Hadis Ve Rivayetlerin Işığında Müctehid İmamların
İstidlal Ve İhticacları
Tehlike Artıp Korku Şiddetlendiği Zaman Namaz Nasıl
Kılınır?
Fakih İmamlarının İstidlal Ve İhticacları
Hadislerin Ve Rivayetlerin Işığında Mezhep İmamlarının
İstidlal Ve İhticacları
Güneş Tutulması Namazının Kılınışı:
İstiska (Yağmur Dileme) Namazı
Fakih İmamların İstidlal Ve İhticacları
Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal Ve İhticacları
Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal Ve İhticacları
Allah Yolunda Şehid Edilenler Yıkanmaz
Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal Ve İhticacları
Konuyla İlgili Hadisler Ve Rivayetler
Hadislerin Işığında Müctehid İmamların İstidlal Ve
İhticacları
Kefenin Güzel Olması Müstehabadır
Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal Ve İhticacları
Cenaze Namazı Ve Onunla İlgili Husular
Hadislerin Işığında Müctehidlerin İhticacları
Tahliller Ve Diğer Rivayetler:
Cenaze Namazında Cemaatin Çokluğunu Faydaları
Hadislerin Işığında Müctehidlerin İstidlal Ve İhticacları
Ölen Kimse Üzerine Sesli Ağlamak Mekruhtur
Konuyla İlgili Hadis Ve Rivayetler
Hadislerin Işığında Müctehid İmamların İhticacları
Cenaze Namazında Kaç Tekbir Getirlir?
Hadis Ve Rivayetlerin Işığında Müctehidlerin Tesbit Ve
İhticacları
Cenaze Namazında Kıraat, Salavat Ve Dua
Hadislerin Işığında Müctehidlerin İhticacları
Cenaze Geçilirken Önünden Kalkmak
Rivayetlerin Işığında Müctehidlerin İstidlal Ve
İhticacları
Ölü Kabre Konulunca Besmele Çekmek Ve Kabri Düzeltmek
Hadislerin
Işığında Müctehid İmamların Görüş Ve İhticacları
Definden Sonra Ölü İçin Dua Etmek
Hadis Ve Rivayetin Işığında Fakih İmamların Görüş Ve İctihadları
Hadislerin Işığında
Müctehid İmamların Tesbit Ve İhticaclar
Kurban bayramının
ikinci, üçüncü ve dördüncü günlerine "Eyyam-ı Teşrik" denilir. Teşrik
sözlükte: Eti doğrayıp güneşte kurutmak demektir. Kurban bayramında sıcak
bölgelerde kesilen hayvanların eti güneşte kurutularak korunduğu için, sözü
edilen üç güne bu isim verilmiştir.
Teşrik genellikle yeme,
içme ve meşru şekilde eğlenme günleri olduğundan, sözü edilen üç günde oruç
tutmak haram kılınmıştır.
Teşrik günlerinde farz
namazları müteakip getirilen tekbirin vacip veya sünnet olduğu ihtilaflıdır.
Nübeyşe el-Hüzeli (r.a.)
den yapılan rivayette, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz'in şöyle buyurduğu
bildirilmiştir:
"Teşrik
günleri, yeme, içme ve Aziz, Celîl olan Allah'ı anma günleridir."[1]
Nitekim İbn Abbas'ın
şöyle dediğini Buhari nakletmektedir:
"Kur'an'da,
Allah'ı belli günlerde anın... Allah'ı sayılı günlerde anın ayetleri teşrik
günlerine işarettir."
İbn Ömer (r.a.) ile
Ebu Hüreyre (r.a.) da Zilhicce'nin ilk on gününde çarşı, pazara çıkıp tekbir
getirirler ve halk da onlara katılarak tekbir getirirdi. Hz. Ömer (r.a.) de
Mina'da bulunduğu çadırda yüksek sesle tekbir getirir ve mescid ehli onun
tekbir sesini işitir, böylece onlar da ona katılıp tekbir getirirlerdi. Aynı zamanda
çarşı-pazarda olanlar da bu tekbire katılarak seslerini yükseltirlerdi. O kadar
ki, yükselen tekbir sesleri Mina'yı çınlatırdı.
a)
Hanefîlere göre: Teşrik tekbirleri vaciptir. Buna sünnet diyenler de olmuşsa da
en sahih olanı birincilerin görüşüdür.
Arafe günü sabah
namazını müteakip söylenmeye başlanır, bayramın birinci günü ikindi namazına
kadar sürer. Bu, İmam A'zam'ın ictihadıdır. İmameyn'e göre: Bayramın dördüncü
günü ikindi namazına kadar sürer. Böylece, İmam A'zam'a göre, teşrik tekbirleri
sekiz vakit; imameyn'e göre 23 vakit getirilir.
Teşrik tekbiri kadına
ve yolculuk halinde bulunana da vaciptir. Ancak kadın tekbir getirirken sesini
çok alçak tonda tutar.[2]
Fukahadan bir kısmına
göre, sözü edilen vakit namazları cemaatle kılındığı takdirde farzları
müteakip tekbir getirmek vacip olur. Münferiden, yani yalnız başına kılanlar
için bu tekbirleri getirmek müstehabdır. Bu durumda kadın ve yolcu cemaate
katıldıkları zaman onlara da vacip olur, katılmadıkları takdirde, müstehab
olarak kalır.
Tekbirin sıfatı
şöyledir:
Allahu Ekber Allahu
Ekber, La İlahe İllallahü Vallahu Ekber, Allahu Ekber Velîllahi'l-Hamd.[3]
İmam namazı kıldırıp
tamamlayınca tekbir getirmeyi unutursa, cemaat bu hususta ona uymaz, kendileri
tekbir getirirler.[4]
b) Şafiilere
göre: Gerek hac menasikini yerine getirenler, gerekse diğer mü'minler bayramın
birinci günü öğle namazından sonra tekbir getirmeye başlarlar ve dördüncü günü
sabah namazına kadar devam ederler. Diğer bir kavle göre: Bayramın birinci
günü akşam namazından sonra başlanır veya arafe günü sabah namazından sonra
başlanır ve dördüncü günü ikindi namazına kadar devam edilir. Amel de buna
göredir.
Mezhebin zahir kavline
göre: sözü edilen bu günlerde kılınan kaza namazlarından, sünnetlerden ve
nafilelerden sonra da tekbir getirilir.[5]
Hanefîlerde olduğu
şekilde tekbir getirilir.
Sözü edilen tekbirin
sonuna "Kebîren Ve'l-Hamdü Lillâhi Kesîran Ve Sübhâne'llahi Bükraten Ve
Asıla" cümlesini eklemek müstehabdır.[6]
c)
Hanbelilere göre: Bayram günlerinde tekbir getirmenin meşruiyeti hakkında görüş
birliği vardır. Arafe günü sabah namazından itibaren başlanır ve teşrikin son
günün ikindi namazına kadar devam eder.
Nitekim Ömer (r.a.),
Ali (r.a.), İbn Abbas (r.a.) ve İbn Mes'ud (r.a.) nın da mezhebi böyledir.
Yukarıda belirtilen
lafızlarla yerine getirilir.
Teşrik tekbirlerini
belirtilen süre içinde cemaatle kılınan farzlardan sonra getirmek meşru'dur.
Ancak İmam Ahmed'den, münferiden kılındığı takdirde de hüküm böyledir diye bir
rivayet yapılmıştır.[7]
d)
Malikilere göre: Teşrik tekbirleri bayramın birinci günü öğle namazından sonra
başlar, dördüncü günü sabah namazına kadar devam eder. Bu süre içinde vakit
namazlarını kılan kimse ister cemaatle kılsın, ister münferiden kılsın tekbir
getirir.
Bu mezhebe göre.
tekbirlerin getirilmesi müstehabdır.[8]
Teşrik günlerinde
birtakım eğlenceler tertiplemekte bir sakınca yoktur. Yeter ki meşru sınırlar
içinde olsun. Nitekim Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz zamanında böyle bir günde
Habeşlilerden bir grub kılıç, kalkan ve benzeri oyunlar, gösteriler sergilemişlerdir.
Zira sözü edilen günler, mü'minlerin bayramıdır. Oruç tutmazlar. Birbirlerini
ziyaret edip hoş vakitler geçirirler.
Bazılarına göre,
bayramın ikinci, üçüncü ve dördüncü günlerine "Eyyam-ı Teşrik"
denilmesinin sebebi, bayram. namazının güneş doğduktan sonra kılınmasıdır. İbn
Arabi de buna yakın bir yorum ortaya koyarak şöyle demiştir: "Çünkü
hediyelik kurbanlar ve diğer kurbanlar ancak güneş doğduktan sonra kesilir. O
bakımdan sözü edilen günlere "teşrik günleri" denilmiştir."[9]
İbn Ömer ile Ebu
Hüreyre'nin çarşı pazara çıkarak tekbir getirdikleri hususuna gelince: Hafız
İbn Hacer bu rivayeti mevsul olarak görmediğini belirtmiştir. Sadece Beyhaki
bunu o ikisinden ta'likan rivayet etmiştir.
Bu konuda Beyhaki ve
Darekutni'nin yaptıkları bir rivayet vardır. O da şöyledir:
"Resulüllah
(s.a.v.) Efendimiz Arafe günü sabah namazından itibaren tekbir getirir ve
teşrikin son günü ikindiye kadar devam ederdi."
Bu hadisin isnadında
Amr b. Bişr bulunuyor ki, bu zat metruktur. Aynı zamanda kendisi Cabir el-Cu'fi'den
rivayet etmiştir ki, Cabir zayıf kabul edilmiştir. Nitekim Beyhaki, "Onun
hadisiyle ihticac yapılamaz" demiştir. El-Akili de Amr b. Bişr'in
münkerü'l-hadis olduğunu dikkat çekmiştir.[10]
1- Bayram
günleri tekbir getirmek meşru'dur.
2- Teşrik
günleri oruç tutmak haramdır.
3- Teşrik
günleri hem tekbir getirmek vacip veya sünnettir, hem de o günlerde yemek,
içmek ve meşru şekilde eğlenmek müstehapdır.
4- Arafe
günü sabah namazından itibaren ya bayramın birinci günü ikindi namazına kadar,
ya da dördüncü günü ikindi namazına kadar cemaatle kılınan farz namazları
müteakip tekbir getirmek vaciptir. İmamların çoğuna göre, sünnettir.
5- Teşrik
tekbirine bayramın birinci günü öğle namazından sonra başlayıp dördüncü günü
sabah namazına kadar devam etmek müstehapdır. Bu, İmam Malik'in kavlidir.
6- Kadın ve
yolculuk halinde olan da cemaate katıldıkları takdirde tekbir getirmeleri vacip
olur. Yalnız başlarına kılarlarsa, müstehap sayılır.
"Korku
Namazı"ndan maksat, savaş günlerinde düşman saldırısı veya bir canavar ve
benzeri bir tehlike söz konusu olduğu vakit namazlarının -sünnette belirtilen
şekilde- kılınmasıdır.
Dinimiz hem tehlikeli
anlarda tedbir almayı emreder, hem de vakit namazlarının kılınması hususunda
birtakım kolaylıklar sağlar. Korku namazının kendine has eda şekli vardır.
Ancak farklı rivayetlerden dolayı bu hususta farklı görüş ve ictihadlar ortaya
çıkmıştır.
Salih b. Havvati'den
yapılan rivayete göre: Zatü'rreka' günü Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz ile
birlikte namaz kılanlar olmuştu. Şöyle ki: Bir grup Peygamber (s.a.v.) ile
birlikte saf bağladı, bir diğer grup düşmana karşı durdu. Peygamber (s.a.v.)
kendisine uyan o bir gruba bir rek'at kıldırdı ve kendisi ayakta durdu. Onlar
ise kendi kendilerine namazı kılıp tamamladılar. Sonra ayrılıp düşmana karşı
durdular ve daha önce düşmana karşı durup bekleyen grup geldi, Peygamber
(s.a.v.) kalan rek'ati onlarla birlikte kıldı (onlara kıldırdı) ve sonra onlar
kendi kendilerine namazlarını tamamlayıp Peygamberle birlikte selam
verdiler."[11]
İbn Ömer (r.a.) dan
yapılan rivayete göre: Adı geçen diyor ki: Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz iki
gruba ayırdığı askerlerden bir gruba bir rek'at namaz kıldırdı, diğer grup
düşmana karşı durdu. Namaz kılan grup ayrıldı ve arkadaşlarının yerine geçip
düşmana karşı durdu. Diğer grup geldi ve Peygamber (s.a.v.) onlara bir rek'at
kıldırdıktan sonra kendisi selam verdi. Sonra da o ve diğer grup bir rek'at
daha kılarak namazlarını tamamladılar."[12]
Böylece her grup, Peygamber (s.a.v.) ile birlikte birer rek'at kılmış oldu.
Cabir (r.a.) den
yapılan rivayette, diyor ki:
"Resulüllah
(s.a.v.) Efendimizle birlikte korku namazına hazır oldum. O bizi iki safa
ayırdı ve arkasına aldı. Düşman ise bizimle kıble arasında bulunuyordu. Peygamber
(s.a.v.) tekbir getirdi, biz de onunla birlikte tekbir getirdik. O ruku'a
vardı, biz de hep birlikte ruku'a vardık. O başını ruku'dan kaldırdı, biz de
hep birlikte başımızı kaldırdık. Sonra secde için eğildi, arkasındaki saf da
eğildi. Diğer saf ise düşmanın karşısında ayakta durdu. Peygamber (s.a.v.) ve
arkasındaki saf secdelerini tamamlayınca diğer gerideki saf secdeye eğildi ve
ayağa kalktılar. Sonra diğer saf öne geçti ve önde olan saf arkaya geçti. Sonra
Peygamber (s.a.v.) ruku'a vardı, biz de hep birlikte ruku'a vardık. Sonra o
ruku'dan başını kaldırdı, biz de hep birlikte kaldırdık. Sonra o ve birinci
rek'atte geride duran saf secdeye eğildiler. Geride kakın saf ise kalkıp
düşmana karşı durdu. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz o öne geçen saf ile secdeyi
tamamlayınca, diğer gerideki saf secdeye eğildi de secde ettiler. Sonra
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz selam verdi, biz de hep birlikte selam
verdik."[13]
Cabir (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen diyor ki:
"Biz Resulüllah
(s.a.v.) Efendimizle birlikte Zat-i Rika'da bulunuyorduk. Namaz için duruldu;
Resulüllah (s.a.v.) bir grup ile iki rek'at namaz kıldıktan sonra, o grup geri
çekildi, diğer grup geldi, Resulüllah (s.a.v.) onlara da iki rek'at namaz
kıldırdı. Böylece Hz. Peygamber dört rek'at kılmış oldu; o iki grup ise iki
rek'at kılmış oldular."[14]
Bu konuda İmam Şafii
ile Nesai'nin el-Hasan'dan, onun da Cabir'den yaptığı rivayete göre, şöyle
deniliyor:
"Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz (savaş günlerinde) ashabından bir gruba iki rek'at namaz
kıldırıp selam verdi. Sonra diğer gruba iki rek'at namaz kıldırıp selam
verdi."
Hasan’dan, onun da Ebu
Behre (r.a.) den yaptığı rivayette, Ebu Behrenin şöyle dediği nakledilmiştir:
"Resulüllah
(s.a.v.) Efendimiz bize korku namazı kıldırdı: Ashabının bir kısmına iki rek'at
kıldırdıktan sonra selam verdi. Sonra onlar geri çekildi ve diğer kısım gelip
onların yerine geçti ve Resulüllah (s.a.v.) onlara da iki rek'at namaz
kıldırdıktan sonra selam verdi. Böylece Peygamber (s.a.v.) dört rek'at ,
ashabı ise iki rek'at kılmış oldular."[15]
Ebu Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayete göre, şöyle demiştir:
"Necd gazası
yılında idi, Resulüllah (s.a.v.) Efendimizle birlikte korku namazı kıldım.
Resulüllah ikindi namazına kalktı, bir grup da onunla birlikte kalktı. Diğer
bir grup düşmana karşı durup arkaları kıble tarafına dönük bulunuyordu.
Peygamber (s.a.v.) (namaz için) tekbir getirdi, kendisine uyan grup ile
düşmana karşı duran grup da tekbir getirdiler. Sonra Peygamber (s.a.v.) ruku'a
vardı, arkasındaki grup da ruku'a vardı. Sonra Peygamberimiz (s.a.v.) secdeye
vardı, düşmana karşı duran grup onunla birlikte secde etti, diğeri ise ayakta
durup düşmanı gözetledi. Sonra Peygamber (s.a.v.) secdeden kalktı, onunla
birlikte secdeye varanlar da kalktılar ve düşmana karşı gittiler, düşmana karşı durup bekleyen grup geldi,
rüku' ve secde yaptılar. Resulüllah (s.a.v.) ise bulunduğu hal üzere
bekliyordu. Sonra o grup secdeden kalktı. Peygamber (s.a.v.) tekrar ruku'a
vardı, onlar da onunla birlikte ruku'a vardılar. Peygamber (s.a.v.) secde etti,
onlar da onunla birlikte secde ettiler. Sonra düşman karşısında beklemekte
olan grup geldi rüku' ve secde yaptılar. Resullah (s.a.v.) ve yanında olanlar
oturmuş vaziyette bekliyorlardı. Sonra selam verme durumuna gelindi. Peygamber
(s.a.v.) selam verdi, onların hepsi de onunla birlikte selam verdi.
Böylece hem Resulüllah
(s.a.v.), hem de ona uyan iki ayrı grup ikişer rek'at namaz kılmış
oldular."[16]
İbn Abbas (r.a.) dan
yapılan rivayete göre, şöyle demiştir:
"Resulüllah
(s.a.v.) Efendimiz Zî-Kaared'de namaz kıldı, oradaki insanlar onun arkasında
iki saf oluşturdular: Bir saf Peygamber'e uymak üzere tam arkasında dururken,
diğer saf düşmana karşı durdu. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, arkasında durup
kendisine uyan grubla birlikte bir rek'at namaz kıldı. Sonra bunlar kalkıp
diğer grubun yerine geçtiler, o diğer grup geldi, Peygamber (s.a.v.) onlarla
birlikte bir rek'at namaz kıldı ve artık o iki grup da geriye kalan bir rek'ati
kaza etmediler."[17]
Salebe b. Zehdem
(r.a.) den yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"Biz, Saîd b. As
(r.a.) ile birlikte Taberistan'da bulunuyorduk. O bize şöyle sordu:
"Sizden kim
Resulüllah (s.a.v.) Efendimizle birlikte korku namazı kıldı?" .
Bunun üzerine Hz.
Huzayfe (r.a.) ona:
"Ben kıldım",
diye cevap verdi ve şöyle anlattı:
"İki gruptan her
birine bir rek'at kıldırdı ve onlar herhangi bir rek'ati kaza etmediler (yani
bir rek'atle yetindiler)[18]
Yine İbn Abbas (r.a.)
dan yapılan rivayete göre, şöyle demiştir:
"Cenab-ı Hak
sizin Peygamberinize hazarda (eyleşik bulunulan
halde ) dört rek'at, seferde ise iki rek'at ve korkulu vakitlerde bir rek'at
farz kılmıştır."[19]
Bu rivayetlerin sıhhat
dereceleri üzerinde durmadan her birinin korku namazı hakkında delalet
ettikleri farklı hüküm ve manaları belirtmemizde yarar vardır:
1- Korku
namazı iki rek'attir; bir rek'ati imamla, bir rek'ati de imamsız olarak
kılınmıştır.
2- Peygamber
(s.a.v.) korku namazının iki rek'atini de sözü edilen iki grup cemaata imam
olup kıldırmıştır.
3- Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz korku namazım her gruba ikişer rek'at olarak kıldırmış ve
böylece kendisi dört rek'at olarak kılmıştır.
4- Korku
namazını Peygamber (s.a.v.) iki rek'at olarak kılmış, ona uyan gruplar ise bir
rek'at olarak kılmışlar ve kalan bir rek'ati ise imamsız kılmışlardır. Bundan,
korku namazının bir rek'at olduğu anlaşılıyor.
5- İbn
Abbas'ın (r.a.) ifadesiyle, korku namazı bir rek'at olarak farz kılınmıştır.
Görüldüğü gibi, bu beş
rivayet ve hüküm arasını birleştirmek ve öylece sağlıklı bir hüküm çıkarmak lüzumu
ortaya çıkıyor. Bunu da daha çok müctehid imamların ictihad, istidlal ve
ihticaclarını gözden geçirdikten sonra belirtmekte fayda vardır:
a)
Hanefilere göre: Seferi halde imam iki rek'at olarak kılar. Eyleşik halde ise
dört rek'atliler dört rek'at olarak, üç rek'atli üç rek'at olarak, sabah farzı
da iki rek'at olarak kılınır ve düşman korkusu sebebiyle rek'atlerde bir
eksiltme söz konusu olmaz.
Bu durumda imam kendisine uyacak olan cemaati iki saffa ayırır: Bir saffı düşmana karşı durmak üzere görevlendirir, diğer saffı arkasına alıp -yolculuk halinde iseler- onlara bir rek'at kıldırır ve onlar ayrılıp düşmana karşı dururlar, diğer saf gelip beklemekte olan imama uyarak onunla birlikte kalan bir rek'ati kılar. Sonra ayrılıp düşmana karşı dururlar ve diğer saf gelip kalan bir rek'ati kıraatsiz olarak kılarlar ve ayrılıp düşmana karşı dururlar, diğer saf gelip kalan bir rek'ati kıraatsiz olarak kılıp namazlarını tamamlamış olurlar. [20]
Böylece imam da,
cemaat de seferi halde düşman korkusu baş gösterdiği vakitlerde dört rek'atli
namazları ikişer rek'at, diğer namazları aynen kılarlar.
b) Şafiilere
göre: Korkulu vakitlerdeki duruma ve şartlara göre "korku namazı"
dört şekilden biriyle kılınır:
1- Düşman
kıble cihetinde ise, imam, namaz kılacakları iki saffa ayırır da onlara namaz
kıldırır: Her iki saf da imamın arkasında yerlerini alırlar. İmam secde edince
bir saf imamla birlikte eğilip onunla iki secdeyi ifa eder; diğer saf ayakta
düşmana karşı durur. O saf imamla birlikte secdeden kalkınca imamla birlikte
ayakta dururlar, diğer saf secdeleri yerine getirir ve kalkıp onlara lahik
olurlar. İlk gözetlemede bulunan saf ikinci rek'atte imamla birlikte secdeye
varıp onları yerine getirirken, diğer saf ayakta gözetlemede bulunur. İmam
teşehhüde oturunca, gözetlemede olan saf secdeye eğilir ve iki secdeyi
yaptıktan sonra imama yetişip onlar da teşehhüde otururlar ve hep birlikte
teşehhüdü yerine getirip selam verirler. Bu, Usfan denilen mevkide
Resulüllah'ın (s.a.v.) kıldırdığı korku namazıdır.
2- Düşman
kıble cihetinden başka bir tarafta ise, imam yine orduyu iki saffa ayırır ve
her biriyle ayrı olarak namaz kılar.
Bu, Resulüllah'ın
(s.a.v.) Batn-î Nahl'de kıldırdığı korku namazıdır.
3- Düşman
yine kıble cihetinden başka bir tarafta ise, imam orduyu iki saffa ayırır: Bir
saf düşmana karşı durup gözetlemede bulunurken diğer saf imamla birlikte bir
rek'at kılar, ikinci rek'ate kalkılınca o saf ikinci rek'ati imamsız olarak
kıldıktan sonra düşmana karşı gözetleme yerine gidip durur, diğer saf, ayakta
beklemekte olan imama gelerek tabi olur. İmam onlara bir rek'at kıldırır ve
teşehhüde oturunca onlar kalkıp ikinci rek'ati kendi başlarına kılıp tamamlar
ve teşehhüdde beklemekte olan imama lahik olup onunla beraber selam verirler.
Bu da Resulullah
(s.a.v.) Efendimizin Zatü'r-reka' mevkiinde kıldırdığı bir diğer korku
namazıdır.
4- Savaş
başlar da ortalık karışır veya başlamak üzere olur da korku ve endişe had
safhaya varırsa, artık mü'minler ister süvari, ister yaya olarak nasıl imkan
bulurlarsa öylece namazlarını kılarlar. Bu durumda kıbleden sapmaları söz
konusudur ki, mazur sayılırlar. Rüku’ ve secde imkanı bulamadıkları takdirde
baş işaretiyle onları yerine getirirler.[21]
c)
Hanbelîlere göre: Korku namazı kitap ve sünnet ile sabit olmuştur.
Düşman ile aynı hizada
bulunuyorlarba, imam orduyu iki gruba ayırır; bir grubu gözetlemede bulunmak
üzere düşmana karşı gönderir, diğer guruba bir rek'at namaz kıldırır
ve o grup ayrılıp düşmana karşı gözetleme yerine geçer, gözetlemede bulunan
grup gelir de ayakta beklemekte olan imama uyar ve onunla birlikte bir rek'at
namaz kılar. Her grup imamla bir rek'at kıldıktan sonra geri kalan bir rek'ati
kendi başına kılar ve teşehhüdde beklemekte olan imama uyup selam verir.
Korku konusu namazın
rek'atlerini azaltmaya tesir etmez. Yani seferi halde iseler dört rek'atli
farzları iki rek'at, eyleşik halde iseler dört rek'at olarak kılarlar.[22]
d) Malikilere
göre: Bu mezhep imamlarının görüş ve ictihadları, Hanbeli imamlarının görüş ve
ictihadıyla aynıdır.[23]
520 no'lu Salih b.
Havvat hadisi sahihtir. O bakımdan İmam Şafii, İmam Malik, Ebu Sevr ve diğer
bazı ilim adamları bununla istidlal ve ihticac etmişlerdir.
Nitekim Ali b. Ebî
Talib, İbn Abbas, İbn Mes'ud, İbn Ömer, Ebu Hüreyre, Zeyd b. Sabit, Ebu Musa ve
Sehl b. Ebî Hayseme'nin de mezhepleri budur, Allah hepsinden razı olsun.
521 no'lu İbn Ömer
hadisi sahihtir. Müctehidlerin çoğu bu hadisle de istidlal etmişlerdir. Bu
hadis, korku namazının sadece iki rek'at olduğuna delalet etmiyor, seferi halde
bulundukları için iki rek'at kıldıkları anlaşılıyor. Böylece imamın her taifeye
bir rek'at kıldırması ve geriye kalan bir rek'atin her taifenin kendi başına
kılarak namazlarını tamamlamaları söz konusu oluyor.
522 no'lu Cabir
hadisinin isnadı üzerinde duranlar olmuşsa da, ilim adamlarının çoğuna göre
sahihtir. Burada secde konusu farklı biçimde yer almıştır. O bakımdan
müctehidlerin çoğu bununla istidlal etmemişlerdir.
523 no'lu Cabir
hadisinin de isnadının sahih olduğu belirtilmiştir. Ancak
seferi halde bulundukları
halde dört rek'at kılmaları üzerinde hayli durulmuştur:
Müctehidlerin önemli bir kısmına göre, onun iki rek'ati farz, iki rek'ati sünnettir.
Nitekim 523 no'lu el-Hasan rivayeti de bunu kuvvetlendirmektedir. Gerçi İbn
Kattan, Ebu Bekir'in korku namazı vuku' bulduktan bir müddet sonra İslam’a girdiğini ve o sebeple bu
rivayetin malul bulunduğunu söylemişse de, Hafız İbn Hacer bu tesbiti hadisin
sıhhatına te'sir eden bir illet olarak görmemiştir. Nitekim İmam Şafii bu
hadislerle istidlal etmiştir.
Ebu Cafer et-Tahavî
yukarıda iki hadiste belirtilen korku namızının dört rek'at kılındığı
şeklindeki hükmün neshedildiğini, yani bu hükmün kaldırıldığını belirtmişse de
bunu isbat eder anlamda bir delil ortaya koyamamıştır.[24]
525 no'lu Ebu Hüreyre
hadisi hakkında Ebu Davud ve el-Münzeri susup birşey söylememişlerdir. Nesai, "Bunun isnadındaki ricalin hepsi
sahihtir." diyerek hadisin istidlale salih bulunduğunu belirtmiştir. Ebu
Davud ise, bu hadisi ayrıca diğer bir tarikten sevkederek almıştır. Ancak
isnadında Muhammed b. İshak bulunuyor ki, bu zat hakkında söylenenler pek
şöhret bulmuştur.[25]
526 nolu İbn Abbas
hadisini Nesai tahlil ederken ricalinin sahih olduğunu belirtmiş ve Hafız İbn
Hacer bununla ihticac edip üzerinde bir söz, bir hüküm beyan etmemiştir.[26] Aynı
zamanda İbn Hibban da bu hadisi sahihlemiştir.
527 nolu Salebe
hadisinin isnadındaki ricalin hepsi sahihtir. Bununla beraber Ebu Davud,
el-Münzeri ve İbn Hacer bu rivayet üzerinde bir görüş beyan etmemişlerdir.
528 nolu İbn Abbas hadisi
üzerinde durulmuş ve bu bâbda Nesai'nin Cabir'den, Bezzar'ın İbn Ömer'den
yaptıkları rivayetin isnadının zayıf olduğu tesbit edilmiştir. Bu ikisinin
rivayet ettiği hadis şöyledir:
"Korku namazı
ne yönde olursa olsun, hangi tarzda bulunulursa bulunulsun bir rek'attir."
1-
Korku namazı, düşmana karşı
çıkılıp tehlike baş gösterdiği günlerde veya vakitlerde
kılınır.
2- Seferi
durumda iseler, diğer seferi hallerde olduğu gibi dört rek'atli farzları iki
rek'at olarak kılarlar. Sabah ve akşam namazı ise, kısaltma yapılmadan aynen
kılınır.
3- Eyleşik
durumda iseler, hiçbir namazda kasr (kısaltma) yapılmaz.
4- Seferi
halde imam orduyu veya beraberinde bulunan birliği iki gruba ayırır, bir grup
düşmana karşı gözetleme durumuna geçer, diğer grup imama uyup bir rek'at
kıldıktan sonra ya geri kalan bir rek'ati kendi başlarına kılıp öylece düşmana
karşı durarak gözetleme vaziyeti alırlar ya da o rek'ati kılmadan gözetleme
yerine geçip beklerler. İkinci grup ayrılıp kendilerini ayakta beklemekte olan
imama uyarak onunla birlikte bir rek'at kıldıktan sonra ayrılırlar, bu durumda
birinci grup gibi, ya kalan bir rek'ati, kendi başlarına kılıp öylece düşmana
karşı vaziyet alırlar, ya da kılmadan gidip vaziyet alırlar ve ikinci grupla
birlikte oturmakta olan imama uyup birlikte selam verirler.
5- Eyleşik
durumda iseler, imam her gruba iki rek'at kıldırır ve geri kalan iki rek'ati
onlar kendi başlarına kılıp tamamlarlar.
İmam ile birlikte
selam verme imkanları varsa ona göre bir ayarlama yaparlar. O imkan yoksa, kendi
başlarına kıldıkları iki rek'atten sonra selam verirler.
6- İmam ile
birlikte kılma imkanları olmadığı takdirde herkes yalnız başına imkan bulduğu
şekilde kılar.
7- Rüku ve
secde etme imkanı olmadığı vakitlerde baş işaretiyle bunları yerine getirir. Ayakta
durup kıraati o vaziyette yerine getirmek mümkün olmadığında yürüdüğü halde bu
rüknü eda eder.
Bu hususta müctehid
imamların farklı ictihadları vardır. Onları bundan sonraki kısımda
belirteceğiz.
Namaz, vakti girince
farz-ı ayn olarak kılınması gerekli bir ibadettir. Fevkalade bir durum
olmadıkça geciktirilmesi, yani kazaya bırakılması caiz değildir.
Bilindiği gibi,
namazın 12 farzı vardır. Bunların altısı namaz dışında olanıdır ki, namazın
şartları olarak belirlenir. Altısı ise içindedir ki, bunlar namazın rükünleri
olarak bilinir. Zaruri bir hal ortada yokken namazın şartlarından birinin terki
namazın sıhhatına mani olur, böylece kılınan namaz sahih olmaz. Rükünlerden
birinin terki namazın bozulmasına ve yeniden kılınmasına sebeb olur.
Ancak savaş halinde
şiddetli korku ve tehlike baş gösterdiğinde bu rükünlerden birinin veya
birkaçının terkinden dolayı namaz bozulur mu, yani kılınan namaz sahih olur mu?
Aynı zamanda böyle durumlarda bazı rükünleri terketmektense namazı kazaya
bırakmak, yani geciktirip vaktin dışına çıkarmakta bir sakınca var mıdır?
Bütün bu hususları
ancak hadislerden ve hadislerin ışığında ictihad eden fakihlerin görüş ve
tesbitlerinden öğrenmemiz mümkündür.
İbn Ömer (r.a.) den
yapılan rivayette, adı gecen diyor ki:
"Rasulüllah (s.a.v.)
Efendimiz korku namazını vasfederken şöyle buyurdu:
"Eğer korku
bundan da şiddetli olursa, o takdirde (namazı) süvari ve yaya olduğunuz halde
(nasıl mümkünse öyle) kılarsınız."[27]
Abdullah b. Üneys
(r.a.) den yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"Rasulüllah (s.a.v.)
Efendimiz beni, Halid b. Süfyan el-Hüzeli'ye gönderdi. Halid Arefe ve Arafat
cihetinde idi. Peygamber (s.a.v.) bana şu emri verdi:
"Git, onu
öldür."
Onu gördüğüm zaman
ikindi vakti girmiş bulunuyordu. Ben, benimle onun arasındaki mesafeyi aşmak
sebebiyle namazın gecikmesinden pek endişe etmiyordum. (Yani vakit çıkmadan
onun işini bitireceğimi tahmin ediyordum). Bununla beraber (ne olur, ne olmaz)
hem yaya olarak yürümeye devam ettim, hem de ona doğru yönelik halde baş
işaretiyle namazı kılmaya başladım. Ona yaklaştığımda, bana dönüp sordu:
"Sen
kimsin?" cevap verdim:
"Araplardan bir
adamım. Bana ulaşan bilgiye göre, sen şu adam (Hz. Muhammed) e karşı (adam)
topluyor muşsun, işte onun için sana geldim". O da:
"Evet, ben bu
hususta (bir şeyler toplayıp hazırlık içinde) bulunuyorum" dedi. Onunla
birlikte bir saat kadar yürüdüm; ta ki imkan hasıl oldu ve kılıcımla onun
üzerine çullandım ve (vücudu) soğuyuncaya kadar" üzerinde durdum."[28]
İbn Ömer (r.a.) den
yapılan rivayette, adı geçen diyor ki:
"Resulüllah
(s.a.v.) Efendimiz Ahzab (savaşın)dan döndüğü gün aramızda durup şöyle
seslendi:
"Sizden hiç
kimse Benî Kurayze'ye varmadan ikindi namazını kılmasın."
Bununla beraber
insanlar ikindi namazının fevt olmasından (vaktinin çıkmasından) endişe ettiler
de henüz Benî Kurayze'ye varmadan namazı kıldılar. Bir diğer grup ise:
"Biz ancak Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in emrettiği yere varınca namaz kılarız, isterse vakit çıkmış
olsun" dediler. (Resulüllah (s.a.v.) ile buluştukları zaman, durum ona
arzedildi). Resulüllah bu iki gruptan hiçbirini kınamadı."[29]
a)
Hanefilere göre: Korku ister düşmandan, isterse bir canavardan olsun,
belirtilen şekilde namaz kılınır. Aynı zamanda durup, kılmak tehlikeli olduğu
takdirde yürüdüğü halde namazını kılar. Ancak namaz kılarken düşmanla
savaşırlarsa, namaz hükümsüz olur. Çünka savaş, namazla ilgili amellerden
değildir.
Savaş tehlikesi artar
da korku şiddetlenirse, o takdirde süvari halde hangi yöne müteveccih
bulunurlarsa bulunsunlar herkes kendi başına namazını kılar. Rukü' ve secdeleri
baş işaretiyle yerine getirirler. Normal duruma geçince bu vaziyette kılınan
namazın iadesi gerekmez.
Belirtilen durumda
süvariler cemaat halinde namaz kılmazlar. Bu hem mümkün değil, hem de tehlike
arzedebilir. Ancak aynı binek üzerinde bulunan iki kişiden öndeki imam, arkasındaki
cemaat olabilirler.[30]
Savaş halinde süvari
olan kimse namaz kılmak için bineğinden inip kılması mümkün olduğu takdirde
hayvan üzerinde kılması caiz olmaz.
Savaş bilfiil başlamışsa,
artık namaz kılınmaz ve geciktirilir. Nitekim Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz
Hendek gazasında günün önemli kısmında devamlı savaş halinde bilfiil bulunduğu
için dört vakit namazını kılamadı ve savaştan sonra karanlık çökünce onları
kaza ettikten sonra şöyle buyurdu:
"Bizi vusta
(ikindi veya öğle veya akşam) namazından alıkoydular. Allah onların kabirlerini
ateşle doldursun."[31]
b) Şafîilere
göre: Savaş iyice kızıştığı ve korku arttığı zaman ister süvari, ister piyade
olsunlar imkanları nasıl elverirse öylece namaz kılarlar. Bu durumda kıbleden
başka cihete sapmalarında mazur sayılırlar. Aynı zamanda namaz efaline uymayan
hareketlerde bulunmalarından dolayı da namazları bozulmaz. En sahih tesbit de
budur.. Rüku’ ve secde yapmaktan aciz olurlarsa, baş işaretiyle bu rükünleri
yerine getirirler, ancak secde için biraz fazla
başlarını eğerler. Normal duruma geçilince artık savaşta kıldıkları namazları
kana etmeleri gerekmez.[32]
c)
Hanbelilere göre: Savaş iyice kızışır, korku ve tehlike artarsa, o takdirde
süvari veya piyade olarak nasıl mümkünse öyle namaz kılınır. Kıbleye yönelmek
mümkün olmadığı takdirde hangi cihete yönelik olurlarsa olsunlar namazlarını
kılarlar. Rüku ve secdeyi baş işaretiyle yerine getirirler. Bilfiil savaşı sürdürürken yine de namazı
geciktirmezler, yani vaktinden çıkarmazlar.[33]
d)
Malikilere göre: Savaş kızışır da
tehlike artarsa, kılıçlar, yani silahlar da yerinde kullanılırsa, artık herkes
imkan nisbetinde namazını baş işaretiyle kılar, onu vaktinin dışına çıkarmamaya
çalışır.. Bu durumda ister süvari, ister piyade durumunda olsunlar namazı
terketmezler.[34]
536 no'lu İbn Ömer
hadisi aynı zamanda Buharî'de Bakara Suresi'nin tefsirinde şu lafızla
geçmektedir:
"Eğer korku
bundan da şiddetliyse, (savaşçılar) yaya olarak ayakta durdukları halde veya
süvari bulundukları halde namazlarını
kılarlar; yüzlerini kıbleye veya başka bir cihete çevirmiş halde bunu yerine
getirirler."
Müslim'de de buna
yakın şekilde rivayet edilmiş; İbn Huzeyme de bu anlamda Malik hadisini
nakletmiştir.
Nevevî el-Mühezzeb şerhinde
diyor ki:
"Bu rivayet korku
namazımn hükümlerinden bir hükmü beyan etmektedir ki, tefsire muhtaç
değildir."
537 no'lu Abdullah b.
Üneys hadisi hakkında Ebu Davud ve el-Münzerî susup bir şey söylememişlerdir.
İbn Hacer ise bunu hasenlemiştir.
Her iki hadis de korku
şiddetlendiği zaman imkanın elverdiği şekilde namaz kılmanın cevazına ve
sıhhatına delalet etmektedir.
538 no'lu İbn Ömer
hadisi sahihtir ve ictihad düzeyinde bulunan her müctehidin ictihadında musab
olduğuna delalet etmektedir. Buhari ve diğer ilim adamları bu hadisle istidlal
edip ima ile namaz kılmanın caiz olduğunu belirtmişlerdir.
1- Savaş
kızıştığı zaman, savaşçılar ister yaya, ister süvari durumunda bulunsunlar,
namazları terketmeyip kılarlar. Ancak İmam Ebu Hanife'ye göre, savaşın fiilî
durumunda namaz kılınmaz, geciktirilir.
2- Kıbleye
yönelmek mümkünse yönelilir, değilse herhangi bir cihete yönelik bulunulduğu
halde kılınır.
3- Rüku' ve
secdeler baş işaretiyle yerine getirilir
4- Vaktinde
eda edildiğinden, normal zamana geçilince kaza edilmez.
Şüphesiz ay ve güneş
Allah'ın varlığına ve kudretinin
yüceliğine delalet eden iki önemli ayet ve belgedir.
Ayın dünya ile güneş
arasına girmesiyle güneş tutulması olayı meydana gelir.
Ayın yörüngesi dünya
ile güneş arasından geçerse, o zaman ayın gölgesi dünyanın üzerine düşer.
Böylece dünyanın gölgede kalan yerlerinde güneş görülmez olur. Buna "Güneş
Tutulması" denir.
Dünya devamlı surette
güneşe karşı bulunduğu için uzaya doğru dünyadan bir gölge konisine rastladığı
zaman dünyadan kısmen veya tamamen görünmez olur; yani dünya, güneşle ay arasında
bulunduğu için ay üzerine gölgesi düşer; bu gölge onun birkısmmı veya tamamını
kaplar. Böylece "Ay Tutulması" olayı meydana gelir.
Namaz vakitlerini
güneş saatlerine göre düzenleyip yerine getirmenizi emreden İslam Dini, ilahî
düzenlemenin kusursuz devam etmesine, saniye şaşmadığına delalet eden güneş ve
ay tutulması olayından dolayı Cenabı Hakk'ın kudretinin yüceliği karşısında
eğilip secde etmemizi emretmesi yadırganabilir mi? Bunun kadar tabii ne
olabilir? Sözü edilen olaydan dolayı namaz kılmak güneş ve aya değil, onları
yaratıp belli hesaplara bağlayarak insanoğlunun hizmetine veren Allah'adır.
Abdullah b. Amr (r.a.)
dan yapılan rivayette, adı geçen diyor ki:
"Peygamber
(s.a.v.) zamanında güneş tutulması meydana gelince, "es-Salate
Camiaten" diye namaza çağırıldı. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir secde,
iki rüku’ yaptı. Sonra kalktı bir secde, iki rüku’ daha yaptı. Arkasından güneş
açıldı (tutulma olayı sona erdi)." Yani iki rek'at olarak kıldı. Her
rek'atinde iki rüku', bir secde yaptı.
Hz. Aişe (r.a.) diyor
ki:
"Bundan daha uzun
ne rüku', ne de secde yapmış bulunuyordum."
Aişe (r.a.) dan
yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"Resulüllah
(s.a.v.) Efendimiz devrinde güneş tutulması olayı meydana geldi. Bunun üzerine
Resulüllah (s.a.v.) bir çağırıcı göndererek "es-Salate Camiaten"
dedirterek namaza davet ettirdi ve kalkıp dört rüku' ve dört secdeyle iki
rek'at namaz kıldı."
Yine Aişe (r.a.) dan
yapılan rivayette, adı geçen diyor ki:
"Resulüllah
(s.a.v.) Efendimiz'in hayatında (yaşadığı zaman) güneş tutulması olayı meydana
geldi. Bunun üzerine Resulüllah (s.a.v.) çıkıp Mescid'e gitti. Namaza durup
tekbir getirdi; insanlar da Onun arkasında durup saf bağladılar. Peygamber uzun
kıraatte bulunduktan sonra uzun bir rüku’ yaptı ki bu birinci kıraatten biraz
aşağı (kısa) idi. Sonra başını kaldırdı ve Semi'allahu Limen Hamidehu Rabbena
Leke'l-Hamd dedi. Sonra ayakta durup yine birinci kıraatten biraz aşağı (kısa)
olmak üzere uzun kıraatte bulundu. Sonra tekbir getirip, birinci rüku'dan biraz
kısa rüku' yaptıktan sonra başını kaldırıp Semi'allahü Limen Hamidehu Rabbena
Leke'l-Hamd dedikten sonra secdeye vardı. Sonra bunun gibi ikinci rek'ati kıldı
ve böylece dört rek'ati dört secdeyle tamamladı ve O henüz namazı bitirmemişti
ki güneş açılıverdi.
Sonra Resulüllah (s.a.v.)
Efendimiz kalkıp hutbe okudu, Allah'a layık olduğu şekilde senada bulundu ve
sonra şöyle buyurdu:
"Şüphesiz ki
güneş ve ay, Aziz ve Celil olan Allah'ın ayetlerinden iki ayettir. Bunlar ne
bir kimsenin ölümü, ne de hayatı (ve doğumu) için tutulurlar. Ancak siz güneş
ve ayın tutulduğunu gördüğünüz zaman namaza yonelip ondan yardım ve medet
bekleyin."
İbn Abbas (r.a.) dan
yapılan rivayette, adı geçen diyor ki: "Güneş tutulması" olayı
meydana geldi. Resulüllah (s.a.v.) namaza durdu, Bakara Suresi
uzunluğunda.kıraati uzattı. Sonra uzun bir rüku' yaptı. Sonra başını kaldırıp
ayakta uzun süre durdu ki bu birinci kıyamdan biraz kısa idi. Sonra birinci
rüku'dan biraz kısa olmak üzere uzun bir rüku' yaptı. Sonra secdeye vardı ve
arkasından kalkıp birinci kıyamdan biraz az olmak üzere uzun bir kıyamda bulundu.
Sonra birinci rüku'dan biraz az olmak üzere uzun bir rüku' yaptı. Sonra başını
kaldırdı ve birinci kıyamdan biraz kısa olmak üzere uzun bir kıyamda bulundu.
Sonra yine birinci rüku'dan biraz kısa olmak üzere uzun bir rüku' yaptı. Sonra
secdeye varıp namazı bitirince güneş te açılmış oldu. Arkasından şöyle buyurdu:
"Şüphesiz ki
güneş ve ay, Allah'ın ayetlerinden iki ayettir. Bunlar ne bir kimsenin ölümü,
ne de hayatı için tutulurlar. Siz böyle bir olayı gördüğünüz zaman Allah'ı
anın.."[35]
Esma (r.a.) dan
yapılan rivayete göre, adı geçen demiştir ki:
"Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz, güneş tutulması sebebiyle namaza durdu ve kıyamı uzattı.
Sonra uzun bir rüku' yaptı; arkasından kalkıp yine uzun bir kıyam ve uzun bir
rüku' yaptı. Sonra başını kaldırdı ve secdeye gitti ve secdeleri uzattı. Sonra
kalkıp uzun bir kıyam yaptı; sonra rüku'a varıp uzun süre rüku'da durdu. Sonra
kalkıp uzun bir kıyam daha yaptı; sonra uzun bir rüku’ yaptı. Sonra başını
kaldırdı ve secdeye varıp secdeleri uzun tuttu. Sonra başını kaldırdı, sonra
yine secdeye vardı ve onu da uzun uttu. Sonra namazı bitirdi."[36]
Cabir (r.a.) den
yapılan rivayette, diyor ki:
"Resulüllah
(s.a.v.) zamanında güneş tutulması olayı meydana geldi. Bu sebeple Resulüllah
(s.a.v.) ashabıyla birlikte namaz kıldı: Kıyamı o kadar uzattı ki, (neredeyse)
ashab yere kapanacaktı. Sonra rüku'a vardı ve uzattı. Sonra yine uzun bir
rüku’ yaptı. Sonra iki secde yaptı. Sonra ayağa kalkıp birinci rek'atte
yaptıklarını aynen yaptı ve böylece dört rüku' ve dört secdeyle (iki rek'at)
kılıp tamamladı."[37]
Yine Cabir (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"Resulüllah
(s.a.v.) Efendimiz zamanında güneş tutulması olayı meydana geldi. Resulüllah
(s.a.v.) o sebeple namazı altı rüku' ve dört secdeyle kıldı."[38]
İbn Abbas (r.a.) dan
yapılan rivayette, demiştir ki:
"Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz güneş tutulması sebebiyle namaz kıldı: Ayakta okudu; sonra
rüku'a vardı. Sonra kalkıp tekrar okudu ve rüku'a vardı. Sonra kalkıp tekrar
okudu ve rüku'a vardı. Sonra da secdeye vardı. Diğer rek'at de bunun gibi
idi."[39]
Yine İbn Abbas (r.a.)
dan yapılan rivayette, adı geçen diyor ki:
"Peygamber
(s.a.v.) güneş tutulması sebebiyle namaz kıldı: Ayakta okuduktan sonra rüku'a
eğildi. Sonra tekrar okudu ve rüku'a eğildi. Sonra yine kalkıp okudu ve rüku'a
vardı. Sonra yine kalkıp okudu ve rüku'a eğildi. Ondan sonraki rek'atte bunun
gibi yaptı."[40]
Diğer bir lafızla:
"Resulüllah
(s.a.v.) sekiz rüku'u dört secdeyle kılmış oldu."
Ubey b. Ka’b (r.a.)
den yapılan rivayette, adı geçen diyor ki:
"Resulüllah
(s.a.v.) Efendimiz zamanında güneş tutulması olayı meydana geldi. O sebeple
Resulüllah (s.a.v.) ashabıyla birlikte namaz kıldı: Uzun surelerden birini
okudu ve beş rüku', iki de secde yaptıktan sonra ikinci rek'ate kalktı; yine
uzun bir sure okudu, beş rüku' iki secde yaptıktan sonra, diğer namazlarda
olduğu gibi kıbleye yönelik vaziyette oturdu ve güneş açılıncaya kadar dua
etti."[41]
Güneş tutulması
sebebiyle kılınan namazda kıraat aşikar olarak yerine getirilir.
Bu konuda Hz. Aişe
(r.a.) diyor ki:
"Resulüllah
(s.a.v.) Efendimiz güneş tutulması sebebiyle kıldığı namazda kıraati aşikar
yerine getirdi; böylece iki rek'atte dört rüku', dört de secde yaptı."[42]
Bu hadisin aksine
ikinci bir rivayet Semüre (r.a.) den yapılmıştır. Adı geçen diyor ki:
"Resulüllah
(s.a.v.) Efendimiz bize güneş tutulması sebebiyle iki rek'at namaz kıldırdı.
Namazda Ondan hiçbir ses duymadık (kıraati gizli okudu)."[43]
Hasan el-Basrî
(rahmetullahi aleyh) diyor ki:
"İbn Abbas (r.a.)
Basra'da emir olarak bulunduğu bir sırada ay tutulması olayı meydana geldi.
Bunun üzerine adı geçen çıkıp bize iki rek'at namaz kıldırdı ki her rek'atte
iki defa rüku' yaptı. Sonra ayrılıp bineğine binince şöyle dedi:
"Ben, Hz.
Peygamberin (s.a.v.) namaz kıldırdığı gibi namaz kıldırdım, Ondan gördüğümü aynen
yaptım."[44]
a)
Hanefîlere göre: Güneş tutulması olayı sebebiyle namaz kılmak vacip midir,
yoksak sünnet midir? Bu Hususta mezhep imamlarının farklı görüş ve ictihadları
olmuştur. İmam Muhammed'in bu namazla ilgili beyanı, onun sünnet olduğuna delalet
etmektedir. Şöyle ki, adı geçen cemaatle kılınan namazlardan söz ederken diyor
ki:
"Nafile
namazlardan -Ramazan'da geceleyin Teravih ve bir de güneş tutulma namazı
dışında- hiçbiri cemaatle kılınmaz." Müstesna minhunun cinsinden olduğuna
bakılınca, güneş tutulması sebebiyle kılınan namazın da nafile (sünnet) olduğu
anlaşılıyor.
Diğer bazı fukahaya göre, hadislerde Resulüllah'in
(s.a.v.) böyle bir olay karşısında mü'minlerin ne yapması gerektiğini şöyle
açıklarken: "Allah'a hamd edin, O'nu tekbir getirerek ululayın, O'nu
tesbîh edin ve namaz kılın." bunu emir siğasıyla söylemiştir. Malum
başka karine olmadığı takdirde emir vücubu gerektirir.
İmam Ebu Hanife ise bu
namaz hakkında şöyle demiştir:
"Dilerseniz iki
rek'at, dilerseniz dört rek'at ve dilerseniz daha fazla rek'at
kılabilirsiniz." Şüphesiz böyle bir tahyîr ancak nafile namazlar hakkında
cari olur; farz ve vacip namazlar hakkında tahyîr söz
konusu olamaz. Bu da, güneş tutulması sebebiyle kılınacak namazın sünnet
olduğunu gösteriyor.
Güneş tutulması namazı
iki rek'attir; her rek'atinde bir rüku’ iki secde yapılır; diğer namazlardan
farksızdır. Aynı zamanda cemaatle değil münferiden kılınır.[45]
b) Şafiilere
göre: Güneş tutulması sebebiyle Peygamber (s.a.v.) namaz kılınmasını
emretmiştir. Bunun için mekruh vakit yoktur. Namazdan sonra güneş açılınca imam
hutbe okur. Tutulma olayı geçtikten sonra artık namaz kılınmaz.[46]
Böylece bu mezhebe
göre, güneş tutulmasıyla ilgili namaz vaciptir. Çünkü Resulüllah'ın (s.a.v.)
emri vardır. Emir ise vücubu gerektirir.
Güneş tutulması
olayıyla ilgili, cumada olduğu gibi iki hutbe okunur. Hamd ve salat-ü selam ile
başlanır. Müslümanlara hayır, iyilik, tevbe ve tekarrub ile tavsiye edilir.
Güneş tutulması namazı
ezansız ve ikametsiz kılınır.
Namazı kıldıracak olan
imam kalkar tekbir getirir ve farz namazlara başladığı gibi başlar, yani
iftitah duasını okur. Sonra birinci rek'atte ezber biliyorsa Bakara suresini
okur veya o nisbette Kur'andan ayetler okur. Sonra rüku'a varır ve rüku'da Bakara
suresinden 200 ayet okuyacak kadar bir süre durur. Sonra başını kaldırır ve
Semi'allahu Limen Hamidehu Rabbena Leke'l-Hamd der. Sonra yine ayakta Bakara
Suresinin 200 ayetine denk gelecek şekilde Kur'an'dan ayetler okur. Sonra
rüku'a varır ve birinci rüku'da beklediği nisbetin üçte ikisi kadar bekler; sonra
başını kaldırıp dikelir ve secdeye eğilir. Sonra ikinci rek'ate kalkar, ayakta
Bakara suresinin 250 ayetine denk gelecek uzunlukta ayetler okur ve arkasından
rüku'a varır, orada Bakara suresinin 70 ayetine denk gelecek uzunlukta ayetler
okur; sonra başını kaldırır ve Fatihayı okur, arkasından Bakara Suresinin 100
ayetine denk gelecek uzunlukta ayetler okur. Sonra rüku'a varır ve Bakara
suresinin 50 ayetine denk gelecek uzunlukta ayetler okur. Sonra başını kaldırıp
dikelir ve secdeye eğilerek namazı tamamlar.
Bu namazın hem
birinci, hem de ikinci rek'atinde Fatiha okunur. Onlardan birinde onu
terkederse, o rek'ate itibar edilmez, yerine başka bir rek'at kılması gerekir
ve namazın sonunda yanılma secdesi yapar.[47]
c)
Hanbelilere göre: Güneş ve ay tutulmasıyla ilgili namaza
"Salatü'l-Küsûf" adı verilir. Bu iki olaydan biri meydana gelince,
mü'minler namaza yönelip ya cemaat halinde, ya da yalnız başlarına kılarlar.
Güneş ve ay
tutulmasıyla ilgili namaz, müekked sünnettir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) hem onu
kılmış, hem de kılınmasını emretmiştir. Bu namazın meşruiyeti üzerinde hilaf
yoktur, yani buna muhalefet eden olmamıştır.
Sözü edilen namaz
şöyle kılınır: Birinci rek'atte Fatiha ve uzun bir sure aşikar (yani sesli)
okunur. Sonra rüku'a varılır ve rüku' uzatılır. Sonra rüku'dan kalkılır ve
ayakta yine kıraatte bulunulur, ancak birincisi kadar uzun tutulmaz. Sonra
rüku'a varılır ve yine birinci rüku'dan biraz kısa olmak üzere uzatılır. Sonra
iki uzun secde yapılır. Sonra kalkılır bu iki rek'atin aynı olmak üzere iki
rek'at daha kılınır ve böylece dört rüku' ve dört secdeyle bu namaz kılınmış
olur. Tabii namazın sonunda teşehhüde oturulur ve arkasından selam verilir.[48]
Ancak bu konuda
müstehab olan şudur: İki rek'at namazı kılmak, birinci rek'atte iftitah duasından
sonra euzü çekip Fatihâ'yı ve Bakara suresini veya o uzunlukta Kur'an'dan ayet
okunur. Sonra rüku'a varılır ve 100 defa tesbih getirilir. Sonra rüku'dan
kalkılır ve Semi'allahu Lîmen Hamîdehu Rabbena Leke'l-Hamd denilir. Sonra
Fatiha ve.Al-i İmran Suresi veya bu sure uzunluğunda Kur'an'dan ayetler okunur.
Sonra birinci rüku'un üçte ikisi nisbetinde rüku'da durur ve yine Semi'allahu
Limen Hamidehu denilir. Sonra secdeye varılır ve iki secde de uzatılır. Sonra
ikinci rek'at buna nisbetle biraz kısa tutulur.
Böylece her rek'atte
iki kıyam, iki kıraat, iki rüku’ ve iki secde yapılır. Gece olsun, gündüz
olsun kıraat sesli okunur. Hutbe okunmaz. Çünkü İmam Ahmed'den buna dair yani
hutbe okunmasına dair bir rivayet gelmemiştir.[49]
d)
Malikilere göre: Dört rek'at olarak kılınır. Her rek'atte Fatiha okunur ve
kıraat gizli okunarak yerine getirilir. Rüku’ uzun tutulur. Cemaat halinde
kılınması nriistehabdır. Kadınlar ise kendi
evlerinde bu namazı kılarlar. Böylece her rek'atte iki uzun rüku' ve iki kıyam
yapılır ve sonunda secde yapılarak namaz tamamlanır.[50]
Her rek'atte iki rüku'
yapıldığına dair birçok rivayetler vardır: Ahmed b. Hanbel'in Hz. Ali'den,
Nesai'nin Ebu Hüreyre'den, Hafız Bezzar'ın İbn Ömer'den (Allah hepsinden razı
olsun) bu hususta rivayeti bu cümledendir. O bakımdan Hanefîlerin çoğunun
dışında diğer bütün müctehid imamlar bu rivayetlerle istidlal etmişlerdir.
Müslim'in Cabir'den yaptığı rivayette de buna yakın bilgi vardır.
547 nolu Cabir
hadisini Beyhaki de rivayet etmiş ve onu Şafii'den naklettiğini belirtmişse de
bu yanlıştır. Aynı hadisi Müslim kendi sahihinde Ebu Bekir b. Ebi Şeybe'den, o
da İbn Nümeyr'den, o da Abdülmelik'den, o da Ata'dan, o da Cabir'den rivayet
etmiştir.
548 nolu İbn
Abbas hadisini Tirmizi, Muhammed b. Beşşar'dan, o da Yahya b. Said'den,
o da Süfyan'dan, o da Habib b. Ebi Sabit'den, o da Tavus'tan, o da Peygamber
(s.a.v.) Efendimizden rivayet etmiştir. Ancak yapılan araştırmada Habib'in
Tavus'dan işitmediği anlaşılmış
ve o bakımdan
hadis malûl sayılmıştır. Nitekim
Beyhaki bu hususta diyor ki:
"Habib her ne
kadar sıka (güvenilir) sayılsa da, o tedlis yapıp Tavus'tan işittiğini beyan
etmemiştir."
549 nolu İbn Abbas
hadisini her ne kadar Tirmizi sahihlemişse de İbn Hibban onun sahih olmadığını
belirtmiştir.[51]
550 nolu Ubey hadisini
aynı zamanda Hakim ve Beyhaki tahric etmişlerdir. Ancak senedi itibariyle
Şeyhan onunla ihticac etmemişlerdir. Bu demektir ki Buhari ile Müslim bu hadisi
ihticaca uygun görmemişlerdir. İbn Seken ise onu sahihlemiştir. Hakim de
"Bunun ravileri doğru kişilerdir" diyerek tesbitini ortaya koymuşsa
da hadisin senedinde Ebu Cafer İsa b. Abdillah b. Mahan er-Razi bulunuyor ki,
İbn Medeni onun hadîslerini birbirine karıştırdığını kaydetmiştir. İbn Main ise
"O sıka (güvenilirdir)" diyerek hadisiyle ihticac edilebilir görüşünü
ortaya koymuştur.[52]
552 nolu Semure
hadisine gelince: İbn Hibban ile Hakim onu sahihlemiştir. Ancak İbn Hazm, onun
ravilerinden Salebe b. İbad'ın cehaleti sebebiyle onun muallel olduğunu belirtmiş,
yani bu bakımdan sıhhatini zedeler mahiyette böyle bir cehaletin söz konusu
olduğuna dikkat çekmiştir. Nitekim İbn Medeni de onun meçhul bir kimse olduğunu
söylemiştir.[53]
Salebe tabiindendir.
Semure (r.a.) den hadis istima' etmiştir, (işitmiştir.) Ondan da Esved b. Kays
İstiska ile ilgili hadisi rivayet etmiştir. Ancak İbn Medeni onun birçok
meçhul kişilerden rivayet ettiğine dikkat çekerek sıka olmadığını belirtmek
istemiştir.
Şevkani de bu zattan
söz ederek birtakım nakillerde bulunmuş ve Zehebi'nin tesbitlerini
aktarmıştır.
Bu manada bir diğer
hadisi Ebu Ya'la ile Beyhaki İbn Abbas (r.a.) dan şöyle rivayet etmişlerdir:
"Güneş tutulması sebebiyle namaz kılmakta olan Rasulüllah'ın (s.a.v.)
yanında bulunuyordum. Kendisinden kıraati esnasında Kur'an'dan bir harf olsun
işitmedim."
Ancak bu hadisin
isnadında İbn Lüheya bulunuyor ki bu zat hakkında farklı görüşler vardır.
Güneş tutulmasıyla
ilgili namazda kıraatin aşikar okunması hakkında Buhari, Hz. Aişe (r.a.)
hadisini Semure hadisinden daha sahih kabul etmekte ve ihticaca salih olduğuna
işarette bulunmaktadır. Ancak İmam Şafii bu konuda Semure hadisini tercih
etmiş ve İbn Abbas'ın (r.a.) rivayetine muvafık olduğunu sebeb-i tercin olarak
göstermiştir.
553 nolu Hasan
el-Basri rivayeti hakkında farklı tesbitler bulunuyor: Şevkani'nin tesbitine
göre, sahih değildir. "Çünkü İbn Abbas (r.a.) Basra'da bulunduğu yıllarda
Hasan el-Basri orada bulunmuyordu" diyor.
Rivayeti sahih kabul
edenler ise, Hasan el-Basri'nin "Bize namaz kıldırdı" sözünü te'vil
ederek "Basra halkına namaz kıldırdı" manasına geldiğini
belirtmişlerdir.
1- Güneş
tutulmasıyla ilgili namaz meşrudur. Sünnet ile sabit olmuş ve ashabın önemli
bir kısmının rivayet ve ameliyle sübut bulmuştur.
2- Bu konuda
daha çok kıyasa yönelen İmam Ebu Hanife, bunun da diğer farz namazlar şeklinde
kılınacağını belirtmiştir.
3- İki veya
dört rek'at olarak kılınabilir.
4- Cemaat
halinde ve münferiden de kılınabilir.
5- Bu namaz
için mekruh vakit hükmü kalkar, yani tutulma olayı hangi vakitte meydana
gelirse gelsin kılınabilir. Bu daha çok İmam Şafii'nin ictihadıdır.
6-
Güneş tutulma olayı
geçip güneş tam
görülmeye başlayınca artık güneş tutulma namazı kılınmaz.
7- Namaz
kılınıp güneş açılınca dua edilir; bazı müctehidlere göre hutbe okunur.
8- Bu namaz
için ezan okunmaz, ikaamet getirilmez; sadece "es-Salat Camia" denir.
9- Güneş
tutulmasıyla ilgili namaz İmam Şafii'ye göre vaciptir.
10- Her
rek'atinde iki rüku' ve iki kıyam yapılır.
11- Kıraat
ve rüku'lar uzun tutulur.
12- Secdeler
normal tutulur.
13-
Müctehidlerin çoğuna göre, kıraat aşikar okunur. İmam Malike göre gizli okunur.
Yağmur yağması,
bulutların oluşup yağmur yüklenerek indirecek duruma gelmesi şüphesiz ki
birtakım fiziki kanunlara ve bilinen sebeplere dayanmaktadır. Ancak unutmamak
gerekir ki bu kanunlar ve sebepler kendi haline bırakılmamıştır. Şart ve ortam
oluştuğunda yağmur yağması normal kabul edilirse de bazı hallerde her şeye
rağmen yağmur yağmamakta ve kuraklık sürmektedir. Zira kainatta "tabii
olaylar" denilen hemen her hadise ilahi plan ve programa göre cereyan eder
veya ona göre gerçekleşir. Gelişigüzel, sebepsiz, illetsiz, plansız ve
programsız hiçbir olayın meydana gelmesi düşünülemez. Sebep ve illetleri ilahî
programa göre harekete geçiren görevli melekler vardır. Böylece bir olayın
meydana gelmesini sağlayan sebepler ve illetler mevcut olunca, onları bağlı
bulundukları kanunlar ve program doğrultusunda harekete geçiren melekler de
ilahi irade düzeyinde hizmete katılırlar.
Ayrıca yağmurun
oluşmasını sağlayan sebep ve illetler oluşmayabilir ve uzun süre yağmur
yağmayıp ihtiyaç had safhaya gelebilir. Şüphesiz bu olayda da görevli
meleklerin varlığını unutmamak gerekir.
O bakımdan gerek
sebeplerin oluşturulması, gerekse o sebepleri harekete geçirip yağmur yüklü
bulutların meydana gelmesi için her şeyi kudretinin tasarrufu altında
bulunduran Allah'a'el açıp dua etmek, nemli gözlerle dilekleri O'nun kapısına
sunmak da kulluğumuzun gereği ve imanımızın bir başka belirtisidir.
Bunun için Allah'ı ve
O'nun cari kanunlarını, melekleri ve görevlerini en iyi bilen Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz kuraklık baş gösterdiğinde tam tezellûl, teslimiyet ve
mahviyet içinde çıkıp toplu halde namaz kılmayı, dilekte bulunmayı tavsiye buyurmuştur.
Zira bu durumda ilahi rahmet harekete geçip kullarından yana tecelli eder.
Hz. Aişe (r.a.) dan
yapılan rivayette, demiştir ki:
"Halk yağmur
yağmamasından ve kıtlık tehlikesi söz konusu olduğundan dolayı Rasulüllah'a
(s.a.v.) baş vurup hallerini arzettiler. Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.v.) minberin
açık havadaki namazgaha çıkarılmasını emretti ve yağmur namazı, duası için
oraya çıkılacağı bir günü vadetti. O gün gelince Rasulüllah (s.a.v.) güneş
doğmaya başlayınca çıktı, minber üzerinde oturdu, tekbir getirip Aziz ve Celil
olan Allah'a hamd ettikten sonra şöyle buyurdu:
"Sizler ülkenizde
kıtlık ve sıkıntı baş gösterdiğinden şikayetçi oldunuz ve sizden yana yağmur
yağmasının zamanının geciktiğini ifade ettiniz. Oysa Cenab-ı Hak O'na dua
etmenizi emretmiş ve ettiğiniz takdirde onu kabul buyuracağını da
vaadetmiştir."
Rasulüllah (s.a.v.)
bunları belirttikten sonra şöyle başladı:
"Hamd
alemlerin Rabbı Allah'a mahsustur. O Rahman ve Rahim'dir. Hesap ve ceza gününün
yegane sahibi ve malikidir. O'ndan başka ilah yoktur. Allah dilediğini yapar.
Allahım! Sen
Allah'sın, Senden başka ilah yoktur, ancak Sen varsın. Sen ganîsin, biz ise
fakirleriz. Üzerimize yağmur indir; indirdiğini bize kuvvet ve bir süreye kadar
yetecek çizgiye ulaştır."
Sonra Rasulüllah (s.a.v.)
ellerini kaldırdı ve o kadar yükseltti ki koltuklarının beyazlığı göründü.
Sonra arkasını halka döndürdü ve üstündeki üstlüğünü veya hırkasını tersine
çevirdi ki, elleri henüz yukarıya kalkık bulunuyordu. Sonra yüzünü halka
döndürdü ve minberden indi iki rek'at namaz kıldı. Bunun üzerine Cenab-ı Hak
bir parça bulut ortaya çıkardı, derken şimşek ve yıldırım birbirini izledi;
sonra da Allah'ın izniyle bulut yağmur indirmeye başladı. Rasulüllah (s.a.v.)
mescid'e gelmeden sel akmaya başladı. Rasulüllah (s.a.v.) halkın bir örtü
altına girmek için acele koştuklarını görünce dişleri görünecek şekilde güldü
ve şöyle buyurdu:
"Şehadet
ediyorum ki, Allah herşeye kadirdir, O'nun gücü her şeye yeter ve ben de O'nun
kulu ve rasulüyüm."[54]
Ebu Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayette, demiştir ki:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz bir gün yağmur duasında bulunmak üzere çıktı ve bize
ezansız, ikametsiz iki rek'at namaz kıldırdı. Sonra bize hutbe okudu ve Aziz,
Celil olan Allah'a dua etti, yüzünü kıbleye çevirip ellerini kaldırmış bir
halde duasına devam etti. Sonra sırtındaki hırkasını tersine çevirdi: Sağını
soluna, solunu sağına getirdi."[55]
Abdullah b. Zeyd
(r.a.) den yapılan rivayette, demiştir ki:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz namazgaha çıktı ve yağmur dileme duası yaptı. Üstündeki
hırkasını, kıbleye yönelirken çevirdi ve hutbeden önce namaza başladı. Sonra
yine kıbleye yönelerek dua etti."[56]
Yine Abdullah b. Zeyd
(r.a.) den yapıları rivayette diyor ki:
"Rasulüllah'ı
(s.a.v.) yağmur duası ve namazı için dışarıya çıktığı gün gördüm. Arkasını
halka döndürdü, kıbleye yöneldi ve dua etmeye başladı. Sonra bu arada hırkasını
tersine çevirdikten sonra iki rek'at namaz kıldı ve kıraati aşikar olarak
yerine getirdi."[57]
İbn Abbas (r.a.) dan
istiska namazından soruldu. O da şöyle dedi:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz mütevazı, mütezellil, mütehaşşi' ve mutazam' bir halde
çıktı, bayramda olduğu gibi iki rek'at namaz kıldı, ama sizin bu hutbenizi
yapmadı."[58]
Enes (r.a) den yapılan
rivayette diyor ki:
"Ömer b. Hattab
(r.a), kuraklığa uğrayıp sıkıntıya düştükleri zaman, Abbas b.Abdilmuttalib
(r.a) ile tevessülde bulunup yağmur dileğinde bulunarak şöyle duada bulundu:
"Allahım!
Şüphesiz ki biz sana, Peygamberin (s.a.v) ile tevessülde bulunuyoruz, bize
yağmur indirerek kuraklığı gider. Allah'ım! Doğrusu biz, Peygamberin amcası
ile tevessülde bulunuyoruz, bizi yağmura kavuştur." Böylece onlara yağmur
yağar ve kuraklık kalkardı."[59]
eş-Şa'bî (r.a) diyor
ki:
"Ömer (r.a)
dışarı çıkıp yağmur dileğinde bulundu, fakat istiğfarı fazla artırmadı (kısa
kesti). Bunun üzerine kendisine:
"Biz senin yağmur
dileğinde bulunduğunu göremedik!" denildi O da şöyle dedi:
"Ben gök mecâdîhi
(meteorolojik olaylar) ile yağmur dileğinde bulundum ki, o olaylarla (onların
oluşmasıyla) yağmur iner." Sonra da o, şu ayeti okudu:
"Rabbınızdan
bağışlanma dileyin; çünkü mutlaka O, çok bağışlayandır.. Gökten üzerinize
faydalı yağmur -gönderir." Artık Rabbmıza istiğfar edip tevbede bulunun.."[60]
Enes (r.a) diyor ki:
"Resulüllah (s.a.v)
Efendimiz yağmur dilediğinde ellerini yukarıya kaldırdığı kadar hiçbir şeyde
kaldırmazdı. Gerçekten O, koltuğunun altındaki beyazlık görününceye kadar
ellerini yükseltirdi."[61]
Müslim şu rivayeti de
nakletmiştir:
"Peygamber
(s.a.v) elinin dış kısmıyla göğe doğru işarette bulunarak yağmur dileğinde
bulundu."
Enes (r.a) den yapılan
rivayette, diyor ki:
"Cuma günü
bedevilerden biri geldi ve şöyle dedi:
"Ya Resulellah!
Davarlar helak oldu, çoluk çocuk da helak oldu, insanlar da helak oldu."
Bunun üzerine Resullah (s.a.v) Efendimiz ellerin kaldırıp dua etti, insanlar da
Onunla birlikte ellerini kaldırıp dua ettiler. Biz henüz (Mescid'den) dışarı
çıkmamıştık ki, yağmura nail olduk."[62]
İbn Abbas (r.a) dan
rivayette, diyor ki:
"Bedevilerden
biri Peygamber (a.s) Efendimize geldi ve şöyle dedi:
"Ya Resulellah!
Öyle bir kavmin yanından geliyorum ki, hiçbir çoban onlara zad (yiyecek, azık)
hazırlayamıyor ve hiçbir erkek davar kuyruğunu oynatamıyor. (İnsanlar aç,
davarlar cılız kaldı)." Bunun üzerine Resulüllah (s.a.v) minbere çıktı,
Allah'a hamd ettikten sonra şöyle duada bulundu:
"Allah'ım!
Bize, bizi şiddetten kurtaracak, sonu övgüye değer olacak, bol çayır ve ürün
bitirecek, her tarafı kapsayacak, bol su sağlayacak, hemen yağacak,
gecikmeyecek bir yağmurla bizi sula."
Bu duayı yaptıktan sonra
minberden indi. ona her gelen mutlaka şöyle diyordu:
"Gerçekten ihya
olunduk.."[63]
Amr b. Şuayb (r.a)den,
o da babasından ve dedesinden yaptığı rivayette, diyor ki:
"Resulüllah
(s.a.v) Efendimiz yağmur dileğinde bulununca şöyle dua ederdi:
"Allah'ım!
Kullarını ve hayvanlarını sula (suya kavuştur). Rahmetini yay; ölü beldeni ihya
eyle (dirilt)."[64]
Muttalib b. Hantab
(r.a) den yapılan rivayette, diyor ki:
"Peygamber
(s.a.v) Efendimiz yağmur söz konusu olunca şöyle dua ederdi:
"Allah'ım!
Rahmete vesile olan yağmurla bizi sula, azaba sebep olan yağmurla bizi sulama.
Bela ve yıkıntıya yol açan; boğulmaya sebep olan bir yağmurla bizi sulama. Allah'ım
tepeler, engebeli yerler, ağaçlıklar üzerine yağdır. Allah'ım, çevremizi de kapsayacak
şekilde indir, sadece bizim üzerimize değil."[65]
Abdullah b. Zeyd (r.a) den
yapılan rivayette diyor ki:
"Resulüllah
(s.a.v) Efendimizi bizim için yağmur dileğinde bulunurken gördüm, duasını hayli
uzun tuttu ve dileklerini çokça dile getirdi. Sonra kıbleye döndü, hırkasını
çevirdi, (astarını yüz tarafına veya sağını soluna, solunu sağına getirdi);
insanlar da Onunla beraber hırkalarını tersine çevirdiler."[66]
a)
Henefîlere göre: İstiskâ konusunda cemaat halinde namaz kılınmaz. Dileyen
yalnız başına kılabilir. Çünkü yağmur isteğinde bulunmak için daha çok dua ve
istiğfar edilir. İmam Muhammed'e göre: İmam veya onun vekil olarak belirlediği
kimse cemaate iki rek'at namaz kıldırır, cuma namazında olduğu gibi iki rek'at
olarak kılınır.
İmam Muhammed bu
konuda İbn Abbas (r.a) hadisiyle istidlal etmiştir. İmam Ebu Hanife ise daha
çok Nuh Suresi 10. ayetle ihticac etmiştir.
İstiska namazı ezansız
ve ikametsiz kılınır. Birinci rek'atte Sebbih İsme Rabbîke, ikinci rek'atte Hel
Etâke Hadîsü'l Gaşiye surelerim okumak müstehabdır.[67]
b) Şafiilere
göre: İstiskâ namazı, ihtiyaç duyulduğunda kılınır ve sünnettir. Kuraklık devam
ettiği takdirde ikinci ve üçüncü defa kılınabilir.
İstiskâ için toplanıp
namaz kılmaya hazırlanırken, yağmur yağmaya başlarsa, artık namaz kılmaya gerek
kalmaz, şükür ve dua edilir. Ancak diğer sahih kavle göre, yine de mü'minler
namaz kılarlar. Yağmur dileğinde bulunmadan önce imam cemaate üç gün oruç
tutmalarını tavsiye edip tevbe etmelerini, iyilik ve hayır yapmak suretiyle
Allah'a yakınlık sağlamalarını ve işledikleri haksızlıktan kurtulmak için hak
sahiplerini razı etmelerini bildirir ve öylece namaz ve dua için şehir dışına
çıkılır, yani üç gün oruç tutulduktan sonra dördüncü günü çıkılır. Herkes mümkün
olduğu kadar eski, yamalı elbise giyinir ve beraberlerinde çocukları, yaşlanmış
zatları da çıkarırlar.
İstiskâ namazı, bayram
namazı gibi iki rek'attir. Bayramda olduğu gibi hutbe okunur, ancak tekbir
değil bol istiğfar edilir. Dua edilirken, hırka, ceket, pardesü gibi elbise
ters döndürülür. Resulüllahtan (s.a.v) rivayet edilen dua ve istiğfar yapılır,
ayrıca istenildiği kadar duaya devam edilir.[68]
c)
Hanbelilere göre: İstiskâ namazı müekket sünnettir. Kuraklık başlayıp sıkıntı
baş gösterince tam mahviyet ve teslimiyet havası içinde mütevazi bir eda ile
çıkılır, imam halka iki rek'at namaz kıldırır. Bu namaz için belli bir vakit
yoktur. İhtiyaç duyulduğu zaman çıkılır ve cemaat halinde kılınır.
Bazılarına göre,
bayram namazında olduğu gibi, birinci rek'atte yedi, ikinci rek'atte beş tekbir
getirilir. Bu aynı zamanda İbn Hazm ve Davud ez-Zahîrî'nin mezhebidir.
İstiskâ namazı ezansız
ve ikametsiz kılınır. Namazdan sonra hutbe okunur, sonra kıbleye yönelik bir
halde dua yapılır. Bu arada hırka ve benzeri elbisenin sağı soluna, solu da
sağına getirilir. Eller fazla kaldırılarak duaya devam edilir, ve arada sık sık
istiğfarda bulunulur.
İmam Ahmed'e göre de,
hutbeye tekbir ile başlanır ve bol istiğfarda bulunulur.
Namaz kılınıp dua
edildiği gün yağmur yağmazsa, ikinci ve üçüncü günler de çıkılıp namaz kılınır
ve dua edilir.[69]
d)
Malikilere göre: İstiskâ namazı hem cemaat halinde, hem de münferiden kılınabilir. Cemaatle kılınması şart
değildir.
Bu namaz ancak güneş
doğup ortalığı aydınlattığı zaman kılınır. Başka
vakitlerde kılınmaz. Namazdan sonra hutbe okunur, iki hutbe arasında oturulur.
Açık havada kılındığı takdirde minber çıkarmaya gerek yoktur. İmam bir değneğe
dayanarak hutbe okur. Namazda kıraati aşikar okumak sünnettir, bir yıl içinde
birkaç defa istiskâ namazı kılmakta bir sakınca yoktur.
İstiskâ namazı iki
rek'attir. Birinci rek'atte Sebbih İsme Rabbike'l-A'lâ, ikinci rek'atte
Ve'ş-Şemsi Ve Duhâhâ suresi okunur. Hutbe bitince kıbleye yönelinir ve dua
edilir ve başka imam olmak üzere cemaatin hepsi hırka veya üstlüklerini ters
çevirirler. İmam ayakta dua ederken, cemaat oturmuş halde duaya katılır. Ne
namazda, ne de hutbede tekbir getirilmez. Kıraat aşikar olarak yerine
getirilir.[70]
563 nolu Hz. Aişe
hadisini aynı zamanda Ebû Avâne, İbn Hibban ve Hakim tahric etmişlerdir. İbn
Seken ise bunu sahihlemiştir. Ebu Davud: "Bu garip bir hadistir ve isnadı
ceyyiddir" demiştir.
Böylece bu hadis,
istiskâ namazına güneş doğarken çıkmanın müstehab olduğuna ve cemaat halinde
çıkıldığının meşruiyetine; önce dua ve istiğfarda bulunulacağına, sonra iki
rek'at namaz kılınacağına delalet etmektedir. Aynı zamanda istiskâ duası
yapılırken hırka veya üstlüğü tersine çevirmenin sünnet olduğunu
göstermektedir.
564 nolu Ebu Hüreyre
hadisini Ebu Avane ve Beyhaki tahric etmişlerdir. el-Hilafiyat'ta bu
hadisin ravilerinin sıkat (güvenilir)
kimseler olduğu belirtilmiştir.
Hutbenin namazdan önce
mi, sonra mı okunacağı hakkındaki rivayetler farklıdır. Konumuzu oluşturan Ebu
Hüreyre hadisi ile Enes'in ve Abdullah b. Zeyd'in hadisi hutbenin namazdan
sonra okunduğuna delalet etmektedir.
İbn Abbas ile Hz. Aişe
hadisleri ise, Peygamberin namazdan önce hutbe okuduğuna delalet etmektedir.
Ancak rivayetleri
biraraya getirdiğimizde, ashabın anlatım tarzından bu ihtilafın kaynaklandığı
ve sonuç olarak Rasulüllah'ın önce duaya başlayıp istiğfarda bulunduğu, sonra
iki rek'at namaz kıldığı ve arkasından hutbe irad ettiği anlaşılır.
Hadislerin tamamı,
istiskâ namazının meşruiyetine delalet etmektedir. Ebu Hanife dışında bu görüşe
muhalefet eden olmamıştır.
567 nolu İbn Abbas
hadisini aynı zamanda Ebu Avane, İbn Hibban, Hakim, Darekutni ve Beyhaki tahric
etmişlerdir. Ebu Avane ile İbn Hibban bunu sahihi emişlerdir.[71]
İmam Şafii bu hadise
dayanarak, istiska namazında tekbir getirmenin meşru’ olduğunu söylemiştir.
Diğer yandan bu hadis
istiskada hutbe okumanın meşru’ olmadığına delalet etmektedir.
568 nolu Enes
rivayeti, istiska duasında Rasulüllah ile Onun yakınlarının şefaatini dileyerek
tevessülde bulunmakta bir sakınca olmadığına delalet etmektedir.
571 nolu Enes hadisi,
istiska duasının cami ve mescidlerde de meşru' olduğuna delalet etmekte, aynı
zamanda cami ve mescidlerde sadece dua ve istiğfarla yetinmekte bir sakınca
bulunmadığını göstermektedir.
572 nolu İbn Abbas
hadisinin isnadındaki ricalin hepsi sahihtir. Ebu Avane de bunu tahric
etmiştir. Hafız İbn Hacer bu hadisi naklettikten sonra bir şey söylemeyip
susmuştur.
Aynı zamanda cami ve
mescidde istiska duası için minbere çıkmanın meşruiyetine delalet etmektedir.
573 nolu Amr b. Şuayb
hadisini Ebu Davud muttasıl olarak, İmam Malik mursel olarak rivayet etmiştir.
Yani Ebu Davud'a göre, senedinde kesiklik yoktur. İmam Malik'e göre, senedinden
bir sahabi düşmüştür.
574 nolu Muttalib hadisi
ise, murseldir, yani senedinden bir sahabi düşmüştür. Ancak lafızlarının çoğu
sahihayn'de zikredilmiştir.
Böylece hadis, istiska
duasını daha kapsamlı ve umumi anlamda yapmanın sünnet veya müstehab olduğuna
delalet etmektedir.
575 nolu Abdullah b. Zeyd
hadisinin aslı Buhari'dedir. Aynı zamanda birtakım farklı lafızlarla da rivayet
edilmiştir.
İstiska duasını uzun
tutmanın ve kıbleye yönelik bulunmanın, aynı zamanda hırka veya üstlüğü
tersine çevirmenin meşruiyetine delalet etmektedir.
Bu son birkaç hadiste
istiska namazından söz edilmemişse de, daha önceki sahih hadislerde bu namazdan
açık şekilde bahsedilmiş ve meşruiyeti kesinlik kazanmıştır.
1- İstiska
namazı iki rek'attir ve sünnettir.
2- İstiska
namazında Fatiha ve zamm-ı sûre aşikar okunur.
3- İstiska
namazı münferiden kılınabileceği gibi, cemaat halinde de kılınabilir.
4- İstiska
namazı için ezan ve ikamet meşru kılınmamıştır.
5- Birinci
rek'atinde Sebbih İsme Rabbîke, ikinci rek'atinde Ve'ş-Şemsî Ve Duhâhâ
surelerini okumak müstehabdır. Başka sureler de okunabilir.
6- Namazdan
sonra hutbe okunur. Hutbede sık sık istiğfar edilir.
7- Hutbeden
sonra imamın kıbleye yönelmesi, sırtındaki ceket ve benzeri elbiseyi tersine
çevirmesi, ellerini iyice kaldırıp dua etmesi ve duasını uzatması sünnettir.
8- İstiska
duası, umuma teşmili dikkate alınarak yapılır.
9- Şafiilere
göre, şehrin dışına çıkılmadan önce üç gün oruç tutmak, hayır ve iyilikte
bulunmak, yapılan haksızlıkları gidermek ve öylece çıkmak sünnettir.
10- Eski
elbiseyle çıkmak ve yaşlıları, çocukları da çıkarmak müstehabdır:
11-
Şafiilere göre, davarları da çıkarmak müstehabdır.
12- Birinci gün yağmur
yağmadığında, ikinci ve üçüncü günler de aynı şeye devam edilmesi müstehab veya
sünnettir.
İnsan kendisine
verilen ömrün başlangıç ve bitiş noktaları arasında aynı çizgi üzerinde durma
şansına sahip değildir. Hayatımızın acı ve tatlı, sağlıklı ve hastalıklı
günleri birbirini izler durur. Çünkü insan olarak bu ölçü ve düzeyde
yaratılmışız. Onu bütünüyle değiştirmemiz bir bakıma mümkün değildir.
O halde birbirimizi
sıhhatli, neşeli ve ikbal günlerinde ziyaret ettiğimiz gibi, hastalandığımız,
musibete uğradığımız, felaketle karşı karşıya geldiğimiz; makam ve servetimizi
kaybettiğimiz zamanlarda da ziyaret etmemiz imanımızın, İslam oluşumuzun
gereği; asil düşünce ve davranışımızın ayrı bir görüntüsüdür.
Rasulüllah (s.a.v.)
Efendimiz bu hususta da ümmetine bir çok güzel misaller vermiş ve tavsiyelerde
bulunmuştur.
Ebu Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Müslüman'ın
müslüman üzerindeki hakkı beştir:
1-
Verdiği selamı alıp cevaplamak,
2-
Hastalandığı zaman ziyaret edip sormak,
3-
Öldüğü zaman cenazesini teşyi' etmek, (kabre kadar götürmek)
4-
(Meşru sınırlar içindeki) davetine icabet etmek (gitmek)
5-
Aksırıp "el-Hamdu lillah" dediğinde, "Yerhamuke'llah"
(Allah sana rahmetini indirsin veya sana merhamet
etsin) demek..."[72]
Sevban (r.a.) den yapılan
rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Şüphesiz ki
müslüman kişi müslüman kardeşini (hastalandığı zaman) ziyaret edip sorarsa,
oradan ayrılıp donünceye kadar cennet bağ ve bahçesinde bulunur."[73]
Ali (r.a.) den yapılan
rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Müslüman kişi
hastalanan kardeşini ziyaret edip sormaya giderse, oturuncaya kadar cennet,
bahçesinde yürümüş olur. Oturunca da rahmet her yandan onu kuşatıp, örter. Bu
ziyaret sabahleyin yapılırsa, akşama kadar yetmişbin melek onu rahmet ve
gufranla; akşamleyin yapılırsa, sabaha kadar yetmişbin melek onu rahmet ve
gufranla anar, (Allah'tan onun için rahmet ve gufran diler)."[74]
Enes (r.a.) den
yapılan rivayete göre, "Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, hastayı ancak üç
günden sonra ziyaret edip sorardı."[75]
Zeyd b. Erkam (r.a.)
den yapılan rivayete göre diyor ki:
"Gözümdeki bir
ağrı ve
rahatsızlıktan dolayı Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz beni ziyaret edip
sordu."[76]
Ebu Said (r.a.) den
yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Ölülerinize
(ölmek üzere olan kardeşlerinize) La İlahe İllallah'ı telkin ediniz."[77]
Telkin:
Şeddad b. Evs (r.a.)
den yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Ölenlerinize
hazır olduğunuz (onların yanında bulunduğunuz) da, gözünü kapayın. Çünkü göz
(bedenden çıkan) ruhu izler ve siz "hayrdır" deyin. Çünkü ev halkının
söylediklerine "amin" denilir."[78]
Ma'kıl b. Yesar (r.a.)
den yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Ölüleriniz
üzerine Yasin okuyun."
"Yasin
Kur'an'ın kalbidir. Kim Allah (ın rızasını) ve ahiret yurdunu arzulayarak onu okursa mutlaka
bağışlanır. Artık siz Yasin'i ölüleriniz üzerine okuyun."[79]
Teçhiz:
Husayn b. Vahvah'dan
yapılan rivayetlere göre: Talha b. Bera' (r.a.) hastalandı. Peygamber (s.a.v.)
Efendimiz gelip onu ziyaret ederek sordu. Sonra şöyle buyurdu:
"Doğrusu ben
Talha'nın ölmek üzere olduğunu görüyorum. Ölüm olayı vuku' bulunca bana haber
verin ve onu defnetmekte acele edin. Çünkü müslüman kişinin ölmüş bedeninin ev
halkı arasında tutulması uygun değildir."[80]
Ebu Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Mü'minin canı
borcuna bağlı bulunur, borç ödeninceye kadar o bağlılık devam eder."[81]
Hz. Aişe (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen diyor ki:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz vefat edince alaca bir örtüyle örtündü."[82]
Hz. Aişe ve İbn Abbas
(r.a.) den yapılan rivayete göre:
"Rasulüllah'ın
(s.a.v.) vefatından sonra Ebu Bekir'in (r.a.) gelip O'nu öptüğünü söylemiştir."
[83]
Yine Hz. Aişe (r.a.)
den yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"Osman b. Mez'ûn
(r.a.) ölmüş bulunuyordu. Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz gelip (yüzünü açarak)
onu öptü. Bu arada gözlerinin yaşardığını gördüm."[84]
a)
Hanefilere göre: Hasta ziyareti sünnettir.
Hasta ölmek üzere
olursa, mümkün olduğu takdirde sağ yanı üzerine getirilerek kıbleye tevcih
edilir. Kendisine La İlahe İllallah telkin edilir. Ölünce de gözleri açık
kalmışsa kapatılır; çenesi bağlanır. Yakınları, dostları, sevenleri onmri
cenazesini teşyi’ için haberdar edilir.[85]
b) Şafiilere
göre: Herkes, özellikle hastalanan kimse ölümü çokça hatırlamalı, kendini
toparlayıp tevbe etmeli ve yaptığı haksızlıkları asıl sahibine yönelerek
helallaşmalı, üzerinde olan hakları sahiplerine vermelidir.
Ölmek üzere olan kimse
sağ yanı üzerine uzatılarak yüzü kıbleye yönelik olarak bulundurulur. Böyle
yapmak zorlaşırsa, sırt üstü yatırılıp yüzü kıbleye gelecek şekilde düzenlenir.
Israr etmeksizin kendisine Kelime-i Şehadet telkin edilir. Baş ucunda Yasin
okunur ve Rabbına karşı hüsn-i niyet beslemesi söylenir.
Hasta ölünce gözleri
kapatılır ve çenesi sarkmasın diye bağlanır. Bedeninin tamamı hafif bir örtüyle
örtülür. Karnının üzerine ağırca bir cisim konur..[86]
c)
Hanbelilere göre: Ölümü hatırlamak ve ona hazırlanmak müstehabdır.
Hastayı ziyaret edip
sormak müstehabdır. Aynı zamanda ölmek üzere olan hastanın yanına ehlinden en
şefkatli, onun siyasetini en iyi bileni ve rabbından en çok korkanı gelmeli ve
ona Allah'ı hatırlatmalı, günahlardan tevbe etmeyi, yaptığı haksızlıkları
telafi etmeyi ve gereken vasiyeti yapmayı telkin etmelidir. Ayrıca ona La Îlahe
Îllallah'ı telkin etmelidir. Ancak bunu fazla tekrarlamamalı ve hastayı
sıkmamalıdır.
Ölüm olayı meydana
gelince veya gelmeden önce Yasin Suresi okunur. Yüzü kıbleye gelecek şekilde
uzatılır. Ölüm olayı vuku' bulunca gözleri açıksa kapatılır. Sarkmasın diye
çenesi bağlanır. Karnı üzerine, şişmesin diye bir cisim konulur.[87]
d) Malikilere
göre: Ölmek üzere olan kimseyi kıbleye tevcih etmek, yani sağ yanı üzerine
uzatıp kıbleye getirmek; bunda zorluk olursa, sırtüstü uzatıp başının altına
bir şey koymak suretiyle yüzünü kıbleye yönelik hale getirmek müstehabdır.
Aynı zamanda La İlahe İllallah telkin edilir.[88]
Ölmek üzere olan
hastaya telkinde bulunmak müstehabdır. Defnedildikten sonra ise mekruhtur. Aynı
zamanda ölmek üzere olan kimsenin yanında Kur'an'dan bir şey okumak da mekruh
sayılmıştır. Çünkü selef-i salihin böyle yapmamıştır. Ancak Maliki
fakihlerinden bir kısmı, Yasin okumanın müstehab olduğunu söylemiştir.
Ölüm olayı vuku’
bulunca, gömleği dışındaki elbiseleri çıkartılır ve bedeni üzerine bir örtü
örtülür. Sarkmasın diye çenesi bağlanır.[89]
581 nolu Ebu Hüreyre
hadisi sahihtir. Müslim'in rivayetinde ise, müslümanın müslüman üzerine olan
hakkının altı olduğu belirtilir ve bu altıncısının da "Sana nasihatta
bulunduğu zaman, nasihatlarını al!" cümlesi olduğudur.
Bera' (r.a.) den
yapılan rivayette ise, bunun yedi olduğu belirtilmiştir. Beşi, yukarıda
sıralananları, diğer ikisi ise, "Zulme uğradığında kendisine yardım
etmek" ve "yeminini doğru kabul etmek"dir.
Hadiste geçen
"hak" kavramı çok yönlüdür: Vacip, sabit, lazım ve sıdk (doğru) gibi
manalara delalet eder. İbn Battal'a göre, buradaki
"hak"tan maksat, hürmet ve sohbettir. Hafız İbn Hacer'e göre: Vücub-i
Kifaye'dir. Yani müslümanlardan bir kısmının hastayı ziyaret edip sormasıyla
bu vücup yerine gelmiş olur, diğer müslümanlardan kalkmış olur.[90]
583 nolu Hz. Ali
hadisinin sahih bir veçhile isnad edilmediğini Ebu Davud belirtmiştir. Ona
göre, bunun Hz. Ali'ye isnadı, sahih vech üzere değildir. Tirmizi ise, bunun
hasen ve garip olduğunu söylemiştir. Hafız Bezzar aynı hadisin Ebu Muaviye
tarikıyla Abdurrahman b. Ebi Leyla'dan
rivayet edildiğine değinerek başka
tariklerden de rivayet edildiğini anlatmak istemiştir.
584 nolu Enes hadisi
ise, isnadında metruk kabul edilen Müslim b. Ali bulunuyor.[91]
585 nolu Zeyd b. Erkam
hadisi hakkında Ebu Davud ve el-Münzeri susup bir şey dememişlerdir. Buhari onu
el-Edebü'l-Müfred'de tahric etmiş; Hakim ise onu sahihlemiştir.
Bu babda Buhari'nin
Ebu Musa'dan yaptığı rivayette ise, şöyle buyurulmuştur:
"Hastayı ziyaret edip
sorun; aç olanı yedirip doyurun; esirin bağını çözün."
Ayrıca Ebu Davud bu
konuda şu hadisi de rivayet etmiştir:
"Kim abdest
alır da abdestini güzelleştirir ve müslüman kardeşini Allah için
(hastalanmasından dolayı) ziyaret ederse, cehennemden yetmiş yıl mesafe uzaklaştırılır."[92]
Ancak bu hadisin isnadında
Fazl b. Delhem bulunuyor ki, bu zat kassap, şair ve mu'tezilîdir. İbn Main onun
zayıf olduğunu, Ebu Davud ise kavi olmadığını, İbn Hibban onun rivayetiyle
ihticacda bulunmanın doğru olmadığını belirtmiştir.[93]
Ayrıca bu babda
Buhari, Müslim, Ebu Davud ve Nesai'nin Hz. Aişe (r.a.) den yaptıkları şu
rivayet de Zeyd hadisini kuvvetlendirmekte ve hastayı ziyaret edip sormanın
sünnet olduğunu ortaya koymaktadır:
"Hendek Savaşında
ensardan Sa'd b. Muaz (r.a.) yaralanmıştı. Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz onu
yakınında bulundurup sık sık sormak için nıescidde onun için bir çadır
kurdurdu."
Sa'd kızı Aişe (r.a.)
da babasından şunu rivayet etmiştir:
"Rahatsızlandım, ağrı
ve sızıdan şikayetçi oldum. Derken Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz teşrif etti ve
benim halimi sordu; sonra elini alnımın üzerine koydu, arkasından göğsüme
dokundurdu ve karnıma elini sürdükten sonra şöyle dua etti:
"Allah'ım!
Sa'd'e şifa ver ve onun hicretim kendisine tamamla."[94]
Bu rivayeti de Buhari
ve Ebu Davud tahric etmişler; Tirmizi de buna işarette bulunmuştur.
Tirmizi ile İbn Mace
bu konuda Ebu Hüreyre (r.a.) den şunu rivayet etmişlerdir:
"Kim bir
hastayı ziyaret edip sorarsa, gökten bir çağrıcı şöyle nida eder: "Güzel
ve hoş ol; yürüyüp gelmen de güzel ve hoş olsun. Cennette kendine bir konak
hazırlamış oldun."[95]
586 nolu Ebu Said
hadisi sahihtir. Bu babda Müslim'in Ebu Hüreyre (r.a.) den yaptığı bir rivayet
vardır ki, İbn Hibban da onu rivayet etmiş ve şunu fazla olarak nakletmiştir:
"Çünkü kimin son sözü
La İlahe İllallah olursa, Cennete girer. İsterse içinde yaşadığı zamandan bir
gün kalmış olsun ve isterse bundan önce başına birtakım (haktan uzaklaştıran)
olaylar gelmiş olsun."
Yine İbn Hibban'ın Ebu
Hüreyre dan (r.a.) yaptığı bir diğer rivayette şöyle buyurulmuştur:
"Hastanız
ağırlaştığı zaman, ona La İlahe İllallah kelimesini (çok tekrarlamakla)
bıkkınlık vermeyin; ama bu kelimeyle telkini yapın. Çünkü bu kelime ile hiçbir
münafığın ömrü noktalanmaz."
Ancak bu hadisin
isnadında Muhammed b. Fazl b. Atıyye bulunuyor ki bu zat metruktür.[96] İmam
Ahmed onun hadisinin yalancı zümrenin hadisi olduğunu, Yahya ise onun
hadisinin yazılamayacağını söylemiştir. Ancak bu zatın otuz küsur defa hac
yaptığı söylenir.[97]
Sonuç olarak
rivayetlerin tamamından, hasta ziyaretinin sünnet olduğu ve ona La İlahe
İllallah kelimesini telkinin müstehab sayıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim ilim
adamlarının bu hususta icma'ı vardır. Ancak bıkkınlık ve usanç verecek şekilde
bir telkinde bulunmanın sünnete uymayacağını unutmamak gerekir.
587 nolu Şeddad b. Evs
hadisini aynı zamanda Hakim tahric etmiş ve Taberani ile Hafız Bezzar da kendi
kitaplarında nakletmişlerdir. Ancak hadisin isnadında Kazaa b. Süveyd bulunuyor
ki bu zatın kavi olmadığı söylenir. Buhari de aynı görüşü izhar etmiştir. İbn
Main ise bu zat hakkında iki ayrı görüş izhar etmiş: Birinde onun sıka
(güvenilir) olduğunu, diğerinde ise zayıf bulunduğunu söylemiştir. Ebu Hatim
ise "Onun hadisiyle ihticac olunmaz" diyerek güvenilir olmadığına
işarette bulunmuştur. Nesai de onun zayıf olduğuna dikkat çekmiştir.[98]
Ancak bu babda Müslim'in
Ümmü Seleme'den rivayet ettiği sahih bir rivayet vardır. Rasulüllah (s.a.v.)
şöyle buyurmuştur:
"Doğrusu ruh
bedenden çekilip alınınca, göz onu izlemeye başlar."
588 nolu Ma'kıl
hadisini aynı zamanda Nesai tahric etmiş ve İbn Hibban sahihlerken İbn Kattan
onu ızdırap ile muallel göstermiştir. Darekutni de bu hadisin zayıf olduğunu
belirtmiştir. Çünkü ona göre, metni meçhuldür.
589 nolu Husayn b.
Vahvah hadisi hakkında Ebu Davud susup bir şey dememiştir. Ebu Kasım el-Beğavi
ise "Bu hadisin ravileri arasında
Sa'd b. Usman el-Belvi'den başkasını bilmiyorum" demiş ve onu da
garip saymıştır.[99]
Bu babda bir diğer
hadisi Tirmizi Hz. Ali'den şöyle rivayet etmiştir:
"Ya Ali! Üç
şey var ki onlar geciktirilmez: Vakti giren namaz, hazır olan cenaze, dengi
bulunan bakire kız."
Bunu aynı zamanda
Ahmed tahric etmiş ve Tirmizi bu rivayet için "Hadisün Garibun"
demiştir. Çünkü Tirmizi bunun isnadını muttasıl görmemiştir. Ebu Hatim'e göre
muttasıldır.
590 nolu Ebu Hüreyre
hadisinin isnadındaki ricalin hepsi sıkat (güvenilir) kabul edilirse de
içlerinden Ömer b. Ebi Seleme b. Abdirrahman istisna edilmiştir. Çünkü bu zatın
hem doğru bir kimse olduğu, hem de hata yaptığı görülmüştür. Bununla beraber
onun hadisiyle istidlal edilebilir. Zira bu babda birçok hadis ve rivayetler
daha vardır. Hepsi bir araya gelince, kuvvet kazanır ve ihticaca uygun sayılır.
591 nolu Hz. Aişe
(r.a.) hadisi sahihtir. Onun 592 nolu hadisi de öyle.. Ancak 593 nolu hadisinin
isnadında Asım b. Ubeydullah b. Amr b. Hattab bulunuyor ki, bu zat zayıftır.[100]
İmam Malik de aynı görüştedir. Yahya da onun zayıf olduğuna
dikkat çekmiş ve "Onun hadisiyle ihticac olunmaz" demiştir. İbn
Hibban ise, onun çok vehimli olduğunu belirtmiştir. Nesai de aynı görüştedir.[101]
1- Hasta
yatan din kardeşimizi ziyaret edip sormamız sünnettir.
2- Hastayı
teselli etmek ve duasını almak müstehabdır.
3- Ölen
müslümanın tekfin, teçhiz ve defninde bulunmak sünnettir.
4- Hastayı
ziyaret eden kimse, onun yanında bulunduğu sürece cennet bahçesinde bulunuyor
gibi feyiz ve rahmete nail olur.
5- Ölüm
döşeğinde yatan müslümanın sık sık iki şehadet kelimesini söylemesi sünnettir.
6- Ölmek
üzere olan hastanın yanında kelime-i şehadeti söylemek sünnettir. Bir kısım
müctehidlere göre, müstehabdır.
7- Hastaya
bıkkınlık verecek veya onu üzecek kadar telkin yapılmamalıdır.
8- Ölen
müslümanın gözleri açık vaziyette ise onları yummak sünnettir.
9- Ölen din
kardeşimizle ilgili sadece hayır düşünüp hayır söylememiz müstehap veya
sünnettir.
10- Ölen
müslüman üzerine, -yıkanıp kefenlenmişse- Yasin okumak müstehabdır.
11- Ölüm
olayı kesinlik arzedince, artık onu biran önce yıkayıp kefenlemek müstehabdır.
12- Ölen
kimsenin defninden hemen sonra insanlara olan borcu varsa ödenir ve bu
vaciptir.
13- Ölen
kimsenin üzerine bir örtü örtmek müstehabdır.
14- Ölen
kimseyi yakınlarının öpmesinde bir sakınca yoktur.
İslam dini, insanın
dirisine verdiği değerin, gösterdiği yakın ilginin bir mislini onun ölüsüne
vermiş ve her yerde insanın şeref, itibar, vekar ve azizliğini korumayı
emretmiştir. Hele o insan Allah'a dosdoğru iman eden bir müslüman olursa...
Çünkü insan bizatihi muhteremdir, mükerremdir. Yeter ki o, hayat planındaki
yerini alsın ve hılkatindeki hikmete yönelerek iman düzeyinde bulunsun.
Cenab-ı Hak insanın bu hassas durumunu beyan ederken şöyle buyurmaktadır:
"Biz elbette
insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra da onu (kendi kıymetini, yerini ve
vazifesini bilmediği için) aşağıların aşağısına çevirdik. Ancak iman edip iyi,
yararlı amellerde bulunanlar müstesna; onlar için ardı arkası kesilmez ecir
vardır."
Şu gerçektir ki insanı
insan yapan, onun kadrini yüceltip koruyan en önemli olay, Allah'a dosdoğru
imandır. Bu nimete kendini layık görüp iman doğrultusunda hayatını düzen ve
dengede tutan insanın ölümü, şüphesiz toplum için büyük bir kayıp sayılır. O
bakımdan ölen din kardeşimize karşı birtakım görevlerimiz vardır. Onların
başında onun tektin, teçhiz ve defin işi gelir. Öyle ki, ruhu Allah'tan
tertemiz olarak gelen kardeşimizin ruhunun tertemiz dönmesi için dua ve
istiğfarda bulunuruz. Bedenini de Berzah alemine yine temizlenmiş bir halde
terkederiz. Bu bakımdan ölünün yıkanıp namazının kılınması önemlidir.
Hz. Aişe (r.a.) dan
yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Kim ölüyü
yıkar da o husustaki emaneti yerine getirir ve o esnada gördüğü şeyi (birtakım nahoş halleri) ifşa etmezse, anasından doğduğu gündeki
gibi günahlarından çıkmış olur.
Ölüyü, eğer
biliyorsa ona en yakın olanı yıkasın; bilmiyorsa, artık siz kimde günahlardan
titizlikle sakınma ve emanete riayet etme halini görüyorsanız onun yıkamasını
sağlayın."[102]
Yine Hz. Aişe (r.a.)
dan yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Ölünün
kemiğini kıran kimse, onun dirisinin kemiğini kırmış gibidir."[103]
İbn Ömer (r.a.) den
yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Kim bir
müslümanı (ondaki hoşa gitmeyen halleri) örtüp gizlerse, Allah da onun (hoşa
gitmeyen hallerini) kıyamet gününde örtüp gizler."[104]
Ubey b. Ka'b (r.a.)
den yapılan rivayete göre, şöyle demiştir:
"Doğrusu Adem
(a.s.) ın ruhunu melekler tutup aldı, onu onlar yıkayıp kefenledi ve ona güzel
kokulu ot sürüp lahd kazıyıp açtılar, namazını kıldılar; sonra kabrine inip onu
yerleştirdiler, üzerine sal taşlar koydular; sonra kabrinden çıkıp üzerine
toprak attılar ve arkasından şöyle dediler: "Ey ademoğulları! Bu sizin
(bundan böyle uygulayacağınız) sünnetinizdir."[105]
Hz. Aişe (r.a.) den
yapılan rivayete göre, şöyle demiştir:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz Baki kabristanından bir cenazenin (defninden) dönüp bana
geldi; o sırada ben de baş ağrısından mustarip bulunuyordum ve "Ah
başım!" diye sızlanıyordum. Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz, "Belki,
ben, vah başım! (derim). Benden önce ölecek olursan senin için ne zarar söz
konusudur; seni yıkar ve kefenlerim; sonra da namazını kılar seni
defnederim" buyurdu."[106]
a)
Hanefilere göre: Ölüyü yıkamak kifaye üzere vaciptir. Müslümanlardan bir
kısmının bunu yerine getirmesiyle diğerlerinin üzerinden bu vücup sakıt olur.
Vacip olan bir defa
yıkamaktır. İkinci ve üçüncü defa yıkamak sünnettir.
Ölünün yıkanması için
elbiseleri çıkarılır. Şafîilere göre, iç çamaşırı çıkarılmaz. Çünkü Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz'in üzerindeki gömleği çıkarılmadan gasli
gerçekleştirilmiştir.
Ölüyü yıkarken başına
ve sakalına güzel koku sürmek sünnettir. Bu daha çok "hıtmi" ile
yerine getirilirdi. O bulunmazsa, başka güzel bir koku kullanmakta bir sakınca
yoktur.
Erkek erkeği, kadın da
kadını yıkar. Yıkayan kişi ister cünüp, isterse ayhali olsun farketmez. Çünkü
maksat temizliktir ki o da yerine gelmiş oluyor.
Erkek kadını, kadın da
erkeği yıkamaz. Bu caiz değildir. Çünkü bu hürmet hayatta sabit olduğu gibi
öldükten sonra da sabittir. Ancak kadın kendi kocasını yıkayabilir. Yeter ki
ölüm olayı meydana gelmeden önce boşanma olayı vuku' bulmamış olsun.
Küçük yaştaki kız ve
erkek çocuklarını her iki cinsten biri yıkayabilir. Bunda sakınca
görülmemiştir.[107]
b) Şafiilere
göre: Ölüm olayı meydana gelince, ölenin gömleği dışında elbiseleri çıkarılır
ve yıkanmak üzere kıbleye çevrilir. Onun en yakını yıkama işini üstlenir.
Böylece ölüyü yıkamak, kefenlemek, namazını kılmak ve defnetmek farz-ı
kifayedir. Yıkamanın en az sınırı, necaseti giderdikten sonra bütün bedenini
kaplayacak şekilde bir defa yıkamaktır. Gâsilin niyet getirmesi vacip
değildir.[108]
O bakımdan suda
boğulan kimsenin bu hali gasil yerine geçer. el-Gamravi ise, buna muhalefet
ederek suda boğulanın ayrıca gasle dilmesinin vacip olduğunu belirtmiştir. Aynı
zamanda ölüyü kapalı bir yerde yüksekçe bir cisim (teneşir) üzerinde ve
üzerinde bir entari, gömlek bulunduğu halde soğuk su ile yıkamak da gaslin en
uygrun şeklidir.[109]
c)
Hanbelilere göre: Ölüyü yıkamak, kefenlemek ve defnetmek farz-ı kifayedir.
Yani müslümanların bir kısmının bu farzı yerine getirmesiyle diğerlerinin
üzerinden kalkmış olur. Hiç kimse bunu yerine getirmezse, o kasaba veya belde
halkının hepsi günah işlemiş kabul edilir.
Ölüyü yıkamada en önde
geleni babası, sonra dedesi, sonra, da hısımlık cihetiyle en yakınlarıdır.
Ancak cenaze namazı için beldenin emiri buna daha
layıktır. Ne var ki ölenin bu hususta bir vasiyeti söz
konusu ise, o takdirde vasisi daha uygun ve evla sayılacağından
namazı onun kıldırması uygun olur.
Karı-kocanın birbirini
yıkaması caizdir. Bu hususta farklı rivayetler vardır. Erkeğin kendi eşini
yıkamasına cevaz verenler, "Hz. Ali'nin (r.a.) vefat eden eşi Hz.
Fatıma'yı yıkadığını delil göstermişlerdir. Nitekim Hz. Ali (r.a.) böyle
yaparken ashaptan hiç kimse itirazda bulunmadığından icma' vaki olmuştur.
Bununla beraber, ilim adamlarının çoğuna göre, kadın da kocasını yıkayabilir.
Bunlar ise, Hz. Aişe'nin (r.a.) "Eğer biz bu hususta geri kalmayıp önceden
(cevazını) bilmiş olsaydık, Rasulüllah'ı (s.a.v.) ancak zevceleri
yıkardı." mealindeki rivayetini delil göstermişlerdir.
Ölen kadını yıkayacak
kadın veya kocası yoksa; ölen erkeği de yıkayacak erkek veya eşi yoksa,
teyemmüm ettirilmek suretiyle gasli yerine getirilir.
Yıkama esnasında
ölünün göbeğiyle diz kapağı arası bir örtüyle örtülür.
Gasil gördüğü bazı
halleri ifşa etmez. Aynı zamanda suya güzel koku katarak yıkama işini öylece
sürdürür.[110]
d)
Malikilere göre: Ölüyü yıkamada bir sınır yoktur; temizleninceye kadar
yıkanması müstehabdır. Yıkarken de üzerine bir hırka (örtü) atılır. Yıkamaya
başlarken ölüye abdest aldırmasıyla aldırmaması arasında bir fark yoktur. Ancak
abdest aldıracak olursa güzel sayılır.
İmam Malik ise, ölüyü
ya üç, ya da beş defa yıkamayı daha uygun görmüş ve suyuna sidr denilen kokulu
nesneden katılmasını tavsiye etmiştir.
Erkek kendi karısını,
kadın da kendi kocasını yıkayabilir, bunda bir sakınca yoktur. Ancak onlardan
herbiri kendi eşini yıkarken avret yerini örter.
Erkekler arasında ölen
kadın; kadınlar arasında ölen erkeği en yakını, üzerine bir örtü örttükten
sonra örtü üstünden yıkar. Bununla beraber yıkamayıp teyemmüm de
ettirebilirler.[111]
611 nolu Hz. Aişe
hadisini aynı zamanda Taberani el-Evsat'ta rivayet etmiştir. Ancak isnadında
Cabir el-Cu'fî bulunuyor ki, bu zat hakkında hayli şeyler söylenmiştir.
Araştırıcılardan bir kısmı onun yalancı olduğunu belirtmiştir. Zehebi kendi eserinde onunla
ilgili görüş ve tesbitleri toplarken beş
sahife ayırmıştır.[112]
612 nolu Hz. Aişe
hadisinin ricali, sahih kabul edilmiştir.
613 nolu İbn Ömer
hadisi sahihtir ve istidlale salihtir.
614 nolu Ubey b. Ka'b
kadisini aynı zamanda Hakim el-Müstedrekte
tahric etmiştik; ve
isnadının sahih olduğunu söylemiştir.
Ubey hadisi, ölen
kimseyi, hısımlık yönünden kendisine en yakın olan kişinin yıkamasının daha
uygun ve layık olduğuna delalet etmektedir.
615 nolu Hz. Aişe
hadisini aynı zamanda Daremi, İbn Hibban, Darekutni ve Beyhaki tahric
etmişlerdir. Ancak isnadında Beyhaki'nin muallel kabul ettiği Muhammed b. İshak
bulunuyor.
Aynı hadisi Buhari şu
lafızla rivayet etmiştir:
"Eğer böyle
olsa (yani sen vefat edecek olsan), ben de hayatta bulunursam senin için
istiğfar eder ve yine senin için dua ederim."
1- Ölüyü
yıkayan kimsenin güvenilir olması, gördüğü bazı nahoş halleri ifşa etmeyecek
bir karaktere sahip bulunması müstehabdır.
.
2- Ölenin
vasiyet edip belirlediği bir vasi yoksa, hısımlık yönünden kendisine en yakın
olan kişi -yıkama işini becerebiliyorsa- yıkama hizmetini yerine getirir.
3- Ölü
yıkanırken çok dikkat edilmeli ve herhangi bir organının zedelenmemesi,
kemiğinin kırılmamasına özen
gösterilmelidir. Aksi halde keraheti ve günahı mucip olur.
4- Ölüyü
yıkamak, kefenlemek, defnetmek Adem Peygamberden beri devam edegelen bir
sünnettir. Bu sünneti uygulamak farzdır veya vaciptir.
5- Erkeğin
kendi eşini, kadının da kendi kocasını yıkamasına cevaz verilmiştir. Ancak sözü
edilenler birbirini yıkarken ara yerde bir örtü bulundururlar ve örtü üzerinden
yıkarlar.
Peygamberlik
mertebesinden sonra bir fani için en yüksek mertebe, şüphesiz ki Allah yolunda
düşmanla çarpışırken şehid olmaktır. Zira bu durumda mü'min en çok sevdiği
canını vermekte, ilahi rızaya erişmeyi canından çok daha aziz ve kıymetli
kabul etmektedir. O bakımdan şehidin üzerindeki elbisesi onun kefeni, akan kanı
onun gasli sayılır. Zira o, ahiret gününde kanlı elbisesiyle, misk kokusundan
daha güzel ve çarpıcı bir koku neşrederek kalkar.
Bunun için şehidler
yıkanmaz, kefenlenmez ve o halde defnedilirler. Ancak namazlarının kılınıp
kılınmayacağı hakkında farklı rivayet ve ictihadlar vardır.
Cabir (r.a.) den
yapılan rivayete göre, şöyle haber vermiştir:
"Rasulüllah (s.a.v.)
Efendimiz Uhud Savaşında öldürülen (şehid edilen) lerden iki adamı bir araya
getirip bir tek elbise içinde bulundurur ve sonra şöyle sorardı:
"Bu ikisinden
hangisi Kur'an'dan daha çok (bilgi ve ezber) almıştır?"
Onlardan birine işaret
edilince, Rasulüllah (s.a.v.) önce onu kabre indirirdi. Böylece Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz onların kanlarıyla defnedilmesini emretti. Yıkanmadılar ve
üzerlerine namaz da kılınmadı."[113]
İmam Ahmed'in
rivayetinde ise şöyle buyurulmuştur:
"Rasulüilah (s.a.v.)
Uhud'da şehid edilenler hakkında şöyle buyurdu:
"Onları
yıkamayın. Çünkü her yara veya her kan kıyamet gününde misk neşreder."
Ve Peygamber (s.a.v.) onların cenaze namazını kılmadı."[114]
Muhammed b. İshak,
el-Meğazi'de Asım b. Ömer b. Katade'ye isnad ederek Mahmud b. Lebid'den şunu
rivayet etmiştir: Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki:
"Şüphesiz
sizin arkadaşınızı melekler yıkadı".
Bununla Hz. Hanzele'yi
kastediyordu.
"Onun ev
halkından bir sorun, durumu ne idi?"
Gidilip Hanzele'nin
eşinden soruldu. O şöyle bilgi verdi:
"O savaşa çağrı sesini
işitince cünüp bir halde çıktı." Bunun üzerine Rasulüilah (s.a.v.):
"İşte bundan
dolayı melekler onu yıkadı" buyurdu.[115]
Ebu Selam, Peygamberin
ashabından bir adamdan şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Cüheyne
kabilelerinden birinin üzerine hücum ettik. İlk etapta müslümanlardan bir adam,
onlardan bir adamı düelloya çağırdı ve çarpışırken o müslüman hata yaparak
kendi silahıyla kendini öldürmüş oldu. Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.v.)
Efendimiz "Ey müslüman topluluğu, kardeşinize yetişiniz!"
buyurdu. Koştular, ama ölmüş bir halde buldular. Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz
onu kendi elbisesine kanıyla birlikte sardı, namazını kılıp defnetti. Ashab-ı
Kiram:
"Ya Rasulallah! O
şehid midir?" diye sordular. Efendimiz onlara:
"Evet.." dedi ve ilave etti:
"Ben de ondan
yana şahidim."[116]
a) Hanefîlere
göre: Savaş ehlince, İslami devlete karşı baş kaldırıp isyan edenlerle veya yol
kesenlerle vuruşma esnasında öldürülen müslüman veya savaş alanında vücudunda
yara izi olduğu halde ölü olarak bulunan müslüman, şehid kabul edilir.
Şehid olan müslüman
kendi elbisesiyle kefenlenir, namazı kılınır ve yıkanmadan defnedilir.
Üzerindeki elbiselinden kefen olmaya müsait olanlar bırakılır, şapka, ayakkabı,
kemer, silah ve benzeri şeyler alındıktan sonra defin işi sağlanır.
Savaşta yaralanıp bir
süre hayatta kalan, yiyen, içen ve akleden durumda olan kimse ölünce hem
yıkanır, hem de kefenlenip namazı kılınarak öyle defnedilir.[117]
b) Şafiilere göre: Kafirlerle savaşırken öldürülen kimse
şehiddir. Bu durumda yıkanmaz ve üzerine namaz kılınmaz da öylece defnedilir.
Savaş bittikten sonra aldığı yaradan dolayı ölen veya asi kuvvetler tarafından
öldürülen kimse mezhebin en zahir kavline göre şehid sayılmaz, gayr-i zahir
kavle göre sayılır.
Cünüp olduğu halde
şehid edilen kimse yıkanıp öylece defnedilir. Aynı zamanda şehid üzerindeki
elbiseyle birlikte defnedilir. Elbisesi onun kefeni olur.[118]
c)
Hanbelilere göre: Savaş meydanında iken ölen, yani öldürülen kimse şehiddir;
yıkanmaz ve namazı kılınmaz, o vaziyette defnedilir. İmam Ahmed'den gelen bir
rivayete göre, şehidin namazını kılmak müstehabdır. Cünüp olarak şehid edilen
kimse yıkanır.
Şehid olan kimsenin
üzerindeki elbisesi kefen sayılır; ancak silah ve benzeri eşya üzerinden
alındıktan sonra defnedilir. Savaş alanında düşmana silah kullanırken hata ile
silahı kendisine dokunur da ölürse, yine şehid sayılır.[119]
d)
Malikilere göre: Şehid, savaşçı kafirin öldürdüğü veya müslümanlarla kafirler
arasında vuku' bulunan savaşta öldürülen kimsedir. İster bu savaş küfür
diyarında, ister İslam diyarında olsun fark etmez. Şehid yıkanmaz ve namazı kılınmaz.
Savaş esnasında henüz
savaşa başlamadan gafil veya uyku halinde öldürülür veya bir müslüman onu kafir
sanarak öldürür veya atların ayakları altında çiğnenip ölür ve savaşta kendi
kullandığı silah ve oku kendisine isabet edip ölürse, yine de şehid sayılır ve
bu durumda yıkanmaz ve namazı kılınmaz.
Şehid, üzerinde
taşıdığı elbisesiyle gömülür. Yetmediği takdirde ilave yapılır. Ayakkabısı,
şapkası veya külahı çıkarılmaz. Parmağındaki yüzük, belindeki kemer fazla
kıymetli değilse onlar da alınmaz.[120]
622 nolu Cabir
hadisinde, iki kişinin bir elbise (kefen) içinde defnedildiğine delalet eden
bir anlatım tarzı vardır. Bu, ya kefen olacak bir elbise ikiye bölünerek her
birine ayrı bir kefen sarıldığıyla, ya da mecazi bir tabir olup iki kişinin bir
kabre gömülmesiyle yorumlanabilir. Ancak Cabir'den yapılan bir diğer rivayette
bu iki yorumu da reddeder anlamda bir cümle yer almaktadır. O da şöyledir:
"O gün Rasulüllah
(s.a.v.) babamla amcamı alaca renkli yünden mamul bir örtüyle
kefenledi.."
Bununla beraber o yün
örtüyü ikiye bölüp öylece herbiri için ayrı bir kefen oluşturulduğu manası da
çıkarılabilir. Zira konumuzla ilgili hadiste "Uhud savaşında şehid edilen
iki adamı biraraya getirir ve sonra da "Bu ikisinden hangisi Kur'an'dan
daha çok (bilgi ve ezber) almıştır" diye sorar. Onlardan birine işaret
edilince, önce onu kabre indirirdi" buyuruluyor ki, biraraya getirilen iki
kişinin ayrı kefenlendiği ve onlardan daha bilgili olanına definde öncelik
tanındığı ortaya çıkıyor ve bu sebeple iki kişinin bir kefen içine sarıldığı
görüşünün isabetli olmadığı anlaşılıyor.
Ayrıca Tirmizi'de iki
ve üç kişinin aynı kabre gömüldüğü tasrih edilerek bu konudaki diğer
rivayetlere de yer veriliyor. Nitekim Abdürrezzak'tan yapılan rivayette şöyle
deniliyor:
"Rasulüllah
(s.a.v.) iki ve üç adamı bir kabre gömmek suretiyle defnediyordu." Aynı
zamanda Ashab-ı Sünen'in tesbit ettikleri bir rivayet de bunu
kuvvetlendirmekte ve şüpheleri gidermektedir:
"Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz, Ensara, iki ve üç adamı birarada bir kabre defnetmelerini
emretti." Tirmizi bu rivayeti sahihlemiştir.
Bir erkekle bir
kadının aynı kabre birarada gömülmesine gelince:
Abdürrezzak'ın isnad-ı
hasen ile Vasile b. Eska' (r.a.) den yaptığı rivayete göre şöyle denilmiştir:
"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz erkekle kadını birarada aynı kabirde
defnetti. Ancak defin işinde önceliği erkeğe tanıdı, kadını onun arkasından
defnetti."
Burada kuvvetli
ihtimalle, Rasulüllah (s.a.v.) şehid edilen kadınla erkeği aynı kabre
defnederken aralarına engel olarak toprak yerleştirdiği söylenebilir.[121]
Yine ilgili hadisin
açık anlatımından, Kur'an'da ve diğer faydalı ilimlerde daha bilgili olan
kimseye definde öncelik tanımanın ve şehid edilen mü'mini yıkamadan defnetmenin
sünnet olduğu anlaşılıyor. Ekserin görüşü de böyledir. Tabii müctehidlerden bir
kısmına göre, yıkanır.
Bu konuda diğer
rivayetler ise şöyledir:
"Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz Uhud'da öldürülen mü'minlerin namazını kılmadı ve onları
yıkamadı."[122]
"Bir adam, atılan
okun göğsüne veya boğazına isabet etmesiyle oluverdi. Olduğu gibi elbisesi ona
kefen olarak sarıldı ki biz de orada Rasulüllah (s.a.v.) ile beraber bulunuyorduk."[123]
"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz, Uhud'da öldürülen (şehid
edilen) mü'minlerin üzerinde bulunan demir, deri (ve benzeri eşyanın)
alınmasını ve kanlarıyla, elbiseleriyle birlikte defnedilmelerini
emretti."[124]
Ancak bu son rivayetin
isnadında Ali b. Asım bulunuyor ki bu zat hakkında çok şeyler söylenmiştir.
Yakub b. Şeybe, onun diyanet, salah ve hayır ehlinden olduğunu ve takva
konusunda çok titiz davrandığını ve böylece hata yapmayacağını belirtmiştir.
Ahmed b. Hanbel ondan hadis alıp rivayet etmiştir. Ama Yezid b. Harun, onun
yalancı olduğunu; İbn Main ise, onun kayda değer bir muhaddis olmadığını
söylemiştir.[125]
623 nolu Muhammed b.
İshak hadisi başkaları tarafından da rivayet edilmiştir. İbn Hibban kendi
sahihinde tahric ederken, Hakim, Beyhaki ve Taberani kendi eserlerinde buna yer
vermişlerdir. Ancak Hakim'in yaptığı rivayetin isnadında Mualla b. Abdirrahman
el-Vasıtî bulunuyor ki, Darekutni onun zayıf ve yalancı olduğuna dikkat
çekerken, Ebu Hatim onun metrukü'l-hadis olduğunu söylemiştir. İbn Medeni ise,
onun hadis uydurduğunu belirtmiş; İbn Adiy ise, "Onun rivayetinde bir
sakınca yoktur" diyerek ayrı bir tesbit ortaya koymuştur.[126]
Taberani'nin isnadında
ise, Ebu Şeybe el-Vasıtî bulunuyor ki, Şevkani onun cidden zayıf olduğunu
belirtmiştir.[127]
Bu babda Taberani'nin
İbn Abbas (r.a.) dan yaptığı rivayette ise şöyle buyurulmuştur:
"Hamza b. Abdilmuttalib
ile Hanzele b. Rahib cünüp bulundukları halde ölüm darbesi alıp vefat ettiler. Rasulüllah (s.a.v.) onlar hakkında şöyle
buyurdu:
"Meleklerin
onları yıkadığını gördüm."
Ancak bu hususun Hamza
(r.a.) hakkında garip olduğu söylenebilir. Zira rivayeti kuvvetlendiren bir
başka rivayet yoktur.
625 nolu Ebu Selam
hadisi hakkında Ebu Davud susup bir şey dememiştir. Ancak isnadında Sellam b.
Sellam bulunuyor ki bu zat meçhuldür.
Hadis, şehidin
namazının kılınacağına delalet etmektedir. Ancak kılınmayacağıyla ilgili
rivayetler bu hususta hem daha sahih, hem de ilim adamları arasında ağırlık
kazanmıştır.
1- Savaş
alanında veya İslami devlete baş kaldıran veya yol kesen eşkiya tarafından
öldürülen bir müslüman, şehid kabul edilir.
2- Şehidler,
üzerlerindeki elbiseleri yettiği halde başka bir kefene gerek gorülmeksizin o
elbiseleriyle defnediliyor; yani üzerlerindeki elbiseleri onların kefeni olur.
3- Şehidler
yıkanmayıp kanlarıyla birlikte defnedilirler.
4-
Şehidlerin namazı, İmam Ebu Hanife'ye göre kılınır. Diğer üç imama göre
kılınmaz.
5-
Şehidlerin üzerindeki elbise soyulmaz. Ancak silah, külah, ayakkabı, bel kemeri
ve benzeri teçhizat alındıktan sonra defnedilir.
6- Cünüp
olduğu halde şehid edilen kimse yıkanır.
7- Savaş
alanında silahını düşmana karşı kullanırken hata ile silahı kendisine isabet
edip ölürse, yine de şehid sayılır.
8- Savaşta
düşman askeri sanılıp öldürülen müslüman da şehiddir ve şehidlere has işleme
tabidir.
9- Savaşta
yaralandıktan sonra yemek yer, konuşur ve bir süre yaşadıktan sonra ölürse,
artık şehid sayılmaz; yani yıkanır, kefenlenir, namazı kılınıp öylece defin
edilir.
10- Savaşta
öldürülen müslümanlar defnedilirken, Kur'an ilimlerinde daha çok tahsil yapıp
bilgili olanlara ve Kur'an'ı daha iyi ezberleyip amel edenlere öncelik tanınır.
11- Savaşta
şehid edilenlerden iki ve üç kişi bir kabre konulabilir.
Ölen mü'mini yıkamanın
birçok hikmetleri vardır. Önce İslam'ın insana verdiği değer söz konusudur.
Sonra da Allah'tan tertemiz olarak gelen ruhun eyleştiği bedeni onun
fıtratındaki temizliğine yakın şekilde temizleyip öylece Mevlasına göndermek
hikmetini taşımaktadır. Çünkü Cenab-ı Hak çokça temizlenen kullarını sever.
Ölen kimsenin artık o dönemde temizlenme gücü ve idraki yoktur. Onu Cenab-ı
Hakk’ın sevgisine layık düzeye getirme arzusuyla mü'min kardeşlerinin yıkayıp
temizlemesi güzel hasletlerden biri ve kardeşlik duygusuyla gösterilen vefanın
açık belirtisidir.
Ancak dinimiz her
ibadet ve konuyu bir takım kurallara bağlayarak her işte ve amelde düzenli
olmamızı emreder. O bakımdan cenaze yıkama hususunda da birtakım kurallar, yani
sünnet ve istihbablar vardır ki, onları dikkate almamızda büyük yararlar
vardır. Her şeyden önce Rasulüllah'ın (s.a.v.) o konudaki sünnetini yansıtan
tavsiyelerine uyduğumuzdan, hem sevap kazanır, hem de O'nun şefaatine mazhar
olma bahtiyarlığına erişme yolunu açmış oluruz.
Ummü Atıyye (r.a.)
anlatıyor:
Kızı Zeynep (r.a.)
vefat ettiği zaman Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz yanımıza geldi ve şöyle
buyurdu:
"Onu,
(imkanların el verdiğini) görüyorsanız su ve sidrle üç veya beş defa ya da daha
fazla yıkayın ve en son defa yıkarken suyuna kafur veya kafurdan bir şey katın.
Yıkama işini tamamladığınızda bana haber verin."
Biz de yıkamayı bitirince
Rasulüllah'a (s.a.v.) haber verdik ve O da üzerindeki uzun gömleğini (kefen
yapmamız için) bize verdi ve şöyle buyurdu:
"Bunu onun
bedenine sarın."[128]
Diğer bir rivayette ise
şöyle buyurdu:
"Kefeni sarma
hususunda onun sağından ve abdest yerlerinden (yani abdest azasından)
başlayın."
Bir başka rivayette:
"Onu tek
sayıyı dikkate alarak yıkayın: Üç, beş, yedi veya daha fazla (tabii imkanların
el verdiğini uygun) görürseniz öyle yapın."[129]
Rasulüllah (s.a.v.)
Efendimiz vefat edince nasıl yıkandı?
Hz. Aişe (r.a.) diyor
ki: Rasulüllah (s.a.v.) Efendimizin mübarek naaşını yıkamayı arzu ettikleri
zaman, bu hususta tereddütler ve farklı görüşler ortaya çıktı: "Ne
yapacağımızı bilemiyoruz; ölülerimizin elbisesini çıkardığımız gibi,
Rasulüllah'ın (s.a.v.) elbisesini çıkaralım mı veya çıkarmadan elbisesi
üzerinde bulunduğu halde
mi yıkayalım?" dediler. Bu tereddüt ve ihtilaf devam ederken,
Cenab-ı Hak onların üzerine uyuklama (havası) gönderdi; o kadar ki orada
bulunanlardan hemen herkesin çenesi göğsünün üzerine düştü. Sonra o sırada evin
bir yanından konuşanın biri şöyle seslendi ki, onun kim olduğunu bilen yoktu:
"Peygamberi (s.a.v.) üzerinde elbisesi bulunduğu halde yıkayınız"
Bunun üzerine oradakiler yerlerinden sıçrayıp, Peygamber (s.a.v.) Efendimizi
üzerindeki gömleği bulunduğu halde o vaziyette su döküp, sidr karıştırarak
yıkadılar ve yıkayanlar döktükleri suyu ellerini O'nun gömleği üzerinde götürüp
getirerek yıkamayı sağladılar."[130]
a)
Hanefilere göre: Cenazeyi yıkamak farz-ı kifayedir. Müslümanlardan bir kısmının
bu hizmeti yerine getirmesiyle diğerlerinin üzerinden düşer. Hiç kimse
yıkamazsa, kasaba veya belde halkının hepsi günahkar olur.
Ölü yüksekçe bir cisim
(teneşir) üzerine uzatılır, etrafında buhur veya benzeri güzel koku neşreden
bir tütsü veya benzeri güzel bir koku döndürülür ve bunun tek sayı olmasına
dikkat edilir. En çok beş defa döndürülmelidir, fazlasına gerek yoktur.
Cenazenin elbisesi
soyulur, ancak avret mahalli örtülü tutulur. Çünkü avret yerine bakmak
haramdır. Ancak burada sadece galiz olan avret yeri söz konusudur. et-Tebyin ve
el-Gaye kitaplarında, göbekle diz kapağı arası örtülür diye kaydedilmiştir. Sahih
olan kavi de budur.
Yıkamaya başlanırken
ölüye abdest aldırılır, ancak ağzına ve burnuna su verilmez. Sidir ile
ısıtılmış su ile yıkanır. Ve "Sabun otu" denilen "hurz" ile
yıkanır. Sıcak su "tercih edilir, İmam Şafii'ye göre, soğuk su tercih
edilir. Baş ve sakalının hıtmî otuyla, bulunmadığı takdirde sabun ile yıkanması
efdaldır. Önce sol yanına doğru çevrilip sağ yanı, sonra sağ yanına çevrilip
sol yanı yıkanır. Yıkandıktan sonra ölüden bir şey dışarı çıkarsa, sadece o
şey temizlenir ve gasil
iade edilmez, yani
yeniden yıkanmaz. Güzel kokuya bandırılmış pamuk veya benzeri
şey başına ve sakalına konur. Secde yerlerine ise kafur konur. Saç ve sakalı
düzeltilmez. Tırnakları kesilmez.[131]
b) Şafiilere
göre: Ölüyü yıkayıp teçhiz, tekfin ve defnetmek farz-ı kifayedir. Bunda icma'
vardır. Yıkamanın en azı, ölü cünüp bile olsa, bedeninin her tarafını
kapsayacak şekilde bir defa su dokundurmaktır. Bir kafirin bile ölen müslümanı
bir defa belirtilen şekilde yıkaması yeterli sayılır. Ancak suda boğulan
kimsenin bu hali gasil sayılmaz ve biz onu yıkamakla memur bulunuyoruz.
Ölüyü halvette yıkamak en uygun
şeklidir. Aynı zamanda üzerindeki gömleği çıkarmadan o vaziyette yıkamak da
böyle. Çünkü bu örtmeye daha
elverişlidir. Sonra da yüksekçe bir cisim üzerine konulur ve soğuk su ile yıkanır.
Ancak vücudu fazla kirli ise, temizliğin sağlanması bakımından sıcak su tercih
edilir, ikinci ve üçüncü defa yıkamak sünnettir. Yıkandıktan sonra bir şey
çıkarsa, temizlenir, ama gasl iade edilmez.[132]
c)
Hanbelilere göre: Cenaze yıkanmaya hazırlanırken göbeğiyle diz kapağı arası
örtülür. Gömleğiyle birlikte yıkamak, istenilen temizliği sağlamaya engel olur.
Rasulüllah'ın (s.a.v.) elbisesi çıkarılmadan yıkanması, O'na has bir haldir.
Ölüyü kapalı yerde ve
gözlerden uzak şekilde yıkamak müstehabdır. Yıkayıcının yanında sadece
yardımcıları bulunmalıdır. Ölüde gizlenmesi gereken bir durum görüldüğü
takdirde gizlenip ifşa edilmemesi sünnettir. Önce abdest aldırılır; ancak
ağzına ve burnuna su verilmez. Sonra sağ, sonra da sol tarafı yıkanır. Her
defasında suya sidr veya benzeri güzel kokulu bir nesne katılır. Son defa suya
kafur katmak müstehabdır. Bulunmadığı takdirde güzel bir koku kullanılabilir.
Yıkama olayında sıcak
su ve sabun kullanmak da müstehabdır. Üç defa yıkandıktan sonra bir şey çıkarsa
iki defa daha yıkayıp beşe çıkarılır. Yine bir şey çıkarsa bu yediye çıkarılır.
Sonra da bir bez ile kurulanır ve öylece kefenlenir.[133]
d)
Malikilere göre: Yıkanmak üzere yüksekçe cisim üzerine uzatılan ölünün elbisesi
çıkarılır, sadece avret yeri bir bezle örtülü bulundurulur. Abdest aldırılıp
aldırılmaması arasında pek fark yoktur; ancak aldırılırsa iyi olur. Yıkama konusunda
sınırlı bir sayı yoktur. Temizlenmesi söz konusudur. Başı kafurla yıkanır.
Bununla beraber üç veya beş defa yıkanması müstehab sayılabilir.[134]
637 nolu hadis
sahihtir ye istidlale salihtir. Rasulüllah'ın (s.a.v.) vefat eden kızının Ümmü
Gülsüm olduğu söylenir. Bazısına göre,
Ebu'l-As b. Rebi'in zevcesi olan Zeyneb'dir. Nitekim Müslim'de Zeyneb olduğu
belirtilmiştir. İbn Mace'de ise, onun Ümmü Gülsüm olduğu açıklanmıştır.
Rivayetinde şu cümle yer almaktadır:
"Peygamber
(s.a.v.) yanımıza geldi ki o sırada Onun kızı Ümmü Gülsüm'ü yıkıyorduk."
Hafız İbn Hacer bu iki
ayrı rivayetin arasını cem'ederek diyor ki:
"Hem Zeyneb'i hem
de Ümmü Gülsüm'ü Hz. Ümmü Atiyye yıkamış olabilir. Nitekim İbn Abdilber, Ümmü
Atiyye'nin gâsile (yıkayıcı) olduğunu, birçok kadınları yıkadığını kaydetmiştir.
Hadis, ölünün kaç defa
yıkanmasının uygun olacağı hususunun yıkayıcının iradesine bırakıldığına
delalet etmektedir.
Ümmü Gülsüm'ün veya
Zeyneb'in (Allah ikisinden de razı olsun) saçları üç örgü haline getirilip
arkasına doğru atılmıştır. Bu da yıkayanların ictihadına ve iradesine
bırakılmış bir husustur.
638 nolu Hz. Aişe
hadisini aynı zamanda İbn Hibban ve Hakim rivayet etmişlerdir.
Rasulüllah'ı (s.a.v.)
Hz. Ali (r.a.) yıkamıştır.
Bu babda İbn Mace,
Hakim ve Beyhaki de şunu rivayet ettnişlerdir:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimizi yıkamaya hazırlanırken, evin içinden bir ses geldi:
"Peygamberin
gömleğini çıkarmayınız!"
Ahmed b. Hanbel'in İbn
Abbas (r.a.) den yaptığı rivayette, deniliyor ki:
"Hz. Ali gasil
işini yerine getirirken Rasülüllah'ı (s.a.v.) göğsüne doğru getirip dayadı ki,
Efendimizin üzerinde uzunca gömleği bulunuyordu."
Ancak bunun isnadında
Hüseyin b. Abdillah bulunuyor ki, bu zat zayıftır.[135].
1-
Ölüyü yıkamak farz-ı
kifayedir. Bunda icma’ vaki
olmuştur.
2- Yıkanma
olayını yerine getirmek için ölünün elbisesini çıkarmak ve avret yerini iyice
örtmek sünnettir.
3- Cenazeyi
rahat yıkayabilmek için yüksekçe bir yere uzatmak sünnettir.
4- İçine
sidr veya kafur karıştırılmış sıcak su ile yıkamak müstehabdır. İmam Şafii'ye
göre soğuk su tercih edilir.
5- Cenazeye
abdest aldırtmak bazısına göre müstehabdır. Ağzına ve burnuna su verilmez.
Bütün bedenini bir defa kaplayacak şekilde yıkamak farz veya vaciptir. İkinci
ve üçüncü veya dördüncü ve beşinci defalar yıkamak müstehabdır.
6- Kaç defa
yıkanması konusunda bir tahdit yoktur. Yıkayanın ictihadına bırakılmıştır.
Temizlenmesi söz konusudur.
7- Ölünün
saçı, tırnağı kesilmez; saçları taranmaz. Başına ve sakalına güzel koku
sürülmüş pamuk koymak, secde azası üzerine kafur kovmak müstehabdır.
8- Ölüyü
tenha yerde yıkamak, gözlerden uzak tutmak müstehabdır.
9- Yıkama
esnasında nahoş haller görülürse, onları ifşa etmemek sünnettir.
Kişinin yaşı, makamı,
servet ve ailevi durumu ne olursa olsun, hayata gözlerini yumduğu andan
itibaren her şeyinden kopup iman, niyet ve ameliyle başbaşa kalır ve ancak
bunları beraberinde alıp ahirete götürür.
"Kefenin cebi
yoktur" sözü, muhterisleri uyarmaya yönelik bir deyimdir. Böylece kefen
hem ölünün teninin görünmemesine, hem insana verilen değere, hem de dünyalık
olarak kabre bundan başka bir şey götürülemeyeceğine yönelik bir hikmeti
içermektedir.
Kefen daha çok ölen
kişinin sosyal ve ekonomik durumuna göre ayarlanır; yani böyle bir takdir ve
düzenleme müstehabdır; yapılmasında güzellik vardır, yapılmamasında sakınca
yoktur.
Habbab b. Eret (r.a.)
anlatıyor:
"Muhacirlerden
Mus'ab b. Umeyr (r.a) Uhud Saveşı'nda şehid edilmişti. Geriye sadece alaca
bezden bir üstlük bırakmıştı, onu (kefen yapmak üzere) Mus'ab'ın başına doğru
çekip o kısmı örtmek istediğimizde ayakları açıkta kalıyor; ayaklarına doğru
çekip o kısmı örtmek istediğimizde başı açık kalıyordu. Resulüllah (s.a.v)
Efendimiz o üstlükle onun baş kısmını örtmemizi ve ayak tarafını ızhir denilen
bitkiyle kapamamızı emretti."[136]
Yine Habbab b. Eret
(r.a) anlatıyor:
"Hz. Hamza (r.a.)
(şehid edildiğinde) kefen olarak ancak beyazlı siyahlı bir hırka bulunuyordu.
Ayaklarına doğru çekilip uzatıldığında baş kısmı açılıyordu. Sonunda başına
doğru uzatılıp o kısım örtüldü ve açık kalan ayak nahiyesi üzerine ızhir otu
konuldu."[137]
Ebu Katade'den (r.a.)
yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Sizden
biriniz (ölen) kardeşine velî (sahip) olur da onun işlerini yürütmeyi üzerine
alırsa, kefenini güzelleştirsin."[138]
Cabir (r.a.) den yapılan rivayette, adı geçen şöyle
demiştir:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz bir gün ashabına hitapta bulunurken, arkadaşlarından bir
adamın vefat ettiğini ve tam olmayan (hakir olan) bir kefene sarıldığını, aynı
zamanda geceleyin defnedildiğini hatırlayarak konuyu andı.
Rasulüllah (s.a.v.)
Efendimiz; cenazenin, namazı kılınmadan geceleyin defnedilmesini yasakladı.
Meğer ki insan böyle bir zorunlu durum içinde bulunursa (o takdirde gece
defnetmekte bir sakınca yoktur.)"
Sonra Rasulüllah
(s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Artık sizden
kim (din) kardeşini kefenleyecekse, onun kefenini güzelleştirsin."[139]
Hz. Aişe (r.a.) den yapılan
rivayete göre, şöyle demiştir:
"Ebu Bekir (r.a.)
içinde hasta yattığı elbisesine baktı, üzerinde zaferandan bir leke
bulunuyordu. Bunun üzerine şöyle dedi:
"Bu elbisemi
yıkayın ve buna iki elbise daha katın da beni onlarla kefenleyin." Ben
de:
"Bu yeni bir
elbise değildir" dediğimde şöyle dedi:
"Şüphesiz yeni
elbiseye diriler ölülerden daha müstahıktır. Kefen ise ancak (kabirde kan ve)
irine bulaşmak içindir." (Yani kabirde kısa zamanda kan ve irin bulaşıp
özelliğini kaybeder.)[140] İbn
Abbas (r.a.) dan yapılan rivayette, demiştir ki:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz üç elbiseyle kefenlendi: İçinde vefat ettiği entarisi,
Necran imalatı bir hülle idi ki, bu iki ayrı elbise olarak bulunuyordu."[141]
Hz. Aişe (r.a.) den
yapılan rivayette, şöyle demiştir:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz üç elbiseyle kefenlendi:
1- Sehûl
Kasabasının imalatı beyaz bez,
2- Yemen
imalatı pamuk bez ki, bunlar arasında entari ve sarık bulunmuyordu.
Rasulüllah'a bunlar kefen olarak sarıldı."[142]
İbn Abbas (r.a.) dan
yapılan rivayette, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz
şöyle buyurmuştur:
"Elbiselerinizden
beyaz olanını giyininiz; çünkü beyaz sizin elbiselerinizin en hayırlısıdır.
Aynı zamanda ölülerinizi de beyaz elbiseyle kefenleyiniz."[143]
Leyla bint Kanıf
es-Sakafîyye (r.a.) anlatıyor:
"Rasulüllah'ın
(s.a.v.) kızı Ümmü Gülsüm'ü yıkayanlar arasında ben de bulunuyordum.
Rasulüllah'ın (s.a.v.) (kefen olarak) bize ilk verdiği şey izar (entari) oldu.
Sonra gömlek, sonra baş örtüsü, sonra da bütün bedeni kaplayacak çarşafı verdi.
Sonra bunların üstüne bir çarşafa sarıldı."
Raviye devamla diyor
ki:
"Rasulüllah
(s.a.v.) beraberinde kefen bulunduğu halde kapının bir kenarında bekliyordu ve
bize kefen olacak bezleri bir bir veriyordu."[144]
a)
Hanefîlere göre: Ölen kimsenin kefeni bıraktığı maldan ayrılıp karşılanır. Mal
bırakmadan ölen kimsenin kefeni ise, hayatta iken nafaka vermekle yükümlü
bulunduğu yakınlarına gerekir, yani onların kendi paralarıyla alıp ölen
yakınlarını kefenlemeleri vacip olur. Yakınları yoksa, onun kefeni
beytü'l-mal'dan karşılanır.
Beytü'1-mal bunu
karşılayamadığı takdirde, müslüm anların alıp onu kefenlemesi gerekir, yani bu
onlara vacip olur.
Ölüyü kefenlemek, onu
yıkamak ve namazını kılmak gibi farzdır. Bir kasaba veya mahalle halkı ölen
fakir kimseye kefen almazlarsa, hepsi birden günahkar olur.
Erkeğin sünnet olan
kefeni üç parçadır:
1-
Kamis
2- Izar
3-
Lifafe
Birincisi, boyun
nahiyesinden ayaklara kadar kısmı örtecek büyüklükteki bez parçasıdır,
ikincisi, baş ucundan ayak ucuna kadar olan kısmı örtecek büyüklükteki bezdir.
Üçüncüsü ise, baş ve ayak uçlarından bağlanacak kadar o nahiyeyi aşan daha
büyükçe bez parçasıdır.
Kefenin kalitesi, daha
çok ölen kişinin cuma ve bayramlarda giyindiği elbisenin kıymetiyle az-çok
orantılı olacak şekilde seçilir. Fazla pahalı bir {umaştan seçilmez.
Sözünü ettiğimiz bu üç
parça, sünnet olan kefendir. Bir de "kefen-i kifaye" vardır ki, bu
iki parçadan ibarettir: İzar ve lifafe...
Kefenlik kumaşın
pamuktan mamul beyaz renkten seçilmesi müstehabdır.
Kadın için sünnet olan
kefen, sözü edilen üç parçadan başka bir de himar ve hırka eklenir. Himar
yüzünü ve başını örtecek şekilde bir bez parçasıdır. Hırka ise, göğsüyle göbek
arasını örtecek büyüklükteki bez parçasıdır.
Kadın için
"kefen-i kifayet" ise, belirtilen üç büyük parça, bir de yüzünü ve
başını örtecek büyüklükteki himardır.
Erkek ve kadın için
zaruri kefen ise, vücudunu örtecek kadar bir parçadır.[145]
b) Şafîilere
göre: Kişiye, hayatında giyindiği elbise dikkate alınarak ona göre kefen
seçilir. Bunun en azı bir parçadır. "Bana hiç kefen sarmayın" diye
vasiyet eden kimsenin bu vasiyetine itibar edilmez. Ancak "sadece bütün
vücudumu örtecek şekilde bir parça kefen sarın" diye vasiyet ederse, buna
itibar edilir.
Erkek için efdal olan
kefen üç parçadır; bu dört ve beş parça da olabilir, yani fazlasına cevaz
verilmiştir..
Kadın için efdal olan
kefen beş parçadır.
Erkeklere vücudunu
örtecek üç parçadan fazla olarak dördüncü ve beşinci parça kullanıldığı
takdirde, bunun kamîs ve imame olması söz konusudur. Kadın için üç lifafe, izar
ve himar söz konusudur. Kefenin beyaz kumaştan olması sünnettir.
Kefen ölenin
terekesinden alınıp hazırlanır. Tereke bırakmamışsa, kendisine nafakası gereken
kimselerin alması gerekir.[146]
c)
Hanbelilere göre: Erkek üç beyaz parça ile kefenlenir, bunların arasında kamis
ve imame yoktur. Bu üç parçadan fazlası konulmaz. Ancak bu üç parçanın en
güzelinden ve geniş olanından seçilmesi müstehabdır. Sadece iki parça sarmak da
kafi gelir. Aynı zamanda kefenin beyaz bezden olması efdaldır.
Kefeni üç parçadan
fazla tutmak mekruhtur. Çünkü bunda malın zayi' edilmesi söz konusudur.[147]
d)
Malikilere göre: Kefenin üç kattan eksik olmaması müstehabdır. Meğer ki üç
parçayı temin etme imkanı olmadığı zaman, bundan azı da olabilir. Erkeğin
başına sarık misali bir bez sarılması da müstehabdır. Nebati boyayla boyanmış
bezden kefen yapılması mekruhtur. Aynı zamanda katıksız ipekten de kefen
kullanmak mekruh sayılmıştır. Bir de kefenin tek sayıda olması müstehabdır.[148]
645 nolu Habbab hadisi
sahihtir ve ihticaca elverişlidir. Buhari'de bu rivayeti kuvvetlendirir anlamda
bir diğer rivayet Abdurrahman b. Avf (r.a.) den yapılmıştır:
"Doğrusu Mus'ab
b. Umeyr benden hayırlıdır. O şehid edildiğinde bir uzun hırkadan başka kefeni
yoktu. Hamza veya başka bir adam da öldürüldüğünde onun için de bir hırkadan
başka kefenlik bulunmadı."
Hadis, kefenlik olarak
tek parça bulunduğunda ve o da kısa geliyorsa, ölünün baş kısmına doğru çekilip
örtülür, açıkta kalan ayakları üzerinde ot, yaprak ve benzeri şey konmasının
caiz olduğuna delalet etmektedir. Mevcut parça daha da küçük olursa, sadece
avret yeri örtülür. Böylece kefende vacip olan nisbetin bütün bedeni örtecek
şekilde olmasıdır. Bu temin edilmediğinde avret yerinin örtülmesi vaciptir.
646 nolu Habbab hadisi
de istidlale salih görülmüştür.
647 nolu Katade
hadisinin isnadmdaki ricalin hepsi sahihtir. Tirmizi de bunu hasenlemiştir.
Bu babda Deylemi'nin
Ümmü Seleme'den yaptığı rivayette şöyle buyurulmuştur:
"Kefeni
güzelleştirin. Ölülerinize sesli ağlamak, aşırı tezkiyede bulunmak, vasiyetini
geciktirmek, hısımlarından ilgiyi kesmek suretiyle eziyet etmeyin. Borcunu
edada acele ediniz. Kötü komşulardan udûl edip insaflı davranın. Kabrini
kazdığınız zaman derin ve geniş tutun."
Deylemi'nin naklettiği
bir hadiste ise şöyle buyurulmuştur:
"Ölülerinizin
kefenini güzel tutunuz; çünkü onlar kefenleriyle kabirlerinde fahr duyup
ziyaretleşirler."
Nevevi bu iki
rivayetin de sahih olduğunu kaydetmiştir.[149]
649 nolu Hz. Aişe
hadisi sahihtir. Ebu Bekir Sıddîk'ın (r.a.) kefen hakkında kullandığı
"muhle" kelimesini her ne kadar irine bulaşma şeklinde tercüme
ettikse de bunun daha başka manaları da vardır. O bakımdan Deylemi hadisiyle
ters düşmemektedir.
650 nolu İbn Abbas
hadisinin isnadında Yezid b. Ebi Ziyad bulunuyor ki bu onun en zayıf
hadislerinden biridir. Nevevi, "Hadis münekkitlerinin bu zatın zaif
olduğunda birleşmişlerdir" demiştir.
Nitekim Müslim, Rasulüllah'ın (s.a.v.) hülle ile kefenlenmediğini
belirtmiş ve "insanlara o kefenin hülleye benzerlik arzettiği intibaını
vermiştir." [150]
diye ilave etmiştir.
Bu babda Bezzar'ın ve
İbn Adiy'in el-Kamil'de Cabir (r.a.) den yaptığı rivayette, şöyle
buyurulmuştur: "Peygamber (s.a.v.) Efendimiz üç kefenle kefenlenmiştir:
Kamis, izar ve lifafe..."
Ancak bu rivayetin
isnadında Nasıh bulunuyor ki, bu zat zayıftır. Zehebi yaptığı tesbitte üç Nasıh
isminden söz etmiştir: Nasıh b. Abdillah el-Kufî, Nasıh b. Ala' el-Basri ve
Nasıh el-Kürdî... Bu üçünün de zayıf olduğu; ikincisinin güvenilir kabul
edilmediği ve üçüncüsünün bu babda bir şey olmadığı ifade ediliyor.[151]
Bu konuda bir diğer
hadisi ise İbn Adiy İbn Abbas (r.a.) den rivayet etmiştir:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz kırmızı kadifeyle kefenlenmiştir."
Bu rivayetin isnadında
Kays İbn Rebi' bulunuyor ki, bu zat da zayıf olarak tesbit edilmiştir.[152]
İbn Ebi Şeybe, Ahmed
ve Bezzar'ın Hz. Ali'den (r.a.) naklettikleri hadiste şöyle denilmektedir:
"Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz yedi kat kefenle kefenlendi."
Bu hadisin isnadında
Abdullah b. Muhammed b. Akil bulunuyor ki, bu zatın hafızası pek sağlam
olmadığından "seyyiü'l-hıfz" denilmiştir, yani hafızası kötüdür. O
bakımdan hadisi ihticaca elverişli değildir.[153]
Şüphesiz bu konuda
daha birçok rivayetlerde bulunuyor- ki, çoğu istidlal ve ihticaca uygun
değildir. O bakımdan tamamını nakletmeyi zaid gördük.
652 nolu İbn Abbas
hadisini aynı zamanda İmam Şafii, İbn Hibban, Hakim ve Beyhaki tahric etmişler
ve İbn Kattan da sahihlemiştir. Diğer yandan Tirmizi de bunu sahihlemiştir.
Bu konuda birkaç
rivayet daha vardır ki hepsi de İbn Abbas hadisini kuvvetlendirmekte ve
ihticaca salih olduğunu göstermektedir. Böylece özellikle sıcak bölgelerde
beyaz renkteki elbiseleri, her bölgede de yine beyaz kefeni tercih etmenin
müstehab olduğu anlaşılıyor.
653 nolu Leyla
hadisinin isnadında Nuh b. Hakim bulunuyor ki İbn Kattan onun meçhul olduğunu
söylemiş, ama İbn Hibban onun sıka (güvenilir) olduğuna dikkat çekmiştir.[154]
Böylece sözünü
ettiğimiz hadisle istidlal edilebilir.
1- Yetecek
miktarda kefen te'min edilemediği zaman, mevcut bez parçası ile ölünün avret
yerleri başı kısmı örtüler, açıkta kalan ayakları üzerine ot, yaprak gibi
temiz şeyler konularak her tarafı örtülür.
2- Kefenlik
bezin temiz ve iyi olanını seçmek müstehabdır.
3- Fazla
pahalı olmayan kumaştan seçilmesi ve beyaz olması da müstehabdır.
4- Kefenin
daha çok kişinin hayatta iken sosyal durumuna, ekonomik yapısına göre
ayarlanması tavsiye edilir.
5- Farz olan
kefen, vücudun her tarafını kaplayıp örtecek büyükçe bir parçadır, ikinci ve
üçüncü kat kefen sarmak ise sünnettir.
6- Erkekler
için sünnet olan kefen üç parçadan ibarettir.
7- Kadınlar
için sünnet olan kefen beş parçadan ibarettir.
8- Kefenin
çok ağır, pahalı kumaştan edinilmesi mekruhtur.
9- En son
sarılacak olan lifafenin baş ve ayak uçlarından bağlanacak kadar büyük olması
müstehabdır.
10- Kirli ve
çok renkli bezi -zaruret yokken- kefen olarak kullanmak mekruhtur.
11- Zorunlu
hallerde temiz olan herhangi bir bez kefen olabilir.
12- Mevcut
bez kirli ise, yıkandıktan sonra kefen olarak kullanılmalıdır.
13- Erkeğin
başına imame denilen bez sarmak, müctehidlerin çoğuna göre meşru değildir; bir
kısmına göre ise, meşrudur.
Cenaze namazı, ölen
kardeşimize saygı göstermemizden; onu dua, rahmet, gufran ile anmamızdan ve
Cenab-ı Hakk'ın af ve bağışlamasını dilememizden ibarettir. Aynı zamanda ferdin
toplumdaki yerini, önemini, itibarını göstermeye yönelik bir anlam
arzetmektedir.
Böylece namaz, ferdin
toplumun kopmaz bir parçası olduğunu; her mü'minin yalnız kendisi için değil
toplum için de çalışıp mesai sarfettiğini ve bu bakımdan da onun sevgi ve saygıya
layık bulunduğunu yansıtır.
İbn Abbas (r.a.) dan
yapılan rivayette, adı geçen diyor ki:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz vefat ettiğinde, insanlar (cenaze namazını kılmak üzere)
onun bulunduğu odaya cemaat olup girdiler ve namazını kıldılar. Erkekler bu
görevi yerine getirdikten sonra kadınlar girmeğe başladı ve onlar da namaz
kılıp çıkınca sıra çocuklara (temyiz çağına gelenlere) geldi, onlar girmeğe
başladılar. Böylece gruplar halinde girip Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz
üzerine namaz kılanlara kimse imamlık etmedi, yani her grup kendi başına namaz
kılıp çıktı."[155]
Enes (r.a.) den
yapılan rivayette, diyor ki:
"Uhud savaşında
şehid edilenler yıkanmadılar, kanlarıyla birlikte defnedildiler; aynı zamanda
cenaze namazları da kılınmadı."[156]
Muğire b. Şube (r.a.)
den yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Cenaze (kabre
götürülürken), binek üzerinde onu teşyi’ edenler cenazenin arkasında yürürler,
yaya olarak teşyi’ edenler ise, onun önünde, sağ ve sol yakınında bulunurlar. Düşük çocuğun ise namazı kılınmaz, sadece ana ve babası
için mağfiret ve rahmet ile dua edilir."[157]
Zeyd b. Halid (r.a.) den
yapılan rivayette, diyor ki:
"Müslümanlardan bir
adam Hayber'de vefat etmiş bulunuyordu. Durumu Rasulüllah'a (s.a.v.) baber
verildiğinde:
"Arkadaşınızın
namazını kılınız" buyurdu. Bu
sebeple orada bulunanların rengi değişti. Peygamber (s.a.v.) onların bu
durumunu görünce şöyle buyurdu:
"Arkadaşınız
Allah yolunda savaşırken kendine bir şey aşırmış bulunuyor. (O bakımdan ben
namazını kılmayacağım)"
Bunun üzerine biz onun
eşyasını aradık, içinde kıymeti iki dirhem eden Yahudi pabuçlarından bir pabuç
bulduk."[158]
Cabir (r.a.) diyor ki:
"Eslem Kabilesinden
bir adam peygamber (s.a.v.) Efendimize gelerek zina ettiğini itirafta bulundu.
Peygamber (s.a.v.) yüzünü ondan çevirdi; ta ki adam dört defa kendi aleyhine
zina ile şehadet ve itirafta bulundu. Peygamber (s.a.v.) ona:
"Sende cinnet
belirtisi mi var?" diye sordu.
Adam:
"Hayır" diye
cevap verdi. Peygamber (s.a.v.) ona:
"Evli
misin?" diye sordu. O da:
"Evet" diye
cevap verince, Peygamber (s.a.v.) onun musallada recmedilmesini emretti. Atılan
taşlar ona dokunup (canı iyice acıyınca) kaçtı ve arkasından yetişilerek
recmedildi ve öldü. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz onun lehine hayırdır dedi ve
namazını kıldı."[159]
Ahmed, Ebu Davud,
Nesai ve Tirmizi ise "Peygamber (s.a.v.) onun namazını kılmadı"
şeklinde rivayet etmişlerdir. Ancak namaz kıldığına dair olan rivayet daha
sabittir. Nitekim Peygamber (s.a.v.) in sahih tesbite göre, Ğamıd kabilesinden
zina suçundan dolayı recmedilen kadının cenaze namazını kıldığı bilinmektedir.
İmam Ahmed diyor ki:
"Peygamber
(s.a.v.) hiçbir müslümanın cenaze namazını terketmemiş, ancak (ganimet, devlet
ve millet) malını aşıran ile kendi kendini öldüren kimsenin namazını
kılmamıştır."
Cabir (r.a.) den
yapılan rivayete göre, şöyle demiştir:
"Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz Ashame Necaşi'nin, dört tekbir getirmek suretiyle cenaze
namazını (gıyabında) kıldı."
Diğer bir lafızla
şöyle denilmiştir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki:
"Bugün Habeş
ülkesinde salih bir adam öldü, onun namazını kılınız!"
Bunun üzerine biz
Rasulüllah'ın arkasında saf olduk, O da biz arkasında saf saf dururken namazı
kıldırdı."[160]
İbn Abbas (r.a.) den
yapılan rivayette, diyor ki:
"Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz bir kabrin yanına kadar gitti ki o kabir henüz ıslak
bulunuyordu. Kabirdeki kişi üzerine namaz kıldı, biz de arkasında saf halinde
durmuştuk ki dört tekbir getirdi."[161]
Ebu Hüreyre (r.a.)
diyor ki:
"Mescidde
kayyımlık yapan siyahi bir kadın veya genç bir adamı Peygamber (s.a.v.) bir
süre göremeyince sordu. Ashab da:
"O öldü" diye
cevap verdiler. Peygamber (s.a.v.):
"Neden bana
haber vermediniz?" buyurdu ki
ashab-ı kiram o kadının veya gencin durumunu biraz küçümsüyorlar di (ki o
yüzden peygambere haber vermemişlerdi). Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:
"Onun kabrini
bana gösterin" buyurdu. Onlar da
gösterdiler ve Peygamber (s.a.v.) orada onun cenaze namazını kıldı ve sonra
şöyle buyurdu:
"Şüphesiz şu
kabirler karanlıkla dopdoludur; Allah onları benim onlar üzerine kıldığım
namazla nurlandırır."[162]
İbn Abbas (r.a.) diyor
ki:
"Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz bir ölünün üç günden sonra namazını kıldı"[163]
Said b. Müseyyeb'den
yapılan rivayete göre, Sa'd'ın anası vefat ederken, o sırada Rasulüllah
(s.a.v.) (orada) bulunmuyordu. (Seferden) dönüp gelince o kadının namazını
kıldı ki, aradan üç ay geçmiş bulunuyordu."[164]
a)
Hanefilere göre: Cenaze namazı ashab ve ulemanın icma'ıyla farz-ı kifayedir.
Doğumdan sonra ölen her müslümanın namazı kılınır; ancak İslami devlete karşı
gelip isyan eden ile yolları kesip mal ve cana kasdedenler fiili durumlarında
iken öldürüldükleri takdirde namazları kılınmaz.
Cenaze üzerinde bir defa
namaz kılınır. Bunun tekrarı ne münferiden, ne de cemaaten meşru'dur. Ancak
asıl velayet sahibinden izin almadan başkaları namaz kılmışsa, veli hazır
olunca o namazı iade eder. İmam Şafii delil olarak, Hz. Peygamber'in namazının
gruplar halinde tekrar tekrar kılındığını göstermiştir. Hanefiler ise, namazı
kılınan kimsenin Hz. Ömer (r.a.) tarafından da namazı kılınmak istendiğinde
Peygamber'in (s.a.v.) cenaze namazının iade olunamayacağını buyurmasını delil
olarak almışlardır. Aynı zamanda hazır olmayan, başka yerde ölen bir kimsenin
cenaze namazı gıyabında kılınmaz. İmam Şafiî'ye göre kılınır. Nitekim Hz.
Peygamber (s.a.v.) Habeşistan'da vefat eden Kral Necaşi'nin gıyabında namazını
kılmıştır.
Namazı kılınmadan
defnedilen ölünün en çok üç gün içinde namazı kılmabilir. Üç günden sonra
kılınmaz.[165]
b) Şafîilere
göre: Cenaze namazına farz-ı kifaye olarak niyet getirmek farzdır. Niyet
ederken ölüyü ismen belirlemeye gerek yoktur. Birinci tekbirden sonra Fatiha
okumak farzdır. Eûzü Besmele çekilir, iftitah duası okunmaz. Gurbette ölen
kimsenin gıyabında namazını kılmak sahihtir. Cenaze namazı definden önce
kılınır; bununla beraber definden sonra da kılmak caizdir. Müslümana ait olduğu
bilinen bir azaya raslandığında namazı kılınır. Düşük çocuk ses çıkarır veya
ağlarsa namazı kılınır; aksi halde kılınmaz. Ancak fukahanın çoğuna göre, hayat
belirtisi görülürse, yine de namazı kılınır. Şehit edilen kimse ne yıkanır, ne
de namazı kılınır. İsterse cünüp olduğu halde şehid edilmiş olsun, yine de
yıkanmasına gerek yoktur.[166]
c)
Hanbelilere göre: Cenaze namazı farz-ı kifayedir. İmamın tabutun baş kısmı
hizasında durması müstehabdır. Ancak ölen kimse kadınsa, imâm tabutu tam
ortalayarak durur. Birinci tekbirden sonra sadece Fatiha okunur. Bu vaciptir.
Namaz tamamlanınca sadece sağ tarafa selam vermekle yetinilir. Cemaatin üç saf
olması müstehabdır.
Böylece cenaze
namazında dört tekbir, ayakta durmak, fatiha okumak, peygambere salatu selam
getirmek ve ölen kimse için dua etmek vaciptir.
Namazı kılınmadan
defnedilen kimsenin namazı bir aylık sure içinde kılınabilir. Bu sureden fazla
olunca artık namazı namazı kılınmaz. Namazı kılınan kimsenin artık başkası
tarafından o namazın iadesi sünnet değildir. Gurbette ölen kimsenin gıyabında
cenaze namazını kılmak caizdir. Bunun bir ay süresi vardır. Ölen kimsenin
vücudunun bir kısmına raslanırsa hem yıkanır, hem de namazı kılınır.[167]
d)
Malikilere göre: Hazır olan cenazenin namazı kılınır. Ğaibin namazı kılınmaz.
Cenaze namazında salavat ve dualar gizli okunur. İftitah tekbiri getirilirken
eller kaldırılır, deiğer üç tekbirde el kaldırılmaz. Duaya
"el-Hamdulillah" sözüyle başlanır.[168]
664 nolu İbn Abbas
hadisini aynı zamanda Beyhaki tahric etmişse de İbn Hacer onun isnadının zayıf
olduğunu belirtmiştir.[169]
Bu babda Ahmed b. Hanbel’in
Ebu Useyb’den yaptığı rivayette şöyle denilmiştir:
"Adı geçen ravi
Rasulullah’ın (s.a.v.) cenaze namazına hazır olmuş ve (vefat etmeden az önce
ona:)
"Senin namazını
nasıl kılalım?" diye sormuş. O da:
"Gruplar
halinde girip kılın" buyurmuş.
Bu mealde Taberani’nin
Cabir (r.a.) ile İbn Abbas (r.a.) den yaptığı rivayetin isnadında Abdülmin’im
b. İdris bulunuyor ki bu kişi çok yalancıdır.[170]
Zehebi onun meşhur kıssacılardan olup itimada şayan bulunmadığına dikkat çekmiş
ve Buhari’nin de onun hakkında şöyle dediğini ilave etmiştir:
"Zahibü’l-hadis"tir.[171]
Böylece İbn Abbas
hadisi, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz üzerine namaz kılanların cemaatle değil,
herkesin kendi başına kıldığına delalet etmektedir. Aynı zamanda önce
erkeklerin, sonra kadınların, sonra da temyiz çağına girmiş çocukların sırayla
içeri girip namaz kıldıkları anlaşılıyor. Tabii bu durum Hz. Peygamber'in
(s.a.v.) şahsına has bir olaydır.
665 nolu Enes hadisini
aynı zamanda Hakim tahric etmiştir. Tirmizi ise bunun garip bir hadis olduğunu
belirtmiş ve "Enes hadisinden ancak bu vechi biliyoruz" diye ilave
etmiştir.
Ebu Davud
el-Merasil'de ve Hakim ilgili hadis bölümünde şöyle rivayet etmişlerdir:
"Rasulüllah
(s.a.v.) (savaş alanında şehid edilen) Hamza'ya uğradı ki bedeni parçalanıp
azası kesilmiş bulunuyordu. Uhud'da şehid edilenlerden -Hamza dışında- hiç
kimsenin namazı kılınmadı."
Buhari bu rivayetin
ma'lûl olduğunu; Tirmizi ile Darekutni ise bunun galat bulunduğunu söylemiştir.
Çünkü isnadında Üsame b. Zeyd bulunduğu söyleniyor. Oysa Zühri'den, o da
Enes'den rivayet etmiştir. Zühri'den yapılan rivayetin tercihe şayan olduğu
belirtilmiştir.
Bu babda İbn İshak'ın
İbn Abbas (r.a.) dan yaptığı rivayette ise şöyle denilmektedir:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz, (şehid edilen) Hamza'nın üstündeki hırkasının kendisine
iyice sarılmasını emretti. Sonra onun namazını kıldı ve yedi tekbir getirdi.
Sonra da (savaş alanında) öldürülen müslümanlar Hamza'nın yanına getirildi ve
böylece hem onların, hem de Hamza'nın namazı kılındı. O kadar ki Rasulüllah
(s.a.v.) Hamza üzerine 72 defa namaz kılmış oldu." Ancak bu hadisin
isnadında mübhem (belirsiz) bir ravi vardır. Çünkü İbn İshak bu konuda şöyle
demiştir:
"Bana, itham
edemeyeceğim bir kimse İbn Abbas'ın azadlı kölesi Muksim'den, o da İbn Abbas
(r.a.) dan rivayet etti."[172]
Nitekim es-Süheyli
diyor ki:
"Eğer İbn
İshak'ın mübhem saydığı, itham etmeyeceği ravi, Hasan b. Amare ise, bu zat
zaten zayıftır. Bu değilse, o takdirde o ravi meçhuldür ve bu sebeple bu
hususta bir hüccet ortaya koymaya gerek yoktur."
Bu konuda Ebu Dacud
el-Merasil'de Ebu Malik el-Gıffari'den yaptığı rivayette ise, yukarıdaki
rivayeti kuvvetlendirir mahiyette şöyle denilmektedir:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz Uhudda öldürülen (şehid edilen)lerden her on kişiyi bir araya
getirip -Hamza da aralarında olmak üzere- namazlarını kıldı ye böylece Hamza
üzerine 70 defa namaz kılmış oldu." Hafız İbn Hacer bunun ricalinin sıka
(güvenilir) olduğunu söylemişse de İmam Şafii bunun
muallel bulunduğuna dikkat çekmiştir. Çünkü Uhud'da şehid edilenlerin tamamı 70
kişi idi. Onların onar, onar namazını kılmışsa, bu yedi defa eder, O bakımdan
70 defa namaz kıldı denilebilir mi?
Bu konuda daha birçok
rivayet vardır. Ancak tamamını biraraya getirdiğimiz zaman şu hüküm ağırlık
kazanmaktadır: Uhud'da şehid
edilenlerden yalnız Hz. Hamza'nın namazı kılınmıştır.
666 nolu Muğire b.
Şu'be hadisini aynı zamanda İbn Hibban tahric etmiş ve Hakim de sahihlemiştir.
Hakim bunu Buhari'nin şartına uygun şu lafızla rivayet etmiştir:
"Düşüğün namazı kılınır
ve ana-babasına rahmet ve afiyetle dua edilir."
Bu babda İbn Mace'nin
Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayet ettiği bir diğer hadis vardır. Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Çocuklarınız üzerine
(cenaze) namazını kılınız; çünkü onlar sizin için önceden oluşan hayır ve
ecirdir."
Şevkani bu hadisin
isnadının zayıf olduğunu belirtmiştir.[173]
667 nolu Zeyd b. Halid
hadisi hakkında Ebu Davud susup bir şey dememiştir. Ancak yapılan ciddi
tesbitlere göre ricalinin hepsi de sahihtir.
Bu hadis, millet ve devlet
malını aşıran kimsenin cenaze namazının kılınmayacağına delalet etmez;
işlediği suç ve günahın ağırlığını yansıtır. Rasulüllah (s.a.v.) Efendimizin
kılmayıp ashabına havale etmesi yeterli delildir. Böylece gerek ganimetten, gerek
devlet hazinesinden, gerekse millet malından çok az bir şey bile aşırmanın
haram olduğu kesinlik arzediyor.
Ayrıca namazı
kılınmayan günahkarlardan birinin de kendi canına kıyan kimse olduğu ortaya
çıkıyor. Cabir b. Semure'nin (r.a.) yaptığı rivayete göre: Bir adam mızrak veya
makas ve benzeri keskin bir aletle kendi canına kıyıp intihar etti. Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz onun namazını kılmadı."[174]
Rasulüllah (s.a.v.)
Efendimizin müntehimi namazını kılmadığı, ancak ashabının kıldığı dikkate
alınınca, ağırlık "namazı kılınır" diye ictihad edenlerin tesbîtinde
görülür. Çünkü Rasulüllah (s.a.v.): "(Müslüman olduktan sonra her iyi
ve kötünün namazını kılınız" ve "La ilahe illallah diyen
kimsenin de namazını kılınız" buyurmuştur. O bakımdan mevcut
hadislerin arasını te'lif etmek gerekir.
668 nolu Cabir hadisi
sahihse de son kısmında "ve namazını kıldı" cümlesini ta'lil edenler
olmuştur. Çünkü ravilerden Muhammed b. Yahya hadisi naklederken bu fazlalığı
anmamıştır. Böylece Muhammed'in, aynı hadisi rivayet eden Mahmud b. Gaylan'dan daha
mazbut olduğu söylenebilir. Ancak usûlde bir kaide vardır: "Sıka
(güvenilir) olan ravinin fazla olarak yaptığı rivayet, eğer sahih rivayetlere
münafı değilse, makbul sayılır."
Ayrıca Müslim, Ebu
Davud ve Nesai'nin Büreyde (r.a.) den yaptıkları rivayete göre, "Gamid
kabilesinden bir kadın Peygamber'e (s.a.v.) gelerek zina ettiğini bildirdi..
Sonra o kadın recmedilince, Peygamber (s.a.v.) onun namazını kıldı."
Bu manada bir diğer
hadisi Ebu Davud ve Nesai Ebu Bekre'den rivayet etmişse de isnadında bir meçhul
vardır. O bakımdan istidlale salih değildir.
Böylece sanih
rivayetlere dayanılarak, recmedilen kimsenin namazının kılınacağında icma'
vaki’ olmuştur.[175]
369 nolu Cabir hadisi
sahihtir ve ihticaca elverişlidir. Aynı zamanda bu konuda Ebu Hüreyre hadisi de
sahihtir. Böylece gaibin cenaze namazının meşruiyetine delalet eden sahih
hadisler söz konusudur. Nitekim İmam Şafii, İmam Ahmed ve diğer birçok ilim
adamları bu hadislere dayanarak istidlalde bulunmuşlardır.
Aynı zamanda ilgili
iki hadis, cenaze namazında dört tekbir getirileceğine delalet etmektedir ki,
müctehidlerin çoğu bununla amel etmişlerdir.
Bu babda İmran b.
Husayn’den rivayet edilen hadiste, Rasulüllah'ın (s.a.v.) şöyle buyurduğu
belirtilmektedir:
"Şüphesiz ki
kardeşiniz Necaşi vefat etmiştir. Kalkınız onun namazını kılınız."
Bunun üzerine biz de
kalkıp hazır olan ölünün karşısında saf bağladığımız gibi saf saf olduk ve
hazır olan ölünün üzerine kılman namaz gibi namaz kıldık."[176]
670 nolu İbn Abbas
hadisi sahihtir. O bakımdan fakihlerin bir kısmı bu ve benzeri rivayetlerle
ihticac etmişlerdir.
671 nolu Ebu Hüreyre
hadisini aynı zamanda Hafız Bezzar da rivayet etmiştir. İmam Malik de bu manada
bir hadisi Muvatta'da Ebu Ümame (r.a.) den rivayet etmiştir. İbn Mace ise bu
manadaki hadisi Ebu Said'den rivayet etmişse de isnadında İbn Lehi' bulunuyor
ki bu zat zayıf kabul edilmiştir.
Bu babda dört rivayet
daha bulunuyor ki, çoğunun isnadı sahihtir.
672 nolu İbn Abbas
hadisini aynı zamanda Taberani el-Evsat'ta Muhammed b. Sabbah ed-Dulabi
tarikiyle İsmail b. Zekeriya'dan, o da eş-Şeybani'den rivayet etmiştir. Bu
rivayette, Rasulüllah'ın o şahsın vefatından iki gece sonra gidip kabrinde namazını
kıldığı belirtilmekledir. Ancak Hafız İbn Hacer, Taberani'nin bu rivayetinin isnadının mursel ve sahih
olduğunu belirtmiştir. Beyhaki
de aynı hadisi İbn Abbas'dan rivayet
etmiştir. Ancak Beyhaki'nin rivayetinde Süveyd b. Said bulunuyor ki, bu zat her
ne kadar sikadan olup kuvvetli bir hafızaya, geniş hadis ilmine sahipse de
ömrünün son yıllarında gözlerini kaybettiği ve bazan kendisine rivayet
etmediği hadisin telkin edilerek kabul ettirildiği söylenir. O bakımdan Buhari
"Onun hadisi münkerdir" demiştir. Nesai de onu zayıf saymıştır. Diğer
hadis alimlerinin çoğu ise onu tezkiye etmişlerdir.[177]
1-
Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz çoğu kere cenaze namazını cemaat halinde
kılmıştır. O bakımdan bu namazın cemaatle kılınması sünnettir.
2-
Rasulüllah'ın (s.a.v.) namazını mü'minler gruplar halinde girip kılmışlardır ve
cemaat olup birlikte kılmamışlardır. Bu, Rasulüllah'ın yüksek şahsiyetine has
bir olaydır. Çünkü peygamberler vefat ettikleri yerde gömülürler. O bakımdan
Rasulüllah'ın aziz na'şı küçük bir odada bulunuyordu ki orası onun kabri
olacaktı. Bu sebeple onu dışarı çıkarmalarına ashabın gönlü razı olmadı. Sonra
da gaibden gelen bir ses de söz konusudur ki, "Peygamberin namazını
veya benim namazımı gruplar halinde girip kılın!" buyurulmuştur.
3- İmam
Malik ve onun yolunu takip eden müctehidlere göre, kadınlar da cenaze namazına
katılabilirler.
4- Şehidler
yıkanmazlar, namazları da kılınmaz ve öylece kanlı elbiseleriyle birlikte
defnedilirler. Müctehidlerden bir kısmına göre, şehidlerin namazı kılınır.
5- Cenaze
kabre götürülürken binek üzerinde bulunanlar cenazeyi arkadan takip ederler;
yaya yürüyenler ise, tabuta yakın durup hem önünde, hem sağ ve sol tarafında
yerlerini alıp takip ederler. Böyle yapmak müstehabdır.
6- Düşük
çocuk şekillenip hayat belirtisi taşıdıktan sonra ölürse, namazı kılınıp
ana-babasına gufran ve rahmet ile dua etmek vaciptir.
7- Ganimet,
hazine ve millet malından bir şey aşıran kimse büyük günah işlemiş olmakla
kalmaz, o ülkedeki bütün müslümanların
hakkına tecavüz etmiş sayılır. Ancak bu hakkı ödemeden ölürse, yine de namazı
kılınır. Çünkü müslüman olarak ölmüştür.
8- İntihar
eden kimsenin de namazı kılınır. Müctehidlerden bir kısmına göre kılınmaz.
Bununla beraber ağırlık, kılınır diyenlerden yanadır. Müftabih olan da budur.
9- Zina
suçundan dolayı recmedilen kişinin cenaze namazı kılınır.
10- Gaibin,
yani başka yerde ölüp hazır olmayan kimsenin cenaze namazı kılınabilir.
Müctehidlerin çoğu bunun meşru' olduğuna kaildir.
11- Aynı
zamanda gaibin cenaze namazını cemaat halinde kılmak da meşru'dur.
12- Aynı
şahsın birden fazla namazı kılınabilir mi? Müctehidlerin bir kısmına göre
kılınabilir. Bir kısmı ise, veli veya vasi hazır olmadığı halde başkası
tarafından kılınır ve sonra da veli veya vasi çıkagelirse, cenaze namazını iade
edebilirler.
13- Namazı
kılınmadan gömülen kimsenin namazını en çok üç gün içinde gidip kabrinde kılmak
caizdir. Müctehidlerin çoğu bunun meşruiyetine kaildirler.
14- Aradan
üç günden fazla bir süre geçerse, müctehidlerin çoğuna göre, artık o kimsenin
namazını kılmaya gerek yoktur. Bu sürenin bir ay olduğunu belirtenler de
vardır.
15- Böylece
kabrin önünde durup cenaze namazı kılmak caizdir. Her ne kadar kabristanda
namaz kılmak mekruhsa da, bu namaz daha çok dua makamındadır ve ölen şahıs
içindir. O bakımdan kerahet olmadığını söyleyenler çoğunluktadır.
Bilindiği gibi, cemaat rahmettir; ayrılık ise
azaptır. Yani müslümanların din ve dünya işlerinde birleşip tek vücut olmaları
ve kendi meselelerini kendi aralarında şûra düzeyinde çözmeleri vaciptir.
Müslümanların birliğine katılmayan, farklı zümrelere ayrılan kimselerde hayır
yoktur. Cenaze namazına camideki cemaatin katılması, cami ve cemaate
katılmayanların dışarda ayakta beklemesi rahmet değil azaptır. Bu hem İslami
kurallara ters düşmekte, hem de çirkin bir manzara oluşturmaktadır. Bu da yetmiyormuş
gibi bir de ojeli, boyalı kadınların gözlerinde siyah gözlük bulunduğu halde
cami avlularına dolup ayakta beklemeleri de bütünüyle İslam inancına ve
kültürüne aykırı bir davranıştır. İşin en garip tarafı, ölen zatın en yakınları
cami avlusunda namaz kılmayıp ayakta beklerken onun yakınları olmayan cami
cemaati saf bağlayıp merhumun namazını kılmaktadır. Bunun ötesinde ayakta
duranların çoğu sohbete dalar ve cami avlusu gönderilen çelenklerle süslenirken
mabedin kutsal havası değiştirilir ve sanki bir fabrikanın veya büyük bir iş
yerinin açılış merasimi görünümüne
bürünür.
Bütün bunlar kendi öz
değerlerimizden, kültürümüzden kopup yabancıların kültürünü benimsememizin ve
kendi şahsiyetimizi kaybedip yabancı kültürle ayakta durmaya çalışmamızın açık
belirtileridir.
Şüphesiz cenaze
namazında cemaat ne kadar çok olursa, ölünün ruhu o nisbette şad olur ve ilahi
rahmet ile gufran o nisbette merhuma yönelir.
Bu konuda Tahir
Mevlevi'nin şu dört mısraını nakletmeden geçemeyeceğim:
"İstemem nakl-i
cenazemde çeleng-u aheng,
Debdebe ile girilir
saha değildir makber.
Orası medhalidir
barigah-i Mevlanın,
Kapısından içeri acz
ile girmek ister."
Ebu Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayette, Rasulüllah (s.a.v.) buyurdu ki:
"Kim, namazı
kılınıncaya kadar cenazeye hazır olursa, onun için bir kıyrat vardır. Kim de o
defnedilinceye kadar hazır bulunursa, onun için iki kıyrat vardır."
Bunun üzerine soruldu:
"Ya Rasulallah!
İki kıyrat nedir?"
"İki büyük dağ
gibidir", buyurdu." (Yani o
büyüklükte sevaba nail olur)[178]
Malik b. Hübeyre
(r.a.) den yapılan rivayette, Rasulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Herhangi bir
mü'min ölür de müslümanlardan bir cemaat üç saffa ulaşarak onun namazını
kılarsa, mutlaka bağışlanırlar."[179]
O bakımdan Malik b.
Hübeyre (r.a.) cenaze namazına katılanlar az olduğu zaman da onların üç saf
oluşturmasında ecir ve sevap arayıp arzulardı.
Hz. Aişe (r.a.) dan
yapılan rivayette, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin şöyle buyurduğu
belirtilmiştir:
"Herhangi
(müslüman) bir ölünün namazını, sayıları yüzü bulan müslüman bir cemaat kılar
ve hepsi de onun için şefaat dileğinde bulunursa, hepsinin de bu husustaki
şefaat dilekleri kabul olunur."[180]
İbn Abbas (r.a.) dan
yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"Rasulüllah'ın
şöyle buyurduğunu işittim:
"Müslümanlardan
herhangi bir kimse ölür de onun cenaze namazında Allah'a ortak koşmayan kırk
müslüman bulunursa, mutlaka Cenab-ı Hak onların o ölü hakkındaki dua ve şefaat
dileklerini kabul buyurur."[181]
Başta dört mezhep
olmak üzere, hak olup inkıraz bulan mezhepler de dahil Ehl-i Sünnete bağlı
bulunan mezheplerin hepsi, bu konuda görüş birliği içindedirler. Cemaatin
çokluğunun sağlayacağı büyük ecir ve sevaplar hakkında birleşmişlerdir.
O bakımdan bu babda
mezhep imamlarının görüş, ictihad ve istidlallerini ayrı ayrı zikretmeye gerek
görmüyoruz. Çünkü cemaatin çokluğu rahmetin bolca inmesine vesiledir.
Böylece hem cenaze
namazına katılan mü'minler için, hem de ölü için büyük ecirler, kalıcı sevaplar
söz konusudur.
Bu olay da şunu
öğretmektedir ki, din ve dünya işlerinde mü'minler ne kadar çok biraraya gelip
büyük çapta cemaat oluştururlarsa, ilahi inayet, rahmet ve gufran da o nisbette
büyük olur.
1- Cenaze
namazı farz-ı kifayedir. Müslümanların bir kısmının
katılmasıyla bu farz yerine gelmiş olur.
2- Cemaatin
çokluğu ölü için geniş rahmet ve gufrana vesiledir.
3- Mevcut
cemaati mümkün olduğu takdirde üç saf yapmak müstehabdır.
4- Cenazeye
hazır olup da meşru bir mazereti yokken namaza katılmayan müslümanlar o büyük
ecirden kendilerini mahrum bırakmış olurlar. Ve böylece ölünün yakınları bu
tarz harekette bulunurlarsa, onlar da merhumun ruhunu sıkmış ve üzmüş olurlar.
Ölüm olayı ezelde
planlandığı üzere değişmeyen kanunlardan biridir. Her canlı mutlaka ölümü
tadacaktır. Hem sonsuz hayatın yolunda doğum bulunduğu.gibi ölüm de bulunuyor.
Aynı zamanda ölümden sonra yeniden dirilme de aynı yolun basamaklarından
biridir. Bu bakımdan ölüm yok olup meçhule karışmak değil, kalıcı bir hayatın
kapısından girmenin bir tezahürüdür.
Ölüm olayı bazı
kişilerin başına gelip bazılarının ondan kurtulması söz konusu olamıyacağına
göre, ölen yakınımız için elbetteki içimiz yanacak, gözlerimiz yaşaracaktır.
Zira bu duygu biz insanların mayasına zerkedilmiştir, onu bütünüyle söküp
atmamız mümkün değildir. Ancak bu duygumuzu sınırlı tutmamız, sesli ağlamaktan
kaçınmak, feryad-u figandan uzak kalmakla gerçekleşir. Aksine bir tutum ve
tavır hem bizi günahkar edebilir, hem de ölenimizin ruhunu sıkabilir.
İbn Mes'ud (r.a.),
Peygamber (s.a.v.) Efendimizin şöyle buyurduğunu haber vermiştir:
"Ölüm haberini
(şatafata kaçarak, çevreyi telaşlandırarak) etrafa yaymaktan sakının! Çünkü
böyle yapmak cahiliyet devri amelindendir."[182]
Huzayfe (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"Ben öldüğümde,
ölüm haberini hiç kimseye duyurmayın. Çünkü gerçekten böyle yapmanızın na'y
(ölüm haberini çevreyi telaşa vermek) suretiyle duyurmanız olacağından endişe
etmekteyim. Çünkü Rasulüllah'ın (s.a.v.) na'yi men'ettiğini kendisinden işitmiş
bulunuyorum."[183]
İbrahim'den yapılan
rivayete göre, şöyle demiştir:
"Adam öldüğü
zaman, onun ölüm haberini dostlarına, arkadaşlarına duyurmakta bir sakınca
yoktur. Mekruh olan şekli ise, cahiliye devrinde olduğu gibi meclisleri
dolaşıp, "Ben falanın ölüm haberini veriyorum" deyip (çevreyi
rahatsız etmektir)."[184].
Enes (r.a.) den
yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"(Mute
savaşını Medine'de minber üzerinde kalp gözüyle izlerken) Sancağı Zeyd aldı,
ona (ölüm darbesi) isabet etti. Sancağı Cafer aldı. Ona da (ölüm darbesi)
isabet etti. Arkasından sancağı Abdullah b. Revaha aldı. Ona da (ölüm darbesi)
isabet etti."
Bu sırada Rasulüllah'ın
gözlerinden yaş akıyordu.
"Sonra sancağı
Halid b. Velid bir emirlik söz konusu olmaksızın eline aldı ve fetih ondan yana
gerçekleşti."[185]
a)
Hanefilere göre: Ölenin ev halkının kendi evlerinde ta'ziyeleri kabul etmek
için üç gün oturmalarında bir sakınca yoktur. Bunun gibi kendi semtlerindeki
mescidde de üç gün bulunabilirler. Ölüm olayından dolayı yas tutup kapı
eşiğinde oturmak mekruhtur. Yüksek sesle ağlamak ise caiz değildir. Sessiz ağlamak kalp
yufkalığının eseridir ki bunda bir sakınca görülmemiştir. Erkeklerin yas
alameti olarak siyah elbise giyinmeleri mekruhtur. Kadınların giymesinde bir
sakınca yoktur.[186]
b) Şafiilere
göre: Ölüm olayından dolayı ta'ziyede bulunmak sünnettir. Bu hem defninden
önce, hem de sonra üç gün içinde
yerine getirilir. Ölenin,
ölmek üzere olanın üzerine ağlamakta bir sakınca yoktur. Ancak
onun haslet ve faziletini sayıp dökerek ağlamak mekruhtur.
Ölüm olayını hem
namazının kılınması, hem de başka hususlar için çevreye duyurmakta bir sakınca
yoktur. Ancak cahiliyet devrindeki ilan şekli mekruhtur.[187]
c)
Hanbelilere göre: Bağırıp çağırmaksızın, yaka yırtmaksızın, saç ve sakalı
yontmaksızın ağlamakta bir sakınca yoktur. Ölen kişinin birtakım meziyetlerini
sesli bir hava içinde sayıp dökmek mekruhtur. Hem böyle yapmak, sesli ağlamak
gibi, ölünün kabirde sıkıntı çekmesine sebep olur. Ölüm olayını ölenin
yakınlarına duyurmakta bir sakınca görülmemiştir.[188]
d)
Malikilere göre: Ölüm olayını yüksek sesle etrafa duyurmak mekruhtur. Ama
normal bir anlatımla haber vermekte bir sakınca yoktur.[189]
691 nolu İbn Mes'ud
hadisinin isnadında Ebu Hamze Meymun el-A’ver bulunuyor ki, bu zat hadis ehline
göre kavi değildir.[190]
Tirmizi'ye göre, bu hadis gariptir.
692 nolu Huzeyfe
haberinin isnadı hasendir.
693 nolu İbrahim'in
haberini kuvvetlendirir anlamda Muhammed b. Sirinden bir rivayet yapılmıştır
ki, adı geçen şöyle demiştir:
"Ölüm olayını,
ölenin yakın dost ve arkadaşlarına duyurmakta bir beis (sakınca)
bilmiyorum."[191]
Bu rivayetleri
kuvvetlendiren bir diğer olay, Rasulüllah'ın (s.a.v.) Habeş Kralı Necaşi'nin
ölüm haberini, ashabına duyurmasıdır. Sonra da ashabına: "Sizden biri
ölünce herhalde bana haber verin!" diye tenbih etmesi söz konusudur.
İbn el-Arabi,
"Bütün bu ve benzeri rivayetlerden şu üç durumu çıkarmak mümkündür"
diyor;
1- Ölenin
ölüm haberini ev halkına, yakınlarına, ve salih kişilere duyurmak,
2-
Böbürlenmek için birçok kimselerin toplanmasını sağlamaya
yönelik duyuruda bulunmak.
3- Sesli
şekilde ağlayıp çevreyi haber etmeye çalışmak ve kendisini acındırmak...
Birinci durum
mübahtır, hatta müstehabdır denilebilir. İkinci ve üçüncü durum mekruhtur. Buna
tahrimen mekruh diyebiliriz.
Sonuç olarak hak
mezheplerin hemen hepsine göre, gusül, tekfin, namaz ve taşıyıp defnetmek için
ölüm olayını çevresine duyurmakta bir sakınca yoktur. Ashab ve Tabiin zamanında
da bu tarz duyurmalar olmuştur.
1- Ölüm olayını, ölenin yakınlarına, dost ve
arkadaşlarına haber vermekte bir sakınca yoktur.
2- Kapı
kapı, sokak sokak, mahalle mahalle dolaşıp dellalın yaptığı gibi ölüm olayını
sesli bir şekilde haber vermek mekruhtur.
3- Kişinin
ölen yakınını, dostu için ağlayıp göz yaşı akıtmasında bir sakınca yoktur.
4- Sesli
ağlayıp feryad etmek, saç sakalı yolmak, yakayı yırtmak ise haramdır.
5-
Böbürlenmek için birçok kimselere haber salıp büyük kalabalık oluşturmaya
çalışmak mekruhtur.
6- Taziye
kabul etmek için üç gün evde veya mescidde oturmakta bir sakınca görülmemiştir.
Gurbette olmayanlar üç gün içinde taziyetlerini gelip bildirirler. Gurbette
olanlar ne zaman dönerlerse, gidip taziye verebilirler.
"Bilindiği gibi,
cenaze namazının kendine has şekli ve sünnetleri vardır. Ama her haliyle o
namazdır. Bazılarının iddia ettiği gibi, sadece duadan ibaret değildir. O
bakımdan diğer namazlar için şart olan hususlar bu namaz için de şarttır.
Ancak bayram namazında
olduğu gibi, cenaze namazında da fazladan tekbir getirilir. Bunlar dört müdür,
beş midir, altı mıdır, yoksa daha fazla mıdır?
Bu konuda az farklı
rivayetler vardır. Önce onları, sonra da müctehidlerin tesbit ve ihticaclarını
naklettiğimizde, konu daha iyi anlaşılmış olur.
Az yukarıda Ebu Hüreyre
ve Cabir (r.a.) den yapılan sahih rivayette, bu tekbirlerin dört olduğu
belirtilmişti.
Abdurrahman b. Ebi
Leyla'dan yapılan rivayette, adı geçen diyor ki:
"Ashabdan Zeyd b.
Erkam (r.a.) bizim cenazelerimizin namazını kılarken dört tekbir getiriyordu.
Ancak bir cenazenin namazında o beş tekbir getirdi. Bunun üzerine kendisine
sebebini sordum. Şu cevabı verdi:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz beş tekbir getirirdi."[192]
Hz. Huzayfe (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen bir cenaze namazını kılarken beş tekbir
getirdikten sonra dönüp (orada hazır bulunanlara) şöyle dedi:
"Ne unutarak, ne
de vehm ederek böyle yaptım; ama Rasulüllah'ın (s.a.v.) tekbir getirdiği gibi
(ve o kadar) tekbir getirdim. Çünkü Rasulüllah (s.a.v.) bir cenaze namazına beş
tekbir getirdi."[193]
Hz. Ali'den (r.a.) yapılan
rivayete göre, o, Sehl b. Hanif'in cenaze namazını kılarken altı tekbir
getirdi ve şöyle buyurdu:
"Şüphesiz ki
Sehl, Bedir savaşına hazır olanlardan biridir."[194]
Hakem b. Uteybe'den
yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"Ashab-ı Kiram
genellikle Bedir savaşına katılanların cenaze namazını kılarken beş, altı ve
yedi tekbir getirirlerdi."[195]
a)
Hanefilere göre: Cenaze namazı farz-ı kifayedir ve dört tekbirle kılınır.
Birinci tekbir, iftitah anlamı taşıdığı için şarttır ve bir rek'at yerine
geçtiği için de rükündür, diğer üç tekbir ise üç rek'at yerine geçtiğinden
onların da rükün olduğu söylenir.[196]
b) Şafiilere
göre: Cenaze namazının bir takım rükünleri yardır. Niyet etmek ve dört tekbir
getirmek o rükünlerden ikisidir. İmam beşinci tekbir getirecek olsa namaz
bozulmaz, ancak bu hususta cemaat ona uymaz, yani cemaat beşinci tekbiri
getirmeyip bekler. Üçüncü rüknü, birinci tekbirden sonra fatiha okumaktır,
dördüncü rüknü selam vermektir. Beşinci rükün peygamber (s.a.v.) Efendimize
salat-ü selam getirmek; altıncı rükün ölü için dua
etmektir. Yedinci rükün ise, bu namazı ayakta durup yerine getirmektir.[197]
c)
Hanbelilere göre: Cenaze namazında dört tekbir getirmek sünnettir; bundan
fazlası sünnet olmadığı gibi, azı da sünnet değildir. Birinci tekbirden sonra
Euzü-Besmele çekilir ve fatiha suresi okunur. İstiftah duası, yani
"Sübhaneke"yi okumak sünnet değildir. Fatiha'nın okunması vaciptir.
Hem fatiha, hem de dua gizli okunur. İkinci tekbirle Peygamber'e (s.a.v.)
salat-ü selam getirilir. Üçüncü tekbirle kişi kendisi, ana babası, müslümanlar
ve o ölü için dua eder. Her tekbirde eller kaldırılır. Dördüncü tekbir
getirildikten sonra az durulur ve sadece sağ tarafa selam verilir.[198]
d)
Malikilere göre: Önce niyet getirilir; sonra iftitah tekbiri getirilir ve bu
tekbirde eller kaldırılır. Diğer tekbirlerde kaldırılmaz. İkinci ve üçüncü
tekbirler getirildikten sonra dua edilir. Sonra dördüncü tekbir getirilir ve
arkasından sadece sağ tarafa selam verilerek namazdan çıkılır.[199]
701 nolu Abdurrahman
hadisi sahihtir. Nitekim bunu kuvvetlendiren birkaç rivayet daha vardır. Ancak
Ukbe b. Amir, Bera b. Azib, Zeyd b. Sabit ve İbn Mes'ud (Allah hepsinden razı
olsun) daha çok dört tekbir getirileceğini belirtmişlerdir.
Bu babda İbn Abdilber
el-Ezkar'da Ebu Bekir b. Süleyman tarikiyle şunu rivayet etmiştir:
"Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz cenaze namazında dört, beş, yedi ve sekiz tekbir getirirdi.
Bu hal Necaşi'nin gıyabında namazı kılınıncaya kadar devam etti. Necaşi'nin
namazını ise dört tekbirle kıldı. Bundan sonra da yapılan ciddi tesbitlere
göre, Rasulüllah (s.a.v.) vefat edinceye kadar cenaze namazını hep dört
tekbirle kılmıştır."
Kadı Iyaz da aynı
görüştedir.
Taberani'nin el-Eysat'ta
Cabir (r.a.) dan yaptığı rivayette şöyle buyurulmuştur:
"Ölüleriniz
üzerinde gece, gündüz, onlar küçük olsun, büyük olsun, sıradan biri olsun veya
hükümdar ve yetkili bir kişi olsun dört tekbirle namaz kılın."
Ancak bu rivayetin
isnadında Amr b. Hişam el-Beyruti bulunuyor ki bu zat hadisi rivayette
münferid kalmıştır.
Cumhur da cenaze
namazında dört tekbirin meşruiyetinde görüş birliği sağlamıştır. İmam Tirmizi
de ashabın çoğunun böyle amel ettiğine değinerek cumhurun tesbitine
katılmıştır.
Nitekim müctehid
imamların çoğu bu doğrultuda ictihadlarını ve ihticaclarını sürdürmüşlerdir.
Anlaşılan o ki: Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz önceleri bu namazı bazan dört,
bazan beş, altı, bazan da yedi tekbirle kılmış; sonra Necaşi'nin namazını
kılarken dört tekbir getirmiş ve vefat edinceye kadar bunu değiştirmemiştir.
Böylece Melek Cebrail'in bu konuda bir işareti söz konusu olabilir. Allah daha
iyisini bilir.
Bu konuda çok farklı
rivayetler vardır: Üç tekbir, dört, beş, altı, yedi ve sekiz tekbir şeklinde
bir uygulamanın olduğu belirtilmektedir. Ancak rivayetlerin çoğunun isnadında
zayıf raviler bulunuyor. O bakımdan istidlal ve ihticace elverişli kabul
edilmemişlerdir.
702 nolu Huzayfe
hadisinin isnadında Yahya b. Abdillah el-Bacûrî bulunuyor ki, bu zat hakkında
hayli şeyler söylenmiştir. Ancak Zehebi bu zatın isminden söz etmemiştir.[200]
703 nolu Ali
rivayetini Berkani kendi Müstahrec'inde "altı tekbir" lafzıyla
rivayet etmiştir. Aynı rivayete Buhari kendi tarihinde ve Said b. Mensur da
Müsned'de yer vermiştir.
Beyhaki ise Hz.
Ali'nin (r.a.) vefat eden Ebu Katade'nin namazını kılarken yedi tekbir
getirdiğini rivayet etmişse de kendisi de bu rivayetin galat olduğunu, çünkü
Ebu Katade'nin Hz. Ali'den sonra bir süre daha yaşadığının bilindiğini
belirtmiştir.
Ancak bu rivayetlerin
tamamını bir araya getirdiğimizde, vefat eden kişinin ilim ve faziletini
dikkate alan Hz. Ali'nin (r.a.) tekbirleri artırdığı söylenebilir.
1- Cenaze
namazında iftitah tekbiri dahil dört tekbir getirilir.
2-
Müctehidlerden bir kısmına göre, bu tekbirler şart ve rükündür; bazısına göre
birinci tekbir rükündür, diğerleri
sünnettir.
3- İmam
beşinci tekbir getirdiği takdirde, müctehidlerin çoğuna göre cemaat ona
katılmaz ve selam vermesini bekler.
4- Tekbirlerde,
imamların çoğuna göre el kaldırılmaz. Bazısına göre kaldırmak sünnettir. Ancak
iftitah tekbirinde eller kaldırılır.
5- Birinci
tekbirden sonra Euzü Besmele çekmek sünnettir. Müctehidlerden bir kısım bu
sünneti belirtirken akabinde Fatiha okumak vaciptir, demişlerdir.
6- İmam
Malik'e göre, ikinci ve üçüncü tekbir ardarda getirilir ve dua edilir.
7- Tekbirden
sonra salavat getirmek ve yine tekbirden sonra dua etmek sünnet midir, vacip midir?
Bu hususta müctehid imamların ictihadları farklıdır.
8- Birinci
tekbirden sonra istiftah duasının okunup okunmayacağı da ihtilaf konusudur:
Kimine göre, okunur, kimine göre okunmaz.
9- Detayda
ihtilaf olmakla beraber, cenaze namazının farzı kifaye olduğunda ihtilaf
yoktur.
10- İlim
erbabı, salih kişilerin cenaze namazında dörtten fazla tekbir getirmekte,
ashabın bir kısmına göre bir sakınca yoktur. Ancak yaşamakta olan dört mezhep
imamları bununla ilgili rivayetlerle amel etmemişlerdir. O bakımdan yapılmaması
daha uygun olur.
11- İmam
Şafii'ye göre, her tekbir bir rükün ve bir rek'at sayılır.
Cenaze namazı,
yukarıda da belirttiğimiz gibi, hem ölen mü'mine saygı ifade eder, hem de
mü'minin mü'min kardeşine karşı birtakım vazifelerinin bulunduğunu, ölünce de o
vazifenin devam edeceğini yansıtır. Mesela, ölen kardeşimizi yıkayıp kefenlememiz,
namazını kılıp defnetmemiz, sonra da zaman zaman onun için istiğfar edip
Allah'tan rahmet ve gufran dilememiz ve yeri geldikçe sevabı ona ulaşmak üzere
tasaddukta bulunmamız bu vazifenin birer uzantısı sayılır.
İbn Abbas (r.a.) dan
yapılan rivayete göre, adı geçen bir cenazenin namazını kılarken Fatiha
suresini okumuş ve sonra şöyle demiştir:
"Bilesiniz ki bu
sünnettir."[201]
Ebu Ümame b. Sehl'den
yapılan rivayete göre, adı geçene Rasulüllah'ın ashabından bir adam şunu haber
vermiştir:
"Cenaze namazında
sünnet odur ki, imam tekbir getirdikten sonra gizli olarak Fatiha suresini
okur. Sonra da Peygamber (s.a.v.) Efendimize salavat getirir ve cenaze için
ihlas ve ciddiyetle dua eder ve bunları tekbirleri getirerek yapar ve başka bir
şey okumaz. Sonra da gizli olarak selam verir."[202]
Ebu Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayette, Rasulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Ölen kimsenin
cenaze namazını kıldığınızda, onun için ihlas (ciddiyet ve samimiyet) üzere dua
ediniz."[203]
Yine Ebu Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayete göre, diyor ki:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz bir cenazenin namazını kılarken
şöyle dua ederdi:
Türkçesi:
"Allah'ım!
Dirimizi, ölümüzü, hazır olanımızı, hazır olmayanımızı; küçüğümüzü,
büyüğümüzü, erkeğimizi, kadınımızı, mağfiret edip bağışla. Allah'ım! Bizden
kimi diriltip hayata getirirsen onu İslam üzerine dirilt; bizden kimin ruhunu
alırsan, iman üzerine ruhunu al."[204]
Avf b. Malik'den
(r.a.) yapılan rivayete göre, diyor kî:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimizin bir cenazenin namazını kılarken şöyle dua ettiğini
işittim:
"Allah'ım! Bu kulunu
bağışla ve ona merhamet et, onu affedip afiyete erdir. İneceği yeri şerefli,
keremli kıl, gireceği yeri genişlet ve onu su, kar ve dolu (soğuk sıvı) ile
yıka; hatalardan temizleyip arındır, nasıl ki beyaz elbise kir ve pastan
arındırılıyorsa... Ona yurdundan daha hayırlı bir yurt, ehlinden daha hayırlı
ehil, eşinden daha hayırlı eş ver. Onu kabir fitnesinden ve cehennem ateşinin
azabından koru."
Ravi Avf diyor ki:
"Rasulüllah’ın
(s.a.v.) bu duasına mazhar olmak için kendimin o ölen kişinin yerinde olmamı
temenni ettim."[205]
Vasile b. Eska' (r.a.)
diyor ki:
"Rasulüllah (s.a.v.)
Efendimiz, müslümanlardan bir adamın cenaze namazını bize kıldırdı. Onun şöyle
dua ettiğini işittim:
"Allah'ım!
Şüphesiz falan oğlu falan senin zimmetinde ve komşuluğun hablinde bulunuyor.
Artık sen onu kabir fitnesinden ve cehennem ateşinin azabından koru. Sen
vefaya daha ehilsin ve övülmeye daha çok layıksın. Allah'ım!
Onu bağışla ve rahmet eyle. Şüphesiz ki sen çok bağışlayan ve çok merhamet
edensin."[206]
a)
Hanefilere göre: Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayet edilen hadiste belirtilen
duanın okunması sünnettir. Ancak duaya Allah'a hamd ve Peygambere (s.a.v.)
salat-ü selamla başlamak da sünnettir. [207]
b) Şafiilere
göre: Bu mezhebin zahirine göre,
Ebu Hüreyre'den rivayet edilen dua okunur ve şu cümleler ilave edilir:
"Allah'ım!
Bizi bunun ecrinden mahrum etme ve ondan sonra bizi fitneye düşürme. Allah'ım!
Bu senin kulundur, kulunun oğludur; dünyanın rahatlık ve genişliğinden çıktı,
kabrin karanlığına indi. Senin bu kulun Senden başka ilah olmadığına,
Muhammed'in de Senin kulun ve resulün olduğuna şehadet ederdi. Onun bu
durumunu Sen daha iyi bilirsin. Allah'ım! Bu kulun sana konuk olarak geldi,
Sen konak sahiplerinin hayırlısısın. Fakir olarak Senin rahmetine geldi, Sen
ona azap etmekten müstağnisin. Biz Sana rağbet ederek gelmiş bulunuyoruz, onun
için şefaat ediyoruz: Allah'ım! Eğer o iyi bir insansa, onun iyiliğini artır;
kötü bir insansa, onun kötülüklerini bağışlayıp geç; onu rahmetinle, rızanla
karşılaştır; kabir fitnesinden ve azabından koru. Kabrini genişlet... ve güven
içinde cennetine eriştir. Ey merhametlilerin en çok merhamet edeni..."[208]
c)
Hanbelilere göre: Cenaze namazında belirlenmiş bir dua yoktur. Ancak dua okumak
vaciptir ve dua eden kimse önce kendi nefsi, sonra ana-babası, sonra da diğer
bütün müslümanlar için rahmet, mağfiret ve atıfet diler. Bununla beraber Ebu
Hüreyre ve o anlamda İbrahim el-Eşheli hadislerinde belirtilen duayı okumak
uygun olur.[209]
d)
Malikilere göre: Birinci tekbirde eller kaldırılır, diğerlerinde kaldırılmaz.
Her tekbirden sonra dua edilir ve böylece cenaze
namazında her tekbirden sonra dua edilerek dört defa bu ameliye yapılır.[210]
710 nolu İbn Abbas
(r.a.) hadisini aynı zamanda İbn Hibban ve Hakim tahric etmişlerdir. İsnadı sahihtir.
İmam Şafii ve Ahmed b. Hanbel bu ve bunu kuvvetlendiren diğer rivayetlerle
ihticac etmişlerdir.
711 nolu Ebu Ümame
hadisinin isnadında Mutarrif bulunuyor. Ancak Mizan'da üç Mutarrif ismi
üzerinde durulmuş ve her üçü hakkında da müsbet ve menfi tesbit ve görüşlerin
bulunduğuna değinilmiştir.[211]
Beyhaki ise onun kavi
olduğunu söylemiştir.
Aynı manaya delalet
eden bir hadisi Hakim ve ayrıca Nesai tahric etmişlerdir. Ne var ki bu
rivayetlerde "tekbirden sonra" ve bir de "Sonra da gizli şekilde
selam verir" cümlelerine yer verilmemiştir. Gizli selamdan maksat, aşikar
verilmeyenidir.
Bu babda ayrıca
Tirmizi ve İbn Mace şunu rivayet etmişlerdir:
"Peygamber
(s.a.v.) cenaze namazını kılarken Fatihayı okudu." Şu kadar ki, bu
hadisin isnadında İbrahim b. Osman Ebu Şeybe e1 Vasıtî bulunuyor ki, bu zat
cidden zayıftır.[212] İbn
Main onun sıka olmadığını söylerken, İmam Ahmed de zayıf olduğuna dikkat
çekmiştir.[213]
Hakimin İbn Abbas
(r.a.) dan yaptığı bir rivayette şöyle denilmiştir:
"İbn Abbas Evba
mevkiinde bir cenaze üzerine namaz kıldı; Tekbir getirdi ve Fatiha'yı okudu,
okurken sesini yükseltti. Sonra Peygamber'e (s.a.v.) salavat getirdi ve sonra
da şöyle dua etti: "Allah'ım! Bu senin kulundur ve kulunun oğludur. Senin
rahmetine fakir olarak geldi, Sen ise ona azap etmekten ganîsin. Allah'ım! Bu
kulun temiz ise Sen onu tezkiye et, günahkar ise onu bağışla. Allah'ım! Bizi
onun ecrinden mahrum bırakma ve bizi ondan sonra saptırma." Sonra üç
tekbir getirdi ve namazı tamamladı. Sonra da şöyle dedi: "Ey insanlar! Ben
bunu, siz sünnet olduğunu bilesiniz diye aşikar okudum."
Ancak bunun isnadında
Şürahbil b. Sa'd bulunuyor ki, bu zat hakkında farklı sözler söylenmiştir.
Nesai, Hakim, Şafii ve
Ebu Leyla'nın Cabir'den yaptıkları rivayette deniliyor ki:
"Peygamber (s.a.v.)
cenaze namazında Ümmu'l-Kur'an (Fatihay)ı okudu."
Bu konuda birkaç
rivayet daha vardır ki, hepsi de cenaze namazında Fatihanın okunacağına
delalet etmekte ve İbn Abbas rivayetini kuvvetlendirmektedir.
712 nolu Ebu Hüreyre
hadisini İbn Hibban tahric etmiş ve Beyhaki sahihlemiştir. Ancak isnadında İbn
İshak bulunuyor ki, bu zat hakkında "Muanan rivayette bulunmuştur"
denilmiştir. Yani senedinde sözleri açıkça belirtilmeden "falan
filandan" şeklinde bir ifade kullanmıştır. Ne var ki İbn Hibban başka bir tarikle
bunu "sima" lafzını kullanarak tahric etmiştir.
713 nolu Ebu Hüreyre
hadisini Nesai, İbn Hibban ve Hakim tahric etmiştir. Bu rivayetin, başta Hz.
Aişe'den (r.a.) olmak üzere şahitleri bulunuyor. Nitekim Tirmizi o şahidi
rivayet edip İkrime b. Ammar ile muallel göstermiştir. Yani sıhhatini zedeleyen
bir kusuru söz konusudur.
Böylece rivayetlerin
tamamı biraraya getirilince, asıl murad olan mana ve hüküm kuvvet kazanmış
oluyor. O bakımdan istidlal ve ihticaca salih sayılabilir.
714 nolu Avf hadisini aynı
zamanda Tirmizi muhtasar olarak tahric etmiştir. İsnadı sahihtir.
715 nolu Vasile hadisi
hakkında Ebu Davud ve el-Münzeri susup bir şey dememiştir. Ancak isnadında
Mervan b. Cenah bulunuyor ki, bu zat hakkında Ebu Hatim: "Onun
rivayetiyle ihticac edilmez" demiş, Beyhaki ise "bir sakınca
yoktur" diyerek farklı bir tesbit ortaya koymuştur.[214]
Bu ve benzeri iki
rivayetten, Rasulüllah'ın (s.a.v.) cenaze namazında duayı aşikar yaptığı
anlaşılıyor.
Bununla beraber ilim
adamlarından bir cemaat duanın gizli yapılmasının müstehab olduğunu
belirtmişlerdir. Rasulüllah'ın (s.a.v.) bazan aşikar dua etmesi, talim için
olabilir. O bakımdan duayı iki şekilde yapmak da caizdir denilebilir.
1- Cenaze
namazında birinci tekbirden sonra fatiha okumak sünnettir. Bu, İmam Şafii ile
İmam Ahmed'in ictihadıdır.
2- Cenaze
namazında zamm-i sure okunmaz.
3-
Müctehidlerin bir kısmına göre istiftah duası yapılmaz. Bazısına göre yapılır.
İmam Ebu Hanife'ye göre de yapılır.
4- İkinci
tekbîrden sonra Peygamber'e (s.a.v.) salavat getirmek kimine göre vacip,
kimine göre sünnettir.
5- Üçüncü ve
dördüncü tekbirlerde dua edilir ve hiç birisinde fatiha ve ayet okunmaz.
6- Duayı
ihlas üzere yapmak sünnettir.
7- Cenaze
namazında kesin belirlenmiş bir dua olmamakla beraber, Rasulüllah'tan ve
ashabdan rivayet edilen birkaç çeşit dua şekli söz konusudur. Onlardan herhangi
biri seçilebilir. Bunun dışında ayrı bir dua yapmakta bir sakınca yoktur.
8- Kendine
göre ayn bir dua tertipleyen kimse, önce kendi nefsi için, sonra ana-babası
için, sonra da bütün müslümanlar için rahmet ve gufran dileyerek bir tertip
gözetir. Böyle yapmanın müstehab olduğunu söyleyenler çoğunluktadır.
9- Cenaze
için dua fazla uzatılmaz, Rasulüllah'ın yaptığı dua kadar uzun tutulması
müstehabdır.
10- Dua, salavat
ve kıraatin gizli okunması sünnettir. Bu, müctehidlerden çoğunun ictihadıdır.
11- Cenaze
namazından sonra başka dua edilmez ve cenaze bir an önce defnedilmek üzere
kabristana taşınır.
12- Cemaat,
imamın dua ve salavatiyla yetinmez, yani imam dua ederken cemaat de kendi
içlerinden dua eder. Salavat da öyle...
Dinimizin insana
kıymet verdiğine ve iman edenlerin Allah yanında aziz ve şerefli olduğuna
değinmiştik. Cenaze konusunda, insanın dirisine verilen değerin bir mislinin
ölüsüne de verildiğine atıfta bulunup aydınlatıcı bilgi vermiştik. Burada ise,
cenaze geçirilirken oturmakta olan müslümanın ayağa kalkıp kalkmaması söz
konusudur. Rasulüllah (s.a.v.) Efendimizin önceleri, ölen kim olursa olsun
ayağa kalktığı, fakat sonraları aldığı işaret üzerine ayağa kalkmadığı rivayet
yoluyla bilinmektedir.
Bununla beraber ilgili
hadisleri ve müctehidlerin görüş, tesbit ve hüccetlerini nakletmemizde, konunun
aydınlanması bakımından ihtiyaç vardır.
İbn Ömer ve Amir b. Rebi'a
(r.a.) dan yapılan rivayete göre: Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle
buyurmuştur:
"Cenaze
gördüğünüz zaman, sizin önünüzden geçirilinceye veya yere konuluncaya kadar
onun için ayağa kalkın!"[215]
Ahmed b. Hanbel'in
yaptığı rivayette ise deniliyor ki:
"İbn Ömer (r.a.)
bir cenaze görünce ayağa kalkar ve o geçirilinceye kadar oturmazdı. Hazan da
cenazenin önüne geçer de bir süre oturur ve yaklaştığını görünce ayağa kalkardı
da yere bırakılmcaya kadar oturmazdı."
Cabir (r.a.) den
yapılan rivayette, diyor ki:
"Önümüzden bir
cenaze geçirildi. Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz (onu görünce) ayağa kalktı, biz
de ayağa kalktık. Sonra da:
"Ya Rasulallah! O
geçirilen cenaze Yahudi idi" diyerek bilgi verdik. Bunun üzerine Efendimiz
şöyle buyurdu:
"Siz cenaze
gördüğünüzde ayağa kalkınız."[216]
Sehl b. Hunayf ve Kays
b. Sa'd (r.a.) dan yapılan rivayete göre: Bu iki zat da Kadisiye'de
oturuyorlardı. Onların önünden bir cenaze geçirildi, ikisi de ayağa kalktılar.
Biri onlara:
"Bu cenaze bu
yerin ehlinden, yani gayr-i müslim vatandaşdır" diye bilgi verdi. Onlar
şöyle dediler:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimizin önünden cenaze geçirilince ayağa kalktı. Bunun üzerine
biri Ona:
"Bu bir Yahudi'nin
cenazesidir" diye bilgi verince, Efendimiz şöyle buyurdu:
"O bir can
değil midir?"[217]
Ali b. Ebi Talib
(r.a.) den yapılan rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz önceleri bize
cenazenin önünden ayağa kalkmamızı emretti. Ondan sonra kendisi kalkmayıp oturdu
ve bize de oturmamızı emretti."[218]
İbn Sirin (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle anlatıyor:
"Bir cenaze Hz.
Hasan ile Hz. İbn Abbas (r.a.) in önünden geçirildi. Hz. Hasan ayağa kalktı,
İbn Abbas ayağa kalkmadı. Bunun üzerine Hz. Hasan (r.a.), İbn Abbas'a:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz cenaze geçirilirken önünden kalkmadı mı?" diyerek
hatırlatmada bulundu. İbn Abbas (r.a.) şu cevabı verdi:
"Evet (önceleri
kalkardı, ama sonra) oturup kalkmadı."[219]
a)
Hanefilere göre: Cenaze geçirilirken ayağa kalkılmaz. Ancak ona hazır olmak,
yani teşyi' etmek istediği takdirde ayağa kalkar. Bunun gibi adam musallanın
yanında otururken cenaze getirildiğinde, taşıyanlar onu musallaya koyuncaya
kadar kalkmaz ve konulduktan sonra kalkmasında bir sakınca yoktur. Sahih olan
da budur.[220]
Cenazeyi kabre
götürdüklerinde, onu yere bırakmadan orada bulunanların oturması mekruhtur.[221]
b)
Hanbelilere göre: Cenaze geçirilirken ayağa kalkmak müstehab değildir. İmam Ahmed bu konuda şöyle demiştir:
"Ayağa kalkan olursa ayıplamam; kalkmayıp oturan kimse için de bir sakınca
söz konusu değildir," derim.
Cenazeyi taşıyıp
musalla veya kabre götürürken, yere konulmadıkça beraberinde bulunanların
oturmaması müstehabdır.[222]
c) Şafiilere
göre: Cenazeyi görünce oturmakta olan kimselerin ayağa kalkması müstehabdır.
Muhtar olan kavi de budur.[223]
d)
Malikilere göre: Diğer üç mezhepte olduğu gibi, cenazenin önünden kalkmak
mekruhtur.[224]
Bu babda Buhari’nin
İbn Ebi Leyla'dan yaptığı rivayete göre:
"Ashabdan Ebu
Mes'ud (r.a.) ile Kays (r.a.) cenazeyi görünce ayağa kalkarlardı."
724 nolu İbn Ömer, 725
nolu Cabir ve 726 nolu Sehl hadisi sahihtir.
Ancak cenazeyi görünce
ayağa kalkan kimse, cenaze için mi kalkıyor, yoksa onun ruhunu alan veya
canları çekip alan Cenab-ı Hakk'ın yüksek kudretine ta'zim olsun diye mi
kalkıyor? Hakimin Enes'den tahric ettiği rivayette, Enes'in (r.a.) şöyle
dediği merfuan tesbit edilmiştir:
"Biz, cenazenin
önünde ancak meleklere tazim olsun diye kalkıyoruz."
Buna benzer bir
rivayeti de İmam Ahmed, Ebu Musa, (r.a.) den yapmıştır. Ayrıca Ahmed, İbn
Hibban ve Hakim'in Abdullah b. Amr (r.a.) dan merfuan yaptıkları rivayete göre,
şöyle demişlerdir: "Müslümanlar gördükleri cenazenin önünden ancak onun
ruhunu kabzeden Cenab-ı Hakk'a ta'zim olsun diye kalkarlar."
Yahudinin önünde
kalkma konusuna gelince:
İmam Ahmed, Hasan b.
Ali (r.a.) den şu rivayeti nakletmiştir:
"Rasulüllah'ın
ayağa kalkması, Yahudiden çıkan kerih kokudan eziyet duyduğundan dolayı
idi"
Taberani ise,
"Yahudi için tütsülendirdikleri bahurun kokusundan tiksindiği için ayağa
kalkmıştır" şeklinde rivayet etmiştir.
Diğer yandan Taberani
ve Beyhaki'den yapılan rivayette ise başka bir vecih ortaya konarak şöyle
denilmiştir:
"Rasulüllah'ın
(s.a.v.) ayağa kalkması, geçirilmekte olan Yahudi'nin Rasulüllah'ın başının
seviyesini aşmamasına yönelik bulunuyordu."
Bütün bu yorumlar ilim
adamlarının kendi görüş ve ictihadlarıdır. Ancak hiçbirisi hadisin sıhhatiyle
tearuz edemez. Zira her üç hadis de sahihtir. Sonraları bu hükmün neshedildiği
söylenebilir. Bununla beraber İshak, İbn Habib ve İbn Macişûn sözü edilen
hadislerin neshedilmediğine kaildirler. Rasulüllah'ın oturup kalkmaması, bunun
cevazına delalet eder. Yani ayağa kalkmak nasıl caizse, kalkmayıp oturmak da
öylece caizdir. İbn Hazm de aynı görüştedir.[225]
727 nolu Hz. Ali
hadisinin isnadındaki ricalin hepsi sahihtir. İbn Hibban da hadisi aynı lafızla
tahric etmiş; Beyhaki ise şu lafızla tesbitte bulunmuştur:
"Sonra oturdu ve
ashabına da oturmalarını emretti."
728 nolu İbn Sirin rivayetinin isnadındaki
ricalin hepsi sıkadır, yani güvenilir kişilerdir.
Ebu Davud, Tirmizi, İbn
Mace ve Bezzar'ın yaptıkları rivayete göre: Rasulüllah (s.a.v.) cenazenin
önünden kalkınca, Yahudilerin de öyle yaptıkları bildirildi. Bunun üzerine
Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"O halde
(bundan böyle cenazenin önünden) kalkmayın, oturun ve onlara muhalefet
edin!"
Ancak bu rivayetin
isnadında Bişr b. Rafı' bulunuyor ki, bu zat kavi değildir. Buhari: "Onun
hadisine mutabaat edilmez" derken, İmam Ahmed: "O zayıftır" demiştir.
İbn Main ise, onun münker hadisler rivayet ettiğine dikkat çekmiştir. İbn
Hibban da onun mevzu hadis rivayet ettiğini belirterek güvenilir olmadığına
değinmiştir.[226]
1- Cenazenin
önünden kalkmakta bir sakınca yoktur.
2- Cenazeyi
görünce kalkmayıp oturmakta da bir, sakınca yoktur.
3- Üç
mezhebe göre, kalkmak müstehab değildir, bir kısmına göre ise mekruhtur.
4- İmam
Şafii'ye göre, kalkmak müstehabdır.
5- Cenaze
musallaya getirildiğinde veya kabre götürüldüğünde, orada bulunanların cenaze
yere konmadıkça oturması mekruhtur.
Allah'a inanan ve O'na
döneceğinden şüphe etmeyen kimse hayatı boyunca her iş ve davranışında, her
konu ve meselede Allah'ı anmayı ihmal etmez. Çünkü kalpler ancak Allah'ı
anmakla yatışır ve huzura kavuşur. Aynı zamanda iç disiplini de bu düşünce
atmosferi içinde gerçekleşebilir.
O bakımdan ölen din
kardeşimizi nasıl yıkarken Allah'ın ismini anarak başlıyor ve yine o isimle
yıkamayı tamamlıyorsak, namazını kılarken, kabre götürürken ve defnederken de
hep Allah'ın ismini anıyor ve böylece hem kendimizden, hem de ölen
kardeşimizden şeytanı uzaklaştırıyor, rahmet meleklerini yaklaştırıyoruz.
İbn Ömer (r.a.) den
yapılan rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ölüyü kabre korken:
"Bismillahi ve ala milleti Rasulillah'i" derdi. Diğer bir lafızla:
"ve ala sünneti Rasulillah'i" derdi.[227]
Ebu Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayete göre, "Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir cenazenin
namazını kıldıktan sonra onun kabrine geldi ve baş tarafından üç defa küçük taş
veya toprak parçalarını alıp kabrin içine attı."[228]
Sufyan et-Temmari'den
yapılan rivayete göre, adı geçen, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in kabrini
müsennem (yüksekçe, tümsekçe) bir halde görmüştür.[229]
el-Kasım'dan yapılan
rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"Hz. Aişe (r.a.)
validemizin yanına girdim ve ona şöyle dedim:
"Ey anam! Allah
için benden yana Rasulüllah (s.a.v.) ile Onun iki yakın arkadaşı (Ebu Bekir ile
Ömer)in kabirlerini aç (üzerlerindeki örtüyü kaldır)." O da bu üç kabrin
üzerindeki örtü veya perdeyi kaldırdı: Kabirler ne yüksek idi, ne de yere
yapışık, aynı seviyede idi. Küçük çakıl taşlı kırmızı toprağa yakın bir
görünümdeydi."[230]
Cafer b. Muhammed'den
o da babasından yaptığı rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz, oğlu
İbrahim'in kabri üzerine su serpti ve küçük çakıl taşları koydu."[231]
Enes (r.a.) den
yapılan rivayete göre, "Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, ashabdan Osman b.
Maz'un'un (r.a.) kabrine büyükçe bir taş alamet olsun diye dikti."[232]
Cabir (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle haber vermiştir:
"Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz kabrin kireçle sıva ve badana yapılmasını ve kabir üzerinde
oturmayı, üzerine bina yapmayı yasakladı."[233]
Diğer bir lafızla
şöyle denilmiştir:
"Kabirlerin
kireçle sıvanıp badana yapılmasını, üzerine yazı yazılmasını, üzerine bina
yapılmasını ve basılmasını yasakladı."
a)
Hanefilere göre: Ölü kabre konulurken, onu koyup yerleştiren kimsenin
"Bismillahi ve ala milleti Rasulillahi" demesi sünnettir. İmam Ebu
Hanife bu sünnetin şu lafızla denilmesini belirtmiştir: "Bismillahi ve fi
sebilillahi ve ala milleti Rasulillahi"
Kabir biraz tümsekçe
(balık sırtı gibi) yapılır. Dört köşe yapılmaz. Bu tümsekliğin de bir karış
veya biraz fazla olması sünnete daha uygundur. Bunun gibi kabri kireçle sıvamak
veya badana yapmak, üzerine bina oturtmak ve birtakım alametler koymak
mekruhtur. İmam Ebu Yusuf’a göre, kabrin üzerine yazı yazmak da mekruhtur.
Aynı zamanda kabir,
içinden çıkan toprakla örtülür, hariçten toprak ilave edilmez. Ancak çıkan
toprak yetmezse, o takdirde hariçten ilave etmekte bir sakınca yoktur. Kabrin
üzerine su serpmekte bir sakınca yoktur. Ebu Hanife'ye göre: Kabre basmak,
üzerine oturmak, üzerinde uyumak, üzerinde küçük, büyük abdest bozmak
mekruhtur. Bunun gibi, kabir üzerinde namaz kılmak da mekruhtur.[234]
b) Şafiilere
göre: Ölü defnedilirken üzerinde bir örtü tutulur. Kabre indirilirken
"Bismillahi ve ala milleti Rasulillahi" demek
müstehabdır. Ölünün kabirde altına bir şey, halı, kilim ve benzeri yaygı
serilmez. Toprak çok gevşek ve kaygan olmadığı takdirde ölüyü tabut içinde
gömmek mekruhtur. Gece defnetmekte bir sakınca yoktur.
Kabri kireçlemek,
üzerine bina yapmak, yazı yazmak mekruhtur.
Kabrin üzerine su
serpmek ve üzerine küçük çakıl taşları koymak, baş ucuna bir taş dikmek veya
bir tahta yerleştirmek ise menduptur.[235]
c)
Hanbelilere göre: Ölü kabrine konurken "Bismillahi ala milleti Rasulillahi" demek ve ölen kadın ise
defin esnasında üstünde bir örtü tutularak defninin sağlanması müstehabdır.
Kabrin içine üç defa
arada az toprak ve küçük çakıl taşı alıp atmak da müstehab sayılmıştır. Kabir
yerden bir karış yükseltilir ve balık sırtına benzer şekilde tümsek tutulur.
Böyle yapmak da sünnettir.
Kabre ateşe dokunmuş
bir cisim (tuğla ve benzeri şeyler) konulmaz. İmam Ahmed'e göre tahta da
konulmaz. Tabutla birlikte defnetmek müstehab değildir. Kabrin üzerine su
serpmek ve alamet olsun diye bir taş ve tahta dikmekte bir sakınca yoktur.[236]
d)
Malikilere göre: Kabri biraz tümsek tutmak, yerle bir düz tutmaktan efdaldır.
Kabri kireçlemek, yani kireçle sıva ye badana yapmak, üzerinde bina inşa etmek
mekruhtur.[237]
736 nolu İbn Ömer
hadisini aynı zamanda İbn Hibban ile Hakim tahric etmişlerdir. Ancak hadisin
merfu' ve mevkuf olduğu üzerinde farklı tesbitler ortaya çıkmıştır: Darekutni
ve Nesaî mevkuf olduğuna ağırlık verirken, başka muhaddisler onun merfu'
olduğunu belirtmişlerdir.
Bu babda İbn Hibban,
Şaid tarikıyla Katade'den merfuan; Bezzar ve Taberani ise, İbn Ömer'den ve bir
benzerini İbn Mace, İbn Ömer'den merfuan rivayet
etmişlerdir. Ancak bunun isnadında Hammad b. Abdirrahman el-Kelbi bulunuyor
ki, bu zat meçhuldür.[238] Ebu
Hatim de onun zayıf olduğuna değinmiştir.[239]
Bu babda bir diğer hadisi
Hakim ile Beyhaki, Ebu Ümame (r.a.) den şu lafızla rivayet etmişlerdir:
"Rasulüllah'in (s.a.v.) kızı Ümmü Gülsüm kabre konulunca, Rasulüllah
(s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Sizi
topraktan yarattık, sizi oraya döndüreceğiz ve tekrar oradan çıkaracağız.
Bismillah! ve fi sebilillahi ve ala milleti rasulillahi"
Bu hadisin senedi
zayıftır, İbn Hacer de aynı görüştedir.
737 nolu Ebu Hüreyre
hadisine gelince: Ebu Hatim el-Ilel'de onun batıl olduğunu; Hafız İbn Hacer "onun
isnadının zahiri sahihtir" demiştir. Böylece İbn Hacer'in tesbit ve
görüşü ağırlık kazanmıştır.
Bu mealde bir hadisi
Ebu Davud'un oğlu rivayet etmiş ve sahihlemiştir.
Diğer yandan Bezzar ve
Beyhaki Amir b. Rebi'a (r.a.) den şunu rivayet etmişlerdir:
"Osman b. Mez'un
defnedildiğinde, Rasulüllah onun namazını kıldı ve dört tekbir getirdi, sonra
kab rine üç defa toprak alıp attı ki o sırada onun kabrinin baş ucunda ayakta
duruyordu." Bezzar bu rivayete şunu da eklemiştir:
"Ve emretti de
onun kabri üzerine su serpildi."
740 nolu Cafer hadisi
murseldir, yani senedinden bir sahabi düşmüştür. Aynı hadisi Beyhaki, Said b.
Mensur'dan mursel olarak tahric etmiştir.
Bu babda yine
Beyhaki'nin Cabir'den yaptığı rivayette deniliyor ki:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimizin kabrine su serpildi. Suyu serpen ise, Bilal b.
Rebah'dır..."
Rivayetin sonunda şu
ifadeye yer verilmiştir:
"Suyu, baş
kısmından başlayıp ayak kısmına kadar (düzenli şekilde) serpti." Ancak bu
rivayetin isnadında Vakıdi bulunuyor ki, onun rivayetine pek itibar edilmez.
Ancak başta İmam Ebu
Hanife ve İmam Şafii olmak üzere birçok fakih ve müctehidler kabrin üzerine su
serpmenin meşru’ olduğunu belirtmişlerdir.
741 nolu Enes hadisini
aynı zamanda İbn Adiy tahric etmiştir. Taberani de el-Evsat'da Enes'den başka
bir isnadla rivayet etmiştir ki, bu isnadda zaaf vardır.
Bu konuda Ebu Davud'un
Muttalib b. Hantab'dan yaptığı rivayette şöyle denilmiştir:
"Osman b. Mez'un vefat
ettiğinde cenazesiyle çıkıldı ve defnedildi. Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz bir
taş getirilmesini emretti. Getirmeye giden adamın taşı kaldırıp getirmeye gücü
yetmedi. Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.v.) kalktı, kollarını sıvadı ve taşı
kaldırıp getirdi, Osman'ın baş ucuna diktikten sonra şöyle buyurdu:
"Bu taşla
kardeşimin kabrini belirliyorum ve ehlimden ölenleri de bundan böyle onun
yanına defnedeceğim."
Hafız İbn Hacer bu
rivayetin isnadının hasen olduğunu belirtmiştir.
742 nolu Cabir hadisini İbn
Mace, İbn Hibban ve Hakim tahric etmişlerdir. Bu babda Müsned-i Firdevs'de İbn
Mes'ud'dan (r.a.) yapılan rivayette buyuruluyor ki:
"Ölü devamlı
surette ezan sesini işitir, ancak kabri sıvandığı zaman duymaz olur."
Hafız İbn Hacer bu
hadisin isnadının batıl olduğunu belirtmiştir.[240]
Çünkü bu, Muhammed b. Kasım et-Taykani'den rivayet edilmiştir ki bu zat hadis
uydurmakla tanınmıştır. Hakim de onun hadis uydurduğuna dikkat çekmiştir.[241]
İmam Şafii ile Hasan
el-Basri bu rivayetlere pek itibar etmemişler ve bizzat Rasulüllah'ın (s.a.v.)
kabrinin yerden bir karış yüksek tutulduğunu ve arsadan alınan kırmızımsı bir
çamurla sıvandığını delil olarak göstermişlerdir.
Sıvanıp badana
yapılması dışında kalan hükümlere muhalefet eden olmamıştır. O bakımdan kabir
üzerine oturmak, üzerine bina yapmak ve süslü, yaldızlı cümleler yazmak mekruh
sayılmıştır.
1- Ölüyü
kabre indirirken besmele çekmek ve rivayet edilen "Bismillahi ve ala
milleti Rasulillahi" cümlesini demek sünnettir.
2- Ölünün
baş ucundan yana yerden az toprak veya küçük çakıl taşları alıp kabre atmak ve
bunu üç defa tekrarlamak müstehabdır. Bunları atarken ilgili şu ayetleri
okumakta bir sakınca yoktur.[242]
3- Defin
esnasında kefenin açılma ihtimali göz önüne alınarak, özellikle defnedilen
kadın ise, üzerine örtü tutmak müstehabdır.
4- Definden
sonra kabrin üzerine su dökmek ve çakıl taşlarını kabrin üzerine koymak da
müstehab sayılmıştır.
Kabrin üzerine su
dökerken baş kısmından başlamak tavsiye edilmiştir.
6- Kabir en
çok yerden bir karış veya ondan biraz fazla yüksek tutulur ve balık sırtı
şekline sokularak düzenlenir. Böyle yapmak sünnete daha muvafıktır. Bununla
beraber kabrin etrafına taş dizmek ve kaybolmaması için o taşları sıvamaya
cevaz verenler olmuştur.
7- Kabrin
çok yüksek tutulması, mermer ve betondan yapılması mekruhtur. Çünkü İslam,
kabrin üstüne değil, altına önem verir.
8- Zaruret
yokken kabirleri çiğnemek, kabirlerin üzerine oturmak tahrimen mekruhtur.
9- Kabrin
üzerine kümbet yapmak, bina oturtmak da mekruhtur. Buna daha çok şekle önem
veren kimseler heveslenir.
10- Kabirden
çıkan toprağı yine kabri düzenlemede kullanmak müstehabdır. İhtiyaç olmadığı
takdirde hariçten toprak getirip kullanmamak daha uygun olur.
11- Ölüyü
defnederken, onun için rahmet ve mağfiret dilemek, kabir sualinin kolay
geçmesi için dua etmek meşru'dur.
12- Ölü
defnedilirken oturmak veya ayakta durmakta bir sakınca yoktur. Ancak defin
işiyle meşgul olanlara yardımcı olmak sünnettir.
Cenaze namazında ölen
din kardeşimiz için dua etmemiz, yani cenaze namazına katılıp bu görevi yerine
getirmemiz farz-ı kifayedir. Din kardeşimizi kabir alemine yolcu ederken, onu
dua, salavat ve benzeri zikirlerle anıp ilahi rahmet ve mağfireti dilememiz
İslamın güzel sünnetlerinden biridir. Bu, hem din kardeşliğimizi pekiştirir,
hem aramızdaki soğukluğu giderir, hem de ecir ve sevap kazanmamıza vesile olur.
Ayrıca defin esnasında
ve bir de defin olayından hemen sonra onun için dua etmemiz, kabirde rahat
etmesine, rahat cevap vermesine yardımcı olur.
Osman (r.a.) den
yapılan rivayette, diyor ki:
"Peygamber (s.a.v.)
Efendimiz ölüyü defin işinden fariğ olunca, baş ucunda ayakta durur ve şöyle
buyururdu:
"Kardeşiniz
için mağfiret dileyiniz ve onun için tesbit (sükûnet, sebat ve doğru cevap
vermek) isteyiniz. Çünkü o şu anda (melek tarafından) sorguya
çekilmektedir."[243]
Raşid b. Sa'd ve Damre
b. Habib ve Hakim b. Umeyr'den yapılan rivayete göre, şöyle demişlerdir:
"Ölünün kabri kapanıp tesviye edildikten ve oradaki insanlar ayrılmak
üzere oldukları zaman isterler ki ölen kimseye kabrinin yanında şöyle telkinde
bulunsunlar: "Ya Filan! De ki: La ilahe illallah ve Eşhedü ella
ilahe illallah" Bunu üç defa tekrarlarlar ve sonra devamla: "Ya filan! De ki; Rabbım Allah'tır, dinim İslam'dır,
Peygamberim Muhammed (s.a.v.) dir..." Sonra ayrılıp giderler.[244]
Defin işi
tamamlandıktan sonra ölü için dua etmekte bir sakınca yoktur. Dört mezhep
imamları da aynı hususu belirtmişlerdir. Ancak Telkin konusunun müstehab veya
meşru' olduğunu söyleyen olmamıştır. İmam Ahmed, Osman hadisiyle istidlal
ederek dua etmekte bir sakınca olmadığını belirtmiş; telkin hakkında ise bir
görüş ortaya koyduğu tesbit edilememiştir. Diğer müctehid imamlardan da
telkinin meşruiyetine delalet eden sarih bir ictihad nakledilmemiştir. Ancak
el-Esrem, daha çok Şam halkının telkinde bulunduklarını kaydetmiştir.[245]
el-Kadi ve
Ebu'l-Hattab telkinin müstehab olduğunu belirtmişlerdir. Bu ikisi şu hadisle
ihticac etmişlerdir: Ebu Ümame el-Bahili (r.a.) diyor ki: Peygamber (s.a.v.)
Efendimiz şöyle buyurdu: "Sizden biriniz ölünce, defnedip üzerine
toprak atarak düzeltme yaptıktan sonra sizden biriniz onun baş ucunda durup
şöyle söylesin: "Ey falan ibn fülane! (Çünkü ölü bu sesi duyar ama cevap
veremez) İkinci defa yine Ya fiil an ibn fülane! der ve oturmuş bir halde yine
aynı sözü üçüncü defa söyler. O sırada ölü şöyle der: "Allah sana rahmet
indirsin, beni irşad eyle" Ama onun bu sözünü kimse işitemez. Devamla
şöyle der: "Dünyadan "La ilahe illallah, Muhammedün abduhu ve
resulünü" şehadetiyle çıktın, bu sözü hatırla ve an ki, sen Allah'ın rab
olduğuna, İslam'ın din olduğuna, Muhammed'in (s.a.v.) peygamber bulunduğuna,
Kur'an'ın imam olduğuna razı olmuş idin.."[246]
Telhis'te bu hadisin
Taberani tarafından da rivayet edildiği ve isnadının salih olduğu
belirtilmiştir. ez-Ziya ise, bunu Ahkam'ında kuvvetlendirir anlamda rivayet
etmiştir. Abdülaziz, eş-Şafî adlı eserinde bunu tahric etmiştir.[247]
Ancak müctehid
imamların çoğu bu rivayeti salih görmemişlerdir.
751 nolu Osman
hadisini aynı zamanda Hakim tahric etmiş ve Hafız Bezzar sahihlemiştir.
752 nolu Raşid ve
diğer iki ravinin rivayetini İbn Hacer et-Telhis'te almış fakat üzerlerinde bir
görüş ortaya koymamıştır. Adı geçen Raşid'in Sıffin savaşına katılıp Muaviye
taraftarı olduğu belirlenmiştir. O bakımdan İbn Hazm onun zayıf olduğunu
söylemiş, ama Darekutni: "Onun rivayetine itibar edilir" demiştir.
1- Defin işi
bitince ölü için dua etmek meşru'dur. Buna müstehab diyenler de olmuştur.
2- Telkin'de
bulunmak ise, ilim adamlarından bir kısmına göre, müstehabdır. Dört mezhep
imamı ise, bunun istihbabına kail olmamışlardır.
3- O
bakımdan telkinde bulunmak isteyeni men'etmemek, bulunmak istemeyeni de teşvik
etmemek daha uygundur.
İnsan için en tesirli
öğütlerden biri de ölümü hatırlamaktır. Bunun için Hz. Ömer (r.a.) yüzüğünün
taşma "Nefis için ölümü hatırlamak yeterli bir öğüttür" mealinde bir
ibare yazdırmış idi.
O bakımdan cenazeye
iştirak etmek, onu teşyi' edip kabrine kadar götürmek ve arasıra kabirleri
ziyaret etmek, insanı madde cenderesinden, dünyalığa aşırı yönelmekten çekip,
bozulan hayat dengesini sağlar. Aynı zamanda bedenle ruh, dünya ile ahiret
arasında zayıflayan köprüyü sağlamlaştırıp dengede tutmayı ilham eder.
Ancak kabir ziyaretinin
birtakım adap ve kuralları vardır ki, onları sünnet çerçevesinde ele alıp
hurafeden uzak bir çizgide bulundurmamız gerekir. Bunun için de ilgili
hadisleri ve müctehid imamların ictihad, tesbit ve ihticaclarını bilmemizde
lüzum söz konusudur.
Büreyde (r.a.) den yapılan
rivayete göre, Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Ben sizi
kabirleri ziyaretten men'etmiştim. Artık Muhammed'e anasının kabrini ziyarete
izin verilmiş bulunuyor. O bakımdan siz de kabirleri ziyaret edin; çünkü kabir
ziyareti ahireti hatırlatır."[248]
Ebu Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz anasının kabrini ziyaret edip ağladı ve bu sebeple onun
etrafında yer alan ashabı da ağladı. Peygamber (s.a.v.) onlara şöyle buyurdu:
"Annem için
istiğfarda bulunmam hususunda Rabbimden izin istedim, O bana izin vermedi.
Sonra annemin kabrini ziyaret etmem için Rabbımdan izin istedim, bana izin verdi.
O bakımdan artık siz de kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü bu, ahireti
hatırlatır."[249]
Yine Ebu Hüreyre
(r.a.) den yapılan rivayette deniliyor ki:
"Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz kabirleri ziyaret eden kadınları lanetledi."[250]
Abdullah b. Ebi
Müleyke (r.a.) diyor ki:
"Bir gün Hz. Aişe
kabirlerden dönüp geliyordu. Kendisine dedim ki:
"Ey mü'minlerin
anası! Nereden geliyorsun?" O bana:
"Kardeşim
Abdurrahman'ın kabrini ziyaretten" diye cevap verdi. Ona:
"Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz kabirleri ziyareti menetmemiş miydi?" diye sordum. O
bana:
"Evet, men'etmişti, sonra
ziyaret etmeyi emretti" diye cevap verdi.[251]
Ebu Hüreyre (r.a.) den
yapılan rivayete göre, adı geçen diyor ki:
"Rasulüllah (s.a.v.)
Efendimiz kabristana geldi ve şöyle dedi:
"Selam size
olsun ey mü'minlerin yurdu! Şüphesiz biz de
-inşaallah- size katılacağız."[252]
Ahmed b. Hanbel bu hadisi
şu fazlalıkla rivayet etmiştir:
"Allah'ım!
Bizi bunların ecrinden (sevap ve mükafatından) mahrum bırakma ve onlardan sonra
bizi fitneye düşürme."
Büreyde (r.a.) den
yapılan rivayette diyor ki:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz, ashabına, kabirleri ziyarete çıktıklarında şöyle
demelerini öğretiyordu:
"Selam size
olsun ey mü'minlerden ve müslimlerden oluşan diyar ehli! Şüphesiz biz de
-inşaallah- gelip size katılacağız. Allah'tan bizim ve sizin için afiyet
dileriz."[253]
a)
Hanefilere göre: Kabirleri ziyaret etmek hem erkeklere, hem de kadınlara
menduptur. Bazı ilim adamlarına göre, kadınların kabirleri ziyaret etmeleri
haram kılınmıştır. Ancak en sahih tesbite göre bu hususta
hem erkeklere, hem de kadınlara ruhsat vardır.
Kabirleri ayakta durup
ziyaret etmek ve yine ayakta dua etmek sünnettir. Nitekim Rasulüllah (s.a.v.)
Efendimiz Baki' Kabristanı'nı ziyaret ederken böyle yapar ve şöyle derdi:
"Selam size
olsun ey mü'min topluluğun yurdu! Şüphesiz biz de inşaallah- gelip size katılacağız. Allah'tan bize ve
size afiyet dilerim."
Ziyaretçinin Yasin
Suresini okuması müstehabdır. Okurken kabrin yanı başında oturmasında bir
sakınca yoktur.[254]
b) Şafiilere
göre: Kabirleri adabına uygun ziyaret etmek sadece erkeklere menduptur;
kadınlara ise mekruhtur. Ancak kadınların ziyarete çıkmaları bir fitne
çıkmasına veya haram bir şeyin işlenmesine sebebiyet verdiği takdirde, ziyaret
kerahet sınırında kalmaz, haram olur.[255]
c)
Hanbelilere göre: Erkeklerin kabirleri ziyareti hakkında görüş birliği vardır,
buna muhalefet eden olmamıştır.
Kabir ziyaretinde
Rasulüllah'dan (s.a.v.) rivayet edilen duayı söylemek sünnettir. Aynı zamanda
kabrin yanında Kur'an okumakta bir sakınca yoktur. Kadınların ziyaret etmesi
ise, mekruhtur.[256]
756 nolu Büreyde
hadisini Tirmizi sahihlemiştir. O bakımdan ihticaca salih sayılır. Nitekim
müctehidlerin hemen hepsi bu hadisle istidlal edip kabir ziyaretinin sünnet
olduğunu belirtmişlerdir. Kimi de müstehab olduğuna kaildir.
757 nolu Ebu Hüreyre
hadisini Buhari dışında diğer beş sahih kaynak nakletmiştir. Aynı zamanda
Hakim tahric etmiştir.
Bu babda Şafii, Ahmed
ve Hakim, Ebu Zer (r.a.) den bir hadis rivayet etmişlerse de senedinin zayıf
olduğu tesbit edilmiştir. İbn Mace ve Hakim'in İbn Mes'ud (r.a.) den rivayet
ettikleri bir hadis daha var ki, onun isnadında Eyyub b. Hani' bulunuyor. Bu
zat hakkında farklı tesbitler söz konusudur.[257]
Bunun gibi Ahmed b.
Hanbel, Hz. Ali (r.a.) den; İbn Mace, Hz. Aişe (r.a.) den rivayet etmiştir.
Hadis ve rivayetlerin
tamamını biraraya getirince, kabir ziyaretinin meşruiyeti ortaya çıkıyor ve
daha önce men'edilen hükmün kaldırıldığı kesinlik kazanıyor.
758 nolu Ebu Hüreyre
hadisini aynı zamanda İbn Hibban tahric edip sahihlemiştir. Ancak hadisin
delaleti mutlak değil mukayyeddir; yani sünnete aykırı ağlamak, çırpınmak veya
bir fitne ve fesada sebebiyet vermek söz konusu olduğunda, kadınların kabirleri
ziyaret etmesi haramdır. Böyle bir durum olmadığı takdirde, müctehidlerin bir
kısmına göre ziyaret etmelerinde bir sakınca yoktur, bir kısmına göre ise
kerahet vardır. Böylece, ziyaret sebebiyle birtakım günah ve fitneye sebebiyet
veren kadınlar lanetlenmiştir.
759 nolu Abdullah
hadisini aynı zamanda Hakim tahric etmiş; İbn Mace de muhtasar biçimde Hz. Aişe
(r.a.) den rivayete yer vermiştir. Şöyle ki: "Peygamber (s.a.v.) Efendimiz
kabirleri ziyarete ruhsat vermiştir."
Bu babda Ahmed, İbn
Mace ve Hakim, Hasan (r.a.) dan ve Ahmed de ayrıca İbn Abbas (r.a.) dan hadis rivayet
etmiştir. Ancak isnadında Ümmü Hani'in azadlı kölesi Ebu Salih'in bunun isnadında
yer aldığı bilinmektedir ki, bu zat zayıftır. İbn Mehdi onun kavi olduğunu
söylemişse de, İmam Ahmed kavi olmadığına dikkat çekmiştir.[258]
Kabirleri ziyaretin
kadınlar için mekruh veya haram olduğuna dair Ebu Davud ve Hakim'in İbn Ömer
(r.a.) den rivayet ettikleri bir hadis söz konusudur:
"Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz, kızı Fatıma'ya gözü dokundu ve sordu:
"Seni evinden
dışarı çıkaran şey nedir"?
"Şu ölü evine geldim de
onların ölüsüne merhamet duygumu (kullanarak rahmet dileyip) izhar ettim", diye cevap verdi. Rasulüllah (s.a.v.):
"Umulur ki
onlarla birlikte kabre kadar vardın!" buyurdu. O da şöyle dedi
"Allah'a sığınırım, bu
hususta sizin neler anlattığınızı sizden işitmiş bulunuyorum."
"Eğer onlarla
beraber kabre gitmiş olsaydın şöyle şöyle günahkar olurdun" buyurarak konu üzerinde şiddetli durdu.
Bir diğer rivayette ise, bu
son cümle şu lafızla nakledilmiştir:
"Eğer onlarla
beraber kabre kadar gitmiş olsaydın, senin babanın dedesi Cenneti görmedikçe
sen de cenneti göremez olurdun."
Hakim bu hadisin,
şeyheynin şartına göre "sahihü'l-isnad" olduğunu belirtmiştir. İbn
Dakik el-Iyd, İhkamü'l-Ahkâm'da bu babda görüşünü ortaya korken, Hakim'in sözü
üzerinde şüpheyle durmuştur; Çünkü Buhari ve Müslim'in Ümmü Atıyye (r.a.) dan
yaptıkları rivayete göre, Ümmü Atıyye şöyle demiştir:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz biz kadınları cenazeyi takip ve teşyi'den men'etti, ancak bu
men' üzerinde ısrarla durmadı."
Şüphesiz cenazeyi
kabre kadar teşyi' etmek başkadır, kabirleri gidip ziyaret etmek yine başka
bir olaydır.
760 nolu Ebu Hüreyre
hadisi sahihtir ve ihticaca salihtir. Onun gibi 761 nolu Büreyde hadisi de
sahihtir.
Bu babda ayrıca Müslim'in
Hz. Aişe'den (r.a.) rivayet ettiği bir hadis bulunuyor ki, mealen şöyledir:
"Rasulüllah (s.a.v.), Hz. Aişe'ye kabirleri şöyle selamlamasını emretti:
"De ki,
mü'minlerden ve müslimlerden oluşan kabir ehline selam olsun. Allah bizden ve
sizden önden gidenlerle geride kalanlara rahmetini indirsin. Şüphesiz biz de
-inşaallah- gelip size katılacağız."
Yine Müslim Hz. Aişe
(r.a.) dan şu hadisi tahric etmiştir; adı geçen diyor ki:
"Rasulüllah
(s.a.v.) Efendimiz hemen hemen bir çok gecelerinde evden çıkıp Baki'
kabristanına gider ki bu daha çok gecenin son bölümüne raslardı ve şöyle derdi:
"Ey mü'minlerin
eyleştiği dâr! Selam size olsun. Size va'dolunan size gelip ulaştı ve biz de
-inşaallah- gelip size katılacağız. Allah'ım! Baki' el-Ğarkad (kabristanında)
bulunanları bağışla."
Kabirlere selam verme
konusunda zikredilen "dâr" kelimesinden maksat, hem kabirler, hem de
kabir ehli olanlardır.
Bu sahih
rivayetlerden, kabirleri ziyaret edip onlara selam vermenin ve ilgili duayı
yapmanın sünnet olduğu anlaşılıyor. Aynı zamanda kabirleri sık sık ziyaretin
meşruiyetine delalet vardır. Sonra da kabir ehli ve hayatta olanlar için bu
esnada mağfiretle birlikte afiyet dilemenin de müstehab olduğuna delalet
vardır.
1- Kabirleri
önceleri ziyaret etme yasaklanmıştı.
2- Sonra
İslami hükümler kalp ve kafalara iyice yerleşip cahiliye devri
adetlerinin önüne bir
sed çekilince bu
yasak kaldırılmış ve böylece kabirleri ziyaret sünnet kılınmıştır.
3-
Kadınların kabirleri ziyaretinin uygun olup olmayacağı, günün, ortamın ve
toplum yapısındaki ahlaki seviyenin ölçülerine bağlıdır: Sesli ağlamak,
hıçkırmak ve fitneye sebep olmak söz konusu olmadığı takdirde, kabirleri
ziyaret etmelerine cevaz verilebilir. Bu gibi durumlar mevcut olduğu takdirde
cevaz verilmez.
4- Kabirleri
ziyarete giden kimsenin ayakta durup, Rasulüllah'dan (s.a.v.) nakledilen selamı
vermesi ve sonra diğer duayı yapması, mağfiret ve afiyet dilemesi de sünnettir.
5- Kabirleri
ziyaret ederken, zorunlu bir sebep olmadıkça kabirleri çiğnemek, üzerinde
oturmak, küçük abdest bozmak mekruhtur ve günahtır.
6- Kabirleri ziyarette daha çok
ölümü, kabir alemini ve ahireti; sonra da dünyanın geçici olduğunu, toplanılan
mal ve servetin; elde edilen makam ve şöhretin ölümle noktalanacağını düşünmek
ve ona göre ibret almak müstehabdır.
[1] Müslim, siyam: 144, 145, Nesai, iman: 7, Ahmed: 2/229,
3/451, 460, 4/ 335, 5/75, 76.
[2] Mecmeu'l-Enhür: 1/176, Haşiyetü't-Tahtavi: 287, 288.
[3] Mecmeu'l-Enhür: 1/176.
[4] Mecmeu'l-Enhür: 1/176.
[5] el-Gamravi, es-Siracü'l-Vehhac: 96, 97.
[6] el-Gamravi, es-Siracü'l-Vehhac: 96, 97.
[7] İbn Kudame, el-Muğni: 2/254, eş-Şerhu'l-Kebir:
2/253, 254.
[8] İbn Kudame, el-Muğni: 2/254, eş-Şerhu'l-Kebir: 2/253,
254.
[9] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 3/357.
[10] Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 3/247-6334 nolu Amr.
[11] Buhari, meğazi: 31, Müslim, misafirin: 310, Ebu Davud,
sefer: 14, Nesaî, havf: 12, Ahmed: 5/370, 6/275.
[12] Buhari, havf: 1, 2, 3, meğazi: 3, tefsir: 2, Müslim,
müsafirin: 305, 307, 309, 312.
[13] Müsned-i Ahmed. Müslim, ibn Mace. Nesai/ıydeyn
[14] Buhari, havf: 1, Müslim, müsafirin: 306.
[15] Müsned-i Ahmed: 4/391, 413, Nesai, Ebu Davud.
[16] Ebu Davud, Nesai, havf: 15, Ahmed: 2/230.
[17] Nesai, havf: 2, 5, Ahmed: 1/232, 357, 5/183, 385, 399.
[18] Nesai, imamet: 41, taksir: 1.
[19] Müslim, müsafirin: 5, 6, Nesai, salat: 3,
salatü'1-havf: 4, Ebu Davud, sefer: 5 .
[20] Kasani, Bedayiu's-Sanayi!’: 1/243.
[21] el-Gamravi, es-Siracü'l-Vehhac Ala Metni Minhac: 92,
93.
[22] İbn Kudame, el-Muğni: 2/260, 261'den özetlenerek.
[23] Bilgi için bak: Sahnun, el-Müdevvenetü'l-Kübra: 1/160,
161, Kasani, Bedayiu's-Sanayi': 1/243.
[24] Bilgi İçin bak: Ebu Cafer et-Tahavi, Şerhu
Maâni'l-Asâr: 1/316.
[25] Bilgi için bak: Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: Muhammed b.
Îshak ismi.
[26] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 3/365.
[27] İbn Mace, ikamet: 151.
[28] Ebu Davud, Müsned-i Ahmed.
[29] Sahih-i Müslim, cihad: 69.
[30] Feteva-yi Hindiyye: 1/156.
[31] Kasani, Bedayiu's-Sanayi’: 1/244, 245.
[32] Ebu Zekeriya Nevevi, Minhacü't-Talibin: 21.
[33] İbn Kudame, el-Muğni: 2/270.
[34] Bilgi için bak: Sahnun, el-Müdevvenetü'l-Kübra: 1/162,
163.
[35] Buraya kadar naklettiğimiz.dört hadisi Buhari ve Müslim
ittifakla rivayet etmişlerdir. Buhari, küsuf: 1, 3, 8, 13, 17, Müslim, küsuf:
9, 10, 16, 17, 23, 29.
[36] Ebu Davud, istiska: 4, 5, 7, İbn Mace, küsuf, Ahmed:
1/298, 358, 3/347, 382, 6/53, 76, 164, 168, 345, 354.
[37] Müslim, Ebu Davud, Ahmed.
[38] Müslim. Ebu Davud, Ahmed.
[39] Tirmizi, küsuf ve cumua.
[40] Müslim, Ahmed, Nesai, Ebu Davud, küsuf.
[41] Ebu Davud, Müsned-i Ahmed.
[42] Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim.
[43] Buhari, Müslim, Nesai, Ebu Davud, İbn Mace, Ahmed:
5/19.
[44] Müsned-i Şafii.
[45] Kasani, Bedayiu's-Sanayi’: 1/281-282'den özetlenerek.
[46] İmam Şafii, el-Ümm: 1/243, 244'den özetlenerek.
[47] İmam Şafii, el-Ümm: 1/245.
[48] eş-Şerhu'l-Kebir: 2/274, 275.
[49] İbn Kudame, el-Muğni: 2/275, 276.
[50] Sahnun, el-Müdevvenetü'l-Kübra: 163, 164.
[51] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 3/375.
[52] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 3/375, Zehebi,
Mizanü'l-İ’tidal: 4/510, 10065 nolu.
[53] Zehebi, Mizanü'l-İ’tidal: 1/371, 1389 nolu Salebe.
[54] Ebu Davud, istiska: 2.
[55] İbn Mace, cihad: 142, Müsned-i Ahmed.
[56] Müsned-i Ahmed: 4/39, 40, 41.
[57] Buhari, istiska: 1, 15, 17, 20, Müslim, istiska: 1, 3,
4, Ebu Davud, istiska: 1, 2, Tirmizi, istiska; 7, Ahmed: 4/40, 41.
[58] Ebu Davud, istiska, Tirmizi, cumua: 44, Nesai,
istiska: 3, İbn Mace, İkamet: 153, Ahmed: 1/230, 269, 355.
[59] Buhari, istiska: 3, fezail: 11.
[60] Sünen-i Saîd.
[61] Müslim, istiska: 7, Ahmed: 4/193.
[62] Buhari, istiska: 21.
[63] İbn Mace, ikamet: 154, Ahmed: 4/235.
[64] Taberani, istiska: 2, Müsned-i Şafii.
[65] Müsned-i Şafii, Neylü'l-Evtar: 4/12.
[66] Ebu Davud, Müsned-i Ahmed: 4/39, 40, 41.
[67] Kasani, Bedayiu's-Sanayi': 1/282, 283'den özetlenerek.
[68] Ebu Zekeriya Nevevi, Minhacü't-Talibin: 22, 23'den
özetlenerek.
[69] İbn Kudame, el-Muğni: 2/283-296'dan özetlenerek.
[70] Sahnun, el-Müdevvenetü'l-Kübra: 1/165-167'den
özetlenerek.
[71] Şevkani, Neylü’l-Evtar: 4/8.
[72] Müslim, birr: 41, Tirmizi, cenaiz: 2, Ahmed: 1/81,
2/326, 354, 5/276, 279, 283, 284.
[73] Müslim, birr: 41, Tirmizi, cenaiz: 2, Ahmed: 1/81,
2/326, 283, 284.
[74] İbn Mace, cenaiz: 2, Ahmed: 1/81, 91, 138.
[75] İbn Mace.
[76] Buhari, tefsir: 4, vasaya: 3, Müslim, feraiz: 7,
vasaya: 5, 7, Ebu Davud, cenaiz: 1, 5, Tirmizi, cenaiz: 6, İbn Mace, cenaiz: 1,
Ahmed: 1/176, 4/375, 5/328.
[77] Müslim, cenaiz: 1, 3, Ebu Davud, cenaiz: 16, Tirmizi,
cenaiz: 7, Nesai, cenaiz: 4, İbn Mace, cenaiz: 3, Ahmed: 3/3.
[78] İbn Mace, cenaiz: 6, Ahmed: 4/123.
[79] Ebu Davud, cenaiz: 20, İbn Mace, cenaiz: 4, Ahmed:
5/26, 27.
[80] Ebu Davud, cenaiz: 34.
[81] Tirmizi, cenaiz: 76, İbn Mace, sadakat: 12, Daremi,
büyû: 52, Ahmed: 2, 440, 475
[82] Buhari, libas: 18, Müslim, cenaiz: 48, Ebu Davud,
cenaiz 19, Ahmed: 6/ 153, 269.
[83] Buhari, cenaiz: 3, meğazi: 83, Nesai, cenaiz: 11,
Ahmed: 6/117.
[84] Tirmizi, cenaiz: 14, İbn Mace, cenaiz: 7, Ahmed: 6/43,
55, 206.
[85] Kasani, Bedayiu's-Sanayi': 1/299.
[86] Ebu Zekeriya Yahya Nevevi, Minhacü't-Talibin: 23.
[87] İbn Kudame, el-Muğni: 302-307'den özetlenerek.
[88] el-Fıkhu Ala'l-Mezahibi’l-Arbaa: 1/500'den
özetlenerek.
[89] Abdurrahman el-Ceziri, el-Fıkhu
Ala'l-Mezahibi'l-Arbaa: 1/501, 502'den özetlenerek.
[90] Bilgi için bak: Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/18.
[91] Bilgi için bak: Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/18.
[92] Ebu Davud, cenaiz: 3.
[93] Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 3/351, 6721 nolu Fazl.
[94] Buhari, merzâ: 13, 20, Müslim, vasaya: 8, Ahmed:
1/168, 171.
[95] Tirmizi, İbn Mace, Ahmed: 1/196.
[96] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/23.
[97] Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 4/6, 8056 nolu Muhammed.
[98] Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 3/389, 6894 nolu Kazaa.
[99] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/26’dan özetlenerek.
[100] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/28'den özetlenerek.
[101] Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 2/355.
[102] Ahmed: 2/280, 433, 454, 472, 4/246.
[103] Taberani, cenaiz: 45, Ebu Davud, cenaiz: 60, İbn Mace,
cenaiz: 63, Ahmed: 6/58, 100, 105, 169, 200, 264.
[104] Buhari, mezalim: 3, Müslim, birr: 58, 72, zikr: 38,
Ebu Davud, edeb: 38, 60, Tirmizi, hudud; 3, birr: 19, kur'an: 10, İbn Mace,
mukaddeme: 17, hudud: 5, Ahmed: 2/91, 252,
269, 389, 404.
[105] Ahmed: 5/136.
[106] İbn Mace, Cenaiz: 9, 55, Dâremî, Mukaddeme: 14, Ahmed:
6/228.
[107] Kasani, Bedayiu's-Sanayi': 1/304'den özetlenerek.
[108] Ğamravi, es-Siracü'l-Vehhac: 103.
[109] Ğamravi, es-Siracü'l-Vehhac: 103.
[110] İbn Kudame, el-Muğni: 2/305-318'den özetlenerek.
[111] Sahnun, el-Müdevvenetü'l-Kübra: 1/184-186'dan
özetlenerek.
[112] Bilgi için bak: Mizanü'l-İ’tidâl: 1/370-384.
[113] Buhari, cenaiz: 73, 74, 76, 79, Ebu Davud, cenaiz: 27,
Tirmizi, cenaiz: 46, Nesai, cenaiz: 62, İbn Mace, cenaiz: 28.
[114] Ahmed b. Hanbel.
[115] Buhari, gusül: 23, 25, 27.
[116] Ebu Davud, cihad: 38.
[117] Mecmeu'l-Enhür 1/188, 189'dan özetlenerek.
[118] Ğamravi, es-Siracül'l-Vehhac: 110.
[119] İbn Kudame, el-Muğni: 2/401-404.
[120] Abdurrahman el-Ceziri, el-Fıkhu Ala'l-Mezahil- Arbaa:
1/529.
[121] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/32.
[122] Ahmed, Hakim, Ebu Davud, Tirmizi: Hadistin garibün.
[123] Ebu Davud: Cabir (r.a.) den.
[124] Ebu Davud, İbn Mace: İbn Abbas (r.a.) den.
[125] Geniş bilgi için bak: Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 3/135,
136.
[126] Geniş bilgi için bak: Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 4/148,
8673 nolu Mualla.
[127] Neylü'l-Evtar: 4/34.
[128] Buhari, cenaiz: 12, 13, 17, Müslim, cenaiz: 38, Nesai,
cenaiz: 34, Ahmed: 5/85, 6/407, 408.
[129] Buhari, Müslim.
[130] Ebu Davud, Ahmed: 6/267.
[131] Mecmeu'l-Enhür: 1/179-181'den özetlenerek
[132] Ebu Yahya Zekeriya Ansari, Fethü'l-Vahhab: 1/89-91'den
özetlenerek.
[133] İbn Kudame, el-Muğni: 2/317-328'den özetlenerek.
[134] Sahnun, el-Müdevvenetü'l-Kübra: 1/184, 185.
[135] Şevkani, Neylü’l-Evtar: 4/38.
[136] Buhari, meğazi: 17, 26, Ahmed: 5/112, 6/395.
[137] Buhari, meğazi: 17, 26, Ahmed: 5/112, 6/395.
[138] Müslim, cenaiz: 49,
Tirmizi, cenaiz: 19, Nesai, cenaiz: 37, İbn Mace, cenaiz: 12, Ebu Davud,
cenaiz: 30, Ahmed: 3/295, 329.
[139] Müslim, cenaiz: 49, Ebu Davud, cenaiz: 30, 37, Ahmed:
3/295.
[140] Buhari, cenaiz: 94, Ahmed: 6/132.
[141] Buhari, cenaiz: 18, 19, 23, 24, Müslim, cenaiz: 45, 46,
Ebu Davud, cenaiz: 30, Tirmizi, cenaiz: 20, Nesai, cenaiz: 39, İbn Mace,
cenaiz: 11, Ahmed: 1/94, 102, 222.
[142] Buhari, cenaiz: 18, 19, 23, 24, Müslim, cenaiz: 45,
46, Ebu Davud, cenaiz: 30, Tirmizi, cenaiz: 20, Nesai, cenaiz: 39, İbn Mace,
cenaiz: 11.
[143] Ebu Davud, tıb: 14, libas: 13, Tirmizi, cenaiz: 18,
edeb: 46, Nesai, cenaiz: 38, zinet: 97, İbn Mace, cenaiz: 12, libas: 5, Ahmed:
1/247, 274, 328, 355.
[144] Ebu Davud, cenaiz: 32, Ahmed: 6/380.
[145] Haşiyetü't-Tahtavi Ala Meraki'l-Felah: 316, 317.
[146] el-Ğamravi, Siracü'l-Vehhac: 105.
[147] İbn Kudame, el-Muğni: 2/328-330'dan özetlenerek.
[148] Sahnun, el-Müdevvenetü'l-Kübra: 1/187, 188.
[149] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/40.
[150] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/42.
[151] Zehebi, Mizanü'l-İ’tidal: 4/240.
[152] Zehebi, Mizanü'l-İ’tidal: 3/393, 6910 ve 6911 nolu
Kays.
[153] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/42.
[154] Bilgi İçin bak: Neylü'l-Evtar: 4/44.
[155] İbn Mace, cenaiz: 65.
[156] Ebu Davud, cenaiz: 27, Taberani, cihad: 37.
[157] Ebu Davud, cenaiz: 45, Tirmizi, cenaiz: 42, Nesai,
cenaiz: 55, 56, 59, İbn Mace, cenaiz: 15, Ahmed: 4/247, 248, 249, 252.
[158] Ebu Davud, cihad: 133, Nesai, cenaiz: 66, İbn Mace,
cihad: 34, Ahmed: 4/ 114, 5/192.
[159] Müslim, hudud: 21, Ebu Davud, hudud: 23, Tirmizi,
hudud: 5, Nesai, cenaiz: 63, Daremi, hudud: 14, Ahmed: 1/8, 289, 314, 3/323.
[160] Buhari, cenaiz: 4, 5, 61, 65, menâkıb-ı ansar: 38,
Müslim, cenaiz: 63, 64, Ahmed: 2/281, 438, 439.
[161] Müslim, cenaiz: 69.
[162] Buhari, cenaiz: 67, 74, Müslim, cenaiz, Ebu Davud,
cenaiz: 57, İbn Mace, cenaiz: 32.
[163] İbn Mace, cenaiz: 32, Ahmed: 6/28.
[164] Tirmizi: Said b. Müseyyeb.
[165] Kasani, Bedayiu's-Sanayi': 1/312, 313.
[166] Ebu Zekeriya Nevevi, Minhacü't-Taübin: 24.
[167] İbn Kudame, el-Muğni: 2/344, 358.
[168] El-Fıkhu Ala’l-Mezahibi’l-Arbaa: 1/522, 523.
[169] Şevkani, Neylü’l-Evtar: 4/47.
[170] Şevkani, Neylü’l-Evtar: 4/47.
[171] Zehebi, Mizanü’l-İ’tidal: 2/668, 5270 nolu
Abdülmin’im.
[172] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/49.
[173] Neylü'l-Evtar. 4/52.
[174] Ebu Davud, cenaiz: 47, İbn Mace, cenaiz: 87.
[175] Bilgi için bak: Neylü'l-Evtar: 4/55.
[176] Tirmizi, Nesai, Ahmed: İmran b. Husayn'dan.
[177] Bilgi için bak: Zehebi, Mizanü'l-İ’tidal; 2/248, 3621
nolu Süeyd.
[178] Buhari, cenaiz: 59, Müslim, cenaiz: 52, 53, Nesai,
cenaiz: 79, İbn Mace, cenaiz: 34, Ahmed: 2/233, 284, 401, 421.
[179] Tirmizi, cenaiz: 40, Nesai, cenaiz: 78.
[180] İbn Mace, cenaiz: 19, Müslim, cenaiz: 58, Nesai, cenaiz:
78, Ahmed: 3/ 266, 6/40.
[181] Ebu Davud, cenaiz: 41.
[182] Tirmizi, cenaiz: 12, 60.
[183] Tirmizi, cenaiz: 12, İbn Mace, cenaiz: 14.
[184] Sünen-i Saîd.
[185] Sahih-i Buhari.
[186] Feteva-yi Hindiyye: 1/167'den özetlenerek.
[187] el-Gamravi, Siracü'l-Vehhac: 112.
[188] İbn Kudame, el-Muğni: 2/410, 411'den özetlenerek.
[189] Abdurrahman el-Ceziri, el-Fıkhu
Ala’l-Mezahibi'l-Arbaa: 1/502.
[190] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/64.
[191] Said b. Mensur: Muhammed b. Sirîn'den.
[192] Buhari, cenaiz: 4, 55, 61, 65, menakıb-'ı ansar: 38.
Müslim, cenaiz: 63, 65, 69, 70, 72, Ebu Davud, salat: 243, cenaiz: 53, 58, 215,
Tirmizi, cenaiz: 38.
[193] Müslim, cenaiz: 72, Ebu Davud, cenaiz: 54, Tirmizi,
cenaiz: 7, Nesai, cenaiz: 76, İbn Mace, cenaiz: 25, Ahmed: 4/367, 370, 5/406.
[194] Buhari, meğazi: 12.
[195] Sünen-i Said.
[196] Haşiyetü't-Tahtavi: 318.
[197] Ebu Zekeriya Nevevi, Minhacü’t-Talibin: 24.
[198] İbn Kudame, el-Muğni: 2/369, 371.
[199] Abdurrahman-el-Ceziri, el-Fıkhu Ala'l-Mezahibil-
Arbaa: 1/517.
[200] Bilgi için bak: Neylü'l-Evtar: 4/68.
[201] Buhari, cenaiz: 66, Tirmizi, cenaiz: 39, Nesai,
cenaiz: 77.
[202] Müsned-i İmam Şafii.
[203] Ebu Davud, cenaiz: 56.
[204] İbn Mace, cenaiz: 23, Ebu Davud, cenaiz: 53, Nesai,
cenaiz: 77, Taberani, cenaiz: 16, 25, Ahmed: 2/256, 345, 363, 368, 459, 4/170.
[205] İbn Mace, cenaiz: 44, Ahmed: 1/283.
[206] Ebu Davud, cenaiz: 56, İbn Mace, cenaiz: 23, Ahmed:
3/491.
[207] Kasani, Bedayiu's-Sanayi': 1/313.
[208] Ebu Yahya Zekeriya Ensari, Fethü'l-Vahhab: 1/95.
[209] İbn Kudame, el-Muğni: 2/347.
[210] Abdurrahman el-Ceziri, el-Frkhu
Ala'l-Mezahibi'l-Arbaa: 1/517'den özetlenerek.
[211] Zehebi, Mizanü'l-İ’tidal: 4/124, 125.
[212] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/69.
[213] Bilgi için bak: Mizanü'l-İ'tidal: 1/47, 48.
[214] Zehebi, Mizanü’l-İ’tidal: 4/90, 8442 nolu Mervan.
[215] Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace, Ahmed b.
Hanbel.
[216] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/86.
[217] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/86.
[218] Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud, İbn Mace.
[219] Müsned-i Ahmed, Nesai: İbn Sirin'den.
[220] Feteva-yi Hindiyye: 1/162.
[221] Mecmeu'l-Enhür: 1/186.
[222] İbn Kudame, el-Muğni: 2/366.
[223] Abdurrahman el-Ceziri, el-Fıkhu Ala'l-Mezahibil- Arbaa:
1/533.
[224] Abdurrahman el-Ceziri, el-Fıkhu
Ala'l-Mezahibi'l-Arbaa: 1/533.
[225] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/87.
[226] Bilgi için bak: Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 1/317, 1194
nolu Bişr.
[227] Ebu Davud, cihad: 82, Tirmizi, cenaiz: 54, İbn Mace,
cenaiz: 38, Ahmed: 2/27, 40, 5/254.
[228] İbn Mace, cenaiz: 44.
[229] Buhari, cenaiz: 96.
[230] Ebu Davud, cenaiz: 68.
[231] Neylü'l-Evtar: 4/95.
[232] İbn Mace, cenaiz: 42.
[233] Müslim, cenaiz: 94, Tirmizi, cenaiz: 58, Nesai,
cenaiz: 96, 98, İbn Mace, cenaiz: 43, Ahmed: 3/245, 332, 399, 6/299.
[234] Kasani, Bedayiu's-Sanayi': 1/319, 320.
[235] el-Gamravi, Siracü'l-Vehhac: 114, 115'den özetlenerek.
[236] İbn Kudame, el-Muğni ve eş-Şerhu'l-Kebir: 2/382,
385'den özetlenerek.
[237] Sahnun, el-Müdevvenetü'l-Kübra: 1/165 ve İbn Kudame,
el-Muğni: 2/385.
[238] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/92.
[239] Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 1/597, 2256 nolu Hammad.
[240] Şevkani, Neylü'l-Evtar: 4/97.
[241] Fazla bilgi için bak: Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 4/11,
8069 nolu Muhammed.
[242] Kur’an-ı Kerim, Taha: 20/55.
[243] Ebu Davud, cenaiz: 69.
[244] Sünen-i Said, Neylü'l-Evtar: 4/101.
[245] İbn Kudame, el-Muğni: 2/385.
[246] İbn Şâhîn, Kitabu Zikri'l-Mevt, el-Muğni: 2/386.
[247] Bilgi için bak: İbn Kudame, el-Muğni: 2/386, haşiye...
[248] Müslim, cenaiz: 106, adahî: 37, Taberani, dahaya: 105,
Ahmed: 3/38.
[249] Müslim, cenaiz: 105, 108, Nesai, cenaiz: 101, İbn
Mace, cenaiz: 40, Müslim, cenaiz: 105, 108, Nesai, cenaiz: 101, İbn Mace,
cenaiz: 40.
[250] Ebu Davud, cenaiz: 78, Tirmizi, salat: 121, Nesai,
cenaiz: 104, Ahmed: 1/ 229, 287.
[251] el-Esrem, Sünen. Neylü'l-Evtar: 4/125.
[252] Müslim, taharet: 39, 45.
[253] Müslim, cenaiz: 104, İbn Mace, cenaiz: 36, Ahmed:
5/353.
[254] Haşiyetü't-Tahtavi: 340-342.
[255] Abdurrahman el-Ceziri, el-Fıkhu
Ala'l-Mezahibi'l-Arbaa: 1/540'dan özetlenerek.
[256] İbn Kudame, el-Muğni: 2/424'den özetlenerek.
[257] Neylü'l-Evtar: 4/124.
[258] Bilgi için bak: Zehebi, Mizanü'l-İ'tidal: 4/538, 10302
nolu Ebu Salih.