veya hibe et-[menin hükme te'sir etmeyeceği kesindir.
Çalman mal telef
olmamışsa aynen sahibine iade edilir. Telef edilmişse, o takdirde hırsız ister
zengin, isterse fakir olsun onun kıymetini I ödemesi gerekir.
Alkollü madde, domuz
eti, ölmüş hayvan eti, çalgı aleti gibi haram bir şeyin çalınmasından dolayı
had cezası gerekmez, yani hırsızın eli kesilmez. Ona ta'zir cezası uygulanır.
îmam Şafii'ye göre
çaldığı çalgı aletlerinin kıymeti nisap miktarım bulursa hırsızın eli kesilir.
Babanın ve annenin
kendi evladının malını, kölenin de kendi efendisinin malım çalmalarından
dolayı elleri kesilmez. Dört mezhebin de içtihadı bu anlamdadır.
Hırsızlık suçu ancak
iki şeyden biriyle sübut bulur:
a) Hırsızın
iki defa ikrar ve itirafıyla,
b) İki adil
şahidin şehadetiyle... Şüphesiz iki şahidin de erkek olması şarttır.
Birkaç kişi ortaklaşa
hırsızlık yaparlar da çaldıkları malın kıymeti üç dirhemi bulursa hepsinin eli
kesilir. İmam Malik ile İmam Ebu Sevr'in de içtihadı böyledir. îmam Sevri'ye,
İmam Ebu Hanife ile İmam Şafii'ye göre, çaldıkları maldan her birine üç dirhem
kıymetini taşıyacak nisbette isabet ederse, hepsinin eli kesilir. Aksi halde
elleri kesilmez; ta'zir cezası uygulanır.
Hırsız suçunu itiraf
bile etse veyahut iki adil şahit onun hırsızlık yaptığına şehadet bile etse,
mal sahibi gelip davacı olmadıkça eli kesilmez. İmam Ebu Hanife ile İmam
Şafii'nin de kavli budur. İmam Malik, mal sahibi davacı olmasa bile hırsızın
eli kesilir demiştir. [427]
d) İmam
Malik'e göre, çalman malm kıymeti üç dirhemi bulduğu takdirde el kesilir.
Çünkü gerek Rasulüllah (s.a.v.), gerekse Hz. Osman zamanında uygulama böyle
olmuştur.
Adam hırsızlık yapar
ve mal sahibi onu affettikten sonra başka bir adam o hırsızı hakimin huzuruna
çıkartırsa hırsızın eli kesilir mi? İmam Malik, sahibi onu affetse bile,
mahkemeye intikal edince hakim onu affedemez demiştir.
Hakim şahitler
hakkında araştırma yaparken hırsızı gözaltında tutar. Ancak bu durumda onu
kefaletle salıvermesi için baş vuranlar olursa kefalet kabul olunmaz. Zira
hudûd ve kısasta kefalet geçerli değildir. [428]
Şahitler şehadette
bulunduktan sonra cinnet getirir veya ölürlerse, hakim yine de hırsızın elini
keser. Çünkü| şahitlik gerçekleşmiş ve suç sübut bulmuştur.[429]
956 nolu îbn Ömer
hadisi sahih olup istidlale saühtir. Rasulüllah (s.a.v.) efendimiz zamanında üç
dirhem, dinarın dörtte birine tekabül etmekteydi. O bakımdan çalman malm
kıymeti ister üç dirhem, isterse dinarın dörtte biri nisbetinde olsun el
kesmeyi gerektirirdi. Bugün için ikisi arasında bazı farklar meydana gelmiş
olsa bile dinarın dörtte birini taban sayabileceğimiz gibi üç dirhemi de taban
sayabiliriz.
Üç türlü dirhem
vardır:
a) Gümüş
dirhem,
b) Eşya
dirhemi,
c) Dirhem-i
bağlı.
Gümüş dirhem 2,976
gram eder. Eşya dirhemi 3,171 gram eder, bağlî dirhem ise 3,776 gram eder.
Burada ise gümüş dirhemi söz konusudur. [430]
Çalman madrup altın ve
gümüş değil de başka bir mal ise, altına göre mi, gümüşe göre mi kıymeti takdir
edilir? Bu hususta müctehidlerin görüşü farklıdır: İmam Malik'e göre dirhem
esas alınır. İmam Şafii'ye göre altın esas alınır.
îmam Ebu Hanife ve
arkadaşları, diğer Irak fakihleri ise el kesmeyi gerektiren nisap 10 dirhemdir
diye ictihadda bulunmuşlardır. Bundan az olduğu takdirde el kesilmez, ta'zir
cezası gerekir. Bunlar ise yukarıdaki hadislere değil, Beyhaki ve Tahavi'nin
tahric ettikleri İbn Abbas hadisiyle istidlal etmişlerdir. Adı geçen şöyle
demiştir: "Rasulüllah efendimiz (s.a.v.) zamanında bir kalkanın kıymeti on
dirhem idi." [431]
Ayrıca Tahavi bu
mesele hakkında, yani bir kalkanın on dirhem kıymetinde olduğuna dair yedi
kadar rivayet nakletmiş bulunuyor. Onlardan bir rivayette değeri bir dinar
veya on dirhem olan bir kovadan dolayı el kesilirdi şeklindedir. [432]
Bu anlamda bir
rivayeti de Nesai tahric etmiş bulunuyor. [433] ]hn
Davud ve Beyhaki de Rasulüllah (s.a.v.) zamanında bir kalkanın ivmetinin on dirhem
olduğunu tahric etmişlerdir. O bakımdan bu rivayetlerle amel etmek daha
uygundur.
957 nolu Aişe hadisi
de sahihtir. Diğer onu takıp eden rivayetler le öyle...
959 nolu A'meş hadisi
de sahih kabul edilmiştir.
Görüldüğü üzere
konuyla ilgili hadislerin önemli bir kısmı sahih )lmakla beraber el kesmeyi
gerekli kılan hırsızlık nisbeti üzerinde farklı ifadeler bulunuyor: Dinarın
dörtte biri, üç dirhem, on dirhem, bir :alkan kıymeti, bir kova kıymeti, bir
miğfer kıymeti ve birkaç dirhem...
Farklı nisapları arasıni
te'lif çok zor görünüyor. İbn Ömer hadi-siyle Hz. Aişe (r.a.) i. miisi
birbirini kuvvetlendirmektedir. İbn Abbas (r.a.) hadisiyle Nesai'nm tahrici,
Amr b. Şuayb hadisi ve Ata1 hadisi bir-)irini desteklemekte nisabın on dirhem
olduğunu açıklamaktadır.
Bu yüzden müctehid
imamlar da bu meselede j;örüş ve ictihad birliği sağlayamamışlardır. Ebu
Hanife, arkadaşları ve Irak fakihleri on idirhemle ilgili rivayetleri daha
ihtiyatlı bulup onlarla istidlal ederken diğer müctehidler üç dirhem
rivayetiyle istidlal etmişlerdir.[434]
1- Sirkat
(hırsızlık) haddi veya ondan dolayı el kesme cezası kitap, sünnet ve icma' ile
sabit olmuştur. İnkarı küfür, terki büyük günahtır.
2- Müeyyidenin
ağırlığı mal ve can emniyetini
sağlamaya yöneliktir.
3- Hırsızlık
yapan kişinin mükellef olması halinde ceza uygulanır.
4- Mükellef
olmayan deli ve çocuğun hırsızlık yapması sebebiyle elleri kesilmez,
5- Çalman
malın korunduğu yerden gizlice alınması şarttır. Aksi halde el kesme cezası
değil ta'zir cezası uygulanır..
6- Mâl
sahibinin izni ve müsaadesi alınmaksızın korunduğu yerden alınıp dışarı
çıkarılması söz konusudur.
7- Şüpheli
bir mal olmaması gerekir. Babasının veya evladının veya kendisine kalan miras
malı olduğunu sanarak malı korunduğu yerden çalan kimsenin eli kesilmez.
8- Sirkat
(harsızlık) nisabı kimine göre üç dirhem, kimine göre on dirhemdir. Yani taban
olarak bu iki rakam söz konusudur. Daha aşağı bir nisbetten dolayı el kesme
değil, ta'zir cezası uygulanır.
9- Hırsızlık
suçunun sübutu için ya şahsın ikrarı veyahut iki er-
kek şahidin şehadeti
gereklidir. Ayrıca mal sahibinin davacı olması söz konusudur. Şafii'nin bir
kavline göre, bir erkek iki kadının şehadetiyle sübut bulabilir.
10- Hırsız
dilsiz veya a'ma ise eli kesilmez. Zira dilsizin şüpheyle aldığı, a'manın da
bilmeden ona el uzattığı şüphe ve ihtimali vardır.
11-
Alım-satımı, yiyilip içilmesi haram olan bir şeyi çalan kimsenin eli kesilmez.
Müctehidlerin çoğunun içtihadı bu anlamdadır.
12- Suç sübut bulunca çalınan mal geri alınıp sahibine
verilir. Zayi1 edilmesi tazmin edilir.
13- Hırsızın
elinin kesilebilmesi için mal sahibinin davacı olması gereklidir. İmam Malik bu
görüşte değildir.
14- Hırsızın halk arasında hırsızlık yaptığını
ikrar etmesi, ceza için yeterli değildir. Mutlaka hakimin huzuruna çıkarılması
gereklidir. Çünkü hüküm vermeye ve uygulamayı yürütmeye o yetkilidir.
15-
Hırsızlık yaptığını hakimin huzurunda ikrar edince, hakim bu ikrarından rücu'
edip etr> ^yeceğini sorabilir.
16- İkrardan soow. rücu' ederse suç sübut bulmamış
sayılır ve adam serb.ee I bırakılır.
17-
Müctehidlerin önemli kısmına göre, birinci hırsızlıkta sağ eli, ikinci hırsızlıkta sol ayağı, üçüncü hırsızlıkta sol
eli, dördüncü hırsızlıkta sağ
ayağı bileğinden kesilir.
18- El ve
ayaklar kesildikten sonra yine hırsızlığa devam ederse, ta'zir ve hapis cezası
verilir.
19- Hz. Ali,
el-fîasan, Şa'bi, Nahai ve Sevri gibi ilim adamlarına göre hırsızın sadece bir
eli ve bir ayağı kesilir. Üçüncü, dördüncü defa hırsızlık ederse ta'zir cezası
uygulanır.
20- Hırsızlık
cezası hakkında hür ve köle eşit işlem görür. Kadm-erkek arasında da fark
yoktur.
21- Çaldığı
malı, mahkemeye götürülmeden hırsız satın alır veya mal sahibi ona hibe ederse
suç sakıt olur.
22-
Mahkemeye intikal edip hakim huzuruna çıktıktan sonra çaldığı malı satın
almasıyla veya mal sahibinin hibe etmesiyle suç sakıt olmaz.
23- Baba
veya annenin kendi evladının malını, evladın da kendi ana ve babasının malını
çalması cezayı gerektirmez.
24- Mal
sahibi adamı affettikten sonra başka biri onu hakimin huzuruna çıkartırsa,
İmam Malik'e göre suç sakıt olmaz ve el kesme cezası uygulanır.
25- Şahitler
şehadette bulunduktan sonra ölür veya cinnet getirirlerse, hakim suçu sabit
görüp el kesme cezasını uygular.
26-
Hırsızlıkta şahitlik üzerine şahitlik yoktur.[435]
Bilindiği gibi, yemiş,
başta incir, hurma olmak üzere meyva cinsine delalet eden bir isimdir. Cumar
ise, hurma ağaçlarının tepesinde >luşan ak ve lezîz, tadı süte yakın bir
maddedir. [436]
Hırsızlığın haddi
gerektirmesi için şartlardan biri de nisab mik-,arı bir malı sahibinin izni
olmaksızın gizlice korunduğu yerden alıp götürmektir. Bağ ve bahçelerde, ev
avlulanndaki meyva ağaçlarından sahibinin izni ve haberi olmaksızın meyva
koparıp götürmekten dolayı il kesme cezası gerekir mi? Bu hususta az farklı
rivayetler, görüş ve ssbitler bulunuyor.[437]
Rafi' b. Hadîc'den
(r.a.) yapılan rivayete göre, adı geçen, Ra-sulüllah (s.a.v.) efendimizin şöyle
buyurduğunu duyduğunu haber vermiştir: "Yemişte ve cumarda el kesme
yoktur." [438]
Amr'b. Şuayb'den
(r.a.) rivayet edilmiş, o da babasından ve dedesinden rivayet etmiştir. Adı
geçen şöyle demiştir: "Rasulüllah (s.a.v.) efendimizden ağacı asılı bulunan
meyvadan soruldu. Efendimiz şu cevabı verdi: 'İhtiyaç sahibi olup ondan bir şey
koparıp koltuğunun altına alıp götürmeksizin- ağzına koyup yiyen kimseye bir
şey gerekmez. Kim oradan (meyvalıktan) bir şey alıp dışarı çıkarsa onun iki
mislini ödemesi gerekir ve bir de ceza... Kim de meyvanın harman yapıldığı,
toplanıp ayıklandığı yer-
-Ebu den bir şey çalar
da onun kıymeti kalkan kıymetine ulaşırsa, onun elini kesmek gerekir." [439]
Diğer bir rivayette
ise, ravi şöyle demiştir: "Müzeyne kabilesinden bir adamın Rasulüllah
(s.a.v.) efendimizden meyvanın toplanıp harman yapıldığı (otlağa benzer) yerden
çalınmasından dolayı (ne gerekeceğini) sorduğunu duydum. Efendimiz ona şu
cevabı verdi:
- "Onda iki kat
bahası ve bir de (caydırıcı ölçüde) azap dayağı gerekir. Bahçede korunduğu
yerden almanı hakkında ise -alman nisbeti bir kalkan bahasına ulaşırsa- el
kesme gerekir."
Adam:
- "Ya Rasulallahl
Meyva ve bir de tomurcuk halinde bulunanından alman hakkında (ne
buyurursunuz?)" diye sordu. Efendimiz ona şu cevabı verdi:
- "Kim ağzıyla alır (alıp ağzına kor),
koltuğunun altına alıp götürmezse, ona bir şey gerekmez. Kim de yüklenip
(götürürse) ona bahasının iki katını (ödetmek) gerekir ve bir de (caydırıcı
ölçüde) dayak gerekir. Kim de meyvanın
harman yapıldığı, ayıklandığı
yerden alıp götürürse ve o aldığı kalkan kıymetine ulaşırsa, el kesmek
gerekir." [440]
Amre bint
Abdirrahman'dan yapılan rivayete göre, adı geçen şu bilgiyi vermiştir:
"Bir hırsız Hz. Osman (r.a.) zamanında ütrücce (turunç -ağaç kavunu-)
çalmıştı. Hz. Osman çalman o ütrücce'nin kıymetinin belirlenmesini emretti. Bir
dinarın oniki dirheme tekabül ettiği dikkate alınarak üç dirhem olarak
kıymetlendirildi. Bu yüzden Osman (r.a.) o adamın elini kesti." [441]
a) Hanefilere
göre, önemsiz, değersiz şeylerin çalınmasından dolayı el kesmek gerekmez. Aynı
zamanda kısa zamanda bozulan, kokuşan maddelerden dolayı da had uygulanmaz.
Bunlardan dolayı ta'zir cezasına başvurulur.
Yaş meyva, kavun,
karpuz ve benzeri şeylerden, ağaç üzerindeki meyvadan, biçilmemiş ekinden,
sarhoş edici içkilerden, çalgı aletlerinden, oyun aletlerinden, altın, gümüş,
bronz, bakır heykellerden, kitap ve mushaftan dolayı el kesilmez, sadece ta'zir
cezası uygulanır. [442]
Burada Hanefîler Rafı1
hadisiyle istidlal etmişlerdir;
b) Şafiilere
göre de, meyva toplanıp harmanlandığı yerden çalındığı takdirde nisap miktarına
ulaşırsa el kesilir. Ağaç üstünden çalınması sebebiyle tazir gerekir. Şafîiler
bu konuda daha çok şu iki hadisle istidlal etmişlerdir: Rafı' b. Hadic ve Amre
bint Abdirrahman'dan rivayet edilen. [443]
Genel anlamda yaş,
kuru meyva ve diğer yiyecek maddeleri korundukları yerden nisap miktarı
çalındığı takdirde el kesmeyi gerektirir. Erken bozulması veya kokması bu
hükmü engellemez. [444]
Böylece Şafîiler daha
çok ayetin umum ifadesine dayanmakta ve ayette istisna yapılmadığını dikkate
almaktadırlar. Malikiler de aynı görüştedirler.
c)
Hanbelilere göre, ister yiyecek maddelerinden, ister giyim
eşyyasmdan, ister canlı hayvanlardan, ister kıymetli taşlardan ve diğer
topraktan çıkan kireç, arsenik ve benzeri şeylerden olsun korunduğu yerden
nisap miktarı çalındığı takdirde el kesme gerekli olur.
Ancak çalgı aletleri
ve yenilmesi, içilmesi, kullanılması haram olan şeyler bu genellemenin dışında
kalır. [445]
d) Malikilere
göre de, meyva ve diğer yiyecek
maddelerinden korunduğu yerden nisap miktarı çalınma el kesmeyi, gerektirir. [446]
İçki ve diğer sarhoş
edici, uyuşturucu maddelerin çalınması el kesmeyi gerektirmez, ta'ziri
gerektirir. [447]
Konuyu şöyle
özetleyebiliriz:
Çalman malda dört
şartın bir araya gelmesiyle el kesme hükmü gerekli olur. Bu dört şarttan biri
noksan olursa, ta'zir ve diğer müeyyideler uygulanır:
1- Malın
taşınır olması,
2- Çalman
yerdeki örfe göre kıymetli olması,
3- Korunan
bir mal özelliğinde bulunması,
4- Çalman
malın nisap miktarı veya daha fazla olması... [448]
Çalman malın el kesmeyi gerektirmesi için taşınır olması şarttır.
Zira hırsızlık, bir
malı korunduğu yerden alıp götürmektir. O bakımdan taşınmaz olmayan mala
tecavüz hırsızlık konusuna girmez. Bunun gibi,
başkasının yansıyan ışığından, klima cihazının püskürttüğü serin havadan,
soba ve ocağından yayılan ısıdan yararlanmak da hırsızlık kapsamının dışında
kalır.
Halk arasında kıymet
ifade etmeyen, evin, tarlanın rasgele yerlerine atılan veya koparilmayıp kendi
haline bırakılan kamış, asma yaprağı veya gerektiği yerde korunduğu halde
necis olduğundan dinen bir kıymeti haiz olmayan rakı, şarap ve benzeri alkollü
maddeler, domuz, domuz eti, ölmüş hayvan eti bu cümledendir. Bunlardan dolayı
el kesme hükmü uygulanmaz. Başka müeyyideler konabilir.
Çalman maldan dolayı
hırsızın elinin kesilebilmesi için bir de korunduğu yerden çalınması şarttır.
Müctehidlerin hemen hepsi aynı . görüştedirler. Ancak Zahirilere göre, nereden
çalmırsa çalınsın nisap miktarına ulaşıyor veya daha fazla ise el kesilir.
Bir malın, muhafazası,
beldenin örfüne göre takdir edilir. Mesela bir yerde bahçenin, tarlanın alet ve
edevatı bahçe veya tarla kenarında yapılan küçücük bir binada korunurken,
diğer bir yerde tarla ve bahçede kamış veya ağaçtan yapılmış bir korulukta
korunur.
Nisap miktarı ise
gerek hadislerde, gerekse ictihad düzeyinde farklı nisbetler olarak ortaya
çıkmaktadır. Nitekim konuyu mezheplere göre açıklarken buna yeterince temas
etmiş bulunuyoruz. [449]
Allâme ibn Dakiyk
el-Iyd, el kesme konusunu işlerken, dinarır dörtte birinden dolayı böyle bir
cezanın uygulamasının hikmetine şöyle temasta bulunmuştur:
"Eğer diyet (adam
öldürmeden dolayı ödenmesi gereken meblağ) dinarın dörtte biri olsaydı o zaman
halk arasında cinayet olaylar* devamlı artıp çoğalırdı. Ve eğer el kesme
hükmünün uygulanması için nisap beşyüz dinar olsaydı, o zamanda,mala karşı
işlenen cinayetler çoğaîırdı.'r [450]
971 nolu Rafı1
hadisini aynı zamanda Hakim ve Beyhaki tahric etmişler ve Beyhaki ile İbn
Hibban bunu sahihlemişlerdir. Ancak vasi ve irsalinde ihtilaf zuhur etmiştir.
Yani senedinden bir sahabinin düşüf düşmediği söz konusu olmuştur. Bununla
beraber istidlal ve istinbate
iki kelimeye yer
verilmiştir: Semer, keser... Dıger bu iki kelimenin kapsamını ve maksadın ne
olduğunu açıklamaktadır.
972! nolu Arar b.
Şuayb hadisini aynı zamanda Hakim tahric etmiştir, Tirmizi ise hasenleyip
sahihlemiştir. O bakımdan, müctehidlerin Önemli bir kısmı bu hadislerle
istidlalde bulunmuşlardır.
974 nolu Amre bint
Abdirrahman rivayetini aynı zamanda Beyha-ki ve îbn Münzir tahric etmişlerdir.
Bu babda Ahmed ve İbn
Mace, Rafı' hadisinin bir benzerini nak-letmişlerdir. Ancak isnadında Sa'd b.
Saîd el-Makberî bulunuyor ki bu zat zayıftır ve daha çok kardeşinden dolayı bu
sıfatı almıştır. O bakımdan İbn Adiy: "Onun hiçbir rivayetine uyulmaz;
çünkü hepsini de kardeşi Abdullah'tan rivayet etmiştir" demiştir. Ebu
Hatim ise şöyle tesbitte bulunmuştur: "Sa'd hadd-i zatında müstakim bir
zattır. Beliyy-esi (belâ ve zahmeti, kınanma ve rivayetine uyulmama)
kardeşinden kaynaklanmaktadır." [451]
Böylece meyve ve sebze
gibi henüz toplanıp gerektiği yere konulmamış olan tazesinden gizlice koparıp
yiyene azarlama şeklinde bir ceza verilir. Toplayıp koltuğunun altına alıp
götürene, topladığı üç dirhem kıymetinde değilse iki katı Ödetilir. Bu daha
çok malî bir ceza olacak vasıflanabilir. Nisap miktarım bulduğu ve mal sahibi
davacı olduğu takdirde el kesilir. Ancak Hanefılere göre, bağ ve bahçedeki yaş
meyva veya sebzeden dolayı el kesme değil ta'zir cezası uygulanır.
İmam Sevri'ye göre bir
gün kadar dayanıp bozulmayan, kokmayan meyva ve sebzelerden dolayı ve sonra da
bu vasıfta olan diğer şeylerden dolayı el kesilmez. Ama daha fazla
dayanabilenlerden dolayı el kesilir.
Amr hadisinden, el
kesme cezası ancak ağacından koparılıp harmanlanmak üzere örtünün altına
nakledilen meyvadan nisap miktarı veya daha fazla çalındığı takdirde uygulanır
hükmü anlaşılmaktadır. Amre bint Abdirrahman rivayetinden ise mutlak bir ifade
kullanılarak çalman meyva nisap miktarını bulduğu takdirde el kesme cezasının
uygulanacağı hükmü çıkmaktadır. İhtimal Hz. Osman'ın (r.a.) turunç veya ağaç
kavunundan dolayı el kesmesi, toplanıp harmanlandığı örtü altından çalınmış
olabilmesindendir.[452]
1- Bağ ve
bahçelerde henüz toplanmamış meyva ve sebzelerin çalınmasından dolayı daha çok
ta'zir cezası uygulanır.
2- Kısa
sürede bozulan, kokuşan maddelerin çalınmasından dolayı da el kesilmez, ta'zir
cezası uygulanır. 3- Bunun gibi biçilip harmanlanmamış
ekinden, oyun aletlerinden, madeni heykellerden, mushaf ve kitaplardan dolayı
el kesilmez; ta'zir cezası uygulanır.
.
Bu görüş ve
istinbatlar daha çok Hanefilere aittir.
4- Şaftilere
göre, meyva ve sebzenin ve diğer maddelerin erken bozulması veya kokuşması, el
kesmeye engel teşkil etmez. Bunlar korundukları yerden çalınıp götürüldüğü ve
nisap miktarını bulduğu takdirde el kesme cezasının uygulanmasını gerekli
kılar.
5- Hanbelilere göre, ister yiyecek
maddelerinden, ister giyim eşyasından, isterse topraktan çıkan ve kıymet ifade
eden maddelerden nisap
miktarını veya daha fazla
çalınıp korunduğu yerden götürüldüğü takdirde el kesilir.
6- Çalgı
aletleri ve yenilmesi, içilmesi, kullanılması haram olan şeylerden dolayı el
kesilmez. Sadece ta'zir cezası uygulanır.
7- Ağaç
üstündeki meyvadan sahibinin haberi ve izni olmaksızın koparıp yemekten dolayı
el kesilmez. Gerekirse ta'zir cezası uygulanır.
8- Ağaçtan kopardıklarını koltuğunun altına
yerleştirip götüren kimseye bunun iki misli ödettirilir.
9- Nisap
miktarı, daha önce de belirtildiği üzere, Hanefılere gör< on dirhemdir veya
o kıymette olanıdır. Diğer mezheplere göre, üç di rhem veya o kıymette
olanıdır.
10- Bağ veya
bahçelerdeki ağaçlardan sahibinin izni olmaksızıı meyva koparıp yemek helal
değildir.
11- Bahçe
sahibi yola doğru sarkan dalları gelip geçenlerin îstifad esine terkederse,
tahrim hükmü kalkar.[453]
Taşınır olup kıymeti
haiz olan malın layık olduğu yerde korunması oldukça lüzumludur. Zira böyle
yapmakla kişi hem ciddi tebdbir almış sayılır, hem de hırsıza davetiye çıkarmış
olmaz.
İslam hukukunda
hırsızlık olayından dolayı birtakım maddî ve' manevî müeyyidelere yer verilerek
caydırıcı hükümler konmuştur. Mal sahibinin tedbirsizliği, kıymet ifade eden
malını gerektiği yerde korumaya önem vermemesi, işsiz ahlaksızların cesaretini
artırabilir, ve bu sebeple birtakım nahoş olaylar meydana gelebilir. O bakımdan
hırsızın elinin kesilebilmesi, yani hakettiği cezayı görebilmesi için nisap
miktarı bir malı muhafaza edildiği yerden gizlice mal sahibinin izni olmaksızın
alıp oradan uzaklaştırması şarttır. Örfen evin avlusuna konulup muhafazası
gereken kıymetli bir malı kapının dışına koymak hem tedbirsizliktir, hem de
çalındığı takdirde hırsızın elinin kesilmesini gerektirmeyen bir hırsızlıktır.
Zira çalınması için mal sahibi de bir bakıma hırsıza yardımcı olmuştur.
Ancak neyin, nasıl,
nerede muhafazası gerekiyor hususunu örfle belirlemek mümkündür ve sıhhatli
sonuç da ancak böyle alınmış olur. Kişinin içinde yaşadığı beldenin ve toplumun
Örf ve âdetine göre muhafaza hususunda tedbir aldığı taktirde, hırsıza ağır
ceza yani el kesme cezası verilir. Aksi halde ta'zîr cezasıyla yetinüir.[454]
'Safvan b. Umeyye
(r.a.) den yapılan rivayete göre, adı geçen şu bil-" giyi vermiştir:
"Mescid'de kendime ait kare şeklinde siyah bir kumaş üzerinde uyuyordum.
Derken bu kumaş çalını vermiş. Az sonra hırsızı yakaladık ve onu Resûlüllah
(s.a.v.) Efendimiz'in huzuruna çıkardık. Efendimiz onun elinin kesilmesini
emretti. Bunun üzerine ben: 'Ya Resûlallah! Kare şeklindeki bir kumaşın fîatı otuz
dirhem etmez mi? Ben bunu o adama hibe ediyorum veya ona satıyorum (yeter ki
eli kesilmesin)" dedim. Resûlüllah (s.a.v.) bana: "Onu bana
getirmeden önce bu olsaydı ya..." buyurdu. [455]
İmam Ahmed ve
Nesâî'nin rivayetinde Resûlüllah (s.a.v,) Efendimiz hırsızın elini kesti...
îbn Ömer (r.a.) dan
yapılan rivayete göre: "Resûlüllah
(s.a.v.) 1 Efendimiz kadınlar suffasmdan fîatı üç dirhem olan bir burnus çalan
hırsızın elini kesti." [456]
a) Hanefî
imamlarına göre, malın koruma altına alınması ya belirlenmiş bir yer ile
veyahut üzerine konmuş bir koruyucu ile gerçekleşir. Kendi malını bizzat
koruyan kimse isterse o malm yanında uyumuş olsun, hırsızın elinin kesilmesine
hükmedilir. Çünkü koruyucusu bulunuyordu. Evde korunan bir mal ise, örfe göre
isterse o evin kapısı olmasın, isterse kapısı bulunsun da açık tutulsun,
hırsızlık vukuunda mal korunduğu yerden çalındığı için el kesilmesi gerekir.
Girilmesine izin
verilen bir dükkân, han, otel, hamam ye benzeri yerden çalman şeyden dolayı
hırsızın eli kesilmez, ta'zîr cezasına çarptırılır. Ama belli bir. saatten
sonra girilme izni kaldırılan bu gibi yerlerden geceleyin çalman bir maldan
dolayı el kesilir.
Bunun gibi sandığı
açıp içindekini çalan veya elini adamın cebine veya yanında taşıdığı çantasına
gizlice sokup bir şey çalan kimsenin de -çaldığı şey üç dirhem veyahut on
dirhem değerinde ise- eli kesilir. Zira sandık bizatihi muhafaza yeri sayılır.
Cep, cepken, çanta da muhafız* bulunan bir ortamda bulunuyor. O bakımdan el kesmeyi
gerektiriyor.
Evden çaldığı malı
evin dışına çıkarmadığı taktirde eli kesilmez. Ama ev büyükçe olur da
içerisindeki bir malı alıp dış sahanlığa çıkarırsa eli kesilir.
Bunun gibi malı
korunduğu yerden veya muhafızının yanından alıp yola atan ve sonra da dolaşıp
onu yoldan alan kimsenin eli de kesilir.
Evin duvarını delip
elini oradan sokarak bir şey çalan veya adamının yeninden dışarı çıkıp sarkan
kesesini yarıp para veya başka bir şey çalan kimsenin eli kesilmez, ama ta'zîr
cezasıyla cezalandırılır. [457]
b) Şâfiîlere
göre, malin korunması veya koruma altına alınması ya gözetmekle veyahut konulan
yerin engel teşkil etmesiyle gerçekleşir. Bu da daha çok örfe göre tesbit
edilir. O bakımdan davar ahırı bizatihi koruma yeridir. Davarlar orada konur.
Davar ahırına konulan giyim eşyası, kap kaçak koruma altına alınmış, yani
korunması gereken yere Ikonulmuş sayılmaz. Evin avlusu eski giyim eşyası ve
değeri düşük kalpların korunduğu yerdir. Diğer giyim eşyasının ve
kullanılmakta olan değerli kapların yeri ise mutfak veya benzeri bir odadır. [458]
Malın korunması için
başına konan gözcü, yani bekçinin ya fiziksel gücüyle, değilse yüksek sesiyle
hırsızı engelleyebilecek vasıfta olması gerekir. Mescidde veya boş bir arazide
elbise ve nevalesini başının altına koyup uyuyan kimse onu muhafaza altına
almış sayılır veya mevcut elbese ve benzeri şeyleri yaygı yapıp üzerine yatarak
uyursa yine de koruma altına almış kabul edilir ve bu durumda çalındığı taktirde
el kesme cezası uygulanır.
Boş arazide kurulan
çadırın ipleri iyice bağlanmaz da her yanından bir insanın girebilme imkânı
olur ve bu durumda çadıra girilerek hırsızlık yapılırsa, el kesme cezası
uygulanmaz. Ama ipleri sıkıca bağlanır, uçları kazıklara iyice rapdedilirse, o
taktirde çadır korunmuş; sayılır. Şu şartla ki içinde isterse uyur halde olsun
güçlü bir muhafız bulunmalıdır. Bu durumda hırsızın eli kesilir.
Mülk sahibi
kiracısının malını, muîr de müsteirin (ödüne veren de ödünç alanın) malını
çalmaktan dolayı el kesme cezasıyla tecziye edilir. [459]
c) Hanbelîlere
göre, bir mal muhafaza edildiği yerden alınıp dışarı çıkarıldığı taktirde el
kesme cezasını gerektirir. Zaten bu görüşe muhalefet eden olmamıştır.
Müctehidlerin önemli bir kısmının da istin-bat ve içtihadı bu merkezdedir.
Ancak el-Hasan, Nahâî ve bir de Hz. /dşe'den (r.a.) yapılan bir rivayete göre,
çalmak istediği malı korunduğu yere giderek toplayıp bir araya getirirse,
dışarı çıkarmasa hile hırsızın eli kesilir.
Daha önce de
belittiğimiz gibi. Zahirîlere göre korunmaya itibar edilmez. Mal nerede olursa
olsun onu çalanın, eli «kesilir. Ancak bu hususta sabit bir hadîs ve sağlam
bir delil mevcut değildir.
Böylece kilitli
sandıklarda korunan altın, gümüş, mücevherat ve benzeri şeyler korunma altına
alınmış kabul edilir. Giyim eşyası, kâb kaçak da bayındır yerlerde kilitli
olmayıp içinde korucusu bulunan evlerde muhafaza altında demektir.
Sözü edilen evlerin
kapısı kilitlenmez ve içinde de korucu bulun mazsa, artık cf evler sözü edilen
eşya için muhafaza yeri sayılmaz,
O halde mal korunduğu
yerden alınıp dışarı çıkarıldığı taktirde çalınmış kabul edilir ve hırsızın eli
kesilir. Dışarı çıkarılmadığı taktirde hırsıza ta'zîr cezası uygulanır.
. Hamam ve benzeri
umuma açık yerlerde meydana gelen hırsızlık olayından dolayı el kesme cezası
değil, ta'zîr cezası uygulanır. İmam Mâlik ile İmam Şafiî'ye göre, sözü edilen
umuma açık yerlerde muhafız bulunursa, o taktirde el kesme cezası uygulanır. [460]
Mal sahibi kiracısının
evinden veya dükkânından bir şeyler çalarsa, eli kesilir. Misafir konakladığı
evde açık ortada duran şeyleri çalacak olursa, sadece ta'zîr edilir. Ama evin
içinde muhafaza altına alınıp kapalı, kilitli yerlerden alırsa eli kesilir. [461]
d) Mâliki
mezhebine göre de, muhafaza altında bulunan biı mal dışarı çıkarılmadığı sürece
hırsızın eli kesilmez.
Eve alman misafirin,
muhafaza altına alınmış bir mal dahi olsa-yaptığı hırsızlıktan dolayı eli
kesilmez. Çünkü ev sahihi ona güvenerek evine konuk edilmiştir. O bakımdan
ta'zîr cezası gerekir.
. Hırsızlardan biri
eve ve dükkâna girer, diğeri dışarıda bekler, içeriye giren topladığı malı
kapı veya pencereden veya açtığı delikten dışarı atar diğeri de onları toplar
ve bu durumda yakalanırlarsa, dışardaki adamın eli kesilir. İçeride bulunup
henüz dışarı çıkmayan adamın elinin kesilip keselemeyeceğine İmam Mâlik tereddüt
etmiştir. [462]
985 no'lü Safvan
hadîsini aynı zamanda İmam Malik, Muvatta'da tahrîc etmiştir. [463]
İmam Şâfîî ve el-Hakem de bunu çeşitli tariklerden tahrîc edip üzerinde
birtakım tesbitler yapmışlardır. O tariklerden biri Tavüs'un İbn Abbas (r.a.)
dan yaptığı rivayettir ki Beynakî onu-, sahîh olmadığına dikkat çekmiştir.
Diğer bir tarik ise yine Tâvus'uv Safvan'dan yaptığı rivayettir. İbn Abdilberr
diyor ki: "Tavus'un Safvan'dan rivayeti mümkündür. Çünkü bu zat Hz.
Osman'ın hilâfet yıllarına ulaşmıştır. Hatta bir rivayete göre Tavus'un yetmiş
kadar sa-habiye ulaştığı kaydedilmiştir.
İmam Mâlik bu mealde
Zührî'den, o da Safvan'm oğlundan, o da babasından rivayet etmiş bulunuyor ki
İbn Cârûd onun sâhıl1 olduğunu belirtmiştir. Hâkim de onun sahîhlemiştir.
Aynı zamanda bunun
şahidi sayılacak bir hadîsi Âmr b. Şuayb babasından, dedesinden rivayet
etmiştir. Ancak Hafız İbn Hacer senedi-I nin zayıf olduğunu söylemiştir. (994).
Ebû Hanîfe'ye göre mal
sahibinin affedilmesiyle el kesme -hükmü sakıt olur. Ancak Safvan hadîsinin
zahiri bu görüşü reddetmektedir. Bu, olay hâkime intikal ettirilmeden önce mal
sahibi affetse, o taktirde el kesme sakıt olur. Bunda icma' vardır.
986 nolu İbn Ömer
hadîsinin sahîh olduğunu söyleyenler çoğunluktadır. Böylece cami ve
mescidlerde kendi eşyasını altına serip oturan veya uyuyan veyahut bazı ihtiyaç
maddelerini yanında tutan kimsenin uyumasından veya dalgınlığından yararlanarak
hırsızlıkta bulunan kimsenin çaldığı üç dirhem nisbetini buluyorsa eli kesilir
hükmü çıkıyor. Hanefîlere göre, on dirhem değerinde bir hırsızlıktan dolayı ancak
el kesilir. Zira bunu ifade eden hadîsler istidlale daha uygundur. [464]
1- Hırsız ancak malı korunduğu yerden veya
gözcüyle koruma altına alındıktan sonra çalarsa eli kesilir.
2- Halı,
perde, yatak ve benzeri ev eşyası evin içine konulmakla korunmuş olur. Kapı
kilitli olmasa bile hırsız gizlice içeri girip bunları çalarak dışarı çıkarırsa
eli kesilir, _ ,
3- Sandıkta
muhafaza edilen veya devamlı kilit altında kapalı bir kutuda veya kilitli bir
dolapta muhafaza edilen altın, gümüş, mücevharat ve benzeri şeyler korunduğu bu
gibi yerlerden alınıp dışarı çıkarılırsa el kesme cezası uygulanır.
4- Ev eşyası
korunduğu yere değil de evin avlusuna bırakılacak olursa, o taktirde hırsızın
eli kesilmez, ta'zîr cezası uygulanır
5- Adamm beraberinde taşıdığı çanta, torba ve
benzeri bir şeyi bıçakla yarmak veya kilidi açmak suretiyle içindekini çalan
kimsenin eli kesilir.
6- Büyükçe
bir eve girip odadaki eşyayı çalmak suretiyle evin avlusuna taşırsa el kesme
cezası uygulanır. Zira bu amelye de eşyayı evin dışına çıkarmak demektir.
7- Evin
duvarını delerek elini sokmak suretiyle evden birşeyler çalan kimse hakkında el
kesme cezası uygulanmaz, ta'zîr cezası verilir.
8- Adamın
yeninden dışarı sarkan para kesesini yarıp para aşıran kimsenin de eli
kesilmez, ta'zîr cezası uygulanır.
9- Korunma
yeri, korunma altına alınma daha çok Örfe göre belirlenir. Bir beldede o gibi
yerler koruma yeri olarak kullanılmazken bir diğer beldede kullanılabilir.
10- Davar
ahırı davarlar için korunma yeridir. Oraya girip davar çalanın eli kesilir. Ama
davar ahırına konan ev eşyasının çalınmasından dolayı el kesme cezası
uygulanmaz.
11- Mal
üzerine konan gözcü veya bekçi ya fiziksel yapısıyla hırsızı defedecek güçte
olmalıdır veyahut sesini duyuracak kadar ses tonu ve cesareti olmalıdır. Aksi
halde el kesme cezası değil, ta'zîr cezası uygulanır.
12- Yol
kenarında, açık arazide veya mescid ve benzeri bir yerde nevalesini başının
altına koyup uyuyan kimse onu koruma altına almış sayılır. Bu durumda meydana
gelecek hırsızlıktan dolayı hırsızın eli kesilir.
13- Boş
arazide kurulan çadırın ipleri iyice gerilip kazıklara bağlanmaz ve çadırın
etekleri uygun şekilde düzenlenmezse, meydana gelecek hırsızlıktan dolayı el
kesilmez. Ta'zîr cezası uygulanır.
14- Mülk sahibi kiracısının, borç veren borç
alanın malın] çalmaktan dolayı el kesme cezasıyla tecziye edilir.
15- Misafir
konakladığı evin kapalı bir oda veya şandıklarmdar bir şey çalarsa eli kesilir.[465]
Bu dört sıfattan
birini kendinde taşıyan kimse sarık (hırsız) ayılabilir mi? Aynı zamarda hırsız
hakkında uygulanan el kesme ce-ası böylesi hakkında da uygulanabilir mi?
Mulıteîis; Çalıp
çırpan, alıp kaçan anlamına;
Müntehib; yağmacılık
ve çapulculuk eden anlamına; Hâin; lyânette bulunan anlamına;
Câhidü'l-Âriye; ödünç
ve iğreti verilen mal veya parayı inkâr iden anlamına gelir.
Toplum yapısında
gizlice, sinsice, ustaca evlere, iş yerlerine girip iirsızlık yapanlar
bulunduğu gibi, başkasına ait malı bulunduğu yerde calip çırpan, kapıp
kaçanlar, kargaşa anlarında, fırtınalı günlerde yağmacılık ve çapulculukta
bulunanlar; hıyanet içinde olup zimmetine pir şeyler geçirenler ye kendisine
ödünç veya iğreti verilen mal veya Darayı inkâr edenler de eksik değildir.
Böyleler! hakkında
cezaî müeyyide olarak neler belirlenmiştir ve uygulamada nasıl bir yol
izlenmiştir? Bütün bu soruların cevabını hem hadîslerde, hem de hadîslerle istidlal
ve ihticacda bulunan ilim adam-.armın çıkardığı hükümlerde bulmak mümkündür.[466]
Cd6ir (r.a.) den
yapılan rivayeti göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Hâin, müntehib ve muhtelis hakkında el kesme (hükmü) yoktur," [467]
ibn Ömer (r.a.) dan
yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: "Mahzum kabilesinden bir
kadın ödünç veya iğreti mal ve eşya alır ve (sonra da) inkâr ederdi. Bunun
üzerine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz onun elinin kesilmesini emretti." [468]
Hz. Aişe (r.a.) dan
yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: "Mahzum kabilesinden birkadın
(şundan bundan) iğreti olarak mal ve eşya alır ve (sonra da) inkâr ederdi.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz onun elinin kesilmesini emretti. Bunun üzerine o
kadının ehli (hısım ve yakınları) Üsame b. Zeyd'e gelerek konuştular. Üsame da
o kadın hakkında Peygamber (s.a.v.) Efendimizle konuştu. Peygamber {s.a.v.)
Efendimiz ona şöyle dedi: "Ya Üsameî Bir daha seni Aziz ve Celîl olan
Allah'ın belirlediği hadlerden bir had (din uygulanmaması için) şefaatçi
ol-Tnnnı ^örmeyeyim." Sonra da Resûlüllah (s.a.v.) kalkıp insanlara manı görmeyeyim, oumauc şöyle hitabede
bulundu: "Şüphesiz sizden öncekilerden heiaK olanlar ancak onlardan bir
şerîf (ileri gelen soylu kişi) hırsızlık yapınca onu bırakırlardı. Onlardan bir
zayıf (sıradan bir kimse) hırsızlık edince onun elini keserlerdi. Canımı kudret
elinde tutan yüce kudrete yemin ederim ki, eğer hırsızlık eden kişi
Mu-hammed'in kızı Fatıma bile olsa mutlaka onun elini keserim." Böylece
Resûlüllah (s.a.v.) Mahzum kabilesinden olan o kadının elini kesti." [469]
a)
Hanefîlere göre; ödünç veya iğreti alman ve sonra da müsteiı (iğreti alan)
tarafından. inkâr edilen şey, korunduğu yerden gizlice alman şeyden ayrı bir
anlam ve hüküm taşımaktadır. Zira sirkatin el . kesmeyi gerektirmesi için
şartlarından biri de malı gizlice korunduğu yerden alıp korunduğu yerin dışma
çıkarmaktır. Ödünç veya iğreti olarak alındıktan sonra inkâr edilen bir mal bu
tarifin veya şartın dışında kalmaktadır. O bakımdan el kesmeyi değil ta'zîri
gerektiren bir suçtur.
Ebû Cafer Tahâvî de
aynı görüşte olup delil olarak Hanefîlerden yana şu hadîs ve rivayetleri
nakletmiştir:
İbn Vehb'in
Cüreyc'den, onun da Ebû Zübeyr'den, onun da Câbir (r.a.) den yaptığı rivayete
göre, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Haîn, muhtelis ve
müntehib hakkında el kesme hükmü uygulanmaz." [470]
Haîn, hiyânet kökünden
bir sıfattır. Kendisine güvenilip iğreti veya ödünç olarak bırakılan bir emanet
eşyayı zayi' edip kendisine böyle bir emanetin verildiğini inkâr eden kimseye
sıfat olarak kullanılır.
Müntehib: nehb
kökünden türetilen bir sıfattır. Başkasına ait malı ağız kalabalığı ve
şarlatanlık yaparak yağmalayan kimse demektir.
Muhtelis ise, şunun
bunun malım kapıp kaçan kimse demektir. [471]
Sonra da Tahâvî bu
görüş ve içtihadın İmam Ebû Hanîfe, İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e ait
olduğunu açıklamıştır.
Mahzum kabilesine
mensub kadının aldığı ödünç, iğreti şeyi inkâr etmesinden dolayı elinin
kesilmesi de sahîh hadîse dayanmaktadır. Ancak Hanefîler bu rivayetlerle
değil, daha çok İbn Cüreyc tarikiyle yapılan rivayeti maksada daha uygun bulup
onunla istidlal etmişlerdir.
b) Şâfiîlere
göre, hıyanet yoluyla işlenen suçtan dolayı el kesilmez. Nitekim hanımefendisinin
altmış dirhem değerinde olan tarağını çalan cariyenin elinin kesilmeyeceğini
Hz. Ömer (r.a.) beyân etmiştir. Ortada bir hıyanet var, ama kendisine güvenilen
cariye onu kötüye kullanmıştır. Bu yüzden ta'zîr cezası uygulanabilir. [472]
Bunun gibi evin içinde
kocasının malını veyahut adam karısının malım veya hizmetçi ev sahibinin malım
çalacak olursa bundan dolayı el kesme cezası uygulanmaz. Çünkü bu daha çok
hiyânet kapsamına girmektedir.
Ödünç veya iğreti
olarak emtia aldıktan sonra veya yanma emaneten bırakıldıktan sonra aldığını,
yanma emaneten bırakıldığını inkâr eden kimsenin de eli kesilmez. Bu da hiyânet
sayılır ve ona göre ta'zîr cezası verilir.
İmam Şafiî bu hususta
şunu da söylemiştir: "İhtilas'(malı kapıp kaçmak) da sirkat (hırsızlık)
gibi değildir. Ondan dolayı el kesilmez. Çünkü korunduğu yerden gizlice alınıp
götürüİmemiştir. Aynı zamanda yol kesme anlamına da gelmez.
Mâlik'in İbn Şihab'dan
yaptığı rivayete göre, başkasına ait em-tiyayı kapıp kaçan bir adamı yakalayıp
Mervan b. Hakem'in huzuruna çıkardılar. Mervan onun elini kesmek istedi. Ancak
ashabdan Zeyd b. Sâbit'e adam göndererek bu meseleyi sordurdu. Zeyd (r.a.)
"Hılsette kati' yoktur" diye cevap gönderdi. Bunun anlamı: "alıp
kaçmaktan, açıktan çalıp çırpmaktan dolayı el kesmek gerekmez" demektir. [473]
c) Hanbelîlere göre, tarrar (yankesicinin eli
kesilir. Çünkü o başkasının cebinden, çantasından gizlice elini sokup bir
şeyler aşıran kimsedir. İhtilas ise kapıp kaçmak, çalıp çırpmaktır ki bundan
dolayı el kesilmez, ta'zîr cezası uygulanır.
Koyun ağılma girip
gizlice koyunların sütünü sağıp götüren de sârik (hırsız) kabul edilir ve eli
kesilir. İmam Ebû Hanîfe'ye göre, çabuk bozulan, kokuşan maddeleri çalmaktan
dolayı ta'zîr gerekir. [474]
d) Mâlikîlere göre, beytülnıaldan çalıp çırpanın
ve bir de elde edilen ganimet malından kendine gizlice bir şeyler ayırıp
götürenin eli kesilir.
Ama kendisiyle kitabet
akdi yapılan kölenin efendisinin malından çalması sebebiyle el kesme cezası
uygulanmaz. Çünkü bu daha çok hiyânet kapsamına girer.
Adam malını emanet
olarak bir başka kişinin yanma bırakır da o kişi o malı inkâr eder ve asıl mal
sahibi o malı gizlice çalıp götürürse bundan dolayı eli kesilir mi? Hayır
kesilmez. Çünkü kendi malını kurtarmış sayılır. [475]
995 no'lu Câbir
hadîsini beşler rivayet etmiş, Tirmizî sahîh-lemiştir. O bakımdan istidlal ve
ihticaca sâlih görülmüş ve mücte-hidlerin çoğu bununla istidlal etmiştir.
Bu hadîsi aynı zamanda
Hakim, Beyhakî de tahrîc etmiş, İbn Hib-ban sahîh] emiştir.
Diğer bir rivayette ki
bunu İbn Cüreyc, Amr b. Dinar'dan ve Ebû Zübeyr'den, onlar da Câbir'den (r.a.)
yapmış bulunuyorlar, "hain" kelimesi anılmamıştır. [476]
Hafız İbn Hacer diyor
ki: "Aynı hadîsi İbn Hibban başka bir tarikten rivayetle tahric etmiştir
ki orada şu lafız yer almaktadır: "Muhtelis ve hâin üzerine kati'
yoktur." Yani çalıp çırpıp kaçıran ve bir de yânına emanet bırakılan veya
kendisi iğreti olarak aldığı malı inkâr eden kimsenin eli kesilmez, başka
cezalar uygulanır.
Bu konuda Taberânî,
Nesâî ve İbn Mâce'nin rivayet ettikleri birtakım zayıf hadîsler de bulunuyor.
Ne varki bunlar aynı mesele hakkında biraraya getirilince kuvvet kazanmaktadır.
996 no'lu îbn Ömer
hadîsini Ahmed, Nesâî ve Ebû Dâvud rivayet etmişlerdir. Ayrıca Ebû Avane bunu
kendi sahihinde başka bir vecihle Abdullah b. Ömer el-Umerfden o da Nafı'den, o
da İbn Ömer (r.a.) den şu lafızla rivayet etmiştir: "Mahzum kabilesinden
bir kadın zînet eşyasını ödünç-iğreti olarak almıştı..." [477]
Böylece Mahzum
kabilesinden hırsızlık yapan, aldığı iğreti zînet eşyasını saklayıp inkâr eden
kadının -az-çok soylu sayıldığı için- Ku-reyşliler affedilmesinden yana idilir.
Bunun için Resûlüllah (s,a.v.) Efendimiz'in sevdiği Üsame'yi devreye sokup
şefaatçi olmasını istediler.
Resûlüllah (s.a.v.)
Efendimiz'in bu konuda Üsame'yi uyarması ve sonra da müslümanlara hitab edip
adlî mekanizmanın tarafsız çalışmasının lüzumunu belirtmesi, sübut bulan bir
suçtan dolayı hakkında ceza uygulaması kar arlaşk tırıl an bir kimsenin
affedilmesi için aracı olmanın haram kılındığını göstermektedir.
Hâkime intikal eden
bir suçlunun artık ne tevbesi, n'e de onun için şefaatçinin- şefaati dikkate
alınmaz. Hüküm ne ise,verilir ve ceza kusursuz uygulanır.
Ancak cumhura göre,
iğreti veya emaneten aldığı şeyi inkâr edenin bundan dolayı eli kesilmez.
Zahirîlere ve İbn Hazm'e göre kesilir.
997 no'lu Hz. Aişe
hadîsi de birkaç tarikten ve az değişik lafızlarla rivayet edilmiştir.[478]
1- Sirkat,
başkasına ait bir malı korunduğu yerden gizlice sahibinin izni olmaksızın alıp
götürmektedir. Bundan dolayı el kesme cezası uygulanır.
2-
Başkasından emaneten veya iğreti olarak aldığı şeyi sahibine, iade etmeyip
inkâr eden kimsenin eli kesilmez. Çünkü inkâr ettiği malı korunduğu yerden,
gizlice almış değildir.
3- Yanma
emanet olarak bırakılan bir malı inkâr eden hâin de böyledir.
4- Yankesici
sirkat kapsamına girer. Zira o, başkasının.cebinden, çantasından gizlice aşırıp
çalan kimsedir. O bakımdan eli kesilir.
5- Çalıp
çırpan, alıp kaçan kimseye gelince, bu malı korunduğu yerden gizlice
almamakta, rastladığı malı alıp
kaçmaktadır. O bakımdan sirkat kapsamına girmemekte ve o yüzden eli
kesilmemektedir. Ancak böylesi hakkında ta'zîr cezası uygulanır.
6-
Başkasının malını yağma edip götüren kimsenin de eli kesilmez. Başka cezalar
uygulanır.
7- Kadın kocasının, adam da karısının malını
çalacak olursa, el kesme hükmü uygulanmaz.
8- Hizmetçi
ev sahibinin malım çalacak olursa, ta'zîr cezasıyla cezalandırılır, ama eli
kesilmez. Zira işin içinde hırsızlıktan ziyade hiya-net mevcuttur.
9-
Beytülmaldan çalan kimsenin eli kesilir,-
10- Savaştan
elde edilen ganimet malından kendine gizlice bir şey ayıran kimsenin de eli
kesilir. Bu iki madde daha çok İmam Mâlik'in içtihadıdır.
11-
Başkasının yanma emanet olarak bıraktığı malı, emanetçi kişi inkar eder de mal
sahibi gizlice kendisine ait o malı çalacak olursa, bundan dolayı el kesme
cezası uygulanmaz. Bu da daha çok İmam Ma-lik'in içtihadıdır.
12- Böylece fukahanm cumhuruna göre, hiyânet,
ihtilas, intihab sirkat kapsamına girmez. Çünkü bunlarda malı gizlice sahibinin
izni olmaksızın korunduğu yerden alma hususu söz konusu değildir.
13- Ülkenin
selâmeti, huzur ve güven içinde yaşayabilmesi adlî sistemin sağlıklı, tarafsız
işlemesine bağlıdır.
14- Güçlüyü,
soyluyu affetmek, zayıfı ve kimsesizi mahkûm etmek ülkenin yıkılıp dağılması
için yeterli sebeplerden biridir.
15- Adalette
eşitlik ve sürat, tarafsızlık ve ciddiyet şarttır. Zira geciken adalet
bizatihi adaletsizliktir.
16- Suçlunun
affedilmesi için aracı olanlar hem büyük günah işlemektedirler, hem de kendi
toplumlarına ihanette bulunmaktadırlar.
17-
Mahkemenin tarafsızlığını şaibeden uzak tutmak vaciptir.[479]
Zingl suçunu ikrarın
dört defa olması üzerinde duruldu ve bu husustaki rivayetlere yer verilerek
nıüctehidlerin görüş, tesbit ve istidlalleri açıklandı. Hırsızlık suçunun ise
iki defa ikrarının gerekli olduğunu belirtenler olmakla beraber bir defa
ikrarın da yeterli olduğunuı savunanlar var.
Zina suçunun sübutu
için iki şahit olmadığı takdirde neden dört ikrara; sirkat (hırsızlık) suçunun
sübutu için şahit yoksa kişinin iki defa ikrarına lüzum görüldüğünün hikmeti
üzerinde duranlar şu bilgiyi vermektedirler: Zina suçu dört erkek şahidin
çehadetiyle sübut bulduğuna göre, şahit yoksa her şahide karşılık bir ikrar
söz konusu olmaktadır. Hırsızlık suçunun sübutu ise iki erkek veya Şafiî'nin
bir kavline göre bir erkek iki kadının şehadetiyle gerçekleşir. Şahit yoksa
şahsın iki defa ikrarı söz konusu olur.[480]
Ebû Umeyye el-Mahzûmî
(r.a.) den yapılan rivayete göre: Relûlüllah (s.a.v.) Efendimize bir hırsız
getirildi ki, o yanında çaldığı meta'dan bir şey bulunmadığı halde hırsızlık
yaptığını itraf ediyordu. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz ona: "Senin hırsızlık
yaptığını sanmıyorum?" buyurdu. Adam ise: "Hayır, iki veya üç defa
hırsızlık yaptığım itirafta bulundu. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.)
Efendimiz: "Bunun elini kesiniz ve sonra da onu bana getiriniz" diye
emretti. Râvî devamla diyor ki: "Onun elini kestiler ve sonra alıp Hz.
Peyganıber'e (s.a.v.) getirdiler. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ona şöyle
telkinde bulundu: "Estağfi-
rullah ve etubu ileyh
şöyle." O da: "Esteğfîruİlah ve etubu iley-hi" dedi. Bunun
üzerine Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle duâ etti: "Allahım, onun
tevbesini kabul buyur." [481]
Kasım b.
Âbdirrahman'dan, o da Emlre'l-Mü'minin Ali (r.a.) den rivayet etmiştir .Hz, Ali
(r.a.) şöyle demiştir: "Hırsızın, iki defa kendi aleyhine şehadette
bulunmadıkça eU kesilmez." [482]
a)
Hanefîlere göre, sirkat suçu iki şeyden biriyle sübut bulur: İki erkek şahidin
şehadetiyle veyahut şahsın bir defa ikrarıyla... [483]
b) Şâfîî,
Mâlikî ve rey tarafdarları şahsın bir defa ikrarıyla sirkat suçunun sübut
bulacağına ve yeterli olacağına kaildirler, İmam Ah-med, İmanı Ebû Yusuf
Şia'dan Zeydî mezhebine bağlı olanlar ise ikrarın en az iki defa olmasına
kaildirler.
Bunlara göre
Resûlüllah (s.a.v.) devrinde cereyan eden bütün hırsızlık olaylarında şahsa iki
defa ikrar ettirilmiş ve öylece el kesme cezası uygulanmıştır. [484]
Aynı zamanda İmam Ebû
Hanîfe, İmam Şâfî ve İmam Ahmed b. Hanbel ikrarla birlikte malı çalman kişinin
davacı olması şarttır. Aksi halde hırsızın eli kesilmez.
İmam Ebû Yusuf ile
diğer Hanefî fakihleri ise mal sahibinin davacı olması şart değildir
demişlerdir. Ama hırsız suçunu ikrar ettikten sonra ikrarından rücu' ederse had
sakit olur. [485]
1006 no'lu Ebû Umeyye
hadîsinin ricalinin sikat olduğunu Hafız İbn Hacer belirtmiş bulunuyor. [486] O
bakımdan istidlale sâlih görülmüştür Bunu destekleyen birkaç hadîs daha
bulunuyor ki, onlardan biri de Ebû Derdâ'dan (r.a.) yapılan şu rivayettir:
"Hırsızlık yapan bir cariye Resûlüllah'a (s.a.v.) getirildi. Peygamber
(s.a.y.) ona: "Hırsızlık yaptın mı?" diye sordu ve hemen ilâve etti:
"Hayır yapmadım de" şeklinde telkinde bulundu. Câriye de:
"Hayır yapmadım" deyince Efendimiz onu serbest bıraktı.
Ata'ın Abdurrezzak'dan
yaptığı rivayete göre, gerek Resûlüllah (s.a.v.) zamanında, gerekse Ebû Bekir
ile Ömer (r.a.) zamanında hırsızlıkla suçlanan kişiler huzura getirilince,
onlardan önce "hırsızlık yaptın mı?" diye sorulur ve arkasından
"hayır hırsızlık yapmadım" demesi telkin edilirdi. [487]
Böylece bu
rivayetlerin zahirine bakıp istidlal edenlere göre, hırsızlık suçu bir defa
ikrarla sübut bulmaz, iki veya üç defa ikrar edilmesi gerekir; El kesilmesi
için en az iki defa ikrara lüzum vardır. Nitekim Itre, İbn Ebî Leylâ, Ibn
Şübrüme, Ahmed b. Hanbel ve îshak da aynı görüştedirler. [488]
İmam Mâlik, îmam
Şâfıi, imam Ebû Hanîfe ve bir rivayete göre İmam Ebû Yusuf bir defa ikrarın
yeterli olduğuna kaildirler. Zira onlara göre Ebû Umeyye hadîsi birden fazla
ikrarın şart olduğuna delâlet etmemektedir.
Suç sübut bulup ceza
yerine getirildikten sonra şahsın tevbe ve isbtiğfarda bulunması için kendisine
telkinde bulunmak müstehabdır. Bu da hem bir daha o gibi günahlara dönmemesi,
hem de âhirete temiz olarak göçedebilmesi içindir. Cenâb-ı Hak ise her zaman
merhamet eden, bağışlayandır.[489]
1- Hırsızlık
suçu iki şeyden biriyle sübut bulur: iki erkek şahidin şehadeti veyahut şahsın
ikrarı...
2- Davacı
şikâyet etmediği sürece hırsız suçunu itiraf etse bile eli kesilmez.
Müctehidlerin çoğu bu görüştedir.
3- Hırsız
zanlısı hâlamın huzuruna çıkarıldığında, hâkimin "Sen hırsızlık yaptın
mı?" diye sorması ve arkasından "Hırsızlık yaptığını sanmıyorum"
diye ilâve etmesi müstehabdır.
4- Hırsızlık
suçu iki şahidin şehadetiyle sübut bulursa, artık hâkimin "Ben senin
hırsızlık yaptığını sanmıyorum" demesi uygun olmaz.
5- Aleyhine şâhid olmayıp suçunu kendisi ikrar
eden kimsenin bunu en az iki defa tekrarlaması gerekir. Aksi halde eli
kesilmez. Bu, fukahadan bir kısmının görüşüdür.
6- Üç
mezhebe göre ise, bir defa ikrar yeterlidir.
7- El
kesildikten sonra suçlu hâkimin huzuruna getirilir ve hâkim ona "Allaha
tevbe et, bağışlanmanı dile" diye telkinde bulunur. Bu müstehabdır.
8-
Şahsın da bu telkine uyarak tevbe
ve istiğfar etmesi müstehabdır.
9-
Hırsızlıktan dolayı kişinin elinin kesilmesi toplum arasında son derece tesir
uyandıran, caydırıcı olan bir ibret levhasıdır.
10- Kişi
ölünceye kadar bu damgayı taşır gibi olur. Elinin kesik bulunması hep bu
intibaı yansıtır.
11- O
bakımdan İslâm hukukunun cari ve geçerli olduğu ülkelerde eli kesik insanlara
pek az rastlanmıştır.
12- Uygulanan
ceza iki hikmete mebni bulunuyor: Toplum yapısında kötüleri
ıslâh etmek ve caydırıcı bir.hava oluşturmak..[490]
İslâm hukukunda haddi
gerektiren suçlar sultan veya hakime intikal ettirilmeden davacı davasından
vazgeçer de suçluyu affederse, artık had gerekmez. Ama davacı şikâyette bulunup
hakime veya sultana başvurup suç sübut bulunca artık davacının affetmesinin
veya hırsızın çaldığı malın kendisine hibe edilmesinin bir yararı olmaz, yani
cezanın uygulanmasını durduramaz, gereken haddi iskat edemez.
O bakımdan bu gibi suç
ve ceza teşkil eden olayları halk kendi arasında gönül rızasıyla çözer, malı
çalman veya haksızlığa uğrayan kimse hırsızı, mütecavizi affederse had sakit
olur. Bunun gibi çaldığı mal hırsıza hibe edilirse, yine had düşer. Yeter ki
olay dava konusu olarak hâkime intikal ettirilmemiş olsun.[491]
Abdullah b. Ömer
(r.a.) dan yapılan rivayete göre, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle
buyurmuştur: "Hadleri kendi aranızda affederek (çözüme bağlayın). Haddi
gerektiren bir dava bana intikal edince artık o vacip olur (affetmenin bir
yararı olmaz)" [492]
Hz. Aişe (r.a.) dan
yapılan rivayete göre, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Övgüdeğer güzel haslet sahiplerinin sürçmelerini (bağışlayıp) bırakın.
Ancak hadler müstesna..." [493]
Rebî'a b. Ebî
Abdirrahmân'dan yapılan rivayete göre, Zübeyir b. Avvam (r.a.) hırsızı
yakalayıp sultana götürmek isteyen bir adamla karşılaştı. Onu salıvermesi için
şefaatçi oldu. Ama adam: "Hayır, onu sultana ulaştırmadan affetmem"
diye cevap verdi. Bunun üzerine Zübeyir b. Avvam (r.a.) şöyle dedi: "Sen
onu sultana görütüp suçunu oraya bildirince artık Allah o durumda şefaat edene
de şefaati kabul edene de lanet etmiştir." [494]
Hz. Aişe (r.a.) dan
yapılan rivayete göre, hırsızlık yapan Mah-zumlu kaçlmın durumunu Kureyşli'ler
oldukça önemli görüyorlardı. "Kim bu hususta Resûlüllah (s.a.v.)
Efendimizle konuşur ve Resûlüllah'in (s.a.v.) sevdiği Üsame'den başka kim bunu
söylemeye cesaret edebilir" şeklinde (bir görüş ortaya koydular). Üsame
(r.a,) belirtilen husus hakkında Peygamber (s.a.v.) ile konuştu. Bunun üzerine
Resûlüllah (s.a.v.) ona: "Sen Allah'ın koyduğu hadlerden bir had hususunda
mı şefaatçi oluyorsun?" buyurdu ve sonra hitabede bulunarak şöyle dedi:
"Ey nâs! Sizden öncekiler ancak onlardan şerefli soylu bir kimse
hırsızlık edince onu bırakmalarından ve zayıf bir kimse hırsızlık edince onun
aleyhine gereken cezayı uygulamalarından dolayı sapıtıp yok olmuşlardır.
Allah'a yemin ederim ki, şayet Muhammed'in kızı Fatıma hırsızlık etmiş olsa
mutlaka Muhammed onun da elini keserdi." [495]
a)
Hanefîlere göre, hırsız hâkim huzuruna çıkarılıp makkında el kesme cezası
hükmedilir ve henüz eli kesilmeden çaldığı msjlın kıymeti piyasada nisap
miktarının altına düşerse artık eli kesilmez.jîmam Mutammed'e göre teli yine de
kesilir. Çünkü hâkim el kesilmesine karar rerdiği zaman adamın çaldığı malın
değeri nisap miktarını buluyordu.
Bunun gibi hüküm
kesinleşir ve henüz uygulamaya geçilmeden nrsız çaldığı mala sahip olur (satın
alır veya kendisine bağışlanır) sa ırtık eli kesilmez. îmam Şafiî ye ve bir
rivayette îmam Ebû Yusuf a jöre eli yine de kesilir. Çünkü el kesme cezası
sebkat eden hırsızlıktan itürüydü.
Aynı zamanda karar
verildikten sonra hırsız, çaldığı iddia edilen Lalın kendi malı olduğunu iddia
ederse -bunu isbat edemezse bile- eli :esilmez. Çünkü şüphe haddi geri çevirir.
[496]
Çaldığı malı, henüz
hâkimin huzuruna çıkarılmadan sahibine geri rerirse artık eli kesilmez.
b) Şâfiîlere göre, hırsız hâkimin huzuruna
çıkarılmadan önce [çaldığı mal kendisine
hibe edilirse had sakıt olur. imam Şafiî bu hususta Safvan hadîsiyle istidlal
etmeştir. Hırkasını yastık yapıp Mescid'de uyumakta olan Safvan'm hırkası bir
hırsız tarafından çalmıyor. Ama Safvan farkına varıp onu yakaladığı gibi
Resûlüllah'm (s.a.v.) huzuruna çıkarılıyor. Resûlüllah (s.a.v.) suçu sabit
görünce hırsızın elinin kesilmesini emrediyor. Bunun üzerine Safvan: "Ya
Resûlallah! Ben bu adamın eli kesilsin diye size getirmedim. Çaldığı mal benden
ona sada-
fka olsun" diyor.
Peygamber (s.a.v.): "Bunu benim yanıma getirmeden önce yapsaydın
ya..." buyuruyor. [497]
O bakımdan henüz el
kesme kararı uygulanmadan önce hırsız çaldığı mala mâlik olur, meselâ o mal
hırsıza hibe edilir veya ona satış sağlanırsa, bu durum el kesme hükmünü
düşürmez. Çünkü artık hüküm kesinleşmiş bulunuyor. Ama mahkemeye henüz intikal
etmeden önce çaldığı malı satan alır veya o mal kendisine bağışlanırsa, el
kesme sakıt olur. [498]
c) Hanbelîlere göre, hâkimin huzuruna
çıkarılmadan önce çaldığı mala satın almak veya kendisine hibe edilmek
suretiyle mâlik olursa had sakıt olur. Ama hâkimin huzuruna çıkarıldıktan sonra
mâlik olursa bu haddi iskat etmez. Yani el kesme cezasını düşürmez. [499]
d) Mâliki
mezhebine göre de hüküm böyledir. [500]
1014 no'lu Abdullah b.
Ömer hadîsini aynı zamanda Hâkim tahrîc edip sahîhlemiştir. Ebu Davud bir görüş
beyan etmemiştir. Bu da hadîsin sahîh olduğuna ayrı bir işarettir. Hadîs Amr.b.
Şuayb tarikiyle rivayet edilmiştir. îbn Hacer bu tarikin sahîh olduğuna dikkat
çekmiştir.
O bakımdan ilim
adamlarının çoğu bu hadîsle istidlal etmişlerdir.
1015 no'lu Aişe
hadîsini aynı zamanda İbn Adiy ve el-Akiylî tahrîc etmişlerdir. Hadîsin
birkaç tariki bulunuyor
ki hiçbiri sıhhat bakımından sübut bulmamıştır.
Bu bapta îmam Şâfıi ve
ibn Hibban ile ibn Adiy, aynı zamanda Beyhakî Hz. Aişe (r.a.) den şu lafızla
rivayet etmişlerdir: "Övgüdeğer güzel haslet sahiplerinin zelleleri (kayma
ve hataları) nı (bağışlayıp) bırakın..."
Gerek bunun gerekse
diğer rivayetin zayıf olduğunu belirtenler vardır. Ebû Zür'â bunun kesin zayıf
olduğunu söylemiştir.
Bu bapta ayrıca Ebû
Şeyh "Kitabu'l-Hudûd"da zayıf isnadla bir hadîs rivayet etmiş
bulunuyor, ibn Mes'ud (r.a.) den ise: "Cömert âlicenap kişinin günahından
vazgeçip (onu cezalandırmayın). Çünkü Cenâb-ı Hak onun kaymaları sırasında onun
elinden tutar" mealindeki hadîsi Taberânî el-Evsat'ta rivayet etmiş ve
isnadı zayıftır. [501]
1016 no'lu Rebîa
hadîsini İmam Mâlik, Muvatta'da rivayet etmiştir. Hadîs, hırsızı hâkimin
huzuruna çıkarılmadan çaldığı mala malik olursa, el kesme sakıt olur hükmüne açık
bir biçimde delâlet etmekte ve suçluyu sultan veya hâkime götürmeden
affetmenin bir fazilet olduğuna işaret etmektedir.
1017 dipnotlu Hz. Aişe
hadîsi sahîh olup istidlal ve ihticaca salih-tir. Aynı zamanda bu bapta birçok
sahîh hadîs rivayet edilmiştir. O bakımdan hakkında yetkili makamca ceza hükmü
verilen kimse için şefaatçi olmak haramdır ve yasaktır.[502]
1- Suç üstü
yakalanan veya suçunu itiraf eden veyahut beyyine ile suçu sübut bulan hırsızı
hâkimin huzuruna çıkarmadan affetmek bir fazilettir.
2- Hâkimin
huzuruna çıkarılmadan önce affedildiği taktirde had cezası sakıt olur.
3- Hırsız
hâkimin huzuruna çıkarıldıktan sonra henüz ceza uygulanmadan önce çaldığı
malın piyasa değeri düşerde nisap miktarı ortadan kalkarsa el kesme hükmü
sakıt olm-î Bu, İmam Hanîfe'ye göredir.
4- Bunun
gibi, hırsız mahkemeye çıkarıldıktan sonra çaldığı malı satın alır veya o mal
kendisine hibe edilirse, yine el kesme cezası sakıt olur. Bu da İmam Ebû
Hanîfe'nin içtihadıdır.
5- Diğer
müctehidlere göre, hâkimin huzuruna çıkarılmadan önce Hırsız çaldığı mala sahip
olur, yani onu satın alır veya kendisine hibe edilirse artık hüküm sakıt olur.
6- Hâkimin huzuruna çıkarıldıktan sonra çaldığı
mala sahip olması hükmün düşmesini gerektirmez.
7- Hâkimin
huzuruna çıkarıldıktan sonra hırsız çaldığı malın kendisine ait olduğunu iddia
ederse -isterse bu iddiasını o anda isbat edememiş olsun- hakkında had cezası
uygulanmaz. Çünkü ortada bir şüphe vardır. Bu da İmam Ebû Hanîfe'nin
içtihadıdır.
8- Çaldığı
malı, henüz hâkimin huzuruna çıkarılmadan asıl sahibine iade ederse, artık eli
kesilmez.
9- Ancak
bütün bu durumlarda hâkim isterse hırsıza ta'zîr cezası verebilir.
10- Hırsız
hakime intikal ettirilmeden Önce araya bir aracı sokarsa bunda bir sakınca
yoktur. Mal sahibinin onu affetmesi için biri şefaatçi olabilir. Ama hâkime
intikal ettikten sonra artık hiç kimse onun affedilmesi için aracı olmaz ve
şefaatte bulunmaz. Zira bu durumda gayr-i âdil bir tutum ortaya çıkar ve
güveni sarsar. O bakımdan sözü edilen safhada birinin şefaatçi olması lanetle
karşılanmıştır.[503]
Kur'ân-ı Kerîm'de bu
konuda hazar ve sefer ayrımı yapılmaksızın genel ve kapsamlı bir anlatıma yer
verilerek şöyle buyurulmaktadır: "Hırsızlık eden erkeğin ve hırsızlık eden
kadının (bu yoldan) elde ettiklerine (ve insan haklarına el uzatmalarına)
karşılık Allah tarafından ibret verici bir ceza olmak üzere ellerini kesin.
Allah çok üstündür, çok güçlüdür, yegâne hikmet sahibidir." [504]
Ayetin zahirinden suçun
her yerde suç olduğu ve o yüzden yer ayrımı yapılmaksızın cezanın
uygulanmasının kaçınılmazlığı anlaşılıyor. Zira böylesine genellik arzeden bir
hüküm olmasaydı, yolculukta, savaşlara çıkıldığında kötü niyetli kişilere
fırsat verilir ve o yüzden birçok kötülüklerin işlenmesi kaçınılmaz olurdu.
İslâm cihanşümul bir dindir ve hükümleri son derece âdildir, O bakımdan her
yerde fitne ve fesadı önlemeye, denge ve düzeni sağlamaya, hakları korumaya
yönelik kapsamlı hükümler vaz'etmiştir.
Gerçi bu hususta birbiriyle
taarruz eden iki rivayet bulunuyor. Birinci rivayetin zayıf olduğu kesinlik
kazanmış, ikinci rivayetin sahîh olduğu ilim adamlarınca kabul edilmiştir. Hem
ikinci hadîs âyetin umum ifadesiyle uyumlu bulunmaktadır.[505]
Büsr b. Ertat'dan
yapılan rivayete göre, adı geçen, savaşta hırsızlık yapan bir adama rastladı ve
ona sadece yüz değnek vurdurdu, elini kesmedi. Sonra da şöyle dedi:
"Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bizi savaşta el kesmekten men etti." [506]
Ubâde b. Sâmit (r.a.)
den yapılan rivayete göre, Resûlüllah (s.a.v.) fendimiz şöyle buyurdu:
"Allah yolunda insanlarla yakın ve uzak erlerde cihad edin: Allah yolunda
(cihad ederken) kınayanın mamasına aldırış etmeyin ve Allah'ın (koymuş olduğu)
hadleri lazarda ve seferde uygulayıp yerine getirin." [507]
a)
Hanefîlere göre, sirkat (hırsızlık) dâr-i adi (îslâm adaletinin ıâkim ve câri
olduğu yer ve ülkede) yapıldığı taktirde hırsızın eli kesi-ir. Ama dâr-i harpte
ise hırsızın eli kesilmez. Aynı zamanda dâr-i bağiy le öyle... Çünkü bu durumda
imam (sultan)m nüfuz ve hükmü dârü'l-ıarpte yoktur ve geçerli değildir. O
bakımdan gerek dâru'l-harpte, gerekse dâr'i bağiyde meydana gelen hırsızlık el
kesmeyi mucip olmamak-;adır.
Bunu şöyle açıklamak
daha uygun olur: İslâm ehlinden olan tüccar ve esirler dârü'l-harpte
bulundukları süre içinde biri diğerinin malını çaldıktan sonra oradan çıkıp
dâr-i islâm'a girerlerse, yakalanan hırsızın elini imam (sultan veya hâkim)
kesmez. Çünkü imamın nüfuz ve hâkimiyeti dâr-i harpte mevcut değildir. O
bakımdan dâr-i harpte meydana gelen hırsızlık el kesmeyi gerektirmemektedir. [508]
Böylece Ebû Hanîfe
gerek kısas, gerekse diğer hadlerin uygulanması konusunda bunların
dârü'l-harpte cereyan ettiği taktirde uygulama alanı olmadığım belirtmiştir.
Ancak İmam Ebû Hanîfe burada iki durumun bulunduğunu belirtmiştir:
a) Öldürülen
kimse dârül-harp ehlinden olur da sonra İslâmiyete girer ve dârü'l islâm'a
hicret etmezse, o taktirde katile kısas cezası verilmez.
b) Öldürülen
kişi dârü'l-islâm'dan olur, ama dârü'l-harbe verilen bir izinle girmiş
bulunursa, tacirler ve zor durumda kalan esirler gibi, katil olan tacir
hakkında kısas uygulanır, ama esîr olan katil hakkında uygulanmez.
Diğer had cezaları da
böyle...
b) İmam
Mâlik, İmam Şafiî
ve İmam Ahmed'e göre,
öldürülen kişi ister
dârü'l-islâm'dan, ister dârü'l -harpten olsun, isterse dârü'l-harpten hicret
etmiş bulunsun, isterse hicret etmemiş olsun hakkında kısas uygulanır. [509]
1025 no'lu Büsr hadîsi
hakkında Ebû Dâvud bir görüş beyan etmiştir. Tirmizî ise hadîsin garip
olduğunu, yani râvinin bunu rivâyette teferrüd ettiğini belirtmiştir. Ebû
Davud'un tahricinde Büsr'a kadar uzanan rivayet zincirindeki ricalin hepsi
sikadır. Tirmizî'nin isnadında ise îbn Lenf bulunuyor ki bu zat zayıftır.
Nesâî'nin isnadında Bakiyye b. Velîd bulunuyor. Bu zat hakkında çok şeyler
söylenmişse de ilim adamlarının çoğuna göre sikadır. îbn Maîn onun bin sahîh
hadîs bildiğini kaydetmiştir. Ancak bazan tedlîs yaptığı söz konusudur. [510]
Büsr'ün sahabi olup olmadığı ihtilaflıdır. Kimine göre Peygamber (s.a.v.)
Efendimizin vefatından sonra doğmuştur. O bakımdan hadîsiyle pek istidlal
edilmemiştir. [511]
1026 no'lu Ubâde
hadîsini Taberânî el-Evsat ve el-Kebîr'de tahrîc etmiştir. Mecmeu'z-Zevâid'de
"Gerek Ahmed'in gerekse diğerlerinin is-nadları güvenilirdir"
denilmektedir. Hem hadîsin sıhhatma Kitap ve Sünnet'teki genel anlatım tarzı
şehadet etmektedir. Aynı zamanda hadîste hazar ve sefer denilirken özel bir
seferden veya hazardan söz edilmemiştir. O bakımdan taşıdığı hüküm oldukça
kapsamlıdır.[512]
1- Had cezalarının uygulanabilmesi için suç ve
cinayetin dâr-i İslâm'da işlenmesi şarttır.
2-
Dârü'l-harpte bir müslümanm işlediği cinayetten dolayı dârü'l-islâm'a
döndüğünde had veya kısas uygulanmaz. Zira İmam (sultan)m hükmünün geçmediği
bir ülkede suç işlenmiştir.
3-
Dârü'l-bağiy de böyledir. Bundan maksat, devlete baş kaldırıp istiklâlini ilân
eden ve sultanın emirlerini dinlemeyen bölge demektir. Oradada işlenen bir
cinayetten dolayı cani dârü'l-islâma döndüğünde had uygulanmaz.
Bu üç maddede yer alan
hükümler İmam Ebû Hanîfe'nin görüş ve içtihadıdır.
4- Diğer üç
mezhebe göre, tüccar, esîr ve sayyahın dârü'l-harpte kendi din kardeşini veya
vatandaşını öldürmesi veya onun malını çalması da bir suçtur ve dârü'l-islâma
döndüğünde hakkında had ve kısas uygulanır.
5-
Dârü'l-harpten olup İslâm'a giren ve fakat İslâm ülkesine hicret etmeyen bir
müslümanm bulunduğu yerde müslüman bir tüccarı veya yolcuyu veya esiri öldürür
veya malını çalarsa, hakkında had uygulanmaz. .Çünkü İslâm ülkesine hicret
etmemiş bulunuyor. Bu da İmam Ebû Hanîfe'nin görüşüdür.
6- Had ve
kısas cezalarının uygulanabilmesi için îslâm hükümdarının hükmü ve nüfuzu
altında olan bir yerde suçun işlenmesi söz konusudur.
içki içen hakkında
uygulanacak had cezası İslâm hukukunda buna "haddü'ş-şirb" denildiği
gibi, "haddü şâribi'l-hamri" de denmiştir. Birincisi, içki içmenin
haddi (cezası), ikincisi içki içene uygulanacak had diye tercüme edilebilir.
içki, gerek aklî
dengeyi bozması, gerek sağlığı tehdit etmesi, gerek aile bütçesini sarsması,
gerekse aile bünyesinde ve çevrede nahoş hava vücuda getirmesi bakımından ve
sonra da yetişmekte olan yeni kuşaklara kötü bir ahlâkî miras bıraktığından
"kötülüklerin anası" olarak vasıflandırılmış ve bunun için birtakım
ağır maddî ve manevî müeyyideler konmuştur.
İçki Kitap, Sünnet ve
İcma' ile haram kılınmıştır. İnkârı küfür, isti'malı büyük günahtır.
İslâm her hâl-ü kârda
beş şeyin titizlikle korunmasını emreder ve bütün esas prensipleriyle o beş şeyin
korunmasına yönelir: Dini korumak- aklı korumak, ahlâkı korumak, nesli
korumak, canı ve malı korumak. ..
İçki hemen hemen
bunların hepsini zedelemektedir. O bakımdan içkinin tahrîmiyle ilgili hadîsler
yirminin üstünde bulunuyor.[513]
'Enes (r.a.) den
yapılan rivayete göre, şarap içen bir adam Peygamber j (s.a.v.) Efendimize
getirildi. Bunun üzerine ona iki ceride (hurma dalı) ile kırk defa
vuruldu."
Râv'i devamla
diyorjıi: • "Aynı şekilde Ebû Bekir (r.a.) da uygulamada bulundu. Hz.
Ömer (r.a.) zamanında ise, Ömer insanlarla istişarede bulundu. Hz. Abdurrahman
şöyle dedi: "Hadlerin en hafifi seksen değnektir..." O bakımdan Ömer
(r.a.) içki içenlere seksen değnek vurulmasını emretti." [514]
"Yine Enes (r.a.)
den yapılan rivayete göre, "Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şarap hakkında
(içene) hurma çubuğu ve ayakkabı ile vurdurdu. Ebû Bekir (r.a.) da içki içene
kırk değnek vurdu." [515]
Ukbe b. Haris (r.a.)
den yapılan rivayette, adı geçen şöyle haber vermiştir:
"Nu'man veya İbn
Nu'man içki içmiş bir halde bulunup getirildi. Resûlüllüh (s.a.v.) Efendimiz
evde bulunanlara ona had uygulamaları için emretti. Ona değnekle vuranlar
arasında ben de bulunuyordum. Biz ona ayakkabı ve hurma çubuğuyla vurduk."
[516]
Sâib b. Yezîd (r.a.)
den yapılan rivayette adı geçen şöyle demiştir:
"Bizlere gerek
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz zamanında, gerek Ebû Bekir Sıddîk'ın
emirliğinde, gerekse Hz. Ömer'in emirliğinin başlangıcında içki içen
getirilirdi de ona ellerimizle, ay-akkablarımızla ve kaftanlarımızla vururduk.
İşte böylece Hz. Ömer'in emirliğinin ilk yıllarında Ömer içki içenlere kırk
değnek vururdu. Tâki o dönemde gururlanıp (içki içenler), fi.sk-u fücurda
bulunanlar ortaya çıkınca bu defa Ömer (r.a.) onlara seksen değnek vurmaya
başladı." [517]
Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayete göre, içki içen bir adam Peygamber (s.a.v.) Efendimize
getirildi. Peygamber (s.a.v.); "Ona (değnek ile) vurunuz!" diye
emretti." Ebû Hüreyre devamla diyor ki: "Bizlerden bir kısmı ona
eliyle, bir kısmı ayakkabısıyla, bir kısmı elbisesiyle vurdu. Vurma işi sona
erince orada bulunanlardan bazısı o adama: "Allah seni rezîl ve rüsvay
etti veya etsin" dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle
buyurdu: "Öyle demeyin, ona karşı şeytana yardımcı olmayın..." [518]
Hudayn b.
el-Münzir'den yapılan rivayette, adı geçen diyor ki:
"Osman b.
Affan'ın yanında hazır bulunuyordum. Derken Velîd (b. Ukbe) getirildi ki (bu
adam Küfe'de vali olarak görev yapıyordu), sabah namazını iki rek'ât olarak
kıldıktan sonra cemaatine "Size daha fazla kıldırayım mı?" diye
sormuştu. Bunun üzerine onun aleyhine iki kişi şehadet etti. Onlardan biri
Hum-ran idi ki o Velîd'in şarap içtiğini, diğeri ise içtiği şarabı kustuğunu
gördüğünü bildirdi. Bunun üzerine Hz. Osman (r.a.): "O şarap içmedikçe
kusmaz" dedi ve Hz. Ali'ye: 'Ya Ali! Kalk da bu adama had cezası olarak
değnek vur" dedi. Hz. Ali de: fYa Hasan, kalk sen buna değnek vur"
diye emretti. Hz. Hasan ise (vurmaktan kaçınıp) şöyle dedi: "Velli hârreha
men tevellâ kar-reha (hilâfetin serinliğine erişen, onun hararet ve şiddetini
de üzerine alsın).
Sonra da: "Ya
Abdullah b. Cafer, kalk da sen ona değnek vur" diye emretti. Abdullah da
kalkıp ona değnek vurmaya başladı, Hz. Ali de vurulan değnekleri sayıyordu.
Kırkı bulunca Hz. Ali (r.a.) ona: "Elini tut, vurma" dedi. Sonra
şöyle bilgi verdi: "Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz kırk değnek vurdu. Ebu
Bekir de kırk değnek vurdu. Ömer ise seksen değnek vurdu. Bunların hepsi de
sünnettir. Ama kırk değnek vurmak en sevimli olanıdır." [519]
a)
Hanelilere göre hadd-i şîrb, yani içki içmenin haddi iki kısma ayrılır:
Bunlardan biri, sarhoş etmese bile şaraptan isterse bir damla içmiş olsun had
cezası gerekir. Diğeri ise şarab dışında kalan alkollü maddelerdir ki,
bunlardan sarhoş olacak kadar içene had cezası gerekir. Sarhoş olmayacak kadar
içene had vurulmaz.
Böylece müslüman olup
mükellef sayılan kimse sarhoş olmayacak tadar şarap veyahut sarhoş olacak kadar
diğer içkilerden içtiği taktirde had cezası gerekir. Mükellef olmayan çocuk,
deli ve bir de müslüman olmayan gayr-i müslim vatandaş içtikleri taktirde had
cezası uygulanmaz. Yetkili organ istediği taktirde bunlara ta'zîr cezası
uygulayabilir.
İçki içmenin sübutu ya
iki erkek şahidin şehadetiyle, ya kişinin ikrarıyla veyahut içki içtiğine dair
ağzının kokması, içtiği içkiyi kusması ile gerçekleşir.
Yakalandığı zaman
sarhoş olup ağzından içki koktuğu halde hakimin huzuruna çıkarılıncaya kadar
sarhoşluğu geçer veya ağzında içki kokusu kalması, yine de getiren kişiler
"biz onu yakaladığımız zaman sarhoş idi, ağzında içki kokuyordu" diye
şahitlik ederlerse, had uygulanır.
Kişinin İmam Ebû
Hanîfe'ye göre bir defa ikrarı yeterlidir. îmam Ebû Yusuf ile îmam Züfer'e göre
iki defa ikrarda bulunması gerekir. Zira nasıl zina isnadında dört erkek şahit
şartsa şahit bulunmadığı taktirde kişinin dört defa ikrarı söz konusu ise,
burada da iki şahit yoksa, kişinin iki defa ikrarı söz konusudur.
Kişiye sarhoş iken
değnek vurulmaz. Sarhoşluk hali geçtikten sonra değnek vurma cezası uygulanır.
îçki içen hür kimse
ise seksen, köle ise kırk değnek vurulur. Şüphesiz bu kırk değnek, baş, yüz,
utanç yerleri hariç diğer yerlerine dağıtılarak vurulur.
Sadece ağzından içki
kokması veya kusması yeterli delil sayılmaz. Çünkü zorla içirildiği şüphesi
vardır. Şüphe olunca da had cezası uygulanmaz. Ama bu emarelerle birlikte iki
erkek şahitlik eder veya şahsın kendisi ikrar ederse, o taktirde suç sübut
bulur ve had cezası uygulanır.
Önce içki içtiğini
ikrar eder ve sonra bundan rücu' ederse hakkında had cezası uygulanmaz.
Haddi gerektiren
sarhoşluğa gelince: İmam Ebû Hanîfe'ye göre, erkeği kadından, yeri gökten ayırd
edemiyecek sınıra gelmiş olmalıdır. İmameyne göre, hezeyanda bulunup kelime ve
cümleleri birbirine karıştıracak sınıra gelirse had cezası uygulanır. [520]
b) Şâfiîlere göre, çoğu sarhoş eden her içkinin
azı da haramdır. İçene had cezası uygulanır. Ancak çocuk, deli, zimmî (gayr-i
müsîim vatandaş), harbî (d ârü'l-harpten olan), boğazına kahren ve tehdîd
edilip içirilen bu genellemenin dışında kalır. Hakkında had cezası uygulanmaz.
Aynı zamanda alkollü
içki olduğunu bilmeden içen aleyhine de had cezası gerekmez. Bunun gibi daha
yeni İslâm'a girip İslâm ahkâmını henüz öğrenmeyen kimse de öyle... İçki una
karıştırılıp hamur yapılırsa veya başka bir maddeyle karıştırılıp macun haline
sokulursa bundan dolayı had cezası gerekmez, ama kişi günahkâr olur.
Hür kişiye içki
içmekten dolayı kırk değnek, köleye yirmi değnek vurulur.
İçki içme suçu ancak
şu iki husustan biriyle sübut bulur: İki erkek şahidin şehadeti ve bir de
şahsın ikrarı... Sadece ağzından içki kokması veya içki sebebiyle kusması
suçu.isbatlamaz.
İçki içip sarhoş olan
kişinin sarhoşluğu geçmedikçe had vurulmaz. [521]
c) Hanbelîlere
göre, az olsun çok olsun sarhoş edici içkiden içen kimseye seksen değnek
vurulur. Böylece Hanbelîlerle Şâfîîler değnek sayısında farklı görüş ve
ictihadda bulunmuşlardır.
Kendi arzu ve
isteğiyle, çoğunun sarhoş ettiğini bildiği halde içki içen kimsenin sarhoş olup
olmadığına bakılmaz ve hakkında had cezası uygulanır. Nitekim Hz. Ömer, Ali,
îbn Mes'ûd, îbn Ömer, Ebû Hüreyre, Sa'd b. Ebî Vakkas, Ubey b. Kâ'b, Enes ve
Aişe (Allah hepsinden razı olsun) bu görüştedirler. Tabiînden Tavus, Atâ',
Mücahid, Kasım, Katade ve Ömer b. Abdillaziz'in de içtihadı bu anlamdadır. İmam
Mâlik, İmam Sevrî, Ebû Ubeyd, Ebû Sevr ve İshak da aynı içtihadı
benimsemişlerdir.
Böylece ismi geçen
zevat arasında şarapla diğer alkollü içkiler arasında bir ayrım yapılmamış ve
hangisi olursa, çoğu sarhoş ettiği taktirde azı da haramdır kaidesi uyarınca
hepsi aynı hüküm kapsamına alınmıştır.
Zorlanarak, tehdit
edilerek içki içirilen kimseye had gerekmez. Şâfîîlerde olduğu gibi, içki içme
suçu ya iki erkek şahidin şehadetiyle veyahut şahsın ikrarıyla sübut bulur.
Şahıs sarhoş iken had uygulanmaz, sarhoşluk halinin geçmesi beklenir. [522]
d)
Mâlikîlere göre de alkollü içkinin azı da çoğu da haramdır. Bundan az vaya çok
içen kimse hakkında had uygulanır. Bu da seksen değnek vurulmasıdır. [523]
Ebû Cafer Tâhavî ise
içki' konusuyla ilgili otuz kadar rivayet nakletmiş ve sonra da Hanefîlerin
görüş ve içtihadını benimsediğini belirterek içki içene seksen değnek
vurulması gerektiğine dikkati' çekmiştir. [524]
Hamr ismi üzerinde
durulmuş ve bunun sırf üzümden elde edilen içkiye has bir isim olduğuna dair
farklı görüş ve yorumlar ortaya konmuştur. Gerçi bu kelime ilk önce üzümden
elde edilen içki hakkında has bir isim olarak kullanılmışsa da sonradan sarhoş
edici her alkollü içkiye ıtlak olunmuş ve böylece hapsinin ortak ismi durumuna
gelmiştir. Nitekim Rağıb kendi Müfredatında bu manayı desteklemiş bulunuyor.
Bazısına göre, üzüm ve hurmadan elde edilen içki hakkında kullanılan bir
isimdir. İlim ehlinin çoğuna göre, aklı perdeleyen, şuuru altüst eden alkollü
her içki >vhamr"dır. Nitekim lügatçilerden Cevheri, Ebû Nasr Kuşeyrî,
Dînaverdî ve Şeyh Mecdüddin Firuzâbâdî aynı görüştedirler, Doğru olan da budur.
Buharî ve Müslim başta
olmak üzere sahîh kaynaklar Hz. Ömer'in (r.a.) bu konuda minber üzerinde şöyle
dediğini tesbit etmişlerdir: "Haberiniz olsun ki hamr haram kılınmıştır.
Bu da beş şeyden elde edilir: Üzüm, hurma, bal, buğday ve arpa... Hamr, aklı
örten, şuuru perdeleyen her şeydir..."
Hamr konusunda birçok
farklı görüş, ictihad ve rivayetler bulunuyor. Onları nakletmekte bir fayda
görmüyoruz. Aksine müslümanlarm zihnim karıştırabilir. Müctehid imamların ise
görüş ve içtihatlarını nakletmiş bulunuyoruz. Rivayet edilen hadîslerin hemen
Hepsi sahihtir.[525]
Hz. Ali (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"Ben bir kimse
hakkında had uygulayıp da bu sebeple ölmesinden dolayı içimde bir sıkıntı ve
üzüntü duymuş değilim. Ancak böyle bir sıkıntı ve üzüntüyü hamr (sarhoş edici
içki) içenden yana hissetmişimdir. Çünkü gerçekten içki içen uygulanan haddan
ölecek olursa onun diyetini veririm. Zira Resû-lüllah (s.a.v.) Efendimiz içki
içmekten dolayı gereken had (ceza) hakkında (taban ve tavanı belli) bir sünnet
bırakmamıştır." [526]
Böylece Hz. Ali'nin
(r.a.) bu anlatımından anlıyoruz ki, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz sının, taban
ve tavanı belli bir ceza uygulamamıştır. İçki içenin vücut yapısına, mevcut
şartlara ve ortama göre bir dayak ce-1 zası uygulamıştır.
Nikekim Ebû Saîd
(r.a.) diyor ki: "Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz zamanında hamr (alkollü
içki) den dolayı ayakkabı ile kırk defa vurulurdu. Ömer (r.a.) zamanı olunca
bu ayakkabı yerine kamçı ile vurmayı uygun gördü."[527]
Abeydullah b. Adiy b.
el-Hıyar'dan yapılan rivayette, adı geçen, Hz. Osman'a şöyle demiştir:
"Velîd hakkında balkın (olumsuz tavrı) hayli çoğaldı." Bunun üzerine
Hz, Osman (r.a.): "İnşallah biz onu hakkıyle yakalayıp (gereken cezayı
vereceğiz.} diye cevap verdi. Sonra da Hz. Ali'yi çağırıp Velîd'e had vurmasını
emretti. O da ona seksen değnek vurdu."
Bu, Buharî'den
muhtasaran alınmıştır. Başka bir rivayette ise kırk değnek vurdu şeklinde bir
anlatıma yer verilmiştir. Ebû Cafer Mu-hammed. b. Ali ise, Hz. Ali'nin (r.a.)
Velîd'e iki tarafı bulunan bir değnekle vurduğunu rivayet etmiştir. [528]
İçki içmeyle ilgili
Hz. Ali (r.a.) den şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Doğrusu kişi
içki içince sarhoş olur, sarhoş olunca hezeyana başlar. Hezeyana başlayınca
iftirada bulunur. Müfteriye de seksen değnek vurmak gerekir." [529]
İbn Şihab'dan yapılar
rivayete göre, ondan hamr (alkollü içki) içen köle hakkında uygulanan had
cezasından soruldu. O da şu cevabı verdi: "Bana ulaşan haberlere göre,
köleye hür kişiye vurulanın yarısı vurulur. Hem Ömer, Osman, Abdullah b. Ömer
ve îbn Ömer (Allah hepsinden razı olsun) kölelerine içki içmelerinden dolayı
hür kişilere vurulan haddin yarısını vurdurmuşlardır." [530]
1042 dipnotlu. Hz. Ali
hadîsi sahîh olup istidlale sâlih görülmüştür. Böylece içki içene dayak
atmaktan maksat, onu biraz hırpalayıp mahcup etmektir. O bakımdan yara bere
açmayacak şekilde vurmak ve bunun için esnek fazla kalın olmayan bir değnek
veya kamçı seçmek uygun olur. Öldürücü darbeler vurup adamı öldürmeğe hiçbir
ilim adamı cevaz vermemiştir ve böyle bir uygulama da söz konusu olamaz. Hz.
Ail'nin (r.a.) "sopayla vurulan kişi bu yüzden ölecek olursa, onun
diyetini öderim," buyurması son derece anlamlı ve dikkat çekicidir,
Tirmizî'nin tahrîc
edip hasenlediği Ebû Saîd hadîsi Resûlüllah (s.a.v.) Efendimizin bu hususta çok
dikkatli davrandığını, kişiye bir zarar vermek için ayakkabıyla kırk defa
vurduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bilindiği gibi ayakkabıyla normal bir
ölçüde vurmak kişinin canım pek acıtmaz.
Ubeydullah hadîsi ise
Hz, Ali'nin bazan seksen, bazan da kırk değnek veya kamçı vurduğunu göstermektedir.
Bu da farklı tesbitlerd-en kaynaklanmakta ve sayı farkının bundan neş'et ettiği
anlaşılmaktadır. Aynı zamanda bunun için kesin bir tavan belirlenmediği de
rivayetin akışından istidlal edilebilmektedir.
Dârekutnî'nin Hz.
Ali'den rivayet ettiği haber, İslâm hukukunun ana kaidelerine uymamaktadır.
Zira genel anlamda her iftiradan dolayı şahsa seksen değnek vurulmaz. Ancak
namuslu bir kimseye zina isnad eder de dört şahit getirmezse, bu iftirasından
dolayı onun hakkında "hadd-i kazf uygulanır, yani seksen değnek vurulur. O
bakımdan müctehidler bu rivayetle istidlal etmemişlerdir.
Gerçi aynı rivayeti
İmam Mâlik Muvatta'da nakletmiş bulunuyor. [531] Bu
bakımdan hadîsin ayrı bir yoruma ihtiyacı söz konusudur. O da, içki içmek
insanı bir takım saçmalamalara itmekte, aklî dengesini kısmen bozup hezayanda
bulunmaya itmekte ve ağzına gelem sarfedip başkasına iftira bile atacak kadar
kişi dengesini kaybetmekteİir. O bakımdan içki içene seksen değnek veya kamçı
vurulması gereklidir. Yoksa iftira ettiğinden dolayı değil. Bence en güzel
yorum da bu-İur. Aksi halde hukukun ana kaidelerine ters düşmekte ve şaşırtıcı
[reni hükümlerin istinbatma sebep olmaktadır. Zaten İmam Mâlik'in rivayeti
tesbit etmesinde farklı bir durum var. O da önce seksen değnek vurulmasının
gerektiği belirtilmekte, sonra da içkinin ne gibi saçma-Lıklarr yol açtığı konu
edilmektedir. O bakımdan da yukarıdaki yorumumuz bu rivayet şeklimle tam uyum
halindedir diyebiliriz.[532]
1- Şaraptan
sarhoş etmeyecek kadar az bir miktar içen kimse hakkında had cezası uygulanır.
Zira "hamr" kelimesiyle ifâde edilen şahabın tahrimi, kitap, sünnet
ve icma' ile sabit olmuştur.
2- Diğer
alkollü maddelerden ise sarhoş edip saçmalamaya yol açacak nisbette içen
hakkında had uygulanır. Diğerleri hakkında ta'zîr cezasına başvurulabilir.
Bu iki madde de îmam
Ebû Hanîfe'nin görüşüdür.
3- Hamr,
şarabın has ismi olmakla beraber, sonradan sarhoş eden her alkollü maddenin de
ismi olmuştur.
4- Diğer üç
mezhebe göre, sarhoş eden her içkiyi içmekten dolayı, sarhoş etsin etmesin had
cezası gerekir.
5- İçki içmenin sübutu ya iki erkek şahitle
veyahut kişinin kendi ikrarıyla gerçekleşir.
6- Kişi ikrar ettikten sonra bunda rücu' ederse
had cezası sakıt olur.
7- İçki olduğunu bilmeden alkollü maddelerden
birinden içerse, had gerekmez. ,
8- Henüz
İslâm'a yeni girmiş» İslâm ahkâmını bilmeyen kimsenin de içki içmesi sebebiyle
had uygulanmaz. Ancak bunun haram olduğu anlatılır ve ondan sonra tekrar içecek
olursa had uygulanır.
9- Zorla,
ölüm tehdidiyle içki içirilen kimseye had gerekmez.
10- Haddi gerektiren sarhoşluk, mezheplere göre
farklıdır: Ebû Hanîfe'ye göre kadını erkekten, yeri gökten ayırt edemiyecek
kadar saçmalayan kimse tam sarhoştur ve had vurulur. Aksi halde ta'zîr cezası
uygulanır.
11- Diğer üç
mezhep imamlarına göre, içki içen kimse için bir sarhoşluk sınırı belirlenmez.
Mücerred içmesinden dolayı ceza gerekli olur. ...
12-
Şâfıîlere göre, içki içmekten dolayı hür kişiye kırk, köleye yirmi değnek
vurulur.
13-
Hanefîlerle Hanbelîlere göre, hür kişiyle seksen, köleye kırk değnek vurulur.
Mâlikîler de aynı
görüştedirler.
14- Kişinin
sarhoşluk hali geçmedikçe değnek vurulmaz.
15- Kişinin
içki kokar ölçüde kusması bir delil sayılmamaktadır.
16- Ağız
kokusu da haddi gerektiren bir delil sayılmaz.
17- Ağzından
içki kokan kimseye, içki içtiği zorla
itiraf ettirilmeye kalkışılmaz.
18- Kusmuğu
içki kokan kimse de içki içtiğini ikrara zorlanamaz. Zira bu gibi kokuların
çeşitli sebepleri olabilir. O bakımdan şüpheyle had cezası uygulanmaz.
19- İçki
için kimse hakkında biri maddî, diğeri m-î nevî olmak üzere iki müeyyide
konulmuştur. Maddi müeyyide ancak suçuı sübutuyla uygulanır. Manevî müeyyide
ise, içki içen kimse tövbe edi] içkiden vazgeçmeden ölürse, kıyamet gününde
günahı nisbetinde ceza landırılır.
20- İçki
insanı saçmalıklara ittiği, dengeyi bozduğu, sağlığı tehdi ettiği, ailede
huzursuzluk doğurduğu, toplumla münasebetleri zaaf; uğrattığı için haram
kılınmıştır.
21- Az içip
saçmalayan kimse bu hükmün dışında tutulamaz. Zirı istisna umumi kaideyi
bozmaz. Çoğu sarhoş edenin azı da haran kılınmıştır.[533]
îslâm kaçınılmaz bir
durum olmadıkça, bir cana karşılık veya Yeryüzünde fitne ve fesat çıkarma olayı
zuhur etmedikçe, dinden çıkıp İslâm'a karşı tavır alınmadıkça insan kanı
dökmez, ı İçki denilen afet ve ibtilâyı önlemek için birtakım ağır müeyyideler
konmuştur. İlk yasak yılında Arap Yarımadasında çok yaygın olan ve girmediği
ev, inmediği mide kalmayan şarap ve diğer sarhoş eden alkollü içkileri ortadan
kaldırmak, içenleri vazgeçirmek için ciddi tedbirler alınmış ve her şeyden önce
kalp ve kafalara nakşedilen Allah'a ve âhirete imân derûnî bir müeyyide olarak
ön plânda tutulmuş ve sonra da caydırıcı anlamda had cezası konulmuş; ikinci ve
üçüncü defa had cezası gördükten sonra ıslah-ı nefs etmeyip yine içen kişilerin
öldürülmesi çok ağır bir müeyyide olarak belirlenmişti. Ancak bu müeyyide
sadece hafıza dil ve kâğıt üzerinde kalmış, uygulama alanına getirilmemiştir.
Çok geçmeden bu hüküm olduğu gibi neshedilmiş ve yalnız had ve ta'zîr cezası
kalmıştır.[534]
Abdullah b. Arar
(r.a.) dan yapılan rivayete göre, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle
buyurmuştur: "Kim hamr (şarap ve diğer içki) içerse celd edin (değnek veya
kamçı gibi bir cisimle vücuduna vurun). Yine dönüp içerse yine celd edin. Yine
dönüp içerse yine celd edin. Yine dönüp (dördüncü defa) içerse onu
öldürün."
Abdullah b. Amr diyor
ki: "Dördüncü defa içki içen bir adamı bana getirin sizin namınıza ben onu
öldüreyim."[535]
Tirmizî bu hadîsi
tahlil ederken şöyle demiştir:
"İslâm'ın ilk
yıllarında durum (Peygamber'in emri) böyle idi. Sonra bu hüküm kaldırıldı.
Yani dördüncü defa içki içtiği tesbit edilen kimse hakkında sadece değnek
vurma cezası uygulandı, öldürülmedi. Nitekim Muhammed b. îshak'm Muhammed b.
Münkedir'den yaptığı rivayette, içki içen hakkında önceleri Peygamber (s.a.v.)
Efendimizin şöyle buyurduğu belirtilmiştir: "İçki içerse celd edin
(değnek, kamçı vurun). Yine dönüp içerse öldürünüz!." Bu hadîsi rivayet
eden Câbir (r.a.) diyor ki: "Sonra döndüncü defa içki içen bir adamı
Resûlüllah'a (s.a.v.) getirdiler, Resûlüllah ona dayak vurdurdu,
öldürmedi."
Bu rivayet de
gösteriyor ki, içkiyle ilgili "öldürülür..." hükmü kaldırılmış ve ne
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz zamanında, ne de dört halîfe devrinde bu yüzden
hiçbir kimse öldürülme mistir.
Zührî'den, o da Kabîsa
b. Zueyb'den rivayet etmiştir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Kim içki içerse celd edin; dönüp yine içirse yine celd edin, dönüp üçüncü
ve dördüncü defa içerse öldürünüz." Sonra içki içen bir adam getirildi
Resûlüllah (s.a.v.) ona celd (Had cezası) uyguladı. Sonra yine o adam getirildi.
Yine celd uyguladı. Sonra yine getirildi» yine celd uyguladı ve böylece öldürme
hükmü kaldırıldı ve zaten o emir bir ruhsat anlammdaydı. "Yani imam
(sultan ve hâkim) in arzusuna bırakılmış bir hükümdü ve bu ruhsat da sonradan
kaldırıldı sadece celd cezası kaldı. [536]
Ebâ Hureyre (r.a.) den
yapılan rivayete göre, Resûlüllah (s.a.v., Efendimiz şöyle buyurdu: "Kişi
(içtiği içkiyle) sarhoş olursa celi uygulayın. Sonra yine (içip) sarhoş olursa,
yine celd cezası uy gulayın. Dördüncü defa dönüp (yine içer ve sarhoş olursa)
boy nunu vurun (öldürün)." [537]
Zührî diyor ki:
"Resûlüllah'a (s.a.v.) dördüncü defa içki içip sa rhoş olan kimse
getirildi, Resûlüllah (s.a.v.) onu salıverdi..."[538]
a) Hanefîlere göre, içki içip sorhoş olan kişi
hakkında sedece celd cezası uygulanır..Bu da seksen değnek veya kamçı vurmuk suretiyle
yerine getirilir.
b) Şafiî ve Hanbelî mezheblerine göre, içki
içtiği sabit olan kimse -sarhoş olsun olmasın- celd cezasına tabi tutulur: Hür
kişiye kırk, köleye yirmi değnek veya kamçı veya ayakkabı vurulur. Ölüm cezası
uygulanmaz. Diğer inkıraz bulan mezhep imamlarının çoğuna ve îmam Mâlik'e göre
de içki içen hakkında ölüm cezası yoktur ve böyle bir ceza uygulanmaz.[539]
1048 no'lu Abdullah b. Amr hadîsini aynı zamanda
Ebû Üsame kendi müsnedinde Hasan el-Basrî tarikiyle tahrîc etmiştir. Hasan
el-Basrî bunu Abdullah b. Amr'den duymamıştır. O bakımdan hadîs mun-kati'dir.
Nitekim İbn Medenî ve bazı hadîs âlimleri de Hasan'm bunu Abdullah'tan
duymadığını kesin bir ifadeyle belirtmişlerdir.[540]
Bu bapta Muaviye'nin
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimizden rivayet ettiği sahîh bir hadîs bulunuyor ki
Abdullah hadîsini daha da kuvvetlendirmektedir. Zira Muaviye'nin
nakledeceğimiz hadîsini beşler rivayet etmiştir ve bu bapta en sahîh
hadîslerden biridir: "İçki içerlerse celd uygulayın. Sonra yine içerse yine
celd cezası uygulayın. Sonra yine dördüncü defa içerse öldürün..."
Az yukarıda da
belirttiğimiz gibi Tirmizî bunun İslâm'ın ilk yıllarında olduğunu, sonra bu
hükmün kaldırıldığını kaydetmiştir.
Aynı hadîsi Şâfİî,
Dâremî, îbn Münzir ve îbn Hibban da tahrîc etmişlerdir. Ancak bu rivayette
"dördüncü defadan sonra içerlerse öldürün..." şeklinde bir lafız
kullanılmıştır.
1049 no'lu Zührî hadîsine gelince: Yapılan ciddi
araştırmalara göre, Kabîsa b. Zueyb sahabe çocuğudur. Fetih yılında doğmuştur.
Bazısına göre, hicretin birinci yılında doğmuş, Resûlüllah (s.a.v.)
Efen-dimiz'den hadîs duyduğu zikredilmemiş tir. O bakımdan müctehidler ve hadîs
imamları onu Tabiîn'den saymışlardır. Böylece onun sadece sahabeden hadîs
istima' ettiği (işittiği) anlaşılıyor.
Münzîrî diyor ki:
"Eğer onun hicretin birinci yılında doğduğu sübut bulursa, o takdirde
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz'den hadîs duymuş olabilir."
Diğer bir rivayete
göre, Kabîsa henüz altı yedi yaşında iken onu Resûlüllah'a getirmişler ve
Efendimiz onun için duâ etmiştir. Babasının ise sahabi olduğunda hiç şüphe
yoktur. O bakımdan mursel olması söz konusudur. Buna rağmen ricalinin hepsi
sikadır.
1050 no'lu Ebû Hüreyre
hadîsi de sahîh olup istidlale sâlihtir. Diğer hadîslerle birleşip konuya
ağırlık kazandırmaktadır.
Sonuç olarak
hadîslerin ışığında ilim adamlarının görüş ve tesbit-lerini şöyle
özetleyebiliriz: Zahirîlerden bir kısmına göre, dördüncü defa içki içen
öldürülür. İbn Hazm de buna destek vermiştir. Cumhura göre, öldürülmez. Öldürme
hükmü neshedümiş, yani bu hüküm kaldırılmıştır. Sahîh olan da budur. Zira bu
hususta icma' vaki olmuştur.[541]
1- İçki içip
iyice sarhoş olana celd cezası uygulanır.
2- Celd
cezası, Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebine göre, hür kişi hakkında seksen,
köle hakkında kırk değnek veya kamçı vurulmak suretiyle yerine getirilir.
3- Şafiî
mezhebine göre, hür kişiye kırk, köleye yirmi değnek vurulur.
4- Aynı
zamanda Hanefîler dışında kalan diğer mezheplere göre, sarhoş etsin, etmesin
içki içen kimse hakkında had cezası uygulanır.
5- Üçüncü, dördüncü, beşinci... defa içki içen
kimse öldürülmez, yine had uygulanır.[542]
Birini itham etmek,
onu töhmet altında tutmak, onu suçlamak, ona suç isnat etmek demektir. Böylece
suç zanlısı veya kendisine suç isnat edilen adam mahkemeye çıkarıldığında, suç
sübut buluncaya kadar nasıl bir işlem yapılmalıdır? Haddi gerektiren bir ceza
değilse, ta'zîr veya hapis cezası ne ölçüde olmalıdır?
Bu konu hakkında
müctehidlerin farklı yorum, istidlal ve görüşleri olmuştur.
Ancak hadîslerin
zahirinden anlaşılan odur ki, had cezaları dışında bir ceza vermek gerekiyorsa,
bu on kamçıyı geçmemelidir. Zira İslâm'da işkence yoktur ve haramdır. Hiç
kimseye hukuken gereken cezanın üstünde bir ceza verilmez ve suçlu oluğu için
ayrıca işkenceye tabi tutulmaz. Hattâ zina, sirkat, içki gibi suçları işleyen
kimse hakim huzuruna çıkarılmadan önce davacıyla anlaşır da aralarında sulh
yapılırsa, had cezası sakıt olur. Hakim getirilen hırsıza veya zina suçuyla
suçlanan' kimseye o suçu işlemediğini ima eder şekilde yol gösterir. Ancak iki
şahidin şehadetiyle sübut bulan suçlarda artık hakimin böyle bir telkinde
bulunmasının hiçbir yararı olmaz ve cezanın kaldırılmasını gerektirmez.
Bundan da anlaşılıyor
ki, ceza nihaî çaredir. Zira amaç kahretmek, itlaf etmek değil İslahtır.[543]
Bürdeteb. Nîyar'dan
yapılan rivayete göre, o, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin şöyle buyurduğunu
buyurmuştur: "On kamçı vurmanın üstünde bir ceza uygulanmaz. Ancak
Allah'ın koymuş olduğu hadlerden bir had (gerektiğinde) belirlenen celd (bedene
değnek, kamçı veya benzeri bir cisimle vurma) cezası uygulanır." [544]
Behz b. Hakimden o da
babasından ve dedesinden rivayet etmiştir: "Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz
suç isnad edilen bir adamı hapsetti ve sonra serbest bıraktı." [545]
Hadîste
"töhmet" kavramına yer verilmiştir. Bu, kişiyi itham etmek,
suçlamak, suçlu olduğunu sanmak gibi mânalara delalet eder.[546]
a) Hanefîlere
göre, ta'zîr cezası, had cezanın altında te'dîb ve terbiye anlamında bir
cezadır. Lügatte ise bu kelime mutlak
te'dîb (edeplendirme) anlamına gelir.
Miktar ve ölçüde,
sonra da delil kuvvetinde hadden daha az olan bir suçtan ta'zîr cezası hafif dövme,
azarlama, kınama, kısa bir süre gözaltında tutma şeklinde olabileceği gibi,
malî yönden az bir şeyle cezalandırmaya da delâlet eder. Bunlardan biri
uygulanırken hiçbir zaman bir had cezası nisbetinde olmamasına dikkat edilir.
Sonra da ta'zîri
gereken şahsın sosyal, ailevî, ahlâkî ve ilmî yanlarına göre ayarlanıp ona
göre hareket edilir. Bu da hakimin in-siyatınna bırakılır. Nitekim İmam Serahsî
ta'zîr cezası her bakımdan hakimin takdirine bırakılır. Zira bu gibi cezalardan
maksat halk arasında itişip kakışmayı önlemek, barışı koruyup insan haklarına
saygıyı öğretmektir.
Ta'zîr cezası kimler
için ve ne sebeple uygulanır?
a) Meselâ
bir köle veya ceriyeye veya kâfire "ya zânî" diyen,
b) Salih bir
müslümana "ya fâsık!..." diyen,
c) Yine bir
müslümana ':ey kâfir!.." veya "ey fâcir!" veya "ey
habîs!" diyen,
d) Temiz bir
insana "ey hırsız!" veya "ey münafık!" diyen,
e) Namuslu
bir adama "ey lutî!" veya
"ey deyyus!" veyahut "ey muhannes!" diyen,
f) Temiz bir
adama "ey kahpenin oğlu!" veya "ey hâin!" diyen kimse
hakkında hakim ta'zîr cezası uygular. Bunun nispeti hakimin takdirine
bırakılır.
Ama halk arasında yarı
şaka veya ağız alışkanlığı ile "seni sığır", "seni eşek",
"seni domuz", "seni nakes", "seni çirkin",
"seni hokkabaz", "seni geri zekalı", "seni aptal"
gibi sözler kullananlara ta'zîr cezası ge-r ekmez.
Ayrıca kendini
kirli-paslı tutan kadını kocasının hırpalaması veya evden izinsiz çıkıp giden
kadına kocasının biraz sert davranması da bir ta'zîr sayılır ve caizdir.
Dayak olarak ta'zîrin
en hafifi üç kamçı en çoğu otuzdokuz kamçı vurmaktır. Ebû Yusuf a göre en çoğu
yetmiş dokuz kamçı vurmaktır.
Aynı zamanda
kamçılanmakla birlikte bir süre hapsedilmek de caizdir. [547]
Alâaddin Kasanı
ta'zîri tarif ederken şöyle bir anlatım tarzına yer vermiş bulunuyor:
"Ta'zîr cezasının vücubunun sebebi, şeriâtte haddi (cezası) takdir
edilmeyen bin cinayeti, kötülüğü irtikâp etmektir. Bu cinayet ve kötülük ister
namaz ve orucu terketmek gibi Allah'ın hakkına karşı işlenmiş olsun, isterse
haksız'yere bir müslümana eziyet etmeye karşılık olsun her iki durumda da
ta'zîr cezasına başvurulabilir.
Ta'zîr cezasının
vücubunun şartı akıldır. O halde cinayet ve suçu işleyen kişi ister müslim,
ister kâfir, ister çocuk, ister ergen, ister hür, isterse köle olsun hakkında
ta'zîr cezası uygulamak vaciptir. [548]
Zira bu
saydıklarımızın hepsi cezaya ehil olanlardır. Ancak aklı başında olan çocuk her
ne kadar cezaya ehil değilse de te'diben, yani ed-eplendirmek için ta'zîr
edilir, ukubet için değil. Yani ona azab edip ibret olsun diye ceza verilmez.
Allâme tbn Dakiyk
el-Iyd ta'zîr konusunu ilim adamlarının ictihad ve yorumu doğrultusunda ele
alıp faydalı bir Özet vermiş bulunuyor. Mezheplerin çoğuna göre, dayak anlamında
yerine getirilecek olan ta'zîr, hiçbir zaman had cezası nisbetini bulmamalıdır.
Meselâ Şafiî mezhebine göre, içki içmenin had cezası kırk değnek vurmaktır. O
halde fazla ileri gidip din kardeşine eziyet eden bir kişiye de en çok otuz
dokuz değnek veya kamçı vurulabilir. Mâlikîler de ta'zîr cezasını daha çok
hâkimin taktirine bırakmışlardır. Çocuğa ise te'dip mahiyetinde ençok üç kamçı
veya çubuk vurulabilir. Fazla vurulduğu taktirde misilleme cihetine gidilir. [549]
b) Şâfiîlere
göre de hakkında had ve keffaret taktır edilmemiş bütün suç ve günahlardan
dolayı hapis, dayak, hem hapis hem dayak, dille azarlama ve kınama gibi ta'zîr
cezaları verilir. Artık hâkim veya sultan ta'zîrin türü ve miktarı üzerinde
kendi içtihadına göre bir yöntem uygular. Dayak cezası düşünüldüğü taktirde
köle hakkında yirmiden aşağı, hür kimse hakkında kırktan aşağı değnek veya
kamçı vurulur. Kişi davacı olmadığı taktirde hâkimin ta'zîr hakkı yoktur. En
sahîh kavi de budur. [550]
c)
Hanbelîlere göre de hakkında had ve keffaret taktir edilmeyen suç ve
günahlardan dolayı ta'zîr cezasına başvurmak vaciptir. Meselâ kadının kadınla
sevicilikte bulunması, el kesmeyi gerektirmeyecek miktarda hırsızlık, kısas ve
diyeti gerektirmeyen cinayetler, zinadan başka bir fiille namuslu adamı suçlamak,
yağmacılık, gasb, ihtilas ve benzeri şeylerden dolayı ta'zîr cezası uygulanır.
Ancak verilen ceza hiçbir zaman had cezası sınırını bulmamalıdır. [551]
1052 no'lu Bürde
hadîsini her ne kadar Buharı ile Müslim ittifakla tahric etmişlerse de Ibn
Münzir onun isnadı hakkında dikkat çekici sözler söylemiştir. Beyhakî ise, Amr
b. Hars'm bu hadîsin isnadını doğru tutup tesbit etmiştir. O bakımdan onda
noksanlık va ihtilaf görenlerin bu görüşü onun sıhhatma zarar vermez diyerek
görüşünü ortaya koymuştur. Gazâlî
de: "İmamlardan bir
kısmının bunu sahîhlediğini
belirtmiştir. O bakımdan istidlale salîh görülmüştür. Ancak bu hadîsin mensuh
olduğunu söyleyenler de var. Çünkü sahabenin bu sayı üzerine ittifakı yoktur ve
farklı taktirler ortaya koymuşlardır. Nitekim müctehid imamların çoğu da bu
sebeple sözünü ettiğimiz hadîsle istdlâl etmemişlerdir.
1053 no'lu Behz
hadîsini Tirmizî hasenlemiştir. Hakim ise onun isnadının sahîh olduğunu
belirtmiştir. Aynı zamanda Ebû Hüreyre'den rivayet edilen bir hadîs de buna
şahit olarak gösterilmiştir. O da şöyledir: "Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz
bir töhmetten dolayı bir adamı bir gün bir gece tutuklamıştır." [552]
Abdurrahman b. Avf
hadîsinde "haddin en hafifi seksen değnektir" ifadesi de Bürde
hadisiyle tearuz etmektedir. O bakımdan ilim ehlinden bir cemaat Bürde
hadîsiyle amel etmişlerdir. Ancak Şâiîî, Ebû Hanîfe ve Zeyd b. Ali ta'zîr
cezasında on kamçı veya değnekten fazla vurmanın cevazına kail olmuşlardır.
Râfıî de aynı görüştedir.
Böylece rivayet ve
hadîslerin çoğundan hapis cezasının caiz olduğu ortaya çıkıyor ve uygulama da
böyle olmuştur.[553]
1-
Hakkında had ve
keffaret cezası bulunmayan günahlardan dolayı ta'zîr cezası
uygulanır.
suç ve günahlardan dolayı ta’zir cezası uygulanır
2- Ta'zîr
cezası sünnet ve icma'ile sabit olmuştur.
3- Ta'zîren
cezalandırılması gereken şahısların sosyal, ahlâkî, ilmî 7e ailevî durumlarına
göre bir takdir yapılır.
4- Ta'zîr cezasının tavan ve tabanı, tür ve
uygulama şekli daha ^k hakimin takdirine bırakılmıştır.
5- Ancak uygulanacak, yani taktir edilecek
ta'zîr cezası değnek veya kamçı ile vurma şeklinde ise, bunun tavanı, had
cezasını bulmamalıdır.
6- Şâfnlere
göre hür kişiye en çok otuz dokuz, köleye ise en çok on ;dokuz kamçı veya
dağnek vurulabilir. Diğer imamlara göre, hür kişiye çok yetmiş dokuz, köleye
ise en çok otuz dokuz kamçı veya değnek vurulabilir.
7- Haddi
gerektirmeyen suçlardan dolayı ta'zîr cezası uygulanır. Meselâ nisap miktarını
bulmayan çalıntıdan dolayı el kesilmez, ta'zîr uygulanır.
8- Şeref ve
haysiyet kırıcı, küfür ve nifakla suçlayıcı anlamdaki hakaretlerden dolayı
ta'zîr cezası gerekir.
9- Halk
arasında ağız alışkanlığıyla sarfedilen
bazı yakışıksız sözlerden dolayı ta'zîr gerekmez.[554]
İslâm iki ana kaynağı
olan Kitap ve Sünneti'yle daha çok beş şeyin korunmasını öngörüp korunmasını
emreder. Hukuk sistemini, adlî mekanizmasını, talim ve terbiye müesseselerini
ve caydırıcı gücünü buna göre düzenler:
1- Nesli
korumak,
2- Dini ve
meşru çerçevede örfü korumak,
3- Aklı
korumak,
4- Can ve
malı korumak,
5- Namus ve
iffeti korumak...
Şüphesiz bu beş şeyin
korunmasıyla birlikte devletin devam ve bekası da korunmuş olur.
O bakımdan İslâm
devletine beş kaldıranlara, yol kesip can ve malı tehlikeye düşürenlere asla
müsamaha etmez. Böyleleri çatışma anında öldürüldükleri taktirde cenaze
namazları bile kılınmaz.[555]
Katâde'nin Enes (r.a.)
den yaptığı rivayete göre: Ukul ve Ureyne kabilelerinden birkaç kişilik bir
grup Peygamber (s.a.v.) Efendimize geldiler ve İslâm'ı din olarak kabul
ettiklerini söylediler. Medine'nin havası onlara ağır geldi ve karın ağrısına
yakalandılar. Resûlüllah (s.a.v.) deve ve çoban (tahsisini) emretti. Ayrıca
Medine dışına çıkıp kendilerine (tahsis edilen) develerin bevl ve sütünden
içmelerini emretti.
Onlar da Medine'den
ayrılıp Harre mevkiine vardılar (içtikleri deve sütü ve bevl'i ile iyileştiler)
ve İslâm'a girdikten sonra bu dini terkedip kâfir oldular. Peygamber (s.a.v.)
Efendi-imiz'in çobanını öldürdüler ve (beytülmale ait) develeri önlerine katıp
götürdüler. Durum Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'e haber verilince peşlerine adam
taktı. Onlara gereken emri verdi. Onlar da o bir grup kişiyle yakaladılar
gözlerini oydular, ellerim kestiler ve Harre mevkinin bir tarafına onları
terkettiler de onlar da o hal üzere öldürdüler." [556]
Buharı bu hadisi
naklederken şu fazlalıkla nakletmiştir: "Katade (devamla) diyor ki:
"Bize ulaşan bilgiye göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bu olaydan sonra
sadakayı teşvik eder ve müslede bulunmaktan men'ederdi."
Müsle, bir canlının
azalarını kestikten sonra onu ölüme terket-mektir.
Diğer bir rivayette
ise, Ahmed, Buharı ve Ebû Dâvud şunu da nakletmişler dir: Katade diyor ki: İbn
Sirîn bana şöyle haber verdi: Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in Ureyne
kabilesine mensup canileri müslede bulunarak imha etmesi, had cezaları henüz
inmeden önceydi."'
Buharı ve Ebû Davud'un
naklettikleri diğer bir rivayette ise şöyle denilmektedir: "Peygamber
(s.a.v.) madenî çivi veya millerin kızdırılması ve onların gözlerinin
millenmesini emretti; ellerini ve ayaklarını kesti ve kesilen yerleri (ateşle
veya kızdırılmış zeytin yağıyla) dağlatmadı. Sonra da onlar bu vaziyette Harre
mevkiine bırakıldılar. Su istediler, su verilmedi ve böylece öldüler."
Nesâl'nin rivayetinde
ise şu lafızlara yer verilmiştir: "Onların ellerini ve ayaklarım kesti,
gözlerini oyup çıkardı ve hepsini astı."
Süleyman et-Teymî'den
o da Enes (r.a.) den rivayetle, Enes'in şöyle dediği belirtilmiştir:
"Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in onların gözlerinin kızgın madenî mille
millenmesini emretmesi sadece onların da çobanların gözlerini kızgın mille
mille diklerin den dolayıydı." [557]
Ebû Zinnad (r.a.) den
yapılan rivayete göre, Resûlüllah (s.a.v,1 Efendimiz kendine ait develeri
çalmalarından (çobanları öldürmelerinden) dolayı onların ellerini ve
ayaklarını kesip gözlerini kızgın mille millenmesini emretti sadece onların
ellerini ve ay aklarını kesip gözlerini kızgın mille milleyince, Cenâb-ı Hak c*
yüzden Ö'mı kınadı ve şu ayeti indirdi: "Allah ve Peygamberiylt,
savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkaranların cezası, ancafc öldürülmeleri veya
asılmaları veyahut ellerinin ve ayaklarının çapraz biçimde
kesilmeleri veya (eyleştikleri) yer-den sürülmeleridir. Bu ceza onlar için
dünyada bir aşağılık ve rüsvaylıktır. Ahirette ise onlara büyük bir azâb
vardır." [558]
Böylece mealini
yazdığımız Mâide sûresi 33. âyette gözlerin kızgır millerle millenmesine yer
verilmemiştir.
İbn Abbas (r.a.)
dan, yol kesenler hakkında
şu rivayetler yapılmıştır:
"Yol kesenler
adam öldürürler de mallarını alırlarsa (bı yüzden) öldürülür ve asılırlar.
Sadece adam öldürürler, mal al mazlarsa (bu yüzden) öldürürler, ama asılmazlar.
Sadece yoı kesip malları alır, ama adam öldürmezlerse, öldürülmezler. Elleri
ve ayakları hilafından kesilir (sağ elleri ile sol ayakları k» ^ lir). Yol
kesip yolculara korku ve dehşet salarlar, ama hi< mal almazlarsa sürgün
edilirler." [559]
Bu konuda Müslim de
kendi sahihinde on kadar rivayete yer vermiş bulunuyor... İleride rivayetlerin
tamamında yer alan farklı lafızlar üzerinde ayrıca duracağız. Ortada kesin bir
olay vardır, ama rivâyetlpr arasında birtakım farklar bulunmaktadır.[560] ,
a)
Hanefîlere göre, Müslim veya zimmîden biri müslümanın veya zimmînin yolunu
kesmek ister de bu tesbit edilirse, yakalanıp tev-be edinceye kadar hapsedilir.
Tevbe etmediği takdirde ölünceye kadar tutuklu kalır.
İmam Şafiî'ye göre,
hapsedilmez sürgün edilir.
Yol kesenler mala
kasdedip alırlarsa, ve aldıkları maldan herbi-rine nisap miktarı isabet ederse,
sağ elleriyle sol ayakları kesilir. Nisap miktarından aşağı isabet ederse, el
ve ayakları kesilmez.
Hasan b. ZiyacTe göre,
iki nisap miktarı isabet ederse, ancak elleri ve ayakları kesilir.
Yol kesenler masum bir
adamı öldürürler, ama mal almazlarsa, -isterse öldürdükleri kimseyi sopa veya
taş ile öldürmüş olsunlar- elleri ayaklan kesilmeksizin siyaseten Öldürülürler.
Artık bu durumda öldürülen adamın velîlerinin onları affetmesine itibar
edilmez.
Yol kesenler hem masum
bir adamı öldürür, hem de malını alırlarsa, Önce sağ elleri ve sol ayakları
kesilir, sonrada ya öldürülürler, ya da asılırlar.
İmam Muhammed'e göre,
bu durumda da sadece öldürülürler, ama elleri ve ayakları kesilmez. Hanefılerin
çoğuna göre, diri olarak asılır ve mızrakla göğsüne vurularak öylece
öldürülürler. Aynı zamanda üç gün teşhir edilir. Aldıkları mal öldürülen
kişinin vârislerine iade edilir. Mal kaybolmuşsa, artık tazmini cihetine
gidilmez.
Yol kesenlerden bir
kısmı öldürme ve mal alma olayını gerçekleştirir, bir kısmı seyirci kalırsa,
hepsine aynı ceza uygulanır.
Yol kesip mal alır ve
adam yaralarlarsa, elleri ve ayakları kesilir. Yani her birinin sağ eli eli sol
ayağı kesilir. Yaralamaları ise hederdir.
Yol kesenler sadece
adamı yaralarlar da malını almazlar veya sadece Öldürürler ve henüz
yakalanmadan önce tevbe edip pişmanlık izhar ederlerse had ve kati gerekmez.
Yani bu durumda ne elleri ve ayakları kesilir, ne de siyaseten öldürülürler.
Kısas uygulanır. Bu durumda hak velinindir, isterse affeder, isterse kısas veya
erş talep eder.
Bunun gibi yol
kesenler arasında çocuk, deli veya yolu kesilen kişinin mahrem derecesinde olan
yakınları bulunursa haklarında had uygulanmaz. Kısas veya erş hususu
öldürülenin veya yaralananın veyahut malı almanın velisinin yetkisine bırakılır.
Dilerse uygulanmasını, dilerse affedilmesini ister. [561]
b) Şâfiilere
göre, yol kesen kimsenin müslüman mükellef olması ve aynı zamanda galip gelecek
bir kuvvette sahip bulunması gerekir. Yolcuları arkadan izleyip ele geçirdiği
malı kapıp kaçanlar yol kesici sayılmazlar. Küçük bir kafileye karşı üstünlük
sağlayacak kuvvette olanlar yol kesici kabul edilirler; isterse bunlar büyük
bir kafileye üstünlük sağlayacak güçte olmasınlar, O küçük kafile hakkında da
onların imdadına yetişen bir kurtarıcı olduğu taktirde de yol kesici olmayabilirler.
Bu haklarında verilecek hükmü değiştirmez.
Sultan veya onun
yetkili kıldığı devlet adamları bir grup insanın yoldan gelip geçenleri
korkuttuklarını ve fakat onların mallarına dokunmadıklarını, canlarına da
kıymadıklarını bilirse, bu durumda onları hapis ve başka bir cezayla
cezalandırır.
Yol kesenler nisap
miktarı mal alırlarsa, sağ elleri ile sol ayakları kesilir. Aynı fiili ikinci
defa işlerlerse, bu defa sol elleriyle sağ ayakları .kesilir.
Yol kesen, adam öldürürse
kesinlikle öldürülür. Hiç kimse onu af-fedemez. Hem öldürür, hem de öldürdüğü
kişinin malını alırsa, önce öldürülür ve sonra asılarak üç gün öyle bekletilir.
Diğer bir kavle göre, önce bir süre asılır ve sonra indirilip öldürülür.
Yol kesicilere yardımcı
olanlar ve onların grubunu çok gösterenlere gelince, onlar hapis ve sürgün
veyahut başka bir ceza ile ta'zîr edilirler.
Bir grup yol kesen
birleşip bir adamı öldürürlerse, aralarında kura çekilir. Kura kime isabet
ederse o Öldürülür ve diğerlerinden diyet alınır. Öldürülenin velîsi affedecek
olursa, bu defa siyaseten öldürülür. [562]
c) Hanbelîlere göre, gerek yol kesenler, gerekse
muharibin denilenler, yani Allah'a ve Peygamberine karşı savaş açanlar
hakkında islâmî ahkâmın uygulanabilmesi için
onlarda şu üç
şartın gerçekleşmesi söz konusudur:
1- Şehir
dışında yolları kesip müslümanları tedirgin etme durumunda olmaları,
2-Yanlarında
silah taşımaları,
3- Aşikâr
biı halde gelmeleri ve müslüm ani arın mallarım kahren almaları.
Bu şartlara bakınca,
Hanbelîler hem Hanefîlerden, hem de Şâfıîlerden ayrı bir yorum ve ictihad
ortaya koymaktadırlar. Zira İmam Şafiî ve Ebû Sevr'e göre sopa ve taş ile yol
kesip adam öldürür ve mal alırlarsa, yine de muharibin sınıfına girerler.
Bunlardan kim yol
keserde adam öldürür ve öldürülenin malını alırsa o da öldürülür. Mal sahibi
onu affetse bile, hüküm uygulanır. Yani öldürüldükten sonra teşhir için asılır.
Onlardan kim yol kesip adam öldürür, fakat mal almazsa, o da öldürülür ama
asılmaz. Sadece yolcunun malını alır, onu öldürmesze, sağ eli ile sol ayağı
kesilir. Sonra da kanı durdurmak için kesilen yer dağlanır.
Böylece Hanbelîlere
göre yol kesen kimsenin durumu şu beş şeyin Çerçevesi içinde kalır.
1- Adara
öldürüp malım alırsa, öldürülür ve asılır. Artık hiç kimsenin onu affetme
yetkisi yoktur. Öldürülen masumun velîsi affetse bile katil siyaseten
öldürülür,
2- Öldürülen
ile öldüren arasında mükâfat aranır. Bir kâfire karşılık bir müslüman
öldürülmez. Bir müslüman bir zimmîyi veya hür kimse köleyi öldürür veya malını
alırsa, sağ eliyle sol ayağı kesilir ve öldürdüğü için çle kendisinden zimmîye
karşılık diyet alınır, köleye karşılık ise kölerîin kıymeti tazmin edilir.
Sadece öldürür, malını
almazsa, o takdirde diyeti alınır ve sürgün edilir.
3- Sadece
inalını alır da adamı öldürmezse, sağ eli ile soİ ayağı kesilir. -
4- Yol
kesi]j> etrafa korku salarlar da öldürmez ve mal almazlarsa,. o takdirde
çeşitli cezalarla cezalandırılırlar.
5- Henüz
yakalanmadan önce tevbe edip pişlanlık izhar ederlerse, haklarında olanj ilâhî
hudud (cezalar) sakıt olur, insanlara ait haklar kalır. Böylece kesin öldürme
ve asma hükmü kalkar, kısas hükmü uygulanır,
Diğer mezneblerin de
görüş ve içtihadı böyledir. [563]
d) İmam
Mâlik'e göre, Zimmîler müslümanları korkutur fakat mallarını almaz ve onları
öldürmezlerse durum ne olur? Sultan veya yetkili kimseler onları yakalatıp
isterse öldürür, isterse ellerim ve
ayaklarını keser.
Yol kesip sopa ve
benzeri şeylerle müslümanları korkutur fakat
ne adam öldürür, ne de
mal alırsa onun hakkında kolay ve hafif bir ceza uygulanır: Sopa ile dayak
atılır, hapsedilir ve sürgün edilir.
Yol kesen adam hem
yolcuyu Öldürür, hem de malını alırsa yakalanır ve öldürülür. Artık bu durumda
eli veya ayağı kesilmez.
Sadece savaş ilân edip
ne korkutur, ne öldürür, ne de mal alır ve bu durumda iken yakalanırsa imam onu
affetmez, dayak cezasıyla tecziye eder.
Yol keserek korkutur
ve ismini duyurarak endişe yaratırsa, imam onu yakalatır ve isterse öldürür,
isterse elini ayağını keser. [564]
Böylece İmam Mâlik'in
bazı hususlarda farklı ictihad ve yorumları olmuştur. İkinci defa yol kesip
etrafa korku ve dehşet salarsa, imam isterse onun sol eli ile ayağını
kesebilir.[565]
1060 no'lu Katade
hadîsi sahihtir. O bakımdan ilim adamlarının çoğu bu hadîsle istidlal
etmişlerdir. Ancak olayla ilgili rivayetler arasında birtakım farklı lafızlar
ve cümleler bulunmaktadır: Buhâri bu olaydan sonra Resûlüllah (s.a.v.)
Efendimiz'in müsle yapmayı menet-tiğini kaydetmektedir. Müsle, canlı iken insan
veya hayvanın organlarını kesmek demektir. Nitekim Ahmed, Buhâri ve Ebû
Davud'un rivayet ettikleri Katade hadisinde İbn Sirîn de bu görüşe katılmış ve
müslenin neshedildiğine dikkat çekmiştir. Yani hududla ilgili hükümler inmeden
önce böyle bir uygulamaya cevaz verilmiş, müsle yapana müsle yapılmıştır. Sonra
Maide sûresinin 33. âyeti inince artık müsle yapılmamıştır.
Nitekim 1061 no'lu
Süleyman et-Teymî hadîsi de bu manayı desteklemektedir. Yani Ureyne
kabilesinden gelen bir gurup insan Resûlüllah'm (s.a.v.) çobanının gözlerini
kızgın mü sokup çıkardıkları için kendileri hakkında da aynı işkence
uygulanmıştır. Ancak sonraları müsle kaldırılmış ve Mâide sûresinin 33.
âyetiyle amel edilmiştir.
1062 no'lu Ebû Zinnad
hadîsi mürsel olmakla beraber ricalinin hepsi rical-i sahihtir. O bakımdan
istidlale uygundur, bu da yukarıda ki rivayet ve yorumları desteklemekte ve
müsle hükmünün neshedildiğine delâlet etmektedir.
Ayrıca Ebû Zinnad bunu
Abdullah b. Abdillah b. Ömer tarikiyle Ömer'e (r.a.) vasletmiştir. Nitekim
Sünen-i Ebû Dâvud'da hudud bahsinde buna yer verilmiştir.
Bu hadîsin taşıdığı
manayı ayrıca Ebû Dâvud ile Nesâfnin İbn Abbas'dan (r.a,) rivayet ettikleri şu
hadis kuvvetlendirmektedir; "İnsanlardan bir kısmı Resûlüllah'm (s.a.v.)
develerini yağma edip İslâm'dan dönüp irtidat ettiler ve Resûlüllah (s.a.v.)
Efendimizin nıü'min olan çobanım öldürdüler. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.)
onların peşine adam gönderip onu yakaladılar, elleriyle ayaklarını kestiler
ve gözlerini milleyip çıkardılar... Bunun üzerine muharebe âyeti indi."
Buhâri ve Ebû Davud'un
Ebû Kalabe'den yaptıkları rivayette, adı geçen Ureyne kabilesinden olan o
adamlar hakkında şunları söylemiştir: "Onlar bir kavim idi ki hırsızlık
yaptılar, adam öldürdüler ve imândan sonra küfrü seçtiler de Allah ve Resulüne
karşı savaş ilan ettiler veya onlara karşı savaştılar..." âyetinin de
iniş sebebi budur.
1063 no'lu İbn. Abbas
rivayetinin isnadında İbrahim b. Mu-hammed b. Ebî Yahya bulunuyor ki bu zat
zayıftır. îmâm Mâlik o ne dindarlığında, ne de hadîs rivayetinde sıka bir kişi
değildir, demiştir. el-Kattan ise onun yalancı olduğunu belirtmiştir. Aynı
zamanda Mu'tezilî olduğu bilinmektedir. [566]
Bununla beraber İmam
Şâfıî bu rivayete kendi müsnedinde yer vermiş ve istidlalde bulunmuştur. Ancak
Beyhakî, Muhammed b. Saîd el-Ufî tarikiyle İbn Abbas (r.a.) dan Mâ ide Sûresi
33. âyetle ilgili şu rivayeti tahrîc etmiştir: "Allah'a ve Resulüne karşı
gelip savaşan kimse öldürülürse Öldürülür. Ancak bu tevbe etmeden önce
yakalanıp tesirsiz hale getirildiğinde böyledir. Hem savaşır, hem de öldürür ve
mal alırsa asılır. Öldürmeyip sadece mal alırsa sağ eli ile sol ayağı kesilir.
Savaşır da müslümanları korkutursa sürgün edilir."
Bunu aynı zamanda
Ahmed b. Hanbel âyetin tefsirinde Ebû Mua-yiye'den rivayet etmiştir. Ayrıca Ebû
Dâvud ve Nesâî İsnad-i hasen ile İbn Abbas (r.a.) dan şunu rivayet etmişlerdir:
"Mâide Sûresi 33. ayeti müşrikler hakkında inmiştir. Onlardan biri henüz
yakalanmadan tevbe edip dönüş yapsa bile bu onu had cezasından kurtarmaz."
Ne var ki bu rivayetin
isnadında Ali b. Hüseyn b. Vâkıd bulunuyor ki, bu zat hakkında birtakım şeyler
söylenmiştir. Zehebî onun sa'dûk olduğunu belirtmiş, Ebû Hatim ise onun zayıf
olduğunu söylemiştir. Nesâî "onda bir beis yoktur" diyerek tesbitini
ortaya koymuştur. [567]
Medine'ye gelip oranın
havasına uyum sağlayamayan ve o yüzden karın ağrısı çeken, mideleri fesada
uğrayan kimselerin hem Ukul hem de Ureyne kabilelerinden karışık kişiler olduğu
anlaşılıyor. Bazı rivayetlerde bu iki ismin aynı kabile hakkında kullanıldığı
belirtilmişse de doğru değildir. Nitekim Ebû Avâne ve Tâberî'nin Sâid b. Beşîr
tarikiyle Katade'den yaptıkları rivayete göre, Enes (r.a.) şöyle demiştir:
"Develeri yağma
edip çobanı işkenceyle öldürenlerden dördü Ureyne kabilesinden, üçü de Ukul kabilesinden
idi..." Ukul kabilesi Adnan'a, Ureyne kabilesi Kahtan'a ulaşmaktadır.
Bu konudaki rivayetler
deve sidiğinin tedavide kullanılmasında bir sakınca olmadığını gösteriyor.
Ancak rivayetlerin delâlet ettiği hükümler neshedilmemişse böyledir. Sadece müsle
neshedilmişse, o takdirde devenin sütünün mide ağrısında sindirim bozukluğunda
kullanıldığı gibi sidiğinin de kullanılabileceği bir tedavi yöntemi olarak devam
etmektedir denilebilir.
Yakalanıp
cezalandırılmaları için görevlendirilenlerin yirmi kadar genç olduğu
kaydedilmektedir.
Şehir içinde,
kasabalarda yol kesip soygunculuk yapanlara "yol kesenler" denilmez.
Bunlara çapulcu, bulduklarını kapıp kaçanlar denir. O bakımdan "yol
kesenler" şehir ve kasaba dışında boş arazide yol kesip soygunculuk yapanlardır.
İmam Mâlik'e göre,
şehir ve kasaba içinde soygunculuk yapanlarla şehir dışında yapanlar arasında
bir fark yoktur; hepsi hakkında aynı hükümler uygulanır. Çünkü âyette böyle bir
tefrik yapılmamıştır. Nitekim Evzaî, Ebû Sevr, Ebû Yusuf, Mnhammed, Şafiî ve
İmam Yahya da aynı görüştedirler.
Yol kesenler hiçbir
şey yapmayıp sadece müslümanları ve zimmîleri korkuturlarsa, ta'zır edilirler.
Bu da yetkili makamın takdirine bırakılmıştır. Ta'zîrle birlikte sürgün cezası
uygulanmaz. Şafiî'nin ashabı bu görüştedirler.
Yol kesen kimse hem
öldürür, hem de mal gasbederse İmam Eb< Hanîfe, Ebû Yusuf, Muhammed ve
Şafiî'ye göre hem öldürülür, hem d-asılırlar. Artık bu durumda el ve ayakları
kesilmez. [568]
Başta Hanefî fukahası
olmak üzere müctehidlerin çoğu yol kesen kişide şu şartların mevcut olması
halinde belirtilen hükümler icra edilir;
1- Aklı
başında olmak,
2- Ergenlik
çağma girmiş bulunmak,
3- Erkek
olmak,
Gerçi Tahâvî, yol
kesme olayında erkek ve kadın arasında biı tefrik yapılmaksızın hepsi hakkında
aynı hükümler uygulanır demiştir.
Yolu kesilip soyulan
veya öldürülen kimsenin de müslim veya zim mî olması söz konusudur. Harbî veya
müste'min olursa yol kesen hak kında had uygulanmaz. Ta'zîr anlamında başka
cezalar uygulanır [569]
1-Yol kesip.adam
öldürmenin, mal gasbetmenin haram olduğu ki-|ap, sünnet ve icma' ile sabit
olmuştur.
2-İster
şehir ve kasaba içinde, ister bunların dışında olsun yol kefenler hakkında
aynı ceza uygulanır. Bu İmam Mâlikin kavlidir.
3- Yol
jkesme olayı ancak şehir, kasaba ve köy sınırları dışında tnüslümanların ve
zimmîlerin gelip geçtiği hoş arazide cereyan ederse, yol kesenlerj hakkında
belirlenen cezalar uygulanır. Bu diğer imamların kavlidir.
4-Yol jkesip
sadece gelip geçen müslüman ve zimmîleri korkutanlar hapis ve! benzeri
cezalarla tecziye edilebilecekleri gibi sürgün de edilebilirler.
5- Yol kesip
adam öldürenler öldürülürler.
6- Müslim
veya zimmînin yolunu kesmeyi kararlaştıran bir müslüman veya zimmî yakalanır ve
tevbe edip pişmanlık duyuncaya kadar hapsedilir.
7- İmam
Şafiî'ye göre sürgün edilir.
8- Yol kesen
birkaç kişi ise, sadece mal gasbederler ve gasp ettikleri maldan her birine
nisap miktarı isabet ederse, sağ elleriyle sol ayakları kesilir.
9- Nisap miktarından az bir pay düşerse, elleri
ve ayaklan kesilmez çeşitli ta'zîr cezasıyla cezalandırılırlar.
10-Yol kesen
kimse adam Öldürmez de sadece mal gasbederse, siyaseten Öldürülür.
11- Öldürülen masum kişinin velisi katili affetse
bile siyaseten öldürülmesi gerekir.
12- Hem adam
Öldürür, hem de mallarım gasbederse, Hanefîlerin çoğuna göre, önce el ve
ayakları kesilir, sonra öldürülür ve arkasından teşhir için asılır.
13- İmam Muhammed'e göre, el ve ayakları
kesilmez, sadece. Öldürülür ve gerekirse asılır.
14-
Gasp ettikleri mal
telef olmamışsa asıl
sahibine, o öldürülmüşse
vârislerine iade edilir.
15- Yol
kesenlerden bir kısmı adam Öldürüp mal gasbeder, bir kısmı bunu yapmazsa had
cezası hepsi hakkında uygulanır.
16- Yol
kesenler sadece yolcunun malım alır ve onu öldürmezlerse, elleri ve ayakları
kesilir.
17- Yol kesip adam öldürenler yakalanmadan önce
tevbe edip pişmanlık izhar ederlerse, siyaseten öldürülmezler ancak kısasen
öldürülmeleri gerekir.
18- Çocuk
veya deli veyahut yolu kesilenin mahremi ise siyaseten öldürülmezler, öldürülenin
velîsinin ihtiyarına bırakılırlar.
19- Yol
kesenleri çok kalabalık göstermek için bir grup insan orada hazır bulunur ama
olaya karışmazlarsa, onlar hapis veya sürgün cezasıyla tecziye edilirler.
20- Bir grup yol kesen bir adamı öldürürlerse,
aralarında kur'a çekilir. Kura kime isabet ederse o öldürülür, diğerlerinden
ise diyet alınır. Bu Şafiî'nin kavlidir.
21-
Hanbelîlere göre, yol kesenlerin yanlarında silap taşımaları ve silah
kullanmaları söz konusudur.
22- Adam
öldürüp malını da alırlarsa, sadece siyaseten öldürürler. Bu Hanbelîlerin görüş
ve içtihadıdır.
23- Yol
kesip adam öldüren ile öldürdüğü kişi arasında mükâfaat aranır. ' .
24- Kafire
karşılık müslim öldürülmez.
25- Köleye
karşılık hür Öldürülmez. Bu görüşler Hanbelîlere aittir.
26- Yol
kesip korkutur ve çevrede endişe yaratırsa, imam onu yakalatıp isterse
öldürür, isterse el ve ayağını keser. Bu İmam Mâlik'in içtihadıdır.[570]
İslâm1 devlet sistemi
belli esaslara bağlanmıştır. Hükümdarın şer'i şerife uygun karar ve
kanunnamelerini tasvip edip yürürlüğe koymak, aykırı olanlarını geri çevirip
yürürlüğe koymamak hakkı ve yetkisi şuraya verilmiştir. Böylece hükümdarı Kitap
ve Sünnet çerçevesinde tutup keyfi kararlar vermekten alıkoyma durumu sistemde
yer almıştır.
Aynı zamanda îslâm
hükümdarı kayıtsız şartsız hükümdarlık hakkına sahip değildir. Çünkü îslâm
devlet sisteminde hükümdarlık kayıtsız şartsız Allah'a ve Peygamberine aittir.
Hükümdar şer'i şerife uygun kabul edilen kararları hazırlar, hazırlatır ve
yürütmesini sağlar.
Şer'i şerîf
çizgisinden sapıp keyfi kararlar verme teyamülü gösterdiği ve bu hususta
şuranın görüşünü almaya yanaşmadığı taktirde gerek şura, gerekse şurayla temas
halinde olan ilmiye sınıfının ileri gelenleri tarafından uyarılır. Tutumunda
ısrar edip hükümranlığı kendinde toplama hevesine kapıldığı zaman azledilmesi
söz konusu olur.
Bununla beraber şûra
ve ilmiye sınıfı bazı sebeplerden dolayı yüklendiği sorumluluğu yerine
getiremediği ve ülkede bir takım fitnelerin çıkması da muhtemel bulunduğu
taktirde azil konusunu bir süre rafa kaldırır ve hükümdarı doğru yola
çevirmenin çarelerini araştırır.
Bu durumda hükümdarı
silâh zoruyla düşürmek çok yanlış olur ve vahim sonuçlar doğurabilir. Devletle
millet arasını açıp, kapanması zor problemler ortaya çıkmasına sebebiyet
verilebilir. O bakımdan böyle durumlarda çok temkinli ve sabırlı olmak ve
meseleyi akl-i selimle çözmeye çalışmak gerekir.[571]
ibn Afybds (s.a.v.)
Efenâi (r.a.) dan yapılan rivayete göre, adı geçen, Resûlüllak i\nizin
şöyle buyurduğunu haber
vermiştir: "Kim hükümdar (veya sultan) ından hoşlanmadığı bir şey
(sadır olduğunu) görürse sabretsin. Çünkü gerçekten kim (islâm) cemaatinden
bir karış ayrılırsa, cahiliye devrindeki ölüm üzere
ölür." [572]
Diğer bir rivayette
şöyle buyurulmuştur; "Kim emîr (hükümdar) ından bir şey görür de ondan
hoşlanmazsa, ona karşı sabretsin. Zira (ülke) insanından kim sultandan bir
karış ayrılır da öylece ölürse mutlaka o cahiliye devrindeki ölüm üzere ölmüş
olur."
Ebû Hürey're (r.a.)
den yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
'İsrâîl oğullarını peygamberler kendi siyaset ve dirayetleriyle idare
ederlerdi. Ne kadar bir peygamber helak olursa onun yerine başka bir peygamber
geçip (bu hizmeti sürdürürdü.)
Bana gelince, benden
sonra artık peygamber yoktur. İleride halîfeler olacak ve çoğalacaklar..."
(Yani birden fazla kişi halife olmak isteyecek.) Bunun üzerine ashab-ı kiram: "Ya
Resûîallah! bu durumda bize ne emredersin?" diye sordular. Efendimiz
onlara: "Sıra tertibine göre onlara yaptığınız bey'atlere vefa gösterip
(sadakat üzere bulunun.) Sonra da onlara haklarını verin. Çünkü gerçekten
Allah onlardan (halkı) nasıl idare ettiklerinden soracaktır." [573]
Açıklama:
Cemaatten, sultandan
bir karış ayrılan kişiler cahiliye devrinde ölenler gibi ölüp giderler sözünden
maksat, onlar gibi küfür ve şirk üzere ölürler demek değildir. O devirde
insanlar nasıl kabilelere ayrını kuvvetli zayıfı ezmekte ve başlarında bir
hükümdar bulunmamakta idiyse cemaat ve sultandan ayrılan da öylece başsız,
îslâm cemaatinder kopuk bir halde ölür ve bundan dolayı kıyamet gününde
mutlaka^mua haza edilir. Böylece cemaat ve sultandan bir karış olsun ayrılan kışı
as ve günahkâr olarak ölür sonucu ortaya çıkıyor.
Hükümdarın birtakım
hatalarım büyütüp halkı isyana şevket mek, bir baş yerine birkaç başa uyup
kutuplar meydana getirmek Islan Levleti için jbüyük felaketler doğurur ve
ülkeyi parçalayıp düşmana ıazır yem haline getirir. O bakımdan hükümdara bey'at
etmek gerekli Lıhnmış ve ibey'atten sonra artık mü'minlere gereken ona sadık
kal-naya gayret etmektir. Zira bir ülkede iki hükümdar birarada icra-i faa-iyet
edemez ve birarada mümkün değil barınamaz. Hükümdar birliğin, Urliğin denge ve
düzenin mihrakı sayılır.
Avf b. Resûlüllah
Mâlik el-Eşcaî (r.a.)
den yapılan rivayete göre, adı geçen, (s.a.v.) Efendimiz'in şöyle buyurduğunu
duyduğunu haber vermiştir:
"Siziii
hükümdarlarınızın en seçkin ve hayırlıları şunlardır: Siz onları seversiniz,
onlar da sizi severler. Sizler onlar için duâ edersiniz, cenaze namazlarını
kılarsınız, onlar da sizin için duâ ederler, cenaze namazınızı kılarlar. Sizin
hükümdarlarınızın şerirleri ise şunlardır: Sizler onlara buğz e dersiniz,
onlarda size buğzederler ve sizi lanetlerler."
Râvi diyor ki: Bunun
üzerine şöyle dedik: Ya ResûlaUah! O durumda onları bırakıp terkedelim
mi?" diye sorduğumuzda şu cevabı verdi: "Aranızda namazı ikame
ettikleri sürece hayır... Ancak üzerine vali olarak tayin edilen kimseden
Allah'a isyanı gerektiren bir şey sadır olduğunu görürse tiksinip onu sevmesin,
ama itaatten de el çekmesin (yaptığı bey'ati bozmasın)." [574]
Huzayfe b. Yeman
(r.a.) den yapılan rivayete göre, Resûlüllah
(s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: "Benden sonra birtakım hükümdarlar
olacak, onlar benim hidayetimle hidayetlenmiyecek ve benim sünnetimi yol olarak
seçmiyecekler. içinizden öyle adamlar ortaya çıkacak ki (başkaldıracak ki),
onların kalbleri beşer cismi içinde bulunan şeytanların kalbleri
gibidir..." Bunun üzerine: "Ya Resûlallah! Eğer ben (bu kötü) devreye
ulaşırsam ne yapmalıyım?" diye sorduğumda şu cevabı verdi: "O hükümdarı
dinleyip itaat edersin. Sırtına vurulsa da, malın alınsa da yine dinle ve itaat
et..." [575]
Arfece el-Eşca'î (r.a.)
den yapılan rivayete göre, adı geçen Resûlüllah (s.a.v.) Efendimizin şöyle
buyurduğunu duyduğunu haber vermiştir:
"Sizin iş ve
idareniz bir tek adam üzerinde toplanmış iken biri çıkar gelir de sizin birlik
ve itilâfınızı ayırmak, cemaatinizi bölüp dağıtmak isterse onu öldürünüz."
[576]
Ubâde b. Sâmit (r.a.)
den yapılan rivayette, adı geçen diyor ki:
"Resûlüllah
(s.a.v.) Efendimiz'e neşeli ve kederli durumumuzda sıkıntılı ve rahatlatıcı
halimizde ve başkalarının bize tercih edilip üstün tutulmalarında dinlemek ve
itaat etmek, emirliğe ehil olup bu görevi sürdürenle emirlik hususunda
çekişmemek üzere bey'at ettik. Resûlüllah (s.a.v.) bu son kısımda şöyle bir
istisnada bulundu: "Ancak emirlik hizmetini sürdürende Allah'tan kesin
delile dayalı açık bir küfür görmeniz müstesna..." (yani bu durumda onunla
çekişip doğru yola dönmesini sağlamak itaatsizlik sayılmaz.) [577]
Ebû Zer (r.a.) den
yapılan rivayette, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: "Ya Ebâ Zer!
Şu ganimetle sana karşı (başkalarını) tercih edep üstün tutmak isteyen
hükümdarlar yanında tavrın nasıl olacak?1 Ebû Zer de şu cevabı verdi:
"Seni hak ile gönderen izata yemin ederim ki, kılıcımı omzumun üzerinden
indirip sana ulaşıncaya kadar vurmaya çalışırım..." Bunun üzerine Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz ona: "Sana bundan daha hayırlı olanını göstereyim mi?
Bana ulaşıp katılmcaya kadar sabredersin" buyurdu. [578]
Buraya kadar
sıraladığımız yedi hadîsin hepsi İslâm birliğini korumaya, düzen ve dengeyi
sağlamaya, cemaatleşip dirliği muhafazaya delâlet etmektedir. Müslümanların
bey'at ile basma geçen emirden kitap ve sünnete göre açık ve kesin bir küfür
sadır olmadıkça ona muhalefete kalkışmamamız, onunla bazı hatalarından dolayı
çekişmememiz emrediliyor. Sırayla tertip üzere halîfe seçilen kimseye, açık va
kesin bir küfür sadır olmadıkça itaat etmemizde birçok faydaların bulunduğu
belirtiliyor[579]
1072, 1073 no'lu İbn
Abbas ve Ebû Hüreyre hadîsleri sahîh olup istidlal ve ihticaca sâlihtir.
Birinci hadîs dört,
ikinci hadîs beş kadar hüküm ihtiva etmektedir:
1- Bey'at
edilip seçilen halîfe veya hükümdardan hoşlanma yacağımız bir tavır veya
idaredeki aksaklık zuhur ettiği taktirde isyan etmemiz, baş kaldırmamız asla
doğru olmaz. Çünkü bir hükümdar herkesi memnun ve mutlu edemez. Bir insan olarak
ondan bir takım kusur ve hatalar sadır olabilir.
2- O halde
böyle durumlarda sabretmemiz, onun meşru emirlerini dinleyip itaat etmemiz en
uygun ve en hayırlı çaredir. İslâmi sisteme göre kurulan şura, hükümdarın
hatalarını güzel bir yol izleyerek düzeltmeye çalışır. İlmiye sınıfının ileri
gelenleri şurayı destekleyip âdil ve sağlam bir idarenin devamına yardımcı
olurlar.
3-
Hoşlanmayacağımız bir husustan dolayı halîfeye yaptığımız bey'ati bozmamız
cemaatten ayrılmamızı neticelendirir. Böylece bey'at edenlerin bir kısmı veya
çoğu yaptıkları bey'ate sadık kalırken bir kısmının muhalefet bayrağı çekip onu
bozmasıyla hizipleşmeler ve bölünüp parçalanmalar meydana gelir ve bunun sonu
bir iç savaşa, hiç değilse fitne ve fesadın çıkmasına yol açabilir.
4- Böyle bir
tefrikaya yol açıp bey'atini bozan kişiler cahiliyye devrinde olduğu gibi
başsız ve idaresiz kalırlar. O bakımdan o devirde ölenler nasıl kâfir ve âsi
öldülerse, bunlar da âsi ve günahkâr olarak ölürler. Aradaki benzetme küfürden
dolayı değil başsız kalmadan, otorite boşluğundan dolayıdır.
İkinci hadîste yer
alan beş hüküm:
1-
Peygamber (s.a.v.) Efendimizin
hayatta olduğu sürece başkasının gelip müslümanlarm başına
geçmesi ve idareyi ele alması düşünülemezdi. Çünkü Cenâb-ı Hak mutlak hükümran
olarak bu görevi Peygamberine vermiş bulunuyordu.
2-
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz son peygamber olduğuna ve O'ndan sonra peygamber
gönderilmeyeceğine göre, O'nun vefatıyle birlikte bazı şahısların halîfe olma
isteği kendiliğinden ortaya çıkmış olur ve bunlar birden fazla aday da
olabilirler.
3- Birden
fazla aday ortaya çıkınca ehl-i hallü akd denilen ülkenin bilgili imanlı,
kültürlü ve umur bilen yetişkin şahsiyetleri adaylardan birini belirleyip ona
bey'at ederler. Böylece bütün müslümanlarm bey'at etmiş olduğu kabul edilir ve
halife seçilmiş bulunur. Artık bu durumda diğer adayların da o seçilip bey'at
edilen zata bey'at etmeleri gerekir. Aksine bir yol izleyecek olurlarsa,
Allah'ın emrine dönünceye kadar tenkil edilmelerine devam edilir.
4- Seçilen halîfenin
idare ettiği halk üzerinde birtakım hakları ve vecibeleri vardır ve olacaktır.
Ümmete gereken odur ki, onların bu haklarım kusursuz vermek ve yerine
getirmektir. Başta onu dinlemek ve itaatte bulunmak gerekir.
Bu hakları özetle
şöyle sıralamamız mümkündür:
a) Vergi ve
zekât,
b) Cihad
davetine icabet,
c) Kitap ve
Sünnete göre kesin ve açık bir küfrü gerektirmediği takdirde halîfenin
emirlerini dinlemek ve yerine getirmek, küfrü açık ve net şekilde gerektiren
hususlarda artık dinlemek ve itaat yoktur.
d) Kişi ehil
ise hükümdarın verdiği görevden kaçınmamak,
e) Birlik, dirlik, itaat, denge ve düzeni
korumada hükümdara yardımcı olmak...
Seçilip bey'at edilen
halîfe de yetkisini, sorumluluğunu ve bunların sınırını bilip ona göre idari,
adlî mekanizmayı harekete geçirmekle yükümlüdür. Müslümanların sıkıntıya
düşmesinden, zimmîlerin korunmasından o sorumludur.'
Müslümanların birleşip
bir halîfe veya hükümdar seçmesi bir vecîbedir. Ehl-i hail ü akd bey'at
ettikleri halîfe veya hükümdarın elini tutmak suretiyle bağlılıklarını
bildirirler. Uzakta olanlar bunu yazılı olarak bildirirler. Geriye kalan
müslümanlar ise kalben ona bey'at edip dinleme ve! itaat etmeyi kabullenirler.
Nitekim İbn Ömer
(r.a.) dan yapılan rivayette şöyle buyurul-muştur: "Kim Allah'a itaatten
bir elini çekecek olursa, hiçbir açık ve kesin delil ve belgesi olmadığı halde
Allah'a kavuşur. Kim de boyunda bey1 at olmadığı halde ölürse cahiliyye
devrindeki ölüm üzere ölür..." [580]
Böylece bir zata
bey'at eden kimse, o ölmedikçe ikinci bir şahsa bey'at edemez. Ancak birinci
zat açık ve net şekilde küfre girer, ilâhî itaatten dışarı çıkarsa o taktirde
şuranın ve ilmiye sınıfının ileri gelenlerinin onu azletmeleri gerekir.
Bu bapta Hâkim'in Ibn
Ömer (r.a.) dan tahrîc ettiği bir hadîs bulunuyor ki yukarıda naklettiğimiz
hadîsi desteklemektedir. Meâlen şöyledir: "Kim cemaatten çıkarsa,
(Müslümanların bey'at ettiği hükümdara itaatten ayrılıp bey'ati bozarsa),
tekrar rücu' edinceye kadar boynundaki İslâm ipini çıkarmış olur. Kim de
üzerinde cemaatin (İslâm cemaatinin) imamı (hükümdar ve halîfesi) olmadığı
halde ölürse, gerçekten o cahiliyye devrindeki ölüm üzere ölür..."
1074 no'lu Avf
hadîsini Müslim ve Ahmed b. Hanbel tahrîc etmişlerdir. Hadîs en başarılı lider
ve idarî kadroyu belirlemekte ve sonrada başarısız, sevimsiz hükümdar ve
kadrosunu yermektedir. Bununla beraber sevimsiz bir hükümdarla bir çekişme ve
tartışmaya, ona karşı ayaklanmaya tevessül etmenin doğru olmayacağını
bildirmekte ve sabırlı olmanın faydalarına işaretle hükümdar veya onun tayin
ettiği vali ve benzeri yetkili kişinin işledikleri birtakım günahlardan
tiksinip kaçınmanın, uygulama alanına intikal ettirmemenin lüzumuna parmak
basıyor. Bununla beraber itaatten el çekmenin sakıncalı olacağına dikkat
çekiyor. Küfre sürükleyici bir karar veya hüküm söz konusu olmadığı sürece
hükümdarın hata ve kusurlarını, günah ve yersiz davranışlarını gündeme
getirerek halkı kışkırtmanın hiçbir zaman ülke yararına sonuç vermiyeceği
dolaylı şekilde anlatılıyor.
Hayırlı ve başarılı
bir hükümdarın bazı vazınarı;
a) Halkın
çoğunun sevgi ve saygı duyması,
b)
Hükümdarın da halkını sevip sayması,
c) Halkın
hükümdarın başarılı hizmetlerde bulunması için duâ etmesi ve öldüğü taktirde
halkın onun cenaze namazına koşup ona karşı duydukları yakın ilgiyi dile
getirmesi,
d)
Hükümdarın da halkı için duacı olması ve onların cenaze namazını severek
kılması başarılı olmanın ilk şartlarıdır.
Bunun aksine bir tutum
ve davranış ise, sevimsiz ve başarısız bir hükümdarın vasıfları ve
belirtileridir.
1075 no'lu Huzayfe
hadîsini Müslim tahrîc etmiştir. Ricali sahihtir.
Hadîs, Resûlüllah
(s.a.v.) Efendimiz'in geleceğe yönelik mu'ci-zelerinden birini yansıtmaktadır.
Fütuhatın yapılması, devlet hazinesinin dolması ve yabancı ülkelerle kaynaşma
imkânlarının artması lüks bir hayata hayranlığın artacağına yol açabilir.
Baştaki hükümdarlar Resûlüllah'm (s.a.v.) hidâyetiyle hidayetlendikleri, O'nun
sünnetiyle yollarını seçtikleri takdirde bu gibi sakıncalı sonuçların ortaya
çıkmasına imkân verilmemiş olur. Ama hükümdarın ve sonra da iş başına getirdiği
yetkili kişilerin bizzat lükse, israfa yönelmeleri ülkede yaşayanlar için kötü
misal teşkil eder ve İslâm'ın sağladığı sadelik yavaş yavaş kaybolmaya veya
unutulmaya yüz tutar. İşte böyle bir devirde görünüşte insan, fakat gerçekte
içinde şeytanî kalp taşıyan dalkavuklar, arpalık arayanlar çoğalır. O yüzden
ülkede denge ve düzen ciddi sarsıntı geçirmeye başlar. Müslüman cemaat bu nahoş
olaylardan tiksinmekle beraber Resûlüllah'm (s.a.v.) açmış olduğu nurlu yolda
yürümeye devam ederler ve hükümdarı lüks ve konfor fırtınasından
uzaklaştırmanın yol ve çarelerini araştırır, şura ve ilmiye sınıfına geniş
çapta destek sağlarsa, çok geçmeden hükümdar onların çizgisine çekilmek zorunda
kalır.
Bununla beraber
dinlemek ve itaatten el çekmenin, bey'ati bozmanın birtakım sakıncalı sonuçlar
doğuracağım hiçbir zaman unutmamak gerekir. Hadîste özellikle bu hassas
noktaya işaret edilmektedir.
1076 no'lu Arfece
hadîsini de Müslim ve Ahmed b. Hanbel tahric etmiştir.
İslâm ülkesinin birlik
ve dirliği sağlanmış ve bey'at edilen hükümdar iş başında müslümanlarm selâmeti
için hizmet vermeye başlamışsa; aynı zamanda küfrü gerektiren bir icraati
benimseme-mişse, o takdirde bey'ate sadık kalmak vaciptir. Bu arada baş olma
sevdasına kapılıp hükümdar olmayı tasarlayan biri ortaya çıkar da müslümanlarm
hu birlik ve dirliğini bozmaya çalışır, çeşitli şeytanî yollara başvurup
ülkeyi karşıt gruplara ayırmaya yönelirse ona asla itibar etmemek ve fırsat
vermemek gerekir. Ülkede kargaşa yaratmaya çalıştığı için de devletin yetkili
kurulları tarafından öldürülür. Aksi halde bu tip maceraperestlerin sonu gelmez
ve İslâm ülkesinde kargaşa, çekişme, vuruşma, hizipleşme ve hasımlaşmanm önüne
geçilmez.
1077 no'lu Ubâde
hadîsi sahîh olup istidlal ve ihticaca sâlihtir. Hadîs her yönüyle bey'atin
lüzumunu ve şartlarını belirtmektedir. Ayrıca bey'at edilen hükümdar hidâyet
çizgisinden ayrılıp açık ve net şekilde küfrü gerektiren davranışlar ve
icraatlar içine girecek olursa artık öylesine itaatin vacip olmadığı vurgulamakta
ve Öylesini bulunduğu makamdan düşürmenin yol ve çarelerim arıştırmanm gereği
işarette bulunmaktadır. Bu da daha çok şura ve şurayla işbirliği halinde olan
ilmiye sınıfının üst düzeydeki kadrosuyla bütünleşmekle ve destek vermekle
gerçekleşebilir. Rastgele kişilerin peşine takılmak ; suretiyle hükümdara karşı
baş kaldırmak büsbütün fitneyi körükleyebilir. Şûra ve ilmiyye sınıfının üst
düzeydeki kadrosu hükümdarın azline karar verince işler daha da kolay çözülmeye
başlar.
Hadîs bey'atin yedi
önemli şartını kapsamaktadır:
1- Neşeli,
refah günlerinde,
2- Kederli
ve netameli günlerde,
3-
Sıkıntılı, tehlikeli günlerde,
4-
Rahatlatıcı, ümit verici dönemlerde,
5- Ülke
siyaseti gereği bir kısım insanların makam ve mevki, ilgi ve destek bakımından
bir kısmından üstün tutulup tercih edildiği zamanlarda seçilen hükümdarı
dinlemek ve ona itaat etmek üzere söz verip bey'at etmek vaciptir.
6- Bey'at edilen hükümdarda açık ve kesin bir
küfür görüldüğü takdirde artık ne dinlemek, ne de itaat vaciptir.
7- Böylece küfrü gerektiren bir durum yoksa
diğer bazı hata ve kusurlardan dolayı bey'ati bozmak caiz değildir.
Hükümdar haktan sapar,
birtakım günahları işlemekte bir sakınca görmezse, o zaman ehl-i hail ü akdin
seçtiği şura ve ilim ehlinin hükümdarı uyarmaları vâcib olur. Zira cihadın en
üstünü, zalim bir hükümdara karşı hakkı söylemektir. Yeri ve zamanı geldiğinde
hakkı söylemeyenler dilsiz şeytan olarak vasıflandırılmışlardır,[581]
1- İslâm ülkesinin birlik ve dirlik, denge ve
düzen içinde ayakta durabilmesi için yetkili kılınacak şahısların bir halîfe
veya hükümdar seçmeleri farzdır.
2- Belirlenen hükümdara, ülkenin ehl-i hail ü
akd seviyesinde olanların fiilen bey'at etmesi, geri kalan halkın da kalben bu
bey'ate katılması vaciptir.
3- Halîfe veya
hükümdar mutlak anlamda hükümranlık hakkında sahip değildir.
4-
Hükümranlık münhasıran Allah'a aittir.
5- O bakımdan hükümdar ancak Kur'ân ve Sünnet'e
göre icra-i faaliyet etmekle mükelleftir.
6- Hükümdarın çıkaracağı kanunnameler ve
vereceği hükümler şer'i şerife uygun olduğu taktirde muteberdir ve amel edilir.
7- Şer'i
şerîfe uymayan kanunname ve hükümler geçersizdir, uygulamaya konulmaz.
8- Ehl-i
hail ü akd tarafından ayrıca seçilen şûra ve şûraya destek sağlayan ilim
ehlinin üst düzey indekiler hükümdarın kanunname ve hükümlerinin Kitap ve
Sünnet'e uyup uymadığını
tetkik ile görevlidirler.
9- Hükümdar veya halîfe de bir insandır. O
bakımdan birtakım hatalar yapabilir ve günah işleyebilir.
10-
Hatalarından dolayı bey'ati bozmak caiz değildir.
11- Şura ve
ilmiyye sınıfının ileri gelenleri vaki hataları en uygun. yol ve yöntemle
gidermeye ve düzeltmeye çalışırlar.
12- Bey'ati
belirtilen sebepten dolayı bozup bey'at eden İslâm cemaatinden ayrılmak çok
tehlikelidir. En azından cahiliyye devresindeki bir ölüm üzere ölmeyi
sonuçlandırır.
13-
Hükümdarın bazı yanlışlarına karşı halkın sabretmesi en uygun çarelerden
biridir.
14- Hafife veya hükümdar adayı birden fazla
ortaya çıkar ve çıkarılırsa, ehl-i hail ü akd hangisini seçip bey'at ederse
diğerlerinin çekilmesi vaciptir.
15- Hükümdar
seçilip bey'at edildikten sonra başka bir şahıs kendisine bey'at edilmesini
ister de ortaya çıkarsa, bundan men'edilir. Aksi halde fitne, fesat ve
kargaşaya sebep olacağından, birlik ve dirliği bozacağından dolayı katledilir.
Arfece (r.a.) hadîsi buna açık şekilde delâlet etmektedir.
16- Bey'atın
şartları Ubâde b. Sâmit hadîsinde yedi madde halinde belirtilmiştir. Ona sadık
kalmak vaciptir.
17- Hükümdar
veya halîfe şeriat çizgisinden ayrılır, haksızlıkta bulunur, gayr-i âdil
davranırsa uyarılır. Rücu' etmediği taktirde azledilir.
18- Azil
mercii şûra ve ilmiyye sınıfının üst düzeyde olanlarıdır.[582]
[1] Mâide Sûresi: 32
[2] En'âm Sûresi: 151
[3] Nisa Sûresi: 93
[4] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[5] Buharî/diyat: 6. Müslim/kasame: 25, 26. Ebû
Dâvud/hudud: 1. Tirmizî/hudûd: 15. Nesâî/tahrim: 5, 11, 14. Dâremî/siyer: 11.
Ahmed: 1/61, 63,70, 163,382, 428,444,465,6/181,214
[6] Buharî/diyat: 6. Müslim/kasame: 25, 26. Ebû
Dâvud/hudud: 1. Tirmizî/hudûd: 15. Nesâî/tahrim: 5, 11, 14. Dâremî/siyer: 11.
Ahmed: 1/61, 63,70, 163,382, 428,444,465,6/181,214
[7] Müslim/Kasame: 25, 26-Nesâî/tahrîm: 5, 11, 14, Ahmed:
1/61, 63,67.
[8] Buharî/diyat:8- İtim: 39-:Müslim Hacc: 447, Ebû
Dâvud/diyat: 4-:- Tirmizî/diyat 13 Nesâî/tkasaserr.e: 29:İbn Mhace diyat:
G-Ahmed 2/238
[9] Ebû Dâvud/diyat:3-lbn Mâje/diyat:3/D£remî/diyat:1
[10] Bakara Sûresi: 178
[11] Buharî/tefsîr: 2, 23, diyat: 8-Nesâî/kasame:
27-Darekutnî
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[12] Bilgi içinbkz: Kâsânî/bedayi1: 7/241 -Mecmeu'l-Enhür:
2/590
[13] Nisa Sûresi: 94
[14] Geniş bilgi için bkz: Mecmeu'l-Enhür: 2/590-592,
Bedayi':7/241-243 " '
[15] e!-Ğami-£vî/6s-":;a-.iı']-Vehhaü 477, 479'dan
özetlenerek.
[16] el-Ğömtevî/es-Siracd'î-Vehhac: 479- Mısır: 1933
[17] İbn Küdsme/el-Muğnî' 9/320, 321
[18] İbn Mâce/talâk: 16.
[19] Geniş bilgi için bkz: Sahnûn/el-Müdevvenetü't-Kübrâ:
6/306
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[20] Bilgi için bkz: Neylü'l-Evtar: 7/9, Mısır
[21] Şevkanî/Neylü'l-Evtar: 7/9. İbn
Rüşd/Bidayetü'l-Müctehid: 2/402, 403
[22] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[23] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[24] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[25] Buharî/İlim 30, cihad: 171, diyat: 24, 31.
TirmizVdiyat: 16. Nesâî/kasame: 14. Dâremî/diyat: 5. Ahmad: 1/79
[26] Ebû Dâvud/cihad: 147, dtyat:11. Nesâî/kasame: 10, 13.
İbn Mâce/diyat: 31. Ahmed: 1/119, 122, 2/180, 192, 215.
[27] Buharî/i!im:39, cihad: 17, diyat: 24, 31. Ebû
Dâvud/diyat: 11. Tirmizî/diyât: 16
[28] Ebû Dâvud/diyat: 11, cihad: 147. Nesâî/kasame: 9, 13.
İbn Mâce/dİyat: 21. Ahmed: 1/191, 122, 2/180, 192, 194, 211
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[29] Ebû Dâvud/diyat: 7
[30] Mecmeu'l-Enhür:2/592-595
[31] Mecmeu"l-Enhür:2/596
[32] Şâfiî/eMJmm: 6/5. Mısır: 1381-1961
[33] Ebû Zekeriya Nevevî/Minhacüt-Tâlibîn: 112. Mısır.
Siracü'l-Vehhac: 482,483. Mısır:1933
[34] ibn Kudame/el-Muğnî: 9/341
[35] Ebû Dâvud/diyat:7. Tirmizî/diyat: 17. Nesâî/kasame:
11. Ahmed: 5/10, 11, 12, 18. Dârdmî/diyat: 7. Jbn Mâce/diyâl: 23.
[36] İbn Kudame/el-Muğnî: 9/352
[37] ibn Kudame/el-Muğnî: 9/360
[38] İbn Kudame/e!-Muğnî: 9/366
[39] Sahnûn/el-Müdevvenetü'l-Kübrâ: 6/364
[40] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[41] Geniş biigi için bkz: Neylü'l-Evtar: 7/11
[42] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[43] Buharî/diyat: 30, ahkâm; 8. Ebû Dâvud/tereccül: 20.
Tirmizî/talâk: 11, diyar. 11. Nesâî/zînet: 15
[44] İbn Mâce/diyat: 32. Ahmed: 5/36, 38, 51, 52
[45] Ebû Dâvud/diyât: 7. Tirmizî/diyat: 17.
Nesâî/kasame:10,-16. İbrv Mâce/diyat: 23. Ahmed:5/10, 11, 12
[46] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[47] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi:
5/
[48] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[49] Ebû Davud/diyaı: 18. Ahmed: 2/183, 217, 224
[50] Dâremî/diyat: 22. Nesâî/kasame: 22, 23. tbn
Mâce/diyat: 5. Ahmed: 2/11, 64, 3/410,641
[51] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[52] Geniş bilgi için bkz: Zehebî/Mîzanü'l-i'tidal:
3/127-129. 5844 no'lu Ali.
[53] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[54] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[55] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[56] Darekutnî-Neylü'l-Evtar: 7/26
[57] Şafiî. Neylü'l-Evtar: 7/26
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[58] İbn Kudame/el-Mugnî: 9/366
[59] İbn Kudame/el-Muğnî: 9/367, 368
[60] İbn Kudame/el-Muğnî: 9/374
[61] İbn Rüşd/Bidayetü'l-Müctehid: 2/396. Beyrut: 1398
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[62] Abdulkadır Udeh/Teşrî'u'l-Cinaî fi'l-İsiâm: 2/126
[63] Geniş bilgi için bkz: Abdulkadır Udeh/Teşrî'u'i-Cinaî
fi'l-İslânr. 2/127
[64] Geniş bilgi için bkz: Şevkanı/Neylül-Evtar: 7/26
[65] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[66] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[67] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[68] Buhari/sulh: 8, tefsir: 2. Ebû Dâvucl/diyat: 28,
kasame: 18. İbn Mâee/diyat: 16 Ahned: 3/128, 167
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[69] Mecmeu'l-Enhür:2/599-601'den özetlenerek
[70] Bilgi için bkz: Fetâvâ-yı Hiridiyye:7/10, 11
[71] AbdulkadirUdeh/Teşrî'u'l-Cinaîfi'l-İslâm: 2/228.
Beyrut
[72] Siracü'l-Vehhac: 489. El-Ümm: 6/55'den özetlenerek
[73] İbn Kudame/e!-Muğnî: 9/433-437'den özetlenerek
[74] Sahnûn/el-Müdevvenetü'l-Kübrâ: 6/433
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[75] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[76] Buharî/diyat: 18. MüslİnvVasame: 21,22. Tirmlzî/dîyat:
19. Nesâî/kasame: 20 Dâr^rııİ'diyat: 18
[77] Ebû Dâvud/diyat: 22. İbn Mâce/diyat: 20.
Nesâî/kasariio: 19:21. Ahmed: 4/ 222,224,427,428
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[78] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[79] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[80] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[81] Buharî/libas: 75. Tirmizî/isti'zan: 17. Nesâî/kasame:
47
[82] Ebû Dâvud/edeb: 127. Tirmizi/isti'zan: 17.
Nesâî/kasameı-47. Ahmed: 3/108
[83] Buharî. Müslim. Ebû Dâyud/diyaî: 15, 23.
Nesâî/kasafne: 48
[84] Tirmîzi istizan: 17. Nesâî/kasame: 48. Daremî/diyat:
23. Ahmed: 2:266, 385, 414, 527
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[85] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[86] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[87] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[88] Dârekutn. Neylül-Evtar: 7/31
[89] Dârekutni.' Müsned-i Ahmed. Neylü'l-Evtar: 7/31
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[90] Bilgi için tikz: Mecmeu'l-Enhür: 2/603-606
[91] İbn Kudaıjıe/el-Muğnî: 9/445
[92] ibn Kudame'el-Muğnî: 9/446
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[93] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[94] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[95] Yusuf Suresi: 92
[96] Bakara Sûresi: 178, 194
[97] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[98] Tirmizî/bi/r; 82. Taberâni/sadaka: 12. Müsüm. Ahmed:
1/193, 2/235, 438
[99] Tirmizı/diyaî:13, 19. Ibn Mâce/diyat: 35. Buharı. Müslim.
Mesaî....
[100] Tirmizi/diyat: 35. İbn Mâce, Ahmed: 6/448
[101] Müsned-i Ahmed: 1/193
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[102] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[103] Şevkanî/Neylü'l-Evtar 7/34
[104] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[105] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[106] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[107] Buharı. Müslim, ibni Mace. Ebu Davud
[108] Ebu Davud. Nesai
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[109] Bilgi için bkz: Kâsânî/Bedayi': 7/242, 243
[110] el-Ğamrâvî/es-Siracü'İ-Vehhac: 490-491
[111] İbn Kudame/el-Mugnî: 9/464, 465
[112] İbn Kudame/el-Mugnî; 9/464-465
[113] İbn Rüşd/Bidayetü'l-Müctehid: 2/401
[114] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[115] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[116] Geniş bilgi için bkz: Sahnûn/el-Müdewenetü'!-Kübrâ:
6/435, 436
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[117] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[118] Ebû Dâvud/diyat: 8, 9. Ahmed: 4/32, 142
[119] Nesâî/kasame: 5
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[120] Bilgi için bkz: Mecmeu'l-Enhür: 2/606-610
[124] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[126] Bakara Sûresi: 282
[127] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[128] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[129] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[130] Müslim/kasame: 7. Nesâî/kasame: 2. Ahmed: 5/432, 375
[131] Buharî. Müslim/kasame: 1, 3. Ebû Dâvud/djyat: 8, 9.
Tirmizî/diyat: 22. Nesâî/ kasarne: 5
[132] Müsiim/kasame: 2. Ebû Dâvud/diyat: 8. Nesâî/kasame:
22. Ahmed: 4/5
[133] Müslim/kasame: 1, 3.
Ebû Dâvud/diyat: 8, 9. Tirmizî/diyât: 22. Dâremî/diyât: 2 Tab/ukûl: 4.
Ahmed: 4/5
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[134] Geniş bilgi için bkz: Mecmeu'l-Enhür: 2/649-659.
Bedayi": 7/286-296. Fetâvâ-yı Hindiyye: 6/77-85
[135] el-Gamrâvî/es-Siracü']-Vehhac: 511, 514 -.Mısır: 1933
[136] İbn Kudame/elrMuğnî: 10/2-8'den özetlenerek
[137] Bilgi için bkz: Şahnûn/el-Müdevvenetül-Kübrâ:
6/420-423
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[138] Bilgi için bkz: Şevkanî/Neyiü'l-Evtar: 7/40, 41
[139] Neyü’l-evtar:7/41
[140] Mizanü’l-itidal: 3/207. 6148 no’lu Ömer
[141] Geniş bilgi için bkz: Neylü'i-Evtar: 7/42, 43
[142] Dârekutnî
[143] Ebû Dâvud/diyat: 9
[144] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[145] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[146] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[147] Müslim/hac: 450. Buharî/sayd: 18, cihad: 169, meğazı:
48, libas: 17. Ebû Dâvud/cİhad: 117. Tirmizî/cihad: 18. Nesaî/menasik: 107. İbn
Mâce/cihad: 18. Ahmed: 3/109
[148] Buharî/İiim 39. Müslim/hac 447, 448. Ebû Dâvud/menasİk:
89, cihad: 156. Dâremî/büyû1: 60. Ahmed: 2/238, 4/323
[149] Buharî/ilim: 37 sayd; 8, megazî: 51. Müslim/hac: 446.
Tirmizî/savm: 1 - Nesaî/ hac: 111
[150] Buharı. Müslim
[151] Müsned-i Ahmed: 2/179, 207
[152] Müsned-i Ahmed: 2/179, 207
[153] Müsned-i Ahmed: 2/179, 207
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[154] Neylü'hEvtar: 7/49
[155] Bakara Sûresi: 191
[156] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[157] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[158] Mâide Sûresi: 32
[159] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[160] Müslim/imaret: 152. Nesâî/cihad: 22.Ahmed : 2/322
[161] Buharî/cenaiz:33,dİyat: 2. Müslim/kasame: 27.
Tirmızî/ilim: 14,îahrîm: 1. İbn Mâce/diyat: 1
[162] İbn Mâce/diyat: 1
[163] Ebû Dâvud/fiten: 6. Nesâî/tahrîm:1. Ahmed: 4/99
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[164] Nisa Sûresi: 93
[165] Muhammed Abdülaziz/el Edebü'n-Nebevi: 195, 1*96.
Mısır: 1385-1965
[166] Furkân Sûresi: 68-71
[167] Bakara Sûresi: 179
[168] Buharî/îmân: 11, menakıb-i ensar:43, tefsîr: 60,
hudud, 8, 48, ahkâm: 49, tevhîd:31, Müslim/hudud/41. Nesâî/biyât: 9. Ahmed:
5/314, 320
[169] Tirmizî/hudud: 12. îbn Mâce/hudud: 33. Dâremî/hudud:
21
[170] Hucurat Sûresi: 9
[171] Müslim/İmân: 225
[172] Tirmizî/diyat: 21. Ebû Dâvud/sünnet: 29. Ahmed: 2/221,
222
[173] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[174] Zehebî/Mîzanü'l-İ'tidal: 4/425, 9696 no'lu Yezîd
[175] Zehebî/Mîzanü'l-I'tidal: 3/343, 6696 nolu Ferec
[176] Nisa Sûresi: 48
[177] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[178] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[179] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[180] Buharî/fiten: 10. Müsiim/fiten; 14. Ebû Dâvud/fiîen:
5. NesâîAahrim: 20
[181] Buharî/enbiya:
50
[182] Buharı.
Müslim/fiten: 14. Ahmed: 4/401, 410, 418, 5/43, 47, 51
[183] Buharî/meğazi: 12. Müslim/İmân: 55. Ebû
Dâvud/cihad:95. Ahmed: 6/3, 5
[184] Müslim/imân: 184. Ahmed: 3/370
[185] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[186] Buharî/cihad: 77, meğazi:38. Müslim/imân: 179. Ahmed:
5/332
[187] Bilgi için bkz: Buharî/i'tisam: 21.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[188] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[189] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[190] Nesaİ/ tahrim: 14. İbn Mace/ diyet: 8
[191] Neylü'l-Evtar: 7/65
[192] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[193] Mecmeu'l-Enhür: 2/611-613
[194] Mecmeu'l-Enhür: 2/613
[195] Mecmeul-Enhür: 2/615-616
[196] el-Ğamrâvî/es-Siracü'l-Vehhac: 495, 496. Mısır: 1933
[197] İbn Kudame/el-Muğnî: 9/480-491
[198] İbn Kudame/el-Muğnî: 9/491-501'den özetlenerek
[199] Bilgi için bkz: Sahnûn/el-Müdevvenetü'l-Kübrâ:
6/395-403
[200] Bilgi için bkz: es-Siracü'l-Vehhac: 496-499
[201] Bilgi için bkz: İbn Kudame Şemsüddin/eş-Şerhül-Kebîr:
9/563-570
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[202] Ebû Dâvud/diyât: 18. Ahmed; 2/217, 224.
[203]Buhâri/diyat: 20. Ebû Dâvud/diyat: 18. Tirmizi/diyat:
4. Nesâi/kasame: 45. îbn Mâce/diyat: 18
[204] Ahmed: 2/182, 217. Ebû Dâvud/diyat: 18. Nesâî/kasame:
44. İbn Mâce/diyât : 17
[205] Ahmed: 1/227, 339, 345. Dâremî/mukaddeme: 27. Ebû
Dâvud/diyat: 18. Nesâî/ kasam6:45
[206] Ahmed: 1/227, 339, 345. Dâremî/mukaddeme: 27. Ebû
Dâvud/diyat: 18. Nesâî/ . kasame: 45
[207] Nesâî/kasame: 45-46. Dâremî/diyat: 16. Taberânî/maakü:
1. İbnMâce/diyat: 19. Ahmed: 2/217
[208] Ebû Dâvud/diyât: 18. Nesâî/kasame: 42
[209] Bilgi için bkz: Z.ehebî/Mîzanü'l-i'tidal: 3/543, 7508
no'lu Muhammed
[210] Şevkanî/Neylü'l-Evtar 7/70
[211] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[212] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[213] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[214] Nesâî/kasame: 38. Ahmed. İbn Mâce
[215] İbn Mâce/diyat: 13. Ahmed: 2/183, 224
[216] Ebû Dâvud. Neylü'l-Evtar:7/72
[217] Şafiî. Dârekutnî. Neylü'l-Evtar: 7/73
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[218] Mecmeu'l-Enhür. 2/613
[219] Mecmeu't-Enhür: 2/613. es-Siracü'l-Vehhac: 496. Mıcır:
1933
[220] Mecmeu'l-Enhür: 2/613. Sahnûn. el-Müdevvenotü'l-Kübrâ:
6/395
[221] Sahnûn. el-Müdevvenetü'l-Kübrâ: 6/395-396
[222] İbn Kudame/el-Muğnî; 9/527-529
[223] İbn Kudame/el-Muğnî: 9/530
[224] İbn Kudame/el-Mugnî: 9/531
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[225] Bilgi için bkz: Neylü'l-Evtar: 7/73
[226] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[227] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[228] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[229] Dârekutn, Nesaî/kasame: 37
[230] Muvatta. Neylü'l-Evtar: 7/75
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[231] Mecmeu'l-Enhiir: 2/613
[232] Şâfiî/el-Ümm; 6/106'dan özetlenerek
[233] İbn Kudame/ei-Muğnî: 9/532
[234] Bilgi için bkz: Neyiü'l-Evîar: 7/76
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[235] Sıddik Hasan Han. Fethü'l-Allâm li-Şerhi
Bülûğu'l-Meram: 2/20
[236] Sıddîk Hasan Han. Fethü'l-Allâm li-Şerhi
Bülûğu'l-Meram: 2/206
[237] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[238] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[239] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[240] Nesai/ kasame: 40.
[241] Neylü'l-evtar, 7/77
[242] Neylü'l-evtar, 7/77
[243] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[244] Mecmeu'i-Enhür: 2/622-624
[245] el-Ğamrâvî/es-Siracü'l-Vehhac-.511. Mısır: 1933
[246] Ebû Zekerlya Yahya Nevevi/Minhacü't-Tâlîbîn: 118, 119.
Mısır: Darü'l-Kütübi'l -Arabiyyeti'l Kübrâ
[247] İbn Kudame/el-Muğnî: 9/535-544 .
[248] Sahnûn/el-Müdewenetürl-Kübrâ-. 6/399-402. Beyrut
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[249] Şevkanî/Neylü'l-Evtar: 7/78-80
[250] Şevkanî/Neylü'i-Evtar: 7/78-80
[251] Şevkanî/Neylü'l-Evtar: 7/78-80
[252] Tirmizî/tefsîr: 1. Müslim/münafikûn: 40.
Dâremî/mukaddeme: 40. Münâvî/ 0
Feyzulkadîr: 6/190
[253] Ebû Dâvud/İlim: 5. Münâvî/Feylü'l-Kadîr: 6/19
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[254] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[255] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[256] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[257] Buharî/ilim: 6, şurut: 9. Müslim/hudûd: 25, 27. Ebû
Dâvud/libas: 40. Tirmizî/ hudûd: 8. Ibn Mâce/hudûd: 7, 10. Ahmed: 1/74, 163,
264'
[258] Buharî/hudûd: 32
[259] Müsned-i Ahmed: 1/93, 107, 116, 121, 141, 142. Buharî.
Neylü'l-Evtar: 7/97
[260] Müstim/hudûd: 12, 13. Ebû Dâvud/hudûd: 23.
Tirmizî/hudûd: 8. Dâremî/hudûd:
19. A.hmed:5/312, 317, 318
[261] Müslim/hûdûd: 18, 19, 22, 23, 28. Nesâî/cenâiz: 63.
İbn Mâce/hudûd: 10.
Ahmed: 1/28,245,270,2/28
[262] Ahmed: 5/92, 95, 96, 108
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[263] Bilgi için bkz: Bedayi': 7/37, 38. Mecmau'l-Enhür:
1/543, 546. Fetâvâ-yı Hindiy ye: 2/142-151. Mektebetü'l-îslâmiyye
[264] Şâfiî/el-Umm: 6/133, 134
[265] Ebû ZekĞriya
Nevevî/Minhacü't-Tâlibîn: 121-Mısır. Dârü'l-Kütübi'l-KÜbrâ
[266] el-Ğamrâvî/es-Siracü'VVehhac: 521-523. Mısır: 1352-193
[267] Şemsüddin İbn Kudame/es-Şerhü'l-Kebîr: 10/119
[268] İbn Kudame/el-Muğni: 10/120-157'den özetlenerek
[269] Sahnûn/el-Müdevvenetü'l-Kübrâ: 6/235-237
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[270] Bilgi için bkz: Neylü'l-Evtar: 799. Hakimin bu kararı
sadece itiraf edenle ilgilidir. Suçlanan kişinin ise ya ikrar elmesi veya
suçlayanın beyyine getirmesi duru munda hâkim onun aleyhine karar verebilir.
[271] Ebû Dâvud/hudûd:30. Neylü'l-Evtar: 7/100
[272] Tahâvî/Şerhu MaanUl-Asâr: 3/135, 136. Dârü'l
Kütübi'l-İlmiyye.
[273] Buharî/hudûd: 30. Müslim/hudûd: 15. Ebû Dâvud/hudûd:
23. Tirmizî/hudûd: 7. İbn Mâce/hudûd: 9. Dâremî/hudûd: 16. Taberânî/hudud: 10.
Ahmed: 1/23, 29, 36, 43, 47, 50, 55
[274] Ahmed. Taberânî. Neylü'l-Evtar: 7/10
[275] İbn Hibban. Neylü'l-Evtar: 7/102
[276] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[277] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[278] Bilgi için bkz: Tevral/Leviliier: 10. âyet
[279] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[280] Buharî/tevhîd: 51. Ahmed: 2/5
[281] Müslim/hudûd: 14, 20, 22, 23, Ahmed: 3/62
[282] Maide Sûresi: 41
[283] Mâide Sûresi: 44, 47. Ebû Dâvud/hudûd: 28. İbn
Mâce/hudûd: 8. Ahmed: 4/286
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[284] Mecmeu'i-Enhür: 1/547
[285] Mecmeu'l-Enhür: 1/548
[286] el-Ğamrâvî/es-Siracü'l-Vehhac: 522. Mısır: 1933
[287] Mecmeu'l-Enhür: 1/54
[288] Bilgi için bkz: İbn Kudame/el-Muğnî: 10/130, 156
[289] Sahnün/el-Müdevvenetü'i-Kübrâ: 6/242. NeyiıTl-Evtar:
7/105
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[290] Bilgi için bkz: Neyiü'l-Evtar: 7/106. Mısır'
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[291] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[292] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[293] Buharı/ahkâm: 19, hudûd: 22, 25, 29. Müslim/huclûd:
16, 23. Ahmed-. 2/450, 5/ 99,217,347,348
[294] Müslim/hudûd: 17. Ebû Dâvud/hudûd: 25. Tirmizî/hudûd:
4, 5. Ahmed: 1/238, 245, 270, 2/286, 3/2
[295] Müslim/hudûd: 18,-19, 22, 23, 28. Ebû Dâvud/hudûd: 4,
5
[296] Ebû Dâvud/hudûd: 23
[297] Ebû Ya'la. Bezzar. Taberânî. Neylü'l-Evtar: 7/107
[298] Ebû Dâvud. Neylü'l-Evtar: 7/107
[299] Ebû Dâvud. Neylü'l-Evtar: 7/108
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[300] Mecmeu'l-Enhür: 1/544, 545. İstanbul. Fetâvâ-yı
Hindiyye: 2/143, 144. el-Mektebetü'l-İslâmiyye
[301] el-Ğamrâvî/es-Siracü'l-Vehhac: 523. Mısır: 1933
[302] Şâfiî/el-Ümm: 6/133. Mektebetü'l-Külliyati'l-Ezheriyye
[303] İbn Kudame/el-Muğnî: 10/165-167. Beyrut: 1403
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[304] Şevkanî/Neylü'l-Evtar: 7/108
[305] Geniş bilgi için bkz: Zehebî/Mîzanü'l-hidal:
1/379-384. Mısır: 1382-1963
[306] Şevkanî/Neylü'l-Evtar: 7/108. Mısır
[307] Zehebt/Mîzanü'l-l'tidal: 1/329, 330. 1243 no'lu Beşîr.
Mısır: 1382-1963
[308] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[309] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[310] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[311] Bu.hari/hudûd: 28. Ebu Davud/hudûd: 23. Ahmed: 1/270,
289, 325
[312] Ebu Davud/hudûd: 23. Ahmed: 1/238,
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[313] Bilgi için bkz: Fetevayi Hindiyye: 2/143, 144.
Mektebetü'l-İslamiyye.
[314] bilgi için bkz: Safü/el-Ümm; 6/135. Mısır, 1381
[315] İbn Kudame/el-Muğnî: 10/165-168. Beyrut: 1403-1983
[316] İbn Kudame/el-Muğnî: 10/167
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[317] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[318] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[319] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[320] Buhari/hudûd: 27. Müslim/tevbe: 44, 45, hudûd: 24. Ebu
Davud/hudûd: 10. Daremi/hudûd: 17. Ahmed: 3/491, 4/435, 437, 440
[321] Ebu Davud/hudûd: 6. Nesai/sarık: 5
[322] Şevkani/Neylü'l-Evtar: 7/114
[323] Müslim/hudûd: 41
[324] Buhari/hudûd: 27. Müslim/tevbe: 44, 45, hudûd: 24. Ebu
Davud/hudûd: 10. * Daremi/hudûd: 17. Ahmed: 3/491, 4/435, 437, 5/251
[325] Ebu Davud/hudûd: 31. Ti rm izi/tef s ir-i sûre: 11
[326] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[327] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[328] Şevkani/Neylü'l-Evtar: 7/116. Mısır
[329] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[330] Buhari/taiâk: 31, 34,35, hudûd: 43. Müslim/iian: 9,
12. Nesai/talak: 36, 37. îbn Mace/talâk: 72. Ahmed: 1/335, 365. 2/12, 57, 71.
5/334
[331] Buhari/temenni: 9, talak: 31, 36. Müslim/lian: 12, 13.
İbn Mace/hudûd: 11. Ahmed: 1/336
[332] İbn Mace/hudûd: 5
[333] Tirmizi/hudûd:2
[334] Müslim/hudûd: 15. Buhari/hudûd: 30, 31. İbn
Mace/hudûd: 9
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[335] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[336] Şevkanl/Neylü'l-Evtar:7/118. Mısır
[337] Geniş bilgi İçin bkz: Zehebi/Mizanü'l-i'tidal: 1/52,
165 nolu İbrahim. Mısır: 1382
[338] Şevkani/Neylü'l-Evtar: 7/118. Zehebi/Mizanü'l-hidal:
4/425, 9696 nolu Yezîd
[339] Mizanü'l-İ'tidal: 4/80, 8381 nolu Muhtar. Mısır: 1382
[340] İbn Kudame/el-Muğnî: 10/191. Beyrut: 1403-1983
[341] Ebu Davud/hudûd: 16
[342] İbn Mace/hudûd: 9. Taberani/hudûd: 1. Ahmed: 5/183
[343] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[344] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi:
5/
[345] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[346] Ebu Davud/hudûd: 23. Müsned-İ Ahmed
[347] Müslim/hudûd: 17. Ebu Davud/hudûd: 7, 30. Ahmed: 5/91
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[348] Bilgi için bkz: Neylü'l-Evtar: 7/120. Mısır
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[349] Zehebi/Mizanü'l-i'tidal: 2/615, 5147 nolu Abdusselam,
Mısır: 138
[350] Bilgi için bkz: Mizanü'l-hidal: 3/377. Neylü'l-Evtar:
7/120
[351] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[352] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[353] Nur suresi: 2
[354] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[355] Buhari/ahkâm: 21. Müslim/tevbe: 45. Ebu Davud/hudûd:
35. Tirmizi/hudûd: 22. Ahmed: 1/322, 5/434
[356] Ebu Davud/akdiye: 14. Ahmed: 2/70
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[357] Taberani/hudûd: 29. Neylü'l-Evtar:7/121
[358] Şevkani/Neylü'l-Evtar: 7/12
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[359] Zehebi/Mizanü'l-İ'tidal-. 1/397,-1471 nolu Cerîr
[360] Müslim/hudûd: 8. Ebu Davud/hudûd: 4, Nesai/sank: 6.
Daremi/hudûd: 5. Ahmed: 6/162
[361] Ebu Davud/hudûd: 6. Nesai/sank: 5
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[362] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[363] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[364] Müsned-i Ahmed: 1/121
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[365] Fetevayi Hindiyys: 2/146. eİ-Mektebetü'l-İslamiyye
[366] Şafii/el-Ümm: 6/154, 155. Mısır
[367] Sahnûn/el-Müdevvenetü'l-Kübra: 6/241. Mısır: 1323
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[368] Ebu Davud/hudûd: 24. Ahmed: 5/43
[369] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[370] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[371] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[372] Müslim/hudûd: 20. Ebu Davud/hudûd: 23. Daremi/hudûd:
14
[373] Müslim/hudûd: 23. Ebu Davud/hudûd: 24. Ahmed: 5/24
[374] Müslim/hudûd: 23,16. Ahmed: 2/450, 5/99
[375] Ebu Davud/hudûd: 23. Ahmed: 3/479
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[376] Mecmeu'i-Enhür: 1/547. İstanbul
[377] İbn Kudame/el-Muğnî: 10/122, 123. Beyrut: 1403
[378] İbn Kudame/el-Muğnî: 10/124
[379] Bilgi için bkz: Şevkani/Neylü'l-Evtar: 7/125. Mısır
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[380] Zehebi/Mizanül-hidai: 3/594. Mısır. 1382. Ayrıca bilgi
için bkz: Neylü'l-Evtar: 7:124
[381] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[382] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[383] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[384] Miisüm/hudûd: 22. Darekutni. Neylü'l-Evtar: 7/125
[385] Tirmizi/hudûd: 9. Ebu Davud. Nesai. Neylü'i-Evtar:
7/126
[386] Müslim/hudûd:34, 55. Tirmizi/hudûd: 13. Ahmed: 1/89,
121, 136, 145, 156
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[387] Mecme'ul-Enhür: 1/548, 549. İstanbul.
[388] İbn Kudame/el-Muğni: 10/138, 139
[389] İbn Kudame/el-Muğni: 10/140
[390] Jbn Kudame/el-Muğni: 10/141
[391] İbn Kudame/el-Muğni: 10/141
[392] Ebu Davud/hudûd: 33. İbn Mace/hudûd: 18. AhmeÖ: 5/222
[393] Bilgi için bkz; Sahnun/e]-Müdewenetü'i-Kübra: 6/250.
Mısır: 1823
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[394] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[395] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[396] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[397] İmam Malik/Muvatta': 3/43. Beyrut. Taberani/hudûd: 12
[398] İbn Macs/hudûd: 18. Ahmed: 5/222
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[399] Mecmeu'l-Enhüf: 1/546, 547
[400] Bilgi için bkz: İbn Kudame/el-Muğnî: 10/141, 142
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[401] Ebu Davud: hudûd: 33
[402] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[403] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[404] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[405] Daremi/nikah: 43. Ahmed: 4/291, 292, 295, 297 ve
beşler rivayet etmiştir.
[406] Ebu Davud/hudûd: 28. Tirmizi/hudûd: 24. İbn
Mace/hudûd: 12
[407] Ebu Davud/hudûd: 28
[408] Tirmizi/hudûd: 23, 24. Ebu Davud/hudûd: 108. İbn
Mace/hudûd: 13; Ahmed: 1/ 217,269,300,301
[409] Ebu Davud/hudûd: 29. Tirmizi/hudûd: 23
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[410] Mecmeu'l-Enhür: 1/543-552'den özetlenerek
[411] el-Ğamravi/es-Siracü'l-Vehhac: 521, 522. Mısır: 1933
[412] İbn Kudame/el-Muğnî: 10/152-163
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[413] Geniş bilgi için bkz: Neylü'l-Evtar: 7/131
[414] el-Kenanî/Tenzihu'ş-Şeriati'l-Merfua: 1/108. Mısır.
[415] İbn Mace/hudûd: 13, Tirmizi/hudûch 29
[416] Geniş bilgi için bkz: İhkamü1 [-Ahkâm Şerhu
Umdeti'i-Ahkâm: 4/124. Beyrut.
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[417] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[418] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[419] Müslim/hudûd: 6. Ebu Davud/hudûd: 12. Tirmizi/hudûd:
16. Nesai/sarık: 8, 10. I İbn
Mace/hudûd: 22
[420] Müslim/hudûd: 1. Ebu Davud/hudûd: 12. Nesai/sarık: 9,
10. Tirmizi/hudûd: 16. | Ahmed: 6/36
[421] Nesai/sarık: 10
[422] Buhari/hudûd: 7, 13. Müslim/hudûd: 7.fdesai/sarık: 1.
İbn Mace/hudûd: 22. Ahmed: 2/253
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[423] Mecmeu'l-Enhür: 1/569, 570
[424] Ebu Zekeriya Nevevî/ Minhacü't-Talibin: 122. Mısır.
Darü'l-Kütübi'l-Arabiyyeti'l-Kübr
[425] İbn Kudame/el-Muğnî: 10/239-271'den özetlenerek,
eş-Şerhü'l-Kebir: 10/239-270
[426] İbn Kudame/el-Muğnî: 10/271
[427] İbn Kudame/el-Muğnî: 10/274-300.
Sahnun/el-Müdewenetü'l-Kübra: 6/266
[428] Sahnun/el-Müdevvenetü'l-Kübra: 6/267. Mısır: 1323
[429] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[430] Muhammed Revas. Hamid Sadık/Mu'cemu Lugati'l-Fukaha:
449. Beyrut: 1405
[431] Tahavi/Şerhü Maani'l-Asar: 3/163. Beyrut: 1399-1979
[432] Tahavi/Şerhü Maani'l-Asar: 3/163. Beyrut: 1399-1979
[433] Nesai/sarık: 8, 9, 10, 11
[434] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[435] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[436] Kamus tercümesi: 2/226, cumar maddesi
[437] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[438] Davud/hudûd: 13. Tirmizi/hudûd: 19. Nesai/sarık: 13.
İbn Mace/hudûd: 27. ' Daremi/hudûd: 7. Ahmed: 3/63, 4/140, 142
[439] Ebu Davud/hudûd: 10. Nesai/hudûd: 12, kat-i sarık: 12.
İbn Mace/ticarat: 67. Ahmed: 2/180, 224
[440] Ahmed: 2/180, 203
[441] İmam Malik/Muvatta1: 3/48. Beyrut.
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[442] Mecmeu'i-Enhür: 1/572, 573
[443] Bilgi için bkz: Şafii/el-Umm: 6/148,149
[444] İbn Kudame/el-Muğnî: 10/247, 248. Beyrut: 1403
[445] Şemsüddin İbn Kudame/eş-Şerhü'l-Kebir: 10/246-248
[446] Bilgi için bkz: Sahnun/el-Müdewenetü'l-Kübra:
6/277-278
[447] Bilgi için bkz: Sannun/el-Müdevvenetül-Kübra: 6/278,
279
[448] Abdulkadir Ûdeh/et-Teşriu'l-Cinaî el-İs!amî; 2/543.
Beyrut.
[449] Geniş bilgi için bta^-Teşriu'l-Cmaî el-lslamî:
2/544-580
[450] ihkamu"! Ahkâm Şerhu Umdeti'l-Ahkâm: 4/130.
Beyrut.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[451] Zehebi/Mizanü'l-i'tidal:2/120,3110 nolu Sadd. Mısın
1382. Neylü'l-Evîar: 7/14-1
[452] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[453] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[454] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi:
5/
[455] Büharî, libas: 19. Müslim, mesâcicl: 61, 63. Ebû
Dâtfud, salât: 163, libas: 2, 30. I
Nesâî/kıbie:20. Ahmed: 6/37, 46, 47
[456] Ebû Dâvud. Nesâî. Ahmed. Neylü'l-Evtar: 7/14
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[457] Mecmeu'l-Enhür: 1/575-578'den özetlenmiştir.
[458] Ebû Zekeriya Nevevî, Minhacü't-Tâlibin: .122, Mısır.
[459] Ğamrâvi, Siracü'l-Vehhac: 257,528, Mısır. 1933.
[460] İbn Kudame/ol-Muğnî: 10/249-253'den özetlenerek.
[461] İbn Kudame/el-Muğnî: 10/256, 257.
[462] Sahnûn, Müdevvenetü'l-Kübrâ: 6/272-274, Mısır: 1323
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[463] Mâlik, Muvatta1: 3/49, Beyrut.
[464] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[465] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[466] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[467] Beşler rivayet etmiş, Tirmizî sahihlemiştir.
[468] Ebû Davud. Nesâî. Ahmed. Neylü'l-Evtar: 7/148
[469] Buharî/enbiyâ: 54, hudûd: 12. Müslİm/hudûd: 8, 9.
Tirmİzî/hudûd: 6. Nesâî/ hudûd; sârik: 6. İbn Mâce/hudû'd:6.
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[470] Tahâvî, Şerhu Maani'l-Asar: 3/172
[471] Tahâvî, Şerhu Maani'l-Asar: 3/171.
[472] Şafiî, el-Ümm: 6/151 Mısır: 1381
[473] Şafiî, el-Ümm: 6/151 Mısır: 1381-1961.
[474] İbn Kudame/el-Muğnî: 10/260.
[475] Sahnûn, el-Müdevvenetü'l-Kübrâ: 6/295, 296'den
özetlenerek
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[476] Şevkanî/Neylül-Evtar: 7/147
[477] bilgi İçin bkz: Neylül-Evtar: 7/1,48.
[478] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[479] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[480] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[481] Ebû Dâvud/hudûd: 9. Nesâî/sârik: 3. İbn Mâce/ hudûd:
29. Ahmed: 5/293
[482] Müsned-i Ahmed. Neylül-Evtar: 7/151
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[483] Kâsânî, Bedayi':7/81 Beyrut: 1328-1910
[484] Abdulkadır Udeh, et-Teşrii'l-Cinâî el-Islâmi: 2/615,
616. Beyrut.
[485] Abdulkadır Udeh, et-Teşrii'l-Cinâî el-lslâmi: 2/616
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[486] Sıddık Hasan Han, Fethü'l-Allâm li Şerhi
Bülûğu'l-Merâm: 2/237 JMedine.
[487] Şevkanî/Neylü'l-Evtar: 7/151.
[488] Ibn Kudame/el-Muğni: 10/289, 290.
[489] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[490] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[491] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[492] Ebû Dâvud/hudûd: 6. Nesâî, sarık: 5.
[493] Ebû Dâvud/hudûd:;5. Ahmed: 6/181
[494] Taberânî/budûd:29.
[495] Buhâri/hudûd:12/Müslim/hudûd: 8, 993.
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[496] Mecmeu'l-Enhür: 1/582, 583.
[497] Şafiî, el-Ümm: 6/148.
[498] Mecmeu'l-Enhür: 1/582.
[499] İbn Kudame/el-Muğni: 10/277
[500] İbn Kudame/el-Muğni: 10/277
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[501] Şevkanî/Neylül-Evtar: 7/154.
[502] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[503] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[504] Mâide Sûresi: 38.
[505] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[506] Ahmed: 4/181. Ebû Davûd. Nesâî. Tirmfeî/hudûd: 20.
[507] Abdullah b, Ahmed. Müsned-i Ahmed. Neylü'l-Evtar:
7/155.
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[508] Bilgi için bkz: Kâsânî/Bedayi': 7/80-Beyrut: 1394-1974
[509] İbn Kudame Şemsüddin/eş-Şerhü'l-Kebîr: 9/382, 383
Beyrut: 1403, 1983 Abdulkadİr Udeh/et-Teşri'u'l-Cinâîel-İslâmî: 2/160-288.
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[510] Geniş bilgi için bkz:Zehebî/Mîzanü'l-İ'tidal:
1/331-1250 no'lu Bakiyye
[511] Bilgi için bkz: Neylü'l-Evtar: 7/155.
[512] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[513] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[514] Müslim/hudûd:35. Ebû Dâvud/hudûd: 35. Nesâî/hudûd: 14.
Dâremî/hudûd: 9
[515] Buharî/hudûd: 2, 4. Müslim/hudûd: 36, 37. Ebû
Dâvud/hudûd: 35. İbn Mâce/ hudûd: 16. Ahmed:3/115
[516] Buharî/vekâlet: 13.
[517] Buharî/hudûd: 4. Ahmed: 3/449
[518] Buharî/hudûd: 4. Ebû Dâvucf/hudûd: 35.
[519] Müslim/hudûd: 38. Ebû Dâvud/hudûd: 35,
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[520] Mecmeul-Enhür: 1/558-560.
[521] Şeyhülislâm Zekeriyya Ensarî/Menhec: 118. Ebû Zekeriya
Nevevî/Minhac: 124 Mısır
[522] İbn Kudame/el-Muğni: 10/235-335. Beyrut: 1403
[523] Sahnûn/el-Müdewenetü'[-Kübrâ: 6/261, 264'e
bakılması...
[524] Şerhu Maani1-Asâr:3/152-158-Beyrut: 1399.
[525] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[526] Buharî/hudûd:4. Müslim/hudûd: 39. Ahmed: 1/125, 130.
[527] Müsned-i Ahmed: 3/67, 98.
[528] Müsned-i Şafiî. Neylül-Evtar: 7/162.
[529] Dârekutnî. İmam Mâlik/Neylül-Evtar: 7/163.
[530] Süyûtî/Tenvîrü'l-Havalik Şerhün Alâ Muvaüa'i Mâlik:
3/55. Beyrut
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[531] Süyutîn"envîrü'l-Hevalik Şarhün Alâ Muvatîa'i
Mâlik: 3/55, Beyrut
[532] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[533] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[534] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[535] Müsned-i Ahmed: 2/136,166, 191,4/93,96,5/369.
[536] Ebû Dâvud/hudûd:36. Tirmizî/hudûd: 15.
[537] Ebû Dâvud/hudûd: 35, 36. Nesâî/eşribe: 42. İbn
Mâce/hüdûd: 7. Dâremî/ eşribe: 10. Ahmed: 2/29, 504
[538] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[539] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[540] Bilgi için bkz: Neylü'l-Evtar: 7/166
[541] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[542] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[543] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[544] Buhârt/hudûd: 42. Müslim/hudûd: 40. İbn Mâce/hudûd:
32. Daremî/hudûd: 11. i Ahmed:4/4
[545] Ebû Dâvud/akdiye: 29. Tirmizî/diyat: 20. Nesâî/sârık:
2. Ahmed: 5/2
[546] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[547] Geniş bilgi için bkz: Mecmeu'İ-Fnhür: 1/565-569.
Kâsânî/Bedayi1: 7/63-65
[548] Kâsânî/Bedâyi[: 7/63
[549] Bilgi için bkz: İhkâmü'l-Ahkâm Şerhu Umdetil-Ahkâm:
4/137-139. Beyrut
[550] el-Ğamravî/es-Siracü'l-Vehhac: 535, 536. Mısır:
1352-1933
[551] Ibn Kudame Şemsuddin/eş-Şerhü'l-Kebîr: 10/347, 348.
Beyrut: 1403.
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[552] Şevkânî/Neylü'l-Evtar: 7/170.
[553] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[554] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[555] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[556] Buharî/meğâzî: 36, tıb: 29, diyat: 22. Müslim/kasame:
10. Nesâî/taharet: 190, tahrîm:7, 8. Ahmed: 3/170, 186.
[557] Müslim/kasame: 9, 14. Tirmizî/îaharef. 55.
Nesâî/îahrîm: 7, 8, 9. Ahmed: 3/16;
[558] Ebu Dâvud/hudud: 3. Nesâî/tahrîm: 7, 8, 9.
[559] Müsned-i Şafiî. Neyiül-Evtar: 7/172
[560] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[561] Mecmeu'l-Enhür: 1/585, 586. İstanbul
[562] el-Ğamrâvî/es-Siracü'!-Vehhac: 531, 532. Ebû Zekeriya
Yahya Nevevî/ Minhacü't-Tâlibîn: 123, 124. Mısır
[563] Geniş.bilgi için bk?_: İbn Kudame/el-Muğnî. Şemsüddin
(eş-Şerhü'1-Kebîr): 10/
[564] Sahnûn/el-Müdewenetü'1-Kübrâ: 6/2.98-303'den
özetlenerek
[565] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[566] Zehebî/Mîzanul-hidal: 1/57. 189 no'lu İbrahim.
Neylü'l-Evtar: 7/173.
[567] Zehebî/Mîzanü'l-İ'tidal: 3/123, 5824 no'iu Ati.
[568] Geniş bilgi için bkz: Neylü'l-Evtar: 7/176, 177.
[569] Geniş bilgi için bkz: Kâsânî/Bedâyî1:7/91, 92 Beyrut:
1328.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla
Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5/
[570] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[571] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[572] Buharî/fiten: 2, ahkâm: 4. Müslim/imaret: 53.
[573] Buharî/enbiyâ: 50. Müslim/imaret: 44. İbn Mâce/cihad:
42. Ahmed: 2/279
[574] Müslim/imaret: 65, 66. Tirmizî/tefsîr: 49.
Dâremî/rikak: 78.
[575] Müslim/imaret: 52. Ahmed: 3/213, 321.
[576] Müslim/imaret: 60.
[577] Buharî/ahkâm:43, itten: 2. Müslim/imaret: 41, 42, 80.
Nesâî/bey'at: 58. İbn
[578] Ebû Dâvud/sünnet: 27. Ahmed: 5/180.
[579] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[580] Müsiim/imaref. 58. Ahmed; 3/446.
[581] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/
[582] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 5/