18- YİYECEK MADDELERİ VE ETİ YENİLEN, YENİLMEYEN HAYVANLAR
Yiyecek Maddeleri veEti Yenilen, Yenilmeyen Hayvanlar
Müctehid İmamların İstidlal ve İhticacları
Evcil Hayvanlardan Eti Mubah Olanlar
Müctehidlerin Tesbit, İstidlal ve İhticacları
Müctehidlerin Görüş ve İstidlalleri
Hadislerin Işığında Müctehidlerin Görüş ve İstidlalleri
Müctehidlerin İstidlal ve Görüşleri
İnsan ve Hayvan Dışkısı (Kazubat) Yiyen Hayvanlar
Hadislerin Işığında Müctehidlerin Görüş ve İstidlalleri
Öldürülmesi Emredilen ve Yine Öldürülmesi Menedilen Hayvanlar
Eğitilmiş Köpek, Şahin ve Atmaca İle Avlanmak
Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal ve İhticacları
Eti Yenilir Hayvanı Kesmede Vacib ve Müstehab Olan Hususlar
Müctehidlerin İstidlal ve İhticacları
Hayvanları Kesme Şekli ve Keyfiyeti :
Ceninin Kesilmesi Anasının Kesilmesiyle Gerçekleşir
Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal ve İhticacları
Balık, Çekirge ve Denizde Yaşayan Diğer Canlılar
Hadislerin Işığında Müctehidlerin Görüşleri
Muztar Durumda Olan Kimsenin Ölmüş Hayvan Eti Yemesi
Hadislerin Işığında Müctehidlerin Görüşleri
Başkasına Ait Yiyecek Maddesini İzinsiz Yememek
Yolcu İçin Başkasının Bahçesinden Meyva Koparıp Yeme Ruhsatı Var mıdır?
Müctehidlerin Işığında Tesbit ve İstidlaller
İslamda Ziyafet ve İlgili Tavsiyeler
Müctehidlerin Görüş Tesbit ve İstidlalleri
İlim Adamlarının İstidlal ve Görüşleri
El Parmaklarını Kullanarak Yemek Yemek
Hadislerin Işığnda İlim Adamlarının Tesbit ve Görüşleri
İlim Adamlarının İstidlal ve Görüşleri
Alkollu İçkiler Haram Kılınıp Yasaklanmıştır
Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal ve İhticacları
Müctehidlerin İştidlal ve İhticacları
Adlandırılmayan Nezrin Keffareti
Müctehidlerin İstidlal, İhticac ve Görüşleri
Müşrik İken Nezredip Sonra İslam’a Giren Kimsenin Durumu
Müctehidlerin İstidlal, İhticac ve Görüşleri
Malın Tamamını Sadaka Olarak Adamak
Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal ve Görüşleri
Adak, Yemin ve Benzeri Şeylerden Doleyı Keffaret Olarak Mü’min Bir Köle
Azad Etmek
Müctehidlerin İstidlal ve Görüşleri
Mescid-i Aksa’da Namaz Kılmayı Adayan Kimse
Müctehidlerin Görüş ve İstidlalleri
Ölen Kimse Üzerinde Kalan Bütün Nezrleri Ödemek
Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal ve Görüşleri
Allah'ın kitabında,
Peygamberin sünnetinde neler helâl kıhnmışsa onlar kıyamete kadar helâldir.
Neler de haram kıhnmışsa onlar da kıyamete kadar haramdır. Helâl ve haram
kılındığına dair bir nass, kesin bir hüküm bulunmayan şeylere gelince,
"eşyada asıl olan ibahadır" kaidesi söz konusu olur.
Bundan çıkarılacak
netice şöyledir:
Bir yiyecek veya
içecek veyahut başka bir nesne hakkında kesin bir tahrim hükmü yoksa, onda asıl
olan mubahlıktır. Zira şer'i bir hüküm inmeden fiiller için bir hüküm söz
konusu olamaz.
Hanefîlerden İmam
Kerhî de bu usûle dayanarak eşyada asıl olan ibahadır demiştir. Hadîs
âlimlerinden bir kısmına göre ise, eşyada asıl olan hazr (hazer) dir, yani
sakınma ye çekinmedir.
Hanefîlerin bir
kısmına göre, eşyada asıl olan tevvekkufdur. Yani o hususta da bir hüküm vardır
ve onu araştırıp buluncaya kaçlar beklemek söz konusudur. Hidaye sahibi ise,
"eşyada asıl olan ibahadır" kaidesini savunup hakkında şer'î hüküm
bulunmayan bir şey muhab sayılır demiştir. [1]
Yiyecek
ve içilecek maddeler arasında şüphesiz ki karada ve denizde yaşayan hayvanlar
önemli bir yer tutmaktadır. O bakımdan mezhep imamları bu konuya yeterince
ağırlık verip kitap ve sünnette yer alan hükümleri, beyânları, emir ve
tavsiyeleri biraraya getirmek suretiyle sağlıklı bir sonuç çıkarmaya
çalışmışlardır. Ancak gerek âyetteki mutlak ifadeler, gerekse hadîslerde yer
alan farklı rivayetler bu konuda farklı ictihadlann ortaya çıkmasına sebep
teşkil etmiştir.[2]
"Ey imân edenler!
Akidleri yerine getirin. İhramh iken -avlanmayı helâl saymaksızın- size
davarların eti helâl kılınmıştır." [3]
"Deniz avı ve onu
yemek size de, gelen misafir kafilelere de helâl kılındı. Ve ihramh
bulunduğunuz sürece kara avı size haram kılınmıştır..." [4]
îki âyette de mutlak
bir anlatıma yer verilmiş, kara ve deniz hayvanlarından hangilerinin helâl,
hangilerinin haram olduğuna dair bir ayrım yapılmamıştır. O bakımdan bu iki
âyetin asıl delâlet ettiği mana ve hükmü anlayabilmek için ilgili sahih
hadîsleri tesbit etmemiz gerekmektedir.[5]
Sa'd b. Ebî Vakkas
(r.a.) den yapılan rivayette, Resûlüllah'm (a.s.) şöyle buyurduğu
belirtilmiştir: "Şüphesiz müslümanların müslü-manlar hakkında cürüm
bakımından en büyüğü, kendisine insanlara haram kılınmamış olan bir şeyden
sorulduğunda sırf sorulduğu için o şeyin haram kılınmasıdır." [6]
Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayette, Peygamberimizin (a.sj şöyle buyurduğu bildirilmektedir:
"Ben sizi (emir ve nehiy hususlarında kendi halinize) bıraktığım sürece
siz de (benden o hususlarda birşey sormayıp) beni bırakın. Çünkü gerçekten
sizden öncekiler çok soru sormaları ve peygamberlerine karşı ihtilafa
düştükleri sebebiyle helak olmuşlardır. O bakımdan ben sizi bir şeyden
men'ettiğim zaman o şeyden kaçının ve size bir emir verdiğim zaman gücünüz
yettiği nisbette onu yerine getirin." [7]
Selmân el-Fârisî
(r,a.) den yapılan rivayette, adı geçen şöyle haber vermiştir: "Resûlüllah
(a.s.) Efendimiz'den tereyağından, peynirden ve yabani eşekten soruldu.
Efendimiz şu cevabı verdi: 'Helâl, Allah'ın kendi kitabında helâl kıldığı
şeylerdir. Haram da O'nun kendi kitabında haram kıldığı şeylerdir. Allah'ın
(kendi kitabında) susup da söz etmediği şeyler ise, O'nun size
bağışladığıdır." [8]
Ali b. Ebî Tâlib
(r.a.) den yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: 'Yol bulmaya güç
getirebilen Beyt'i (Kabe'yi) kasdedip haccetmesi Allah'ın insanlar üzerine
(koyduğu) bir hak ve vecîbedir. Kim bu hakkı inkâr ederse" mealindeki Al-i
İmrân sûresi 97 âyet inince ashab-ı kiram: 'Ta Resûlallah! Her sene mi?" diye
sordular. Peygamber (a.s.) onlara: "Hayır, her sene değil" buyurdu ve
şöyle ilâve etti; "Eğer evet deseydim, o size her yıl vacip (farz)
olurdu."
Bunun üzerine Cenâb-ı
Hak şu âyeti indirdi: "Ey imân edenler! Size açıklanınca sizi kötümser
yapacak (veya üzecek) şeylerden sormayın. Ama Kur'ân (âyetleri) indirildiğinde
sorarsanız size açıklanır. Allah, (daha önce bu kuralı bilmeden) sorduklarınız
(dan dolayı sizi) atfetmiştir." [9]
a) Hanefîlere
göre, hayvanlar genel olarak, biri karada, biri de denizde yaşayanlar olmak
üzere iki kısma ayrılır. Denizde yaşayan hayvanlardan sadece balık bütün
türleriyle helâldir. Geriye kalanları haramdır. Balıktan da ölüp suyun üzerinde
sırtüstü duranlar yenilmez.
b)
Fakîhlerden bir kısmı ile İbni Ebî Leylâ'ya göre, balıktan başka kurbağa,
yengeç, su yılanı, su köpeği ve domuzu ve benzeri hayvanlar da şer'î şekilde
kesildikleri taktirde helâl olup yenilir. Leys b. Sa'd de aynı görüştedir.
Ancak bu zata göre deniz aslanı ve domuzu helâl değildir. [10]
imam Şafiî ise, sözü
edilenler şer'î şekilde kesilmeksizin yenilir demiştir. Bununla beraber
Şâfîîlerin görüşünü kendi bölümünde açıklayacağımızdan burada bu kısa bilgiyle
yetiniyoruz.
Denizde yaşayan
hayvanların hepsinin helâl olduğunu söyleyenlerin delili şu âyet ile ilgili şu
hadîstir: "Deniz avı size helâl kılınmıştır." Cenâb-ı Hak, bu âyetle
umum ifade eder anlamda bir hüküm vaz'etmiştir. Denizdeki hayvanların hepsinin
avlanması size helâl kılınmıştır. Herhangi bir istisna yapılmamış, bağlayıcı
bir kayıt da konulmamıştır. Resûlüllah (a.s.) Efendimiz ise, kendisinden
denizde yaşayan hayvanlardan sorulduğunda şu ceyabı vermiştir: "Onun suyu
temiz ve temizleyicidir, ölüsü de helâldir." [11]
Böylece Resûlüllah
(a.s.) Efendimiz denizde ölen hayvandan söz ederken umum ifade eder şekilde bir
anlatıma yer vermiş ve bundan dolayı denizde yaşayanların hepsinin helâl olduğu
istinbad ve istidlal edilmiştir.
Denizde ve diğer
sularda yaşayan hayvanlardan sadece balığın helâl olduğunu, onun.dışında kalan hayvanların
haram olduğunu iddia eden Hanefîler ise şu iki ayetle istidlal etmişlerdir:
"Ölmüş (hayvan), kan, domuz eti size haram kılınmıştır." Ayette ölü
hayvandan söz edilirken kara ve deniz diye bir ayrım yapılmamıştır. Böylece
ister karada, ister denizde ölmüş bir hayvan haramdır yenilmez hükmü ortaya
çıkmış bulunuyor.
Diğer bir âyette de:
'İyi ve temiz şeyleri onlara helâl kılar; kötü ve murdar şeyleri onlara haram
kılar..." A'raf sûresi 157. âyetin meali olan bu cümleler üzerinde duran
Hanefî müctehid ve fakîhleri kurbağa, yengeç, deniz yılanı ye benzeri canlıları
habaisden sayıp haram olduklarına hükmetmişlerdir. Aynı zamanda âyetteki
"habâis" tabiriyle hem deniz, hem de karadaki haşere ve murdar
hayvanlar kasdedilmiş bulunuyor. [12]
Anlaşıldığı üzere deniz
ve kara hayvanları hakkinda müctehidlerin farklı ictihadlarma sebep olan
esneklik ve genel anlatım üzerinde hayli durulmuş ve karşılıklı deliller
getirilmek suretiyle her müctehid kendi istinbat ve görüşünün isabetli olduğunu
iddia etmiştir.
Karada Yaşayan
Hayvanlara Gelince:
a)
Hanefîlere göre, bunlar üç grupta toplanır:
1- Kanı
olmayanlar,
2- Akıcı
kanı olmayanlar,
3- Akıcı
kanı olanlar...
Kanı olmayan çekirge,
sinek, örümcek, akrep ve benzeri hayvanlar habâisten sayılır ve o bakımdan
yenilmesi haramdır. Ancak çekirge sahih hadîsle istisna edilerek onun helâl
olduğu belirtilmiştir: "Bize iki ölü helâl kılınmıştır: Balık ve
çekirge." [13]
Kanı olup da akıcı
olmayan yılan, keler ve diğer haşerat da haramdır. Akıcı kanı olanlar iki kısma
ayrılırlar: Evcil olanlar, evcil almayanlar. Evcil olanlar deve, sığır, koyun,
keçi bil-icma' helâldir. Katır ve eşek helâl değildir. Nitekim Hayber fethinde
Resûlüllah'ın (a.s.) evcil eşek ile muvakkat nikâhı haram kıldığı sahîh
rivayetlerle sabit olmuştur. At etine gelince, İmam Ebû Hanîfe'ye göre
mekruhtur, îmameyne göre ise mekruh değildir, imam Şafiî'ye göre de mekruh
değildir. Nitekim sahih rivayete göre, Enes (r.a.) şöyle demiştir:
"Resûlülllah (a.s.) Efendimiz zamanında at eti yedik."
Yenilmesi Mekruh Olan
Hayvanlar:
Başı boş bırakılıp
mahalle, sokak ve mezbelelikte gezip dolaşarak insan ve benzeri canlıların
dışkısını yiyen deve, koyun, keçi, sığır, tavuk, kaz ve Ördek bu cümledendir.
Bunların ekseri gıdaları pislik olduğu ve kokmaya başladıkları taktirde hüküm
böyledir. Az miktarda necis yerlerse, fakîhlerin çoğuna göre kerahet söz konusu
olmaz. Ancak sözü edilen hayvanlar, insan ve diğer canlıların dışkılarını yer
ve bunu alışkanlık haline getirirlerse, o taktirde üç veya yedi gün dışarı
salıverilmez ve temiz ot ve benzeri şeyle beslenirse, o taktirde kerahet"
kalkar. [14]
b) Şâfîîlere
göre, denizde yaşayan hayvanlardan balık ölü dahi bulunsa helâldir. Sahih kavle
göre, balıktan başka hayvanlar da Öyle. Ölü dahi bulunsa, yenilmeleri helaldir.
Şâfiîİerden bazı zayıf görüşlü olanlara göre, benzeri olan kara hayvanı
yeniliyorsa, o da yenilir, yenilmiyorsa o da yenilmez. Mesela deniz köpeği ve
deniz eşeği bu cümledendir. Ancak bu görüşe pek itibar edilmemiştir.
Hem karada, hem de
denizde yaşayan kurbağa, yılan ve yengeç haramdır.
Karada yaşayan
hayvanlardan ise, deve, sığır, koyun, keçi, at, yabani sığır, yabani eşek,
geyik, sırtlan, keler, tavşan, tilki, Arap tavşanı (yaban faresi), samur
helâldir yenilir. Katır, evcil eşek ve yırtıp parçalayıcı dişleri veya bu
anlamda pençesi olan hayvanlar haramdır yenilmez. Meselâ aslan, kaplan, kurt,
ayı, fil, maymun, doğan, şahin, kedi ve köpek bu cümledendir.
Aynı zamanda
öldürülmesi mendub olan karga, fare ve her zararlı hayvanın da eti yenilmez
haramdır.
Kaz, Ördek, güvercin,
tavuk, devekuşu, turna ve benzeri hayvanların eti helâldir. Aynı zamanda serçe
ve benzeri kuşlar da helâldir. Kırlangıç, karınca, arı sinek ve diğer haşerat
helâl değildir.
c)
Hanbelîlere göre, hayvanlardan haram olanlar, Kur'an'da nassan
açıklananlarıdır. Hicaz ehli neyi "tayyib" olarak belirleyip
anmışlarsa o helaldir. Neyi de "habîs" olarak belirleyip anmışlarsa,
o da haramdır. Zira Cenâb-ı Hak Kur'an'da Peygamber (S.A.) m Araplara tayyibatı
helâl, habâisi haram kıldığını açıklamıştır. [15]
Yine Kur'an'da Peygamber'e
(a.s.) hitapla şöyle buyurulmaktadır: "Senden nelerin kendileri için helâl
kılındığını soruyorlar. De ki: Tayyibat size helâl kılınmıştır." [16]
Tayyibat, temiz pak
olup zararlı olmayan, ruh ve beden afiyetini bozmayan şeyler demektir.
Habîs şeylere gelince,
onlardan önemli bir kısmı şunlardır: Haşeratm hemen hepsi haramdır. Meselâ
parazitler, Gübre yuvarlayan kara böcak, fare, keler, büyük keler, bukalemun,
akrep, yılan, çiyan...
Kipri de haramdır. Ebû
Hüreyre (r.a.) da aynı görüştedir, tmam Mâlik ile tmam Ebû Hanîfe bunu mekruh
görmüşlerdir, tmam Şâfîî, Leys ve Ebû Sevr ise ruhsat vermişlerdir. [17]
Evcil eşek sahih
hadîsle haram kılınmıştır. O bakımdan ilim adamlarının çoğu evcil eşeğin
tahrimine kail olmuşlardır, tbn Abdilber diyor ki, "Bunun haram olduğu
hakkında bugün ilim adamları arasında hilaf yoktur." İbn Abbas, tkrime ve
Ebû Vâil evcil eşek etini yemekte bir sakınca görmemişlerdir. Onlar bu hususta
şu âyetle istidlal etmişlerdir: "De ki: Bana vahyolunanda ölü, akıtılmış
kan, domuz eti -ki o murdardır- ilâhi sınırı aşıp günah işleyerek Allah'tan
başkası adına kesilen hayvandan gayrisinin yiyecek olarak bir kimseye haram
kılmdığıyla ilgili (bir emir, bir belge) bulamıyorum. (Bunlardan da) kim yemeğe
muztar kalırsa, (diğer darda kalana ve başkasının hakkına tecavüz etmemek,
(zaruret miktarını) aşmamak üzere yiyebilir." [18]
îbni Abbas bu âyeti
okuyup belirtilenlerin dışında kalanlar helâldir demiştir. Hz. Aişe'nin de buna
yakın bir görüş ve yorumu olmuştur. Oysa Reshulüllah (a.s.) Hayber'in fethinde
evcil eşeği ve bir de mut'a nikahım haram kılmış, at etine ruhsat vermiştir.
Bunun gibi katır eti
de haramdır. Evcil eşeğin sütü de haramdır. Ancak Atâ1, Tavus ve Zühri buna
ruhsat vermişlerdir. [19]
Yırtıcı, parçalayıcı
dişleri olan her canavar, yırtıcı parçalayıcı tırnak ve gagası olan her kuş
haramdır, eti yenilmez. Ancak sırtlan bir istisna teşkil eder. îmam Mâlik, imam
Şafiî, Ebû Sevr ve hadîs ehli de bu görüştedirler, imam Ahmed'e göre sırtlan
haramdır, eti yenilmez. Maymun da haramdır. Ashabın önemli bir kısmından da
onun haram olduğuna dair rivayet yapılmıştır.
Tilki hakkındaki
rivayetler birbirine uymamaktadır, imam Ahmed'den yapılan rivayetlerin çoğunda
tahrîmi söz konusudur. Ebû Hüreyre, îmam Mâlik ve imam Ebû Hanîfe'nin de
içtihadı böyledir. Zira tilki et yiyen yırtıcılar grubuna girmektedir. Bunların
aksine Atâ, Tavus, Katade, Leys, Süfyan b. Uyeyne ve Şafiî'ye-göre mubahtır eti
yenilebilir. Evcil kedi hakkında Şafiî tahrimine kail olmuştur, imam Mâlik ile
imam Ebû Hanîfe de aynı görüştedirler.
Resulüllah'm (a.s.)
kedi eti yemeği men'ettiği rivayet edilmiş ve ilim adamlarının çoğu bu
rivayetle istidlal etmiştir.
Fil eti de bu mezhebe
göre haramdır, imam Ahmed "o müslümanlarm yiyeceklerinden değildir"
demiştir. îmam Ebû Hanîfe ile îmam Şafiî onu mekruh kapsamına almışlardır. îmam
Şa'bî fil etine ruhsat vermiştir.
Ayı eti hakkında da az
farklı görüş ve ictihadlar bulunuyor, imam Ahmed'e göre yırtıp parçalayıcı
dişleri yoksa yenilebilir. Varsa yenilmez. Hanefilere göre ayı da yırtıcı
canavarlar grubuna girer ve eti haramdır.
At eti mubahtır
yenilir. Ibn Sirîn de aynı görüştedir. îmam Şafiî, Ebû Sevr ve Saîd b. Cübeyrin
de kavli bu anlamdadır. Ebû Hanîfe ile îmam Mâlik'e göre at eti mekruhtur.
Evzaî de aynı görüştedir. Katır eti haram kapsamanı alınmıştır. [20]
413 no'lu Sa'd b. Ebi
Vakkas hadisi sahih olup istidlale salihtir. Hadis daha çok Resûlüllah'ın
(a.s.) peygamberlik dönemiyle ilgilidir. Resûlüllah (a.s.) bilindiği üzere
kendiliğinden dinî bir hüküm vaz'etmezdi. O'nun dinî konularda ortaya koyduğu
her hüküm mutlaka ilâhi vahye dayanırdı. înen Kur'an âyetleri ekseriya mücmel,
az kapalı, esnek ve tefsire müsait bir anlatımda olurdu. O bakımdan âyetlerin
açıklanması Resûlüllah'a (a.s.) bırakılırdı. Resûlüllah (a.s.) da kendiliğinden
tefsir etmez, Melek Cebrail'in verdiği talimat çerçevesinde bir açıklamada
bulunurdu.
Ashabın fazla soru
sorması uygun görülmemiştir. Zira Resûlüllah'ın (a.s.) ağzından çıkan bir cevap
bir hüküm ifade ederdi. Allah'ın muradı ise değişik bir hüküm olabilirdi. Bu
bakımdan aşhab-ı kiram uyarılmış ve ancak Kur'an âyeti indiğinde
anlayamadıkları bir husus olursa Hz. Peygamber'den (a.s.) sormaları tavsiye
edilmiştir.
Hadis ayrıca dini
konuları az-çok bilen kimselerin sorulan dini soruları cevaplarken çok iyi
araştırmaları gerektiğine işaret etmektedir. Dini meseleler şahısların
mantığına ve anlayışına göre cevaplandırılmaz ve çözülmez. Bunun için başta
ashab-ı kiram olmak üzere bu alanda söz sahibi olan bütün ilim adamları ve
müctehidler bir mesele hakkında kesin bir araştırma yapmadan bir hüküm ortaya
koymamışlar ve bilmedikleri zaman "bilmiyorum" demekten
çekinmemişlerdir,
414 no'lu Ebû Hüreyre
hadisi de sahih olup istidlale salih görülmüştür. Sa'd hadisiyle birbirini
kuvvetlendirmektedir.
Hadis daha çok
Resulüllah'ın (a.s.) vakti gelince birtakım açıklamalar yaptığına, rasgele
konuşmadığına, dini meselelerde aldığı talimat uyarınca hareket edip bilgi
verdiğine delalet etmektedir. Ayrıca Peygamber (a.s.) dan çok soru sormanın
birtakım sakıncaları üzerinde durulmakta ve inen ilâhi hükümlerin şartları,
ortamı ve olayları hedef alıp öylece indiğine işaret edilmekte ve o bakımdan
mü'minlerin bu konuda aceleci olmamaları tavsiye edilmektedir.
Diğer bir yönüyle de
Peygamberimizin (a.s.) mübarek ağzından çıkan her kelime ve cümleyi çok
dikkatle dinlemelerine, telaffuz edildiği şekliyle hafıza arşivine
yerleştirmelerine ve başkalarına aktarırken bir ilave yapmamaya çok dikkat
etmelerine işaret edilmektedir.
415 no'lu Selman hadisini Tirmizi
Kitabul-Libas'da nakletmiş, Hâkim ise Müstedrek'te tahric etmiştir. îbn Mâce
ise değişik bir isnadla hadisi sevkederken ravileri arasında Seyf b. Harun el-Bercumi bulunuyor ki bu zat zayıftır
ve rivayeti metruktür. [21]
Yahya b. Main "Sayf kayde değer bir şey değildir", Nesâi ile
Dârekutni "o zayıftır", Ibn Hibban onun mevzu hadis rivayet ettiğini
söylemiştir. [22]
Hadis, Peygamberin
(a.s.) kendiliğinden bir şeyi haram veya helâl kılma yetkisine sahip
olmadığına, helâl ve haram hakkındaki genel hükümlerin Kur'an'da yer aldığına
Ve Hz. Peygamber'in de ancak o genel hükümlerin ışığı altında Melek Cebrail'in
talimatı doğrultusunda bazı şeylerin haram ve bazı şeylerin de helâl olduğupu
açıklama göreviyle görevlendirildiğine delâlet etmektedir. Yoksa helâl ve haram
şeyler sadece Kur'an'da yer alan hükümlerle sınırlandırılmış, onun dışında
başka bir ilâve söz konusu olmayacağı belirtilmiş değildir. Zira bu hadisin
asıl delâlet ettiği mana ve hükmü şu sahih hadis açıklamaktadır: "Allah,
kendi peygamberinin diliyle neyi helâl kılmışsa o helâldir." [23]
Nitekim Resûlüllah
(a.s.) Efendimiz bu inceliğe temasla şöyle buyurmuştur: "Haberiniz olsun
ki bana kitap ve onunla beraber bir misli (açıklama ve hüküm) verilmiştir.
Dikkat edin bana Kur'ân ve onunla beraber bir misli (bilgi ve hüküm)
verilmiştir." [24]
Diğer yandan
Resûlüllah (a.s.) Efendimiz, Muâz b. Cebel'i (r.a.) Yemen'e vali ve kadı olarak
gönderirken ondan sordu: "Ya Muâz orada ne ile hükmedeceksin?" O da:
"Allah'ın kitabıyla" diye cevap verdi. Efendimiz, aradığını Allah'ın
kitabında bulamayacak olursan ne yaparsın?" diye sorunca, o da:
"Peygamber'in sünnetiyle amel eder ona göre hüküm veririm." [25]
Bütün bu sahih
rivayetlerden ortaya çıkan hüküm şudur: Dinin iki ana kaynağı bulunuyor.
Allah'ın kitabı ve Peygamber'in (a.s.) sünneti. İkinci kaynak birinci kaynağı tefsir
edip açıklamakta ve tamamlayıcı hükümler getirmektedir. O bakımdan bu iki
kaynağı birbirinden ayırmamız, sadece Kur'ân ile amel etmemizin ve ondaki
hükümlerle yetinmemizin kâfi olduğunu iddia etmemiz son derece yanlış olur ve
çok sakıncalı sonuçlar doğurur.
O halde ortaya çıkan
bir mesele, bir olay hakkında Kur'ân'da bir hüküm aranır. Varsa onunla amel
edilir. Yoksa Sünnete baş vurulur. Kitap ve sünnette helâl ve haram olduğu
belirtilmeyen bir şey mubah sayılır,
416 no'lu Alâ hadîsini
Tirmizî has enlemiş tir. Hâkim de tahrîc etmiş bulunuyor. Ancak bu tahrîc
munkati'dir. Hafız İbn Hacer'in de tesbiti bu yöndedir.
Ancak bu babda, hacc
bahsinde geçtiği üzere İbn Abbas ve Ebû Hüreyre (r.a.) den iki hadîs daha
rivayet edilmiştir. Ayrıca Buharî'nin "Bab-u mâ yukrehu min
kesreti's-suâl" başlığı altında bu konuya özel bir bölüm ayırdığını
görüyoruz.
Hafız Bezzar da aynı
hadîsi tahrîc edip senedinin salih olduğunu belirtmiştir. Hâkim'in ise Ebû
Derdâ (r.a.) den rivayet edip sahihlediği hadîste bu <*mana ve hükmü
kuvvetlendirir anlamda şöyle buyurulmaktadır: "Allah neyi kendi kitabında
helâl kılmışsa o helâldir. Neyi de haram kılmışsa o haramdır. Sükût ettiği şey
ise avf kapsamına girer. Artık siz Allah'tan O'nun af kıldıklarını kabul edin.
Çünkü gerçekten Allah bir şeyi unutacak değildir."
Dârekutnî'nin Ebû
Salebe hadîsinden tahrîc ettiği ise, yukarıdaki hadîsle birbirini
kuvvetlendirmektedir: "Şüphesiz ki Allah farzları taktir edip
belirlemiştir. Artık sizler o farzları zayi' etmeyin. Hem Allah hududu da
belirleyip koymuştur. Artık siz o hadleri aşmayın. Birçok şeyler hakkında ise
size rahmet olsun diye susup unutmaksızın açıklamada bulunmamıştır. Artık siz
de o şeyleri aşıp bahse konu etmeyin."
Müslim'in Enes'den
tahrîc ettiği hadîsle şöyle denilmektedir: "Bizler, Resulü İlah (a.s.)
Efendimiz'den bir şey sormaktan men'edildik." [26]
Buhart'de ise îbn
Ömer'den şöyle rivayet edilmiştir: "Resûlüllah (a.s.) Efendimiz sorular
sormayı hoş karşılamadı ve bunu ayıpladı." [27]
Bütün bu rivayetler
dinî mesele ve konularda gerek ashabın, gerekse ümmetin ilim adamlarının çok
dikkatli olmalarına, lüzumsuz ve anlamsız sorular sorulmamasma yönelik
bulunuyor. Aynı zamanda dinî bütün meselelerin kitap ve sünnetin ışığı altında
çözülmesine dikkatlerimizi çekiyor.
414 no'lu Ebû Hüreyre
hadîsinde ise bir başka Önemli konu işleniyor. O da, dinî emirleri her kişi
gücünün yettiği nisbette yerine getirir hükmüdür. Ayakta namaz kılmaya gücü
yetmeyen kimse oturarak namazını kılar. Abdest alma imkânına sahip olmayan kişi
teyemmüm eder. Şüphesiz bu misalleri çoğaltmamız mümkündür...[28]
1- insanlara
haram kılınmamış bir şey hakkında ısrarla sormak, ince eleyip sık dokumak men1
edilmiştir.
2- Allah'ın
ve Peygamberinin kitap ve sünnette haram kılmadığı bir şeyi haram kılmaya hiç
kimse yetkili değildir.
3- Helâl,
Allah'ın ve Peygamberinin helal kıldığı şeylerdir. Haram da Allah ve
Peygamberinin haram kıldığı şeylerdir.
4- Ancak
hayvanlardan bir hayvanın etinin yenilmesinin helâl veya haram olduğuna dair
sarih bir beyân bulunmadığı taktirde, o hayvanın parçalayıcı, yırtıcı
dişlerinin veya bu anlamda pençe ve gagasının olup olmadığına bakılır. Varsa, o
gruba dahil edilerek eti haram kabul edilir. Yoksa, eti mubah olanlar arasına
alınır. Bu durum da yine kitap ve sünnet dışına çıkılmamış olunur. Nitekim
müctehid imamların da uyguladığı metod bu olmuştur.
5- Helâli
haram kılan kimse islâm adına cürüm işlemiş olur ki bu büyük bir günah olarak
vasıflandırılmıştır.
6- Bilerek kasıtlı olarak helâli haram, haramı da
helâl kabul eden kimse dinden çıkıp
murted olur.
7- Kitap ve
sünnette açıklanmış, hükmü belirlenmemiş bir şey hakkında soru sormak, ısrarla
soruyu tekrarlamak caiz değildir.
8- Sorulan
suale kitap ve sünnetten cevap çıkarıp vermeye bilgisi ve gücü yetmeyen kişinin
kendi hevesine veya mantığına göre cevap vermesi haramdır.
9-
Peygamberimizin (a.s.) açıkladığı ve kesin belirttiği konularda ihtilâf edip
farklı görüşler ve yorumlar ortaya koymak mesele ve konuyu çarpıtır ve sünnetin
hilâfına bir sonuca götürmüş olur. Bu da ümmet için bir tehlike işareti
sayılır.
10-Peygamber
(a.s.) bizi neden men'etmişse, artık ondan kaçınmamız farz olur. Bize neyi
emretmişse, onu gücümüzün yettiği nisbette yerine getirmemiz de farz ve vacib
olur.
11-Helâl
yalnız Kur'an'da helâl kılınanlar değildir. Kur'an'ın açıklaması ve gerekçesi
anlamında olan hadis de helâl kılman şeyler helâl kabul edilir ve bu da
Kur'an'ın bir emri sayılır.
12-Kitap ve
sünnette haram olduğu açıklanmayan bir şeyin Avf kapsamına alındığım gösterir.
O bakımdan Kuf'an ve Sünnet'teki ana ve külli kaidelerin kapsamına girmiyorsa
kıyasa gerek kalmaz ve mubah sayılır.[29]
Bu konuya az yukarıda
kısmen yer vermiş-bulunuyoruz. Ancak önemine binaen onu müstakil bir başlık
altında izah etmeyi uygun gördük.
Evcil hayvanlar
denilince ilk anda şunlar hatırımıza veya gözümün önüne gelmektedir: deve, at,
eşek, sığır, koyun, keçi, tavuk, ördek, kaz, güvercin, kedi ve bunun dışında
evcilleştirilen köpek, maymun ve çeşitli kuşlar..
Deve, sığır koyun,
keçi, kaz ördek, hindi ve tavuk hakkında yukarıda gereken bilgiyi vermiş ve
bunların etinin helâl olduğunu belirtmiştik. Bu hususta hiçbir ilim adamı
farklı bir görüş ortaya koymamıştır. Hindi de evcil hayvanlar arasında
bulunuyor ve eti helâl kabul edilmiştir.
At hakkındaki farklı
ictihâd ve görüşleri yukarıya nakletmiş bulunuyoruz. Evcil eşek etinin
Hayber'in fethinde haram kılındığı da ayrı bir tesbit olarak bulunuyor.[30]
Cabir (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen şu bilgiyi vermiştir: "Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz Hayber gününde evcil eşek etini men'etti. At etine ise izin
verdi." [31]
Diğer bir rivayette
ise aynı hadis şu lafızlarla rivayet edilmiştir: lfResûlüllah (a.s.) Efendimiz
bize at eti yedirdi ve bizi eşek eti yemekten men'etti." [32]
Başka bir rivayette
ise şöyle denilmektedir: "Resûlüllah (a.s.) Efendimizle beraber sefere
çıktık. Bizler bu seferde at eti yiyor ve atların sütünden içiyorduk." [33]
Esma binti Ebi Bekir
(r.a.) dan yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: lfResûlüllah (a.s.)
Efendimiz zamanında bir at kestik -ki biz o sırada Medine'de bulunuyorduk- ve
onun etinden yedik." [34]
Ahmed b. Hanbel'in rivayetinde ise aynı
hadis şu lafızla nakledilmiştir:
"Resûlüllah (a.s.) zamanında bir at kestik, onun etinden biz ve
Resûlüllah'ın (a.s.) ehl-i beyti yedik."
Ebu Musa (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: "Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz'i tavuk etinden yerken gördüm." [35]
Bundan önceki kısımda
müctehid imamların konuyla ilgili görüş ve istidlallerini belirttiğimizden
burada tekrar etmek istemiyoruz. At eti kimine göre mubah, kimine göre mekruh,
Hâlid b. Velid'den yapılan bir rivayette haram olduğu söz konusudur. Ancak
Hâlid'den yapılan rivayetin isnadı pek sağlıklı değildir.
Evcil eşek hakkında
ise İbn Abbas ve Aişe (r.a.) dışında kalan ilim adamlarının hepsi görüş
birliğiyle haram olduğunu belirtmişlerdir. [36]
436 no'lu Câbir hadisi
sahih olup istidlale salihtir. Hayber savaşı hicrî altıncı yılda meydana
gelmiştir. Buna göre, Hayber'in fethinden önce evcil eşeğin eti yeniliyordu.
îslâmî ahkâm tedricen indiğine göre, bu husustaki tahrîm hükmü de ancak hicri
altıncı yılda açıklanmıştır.
Böylece evcil eşek eti
haram kılınmıştır ve bu hüküm kıyamete kadar bakidir. İbni Abbâs (r.a.) ile
Aişe (r.a.)nın görüşleri ashab tarafından itibar görmemiş ve dayandıkları
ayette sarih bir beyân bulunmamaktadır. Kaldı ki, tahrîm hakkında sahîh
rivayetler bulunuyor.
Ancak şunu da
söyleyebiliriz: Bu mesele hakkında İbn Abbas ve Aişe (r.a.) dan nakledilen
rivayetin sıhhat derecesi kesinlik kazanmamıştır. O bakımdan hiçbir zaman
istidlale salih görülmemiştir. Rivayette iki zayıf râvi bulunuyor. [37]
Hadîs ayrıca at etinin
mubah olduğuna, Resûlüllah'ın (a.s.) buna izin verdiğine açık şekilde delâlet
etmektedir. İmam Ebû Hanîfe, bu hayvanın savaşlarda çok işe yaradığını ve
neslinin artmasının gerekli olduğunu dikkate alarak etini mekruh saymıştır,
imam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed bu hususta Ebû Hanîfe'ye muhalefet ederek
sahîh hadîsle istidlalde bulunmuşlar ve helâl olduğunu belirtmişlerdir.
Böylece at eti
hakkında yapılan rivayetler tevatür derecesine ulaşmakta ve her türlü şüpheyi
gidermektedir.
Eğer dinî hükümler
sırf kıyas veya akim ölçüsüne dayandırılmış olsaydı, o zaman evcil eşekle at
arasında bir fark gözetmemek gerekirdi. Ama gerçek hiç de öyle değildir. Sâri1
birini haram, diğerini helal kılmıştır. Bu konuda ciddi ilmî araştırmalar
aradaki farkın hikmetini bir gün ortaya çıkarabilir ümidindeyiz.
Tahinilerden bir kısmı
ashabdan yaptıkları rivayette, ashabın hemen hepsinin aynı görüşte olduklarını
belirtmişlerdir.
Ayrıca Dârekutnî'nin
İbn Abbas (r.a.) dan yaptığı rivayette ise, yukarıdaki rivayetin aksine şöyle
denilmiştir: "Resûlüllah (a.s.) evcil eşek etini men'etti ve at eti (nin
yenilmesini) emretti."
Tahavî ve îbn Hazm'ın
îkrime b. Ammar tarikiyle yaptıkları rivayette, Resûlüllah'ın (a.s.) evcil
eşek, at ve katır etini men'ettiği belirtilmiştir. Ancak hadîsin isnadında yer
alâ*n İkrime ile Yahya b; Ebî Kesîr zayıftırlar. O bakımdan onların rivâyetiyle
istidlal uygun görülmemiştir. Yahya b. Kattan da Yahya b. Ebî Kesîr'in
hadîsinin zayıf olduğuna dikkat çekmiştir. [38]
Böylece at etine
ruhsat verildiği, evcil eşet etinin haram kılındığı kesinlik kazanmıştır.
Bu konuda sekiz kadar
daha sahih hadîs bulunuyor. Onları da meâlen kitabımıza nakletmeyi uygun
gördük:
"Ebû Sa'lebe
el-Huşenî (r.a.) den yapılan rivayette, adı geçen şu bilgiyi vermiştir:
"Resûlüllah (a.s.) Efendimiz evcil eşek etini men'etti." [39]
Bera' b. Azib (r.a.)
den yapılan rivayette adı geçen şöyle demiştir: "Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz Hayber gününde (Hayber'in fethinde)
bizi pişmiş olsun çiğ olsun evcil
eşek etinden men'etti.” [40]
İbn Ömer (r.aj rfan
yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: "Şüphesiz Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz evcil eşek etini men'etti." [41]
İbn Ebl Evfâ (r.a.)
den yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: 'Peygamber (a.s.) Efendimiz
eşek etini men'etti." [42]
Zahir el-Eslemî (r.a.)
den -ki bu zat bey'âtü'r-ridvanda ağaç altında bulunanlardan biridir- şöyle
bilgi vermiştir: "Doğrusu ben eşek etini pişirmek üzere güvecimin altında
ateş yakmaya çalışırken bir çağrıcı şöyle seslendi: Resul]üHah (a.s.) şüphesiz
ki sizleri eşek etinden men'etti." [43]
Amr b. Dinar (r.a.)
den yapılan rivayette, adı geçen, Câbir b. Zeyd'e şöyle dediğini bildirmiştir:
"Bazıları Resulüllah'm (a.s.) evcil eşek etini men'ettiğini iddia
ediyorlar?" O da şu cevabı vermiştir: "Bu haberi bize Basra'da Hakem
b. Amr el-Gıffarî verdi. Ama bunu deniz misali (geniş bilgisi olan) Ibn Abbas
(r.a.) kabul etmedi ve şu âyeti okudu: "De ki, bana vahyolunanda ölü
(ölmüş hayvan), akıtılmış kan, domuz eti -ki o murdardır- ilâhî sınırı aşıp
günah işleyerek Allah'tan başkası adına kesilen hayvandan gayrisini, yemek
isteyen haram şayıldığıyla ilgili (bir emir, bir hüküm) bulamıyorum..." [44]
Bu rivayette İbn
Abbas'm (r.a.) sahîh hadîslerden olmadığı ve delil olarak yukarıda mealini
verdiğimiz En'âm Sûresi 145. âyeti seçtiği anlaşılıyor.
Ebû Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayette: "Peygamber (a.s.) Efendimiz, Hayber gününde
canavarlardan yırtıp parçalayıcı yan dişleri olanların hepsini, pençesiyle
yakalayıp üzerinde durarak parçalayıp öldürülen kuşları ve bir de evcil eşeği
haram kıldı." [45]
îbn Ebî Evfâ (r.d.)
den yapılan bir diğer rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir; "Hayber
savaşında birkaç gece aç kaldık. Hayber'i fethettiğimiz gün evcil eşekler
arasına düşüverdik ve onları kestik. Güveçler bu eşek etiyle kaynamaya
başlayınca bir çağrıcı şöyle seslendi: Güveçlerin altındaki ateşi söndürün,
evcil eşeklerin etinden bir şey yemeyin." [46]
Bunun üzerine orada
hazır bulunanlardan bir kısmı "Resûlüllah (a.s.) Efendimiz humus dışı
kalır diye bizi bundan men'etti" diyerek yorumda bulunurken, bir kısmı da
"hayır, Resûlüllah (a.s.) bunu kesinkes men'etti" dediler.[47]
444 no'lu Ebû Salebe hadîsi sahihtir. Evcil eşek
etinin haram kılındığı belirtilmektedir. Bu anlatımdan yabanî eşek ve zebra
etinin helal olduğu hükmü de ortaya çıkmış bulunuyor.
445 dipnotlu Berâ1 hadîsi de sahih olup istidlale
salihtir. Hadîs, Hayber fethinden önce evcil eşek etinin mubah olduğu, bu
fetihten hemen sonra haram kılındığına ve ne pişmişine, ne de çiğine cevaz
verilmediğine kesin biçimde delâlet etmektedir.
Hadîste pişmiş ve çiği
söz konusu edilmesinin sebeplerinden birinin, o sırada ashabın evcil eşekleri
kesip tencerelerde kaynatmakta olduklarıdır. Tahrîm emri verilince artık
tenceredeki pişmiş olanından da yenilmemesi belirtilmiştir.
446 dipnotlu îbn Ömer
hadîsi de sahih olup hem istidlale salihtir, hem de diğer hadîslerle
birbirlerini kuvvetlendirmektedir.
447 dipnotlu îbn Ebî Evfâ hadîsi de sahîhtir.
Aynı hükmü ifade etmekte olup konuya ağırlık kazandırmaktadır.
448 dipnotlu Zahir
hadîsi de sahihtir. Hayber fethinde kesilip pişirilmekte olan evcil eşek etinin
haram kılındığına açık biçimde delâlet etmekte ve ne pişmişine, ne de çiğine
cevaz verilmediğine işaret edilmektedir.
Peygamberimizin (a.s.)
bu yasak emrini duyurmakla görevli olan zat kimine göre Bilal, kimine göre Ebû
Talha (r.a.) dir.
449 dipnotlu Amr b.
Dînar hadîsi de sahîhtir. Ashabın evcil eşek eti hakkındaki görüş ve
rivayetleri, onun tahrîmine delâlet ederken, îbn Abbas'm (r.a.) En'âm Sûresi
145. âyetten istinbatla bunun haram olmadığını belirtmiştir. Şüphesiz İbn Abbas
bu tesbit ve içtihadında yalnız kalmıştır. Ancak bir rivayete göre, Hz. Aişe de
onun görüşüne katılmıştır. Cumhur
ise, evcil eşek etinin kesin olarak
haran kılındığına kaildir ve sıhhatli olan da budur.
450 dipnotlu
Ebû Hüreyre hadîsini
Tirmizî tahrîc edi] sahîhlemiştir. imam Ahmed de bunun
sahih olduğunu belirtmiştir Hayber fethinde üç şeyin haram kılınıp yasaklandığı
açıklanmaktadır:
1-
Canavarlardan yırtıcı parçalayıcı yan dişleri olanlar,
2-
Yakaladığı avının üzerinde durup pençe ve keskin gagasıyla onu parçalayan
kuşlar,
3- Evcil
eşekler...
Birinci ve ikinci
tahrîm hükmü aynı zamanda birer ana kaideyi yansıtmaktadır. Canavarlardan
yırtıcı, parçalayıcı yan dişleri olanların hepsinin eti haramdır yenilmez, imam
Şafiî tilki ve sırtlan eti yenilir diye bir ictihadda bulunmuşsa da hadîste yer
alan külli kaideye ters düşmektedir. O bakımdan müctehidlerin önemli bir kısmı
bu iki yırtıcının da haram olduğunu ifâde etmişlerdir.
Aynı zamanda kuşlardan
da keskin pençeli, parçalayıcı ve öldürücü gagası olanların eti haramdır. Bu da
külli bir kaideyi yansıtmaktadır.
451 no'lu Ibn Ebî Evfâ hadisi de sahîh olup evcil
eşek etinin pişmiş ve çiğinin haram kılınıp yasaklandığını bildirmektedir.[48]
1- Evcil
eşek eti haramdır.
2- Hayber
fethinden önce ise, müslümanlar bu hayvanın etinden yararlanırlardı.
3- At eti
mubah kılınmıştır. îmam Ebû Hanîfe'ye göre, savaşta kullanıldığı ve bu iş için
ihtiyaç fazlasıyla hissedildiği için eti mekruhtur.
4- At eti
mubah kılındığı gibi sütü de mubah kılınmıştır.
5- Tavuk i
ve horoz eti helâldir ve bu hüküm kıyamete kadar bakidir.
6- Evcil
eşek etinin pişmişi de, çiği de haramdır.
7-
Canavarlardan parçalayıp öldürücü yan dişleri olanların eti haramdır.
8- imam
Şâfîî bunlardan tilki ile sırtlanı istisna etmiştir. Müctehidlerin çoğuna göre,
bu ikisinin de eti haramdır, yenilmez.
9- Keskin
kuvvetli pençesi ve yırtıcı öldürücü gagası olan her kuş da haram kılınmıştır.[49]
Bu iki cins hayvan
daha çok etoburlar grubuna girer. Daha çok ölmüş hayvan eti yani leş yemekle
geçinirler. Böylece bu tür hayvanlar parazitli, mikroplu, kokuşmuş her çeşit
leşten yararlanırlar ve bir ayrım yapmazlar. Şüphesiz bu yapıda olan hayvan
etinin insanda olumsuz te'sir bırakacağı, hatta birtakım hastalıklara yol
açacağı şüphe götürmemektedir. Bu hayvanların sindirim sistemi belirtilen
mikroplu, zararlı ve kokuşmuş leşleri sindirmeye ne kadar müsait olursa olsun,
etlerinde bırakacağı olumsuz sonuçlar inkâr edilemez, islâm ise, insanın çok şerefli,
aziz ve saygıdeğer bir canlı olduğunu ilân eder. O bakımdan insan ruhuna,
bedenine zarar veren, aklî dengesini bozan, şuurunu zedeleyen, onda dengesizlik
meydene getiren yiyecek ve içecekler haram veyahut mekruh kılınıp
yasaklanmıştır.
Hatta sokaklarda insan
ve başka canlıların dışkısını yiyen tavuk, keçi, deve kesilmek istendiğinde en
az üç gün, en çok yedi gün muhafaza. altına alınıp vücuduna giren pisliğin
eserinin kalkması beklenir.
O bakımdan yırtıcı
parçalayıcı yan dişleri bulunan ve diğer canlıları parçalayıp yemekle geçinen,
her çeşit leş ve kokuşmuş et ve kanı yiyen yabanî hayvanların eti haram
kılınmıştır. Aynı zamanda öldürücü tırnakları ve parçalayıcı gagası olan şahin,
atmaca, doğan, karga ve benzeri hayvanların da eti tahrîm hükmü kapsamına
alınmıştır.[50]
Ebû Sa'lebe el-Huşeni
(r.a.) den yapılan rivayette, Resûlüllah (a.s.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
'Yırtıcı hayvanlardan parçalayıcı öldürücü yan dişi olanların hepsinin
yenilmesi haramdır." [51]
îbn Abbas (r.a.) dan yapılan
rivayette, adı geçen şöyle demiştir; "Resûlüllah (a.s.) Efendimiz
canavarlardan öldürücü, parçalayıcı yan dişi olan ile kuşlardan da parçalayıcı
tırnakları olanların hepsinin yenilmesini men'etti." [52]
Câbir (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen şu haberi vermiştir: "Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz Hayber günü evcil eşek etini, katır etini, canavarlardan parçalayıcı
yan dişi olan her hayvanı, kuşlardan keskin öldürücü tırnağı olanların hepsini
haram kıldı." [53]
Irbad b. Sâriye (r.a.)
den yapılan rivayette, adı geçen şu bilgiyi vermiştir: "Şüphesiz
Resûlüllah (a.s.) Efendimiz Hayber gününde kuşlardan her yırtıcı, parçalayıcı
tırnağı olanı, evcil eşek etini, canavarın yakalayıp yaraladığı eti yenen
hayvanı adamın yetişip canavardan alması ve henüz kesmeden o hayvanın ölmesi
durumunda onun etini, parçalayıcı tırnağıyla yakalayıp altına alarak üzerinde
duran kuşun avladığı hayvanı ele geçirip henüz kesmeden ölmesi halinde onun
etini haram kılmıştır." [54]
Az önceki konularda bu
hususa temas edildi ve müctehid imamların görüş ve ictihadları nakledildi.[55]
452 no'lu Ebu Sa'lebe
hadîsi sahîh olup istidlal ve ihticaca salîhtir. Hadîs küllî bir kaide
vermektedir: Yırtıcı parçalayıcı, yan dişleri bulunan her canavarın eti
haramdır. Bu kaidenin ışığı altında, aslan, kaplan, puma, leopar, jaguar
(pars), çita ve benzeri yırtıcı hayvanlar tahrîm kapsamına girer. Ö bakımdan
bunların eti haramdır yenilmez.
453 no'lu îbn Abbas
hadîsi de sahihtir. İki ana kaide vermektedir: Yırtıcı, parçalayıcı yan dişleri
olan canavarlar ve bir de yırtıcı öldürücü tırnakları olan kuşlar haramdır.
Yani bunların eti haram kılınmıştır.
Ne var ki, mücdehid
imamlar bazı rivayetleri de dikkate alarak bu küllî kaidenin kapsamına girmeyen
bazı kuşları da haram saymışlardır. Meselâ hüdhüd ve kırlangıç...
454 no'lu Câbir hadisi
sahihtir. Evcil eşşek haram kıhndığı gibi katır eti de haram kılınmıştır. Zira bu iki cins hayvan
arasında müşterek bağ bulunuyor. Aynı zamanda Ibn Abbas hadîsinde olduğu gibi
canavar ve kuşlar hakkında iki ana kaideyi yansıtmaktadır.
455 no'lu İrbad hadîsi yukarıdaki tahrîm
hükümlerine delâletle birlikte bir de bir canavar veya parçalayıcı kuşun
yakaladığı avı ele geçiren kimsenin onu şer'î şekilde kesmeden Ölmesi halinde
etinin yenilmeyeceği hükmünü taşımaktadır.
Az yukarıda da
belirttiğimiz gibi, İmam Şâfîî bu ana kaidenin dışında tilki ile sırtlanı birer
istisna olarak mubah saymıştır.[56]
1- Yırtıcı,
parçalayıcı yan dişleri olan her hayvanın eti haramdır.
2- Yırtıcı,
parçalayıcı tırnak ve gagası olan her kuşun eti haramdır. Bunun gibi devamlı leşe konan
ve o gibi etler yiyerek geçinen kuşların
da etinin haram
olduğunu müctehidlerden bir
kısmını belirtmiş bulunuyor.
3- Evcil
eşek eti ve katır eti haramdır.
4- Canavarın
veya parçalayıcı bir kuşun yakalayıp yaraladığı eti yenilen bir hayvanı onların
ağzından ve pençesinde kurtaran kimse, kurtardığı, henüz şer'î şekilde kesmeden
ölürse artık eti haram olur yenilmez.
5- İmam Ebû
Hanîfe'ye göre, etobur olup et yiyerek geçinen her hayvan siba' yani canavarlar
kapsamına girer. O bakımdan fil, sırtlan, yaban faresi (arap tavşanı) ve kedi
eti haramdır yenilmez.
6- Eti yenen
bir hayvan atış için hedef seçilir ve diri diri ok veya ateşli bir silahla
delik-deşik edilirse, onun da eti haram olur yenilmez.
Sözü edilen
hayvanlarla ilgili tahrîm hükmü Medine dönemine aittir. En'âm süresi 145. âyet
ise Mekke döneminde inmiştir. O bakımdan âyette bu hayvanların haram kümmadığı
delil gösterilemez. Hem hadîs, âyetteki umumiliği hususlandırmaktadır.
7- Sadece
Kur'ân'ı tek kaynak kabul edip hadîslerle amel edilmeyeceğini iddia etmek
anlamsız, mesnedsiz ve son derece sakıncalıdır. Zira Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz, az yukarıda meâlen naklettiğimiz sahih hadîste: "Bana Kur'ân ve
onunla beraber bir misli verildi" buyurulmuştur. Kur'ân'daki genel hükümler,
esneklikler, ana kaideler ancak hadîslerle açıklanabilir. Kişilerin indî görüş
ve yorumlarına terkedilmez...
8- Kitap ve Sünnet iki ana kaynak olarak
belirlenmiştir ve kıyamete kadar da öyle kalacaktır.[57]
Kedinin birçok türleri
vardır. Evcil kedi, yaban kedileri, orman kedisi, gri renkli kara ayaklı kaffir
kedisi bu cümledendir. Bunlar da etoburlar grubuna girerler ve o bakımdan
etleri haram kılınmıştır. Vaşak da kedi ailesinden sayılır ve son derece
yırtıcıdır. Onun da eti haram kapsamına alınmıştır.
Bir gece hayvanı
kirpinin de eti haram kılınmıştır. Ancak ilim adamlarından bazısı bunun mekruh,
bazısı da mubah olduğunu söylemiştir.
Kirpi genellikle
sürüngenleri yakalayıp yiyerek geçinir. Özellikle de yılan etinden çok
hoşlanır. Kış aylarını toprak altında veya bir ağacın kovuğunda derin bir uyku
içinde geçirir.[58]
Câbir (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen şu bilgiyi vermiştir: "Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz kedi etini yemeyi ve kedi satışıyla elde edilen parayı harcayıp
yemeyi men'etmiştir." [59]
îsâ b. Numeyle
el-Ferazî'den yapılan rivayette, adı geçen şu bilgiyi vermiştir: "İbn
Ömer'in (r.a.) yanında bulunuyordum. Kendisinden kirpinin yenilip
yenilmeyeceği soruldu. O da şu âyeti (En'âm sûresi 145) okudu: "De ki,
bana vahyolunanlar içinde ölü, akıtılmış kan, domuz eti -ki o murdardır-, ilâhî
sınırı aşıp günah işleyerek Allah'tan başkası adına kesilen hayvandan başkasının
yiyecek olan bir kimseye haram sayıldığıyla ilgili (bir emir, bir hüküm)
bulamıyorum."
O sırada İbn Ömer'in
yanında yaşlı bir zat da bulunuyordu. Bu zat
şöyle dedi: "Ebû
Hüreyre'nin (r.a.) şöyle
dediğini duydum: Kirpi, Peygamber (a.s.) in yanında anıldı. Peygamber
(a.s.): "O da habâisden bir habistir" buyurdu. Bunun üzerine İbn Ömer
(r.a.): lfEğer bunu Peygamber (a.s.) Efendimiz söylemişse, mutlaka O'nun
buyurduğu gibidir" diyerek kendi görüş ve yorumundan vazgeçti. [60]
a) Kaffal'a
göre, Araplar kirpi yemekte bir beis görmezdi. O bakımdan Kaffal diyor ki: Eğer
hadîs sahihse, kirpi eti haram sayılır.
b) İmam Ebû
Hanîfe ile İmam Mâlik'e göre, mekruhtur. Bu kerahet tahrîm derecesinde
değildir.
c) İmam
Şafiî, İmam Leys ve Ebû Sevr'e göre, etine ruhsat verilir. Yani yenilmesi
mubahtır.
d) Ahmed b.
Hanbel'e göre, kirpi de habaisdendir ve eti haramdır. [61]
Kedi etine gelince:
imam Ebû Hanîfe, imam
Mâlik, imam Şâfİî ve imam Ahmed'e göre evcil kedi haramdır, eti yenilmez. Kara
kedisi hakkında imam Şafiî'den iki rivayet bulunuyor. îmam Ebû Hanîfe, imam
Mâlik ve İmam Ahmed'e göre o evcil kedi gibi haramdır. [62]
456 no'lu Câbir
hadîsinin isnadında Ömer b. Zeyd es-San'ânî bulunuyor, imam Münzirî ile Ibn Hibban:
"Onun hadisiyle ihticac olunmaz" demişlerdir. Bu zat sadece Muharib
b. Dessar ve Ebû Zübeyr ve bundan Abdurrezzak rivayet etmiştir. [63]
Bu konuda köpek ve
kedi satışından elde edilen paranın haram kılındığına dair Müslim kendi
sahihinde bir rivayete yer vermiştir. Böylece Câbir hadisi bu rivayetle
kuvvetlenmektedir. O bakımdan ihticac edilebilir.
457 no'lu îsa
hadîsinin isnadı üzerinde durulmuştur. Belirtilen tarikle isnadının böyle
olmadığına dikkat çekmiştir. O bakımdan hadîsin isnadı kavı değildir. Arada
meçhul bir şeyh bulunuyor. [64].
Bülûğu'l-Meram'da ise bu hadisin isnadının zayıf olduğu belirtilmiştir. [65]
Böylece gerek evcil,
gerekse yabanî kendinin haram olduğu istidlal edilmiş bulunuyor. Ancak yukarıda
da belirttiğimiz üzere imam Şâfîî yabanî kedi hakmda farklı bir görüş ortaya
koymuştur. Ne var ki ondan bu konuda farklı hüküm ifade eden bir diğer rivayet
daha yapılmıştır.
Habâis Kur'ân nassıyla
haram kılındığına göre, kirpi de habaisten sayılmıştır. Nitekim Ebû Tâlib ile
îmam Yahya da bunun tahrîmine kail olmuşlardır. Kaffal da aynı görüştedir.
Ancak Arapların daha önce kirpi etini yedikleri bilinmektedir.
îmam Ebû Hanîfe, îmam
Mâlik ve İmam Ahmed'in bu mesele hakkındaki görüş ve yorumunu destekleyen bir
rivayet de Milkam b. Teleb'den, o da babasından yapmıştır. Adı geçen şöyle
demiştir: "Resûlüllah'a (a.s.) arkadaşlık ettim, yanında bulundum. Yeryüzü
haşeratınm tahrîmiyle ilgili Ö'ndan bir şey duymadım..."
Ancak onun duymamış
olması, bu hususta bir hadîs varid olmadığını hiçbir zaman göstermez ve bu sözü
delil kabul edilmez. Sonra da bu rivayetin isnada da kavı değildir.[66]
1- Hanefî ve
Mâliki imamlarına göre, kirpi eti mekruhtur.
2- îmam
Ahmed'e göre, kirpi habaisdendir ve eti haramdır.
3- îmam
Şâfîî, îmam Leys ve îmam Sevrî'ye göre, kirpi etine ruhsat verilebilir.
4- Evcil
kedi dört imama göre de haramdır yenilmez.
5- îmam
Şafiî'ye göre, yabanî kara kedisine ruhsat verilebilir.
6- îmam Ebû
Hanîfe, îmam Mâlik ve îmam Ahmed'e göre, ister evcil, ister yabanî olsun kedi
eti haramdır yenilmez.
7- Kedi alım
satımında bulunmak caiz değildir. O bakımdan kedi satışından elde edilen para
yenilmez.
8- Kirpinin
küçük türü de büyük türü gibi mekruhtur.[67]
Arapça
"dabb" diye anılan keler ve kertenkele sürüngenler takımından dır.
Bunların birçok çeşitleri bulunuyor: Yeraltında yaşayanları, ağaç üzerinde
yaşayanları, suda yüzenleri yani su yüzeyinde koşanları vardır. Renk değiştirme
kabiliyetinde olan bukalemun gibi türleri vardır. Keleri er-keltenkeleler
genellikle küçük böcekleri yiyerek geçinirler.[68]
îbn Abbas (r.a.) dan
yapılan rivayette, Halîd b. Velid'in ona şöyle haber verdiği belirtilmektedir:
Hali d b. Velîd (r.a.) Resûlüllah (a.S;) Efendimizle beraber Meymune'nin (r.a.)
evine girmişler -ki bu hanım hem İbn Abbas'm, hem de Hâlid'in teyzesi
oluyordu-Meymune'nin yanında güneşte pişirilmiş bir kertenkele bulunuyordu.
Bunu, onun kızkardeşi Hufeyde binti Haris, Necd'den göndermişti. Meymune de o
keltenkeleyi Resulü İlah'a (a.s.) takdim etti. Peygamberimiz (a.s.) elini ona
doğru uzatırken orada hazır bulunan kadınlardan biri şöyle dedi: "Neyi
takdim ettiğinizi Resûlüllah'a (a.s.) haber versen ya?" Onlar da:
"Bu, keler etidir" dediler. Bunun üzerine Resûlüllah (a.s.) Efendimiz
elini (sofradan) kaldırıp çekti. Halid b. Velid (r.a.): "Ya Resûlallah!
Keler haram mıdır?" diye sordu. Resûlüllah (a.s.) ona şu cevabı verdi:
"Hayır, haram değildir. Ancak benim kavmimin toprağında (bu tür) keler
mevcut değildir. O bakımdan onu yemeyi kendim için hoş görmüyorum!"
Halid devamla diyor
ki: "Onu kendime doğru çektim ve yedim. Resûlüllah (a.s.) da bana
bakıyordu, ama beni ondan men'etmedi." [69]
îbn Ömer (r.a.) dan
yapılan rivayette, adı geçen diyor ki: "Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'den
keler-kertenkele hakkında soruldu. Efendimiz sorana şu cevabı verdi:
"Ondan yemiyorum ve haram da kılmıyorum." [70]
Di^er 6ir rivayette
ise îbn Abbas şu bilgiyi vermiştir:
"Resûlüllah
(a.s.) Efendimizle beraber bir grup insan bulunuyordu ki Sa'd da onların
arasında idi. Derken kertenkele eti getirdiler. Getirenin kadınlarından biri
"o kertenkele etidir" diye seslendi. Bunun üzerine Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz: "Sizler yeyiniz, çünkü gerçekten o helâldir. Ancak o benim
yiyeceğim değildir" buyurdu. [71]
Câ6ir (r.aj den
yapılan rivayette, Ömer b. Hattab (r.a.) kertenkele hakkında şunu söylemiştir:
"Şüphesiz Resûlüllah (a.s.) Efendimiz onu haram kırmamıştır. Sonra Ömer
(r.a.) devamla şöyle demiştir: "Şüphesiz ki Allah bununla nice kimselere
fayda sağlamıştır. Hem genellikle çobanların yiyeceği de kertenkeledir. Eğer şu
anda yanımda olsaydı ondan yerdim." [72]
Yine Cabir (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir:
"Resûlüllah
(a*s.) Efendimiz'e keler getirildi. Onu yemekten kaçındı ve şöyle buyurdu:
"Bilemiyorum belki mesha uğrayan yani insan iken hayvan şekline
dönüştürülen geçmiş asırda ki yaşayanlar olabilir." [73]
Ebû Said (r.a.)'den
yapılan rivayette: Bedevilerden bîri Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'e geldi ve
şöyle sordu: “Doğrusu ben genişçe keler-kertenkele vadisinde bulunuyorum ve
kertenkele çoîuk-çocuğumun genellikle yiyeceği olarak bulunuyor?"
Peyganıber (a.s.) Efendimiz ona cevap vermedi. Biz o bedeviye sorunu tekrar et
dedik. O da tekrar sordu ve üç defa tekrarladı ve her üç, defasında da Resûlüllah
(a.s.) ona cevap vermedi. Sonra üçüncü defasında (biraz sustuktan sonra)
Resûlüllah (a.s.) Efendimiz o bedeviye seslenerek şöyle buyurdu: 'Ya bedevi,
şüphesiz ki Cenâb-ı Hak İsrail oğullarından bir kabile, bir kola gazabda
bulunup onları yeryüzünde yüzü koyun hareket eden canlılara çevirdi.
Bilemiyorum, belki de bu kertenkeleler onlardan olabilir. O bakımdan ben bundan
yemiyorum ve yenilmesini de men'etmiyorum." [74]
Oysa Resûlüllah (a.s.)
E fendimiz'den rivayet edilen sahih hadîslerde meshedilenlerin hiçbir nesli
olmadığı belirtilmiştir. Tabii vahiy inmeden önce Resûlüllah (a.s.) bu konuda
fazla bir şey bilemez. Onun kertenkele hakkındaki bu tereddüdü vahiy inmeden önce
olmuştur.[75]
a) Hanefîlere
göre, akıcı kanı olmayan yılan, akrep, çiyan ve karada yaşayan
diğer bütün haşerat,
fare, maymun, kirpi,
keler-kertenkele ve benzeri canlılar haramdır yenilmez. Ancak Şâftflere göre,
keler-kertenkele helâldir yenilir.
Hanefîler
keler-kertenkele konusunda ilgili hadîslerle değil, A'raf sûresi 157. âyette
geçen şu cümleyi delil olarak seçmişlerdir: "Onlara temiz, iyi faydalı
şeyleri helâl kılar. Habâisi (her türlü murdar, kötü, zararlı şeyleri) haram
kılar."
Şüphesiz imam Ebû
Hanîfe'nin bu meselede belirtilen âyeti delil seçmesinin bazı sebepleri söz
konusudur: Ya bu konudaki sahih hadîsler kendisine ulaşmamıştır. Veyahut
haber-i ahad kapsamında olduğundan bunlarla istidlal etmemiştir. Ancak ikinci
şık biraz zayıftır. Zira keler-kertenkele hakkındaki rivayetlerin çokluğu onu
şöhret derecesine ulaştıracak sayıdadır.
Hicrî beşinci,
altıncı, yedinci yıllarında ve bu yıllardan sonra kendi mezhep imamlarının
görüş ve içtihadının isabetini ortaya koymak isteyen fukaha, imam Ebû
Hanîfe'nin kertenkele hakkındaki görüş ve içtihadına şu rivayeti de delil
olarak göstermişlerdir: "Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'e kertenkele eti
hediye edildi. O bunu yemekten kaçındı. Derken bir dilenci çıkageldi. Hz. Aişe
(r.a.) bu eti o dilenciye yedirmek istedi. Bunun üzerine Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz ona: 'Temediğin bir şeyi ona mı yediriyorsun?" buyurdu. [76]
Bu rivayetin sıhhati
üzerinde duranlar olmuştur. Aynı zamanda Resûlüllah'm (a.s.) o etten yemesi ve
Hz. Aişe'nin (r.a.) onu bir dilenciye vermek istemesi ve buna karşı
Resûlüllah'm "yemediğin bir şeyi ona mı yedirmek istiyorsun" ifadesi,
kertenkele etinin haram olduğuna delâlet etmemektedir. "Gerçek iyilik ve
hayra erişemezsiniz, tâ ki sevdiğinizi infak etmedikçe" mealindeki Al-i
Imrân 92. âyetine işarettir.
b) Şâfîîlere
göre, karada yaşayan hayvanlardan davarlar, at, yabanî sığır, yabanî eşek,
geyik, ceylan, sırtlan, keler-kertenkele, tavşan, tilki, arap tavşanı, vizon,
sansar, samur eti helâldir. Katır, evcil eşek ve yırtıcı parçalayıcı yan dişi
olan her canavar, yırtıcı parçalayıcı tırnakları ve gagası olan her kuş
haramdır. [77]
c)
Hanbelîlere göre de sırtlan ve keler-kertenkele helâldir, eti yenilir.
Sırtlan'ın mubah olduğu Sa'd, Ömer, Ebu Hüreyre, Urve b. Zübeyr, İkrime ve
İshak'dan (r.a.) rivayet edilmiştir. Ancak bu hayvan hakkında çok farklı
rivayetler mevcuttur. Nitekim İmam Ebu Hanîfe, İmam Mâlik ve imam Sevrî bunun
haram olduğunu belirtmişlerdir. [78]
Keler-kertenkele ise
ilim adamlarının çoğuna göre mubahtır. Ömer b. Hattab, İbn Abbas, Ebû Saîd
(r.a.)'den yapılan rivayete göre, bu zatlar da kelere-kertenkeleye cevaz
vermişlerdir. Yani bunlara göre bu hayvanın eti mubahtır, yenilir. İmam Mâlik,
Leys, İmam Şâfn ve ibn xMünzir de aynı görüştedirler. İmam Sevrî ile İmam Ebû
Hanîfe'ye göre haramdır yenilmez.
Şüphesiz iki tarafın
da görüşlerinin isabetini ortaya koyan delilleri bulunuyor. Nitekim
Resûlüllah'tan (a.s.) ve bir de Hz. Ali (r.a.) den kelerin-kertenkelenin
yenilenieyeceğine dair rivayet vardır. [79]
463 no'lu îbn Abbas hadîsi sahîh olup istidlale
salihtir. Hadîs, kelerin-kertenkelenin mubah olduğuna delâlet etmektedir. Ancak
Resûlüllah (a.s.) Efendimiz bu hayvanı yemeyi kendine hoş görmemiştir. Ümmetini
ise bu hususta serbest bırakmıştır. Bundan çıkaracağımız netice şöyledir: Aç
kalındığında, aile hayvanı ete fazla ihtiyaç hissettiği zamanlarda
keler-kertenkele yenilebilir. Bolluk günlerinde
ise yenilmemesi daha
uygun olur. Özellikle
çölde yaşayanlar, dağlık kesimlerde oturanlar zaman zaman buna ihtiyaç duyarlar.
Takdim edilen
kertenkele etini Resûlüllah'ın (a.s.) yemeyip elini geri çekmesi ve yanında
duran Halid b. Velid'in onu yemesine Resûlüllah'ın (a.s.) engel olmaması bu
hayvanın helâl olduğuna yeterli delil sayılır.
464 no'lu İbn Ömer Hadisi de sahihtir.
Kelerin-kertenkelenin mubah olduğuna delalet etmektedir. Ancak Resûlüllah
(a.s.) Efendimiz bundan biraz tiksinip yememiştir.
466 no'lu Câbir
rivayeti de sahihtir. Hz. Ömer'in (r.a.) kertenkele etinin mubah olduğuna dair
görüşünü yansıtmaktadır. Çobanlardan çoğunun da bu hayvanın etini yiyerek
geçindikleri bildiriliyor.
467 no'lu Câbir hadisi
üzerinde duranlar olmuştur. Zira mesha uğrayanların yani insan iken hayvan
şekline dönüştürülenlerin neslinin olmadığına delâlet eden sahîh hadîsler
mevcuttur. Diğer bir ihtimal ise, Resûlüllah'm (a.s.) kertenkelenin mesha
uğrayan önceki karnilerden bir karın olduğunu kesin biçimde ifade etmeyip
"leâlle" kelimesiyle ifade etmiştir. Bu da, belirtilen hususta
kendisine bir vahiy inmediğine ve sadece öyle sandığına delâlet etmektedir.
Nitekim İmam Kurtubî de bu hadîsi belirttiğimiz şekilde yorumlamıştır.
"Şüphesiz ki Cenâb-ı Hak mesha uğrayan için bir nesil var
kılmamıştır" [80]
mealindeki hadîs açık biçimde mesha uğrayanların neslinin devam ettirilmediğine
delâlet etmektedir.
363 no'lu Ebû Sâid
hadisiyle Câbir hadisi aynı mana ve hüküm üzerinde birleşmektedir. Resûlüllah
(a.s.) bu konuda kendisine vahiy indirilmeden önce bu hayvan hakkında kendi
zannma göre bir yorumda bulunmuş ve sonra vahiy gelince bu yorumundan
vazgeçmiştir. İbn Abbas,(r.a.) ile Ömer'in (r.a.) hadisleri buna açık şekilde
delalet etmekte ve meshle ilgili hadislerin hükmünün kaldırıldığını
göstermektedir.
Müslim ve Ahmed b.
Hanbel'in rivayet ettikleri bir diğer hadiste bizim bu yorumumuzu
kuvvetlendirir anlamda şöyle buyurulmuştur: "Şüphesiz ki Allah bir kavmi
helak etmeye veya azap etmeye görsün, artık onların neslini bırakmaz."
Böylece kelerin
meshedilen bir kavmin devam eden nesli olduğu sözkonusu olmaktan çıkıyor.
Diğer bir hadîste ise
bu husus çok açık ve net biçimde şöyle açıklanmıştır: "Şüphesiz Allah
(c.c.) mesih için bir nesil, onu takip eden bir
soy meydana getirmemiştir. Maymunlar ve
domuzlar mesh .olayından önce de
vardı..." [81]
1-
Hanefîlere göre, keler-kertenkele haramdır eti yenilmez.
2- Kişinin
tiksinip yemediği bir yemeği bir dilenci veya fakire vermesi ciddi bir sadaka
sayılmaz.
3- Sevdiğimiz şeylerden
tasaddukta bulunmamız tavsiye edilmiştir.
4- Resûlüllah
(a.s.) Efendimiz bazı şeyleri mubah kıldığı halde kendisi o şeylerden
yememiştir. Bu da O'nun peygamberlik derecesiyle ilgili bir husustur. Nitekim
Tebuk seferine çıktığında Semûd Kavminin helak edildiği topraktan geçerken
oradaki sudan içmemiş ve içilmesini de pek uygun görmemiştir. Bu, putperest
zalim bir kavmin ne kadar tiksindirici ve üzücü olduğuna bir işaret sayılır.
5- İmam
Şafiî, İmam Mâlik, İmam Ahmed, İmam Leys, îbn Münzir ve bu kanatta olan ilim
adamlarına göre keler, kertenkele helâldir eti yenilir.
6- Kertenkele
mesha uğratılmış frir kavmin nesli ve devamı değildir. ..
7- Domuz,
maymun, keler mesh olayından önce de mevcut idiler.
8- Keler-Kertenkele,
çok fakir olup çölde, dağda yaşayan ve normal şekilde et bulamayan kimseler
için bir dayanaktır. Tiksinmedikleri
taktirde yiyebilirler.
9- Sırtlan,
sansar, tilki, arap'tav$am (yabani fare) benzeri hayvanlar Hanefîlere göre
haramdır yenilmez. Safilere göre mubahtır yenilir.
10-
Hanefîlere göre de sırtlan, ve kertenkele mubahtır yenilir.[82]
Bilindiği gibi
sırtlanlar, Afrika, Filistin, Arabistan ve Hindistan ovalarını hayvan artığı
peşinde arşınlarlar. Çok kuvvetli olduklarından kemikleri çatır çatır
çiğneyebilnıektedirler. Dişleri son derece iri, çeneleri de sığırların uyluk
kemiklerini kırıp parçalayacak kadar güçlüdür.
. Sırtlanlar sadece
leşle beslenmezler. Diğer yırtıcı hayvanların etini yeyip geriye bıraktıkları
kemiklerle daha çok geçinirler. Nitekim bir hayvan bilgini Kenya'da bir hayvan
Ölüsünün ne kadar zamanda ortadan yok olduğunu hesaplamıştı. Bir zebra'nın
vurulup öldürülüşünden beş dakika sonra ilk akbaba çıkagelmişti. Aradan on
dakika sonra zebra'nın başında kendilerine ziyafet çeken akbabaların sayısı
otuza yükselmişti. Bundan yirmi dakika sonra geride hayvanın sadece
kemikleriyle postu kalmıştı. Akşamın ileri saatlerinde iki sırtlan da leşin
yerini keşfetmişlerdi. Ertesi sabah ölü zebra'dan geriye hiçbir şey kalmamıştı.
[83]
Görüldüğü gibi,
sırtlanlar ovalarda Ölen veya öldürülen hayvanların leşinden çok az, bazan da
hiç pay almamakta, fakat onlardan geride kalan kemikleri yeyip
geçinmektedirler. Uzun ve kuvvetli diş ve çenesine bakılınca, bu hayvanın da
etinin haram olduğu ortaya çıkıyor. Ancak bazı sahih hadislerde bunun etine ruhsat
verildiğini görüyoruz. Belki de bu ruhsattaki hikmet, onun daha çok kemik
yiyerek geçindiğine bağlanabilir. Diğer daha güçlü yırtıcılardan geriye ölü
hayvanın etinden bir şey kalmadığım yani leş yeme imkanım pek az elde ettiğini
yapılan ciddi araştırmalar ortaya koymuştur.
Tavşanlara gelince,
bunlar bitkilerle karınlarını doyururlar. O bakımdan etleri helâl kılınmıştır.
Derisinden de yararlanılmaktadır.[84]
Abdurrahman b.
Abdillah b. Ebi îmâre'den yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir:
"Câbir'e (r.a.): "Sırtlan av mıdır?" diye sordum. O da:
"Evet" diye cevap verdi. Ben: "Ondan yiyebilir miyim?"
diye sordum. O:
"Evet, yiyebilirsin"
dedi. Ben: "Sizin
bu dediğinizi Resûlüllah (a.s,) Efendimiz de söyledi mi?" diye
sordum. O da: "Evet" diye cevap verdi. [85]
Ebâ Davud'un
rivayetinde ise şü lafızlarla belirtilmiştir: "Cabir (r.a.) diyor ki:
Resûlüllah (a.s.) dan sırtlandan sordum. Efendimiz: "O avdır. İhramlı bir
sırtlan avlarsa ona karşılık bir koyun ceza gerekir" buyurdu. [86]
(r.a) den yapılan
rivayette, adı geçen şöyle demiştir: "Merr-i Zehran mevkiinde bir tavşanı
izledik. Yanımız d akile r onıih peşinden koşmaya başladılar ve yorulup
kaldılar. Ben ise tavşana yetişip yakaladım ve onu alıp Ebû Talha'ya getirdim.
O da o tavşanı kesti. Bir buduyla üst kısmını ayırıp Resûlüllah'a (a. s.)
gönderdi. Resûlüllah (a.s.) da onu kabul etti." [87]
Davud'un rivayetinde
ise şu lafızla ifade edilmiştir: "Bir tavşan avladım ve onu pişirip
kızarttım. Ebû Talha onun but ve kalça kısmını benimle Resûlüllah'a (a.s.)
gönderdi. Ben de onu alıp Resûlüllah'a (a.s.) getirdim."
Ebû Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: "Bedevilerden biri pişirip
kızarttığı bir tavşanı ve beraberinde hardal ezmesi ve katığı da bulunduğu
halde getirip Resûlüllah'ın (a.s.) önüne koydu. Resulü! lalı (a.s.) onu aldı
yemedi ve ashabına ondan yemelerini emretti." [88]
Muhammed b.
S'afvan'dan yapılan rivayette, adı geçen iki tavşan avlayıp keskin çakmak
taşıyla onları kesti. Alıp Resûlüllah'a (a.s.) getirdi. Resulü Hah (a.s.) ona
iki tavşandan yemesini emretti. [89]
Bundan Önceki
bölümlerde müctehid imamların sırtlan hakkındaki görüş ve isti di âli erin e t
yer vermiştik. Burada -tekrarına gerek görmüyoruz. Kısacası Hanefilerle
Mâlikilere göre sırtlan haramdır, yenilmez. Şafii ve Hanbelilere göre mubahtır.
Tavşan etine gelince,
ilim adamlarının hemen hepsi bunun helal olduğunu belirtmiştir. Ancak ashabdan
Abdullah b. Amr b. As (r.a.) ile tabiinden İkrime ve fukahadan Muhammed b. Ebi
Leyla'ya göre mekruhtur. Bunlar, şu rivayetle istidlal ve ihticacda
bulunmuşlardır: "Huzeyme (r.a.), Resûlüllah'a (a.s.) tavşan hakkında
sormuştur. O da: "Ben ondan yemiyorum ve haram da kılmıyorum" diye
eevap vermiştir.
Bunun üzerine Huzeyme
sormuş: "Neden Ya Resûlallah!" O da: "Onun kanama gördüğü yani
ayhali olduğu bana haber verildi" diye buyurmuştur.
Hafız îbn Hacer bu
rivayetin senedinin zayıf olduğunu tesbit etmiştir. [90]
476 no'lu Abdurrahman
hadisini Tirmizi sahihlemiştir. O bakımdan istidlale salihtir. Sırtlan etinin
mubah olduğuna açık biçimde delâlet etmektedir. O bakımdan İmam Şafii île Ahmed
b. Hanbel buna dayanarak sırtlan etinin helâl olduğunu belirtmişlerdir.
İmam Ebû Hanif'e ise
haber-i ahad kapsamına giren bu hadisle ya istidlal etmek istememiştir veyahut
bu hadis ona ulaşmamış olabilir. O bakımdan âyetin umum ifade eden ve genel bir
kaideyi yansıtan hükmüyle veya sahih hadislerle belirtilen canavarlarla yırtıcı
kuşlar hakkındaki hükümle istidlal etmiştir.
477 no'lu Câbir hadisi de sahih olup istidlale
salihtir. İhramlı kimsenin o vaziyette sırtlan avlamasına karşılık ceza olarak
bir koyun kesmesi gerekir hükmünü ifade etmektedir. Müctehidlerin bir kısmı bu
rivayetle sırtlan avlayıp etinden yararlanmanın caiz olduğu hükmünü çıkarmışlardır.
478 no'lu Enes hadisi sahih olup istidlal ve
ihticaca salihtir. Tavşan etinin helâl olduğuna delâlet etmektedir.
479 no'lu Ebû Hüreyre
hadisi ise, ricalinin hepsi sika (güvenilir) dir. Sadece râvilerinden Musa b.
Talha hakkında farklı görüş ve tesbitler bulunuyor. O bakımdan müctehidlerin
önemli bir kısmı bununla istidlal etmemişlerdir.
480 no'lu Muhammed b. Safvan hadisini ashab-ı sünenden
çoğu tahric etmiştir. İbn Hibban ve Hâkim'in de tahriç
ettikleri bilinmektedir. Bu da tavşan etinin helâl olduğuna kesin
biçimde delâlet etmektedir.[91]
1- Hanefilerle
Mâlikilere göre, sırtlan haramdır yenilmez.
2- Şâfnlerle
Hanbelilere göre, sırtlan eti helâldir yenilir.
3- İhramlı
kimsenin bir sırtlan avladığı taktirde, ceza olarak bir koyun kesmesi gerekir.
Bu da sırtlanı avlayıp etinden yararlanmanın cezasına delâlet etmektedir.
4- Tavşan
avlamak ve etini yemek helâldir.
5- Ancak
ashabdan Abdullah b. Amr, tabiinden İkrime ve fukahadan Muhammed b. Ebi Leyla
bunun mekruh olduğunu söylemişlerdir. Ne var ki bunların delil gösterdikleri
rivayet zayıftır, istidlale salih değildir.
6- Böylece
müctehid imamların hepsine göre tavşan eti helâldir.[92]
Dışkı, vücudun
sindirim kanalından anüs yoluyla dışarı attığı maddelerdir. Bağırsak
bakterilerinden, bazı hücrelerden ve bağırsak çeperinin salgılarının ve öd
suyunun içerdiği çeşitli maddelerden oluşan dışkı zararlı ve murdar bir
maddedir. Bazı evcil hayvanlar, bazan da yabanî hayvanlardan bir kısım (meselâ
domuz) insan ve diğer canlıların dışkısını yerler ve bununla da geçinirler.
Ö bakımdan yüce İslâm
dini, kapı önlerine, sokaklara, insanların gelip geçtiği yollara ve yerlere,
ağaç altlarına, sulara murdar şeylerin ve dışkının atılmasını yasaklamış, buna
riayet' etmeyenler lanetlenmiştir.
Evde beslenen evcil
hayvanlardan deve, sığır, koyun, keçi, tavuk, kaz, ördek ve hindi gibi eti
yenenlerin insan dışkısı yemesine fırsat verilmemelidir. Zira bu durumda eti
insanlara hem tiksinti, hem de zarar verebilir.
Resûlüllah (a.s.)
dışkı yiyen deve ve benzeri bir hayvana binilmesini ve bu hayvanların o
vaziyette kesilip yenilmesini men'etmiştir.[93]
îbn Abbas (r.a.) -dan
yapılan rivayette, adı geçen şu bilgiyi vermiştir: "Rasulüllah (a.s.)
dışkı (kazurat) yeyip sokaklarda başıboş dolaşan (deve, sığır ve benzeri)
hayvanın sütünün, içilmesini menetti." [94]
Bir rivayette ise Ebû
Dâvûd şu lâfızla tahricde bulunmuştur: "Dışkı (kazurat) yiyen hayvana
binmeyi men'etti."
îbn Ömer (r.a.) dan
yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: "Resûlüllah (a.s.) Efendimiz
kazurat yiyen hayvan etinin ve sütünün yenilmesini men'etti." [95]
Diğer bir rivayette
ise şöyle denilmektedir:
"Resûlüllah (a.s.) Efendimiz, kazurat
yiyen deveye binilmesini ve onun
sütünden içilmesini men'etti." [96]
Arar b. Şuayb'den
rivayet' edilmiştir. O da babasından ve dedesinden rivayet etmiştir. Adı geçen
şöyle demiştir: "Resûlüllah (a.s.) evcil eşek etini, kazurat yiyen hayvana
binilmesini ve onun etinin yenilmesini men'etti." [97]
a)
Hanefîlere göre, kazurat yiyen ve ekseri yiyeceği bu gibi murdar şeyler olan
devenin eti mekruhtur yenilmez. Zira bu durumda o gibi deve ve hayvanların
etinin rengi değişir ve kokuşur. Tıpkı kokmuş bir yemek gibi yenilmesi mekruh
olur. Bunun gibi Resûlüllah (a.s.) o gibi develerin sütünü de içmenin mekruh
olduğunu bildirmiştir. Zira etinin kokması ve renginin değişmesi aynı zamanda
sütüne de sirayet eder. Bunun gibi o gibi develere binip umre veya hac etmek
veyahut savaşa çıkmak da mekruhtur. Zira hem binen, hem de çevresindeki
insanlar onun kokusundan rahatsız olurlar. Kudurî de Muhtasarü'l-Kerhî Şerhinde
illet olarak bunu belirtmiştir.
Tahavî'nin şerhinde;
Kadı bu gibi deve ve hayvanlardan yararlanmak helâl değildir; meğer ki birkaç
gün hapsedilip ot ve benzeri şey yedirilerek vücudundaki necasetin koku ve
tesiri giderile... O taktirde helâl olur. Şüphesiz Kudurî'nin görüşü daha
isabetlidir.
İmam Muhammed'in
bildirdiğine göre, İmam Ebû Hanîfe bu gibi hayvanların şu kadar süre hapsedilip
otla beslenmesini belli, belirli bir süreye bağlamamıştır. Temizleninceye kadar
hapsedilir demiştir.
Ebû Yusuf un İmam Ebû
Hanîfe'den yaptığı bir rivayete göre, o gibi deve ve hayvanlar üç gün
hapsedilir.
İbn Rüstem'in yaptığı
rivayete göre, İmam Muhammed bu konuda şöyle demiştir: "Bir hayvanın
cellale sayılması (kazuratla geçinip etinin kokması) için kendisinden fena bir
kokunun hissedilmesine bağlıdır. Şayet kokuyorsa, o taktirde ne eti yenilir, ne
de sütü içilir. Ama az miktarda kazurat yer, daha çok otla ve benzeri şeylerle
karnını doyurursa artık o cellâle sayılmaz. O taktirde eti de mekruh sayılmaz.
Sokakta dolaşıp
bulduğunu yiyen tavuk, horoz ve benzeri kümes hayvanları ekseri tahıl ve
benzeri maddeler yerler ve az olarak da dışkı yerler... O bakımdan onların eti
mekruh olmaz. Bununla beraber kümes hayvanları fazla dışkı yemekle kokmaya
başlarsa, o taktirde etleri mekruh olur yenilmez.
Efdal şu ki, az bile
olsa dışkı yiyen tavuk, horoz ve benzeri kümes hayvanlarını hapsedip içleri
dışkı kalıntısından temizleninceye kadar bekletmektir. Rivayete göre,
Resûlüllah (a.s.) Efendimiz tavukları üç gün hapsettikten sonra kesip yemiştir,
imam Ebû Yusuf ile İmam Ebû Hanîfe'nin de bu görüşte oldukları bir başka
rivayetle belirlenmiştir. [98]
b) İmam
Şafiî'ye göre, yiyeceğinin çoğu kazurat olan hayvanın etini yemek mekruhtur.
c) el-Hasan
ise, hayvanlar karuzat yemekle necis olmazlar ve o bakımdan etlerini yemeye,
sütlerini içmeye ruhsat verilir demiştir. [99]
d) Hanbelîlere
göre de kazurat yediği için vücudu kokan bir hayvan Önce hapsedilir ve koku
kalmayınca da kesilebilir. Bu da üç günlük bir süre içinde gerçekleşebilir.
Hayvan ister davar, ister kanatlı olsun farketmez. Nitekim İbn Ömer'in (r.a.)
üç gün hapsettiği ve sonra kesip
yediği rivayet yoluyla sabit
olmuştur. Ebû Sevr de
aynı görüştedir.
Diğer bir rivayete
göre, tavuk, horoz ve benzeri kümes hayvanları üç gün, davarlar ve deve yedi
gün hapsedilir. Tabiin'den Ata' da.aynı görüştedir. Abdullah b. Amr, (r.a.) den
de buna benzer bir rivayet yapılmıştır.
Aynı zamanda cellâle
olan; yani kazurat yiyen hayvanlara binmek de mekruhtur. Nitekim Hz. Ömer ve
oğlu Abdullah (r.a.) da aynı görüştedirler. Rey taraftarlarının kavli de böyledir.
[100]
İmam Mâlik her nedense
Muvatta'da cellâleyle ilgili hadisleri nakî etmemiştir.[101]
482 no'lu İbn Abbas
hadisini aynı zamanda Ahmed, İbn Hibban, Hâkim ve Beyhaki tahric etmiştir.
Hâkim bu hadisi sahihlemiştir. İbn Dakik el-Iyd de hadimin sahih olduğuna
dikkat çekmiştir. [102]
Hadis, kazurat yiyen
ve o sebeple eti kokan bir deve veya davarın sütünü içmenin mekruh olduğuna
delâlet etmektedir. Aynı zamanda o gibi hayvana binip savaşa, hacca veya
seyahata çıkmak da mekruhtur.
483 no'lu îbn Ömer
hadisi de sahih olup istidlale salihtir. Kazurat yiyip bedeni kokan bir deve
veya benzeri bir hayvanın etini yemenin mekruh olduğu hükmü ortaya çıkıyor.
485 no'lu Anır b.
Şuayb hadisini aynı zamanda Hâkim tahric etmiş? Beyhaki ve Darekutni rivayet
etmiştir. Bu da evcil eşek etinin - haram olduğuna delalet etmekte ve cellâle
olan hayvana binmenin, etini yemenin mekruh olduğunu açıklamaktadır.
İbn Raslan, Sünen
şerhinde şöyle demiştir: "Kazurat
yeyip geçinen bir hayvanın temizlenmesi için hapsedilmesi söz konusudur. Ancak
bunun için belli bir süre ortaya konmamıştır. Bazıları deve ve sığır kırk gün,
koyun ve keçi yedi gün, tavuk ise üç gün süreyle hapsedilir demişlerse de bu
görüş fazla itibar görmemiştir."
Temizlendiği kanaati
doğuncaya kadar bekletmek tavsiye edilmiştir.
Cellâle olan hayvanın
sütü hakkında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Cumhura göre temizdir. Zira
necaset hayvanın sindirim sisteminde istihale geçirmektedir. [103]
1- Davarları,
deve ve evcil hayvanları kazurattan uzak tutmak gerekir.
2- Kazurat
yeyip daha çok bununla geçinen davar ve kümes hayvanlarını bu murdarlıktan
arındırmadan kesip yemek doğru değildir.
3- Hanefilere
göre, kazurat yiyen ve o yüzden kötü kokan hayvanı kesip yemek, sütünü içmek ve
binit ise binip bir tarafa gitmek mekruhtur. .
4- Kazurat
yiyen hayvanın etinin hem kokusu, hem de rengi değişir ve bu değişiklik olumsuz
yönde sütüne de tesir eder.
5- Kazurat
yiyen hayvanı aldığı pislikten ve kokudan temizlemek için onu bir süre hapsedip
teiniz yiyeceklerle beslemek gerekir.
6- Hayvanda
hissedilen kokuya göre ya üç gün veyahut daha fazla hapsedilmesi tavsiye
edilmiştir.
7- Sokak ve
çöplüklerde dolaşıp karnını doyurmaya çalışan kümes hayvanları az miktarda,
dışkı yiyor, daha çok ekmek, yemek artıkları ve benzeri şeylerle geçiniyorsa
onları bir süre hapsetmeye gerek yoktur. Bununla beraber iki üç gün tecrid
etmekte fayda vardır.
8- İmam
Şafii'ye göre de yiyeceğinin çoğu kazurat olan bir hayvanı kesip yemek
mekruhtur. Hattâ yediği kazuratın olumsuz tesiri o hayvanın yumurtasında
"bile görülür.
9- el-Hasan'a
göre, hayvanın yediği kazurat onun sindirim sisteminde istihale geçirir ve o
bakımdan eti mekruh olmaz. Ancak bu görüş fazla itibar görmemiştir.
Hanbeliler de
Şâfiilerin görüşüne yakın bir görüş ortaya koymuşlardır.
10- İlim
adamlarından bir kısmına göre, kazurat yiyen hayvanlar o pislikten
arındırılmadan önce kesilip yenilmez. Kimi bunun haram, kimi de mekruh olduğuna
kaildir. - ,
11- Mezhepte
söz sahibi olan fakihlere göre, kümes hayvanları üç gün, davarlar yedi gün,
deve ve at kırk gün hapsedilerek temiz yem ile arındırılırlar.
12- Ancak
başta İmam Ebû Hânife olmak üzere üst düzeydeki müctehidlerin bir kısmı belli
bir süre üzerinde durmayıp hayyanın yediği kazurat nisbetini dikkate alarak ona
göre tecrid edilmesini ve temizlendiği kanaati doğuncaya kadar bekletilmesini
tavsiye etmişlerdir.
13- Sonuç
olarak kazurat yiyen ve o yüzden kokmaya başlayan bir hayvanı bir süre hapsedip
temiz yem ile arındırmadan kesip yemek mekruhtur.[104]
İslâm kitap ve
sünnetiyle canlılara karşı merhametli ve şefkatli olmamızı emreder. Keyfî
olarak bir hayvanın öldürülmesine cevaz yermez. Avcılığı meşru sayar. Ancak
hayvanların neslini tüketmemek, keyfi öldürmemek, bir ihtiyaçtan dolayı
avlanmak üzere birtakım prensipler koymuştur.
Sonra da bazı
hayvanlar çoğalıp iyice zararlı ve tehlikeli düzeye geldiklerinde onların
öldürülmesini emreder. Zira her şey insan için, onun yararlanmasından yana
yaratılmıştır. Yaratılan bazı canlılar ona zarar verecek duruma gelince imha
edilmesindeki sakınca kalkar.
Hayvanlar aynı zamanda
dünyamızı süslemekte, hayatımıza renk ve mana katmaktadırlar. Onları koruyup
nesillerinin tükenmesini Önlemek sünnettir. Resûlüllah (a.s.) Efendimiz bir
kediyi hapsedip aç ve susuz bırakarak ölümüne sebep olan bir kadını cehennemle,
susuzluktan dili dışarı sarkmış bir köpeğe, kuyuya inip ayakkabısına su
doldurarak ona su içiren adamı da cennet ile müjdelemiştir.
Keyfî olarak bir serçenin
öldürülmesine bile üzülen Resûlüllah (a.s.) Efendimiz bu konuda da ümmetini
yeterince aydınlatmıştır.[105]
Hz. Aişe (r.a.) dan
yapılan rivayette, adı geçen, Resûlüllah'm (a.s.) şöyle buyurduğunu
bildirmiştir: "Beş fasik hem hilde, hem de Harem'de öldürülür: Yılan,
alaca, karga, fare, saldırgan kudurmuş köpek ve çaylak." [106]
Sa'd b. Ebi Vakkas
(r.a.) den yapılan rivayete göre, adı geçen şu bilgiyi vermiştir:
"Resûlüllah (a.s.) Efendimiz vezâğ'ın öldürülmesini emretti." [107]
“Ümmu Şerik (r.a.) den
yapılan rivayete göre, "Resûlüllah (a.s.) Efendimiz vezâğfın öldürülmesini
emretti." [108]
Hüreyre (r.a.) dan
yapılan rivayette, adı geçen, Resûlüllah'm (a.s.) şöyle buyurduğunu haber
vermiştir: "Kim ilk darbede vezâğ"ı öldürürse ona yüz iyilik yazılır,
ikinci darbede öldürene daha aşağı, üçüncü darbede öldürene bundan da aşağı
iyilik yazılır." [109]
îbn Abbas (r.a.) dan
yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: "Resûlüllah (a.s.) Efendimiz
hayvanlardan şu dört türün öldürülmesini men'etti: Karınca, bal arısı, hüdhüd
ve sured (göçken)." [110]
Abdurrahman b. Osman
(r.a.) den yapılan rivayette, adı geçen diyor ki: "Bir tabib, ResûlüUah'm
(a.s.) yanında bir ilaçtan (tedavi etme maddesinden) bahsetti. Bu ilaçta
kurbağanın da bulunduğunu (yani terkibinde kurbağa da bulunduğunu) söyledi.
Bunun üzerine Resûlüllah (a.s.) Efendimiz kurbağanın öldürülmesini
men'etti." [111]
Ebu Lübabe (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen diyor ki; "Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'den,
evlerde yaşayan küçük ince yılanların öldürülmesini men'ettiğini, ancak
bunlardan kuyruğu kısa maviye çaîan renkte olanının ve bir de sırtında
beyazımsı iki çizgi, şerit bulunanın öldürülmesine ruhsat verdiğini, zira bu
iki tür yılanın gözün ferini aldığını ve kadınların karnında oluşan ceninlerin
düşmesine sebep olduklarını buyurduğunu duydum." [112]
Ebû Sâid (r.a.) den
yapılan rivayette, Resûlüllah'ın (a.s.) şöyle buyurduğu belirtilmiştir:
"Şüphesiz ki sizin evlerinizde yaşayan yılanlar vardır. Onları üç defa
uyarınız (ev halkına görünmemeleri rahatsız etmemeleri hususunda uyarıda
bulununuz). Ondan sonra tekrar size görünürlerse öldürünüz." [113]
Müslim'deki rivayette
"üç gün uyarıda bulununuz" buyurulmaktadır.[114]
491 dipnotîu Aişe
hadisi sahih olup istidlale salihtir. Zira bu hadis az farklı lafızlarla üç
tarikle rivayet edilmiştir:
Buhari, Müslim ve
Tirmizi'nin tahririne göre:
"Hayvanlardan beş
tanesini ihramlinın Öldürmesinde bir günah ve sakınca yoktur: Karga, çaylak,
fare, akrep ve saldırgan köpek..."
Nesâi, Ahmed, Buhari,
Müslim, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce'nin tahricine göre:
"Hayvanlardan beş
tür var ki hepside fâsiktir. Bunlar hareın (sınırları) içinde de öldürülürler:
Karga, çaylak, akrep, fare ve saldırgan köpek..."
491 no'lu Aişe
hadisinde beş fasıktan birinin yılan olduğu belirtilirken, bu iki rivayette
ise, yılandan söz edilmeyip beş fasıktan birinin akrep olduğu kaydedilmiştir..
Her üç rivayet de
sahih olduğuna göre, fâsık hayvanların, yani zararlı ve tehlikeli hayvanların
beşten ibaret olmadığı, bu sayının tahdidi anlam taşımadığı, sadece beş önemli
olanının misal verildiği anlaşılıyor. O halde yılan, akrep, çiyan, fare,
köstebek ve benzeri hayvanların hepsi zararlıdır ve öldürülmeleri gerekir.
Karga da fâsik
hayvanlardan sayılmıştır. Ancak hadiste kastedileni zararlı olanlarıdır. Zira
karganın 138 çeşidi bulunduğunu zoologlar tesbit etmişlerdir. Bunlardan önemli
bir kısmı faydalıdır. Örneğin ekin kargası, karga gurubunun nisbeten faydalı
bir üyesi sayılır.
Alacalı karga, leş
kargasıdır. Siyah karga gibi bu da ekinlere, meyva ve sebzelere zarar verir.
Şüphesiz bunların bazı faydaları da vardır. O bakımdan karganın mutlak anlamda
zararlı olduğu söylenemez. Zararlı olanların çoğalmaması için öldürülmelerine
cevaz verilmiştir.
Çaylak ise, ince
yapılı atmacadır. Ancak çaylaklar oldukça yağmacıdırlar. O bakımdan fazla
üremesi ve çoğalması geniş çapta yağmacılığa yol açar ve bunun için bu zaralı
hayvanın da Öldürülmesi emredilmiştir. Bu emir, onun neslini yok etmeye'
yönelik değil, fazla çoğalmasını önlemeye yöneliktir.
Köpek eğitilmeyip de
saldırgan, ısırgan olur veya kudurursa, o takdirde -insanlara zarar vermemesi
için- öldürülmesi daha uygun olur.
Yılanın tehlikeli
olduğu, farenin de devamlı insanlara zarar verdiği bilinmektedir. Bunların
çoğalması sakıncalı sonuçlar doğurabilir.
.492 no*lu Sa'd hadîsi
sahihtir. Burada vezağ'dan söz edilmektedir. Araplar buna "sâm~i
jebras" de derler. Zehirli alaca keler demektir. Bu yaratık zehirli
olduğundan bağ ve bahçelerde, harabelerde, evlerin çevresinde insanlara zararlı
olabilirler.
Yukarıda zikredilen
beş hayvan ile zehirli kelere "fevâsik" denilmiştir. Fâsik daha çok
ilâhî emrin dışına "çıkmak, ilâhî sınırlara saygılı olmamak ve bu sebeple
de günahlara dalıp müeyyide dinlememek gibi mânalara delâlet eden bir
kavramdır.
Zararlı hayvanlar
hakkında kullanılmasına gelince, fâsik bir kimse nasıl aile ve çevresine
zararlıysa, bu hayvanlar da insanlar için zararlıdırlar. O bakımdan onlar
hakkında da bu tabiri kullanmak daha tesirli ve hikmeti daha çok yansıtıcıdır.
493 no'lu Ümmü Şerîk
hadîsiyle Sa'd hadîsi birbirini kuvvetlendirmekte ve zehirli kelerin
öldürülmesinde bir sakınca olmadığı, hatta insanları rahatsız edecek duruma
geldikleri takdirde öldürülmelerinin vâcib olduğu hükmü ortaya çıkıyor.
Aynı zamanda Ümmu
Şerik hadîsi sahihtir...
494 no'lu Ebû Hüreyre
hadîsi de sahîhtir. Burada zehirli kelerin öldürülmesi teşvik edilmekte ve bu
zararlı hayvanı öldürene yüzlerce iyilik yazılacağı müjdelenmektedir. Zira bir
hayvan insan için tehlikeli olduğu veya bu duruma geldiği takdirde elbetteki
insan hayatı ve sağlığı ön plâna alınır ve o hayvan imha edilir.
495 no'lu îbn Abbas
hadîsi de sahîhtir. Resûlüllah'ın (a.s.) faydalı hayvanları korumamızdan yana
şu dört tür hayvanı misal verdiği anlaşılıyor: Karınca, bal arası, hüdhüd ve
göçken kuş...
Karınca:
Yapılan ciddi
araştırma ve tesbitlere göre, karıncanın 7.500 kadar türü vardır. 8 milimetre
uzunluğunda olanları olduğu gibi 4 santimi geçen devleri vardır. Karıncaların
koku alma duyguları ve bilmediğimiz nice hassaları söz konusudur.
Bu kadar türü olan
karıncaların insanlardan yana şüphesiz birçok faydaları olsa gerek. Bilimsel
araştırmalar derinleştikçe hayvanların hilkatinin hikmeti daha iyi anlaşılmış olur.
Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'in bu çalışkan ve hayatını denge ve düzende
tutmasını bilen hayvanı öldürmememizi tavsiye buyurması " mutlaka birtakım
hikmetlere dayanmaktadır.
Bal ansının ne kadar
faydalı olduğunu, insanlara şifa taşıdığını anlatmaya gerek görmüyoruz.
Arapçada
"hüdhüd" denilen çavuşkuşuna dilimizde de "hüdhüd" diye ad
verilmektedir. Süleyman peygamber'e ulaklık yaptığı kutsal kitaplarda
yazılıdır.
Bu gösterişli kuş daha
çok böcekleri yiyerek geçinir. Karınca yemeyi çok sever. Ancak bundan başka
hüdhüd kuşun daha ne gibi faydaları vardır, bilemiyoruz. Resûlüllah'ın (a.s.)
dünyamızı süsleyen gösterişli kuşu korumamızı emretmesi, onun çok faydalı
olduğuna işarettir. ,
Sured kuşuna lügat
kitaplarında "göçken" diye Türkçe karşılık verilmiştir. Kamus
sahibinin açıklamasına göre, bu kuşun karın nahiyesi beyazımsı, sırtı ise
yeşilimsi bir renktedir.
O halde gerek hüdhüd,
gerekse göçken kuşları ve bunlara benzeyip dünyamızı süsleyen diğer kuşları
korumamız sünnettir, hüdhüd ile göçken birer örnektir.
Resûlüllah (a.s.)
zamanında halk tabipleri bitki ve canlılardan birtakım ilâçlar yaparak tedavide
bulunurlardı. Bunların çoğu ilmî bir ölçüye göre hazırlanmazdı. Ba"1
kişilerin tecrübelerine dayanırdı. O bakımdan faydalı olanı imal edildiği gibi,
çoğu zararlı da olabilirdi. Yaptığı ilaca kurbağayı da karıştıran tabibin
Resûlüllah (a.s.) tarafından uyarılması ve kurbağaların öldürülmesini
men'etmesi elbetteki çok anlamlıdır. Sonra kurbağalar faydalı canlılardır.
Kurbağaların da birçok
türleri vardır. Genellikle faydalı hayvanlardır. Çok sayıda böcek ve benzeri
yaratıkları yedikleri için faydalı sayılırlar. Sinek, kurtçuk, hatta akrep bile
yiyen kurbağalar bu bakımdan insanların en yakın dostudur.
497 no'lu Ebû Lübabe
hadîsi sahihtir. Eskiden ahşap, toprak ve benzeri evlerde yuva kuran yılanlar
olurdu. Bunların bir kısmı bir bakıma evcilleşirler ve aileye zarar vermeden
bir süre yuva kurdukları yerde yaşarlardı. Bunları evden çıkarmamız
enıredilmemiştir. Ancak kuyruğu kısa maviye çalar renkte olan ile sırtında iki
beyaz hat bulunan yılanların görünüşü ürpertici olup göz ferini aldığı ve
hamile kadınlafda olumsuz tesir bırakarak düşük yapmalarına sebep oldukları
için öldürülmeleri emredilmiştir.
Nitekim 498 no'lu Ebû
Saîd hadisi bu uygulamayı tavsiye etmektedir. Gerçi günümüzdeki evlerin çoğunda
bu gibi hayvanlara rastlanmaz. Ancak köylerde, dağ ve çöllerde derme-çatma
yapılan evlerde görülebilir. Sözü edilen iki ayrı tür yılanın insanda olumsuz
tesir bıraktığı söz konusudur. Ancak bu olumsuz tesir sadece bu yılan türünün
görünüşünden mi kaynaklanıyor, yoksa cinlerle bu yılanlar arasında bir irtibat
mı vardır? Tabii bu gaybî olan tarafı bilemiyoruz. Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz'in yılan türlerini "cinnan" tabiriyle anması çok dikkat
çekicidir. Zira bu kelimenin "cânn"ın çoğulu olduğu kesindir. Her ne
kadar sarihler bunun küçük ince yılanlar hakkında kullanıldığını belirtmişlerse
de "cânn" ismi Kur'ân'da Rahman Sûresi 15. âyette geçmektedir. Ünlü
müfessir Allâme Zemâhşeri (h. 528) bunu "Ebû'1-cin" diye tefsir ederek
"cânn"in cinlerin ilk babası olduğunu belirtmiş ve bazı ilim
adamlarının ise bunun tblis olduğunu, yani îblis'e aynı zamanda
"cânn" denildiğini iddia ettiklerini nakletmiştir.
Cânn, ister cinlerin
ilk babası olsun, isterse İblis'in başka bir adı olarak kullanılsın, cinle sözü
edilen yılanlar arasında birtakım ortaklaşa ilgi ve irtibatın olduğu
anlaşılıyor. O bakımdan evi terketmeleri için üç defa uyarılmaları tavsiye
edilmiştir. Terketmedikleri takdirde Öldürülmelerine cevaz verilmiştir. Kasas
sûresi 31. âyette kıvrak yılan manasında olan "cânn" da bu
incelikleri yansıtır.
Konumuzla İlgili Başka
Hadîsler de Bulunuyor:
Beyhâki'nin Abdullah
b. Amr b. As'den rivayet ettiği hadîste şöyle "deniliyor:
"Kurbağaları öldürmeyiniz. Çünkü onların vıkırdamaları teşbihtir."
Bu hadîs mevkuftur.
Yani sahabeden rivayet edilmiştir,
Hafiz İbn Hacer ise,
bu hadîsi incelerken Abdullah b. Amr'm israiliy attan bazı şeyler naklettiğini
belirterek, bu da onlardan biri olabilir neticesini ifâde etmek istiyor.
Bu konuda Ebû Davud'un
el-Merasil'de tahrîc ettiği Ubad b.,îshak rivayetinde Resûlüllah'm (a.s.)
kırlangıçların öldürülmesini men'ettiği belirtilmektedir. Şüphesiz bu,
avlularımıza kadar girip yuva yapan ve neşeli sesler çıkaran kırlangıçların
korunmasına yönelik bir hükümdür. Hem bu tür kuşlar göçmen kuşlardır. Ancak
havalar ısınınca gelirler ve soğuyunca sıcak bölgelere göç ederler.
Ama aynı rivayete
Beyhakî îbn Ebû Huvayris tarikıyla nakletmiştir kj, bu zat zayıf râviler
arasında bulunuyor. îbn Hibban özellikle onu "duâfa" arasında
zikretmiştir.
İbn Abbas hadîsinde
örümceğin Öldürülmesi emredümişse de isnadında Amr b. Cemî bulunuyor. Bu zat
yalancıdır, hiç bir rivayetine itibar edilmez.
İbn Adiy ile
Beyhakî'nin İbn Abbas (a.s.) dan yaptıkları rivayette, Resûlüllah'm (a.s.) akbabayı
öldürmeyi menettiği belirtilmektedir. Bu rivayetin isnadında Hârice b. Mus'âb
bulunuyor ve bu zat zayıfdır.
Yine hu bapta Şafiî,
Ebu Dâvud ve Râkim'in Abdullah b. Ömer (r.a.) dan tahrîc ettikleri hadîste;
"Herhangi bir insan bir serçeyi onun hakkını gözetmeden öldürürse, Allah
mutlaka ondan bunu soracaktır..." Bunun üzerine soruldu: "Ya
Resûlaüah! serçenin hakkı nedir?" cevabını verdi: "(Bir ihtiyaçtan
dolayı onu avlıyorsa) onu kesmek ve öylece yemektir. Onun başını elle koparmak
ve tutup bir tarafa atmak onun hakkına dokunmaktır."
Ancak îbn Kattan bu
rivayeti, îbn Abbas'ın azatlı kölesi Suhayb'den dolayı muallel saymış, yani
sıhhatim zedeleyen bir kusuru bulunduğunu belirtmiştir. [115]
Yine Şafii'nin, Ahmed
ve Nesâî'nin Amr b. eş-Şerîd'den, o da babasından merfuân yaptıkları rivayette
şöyle buyurulmuştur: "Kim bir serçeyi boş yere öldürürse, kıyamet gününde
o serçe sesini yükseltip Allah'a şöyle şikâyette bulunacak: Ya Rabbî falan kişi
beni yok yere öldürdü, bir menfaat sağlamak için öldürmedi..." [116]
Evde yuvalanan
yılanlar hakkında el-Mazirî ve el-Kâdî diyorlar ki: "Resûlüllah'm (a.s.)
Medine'sindeki yılanlar öldürülmez, ancak inzarda bulunarak evlerden
uzaklaştırılırlar. Diğer belde ve yerleşim yerlerindeki yılanların, ister
evlerde, ister bahçe ve arazide olsun öldürülmeleri menduptur. Onları inzar
etmeğe gerek yoktur. Zira yılanları öldürme konusunda genel anlamda emir vardır
ki, bu sahîh hadîslerle belirlenmiştir. "Hayvanlardan beş fâsıkı
öldürünüz..." emri de bu cümledendir.
Evdeki iki ayrı tür
dışında kalan yılanların uyarılmasını Müslim şöyle yorumlamıştır: Cinlerden bir
taife Resûlüllah'a inanıp Kur'ân'a uymuştu. Bu yılanlar onlardan olabilir.
İmam Mâlik evlerdeki
yılanların şu sözlerle uyarılmasını tavsiye etmiştir: "Sizi Allah ve
âhiret günüyle uyarıyorum ki bize açıkça görünmeyin ve bize eza ve cefada
bulunmayın..."
Sonuç olarak şunu
belirtelim: Kitap ve sünnette neler haram kılmmışsa, onlar haramdır. Haram
kılınan bir tür hayvanın benzeri türleri de haramdır. Ancak âyet ve hadîste
benzeri türlerin helâl olduğu belirtilmişse, artık bu hususta kıyasa yer
yoktur. Zira asıl olan hil, yani helâl olmasıdır. Hakkında tahrirn hükmü yoksa
aslolan baki kalır.[117]
1- Fâsik
olarak anılan beş hayvan hil ve haremde öldürülür: Yılan, alaca karga, fare,
saldırgan, kudurmuş köpek, çaylak. Akrep de bunlar arasında anılmıştır.
2- Evde
yuvarlanıp yaşayan yılanların evi terketmeleri ve ev halkına zarar vermeleri
için uyarıda bulunmak tavsiye edilmiştir.
3- İlim
adamlarından bir kısmına göre, Medine'de yaşayan yılanlar dışında bütün
yılanlar öldürülür. Uyarı sadece Medine'de evlerde yuvalanan yılanlarla
ilgilidir.
4- Böylece
fâsik olarak anılan bu beş veya altı hayvan
gibi insanlara zanar veren ve verebilen diğer hayvanlar da gerektiğinde
öldürülebilir.
5-
Hayvanların neslini tüketmemek gerekir. İnsanlara zarar verenlerin ise imkân
nisbetinde sayıları azaltılır. Zira tabiatta her canlı denge ve düzenin bir
parçası olarak bulunuyor.
6- Zehirli
keler de yılan gibi öldürülür. Zira bu hayvanın zehiri oldukça tehlikelidir.
Araplar buna "sâm-i abraş" derler,.
7- Sözü
edilen hayvanların fâsık olarak vasıflandırılması, onların faydalı olma
sınırını aşıp zararlı duruma gelmelerinden dolayıdır.
8- Zehirli
keleri öldürmekte aynı zamanda sevap ve iyilik söz konusudur.
9- Karınca,
bal arısı, hüdhüd kuşu ve sured kuşu öldürülmez. Bunların insanlardan yana,
düzen ve denge çerçevesinde birtakım faydaları vardır. Zararları ise ya hiç yok
veyahut pek azdır.
10- Diğer
yırtıcı olmayan kuşlar da böyle... Denge ve düzenin bir parçasıdırlar ve
havadaki, yerdeki haşeratı temizleme bakımından da faydalıdırlar.
11- Keyfî
olarak kurbağa öldürülmez. Aynı zamanda kurbağa ibtidai anlamda ilâç olarak da
kullanılmaz.
12- Kerpiç,
ahşap ve benzeri evlerde yuvarlanıp yaşayan yılanları uyarıp evin dışına
çıkarılmaları uygun olur. Çıkmadıkları taktirde öldürülmeleri mubah sayılır.
13-
Yılanlarla, aynı evdeki yılanlar-la cinler arasında bir bağ bulunabilir.
14- îlim
adamlarından bir kısmına göre, sadece Medine'deki evlerde yaşayan yılanlar öldürülmeyip
inzar edilirler. Onun dışında kalan yerlerde inzara gerek duyulmadan
öldürülmeleri uygun olur. Bu görüş ağırlık kazanmıştır.
15- Evlere
girip yerleşen kuyruğu kısa ve sırtı yeşilimsi renkteki yılanla sırtının
üstünde iki şerit halinde beyazlık bulunan yılanlar öldürülür. Bu
ikisi de daha
çok psikolojik yönden
oldukça tehlikelidirler.[118]
Av: Karada veya
denizde çeşitli usullerle evcil olmayan hayvanları yakalama işi olarak tarîf
edilir.
Av, ateşli silahlarla
yapıldığı gibi, eğitilmiş köpek, şahin, doğan ye atmaca gibi yırtıcı
hayvanlarla da yapılabilir. Ancak İslâm her konuda olduğu gibi, bu konuda da
bir takım prensipler ve şartlar koymuştur. Zira hem hayvanlara eziyet ve
işkence etmeden, hem nesillerini tüketmeden, hem de insandan yana yaratılan bu
canlılardan helâl olanlarından yararlanmak söz konusudur.
l^öpek çok üreyen
hayvanlardan biridir ve evcil tabiatlıdır. Ev, bağ, bahçe ve davarları korumak
için bu hayvanı beslemekte bir sakınca yoktur. Bunun dışında zevk için köpek
alıp beslemek, evin içine sokmak, çocuklarla kaynaştırmak mekruh kılınmıştır.
Zira bu hayvanın bulunduğu eve hem (rahmet ve ilham) melekleri girmez, hem de
başta kuduz olmak üzere hastalık yapan birtakım mikroplar taşıyabilir.
Çeşitli ülkelerde birçok
insanlar yokluk içinde karınlarını doyuramazken köpek alıp beslemek, onun için
özel yiyecekler hazırlamak elbetteki çok yanlış ve sakıncalı sayılır. Zira her
şey insan için yaratılmıştır. Sıkıntıya düşüp açlık içinde kıvranan ve hattâ
ölen aileler ve çocukları korumak, onlara insani anlamda yardım elini uzatmak
güzel ve faydalı hayırlardan biridir.
Ayrıca fazla yemek
pişirmek ve lüzumundan fazla ekmek almak suretiyle bunların sofrada arta
kalanım çöp bidonlarına dökmek büyük bir nankörlük ve haddini bilmezliktir.*
Unutmayalım ki, bir parça ekmeğin elimize ulaşıncaya kadar birçok sistem ve
canlıların hizmeti söz konusudur. Güneş, ay, bulut, rüzgâr, deniz; toprak,
bakteriler durmadan bu hizmeti sürdürmektedirler. Bir de bunun yamsıra insan
hizmet ve emeği vardır.[119]
Ebû Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayette, Resûlüllah (a.s.) Efendimizin şöyle buyurduğunu haber
vermiştir: "Kim bîr köpek edinirse, her. gün ecir ve sevabından bir kırat
noksanlaşır. Ancak av veya ziraat veyahut davarlar için edinilen köpek böyle
değildir..." [120]
Kırat: Dört keçi
boynuzu çekirdeği ağırlığında mücevher olarak tarif edilir. Böylece kırat o
dönemde de bir tartı birimi olarak bulunuyordu.
Süfyan b. Ebî Züheyr
fr.a.) den yapılan rivayette, adı geçen diyor ki: "Resûlüllah (a. s,)
Efendimizin şöyle buyurduğunu duydum: "Kim bir köpek edinir de o köpek
ondan yana ne ziraat, ne.de süt davarını (korumada) bir yarar sağlamıyorsa,
onun amelinden her gün bir kırat npksanlaşır." [121]
îbn Ömer (r.a.) dan
yapılan rivayette, adı geçen şu bilgiyi vermiştir: "Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz av veyahut davarları korumak için edinilen köpekler dışında diğer
köpeklerin öldürülmesini emretti." [122]
îbn Ömer'in bu hadîsi,
konuyla ilgili diğer sahîh hadîslerle biraraya getirdiğimizde ziraat için
edinilen köpeğin burada amlmadığı-nı görürüz. Bu noksanlık ya İbn Ömer'in
(r.a.) hadîsi duymasından veya hafızasına almasından kaynaklanmış olabilir.
Abdullah b. Muğaffel
(r.a.) den yapılan rivayette, adı geçen, Resûlüllah'm (a.s.) şöyle buyurduğunu
haber vermiştir: "Eğer köpekler de ümmetlerden bir ümmet olmamış olsaydı
onların öldürülmesini emrederdim, Artık siz köpeklerden katıksız siyah olanını
öldürünüz." [123]
Câbir (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir:
"Resûlüllah
(a.s.) Efendimiz birara, bütün köpekleri öldürmemizi bize emretti. Biz de bu
emre uyup köpekleri, hattâ badiyeden kadının beraberinde getirdiği köpeği
öldürmeğe başladık. Sonra Resûlüllah (a.s.) Efendimiz köpekleri öldürmemizi
men'etti ve şöyle buyurdu: "Size gerekli olup (öldürmenizi lüzumlu kılan)
katıksız siyah renkte olup iki gözünün üstünde iki nokta bulunan köpektir.
Çünkü o gerçekten şeytandır." [124]
Köpeklerin önce
öldürülmesinin emredilmesi mutlaka Önemli bir sebebe dayanmaktadır. Kuduz
köpeklerin ortada görülmesi ve birtakım olayların cereyan etmesi böyle bir
emrin verilmesine sebep teşkil edebilir. Sonra da kuduz tehlikesi ortadan
kalkınca bu defa öldürülmeleri men'edilmiş tir. Ancak katıksız siyah köpek bir
istisna teşkil etmiştir. Resûlüllah (a.s.) Efendimiz bu istisnanın sebep ve
illetini, "o gerçekten şeytandır" diye ifade buyurmuştur. Anlatımda
bir benzetme söz konusudur. Sözü edilen iki noktalı siyah köpek, cin ve
şeytanların daha çok yaklaştığı bir canlı olabilir. Şeytana benzetilmesi daha
çok bu yorumu ön plâna çıkartmaktadır.[125]
501 no'lu Ebû Hüreyre
hadîsi sahih olup istidlal ve ihticaca salihtir. Hadîs ancak şu üç sebepten
biriyle köpek beslemenin caiz olduğuna delâlet etmektedir: Av ve avcılık,
ziraati koruma, davarları koruma... Bu üç medde tahdidi midir? Tahdididir
denilemez. Zira bu üç şeyin dışında birtakım çok lüzumlu meseleler ortaya
çıkmış bulunuyor. Bunlardan birkaç tanesini şöyle sıralayıbilirîz:
a) Askerî
yasak bölgeler,
b) Şehir
dışında önemli fabrikalar,
c)
İmalathaneler,
d) İçinde
kıymetli eşya bulunan depolar,
e)
Uyuşturucu kaçakçılarını, katil ve soyguncuları yakalamak için polislere
yardımcı olma durumları bu cümledendir.
Bunları bağ bahçe ve
davarlara kıyas etmek mümkündür. Zira bu kıyasta tahkik-i menat gerçekleşmiş oluyor.
Makis ile Makisün aleyh illette birleşiyor. Kıyasın şartları yerine gelince
kıyas yapmakta bir sakınca kalmıyor. İmam Şafii de aynı görüştedir. [126]
502 nolu Süfyan hadisi
de sahih olup Ebû Hüreyre hadisîyle birbirini kuvvetlendirmektedir. Ancak
Süfyan hadisinde köpek beslemek için iki husus belirtilirken Ebû Hüreyre
hadisinde üç husus belirtilmiştir. Bu, Resûlüllah'm (a.s.) ortaya çıkan ve
hadisin vüruduna sebep teşkil eden olaya göre konuşmasından kaynaklanmaktadır.
İbn Ömer hadisini
Tirmizi sahihi em iş tir. Onda da sadece iki husus konu edilmiştir: Av ve
davar...
504 no'lu Abdullah
hadisi köpeklerin de canlılar âleminde ümmetlerden bir ümmet olduğu
açıklanıyor. Böylece tabiat dengesinde köpeklerin de yeri bulunduğuna işaret
ediliyor. Ancak katıksız siyah köpek bir istisna teşkil ediyor.
Evinde köpek besleyen
kimsenin her gün ecir ve sevabından bir kırat eksildiği haberi ise, köpek
beslemenin haram değil mekruh olduğuna delalet etmektedir. Zira haram olmuş
olsaydı artık ecrin noksanlaşıp noksanlaşmamasma bakılmaz ve kesin bir hüküm
ortaya konurdu. İbn Abdilberr de aynı görüştedir.
Bazı ilim adamları da
evinde köpek besleyen kimsenin ecrinin noksanlaşmasma sebeb olan şey, gelen
müsafîri engelleyip korkutması ve kapıya gelen dilenciyi korkutup geri çevirmesidir.
Aynı zamanda o sokaktan geçenleri rahatsız etmesi de söz konusudur. Sonra da
sahibinin haberi olmadan kapları yalayıp murdar etmesi de ayrı bir sebep olarak
gösterilebilir.
Buharı de bir kırat
değil iki kırat noksanlaşacağı belirtilmiştir. Bu da beslenen köpeğin az ve çok
zararlı olmasına bağlı sayılabilir.
Başta Hanefîler olmak
üzere fakihlerin bir kısmı bu hadislerle istidlal edip köpeğin vücudunun
dokunduğu şeyin murdar olmayacağını belirtmişlerdir. Ancak salyasının necis
olduğu müctehidlerin çoğu tarafından kabul edilmiştir. Zira bu hususta sahih
hadisler bulunuyor. [127]
1- Evde
keyfî olarak köpek beslemek mekruhtur.
2- Ev tenha
yerde ise, hırsızlardan, yağmacılardan endişe ediliyorsa, 6 taktirde evin içine
sokmamak kaydıyla avlusunda veya bahçesinde köpek beslemeye cevaz verilmiştir.
3- Tarla,
bahçe, bağ ve benzeri zirai alanları korumak için köpek bulundurmakta bir
sakınca yoktur
4- Davarlan
kurtlardan, diğer yırtıcı canavarlardan korumak için köpek beslemekte de bir
sakınca görülmemiştir.
5- Avcılıkta
kullanmak üzere eğitilmiş av köpeği beslemeye cevaz verilmiştir. Bu sahih
hadislerle sabit olmuş ve bunu reddeden bir ilim adamı olmamıştır.
6- Evin
kapısı önünde veya avlusunda veyahut bahçesinde keyfî olarak köpek bulundurmak
mekruhtur. Zira gelip geçenlere hem eziyet eder, hem de çevreyi rahatsız eder.
7-
Saldırgan, kudurmuş köpeği öldürmek gerekir.
8- Evinde
belirtilen sebebler dışında köpek besleyen kimsenin evine (rahmet ve ilham)
melekleri girmez.
9- Fabrika,
depo, askeri garnizon ve benzeri korunması gerekli olan yerlerde köpek
bulundurmaya cevaz verilmiştir.
10- Bunların
dışında korunması lüzumlu olan önemli yerlerde de bulundurulmasında bir sakınca
görülmemiştir.
11- Katıksız
siyah köpek beslememek tavsiye edilmiştir. Bu tür köpeklerle cin ve şeytanlar
arasında bir ilgi ve bağ bulunur. O bakımdan ruhlar üzerinde olumsuz tesir
meydana getirirler.
12- Bir semt
veya kasaba veya mahallede kuduz olayları ortaya çıkınca, başıboş köpeklerin
öldürülmesi emredilmiştir. Diğer beslenen köpeklerin ise kuduz olduğu veya
olması ihtimal dahilindeyse, aşı yapılır. Aşı yapılmayan yerlerde imha edilir.
13- Köpeğe
el dokundurmakta bir sakınca yoktur. Ancak Safilere göre, köpek necistir, ona
dokunmak doğru değildir.
14- Köpek
salyası necistir. Kapları yaladığı veya dilini dokundurduğu taktirde Şafii ve
Hanbeli müctehidlerine göre, bir defası toprakla veya sabunla olmak üzere yedi
defa o kab yıkanır. Hanefilere göre üç defa iyice yıkandığı taktirde
temizlenmiş kabul edilir.[128]
İslâm, sportif
hareketlere yer verdiği gibi, insana hoş vakitler geçirten, bedenine hareket
sağlayan ve bazı canlıların etinden yararlanma imkanı veren av ve avcılığa da
belli kurallar çerçevesinde yer vermiş ve bunu meşru kılmıştır.
Bundan önceki kısımda
belirttiğimiz gibi, hayvanların neslini tüketmemek, üreme zamanına raslatmamak
ve keyfî olarak yok yere öldürmemek şartıyla av yapmakta bir sakınca yoktur.
Sonra da bunu bir tutku haline getirip işten, ibâdetten uzak kalmamak da bu
şartlar arastada bulunuyor.
Derisi kıymetli olan
hayvanları devamlı öldürüp bunu bir kazanç yolu seçmek de doğru değildir. Zira
çok geçmeden bu hayvanların nesli tükenebilir ve tabiatta canlılar arasındaki
dengeye zarar vermiş oluruz. Cenab-ı Hak bunca hayvanları yaratıp bunları kısa
zamanda öldürüp imha edin buyurmamıştır. Bunları hem dünyamızı süslemek, hem
tabiat dengesini korumak ve hem de insanların sınırlı biçimde bilerek istifade
etmelerini sağlamak üzere yaratıp imkan alanına getirmiştir.
Bu arada köpek, şahin,
atmaca, doğan gibi yırtıcı kuşların ve köpekleri iyice eğitip avcılıkta
kullanmak da meşru kılınmıştır. Bu da insan için ayrı bir zevk kaynağı ve neşe
uğraşısı olarak belirlenmiştir.[129]
Ebû Sa'lebe el-Huşeni
(r.a.) den yapılan rivayette adı geçenin Resûlüllah (a.s.) Efendimizden şöyle
sorduğu haber veriliyor:
-Yâ Resûlallah! Ben
avlanacak hayvanların bulunduğu bir yerde oturuyorum. Hem ok hem yayımla, hem
eğitilmiş köpeklerimle av yapıyorum. Bunlardan benim için uygunu hangisidir?
Efendimiz (a.s.) ona
şu cevabı verdi:
- "Ok ve yayınla,
üzerine Allah ismini anıp avlandığından ye. Eğitilmiş köpeğinle de Allah'ın
ismini anıp avladığını da ye. Eğitilmemiş köpeğinle avladığını (diri iken
yetişip şer'i şekilde) kestiğini de ye. [130]
Adiy b. Hatim (r.a.)
den yapılan rivayette, adı geçen, Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'den şöyle
sorduğunu haber vermiştir:
-Ya Resûlallah!
Eğitilmiş köpeklerimi (av hayvanları üzerine) salıveriyorum, onlar da onları
bana yakalıyorlar ve ben de (bu arada) Allah ismini anıyorum?
- Eğitilmiş köpeğini
salıverip üzerine Allah ismini andığın zaman onun sana yakaladığını ye.
- Bu eğitilmiş köpeklerim yakaladıkları av
hayvanını öldürürlerse?
- Yakaladıklarını öldürseler bile, eğitilmemiş
bir köpek onlarla birlikte bulunmuyorsa ye.
-Uzunca ok ve benzeri
bir aletle ava atıp onu avlıyorum?
- Uzun bir ok veya
uzunca bir aletle attığında ava nüfuz edip delerse onu ye. Ama o ava sivri
ucuyla değil enlemesine dokunursa artık o avı yeme.
Diğer bir rivayette
ise Resûlüllah (a.s.) Efendimiz şöyle . buyurmuştur: "Köpeğini
salıverdiğin zaman üzerine Allah ismini an. Bu durumda avı sana yakalar ve sen
de o ava diri iken ulaşırsan onu kes. Öldürülmüş bir vaziyette ona ulaşırsan ve
köpek de ondan bir şey yememişse, yine o avı ye... Çünkü köpeğin (mücerred)
yakalaması zekât (hayvanı kesmek) anlamına gelir." [131]
Bu rivayet, köpek
tarafından yakalanan av hayvanı ister yaralanmış, ister boğularak öldürülmüş
olsun etinin mubah olduğuna delâlet etmektedir. Yeter ki köpek yakalayıp öldürdüğü
hayvandan yememiş olsun.
Yine Adiy b. Hatim
(r.a.) den yapılan rivayette Resûlüllah'ın (a.s.) şöyle buyurduğu
belirtilmiştir: "Köpek veya doğan kuşundan herhangi birini eğitip
öğrettikten sonra salıverir ve üzerine Allah ismini anarsan, onun senin için
yakaladığını ye." Bunun üzerine soruyu soran Adiy b. Hatim:
"Yakaladığını öldürse bile..." diye sordum, diyor. Resûlüllah (a.s.)
ona: "Evet onu öldürse bile -yakalayıp öldürdüğünden bir şey yemediği
takdirde- sen ye. Çünkü o, o hayvanı ancak senin için yakalamıştır" diye
cevap veriyor. [132]
a)
Hanefîlere göre, av, eğitilip öğretilmiş köpek, şahin, atmaca, doğan, pars ve
benzeri yırtıcı hayvanlarla caizdir. Ayı, bu konuda eğitilme kabiliyeti olmadığı,
domuz da aynı necis olduğu için avcılıkta kullanılmaları caiz değildir. O halde
eğitilip Öğretilme kabiliyeti olan her yırtıcı hayvanla av yapmak caizdir.
Bunun gibi keskin
sivri okla ve ateşli silahlarla av yapmak da caiz görülmüştür.
Avcılıkta, eti yenilen
hayvanlar etleri için, eti yenilmeyenler de derisi ve tüyleri için avlanır.
Ancak avda yaralama
şarttır. İmam Şafiî'ye göre yaralama şart değildir. Zira âyette geçen
"cevarih" kevasib anlamına gelir. Bu da avlayıp yakalamak, elde etmek
demektir.
Eğitilmiş köpeği veya
diğer bir hayvanı av üzerine salıveren kişinin veya ava ok ve ateşli silah atan
kimsenin müslüman veya kitap ehli olması gerekir. [133]
Aynı zamanda bu
kimselerin Allah ismini anmasını ve avı yakalayan hayvanın o avdan yeyip
yemediği hakkındaki hükümleri bilmesi gerekir. Sonra da tesmiyeyi (Besmele)
kasden terketmiş olmamalıdır. Aksi halde vurduğu veya yakalattığı hayvan haram
olur yenilmez. İmam Şafiî'ye göre tesmiye şart değildir. Hanefîlere göre,
unutarak terkederse bir sakınca söz konusu olmaz.
Avlanan hayvanın
yabanî olması ve bir kapana, ağa, benzeri bir tuzağa düşmemiş bulunması
şarttır. İnsandan kaçmayıp onun yanına gelen veya sakat olup kapamayan veyahut
tuzağa tutulan bir hayvanı belirtilen şekilde avlamak caiz değildir. Yani onun
üzerine köpek veya eğitilmiş herhangi yırtıcı bir hayvanı salıvermek bu
konudaki hükümler kapsamının dışında kalır. Zira o hayvan zaten ele geçmiş
sayılır.
Ava silah atan veya
eğitilmiş köpek veyahut benzeri bir hayvanı gönderen kimse, av gözden kaybolup
uzaklaştığı takdirde onu izlemesi gerekir. Zorunlu bir durum söz konusu
olmadığı halde takip etmeyip oturur ve sonra yakalanan hayvanı ölü olarak
bulursa, artık onun eti haram olur yenilmez. Ama takip eder, sadece tabii
ihtiyacını gidermek veya namaz kılmak vehayut benzeri bir ihtiyaçtan dolayı bir
süre geri kalır ve sonra takibe koyulur ve av hayvanını Ölü olarak bulursa,
yine de yenilmesi helâl olur.
Salıverdiği eğitilmiş
köpeğe, eğitilmemiş bir köpeğin eşlik etmemesi şarttır. Aksi halde yakalayıp
yaraladıkları hayvan yenilmez. Yaralamaksızm yakalarlarsa, tahrimen mekruh
olur. Sahîh olan görüş de budur. .
Sözü edilen
hayvanların eğitilmesi ya gâlib-i zan veya bilir kişilerin olumlu görüşüyle
sabit olur, İmam Ebû Hanîfe'ye göre, parçalayıcı yan dişleri olan köpek ve
benzeri hayvanların eğitilmiş olması üç defa yakaladığı hayvanı yememesiyle
gerçekleşir. Parçalayıcı tırnakları olan doğan, şahin, atmaca ve benzeri,
hayvanların eğitilmiş olması ise, salıverdikten sonra geri çağırıldığı takdirde
geri dönmesiyle gerçekleşir. O halde doğan, atmaca ve benzeri yırtıcı eğitilmiş
bir kuşun yakaladığı avdan biraz yemesiyle av haram olmaz yine de yenilir.
Çünkü onun eğitilmiş olması çağırıldığında geri dönmesiyle gerçekleşmiş
sayılıyor.
Ama eğitilmiş köpek,
pars ve benzeri bir hayvan av üzerine salıverilir de o yakaladığı avdan yerse,
artık onun yakaladığı hayvan haram olur yenilmez. İmam Şafiî'ye göre haram
olmaz. İmam Mâlik ise, eğitilmiş köpek ve benzeri hayvan yakaladığı hayvandan
yemeyi tekrar tekrar yapıyor ve bunu âdet haline getiriyorsa, artık o haram
olur yenilmez.
Yırtıcı eğitilmiş
kuşlar da salıverildikten sonra çağırıldığında geri dönerlerse, o takdirde
eğitilmiş kabul edilir ve yukarıda belirttiğimiz gibi, yakaladığı hayvandan
yerse, haram olmaz yenilir. Ama çağırıldığında geri dönmez ve yakaladığı
hayvandan yerse, o hayvan haram olur yenilmez. Çünkü o kuş tanı eğitilmemiş
kabul edilir.
imam Ebû Yusuf ile
İmam Muhammed'e göre, böyle de olsa onun yakalayıp kısmen yediği hayvan haram
olmaz. [134]
Salıverilen eğitilmiş
köpek yakaladığı avın kanından içer veya ondan bir parça koparıp atar ve takip
ederek yakalayıp öldürürse, yakaladıktan sonra ondan bir şey yemezse, o
takdirde yakaladığı o hayvan helâl o]ur, eti yenir. Ama köpek ondan kopardığı
parçayı yer ve sonra da onu yakalarsa, artık o hayvan yenilmez haram olur.
Salıverilen köpek veya
benzeri yırtıcı eğitilmiş hayvan, yakaladığı avı yaralamaz da boğarsa,
yenilmez. Çünkü yaralama şarttır.
Salıverilen bir köpeğe
eğitilmemiş bir köpek veya bir dinsizin veyahut mecusînin veya putperestin
köpeği katılır ve müştereken o avı yakalarlarsa, yakalanan avın eti haram olur
yenilmez. Zira bu durumda hangi köpeğin yakalayıp yaraladığı bilinmez.
Köpeği ve yırtıcı kuşu
salıverirken tesmiyeyi (besmeleyi) kasden terkeder, az sonra salıverdiğini geri
çağırır ve tesmiye getirirse, artık onun yakaladığı yenilmez. Zira muteber
olan, ilk salıverildiğinde söylenen tesmiyedir.
Ok veya ateşli silahla
yaraladığı hayvan suya düşer veya bir uçurumun kenarına veyahut yüksekçe bir
yere düşer de oradan aşağıya yuvarlanır ve ölmüş olarak bulunursa, onun ok veya
kurşunla değil suda boğulmakla veya yeksekçe yerden yuvarlanmak suretiyle
öldüğüne hükmedilir ve eti yenilmez. Kayalığa veya yüksekçe yere düşer de
yuvarlanmaz, düştüğü yerde kalır ve ölmüş olarak ele geçirilirse, eti helâl
olur. [135]
b) Şâfiîlere
göre, av hayvanının üzerine eğitilmiş bir hayvan salıverilir de hayvan onu
yakalayıp yaralayınca hemen ölüverirse, eti helâl sayılır ve yenilmesinde bir
sakınca olmaz.
Deve, sığır ve benzeri
eti yenilen hayvanlardan biri bir kuyuya veya derince bir çukura yuvarlanır da
ona ulaşıp şer'i şekilde kesmek mümkün olmazsa, o takdirde onu okla veya ateşli
silahla vurup ölümüne sebep olacak şekilde yaralamak yeterli olur. Yani bu
durumda eti helâl olur.
Ok veya ateşli silah
kullanarak veya eğitilmiş köpeği ve benzeri bir hayvanı salıvererek av üzerine
gönderir de isabet kaydedip onu yaralar ve o yaradan dolayı hemen ölür veya
ölmez de adam yetişinceye kadar yaşayamaz veya yetişir de kesmesi son derece
zor olur, meselâ bıçağı çekip kullanıncaya kadar hayvan ölürse, eti helâl kabul
edilir ve yenilir. Ama adamın kendi taksiratından dolayı o hayvan kesilmeden
ölürse eti yenilmez. Meselâ beraberinde kesici bir alet taşımaz veya taşıdığı
alet kendisinden zorla alınır veya kınında sıkışıp kalırsa, bu onun
taksiratıyla meydana geldiğinden, artık o hayvanın, eti haram olur yenilmez. [136]
Attığı ok veya başka
bir silahla hayvan ikiye bölünür veyahut ondan kopan aza üzerinde öldürücü bir
yara meydana gelmek suretiyle öldüğü anlaşılırsa, eti helâl olur.
Ama hayvandan kopan
organ üzerinde öldürücü bir yara bulunmaz da hayvanı canlı yakalayıp keserse,
kopan organ yenilmez, geriye kalan kısmı yenilir.
Yaraladıktan sonra onu
kesme imkanı bulamaz da hayvan o yaradan dolayı ölürse, hüküm yine aynıdır,
yani eti helal olur.
Kesici, delici olmayan
yassı ağır bir cisimle vurulup öldürülen ve kendisine ok ve benzeri bir aletle
vurulduktan sonra bir uçurumun kenarına düşen ve oradan aşağıya yuvarlanıp ölü
olarak bulunan bir hayvanın eti yenilmez.
Ama havada uçarken
atılan ok veya benzeri bir silahla yere düşen ve ölü olarak elde edilen bir
hayvan helaldir, yenilir.
Köpek, pars, doğan,
şahin, atmaca ve benzeri eğitilmiş yırtıcı hayvanlarla avlanmak caizdir. Sahibi
bunları salıverdiği zaman giden, çağırdığı zaman dönüp gelen ve yakaladığı avı
yemeyip sahibine getiren bir hayvan eğitilip Öğretilmiş kabul edilir. îşte bu
tür eğitilmiş hayvanlarla avlanan hayvanın eti helal olur.
Ancak eğitilmiş
hayvanın istenilen düzeye geldiğini iyi tesbit etmek gerekir. Bu da onu birkaç
defa salıverip çağırmakla gerçekleşir. Bununla beraber yakaladığı avı yerse
artık mezhebin zahir kavline göre o hayvanın eti yenilmez. Çünkü verilen eğitim
yetersiz kalmış ve avı kendisi için yakaladığı ağırlık kazanmıştır. Bu durumda onu
yeniden eğitmek gerekir.
Köpeğin yakaladığı
avdan ıssırdığı yer necistir yenilmez. Kesilip atılması gerekir. Çoğu alimlere
göre atılmayıp su veya toprak ile yıkanır.
Eğitilmiş köpek veya
pars veyahut benzeri bir yırtıcı avının üzerine salıverilir ve bütün
ağırlığıyla avının üzerine atılır ve bu ağırlık sebebiyle altında kalan av
yaralmaksızm ölürse, yine eti helal olur. Mezhebin zahir kavli budur.
Atılan ok veya benzeri
keskin aletin sivri ucu değilde yan kısmı ava dokunur ve o sebeple av Ölürse
eti haram olur yenilmez. En sahih olan görüş de budur.
Okunu veya ateşli
silahım bir hayvana doğrultup atarken başka bir hayvana isabet edip öldürürse,
eti yenir.
Salıverdiği köpekle
kovaladığı av adamın gözünden kaybolur ve bir süre sonra avı ölü olarak bulursa
haram sayılır ve yenilmez. Avı yaraladıktan sonra av kaybolur, gözünden
uzaklaşır görünmez olur ve sonra Ölmüş bir halde bulunursa, yine de haram
sayılır ve yenilmez. [137]
c)
Hanbelîlere göre, av ve avcılık kitap, sünnet ve icma' ile ibahati sabit
olmuştur. Kur'ân'da üç âyetle bu konu özetlenip açıklanmıştır:
'İhramdan çıktığınızda
(isterseniz) avlanabilirsiniz." [138]
"Senden kendilerine neleri helal kıldığını
soruyorlar. De ki: Size temiz yararlı şeyler helâl kılınmıştır. Eğittiğiniz ve
Allah'ın size öğrettiğini öğrettiğiniz avcı hayvanları sizden yana
yakaladıklarını yeyiniz ve üzerine Allah'ın ismini anınız (besmele
çekiniz)." [139]
'Deniz avı ve onu
yemek size de, gelen misafir kafilelere de helâl kılındı. Ve ihramlı
bulunduğunuz sürece kara avı size haram kılınmıştır..." [140]
Gerek ok ve benzeri
bir aletle, gerekse eğitilmiş yırtıcı bir hayvanla avladığı hayvana diri olarak
yetiştiği taldirde onu şer'i şekilde kesmesi gerekir. Aksi halde eti haram olup
yenilmez.
Hayvan henüz ölmeden
yetişme imkânı olur, ama gevşek davranıp yetişmez veya bile bile kasden
yetişmeyip kendi haline bırakırsa, o takdirde ölen av yenilmez haram olur. îmam
Şafiî ile imam Mâlik de aynı görüştedirler.
Ancak hayvana gayret
etip yetişir ve fakat onu kesecek kadar zaman bulamadan hayvan ölürse, o takdirde
helâl sayılır. İmam Ebû Hanîfe de aynı görüştedir. [141]
Bu mezhebe göre av
üzerinde salıverilen carihanın yakaladığı avın helâl olabilmesi için şu yedi
şartın gerçekleşmesi söz konusudur:
1. Avcı
kişinin şer'î boğazlamaya ehil olması,
Bu, avcının ya müslüman veyahut kitap ehlinden
olmasıyla yorumlanıp açıklanır. O halde müslüman ve kitap ehlinden başkasının
avladığı bir hayvanın eti haramdır, yenilmez.
2. Eğitilmiş yırtıcı hayvanı av üzerine
salıverdiğinde besmele çekmesi, yani Allah'ın ismini anması,
Bunu kasden veya
yanüarak terkederse, avlanan hayvanın eti mubah olmaz. Ama unutarak terkederse,
av helal olur ve eti yenilir,
3. Eğitilmiş
köpeği veya başka bir hayvanı bizzat kendisinin göndermesi, yani salıvermesi,
Hayvan kendiliğinden
gidip avlarsa yakaladığı hayvan helâl olmaz. İmam Şafiî, îmam Mâlik, Ebû Sevr
ve rey tarafdarları da aynı görüştedirler. Ata1 ve İmam Evzâî'ye göre eğer o
köpeği avlanmak maksadıyla dışarı çıkarmışsa, o takdirde kendiliğinden gidip
yakalasa bile, yakaladığı hayvan mubah olur.
4. Av
üzerine salıverdiği köpek veya başka bir hayvanın eğitilmiş olması, aksi halde
yakaladığı hayvana adam diri yetişip keserse eti yenilir. Yetişemediği takdirde
yenilmez.
5. Av
üzerine salıverilen eğitilmiş hayvanın» yakaladığı avdan yememesi,
Eğer yakaladığı avdan
koparıp yerse, artık o av haram kabul edilir ve yenilmez. Sahîh olan da budur.
Zira bu durumda onu sahibi için değil kendisi için yakalamış sayılır.
6.
Yakaladığı avı yaralaması,
Yaralamayıp boğar veya
ağırlığıyla üzerine çıkıp ölmesine sebep olursa, bu durumda o hayvanın eti
haram olur yenilmez.
7. Eğitilmiş
köpeğini gürülen av hayvanının üzerine salıvermesi,
Şayet hiçbir av
hayvanı görmeden rasgele eğitilmiş köpeğinisalıverirse, o da tesadüfen bir av
hayvanına rastlayıp yakalarsa, o mubah olmaz. Bu ilim adamlarından çoğunun
görüş ve içtihadıdır da... Bunun gibi okunu veya ateşli silahım rasgele
attığında o da gidip bir av hayvanına isabet ederse, o da helâl olmaz ve o
bakımdan yenilmez.
Aynı zamanda eğitilmiş
köpek tarafından yakalanıp yaralanan avın yaralı kısmını yıkamak vâcib olur.
Zira köpeğin ağzının, salyasının dokunduğu yer necis kabul edilir. [142]
508 no'lu Ebû Salebe
hadisi sahih olup istidlal ve ihtacaca salihtir. Altı kadar hüküm ifade
etmektedir:
1. Ok veya
benzeri sivri bir aletle veyahut
bugünkü ateşli silâhlardan biriyle vurulan av helâldir, yenilir.
2. Ancak oku
veya silâhi kullanırken Allah isminin anılması gerekir.
3. Allah
ismi anılmaksızm atılan ok veya kurşunla vurulan av haram olur yenilmez. Ancak
Hanefîlere göre unutarak besmeleyi terkederse bir şey lâzım gelmez. Allah ismi
anılmış kabul edilerek vurulan hayvanın eti yenilir. Şâfiîlere göre, Allah ismi
müslümanla beraberdir. Bilerek terketse bile bir sakınca yoktur.
4.
Eğitilmiş köpek veya benzeri yırtıcı bir
hayvan besmele çekilerek av üzerine salıverilir, o da avı yakalayıp sahibine
verirse, onun da eti helâldir, yenilir.
5. Besmele
çekilmeden gönderilirse» yukarıdaki farklı görüş ve hükümler bunda da aynen
câridir.
6. Eğitilmiş
köpek veya benzeri yırtıcı bir hayvan av yakalarsa, adam, hayvan ölmeden
yetişir onu şer'î şekilde keserse helâl olur ve yenilir. Yetişmediği takdirde
haram olur yenilmez. İsterse eğitilmemiş köpek gördüğü av üzerine atılırken
adam besmele çekmiş olsun farketmez.
509 no'lu Adiy hadîsi
de sahihtir. İstidlal ve ihticaca salihtir... Zaten bu babta en sahih
rivayetlerden biri de budur.
Bu hadîs de yedi,
sekiz kadar hüküm ifade etmektedir:
1. Eğitilmiş
köpek av üzerine salıverilirken sahibi
besmele çekip öylece salıverirse, artık o köpeğin yakaladığı av helal
olur, yenilir.
2. Besmele
çekilmeden gönderilirse, yukarıdaki ihtilâf burada da aynen câridir.
3.
Salıverilen eğitimli köpek avı yakalayıp öldürürse, yine de o hayvanın eti
helâl olur. Zira eğitilmiş köpeğin ısırıp öldürmesi şer'î kesme yerine geçer.
4. Eğitilmiş
köpekle birlikte bir de eğitilmemiş köpek belirlenen av üzerine giderler ve avı
yakalarlarsa artık o av yenilmez haram olur. Çünkü eğitilmemiş köpek de buna
iştirak etıniş bulunuyor. Onun yakaladığı yenilmez.
5. Atılan ok
veya benzeri sivri bir aletle ava isabet ediler de ok veya sivri alet avı
yakalarsa, o avın eti helâl olur. Tabii oku veya başka bir aleti atarken besmele çekmek gerekir. Çekilmediği
takdirde yukarıdaki ihtilâf söz konusudur.
6. Atılan ok
veya başka sivri bir aletin sivri ucu değil de yan tarafı, yassı kısmı hayvana
dokunup öldürürse, artık o hayvanın eti haram olur yenilmez.
7. Okun yassı tarafı dokunur da hayvan ölmeden
adam yetişip şer'î şekilde keserse eti mubah olur.
8. Atüan ok,
sivri bir alet ve benzeri bir silahla vurulan avın yaralanması veya aldığı yara
ile ölmesi söz konusudur. Bu da ancak keskin sivri bir ok veya âletin keskin
sivri kısmının isabet etmesiyle gerçekleşir. Ateşli silâhla vurulan av zaten
yara almış olur.
Bu hadîsle Ebû Salebe
hadîsi birbirini kuvvetlendirmektedir.
Hadîsin devamında buna
ilâveten şu rivayete yer verilmiştir:
1. Üzerine
besmele çekilip salıverilen eğitilmiş köpek yakaladığı avı sahibi için
yakalamış olursa, bu helâl olur.
2. Köpek
yakaladığı avı öldürmeden sahibi yetişirse, o takdirde onu şer'î şekilde
kesmesi gerekir. Aksi halde hayvan o vaziyette ölürse eti haram olur.
3. Eğitilmiş
köpek, yakaladığı avı öldürür, ancak ondan yemezse, o da helâl sayılır ve eti
yenilir. Ondan yiyecek olursa, farklı ictihadlar ortaya çıkmıştır: Kimine göre,
yediği için bunu sahibi için değil kendisi için yakalamış kabul edilir ve artık
o hayvanın geriye kalan kısmı haram olur yenilmez. Kimine göre, köpeğin
kopardığı kısım duruyorsa, o haramdır yenilmez, geriye kalan kısım yenilir.
Ancak köpeğin ağzının ve salyasının dokunduğu kısım iyece yıkanıp temizlenir.
510 no'lu ikinci Adiy
hadîsi üzerinde kısmen durulmuştur. Bazısına göre istidlale salihtir, bazısına
göre salih değildir. Ancak bu anlamda başka rivayetler de bulunuyor.
"Baz" ismini bu hadîste zikretmekle râvî Mücalid yalnız kalmıştır.
Diğer rivayetlerde "baz" ismi geçmemektedir.
Bu hadîs yaklaşık dört
kadar hüküm ihtiva etmektedir:
1. Eğitilmiş
köpek veya doğan besmele çekilerek av üzerine salıverilir ve o da avını
yakalarsa, artık o av helâl olur. Yenilmesinde bir sakınca söz konusu olmaz.
2.
Yakaladıkları avı öldürecek olurlarsa, yine de o avın eti halâldir yenilir.
Zira bu eğitilmiş hayvanların öldürülmesi şer'î kesme yerine geçer.
3.
Eğitilmiş bu hayvanlar
salıverilir ve onlar
da avlarım yakaladıktan sonra
kısmen yerlerse, bu durumda onu sahibi için değil kendisi için avlamış kabul
edilir ve artık o hayvanın kalan kısmı haram sayılır. Bununla
beraber ashabın bir
kısmı başka hadîslerden çıkardıkları hükme dayanarak
eğitilmiş köpek yakaladığı avdan bir kısım yese bile geriye kalanı helâl
sayılır demişlerdir. Onların delil gösterdikleri rivayetlerden biri Amr b.
Şuayb hadisidir. Bu zatm dedesi -ki sahabidir- şöyle bilgi vermiştir:
Bedevilerden Ebû Salebe adındaki adam Resûlüllah'a (a.s.) dedi: "Ya
Resûlellah! Şüphesiz benim av için eğitilmiş
köpeklerim bulunuyor.
Bunların avlanıp; yakaladıkları hakkında bana bir fetva
veriniz." Resûlüllah (a.s.) ona şu cevabı verdi: "Sen pnlarm
yakaladığı avı -onlar biraz yeseler bile- ye..."
Bu hadisi Ebû Dâvud
tahrîc etmiştir. Hafız Ibn Hacer bunun isnadında bir sakınca yoktur diyerek
görüş beyan etmiştir.
Ancak şunu belirtelim
ki, Adiy (r.a.) dan rivayet edilen iki hadîs de sahihtir. Amr b. Şuayb'den
rivayet edilen bu hadîste ise ihtilâf söz konusudur. O bakımdan usûl açısından
bununla değil, Adiy hadîsiyle istidlal ve ihticacda bulunmak daha uygundur. Hem
Adiy b. Hatim'in hadîsi Sahihayn'de geçmektedir. Amr b. Şuayb'ın hadîsine
Sahihayn'de yer verilmemiştir.
Diğer yandan Amr b.
Şuayb hadîsini kuvvetlendiren iki rivayet bulunuyor: Ahmed b. Hanbel, îbn Abbas
(r.a.) dan şöyle rivayet etmiştir: "Köpeğini salıverdiğin zaman,
yakaladığı avı yerse, sen artık o avdan yeme, çünkü o bunu ancak kendisi için
yakalamıştır. Köpeğini salıverdiğinde, avı yakalayıp öldürür ve fakat ondan
yemezse, (bu helâl olur) ondan yiyebilirsin. Çünkü bu durumda o bu avı sahibi
için yakalamış kabul edilir."
Aynı hadisi Hafız
Bezzar da başka bir vecihle Ibn Abbas (r.a.) dan tahrîc etmiştir. İbn Ebî
Şeybe'den de bu anlamda bir rivayet yapılmıştır.
Köpek yakaladığından
yese bile bu mubahtır, kalan kısmını sahibi yiyebilir, diyenler, Adiy
hadîsindeki men'i "kerahet-i tenzihi" ile yorumlamışlardır. [143]
Müctehid imamların bu
konudaki ictihad, yorum ve görüşlerini yukarıya naklettiğimizden aralarındaki
farklı görüşlere burada dönmek istemedik.[144]
1. Av,
eğitilip öğretilen köpek, şahin, doğa», atmaca, pars ve benzeri yırtıcı
hayvanlarla caizdir.
2. Karada ve
denizde av, kitap, sünnet ve icma1 ile sabit olmuştur.
3. Eğitilme
kabiliyeti olmayan yırtıcılarla av yapmak caiz değildir.
4. Domuz,
aynı necis olduğu için bu konuda eğitilip yetiştirilmesi ve avcılıkta
kullanılması caiz değildir.
5. Avcılıkta
eti yenen hayvanlar etleri için, eti yenilmeyenlerin de derisinden ve tüyünden
istifade etmek için avlanırlar.
6. Gerek eti
yenilenler, gerekse eti yenilmeyip derisinden ve tüyünden istifade edilen
hayvanları üreme döneminde avlamak sünnete aykırı olduğu gibi, nesillerini
tüketircesine onları avlamak da caiz değildir.
7. Ok ve
benzeri ucu sivri, delici, yaralayıcı av aletleriyle av hayvanlarını vurmak
caiz olduğu gibi, ateşli silahlardan fazla tahrip etmeyip sadece hayvanı
yaralayacak veya öldürecek çapta olanlarını kullanmak caizdir.
8. Ok veya
ateşli silahla vurulan hayvanın helâl olabilmesi için yara alması veya isabet
eden ok ve kurşundan ölmesi söz konusudur.
9. Ok ve
benzeri ucu sivri bir aletle yara açmayan yassı tarafıyla vurmak veya yassı
tarafının isabet etmesiyle ölen hayvanın
eti yenilmez. Bu, Hanefîlere göredir. İmam Şafiî'ye göre, yara açması şart
değildir.
10.
Salıverilen eğitilmiş hayvan üzerine Allah adını anmak şarttır. Aksi halde
yakaladığı hayvan haram olur yenilmez. Bu görüş Hanefîlere aittir.
11. Allah
adı yamanma suretiyle terkedilirse, Hanefîlere göre, hüküm yine böyledir.
Şâfıîlere göre, Allah adını anmak şart değildir. Zira Allah adı müslümanla
beraberdir.
12.
Unutularak Allah adı anılmazsa, yakalanan hayvan yenilir.
13. Av hayvanına ok veya benzeri bir silah
atılırken Allah adı anılır.
14. Avlanacak hayvanın yabanî olması gerekir.
15.
Avlanacak hayvanın bir kapana tutulması veya hasta yatıp kaçma imkânı olmaması
ve insanlara yaklaşıp ürkmeyerek önlerinde dolaşması halinde av kapsamına
girmez. O bakımdan bu durumda olan bir hayvanın üzerine köpeği salıvermek ve ok
ve silahla vurmak caiz değildir. Zira atılan ok veya silahla veya salıverilen
köpeğin ısırmasıyla Ölürse, eti haram olur yenilmez.
16. Av
hayvanını gördükten sonra eğitilmiş köpek salıverilir ve takip edilir. Takip edildiği takdirde gözden kaybolur ve
bir süre sonra av ölü olarak bulunursa eti haram sayılıp yenilmez.
17. Ancak az
bir süre bir ihtiyacını karşılamadan dolayı takip etmemişse, bu zarar vermez ve
av hayvanının ölmüş olması etinin haram olmasmi gerektirmez.
18. Salıverilen eğitilmiş bir köpeğe, eğitilmemiş
bir köpeğin eşlik etmesi caiz değildir. Aksi halde yakaladıkları hayvan haram
olur yenilmez.
19. Yırtıcı
hayvanların av için eğitilmesinin gerçekleştirilmesi şöyledir: Salıverildiği
zaman avı kovalar, çağırıldığında bırakıp geri döner ve bu üç defa tekrarlanır,
her defasında köpek veya eğitilmiş yırtıcı hayvan sahibine tam itaat etmiş
olur.
20. Bununla
beraber eğitilmiş bir hayvan av üzerine salıverilir ve o da avını yakaladıktan
sonra kısmen yerse, artık o hayvan haram olur yenilmez. Zira bu durumda köpek
onu kendisi için yakalamış sayılır. Bu Hanefîlerin görüşüdür. îmam Şafiî'ye
göre, öyle de olsa hayvan haram olmaz, kalan kısmı yenilir.
21.
Eğitilmiş yırtıcı kuşların eğitilmesinin sağlanması da böyledir.
Salıverildikten sonra sahibi tarafından çağırıldığında geri döner gelir ve bu
birkaç defa tekrarlanırsa, artık o eğitilmiş kabul edilir ve yakalayıp
öldürdüğü veya yaralı bıraktığı hayvan yenilir.
22. İster
eğitilmiş köpek yakalayıp yaralı bıraksın, isterse eğitilmiş yırtıcı kuş yakalayıp
bıraksın, sahibi hayvan henüz ölmeden yetişirse, onu şer'î şekilde keser. Bu
vâcibtir. Aksi halde kesme imkânı bulunduğu halde kesmez de hayvan ölürse artık
eti haram olur yenilmez.
23.
Eğitilmiş köpek yakaladığı avın kanını içer veya ondan bir parça koparıp atar
ve sonra yakalayıp öldürürse, o hayvan helal sayılır ve eti yenilir.
24. Ama yakalayıp öldürdükten sonra da ondan
yerse, o takdirde köpek onu kendisi için yakalamış kabul edilir ve hayvanın eti
haram olur yenilmez.
25.
Köpek veya doğanın
yaraladığı hayvan bir
uçurumun kenarında
yuvarlanıp ölürse, eti
yenilmez. Zira bu
durumda yuvarlanma sebebiyle öldüğü söz konusu olur.
26. Ok veya
küçük bir silahla vurulan avda böyle.
Suya düşüp boğulursa eti yenilmez. Veya yüksek bir tepede olup atılan silahla
oradan aşağıya yuvarlanarak ölürse yine eti yenilmez. Bu da Hanefîlere göredir.
27. Deve,
sığır, koyun ve keçi gibi eti yenilen hayvanlardan biri derin bir kuyuyuya
düşer de onu çıkarmak mümkün olmadığı gibi, inip kesmek de mümkün olmazsa, o
takdirde ok ve ateşli silahla vurularak öldürülür ve eti böylece helal olur. Bu
ictihad ve görüş Şâfîîlere aittir.
28. Atılan
ok veya silahla hayvan ikiye bölünür veyahut organı kopar ve o hayvan henüz
ölmeden yetişilirse, şer'î şekilde kesilir. Ondan kopan organ veya parça
üzerinde silah yarası varsa o da yenilir, yoksa yenilmez. Bu Şafiî'nin
görüşüdür.
29. Köpeğin
ısırıp yaraladığı yer necis sayılır, iyice yıkanması vacib olur. Bu, İmam Şafiî
ile îmam Ahmed'in görüşüdür.
30. Av
üzerine salıverilen köpek veya başka bir yırtıcı hayvan avının üzerine atılıp
onu yaralamadan vücudunun ağırlığıyla basıp öldürürse, îmam Şâfıî"ye göre
yine de ö avın eti helâldir yenilir.
31.
Hanbelîlere göre de, av üzerine gönderilen hayvan veya atılan ok konusunda
avlanılan hayvanın helal olabilmesi için yedi şartın gerçekleşmesi gerekir.[145]
İslâm, eti yenilen
hayvanları kesmeyi şahısların arzu ve mantığına bırakmamış, bunun için birtakım
vacibler, sünnetler ve istihbablar koymuş ve onu meşru bir çerçeve içine
almıştır.
Önce her canlıya,
özellikle etinden, yününden, kılından ve tüyünden, sonra da sütünden
yararlandığımız davarlar Allah'ın insanlara sunduğu en güzel nimetlerden
biridir. O halde bu güzel nimetlerden yararlanırken Allah'ı unutmamamız, Onun
yüce ismini anmamız gerekir.
Sonra *da hayvanlara
karşı şefkatli ve merhametli davranmamız emredilmiştir. O bakımdan keseceğimiz
hayvanı incitmeden usulca kesim yerine götürmemiz ve yine şefkatle yere
yatırmamız ve keskin bir bıçakla önce iki şah damarını ve yemek borusuyla nefes
borusunu kesmemiz ve kanının iyice akmasını, hayvanın hareketsiz kalmasını
beklememiz ve arkasından boyun kemiğini bağlantı yerinden ayırıp başını kesmemiz
emir ve tavsiye edilmiştir.
Ve bu konuda en önemli
olanı da hayvanı Allah'tan başkasının adını anarak kesmenin haram ve büyük
günah, şirk olduğunu bilmemiz ve başka isimle kesilen bir hayvanın etinin haram
olup yenilmeyeceğini hatırımızdan çıkarmamamız gerekir. O bakımdan müslüman ve
kitap ehli dışında kalanların kestiği hayvan yenilmez haramdır. Kitap ehli ise,
Allah'a ve semavi bir dine inandıkları için kestikleri hayvan yenilir. Meğer
ki, kitap ehli hayvan keserken İsa veya Meryem adını anarak kesmiş olurlarsa, o
taktirde kestikleri hayvan yenilmez. Bu da ancak kesin belgeyle veya müslüman
kimselerin kulaklarıyla duymalarıyla belirgin olur. Belge ve duyma yoksa,
kestiklerim yememizde bir sakınca yoktur.[146]
İmam Ali b. Ebi Talih
(r.a.) den yapılan rivayette, adı geçen, Peygamber (a.s.) Efendimizin şöyle
buyurduğunu duymuştur: "Allah'tan başkası için (başkası adına) hayvan
kesene Allah lanet etmiştir. Bir cinayet, fesat işleyen kimseyi (ilahi hududun
onun hakkında uygulanmaması için) alıp
koruyan, evinde barındıran kimseye de
Allah lanet etmiştir. Ana-babasma lanet eden kimseye de Allah lanet etmiştir.
Arazi üzerine bırakılan işaret ve ardayı, sınır ve hududu (başkasının hakkında
tecavüz etmek için) değiştiren kimseye de Allah lanet etmiştir." [147]
Hz. Aişe (r.a.) dan
yapılan rivayette, adı geçen şu bilgiyi vermiştir: "Bir kavim gelip
Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'den şunu sordular:
-Ya Resûlallah!
Doğrusu bir kavim bize et getiriyorlar. Ancak biz kestikleri o hayvan üzerine
Allah'ın ismini anıp anmadıklarını bilemiyoruz?
Bunun üzerine
Resûlüllah (a.s.) Efendimiz onlara şu cevabı verdi:
-Siz kendiniz o et
üzerine Allah'ın ismini anınız ve öylece yeyiniz.
Râvi diyor ki, o
hayvan kesip et getiren kavim henüz İslama yeni girmiş bulunuyorlardı. Küfürden
daha yeni kurtulmuş idiler. [148]
Bu hadis, tasarruf ve
efal sıhhat ve selâmet hali üzerine hamledilir. Meğer ki onun fesadına delalet
eden bir delil mevcud olsun. O taktirde sıhhat ve selamete hamledilmez,
inceliğini yansıtıyor.
îbn Ka'b b. Mâlik-'den,
o da babasından rivayet etmiştir: "Babamların bir tepe yarığında otlamakta
olan davarları bulunuyordu. Bizim o davarlardan bir koyunun ölmek üzere
olduğunu gören bir cariye bir taşı kırıp keskin tarafıyla o koyunu kesiverdi.
Bunun üzerine babam, onlara: "Resûlüllah (a.s.) efendimiz'den ben bunu
sormadan veya birini gönderip Resûlüllah (a.s.) bunu yememizi emretmeden sakın
yemeyin" diyerek tenbihte bulundu.
Sonra gidip Resûlüllah
(a.s.) Efendimiz'den sordu. O da ona o koyunu yemesini emretti." [149]
Zeyd b. Sabit (r.a.)
den yapılan rivayete göre, bir kurt bir koyunu ısırdı. Bu sebeple o koyunu
keskin çakmak taşıyla kestiler.
Bunun üzerine Resûlüllah
(a.s.) Efendimiz: "O koyundan yemeleri için onlara ruhsat
verdi." [150]
Adiy b. Hatim (r.a.)
den yapılan rivayette, adı geçen şöyle haber vermiştir: Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz'e dedim ki: "Ya Resûlallah! Doğrusu biz avcılık yapıyoruz. Ama
bıçak bulamıyoruz, sadece değneğin uzunlamasına bölünmüş kesici parçasıyla veya
keskin bir taşla avı kesiyoruz?" Efendimiz şu cevabı verdi: "Kanı
istediğin şeyle akıt ve Allah ismini onun üzerine an." [151]
Râfi b. Hudâc (r.a.)
den yapılan rivayette, adı geçen, Resûlüllah'a (a.s.) şöyle demiştir:
-Ya Resûlallah! Yarın
düşman ile karşılaşabiliriz. Oysa yanımızda bıçak yoktur. (İhtiyaç duyar da bir
av hayvanı yakalarsak onu nasıl, ne ile kesebiliriz?)
Resûlüllah (a.s.) ona
şöyle buyurdu:
-Kan akıtacak şeylerle
ve üzerine Allah ismi anılanı yeyiniz. Yeter ki (alet olarak kullanacağınız
şey) diş ve tırnak olmasın. Ve ben size bundan haber vereceğim: Dişe gelince, o
kemiktir. Tırnak ise o Habeşlilerin kesme aletidir," [152]
Şeddad b. Evs (r.a.)
den yapılan rivayette, Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'in şöyle buyurduğu adı geçen
tarafından bildirilmiştir:
"Allah (c.c.)
şüphesiz ki her şey üzerine ihsan (iyilik, şefkat, merhamet) yazmıştır. Artık
siz öldürdüğünüz zaman öldürmeyi de güzel, uygun biçimde yapın. Bir hayvanı
kestiğiniz zaman kesmeyi güzel ve uygun yerine getirin, sizden her biri bu işi
yaparken bıçağının ağzını iyice bilesin ve kestiği hayvanı (eziyet etmeden)
rahat bir ölüme kavuştursun." [153]
İbn Ömer (r.a.) den
yapılan rivayette, Resûlüllah (a.s.) Efendimiz, bıçakların keskinlenmesini ve
kesilecek hayvandan bunun gizlenmesini emretti ve sonra şöyle buyurdu:
"Sizden biri hayvan keseceği zaman kesmekte acele davransın," [154]
Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: "Resûlüllah (a.s.) Efendimiz,
Budayl b. Verka1 el-Huzâi'yî» siyahı bozluğuna galip renkte olan bir erkek deve
üzerinde Mina'daki tepelerin arasında duyuruda bulunmak üzere gönderdi. O da
şöyle buyuruda bulundu: Haberiniz olsun ki, şer'i kesmek, boğazda ve göğsün
boyunla birleştiği yerde gerçekleşir.
Canın çabuk çıkmasında acele etmeyin.
Mina günleri yeme, içme ve adamın eşiyle sevişeceği günlerdir." [155]
İbn Abbas (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: "Resûlülîah (a.s.) Efendimiz
şerîta-i şeytanı men'etti." [156]
Şerita-i şeytan'dan
maksat, şah damarları tamamen kesilmeden, kesme işi sona ermeden derisini yüzmeye
başlamaktır.
Aynı hadis Ebû Hüreyre
(r.a,) den de rivayet edilmiştir.
Ebâ'l-Uşrâ'dan, o da
babasından rivayet etmiştir. Babası şöyle demiştir: "Ya Resûlallah! Şer'i
kesme ancak boğaz ve göğsün baş ile birleştiği kısımda olur, değil mi?"
diye sordum. Efendimiz şu cevabı verdi: "Onun uyluğuna bile (bıçak) vurup
(yaralasan veya yarsan) yine de sana yeter." [157]
Rafi b. Hâdic (r.a.)
den yapılan rivayette, adı geçen şöyle dedi: "Bir sefer (yolcuhık)ta
Resûlüllah (a.s.) Efendimizle beraber bulunuyorduk. Derken kavmin develerinden
bir deve kaçtı. Yanlarında (onun ardına düşüp yakalamak için) at bulunmuyordu.
O sebeple bir adam ok atıp deveye isabet ettirdi ve deve olduğu yerde kaldı.
Bunun üzerine Resûlüllah (a.s.) Efendimiz şöyle buyurdu: "Şüphesiz bu hayvanların
da vahşi (yabani) hayvanlar gibi yabani ve garip halleri vardır." [158]
a)
Hanefilere göre, hayvanı kesme fiili, şah damarları ile nefes ve yemek
borusunun kesilmesiyle gerçekleşir. Buna şer'i kesme denilir.
Müslümanın ve bir de
kitap ehli olan yahudi ve hıristiyanların -bunlar ister zimmi, ister harbi
olsunlar- kestiği hayvan helâl olur ve yenilir. Kur'an'da bu hüküm şöyle beyan
edilmektedir: "Yetişerek şadtma uygun kestiğiniz müstesna..." [159]. Bu
âyetle müslümanlara hitap edilmekte ve bir yerden yuvarlanıp ölmek üzere
bulunan bir hayvana diri yetişildiği taktirde kesilmesiyle helâl olacağı, aksi
halde"'o vaziyette ölecek olursa haram olacağı bildirilmektedir.
Böylece müslümarf
kişinin kestiği hayvanın helâl olacağı hükmü ortaya çıkmış bulunuyor.
Kitap ehlinin kestiği
hayvanın müslümanlara helâl olduğu ise şu âyetle açıklanmaktadır: "Bugün
size temiz-yararlı şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilen (yahudi ve
hıristiyan) ların taamı (kestiği hayvanların eti) size helâldir. Sizin de taam
(kestiğiniz hayvan eti) onlara helâldir..." [160]
Ayette geçen
"taam" kelimesini yenilmesi helâl olan hayvanların kitap ehli
tarafından kesildiği taktirde helâl olacağı şeklinde yorumladık. Zira bunu
sadece yiyecek maddesi olarak tercüme edersek muradı ilahi ortaya çıkmamış
olur. Çünkü yalnız kitap ehlinin yiyecek ve gıda maddeleri helâl değil,
kâfirlerin de yiyecek ve gıda maddeleri müsiümanlara helâldir. Yeter ki o
maddeler şeriatımızca haram kılınanlardan olmasın. Bu bakımdan âyetteki
"taam"dan maksat, kesilen hayvan etidir. Kafirlerin kestiği hayvan
eti müslümanlara helâl değildir, murdardır.
Kesme işini
becerebilen her müslümanın kestiği helâl olur, yenilir. Kadın, temyiz çağına
girmiş çocuk bu cümledendir. Kesme işini bilmiyen ve beceremeyen kimsenin
kesmesi uygun olmaz. Kestiği taktirde şüpheli durum ortaya çıkar.
Dilsiz bile olsa
müslümanın kestiği yenilir. Zira dilsiz besmele çekme hususunda mazur sayılır.
Bunun gibi sünnetsiz kimsenin de kestiği caizdir, yenilir.[161]
a)
Putperestlerin,
b) Mecusi,
ateşe ve yıldızlara tapanların,
c)
Murtedlerin, yani dinden çıkanların,
d)
Besmele'yi kasden bile bile terkedenlerin... [162]
Yahudi kendi dinini
bırakıp-hıristiyan olursa veya hıristiyan kimse kendi dinini bırakıp yahudi
olursa yine de kestikleri hayvan helâl kabul edilir ve müslümanlar o hayvanın
etinden yiyebilirler. Yeter ki kestikleri hayvan İslâm şeriatinde eti yenilen
hayvanlardan olsun.
Besmele'yi kasden
terkedenin kestiği yenilmez. Hanefiler bu meselede şu âyetle istidlal ve
ihticacda bulunmuşlardır: "Üzerine Allah'ın adı anılmamış olanlardan
yemeyin. Çünkü bu (başkası adına ve bir de putlar için, onlar adına kesmek)
şüphesiz ki, ilâhi yoldan çıkmaktır..." [163]
Hayvan keserken
"Bismillahi Allahu Ekber" demek müstehabdır. Sadece "Allah adını
anmak" şartsa da, Bismillahla birlikte Allahu Ekber demek istihbab
kapsamına girer.
Besmele unutularak
terkedilirse, yine de kesilen hayvan helâl olur. Zira' ümmetten hata ve
nisyandan dolayı ortaya çıkan günah ve benzeri şeyler kaldırılmıştır.
Allah ismine başka
birinin ismini atıf yaparak eklemek caiz değildir.
Hayvan kesmeden önce,
yani besmele getirmeden önce "Allah'ım bunu falandan kabul buyur"
demek mekruh değildir. Ama besmeleden sonra veya tanı keserken söylemekte
kerahat söz konusudur.
Besmele çekip bir
hayvanı kesmek üzere iken, onu bırakıp yanındaki başka bir hayvanı besmele
çekmeksizin, yani birinci besmeleyle yetinerek keserse, haram olur, yenilmez:
Zira birinci besmele ilk hayvan üzerine söylenmişti. İkinci hayvan üzerine
yeniden besmele getirmek gerekirdi. Bunu yapmadığı için ikinci hayvanı
besmelesiz kesmiş oldu.
Ama av hayvanına
atılan ok veya başka bir alet, görülüp atılan hayvana değil de başka birine
isabet ederse, yine de vurulan hayvan yenilir. Zira burada besmele hayvan
üzerine değil, ok veya benzeri silah üzerine söylenmiştir.
Av üzerine besmele
çekilip salıverilen köpek de böyle. Gönderilen av üzerine değil, başka bir
hayvan üzerine atılıp yakalarsa, yine de yenilir. Zira besmele köpek üzerine
çekilmiş bulunuyor. [164]
Deve genellikle ayakta
göğsüyle boynunun bitiştiği kısımdan kesilir. Sığır, koyun, keçi ve diğer eti
yenilen hayvanlar ise boyunla başın birleştiği kısımdan kesilir. Böyle yapmak
sünnettir. Aksine bir uygulama sünnete aykırı olur, ancak kesilen hayvan yine
de yenilir. Sadece kerahet işlenmiş olunur.
Kesme işinde iki şah
damarıyla nefes ve yemek borusu kesilir. Bunlardan üç tanesinin kesilmesiyle de
şer'i kesme meydana gelmiş olur.
Evcil olan deve,
sığır, koyun ve keçiden biri yabanileşip evi terkeder ve yakalanması zorluk
arzederse, o taktirde av hayvanı hükmüne girer ve ok veya ateşli normal
denilecek bir silahla vurulur. Diri olarak yetişildiği taktirde şer'i usule
göre kesilir. Yetişilmeyip aldığı ok veya kurşun yarasından ölürse bir sakınca
yoktur; eti helâl olur ve yenilir.
Bunun gibi evcil
hayvanlardan biri derin bir kuyuya veya ulaşılması çok zor bir çukura düşer ve
ölmek üzere olursa, hemen harekete geçip ok veya ateşli silahla vurularak
öldürülür ve o taktirde eti helâl olur. Ancak ok veya silahı atarken besmele
çekilir. [165]
b) Şafiîlere
göre, eti yenilen hayvanın kesilme işi ya boyunla başının birleştiği kısımdan
veyahut göğüsle boynun birleştiği kısımdan kesilmekle gerçekleşir.
Bu iki yerde kesmeye
gücii veya becerisi yetmezse, boyun kısmının herhangi bir yerinden kesebilir.
Eti yenilen hayvanı
kesecek olan kimsede aranılan şart, nikahının helâlliğidir. Bu da ancak
müslüman, yahudi ve hıristiyanlar arasında söz konusudur. O halde müslüman ile
kitap ehli sayılan yahudi ve Hıristiyanların kestiği hayvan helâldir yenilir.
Bu üçünün dışında kalıp semavi bir dine mensup olmayanların kestikleri
haramdır, yenilmez.
Hayvan kesme işinde
bir putperest veya ateşperest Müslüman kişiyle birlikte hareket edip hayvanı
keserlerse, o hayvan haram olur yenilmez. Avcılıkta da hüküm böyledir.
Temyiz çağına girmiş
veya o çağa girmiş çocuk kadar becerikli olan çocuğun, sarhoşun ve akli dengesi
bozuk olup kesmesini becerebilen delinin kestiği helaldir. İki gözünden
arızalının kestiği mekruh olur. Bununla beraber yenilebilir.
Deveyi göğsüyle
boynunun birleştiği yerden, sığır, koyun ve keçiyi de boyunla başın birleştiği
yerden kesmek sünnettir.
Kesme işinde sadece
hayvanın nefes borusuyla yemek borusunu kesmek yeterlidir. Şah damarlarını
kesmek ise müstehabdır.
Bıçağı iyice bileyip
keskinleştirmek ve hayvanı kıbleye müteveccihen yere yatırıp besmele çekmek ve
Peygamberimize (a.s.) salat-ü selâm vermek sünnettir.
Diş ve tırnakla kesmek
ve diğer kemiklerle kesme işini yerine getirmek caiz değildir. Bundan başka
kesici herhangi bir aletle, bir cisimle kesmekte bir sakınca yoktur. [166]
a)
Hanelilere göre, şer'i kesme işi, hayvanın iki şah damarıyla, iki borusunun
veya en azından bunlardan üçünün
kesilmesiyle gerçekleşir. Safilere göre, sadece iki borunun kesilmesi
yeterlidir. Şah damarlarını kesmek sünnet veya müstehabdır.
b)
Hanefilere göre, Besmele çekmek şarttır. Şâfiilere göre sünnettir.
c)
HanbeKlere göre, hayvanı kesme işi beş şey ile gerçekleşir:
1- Onu
kesecek kişi,
2- Kesme işi
için kesici bir alet,
3- Kesme işini sağlamak için hayvanın boyun
kısmındaki kısmı belirlemek,
4- Kesme
işi,
5- Allah adını
anma...
Hayvanı kesecek kişide
iki şart aranır; Müslüman veyahut kitap ehli olması ve bir de akli dengesinin
yerinde bulunması... Yani kesme işini bilip becerecek kadar akli dengesinin
yerinde olması söz konusudur.
Temyiz çağma girmemiş
çocuğun, delinin ve bir sarhoşun kestiği sahih değildir.
Kesme işinde
kullanılacak aletin kesici ve delici olması ve diş, tırnak olmaması şarttır.
Diş (kemik) ve tırnak dışında kalan herhangi kesici bir cisimle boğazlamak
sahihtir.
Hayvanın boyun
kısmının neresinden kesmek gerekir? Sığır, koyun ve keçi gibi hayvanların
boyunla başlarının bitiştiği kısımdan, devenin ise göğüsle boynun bitiştiği
kısımdan kesme işi yerine getirilir. Başka bir yerden kesmek sahih olmaz.
Allah adım anmak ise
şarttır. Ya kasden veya yanılarak: besmeleyi terkedenin kestiği yenilmez.
Mezhebin zahiri kavli budur.
Hayvanı keserken nefes
ve yemek borusuyla birlikte şah damarlarından birinin kesilmesi şarttır. İmam
Malik'in de görüş ve içtihadı bu anlamdadır. [167]
Kadının şartlarına
uygun biçimde kestiği hayvan mubahtır yenilir. Buna muhalefet eden olmamıştır.
Hanbelilerle
Hanefi'ler çoğu bölümde birleşmektedirler. Böylece az farkla bütün müctehidler
hayvan kesme konusunda belli esaslara bağlı kalmışlardır. Aralarında besmele ve
bir de kesme işinde iki boru ile iki şah damarın kesilme konusu ihtilaflıdır.
Bu da âyet ve hadislerdeki esneklikten ve değişik rivayetlerden
kaynaklanmaktadır.[168]
523 no'lu Hz. Alî
hadisi sahihtir. Allah'tan başkası adına hayvan kesmenin büyük günah olduğuna,
İlahi laneti gerektirdiğine delalet etmektedir. Mesela put için, haç için, Musa
veya Isa peygamber için, yani bunların adına hayvan kesmek haramdır. Çünkü
kurban ancak Allah için Allah adıyla kesilir. Başkası için başkası adına
kestiği kurbanla o kimseye veya eşyaya ta'zim kastedilirse, bu kurban keseni
küfre düşürür. Nitekim imam Şafii ve o ekolde yer alan ilim adamları bu
görüştedirler. Belirtilen niyet ve kasıtla kurban kesen kimse müslüman ise
murted olur.
Bu manayla yatırlara
hayvan götürüp kesmek haramdır, büyük günahtır. Sırf o yatıra ta'zim ve
dileğinin kabulü için o yatırdan meded bekleyerek bu fiili işlerse ilim
adamlarından önemli bir gruba göre kişi murted olur.
Sultân, hükümdar ve
yüksek seviyedeki devlet adamlarını karşılamada kesilen hayvan hususu
ihtilaflıdır: Buhara fakihleri bunun haram olduğuna fetva vermişlerdir, imam
Rafii. ise, bu o zatın gelmesinden duyulan sevinci yansıtır, haram değildir.
Doğan çocuğun yedinci veya yirmi birinci gününde kesilen akika da böyle bir
sevince yönelik bulunuyor, demiştir. [169]
İmam Râfîi bu hususta
kıyasa baş vurmuşa benziyor. Ona itiraz edenler ise şöyle görüşlerini
belirtmişlerdir: "Akika hakkında sünnet varid olmuştur. Allah'ın bir
aileye lütfettiği bir çocuğun sağlıklı salih yetişmesi ve ailenin sevincini
ifade-etmesi için Allah adına, O'nun için kesilen bir kurbandır. Sultan veya
hükümdarı karşılarken hayvan kesmeyi buna kıyas etmek hatalıdır. Zira ikisi
arasındaki menat (illet) farklıdır."
Ana babasına lanet
eden veya onların lanetle anılmasına sebep olan kimseyi de Cenab-ı Hak
lânetlemiştir. Zira vefat eden ana-baba geriye bıraktığı çocuklarının dua ve
istiğfarlarına, hayır ve hasenatlarına muhtaçtırlar. Aynı zamanda onların
iyi-yararlı amellerinden dolayı sevinirler; kötü amellerinden dolayı üzülürler.
Hayatta olan ana-babalar ise evladının ilgi ve saygısını, hizmet ve yardımına
muhtaçtırlar veya bunu beklerler. Evladın aksine bir tutum ve davranışı nefred
ve bedduaya sebep olur da böyle bir evladın kötü ahlaklarından dolayı halk
onların ana-b ab alarmı kınarlarsa, bu ilahi gazap ve lanetin inmesine sebep
olur.
Arazi, arsa bağ ve
bahçenin belirlenmiş sınır ve işaretlerini değiştirmek suretiyle başkasının
toprağına tecavüz etmek çok çirkin bir davranış olmakla birlikte kul hakkına el
uzatıp gasbetme olduğu için de haram, affedilmesi söz konusu olmayan
günahlardan biridir. Şehidlik mertebesi bile bu günahın affedilmesine
yetmemektedir. Ödenmediği sürece kişi büyük bir vebal altında kalır ve o bu
veballa âhirete göçer.
Böylece Hz. Ali hadisi
üç önemli hüküm ifade etmekte olup Allah ve kul haklarının korunmasını
yansıtmaktadır.
523 no'lu Hz. Aişe
(r.a.) hadisi de sahih olup istidlale salih görülmüştür. İslâm'a yeni girip
küfürden kopmaları yakın bir geçmişe dayanan arap kavimlerinden biri hayvan
kesip pazara et sürerdi. Medine'nin içinde ve civarında oturan bazı kavimler de
bu etlerden satın alıp yerlerdi. Ancak bunlardan bir kavim şüphelenerek durumu
Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'den sorma ihtiyacını duyuyor. Efendimiz de onlara
hadiste belirtildiği gibi, o etlerin üzerine siz Allah adini anın ve öylece
yeyin buyuruyor. İlim adamları bu hadis üzerinde durarak, sünnet farz yerine
kaim olmaz kaidesinden hareketle hayvan keserken besmele getirmenin sünnet
olduğuna kail olmuşlardır. Zira eğer hayvan keserken Allah adını anmak, yani
besmele çekmek farz olsaydı, Resûlüllah (a.s.) Efendimiz soranlara, siz besmele
çekin demez, bilâkis o etten yemeyin derdi.
İlim adamlarının çoğu
bu görüş ve yoruma katılmamıştır. Çünkü eti getirip satanlar îslâmı din olarak
kabul etmiş kimselerdi. Onların besmele çekmeden hayvan kestikleri ise şüphe ve
zanna dayanıyordu, islâm'da bu konularda zan ve şüpheyle amel edilmeyeceği ise
bilinmektedir.
Resûlüllahm (a.s.)
onlara "siz Allah adım anıp yeyin" buyurması, onları rahatlamaya,
şüphelerini gidermeye ve bir de bir müslümanın unutarak terkettiği besmelenin
eti haram kılmayacağına yönelik bulunuyor. Allah daha iyisini bilir...
524 no'lu îbn Ka'b hadisi de sahih olup istidlale
sâlihtir. Hadis daha çok şu üç hükmü ifade etmektedir:
1- Ölmek üzere
olan bir davan ölmeden önce kesmek caiz olup bu durumda eti helâl olur. Yeter
ki, hayvanda zuhur eden bu hastalık insan sağlığını bozacak anlamda olmasın.
Aksi halde kesilen helal olmakla beraber koruyucu hekimlik açısından
yenilmemesi uygun olur.
2- Bir
cariyenin o koyunu kestiği, kadınların kestiği hayvanın etinin yenileceğine ve
onların da bu işe ehil olduklarına delildir. Nitekim müctehid imamların hepsi
kadının kestiği hayvan yenilir diye görüşlerini belirtişlerdir.
3- Bıçak
bulunmadığı taktirde hayvanı kemik ve tırnak dışında herhangi keskin, kesici
bir cisimle kesmenin caiz olduğu anlaşılıyor. Zira sözü edilen cariye o koyunu
kırıp keskin olan bir parça taş ile kesmiş ve Resûlüllah (a.s.) bunu takriren
uygun görmüştür.
525 no'lu Zeyd
hadisinin ricali sahihtir. Ancak Hazır b. Muhacir üzerinde durulmuş ve bu zatın
meçhul olduğu söylenmişse de hadis âlimlerinin bir kısmı onun makbul bir râvi
olduğunu belirtmiştir. [170]
Bu manada bir hadisi
imam Ahmed, Hafız Bezzar tahric etmiş, Taberani el-Evsat'da buna yer vermiştir.
Bunların hepsi İbn Ömer (r.a.) den isnad-i sahih ile tahric etmişlerdir.
Hadis iki önemli hüküm
ifade etmektedir. Birincisi, kurdun yaralayıp da öldürmediği bir hayvanın
murdar olmadığıdır. İkincisi ise, böyle bir hayvana henüz ölmeden yetişen
kimsenin onu şer'i şekilde boğazlamasının gereğini belirtmektedir. Bu ve
benzeri bir hayvanı bıçak olmadığı taktirde, tırnak ve kemik dışında herhangi
kesici bir cisimle kesmenin caiz olduğu da ortaya çıkmaktadır. Nitekim kurdun
saldırısına uğrayıp yaralanan koyun henüz ölmeden onu çakmak taşıyla kesmişler
ve Resûlüllah (a.s.) onun yenilmesine ruhsat vermiştir.
526 no'lu Adiy hadisi de sahih olup istidlale
sâlihtir. Bu hadisi ayni zamanda Hâkim ve îbn Hibban tahric etmişlerdir. Bu
hadis de kesici bir cisimle hayvan kesmenin, mesela keskin bir değnek parçası
veya taşla bu işi yerine getirmenin caiz olduğuna delalet etmektedir. Diğer
yandan önemli bir hüküm de ortaya koymaktadır. O da, derince bir kuyu veya
çukura düşen veya bir yardan düşüp ağır yaralanan ve yetişip şer'i şekilde
kesme imkanı veya zamanı olmayan bir hayvanı yaralayıcı bir silahla vurup
kanını akıtmakla onun helâl olacağıdır. Nitekim müctehidlerin de ictihad ve
görüşleri bu sonuca yönelik bulunuyor.
527 no'lu Râfi"
hadisi sahih olup istidlal ve ihticaca sâlihtir. Hadis fıklıi anlamda dört
hüküm ihtiva etmektedir:
1- Hayvan
kesmek için bıçak bulunmadığı taktirde kesici bir cisimle bu yerine
getirilebilir.
2- Hayvan
keserker Allah adını anmakla o hayvanın eti helâl olur. 3-Dişle kesim yapılmaz.
4-Tırnakîa da kesim yapılmaz.
Meselâ yakaladığı veya
yaraladığı bir kuşu tırnaklarıyla veya dişiyle tutup başını koparırsa, o kuşun
eti haram olur yenilmez.
528 no'lu Şeddad
hadisi de sahihtir. Bu da bir hayvanı kesmek istediğimiz zaman nasıl
davranacağımızı belirtmektedir. Yumuşak, şefkatli ve merhametli davranıp
hayvanı hırpalamadan, ürkütmeden yere yatırma ve iyice keskin bir bıçakla Önce
şah damarını ve nefes borusuyla yemek borusunu kesmek ve bir süre kanının iyice
akıp boşalmasını beklemek, sonra da hayvanın başını kesip almakla sünnete
uygun kesim işini
gerçekleştirmiş oluruz.
Unutmayalım ki, bu hayvanları bizim elimize teslim eden
Cenab-ı Hak, yarın bizleri de daha kudretli ellere teslim edecektir.
529 no'lu İbn Ömer hadisi de bu
sünneti yansıtmakta ve yukarıdaki
hadisi kuvvetlendirmektedir. Fazla olarak da hayvanların birini keserken
diğerine göstermemeğe çalışmak
ve bıçağı göstermemeğe itina
etmek tavsiye edilmektedir.
530 no'lu Ebû
Hüreyre (r.a.) hadisiyle hayvanların
başını kesme işinin biri boyunla başın birleştiği, diğeri göğüsle boynun
birleştiği kısımdan olmak üzere iki yerden gerçekleştirilmesi emir ve tavsiye
edilmektedir. Bu, daha çok bu iki kısımdan kesme işini yerine getirmenin sünnet olduğuna
yöneliktir. O bakımdan başın gövdeden ayrılması için bu iki kısmın arasındaki
bölümden de kesmenin caiz olduğu belirtilmiştir.
Hayvanı keserken henüz
kanı boşalmadan ve ayak hareketleri kesilmeden derisini soymaya kalkışmak veya
kol ve bacaklarını kesmek sünnete aykırıdır.
Mina günlerinde
birinci cemreye taşı atılıp kurban kesildikten ve traş olunduktan sonra artık
haccın, biri müstesna olmak üzere mahzurları ortadan kalkar. O müstesna olan
şey ise, cinsel temastır. Birinci gün Mekke'ye inip ziyaret tavafı yapıldıktan
sonra bu sakınca da kalkar ve böylece Mina günleri yeme, içme ve sevişme
günleri olur, bütün bunlar meşru sınırlar içinde yapılır.
531 no'lu îbn Abbas ve
Ebû Hüreyre hadisi hakkında el-Münziri şöyle demiştir: "İsnadında Amr b.
Abdillah es-San'âni bulunuyor. Bu zat hakkında bir çok kimseler birtakım
tesbitlerde bulunmuşlardır. Yahya b. Mâin "o kavi değildir" derken
hadis imamlarından bir kısmı onun ceyyidü'l-hadis olduğunu söylemişlerdir. [171]
Hadis daha çok
hayvanın şah damarları kesilip iyice kanı akıtılmadan sadece nefes ve yemek
borusunu kesmekle yetinip o vaziyette derisi .yüzülmeye başlanan hayvana eziyet
edileceğini yansıtmakta ve bunun mekruh olduğuna işaret etmektedir.
532 dipnotlu
Ebû'1-Uşrâ' hadisini her ne kadar beşler rivayet etmişse de el-Hattabi, hadis alimlerinin
bu rivayetin zayıf olduğunu söylediklerini belirtmiş ve Tirmizi de bunun garip
olduğuna ve sadece Hammad b. Seleme tarikiyle bilindiğine dikkat
çekmiştir. Yine el-Hattabi'ye
göre bunun rivayetlerinden meçhuller bulunuyor.
Hafız İbn Hacer et-Telhıs'de,
Ebû'l-Uşrâ'ırî1 durumu pek bilinmemektedir demiştir. [172]
Bu sebeblerle
müctehidlerin çoğu bu hadisle istidlal etmemiştir. Bununla beraber hadisteki
anlatım şekliyle, hemen ulaşılması mümkin olmayan bir çukur veya benzeri yere
düşüp ölmek üzere bulunan bir hayvana kesici sivri bir alet atıp öldürmekle
etinin helâl olacağına işaret edilmektedir. Hadisi başka türlü yorumlamak
mümkün değildir.
533 no'lu Râfî1 hadisi
sahihtir. Önemli bir hüküm taşımakta olup tereddütleri gidermektedir. Şöyle ki,
evcil hayvanlardan biri sahibini terkedip kaçar ve zapdedilmesi hayli müşkilat
doğurur da bir bakıma yabanileşirse, artık onu yakalamakta zorluk söz konusu
olduğuna göre av hayvanları kapsamına girer ve yaralayıcı sivri bir aletle
vurularak şer'i kesme işi gerçekleştirilir.[173]
1-Hanefilere
göre şer'i kesme işi, nefes ve yemek borusuyla birlikte ya iki şah damarın veya
bir şah damarın kesilmesiyle gerçekleşir.
2- Şafılere
göre, sadece yemek ve nefes borusunun kesilmesiyle de gerçekleşir,
3- Kesme
işini ancak bir müslüman veya Kitap ehlmden olan bir kişi yaparsa hayvan helâl
olur,
4-Bunlarm
dışında dinsizlerin, putperest, ve ateşperestlerin, murteddin ve benzeri
inançsız kişilerin kestiği hayvan haram olur yenilmez,
5- Böylace
yahudi ve hınstiyânlarm kestiği hayvan bize, bizim de kestiğimiz onlara helâl
kılınmıştır,
6- Kadın ve
temyiz çağına giren çocuğun kestiği hayvan da helâldir, yenilir.
7-
Hanefilere göre sarhoşun da kestiği yenilir. Yeter ki şer'i şekilde kesmiş
olsun. Diğer mezheplere göre, sarhoşun kestiği yenilmez.
8- Kesme
işini bilmeyen, beceremeyen kimsenin kesmesi doğru değildir. Aksi halde kesilen
hayvan eti kerahat kapsamına girebilir.
9- Dilsiz
bile olsa müslümanm kestiği hayvan helâldir, yenilir.
10- Besmeleyi
kasden veya yanılarak terkedenin kestiği hayvan hanefilere göre haram olur
yenilmez. Şafii ve ona bağlı olan fakihlere göre, yenilir. Zira besmele
müslümanla beraberdir.
11- Hırıstiyan
olan yahudinin, yahudi olan hırıstiyanm kestiği hayvan yenilir.
12- Hayvan
keserken Allah ismine başka birinin ismini atfederek iki ismi anarak kesme
işini yerine getirirse, o hayvanın eti yenilmez. Zira hayvan ancak Allah adı
anılarak kesilir ve onunla helâl olur.
13- Av
hayvanına atılan okun veya gönderilen eğitilmiş köpeğin üzerine Besmele çekmek
şarttır, görülen bir av üzerine bu vaziyette atılan ok veya salıverilen köpek
başka bir hayvana isabet eder ve köpek de başka bir hayvanı yakalarsa eti helâl
sayılır ve yenilebilir. Zira besmele ok ve köpek üzerine çekilmiştir... Av
üzerine değil.
14- Deve
genellikle göğsün boynun bitiştiği kısımdan, diğeri ise boyunun başla bitiştiği
kısımdan kesilir ve bu sünnettir.
15- Evcil
olan hayvanlardan biri kaçıp yabanileşirse, av hayvanı kapsamına girer ve
avlanır.
16- Vurulan
av hayvanına diri olduğu halde kişi yetişirse, artık onu şer'i şekilde kesmesi
gerekir. Aksi halde o vaziyette ölürse haram olur. Ama adam yetişinceye kadar
hayvan ölür veya yetişip bıçağı çekinceye kadar yaşama şansı olmazsa, o
taktirde eti helaldir yenilir.
17- Hayvan
kesme işinde bir dinsiz veya putperest müslümanla birlikte hareket ederse,
artık o hayvanın eti haram olur.
18- Av
konusu da böyle.
19- Bıçağı
iyice bileyip keskin duruma getirmek sünnettir. Kör bıçakla kesmek mekruhtur..
20- Birkaç
hayvan sırayla kesilecekse, kesilen hayvanı diğerlerinin göremiyeceği bir yerde
kesmek müstehabdır.
21- Hayvan
iyice ölmeden derisini yüzmeye başlamak veyahud kol. ve bacağını kesmek
mekruhtur.
22- Yakalanan,
avlanan bir kuşun başını dişle ve tırnakla koparmak haramdır.
23- Kemik ve
tırnak dışında kesici bir cisimle hayvan kesmek caizdir.
24- Hayvanı
kıbleye müteveccihen kesmek müstehabdır.
25- Hayvanı
incitmeden şefkatle yere yatırmak ve keskin bir bıçakla kesmek sünnettir.
Aksine bir davranış mekruhtur.
26- Müslüman
veyahut yahudi ve hrıstiyanm kestiği hayvan yenilir ve onların nasıl kestiğini
araştırmaya gerek yoktur.
27- Yahudi
veya Hrıstiyanın hayvanı keserken Musa veya Isa peygamberin adını andığı
duyulur veya bir kaç müslüman şehadet ederse, o hayvanın eti haram olur
yenilmez.
28- Hırıstiyanlarm
bir dizi halinde elektirikli bir aletle İhvanları baş aşağı asılı vaziyette bir
defada kesmesi tam şer'i biçimde bir kesme olmamakla beraber hayvanı haram
kılmaz. Çünkü bu durumda hayvanın başı kesilmiş va kanı akıtılmıştır.
29-
Hırıstiyanlarm önce uyuşturup sonra kesmesi de böyle. Uyuşturulan bir hayvan
ölmemiştir, diri sayılır ve o bakımdan kesilme işiyle eti helâl olur.
30- Kur'an'ı
Kerim'de kitap ehlinin kestiği bize, bizim de kestiğimiz onlara helaldir
buyurulmaktadır. Yeter ki, kesilen hayvan eti haram olan türden olmasın.[174]
Gebe hayvanı, şartlar
ve imkanlar elverdiği taktirde kesmemek daha uygun olur. Ancak dinimiz, ihtiyaç
duyulduğu taktirde gebe hayvanın da kesilmesine cevaz vermiş bulunuyor. Bu
durumda hayvanın karnında taşıdığı ceninden yararlanma imkanı var mıdır, yok
mudur sorusu ortaya çıkıyor. Aynı zamanda ceninin şekillenme, tüylenme durumu
ile; tüylenmemiş durumu söz konusu oluyor.[175]
Ebû Sûid (ha.,) dert
yapılan rivayette Peygamber (a.s.) Efendimiz cenin hakkında şöyle buyurmuştur:
"Ceninin kesilmesi anasının kesilmesiyledir." [176]
Diğef bir rivayette
ise, Ebû Sâid şöyle bilgi vermiştir: "Resûlüllah (a.s.) Efendimize şöyle
dedik: Ya Resûlallah! Karnında yavru varken deveyi nahrediyor (göğsün boyunla
bitiştiği yerden kesiyor) ve sığır, koyun keçi kesiyoruz. Karnından çıkan
cenini atalım mı, yoksa yiyelim mi? lfEfendimiz bize şöyle buyurdu: "Arzu
ederseniz yiyebilirsiniz. Çünkü ceninin kesilmesi anasının kesilmesiyle
gerçekleşir." [177]
a) İmam Ebû
Hanefiye göre, doğmak üzere bulunan veya doğum günleri yaklaşan inek, koyun ve
keçiyi kesmek mekruhtur. Zira bu durumda karnında taşıdığı yavru zayi' olur,
istifade edilmez. Zira bu imama göre, anasının kesilmesiyle karnındaki yavru
kesilmiş olmuyor. O bakımdan hayvan kesilince karnından çıkan yavrunun hilkati
tamamlanmış ve diri olarak bulunuyorsa, o taktirde şer'i şekilde kesilir ve eti
helâl olur.
İmam Ebû Yusuf ile Ebû
Muhammed'e göre, ister tüylensin, ister tüylenmemiş olsun hilkati
tamamlanmışsa, anası kesildikten sonra ölü bir vaziyette bile olsa eti yenilir.
Anasının kesilmesiyle o da kesilmiş sayılır. Aynı zamanda kesilen anasının
karnı yarılıp yavru çıkarıldığında diri bulunur, ancak kesmeye vakit kalmadan
ölürse yine de yenilmesi caiz olur. [178]
Böylece bu konuda İmam
Ebû Hanife, İmam Züfer ve İmam Hasan b. Ziyad hadisle istidlal etmeyip çıkan
yavrunun da kendi başına bir canlı olduğunu ve diri doğduğu halde kesilmesinin
gereğini belirtmişlerdir. İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed ilgili hadislerle
istidlal edip ictihadda bulunmuşlardır. [179]
O halde burada
imameynin görüşüyle amel etmek daha uygundur. Zira diğer mezheb imamları da
aynı görüştedirler.
b)
Hanbelilere göre de ceninin kesilmesi, anasının kesilmesiyle gerçekleşmiş olur.
Öyle ki, hayvan kesildikten sonra karnındaki yavru ölmüş olarak dışarı çıkar
veya anasının karnında ölmüş olarak bulunur veyahut dışarı çıktıktan sonra
kesilmiş bir hayvanın hareketine benzer bir hareket gösterirse o helâl kabul
edilir ve yenilir. Ashabdan Ömer (r.a.) ve Ali (r.a.) da aynı görüştedirler.
Said b. Müseyyeb, İmam Nahai ve İmam Şafii'nin kavli budur. Yani bunlar da aynı
görüştedirler.
c) Ibn
Ömer'e göre, ceninin kesilmesi anasının kesilmesiyle gerçekleşmiş olur. Yeter
ki tüylenmiş olsun İmam Mâlik de aynı görüştedir... Tabiin'den Tavus, Mücahid,
Zühri ve el-Hasan'm da kavli budur.
Hadislerin açık
delaletinden, ceninin kıllanmış veya tüylenmiş olmasının şart olduğu
anlaşılmamaktadır. Anasının aldığı gıda ile hayatını sürdüren ceninin
kesilmesi, anasının kesilmesiyle sağlanmış olur. İster tüylenmiş olsun, isterse
olmasın. Yeter ki hilkati tamamlanmış bulunsun. Sahih olan da budur.
îbn Ömer ile Ebû
Abdillah, cenin ölü olarak çıktığında onun kanını dışarı akıtmak için .kesmek
daha uygun olur demişlerdir.
Tabii hayvan kesilip
karnı açıldığında yavru canlı olarak bulunuyorsa, o taktirde şer'i şekilde
kesilmesi gerekir. [180]
546 no'lu Ebû Sâid
hadisini aynı zamanda Dârekutni tahric etmiş ve îbn Hibban sahihlemiştir.
Abdulhak ise bunu zayıf saymıştır. Abdulhak'a göre, Ebû Said'in hiç bir
isnadıyle ihticac olunmaz. Çünkü bir kısmında meçhul kişiler bulunuyor. Ancak
birçok tariki bulunduğundan buna hasen diyebiliriz. Mesela Ahmed b. Hanbel'in
tahric ettiği tarikte zayıf bir ravi bulunmamaktadır. Hâkim'in ise tahric
ettiği tarikte Atiyye bulunuyor ki bu zat biraz leyyin bulunuyor, fazla
dikkatli değildir.
Yukarıdaki hadisi İbn
Hıbban'la birlikte ibn Dakik el-Iyd de sahihlemiştir. Tinnizi ise bu rivayeti
hasenlemiştir.
Bu babda ayrıca Ali,
İbn Mes'ud, Ebû Eyyub, Berâ', İbn Ömer^ îbn Abbas ve Kâb b. Mâlik'den (r.a.)
rivayetler bulunuyor. [181]
Ancak sözü edilen
sahabiden yapılan rivayetlerin tahlilinde sonuçlar ortaya çıkmış bulunuyor:
Hz. Ali (r.a.) den
yapılan rivayetin isnadında el-Hars el-A'ver bulunuyor ki bu zat zayıftır.
Bunun gibi Musa b. Umeyr el-Kûfî de bulunuyor ve bu zat da zayıflar arasında
bulunuyor. Ebû Hatim onun yalancı olduğuna dikkat çekmiştir. [182]
İbn Mes'ud hadisini
Dârekutni tahric etmiştir ki ricalinin hepsi sikadır. Yalnız Ahmed b. Haccac
müstesna. Zira bu zat zayıf olarak tesbit edilmiştir. [183]
Ebû Eyyub hadisini
ise, Hâkim tahric etmiş bulunuyor. İsnadında Muhammed b. Abdirahman b. Ebi
Leylâ bulunuyor ki bu zat zayıftır. [184]
Berâ1 hadisini Beyhaki
tahric etmiştir. îbn Ömer hadisini ise, Hâkim, Taberâni ve İbn Hibban tahric
etmişlerdir. îbn Hibban bu hadisi zayıf olarak tesbit etmiştir. Zira isnadında
Muhammed b. Hasen el-Vâsiti bulunuyor... Şevkani bunun zayıf olduğunu İbn
Hibban'dan nakle tmiştir.
îbn Abbas hadisini
Dârekutni tahric etmiştir. İsnadında Musa b. Osman el-Abedi bulunuyor ki, bu
zat zayıftır. Zehebi bu isim üzerinde durmuş ve İbn Adiy'nin "Musa'nın
hadisi mahfuz değildir" dediğini nakletmştir. Ebû Hatim ise bunun metruk
olduğunu belirtmiştir. [185]
Kâb b. Mâlik hadisini
ise Taberani el-Kebir'de tahric etmiştir. İsnadında İsmail b. Müslim bulunuyor
ki, bu zat zayıftır. [186]
Cabir hadisini Dâremi
ve Ebû Dâvud tahric etmişlerdir. İsnadında Abdullah b. Ebi Zenad bulunuyor ki,
bu zat da zayıftır.
İbn Ebi Leylâ
tarikiyle rivayet edilen şu hadis de zayıftır: "İster tüylenmiş olsun,
ister olmasın ceninin kesilmesi, anasının kesilmesiyle gerçekleşir..."[187]
1- Doğum
günleri yaklaşan bir hayvanı kesmek mekruhtur.
2- Ancak
ihtiyaç hissedildiği taktirde gebe bir hayvanı kesmekte kerahet söz konusu
değildir.
3- îmam Ebû
Hanife'ye göre, kesilen gebe hayvanın karnındaki yavru ölü olarak çıkarsa eti
yenilmez haram sayılır. Diri doğarsa usulüne göre kesilir ve eti yenilir.
4- İmameyn'e
göre, hilkati tamamlamış yavrunun kesilmesi anasının kesilmesiyle gerçekleşir.
Tüylenip tüylenmemesi söz konusu değildir.
5- İmameyn'e
göre, diri olarak anasının karnından çıkarılan cenin usulüne göre kesilir. Ölü
olarak çıkar veya çıkarılırsa, eti yine de yenilir. Zira anasıyla birlikte
kesilmiş kabul edilir.
Diğer imamlara göre de
hüküm böyledir.
6- Bu konuda
fetva, imameynin kavline göredir.
7- Anasınm
kesilmesiyle karnından çıkarılan yavru kesilmiş hayvanın hareketine benzer bir
harekette bulunur ve henüz kesme fırsatı olmadan ölürse, eti helâl sayılır.
8- İbn
Ömer'e (r.a.) göre, anasından ölü olarak alman yavru tüylenmişse helâl olur ve
yenilir. Zira cenin anasının kesilmesiyle kesilmiş sayılır.[188]
557 no'lu îbn Ömer hadisini aynı zamanda Hafız
Bezzar ve , Taberânî tahrîc etmişlerdir. Ancak isnadında Asım b. Ömer bulunuyor
f ki, bu zat zayıftır. Buharî onun metrükü'l-hadîs olduğunu belirtmiştir.
Nesâî ise onu metruk
kabul etmiştir. [189]
Bu anlamda rivayet
edilen dört-beş kadar hadîs daha bulunuyor. Çoğu zayıftır. Ancak hepsi aynı
hükmü ifade etmesi bakımından birbirini kuvvetlendirmekte ve sahîh olan
rivayetin sıhhat derecesini takviye etmektedir. O' bakımdan hadîsle istidlal
etmekte bir sakınca görülmemiştir.
558 no'lu Ebû Vâkid hadîsini aynı zamanda Dâremî
ve Hâkim, Abdurrahman b. Abdillah hadîsinden tahrîc etmişlerdir. Ayrıca Hâkim,
Süleyman b. Bilâl hadîsinden tahrîc etmiş bulunuyor. İsnadı Ebû Saîd
el-Hudrî'ye (r.a.) ulaşmakta ve merfu1 derecesinde bulunmaktadır. Merfu'dan
maksat, Resûlüllah'a (a.s.) kadar ulaşan hadîstir.
İbn Ömer hadîsi ise
murselen rivayet edilmiştir. Dârekutnî "bu konudaki bu iki rivayetten
mursel olanı daha sahihtir" demiştir.[190]
1. Diri
hayvandan bir parça koparmak caiz değildir. Bu aynı zamanda hayvana ezâ ve
cefadır.
2. İşkence
yapmaksızın hayvana atılan keskin bir aletle ondan bir parça koparsa hüküm yine
böyledir.
3. Hayvandan
diri iken koparılan et parçası, ölmüş hayvan eti mesabesindedir ve yenilmez-.
4. Av
hayvanına atılan keskin bir aletle hayvanın bir budu veya bir başka yerinden
bir parçası koparsa, o parça yenilmez, geriye kalan yenilir.
5. Koyunun
diri iken kuyruğundan, devenin hörcüğünden az veya çok bir parça da haramdır
yenilmez.[191]
Deniz suyu temiz ve
temizleyici olduğu gibi, denizde yaşayan canlıların da temiz ve helâl olduğu
bir ictihad konusudur. Karada olduğu gibi denizde de birçok çeşit canlı
yaşamaktadır. Bunlar kendi aralarında dengeyi koruyup sağlamakta ve insandan
yana yararlanma kaynağı olarak bulunmaktadır.
Karada yaşayan
hayvanların hangisinin helâl, hangisinin haram olduğu birtakım genel kurallara
bağlanmış ve kısmen de münferid açıklamalarda bulunulmuştur. Denizde yaşayan
hayvanlara gelince münferid misaller verilmemiş, biri âyet diğeri hadis olmak
üzere iki mücmel kural belirtilmiştir. Kurallar hem kapalı, hem esnek
olduğundan birtakım ictihad farkları ortaya çıkmış ve farklı görüşler ileri
sürülmüştür.
Mezhep imamlarının ve
onlara bağlı müctehid fakîhlerin bu konuda farklı ictihadlarmm ortaya
çıkmasıyla genişlik ve rahatlık doğmuştur. Böylece denizde yaşayan canlılardan
daha çok yararlanma imkânı doğmuş bulunuyor.
Resûlüllah (a,s.),
deniz suyu ve canlıları hakkında birçok hükümlerin çıkmasına delil teşkil eden
şu hadîsleriyle içtihadın işlerlik kazanmasına İmkân vermiştir: "Deniz,
suyu teiniz ve temizleyicidir, ölüsü de helâldir..." [192]
Kur'ân-ı Kerîm'de
deniz avıyla ilgili genel anlamda şöyle buyurulmaktadır: "Deniz avı ve onu
yemek size de, gelen misafir kafilelere de halâl kılındı..." [193]
Ayette "deniz
avı..." mutlak şekilde ifade edilerek balık ve balık türüne has bir
anlatım kullanılmamıştır.[194]
îbn Ebî Ev fa dan
yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: "Biz, Resûlüllah'la (a.s.)
beraber yedi gaza (savaş) da bulunduk ve onunla beraber çekirge yiyorduk (bu
savaşlarda)..." [195]
Câbir-(r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: "Ağaç yapraklarını silkip
düşüren bir orduyla savaştık. Başımızda emîr olarak Ebû Ubeyde (r.a.)
bulunuyordu. Aşırı derecede acıktık. Derken deniz ölmüş bir büyük balığı kıyıya
atıverdi ki o balığın (büyüklükte) bir benzerini görmüş değildik. Ona
"Anber" deniliyordu. O balıktan tam yarım ay (15 gün kadar) yedik.
Ebû Ubeyde onun kemiklerinden bir kemik alıp (elinde) tuttu. Süvari onun
altından geçebiliyordu. Sonra dönüp Medine'ye geldiğimizde bu balık olayını
Resûlüllah'a (a.s.) anlattık. Resûlüllah (a.s.) şöyle buyurdu: "Azîz ve
Celîl olan Allah'ın size çıkarmış olduğu rızıktan yeyiniz. Yanınızda ondan
kalan bir şey varsa bize yediriniz." Bunun üzerine bazı kişiler o balıktan
kalan az bir şeyi getirip Resûlüllah'a (a.s.) verdiler. O da onu yedi." [196]
Abdurrahman b. Zeyd h.
Eşlem'den, o da babasından, babası da İbn Ömer'den rivayet etmiştir. Resûlüllah
(a.s.) şöyle buyurmuştur: "Bize iki ölü ve iki de kan helâl kılınmıştır.
İki ölü: Balık ve çekirgedir. İki kan ise, karaciğer ve dalaktır." [197]
Peygamberimizin (a.s.)
eshabından Ebû Şurayh (r.a.) den yapılan rivayette, adı geçen, Peygamber (a.s.)
Efendimizin şöyle buyurduğunu haber vermiştir: "Şüphesiz Allah (c.c.)
denizde olan (canlı) lan Ademoğlu için kesmiş (kesilmiş hükmünde
kılmış)tır." [198]
"Size deniz avı
helâl kılınmıştır. Deniz taamı da hem size, hem de gelen misafir kafilelere de
helâldir" mealindeki Mâide Sûresi 96. âyet hakkında, yani bunun tefsirinde
Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: "Deniz avı, onda avlananlardır. Deniz
taamı, onun (kıyıya) attığı (ölmüş balıklar ve canlılar) dır."
Bu konuda İbn Abbas
(r.a.) şöyle yorumda bulunmuştur: "Deniz taamı, ondaki ölmüş canlılardır.
Ancak şenin tiksinip hoşlanmadığın müstesna..." İbn Abbas devamla diyor
ki: "Deniz avından ye, ister o yahudînin avladığı olsun, isterse nasrânî
veya mecusînin avladığı olsun fark etmez." [199]
el-Hasan ise, deniz köpeğinin
derisinden imal edilmiş bir eğere binmiştir. Bunu Buharı kendi sahihinden
nakletmiş bulunuyor.[200]
Bundan önceki
kısımlarda kara ve deniz hayvanları üzerinde durmuş ve müctehidlerin görüş,
rey, istidlal ve ihticaclarma yer vermiştik. Burada ise bunun bir özetini
vermekle yetinmek istiyoruz:
a)
Hanefîlere göre, deniz hayvanlarından sadece balık türü helâldir. Diğer
canlılar "habâis" kapsamına girer ve baranıdır yenilmez. Ebû Hanîfe
bu mesele hakkında A'raf sûresi 157. âyetle istidlal etmiş bulunuyor.
b) Diğer üç
mezhep imamı ise, denizdeki canlıların hepsi yenilir. Ancak timsah ve kurbağayı
istisna edenler olmuştur, imam Evzaî ise, insanlar tiksinmedikleri takdirde
timsah etini yiyebilirler. Çünkü o da deniz avı kapsamına girmektedir.
c) İmam Şafiî ise, deniz köpeği ve deniz
domuzunun yenilmemesini tavsiye etmiş ve sebep olarak da bu ismi taşıdıklarını
göstermiştir. Oysa isimden dolayı bu deniz balıklarını mekruh veya haram
görmeğe gerek yortur.
Denizde yaşayan balık
ve diğer canlılar kesilmeden mubahtır yenilir. Buna muhalefet eden olmamıştır.
Şa'bî ise kurbağa hakkında şöyle demiştir: "Eğer çoluk çocuğum kurbağa
yemek isteseler onlara yediririm..." [201]
Çekirge de balık gibi
başı kesilmeksizin yenilir. [202].
İlim adamlarının ve müctehid imamların
bu hususta icma'ı olmuştur. Yalnız imam Mâlik, çekirgenin kesilmesini
savunmuştur. Dalak ve ciğer de böyle. Hayvanın bu iki organı birer kan limanı
sayılır. İslâm akıtılmış kanı haram kılmış, bu iki organda bulunan kanı helâl
kılmıştır.[203]
563 no'lu İbn Ebî Evfa
hadîsi .sahîh olup istidlal ve ihticaca salihtir. Çekirgenin helâl olduğuna,
yani yenilmesinde bir sakınca bulunmadığına delâlet etmektedir.
564 no'lu Câbir hadîsi
de sahihtir. Müctehidlerin hemen hepsi bu iki hadîsle istidlal ve ihticac
etmişlerdir. Hadîs, denizde ölüp kıyıya vuran küçük ve büyük balıkların
yenilmesinde bir sakınca olmadığına delâlet etmektedir. Bu.rivayeti destekler
anlamda 'Deniz, suyu temiz ve temizleyicidir. Ölüsü de helâldir..."
mealindeki sahîh hadis bulunuyor. İmam Ahmed b. Hanbel, "bu, yüz hadîsten
daha hayırlıdır" diyerek geniş kapsamlı hüküm ifade ettiğine dikkat
çekmiştir. [204]
Denizde ölü olarak
bulunan balık, ister insanlar avladıktan sonra ölmüş olsun, isterse deniz
dalgasının tesiriyle kıyıya atılarak ölmüş bulunsun, isterse diğer balıklar
tarafından öldürülmüş olsun farketmez. Bunun gibi, kayalar arasına itilip
oradaki az bir su içinde ölen balık da yenilir.
Hanefîlere göre, su
içinde ölüp su üstüne çıkan balık, bir hastalıktan dolayı öldüğü ihtimali
kuvvetli olduğundan yenilmez. Diğer müctehid imamlara göre, nasıl ölürse Ölsün
bütün balıklar helâldir yenilir. [205]
565 no'lu Abdurrahman
hadîsini Ahmed, îbn Mâce ve Dârelhıtnî rivayet etmişlerdir. Ancak Dâi'ekutnî
bunu Abdurrahman tarikiyle değil, onun kardeşi Abdullah b. Zeyd b. Eşlem
tarikiyle tahrîc etmiştir. İbn Medenfye göre, Abdurrahman zayıftır. Kardeşi
Abdullah ise sika (güvenilir) dir. [206]
566 no'lu Ebû Şurayh
hadîsini Dârekutnî rivayet etmiş, Buharî ise bunu Ebû Şurayh'ten mevkufen
zikretmiştir. Ayrıca Ebû Bekir (r.a.) den yapılan rivayette atıf yapıp O'nun
"et-tâfî helâlün" dediğini belirtmiştir. Tâfî sıfatından maksat,
denizde ölüp su üstüne çıkan balık demektir.
Hadîs, denizde avlanan
balıkların kesilmeden yenilmesinin helâl olduğuna net biçimde delâlet
etmektedir. Cumhurun da görüş ve tesbiti bu anlamdadır.
567 no'lu Ömer'den
yapılan rivayette, "uhillet leküm saydü'l-bahri ve teâmuhu..."
âyetini tefsir etmekte, deniz avından maksat avlanan canlılardır, deniz taamından
maksat, denizde ölen deniz hayvanlarıdır...
Çekirge de balık gibi
kesilmeden yenilir. Ancak Mâlikîler bunun kesilmesinin gereği üzerinde
durmuşlardır.
Buharı balık konusunda
şu bilgiyi de vermiştir: "Denizde olan her canlı (hükmen)
kesilmiştir."
Bu konuda ayrıca daha
çok su üstünde yaşayan ördek, kaz ve benzeri bazı kanatlı hayvanlar bulunuyor.
Bunlar deniz dibinde, yani su altında yaşayan hayvanlardan ayrılırlar. Zebh
(kesim) hususunda hadîsin kapsamı dışında kalırlar. Bunların mutlaka kesilip öylece
yenilmesi mubah olur.
Darekutnî'nin Abdullah
b. Serces tarikiyle rivayet ettiği, "şüphesiz ki Allah denizde olan her
şeyi âdemoğlu için (hükmen) kesmiş bulunuyor" mealindeki hadîsin senedinde
zayıf bir râvi vardır.
Taberânî'nin bu
anlamda İbn Ömer'den rivayet ettiği hadîsin de senedinde zayıf bir râvi
bulunuyor.
Abdurrezak'm iki
sağlam senetle Ömer (r.a.) den ve sonra da Ali (r.a.) den rivayet ettiği,
"balık her türüyle kesilmiş (hükmen boğazlanmış) tır" mealinde bir
hadîs rivayet etmiştir. Ancak bunda "hud" ismi kulanümıştır ki, bu
yalnız balık hakkında kullanılır. O bakımdan umum ifade etmemektedir.
Deniz dışında yaşayan
hayvanların helâl olabilmesi için, daha önce de belirtiğimiz gibi, şer'î
şekilde kesilmesi ve bu kesim işinin bir müslüman veya yahudi veyahut
hıristiyan tarafından yerine getirilmesi şarttır. Denizde yaşayan balık ve
diğer canlılar hakkında bu şart söz konusu değildir. Balık kim tarafından
avlanırsa avlansın müslümanlar onu alıp yiyebilirler.[207]
1- Çekirge
helâl kılınmıştır, yenilir. Ancak bundan tiksinenler yemeyebilirler.
2-
Çekirgenin protein değerinin yüksek olduğu tesbit edilmiştir.
3- Çekirge
her türüyle yenebilir mi? Müctehidler şu ihtimal üzerinde durmuşlardır: Zehirli
olduğu tesbit edildiği taktirde yenilmez.
4- Çekirge
şer'î şekilde kesilmeden yenilir. Ancak İmam Mâlik'e göı-e başı kesilip öylece
yenilir.
5- Denizde
dalgaların vurup kıyıya doğru attığı ölmüş balık helâldir yenilir. Ancak bir
süre orada Ölü olarak kaldığından dolayı kokuşan balık yenilmez.
6- imam Ebû
Hanîfe'ye göre, ölüp su üstüne çıkan balık yenilmez. Bunun bir hastalık
neticesi öldüğü ihtimali daha kuvvetlidir, şeklinde bir sebep
söz konusudur. Oysa
Câbir hadîsi bu
ihtimale yer vermemektedir.
7- Balık ve
çekirgenin ölüsü de helâldir. Yeter ki bir hastalık söz konusu olmasın.
8- Akıtılmış
kan haramdır, yenilmez. Dalak ve karaciğer birer kan limanı mesabesinde
olmalarına rağmen bu ikisi helâl kılınmıştır. Buna muhalefet eden olmamıştır.
9- Balıklar
(hükmen) kesilmiş kabul edilirler. O bakımdan yakalanan bir balığı kesmeğe
gerek yoktur.
10- Avlanan
balığın bir müslünıan veya kitap ehlinden biri veya bir başkası tarafından
avlanması arasında bir fark yoktur, kitap ehli olsun, olmasın herkesin
yakaladığı balık yenilir. Çünkü bunda şer'î boğazlama söz konusu değildir.
11- İbn
Abbas'a göre, denizde veya kıyısında Ölü olarak bulunan balık kokuşmamışsa
yenilir. Ancak ölmüş bir balıktan tiksinen olursa, yemeyebilir.
12-
Kur'ân'da balıktan ve denizde
yaşayan canlılardan söz edilirken "lahmen tariyyen" denilmektedir. Bu, terütaze
bir et anlamına gelir. Cenâb-ı Hak, bu cümleyle hem balığın faydasına, hem de
taze olarak yenilmesine işarette bulunmakta ve bir süre kalıp kokan balıklardan
kaçınmamız dolaylı şekilde bildirilmektedir. [208]
Her sıkıntı ve
çaresizlik arkasından bir genişlik, bir çıkış yolu getirir. İslâm hukukunda
genel bir kaide halinde bulunuyor: "Zaruret mahzuratı mubah kılar."
Yani zorunlu hallerde mahzurlu olan şeyler mubah olur. Şüphesiz bu bir ruhsat
anlamındadır. Çünkü hakk-ı hayat muhteremdir. Bir kişi ne kadar sıkıntı ve
ıstırap içinde kıvranırsa kıvransın hayatına 'son verilmez. Çıkmayan can bir
umut beklemektedir. Kanser ve benzeri öldürücü hastalıklar karşısında çaresiz
kalan bir kişinin intihar etmesine asla cevaz verilmez ve hiçbir tabib o
hastanın ölmekten yana arzusunu yerine getirmek hakkına sahib değildir.
Helâl ve haramın
sınırları belirlenmiştir. Ara yerde birtakım şüpheli şeyler olabilir. Bunlardan
da kaçınmakta büyük fayda vardır. Ancak kişi açlıktan ölmek üzere olur, yiyecek
hiçbir helâl şey bulamazsa, o taktirde ölmeyecek kadar haram şeyden yiyebilir.
Bu haram şey ölmüş bir hayvan eti olmakla birlikte başkasına ait helâl bir şey
de olabilir. O halde başkasına ait helâl bir şeyden yiyebilmemiz için mutlaka
asıl sahibinden izin almamız gerekir ve bu şarttır. Zorunlu hallerde ise,
sahibini hemen bulmak mümkün olmadığı veya sahibini bulduğu halde izin
vermediği taktirde ölmek üzere bulunan kimse o şeyden Ölmeyecek kadar
yiyebilir. Fazla yemesi helâl olmaz. Helâl şey başka sıkıntıda olup zorunlu bir
durum ile karşı karşıya bulunan bir kimseye ait olur ve ancak onu ölümden
kurtaracak nisbette bulunursa, o taktirde açlık sıkıntısı ve Ölüm tehlikesiyle
burun buruna olan kimse o şeyden alıp yiyemez. Ancak o şey, ikisini de Ölümden
kurtaracak nisbette ise, kişi ondan ölmeyecek kadar bir nisbetini alabilir ve
bu caizdir, bir ruhsattır.
Susuzluk da böyle... .
Kur'ân'da bu ruhsat bir ana kaide halinde şöyle açıklanmaktadır:
"O ancak size
ölüyü (Ölmüş hayvan etini), kanı, domuz etini; bir de Allah'tan başkası adına
kesilen hayvanı haram kılmıştır. Ama (açlıktan) darda kalana, başkasının
hakkına (ölmekten kurtulma nisbetinden fazlasına) el uzatmamak ve zururet
miktarını aşmamak şartıyla günah yoktur. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan ve
çok merhamet edendir." [209]
Vâkıd el-Leysl (r.a.)
den yapılan rivayette, adı geçen, Resûlüllah'a (a.s.) şöyle dediğini
bildirmiştir: 'Ya Resûlallah, biz öyle bir yerde bulunuyoruz ki. açlık, kıtlık
bize bir musibet olarak gelmektedir. Böyle durumda ölmüş hayvandan bize ne
helâl olur?" Resûlüllah (a.s.) ona şu cevabı verdi: "Sabahleyin
içecek süt veya yiyecek bir şey bulamadığınız, akşamleyin de içecek süt veya yiyecek
bir nesne te'min edemediğiniz ve hurma veya baklagillerden bir şeyle açlığınızı
giderme imkânı elde edemediğiniz taktirde o ölmüş hayvan etinden (ölmeyecek
kadar) yiyebilirsiniz." [210]
Câbir b. Semure (r.a.)
den yapılan rivayette adı geçen şöyle demiştir: "Harre'de (bulunan) bir
aile çok muhtaç durumda idiler (darda kalmışlardı). Orada ya kendilerine ait
veya başkalarına ait bir deve öldü. Resûlüllah (a.s.) onlara o deveden yemeleri
hususunda ruhsat verdi. Onlar da bu deveyle kalan kış mevsimini ya da yıllarını
geçirip korundular." [211]
Diğer bir lafızla
şöyle rivayet edilmiştir:
"Bir adam çoluk
çocuğuyla birlikte Harre mevkiine inip konakladı. Bir başka adam ona:
"Benim bir devem (bu yörede) kayboldu. Onu bulduğun taktirde yakala ve
yanında alakoy" dedi. O da bir süre sonra o deveye rastladı ve alakoydu.
Derken deve hastalandı. Adamın karısı: "Onu kesiver" dedi... Adam
kesmekten kaçındı. Derken o deve oluverdi. Karısı adama: "Onun derisini
yüz de onun iç yağından ve etinden alıp çömlekte pişirip yiyelim." Adam
ise şu cevabı verdi: "Hayır, Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'den sormadan bir
şey yapmayacağım." Böylece kalkıp Resûlüllah'a (a.s.) geldi ve ölen deve
hakkında sordu. Peygamber (a.s.) ona: "Senin yanında seni doygun kılacak
bir şeyin var mıdır?" diye sordu. O da "Hayır..." dedi. Bunun
üzerine (darda kalan o aileye ruhsat vererek) şöyle buyurdu: "Onun etinden
yeyin..."
Çok geçmeden o devenin
asıl sahibi geldi ve durum kendisine bildirilince, adam (üzüldü) ve şöyle dedi:
"Onu kesseydin ya! " O da: "Senden utandığım için kesmek
istemedim" diye cevap verdi. [212]
a)
Hanefilere göre, kıtlık, açlık zamanında darda kalan kimse ölmüş hayvan etinden
yemez de o yüzden ölürse günahkar olur. Bunun gibi, açlıktan darda kalır,
mevcut olan ölmüş hayvan etinden yemeyip oruç tutmaya devam eder ve ölürse,
yine de günahkar sayılır.
Hatta,Bezzaziye'de şu
bilgi verilmiştir: "Açlık veya susuzluktan darda kalıp ölüm tehlikesiyle
burun buruna gelir de yanındaki arkadaşının yanında yiyecek veya su bulunursa,
parası varsa, ölmeyecek kadar satın alıp yer ve içer. Buna rağmen arkadaşı
vermekten imtina' ederse, silahsız olarak onun elinden bir miktar , almaya
çalışır ve dövüşür. Arkadaşının da böyle bir tehlikeye maruz kalacağını bildiği
taktirde bir miktarını ona bırakır. [213]
b) Şafiîlere
göre, ölmekten veya korkunç bir hastalıktan endişe edip haram şeyden başka
yiyecek bir şey bulamayan kimsenin o şeyden yemesi gere'kir. Bazısına göre,
yemesi caiz olur. Ancak yakında helâl şey elde etme umudu olan kimse, ölmemek
için az şey yiyebilir. Böyle bir umudu yoksa, bir kavle göre doyacak kadar
yiyebilir. Ancak mezhebin en zahir görüşüne göre, ölmeyecek kadar yemesi uygun
olur.
însan ölüsünden başka
hiçbir yiyecek şey bulamayan kimsenin ölmeyecek kadar ondan yemesi de caizdir. [214]
Diğer müctehidlerin çoğu buna cevaz vermemiştir.
Sahibi hazır olmayan
bir yiyecek maddesinden yemek zorunda kalan kimse, ona borçlu olur. Sahibini
bulunca bedelini öder.
Kendisi gibi muztar
durumda olan hazır bir kişinin yiyecek maddesinden ancak ondan arta kalan
olursa alıp yiyebilir. Onu ölümden kurtaracak nisbette ise,
dokunamaz. [215]
Darda kalmış aç kimse
ölmüş bir hayvan veya başkasına ait bir yiyecek maddesi bulursa veya ihramlı
kimse darda kalıp ölmüş hayvan eti ve bir de av hayvanı bulursa, mezhebin
görüşüne göre, ölmüş hayvan etinden yer. [216]
c)
Hanbelilere göre, ilim adamları, açlıktan muztar durumda kalan kimse helâl olan
yiyecek maddesinden yer, haram yemesine cevaz verilmez. Darda kalıp muztar
durumda olan kimse ise ancak ölmeyecek kadar haram yiyebilir diyerek görüş
beyan etmişlerdir. Yani bu hususta icma1 vaki olmuştur.
Muztar durumda olan
haram şeyden karnım doyuracak kadar mı yoksa, ölmeyecek kadar mı yemelidir?
îmam Ebû Hanife, İmam Malik'ten yapılan iki rivayetten birine ve îmam Şafii'nin
iki kavlinden birine göre, karnını doyuracak kadar yemesi mubah değildir.
el-Hasan'a göre, gücünü ayakta tutacak kadar yiyebilir. Çünkü âyetteki delâlet
bu anlamdadır.
Ebû Bekir'in görüşüne
göre, doyacak kadar yemesinde bir sakınca yoktur. O bu hususta Cabir b. Semure
hadisiyle istidlal etmiştir.
Muztar kalan kimsenin
Ölmüş hayvan etinden veya başka haram bir şeyden ölmemek için yemesi vacibdir.
Bu sadece bir ruhsat değildir. Mesruk ve Şafii'nin yakın arkadaşlarının da
görüşü budur. O bakımdan haramdan yemeyip ölen kimse ateşe girer.
Haram nesneler, muztar
kalan kimse için hazarda da, seferde de mubahtır.
Muztar durumda olan
kimsenin haram olan yiyecek maddesinden, ileride ölmemek için kaldırıp
ayırmasma^ cevaz verilmiştir. Sahih olan da budur. [217]
Bu mezhebe göre de
açlıktan muztar durumda kalan kimsenin ölmüş insan etinden yemesine ruhsat
verilir. Kimine göre, Ölmemek kadar yemesi mubahtır.
Durum böyle olunca,
ölüm tehlikesi arzeden bir organın alınıp yerine ölen bir kişinin organını
nakletmeye cevaz verilebilir. Yani bu imamların içtihadına kıyasla böyle bir
cevaz kapısı açılabilir.[218]
575 no'lu Ebû Vâkid
hadisi hakkında Mecmeu'z-Zevâid'de şu bilgi verilmiştir: "Hadisi Taberani
tahric etmiştir ve ricalinin hepsi sika (güvenilir) dir."
Hadis açlıktan darda
kalıp sabah, akşam yiyecek bir nesne bulamayan, bakla ve benzeri bir sebze
te'min edemeyen kimsenin ölmemek için ölmüş hayvan etinden Ölmeyecek kadar
yemesine ruhsat verildiğine delalet etmektedir.
Ancak hadisin açık
anlatımından, "ölmeyecek kadar yiyebilir" manası anlaşılmamakta,
sadece yenebileceği belirtilmektedir. Ayet ve diger hadisleri dikkate
aldığımızda "ölmeyecek kadar yenilebilir olması" hükmü
anlaşılmaktadır.
Sonra da Cabir
hadisinin son kısmında râvinin ilave ettiği şu cümle başka bir hükmü ortaya
koymaktadır: "O deve onları kalan kış mevsiminde ve kalan yıllarında
(ölmekten) koruyup onlara medar oldu..." Bu, yiyecek maddesi bulamayıp
darda kalan bir kişinin veya ailenin ölmüş bir hayvan etinden ucun ucun yemek
suretiyle geçinmelerini yansıtmakta ve ruhsatın geniş kapsamlı olduğuna delalet
etmektedir. Böylece iki hadis birbirini kuvvetlendirmekte ve müşterek hükümler
ihtiva etmektedir. .
Câbir hadisi hakkında
Ebû Dâvûd susup bir görüş beyan etmemiştir. Onun susması hadisin sahih olduğuna
işarettir. Nitekim yapılan tesbite göre, hadisin isnadında ta'ne uğrayan bir
kimse olmamıştır,
Haram kılınmış bir
şeyden darda kalanın ne miktar yemesi caiz olur? Bu hususta farklı görüşler
ortaya çıkmıştır. Şafii'den râcih olan kavle göre, ölmeyi engelleyecek kadarını
yemeye ruhsat verilmiştir. Râfii ile Nevevi de bu görüşün sahih olduğunu
belirtmişlerdir. İmam Ebû Hanife ile İmam Mâlik de aynı görüştedirler.
Zira bu konuda âyetle
birlikte diğer hadisleri ve rivayetleri biraraya getirdiğimizde bu üç imamın
görüşünün de isabeti ortaya çıkmış oluyor.[219]
1- Açlıktan
darda kalıp muztar duruma düşen kimsenin haram bir şey yemesine ruhsat
verilmiştir. ,
2- Bu
durumda olan kimsenin ilim adamlarının çoğuna göre, ölmeyecek kadarını yemesi
caiz olur, doyuncaya kadar değil.
3- İlim
adamlarından bir kısmına göre, doyacak kadar yemesine ruhsat vardır. Ebû Vâkid
ile Câbir hadîsleri buna delâlet etmektedir.
4- Kıtlık
yılında darda kalan kimse haram bir şey yemekten kaçınır ve bu sebeple Ölürse günahkâr olur. Zira ilâhî
ruhsat hem bir kolaylık, hem de bir sadakadır. Onu kabul etmemiz emredilmiştir.
5- Açlıktan
muztar durumda kalır, haram yememek için oruç tutar ve ölürse, yine de günahkar
olarak ölmüş olur.
6- Açlıktan
darda kalıp ölüm tehlikesiyle burun buruna gelen kimse, beraberindeki
arkadaşının yanında her ikisini ölmeyecek nisbette koruyacak yiyecek bulunursa,
ondan satın alması gerekir. Parası yoksa bir miktarını ister. Arkadaşı
vermediği taktirde onu muztar durumda bırakmamak şartiyle birazını zorla almaya
çalışır. Ancak silâh kullanamaz.
7- İmam
Şafiî'ye göre, açlıktan tehlike geçirip muztar durumda kalan kimsenin ölmeyecek
kadar haram nesne yemesi vâcibtir.
8- İnsan
Ölüsünden başka hiçbir yiyecek maddesi bulunmayan kimse, ölmeyecek kadar ondan
yiyebilir. Bu, İmam Şafiî'nin içtihadıdır.
9-
Sahibi hazır olmayan
bir yiyecek maddesinden muztar durumdaki kişi ölmemek için yer ve
sonra onu bulup yediği nisbetin parasın öder.
10- Sahibi
hazır olan bir yiyecek maddesinden ise, ancak sahibinin iznini alarak
yiyebilir. Ama o yiyecek maddesi sadece sahibini ölümden kurtaracak nisbette
ise artık ona dokunmaz.
11- Muztar
durumda kalan kimse ister evinde olsun^ ister yolculuk halinde bulunsun ölmemek
için haramdan yiyebilir.
12-
"Zarurî haller mahzurlu şeyleri mubah kılar" kaidesi bu gibi
durumlarda geçerlidir.
13- Organ
nakli bu ictihadlarm ışığı altında caiz görülebilir mi? Ölmek üzere olan bir
kimsenin işe yaramaz organım kesip yerine ölmüş bir adamın organını nakletmek
bu ruhsatın kapsamına girebilir mi?
Kıyas yapıp ruhsat
verenler olduğu gibi, ikisi arasındaki kıyas, farklı bir kıyastır diyerek
ruhsat vermeyenler de vardır.[220]
İslâm insan haklarına
yeterince önem verip onu doruğuna yükselten son dindir. Müslümanm müslümana
cam, malı, ırzı ve namusu haramdır. îslânrî sistem kitap ve sünnetin iki ana
kaynak olarak uygulandığı zaman ve ülkelerde hırsızlık olayı en azma düşmüş,
mal ve çan emniyeti teminat altına alınarak toplum huzur ve güven havası içinde
kardeşçe yaşama şansına erişmiştir.
Ticaretle de meşgul
olan İmam Ebû Hanîfe, Mısır'a satmak üzere hazır elbise götürmek üzere olan
ortağı Beşîr'e ilk tenbihi şu olmuştur: "Götüreceğin elbiseler arasında
arızalı, kusurlu olanı var mı?" O da: "Yalnız bir üstlüğün koltuk
kısmında az farkedilecek bir arıza bulunuyor" diyerek cevap vermiş ve İmam
ona: "O halde arızalı üstlüğe talip çıktığı zaman sakın sakın unutma
arızayı göster..." diye tenbîh ediyor. Beşîr götürdüğü malı satıp Kûfe'ye
döndüğünde yine İmam Ebû Hanife'nin ilk sorduğu şey o arızalı üstlük oluyor. Ne
yazık ki, Beşîr onu satarken unutup müşteriye arızayı göstermiyor. İmam Ebû
Hanîfe, malımıza kul hakkı ve bu sebeple haram ve şüphe girdi diyerek
üzüntüsünü belirtmekle kalmıyor, üstlüğün parasını çıkartıp fakirlere
dağıtıyor.
Bu misal, İslâm
tarihinde Kitap ve Sünnetle, dosdoğru amel edildiği dönemlerde insan haklarının
ne kadar titizlikle korunduğuna bir delil teşkil etmektedir.
Az yukarıda darda
kalan kimsenin ölmemek için sahibi ortada bulunmayan bir yiyecek maddesinden
ölmeyecek kadar yemesine cevaz verirken, o yiyecek maddesinin asıl sahibini
bulup karşılığını ödemesinin de lüzumu belirtilmişti. Bu da her hak sahibinin
hakkını vermenin vücubuna delâlet etmektedir. Zira herkezin canı, malı, ırz ve
şerefi korunmuştur. Haklı sebepler dışında hiç kimsenin tecavüze uğramasına
izin yoktur.[221]
îbn Ömer (r.a.) dan
yapılan rivayette, Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'in şöyle buyurduğu haber
veriliyor: "Hiç kimse diğer bir kimsenin iznini almaksızın onun
davarlarının sütünü sağıp almasın. Sizden hanginiz kilerine gelinmesini ve
oradaki yiyecek maddelerinin çıkarılıp götürülmesini ister, böyle bir davranıştan
hoşnut olur? Onlar için davarlarının memeleri onların yiyeceğini
kilerlemektedir. O halde sizden hiç biriniz başka birinin izni olmaksızın
davarının sütünü sağıp almasın." [222]
Amr b. Yesrîbî (r.a.)
den yapılan rivayette, adı geçen diyor ki:
"Minâ'da
Resûlüllah'ın (a.s.) hutbesine hazır oldum. O, hutbesinde şöyle Duyuruyordu:
"Hiç bir kişiye kardeşinin malı helâl değildir. Meğer ki kardeşi ona gönül
rızasıyla vermiş olsun."
Ben bu sözleri
dinledikten sonra dedim ki: "Ya Resûlallah! Amcamın oğlunun koyun ve
keçisinin bulunduğu yerde onun koyun ve keçisine rastlar ve bir koyunu tutup
kesecek olursam bundan dolayı üzerime (bir günah, bir vebal, bir hak gibi) şey
gerekir mi? ne dersiniz?"
Bunun üzerine
Resûlüllah (a.s.) şöyle buyurdu:
"Onun davar
beslediği yerde bir dişi koyuna üzerinde de bıçak ve keskin çakmak taşları
bulunduğu halde rastlarsan bile sakın ona dokunma..." [223]
Umeyr Mevlâ Ebt'l-Lehm
(r.a.) den yapılan rivayette, adı geçen diyor ki: "Efendilerimle birlikte
yönelip hicret etmek istiyorduk, Medine'ye doğru yol alıp yaklaşıyorduk. Derken
efendilerim Medine"ye girdiler ve beni arkalarında birakıverdiler. Aşırı
derecede acıktım. Sonra Medine'den çıkan bazı kimseler bana "Medine'ye
girip ihata duvarları ardında olan hurmadan birşeyler alıp yesen ya" dediler.
Ben de etrafı duvarla çevrili bir hurma bahçesine girdim ve iki salkım hurma
kopardım. Bunun üzerine o bahçe sahibi beni alıp Resulüllah'a (a.s.) götürdü ve
durumumu O'na haber verip anlattı. Benim üzerimde iki elbise bulunuyordu.
Resuîüllah (a.s.) bana: "Bu iki elbisenden hangisi daha üstün
değerdedir?" diye sordu. Bende onlardan birine işaret ettim. Bunun üzerine
Resûlüllah (a.s.): "O daha üstün olanını kendine alıkoy, diğerini hurma
bahçesi sahibine ver" diye buyurdu. Böylece adam beni salıverdi." [224]
Birtakım ihtiyaçların
ortaya çıkması, başkasının malını mubah kılmaz. Ancak yukarıdaki bahiste
açlıktan darda kalıp ölüm tehlikesiyle burunburuna gelen kimsenin, bulduğu
yiyecek maddesinden, sahibi varsa izin alarak, yoksa ölmeyecek kadarım
yeyebileceğini belirtmiştik. Aynı zamanda o şeyi yedikten sonra sahibini bulup
bedelini ödemesinin gereğini söylemiştik.
Umeyr olayında Ölüm
tehlikesini gerektiren bu muztar durum yoktur^ Sadece fazla acıkma ihtiyacının
ortaya çıkması söz konusudur. Olay bir hursuzluktan ziyede bazı şahısların
tavsiyesine uyularak sahnelenmiştir. Her iki salkım hurma el kesmeyi
gerektirecek nisbette değildir.[225]
583 no'lu İbn Ömer
hadîsi sahih olup istidlal ve ihticace salihtir. O bakımdan başkasına ait olup
belirli bir yerde korunan bir şeyi, bir yiyecek maddesini sahibinin iznini
almadan alıp yararlanmak veyahut yemek
haramdır. Kilerde muhafaza
edilen yiyecek maddelerini sahibinin iznini almaksızın yemek
nasıl haramsa, başkasına ait bir koyunun veya inek ve devenin memesinde biriken
sütü sağıp yemek de öylece haramdır. Buna cevaz veren olmamıştır. Ancak
açlıktan helak derecesine varıp muztar durumda kalanlar bir istisna teşkil
eder. O da ölmeyecek kadarını alabilir ve sonra bedelini öder.
584 no'lu Amr b. Yesrîbî hadîsinin isnadında
Hatim b. İsmail bulunuyor. Bu zat Medineli'dir. Meşhur ve saduktur. Nesâî ise,
onun kavı olmadığını belirtmiştir. Hadîs âlimlerinden bir cemaat onun sika
olduğunu söylemiştir, imam
Ahmed ise şöyle
demiştir: "Hatim hakkında
onun zayıf olduğunu iddia edenler olmuştur."[226]
O halde hadîsin zayıf
olduğu söylenemez. Zira ilim adamlarının çoğu bu zatın sadûk ve sika olduğunu
tesbit etmişlerdir.
Sahibinin gönül
hoşnutluğuyla verdiği dışında onun malından bir şeyler almak haramdır, büyük
günahtır. Ancak ölüm tehkilesiyîe muztar durumda kalan kimsenin ölmeyecek kadar
izin almadan yemesine ruhsat verilmiş ve malî imkanı olduğu takdirde bedelini
ödemesinin gereği üzerinde durulmuştur. İsterse rastladığı mal veya yiyecek
maddesi amcasının, teyzesinin veyahut dayı ve halasının olsun. Mutlaka izin
alması gerekir.
Ancak bu yakın
hısımlarının evinde bulunuyorsa, onlardan izin almadan mutfaklarından bir
şeyler alıp yiyebilir. Zira akraba arasında bu gibi davranışlar hoşgörü ile
karşılanır. Nitekim Kur'ân'da bu konuya temas edilerek şöyle buyurulmaktadır:
"Kendilerine
anahtar teslim edilen köle, (teslim edilen evdeki yiyecek maddesinden bir
şeyler yemesinde) bir vebal yoktur. Hastaya da bir vebal yoktur. Size de kendi
evlerinizde izinsiz yemek yemenizde veya babalarınızın evlerinde veya
analarınızın evlerinde veya kardeşlerinizin evlerinde veya kızkardeşlerinizin
evlerinde veya amcalarınızın evlerinde veya halalarınızın evlerinde veya
dayılarınızın evlerinde veya anahtarlarına sahip (kâhyası) bulunduğunuz evlerde
(bir şeyler) yemeniz de bir sakınca yoktur..." [227]
585 no'lu Umeyr hadîsinin isnadında Abdurrahman
b. îshak bulunuyor ki bu zat Muhammed b. Zeyd'den rivayet etmiştir. el-Acelî:
"Onun hadîsleri yazılır, ama kavî değildir" demiştir. Ebû Hatim de
buna benzer bir görüş ve tesbiti Buharî'den naklen yapmıştır. Nesâî ile İbn
Huzayme bu zatın rivayetinde bir sakınca olmadığına dikkat çekmişlerdir. [228]
Mecmeu'z-Zevâid'de ise
şöyle denilmiştir: Umeyr hadîsini Ahmed b. Hanbel birini îbn Leylâ, diğerini
Ebû Bekir b. Zeyd el-Muhacir'den olmak üzere iki isnadla tahrîc etmiştir. İbn
Ebî Hatim bu hususa değinirken cerh ve ta'dîlden söz etmemiştir. Geri kalan
ricalinin hepsi sikadır.
Umeyr hadîsi bir
bakıma zayıf sayılır. Bununla beraber diğer sahih hadîslerce desteklenmemiştir.
Fazla acıkınca bazı kişilerin de tavsiyesine uyarak Medine'deki hurma bahçesine
girip sahibinden izin almadan iki salkım hurma koparıp yiyen Umeyr yediğinin
bedelini ödemek zorunda bırakılmıştır. Bu tam anlamıyla bir hırsızlık değil,
aşırı ihtiyaçtan kaynaklanan bir davranıştır. Sonra da bu konuyla ilgili Islâmî
hükümleri bilmemekten kaynaklanmış denebilir. El kesilmesini gerektiren bir tecavüz
anlamı taşımamaktadır. [229]
1- Sahibinin
izni alınmadan onar ait yiyecek maddesinden alıp yemek haramdır ve büyük
günahtır.
2- Ancak
ölüm tehlikesi söz konusu olup muztar durumda kalan kimsenin ölmeyecek kadar
alıp yemesine ve sonra imkânı olduğu takdjrde sahibini bulup bedelini ödemesine
cevaz verilmiştir.
3- İhtiyaç
başkasının malını mubah kılmız.
4- Rastlanan
bir koyunun sırtında bıçak ve benzeri bir kesici alet dahi bulunsa, sahibinin
iznini almadan onu tutup kesmek haramdır.
5- Memesi
süt dolu olan koyun veya başka bir davarın, sahibinin iznini almadan sütünü
sağıp içmek helâl olmaz.
6- Açlık
ihtiyacından dolayı başkasına ait bir bahçeden hurma, üzüm ve benzeri bir
meyvayı koparıp yemek de helâl değildir. Sahibinin iznini almak şarttır. Aksi
halde yediğinin bedelini ödemesi gerekir.[230]
İslâm yolda
kalmışlara, bağ ve bahçe yanından gelip geçen yolculara ve misafirlere ayrı bir
ilgi gösterilmesini tavsiye etmiştir, tslâm ülkesinde evinden, memleketinden
uzak kalan bir kişinin aç ve sefil duruma düşmesi söz konusu olamaz. Zira
mü'minler kardeştirler, iyiliğin her çeşidinde birleşip yardımlaşırlar,
kötülüğün her çeşidinden nefret edip kötüden yana bir tavır ortaya koymazlar.
Kur'ân'da mü'minlere bu hususta verilen emir ve talimat şöyledir: "İyilik
ve takva hususunda yardımlasın. Günah, kötülük ve haklara tecavüz üzerinde
yardımlaşmayın..." [231]
Bu ilâhî emrin
ışığında müslümanlar tarih boyunca yolculuk esnasında sıkıntıya düşenleri
korumuş ve gerektiğinde zekât, sadaka ve benzeri yardımlaşmalarla onların
sıkıntılarını gidermişlerdir. Misafire ayrı bir ilgi gösterip onu ağırlamaktan
derin zevk duymuş, yol güzergâhında olan bağ ve bahçelerinin yanından geçen
yolcuların da istifade edebilmelerini kolaylaştırmak için yola sarkan dallardaki
meyveleri topîamayıp tasadduk kapsamında düşünmüşlerdir.[232]
îbn Ömer (r.a.) dan
yapılan rivayette, Peygamber (a.s.) Efendimizin şöyle buyurduğu
belirtilmiştir: "(Şehir, kasaba ve köylerin bağ ve bahçelerinden) etrafı
çevrili olana giren (yolcu) kimse ondan yesin, ama koltuğunun altına alıp
götürmesin." [233]
Abdullah b. Ömer
(r.a.) dan yapılan, rivayette, adı geçen diyor ki: "Resülüllah (a.s.)'den
etrafı çevrili (bağ ve bahçeye) giren (aç veya yolcu) adam hakkında soruldu.
Efendimiz şu cevabı verdi: "Ondan koltuğunun altına yerleştirmeksiztn
yiyebilir." [234]
el-Hasan'dan rivayet
edilmiştir. O da Semııre b. Cundeb (r.a.) den rivayet etmiştir. Peygamber (as.)
Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz (yolculuk halinde aç kalır
da) davarların bulunduğu yere gelirse, davarların sahibi orada ise ondan izin
alsın. Kendisine izin verilirse o davarlardan süt sağıp içsin. Orada hiç kimse
bulunmazsa üç defa seslensin, biri ona cevap verecek olursa ondan izin istesin.
Hiç kimse ona cevap vermezse, o takdirde hayvanı sağıp sütünden içsin, ama
beraberinde o sütten bir şey alıp götürmesin..." [235]
Ebû Nadre'den, o da
Ebû Saîd (r.a.) den rivayet etmiştir. Resûlüllah (a.s.) şöyle buyurdu:
"Sizden biriniz etrafı çevrili bir bağ ve bahçeye geldiği zaman, ondan bir
şey yemek arzu ettiğinde, üç defa "ey bu bahçenin sahibi" diye
seslensin. Bahçe sahibi cevap verirse (onun izniyle o bahçeden koparıp yesin).
Cevap vermeyecek olursa, (oralarda olmadığı kesinleşir ve) karnını doyuracak
kadar yesin. Yine sizden biriniz develerin yanından geçerken, ondan süt sağıp
içmek isterse üç defa "ey bu develerin sahibi!" diye seslensin veya
"ey bu develerin çobanı" diye nida etsin. Cevap verirse (mesele yok).
Cevap veren olmazsa, o develerin sütünden (açlığını giderecek kadar) içsin."
[236]
ilim adamlarının çoğu
"ihtiyaç sahibi bir kimsenin bağ ve bahçe kenarından geçerken sarkan
meyveden alıp yemesinden dolayı cezaî bir müeyyide uygulanmaz. Ancak toplayıp
beraberinde götürecek olursa, bundan dolayı cezaî müeyyide uygulanır"
diyerek görüş beyan etmişlerdir.
imam Mâlik, îmam
Şâfıî, rey tarafdarları, İmam Sevrî ve Atâ'a göre, bağ ve bahçe muhafaza altına
alınmadığında, yani etrafına, insan ve hayvanların geçmesini engelleyecek
anlamda bir korkuluk, ihata duvarı yapılmadığında, oradan geçen yolcu ve aç
kimselerin koparıp yemelerinden dolayı bir şey gerekmez. Ancak etrafı çevrilip
koruma altına alınan bağ ve bahçeden meyva koparıp alan hakkında hırsızlıkla
ilgili ceza uygulanır. Çaldığı miktar nisaba ulaştığı takdirde el kesilir.
imam Ahmed b. Hanbel'e
göre, etrafı çevrili bile olsa, sahibini bulamadığı takdirde yoldan geçen ve
bir de aç kalan kimse açlığını giderecek kadar koparıp yiyebilir. Bundan dolayı
bir ceza gerekmez.
Koparılıp asılan hurma
ve benzeri meyveleri çalan kimseye çaldığının misli ödettirilir, iki misli
ödettirilir diyenler de olmuştur. [237]
Davarların muhafaza
edildiği yere girerek hayvanları sağıp götüren kimse hakkında el kesme cezası
uygulanır. Bu, daha çok imam Şafiî'nin içtihadıdır. İmam Ebû Hanîfe'ye göre, el
kesmek gerekmez.
Muhafaza edilen yere
girer de sağdığı sütü götürmeyip orada içerse, el kesme cezası yine uygulanmaz.
Ama oradaki hayvanı kesip götürürse eli kesilir. İmam Sevrî'ye göre, et
çalmaktan dolayı el kesilmez. Ancak kıymeti tazmîn edilir.
Bağ ve bahçeye girip
nisap miktarından az bir şeyler koparıp götürürse, el kesilmez bedeli tazmin
ettirilir. [238]
el-Münteha'da şu bilgi
verilmiştir: "Etrafı çevrili olmayan ve başında bekçisi bulunmayan bir bağ
ve bahçeye uğrayan veya yanından geçen kimse oradaki meyveden ihtiyacı olmasa
da yiyebilir. Ancak ağaca çıkmamak, taş atıp veya sopa vurup düşürmemek
şartıyle yararlanabilir. Aksi halde koparıp düşürdükleri tazmîn ettirilir.
Toplanıp bahçenin bir kenarına konulan meyvelerden zaruri bir durum olmadığı
takdirde yemesi caiz olmaz. Bir hayvanı sağıp sütünü içmek de böyle...
Bu daha çok Hanbelî
fukahasımn görüş ve içtihadıdır. [239]
590 no'lu îbn Ömer
hadîsi ve 142 no'lu Abdullah hadîsi aynı râviden rivayet edilmiştir. Ancak
aralarında çok az lafız farkı bulunuyor. Tirmizî bu hadîsin garip olduğunu ve
ancak bu veçhile bilindiğini kaydetmiştir. Ancak diğer sahîh hadîslerle aynı
mana ve hükmü yansıttığı için istidlale salih görülebilir.
Hadîs, bağ ve bahçelerden
geçmekte olan kimsenin ihtiyacını, açlığını gidermek için ihata duvarını veya
korkuluğu aşıp meyva koparıp yiyen kimse hakkında bir ceza uygulanmayacağına,
ancak toplayıp koltuğunun altına sıkıştırarak götürdüğü takdirde tazmini
cihetine gidileceğine delâlet etmektedir.
ikinci hadîs de aynı
hükümleri içermekte olup biri diğerini kuvvetlendirmektedir.
592 no'lu Semûre hadîsini Tirmizî tahrîc edip
hasen-sahih-garîb olduğunu belirtmiştir. Garibden maksat, bir hadîsi rivayette
ya bir şahsın veya bir belde halkının teferrüd etmesidir.
Ali b. El-Medenî,
el-Hasan'm bu hadîsi Semure'den rivayeti ve ondan duyması sahihtir diyerek
tesbitini belirtmiştir.
Bu hadîs, îbn Ömer
hadîsini açıklamakta ve konu hakkında hükme medar olacak bilgi vermektedir. îbn
Ömer hadîsinde, bahçe yanından geçen kimsenin korkuluğu veya ihaata duvarını
aşıp bahçedeki meyveden koparıp yiyebileceğine delâlet ederken, sahibinin
iznini almak için seslenmesinden söz edilmemiştir. Semûre hadîsinde ise, bunun
gerekli olduğu bildirilmekte ve aksi halde başkasına ait bir şeyi izinsiz
yemesinin caiz olmayacağına, ancak açlıktan bitkin hale gelmişse ondan yiyip
bedelini ödemesinin lüzumuna delâlet ve işaret vardır.
593 no'lu Ebû Saîd
hadîsini aynı zamanda Ebû Ya'la, İbn Hibban, Hâkim ve el Makdisî tahrîc
etmişlerdir.
Hadîs, açlıktan dolayı
başkasına ait bahçeden meyva koparıp yemenin, başkasına ait deveyi sağıp sütünü
içmenin cevazına, sahibine üç defa seslendikten sonra cevap alamadığı takdirde
ruhsat verildiğine delâlet etmektedir ve doğru olan da budur.
Bu babda Tirmizî ve
Ebû Davud'un Râfî' (r.a.) den tahrîc ettikleri hadîste ise şöyle denilmektedir:
Rafı' diyor ki: Ensara ait hurmalara taş ve sopa atıp onları düşürmeğe
çalışıyordum. Derken onlar beni yakalayıp Resûlüllah (a.s.)'e götürdüler.
Resûlüllah (a.s.) bana: "Ya Râfi'! Neden bunların hurmalarına taş ve sopa
acıyorsun?" diye sordu. Ben de: "Ya Resûlellah! Açlıktan
dolayı..." diye cevap verdim. Resûlüllah (a.s.) bana: "Hurina
ağaçlarına bir şey atma. Ortada olanı ye, Allah seni doyurur ve seni suya
kandırır" buyurdu.[240]
1- Başkasına
ait etrafı duvarla çevrili bir bağ ve bahçeye girip meyve toplayıp götürmek
haramdır. Nisap niktarına ulaşırsa el kesme cezası uygulanır.
2- Başkasına
ait bağ ve bahçeye girip nisap miktarından az meyve toplayıp götürürse, misli
tazmin ettirilir.
3- Yolcu
olup bağ ve bahçelerin yanından geçerken ihtiyacını karşılamak, açlığım
gidermek maksadıyla bahçe sahibine üç defa seslenir. Cevap gelirse, izin ister
ve öylece o meyveden yiyebilir.
4- Üç defa
seslendiği halde cevap veren olmazsa, girip açlığını giderecek ve ihtiyacını
karşılayacak kadar koparıp yerse, bir şey gerekmez.
5- Az veya
çok olsun bir miktarım da koltuğunun altına yerleştirip götürmesi caiz
değildir. Aksi halde tazmin ettirilir.
6- Davarların
veya develerin korunduğu yerden geçerken, açlığını veya susuzluğunu gidermek
için onların sahibine üç defa seslenip izin ister. Cevap veren olursa izin alıp
öylece sağarak içer. İzin verilmediği takdirde içmez.
7- Deve
veyahut koyun sahipleri orada bulunmaz, yani adamın üç defa seslenmesine cevap
veren çıkmazsa, açlığını gidermek için sağıp içebilir. Ayrıca sağıp beraberinde
götürmesi caiz değildir.
8- Râfi"
hadîsi, bu hadîslerde, kasdedilen manayı açıklamakta ve başkasının bağ ve
bahçesine ancak "açlık" sebebiyle girilebileceği söz konusu
olmaktadır,
9- ilim
adamlarından bir kısmı açlık nihaî sebep değildir demişlerdir.
10- Başkasının
bağ veya bahçesinin yanından geçilirken taş ve sopa atıp meyveleri düşürmek
caiz değildir. Ama yere düşmüş olanları veya elle koparılacak durumda
bulunanları alıp açlığı giderecek nisbette yemeye cevaz verilmiştir.[241]
Ziyafet, Resûlüllah'ın
(a.s.) sünnetlerinden biridir. Fert ve toplumdan yana birçok faydaları vardır.
Ferdi ferdiyetçilikten uzak tutup toplumun kopmaz bir parçası haline getirir.
Toplumu kişisel çıkarların üstünde dostuk bağlarıyla birbirine kenetler.
Böylece mü'minler sevinçte ve tasada birbirlerinin yanında yer almış olurlar.
Birinin derdi hepsinin derdi, birinin sevinci hepsinin sevinci olur.
Ziyafet, şüphesiz
birçok amaçlarla düzenlenir: Dostlukları sağlamlaştırmak, komşulara
kaynaştırmak, olayları değerlendirmek, iş ve dostluklar kurmak gibi birtakım
maksatlara yönelik olduğu gibi, sırf Allah rızasını kazanmak maksadiyle
düzenlenen ziyafetler de vardır ve bu en anlamışıdır.
Misafirler genellikle
kapıda karşılanır. Güler yüz, tatlı dille buyrun edilirler. Misafirlerin bir
kısmıyla ilgilenmeyip bir kısmıyla devamlı meşgul olmak, hem sofra adabına, hem
de dostlara ilgi adabına aykırıdır.[242]
Ukbe b. Amir (r.a.)
den yapılan rivayette, adı geçen, Resûliillah'a (a.s.) şöyle dediğini haber
vermiştir: "Ya Resûlellah! Siz bizi (elçi veya görevli olarak)
gönderiyorsunuz. Biz de kalkıp bir kavme gidip (misafir olarak) konaklıyoruz.
Onlar ise bizi ağırlamayıp ziyafette bulunmuyorlar. Bu hususta ne
buyurursunuz?" Resûlüllah (a.s.) şöyle buyurdu: "Bir kavme inip
konakladığınız zaman, misafire uygun olup yakışır anlamda size emrederlerse,
emir ve tavsiyelerini kabul edin. Eğer böyle yapmazlarsa, misafirlik hakkını
onlardan onların durumuna uygun ve yakışır olduğu şekilde alın." [243]
Ebu Şurayh el-Huzâl
(r.a.) den yapılan rivayette, adı geçen, Resûlüllah'ın (a.s.) şöyle buyurduğunu
haber vermiştir: "Allah'a ve âhiret gününe imân eden kimse misafirine
ikramda bulunsun, caizesini (ikram kapsamında tutsun)." Bunun üzerine
ashab-ı kiram sordular: "Onun caizesi (armağan ve bahşişi) nedir?"
Efendimiz: "Bir gün ve bir gecedir" buyurdu ve devamla: "Ziyafet
üç gündür. Bundan fazlası ise sadakadır. Artık misafire, ev sahibine sıkıntı ve
ağırlık verecek kadar onun yanında eyleşip kalması helâl olmaz." [244]
el-Mikdam Ebî
Kerîme'den yapılan rivayette, adı geçen, Resûlüllah'ın (a.s.) şöyle buyurduğunu
duymuştur: "Misafirin (ilk) gecesi her müslüman üzerine vâcibtir. Eğer
misair, bir müslümanm evinin çevresinde mahrum bir halde sabahlarsa, bu o ev
sahibinin üzerinde (misafirin hakkı olarak) borç bulunur. Misafir arzu ederse
bu alacağının Ödenmesini talep eder, isterse terkeder." [245]
Diğer bir lafızla
hadîs şöyle rivayet edilmiştir:
"Kim konuk olarak
bir kavmin yanına inip konaklarsa, onu ağırlayıp misafir edinmek o kavme vâcib
olur. Şayet onu misafir edinip ağırlamazlarsa, misafir yapılması gereken
ağırlama ve ikrama karşılık talepte bulunabilir." [246]
Misafir ve ona ikramla
ilgili hadisler çok yönlü olup bir esneklik taşımakta ve farklı yorumlara kapı
açmaktadır. Bunları özetleyerek birkaç madde halinde nakletmemizde yarar
görüyoruz. Aksi halde hadîslerin zahirî yönüyle ve delaletiyle bugün amel
edilmediği gibi, îslâm tarihinin birçok dönemlerinde de amel edilmediğini
görüyoruz. Yorumlar farklı, hükümler ve sonuçlar da ona göre değişiktir:
a) el-Hattâbî
diyor ki: "Misafir edinip onu
ağırlamak Resûlüllah'ın (a.s.)zamanında vâcib idi. Konuk edilmeyen,
ağırlanmayan misafir, çevresinde konakladığı ev sahibinden konuk hakkı talep
edebilirdi ve talebinin karşılanması da vâcib idi. Zira o dönemde beytü'1-mal
yoktu. Gelen misafirleri konuklayacak imkanlar mevcut değildi. Bugün ise
beytü'1-mal bulunuyor. Misafirlerin masrafını bu kaynaktan karşılamak
gerekir. O bakımdan
artık misafirlerin müslümanlar
üzerinde bir hakkı söz konusu değildir."
b) İbn
Battal diyor ki: "Bu İslâm'ın ilk yıllarında böyle idi. zira o
dönemde yardım ve destek vâcib
idi. Sonra bu "caize" lafzıyla neshedilmiş, yani hükmü
kaldırılmıştır. Zira caize bir fazilet
ve bağıştır, vâcib değildir." [247]
c) İbn
Reslan ise, konuklanmayıp dışarıda bırakılan kimse yapılan bu ayfrı çevreye
yayabilir. Zira bu hususta gıybette bir sakınca görülmemiştir diyerek ayrı bir
yorum ortaya koymuştur.
d) İmam
Nevevî, muvasatın (misafirin nimette ortaklığı) İslâm'ın ilk yıllarında vâcib
olduğunu ve sonra bunun neshedildiğini iddia edenlerin görüş ve yorumunun zayıf ve
dayanıksız olduğunu
belirtmiştir. Zira Resûlüllah'm (a.s.) meşru kıldığı bir hüküm -aksine bir açık
beyânı olmadığı takdirde- bir zamana has değildir. Hükmü o zamana has kılar anlamda
bir delil mevcut değildir."
Yine İbn Reslâm bu
konuda şöyle söylemiştir: "Ziyafet mekârim-i ahlâktan ve mehasin-i dinden
bir sünnettir. Vâcib değildir. İlim adamlarının önemli kısmının görüş ve
içtihadı bu anlamdadır."[248]
597 no'lu Ukbe hadisi
sahih olup istidlale salihtir. Hadîs daha çok iki hüküm
ifade etmektedir. Birincisi,
misafirin ilgi ve
ikram hususunda ev sahibinin
tekliflerine uyması ve misafire
yakışır anlamdaki emirlerini yerine getirmesidir. İkincisi ev sahibi
misafire yakışan ilgi ve ikramda bulunmadığı takdirde misafirin o hakkı ev
sahibinden alınıp misafire verilmesidir.
Ancak bu ikinci madde
vücub mu, sünnet mi ifade etmektedir hususunda farklı görüşlere ve yorumlara
neden olmuştur.
598 no'lu Ebu Şurayh
hadisi de sahihtir. Beş kadar hüküm ifade etmektedir:
1. Misafire
ikram imânın gereği ve onun belirtilerinden bindir.
2. Misafiri
bir gün, bir gece ağırlamak vâcibtir ve bu bir caize anlamındadır.
3. Caize,
bağış ve ödül anlamına gelir. Bir gün bir gece onu ağırlayıp ikramda bulunmak
bir bağış, ama gerekli bir bağış anlamını taşır.
4. Sünnet
olan ziyafet, misafirlik üç gündür. Üç günden fazlası sadaka olur.
5. Misafirin
ev sahibini sıkıp üzecek kadar kalması helâl değildir.
599 no'lu Mikdam
hadisini tahrîc eden Ebû Davud bu hususta bir görüş beyân etmemiştir. Bu da
hadîsin sahih olduğuna bir işaret sayılır. Hafız îbn Hacer, hadisin isnadı,
sahih şartına uygundur demiştir.
Ayrıca bu konuda İbn
Hacer şu hadîse de yer verip sahih olduğunu belirtmiştir: "Herhangi bir
adam bir kavme misafir olur da mahrum (ilgisiz ve ikramsın) olarak sabahlarsa,
ona yardım etmek her müslümana, bir gecelik ağırlama ve ikram bedeli onun
ziraat ve malından alınıncaya kadar bir hak, bir vecîbedir."
Bu babda ayrıca Ebu
Dâvud ve Hâkim'in sahih isnadla rivayet ettikleri hadîs meâlen şöyledir:
"Ziyafet (misafirlik) üç gündür. Ondan fazlası sadakadır..."
Mikdam hadîsiyle Ukbe
ve Ebu Şurayh hadisleri birbirini kuvvetlendirmektedir.
Bu babda bir diğer
hadisi Ahmed b. Hanbel sahîh isnadla şöyle rivayet ve" tahrîc etmiştir:
"Hangi misafir bir kavmin yanına inip konaklar da mahrum olarak
sabahlarsa, ilgi ve ikram miktarını o kavimden alma hakkına sahiptir. Bu
hususta ona bir günah yoktur."[249]
1- Misafiri
eve alıp konuklamak vâcibtir.
2- Bir gün
bir gece onu misafir edinip ikramda bulunmak vâcibtir.
3- Üç gün
onu misafir edinip ağırlamak sünnettir.
4- Üç günden
fazla misafir edinip ikramda bulunmak sadakadır.
5- Misafirin
ev sahibine bıkkınlık ve sıkıntı verecek kadar kalması helâl olmaz.
6- Bir eve
veya bir kavme misafir olarak gelen kimseyi konuk edinmezler ve ona ikramda
bulunmazlarsa, onun, bir gecelik ikram karşılığım onlardan almasına cevaz
verilmiştir.[250]
Bu konuda yağlar'dan
maksat, sıvı halinde olanlarıdır. Aynı zamanda bu kavramdan söz edilirken diğer
sıvı maddeler hakkında bir kıstas verilmiş oluyor.
İslâm koruyucu
hekimliğe geniş yer ve o nisbette önem vermiştir. Bununla ilgili yetmişin
üstünde hadîs bulunuyor. Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'in hayatı ise her yanı ve
yönüyle temizlik esasları üzerinde koruyucu hekimliğine ışık tutar anlam ve
ölçüde bulunuyor.
islâm, başta taharet,
ön ve arkayı iyice temizlemek olmak üzere ibâdetle temizliği, çevre
temizliğini, ahlâki değerleri, sosyal bünyeyi ve aile yapısını birleştirip
bütünleştirmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de taharet ve çevre temizliğinde çok duyarlı
ve dikkatli davranan Küba mü'minleri övülmektedir: "(Küba mescidinde)
temizlenip arınmayı çokça sevenîe>^ardır. Allah'da çokça temizlenenleri sever..."
[251]
O bakımdan gerek sıvı
yağ, gerekse herhangi bir sıvı içine bir necis düştüğü takdirde onu murdar ve
zararlı eder, kullanılması haram olur.[252]
Meymune (r.a.) dan
yapılan rivayette, adı geçen şu bilgiyi vermiştir: "Resûlüllah (a.s.)'den
yağın içine düşüp fareden (ve o yağın murdar olup olmadığından) soruldu.
Efendimiz şu cevabı verdi: "(Donuk ise), fareyi ve dokunduğu kısmı
toplayıp atın, geriye kalanını yeyin." [253]
Diğer bir rivayette
ise şöyle denilmektedir: "Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'den yağa düşen
fareden soruldu. O da şöyle buyurdu: 'Yağ donuk kah ise, fareyi ve bir de
dokunduğu yeri atın. Yağ sıvı ise artık ona yaklaşmayın (onu
kullanmayın)." [254]
Ebû Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen şu bilgiyi vermiştir: "Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz'den yağın içine düşüp ölen fareden soruldu. Efendimiz şöyle buyurdu:
'Yağ donuk katı ise fareyi ve dokunduğu yeri ve etrafını olduğu gibi atın ve
sonra geri kalan kısmını yeyin. Yağ sıvı halde ise artık ona yaklaşmayın (o
murdar olmuştur)." [255]
a)
Hanefîlere göre, içine necaset karışan yağ donuk olursa necasetin dokunduğu
kısım çevresiyle birlikte alınıp atılır. Sıvı halde ise, altı musluklu bir kaba
konulur ve o nisbette üzerine su dökülür. Yağ suyun üzerine çıkınca alttaki
musluk açılarak su boşaltılır ve bu işlem üç defa tekrarlanarak yağ temizlenmiş
olur. [256]
b) Şâfiîlere
göre de belirtilen şekilde yıkanıp temizlendiğine kanaat getirildiği, yani
suyun yağın her cüz'üne ulaştığı zann-ı galib ile anlaşıldığı takdirde yağ
temizlenmiş olur. Ancak yağın kendisi bizatihi necisse, meselâ ölmüş hayvanın
iç yağı gibi, hiçbir suret}e temizlenmez. [257]
Anlaşıldığı üzere iki
mezheb imamları yukarıda naklettiğimiz hadîslerle istidlal etmemişlerdir. Ya bu
hadîsler onlara ulaşmamıştır veyahut bunların hilâfına delâlet eden başka
rivayetlerle istidlal etmişlerdir. Oysa Resûlüllah'm (a.s.) bu konuda ortaya
koyduğu hüküm son derece isabetli ve insan sağlığından yana lüzumludur. Zira
sıvı halde olan bir yağın içine fare düşüp ölür veyahut başka bir necis
karışırsa, necis onun her zerresine nüfuz edebilir ve belirtilen şekilde su ile
yıkamak onu necasetin tesirinden tamamen arındırmış olmaz.
Sonra Şâfıîler bu
meseleyi belirtirken şu ifadeyi kullanmışlardır: "Yağ yıkanmakla
temizlenir" yani içine necis karışan yağ su ile yıkanmak suretiyle
temizlenir denilmiştir. Diyen kimsenin kim olduğu açıklanmamış ve zayıf bir
görüş olduğuna "kıyle" sıgasıyla dikkat çekilmiştir.
c)
Hanbelîler ise, yukarıdaki hadîslerle istidlal etmişlerdir. Şöyle ki, içine
fare veyahut herhangi bir necis düşen yağ sıvı ise artık temizlenmez va arzu
eden onu aydınlatmada kullanabilir. Donuk katı ise düşen kısım çıkarılıp
atılır, kalan kısmı yemekte bir sakınca yoktur. [258]
îmam Ahmed'den yapılan bir rivayette ise, o yağı aydınlatmada kullanmak da caiz
değildir. İmam Şafiî'ye göre caizdir.
Necis olan bir yağı
satmanın caiz olup olmadığı hakkında da farklı görüş ve ictihadlar bulunuyor.
İmam Mâlik ve îmam Şafiî'ye göre, satışı caiz değildir. İmam Ebû Hanîfe'ye
göre, alıcıya.onun necis olduğu açıklanır ve o da kabul ederse satışı caiz
olur. [259]
Sıvı halde olan yağa
necis karıştığı takdirde cumhur buîıun murdar olduğunu ve su ile
temizlenmeyeceğini belirtmiştir. Sahîh olan da bu görüş ve ictihaddır. [260]
603 no'lu Meymune
hadîsi sahih olup istidlale salihtir. Daha çok şu üç hükmü taşımaktadır:
1- Donuk yağa düşüp ölen farenin dokunduğu.yer ve
çevresi oyulup çıkarılır, .
2- Geri
kalan kısmı yenilir.
. .
3- Yağ sıvı
halde olursa, tamamı necis olur ve yenilmez.
4- Düşen
fare ölmeden sağ olarak çıkarılırsa, yağ necis olmaz.
Ancak bir tavsiye
olarak ölmeden çıkarılan farenin dokunduğu kısmın çıkarılmasında fayda olduğu
söylenebilir.
Ebü Dâvûd ve Nesâî'nin
Meymune (r.a.) dan yaptıkları rivayetin isnadı üzerinde durulmuş ve İmam Buharı
bunun hatalı olduğunu belirtmiştir. ez-Zühelî ile îbn Hibban ise bunu da
sahîhlemişlerdir.
Ebû Dâvud ise bu
hadîsi, biri Hasan b. Ali tarikiyle, diğerini de Ahmed b. Salih tarikiyle olmak
üzere iki tarikten tahricen nakletmiştir.
Meymune (r.a.) dan
rivayet edilen 603 no'lu hadîste "câmid" yani donuk kelimesi
amlmamıştır. Ebû Dâvud ile Nesâî'nin tesbitinde ise "câmid"
kelimesine yer verilmiştir. İbn Hibban bu ikinci rivayetteki fazlalığın da
sahîh olduğunu söylemiş ve böylece istidlale salih bulunduğuna işaret etmiştir.
605 no'lu Ebû Hüreyre
hadîsinde konu daha açık bir biçimde rivayet edilerek hem "câmid",
hem de "mayi" kelimeleri anılmıştır. Böylece her türlü şüphenin de
yeri olmadığı sonucu ortaya çıkmış bulunuyor.
Hadîste sadece fareden
söz edilmesi bir misal teşkil etmektedir. Fare veyahut herhangi bir canlının
yağa düşüp ölmesi aynı hükmü gerektirir.
Yağ sıvı olduğu
takdirde "ona artık yaklaşmayın" cümlesinden, o yağdan artık herhangi
bir şekilde yararlanmanın caiz olmadığı anlaşılıyorsa da, bunun hilâfına bazı
rivayetler bulunuyor Nitekim Beyhaki'nin îbn Ömer (r.a.) dan yaptığı rivayette
şöyle buyurulmuştur: 'Yağ sıvı halde olursa ondan (başka türlü) yararlanın,
fakat onu yemeyin..."
Bu hadîsin mevkuf
olduğu tesbit edikaiştir.
Ayrıca Beyhakî'nin îbn
Ömer'den yaptığı bir başka rivayette şöyle denilmiştir: "Zeytin yağına
düşen fare hakkında sorulunca, Efendimiz şu cevabı vermiştir: "Onu
aydınlatmada kullanın ve (hayvan) derilerinizi onunla yağlayın..."
Burada sıvı yağ içine
düşen farenin ölmüş durumu değil, canlı olarak çıkarılması konu ediliyor. Bu
durumda o yağı bazı hususlarda kullanarak yararlanmanın yolları gösteriliyor.
Ancak bu rivayet de yukarıdaki gibi mevkuftur. Yani sahabeden rivayet edilmiş,
Resûlüllah'a (a.s.) kadar refedilmemiştir.
Bu rivayetlere dayanan
imam Şafiî o gibi yağlardan başka konularda, meselâ aydınlatmada istifâdenin
caiz olduğunu söylerken, İmam Ebu Hanîfe de o gibi yağların alım-satımının caiz
olduğunu belirtmiştir. [261]
1- Sıvı
halinde olan yağların içine fare düşüp öldüğü takdirde yağın tamamı necis olur
ve yenilmesi haramdır. Bu cumhurun görüşüdür.
2- Hanefî
ve^âfîî imamlarından çoğuna göre, sıvı halinde olan yağ .yukarıda yöntemini
belirttiğimiz şekilde üç veya daha fazla defa su ile yıkanıp temizlenmiş olur.
3- Diri bir
halde yağdan çıkarılan fare ve benzeri bir hayvandan dolayı müctehidlerin
çoğuna göre, yağ necis olmaz.
4- Donuk yağ
içine düşüp ölen fare ve benzeri bir hayvan ölürse, yağın tamamı necis olmaz.
Farenin düştüğü kısım ve çevresi oyulup atılır ve geriye kalan kısmı yemekte
bir sakınca yoktur.
5- İmam
Şafiî'ye göre, içine fare düşüp ölen sıvı yağı aydınlatma 've benzeri konularda
kullanmakta bir sakınca yoktur.
6- imam Ebû
Hanîfe'ye göre, o gibi yağların ahm-satımı caizdir. Ancak satan kimse onun
necis olduğunu söyler ve satın alan da bilerek onu alır. Aydınlatma ve benzeri
hususlarda kullanılır.
7- Fare bu
konuda bir misal teşkil etmektedir.
Ancak sıvı yağa sıvı halinde olan bir necis karışırsa, durum ne olur? Bu
hususta müctehidlerin farklı yorum ve ictihadları bulunuyor. En uygun olanı,
günümüzde gelişen tıp ve laboratuvar tahlillerine baş vurup sağlığa zararlı bir
durumun olup olmadığını ve dini ölçülere göre de o sıvının tamamının murdar
olup olmadığım tesbit etmektir.
Zira islâm'ın koyduğu
hükümler daha çok insan sağlığıyla, diğer bir anlatımla koruyucu hekimlikle
ilgili bulunuyor. Ayrıca Allah ve Resulünün emir ve yasaklarına kayıtsız,
şartsız uymamız sö.z konusudur. Yeterki, bu emir. ve yasaklar nüsûs (kesin
hüküm) ifade eder vasıfta olsun.[262]
İslâm, kitap ve
sünnetiyle insan hayatının her bölüm ve safhasıyla içice bulunuyordur. Aynı
zamanda başta devlet teşkilatı olmak üzere insan hayatının düzen ve dengesine
yönelik olan bütün kurum ve kurallarım, eğitim-öğretim başta olmak üzere bütün
yetiştirip geliştirme müesseselerini en mükümmel anlam ve ölçüde kitap ve
sünnette görmek mümkündür.
İslâm, duygulan akim
emrine, aklı da din ve imanın emrine kontrolüne, veren en son aynı zamanda en
mükümmel dindir. Akıl ön plâna alınıp imân başa geçirilince, bütün konu ve
meseleleri sağlıklı biçimde çözme imkânları doğar. Bunun aksine aklı duygunun
emrine verip din ve imânı arka plâna itince her kurum ve kural, her mesele ve
konu duygunun dar çerçevesi içinde çözülmeye itilir ve bu sebeple de hiçbir
konuda sağlıklı, rahatlatıcı ve amaca ulaştırıcı bir sonuç almak ya çok
zorlaşır veyahut imkansızlaşır.
İnsanı ahsen-i takvim
üzere yaratıp onu kâinatın özü, mayası ve hikmeti kılan Cenâb-ı Hak, bizzat bu
müstesna canlının hayatını, yine onun ruhunun yüceliğine, hılkatmdaki hikmete
ve iki dünya hayatıyla ilgili denge ve düzene uygun şekilde planlayıp
programlamış ve bunun için kitap indirilip peygamber göndermiştir.
Kitap ve Peygamber
bütünüyle insan hayatını iyiye güzele doğruya, düzene, adalete hakkaniyete,
iffet ve namusa, kardeşliğe ve yardımlaşma ile dayanışmaya
yönlendirmektedirler.
O kadar ki, sofra
adabını, yemek yeme adabını dünya milletleri bilmez ve duymazken, İslâm onbeş
asır önce bunu en güzel şekilde belirtip kurallara bağlamıştır.
Sofraya nasıl
oturulur. Yemek yemeğe nasıl başlanır ve nelere dikkat edilir? gibi birçok
soruları cevaplamış ve değişmez kurallar koymuştur. Aşağıdaki hadîsler bu
kuralları en anlamlı şekilde yansıtmaktadır.[263]
Hz. Aişe (r.a.) dan
yapılan rivayette, Resûlüllah (a,s.) Efendimiz'in şöyle buyurduğu haber
verilmiştir: "Sizden biriniz yemek yerken Bismillah desin. Yemeğe
başlarken bunu unutup söylemiyecek olursa, hatırlayınca şöyle desin:
Başlangıcında da sonunda da Bismillah..." [264]
Ömer (r.a.) dan yapılan rivayette, Peygamber
(a.s.) Efendimiz'in şöyle buyurduğu belirtilmiştir: "Sizden hiçbiriniz sol
eliyle yemesin ve sol eliyle içmesin. Çünkü gerçekten şeytan sol eliyle yer ve
sol eliyle içer." [265]
İbn Abbas (r.a.) dan
yapılan rivayette, Peygamber (a.s.) Efendimizin şöyle buyurduğu haber
verilmiştir:"Bereket yemeğin ortasına iner. Artık siz yemeği (bulunduğunuz
tabağın) iki kenarından yeyin, ortasından yemeyin." [266]
Ömer b. Ebî Seleme
(r.a.) den yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: "Ben Peygamber
(a.s.) Efendimizin evinde temyiz çağında gelmiş bir çocuk idim. (Sofrada) elim
yemek kabında döner dururdu. Bunun üzerine Peygamber (a.s.) Efendimiz bana:
"A çocuk, Allah'ın adını an, sağ elinle ye ve (yemek kabının) senden
tarafta olan kısmından ye" buyurdu. [267]
Ebâ Cuhayfe (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen, Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'in şöyle buyurduğunu
haber vermiştir: "Bana gelince, (sırtımı) bir yere dayayarak yemek
yemem." [268]
İlim adamlarının
cumhuru hadîslerin ışığında yemek yeme adabını çok detaylı işleyip sünnet ve
müstehab kısımlarını bir bir belirtmişlerdir. Her konuda olduğu gibi, yemek
adabı konusunda da ümmetine örnek olan Resûlüllah'ın (a.s.) bu hadîsleri
kıyamete kadar geçerliğini koruyacak özelliktedir. Birkaç asır içinde kıtalar
üzerine yayılan ve fethettikleri, girdikleri her ülkede ilmin ve medeniyetin
temelini atan müslümanlar geniş imkânlara sahip olunca aktivitelerini yavaş
yavaş kaybetmeye, imân aksiyonunu aynı hızla devam ettiremeyip duraklama ve
sonra da gerilemeye başladılar. Batı âlemi kilisenin ilimle çatışan
taassubundan kurtulmak için çırpmırken önlerinde ilmin ve medeniyetin atılmış
temellerini buldular. İslâm âlimlerinin asırlara dayanan bu çalışma, gayret ve
keşifleri onları bir anda büyüledi. Bövlece onlar kilisenin vesayetinden
sıyrılıp ilim aşkıyla yola çıkarlarken İslâm âlemi tam bir rehavet içinde kendi
kendini hareketsizliğe itmiş bulunuyordu. Çok geçmeden durum tam tersine döndü.
Bu defa batılı ülkeler ilim ve medeniyetin meşalesini ellerine alıp dev
adımlarla ilerlerken İslâm âlemi onlara hayranlık duymaya başladı. Batılı
ülkeler ilim ve medeniyetin asıl sahiplerini, kâşif ve kurucularım küçümsemeye
ve cehaletle damgalamaya yöneldiler. Din taassubuna kapılarak İslâm âleminin
geri kalışına sebep olarak îslâmiyeti gösterdiler. Bu şeytanî fikir çok
geçmeden İslâm aydınları (!) arasında yayıldı ve benimsenmeye başlandı. Oysa
tarihî olaylar, ilim tarihi dikkatle incelenmiş olsaydı, İslâm, alemindeki ilim
adamları bu hataya düşmeyeceklerdi. Hâlâ günümüzde Batı kültürünün, ilim ve
tekniğinin tesiri altında kalıp kişiliğini yitiren ilim adamlarımız durmadan
batılıların diliyle konuşmakta ve kendi öz değerlerimizi, ilim ve medeniyetin
ana kaynağı ola» Kur'ân ve İslâm'ı bilinçsizce tahribe devam etmektedirler.
İşin en hazin tarafı, durmadan tahribini sürdüren bu kişiler neyi niçin
yıktıklarını bilmemekte ve yerine neyi getirip koyduklarının farkına bir türlü
varamamaktadırlar. İşte bu ilimsiz, tarihsiz, delilsiz ve dayanıksız sataşma,
küçümseme, aşağılama İslâm ülkeleri halkını birbirine düşman etmekte ve"
önlem alınmadığı takdirde çok vahim neticeler doğuracağı aklı erenleri
üzmektedir.
Bu aydınların, ilim
adamlarının (!) unuttukları veya düşünemedikleri bir gerçek vardır. O da, her
millet ve özellikle Türk milleti ancak kendi kültürüyle, öz değerleriyle ayakta
durup varlığını koruyabilir. Milletimizin kültür mayasını ve özünü İslamiyet
teşkil etmektedir. Onu bu sağlam, köklü ve yüceltici değerinden
uzaklaştırdığımız takdirde güvenip üzerinde durabileceği bir temel, yücelmesini
sağlayan itici bir kuvvet kalmaz ve sonunda Batılı ülkelerin oyuncağı haline
gelir, şahsiyetini kaybetmiş, uşaklaştırılmış bir toplum olmaktan öteye geçemez
olur.
Günümüzde sofra
adabından tutun da toplum arasındaki adaba kadar misafir karşılama ve ağırlama
adabından tutun da cadde ve sokaklardaki davranışlarımıza kadar, aile
yapısından, aile fertleri arasındaki ilişki biçiminden tutunda dinî ve millî
ahlaki değerlerden kopuk eğitim ve öğretime kadar, cenazeyi teşyi'den tutun da
liderleri putlaştırmaya kadar günlük hayatımızın her bölüm ve dilimi batıyı
ölçüsüzce, bilinçsizce taklide yönelik bulunuyor.
Müslüman olduğunu
iddia edenlerin önemli bir kısmı da yeterli îslâm kültürü ve Kur'ân öğretimi
alamadıkları için ziyafetlerde, davetlerde, lokantalarda ve belki evlerinde
çatalın sol ellerinde bıçağın sağ ellerinde olduğu halde sofra adabı
sürdürmekte ve bunu medenî olmanın gereği saymaktadırlar.
Oysa İslâm onbeş asır
önce sofra ve yemek adabını da en medeni ve sağlıklı biçimde belirleyip
birtakım kurallara, yani sünnet ve adaba bağlamıştır.[269]
612 no'lu Hz. Aişe
hadîsim aynı zamanda Nesâî da tahrîc etmiştir, Nesâî bu tahricini Abdullah b.
Ubeyd'den, o da Ümmü Gülsüm adındaki bir kadından rivayet ederek nakletmiştir.
Tirmizî ise, bu kadını ismen belirtmiştir. Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ise aynı
hadîsi kendi müsnedinde Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr tarikiyle Hz. Aişe (r.a.)
den rivayet etmiştir. Ancak o bu rivayetinde Ümmü Gülsüm'den söz etmemiştir.
Bu babda bir diğer
hadisi Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî ve îbn Mâce Câbir (r.a.) den tahric etmiştir
ki, meâlen şöyledir; "Adam evine girdiği zaman giriş anında Allah'ı anar
ve yemek yerken de Allah'ı anarsa şeytan (kendi avenesine) şöyle der:
"Sizin için bu evde gecelemek ve yemek yoktur..." Adam evine
girişinde Allah'ı anmazsa şeytan (avanesine: "Geceleyin (kalıp faaliyette
bulunacağınız) eve eriştiniz" der. Adam yemek yerken de Allah'ın ismini
anmazsa, şeytan (yine avanesine): "Hem gecelemek için yere, hem de yemeğe
eriştiniz" der." [270]
Yine Müslim, Ebû Dâvûd
ve Nesâi'nin Huzeyfe b. Yeman (r.a.) dan yaptıkları rivayete göre, adı geçen
şöyle demiştir: "Bizler Resûlüllah'la (a.s.) beraber bir yemeğe hazır
olduğumuzda, Resûlüllah (a.s.) elini yemeğe koymadıkça biz elimizi koymazdık.
Şüphesiz biz (bir gün) O'nunla beraber bir yemeğe hazır olduk. Derken bir
bedevi (çöl arabı) çıkageldi, sanki o yemeğe itiliyordu. Gelip elini yemeğe
koymak (Elini yemeğe uzatıp almak) istedi. Resulü]]ah (a.s.) Efendimiz onun da
elinden tuttu ve şöyle buyurdu: "Şüphesiz şeytan, üzerine Allah adı
anılmayan yemeği kendine helâl kılar ve doğrusu şeytan şu bedeviyle birlikte
geldi, onun eliyle yemeği helâl kılmak istedi, ama ben o bedevinin elini tuttum
(engel oldum). Ve arkasından o, bu câriye (kız) ile birlikte geldi de onun
eliyle yemeği (kendine) helâl kılmak istedi. O sebeple ben cariyenin de elinden
tuttum (engel oldum) canımı kudret elinde bulunduran Allah'a and olsun ki,
şeytanın eli bu iki kişinin eliyle birlikte benim elimde bulundu.»" [271]
Bu babda bir diğer
hadisi Tirmizi Hz. Aişe (r.a.) den rivayet etmiştir ki, mealen şöyledir:
"Resûlüllah (a.s.) Efendimiz, ashabından altı kişiyle beraber yemek
yiyordu. Derken bir bedevi geldi ve (o yemekten) iki lokma yedi. (yemek de
bitiverdi). Bunun üzerine Resûlüllah (a.s.) Efendimiz şöyle buyurdu: "Eğer
bu bedevi Allah'ın ismini ansaydı bu yemek size kafi gelirdi."
Böylece yemeğe
başlarken Allah'ın ismini anmak, bismillah demek sünnettir. Bu sünneti yerine
getiren kimsenin yemeğinde bir bereket oluşur. Terkedenin yemeğinde ise bereket
kalkar. Başlarken unutur da henüz bitirmeden hatırlarsa, "başında da bismillah,
sonunda da bismillah" demesi tavsiye edilmiş ve kalan kısmında bereketin
yemden başhyacağı belirtilmiştir.
Tirmizi Hz. Aişe
hadisini sahihlemiştir. O bakımdan istidlale salih görülmüştür.
614 no'lu İbn Abbas hadisini de Tirmizi
sahihlemiştir. Hem sofrada toplu halde aynı kaptan yemek yenildiği taktirde
nasıl davranılması gerektiği belirtilmektedir, hem de bu vaziyette yenilirken
herkesin yemek kabının kendine yönelik kenarından yemesi, orta kısmından veya
başkasına yönelik kenardan alıp yememesi tavsiye ediliyor ve bu sünnete veya
adaba uyulduğu taktirde ilâhi bereketin o yemek üzerine ineceğine dikkatler
çekiliyor.
615 no'lu Ömer hadisi sahih olup istidlale
salihtir. îbn Abbas hadisini kuvvetlendirmekte ve aynı zamanda çocuklara küçük
yaşta sofra adabım öğretmenin lüzumuna işaret edilmektedir.
616 no'lu Ebû Cuhayfa
hadisi de sahihtir. Sofrada yemek yerken bir yere dayanmak veya yaslanmak
suretiyle oturmanın sofra adabına aykırı olduğu bildiriliyor. Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz'in bir defaya mahsus olmak üzere bir yere dayanıp öylece yemek yediği
olmuştur. Ancak Melek Cebrail'in işareti üzerine bu tarz oturmayı terketmiş ve
aynı zamanda ümmetinin de böyle yapmamasını istemiştir.
İmam Şafii, tabağın
ortasından yemenin haram olduğunu, bu fiili işleyenin günahkâr olacağım
belirtmiştir.
İmam Gazali de bu konu
üzerinde durmuş ve sadece ortaya konan tabak ve benzeri yemek kabında bulunan
yemekten yerken orta kısmından alınmasının mekruh olduğu belirtilmişse, ekmek
yerken de ekmeğin kenarlarını bırakıp ortasından koparıp yemenin öylece mekruh
ve adaba aykırı olduğunu söylemiştir. Çünkü bereket yiyeceğin ortasına iner. Bu
yiyecek ister kaptaki yemek olsun, ister sofradaki yufka, somun veya benzeri
bir ekmek olsun fark etmez.
Böylece İmam
Nevevi'nin de belirttiği gibi, hadisler daha çok şu-üç sünneti yansıtmaktadır:
a) Yemeğe
başlarken besmele çekmek.
b) Sağ eli
ile yemek.
c) Kabın
kendisine yönelik olan kenarından alıp yemek...
Bir yere dayanıp veya
yaslanıp yemek, kibir ve gurur alameti olarak bilinir. Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz ise, Cenab-ı Hakk'm sonsuz kudret ve azameti karşısında her zaman
teslimiyet ve mahviyetini izhar eden ve tevazuu şiar edinen bir peygamberdir.
Nitekim îbn Mâce ve Taberani'nin isnad-ı hasen ile rivayet ettikleri şu olay
Resûlüllah'ın (a.s.) ne kadar çok mütevazi ve mahviyetkar olduğunu
göstermektedir: "Kesûlüllah (a.s.) Efendimiz'e pişirilmiş bir koyun hediye
edildi. O da iki dizi üzerine çökerek o koyundan yemeğe başladı. Derken bir
bedevi şöyle dedi: "Bu nasıl bir oturmadır?!" Bunun üzerine
Resûlüllah (a.s.) Efendimiz şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki Cenab-ı Hakk beni
güzel, iyi, keremli bir kul kılmıştır: Beni zorba ve muaânnid (inadçı)
kılmamıştir..." [272]
Şüphesiz Resûlüllah
(a.s.) peygamber olarak mütevazi bir kul çizgisinde mi, yoksa hem hükümdarlık,
hem de peygamberlik çizgisinde mi kalmak istediği bir soru olarak Cebrail
tarafında kendisine tevcih edilince onun "Peygamber olarak mütevazi bir
kul olmak isterim" diye cevap verdiği pek meşhurdur.
Ebû Davud'un Abdullah
b. Amr b. As (r.a.) dan yapılan rivayette, adı geçenin şöyle haber verdiği
belirtilmektedir: "Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'in bir yere yaslanıp da
yemek yediği görülmemiştir!
Ancak yukarıda da
belirttiğimiz üzere Resûlüllah'ın (a.s.) bir defa böyle yaptığını îbn Ebi
Şeybe'nin Mücahid tarikiyle yaptığı rivayetten öğrenmiş bulunuyoruz. Adı geçen
şöyle demiştir: "Resûlüllah (a.s.) Efendimiz bir yere yaslanarak yemek
yememiştir, ancak bir defa böyle yapmış ve arkasından Allah'a yönelip şöyle
arz-ı hal etmiştir: Allah'ım, şüphesiz ki ben senin kulun ve resulünüm..."
Bu rivayet murseldir.
Yani senedinden bir sahabi düşmüştür. Bu rivayeti dikkate aldığımızda Abdullah
b. Amr'm, Resûlüllah'ın (a.s.) bir defa böyle yaptığından haberi olmadığı
anlaşılıyor.
Bu konuda bir de îbn
Şâhin'in Atâ b. Yesar'dan murselen rivayet ettiği haberde şöyle denildiği
belirtilmiştir: "Melek Cebrail, bir defasında Resûlüllah'ın (a.s.) bir
yere yaslanarak yemek yediğini görmüş ve onu bundan men'etmiştir." [273]
616 no'lu Ebû Cuhayfa
hadisinde geçen "mütteki" sıfatı üzerinde hayli durulmuş ve çok
farklı şekilde yorumlanmıştır. Kimine göre sağ veya sol tarafa meylederek
oturmaktır. Kimine göre, sol eli yere dayamak suretiyle oturmaktır. Kimine göre
ise, sırtım bir yere dayayarak veya bir şeye yaslanarak oturmaktır. Sahih olan
da bu yorumdur. O halde yemeğe oturan kimsenin ister sağ yanını, ister sol
yanını, isterse sırtını bir yere dayayarak otursun bu "ittika"
sayılır ve mekruhtur.
Ancak kişi fazla
yaşlılığından veya rahatsızlığından veyahut bir ağrı ve acısından dolayı bir
yere yaslanıp öylece yemek yiyebiliyorsa, bunda bir kerahet söz konusu
değildir.[274]
Bilindiği gibi
Resûlüllah (a.s.) Efendimiz zamanında kaşık, çatal, bıçak yoktu. Araplar yemeği
genellikle elleriyle, yani parmaklarının marifetiyle yerlerdi. Resûlüllah.
(a.s.) Efendimiz bu adeti kaldırmadı, ancak bir takım kurallara bağladı.
Buradaki kuraldan kasdımız, yemek yeme hususunda konulan bir takım ölçü ve
adaptır...
O bakımdan Resûlüllah
(a.s.) Efendimiz cahiliye devri araplan gibi yemeği avucunun içine alarak
değil, üç parmağını kullanarak yerdi. Tabii yemekten önce ellerini güzelce
yıkar ve yemekten sonra da bu yıkama işini ihmal etmezdi. Aslında parmaklar
marifetiyle yemek yemenin ayrı bir lezzeti söz konusudur. Bunu hemen hepimiz
hissetmekteyiz. Ancak unutmamamız gerekir ki, Resûlüllah'ın (a.s.) parmakları
marifetiyle yemek yemesi bir sünnet değil, bir adet idi. Günümüzde
kullandığımız çatal ve kaşık sünnete aykırıdır denilmez. Zira dinimiz günlük
işlerimizde daha iyisini, daha güzelim, daha temiz ve nezih olanım yapmamızı
emreder. Bunun içindir ki, Resûlüllah (a.s.) Efendimiz bir kıyafet inkılabı
yapmadığı gibi, günlük hayatımızda yeme, içme ve benzeri işlerimizde de bir
inkılab yapmayıp bunları bir takım adâb ve kurallara bağlıyarak daha temiz,
daha nezih ve daha düzenli olmamızı tavsiye buyurmuştur. Araplar ne giyiniyorsa
Resûlüllah (a.s.) da onu giyindi. Erkek ve kadına yakışır anlamda tesettürü
getirdi. Temizliği bir bakıma temel kural olarak koydu.
Fethedilen ülkelerde
de halkın güzel, faydalı örf ve adetlerine dokunulmadı. Yine temizlik
kurallarına ve tesettüre riayet edilmek şartıyla her ülkenin ve milletin
kıyafeti serbest bırakıldı, islâm'a girenler için ipek elbise (erkekler için)
haram kılındı. Erkeklerin altın yüzük ve benzeri altından mamul süs eşyası
kullanmaları yasaklandı. Aynı zamanda onların kaşık ile yemek yemeleri
men'edildi.
Yapılan araştırmalara
göre, kaşığın icadı tarih öncesi devirlere raslamaktadır. İlk kaşık
örneklerinin Üral-Altay yöresinde neolitik devre ait bulunduğu ve saplarının
kuş ve başka hayvan motifleriyle işlenmiş olduğu görülmüştür. Ayrıca Mısır
mezarlarında bulunan tahta ve kemik kaşıkların üzerindeki insan ve hayvan
biçiminde motifler ve saplar olduğu ortaya çıkarılmıştır. [275]
Kaşık icadının tarihi
bu kadar gerilere gitmekle beraber kendi dar adetleri içinde kabile hayatı
yaşayan Araplar buna ihtiyaç duymamışlardır veya çoğunun bundan haberi yoktu.
Resûlüllah (a.s.) bu
gibi araçlarla meşgul olmaya gerek bile görmemiş ve asıl görevi olan risalet
esaslarını tebliğini ön plana almıştır. O bakımdan İslâm'ın esas ve hikmetini
yeterince bilmeyen kimselerin bu dini şekilciliğe bağlamaları çok yanlıştır ve
islâmı asıl hedefinden uzaklaştırıcıdır. Resûlüllah (a.s.) Efendimiz kaşıkla
yemek yemedi diye bunu mekruh saymak, yani sünnete aykırı görmek bütünüyle
indîdir, fıkhı değildir. Böyle iddiada bulunanlara sorulacak çok şeyler vardır.
Onlardan biri de şudur: Resûlüllah (a.s.) apartmanda, betonarma binada,
koltukta, iskemlede oturmadı. Evimizde kullandığımız bir çok eşyayı
kullanmamıştır. O halde bunları sünnete aykırı mekruh saymamız mı gerekiyor?
Kitap ve sünnette derinleşen hiç bir ilim adamı ve müctehid imam böyle bir
görüş ortaya koymamıştır.
İmam Gazâlî de bu
husustaki görüşünü şöyle belirtmiştir: "Biz sofra (bugünkü tabirle masa ve
benzeri şey) üzerinde yemek yemenin mekruh veya haram olduğunu, böyle
yapmamızın men'edildiğini söyleyemeyiz. Zira bu hususta bir nehiy sabit
olmamıştır. Aynı zamanda bunun Resûlüllah (a.s.)'den sonra ibda' (icad edilip)
ortaya çıkarıldığını da delil olarak söylemek doğru olmaz. Zira Resûlüllah'tan
(a.s.) sonra icad edilip ortaya çıkarılan her şey men'edilmiştir
denilemez. Çünkü bid'at sabit sünnete
ters düşen ve
şeriatın emirlerinden birini kaldıran şeydir. Yemek hususuna gelince,
onu yerden yükseltip kolayca yemeği sağlamaktadır. Bu gibi şeylerde hiçbir
kerahet yoktur." [276]
Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz yemek yerken bazan dizleri üzerine çöküp oturmuş, bazan da sağ
ayağını (namazda olduğu gibi) dikilip sol ayağı üzerine oturmuştur. O bu
hususta şöyle buyurmuştur: "Bir yere yaslanarak yemek yemem. Çünkü ben de
diğer insanlar gibi yemek yiyen bir kulum; onlar nasıl oturuyorlarsa ben de
öyle oturuyorum..." [277]
Resûlüllah (a.s.) bu
sözleriyle, günlük âdetleriyle ilgili olan hususlarda halktan biri gibi olmayı
tercih ettiğini, şeriate ters düşen bir durum söz konusu olmadığı taktirde
sağlam yerleşmiş örf ve âdetlere uymakta bir sakınca bulunmadığını anlatmak
istemiştir.
Gerek Şevkanfnin,
gerekse Gazâlî'nin tesbit ettikleri bir rivayette ise, Hz. Ali'nin (r.a.)
uzanık bir halde kalkanı üzerine koyduğu kuru ekmekten yediği bilinmektedir;
Hattâ bir başka rivayete göre, yüzünkoyu uzanık bir halde yediği
belirtilmiştir. [278]
Gerçi bu konuyu bundan
önceki yemek adabı kısmında açıklamış bulunuyoruz. Ancak konunun diğer
kısımları vardır, onları da açıklarken yeryer bazı rivayetleri ara yere
serpiştirmekte fayda görüyoruz.[279]
Enes (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen şu haberi vermiştir: "Peygamber (a.s.)
Efendimiz (sıvı olan) bir yiyecek maddesi yeyince üç parmağını (yemeği
müteakip) diline dokundurup (yemek kırıntı ve bulaşığını giderir (ve sonra
kalkıp ellerini tertemiz yıkardı)." [280]
Sonra da Resûlüllah
(a.s.) şöyle buyurdu: "Sizden birinizin lokması (sofraya) düşünce ondaki
ezayı (yerden bulaşan şeyleri) atıp gidersin ve öylece yesin. Onu şeytana
terketniesin."
Râvî devamla diyor ki:
"Resûlüllah (a.s.) Efendimiz bize yemek yediğimiz çanakta kalan yemek
artığını iyice alıp (yememizi) emretti
ve bu hususta
şöyle buyurdu: "Doğrusu
sizler yemeğinizin hangisinde (hangi kısmında) bereket olduğunu
bilemezsiniz..." [281]
Muğîre b. Şu'be (r.a.)
den yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: ırBir gece Peygamber (a.s.)
Efendimizde (davetli) misafir olarak gittim. Resûlüllah (a.s.) kızartılmış
kaburga kısmının getirilmesini emretti. Sonra eline bıçak alıp ondan keserek
bana verdi..." [282]
Câbir (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen şu bilgiyi vermiştir: "Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz eşlerinden bir kısmının odasına geldi ve içeri girdi. Sonra izin
verdi ben de içeriye girdim. Efendimiz (a.s.): "Gıda olarak bir şey var
mı?" diye sordu. Onlar da "evet var..." deyince, Efendimiz
(a.s.) getirilmesini istedi. Onlar da üç tane yuvarlak ekmek getirip
Efendimizin önüne koydular. Efendimiz Önce bir ekmeği alıp kendi önüne koydu.
Sonra diğer ekmeği alıp benim önüme koydu ve sonra da üçüncü ekmeği alıp ikiye
böldü, yarısını kendi önüne, yarısını da benim önüme koydu. Sonra şöyle
buyurdu: *Katık olarak birşey var mı?" Onlar da: tfHayır, sadece biraz
sirke bulunuyor" diye cevap verdiler. Efendimiz (a.s.) onu getirin verin,
ne güzel katıktır o..." diye buyurdu. [283]
Ebû Mes'ûd Ukbe b. Amr
(r.a.) den yapılan rivayete göre, adı geçen şu bilgiyi vermiştir: Kendi
kavminden Ebû Şuayb denilen bir adam, Resûlüllah'a (a.s.) yemek yapıp
hazırlamıştı... Bu sebeple Peygamberce (a.s.) haber göndererek kendisinin ve
beraberinde beş kişiyi alıp gelmesini arzu ettiğini bildirdi. Bunun üzerine
Peygamber (a.s.) ona haber göndererek: 'İzin ver de altı kişi alıp
geleyim" buyurdu. [284]
îbn Abbas (r.a.)
dan.yapılan rivayette, adı geçen, Resûlüllah'ın (a.s.) şöyle buyurduğunu haber
vermiştir: "Sizden biriniz yemek yediğinde elini (bir mendil ile) silip
temizlemeden önce yalasın veya (yanındaki hizmetçi, çocuk veya benzeri bir
yakınına) yalatsın." [285]
Câbir (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen diyor ki: Resûlüllah (a.s.) (yemekten sonra)
parmakların yalanmasını ve yemek kabının silinip yenilmesini emretti ve şöyle
buyurdu: 'Doğrusu sizler yemeğinizin hangi kısmında bereket vardır
bilemezsiniz." [286]
Nebîşe el-Hayr (r.a.)
den yapılan rivayette, Resâlüllah'ın (a.s.) şöyle buyurduğu belirtilmiştir:
"Kim bir çanakta yemek yer ve sonra o çanağı silip (içindeki yemek
kalıntısını da yerse), o çanak onun için istiğfar eder." [287]
Câbir (r.a.) den
yapılan rivayette, kendisinden ateş dokunan şeyden (ateşte pişirilip yenilen
yemekten) dolayı abdest almak gerekir mi? diye soruldu. O da şu cevabı verdi:
"Hayır, and olsun ki Peygamber (a.s.) Efendimiz zamanında bizler o gibi
yemekleri çok az bulabilirdik. Bulduğumuz zaman da bizim mendillerimiz yoktu.
Sadece ellerimizin içi, bileklerimiz, kollarımız ve ayaklarımız vardı. Sonra da
namaz kılar ama abdest almazdık." [288]
Ebû Hüreyre (r.a.)
den, adı geçen, Resûlüllah'ın (a.s.) şöyle buyurduğunu haber vermiştir: (Kim
elinde yemek, yağ ve benzeri şey kokusu bulunduğu halde yatağına girerse ve bu
yüzden ona bir şey (kötülük) dokunursa ancak kendini kınasın." [289]
Başta İmam Gazâlî
olmak üzere ahlâk ve adâb konusuna geniş yer veren ilim adamlarımız bu
hadîslerle istidlal etmişlerdir. Ekmeğe, yemeğe saygı görtermenin sünnet
olduğunda ve yere düşen lokmanın bile kaldırılarak üflendikten, bulaşan toz
giderildikten sonra yenilmesinin müstehab sayıldığında birleşmişlerdir.
Zira unutmayalım ki,
bir lokma ekmeğin, bir kaşık yemeğin elimize geçinceye ve midemize ininceye
kadar birçok safhalardan geçmiş ve varlık alanında birçok sistem ve ünütelerin
faaliyetiyle vücut bulmuş, nice tabiat olayları ve insanlar hizmet vermek
suretiyle o lokma ekmeği ve bir kaşık yemeği hazırlamışlardır.
Bunun için Resûlüllah
(a.s.) Efendimiz ekmek üzerine tabak veya çömlek, tencere konulmasını men'etmiş
ve şöyle buyurmuştur: "Ekmeğe ikramda (saygı ve şükranda) bulunun. Çünkü
gerçekten Cenâb-ı Hak onu gökten bereket olarak indirmiştir."
Aynı zamanda
Resûlüllah (a.s.) elin ekmekle silinip temizlenmesini de men'etmiş bulunuyor.
Ne yazık kî, İslârm bilgilerden, Kur'ân kültüründen mahrum yetişen günümüzün
müslüman geçinenleri her gün poşetler için ekmekleri kapı önlerine, çöp
bidonlarına atmakta, arta kalan yemekleri çöp tenekelerine dökmektedirler. [290]
Şüphesiz kıymeti
bilinmeyen bir nîmet, nîmet olma özelliğini kaybedip sahibi için bir nıkmet
(eza, öç ve dert) olur. Böyle insanlara "nankör" denilir. Bunun için
İslâm kültürüyle yoğrulup şekillenen atalarımız "ekmek kadar aziz ol"
demişlerdir. Şüphesiz bu söz son derece anlamlı ve kapsamlıdır.[291]
Enes hadîsini Tirmizî
sahihi emiş tir. O bakımdan istidlale salih görülmüştür. Hadîs yemek yemenin
beş âdabım yansıtmaktadır:
1- Yemekten
sonra yemek elle, parmaklarla yenilmişse parmakları yalamak.. Bu daha çok
üç parmakla ilgilidir.
2- Sofraya, yere düşen ekmek parçasını kaldırıp
üzerine bulaşan toz ve benzeri şeyleri giderip yemek...
3- Yere
düşen ekmek ve benzeri bir nimeti kaldırmayan kimse onu şeytana bırakmış olur
ki, bunda saygısızlık söz konusudur.
4- Yemek
tabağının, tencere ve çömleğin dibinde yemek artığı bırakmayıp onu silip
yemek...
5- Yemek
üzerinde ilâhî bereket bulunuyor. Ancak bu bereketin yenilen kısımda mı yoksa
tabak, çanak dibinde kalanda mıdır bilemeyiz. O bakımdan herkez yiyebileceği
kadarını tabak ve çanağa koymalı ve böylece nimetin heder edilmesini
önlemelidir.
627 no'lu Muğîre
hadîsini Ebû Dâvud, Tirmizî ve îbn Mâce tahrîc etmişlerdir. Hadîsle istidlal
edilmiştir. Eliyle yemek yi£en kimsenin yemek sonrası parmaklarını yalaması
müstehabdır. Zira bu davranışta hem temizlik, hem de bereket söz konusudur.
Aynı zamanda eliyle yemek yiyecek olan kimsenin sadece üç parmağını kullanması
müstehab sayılmıştır. Ancak bir özürden dolayı dört ve beş parmakla da yemekte
bir sakınca yoktur.
Yere düşen ekmek
parçası veyahut bir lokmayı şeytana terketmeyip almak, üzerindeki toz veya
çer-çöpü temizleyip öylece yemek meşrudur, müstehabdır. Bu tür davranmamızın
tavsiye edilmesi, nimeti ve özellikle de ekmeği zayi' etmememize yönelik
bulunuyor. Ancak İmam Nevevî'nin de dediği gibi, düşen lokmaya murdar bir şey
bulaşırsa artık o yenilmez, bir hayvana yedirilir de şeytana terkedilmez.
Çanağın ve tabağın
dibinde kalan yemeği dökmek nankörlüktür. Onu yemek feyiz ve berekettir. Zira
inen bereketin yenilen kısmında mı, yoksa kalan kısmında mı gizlendiğini
bilemeyiz. Bu durumda tabak ve çanak o kimse için istiğfar eder.
Denilebilir ki,
cansız, akılsız, idraksiz bir tabak veya çanak nasıl istiğfar edebilir? Cevap
olarak deriz ki: Kâinatta her yeş, zerresiyle, küresiyle Hakk'ı tesbîh ve
tenzih etmektedir. Dolayısıyla cansız gördüğümüz bu maddelerin lisan-ı hal ile
istiğfar edeceklerinde, yani sahibinin günahlarının bağışlanmasına vesile
olacaklarında hiç şüphe yoktur.
628 no'lu Câbir hadîsi
de sahih kabul edilmiştir. ResûlüIIah'ın (a.s.) çok mütevazı bir hayat
geçirdiğine dair belgelerden biri olarak vasıflanabilir. Sonra da insanın yemek
yemek için yaşamadığını, yaşamak için bir şeyler yemenin gerekli olduğunu
yansıtmakta ve bu konuda çok ince düşünmemiz ilham edilmektedir.
Katık olarak sirkeden
başka bir şeyin bulunmadığını ve ResûlüIIah'ın sirkenin güzel bir katık
olduğunu belirttiğini görüyoruz. O halde sirke maddesi üzerinde biraz durmamız
gerekiyor: Yemeklere, salatalar çeşni vermek için kullandığımız sirkenin içinde
C vitamini, bazı madensel tuzlar bulunduğunu biliyoruz. Bu bakımdan sirkenin
elbetteki besinr değeri de vardır. İçindeki sirke asidi iştah verdiği gibi,
sindirim salgılarını da artırır.
629 no'lu Ebû Mes'ud Ukbe hadîsini Buharı ve
Müslim tahrîc etmişlerdir. İsnadı sahihtir.
Davete icabetin sünnet
veya vâcib olduğunu ifade etmekte ve ayrıca yapılan davete kişi icabet
ederek yanına bir iki
arkadaşını almak isterse
davet sahibinden izin istemesinin sünnet olduğuna delâlet
etmektedir.
630 no'lu îbn Abbas hadisini Ebû Dâvud tahrîc
etmiştir. Ancak hadîsin sonunda "yalasın veya yalatsın" lafızlarının
râvmin şüpheye düşüp de bu iki lafızdan birinin söylendiğini mi kasdetmiştir,
yoksa Resûlüllah (a.s.) Efendimiz mi böyle buyurmuştur? Kesin şekilde
anlaşılmamaktadır. Zira Müslim'in yaptığı buna benzer bir rivayette hadîsin
sonunda şu lafızlara yer verilmiştir: "Parmaklarını yalamadan önce onları
mendil ile silip temizlemesin..."
Râvînin şüphesinden
olmadığını kabul edersek, şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Resûlüllah (a.s.)
genellikle yemekten sonra üç parmağını yalardı. Başkasına yalattığını bilmiyoruz.
Ancak bu hadîsteki anlatımdan parmaklarıyla yemek yiyenin onu başka birine
yalatması da tavsiye edilmektedir. Bu başkası kimler olabilir? ilim adamları
çeşitli yorumlarda bulunmuşlardır: Kimine göre yanındaki koyun veya keçiye
yalatır. Kimine göre yanındaki kendi çocuğuna veya cariyesine yalatır.
Ancak bunlardan
hiçbiri Resûlüllah'ın (a.s.) edep ve ciddiyetine uygun düşmemektedir. Kuvvetli
ihtimaller bu iki lafız râvinin şekkinden (şüphesinden) kaynaklanmaktadır.
Allah daha iyisini bilir.
631 no'lu Câbir hadîsini Ahmed ve Müslim tahrîc
etmişlerdir. Yukarıdaki hadîslerle birbirini kuvvetlendirmekte ve yemekten
sonra parmakları yalayıp tabağın dibinde kalan yemek artığını iyice silip yemek
emredilmektedir. Şüphesiz buradaki emir tavsiye anlamına gelir. Böylece üç
parmakla yemek yedikten sonra parmakları henüz mendil ile silmeden yalamanın ve
çanak veya tabağın dibindeki yemek kalıntısını silip yemenin sünnet olduğu
anlaşılıyor.
632 no'lu Nebîşe hadîsini Ahmed, İbn Mâce ve
Tirmizî tahrîc etmişlerdir. Hadîs hem yemek tabağının dibinde kalan artığı
yemeyi tavsiye etmekte, hem de bu amele
karşılık o tabağın sahibi için istiğfarda bulunacağına delâlet
etmektedir. Zira cansız varlıklar da bizim bilmediğimiz ve anlayamadığımız bir
lisan ile Hakk'ı tesbîh ve tenzih etmektedirler. Diğer bir yorumla sofraya yönelen rahmet
meleklerinin o tabaktan yana kişi için istiğfar ettikleri söylenebilir.
634 no'lu
Câbir hadîsini Buharî
ve İbn Mâce
rivayetle nakletmişlerdir. Hadîs sahih olup takriri bir sünneti
yansıtmaktadır. Ateşte pişirilmiş bir yemeği yemekten dolayı abdesti
yenilemenin veya bu sebeple abdestin bozulduğunu sanarak yeniden abdest almanın
gerekmediği hükmü ortaya çıkmış
bulunuyor. Zira ashabın
bu husustaki fiil ve görüşü dinî bir hüküm ifade etmekte, Resûlüllah'ın
(a.s.) sünnet ve uygulamasını yansıtmaktadır.
635 no'lu Ebû Hüreyre
hadisi sahih olup istidlal ve ihticaca salihtir. Yemekten sonra elleri yıkamak
sünnet olduğu gibi, ellere bulaşan yağlı maddeleri de yıkamanın gereği belirtilmekte
ve bunun sağlık üzerindeki olumlu tesirine işaret edilmektedir. Aynı zamanda
hadis hem temizlik üzerinde, hem de koruyucu hekimlik üzerinde durarak
mü'minleri aydınlatmaktadır.
Ellere bulaşan yemek,
yağ ve benzeri şeyler hem elbiseye, hem yatak ve yorganı, hem de çevreyi
kirletir ve birtakım parazit ve haşerenin daha çok üremesine vasat hazırlar. Bu
da insan sağlığını tehdit ederek istenmeyen birtakım hastalıklara neden
olabilir.
Bunun için cihan
peygamberi Hz. Muhammed (a.s.) ellerini belirtilen şeylerden yıkayıp
temizlemeden geceleyen kimseyi uyarmış ve başına bir rahatsızlık gelecek olursa
ancak kendini kına diye bildirmiştir.
Hadis yemekten sonra
mutlaka el yıkamanın lüzumunu belirtmekte ve bedeni, elbiseyi, yatak ve çevreyi
temiz tutmamızı öğütlemektedir.[292]
1- Eliyle
yemek yemeyi arzu eden kimsenin sağ elinin üç parmağıyla yemesi sünnet veya
müstehabdır.
2- Ancak
kişinin elinde bir arıza bulunuyorsa, üçten fazla parmağını kullanmasında bir
sakınca yoktur.
3- Yemekten
önce elleri iyice yıkamak da sünnettir.
4- Yemek
yerken eldeki veya sofradaki yemek ve ekmekten bir parça yere düşecek olursa,
düştüğü yer necis değilse, düşen lokmayı alıp ona bulaşan çer-çöp, kıl ve
benzeri şeyi giderdikten sonra yemek müstehabdır.
5- Düşen lokmayı
alıp yemeyen veya Onu kedi ve benzeri bir hayvana yermeyen kimse onu şeytana
terketmiş olur.
6- Yemeğe,
Özellikle de ekmeğe saygı göstermek müstehabdır. Çjinkü ekmek gökten inen bir
berekettir,
7- Ekmeği ve
yemeği lüzumundan fazla sofraya koyup arta kalanları çöp bidonlarına, kapı
önlerine, sokak kenarlarına bırakmak günahtır, hürmetsizlik ve nankörlüktür...
8- Çanak,
tabak ve benzeri yemek yediğimiz kapların dibinde kalan yemek
artıklarını temizleyip yemek
müstehabdır. Sünnet olduğunu söyleyenler
de var...
9- Helâl bir
kazançla elde edilen yiyecek maddesi sofraya koyulunca ilâhi bereket inmeye
başlar ve sofrada olanlar Besmele çekip ellerini uzatınca ve herkes kendi önüne
gelen kenardan yemeye başlayınca bereket yemekte kendim göstermeye başlar. Tabak
ve çanağın dibinde kalan yemek kalıntılarım da alıp yediklerinde bereket tam
Ölçüsünü bulmuş olur.
10- Eti
bıçakla kesip yemek de bir sakınca yoktur.
11-Yemeğe
davet edilen kimse, Beraberinde bir yakınını da götürmek istediği taktirde
davet sahibinden izin ister.
12- İki
kişiye yetecek kadar ekmek bulunuyorsa, onu eşit şekilde paylaşmak müstehabdır.
13- Sirkede
C vitamini ye bazı madensel tuzlar bulunduğundan, aynı zamanda iştah açıcı
olduğundan katık olarak kullanılabilir. Nitekim Resûlüllah (a.s.) sirkenin
güzel bîr katık olduğunu belirtmiştir.
14-
Parmaklarıyla yemek yiyen
kimsenin yemek sonunda parmaklarını yalaması müstehabdır ve
sonra da yıkaması sünnettir.
15-
Parmakları yalamadan mendil ile silmemek tavsiye edilmiştir. Zira aksine bir
davranış mendile yemek bulaşmasına ve kokmasına sebep olur. Buda kişinin
çevresindeki insanları rahatsız etmekle kalmaz, bit ve haşereyi davet eder.
16- Çanak ve
tabağın dibindeki yemek kalıntısını temizleyip yemek, günahların bağışlanmasına
vesile olur.
17- Ateşte
pişirilen bir yemeği yedikten sonra abdest almaya veya . abdesti yenilemeye
gerek yoktur. Yani bu tür yemekler abdest bozucu
sayılmamıştır.
18-
Akşamleyin yemekten sonra elleri yıkamadan ona bulaşan yemek ve yağları, kir ve
pasları iyice temizlemeden yatağa uzanmak mekruhtur.
19- Her
yemekten sonra elleri iyice yıkamak sünnettir.
20- Ellerini
yıkamayan ve o vaziyette oturup kalkan, uzanıp uyuyan kimse birtakım
parazitleri, cin ve şeytanları, hastalıkları ve haşeratı davet etmiş olur.
21-
Özellikle de et yiyen kimsenin mutlaka ellerini yıkaması te'kiden belirtilmiş
ve Resûlüllah (a.s.) Efendimiz bu hususta eshabmı sık sık uyarmıştır.
22-
"Kim şu etlerden bir şey yiyecek olursa, onun kokusundan ve kokusunun
vereceği zarardan dolayı mutlaka elini yıkasın" mealindeki hadisi Ebû
Ya'lâ rivayet etmiştir.
Senedinde zayıf bir
ravi bulunuyorsa da bu, istidlale salih görülmesine engel teşkil etmemektedir.[293]
Cenâb-ı Hak her zaman,
hen an en güzel övgülere layıktır. O bakımdan Hamd O'na mahsustur. Nimet veren,
onu hazırlayan, kaynakları önceden insanların ihtiyaçlarını karşılayacak
nisbette var kılıp oluşturan ve kâinattaki birçok sistem ve ünüteleri
insanların hizmetine sevkeden ancak O'dur. O bakımdan diyoruz ki, O hep hamd ve
sena edilmeğe lâyıktır.
O halde mü'min bir
nimete kavuştuğunda, bir nimetten yararlandığında ve birnîmete el uzattığında
nasıl Besmele çekerek işe ve yemeğe başlıyorsa, başlayıp bitirdikten, yeyip
sofradan el çektikten sonra da nimetin asıl sahibi olan Allah'a hamd ve
şükretmesi kadirbilirliğin gereği, kul olmanın belirtisi, nankörlük etmemenin
göstergesidir.
Allah'ın adını
anmayan, O'na hamd ve şükretmeyen kimse sadece nankörlüğünü izhar etmekle namaz
o nimetlere hiçbir zaman lâyık olmadığını daisbat eder.[294]
Ebû Umâme (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen şu bilgiyi vermiştir: 'Peygamber (a.s.) Efendimiz
Önündeki yemeği, sofrayı kaldırınca şöyle derdi: "Allahım sana çok,
(gösterişten, nankörlükten) temiz ve arı, mübarek (bereketli), geri çevirilmeyen,
yetersiz sayılmayan, terk olunmayan, doygun kalınmayan bir hamd ile Rabbımız
sana hamd olsun (sana hamd ederiz)." [295]
Diğer bir rivayette
ise şöyle dua ve hamd ettiği belirtilmiştir:
"Hamd O Allah'a
olsun ki, bize yetecek kadar nîmet verdi ve bizi suya kandırdı. O bizim
hamdimizi geri çevirmez ve bizi nimetlerine nankörlük edenlerden kılmaz."'
[296]
Ebu Said (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen şöyle haber vermiştir: "Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz yemek yediği ve birşey içtiği zaman şöyle dua ederdi: "Bizi
yediren, içiren ve bizi müslümanlardan eyleyen Allah'a hamd olsun." [297]
Enes (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen, Resûlüllah'ın (a.s.) şöyle buyurduğunu haber
vermiştir: "Kim bir yemek (yiyecek maddesi) yer ve şöyle dua ederse Allah
onun geçmiş günahlarını bağışlayıp affeder: Bu yemeği bana yediren ve benden
taraf bir güç ve kuvvet olmaksızın bunu bana rızık olarak veren Allah'a hamd
olsun." [298]
îbn Abbas (r.a.) dan
yapılan rivayette, adı geçen, Resulüllahın (a.s.) şöyle buyurduğunu haber
vermiştir: "Cenâb- Hak kime yemek, yiyecek maddesi yedirirse şöyle dua
etsin: Allah'ım, bunu bize mübarek, bereketli kıl ve bize bundan hayırlısını
yedir ve tattır."
Cenâb-ı Hak kime da
süt içirirse şöyle dua etsin: Allah'ım, bunu bize mübarek ve bereketli kıl ve
bunu bize artır."
Sonra Resûlüllah
(a.s.) şöyle buyurdu: "Sütten başka yeme ve içmenin yerini kâfi derecede
dolduran bir şey yoktur." [299]
Yemekten sonra Allah'a
hamd etmenin, şükürde bulunmanın sünnet olduğunda cumhurun ittifakı vardır.
Buna muhalefet eden olmamıştır.
imam Gazâlî bu konuda
şöyle demiştir: "Yemek yemenin adabından biri de, başlarken bismillah,
bitirince de el-hamdü lillah demektir. Hattâ her lokmada bismillah derse bu
güzel (bir duygu ve davranış) olur. Tâ ki birtakım şer ve kötülükler onu
Allah'ı anmaktan meşgul etmesin. Birinci lokmayı alırkan bismillah, ikinci
lokmayı alırken bismillahirrahmân, üçüncü lokmayı alırken
bismillahirrahmânirrahîm demesi ve bunu aşikâr olarak teleffuz etmesi uygun
olur. Böylece sofrada bulunanlara da bismillah demeyi hatırlatmış olur. [300]
Yahya b.
Şerefün-Nevevî de EI-Ezkâr'mda hadîste belirtilen Resûlüllah'm (a.s.) hamdle
ilgili dualarının yapılması üzerinde durmuş ve diğer rivayetlere de yer vererek
şu me'sur duaların yapılmasını tavsiye etmiştir;
"Allahim,
yedirdin, içirdin, doygun kıldın, sermaye (enerji) verdin, doğru yola
eriştirdin ve ihsanda bulundun. Verdiğin nimete karşılık Sana hamd olsun."
"Hamd o Allah'a
olsun ki, üzerimize nimette bulundu, bizi doğru yola (helâl rızıka) eriştirdi;
bizi doyurdu ve suya kandırdı ve her iyilik ve ihsanı bize verdi."
Abdullah b. Mes'ud
(r.a.) diyor ki: "Resûlüllah (a.s.) kabdan su içince onu üç nefesle içerdi
ve her nefeste Allah'a hamd eder, sonunda da Allah'a şükrederdi." [301]
636 nolu Ebû Umame
hadîsini Buharı, Ahmed, Ebû Dâvud ve İbn Mâce tahrîc etmişlerdir. Tirmizî ise
bu hadîsi sahîhlemiştir. Hadis yemekten sonra Allah'a hamd etmenin, şükürde
bulunmanın sünnet olduğuna delâlet etmekte ve bunun için hamd ve şükürle
birlikte kısa' bir dua etmenin meşruiyetini yansıtmaktadır.
637 nolu Buharfnin rivayet ettiği hadîs de sahih
olup istidlale sâlihtir. '
Aynı zamanda hadîs,
yapılan hamdın sadece yenilen nimete karşılık değil, harod eden kişinin nankör
kullardan olmadığını idrakin de hanıd ve şükrünü ifade etmektedir.
638 no'lu Ebû Saîd
hadîsini Nesâî tahrîc etmiş ve Buharı de bunu Tarih-i Kebîr adlı eserinde
zikretmiştir. Ebû Dâvud ve el-Münziri bu hadis hakkında bir görüş beyan
etmemişlerdir. Ancak isnadında İsmail b. Rebah bulunuyor ki, bu zat meçhuldür.
Bununla beraber hukukla ilgili şer'î bir hüküm ifade etmediği, adâb ve
istihbabla ilgili bulunduğu için istidlal edinilebilir.
639 no'lu Muâz hadîsim Tirmizî, Muhammed b.
İsmail tarikıyla tahric etmiş ve hadisin hasen-garîb olduğunu belirtmiştir.
Hadîste "geçmiş
günahlarını Allah bağışlayıp
affeder"
sözünden maksat, kul
ve millet hakkıyla ilgili olmayan, zulüm ve haksızlığa dayanmayan günahlardır.
640 no'lu İbn Abbas
hadîsini Ebû Dâvud, Nesâî, Tirmizî az değişik lafızlarla rivayet etmişlerdir.
Mânâ yönünden bir fark sözkonusu değildir. O bakımdan sahih kabul edilmiştir.
Hadîs, kişi Allah'ın verdiği nimetlerden birine kavuşunca nasıl dua edeceğini
ve onun şükrünü kelimeyle nasıl ifadede bulunacağım telkûı etmektedir.
Tirmizî hadîsi tahrîc
ettikten sonra hasenlemiştir. Ancak onun isnadında Ali b. Zeyd b. Cud'ân
bulunuyor ki hadîs hafızlarından bir cemaat bu zatın zayıf olduğunu
belirtmişlerdir. Gerçi Ali b. Zeyd, tabiînden olup ilim adamları arasında yer
almıştır. Ancak el~Cerîrî onun hakkında şöyle demiştir: "Basra fakîhleri
üç zat hakkında kör olarak sabahlamalardır: Katade, Ali b. Zeyd ve Esâs
el-Huddânî." îbn Uyeyne de bunu zayıflamıştır. Hammad b. Zeyd, bu zatın
hadîsleri ters-düz ettiğine dikkat çekmiştir. Hatta Yezîd b. Züray onun râfızî
olduğunu iddia etmiştir. Ahmad bin Hanbel de onun zayıf olduğunu söylemiştir.
Bununla beraber onu tezkiye edenler de olmuştur. [302]
İlgili hadîsler
Resûlüllah'ın (a.s.) bazan sofra üzerinde, bazan da şartlar elvermediğinde yer
üzerinde yemek yediğine delâlet etmektedir.
Bu babda Nesâî ve
Hâkim'in Ebû Hüreyre (r.a.) den yaptıkları rivayette sahîh ve merfu olarak şu
hadîs nakledilmiştir: "Hamd o Allah'a ki, yemekten bize yedirdi, içilecek
sudan bize içirdi, çıplak bırakmayıp bizi giydirdi, sapıklıktan bizi kurtarıp
doğru yola eriştirdi, kör kılmayıp bize göz verdi ve bizi yarattıklarının
birçoğundan üstün kıldı..."[303]
1- Sofra
üzerinde yemek yemek meşru'dur. Sofra olmaksızın tabağı yere koyup yemekte de
bir sakınca görülmemiştir. Ancak temizlik bakımından sofra bulunduğu taktirde
tercih edilir.
2- Yemek
yeme işi bitip sofradan kalkılacağı zaman Allah'a hamdedip şükretmek sünnettir,
Hamd ile birlikte me'sur dualarından bazı bölümleri alıp düa ve niyazda
bulunmak da nıüstehabdır.
3- Helâl
rızık elde etmek, helal lokma yemek, sofraya oturmak, yemeği hazırlamak için
insanın kuvvet ve kudreti yoktur, ancak Allah ile kuvvet ve kudreti vardır. O
bakımdan her hususta olduğu gibi, yiyecek maddelerini kazanmakta, onları
hazırlayıp pişirmekte ve sofraya koyup yemekte de kuvvet ve kudreti Cenab-ı
Hakk'a irca' edip has kılmak islâm dinine mensub olmanın gereğidir.
4- Yemekten
sonra Allah'tan bereket ve rahmet, daha hayırlı rızıklar ve yiyecekler istemek
de müstehabdır.
5- Süt, gıda
maddesi olarak övülmüş, hem yemek, hem de su yerini tuttuğu belirtilerek
Allah'ın insanlara, verdiği bu güzel nimetten yararlanmamız istenmiştir.
6- Yemekten
önce Besmele çekmemek, yemekten sonra hamd ve şükürde bulunmamak nankörlüğün
belirtisi, İblise uymanın yolu ve hayat dizginini şeytanın eline vermenin ayrı
bir alametidir.
7-
Resûlüllah (a.s.) yemek adabı hususunda bize tavsiye ve emrettiklerini hayatı
boyunca ihmal etmeyip uygulamıştır.
8- Böylece
cihan peygamberi (a.s.) mü'minlere meşru olan her işlerinde Allah'ı anmalarını,
O'nun her nimetine karşı hamd ve şükürde bulunmalarını tavsiye buyurarak insan
hayatının tamamını bu kutsal havada disipline etmemizi dilemiştir.[304]
Alkollü, yani sarhoş
eden içkilerin çok yönlü zararı vardır. Gerek sağlık, gerek ekonomik, gerek
aile ve toplum ve gerekse hayatın denge ve düzenini alt-üst etme bakımından çok
yönlü bir tahribe sebep olduğu artık iyice bilinmektedir.
Bunlardan başka ruh
üzerinde de olumsuz tesirleri; ibadetten alıkoyma, İblis'e yakıii olma, rahmet
meleklerini uzaklaştırma açısından saptırıcı etkileri unutulmamalıdır.
Günümüzde dünya
ülkelerim bir kanser gibi sarıp nesli madde ve şehvet çukuruna iten bu belâ ve
ibtilâdan kurtulma yolları ve çareleri araştırılmaktadır. Ne yazık ki, bunun en
güzel ve olumlu çaresinin İslâm'da olduğunu görüp anlıyanlar pek azdır.
Resûlüllah (a.s.) Efendimiz "işin başı Allah korkusudur" buyururken,
böyle bir imanın altedemiyeceği hiçbir kötülüğün düşünülemiyeceğine işarette
bulunmuştur. Allah'a ve ahirete dosdoğru iman, hayatın denge ve düzenini
korur., Ruhla beden arasında sağlam bir köprü oluşturur. Dünya ile ahiret
hayatını birleştirip bütünleştirir. İşte Allah'ın insanlara en büyük armağanı
olan İslâm dini, her yanı ve yönüyle böyle bir imanı kalb ve kafalara
hikmetiyle birlikte işler. İçkinin haram kılındığına dair âyet medine'de
inince, o kâmil mü'minler Allah'ın bu buyruğuna kalb ve ruh kulağını açmış ve
evlerinde içki dolu küpleri çıkartıp sokaklara dökmüşlerdi.
Bundan daha güzel
misal aramaya gerek var mıdır?
İnsanlar İslâm'dan,
Kur'an'dan ve son nebi Hz. Muhammed'den (a.s.) uzaklaştıkça hilkatlerinin
hikmetini yitirmekte ve attıkları her adımla
bir çıkmaza düşmekte
ve kendilerini madde
ve şehvet bataklığında
bulmaktadırlar. Çırpındıkça batmakta, kurtulmak istedikçe nefesleri
kesilmektedir.
Şüphesiz bu bataklığı,
madde cenderesini, şehvet ve içki belasını ancak Kur'an ortadan kaldırabilir.
Kalbleri ve ruhları aydınlatan onun ebediyet nuru, kalb ve kafalardaki pasları
giderip insanları iç aydınlığına kavuşturur.
Kur'an'ı Kerim'de
alkollü içkiler üç kademede haram kılınıp yasaklanmıştır. Arap yarımadasında
çok yaygın olan içkiyi, İslâm'a yeni girenlere ilk adımda haram kılmak ilâhi
hikmete uygun düşmediğinden pedagojik bir metod uygulanmıştır. Önce Nahl sûresi
67. âyetle hurma ve üzümden elde edilen alkollü içkinin güzel yararlı bir nzık
olmadığı bildirilmiştir. Böylece imân eden ve fakat içki müptelası olan
arapların bu ifade tarzı üzerinde düşünüp sonuç çıkarmaları murad edilmiştir.
Bir süre sonra Nisa sûresi 43. âyet indirilerek, içki içenlerin ne dediklerini
bilinceye kadar sarhoş bir vaziyette namaza yaklaşmamaları istenmiştir. Bu da
içkinin namaz ve ibadetle bağdaşamıyacağmı kalb ve kafalara işlemekte ve bu
madde üzerinde daha çok düşünmelerinin gereğine işaret edilmektedir. Arkasından
içki ve kumarın yarar ve zararı arasında bir kıyas yapılarak içki ve kumarın
günah ve zararının çok daha büyük olduğu, ancak insanlardan yana az da olsa
fayda sağladıklarıyla ilgili Bakara sûresi 219. âyet indirilerek içki ve
kumarın büyük günahla birlikte zararlarının çok büyük olduğuna dikkatler
çekilmiştir.
Terbiyevi bir metodla
içkinin zararları, günahları işlenip kalb ve kafalar tahrim hükmüne hazır
duruma getirilince de Mâide sûresi 90. âyet indirilerek içki ve kumarın kesin
biçimde haram kılınıp yasaklandığı açıklanmıştır.[305]
Ibn Ömer (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen, Resûlüllah'ın (a.s.) şöyle buyurduğunu haber
vermiştir: "Kim dünyada iken alkollü içki içer ve sonra da tövbe edip
ondan vazgeçmezse, âhirette (cennet) şarabından mahrum olur." [306]
Ebû Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen, Resûlüllah'ın (a.s.) şöyle buyurduğunu haber
vermiştir: "Alkollü içkiye devam eden kimse, puta tapan gibidir." [307]
Ebû Sâid (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: Resûlüllah'ın (a.s.) şöyle
buyurduğunu duydum:"Ey insanlar! Şüphesiz ki Cenab-ı Hak alkollü içkiye
gazap etmektedir. Umulur ki yakın gelecekte Allah içki hakkında bir emir
indirecektir. Artık içkiden kimin yanında bir şey varsa onu ya satsın veya
hemen ondan yararlanmaya baksın."
Râvi devamla diyor ki:
Çok geçmeden Resûlüllah (a.s.) şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki Allah alkollü
içkileri haram kıldı. Artık kime (içkinin tahrimiyle ilgili) âyet ulaşırsa ve
onun da yanında içkiden bir şey bulunuyorsa elbette onu içmesin ve satışta da
bulunmasın."
\
Bunun üzerine
insanlar yanlarında bulunan içkileri
alıp sokaklara yöneldiler ve olduğu gibi sokaklara döktüler." [308]
îbn Abbas (r.a.) dan
yapılan rivayette, adı geçen şu bilgiyi vermiştir: "Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz'in Sakif ve Devs'de bir dostu vardı. Mekke'nin fethinde o kimse içki
dolu bir tulum veya içki taşıyan bir davar ile geldi ve o içkiyi Resûlüllah'a
(a.s.) hediye etmek istedi. Bunun üzerine Resûlüllah (a.s.) ona şöyle uyarıda
bulundu: "A falan, Allah'ın içkiyi haram kıldığını bilmiyor musun?"
Adam bu bilgiyi alınca dönüp yanındaki çocuğa (veya hizmetçisine) "götür
de bunu sat" diye emretti. Bunun üzerine Resûlüllah (a.s.) Efendimiz ona:
"İçkinin içilmesini haram kılan onun satışını da haranı kılmıştır"
buyurdu. Adam o çocuğa emretti de içki Batha denilen yere döküldü." [309]
Ebû Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen şu bilgiyi vermiştir: "Bir adam, Resûlüllah
(a.s.) Efendimiz'e içki dolu bir tulum (veya benzeri bir kab) hediye etmek
istiyordu. Tam içkinin haram kılındığı yılda o tulum içkiyi Resûlüllah'a (a.s.)
hediye etti. Resûlüllah (a.s.) ona: "Şüphesiz ki içki haram
kılındı..." Bunun üzerine adam: "Onu satabilir miyim?" diye
sordu. Efendimiz (a.s.): "İçkinin içilmesini haram kılan onun
alım-satımını da haram kıldı." Adam bu defa: "Onu bir karşılık bekleyerek
yahudiye ikram edebilir miyim?" diye sordu. Efendimiz (a.s.) ona:
"İçkiyi haram kılan onunla yahudiye ikramda bulunulmasını da haram
kılmıştır" diye cevap verdi. Adam: "Peki bu içkiyi ne yapayım?"
diye sorunca, Efendimiz (a.s.) "Onu Batha'ya döküp boşalt" diye
emretti." [310]
îbn Ömer (r.a.) dan
yapılan rivayette, adı geçen diyor ki:
"İçki hakkında üç
âyet indi. İnen ilk âyet şu idi: "Senden içki ve kumar hakkında
soruyorlar. De ki, ikisinde büyük bir günah vardır ve bir de insanlar için
birtakım menfaatlar..." Bunun üzerine: 'İçki artık haram kılındı denildi.
Bir başkası da: 'Ya Resûlallah! Aziz ve Celil Allah'ın buyurduğu gibi içki ve
kumardan yararlanabilir miyiz?" diye sordu. Peygamber (a.s.) susup cevap
vermedi. Sonra şu âyet indi: "Sarhoş olduğunuz halde, ne dediğinizi bilinceye
kadar namaza yaklaşmayın." Yine "içki tayinen haram kılındı"
denildi. Ashab da: 'Ya Resûlallah! Şüphesiz biz içkiyi namaz vakti yaklaşınca
içmeyeceğiz öyle mi?" diye sordular. Efendimiz yine susup cevap vermedi.
Sonra şu âyet indi: "Ey iman edenler! İçki ve kumar ancak ve elbette
şeytan işi murdar şeylerdir." Bunun üzerine Resulü Hah (a.s.) Efendimiz
şöyle buyurdu: 'İçki haram kılındı." [311]
a)
Hanefîlere göre, alkollü içkilerin azını da çoğunuda içmek haramdır. Ancak
zorunlu durumlar müstesna. Bu da ölüm ile tehdit edilme, susuzluktan ölümle
burunburuna gelme gibi zaruri hallerdir.
İçki aynı itibariyle
haramdır. O bakımdan azı veya çoğu arasında bir tefrîk yapılarak ayrı hüküm
ortaya konamaz. Çünkü Cenâb-ı Hak bunu "rics" kavramıyla ifade
buyururken, "şeytan işi" lafızlarım da eklemiştir. Haram olmayan bir
nesne ve madde hakkında "rics" tabiri kullanılmaz. İçkinin aynı haram
olduğu gibi, içilmesi de haramdır.
Bunun gibi alkollü
içkiyi tedavide de kullanmak haramdır. Zira Cenâb-ı Hak bizim için haram
kıldığı bir şeyde bize şifa özelliği koymamıştır. Ancak zarurî durumlar
müstesna. Hayatî tehlike arz eden ve herhalde alkollü madde kullanılması
gereken bir hastalıktan dolayı kullanılmasına cevaz verilebilir.
Kendisi içmeyip ergen
olmayan çocuğuna içiren kimse, içmişcesine günah işlemiş olur. Aynı zamanda
çocuğunun ahlâkını bozacak, onu içki mübtelâsı yapacak çirkin bir davranışta
bulunmuş olur.
İçki, yani alkollü
içkiler, diğer bir anlatımla sarhoşluk veren içkiler kitap, sünnet ve icma ile
haram kılınmıştır, inkârı küfür, kullanılması büyük gühahtır.
Yasağa ve haram
hükmüne rağmen içen kimseye had cezası uygulanır. Bunda eshabın icma'ı vardır.
Alkollü içkilerin
temlik ve temellükü, alım ve satımı da haramdır. Zira Rasulüllah (a.s.) bunun
içilmesini haram kıldığı gibi alını-satımını da haram kılmıştır.
Başkasına ait alkollü
içkiyi telef eden, döküp atan kimseden bunun karşılığında bir para ve hak
tazmin edilmez. Ancak telef edilen, dökülüp atılan içki bir gayr-i müslime ait
ise, o takdirde tazmini cihetine gidilir. [312]
Şarap aynı zamanda
necistir. Diğer alkollü maddelerin içilmesi haramsa da aynı necis değildir.
Şarabın aynısının necis olduğunu iddia eden imamlar, rics tabiriyle istidlal
etmektedirler. Ancak bu tabir hem tahrime, hem de murdarlığa mı delalet
etmektedir, yoksa sadece tahrime mi delalet etmektedir? Müctehidler ve ilim
adamlarının-görüş ve yorumlan farklıdır. Unutmayalım ki, "Haram olan her
şey aynı zamanda necistir de" diye bir kaide yoktur.
b) Şâfîilere
göre, çoğu sarhoş eden her içkinin an Ja haramdır. İçki içene ceza olarak had
uygulanır. Ancak çocuk, deli, harbi, zimmi ve bir de boğazına zorla akıtılan
kimseler hakkında had uygulanmaz. Eline geçen bir sıvının alkollü içki olduğunu
bilmez de içerse, hakkında had uygulamaya gerek yoktur. Aynı zamanda îslâm'a
yeni girip içkinin haram olduğunu bilmeyen bir kimsenin içmesinden dolayı
cezaya baş vurulmaz. Kendisine gereken bilgi verildikten sonra yine içerse, o
taktirde had uygulanır.
Adamın boğazına ekmek
ve benzeri bir yiyecek maddesi tıkanıp kalır ve ancak alkollü içkiyle açılması
mümkün görülürse, o taktirde kullanılır ve bundan dolayı ceza gerekmez. Tedavi
ve susuzlukta ölüm tehlikesi yoksa içki kullanmak haramdır. Sahih olan kavi de
budur.
Hür kişiye içki
içtiğinden dolayı kırk, köleye ise yirmi kamçı, ayakkabı ve benzeri bir şeyle
vurulur.
Adamın içki içtiğine
dair ya iki erkek şahadette bulunur veya kendisi içtiğini ikrar ve itiraf
ederse had uygulanır. Aksi halde sadece ağzından içki koktuğu için had
uygulanmaz. Had uygulaması da ancak adamın sarhoşluğu geçtikten sonra yerine
getirilir. [313]
içinde başka bir katkı
bulunmayan alkollü içkiyle tedavi haramdır. Ancak içkiden başka bir şeyle
tedavisi mümkün görülmeyen bir hastalıkta az miktarda kullanılmasına cevaz
verilebilir. îçinde başka katkı maddesi bulunan alkollü maddelerle tedaviye ise
cevaz verilmiştir. Bu da adil olduğu bilinen müslüman tabibin teşhis ve
teklifiyle geçerlik kazanır. [314]
c) Hanbelüere göre de çoğu sarhoş edenin azı da
haramdır. Böylece dört mezhebin
bu hususta ittifakı
vardır. Nitekim Abdurrahman
el-Ceziri diyor ki: "Diğer bütün mezheblerde olduğu gibi Hanefi mezhebinde
de alkollü içkinin azı da, çoğu da haramdır. Sahih ve müfta bih olan da
budur." [315]. tmam Muhammed'in de görüşü
böyledir.
d)
Mâlikilere göre de, sarhoş eden her şey hararadır.
Yapılan bu tesbitlerle
bütün mezheblerin alkollü içkinin her türünün, azının ve çoğunun kesin haram
olduğunda birleştikleri anlaşılıyor. Sahih olan da budur. Zira gerek âyetler,
gerekse otuza yakın hadis içkinin kesin haram olduğunu açıklamaktadır. Bu
hususta icma' da vaki olmuştur.
O bakımdan bazı zayıf,
dayanaksız görüşlerin, menatsız kıyasların hiçbir geçerli yanı ve hükmü yoktur.
Nitekim nakledeceğimiz
diğer hadislerle konuya daha çok ağırlık vereceğiz ve her türlü şüphe ve
tereddüdün yersiz ve anlamsız olduğunu delilleriyle göstereceğiz.[316]
644 no'lu îbn Ömer
hadisi sahih olup istidlal ve ihticaca sâlihtir. Alkollü içkiyle ilgili manevi
bir müeyyide ortaya konulmuştur. Böylece hadis üç hüküm ihtiva etmektedir:
1- İçki
yasaklanıp haram kılınmıştır. Bu yasak ve tahrim hükmüne riayet etmeyip içki
içenlerin tevbe etmesi gerekir.
2- Tevbe
edip içmemeğe azmettikleri taktirde Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
3- Tevbe
etmeden o vaziyette ölen kimse ahirette Cennet şarabından mahrum kalır.
645 no'lu Ebû Hüreyre hadisini İbn Mâce
tahric etmiştir. İsnadındaki
ricalin hepsi sika (güvenilir) dir. Ancak Muhammed b. Süleyman üzerinde
durulmuştur. Bu zatın sâduk (doğru) olduğu, hadis rivayetinde bu çizgide
hareket ettiği tesbitle rivayetine itibar edilmiştir. Ancak bazan hata yaptığı
söylenir. O bakımdan Nesâi onun zayıf olduğunu söylemiştir. [317]
Alkollü içkiye devam
edenin puta tapana benzetilmesinde bir incelik bulunuyor. Putperestlikle beyni
yıkanıp şartlanan kişi nasıl bu basitlik, sığlık ve bönlükten kurtulamıyor ve
kişiliğini bir yontulmuş taşın, bir heykelin önünde eğilmekle yitiriyorsa,
İçkiye devam eden kimse de hayatının neşe ve kederini içkiye bağlayarak onu
gönlünün tek tesellisi, nefsinin aşkı olarak kabulleniyor ve o yüzden içki
şişesinin karşısında ciddiyet, vakar, şahsiyet ve bir takım meziyetlerini
kaybederek onu bir bakıma il ahi aştırıyor.
Hadiste bu benzetmeyle
içkinin ne kadar kötü ve şahsiyet zedeleyici bir ibtilâ olduğuna ayrıca dikkat
çekiliyor.
646 no'lu Ebû Sâid hadisi hasen ve sahihtir.
İçkinin Allah tarafından asla sevilmediği ifade edilmekte ve bu hususta mutlaka
ilahi emrin ineceği hatırlatılmaktadır. Nitekim çok geçmeden ya hicri altıncı
veyahud dördüncü yılda Mâide sûresi 90. âyet indi ve içki kesin olarak haram
kılındı. . i
Bu emir inmeden önce
Resûlüllah'ın (a.s.) eshabmı uyardığı görülüyor. Ellerindeki mevcut içkiden ya
hemen yararlanmaları veya putpereslere satışının yapılması tavsiye ediliyor.
Zira tahrim emri inince artık ne ondan istifade etmelerine ne de satışını
yapmalarına ruhsat verilmeyecektir. Nitekim Öyle olmuştur. Ayet indikten sonra
Resûlüllah (a.s.) Efendimiz tahrim kükmünü eshabına duyururken şunu da
hatırlatmayı ihmal etmemiştir: "Artık kimin yanında içki bulunuyorsa onu
döksün. İçmesin ve satışını yapmasın."'
647 no'lu îbn Abbas
hadisi de sahihtir. Müslim, Nesâî ve Ahmed rivayet etmişlerdir.
Hadisin zahiri
delaletinden Resûlüllah'a (a.s.) ara-sıra içki hediye edildiği anlaşılıyorsa
da, gerçekte Öyle değildir. Bu anlatım tarzından kaynaklanan ve fakat diğer
sahih rivayetlerle ve Resûlüllah'ın (a.s.) hayatıyla karşılaştırıldığında
Resûlüllah'ın (a.s.) bu gibi hediyeleri çok nazik bir ifadeyle reddedip kabul
etmediği, en azından hediye vereni kırmamak için yanında bulunan eshabına
verdiği görülür: Zira Cenab-ı hak, Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'i cahiliyye
devrinin bütün kötülüklerinden, hayasızlıklarından ve sefih bir hayat yaşama
adetlerinden korumuştur. O bakımdan Efendimiz hayatı boyunca ne içki içmiş, ne
putların önünde eğilmiş, ne de insanın şeref ve vekarını zedeleyen bir yaşama
tarzına meyletmiştir. O, Peygamberliğinden önce de sonra da hep bu korunmuşluk
içinde çok nezih ve temiz bir hayat yaşamıştır.
Hadisten Şu Üç Hüküm
Çıkmaktadır:
1- Hediye,
kitap ve sünnete göre haram bir nesne ise kabul edilmeyip reddedilir.
2- Haranı
kılman ve tahrim hükmü kıyamete kadar devamlılık arzeden içkinin hem içilmesi,
hem içirilmesi, hem de hediye edilmesi haramdır.
3- îçkinin
içilmesi haram kılındığı gibi alım-satımı da haram kılınmıştır.
648 no'lu Ebû Hüreyre
hadisini el-Humeydi kendi müsnedinde rivayet etmiştir. Ibn Abbas hadisiyle
birleşmekteyse de bunda bazı fazlalıklar bulunuyor. İçkiyi son çare olarak bir
yahudiye ikram olarak vermeyi ve karşılığında bir ikram beklemeyi ifade edene
bu hususta da ruhsat verilmediği söz konusudur.
649 no'lu İbn Ömer
hadisi, içkiyle ilgili Kur'an'da uygulanan metod belirtilmiş ve üç kademede
tahrim hükmünün gerçekleştiğine dikkat çekilmiştir. Müfessirlerin çoğu ilgili
âyetlerin tefsirinde bu görüşe yer vermiş bulunuyorlar.
649 no'lu Ali b. Ebi
Talib hadisini Tirmizi sahihlemiştir. Ayrıca Ebû Dâvûd ile Nesâi bunu Atâ b.
Sâib'e isnadla tahric etmişlerdir. Ancak Yahya b. Main: "Atâ' b. Sâib
hadisiyle ihticac edilmez" demiştir. Ayrıca bu zatın ilk yıllarında
rivayet ettikleriyle son yıllarında rivayet ettiklerini birbirinden ayırıp
ciddi bir tasnife tabi tutmuştur. Bu hususta imam Ahmed de ona muvafakat
etmiştir. Hafız Bezzar da aynı görüşe katılmıştır. [318]
el-Münziri ise bu
hadisin hem isnadı, hem de metni üzerinde farklı tesbit ve görüşlerin ortaya
çıktığını söylemiştir.
îsnadındaki ihtilafa
gelince: Süfyan Sevri ve Ebû Cafer er-Râzi bunu Atâ b. Sâib'den murselen
rivayet etmişlerdir. Metnindeki ihtilaf ise, Ebû Dâvûd ile Tirmizi, sarhoş bir
halde cemaate namaz kıldıranın Hz. Ali (r.a.) olduğunu belirtirlerken Nesâi ve
Ebû Cafer en-Nuhas onlara namaz kıldıran kişinin Abdurrahman b. Avf (r.a.)
olduğunu nakl etmişi erdir.
Bezzar ise kendi
kitabında ismini zikretmediği bir adamın onlara namaz kıldırdığı şeklinde bir
rivayet tesbit etmiştir.
Hariciler de bu zayıf
rivayetleri mesned seçerek Hz. Ali'nin sarhoş bir halde namaz kıldırdığını
iddia edip durmuşlardır. Oysa kimin bu vaziyette namaz kıldırdığı bir kesinlik
arzetmemektedir. Hem bu olayın içki henüz haram kılınmadan önce cereyan ettiği
kesindir. O bakımdan sarhoş bir halde namaz kıldıran kimse pek kınanamaz.[319]
1- Alkollü
içkiler kitap, sünnet ve icina' ile haram kılınmıştır. Tahrim hükmü kesinlik
arzetmekte olup inkarı küfür, kullanılması büyük günahtır.
2- Alkollü
içkilerden çoğu sarhoş edenin azı da haramdır.
4- Alkollü
içkilerin hepsi Kur'ân ve Hadîste, "hamr" kavramı altında toplanır ve
bu kavram hepsinin ortak ismi olarak bulunuyor.
5- İçki içen
büyük günah işlemiş olur. Sarhoş bir vaziyette yakalandığı takdirde tecziye
edilir.
6- îki erkek
şahidin şehadetiyle de bu suç sabit görülür.
7- İçtikten sonra tevbe edip bir daHa içmemeğe
azmeden kişinin affedileceği umulur.
8- İçki içtiğinden dolayı dünyada serî had ile
cezalandırılan kimseye artık âhirette ceza verilmez.
9- Ceza
görmeden, tevbe etmeden o vaziyette ölen kimse âhirette Cennet şarabından
mahrum kalır.
10- İçkiye
devam eden kişi, puta tapan kişi gibi şahsiyetini yitirir ve içkiyi bir bakıma
ilahlaştırmış olur.
11- İçkinin içilmesi haram olduğu gibi ahm-satıtm
da haramdır, yasaklanmıştır.
12- İçinde
alkol bulunan bir ilacı kullanmakta bir sakınca yoktur. Bu daha çok imam
Şafii'nin içtihadıdır.
13- Hayati
tehlike arzeden bir hastalığın tedavisinde uzman müslüman bir doktor alkol ile
tedaviye mutlaka gerek gördüğü taktirde buna cevaz verilir.
14- Bununla bereber Allah'ın haram kıldığı bir
maddede pek de şifa yoktur.
15- Allah ve peygamberinin kesin haram kıldığı
içki ve benzeri bir şeyi başkasına hediye etmek caiz değildir.[320]
a)
Hanefilere göre, nezr aynı zamanda yemin demektir. O bakımdan belirli bir şeyi
adayan kimsenin onu yerine getirmediği takdirde keffaret ödemesi gerekir.
Ancak Ebu Yusuf a göre "nezr" kelimesi adama hakkında hakiki, yemin
hakkında mecazidir, imam Ebu Hanife ile İmam Muhammed'e göre, bir söz hem nezr
hem de yemin olabilir. Bu .daha çok kişinin niyetine göre belirlenir.
Bir şarta bağlı
yapılan adamada adam isterse adadığını yerine getirir. İsterse yerine
getirmeyip yemin keffareti öder. Bir rivayete göre, Ebu Hanife ömrünün sonuna
doğru keffaret verme hükmünden rücu' etmiştir. [321]
b) Şafiilere
göre, inada dayalı nezrden dolayı keffaret gerekir. Mesela "eğer falan
kişiyle konuşursam Allah için bir köle azad etmem veya oruç tutmam bana gerekli
olsun" derse, bundan dolayı keffaret ödemesi gerekir. Diğer bir kavle
göre, adadığı şeyi yerine getirmesi gerekir. Başka bir kavle göre, ikisinden
hangi şıkkı arzu ederse onu gerçekleştirir.
Bu üçüncü görüşün daha
açık ve uygun olduğu belirtilmiştir. [322]
Bir şarta bağlı
kılınan adamada, şart yerine gelince yapılan adamayı yerine getirmek gerekir.
Mesela "hastam şifa bulursa, Allah için* şu kadar gün oruç tutacağım veya
şu kadar para dağıtacağım" diye adayan kimseye, hastası şifa bulunca
adadığını yerine getirmesi vacip olur.
Mubah bir fiili
işlemek veya terketmek üzere adayan kimseye bu adaması gerekli olmaz. Ancak bir
yemin keffareti ödemesi vacip olur. [323]
c)
Hanbelilere göre, nezr (adama) iki kısma ayrılır: Biri Allah'a taati adamaktır
ki buna vefa etmek vaciptir. Diğeri Allah'a isyan etmeyi adamaktır ki buna
vefa edilmez. Ancak bir yemin keffareti gerekir. Çünkü nezr de bir bakıma
yemindir. Nitekim Ukbe'nin kız kardeşi Beytü'l-Haram'a yaya olarak gitmeyi
kendine adamış bulunuyordu, ama buna gücü yetmiyor, sağlığı ve yaşı
elvermiyordu. Peygamber (a.s.) Efendimiz ona: "Yeminine karşılık keffaret
öde" diye buyurdu.
Ebu Davud bir hadisi
tahric edip sahihlemiştir.
Bunun gibi, günahı
gerektiren bir fiili işlemeyi adayan kimseye de keffaret gerekir, yani bir yemin
keffareti öder. Karısını boşamayı adayan kimse de buna vefa etmeyip keffaret
vermek suretiyle yemininden dolayı yükümlülüğünü yerine getirmiş olur. [324]
Müctehidlerin hepsine
göre, kişinin malik olmadığı bir şeyi adaması sahih ve geçerli değildir.[325]
817 no'lu îbn Abbas
hadisini Buhari, îbn Mace ve Ebu Davud tah-ric etmişlerdir. Sahih olup
istidlale salihtir. İbadet anlamı taşımayan, Allah'a yakınlığa delalet etmeyen
bir fiili adamanın sahih olmadığı anlaşılıyor. Güneşte ayakta durmak,
konuşmamak, gölgelenmemek üzere adamada bulunan kimsenin bunlara vefa
göstermemesi emredilmiş, sadece ibadet kapsamı içinde bulunan oruç adamasının
geçerli olduğu ve ona vefa göstermesinin gereği belirtilmiştir. Mubah bir fiili
yapmamayı adayan kimseye bundan dolayı keffaret gerekeceği söz edilmemiştir.
Ancak başka rivayetler bunun bir yemin anlamında olduğuna ve yerine
getirilmediği takdirde bir yemin keffareti gerektiğine delalet etmektedir.
818 no'lu Sabit b.
Dahhak hadisini Buhari ve Müslim ittifakla tah-ric etmişlerdir. Senedi sahih
olup istidlale salih görülmüştür. Kişinin malik olmadığı bir şeyi adamasının
geçersiz olduğuna delalet etmektedir ve bundan dolayı bir keffaretin gerekip
gerekmiyeceği belirtilmemiştir. O bakımdan ilim adamlarının cumhuruna göre
böyle bir adamadan dolayı keffaret gerekmemektedir.
819 no'lu Amr b. Şuayb hadisini Ahmed ve Beyhaki
tahric etmişlerdir. Hafız îbn Hacer bu rivayete Telhis'te yer vermiş, fakat susup
bir görüş ve tesbit beyan etmemiştir. Ayrıca Taberani de tahric edip Müsned-i
Ahmed'de yer alan lafızları aynen nakletmiştir. Ancak Mec-meu'z-Zevaid'de, bu
hadisin isnadında Abdullah b. Nafİ' el-Medeni bulunduğuna ve bu zâtın zayıflar
arasında yer aldığına temas edilerek bilgi verilmiştir. Ancak Ebu Davud'un isnadında
bu zat bulunmuyor. [326]
Hadis, taat, ibadet
anlamı taşımayan mubah bir fiili işlemeyi veya terketmeyi adamanın geçerli
olmadığına delalet etmektedir. Zira adak, ancak Allah'ın hoşnutluğu arzu edilen
bir hususta sahih ve geçerlidir.
Güneşin altında ayakta
durup beklemekte bedene eziyet vardır. Allah'ın rızası ise, O'nun emir ve
yasaklan çerçevesinde temiz bir ömür yaşamaktır.
820 no'İn Said b.
Müseyyeb hadisini Ebu Davud tahric etmiştir. Hz, Ömer'in (r.a.) bu fetvası dört
hüküm ihtiva etmektedir:
1- Allah'a
günah ve isyanı gerektiren bir hususta ne yemin, ne de nezr (adak) caiz olur.
2- Hısımlar
arasındaki bağları kesip onları birbirinden ayıran bir yemin veya nezr de doğru
değildir. Bunu hemen bozup keffaret ödemek gerekir.
3- Kişi
sahip ve malik olamadığı bir şeyi adayamaz.
4- Kişi
malının tamamını Kabe'ye veya bir mabede vereceğine dair yemin ettiği veya
böyle bir adamada bulunduğu takdirde bunu yerine getirmez. Yemininden dolayı
keffaret öder.
Ancak hadis
munkatidir. Said b. Müseyyeb bunu bizzat Ömer'den (r.a.) duymuş değildir. Ebu
Davud ve Hafız îbn Hacer bu hadis hakkında bir görüş ve tesbit beyan
etmemişlerdir. Ne var ki bu anlamda bir diğer hadisi îmam Malik ile Beyhaki
sahih bir senedle Hz. Aişe (r.a.) dan tahricen rivayet etmişlerdir. Şöyle ki,
bir adam, Hz. Aişe'den (r.a.) "hısımlarıyla konuştuğu takdirde malının
tamamını Kabe'ye vereceğini adamış veya böyle bir yeminde bulunmuş
olması" soruldu. Hz. Aişe (r.a) "malını Kabe'ye bırakmayıp yemininden
dolayı keffaret öder" diye cevap vermiştir.
821 no'lu Sabit b.
Dahhak hadisini aynı zamanda Taberani tahric etmiş ve Hafız İbn Hacer
sahihlemiştir. Ebu Davud buna benzer bir diğer rivayeti Amr b. Şuayb'den
yapmıştır. İbn Mace de îbn Abbas'dan ve Ahmed b. Hanbel de Amr b. Şuayb'den
tahric etmişlerdir.
Bir hayvanı belirli
bir yerde kesmeyi adayan kimse, adadığı şekilde hareket eder. Ancak o yerde bir
yatır veya heykel, put ve benzeri şirke delalet eden bir şey bulunur ve şirk
ehli o yerde bayram ve şenlik yapmayı belirlemişse, artık adanan hayvanı o yerde
kesmek caiz olmaz. Başka bir yerde kesmek suretiyle adağını yerine getirmiş
olur. Zira Allah'a karşı isyan, günah ve şirki gerektiren hiçbir adama ve yemin
geçerli değildir.
822 no'lu Hz. Aişe
hadisini beşler rivayet etmiş; Ahmed b. Hanbel ile îshak bu rivayetle ihticacda
bulunmuşlardır. Ancak Tirmizi bu hadisi tahric ettikten sonra şöyle görüş
beyan etmiştir: "Bu sahih değildir. Zira Zühri bu hadisi Ebu Seleme'den
duymamıştır; Süleyman b. Er-kam'dan duymuştur ki bu zat metruktür, imam Ahmed
"ondan rivayet yapılmaz" demiştir, ibn Main ise "o kayde değer
bir şey değildir" diyerek görüş ve tesbitini ortaya koymuştur. Ebu Davud
ile Darekutni ise, onun metruk olduğuna dikkat çekmişlerdir. [327]
Bu hadisi ayrıca
Nesai, Hakim ve Beyhaki İmran b. Husayn'den rivayet etmişlerdir ki, isnadında
Muhammed b. Zübeyr el-Hazeli bulunuyor ki bu zat kavi. değildir. Hakkında
farklı tesbitler yapılmıştır. Nesai onun zayıf, İbn Main onun bir şey
olmadığım söylemiştir. Ebu Hatim de onun kavi olmadığına temas etmiş, Buhari
onun münkerü'l-hadis olduğunu belirtmiştir. [328]
Diğer yandan bu hadisi
Afrmed, eshab-ı sünen ve Beyhaki, Zühri rivayetinden naklen Ebu Seleme'den, o
da Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayet etmişlerdir. Hafız Ibn Hacer "isnadı
sahihtir, ancak malûldür, yani münkati'dir" diyerek tesbitini
ortaya-koymuştur. Çünkü Zühri bunu Ebu Seleme'den rivayet etmemiştir.
Diğer bir tarikle
Darekutni, Galib b. Abdillah el-Cezeri rivayetiyle Ata'dan nakletmiş, o da Hz.
Aişe (r.a.) dan merfuan rivayet etmiştir. Lafzı şöyledir: "Kim günahı
gerektiren hususta adama yaparsa, onun keffareti, yemin keffaretidir."
Bunun isnadındaki
Galib metruktür. O bakımdan hadis istidlale salih değildir.
Diğer bir tarikle de
Ebu Davud, Küreyb rivayetinden naklen tbn Abbas'dan rivayet etmiştir ki, isnadı
hasendir Ancak Talha b. Yahya bulunuyor ki, bu zat hakkında farklı tesbitler
yapılmıştır.
İmam Nevevi ise
er-Ravza'da bu husustaki görüşünü şöyle belirtmiştir: "Günahı gerektiren
bir hususta adama yoktur. Onun keffareti, yemin keffaretidir" mealindeki
hadis, muhaddislerin ittifakıyle zayıftır."
Ancak Hafız İbn Hacer
bu tesbite karşı çıkıp şöyle demiştir: "Oysa bu hadisi Tahavi ve Ebu Ali
sahihlemişlerdir. O halde muhadddislerin ittifakı nerede kaldı?" [329]
823 dipnotlu İbn Abbas
hadisini Küreyb tarikiyle îbn Abbas'dan rivayet edilmiştir. Sünen-i Ebu
Davud'daki lafzı, anlatımı şöyledir: "Kim bir adamada bulunur da onu
adlandırniazsa, onun keffareti, yemin keffaretidir. Kim günahı gerektiren bir
hususu adarsa, onunda keffareti, yemin keffaretidir. Kim de takat getiremiyeceği
bir şeyi adarsa, onun da keffareti yemin keffaretidir. Kim takat getirebeleceği
bir şeyi adarsa, artık ona vefa göstersin, adağını yerine getirsin."
Bu hadisin îbn Abbas'a
kadar ulaşıp onda mevkuf olduğu tesbit edilmiştir ve en sahih tesbit de budur.
Aynı hadisi îbn Mace
tahric etmiştir ki, isnadında kendisine güvenilmeyen ravi bulunuyor ve o
rivayette şu cümle bulunmuyor: "Kim günahı gerektiren bir şeyi
adarsa..."
817 no'lu Ibn ^Vbbas
hadisinde ise Ebu tsrail olayı, günahı gerektiren bir adamadan dolayı bir
yemin keffaretinin gerekeceğine dair bir kayıt mevcut değildir ve o bakımdan
ilim adamları, günahı gerektiren bir şeyi adayan kimseye keffaret gerekmez
demişlerdir. Böylece cumhura göre bu tür adamada keffaret gerekmez, imam Ahmed,
imam Sevri, tshak, Şafîilerden bir kısmı ve Hanefîlerin çoğuna göre, keffaret
gerekir. Ashab-ı kiram ise keffaret gerekip gerekmiyeceği hakkında ihtilaf
etmişlerdir. Ancak günahı gerektiren bir adamanın haram olduğunda
birleşmişlerdir.[330]
1- Bedene ve
ruha eziyet verecek anlamda adamada bulunmak sahih değildir.
2- Böyle bir
adamada bulunan kimsenin ona vefa etmesi gerekli değildir. Ancak keffaret
ödemesi söz konusudur.
3- Allah'a
taati gerektiren bir adamayı yerine getirmek gerekir.
4- Kişi
sahip ve malik olmadığı, olamadığı bir şeyi adayamaz. Adaşa bile sahih olmaz,
geçersiz kabul edilir.
5- Adama
ancak Allah rızasına yönelik yapıhr.
6- Miras
yüzünden hısımlarla ilgiyi kesmek, onlarla konuşmamak haramdır ve günahtır.
Çünkü Cenab-ı Hak, her hak sahibinin hakkını, payını belirlemiştir.
7- Malının
tamamım Kabe'ye veya başka bir mabede adayan kimsenin bu adağını yerine
getirmemesi daha uygun olur. Bundan dolayı bir yemin keffareti öder.
Çünkü mirasçılara
hiçbir şey bırakmamak hiçbir zaman tasvib edilmemiştir. Ancak malının tamamım
adayan kimsenin malının üçte birini tasadduk etmesiyle bu adağı yerine gelmiş
olur.
8- Put ve
heykelin bulunduğu yerde bir hayvan kesmeyi adayan kimse adağını oraya götürüp
kesmez. Başka bir müsait yerdp keser. Aksi halde büyük günah işlemiş olur.
9- Müşriklerin, ateistlerin bayram ve şenlik
yaptıkları yerde de adak kurbanı kesilmez.[331]
Kişi "Allah için
nezrediyorum, falan adamla konuşmayacağım" şeklinde bir adamada bulunursa,
buna adı konmamış, adlandırılmamış nezr nedir. Bu bir bakıma yemin sayılır ve o
adamla konuştuğu takdirde yemin keffareti öder.
Yaptığı adamanın adim
koyarsa, şayet bir günah veya gücünün yetmediği bir şey değilse nezrine vefa
gösterir. Mesela, "falan kişiyle görüşürsem bir koyun Allah için
keseceğimi adıyorum" derse, artık o adamla konuştuğu takdirde bir koyun
kesmesi vacip olur. Burada yemin keffareti söz konusu olmaz.[332]
Ukbe b. Amir (r.a) den
yapılan rivayette adı geçen Resûlüilah'ın (a.s.) şöyle buyurduğunu haber
vermiştir: "Adı konmadığı zaman atlamanın keffareti, yemin
keffaretidir." [333]
İbn Abbas (r.a.) dan
yapılan rivayette, Peygamber (a.s.) Efendi-miz'in şöyle buyurduğu
belirtilmiştir: "Kim bir adamada bulunur da adını koymazsa, onun
keffareti, yemin keffaretidir. Kim de gücünün yetmeyeceği bir adamada
bulunursa, onun da keffareti, yemin keffaretidir." [334]
îbn Mace şu fazlalığı
da rivayet etmiştir: 'Kim de gücünün yeteceği bir adamada bulunursa, artık ona
vefa göstersin (adağını yerine getirsin)."
Enes (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen şu haberi vermiştir: "ResûlüIIah (a.s.)
Efendimiz, iki oğlunun arasında yürütülüp götürülen yaşlı bir adam gördü ve:
'Bu nedir, bu kimdir?" diye sordu. Onlar daî trBu yaya yürümeyi
adamıştır" diye cevap verdiler. Bunun üzerine ResûlüIIah (a.s.) Efendimiz
şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki Allah (c.c.) bu yaşlı kimsenin (ibadet namına)
kendi nefsine azab etmesinden-müstağnidir (buna ihtiyacı yoktur)." Ve
sonra o yaşlı kimsenin hayvana binmesini emretti." [335]
Ancak Nesai ile İbn
Mace "yaya yürümeyi adamıştır" cümlesi yerine, "Beytullah'a
yaya yürümeyi adamıştır" cümlesini zikretmişlerdir,
Ukbe b. Amir (r.a) den
yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: "Kızkardeşim yaya olarak
Beytullah'a yürüyüp gitmeyi adamıştı. (Ama yaya yürüyecek gücü yoktu.) Bunun
üzerine onun adına bu meseleyi ResûlüIIah (a.s.) Efendimiz'den sormamı bana
emretti. Ben de ResûlüIIah (a.s,) Efendimiz'den sordum. Buyurdu ki: "Önce
yaya yürüsün ve arkasından (devesine) binsin." [336]
Müslim ise kendi
sahihinde o kadının yalınayak bir halde Beytullah'a yürüyerek gitmeyi
adadığını kaydetmiştir.
İmam Ahmed'in
rivayetinde ise hadis şu lafızlarla nakledilmiştir: "Şüphesiz ki Allah
onun yaya yürümesinden müstağnidir. Binsin ve bir bedene şevketsin."
Diğer bir rivayette
ise şöyle nakledilmiştir: "Ukbe'nin kızkardeşi yalın ayak, başaçık bir
halde (Beytullah'a) yürüyüp gitmeyi adamıştı. Bunun üzerine Ukbe, durumu
Peygamber (a.s.) Efendimiz'den soruyor. O da şöyle buyuruyor: "Şüphesiz
Allah senin kızkardeşinin meşakkat çekmesini ne yapacak (O'nun buna ihtiyacı
yoktur). Ona emret de başını örtsün, (hayvana) binsin ve (keffaret olarak) üç
gün oruç tutsun." [337]
Kureyb'den o da İbn
Abbas (r.a.) dan rivayet etmiştir. îbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: ırBir
kadın, Peygamber (a.s.) Efendimiz'e gelerek şöyle dedi;
- Ya Resûlüllah!
Doğrusu kızkardeşim yaya yürümek suretiyle haccetmeyi adamış bulunuyor.
Peygamber (a.s.) ona
şöyle cevap verdi:
- Şüphesiz ki Allah senin ki/kardeşin in
meşakkatini ne yapsın (O her şeyden müstağnidir). (Bir binite) binerek hac için
yola çıksın ve yeminine karşı keffaret ödesin. [338]
îkrime'den yapılan
rivayette, İbn Abbas'ın (r.a.) şöyle haber verdiği belirtilmiştir: "Ukbe
b. Amir (r.a.), Peygamber (a.s.) Efendimiz'den, kızkardeşinin yürüyerek
Beytullah'a gitmeyi adadığını ve zayıflığından söz ederek durumunu sordu.
Peygamber (a.s.) Efendimiz şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki Allah senin
kızkardeşinin nezrinden müstağnidir. (Bir binite) binsin ve bir bedene
sevkedip (Mekke'ye) göndersin." [339]
Diğer bir tesbit ve
rivayette şöyle denilmiştir: "Ukbe b. Amir'in kızkardeşi, Beytullah'a yaya
olarak gitmeyi adamış bulunuyordu. Ancak onun gücü buna yetmiyor (sağlığı ve
takati kafi gelmiyor) du. Bunun üzerine Resûlüllah (a.s.) ona, bir deveye binmesini
ve bir hediy (kurbanlık hayvan) sevketmesini emretti." [340]
a)
Hanefilere göre, adı konulmayan nezr (adama) nın hükmü, kişinin niyet ettiği
şeyin vücubudur. Yani adı konulmayan adamada neye niyet etmişse, onu yerine
getirmesi vacip olur. Tabii adayan kimse bu durumda niyet etmişse böyledir.
Mesela, "Allah için üzerime nezr (adak) olsun" diye ifade ettikten
sonra, içinden bununla bir şarta bağlı kılınmaksızm oruç tutmaya, namaz kılmaya
veya hacca gitmeye niyet etmişse o takdirde niyet ettiğim hemen yerine
getirmesi gerekir. Bir şarta bağlı kılarak niyet etmişse, o şart gerçekleştiği
takdirde adağım yerine getirmesi vacip olur, Bu iki durumda da keffaret yeterli
olmaz.
Ama "Allah için
üzerime nezr olsun" der, hiçbir niyeti olmazsa, o takdirde bir yemin
keffareti Ödemesi gerekir.
"Nezr
yemindir", "Nezr'in keffareti yemin keffaretidir" mealindeki
hadislerde geçen nezr'den maksat, mübhem, yani adı konulmamış, belirsiz
olanıdır. İçinden bir şeye niyet etmemişse, yemin sayılır ve keffaret öder.
Belli bir yeri
kasdedip adayacak olursa, Züfer hariç diğer Hanefi imamlarına göre, adağı o
yere götürüp icra etmeye gerek yoktur. Herhangi bir yerde olabilir. Çünkü
adaktan maksat Allah'a yakınlık ve O'nun rızasına ermektir. Mekan kavramı bu
maksadın dışında kalır. [341]
b) Şafiilere
göre, "Allah için üzerime bir köle azad etmek-veya oruç tutmak gerekli
olsun" diyen kimse isterse gerekli kıldığı şeyi yerine getirir, isterse
bir yemin keffareti öder.
Beytullah'a yürüyerek
gitmeyi' veya oraya varmayı adayan kimsenin hac veya umre için niyet etmişse,
gitmesi vacip olur. Sadece oraya varmayı niyet etmişse yürüyerek gitmesi
gerekli olmaz.
Ancak yürüyerek
Beytullah'a gitmeyi adayan kimse yürümekten aciz kalır veya aciz kalacağını düşünerek
bir hayvana veya vasıtaya binerek giderse, bir kan akıtması gerekir. [342]
Yine bu mezhebe göre,
adı konulmamış belirsiz adamadan dolayı keffaret gerekmez. [343]
c)
Hanbelilere göre, nezr de bir bakıma yemindir. O bakımdan günahı gerektiren bir
şeyi yapacağını adayan kimse, o şeyi yapmaz, fakat bundan dolayı bir yemin
keffareti Öder. Beytullah'a yaya gitmeyi adayan kimse buna gücü yetmediği
takdirde hayvana biner ve bir yemin keffareti öder veyahut bu anlamda üç gün
oruç tutar. [344]
833 no'Iu Akabe hadisinin, Sahih-i Müslim'de
"adı konmadığı..." cümlesi yer almamıştır. Bu hadisi aynı zamanda Ebu
Davud ile Nesai de tahric etmişlerdir. Tirmizi bunu sahihi emiştir. îbn Mace de
aynı tarikten rivayet etmiş bulunuyor. O bakımdan hadis sahih olup istidlale
salih görülmüştür.
Böylece adı
anılmaksızın yapılan nezr (adama) nın keffareti, yemin keffaretidir, hükmü
ortaya çıkmış bulunuyor. Hanefî imamları bu hadisle ihticac edip, adı anılmayan
bir nezrden dolayı keffaret gerekir demişler ve ancak kişi içinde belli bir
fiili yapmaya niyet etmişse, o takdirde niyet ettiği şeyi yerine getirmesi
gerekir neticesini belirlemişlerdir. Şafîiler ise adı konulan, konulmayan
nezrlerde kişi onu yerine getirmekle bir yemin keffareti ödeme arasında
serbesttir demişlerdir.
834 no'lu îbn Abbas hadisini Ebu Davud ile İbn
Mace tahric etmişlerdir. Hafız îbn Hacer, Büluğu'l-Meram'da bunun isnadının
sahih olduğunu belirtmiştir. [345]
O bakımdan îbn Abbas
hadisiyle istidlal edilebilir. Hadis dört hüküm ihtiva etmektedir;
1- Adı
konulan, adı anılan bir nezrin gereğini yerine getirmek vaciptir.
2- Adı
anılmayan, konulmayan bir nezrden dolayı bir yemin keffareti gerekir.
3- Gücünün
yetmeyeceği bir şeyi adayan kimsenin de bir yemin keffareti ödemesi vaciptir.
4- Gücünün yeteceği
bir şeyi adayan kimsenin onu aynen yerine getirmesi vacip olur.
Gücünün yetmediği bir
şeyi adayan kimsenin durumuna açıklık getirilirken şu misaller verilebilir: Bir
yıl içinde iki defa veya üç defa farz haccı yerine getireceğini adamak veyahut
malı ve serveti, aynı zamanda yeterli geliri olmadığı halde büyükçe bir cami
yapmayı adamak bu cümledendir. Bu tür adamalar geçerli değildir. Ancak bir
yemin keffareti verilmek suretiyle telafi edilir. îmam Malik'e ve Zahirilere
göre bu durumda keffaret gerekmez. [346]
836 no'lu Akabe
hadisinde ise, gücünün yetmediği bir şeyi adayan kimsenin keffaret olarak üç
gün oruç tutması zikredilmiş bulunuyor. Bu da bir yemin keffaretidir. Zira on
fakiri doyuracak durumda olmayan kimsenin yemin keffareti için üç gün oruç
tutması söz konusudur.
Tirmizi bu hadisi
hasenlemişse de isnadında Abdullah b. Zahr bulunuyor ki, bu zat hakkında çok
şeyler söylenmiştir. [347].
Ancak Zehe-bi bu isim üzerinde durmamıştır. O bakımdan görüş ve tesbitlerin
ağırlığını, onun kavi olduğu teşkil etmektedir. Ancak aynı hadisin diğer
rivayetler çerçevesinde bir kan akıtmanın veya bir hedyin sevkedilmesi-nin
lüzumu belirtiliyor. Bu hususta ilim adamlarının farklı yorumları ' olmuştur.
Bununla beraber rivayetler arasını te'lif etmek daha uygun bir netice doğurur.
Kişi gücünün yetmeyeceği veyahut çok meşakkate sebep olacağı bir adamada
bulunduğu takdirde gücünün ve imkanlarının el verdiği ölçüde hareket eder ve
bundan dolayı ya üç gün oruç tutar veyahut bir kan akıtır. Çeşitli tariklerden
rivayet edilen hadisler her iki şıkkın da caiz olduğunu göstermektedir.
838 no'lu Küreyb
hadisinin ricali, rical-i sahihtir. O bakımdan istidlale salih görülmüştür.
Hadisde, yaya olarak haccetmeyi adayan kadının, hasta ve zayıf olduğundan söz
edilmemiştir. Bununla beraber Resûlüllah (a.s.) Efendimiz meşakkati kaldırmış
ve bir hayvana binip öylece haccetmesini emretmiştir. Ancak bu yemin anlamında
olan nezrini uygulamadığı için de bir keffaret ödemesinin gereğini
belirtmiştir. Zira nezrden maksat, bedene eziyet verip sıkıntıya katlanmak
değil, sıkıntı ve üzüntüyü atmaktır. Aynı zamanda nezr yalnız, Allah'ın
hoşnutluğu arzulanarak yapılır. O bakımdan Medine'den Mekke'ye yaya, hatta
yalınayak, baş açık gitmekte Allah'ın hoşnutluğu söz konusu değildir. Cenab-ı
Hak, kulunun bu gibi meşakkatleri ihtiyar etmesinden müstağnidir. (O'nun buna
ihtiyacı yoktur.)
839 no'lu îkrime
hadisi hakkında Ebu Davud ile el-Münziri susup bir görüş beyan etmemişlerdir.
Yapılan ciddi tesbitlere göre, isnadı sahihtir. O bakımdan istidlal ve
ihticaca elverişlidir.
Bu rivayette ise
Beytullah'a yaya olarak gitmeyi adayıp bünyesi bu meşakkati kaldıracak kadar
kuvveti olmayan kadının bir bineğe binerek gitmesine cevaz verilmiş ve nezr
veya yeminini, belirtilen şekilde yerine getirmediğinden dolayı da bir bedene
hediy yapması emredilmiştir.
Böylece bu gibi
nezrlerde kişi, nezrettiğini yerine getirmekle bir keffaret vermek arasında
muhayyer bırakılmıştır, ilim adamlarının çoğunun yorumu bu olmuştur.
Bu babda Beyhaki'nin sahih
senedle Ebu Hureyre (r.a.) den yaptığı rivayet bulunuyor. Şöyle ki, Resûlüllah
(a.s.) Efendimiz gece yarılarına doğru yol alırken birkaç ata gözü dokundu,
derken develer ürküp kaçtı. Bu arada saçları çözük dağınık çıplak bir kadın
gözlerine ilişti. Sebebi sorulunca da, kadın şu cevabı verdi: "Ben,
saçlarım çözük ve bedenim çıplak bir halde haccetmeyi adadım." Durum
Resûlüllah'a (a.s.) arzedilince, "ona söyle de elbisesini giyinsin ve bir
kan akıtsın" buyurdu.
Yine Beyhaki'nin
el-Hasen tarikiyle İmran'dan merfuan yaptığı rivayette şöyle denilmektedir:
"Sizden biriniz yaya olarak haccetmeyi adarsa, bir hediy bağışlasın ve
hayvana binsin."
Hediy bağışlamaktan
maksat, bir hayvan kesip kan akıtmaktır.
Bu hadisle istidlal
edenler, hac ve umre dışında sırf Beytullah'ı ziyaret etmek üzere adamanın
sahih ve caiz olduğunu belirtmişlerdir, imam Ebu Hanife'ye göre ise,
Beytullah'a gitmeyi adayan kimse, bununla hac ve umre yapmaya niyet etmemişse
yaptığı nezr geçerli olmaz. Sonra da süvari olarak adayacak olursa bir hayvana
binip gitmesi gerekir. Yaya yürüyecek olursa bir kan akıtması vacip olur. Yaya
olarak yürüyüp gitmeyi adamışsa aczinden dolayı yaya yürümeyi bırakıp bir
hayvana binerek giderse, yine bir kan akıtması gerekir. İmam Şafii'den de buna
yakın rivayetler yapılmıştır.
Rivayetlerin bazısında
"bir kan akıtması gerekir" bazısında ise "bir bedene hedy
etmesi, yani bir sığır veya deve kesmesi gerekir" şeklinde ifadeler
kullanılmıştır. İmam Makil'e göre, adadığı halde yaya ( yürümekten aciz olur da
bir hayvana binerse, bir bedene (deve veya sığır) kesmesi gerekir. Abdullah b.
Zübeyr'e göre hiçbir yey kesmesi gerekmez.
Ancak bir bedene
kesmesiyle ilgili rivayetler ağırlık kazanmıştır. [348]
1- Adı
konulmayan nezr (adama) da kişinin niyeti söz konusudur.
2- Adı
konulmamış nezirde kişinin, niyetinde belirlediği şeyi aynen yerine getirmesi
vacip olur.
3- Niyetinde
bir şey belirlememişse, o taktirde bu bir yemin sayılır ve bir yemin
keffaretini gerektirir. (Bu daha çok İmam Ebu Hanife'nin görüşüdür).
4-
"Allah için üzerime nezr olsun" der, başka bir şey demez ve içinden
de bir şey belirlemezse, bu nezirden dolayı bir yemin keffareti gerekli olur.
5- Belli bir
yeri adayıp adağını oraya götürüp keseceğim veya adadığı sadakayı o yere
götürüp dağıtacağını adayan kimsenin o yere gitmesi gerekli değildir. Bunda hem
meşakkat var, hem de Hakk'a yakınlık
yoktur. Bulunduğu yerde
kesmesinde bir sakınca görülmemiştir.
Bu daha çok
Hanefilerin görüş ve içtihadıdır.
6- Bir şeyi
adayan kimse, isterse adadığını yerine getirip gerçekleştirir, isterse bir
yemin keffareti öder. (Bu daha çok îmam Şafii'nin içtihadıdır).
7-
Beytullah'a yaya olarak gitmeyi adayan kimse, bununla hac veya umre yapmaya
niyet etmişse, gitmesi gerekir. Yaya yürümekten aciz olursa, bir hayvan kesmesi
gerekir.
8- Bazı ilim
adamlarına göre, yürüyerek gitmekten aciz kalan kimse hayvana biner ve üç gün
oruç tutar.
9- Hac veya
umre niyeti taşımaksızın sadece Beytullah'a gitmeyi adayan kimsenin, bu adaması
imam Ebu Hanife'ye göre sahih olmaz. Ancak böyle bir adamadan dolayı bir yemin
keffareti gerekir,
10- Kişi
yapacağı nezrde nezredeceği şeyin adını koysun koymasın, bundan dolayı bir
yemin keffareti öder. Arcak adını koyduğu nezri yerine getirmesi daha uygun
olur. (Bu daha çok îmam. Şafii'nin îc-tihad ve görüşüdür).
11- Adadığı
halde yürüyerek gitmekten aciz olursa bir hayvana biner ve bundan dolayı bir
bedene keser. (Bu daha çok îmam Malik'in ic-tihad ve görüşüdür).
12- Kişi
gücünün yetmeyeceği bir şeyi adarsa, artık adağını yerine getirme külfetine
girmez, bundan dolayı bir yemin keffareti öder.
13- Kişi
gücü yeteceği bir şeyi adarsa, şayet o şey günah ve mubah bir şeyi yapma veya
yapmama anlamında değilse, adadığını yerine getirmesi vacip olur.
14- Bir
günah veya mubahı yapma veyahut terketmeye yönelik bir nezirden dolayı yemin
keffareti gerekir; yapılan adama yerine getirilmez.
15-
Nezrederken bedene meşakkat ve sıkıntı getiren bir şeyi nez-retnıemek gerekir.
Çünkü Cenab-ı Hakk'ın hoşnutluğu, kişinin nefsine eziyet ve meşakket vermesinde
değil, gönül huzuruyla yapacağı ibadet ve iyiliklerdedir.
16- Bir
kadının baş açık veya yalın ayak yürüyerek haccetmek üzere nezretmesi uygun
olmaz. Aksi halde bir hayvan kesmesi ve bineğe binerek, başını örterek gitmesi
gerekir. Bundan dolayı bir kan akıtması vacip olur.
17- Bir
bedene kesecek mali imkana sahip olmayan kimse, üç gün oruç tutar. Bu, Ukbe
hadisinin son kısmında belirtilmiş bulunuyor.
18-
Beytullah'a yaya olarak veyahut yalınayak, başaçık bir halde yürüyerek gitmeyi
adayan kimsenin, gücü yettiği takdirde yaya gitmesi gerekir. (Bu daha çok diğer
mezhep imamlarının görüşüdür).
19-
Beytullah'a yaya yürüyerek gitmeyi adayan kimse, zayıf ve aciz olmasa bile, bir
hayvana binip öylece gidebilir. (Bu daha çok Hane-filerin görüşüdür). Ancak
bundan dolayı ya keffaret ödemesi veyahut bir kan akıtması söz konusudur.[349]
İslam'a girmeden önce
bir müşrik veya bir dinsiz veyahut bir me-cusi adadığı şeyi yerine getirmeden
gelip İslam'a girerse, onun şirk ve küfür dönemindeki yaptığı o adak geçerli
sayılır mı? Ona vefa etmesi gerekir mi?
Ayrıca belli bir yer
belirleyip adağını orada yerine getireceğini adayan kimsenin yer bakımından
adağını oraya götürüp gerçekleştirmesi gerekli olur mu? Yoksa herhangi bir
yerde o adağını yerine getirmesi caiz midir?[350]
Ömer (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçenin şöyle dediği belirtilmiştir: "Cahiliyye
devrinde bir nezr (adama) da bulunmuştum. (Ancak onu yerine getirmemiştim).
İslam'a girdikten sonra o hususu Resülüllah (a.s.) Efendimiz'den sordum.
Efendimiz (a.s.) bana adağımı yerine getirmemi emretti." [351]
Kerdem îbn Süfyan
(r.a.) den yapılan rivayette, adı geçen, Resülüllah (a.s.) Efendiraiz'den,
cahiliyye devrinde yaptığı bir nezirden sormuştur. Resülüllah (a.s.) Efendimiz
ona: "O adağı bir put veya dikili taş için mi yaptın?" diye sormuş o
da "hayır, onlar için değil, Allah için adamıştım" diye cevap
vermiştir. Bunun üzerine Resülüllah (a.s.) ona: "Allah için yaptığın nezri
yerine getir. Buvane'ye git deveyi orada kes ve böylece nezrine vefa et"
buyurmuştur. [352]
Meymune bint Kerdem
(r.a.) dan yapılan rivayette, adı geçen hanım şöyle demiştir: "Babamın
terkisinde bulunuyordum. Bir ara babamın, Resûlüllah (a.s.) Efendimizden şunu
sorduğunu duydum: "Ya Resûlallahî Doğrusu ben Büvane mevkiinde bir deve
kesmeyi adadım." Resûlüllah (a.s.) ona sordu: "Orada bir put, bir
kahin, dikili taş var mıydı?" O da: "Hayır öyle bir şey yoktu"
diye cevap verdi. Bunun üzerine Resûlüllah (a.s.) ona: "Nezrini yerine
getir" diye buyurdu. [353]
Amr b. Şuayb'den
rivayet edilmiş, o da babasından, dedesinden rivayet etmiştir: Bir kadın,
Resûlüllah'a (a.s.) şöyle dedi: 'Ya Resûlallah! Ben şu ve şu yerde bir hayvan
kesmeyi adadım ki, o yerde cahiliyye ehli hayvan keserdi." Resûlüllah
(a.s;) ona: "Bir put için mi keserlerdi?" diye sordu. O da:
"Hayır" dedi. Resûlüllah (a.s): trBir vesen (taştan yontulmuş bir
suret) için mi keserlerdi?" diye sordu. O da: "Hayır" dedi.
Bunun üzerine Resûlüllah (a.s.) ona: "Adağını yerine getir" buyurdu. [354]
a)
Hanelilere göre, nezreden kişinin akıl, baliğ ve müslüman olması şarttır. O
bakımdan çocuğun, delinin ve bir de kafir ve müşrikin yaptığı nezir sahih
değildir. Bunun için bir kafir bir şeyi nezreder ve sonra gelip islam'a
girerse, artık o nezrini yerine getirmesi ona vacib sayılmaz. Zira küfür
dönemindeki nezri geçersizdir, imam Şafii'nin de mezhebinin zahiri budur. Çünkü
nezirden maksat Allah'a yakınlık sağlamak, O'nun rızasına erişmektir. Kafirin
nezrinde bu gaye ve niyet yoktur. [355]
Yapılan nezr muayyen
bir yerde yerine getirmekle bağlantılı ise, yani adayan kimse böyle adamışsa,
841 no'lu dipnotta belirttiğimiz gibi, Hanefî imamlarının çoğuna göre,
belirlenen yere götürüp orada uygulamak şart değildir. İstediği yerde o
adağını yerine getirebilir. Ancak imam Züfer, "adadığı yere götürüp orada
gerçekleştirmesi gerekir" demiştir. Fetva birincilerin içtihadına göredir.
[356]
b) Şafîilere
göre, muayyen bir belde hialkına tasaddukta bulunmak üzere adayan kimsenin
adadığı şeyi götürüp o belde halkına dağıtması vacip olur.
Ayrıca Hanefîlere
göre, mekan ve zamanla ilgili nezirlerde, zaman ve mekana bağlı kalmak şart
değildir. Mesela, "Allah için receb ayında oruç tutmak üzerime gerekli olsun"
diye adarsa, recep girmeden de o orucu tutabilir. "Şu gün şu kadar namaz
kılacağım" diye adayan kimse de o gün gelmeden adadığı namazı kılabilir. [357]
c)
Hanbelilere göre, Beytül-Haram'dan başka bir bölge veya beldeye gitmeyi adayan
kimsenin o bölge veya beldeye gitmesi gerekli! olmaz. Bu, mubah bir şeyi
adamaya benzer. Bunun gibi, Üç mescid (Mescidü'l-Haram, Mescidü'n-Nebevi ve
Mescid-i Aksa) dışında kalan herhangi bir mescide gitmeyi adarsa, o mescide
gitmesi gerekmez. [358]
Belli bir ayda oruç
tutmayı adayan kimsenin, başka bir ayda o orucu tutması caiz olmaz. Ancak bir
özür sebebiyle caiz olur. Özürsüz başka bir ayda tutarsa, hem kazası, hem de
keffaret yemini gerekir.
Mescidü'l-Haram'da
namaz kılmayı adayan kimsenin herhalde orada kılması gerekir, imam Ebu
Hanife'ye göre, bu gerekli değildir. Başka bir mescidde de kılabilir.
Hanbelilerin delili şu
rivayettir: Hz, Ömer (r.a.) Resûlüllah'a (â.8.) şöyle sormuştur;
- Ya ResûlülJah/
Mescidü'l-Haram'da bir gece itikafta bulunmayı adadım?"
Efendimiz ona şöyle
buyurmuştur:
- Nezrine vefa et,
adadığını aynen yerine getir. [359]
d)
Malikîlere göre, Mesci-i Nebevi'ye veya Mescid-i Aksa'ya yürüyerek gitmeyi
adayan kimseye, oralara yürüyerek gitmek vacip olur. imam Şafii de aynı
görüştedir. [360]
Bunun gibi Beytuîlah'a
yaya olarak gitmeyi.adayan kimsenin yaya olarak gitmesi gerekir. [361].
Yürümekten aciz kaldığı takdirde bir binite binip gider, ancak bundan dolayı
bir kan akıtması gerekir.
Mescid-i Nebevi'ye
veya Mescid-i Aksa'ya yürüyerek gitmeyi adayan kimsenin yürüyerek gitmesi
vacip değildir. Bir hayvana binip gider. Bunlardan başka bir mescide yürüyerek
gitmeyi adayan kimse, bu adağını yerine getirmez. Bulunduğu yerde, gitmek
istediği "mescidde kaç rek'at kılmaya niyet etmişse" o kadar rek'at
namaz kılar. Hatta Ibn Kasım'a göre, namaz kılmak üzere değil sırf Mescid-i
Nebeviyi veya Mescid-i Aksa'yı görmeyi adayan kimsenin bu adağım yerine
getirmesi vacip olmaz. Ancak namaz kılmayı da adamışsa o takdirde bir hayvana
binerek gider. [362]
imam 'Şafii'nin de
görüşü buna yakın bir anlam ve hüküm taşımaktadır. [363]
islam'a girmeden önce
ibadet anlamında bir adamada bulunan ve onu yerine getirmeden islam'a giren
kimsenin bu adağına vefa göstermesi, yani yerine getirmesi gerekli midir?
Hanefîler dışında kalan diğer mezhep imamlarının bu hususta bir görüş ve
ictihadlarına rastlayamadım.[364]
849 no'lu Ömer
hadisinin senedindeki ricalin hepsi sahihtir. O bakımdan istidlale salih
görülebilir. Ancak Hanefîler bu hadisle istidlal ve ihticacda bulunmamışlardır.
850 no'lu
Kerdem'hadisinin Ibn Mace'deki tahrice göre ricalinin hepsi sahihtir. Ancak
Abdullah b. Abdirrahman et-Taifi hakkında farklı görüş ve tesbitler bulunuyor:
Yahya b. Main'e göre, bu zat salih bir kişidir. Ebu Hatim onun kavi olmadığını
belirtmiştir. Et-Takrib'de ise, onun saduk olup bazan hata yaptığı
kaydedilmiştir. [365]
O bakımdan
müctehidlerin çoğu bu rivayetle ihticacda bulunmamıştır. Aynı zamanda Cumhur
da bu rivayetlerle istidlal etmemiştir. Ancak Şafii'nin ashabından bazısı 849
no'lu Ömer hadisiyle ihticacda 1 bulunmuşlar ve islam'a girmeden önce adamada
bulunup ona vefa etmeden islam'a giren kimsenin adağını yerine getirmesi
gerekir demişlerdir. [366]. O
bakımdan ilim adamlarının önemli bir kısmı, Resûlüllah'm (a.s.) Ömer'e (r.a.)
bu husustaki emri vücuba değil istih-baba delalet eder demişlerdir.[367]
1- Nezreden
kişinin âkil, baliğ ve müslüman olması gerekir.
2- Çocuğun,
delinin ve bir de müşrik ve kafirin yaptığı nezr (adama) geçersiz olup sahih
değildir.
3- Kölenin,
esirin yaptığı nezr geçerlidir. .
4- Müşrik ve
kafir kişi adamada bulunduktan ve onu. yerine henüz getirmeden İslama girecek
olursa, artık o adağını yerine getirmesi vacip değildir.
5- Çocuk da
henüz ergen olmadan adamada bulunur ve sonra ergen olursa, o adağını yerine
getirmesi gerekmez.
6- Belli,
belirli bir yer anılarak nezir yapılırsa, Hanefilere göre, adağı o yere gidip
yerine getirmeye gerek yoktur. Adayan kişi onu bulunduğu yerde de yerine
getirebilir.
7- Başka bir
beldede yaşayan fakirlere vermek üzere bir miktar mal ve para adayan kimsenin
adadığı miktarı götürüp o beldede dağıtması vacip olur. Bu daha çok Şafîilerin
görüş ve içtihadıdır.
8- Zaman ve
mekan ile ilgili nezrlerde zaman ve mekana bağlı kalmak şart değildir.
9- Küfür
döneminde kafir bir kişinin yaptığı adak ilahi rıza ve hoşnutluğa yönelik
değildir. İslam'a girince, bazı ilim adamlarına göre o adağını yerine getirmesi
müstehabdır.
10-
Beytül-haram'dan başka bir belde veya mabede gitmeyi adayan kimse, bu
adamasını aynen yerine getirmesi vacip değildir. Ancak îmam Ebu Hanife'ye göre
bir yemin keffareti ödemesi gerekir.
11- Üç
kutsal mescid dışında kalan herhangi bir mescide gitmeyi adayan kimsenin o
mescide gitmesi gerekmez.
12- Belli
bir ayda oruç tutmayı adayan kimsenin mutlaka o ayda oruç tutması gerekmez. Bu
Hanefilerin ve Hanbelilerin görüş ve içtihadıdır.
13-
Mescidü'l-Haram'da namaz kılmayı adayan kimsenin herhalde oraya gidip namaz
kılması gerekir. Bu daha çok Hanbelilerin görüş ve içtihadıdır. .
14- Mescid-i
Nebevi'ye veyahut Mescid-i Aksa'ya yürüyerek gitmeyi adayan kimsenin oraya
yürüyerek gitmesi vacib olur. Bu daha çok Malikilerin görüş ve içtihadıdır.
15-
Beytullah'a yaya olarak gideceğini adayan kimsenin yaya gitmesi gerekir. Yaya
gitmekten aciz kaldığı takdirde hayvana biner ve bir kan akıtır.[368]
İslam hemen her konuda
itidali tavsiye eder. ifrat ve tefritten uzak kalınmasını emredip hiçbir işte
ve ibadette aşırı gitmeyi, harcama ve hayırda ölçüsüz hareket etmeyi kınar.
Bunun için Cenab-ı
Hak, günde beş vakit namazı farz kılmış ve günlük çalışma düzenimizi
bozmayacak, işleri aksatmayacak bir programa bağlamıştır. Yılda bir ay oruç
tutmayı farz kılmış, bundan fazlasını nafile olarak belirlemiştir. Yılda bir
defa nisabı bulan malın zekatını kırkta bir nisbetinde vermemizi emrederken
bununla mali gücümüzü zaafa uğratmamayı, paranın da amaç ve gaye olmadığım,
aynı zamanda sosyal dengeyi kurmakta herkese çeşitli anlamda ve ölçüde birtakım
görevlerin düştüğünü planlamıştır.
O bakımdan bir kişinin
gerek hayatta iken, gerekse Ölümden sonraki hayırla ilgili vasiyetinde malının
tamamının hayra sarfedilmesine cevaz verilmemiş aile fertlerinin, hısım ve
yakınların ve ölüm olayından sonra da geriye kalan varislerin durumu dikkate
alınmış ve her hak sahibinin hakkının korunması prensibiyle hareket edilmesi
emredilmiştir.
Bunun gibi kişinin
hayatta iken malının tamamını tasadduk etmek üzere adamasına cevaz verilmemiş
ve bu gibi adamalarda ancak malının üçte biri tasadduk olarak dağıtılır
prensibi konulmuştur.[369]
Ka'b b. Malik (r.a.)
den yapılan rivayette, adı geçen, Resûlüllah (a.s.) Efendimize şöyle dediğini
haber vermiştir:
- Ya Resûllüllah! Şüphesiz benim (Allah'a) olan
tevbem (adamam) cümlesinden olmak üzere*, malımı olduğu gibi çıkarıp Allah ve
Resûlüllah için sadaka etmekliğimdir. (Bu hususta ne buyurursunuz?)
Efendimiz ona şöyle
buyurmuştur:
- Malın bir kısmını
nezdinde tut (tasadduk etme). Bu senin için hayırlı olur.
Ka'b devamla diyor ki:
- Ya Resûlüllah! Hayber'de bana isabet eden
payımı nezdimde tutuyorum. [370]
Diğer bir lafızla
hadis şöyle nakledilmiştir:
- Ya Resûlallah!
Şüphesiz benim Allah'a olan tevbem (adamam) cümlesinden olmak üzere malımın
tamamını Allah ve O'nun Resulünün yolunda sadaka olarak çıkarmaklığımdır?
Resûlüllah (a.s,) ona
şu cevabı verdi:
- Hayır, öyle yapma...
- Yarısını sadaka
olarak vereyim?
- Hayır...
- Üçte birini...
- Evet o olur.
- O halde ben
Hayber'den bana isabet eden payımı nezdimde tutuyor (gerisini olduğu gibi
sadaka olarak adıyorum)... [371]
Hüseyin b. Saib b. Ebi
Lübabe (r.a.) dan yapılan rivayette, şöyle bilgi verilmiştir: Ebu Lübabe b.
Abdi'I-Münzir'in (r.a.) Cenab-ı Hak tevbesini kabul buyurunca, o, Resûlüllah'a
(a.s.) şöyle dedi; 'Ya Resûlüllah! Şüphesiz benim tevbemin gereği olarak kendi
kavmimin yurdundan hicret etmekliğim ve senin bulunduğun yerde
eyleşmekliğimdir. Aynı zamanda malımı olduğu gibi Allah (c.c.) ve O'nun Resulü
için sadaka olarak çıkarmakhğımdır." Bunun üzerine Resûlüllah (a.s.) Efendimiz
ona: "Senin üçte bir (sadaka olarak vermekliğin) sana yeter" diye
buyurdu. [372]
Ebu Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen, Resûlüllah'ın (a.s.) şöyle buyurduğunu haber
vermiştir: "Sadakanın hayırlısı geriye doygunluk bırakanıdır. Üst el alt elden
hayırlıdır. Artık sen elin altındakilere (sadaka vermekle, onların ihtiyacını
karşılamakla) başla. Eşin (karın) "bana infakta bulun veyahut beni
boşa" der. Kölelerin sana "bize nafaka ver, değilse bizi sat"
derler. Çocukların da "bizi kime bırakıyorsun, kime ısmarlıyorsun?"
derler. [373]
Selman b. Amir (r.a.)
den yapılan rivayette, Peygamber (a.s.) Efendimizin şöyle buyurduğu
belirtilmiştir: "Yoksula verilen sadaka, bir sadakadır. Aile halkına
verilen sadaka, iki sadakadır: Sadaka ve sıla-i rahm." [374].
Hakim b. Hizam (r.a.)
den yapılan rivayette, adı geçen şöyle haber vermiştir: "Bir adam, Resulü
İlah (a.s.) Efendimiz'den sadakalardan hangisinin daha üstün olduğunu sordu.
Efendimiz ona şu cevabı verdi: 'İçinde düşmanlık besleyen hısımlara
verilenidir." [375]
Ebu Umame (r.a.) den
yapılan rivayette, Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'in şöyle buyurduğu
belirtilmiştir: "Şüphesiz ki yakın hısımlara verilen sadakanın ecri
(mükafat ve uhrevi karşılığı) iki kattır." [376]
a)
Hanefilere göre, "malik olduğum şeyler sadakadır" diye adarsa,
malının bir kısmını kendi ihtiyaçları için alıkoyup gerisini sadaka olarak
dağıtır. Zira hepsini olduğu gibi sadaka olarak dağıtırsa, kendisi ve aile
efradı muhtaç duruma düşerler ve sadaka almak zorunda kalırlar. O bakımdan
malının kendilerine yetecek kadarını tutar, gerisini sadaka olarak harcar.
Sonra elinde kalan mal ile kâr sağlarsa onu sadaka olarak dağıtır. [377]
b) Şafiîlere
göre, malının tamamını sadaka olarak adayan kimsenin bu adaması yemin
anlamında olursa, malını dağıtmaz, sadece bir yemin keffareti öder. Yok malım
Allah yolunda, O'na itaat uğrunda adarsa, o takdirde tamamını tasadduk etmesi
gerekir.
c) Ata'a
göre, böyle adadığı takdirde, sadece bîr yemin keffareti yeterli olur. Hz.
Aişe'nin (r.a.) da görüşü bu anlamdadır. Diğer ilim adamlarına göre,
kendilerine yetecek kadarını alıkoyup gerisini tasad-duk ederler. Bir başkası
da, "böylesi malının ancak üçte birini tasadduk eder" demiştir. [378]
d) Han beli
ve Malikîlere göre, malının tamamını sadaka olmak üzere adayan kimsenin üçte
birini tasadduk etmesi yeterli olur. imam Zühri de aynı görüştedir. [379]
865 no'lu Ka'b
badisini Buhari ve Müslim ittifakla tahric etmişlerdir. Hadis sahih olup
istidlale salihtir. Nitekim Hanefîlerle Hanbeli ve Malikiler bu hadisle
ihticacda bulunmuşlardır.
Diğer lafızla rivayet
edilen 866 no'lu hadisi Ebu Davud tahric etmiştir. Ancak isnadında Muhammed b.
Ishak bulunuyor ki, bu zat zayıflar arasında yer almıştır. O bakımdan hadis istidlal
ve ihticaca pek salih görülmemiştir.
867 no'lu Ebu Lübabe
hadisini Hafız îbn Hacer, el-Fetih'te nakletmiş ve kaynak olarak Müsned-i
Ahmed'i ve Sünen-i Ebu Davud'u göstermiş, ancak bir görüş beyan etmemiştir. Ebu
Davud ise îbn Ebi Üyeyne tarikiyle Zühri'den rivayet etmiş bulunuyor.
Ancak hadiste nezr
kavramına yer verilmemiş, "tevbe" kavramı anılmıştır. Bundan Ebu
Lübabe, tevbesinde samimiyetim bir defada malını sadaka olarak dağıtmakla
kuvvetlendirmek istemiştir. Daha doğrusu tevbesinin kabul olunduğuna şükretmek
üzere böyle bir arzu ve istek izhar etmiştir. Hatta Ibnü'I-Münir'e göre, Ebu
Lübabe, malını - tasadduk etme hususunda bir bakıma istişarede bulunmuştur. îbn
Hacer, ise o, malını sadaka edip etmemek hususunda Rasulüllah'm (a.s.) emir ve
tavsiyesini almayı düşünmüş ve bunu bir soru anlamında ifade etmiştir. Ancak
istifham harfi hâzfedilmiştir.
Bununla beraber ilim
adamlarının çoğuna göre, bu tarz bir ifade de bir bakıma adamadır ve o malının
tamamını Allah için adayıp harcamak istemiştir.
868 dipnotlu Ebu
Hüreyre hadisini îbn Huzeyme kendi sahihinde
'rivayet etmiştir.
Hadis sahih olup istidlale salih görülmüştür. Böylece, bir kişinin kendi aile
efradım ve yakın hısımlarını aç ve perişan bırakıp malının tamamını tasadduk
etmesi, bir hayır yoluna adaması doğru değildir.
869 dipnottu Selman
hadisini Tirmizi hasenlemiş, Hakim, bunun isnadının sahih olduğunu
belirtmiştir. Ev halkına, muhtaç hısımlara yardım etmek, onları doyurmakta iki
sadaka sevabı vardır.
870 dipnotlu Hakim
hadisini Ahmed ve Taberani
tahric etmişlerdir. Ahmed'in isnadı hasen olarak tesbit edilmiştir,
içinde kin ve düşmanlık besleyen hısımlara öncelik tanınıp sadaka ve yardımın
önce onlara verilmesi tavsiye edilmektedir.
871 dipnottu Ebu Umame
hadisini Taberani el-Kebir'de rivayet etmiştir. Yukarıdaki hadislerle birbirini
kuvvetlendirmekte olup aile efradını ve hısımları desteklemenin sevabı ve
yararı anlatılmaktadır.[380]
1- Malının
tamamını sadaka olarak adayan kimse, onun tamamım dağıtmaz, kendisi ve aile
efradı için yetecek kadarını alıkoyup gerisini sadaka olarak verir.
2- Elinde
alıkoyduğu malı ticari alanda kullanıp kâr sağladıkça fazlasını yine tasadduk
eder;
3- Malının
tamamım sadaka olarak vermek isteyen kimsenin bu husustaki ifadesi yemin
anlamında olursa, malının tamamını sadaka olarak dağıtmaz, sadece bir yemin
keffareti öder. (Bu daha çok Şafii'nin içtihadıdır).
4- Malının
tamamını Allah için, O'na itaat uğrunda adarsa, tamamını tasadduk etmesi vacip
olur. (Bu da Şafii'nin görüş ve içtihadıdır).
5- İlim
adamlarından bazısına göre, sadece malının üçte birini tasadduk eder ve
böylece nezri yerine gelmiş olur. Nitekim Ka'b hadisi buna delalet etmektedir.
6- Hanbeli
ve Malikilere göre, malının tamamını sadaka olarak adayan kimse sadece onun
üçte birini tasadduk eder.[381]
îslam dini, kitap ve
sünnetiyle köleliği, cariyeliği kaldırmak için birtakım maddi ve manevi çereler
getirmiş, insanların ancak Allah'a kul olacaklarım esas kabul ederek insanı
insana köle ve uşak yapma zilletinden kurtarmanın yollarını belirlemiş ve bunun
için uhrevi mükafatlar va'detmiştir.
îslam fıkhında
"keffaretler" bölümü köle azad etmeyi şartlarına uygun ölçü ve
anlamda- vacip kılmış ve böylece insana insanca davranmanın lüzumunu
belirtmiştir.
İslam köleler ve
cariyeler için, onların haklarını korumaktan yana özel statüler koymuş ve bunu
işler duruma getirmiştir.
Dinimizin kölelik
müessesesini bir çırpıda yasaklayıp ortadan kaldırması elbetteki mümkün
değildi. Çünkü gayr-i müslimler bu müesseseyi çeşitli amaçlarla işler durumda
tutmaktaydılar. Tek taraflı yasak hiçbir zaman olumlu sonuç vermezdi.
Savaşlarda, baskın ve yağmalamalarda müşriklerin, gayr-i müslimlerin müslüman
halktan
elde ettikleri esirleri
köle ve cariye diye kullanmalarına ve bunları ticari amaçla alıp satmalarına
karşılık onlardan elde edilen esirleri en azından bir mübadele düzeyinde
değerlendirmek ve sonra da esirlere sıcak ve yakın ilgi göstermek suretiyle
îslam'm yüceliğini anlatmak son derece lüzumlu idi. Aynı zamanda bir mübadele
söz konusu olmadığında, onları pedagojik bir uygulamayla yavaş yavaş
hürriyetlerine kavuşturmak kalıcı bir prensip olarak devamlı göz önünde
bulunduruluyordu.
Sonra da köle ve
cariyelerden îslam'ı din olarak seçip kabul edenler "din kardeşliği"
çatısı altına almıyor ve gereken bütün yardımlar yapılıyordu.[382]
Ubeydulldh b. Abdillah
(r.a.) den yapılan rivayette, adı geçen, en-sardan bir adamdan rivayetle şu
bilgiyi vermiştir: Ensardan sözü edilen adam, siyahi bir cariyeyi alıp
Resûlüllah'a geldi ve şöyle dedi: 'Ta Resûlüllah! Doğrusu benim üzerimde
mü'mine bir köleyi azad etmeklik bulunuyor. Eğer siz bu siyahi cariyeyi mü'mine
olarak görüyorsanız onu azad etmek istiyorum." Bunun üzerine Resûlüllah
(a.s.) Efendimiz o cariyeye sordu:
- Allah'tan başka ilah
olmadığına şehadet ediyor musun?
- Evet ediyorum, diye
cevap verdi. Bu defa Resûlüllah (a.s.) ona:
- Benim Resûlüllah
olduğuma şehadet ediyor musun? diye sordu. O da:
- Evet diye cevap
verdi.
Bunun üzerine
Resûlüllah (a.s.) şunu sordu:
- Ölümden sonra
diriltilip kaldırılmaya inanıyor musun? O da:
- Evet inanıyorum,
diye cevap verince, Resûlüllah (a.s.) o adama:
- Bunu azad et" diye emretti. [383]
Ebu Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: "Bir adam, siyahi bir
cariyeyle Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'e geldi ki o cariye Arap değildi. Adam:
'Ta Resûlüllah, şüphesiz üzerimde mü'mine bir köleyi azad etmekliğim
bulunuyor" diyerek Resûlüllah'tan (a.s.) o cariyenin bü vücuba yeterli
olup olmadığını sordu. Bunun üzerine Resûlüllah (a.s.) o cariyeye: "Allah
nerededir?" diye sordu. O da parmağıyla göğe doğru işaret etti. Resûlüllah
(a.s.) ona: "Ben kimim?" diye sordu. O yine parmağıyla Resûlüllah'a
(a.s.) ve göğe işaret etti, yani "sen Resûlüllah'sın" demek istedi.
Resûlüllah (a.s.) o adama: "Bunu azad et" diye emretti. [384]
a)
Hanefilere göre, İslam şeriatinde belirlenen beş tür keffaret bulunuyor: Yemin
keffareti, hac menasikini yaparken henüz minaya gelmeden saçı tıraş etmekten
dolayı gereken keffaret, hataen adam öldürme keffareti zihar keffareti ve
ramazan orucunu bilerek kasden bozma keffareti... Bunların hepsi de vaciptir.
Ancak dördü kitap ile, biri de sünnet ile sabit olmuştur. Kitap ile vücubu
sabit olan dört keffaret şunlardır: Yemin, tıraş, adam öldürme ve zihar
keffaretleri. Ramazan orucunu kasden bilerek bozma keffareti ise sünnet ile
sabit olmuştur.
Bu keffaretlerden bir
kısmı ta'yinen vaciptir, bir kısmı ise tahyi-ren vaciptir. Bir kısmı da bazı
hallerde ta'yinen, bazı hallerde tahyiren vaciptir:
Adam öldürme, zihar ve
orucu bozma keffareti ta'yinen vaciptir. Çünkü Kur'an'da: "Kim bir mü'mini
yanlışlıkla öldürürse, mü'min bir köle azad etmesi (hürriyetine kavuşturması)
ve öldürülenin varislerine teslim edilecek bir diyet (kan pahası) ödemesi gerekir"
buyurulmaktadır. [385]
Hataen adam
öldürmekten dolayı vacib olan keffaret, ayniyle zihar ve iftar (orucu bozma)
da da caridir.
İhramh iken henüz
Mina'ya gelinip Cemre-i Akabe'ye taş atmadan Önce tıraş olmanın keffareti ise,
Kur'an'da şöyle açıklanmaktadır: "Sizden hasta olan veya başında bir
eziyet ve rahatsızlığı bulunan kimseye (kurban yerine varmadan tıraş olursa,
bunun için) oruç veya sadaka veyahut kurbanlardan bir fidye vacip olur." [386]
Tıraştan dolayı olan
keffarette tahyir söz konusudur. Kişi bu durumda isterse oruç tutar, isterse
sadaka verir, isterse bir kan akıtır.
Yemin keffaretine
gelince, ya on fakir ve muhtacı yedirmek veya onları giydirmekte serbesttir.
Ancak bunlardan hiçbirini yerine getiremediği takdirde üç gün oruç tutması
tayinen vaciptir.
Anlaşıldığı üzere
ta'yinen vacib olan keffaret, adam Öldürme, zihar ve iftar (oruç bozma)
keffaretidir. Varsa mutlaka bir köle azad etmek gerekir. Yoksa iki ay üstüste
oruç tutulur. Ancak buna gücü yetmediği takdirde altmış yoksulu doyurması
gerekir. [387]
b) Şafiilere
göre de, yemin keffaretinde köle azad etmekle, on miskim yedirmek veya
giydirmek arasında yeminini bozan kimse serbesttir. Yani bunlardan istediğini
seçip yerine getirdiği takdirde keffareti ödemiş olur. Bu üçünden hiçbirini
yerine getirmediği takdirde üç gün oruç tutması gerekir. [388]
c)
Hanbelilere göre, yaptığı yemini bozan kimse üç şeyi yerine getirmede
serbesttir:
a) On fakir
ve yoksulu yedirmek,
b) Onları
giydirmek,
c) Bir köle
azad etmek. Bunlardan hiçbirini yerine .getirmediği takdirde üç gün oruç tutar.
Kendisine keffaret
verilecek kimsede dört vasıf aranır:
1- Fakir ve
yoksul olması,
2- Hür
olması,
3- Müslüman
olması,
4- Yemek
yiyecek yaşa gelmiş bulunması.
O bakımdan fakir ve
muhtaç olmayanlara yemin keffareti verilmez. Aynı zamanda hür olmayıp kölelik
kaydı altında bulunanlara da verilmez. Çünkü onlar her şeyleriyle efendilerine
aittirler, imam Malik ile imam Şafii de aynı görüştedirler. Şerif Ebu Cafer ise,
kendisiyle akd-i kitabet yaptığı kölesine sözü edilen keffareti verebilir,
demiştir.
Gayr-i müslimlere de
keffaret verilmez. Çünkü bu bütünüyle müslüman fakirleri korumaya yönelik bir
vecibedir.
"Henüz süt emer
durumda olup kendi kendine yemek yiyerek karnını doyuramayan küçük çocuklara da
keffaret verilmez, imam Malik de aynı görüş ve ictihaddadır. Hanefİlere ve
Şafîilerden bir kısmına göre, yemek yiyecek durumda olmayan çocuğun velisine
keffaret verilir, imam Ahmed'den de bu anlamda bir rivayet vardır. [389]
Görüldüğü üzere mezhep
imamlarının hemen hepsi yemin keffareti konusunda görüş birliği halindedirler.
Sadece süt emer çocuğa verilip verilmeyeceği ihtilaf konusu olmuştur,[390]
875 no'lu Ubeydullah
hadisini imam Ahmed kendi Müsnedinde tahric etmiştir. Ensar'dan olan sahabinin
isminin anılmaması hadise bir zaaf getirmez. Usûlcular; rivayet zincirinde bu
hoş görülür, demişlerdir.
Ricali ise hemen hemen
hadiste imam sayılacak kimselerden oluşmaktadır. O bakımdan istidlale salih
görülmüştür. Hadis yemin keffaretinden dolayı azad edilecek kölenin mü'min
olmasının vücubuna delalet etmektedir. Tabii kati ve zihar keffaretlerinde de
aynı vasıf söz konusudur. Burada imanın üç şartı üzerinde durulmuştur ki, bu üç
şart imânın diğer şartlarını da kapsamaktadır: Allah'ın varlığına ve birliğine,
Hz. Muhammed'in (a.s.) Allah'ın Resulü olduğuna ve öldükten sonra diriltilip
kaldırılacağına, ikinci hayata geçileceğine iman etmek. Ancak Ebu Hüreyre
hadisi, bu üç şarttan ikisine yer vermiş bulunuyor: Allah'a ve Hz. Muhammed'in
(a.s.) risaletine iman... Zaten bu iki şehadet dinde yeterli sayılır. Diğer
şartları red ve inkar etmediği takdirde kişinin bu iki şehadeti getirmesiyle
İslam'a girdiği kabul edilir.
876 no'lu Ebu Hüreyre
hadisini Ahmed ve Ebu Davud tahric etmişlerdir. Ancak Ebu Davud'un tahricinde:
"Bir adam siyahi bir cariye ile Hz. Peygamber'e (a.s.) geldi..."
şeklinde bir anlatıma yer verilmiş, "cariye" sıfatı zikredilmiştir.
Bu hadisi aynı zamanda
Hakim, Müstedrek'te tahric etmiştir. Ancak anlatımdaki lafızlar arasında bazı
farklar vardır.
Bu mealde bir hadisi
yine Ebu Davud, Ahmed, Nesai ve Ibn Hib-ban tahric etmişlerdir. Taberani ise
el-Evsat'ta nakletmiştir.
Kur'an'da köle veya
cariye azad edilmesinden söz edilirken, "mü'min" veya "mü'mine"
sıfatlan anılmamış, mutlak bir ifade kullanılmıştır. Hadisler oradaki mutlak
ifadeyi mukayyed kılmakta ve azad edilecek kölenin mü'min olmasının gereğini
açıklamaktadır. Ancak Kur'an'da hataen adam öldürme olayında köle azad
edilmekten söz edilirken kölenin mü'min olması net olarak açıklanmıştır.
O sebeple Evzai, imam
Malik, imara Şafii, Imain Ahmed ve Ishak burada mutlakı mukayyed üzerine
hamletmişlerdir.
Küfe alimleri ise,
kafir kölenin keffaret olarak azad edilmesi caizdir demişlerdir. Nitekim Hanefî
fukahası da bu görüştedirler. [391]
Ancak birincilerin
görüş ve içtihadında, kafir bir köleyi islam'a girmekte tahrik ve teşvik
vardır. Bir an önce hürriyetine kavuşması için Islamiyeti kabul etmesi
gerekmektedir.[392]
1- Yemin
keffareti kitap, sünnet ve icma' ile sabit olmuştur.
2- Yemini
bozan kimsenin Kur'an'da belirtildiği şekilde keffaret ödemesi vaciptir.
3- Yemin
keffaretinde kişi şu üç şeyden birini vermekte serbest bırakılmıştır; On
yoksulu yedirip doyurmak, on yoksulu giydirmek, bir köle azad etmek.
4- Bu
üçünden hiç birini yapamayacak olursa, üç gün oruç tutması gerekir.
5- On
yoksulu yedirip doyurma veya onları giydirmenin ölçü ve miktarı günün
şartlarına, kişinin ekonomik gücüne göre düzenlenir.
6- Keffaret
olarak azad edilecek kölenin mü'min olması gerekir. Bu Hanefîler dışında diğer
mezhep imamlarının tesbit ve içtihadıdır.
7- Küfe
alimlerine, daha çok rey tarafdarı alimlere göre, kölenin mü'min olması şart
değildir. Gerektiğinde kafir bir köle de keffaret olarak azad edilebilir.
8- Hataen
adam öldürmekten dolayı azad edilecek kölenin mutlaka mü'min olması şarttır.
Çünkü Kur'an'da bu açık şekilde belirtilmiş bulunuyor.
9- Zihar
keffaretinde ise bu sıfat anılmamış tır. Mezhep imamlarının çoğu buradaki
mutlakı mukayyed üzerine hamlederek, azad edilecek kölenin mü'min olmasının
gereğini belirtmişlerdir.
10- Sorulanı
anlayıp yabancı olduğu için soranın dilini bilmeyen kimse işaretle cevap
verebilir ve işaretinden anlaşıldığı takdirde kabul edilir.
11- Nitekim
Arap olmayan cariyenin, Hz. Peygamber'in (a.s.) sorduklarını anladığı, ancak
Arapça cevap verecek kadar bu dili bilmediği için parmak işaretiyle gereken
cevabı verdiği ve Hz. Peygamber (a.s.) tarafından kabul edildiği
açıklanmaktadır.
12- Yemin
keffaretinde, varsa köle azad etmeye öncelik verilmesi tavsiye edilmiştir.
Bununla beraber çok aç ve muhtaçlar varsa, yiyecek maddesi tercih edilebilir.
13-
Keffaret olarak verilen
şeyler, azad edilen
köleler gerçekleştirilirken niyet etmek gerekir.[393]
Bilindiği gibi bütün
cami ve mescidler kutsal yerlerdir ve Allah'a ibadet için yapılmışlardır.
Onları başka bir maksatla kullanmak doğru olmaz, kudsiyet ve amacını zedeler.
Ancak başka bir beldedeki camiyi görmek ve orada ibadet etmek için yola
çıkılmaz. Resûlüllah (a.s.) Efendimiz bu maksatla çıkılacak seferi
yasaklamıştır. Ancak üç mescid bu genellemenin dışında tutulmuş ve o
mescidlerde ibadet etmek için yola çıkmakta bir sakınca olmadığı
belirtilmiştir: "Yolculuk için deve (ve benzeri vasıtalar) ancak şu üç
mescide (gitmek üzere) hazırlanıp düzenlenir: Mescid-i Haram, Mescid-i
Resûlüllah ve Mescid-i Aksa." [394]
Bundan önceki
bölümlerde Mescidü'l-Haram'da namaz kılmayı adayan kimse hakkında bazı bilgiler
vermiş bulunuyoruz. Konunun önemine binaen burada ayrı bir başlık altında daha
geniş izahatta bulunmayı uygun gördük.[395]
Cabir'den (r.a.)
yapılan rivayette adı geçen şu.bilgiyi vermiştir: "Mekke'nin fethinde bir
adam Resûlüllah (a.s.) Eferidimiz'e gelerek şöyle dedi: 'Ya Resûlüllah!
Şüphesiz ben, eğer Allah sana Mekke'yi fethetmeyi müyesser kılarsa
Beytül-Makdis'de namaz kılacağım adadım?" Resûlüllah (a.s.) ona:
"Burada (mescidü'l-haram'da) namaz kıl" diye buyurdu. O yine aynı
şeyi sordu, Resûlüllah (a.s.) ona: "Burada namaz kıl" diye emretti.
Sonra yine sorunca, Efendimiz ona: "O takdirde durumunu sen belirle"
diyerek bir bakıma onu uyardı. [396]
Aynı hadis şu
lafızlarla da rivayet edilmiştir:
"Muhammed'i hak
ile gönderen zata yemin ederim ki, eğer burada (Mescidül-Haram'da) namaz
kılacak olursan, Beytül-Makdis'de kılacağın bütün namazları yerine getirmeni
sağlamış olur."
İbn Abbas (r.a.) dan
yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: "Bir kadın hastalanıp ağrı ve
sızıdan şikayetçi olmuştu. Bu yüzden "eğer Allah (c.c.) bana şifa verirse
elbette bulunduğum yerden çıkıp Beytül-Makdis'de namaz kılacağım" diye
adamıştı. Çok geçmeden o hastalıktan kurtuldu ve nevalesini hazırlayıp yola
çıkmak istiyordu. Derken Hz. Meymune geldi ve ona selam verdi. Kadın da yaptığı
nezrini ona anlattı. Bunun üzerine Hz. Meymune ona şöyle dedi: "Otur da şu
yol için hazırladığın yiyecekleri ye ve Resûlüllah'ın (a.s.) mescidinde namaz
kıl. Çünkü gerçekten ben Resûlüllah'm (a.s.) şöyle buyurduğunu duydum:
"Bu mesidde
kılınan bir namaz, başka mescidlerde kılınan bin namazdan daha üstündür. Ancak
Kabe Mescid'i müstesna." [397]
Ebu Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen, Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'in şöyle buyurduğunu
haber vermiştir; "Benim şu mescidimde kılman bir namaz, Mescidül-Haram
hariç diğer mescidlerde kılman bin namazdan daha hayırlıdır." [398]
Ebu Davud ile Ahmed'in
buna benzer bir hadisi Cabir (r.a.) den rivayet ettikleri tesbit edilmiştir ve
bu rivayette şu fazlalık yer almıştır: "Mescidül-Haram'da kılman bir
namaz, başka mescidde kılınacak yüz bin namazdan daha üstündür." [399]
Ahmed b. HanbeVin
Abdullah b. Zübeyr (r,a.) den buna benzer bir rivayeti bulunuyor ve bu
rivayette şu fazlalık yer almıştır: "Mescidül-Haram'da bir namaz, şu
(benim) mescidinideki yüz namazdan daha üstündür." [400]
Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen, Resûlüllah (a.s.) Efendimizin şöyle buyurduğunu
bildirmiştir: 'Yolculuk için develer (ve benzeri vasıtalar) ancak şu üç
mescide (gitmek üzere) hazırlanıp düzenlenir: Mescidül-Haram, benim şu mescidim
ve Mescid-i Aksa." [401]
Müslim'in rivayetinde
ise hadiste şu lafız kullanılmıştır: "Ancak üç mescide yolculuk
yapılabilir."[402]
a)
Hanefilere göre, zaman ve mekanla kayıtlı kılınan nezr (adama) dan dolayı
kişinin adadığı şeyi o yer veya zamanda yerine getirmesi şart değildir. Mesela
şu yerde veya şu mescidcie iki re'at namaz kılacağım veya şu yerde şu kadar
sadaka dağıtacağım diye adayan kimsenin, namazı bulunduğu yerde kılar ve
adadığı sadakayı bulunduğu yerdeki muhtaçlara verir. [403]
Yine Ebu Hanife'ye
göre, belirli bir yerde namaz kılmayı adamakla o yere gidip namaz kılmak
gerekmez, isterse Mescidül-Haram'da kılmayı adasın, hüküm yine böyledir. Zira
şeriatte aslı olmayan bir şeyi adamakla o şey gerekli olmaz. [404]
b) İmam
Şafii'den rivayet edilen bir kavle, imam Malik'e ve imanı Evzai'ye göre, Mescid-i Nebevi'ye veya Mescid-i Aksa'ya yürüyerek gitmeyi adayan
kimseye adadığı yere gitmesi gerekli olur. Yapılan diğer bir rivayette İmam
Şafii son yıllarında bunun vaçib ve gerekli olmadığını belirtmiş ve
Beytullah'a gitmeyi adadığı takdirde oraya gitmesi (hac ve umre için) vacip
olur, Mescid-i Nebevi ile Mescid-i Aksa'ya gitmeyi adadığı takdirde ona vacip
olmaz. Zira bu iki mescide gitmek nafile kapsamına girer.
c)
Hanbelilere göre, hadiste isimleri belirtilen üç mescide gitmeyi adayan
kimsenin adadığı yere gitmesi vaciptir. Hanbeliler bu konuda Hz. Ömer'in
(r.a.) Mescidül-Haram'da itikafa girmeyi adadığını ve Resûlüllah (a.s.)
Efendimiz'den sorunca da, Resûlüllah'ın (a.s.) ona: "Adağını yerine
getir" buyurduğunu ve sonra da konumuzun başında naklettiğimiz hadisleri
delil seçmişlerdir. [405]
884 no'lu Cabir
hadisini Ebu Davud ve Ahmed tahric etmişlerdir. Ayrıca Beyhaki rivayet etmiş ve
Hakim sahihlemiştir. Aynı zamanda Allame İbn Dakiyk el-Iyd de bu rivayetin
sahih olduğunu belirtmiştir.
Hadis başka yerde
bulunan bir mescidde namaz kılmayı adayan kimsenin o yere gitmesine gerek
olmadığına, bulunduğu yerdeki mescidde kılmasıyla adağının yerine getirilmiş
olacağına delalet etmektedir.
Cabir hadisini takip
eden ashabdan bazısından yapılan rivayete gelince, Ebu Davud ile el-Münziri bu
hadisi tahric edip hakkında bir görüş beyan etmemişlerdir. Ancak bu hadis
birkaç tarikten rivayet edilmiştir ki, bazısının ricali sika (güvenilir) dir.
Ashabın isimlerinin anılmaması ise hadisin sıhhatına pek zarar vermez. O
bakımdan bu hadisle de istidlalde bulunmakta bir sakınca görülmemiştir.
885 no'lu îbn Abbas hadisini Ahmed ile Ebu Davud
tahric etmişlerdir. Mana ve hüküm bakımından Cabir hadisiyle birleşmekte ve
biri diğerini kuvvetlendirmektedir.
Bu babda Ahmed b.
Hanbel'in Ahmed b. Abdilmelik'ten yaptığı rivayette Cabir (r.a.) m şöyle haber
verdiği bildirilmektedir: "Benim şu mescidimde kılınan' bir namaz,
Mescidül-Haram dışında diğer mescid-lerde kılınan bin namazdan daha üstündür.
Mescidül-Haram'da bir namaz, ondan başka mescidlerdeki yüzbin namazdan daha
üstündür."
Bu hadisin isnadı
sahihtir. Ancak ravilerden Ata' üzerinde duranlar olmuştur.
îbn Hıbban ile
Beyhaki'nin Abdullah b. Zübeyr (r.a.) dan yaptıkları rivayette ise şöyle
buyurulmuştur: "Benim bu mescidimde bir namaz, Mescidül-Haram dışındaki
diğer mescidlerdeki bin namazdan daha üstündür. Mescidül-Haram'daki bir namaz,
benim bu mescidimde-ki yüzbin namazdan daha üstündür."
İbn Adiy'den yapılan
bir rivayette ise, bu konuda şöyle buyurul-muştur: "Mescidül-Haram'da bir
namaz yüzbin namaza bedeldir. Benim mescidimde bir namaz ise bin namaza
bedeldir. Beytül-Makdis'de bir namaz beşyüz namaza bedeldir?"
Ancak bunun isnadı
zayıftır. [406]
Bu babda bir diğer
hadisi Taberani el-Kebir'de merfuan şöyle rivayet etmiştir:
"Mescidül-Haram'da bir namaz, yüzbin namaza bedeldir. Benim mescidimde
bir namaz, bin namaza bedeldir. Beytül-Makdis'de bir namaz, beşyüz namaza
bedeldir."
Darekutni el-Ilel'de,
Hakim'in de Müstedrek'te Ebu Zer (r.a.) den yaptıkları rivayette şöyle
denilmektedir; "Benim bu mescidimde bir namaz, Beytül-Makdis'de dört
namazdan daha üstündür."
Ibn Mace'nin Meymune
(r.a.) dan yaptığı rivayette ise şöyle belirtilmiştir: "Beytül-Makdis'de
namaz, başka yerdeki bin namaz gibidir."
Yine îbn Mace'nin
Enes'den yaptığı rivayette bu konuda şöyle denildiği belirtilmiştir:
"Mescid-i Aksa'da bir namaz, elli bin namaza bedeldir." Ancak bu
hadisin isnadı zayıftır.
Ibn Abdüberr et-Temhid'de,
Erkam'dan rivayetle şöyle haber vermiştir: "Burada bir namaz oradaki bin
namazdan hayırlıdır." Buradan maksat, Mescid-i Nebevi'dir, oradan maksat,
Beytül-Makdis'dir.
îbn Abdiiberr bu
hadisin sabit olduğunu kaydetmiştir.
886 no'lu Ebu Hüreyre
hadisi sahih olup istidlale salihtir. Onu takip eden hadislerle de istidlal
edinilebilir.
889 no'lu Ebu Hüreyre
hadisini Buhari ve Müslim ittifakla tahric etmişlerdir. O bakımdan sahih olup
istidlal ve ihticaca salih görülmüştür. Hadis, namaz ve ibadet için başka bir
yerdeki cami ve mescide gitmek üzere yola çıkmanın mekruh olduğuna delalet
etmekte; ancak Mescidül-Haram, Mescid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa'ya gitmek üzere
yola çıkmakta bir sakınca bulunmadığını ifade etmektedir.[407]
1- Zaman ve
mekanla kayıtlı kılman nezr (adama) hususunda o kayda bağlı kalmak gerekli
değildir.
2-
Beytül-Haram'a gitmeyi adayan kimse, hac ve umre için gidip adağını yerine
getirir. Mücerred görmek için adadığı takdirde gitmesi gerekli değildir. Bu
daha çok Hanefi'lerin görüş ve içtihadıdır.[408]
Kişi hayatta iken bir
takım adamalarda bulunur da onları yerine getirmez ve sonra da ölürse,
varislerinin onun o adamalarını yerine getirmeleri vacip olur mu? Bu konuda
farklı birçok rivayetler bulunuyor. O bakımdan müctehidlerin de görüş, tesbit,
istidlal ve yorumları farklı olmuştur.[409]
îbn Abbas (r.a.) dan
yapılan rivayette, adı geçen şu bilgiyi vermiştir: "Sa'd b. Ubade (r.a.)
Resûlüllah (a.s.) Efendimiz'den şöyle sordu:
- Ya Resulallah!
Şüphesiz annem, üzerinde yerine getirmediği adamalar bulunduğu halde vefa
etti?
Bunun üzerine
Resûlüllah (a.s.) ona şöyle buyurdu:
- Ondan yana sen o
adamaları yerine getir. [410]
Buharı bu konuda şu
rivayete de yer vermiş bulunuyor:
"İbn Ömer (r.a.)
Küba mescidinde namaz kılmayı kendine adayan ve sonra o namazı gidip kılmadan
vefat eden kadının kızına: "Annen yerine sen orada namaz kıl diye fetva
verdi." [411]
îbn Abbas (r.a.) dan,
üzerinde nezr (adak) bulunduğu halde Ölen bir adamdan soruldu, o da, "onun
o (oruç) adamasına .karşılık (varisleri tarafından) oruç tutulur" diye
cevap verdi. [412]
imâm Malik bu konuda
şu bilgiyi vermiştir:
"Abdullah b.
Ömer'in (r.a.) şöyle dediği, kendisine bir haber olarak ulaşmıştır: Hiçbir
kimse diğer bir kimse yerine namaz kılamaz ve hiçbir kimse diğer bir kimse
yerine oruç tutamaz." [413]
tbn Abbas (r.a.) dan
yapılan rivayette, adı geçen şu bilgiyi vermiştir: Bir adam geldi ve: 'Ya
Resûlallah, doğrusu annem, üzerinde bir aylık oruç bulunduğu halde vefat etti.
Onun yerine ben o orucu kaza edeyim mi?" Efendimiz (a.s.) ona:
"Evet..." diye cevap verdi. [414]
Sa'd b. Ubade (r.aj
den yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir:
- 'Ta Resûlallah! Doğrusu annem vefat etti.
Ondan yana köle azad edersem ona fayda verir mi?"
Efendimiz ona şu
cevabı verdi:
- Evet, fayda verir. [415]
a)
Hanefilere göre, ölen kimsenin, tekfin, teçhiz ve defin işinden sonra ilk Önce
kullara olan .borçları ödenir. Terekesi buna yetmediği takdirde, varisler bu
hususta zorlanamaz. Kendi mallarından isterlerse kalan borçları kapatırlar,
isterlerse kapatmazlar. Ancak murislerini borçlu bir halde bırakmamaları
tavsiye olunur.
Ölen kimsenin üzerinde
ödenmedik kalan kefFaretlere gelince, bu hususta vasiyyeti varsa, terekesinin
üçte birinden çıkartılıp keffaret ödenir. Ancak terekesinin üçte biri buna
yetmediği takdirde, üçte birini aşan nisbet varislerin icazetine bağlıdır.
İsterlerse kendilerine düşen paydan bir miktar ayırıp kalan kısmın ödenmesini tamamlarlar,
isterlerse kalan kısmı olduğu gibi bırakabilirler. [416]
Ölen kimsenin hayatta
sıhhati yerindeyken tutmadığı oruçların fidyesi, vasiyet etmiş bulunuyorsa
terekesinin üçte birinden çıkartılıp verilir. Vasiyyeti yoksa, varislerinin bu
fidyeyi Ödemeleri vacip değildir. Aynı zamanda varisler ölen murisin kılmadığı
namazları, tutmadığı oruçları namaz kılmak ve oruç tutmak suretiyle kaza da
edemezler. [417]
b) Şafiilere
göre, ölen kimsenin geriye bıraktığı maldan önce tekfin, teçhiz ve defin işleri
yerine getirilir. Sonra Allah'a olan borçları öncelikle ödenip yerine
getirilir. Mesela zekat, keffaret ve benzeri borçlar bu cümledendir. Sonra da
ölenin vasiyyeti kalan malının üçte birinden çıkartılıp yerine getirilir. [418]
Üçte birini aşan
vasiyyet, ancak varislerin icazetiyle yerine getirilir. [419]
c)
Hanbelilere göre, kim hac veya oruç veya sadaka veya köle azad etme veya itikaf
veya diğer ibadetler de bulunmayı adar da onu yerine getirmeden ölürse, onun
velisi bu nezri yerine getirir, Ancak imam Ahmed'e göre, adadığı namazlar
velisi tarafından yerine getirilmez. Zira namazın hiçbir durumda bedeli
yoktur. Diğer ameller ise varis tarafından yerine getirilebilir. Bu onlar
üzerine vacip değil, sadece müstehabdır. Küba mescidinde namaz kılmayı adayıp
oraya gitmeden ölen kadının kızına annesinin yerine gidip orada namaz kılmasina
cevaz verildiği; Abdulkerim b. Ebi Ümeyye'nin, Ibn Abbas (r.a.) dan, anasının
üzerinde itikaf ve oruç adağı bulunduğunu ve bunları yerine getirmeden vefat
ettiğini sorması üzerine, îbn Abbas'in (r.a) ona: "Annen yerine itikaf yap
ve oruç tut" diye fetva verdiği birer delil olarak bulunuyor.
d) İmam
Malik'e göre, bir kimse bir kimsenin yerine nezredilen amel ve ibadeti yerine
getirmez, bir kimse bir kimsenin yerine namaz kılmaz ve oruç tutmaz ve diğer
bedeni ibadetlerde böyledir.
îmam Şafii ise, ana
veya babasına hac.farz olduğu halde onu ifa etmeden ölen kimse için varisi hac
farizasını yerine getirir, borç kalan namazları yerine getiremez. [420]
894 no'lu İbn Abbas
hadisini Ebu Davud ile Ahmed tahric etmişlerdir. Bunun aslı Sa'd b. Ubade kıssası olarak Buhari ve Müslim'de yer
almıştır.
Buhari, Ibn Abbas ile
îbn Ömer'in aynı fetvayı verdiklerini kaydetmiştir. Ancak imam Malik'in
Muvatta'da belirttiğine göre, Ibn Ömer (r.a.) birinin başka bir kimsenin yerine
namaz kılmasına, oruç tutmasına cevaz vermemiştir. Ne var ki, îbn Abbas'm
(r.a.) verdiği fetva nezrle ilgilidir..tbn Ömer'in ortaya koyduğu hüküm ise
mutlak anlamdadır. O bakımdan nezr dışında olması kuvvetle muhtemel sayılmış
ve üzerinde namaz ve oruç borcu bulunduğu halde ölen kimsenin yerine başka
birinin o namazlarını kılması ve oruçlarını tutması sahih sayılmamıştır.
Nitekim 896 no'lu
hadiste, Ibn Abbas (r.a) dan yine nezrle ilgili sorulduğu ve onun da, ölen kimsenin
yerine varisinin o nezri yerine getirmesine cevaz verdiği belirtilmektedir.
Ibn Battal da, İmam-ı
Malik'in görüşünde olup hiç kimsenin, sağ olsun, ölmüş olsun, hasta veya
sağlıklı olsun diğer bir kimsenin yerine namaz kılamayacağım ve bu hususta icma'
vaki olduğunu söylemiştir.
Ibn Hazm ise, varisin,
ölen muris üzerinde kalan bütün nezirleri kaza edip yerine getirir demiştir.
Muvatta'da yapılan
rivayete göre, Sa'd b. Ubade'nin (r.a) ölen anası için tasaddukta bulunmak
üzere Resulüllah (a.s.) Efendimiz'den izin istediği ve kendisine izin verildiği
belirtilmiştir.
Hanefî ve Mâliki
fukahasına göre, ölen kimsenin nezr hususunda vasiyyeti varsa malının üçte
birinden hesaplanarak yerine getirilir.[421]
1- Ölen
kimsenin tekfin ve teçhizinden sonra ilk iş olarak kullara olan borçları
ödenir.
2- Terekesi
buna yetmediği takdirde, varisler kalan kısmı ödemekte.yükümlü tutulamazlar.
Ancak arzu ettikleri takdirde kendi paylarına düşen maldan ödeyebilirler.
3- Allah'a
olan borçlarına gelince, bu bütünüyle ölen kimsenin vasiyetine bağlıdır.
Vasiyyet etmişse malının üçte birinden karşılanır. Va-siyyet etmemişse,
karşılanmayıp olduğu gibi bırakılır. (Bu daha çok Hanefi'lerin görüş ve
içtihadıdır).
4- imam
Şafii'ye göre, tekfin ve defin işinden hemen sonra önce Allah'a olan borçları
ödenir, sonrada kullara olan borçları ödenip haklar sahiplerine ulaştırılır.
5- Ölen
kimsenin üzerinde birtakım keffaret borçları varsa, vasiyyet etmişse bunlar
terekesinin üçte birinden karşılanır.
6-
Terekesinin üçte biri kafi gelmezse, aşan kısmından varislerin icazeti şarttır.
7- Ölen
kimsenin hayatta sıhhati yerindeyken tutmadığı oruçların fidyesi de böyle..
Vasiyyeti varsa, terekesinin üçte birinden yerine getirilir. Vasiyyeti yoksa
yerine getirilmesi varislere gerekli değildir. (Bu da daha çok Hanefilerin
görüş ve içtihadıdır).
8- Ölen
kimse sağlığında hac ve oruç veya köle azad etme ve itikaf ve benzeri bir
ibadeti adamışsa, varisleri onu yerine getirirler. Vasiyyet etmesi şart
değildir. Ancak kılmadığı
namazları onun yerine kılamazlar. Belirtilen ibadetle
ilgili adamaları yerine getirmek varisler üzerine vacib değildir. Sadece
müstehabdır. (Bu Hanbelilerin görüş ve içtihadıdır).
9- İmam
Şafii'ye göre, ana veya babası üzerinde bulunan hac farizasını varis yerine
getirir. Kılmadıkları namazları kılamaz.
10- İmam.
Malik'e göre, bir kimse bir kimsenin nezrlerini yerine getiremez. Onun yerine
getirmediği bedeni ibadetleri kaza etmez.[422]
[1] Geniş bilgi için bkz: Ibn Nüceym/el-Eşbah ve'n-Nazair:
26, 27. Mısır
[2] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[3] Mâide Süresi: 1
[4] Mâide Sûresi: 96
[5] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[6] Buharî/i'tisam: 3. Müslim/fezâü: 132, 133. Ebû
Dâvud/sünnet: 1. Ahmed: 1/176,179
[7] Müslim/hacc: 412, fezâij: 131. Nesâî/menasİk: 1. İbn
Mâce/mukaddeme: 1. Ahmed: 2/247,257,313,428
[8] Tirmizî/libas: 6. İbn Mâce/et'ime: 60.
Dâremî/mukaddeme: 39
[9] Tirmizî/hacc: 5, tefsir: 5,15. Dâremî/menâsik: 4
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[10] Kâsânî/Bedayi': 5/35-Beyrut: 1394
[11] Ebû Dâvud/taharet: 41. Tirmizi/taharet: 52.
Nesâî/taharet: 46, sayd: 35. Ibn Mâce/taharet: 38, sayd: 18*Dâremî/vudu': 53,
sayd: 6. Ahmed: 1/279, 2/237, 3/373, 5/365
[12] Kâsânî/Bedayi1:5/35
[13] İbn Mâce/sayd: 9, et'ime:31. Ebû Dâvud/et'ime: 34.
Tabarânî/sıfatu'n-nebî: 30
[14] Kâsânî/Beclayi': 5/39, 40
[15] A'raf sûresi: 157
[16] Mâide sûresi: 4
[17] Ibn Kudama/el-Muğnî: 11/64. eş-Şerhü'l-Kebîr: 11/64,
65
[18] En'am Sûresi: 145
[19] İbn Kudama/el-Muğnî: 11/66
[20] Geniş bilgi için bkz: Ibn Kudama/el-Muğnı: 11/65-73.
eş-Şerhü'l-Kebîr: 11/64-77
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[21] Şevkanî/Neylü'l-Evtar: 8/121
[22] Zehebî/Mînazü'l-I'tidal: 2/258, 3643 no'lu Sayf
[23] Dâremî/mukaddeme: 39
[24] Ebû Dâvud/sünnet: 5. Ahmed: 4/131
[25] Ebû Dâvud/akdiye: 11. Tirmizî/ahkâm:3. Nesâî/kudat:
11, Dâremî/ mukaddeme: 20. Ahmed: 5/230, 236, 242
[26] Müslim/imân: 10,1'1. Buharî/ilim: 6. Nesâî/siyam: 1
[27] Buharî/ilim: 28, i'tisam: 3
[28] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[29] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[30] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[31] Müslim/sayd;24, 32. Ebû Dâvud/et'ime: 33. Nesâî/sayd:
31. Ahmed: 4/127, 192
[32] Nesâî/sayd: 29. Tirmizî/et'ime: 5
[33] Darekutnî/Neylü'l-Evtar: 8/125
[34] Buharî/zebayih: 27. Müslim/sayd: 38
[35] Buharî/zebayih: 26, mağâzî: 73. Müslim/eyman: 9.
Dâremî/et'ime: 27. Ahmed: 4/394,397,401,406
[36] IbnKudama/el-Muğnî: 11/65
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[37] Neylü'l-Evtar: 8/126
[38] Bilgi için bkz: Neylü'l-Evtar: 8/126
[39] Buharî/meğâzî: 35. Müslim/sayd: 9, et'ime: 6
[40] Buharî/humus: 20, megâzî: 38. Müslim/sayd: 23, 25, 27,
30, 31, 37
[41] Buharî/zebayih: 28, humus: 20, mağâzı: 38
[42] Buharî/humus: 20, meğazi:38. Ahmed:2/21, 102, 4/48
[43] Buharî/marza: 16, meğâzî: 15. Ahmed: 1/153
[44] Buharî/zebâyih: 28, humus: 30, meğâzî: 38
[45] Tirmizî/sayd: 11, et'ime: 6. Taberânî/sayd: 13, 14
[46] Buharî/et'ime: 6. Müslim/sayd: 26, 28, 29. Ahmed:
4/354, 356, 5/367
[47] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[48] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[49] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[50] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[51] Buhari/Tıb: 11. Ebû Dâvud/sünnet:5, et'ime: 25, 32
[52] Buharî/zebayih: 27, 29, tıb: 57. Müslim/sayd: 11.
Tirmizî/sayd: 9, et'ime: 6, 7 siyer: 11. Ahmed: 1/147
[53] Tirmizî/sayd: 11. Ebû Dâvud/et'ime: 25, 32. Nesâî/sayd:
60. İbn Mâce/zebayih: 14. Ahmed: 3/323, 356, 362, 4/89
[54] Tirmizî/sayd: 9. Ahmed: 4/117, 127, 3/323
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[55] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[56] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[57] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[58] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[59] Tirmizî/büyû': 49. Ebû Dâvud/büyû': 62, et'ime: 32
[60] Ebû Dâvud/et'İme: 29. Ahmed: 2/281
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[61] Şemsüdclin İbn Kudama/eş-Şerhü'l-Kebîr: 11/71, 72
[62] Şemsüddin İbn Kudama/eş-Şerhü'l-Kebîr: 11/76
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[63] Bilgi için bkz: Zehebî/Mîzanü'l-İtİdaf: 3/198-6114
no'lu Ömer
[64] Neylü'l-Evtar: 8/132
[65] Fethülallam li-Şerhi Bulûği'l-Meram: 2/282. Medine
[66] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[67] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi:
6/
[68] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[69] Buharî/zebayih: 33, et'ime: 10. Müslim/sayd: 44. Ebû
Dâvud/et'ime: 27. Ta-berânî/isti'zan: 10
[70] Müslim/sayd: 39, 40. Tirmizî/et'ime: 3. Ebû
Dâvud/et'ime: 27. Dâremî/sayd: 8. Nesâî/sayd: 26. Ahmed: 2/9, 10
[71] Buharî/ahad: 6. Müslim/sayd: 42, 47. İbn Mâce/sayd:
16. Nesâî/sayd:.26 Ahmed: 1/326
[72] Müslim/sayd: 49, 50. İbn Mâce/sayd: 16. Ahmed: 3/5,
342
[73] Müslim/sayd: 26. ibn Mâce/sayd: 16. Ahmed: 3/41
[74] Ahmed: 3/3,19, 62. İbn Mâce/sayd: 16
[75] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[76] Kâsânî/Bedayi': 5/36, 37. Beyrut: 1394
[77] el-Gamrâvî/es-Siracü'l-Vehhac: 565. Mısır: 1352-1933
[78] Bilgi için bkz: Şemsüddin İbn Kudama/eş-Şerhü'l-Kebîr:
11/82, 83
[79] Bilgi için bkz: Şemsüddin ibn Kudama/eş-Şerhü'i-Kebîr:
11/84, 85
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[80] Müsned-i Ahmed: 1/390-Neylül-Evtar: 8/136
[81] Müsned-i Ahmed: 1/413, 466
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[82] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[83] Hayat/Hayvanlar Ansiklopedisi; 192. İstanbul: 1966
[84] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[85] Tirmizî/hacc:28, et'ime:4
[86] Ebû Dâvud/et'ime: 31, menasik: 89. Dâremî/menâsİk: 90,
Nesâî/menasik: 89, sayd: 28. İbn Mâce/sayd: 15. Ahmed: 3/297,318, 5/195
[87] Müslim/sayd: 7. Buharî/hibe: 5, zebayih: 10, 32.
Tirmizî/et'irne: 2. Nesâî/sayd: 25. Ibn Mâce/sayd: 17
[88] Ebû Dâvud/et'ime: 26. Nesâî/sayd: 84. Ahmed:
1/31-2/336
[89] Müsned-i Ahmed: 3/471. ibn Mâce/zebayih: 5, sayd: 7
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[90] Şevkanî/Neylü'l-Evîar: 8/138
[91] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[92] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[93] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[94] Ebû Dâvud/et'ime:,24. Tirmizî/et'ime: 24.
Nesâi/dahaya: 44. Darimî/edahî: 28. ibn Mâce/zebayıh: 11
[95] Ebû Dâvud/cihad: 48, etüme: 24, eşribe: 14
[96] Ebû Dâvud/cihad: 48, et'ime: 24, eşribe: 4.
Tirmizî/efime: 24. Nesâî/dahaya: 43, 44. !bn Mâce/zebayih: 11-Taberânî/edahî:
28. Ahmed: 1/219
[97] Nesâî/dahaya: 43, 44. Ahmed: 1/219, 226, 241, 321, 339
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[98] Kâsânî/Bedayi': 5/39, 40. Beyrut: 1394
[99] ibn Kudama/el-Muğnî: 11/71, 72
[100] İbn Kudama/el-Muğnî: 11/72, 73
[101] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[102] İbn DakiykeMyd/lhkâmü'l-Ahkam:4, 181-187. Beyrut
[103] Bilgi için bkz; Neylü'l-Evtar: 8/140
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[104] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[105] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[106] Buharî/sayd: 7. Müslim/hac; 67, 73, 79. Ebû
Dâvud/menâsik: 39. Nesâî/hac: 82, 84, 86, 88. Taberânî/hac: 88. Ahmed: 2/8, 32,
37, 48, 50
[107] Müslim/selâm: 142, 144. Ahmed: 1/176, 6/421, 462
[108] Buharî/bed-i halk: 15, enbiya: 8. Müslim/selâm: 142,
144. Ebû Dâvud/edeb: 163. Nesâî/menasik: 115. ibn Mâce/sayd: 12
[109] Müslim/selâm: 146. Ebû Dâvud/edeb: 163. Tirmİzî/sayd:
14. İbh Mâce/sayd: 12 Ahmed: 1/420-2/355
[110] Ebû Dâvud/edeb: 164. İbn Mâce/sayd: 10. Dâremî/edahî:
26. Ahmed: 1/322, 347
[111] Nesâİ/sayd: 36. Ahmed: 3/453, 499. Dâremî/edâhî: 26
[112] Buharî/bed-i halk: 15. Ebû Dâvud/edeb: 163. Nesâî/hac:
84. Ahmed: 2/29, 49, 83,147,157
[113] Ebû Dâvud/edeb: 162. Tirmizi/sayd: 15. Ahmed:
3/27
[114] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[115] Bilgi için bkz: Neylü'l-Evtar. 8/142
[116] Nesâî/dahaya: 42, sayd:34. Dâremî/edâhî: 16. Ahmed:
2/166, 197
[117] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[118] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[119] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[120] Buharî/hars: 3, bed'i-halk: 17. Nesâî/sayd: 10, 12,
14. İbn Mâce/sayd: 2. Dâremî/sayd: 2. Taberânî/isti'zan: 12. Ahmed: 2/79, 267,
350, 5/56, 57
[121] Buharî/hars: 3, bed-i hak: 17. Dâremî/sayd: 2. Ahmed:
2/79
[122] Müslim. Nesâî. ibn Mâce. Tirmizİ. Neylü'İ-Evtar: 8/145
[123] Ebû Davud/edahî: 21. Müsüm/müsakat: 47, Tirmizî/sayd:
24. Nesâî/sayd: 47
[124] Müslim/müsakat: 45. Ahmed: 1/22
[125] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[126] Neylül-Evtar: 8/146
[127] Geniş bilgi için bkz: İbn Kudama/el-Muğnî: 1/45, 46
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[128] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[129] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[130] Buharî/zebayib: 4, 10, 14. Müslim/sayd: 1, 5. İbn
Mâce: 3. Ahmed: 4/195
[131] Buharî/vudû': 33, büyü: 3, zebayih: 2, 9. Müslim/sayd:
1, 5. Ebû Dâvud/adâhi: 22. Nesâî/sayd:3, 5, 7, 20,21-, dahayâ: 19. Ahmed: 4/194,
195, 256
[132] Müsned-i Ahmed:
4/194, 195,256. Ebû Dâvud/dahayâ: 22
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[133] Mecmeu'l-Enhür: 2/549,550. Baskı: 1301
[134] Bilgi çin bkz: MecmeıTİ-Enhür; 2/550, 551
[135] Bilgi çin bkz: Mecmeu'l-Enhür: 2/552-555-Baskı:
1301-Kâsânî/Bedayi': 5/58-60
[136] Geniş bilgi için bkz: el-Gamrâvî/eş-Siracü'l-Vehhac:
557. Mısır: 1352
[137] Şeyhülislâm Ebû Zekeriya el-Ensarî/Fethü'l-Vehhab:
2/186, 187. Mısır: 1947
[138] Mâide Sûresi: 2
[139] Mâide Sûresi: 4
[140] Mâide Sûresi: 96
[141] Şemsüddin İbn Kudama/eş-Şerhü'l-Kebîr: 11/3, 4
[142] İbn Kudama/el-Muğnî: 11/3, 11. Beyrut: 1403
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[143] Geniş bilgi için bkz: Neylü'l-Evtar: 8/148, 149
[144] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[145] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[146] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[147] Müslim/edahî:43, 45. Nesâî/adahT: 34. Ahmed: 1/108,
217, 2/119
[148] Buharî/büyû': 5, zebayih: 21. İbn Mâce/zebayih: 40.
Dâremî/zebayih: 14
[149] Buharî/zebayih: 18, 19. İbn Mâce/zebayih: 8.
Dâremî/adahî: 11. Ahmed: 2/78
[150] Buharî/zebayih: 18, 24. İbn Mâce/zebayih: 5. Ahmed:
4/184
[151] İbn Mâce/zebayih: 5. Ahmed: 4/256
[152] Buharî/cihad: 191, zebayih: 15, 18, 23, 36, 37. Nesâî/adahî:
21, 26. İbn Mâce/ zebâyih: 5. Ahmed: 3/463, 464-4/140
[153] Ebû Dâvud/adahî: 12, Tirmizî/djyat: 14. Nesâî/dahaya:
22, 26, 27. İbn Mâce/ -zebayih: 3
[154] Müslim/sayd: 57. Ebû Dâvud/adahî: 11, Tirmizî/diyat:
14. Nesâî/dahaya: 22, 26. İbn Mâce/zebayih: 3
[155] Buharî/zebayih: 24. Ebû Dâvud/adahî: 15.
Tirmizî/sayd-: 13. Nesâî/dahaya: 25. ibn Mâce/zebh: 9'
[156] Ebû Dâvud/adâhî: 16
[157] Buharî/zebayih: 24. Ebû Dâvud/adahî: 15. Nesâî/dahaya:
25. Dâremî/adahî: 12
[158] ) Buharî/cihad: 191, zebayih: 15, 18, 23. Müsltm/adâhi:
20, 22. Ebû Dâvud/adahî: 15. Tirmizî/sayd: 19. Nesâî/sayd: 17, dahaya: 26. İbn
Mâce/zebayih: 9-Daremî/adahî: 15. Ah-med: 3/462, 464, 4/140, 142
[159] Mâide Sûresi: 2
[160] Mâide Sûresi: 5
[161] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[162] Mecmeu'l-Enhür: 2/488, 489
[163] En'âm Sûresi: 121
[164] Geniş bilgi için bkz: Mecmeu'l-Enhür: 2/490-493
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[165] Mecmeu'l-Enhür: 2/491 -493, Matbaa-i Amire: 1301
[166] el-Gamrâvi/es-Siracü"i-Vehhac Ala Metni'l-Minhac:
556-558
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[167] İbn Kudama/ei-Muğnî: 11/4248. Şemsüddin İbn
Kudama/eş-Şerhü'l-Kebîr: 11/44-52
[168] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[169] Bilgi için bkz: Neylü'l-Evtar: 8/158
[170] Neylü'l-Evtar: 8/157
[171] Zehebî/Mizanü'l-ltidal: 3/271 -6397 no'lu Amr
[172] Bilgi için bkz: Şevkanî/Neylü'l-Evtar: 8/162
[173] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[174] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[175] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[176] Ebû Dâvud/adahi: 17. Tirmizî/sayd: 10. İbn
Mâce/zebayih: 15. Dâremî/adahî: 17
[177] Ebû Dâvud/adahi: 17, Tirmizî/sayd: 10. ibn Mâce/Ahmed:
3/31, 39, 45, 53
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[178] Fetâvâ-yı Hindiyye: 5/287. el-Mektebetü'l-îslâmiye.
[179] Bilgi için bkz: Mecmeu'l-Enhür: 2/493
[180] îbn Kudama/el-Muğnî: 11/51-53
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[181] Bilgi için bkz: Sevka nî/N ey Iü'1-Evfar: 8/163
[182] Zehebî/Mizanü'l-İ'tidal: 4/215
[183] Neylül-Evtar: 8/163
[184] Şevkânî bunun zayıf olduğunu belirtmişse de Zehebî bu
isim üzerinde durmamıştır
[185] Zehebî/Mizanü'l-ltidat: 4/214-8896 no'lu Musa
[186] Zehebî/Mizanü'l-hidal: 1/248-945 no'lu İsmail
[187] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[188] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[189] Zehebî/Mizanü'l-hidal: 2/355
[190] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[191] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[192] Ebû Dâvud/taharet: 41. Tirmizî/taharet: 52.
Nesâî/taharet: 46, sayd: 35
[193] Mâide Sûresi: 96
[194] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[195] Buharî/zebayih: 13. Müslim/sayd; 52. Nesâî/sayd: 37.
Dâremi/sayd: 5. Ahmed: 4/353, 357, 380
[196] Buharî/zebayih: 12. Müslim/sayd: 18. Tirmizî/kıyamet:
34. Nesâî/sayd: 35
[197] Buharî/enbiyâ: 1. İbn Mâce/sayd: 9, eî'ime: 31. Ebû
Dâvud/et'İme: 34. Ahmed: 2/97
[198] Dârekutnî. Neylü'I-Evtar: 8/166
[199] Buharî/zebayih: 12
[200] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[201] İbn Kudama/el-Muğnî: 11/84
[202] Mecmeu'l-Enhür: 2/496
[203] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[204] İbn Kudama/el-Muğnî: 11/40
[205] Bilgi için bkz: es-Siracü'l-Vehhac: 565. Mısır: 1352
[206] Neylü'l-Evtar: 8/166
[207] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[208] Nahl Sûresi: 14 ve Fatır Sûresi: 12
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[209] Bakara Sûresi: 173
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[210] Müsned-i Ahmed: 5/218
[211] Müsned-i Ahmed. Neylü'l-Evtar: 8/170
[212] Ebû Dâvud/efime: 36. Müsned-i Ahmed: 5/104
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[213] Mecmeu'l-Enhür: 2/505
[214] el-Gamrâvî/es-Siracü'l-Vehhac: 567
[215] el-Gamrâvî/es-Sİracü'l-Vehhac: 567
[216] el-Gamrâvî/es-Siracü'l-Vehhac: 567
[217] İbn Kudama/el-Muğnî: 11/73-75
[218] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[219] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[220] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[221] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[222] Buharî/lukaîe: 8. Müslim/lukate: 13. İbn Mâce/îicarat:
68. Ebû Dâvud/cihad: 85. Tirmizhi/büyû': 59-Taberânî/isti'zan: 17. Ahmed: 2/6
[223] Müsned-iAhmed: 3/423-5/113
[224] Müsned-i Ahmed: 5/223
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[225] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[226] Zehebî/Mîzanü'l-ltidal: 1/428-1595 no'lu Hatim
[227] Nûr Sûresi: 61
[228] Şevkanî/Neylü'l-Evtar: 8/172
[229] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[230] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[231] Maîde Sûresi: 1
[232] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[233] Tirrnizî/büyû:54
[234] EbûDâvud/lukate:10, hudud:40. Nesâî/kat'i-sârik: 12.
Îbn Mâce/ticaret: 67 Müsned-i Ahmed: 2/180, 224
[235] Ebû Dâvud/cihad: 85. Tİrmizî/büyû': 59
[236] Ebû Dâvud/cihad: 85. !bn Mâce/ticaret: 67. Ahmed: 3/7.
21. 85-5/8
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[237] Geniş bilgi için bkz: İbn Kudam"a/el-Muğnî:
10/262, 263
[238] Şemsüddin İbn Kudama/eş-Şerhü'l-Kebîr: 10/261, 262
[239] Bilgi için bkz: Neylü'l-Evtar: 8/175
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[240] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[241] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[242] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[243] Buhan/mezalİm: 18. Müslim/lukate: 17, Ebû
Dâvud/et'ime: 5, edeb: 5. Ahmed: 4/149
[244] BuharT/edeb:31, 85, rikak:23. Müslim/lukate: 14, imân:
74, 75, 77. Ebû Dâvud/ et'ime: 5. Ahmed: 2/174
[245] Ebû Dâvud/et'ime: 5. İbn Mâce/ed»b: 5. Ahmed: 4/130,
133
[246] Müsned-i Ahmed: 2/380
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[247] Bilgi için bkz: Neylü'l-Evtar: 8/176
[248] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[249] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[250] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[251] Tevbe sûresi: 108
[252] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[253] Buharî/vudû1: 67. Nesâî/feri': 10. Ahmed: 2/233,
zebâyih: 34
[254] Ebû Dâvud/et'ime: 47. Nesâî/ferİ': 10. DâremîA/udû':
60-et'ime: 41
[255] Ebû Dâvucl/et'ime: 17. Ahmed: 2/232, 265, 490, 6/329,
330, 335
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[256] Fetâvâ-yı Hindİyye: 1/42.'el-Mektebetü'!-islâmiye
[257] Bilgi için bkz: el-Gajnrâvî/es-Siracü'l-Vehhac: 24.
Mısır: 1353-1933
[258] ibn Kudama/el-Muğnî: 11/86
[259] Bilgi için bkz: İbn Rüşd/Bidayetü'l-Müctehid: 2/127.
Beyrut: 1398
[260] Fıkhu's-Sünne: 1/31
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[261] Bilgi için bkz: Neylü'l-Evtar: 8/179
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[262] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[263] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[264] Ebû Dâvud/et'ime: 15. Tirmizî/et'ime: 47
[265] Müslim/eşribe: 104, 106. Ebû Dâvud/et'İme: 15.
Tirmizî/et'ime: 9-Taberânî/ sıfatun-nebî: 6. Ahmed: 2/8, 33, 80, 106, 128, 135,
146
[266] Tİrdmizî/et'İme: 13. Ebû Dâvud/et'ime: 17. ibn
Mâce/et'ime: 12. Dâremî/et'ime: 17. Ahmed: 1/270, 343-3/490
[267] Buharî/et'ime: 2. Müslim/eşribe: : 108. İbn
Mâce/et'ime: 4, 26
[268] Buharî/et'İme: 13. Ebû Dâvud/et'İme: 16.
Tirmizhi/et'ime: 28-İbn Mâce/et'ime: 6. Dâremî/et'ime: 31. Ahmed: 4/308, 309
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[269] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[270] Müslim/eşribe: 103
[271] Sahîh-i Müslim/adâbu't-taâm: 102
[272] Ebû Dâvud/et'ime: 17. İbn Mâce/et'ime: 6.
Dâremî/rikak: 78. Ahmed: 2/522, 5/ 68, 401
[273] Bilgi için bkz: Neylü'l-Evtar: 8/182
[274] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[275] Geniş bilgi için bkz: M. Larouss e/kaşık maddesi
[276] Gazâlî/İhyau Ulûmİ'd-Dîn: 2/5. Kahire: 1378-1967
[277] İhyâu Ulûmi'd-Dîn: 2/5
[278] İhyâu Ulûmi'd-Dîn: 2/5. Şevkanî/Neylü'l-Evtar: 8/182,
183
[279] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[280] Müslİm/eşribe: 136. Ebû Dâvud/et'ime: 49.
Tirmİzî/et'ime: 11. Ahmed: 3/290, 454
[281] Müslim/eşribe: 136. Ebû Dâvud/et'ime: 49, 50.
Dârernî/vudû': 110
[282] Ebû Dâvud/taharet: 74. Ahmed: 4/252
[283] Müslim/eşribe: 169. Ahmed: 3/379
[284] Buharî/savm: 51, edeb: 86. İbn Mâce/ahkâm: 14. Ahmed:
3/108, 4/111, 5/220
[285] Müslim/eşribe: 138, 139. Ebû Dâvud/et'ime: 49
Tirmizî/et'ime: 10, 11. Dâremî/ et'ime: 5, 6, 51
[286] Müslim/eşribe: 133
[287] Tirmizî/et'ime: 11. İbn Mâce/et'ime: 10.
Dâremî/et'ime: 7. Ahmed: 5/76
[288] Buharî/et'ime: 53'. ibn Mâce/et'ime: 15
[289] Ebû Dâvud/et'ime: 53. Tİrrhizî/et'ime: 48. ibn
Mace/et'ime: 22. Dâremî/et'İme: 28
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[290] Geniş bilgi için bkz: İhyau Ulûmİ'd-Dîn: 2/6, 7, 8.
Kahire 1387-1967
[291] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[292] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[293] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[294] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[295] Buharî/et'ime: 54. Ebû Dâvud/et'ime: 52. Tirmizî/duâ:
55
[296] Müsned-i Ahmed: 5/252, 256
[297] Tirmizî/daâvad: 55. Ebû Dâvud/et'ime: 52, libas: 1.
Ibn Mâce/zühd: 10. Dâremi/et'ime: 3
[298] Ebû Dâvud/edeb: 98. Tirmizî/daâvad: 55. !bn
Mâce/et'ime: 16. Ahmed: 2/117, 439
[299] Tirmizî/daâvat: 54. Ibn Mâce/et'ime: 35. Ahmed: 1/223,
284, 6/143, 208
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[300] Gazâlî/ihyau Ulûmi'd-Dîn: 2/6-Kahire: 1387-1967
[301] el-Munteka'l-Muhtar Min Kitabi'l-Ezkâr: 220, 221
–Dimeşk
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[302] Bilgi İçin bkz: Zehebî/Mîzanü'l-ltidal: 3/127, 5844
no'lu Ali
[303] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[304] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[305] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[306] Buharî/eşribe: 1. Müslim/eşribe: 77, 78.
TirmİzT/eşrib*3:2 Dâremî/eşribe: 2. Ta-berânî/eşribe: 11. Ahmed: 2/19, 22, 128,
5/98, 106
[307] İbn Mâce/eşribe:3
[308] Sahîh-i Müslim/Neylü'l-Evtar: 8/191
[309] Müslim/müsakat: 68, büyü': 90. Ahmed: 4/227.
Taberânî/eşribe: 12
[310] Müslim/müsakat: 68, 69. Dâremİ/büy'ü: 35, eşribe: 9.
Tirmizî/eşribe: 12. Nesâî/ büyü': 90. Ahmed: 1/230, 244
[311] Kâsânî/Bedayi: 5/112, 113. Beyrut: 1394-1974
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[312] Kâsânî/Bedayi:5/112, 113. Beyrut: 1394-1974
[313] el-Gamrâvî/es-Sİracii'l-Vehhac Alâ Metni'l-Minhac:
534, 535. Mısır: 1352-1933
[314] Abdurrahman el-Cezîrî/el-Fikhu Alâ'l-Mezahibi'l-Arbaa:
2/8. Mısır,
[315] Abdurrahman el-Cezîrî/el-Fıkhu Alâ'l-Mezahibi'l-Arbaa:
2/7
[316] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[317] Bilgi için bkz: Neylü'l-Evtar: 8/192.
Mîzanü'l-i'tidal: 3/569, 7619 no'lu Muhammed
[318] Şevkanî/Neylü'l-Evtar: 8/194
[319] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[320] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[321] Bilgi için bkz: Kasani/Bedayi': 5/90, 91
[322] el-Gamravi/es-Siracü'l-Vehhac: 583. Mısır: 1352
[323] Siracü'l-Vehhac: 583. Mısır: 1352
[324] Geniş bilgi için bkz: İbn Kudama/el-Muğni: 11/334-337.
Beyrut: 1403
[325] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[326] Neylü'l-Evtar: 8/274
[327] Zehebi/Mizanü'l-İtidal: 2/196, 3427 no'lu Süleyman. Neylü'l-Evtar:
8/274
[328] Zehebi/Mizanü'l-I'tidal: 3/547, 7530 no'lu Muhammed
[329] Neylü'l-Evtar: 8/275
[330] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[331] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[332] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[333] Tirmizi/nÜ2ur:4, eyman:41. İbn Mace/keffaret:
[334] Ebu Davud/eyman: 25. ibn Mace/keffaret: 17
[335] Müslim/nezr: 9. Tirmizi/nüzur: 10. Nesai/eyman: 42.
Ebu Davud/eyman: 19
[336] Buhari/eyman: 30. Müslim/nezr: 9, 10
[337] Buharî. Müslim/menasik: 7. Tirmizi/nüzur: 10, 17.
Buhari/eyman: 30. Nesai/ nüzur: 11. Ebu Davud/eyman: 19. Daremi/savm:49
[338] Ebu Davud/eyman: 19. Ahmed: 1/239, 253
[339] Müsned-i Ahmed: 1/310,311,345-4/143, 145, 151,201
[340] Ebu Davud/eyman: 18, 19
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla
Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[341] Kasani/Bedayi'us-Sanayi': 5/92, 93. Beyrut: 1394
[342] es-Siracü'l-Vehhac: 583 - 585. Mısır: 1352
[343] Ibn Kudama/el-Muğni: 11/334. Beyrut: 1403
[344] İbn Kudama/el-Muğni: 11/335. Beyrut: 1403
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla
Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[345] Fethülallam li-Şerhi Büluğİ.'l-Mer.am:"2/310,
Medine.
[346] Fethülallam li-Şerhi Büluği'l-Merajn: 2/311, Medine
[347] Şevkani/Neylü'l-Evtar: 8/278
[348] Fazla bilgi için bkz: Neylü'l-Evtar: 8/279
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[349] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[350] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[351] Buhari/itikaf: 16. Ahmed:2/10, 25. İbn Mace.
Neylü'l-Evtar: 8/280
[352] Müsned-i Ahmed: 4/419
[353] Ibn Mace/keffaret: 18. Ahmed: 1/90, 4/64, 5/376, 6/366
[354] Ebu Davud/eyman: 22
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[355] Kasani/Bedayi1: 5/81, 82. Beyrut: 1394
[356] Kasani/Bedayi'; 5/93 Beyrut: 1394
[357] Geniş bilgi için bkz: Kasani/Bedayi': 5/93. Beyrut:
1394
[358] İbn Kudama/el-Muğni: 11/349, 350
[359] Şemsüddin İbn Kudama/eş-Şerhü'l-Kebir: 11/349. İbn
Kudama/el-Muğni: 11/350
[360] İbn Rüşd/Bidayetü'l-Müctehid: 1/426. Beyrut: 1398
[361] Sahnun/el-Müdewenetü'l-Kübra: 2/79
[362] Sahnun/el-Müdevvânetü'i-Kübra: 2/86
[363] Geniş bilgi için bkz: el-Ümm: 2/257. Mısır: 1381-1961
[364] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[365] Neylü'l-Evtar: 8/280
[366] Neylü'l-Evtar: 8/281
[367] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[368] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[369] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[370] Ebu Davud/eyman: 23. Nesai/eyman: 37
[371] Ebu Davucl/22, 23, 24. Nesai/vasaya: 3
[372] Daremi/zekat: 25. Müsned-i Ahmed. Neylü'l-Evtar: 8/282
[373] Sahih-i İbn Huzayme. et-Terğib vet-Terhib: 2/145.
Mısır: 1352 -1933
[374] Nesai. Tirmizi. İbn Huzayme. İbn Hİbban. Hakim,
et-Terğib: 2/160
[375] Müsned-i Ahmed. Taberani. et-Terğib: 2/160
[376] Taberani/el-Kebir, et-Terğib : 2/160. Mısır: 1352-1933
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[377] Kasani/Bedayi1: 5/86. Beyrut:. 1394
[378] Şafii/el-Ümm: 2/254. Mısır: 1381-1961
[379] Ibn Kudama/el-Muğni: 11/339. Beyrut: 1403
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[380] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[381] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[382] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[383] Müsned-i Ahmed: 5/159
[384] Müsned-i Ahmed. Daremi/nüzur: 1. Neylü'l-Evtar: 8/282
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[385] Nisa Suresi: 92
[386] Bakara Suresi: 96
[387] Geniş bilgi için bkz: Kasani/Bedayi': 5/96, 97
[388] Ebu Zekeriya Yahya Nevevi/Minhacü't-Talibin
ve.Umdetü'l-Müftin: 133. Mısır. Şeyhülislam Zekeriye Ensari/Menhec: 127. Mısır
[389] Ibn Kudama/el-Muğnİ: 11/250-252. Beyrut: 1403
[390] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[391] Bilgi için bkz: Kasani/Bedayi': 5/99. Neylü'l-Evtar:
8/285
[392] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[393] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[394] Buhari/mescid-i mekke: 1, 6, savm: 67, sayd: 26.
Müslim/hac: 415, 511. Ebu Davud/menasik: 94. Tirmizi/salat: 126. Nesai/mesacid:
10. Daremi/salat: 132. Ahmed: 2/ 234,238,501,3/7,34,51,53
[395] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[396] Ebu Davud/eyman: 20. Ahmed: 3/363, 5/373.
Daremi/nüzur: 4
[397] Sahih-i Müslim. Müsned-i Ahmed: 6/333
[398] Buhari/mescid: 1. Müslim/hac: 505, 510. Tirmizİ/mevakit:
125. İbn Mace/ikamet: 195 198
[399] Ebu Davud. Müsned-i Ahmed. Neylü'l-Evtar: 8/284
[400] Müsned-i Ahmed: 4/5
[401] Tirmizİ/salat: 126. Buhari/mescid-l mekke: 1, 6.
Müslim/hac: 415, 511
[402] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[403] Kasani/Bedayı: 5/93. Beyrut: 1394
[404] İbn K.udama/ei-Muğni: 11/348-350
[405] Geniş bilgi için bkz: İbn Kudama/el-Muğni: 11/350,351.
Beyrut: 1403
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[406] Neylü'l-Evtar: 8/285
[407] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[408] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[409] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[410] Ebu Davud/eyman: 24. Nesai/eyman: 35. Taberani/nüzur:
1. Ahmed: 6/7
[411] Buhari/vasaya: 6, 7
[412] İbn Ebi Şeybe, sened-i sahihle. Neylü'l-Evtar: 8/287
[413] Tenvirü'l-HavalikŞerhün Ala Muvatta-i Malik: 1/282
[414] Müslim el-Batim: Said b. Cübeyr tarikiyle Jbn Abbas
(r.a.) dan
[415] Şemsüddin İbn Kudama/eş-Şerhü'l-Kebir: 11/369.
Neylü'l-Evtar: 8/287
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[416] Mecmeu'l-Enhür: 2/716 Maarif Nezaretinin
ruhsaîiyle/istanbul: 1301
[417] Mecmeu'l-Enhür: 1/242 Maarif Nezaretinin
ruhsatiyle/İstanbul: 1301
[418] el-Gamravi/es-Siracü'l-Vehhac: 319, 320. Mısır: 1352
[419] Şafü/el-Ürnm: 4/105. Mısır: 1381-1961
[420] İbn Kudama/el-Muğni: 11/369, 370. Beyrut: 1403
Celal Yıldırım,
Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 6/
[421] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/
[422] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal
Kitabevi: 6/