Teşrik Günleri 3

Konuyla İlgili Hadisler: 3

Hadis Ve Rivayetlerin Işığında Müctehid İmamların İstidlal Ve İhticacları 3

Tahliller, Rivayetler 4

Çıkarılan Hükümler 4

Korku Namazı 4

İlgili Hadisler: 4

Tahliller Ve Diğer Rivayetler 7

Çıkarılan Hükümler 7

Tehlike Artıp Korku Şiddetlendiği Zaman Namaz Nasıl Kılınır?. 8

Konuyla İlgili Hadisler: 8

Fakih İmamlarının İstidlal Ve İhticacları 8

Tahliller Ve Rivayetler 9

Çıkarılan Hükümler 9

Güneş Tutulma Namazı 9

İlgili Hadisler: 9

Ay Tutulması Namazı: 11

Hadislerin Ve Rivayetlerin Işığında Mezhep İmamlarının İstidlal Ve İhticacları 11

Güneş Tutulması Namazının Kılınışı: 11

Tahliller Ve Diğer Rivayetler 12

Çıkarılan Hükümler 13

İstiska (Yağmur Dileme) Namazı 13

Konuyla İlgili Hadisler 14

Fakih İmamların İstidlal Ve İhticacları 15

Tahliller Ve Diğer Rivayetler 16

Çıkarılan Hükümler 17

HASTA ZİYARETİ 17

Konuyla İlgili Hadisler 17

Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal Ve İhticacları 18

Tahliller Ve Diğer Rivayetler 19

Çıkarılan Hükümler 20

ÖLEN MÜSLÜMANI YIKAMAK (GASL) 21

Konuyla İlgili Hadisler 21

Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal Ve İhticacları 21

Tahliller Ve Diğer Rivayetler 22

Çıkarılan Hükümler 23

Allah Yolunda Şehid Edilenler Yıkanmaz. 23

Konuyla İlgili Hadisler 23

Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal Ve İhticacları 23

Tahliller Ve Diğer Rivayetler 24

Çıkarılan Hükümler 25

Cenaze Yıkamanın Keyfiyeti 25

Konuyla İlgili Hadisler Ve Rivayetler 26

Hadislerin Işığında Müctehid İmamların İstidlal Ve İhticacları 26

Tahliller Ve Diğer Rivayetler 27

Çıkarılan Hükümler 27

Kefenin Güzel Olması Müstehabadır 28

Konuyla İlgili Hadisler 28

Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal Ve İhticacları 29

Tahliller Ve Rivayetler 29

Çıkarılan Hükümler 30

Cenaze Namazı Ve Onunla İlgili Husular 31

Konuyla İlgili Hadisler 31

Hadislerin Işığında Müctehidlerin İhticacları 32

Tahliller Ve Diğer Rivayetler: 33

Çıkarılan Hükümler 34

Cenaze Namazında Cemaatin Çokluğunu Faydaları 35

Konuyla İlgili Hadisler 35

Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal Ve İhticacları 36

Çıkarılan Hükümler 36

Ölen Kimse Üzerine Sesli Ağlamak Mekruhtur 36

Konuyla İlgili Hadis Ve Rivayetler 36

Hadislerin Işığında Müctehid İmamların İhticacları 37

Tahliller Ve Diğer Rivayetler 37

Çıkarılan Hükümler 38

Cenaze Namazında Kaç Tekbir Getirlir?. 38

İlgili Hadisler Ve Rivayetler 38

Hadis Ve Rivayetlerin Işığında Müctehidlerin Tesbit Ve İhticacları 38

Tahliller Ve Diğer Rivayetler 39

Çıkarılan Hükümler 39

Cenaze Namazında Kıraat, Salavat Ve Dua. 40

Konuyla İlgili Hadisler 40

Hadislerin Işığında Müctehidlerin İhticacları 40

Tahliller Ve Diğer Rivayetler 41

Çıkarılan Hükümler: 42

Cenaze Geçilirken Önünden Kalkmak. 42

İlgili Hadisler 42

Rivayetlerin Işığında Müctehidlerin İstidlal Ve İhticacları 43

Tahliller Ve Diğer Rivayetler 43

Çıkarılan Hükümler: 44

Ölü Kabre Konulunca Besmele Çekmek Ve Kabri Düzeltmek. 44

Konuyla İlgili Hadisler 44

Hadislerin  Işığında Müctehid İmamların Görüş Ve İhticacları 44

Tahliller Ve Diğer Rivayetler 45

Çıkarılan Hükümler: 46

Definden Sonra Ölü İçin Dua Etmek. 46

İlgili Hadisler 46

Hadis Ve Rivayetin Işığında Fakih İmamların Görüş Ve  İctihadları 47

Tahliller 47

Çıkarılan Hükümler: 47

Kabir Ziyareti 47

İlgili Hadisler: 48

Hadislerin Işığında  Müctehid İmamların Tesbit Ve İhticaclar 48

Tahliller Ve Rivayetler 48

Çıkarılan Hükümler: 49


Teşrik Günleri

 

Kurban bayramının ikinci, üçüncü ve dördüncü günlerine "Eyyam-ı Teşrik" denilir. Teşrik sözlükte: Eti doğrayıp güneşte kurutmak demektir. Kurban bayramında sıcak bölgelerde kesilen hayvanların eti güneşte kurutularak korunduğu için, sözü edilen üç güne bu isim verilmiştir.

Teşrik genellikle yeme, içme ve meşru şekilde eğlenme günleri olduğundan, sözü edilen üç günde oruç tutmak haram kılınmıştır.

Teşrik günlerinde farz namazları müteakip getirilen tekbirin vacip veya sünnet olduğu ihtilaflıdır.

 

Konuyla İlgili Hadisler:

 

Nübeyşe el-Hüzeli (r.a.) den yapılan rivayette, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz'in şöyle buyurduğu bildirilmiştir:

"Teşrik günleri, yeme, içme ve Aziz, Celîl olan Allah'ı anma günleridir."[1]

Nitekim İbn Abbas'ın şöyle dediğini Buhari nakletmektedir:

"Kur'an'da, Allah'ı belli günlerde anın... Allah'ı sayılı günlerde anın ayetleri teşrik günlerine işarettir."

İbn Ömer (r.a.) ile Ebu Hüreyre (r.a.) da Zilhicce'nin ilk on gününde çarşı, pazara çıkıp tekbir getirirler ve halk da onlara katılarak tekbir getirirdi. Hz. Ömer (r.a.) de Mina'da bulunduğu çadırda yüksek sesle tekbir getirir ve mescid ehli onun tekbir sesini işitir, böylece onlar da ona katılıp tekbir getirirlerdi. Aynı za­manda çarşı-pazarda olanlar da bu tekbire katılarak seslerini yükseltirlerdi. O kadar ki, yükselen tekbir sesleri Mina'yı çınlatırdı.

 

Hadis Ve Rivayetlerin Işığında Müctehid İmamların İstidlal Ve İhticacları

 

a) Hanefîlere göre: Teşrik tekbirleri vaciptir. Buna sünnet diyenler de olmuşsa da en sahih olanı birincilerin görüşüdür.

Arafe günü sabah namazını müteakip söylenmeye başlanır, bayramın birinci günü ikindi namazına kadar sürer. Bu, İmam A'zam'ın ictihadıdır. İmameyn'e göre: Bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar sürer. Böylece, İmam A'zam'a göre, teşrik tekbirleri sekiz vakit; imameyn'e göre 23 vakit getirilir.

Teşrik tekbiri kadına ve yolculuk halinde bulunana da vacip­tir. Ancak kadın tekbir getirirken sesini çok alçak tonda tutar.[2]

Fukahadan bir kısmına göre, sözü edilen vakit namazları ce­maatle kılındığı takdirde farzları müteakip tekbir getirmek vacip olur. Münferiden, yani yalnız başına kılanlar için bu tekbirleri ge­tirmek müstehabdır. Bu durumda kadın ve yolcu cemaate katıldıkları zaman onlara da vacip olur, katılmadıkları takdirde, müstehab olarak kalır.

Tekbirin sıfatı şöyledir:    

Allahu Ekber Allahu Ekber, La İlahe İllallahü Vallahu Ekber, Allahu Ekber Velîllahi'l-Hamd.[3]

İmam namazı kıldırıp tamamlayınca tekbir getirmeyi un­utursa, cemaat bu hususta ona uymaz, kendileri tekbir getirirler.[4]

b) Şafiilere göre: Gerek hac menasikini yerine getirenler, gerekse diğer mü'minler bayramın birinci günü öğle namazından sonra tekbir getirmeye başlarlar ve dördüncü günü sabah na­mazına kadar devam ederler. Diğer bir kavle göre: Bayramın birinci günü akşam namazından sonra başlanır veya arafe günü sa­bah namazından sonra başlanır ve dördüncü günü ikindi na­mazına kadar devam edilir. Amel de buna göredir.

Mezhebin zahir kavline göre: sözü edilen bu günlerde kılınan kaza namazlarından, sünnetlerden ve nafilelerden sonra da tekbir getirilir.[5]

Hanefîlerde olduğu şekilde tekbir getirilir.

Sözü edilen tekbirin sonuna "Kebîren Ve'l-Hamdü Lillâhi Kesîran Ve Sübhâne'llahi Bükraten Ve Asıla" cümlesini eklemek müstehabdır.[6]

c) Hanbelilere göre: Bayram günlerinde tekbir getirmenin meşruiyeti hakkında görüş birliği vardır. Arafe günü sabah na­mazından itibaren başlanır ve teşrikin son günün ikindi namazına kadar devam eder.

Nitekim Ömer (r.a.), Ali (r.a.), İbn Abbas (r.a.) ve İbn Mes'ud (r.a.) nın da mezhebi böyledir.

Yukarıda belirtilen lafızlarla yerine getirilir.

Teşrik tekbirlerini belirtilen süre içinde cemaatle kılınan farzlardan sonra getirmek meşru'dur. Ancak İmam Ahmed'den, münferiden kılındığı takdirde de hüküm böyledir diye bir rivayet yapılmıştır.[7]

d) Malikilere göre: Teşrik tekbirleri bayramın birinci günü öğle namazından sonra başlar, dördüncü günü sabah namazına kadar devam eder. Bu süre içinde vakit namazlarını kılan kimse ister cemaatle kılsın, ister münferiden kılsın tekbir getirir.

Bu mezhebe göre. tekbirlerin getirilmesi müstehabdır.[8]

 

Tahliller, Rivayetler

 

Teşrik günlerinde birtakım eğlenceler tertiplemekte bir sakınca yoktur. Yeter ki meşru sınırlar içinde olsun. Nitekim Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz zamanında böyle bir günde Habeşlilerden bir grub kılıç, kalkan ve benzeri oyunlar, gösteriler sergilemişlerdir. Zira sözü edilen günler, mü'minlerin bayramıdır. Oruç tutmazlar. Birbirlerini ziyaret edip hoş vakitler geçirirler.

Bazılarına göre, bayramın ikinci, üçüncü ve dördüncü günlerine "Eyyam-ı Teşrik" denilmesinin sebebi, bayram. namazının güneş doğduktan sonra kılınmasıdır. İbn Arabi de buna yakın bir yorum ortaya koyarak şöyle demiştir: "Çünkü hediyelik kurbanlar ve diğer kurbanlar ancak güneş doğduktan sonra kesi­lir. O bakımdan sözü edilen günlere "teşrik günleri" denilmiştir."[9]

İbn Ömer ile Ebu Hüreyre'nin çarşı pazara çıkarak tekbir getirdikleri hususuna gelince: Hafız İbn Hacer bu rivayeti mevsul olarak görmediğini belirtmiştir. Sadece Beyhaki bunu o ikisinden ta'likan rivayet etmiştir.

Bu konuda Beyhaki ve Darekutni'nin yaptıkları bir rivayet vardır. O da şöyledir:

"Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz Arafe günü sabah na­mazından itibaren tekbir getirir ve teşrikin son günü ikindiye kadar devam ederdi."

Bu hadisin isnadında Amr b. Bişr bulunuyor ki, bu zat metruktur. Aynı zamanda kendisi Cabir el-Cu'fi'den rivayet etmiştir ki, Cabir zayıf kabul edilmiştir. Nitekim Beyhaki, "Onun hadisiyle ihticac yapılamaz" demiştir. El-Akili de Amr b. Bişr'in münkerü'l-hadis olduğunu dikkat çekmiştir.[10]

 

Çıkarılan Hükümler

 

1- Bayram günleri tekbir getirmek meşru'dur.

2- Teşrik günleri oruç tutmak haramdır.

3- Teşrik günleri hem tekbir getirmek vacip veya sünnettir, hem de o günlerde yemek, içmek ve meşru şekilde eğlenmek müstehapdır.

4- Arafe günü sabah namazından itibaren ya bayramın bi­rinci günü ikindi namazına kadar, ya da dördüncü günü ikindi na­mazına kadar cemaatle kılınan farz namazları müteakip tekbir getirmek vaciptir. İmamların çoğuna göre, sünnettir.

5- Teşrik tekbirine bayramın birinci günü öğle namazından sonra başlayıp dördüncü günü sabah namazına kadar devam et­mek müstehapdır. Bu, İmam Malik'in kavlidir.

6- Kadın ve yolculuk halinde olan da cemaate katıldıkları takdirde tekbir getirmeleri vacip olur. Yalnız başlarına kılarlarsa, müstehap sayılır.

 

Korku Namazı

 

"Korku Namazı"ndan maksat, savaş günlerinde düşman saldırısı veya bir canavar ve benzeri bir tehlike söz konusu olduğu vakit namazlarının -sünnette belirtilen şekilde- kılınmasıdır.

Dinimiz hem tehlikeli anlarda tedbir almayı emreder, hem de vakit namazlarının kılınması hususunda birtakım kolaylıklar sağlar. Korku namazının kendine has eda şekli vardır. Ancak fa­rklı rivayetlerden dolayı bu hususta farklı görüş ve ictihadlar ortaya çıkmıştır.

 

İlgili Hadisler:

 

Salih b. Havvati'den yapılan rivayete göre: Zatü'rreka' günü Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz ile birlikte namaz kılanlar olmuştu. Şöyle ki: Bir grup Peygamber (s.a.v.) ile birlikte saf bağladı, bir diğer grup düşmana karşı durdu. Peygamber (s.a.v.) kendisine uyan o bir gruba bir rek'at kıldırdı ve kendisi ayakta durdu. Onlar ise kendi kendilerine namazı kılıp ta­mamladılar. Sonra ayrılıp düşmana karşı durdular ve daha önce düşmana karşı durup bekleyen grup geldi, Peygam­ber (s.a.v.) kalan rek'ati onlarla birlikte kıldı (onlara kıldırdı) ve sonra onlar kendi kendilerine namazlarını ta­mamlayıp Peygamberle birlikte selam verdiler."[11]

İbn Ömer (r.a.) dan yapılan rivayete göre: Adı geçen diyor ki: Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz iki gruba ayırdığı askerlerden bir gruba bir rek'at namaz kıldırdı, diğer grup düşmana karşı durdu. Namaz kılan grup ayrıldı ve arkadaşlarının yerine geçip düşmana karşı durdu. Diğer grup geldi ve Peygamber (s.a.v.) onlara bir rek'at kıldırdıktan sonra ken­disi selam verdi. Sonra da o ve diğer grup bir rek'at daha kılarak namazlarını tamamladılar."[12] Böylece her grup, Peygamber (s.a.v.) ile birlikte birer rek'at kılmış oldu.

Cabir (r.a.) den yapılan rivayette, diyor ki:   

"Resulüllah (s.a.v.) Efendimizle birlikte korku na­mazına hazır oldum. O bizi iki safa ayırdı ve arkasına aldı. Düşman ise bizimle kıble arasında bulunuyordu. Peygam­ber (s.a.v.) tekbir getirdi, biz de onunla birlikte tekbir ge­tirdik. O ruku'a vardı, biz de hep birlikte ruku'a vardık. O başını ruku'dan kaldırdı, biz de hep birlikte başımızı kaldırdık. Sonra secde için eğildi, arkasındaki saf da eğildi. Diğer saf ise düşmanın karşısında ayakta durdu. Peygam­ber (s.a.v.) ve arkasındaki saf secdelerini tamamlayınca diğer gerideki saf secdeye eğildi ve ayağa kalktılar. Sonra diğer saf öne geçti ve önde olan saf arkaya geçti. Sonra Peygamber (s.a.v.) ruku'a vardı, biz de hep birlikte ruku'a vardık. Sonra o ruku'dan başını kaldırdı, biz de hep bir­likte kaldırdık. Sonra o ve birinci rek'atte geride duran saf secdeye eğildiler. Geride kakın saf ise kalkıp düşmana karşı durdu. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz o öne geçen saf ile secdeyi tamamlayınca, diğer gerideki saf secdeye eğildi de secde ettiler. Sonra Peygamber (s.a.v.) Efendimiz selam verdi, biz de hep birlikte selam verdik."[13]

Cabir (r.a.) den yapılan rivayete göre, adı geçen diyor ki:

"Biz Resulüllah (s.a.v.) Efendimizle birlikte Zat-i Rika'da bulunuyorduk. Namaz için duruldu; Resulüllah (s.a.v.) bir grup ile iki rek'at namaz kıldıktan sonra, o grup geri çekildi, diğer grup geldi, Resulüllah (s.a.v.) onlara da iki rek'at namaz kıldırdı. Böylece Hz. Peygamber dört rek'at kılmış oldu; o iki grup ise iki rek'at kılmış oldular."[14]

Bu konuda İmam Şafii ile Nesai'nin el-Hasan'dan, onun da Cabir'den yaptığı rivayete göre, şöyle deniliyor:

"Peygamber (s.a.v.) Efendimiz (savaş günlerinde) ashabından bir gruba iki rek'at namaz kıldırıp selam verdi. Sonra diğer gruba iki rek'at namaz kıldırıp selam verdi."

Hasan’dan, onun da Ebu Behre (r.a.) den yaptığı rivayette, Ebu Behrenin şöyle dediği nakledilmiştir:

"Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz bize korku namazı kıldırdı: Ashabının bir kısmına iki rek'at kıldırdıktan son­ra selam verdi. Sonra onlar geri çekildi ve diğer kısım gelip onların yerine geçti ve Resulüllah (s.a.v.) onlara da iki rek'at namaz kıldırdıktan sonra selam verdi. Böylece Pey­gamber (s.a.v.) dört rek'at , ashabı ise iki rek'at kılmış ol­dular."[15]

Ebu Hüreyre (r.a.) den yapılan rivayete göre, şöyle demiştir:

"Necd gazası yılında idi, Resulüllah (s.a.v.) Efendimi­zle birlikte korku namazı kıldım. Resulüllah ikindi na­mazına kalktı, bir grup da onunla birlikte kalktı. Diğer bir grup düşmana karşı durup arkaları kıble tarafına dönük bulunuyordu. Peygamber (s.a.v.) (namaz için) tekbir getir­di, kendisine uyan grup ile düşmana karşı duran grup da tekbir getirdiler. Sonra Peygamber (s.a.v.) ruku'a vardı, ar­kasındaki grup da ruku'a vardı. Sonra Peygamberimiz (s.a.v.) secdeye vardı, düşmana karşı duran grup onunla birlikte secde etti, diğeri ise ayakta durup düşmanı gözetledi. Sonra Peygamber (s.a.v.) secdeden kalktı, onunla birlikte secdeye varanlar da kalktılar ve düşmana karşı gittiler, düşmana karşı durup bekleyen grup geldi, rüku' ve secde yaptılar. Resulüllah (s.a.v.) ise bulunduğu hal üzere bekliyordu. Sonra o grup secdeden kalktı. Peygamber (s.a.v.) tekrar ruku'a vardı, onlar da onunla birlikte ruku'a vardılar. Peygamber (s.a.v.) secde etti, onlar da onunla bir­likte secde ettiler. Sonra düşman karşısında beklemekte olan grup geldi rüku' ve secde yaptılar. Resullah (s.a.v.) ve yanında olanlar oturmuş vaziyette bekliyorlardı. Sonra sel­am verme durumuna gelindi. Peygamber (s.a.v.) selam ver­di, onların hepsi de onunla birlikte selam verdi.

Böylece hem Resulüllah (s.a.v.), hem de ona uyan iki ayrı grup ikişer rek'at namaz kılmış oldular."[16]

İbn Abbas (r.a.) dan yapılan rivayete göre, şöyle demiştir:

"Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz Zî-Kaared'de namaz kıldı, oradaki insanlar onun arkasında iki saf oluşturdular: Bir saf Peygamber'e uymak üzere tam arkasında dururken, diğer saf düşmana karşı durdu. Peygamber (s.a.v.) Efendi­miz, arkasında durup kendisine uyan grubla birlikte bir rek'at namaz kıldı. Sonra bunlar kalkıp diğer grubun ye­rine geçtiler, o diğer grup geldi, Peygamber (s.a.v.) onlarla birlikte bir rek'at namaz kıldı ve artık o iki grup da geriye kalan bir rek'ati kaza etmediler."[17]

Salebe b. Zehdem (r.a.) den yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:

"Biz, Saîd b. As (r.a.) ile birlikte Taberistan'da bulu­nuyorduk. O bize şöyle sordu:

"Sizden kim Resulüllah (s.a.v.) Efendimizle birlikte korku namazı kıldı?"               .

Bunun üzerine Hz. Huzayfe (r.a.) ona:

"Ben kıldım", diye cevap verdi ve şöyle anlattı:

"İki gruptan her birine bir rek'at kıldırdı ve onlar he­rhangi bir rek'ati kaza etmediler (yani bir rek'atle yetindil­er)[18]

Yine İbn Abbas (r.a.) dan yapılan rivayete göre, şöyle demiştir:

"Cenab-ı Hak sizin Peygamberinize hazarda (eyleşik bulunulan halde ) dört rek'at, seferde ise iki rek'at ve korkulu vakitlerde bir rek'at farz kılmıştır."[19]

Bu rivayetlerin sıhhat dereceleri üzerinde durmadan her bi­rinin korku namazı hakkında delalet ettikleri farklı hüküm ve manaları belirtmemizde yarar vardır:

1- Korku namazı iki rek'attir; bir rek'ati imamla, bir rek'ati de imamsız olarak kılınmıştır.

2- Peygamber (s.a.v.) korku namazının iki rek'atini de sözü edilen iki grup cemaata imam olup kıldırmıştır.

3- Peygamber (s.a.v.) Efendimiz korku namazım her gruba ikişer rek'at olarak kıldırmış ve böylece kendisi dört rek'at olarak kılmıştır.

4- Korku namazını Peygamber (s.a.v.) iki rek'at olarak kılmış, ona uyan gruplar ise bir rek'at olarak kılmışlar ve kalan bir rek'ati ise imamsız kılmışlardır. Bundan, korku namazının bir rek'at olduğu anlaşılıyor.

5- İbn Abbas'ın (r.a.) ifadesiyle, korku namazı bir rek'at olarak farz kılınmıştır.

Görüldüğü gibi, bu beş rivayet ve hüküm arasını birleştirmek ve öylece sağlıklı bir hüküm çıkarmak lüzumu ortaya çıkıyor. Bunu da daha çok müctehid imamların ictihad, istidlal ve ihticaclarını gözden geçirdikten sonra belirtmekte fayda vardır:

a) Hanefilere göre: Seferi halde imam iki rek'at olarak kılar. Eyleşik halde ise dört rek'atliler dört rek'at olarak, üç rek'atli üç rek'at olarak, sabah farzı da iki rek'at olarak kılınır ve düşman korkusu sebebiyle rek'atlerde bir eksiltme söz konusu ol­maz.

Bu durumda imam kendisine uyacak olan cemaati iki saffa ayırır: Bir saffı düşmana karşı durmak üzere görevlendirir, diğer saffı arkasına alıp -yolculuk halinde iseler- onlara bir rek'at kıldırır ve onlar ayrılıp düşmana karşı dururlar, diğer saf gelip beklemekte olan imama uyarak onunla birlikte kalan bir rek'ati kılar. Sonra ayrılıp düşmana karşı dururlar ve diğer saf gelip ka­lan bir rek'ati kıraatsiz olarak kılarlar ve ayrılıp düşmana karşı dururlar, diğer saf gelip kalan bir rek'ati kıraatsiz olarak kılıp namazlarını tamamlamış olurlar. [20]

Böylece imam da, cemaat de seferi halde düşman korkusu baş gösterdiği vakitlerde dört rek'atli namazları ikişer rek'at, diğer namazları aynen kılarlar.

b) Şafiilere göre: Korkulu vakitlerdeki duruma ve şartlara göre "korku namazı" dört şekilden biriyle kılınır:

1- Düşman kıble cihetinde ise, imam, namaz kılacakları iki saffa ayırır da onlara namaz kıldırır: Her iki saf da imamın ar­kasında yerlerini alırlar. İmam secde edince bir saf imamla bir­likte eğilip onunla iki secdeyi ifa eder; diğer saf ayakta düşmana karşı durur. O saf imamla birlikte secdeden kalkınca imamla bir­likte ayakta dururlar, diğer saf secdeleri yerine getirir ve kalkıp onlara lahik olurlar. İlk gözetlemede bulunan saf ikinci rek'atte imamla birlikte secdeye varıp onları yerine getirirken, diğer saf ayakta gözetlemede bulunur. İmam teşehhüde oturunca, gözetlemede olan saf secdeye eğilir ve iki secdeyi yaptıktan sonra imama yetişip onlar da teşehhüde otururlar ve hep birlikte teşehhüdü yerine getirip selam verirler. Bu, Usfan denilen mev­kide Resulüllah'ın (s.a.v.) kıldırdığı korku namazıdır.

2- Düşman kıble cihetinden başka bir tarafta ise, imam yine orduyu iki saffa ayırır ve her biriyle ayrı olarak namaz kılar.

Bu, Resulüllah'ın (s.a.v.) Batn-î Nahl'de kıldırdığı korku na­mazıdır.

3- Düşman yine kıble cihetinden başka bir tarafta ise, imam orduyu iki saffa ayırır: Bir saf düşmana karşı durup gözetlemede bulunurken diğer saf imamla birlikte bir rek'at kılar, ikinci rek'ate kalkılınca o saf ikinci rek'ati imamsız olarak kıldıktan sonra düşmana karşı gözetleme yerine gidip durur, diğer saf, ayakta beklemekte olan imama gelerek tabi olur. İmam onlara bir rek'at kıldırır ve teşehhüde oturunca onlar kalkıp ikinci rek'ati kendi başlarına kılıp tamamlar ve teşehhüdde beklemekte olan imama lahik olup onunla beraber selam verirler.

Bu da Resulullah (s.a.v.) Efendimizin Zatü'r-reka' mevkiinde kıldırdığı bir diğer korku namazıdır.

4- Savaş başlar da ortalık karışır veya başlamak üzere olur da korku ve endişe had safhaya varırsa, artık mü'minler ister süvari, ister yaya olarak nasıl imkan bulurlarsa öylece namaz­larını kılarlar. Bu durumda kıbleden sapmaları söz konusudur ki, mazur sayılırlar. Rüku’ ve secde imkanı bulamadıkları takdirde baş işaretiyle onları yerine getirirler.[21]

c) Hanbelîlere göre: Korku namazı kitap ve sünnet ile sabit olmuştur.

Düşman ile aynı hizada bulunuyorlarba, imam orduyu iki gruba ayırır; bir grubu gözetlemede bulunmak üzere düşmana karşı gönderir, diğer guruba bir rek'at namaz kıldırır ve o grup ayrılıp düşmana karşı gözetleme yerine geçer, gözetlemede bulu­nan grup gelir de ayakta beklemekte olan imama uyar ve onunla birlikte bir rek'at namaz kılar. Her grup imamla bir rek'at kıldıktan sonra geri kalan bir rek'ati kendi başına kılar ve teşehhüdde beklemekte olan imama uyup selam verir.

Korku konusu namazın rek'atlerini azaltmaya tesir etmez. Yani seferi halde iseler dört rek'atli farzları iki rek'at, eyleşik halde iseler dört rek'at olarak kılarlar.[22]

d) Malikilere göre: Bu mezhep imamlarının görüş ve ictihadları, Hanbeli imamlarının görüş ve ictihadıyla aynıdır.[23]

 

Tahliller Ve Diğer Rivayetler

 

520 no'lu Salih b. Havvat hadisi sahihtir. O bakımdan İmam Şafii, İmam Malik, Ebu Sevr ve diğer bazı ilim adamları bununla istidlal ve ihticac etmişlerdir.

Nitekim Ali b. Ebî Talib, İbn Abbas, İbn Mes'ud, İbn Ömer, Ebu Hüreyre, Zeyd b. Sabit, Ebu Musa ve Sehl b. Ebî Hayseme'nin de mezhepleri budur, Allah hepsinden razı olsun.

521 no'lu İbn Ömer hadisi sahihtir. Müctehidlerin çoğu bu hadisle de istidlal etmişlerdir. Bu hadis, korku namazının sadece iki rek'at olduğuna delalet etmiyor, seferi halde bulundukları için iki rek'at kıldıkları anlaşılıyor. Böylece imamın her taifeye bir rek'at kıldırması ve geriye kalan bir rek'atin her taifenin kendi başına kılarak namazlarını tamamlamaları söz konusu oluyor.

522 no'lu Cabir hadisinin isnadı üzerinde duranlar olmuşsa da, ilim adamlarının çoğuna göre sahihtir. Burada secde konusu farklı biçimde yer almıştır. O bakımdan müctehidlerin çoğu bu­nunla istidlal etmemişlerdir.

523 no'lu Cabir hadisinin de isnadının sahih olduğu belirtil­miştir.  Ancak  seferi  halde  bulundukları  halde  dört  rek'at kılmaları üzerinde hayli durulmuştur: Müctehidlerin önemli bir kısmına göre, onun iki rek'ati farz, iki rek'ati sünnettir. Nitekim 523 no'lu el-Hasan rivayeti de bunu kuvvetlendirmektedir. Gerçi İbn Kattan, Ebu Bekir'in korku namazı vuku' bulduktan bir müddet sonra İslam’a girdiğini ve o sebeple bu rivayetin malul bulunduğunu söylemişse de, Hafız İbn Hacer bu tesbiti hadisin sıhhatına te'sir eden bir illet olarak görmemiştir. Nitekim İmam Şafii bu hadislerle istidlal etmiştir.

Ebu Cafer et-Tahavî yukarıda iki hadiste belirtilen korku namızının dört rek'at kılındığı şeklindeki hükmün neshedildiğini, yani bu hükmün kaldırıldığını belirtmişse de bunu isbat eder an­lamda bir delil ortaya koyamamıştır.[24]

525 no'lu Ebu Hüreyre hadisi hakkında Ebu Davud ve el-Münzeri susup birşey söylememişlerdir.  Nesai, "Bunun isnadındaki ricalin hepsi sahihtir." diyerek hadisin istidlale salih bulunduğunu belirtmiştir. Ebu Davud ise, bu hadisi ayrıca diğer bir tarikten sevkederek almıştır. Ancak isnadında Muhammed b. İshak bulunuyor ki, bu zat hakkında söylenenler pek şöhret bul­muştur.[25]

526 nolu İbn Abbas hadisini Nesai tahlil ederken ricalinin sahih olduğunu belirtmiş ve Hafız İbn Hacer bununla ihticac edip üzerinde bir söz, bir hüküm beyan etmemiştir.[26] Aynı zaman­da İbn Hibban da bu hadisi sahihlemiştir.

527 nolu Salebe hadisinin isnadındaki ricalin hepsi sahihtir. Bununla beraber Ebu Davud, el-Münzeri ve İbn Hacer bu rivayet üzerinde bir görüş beyan etmemişlerdir.

528 nolu İbn Abbas hadisi üzerinde durulmuş ve bu bâbda Nesai'nin Cabir'den, Bezzar'ın İbn Ömer'den yaptıkları rivayetin isnadının zayıf olduğu tesbit edilmiştir. Bu ikisinin rivayet ettiği hadis şöyledir:

"Korku namazı ne yönde olursa olsun, hangi tarzda bulunulursa bulunulsun bir rek'attir."

 

Çıkarılan Hükümler

 

1- Korku  namazı, düşmana  karşı  çıkılıp  tehlike  baş gösterdiği günlerde veya vakitlerde kılınır.

2- Seferi durumda iseler, diğer seferi hallerde olduğu gibi dört rek'atli farzları iki rek'at olarak kılarlar. Sabah ve akşam na­mazı ise, kısaltma yapılmadan aynen kılınır.

3- Eyleşik durumda iseler, hiçbir namazda kasr (kısaltma) yapılmaz.

4- Seferi halde imam orduyu veya beraberinde bulunan bir­liği iki gruba ayırır, bir grup düşmana karşı gözetleme durumuna geçer, diğer grup imama uyup bir rek'at kıldıktan sonra ya geri kalan bir rek'ati kendi başlarına kılıp öylece düşmana karşı dura­rak gözetleme vaziyeti alırlar ya da o rek'ati kılmadan gözetleme yerine geçip beklerler. İkinci grup ayrılıp kendilerini ayakta bek­lemekte olan imama uyarak onunla birlikte bir rek'at kıldıktan sonra ayrılırlar, bu durumda birinci grup gibi, ya kalan bir rek'ati, kendi başlarına kılıp öylece düşmana karşı vaziyet alırlar, ya da kılmadan gidip vaziyet alırlar ve ikinci grupla birlikte oturmakta olan imama uyup birlikte selam verirler.

5- Eyleşik durumda iseler, imam her gruba iki rek'at kıldırır ve geri kalan iki rek'ati onlar kendi başlarına kılıp tamamlarlar.

İmam ile birlikte selam verme imkanları varsa ona göre bir ayarlama yaparlar. O imkan yoksa, kendi başlarına kıldıkları iki rek'atten sonra selam verirler.

6- İmam ile birlikte kılma imkanları olmadığı takdirde herkes yalnız başına imkan bulduğu şekilde kılar.

7- Rüku ve secde etme imkanı olmadığı vakitlerde baş işaretiyle bunları yerine getirir. Ayakta durup kıraati o vaziyette yerine getirmek mümkün olmadığında yürüdüğü halde bu rüknü eda eder.

Bu hususta müctehid imamların farklı ictihadları vardır. Onları bundan sonraki kısımda belirteceğiz.

 

Tehlike Artıp Korku Şiddetlendiği Zaman Namaz Nasıl Kılınır?

 

Namaz, vakti girince farz-ı ayn olarak kılınması gerekli bir ibadettir. Fevkalade bir durum olmadıkça geciktirilmesi, yani ka­zaya bırakılması caiz değildir.

Bilindiği gibi, namazın 12 farzı vardır. Bunların altısı namaz dışında olanıdır ki, namazın şartları olarak belirlenir. Altısı ise içindedir ki, bunlar namazın rükünleri olarak bilinir. Zaruri bir hal ortada yokken namazın şartlarından birinin terki namazın sıhhatına mani olur, böylece kılınan namaz sahih olmaz. Rükünlerden birinin terki namazın bozulmasına ve yeniden kılınmasına sebeb olur.

Ancak savaş halinde şiddetli korku ve tehlike baş gösterdiğinde bu rükünlerden birinin veya birkaçının terkinden dolayı namaz bozulur mu, yani kılınan namaz sahih olur mu? Aynı zamanda böyle durumlarda bazı rükünleri terketmektense namazı kazaya bırakmak, yani geciktirip vaktin dışına çıkarmakta bir sakınca var mıdır?

Bütün bu hususları ancak hadislerden ve hadislerin ışığında ictihad eden fakihlerin görüş ve tesbitlerinden öğrenmemiz mümkündür.

 

Konuyla İlgili Hadisler:

 

İbn Ömer (r.a.) den yapılan rivayette, adı gecen diyor ki:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz korku namazını vasfederken şöyle buyurdu:

"Eğer korku bundan da şiddetli olur­sa, o takdirde (namazı) süvari ve yaya olduğunuz halde (nasıl mümkünse öyle) kılarsınız."[27]

Abdullah b. Üneys (r.a.) den yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz beni, Halid b. Süfyan el-Hüzeli'ye gönderdi. Halid Arefe ve Arafat cihetinde idi. Peygamber (s.a.v.) bana şu emri verdi:

"Git, onu öldür."

Onu gördüğüm zaman ikindi vakti girmiş bulunuyordu. Ben, benimle onun arasındaki mesafeyi aşmak sebebiyle namazın gecikmesinden pek endişe etmiyordum. (Yani vakit çıkmadan onun işini bitireceğimi tahmin ediyordum). Bununla beraber (ne olur, ne olmaz) hem yaya olarak yürümeye devam ettim, hem de ona doğru yönelik halde baş işaretiyle namazı kılmaya başladım. Ona yaklaştığımda, bana dönüp sordu:

"Sen kimsin?" cevap verdim:

"Araplardan bir adamım. Bana ulaşan bilgiye göre, sen şu adam (Hz. Muhammed) e karşı (adam) topluyor muşsun, işte onun için sana geldim". O da:

"Evet, ben bu hususta (bir şeyler toplayıp hazırlık içinde) bulunuyorum" dedi. Onunla birlikte bir saat kadar yürüdüm; ta ki imkan hasıl oldu ve kılıcımla onun üzerine çullandım ve (vücudu) soğuyuncaya kadar" üzerinde durdum."[28]

İbn Ömer (r.a.) den yapılan rivayette, adı geçen diyor ki:

"Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz Ahzab (savaşın)dan döndüğü gün aramızda durup şöyle seslendi:

"Sizden hiç kimse Benî Kurayze'ye varmadan ikindi namazını kılmasın."

Bununla beraber insanlar ikindi namazının fevt olmasından (vaktinin çıkmasından) endişe ettiler de henüz Benî Ku­rayze'ye varmadan namazı kıldılar. Bir diğer grup ise: "Biz ancak Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in emrettiği yere varınca namaz kılarız, isterse vakit çıkmış olsun" dediler. (Resulüllah (s.a.v.) ile buluştukları zaman, durum ona arzedildi). Resulüllah bu iki gruptan hiçbirini kınamadı."[29]

 

Fakih İmamlarının İstidlal Ve İhticacları

 

a) Hanefilere göre: Korku ister düşmandan, isterse bir ca­navardan olsun, belirtilen şekilde namaz kılınır. Aynı zamanda durup, kılmak tehlikeli olduğu takdirde yürüdüğü halde namazını kılar. Ancak namaz kılarken düşmanla savaşırlarsa, namaz hükümsüz olur. Çünka savaş, namazla ilgili amellerden değildir.

Savaş tehlikesi artar da korku şiddetlenirse, o takdirde süvari halde hangi yöne müteveccih bulunurlarsa bulunsunlar herkes kendi başına namazını kılar. Rukü' ve secdeleri baş işaretiyle yerine getirirler. Normal duruma geçince bu vaziyette kılınan namazın iadesi gerekmez.

Belirtilen durumda süvariler cemaat halinde namaz kılmazlar. Bu hem mümkün değil, hem de tehlike arzedebilir. An­cak aynı binek üzerinde bulunan iki kişiden öndeki imam, ar­kasındaki cemaat olabilirler.[30]

Savaş halinde süvari olan kimse namaz kılmak için bineğinden inip kılması mümkün olduğu takdirde hayvan üzerinde kılması caiz olmaz.

Savaş bilfiil başlamışsa, artık namaz kılınmaz ve geciktirilir. Nitekim Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz Hendek gazasında günün önemli kısmında devamlı savaş halinde bilfiil bulunduğu için dört vakit namazını kılamadı ve savaştan sonra karanlık çökünce on­ları kaza ettikten sonra şöyle buyurdu:

"Bizi vusta (ikindi veya öğle veya akşam) namazından alıkoydular. Allah onların kabirlerini ateşle doldursun."[31]

b) Şafîilere göre: Savaş iyice kızıştığı ve korku arttığı za­man ister süvari, ister piyade olsunlar imkanları nasıl elverirse öylece namaz kılarlar. Bu durumda kıbleden başka cihete sapma­larında mazur sayılırlar. Aynı zamanda namaz efaline uymayan hareketlerde bulunmalarından dolayı da namazları bozulmaz. En sahih tesbit de budur.. Rüku’ ve secde yapmaktan aciz olurlarsa, baş işaretiyle bu rükünleri yerine getirirler, ancak secde için biraz fazla başlarını eğerler. Normal duruma geçilince artık savaşta kıldıkları namazları kana etmeleri gerekmez.[32]

c) Hanbelilere göre: Savaş iyice kızışır, korku ve tehlike artarsa, o takdirde süvari veya piyade olarak nasıl mümkünse öyle namaz kılınır. Kıbleye yönelmek mümkün olmadığı takdirde hangi cihete yönelik olurlarsa olsunlar namazlarını kılarlar. Rüku ve secdeyi baş işaretiyle yerine getirirler. Bilfiil   savaşı sürdürürken yine de namazı geciktirmezler, yani vaktinden çıkarmazlar.[33]

d) Malikilere  göre: Savaş kızışır da tehlike artarsa, kılıçlar, yani silahlar da yerinde kullanılırsa, artık herkes imkan nisbetinde namazını baş işaretiyle kılar, onu vaktinin dışına çıkarmamaya çalışır.. Bu durumda ister süvari, ister piyade duru­munda olsunlar namazı terketmezler.[34]

 

Tahliller Ve Rivayetler

 

536 no'lu İbn Ömer hadisi aynı zamanda Buharî'de Bakara Suresi'nin tefsirinde şu lafızla geçmektedir:

"Eğer korku bundan da şiddetliyse, (savaşçılar) yaya olarak ayakta durdukları halde veya süvari bulundukları halde  namazlarını kılarlar; yüzlerini kıbleye veya başka bir cihete çevirmiş halde bunu yerine getirirler."

Müslim'de de buna yakın şekilde rivayet edilmiş; İbn Huzeyme de bu anlamda Malik hadisini nakletmiştir.

Nevevî el-Mühezzeb şerhinde diyor ki:

"Bu rivayet korku namazımn hükümlerinden bir hükmü beyan etmektedir ki, tefsire muhtaç değildir."

537 no'lu Abdullah b. Üneys hadisi hakkında Ebu Davud ve el-Münzerî susup bir şey söylememişlerdir. İbn Hacer ise bunu hasenlemiştir.

Her iki hadis de korku şiddetlendiği zaman imkanın elver­diği şekilde namaz kılmanın cevazına ve sıhhatına delalet etmek­tedir.

538 no'lu İbn Ömer hadisi sahihtir ve ictihad düzeyinde bu­lunan her müctehidin ictihadında musab olduğuna delalet etmektedir. Buhari ve diğer ilim adamları bu hadisle istidlal edip ima ile namaz kılmanın caiz olduğunu belirtmişlerdir.

 

Çıkarılan Hükümler

 

1- Savaş kızıştığı zaman, savaşçılar ister yaya, ister süvari durumunda bulunsunlar, namazları terketmeyip kılarlar. Ancak İmam Ebu Hanife'ye göre, savaşın fiilî durumunda namaz kılınmaz, geciktirilir.

2- Kıbleye yönelmek mümkünse yönelilir, değilse herhangi bir cihete yönelik bulunulduğu halde kılınır.

3- Rüku' ve secdeler baş işaretiyle yerine getirilir

4- Vaktinde eda edildiğinden, normal zamana geçilince kaza edilmez.

 

Güneş Tutulma Namazı

 

Şüphesiz ay ve güneş Allah'ın varlığına ve kudretinin  yüceliğine delalet eden iki önemli ayet ve belgedir.

Ayın dünya ile güneş arasına girmesiyle güneş tutulması olayı meydana gelir.

Ayın yörüngesi dünya ile güneş arasından geçerse, o zaman ayın gölgesi dünyanın üzerine düşer. Böylece dünyanın gölgede kalan yerlerinde güneş görülmez olur. Buna "Güneş Tutulması" denir.

Dünya devamlı surette güneşe karşı bulunduğu için uzaya doğru dünyadan bir gölge konisine rastladığı zaman dünyadan kısmen veya tamamen görünmez olur; yani dünya, güneşle ay arasında bulunduğu için ay üzerine gölgesi düşer; bu gölge onun birkısmmı veya tamamını kaplar. Böylece "Ay Tutulması" olayı meydana gelir.

Namaz vakitlerini güneş saatlerine göre düzenleyip yerine getirmenizi emreden İslam Dini, ilahî düzenlemenin kusursuz de­vam etmesine, saniye şaşmadığına delalet eden güneş ve ay tutul­ması olayından dolayı Cenabı Hakk'ın kudretinin yüceliği karşısında eğilip secde etmemizi emretmesi yadırganabilir mi? Bunun kadar tabii ne olabilir? Sözü edilen olaydan dolayı namaz kılmak güneş ve aya değil, onları yaratıp belli hesaplara bağlayarak insanoğlunun hizmetine veren Allah'adır.

 

İlgili Hadisler:

 

Abdullah b. Amr (r.a.) dan yapılan rivayette, adı geçen diyor ki:

"Peygamber (s.a.v.) zamanında güneş tutulması mey­dana gelince, "es-Salate Camiaten" diye namaza çağırıldı. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir secde, iki rüku’ yaptı. Sonra kalktı bir secde, iki rüku’ daha yaptı. Arkasından güneş açıldı (tutulma olayı sona erdi)." Yani iki rek'at ola­rak kıldı. Her rek'atinde iki rüku', bir secde yaptı.

Hz. Aişe (r.a.) diyor ki:

"Bundan daha uzun ne rüku', ne de secde yapmış bulunuyordum."

Aişe (r.a.) dan yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:

"Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz devrinde güneş tutul­ması olayı meydana geldi. Bunun üzerine Resulüllah (s.a.v.) bir çağırıcı göndererek "es-Salate Camiaten" dedir­terek namaza davet ettirdi ve kalkıp dört rüku' ve dört sec­deyle iki rek'at namaz kıldı."

Yine Aişe (r.a.) dan yapılan rivayette, adı geçen diyor ki:

"Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz'in hayatında (yaşadığı zaman) güneş tutulması olayı meydana geldi. Bunun üzerine Resulüllah (s.a.v.) çıkıp Mescid'e gitti. Namaza dur­up tekbir getirdi; insanlar da Onun arkasında durup saf bağladılar. Peygamber uzun kıraatte bulunduktan sonra uzun bir rüku’ yaptı ki bu birinci kıraatten biraz aşağı (kısa) idi. Sonra başını kaldırdı ve Semi'allahu Limen Hamidehu Rabbena Leke'l-Hamd dedi. Sonra ayakta durup yine birinci kıraatten biraz aşağı (kısa) olmak üzere uzun kıraatte bulundu. Sonra tekbir getirip, birinci rüku'dan biraz kısa rüku' yaptıktan sonra başını kaldırıp Semi'allahü Limen Hamidehu Rabbena Leke'l-Hamd dedikten sonra secdeye vardı. Sonra bunun gibi ikinci rek'ati kıldı ve böylece dört rek'ati dört secdeyle ta­mamladı ve O henüz namazı bitirmemişti ki güneş açılıverdi.

Sonra Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz kalkıp hutbe oku­du, Allah'a layık olduğu şekilde senada bulundu ve sonra şöyle buyurdu:

"Şüphesiz ki güneş ve ay, Aziz ve Celil olan Allah'ın ayetlerinden iki ayettir. Bunlar ne bir kimsenin ölümü, ne de hayatı (ve doğumu) için tutulurlar. Ancak siz güneş ve ayın tutulduğunu gördüğünüz zaman namaza yonelip ondan yardım ve medet bekleyin."

İbn Abbas (r.a.) dan yapılan rivayette, adı geçen diyor ki: "Güneş tutulması" olayı meydana geldi. Resulüllah (s.a.v.) namaza durdu, Bakara Suresi uzunluğunda.kıraati uzattı. Sonra uzun bir rüku' yaptı. Sonra başını kaldırıp ayakta uzun süre durdu ki bu birinci kıyamdan biraz kısa idi. Sonra birinci rüku'dan biraz kısa olmak üzere uzun bir rüku' yaptı. Sonra secdeye vardı ve arkasından kalkıp bi­rinci kıyamdan biraz az olmak üzere uzun bir kıyamda bu­lundu. Sonra birinci rüku'dan biraz az olmak üzere uzun bir rüku' yaptı. Sonra başını kaldırdı ve birinci kıyamdan biraz kısa olmak üzere uzun bir kıyamda bulundu. Sonra yine birinci rüku'dan biraz kısa olmak üzere uzun bir rüku' yaptı. Sonra secdeye varıp namazı bitirince güneş te açılmış oldu. Arkasından şöyle buyurdu:

"Şüphesiz ki güneş ve ay, Allah'ın ayetlerinden iki ay­ettir. Bunlar ne bir kimsenin ölümü, ne de hayatı için tutulurlar. Siz böyle bir olayı gördüğünüz zaman Allah'ı anın.."[35]

Esma (r.a.) dan yapılan rivayete göre, adı geçen demiştir ki:

"Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, güneş tutulması sebebiyle na­maza durdu ve kıyamı uzattı. Sonra uzun bir rüku' yaptı; ar­kasından kalkıp yine uzun bir kıyam ve uzun bir rüku' yaptı. Son­ra başını kaldırdı ve secdeye gitti ve secdeleri uzattı. Sonra kalkıp uzun bir kıyam yaptı; sonra rüku'a varıp uzun süre rüku'da dur­du. Sonra kalkıp uzun bir kıyam daha yaptı; sonra uzun bir rüku’ yaptı. Sonra başını kaldırdı ve secdeye varıp secdeleri uzun tuttu. Sonra başını kaldırdı, sonra yine secdeye vardı ve onu da uzun uttu. Sonra namazı bitirdi."[36]

Cabir (r.a.) den yapılan rivayette, diyor ki:

"Resulüllah (s.a.v.) zamanında güneş tutulması olayı meydana geldi. Bu sebeple Resulüllah (s.a.v.) ashabıyla birlikte namaz kıldı: Kıyamı o kadar uzattı ki, (neredeyse) ashab yere kapanacaktı. Sonra rüku'a vardı ve uzattı. Son­ra yine uzun bir rüku’ yaptı. Sonra iki secde yaptı. Sonra ayağa kalkıp birinci rek'atte yaptıklarını aynen yaptı ve böylece dört rüku' ve dört secdeyle (iki rek'at) kılıp tamamladı."[37]

Yine Cabir (r.a.) den yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:

"Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz zamanında güneş tutul­ması olayı meydana geldi. Resulüllah (s.a.v.) o sebeple namazı altı rüku' ve dört secdeyle kıldı."[38]

İbn Abbas (r.a.) dan yapılan rivayette, demiştir ki:

"Peygamber (s.a.v.) Efendimiz güneş tutulması sebe­biyle namaz kıldı: Ayakta okudu; sonra rüku'a vardı. Sonra kalkıp tekrar okudu ve rüku'a vardı. Sonra kalkıp tekrar okudu ve rüku'a vardı. Sonra da secdeye vardı. Diğer rek'at de bunun gibi idi."[39]

Yine İbn Abbas (r.a.) dan yapılan rivayette, adı geçen diyor ki:

"Peygamber (s.a.v.) güneş tutulması sebebiyle namaz kıldı: Ayakta okuduktan sonra rüku'a eğildi. Sonra tekrar okudu ve rüku'a eğildi. Sonra yine kalkıp okudu ve rüku'a vardı. Sonra yine kalkıp okudu ve rüku'a eğildi. Ondan sonraki rek'atte bunun gibi yaptı."[40]

Diğer bir lafızla:

"Resulüllah (s.a.v.) sekiz rüku'u dört secdeyle kılmış oldu."

Ubey b. Ka’b (r.a.) den yapılan rivayette, adı geçen diyor ki:

"Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz zamanında güneş tutul­ması olayı meydana geldi. O sebeple Resulüllah (s.a.v.) ashabıyla birlikte namaz kıldı: Uzun surelerden birini okudu ve beş rüku', iki de secde yaptıktan sonra ikinci rek'ate ka­lktı; yine uzun bir sure okudu, beş rüku' iki secde yaptıktan sonra, diğer namazlarda olduğu gibi kıbleye yönelik vaziyette oturdu ve güneş açılıncaya kadar dua etti."[41]

Güneş tutulması sebebiyle kılınan namazda kıraat aşikar ol­arak yerine getirilir.

Bu konuda Hz. Aişe (r.a.) diyor ki:

"Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz güneş tutulması sebebiyle kıldığı namazda kıraati aşikar yerine getirdi; böylece iki rek'atte dört rüku', dört de secde yaptı."[42]

Bu hadisin aksine ikinci bir rivayet Semüre (r.a.) den yapılmıştır. Adı geçen diyor ki:

"Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz bize güneş tutulması sebebiyle iki rek'at namaz kıldırdı. Namazda Ondan hiçbir ses duymadık (kıraati gizli okudu)."[43]

 

Ay Tutulması Namazı:

 

Hasan el-Basrî (rahmetullahi aleyh) diyor ki:

"İbn Abbas (r.a.) Basra'da emir olarak bulunduğu bir sırada ay tutulması olayı meydana geldi. Bunun üzerine adı geçen çıkıp bize iki rek'at namaz kıldırdı ki her rek'atte iki defa rüku' yaptı. Sonra ayrılıp bineğine binince şöyle dedi:

"Ben, Hz. Peygamberin (s.a.v.) na­maz kıldırdığı gibi namaz kıldırdım, Ondan gördüğümü ay­nen yaptım."[44]

 

Hadislerin Ve Rivayetlerin Işığında Mezhep İmamlarının İstidlal Ve İhticacları

 

a) Hanefîlere göre: Güneş tutulması olayı sebebiyle namaz kılmak vacip midir, yoksak sünnet midir? Bu Hususta mezhep imamlarının farklı görüş ve ictihadları olmuştur. İmam Muhammed'in bu namazla ilgili beyanı, onun sünnet olduğuna dela­let etmektedir. Şöyle ki, adı geçen cemaatle kılınan namazlardan söz ederken diyor ki:

"Nafile namazlardan -Ramazan'da geceleyin Teravih ve bir de güneş tutulma namazı dışında- hiçbiri cemaatle kılınmaz." Müstesna minhunun cinsinden olduğuna bakılınca, güneş tutulması sebebiyle kılınan namazın da nafile (sünnet) olduğu anlaşılıyor.

Diğer bazı  fukahaya göre, hadislerde Resulüllah'in (s.a.v.) böyle bir olay karşısında mü'minlerin ne yapması gerektiğini şöyle açıklarken: "Allah'a hamd edin, O'nu tekbir getirerek ululayın, O'nu tesbîh edin ve namaz kılın." bunu emir siğasıyla söylemiştir. Malum başka karine olmadığı takdirde emir vücubu gerektirir.

İmam Ebu Hanife ise bu namaz hakkında şöyle demiştir:

"Dilerseniz iki rek'at, dilerseniz dört rek'at ve dilerseniz daha faz­la rek'at kılabilirsiniz." Şüphesiz böyle bir tahyîr ancak nafile na­mazlar hakkında cari olur; farz ve vacip namazlar hakkında tahyîr söz konusu olamaz. Bu da, güneş tutulması sebebiyle kılınacak namazın sünnet olduğunu gösteriyor.

Güneş tutulması namazı iki rek'attir; her rek'atinde bir rüku’ iki secde yapılır; diğer namazlardan farksızdır. Aynı zamanda cemaatle değil münferiden kılınır.[45]

b) Şafiilere göre: Güneş tutulması sebebiyle Peygamber (s.a.v.) namaz kılınmasını emretmiştir. Bunun için mekruh vakit yoktur. Namazdan sonra güneş açılınca imam hutbe okur. Tutul­ma olayı geçtikten sonra artık namaz kılınmaz.[46]

Böylece bu mezhebe göre, güneş tutulmasıyla ilgili namaz vaciptir. Çünkü Resulüllah'ın (s.a.v.) emri vardır. Emir ise vücubu gerektirir.

Güneş tutulması olayıyla ilgili, cumada olduğu gibi iki hutbe okunur. Hamd ve salat-ü selam ile başlanır. Müslümanlara hayır, iyilik, tevbe ve tekarrub ile tavsiye edilir.

Güneş tutulması namazı ezansız ve ikametsiz kılınır.

 

Güneş Tutulması Namazının Kılınışı:

 

Namazı kıldıracak olan imam kalkar tekbir getirir ve farz namazlara başladığı gibi başlar, yani iftitah duasını okur. Sonra birinci rek'atte ezber biliyorsa Bakara suresini okur veya o nisbette Kur'andan ayetler okur. Sonra rüku'a varır ve rüku'da Baka­ra suresinden 200 ayet okuyacak kadar bir süre durur. Sonra başını kaldırır ve Semi'allahu Limen Hamidehu Rabbe­na Leke'l-Hamd der. Sonra yine ayakta Bakara Suresinin 200 ayetine denk gelecek şekilde Kur'an'dan ayetler okur. Sonra rüku'a varır ve birinci rüku'da beklediği nisbetin üçte ikisi kadar bekler; sonra başını kaldırıp dikelir ve secdeye eğilir. Sonra ikinci rek'ate kalkar, ayakta Bakara suresinin 250 ayetine denk gelecek uzunlukta ayetler okur ve arkasından rüku'a varır, orada Bakara suresinin 70 ayetine denk gelecek uzunlukta ayetler okur; sonra başını kaldırır ve Fatihayı okur, arkasından Bakara Suresinin 100 ayetine denk gelecek uzunlukta ayetler okur. Sonra rüku'a varır ve Bakara suresinin 50 ayetine denk gelecek uzunlukta ayetler okur. Sonra başını kaldırıp dikelir ve secdeye eğilerek namazı tamamlar.

Bu namazın hem birinci, hem de ikinci rek'atinde Fatiha okunur. Onlardan birinde onu terkederse, o rek'ate itibar edilmez, yerine başka bir rek'at kılması gerekir ve namazın sonunda yanılma secdesi yapar.[47]

c) Hanbelilere göre: Güneş ve ay tutulmasıyla ilgili nama­za "Salatü'l-Küsûf" adı verilir. Bu iki olaydan biri meydana ge­lince, mü'minler namaza yönelip ya cemaat halinde, ya da yalnız başlarına kılarlar.

Güneş ve ay tutulmasıyla ilgili namaz, müekked sünnettir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) hem onu kılmış, hem de kılınmasını em­retmiştir. Bu namazın meşruiyeti üzerinde hilaf yoktur, yani buna muhalefet eden olmamıştır.

Sözü edilen namaz şöyle kılınır: Birinci rek'atte Fatiha ve uzun bir sure aşikar (yani sesli) okunur. Sonra rüku'a varılır ve rüku' uzatılır. Sonra rüku'dan kalkılır ve ayakta yine kıraatte bu­lunulur, ancak birincisi kadar uzun tutulmaz. Sonra rüku'a varılır ve yine birinci rüku'dan biraz kısa olmak üzere uzatılır. Sonra iki uzun secde yapılır. Sonra kalkılır bu iki rek'atin aynı olmak üzere iki rek'at daha kılınır ve böylece dört rüku' ve dört secdeyle bu na­maz kılınmış olur. Tabii namazın sonunda teşehhüde oturulur ve arkasından selam verilir.[48]

Ancak bu konuda müstehab olan şudur: İki rek'at namazı kılmak, birinci rek'atte iftitah duasından sonra euzü çekip Fatihâ'yı ve Bakara suresini veya o uzunlukta Kur'an'dan ayet oku­nur. Sonra rüku'a varılır ve 100 defa tesbih getirilir. Sonra rüku'dan kalkılır ve Semi'allahu Lîmen Hamîdehu Rab­bena Leke'l-Hamd denilir. Sonra Fatiha ve.Al-i İmran Suresi veya bu sure uzunluğunda Kur'an'dan ayetler okunur. Sonra bi­rinci rüku'un üçte ikisi nisbetinde rüku'da durur ve yine Semi'allahu Limen Hamidehu denilir. Sonra secdeye varılır ve iki secde de uzatılır. Sonra ikinci rek'at buna nisbetle bi­raz kısa tutulur.

Böylece her rek'atte iki kıyam, iki kıraat, iki rüku’ ve iki sec­de yapılır. Gece olsun, gündüz olsun kıraat sesli okunur. Hutbe okunmaz. Çünkü İmam Ahmed'den buna dair yani hutbe okun­masına dair bir rivayet gelmemiştir.[49]

d) Malikilere göre: Dört rek'at olarak kılınır. Her rek'atte Fatiha okunur ve kıraat gizli okunarak yerine getirilir. Rüku’ uzun tutulur. Cemaat halinde kılınması nriistehabdır. Kadınlar ise kendi evlerinde bu namazı kılarlar. Böylece her rek'atte iki uzun rüku' ve iki kıyam yapılır ve sonunda secde yapılarak namaz tamamlanır.[50]

 

Tahliller Ve Diğer Rivayetler

 

Her rek'atte iki rüku' yapıldığına dair birçok rivayetler vardır: Ahmed b. Hanbel'in Hz. Ali'den, Nesai'nin Ebu Hüreyre'den, Hafız Bezzar'ın İbn Ömer'den (Allah hepsinden razı olsun) bu hususta rivayeti bu cümledendir. O bakımdan Hanefîlerin çoğunun dışında diğer bütün müctehid imamlar bu rivayet­lerle istidlal etmişlerdir. Müslim'in Cabir'den yaptığı rivayette de buna yakın bilgi vardır.

547 nolu Cabir hadisini Beyhaki de rivayet etmiş ve onu Şafii'den naklettiğini belirtmişse de bu yanlıştır. Aynı hadisi Müslim kendi sahihinde Ebu Bekir b. Ebi Şeybe'den, o da İbn Nümeyr'den, o da Abdülmelik'den, o da Ata'dan, o da Cabir'den ri­vayet etmiştir.

548 nolu  İbn  Abbas hadisini Tirmizi, Muhammed b. Beşşar'dan, o da Yahya b. Said'den, o da Süfyan'dan, o da Habib b. Ebi Sabit'den, o da Tavus'tan, o da Peygamber (s.a.v.) Efendimiz­den rivayet etmiştir. Ancak yapılan araştırmada Habib'in Tavus'dan  işitmediği  anlaşılmış  ve  o  bakımdan  hadis  malûl sayılmıştır. Nitekim Beyhaki bu hususta diyor ki:

"Habib her ne kadar sıka (güvenilir) sayılsa da, o tedlis yapıp Tavus'tan işittiğini beyan etmemiştir."

549 nolu İbn Abbas hadisini her ne kadar Tirmizi sahihlemişse de İbn Hibban onun sahih olmadığını belirtmiştir.[51]

550 nolu Ubey hadisini aynı zamanda Hakim ve Beyhaki tahric etmişlerdir. Ancak senedi itibariyle Şeyhan onunla ihticac etmemişlerdir. Bu demektir ki Buhari ile Müslim bu hadisi ihticaca uygun görmemişlerdir. İbn Seken ise onu sahihlemiştir. Hakim de "Bunun ravileri doğru kişilerdir" diyerek tesbitini ortaya koy­muşsa da hadisin senedinde Ebu Cafer İsa b. Abdillah b. Mahan er-Razi bulunuyor ki, İbn Medeni onun hadîslerini birbirine karıştırdığını kaydetmiştir. İbn Main ise "O sıka (güvenilirdir)" diyerek hadisiyle ihticac edilebilir görüşünü ortaya koymuştur.[52]

552 nolu Semure hadisine gelince: İbn Hibban ile Hakim onu sahihlemiştir. Ancak İbn Hazm, onun ravilerinden Salebe b. İbad'ın cehaleti sebebiyle onun muallel olduğunu belirtmiş, yani bu bakımdan sıhhatini zedeler mahiyette böyle bir cehaletin söz konusu olduğuna dikkat çekmiştir. Nitekim İbn Medeni de onun meçhul bir kimse olduğunu söylemiştir.[53]

Salebe tabiindendir. Semure (r.a.) den hadis istima' etmiştir, (işitmiştir.) Ondan da Esved b. Kays İstiska ile ilgili ha­disi rivayet etmiştir. Ancak İbn Medeni onun birçok meçhul kişilerden rivayet ettiğine dikkat çekerek sıka olmadığını belirt­mek istemiştir.

Şevkani de bu zattan söz ederek birtakım nakillerde bulun­muş ve Zehebi'nin tesbitlerini aktarmıştır.

Bu manada bir diğer hadisi Ebu Ya'la ile Beyhaki İbn Abbas (r.a.) dan şöyle rivayet etmişlerdir: "Güneş tutulması sebebiyle na­maz kılmakta olan Rasulüllah'ın (s.a.v.) yanında bulunuyordum. Kendisinden kıraati esnasında Kur'an'dan bir harf olsun işitmedim."

Ancak bu hadisin isnadında İbn Lüheya bulunuyor ki bu zat hakkında farklı görüşler vardır.

Güneş tutulmasıyla ilgili namazda kıraatin aşikar okunması hakkında Buhari, Hz. Aişe (r.a.) hadisini Semure hadisinden daha sahih kabul etmekte ve ihticaca salih olduğuna işarette bu­lunmaktadır. Ancak İmam Şafii bu konuda Semure hadisini tercih etmiş ve İbn Abbas'ın (r.a.) rivayetine muvafık olduğunu sebeb-i tercin olarak göstermiştir.

553 nolu Hasan el-Basri rivayeti hakkında farklı tesbitler bulunuyor: Şevkani'nin tesbitine göre, sahih değildir. "Çünkü İbn Abbas (r.a.) Basra'da bulunduğu yıllarda Hasan el-Basri orada bulunmuyordu" diyor.

Rivayeti sahih kabul edenler ise, Hasan el-Basri'nin "Bize namaz kıldırdı" sözünü te'vil ederek "Basra halkına namaz kıldırdı" manasına geldiğini belirtmişlerdir.

 

Çıkarılan Hükümler

 

1- Güneş tutulmasıyla ilgili namaz meşrudur. Sünnet ile sabit olmuş ve ashabın önemli bir kısmının rivayet ve ameliyle sübut bulmuştur.

2- Bu konuda daha çok kıyasa yönelen İmam Ebu Hanife, bunun da diğer farz namazlar şeklinde kılınacağını belirtmiştir.

3- İki veya dört rek'at olarak kılınabilir.

4- Cemaat halinde ve münferiden de kılınabilir.

5- Bu namaz için mekruh vakit hükmü kalkar, yani tutulma olayı hangi vakitte meydana gelirse gelsin kılınabilir. Bu daha çok İmam Şafii'nin ictihadıdır.

6- Güneş  tutulma  olayı  geçip  güneş  tam  görülmeye başlayınca artık güneş tutulma namazı kılınmaz.

7- Namaz kılınıp güneş açılınca dua edilir; bazı müctehidlere göre hutbe okunur.

8- Bu namaz için ezan okunmaz, ikaamet getirilmez; sadece "es-Salat Camia" denir.

9- Güneş tutulmasıyla ilgili namaz İmam Şafii'ye göre vacip­tir.

10- Her rek'atinde iki rüku' ve iki kıyam yapılır.

11- Kıraat ve rüku'lar uzun tutulur.

12- Secdeler normal tutulur.

13- Müctehidlerin çoğuna göre, kıraat aşikar okunur. İmam Malike göre gizli okunur.

 

İstiska (Yağmur Dileme) Namazı

 

Yağmur yağması, bulutların oluşup yağmur yüklenerek in­direcek duruma gelmesi şüphesiz ki birtakım fiziki kanunlara ve bilinen sebeplere dayanmaktadır. Ancak unutmamak gerekir ki bu kanunlar ve sebepler kendi haline bırakılmamıştır. Şart ve or­tam oluştuğunda yağmur yağması normal kabul edilirse de bazı hallerde her şeye rağmen yağmur yağmamakta ve kuraklık sürmektedir. Zira kainatta "tabii olaylar" denilen hemen her hadise ilahi plan ve programa göre cereyan eder veya ona göre gerçekleşir. Gelişigüzel, sebepsiz, illetsiz, plansız ve programsız hiçbir olayın meydana gelmesi düşünülemez. Sebep ve illetleri ila­hî programa göre harekete geçiren görevli melekler vardır. Böylece bir olayın meydana gelmesini sağlayan sebepler ve illetler mevcut olunca, onları bağlı bulundukları kanunlar ve program doğrultusunda harekete geçiren melekler de ilahi irade düzeyinde hizmete katılırlar.

Ayrıca yağmurun oluşmasını sağlayan sebep ve illetler oluşmayabilir ve uzun süre yağmur yağmayıp ihtiyaç had safhaya gelebilir. Şüphesiz bu olayda da görevli meleklerin varlığını unut­mamak gerekir.

O bakımdan gerek sebeplerin oluşturulması, gerekse o se­bepleri harekete geçirip yağmur yüklü bulutların meydana gelme­si için her şeyi kudretinin tasarrufu altında bulunduran Allah'a'el açıp dua etmek, nemli gözlerle dilekleri O'nun kapısına sunmak da kulluğumuzun gereği ve imanımızın bir başka belirtisidir.

Bunun için Allah'ı ve O'nun cari kanunlarını, melekleri ve görevlerini en iyi bilen Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz kuraklık baş gösterdiğinde tam tezellûl, teslimiyet ve mahviyet içinde çıkıp to­plu halde namaz kılmayı, dilekte bulunmayı tavsiye bu­yurmuştur. Zira bu durumda ilahi rahmet harekete geçip kul­larından yana tecelli eder.

 

Konuyla İlgili Hadisler

 

Hz. Aişe (r.a.) dan yapılan rivayette, demiştir ki:

"Halk yağmur yağmamasından ve kıtlık tehlikesi söz konusu olduğundan dolayı Rasulüllah'a (s.a.v.) baş vurup hallerini arzettiler. Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.v.) min­berin açık havadaki namazgaha çıkarılmasını emretti ve yağmur namazı, duası için oraya çıkılacağı bir günü vadetti. O gün gelince Rasulüllah (s.a.v.) güneş doğmaya başlayınca çıktı, minber üzerinde oturdu, tekbir getirip Aziz ve Celil olan Allah'a hamd ettikten sonra şöyle buyur­du:

"Sizler ülkenizde kıtlık ve sıkıntı baş gösterdiğinden şikayetçi oldunuz ve sizden yana yağmur yağmasının za­manının geciktiğini ifade ettiniz. Oysa Cenab-ı Hak O'na dua etmenizi emretmiş ve ettiğiniz takdirde onu kabul buy­uracağını da vaadetmiştir."                             

Rasulüllah (s.a.v.) bunları belirttikten sonra şöyle başladı:

"Hamd alemlerin Rabbı Allah'a mahsustur. O Rahman ve Rahim'dir. Hesap ve ceza gününün yegane sahibi ve ma­likidir. O'ndan başka ilah yoktur. Allah dilediğini yapar.

Allahım! Sen Allah'sın, Senden başka ilah yoktur, an­cak Sen varsın. Sen ganîsin, biz ise fakirleriz. Üzerimize yağmur indir; indirdiğini bize kuvvet ve bir süreye kadar yetecek çizgiye ulaştır."

Sonra Rasulüllah (s.a.v.) ellerini kaldırdı ve o kadar yükseltti ki koltuklarının beyazlığı göründü. Sonra ar­kasını halka döndürdü ve üstündeki üstlüğünü veya hırkasını tersine çevirdi ki, elleri henüz yukarıya kalkık bulunuyordu. Sonra yüzünü halka döndürdü ve minberden indi iki rek'at namaz kıldı. Bunun üzerine Cenab-ı Hak bir parça bulut ortaya çıkardı, derken şimşek ve yıldırım bir­birini izledi; sonra da Allah'ın izniyle bulut yağmur indirm­eye başladı. Rasulüllah (s.a.v.) mescid'e gelmeden sel ak­maya başladı. Rasulüllah (s.a.v.) halkın bir örtü altına girmek için acele koştuklarını görünce dişleri görünecek şekilde güldü ve şöyle buyurdu:

"Şehadet ediyorum ki, Al­lah herşeye kadirdir, O'nun gücü her şeye yeter ve ben de O'nun kulu ve rasulüyüm."[54]

Ebu Hüreyre (r.a.) den yapılan rivayette, demiştir ki:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz bir gün yağmur duasında bulunmak üzere çıktı ve bize ezansız, ikametsiz iki rek'at namaz kıldırdı. Sonra bize hutbe okudu ve Aziz, Celil olan Allah'a dua etti, yüzünü kıbleye çevirip ellerini kaldırmış bir halde duasına devam etti. Sonra sırtındaki hırkasını tersine çevirdi: Sağını soluna, solunu sağına getirdi."[55]

Abdullah b. Zeyd (r.a.) den yapılan rivayette, demiştir ki:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz namazgaha çıktı ve yağmur dileme duası yaptı. Üstündeki hırkasını, kıbleye yönelirken çevirdi ve hutbeden önce namaza başladı. Son­ra yine kıbleye yönelerek dua etti."[56]

Yine Abdullah b. Zeyd (r.a.) den yapıları rivayette diyor ki:

"Rasulüllah'ı (s.a.v.) yağmur duası ve namazı için dışarıya çıktığı gün gördüm. Arkasını halka döndürdü, kıbleye yöneldi ve dua etmeye başladı. Sonra bu arada hırkasını tersine çevirdikten sonra iki rek'at namaz kıldı ve kıraati aşikar olarak yerine getirdi."[57]

İbn Abbas (r.a.) dan istiska namazından soruldu. O da şöyle dedi:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz mütevazı, mütezellil, mütehaşşi' ve mutazam' bir halde çıktı, bayramda olduğu gibi iki rek'at namaz kıldı, ama sizin bu hutbenizi yapmadı."[58]

Enes (r.a) den yapılan rivayette diyor ki:

"Ömer b. Hattab (r.a), kuraklığa uğrayıp sıkıntıya düştükleri zaman, Abbas b.Abdilmuttalib (r.a) ile tevessülde bulunup yağmur dileğinde bulunarak şöyle duada bulundu:

"Allahım! Şüphesiz ki biz sana, Peygamberin (s.a.v) ile tevessülde bulunuyoruz, bize yağmur indirerek kuraklığı gider. Allah'ım! Doğrusu biz, Peygamberin am­cası ile tevessülde bulunuyoruz, bizi yağmura kavuştur." Böylece onlara yağmur yağar ve kuraklık kalkardı."[59]

eş-Şa'bî (r.a) diyor ki:

"Ömer (r.a) dışarı çıkıp yağmur dileğinde bulundu, fakat istiğfarı fazla artırmadı (kısa kesti). Bunun üzerine kendisine:

"Biz senin yağmur dileğinde bulunduğunu göremedik!" denildi O da şöyle dedi:

"Ben gök mecâdîhi (meteorolojik olaylar) ile yağmur dileğinde bulundum ki, o olaylarla (onların oluşmasıyla) yağmur iner." Sonra da o, şu ayeti okudu:

"Rabbınızdan bağışlanma diley­in; çünkü mutlaka O, çok bağışlayandır.. Gökten üzerinize faydalı yağmur -gönderir." Artık Rabbmıza istiğfar edip tevbede bulu­nun.."[60]

Enes (r.a) diyor ki:

"Resulüllah (s.a.v) Efendimiz yağmur dilediğinde elle­rini yukarıya kaldırdığı kadar hiçbir şeyde kaldırmazdı. Gerçekten O, koltuğunun altındaki beyazlık görününceye kadar ellerini yükseltirdi."[61]

Müslim şu rivayeti de nakletmiştir:

"Peygamber (s.a.v) elinin dış kısmıyla göğe doğru işarette bulunarak yağmur dileğinde bulundu."

Enes (r.a) den yapılan rivayette, diyor ki:

"Cuma günü bedevilerden biri geldi ve şöyle dedi:

"Ya Resulellah! Davarlar helak oldu, çoluk çocuk da helak oldu, insanlar da helak oldu." Bunun üzerine Resullah (s.a.v) Efendimiz ellerin kaldırıp dua etti, insanlar da Onunla birlikte ellerini kaldırıp dua ettiler. Biz henüz (Mescid'den) dışarı çıkmamıştık ki, yağmura nail olduk."[62]

İbn Abbas (r.a) dan rivayette, diyor ki:

"Bedevilerden biri Peygamber (a.s) Efendimize geldi ve şöyle dedi:

"Ya Resulellah! Öyle bir kavmin yanından ge­liyorum ki, hiçbir çoban onlara zad (yiyecek, azık) hazırlayamıyor ve hiçbir erkek davar kuyruğunu oyna­tamıyor. (İnsanlar aç, davarlar cılız kaldı)." Bunun üzerine Resulüllah (s.a.v) minbere çıktı, Allah'a hamd ettikten son­ra şöyle duada bulundu:

"Allah'ım! Bize, bizi şiddetten kurtaracak, sonu övgüye değer olacak, bol çayır ve ürün bitir­ecek, her tarafı kapsayacak, bol su sağlayacak, hemen yağacak, gecikmeyecek bir yağmurla bizi sula."

Bu duayı yaptıktan sonra minberden indi. ona her gelen mutlaka şöyle diyordu:

"Gerçekten ihya olunduk.."[63]

Amr b. Şuayb (r.a)den, o da babasından ve dedesinden yaptığı rivayette, diyor ki:

"Resulüllah (s.a.v) Efendimiz yağmur dileğinde bulununca şöyle dua ederdi:

"Allah'ım! Kullarını ve hayvanlarını sula (suya kavuştur). Rahmetini yay; ölü beldeni ihya eyle (dirilt)."[64]

Muttalib b. Hantab (r.a) den yapılan rivayette, diyor ki:

"Peygamber (s.a.v) Efendimiz yağmur söz konusu olunca şöyle dua ederdi:

"Allah'ım! Rahmete vesile olan yağmurla bizi sula, aza­ba sebep olan yağmurla bizi sulama. Bela ve yıkıntıya yol açan; boğulmaya sebep olan bir yağmurla bizi sulama. Al­lah'ım tepeler, engebeli yerler, ağaçlıklar üzerine yağdır. Allah'ım, çevremizi de kapsayacak şekilde indir, sadece bi­zim üzerimize değil."[65]

Abdullah b. Zeyd (r.a) den yapılan rivayette diyor ki:

"Resulüllah (s.a.v) Efendimizi bizim için yağmur dileğinde bulunurken gördüm, duasını hayli uzun tuttu ve dileklerini çokça dile getirdi. Sonra kıbleye döndü, hırkasını çevirdi, (astarını yüz tarafına veya sağını soluna, solunu sağına getirdi); insanlar da Onunla beraber hırkalarını tersine çevirdiler."[66]

 

Fakih İmamların İstidlal Ve İhticacları

 

a) Henefîlere göre: İstiskâ konusunda cemaat halinde na­maz kılınmaz. Dileyen yalnız başına kılabilir. Çünkü yağmur isteğinde bulunmak için daha çok dua ve istiğfar edilir. İmam Muhammed'e göre: İmam veya onun vekil olarak belirlediği kimse cemaate iki rek'at namaz kıldırır, cuma namazında olduğu gibi iki rek'at olarak kılınır.

İmam Muhammed bu konuda İbn Abbas (r.a) hadisiyle is­tidlal etmiştir. İmam Ebu Hanife ise daha çok Nuh Suresi 10. aye­tle ihticac etmiştir.

İstiska namazı ezansız ve ikametsiz kılınır. Birinci rek'atte Sebbih İsme Rabbîke, ikinci rek'atte Hel Etâke Hadîsü'l Gaşiye surelerim okumak müstehabdır.[67]

b) Şafiilere göre: İstiskâ namazı, ihtiyaç duyulduğunda kılınır ve sünnettir. Kuraklık devam ettiği takdirde ikinci ve üçüncü defa kılınabilir.

İstiskâ için toplanıp namaz kılmaya hazırlanırken, yağmur yağmaya başlarsa, artık namaz kılmaya gerek kalmaz, şükür ve dua edilir. Ancak diğer sahih kavle göre, yine de mü'minler namaz kılarlar. Yağmur dileğinde bulunmadan önce imam cemaate üç gün oruç tutmalarını tavsiye edip tevbe etmelerini, iyilik ve hayır yapmak suretiyle Allah'a yakınlık sağlamalarını ve işledikleri haksızlıktan kurtulmak için hak sahiplerini razı etmelerini bildi­rir ve öylece namaz ve dua için şehir dışına çıkılır, yani üç gün oruç tutulduktan sonra dördüncü günü çıkılır. Herkes mümkün olduğu kadar eski, yamalı elbise giyinir ve beraberlerinde çocukları, yaşlanmış zatları da çıkarırlar.

İstiskâ namazı, bayram namazı gibi iki rek'attir. Bayramda olduğu gibi hutbe okunur, ancak tekbir değil bol istiğfar edilir. Dua edilirken, hırka, ceket, pardesü gibi elbise ters döndürülür. Resulüllahtan (s.a.v) rivayet edilen dua ve istiğfar yapılır, ayrıca istenildiği kadar duaya devam edilir.[68]

c) Hanbelilere göre: İstiskâ namazı müekket sünnettir. Kuraklık başlayıp sıkıntı baş gösterince tam mahviyet ve teslimiyet havası içinde mütevazi bir eda ile çıkılır, imam halka iki rek'at namaz kıldırır. Bu namaz için belli bir vakit yoktur. İhtiyaç duyul­duğu zaman çıkılır ve cemaat halinde kılınır.

Bazılarına göre, bayram namazında olduğu gibi, birinci rek'atte yedi, ikinci rek'atte beş tekbir getirilir. Bu aynı zamanda İbn Hazm ve Davud ez-Zahîrî'nin mezhebidir.

İstiskâ namazı ezansız ve ikametsiz kılınır. Namazdan sonra hutbe okunur, sonra kıbleye yönelik bir halde dua yapılır. Bu ara­da hırka ve benzeri elbisenin sağı soluna, solu da sağına getirilir. Eller fazla kaldırılarak duaya devam edilir, ve arada sık sık istiğfarda bulunulur.

İmam Ahmed'e göre de, hutbeye tekbir ile başlanır ve bol istiğfarda bulunulur.

Namaz kılınıp dua edildiği gün yağmur yağmazsa, ikinci ve üçüncü günler de çıkılıp namaz kılınır ve dua edilir.[69]

d) Malikilere göre: İstiskâ namazı hem cemaat halinde, hem de münferiden kılınabilir. Cemaatle kılınması şart değildir.  

Bu namaz ancak güneş doğup ortalığı aydınlattığı zaman kılınır. Başka vakitlerde kılınmaz. Namazdan sonra hutbe oku­nur, iki hutbe arasında oturulur. Açık havada kılındığı takdirde minber çıkarmaya gerek yoktur. İmam bir değneğe dayanarak hutbe okur. Namazda kıraati aşikar okumak sünnettir, bir yıl içinde birkaç defa istiskâ namazı kılmakta bir sakınca yoktur.

İstiskâ namazı iki rek'attir. Birinci rek'atte Sebbih İsme Rabbike'l-A'lâ, ikinci rek'atte Ve'ş-Şemsi Ve Duhâhâ sure­si okunur. Hutbe bitince kıbleye yönelinir ve dua edilir ve başka imam olmak üzere cemaatin hepsi hırka veya üstlüklerini ters çevirirler. İmam ayakta dua ederken, cemaat oturmuş halde du­aya katılır. Ne namazda, ne de hutbede tekbir getirilmez. Kıraat aşikar olarak yerine getirilir.[70]

 

Tahliller Ve Diğer Rivayetler

 

563 nolu Hz. Aişe hadisini aynı zamanda Ebû Avâne, İbn Hibban ve Hakim tahric etmişlerdir. İbn Seken ise bunu sahihlemiştir. Ebu Davud: "Bu garip bir hadistir ve isnadı ceyyiddir" demiştir.                  

Böylece bu hadis, istiskâ namazına güneş doğarken çıkmanın müstehab olduğuna ve cemaat halinde çıkıldığının meşruiyetine; önce dua ve istiğfarda bulunulacağına, sonra iki rek'at namaz kılınacağına delalet etmektedir. Aynı zamanda istis­kâ duası yapılırken hırka veya üstlüğü tersine çevirmenin sünnet olduğunu göstermektedir.

564 nolu Ebu Hüreyre hadisini Ebu Avane ve Beyhaki tah­ric etmişlerdir. el-Hilafiyat'ta bu hadisin  ravilerinin sıkat (güvenilir) kimseler olduğu belirtilmiştir.

Hutbenin namazdan önce mi, sonra mı okunacağı hakkındaki rivayetler farklıdır. Konumuzu oluşturan Ebu Hüreyre hadisi ile Enes'in ve Abdullah b. Zeyd'in hadisi hutbenin namazdan sonra okunduğuna delalet etmektedir.

İbn Abbas ile Hz. Aişe hadisleri ise, Peygamberin namaz­dan önce hutbe okuduğuna delalet etmektedir.

Ancak rivayetleri biraraya getirdiğimizde, ashabın anlatım tarzından bu ihtilafın kaynaklandığı ve sonuç olarak Rasulüllah'ın önce duaya başlayıp istiğfarda bulunduğu, sonra iki rek'at na­maz kıldığı ve arkasından hutbe irad ettiği anlaşılır.

Hadislerin tamamı, istiskâ namazının meşruiyetine delalet etmektedir. Ebu Hanife dışında bu görüşe muhalefet eden ol­mamıştır.

567 nolu İbn Abbas hadisini aynı zamanda Ebu Avane, İbn Hibban, Hakim, Darekutni ve Beyhaki tahric etmişlerdir. Ebu Avane ile İbn Hibban bunu sahihi emişlerdir.[71]

İmam Şafii bu hadise dayanarak, istiska namazında tekbir getirmenin meşru’ olduğunu söylemiştir.

Diğer yandan bu hadis istiskada hutbe okumanın meşru’ ol­madığına delalet etmektedir.

568 nolu Enes rivayeti, istiska duasında Rasulüllah ile Onun yakınlarının şefaatini dileyerek tevessülde bulunmakta bir sakınca olmadığına delalet etmektedir.

571 nolu Enes hadisi, istiska duasının cami ve mescidlerde de meşru' olduğuna delalet etmekte, aynı zamanda cami ve mescidlerde sadece dua ve istiğfarla yetinmekte bir sakınca bulun­madığını göstermektedir.

572 nolu İbn Abbas hadisinin isnadındaki ricalin hepsi sa­hihtir. Ebu Avane de bunu tahric etmiştir. Hafız İbn Hacer bu ha­disi naklettikten sonra bir şey söylemeyip susmuştur.

Aynı zamanda cami ve mescidde istiska duası için minbere çıkmanın meşruiyetine delalet etmektedir.

573 nolu Amr b. Şuayb hadisini Ebu Davud muttasıl olarak, İmam Malik mursel olarak rivayet etmiştir. Yani Ebu Davud'a göre, senedinde kesiklik yoktur. İmam Malik'e göre, senedinden bir sahabi düşmüştür.

574 nolu Muttalib hadisi ise, murseldir, yani senedinden bir sahabi düşmüştür. Ancak lafızlarının çoğu sahihayn'de zikredil­miştir.

Böylece hadis, istiska duasını daha kapsamlı ve umumi an­lamda yapmanın sünnet veya müstehab olduğuna delalet etmek­tedir.

575 nolu Abdullah b. Zeyd hadisinin aslı Buhari'dedir. Aynı zamanda birtakım farklı lafızlarla da rivayet edilmiştir.

İstiska duasını uzun tutmanın ve kıbleye yönelik bulun­manın, aynı zamanda hırka veya üstlüğü tersine çevirmenin meşruiyetine delalet etmektedir.

Bu son birkaç hadiste istiska namazından söz edilmemişse de, daha önceki sahih hadislerde bu namazdan açık şekilde bahse­dilmiş ve meşruiyeti kesinlik kazanmıştır.

 

Çıkarılan Hükümler

 

1- İstiska namazı iki rek'attir ve sünnettir.

2- İstiska namazında Fatiha ve zamm-ı sûre aşikar okunur.

3- İstiska namazı münferiden kılınabileceği gibi, cemaat ha­linde de kılınabilir.

4- İstiska namazı için ezan ve ikamet meşru kılınmamıştır.

5- Birinci rek'atinde Sebbih İsme Rabbîke, ikinci rek'atinde Ve'ş-Şemsî Ve Duhâhâ surelerini okumak müstehabdır. Başka sureler de okunabilir.

6- Namazdan sonra hutbe okunur. Hutbede sık sık istiğfar edilir.

7- Hutbeden sonra imamın kıbleye yönelmesi, sırtındaki ce­ket ve benzeri elbiseyi tersine çevirmesi, ellerini iyice kaldırıp dua etmesi ve duasını uzatması sünnettir.

8- İstiska duası, umuma teşmili dikkate alınarak yapılır.

9- Şafiilere göre, şehrin dışına çıkılmadan önce üç gün oruç tutmak, hayır ve iyilikte bulunmak, yapılan haksızlıkları gider­mek ve öylece çıkmak sünnettir.

10- Eski elbiseyle çıkmak ve yaşlıları, çocukları da çıkarmak müstehabdır:

11- Şafiilere göre, davarları da çıkarmak müstehabdır.

12- Birinci gün yağmur yağmadığında, ikinci ve üçüncü günler de aynı şeye devam edilmesi müstehab veya sünnettir.

 

HASTA ZİYARETİ

 

İnsan kendisine verilen ömrün başlangıç ve bitiş noktaları arasında aynı çizgi üzerinde durma şansına sahip değildir. Hayatımızın acı ve tatlı, sağlıklı ve hastalıklı günleri birbirini iz­ler durur. Çünkü insan olarak bu ölçü ve düzeyde yaratılmışız. Onu bütünüyle değiştirmemiz bir bakıma mümkün değildir.

O halde birbirimizi sıhhatli, neşeli ve ikbal günlerinde zi­yaret ettiğimiz gibi, hastalandığımız, musibete uğradığımız, fela­ketle karşı karşıya geldiğimiz; makam ve servetimizi kaybet­tiğimiz zamanlarda da ziyaret etmemiz imanımızın, İslam oluşumuzun gereği; asil düşünce ve davranışımızın ayrı bir görüntüsüdür.

Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz bu hususta da ümmetine bir çok güzel misaller vermiş ve tavsiyelerde bulunmuştur.

 

Konuyla İlgili Hadisler

 

Ebu Hüreyre (r.a.) den yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Müslüman'ın müslüman üzerindeki hakkı beştir:

1- Verdiği selamı alıp cevaplamak,

2- Hastalandığı zaman ziyaret edip sormak,

3- Öldüğü zaman cenazesini teşyi' etmek, (kabre kadar götürmek)

4- (Meşru sınırlar içindeki) davetine icabet etmek (gitmek)

5- Aksırıp "el-Hamdu lillah" dediğinde, "Yerhamuke'llah" (Allah sana rahmetini indirsin veya sana merhamet etsin) demek..."[72]

Sevban (r.a.) den yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz ki müslüman kişi müslüman kardeşini (hastalandığı zaman) ziyaret edip so­rarsa, oradan ayrılıp donünceye kadar cennet bağ ve bahçesinde bulunur."[73]

Ali (r.a.) den yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendi­miz şöyle buyurmuştur:

"Müslüman kişi hastalanan kardeşini ziyaret edip sor­maya giderse, oturuncaya kadar cennet, bahçesinde yürümüş olur. Oturunca da rahmet her yandan onu kuşatıp, örter. Bu ziyaret sabahleyin yapılırsa, akşama ka­dar yetmişbin melek onu rahmet ve gufranla; akşamleyin yapılırsa, sabaha kadar yetmişbin melek onu rahmet ve gufranla anar, (Allah'tan onun için rahmet ve gufran dil­er)."[74]

Enes (r.a.) den yapılan rivayete göre, "Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, hastayı ancak üç günden sonra ziyaret edip sor­ardı."[75]

Zeyd b. Erkam (r.a.) den yapılan rivayete göre diyor ki:

"Gözümdeki bir ağrı  ve rahatsızlıktan dolayı Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz beni ziyaret edip sordu."[76]

Ebu Said (r.a.) den yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Ölülerinize (ölmek üzere olan kardeşlerinize) La İlahe İllallah'ı telkin ediniz."[77]

Telkin:

Şeddad b. Evs (r.a.) den yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Ölenlerinize hazır olduğunuz (onların yanında bulunduğunuz) da, gözünü ka­payın. Çünkü göz (bedenden çıkan) ruhu izler ve siz "hayrdır" deyin. Çünkü ev halkının söylediklerine "amin" denilir."[78]

Ma'kıl b. Yesar (r.a.) den yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Ölüleriniz üzerine Yasin okuyun."

"Yasin Kur'an'ın kalbidir. Kim Allah (ın rızasını) ve ahiret yurdunu arzulayarak onu okursa mutlaka bağışlanır. Artık siz Yasin'i ölüleriniz üzerine okuyun."[79]

Teçhiz:

Husayn b. Vahvah'dan yapılan rivayetlere göre: Talha b. Bera' (r.a.) hastalandı. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz gelip onu ziya­ret ederek sordu. Sonra şöyle buyurdu:

"Doğrusu ben Talha'nın ölmek üzere olduğunu görüyorum. Ölüm olayı vuku' bulun­ca bana haber verin ve onu defnetmekte acele edin. Çünkü müslüman kişinin ölmüş bedeninin ev halkı arasında tutulması uygun değildir."[80]

Ebu Hüreyre (r.a.) den yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Mü'minin canı borcuna bağlı bulunur, borç ödeninceye kadar o bağlılık devam eder."[81]

Hz. Aişe (r.a.) den yapılan rivayete göre, adı geçen diyor ki:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz vefat edince alaca bir örtüyle örtündü."[82]

Hz. Aişe ve İbn Abbas (r.a.) den yapılan rivayete göre:

"Rasulüllah'ın (s.a.v.) vefatından sonra Ebu Bekir'in (r.a.) gelip O'nu öptüğünü söylemiştir." [83]

Yine Hz. Aişe (r.a.) den yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:

"Osman b. Mez'ûn (r.a.) ölmüş bulunuyordu. Ra­sulüllah (s.a.v.) Efendimiz gelip (yüzünü açarak) onu öptü. Bu arada gözlerinin yaşardığını gördüm."[84]

 

Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal Ve İhticacları

 

a) Hanefilere göre: Hasta ziyareti sünnettir.

Hasta ölmek üzere olursa, mümkün olduğu takdirde sağ yanı üzerine getirilerek kıbleye tevcih edilir. Kendisine La İlahe İllallah telkin edilir. Ölünce de gözleri açık kalmışsa kapatılır; çenesi bağlanır. Yakınları, dostları, sevenleri onmri cenazesini teşyi’ için haberdar edilir.[85]

b) Şafiilere göre: Herkes, özellikle hastalanan kimse ölümü çokça hatırlamalı, kendini toparlayıp tevbe etmeli ve yaptığı haksızlıkları asıl sahibine yönelerek helallaşmalı, üzerinde olan hakları sahiplerine vermelidir.

Ölmek üzere olan kimse sağ yanı üzerine uzatılarak yüzü kıbleye yönelik olarak bulundurulur. Böyle yapmak zorlaşırsa, sırt üstü yatırılıp yüzü kıbleye gelecek şekilde düzenlenir. Israr et­meksizin kendisine Kelime-i Şehadet telkin edilir. Baş ucunda Ya­sin okunur ve Rabbına karşı hüsn-i niyet beslemesi söylenir.

Hasta ölünce gözleri kapatılır ve çenesi sarkmasın diye bağlanır. Bedeninin tamamı hafif bir örtüyle örtülür. Karnının üzerine ağırca bir cisim konur..[86]

c) Hanbelilere göre: Ölümü hatırlamak ve ona hazırlanmak müstehabdır.

Hastayı ziyaret edip sormak müstehabdır. Aynı zamanda ölmek üzere olan hastanın yanına ehlinden en şefkatli, onun siya­setini en iyi bileni ve rabbından en çok korkanı gelmeli ve ona Al­lah'ı hatırlatmalı, günahlardan tevbe etmeyi, yaptığı haksızlıkları telafi etmeyi ve gereken vasiyeti yapmayı telkin etmelidir. Ayrıca ona La Îlahe Îllallah'ı telkin etmelidir. Ancak bunu fazla tekrarlamamalı ve hastayı sıkmamalıdır.

Ölüm olayı meydana gelince veya gelmeden önce Yasin Sure­si okunur. Yüzü kıbleye gelecek şekilde uzatılır. Ölüm olayı vuku' bulunca gözleri açıksa kapatılır. Sarkmasın diye çenesi bağlanır. Karnı üzerine, şişmesin diye bir cisim konulur.[87]

d) Malikilere göre: Ölmek üzere olan kimseyi kıbleye tev­cih etmek, yani sağ yanı üzerine uzatıp kıbleye getirmek; bunda zorluk olursa, sırtüstü uzatıp başının altına bir şey koymak sure­tiyle yüzünü kıbleye yönelik hale getirmek müstehabdır. Aynı za­manda La İlahe İllallah telkin edilir.[88]

Ölmek üzere olan hastaya telkinde bulunmak müstehabdır. Defnedildikten sonra ise mekruhtur. Aynı zamanda ölmek üzere olan kimsenin yanında Kur'an'dan bir şey okumak da mekruh sayılmıştır. Çünkü selef-i salihin böyle yapmamıştır. Ancak Maliki fakihlerinden bir kısmı, Yasin okumanın müstehab olduğunu söylemiştir.

Ölüm olayı vuku’ bulunca, gömleği dışındaki elbiseleri çıkartılır ve bedeni üzerine bir örtü örtülür. Sarkmasın diye çenesi bağlanır.[89]

 

Tahliller Ve Diğer Rivayetler

 

581 nolu Ebu Hüreyre hadisi sahihtir. Müslim'in rivayetinde ise, müslümanın müslüman üzerine olan hakkının altı olduğu be­lirtilir ve bu altıncısının da "Sana nasihatta bulunduğu zaman, nasihatlarını al!" cümlesi olduğudur.

Bera' (r.a.) den yapılan rivayette ise, bunun yedi olduğu be­lirtilmiştir. Beşi, yukarıda sıralananları, diğer ikisi ise, "Zulme uğradığında kendisine yardım etmek" ve "yeminini doğru kabul etmek"dir.

Hadiste geçen "hak" kavramı çok yönlüdür: Vacip, sabit, lazım ve sıdk (doğru) gibi manalara delalet eder. İbn Battal'a göre, buradaki "hak"tan maksat, hürmet ve sohbettir. Hafız İbn Hacer'e göre: Vücub-i Kifaye'dir. Yani müslümanlardan bir kısmının has­tayı ziyaret edip sormasıyla bu vücup yerine gelmiş olur, diğer müslümanlardan kalkmış olur.[90]

583 nolu Hz. Ali hadisinin sahih bir veçhile isnad edilme­diğini Ebu Davud belirtmiştir. Ona göre, bunun Hz. Ali'ye isnadı, sahih vech üzere değildir. Tirmizi ise, bunun hasen ve garip olduğunu söylemiştir. Hafız Bezzar aynı hadisin Ebu Muaviye tarikıyla  Abdurrahman b. Ebi Leyla'dan rivayet   edildiğine değinerek başka tariklerden de rivayet edildiğini anlatmak iste­miştir.

584 nolu Enes hadisi ise, isnadında metruk kabul edilen Müslim b. Ali bulunuyor.[91]

585 nolu Zeyd b. Erkam hadisi hakkında Ebu Davud ve el-Münzeri susup bir şey dememişlerdir. Buhari onu el-Edebü'l-Müfred'de tahric etmiş; Hakim ise onu sahihlemiştir.

Bu babda Buhari'nin Ebu Musa'dan yaptığı rivayette ise, şöyle buyurulmuştur:

"Hastayı ziyaret edip sorun; aç olanı yedirip doyurun; esirin bağını çözün."

Ayrıca Ebu Davud bu konuda şu hadisi de rivayet etmiştir:

"Kim abdest alır da abdestini güzelleştirir ve müslüman kardeşini Allah için (hastalanmasından dolayı) ziyaret ederse, cehennemden yetmiş yıl mesafe uzak­laştırılır."[92]

Ancak bu hadisin isnadında Fazl b. Delhem bulunuyor ki, bu zat kassap, şair ve mu'tezilîdir. İbn Main onun zayıf olduğunu, Ebu Davud ise kavi olmadığını, İbn Hibban onun rivayetiyle ihticacda bulunmanın doğru olmadığını belirtmiştir.[93]

Ayrıca bu babda Buhari, Müslim, Ebu Davud ve Nesai'nin Hz. Aişe (r.a.) den yaptıkları şu rivayet de Zeyd hadisini kuvvet­lendirmekte ve hastayı ziyaret edip sormanın sünnet olduğunu or­taya koymaktadır:

"Hendek Savaşında ensardan Sa'd b. Muaz (r.a.) yara­lanmıştı. Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz onu yakınında bulundurup sık sık sormak için nıescidde onun için bir çadır kurdurdu."

Sa'd kızı Aişe (r.a.) da babasından şunu rivayet etmiştir:

"Rahatsızlandım, ağrı ve sızıdan şikayetçi oldum. Derken Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz teşrif etti ve benim halimi sordu; son­ra elini alnımın üzerine koydu, arkasından göğsüme dokundurdu ve karnıma elini sürdükten sonra şöyle dua etti:

"Allah'ım! Sa'd'e şifa ver ve onun hicretim kendisine tamamla."[94]

Bu rivayeti de Buhari ve Ebu Davud tahric etmişler; Tirmizi de buna işarette bulunmuştur.

Tirmizi ile İbn Mace bu konuda Ebu Hüreyre (r.a.) den şunu rivayet etmişlerdir:

"Kim bir hastayı ziyaret edip sorarsa, gökten bir çağrıcı şöyle nida eder: "Güzel ve hoş ol; yürüyüp gelmen de güzel ve hoş olsun. Cennette kendine bir konak hazırlamış oldun."[95]

586 nolu Ebu Said hadisi sahihtir. Bu babda Müslim'in Ebu Hüreyre (r.a.) den yaptığı bir rivayet vardır ki, İbn Hibban da onu rivayet etmiş ve şunu fazla olarak nakletmiştir:

"Çünkü kimin son sözü La İlahe İllallah olursa, Cennete girer. İsterse içinde yaşadığı zamandan bir gün kalmış olsun ve isterse bundan önce başına birtakım (haktan uzaklaştıran) olaylar gelmiş olsun."

Yine İbn Hibban'ın Ebu Hüreyre dan (r.a.) yaptığı bir diğer rivayette şöyle buyurulmuştur:

"Hastanız ağırlaştığı zaman, ona La İlahe İllallah kelimesini (çok tekrarlamakla) bıkkınlık vermeyin; ama bu kelimeyle telkini yapın. Çünkü bu kelime ile hiçbir münafığın ömrü noktalanmaz."

Ancak bu hadisin isnadında Muhammed b. Fazl b. Atıyye bulunuyor ki bu zat metruktür.[96] İmam Ahmed onun hadisi­nin yalancı zümrenin hadisi olduğunu, Yahya ise onun hadisinin yazılamayacağını söylemiştir. Ancak bu zatın otuz küsur defa hac yaptığı söylenir.[97]

Sonuç olarak rivayetlerin tamamından, hasta ziyaretinin sünnet olduğu ve ona La İlahe İllallah kelimesini telkinin müstehab sayıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim ilim adamlarının bu hususta icma'ı vardır. Ancak bıkkınlık ve usanç verecek şekilde bir telkinde bulunmanın sünnete uymayacağını unutmamak gere­kir.

587 nolu Şeddad b. Evs hadisini aynı zamanda Hakim tahric etmiş ve Taberani ile Hafız Bezzar da kendi kitaplarında nakletmişlerdir. Ancak hadisin isnadında Kazaa b. Süveyd bulunuyor ki bu zatın kavi olmadığı söylenir. Buhari de aynı görüşü izhar etmiştir. İbn Main ise bu zat hakkında iki ayrı görüş izhar etmiş: Birinde onun sıka (güvenilir) olduğunu, diğerinde ise zayıf bulun­duğunu söylemiştir. Ebu Hatim ise "Onun hadisiyle ihticac olun­maz" diyerek güvenilir olmadığına işarette bulunmuştur. Nesai de onun zayıf olduğuna dikkat çekmiştir.[98]

Ancak bu babda Müslim'in Ümmü Seleme'den rivayet ettiği sahih bir rivayet vardır. Rasulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu ruh bedenden çekilip alınınca, göz onu izlemeye başlar."

588 nolu Ma'kıl hadisini aynı zamanda Nesai tahric etmiş ve İbn Hibban sahihlerken İbn Kattan onu ızdırap ile muallel göstermiştir. Darekutni de bu hadisin zayıf olduğunu belirtmiştir. Çünkü ona göre, metni meçhuldür.

589 nolu Husayn b. Vahvah hadisi hakkında Ebu Davud sus­up bir şey dememiştir. Ebu Kasım el-Beğavi ise "Bu hadisin ravileri arasında  Sa'd b. Usman el-Belvi'den başkasını bilmiyorum" demiş ve onu da garip saymıştır.[99]

Bu babda bir diğer hadisi Tirmizi Hz. Ali'den şöyle rivayet etmiştir:

"Ya Ali! Üç şey var ki onlar geciktirilmez: Vakti giren namaz, hazır olan cenaze, dengi bulunan bakire kız."

Bunu aynı zamanda Ahmed tahric etmiş ve Tirmizi bu rivayet için "Hadisün Garibun" demiştir. Çünkü Tirmizi bunun isnadını mut­tasıl görmemiştir. Ebu Hatim'e göre muttasıldır.

590 nolu Ebu Hüreyre hadisinin isnadındaki ricalin hepsi sıkat (güvenilir) kabul edilirse de içlerinden Ömer b. Ebi Seleme b. Abdirrahman istisna edilmiştir. Çünkü bu zatın hem doğru bir kimse olduğu, hem de hata yaptığı görülmüştür. Bununla beraber onun hadisiyle istidlal edilebilir. Zira bu babda birçok hadis ve ri­vayetler daha vardır. Hepsi bir araya gelince, kuvvet kazanır ve ihticaca uygun sayılır.

591 nolu Hz. Aişe (r.a.) hadisi sahihtir. Onun 592 nolu hadisi de öyle.. Ancak 593 nolu hadisinin isnadında Asım b. Ubeydullah b. Amr b. Hattab bulunuyor ki, bu zat zayıftır.[100] İmam Malik de aynı görüştedir. Yahya da onun zayıf olduğuna dikkat çekmiş ve "Onun hadisiyle ihticac olunmaz" demiştir. İbn Hibban ise, onun çok vehimli olduğunu belirtmiştir. Nesai de aynı görüştedir.[101]

 

Çıkarılan Hükümler

 

1- Hasta yatan din kardeşimizi ziyaret edip sormamız sünnettir.

2- Hastayı teselli etmek ve duasını almak müstehabdır.

3- Ölen müslümanın tekfin, teçhiz ve defninde bulunmak sünnettir.

4- Hastayı ziyaret eden kimse, onun yanında bulunduğu sürece cennet bahçesinde bulunuyor gibi feyiz ve rahmete nail olur.

5- Ölüm döşeğinde yatan müslümanın sık sık iki şehadet ke­limesini söylemesi sünnettir.

6- Ölmek üzere olan hastanın yanında kelime-i şehadeti söylemek sünnettir. Bir kısım müctehidlere göre, müstehabdır.

7- Hastaya bıkkınlık verecek veya onu üzecek kadar telkin yapılmamalıdır.

8- Ölen müslümanın gözleri açık vaziyette ise onları yum­mak sünnettir.

9- Ölen din kardeşimizle ilgili sadece hayır düşünüp hayır söylememiz müstehap veya sünnettir.

10- Ölen müslüman üzerine, -yıkanıp kefenlenmişse- Yasin okumak müstehabdır.

11- Ölüm olayı kesinlik arzedince, artık onu biran önce yıkayıp kefenlemek müstehabdır.

12- Ölen kimsenin defninden hemen sonra insanlara olan borcu varsa ödenir ve bu vaciptir.

13- Ölen kimsenin üzerine bir örtü örtmek müstehabdır.

14- Ölen kimseyi yakınlarının öpmesinde bir sakınca yoktur.

 

ÖLEN MÜSLÜMANI YIKAMAK (GASL)

 

İslam dini, insanın dirisine verdiği değerin, gösterdiği yakın ilginin bir mislini onun ölüsüne vermiş ve her yerde insanın şeref, itibar, vekar ve azizliğini korumayı emretmiştir. Hele o insan Al­lah'a dosdoğru iman eden bir müslüman olursa... Çünkü insan bi­zatihi muhteremdir, mükerremdir. Yeter ki o, hayat planındaki yerini alsın ve hılkatindeki hikmete yönelerek iman düzeyinde bu­lunsun. Cenab-ı Hak insanın bu hassas durumunu beyan ederk­en şöyle buyurmaktadır:

"Biz elbette insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra da onu (kendi kıymetini, yerini ve vazifesi­ni bilmediği için) aşağıların aşağısına çevirdik. Ancak iman edip iyi, yararlı amellerde bulunanlar müstesna; on­lar için ardı arkası kesilmez ecir vardır."

Şu gerçektir ki insanı insan yapan, onun kadrini yüceltip ko­ruyan en önemli olay, Allah'a dosdoğru imandır. Bu nimete kendi­ni layık görüp iman doğrultusunda hayatını düzen ve dengede tutan insanın ölümü, şüphesiz toplum için büyük bir kayıp sayılır. O bakımdan ölen din kardeşimize karşı birtakım görevlerimiz vardır. Onların başında onun tektin, teçhiz ve defin işi gelir. Öyle ki, ruhu Allah'tan tertemiz olarak gelen kardeşimizin ruhunun tertemiz dönmesi için dua ve istiğfarda bulunuruz. Bedenini de Berzah alemine yine temizlenmiş bir halde terkederiz. Bu bakımdan ölünün yıkanıp namazının kılınması önemlidir.

 

Konuyla İlgili Hadisler

 

Hz. Aişe (r.a.) dan yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Kim ölüyü yıkar da o husustaki emaneti yerine getirir ve o esnada gördüğü şeyi (birtakım nahoş halleri) ifşa etmezse, anasından doğduğu gündeki gibi günahlarından çıkmış olur.

Ölüyü, eğer biliyorsa ona en yakın olanı yıkasın; bil­miyorsa, artık siz kimde günahlardan titizlikle sakınma ve emanete riayet etme halini görüyorsanız onun yıkamasını sağlayın."[102]

Yine Hz. Aişe (r.a.) dan yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Ölünün kemiğini kıran kimse, onun dirisinin kemiğini kırmış gibidir."[103]         

İbn Ömer (r.a.) den yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Kim bir müslümanı (ondaki hoşa gitmeyen halleri) örtüp gizlerse, Allah da onun (hoşa gitmeyen hallerini) kıyamet gününde örtüp gizler."[104]

Ubey b. Ka'b (r.a.) den yapılan rivayete göre, şöyle demiştir:

"Doğrusu Adem (a.s.) ın ruhunu melekler tutup aldı, onu onlar yıkayıp kefenledi ve ona güzel kokulu ot sürüp lahd kazıyıp açtılar, namazını kıldılar; sonra kabrine inip onu yerleştirdiler, üzerine sal taşlar koydular; sonra ka­brinden çıkıp üzerine toprak attılar ve arkasından şöyle dediler: "Ey ademoğulları! Bu sizin (bundan böyle uygulay­acağınız) sünnetinizdir."[105]

Hz. Aişe (r.a.) den yapılan rivayete göre, şöyle demiştir:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz Baki kabristanından bir cenazenin (defninden) dönüp bana geldi; o sırada ben de baş ağrısından mustarip bulunuyordum ve "Ah başım!" diye sızlanıyordum. Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.v.) Efen­dimiz, "Belki, ben, vah başım! (derim). Benden önce ölecek olursan senin için ne zarar söz konusudur; seni yıkar ve kefenlerim; sonra da namazını kılar seni defnederim" bu­yurdu."[106]

 

Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal Ve İhticacları

 

a) Hanefilere göre: Ölüyü yıkamak kifaye üzere vaciptir. Müslümanlardan bir kısmının bunu yerine getirmesiyle diğerlerinin üzerinden bu vücup sakıt olur.

Vacip olan bir defa yıkamaktır. İkinci ve üçüncü defa yıkamak sünnettir.

Ölünün yıkanması için elbiseleri çıkarılır. Şafîilere göre, iç çamaşırı çıkarılmaz. Çünkü Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz'in üzerindeki gömleği çıkarılmadan gasli gerçekleştirilmiştir.

Ölüyü yıkarken başına ve sakalına güzel koku sürmek sünnettir. Bu daha çok "hıtmi" ile yerine getirilirdi. O bulunmaz­sa, başka güzel bir koku kullanmakta bir sakınca yoktur.

Erkek erkeği, kadın da kadını yıkar. Yıkayan kişi ister cünüp, isterse ayhali olsun farketmez. Çünkü maksat temizliktir ki o da yerine gelmiş oluyor.

Erkek kadını, kadın da erkeği yıkamaz. Bu caiz değildir. Çünkü bu hürmet hayatta sabit olduğu gibi öldükten sonra da sabittir. Ancak kadın kendi kocasını yıkayabilir. Yeter ki ölüm olayı meydana gelmeden önce boşanma olayı vuku' bulmamış olsun.

Küçük yaştaki kız ve erkek çocuklarını her iki cinsten biri yıkayabilir. Bunda sakınca görülmemiştir.[107]

b) Şafiilere göre: Ölüm olayı meydana gelince, ölenin gömleği dışında elbiseleri çıkarılır ve yıkanmak üzere kıbleye çevrilir. Onun en yakını yıkama işini üstlenir. Böylece ölüyü yıkamak, kefenlemek, namazını kılmak ve defnetmek farz-ı kifayedir. Yıkamanın en az sınırı, necaseti giderdikten sonra bütün bedenini kaplayacak şekilde bir defa yıkamaktır. Gâsilin niyet ge­tirmesi vacip değildir.[108]

O bakımdan suda boğulan kimsenin bu hali gasil yerine geçer. el-Gamravi ise, buna muhalefet ederek suda boğulanın ayrıca gasle dilmesinin vacip olduğunu belirtmiştir. Aynı zamanda ölüyü kapalı bir yerde yüksekçe bir cisim (teneşir) üzerinde ve üzerinde bir entari, gömlek bulunduğu halde soğuk su ile yıkamak da gaslin en uygrun şeklidir.[109]

c) Hanbelilere göre: Ölüyü yıkamak, kefenlemek ve defnet­mek farz-ı kifayedir. Yani müslümanların bir kısmının bu farzı ye­rine getirmesiyle diğerlerinin üzerinden kalkmış olur. Hiç kimse bunu yerine getirmezse, o kasaba veya belde halkının hepsi günah işlemiş kabul edilir.

Ölüyü yıkamada en önde geleni babası, sonra dedesi, sonra, da hısımlık cihetiyle en yakınlarıdır. Ancak cenaze namazı için beldenin emiri buna daha layıktır. Ne var ki ölenin bu hususta bir vasiyeti söz konusu ise, o takdirde vasisi daha uygun ve evla sayılacağından namazı onun kıldırması uygun olur.

Karı-kocanın birbirini yıkaması caizdir. Bu hususta farklı ri­vayetler vardır. Erkeğin kendi eşini yıkamasına cevaz verenler, "Hz. Ali'nin (r.a.) vefat eden eşi Hz. Fatıma'yı yıkadığını delil göstermişlerdir. Nitekim Hz. Ali (r.a.) böyle yaparken ashaptan hiç kimse itirazda bulunmadığından icma' vaki olmuştur. Bununla beraber, ilim adamlarının çoğuna göre, kadın da kocasını yıkayabilir. Bunlar ise, Hz. Aişe'nin (r.a.) "Eğer biz bu hususta geri kalmayıp önceden (cevazını) bilmiş olsaydık, Rasulüllah'ı (s.a.v.) ancak zevceleri yıkardı." mealindeki rivaye­tini delil göstermişlerdir.

Ölen kadını yıkayacak kadın veya kocası yoksa; ölen erkeği de yıkayacak erkek veya eşi yoksa, teyemmüm ettirilmek suretiyle gasli yerine getirilir.

Yıkama esnasında ölünün göbeğiyle diz kapağı arası bir örtüyle örtülür.

Gasil gördüğü bazı halleri ifşa etmez. Aynı zamanda suya güzel koku katarak yıkama işini öylece sürdürür.[110]

d) Malikilere göre: Ölüyü yıkamada bir sınır yoktur; temiz­leninceye kadar yıkanması müstehabdır. Yıkarken de üzerine bir hırka (örtü) atılır. Yıkamaya başlarken ölüye abdest aldırmasıyla aldırmaması arasında bir fark yoktur. Ancak abdest aldıracak olursa güzel sayılır.

İmam Malik ise, ölüyü ya üç, ya da beş defa yıkamayı daha uygun görmüş ve suyuna sidr denilen kokulu nesneden katılmasını tavsiye etmiştir.

Erkek kendi karısını, kadın da kendi kocasını yıkayabilir, bunda bir sakınca yoktur. Ancak onlardan herbiri kendi eşini yıkarken avret yerini örter.

Erkekler arasında ölen kadın; kadınlar arasında ölen erkeği en yakını, üzerine bir örtü örttükten sonra örtü üstünden yıkar. Bununla beraber yıkamayıp teyemmüm de ettirebilirler.[111]

 

Tahliller Ve Diğer Rivayetler

 

611 nolu Hz. Aişe hadisini aynı zamanda Taberani el-Evsat'ta rivayet etmiştir. Ancak isnadında Cabir el-Cu'fî bulunuy­or ki, bu zat hakkında hayli şeyler söylenmiştir. Araştırıcılardan bir kısmı onun yalancı olduğunu belirtmiştir. Zehebi kendi ese­rinde  onunla  ilgili görüş ve tesbitleri toplarken beş  sahife ayırmıştır.[112]

612 nolu Hz. Aişe hadisinin ricali, sahih kabul edilmiştir.

613 nolu İbn Ömer hadisi sahihtir ve istidlale salihtir.

614 nolu Ubey b. Ka'b kadisini aynı zamanda Hakim el-Müstedrekte  tahric  etmiştik;  ve  isnadının  sahih  olduğunu söylemiştir.                             

Ubey hadisi, ölen kimseyi, hısımlık yönünden kendisine en yakın olan kişinin yıkamasının daha uygun ve layık olduğuna de­lalet etmektedir.

615 nolu Hz. Aişe hadisini aynı zamanda Daremi, İbn Hibban, Darekutni ve Beyhaki tahric etmişlerdir. Ancak isnadında Beyhaki'nin muallel kabul ettiği Muhammed b. İshak bulunuyor.

Aynı hadisi Buhari şu lafızla rivayet etmiştir:

"Eğer böyle olsa (yani sen vefat edecek olsan), ben de hayatta bulunur­sam senin için istiğfar eder ve yine senin için dua ederim."

 

Çıkarılan Hükümler

 

1- Ölüyü yıkayan kimsenin güvenilir olması, gördüğü bazı nahoş halleri ifşa etmeyecek bir karaktere sahip bulunması müstehabdır.                                                             .

2- Ölenin vasiyet edip belirlediği bir vasi yoksa, hısımlık yönünden kendisine en yakın olan kişi -yıkama işini becerebiliyorsa- yıkama hizmetini yerine getirir.

3- Ölü yıkanırken çok dikkat edilmeli ve herhangi bir or­ganının zedelenmemesi, kemiğinin   kırılmamasına özen gösterilmelidir. Aksi halde keraheti ve günahı mucip olur.

4- Ölüyü yıkamak, kefenlemek, defnetmek Adem Peygam­berden beri devam edegelen bir sünnettir. Bu sünneti uygulamak farzdır veya vaciptir.

5- Erkeğin kendi eşini, kadının da kendi kocasını yıkamasına cevaz verilmiştir. Ancak sözü edilenler birbirini yıkarken ara yerde bir örtü bulundururlar ve örtü üzerinden yıkarlar.

 

Allah Yolunda Şehid Edilenler Yıkanmaz

 

Peygamberlik mertebesinden sonra bir fani için en yüksek mertebe, şüphesiz ki Allah yolunda düşmanla çarpışırken şehid olmaktır. Zira bu durumda mü'min en çok sevdiği canını ver­mekte, ilahi rızaya erişmeyi canından çok daha aziz ve kıymetli kabul etmektedir. O bakımdan şehidin üzerindeki elbisesi onun kefeni, akan kanı onun gasli sayılır. Zira o, ahiret gününde kanlı elbisesiyle, misk kokusundan daha güzel ve çarpıcı bir koku neşrederek kalkar.

Bunun için şehidler yıkanmaz, kefenlenmez ve o halde def­nedilirler. Ancak namazlarının kılınıp kılınmayacağı hakkında fa­rklı rivayet ve ictihadlar vardır.

 

Konuyla İlgili Hadisler

 

Cabir (r.a.) den yapılan rivayete göre, şöyle haber vermiştir:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz Uhud Savaşında öldürülen (şehid edilen) lerden iki adamı bir araya getirip bir tek elbise içinde bulundurur ve sonra şöyle sorardı:

"Bu ikisinden hangisi Kur'an'dan daha çok (bilgi ve ezber) almıştır?"

Onlardan birine işaret edilince, Rasulüllah (s.a.v.) önce onu kabre indirirdi. Böylece Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz onların kanlarıyla defnedilmesini emretti. Yıkanmadılar ve üzerlerine namaz da kılınmadı."[113]

İmam Ahmed'in rivayetinde ise şöyle buyurulmuştur:

"Rasulüilah (s.a.v.) Uhud'da şehid edilenler hakkında şöyle buyurdu:

"Onları yıkamayın. Çünkü her yara veya her kan kıyamet gününde misk neşreder."

Ve Peygamber (s.a.v.) onların cenaze namazını kılmadı."[114]

Muhammed b. İshak, el-Meğazi'de Asım b. Ömer b. Katade'ye isnad ederek Mahmud b. Lebid'den şunu rivayet etmiştir: Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki:

"Şüphesiz sizin ar­kadaşınızı melekler yıkadı".

Bununla Hz. Hanzele'yi kaste­diyordu.

"Onun ev halkından bir sorun, durumu ne idi?"

Gidilip Hanzele'nin eşinden soruldu. O şöyle bilgi verdi:

"O savaşa çağrı sesini işitince cünüp bir halde çıktı." Bunun üzerine Rasulüilah (s.a.v.): 

"İşte bundan dolayı melekler onu yıkadı" buyurdu.[115]

Ebu Selam, Peygamberin ashabından bir adamdan şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Cüheyne kabilelerinden birinin üzerine hücum ettik. İlk etapta müslümanlardan bir adam, onlardan bir adamı düelloya çağırdı ve çarpışırken o müslüman hata yaparak kendi silahıyla kendini öldürmüş oldu. Bunun üzerine Ra­sulüllah (s.a.v.) Efendimiz "Ey müslüman topluluğu, kardeşinize yetişiniz!" buyurdu. Koştular, ama ölmüş bir halde buldular. Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz onu kendi el­bisesine kanıyla birlikte sardı, namazını kılıp defnetti. Ashab-ı Kiram:

"Ya Rasulallah! O şehid midir?" diye sordu­lar. Efendimiz onlara:

"Evet.." dedi ve ilave etti:

"Ben de on­dan yana şahidim."[116]

 

Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal Ve İhticacları

 

a) Hanefîlere göre: Savaş ehlince, İslami devlete karşı baş kaldırıp isyan edenlerle veya yol kesenlerle vuruşma esnasında öldürülen müslüman veya savaş alanında vücudunda yara izi olduğu halde ölü olarak bulunan müslüman, şehid kabul edilir.

Şehid olan müslüman kendi elbisesiyle kefenlenir, namazı kılınır ve yıkanmadan defnedilir. Üzerindeki elbiselinden kefen olmaya müsait olanlar bırakılır, şapka, ayakkabı, kemer, silah ve benzeri şeyler alındıktan sonra defin işi sağlanır.

Savaşta yaralanıp bir süre hayatta kalan, yiyen, içen ve akleden durumda olan kimse ölünce hem yıkanır, hem de kefenlenip namazı kılınarak öyle defnedilir.[117]

b) Şafiilere göre: Kafirlerle savaşırken öldürülen kimse şehiddir. Bu durumda yıkanmaz ve üzerine namaz kılınmaz da öylece defnedilir. Savaş bittikten sonra aldığı yaradan dolayı ölen veya asi kuvvetler tarafından öldürülen kimse mezhebin en zahir kavline göre şehid sayılmaz, gayr-i zahir kavle göre sayılır.

Cünüp olduğu halde şehid edilen kimse yıkanıp öylece def­nedilir. Aynı zamanda şehid üzerindeki elbiseyle birlikte defnedilir. Elbisesi onun kefeni olur.[118]

c) Hanbelilere göre: Savaş meydanında iken ölen, yani öldürülen kimse şehiddir; yıkanmaz ve namazı kılınmaz, o vaziy­ette defnedilir. İmam Ahmed'den gelen bir rivayete göre, şehidin namazını kılmak müstehabdır. Cünüp olarak şehid edilen kimse yıkanır.

Şehid olan kimsenin üzerindeki elbisesi kefen sayılır; ancak silah ve benzeri eşya üzerinden alındıktan sonra defnedilir. Savaş alanında düşmana silah kullanırken hata ile silahı kendisine dok­unur da ölürse, yine şehid sayılır.[119]

d) Malikilere göre: Şehid, savaşçı kafirin öldürdüğü veya müslümanlarla kafirler arasında vuku' bulunan savaşta öldürülen kimsedir. İster bu savaş küfür diyarında, ister İslam diyarında ol­sun fark etmez. Şehid yıkanmaz ve namazı kılınmaz.

Savaş esnasında henüz savaşa başlamadan gafil veya uyku halinde öldürülür veya bir müslüman onu kafir sanarak öldürür veya atların ayakları altında çiğnenip ölür ve savaşta kendi kul­landığı silah ve oku kendisine isabet edip ölürse, yine de şehid sayılır ve bu durumda yıkanmaz ve namazı kılınmaz.

Şehid, üzerinde taşıdığı elbisesiyle gömülür. Yetmediği tak­dirde ilave yapılır. Ayakkabısı, şapkası veya külahı çıkarılmaz. Parmağındaki yüzük, belindeki kemer fazla kıymetli değilse onlar da alınmaz.[120]

 

Tahliller Ve Diğer Rivayetler

 

622 nolu Cabir hadisinde, iki kişinin bir elbise (kefen) içinde defnedildiğine delalet eden bir anlatım tarzı vardır. Bu, ya kefen olacak bir elbise ikiye bölünerek her birine ayrı bir kefen sarıldığıyla, ya da mecazi bir tabir olup iki kişinin bir kabre gömülmesiyle yorumlanabilir. Ancak Cabir'den yapılan bir diğer rivayette bu iki yorumu da reddeder anlamda bir cümle yer al­maktadır. O da şöyledir:

"O gün Rasulüllah (s.a.v.) babamla am­camı alaca renkli yünden mamul bir örtüyle kefenledi.."

Bununla beraber o yün örtüyü ikiye bölüp öylece herbiri için ayrı bir kefen oluşturulduğu manası da çıkarılabilir. Zira konu­muzla ilgili hadiste "Uhud savaşında şehid edilen iki adamı biraraya getirir ve sonra da "Bu ikisinden hangisi Kur'an'dan daha çok (bilgi ve ezber) almıştır" diye sorar. Onlardan birine işaret edilince, önce onu kabre indirirdi" buyuruluyor ki, biraraya getirilen iki kişinin ayrı kefenlendiği ve onlardan daha bilgili olanına definde öncelik tanındığı ortaya çıkıyor ve bu sebeple iki kişinin bir kefen içine sarıldığı görüşünün isabetli olmadığı anlaşılıyor.

Ayrıca Tirmizi'de iki ve üç kişinin aynı kabre gömüldüğü tasrih edilerek bu konudaki diğer rivayetlere de yer veriliyor. Nitekim Abdürrezzak'tan yapılan rivayette şöyle deniliyor:

"Rasulüllah (s.a.v.) iki ve üç adamı bir kabre gömmek sure­tiyle defnediyordu." Aynı zamanda Ashab-ı Sünen'in tesbit et­tikleri bir rivayet de bunu kuvvetlendirmekte ve şüpheleri gidermektedir:

"Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Ensara, iki ve üç adamı birarada bir kabre defnetmelerini emretti." Tirmizi bu rivayeti sahihlemiştir.

Bir erkekle bir kadının aynı kabre birarada gömülmesine ge­lince:

Abdürrezzak'ın isnad-ı hasen ile Vasile b. Eska' (r.a.) den yaptığı rivayete göre şöyle denilmiştir: "Rasulüllah (s.a.v.) Efen­dimiz erkekle kadını birarada aynı kabirde defnetti. Ancak defin işinde önceliği erkeğe tanıdı, kadını onun arkasından defnetti."

Burada kuvvetli ihtimalle, Rasulüllah (s.a.v.) şehid edilen kadınla erkeği aynı kabre defnederken aralarına engel olarak to­prak yerleştirdiği söylenebilir.[121]

Yine ilgili hadisin açık anlatımından, Kur'an'da ve diğer fay­dalı ilimlerde daha bilgili olan kimseye definde öncelik tanımanın ve şehid edilen mü'mini yıkamadan defnetmenin sünnet olduğu anlaşılıyor. Ekserin görüşü de böyledir. Tabii müctehidlerden bir kısmına göre, yıkanır.

Bu konuda diğer rivayetler ise şöyledir:

"Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Uhud'da öldürülen mü'minlerin namazını kılmadı ve onları yıkamadı."[122]

"Bir adam, atılan okun göğsüne veya boğazına isabet etmesiyle oluverdi. Olduğu gibi elbisesi ona kefen olarak sarıldı ki biz de orada Rasulüllah (s.a.v.) ile beraber bulu­nuyorduk."[123]

"Rasulüllah  (s.a.v.) Efendimiz, Uhud'da öldürülen (şehid edilen) mü'minlerin üzerinde bulunan demir, deri (ve benzeri eşyanın) alınmasını ve kanlarıyla, elbiseleriyle birlikte defnedilmelerini emretti."[124]

Ancak bu son rivayetin isnadında Ali b. Asım bulunuyor ki bu zat hakkında çok şeyler söylenmiştir. Yakub b. Şeybe, onun diyanet, salah ve hayır ehlinden olduğunu ve takva konusunda çok titiz davrandığını ve böylece hata yapmayacağını belirtmiştir. Ahmed b. Hanbel ondan hadis alıp rivayet etmiştir. Ama Yezid b. Harun, onun yalancı olduğunu; İbn Main ise, onun kayda değer bir muhaddis olmadığını söylemiştir.[125]

623 nolu Muhammed b. İshak hadisi başkaları tarafından da rivayet edilmiştir. İbn Hibban kendi sahihinde tahric ederken, Hakim, Beyhaki ve Taberani kendi eserlerinde buna yer ver­mişlerdir. Ancak Hakim'in yaptığı rivayetin isnadında Mualla b. Abdirrahman el-Vasıtî bulunuyor ki, Darekutni onun zayıf ve ya­lancı olduğuna dikkat çekerken, Ebu Hatim onun metrukü'l-hadis olduğunu söylemiştir. İbn Medeni ise, onun hadis uydurduğunu belirtmiş; İbn Adiy ise, "Onun rivayetinde bir sakınca yoktur" diy­erek ayrı bir tesbit ortaya koymuştur.[126]

Taberani'nin isnadında ise, Ebu Şeybe el-Vasıtî bulunuyor ki, Şevkani onun cidden zayıf olduğunu belirtmiştir.[127]

Bu babda Taberani'nin İbn Abbas (r.a.) dan yaptığı rivayette ise şöyle buyurulmuştur:

"Hamza b. Abdilmuttalib ile Hanzele b. Rahib cünüp bulundukları halde ölüm darbesi alıp vefat ettiler. Rasulüllah (s.a.v.) onlar hakkında şöyle buyurdu:

"Meleklerin onları yıkadığını gördüm."

Ancak bu hususun Hamza (r.a.) hakkında garip olduğu söylenebilir. Zira rivayeti kuvvetlen­diren bir başka rivayet yoktur.

625 nolu Ebu Selam hadisi hakkında Ebu Davud susup bir şey dememiştir. Ancak isnadında Sellam b. Sellam bulunuyor ki bu zat meçhuldür.

Hadis, şehidin namazının kılınacağına delalet etmektedir. Ancak kılınmayacağıyla ilgili rivayetler bu hususta hem daha sa­hih, hem de ilim adamları arasında ağırlık kazanmıştır.

 

Çıkarılan Hükümler

 

1- Savaş alanında veya İslami devlete baş kaldıran veya yol kesen eşkiya tarafından öldürülen bir müslüman, şehid kabul edi­lir.

2- Şehidler, üzerlerindeki elbiseleri yettiği halde başka bir kefene gerek gorülmeksizin o elbiseleriyle defnediliyor; yani üzerlerindeki elbiseleri onların kefeni olur.

3- Şehidler yıkanmayıp kanlarıyla birlikte defnedilirler.

4- Şehidlerin namazı, İmam Ebu Hanife'ye göre kılınır. Diğer üç imama göre kılınmaz.

5- Şehidlerin üzerindeki elbise soyulmaz. Ancak silah, külah, ayakkabı, bel kemeri ve benzeri teçhizat alındıktan sonra defnedi­lir.

6- Cünüp olduğu halde şehid edilen kimse yıkanır.

7- Savaş alanında silahını düşmana karşı kullanırken hata ile silahı kendisine isabet edip ölürse, yine de şehid sayılır.

8- Savaşta düşman askeri sanılıp öldürülen müslüman da şehiddir ve şehidlere has işleme tabidir.

9- Savaşta yaralandıktan sonra yemek yer, konuşur ve bir süre yaşadıktan sonra ölürse, artık şehid sayılmaz; yani yıkanır, kefenlenir, namazı kılınıp öylece defin edilir.

10- Savaşta öldürülen müslümanlar defnedilirken, Kur'an ilimlerinde daha çok tahsil yapıp bilgili olanlara ve Kur'an'ı daha iyi ezberleyip amel edenlere öncelik tanınır.

11- Savaşta şehid edilenlerden iki ve üç kişi bir kabre konu­labilir.

 

Cenaze Yıkamanın Keyfiyeti

 

Ölen mü'mini yıkamanın birçok hikmetleri vardır. Önce İslam'ın insana verdiği değer söz konusudur. Sonra da Allah'tan tertemiz olarak gelen ruhun eyleştiği bedeni onun fıtratındaki te­mizliğine yakın şekilde temizleyip öylece Mevlasına göndermek hikmetini taşımaktadır. Çünkü Cenab-ı Hak çokça temizlenen kullarını sever. Ölen kimsenin artık o dönemde temizlenme gücü ve idraki yoktur. Onu Cenab-ı Hakk’ın sevgisine layık düzeye getirme arzusuyla mü'min kardeşlerinin yıkayıp temizlemesi güzel hasletlerden biri ve kardeşlik duygusuyla gösterilen vefanın açık belirtisidir.

Ancak dinimiz her ibadet ve konuyu bir takım kurallara bağlayarak her işte ve amelde düzenli olmamızı emreder. O bakımdan cenaze yıkama hususunda da birtakım kurallar, yani sünnet ve istihbablar vardır ki, onları dikkate almamızda büyük yararlar vardır. Her şeyden önce Rasulüllah'ın (s.a.v.) o konudaki sünnetini yansıtan tavsiyelerine uyduğumuzdan, hem sevap ka­zanır, hem de O'nun şefaatine mazhar olma bahtiyarlığına erişme yolunu açmış oluruz.

 

Konuyla İlgili Hadisler Ve Rivayetler

 

Ummü Atıyye (r.a.) anlatıyor:   

Kızı Zeynep (r.a.) vefat ettiği zaman Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz yanımıza geldi ve şöyle buyurdu:

"Onu, (imkanların el verdiğini) görüyorsanız su ve sidrle üç veya beş defa ya da daha fazla yıkayın ve en son defa yıkarken suyuna kafur veya kafurdan bir şey katın. Yıkama işini tamamladığınızda bana haber verin."

Biz de yıkamayı biti­rince Rasulüllah'a (s.a.v.) haber verdik ve O da üzerindeki uzun gömleğini (kefen yapmamız için) bize verdi ve şöyle buyurdu:

"Bunu onun bedenine sarın."[128]

Diğer bir rivayette ise şöyle buyurdu:

"Kefeni sarma hu­susunda onun sağından ve abdest yerlerinden (yani abdest azasından) başlayın."

Bir başka rivayette:

"Onu tek sayıyı dikkate alarak yıkayın: Üç, beş, yedi veya daha fazla (tabii imkanların el verdiğini uygun) görürseniz öyle yapın."[129]

Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz vefat edince nasıl yıkandı?

Hz. Aişe (r.a.) diyor ki: Rasulüllah (s.a.v.) Efendimizin mübarek naaşını yıkamayı arzu ettikleri zaman, bu husus­ta tereddütler ve farklı görüşler ortaya çıktı: "Ne yapacağımızı bilemiyoruz; ölülerimizin elbisesini çıkardığımız gibi, Rasulüllah'ın (s.a.v.) elbisesini çıkaralım mı veya çıkarmadan   elbisesi   üzerinde   bulunduğu   halde   mi yıkayalım?" dediler. Bu tereddüt ve ihtilaf devam ederken, Cenab-ı Hak onların üzerine uyuklama (havası) gönderdi; o kadar ki orada bulunanlardan hemen herkesin çenesi göğsünün üzerine düştü. Sonra o sırada evin bir yanından konuşanın biri şöyle seslendi ki, onun kim olduğunu bilen yoktu: "Peygamberi (s.a.v.) üzerinde elbisesi bulunduğu halde yıkayınız" Bunun üzerine oradakiler yerlerinden sıçrayıp, Peygamber (s.a.v.) Efendimizi üzerindeki gömleği bulunduğu halde o vaziyette su döküp, sidr karıştırarak yıkadılar ve yıkayanlar döktükleri suyu ellerini O'nun gömleği üzerinde götürüp getirerek yıkamayı sağladılar."[130]

 

Hadislerin Işığında Müctehid İmamların İstidlal Ve İhticacları

 

a) Hanefilere göre: Cenazeyi yıkamak farz-ı kifayedir. Müslümanlardan bir kısmının bu hizmeti yerine getirmesiyle diğerlerinin üzerinden düşer. Hiç kimse yıkamazsa, kasaba veya belde halkının hepsi günahkar olur.

Ölü yüksekçe bir cisim (teneşir) üzerine uzatılır, etrafında buhur veya benzeri güzel koku neşreden bir tütsü veya benzeri güzel bir koku döndürülür ve bunun tek sayı olmasına dikkat edi­lir. En çok beş defa döndürülmelidir, fazlasına gerek yoktur.

Cenazenin elbisesi soyulur, ancak avret mahalli örtülü tutu­lur. Çünkü avret yerine bakmak haramdır. Ancak burada sadece galiz olan avret yeri söz konusudur. et-Tebyin ve el-Gaye kita­plarında, göbekle diz kapağı arası örtülür diye kaydedilmiştir. Sa­hih olan kavi de budur.

Yıkamaya başlanırken ölüye abdest aldırılır, ancak ağzına ve burnuna su verilmez. Sidir ile ısıtılmış su ile yıkanır. Ve "Sabun otu" denilen "hurz" ile yıkanır. Sıcak su "tercih edilir, İmam Şafii'ye göre, soğuk su tercih edilir. Baş ve sakalının hıtmî otuyla, bulunmadığı takdirde sabun ile yıkanması efdaldır. Önce sol yanına doğru çevrilip sağ yanı, sonra sağ yanına çevrilip sol yanı yıkanır. Yıkandıktan sonra ölüden bir şey dışarı çıkarsa, sa­dece  o  şey  temizlenir ve  gasil  iade  edilmez,  yani  yeniden yıkanmaz. Güzel kokuya bandırılmış pamuk veya benzeri şey başına ve sakalına konur. Secde yerlerine ise kafur konur. Saç ve sakalı düzeltilmez. Tırnakları kesilmez.[131]

b) Şafiilere göre: Ölüyü yıkayıp teçhiz, tekfin ve defnetmek farz-ı kifayedir. Bunda icma' vardır. Yıkamanın en azı, ölü cünüp bile olsa, bedeninin her tarafını kapsayacak şekilde bir defa su dokundurmaktır. Bir kafirin bile ölen müslümanı bir defa belirtilen şekilde yıkaması yeterli sayılır. Ancak suda boğulan kimsenin bu hali gasil sayılmaz ve biz onu yıkamakla memur bulunuyoruz. Ölüyü  halvette yıkamak en uygun şeklidir. Aynı zamanda üzerindeki gömleği çıkarmadan o vaziyette yıkamak da böyle. Çünkü bu  örtmeye daha elverişlidir. Sonra da yüksekçe bir cisim üzerine konulur ve soğuk su ile yıkanır. Ancak vücudu fazla kirli ise, temizliğin sağlanması bakımından sıcak su tercih edilir, ikinci ve üçüncü defa yıkamak sünnettir. Yıkandıktan sonra bir şey çıkarsa, temizlenir, ama gasl iade edilmez.[132]

c) Hanbelilere göre: Cenaze yıkanmaya hazırlanırken göbeğiyle diz kapağı arası örtülür. Gömleğiyle birlikte yıkamak, istenilen temizliği sağlamaya engel olur. Rasulüllah'ın (s.a.v.) elbi­sesi çıkarılmadan yıkanması, O'na has bir haldir.

Ölüyü kapalı yerde ve gözlerden uzak şekilde yıkamak müstehabdır. Yıkayıcının yanında sadece yardımcıları bulun­malıdır. Ölüde gizlenmesi gereken bir durum görüldüğü takdirde gizlenip ifşa edilmemesi sünnettir. Önce abdest aldırılır; ancak ağzına ve burnuna su verilmez. Sonra sağ, sonra da sol tarafı yıkanır. Her defasında suya sidr veya benzeri güzel kokulu bir nesne katılır. Son defa suya kafur katmak müstehabdır. Bulun­madığı takdirde güzel bir koku kullanılabilir.

Yıkama olayında sıcak su ve sabun kullanmak da müstehabdır. Üç defa yıkandıktan sonra bir şey çıkarsa iki defa daha yıkayıp beşe çıkarılır. Yine bir şey çıkarsa bu yediye çıkarılır. Sonra da bir bez ile kurulanır ve öylece kefenlenir.[133]

d) Malikilere göre: Yıkanmak üzere yüksekçe cisim üzerine uzatılan ölünün elbisesi çıkarılır, sadece avret yeri bir bezle örtülü bulundurulur. Abdest aldırılıp aldırılmaması arasında pek fark yoktur; ancak aldırılırsa iyi olur. Yıkama konu­sunda sınırlı bir sayı yoktur. Temizlenmesi söz konusudur. Başı kafurla yıkanır. Bununla beraber üç veya beş defa yıkanması müstehab sayılabilir.[134]

 

Tahliller Ve Diğer Rivayetler

 

637 nolu hadis sahihtir ye istidlale salihtir. Rasulüllah'ın (s.a.v.) vefat eden kızının Ümmü Gülsüm  olduğu söylenir. Bazısına göre, Ebu'l-As b. Rebi'in zevcesi olan Zeyneb'dir. Nitekim Müslim'de Zeyneb olduğu belirtilmiştir. İbn Mace'de ise, onun Ümmü Gülsüm olduğu açıklanmıştır. Rivayetinde şu cümle yer al­maktadır:

"Peygamber (s.a.v.) yanımıza geldi ki o sırada Onun kızı Ümmü Gülsüm'ü yıkıyorduk."

Hafız İbn Hacer bu iki ayrı rivayetin arasını cem'ederek diyor ki:

"Hem Zeyneb'i hem de Ümmü Gülsüm'ü Hz. Ümmü Atiyye yıkamış olabilir. Nitekim İbn Abdilber, Ümmü Atiyye'nin gâsile (yıkayıcı) olduğunu, birçok kadınları yıkadığını kaydet­miştir.

Hadis, ölünün kaç defa yıkanmasının uygun olacağı hususu­nun yıkayıcının iradesine bırakıldığına delalet etmektedir.

Ümmü Gülsüm'ün veya Zeyneb'in (Allah ikisinden de razı ol­sun) saçları üç örgü haline getirilip arkasına doğru atılmıştır. Bu da yıkayanların ictihadına ve iradesine bırakılmış bir husustur.

638 nolu Hz. Aişe hadisini aynı zamanda İbn Hibban ve Ha­kim rivayet etmişlerdir.

Rasulüllah'ı (s.a.v.) Hz. Ali (r.a.) yıkamıştır.

Bu babda İbn Mace, Hakim ve Beyhaki de şunu rivayet ettnişlerdir:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimizi yıkamaya hazırlanırken, evin içinden bir ses geldi:

"Peygamberin gömleğini çıkarmayınız!"

Ahmed b. Hanbel'in İbn Abbas (r.a.) den yaptığı rivayette, de­niliyor ki:

"Hz. Ali gasil işini yerine getirirken Rasülüllah'ı (s.a.v.) göğsüne doğru getirip dayadı ki, Efendimizin üzerinde uzunca gömleği bulunuyordu."

Ancak bunun isnadında Hüseyin b. Abdillah bulunuyor ki, bu zat zayıftır.[135].

 

Çıkarılan Hükümler

 

1- Ölüyü  yıkamak  farz-ı  kifayedir.  Bunda icma’ vaki olmuştur.

2- Yıkanma olayını yerine getirmek için ölünün elbisesini çıkarmak ve avret yerini iyice örtmek sünnettir.

3- Cenazeyi rahat yıkayabilmek için yüksekçe bir yere uzat­mak sünnettir.

4- İçine sidr veya kafur karıştırılmış sıcak su ile yıkamak müstehabdır. İmam Şafii'ye göre soğuk su tercih edilir.

5- Cenazeye abdest aldırtmak bazısına göre müstehabdır. Ağzına ve burnuna su verilmez. Bütün bedenini bir defa kapla­yacak şekilde yıkamak farz veya vaciptir. İkinci ve üçüncü veya dördüncü ve beşinci defalar yıkamak müstehabdır.

6- Kaç defa yıkanması konusunda bir tahdit yoktur. Yıkayanın ictihadına bırakılmıştır. Temizlenmesi söz konusudur.

7- Ölünün saçı, tırnağı kesilmez; saçları taranmaz. Başına ve sakalına güzel koku sürülmüş pamuk koymak, secde azası üzerine kafur kovmak müstehabdır.

8- Ölüyü tenha yerde yıkamak, gözlerden uzak tutmak müstehabdır.

9- Yıkama esnasında nahoş haller görülürse, onları ifşa et­memek sünnettir.

 

Kefenin Güzel Olması Müstehabadır

 

Kişinin yaşı, makamı, servet ve ailevi durumu ne olursa ol­sun, hayata gözlerini yumduğu andan itibaren her şeyinden kopup iman, niyet ve ameliyle başbaşa kalır ve ancak bunları berabe­rinde alıp ahirete götürür.

"Kefenin cebi yoktur" sözü, muhterisleri uyarmaya yönelik bir deyimdir. Böylece kefen hem ölünün teninin görünmemesine, hem insana verilen değere, hem de dünyalık olarak kabre bundan başka bir şey götürülemeyeceğine yönelik bir hikmeti içermektedir.

Kefen daha çok ölen kişinin sosyal ve ekonomik durumuna göre ayarlanır; yani böyle bir takdir ve düzenleme müstehabdır; yapılmasında güzellik vardır, yapılmamasında sakınca yoktur.

 

Konuyla İlgili Hadisler

 

Habbab b. Eret (r.a.) anlatıyor:

"Muhacirlerden Mus'ab b. Umeyr (r.a) Uhud Saveşı'nda şehid edilmişti. Geriye sadece alaca bezden bir üstlük bırakmıştı, onu (kefen yapmak üzere) Mus'ab'ın başına doğru çekip o kısmı örtmek istediğimizde ayakları açıkta kalıyor; ayaklarına doğru çekip o kısmı örtmek iste­diğimizde başı açık kalıyordu. Resulüllah (s.a.v) Efendimiz o üstlükle onun baş kısmını örtmemizi ve ayak tarafını ızhir denilen bitkiyle kapamamızı emretti."[136]

Yine Habbab b. Eret (r.a) anlatıyor:

"Hz. Hamza (r.a.) (şehid edildiğinde) kefen olarak an­cak beyazlı siyahlı bir hırka bulunuyordu. Ayaklarına doğru çekilip uzatıldığında baş kısmı açılıyordu. Sonunda başına doğru uzatılıp o kısım örtüldü ve açık kalan ayak nahiyesi üzerine ızhir otu konuldu."[137]

Ebu Katade'den (r.a.) yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Sizden biriniz (ölen) kardeşine velî (sahip) olur da onun işlerini yürütmeyi üzerine alırsa, kefenini güzelleştirsin."[138]

Cabir (r.a.) den yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir:                                                                    

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz bir gün ashabına hitapta bulunurken, arkadaşlarından bir adamın vefat ettiğini ve tam olmayan (hakir olan) bir kefene sarıldığını, aynı za­manda geceleyin defnedildiğini hatırlayarak konuyu andı.

Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz; cenazenin, namazı kılınmadan geceleyin defnedilmesini yasakladı. Meğer ki insan böyle bir zorunlu durum içinde bulunursa (o tak­dirde gece defnetmekte bir sakınca yoktur.)"

Sonra Rasulüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Artık sizden kim (din) kardeşini kefenleyecekse, onun kefenini güzelleştirsin."[139]

Hz. Aişe (r.a.) den yapılan rivayete göre, şöyle demiştir:

"Ebu Bekir (r.a.) içinde hasta yattığı elbisesine baktı, üzerinde zaferandan bir leke bulunuyordu. Bunun üzerine şöyle dedi:

"Bu elbi­semi yıkayın ve buna iki elbise daha katın da beni onlarla kefen­leyin." Ben de: 

"Bu yeni bir elbise değildir" dediğimde şöyle dedi:

"Şüphesiz yeni elbiseye diriler ölülerden daha müstahıktır. Kefen ise ancak (kabirde kan ve) irine bulaşmak içindir." (Yani kabirde kısa zamanda kan ve irin bulaşıp özelliğini kaybeder.)[140] İbn Abbas (r.a.) dan yapılan rivayette, demiştir ki:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz üç elbiseyle kefenlendi: İçinde vefat ettiği entarisi, Necran imalatı bir hülle idi ki, bu iki ayrı el­bise olarak bulunuyordu."[141]

Hz. Aişe (r.a.) den yapılan rivayette, şöyle demiştir:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz üç elbiseyle kefenlendi:

1- Sehûl Kasabasının imalatı beyaz bez,

2- Yemen imalatı pamuk bez ki, bunlar arasında entari ve sarık bulunmuyordu. Rasulüllah'a bunlar kefen olarak sarıldı."[142]

İbn Abbas (r.a.) dan yapılan rivayette, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Elbiselerinizden beyaz olanını giyininiz; çünkü beyaz sizin elbiselerinizin en hayırlısıdır. Aynı zamanda ölülerinizi de beyaz elbiseyle kefenleyiniz."[143]

Leyla bint Kanıf es-Sakafîyye (r.a.) anlatıyor:

"Rasulüllah'ın (s.a.v.) kızı Ümmü Gülsüm'ü yıkayanlar arasında ben de bulunuyordum. Rasulüllah'ın (s.a.v.) (kefen ola­rak) bize ilk verdiği şey izar (entari) oldu. Sonra gömlek, sonra baş örtüsü, sonra da bütün bedeni kaplayacak çarşafı verdi. Sonra bunların üstüne bir çarşafa sarıldı."

Raviye devamla diyor ki:

"Rasulüllah (s.a.v.) beraberinde ke­fen bulunduğu halde kapının bir kenarında bekliyordu ve bize ke­fen olacak bezleri bir bir veriyordu."[144]

 

Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal Ve İhticacları

 

a) Hanefîlere göre: Ölen kimsenin kefeni bıraktığı maldan ayrılıp karşılanır. Mal bırakmadan ölen kimsenin kefeni ise, hay­atta iken nafaka vermekle yükümlü bulunduğu yakınlarına gere­kir, yani onların kendi paralarıyla alıp ölen yakınlarını kefenleme­leri vacip olur. Yakınları yoksa, onun kefeni beytü'l-mal'dan karşılanır.

Beytü'1-mal bunu karşılayamadığı takdirde, müslüm anların alıp onu kefenlemesi gerekir, yani bu onlara vacip olur.

Ölüyü kefenlemek, onu yıkamak ve namazını kılmak gibi fa­rzdır. Bir kasaba veya mahalle halkı ölen fakir kimseye kefen al­mazlarsa, hepsi birden günahkar olur.

Erkeğin sünnet olan kefeni üç parçadır:

1- Kamis                          

2- Izar

3- Lifafe                              

Birincisi, boyun nahiyesinden ayaklara kadar kısmı örtecek büyüklükteki bez parçasıdır, ikincisi, baş ucundan ayak ucuna kadar olan kısmı örtecek büyüklükteki bezdir. Üçüncüsü ise, baş ve ayak uçlarından bağlanacak kadar o nahiyeyi aşan daha büyükçe bez parçasıdır.

Kefenin kalitesi, daha çok ölen kişinin cuma ve bayramlarda giyindiği elbisenin kıymetiyle az-çok orantılı olacak şekilde seçilir. Fazla pahalı bir {umaştan seçilmez.

Sözünü ettiğimiz bu üç parça, sünnet olan kefendir. Bir de "kefen-i kifaye" vardır ki, bu iki parçadan ibarettir: İzar ve lifafe...

Kefenlik kumaşın pamuktan mamul beyaz renkten seçilmesi müstehabdır.

Kadın için sünnet olan kefen, sözü edilen üç parçadan başka bir de himar ve hırka eklenir. Himar yüzünü ve başını örtecek şekilde bir bez parçasıdır. Hırka ise, göğsüyle göbek arasını örtecek büyüklükteki bez parçasıdır.

Kadın için "kefen-i kifayet" ise, belirtilen üç büyük parça, bir de yüzünü ve başını örtecek büyüklükteki himardır.

Erkek ve kadın için zaruri kefen ise, vücudunu örtecek ka­dar bir parçadır.[145]

b) Şafîilere göre: Kişiye, hayatında giyindiği elbise dikkate alınarak ona göre kefen seçilir. Bunun en azı bir parçadır. "Bana hiç kefen sarmayın" diye vasiyet eden kimsenin bu vasiyetine iti­bar edilmez. Ancak "sadece bütün vücudumu örtecek şekilde bir parça kefen sarın" diye vasiyet ederse, buna itibar   edilir.

Erkek için efdal olan kefen üç parçadır; bu dört ve beş parça da olabilir, yani fazlasına cevaz verilmiştir..

Kadın için efdal olan kefen beş parçadır.

Erkeklere vücudunu örtecek üç parçadan fazla olarak dördüncü ve beşinci parça kullanıldığı takdirde, bunun kamîs ve imame olması söz konusudur. Kadın için üç lifafe, izar ve himar söz konusudur. Kefenin beyaz kumaştan olması sünnettir.

Kefen ölenin terekesinden alınıp hazırlanır. Tereke bırakmamışsa, kendisine nafakası gereken kimselerin alması gerekir.[146]

c) Hanbelilere göre: Erkek üç beyaz parça ile kefenlenir, bunların arasında kamis ve imame yoktur. Bu üç parçadan fazlası konulmaz. Ancak bu üç parçanın en güzelinden ve geniş olanından seçilmesi müstehabdır. Sadece iki parça sarmak da kafi gelir. Aynı zamanda kefenin beyaz bezden olması efdaldır.

Kefeni üç parçadan fazla tutmak mekruhtur. Çünkü bunda malın zayi' edilmesi söz konusudur.[147]

d) Malikilere göre: Kefenin üç kattan eksik olmaması müstehabdır. Meğer ki üç parçayı temin etme imkanı olmadığı za­man, bundan azı da olabilir. Erkeğin başına sarık misali bir bez sarılması da müstehabdır. Nebati boyayla boyanmış bezden kefen yapılması mekruhtur. Aynı zamanda katıksız ipekten de kefen kullanmak mekruh sayılmıştır. Bir de kefenin tek sayıda olması müstehabdır.[148]

 

Tahliller Ve Rivayetler

 

645 nolu Habbab hadisi sahihtir ve ihticaca elverişlidir. Buhari'de bu rivayeti kuvvetlendirir anlamda bir diğer rivayet Abdurrahman b. Avf (r.a.) den yapılmıştır:

"Doğrusu Mus'ab b. Umeyr benden hayırlıdır. O şehid edildiğinde bir uzun hırkadan başka kefeni yoktu. Hamza veya başka bir adam da öldürüldüğünde onun için de bir hırkadan başka kefen­lik bulunmadı."

Hadis, kefenlik olarak tek parça bulunduğunda ve o da kısa geliyorsa, ölünün baş kısmına doğru çekilip örtülür, açıkta kalan ayakları üzerinde ot, yaprak ve benzeri şey konmasının caiz olduğuna delalet etmektedir. Mevcut parça daha da küçük olursa, sadece avret yeri örtülür. Böylece kefende vacip olan nisbetin bütün bedeni örtecek şekilde olmasıdır. Bu temin edilmediğinde avret yerinin örtülmesi vaciptir.

646 nolu Habbab hadisi de istidlale salih görülmüştür.

647 nolu Katade hadisinin isnadmdaki ricalin hepsi sahihtir. Tirmizi de bunu hasenlemiştir.

Bu babda Deylemi'nin Ümmü Seleme'den yaptığı rivayette şöyle buyurulmuştur:

"Kefeni güzelleştirin. Ölülerinize sesli ağlamak, aşırı tezkiyede bulunmak, vasiyetini geciktirmek, hısımlarından ilgiyi kesmek suretiyle eziyet etmeyin. Borcunu edada acele ediniz. Kötü komşulardan udûl edip insaflı davranın. Kabrini kazdığınız zaman derin ve geniş tutun."

Deylemi'nin naklettiği bir hadiste ise şöyle buyurulmuştur:

"Ölülerinizin kefenini güzel tutunuz; çünkü onlar kefenleriyle kabirlerinde fahr duyup ziyaretleşirler."

Nevevi bu iki rivayetin de sahih olduğunu kaydetmiştir.[149]

649 nolu Hz. Aişe hadisi sahihtir. Ebu Bekir Sıddîk'ın (r.a.) kefen hakkında kullandığı "muhle" kelimesini her ne kadar irine bulaşma şeklinde tercüme ettikse de bunun daha başka manaları da vardır. O bakımdan Deylemi hadisiyle ters düşmemektedir.

650 nolu İbn Abbas hadisinin isnadında Yezid b. Ebi Ziyad bulunuyor ki bu onun en zayıf hadislerinden biridir. Nevevi, "Hadis münekkitlerinin bu zatın zaif olduğunda birleşmişlerdir" demiştir.   Nitekim Müslim, Rasulüllah'ın (s.a.v.) hülle ile kefenlenmediğini belirtmiş ve "insanlara o kefenin hülleye benzerlik arzettiği intibaını vermiştir." [150] diye ilave etmiştir.

Bu babda Bezzar'ın ve İbn Adiy'in el-Kamil'de Cabir (r.a.) den yaptığı rivayette, şöyle buyurulmuştur: "Peygamber (s.a.v.) Efendimiz üç kefenle kefenlenmiştir: Kamis, izar ve lifafe..."

Ancak bu rivayetin isnadında Nasıh bulunuyor ki, bu zat zayıftır. Zehebi yaptığı tesbitte üç Nasıh isminden söz etmiştir: Nasıh b. Abdillah el-Kufî, Nasıh b. Ala' el-Basri ve Nasıh el-Kürdî... Bu üçünün de zayıf olduğu; ikincisinin güvenilir kabul edilmediği ve üçüncüsünün bu babda bir şey olmadığı ifade ediliy­or.[151]

Bu konuda bir diğer hadisi ise İbn Adiy İbn Abbas (r.a.) den rivayet etmiştir:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz kırmızı kadifeyle kefenlen­miştir."

Bu rivayetin isnadında Kays İbn Rebi' bulunuyor ki, bu zat da zayıf olarak tesbit edilmiştir.[152]

İbn Ebi Şeybe, Ahmed ve Bezzar'ın Hz. Ali'den (r.a.) naklet­tikleri hadiste şöyle denilmektedir: "Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz yedi kat kefenle kefenlendi."

Bu hadisin isnadında Abdullah b. Muhammed b. Akil bulu­nuyor ki, bu zatın hafızası pek sağlam olmadığından "seyyiü'l-hıfz" denilmiştir, yani hafızası kötüdür. O bakımdan hadisi ihticaca elverişli değildir.[153]

Şüphesiz bu konuda daha birçok rivayetlerde bulunuyor- ki, çoğu istidlal ve ihticaca uygun değildir. O bakımdan tamamını nakletmeyi zaid gördük.

652 nolu İbn Abbas hadisini aynı zamanda İmam Şafii, İbn Hibban, Hakim ve Beyhaki tahric etmişler ve İbn Kattan da sahihlemiştir. Diğer yandan Tirmizi de bunu sahihlemiştir.

Bu konuda birkaç rivayet daha vardır ki hepsi de İbn Abbas hadi­sini kuvvetlendirmekte ve ihticaca salih olduğunu göstermektedir. Böylece özellikle sıcak bölgelerde beyaz renkteki elbiseleri, her bölgede de yine beyaz kefeni tercih etmenin müstehab olduğu anlaşılıyor.

653 nolu Leyla hadisinin isnadında Nuh b. Hakim bulunuyor ki İbn Kattan onun meçhul olduğunu söylemiş, ama İbn Hibban onun sıka (güvenilir) olduğuna dikkat çekmiştir.[154]

Böylece sözünü ettiğimiz hadisle istidlal edilebilir.

 

Çıkarılan Hükümler

 

1- Yetecek miktarda kefen te'min edilemediği zaman, mevcut bez parçası ile ölünün avret yerleri başı kısmı örtüler, açıkta ka­lan ayakları üzerine ot, yaprak gibi temiz şeyler konularak her ta­rafı örtülür.

2- Kefenlik bezin temiz ve iyi olanını seçmek müstehabdır.

3- Fazla pahalı olmayan kumaştan seçilmesi ve beyaz olması da müstehabdır.

4- Kefenin daha çok kişinin hayatta iken sosyal durumuna, ekonomik yapısına göre ayarlanması tavsiye edilir.

5- Farz olan kefen, vücudun her tarafını kaplayıp örtecek büyükçe bir parçadır, ikinci ve üçüncü kat kefen sarmak ise sünnettir.

6- Erkekler için sünnet olan kefen üç parçadan ibarettir.

7- Kadınlar için sünnet olan kefen beş parçadan ibarettir.

8- Kefenin çok ağır, pahalı kumaştan edinilmesi mekruhtur.

9- En son sarılacak olan lifafenin baş ve ayak uçlarından bağlanacak kadar büyük olması müstehabdır.

10- Kirli ve çok renkli bezi -zaruret yokken- kefen olarak kullanmak mekruhtur.

11- Zorunlu hallerde temiz olan herhangi bir bez kefen olabi­lir.

12- Mevcut bez kirli ise, yıkandıktan sonra kefen olarak kul­lanılmalıdır.

13- Erkeğin başına imame denilen bez sarmak, müctehidlerin çoğuna göre meşru değildir; bir kısmına göre ise, meşrudur.

 

Cenaze Namazı Ve Onunla İlgili Husular

 

Cenaze namazı, ölen kardeşimize saygı göstermemizden; onu dua, rahmet, gufran ile anmamızdan ve Cenab-ı Hakk'ın af ve bağışlamasını dilememizden ibarettir. Aynı zamanda ferdin to­plumdaki yerini, önemini, itibarını göstermeye yönelik bir anlam arzetmektedir.

Böylece namaz, ferdin toplumun kopmaz bir parçası olduğunu; her mü'minin yalnız kendisi için değil toplum için de çalışıp mesai sarfettiğini ve bu bakımdan da onun sevgi ve saygıya layık bulunduğunu yansıtır.

 

Konuyla İlgili Hadisler

 

İbn Abbas (r.a.) dan yapılan rivayette, adı geçen diyor ki:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz vefat ettiğinde, insanlar (cenaze namazını kılmak üzere) onun bulunduğu odaya ce­maat olup girdiler ve namazını kıldılar. Erkekler bu görevi yerine getirdikten sonra kadınlar girmeğe başladı ve onlar da namaz kılıp çıkınca sıra çocuklara (temyiz çağına gelen­lere) geldi, onlar girmeğe başladılar. Böylece gruplar ha­linde girip Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz üzerine namaz kılanlara kimse imamlık etmedi, yani her grup kendi başına namaz kılıp çıktı."[155]

Enes (r.a.) den yapılan rivayette, diyor ki:

"Uhud savaşında şehid edilenler yıkanmadılar, kan­larıyla birlikte defnedildiler; aynı zamanda cenaze namaz­ları da kılınmadı."[156]

Muğire b. Şube (r.a.) den yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Cenaze (kabre götürülürken), binek üzerinde onu teşyi’ edenler cenazenin arkasında yürürler, yaya olarak teşyi’ edenler ise, onun önünde, sağ ve sol yakınında bulunurlar. Düşük çocuğun ise namazı kılınmaz, sadece ana ve ba­bası için mağfiret ve rahmet ile dua edilir."[157]

Zeyd b. Halid (r.a.) den yapılan rivayette, diyor ki:

"Müslümanlardan bir adam Hayber'de vefat etmiş bulunuy­ordu. Durumu Rasulüllah'a (s.a.v.) baber verildiğinde:

"Arkadaşınızın namazını kılınız" buyurdu. Bu sebeple orada bulu­nanların rengi değişti. Peygamber (s.a.v.) onların bu durumunu görünce şöyle buyurdu:

"Arkadaşınız Allah yolunda savaşırken kendine bir şey aşırmış bulunuyor. (O bakımdan ben namazını kılmayacağım)"

Bunun üzerine biz onun eşyasını aradık, içinde kıymeti iki dirhem eden Yahudi pabuçlarından bir pabuç bulduk."[158]

Cabir (r.a.) diyor ki:

"Eslem Kabilesinden bir adam peygamber (s.a.v.) Efen­dimize gelerek zina ettiğini itirafta bulundu. Peygamber (s.a.v.) yüzünü ondan çevirdi; ta ki adam dört defa kendi aleyhine zina ile şehadet ve itirafta bulundu. Peygamber (s.a.v.) ona:

"Sende cinnet belirtisi mi var?" diye sordu. Adam:

"Hayır" diye cevap verdi. Peygamber (s.a.v.) ona:

"Evli misin?" diye sordu. O da:

"Evet" diye cevap verince, Peygamber (s.a.v.) onun musallada recmedilmesini emretti. Atılan taşlar ona dokunup (canı iyice acıyınca) kaçtı ve ar­kasından yetişilerek recmedildi ve öldü. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz onun lehine hayırdır dedi ve namazını kıldı."[159]

Ahmed, Ebu Davud, Nesai ve Tirmizi ise "Peygamber (s.a.v.) onun namazını kılmadı" şeklinde rivayet etmişlerdir. Ancak namaz kıldığına dair olan rivayet daha sabittir. Nitekim Peygamber (s.a.v.) in sahih tesbite göre, Ğamıd kabilesinden zina suçundan dolayı recmedilen kadının cenaze namazını kıldığı bilinmektedir.

İmam Ahmed diyor ki:

"Peygamber (s.a.v.) hiçbir müslümanın cenaze namazını terketmemiş, ancak (ganimet, devlet ve millet) malını aşıran ile kendi kendini öldüren kimsenin namazını kılmamıştır."

Cabir (r.a.) den yapılan rivayete göre, şöyle demiştir:

"Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Ashame Necaşi'nin, dört tekbir getirmek suretiyle cenaze namazını (gıyabında) kıldı."

Diğer bir lafızla şöyle denilmiştir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki:

"Bugün Habeş ülkesinde salih bir adam öldü, onun na­mazını kılınız!"

Bunun üzerine biz Rasulüllah'ın arkasında saf olduk, O da biz arkasında saf saf dururken namazı kıldırdı."[160]

İbn Abbas (r.a.) den yapılan rivayette, diyor ki:

"Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir kabrin yanına kadar gitti ki o kabir henüz ıslak bulunuyordu. Kabirdeki kişi üzerine namaz kıldı, biz de arkasında saf halinde dur­muştuk ki dört tekbir getirdi."[161]

Ebu Hüreyre (r.a.) diyor ki:

"Mescidde kayyımlık yapan siyahi bir kadın veya genç bir adamı Peygamber (s.a.v.) bir süre göremeyince sordu. Ashab da:

"O öldü" diye cevap verdiler. Peygamber (s.a.v.):

"Neden bana haber vermediniz?" buyurdu ki ashab-ı kir­am o kadının veya gencin durumunu biraz küçümsüyorlar di (ki o yüzden peygambere haber verme­mişlerdi). Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

"Onun kabrini bana gösterin" buyurdu. Onlar da gösterdiler ve Peygam­ber (s.a.v.) orada onun cenaze namazını kıldı ve sonra şöyle buyurdu:

"Şüphesiz şu kabirler karanlıkla dopdoludur; Al­lah onları benim onlar üzerine kıldığım namazla nurlandırır."[162]

İbn Abbas (r.a.) diyor ki:

"Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir ölünün üç günden sonra namazını kıldı"[163]

Said b. Müseyyeb'den yapılan rivayete göre, Sa'd'ın anası ve­fat ederken, o sırada Rasulüllah (s.a.v.) (orada) bulunmuyordu. (Seferden) dönüp gelince o kadının namazını kıldı ki, aradan üç ay geçmiş bulunuyordu."[164]                       

 

Hadislerin Işığında Müctehidlerin İhticacları

 

a) Hanefilere göre: Cenaze namazı ashab ve ulemanın icma'ıyla farz-ı kifayedir. Doğumdan sonra ölen her müslümanın namazı kılınır; ancak İslami devlete karşı gelip isyan eden ile yol­ları kesip mal ve cana kasdedenler fiili durumlarında iken öldürüldükleri takdirde namazları kılınmaz.

Cenaze üzerinde bir defa namaz kılınır. Bunun tekrarı ne münferiden, ne de cemaaten meşru'dur. Ancak asıl velayet sahi­binden izin almadan başkaları namaz kılmışsa, veli hazır olunca o namazı iade eder. İmam Şafii delil olarak, Hz. Peygamber'in na­mazının gruplar halinde tekrar tekrar kılındığını göstermiştir. Hanefiler ise, namazı kılınan kimsenin Hz. Ömer (r.a.) tarafından da namazı kılınmak istendiğinde Peygamber'in (s.a.v.) cenaze namazının iade olunamayacağını buyurmasını delil olarak almışlardır. Aynı zamanda hazır olmayan, başka yerde ölen bir kimsenin cenaze namazı gıyabında kılınmaz. İmam Şafiî'ye göre kılınır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) Habeşistan'da vefat eden Kral Necaşi'nin gıyabında namazını kılmıştır.

Namazı kılınmadan defnedilen ölünün en çok üç gün içinde namazı kılmabilir. Üç günden sonra kılınmaz.[165]

b) Şafîilere göre: Cenaze namazına farz-ı kifaye olarak ni­yet getirmek farzdır. Niyet ederken ölüyü ismen belirlemeye gerek yoktur. Birinci tekbirden sonra Fatiha okumak farzdır. Eûzü Be­smele çekilir, iftitah duası okunmaz. Gurbette ölen kimsenin gıyabında namazını kılmak sahihtir. Cenaze namazı definden önce kılınır; bununla beraber definden sonra da kılmak caizdir. Müslümana ait olduğu bilinen bir azaya raslandığında namazı kılınır. Düşük çocuk ses çıkarır veya ağlarsa namazı kılınır; aksi halde kılınmaz. Ancak fukahanın çoğuna göre, hayat belirtisi görülürse, yine de namazı kılınır. Şehit edilen kimse ne yıkanır, ne de namazı kılınır. İsterse cünüp olduğu halde şehid edilmiş ol­sun, yine de yıkanmasına gerek yoktur.[166]

c) Hanbelilere göre: Cenaze namazı farz-ı kifayedir. İmamın tabutun baş kısmı hizasında durması müstehabdır. An­cak ölen kimse kadınsa, imâm tabutu tam ortalayarak durur. Bi­rinci tekbirden sonra sadece Fatiha okunur. Bu vaciptir. Namaz tamamlanınca sadece sağ tarafa selam vermekle yetinilir. Cemaa­tin üç saf olması müstehabdır.

Böylece cenaze namazında dört tekbir, ayakta durmak, fatiha okumak, peygambere salatu selam getirmek ve ölen kimse için dua etmek vaciptir.

Namazı kılınmadan defnedilen kimsenin namazı bir aylık sure içinde kılınabilir. Bu sureden fazla olunca artık namazı namazı kılınmaz. Namazı kılınan kimsenin artık başkası tarafından o namazın iadesi sünnet değildir. Gurbette ölen kimsenin gıyabında cenaze namazını kılmak caizdir. Bunun bir ay süresi vardır. Ölen kimsenin vücudunun bir kısmına raslanırsa hem yıkanır, hem de namazı kılınır.[167]

d) Malikilere göre: Hazır olan cenazenin namazı kılınır. Ğaibin namazı kılınmaz. Cenaze namazında salavat ve dualar gizli okunur. İftitah tekbiri getirilirken eller kaldırılır, deiğer üç tekbirde el kaldırılmaz. Duaya "el-Hamdulillah" sözüyle başlanır.[168]

 

Tahliller Ve Diğer Rivayetler:

 

664 nolu İbn Abbas hadisini aynı zamanda Beyhaki tahric etmişse de İbn Hacer onun isnadının zayıf olduğunu belirtmiştir.[169]

Bu babda Ahmed b. Hanbel’in Ebu Useyb’den yaptığı rivayette şöyle denilmiştir:

"Adı geçen ravi Rasulullah’ın (s.a.v.) cenaze namazına hazır olmuş ve (vefat etmeden az önce ona:)

"Senin namazını nasıl kılalım?" diye sormuş. O da:

"Gruplar halinde girip kılın" buyurmuş.

Bu mealde Taberani’nin Cabir (r.a.) ile İbn Abbas (r.a.) den yaptığı rivayetin isnadında Abdülmin’im b. İdris bulunuyor ki bu kişi çok yalancıdır.[170] Zehebi onun meşhur kıssacılardan olup itimada şayan bulunmadığına dikkat çekmiş ve Buhari’nin de onun hakkında şöyle dediğini ilave etmiştir: "Zahibü’l-hadis"tir.[171]

Böylece İbn Abbas hadisi, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz üzerine namaz kılanların cemaatle değil, herkesin kendi başına kıldığına delalet etmektedir. Aynı zamanda önce erkeklerin, sonra kadınların, sonra da temyiz çağına girmiş çocukların sırayla içeri girip namaz kıldıkları anlaşılıyor. Tabii bu durum Hz. Peygamber'in (s.a.v.) şahsına has bir olaydır.

665 nolu Enes hadisini aynı zamanda Hakim tahric etmiştir. Tirmizi ise bunun garip bir hadis olduğunu belirtmiş ve "Enes hadisinden ancak bu vechi biliyoruz" diye ilave etmiştir.

Ebu Davud el-Merasil'de ve Hakim ilgili hadis bölümünde şöyle rivayet etmişlerdir:

"Rasulüllah (s.a.v.) (savaş alanında şehid edilen) Hamza'ya uğradı ki bedeni parçalanıp azası kesilmiş bulunuyordu. Uhud'da şehid edilenlerden -Hamza dışında- hiç kimsenin namazı kılınmadı."

Buhari bu rivayetin ma'lûl olduğunu; Tirmizi ile Darekutni ise bunun galat bulunduğunu söylemiştir. Çünkü isnadında Üsame b. Zeyd bulunduğu söyleniyor. Oysa Zühri'den, o da Enes'den rivayet etmiştir. Zühri'den yapılan rivayetin tercihe şayan olduğu belirtilmiştir.

Bu babda İbn İshak'ın İbn Abbas (r.a.) dan yaptığı rivayette ise şöyle denilmektedir:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz, (şehid edilen) Hamza'nın üstündeki hırkasının kendisine iyice sarılmasını emretti. Sonra onun namazını kıldı ve yedi tek­bir getirdi. Sonra da (savaş alanında) öldürülen müslümanlar Hamza'nın yanına getirildi ve böylece hem onların, hem de Hamza'nın namazı kılındı. O kadar ki Ra­sulüllah (s.a.v.) Hamza üzerine 72 defa namaz kılmış oldu." Ancak bu hadisin isnadında mübhem (belirsiz) bir ravi vardır. Çünkü İbn İshak bu konuda şöyle demiştir:

"Bana, itham edemeyeceğim bir kimse İbn Abbas'ın azadlı kölesi Muksim'den, o da İbn Abbas (r.a.) dan rivayet etti."[172]

Nitekim es-Süheyli diyor ki:

"Eğer İbn İshak'ın mübhem saydığı, itham etmeyeceği ravi, Hasan b. Amare ise, bu zat zaten zayıftır. Bu değilse, o takdirde o ravi meçhuldür ve bu sebeple bu hususta bir hüccet ortaya koymaya gerek yoktur."  

Bu konuda Ebu Dacud el-Merasil'de Ebu Malik el-Gıffari'den yaptığı rivayette ise, yukarıdaki rivayeti kuvvetlendirir mahiyette şöyle denilmektedir:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz Uhudda öldürülen (şehid edilen)lerden her on kişiyi bir araya getirip -Hamza da aralarında olmak üzere- namaz­larını kıldı ye böylece Hamza üzerine 70 defa namaz kılmış oldu." Hafız İbn Hacer bunun ricalinin sıka (güvenilir) olduğunu söylemişse de İmam Şafii bunun muallel bulunduğuna dikkat çekmiştir. Çünkü Uhud'da şehid edilenlerin tamamı 70 kişi idi. Onların onar, onar namazını kılmışsa, bu yedi defa eder, O bakımdan 70 defa namaz kıldı denilebilir mi?

Bu konuda daha birçok rivayet vardır. Ancak tamamını biraraya getirdiğimiz zaman şu hüküm ağırlık kazanmaktadır: Uhud'da  şehid edilenlerden yalnız Hz.  Hamza'nın namazı kılınmıştır.

666 nolu Muğire b. Şu'be hadisini aynı zamanda İbn Hibban tahric etmiş ve Hakim de sahihlemiştir. Hakim bunu Buhari'nin şartına uygun şu lafızla rivayet etmiştir:

"Düşüğün namazı kılınır ve ana-babasına rahmet ve afiyetle dua edilir."

Bu babda İbn Mace'nin Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayet ettiği bir diğer hadis vardır. Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyur­muştur:

"Çocuklarınız üzerine (cenaze) namazını kılınız; çünkü onlar sizin için önceden oluşan hayır ve ecirdir."

Şevkani bu hadisin isnadının zayıf olduğunu belirtmiştir.[173]

667 nolu Zeyd b. Halid hadisi hakkında Ebu Davud susup bir şey dememiştir. Ancak yapılan ciddi tesbitlere göre ricalinin hepsi de sahihtir.

Bu hadis, millet ve devlet malını aşıran kimsenin cenaze na­mazının kılınmayacağına delalet etmez; işlediği suç ve günahın ağırlığını yansıtır. Rasulüllah (s.a.v.) Efendimizin kılmayıp ashabına havale etmesi yeterli delildir. Böylece gerek ganimetten, ge­rek devlet hazinesinden, gerekse millet malından çok az bir şey bile aşırmanın haram olduğu kesinlik arzediyor.

Ayrıca namazı kılınmayan günahkarlardan birinin de kendi canına kıyan kimse olduğu ortaya çıkıyor. Cabir b. Semure'nin (r.a.) yaptığı rivayete göre: Bir adam mızrak veya makas ve ben­zeri keskin bir aletle kendi canına kıyıp intihar etti. Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz onun namazını kılmadı."[174]

Rasulüllah (s.a.v.) Efendimizin müntehimi namazını kılmadığı, ancak ashabının kıldığı dikkate alınınca, ağırlık "namazı kılınır" diye ictihad edenlerin tesbîtinde görülür. Çünkü Rasulüllah (s.a.v.): "(Müslüman olduktan sonra her iyi ve kötünün namazını kılınız" ve "La ilahe illallah diyen kimsenin de namazını kılınız" buyurmuştur. O bakımdan mevcut hadislerin arasını te'lif etmek gerekir.

668 nolu Cabir hadisi sahihse de son kısmında "ve namazını kıldı" cümlesini ta'lil edenler olmuştur. Çünkü ravilerden Muhammed b. Yahya hadisi naklederken bu fazlalığı anmamıştır. Böylece Muhammed'in, aynı hadisi rivayet eden Mahmud b. Gaylan'dan daha mazbut olduğu söylenebilir. Ancak usûlde bir kaide vardır: "Sıka (güvenilir) olan ravinin fazla olarak yaptığı rivayet, eğer sahih rivayetlere münafı değilse, makbul sayılır."

Ayrıca Müslim, Ebu Davud ve Nesai'nin Büreyde (r.a.) den yaptıkları rivayete göre, "Gamid kabilesinden bir kadın Peygamber'e (s.a.v.) gelerek zina ettiğini bildirdi.. Sonra o kadın recmedilince, Peygamber (s.a.v.) onun namazını kıldı."

Bu manada bir diğer hadisi Ebu Davud ve Nesai Ebu Bekre'den rivayet etmişse de isnadında bir meçhul vardır. O bakımdan istidlale salih değildir.

Böylece sanih rivayetlere dayanılarak, recmedilen kimsenin namazının kılınacağında icma' vaki’ olmuştur.[175]

369 nolu Cabir hadisi sahihtir ve ihticaca elverişlidir. Aynı zamanda bu konuda Ebu Hüreyre hadisi de sahihtir. Böylece gai­bin cenaze namazının meşruiyetine delalet eden sahih hadisler söz konusudur. Nitekim İmam Şafii, İmam Ahmed ve diğer birçok ilim adamları bu hadislere dayanarak istidlalde bulunmuşlardır.

Aynı zamanda ilgili iki hadis, cenaze namazında dört tekbir getirileceğine delalet etmektedir ki, müctehidlerin çoğu bununla amel etmişlerdir.

Bu babda İmran b. Husayn’den rivayet edilen hadiste, Rasulüllah'ın (s.a.v.) şöyle buyurduğu belirtilmektedir:

"Şüphesiz ki kardeşiniz Necaşi vefat etmiştir. Kalkınız onun namazını kılınız."

Bunun üzerine biz de kalkıp hazır olan ölünün karşısında saf bağladığımız gibi saf saf olduk ve hazır olan ölünün üzerine kılman namaz gibi namaz kıldık."[176]

670 nolu İbn Abbas hadisi sahihtir. O bakımdan fakihlerin bir kısmı bu ve benzeri rivayetlerle ihticac etmişlerdir.

671 nolu Ebu Hüreyre hadisini aynı zamanda Hafız Bezzar da rivayet etmiştir. İmam Malik de bu manada bir hadisi Muvatta'da Ebu Ümame (r.a.) den rivayet etmiştir. İbn Mace ise bu manadaki hadisi Ebu Said'den rivayet etmişse de isnadında İbn Lehi' bulunuyor ki bu zat zayıf kabul edilmiştir.

Bu babda dört rivayet daha bulunuyor ki, çoğunun isnadı sa­hihtir.

672 nolu İbn Abbas hadisini aynı zamanda Taberani el-Evsat'ta Muhammed b. Sabbah ed-Dulabi tarikiyle İsmail b. Zekeriya'dan, o da eş-Şeybani'den rivayet etmiştir. Bu rivayette, Rasulüllah'ın o şahsın vefatından iki gece sonra gidip kabrinde na­mazını kıldığı belirtilmekledir. Ancak Hafız İbn Hacer, Taberani'nin bu  rivayetinin isnadının mursel ve  sahih  olduğunu belirtmiştir.  Beyhaki de  aynı hadisi İbn Abbas'dan rivayet etmiştir. Ancak Beyhaki'nin rivayetinde Süveyd b. Said bulunuyor ki, bu zat her ne kadar sikadan olup kuvvetli bir hafızaya, geniş hadis ilmine sahipse de ömrünün son yıllarında gözlerini kaybet­tiği ve bazan kendisine rivayet etmediği hadisin telkin edilerek kabul ettirildiği söylenir. O bakımdan Buhari "Onun hadisi münkerdir" demiştir. Nesai de onu zayıf saymıştır. Diğer hadis alimlerinin çoğu ise onu tezkiye etmişlerdir.[177]

 

Çıkarılan Hükümler

 

1- Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz çoğu kere cenaze namazını cemaat halinde kılmıştır. O bakımdan bu namazın cemaatle kılınması sünnettir.

2- Rasulüllah'ın (s.a.v.) namazını mü'minler gruplar halinde girip kılmışlardır ve cemaat olup birlikte kılmamışlardır. Bu, Ra­sulüllah'ın yüksek şahsiyetine has bir olaydır. Çünkü peygamberl­er vefat ettikleri yerde gömülürler. O bakımdan Rasulüllah'ın aziz na'şı küçük bir odada bulunuyordu ki orası onun kabri olacaktı. Bu sebeple onu dışarı çıkarmalarına ashabın gönlü razı olmadı. Sonra da gaibden gelen bir ses de söz konusudur ki, "Peygamberin namazını veya benim namazımı gruplar halinde girip kılın!" buyurulmuştur.

3- İmam Malik ve onun yolunu takip eden müctehidlere göre, kadınlar da cenaze namazına katılabilirler.

4- Şehidler yıkanmazlar, namazları da kılınmaz ve öylece kanlı elbiseleriyle birlikte defnedilirler. Müctehidlerden bir kısmına göre, şehidlerin namazı kılınır.

5- Cenaze kabre götürülürken binek üzerinde bulunanlar cenazeyi arkadan takip ederler; yaya yürüyenler ise, tabuta yakın durup hem önünde, hem sağ ve sol tarafında yerlerini alıp takip ederler. Böyle yapmak müstehabdır.

6- Düşük çocuk şekillenip hayat belirtisi taşıdıktan sonra ölürse, namazı kılınıp ana-babasına gufran ve rahmet ile dua et­mek vaciptir.

7- Ganimet, hazine ve millet malından bir şey aşıran kimse büyük günah işlemiş olmakla kalmaz, o   ülkedeki bütün müslümanların hakkına tecavüz etmiş sayılır. Ancak bu hakkı ödemeden ölürse, yine de namazı kılınır. Çünkü müslüman olarak ölmüştür.

8- İntihar eden kimsenin de namazı kılınır. Müctehidlerden bir kısmına göre kılınmaz. Bununla beraber ağırlık, kılınır diyen­lerden yanadır. Müftabih olan da budur.

9- Zina suçundan dolayı recmedilen kişinin cenaze namazı kılınır.

10- Gaibin, yani başka yerde ölüp hazır olmayan kimsenin cenaze namazı kılınabilir. Müctehidlerin çoğu bunun meşru' olduğuna kaildir.

11- Aynı zamanda gaibin cenaze namazını cemaat halinde kılmak da meşru'dur.

12- Aynı şahsın birden fazla namazı kılınabilir mi? Müctehidlerin bir kısmına göre kılınabilir. Bir kısmı ise, veli veya vasi hazır olmadığı halde başkası tarafından kılınır ve sonra da veli veya vasi çıkagelirse, cenaze namazını iade edebilirler.

13- Namazı kılınmadan gömülen kimsenin namazını en çok üç gün içinde gidip kabrinde kılmak caizdir. Müctehidlerin çoğu bunun meşruiyetine kaildirler.

14- Aradan üç günden fazla bir süre geçerse, müctehidlerin çoğuna göre, artık o kimsenin namazını kılmaya gerek yoktur. Bu sürenin bir ay olduğunu belirtenler de vardır.

15- Böylece kabrin önünde durup cenaze namazı kılmak caizdir. Her ne kadar kabristanda namaz kılmak mekruhsa da, bu namaz daha çok dua makamındadır ve ölen şahıs içindir. O bakımdan kerahet olmadığını söyleyenler çoğunluktadır.

 

Cenaze Namazında Cemaatin Çokluğunu Faydaları

 

 Bilindiği gibi, cemaat rahmettir; ayrılık ise azaptır. Yani müslümanların din ve dünya işlerinde birleşip tek vücut olmaları ve kendi meselelerini kendi aralarında şûra düzeyinde çözmeleri vaciptir. Müslümanların birliğine katılmayan, farklı zümrelere ayrılan kimselerde hayır yoktur. Cenaze namazına camideki ce­maatin katılması, cami ve cemaate katılmayanların dışarda ayak­ta beklemesi rahmet değil azaptır. Bu hem İslami kurallara ters düşmekte, hem de çirkin bir manzara oluşturmaktadır. Bu da yet­miyormuş gibi bir de ojeli, boyalı kadınların gözlerinde siyah gözlük bulunduğu halde cami avlularına dolup ayakta beklemeleri de bütünüyle İslam inancına ve kültürüne aykırı bir davranıştır. İşin en garip tarafı, ölen zatın en yakınları cami avlusunda namaz kılmayıp ayakta beklerken onun yakınları olmayan cami cemaati saf bağlayıp merhumun namazını kılmaktadır. Bunun ötesinde ayakta duranların çoğu sohbete dalar ve cami avlusu gönderilen çelenklerle süslenirken mabedin kutsal havası değiştirilir ve sanki bir fabrikanın veya büyük bir iş yerinin açılış  merasimi görünümüne bürünür.

Bütün bunlar kendi öz değerlerimizden, kültürümüzden kop­up yabancıların kültürünü benimsememizin ve kendi şahsiyetimizi kaybedip yabancı kültürle ayakta durmaya çalışmamızın açık belirtileridir.

Şüphesiz cenaze namazında cemaat ne kadar çok olursa, ölünün ruhu o nisbette şad olur ve ilahi rahmet ile gufran o nisbette merhuma yönelir.

Bu konuda Tahir Mevlevi'nin şu dört mısraını nakletmeden geçemeyeceğim:

"İstemem nakl-i cenazemde çeleng-u aheng,

Debdebe ile girilir saha değildir makber.

Orası medhalidir barigah-i Mevlanın,

Kapısından içeri acz ile girmek ister."

 

Konuyla İlgili Hadisler

 

Ebu Hüreyre (r.a.) den yapılan rivayette, Rasulüllah (s.a.v.) buyurdu ki:

"Kim, namazı kılınıncaya kadar cenazeye hazır olursa, onun için bir kıyrat vardır. Kim de o defnedilinceye kadar hazır bulunursa, onun için iki kıyrat vardır."

Bunun üzerine soruldu:

"Ya Rasulallah! İki kıyrat nedir?"

"İki büyük dağ gibidir", buyurdu." (Yani o büyüklükte sevaba nail olur)[178]

Malik b. Hübeyre (r.a.) den yapılan rivayette, Rasulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Herhangi bir mü'min ölür de müslümanlardan bir cemaat üç saffa ulaşarak onun na­mazını kılarsa, mutlaka bağışlanırlar."[179]

O bakımdan Malik b. Hübeyre (r.a.) cenaze namazına katılanlar az olduğu zaman da onların üç saf oluşturmasında ecir ve sevap arayıp arzulardı.

Hz. Aişe (r.a.) dan yapılan rivayette, Peygamber (s.a.v.) Efen­dimizin şöyle buyurduğu belirtilmiştir:

"Herhangi (müslüman) bir ölünün namazını, sayıları yüzü bulan müslüman bir cemaat kılar ve hepsi de onun için şefaat dileğinde bulunursa, hepsinin de bu husustaki şefaat dilekleri kabul olunur."[180]

İbn Abbas (r.a.) dan yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:

"Rasulüllah'ın şöyle buyurduğunu işittim:

"Müslümanlardan herhangi bir kimse ölür de onun cenaze namazında Allah'a ortak koşmayan kırk müslüman bulu­nursa, mutlaka Cenab-ı Hak onların o ölü hakkındaki dua ve şefaat dileklerini kabul buyurur."[181]

 

Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal Ve İhticacları

 

Başta dört mezhep olmak üzere, hak olup inkıraz bulan me­zhepler de dahil Ehl-i Sünnete bağlı bulunan mezheplerin hepsi, bu konuda görüş birliği içindedirler. Cemaatin çokluğunun sağlayacağı büyük ecir ve sevaplar hakkında birleşmişlerdir.

O bakımdan bu babda mezhep imamlarının görüş, ictihad ve istidlallerini ayrı ayrı zikretmeye gerek görmüyoruz. Çünkü ce­maatin çokluğu rahmetin bolca inmesine vesiledir.

Böylece hem cenaze namazına katılan mü'minler için, hem de ölü için büyük ecirler, kalıcı sevaplar söz konusudur.

Bu olay da şunu öğretmektedir ki, din ve dünya işlerinde mü'minler ne kadar çok biraraya gelip büyük çapta cemaat oluştururlarsa, ilahi inayet, rahmet ve gufran da o nisbette büyük olur.

 

Çıkarılan Hükümler

 

1- Cenaze namazı  farz-ı  kifayedir. Müslümanların bir kısmının katılmasıyla bu farz yerine gelmiş olur.

2- Cemaatin çokluğu ölü için geniş rahmet ve gufrana vesile­dir.

3- Mevcut cemaati mümkün olduğu takdirde üç saf yapmak müstehabdır.

4- Cenazeye hazır olup da meşru bir mazereti yokken nama­za katılmayan müslümanlar o büyük ecirden kendilerini mahrum bırakmış olurlar. Ve böylece ölünün yakınları bu tarz harekette bulunurlarsa, onlar da merhumun ruhunu sıkmış ve üzmüş olur­lar.

 

Ölen Kimse Üzerine Sesli Ağlamak Mekruhtur

 

Ölüm olayı ezelde planlandığı üzere değişmeyen kanunlar­dan biridir. Her canlı mutlaka ölümü tadacaktır. Hem sonsuz hayatın yolunda doğum bulunduğu.gibi ölüm de bulunuyor. Aynı zamanda ölümden sonra yeniden dirilme de aynı yolun basamak­larından biridir. Bu bakımdan ölüm yok olup meçhule karışmak değil, kalıcı bir hayatın kapısından girmenin bir tezahürüdür.

Ölüm olayı bazı kişilerin başına gelip bazılarının ondan kur­tulması söz konusu olamıyacağına göre, ölen yakınımız için elbetteki içimiz yanacak, gözlerimiz yaşaracaktır. Zira bu duygu biz in­sanların mayasına zerkedilmiştir, onu bütünüyle söküp atmamız mümkün değildir. Ancak bu duygumuzu sınırlı tutmamız, sesli ağlamaktan kaçınmak, feryad-u figandan uzak kalmakla gerçekleşir. Aksine bir tutum ve tavır hem bizi günahkar edebilir, hem de ölenimizin ruhunu sıkabilir.

 

Konuyla İlgili Hadis Ve Rivayetler

 

İbn Mes'ud (r.a.), Peygamber (s.a.v.) Efendimizin şöyle buyur­duğunu haber vermiştir:

"Ölüm haberini (şatafata kaçarak, çevreyi telaşlandırarak) etrafa yaymaktan sakının! Çünkü böyle yapmak cahiliyet devri amelindendir."[182]

Huzayfe (r.a.) den yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:

"Ben öldüğümde, ölüm haberini hiç kimseye duyurmayın. Çünkü gerçekten böyle yapmanızın na'y (ölüm hab­erini çevreyi telaşa vermek) suretiyle duyurmanız ola­cağından endişe etmekteyim. Çünkü Rasulüllah'ın (s.a.v.) na'yi men'ettiğini kendisinden işitmiş bulunuyorum."[183]

İbrahim'den yapılan rivayete göre, şöyle demiştir:

"Adam öldüğü zaman, onun ölüm haberini dostlarına, arkadaşlarına duyurmakta bir sakınca yoktur. Mekruh olan şekli ise, cahiliye devrinde olduğu gibi meclisleri dolaşıp, "Ben falanın ölüm haberini veriyorum" deyip (çevreyi rahatsız etmektir)."[184].

Enes (r.a.) den yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"(Mute savaşını Medine'de minber üzerinde kalp gözüyle izlerken) Sancağı Zeyd aldı, ona (ölüm darbesi) isa­bet etti. Sancağı Cafer aldı. Ona da (ölüm darbesi) isabet etti. Arkasından sancağı Abdullah b. Revaha aldı. Ona da (ölüm darbesi) isabet etti."

Bu sırada Rasulüllah'ın gözlerinden yaş akıyordu.

"Sonra sancağı Halid b. Velid bir emirlik söz konusu olmaksızın eline aldı ve fetih ondan yana gerçekleşti."[185]

 

Hadislerin Işığında Müctehid İmamların İhticacları

 

a) Hanefilere göre: Ölenin ev halkının kendi evlerinde ta'ziyeleri kabul etmek için üç gün oturmalarında bir sakınca yok­tur. Bunun gibi kendi semtlerindeki mescidde de üç gün bulunabi­lirler. Ölüm olayından dolayı yas tutup kapı eşiğinde oturmak mekruhtur. Yüksek sesle ağlamak ise caiz  değildir. Sessiz ağlamak  kalp  yufkalığının eseridir ki bunda bir sakınca görülmemiştir. Erkeklerin yas alameti olarak siyah elbise giyin­meleri mekruhtur. Kadınların giymesinde bir sakınca yoktur.[186]

b) Şafiilere göre: Ölüm olayından dolayı ta'ziyede bulun­mak sünnettir. Bu hem defninden önce, hem de sonra üç gün içinde  yerine  getirilir.  Ölenin,  ölmek üzere  olanın  üzerine ağlamakta bir sakınca yoktur. Ancak onun haslet ve faziletini sayıp dökerek ağlamak mekruhtur.

Ölüm olayını hem namazının kılınması, hem de başka hu­suslar için çevreye duyurmakta bir sakınca yoktur. Ancak cahiliyet devrindeki ilan şekli mekruhtur.[187]

c) Hanbelilere göre: Bağırıp çağırmaksızın, yaka yırtmaksızın, saç ve sakalı yontmaksızın ağlamakta bir sakınca yoktur. Ölen kişinin birtakım meziyetlerini sesli bir hava içinde sayıp dökmek mekruhtur. Hem böyle yapmak, sesli ağlamak gibi, ölünün kabirde sıkıntı çekmesine sebep olur. Ölüm olayını ölenin yakınlarına duyurmakta bir sakınca görülmemiştir.[188]

d) Malikilere göre: Ölüm olayını yüksek sesle etrafa duyur­mak mekruhtur. Ama normal bir anlatımla haber vermekte bir sakınca yoktur.[189]

 

Tahliller Ve Diğer Rivayetler

 

691 nolu İbn Mes'ud hadisinin isnadında Ebu Hamze Meymun el-A’ver bulunuyor ki, bu zat hadis ehline göre kavi değildir.[190] Tirmizi'ye göre, bu hadis gariptir.

692 nolu Huzeyfe haberinin isnadı hasendir.

693 nolu İbrahim'in haberini kuvvetlendirir anlamda Muhammed b. Sirinden bir rivayet yapılmıştır ki, adı geçen şöyle demiştir:

"Ölüm olayını, ölenin yakın dost ve arkadaşlarına duyurmakta bir beis (sakınca) bilmiyorum."[191]

Bu rivayetleri kuvvetlendiren bir diğer olay, Rasulüllah'ın (s.a.v.) Habeş Kralı Necaşi'nin ölüm haberini, ashabına duyur­masıdır. Sonra da ashabına: "Sizden biri ölünce herhalde bana ha­ber verin!" diye tenbih etmesi söz konusudur.

İbn el-Arabi, "Bütün bu ve benzeri rivayetlerden şu üç duru­mu çıkarmak mümkündür" diyor;

1- Ölenin ölüm haberini ev halkına, yakınlarına, ve salih kişilere duyurmak,

2- Böbürlenmek  için  birçok kimselerin toplanmasını sağlamaya yönelik duyuruda bulunmak.

3- Sesli şekilde ağlayıp çevreyi haber etmeye çalışmak ve kendisini acındırmak...

Birinci durum mübahtır, hatta müstehabdır denilebilir. İkinci ve üçüncü durum mekruhtur. Buna tahrimen mekruh diye­biliriz.

Sonuç olarak hak mezheplerin hemen hepsine göre, gusül, tekfin, namaz ve taşıyıp defnetmek için ölüm olayını çevresine duyurmakta bir sakınca yoktur. Ashab ve Tabiin zamanında da bu tarz duyurmalar olmuştur.

 

Çıkarılan Hükümler

 

1- Ölüm  olayını, ölenin yakınlarına, dost ve arkadaşlarına haber vermekte bir sakınca yoktur.

2- Kapı kapı, sokak sokak, mahalle mahalle dolaşıp dellalın yaptığı gibi ölüm olayını sesli bir şekilde haber vermek mekruh­tur.

3- Kişinin ölen yakınını, dostu için ağlayıp göz yaşı akıtmasında bir sakınca yoktur.

4- Sesli ağlayıp feryad etmek, saç sakalı yolmak, yakayı yırtmak ise haramdır.

5- Böbürlenmek için birçok kimselere haber salıp büyük kalabalık oluşturmaya çalışmak mekruhtur.

6- Taziye kabul etmek için üç gün evde veya mescidde otur­makta bir sakınca görülmemiştir. Gurbette olmayanlar üç gün içinde taziyetlerini gelip bildirirler. Gurbette olanlar ne zaman dönerlerse, gidip taziye verebilirler.

 

Cenaze Namazında Kaç Tekbir Getirlir?

 

"Bilindiği gibi, cenaze namazının kendine has şekli ve sünnetleri vardır. Ama her haliyle o namazdır. Bazılarının iddia ettiği gibi, sadece duadan ibaret değildir. O bakımdan diğer na­mazlar için şart olan hususlar bu namaz için de şarttır.

Ancak bayram namazında olduğu gibi, cenaze namazında da fazladan tekbir getirilir. Bunlar dört müdür, beş midir, altı mıdır, yoksa daha fazla mıdır?

Bu konuda az farklı rivayetler vardır. Önce onları, sonra da müctehidlerin tesbit ve ihticaclarını naklettiğimizde, konu daha iyi anlaşılmış olur.

 

İlgili Hadisler Ve Rivayetler

 

Az yukarıda Ebu Hüreyre ve Cabir (r.a.) den yapılan sahih rivayette, bu tekbirlerin dört olduğu belirtilmişti.

Abdurrahman b. Ebi Leyla'dan yapılan rivayette, adı geçen diyor ki:

"Ashabdan Zeyd b. Erkam (r.a.) bizim cenazelerimizin namazını kılarken dört tekbir getiriyordu. Ancak bir cenazenin namazında o beş tekbir getirdi. Bunun üzerine kendisine sebebini sordum. Şu cevabı verdi:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz beş tekbir getirirdi."[192]

Hz. Huzayfe (r.a.) den yapılan rivayete göre, adı geçen bir ce­naze namazını kılarken beş tekbir getirdikten sonra dönüp (orada hazır bulunanlara) şöyle dedi:

"Ne unutarak, ne de vehm ede­rek böyle yaptım; ama Rasulüllah'ın (s.a.v.) tekbir getirdiği gibi (ve o kadar) tekbir getirdim. Çünkü Rasulüllah (s.a.v.) bir cenaze namazına beş tekbir getirdi."[193]

Hz. Ali'den (r.a.) yapılan rivayete göre, o, Sehl b. Hanif'in ce­naze namazını kılarken altı tekbir getirdi ve şöyle buyurdu:

"Şüphesiz ki Sehl, Bedir savaşına hazır olanlardan biridir."[194]

Hakem b. Uteybe'den yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:

"Ashab-ı Kiram genellikle Bedir savaşına katılanların cenaze namazını kılarken beş, altı ve yedi tekbir getirirlerdi."[195]

 

Hadis Ve Rivayetlerin Işığında Müctehidlerin Tesbit Ve İhticacları

 

a) Hanefilere göre: Cenaze namazı farz-ı kifayedir ve dört tekbirle kılınır. Birinci tekbir, iftitah anlamı taşıdığı için şarttır ve bir rek'at yerine geçtiği için de rükündür, diğer üç tekbir ise üç rek'at yerine geçtiğinden onların da rükün olduğu söylenir.[196]

b) Şafiilere göre: Cenaze namazının bir takım rükünleri yardır. Niyet etmek ve dört tekbir getirmek o rükünlerden ikisidir. İmam beşinci tekbir getirecek olsa namaz bozulmaz, ancak bu hu­susta cemaat ona uymaz, yani cemaat beşinci tekbiri getirmeyip bekler. Üçüncü rüknü, birinci tekbirden sonra fatiha okumaktır, dördüncü rüknü selam vermektir. Beşinci rükün peygamber (s.a.v.) Efendimize salat-ü selam getirmek; altıncı rükün ölü için dua etmektir. Yedinci rükün ise, bu namazı ayakta durup ye­rine getirmektir.[197]

c) Hanbelilere göre: Cenaze namazında dört tekbir getir­mek sünnettir; bundan fazlası sünnet olmadığı gibi, azı da sünnet değildir. Birinci tekbirden sonra Euzü-Besmele çekilir ve fatiha suresi okunur. İstiftah duası, yani "Sübhaneke"yi okumak sünnet değildir. Fatiha'nın okunması vaciptir. Hem fatiha, hem de dua gizli okunur. İkinci tekbirle Peygamber'e (s.a.v.) salat-ü selam ge­tirilir. Üçüncü tekbirle kişi kendisi, ana babası, müslümanlar ve o ölü için dua eder. Her tekbirde eller kaldırılır. Dördüncü tekbir getirildikten sonra az durulur ve sadece sağ tarafa selam verilir.[198]

d) Malikilere göre: Önce niyet getirilir; sonra iftitah tekbiri getirilir ve bu tekbirde eller kaldırılır. Diğer tekbirlerde kaldırılmaz. İkinci ve üçüncü tekbirler getirildikten sonra dua edi­lir. Sonra dördüncü tekbir getirilir ve arkasından sadece sağ tara­fa selam verilerek namazdan çıkılır.[199]

 

Tahliller Ve Diğer Rivayetler

 

701 nolu Abdurrahman hadisi sahihtir. Nitekim bunu kuv­vetlendiren birkaç rivayet daha vardır. Ancak Ukbe b. Amir, Bera b. Azib, Zeyd b. Sabit ve İbn Mes'ud (Allah hepsinden razı olsun) daha çok dört tekbir getirileceğini belirtmişlerdir.

Bu babda İbn Abdilber el-Ezkar'da Ebu Bekir b. Süleyman tarikiyle şunu rivayet etmiştir:

"Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ce­naze namazında dört, beş, yedi ve sekiz tekbir getirirdi. Bu hal Necaşi'nin gıyabında namazı kılınıncaya kadar devam etti. Necaşi'nin namazını ise dört tekbirle kıldı. Bundan sonra da yapılan ciddi tesbitlere göre, Rasulüllah (s.a.v.) vefat edinceye ka­dar cenaze namazını hep dört tekbirle kılmıştır."

Kadı Iyaz da aynı görüştedir.

Taberani'nin el-Eysat'ta Cabir (r.a.) dan yaptığı rivayette şöyle buyurulmuştur:

"Ölüleriniz üzerinde gece, gündüz, on­lar küçük olsun, büyük olsun, sıradan biri olsun veya hükümdar ve yetkili bir kişi olsun dört tekbirle namaz kılın."

Ancak bu rivayetin isnadında Amr b. Hişam el-Beyruti bulu­nuyor ki bu zat hadisi rivayette münferid kalmıştır.

Cumhur da cenaze namazında dört tekbirin meşruiyetinde görüş birliği sağlamıştır. İmam Tirmizi de ashabın çoğunun böyle amel ettiğine değinerek cumhurun tesbitine katılmıştır.

Nitekim müctehid imamların çoğu bu doğrultuda ictihadlarını ve ihticaclarını sürdürmüşlerdir. Anlaşılan o ki: Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz önceleri bu namazı bazan dört, bazan beş, altı, bazan da yedi tekbirle kılmış; sonra Necaşi'nin namazını kılarken dört tekbir getirmiş ve vefat edinceye kadar bunu değiştirmemiştir. Böylece Melek Cebrail'in bu konuda bir işareti söz konusu olabilir. Allah daha iyisini bilir.

Bu konuda çok farklı rivayetler vardır: Üç tekbir, dört, beş, altı, yedi ve sekiz tekbir şeklinde bir uygulamanın olduğu belirtil­mektedir. Ancak rivayetlerin çoğunun isnadında zayıf raviler bu­lunuyor. O bakımdan istidlal ve ihticace elverişli kabul edilme­mişlerdir.

702 nolu Huzayfe hadisinin isnadında Yahya b. Abdillah el-Bacûrî bulunuyor ki, bu zat hakkında hayli şeyler söylenmiştir. Ancak Zehebi bu zatın isminden söz etmemiştir.[200]

703 nolu Ali rivayetini Berkani kendi Müstahrec'inde "altı tekbir" lafzıyla rivayet etmiştir. Aynı rivayete Buhari kendi tari­hinde ve Said b. Mensur da Müsned'de yer vermiştir.

Beyhaki ise Hz. Ali'nin (r.a.) vefat eden Ebu Katade'nin na­mazını kılarken yedi tekbir getirdiğini rivayet etmişse de kendisi de bu rivayetin galat olduğunu, çünkü Ebu Katade'nin Hz. Ali'den sonra bir süre daha yaşadığının bilindiğini belirtmiştir.

Ancak bu rivayetlerin tamamını bir araya getirdiğimizde, ve­fat eden kişinin ilim ve faziletini dikkate alan Hz. Ali'nin (r.a.) tekbirleri artırdığı söylenebilir.

 

Çıkarılan Hükümler

 

1- Cenaze namazında iftitah tekbiri dahil dört tekbir getiri­lir.

2- Müctehidlerden bir kısmına göre, bu tekbirler şart ve rükündür; bazısına göre birinci tekbir  rükündür, diğerleri sünnettir.                               

3- İmam beşinci tekbir getirdiği takdirde, müctehidlerin çoğuna göre cemaat ona katılmaz ve selam vermesini bekler.

4- Tekbirlerde, imamların çoğuna göre el kaldırılmaz. Bazısına göre kaldırmak sünnettir. Ancak iftitah tekbirinde eller kaldırılır.

5- Birinci tekbirden sonra Euzü Besmele çekmek sünnettir. Müctehidlerden bir kısım bu sünneti belirtirken akabinde Fatiha okumak vaciptir, demişlerdir.

6- İmam Malik'e göre, ikinci ve üçüncü tekbir ardarda getiri­lir ve dua edilir.

7- Tekbirden sonra salavat getirmek ve yine tekbirden sonra dua etmek sünnet midir, vacip midir? Bu hususta müctehid imamların ictihadları farklıdır.

8- Birinci tekbirden sonra istiftah duasının okunup okun­mayacağı da ihtilaf konusudur: Kimine göre, okunur, kimine göre okunmaz.

9- Detayda ihtilaf olmakla beraber, cenaze namazının farzı kifaye olduğunda ihtilaf yoktur.

10- İlim erbabı, salih kişilerin cenaze namazında dörtten faz­la tekbir getirmekte, ashabın bir kısmına göre bir sakınca yoktur. Ancak yaşamakta olan dört mezhep imamları bununla ilgili rivay­etlerle amel etmemişlerdir. O bakımdan yapılmaması daha uygun olur.

11- İmam Şafii'ye göre, her tekbir bir rükün ve bir rek'at sayılır.

 

Cenaze Namazında Kıraat, Salavat Ve Dua

 

Cenaze namazı, yukarıda da belirttiğimiz gibi, hem ölen mü'mine saygı ifade eder, hem de mü'minin mü'min kardeşine karşı birtakım vazifelerinin bulunduğunu, ölünce de o vazifenin devam edeceğini yansıtır. Mesela, ölen kardeşimizi yıkayıp kefen­lememiz, namazını kılıp defnetmemiz, sonra da zaman zaman onun için istiğfar edip Allah'tan rahmet ve gufran dilememiz ve yeri geldikçe sevabı ona ulaşmak üzere tasaddukta bulunmamız bu vazifenin birer uzantısı sayılır.

 

Konuyla İlgili Hadisler

 

İbn Abbas (r.a.) dan yapılan rivayete göre, adı geçen bir ce­nazenin namazını kılarken Fatiha suresini okumuş ve sonra şöyle demiştir:

"Bilesiniz ki bu sünnettir."[201]

Ebu Ümame b. Sehl'den yapılan rivayete göre, adı geçene Rasulüllah'ın ashabından bir adam şunu haber vermiştir:

"Cenaze namazında sünnet odur ki, imam tekbir getirdikten sonra gizli olarak Fatiha suresini okur. Sonra da Peygamber (s.a.v.) Efendimize salavat getirir ve cenaze için ihlas ve ciddiyetle dua eder ve bunları tekbirleri getirerek yapar ve başka bir şey okumaz. Sonra da gizli olarak selam verir."[202]

Ebu Hüreyre (r.a.) den yapılan rivayette, Rasulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ölen kimsenin cenaze namazını kıldığınızda, onun için ihlas (ciddiyet ve samimiyet) üzere dua ediniz."[203]

Yine Ebu Hüreyre (r.a.) den yapılan rivayete göre, diyor ki:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz bir cenazenin namazını kılarken şöyle dua ederdi:

Türkçesi:

"Allah'ım! Dirimizi, ölümüzü, hazır olanımızı, hazır ol­mayanımızı; küçüğümüzü, büyüğümüzü, erkeğimizi, kadınımızı, mağfiret edip bağışla. Allah'ım! Bizden kimi di­riltip hayata getirirsen onu İslam üzerine dirilt; bizden ki­min ruhunu alırsan, iman üzerine ruhunu al."[204]

Avf b. Malik'den (r.a.) yapılan rivayete göre, diyor kî:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimizin bir cenazenin na­mazını kılarken şöyle dua ettiğini işittim:

"Allah'ım! Bu ku­lunu bağışla ve ona merhamet et, onu affedip afiyete erdir. İneceği yeri şerefli, keremli kıl, gireceği yeri genişlet ve onu su, kar ve dolu (soğuk sıvı) ile yıka; hatalardan temiz­leyip arındır, nasıl ki beyaz elbise kir ve pastan arındırılıyorsa... Ona yurdundan daha hayırlı bir yurt, ehlinden daha hayırlı ehil, eşinden daha hayırlı eş ver. Onu kabir fitnesinden ve cehennem ateşinin azabından koru."

Ravi Avf diyor ki:

"Rasulüllah’ın (s.a.v.) bu duasına mazhar olmak için kendimin o ölen kişinin yerinde olmamı temenni et­tim."[205]

Vasile b. Eska' (r.a.) diyor ki:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz, müslümanlardan bir adamın cenaze namazını bize kıldırdı. Onun şöyle dua ettiğini işittim:

"Allah'ım! Şüphesiz falan oğlu falan senin zimmetinde ve komşuluğun hablinde bulunuyor. Artık sen onu kabir fitne­sinden ve cehennem ateşinin azabından koru. Sen vefaya daha ehilsin ve övülmeye daha çok layıksın. Allah'ım! Onu bağışla ve rahmet eyle. Şüphesiz ki sen çok bağışlayan ve çok merhamet edensin."[206]

 

Hadislerin Işığında Müctehidlerin İhticacları

 

a) Hanefilere göre: Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayet edilen hadiste belirtilen duanın okunması sünnettir. Ancak duaya Al­lah'a hamd ve Peygambere (s.a.v.) salat-ü selamla başlamak da sünnettir. [207]

b) Şafiilere göre: Bu mezhebin  zahirine  göre,  Ebu Hüreyre'den rivayet edilen dua okunur ve şu cümleler ilave edilir:

"Allah'ım! Bizi bunun ecrinden mahrum etme ve on­dan sonra bizi fitneye düşürme. Allah'ım! Bu senin kulun­dur, kulunun oğludur; dünyanın rahatlık ve genişliğinden çıktı, kabrin karanlığına indi. Senin bu kulun Senden başka ilah olmadığına, Muhammed'in de Senin kulun ve re­sulün olduğuna şehadet ederdi. Onun bu durumunu Sen daha iyi bilirsin. Allah'ım! Bu kulun sana konuk olarak gel­di, Sen konak sahiplerinin hayırlısısın. Fakir olarak Senin rahmetine geldi, Sen ona azap etmekten müstağnisin. Biz Sana rağbet ederek gelmiş bulunuyoruz, onun için şefaat ediyoruz: Allah'ım! Eğer o iyi bir insansa, onun iyiliğini artır; kötü bir insansa, onun kötülüklerini bağışlayıp geç; onu rahmetinle, rızanla karşılaştır; kabir fitnesinden ve azabından koru. Kabrini genişlet... ve güven içinde cenne­tine eriştir. Ey merhametlilerin en çok merhamet edeni..."[208]

c) Hanbelilere göre: Cenaze namazında belirlenmiş bir dua yoktur. Ancak dua okumak vaciptir ve dua eden kimse önce kendi nefsi, sonra ana-babası, sonra da diğer bütün müslümanlar için rahmet, mağfiret ve atıfet diler. Bununla beraber Ebu Hüreyre ve o anlamda İbrahim el-Eşheli hadislerinde belirtilen duayı okumak uygun olur.[209]

d) Malikilere göre: Birinci  tekbirde  eller kaldırılır, diğerlerinde kaldırılmaz. Her tekbirden sonra dua edilir ve böylece cenaze namazında her tekbirden sonra dua edilerek dört defa bu ameliye yapılır.[210]

 

Tahliller Ve Diğer Rivayetler

 

710 nolu İbn Abbas (r.a.) hadisini aynı zamanda İbn Hibban ve Hakim tahric etmişlerdir. İsnadı sahihtir. İmam Şafii ve Ahmed b. Hanbel bu ve bunu kuvvetlendiren diğer rivayetlerle ihticac etmişlerdir.

711 nolu Ebu Ümame hadisinin isnadında Mutarrif bulu­nuyor. Ancak Mizan'da üç Mutarrif ismi üzerinde durulmuş ve her üçü hakkında da müsbet ve menfi tesbit ve görüşlerin bulun­duğuna değinilmiştir.[211]

Beyhaki ise onun kavi olduğunu söylemiştir.

Aynı manaya delalet eden bir hadisi Hakim ve ayrıca Nesai tahric etmişlerdir. Ne var ki bu rivayetlerde "tekbirden sonra" ve bir de "Sonra da gizli şekilde selam verir" cümlelerine yer verilmemiştir. Gizli selamdan maksat, aşikar verilmeyenidir.

Bu babda ayrıca Tirmizi ve İbn Mace şunu rivayet etmişlerdir:

"Peygamber (s.a.v.) cenaze namazını kılarken Fati­hayı okudu." Şu kadar ki, bu hadisin isnadında İbrahim b. Osman Ebu Şeybe e1 Vasıtî bulunuyor ki, bu zat cidden zayıftır.[212] İbn Main onun sıka olmadığını söylerken, İmam Ahmed de zayıf olduğuna dikkat çekmiştir.[213]

Hakimin İbn Abbas (r.a.) dan yaptığı bir rivayette şöyle de­nilmiştir:

"İbn Abbas Evba mevkiinde bir cenaze üzerine namaz kıldı; Tekbir getirdi ve Fatiha'yı okudu, okurken sesini yükseltti. Sonra Peygamber'e (s.a.v.) salavat getirdi ve sonra da şöyle dua etti: "Allah'ım! Bu senin kulundur ve kulunun oğludur. Se­nin rahmetine fakir olarak geldi, Sen ise ona azap etmek­ten ganîsin. Allah'ım! Bu kulun temiz ise Sen onu tezkiye et, günahkar ise onu bağışla. Allah'ım! Bizi onun ecrinden mahrum bırakma ve bizi ondan sonra saptırma." Sonra üç tekbir getirdi ve namazı tamamladı. Sonra da şöyle dedi: "Ey in­sanlar! Ben bunu, siz sünnet olduğunu bilesiniz diye aşikar okudum."

Ancak bunun isnadında Şürahbil b. Sa'd bulunuyor ki, bu zat hakkında farklı sözler söylenmiştir.

Nesai, Hakim, Şafii ve Ebu Leyla'nın Cabir'den yaptıkları ri­vayette deniliyor ki:

"Peygamber (s.a.v.) cenaze namazında Ümmu'l-Kur'an (Fatihay)ı okudu."

Bu konuda birkaç rivayet daha vardır ki, hepsi de cenaze na­mazında Fatihanın okunacağına delalet etmekte ve İbn Abbas ri­vayetini kuvvetlendirmektedir.

712 nolu Ebu Hüreyre hadisini İbn Hibban tahric etmiş ve Beyhaki sahihlemiştir. Ancak isnadında İbn İshak bulunuyor ki, bu zat hakkında "Muanan rivayette bulunmuştur" denilmiştir. Yani senedinde sözleri açıkça belirtilmeden "falan filandan" şeklinde bir ifade kullanmıştır. Ne var ki İbn Hibban başka bir tarikle bunu "sima" lafzını kullanarak tahric etmiştir.

713 nolu Ebu Hüreyre hadisini Nesai, İbn Hibban ve Hakim tahric etmiştir. Bu rivayetin, başta Hz. Aişe'den (r.a.) olmak üzere şahitleri bulunuyor. Nitekim Tirmizi o şahidi rivayet edip İkrime b. Ammar ile muallel göstermiştir. Yani sıhhatini zedeleyen bir kusuru söz konusudur.

Böylece rivayetlerin tamamı biraraya getirilince, asıl murad olan mana ve hüküm kuvvet kazanmış oluyor. O bakımdan istid­lal ve ihticaca salih sayılabilir.

714 nolu Avf hadisini aynı zamanda Tirmizi muhtasar ola­rak tahric etmiştir. İsnadı sahihtir.

715 nolu Vasile hadisi hakkında Ebu Davud ve el-Münzeri susup bir şey dememiştir. Ancak isnadında Mervan b. Cenah bu­lunuyor ki, bu zat hakkında Ebu Hatim: "Onun rivayetiyle ihticac edilmez" demiş, Beyhaki ise "bir sakınca yoktur" diyerek farklı bir tesbit ortaya koymuştur.[214]

Bu ve benzeri iki rivayetten, Rasulüllah'ın (s.a.v.) cenaze na­mazında duayı aşikar yaptığı anlaşılıyor.

Bununla beraber ilim adamlarından bir cemaat duanın gizli yapılmasının müstehab olduğunu belirtmişlerdir. Rasulüllah'ın (s.a.v.) bazan aşikar dua etmesi, talim için olabilir. O bakımdan duayı iki şekilde yapmak da caizdir denilebilir.

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1- Cenaze namazında birinci tekbirden sonra fatiha okumak sünnettir. Bu, İmam Şafii ile İmam Ahmed'in ictihadıdır.

2- Cenaze namazında zamm-i sure okunmaz.

3- Müctehidlerin bir kısmına göre istiftah duası yapılmaz. Bazısına göre yapılır. İmam Ebu Hanife'ye göre de yapılır.

4- İkinci tekbîrden sonra Peygamber'e (s.a.v.) salavat getir­mek kimine göre vacip, kimine göre sünnettir.

5- Üçüncü ve dördüncü tekbirlerde dua edilir ve hiç birisinde fatiha ve ayet okunmaz.

6- Duayı ihlas üzere yapmak sünnettir.

7- Cenaze namazında kesin belirlenmiş bir dua olmamakla beraber, Rasulüllah'tan ve ashabdan rivayet edilen birkaç çeşit dua şekli söz konusudur. Onlardan herhangi biri seçilebilir. Bu­nun dışında ayrı bir dua yapmakta bir sakınca yoktur.

8- Kendine göre ayn bir dua tertipleyen kimse, önce kendi nefsi için, sonra ana-babası için, sonra da bütün müslümanlar için rahmet ve gufran dileyerek bir tertip gözetir. Böyle yapmanın müstehab olduğunu söyleyenler çoğunluktadır.

9- Cenaze için dua fazla uzatılmaz, Rasulüllah'ın yaptığı dua kadar uzun tutulması müstehabdır.

10- Dua, salavat ve kıraatin gizli okunması sünnettir. Bu, müctehidlerden çoğunun ictihadıdır.

11- Cenaze namazından sonra başka dua edilmez ve cenaze bir an önce defnedilmek üzere kabristana taşınır.

12- Cemaat, imamın dua ve salavatiyla yetinmez, yani imam dua ederken cemaat de kendi içlerinden dua eder. Salavat da öyle...

 

Cenaze Geçilirken Önünden Kalkmak

 

Dinimizin insana kıymet verdiğine ve iman edenlerin Allah yanında aziz ve şerefli olduğuna değinmiştik. Cenaze konusunda, insanın dirisine verilen değerin bir mislinin ölüsüne de verildiğine atıfta bulunup aydınlatıcı bilgi vermiştik. Burada ise, cenaze geçirilirken oturmakta olan müslümanın ayağa kalkıp kalkma­ması söz konusudur. Rasulüllah (s.a.v.) Efendimizin önceleri, ölen kim olursa olsun ayağa kalktığı, fakat sonraları aldığı işaret üzerine ayağa kalkmadığı rivayet yoluyla bilinmektedir.

Bununla beraber ilgili hadisleri ve müctehidlerin görüş, tesbit ve hüccetlerini nakletmemizde, konunun aydınlanması bakımından ihtiyaç vardır.

 

İlgili Hadisler

 

İbn Ömer ve Amir b. Rebi'a (r.a.) dan yapılan rivayete göre: Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Cenaze gördüğünüz zaman, sizin önünüzden geçirilinceye veya yere konuluncaya kadar onun için ayağa kalkın!"[215]

Ahmed b. Hanbel'in yaptığı rivayette ise deniliyor ki:

"İbn Ömer (r.a.) bir cenaze görünce ayağa kalkar ve o geçirilinceye kadar oturmazdı. Hazan da cenazenin önüne geçer de bir süre oturur ve yaklaştığını görünce ayağa kal­kardı da yere bırakılmcaya kadar oturmazdı."

Cabir (r.a.) den yapılan rivayette, diyor ki:

"Önümüzden bir cenaze geçirildi. Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz (onu görünce) ayağa kalktı, biz de ayağa kalktık. Sonra da:

"Ya Rasulallah! O geçirilen cenaze Yahudi idi" diyerek bilgi verdik. Bunun üzerine Efendimiz şöyle buyur­du:

"Siz cenaze gördüğünüzde ayağa kalkınız."[216]

Sehl b. Hunayf ve Kays b. Sa'd (r.a.) dan yapılan rivayete göre: Bu iki zat da Kadisiye'de oturuyorlardı. Onların önünden bir cenaze geçirildi, ikisi de ayağa kalktılar. Biri onlara:

"Bu ce­naze bu yerin ehlinden, yani gayr-i müslim vatandaşdır" diye bilgi verdi. Onlar şöyle dediler:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimizin önünden cenaze geçirilince ayağa kalktı. Bunun üzerine biri Ona:

"Bu bir Yahudi'nin cenazesidir" diye bilgi verince, Efendimiz şöyle buyurdu:

"O bir can değil midir?"[217]

Ali b. Ebi Talib (r.a.) den yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz önceleri bize cenazenin önünden ayağa kalkmamızı emretti. Ondan sonra kendisi kalkmayıp otur­du ve bize de oturmamızı emretti."[218]

İbn Sirin (r.a.) den yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle an­latıyor:

"Bir cenaze Hz. Hasan ile Hz. İbn Abbas (r.a.) in önünden geçirildi. Hz. Hasan ayağa kalktı, İbn Abbas ayağa kalkmadı. Bunun üzerine Hz. Hasan (r.a.), İbn Abbas'a:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz cenaze geçirilirken önünden kalkmadı mı?" diyerek hatırlatmada bulundu. İbn Abbas (r.a.) şu cevabı verdi:

"Evet (önceleri kalkardı, ama sonra) oturup kalkmadı."[219]

 

Rivayetlerin Işığında Müctehidlerin İstidlal Ve İhticacları

 

a) Hanefilere göre: Cenaze geçirilirken ayağa kalkılmaz. Ancak ona hazır olmak, yani teşyi' etmek istediği takdirde ayağa kalkar. Bunun gibi adam musallanın yanında otururken cenaze getirildiğinde, taşıyanlar onu musallaya koyuncaya kadar kalk­maz ve konulduktan sonra kalkmasında bir sakınca yoktur. Sahih olan da budur.[220]

Cenazeyi kabre götürdüklerinde, onu yere bırakmadan orada bulunanların oturması mekruhtur.[221]

b) Hanbelilere göre: Cenaze geçirilirken ayağa kalkmak müstehab değildir. İmam Ahmed bu konuda şöyle demiştir: "Ayağa kalkan olursa ayıplamam; kalkmayıp oturan kimse için de bir sakınca söz konusu değildir," derim.

Cenazeyi taşıyıp musalla veya kabre götürürken, yere konulmadıkça beraberinde bulunanların oturmaması müstehabdır.[222]

c) Şafiilere göre: Cenazeyi görünce oturmakta olan kimse­lerin ayağa kalkması müstehabdır. Muhtar olan kavi de budur.[223]

d) Malikilere göre: Diğer üç mezhepte olduğu gibi, cenaze­nin önünden kalkmak mekruhtur.[224]

 

Tahliller Ve Diğer Rivayetler

 

Bu babda Buhari’nin İbn Ebi Leyla'dan yaptığı rivayete göre:

"Ashabdan Ebu Mes'ud (r.a.) ile Kays (r.a.) cenazeyi görünce ayağa kalkarlardı."

724 nolu İbn Ömer, 725 nolu Cabir ve 726 nolu Sehl hadisi sahihtir.

Ancak cenazeyi görünce ayağa kalkan kimse, cenaze için mi kalkıyor, yoksa onun ruhunu alan veya canları çekip alan Cenab-ı Hakk'ın yüksek kudretine ta'zim olsun diye mi kalkıyor? Ha­kimin Enes'den tahric ettiği rivayette, Enes'in (r.a.) şöyle dediği merfuan tesbit edilmiştir:

"Biz, cenazenin önünde ancak me­leklere tazim olsun diye kalkıyoruz."

Buna benzer bir rivayeti de İmam Ahmed, Ebu Musa, (r.a.) den yapmıştır. Ayrıca Ahmed, İbn Hibban ve Hakim'in Abdullah b. Amr (r.a.) dan merfuan yaptıkları rivayete göre, şöyle demişlerdir: "Müslümanlar gördükleri cenazenin önünden ancak onun ruhunu kabzeden Cenab-ı Hakk'a ta'zim olsun diye kalkarlar."

Yahudinin önünde kalkma konusuna gelince:

İmam Ahmed, Hasan b. Ali (r.a.) den şu rivayeti nakletmiştir:

"Rasulüllah'ın ayağa kalkması, Yahudiden çıkan ke­rih kokudan eziyet duyduğundan dolayı idi"

Taberani ise, "Yahudi için tütsülendirdikleri bahurun kokusundan tiksindiği için ayağa kalkmıştır" şeklinde rivay­et etmiştir.

Diğer yandan Taberani ve Beyhaki'den yapılan rivayette ise başka bir vecih ortaya konarak şöyle denilmiştir:

"Rasulüllah'ın (s.a.v.) ayağa kalkması, geçirilmekte olan Yahudi'nin Rasulüllah'ın başının seviyesini aşmamasına yönelik bulu­nuyordu."

Bütün bu yorumlar ilim adamlarının kendi görüş ve ictihadlarıdır. Ancak hiçbirisi hadisin sıhhatiyle tearuz edemez. Zira her üç hadis de sahihtir. Sonraları bu hükmün neshedildiği söylenebilir. Bununla beraber İshak, İbn Habib ve İbn Macişûn sözü edilen hadislerin neshedilmediğine kaildirler. Rasulüllah'ın oturup kalkmaması, bunun cevazına delalet eder. Yani ayağa kalkmak nasıl caizse, kalkmayıp oturmak da öylece caizdir. İbn Hazm de aynı görüştedir.[225]

727 nolu Hz. Ali hadisinin isnadındaki ricalin hepsi sahihtir. İbn Hibban da hadisi aynı lafızla tahric etmiş; Beyhaki ise şu lafızla tesbitte bulunmuştur:

"Sonra oturdu ve ashabına da oturmalarını emretti."

728  nolu İbn Sirin rivayetinin isnadındaki ricalin hepsi sıkadır, yani güvenilir kişilerdir.

Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace ve Bezzar'ın yaptıkları rivay­ete göre: Rasulüllah (s.a.v.) cenazenin önünden kalkınca, Yahudile­rin de öyle yaptıkları bildirildi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"O halde (bundan böyle cenazenin önünden) kalkmayın, oturun ve onlara muhalefet edin!"

Ancak bu rivayetin isnadında Bişr b. Rafı' bulunuyor ki, bu zat kavi değildir. Buhari: "Onun hadisine mutabaat edilmez" derken, İmam Ahmed: "O zayıftır" demiştir. İbn Main ise, onun münker hadisler rivayet ettiğine dikkat çekmiştir. İbn Hibban da onun mevzu hadis rivayet ettiğini belirterek güvenilir olmadığına değinmiştir.[226]

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1- Cenazenin önünden kalkmakta bir sakınca yoktur.

2- Cenazeyi görünce kalkmayıp oturmakta da bir, sakınca yoktur.

3- Üç mezhebe göre, kalkmak müstehab değildir, bir kısmına göre ise mekruhtur.

4- İmam Şafii'ye göre, kalkmak müstehabdır.

5- Cenaze musallaya getirildiğinde veya kabre götürüldüğünde, orada bulunanların cenaze yere konmadıkça oturması mekruhtur.

 

ÖKabre Konulunca Besmele Çekmek Ve Kabri Düzeltmek

 

Allah'a inanan ve O'na döneceğinden şüphe etmeyen kimse hayatı boyunca her iş ve davranışında, her konu ve meselede Al­lah'ı anmayı ihmal etmez. Çünkü kalpler ancak Allah'ı anmakla yatışır ve huzura kavuşur. Aynı zamanda iç disiplini de bu düşünce atmosferi içinde gerçekleşebilir.

O bakımdan ölen din kardeşimizi nasıl yıkarken Allah'ın is­mini anarak başlıyor ve yine o isimle yıkamayı tamamlıyorsak, namazını kılarken, kabre götürürken ve defnederken de hep Al­lah'ın ismini anıyor ve böylece hem kendimizden, hem de ölen kardeşimizden şeytanı uzaklaştırıyor, rahmet meleklerini yak­laştırıyoruz.

 

Konuyla İlgili Hadisler

 

İbn Ömer (r.a.) den yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ölüyü kabre korken: "Bismillahi ve ala milleti Rasulillah'i" derdi. Diğer bir lafızla: "ve ala sünneti Rasulillah'i" derdi.[227]

Ebu Hüreyre (r.a.) den yapılan rivayete göre, "Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir cenazenin namazını kıldıktan sonra onun kabrine geldi ve baş tarafından üç defa küçük taş veya toprak parçalarını alıp kabrin içine attı."[228]

Sufyan et-Temmari'den yapılan rivayete göre, adı geçen, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in kabrini müsennem (yüksekçe, tümsekçe) bir halde görmüştür.[229]

el-Kasım'dan yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:

"Hz. Aişe (r.a.) validemizin yanına girdim ve ona şöyle de­dim:

"Ey anam! Allah için benden yana Rasulüllah (s.a.v.) ile Onun iki yakın arkadaşı (Ebu Bekir ile Ömer)in kabirlerini aç (üzerlerindeki örtüyü kaldır)." O da bu üç kabrin üzerindeki örtü veya perdeyi kaldırdı: Kabirler ne yüksek idi, ne de yere yapışık, aynı seviyede idi. Küçük çakıl taşlı kırmızı toprağa yakın bir görünümdeydi."[230]

Cafer b. Muhammed'den o da babasından yaptığı rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz, oğlu İbrahim'in kabri üzerine su serpti ve küçük çakıl taşları koydu."[231]

Enes (r.a.) den yapılan rivayete göre, "Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, ashabdan Osman b. Maz'un'un (r.a.) kabrine büyükçe bir taş alamet olsun diye dikti."[232]

Cabir (r.a.) den yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle haber vermiştir:

"Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kabrin kireçle sıva ve badana yapılmasını ve kabir üzerinde oturmayı, üzerine bina yapmayı yasakladı."[233]

Diğer bir lafızla şöyle denilmiştir:

"Kabirlerin kireçle sıvanıp badana yapılmasını, üzerine yazı yazılmasını, üzerine bina yapılmasını ve basılmasını yasakladı."

 

Hadislerin  Işığında Müctehid İmamların Görüş Ve İhticacları

 

a) Hanefilere göre: Ölü kabre konulurken, onu koyup yerleştiren kimsenin "Bismillahi ve ala milleti Rasulillahi" demesi sünnettir. İmam Ebu Hanife bu sünnetin şu lafızla denilmesini be­lirtmiştir: "Bismillahi ve fi sebilillahi ve ala milleti Rasulilla­hi"

Kabir biraz tümsekçe (balık sırtı gibi) yapılır. Dört köşe yapılmaz. Bu tümsekliğin de bir karış veya biraz fazla olması sünnete daha uygundur. Bunun gibi kabri kireçle sıvamak veya badana yapmak, üzerine bina oturtmak ve birtakım alametler koymak mekruhtur. İmam Ebu Yusuf’a göre, kabrin üzerine yazı yazmak da mekruhtur.

Aynı zamanda kabir, içinden çıkan toprakla örtülür, hariçten toprak ilave edilmez. Ancak çıkan toprak yetmezse, o tak­dirde hariçten ilave etmekte bir sakınca yoktur. Kabrin üzerine su serpmekte bir sakınca yoktur. Ebu Hanife'ye göre: Kabre basmak, üzerine oturmak, üzerinde uyumak, üzerinde küçük, büyük abdest bozmak mekruhtur. Bunun gibi, kabir üzerinde namaz kılmak da mekruhtur.[234]

b) Şafiilere göre: Ölü defnedilirken üzerinde bir örtü tutu­lur. Kabre indirilirken "Bismillahi ve ala milleti Rasulillahi" demek müstehabdır. Ölünün kabirde altına bir şey, halı, kilim ve benzeri yaygı serilmez. Toprak çok gevşek ve kaygan olmadığı tak­dirde ölüyü tabut içinde gömmek mekruhtur. Gece defnetmekte bir sakınca yoktur.

Kabri kireçlemek, üzerine bina yapmak, yazı yazmak mek­ruhtur.

Kabrin üzerine su serpmek ve üzerine küçük çakıl taşları koymak, baş ucuna bir taş dikmek veya bir tahta yerleştirmek ise menduptur.[235]

c) Hanbelilere göre: Ölü kabrine konurken "Bismillahi ala milleti Rasulillahi" demek ve ölen kadın ise defin esnasında üstünde bir örtü tutularak defninin sağlanması müstehabdır.

Kabrin içine üç defa arada az toprak ve küçük çakıl taşı alıp atmak da müstehab sayılmıştır. Kabir yerden bir karış yükseltilir ve balık sırtına benzer şekilde tümsek tutulur. Böyle yapmak da sünnettir.

Kabre ateşe dokunmuş bir cisim (tuğla ve benzeri şeyler) ko­nulmaz. İmam Ahmed'e göre tahta da konulmaz. Tabutla birlikte defnetmek müstehab değildir. Kabrin üzerine su serpmek ve alamet olsun diye bir taş ve tahta dikmekte bir sakınca yoktur.[236]

d) Malikilere göre: Kabri biraz tümsek tutmak, yerle bir düz tutmaktan efdaldır. Kabri kireçlemek, yani kireçle sıva ye ba­dana yapmak, üzerinde bina inşa etmek mekruhtur.[237]

 

Tahliller Ve Diğer Rivayetler

 

736 nolu İbn Ömer hadisini aynı zamanda İbn Hibban ile Hakim tahric etmişlerdir. Ancak hadisin merfu' ve mevkuf olduğu üzerinde farklı tesbitler ortaya çıkmıştır: Darekutni ve Nesaî mev­kuf olduğuna ağırlık verirken, başka muhaddisler onun merfu' olduğunu belirtmişlerdir.

Bu babda İbn Hibban, Şaid tarikıyla Katade'den merfuan; Bezzar ve Taberani ise, İbn Ömer'den ve bir benzerini İbn Mace, İbn Ömer'den merfuan rivayet etmişlerdir. Ancak bunun is­nadında Hammad b. Abdirrahman el-Kelbi bulunuyor ki, bu zat meçhuldür.[238] Ebu Hatim de onun zayıf olduğuna değinmiştir.[239]

Bu babda bir diğer hadisi Hakim ile Beyhaki, Ebu Ümame (r.a.) den şu lafızla rivayet etmişlerdir: "Rasulüllah'in (s.a.v.) kızı Ümmü Gülsüm kabre konulunca, Rasulüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Sizi topraktan yarattık, sizi oraya döndüreceğiz ve tekrar oradan çıkaracağız. Bismillah! ve fi sebilillahi ve ala milleti rasulillahi"

Bu hadisin senedi zayıftır, İbn Hacer de aynı görüştedir.

737 nolu Ebu Hüreyre hadisine gelince: Ebu Hatim el-Ilel'de onun batıl olduğunu; Hafız İbn Hacer "onun isnadının zahiri sa­hihtir" demiştir. Böylece İbn Hacer'in tesbit ve görüşü ağırlık ka­zanmıştır.

Bu mealde bir hadisi Ebu Davud'un oğlu rivayet etmiş ve sahihlemiştir.

Diğer yandan Bezzar ve Beyhaki Amir b. Rebi'a (r.a.) den şunu rivayet etmişlerdir:

"Osman b. Mez'un defnedildiğinde, Rasulüllah onun namazını kıldı ve dört tekbir getirdi, son­ra kab rine üç defa toprak alıp attı ki o sırada onun kabri­nin baş ucunda ayakta duruyordu." Bezzar bu rivayete şunu da eklemiştir:

"Ve emretti de onun kabri üzerine su serpildi."

740 nolu Cafer hadisi murseldir, yani senedinden bir sahabi düşmüştür. Aynı hadisi Beyhaki, Said b. Mensur'dan mursel ola­rak tahric etmiştir.

Bu babda yine Beyhaki'nin Cabir'den yaptığı rivayette deni­liyor ki:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimizin kabrine su serpildi. Suyu serpen ise, Bilal b. Rebah'dır..."

Rivayetin sonunda şu ifadeye yer verilmiştir:

"Suyu, baş kısmından başlayıp ayak kısmına kadar (düzenli şekilde) serpti." Ancak bu rivayetin isnadında Vakıdi bulunuyor ki, onun rivayetine pek itibar edilmez.

Ancak başta İmam Ebu Hanife ve İmam Şafii olmak üzere birçok fakih ve müctehidler kabrin üzerine su serpmenin meşru’ olduğunu belirtmişlerdir.

741 nolu Enes hadisini aynı zamanda İbn Adiy tahric etmiştir. Taberani de el-Evsat'da Enes'den başka bir isnadla ri­vayet etmiştir ki, bu isnadda zaaf vardır.

Bu konuda Ebu Davud'un Muttalib b. Hantab'dan yaptığı ri­vayette şöyle denilmiştir:

"Osman b. Mez'un vefat ettiğinde cenaz­esiyle çıkıldı ve defnedildi. Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz bir taş getirilmesini emretti. Getirmeye giden adamın taşı kaldırıp ge­tirmeye gücü yetmedi. Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.v.) kalktı, kollarını sıvadı ve taşı kaldırıp getirdi, Osman'ın baş ucuna dik­tikten sonra şöyle buyurdu:

"Bu taşla kardeşimin kabrini belirliyorum ve ehlimden ölenleri de bundan böyle onun yanına defnedeceğim."

Hafız İbn Hacer bu rivayetin isnadının hasen olduğunu be­lirtmiştir.

742 nolu Cabir hadisini İbn Mace, İbn Hibban ve Hakim tah­ric etmişlerdir. Bu babda Müsned-i Firdevs'de İbn Mes'ud'dan (r.a.) yapılan rivayette buyuruluyor ki:

"Ölü devamlı surette ezan sesini işitir, ancak kabri sıvandığı zaman duymaz olur."

Hafız İbn Hacer bu hadisin isnadının batıl olduğunu belirt­miştir.[240] Çünkü bu, Muhammed b. Kasım et-Taykani'den ri­vayet edilmiştir ki bu zat hadis uydurmakla tanınmıştır. Hakim de onun hadis uydurduğuna dikkat çekmiştir.[241]

İmam Şafii ile Hasan el-Basri bu rivayetlere pek itibar etme­mişler ve bizzat Rasulüllah'ın (s.a.v.) kabrinin yerden bir karış yüksek tutulduğunu ve arsadan alınan kırmızımsı bir çamurla sıvandığını delil olarak göstermişlerdir.

Sıvanıp badana yapılması dışında kalan hükümlere muhale­fet eden olmamıştır. O bakımdan kabir üzerine oturmak, üzerine bina yapmak ve süslü, yaldızlı cümleler yazmak mekruh sayılmıştır.

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1- Ölüyü kabre indirirken besmele çekmek ve rivayet edilen "Bismillahi ve ala milleti Rasulillahi" cümlesini demek sünnettir.

2- Ölünün baş ucundan yana yerden az toprak veya küçük çakıl taşları alıp kabre atmak ve bunu üç defa tekrarlamak müstehabdır. Bunları atarken ilgili şu ayetleri okumakta bir sakınca yoktur.[242]

3- Defin esnasında kefenin açılma ihtimali göz önüne alınarak, özellikle defnedilen kadın ise, üzerine örtü tutmak müstehabdır.

4- Definden sonra kabrin üzerine su dökmek ve çakıl taşlarını kabrin üzerine koymak da müstehab sayılmıştır.

Kabrin üzerine su dökerken baş kısmından başlamak tav­siye edilmiştir.

6- Kabir en çok yerden bir karış veya ondan biraz fazla yüksek tutulur ve balık sırtı şekline sokularak düzenlenir. Böyle yapmak sünnete daha muvafıktır. Bununla beraber kabrin etrafına taş dizmek ve kaybolmaması için o taşları sıvamaya cevaz verenler olmuştur.

7- Kabrin çok yüksek tutulması, mermer ve betondan yapılması mekruhtur. Çünkü İslam, kabrin üstüne değil, altına önem verir.

8- Zaruret yokken kabirleri çiğnemek, kabirlerin üzerine oturmak tahrimen mekruhtur.

9- Kabrin üzerine kümbet yapmak, bina oturtmak da mek­ruhtur. Buna daha çok şekle önem veren kimseler heveslenir.

10- Kabirden çıkan toprağı yine kabri düzenlemede kullan­mak müstehabdır. İhtiyaç olmadığı takdirde hariçten toprak geti­rip kullanmamak daha uygun olur.

11- Ölüyü defnederken, onun için rahmet ve mağfiret dile­mek, kabir sualinin kolay geçmesi için dua etmek meşru'dur.

12- Ölü defnedilirken oturmak veya ayakta durmakta bir sakınca yoktur. Ancak defin işiyle meşgul olanlara yardımcı olmak sünnettir.

 

Definden Sonra Ö İçin Dua Etmek

 

Cenaze namazında ölen din kardeşimiz için dua etmemiz, yani cenaze namazına katılıp bu görevi yerine getirmemiz farz-ı kifayedir. Din kardeşimizi kabir alemine yolcu ederken, onu dua, salavat ve benzeri zikirlerle anıp ilahi rahmet ve mağfireti dileme­miz İslamın güzel sünnetlerinden biridir. Bu, hem din kardeşliğimizi pekiştirir, hem aramızdaki soğukluğu giderir, hem de ecir ve sevap kazanmamıza vesile olur.

Ayrıca defin esnasında ve bir de defin olayından hemen son­ra onun için dua etmemiz, kabirde rahat etmesine, rahat cevap vermesine yardımcı olur.

 

İlgili Hadisler

 

Osman (r.a.) den yapılan rivayette, diyor ki:

"Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ölüyü defin işinden fariğ olunca, baş ucunda ayakta durur ve şöyle buyururdu:

"Kardeşiniz için mağfiret dileyiniz ve onun için tesbit (sükûnet, sebat ve doğru cevap vermek) isteyiniz. Çünkü o şu anda (melek tarafından) sorguya çekilmektedir."[243]

Raşid b. Sa'd ve Damre b. Habib ve Hakim b. Umeyr'den yapılan rivayete göre, şöyle demişlerdir: "Ölünün kabri kapanıp tesviye edildikten ve oradaki insanlar ayrılmak üzere oldukları zaman isterler ki ölen kimseye kabrinin yanında şöyle telkinde bulunsunlar: "Ya Filan! De ki: La ilahe illallah ve Eşhedü ella ilahe illallah" Bunu üç defa tekrarlarlar ve sonra devamla: "Ya filan! De ki; Rabbım Allah'tır, dinim İslam'dır, Peygambe­rim Muhammed (s.a.v.) dir..." Sonra ayrılıp giderler.[244]

 

Hadis Ve Rivayetin Işığında Fakih İmamların Görüş Ve  İctihadları

 

Defin işi tamamlandıktan sonra ölü için dua etmekte bir sakınca yoktur. Dört mezhep imamları da aynı hususu belirt­mişlerdir. Ancak Telkin konusunun müstehab veya meşru' olduğunu söyleyen olmamıştır. İmam Ahmed, Osman hadisiyle is­tidlal ederek dua etmekte bir sakınca olmadığını belirtmiş; telkin hakkında ise bir görüş ortaya koyduğu tesbit edilememiştir. Diğer müctehid imamlardan da telkinin meşruiyetine delalet eden sarih bir ictihad nakledilmemiştir. Ancak el-Esrem, daha çok Şam halkının telkinde bulunduklarını kaydetmiştir.[245]

el-Kadi ve Ebu'l-Hattab telkinin müstehab olduğunu belirt­mişlerdir. Bu ikisi şu hadisle ihticac etmişlerdir: Ebu Ümame el-Bahili (r.a.) diyor ki: Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: "Sizden biriniz ölünce, defnedip üzerine toprak atarak düzeltme yaptıktan sonra sizden biriniz onun baş ucunda durup şöyle söylesin: "Ey falan ibn fülane! (Çünkü ölü bu sesi duyar ama cevap veremez) İkinci defa yine Ya fiil an ibn fülane! der ve oturmuş bir halde yine aynı sözü üçüncü defa söyler. O sırada ölü şöyle der: "Allah sana rahmet in­dirsin, beni irşad eyle" Ama onun bu sözünü kimse işitemez. Devamla şöyle der: "Dünyadan "La ilahe illallah, Muhammedün abduhu ve resulünü" şehadetiyle çıktın, bu sözü hatırla ve an ki, sen Allah'ın rab olduğuna, İslam'ın din olduğuna, Muhammed'in (s.a.v.) peygamber bulun­duğuna, Kur'an'ın imam olduğuna razı olmuş idin.."[246]

Telhis'te bu hadisin Taberani tarafından da rivayet edildiği ve isnadının salih olduğu belirtilmiştir. ez-Ziya ise, bunu Ahkam'ında kuvvetlendirir anlamda rivayet etmiştir. Abdülaziz, eş-Şafî adlı eserinde bunu tahric etmiştir.[247]

Ancak müctehid imamların çoğu bu rivayeti salih görmemişlerdir.

 

Tahliller

 

751 nolu Osman hadisini aynı zamanda Hakim tahric etmiş ve Hafız Bezzar sahihlemiştir.

752 nolu Raşid ve diğer iki ravinin rivayetini İbn Hacer et-Telhis'te almış fakat üzerlerinde bir görüş ortaya koymamıştır. Adı geçen Raşid'in Sıffin savaşına katılıp Muaviye taraftarı olduğu belirlenmiştir. O bakımdan İbn Hazm onun zayıf olduğunu söylemiş, ama Darekutni: "Onun rivayetine itibar edilir" demiştir.

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1- Defin işi bitince ölü için dua etmek meşru'dur. Buna müstehab diyenler de olmuştur.

2- Telkin'de bulunmak ise, ilim adamlarından bir kısmına göre, müstehabdır. Dört mezhep imamı ise, bunun istihbabına kail olmamışlardır.

3- O bakımdan telkinde bulunmak isteyeni men'etmemek, bulunmak istemeyeni de teşvik etmemek daha uygundur.

 

Kabir Ziyareti

 

İnsan için en tesirli öğütlerden biri de ölümü hatırlamaktır. Bunun için Hz. Ömer (r.a.) yüzüğünün taşma "Nefis için ölümü hatırlamak yeterli bir öğüttür" mealinde bir ibare yazdırmış idi.

O bakımdan cenazeye iştirak etmek, onu teşyi' edip kabrine kadar götürmek ve arasıra kabirleri ziyaret etmek, insanı madde cenderesinden, dünyalığa aşırı yönelmekten çekip, bozulan hayat dengesini sağlar. Aynı zamanda bedenle ruh, dünya ile ahiret arasında zayıflayan köprüyü sağlamlaştırıp dengede tutmayı il­ham eder.

Ancak kabir ziyaretinin birtakım adap ve kuralları vardır ki, onları sünnet çerçevesinde ele alıp hurafeden uzak bir çizgide bu­lundurmamız gerekir. Bunun için de ilgili hadisleri ve müctehid imamların ictihad, tesbit ve ihticaclarını bilmemizde lüzum söz konusudur.

 

İlgili Hadisler:

 

Büreyde (r.a.) den yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Ben sizi kabirleri ziyaretten men'etmiştim. Artık Muhammed'e anasının kabrini ziya­rete izin verilmiş bulunuyor. O bakımdan siz de kabirleri ziyaret edin; çünkü kabir ziyareti ahireti hatırlatır."[248]

Ebu Hüreyre (r.a.) den yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz anasının kabrini ziyaret edip ağladı ve bu sebeple onun etrafında yer alan ashabı da ağladı. Peygamber (s.a.v.) onlara şöyle buyurdu:

"Annem için istiğfarda bulunmam hususunda Rabbimden izin istedim, O bana izin vermedi. Sonra annemin kabrini ziyaret etmem için Rabbımdan izin istedim, bana izin ver­di. O bakımdan artık siz de kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü bu, ahireti hatırlatır."[249]

Yine Ebu Hüreyre (r.a.) den yapılan rivayette deniliyor ki:

"Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kabirleri ziyaret eden kadınları lanetledi."[250]

Abdullah b. Ebi Müleyke (r.a.) diyor ki:

"Bir gün Hz. Aişe kabirlerden dönüp geliyordu. Kendi­sine dedim ki:

"Ey mü'minlerin anası! Nereden geliyorsun?" O bana:

"Kardeşim Abdurrahman'ın kabrini ziyaretten" diye cevap verdi. Ona:

"Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kabir­leri ziyareti menetmemiş miydi?" diye sordum. O bana:

"Evet, men'etmişti, sonra ziyaret etmeyi emretti" diye cevap verdi.[251]

Ebu Hüreyre (r.a.) den yapılan rivayete göre, adı geçen diyor ki:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz kabristana geldi ve şöyle dedi:

"Selam size olsun ey mü'minlerin yurdu! Şüphesiz biz de   -inşaallah- size katılacağız."[252]

Ahmed b. Hanbel bu hadisi şu fazlalıkla rivayet etmiştir:

"Allah'ım! Bizi bunların ecrinden (sevap ve mükafatından) mahrum bırakma ve onlardan sonra bizi fitneye düşürme."

Büreyde (r.a.) den yapılan rivayette diyor ki:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz, ashabına, kabirleri ziya­rete çıktıklarında şöyle demelerini öğretiyordu:

"Selam size olsun ey mü'minlerden ve müslimlerden oluşan diyar ehli! Şüphesiz biz de -inşaallah- gelip size katılacağız. Al­lah'tan bizim ve sizin için afiyet dileriz."[253]

 

Hadislerin Işığında  Müctehid İmamların Tesbit Ve İhticaclar

 

a) Hanefilere göre: Kabirleri ziyaret etmek hem erkeklere, hem de kadınlara menduptur. Bazı ilim adamlarına göre, kadınların kabirleri ziyaret etmeleri haram kılınmıştır. Ancak en sahih tesbite göre bu hususta hem erkeklere, hem de kadınlara ruhsat vardır.

Kabirleri ayakta durup ziyaret etmek ve yine ayakta dua et­mek sünnettir. Nitekim Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz Baki' Kabristanı'nı ziyaret ederken böyle yapar ve şöyle derdi:

"Selam size olsun ey mü'min topluluğun yurdu! Şüphesiz biz de inşaallah- gelip size katılacağız. Allah'tan bize ve size afiyet dilerim."

Ziyaretçinin Yasin Suresini okuması müstehabdır. Okurken kabrin yanı başında oturmasında bir sakınca yoktur.[254]

b) Şafiilere göre: Kabirleri adabına uygun ziyaret etmek sadece erkeklere menduptur; kadınlara ise mekruhtur. Ancak kadınların ziyarete çıkmaları bir fitne çıkmasına veya haram bir şeyin işlenmesine sebebiyet verdiği takdirde, ziyaret kerahet sınırında kalmaz, haram olur.[255]

c) Hanbelilere göre: Erkeklerin kabirleri ziyareti hakkında görüş birliği vardır, buna muhalefet eden olmamıştır.

Kabir ziyaretinde Rasulüllah'dan (s.a.v.) rivayet edilen duayı söylemek sünnettir. Aynı zamanda kabrin yanında Kur'an oku­makta bir sakınca yoktur. Kadınların ziyaret etmesi ise, mekruh­tur.[256]

 

Tahliller Ve Rivayetler

 

756 nolu Büreyde hadisini Tirmizi sahihlemiştir. O bakımdan ihticaca salih sayılır. Nitekim müctehidlerin hemen hepsi bu hadisle istidlal edip kabir ziyaretinin sünnet olduğunu belirtmişlerdir. Kimi de müstehab olduğuna kaildir.

757 nolu Ebu Hüreyre hadisini Buhari dışında diğer beş sa­hih kaynak nakletmiştir. Aynı zamanda Hakim tahric etmiştir.

Bu babda Şafii, Ahmed ve Hakim, Ebu Zer (r.a.) den bir ha­dis rivayet etmişlerse de senedinin zayıf olduğu tesbit edilmiştir. İbn Mace ve Hakim'in İbn Mes'ud (r.a.) den rivayet ettikleri bir hadis daha var ki, onun isnadında Eyyub b. Hani' bulunuyor. Bu zat hakkında farklı tesbitler söz konusudur.[257]

Bunun gibi Ahmed b. Hanbel, Hz. Ali (r.a.) den; İbn Mace, Hz. Aişe (r.a.) den rivayet etmiştir.

Hadis ve rivayetlerin tamamını biraraya getirince, kabir ziy­aretinin meşruiyeti ortaya çıkıyor ve daha önce men'edilen hükmün kaldırıldığı kesinlik kazanıyor.

758 nolu Ebu Hüreyre hadisini aynı zamanda İbn Hibban tahric edip sahihlemiştir. Ancak hadisin delaleti mutlak değil mukayyeddir; yani sünnete aykırı ağlamak, çırpınmak veya bir fitne ve fesada sebebiyet vermek söz konusu olduğunda, kadınların ka­birleri ziyaret etmesi haramdır. Böyle bir durum olmadığı tak­dirde, müctehidlerin bir kısmına göre ziyaret etmelerinde bir sakınca yoktur, bir kısmına göre ise kerahet vardır. Böylece, ziya­ret sebebiyle birtakım günah ve fitneye sebebiyet veren kadınlar lanetlenmiştir.

759 nolu Abdullah hadisini aynı zamanda Hakim tahric etmiş; İbn Mace de muhtasar biçimde Hz. Aişe (r.a.) den rivayete yer vermiştir. Şöyle ki: "Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kabirleri ziy­arete ruhsat vermiştir."

Bu babda Ahmed, İbn Mace ve Hakim, Hasan (r.a.) dan ve Ahmed de ayrıca İbn Abbas (r.a.) dan hadis rivayet etmiştir. An­cak isnadında Ümmü Hani'in azadlı kölesi Ebu Salih'in bunun is­nadında yer aldığı bilinmektedir ki, bu zat zayıftır. İbn Mehdi onun kavi olduğunu söylemişse de, İmam Ahmed kavi olmadığına dikkat çekmiştir.[258]

Kabirleri ziyaretin kadınlar için mekruh veya haram olduğuna dair Ebu Davud ve Hakim'in İbn Ömer (r.a.) den rivay­et ettikleri bir hadis söz konusudur:

"Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, kızı Fatıma'ya gözü dokundu ve sordu:

"Seni evinden dışarı çıkaran şey nedir"?

"Şu ölü evine geldim de onların ölüsüne merhamet duygu­mu (kullanarak rahmet dileyip) izhar ettim", diye cevap verdi. Rasulüllah (s.a.v.):

"Umulur ki onlarla birlikte kabre kadar vardın!" buyurdu. O da şöyle dedi 

"Allah'a sığınırım, bu hususta sizin neler anlattığınızı siz­den işitmiş bulunuyorum."

"Eğer onlarla beraber kabre gitmiş olsaydın şöyle şöyle günahkar olurdun" buyurarak konu üzerinde şiddetli durdu.

Bir diğer rivayette ise, bu son cümle şu lafızla nakledil­miştir:

"Eğer onlarla beraber kabre kadar gitmiş olsaydın, senin babanın dedesi Cenneti görmedikçe sen de cenneti göremez olur­dun."

Hakim bu hadisin, şeyheynin şartına göre "sahihü'l-isnad" olduğunu belirtmiştir. İbn Dakik el-Iyd, İhkamü'l-Ahkâm'da bu babda görüşünü ortaya korken, Hakim'in sözü üzerinde şüpheyle durmuştur; Çünkü Buhari ve Müslim'in Ümmü Atıyye (r.a.) dan yaptıkları rivayete göre, Ümmü Atıyye şöyle demiştir:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz biz kadınları cenazeyi takip ve teşyi'den men'etti, ancak bu men' üzerinde ısrarla durmadı."

Şüphesiz cenazeyi kabre kadar teşyi' etmek başkadır, kabir­leri gidip ziyaret etmek yine başka bir olaydır.

760 nolu Ebu Hüreyre hadisi sahihtir ve ihticaca salihtir. Onun gibi 761 nolu Büreyde hadisi de sahihtir.

Bu babda ayrıca Müslim'in Hz. Aişe'den (r.a.) rivayet ettiği bir hadis bulunuyor ki, mealen şöyledir: "Rasulüllah (s.a.v.), Hz. Aişe'ye kabirleri şöyle selamlamasını emretti:

"De ki, mü'minlerden ve müslimlerden oluşan kabir ehline selam olsun. Allah bizden ve sizden önden gidenlerle geride kalanlara rahmeti­ni indirsin. Şüphesiz biz de -inşaallah- gelip size katılacağız."

Yine Müslim Hz. Aişe (r.a.) dan şu hadisi tahric etmiştir; adı geçen diyor ki:

"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz hemen hemen bir çok gecele­rinde evden çıkıp Baki' kabristanına gider ki bu daha çok gecenin son bölümüne raslardı ve şöyle derdi:

"Ey mü'minlerin eyleştiği dâr! Selam size olsun. Size va'dolunan size gelip ulaştı ve biz de -inşaallah- gelip size katılacağız. Allah'ım! Baki' el-Ğarkad (kabristanında) bulunanları bağışla."

Kabirlere selam verme konusunda zikredilen "dâr" keli­mesinden maksat, hem kabirler, hem de kabir ehli olanlardır.

Bu sahih rivayetlerden, kabirleri ziyaret edip onlara selam vermenin ve ilgili duayı yapmanın sünnet olduğu anlaşılıyor. Aynı zamanda kabirleri sık sık ziyaretin meşruiyetine delalet vardır. Sonra da kabir ehli ve hayatta olanlar için bu esnada mağfiretle birlikte afiyet dilemenin de müstehab olduğuna delalet vardır.

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1- Kabirleri önceleri ziyaret etme yasaklanmıştı.

2- Sonra İslami hükümler kalp ve kafalara iyice yerleşip cahiliye  devri  adetlerinin  önüne  bir  sed  çekilince  bu  yasak kaldırılmış ve böylece kabirleri ziyaret sünnet kılınmıştır.

3- Kadınların kabirleri ziyaretinin uygun olup olmayacağı, günün, ortamın ve toplum yapısındaki ahlaki seviyenin ölçülerine bağlıdır: Sesli ağlamak, hıçkırmak ve fitneye sebep olmak söz ko­nusu olmadığı takdirde, kabirleri ziyaret etmelerine cevaz verileb­ilir. Bu gibi durumlar mevcut olduğu takdirde cevaz verilmez.

4- Kabirleri ziyarete giden kimsenin ayakta durup, Rasulüllah'dan (s.a.v.) nakledilen selamı vermesi ve sonra diğer duayı yapması, mağfiret ve afiyet dilemesi de sünnettir.

5- Kabirleri ziyaret ederken, zorunlu bir sebep olmadıkça ka­birleri çiğnemek, üzerinde oturmak, küçük abdest bozmak mek­ruhtur ve günahtır.

6- Kabirleri ziyarette daha çok ölümü, kabir alemini ve ahireti; sonra da dünyanın geçici olduğunu, toplanılan mal ve serve­tin; elde edilen makam ve şöhretin ölümle noktalanacağını düşünmek ve ona göre ibret almak müstehabdır.

 



[1] Müslim, siyam: 144, 145, Nesai, iman: 7, Ahmed: 2/229, 3/451, 460, 4/ 335, 5/75, 76.

[2] Mecmeu'l-Enhür: 1/176, Haşiyetü't-Tahtavi: 287, 288.

[3] Mecmeu'l-Enhür: 1/176.

[4] Mecmeu'l-Enhür: 1/176.

[5] el-Gamravi, es-Siracü'l-Vehhac: 96, 97.

[6] el-Gamravi, es-Siracü'l-Vehhac: 96, 97.

[7] İbn Kudame, el-Muğni: 2/254, eş-Şerhu'l-Kebir: 2/253,  254.

[8] İbn Kudame, el-Muğni: 2/254, eş-Şerhu'l-Kebir: 2/253, 254.

[9] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 3/357.

[10] Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 3/247-6334 nolu Amr.

[11] Buhari, meğazi: 31, Müslim, misafirin: 310, Ebu Davud, sefer: 14, Nesaî, havf: 12, Ahmed: 5/370, 6/275.

[12] Buhari, havf: 1, 2, 3, meğazi: 3, tefsir: 2, Müslim, müsafirin: 305, 307, 309, 312.

[13] Müsned-i Ahmed. Müslim, ibn Mace. Nesai/ıydeyn

[14] Buhari, havf: 1, Müslim, müsafirin: 306.

[15] Müsned-i Ahmed: 4/391, 413, Nesai, Ebu Davud.

[16] Ebu Davud, Nesai, havf: 15, Ahmed: 2/230.

[17] Nesai, havf: 2, 5, Ahmed: 1/232, 357, 5/183, 385, 399.

[18] Nesai, imamet: 41, taksir: 1.

[19] Müslim, müsafirin: 5, 6, Nesai, salat: 3, salatü'1-havf: 4, Ebu Davud, sefer: 5 .

[20] Kasani, Bedayiu's-Sanayi!’: 1/243.

[21] el-Gamravi, es-Siracü'l-Vehhac Ala Metni Minhac: 92, 93.

[22] İbn Kudame, el-Muğni: 2/260, 261'den özetlenerek.

[23] Bilgi için bak: Sahnun, el-Müdevvenetü'l-Kübra: 1/160, 161, Kasani, Bedayiu's-Sanayi': 1/243.

[24] Bilgi İçin bak: Ebu Cafer et-Tahavi, Şerhu Maâni'l-Asâr: 1/316.

[25] Bilgi için bak: Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: Muhammed b. Îshak ismi.

[26] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 3/365.

[27] İbn Mace, ikamet: 151.

[28] Ebu Davud, Müsned-i Ahmed.

[29] Sahih-i Müslim, cihad: 69.

[30] Feteva-yi Hindiyye: 1/156.

[31] Kasani, Bedayiu's-Sanayi’: 1/244, 245.

[32] Ebu Zekeriya Nevevi, Minhacü't-Talibin: 21.

[33] İbn Kudame, el-Muğni: 2/270.

[34] Bilgi için bak: Sahnun, el-Müdevvenetü'l-Kübra: 1/162, 163.

[35] Buraya kadar naklettiğimiz.dört hadisi Buhari ve Müslim ittifakla rivayet etmişlerdir. Buhari, küsuf: 1, 3, 8, 13, 17, Müslim, küsuf: 9, 10, 16, 17, 23, 29.

[36] Ebu Davud, istiska: 4, 5, 7, İbn Mace, küsuf, Ahmed: 1/298, 358, 3/347, 382, 6/53, 76, 164, 168, 345, 354.

[37] Müslim, Ebu Davud, Ahmed.

[38] Müslim. Ebu Davud, Ahmed.

[39] Tirmizi, küsuf ve cumua.

[40] Müslim, Ahmed, Nesai, Ebu Davud, küsuf.

[41] Ebu Davud, Müsned-i Ahmed.

[42] Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim.

[43] Buhari, Müslim, Nesai, Ebu Davud, İbn Mace, Ahmed: 5/19.

[44] Müsned-i Şafii.

[45] Kasani, Bedayiu's-Sanayi’: 1/281-282'den özetlenerek.

[46] İmam Şafii, el-Ümm: 1/243, 244'den özetlenerek.

[47] İmam Şafii, el-Ümm: 1/245.

[48] eş-Şerhu'l-Kebir: 2/274, 275.

[49] İbn Kudame, el-Muğni: 2/275, 276.

[50] Sahnun, el-Müdevvenetü'l-Kübra: 163, 164.

[51] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 3/375.

[52] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 3/375, Zehebi, Mizanü'l-İ’tidal: 4/510, 10065 nolu.

[53] Zehebi, Mizanü'l-İ’tidal: 1/371, 1389 nolu Salebe.

[54] Ebu Davud, istiska: 2.

[55] İbn Mace, cihad: 142, Müsned-i Ahmed.

[56] Müsned-i Ahmed: 4/39, 40, 41.

[57] Buhari, istiska: 1, 15, 17, 20, Müslim, istiska: 1, 3, 4, Ebu Davud, istiska: 1, 2, Tirmizi, istiska; 7, Ahmed: 4/40, 41.

[58] Ebu Davud, istiska, Tirmizi, cumua: 44, Nesai, istiska: 3, İbn Mace, İkamet: 153, Ahmed: 1/230, 269, 355.

[59] Buhari, istiska: 3, fezail: 11.

[60] Sünen-i Saîd.

[61] Müslim, istiska: 7, Ahmed: 4/193.

[62] Buhari, istiska: 21.

[63] İbn Mace, ikamet: 154, Ahmed: 4/235.

[64] Taberani, istiska: 2, Müsned-i Şafii.

[65] Müsned-i Şafii, Neylü'l-Evtar: 4/12.

[66] Ebu Davud, Müsned-i Ahmed: 4/39, 40, 41.

[67] Kasani, Bedayiu's-Sanayi': 1/282, 283'den özetlenerek.

[68] Ebu Zekeriya Nevevi, Minhacü't-Talibin: 22, 23'den özetlenerek.

[69] İbn Kudame, el-Muğni: 2/283-296'dan özetlenerek.

[70] Sahnun, el-Müdevvenetü'l-Kübra: 1/165-167'den özetlenerek.

[71] Şevkani, Neylü’l-Evtar: 4/8.

[72] Müslim, birr: 41, Tirmizi, cenaiz: 2, Ahmed: 1/81, 2/326, 354, 5/276, 279, 283, 284.

[73] Müslim, birr: 41, Tirmizi, cenaiz: 2, Ahmed: 1/81, 2/326, 283, 284.

[74] İbn Mace, cenaiz: 2, Ahmed: 1/81, 91, 138.

[75] İbn Mace.

[76] Buhari, tefsir: 4, vasaya: 3, Müslim, feraiz: 7, vasaya: 5, 7, Ebu Davud, cenaiz: 1, 5, Tirmizi, cenaiz: 6, İbn Mace, cenaiz: 1, Ahmed: 1/176, 4/375, 5/328.

[77] Müslim, cenaiz: 1, 3, Ebu Davud, cenaiz: 16, Tirmizi, cenaiz: 7, Nesai, cenaiz: 4, İbn Mace, cenaiz: 3, Ahmed: 3/3.

[78] İbn Mace, cenaiz: 6, Ahmed: 4/123.

[79] Ebu Davud, cenaiz: 20, İbn Mace, cenaiz: 4, Ahmed: 5/26, 27.

[80] Ebu Davud, cenaiz: 34.

[81] Tirmizi, cenaiz: 76, İbn Mace, sadakat: 12, Daremi, büyû: 52, Ahmed: 2, 440, 475

[82] Buhari, libas: 18, Müslim, cenaiz: 48, Ebu Davud, cenaiz 19, Ahmed: 6/ 153, 269.

[83] Buhari, cenaiz: 3, meğazi: 83, Nesai, cenaiz: 11, Ahmed: 6/117.

[84] Tirmizi, cenaiz: 14, İbn Mace, cenaiz: 7, Ahmed: 6/43, 55, 206.

[85] Kasani, Bedayiu's-Sanayi': 1/299.

[86] Ebu Zekeriya Yahya Nevevi, Minhacü't-Talibin: 23.

[87] İbn Kudame, el-Muğni: 302-307'den özetlenerek.

[88] el-Fıkhu Ala'l-Mezahibi’l-Arbaa: 1/500'den özetlenerek.

[89] Abdurrahman el-Ceziri, el-Fıkhu Ala'l-Mezahibi'l-Arbaa: 1/501, 502'den özetlenerek.

[90] Bilgi için bak: Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/18.

[91] Bilgi için bak: Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/18.

[92] Ebu Davud, cenaiz: 3.

[93] Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 3/351, 6721 nolu Fazl.

[94] Buhari, merzâ: 13, 20, Müslim, vasaya: 8, Ahmed: 1/168, 171.

[95] Tirmizi, İbn Mace, Ahmed: 1/196.

[96] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/23.

[97] Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 4/6, 8056 nolu Muhammed.

[98] Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 3/389, 6894 nolu Kazaa.

[99] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/26’dan özetlenerek.

[100] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/28'den özetlenerek.

[101] Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 2/355.

[102] Ahmed: 2/280, 433, 454, 472, 4/246.

[103] Taberani, cenaiz: 45, Ebu Davud, cenaiz: 60, İbn Mace, cenaiz: 63, Ahmed: 6/58, 100, 105, 169, 200, 264.

[104] Buhari, mezalim: 3, Müslim, birr: 58, 72, zikr: 38, Ebu Davud, edeb: 38, 60, Tirmizi, hudud; 3, birr: 19, kur'an: 10, İbn Mace, mukaddeme: 17, hudud: 5, Ahmed: 2/91, 252,  269, 389, 404.

[105] Ahmed: 5/136.

[106] İbn Mace, Cenaiz: 9, 55, Dâremî, Mukaddeme: 14, Ahmed: 6/228.

[107] Kasani, Bedayiu's-Sanayi': 1/304'den özetlenerek.

[108] Ğamravi, es-Siracü'l-Vehhac: 103.

[109] Ğamravi, es-Siracü'l-Vehhac: 103.

[110] İbn Kudame, el-Muğni: 2/305-318'den özetlenerek.

[111] Sahnun, el-Müdevvenetü'l-Kübra: 1/184-186'dan özetlenerek.

[112] Bilgi için bak: Mizanü'l-İ’tidâl: 1/370-384.

[113] Buhari, cenaiz: 73, 74, 76, 79, Ebu Davud, cenaiz: 27, Tirmizi, cenaiz: 46, Nesai, cenaiz: 62, İbn Mace, cenaiz: 28.

[114] Ahmed b. Hanbel.

[115] Buhari, gusül: 23, 25, 27.

[116] Ebu Davud, cihad: 38.

[117] Mecmeu'l-Enhür 1/188, 189'dan özetlenerek.

[118] Ğamravi, es-Siracül'l-Vehhac: 110.

[119] İbn Kudame, el-Muğni: 2/401-404.

[120] Abdurrahman el-Ceziri, el-Fıkhu Ala'l-Mezahil- Arbaa: 1/529.

[121] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/32.

[122] Ahmed, Hakim, Ebu Davud, Tirmizi: Hadistin garibün.

[123] Ebu Davud: Cabir (r.a.) den.

[124] Ebu Davud, İbn Mace: İbn Abbas (r.a.) den.

[125] Geniş bilgi için bak: Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 3/135, 136.

[126] Geniş bilgi için bak: Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 4/148, 8673 nolu Mualla.

[127] Neylü'l-Evtar: 4/34.

[128] Buhari, cenaiz: 12, 13, 17, Müslim, cenaiz: 38, Nesai, cenaiz: 34, Ahmed: 5/85, 6/407, 408.

[129] Buhari, Müslim.

[130] Ebu Davud, Ahmed: 6/267.

[131] Mecmeu'l-Enhür: 1/179-181'den özetlenerek

[132] Ebu Yahya Zekeriya Ansari, Fethü'l-Vahhab: 1/89-91'den özetlenerek.

[133] İbn Kudame, el-Muğni: 2/317-328'den özetlenerek.

[134] Sahnun, el-Müdevvenetü'l-Kübra: 1/184, 185.

[135] Şevkani, Neylü’l-Evtar: 4/38.

[136] Buhari, meğazi: 17, 26, Ahmed: 5/112, 6/395.

[137] Buhari, meğazi: 17, 26, Ahmed: 5/112, 6/395.

[138] Müslim, cenaiz: 49,  Tirmizi, cenaiz: 19, Nesai, cenaiz: 37, İbn Mace, cenaiz: 12, Ebu Davud, cenaiz: 30, Ahmed: 3/295, 329.

[139] Müslim, cenaiz: 49, Ebu Davud, cenaiz: 30, 37, Ahmed: 3/295.

[140] Buhari, cenaiz: 94, Ahmed: 6/132.

[141] Buhari, cenaiz: 18, 19, 23, 24, Müslim, cenaiz: 45, 46, Ebu Davud, cenaiz: 30, Tirmizi, cenaiz: 20, Nesai, cenaiz: 39, İbn Mace, cenaiz: 11, Ahmed: 1/94, 102, 222.

[142] Buhari, cenaiz: 18, 19, 23, 24, Müslim, cenaiz: 45, 46, Ebu Davud, cenaiz: 30, Tirmizi, cenaiz: 20, Nesai, cenaiz: 39, İbn Mace, cenaiz: 11.

[143] Ebu Davud, tıb: 14, libas: 13, Tirmizi, cenaiz: 18, edeb: 46, Nesai, cenaiz: 38, zinet: 97, İbn Mace, cenaiz: 12, libas: 5, Ahmed: 1/247, 274, 328, 355.

[144] Ebu Davud, cenaiz: 32, Ahmed: 6/380.

[145] Haşiyetü't-Tahtavi Ala Meraki'l-Felah: 316, 317.

[146] el-Ğamravi, Siracü'l-Vehhac: 105.

[147] İbn Kudame, el-Muğni: 2/328-330'dan özetlenerek.

[148] Sahnun, el-Müdevvenetü'l-Kübra: 1/187, 188.

[149] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/40.

[150] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/42.

[151] Zehebi, Mizanü'l-İ’tidal: 4/240.

[152] Zehebi, Mizanü'l-İ’tidal: 3/393, 6910 ve 6911 nolu Kays.

[153] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/42.

[154] Bilgi İçin bak: Neylü'l-Evtar: 4/44.

[155] İbn Mace, cenaiz: 65.

[156] Ebu Davud, cenaiz: 27, Taberani, cihad: 37.

[157] Ebu Davud, cenaiz: 45, Tirmizi, cenaiz: 42, Nesai, cenaiz: 55, 56, 59, İbn Mace, cenaiz: 15, Ahmed: 4/247, 248, 249, 252.

[158] Ebu Davud, cihad: 133, Nesai, cenaiz: 66, İbn Mace, cihad: 34, Ahmed: 4/ 114, 5/192.

[159] Müslim, hudud: 21, Ebu Davud, hudud: 23, Tirmizi, hudud: 5, Nesai, cenaiz: 63, Daremi, hudud: 14, Ahmed: 1/8, 289, 314, 3/323.

[160] Buhari, cenaiz: 4, 5, 61, 65, menâkıb-ı ansar: 38, Müslim, cenaiz: 63, 64, Ahmed: 2/281, 438, 439.

[161] Müslim, cenaiz: 69.

[162] Buhari, cenaiz: 67, 74, Müslim, cenaiz, Ebu Davud, cenaiz: 57, İbn Mace, cenaiz: 32.

[163] İbn Mace, cenaiz: 32, Ahmed: 6/28.

[164] Tirmizi: Said b. Müseyyeb.

[165] Kasani, Bedayiu's-Sanayi': 1/312, 313.

[166] Ebu Zekeriya Nevevi, Minhacü't-Taübin: 24.

[167] İbn Kudame, el-Muğni: 2/344, 358.

[168] El-Fıkhu Ala’l-Mezahibi’l-Arbaa: 1/522, 523.

[169] Şevkani, Neylü’l-Evtar: 4/47.

[170] Şevkani, Neylü’l-Evtar: 4/47.

[171] Zehebi, Mizanü’l-İ’tidal: 2/668, 5270 nolu Abdülmin’im.

[172] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/49.

[173] Neylü'l-Evtar. 4/52.

[174] Ebu Davud, cenaiz: 47, İbn Mace, cenaiz: 87.

[175] Bilgi için bak: Neylü'l-Evtar: 4/55.

[176] Tirmizi, Nesai, Ahmed: İmran b. Husayn'dan.

[177] Bilgi için bak: Zehebi, Mizanü'l-İ’tidal; 2/248, 3621 nolu Süeyd.

[178] Buhari, cenaiz: 59, Müslim, cenaiz: 52, 53, Nesai, cenaiz: 79, İbn Mace, cenaiz: 34, Ahmed: 2/233, 284, 401, 421.

[179] Tirmizi, cenaiz: 40, Nesai, cenaiz: 78.

[180] İbn Mace, cenaiz: 19, Müslim, cenaiz: 58, Nesai, cenaiz: 78, Ahmed: 3/ 266, 6/40.

[181] Ebu Davud, cenaiz: 41.                  

[182] Tirmizi, cenaiz: 12, 60.

[183] Tirmizi, cenaiz: 12, İbn Mace, cenaiz: 14.

[184] Sünen-i Saîd.

[185] Sahih-i Buhari.

[186] Feteva-yi Hindiyye: 1/167'den özetlenerek.

[187] el-Gamravi, Siracü'l-Vehhac: 112.

[188] İbn Kudame, el-Muğni: 2/410, 411'den özetlenerek.

[189] Abdurrahman el-Ceziri, el-Fıkhu Ala’l-Mezahibi'l-Arbaa: 1/502.

[190] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/64.

[191] Said b. Mensur: Muhammed b. Sirîn'den.

[192] Buhari, cenaiz: 4, 55, 61, 65, menakıb-'ı ansar: 38. Müslim, cenaiz: 63, 65, 69, 70, 72, Ebu Davud, salat: 243, cenaiz: 53, 58, 215, Tirmizi, cenaiz: 38.

[193] Müslim, cenaiz: 72, Ebu Davud, cenaiz: 54, Tirmizi, cenaiz: 7, Nesai, cenaiz: 76, İbn Mace, cenaiz: 25, Ahmed: 4/367, 370, 5/406.

[194] Buhari, meğazi: 12.

[195] Sünen-i Said.

[196] Haşiyetü't-Tahtavi: 318.

[197] Ebu Zekeriya Nevevi, Minhacü’t-Talibin: 24.

[198] İbn Kudame, el-Muğni: 2/369, 371.

[199] Abdurrahman-el-Ceziri, el-Fıkhu Ala'l-Mezahibil- Arbaa: 1/517.

[200] Bilgi için bak: Neylü'l-Evtar: 4/68.

[201] Buhari, cenaiz: 66, Tirmizi, cenaiz: 39, Nesai, cenaiz: 77.

[202] Müsned-i İmam Şafii.

[203] Ebu Davud, cenaiz: 56.

[204] İbn Mace, cenaiz: 23, Ebu Davud, cenaiz: 53, Nesai, cenaiz: 77, Taberani, cenaiz: 16, 25, Ahmed: 2/256, 345, 363, 368, 459, 4/170.

[205] İbn Mace, cenaiz: 44, Ahmed: 1/283.

[206] Ebu Davud, cenaiz: 56, İbn Mace, cenaiz: 23, Ahmed: 3/491.

[207] Kasani, Bedayiu's-Sanayi': 1/313.

[208] Ebu Yahya Zekeriya Ensari, Fethü'l-Vahhab: 1/95.

[209] İbn Kudame, el-Muğni: 2/347.

[210] Abdurrahman el-Ceziri, el-Frkhu Ala'l-Mezahibi'l-Arbaa: 1/517'den özetlenerek.

[211] Zehebi, Mizanü'l-İ’tidal: 4/124, 125.

[212] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/69.

[213] Bilgi için bak: Mizanü'l-İ'tidal: 1/47, 48.

[214] Zehebi, Mizanü’l-İ’tidal: 4/90, 8442 nolu Mervan.

[215] Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace, Ahmed b. Hanbel.

[216] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/86.

[217] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/86.

[218] Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud, İbn Mace.

[219] Müsned-i Ahmed, Nesai: İbn Sirin'den.

[220] Feteva-yi Hindiyye: 1/162.

[221] Mecmeu'l-Enhür: 1/186.

[222] İbn Kudame, el-Muğni: 2/366.

[223] Abdurrahman el-Ceziri, el-Fıkhu Ala'l-Mezahibil- Arbaa: 1/533.

[224] Abdurrahman el-Ceziri, el-Fıkhu Ala'l-Mezahibi'l-Arbaa: 1/533.

[225] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/87.

[226] Bilgi için bak: Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 1/317, 1194 nolu Bişr.

[227] Ebu Davud, cihad: 82, Tirmizi, cenaiz: 54, İbn Mace, cenaiz: 38, Ahmed: 2/27, 40, 5/254.

[228] İbn Mace, cenaiz: 44.

[229] Buhari, cenaiz: 96.

[230] Ebu Davud, cenaiz: 68.

[231] Neylü'l-Evtar: 4/95.

[232] İbn Mace, cenaiz: 42.

[233] Müslim, cenaiz: 94, Tirmizi, cenaiz: 58, Nesai, cenaiz: 96, 98, İbn Mace, cenaiz: 43, Ahmed: 3/245, 332, 399, 6/299.

[234] Kasani, Bedayiu's-Sanayi': 1/319, 320.

[235] el-Gamravi, Siracü'l-Vehhac: 114, 115'den özetlenerek.

[236] İbn Kudame, el-Muğni ve eş-Şerhu'l-Kebir: 2/382, 385'den özetlenerek.

[237] Sahnun, el-Müdevvenetü'l-Kübra: 1/165 ve İbn Kudame, el-Muğni: 2/385.

[238] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/92.

[239] Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 1/597, 2256 nolu Hammad.

[240] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/97.

[241] Fazla bilgi için bak: Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 4/11, 8069 nolu Muhammed.

[242] Kur’an-ı Kerim, Taha: 20/55.

[243] Ebu Davud, cenaiz: 69.

[244] Sünen-i Said, Neylü'l-Evtar: 4/101.

[245] İbn Kudame, el-Muğni: 2/385.

[246] İbn Şâhîn, Kitabu Zikri'l-Mevt, el-Muğni: 2/386.

[247] Bilgi için bak: İbn Kudame, el-Muğni: 2/386, haşiye...

[248] Müslim, cenaiz: 106, adahî: 37, Taberani, dahaya: 105, Ahmed: 3/38.

[249] Müslim, cenaiz: 105, 108, Nesai, cenaiz: 101, İbn Mace, cenaiz: 40, Müslim, cenaiz: 105, 108, Nesai, cenaiz: 101, İbn Mace, cenaiz: 40.

[250] Ebu Davud, cenaiz: 78, Tirmizi, salat: 121, Nesai, cenaiz: 104, Ahmed: 1/ 229, 287.

[251] el-Esrem, Sünen. Neylü'l-Evtar: 4/125.

[252] Müslim, taharet: 39, 45.

[253] Müslim, cenaiz: 104, İbn Mace, cenaiz: 36, Ahmed: 5/353.

[254] Haşiyetü't-Tahtavi: 340-342.

[255] Abdurrahman el-Ceziri, el-Fıkhu Ala'l-Mezahibi'l-Arbaa: 1/540'dan özetlenerek.

[256] İbn Kudame, el-Muğni: 2/424'den özetlenerek.

[257] Neylü'l-Evtar: 4/124.

[258] Bilgi için bak: Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 4/538, 10302 nolu Ebu Salih.