1. Hicret Ve Bâdiye (Çöl)De
Yerleşim
4. Cihadın (Kıyamete Kadar)
Devam Edeceği
5. Allah Yolunda Savaşmanın
Sevabı
6. (İbâdet Maksadıyla)
Seyahat Etmek Yasaklanmıştır
7. Allah Yolunda
Savaştıktan Sonra Yurda Dönmenin Fazileti
9. Deniz Araçlarına Binerek
Savaşa Gitmek
10. Kâfir Öldüren Kimsenin
Üstünlüğü
11. Savaşa Giden
Mücahidlerin Hanımları Savaşa Gitmeyen Erkeklere Haramdır
12. Ganimetsiz Olarak Dönen
Bir Seriyye(Nin Fazileti)
13. Allah Yolunda Yapılan
Zikrin Sevabının ,Kat Kat Olacağı
14. (Allah Yolunda)
Savaşırken Hayatını Kaybedenler
16. Azız Ve Celıl Olan
Allah Yolunda Nöbet Tutmanın Fazileti
17. Allah Yolunda Savaşa
Çıkmayı Bırakmanın Kerâhati
19. Bir Mazeretten Dolayı
Harbe Katılmama İzni
22. Kendinizi "Kendi
Ellerinizle Tehlikeye Atmayın!" Âyet-İ Kerimesi
24. Dünyalık Elde Etmek
Ümidiyle Savaşan Kimse
Allah'ın Dinini Yaymak İçin
Savaşan Kimse
26. Şehid (Yetmiş Kişiye)
Şefaat Edebilecektir
27. Şehidin Kabrinde
Görülen Nur
28. Savaşa Gitmesi Gereken Bir
Kimsenin Kendi Yerine Ücretle Başka Birini Göndermesi
29. Savaşa Çıkan Gazilerin
Savaş İçin Yardım Almaları Caizdir
30. Hizmetinin Ücretini
Alıv.Ak Üzere Savaşan Kimse
31. Anne Ve Babası Razı
Olmadığı Halde Savaşa Çıkan Kimse
33. Zâlim Bir Yönetici
Emrinde Harbetmek
34. İnsan Başkasının
Hayvanına Binerek Savaşa Gidebilir
35. Hem Kazanmak Hem De
Ganimet Elde Etmek İçin Savaşan Kimse
36. (Allah Rızası İçin)
Kendini Feda Eden Kimse
37. Müslüman Olup Da Allah
Yolunda Savaşırken (Hiç Namaz Kılmadan Ve Oruç Tutmadan) Öldürülen Kimse
38. Kendi Silah(nın Kendine
Dönmesi) İle Ölen Kimse
39. Düşmanla Karşılaşınca
Dua Etmek
40. Yüce Allah'dan Şehidlik
Dileyen Kimse
41. Atların Yele Ve Kuyruklarını
Kesmenin Kerâhati
42. Atların Hangi Rengi
Daha Çok Sevilir?
Atın Dişisine De
"Feres" Denilebilir Mi?
44. Hayvanlara Karşı Yerine
Getirilmesi Emredilen Görevler
Yolculukta Bir Yerde
Konaklamak
45. Atların Boynuna Yay İpi
(Kiriş) Takmak
Atlara İyi Bakmak, Onları
Harbe Hazır Bulundurmak Ve Onların Kaba Etlerini Kaşağılamak
46. Hayvanların Boynuna Çan
Takmak
47. Dışkı Yiyen Hayvana
Binmek
48. İnsan, Sahip Olduğu
Hayvanlara Özel İsimler Verebilir
49. Harbe Çıkılacağı Zaman
"Ey Süvariler, Allah'ın Atlarına Bininiz" Diye Nida Etmek
50. Hayvanlara Lanet Etmek
Yasaklanmıştır
51. Hayvanları Birbirine
Kışkırtmak Ve Aralarını Kızıştırmak
52. Hayvanları Dağlayarak
Damgalamak
Hayvanların Yüzünü Ateşle
Damgalamak Ve Yüzlerine Vurmak Yasaktır
53. Eşekleri Kısraklara
Çekmenin Keraheti
54. Bir Hayvana Üç Kişinin
Binmesi
55. Hayvan Üzerinde Binili
Olarak Beklemek
57. Yolculukta Hızlı
Yürümek Ve Geceleyin Yol Üzerinde Konaklamaktan Sakınmak
58. Hayvan Sahibi
Hayvanının Ön Tarafına Binmeye Başkalarından Daha Layıktır
59. Harpte Hayvanların
Topukları Üzerinde Bulunan Sinirleri Kesmenin Hükmü
60. Yarışta Kazanan Kimse
İçin Ortaya Ödül Koymak
61. Yayalar Arasında
Düzenlenen Koşular
62. Muhallil (Denilen)
Yarışmacı Hakkında
65. Ok İle Mescide Girmenin
Hükmü
66. Kınından Sıyrılmış Halde
Îken Kılıcın Alınıp Verilmesi Yasaktır
67. İki Parmak Arasında Gön
Kesmek Yasaktır
72. Kişi Yolculuğa Çıktığı
Zaman Nasıl Dua Eder?
73. Mücâhîdleri Uğurlarken
Yapılacak Dua
74. İnsan (Bir Hayvana Veya
Araca) Bindiği Zaman Nasıl Dua Eder?
75. Bir Yerde Konaklayan
Kimse Hangi Duayı Okur?
76. Akşam ile Yatsı
Arasında Yolculuk Yapmanın Kerahati
77. Hangî Gün Yolculuğa
Çıkmak Müstehabdır
78. Erken Yola Çıkmanın
Fazileti
79. Kişinin Yalnız Başına
Yolculuk Yapması
80. Yolculuğa Çıkan Bir Topluluk
İçlerinden Birini Başkan Seçer
81. Bir Kimsenin Yanında
Bulunan Bir Mushafla Birlikte Düşman Ülkesine Yolculuk Yapması
Ordu, Arkadaşlar Ve
Müfrezelerde Müstehab Olan Şeyler
82. (Harbden Önce)
Müşrikleri (İslama) Çağırmak
83. (Savaşta) Düşmanın
Yurtlarını Yakmak
86. Bir Kimse Herhangi Bir
Sağmal Hayvanı Sahibinin İzni Olmadan Sağamaz Diyenlerin Delili
87. (Allah'a, Rasûlüne Ve Ulü'l-Emre)
İtaat Etmek
88. Yolculukta Askerin
Toplanması Ve Yayılması İle İlgili Emirler
89. Düşmanla Karşılaşmayı
Temenni Etmek Hoş Değildir
90. Düşmanla Karşılaşınca
Nasıl Dua Edilir?
91. Savaştan Önce
Müşrikleri İslama Davet Etmek
94. Artçı Birlikleri
Bulundurmanın Gereği
95. Müşriklerle Niçin
Savaşılır?
Secdeye Sığınan Bir Kimseyi
Öldürmek Yasaktır
Cihâd, gayret sarfetmek, son
derece fazla çalışmak demektir. Terim olarak, Allah yolunda savaşmaya
"cihad" denilir.
Hanefi ulemasına göre, bir
ıstılah olarak cihad, "kâfirleri hak din olan İslama çağırmak,
Şafiî ulemasına göre ise Cihad
"İslamın muzaffer olması için kafirlerle savaşmak" demektir.[4] Görülüyor ki Hanefi ulemasının cihad tarifi
ile Şâfiîlerin tarifi arasında netice itibariyle bir fark yoktur. Diğer mezhep
imamlarının tarifleri de Hanefi ve Şafiî ulemasının tarifine yakındır.[5]
Bu manada cihad müslümanlara
farz-ı kifayedir. Fakat seferberlik halinde farz-ı ayn olur, dolayısıyla bütün
müslümanların savaşa katılması gerekir.
Cihad, kitap, sünnet ve icma
ile sabittir. Kur'ân-ı Kerim'de; "Allah'a ve âhirete inanmayanlarla
harbediniz..."[6], "Müşriklerin sizinle toptan har-bettiklerı gibi siz de
onlarla harbedin."[7] buyurulmuştur. Cihad, çocuk, kadın, kör ve kötürümlere farz
değildir. Fakat bir İslam ülkesine düşman hücum ettiği zaman bütün müslümanlara
düşmanı püskürtmek farz olur.
Müslümanların cihad sahasına
atılmaları için şu üç şartın bulunması gerekir:
1. Düşman, İslama
girmeleri için yapılan çağrıyı yahut cizye vermeyi reddetmiş olmalıdır.
2. Müslümanlarla düşman arasında
bir antlaşma bulunmamalıdır.
3. Müslümanlarda cihad için
gerekli güç bulunmalıdır. Bu durumlar
bir araya geldiğinde cihadın
farziyeti gerçekleşir.
Cihad harble olacağı gibi
normal şartlarda mal, dil ve kalple de yapılır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Mü'minler ancak ve ancak o kimselerdir ki Allah ve Rasûlüne iman ederler,
sonra da şüpheye düşmezler. Hak yolunda mallan ve canları ile cihad ederler.
İşte sadakat sahibi kimseler bunlardır."[8] Hz. Peygamber ise; "Müşriklerle
mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad ediniz."[9]; "Allah benden evvel hiç bir ümmete
bir nebi göndermemiştir ki, o ümmet içinde kendisine yardımcı olan havarilere,
tesis ettiği geleneklere göre hareket eden arkadaşlara ve emirlerine İtaat eden
dostlara sahip olmamış olsun. Sonra bunları bir nesil takip eder,
yapmadıklarını söyler, emredilmeyen işleri yaparlar. Bunlarla eli ile fiilen
mücâdele eden mü'mindir, kalbi ile mücâhede eden mümindir. Bunun dışında
kalanların hardal tanesi kadar da olsa îmanları yoktur"[10]; "Şüphesiz ki mü'min kılıcı ve
dili ile cihad eder."[11] buyurmuştur.
Müslüman, kendi nefsiyle de cihad
eden kimsedir. Nefsine karşı cihadı kazanamayan, düşmanın karşısına çıkmak
için kendisinde güç ve cesaret bulamaz. Hz. Peygamber Tebük seferinden
dönerken ashabına dönerek şöyle buyurmuştur: "Küçük cihaddan büyük cihada
dönüyoruz."[12] Bu hadisinde Hz. Peygamber en kalabalık bir ordu ile
katıldığı Tebük seferini "Küçük cihad" olarak vasıflandırırken nefse
karşı verilecek mücâdeleyi "büyük cihad" olarak nitelendirmektedir.
"Hakiki mücâhid nefsine karşı cihad açan kimsedir"[13] hadisi de aynı manayı ifade etmektedir.[14]
2477. ...Ebû Saîd
el-Hudrî (r.a.)'den rivayet edildiğine göre, bir bedevi, Peygamber (s.a.)'e
hicreti sormuş da Peygamber (s.a.);
"Yazık sana, hicret zor
iştir. Senin develerin var mı?" buyurmuş. (O kimse de)
Evet diye cevap vermiş. (Bunun
üzerine Hz. Peygamber);
“Peki onların zekatını veriyor
musun?" buyurmuş. (O şahıs da);
Evet diye karşılık vermiş.
(Rasülü Ekrem de).
"Sen şehirlerden uzakta
(Allah'ın emirlerini yerine getirmeye) çalış. Allah senin amelin(in sevabın)dan
hiçbir şeyi zayi etmeyecektir." buyurmuştur.[15]
Metinde geçen; kelimesi
eksiltmek, noksanlaştırmak, zayi etmek, manâlarına gelen "vetr"
kökünden gelmektedir. Nitekim bu kelime, "O sizin amellerinizi zayi
etmeyecektir."[16] mealindeki ayeti kerimede de bu manaları ifade etmektedir.
Veyh kelimesi acıma ve şefkat
bildirir.kelimesi ise, azab ve gazâb ifâde eder.
Bihâr kelimesi, köyler ve
şehirler mânâsına gelir. Metinde geçen kelimesiyle, halk kitlelerinin yaşadığı
yerleşim merkezlerinden uzak, ıssız dağbaşları kasdedilmiştir.
Hicret, küfür ülkesinden,
îslâm ülkesine göç etmek demektir.[17]
1. Küfür diyarından İslam
diyarına göç etmek niyetinde olduğu halde buna muvaffak olamayan bir kimse
hicret sevabına nail olur.
2. Hicret ancak gücü
yeten kimselere düşen bir vecîbedir. Gücü ve imkânı olmayan kimseler hicret
edemediklerinden dolayı mes'ul değillerdir.[18]
2478. ...Mikdam b.
Şureyh'ın babası (Şureyh)'den; demiştir ki: Ben Âişe (r.anha)'ya kırlara geziye
çıkmayı sordum. (Şöyle) Cevap verdi; Rasûlullah (s.a.) şu kırlardaki sel
yataklarına geziye çıkardı. Bir defasında kır gezisine çıkmak istedi de bana
(binilmesi) yasak olan bir zekat devesi verip;
"Ey Âişe! (Buna) yumuşak
davran. Şüphesiz ki, yumuşak davranmak hangi işte bulunursa, mutlaka onu
süsler. Bjrşeyden de alınırsa kesinlikle onu lekeler" buyurdu.[19]
Hz. Peygamber bazan şehirden
uzaklaşarak kırlara, bayırlara çıkar oralarda kendini dinleme imkanı bulur,
kırların temiz havasını teneffüs eder, Cenab-ı Hakkın kudretinin eserlerini
görüp derin düşüncelere dalar, bu tabii güzelliklerin tadını çıkarırdı.
Hz. Âişe'nin ifadesinden
anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber bir gün yine böyle bir geziye çıkarken, Hz.
Âişe'yi de beraberinde götürmek istemiş ve bu maksatla ona zekat develerinden
bir deve verip yolculuk esnasında bu deveye iyi muamele etmesini, sert ve katı
davranmamasını tavsiye etmişti.
Peygamber (s.a.)'in, Hz.
Âişe'ye deveye merhametli davranmasını hatırlatmasının sebebi şudur: Zekat
develerine binmek yasak olduğu için o develer binilmeye alışkın olmazlardı.
Dolayısıyla kendilerine ilk defa binil-diği zaman bazı huysuzluklar
gösterirlerdi. Bu sebeple Hz. Âişe'ye, üzerine hiç binilmemiş olan bir deveye
yumuşak davranmasını hatırlatmak lüzumunu hüssetti.
Burada, "zekat develerine
binmek yasak olduğu halde Hz. Peygamber nasıl olur da Hz. Âişe'ye bir zekat
devesi verir?" diye akla bir soru gelebilir.
Bezlu'l-Mechûd yazarı Şeyh
Halil Ahmed bu soruya şöyle cevap veriyor:
"Aslında zekat develerine
binmek yasaktır. Fakat bu deveyi Hz. Peygamber daha önce zekat olarak Hz.
Âişe'ye vermişti ve o deve Hz. Âişe'nin Özel malı olduğu için zekat devesi
olmaktan çıkmıştı. Hz. Âişe'nin malı olduğu halde zekat develerinin içinde
bulunuyordu." Bu hadis 4808 numarada tekrar edilmiştir.[20]
1. Hz. Peygamberin hanımlarının
zekat almaları ve zekat mallarını kullanmaları caizdir.
2. Yumuşaklık Övülmüş, sertlik
ise yerilmiştir.[21]
2479. ...Muaviye (b. Ebi
Süfyan)dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.)'ı; 'tevbe (vakti) sona ermedikçe
hicret (vakti) de sona ermez. Güneş battığı yerden doğmadıkça da tevbe sona
ermez" buyururken işittim.[22]
Küfür ülkesinden İslam
ülkesine göç etmek, müslüman-lar için kıyamete kadar devam edecek olan dinî bir
görevdir. Hadis-i şerifte hicretin, Allah'a dönmek ve O'na iman etmek manalarına
gelen tevbenin sona erdiği vakte kadar; tevbenin de; güneşin, batıdan
doğuncaya kadar devam edeceğinden bahsedilmesi bunu ifade eder. Metinde geçen
"tevbe (vakti) sona ermez" anlamına gelen cümlede "...Ama
Rabbinin bazı (kıyamet) alametleri geldiği gün daha Önce inanmamış ya da
imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye, artık inanması bir fayda
sağlamaz."[23] âyet-i kerimesine bir işaret vardır. Nitekim bir başka
hadis-i şerifte de şöyle buyuruluyor: "...Güneş battığı yerden doğmadıkça
kıyamet kopmaz. Güneş batıdan doğup da insanlar onu görünce hepsi iman ederler.
Fakat daha önce iman etmemiş olanlara o günkü imanları asla fayda
vermez."[24]
Hadis ulemasından Hattâbî'nin
beyânına göre, İslam'ın ilk yıllarında Allah yolunda hicret mendup idi. Allah
Teâiâ ve tekaddes hazretleri; "Allah yolunda hicret eden kimse,
yeryüzünde gidecek çok yer bulur, bolluk bulur,''[25] buyurarak müslümanları Allah yolunda
hicrete teşvik etti. Mekke müşriklerinin müslümanlara yaptıkları zulüm son
haddine erişince, cenab-ı Hak bu ayet-i kerimeyi indirerek onları hicrete
teşvik etti ve hicret eden kimselere genişlik ve bol rızık va'detti. Nihayet
Hz. Peygamber Medine'ye hicret edince müsİümanların bulundukları yerlerden Hz.
Peygamberin bulunduğu Medine'ye göç etmeleri, dinlerini peygamberlerinden
öğrenip gerektiğinde müsİümanların safına katılarak onlara yardımcı olmaları
farz kılındı. Daha sonra Mekke fethedilip de, Allah'ın emirlerini yerine getirmeye
müsait bir ülke haline gelince artık hicretin farziyyeti sona erip men-dupluğa
dönüştü. Yani Mekke'nin fethinden sonra müslümanlar için hicret farz olmaktan
çıkıp mendup ve müstehab oldu. Bu hadis-i şerifte kıyamete kadar devam
edeceğinden bahsedilen hicretten maksat, mendub olan hicrettir. Meseleyi bu
şekilde ele alınca bu hadis-i şerifle bir numara/sonra gelecek olan
"Fetihden sonra hicret yoktur" anlamındaki hadisin arasını
uzlaştırmak mümkün olur. Bir başka ifadeyle, fetihten sonra yürürlükten kalkan,
hicretin farziyyetidir.Kıyamete kadar devam edecek olan ise, mendub iyy
etidir.
Esasen bu iki hadisten,
mevzumuzu teşkil eden Muaviye hadisinin senedi tenkid edilmiştir. Bir numara
sonra gelecek olan hadis ise, sahih ve muttasıl bir senetle rivayet olunmuştur.[26]
İbn Hacer el-Askalâni'ye göre
ise, hicret iki türlüdür: Biri korku diyarından güven diyarına hicret; diğeri
küfür diyarından İslam diyarına hicrettir. Mekke'den Habeşistan'a hicret ve
Allah'ın Rasûlünün hicretinden önce Medine'ye göç, birinci tür hicret idi. Hz.
Peygamber'in Medine'ye yerleşmesinden sonra Medine'ye hicret ise, ikinci tür
hicrettendir. Ama Mekke fethedildikten sonra Mekke'den hicret kalkmıştır. Küfür
diyarından hicret ise, devam etmektedir. Abdullah b. Ömer'in de belirttiği
üzere dünyada küfür diyarı var olup kâfirlerle savaş sürdükçe küfür diyarından
hicret de devam edecektir. Nitekim Allah'ın elçisi (s.a.); "Düşmanla
çar-pışıldığı sürece hicret devam eder."[27] buyurmuştur. Bu hadise göre hicretin
farz olduğu küfür diyarı, savaşın sürdüğü, müslümamn baskı ve zulüm altında
tutulup dinini açığa vuramadığı ülkedir. Fakat müslümanların dînî vecibelerini
yapabildikleri İslam ülkeleriyle barış veya ittifak antlaşması yapmış
memleketlerden hicret etmek farz değildir. Çünkü oralarda insan, dinini
izhardan ve dininin gereklerim yerine getirmekten korkmaz .Bugün en geniş anlamıyla
özgürlüğün bulunduğu, herkesin inancında tamamen serbest olduğu Avrupa ve
Amerika'dan hicret etmek farz değildir. Ama durum değişir, bu ülkeler
müslümanlarla savaşa girer ve buralarda yaşayan müslümanlar da onların
ordularıyla beraber müslümanlara karşı savaşa zorlanırlarsa o zaman oralardan
İslâm diyarına hicret etmek farz olur.[28]
1. Hicret kıyamete kadar devam
edecektir.
2. Kıyamete kadar tevbe kapısı
açıktır.
3. Güneşin batıdan doğması
kıyamet alâmetlerindendir.[29]
2480. ...îbn Abbas
(r.a.)'dan; demiştir ki: Rasûlıülah (s.a.) Fetih (yani) Mekke'nin fethi günü
(şöyle) buyurdu; "(Artık) hicret yoktur. Fakat cihad ve niyet vardır.
(Devlet idarecileri tarafından) toptan cihada çağırıldığınızda cihada
çıkınız."[30]
Bir numara önceki hadis-i
şerifin şerhinde de ifâde ettiğimiz gibi, Mekke fethedildikten sonra, orası
İslârn ülkesi haline geldiğinden ve insanlar kitleler halinde Allah'ın dinine
girmeye başladığından dolayı Mekke'den Medine'ye hicret etmenin farziyyeti kalkmış
ve hicretin yerini cihad ile cihad için niyyet almıştır. Binaenaleyh Allah
yolunda cihad maksadıyla bulunduğu yeri terketmek, kıyamete kadar meşru
kalacaktır.
Hafız îbn Hacer'in beyânına
göre, islâmın ilk yıllarında hicretin farz kılınışının hikmeti Mekke'de bulunan
müstumanların oradaki kâfirlerin akıl almaz zulümlerine maruz kalmalarıdır. Mekke
kafirleri oradaki müs-İümanları dinlerinden döndürmek için akla hayale gelmedik
işkenceler uygulamaya başlayınca Allah Teâlâ zulme uğrayan bu müslümanlar
hakkında şu ayet-i kerimeyi indirmiştir: "Kendilerine yazık eden
kimselere, canlarını alırken melekler: Ne işte îdiniz? dediler. (Bunlar): Biz
yeryüzünde aciz düşürülmüştük, diye cevap verdiler. Melekler dediler ki: Peki
Allah'ın yeri geniş değil miydi, ki onda göç edip gönlünüzce yaşayabileceğiniz
bir yere gideydiniz? İşte onların durağı cehennemdir. Ne kötü bir gidiş yeridir
orası."[31]
Bu hüküm, küfür diyarında
kalıp da orada dinini korumaktan ümidini kesen fakat hicret etmeye gücü yeten
kimseler için kıyamete kadar geçerlidir. Bu duruma düştüğü ve hicrete de gücü
yettiği halde hicret etmeyen kimseler hakkında Allah'ın Rasûlü şöyle
buyurmuştur;
"-Müslüman olduktan sonra
(Allaha) ortak koşan bir müşrik kafirlerden ayrılıp müslömanlara katılmadıkça
Allah onun hiçbir amelini kabnl etmei."[32]
"Ben müşrikler arasında
yerleşip kalan kimselerden beriyim."[33]
Bu mevzuda İbnü'l-A'râbî
şunları söylüyor: "Hicret, küfür diyarından tslam memleketine göç
etmektir. Rasûlulİah (s.a.) zamanında hicret farz idi. Hicretin farziyyeti,
hayatı tehlikede olanlar için ondan sonra da devam etmiştir. Esasen durdurulan
hicret, Peygamber (s.a.) nerede olursa olsun, onun yanma gitmek için yapılan
hicrettir."
Metinde geçen "fakat
cihad ve niyet vardır" manasına gelen cümle hakkında et-Tıybî (-743) ile
diğer bazı ulema şunları söylemiştir:
"Bu istidrak, kendinden
sonraki hükmün kendinden evvelki hükme muhalif olmasını iktiza eder. Mana
şudur: Vatanından ayrılıp Medine'ye gitmekten ibaret olan hicret bitmiş, yerini
cihad sebebi ile memleketinden ayrılmaya bırakmıştır. Binaenaleyh cihad sebebi
ile hicret bakidir. Küfür diyarından kurtulmak, okumak için gurbete çıkmak,
fitneden kaçmak gibi halisane bir niyyetle yapılan hicret de öyledir. Bunların
hepsinde niyyet mu'teberdir."
İmam Nevevî diyor ki:
"Mânâ; hicretin sona ermesi ile inkıta'a uğrayan hayrı, cihad ve iyi
niyetle elde etmek mümkündür; demektir." İslam devletlerinin zayıflaması
veya müslümanların gayr-i müslim devletlerin idaresine geçmeleri neticesinde
hicret olayı hicretten sonra da günümüze kadar devam edegelmiştir. Gayr-i
müslim idaresinde kalan müslüman halk çeşitli zuîüm ve işkencelerle zorla
hristiyanlaştırılmaya veya dinsizleştiril-meye maruz kaldıkça, bunlar zaman
zaman İslâmî ülkelere hicret etmek için çare aramışlardır. Nitekim Endülüs ve
Sicilya ile Dobruca, Macaristan, Kuzey Sırbistan ve Kuzey Bosna (Miladi 9-12.
asırlarda) bunun en bariz misalleri olmuşlardır.[34]
1. Mekke'nin fethinden sonra
müslümanlardan (Medine ye) hicret etme mükellefiyeti kaldırılmıştır.
2. Cihad kıyamete kadar devam
edecektir.
3. Cihad etmek, ilim
tahsil etmek, fitneden kurtulmak gibi iyi niyetlerle memleketini terkeden bir kimse
de hicret sevabına nail olur.
4. Mekke kıyamete kadar İslam
ülkesi olarak kalacaktır.
5. Allah yolunda
yürüyerek, manevi âlemlerde terakki etmek isteyen bir kimseden, önce nefsinin
bütün alışkanlıklarım terketmesi, manevi fütuhat gerçekleşinceye kadar buna
devam etmesi istenir. Eğer fetih müyesser olmazsa o zaman Allah rızasını
kazanmak niyetiyle nefsine ve şeytana karşı cihad etmesi emredilir.[35]
2481. ...Âmir dedi ki;
etrafında bir topluluk varken Abdullah b. Amr (r.a.)'a bir adam gelip yanına
oturdu ve;
Bana Rasûîullah (s.a.)'den
işittiğin bir şey söyle. dedi. Bunun üzerine (Abdullah şöyle) dedi:
Ben Rasûlullah (s.a.)'i
(şöyle) buyururken işittim; "Gerçek müs-lüman, müslümanların (onun),
elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir. Gerçek muhacir de Allah'ın
yasakladığı şeylerden uzak kalan kimsedir."[36]
Bilindiği gibi mutlak lafız,
kemaline masruf olduğundan, metinde geçen "el-müslim" kelimesiyle kâmil
müs-lümanlar kasdedilmiştir. Yoksa "müslümanların elinden ve dilinden emin
olmadığı kimseler müslüman değildir" demek istenmemiştir. Bazı ilim adamları
ise, "o zaman, elinden ve dilinden müslümanların emin olduğu kimselerin
hepsinin kâmil müslüman olması icabeder" diyerek bu görüşe itiraz
etmişlerse de onlara; "buradaki kâmil müslimden maksat, müslümanların
elinden ve dilinden emin olmaları yanında, İslâmın diğer emirlerini de yerine
getiren ve yasaklarından kaçınan müslüman kasdedilmiştir" diye cevap
verilmiştir.
Gerçekten Araplar, "Alim
Zeyd'dir", "mal devedir" dedikleri zaman; "Kâmil âlim
Zeyddir", "en iyi mal devedir" demek isterler. Hadis ulemasının
ileri gelenlerinden el-Hattâbî bu cümleye, "Müslümanların en faziletlisi
Allah'ın hukuku ile kulların hukukunu hakkıyla edâ eden kimsedir" diye
mânâ vererek bütün bu incelikleri belirtmek istemiştir.
Bazılarına göre ise, bu cümle
ile bir kimsenin müslümanlığının alâmetleri kasdedilmiştir. Nasıl ki
"konuşunca yalan söylemek, verdiği sözden dönmek, emânete hıyanet
etmek" bir münafığı tanımaya yarayan alâmetlerse[37] müslümanların bir kimsenin elinden ve
dilinden emin olmaları da o kimsenin müslüman olduğunun alâmetidir.
Ayrıca bu cümle ile
müslümanları Allah'ın emirlerini hakkıyla yerine getirmeye teşvik manası da
kasdedilmiş olabilir. Çünkü kulların hakkına riâyet eden ve onları incitmeyen
bir kimsenin Allah'ın hakkına öncelikle riâyet etmesinden daha tabii birşey
olamaz. Binaenaleyh, bu hadiste müslümanların hakk ve hukukuna riâyete teşvik
edilmekle, ondan daha önemli olan Allah'ın hukukunun öncelikle yerine
getirilmesi gerektiği vurgulanmak istenmiş olabilir.
Metinde geçen
"müslümanlar" kelimesiyle müslüman erkeklerle birlikte tağlib yoluyla
bütün müslüman kadınlar ve müslümanların idaresinde yaşayan bütün zımmîler
kasdedilmiştir. Bu bakımdan kâmil bir müslüman eliyle ve diliyle müslüman
erkekleri incetmediği gibi müslüman kadınları ve zımmileri de incitmez.
însanyı bütün duygu ve düşüncelerine tercüman olması itibariyle hadisi şerifte
insanın organları içerisinden özellikle "dil" zikredildiği gibi
bütün işlerin yapılmasında kendisine en çok ihtiyaç duyulması bakımından da el
zikredilmiştir.
Alkame'nin beyânına göre
zâhirr ve batmî olmak Üzere iki türlü hicret vardır.
Zahiri hicret bir kimsenin
dinini muhafaza için küfür diyarından müslüman diyarına göç etmesidir.
Batınî hicret ise, nefsi
emmâresini ve şeytanın emir ve teşviklerini terkedip Allah'ın emirlerine
sarılmaktır. Fahr-i kainat efendimiz, vatanını terkederek bir islam Ülkesine
göçetmek isteyen kimselere, hicretin sadece yurt değiştirmekten ibaret
olmadığını, aslında hicretin dini bir mânâ ifâde ettiğini ve Allah'ın
emirlerine sarılmanın önemli bir görev olduğunu hatırlatmak maksadıyla bu hadis-i
şerifte, "Gerçek muhacir Allah'ın yasakladığı şeylerden uzak kalan
kimsedir" buyururken, aynı zamanda Mekke'nin fethinden sonra hicretin
sona ermesiyle hicrete fırsat bulamayan kimseleri de teselli etmiştir. Çünkü
hicretin asıl manası, Allah'ın yasaklarından uzak kalmakla gerçekleşir.[38]
1. Müslümanları incitmek
yasaklanmıştır.
2. Kamu müslümanlar
olduğu gibi noksan müslümanlar da olabilir. Bu hadis, "Müslümanın noksanı
olmaz" diyen mürcie mezhebi taraftarları aleyhine bir delildir.
3. Günahları terketmek,
nehyedilenlerden kaçınmak teşvik edilmiştir.[39]
2482. ...Abdullah b. Amr
(r.a.)'dan; demiştir ki: RasûluÜah (s.a.)'ı şöyle buyururken işittim:
(Medine'ye) "Hicret
(edildik)ten sonra (Şam'a da) hicret olacaktır. (Hz.) İbrahim'in hicret yeri
(olan Şam), yer yüzü sakinlerinin en hayırlı olanlarını (kendi içerisine) alacak,
dünya(mn Şam'ın dışında kalan kısımların)da, dünyanın en şerli halkı
kalacaktır. (Sonra) onları da kendi toprakları (dışarı) atacaktır. Allah
onlardan hoşlanmayacak da (oradan oraya) atacak (sonra) maymunlar ve domuzlarla
birlikte kendilerini ateş saracaktır."[40]
Yeryüzünde Allah'a kulluk
iyice azalıp da yerini isyan ve tuğyana terkettiği, fitne ve fesadın kol
gezmeye başlayıp, İslam ülkelerini kafirler istila ettiği zaman, müslüman
kuvvetlen Şam'a hâkim olup orada îslam düşmanlarına galebe çalacak ve Deccali
öldürmeye muvaffak olacaklardır.
İşte o fitne dönemleri geldiği
zaman Şam, müslümanların en emniyetli bir sığmağı haline gelecek müslümanlar
orada dinlerini ve imanlarını muhafaza imkanı bulacaklardır. Yeryüzünün en
şerli insanları ise, bulundukları yerlerde yaşamaya devam edeceklerdir. Fitne
ve fesadı önemsemeyerek Şam'a göç etmek lüzumunu hissetmeyeni müslümanlar,
bütün hasletlerini kaybedip son derece rezîl ve sefil bir duruma düşerek
memleketlerini terketmek zorunda kalacaklar ve daha- Önce müslümanlarla
birlikte Şam'a hicret etmemeleri nedeniyle Allah onlardan hoşlanmadığı için
Şam'a göç edip oraya sığınmalarına da imkan vermeyecektir. Neticede onları domuz
ve maymun tabiatlı kafirlerle birlikte fitne ateşi kasıp kavuracaktır.
Bezl'ül-Mechûd yazarı Halil
Ahmed'in beyânına göre, Medine'nin faziletiyle ilgili hadis-i şerifler
kıyamete kadar bütün zamanlar için geçerlidir. Mevzurnuzu teşkil eden ve Şam'ın
müslümanların'en emin sığınağı haline geleceğini ifade eden hadis ise, belli
bir dönemle (yani Mehdi'nin çıktığı dönemle) ilgilidir. Doğrusunu Allah bilir.[41]
2483. ...İbn Havâle'den;
demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:
(İslam âleminde, İslâmî
meselelerde) durum sizin (İslâm kelimesi etrafında toplanma yahutta İslama tâbi
olma hususunda bölük pörçük olan) ordular haline geleceğiniz bir şekle
dönüşecektir. (Ordulardan) Bir ordu Şam'da, bir ordu Yemenide bir ordu da
Irak'ta bulunacaktır." (Ben);
Ey Allah'ın Rasûlü, eğer ben
bu (zama)na yetişecek olursam (bunlardan hangisine katılayım? Şimdi bunlardan
birini) benim için tercih ediver! (dedim).
"Sana gereken Şam'a
gitmendir. Çünkü Şam Allah'ın (kendi mülkü) olan yeryüzünden tercih ettiği (bir
ülke)dir. Kullarından tercih ettiğini de orada toplayacaktır." Eğer,
(Şam'a gitmekten) çeki-nirseniz size, Yemen (e gitmeniz) gerekir. (Oraya
giderseniz ,oradaki) havuzlarınızdan içiniz. Gerçekten Allah bana Şam ve Şam
halkı hakkında teminat verdi." buyurdu.[42]
İslam âlemi, fitne ve fesadın
kol gezdiği, bütün müslümanların, İslam adına ortaya çıktıkları halde İslamı
uygulamada ve onu yaşamada muhtelif fırka ve kamplara ayrıldıkları bir ortam
haline gelecektir. Fitne ve fesadın böylesine kol gezdiği ve müslümanları
paramparça ettiği bir ortamda halk üç büyük bölgede kurulan üç ayrı ordu
etrafında toplanacaktır.
İşte müslümanlar arasındaki
ayrılıkların bu dereceye geldiği bir sırada Şam kıtası gerçek müslümanların
karargahı haline gelecek, Allah'ın gerçek kulları oraya hicret ederek İslam
ordusuyla bütünleşecekler ve imanlarını koruyacaklardır. Allah Teâlâ ve
tekaddes hazretleri Şam ve Şam'a sığınanları bu şekilde koruyacağını Rasûlüne
va'dederek O'na bu hususta teminat vermiştir.
Maamafih bu babta geçen
hadislerin zayıf olduğu da söylenmiştir.[43]
2484. ...İmran b.
Husayn'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"(Her asırda) ümmetimden
bir topluluk kendilerine düşmanlık edenlere karşı üstünlük sağlayarak hak
uğrunda savaşmaya devam edeceklerdir. Nihayet onların en sonuncusu (olan
topluluk) da Mesih deccali öldürecektir."[44]
Yeryüzünde kıyamete kadar
cihad devam edecektir. Bir yerde başlatılan bir cihad sona erince başka bir
yerde yeni bir cihad başlayacaktır.
Kendilerine düşmanlık eden
kimselerin güç ve kuvvetinden çekinmeden bu cihadı yürüten mücâhidler
cihadlarına devam ettikleri sürece Allah'ın lütuf ve yardımına mazhar olarak,
İslam düşmanlarına karşı her zaman zaferden zafere koşacaklardır. Bu hadis-i
şerif, Allah yolunda savaşan mücahidierin erişecekleri zaferlerin kıyamete
kadar devam edeceğini müjdelemektedir. "Allah yolunda cihad yapacak olan
bu cemaatin elde edecekleri zaferler, kâfirleri susturucu hüccetler ile hak ve,
hakikati isbat edici kati delil ve burhanlardan ibarettir", diyen hadis
ulemasına göre, sözkonusu cemaattan maksat İslam âlimleridir.
Allah'ın va'dettiği bu zaferi
silahların desteğinde ve harb sahalarında elde edilen muvaffakiyetlerle
açıklayanlara göre ise, sözü geçen bahtiyar cemaatten maksat, Allah yolunda
çarpışan gazilerdir.
Hadis ilminin mümtaz
simalarından İmam Buhârî'ye göre bu cemaatta^ maksat İslam âlimleridir. İmam
Ahmed b. Hanbel ise, "Bunlar hadis âfT&ıleri değilse, kimler olacağını
ben de bilmiyorum" demiştir. Kadı İyâz'a göre, Ahmed b. Hanbel, bu
sözüyle, "Anılan cemaatten maksadın, hadis ulemasının yolunda giden ehl-i
sünnet ve'1-cemaat olması gerektiğim" ifade etmek istemiştir.
İmam Suyûti de; "bu
cemaatten maksat müctehidlerdir. Çünkü mukallide âlim denilemez" diyerek
bahis mevzu olan cemaatin gerçek ilim adamları olduğunu ve içtihadın kapısının
kıyamete kadar açık olduğunu ve dolayısıyla içtihada ehil olan kimselerin
kıyamete kadar mevcud olacağını vurgulamıştır.
Şafiî ulemasından İmam Nevevî
ise, bu mevzudaki görüşlerini şöyle ifade ediyor: "İhtimal ki bu topluluk
mü'minler arasına yayılmıştır. Bazıları cengaver yiğitler, bir takımları fıkıh
ve hadis uleması kimisi de bu ümmetin irşad görevini üstlenmiş emri bi'1-ma'ruf
yapan tasavvuf erbabı-dır. Hepsinin bir yerde olması gerekmez. Aksine ümmet-i
Muhammed arasına yayılarak ayrı ayrı mevzilerde görevlerini yaparak zafere
doğru adım adım ilerlerler.
Günümüzde Cihâd dünyanın
birçok bölgesinde kendini göstermektedir. Bu, konumuzu teşkil eden hadisi
şerifte olduğu gibi mü'minlerin belli bir bölgede toplanıp topyekûn cihadı
başlatmaları şeklinde olmasa bile, yeryüzünün birçok bölgesinde küçük gruplar
halinde küfre karşı hareketler olarak mevcuttur. Yani Cihâd
sürekliliğini korumaktadır.
Ulemadan bir kısmı Şam'ı ve
Şam halkını Öven bir önceki hadise ve benzerlerine bakarak, Allah yolunda
savaşıp kafirlere karşı üstün zaferler kazanacak olan bu cemaatin, şam halkı
olacağını söylemişlerse de Bezlü'l-Mechûd yazan Halil Ahmed, bu topluluğun Şam
cihetinden gelecek olan bir topluluk olacağını söylemenin daha isabetli olacağını,
meseleye bu şekilde yaklaşınca, Şam cihetinde bulunan ve tarihte Allah yolunda
cihadın en güzel örneklerini veren müslüman Türk halkının da bu hadisin şümulü
içerisine girmiş olacağını ifâde etmektedir. Müslim'in rivayet ettiği bir
hadis-i şerifte, "Garp ehli kıyamet kopuncaya kadar h&kka yardıma
devam edecektir."[45] buyurularak bu cemaatin çevresi, daha da geniş tutulmuştur.
Metinde kendilerinden, "En sonuncu topluluk" diye bahsedilen ve
Mesih Deccali öldürecekleri ifade buyrulan topluluktan maksat, Hz. Mehdi ile
İsa (a.s.) ve onların tâbileridir.
Mesih Deccal kendi emrindeki
şer kuvvetleriyle, içlerinde Mehdi aley-hisselamın da bulunduğu müslüman
kuvvetleri muhasara ettiği bir sırada İsa (a.s.) Şam'ın doğusunda bulunan ak
minarenin yanına inecek ve Deccali Lüdd kapısında öldürecektir.[46]
İsa aleyhisselam hayatta
kaldığı sürece kafirlerden eser kalmaz. Ancak İsa (a.s.)'ın vefatından sonra
yine inkarcılar çoğalır. İşte ortalıkta küfrün tekrar canlanıp kuvvetlendiği
bir sırada Cenab-ı hak misk kokusu gibi bir rüzgar gönderecek, teması ipeğin
teması gibi olacak ama kalbinde bir tahıl tanesi ağırlığı kadar imanı olan
hiçbir kimesyi bırakmayıp öldürecek, sonra insanların kötüleri kalacak kıyamet
de onların üzerine kopacaktır.[47]
Mesih hem İsa hem de deccalin
sıfatıdır. İsa (a.s.)'a niçin mesih denildiği ulema arasında ihtilaflıdır.
Vahidi'nin nakline göre, Ebu Ubeyd ile Leys bu kelimenen esas itibariyle
İbranice de mesiha şeklinde telaffuz edildiğini Arapların onu biraz
değiştirerek Mesih şeklinde telaffuz ettiklerini, nitekim Musa kelimesinin
ibranice aslının Musa yahut Mişâ olup arapların Musa şeklinde telaffuz
ettiklerini söylemişlerdir. Bu taktirde kelime müştak değil camid bir isimdir.
Fakat yine Vahidi'nin beyanına göre ekseri ulema bu kelimenin müştak olduğuna
kaildirler.
Cumhurun kavli de budur. Fakat
hangi kelimeden müştak olduğu ihtilaflıdır. İbn Abbas (r.a.)'dan rivayet
edildiğine göre, Mesih'den müştaktır. Çünkü İsa (a.s.) hangi hastaya dokunsa,
o hasta iyileşirdi.
İbnu'l-A'râbî ile diğer bazı
ulemaya göre Mesih, Sıddık demektir. Bazıları Hz. İsa'nın ayaklan dümdüz olup
çukurları bulunmadığı için kendisine Mesih denildiğini, diğer bazıları
Zekeriyya (Aleyhisselam) ona eliyle dokunduğu için kendisine bu isim
verildiğini söylemişlerdir. Yeryüzünde Mesh ettiği yani seyahatta bulunduğu
için Mesih denildiğini iddia edenler bulunduğu gibi, doğarken vücudu yağla
kaplı bulunduğu için kendisine bu isim verildiğini söyleyenler de vardır.
Aynî, Hz, İsa'ya niçin mesih
denildiği hususunda yirmi üç görüş bulunduğunu ve bunları bir eserinde
topladığını bildiriyor. Kamus sahibi bu görüşleri elliye çıkarmıştır. Rağıp
Müfredal'inda şöyle demektedir: "Mesh, aslında bir şey üzerine elini
sürmek ve bir şeyden eseri gidermektir."
Deccal'a Mesih denilmesi
bazılarına göre gözü silik yani dümdüz olduğu içindir. Diğer bazılarına göre;
gözü kör olduğu için mesih denilmiş-ıir. Zira bir gözü kör olanlara mesih
derler. "Deccal çıktığı zaman yeryüzünü dolaşacağı için ona bu isim
verilmiştir" diyenler bulunduğu gibi daha başka sebepler gösterenler de
olmuştur. Aynî, Deccal'a Mesih denilmesi hususunda beş, Deccal denilmesi
hususunda on görüş bulunduğunu ve bunları "Zeynü'l-Mecâlis" namındaki
kitabında birer birer saydığını söyler.
Kaadı İyâz diyor ki: "İsa
(a.s.) hakkında kullanılan Mesih kelimesinin Mesih şeklinde okunacağı
hususunda ravilerden hiç birinin hilafı yoktur. Fakat bu kelimenin Deccal
hakkında ne şekilde okunacağı ihtilaflıdır. Ekseri ulemaya göre İsa (a.s.)
hakkında nasıl okunursa Deccal hakkında da öyle okunur. Lafız itibarı ile
aralarında fark yoktur. Yalnız İsa (a.s.), Mesih-i hidayet, Deccal ise Mesih-i
delalettir. Bazı raviler bu kelimeyi Deccal hakkında "Missih"
şeklinde rivayet etmişlerdir. Bu takdirde kelime nok-ıalı ha ile yazılır.
Birtakımları da Misih şeklinde rivayet etmişlerdir."[48]
2485. ...Ebu Said
(r.a.)'den rivayet olunduğuna göre, Peygamber (s.a.);
Mü'minlerin iman yönünden
hangisi daha olgundur? diyı sorulmuş da;
"Allah yolunda malı ve
canı ile cihad eden kimse ve kuytulardan bir kuytuya çekilip de Âllaha ibâdet
eden ve kendi şerrinden Halkı azade kılan kimsedir" karşılığını vermiş.[49]
Bu hadis-i şerif genel olarak,
"Allah yolunda malı ve canı ile savaşan bir kimsenin mü'minlerin en
hayırlısı" olduğunu ifade etmektedir. Ancak ulema ve sıddıkların fazileti
ile ilgili hadis-i şerifler bu hadisi tahsis etmiştir. Bu bakımdan ulema ve
sıddıklar, Allah yolunda malı ve canı ile savaşan kimselerden daha
faziletlidirler. Şi'b: İki dağ arasındaki vadidir. Ancak burada sadece bu mana
k!asdcdilmiş değildir. Burada kasdedilen, tenha ve insanlardan uzak yerdir.
Vadiler ekseriyyetle insandan hali olduğu için Şi'b kelimesi misal olarak
zikredilmiştir.
Bu hadis tenhada yalnız başına
yaşamayı insanlar arasına karışmaktan evlâ gören ulemânın bir delilidir. Ancak
mesele ihtilaflıdır. Alimlerin çoğunluğuna göre fitneden emin olmak şartıyla
insanların içinde olmak efdaldir. Bazı taifeler uzletin yani tenhada ayrı
yaşamanın daha faziletli olduğuna kaildirler. Cumhur-ı ulema bunlara cevap
vermiş; "bu hadis fitne ve harb zamanlarına hamledilmiştir. Yahut'
insanlarla iyi geçinemeyen kimse hakkındadır" demişlerdir.[50]
Nitekim, "İnsanların
arasına katılıp da onların eziyetlerine katlanan bir mü'minin ecri, insanların
arasına katılmayıp onların eziyetine katlanmaktan uzak kalan bir müminden daha
fazladır"[51] mealindeki hadis-i şerif de Cumhur-ı ulemanın bu görüşünü
desteklemektedir.
Hz. Peygamberin mektebinde
yetişmiş olanların ve onların izinden giden selef-i salihîn her fırsatta
insanların arasına karışarak onların eziyetlerine katlanmışlar, eziyetten
kurtulmak için uzleti tercih etmemişlerdir.
Bu mevzuda Tirmizinin rivayet ettiği
bir hadis-i şerifte şu mealdedir; "Size ashabımı, sonra onların peşinden
gelenleri ve sonra bunların peşinden gelenleri tavsiye ederim. Daha sonra
yalan yayılacaktır. Hatta kişiye (yalan yere) yemin ettiği için yemin
verdirilmeyecek ve şahide (yalan yere) şehâdet ettiği için şahidlik
yaptırılmayacaktır. Dikkat! Bir erkek bir kadınla başbaşa kalmasın, aksi halde
üçüncüleri behamahal şeytandır. Ce-maat](îslam topluluğundan
ayrılmayın.Tefrikadan önemle sakının! Çünkü şeytan, yalnız kalanla beraberdir ve
(birlik olan) iki kişiden daha uzaktır. Her kim, cennetin mu'tena yerini
istiyorsa cemaattan ayrılmasın! Her kim, iyiliği sevindiriyor ve kötülüğü
üzüyorsa işte o kimse mü'mindir".[52]
2486. ...Ebû Ümâme'den
rivayet olunduğuna göre, bir adam; Ey Allah'ın Rasûlü, bana seyahat etmek için
izin ver demiş de Peygamber (s.a.);
"Ümmetimin seyahati yüce
Allah'ın yolunda cihad etmektir." buyurmuştur.[53]
Siyahat, Süyûh,
seyhan, şeyh kelimeleri, nefsin arzulannı terk ve ibadet maksadıyla
yerleşim merkezlerinden uzaklaşarak seyyah olup mecnun gibi çöllere düşmektir.
İsa (a.s.) da, yeryüzünde çok gezip dolaştığı için kendisine mesih ismi
verilmiştir.[54]
Hz. İsa'nın dininde büyük
şehirlerden kaçarak dağ başlannda manastırlar inşa edip oralarda ibâdetle
vakit geçirmek çok makbul, çok sevaplı bir işti.
Fakat bu hareket insanın cuma
ve cemaati, ilim tahsilini ve cihadı terketmesine sebep olacağından İslâmiyette
yasaklanmış, müslümanlara ibadet maksadıyla yeryüzünde yapacakları seyahat
yerine cihad meşru kılınmıştır. Bu yüzden Fahr-i kâinat efendimiz, ibâdet
niyetiyle memleketini terkederek mecnun gibi seyyah olup çöllere düşmek üzere
izin isteyen bir sahâbîyi bundan menetmiştir. Ona Muhammed ümmetinin, Allah'ın
rızasını umarak, seyyah olup yollara düşmekle bir sevab kazanamayacağını ancak
onların içinde yaşadıkları toplumun hidâyet üzere olabilmesi için çalışarak ve
mücadele ederek, Allah'ın istediği şekilde hayatlarını düzenleyip onun
hükümlerini hakim kılmak endişesiyle yaşamalarının gerektiğini vurgulamıştır.
İşte bu maksatla Rasûlullah (s.a.) ilim tahsili, düşmanla savaş gibi cihadlarla
en büyük mükafatlarla erişeceklerini, veciz bir şekilde ifâde buyurmuştur.
Ancak Münziri, bu hadisin râvilerinden "eI-Kasım"m bir çoklarınca
tenkid edilmiş bir râvi olduğunu söylemiştir.[55]
2487. ...Abdullah b.
Amr'dan rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.); (savaştan sonra) "Dönüş
de savaş gibi (faziletli)dir." buyurmuştur.[56]
Allah yolunda savaş İslâmın en
faziletli amellerinden biri olduğundan mücâhidlerin savaş bittikten sonra yurda
dönmeleri de Allah yolunda savaşa çıkmaları gibi kıymetlidir. Bir başka
ifadeyle gaziler savaştan dönerlerken de aynen savaşa çıkarlarmış gibi ecir
alırlar. Çünkü savaştan sonra yurtlarına dönen gaziler düşmanın tehlikesini
ortadan kaldırarak dönmeleri yanında ayrıca yanlarına döndükleri ailelerine
huzur, sükun ve emniyeti de beraberlerinde getirdikleri gibi bir de düşmana
karşı yeni harp hazırlıklarına girişirler. Bu bakımdan savaştan dönerken de
aynen savaşa gider gibi sevab alırlar.
Hattâbî'nin açıklamasına göre
düşmanı pusuya düşürmek için yapılan geri çekilme hareketleri de savaştan
dönme kelimesinin şumûlü içerisirie girmektedir.[57]
2488. ...Sabit b. Kays b.
Şemmas'dan; demiştir ki: Ümmü Hallad diye anılan bir kadın (yüzü) peçeli olarak
Peygamber (s.a.)'e gelip şehid düşen oğlu(nun Allah yanındaki durumu)nu sordu.
Peygamber (s.a.)'in (orada bulunan) Sahâbilerinden birisi (o kadına
hitaben); .
"Oğlunu sormaya yüzün
kapalı olarak mı geldin?" dedi. O da;
Oğlumu kaybettiysem de utanma
duygumu hiçbir zaman kaybetmeyeceğim, diye karşılık verdi. Bunun üzerine
Rasûlullah (s.a.);
"Senin oğlun için iki
şehid sevabı vardır" buyurdu. Kadın;
Ya Rasûlallah bu niçindir?
diye sordu. (Hz. Peygamber de);
"Çünkü onu kitab ehli
Öldürdü" cevabını verdi.[58]
Metinde, Benû Kureyza
gazvesinde (M. 627) şehid olan oğlunun eriştiği makam ve mükafatı öğrenmek için
fahr-i kainat efendimize geldiğinden bahsedilen kadın Ümmü Hallad künyesiyle
meşhur olan bir kadındır. Cahiliyye döneminde çocuğunu kaybetmek gibi bir
musibete giriftar olan bir kadının yüzünü gözünü açıp feryâd-ü figan etmesi
âdet olduğu halde, Allah'a ve Rasûlüne iman etmek şerefine eren bu mübarek
sahâbiyye hanımın hiçbir telaşa kapılmadan ve cahiliyye adetlerine hiç iltifat
etmeden yüzü kapalı olarak imanın verdiği huzur ve sükûn içinde Hz.
Peygamberdin huzuruna gelip, oğlunun şehâdet şerbetini içmekle kavuştuğu manevi
mükafatı sorması orada bulunan bir sahâbinin dikkatini çekti. Bu sebeple sözü
geçen sahabî bu kadına oğlunu kaybettiği halde Arap kadınlarının adetlerini
hiçe sayarak Hz. Peygamberin huzuruna yüzü kapalı gelişinin sebebini sormaktan
kendini alamadı. Kadın bu soruya "oğlumu kaybettiysem de utanma duygusunu
hiçbir zaman kaybetmeyeceğim" diye cevap vermekle bu hareketinin ince bir
şuur ve derin bir imandan kaynaklandığını çok zarif bir ifâde ile dile getirdi.
Hadis ulemasının beyanına göre
Rasûl-i zîşan efendimizin sözü geçen kadına, ehli kitab tarafından şehid edilen
oğluna iki şehid sevabı verileceğini müjdelemesi kitab ehli ile yapılan
savaşın ecrinin kitap ehli olmayan milletlerle yapılan savaşın ecrinin iki
misli olduğuna delâlet eder.
Ümmü Hallad diye anılan bu
kadının oğlu, Benu Kureyza Gazvesinde (M.627) Benâne isimli Yahudi bir kadının
damdan attığı bir taşın isabet etmesiyle şehid olmuştu. Sonra Rasûl-i Ekrem,
Benû Kureyzahlarla birlikte bu kadım öldürtdü, diğer kadınlara dokunmadı.
Bu hadisin senedinde bulunan
Abdu'l-habîr, Ebu Hatîm, İbn Adiyy ve îmam Nevevi gibi* hadis uleması
tarafından cerh edilmiştir.[59]
2489. ...Abdullah b. Amr
(r.a.) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu, demiştir:
"Hacca gidecek veya umre
yapacak olan kimse ile Allah yolunda savaşacak olan kimsenin dışında hiçbir
kimse deniz nakliye araçlarına binemez. Çünkü denizin altında ateş, ateşin
altında da deniz vardır."[60]
Bu hadis-i şerif "Deniz
yolundan başka bir yolla hacca gitme imkanı bulunmayan bir kimsenin haccı
terkedebileceğini" söyleyen kimseler aleyhine bir delildir. Çünkü hadis-i
şerif, Allah yolunda cihad edecek ya da hac veya umre yapacak olan kimselerin
bu gayelerine erişebilmek için her halükârda deniz yolculuğu yapabileceklerini
açıkça ifade etmektedir.
Binaenaleyh Hanefi ulemasından
Ebu'l-Leys es-Semerkandî'nin de dediği gibi, hacca gitmek için deniz yolculuğundan
başka çaresi olmayan bir kimseye denizin genellikle tehlikelerden emin olması
halinde deniz yoluyla hacca gitmesi farz olur. Fakat denizde böyle bir
emniyetin bulunmaması halinde ise, o kimse hacca gidip gitmemekte serbesttir.[61] Zamanımızda ise deniz yolculuklarının
tam bir güven içinde yapıldığı bilinen bir gerçektir. Hanefi ulemâsından
Aynî'nin Ebu Ömer'den naklettiğine göre denizin çalkantılı olması halinde deniz
yoluyla hacca gitmenin vâcib olmadığında görüş birliği vardır. Hadis
ulemâsından Hattabî de bu mevzuda şunları söylemiştir:
"Hacca gitmek için, deniz
yolunu takibetmekten başka bir yolu bulunmayan kimselerin hac farizasını
yerine getirebilmek için deniz yoluyla hacca gitmeleri üzerlerine farz olur.
Hadis-i şeriften anlaşılan mânâ budur. Fıkıh ulemasından pek çok kimseler de
bu görüştedirler. İmam ŞâfİÎ (r.a.) ise, bu görüşe katılmamıştır. Metinde
geçen; "Denizin altında ateş, ateşin altında da deniz vardır" cümlesi
bazılarına göre zahiri mânâsına hamledilerek denizlerin altının gerçekten
ateşle kaplı olduğu ve ateşin altında da yine denizlerin bulunduğu kabul
edilmiştir. Hattâbî ise, bu cümleyi te'vil ederek "bu cümle deniz
yolculuğunun korku ve tehlikelerle dolu olduğunu, deniz yolculuğu yapan
kimselerin helak olma tehlikesiyle her an karşı karşıya bulunduğunu ifade
etmektedir" demiştir. Bugün deniz altı sıcak suları bilinmektedir.
Hafız el-Münziri bu hadisin
senedinde izdırab bulunduğunu çünkü bir başka rivayette bu hadisin Beşir b.
Müslim'e doğrudan doğruya Abdullah b. Amr vasıtasıyla değil de ismi ve kimliği
meçhul bir şahıs tarafından ulaştırıldığını ifade etmektedir. Musannif Ebu
Davud bu hadisin senedinde bulunan ravilerin kimliklerinin meçhul olduğunu
ifade ederken et-Tarihu'I-Kebirde hadisi rivayet eden Buharı ve Hattâbî de
hadisîn senedinin zayıf olduğunu söylemişlerdir.[62]
2490. ...Enes b. Mâlik (r.a.)’den;
demiştir ki: Ümmü Süleym'ın kızkardeşi Ümmü Haram bint Milhan'(ın) bana
anlattığına göre); Rasûlullah (s.a.) (Ümmü Haram'in da içlerinde bulunduğu) bir
cemaatın yanında öğle uykusuna yatmış, biraz sonra gülerek uyanmış. (Ümmü
Haram sözlerine devam ederek Enes b. Malik 'e şunları)
söylemiş;
Ey Allah'ın Rasûlü, seni
güldüren şey nedir? dedim.
"Rüyamda (ümmetimden) bir
cemaatı, tahtlar(ı) üzerinde (kurulu) padişahlar gibi şu denizin üstünde
(yüzen gemilere) binerek (Allah yolunda savaşa çıkarken) gördüm" buyurdu.
Ben:
Ey Allah'ın Rasûlü! Beni de
onlardan kılması için Allah'a dua et dedim.
"Sen onlardansın!"
buyurdu. Sonra yine öğle uykusuna yattı ve hemen arkasından gülerek uyandı.
Ey Allah'ın Rasûlü! Seni
güldüren şey nedir? dedim, (ilk) sözünün bir benzerini söyledi. (Ben de:)
"Ey Allah'ın Rasûlü, beni
de onlardan kılması için Allah'a dua et!" dedim.
"Sen
birincilerdensin" buyurdu. (Enes b. Malik) dedi ki: "Bir süre sonra
Ubâde b. es-Sâmit bu kadınla evlenip deniz savaşına katıldı, onu da
beraberinde götürdü. (Denizden çıkıp da karaya) dönünce binmesi için Ümmü
Haram'a bir katır getirdi. (Katır üzerinden atıp) onu yere serdi. (Bu yüzden)
kadının boynu kırıldı ve öldü.[64]
Avn'ül-Ma'bud yazarı
el-Azîmâbâdî'nin açıklamasına göre Ümmü Haram, Hz. Enes'in teyzesidir. İbn
Abdilber ise, bu kadının Rasûlü zişan efendimizin süt teyzelerinden biri
olduğunu söylemiştir. Bazıları da Onun fahr-i kâinat efendimizin babasının ya
da dedesinin teyzesi olduğunu söylemişlerdir.
Rasûl-i zişan efendimizin
sevinçle uykudan uyanmasının sebebi rüyasında ümmetini tahtlarına kurulmuş
hükümdar tavrıyla denizaşırı ülkelere savaşa giderken görmesidir.
Bu rüya, ümmet-i Muhammed'in
istikbalde denizaşırı ülkelere hâkim olup nesillerinin kıyamete kadar devam
edeceğine dair bir alâmet olduğundan Hz. Peygamberin sevinçle uykudan
uyanmasına sebep olmuştur.
Onun bu sevincini yüzündeki
tebessümünden anlayan Hz. Ümmü Haram bu gülümsemenin sebebim sorunca rüyanın
aslım öğrenmiş oldu.
Hz. Fahr-i kainatın rüyasında
deniz aşırı ülkelere savaşa giderken gördüğü bu gazileri tahtlarına kurulmuş
kumandanlara benzetmesinin sebebi, bazılarına göre onların cennetteki
makamlarıyla ilgilidir. Şafiî ulemasından Nevevi'ye göre, o gaziler dünya
hükümdarları gibi şevket ve izzete kavuşacakları için Rasûl-i Ekrem onları
bütün haşmet ve şevketiyle tahtlarında oturan hükümdarlara benzetmiştir.
Hz. Peygamberin her iki
rüyadan da ayrı ayrı sevinç duyarak uyanması ve Hz. Ümmü Haram'ın her ikisinde
de Hz. Peygambere "Beni de onlardan kılması için Allah'a dua et."
diye ricada bulunması ikinci rüyanın birinci rüyadan ayrı olduğunu gösterir.
Kurtubî'nin beyânına göre ilk deniz savaşına çıkanlar ashâb-ı kiram, ikinci
deniz savaşına çıkanlar da tabiûn olmuştur .Bezl'ül-mechûd yazarının beyanına
göre ilk deniz savaşına gidenler arasında tabiîler de vardı fakat ashab daha
fazla idi. İkinci deniz savaşına çıkanlar arasında da tabiünun sayısı ashab-ı
kiramın sayısından daha fazla idi. Rasûlü Ekrem'in birinci rüyasında deniz,
ikinci rüyasında da kara şehidlerini gördüğünü söyleyenler de vardır. Hadis-i
şerifte Hz. Ümmü Haram'ın da katıldığı ifâde edilen bu deniz savaşının ne
zaman yapıldığı ihtilaf konusu olmuşsa da aslında Hz. Osman'ın hilafeti
zamanında hicretin yirmisekizinci senesinde yapılmıştır. O sıralarda Hz.
Muaviye Şam valisi idi. BezPül-Mechud müellifinin beyanına göre, Halife b.'
Hayyat meşhur tarihinde, hicri yirmisekizinci yılı olaylarını sayarken o sene
Hz. Muaviye'nin bir deniz savaşı yaptığını yanında da kızkardeşi bint-i
Kurza'nın, Ubâde b. es- Sâmit'in yanında da karısı Ümmü Haram'ın bulunduğunu
ifade etmektedir. Gerçekten Hz. Muaviye, Hz. Ömer'den deniz savaşına gitmek
için izin istemiş fakat Hz. Ömer o gün için buna izin vermemişti. Aynı şekilde
Hz. Osman'dan da deniz savaşı yapmak üzere izin isteyince Hz. Osman buna izin
verdi. Hz. Muaviye'nin de katıldığı bu deniz seferi Kıbrıs'a yapılmış ve Ümmü
Haram hazretleri de kıbrısta hayvanından düşerek şehid olmuştur. Bilindiği gibi
Allah yolunda hayatlarını kaybedenler şehid olurlar. Çünkü Rasûlü Ekrem
Efendimiz "Kim Allah yolunda öldürülürce o şehiddir. Kim allan yolunda
ölürse o da şehiddir."[65] buyurmuştur. Hz. Ümmü Haram'ın kabri bu
gün Kıbrıs'ta "Hala Sultan türbesi" olarak bilinmekte ve ziyaret
edilmektedir.[66]
1. Erkek mahremi olan bir kadının
yanına girerek onunla yalnız başına bir arada kalabilir. Yanında uyuması da
caizdir.
2. Öğle vakti bir süre
istirahata çekilmek caizdir.
3. Sevinç anında
gülmek caizdir. Çünkü Peygamber (s.a.) ümmetinin kendisinden sonra İslamiyet
uğrunda denizde bile cihad edip muzaffer olacaklarını gördüğü için sevincinden
gülmüştür.
4. Gaza için denize açılmak
caizdir. Ashab-ı Kiram deniz yoluyla ticâretde ederlerdi, cumhur-ı ulemânın
görüşü budur.Yalnız Ömer b. el-Hattab ile Ömer b. Abdulazîz (r.anhum) denize açılmayı
mutlak surette menetmişlerdir. Bazıları bunu dünyalık için denize açılmak
manasına almış, âhiret için denize açılmanın caiz olduğunu söylemişlerdir.
İmam Malik'e göre kadınlara deniz seyahati mutlak surette mekruhtur. Çünkü tesettürlerine
mânidir. Bazıları, bunun küçük gemilere mahsus olduğunu, kadınların büyük
gemilere binmelerinde kerahet olmadığını söylemişlerdir.
5. Kadınların denizde cihad
etmesi mubahtır.
6. Hadisi şerif bir mucizedir.
Bu mucize de Peygamber (s.a.) gâibden bazı şeyleri haber vermiştir. Ümmetinin
denizde cihad edeceğini haber vermesi ne halde cihad edeceklerini
bildirmesi, Ümmü Haram'a, "Sen evvelkilerdensin"
diye tebşirde bulunması bunlardandır.
7. Peygamberlerin rüyaları
haktır.
8. Cihad yolunda bulunup fiilen
harbe iştirak etmeden ölen kimseye harbedenlerin ecri kadar ecir verilir..
9. Deniz şehidinin mi yoksa kara
şehidinin mi daha ziyade ecir kazandığı hususunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları
karada şehid edilenin daha ziyade ecir kazandığına kail olmuş, birtakımları da
bunun aksini iddia etmişlerdir. Fakat aslolan her iki durumda da ecrin büyük
olduğudur.[67]
2491. ...İshak b.
Abdillah b. Ebi Talha'dan; O Enes b. Malik'i şöyle derken işitmiştir;
"Rasûlullah (s.a.) Küba'ya gittiği zaman Üm-mü Haram'ın yanına giderdi. (O
sıralarda Ümmü Haram) Ubâde b. es-Sâmit'in nikahı altında idi. Bir gün onun
yanına uğradı. (Ümmü Haram da) kendisine yemek yedirdi ve oturup onun başını
taramaya başladı" (Hadisin bundan sonraki kısmında İshak b. Abdullah) şu
bir Önceki hadisi nakletti.[68]
Ebû Dâvud dedi ki: "Bint
Milhan (Ümmü Haram), Kıbrıs'ta vefat etmiştir."[69]
Hz. Ümmü Haram'ın bir kadın olarak
Hz. Peygamberin başını taraması ulema arasında ihtilaf mevzuu olmuştur. İbn
Abdilber, Hz. Peygamberin, başını taramaya izin vermesini, Ümmü Haram'ın, Hz.
Peygamber'in süt annesi, ya da süt teyzesi olmasıyla açıklamıştır. Ayrıca Hz.
Peygamberin dedesi Abdülmuttalib'in annesinin Neccar oğullarından olması
cihetiyle yine Ümmü Haram'ın Rasûl-i Ekrem'in teyzesi mesabesinde olduğuna
dair Yahya b. İbrahim b. Mezih'den bir haber rivayet ettiği gibi İbn Vehbi'in
de Hz. Ümmü Haram'ın Hz. Peygamberin süt teyzesi olduğunu söylediğini
kaydetmiştir. îbni Abdilber bu görüşleri naklettikten sonra, "Her iki
halde de Hz. Ümmü Haram'ın. Peygamber (s.a.)'in mahremi olâuğu ortaya
çıkar" demektedir.
Bazıları ise, Rasûl-i
Ekrem'in, Hz. Ümmü Haram'ın evinde kalmasını ve saçlarını taramasına izin
vermesini, Hz. Ümmü Haram'ın kendisinin, mahremi olmasına değil de Hz.
Peygamberin günahlardan masum olmasından dolayı kendisine verilen özel bir
izine bağlamışlardır. Kadı Iyâz; "Bu halin Rasûl-i Ekreme dair özel bir
izin olduğunu iddia edebilmek için bir delile dayanmak gerekir. Oysa buna dair
bir delil bulmak mümkün değildir" derken Hafız İbn Hacer de; "Bu
hususta yapılan açıklamaların en güzeli bu halin Hz. Peygambere ait özel bir
durum olduğunu ortaya koyan görüştür. Bu görüşün en büyük delili de hadisenin
kendisidir" demiştir.[70]
2492. ...Ümmü Süleym'in
kızkardeşi er-Rumeysâ'dan; demiştir ki: (birgün) Peygamber (s.a.), uyudu ve
hemen arkasından uyandı. O sırada er-Rumeysa başını yıkıyordu. Peygamber (s.a,)
(uykusundan) gülerek uyan(mış)dı. Bunun üzerine (Rumeysa):
Ey Allah'ın Rasûlü! Başım(i
yıkadığım)a mı gülüyorsun? diye sordu. (Hz. Peygamber de):
"Hayır" diye
karşılık verdi.
(Bu hadisi Rumeysa'dan rivayet
eden Atâ b. Yesâr hadisin bundan sonraki kısmında) Şu (önceki hadisi bazı)
eksiklik ve fazlalık(lar)Ia nakletmiştir.[71]
Ebû Dâvud dedi ki:
"Rumeysa, Ümmü Süleym'in süt kız kardeşidir."[72]
Musannif Ebu Davud, Ata b.
Yesar'ın Hz. Rumeysa'dan rivayet ettiği bu hadisin önceki hadise
benzediğini, fakat bazı kısımlarının önceki hadisin metninden daha uzun bazı
kısımlarının da daha kısa olduğunu ifada etmekle yetinmiş metnin tümünü
nakletmemiştir.
!
Hafız İbn Hacer'in beyânına
göre Musannif Ebû Davud'un nakletmekten kaçındığı bu metni, Abdürrezzak,
ei-Musannef inde tam olarak vermiştir. Abdürrezzak'in rivayet ettiği bu metne
bakılırsa burada anlatılan olay ile önceki olay birbirinden tamamen farklıdır.
İbn Hacer bu metni tahlil ettikten sonra, önceki hadis-i şerifte anlatılan
olayın Hz. Ümmü Haram'la, mevzumuzu teşkil eden ve metnini Abdürrezzak'ın
Musannef-inden öğrendiğimiz hadis-i şerifte anlatılan kıssanın da Hz. Ümmü
Ha-ram'ın kızkardeşi Ümmü Abdullah ile ilgili olduğunu beş cihetten isbata
çalışmıştır.
Yine Hafız İbn Hacer'in
açıklamasına göre Ebu Davud'un, hadisin sonuna ilave ettiği; "er-Rumeysa
Ümmü Süleym'in süt kızkardeşidir," sözü doğru değildir. Hz. Ümmü Haram
Ümmü Süleymin anne-baba bir kızkardeşidir ve Hz. Ümmü Haram bint Milhan b.
Halid b, Zeyd b. Haram el-Ensariyye, Hz. Enes b. Malik'in teyzesidir. Ümmü
Süleym bint Milhan b. Halid el-Ensariyye ise Hz. Enes'in annesidir. Bu iki
kardeş künyeleriyle meşhur olmuş iki sahâbiyedir. Bunlardan Hz. Ümmü Haram
"Rumeysa", Ümmü Süleym'de "Gumeysa" künyesiyle meşhurdur.[73]
2493. ...Ümmü Haram
(r.anha)'dan rivayet olunduğuna göre; Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur;
"(Allah için sefere çıkıp ta) denizde başı dönerek kendisine kusma arız
olan kimse için bir şehid, boğulan kimse için de İki şehid sevabı
vardır."[74]
Metinde geçen "Mâid"
kelimesi ikinci babtandır. (Mâde-yemûdu); Sallanmak ve sarsılmak manalarına
gelir. Nitekim Allah Teâlâ'nın şu ayet-i kerimesinde de bu manâda kullanılmıştır:
"Sizi sarsar diye arza ağır baskılar attı..."[75] Bu hadis-i şerifte ise, denizin
sarsmasından dolayı başın dönmesi manasında kullanılmıştır.
İbnu'l-Esir'in en-Nihâye'deki
açıklamasına göre kelimesi suda boğulup ölen kimse anlamına gelir. Bazıları bu
kelimenin sulara battığı halde ölmeden kurtulan kimseler için kullanıldığını
öylemişlerse de, "el-Meşârık" isimli eserde bu görüş reddedilmiştir.
Gerçek olan şudur ki bu kelime sulara batıp ölen kimse anlamına gelen
kelimesiyle eş anlamlıdır.
Münzirî bu hadis hakkında
şunları söylemiştir: Bu hadisin senedinde Hilal b. Meymûn vardır. İbn Meîn onun
güvenilir bir ravi olduğunu, Ebu Hatim er-Râzî ise, pek sağlam bir râvi
olmamakla beraber kendisinden hadis alınabileceğini söylemiştir.
Hanefi ulemasından el-Aynî, bu
hadisi şerifin, deniz savaşının kara savaşından daha faziletli olduğuna delâlet
ettiğini söylemiştir. İbn Abdil-ber ise, et-Temhîd isimli eserinde bu mevzu'da
çok teferruatlı açıklamalarda bulunmuştur.[76]
2494. ...Ebû Ümâme
el-Bâhilî'den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.);
"Üç kişi vardır ki üçü de
aziz ve celîl plan Allah'a emânettir. (Birincisi) Aziz ve Celil olan Allah'ın
yolunda savaşa çıkan kimsedir. Bu kimse (Allah) ruhunu kabzedip de cennete
koyuncaya veya-hutta (savaştan) elde ettiği sevab ve ganimetle evine
döndürünceye kadar Allah'a emanettir. (İkincisi de) Mescide giden adamdır. Bu
kimse de (Allah) ruhunu kabzedip de cennete koyuncaya veyahat da elde ettiği
sevap ve ganimetle (evine) döndürünceye kadar Allah'a emanettir. (Üçüncüsü de)
evine selamla giren kimsedir. Bu kimse de Aziz ve Celil olan Allah'ın
emânetindedir."[77] buyurmuştur.[78]
Metinde geçen
"dâmin" kelimesi her ne kadar ism-i fâilse de, "rnadmûn"
manasında kullanılmıştır. Bir başka tabirle ism-i mef ûl manasında kullanılmış
bir ism-i faildir.Nitekim "Artık o memnun edici bir hayat içindedir"[79] âyet-i kerimesinde "radiyeh"
kelimesi ile "atılan bir sudan"[80] âyet-i kerimesindeki "dâfik"
kelimesi ismi mef'ûl manasında kullanılmış ismi faillerdir. Bu itibarla
"râdiyeh" kelimesi, "kendisinden memnun olunan",
"dâfik" kelimesi de "atılan" manasına gelmektedir.
"Ruhunu kabzedip de cennete koyuncaya veyahut da (savaştan) elde ettiği
ganimetle evine döndürünceye kadar" cümlesinden maksat ise, Allah yolunda
savaşan kimsenin şehid olduğu takdirde kesinlikle cennete gireceğini, şehid
düşmediği takdirde ise, şayet ganimetler dağılmışsa hem Allah yolunda
savaşmanın sevabı, hem de savaştan hissesine düşen ganimetlerle birlikte
döneceğini, şayet ganimet elde edilmemiş veya elde dilen ganimetler taksim
edilmemiş ise, sadece Allah yolunda savaşması sevabıyla döneceğim,
binaenaleyh, eli boş olarak dönmesinin söz konusu olmayacağını ifade etmektir.
Hattâbî'nin açıklamasına göre,
"evine selamla giren kimse" cümlesini iki şekiled açıklamak
mümkündür:
1. Allah'ın,
"Evlere girdiğiniz zaman Allah tarafından kutlu, güzel bir yaşama dileği
olarak kendinize (kendinizden olan ev halkına) selam verin"[81] emrine uyarak, eve girerken ev halkına
selâm vererek giren kimse.
2. Fitnelerden ve
fesatlardan salim kalabilmek ümidiyle evine kapanıp uzlete çekilen kimse.
Binaenaleyh bu iki şıkka giren
kimselerin hepsinin de mevzumuzu teşkil eden hadisi şerifte vadedilen
mükafaata erişmeleri ihtimal dahilindedir.
Mescide gittiği için, Allah'ın
emanetinde ve himayesinde olduğu ifade medilen kimselerin içerisine mescide
sadece ibâdet maksadıyla gidenler dahil olduğu gibi, ilim öğrenmek ve öğretmek
için gidenler de dahildir. Binaenaleyh bu kimselerin mescidden eli boş
dönmeleri düşünülemez. Ya sadece ibâdet etme veya ilme çalışma sevabıyla
dönerler veyahut da bu sevaplarla birlikte dünyevî birtakım ganimetleri de
beraberlerinde götürürler.[82]
2495. ...Ebu Hüreyre
(r.a.)'nin rivayet ettiğine göre Rasûlullah (s,a.) şöyle
buyurmuştur:
"Bir kafir ile, onu
öldüren kimse ebediyyen, Cehennemde bir araya gelmeyeceklerdir"[83]
Diğer bir hadisi şerifte de,
Fahr-i kainat efendimizin;
Cehennemde ikisi birbirine
zarar verecek şekilde bir araya gelmezler," buyurduğu, Bunlar kimdir ya
Rasûlallah diye sorulunca; "Bir kafiri öldürüp de sonra doğru yolu tutan
mü'm in (ile onun öldürdüğü kafir)", karşılığı vermiştir.[84]
Mevzumuzu teşkil eden hadis-i
şerif hakkında Kadı Iyâz şunları söylemiştir: "Kafirle birlikte
cehennemde birleşmeyeceği haber verilen bu kimseden maksat, kafiri savaşta
öldüren kimse olsa gerektir." Kadı Iyâz bu sözüyle, pasaport ile müslüman
topraklarına giren veya müslümanlarla aralarında sulh yapmış olan kafirleri
öldüren kimselerin bu hadis-i şerifteki müjdeye dahil olmadıklarını ifade
etmek istemiştir. Kadı Iyâz sözlerine şöyle devam etmiştir: "Çünkü bu
müslümamn o kafiri öldürmesi günahlarına keffaret olur. Bu sebeple hayatında
işlemiş olduğu günahlardan dolayı azabdan kurtulur. Yahut da bu kimsenin
azabdan kurtulmasının sebebi (Allah'ın rızasına uygun olarak kalbinde
beslediği) özel bir niyeti veya (Allah'ın bildiği) özel bir halidir. Sözkonusu
müminin cehenneme girmemesinden kasdedilen mânâyı şu şekilde açıklamak da
mümkündür: Bu kimsenin cehenneme girmemesinden maksat, günahlarının cezasından
tamamen kurtulması değil de eğer cezalandırılacak sa, cennete sokulmayarak
cennetle cehennem arasında bulunan ve A'raf denilen yerde tutulmak suretiyle
cezalandırılmasıdır. Hiç cehenneme girmeden bu şekilde cezalandırılması
ihtimal dahilinde olduğu gibi kafirlerin bulunmadığı bir yerde ateşle cezalandırılması
da mümkündür." Tîybî'ye göre bu ihtimaller içerisinde en isabetli olanı
"Bu kimsenin savaşta bir kâfiri yok etmesinin onun günahlarına keffaret
olacağını" ifade eden görüştür.[85]
2496. ...İbn Büreyde'nin
babası Büreyde'den; "RasûluIIah sallalahü aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu" demiştir: "Mücâhidlerin hanımları (evlerinde) oturan
erkeklere anneleri gibi haramdır. (Evinde) oturanlardan bir erkek,
mücahidlerden bir adama ailesi hususunda vekil olur (da sonra ona hıyanet
ederse, vekil kalan kimse) kıyamet gününde mücahid için durdurulur ve
(mücahide); "şu (adam) ailen hususunda sana (kötü bir) vekil olmuştu. Onun
iyiliklerinden dilediğin kadarını al" denir. RasûluIIah bize dönüp;
(Mücahid'in onun sevabını alma hususundaki tutumunun nasıl olacağı hakkında)
"Tahmininiz nedir?" diye sordu.
Ebû Dâvud dedi ki: (Bu hadisin
râvilerinden) Ka'neb iyi bir insandı. Ebu Leylâ ona bir iş teklif etti. Ka'neb
de; (Benim) bir dirheme ihtiyacım var, onu temin etmek istiyorum. Bunun için
bana yardım edecek birini arıyorum, diyerek bu teklifi reddetti. (Ebu Leylâ
da);
Hangimiz ihtiyacı için yardım
istemiyor ki? diye karşılık verdi. (Ka'neb);
Beni (buradan) çıkarınız da
(duruma bir) bakayım dedi. sonra oradan çıkıp gözden kayboldu. Süfyan dedi ki;
"Tam gözden kaybolduğu sırada üstüne duvar yıkıldı da öldü"[86]
İmam Nevevi'ye göre savaşa giden
mücahidlerin hanımlan, geride bıraktıkları vekillerine iki cihetten
anneleri gibi haramdır:
1. Bu vekillerin, mücahidlerin
hammlarıyla başbaşa kalıp da onlara kötü gözle bakmaları ve birtakım kötü
niyyetlerle yaklaşarak onlarla sohbet etmeleri, aynen kendi annelerine kötü
gözle bakmaları gibi haramdır.
Vekillerin onlara hizmette
kusur etmeleri aynen kendi annelerine hizmette kusur etmeleri gibi haramdır.[87]
Bu hadisin Müslim tarafından
rivayet edilen metninde 'bulunan "Ev halkı" ifadesinden anlaşılıyor
ki mücahid'in evinde bulunan anne-baba, kız, câriye gibi bütün ev halkı da
aynen mücahid'in hanımı gibi hürmete layıktır. Bunlara ihanet eden kimseleri,
sırattan geçerlerken görevli melekler durdurup, Mücâhid'e dönerek, "îşte
senin cihada giderken aileni emanet ettiğin kimse budur. Bu kimse senin
emânetine hıyanet etmiştir. Onun sevabından istediğin kadarını
alabilirsin." diyeceklerdir.
Artık herkesin kendi derdine
düşüp babanın oğuldan, oğulun da babadan kaçtığı o günde eline böyle fırsat
geçen bir kimsenin bu fırsatı kaçırmayıp son haddine kadar değerlendireceğini
açıklamaya bile lüzum yoktur. Rasûl-i Zîşan Efendimiz, mücahid ailelerinin
nasıl bir hürmete lâyık olduklarını anlattıktan sonra onlara ihanet eden
kimselerin kıyamet gününde Mücahidler karşısındaki acıklı durumunu ifade etmek
için, "tahminin nedir?" buyurmuş ve bu sözüyle; "Artık eline bu
fırsatı geçiren bir mücahidin, o kimsenin bütün sevaplarını elinden alacağını
tahmin edebilirsiniz" demek istemiştir.
Hadisin sonunda yer alan
cümlelerinde Ebû Dâvud, râvilerden Ka'neb hakkında bilgi vermektedir. Bu
cümlelerin hadisin asıl konusu ile alakası yoktur. Zaten bu ilâve Ebû Davud'un
bazı nüshalarında da bulunmamaktadır.[88]
2497. ...Abdullah b. Amr
(r.a.), "Rasülullah (s.a.) şöyle buyurdu" demiştir: "Allah
yolunda savaşıp da ganimet elde eden (her) savaşçı, (birlik) ahiret (teki)
sevablarının üçte ikisini peşin olarak (dünyada) almış olurlar. Kendileri için
(ahirete sadece) üçte bir (nisbetinde sevap) kalır. Eğer herhangi bir ganimet
elde edemeden dönerlerse (ahirette) sevabları tam olarak Verilir."[89]
Seriyye; sayıları beşten üç
yüze kadar ulaşan ve düşman üzerine ansızın baskınlar yapmakla görevli askeri
birlik-
lere verilen
isimdir.
Bu hadis-i şerifte savaşa
katılıp da savaştan ganimet elde ederek sağ-salim yurtlarına dönen mücâhidlerin,
ahirette ellerine geçecek olan cihad sevabının üçte ikisini dünyada iken peşin
olarak almış olacaklarım, savaştan bir ganimet elde etmeden dönen veyahut da
yurduna dönemeden savaş meydanında can veren mücâhidlerin ise, bu cihadlarının
sevabını ahirette tüm "olarak alacaklarını ifade etmektedir.
İmam Nevevî, hadisin bu mânâya
geldiğini ifade ettikten sonra Kadı Iyâz'ın bü hadisle ilgili görüşlerini
nakledip, bu görüşlerden sadece bu manayı tercih ettiğini ve diğer görüşlerin
hepsini de asılsız ve yanlış ilan ettiğini söylemektedir.
İmam Nevevi'nin açıklamasına
göre, Kadı Iyâz'ın yanlış ilan ettiği bu görüşleri şöylece özetlemek mümkündür:
"Bu hadis sahih değildir. Mücâhidlerin dünyada elde ettikleri ganimetle
ahiretteki sevapları azalmaz. Nitekim Bedir mücâhidleri, Bedir savaşının
ganimetlerini dünyada iken aldıkları halde ahîretteki sevabları azalmamış, bu
ganimeti dünyada iken almış olmaları, onların mücâhidlerin en faziletlileri
olma şerefine ermelerine engel teşkil etmemiştir."
İmam Nevevi, Kadı Iyâz'ın bu
görüşlerini naklettikten sonra sözlerine şöyle devam ediyor: "Her ne kadar
bazıları (2497 nolu hadis hakkında) "Bu hadisin râvilerinden "Ebu
Hânî"nin kimliği meçhuldür. Binaenaleyh, "savaşa giden bir mücahidin
hem ganimetle hem de büyük sevaplarla dönüp geleceğine, Allah'ın kefil
olduğunu" ifade eden 2494 numaralı hadis-i şerif tercih edilir. Çünkü sözü
geçen hadîs-i şerif meşhur bir hadistir. Râvileri de aynı şeklide meşhurdur.
Ayrıca o hadis, hem Buhari, hem de Müslim tarafından rivayet edilmiştir. Ebu
Hânî'nin rivayet ettiği 2497 numaralı hadisi Müslim rivâyei etkmişse de, Buhârî
Sahih'ine almamıştır. Demişlersede bu söz asla doğru değildir. Çünkü bu iki
hadis arasında birini diğerine tercih etmeyi gerektiren bir sebep yoktur. Eğer
iki hadis arasında herhangi bir çelişki olsaydı o zaman birini diğerine tercih
yoluna gidilirdi. Oysa burada böyle bir durum sözkonusu değildir. Zira 2494
numaralı hadis-i şerifte sadece savaştan dönen bir gazinin sevab ve
ganimetlerle döneceği ifade edilmekle ye-tinilmekte, elde ettiği ganimetlerin
alacağı sevabın miktarını azaltıp azaltmayacağından asla söz edilmemektedir.
Ayrıca 2494 numaralı hadisin ifadesi mutlak, 2497 numaralı hadisin ifadesi
mukayeddir. Binaenaleyh, bu iki hadisi birlikte değerlendirirken 2497 numaralı
hadis-i şerifteki kayıt-layıcı ifadeleri nazar-ı itibara almak icabeder.
Ebu Hani'nin kimliğinin meçhul
olduğu iddiası da doğru değildir. Çünkü bu râvi imamlardan pek çoğunun
kendisinden hadis rivayet ettiği meşhur ve güvenilir bir râvidir. Onun hadisini
Müslim'in rivayet etmiş olması kendisinin güvenilir bir râvi olduğuna yeterli
bir delildir.
İmam Nevevi mevzumuzu teşkil
eden hadise yöneltilen tenkidi de şöyle reddetmiştir;
"Bir hadisin sahih
sayılabilmesi için Buhari'de veya müslim'de bulunması şart değildir.
Binaenaleyh bazı kimselerin sırf Buhâride bulunmadığı için bu hadisin
şahinliğini kabule yanaşmamaları doğru değildir."
Bedir mücahidlerinin, Bedir
ganimetlerini bölüştükleri halde müca-hidlerin en faziletlileri olduğunu delil
getirerek savaştan elde edilen ganimetten payını alan mücâhidlerin, ahirette
savaştan alacakları sevabın üçte ikisini dünyada peşin olarak almış
olacaklarını ifade eden 2497 numaralı hadise yöneltilen tenkidi de şöyle
reddetmiştir:
"Evet Bedir mücahidleri de
Bedir savaşından hisselerine düşen ganimeti aldıkları için bu savaştan
ahirette ellerine geçecek olan sevabın üçte ikisini dünyada almışlardır. Bedir
mücahidlerinin ahirette elde ettikleri se-vab erişilebilecek sevapların en
üstünü ve son haddi değildir. Eğer dünyada savaş ganimetlerini almamış
olsalardı daha da büyük sevaba erişmeleri mümkündü. Ama bununla beraber Bedir
mücahidlerinin cennetteki makamları çok büyüktür."[90]
2498. ...Sehl b. Muaz'ın
babası (Muaz)'dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.); "Namaz, oruç ve zikr(in
sevabı) Allah yolunda harcanan mal(ın sevabm)dan yedi yüz kat fazladır."
buyurdu.[91]
Bu hadis-i şerifte, ihlasla
Kur'an okumak ve Sübhânallah, la ilahe illallah, Allâhü ekber diyerek, Allah'ı
zikretmek, namaz kılmak ve oruç tutmak suretiyle kazanılacak sevapların, Allah
yolundaki savaşlar için yapılan harcamalarla kazanılan sevablardan yediyüz katı
fazla olduğu ifade edilmektedir. Her ne kadar senedinde Zeb-bân b. Fâid ile
Sehl b. Muaz olduğu için bu hadisin zayıf olduğu söylenmişse de aslında bu
hadisi destekleyen başka rivayetler de vardır.
Nitekim bu mevzuda Ebu Said el-Hudri'den
rivayet edilen bir hadis-i şerif şu mealdedir: Rasûlullah (s.a.)'a;
Kıyamet günü Allah katında
derece bakımından kulların hangisi daha üstündür? diye soruldu ve Rasûlullah
(s.a.);
"Allah'ı çokça
zikredenler" buyurdu.
Ya Rasûlallah Allah yolundaki
gaziden de mi üstündür? dedim.
"Kırılıncaya ve kana
boyanıncaya kadar kılıcını kâfirlere ve müşriklere çalsa da, Allah'ı çok
zikredenler, derece bakımından şüphesiz ondan daha üstündür." buyurdu.[92]
Yine aynı mevzuda Hz.
Ebu'd-Derda'dan rivayet edilen diğer bir hadis-i şerifde şu mealdedir:
Peygamber (s.a.);
"Dikkat! Amellerinizin en hayırlısı, hükümdarı (tan-rı)nın katında en
temizi ve derecelerinizin de en yükseğini, sizin için altın ve gümüş
dağıtmaktan daha hayırlı ve düşmanlarınızla karşılaşıp sizin onların
boyunlarını vurmanızdan ve onların da sizin boyunlarınızı vurmalarından daha
yararlı olanı size bildireyim mi?" buyurdu. Ashab;
Evet dediler. Rasûli Ekrem de;
"Allah'ı zikirdir"
buyurdu.
Muaz b. Cebel dedi ki:
"Allah'rn azabından kurtarıcı olarak, Allah?-ın zikrinden daha iyi bir şey
yoktur."
Tirmizi dedi ki: Bazıları bu
hadisi Abdullah b. Said'den buradaki gibi aynı senedle rivayet etmektedir. Kimi
de yine ondan bu hadisi mürsel olarak rivayet etmiştir.[93] Hadis-i şerifin zahirinden anlaşılıyor
ki, namaz, oruç ve zikrin sevabı Allah yolundaki bir savaşta yapılan harcama
sevabının yediyüz katına kadar çıkan bir artış gösterir. Ancak bu fazlalığın derecesi
namaz kılan, oruç tutan ya da zikreden kimsenin ihlasına göre değişir.
Namazın, Allah yolundaki
savaşlar için yapılan harmacalara olan üstünlüğünü izaha lüzum yoktur. Çünkü
Resûl-i Zîşan Efendimiz "Allah katında en iyi amel hangisidir?"
sorusuna "Vaktinde kılınan namazdır"[94] cevabını vermekle bu gerçeği en açık bir
şekilde ifade buyurmuştur.
Orucun üstünlüğü ise,
sevabının Allah'dan başka kimsenin bilmeyeceği kadar çok olmasından[95] ve orucun bir nevi sabır anlamına
gelmesi[96] cihetiyle oruç tutanların Allah'ın sabredenler hakkındaki:
"...Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir."[97] müjdesine girmelerinden anlaşılmaktadır.
Zikrin fazileti hakkında ise şöyle bir haber rivayet edilmiştir: "Kim bir
defa sübhanallah derse kendisine 124 bin basene yazılır."[98]
Feyzu'I-Kadir sahibi
Münâvi'nin beyânına göre namaz, oruç, zikir ve cihadla ilgili bu hadisler
Rasûl-i Ekrem'e bu mevzuda soru yönelten şahısların, şahıslarıyla ilgili özel
cevaplarıdır. Fahr-i kainat efendimiz zahiri ve batınî bütün dertlerin ilacını
bilen bir doktor olduğu için, kendisine soru yönelten kişilerin özel hallerine
uygun düşen özel cevaplar vermiştir.
Zengin olanlara zekatı, cihad
için maddi yardımda bulunmayı ve bunların faziletlerini açıklamışken,
fevkalade güçlü ve kahraman kimselere cihadın faziletini açıklayıp onları
cihada teşvik etmiş bunlara gücü yetmeyen kimseleri de durumlarına göre
kimisini oruca, kimisini namaza, kimisini de zikre teşvik etmiş ve onlara
teşvik ettiği bu ibadetlerin faziletim açıklamıştır.[99]
Hafız Şemseddin b. Kayyum'un
açıklamasına göre genel olarak cihadla zikir kendi aralarında şu şekilde
derecelendirilirler:
1. Zikirle birlikte yapılan
cihad birinci sırayı alır. Çünkü Allah Teâlâ; "Ey inananlar bir toplulukla
karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah'ı çok anın ki başarıya
ensesiniz."[100] mealindeki âyet-i kerimesinde cihadla zikri bir arada
anmıştır.
2. İkinci dereceyi cihadsız
yapılan zikir teşkil eder. Bu şekilde yapılan zikir cihadla birlikte yapılan
zikirden derece itibariyle aşağıdadır.
3. Zikirsiz yapılan cihad. Bu
cihad, derece itibariyle üçüncü sırayı alır. Çünkü cihaddan gaye de Allah'ı
zikirdir.[101]
Yine İbn Kayyim'in beyânına
göre mevzumuzu teşkil eden bu hadis zikrin, Allah yolunda yapılacak savaşlar
için para harcamaktan daha faziletli olduğuna delâlet etmektedir. Fakat bu
hadisin, cihad esnasında yapılan namaz ve zikrin cihad için para harcamaktan
daha faziletli olduğu anlamına geldiğini söylemek de mümkündür.[102] Nitekim bu babın ismine bakılırsa,
Musannif Ebu Davud'un da bu mânâyı tercih ettiği anlaşılır.[103]
2499. ...Ebû Malik
el-Eş'arî'den; demiştir ki: "Ben, Rasûlullah (s.a.)'i şöyle buyururken
işittim":
"Her kim Allah yolunda
(savaşa) çıkar da (aldığı bir yarayla) ölürse veya öldürülürse o kimse şehiddir.
Yahut da atı ya da devesi onu (yere çarpıp) boynunu kırar, veya zehirli bir
hayvan onu sokar ya da yatağında ölürse veya Allah'ın dilediği bir ölümle
ölürse, o kimse şehiddir. Ve onun için cennet vardır.”[104]
kelimesi bir kimsenin evinden
ve yurdundan çıkıp gitmesi anlamına gelir. Nitekim; "Tâlût askeriyle
ayrılınca..."[105] âyet-i kerimesinde de bu mânâda kullanılmıştır.
kelimesi ise, deve veya benzeri
bir hayvanın binicisini yere atıp boynunu kırması anlamına gelir.kelimesi de
yılan gibi zehirli haşerelerin ısırması için kullanılır.
Hadîs-i şerifte Allah yolunda
savaşa çıkan bir kimsenin herhangi bir sebeple hayatını kaybetmesi halinde
şehid olacağı ifâde edilmektedir.
Binâenaleyh bu şekilde
hayatını kaybeden bir kimse şehidlik rütbesine erişeceğinden, şehidler ve
salihlerle birlikte cennete.ilk sırada girme saadetine erenlerden olacaktır.
Ancak Hafız el-Münzirî'nin
ifade ettiği gibi senedinde Bakıyye b. el-Velid ile İbn Sabit bulunduğundan bu
hadis zayıftır.[106]
2500. ...Fedâle b;
Ubeyd'den rivayet olunduğuna göre, Rasûlullah sallalahü aleyhi ve sellem şöyle
buyurmuştur: "Ölen her kişinin amel (defter)i kapanır. Ancak (Allah
yolunda) nöbet tut(arken hayatını kaybetmiş ol)an kimse müstesna. Onun ameli
kıyamet gününe kadar artırılır. Ve o kimse kabir imtihanının acısın)dan emin
olur.”[107]
Ölümünden sonra her insanın
amel defteri kapandığı halde, nöbet mahallerinde Allah için nöbet bekleyen
kimselerin amel defterleri kapanmaz, onların sevap hanelerine kıyamete kadar
yeni sevapların yazılmasına devam edilir.
Çünkü bu kimse Allah'ın dinini
yüceltmek, müslümanları düşmanlarından korumak için hayatını feda etmiştir. Bu
hadis-i şerifte nöbet beklerken ölen kimselerin dışında herkesin amel
defterinin kapanacağı ifade edildiği halde, Ebu Hüreyre'den rivayet edilen;
"İnsan öldüğü vakit bütün namelleri kesilir. Yalnız üç şey(in sevabı)
kesilmez: Sadaka-i ceriye, faydalanılan ilim, ona dua eden salih evlad"[108] mealindeki hadis-i şerifte sadaka-i
cariye sahipleriyle arkasında ilmi eserler ve kendisine dua edecek hayırlı
evlat brrakan kimselerin de amel defterlerinin kapanmayacağının haber
verilmesi, bu iki hadis arasında bir çelişki bulunduğu anlamına gelmez. Çünkü
ölen bir kimsenin amel defterindeki sevapların artmaya devam etmesi iki şekilde
olur:,
1. Bir başka kimse vasıtasıyla
artar. Ölen bir kimsenin Ölürken bıraktığı bir kuyudan bir başka insanın gelip
su içmesi gibi. Bu insanın su içmesi kuyu sahibinin amel defterindeki sevabının
artmasına sebep olur.
2. Hiçbir kimsenin aracılığı
olmadan artar. İşte mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte anlatılmak istenen bu
ikinci şıkka giren cinstendir. Allah yolunda nöbet beklerken hayatını kaybeden
kimselerin amel defterindeki sevapları işte bu şekilde hiçbir kimsenin
aracılığı bulunmadan artmaya devam eder.
Ebû Hureyre'den rivayet.edilen
hadis-i şerifte anlatılmak istenen kimseler ise, öldükten sonra amel
defterlerindeki sevaplarının artması diğer bir kimsenin aracılığına bağlı olan
kimselerdir. Neyrül-Mearib isimli eserde nöbet tutmanın Mekke'de ikâmet
etmekten faziletli olduğu, Muğnî isimli eserde ise, nöbetin en azının bir saat,
tamamınmsa kırk gün olduğu, Siyeru-Kebir'de de en azının bir gün, en çoğunun
kırk gün, vasatının da üç gün olduğu ifade edilmektedir.[109]
2501. ...Sehl b.
el-Hanzaliyye şöyle anlatmıştır: (Hz. Peygamberin sahabilerinden) bir cemaat
Huneyn (savaşı) günü Rasûlullah (s.a.)'la birlikte yürüdüler. Yürüyüşü uzattılar.
Nihayet akşam üstü oldu. Ben de Rasûlullah'ın yanında (ikindi) namaz(ın)da
hazır bulundum. O anda atlı bir adam geldi ve;
Ey Allah'ın Rasûlü, ben sizin
önünüzden gitmiştim şöyle bir dağa çıktım. Bir de baktım ki Havazin kabilesi
develerine binili kadınları, develeri ve koyunlarıyla birlikte hiç kimse geri
kalmamak kaydıyla Huneyn'de toplanmışlar, dedi. Rasûlullah (s.a.)'de gülümsedi
ve;
"İnşallah onlar yarın
müslümanların ganimeti olacaktır" buyurdu. Sonra,
"Bu gece bizi kim
bekleyecek?" diye sordu. Enes b. Ebu Mersed el-öanevi;
Ben (bekleyeceğim) ya
Rasûlallah cevabını verdi. (Hz. Peygamber ona);
"Bin!" dedi. O da
kendisine ait bîr ata binip Rasûlullah (s.a.)'a geldi. Rasûlullah da ona
(şöyle) emretti:
"Şu boğaza git tepesine
çık. Bu gece senin tarafından (gelecek) bir pusuya düşmeyelim".
Sabahladığımız vakit Rasûlullah (s.a.) namazlarım) kıldığı yere çıkıp iki
rekat naımaz kıldı. Sonra;
"Atlınızı gördünüz
mü?" dedi.
Görmedik ya Rasûlallah, diye
karşılık verdiler. Namaz için kamet getirildi. Rasûlullah (s.a.) namaza durdu
ve boğaza da bakıyordu. Nihayet namazı bitirip de selâm verince:
"Müjde size (işte)
atlınız geldi'* buyurdu. Biz ağaçların arasından boğaza (doğru) bakmaya
başladık. Bir de ne görelim (atlı) gelip Rasûlullah (s.a.)'ın huzuruna
durdu. Selam verdi ve (şöyle) dedi:
Ben gittim şu boğazın
tepesine, Rasûlullah (s.a.)'in emir buyurduğu yere kadar çıktım. Sabah olunca
boğazın iki yanındaki tepelere çıkıp (etrafı) gözetledim kimseyi göremedim.
Rasûlullah (s.a.) ona;
"Bu gece (atından hiç)
indin mi?" diye sordu. (O da);
Hayır. Ancak namaz kılmak veya
abdest bozmak için inmem hariç diye cevap verdi. Rasûlullah (s.a.) ona;
"Sana (cenneti)
kazandıran bir amel işledin. Bundan sonra (başka) bir amel işlemesen de zararı
yok." buyurdu.[110]
iki dağm arasında bulunan
geçittir. Yolcular bu geçitler sayesinde dağları aşıp menzillerine varma imkanı
bulurlar.
Hadis-i şerif önemli
geçitlerden veya askeri noktalardan düşmanı gözetlemenin Allah yanındaki
değerini ve sahibine cenneti kazandıracağını ifade etmektedir. Nitekim bir
hadis-i şerifte de (şöyle) buyurulmaktadır: "İki göz vardır ki onlara
cehennem ateşi dokunmaz. Allah korkusundan ağlayan göz Allah yolunda (düşmanı)
gözetleyen göz".[111]
Hakim'in Sehl b.
el-Hanzala'dan rivayet ettiği bir hadisten anlaşıldığına göre, Rasûl-i
Ekrem'in düşmanı gözetlemek üzere gönderdiği Enes b. Ebu Mersed gözetlemekte
olduğu tepeden, Hevazin kabilesinin büyük bir askerle ve hayvan sürüleriyle
yaklaşmakta olduklarını gördüğünü ifade etmiştir.
Bilindiği gibi bu savaş
müslümanların zaferiyle ve pek çok ganimetleri ellerine geçirmeleriyle
neticelendi. Bu hadisin bir kısmı daha önce 916 numaralı hadis-i şerifde
geçmişti.[112]
1. Allah yolunda düşmanı
gözetlemenin sevabı çok büyüktür.
2. Namaz esnasında göz ucu ile
sağa-sola bakma namazı bozmaz.[113]
2502. ...Ebu Hureyre
(r.a.)'m rivayet ettiğine göre, Peygamber (s.a.)'şöyle buyurmuştur: "Bir
kimse (Allah yolunda) savaşmadan ye onu gönlünden geçirmeden ölürse bir çeşit
nifak üzere ölür."[114]
Allah yolunda hiçbir savaşa
çıkmadan veya Allah için savaşa çıkmayı samimi olarak gönlünden geçirmeden ölen
bir kimse bir çeşit nifak üzere ölmüş olur. Bu hadis-i şerifte, din düşmanlarıyla
savaşı terkeden kimseler Hz. Peygamberle birlikte savaşa çıkmaktan kaçan
münafıklara benzetilmiştir: "Bir kavme benzeyen kimse o kavimdendir”[115] hadis-i şerifine göre de münafıklara
benzeyen bir kimse münafıklardan sayılır.
Abdullah b. el-Mübârek bu
hükmün Hz. Peygamber zamanına ait olduğunu söylemişse de ulemanın büyük
çoğunluğu bu hükmün genel olduğunu, binaenaleyh bütün devirler için geçerli
olduğunu söylemişlerdir. Tîbî'ye göre nefisle ve şeytanla savaşı terkedenler de
bu hadisin şümulüne girmektedirler.[116]
1. Allah yolunda savaşa
katılmaya azmetmek akıl ve balıg olan her müslümana farzdır. Umumi seferberlik
ilan edildiği zamanlarda bu savaşa bilfiil katılmak farz-ı ayn olur. Genel
seferberlik ilan edilmemekle beraber Allah yolunda yapılan harplerin devam
ettiği zamanlarda ise, müslümanların bu savaşlara bilfiil katılmaları farz-ı
kifâye olur.
2. Harbi tamamen
bırakmak veya hiçbir zaman harbe katılmamaya karar vermek münafıklık
alâmetidir.
3. Bir ibâdete niyet edip de onu
yapmadan ölen kimse hiç niyet etmeden ölen kimse gibi değildir.
Bir namazı vaktinin evvelinde
kılmaya imkan varken vaktin sonuna doğru kılma niyetiyle geciktirerek kılamadan
Ölen kimse ile haccetme imkanına sahipken onu gelecek senelere tehir ederek
haccetmeden ölen bir kimsenin günahkar sayılıp sayılmayacağı meselesi ise,
ulema arasında ihtilaflıdır.[117]
2503. ...Ebu Ümâme (r.a.)'m
rivayet ettiğine göre, Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Kim savaşa
katılmaz veya savaşa katılan bir gaziyi (harp aletleriyle) donatmaz ya da
savaşa giden mücâhidin ailesine hizmette ona hayırlı bir vekil olmazsa, her
türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah onu bir felâkete uğratır.
(Bu hadisin ravilerinden)
Yezid b. Abdirabbih rivayetinde "kıyametten önce" (Allah onu bir
felâkete uğratır) demiştir.[118]
Kâria, "insanın başına ansızın
gelen felaket" demektir. Çoğulu kavâri' gelir.
Bu hadis-i şerifte harbe
katılmadığı halde harbe katılan bir mücâhidin harb aletleriyle donatılmasına
yardımcı olmadığı gibi, savaşa giden mücâhidin ailesine hizmetten geri durarak
ona hayırlı bir vekil olmaktan da uzak duran kimseleri cenab-i hakkın ani
felâketlere uğratarak onlardan intikam alacağı ifâde buyurulmaktadır.
Önceki hadisin şerhinde de
ifâde ettiğimiz gibi Abdullah b. el-Mubârek, bu hadisteki tehdidin sadece Hz.
Peygamber devrinde yaşan müslümanlar-ia ilgili olduğunu söylemişse de Abdullah
b. el-Mübârek'in dışında tüm ulema, bütün müslümanların bu hadisteki tehdide
muhatab olduğunu lemişlerdir.
Tîbî ise, nefis ve şeytanla
savaşı terkeden kimselerin de bu tehdide hedef olduklarını ifâde etmiştir.[119]
2504. ...Enes b.
Malik'den rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Müşriklere karşı mallarınızla yanlarınızla ve dillerinizle
savaşınız."[120]
Bu hadis-i şerif mal, can ve
dille cihad etmenin farz olduğuna delildir. Mal ile cihad onu Allah yolunda
savaşan mücâhidlerin nafaka ve silahını temin etmek için sarf etmektir. Canla
cihad ise, bilfiil din düşmanlarının karşısına çıkarak onlarla savaşmaktır.
Birçok âyetlerde "Mallarınızla, canlarınızla mücahede edin."[121] buyurula-rak bu mana ifade edilmiştir.
Dille mücahede kâfirlere karşı
delil getirmek, "onları Allah'a imana davet etmek, harbeden iki taraf
karşı karşıya geldikleri vakit "Allah, Allah!" veya buna benzer
sözlerle düşmanı kahr-u perişan etmektir.
Onların da bilfiil mukabeleye
geçip de Allah'a ve Rasûlüne küfretmelerine sebep olmayacak şekilde onların
inançalnnın bâtıllığmi isbat için kuvvetli deliller ve burhanlar ikâme etmek
suretiyle onların inançlarının bâtılhğını isbat etmek de dille cihadın kapsamı
içerisine girer. Nitekim Rasûlullah (s.a.), bu hususta Hz. Hassan'a "Hiç
şüphe yok ki kafirleri hicvetmek kendilerine ok isabetinden daha şiddetli
gelir"[122] buyurmuşlardır.
Dil ile cihad hem basit hem de
zordur. Her insan cebinden birşeyler harcamadan dili ile İslama hizmet
edebilir. Fakat İslâmı anlatmak için İslâmı çok iyi bilmek gerekir. İslam'ı
bilmeden dil ile yapılan bir hizmet ise yarar yerine zarar getirir.
Dine karşı yapılan saldırılar
karşısında sükutu tercih etmek ise, İslâmı cihad anlayışıyla taban tabana
zıttır. Nitekim, yüce Allah Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyurmuştur: Allah, kitap
verilenlerden, onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz, diye söz
almıştı. Onlar ise, onu arkalarına atıp az bir değerle değiştirdiler.
Alış-verişleri ne kötüdür."[123]
Günümüzde dille yapılacak
cihadın kapsamı içine girecek çalışmaları şöylece sıralamak mümkündür:
1. İslâmî kitap ve broşür yazmak
ve dağıtmak
2. Gazete, dergi çıkarmak
3. Vaaz ve konferanslar
tertiplemek
4. Sohbet toplantıları
tertiplemek
5. TV ve radyo yayıncılığı.[124]
2505. ...îbn Abbas (r.a.)'dan;
demiştir ki: "Eğer topluca (savaşa) çıkmazsanız, (Allah) size acı (bir
şekilde)
azabeder..."[125] (âyet-i kerimesi) ile "Ne Medine
halkının..."[126] âyetini “Yapacakları"[127] kelimesine kadar, bunları takibeden
"Bütün insanların, toptan savaşa çıkmaları doğru değildir...”[128] (âyet-i kerimesi) neshetmiştir.[129]
Nefr: Müheyyic bir. sebepten
dolayı bir yerden bir yere fırlayıp çıkmaktır.[130] Burada ise, bu kelime
toptan savaşa çıkmak anlamında kullanılmıştır. Bu hadis-i şerifte Hz. Îbn
Abbas'-ın, metinde mealleri geçen Tevbe sûresinin 39. ayetiyle 120 ve 121.
âyetlerinin yine Tevbe sûresinin 122. âyet-i kerimesiyle neshcdilidği
görüşünde olduğu ifade edilmektedir.
Beyzavî tefsirinde ise, bu
mevzuda şu görüşlere yer veriliyor: Katâde'yc göre; "Ne Medine halkının,
ne de onların çevresinde bulunan bedevilerin, Allah'ın Rasûlünden geri
kalmaları ve onun canından önce kendi canlarının kaygısına düşmeleri onlara
yakışmaz..."[131] âyet-i kerimesi Hz. Peygambere ait özel bir hüküm ifade
etmektedir. Binaenaleyh Hz. Peygamber harbe çıktığı zaman özür sahiplerinin
dışında hiçbir kimsenin bu savaştan geri kalması caiz değildir. Hz.
Peygamberden sonra işbaşına gelen devlet idarecilerinin harbe katılmaları
halinde ise, savaşa katılmalarına ihtiyaç duyulmayan kimselerin bu harbe
katılmaları mecburiyeti yoktur.
el-Velid b. Müslim'in
rivayetine göre el-Evzaî ile İbnu'I-Mubârek ve Said b. Abdilaziz bu âyetin
hükmünün, Rasûl-i Ekrem'in hayatında olduğu gibi kıyamete kadar da geçerli
olduğu görüşünü savunurlarken, tbn Zeyd bu âyetin hükmünün fslamin ilk
devirlerinde müslümanların sayılarının az olduğu günler için geçerli olduğunu,
müslümanların sayısının çoğalmasıyla Allah Teâlâ hazretlerinin bu âyetin
hükmünü; "Bütün insanların toptan sefere çıkmaları doğru
değildir..."[132] âyet-f kerimesiyle neshet-tiğini iddia etmiştir.
Aslında Tevbe suresinin 122.
âyetiyle 39. 120. ve 121. ayetleri arasında herhangi bir çelişki olmadığı için
122. âyetin diğerlerini neshetmesi düşünülemez. Çünkü 122. âyetin hükmü
geneldir. Diğer âyetler ise Hz. Peygamberle harbe çıkmak istemeyen belli bir
cemaatle ilgilidir.
İmam Taberî de şu sözleriyle bu
gerçeği dile getirmektedir: "Eğer topluca (savaşa) çıkmazsamz (Allah) size
acı (bir şekilde) azabeder..."[133] âyet-i kerimesindeki tehdid, Rasûl-i
Ekrem kendilerini savaşa çağırdığı halde bu emre uymayan'kimselere ait özel bir
tehdiddir." Aynı şekilde Hafız İbn Hacer de bu âyetin Tevbe suresinin 122.
âyetiyle neshedildiği iddiaısı-m reddederek "Bu âyet mensuh değildir.
Fakat tahsis edilmiştir" demektedir. Hafız Münzirî de Hz. İbn Abbas
tarafından neshedildiği iddia eden Tevbe suresinin 39. 120. ve 121. âyetlerinin
aslında muhkem olduklarını ve dolayısıyla neshedilmelerinden
bahsedilemeyeceğini ifâde etmiştir.[134]
2506. ...Necde b.
Nüfey'den; demiştir ki: İbn Abbas'a şu; "Eğer topluca (savaşa) çıkmazsamz
(Allah) size (acı bir şekilde) azabeder..."[135] (mealindeki) âyeti sordum da;
Onlardan yağmur kesildi.
(Yağmurun kesilmesi) onların azabıydı diye cevap yerdi.[136]
Hz. İbn Abbas, metindeki
âyet-i kerimede Hz. Peygamberle harbe katılmak istemeyen kimselere yöneltilen
tehdidin o kimselere, yağmursuzluk, kıtlık ve kuraklık şeklinde tecelli ettiğini
ve ilâhi tehdidin bu şekilde gerçekleştiğini haber vermiştir. Bazı
müfessirlerin açıklamalarından da anlaşıldığına göre, bu ayet-i kerime Hz. Peygamber
kendilerim harbe çağırdığı halde harbe katılmayan Arap kabileleri hakkında
inmiştir. Allah onlara çok acı bir azabın geleceğini haber vermiş, bir süre
sonra da yağmurlarını kesmiştir.
Her ne kadar bu âyet-i kerime
belli kimseler hakkında nazil olmuşsa da, âyetin iniş sebebinin özel olması
hükmün genel olmasına engel değildir. Binaenaleyh Hz. Peygamberin emrine
muhalefet edenler dünya veâhi-rette- rezîl, rüsvay ve helak olurlar. Âyetin
devamında yüce Allah Rasülünün emrine uymayan kimseleri helak edip yerlerine
başka bir kavim getirerek o kavimle Rasûlünün imdadına yetişip onu muzaffer
kılacağını va-detmiştir.
Hz. Peygamberin makamında
bulunan bir zatın dine muvafık emirleri de aynen Rasûlünün emri gibidir. Ona
itaat vâcib olur. Muhalefet eden günahkar ve rezil olur.[137]
2507. ...Zeyd b. Sabit
(r.a.)'den; demiştir ki: Ben Rasûlullah (s.a.)'ın yanında (oturuyor) idim.
Kendisini bir sükûnet kapladı. Derken Rasûlullah (s.a.)'ın dizi benim dizimin
üzerine düştü. Rasûlullah'ın dizinden daha ağır birşey görmedim. Sonra (bu hal)
ondan çekilip gidince (bana hitaben);
"Yaz!" dedi. Ben de
(onun mübarek ağzından çıkan; "inananlardan yerlerinde oturanlar ile
mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cîhad edenler bir olmaz. "[138] âyetini sonuna kadar bir kürek kemiği
üzerine yazdım. Bu esnada âmâ bir adam olan İbn Ümm-i Mektum mücâhidlerin
faziletini işitince ayağa kalktı ve;
Ey Allah'ın Rasûlü
müzminlerden cihada gücü yetmeyenlerin durumu nasıldır? dedi. (İbn Ümm-i
Mektum) sözünü bitirince Rasûlullah (s.a.)'i (yeniden) bir sükunet hali daha
kapladı ve dizi dizimin üzerine düştü. Dizinin ağırlığını (bu) ikinci defa (ki
düşüşün) de de (aynen) birinci defaki gibi (herşeyden daha ağır) buldum. Sonra
(bu hal) Rasûlullah (s.a.)'den çekilip gidince (bana hitaben);
"Ey Zeydî (yazdığını)
oku!" dedi. Ben de (yazdığım âyetin) (kısmım) okudum. Rasûlullah (s.a.)'de
(bu kısma)
“ = özürsüz olarak (sözü
ilâve edilecek)" dedi (ve) âyetin tümünü okudu. Zeyd dedi ki: Allah (bu
âyette bulunan -özürsüz olarak- anlamındaki) kelimeyi başlıbaşına indirdi. Ben
de (âyete) ilâve ettim. Hayatım elinde olan Allah'a yemin olsun ki onun kemikte
bulunan çatlağın yanındaki ilâve edildiği yeri görür gibiyim.[139]
Bu hadisi şeriften anlaşılıyor
ki Asr-ı saadette bazı müslümanlar, inançlarında şüphe olmadığı halde
psikolojik veya herhangi bir sebeple cihada katılmamışlar, bunların Allah indindeki
durumları sorulunca cihada katılanlarla katılmayanların mertebesini belirtmek
üzere bu âyetler inmiştir. " = zarar sahibinden başka" cümlesi,
maddi bir özürle cihada katılmayanları bu hükümden istisna etmektedir.
Bilindiği gibi bir özürle cihada katılmayanların sevabı eksilmez, derecesi
düşmez. Çünkü yüce Allah; "köre güçlük yoktur (Bunlar savaşa katılmak
zorunda değillerdir) kim Allah'a ve onun elçisine itaat ederse (Allah) onu
altından ırmaklar akan cennetlere sokar..."[140] buyurmuştur.
Ayetin ifadesine göre cihad
eden mü'minler, cihada gitmeyenlerden üstündürler. Ama Allah "...Gerçi
Allah, hepsine de güzellik va'detmiştir..."[141] âyet-i kerimesiyle bütün mü'minlere
güzellik va'detmiştir. Bu da cihadın farz-ı ayn değil farz-ı kifâye olduğunu
gösterir. Çünkü farz-ı ayn olsaydı bunu yapmayanlarda hiçbir fazilet kalmaz,
tersine günahkâr olurlardı.[142]
1. Kur'an-ı Kerimi levha ve
kemik üzerine yazmak ve yazdırmak caizdir.
2. Kesilen hayvanın
kemiklerinden yararlanmak caizdir. Bunlardan istifade edilebilir.
3. Körlük, topallık ve hastalık
gibi Özrü bulunan kimseye, cihad farz değildir. Harbe gitmedikleri halde bu
gibi özür sahiplerine sevap verilebilir.
Ancak Nevevi'ye göre sevapları
mücâhidler derecesinde değil, niyyetlerine göre verilir. Allâme Aynî İse,
cihada niyeti olduğu halde bir özürden dolayı cihada katılamayan kimseye
mücâhid sevabı verileceğini söylemiştir. Nitekim; "Medine'de Öyle
insanlar var ki: Biz bir vadiyi veya dağ yolunu tuttuk mu (gönülden) onlar da
bizimle beraber olurlar. Ama kendilerine özür mani olmuştur." mealindeki
2508 numaralı hadis-i şerif de bunu ifade etmektedir.
4. Cihad, farz-i kifayedir.
Hadis-i şerif Peygamber (s.a.) zamanında cihadın farz-ı ayn olduğunu iddia
edenlerin sözünü reddetmektedir. Cihad her devirde farz-ı kifayedir. Ancak
Küffar istilâ ettiği zaman farz-ı ayn olur. Yada, kâfirlerin hâkim olduğu
topraklarda, mü'minlere zulüm söz-konusu ise yine farzı ayndır. Cihad'sa küfrü
reddetme eyleminin fiili şeklidir.[143]
2508. ...Enes b.
Malik'den Rasûlullah (s.a.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Vallahi siz Medine'de
öyle bir cemaat bıraktınız ki onlar sizin yürüdüğünüz (bütün) yol(lar)da ve
sarfettiğiniz (her) malda, geçtiğiniz (her) vadide sizinle
beraberdirler."
(Bunun üzerine ashab-ı kiram);
Ey Allah'ın Rasûlü! Onlar
Medine'de oldukları halde nasıl bizimle olurlar dediler. (Hz. Peygamber de);
"Onları mazeret(leri)
alıkoydu." diye karşılık verdi.[144]
Bu hadis-ı şerif bir işe
iuyyet edipte herhangi bir özründen dolayı onu yapamayan bir kimsenin o ışı
yapan kimse gibi sevap alacağına delildir. Bu hadisi Ebu Avâne ile İbn Hibbân
da rivayet etmiştir. Fakat Ebu Avâne ile îbn Hıbban'ın hadisinde, "sizinle
beraberdirler" cümlesi, "sevapta size ortaktırlar" şeklinde
rivayet edilmiştir. Bu da mazereti sebebiyle savaşa katılamayan kimselerin
katılanlarla beraberliğinin sevab yönünden olduğunu ifade eder.
Metinde geçen mazeret kelimesi
hastalıktan daha genel bir manada kullanılmıştır. Her ne kadar Müslim'in
rivayetinde "kendilerini hastalık hapsetmiştir" ifâdesi varsa da bu
ifade, mazeretin sadece hastalıktan ibaret olduğunu değil, fakat insanların
harbe katılmasına en çok hastalığın engel olması hasebiyle kullanılmıştır.[145]
1. Harbe giden 8âzUerle niyyet
olarak beraber olup da hastalık veya başka bir sebeple harbe fiilen iştirak
edemeyen kimseler, harbe katılan gaziler gibi sevaba nail olacaklardır.
2. Farz-ı kifâye veya farz-ı ayn
olarak yani umûmi seferberlikte cihada iştirak etmeye niyetlenmek her mü*mine
farzdır.[146]
2509. ...Zeyd b. Halid
el-Cüheni, Rasûlullah (s.a.)'in şöyle buyurduğunu söylemiştir:
"Kim Allah yolundaki bir
mücahidi donatırsa (Allah yolunda) savaşmış olur. Kim de bir mücahide ailesi
hakkında hayırlı bir vekil olursa, o da (Allah yolunda) savaşmış olur."[147]
İbn Hibban metinde geçen;
"Allah yolunda savaşmış olur" cümlesini; "Gerçeklen savaşmadığı
halde yine de aynen Allah yolunda savaşan bir mücâhid gibi sevab alır."
şeklinde tefsir etmiştir.
Hafız İbn Hacer bu hadis-i
şerif hakkında yaptığı açıklamada Müslim'in rivayet ettiği "Hanginiz
savaşa çıkan mücâhide ailesi ve malı hakkında hayırlı bir vekil olursa, ona
mücahidin ecrinin yansı verilir."[148] mealindeki hadis-i şerifi delil
getirerek; "kendini harp malzemeleriyle donattıktan ya da ailesinin
nafakasını temin ettikten sonra savaşa çıkan bir mücâhide, başkasının
yardımıyla yada ailesinin nafakasını temin etmeden savaşa giden bir mücahidin
sevabının iki misli sevap verileceğini" söylemiştir.
Hafız İbn Hacer'e göre,
"Mücâhidin ailesini ve malını koruyup gözeten kimseye mücâhidin ecrinin
yarısının verileceği"ni ifade eden hadis-i şerifle mevzumuzu teşkil eden
ve; "mücâhidin ailesini koruyup gözeten kimsenin aynen bilfiil cihadeden
mücahid gibi sevab alacağını" ifade eden hadis arasında herhangi bir
çelişki yoktur. Çünkü Müslim'in hadisinde geçen; "Mücâhidin ecrinin
yarısı" tabirinden maksat, mücahidin şahsına isabet eden sevabın yansı
değildir. Bu kelimeyle kasdedilen, mücâhidin Allah yolunda savaşmasıyla hem
kendisi hem de onun ailesini koruyan kişi için hasıl olan sevapların toplamının
yarısıdır. Bu demektir ki mücâhidin ailesini, malını ve mülkünü koruyan kimse
için de aynen bilfiil harbe katılan bir mücahid gibi sevab verilir.
Hadis-i şerifte mücâhidin
silahlanması için gerekli yardımı yapan kimsenin de aynen mücahid gibi sevap
alacağı ifade edildiğine göre, kendi kendini donatarak harbe giden mücahid ile
geride bıraktığı ailesinin nafakasını temin ederek savaşa giden bir mücâhide,
başkasının yardımıyla ya da ailesinin nafakasını temin etmeden savaşa giden bir
mücâhidin sevabının iki misli sevap verilecek demektir.[149]
Her ne kadar hadis-i kudsî'de
"...Her kim bir iyilik yapmaya niyetlenir de yapamazsa Cenab-ı Hak onu
kendi katında tam bir iyilik olarak yazar (kabul eder). Eğer hem niyetlenir hem
de o iyiliği yaparsa on iyilik sevabı yazar ve bu sevabı yediyüz ve daha fazla
katına çıkarır..."[150] buyuruluyorsa da, mücahidi donatan veya onun ailesinin
nafakasını temin eden kimse iyi niyetinin sonucu olarak sadece bir cihad sevabı
almakla kalmaz, bilfiil savaşa katılan mücâhid gibi cihadın sevabını da kat kat
fazlasıyla alır. Çünkü mücâhidlere yardım eden kimseler de niyyetlerini bilfiil
harekete geçiren kimselerdir.[151]
1. Mücahidi harp
malzemeleriyle teçhiz eden bir kimse aynen bilfiil harbe katılan
mucahıd gibi sevap alır.
2. Mücahidin geride bıraktığı ailesinin
nafakasını temin eden bir kimse aynen bilfiil harbe katılan mücâhid gibi sevap
alır.
3. Kendi kendini
donatarak bu savaşa giden bir mücâhid başkasının yardımıyla savaşa giden bir
mücâhidin iki misli sevap alır.
4. Ailesinin nafakasını temin
ederek savaşa giden bir mücâhid, ailesinin nafakasını temin etmeden savaşa
katılan bir mücahidin iki misli sevap alır.[152]
2510. ...Ebu Said
el-Hudri (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.)'Beni Lihyan'a
(karşı savaşmak üzere bir müfreze) gönder(mek iste)miş ve;
"Her iki adamdan biri
çıksın!" buyurmuş. Sonra oturan(lar)a; "Çıkanın ailesi ve malı
hakkında hanginiz hayırlı bir vekil olursa, çıkanın yarı sevabı ona
verilir" buyurmuş.[153]
Hicretin dördüncü yılında Beni
Lihyân, Rı'lzekvân ve Usayya kabileleri, Peygamberimizden, kendileri için
din adamları ve yardımcılar istemişler, gönderüince de onları Bi'ri Maûne'de
şehid etmişlerdi.[154]
Peygamberimiz onların öçlerini
almak üzere, Beni ühyânları bulup onlara ansızın baskın yapmayı tasarladı.
Bunun için hemen sefere hazırlanmalarını ashabına emretti.[155] İşte bu sefer esnasında, Fahri kainat
efendimiz her evde bulunan iki erkekten birinin veya her kabiledeki erkeklerin
yarısının harbe çıkıp, diğerlerinin evde kalmasını emretmiş ve evde kalanların
mücâhidlerin ailesine bakmakta kendilerini aratmamaları ve onlara hayırlı bîr
vekil olmaları halinde onların cihadından hasıl olan sevabın yarısına nail
olacaklarını ifade buyurmuştur.[156]
Bir önceki hadis-i şerifin
şerhinde de ifâde ettiğimiz gibi mücahidin aile halkının nafakasını temin eden
kimsenin, müchadin ecrinin yarısını almasından maksat, mücâhidin hissesine
düşen ecrin yarısı değildir mislidir.[157]
2511. ...Ebu Hureyre
(r.a.) Rasûlullah (s.a.)'i şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir:
"İnsanda bulunan (huy)ların en kötüsü, hırslı bir cimrilik ve şiddetli bir
korkaklıktır"[158]
Şuhh, "Cimrilik"
demektir. Cömertliğin zıddı ve nefsin yakalandığı tedavisi güç bir hastalıktır.
Şer'an ve insanî bakımdan malı harcanması gereken yerlerde harcamaktan kaçınmak
demektir. Tamahkarlıkta ileri gidenler ilk önce, "bahil - cimri"
unvanım alırlar. Sonra bunun aşırısına uğrayarak hakirliğe ve adiliğe düşerler.
Bazılarına göre şuhh cimriliğin aşırı derecesidir.[159]
Yüce Allah cimriliğin
kötülüğünü şöyle açıklıyor: "Cimrilik eden, kendisini müstağni gören, güzel
kelimeyi (şehâdet kelimesini) yalanlayan kimseye, güçlüğe götüren yolları
kolaylarız, helak olduğunda onun malı fayda vermez."[160]
"Kendisini cimrilikten
koruyan kimse felah bulmuştur."[161] Bu konuda Peygamber Efendimiz şöyle
buyurmuştur: Zulümden kaçınırız. Çünkü zulüm, kıyametde karanlıklara sebeptir.
Cimrilikten de korununuz. Çünkü cimrilik, sizden evvel geçenleri helak etmiş,
onları kan dökmeye, haramı helal görmeye sevketmiştir."[162]
Cebânet ise, korkaklık ve
cesaret yokluğu demektir. Korkan insan, hayal ve vehmin zanların esiri olup
herşeyden ve belki kendi gölgesinden bile korktuğu için genel görünüşüyle
kendisinden fayda umulan hür kişilerden sayılmaz; sözüne, mukavelesine,
ahitleşmesine güvenilmez, yolculuk etmek, hele sabır ve sebat gerekli olan
yerlerde (savaş gibi) bulundurmak doğru olmaz.
Bu gibi korkakları küçük bir
görevle bile savaşta bulundurmak düşmana imkan vermek demektir.[163] Ahlak ulemasının beyânına göre cimrilik
korkaklıktan, cömertlik de cesaretten neşet eder.[164]
2512. ...Ebu îmran,
Eşlem (b. Yezid)'den; demiştir ki: "Biz İstanbul'u kasdederek Medine'den
savaşa çıktık. Cemaatin başında Abdurrahman b. Halid b. el-Velid vardı. Rum
(askerleri) sırtlarını (İstanbul) şehrin(in) surlarına dayamışlardı. Derken
(bizden) bir adam (tek basma) düşmana saldır(ıp düşman safları arasına dal)dı.
Bunun üzerine halk "Vazgeç, vazgeç! lâilahe illallah kendi elleriyle
kendini tehlikeye atıyor!" diye feryada başladı. (Bunu gören) Ebû Eyyûb
(el-Ensârî) dedi ki: "Bu âyet biz Ensâr topluluğu hakkında indi. (Yüce)
Allah Peygamberi (Muhammed) (s.a.)'e yardım edip İslâmi-yete destek olunca
(kendi kendimize);
"Haydi gelin mallarımızın
başında duralım, onları düzene koyalım" demiştik. Bunun üzerine Yüce
Allah; "Allah yolunda sarf ediniz de kendinizi ellerinizle tehlikeye
atmayınız!"[166] (mealindeki âyet-i kerimeyi) indirdi. (Kendi) eller(imiz)le
kendimizi tehlikeye atmak (demek), mallarımızın başında onları düzene koymakla
uğraşmamız ve cihâdı terk etmemiz (demektir.”
Ebu İmran dedi ki: Ebu Eyyub
(Şehid olup ta) İstanbul'a defn edilinceye kadar cihada devam etti.[167]
Çoğu kere hastalık ve kötü
alışkanlıklarla mücadelede söz konusu edilen; "Kendinizi kendi elinizle
tehlikeye atmayın" mealindeki ayetin sebeb-i nüzulünü açıklayan büyük
sahabi ve büyük mücahid Ebu Eyyub el-.Ensarî hazretleri, bizzat veya bilvasıta
Cihada iştirak etmekten kaçınanları uyarmakta, cihada hazır olmamanın ve
mutlak sulh taraftarı görünümüne bürünmenin tehlikesine ciddi şekilde
dikkatleri çekmektedir.
Harbi; tehlike, sulhu ise,
tehlikeden uzak kalmak sanmanın yanlışlığını ortaya koyan âyet, müslümanlar
için bir hareket ve fedakarlık kaynağıdır. Görünüşe aldanmama ihtarıdır. Zâten
savaşla ilgili bir ayette, kişisel kanaat ve görüşlerin kısırlığı, ilâhi
emirlerin ve yasakların maslahat-ı nassa uygunluğu şöyle açıklamış
bulunmaktadır:
"Savaş -hoşunuza
gitmediği halde- size farz kılındı. İhtimal ki hoşlanmadığınız bir şey sizin
İyiliğinizedir ve ihtimal ki sevdiğiniz bir şeyde kötülüğünüzedir. Allah bilir,
siz bilmezsiniz."[168]
Savaşın fevkalade sıkıntıları
olduğu muhakkaktır. Kişiyi ölüm tehlikesiyle burun buruna getirdiği de
doğrudur. Ancak cihada iştirak etmek demek, mutlaka ölmek demek de değildir.
Allah yolunda savaşırken ölene zaten "ölü" denemez. Çünkü yüce Allah
Kur'ân-ı Kerîminde; "Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin, zira onlar
diridirler, fakat siz farkında değilsiniz." "Allah yolunda
öldürülenleri sakın ölüler sanma, Bilakis Rableri katında diridirler. Allah'ın
bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından
kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve
üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler."[169] buyurmaktadır.
İyilik ve tehlikeden uzaklık
olarak değerlendirilen sulh ya da cihad-dan geri durmanın tehlikesi ise, kişiyi
mal kazanmaya ve rahata alıştırması, dünyayı sevdirmesi, ölümden korkma
hissini yaygınlaştırması ve fedakârlık ruhunu öldürmesi olarak sayılabilir.
İnançları çerçevesinde, kendi ülkesinde özgür yaşama mutluluğunun önemini
takdir edemeyen fertlerden oluşan bir milletin varlığı görülmüş değildir. Bu
yüzden mutlak sulh taraftarı olmak, tehlikeyi tam anlamıyla kucaklamak
demektir. Gerektiğinde cihada koşmasını ve ölmesini bilmeyen milletler yaşama
haklarından kendi kendilerine vazgeçmiş olmaktadırlar, İşte bu kişilerin kendi
elleriyle kendilerini tehlikeye atması olur. Nitekim Allah Teâîâ bir ayet-i
kerimede cihaddan geri kalanların durumuna ışık tutmakta, acı sonlarını bizlere
şöyle açıklamaktadır; "Ey inananlar, size ne oldu ki, "Allah yoİunda
savaşa çıkın" dendiği zaman yere çakılıp kaldınız? Ahireti bırakıp dünya
hayatına mı razı oldunuz? Oysa dünya hayatının geçimi ahirete göre pek az bir
şeydir. (Cihad'a) çıkmazsamz, Allah size can yakıcı aza bin azab eder ve
yerinize başka bir millet getirir. Ona bir şey de yapamazsınız, Allah her şeye
kadirdir."[170]
Tefsir alimlerinin beyanına
göre bu ayeti kerimeler her halükârda savaşa hazırlıklı ve uyanık bulunmanın
ve bunun için gerekli harcamaları yapmanın farz olduğunu ifade etmektedir.[171]
2513. ...Ukbe b.
Âmir'den; demiştir ki: Ben Rasûluüah (s.a.)'i şöyle buyururken işittim;
"Aziz ve celil olan Allah bir ok sebebiyle uç kişiyi cennete sokar, hayır
uman ve bu sebeple onu yapan ustasını, onu atanı, onu atana vereni.
Atıcılık ve binicilik yapın.
Atıcılık yapmanız bana binicilik yapmanızdan daha sevimlidir. Üç oyundan başka
(mubah) oyun yoktur. İnsanın atını terbiye etmesi, ailesi ile oynaşması, yayı
ve oku ile atması. Kim (ok) atmasını öğrendikten sonra ondan yüz çevirerek
atışı terkederse -ki ok atmak gerçekten (büyük) bir nimettir-Onu(n şükrünü)
terketmiş olur. Yahut da (ravi şöyle) dedi: "Ona nankörlük etmiş
olur."[172]
Allah Teâlâ'nın bir ok
sebebiyle cennete sokacağını va'dettiği üç kişiden biri
oku atana onu veren kimsedir. Bir kimsenin oku atana
vermesi iki şekilde olur:
1. Bir kimse yanına okları alır
ve oku atacak kimsenin" yanında durur. Oku atacak olan kimse elindeki oku
attıkça o kimse de yenilerini ona verir. Bu suretle okçuya yardımcı olur.
Günümüzde makineli silahların
veya topların tetiğini çeken ve mermileri hedefe gönderen kimselere bazı
askerlerin makinelilerin ve topların ağzına mermi koyarak yardım etmeleri gibi.
2. Oku atan kimse elindeki
okları attıkça elinden giden okları düştükleri yerlerden toplayıp gelmekle
olur. İşte ok atan kimseye bu iki yoldan biriyle yardım eden kimseyi de Allah
cennetine sokacağını va'detmiştir.
Ancak buradaki oku sadece eski
devirlerde yayla atılan oklardan ibaret zannetmek yanlış olur. Mevzumuzu
teşkil eden ok, devrin en modern ve en tesirli silahını ifade etmektedir. Bu,
devrin şartlarına ve düşmanın durumuna göre değişebilir, Müslüman,
düşmanlarından daha güçlü olmak ve onlara karşı onların silahlarından daha
üstün silah kullanmakla mükelleftir.
Metinde geçen "Atıcılık
ve binicilik yapın*' cümlesi ise "hedefe atacağınız silahları sadece yaya
olarak atmakla kalmayın, deniz, hava, kara vasıtalımın en modernlerinden de
istifade ederek silahlarınızı uçaklar, jetler, füzeler, tanklar, deniz
altıları, torpidolarla düşmanlarınız üzerine atın. Yerine göre bazan yaya
olarak, bazan da vasıtalarla kullanınız" demektir.
et-Tîbî "atınız",
"bininiz" cümlelerinden ikinci cümlenin birinci cümle üzerine
atfedilmiş olduğunu nazar-ı dikkate alarak bu iki cümlenin birinin diğerinden
tamamen farklı olduğunu, çünkü bir cümlenin diğer bir cümle üzerine atfedilebilmesi
için cümlelerin birbirinden tamamen farklı olması gerektiğini ifade ettikten
sonra "atınız" cümlesiyle ok atmak, "bininiz" cümlesiyle de
mızrak atmak kasdedilmiştir. Zira ok yaya olarak, mızrak da süvari olarak
kullanılır demiştir.
Bu iki cümleyi bu şekilde
açıklayan Tîbî (r.a.)ye göre metinde geçen "atıcılık yapmanız bana
binicilik yapmanızdan daha sevimlidir" cümlesi "sizin ok atarak
savaşmanız, mızraklarla savaşmanızdan bana daha sevimlidir" anlamına
gelmektedir.
Hanefi ulemasından
Aliyyü'l-Kari'ye göre bu cümle '"ok atıcılığı yapıp bunu öğrenmek, at
terbiye edip onun üzerinde harp talimleri yapmaktan bana daha sevimlidir"
anlamına gelmektedir. Çünkü at terbiye edip onun üzerinde harp talimleri yapmak
çoğu zaman sahibine gurur ve kibir getirir. Ok atmada ise böyle bir durum
yoktur ve ok atıcılığında genel bir fayda vardır. İşte bu hikmete bağlı olarak;
"Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad İçin bağlanıp beslenen
atlar hazırlayın.”[173]
âyet-i kerimesinde atıcılık at
terbiye etmekten önce zikredilmiştir. Yine aliyyü'l-Kari'ye göre bu hadis-i
şerifte mızrak kullanmaya delalet eden bir ifade mevcut değildir.[174]
Hadis-i şerifte düşmanla savaş
için atış talimi yapmanın, at terbiye etmenin kişinin eşiyle oynaşmasının
dışında bütün oyunların gayrı meşru olduğu ifade edilmektedir, Çünkü istisna
edilen bu üç oyunda netice itibariyle hakka yardımcı olma cihada hazırlanma
mânâsı vardır. İnsanı harbe karşı hazırlayacak ve onu maddeten ve manen düşmana
karşı güçlü kılacak her hareket bu hükmün kapsamı içine girer. Hattâbî'nin
beyanına göre her ne kadar ulemadan bazıları harbe hazırlayacağı zannıyla
satranç oynamanın mubah olduğunu söylemişlerse de, onu kumarla oynayanların
fasık, kumarsız oynamakla beraber oyuna kendilerini kaptırarak oyun esnasında
sinirlenerek kötü sözler sarfedenlerin veya namazlarını geciktirenlerin
şahitlikleri kabul edilmez.[175]
1. Allah, İslam
düşmanlarına karış atılan bir silahı kullanan kimseyi cennete koyacağım va
dettiği gibi, düşmana karşı kullanılması niyetiyle o silahı imal eden ustayı ve
silaha mermi temin eden kimseyi de cennete koyacağını va'detmiştir.
2. Kişinin eşiyle oynaşması,
cihada hazırlık maksadıyla atış talimi yapması ve atını terbiye etmesinin
yanında insanı harama sürükleyici olmaktan uzak olan eğitici ve insan
fıtratının ihtiyaç duyduğu sağlıklı oyunların dışındaki oyunlar haramdır.
3. Atış öğrendikten sonra onu
unutan veya terkeden kimse nimete nankörlük etmiş olur. Çünkü atıcılığı taze
tutmak ve daima savaşa hazırlıklı olmak gereklidir.[176]
2514. ...Ebu Ali Sümame
b. Şüfeyyi'l-Hemdanî, Ukbe b. Amir el-Cühenî'yi şöyle derken işitmiş. Ben
Rasûlullah (s.a.) minber üzerinde: "Onlara karşı gücünüz yettiği kadar
kuvvet hazırlayın..."[177] (ayeti kerimesini okuduktan sonra)
Dikkat!; kuvvet atmaktır. Dikkat! kuvvet atmaktır. Dikkat! kuvvet
atmaktır!" derken işittim."[178]
Hz. Ukbe'nin Hz. Peygamberden
işittiği âyet-i kerime-nin tamamı meâlen şöyledir; "Onlara karşı gücünüz
yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar (savaş araçları)
hazırlayın. Bunun Allah'ın düşmanım ve onlardan başka sizin bilmediğiniz
Allah'ı bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız
size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız."[179]
Tefsir âlimlerinin beyânına
göre âyet-i kerimede geçen "kuvvet" kelimesi düşmana galebe teminine
yarayan araç ve gereçlerin tümünü kapsamı içine almaktadır.
Zırhlı torpido, denizaltı
gemileri, uçak, tank, makineli araba, hayvan, silah, demiryolu, şose, ordu,
kışla, depo, istihkam, yiyecek, içecek, giyecek, harp sanatı, beden kuvveti,
idmanlar, hulâsa harbe yarayan her-şey bu kuvvet kelimesinin anlamı içerisine
girmektedir. Bütün bunları tam bir surette ve vaktinde hazırlamak müslümanlar
üzerine borçtur.[180]
2515. ...Muaz b.Cebel'den
rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Savaş ikidir:
Allah'ın dinini yüceltmek isteyen,
devlet başkanına itaat eden, (cihad yolunda) malım ve canını harcayan, (silah)
arkadaşına kolaylık gösteren ve fesattan kaçan kimse(nin yaptığı savaş). Bu
şekilde savaşan kimsenin uykusu da uyanıklığı da sevabtır.
Övünmek, gösteriş ve ün için
savaşan, devlet başkanına itaat etmeyen" ve yeryüzünde fesat çıkaran
kimse(nin savaşı). Bu (şekilde savaşan) kimse (günahını karşılamaya) yeterli
bir sevab ile dönmez."[181]
"Kefâf"
kelimesi; hayır, sevab, yeterli
rızık, manalarına gelir. İbnu'I-Esir'in Nihâye'deki ifadesine göre ise,
bu kelime bir şeyin ihtiyaca cevab verecek mikdanni ifade etmek için kullanılır.
Kadı Iyâz metindeki bu
kelimenin bulunduğu cümleye "bir sevapla dönmüş olmaz" diye mana
vermiştir. Ancak şunu ifade edelim ki Kadı lyâz'ın verdiği bu mana, söz konusu
kelimedeki kâfin kesre ile "kifaf" şeklinde okunmasıyla ilgilidir.
Eğer bu kelimedeki kâfetha okunacak olursa, Kadı Iyâz'a göre sözü geçen
cümleye, "kıyamet gününde kendisine yetecek kadar olan bir rızıkla dönmüş
olmaz" diye mana vermek gerekir. Çünkü "kefaf" kelimesi
"yeterli rızık" anlamına gelir.
el-Muzhır ise,
"kefaf" kelimesi denklik, eşitlik manasına geldiğinden bu cümleye,
"günahına denk bir sevapla dönmüş olmaz" diye mânâ vermiştir.
el-Muzhır'ın verdiği bu manaya göre övünmek, gösteriş ve ün için savaşan,
devlet reisine veya onun tayin ettiği kumandanlara itaat etmeyen ve yeryüzünde
fesat çıkaran kimsenin savaştan kazandığı sevab günahını karşılayamaz. Bilakis
günah sevabından daha fazla olarak savaştan dönmüş olur. Nitekim Tîbî ve Hafız
Münzirî de bu manayı tercih etmişlerdir. Çünkü ibâdetler salim bir niyetle
yapılmadıkları zaman günaha dönüşürler. Günah işleyenler ise günahkâr olurlar.
Ancak bu hadisin senedinde
Bakiyye b. Velid vardır. Bu râvi çok tenkide uğramıştır.
Bilindiği gibi ibâdetlerde
riya dört şekilde bulunur:
1. İbâdette sâdece
riya bulunur, sevap kasdı bulunmaz. Riyanın en şiddetlisi budur. Bu kimse bu
ibadetinden dolayı günahkâr olur.
2. Hem sevab kasdı hem
de riya bulunur. Fakat riya sevap kasdından daha fazladır. Bu çeşit riya
birinci derecedeki riyaya yakındır.
Bu hastalığa tutulan kimse de
her ne kadar ibâdetlerinde Allah'ın rızasını kazanma niyyeti varsa da bu niyyet
çok az olduğundan o kimseyi ibadete zorlayacak güçte değildir. Tenhada kaldığı
zaman ibadet yapamaz. Riya ile yaptığı ibâdetlerinden dolayı da günahkâr
olur.
3. Riya ile sevap
kasdı eşittir. Bu kimseyi yaptığı ibâdetlere sürükleyen kuvvet ne sadece
gösteriş yapma duygusudur, ne de sadece sevab kazanma arzusudur. Onu ibadete
sürükleyebilen riya ile sevap kasdının bir-leşmesidir. Çünkü içindeki riya onu
tek basma ibâdete sürüklemeye yeterli olmadığı gibi, sevap kazanma duygusu da
onu tek başına ibadet yapmaya sürüklemek için yeterli değildir. Bu kimseye
ibadetinden dolayı sevap verilmediği gibi günah da yazılmaz.
4. Sevap kazanma
arzusu gösteriş arzusundan daha çoktur. İşte ibâdetlerine bu şekilde bir riya
karışan kimseye ibadetinden dolayı sevab verilirse de bu sevab amelinin tam
karşılığı değildir. Çünkü ibadetine az da olsa riya karışmıştır. Bu riya
amelini tamamen ibtal etmezse de sevabım azaltır. Riyanın bundan Önceki
derecelerine ise asla sevap verilmez.[182]
2516. ...Ebu Hüreyre'den
rivayet edildiğine göre bir adam (Hz. Peygambere);
Ey Allah'ın Rasûlü, bir adam
Allah yolunda savaşmak istiyor ve aynı zamanda ganimet elde etmek istiyor (buna
ne buyurursunuz)? diye sormuş. Rasûlullah (s.a.) da;
"Onun için bir sevab
yoktur." buyurmuş Halk bu cevabı (gözlerinde) büyüterek o adama (bu
soruyu); Rasûlullah (s.a.)'e tekrarla, herhalde sen cevabı iyi anlayamadın
demişler. Bunun üzerine o adam;
Ey Allah'ın Rasûlü adam Allah
yolunda savaşmak istiyor ve aynı zamanda ganimet elde etmek arzu ediyor!
diyerek soruyu tekrarlamış. (Hz. Peygamber de);
“Ona sevab yoktur"
buyurmuş. (Orada bulunanlar) (sözü geçen) adama (soruyu);
Rasûlullah (s.a.)'e bir daha
tekrar et demişler. O da Hz. Peygamber'e (soruyu) üçüncü defa tekrarlamış* (Hz.
Peygamber yine); "-Ona sevap yoktur" cevabını vermiş.[183]
Hadis sarihlerinin
açıklamasına göre metinde geçen; "Bir adam Allah yolunda savaşmak istiyor ve
aynı zamanda
ganimet elde etmek arzu
ediyor' 'cümlesine iki şekilde mana vermek mümkündür:
1. "Bir adam görünüşte
Allah yolunda cihad etmek istiyor. Ama asıl maksadı cihad etmek değil, dünyalık
temin etmektir."
2. "Gerçekten,
Allah'ın rızâsını kazanmak için Allah yolunda savaşmak istiyor. Fakat bu cihad
arzusunun yanında aynı zamanda ganimet elde etmek de istiyor."
Hz. Peygamberin "Ona
sevap yoktur" buyruğunu da yukarıdaki cümleye verilecek manaların
ışığında anlamak gerekiyor.
Buna göre, eğer yukarıdaki
cümleye birinci mana verilecek olursa, "ona sevap yoktur" cümlesi,
"ona bu cihadından dolayı hiç bir sevap verilmez" anlamına gelir.
Eğer sözü geçen cümleye ikinci
mana verilecek olursa, "ona sevap yoktur" cümlesi, "ona tam bir cihad
sevabı verilmez sevabı eksik olarak verilir" anlamına gelir. Riyanın
ibâdetlerin sevabını hangi ölçüde azalttığını bir önceki hadisin şerhinde
açıkladığımız için burada tekrara lüzum görmedik. Ayrıca harpten elde edilen
ganimetin, ahirette elde edilecek cihad sevabının üçte ikisini eksilteceği
2497 numaralı hadis-i şerifte ifade edilmektedir. Ayrıntılı bilgi için sözü
geçen hadisin şerhine müracaat edilebilir.[184]
2517. ...Ebu Musa
(r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre, bir a'râ-bî Rasûlullah (s.a.)'e gelip;
Ya Rasûlallah "Adam ün
için, övülmek için, ganimet elde etmek için ve (kahramanlıktaki) derecelerini
göstermek için savaşıyor." (Bu kimse hakkında ne dersin?) demiş.
Rasûlullah (s.a.)'de;
"Kim Allah'ın kelimesinin
hakim olması için savaşırsa o kimse aziz ve celîl olan Allah'ın
yolundadır." buyurmuş.[186]
Hafız îbn Hacer'in
açıklamasına göre "Allah'ın kelimesi"nden maksat, Allah'ın insanları
İslama davetidir. Avnü'l-Ma'bûd müellifi ise, Allah'ın kelimesinden maksadın
"La ilahe illallah" kelimesi olduğunu söylüyor. Buna göre Allah'ın bu
davetini veya kelime-i tevhidini yaymak ve onu her tarafta hakim kılmak için
savaşan kimseler Allah yolunda savaşmış sayılırlar. Bunun dışında herhangi bir
maksatla savaşa çıkan kimselerin ise Allah yolunda savaşmış olmalarından
bahsedilemez.
Ancak bir önceki hadis-i
şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi asıl maksadı kelime-i tevhidi yaymak ve
Allah'ın davetini insanlara ulaştırmak olduğu halde bunun dışında, fakat ikinci
derecede kalan birtakım dünyevi maksatları da bulunarak savaşa katılan kimseler
ise her ne kadar tam bir cihad sevabı alamazlarsa da yine de Allah yolunda
cihad etmiş sayılırlar. Nitekim İbn Cerir et-Taberî'de:
"Allah'ın dinini yaymak
maksadıyla savaşa çıkan kimseye savaş esnasında birtakım dünyevi maksatların arız
olması o kimsenin savaşının Allah yolunda olmasına engel değildir."
diyerek bu görüşü savunmaktadır. Ulemanın büyük çoğunluğu da bu görüştedir.
Bezlü'l-Mechûd müellifi Şeyh
Halil Ahmed bu mevzudaki görüşünü şöyle özetlemiştir; "İnsanı savaşa
sevkeden kuvvetler akıl kuvveti, öfke kuvveti ve şehvanî kuvvet olmak üzere
üçtür. Bunlardan sadece aklın şevkiyle harbe giren kimse Allah yolundadır.
Öfkesinin veya şehevânî arzularının zebûnu olarak harbe giren kimselerin ise,
Allah yolunda savaştıkları söylenemez."[187]
2518. ...Amr (b. Mürre);
"Ben Ebû Vail'den hoşuma giden bîr hadis işittim" dedi ve (önceki
hadisin) mânâsını rivayet etti.[188]
Bu hadisin kaynakları ve
açıklaması bir önceki hadisin şer-hinde geçmiş bulunmaktadır.[189]
2519. ...Abdullah b.
Amr'den; demiştir ki: Abdullah b. Amr; Ey Allah'ın Rasûlü bana cihadı anlat
dedi. (Hz. Peygamber'de); "Ey Abdullah b. Amr! Eğer sen sabrederek ve
sevabım sadece Allah'dan bekleyerek savaşırsan, Allah da seni sabreden ve
(yaptığı savaşın sevabını sadece Allah'dan) uman (bir kişi) olarak diriltir.
Eğer gösteriş için (ya da mal) çokluğuyla övünmek için savaşırsan, Allah seni
gösterişçi ve (mal) çokluğuyla övünen (bir kimse) olarak diriltir. Ey Abdullah
b. Amr, hangi hal üzere savaşırsan Allah da seni o hal üzere diriltir"
buyurdu.[190]
Tekâsür: Çokluk kuruntusu, gururu,
iddiası manalarına gelir. "Biz çoğuz", "hayır biz
çoğuz" diye insanların birbirleriyle çokluk yarışı yapmaları, çokluk
sevdası veya çokluk izharı ile tefâhur etmeleridir ki, genellikle dünya ehlinin
kapılıp aldandığı bir gurur halidir.
Mevzumuzu teşkil eden hadis-i
şerifte bu kelimeyle kasdedilen mânâ ise, "savaşa katılan bir kimsenin
savaştan elde edeceği mal, şöhret, ün, şan gibi cihadın ruhuna aykırı olan
dünyevi zenginliklerle övünerek başkalarına üstünlük taslamasıdır. Nitekim
Allah Teâlâ ve tekaddes hazretleri; "Bilin ki dünya hayatı bir oyun,
eğlence, süs, kendi aranızda (birbirinize karşı) övünme, mal ve evlat çoğaltma
yansıdır."[191] Ve "Çoklukla övünmek sizi oyaladı.”[192] mealindeki ayet-i kerimelerinde
insanların mal ve evlat çokluğuna düşkünlüklerinin kendilerini nasıl oyalayıp
felâkete sürüklediğine dikkatler çekilmiştir.
Harpten elde edeceği dünyevi
ganimetlerle başkalarına üstünlük sağlamak maksadıyla veya şan ve şeref
ümidiyle savaşan kimselerin âhirette savaşa hangi maksatlarla girdiklerinin
ortaya çıkacağı gibi ihlasla savaşanların da itilasının olanca açıklığıyla
ortaya döküleceği çok veciz bir şekilde ifade edilmiştir. Nitekim bir hadis-i
şerifte de; "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle
hasredilirsiniz" buyurularak bu manaya işaret edilmiştir. Metinde geçen;
"Eğer sen sabrederek ve sevabını sadece Allah'dan bekleyerek
savaşırsan" anlamındaki şart cümlesinde geçen "sabredici" ve
"sevabını sadece Allah'dan bekleyen" kelimelerinin cevap cümlesinde
nekre olarak zikredilmeleri bu vasıflarla harbe giren kimselere kıyamet gününde
verilecek sevabın mikdannın hesaplanamayacak kadar çok, Allah'dan başka
kimsenin bilemeyeceği kadar fazla olduğunu ifade etmek içindir. Gösteriş için
veya benzeri duyguların şevkiyle savaşa giren kimselerin ellerine savaştan bir
sevabın geçip geçmemesi meselesini 2515-2516 numaralı hadislerin şerhinde
açıklamış bulunmaktayız.[193]
2520. ...İbn Abbas
(r.a.)'dan; demiştir ki: Rasülullah (s.a.), şöyle buyurdu; "Uhud'da
kardeşlerinize (şehidlik) isabet edince Allah onların ruhlarını yeşil kuşların
içine yerleştirdi. (Bu ruhlar yeşil kuş suretindeki taşıyıcılarına binerek)
cennet nehirlerine uğrar meyvelerinden yerler (sonra), arşın gölgesinde asılı
olan altından kandillere dönerler. (Şehidîer) Yediklerinin, içtiklerinin ve
kaldıklara yerin güzelliğini görünce, "Bizim cennette diri olup da
(Şehadetten dolayı cennet nimetleriyle) rraklandınldığımızı, cihada yönelmeleri
ve harb-den korkup kaçmamaları için (dünyada bulunan) kardeşlerimize iletecek
kim var? derler. (Bunu nüzerine) Her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan
Allah; "(bunu) sizden onlara ben eriştireceğim" buyuracak. (Nitekim)
Allah; "Allah yolunda öldürülenleri ölü zannetmeyin...”[194] (mealindeki) ayet-i kerimeyi sonuna
kadar indirdi.[195]
Normal ölümle ölen kimseye
"ölü" denir. Allah yolunda hayatını feda eden kimseye de
"şehîd" denir. Şehid, Allah katında yüce bir hayata nail olacağı
gibi, toplumu tarafından da rahmetle anılır. Hem toplumu içinde ebediyyen
yaşar, hem de gayb aleminde gerçek hayata erer. Ulema bu hadis-i şerifin
şerhinde şu iki mesele üzerinde ihtilaf etmişlerdir;
1. Şehidlerin ruhları cennette
kuşların içine mi gireceklerdir, yoksa kuş şekline mi gireceklerdir?
2. Cennet ırmaklarında uçuşup
cennet nimetlerinden faydalananlar sadece şehidlerin ruhları mıdır, yoksa bu
nimetlere erme saadeti tüm müs-lümanlara ait genel bir lütuf mudur?
Gerçekten bu mevzuda gelen
haberlerin tümü gözden geçirildiği zaman görülür ki mevzumuzu teşkil eden
hadis-i şerifte olduğu gibi hadislerin bazılarında şehidlerin ruhlarının yeşil
renkli kuşların içine girecekleri ifade edilirken, bir kısmında da yeşil renkli
kuşlar şeklinde cennette gezecekleri ifade buyurulmaktadır.[196]
Mâliki ulemâsından İmam
Kurtubî, şehidlerin ruhlarının yeşil kuşlar suretine gireceğini ifade eden
rivayetlerin yeşil kuşların içine gireceklerini ifade eden rivayetlerden daha
sahih ve kuvvetli olduğunu söylüyor.
Hanefi ulemasından
Aliyyu'l-Kâri de aslında şehidlerin ruhlarının kuşların kursaklarına
girecekleri ifadesiyle kuş suretine girecekleri ifadesi arasında bir fark
olmadığını, aslında bu ruhların kuşların kursaklarına girmesinden maksat, kuş
şekline girmeleridir demektedir.
İbn Kesir ise bu mevzuda
farklı bir görüş ileri sürüyor ve, "Şehidlerin ruhları kuşların
kursaklarına girerler ve kuşlar onların bir biniti hükmüne gelir. Şehid olmayan
müminlerin ruhları ise, kuş şekline girer" diyor.
Bezlu'l-Mechûd yazarı Şeyh
Halil Ahmed ise; "şehidlerin ruhları cennette, ruhsuz olarak kuş
suretinde bulunan cesetlere girerler, cesetleri mesabesinde olan bu suretlerin
cennet nimetlerinden yiyip içmeleri sayesinde onlar da cennetten nasiblerini ve
zevklerini alırlar." diyor.
Sindi ise, insan şeklinin kuş
şeklinden daha güzel olduğunu, dolayısıyla şehidlerin kuş suretine
girmelerinin aslında onlar için bir nimet sayılamayacağı noktasından hareket
ederek; "şehidlerin ruhlarının kuş suretine girmeleri demek onların,
kuşlar gibi sür'atli olmaları demektir" diyor.
3. Cennette yeşil kuşlar gibi
yaşayıp cennet nimetlerinden istifâde etme imkanının sadece şehidlere ait bir
lütuf mu yoksa bütün mü'minlerin ruhlarına ait genel bir lütuf mu olduğu
meselesi de ulema arasında ihtilaf mevzuu olmuştur. Başta İbn Kesir olmak üzere
ulemâdan bazıları; "mü'-minin ruhu öldükten sonra tekrar dirileceği güne
kadar cennetteki ağaçlardan birine konar bekler."[197] hadisine bakarak bu lütfün bütün
mü'min-lere şâmil olduğunu söylerken, İbn Abdi'1-Berr ve el-Kurtûbîgibi ilim
adamları da bu lütfün sâdece şehidlere ait olduğunu, şehid olmayan diğer
mü'-minlerin ruhlarının ise hemen ölür ölmez cennete giremeyeceklerini ancak
sabah-akşam cennetteki makamlarını görmek suretiyle mesrur olacaklarım
söylüyorlar.[198]
Bu mevzuda İmam Nevevi de
şunları söylüyor:
Ulemâ ruhla nefsin aynı manaya
gelip gelmediğinde ihtilâf etmişlerdir. Bir çok meânî ulemâsı ile, batın ilmi
ve kelam ulemâsı ruhun hakikati bilinmez, onu tavsif etmek de doğru değildir; o
kulların bilmediği şeylerdendir, demişler: "De ki Ruh Rabbimin işidir'*
ayeti ile istidlal etmişlerdir.
Feylosoflar taşkınlık ederek
ruhun yokluğuna kail olmuşlardır. Doktorların ekseriyeti ruhun bedene dağılan
latif bir buhar olduğunu söylerler. Üstadlardan bir çoğu ruh hayattır,
demişlerdir. Diğerleri, ruh latif bir takım cisimler olup, cismi sarmıştır.
Cisim onunla yaşar, onun ayrıldığı an cismi öldürmek Allah Teâlâ'nm âdetidir,
demişlerdir..."
Nevevî: "bizim ulemamıza
göre ruh, bedene girmiş latif bir takım cisimlerdir; bu cisimler bedenden
ayrıldı mı insan ölür" diyor.
Ulema ruhla nefsin aynı mânâya
gelip, gelmediğinde de ihtilaf etmişlerdir. Bazılarına göre ikisi bir mânâdır.
Birtakımları nefis kandır, demiş; bazıları da nefsin hayat demek olduğunu
söylemişlerdir.
Kadı Iyâz'm beyânına göre
tenasüh, yani ruhların bir bedenden başka bir bedene geçebileceğine, güzel
suretlere girerlerse nimet ve ikram, çirkin suretlere girerlerse azab
göreceklerine kaail olan bazı mülhidler, bu ve benzeri hadislerle istidlal
etmiş ve; "Sevap, ikâb bundan ibarettir" demişlerse de bu kavil açık
bir delâlet ve şeriatın isbat ettiği haşır, neşir, cennet ve cehennem gibi
hakikatleri inkardır.
Allah Teâlâ'nm cennete
girenlere: "Bir şey arzu eder misiniz?" diye sorması onlara yapılan
ikram ve ihsanda mübalağa içindir. Yoksa kendilerine bir insanın hatırından
büe geçmeyen nimetler ihsan etmiştir. Bundan sonra daha ziyadesini istemeye
teşvik buyuracak fakat onlar bu verilenden daha' fazlasını bulamayarak
ruhlarını bedenlerine döndürmesini zira Allah yolunda can vererek bundan lezzet
almak istediklerini söyleyeceklerdir.[199]
1. Cennet yaratılmış ve hâlen
mevcuttur.
2. Ölüler kıyametten önce sevab
ve azab görürler.
3. Ruhlar ölmez.
4. Şehidler el'ân cennettedirler
ve diridirler.[200]
2521. ...Hasnâ bint Muaviye
dedi ki: Amcam (Eşlem b. Selîm) bize (şunları) söyledi: Ben Peygamber (s.a.)'e;
Kimler cennettedir? diye
sordum da;
"Peygamber(ler)
cennettedir, şehit(ler) cennettedir, çocuk(lar) cennettedir, diri diri toprağa
gömülen kız (çocukları) cennettedir." buyurdu.[201]
Metinde geçen
"mevlûd" kelimesiyle henüz bülüğ çağına
ermeden günahsız olarak ölen çocuklarla cansız olarak doğan ve
düşük ismi verilen çocuklar kasdedilmiştir. Veid ise, diri diri toprağa gömülen
kız çocuğu demektir. Nitekim; "Ve o diri diri toprağa gömülen kıza
sorulduğu zaman."[202] âyet-i kerimesinde de bu kelime bu manada kullanılmıştır.
Bu hadis-i şerifte, günahsız olarak vefat eden erkek çocuklarla, diri diri
gömülen kız çocuklarının, peygamberlerin ve şehidlerin cennete girecekleri
ifade edilmektedir. Buradaki şehidlerden maksat, hakiki ve hükmi şehitler
değildir. Buradaki şe-hidler kelimesi hakiki ve hükmî şehitlerden daha genel bir
mânâda kullanılmış ve bütün müminlere şâmil kılınmıştır. Nitekim;
"Allah'a ve Rasû-lüne inananlar (yok mu) işte Rableri yanında onlar,
sıddıklar (çok doğru olanlar) ve şehidlerdir."[203] mealindeki âyet-i kerimede de şehid
kelimesiyle hükmî ve hakiki şehidlerle birlikte Allah'a ve Rasûlüne inanan kimseler
kasdedilmiştir. Nitekim Mücâhid, "Allah'a ve Rasûlüne inanan herkes
,sıddıktır ve şehiddir" demiştir.[204]
Şehid kelimesi bir sıfat-ı
müşebbehe olarak ism-i fail manasında kullanıldığı kabul edilirse, Allah
katındaki nzıkları gören kimse anlamına gelir.
İsm-i mef'ûl manasında
kullanıldığı kabul edilirse kendisine cennet gösterilmiş ve hazırlanmış
anlamına gelir. îsm-i fail manasında kullanılan şahidin çoğulu şühedâ ve eşhâd
gelir. Şen idler: Dünya şehidi, âhiret şehidi hem dünya hem ahiret şehidi olmak
üzere üç kısma ayrılır. Bunlardan üçüncüsüne, "Kâmil şehid" denir.
Bunlardan birincisi sadece dünyevi hükümler itibariyle, ikincisi de yalnız
âhirette verilecek ecirce şehitler kısmına katılmıştır.
Her ne kadar mevzumuzu teşkil
eden bu hadis-i şerifte Allah'a ve Rasûlüne inanan herkesin şehid olduğu ifade
ediliyorsa da bir önceki hadis-i şerifte Bakara Suresinin 154. ve Al-İ İmrah
suresinin 169. âyetlerinde öldürüldükleri andan itibaren cennete girip orada
rızıklandırıldıkları ifade edilen şehidlerden maksat, Allah yolunda öldürülen
ve "hakiki şehid", "kamil şehid" isimleriyle anılan
kimselerdir.[205]
2522. ...Nimran b. Utbe
ez-Zimârî dedi ki: Biz Ümmü'd-Derdâ'nın yanına girdik ve hepimiz yetim idik.
Ümmü'd-Derdâ (bizi görünce şöyle) dedi: "Size müjdeler olsun. Çünkü ben
Ebu'd-Derdâ'yı;,,"Rasûlullah
(s.a.);
"Şehid ailesinden yetmiş
kişiye şefaat edecektir'* buyurdu, derken işittim.
Ebû Dâvud dediki; Nimrân b.
Utbe'nin yeğeninin isminin doğrusu, Rebâh b. Selîd'dir.[206]
Kıyamet gününde şehide,
ailesinden yetmiş kişiye şefaat etme hakkı verilecektir. Şehidin ataları
ile kendi nesJin-den gelen kimseler bu yetmiş kişinin içine girebileceği gibi
şehidin eşleri ve diğer akrabaları da girebilir. Hafız Abdurrauf el-Münavi'nin
açıklamasına göre buradaki, "yetmiş" kelimesiyle, "yetmiş"
sayısı değil çokluk kasdedilmiştir. Binaenaleyh şehidin şefaat edebileceği
kimselerin sadece yetmiş kişi olduğunu kabul etmek doğru değildir. Hadisi
"şehid kıyamet gününde ailesinden pek çok kimselere şefaat
edecektir." şeklinde anlamak lazımdır.[207]
Bu hadisin senedinde geçen
el-Velid b. Rebah isminin aslı Rebah b. el-Velid'dir. Ravilerden birisi bu ismi
naklederken yanlış nakletmiştir. Bilindiği gibi bir hadisin ravilerinin
isimlerinin veya metnindeki lafızların bu şekilde altüst edilerek rivayet
edilmesine "kalb" ismi verilir. Bu şekilde rivayet edilen hadislerde
de maklûb hadis denir.[208]
2523. ...Aişe
(r.anha)'dan; demiştir ki: Necâşi öldüğü zaman biz (kendi aramızda);
"artık onun kabri üzerinde bir nur görünüp duracaktır," diye
konuşurduk.[209]
Bilindiği gibi Necaşi
Habeşistan krallarına verilen bir ünvandır. Kral, hükümdar manalarına gelir.
Hadis-i şerifte
sözkonusu olan Necâşî'nin özel
isminin Asham, Azhama veya Abhar olduğu söylenir.[210]
Bu hadis-i şeriften
anlaşılıyor ki, İslamın ilk yıllarında Kureyşli müşriklerin zulmünden
Habeşistan'a sığınan müslümanlara hüsn-i kabul gösteren ve daha sonra müslüman
olduğu için gıyabında Hz. Peygamberin cenaze namazı kıldığı bilinen Necâşî,
şehitlik sebeplerinden bir sebeple öldüğü için hükmen şehid olmuş, bunu bilen
Sahâbe-i kiram da kendi aralarında onun şehid olduğunu ve kabrinde kıyamete
kadar bir nurun parlamaya devam edeceğini konuşmaya başlamıştır. Sahabe
arasında yayılan bu konuşmalar Hz. Peygamber ya da sahabenin ileri
gelenlerinden biri tarafından herhangi bir şekilde tenkide uğramamıştır. Bu
konuların tenkide uğramayışı bu sözlerin doğru olduğunu gösterir.[211]
1. Habeşistan kralı Necaşi Asham
müslüman ve şehıd olarak olmuştur.
2. Şehidlerin kabrine devamlı
olarak nur iner.[212]
2524. ...Ubeyd b. Halid es-Sülemi'den;
demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) iki adam arasında kardeşlik kurmuştu. Bunlardan
biri (Allah yolunda) öldürüldü. Bir hafta ya da bir haftaya yakın bir zaman
sonra da öbürü öldü. Onun cenaze namazını kıldık. Rasûlullah (s.a.), (bize onun
hakkında)
"Nasıl dua ettiniz?"
diye sordu. Biz de;
Ey Allahım! Onu bağışla ve
kardeşi(nin derecesi)ne eriştir diye dua ettik dedik. Bunun üzerine Rasûlullah
(s.a.);
(İik ölenin) namaz(lar)ından
sonra (ikinci ölenin kıldığı) namazlar), (ilk
ölenin) oruç(lar)ından sonra
(ikincinin tuttuğu) oruç(lar)i-[213] (ilk ölenin hayırlı) amel(ler)inden
sonra (ikinci ölenin işlemiş olduğu hayırlı) amelleri nerede. İkisi arasında
gök ile yerin arası kadar (fark) vardır." buyurdu.[214]
Bilindiği gibi Rasûl-i Zişan
Efendimiz Medine'ye hicret ettikten sonra üzerinde durduğu en önemli
meselelerden
biri de müslümanlar arasında
birlik ve beraberliği sevgi ve saygıyı tesis etmekti.
Bunun için müslümanlarm
biribiriyle din kardeşi olmaları yanında bir de her iki müslüman arasında özel
bir kardeşlik kurmak istedi. Bunun için müslümanlardan her iki kişiyi bir araya
getirip birbirleriyle manevi kardeş olduklarını ilan etti. İslam tarihinde buna
"muâhât" denir. İşte bu hadisenin bir neticesi olarak Hz. Fahr-i
kainat efendimiz, aynı yılda müslüman olmuş iki kişiyi biribiriyle kardeş ilan
etmişti. Bunlardan biri Allah yolunda savaşırken şehid edildi. Bir süre (yedi
gün kadar) yaşadıktan sonra diğeri de kendi yatağında vefat etti. Müslümanlar
bu iki kişiden Allah yolunda savaşırken şehid olan kimsenin Allah katında,
kendi yatağında ölen kimseden daha faziletli olduğunu zannediyorlardı. Çünkü
birincisi savaşta ölmüştü. Bu sebeple bunlardan kendi yatağında ölen kimse
için; "Ey Allahım! Bunu da kendinden öncevefat eden kardeşinin derecesine
ulaştır" diye dua ettiler. Rasûlü Zişan Efendimiz bunu öğrenince
müs-lümanlan uyararak sonradan vefat eden kimsenin ilk vefat eden kimseden çok
daha.faziletli olduğunu çünkü onun daha çok yaşamış olması sebebiyle daha çok
namaz kılıp, daha çok oruç tuttuğunu ve hayırlı amellerde bulunduğunu
hatırlatmıştır.
Bu hadise İmam Ahmed'in
Müsned'inde şöyle anlatılıyor: "...Bir defa beni Uzeyr'e mensub iki adam,
şerefi İslam ile müşerref ve Hazreti Talha'ya misafir olmuşlardı. Bunların
ikisi bir arada ve bir günde müslüman oldukları halde biri ötekinde daha
gayretli idi. Bu gayretli olan müslüman cihad etmiş ve cihadda şehit olmuştu.
Ötekisi ise bir sene daha yaşamış ve ondan sonra yatağında darı bakaya intikal
etmişti. Hazreti Talha rivayet ediyor ki: "Bir gün uyku aleminde kendimi
cennet kapısının, önünde gördüm. Derken o iki adamı da gördüm. Cennetin içinden
bir görevli çıkmış ve önce yatağında vefat eden zata sonra şehid olana içeri
girmeleri için izin vermişti, daha sonra bunların ikisi birden içerden çıkarak
bana; "Haydi sen geri dön, senin vaktin daha gelmedi" dediler."
Talha bu rüya ve müşahedesini
nakletmiş, herkes yatağıda ölen zatın harb meydanında şehid olan zata tekaddüm
etmesinden hayret etmişler. Mesele Rasûl-i Ekrem (s.a.) Efendimize
aksettirildi. Rasûl-i Ekrem bu müşahedeyi ona anlatanlara; "-Ne için
hayret ediyorsunuz?" buyurmuşlar, oradakiler de;
Ya Rasülallah cennete girmekte
geri kalan zat daha çok gayretli idi, sonra şehid oldu. Bununla beraber
yatağında ölen ona tekaddüm etti, dediler. Rasûl-i Ekrem şu soruyu sordu;
"Yatağında vefat eden
ötekinden bir sene fazla yaşamadı mı?"
Evet dediler.
"Ramazanı idrak ederek
orucunu tutmadı mı?"
Evet dediler. Sonra;
"Bu adam bu kadar ibâdet
etmedi mi?, şunu yapmadı mı, bunu yapmadı mı?" diye onun bütün amelini
saydı ve orada bulunanlar hepsine de;
Evet cevabını verdiler. Bunun
üzerine;
"O halde ikisinin
arasındaki fark yerle gök arasındaki mesafe gibidir" buyurdular.[215]
Bu hadisle "şehidin
kabrinde görülen nur" başlığı arasında bir münâsebet yokmuş gibi
görünüyorsa da Avnu'l-Ma'bud müellifi Azimâbâdî bu hadisle bab başlığı arasında
şöyle bir münâsebet kuruyor: "Şehidlerin kabri üstüne nur iner, fakat bu
hadis-i. şerifte anlatılan şehidin kabrine inen nurun görülmediği gibi, bazı
şehidlerin kabirlerine inen nur, herkes tarafından görülemez. Binaenaleyh
Azimâbâdi'nin sözünden de anlaşılıyor ki şehidlerin kabrine nur iner ama her
inen nurun her zaman ve herkes tarafından görülmesi gerekmez.[216]
1. İhlaslı insanlar
ihlasla kıldıkları namaz, tuttukları oruç ve
işledikleri salın amellerle Allah yolunda savaşırken ölen
kimselerin erişemedikleri derece ve makamlara erişebilirler.
2. Şehidlerin kabirlerine devamlı
nur iner. Fakat bu nurun her zaman ve herkes tarafından görülmesi gerekmez.[217]
2525. ...Ebu Eyyûb
(r.a.)'dan rivayet edildiğine göre kendisi Rasûlullah (s.a.)'i şöyle buyururken
işitmiş:
"Yakında birçok şehirler
fethedilecek ve (ülkenizde) büyük topluluklardan oluşan ordular bulunacak
sizin bu orduda askerlik yapmanız emredilecek. Bunun üzerine sizden bir kimse
bu orduda (ücretsiz) asker olmak istemeyerek kavminden kaçacak sonra,
"Beni kendi yerine askerlik yapmam için kiralayacak birisi yok mu?"
diye (diğer) kabileleri dolaşarak kendini onlara arzedecek. Dikkatli olunuz bu
(adam) kanının son damlasına kadar (da çarpışsa yine de) kiralık bir kimseden
başka birisi değildir."[218]
Cîle yahut ceâle kelimeleri
masdardır ve ücret,"kira anlamına gelirler. Burada mânâsı, devlet
tarafından savaşa gitmesi kararlaştırılan bir kimsenin, kendi yerine gönderdiği
kimse için ödediği ücrettir.
Hadİs-i şerifte ücretle savaşa
giden bir kimsenin ücretli diğer işçilerden farksız olduğu ve cihad sevabından
en küçük bir nasibi olmadığı ifade edilmektedir. İmam Muhammed'in es-Siyeru'l-Kebîr'de
açıkladığına göre: Bir insanın dünyevi bir menfaat peşinde koşması iki şekilde
olur:
1. Yaptığı işten asıl maksadı
dünyalık elde etmektir.
2. Yaptığı işten asıl maksadı,
sevab kazanmaktır, bunun yanında dünyevi menfaat temin etmek de ister. Fakat
dünyalık temin etmek arzusu asıl maksat değildir. Bir başka ifadeyle onu savaşa
çıkaran yegâne saik, dünyalık temin etme arzusu değil, sevap kazanma arzusudur.
Fakat sevap kazanma arzusu yanında dünyalık temin etme arzusu da vardır.
Birinci kısımda zikredildiği
gibi sadece dünyevi maksatlarla savaşa giren kimselerin cihad sevabından hiçbir
nasibi yoktur. Fakat ikinci kısımda açıklandığı şekilde esas maksatları cihad
sevabı kazanmak olduğu halde bunun yanında menfaat elde etmek arzusunu da
taşıyan kimseler tam bir cihad sevabına erişemezlerse de cihaddan ihlasları
nisbetinde mükâfatlarını alırlar. Nitekim âyet-i kerimede; "Rabbinizin
lütuf ve keremini aramanızda sizin için bir günah yoktur..."[219] buyurulmuştur. Hanefi ulemasından İbn
Melek de bu hadisi açıklarken bu esastan hareket etmiştir. Bu mevzuda
Aliyyü'1-kâri özetle şunları söylüyor: "Cihad karşılığında ücret almanın
caiz olup olmaması meselesinde ulema ihtilaf etmiştir. İmam Zühri ile îmam
Malik ve Hanefi uleması bunu caiz görmüşlerse de ulemâdan bir cemaat buna asla
cevaz vermemişlerdir. İmam Şafiî de aynı şekilde ücret karşılığında cihad
etmenin caiz olmadığını ve ücret karşılığında cihada çıkan bir mücâhidin aldığı
ücreti sahibine reddetmesi gerektiğim söylemiştir.
İbn Battâl'ın açıklamasına
göre bir kimsenin sevab kazanmak maksadıyla mücâhidlere maildi yardımda
bulunmasının caiz olduğunda ittifak olmakla birlikte bir kimsenin ücret
karşılığında savaşa çıkmasının caiz olup olmaması meselesi ulema arasında
ihtilaflıdır. İmam Mâlik'e göre bir kimsenin ücret karşılığında savaşa çıkması
veya atını bir mücâhide kiraya vermesi mekruh olduğu gibi yine bir kimsenin
düşman kalesine baskın yapıp onu ele geçirmek için ücret alması da mekruhtur.
İmam Ebû Hanife (r.a.) de; Cihad işleri için harb halinde beytü'l mal'den, ya
da servet sahiplerinden ücret almanın bir mücâhid için mekruh olduğunu ancak,
İslam ordusunda kuvvetin azalması, beytülmâlde mücâhidleri idare edecek maddi
imkânın tükenmesi gibi hallerde mücâhidlere sarfedilmek üzere halkdan para
toplamak caizdir. Ancak bu paranın cihad ücreti adıyla toplanmış olmaması
gerekir diyor.
İmam Şafiî'ye göre ise, ücret
karşılığında cihad etmek asla caiz değildir. Ancak devlet başkanı cihada sarf
etmek için halktan maddi yardım toplayabilir. Başkasının bu maksatla yardım
toplaması caiz değildir. Çünkü cihad farz-ı kifâyedir. Ücret karşılığında farz
eda edilemez.
Bu mevzuda Hafız İbn Hacer de
şunları söylüyor:
Bir mücâhid savaşta iki
şekilde bulunur: Ya ücret karşılığında savaşın dışında herhangi bir hizmeti
yapar ya da ücret karşılığında düşmanla savaşır. Birinci halde bulunan kimse
yaptığı hizmetten dolayı ganimetten bir pay alamaz. İmam Evzâî ile İmam Ahmed
ve İshak bu görüştedirler. Ulemanın pek çoğuna göre ise, bu kimsenin ganimetten
pay almak hakkı vardır. Aynen diğer mücâhidler gibi ganimetten pay alır.
İmam Sevrî'ye göre ise,
ücretle savaşa giden bir kimse düşmanla bilfiil savaşırsa, ganimetten pay almaya
hak kazanır. Fakat cephede savaşın dışındaki hizmetlerinden dolayı
ganimetlerden pay alamaz.
Mâliki uletnasıyla Hanefi
ulemasına göre bu kiralık kimse sadece düşmanla savaşmak üzere kiralanmış
olsa, yine de savaşta elde edilen ganimetlerden bir pay elde edemez. Fakat
ulemanın ekseriyetine göre bu kimse ganimetten pay alır. Delilleri ise,
Müslim'in rivayet ettiği Rasûl-i Ekrem'in, Talha b. Ubeydillah'ın hizmetçisi
Hz. Seleme'ye ganimetlerden hisse verdiğini ifade eden hadistir.[220]
İmam Ahmed'e göre eğer bir
adam veya bir kavmi devlet reisi ya da temsilcisi savaşmak üzere kiralamışsa o
kimse sadece savaşmak üzere anlaştığı ücreti alır. Ganimetten bir pay alamaz.
İmam Şafiî'ye göre ise, bu
hüküm üzerine cihad farz olmamış kimseler için geçerlidir. Bulûğ çağına ermiş
mükellef kimseler harp sahasına vardıkları zaman düşmanla savaşmak üzerlerine
borç olur. Bu sebeple üzerinde anlaştıkları ücreti alma hakkını kaybederler.
Fakat ganimetten pay almaya hak kazanırlar.[221]
2526. ...Abdullah b.
Amr'den rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.) şöyle, buyurmuştur;
"Mücâhid için (sadece kendi
cihadının) sevabı vardır. (Ona silah temininde) yardımcı olan kimse için hem
(yardımının) sevabı hem de cihad sevabı vardır."[222]
Bir önceki hadis-i şerifin
şerhinde de açıkladığımız gibi bir kimsenin yaptığı savaş karşılığında ücret
almasının caiz olup olmadığı ulemâ arasında ihtilaflıdır. Başta İmam Şafiî
olmak üzere ulemâdan bazıları bir kimsenin yaptığı savaş karşılığında ücret almasının
caiz olmadığını savunurlarken diğer bazıları da bunun sahih olduğunu iddia
etmişlerdir. Ücretle asker kiralamanın caiz olmadığını savunan ilim adamlarına
göre metinde geçen "câi!" kelimesi, mücâhidi harp aletleriyle teçhiz
eden, onu cihad için lüzumlu olan harp malzemeleriyle donatan kimse demektir.
Ve hadis, "Gazi için bir sevab, gaziyi teçhiz eden kimse için de iki sevab
vardır" anlamına gelir.
Savaş karşılığında ücret
almanın caiz olduğunu savunan kimselere göre ise, metinde geçen
"câil" kelimesi bir kimseyi ücretle savaşa gönderip de ona savaşı
karşılığında ücret ödeyen kimse demektir ve bu hadis-i şerif; "Gazi için
bir sevab vardır. Ücretle savaşa asker gönderen kimse içinse biri kendi sevabı
biri de gazinin sevabı olmak üzere iki sevab vardır" anlamına gelir. Bu
görüşü savunan ulemaya göre ücretle savaşa asker gönderen kimseye iki sevab
ödenmesi iki sebepten ileri gelmektedir: Birincisi gaziye ücret ödemesi, diğeri
de gazinin savaşmasına sebep olmasıdır.[223]
2527. ...Ya'lâ b. Münye
(Ümeyye)den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.), seferberlik ilan etti. Ben de
yaşlı bir ihtiyardım. Hizmetçim de yoktu. (Savaşta) Benim hizmetimi
karşılayacak ücretli birini aradım. (Ganimetten kendisine düşecek olan) payını
da kendisine verecektim. Derken (bunu kabul eden) bir adam buldum. Hareket
(vakti) yaklaşınca bana gelip;
(Ganimetten elime
geçecek) hisselerin ne kadar olduğunu ve payıma ne düşeceğini bilmiyorum.
Binaenaleyh bana bir mikdar tâyin et. (Çünkü) harbin sonunda ganimetten bana
düşecek bir pay ya bulunur, ya da bulunmaz, dedi. Ben de ona üç dinar tayin
ettim. Ganimeti (ortaya) gelince ona hissesini vermek istedim, (onun için tayin
ettiğim) dinarları hatırladım. Ve Peygamber (s.a.)'e varıp bu adamın durumunu
anlattım.
"Ben (bu kimsenin eline)
bu savaştan dünya ve ahirette (kendisine) tayin edilen dinarlardan başka
(birşey geçeceğini) zannetmiyorum." buyurdu.[224]
Bir kimsenin işini görmek veya
hayvanlarına bakmak üzere ücretle tutulan ve bu işleri yürütürken aynı zamanda
savaş meydanında hazır bulunan kimsenin bu savaşın ganimetlerinde bir pay
alıp-alamayacağı meselesi ulema arasında ihtilaflıdır. Bazılarına göre bu kimse
savaşa katılsa da katılmasa da ganimetten bir pay alamaz. Sadece hizmetinin
ücretini alır. İmam Evzâî ile İshâk (r.a.) bu görüştedirler. İmam Şafiî'nin ilk
görüşünden biri de budur. İmam Mâlik ile İmam Âhmed'e göre bu kimse savaş
anında mücâhidler ile beraber bulunmuşjise kesinlikle ganimetlerden pay almaya
hak kazanır. İsterse bilfiil savaşmış olmasın. Bazılarına göre ise, bu kişi
ganimetlerden pay almakla, hizmetinin ücretini almak arasında muhayyerdir.
Binaenaleyh isterse ücretini alır, isterse ganimetten hissesine düşen payı
alır.
Hanefi ulemasından
Aliyyü'1-Kâri bu mevzuda şunları söylüyor: En doğrusunu Allah bilir. Bana öyle
geliyor ki, bu kimse sadece bir iş için kiralanmış ve alacağı ücret
karşılığında savaşması şart koşulmamışsa, yaptığı hizmet karşılığında ücret
almaya hak kazandığı gibi bunun yanında yaptığı savaşa karşılık ganimetten pay
almaya da hak kazanır. Binaenaleyh, hem ücret hem de ganimetten pay alır. Çünkü
ganimetle ücret birbirine aykırı şeyler değildir. Bilakis birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar.
Bizim mezhebimizde ücretle mükafat bir elde birleşebilir.[225]
2528. ...Abdullah b. Amr'den;
demiştir ki: Bir adam Rasûjullah (s.a.)'e gelerek;
Hicret etmek üzere seninle
antlaşmaya geldim. Annemi ve babamı da (arkamda) ağlıyor olarak bıraktım dedi.
(Hz. Peygamber (s.a.)'de);
''Geri don onları ağlattığın
gibi güldür." buyurdu.[226]
Bu hadisi Hattâbî şöyle
açıklamıştır: "Savaşa çıkacak olan bir kimse eğer bu savaşa mecbur
olmadan sadece sevap kazanmak arzusuyla çıkacaksa, annesinin ye babasının izni olmadan
çıkamaz. Fakat üzerine farz olan bir cihadı ifâ etmek isteyen bir kimsenin anne
ve babasından izin alması gerekmez."
Bu hükümler müslüman olan anne
ve babalar içindir. Annesi ve babası kâfir olan kimselerin cihada çıkmak için
onların iznini almaları söz konusu değildir. İsterse çıkmak istediği cihad
nafile olsun.
Aynı şekilde borcunu acele
olarak ödemesi gereken bir kimse de alacaklının iznini almadan üzerine farz
olan cihadı ifâ etmek üzere cepheye gidemez. Hacca gitmek de böyledir.
Her ne kadar metinde annesinin
babasının iznini almadan Hz. Peygamber'den hicret etmek için izin isteyen bir
kimseden bahsediliyorsa da hicret etmekle savaşa çıkmanın hükmü bir olduğundan
ulema buradaki hicret meselesini cihad yönünden ele almışlardır. Bu bakımdan Musannif
Ebû Davud bu hadisi anne ve babası razı olmadığı halde savaşa çıkan kimse
başlığı altında vermiştir. Musannif Ebû Dâvud bu adamın hicret ettikten sonra
savaşa çıkacağım kabul ederek bu hadisi bahis konusu başlık altında zikretmiş
de olabilir.[227]
2529. ...Abdullah b.
Amr'dan; demiştir ki: Bir adam Peygamber (s.a)'e gelerek;
Ey Allah'ın Rasûlü ben cihada
çıkabilir miyim? dedi. (Peygamber (s.a.)'de);
"Senin annen baban var
mı?" diye sordu. (O kimse de); Evet diye cevap verdi. (Bunun üzerine
Peygamber); "Öyleyse onların hizmetinde (bulunarak) cihâd et!"
buyurdu. Ebû Dâvud dedi ki; Ebu'l-Abbas, ismi es-Sâib b. Ferruh olan şâir
(râvi)'dir."[228]
Bir önceki hadis-i şerifin
şerhinde de açıkladığımız gibi, üzerine cihad farz olan bir kimsenin anne ve
babasından izin alması gerekmez. Ancak cihad mevzuunda anne ve babadan izin
almak sadece sevab kazanmak maksadıyla yapılan nafile cihadlar için söz
konusudur. Bu nevi cihadlar için anne ve babanın gönlünü almak gerekir. Anne
ve babasının iznini almadan nafile bir cihada katılan kimseler günahkar
olurlar. Fakat umûmî seferberlik ilan edilmesi gibi, cihâdın farz-ı ayn olması
halinde anne ve babanın iznini almak gerekmez.
Bu hükümler müslüman olan anne
ve babalar içindir. Müslüman olmayan anne ve babalara gelince, farz olsun
nafile olsun hiçbir cihad için bunların iznini almak gerekmez.
Aynı şekilde bir müslüman,
anne ve babasından birinin razı olmaması halinde, nafüe hac veya umre için
yolculuğa çıkamaz, nafile oruç tutamaz. Çünkü onlara itaat farzdır. Yapmak
istediği cihad ise nafiledir.
Bu hadisin râvilerinden
Ebu'l-Abbas, es-Sâib b. Ferrûh isimli şâir bir kimsedir. Tirmizî onun Mekkeli
âmâ bir kimse olduğunu; Buharı ise, bu kimsenin rivayetlerinden dolayı herhangi
bir kusurla itham edilmediğini söylüyor. Musannif Ebû Dâvud da onun ismini
açıklamakla, kimliği meçhul bir kimse olmadığını, bilâkis adaleti ve zabtı ile
meşhur güvenilir bir râvi olduğunu ifade etmek istemiştir.[229]
2530. ...Ebu Said
el-Hudrî'den rivayet olunduğuna göre bir adam (cihada katılmak için) Yemen'den
Rasûlullah (s.a.)'ın yanına hicret etmiş, Rasûl-i zişan efendimiz de ona;
"Yemen'de herhangi bir
kimsen var mı?" diye sormuş. (Adam);
Annemle babam var, cevabını
vermiş. (Fahr-i kâinat);
"(Buraya gelmen için)
Sana izin verdiler mi?" diye (ikinci bir soru daha) sormuş (O zat tekrar);
Hayır diye cevap vermiş.
(Bunun üzerine Fahr-i Kâinat efendimiz);
"Dön onlardan izin iste,
eğer izin verirlerse cihada katıl, yoksa onlara hizmet et." buyurmuştur.[230]
Bu hadisin râvilerinden Derrâc
Ebu's-Semh'in ismi Derrac b. Sem'ân'dır. Ahmed b. Hanbel onun rivayet ettiği
hadislerin münker olduğunu söylerken Yahya b. Main onun güvenilir bir râvi
olduğunu söylemiştir. el-Acunî'nin rivayetine göre musannif Ebû Dâvud, onun
Ebu'l-Heysem ve Ebû Sâid el-Hudrî zincirinin dışındaki senetlerle rivayet
ettiği hadislerin tümünün sahih olduğunu söylermiş. Nesâî, Ebu Hatim,
Dârefcutnî Ahmed b. Hanbel gibi hadis otoriteleri de onun sağlam bir râvi
olmadığı görüşünde birleşirlerken, îbn Şahin bu hadisin senedinde bir zayıflık
olmadığım söylemiştir.
Bir önceki hadisin şerhinde de
açıkladığımız gibi, cihad için anne ve babanın izni ancak nafile cihadlara
giderken söz konusudur. Farz-ı ayn olan cihadlar için anne ve babanın iznini
almaya gerek yoktur.
Bu hadis-i şerif ve benzerleri
anne ve babaya itaatin lüzumunun dere cesini ve haklarının büyüklüğünü, onlara
itaatten dolayı kazanılacak sevabın çokluğunu açıkça ifade etmektedirler.
Ulemâdan bazıları bu gibi hadislere bakarak anne ve baba hakkının cihaddan
daha büyük olduğunu söylemişlerdir. Ancak anne ve babanın kâfir olmaları
halinde gerek farz ve gerekse nafile cihad için izinlerini almaya lüzum yoktur.[231]
2531. ...Enes
(r.a.)'den; demiştir ki "Rasûlullah (s.a.) su taşımaları ve yaraları
tedavi etmeleri için Ümmü Süleym ve Ensar'dan (bazı) kadınları harbe
götürmüştür."[232]
Hadis ulemasından Hattabî
şunları söylüyor: "Bu hadis-i şerif, yaralıların tedavisi ve askere su
taşıma gibi geri hizmetlerde kendilerinden yararlanılmak için kadınların savaşa
götürülebileceğine delâlet etmektedir."
Her ne kadar bir hadis-i
şerifte Hz. Peygamberin kendisiyle birlikte savaşa çıkan kadınları cepheden
geri çevirip evlerine gönderdiği ifade ediliyorsa da bunun müslümanların zayıf
olmaları sebebiyle zafer ümidinin bulunmadığı bir savaşta olduğu düşünülebilir.
Çünkü bu durumda kadınların düşmanın elinde kalması tehlikesi söz konusudur.
Bu yüzden Hz. Peygamber kadınları cepheden geri çevirmiş olabileceği gibi,
savaşa katılan kadınların çok genç olmaları sebebiyle fitneye sebebiyet
verebilecekleri endişesiyle geri çevirmiş de olabilir.
Savaşa katılan kadınların harp
ganimetlerinden hisse alıp alamayacakları meselesi ulema arasında
ihtilaflıdır. Genellikle ilim adamları savaşa katılan kadınların harp
ganimetlerinden erkekler gibi bir hisse alamayacağı görüşündedirler.
Hz. İbn Abbâs'a göre bu
kadınlara harp ganimetlerinden bir bağış verilebilir. Süfyân es-Sevrî ile
Hanefi uleması ve İmam Şafiî bu görüştedirler. İmam Mâlik'e göre ise, bu
kadınlara ganimetlerden bir pay verilemeyeceği gibi, bağış da verilemez.
Harbe katılan kadınların
yaralıları tedavi etmeleri mevzuunda ise, imam Nevevî şunları söylüyor:
"Kadınların harpte yaralıları tedavi etmeleri meselesi kendilerine nikah
düşmeyen yakın akrabaları ile kocalarına mahsus özel bir durumdur. Kendilerine
nikah düşen kimselerin tenine dokunmaları ise, haramdır. Bu bakımdan eğer bu
kadınlar kendi kendilerine nikah düşen erkekleri tedavi etmek mecburiyetinde
kalırlarsa, ancak tedavi için dokunmaları zarurî olan yerlere
dokunabilirler."[233]
2532. ...Enes b. Malik
(r.a.)'den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:
"Üç şey imanın
esasındandır. (Birincisi) Lâ ilahe illallah diyen bir kimseye (el ve dil
uzatmaktan) çekinmemiz, (işlemiş olduğu) bir günah yüzünden onu kâfir
saymamamızdır. (Yani İslâm'a uymayan) bir fiilinden dolayı onu İslam dışı ilan
etmememizdir. (ikincisi) Cihad, Allah'ın beni (Peygamber olarak) gönderdiği
andan, ümmetimin en çok neslinin Deccal'le savaşacağı ana kadar devam edecektir.
Adaletli (bir idareci)nin adaleti onu ortadan kaldıramayacağı gibi zâlim (bir
idarecinin zulmü de kaldıramaz. (Üçüncüsü ise) Kadere inanmaktır.”[234]
Bu hadisi şerifte imanla
ilgili üç mühim esas üzerinde durulmaktadır. Bunlardan birincisi; "Lâ
ilahe illallah Mu-
hammedür rasûlullah"
diyen bir kimseye el ve dil uzatmaktan çekinmek, bu kelimeyi söyleyen bir
kimsenin malına, canına saldırmak haramdır. Binâenaleyh, bu kelimeyi telaffuz
eden bir kimseye el veya dil uzatmaktan kaçınmak her müslümanın üzerine düşen
kaçınılmaz bir görevdir.
Her ne kadar metinde sâdece,
"Lâ ilahe illallah" diyen kimsenin İslâm dairesine girdiği ve
müslümanların saldırısından emin olduğu ifade ediliyorsa da, burada, Lâ ilahe
illallah diyen kimse sözü ile, "La ilahe illallah
Muhammedürrasûlullah" diyen kimse kasdedilmiştir.
Bu "'yü üç defa okuyan
kimse bir hatim sevabı alır" sözüne benzer. Çünkü 'yü okumaktan maksat
sadece lafzını söylemek değil, bu sûreyi sonuna kadar okumaktır. Aynı şekilde,
"Lâ ilahe illallah" demekten maksad da bu kelimeyi sonuna kadar
okumak, bir başka ifade ile, "Lâ ilahe illallah Muhammedürrasûlullah"
demektir. [235]
Ehl-i sünnet uleması bu hadisi
şerife ve benzerlerine sarılarak kelimey-i tevhîdi söyleyen bir kimseyi
müslüman kabul etmişler, işlemiş olduğu günahlardan ve îslâma aykırı bazı
davranışlarda bulunmasından dolayı onu kâfir saymamışlardır. Ancak günah
işleyen bir kimsenin yine müslüman kalabilmesi için o kimsenin işlemiş olduğu
günahı veya İslama aykırı olarak yaptığı işi helal kabul ederek işlemiş
olmamasını şart koşmuşlardır. Binâenaleyh, Ehl-i sünnet ulemasına göre bir
müslüman günah işleyince dinden çıkmış sayılmamakla beraber, o işin günah
olduğunu inkâr etmesi halinde derhal dinden çıkmış sayılır. İsterse o günahı
işlemiş olmasın. Ehl-i sünnet ulemâsı bu esası, "amel imandan cüz
değildir" sözüyle kaideleş-tirmişlerdir.
Ehl-i sünnetin karşısında olan
Havaric ise her büyük günah işleyenin dinden çıkacağını, Mutezile mezhebi
taraftarları da büyük günah işleyenlerin kafir sayılamayacaklarını fakat
müslüman olarak da kalamayacaklarını, binâenaleyh küfür ile iman arasında
bulunacaklarını söylemişlerdir.
Mevzumuzu teşkil eden Hadis-i
şerifte imanın esaslarından birisi olarak üzerinde durulan ikinci mes'ele
cihâdın Deccal'in öldürüleceği ana kadar devam edeceğidir. Rasûl-i Zîşan
efendimizin açıklamasına göre, müslüman nesiller DeccaPi öldürecekleri ana
kadar Allah yolunda savaşa devam edeceklerdir. Deccal'in öldürülmesinden sonra
ise ,cihad sona erecektir. Çünkü Deccal'in öldürülmesinden sonra Ye'cuc ve
Me'cûc ortaya çıkacaktır. Müslümanlar onlarla savaşacak güçte olmayacakları
için cihadla mükellef tutulmayacaklardır. Ye'cuc ve Me'cûc'u Allah Teâlâ helak
ettikten sonra yeryüzünde kâfir kalmayacağından yine cihad olmayacaktır. Çünkü
Hz. İsa hayatta olacak ve İslam her tarafa yayılacaktır. Hz. İsa'nın vefatından
sonra ise, küfür yeniden canlanacak o zaman da Cenâb-ı Hak tatlı bir rüzgar
estirerek müslümanların ruhunu kabzedecek, ondan sonra da kıyamet kopacaktır.[236]
Hadis-i şerifte söz konusu
edilen üçüncü mesele, kâinatta vuku bulan her olayın Allah'ın kaza ve kaderiyle
vuku bulduğu, hayır ve şerrin Allah'ın yar at m asıyla meydana geldiği
meselesidir. Ehl-i sünnet uleması bu hadisi şerife sarılarak kaza ve kadere
inanmayı imanın altı esasından biri saymışlar ve kaza ve kaderi inkar etmenin
küfür olduğunu söylemişlerdir.[237]
2533. ...Ebu Hureyre
(r.a.)'den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:
"İyi olsun kötü olsun her
(müslüman) devlet reisi ile birlikte cihad üzerinize (düşen) kaçınılmaz bir
görevdir. İyi olsun kötü olsun her müslüman (imam)ın arkasında namaz kılmanız
üzerinize (düşen) kaçınılmaz bir görevdir. (Hatta o imam) büyük günahlar işlemiş
bile olsa. İyi olsun kötü olsun (ölen) her müslümamn üzerine (cenaze) namaz(ı)
kılmak farz(-ı kifaye)dir. Büyük günahlar işlemiş olsa bile."[238]
Cihad islâmın ayakta kalmasını
ve müslümanların hür olarak şerefle izzetle yaşamalarını sağlayan çok faziletli
dînî bir görevdir.
Bu bakımdan devlet reisinin ya
da onun tayin ettiği kumandanların zalimliği veya günahkârlığı bahane edilerek
cihad terk edilemez. Hafız İbn Hacer el-Askalanî'nin de ifâde ettiği gibi
yetkili idareciler, Allah'ın dinine aykırı emirler vermediği sürece onların
emrine itaat edilir ve onların safında cihad edilir. Fakat Allah'ın dinine
aykırı olarak verdikleri emirlere itaat edilmez.
Aynı şekilde bir müslüman,
mescid imamının günahkârlığını bahane ederek namazını cemaatle kılmayı
terkedemez. Çünkü farz namazları cemaatle kılmak İslâm'ın şiarıdır. Bu
bakımdan farz namazları cemaatla kılmanın sünneti müekkede olduğunu
söyleyenlerin yanında, farz olduğunu söyleyenler bile vardır.[239] Ayrıca zahiren müslümanlığı sabit kılan
bir cenaze üzerine cenaze namazı kılmak tüm müslümanlar üzerine düşen bir
farizadır. Bir kısmının bu farzı yerine getirmesiyle diğerleri bu sorumluluktan
kurtulmuş olurlar. Ölünün sağlığında büyük günahlar işlemiş olması,
müslümanlardan o kimse üzerine namaz kılma mükellefiyetini kaldırmaz. Ancak bu
kimsenin küfrünün sabit olmasıyla müslümanlardan bu mükellefiyet kalkmış olur.
Münzirî bu hadisin munkatı
olduğunu, çünkü Mekhûl'ün, Hz. Ebu Hureyre'den hadis işitmediğini söylemiştir.[240]
2534. ...Câbir b.
Abdillah'ın naklettiğine göre Rasûlullah (s.a.) (bir gün) savaşa gitmek
isteyince;
"Ey muhacir ve ensar
toplulukları, sizin (din) kardeşlerinizden mal ve akrabası olmayan kimseler
var. Sizin her biriniz (onlardan) iki veya üç kişiyi bağrına bassın. Bizden
birinin (savaşa giderken) kendisini taşıyacak (özel) bir bineği olamayabilir.
Ancak onlarınki gibi nöbetleşe binebileceği bir bineği olabilir" buyurdu.
(Câbir b. Abdillah) dedi ki: B
mn üzerine ben (onlardan) iki veya üç kişiyi yanıma aldım. Benim de ancak
onlarla (birlikte) kendi deveme sıram geldiğinde binme hakkım vardı.[241]
Hz. Peygamber müslümanların
çok fakir olup savaşa gitmek için yeterli erzak ve hayvan bulamadıkları
dönemlerde, herkesin (özel olarak) kullandığı hayvandan başkalarının da faydalanmalarını
sağlamak maksadıyla, hayvan sahiplerine, fakir kimseleri yanlarına alarak
hayvanlarına onlarla nöbetleşe binmelerini emretmiştir. Bunun üzerine ashâb-ı
kiram o fakirleri yanlarına alıp hayvanlarına yol boyunca onlarla ortaklaşa ve
sırasıyla binmişlerdir. Metinde geçen, "...Sizin din kardeşlerinizden
malı ve akrabası olmayan kimseler vardır... Ancak onlarınki gibi nöbetleşe
binebileceği bir bineği olabilir..." anlamına gelen cümlelere bakarak İmam
Ebu Hanife (r.a.) ile İmam Şafiî ve İmam Ahmed (r.a.) aynen hac gibi cihad için
de binek ve azığa sahip olmayı şart koşmuşlar, bu iki imkâna sahip olmayan kimselere
cihadın farz olmayacağını söylemişlerdir. İmam Malik (r.a.)'e göre ise,
cihadın farz olması için azık ve binek sahibi olma şartı yoktur. Bu hadisi
şerif, nöbetle bile olsa başkasının hayvanına binme imkanına sahip olan bir
kimsenin savaşa gitmekle mükellef olacağına delâlet etmektedir.
Fıkıh kitaplarında açıklandığı
üzere, cihad ile mükellef olanlarda aranılan vasıf Bunların harbe kadir,
arızalardan berî bulunmalarından ibarettir. Binâenaleyh, çocuklar, ihtiyarlar,
zayıflar, körler, topallar, nafakadan yani zâd ile binekten mahrum olanlar,
cihad ile mükellef olamazlar. Binek hayvanının lüzumu, "mesâfe-i
sefer" denilen en az onsekiz saatlik bir mesafe için söz konusudur. Daha
yakın bir mesafe için binek şart değildir. İmam Ahmed'e göre nafakadan maksat,
savaşa katılacak şahıs ile geride kalacak ailesine yetecek maldır.[242]
2535. ...İbn Zıığb el-Eyâdî
dedi ki: Abdullah b. Havale (bir gün misafirim olarak) yanıma gelip bana
(şunları) anlattı: (Bir defasında) Rasûlullah (s.a.) bizi yaya olarak ganimet
elde etmeye göndermişti. Biz de hiç bir şey ele geçiremeden dönüp geldik.
(Çektiğimiz) yorgunluğu yüzlerimizden anladı. Bunun üzerine ayağa kalkıp bizim
İçin; "Ey Allahım! Onları(n işini) bana bırakma. Çünkü ben onlar(a
yardım)dan âcizim. Onları(n işini) kendilerine de bırakma. Çünkü (kendi)
nefislerinin ihtiyaçlarını temin)den (kendileri de) âcizlerdir. Onları
insanlara da bırakma. Çünkü insanlar (kendilerini) onlara tercih ederler."
diye dua etti. Sonra da elini başımın üzerine koydu. (Râvi İbn Züğb burada
tereddüd edip) Yahut da, (Abdullah b. Havale, Rasûlullah elini), tepeme koydu
(demiş olabilir) dedi. (İbn Havale sözlerine şöyle devam etti): Sonra (Hz.
Peygamber) buyurdu ki:
"Halifeliğin Şam'a
intikal ettiğini gördüğün vakit (içtimaî) sarsıntılar ve bunalımlar ve önemli
hadiseler yaklaşmış olacaktır. İşte o gün kıyamet (alâmetlerinin ortaya
çıkması), insanlara, elimin senin başına olan yakınlığından daha
yakındır."[243]
Ebû Dâvud dedi ki:
"Abdullah b. Havale, Humus'ludur"[244]
Bu hadisi Abdullah b.
Havâle'den rivayet eden Abdullah b. Züğb'ün sahâbî olup olmadığı
ihtilaflıdır.Kendisi Şam'hdır. Musannif Ebû Dâvud ondan kıyametle ilgili tek
bir hadis rivayet etmiştir.
Taberânî ise ondan; "Kim
bilerek bana yalan isnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın"
anlamında bir hadis rivayet etmiştir. Abdullah b. Züğb'ün hadîsi bizzat Rasûl-i
Ekrem'den işittiği açıkça ifade edilmektedir. Abdullah b. Havale ise, Ezd
kabilesindendir. Rasûl-i Ekrem'le bizzat görüştüğü kesinlikle bilinmemektedir.
Hadis-i şerif, hilâfetin emevi hanedanlığı payitahtına ve Medine'den Şam'a
intikal etmesiyle, kıyamet alâmetlerinin ortaya çıkmaya başlayacağını ifâde
etmekte ve dolayısıyla halifeliğin saltanata dönüşerek İslâm âleminde sosyal
bunalımların, patlamaların ve kargaşalıkların ortaya çıkacağını dile
getirmektedir. Gerçekten de öyle olmuştur. Bu bakımdan bu hadis-i şerif RasûM
Zişan Efendimizin gaybtan haber veren mucizelerindendir. Kıyametin ne zaman
kopacağını ancak Allah bilir. Yalnız Hz. Peygamber, kıyametin kopmasına yakın
bazı hadiseler olacağını haber vermiştir. Bunlara eşrât-ı saat (kıyamet
alametleri) denir.
Kıyametin Alâmetleri:
Kıyametin alâmetleri küçük ve
büyük olmak üzere iki kısma ayrılır:
Küçük alametler, din
konusundaki bilgisizliğin her tarafa yayılması, alkollü içkilerin çokça
içilmesi, zina gibi fuhuş olaylarının çoğalması, öldürme hadiselerinin
artması, kadın nüfusunun erkek nüfusundan çok fazla olması, refahın artması,
ehliyet ve liyâkatin ortadan kalkması, hürmet ve dostluğun yok olması, haksızlıkların
artması, din dahil her şeyde Allah rızasının yerini dünyevî çıkarların alması
gibi hususlardır.
Kıyametin büyük alâmetleri ise
şunlardır:
1. Mü'minleri nezleye tutulmuş
gibi bir hale getiren ve kâfirleri sarhoş eden bir duhan (duman)ın zuhuru.
2. Deccal adındaki bir şahsın
çıkıp tanrılık davasında bulunması, sonra kaybolup gitmesi.
3. Ye'cüc ve Me'cüc adlı iki
kabilenin yeryüzüne dağılarak bir müddet yeryüzünü fesada çalışmaları.
4. Hz. İsa'nın gökten İnip bir
müddet Hz. Peygamberin şeriatı ile amel etmesi.
5. Dâbbetü'I-arz adlı bir
yaratığın çıkması.
6. Hicaz'da büyük bir ateşin
ortaya çıkması.
7. Doğuda Batıda ve Arap
Yarımadasında birer yer parçasının çökmesi.
8. Güneşin geçici olarak Batıdan
doğması.
Kıyamet kötü insanlar ve kâfirler
üzerine kopacaktır. Zira Hz. Peygamber bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet ancak kötü insanlar ve kâfirler üzerine kopacaktır."[245] Kıyametin kopma zamanında mü'minler
daha evvel ruhları alınarak ahirete göçmeleri temin edilecek ve kıyamet
özellikle kâfirlerin başlarında patlayacaktır.[246]
2536. ...Abdullah b.
Mes'ud (r.a.)'dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) (şöyle) buyurdu:
"Aziz ve Celil olan
Rabbimiz, Allah yolunda savaşıp da arkadaşları bozguna uğrayınca (harpten
kaçmanın) kendi üzerindeki vebalini düşünerek tekrar (düşman üzerine) dönen ve
kanı dökülünce-ye kadar savaşan kimseyi çok beğenir de meleklerine (şöyle)der:
"(Şu) Kuluma bakınız! Benim yanımdaki sevaba rağbet edip yanımdaki
(âzabdan) korkarak (tek başına düşmanla savaşmak için) geri döndü. Nihayet (bu
yolda) kanı döküldü."[247]
Metinde geçen
"acibe" kelimesi lügatte, şaştı, hayret etti gibi mânâlara gelir.
Hafız Abdurrauf el-Münâvi bu kelimeye, "razı oldu", "güzel
buldu" manalarını vermiştir. İbnu'l-Esîr, Nihâye isimli eserinde bu
kelimeye, "Allah'ın yanında değeri büyük oldu" mânâsını verdikten
sonra taaccüb etme ve şaşma gibi durumların, hadiselerin sebeplerini ve aslını
bilmeyen insanlara mahsus olduğunu, hiçbir şeyin sebebi Allah'a gizli
olmadığından şaşma ve hayret etme gibi fiillerin Allah için söz konusu
olamayacağını bu sebeple bu kelimelerin Allah için kullanıldıkları zaman ancak
mecazi anlamlarda kullanılmış olabileceklerini ifade ediyor. Bizde bu açıdan
hareket ederek bu kelimeye, "Allah çok beğenir" diye mana verdik.
Bu hadisi şerif hakkında
Alkamî şunları söylüyor: "Savaşta arkadaşları bozguna uğrayan bir
mücâhidin, düşmanı yenmek için tek başına savaşa devam etmesinin müslehab
olduğuna, fakat vâcib olmadığına bu hadis-i şerif delildir. Nitekim es-Sübki de
şöyle demiştir: "Şayet, savaş meydanında tek başına kalan bir mücâhidin
savaşa devam etmesi sadece onun helakini mûcib olacaksa, o zaman kaçması vâcib
olur."
Görülüyor ki savaş meydanında
tek başına kaldıktan sonra düşmanı yenmek ve bunun sevabına erip, harpten
dönmenin vebalinden kurtulmak için savaşan bir kimse bu hadis-i şerifte övülmüş
fakat bu durumda kalan bir kimsenin harbe devam etmesine dair kesin bir emir
verilmemiştir. Ulemânın açıklamasına göre bu gibi naslar farziyyet değil,
müstehablık ifâde eder.
Hanefi ulemasından İbn Abidin
bu mevzuda şunları söylüyor: "Öldürme, yaralama yahut hezimete uğratma
gibi bir şey yaptıktan sonra kendisinin öldürüleceğini bilen bir kimsenin tek
basma düşmana hücum etmesinde bir beis yoktur. Nitekim Uhud muharebesinde
Peygamberimizin huzurunda Ashâb-ı Kirâm'dan bir cemaat böyle yapmıştır.
Peygamberimiz onları bu yaptıklarından dolayı medljetmiştir. Ama düşmana hiç
bir suretle zarar vermeden kendisinin öldürüleceğini bilen bir kimsenin
düşmana hücum etmesi caiz değildir. Çünkü bu şekilde saldırmada dîne hizmet
yoktur. Fakat şer'an susması için her ne kadar ruhsat var ise de kendisini
öldüreceklerini bilen bir kimsenin fasık olan müslümanlan fena fiillerden
neh-yetmesinde bir beis yoktur. Çünkü müslümanlar fasık olsalar bile kendilerine
emreden kimsenin emrettiği şeyin hak olduğuna inanırlar. O yüzden öldürdükleri
kimsenin öldürülmesi içlerinde derin tesir bırakır."[248] Bezlü'l-Mechûd müellifi Şeyh Halil
Ahmed'in açıklamasına göre bu hadîs-i şerifle, "İnsanlardan öylesi var ki
kendisini Allah'ın rızasına satar”[249] mealindeki âyet-i kerime arasında bir
ilgi vardır.[250]
2537. ...Ebu Hureyre
(r.a.)'den şöyle rivayet edilmiştir: "Amr b. Akyeş'in câhiliye devrinde
bir faiz (alacağı) vardı. Onu alıncaya kadar müslüman olmayı uygun bulmuyordu.
Uhud günü (müslümanların yanına) gelip;
Amcamın oğulları nerede? diye
sordu. Onlar da;
Uhud'da diye cevap verdiler.
Falan nerededir? diye sordu.
Onlar da;
Uhud'dadır diye karşılık
verdiler.
Falanca nerededir? diye sordu.
Uhud'dadır cevâbını verdiler. Bunun
üzerine zırhını giydi ve merkebine bindi. Sonra onların tarafına hareket etti.
(Uhud'daki) müslümanlar onu görünce;
Ey Amr! Bizden uzaklaş
dediler. O da;
Ben iman ettim deyip
yaralariıncaya kadar (düşmanla) savaştı. Yaralı olarak ailesine götürüldü. Derken
Sa'd b. Muaz onun yanına geldi ve onun kız kardeşine (hitaben);
Kavmini korumak için mi yahut
onlar için (onların düşmanlarına duyduğun) öfkeden dolayı mı yoksa Allah için
(kâfirlere duyduğun) öfkeden dolayı mı (savaşıyorsun?) diye ona bir sor, dedi.
Bunun üzerine (Amr);
Allah ve Rasûlü için
(kâfirlere duyduğum) öfkeden dolayı savaştım deyip öldü ve Allah için hiç
namaz kılmadan cennete girdi.[251]
Bilindiği gibi bir kâfir
müslüman olmakla küfür hayatındaki günahlarının yükünden kurtulur.Bir başka
ifâde ile İslâmiyyet, kendisiyle müşerref olan kimsenin daha önceki günahlarına
keffârettir.[252] Ayrıca Allah yolunda cihad, amellerin en faziletlilerindendir.
Nitekim;
"Amel ve ibâdetin, Azız
ve Celîl olan Allah'a en yakın olanı, Allah yolunda cihaddır! Fazilette ona
hiçbir şey yaklaşamaz."[253]
"Allah yolunda savaşan
kimse Allah'ın teminatı altındadır. Onu ya şehid olarak süratle mağfiret ve
rahmetine kavuşturur yahut gazı olarak sevap ve ganimetle memleketine gönderir.
Allah yolunda harbeden kimse savaşdan dönünceye kadar usanmadan gündüzleri oruç
tutan geceleri durmayıp ibâdet eden kimse gibidir."[254]
"Allah yolunda geçen bir
sabah veya bir akşam, dünyadan da onda olan şeylerden de hayırlıdır."[255] buyurulmuştur. Bu sebeple içinde bulunduğu
küfür halinden dönüp İslâm şerefiyle şereflenerek ölünceye kadar savaşan bir
kimsenin hayatında hiç namaz kılmamış da olsa cennetlik olacağı yadırganamaz.
Ancak bu kimsenin cennetlik olduğuna hükmedebilmek için yaptığı savaşı AHah
yolunda yapmış olması gerekir. Çünkü Allah'ın ve Rasûlünün rızası hesaba
katılmadan, ırkçılık, çapulculuk, riya ve sum'a gibi duygu ve düşüncelerle
savaşan kimseler bu şeref ve faziletten mahrumdurlar. Nitekim bir gün Hz.
Peygamber'e soruldu:
Kim Allah yolundadır? Ganimet
kazanmak için harbeden mi, cesur diye şöhret kazanmak isteyen mi, yoksa
kabilesi ile tesânüd halinde olmak isteyen mi? Muhammed (s.a.) şöyle cevap
verdi;
"Bunlardan hiçbirisi,
fakat sadece Plâ-yı kelimetullah için savaşanlar."[256]
İşte Hz. Sa'd b. Muaz'ın, Hz.
Amr'ın yanına geldiğinde onun ne maksatla savaştığını anlamak için, Hz. Amr'ın
kızkardeşine bazı sorular yöneltmesinin sebebi bu inceliği tesbit gayesine
matuftur.[257]
2538. ...Seleme b.
(Sabit) el-Ekvâ dedi ki: Hayber günü olunca kardeşim şiddetli bir şekilde
savaşa girdi. Derken kendi kılıcı geri dönüp kendisim öldürdü. Rasûlullah
(s.a.)'ın ashabı onun hakkında konuşmaya başladılar. Onun hakkında -kendi
silahıyla ölen bir adam-(diye) şüpheye düştüler. Bunun üzerine Rasûlullah
(s.a.):
"O, Allah'a itaat yolunda
çalışan bir mücâhid olarak can verdi." buyurdu.
İbn Şihâb dedi ki: Sonra ben (bu
hadiseyi) Seleme b. el-Ekva'ın oğluna sordum. (Hadiseyi) bana babasından
(aynen) bu şekilde nakletti. Ancak Rasûlullah (s.a.)'ın; "Yanılmışlar. O
Allah'a itaat yolunda çalışan bir mücâhid olarak can verdi. Onun sevabı iki
mislidir." buyurduğunu da ilave etti.[258]
Her ne kadar bu hadis-i
şerifte Hayber günü düşmanla savaşırken silahın geri tepmesiyle şehîd olan
zâtın, Seleme b. Sabit b. el-Ekvâ'ın kardeşi olduğu ifâde ediliyorsa da, bazı
hadislerde bu zatın Hz. Seleme'nin amcası olduğu ifâde edilmektedir. Hafız İbn
Hacer'in İsâbe'deki açıklamasına göre, bunun izahı şu şekilde yapılabilir;
"Aslında silâhı geri teperek şehid olan Amir b. el-Ekvâ adındaki bu zat
Seleme b. Sabit b. el-Ekva'ın hem anne tarafından kardeşidir hem da amcasıdır.
Câhiliyye devrinde bu gibi evlilikler meşru sayılırdı. Hem amcası, hem de süt
kardeşi olması da mümkündür." Müslim'de açıklandığına göre Hz. Amir b.
el-Ekva Hayber savaşında harbin kızıştığı bir anda, bir yahudiyi bacağından
yaralamış kılıcını, ona indirmek üzereyken kılıcının keskin tarafı ters
dönerek Amir'in dizine isabet etmiş ve aldığı bu yara yüzünden hayatını
kaybetmiş."[259] Halk Hz. Amir'in kendi kılıcıyla kendini öldürerek intihar
ettiğini zannederek, onun hakkında şüpheye düşmüşler ve ona rahmet dilemekten
çekinmişlerdir.
Hayber dönüşü durum Rasûl-i
Zîşân Efendimize anlatılınca, bunu söyleyenlerin yanıldıklarını ve Amir'in
taat uğrunda çalışan bir mücâhid olduğunu, bu yüzden de ona diğer mücâhidjere
verilen ecrin iki misli ecir verileceğini ifâde buyurmuştur. Ulema'ya göre,
buradaki iki ecirden biri Allah'a taat uğrunda bütün gücü ile çalışmış olması
karşılığında, diğeri de Allah yolundaki mücâhidliği ve gaziliği karşılığında
verilmiştir. Yani onlar buradaki "câhid" kelimesini ciddi çalışan
manasına almışlar "mücahid"i de gazi diye tefsir etmişlerdir.[260]
2539. ...Peygamber
(s.a.)'in sahabîlerinin birinden; demiştir ki: Biz Cüheyne'lilerden bir kabile
üzerine baskın yapmıştık. Müslümanlardan birisi Cüheyne kabilesinden bir er
diledi. (Bu müslüman) ona vurmak istedi . Fakat isabet edemedi, yanlışlıkla
kılıcı kendisine vurdu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.),
"Ey müslümanlar,
kardeşinizle ilgilenin!" buyurdu. Halk (süratle) ona (doğru) koştular ve
onu ölü halde buldular. Rasûlullah (s.a.) onu elbisesi ve kanıyla sardı ve
üzerine namaz kılıp kabre koydu. (Orada bulunanlar);
Ey Allah'ın Rasûlü! O şehid
midir? dediler. (Hz. Peygamber de);
"Evet, şehiddir. Ben de
onun için şahidim" buyurdu.[261]
Bu hadis-i şerif savaşta
yanlışlıkla kendisini vuran kimsenin şehid olduğunu ve Rasûl-i Zişân
efendimizin bu şekilde can veren bir kimsenin üzerine cenaze namazı kıldığını
ifâde etmektedir. Bu bakımdan hadis-i şerif, şehid üzerine namaz kılınmaz
diyen Şafiî ve Mâlikî ulemasının aleyhine bir delildir. Hanefi ulemasına göre
ise, hadis-i şerifte savaşta yanlışlıkla kendi kendisini öldürdüğünden bahsedilen
kişi, âhirette sevaba nail olma yolunda şehiddir. Bilindiği gibi Hane file re
göre âhiret şehidleri, dünyada yıkanır kefenlenir ve üzerine namaz
kılınır. Çünkü cenazesi yıkanılmayan şehid düşmanın fiiliyle öldürülen kişidir.
Bu adam ise, kendi fiiliyle öldürülmüştür. Haliyle kendisi ma'zurdur.
Çünkü kasdı düşmana vurmaktı. Onun için âhiret açısından
şehiddir.[262]
2540. ...Sehl b. Sa'd
(r.a.)'dan; demiştir ki: "Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu"
"İki (dua) reddolunmaz.
Yahut da pek az reddolunurlar: (Biri) Ezan okunduğu zaman (diğeride) savaş
başlayıp da (iki taraf) birbirini öldürmeye başlayınca yapılan dua".
Musa'(nın) Rızk b. Sa'd b. Abdurrahman,
Ebu Hazim (zinciriyle) Sehl b. Sa'd'dan rivayet etti(ğine göre Hz. Peygamber
bu hadisin sonunda); "Ve yağmur yağarken" (yapılan dua da reddolunmaz)"
buyurmuştur.[263]
"Lahime" dördüncü
babdan "öldürdü" demek tir.Hadis-i şerifte duanın
genellikle kabul edildiği üç vakitten bahsedilir. Bunlardan birisi
ezanı işiten her müslümanın yapacağı; "Allahını! Ey bu tam davetin -yani
mübarek ezanın- ve kılınmak üzere bulunan namazın mukaddes Rabbî. Peygamberimiz
Muhammed (s.a.)'e vesileyi fazileti ve yüksek dereceyi ihsan et ve onu
kendisine va'd buyurmuş olduğun makam-ı mahmuda eriştir. Şüphe yok ki sen
va'dinden dönmezsin." anlamındaki ezan duasıdır.
İkincisi: Allah yolunda
gazilerin saf bağlayıp düşman saflarına dalarak savaşa başladıkları vakit;
üçüncüsü de yağmur yağarken yapılan duadır. Çünkü o an Allah'ın rahmetinin
indiği andır.[264]
2541. ...Muaz b.
CebeFden rivayet edildiğine göre o, Rasûlullah (s.a.)'ı şöyle buyururken
işitmiş:
"Kim devenin iki sağımı
arasındaki süre kadar Allah yolunda savaşırsa, onun için cennet(e girmek)
kesinlesin Kim de içinden gelerek, sadâkatle Allah yolunda şehid olmak ister
de sonra (yatağında) ölür veya öldürülürse, ona şehid sevabı vardır.”
(Ravi) İbnü'l-Musaffa buraya
(Hz. Peygamber'den naklen şu cümleleri de) ilave etti: "Kim Allah yolunda
(düşmandan) bir yara alırsa, ya da (Allah yolunda bir kaza geçirerek)
yaralanırsa o yara, kıyamet gününde dünyadaki en derin haliyle getirilir. Rengi
zâferan rengi, kokusu da misk kokusudur. Kimin vücudunda da Allah yolunda iken
bir çıban çıkarsa, (bu çıban) o kimsenin üzerine şehitlik mührü olur."[265]
Hadis sarihlerinin
açıklamalarından anlaşıldığına göre "fuvak" kelimesi
sağmal bir hayvanın iki sağımı arasında geçen süre anlamına gelir. Bir başka
ifâde ile sağmal hayvan sağılırken yavrusuna saklamak için sütünü memesinden
bırakmaz. Sütünü bırakması için bir ara yavrusu onu emmeye bırakılır. Yavrusunu
gören hayvan sütünü bırakıverir. îşte bu anda tekrar sağmaya başlanır. İşte bu
iki sağım arasında geçen zamana "Fevâk" veya "fuvak" denir.
Sabah sağımı ile akşam sağımı arasında geçen süreye "fevak"
denildiğini söyleyenler bulunduğu gibi, bir kap sütle dolunca o kabı kaldırıp
diğer bir kaba sağmaya başlayıncaya kadar geçen zamana da "fuvak"
denildiğini söyleyenler de vardır.
Burada bu kelime ile
anlatılmak istenen şey;
Allah yolunda ihlasla savaşan
bir kimsenin, yaptığı savaş, çok kısa süreli de olsa, Allah'ın lütfü ile
cennete girmeye hak kazanacağıdır.
Metinde geçen "cerh"
kelimesi yara manasına gelir. "Nekbe" kelimesinin de aynı şekilde
yara manasına geldiğini söyleyenler vardır. Bazılarına göre "cerh",
düşmanın açtığı yara, "nekbe"de mücâhidin bir kaza neticesinde kendi
kendine açtığı yaradır. Hanefi ulemâsından Aliyyül-Kâri, bu ikinci görüşü
tercih etmiştir.[266] Biz de tercümemizde Aliyyü'l-kâri'nin bu görüşünü esas
aldık.
Metinde geçen "O yara
kıyamet gününde dünyadaki en derin haliyle getirilir" anlamına gelen
cümledeki "O" zamiri, "nekbe" kelimesine dönmektedir.
Bilindiği gibi "nekbe" kelimesi diken batmak, taş değmek gibi
insanın kendi hatası sonucu aldığı küçük yaralar için kullanılır. İşte sözü
geçen zamirin bu nekbe kelimesine dönmesinde, Allah yolunda kendi hatası sonucu
aldığı ufak yaralarla cennete girmeyi hakkeden bir gazinin, düşmanın kılıcıyla
veya başka bir sebeple Allah yolunda alacağı büyük yaralarla çok daha büyük
makamlara erişebileceğine işaret vardır.
Aliyyül-Kâri'nin açıklamasına
göre ise, bu zamir hem "cerh", hem de "nekbe" kelimesine
dönmektedir. Cerh ve nekbe kelimeleri her ikisi de Allah yolunda alınan bir
yara, Allah yolunda başa gelen bir musibet olmaları cihetiyle netice itibarıyla
aralarında bir benzerlik vardır. Bu bakımdan bir zamirle ikisine birden işaret
edilmiştir. "Altun ve gümüşü yığıp da Allah yolunda sarf etmeyenler var
ya..."[267] mealindeki âyet-i kerimede olduğu gibi.[268]
1. Allah yolunda ölmeyi istemek
caizdir. Her ne kadar dünyanın sıkıntısına dayanamamaktan dolayı ölmeyi istemek
caiz değilse de, cennette yüksek makamlara erişmek için Allah yolunda ölmeyi
istemek caizdir. Aslında Allah yolunda şehid olmayı istemek insanın kâfire
mağlup olmayı arzu etmesi demek gibi anlaşılabilirse de, bir mü'minin kâfire
mağlup olmayı istimesi asla düşünülemeyeceği gibi, buradaki şehid olma isteği,
küfrü yok etme kastıyla mücadeleye girişip kişinin bu yolda Allah'ın vâdettiği
o büyük mertebeye yani şe-hidlik mertebesine ulaşma çabasıdır.
2. Allah yolunda şehid olmayı
arzu edenler, yataklarında bile ölseler şehid olurlar.
3. Allah yolunda yara ve bere
alanlar kıyamet gününde üzerlerinde şehidlik mühürü bulunduğu halde
hasredilirler.[269]
2542. ...Utbe b. Abd
es-Sülemî'den rivayet olunduğuna göre kendisi Rasûlullah (s.a.)'ı şöyle
buyururken işitmiştir:
"Atların ahn(larındaki
saç)lannı, yelelerini ve kuyruklarını kırkmayınız. Çünkü kuyruğu onun
yelpazesidir, yelesi elbisesidir, alınlannda ise, hayırlar
düğümlenmiştir."[270]
Atların alınlarından sarkan
perçemlerim kesmek doğru değildir.Çünkü cihad için beslenen atlar sahiplerinin
devamlı olarak cihad sevabı kazanmalarına ve ganimetler elde etmelerine vesile
olan hayırlı yaratıklardır. Atların alınlarında hayırların toplanmasından
maksat, onlar vasıtasıyla elde edilen sevaplar ve ganimetlerdir. Nitekim
"Birinize ölüm geldiği zaman mal bırakırsa...”[271] âyet-i kerimesinde de "hayr"
kelimesi, mal anlamında kullanılmıştır. İşte böyle hayırlı olan bu hayvanların
en şerefli organları alınları olduğu için alınlarında bulunan perçemlerini
kesmek uygun görülmemiştir.
Atın alnından murad alnına
sarkan yelesidir. Hattâbî ve diğer bazı âlimler alın kelimesiyle atın bütününün
kastedildiğini söylemişlerdir. "Hayır düğümlenmiştir" cümlesinden
murad, hayr düğümlenmiş gibi onlardan ayrılmaz demektir. Burada bir istiâre-i
mekniyye vardır. Çünkü hayır maddi şeylerden değildir ki, alnının üzerine
düğümlensin. Lâkin burada aklî olan şey, maddi gibi tasavvur edilmiş ve
mübalağa yolu ile maddeye verilen hüküm ona da verilmiştir. Alım zikretmek
istiareyi tecrit içindir. Ayrıca onları soğuktan ve sıcaktan koruyan yeleleri ile,
kendilerini rahatsız eden zararlı böcekleri kovalamalarına yarayan
kuyruklarını kesmek de hoş karşılanmamıştır. Bu hadisin senedinde kendisinden,
"bir adam" diye bahsedilen râvinin kimliği meçhuldür. Fakat bu hadis
diğer hadislerle takviye edilmiştir. Bu hadis-i şerif ile, Buhfiif de geçen;
"uğursuzluk (telakkisi adet olarak) ancak üç şeyde; atta, kadında, evde
hâsıl olur.”[272] mealindeki hadis-i şerifin arasında bir çelişki bulunduğu
söylenemez. Çünkü Buhârî'deki hadis, câhiliyye dönemindeki arapların uğursuzluk
telakkilerini belirtmek için söylenmiştir. Islâmiyette ise, bu sayılan
şeylerde uğursuzluk söz konusu değildir. Nitekim Tahâvî*nin rivayet ettiği bir
hadis-i şerifte bildirdiğine göre, uğursuzluk konusunda Hz. Âişe'ye bir soru
sorulmuş da Hz. Âişe buna şöyle cevap vermiştir; "Kur'ân'ı Muhammed'e
gönderen Allah'a yemin ederim ki, katiyyen Rasûlullah (s.a.) böyle bir şey söylememiştir.
O yalnız câhiliyye halkının kadınla, evle ve atla teşe'üm ettiklerini
bildirmiştir."[273]
2543. ...Ebû Vehb
el-Cüşemî'den; demiştir ki: "Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:"
"Doru, sakar (beyaz
alınlı), ayaklan sekili yahut da al, sakar, ayakları sekili, ya da siyah,
sakar, ayaklan sekili (olan) atları besleyiniz."[274]
Bu hadisin râvisi Ebû Vehb
(r.a.), Rasûl-i Ekrem'le sohbet etmek şerefine eren bahtiyarlardandır. Her ne
kadar onun tabiînden olduğunu söyleyenler varsa da, imam Ahmet (r.a.) gibi,
muhakkik ulema ashabdan olduğunu söylemişlerdir.
el-Beğavî'nin açıklamasına
göre, Hz. Ebû Vehb, Şam'a yerleşmiş ve kendisinden sadece iki hadis rivayet
olunmuştur. Birisi mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif, diğeri de;
"Çocuklarınıza peygamberlerin isimlerini koyunuz."[275] anlamındaki hadis-i
şeriftir.
Nitekim Musannif Ebu Davud da bu
râvinin sahâbî olduğunu ifâde etmiştir. Hadis-i şerif yukarıda belirtilen
özellikleri taşıyan atların bu özellikleri taşımayan atlardan daha kıymetli ve
cihad için daha elverişli olduğunu ifâde etmektedir.[276]
2544. ...Ebu Vehb
(El-Kilaîyden; demiştir ki: "Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu":
"Al, sakar, ayaklan sekili yahut da doru, sakar atlar besleyiniz."
Daha sonra (Ebu'l-Muğire yahut
Muhammed b. Muhacir, önceki hadisin) benzerini rivayet etti. Muhammed b.
Muhacir dedi ki: Ben Akîl (b. Şebîb)e,
Niçin al (at diğerlerinden)
üstün kılındı? diye sordum.
Çünkü Peygamber (s.a.), bir
akıncı birliği göndermişti de Feth (haberin)i ilk getiren al (at) sahibi oldu,
diye cevap verdi.[277]
Bilindiği gibi
"kümeyt", kırmızı ve siyah karışımı bir renk taşıyan atlar için
kullanılır. Memleketimizdeki bu renkteki atlara, "doru at" ismi
verilir."Eşkar" ise, katıksız kırmızı renkli atlar için kullanılır.
Memleketimizin bazı bölgelerinde böyle kırmızı renkli atlara, "Yeşil
at" ismi verilir. "Edhem" ismi ise, siyah renkli atlar için
kullanılır ki memleketimizde bu rengi taşıyan atlara, "yağız at"
denir. İmam Muhammed (r.a.)Mn açıklamasına göre bu hadis-i şerifte söz konusu
edilen atları tanımak için atların yeleleriyle kuyruklarına bakılır. Şayet yele
ve kuyrukları kırmızı ise, ona "eşkar", şayet siyah iseler, ona
"kiimeyt" denir. Alnında bir dirhem yahut daha küçük mikdarda
beyazlık olan ata "ekran" denir. Şayet bu beyazlık daha çok ise
"eğarr = sakar" denir. Siyah ata ise "el-edhem" adı
verilir. "el-Ersem" ise üst dudağında ve burun deliklerinin üzerinde
beyazlık bulunan atlar için kullanılır.[278]
Ulemâdan bazılarına göre Hz.
Peygamber kendi tecrübesine dayanarak sözü geçen özellikleri taşıyan atların
cihad için diğer atlardan daha elverişli olduğunu söylemiştir. Nitekim hadisin
sonunda bulunan; "Çünkü peygamber (s.a.) düşman üzerine bir akıncı birliği
göndermişti de fetih (haberini) ilk getiren al (at) sahibi oldu." cümlesi
de bu görüşü te'yîd etmektedir. Sahâbî Ebu Vehb el-Cüşemî'nin rivayet ettiği
bir önceki hadis merfû idi. Üzerinde bulunduğumuz hadis ise mürsel'dir.[279]
2545. ...İbn Abbas'dan;
demiştir ki: Rasûlullah (s.a.); "Atların bereketi, kırmızılarındadır"
buyurmuştur.[280]
Ebu Bekr el-Bezzâr'ın
açıklamasına göre, Ali b. Abdillah b. Abbas babasından bu hadisten başka müsned
bir hadis rivayet etmemiştir. Tirmizî de bu hadis hakkında, "Bu hadis
gariptir. Onu yalnız bu senedle, Şeybân'ın rivayeti olarak biliyoruz"
demiştir. Kırmızı atların bereketli ve uğurlu olduğunu ifade den bu hadis-i şerifle;
"Atların en hayırlısı alnı beyaz ve üst dudağında ve burun deliklerinde
aklık bulunan siyah attır..."[281] mealindeki hadis-i şerif arasında bir
çelişki bulunduğu söylenemez. Çünkü kırmızı atların bereketli olması yağız
atların hayırlı olmasına engel olmadığı gibi, yağız atların hayırlı olması da
diğer atların uğurlu ve bereketli olmasına engel değildir. İmam Mu-hammed'in
Salih b. Keysan'dan rivayet ettiği; "Atların en hayırlısı (yelesi ve
kuyruğu) kızıl olanıdır." anlamındaki hadis-i şerifle, Abdullah b.Ebî
Necih es-Sekafî'den rivayet ettiği, "Bereket; alnı sakar, yağız, üst dudağında
beyazlık bulunan, üç ayağı sekili ve sağ ayağı lekesiz olan atlardadır. Bu
atlar yoksa siyah at bu vasfı taşır.”[282] anlamındaki hadis-i şerif de nazarı
itibara alınınca, bu vasıfları taşıyan atların bu vasıfları taşımayanlardan
daha iyi oldukları anlaşılacağı gibi, bu vasıfları taşımayan atlarda da hayır
bulunduğu, fakat atların bu vasıfları taşıyan atlar kadar hayırlı olamadıkları
kolayca anlaşılır.[283]
2546. ...Ebu Hureyre'den
rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) atın dişisiae de, "Feres"
derdi.”[285]
Kâmûs müellifinin açıklamasına
göre, Arapça da at cinsinin dişisine de erkeğine de feres denilebilir.Hz. Ebu
Hureyre'nin bu hadisi nakletmekten maksadının, bir lügat bilgisi vermek olduğu
düşünülemez. Hadis sarihlerinin açıklamalarına göre Hz. Ebu Hureyre'nin bu
hadisi nakletmekten maksadı, Hz. Peygamber'in, harbe erkek atla iştirak eden
mücâhidle dişi atla giren mücâhide ganimette aynı hisseyi verdiğini, bir başka
ifâde ile, ganimetlerin taksiminde süvarilerin hisselerini verirken bindikleri
atların erkek ve dîşi olduğuna önem vermeden hepsine süvari hissesi verdiğini
ifâde etmektir.[286]
2547. ...Ebu Hureyre
(r.a.)'den; demiştir ki: "Peygamber (s.a.) atların şikal olanını
beğenmezdi. Şikal, atın sağ arka ayağı ile sol ön ayağında yahut da, sağ ön
ayağı ile sol arka ayağında beyazlık olmasıdır."
Ebû Dâvud dedi ki: "(Ayak
renklerinin) çapraz olmasıdır.”[287]
Hanefî ulemâsından
Aliyyü'l-Kâri'nin açıklamasına göre bu hadisde bulunan şikalle ilgili açıklama
Hz. Peygambere ait değildir. Râvîlerden birine aittir. Eğer bu açıklama
gerçekten Hz. Peygambere ait olsaydı, o zaman şikal'in ne olduğu açıklığa
kavuşurdu ve ihtilafa mahal kalmazdı. Bu sebeple şikal Üzerinde çeşitli
görüşler ileri sürülmüştür. Burada şikal, atın sağ arka ayağı ile sol ön ayağında
yahut sağ ön ayağı ile sol arka ayağında bulunan beyazlık diye tarif
edilmiştir. Bu tarif, görüşlerden sadece bir tanesidir. Ebû Ubeyd ile, lügat
ulemâsının büyük çoğunluğuna göre şikal, atın üç ayağının sekili olmasıdır. Üç
ayağı sekili olan bir at köstekli ata benzediği için bu ismi alır. Çünkü köstek
genellikle atların üç ayağına vurulur. Ebû Ubeyde sadece bir ayağı sekili olan
atlara da şikal denildiğini söylemiştir.
İbn Düreyd ise, şikal atın bir
tarafındaki ayaklarında beyazlık bulunmasıdır. Eğer bu beyazlık çapraz
ayaklarda bulunursa ona "çapraz şikal" denir, demiştir.
Şikal atın ön ayaklarında
bulunan beyazlık diye tarif edenler olduğu gibi arka ayaklarında bulunan
beyazlık diye tarif edenler ve hatta önayak-ları ile bir arka ayakta veya arka
ayaklar ile bir Ön ayakta beyazlık bulunmasıdır diye tarif edenler de vardır.
Ulemâdan bâzılarına göre Hz. Peygamberin bu şekildeki atlan sevmemesi, atın
köstekli imiş gibi görünme-sindendir. Bâzıları ise, "Rasûlullah (s.a.)'m
bu şekildeki atları beğenmemesini genellikle aradığı necabeti onlarda
bulamamış olması ihtimaline bağlamışlardır. Bâzıları da "ayaklan bu
şekilde sekili olan atların alınları beyaz olursa, sevimsizliği gider."
demişlerdir.[288]
Hadis sarihlerinden Hattâbî
mevzumuzu teşkil eden hadiste geçen şikalle ilgili açıklamalar üzerinde
durduktan sonra diyor ki: "Şikal atın ön ayaklarıyla arka ayaklarından
birinin beyaz olması ve geriye kalan bir ayağının da sâde olmasıdır. Hadiste
geçen açıklamadan bazı kelimelerin yanlışlıkla düşmüş olması ihtimali
vardır."[289]
2548. ...Sehl b. el-Hanzaliyye'den;
demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) (açlıktan) karnı sırtına yapışmış bir deveye
rastladı da; "Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah'dan korkunuz. Onlara
(binmeye) elverişli hallerinde bininiz ve (yenmeye) elverişli hallerinde onları
yiyiniz,” buyurdu.[290]
Rasûl-i Zişan
Efendimiz bu hadis-i şerifte hayvanların haklarına riâyet
etmenin önemine dikkatleri çekerek, onları, aç veya susuz bırakmanın,
üzerlerine güçlerinin yetmediği yük yüklemenin Allah'ın gazabını ve azabını
mucib kılacağını dile getirmiştir, onlara ancak binmeye müsait bir hale
geldikleri zaman binilebileceğini ve iyice semirmeden kesilip yenilmelerinin
doğru olmayacağını açıklamış, konuşmaktan âciz, ağzı dili yok tabiriyle de
onların merhamete ne kadar muhtaç olduklarına çok veciz bir şekilde işaret
etmiştir.[291]
2549. ...Abdullah b.
Ca'fer'den; demiştir ki: "Bir gün Rasûlullah (s.a.) beni terkisine aldı da
bana sır olarak bir söz söyledi ki ben onu insanlardan hiçbir kimseye söylemem.
Rasûlullah (s.a.)'in abdest
bozmak için arkasına gizlenmeyi en uygun bulduğu şey ya yüksek binalar yahut da
sık hurma ağaçlan idi." (Abdullah) dedi ki: (Hz. Peygamber bir gün)
ensardan bir adamın bostanına girdi. Bir de ne görsün, bir deve! Rasûlullah
(s.a.)'i görünce (deve) inledi, gözlerinden yaşlar aktı. Bunun üzerine Peygamber
(s.a.) onun yanına gelip kulak kökünü okşadı, (hayvan da) sakinleşti. Peygamber
(s.a.):
"Bu devenin sahibi
kimdir, kimindir bu deve?" diye sordu. Ensar'dan bir genç gelip;
Ey Allah'ın Rasûlü o benimdir,
dedi (Peygamber (s.a.)'de)
"Allah'ın, seni kendisine
sahip kıldığı şu hayvan hakkında Allah'tan korkmuyor musun? Gerçekten bu
hayvan senin kendisini aç bıraktığını ve yorduğunu bana şikâyet ediyor."
buyurdu.[292]
Metinde geçen
"el-haış" kelimesi birbirine geçmiş sık hurma ağaçlan anlamına
gelir.Müslim'in rivayetinde ifade edildiğine göre, râvi İbn Esma bu kelimenin,
"Hurma bahçesi"'manasına geldiğini söylemiştir.Hedef kelimesi ise,
yüksek bina, tepecik gibi manalara gelir."Zifra" kelimesi ise,
İbnü'l-Esîr'in, Nihâye'de ifâde ettiğine göre, "kulağın kökü"
manasına gelen müennes bir kelimedir.
Hadis-i şerif hayvanları
güçlerinin yetmediği işlerde kullanarak onlan bitkin bir hale getirmenin,
onları aç ve susuz bırakmanın Allah'ın gazabını, Rasûlünün de itabını mucib
olduğunu ifâde etmektedir.
Kadı Iyâz bu hadiseyi, şifâ-i
şerifte değişik şekillerde anlatmış ve Aliyyü'l-Kâri'de bu olay hakkında bir
açıklama yapmaktan kaçınmıştır.[293]
2550. ...Ebu Hureyre
(r.a.)'den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Bir adam yolda giderken
çok susamıştı. Bir kuyu buldu. Ona inip, su içti, sonra çıktı. Bir de ne
görsün, (dilini çıkarmış) soluyan, susuzluktan ıslak toprağı yalayan bir köpek.
Adam (kendi kendine); "Gerçekten bana gelen susuzluğun aynısı bu köpeğe de
gelmiş" deyip kuyuya indi ve mestini suyla doldurdu. Mesti ağzıyla tutup
(kuyudan) çıktı, köpeği suladı. Allah onun bu iyiliğini kabul etti ve onu
bağışladı. (Orada bulunan ashab);
Ey Allah'ın Rasûlü,
hayvanlarda olan davranışlarımızdan dolayı bizim için sevap var mıdır?
dediler. (Peygamber (s.a.)de);
"Her karaciğeri yaş olan
(hayvan) da bizim için sevap vardır." buyurdu.[294]
Metinde geçen, "Her
karaciğeri yaş olan (hayvan) da bizim için sevap vardır*' cümlesinden
murad, her canlıyı doyurup sulamakta ve yardımda bulunmakta sevap vardır,
demektir. Canlıya, "karaciğeri yaş olan" denilmesi ölünün cismi ve
ciğerleri kuruduğu içindir. Nevevi diyor ki, bu hadiste muhterem olan hayvana
iyilikte bulunmaya teşvik vardır. Muhterem hayvandan maksat, öldürülmesi emredilmeyen
hayvandır. Öldürülmesi emredilen hayvan hakkında ise, şeriatın emrine imtisal
olunur. Öldürülmesi emredilen harbî, kâfir, mürted, kuduz köpek, hadiste
sayılan beş fâsık hayvan,[295] ve bu manada olanlardır. Muhterem
hayvanı sulamak ve doyurmak gibi iyiliklerde bulunmakla sevap hasıl olur. Bu
hususta hayvanın sahibi olup olmaması, kendinin veya başkasının olması önemli
değildir.
Davudî: "bu hadis bütün
hayvanlar hakkındadır." demiş. Ebû Ab-dülmelik ise, onun Benî İsrail'e ait
olduğunu söylemiş, müslümanlıkta köpeklerin öldürülmesi emrolunduğunu
hatırlattıktan sonra hadisin bazı zararsız hayvanlar hakkında varid olduğunu
iddia etmiş; "Çünkü domuz gibi öldürülmesi emrolunan hayvan zararı artsın
diye su vererek kuvvetlendirilmez" demiştir. Allâme Aynî, Ebu Abdülmelik'e
cevap vermiş, hadisin Benî İsrail'e ait olduğu iddiasını delilsiz bir iddia
olarak vasıflandırmış, köpeklerin öldürülmesi emrinin de neshedildiğini
hatırlatıp bu hadisin bazı zararsız hayvanlara mahsus oluşu iddiasını da
tahakküm saymıştır. Bundan sonra sözü Nevevî'ye tevcih eden Aynî şunları söylemiştir:
"Nevevî'ye de şaşarım, hadisin bütün muhterem hayvanlar hakkında oldğunu
iddia ediyor. Bu dahi delilsiz davadır. Hadisin mesajı Allah Teâlâ'nın
yarattıklarına şefkat göstermeye yöneliktir. Şefkat göster-mekse zararlı
hayvanı Öldürmeye engel değildir. Böyle bir hayvanı sular sonra öldürürüz.
Çünkü biz öldürmeyi bile güzel yapmakla memuruz."
Allah'ın şükretmesinden murad,
onun amelini kabul buyurması sevab yazması ve affetmesidir.[296]
2551. ...Enes b. Mâlik
(r.a.) dedi ki: "Biz (yolculukta) bir yere konakladığımız zaman,
hayvanların yükü indirihnedikçe nafile namaz kılmazdık."[298]
Sünen-i Ebû Davud'un bir
nüshasında kelîmesi yerinde kelimesi bulunmaktadır.O zaman bu
hadis, "Biz hayvanların yükünü indirmedikçe nafile namaz
kılmazdık" manasına gelir.
Diğer bir nüshada da,
"hatta tühalle" kelimesi yerinde "hatta nünîha" kelimesi
geçmektedir. Bu nüsha nazar-ı itibare alındığı takdirde ise, sözü geçen cümle
"Biz hayvanları istirahata çekmedikçe nafile namaza durmazdık"
manasına gelir. Hadis-i şerif, nafile namaz kılmaya son derece önem veren
ashâb-ı kiramın, hayvanların hakkına riâyet etmeye, nafile namaz kılmaktan daha
fazla önem verdiklerini, yolculuk esnasında bir yerde konakladıkları zaman
kuşluk namazı gibi belli vakitlerde kılınan nafile namazların fevt olması
pahasına da olsa, hayvanların yüklerini indirip onları rahata kavuşturmadıkça
o namaza durmadıklarını ifâde etmektedir. Ashâb-ı kiramın- ibâdetle ilgili
meselelerdeki uygulamalarının kendi ictihadlanndan kaynaklandığı düşünülemez.
Çünkü ibâdetlere ait uygulamalar ictihad konusu olamazlar. Bu itibarla onların
bu uygulamasının Rasûl-i zîşân efendimizin talimatından kaynaklandığını kabul
etmek icabeder. Bu da hayvanların haklarına riâyet etmenin ve onlara acımanın
nafile namaz kılmaktan daha önemli olduğunu ifâde eder.[299]
2552. ...Ebu Beşir el-Ensârî'nin
dediğine göre kendisi Rasûlullah (s.a.) ile bir yolculukta bulunmuş. Rasûlullah
(s.a.) bir elçi göndermiş. (Bu hadisi Ebu Beşir'den nakleden) Abdullah b. Ebi
Bekir dedi ki; "Öyle zannediyorum ki (Ubâde b. Temini) dedi ki; (Hz.
Peygamber bu elçiyi gönderdiği sırada, kendilerine elçi gönderilen) insanlar
geceledikleri yerlerinde idiler (ve Hz. Peygamber elçiye şunları söylemesini
emretmiş); "Hiçbir devenin boynunda (takılı) bir yay ipi (kiriş), veya bir
gerdanlık kalmasın hepsi kesilsin.”
Mâlik dedi ki: "Bunların
göz değmesinden korunmak) için (takılmış) olduklarını zannediyorum."[300]
İbn Hacer, Ebû Bişr'in Hz.
Peygamber'le beraber bulunduğu bu seferin hangi sefer olduğunu tesbit edemediğini
söyler.
Metinde geçen “insanlar
geceledikleri yerlerinde idi."cümlesi, bazı nüshalarda; "insanlar
öğle uykusuna yattıkları yerlerinde idi." şeklînde geçiyorsa da hadisin
özüne tesir edecek derecede önemli bir fark değildir.
İbnü'l-Cevzî'nin açıklamasına
göre Hz. Peygamberin, develerin boyunlarına takılan bu iplerin kesilmesini
emretmesi hakkında üç görüş vardır:
1. Câhiliyye döneminde yaşayan
araplar develerin boynuna kiriş ve gerdanlık gibi şeyler takarlar ve bunların
göz değmesine mâni olacağını zannederlerdi, tşte Hz. Peygamber, bu gibi
şeylerin Allah'dan gelen musibetleri önleyemeyeceğini bildirmek İçin, onların
kesilmesini emretmiştir. İmam Mâlik bu görüştedir.
2. Hayvanların boynuna
takılan bu gibi gerdanlıklar bazı hallerde onların boğazını sıkıp Ölümlerine
sebep olacağı için, Rasûlullah bunların kesilmesini emretmiştir. Hanefi
imamlarından İmam Muhammed bu görüştedir. Ebu Ubeyde de bu görüşü tercih
etmiştir.
3. Câhiliyye araplan develerin
boynuna kiriş takarlar ve bu kirişlere de çan asarlardı. Bu çanlar da geceleyin
düşmanın onların bulundukları yeri sezmesine sebep olurdu. İşte burada esas
yasaklanmak istenen, develerin boynuna kirişler takmak değil, bu kirişlere çan
asmaktır.
Nevevî'nin beyânına göre bu
hadis-i şerifteki nehy kerâhet-i tenzihiyye içindir. Ulemadan bazılarına göre
ise, kerahet-i tahrîmiyye içindir. Hayvanlara takılan bu gerdanlıkların
ihtiyaç duyulduğu anda takılmalarının caiz, ihtiyaç duyulmadan takılmalarının
ise, haram olduğunu söyleyenler de vardır. İmam Malik hayvanların boynuna
gerdanlık takmanın mekruh oluşunu göz değmesine engel olması gayesiyle takılmış
olmasına bağlamakta bu maksadın dışında hayvanların boynuna çeşitli takılar
takılmasında bir sakınca görmemektedir.
Bütün bu görüşler, içinde Kur'an
âyetleri ya da me'sur dua bulunmayan takılar hakkındadır. İçinde âyet veya
me'sur dua bulunan, insanlara ve hayvanlara takılan muskalara gelince, bunlar
teberrük için takıldıklarından sakıncalı değillerdir. Kibir ve gurur vermemek
israfa varmamak şartıyla süs için boyunlara takılan şeyler de aynı şekilde
zararsızdır. Bunları takmakta bir sakınca yoktur.[301]
2553. ...Ebû Vehb
el-Cüşemî'den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:
"Atlan (her an harbe
hazır tutmak için) bağlayınız, alınlarını ve sağrılarını sıvazlayınız"
buyurdu. Yahut da "kabalarını (sıvazlayınız)" dedi. (Sonra sözlerine
şöyle devam etti); "Onlara gereken gerdanlıktan takınız. (Fakat yayın iki
ucu arasına gerilen) kirişleri takmayınız."[303]
"Atlan
bağlayınız" cümlesi, "onları hazır tutunuz ve harb için onları
iyi hazırlayınız*' anlamındadır. Atların alınlarını ve sağrılarını
sıvazlamaktan maksat, onların alınlarını ve sağrılarını elle okyaşıp onları
memnun etmek ve ayrıca hayvanın sözü geçen yerlerini tımar ederek onların
istirahatını sağlamaktır.
Bu hadisi rivayet eden râvi
Hz. Peygamberin, "atların sağrılarını sıvazlayınız" mı, yoksa,
"kabalarını sıvazlayınız*'mı dediğinde şüpheye düşmüştür. Harb vasıtası
olan bir hayvanın kaba etlerini elle sıvazlayıp tımar etmek onun rahatlamasına
ve kuvvetlenmesine sebep olacağı için ibâdet hükmündedir. Hadis-i şerifte geçen
"onlara (gereken) gerdanlıkları takınız (fakat yayın iki ucu arasına
gerilen) kirişleri takmayınız." cümlesinden maksat, "onlara
istediğiniz gerdanlıkları takarak din düşmanlarının üzerine sürünüz. Fakat
câhiliyye dönemi araplarının yaptığı gibi göz değmesini önleyeceği inancıyla
onlara yay kirişi takmayınız" demektir. At besleme mevzuunda gelen
hadislerden bazıları da şu mealdedirler.
1. At beslemek kişi için ecirdir,
yâni sevabı muciptir.
2. Kişi. için perdedir,
siperdir.
3. Kişinin Üzerinde günahtır,
yâni günahı muciptir."
Atın kendisine sevap
kazandırdığı adam, onu Allah yolunda bağlamış, onun ipini bir çayıra yahut bir
bahçeye uzatmıştır. İşte o at, içinde bağlı olduğu o çayırın, yahut o bahçenin
neresine değip geçerse o kısım onun için sevabı mucip olur. Eğer o, bir nehre
uğrar da sahibi sulamak istemediği halde su içerse bu da sahibi için sevabı
mucip olur. Atın kendisine siper olduğu adam, onu insanlara muhtaç olmamak ve
perde olmak için yani fakirliğini gizlemek ve de teaffüf yani evlad-ü lyalini
nâ-muskârâne geçindirmek için bağlamıştır. Ona iyi bakmak, hoş binmek ve yük
yüklemek hususlarında Allah'ın hakkını unutmamaktadır. İşte o hayvan, kendisi
için siperdir.
Diğer adam ise, atı sırf
böbürlenmek, gösteriş ve düşmanlık için bağlamıştır. Bu da kendisi için günahı
muciptir."[304]
2554. ...Ümmü Habibe
(r.anha)'den rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:
“Melekler aralarında çan
(sesi) bulunan yolcularla arkadaşlık etmezler.''[305]
kelimesini "ra"nın
zammesi ile "rüfkaten" şeklinde okumak caiz olduğu gibi
"ra"nın kesresi ile "rifkaten" şeklinde okumak ta caizdir.
Bu kelime, "toplu halde yolculuk yapan yol arkadaşları" anlamına
gelir.
Hadis-i şerifte aralarında çan
sesi bulunan yolculara meleklerin arkadaşlık etmeyeceği ifâde edilmektedir.
Avnü'l-ma'bud müellifi
Azimâbâdî'nİn açıklamasına göre, aralarında çan sesi bulunan yolculara
arkadaşlık etmekten kaçınan bu melekler, h'a-faza meleklerinden başka
meleklerdir. Çünkü hafaza melekleri insanı hiçbir zaman terketmezler. Azîzî
ise, el-Câmiu's-sağir şerhinde, bü meleklerin rahmet melekleri olduğunu
söyler.[306]
Yine Avnü'l-ma'bud yazarının
açıklamasına göre bu meleklerin, aralarında çan sesi bulunan yolculara
arkadaşlık etmekten kaçınmaları şu iki mânâya gelebilir:
1. Meleklerin bu yolcuları
tamamen terketmeleri ve asla onlarla beraber olmamaları anlamına gelebilir.
2. Melekler o yolcularla beraber
bulunurlar. Fakat onlara istiğfarda bulunmazlar ve onlara dua etmezler anlamına
gelebilir.
Avnü'l-ma'bud yazarı
Azîmâbâdî, meleklerin bu yolcuları terketmelerinin sebebini de şöyle açıklıyor:
"Çünkü çan sesi çok çirkindir ve çan sesi kilise çanlarının sesini
hatırlatır. Nitekim hadis-i şerifte de çan sesi şeytanların çalgısının sesine
benzetilmiştir. Ayrıca çan sesi savaşta sahibinin yerini düşmanların
öğrenmesine sebep olur. Oysa Hz. Peygamber düşmanlarına ansızın baskın yapmayı
severdi. Şemsü'l-eimme İmam Serahsî, es-SiyerıTI-Kebir Şerhi'nde mevzumuzu
teşkil eden bu hadisle ilgili görüşlerini şöyle açıklıyor; "Bazı âlimler
bu rivayetin zahirine bakarak, savaşta olsun başka hususlarda olsun bineğe
çıngırak takmayı mekruh görmüşlerdir.
Hz. Âişe'den yapılan bir
rivayete dayanarak, küçük çocuğun ayağına çıngırak takmayı da mekruh
görmüşlerdir. Bu rivayete göre, Hz. Âişe bir kadının yanında ayağına çıngırak
takılmış bir çocuk görmüş ve kadına, "meleklerin nefret etliği şu şeyi
ondan uzaklaştır" demiştir. Bizce bu rivayetlerin izahı, darü'l-harb'te
gaziler için çıngırak takmanın mekruh olduğudur. Şayet düşmana gece bir baskın
yapmak isteseler, düşman hemen onların farkına varır. Şayet düşman topraklarına
sızan bir seriyye olsalar, düşman hemen onları bulup öldürür. Bu durumlarda
müşriklere yardımcı olduğu için çıngırak kullanmak mekruhtur. Ama
dârü'l-İslâm'da hayvan sahibine faydası dokunacağından çıngırak kullanmakta
sakınca yoktur.
Meselâ çıngırağın sesi
yolcuların uykusunu kaçırtıp yola devam etmelerine yardımcı olur. Kervanın
arkasında kalıp gece yolunu şaşıran kimseler çıngırak sesleri yardımıyla
kervanlarını bulurlar. Bazı hayvanlar bu sesten zevk duyarak, daha süratli
yürür. Şayet hırsız ve yol kesicilerden korku yoksa bu durumuyla çıngırak
faydalıdır ve kullanılmasında sakınca yoktur. O da develerin sür'atli ve
düzenli yürümelerini sağlamak için söylenen şarkılara benzer. Nitekim
Rasûlullah (s.a.)'in kendîsininde hazır bulunduğu bir gece yolculuğunda bazı
şarkılar söylenmiş, kendisi de buna izin vermiştir. Çocukların ayaklarına
takılan çıngıraklara gelince, bunlar şayet sırf eğlence için takılıyor ve başka
bir faydası yoksa, hoş karşılanmaz. Ama faydası varsa sakıncası yoktur."[307]
Bu mevzuda İmam Nevevi de
şunları söylüyor: Buradaki keraheti tenzihiyyedir. Şam'ın eski ulemasından bir cemaat
büyük çanın mekruh olduğunu küçüğünün mekruh olmadığını söylemişlerdir. Ancak
Tuhfetu'l-ahvezi yazarı'nın da dediği gibi, hadisteki "çan" kelimesi,
mutlak olarak kullanıldığından çanın büyüğü de küçüğü de aynı hükümdedir.[308]
2555. ...Ebu Hureyre
(r.a.)'den; demiştir ki: "Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu":
"Melekler, aralarında
köpek ve çan sesi bulunan yoldaşlara arkadaş olmazlar.”[309]
Bilindiği gibi Cibril
aleyhisselam Hz. Peygamberle görüşmek üzere bîr vakit tayin ettiği halde, Hz.
Peygamber'in bulunduğu evde bir köpek yavrusu bulunduğu için, o eve girememiş
ve sözünü yerine getirememişti. Hz. Peygamber bu köpeği dışarı çıkarınca Cibril
aleyhisselam derhal içeri girmiş ve Rasûl-i Zişân Efendimize, "Bana senin
evindeki köpek mani oldu. Biz içinde köpek ve suret bulunan eve girmeyiz."[310] demişti.
Ulema bu mesele üzerinde
durmuş ve Hattâbî gibi bazı hadis alimleri edinilmesi haram olan köpeklerin
bulunduğu yere, rahmet meleklerinin girmediğini, fakat av köpeği, ekin veya
çoban köpeği gibi köpeklerin bir yerde bulunmasının, rahmet meleklerinin oraya
inmesine mani olmadığını söylemişlerdir.
Yolculukta da hüküm böyledir.
Edinilmesi haram olan köpeklerin, beraberinde bulunduğu yolcuların yanına
rahmet melekleri inmezler. Fakat av köpeği, çoban köpeği gibi köpeklerin
yolcuların yanında bulunmaları rahmet meleklerinin o yolcuların yanına
inmesine engel değildir. Meleklerin, aralarında köpek bulunan yolcuların
yanına inmeyişinin sebebini ulema şöyle izah ederler: "Çünkü köpekler çok
pislik yerler ve pis kokarlar. Ayrıca bazı köpekler şeytan tabiatlıdır.
Meleklerse şeytanların zıddıdır." Rahmet meleklerinin aralarında çan sesi
bulunan yolcuların yanına inmemesi meselesini bir Önceki hadiste açıkladık.[311]
2556. ...Ebu Hüreyre
(r.a.)'den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.) çan hakkında
"şeytan'ın düdüğüdür'* buyurmuştur.[312]
Mizmar, sözlükte, kaval, ney
ve düdük gibi nefesli müzik aletleri manasına gelir. Güzel ses ve şarkılar için
de kullanılır.
Aliyyü'l-kâri'nin açıklamasına
göre, çan sesinin şeytana izafe edilmesinin sebebi, özellikle yolculukta bu
gibi sesler sürekli olduğunda aynen şeytan gibi sürekli olarak insanın gönlünü
meşgul edip, onu zikir ve fikirden alıkoymasıdır. Hayvanlara çan takmanın
hükmü hakkında ulemanın görüşlerini 2554 numaralı hadiste açıklamış
bulunmaktayız.[313]
2557. ...İbn Ömer
(r.a.)'den; demiştir ki: "Dışkı yiyen hayvana binmek yasaklanmıştır."[314]
Bilindiği gibi
dışkı yiyen hayvana = cellâle, denir. Bu dışkı ister koyun,
sığır, deve gibi dört ayaklı hayvan dışkısı olsun, isterse kaz, Ördek, tavuk
gibi kümes hayvanları dışkısı olsun.
İbn Hazm,Cellâle isminin sadece
dört ayaklı hayvanların dışkısını yiyen hayvanlara verilebileceğini iddia
ederken, bazı ilim adamları da, yiyeceklerinin ekserisi pis hükmündeki şeyler
olan hayvanların cellâle sayılacağını, yiyeceklerin ekseriyeti temiz olan
hayvanlarınsa cellâle sayılamayacağını söylemişlerdir. İmam Nevevi,
"Tashih'üt-tenbih" isimli eserinde bu görüşü savunmuşsa da;
"er-Ravda" isimli eserinde Râfiî'ye uyarak, "Bu hususta nazar-ı
itibare alınacak Ölçü, hayvanın etsuyunun veya etinin, tadı, rengi ve
kokusunun bozulup bozulmamasıdır. Eğer hayvanın etinin tadı, rengi ya da kokusu
bozulmuşsa hayvan cellâledir, yoksa cellâle değildir." demiştir.
Bu mevzuda Hattâbî de şöyle
diyor; "İnsanlar dışkı yiyen hayvanın etinin yenip yenmeyeceği ve sütünün
içilip içilmeyeceği konusunda ihtilaf etmişler, rey ehli ile İmam Şafiî ve
Ahmed b. Hanbel bu hayvanların etlerinin yenmesini ve sütlerinin içilmesini
mekruh görmüşlerdir. Sözü geçen ulemaya göre böyle bir hayvan birkaç gün
hapsedilip temiz yemlerle beslenmedikçe etleri yenmez ve sütleri içilmez.
Bir hadis-i şerifte rivayet
edildiğine göre dışkı yiyen bir hayvanın etini yiyebilmek için hapis süresi
kırk gündür. Buna göre, dışkı yiyen sığırların etlerinin ve sütlerinin helal
olması İçin, kesilmeden önce en az kırk gün hapsedilip temiz yemlerle
beslenmeleri icâbeder. Hz. Ömer tavukları üç gün hapseder ondan sonra keserdi.
İshak b. Rahûye dışkı yiyen
hayvanların etini güzelce yıkadıktan sonra yemekte bir sakınca olmadığını
söylerdi.
Hasan el-Basri (r.a.) ise,
Cellâle'nin etini yemekte bir sakınca görmez ve hiçbir işleme tabi tutmadan
onun etinin yenilebileceğini söylerdi. Mâlik b. Enes de bu görüştedir.
İbn Reslan
"Şerhu's-Sünen" isimli eserinde şunları söylüyor: "Dışkı yiyen
hayvanın ne kadar hapsedilmesi gerektiğine dair tesbit edilmiş belli bir süre
yoktur. Bazı âlimler bu sürenin deve ve sığır cinsi için kırk, koyun cinsi için
yedi, tavuk cinsi için de üç gün olduğunu söylemişlerdir, et-Tahrir ve
el-Mühezzeb isimli eserlerde de bu görüş tercih edilmiştir."[315]
Bu mevzuda Bezrül-Mechûd
müellifi şunları söylüyor:
"Cellâle: Pislik yiyen ve
bu pisliğin tesiri etinde sütünde ve terinde görülen hayvandır. Bunun etinin ve
sütünün mekruh oluşunun sebebi, etinin ve sütünün yediği pisliklerle karışmış
olmasıdır. Eğersiz veya semersiz olarak binilmesinin mekruh oluşunun sebebi
ise, onun kokusunun ve terinin binen kimeseye geçmesidir. Bu gibi hayvanlara
binmek alışkanlık haline gelmesin diye yasaklanmıştır. Kıymetli âlimlerimizden
merhum Ö.Na-suhi Bilmen, Hanefi mezhebinin bu mevzudaki görüşünü şöyle
Özetliyor: "Temiz olmayan şeyleri yemiş olan tavuk, koyun, sığır, deve
gibi hayvanların etleri bir müddet hapis edilmeksizin hemen kesildikleri
takdirde mekruhtur. Çünkü bu halde etleri fena kokudan hali olmaz. Hapis
müddeti, tavuklar için üç, koyunlar için dört, sığırlar ile develer için on
gündür. Böyle pislikle teayyüş eden bir hayvana "cellâle"
denir."
Bu hayvanlar, temiz olmayan
şeylerden etleri kokmayacak miktar da yemiş oldukları takdirde hepisleri lazım
gelmez. Etleri kerâhetsiz olarak yenilebilir.[316]
2558. ...îbn Ömer
(r.a.)'den; demiştir ki:
"Rasülullah (s.a.) pislik
yiyen develere binmeyi yasakladı."[317]
Önceki hadisle ilgili
açıklamalar bu hadis için de geçerlidir.[318]
2559. ...Muaz
(r.a.)'dan; demiştir ki. ' Ben Ufeyr denilen bir merkebin üzerinde, Rasûlullah
(s.a.)'in terkisinde idim."[319]
Ridf (veya) redif: Hayvan
üzerinde bulunan bir kimsenin terkisine yani arkasına oturandır.
Ufeyr: Peygamber (s.a.)'în merkebinin
ismidir. Bu kelimenin aslı "a'fer" olup, kaideye göre
"üayfîr" şeklinde tasgir yapılması gerekirken, kaideye aykırı olarak,
elifi hazfedilmek suretiyle "ufeyr'* şeklinde tasgir edilmiştir. Nitekim
"esved" kelimesini de bu şekilde kaideye aykırı olarak 'süveyd'
şeklinde tasgir edilmiştir. Oysa A*fere benzeyen Ahmer ve Esfer gibi kelimeler,
kaideye uygun olarak ühaymir ve üsayfir şeklinde tasgir edilmişlerdir. Bu
hayvana ceylan gibi hızh koştuğundan dolayı bu ismin verildiğini söyleyenler
bulunduğu gibi bu hayvanın toprak gibi boz renkli olduğu için bu ismi aldığını
söyleyenler de vardır. Çünkü araplar beyaz ve kızıl karışımı toprağa
“afre" derler.
Hayvanlara özel isim vermek
araplann eski adetlerinden kalma bir âdettir. Eski araplar, silahlara ve harp
aletlerine de özel isimler verirlerdi. Hz. Peygamber Arapların bu adetini
tasvib ve takrir etmiş, kendisi de kılıcına, "zülfikar" bayrağına;
" = El-ukab", zırhına, "zat-ül-Füdûl", katırına; =
"düldül" ismini vermiştir.[320]
1. Hayvanlara, silahlara ve harp
aletlerine özel isim vermek caizdir.
2. Hayvanın iki kişiyi taşıyacak
güçte olması şartıyla bir hayvana iki kişinin birlikte binmesi caizdir. Hayvanın
zayıf olması ve dolayısıyla iki kişinin binmesiyle zarar göreceğinin bilinmesi
halinde bu caiz değildir.[321]
2560. ...Semûre b. Cündüb
(r.a.)'den, şöyle dediği rivayet edilmiştir; "Gelelim sadede; Biz (düşman
tehlikesinden) korktuğumuzda Rasûlullah (s.a.) süvarilerimizi, "Ey
Allah'ın süvarileri," diyerek çağır(ır)dı. Ve korkuya kapıldığımız zaman
bizden toplu halde sabırlı ve sakin olmamızı isterdi. Harbe çıktığımız zaman da
(aynı şeyleri emrederdi)"[322]
Nefir savaşa çıkmak demektir.
Metinde geçen kelimesi atlar manasına geldiği gibi süvariler (atlılar) manasına
da gelir. Binâenaleyh kelimesi "Allah'ın atlan" mânâsına geldiği
gibi Allah'ın atlıları manasına da gelebilir. Fakat başına nida harfi sonuna da
emri ilâve edildiği zaman bu kelimenin süvariler manasında kullanıldığı
belirlenmiş olur. Bu bakımdan bazı hadis sarihleri bu babın başlığında bulunan
"ya haylallahi" kelimesinin aslında "Ey Allah'ın atlarının
binicileri" şeklinde zincirleme bir tamlama olduğunu fakat, bu tamlamadan,
"fîrsân" kelimesinin düştüğünü söylemişlerdir. Suyutî'nin ifâdesine
göre, el-Askeri'nin, "el-Emsal" isimli eserinde rivayet ettiği şu
hadiste el-Hayl kelimesi süvariler anlamında kutlanılmıştır: "Enes b.
Mâlik'ten rivayet edildiğine göre; Harise b. en-Nu'man (bir gün),
Ey Allah'ın Peygamberi, şehid
olmam için bana dua et! dedi. Hz. Peygamber de onun için dua etti. Bir gün;
"Ey Allah'ın atlıları atlarınıza bininiz" diye nida edilince ilk
atına binen ve ilk şehid olan atlı Harise olmuştu."
Mevzumuzu teşkil eden bu
hadis-i şerifte de hayl, "süvari - atlı" manasında kullanılmıştır.
Râğıb-î İsfehânî'nin açıklamasına göre, "Afevtü an sadakati'l-hayl=
"atların zekâtını size bağışladım*' cümlesinde, "hayl" kelimesi,
"atlar" anlamında kullanılmıştır." Görüldüğü gibi mevzumuzu
teşkil eden bu hadisi şerif harbe çıkıldığı zaman süvarilere, "ey Allah'ın
atlıları!" diye nida etmenin caiz olduğuna delâlet etmektedir.
Hazret-i Peygamberin Allah'ın
süvarileri ismini verdiği müslüman süvarileri, bir korkudan dolayı, "Ey
Allah'ın atlıları" diye çağırdığı ilk hadise, hicretin altıncı yılında
cereyan eden zükared, diğer ismiyle Ğâbe gazasıdır. Tarih kitapları bu gazanın
sebebini şöyle anlatırlar: "Peygamberimizin Ğâbe meralarında yayılmakta
bulunan sağmal ve doğurmaları yaklaşmış yirmi devesini Uyeyne b. Hısn
el-Fazarî'nin Gatafan ve Fâzereler-den kırk atlı salarak baskın yaptırıp
sürdürmesi ve Ebu Zer el-Gıfârî'nin oğlunu da şehid ettirmesidir."[323]
Bu olayda Hz. peygamber'in
İslâm süvarilerine nida ederek onları harbe çağırışı da tarih kitaplarında
şöyle anlatılıyor:
"Seleme b. el-Ekva'ın
"ya Sabahah!" diyerek bağırdığı Peygamberimize haber verildi. Bunun
üzerine "Yetişiniz! yetişiniz!", "Ey Allah'ın süvarileri»
atlarınıza bininiz!" denilerek Medine'de seslenildi.[324]
2561. ...İmran b. Husayn
(r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre, Peygamber (s.a.) seferde iken bir lanet
(sözü) işitmiş de;
"(lanet eden) bu (kadın)
kimdir?'* diye sormuş (Orada bulunanlar);
Bu (kadın) falan kadınadır
devesine lanet etti, demişler. Bunun üzerine;
"Hayvanın üzerinden
(semerini ve yüklerini) indiriniz çünkü o lanetlenmiştir." buyurmuş.
(Oradakiler de) hayvanın üzerinden (yükünü ve semerini) hemen indirmiştir.
İmrân dedi ki: "Boz
rengiyle o deveyi hâlâ görüyor gibiyim."[325]
Bu hadisenin cereyan ettiği
seferin hangi sefer olduğu hususunda hadis sarihleri kesin bir açıklama yapamıyorlar.
Sadece bunu tesbit edemediklerini söylemekle yetiniyorlar. Aynı şekilde
devesine lanet eden kadının kimliği hakkında onun Ensar'dan bir kadın
olmasının ötesinde bİF bilgi de verilmiyor.
Her ne kadar bazı ilim
adamları, "Kadının hayvana laneti geçtiği ve bedduası kabul edildiği ve
dolayısıyla hayvan mel'ûn olduğu için, Hz. Peygamber o hayvandan uzak
durulmasını emretmiş, üzerine binilmesini yasaklamıştır", demişlerse de,
imam Nevevî'ye göre Hz. Peygamberin bu hayvana binmeyi yasaklamaktan maksadı;
lanetleme yasağına uymayan kadını cezalandırmaktır. Çünkü Hz. Peygamber daha
önce lânetlemeyi yasakladığı halde sözü geçen kadın bu yasağı çiğneyerek
devesine lanet etmiştir. Rasûl-i Zişân Efendimiz de onu bu fiili bir daha
işlememesi için bu şekilde cezalandırmıştır. Ancak bu yasak hadisenin cereyan
ettiği yolculuk süresince geçerlidir. Etinin yenmesi, satılması ve sözü geçen
yolculuk bittikten sonra Hz. Peygamberin beraberinde olmamak şartıyla üzerine
binilmesi caiz olduğu gibi, lanetten önce onun hakkında caiz olan tasarrufların
hepsi yine caizdir, Bezlü'l-mechûd yazarının açıklamasına göre, Hz.
Peygamber'in o deveye binmeyi yasaklamasını onun lanetlenmiş olmasına bağlamak
çok yanlıştır. Çünkü deve lanete layık ve ehil bir hayvan değildir. Bir
hadis-i şerifte de açıklandığı gibi lanete müstehak ve ehil olmayan bir varlığa
yapılan lanet, sahibine döner.[326]
2562. ...îtjn Abbas
(r.a.)'dan; demiştir ki: "Rasûlullah (s.a.) hayvanları biri birine
kışkırtmayı yasakladı."[327]
Tahriş = Hayvanları birbirine
kışkırtarak onları döğüş-türmek demektir.Günümüzde rastlanan deve güreşleri ve
horoz döğüşleri gibi yarışlar bunun en canlı örneğini teşkil ederler. Bu gibi
yarışlarda insanlık hesabına hiçbir fayda bulunmadığı, sadist ruhları
tatminden başka bir işe yaramadığı gibi, döğüşen hayvanlara büyük bir acı
çektirdiği için yasaklanmıştır. Çünkü İslam, insanlığın hayrına olmayan işlere
izin vermez. îslamın her emir ve nehyinde çok büyük hikmet ve maslahatlar
vardır.
Bu hadisi Tirmizi bir defa
mürsel olarak, bir defa da merfû' olarak rivayet etmiştir. Hafız el-Münzirî,
Tirmizi'nin mürsel plan rivayetinin merfu olan rivayetinden daha sahih olduğunu
söylemiştir.[328]
2563. ...Enes b. Malik
(r.a.)'den; demiştir ki: "Kardeşim yeni doğduğu zaman damağına (yiyecek)
bir şey sürmesi için onu, Peygamber (s.a.)'e getirmiştim. Bir de baktım ki
kendisi bir ağılda koyunları ateşle damgalıyor."
(Bu hadisi Hişam'dan rivayet
eden Şu'be) dedi ki: "Öyle zannediyorum ki (Hişam) "(Hz. Peygamber
hayvanların) kulaklarına (damga vuruyordu)" dedi.[329]
Tahnîk: Hurma gibi tatlı bir
şeyi çiğneyerek yeni doğan çocuğun damağına sürmektir. Bundan maksad,
tahnik yapan kimsenin ağzından çıkan lokmayı çocuğa yutturarak teberrükde bulunmaktır.
Vesm: Hayvanın derisini ateşle
dağlayarak onun vücuduna damga basmaktır. Bu iş genellikle demir bir çubuğun
ateşte kızdırılarak hayvanın kulağına basılmasıyla olur! Hayvanlara vurulan bu
damga, kime ait olduğunun bilinmesini ve dolayısıyla onun kaybolması ya da
başkalarına ait hayvanların içine karışması halinde kime ait olduğunun kolayca
tanınıp sahibine iade edilmesini ve daha önemlisi, kişinin zekât olarak verdiği
hayvanları yanlışlıkla satın almaktan korunmasını sağlar. Herkes kendine ait
hayvanına kendisine ait özel bir damga vurursa bu sayede hayvanın kime ait
olduğu kolayca bilinir.
Buharî'nin rivayetinin birinde
Hz. Enes'in Resûl-i Zişân Efendimizi koyunları damgalarken gördüğü ifâde
edilirken[330] diğer bir rivayetinde develeri damgalarken gördüğü[331] ifâde edilmektedir. Bu durum Hz.
Enes'-in, Hz. Peygamber'i bir ağılda karışık halde bulunan koyun ve develeri
damgalarken gördüğünü ortaya koymaktadır. Hafız İbn Hacer'in açıklamasına göre
bu hadis hayvanları ateşle dağlayarak damgalamanın caiz olduğunu söyleyen
cumhur-u ulemânın delilidir. Ancak Hanefi uleması hayvanlara ateşle işkence
yapmanın yasaklığım[332] nazarı itibare alarak, cumhur-u ulemaya muhalefet
etmiştir.
Yine Hanefi ulemasından
bazılarına göre hayvanları ateşle dağlayarak damgalama İslâm'ın ilk
dönemlerinde caizdi, fakat sonradan neshedildi. Cumhur-u ulemâya göre ise,
mevzûmuzu teşkil eden hadis-i şerif, hayvanlara ateşle işkence etme yasağının
genel hükmünü tahsis ederek, hayvanlara ateşle damga vurmayı caiz kılmıştır.
Bazı Şafiî ulemâsına göre, zekat hayvanlarına bu şekilde damga vurmak
müstehabdır. Hayvanların kulaklarını keserek onlara en vurmaya gelince Buharı
sarihlerinden Kirmânî bunun caiz olduğunu söylemiştir. Ancak Hanefi
ulemasından Aynî, "Hayvanın diri iken kuyruğunu ve kulağını kesen kimseye
Allah gazâb etsin."[333] hadis-i şerifini delil getirerek bunun caiz olmadığını
söylemiştir. Oysa hadis-i şerifte yasaklanan kulağın tümünü kesmektir. En
vurmak ise, kulağın bir kısmını kesmekle olur.[334]
1. Hayvanların kulağını ateşle dağlayarak
damgalamak caizdir.
2. Kulak yüzden değildir.
3. Yeni doğan çocuğa tahnik
yapmak müstehabdır.
4. Yeni doğan bir çocuğu
teberrük için salah ve takva sahiplerinden birine götürmek müstehabdır.
5. Hz. Peygamber son derece cömert
idi, zekât ve cizye gibi müs lümanlara ait amme işleriyle ilgilenir ve bunları
bizzat kendi elleriyl hallederdi.[335]
2564. ...Câbir
(r.a.)'dan' rivayet olunduğuna göre, peygamber (s.a.)'in yanına yüzüne damga
vurulmuş bir merkeb getirilmiş, bunun üzerine Rasûlullah (s.a.); "Benim hayvanların
yüzünü (ateşle) damgalayan ve onların yüzüne vuran kimselere lanet ettiğim
haberi size erişmedi mî?" demiş ve bunu yasaklamıştır."[337]
Bu hadis-i şerif bilumum
hayvanların yüzüne vurmanın dînen yasaklandığını ifâde etmektedir. Bu mevzuda
insan hakkındaki yasak ise, daha da şiddetlidir. Çünkü yüz insanın bütün
güzelliklerinin toplandığı yerdir .Yüze vurulduğu zaman orada eseri kalır.
Hatta yüzde bulunan ve büyük önemi haiz olan görme işitme, tatma ve koklama
gibi duyu organlarının bu yüzden zarar görmesi ve hatta tamamen tahrib olması
da mümkündür.
Ancak hayvanların yüzlerinin
dışında vücudlarının diğer kısımlarına ateşle damga basmak caiz olduğu gibi,
gerektiği zaman yüzlerinin dışında kalan yerlerine zarar vermeyecek şekilde
vurmak da caizdir. Bezl'ül-mechud müellifinin açıkladığı üzere bir hayvanı
kiralamış olan kimse, adete uygun olarak ona vurup yürümesini ya da kafileye
yetişmesini sağlayabilir. Nitekim Hz. Peygamber'in Hz. Câbir'in devesine
vurduğu Hz. Ebu Bekr'in de kendi devesine bastonuyla vurduğu bilinmektedir.
Ayrıca hayvanları terbiye eden bîr kimsenin terbiye için onlara vurması ve
öğretmenin de terbiye için Öğrencisini dövmesi caizdir. Bu gibi kimselerin
terbiye ettikleri hayvanları veya çocukları döverlerken onlara verdikleri
zararı ödemeleri lâzım gelmez, tmam Mâlik ile İmam İshak, Ebu Yûsuf ve Muhammed
bu görüştedirler.
İmam Sevri ile îmam Ebû
Hanife'ye göre bu zararı ödemeleri gerekir, tmam Şafiî'ye göre ise, muallim
dövmüş olduğu çocuğa verdiği zararı ödemekle mükellef ise de hayvan terbiyecisi
dövdüğü hayvanın bu yüzden uğradığı zararı ödemekle mükellef değildir.
Hayvanın yüz kısmına ateşle
damga vurmayı bazı ulemâ mekruh görmüş, hatta haram olduğuna işaret edenler de
bulunmuştur. Çünkü Hz. Peygamber bu işi yapanlara lanet etmiştir.[338]
2565. ...Ali b. Ebî
Tâlib (r.a.)'den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.)'e bir katır hediye edildi de ona
bindi. Bunun üzerine Ali (r.a.);
Biz de eşekleri atlara
çekseydik de bizim de bunun gibi (katırlarımız) olsaydı (ne güzel olurdu)
dedi. Rasûlullah (s.a.) de;
"Bunu ancak bilmeyenler
yapar." buyurdu.[339]
"Bunu ancak bilmeyenler
yapar" sözü, "atı kısrağa çekmenin, eşeği kısrağa çekmekten daha
hayırlı olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh eşeği kısrağa çekenler, dinin bu
husustaki ahkâmını ve kendileri için hayırlı olanı bilmeyen kimselerdir.
Hadis ulemasından Hattâbî bu
hadisle ilgili olarak özetle şunları söyler: "Eşeğin kısrağa çekilmesiyle
at cinsinin üremesi ve dolayısıyla atlardan elde edilecek menfaatler azalır.
Bu durum fert ve cemiyetin aleyhine bir gelişmedir. Çünkü atlar binmeye,
koşturmaya, üzerlerine binip düşmana saldırmaya ve ganimet elde etmeye yarayan
hayırlı yaratıklardır. Etleri yenir, harbe katılması halinde aynen bir mücahid
asker gibi ganimetten pay hakkeder. Bu payı onun namına sahibi alır. Eşeğin
kısrağa çekilmesiyle dünyaya gelen katırda ise, bu özellikler yoktur. Bu
sebeple Hz. Peygamber, atın kısrağa çekilip de bu çiftleşmeden at üremesini,
eşeğin kısrağa çekilipte katır üremesine tercih etmiştir.
Fakat atın eşeğe çekilerek bu
çiftleşmeden bir katırın dünyaya gelmesi, caiz olabilir. Çünkü at nesline
zarar getirecek olan durum, kısrağın rahminin eşek nesliyle meşgul edilip ondan
at yerine katır doğmasıdır. Eşeğin rahminin at nesli ile meşgul olması böyle
olmayabilir.
Her ne kadar bazıları, katır
cinsinin birtakım hilkat bozukluklarını huysuzluk gibi kusurları taşıdığı için
eşeği kısrağa çekmekle atı eşeğe çekmenin arasında bir fark olmadığını
söylemişlerse de aslında bu görüş isabetli değildir. Çünkü Allah Teâlâ ve
Tekaddes hazretleri "Binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkepleri
yarattı..."[340] buyurarak Kur'an-ı Keriminde katırı övmüştür. Çirkin olan
bir şeyin Kur'an-ı Kerim'de medhedil-mesi düşünülemez. Ayrıca Hz. Peygamber de sağlığında
katır taşımış hazarda ve seferde ona binmiş Huneyn savaşında katır üzerinden
müşrikler üzerine çakıl taşları atıp onları perişan etmiştir. Eğer atı, eşeğe
çekmek caiz olmasaydı, bu çiftleşmeden dünyaya gelmiş olan bir katıra Hz. Peygamber
binmezdi.
Tîbî'ye göre ise, eşeği
kısrağa çekmek caiz olmadığı gibi atı eşeğe çekmek de caiz değildir. Fakat bu
çiftleşmelerden doğan katırlara binmek ve onları taşımak caizdir. Bu tıpkı yatak
ve sergilere resim işlemeye benzer. Bilindiği gibi yatak ve sergilere canlı
resimleri işlemek haramdır. Resimlerin işlenmiş olduğu yatak ve sergileri
kullanmaksa caizdir.
İmam-ı Ebû Hanîfe ile tmam-ı
Ebû Yûsuf ve İmam-ı Muhammed'e göre ise atı eşeğe çekmede bir sakınca olmadığı
gibi, eşeği kısrağa çekmede de bir sakınca yoktur.[341]
2566. ...Abdullah b.
Câ'fer'den; dedi ki: Peygamber (s.a.) bir yoldan geldiği zaman bizim
tarafımızdan karşılanırdı. îlk önce hangimiz tarafından karşılanırsa onu
(hayvanının) önüne alırdı. (Bir gün ilk önce) benim tarafımdan karşılandı. Beni
önüne aldı sonra Hasan ya da Hüseyin tarafından karşılandı. Onu da arkasına
aldı. Ve biz Medine'ye bu şekilde girdik.[342]
Hz. Peygamber bir yolculuktan
dönerken ehl-i beytinden birtakım çocuklar tarafından karşılanırdı.Bu
çocuklar babaları tarafından Hz. Peygamberi karşılamaya gönderilirdi. Hz. Peygamber
de karşısına ilk çıkan çocuğu hayvanının önüne, kendisini ikinci olarak
karşılayan çocuğu da arkasına bindirir ve hayvanda kendisiyle birlikte üç kişi
bînili olduğu halde şehre girerdi Hz. Peygamberin bu uygulaması gücü yeten bir
hayvana üç kişinin binmesinin caiz olduğunu ifâde eder. Şâfi? ulemasından İmam
Nevevi bu mevzuda şunları söylüyor: "Bizim mezhebimize ve tüm ulemaya
göre, bir hayvana üç kişinin binmesinin kesinlikle yasak olduğu nakledilmişse
de aslında bu görüş doğru değildir."
Hafız İbn Hacer ise İmam
Nevevi'nin bu görüşünü tenkid ederek, "Aciz bir hayvana üç kişinin
binmesinin caiz olduğunu açıkça söyleyen bir ilim adamı bulunmadığı gibi, gücü
yeten bir hayvana üç kişinin binmesinin caiz olmayacağını söyleyen bir ilim
adamı da mevcut değildir," der.
Bütün bu açıklamalardan ve Hz.
Peygamberin uygulamasından anlaşılan şudur ki: Hayvanın gücü yetmesi kaydıyla
bir hayvana üç kişinin birlikte binmesinde bir sakınca yoktur.[343]
1. Yoldan dönen kimselerin
kendilerini karşılayan çocukları hayvanlarına ya da arabalarına bindirerek
onların gönüllerini almaları müstehabdır. tmam Nevevi bunun sünnet olduğunu
söylüyor.
2. Gücü yeten hayvana üç kişinin
binmesi caizdir.[344]
2567. ...Ebu Hureyre
(r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Hayvanlarınızın sırtını minberler edinmekten sakınınız. Çünkü (yüce)
Allah sadece zorlukla varabileceğiniz yerlere sizi iletmeleri için onlan sizin
emrinize verdi. Arzı da sizin için yarattı. Binâenaleyh ihtiyaçlarınızı arzın
üzerinde karşılayınız."[345]
Aliyyül-Kârî'nin açıklamasına
göre metinde geçen "Hayyanlarınızın sırtını minberler edinmekten
sakınınız." sözünden maksat, "hayvanları durdurup da sırtlarında
oturarak başkalarıyla sohbet ederek veya bir alışveriş için pazarlığa
girişerek, onları lüzumsuz yere yormayınız. Bu gibi işlerinizi yapmak
istediğiniz zaman onların üzerinden ininiz, ondan sonra işlerinizi
yapınız." demektir.
Nitekim bu cümleyi takibeden
ve hayvanların, üzerlerinde insanların konuşmaları için değil, inşaları bir
yerden bir yere taşımak için yaratıldığını ve insanların üzerinde
ihtiyaçlarını görmeleri için de arzın yaratılmış olduğunu ifâde eden cümleler
de AIiyyül-Kâri'nin bu görüşünü desteklemektedir.
Hafız Şemsüddin b.
el-Kayyim'in de ifâde ettiği gibi her ne kadar Rasûl-i zîşân Efendimiz veda
haccında devesinin üzerinde halka hutbe irad etmişse de bu hutbe hayvanı
yoracak kadar uzun sürmemiş ve halkın genel bir ihtiyacını yerine getirmek
gayesiyle olmuştur.Yasak olan, hayvanı keyfi olarak durdurup üzerinde uzun
süre konuşmak ve bunu âdet haline getirmektir.[346]
2568. ...Ebu Hureyre
(r.a.)'den; demiştir ki: "Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:
"Şeytanlar için develer ve
evler olur. Ben şeytanların develerini gördüm. (Şöyle ki) biriniz yanında iyice
beslemiş olduğu yedek develerle birlikte (yolculuğa) çıkar onlardan hiçbirine
binmez ve (yaya yürümekten iyice) bıkmış bir (din) kardeşine rastlar, onu da
bindirmez. Şeytanların evlerine gelince ben onları görmedim.”[347]
(Abdullah b. Ebi Yahya dedi
ki) Said (b. Übey şöyle) dedi: "Öyle zannediyorum ki bu (şeytanların
evleri) insanların ipeklerle örttükleri (ve develerin sırtına yükselttikleri
hevdec denilen) kafeslerdir.”[348]
Bu hadis-i şerif, insanların
hiç ihtiyaçları olmadığı halde sırf gösteriş yapmak ve çalım satmak için
besledikleri, yola çıkarken başkalarına karşı bir zenginlik taslamak için
yanlarına aldıkları, üzerinde binicisi bulunmayan develerin şeytanlara ait
olduklarını ifâde etmektedir. Aliyyül-Kârî bu mevzuda şunları söylemektedir:
"Söz konusu develerden
maksat, bir kimsenin yola çıkarken hiç ihtiyaç olmadığı halde yanına aldığı,
iyi beslenmiş develerdir ki, bunlara kendi binmediği gibi yolda rastladığı
yürümekten âciz kalan bir din kardeşinin binmesine de izin vermez. Şeytanların
evleri ise develerin sırtına konan ve üzerleri ipek kumaşlarla örtülen içine yolcuların
binmesine yarayan kafeslerdir. Bunları daha ziyâde zenginler kullanırlar. Bu
âdet, tabiîler zamanında ortaya çıkmış ve bazı tabiiler bu kafesleri
görmüşlerdir.
Her ne kadar el-Eşref "Bu
hadiste geçen cümlelerin tümü de Hz. Peygamber'e aittir. Çünkü Hz. Peygamber
develerin sırtına konan ipekli hevdecleri görmemiştir. Onun zamanında ipeklerle
örtülen hevdecler yoktu. Hadisin sonunda bulunan râvi Said'in sözleri de bunu
açıkça ortaya koymaktadır," demişse de bu görüş doğru değildir. Nitekim
et-Tibî (r.a.) de bu görüşün hiç bir dayanağı olmadığını ifâde etmiştir.
Gerçek olan şu ki, hadisin
sonunda bulunan "Öyle zannediyorum ki şeytanların evleri, insanların
ipeklerle örttükleri kafeslerdir" sözü bir tabii olan Said b. Übeyy'e ait
olunca, daha yukarıda geçen "Şeytanların evlerine gelince ben onları
görmedim." cümlesinin bir sahâbiye ait olması gerekir. Çünkü bir tabiî
olan Said bu sözü bir sahâbîden rivayet etmiştir. O da Hz. Ebu Hureyre'dir.[349]
1. Aleme gösteriş yapmak ve
çalım satmak için deve, at gibi binek hayvanları beslemek caiz değildir.
2. İpekli kumaşlar kullanmak
haramdır.[350]
2569. ...Ebu Hüreyre
(r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Rasû-lullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Verimli yerlerde
yolculuk yaptığınız zaman develere haklarını veriniz. Çorak yerlerde yolculuk yaptığınız
zaman da (oralarda) yürüyüşü hızlandırınız. Geceleyin mola vermek
istediğinizde yollar (da konaklamaktan kaçınınız.”[351]
Bu hadis-i
şerif, hayvanlara karşı gösterilecek şefkatin ve onların
haklarına riâyet etmenin önemini ifâde et-
mektedir.
Bir hayvanla yolculuğa çıkan
kimse, otu bol yerlere uğradıkça, altında bulunan hayvanın o otlardan yemek
istediğini kokuları, şekilleri ve tatları ayrı ayrı olan bu otların buram buram
kokularıyla hayvanı cezbettiklerini düşünmeli ve zaman zaman mola vererek
buralarda hayvanı otlatmak suretiyle onun hakkını vermeye çalışmalıdır. Bu
hayvanın hakkıdır.
Yolu, kurak yerlere uğrayınca da
oralarda eğlenmeden, mümkün olduğu kadar süratle geçmeli hayvanın oralarda
yorgun düşüp, yemsiz kalmasına imkân vermemelidir.
Ayrıca geceleyin bir yerde
konaklamak zorunda kalırsa, yol üzerinde konaklamaktan sakınmalıdır. Yol
üzerinde konaklamaktan kaçınmanın lüzumu Müslim'in rivayetinde şöyle
açıklanıyor: "Çünkü yol geceleyin böceklerin barınağıdır."[352]
2570. ...Şu (önceki)
hadisin bir benzerini de Peygamber (s.a.)'den Câbir b. Abdillah rivayet
etmiştir. (Ravi Câbir, önceki hadiste geçen develere) "haklarım"
(veriniz) sözünden sonra, (şu sözü) de rivayet etti: "Alışılagelen
(günlük) mesafeleri aşmayınız.”[353]
Bu hadiste bir önceki hadisten
fazla olarak "Hayvanla yolculuk yapan kimselerin alışılagelen günlük
mesafeden fazla yolculuk yapmalarının ve yolcuların mola verip istirahat
etmeleri için yapılmış olan özel yerlerde mola vermeden geçip gitmelerinin
doğru olmayacağı, çünkü bu şekilde hareket etmenin hayvanları ve sürücülerini
lüzumsuz yere yoracağı ifâde edilmektedir.
Fıkıh kitaplarında açıklandığı
üzere "yolculukta gece-gündüz mütemadiyen yola devam edilmez. Bazan
istirahata da ihtiyaç görülür. Bazı fıkıh kitaplarımızda -sefer müddeti üç gün
üç gecedir- denilmesi buna mâni değildir. Bu cihetle bir günlük mutedil
yürüyüş vasatı olmak üzere altı saat kabul edilmiştir."[354]
2571. ...Enes
(r.a.)'den; demiştir ki: "Rasülullah (s.a.) şöyle buyurdu":
"Size gereken yolculuğunuzu gece yapmanızdır. Çünkü yer geceleyin
durulur."[356]
kelimesi "Gecenin ilk
kısmında yolculuk yaptı" manasına gelen "edlece" fiilinden
türetilmiş bir isimdir. Bazılarına göre ise, idlâc gecenin tümünde yolculuk
yapmak demektir. Hadisin sonunda bulunan "Çünkü yer geceleyin
dürülür" cümlesine bakılırsa, bu hadis-i şerifte dülce kelimesinden
kasded:len mânâ da budur. Yani gecenin tüm saatlerinde yolculuk yapmak tavsiye
edilmektedir. Çünkü her gece Allah Teâlâ adına bir melek semâya inerek
insanlara hitaben; "Tevbe eden bir kimse yok mu I ev besi kabul
edilecektir."[357] diye nida eder. Bu s.ebeple yolculuk için geceler gündüze
nisbetle daha bereketlidir. Binaenaleyh geceleyin yola çıkan kimseler, gündüz
yaptıkları yolculuğa nisbetle geceleyin daha çok yol alırlar. Nitekim Allah
Teâlâ veTekaddes hazretleri de Kur'an-ı Kerim'inde "Melekler dediler kî:
Ey Lut, biz senin Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana dokunamazlar. Gecenin bir
kısmında aileni yürüt..."[358] buyurarak gece yolculuğunun önemine
işaret buyurmuştur. el-Muzhir'e göre ise dülce kelimesi, "gecenin son
kısmında yolculuk yaptı" manasına gelen "edellece" fiilinden
türemiştir. Dolayısıyla hadis, "sadece gündüzün yolculuk yapmakla
yetinmeyin, geceleyin de yolculuk yapın, çünkü gece yolculuğu kolaydır.
Geceleyin yolculuk yapan bir kimse daha çok yol alır" mânâsına
gelmektedir. Özellikle sıcak iklim bölgelerinde ve yaz aylarında en rahat
yolculuk gece yapılır.[359]
2572. ...Ebû Büreyde
demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) yürüyüp giderken bir adam eşekle geldi ve;
Ey Allah'ın Rasûlü (sen de)
bin dedi ve (eşeğin ön tarafından) geriye çekildi. Rasûlullah (s.a.) de
"Hayır! Sen hayvanının ön
tarafına (binmeye) benden daha layıksın. Ancak orasını bana ayırman
(nezaketinde bulunma) başka!" buyurdu. (Adam da).
Öyleyse orasını sana
bırakıyorum, dedi. Bunun üzerine (Hz. Peygamber o hayvanın ön tarafına) bindi.[360]
Bir merkebin üzerinde Hz.
Peygamberin yanına gelip de merkebin arka tarafına çekilen ve hayvanın ön
tarafını Hz. Peygamber'e ayırarak, "Ya Rasûlallah buyur sen de bin
diyen" kimsenin bu ilk davetini Hz. Peygamber reddetmiş ve hayvana
binmemiştir. Çünkü sözü geçen adam hayvanın ön tarafına binmeye faziletçe daha
üstün olan kişilerin binmeye herkesten daha layık olduklarını zannediyordu.
İşte Hz. Peygamber sözü geçen kimseyi bu konuda uyarmak ve gerçeği ona
anlatmak için onun ilk teklifini reddetti ve ona hayvanın ön tarafına binme
hakkının öncelikle sahibine ait olduğunu, sahibi izin vermeden hayvanın o
kısmına kimsenin binemeyeceğini anlattı. Hayvan sahibi bu durumu öğrendikten
sonra ikinci defa Hz. Peygamberi hayvanın ön tarafına binmeye davet edince,
Hz. Peygamber bu davete uyarak hayvanın ön tarafına bindi. Çünkü adam Hz.
Peygambere bile bile bağışlıyordu.[361]
2573. ...Abbâd b.
Abdülah b. ez-Zübeyr (dedi ki) Mürre b. Avf oğullarından birisi olan ve Mûte
savaşına katılan süt babam (şunları) söyledi: "Allah'a yemin olsun ki ben
Ca'fer'i kızıl atından atlayıp da onun (ayaklarıyla diz kapakları arasında
kalan) sinirleri kestiğini sonra da şehid edilinceye kadar düşmanla savaştığını
görür gibiyim."[362]
Ebû Dâvud dedi ki "bu
hadis kavi (sahih) değildir.”[363]
vezninde olan kelimesi atların
ayak eklemleri ile diz kapakları arasında bulunan ve denilen sinirleri kesmek
anlamında kullanılır. Hadis-i şeriften anlaşıldığı üzere Hz. Cafer b. Ebî
Tâlib, Mûte Muharebesinde düşmanın eline geçeceğini kesinlikle anladığından
dolayı ve düşmanın işine yaramaması için atından inerek onun sinirlerini
kesmiştir. Hadis sarihlerinin verdikleri bilgiye göre İslâm tarihinde düşmanın
eline geçmemesi için atının sinirlerini ilk kesen de Hz. Ca'fer-i Tayyar
olmuştur.
Müslümanların düşmana mağlup
olacakları ve dolayısıyla müslümanlara ait hayvanların düşmanın eline kalacağı
kesinlikle anlaşılınca, bu hayvanların, müslümanların aleyhine kullanılmasını
önlemek maksadıyla onların sinirlerim kesmenin caiz olup olmaması meselesi
ulema arasında ihtilaflıdır.
Hattâbî'nin beyânına göre,
İmam Mâlik bunun caiz olduğunu söylemiştir. İmam Ebu Hanife (r.a.)'e göre ise,
müslümanlar ele geçirip de memleketlerine götürmekten âciz kaldıkları
hayvanları keserek etlerini yakarlar. İmam Evzâî ile İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel
(r.a.)'ya göre ise, bu hayvanları, düşmanın eline geçmesin diye imha etmek
mekruhtur. İmam Şafiî "haksız yere bir serçeyi öldüren kimseden kıyamet
günü Allah hesap soracaktır."[364] mealindeki hadisi bu görüşüne delil
olarak göstermiş ve yemek kasdı olmaksızın hiçbir temiz hayvanı öldürmenin
caiz olamayacağını söylemiştir.
Her ne kadar musannif Ebû
Dâvud bu hadisin sağlam olmadığını söylemişse de Bezlü'l-mechûd yazarı bu
hadiste, senedinde îbn İshak'ın bulunmasından başka hiçbir kusur bulunmadığını,
İbn İshak'ın zayıf bir râvi olup olmadığında ihtilaf olduğunu, söylerken[365] bazıları da bu hadisin İsnadının sahih
olduğunu ifâde etmiştir.[366]
2574. ...Ebu Hüreyre
(r.a.)'den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu; "Yarış (ödülü)
sadece deve, at ve ok yarışmasında olur."[367]
kelimesi yarışmayı
kazanan kimseye verilen mükâfat veya hediye manalarına
gelir. Hadis-i şerif müsabakayı kazanan kimselere verilmek üzere mükâfat"
koymanın sadece at ve deve gibi harpte kendilerinden istifâde edilen
hayvanların yaptıkları koşular ile ok yarışları için caîz olduğunu ifâde
etmektedir. Çünkü bu çeşit yarışmalar için ödül koymakta cihada teşvik mânâsı
vardır. Hattâbî'nin beyânına göre bu mevzuda eşekler ve katırlar arasında
düzenlenen koşular da atlar arasında düzenlenen koşular gibidir. Çünkü harpte
bu hayvanların süratli koşmalarından ve yük taşımalarından istifâde edilir.
Güvercin gibi kuşlar arasında
yapılan yarışlar için ödül koymaksa caiz değildir. Çünkü bu hayvanların
yarışlarında cihada hazırlık mânâsı yoktur. Binâenaleyh bı »evi kuşlar arasında
yapılan yarışmalardan dolayı alınan ödüller kumar parası hükmündedir. Metinde
geçen "huff" deve tabanı, "hâfir" at ayağı,
"nasl" ise, okun ucuna takılan ve temren denilen demir manasına gelir.
Burada cüzünü zikir küllünü kasd kabilinden birer mecaz vardır. Bu sebeple
devetabanı kelimesiyle deve, at ayağı kelimesiyle at okun demiri kelimesiyle de
ok kasdedilmiştir. Bu bakımdan biz tercümemizde bu mânâyı esas aldık. Yahut da
bu kelimeler birer izafet terkibi olup muzafları hazfedilmiştir. Buna göre deve
tabanından maksat; raba-nın sahibi (yani deve) at ayağından maksat; ayağın
sahibi (yani at) demirden maksat; demir sahibi (yani ok demektir).
Hanefi ulemasından İbn
Melek'in açıklamasına göre bu mevzuda filler deve hükmündedirler. Bazı ilim
adamları da ayaklarla ve taş atışlarıyla yapılan müsabakaları da meşru
müsabakalardan saymışlardır.[368]
2575. ...Abdullah b. Ömer
(r.a.)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) Hafyâ'da idmanlı atlar
arasındaki koşuya katıldı (müsabakanın) bitiş yeri Seniyyetü'1-vedâ (denilen
tepe) idi. İdmansız atlar arasında (yapılan) ve Seniyye (tepesin)den Beni
Zureyk mescidine kadar süren koşuya da katıldı. İbn Ömer de yanşa katılanlardandı.[369]
Hafyâ, Seniyyetü'1-Vedâ
denilen yere 5-6 veya 7 mil uzaklıkta bulunan bir yerdir.
Seniyyetü'l-veda ise, Medine-i
Münevvere'nin kenarında bulunan bir tepedir. Câhiliyye Arapları yolcularıyla
burada vedâlaştıkları için bu ismi vermişlerdir.
Koşu atlarının idmanı için
önce ona kuvvetlensin diye bol bol yem verilir, sonra yem ölçülü bir şekilde
azaltılır, sonra at kapalı bir yere bırakılarak vücudu bir örtü ile sarılır.
Hayvan burada iyice terletilir ve teri Ruruygnca cisminde muazzam bir çeviklik
hasıl olur. İşte uzun mesafeli koşulara bu şekilde terbiye edilmiş atlar
sokulurdu.
Hz. Peygamber de bu tür
yarışlara özel usullerle terbiye edilmiş atlarla bizzat ve bilfiil katılarak
bu yarışların cevazına ve lüzumuna işaret etmiştir.
Hafız İbn Hacer'in beyânına
göre ulemâ ödülsüz olarak yapılan yarışların cevazında icma etmişlerdir.
Fakat İmam Mâlik ile Şafiî bu
cevazın sadece at ve deve koşulan ile ok atışı yarışmalarına ait olduğunu,
ulemadan bir kısmı da sadece at koşularına ait olduğunu söylemişlerdir. Ata b.
Ebi Rebah ise, bu cevazın ödülsüz olarak yapılan tüm yarışlar için geçerli
olduğunu söylemiştir.
Ancak ödül karşılığında
yapılan yarışmaların caiz olabilmesi için bu ödülün yarışmacıların dışında
kalan birisi tarafından konmuş olması ayrıca bu ödülü koyan kimsenin
yarışmalara kendisi katılmadığı gibi kendisine ait bir atın da katılmaması
gerekir.
Ulemanın büyük çoğunluğuna
göre ise, yarışmacılardan birisinin "Sen beni geçersen sana şu kadar
mükafat vereceğim. Ben geçersem, senden birşey almayacağım" diyere kortaya
koyduğu ödülü kazanmak için yapılan müsabakalar caiz olduğu gibi, iki kişinin
karşılıklı olarak ödül koydukları bir yarışma da onları geçmesi mümkün olan
üçüncü bir şahsın ödül koymadan yarışa katılmasıyla kumar olmaktan çıkar. Mubah
olur. tki taraftan yarışı kazanan kimsenin ödülü alması her iki tarafın da ödül
koyması şartıyla düzenlenen yarışmalar ise kumardır. Bunun kumar olduğunda
ittifak vardır. Ancak ortaya hiçbir ödül koymadan üçüncü bir şahsın da
yarışmaya .iştirak etmesiyle bu yarışma kumar olmaktan çıkmış olur.[370] Müsabakanın haram olmaktan kurtulmasına
sebep olduğu için üçüncü ata, "muhalin1" yani "helal kılan"
derler. İki din âliminin ihtilâf ettikleri bir meselede, hakkında ortaya
mükafat koyarak başka bir âlime müracaat etmelerinde de bu hükümler câridir.
Zira cihada râci bir mânâdan dolayı atlar arasında müsabaka caiz olunca, ilim
tahsiline teşvike medar olacak müsabakanın caiz hatta mendup olması
evleviyyette kalır. Atış talimi ile insan koşusu gibi şeyler dahi menduptur.
Araya mükafat koymadan yapılan
koşular mubah ise de, sırf eğlence için tertib edilen müsabakalarla, hayvanı
müşteriye iyi göstermek maksadı ile yapılanlar mekruhtur.[371] Tuhfetü'l-ahvezî müellifinin
naklettiğine göre, "İki kişinin karşılıklı olarak koydukları mükafatı
kazanmak için yapılan yarışmaların kumar olmaktan çıkması için muhallilin
hayvanının onları geçip geçmeyeceği önceden kesinlikle bilinmemelidir."
Şerhü's-siinne isimli eserde de şu görüşlere yer verilmektedir: "Eğer
ödül, yanşa katılan tarafların dışında olan bir kimse tarafından konmuşsa bu
ödülü kazanmak için müsabaka yapmak caiz olduğu gibi, yarışmacılardan sadece
biri tarafından konulan ödülü kazanmak için yapılan yarışmalar da caizdir.
Fakat karşılıklı olarak her iki tarafın da koydukları ödülleri kazanmak için yarışmak
caiz değildir. Ancak bu yarışmaya onları geçmesi mümkün olan bir yarışmacının
katılmasıyla bu yarışma kumar olmaktan çıkar.
Bu durumda sonradan yarışa
katılan ve muhallil denilen üçüncü şahıs, yarışta birinci gelirse her iki
tarafın da koyduğu ödülleri alır. Eğer ödül koyan iki yarışmacı yarışı birlikte
kazanırlar da muhallil ikinci duruma düşerse, kimse ödülü kazanamaz. Fakat
ödül koyan yarışmacılardan birisi birinci olurken öbürü tek basma ikinci olursa
ya da diğer yarışmacıyla birlikte ikinci gelirse, birinci gelen yarışmacı hem
kendi koyduğu hem de diğer yarışmacının koymuş olduğu ödülü alır. Eğer muhallil
yarışmacılardan birisiyle beraber birinci gelirse, yansı birlikte kazandığı
yarışmacıyla birlikte diğer yarışmacının koyduğu ödülü paylaşırlar. İşu kumar
sayılan bir yarışmayı helâl hale getiren muhaililin katıldığı yarışma bu
şartlar içerisinde yapılır. Bu şartlar içerisinde yapıldığı için yarışma kumar
olmaktan kurtulur. Çünkü kumar, yanşan kimselerin ya tamamen kazanması ya da
tamamen kaybetmesiyle olur. Üçüncü bir ihtimal yoktur. Oysa muhaililin
katıldığı yarışmalarda görüldüğü gibi başka ihtimaller de bulunmaktadır.[372] Nitekim 2579 -numaralı hadis de bu
gerçeği ifâde etmektedir.
Hanefi ulemâsından Aynî'nin
açıklamasına göre, Hz. Peygamber at koşulan düzenlemiş, yarışmacılardan
birinciye, Yemen kumaşından yapılmış üç elbise, ikinciye iki elbise, üçüncüye
bir elbise, dördüncüye bir dinar beşinciye de bir dirhem, altıncıya da bir
gümüş vermiş ve yarışmacılara bu yarışmaların hayırlı, uğurlu ve mübarek olması
temennisinde bulunmuştur.[373]
1. At yarışları düzenleyerek
derece alanlar için Ödül koymak caizdir.
2. Hayvanı çevikleştirmek ya da
koşuya hazırlamak için aç bırakmak caizdir.
3. Koşuda mesafe tâyini caizdir.
4. Bir mescid yaptıran şahsa
izafe ederek falancanın mescidi demek, caizdir.[374]
2576. ...İbn Ömer (r.a.)'den
rivayet olunduğuna göre, Peygamber (s.a.) atları
terbiye edip onlarla yarışmalara katılırmış.[375]
2577. ...îbn Ömer
(r.a.)'den rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.) atlar arasında (yapılan
yarışlar için) ödül koymuş ve (en uzun mesafeli yarışma için de) beş yaşındaki
atları tercih etmiştir.”[376]
2575 numaraİ1 hadisle ilgili
açıklamalar bu hadisler için de geçerlidir.Ancak burada sadece şunu belirtmeye
lüzum görüyoruz; Hz. Peygamber'in en uzun menzilli yarışmalar için beş
yaşındaki atlan tercih etmesinin sebebi bu, yaştaki hayvanların diğerlerine
nisbetle uzun mesafelerde daha dayanıklı olmalarıdır.[377]
2578. ...Âişe
(r.anhâ)'dan rivayet olunduğuna göre, kendisi Peygamber (s.a.) ile beraber bir
seferde imiş. (Âişe sözlerine devam ederek şöyle) dedi; "Ben Hz. Peygamber
ile yaya olarak bir koşu yaptım ve onu geçtim. Bir süre sonra şişmanlayınca
onunla bir müsabaka daha yaptım bu sefer o beni geçti ve "işte bu, (benim
seni geçmem) şu (daha önceki senin beni) geçme(nin) karşılığıdır" buyurdu.[378]
Bu hadis-i
Şerif Hz. Peygamber'in aile fertlerinin gönüllerini
almak ve onların morallerini yükseltmek için
ne kadar hassas olduğunu ve
aile fertleri içerisindeki alçak gönüllülüğünü ifâde etmektedir.[379]
2579. ...Ebü Hureyre
(r.a.)'den rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.) (şöyle) demiştir ;
"Kim, yarışı kaybedeceği önceden kesinlikle belli olmayan bir atı, iki
atın arasına (yarışmak üzere) sokarsa, (bu ödüllü yarışma) kumar değildir. Eğer
bir kimse, kaybedeceğinden kesinlikle emin olduğu bir atı, (yarışmacı) iki at
arasına (yarışmacı olarak) sokarsa bu kumardır."[380]
Tarafların karşılıklı Ödüller
koyarak düzenledikleri ödüllü at koşularına, yarışı kazanıp kazanamayacağı
kesinlikle bilinemeyen ve binicisi yahütta sahibi tarafından hiçbir Ödül konmayan
üçüncü bir atın iştirak etmesiyle bu "koşular kumar olmaktan ve dolayısıyla
ortaya konan ödüller de kumar parası olmaktan çıkar. Fakat bu üçüncü atın
yarışı kaybedeceği kesinlikle bilinirse, yarış kumar olmaktan kurtulamaz. Zira
her iki tarafın karşılıklı olarak koymuş oldukları ödülleri kazanmak için
yapılan bir yarış kumardan başka bir şey değildir. Bilindiği gibi kumar her iki
tarafın mevcut olan malına bir yenisini katmak ya da mevcut malından bir
kısmını kaybetmek uğruna düzenlenen bir yarışmadır. Yansı kaybedeceği önceden
kesinlikle bilinen üçüncü bir yarışmacının böyle bir yarışmanın neticesini
değiştirmeyeceği kesinlikle bellidir. Bu bakımdan onun yanşa katılmasıyla
katılmaması arasında bir fark yoktur. Yarışma da kumardan başka birşey
değildir. Yarışmaya sonradan katılacağını farzettiğimiz üçüncü yarışmacının yarışı
kazanacağının Önceden bilinmemesi halinde ise, sözügeçen yarışmaların kumar
olduğu söylenemez. Fakat bu nevi yarışmalar bahse girerek bir malı elde etme
gayesine matuf bulunduklarından ye diğer yarışmacıların da spora katılma
isteklerini kırdığından caiz değildir. Fakat üçüncü bir yarışmacının yarışmayı
kazanma şansının esas yarışmacılara denk olması ve dolayısıyla yarışı kaybedip
kaybetmeyeceğinin önceden kesinlikle bilinememesi halinde ise bu yarış, kumar
olmaktan çıkar. Her ne kadar bu durumda da bir bahs sonunda mal kazanma şansı
varsa da, tüm yarışmacıları spora teşvik ettiğinden ve cihada hazırlayıcı bir
çalışmayı gerçekleştirmek gibi dini bir menfaatten vğ zaruretten dolayı meşru
kılınmıştır.
Aynı şekilde taraflardan
sadece birisinin ödül koymasıyla yapılan ödüller de kumar değildir. Çünkü bu
yarış karşılıklı ödül koyarak yapılan yarışmalardan farklıdır. Çünkü iki
tarafın da ödül koyması şartıyla yapılan yarışmalarda her iki tarafın mevcut
malına bir yenisinin ilâvesine ya da mevcut mallarının noksanlaşmasına sebep
olan bir durum vardır. Buna kumar denir. Ayrıca iki taraf arasında bir de bahis
vardır. Taraflardan sadece birinin ödül koymasıyla yapılan yarışmalarda ise,
kumar yoktur. Sadece bahis vardır. Bu bakımdan bu iki yarışı birbirine kıyas
etmek doğru değildir. Her ne kadar ikinci yarışma şeklinde bahis varsa da
cihada hazırlayıcı bir spor mahiyetinde olduğu için istihsânen caiz
kılınmıştır. İki tarafın da ödül koymasıyla düzenlenen bir yarışmada bir mu
hail ilin, yani hiç ödül koymadan yanşa katılan ve yansı kazanmada diğerlerinin
şansına denk olan üçüncü bir yarışmacının da yarışa katılmasıyla yapılan
yarışmalar da aynen bu şekilde kumar olmaktan çıkar.[381] Muhallilin katılmasıyla yapılan yarışlarda
ödülün nasıl paylaştırılacağı 2575 numaralı hadisin şerhinde geçti.[382]
2580. ...(Önceki
hadisin) manası (bir de) Mahmud b. Halid, Velid b. Müslim, Said b. Beşir,
ez-Zühri (zinciriyle ve) Abbâd isnadıyla rivayet olunmuştur.[383]
Ebû Dâvud dedi ki:
"(önceki), Ma'mer, Şuayb ve Akif, Züh-rt'den o da bazı ilim ehlinden
rivayet etmiştir. Bize göre bu rivayet daha sahihtir."[384]
2581. ...İmran b.
Husayn'dan rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur;
“Yarışta atın (daha hızlı
koşması için) peşine nara atacak bir kimse takmak ve (Yorulduğu zaman onun
yerine yarışa devam etmesi için) yanına yedek bir at almak yoktur."
(Ravilerden) Yahya (b. Halef,
rivayet ettiği) hadisinde, "ödüllü yarışta” kelimesini de ilave etti.[385]
Celeb: Zekat toplamakla
görevlendirilen memurun zekatla mükellef olan kişilerin zekatlarını başka bir
adam va-
sıtasıyla toplatıp ayağına
getinmesidir.
Celebin diğer bir mânâsı da at
yarışlarında yarışçılardan birinin kendi atı daha hızlı koşsun diye nara atması
için bir adam tutup hayvanın peşine düşürmesidir ki, mevzumuzu teşkil eden bu
hadis-i şerifte kasdedilen mânâ budur.
Ceneb ise, zekat verenin zekât
malını bulunduğu yerden uzaklaştır-masıdır. At yarışlarında bu kelime, at
yarışlarına katılan bir binicinin atı yorulduğu zaman at değiştirerek yarışa
aynı hızla devam edebilmek maksadıyla yedeğinde ikinci bir at taşımasıdır.
Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte kasdedîlen mânâ budur.
Hz. Peygamber bu hadisiyle,
cihada hazırlık maksadıyla düzenlenen at koşullarında celeb ve ceneb tutma
yollarına tevessül etmeyi yasaklamıştın Çünkü bunlar at yarışlarında gözetilen
cihada hazırlanma gayesinin ruhuna aykırı olan ve sadece Ödül kazanmayı hedef
alan tutum ve davranışlardır.[386]
2582. ...Katâde
(r.a.)'den; demiştir ki: Yarışlarda (yarışacak) atın (daha hızlı koşması için) peşine
nara atacak bir kimse takmak ve (yorulduğu zaman onun yerine yarışa devam
etmesi için) yanına yedek bir at almak mes'elesi
ödüllü yarışlar(konusun)dadır.[387]
Bu hadisle ilgili açıklama bir
önceki hadisin şerhinde geçmiş bulunmaktadır.[388]
2583. ...Enes
(r.a.)'den; demiştir ki: "Rasûlullah (s.a.)'in kılıcının kabzasının başı
gümüştü."[389]
kelimesini Hattâbî, kılıcın
kabzası üstünde bulunan demir diye açıklamıştır. Kamus müellifi ise, bu
kelimenin, "kılıcın kabzasının ucunda bulunan gümüş ya da demir” anlamına
geldiğini söylüyor. Biz tercümemizde bu mânâyı tercih ettik.
Avnü'l-ma'bud yazarının
naklettiğine göre Şerhü's-Sünne isimli eserde bu mevzuda şu görüşler yer
almaktadır.
Bu hadis fazla olmamak
kaydıyla kılıcı gümüşle süslemenin caiz olduğuna delâlet etmektedir. Kemerleri
az bir gümüşle süslemek de aynı şekilde caizdir. Ancak atların gemlerini ve
eğerlerini gümüşle süslemenin hükmü ulema arasında ihtilaflıdır. Ulemanın bir
kısmı bunları gümüşle süslemenin caiz olduğunu söylerken, bir kısmı da gem ve
eğerleri süslemenin aslında hayvanları süslemek demek olduğu görüşünden
hareketle haram olduğunu söylemişlerdir. Aynı şekilde harpte kullanılan bıçak,
kasatura ve benzeri kesici aletlerin az bir gümüşle süslenmesinin cevazı da
ulema arasında ihtilaflıdır. Sözü geçen bütün eşyaları altınla süslemenin haram
olduğunda ise, ulema ittifak etmiştir.[390]
Hanefi ulemasından İbn Âbidin
de bu mevzuda şunları söylüyor: "Kişinin, altın ya da gümüşle süslenmesi
kayıtsız şartsız haramdır. Ancak süslenme kasdedilmeksizin gümüş yüzük, gümüş
kemer takmak ve kılıcı gümüşle süslemek bu hükmün dışındadır.[391] Fakat kullanılmasına cevaz verilen
gümüş eşyalarda bulunan gümüş miktarının bir miskali geçmemesi gerekir."[392]
Tirmizi bu hadis hakkında
şunları söylüyor:
"Bu hadis hasen-garîbdir.
Hammâm-Katâde-Enes senediyle rivayet edilmiştir. Bazıları bu hadisi Katâde
tarikiyle Said b. Ebi'l-Hasan'dan rivayet ediyor. Said dedi ki: Rasûlullah
(s.a.)'in kılıcının kabzasının başı gümüş-tendi." Nesâî de Katâde
tarikiyle Said b. Ebi'l-Hasan'dan gelen rivayetin en sağlam rivayet olduğunu
söylemiştir. Nitekim bir numara sonra tercümesini sunacağımız hadis-i şerif bu
senedle rivayet edilmiştir.[393]
2584. ...Said b.
Ebi'l-Hasen'den; demiştir ki: "Rasûlullah (s.a.)'in kılıcının kabzasının
ucu gümüş idi."[394]
(Ebu Dâvud diyor ki her ne
kadar) "Katâde (hadisin birini Enes'-ten muttasıl olarak Saidfden de
mürsel olarak) rivayet etti (ise de) bu hadisi muttasıl olarak rivayet etmekte
Cerir b. Hazim*e uyan bir kimse bilmiyorum."[395]
Bir önceki hadîs-i şerifin
şerhinde de açıkladığımız gibi bu hadis-i şerif de kılıcı gümüşle süslemenin
caiz olduğuna delâlet etmektedir.
Bilindiği gibi bazı kayıt ve
şartlarla gümüşün erkekler tarafından da kullanılmasına cevaz verilmişse de
altın ve gümüşün kap-kacak ve ev eşyası olarak kullanılması kadın erkek tüm
müslümanlara haram kılınmıştır. İmam Gazzâlî bu maddelerin iktisadî hayattan
çekilerek evde kullanılmasının topluma zararını şu mânâya gelen sözleriyle ne
güzel ifâde etmiştir: "Bu, bir şehrin valisini dokumacılık veya
süpürgecilikte kullanmaya benzer ki onu hapsetmekten daha kötüdür."
Avnü'l-ma'bud müellifinin
açıklamasına göre, metnin sonuna ilâve edilen cümle Katâde'ye ait değil,
musannif Ebû Davud'a aittir. 2585 numaralı hadisin sonundaki ta'likte bu
gerçeği teyid etmektedir. Ve bir önceki hadisi rivayet eden Cerir b. Hazım
rivayetinde tek kalmıştır. Dolayısıyla bir önceki hadisi Katâde'nin Hz.
Enes'den muttasıl olarak rivayet ettiğini söyleyen sadece Cerîr b. Hâzim'dır.
Mevzumuzu teşkil eden Hadis-i şerif ise, mürsel olmakla birlikte bir önceki
hadisten daha sağlamdır. Nitekim musannif Ebû Dâvud bir numara sonra gelecek
olan hadİs-i şerifin talikinde bu görüşünü tekrar etmiş ve Dârimî ile Münzirî
de bu görüşü savunmuşlardır. İbnu'l-Kayyım ise, aksi görüştedir.[396]
2585. ...Enes b. Mâlik
(önceki hadisin) bir benzerini (daha)rivayet etmiştir.
Ebû Üâvud dedi ki: "Bu
(babdaki)hadislerin en sağlamı Said b. Ebi'l-Hasen'in hadisidir. Kalanı zayıftır.[397]
2583-2584 numaralı hadislerin
açıklamaları bu hadis-i şerif için de geçerlidir.[398]
2586. ...Cabir
(r,a.)'den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) mescidde sadaka olarak ok
dağıtmakta olan bir adama, onların (uçlarındaki keskin) demirlerinden tutmadan
mescide girmemesini emretti.[399]
Nebi kelimesi "oklar"
demektir. Müfredi yoktur. Bir kavle göre müfredi neble cemisi de
"enbâl" gelir. Arapların kullandıkları özel oklar için kullanılan
kelimedir.[400]
Hadis-i şerif mescid âdabına
riâyet edilmesini ve müslümanlara zarar veren ve onları rahatsız eden
davranışlardan kacınıldığı gibi onlara zarar vermesi ya da onları rahatsız
etmesi ihtimal dâhilinde olan davranışlardan da kaçınılması gerektiğini ifâde
etmektedir.
Uçlarında demir bulunan
oklarla mescidlere ve müslümanların bulunduğu yerlere girmek onların bir kaza
sonucu yaralanmasına veya korkmalarına sebep olması ihtimal dahilinde olduğu
için ümmetine son derece merhametli olan fahr-i kainat efendimiz, böylesi
oklarla mescidlere girilmesini yasaklamıştır. Müslim'in bu mevzuda rivayet
ettiği bir hadis de şu mealdedir: "Bir adam birtakım oklarla mescide
uğradı. Okların demirleri açıkta idi. Bunun üzerine Hz. Peygamber bir
müslümanı yaralamasın diye okların demirlerinden tutmasını emretti."[401]
2587. ...Ebu Musa
(r.a.)'dan rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.) "Biriniz, yanında bir
okla mescidimize ya da pazanmiza uğrayacak olursa, oklarının demirlerine sahip
olsun.*' Yahut, "(onları) "eliyle yakalasın" yahut da "bir
miislümana çarpmasın(lar) diye (demirleri) eliyle sıkıca tutsun."
buyurmuştur.[402]
Hafız İbn Hacer'in
açıklamasına göre bu hadis müslumanlann kanının az bir mikdarını dökmenin de, çoğunu
dökmek gibi haram olduğunu ve müslümanlara zarar vermemek için gerekli
tedbirleri almak şartıyla silahla mescide girmenin caiz olduğunu ifâde
etmektedir.
Bezlii'l-mechûd yazarının
ifade ettiği gibi bu hadis-i şerif ayrıca müslümanlar arasında fitnenin
doğmasına sebep olacak bütün yolların kapatılmasını, bir başka tâbirle, fitne
kapısının açılmaması için bütün tedbirlerin alınmasını emretmekte, fitneye
sebep olacak bütün davranışları yasaklamaktadır.[403]
2588. ...Câbir
(r.a.)'den rivayet olunduğuna göre, "Peygamber (s.a.) kılıcın kınından
sıyrılmış halde alınıp verilmesini yasaklamıştır."[404]
Kınından sıyrılmış olan bir
kılıcı o haliyle bir müslümana vermek ya da birisinin elinden almaya kalkmak
tehlikeli bir iştir. Çünkü en küçük bir dikkatsizlik kılıcın bir müslümanı yaralamasına
veya düşerek birinin ayağına ya da başka bir tarafına zarar vermesine sebep
olabilir. Bu bakımdan Rasûl-i Ekrem efendimiz müslüman-ların çıplak kılıcı
biribirlerinden alıp vermelerini yasaklamıştır. Dolayısıyla İslâmiyette
müslümanlar arasında fitne ve fesada sebep olacak veya haramlara götürecek yollar
ve kapılar kapatılmıştı . İslam uleması da müslümanların birbirlerinden çıplak
kılıç alıp vermelerini tahrimen mekruh görmüşlerdir.[405]
2589. ...Semûre b. Cündüb
(r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.) iki parmak arasında sırım
kesmeyi yasaklamıştır.[406]
Kamus yazarının açıklamasına
göre "kadde" fiili birinci babdandır. Bir şeyi tamamen kesmek
anlamına gelir. Uzunluğuna kesmek, uzunluğuna yarmak anlamına geldiğini söyleyenler
de vardır. "Seyr" kelimesi ise, "deriden kesilen sırım"
mânâsına gelir. Burada kasdedilen ayakkabıcıların kullandıkları deriler ve
gönlerdir. Bu iş, bir kişinin bir deriyi parmakları arasında tutup diğerinin de
ayakkabıcı bıçkısıyla kesmesi ile olur. Fakat en küçük bir hata bıçağın
parmaklar arasından kayarak deriyi tutan kişinin elinin tamamen veya kısmen
kesilmesine sebep olabilir. Hz. Peygamberin bu fiili yasaklaması da zarara giden
yolları kapatmak anlamına gelen "sedd'üz-zerîa" kabilinden bir tedbirdir.
Çoğu zaman küçük gibi görülen
bu ve benzeri tedbirler alınmadığı zaman fert ve cemiyet için büyük zararların
doğmasına ve hatta cemiyetlerin tamamen çöküp yok olup gitmesine sebep olur.
Çünkü hadiselerin çapı ne kadar farklı olursa olsun, onların temelindeki
mantık aynıdır. Çapı küçük görülen hâdiselerdeki tedbirsizlikler netice
itibariyle büyük çaplı hadiselerdeki tedbirsizliklerden farksızdır. Önemli olan
zarara giden yollan zarar doğmadan önce kapatabilmektir.[407]
2590. ...es-Sâib b.
Yezid'in, ismini verdiği bir adamdan rivayet ettiğine göre, "Rasûlullah
(s.a.) Unut günü üst üste iki zırh giymiştir", yahut da, "İki zırh
giymiştir."[408]
Metinde geçen
"zâhera" kelimesi yardımlaşma ve dayanışma mânâsına gelen
"tezahür" mânâsında kullanılmıştır.[409] Burada iki zırhı üstüste giymek
anlamına gelmektedir. Çünkü üst üste giyilen zırhlar arasında bir yardımlaşma
ve dayanışma vardır.
Bu hadisi İbn Mâce de rivayet
etmiş, fakat senedinde Ebû Davud'un rivayetinde sözü geçen fakat ismi
açıklanmayan adamı hiç anmamıştır. Aynı şekilde Ahmed İbn Hanbel'in Müsned'i
ile Tirmizi'nin Şemail'inde de bu hadis-i şerif rivayet edildiği halde
senetlerinde sözkonusu kimseden bahsedilmemiştir.Hanefi ulemâsından
Aliyyül-Kârî Şemail Şerhi*nde bu hadisin sahabî mürsellerinden olduğunu, çünkü
es-Saib b. Yezîd'in Unut savaşında bulunmadığını ve o zaman henüz dünyaya
gelmediğini söylemiştir. Hafız Abdurrauf el-Münâvi de aynı kanaattedir. Bu da
gösteriyor ki musannifimiz Ebû Dâvud (r.a.)'in tesbit ettiği gibi râvî es-Sâib,
bu hadisi bizzat Rasûl-i zîşân Efendimizden değil, bir başka sahâbîden
almıştır, es-Sâib'in bu hadisi aldığı sahâbînin kim olduğu ihtilaflıdır. îbn
Abdilberr'in el-İstiab isimli eserinde Muâz et-Temîmî'nin hayatından bahsederken
verdiği bilgiler, bu zatın Zübeyr b. Avvâm olduğunu göstermektedir. Fakat bu
zatın Talha b. Ubeydillah olması ihtimali de vardır. Doğrusunu Allah bilir.
Hz. Peygamberin Uhüd savaşında
üstüste iki zırnı birden giymesinin hikmeti Allah Teâlâ ve takaddes
hazretlerinin "Ey inananlar (uyanık bulunup) korunma tedbirlerini
alın..."[410] emriyle, "Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet
hazırlayınız..."[411] mealindeki ayet-i kerimeye en ileri derecede titizlikle
sarılmasından başka bir şey değildir. Nitekim 2514 numaralı hadis-i şerifte
beyan edildiği üzere "Gözünüzü açın, ki kuvvet atmaktır" buyurarak,
mücâhidlerin zırhlı, torpido, denizaltı gemileri, tayyare, tank, makineli gibi
son model harp taarruz ve savunma araçlarıyla donatılmaları ve en güçlü
silahları kullanmaları gerektiğini ifade etmiştir.[412] Aliyyü'I-kâri'nin açıklamasına göre bu
hadis-i şerif savaşa çıkarken zırh ve miğfer gibi teçhizatla cihazlanıp
düşmanın saldırılarına karşı tedbir almanın tevekküle mani olmadığını ifade
etmektedir. Fahr-i kainat efendimizin diğer bir hadisi şerifinde de "Onu (önce)
bağla (sonra) tevekkül et.” buyuruluyor.
Hattâbî'nin de açıkladığı gibi
Bu hadisin râvîlerinden Süfyan, bu hadisi es-Saib b. Yezid'den duyduğundan emin
değildir. Dolayısıyla bu hadis zayıftır. Ancak diğer hadislerle takviye
edilmiştir.[413]
2591. ...Muhammed b.
eI-Kâsım*ın azatlı kölesi Yunus b. Ubeyd dedi ki; Muhammed b. el-Kasım
Rasûlullah (s.a.) bayrağının nasıl olduğunu sormak üzere beni el-Bera b. Âzib'e
gönderdi. (el-Bera b. Âzib de), "Bayrak Nemîre kumaşından, siyah renkli ve
kare şeklinde idi." diye cevap verdi.[414]
Aliyyü'l-kâri'nin açıklamasına
göre "râye" büyük bayrak demektir.Hz.Peygamber'in
bayrağının adı "Ukâb" idi. Bir askeri birliğe ait olan
âleme "liva" denir, "liva" mızrağın ağaç kısmına sarılan
bir bez parçasıdır. "Râye" ise, askeri birliğin alâmeti olup,
"ümmü'1-harb" ismiyle künyelendirilir. Livadan daha üstündür.
Turbeştî'nin beyânına göre “râye", harp kumandanını temsil eden bir âlem,
liva ise, devlet reisini temsil eden bir alemdir. Binaenaleyh "liva"
râye'den üstündür. Müslim şerhinde de "râye" küçük bayrak,
"li-va"ise, büyük bayraktır,denilmek suretiyle bu görüş tercih edilmiştir.
Nitekim, "Kıyamet gününde livâü'l-hamd benim elimde olacaktır. Hz. Âdem
ile ondan sonra dünyaya gelmiş olan kimseler de benim livamın altında toplanmış
olacaklardır" mealindeki hadis-i şerif te bu gerçeği te'yid etmektedir.[415] Mütercim Âsim Efendi Kamus tercümesi
Okyanus'ta "râye" kelimesinin sancak, "liva" kelimesinin de
bayrak anlamına geldiğini ifâde ettikten sonra bu kelimelerden herbirinin
diğeri yerinde kulamlageldiğini de söylemiştir. Tarih Deyimleri ve Terimleri
Sözcüğü'nde M.Zeki Pakalın da vak'a-nüvis Vasıf Efendiden naklen şu
açıklamaları kaydediyor: "Ulemay-ı luğat beyninde, liva ve râyet bir
manadadır. Fakat asrımızın ıstılahına göre liva bayrak ve râyet sancak diye
tercüme olunur.”[416] Bu mevzuda İmam Muhammed (r.a.) es-Siyer'l-Kebîr isimli
meşhur eserinde şunları söylüyor: "Ukab, Peygamber (s.a.)'in bayrağının
ismiydi. Nitekim başka eşyalarının da isini vardı. Sarığının ismi es-Sahab,
atının ismi es-Sekb, katırının ismi de Düldül'dür. Liva sultana ait olan ve
onun önünde çekilen sancaktır. Râye ise, her komutan ve askeri birliğin ve o
birliğin fertlerinin altında toplandıkları bayraktır.[417]
Asrımızın kıymetli ilim
adamlarından Muhammed Hamidullah da bu mevzuda şunları söylemiştir:
"Meselenin çözüm yolu olarak şunu düşünüyoruz: Liva müşrik Mekke'de
düşmana karşı hücum ve çarpışma esnasında ordunun en kahraman ve yiğit eri
tarafından taşınan umumiyetle askeri sancaktır. Halbuki râye ordu kumandanının
alâmet veya timsali olan bir bayraktır. Bu iki kelime bazan eşanlamlı olarak da
kullanılmıştır. îs-lâm'da ise bu, zıt anlama bürünmüştür...”[418]
"...Görüldüğü gibi aynı
şey bazı kaynaklar tarafından liva, diğerleri tarafından da râye olarak
adlandırılmaktadır ki bu durum, her iki ıstılahın da esasında eş anlamlı
olduğunu ve birbirlerinin yerine kullanılabileceğini ve henüz Hayber
devrindeki teknik manayı iktisab etmediğini ve ancak bu Hayber savaşındadır ki
ordu kumandanının liva çekme hakkına ve orduya mensub her birliğin de râye
sahibi olma hakkına malik olduğunu isbat etmektedir.
Kelime aslı bakımından liva
sarılıp dürülen şey'e işaret eder ki, teşhire ihtiyaç duyulmadığı vakit
rabtedilmiş bulunduğu bir nevi mızrağın üzerine sarılıp dürülen kumaş parçası
manasınadır. Râye kelimesinin kökü görmek'dir ki, kendisinin veya düşman
ordusunun merkezini gösteren şeye işaret eder, yani kumandanın itibarî olarak
bulunduğu yeri gösterir.[419] Daha sonraki devirlerde Milli varlığı temsil eden
sembollere bayrak (râye), askeri birlikleri temsil eden sembollere de (liva =
sancak) ismi verilmiştir. Metinde geçen "N emir e" siyah ve beyaz
çizgili yün kumaş demektir. Kaplan derisine benzediği için bu kumaşa Kaplan
anlamına gelen nemir kelimesinden türetilen "Nem i re" ismi
verilmiştir.
Bayrakların siyah olmasının
hoş karşılanması savaşçıların siyah rengi seçmelerindendir. Her topluluk kendi
bayrağının çevresinde toplanırlar. Siyah renk günün aydınlığında daha iyi ve
rahat görünür. Hele tozlu ve dumanlı zamanlarda başka renklerden daha iyi
seçilir. Askerler savaş esnasında birbirlerini kaybettikleri zaman siyah
bayrakları sayesinde biribirlerini daha rahat bulabilirler. İşte bu yüzden
mücâhidler bayrakları için siyah rengi tercih ederler.
Şer'î yönden ise, bayrakların
beyaz, sarı yahut kırmızı olmalarında bir sakınca yoktur. Sancaklarda beyazın
seçilmesi ise, Rasûlullah (s.a.)'ın; "Allah yanında elbisenin en
sevimlisi beyaz olanıdır. Canlılarınız beyaz giysin ölülerinizi de onunla
kefenleyin'* hadis-i şerlerinden kaynaklanmaktadır ve her orduda ancak bir
sancak bulunur.[420]
2592. ...Cabir (r.a.)'den
merfu' olarak rivayet olunduğuna göre "Peygamber (s.a.) Mekke'ye
girdiğinde sancağı beyazdı."[421]
2593. ...Simak'm haber
verdiğine göre, kavminden bir kimse, "Ben peygamber (s.a.) in bayrağını
sarı renkli olarak gördüm" demiştir.[422]
Bu hadisi rivayet eden ravinin
ismi ile Hz. Peygamberin sarı bayrak taşıdığı bu savaşın hangi savaş
olduğu hadis
sarihleri tarafından tesbit
edilememiştir.
Bazı hâdis-i şeriflerde hz.
Peygamberin bayrağının siyah olduğu ifade edilirken[423], burada sarı olduğundan bahsedilmesi bu
hadisler arasında bir çelişki olduğu anlamına gelmez. Çünkü Hz. Peygamberin
bazı seferlerde siyah bazılarında da beyaz bayrak taşımış olması mümkündür.
Nitekim, Prof. M. Hamidullah'ın şu sözleri de bu gerçeği te'yid etmektedir.
"....Hz. Peygamber
zamanında orduya mahsus asgari iki nevi bayrak bulunuyordu ki renkleri başka
başkaydı...."[424]
2594. ...Cübeyr b.
Nüfeyr el-Hadrami'den rivayet olunduğuna göre kendisi Ebu'd-Derdâ'yı şöyle derken
işitmiştir: "Ben Rasûlul-lah'ı(s.a.) şöyle buyururken dinledim:
"Bana zayıfları çağırınız
(da ben onların yüzü suyu hürmetine Allah'dan düşmanlara karşı zafer
dileyeyim). Çünkü siz ancak zayıflarınızın duası bereketi) ile nzıklandınlır
ve yardım edilirsiniz..."[425]
Ebu Davud dedi ki: "Zeyd
b. Ertat, Adiyy b. Ertat'ın kardeşidir."[426]
Bab başlığında geçen " =
Hayl" kelimesi "atlar" manasına gddiği gibi athlar mânâsına da
gelebilir. Bu başlık altında verilen hadis, başlıkta,bulunan"hayl"
kelimesinin ifade ettiği bu iki mânâdan ikincisine daha uygun düşmektedir.
Buna göre başlığın mânâsı şöyledir: "Zayıf atlılar yüzüsuyu hürmetine
zafer dilemek". Eğer sözkonusu kelimenin "atlar** manasında
kullanıldığı kabul edilirse başlık "zayıf atlar yüzüsuyu hürmetine zafer
dilemek" anlamına gelir. Nitekim "Eğer Allah'ın rükûda bulunan kullan
ile süt emen çocuklar, merada ot-layan hayvanlar olmasaydı üzerinize azab
üstüne azab yağardı."[427] mealindeki hadis-i şerifte hayvanlar
sebebiyle Allah'dan yardım istemenin caiz olduğunu ifâde etmektedir.
Binaenaleyh bab başlığında geçen hayl kelimesine iki şekilde de mânâ vermek caizdir.
Mevzumuzu teşkil eden bu Ebû
Davud hadisinin mânâsı şudur: "Siz bana güçten kuvvetten yoksun olan ve
fakr u zaruretden dolayı halk tarafından önemsenmeyen müslümanları çağırınız,
ben onlarla birlikte oturup Allah'dan düşmana karşı zafer dileyeyim. Çünkü siz
onların yüzüsuyu hürmetine rızıklandırılır ve yardım edilirsiniz. Zira onların
ihlaslan ve Allah'a yakınlıkları sizden daha fazla olduğundan onların yüzü suyu
hürmetine yapılan dualar makbuldür. Kuvvetli kimseler ise, kuvvetlerine güvenip
kibre kapılırlar ve cesaretlerine güvenirler. Oysa zafer sadece azîz ve hakîm
olan Allah'ın yardımıyla kazanılır.
Mevzumuzu teşkil eden bu
hadis-i şerifle, "Kuvvetli mü'min, Allah yanında zayıf mü'minden daha
hayırlı ve daha makbuldür. Ama her ikisinde de hayır vardır...”[428] mealindeki hadis-i şerif arasında bir
çelişki yoktur. Çünkü övülen kuvvetten maksat, mü'minin Allah yolundaki
azimetinin şiddetidir. Övülen zayıflıktan maksat da bedenen zayıf olan
mü'minin etrafına karşı takındığı mülayim tavır, şefkat ve Allah'ın celal
sıfatının tezahürünü görmesinden doğan tevâzuudur. Yahut da burada yerilen kuvvetten
maksat büyüklenme ve zâlinüeşmedir, orada yerilen zayıflıktan maksat da yüce
Allah'ın haklarını yerine getirme hususunda gösterilen zaaf ve gayretsizliktir.
Nitekim Hadis-i şerifte, "Siz zayıfların kuvvetiyle zafere erersiniz"
demeyip de; "Siz onlar (in duası) He zafere erd iri I irsiniz"
buyurulması da bunu gösterir.[429]
2595. ...Semüre b.
Cündüb (r.a.)'den; demiştir ki: "Muhacirlerin parolası
"Abdullah", Ensâr'ın parolası ise "Abdurrahmân" idi.[430]
Şiar; alâmet, parola, muharebe
zamanlarında birbirini tanıyıp bilmek için askerlerin kendi aralarında tayin
ettikleri alâmet ve tâbirdir. Ashab-ı kiramın birçok muharebelerde şiarları,
"emit, emit = Öldür, öldür" kelimesi idi. Düşman kahr ve tenkile
muvaffakiyetlerine tefe'ül için bunu şiar ittihaz etmişlerdi. İnsanların
gömleğine ve mutlak bedenine temas eden libasına ve at kısmının çuluna da şiar
denir.[431] Hz. Peygamber devrinde üniforma yoktu. Muhammed (s.a.) harp
esnasında kendi askerlerinin silah arkadaşlarını düşmandan ayırması için usta
bir metod kullanıyordu. Her cihat için bir "şiar” (ayırıcı kelime, parola)
seçiyor, müslümanlar ferden karşılaştıkları zaman yüksek sesle bunu
söylüyorlardı. Bu parola kelimeler, üniformaların görülemeyeceği zaman yani
geceleyin dahi fevkalâde kullanışlıydı. Bununla beraber Bedir muharebesinde
elbiselerde bazı ayırıcı işaretler bahis mevzuudur.[432] Yukarıda tercümesini sunduğumuz ve
mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif Hz. Peygamberin harp zamanlarında parola
kullandığını, muhacirlerin parolasının "Abdullah", ensarın
parolasının da "Abdurrahman" olduğunu ifade etmektedir. Fakat
Münzirî'nin beyânına göre, senedinde el-Haccac b. Ertat bulunduğundan bu
hadiste delil olma niteliği yoktur.[433]
2596. ...İyas b.
Seleme'nin babası (Seleme)'den; demiştir ki; "Biz Peygamber (s.a.)
zamanında, Ebu Bekr (r.a.)'le birlikte savaşa çıktık, parolamız, "Öldür,
öldür" idi.[434]
Hz. Ebu Bekr*in "öldür
öldür" kelimelerini parola olarak kullandığı savaşın, Seleme b. el-Ekvâ
ile birlikte Necid üzerine düzenlediği seriyye olması gerekir. Bazılarına göre
bu savaşta kullanılan "öldür Öldür" kelimesinin muhatabı Allah'dır.
Çünkü her ne kadar darbeyi vuran kul ise de o darbeyi yiyen kimseyi öldüren
Allah'dır. Allah onun ölmesine izin vermemişse, indirilen darbe onun ölmesini
sağlayamaz. Bu görüşe göre sözü geçen parolanın tamamı "Ey yardım edici
olan Allah, düşmanı öldür" şeklindedir. Fakat cümlenin başında bulunan
"Yâ nasır!" kelimesiyle sonundaki "el-adüvve" kelimesi
hafzedilmiş ve cümleye kuvvet kazandırmak için "emit" kelimesi tekrar
edilmiştir. Bazılarına göre de bu cümlenin muhatabı tüm müslüman gazilerdir ve
cümlenin aslı "Ey Allah'ın yardımına mazhar olmuş asker, öldür"
şeklindedir. Fakat "Ya mansur!" kelimesi hazfedilmiş ve cümleye
kuvvet kazandırmak için kelime tekrar edilmiştir. Hadiste "emit" kelimesinin
iki defa tekrarlanmış olması, parolanın böyle "emit" kelimesinin
üstüste iki defa tekrarlanmasından meydana geldiğini ifade etmek için değil de
bu kelimenin bir parola olarak tüm askerlerin dilinde dolandığını ifade etmek
için böyle üstüste iki defa zikredilmiş olabileceği de düşünülebilir.
Hattâbî'nin de açıkladığı gibi
ashab-ı kiram savaşta geceleri karşılaştıkları kimselerin kendilerinden olup
olmadığını anlamak için aralarında "emit emit" kelimelerini parola
olarak seçerlerken aynı zamanda bu kelimelerin kendileri için uğur
getireceğine de inanmışlar. Bütün düşmanlarının öldürüleceğine ve kendilerinin
zafere ulaşacağına dair olan temennilerini bu kelimelerle ifade etmişlerdir.[435]
1. Harpte parola
kullanmak caizdir.
2. Bazı kelimeleri
hayırlı saymak caizdir.[436]
2597. ...(Sahabe-i
kiramdan) bir kimse Peygamber (s.a.)'i şöyle buyururken işittiğini söylemiştir;
"Eğer geceleyin baskına uğrarsanız parolanız, ha mîm lâ yünsarûn
olsun"[437]
Hattâbî'nin açıklamasına göre,
"ha mîm lâ yünsarûn" cümlesi, dua cümlesi değil, ihbârî bir cümledir.
Bir başka ifadeyle bu cümle kafirlerin muzaffer olamamaları için bir duâ değil,
kafirlerin muzaffer olamayacağını bildiren bir haberdir. Cümlenin başında
bulunan harfleri, yemin manasında kulamlan Allah'ın isimlerinden bir isimdir
ve'İbn Abbas (r.a.) den rivayet edilen "Ha mîm, Allah'ın isimlerinden bir
isimdir" anlamında bir de hadis vardır. Binaenaleyh bu cümle "Allah'a
yemin olsun ki o kâfirler size karşı muzaffer olamayacaklardır** anlamına gelmektedir.
Nitekim lbnü'1-Esir de en-Nihâye isimli eserinde bu manayı tercih etmiştir.
Bazılarına göre bu cümlenin başında "deyiniz'* kelimesi vardır. Yani
cümlenin aslı "kûlû hâmîm = Ha mim deyin" şeklindedir. Bu emri duyan
kimselerin, "Bu sözü söylediğimiz zaman ne olur? dedikleri ve bu soruya
da, "La yünsarûn = düşmanlar galib gelemezler" diye cevap verildiği
farkedümiş ve bu şekilde ortaya çıkan "Hamim lâ yünsarûn" cümlesi
müs-lümanların parolası olmuştur. Hadis imamlarından Ebu İsa et-Tirmizi bu
hadis hakkında şunları söylemiştir: "Bu babda Ebu Seleme el-Ekva (r.a.)
dan da bir hadis rivayet edilmiştir. Bazıları bu hadisi Ebu İshak'dan,
es-Sevri'nin rivayeti gibi rivayet ettiler. Aynı zamanda bu hadis Ebu İshak
-el-Mühelleb b. Ebi Sufre yoluyla- Rasûlullah (s.a.) den mürsel olarak rivayet
edildi."[438]
2598. ...Ebu Hüreyre
(r.a.) den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) yolculuğa çıktığı zaman (şöyle) dua
ederdi: "Ey Allah'ım (hazarda olduğu gibi) yolculukta (da) arkadaş(ım) ve
aile(m) de vekil(im) sensin. Yolculuğun sıkıntısından, üzüntülü dönüşten, aile
ve malda kötü hal(e düşmek) den sana sığınırım. Ey Allahım, bizim için yeri dür
ve bu yolculuğu bize kolaylaştır."[439]
"Va'sa" kelimesi
şiddet ve meşakkat anlamlarına gelir. Üzerine basınca ayak gömüldüğü için
üzerinde zorluk la yürünebilen kumlu yol anlamına gelen " = el-va'su"
kökünden türemiştir.Binaenaleyh ta'biri burada, "yolculuğun meşakkati ve
sıkıntısı" anlamında kulanılmıştır. Metinde geçen cümlesinin aslı
=Hazarda olduğu gibi seferde de gerçek sahibim sensin" şeklindedir.
Tercümemizde bu hususu göz önünde bulundurduk ve cümlenin aslında bulunduğu
halde, metinde zikredilmeyen kelimelere parantez içerisinde yer verdik. Hz. Peygamberin
duasının bu cümlesinde "... .Nerede olursanız olun, o sizinledir..." [440], âyeti kerimesine İşaret vardır.
Metinde geçen "keâbe" kelimesine gelince, seferden eli boş olarak
dönmek veya dönüşte malının mülkünün helak olduğunu görmek, ya da ailesinin
hastalandığını veya öldüğünü öğrenmek gibi durumların tevlid edeceği gam,
keder, sıkıntı ve üzüntülerdir. el-Münkaleb ise, "seferden dönmek"
anlamına gelen bir mimli masdardır.
sözü ise, ailenin ve malın bakılınca
insana sıkıntı ve üzüntü verecek kötü bir duruma düşmesi demektir[441]. Yâni, ey Allahım yolculuğumdan
döndüğüm zaman ailemi ve mallarımı kötü bir şekilde görmekten sana sığınırım,
yolculuğumun bu şekilde sonuçlanmasından ve yolculuğumun sonunda böyle bir
manzara ile karşılaşmaktan beni koru*' demektir.
cümlesi ise, "Yeri dürmek
suretiyle bu uzun yolculuğu bizim için kısalt ve kolaylaştir" demektir.
Bu cümle Allah'ın dilediği zamanı ve mekanı tayyedeceğine bir işarettir.
Nitekim Allah'ın bu işle görevli melekleri vardır. Allah Teâlâ istediği anda o
melekler zamanı ve mekanı kağıt gibi katlayıp dürmek suretiyle zaman ve mekan
sınırlarını altüst ederler.[442]
2599. ...îbn Ömer'in
Aliy el-Ezdi'ye anlattığına göre Rasûlullah (s.a) yolculuğa çıkarken devesinin
üzerine dimdik oturduğu vakit, üç (defa) tekbir getirir sonra, "Bunu bizim
hizmetimize veren (Allah)ın şanı yücedir. Yoksa biz bunu (hizmetimize) yanaştıramazdık.
Biz elbette Rabbimize döneceğiz"[443] "Ey Allahım! Senden bu yolculuğumuzda
(bize) iyilik ve takva (üzere olan) amel(ler)den de senin razı olacaklarını
(nasibetmeni) dilerim. Ey Allah'ım! Bize bu yolculuğumuzu kolaylaştır. Bizim
için uzaklığı dür. Yolculukta arkadaş, ailede ve malda vekil sensin."
derdi. (Yolculuktan) döndüğü vakit de aynı duayı okur ve bu duaya (şunu da)
ilâve ederdi; "Biz dönenleriz, tevbe edenleriz, ibâdet edenleriz.
Rabbimize hamdedicilerîz." Peygamber (s.a.) ve askerleri (savaşa
giderlerken) tepelere çıkınca; "Allahü ekber" (tepelerden) inince de;
"sübhanaflah" derlerdi. Namaz(daki tekbir ve teşbihler) buna göre
konmuştur.[444]
Fahr-i kainat efendimiz
herhangi bir yolculuğa çıkarken bu hadis-i şerifte öğretilen duayı ya da önceki
hadis-i şerifte gev'en dua gibi bir dua okurdu.
Şafii ulemasından Nevevi, Hz.
Peygamberin yolculuk esnasında ve diğer zamanlarda okumuş olduğu duaları "el-Ezkâr"
isimli meşhur eserinde toplamıştır. Sefere çıkacak olan bir kimsenin Hz.
Peygamberin yola çıkarken okuduğu dualardan birini okuması müstehabdır.
Hz. Peygamberin askerleri
savaşa giderken tepelere çıktıkça Allahu ekber, Allahu ekber sadalarıyla tekbir
getirir, tepelerden inince de "sübhanellah, sübhanellah" sadalarıyla
Allahı teşbih ederlerdi. Namaz da şeklini buradan almış, cihâd ruhu ve neşvesi
bu şekilde namazda da tecelli etmiştir. Şöyleki namaza başlarken kıyamda
iftitah tekbiri alınır. Kıyamdan rükuya eğilince "sübhâne
rabbiyelazim" denildiği gibi rükûdan secdeye inince de "sıibhâne
rabbiye'l-a'la" denilir. Bu durum namazın, bütün faziletleri içinde
toplayan en faziletli bir ibadet olduğunu gösteren delillerden birisidir.[445]
2600. ...İbn Ömer
Kaze'a'ya hitaben "Gel! Ben seniRasûlullah (s.a.)'ın (mücahidleri ve) beni
uğurladığı gibi uğurlayayım" dedi (ve şöyle dua etti): "Senin dinini,
emanetini ve amellerinin sonuçlarını Allah'a emânet ediyorum"[446]
Hz. Peygamber yolculuğa çıkan
mücâhidleri uğurlarken, "Senin dinini, arkanda emanet olarak bıraktığın
çoluk-çocuğunu ve diğer emânetlerini Allah'a emanet ediyorum ve ondan muhafaza
etmesini hayatın boyunca yapacağın amellerini hayırla neticelendirmesini
diliyorum" diye dua ederdi.
İbn Ömer, Kaze'a'yı bu şekilde
uğurlamış ve Hz. Peygamberin mücâhidleri bu şekilde uğurladığını ifâde etmiştir.
Bir hadis-i şerifte ifâde
edildiğine göre, "Azîz ve celîl olan Allah'a bir şey emânet edildiği zaman
o şeyi mutlaka muhafaza eder"[447]. O emâneti heder olmaktan korur. Ona
musallat olan zâlimleri dünyada ve âhirette cezalandırır.[448]
2601. ...Abdullah
el-Hatmî'den; demiştir ki: Peygamber (s.a.) (düşmanla savaşmak üzere yola
çıkan) asker(ler)i uğurlamak istediği zaman; "Sizin dininizi,
emanetlerinizi ve amellerinizin sonuçlarını Allah'a emanet ediyorum” derdi.[449]
Metinde geçen
"emânet" kelimesinden maksat, kişinin yola çıkarken geride emânet
olarak bıraktığı aile fertleri ve mallan olabileceği gibi, yola çıkarken
kendisine bırakılan emânetler de olabilir. Fahr-i kainat efendimizin uğurlamak
istediği kişilerin geride bıraktıkları veya yanlarında taşıdıkları emânetlerin
muhafazasını Allah'dan isterken bu emânetler arasında dinin muhafazasını da
istemesi yolculuğun pek çok meşakkatlerle dolu olması cihetiyle en büyük
emânetlerden biri olan dini sorumlulukların yerine getirilmesi hususunda bir
takım tehlikelerin ve engellerin mevcut olmasından ileri gelmiştir. Bu yüzden
Hz. Peygamber uğurlamak istediği kimselerin dinlerini de iyice muhafaza
edebilmeleri için Allanın onlara yardım etmesini dilerdi.
Bu hadisle ilgili diğer
hususlar bir önceki hadisin şerhinde açıklanmış olduğundan burada tekrara lüzum
görmüyoruz.[450]
2602. ...Ali
b.Rabia'dan; demiştir ki: Ben Ali (r.a.)'yi binmesi için kendisine bir hayvan
getirildiği sırada gördüm. Ayağını özengiye basınca, "bismillah = Allah'ın
adıyla" dedi; hayvanın sırtına dosdoğru yerleşince de
"Elhamdülillah; Hamd Allah'a mahsustur" dedi. Sonra "Bunu bizim
hizmetimize veren (Allah)'in şanı yücedir, yoksa biz bunu (hizmetimize)
yanaştıramazdik. Biz elbette rabbimize döneceğiz"[451] (âyetini) okudu. Sonra üç defa
"elhamdülillah" sonra üç defa da "Allahü ekber=Allah en
büyüktür" dedi. Sonra da " =Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih
ederim. Ben nefsime zulmettim, beni bağışla, gerçekten, günahtan ancak sen
bağışlarsın" diye dua etti ve arkasından gülümsedi. Bunun üzerine
(kendisine)
Ey müminlerin emiri! Seni
güldüren nedir? diye soruldu. (Ö da şöyle) cevap verdi:
Ben Peygamber (s.a.)i benim
yaptığım gibi yaptıktan sonra gülerken gördüm. Bunun üzerine, Ey Allah'ın
Rasulü, seni güldüren nedir? diye sordum. "Şüphe yok ki senin Rabbin, bir
kulunun - günahlan kendisinden başka bir kimsenin affedemeyeceğini bilerek- (ey
Allahım) günahlarımı affet demesinden memnun olur" buyurdu.[452]
Hz. Ali'nin, hayvanına
binerken sırasıyla okuduğu bu duaların tümünü Hz. Peygamberden öğrenmiş ve onun
sünnetine uymak için bu duaları belli bir sıraya ve sayıya göre okumuştur.
Hayvana binerken, Önce besmele çekmiş, sonra üç defa elhamdülillah üç defa da
"Allahu ekber" demiştir. "Elhamdülillah" ve "Allahu
ekber" cümlelerinin üç defa tekrarlanmasmdaki hikmet, bu duaların insanın
içinde bulunduğu üç zamana da yani mazi (geçmiş), hal (şimdiki zaman) ve
istikbal (gelecek zaman)a da şâmil olması içindir. Ya da bu duaların dünya
hayatı, ruhlar alemi ve âhiret hayatına da şâmil olması içindir. Hayvanın
sırtına dosdoğru oturduktan sonra elhamdülillah demekten maksat, Allah'ın
hayvanları veya diğer vasıtaları insanın emrine müsahhar kılmasının büyük bir
nimet olduğunun hatırlanması ve bunun şükrünün lisanen ifasıdır.
Bazılarına göre elhamdülillah
cümlesinin üç defa tekrarlanmasından maksat şudur: Birinci hamd, Allah'ın
hayvanları müsahhar kılmasındandır. İkinci hamd, Allah belalardan koruduğu
içindir. Üçüncüsü de Allanın verdiği diğer nimetlere şükür içindir. Tekbirin
üç defa tekrarlanmasmdaki hikmet ise şudur: Birinci tekbir Allah'ın zatındaki
azamet ve kibriyasına işaret içindir.İkincisi sıfatlarım ta'zim içindir.
Üçüncüsü ise, Allah'ın mekandan ve mekanı istiva etmekten münezzeh olduğuna
işaret içindir. Allah'ın azametini ve nimetlerinin çokluğunu bilen ve zikreden
bir kimsenin bu nimetlerin şükrünü edâ etme hususundaki kusurunu göreceği
gayet tabii olduğundan, sözü geçen duaları "Ben nefsime zulmettim, beni
bağışla" anlamına gelen dualar ta'kib ediyor.
Hz. Ali bu duaları okuyup
bitirdikten sonra kendisine "Ey müminlerin emiri seni güldüren
nedir?" diye sorulması bu hadisenin Hz. Ali'nin hilâfeti döneminde vukua
geldiğine delalet etmektedir.
Memnun olmak veya olmamak,
hadiselerden müteessir olan aciz varlıklara mahsus hissi haller olduğundan
Allah teâlâ bu gibi hallerden münezzehtir. Binâenaleyh metinde geçen
"memnun olur" kelimesi "Allah ona çok sevab yazar" anlamına
gelir.[453]
2603. ...Abdullah b.Amr
(r.a.) demiştir ki: Rasûlüllah (s.a.) yolculuğa çıktığı zaman gece oldumu
(şöyle) dua ederdi: "Ey arz! Benim Rabbım da senin Rabbın da Allah'dır.
Senin şerrinden, sende olanların şerrinden, sende yaratılanların şerrinden ve
üzerinde gezen yaratıkların şerrinden Allah'a sığının m. Aslan'ın şerrinden»
büyük yılanın şerrinden, yılan ve akreb şerrinden, bu yerde oturan
(yaratıklar)ın şerrinden, doğuran kimselerin ve doğurduklarının şerrinden de
Allah'a sığınırım.”[454]
Her ne kadar hitaba elverişli
olart sadece akıl sahipleri ise de canlı, cansız tüm yaratıklar Hz.Peygamberin
hitabına müsâid ve müsteiddirler. Binaenaleyh Hz. Peygamberin yere hitabı aynen
şuurlu ve akıl sahibi bir yaratığa yapılan hitap gibi hakiki bir hitaptır.
Nitekim Allah teâlâ yere ve göğe hitaben, "Ey arz, suyunu yut ve ey gök
tut" buyurmuştur.[455]
Yerin şerrinden maksat,
insanın orada isyan edip günah işlemesi, yolunu şaşırması, bir takım
zorluklarla ve belâlarla karşılaşması iniş ve çıkışlarda düşüp kalkmasıdır.
Yerde olanların şerrinden
maksat, oranın soğuğu, sıcağı ve iklimin bozukluğudur. Oradaki yaratılanların
şerrinden maksat ise, orada bulunan zararlı böceklerdir.
"el-Esved"
kelimesiyle kasdedilen büyük yılanlar, el-hayye kelimesiyle kasdedilen de tüm
yılan cinsidir. Büyük yılanın şerrinden Allah'a sığınıldıktan sonra ayrıca tüm
yılanların şerrinden de Allah'a sığınılması, hu-sûsdan sonra, umûm'un zikri
kabîlindendir. Nevevî'nin açıklamasına göre metinde geçen, "yerin
sakinleri" kelimesinden maksat, orada yerleşen cinlerdir. Doğurandan
maksat iblis, doğandan maksatda şeytanlardır.
Hattâbî'ye göre beled
kelimesi, üzerinde bina ve ev olsun veya olmasın canlıların, barınağı olan yer
anlamına gelir. Ancak burada üzerinde bina bulunmayan yer anlamında
kullanılmıştır. Çünkü Hz. Peygamber bu duayı yolculuğu esnasında, çölde
yapmıştır.
Hadisin zahirine bakılırsa Hz.
Fahr-i kainat efendimiz yolculuğu esnasında güneş batınca bir yerde konaklasa
da konaklamasa da bu duayı okurdu. Muhakkik müfessirlerden Kurtubî'nin
"...Alemler içinde Nuh'a selam var."[456] ayet-i kerimesinin tefsirinde
açıkladığına göre her kim geceleyin bir yerde konaklar da bu ayet-i kerimeyi
okursa o kimseyi yılanlar ve akrepler sokamazlar.[457]
2604. ...Cabir (r.a.)
den; demiştir ki: “Resulullah (s.a.);
“Güneş batınca yatsının koyu
karanlığı çökünceye kadar hayvanlarınızı (dışarı) salmayın.Çünkü şeytanlar
güneş batınca, yatsının karanlığı gidinceye kadar (ortalıkta) fesat
çıkarırlar.”[458]
Ebu Davud dedi ki: “Fevaşi
yeryüzüne daılan her şey demektir.”[459]
Fevaşi: Koyun, keçi, sığır
gibi dört tarafa dağılan hayvanlar ve çocuklar demektir.Faşiye kelimesinin
çoğuludur.
Fahme: Kömür demektir. Akşamla
yatsı arasının karanlığı kömüre benzediği için Araplar bu vakte fahme
ismini vermişlerdir.Yatsı ile sabah arasında kalan vakte de “as’as” derler.
Bu hadis-i şerif akşam ile
yatsı arasında hayvanları ve çocukları dışarı salmanın doğru olmadığını çünkü o
saatlaede şeytanların fesat çıkarmak üzere ortalıkta kol gezdiklerini,
binaenaleyh şeytanların şerrinden emin olamnın yolarını bilmeyen
çocuklara ve hayvanlara musallat olabilceklerini ifade etmektedir.İmamı
Nevebi’nin açıkladığı gibi şeytanın kapalı bir kabı açabilmesi, bağlı bir
tulumu çözebilmesi, kilitli bir kapıyı açabilmesi bir çocuğa veya başkasına
musallat olabilmesi için ortamın müsaid ve aradığı sebeplerin mevcut olması
gerekir. Ancak o zaman buna muvaffak olabilir. Aksi takdirde hiçbir yaratığa
bir zarar veremez. Nitekim bir hadis-i şerifte açıklandığı üzere "kul
evine girerken besmele çekerse şeytan, -bize bunların yanında gecelemek yoktur-
der” ve oradan uzaklaşıp gider.[460] Bab başlığından anlaşıldığı üzere her
ne kadar Musannif Ebû Dâvud bu hadisten akşam ile yatsı arasında yolculuk
yapmanın mekruh olduğu mânâsım çıkarmışsa da bu mânâ çok uzak bir ihtimaldir.[461]
2605. ...Ka'b
b.Mâlik'den; demiştir ki: "Rasûlullah (s.a.) Perşembe gününün dışında pek
az yolculuğa çıkardı."[462]
Bu hadiste ifade edildiği
üzere Hz. Fahri kâinat efendimiz yolculuğa çıkmak için Perşembe gününü tercih
ederdi. Bu sebeple ekseriyetle yolculuklarını perşembe günleri yapardı. Nitekim
hacca giderken de perşembe günü yola çıkmıştı.[463]
Bu bakımdan yolculuğa çıkmak
için perşembe gününü seçmek sünnet ise de, herhangi bir engelle karşılaşıldığı takdirde
haftanın diğer günlerinde yolculuğa çıkmakta da bir sakınca yoktur.[464]
2606. ...Sahr
el-Gâmidî'nin rivayet ettiğine göre Peygamber (s.a.), "Ey Allahımî Ümmetim
için (gündüzün) erken vakitlerim bereketli kıl." diye dua etmiştir. (Sahr
sözlerine şöyle devam etti: Peygamber) "bir askerî birliği veya orduyu
savaşa gönderdiğinde, onları gündüzün ilk vaktinde gönderirdi." Sahr
ticaretle uğraşan bir adamdı. Ticaret mallarını gündüzün ilk vakitlerinde
gönderirdi. Bu yüzden zenginleşti ve malı çoğaldı.[465]
Ebû Dâvud dedi ki; "Bu,
Sahr b. Vedea'dır"[466]
Hz. Peygamber, erken saatlerin
bereketli olması için dua etmiş. Allahdan, ümmetinin gündüzün erken saatlerinde
yaptıkları ticâretlerin,
yolculukların ve diğer işlerin bereketli olmasını, yine sabahın erken
saatlerinde yapılan ibâdetlerin de feyz ve sevabının diğer vakitlerinde yapılan
ibâdetlere nisbetle daha bol olmasını istemiştir. Günün ilk vaktinden maksat,
fecr-i sadıktan güneşin doğmasına kadar geçen süredir. Fecri takibeden zamanlar
sıra ile şu isimleri alırlar. Sabah, Gâdât, Bükre, Dûhâ, Dahve, el-Hâcira,
Zühr, Revâh, el Mesâû, el-Asr, el-AsîI, el-lşâül-evvel (İlk yatsı)
el-İşâülâhıra (son yatsı). el-Münzirî'ye göre sabahın ilk vaktinden maksat,
fecrin doğması ile güneşin doğması arasında kalan süredir.
İmam Nevevî'nin açıklamasına
göre, ilim tahsili ile meşgul olan kimselerin ders çalışmaları için sabahın
ilk saatlerini seçmeleri sünnet olduğu gibi, teşbih, i'tikafa girme, herhangi
bir iş yapma, yolculuğa çıkma ve nikah kıyma gibi dini ve dünyevi işler için de
sabahın erken saatlerini seçmek sünnettir.[467]
el-Münzirî'nin açıklamasına
göre bu hadis-i şerifi sahâbe-i kiramdan pek çok kimseler rivayet etmişlerdir.
Bunlardan bazıları şunlardır. Ali, İbn Abbâs, İbn Mesud, İbn Ömer, Ebu Hüreyre,
Enes b.Mâlik, Abdullah b. Selâm, Nevas b. Semân, İmran b.Husayn, Câbir
b.Abdillah, Büreyde ve Evs b.Abdullah (r.anhum) sahabenin dışında daha pekçok
kişiler de rivayet etmişlerdir.
Aişe (r.a.) dan rivayet
olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.), "Rızık talebinde sabahleyin erken
davranınız, çünkü sabahın erken vakitleri berekettir ve muvaffakiyettir."
buyurmuştur.
Osman (r.a.) den rivayet
edildiğine göre, Peygamber efendimiz, "sabah uykusu rızka manîdir”
buyurmuştur. Fâtıma bint Muhammed (r.a.) den şöyle dediği rivayet olunmuştur:
"Ben sabahleyin sırtüstü uzanmış yatıyordum. Resûlullah (s.a.) bana
uğrayıp ayağıyla dokunarak, "kızım kalk, Rabbinin rızık taksiminde hazır
bulun, gafillerden olma. Çünkü Allah Teâlâ halkın rızkını fecrin doğmasıyla
güneşin doğması arasında taksim eder" buyurdu.[468]
2607. ...Amr b.Şuayb'ın
dedesi (Abdullah b.Amr) den; demiştir ki: "Rasûlullah (s.a.) (şöyle)
buyurdu":
“Tek yolcu şeytandır. İki
yolcu iki şeytandır. Üç (yolcu) ise, cemaattir."[469]
Tek başına yolculuk yapmak
şeytan işidir. Ve şeytanlar insanların da kendileri gibi tek başlarına yolculuk
yapmalarını arzu ederler. Binaenaleyh yalnız başına yolculuk yapmış olanlar bu
halleriyle şeytanların arzusuna uygun bir iş yapmış olurlar.
Yalnız başına yolculuk yapan
kimseler yolda vefat edecek olsa yanında kendisini yıkayıp, kefenleyecek ve
defnedecek bir kimse bulunmayacağı gibi vasiyyetini bildirecek ve yanındaki
malını ailesine iletip, kendisinin vefat haberini onlara verecek bir kimse de
bulunmaz. Bu da şeytanı memnun eder. İki kişinin yolculuğu da buna benzer.
Çünkü bunlardan biri ölse diğeri çok zahmet çeker. Ancak üç kişi bir arada
yolculuğa çıktıkları zaman bunlar bir cemaat oluştururlar. Bunlar her bakımdan
birbirlerine yardımcı olabilirler. Bu sebeple yolculuğa çıkarken sünnet olan,
üçten az kişiyle yola çıkmamaktır. Ayrıca hadîsi şerif, mü'minlerin bir işe
koyulduklarında, yada hayatlarının bir çok noktasında birleşmeleri ve cemaat
olarak hareket etmelerinin gereğine işaret etmektedir. Birleşmenin şeytana
karşı oluşu önemli bir olaydır. Dolayısıyla küfre karşı birlik içinde hareket
etmenin önemi de ayrıca ortaya çıkıyor.[470]
2608. ...Ebu Said
el-Hudrî'den rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a) "üç kişi yolculuğa
çıktığı zaman içlerinden birini başkan seçsinler" buyurmuştur.[471]
Yolculuğa çıkan bir topluluk
en az üç kişi oldukları zaman aralarında anlaşmazlıkların ve dolayısıyla bir
takım kırgınlıkların çıkmaması için içlerinden birini başkan seçmeleri
müstehabdır. Seçilen bir başkan sayesinde, ihtilaf ve kırgınlıkların ortaya
çıkması önlenmiş olur.
Bu hadis, yolculuğa çıkan
kişilerin en az üç kişi olmaları halinde birini başkan seçmelerinin müstehab
olduğuna delâlet ettiği gibi, iki kişinin aralarında bulunan bir anlaşmazlığı
halletmek üzere bir kimseyi hakem ta'yin etmeleri halinde o kimsenin hakka
uygun olarak vereceği karara uymaları gerektiğine de delâlet etmektedir.[472]
2609. ...Ebû Hüreyre
(r.a.) den rivayet olunduğuna göre Rasû-lullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Bir yolculukta (en az) üç kişi bulunduğu zaman (içlerinden) birini
başkan seçsinler" (Bu hadisin râ-vîlerinden) Nâfi' dedi ki: Bunun üzerine
biz de Ebû Seleme'ye "sen bizim başkanımizsın' dedik [473]
Fahr-i kainat, yolculuğa çıkan
kimselerin en az üç kişi olmalarım tavsiye edince içlerinde Nafi' ile Ebû
Seleme'nin de bulunduğu bir cemaat yolculukları esnasında, Hz. Peygamberin bu
emrine uyarak Hz. Ebü Seleme'yi başkan seçmişlerdir.
Bilindiği gibi Nâfi’ (r.a.)
hazretleri Ebu Abdullah künyesiyle anılan ve Hz. Ömer b. el-Hattâb'm
hürriyetine kavuşturduğu bir tabiîdir.
Ebû Seleme ise Abdurrahman
b.Avf hazretlerinin oğludur. Bu hadis ve konuyla ilgili diğer hadislerden
anlaşıldığına göre, sefere çıkma ve benzeri hareketlerde (cihad, şeytani
birliklere karşı birleşme gibi) mü'minlerin hem cemaat oluşturmaları, hem de
aralarında bir başkan seçerek gerek yol ve strateji tayininde gerekse
hayatlarının diğer noktalarında Allah ve Râsulünün ahkâmına uygun karar verme
olayında idarî bir yapıya kavuşmaları istenmektedir. Yolculukta böyle olursa
Hazarda nasıl olması gerektiği gayet açıktır.[474]
2610. ...Abdullah b. Ömer
(r.a.)'den; demiştir ki: "Rasûllullah (s.a.) Kur'anla birlikte düşman
ülkesine yolculuk yapmayı yasakladı."[475]
(Bu hadisin râvilerinden)
Mâlik dedi ki, öyle zannediyorum ki (yasaklama) düşmanın Kur'ânı ele geçirmesi
korkusundandır."[476]
Hafız İbn Hacer'in açıklamasına
göre hadisin sonunda bulunan "bu (yasaklama), düşmanın Kuran’ı ele
geçirmesi
korkusundandır."
Cümlesinin Hz. Peygambere mi yoksa râvilerden birine mi ait olduğu meselesi
Hadis uleması arasında ihtilaflıdır. Bu sebeple bazıları bu sözü Hz. Peygambere
ait bir sözmüş gibi rivayet ederken bazıları da İmam Mâlik'e ait bir sözmüş
gibi rivayet etmişlerdir. Aslında bu söz imam Malik'in bu hadisle ilgili bir
açıklamasından ibarettir.
İbn Abdilberr'in açıklamasına
göre yanında mushaf bulunan bir kimsenin, düşmana yenilmesinden korkulan küçük
bir cemaat içerisinde düşman ülkesine seyahat etmesinin caiz olmadığında tüm
fıkıh uleması ittifak etmişlerdir. Ancak düşmana galip geleceğinden emin olunan
bir askeri birlik içerisinde bulunan bir kimsenin yanındaki mushafla düşman
ülkesine girip girmemesi meselesi ulema arasında ihtilaflıdır. İmam Malik bunu
da caiz görmemiştir. İmam Ebû Hanife'ye göre düşmana galib geleceğinden emin
olunan bir askeri birlik içerisinde bulunan bir kimsenin yanındaki mushafla
düşman ülkesine girmesinde bir sakınca yoksa da, düşmana yenileceğinden
korkulan küçük askeri birlikler içerisinde bulunan bir kimsenin mushafla
düşman ülkesine girmesi caiz değildir. İmam Şafiî'ye göre ise, düşmana yenilme
korkusu bulunsa da bulunmasa da, düşman ülkesine mushafla girmek tahrimen
mekruhtur.
Bu yasağın sebebi mushafın
kafirlerin eline geçmesi ve kafirlerin de ona hakaret etme fırsatını bulmaları
tehlikesidir. Mushafa hakaret edilmesine imkan verilmesinin haram olduğunda
ise, ihtilaf yoktur.
Bu sebeple bu hadis-i Şerifin,
kafire mushaf satmanın haram olduğuna delâlet ettiğine hükmedildiği
gibi,kafireKur'an öğretmenin caiz olmadığına hükmedenler de olmuştur. Nitekim
İmam Malik kâfire Kur'an öğretmenin caiz olmadığına hükmetmiştir. İmam Ebu
Hanife'ye göre ise, kafire Kur'an öğretmek 'kayıtsız şartsız caizdir. İmam
Şafii'den bu görüşlerin ikisi de rivayet edilmiştir.
Mâlikîlerden bazıları
"Kâfirlere delil gösterebilmek için Kur'an'ın bazı âyetlerini onlara
Öğretmekte herhangi bir sakınca yoksa da kâfirlere Kur'an âyetlerinin bundan
fazlasını öğretmek caiz olmaz." demişlerdir. Nitekim Hz. Peygamberin
İslama davet için Kur'an-ı Kerim'in bazı âyetlerini Herakliyus'e göndermiş
olması da bu görüşü teyid etmektedir.
İmam Nevevi'nin açıklamasına
göre "kâfirlere içerisinde âyet bulunan bir mektup yazıp göndermenin caiz
olduğunda ulema ittifak etmişlerdir. Fıkıh kitapları gibi içinde âyet ve hadis
bulunan kitapları düşman ülkesine sokmanın caiz olmadığını söyleyenler olduğu
gibi, içerisinde âyet ve hadis bulunmayan ilmi eserleri düşman ülkelerine
sokmanın bile caiz olmadığını söyleyenler de vardır.[477]
2611. ...İbn Abbas
(r.a.) dan; demiştir ki: "Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:
"(Yolculukta)
Arkadaşlarının (sayı bakımından) en hayırlısı dört (kişilik), serîyyelerin en
hayırlısı (en az) dört yüz (kişilik), orduların en hayırlısı da (en az) dört
bin (kişilik) olanıdır ve oniki bin (kişilik bir kuvvet) azınlıktan dolayı
yenilmez.”[479]
Ebû Dâvud dedi ki:
"doğrusu bu hadis mürsel'dir."[480]
Sahabe: Arkadaş anlamına gelen
"sahib" kelimesinin çoğuludur. «Fâiıün» vezninde olup da çoğulu
"feâle" vezninde gelen sadece bu kelime vardır.
Seriyye: Dörtten veya yüzden dörtyüze
kadar olan askeri müfrezeye verilen addır. "Ya geceleyin yürüyüş demek
olan "sery"den veya "nefis şey" demek olan “seriy"den,
yahut müntehab (seçkin) mânâsına olan "iştira" den geldiği ifade
edilen seriyye hakkında Hukuk-ı İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu'nda
(III.350) de şu tafsilat vardır: "Seriyyeleri teşkil eden erler, ekseri
geceleri yürüyüp, gündüzleri saklandıkları veya bahadır, güzide efrad
seçildikleri için bu nâmı almışlardır.” Seriyyenin cem'i serayadır.[481]
Askeri birliklerin sayılarına
göre aldıkları isimler şunlardır.
1. Sayı bakımından en az olan
askeri birliğe "ceride” ismi verilir. Özel olarak teşkil edildiği ve bu
haliyle diğer birliklerden tecrid edildiği için bu ismi almıştır.
2. "Seriyye" elli
kişiden dörtyüz kişiye kadar olan birliklerdir.
3. "Ketîbe"
yüz kişiden bin kişiye kadar olan birliklere denir.
4. "Ceyş" ise, bin
kişiden dörtbin kişiye kadar olan askeri birliklere verilen isimdir. Bu
sayıdaki birliklere "el-felik" ve "el-cühfül" isimleri de
verilir.
5. "el-Hamîs" kelimesi
ise, sayıları dörtbinden onikibine kadar olan askerî birlikler için kullanılır.
Asker kelimesi ise, bu birliklerin hepsini içine alır. Ancak Hanefi uleması
"ceyş" ve "seriyye" kelimelerinin hangi askerî birlikler
için kullanıldığı meselesinde ihtilaf etmişlerdir.
Mevzumuzu teşkil eden bu
hadis-i şerifte en hayırlı olan yolculuğun en az dört kişiyle yapılan yolculuk
olduğu ifâde edilmektedir. Bu mevzuda imâm Gazâlî hazretleri şunları söylüyor:
"Yolculuğa çıkan'bir kimse yanından ayrılmayacak bir kimseye kesinlikle
muhtaç olduğu gibi, kafilenin ihtiyaçları için çaba sarfedecek ikinci bir
arkadaşa daha ihtiyacı vardır. Eğer yola üç kişiyle çıkılacak olursa, kafilenin
ihtiyaçlarıyla meşgul olan kimse yalnız kalmaya mahkumdur. Dolayısıyla
kafilenin ihtiyaçları için çaba sarfeden kimse yalnızlığın verdiği can
sıkıntısından kurtulamaz. Eğer yolculardan ikisi kafilenin ihtiyaçları peşinde
koşacak olsa, bu sefer eşyaların başında bekleyen kimse yalnız kalır. Bu
bakımdan yolculuğun sıkıntısız geçmesi için yolcu sayısının en az dört kişi
olması gerekir.[482] Dörtten fazlasına ise ihtiyaç yoktur.
Evet korkulardan emin olmak
için arkadaşların çokluğuna ihtiyaç vardır. Fakat dört olmaları umûmi
arkadaşlık için değil, hususi arkadaşlık içindir.[483]
Tîbî'nin açıklamasına göre, bu
hadis-i şerifte yolcular için tavsiye edilen sayılarda hâkim olan dört
rakamıdır. Şöyle ki seriyyeler için tavsiye edilen dört yüz sayısı aslında yüz
sayısının dört katı olduğu gibi ordular için tavsiye edilen dört bin sayısı da
bu sayının dört katından ibarettir. Binaenaleyh bu sayıyla işaret edilmek
istenen, bu binanın ayakta durması için dört rükün üzerine oturması gerektiği
gibi, bir askeri birliğin de dört başı mamur bir şekilde takviye ve teçhiz
edilmesinin önemi ve gereğidir.
Yine bu hadis-i şerifte on iki
bin kişiden oluşan bir askeri birliğin az sayılamayacağı, şayet bu kuvvet
mağlub edilecek olursa bu mağlubiyetin, kuvvetin azlığına değil; iyi teçhiz
edilmemiş veya iyi sevk ve idare edilmemiş, ya da gurura düşüp, Allah'a olan
güvenini kaybetmiş olmasına bağlanması gerektiği ifâde buyurulmuştur. Nitekim
Huneyn savaşında müslümanlar on iki bin kişilik kuvvetlerine güvenmeleri
sebebiyle mağlup olmuşlardır. Allah Teâlâ "Andolsun Allah size birçok
yerlerde, Huneyn gününde de yardım etmişti. Hani o gün çokluğunuz sizi
böbürlendirmiş ti. Fakat size hiçbir yarar da sağlamamıştı."[484] buyurarak bu gerçeği kendilerine
bildirdi.
Binaenaleyh, on iki bin
kişilik müslüman bir kuvvet üçe bölünüp dörder bin kişilik kuvvetler halinde
ordusunun kalbine sağ ve sol cenahlarına yerleştirildikten sonra şayet
yenilecek olursa, bu mağlubiyeti, askerin sayıca azlığında değil başka
sebeplerde aramak gerekir.
Ulema bu hadisi delîl
göstererek müslümanların kuvvetleri on iki bine ulaşınca düşman kuvvetlerinin çokluğu
gerekçesiyle cepheyi terketmelerinin haram olduğunu söylemişlerdir. Kurtubi de
ilim adamlarının büyük çoğunluğunun bu görüşte olduklarını ifade etmiştir.[485]
2612. ...Süleyman b.
Büreyde babası (Büreyde) den; şöyle demiştir: Rasûlullah bir seriyyenin yahut
da bir ordunun başına bir kumandan gönderdiği zaman ona kendi nefsi hakkında
Allah'dan korkmayı, (yine ona) yanında bulunan müslümanlar hakkında hayrı
tavsiye eder ve (şöyle) buyururdu:
"Müşriklerden olan
düşman(lar)ınla karşılaştığınız zaman, onları şu üç yoldan birine çağırınız.
Bunlardan hangisinde sana icabet ederlerse onu kabul et ve kendilerini bırak.
Onlan (önce) İslam'a çağır, eğer icabet ederlerse (bunu) onlardan kabul et ve
kendilerini (serbest) bırak. Sonra onları kendi ülkelerinden muhacirlerin
ülkesine göçe davet et ve bunu yaptıktan takdirde, muhacirler için (tanınmış)
olan (haklar)ın onlar için de (tanınacağını) muhacirlerin üzerine (getirilmiş)
olan (yükümlülükler)in onların hakkında da (geçerli) olduğunu kendilerine
bildir. Eğer (bunu) kabule yanaşmazlar da kendi yurtlarını tercih ederlerse,
onlara müslüman bedeviler gibi olacaklarını, kendilerine Allah'ın mü'm inler
üzerine cereyan eden hükmünün uygulanacağını, müslümanlarla birlikte cihad
etmeleri dışında haraç ve ganimetten hiçbir hisselerinin olmayacağım
kendilerine bildir. Eğer İslâmı kabul etmezlerse onlan cizye vermeye çağır.
Eğer buna yanaşırlarsa (bunu) onlardan kabul ve kendilerini (serbest) bırak.
Eğer kabul etmezlerse artık Alan'dan yardım dileyip onlarla savaş, eğer bir
kale halkını kuşattığında senden kendilerine, Allah'ın hükmünü uygulamanı
isterlerse (bunu) onlara uygulama. Çünkü siz Allah'ın onlar hakkındaki hükmünün
ne olduğunu bilemezsiniz. Yalnız onlara kendi hükmünüzü uygulayınız. Sonra
onlar hakkında dilediğiniz hükmü veriniz.”
Süfyân dedi ki: Alkame (şöyle)
dedi: "Beii bu hadisi Mukâtil b. Hayyan'a naklettim de (bu hadisi) bana
Müslim rivayet etti, diye karşılık verdi.
Ebû Dâvûd dedi ki; (Müslim)
îbn Heyzam'dır. Nu'man b. Mu-karrir'den (naklen) Peygamber (s.a)'den Süleyman
b. Büreyde'nin hadisinin bir benzerini (rivayet) etmiştir.[486]
Cizye "ceza" kökünden
türemiş bir kelimedir. Gayr-i müslimnlerden fert başına alınan bir vergi
anlamında kullanılır.
Cizye ile haraç arasındaki
temelli farkların en önemlisi şudur: Haraç, arazi ve tarım mahsulleri
vergisidir. Cizye ise, fert başına alınan bir vergidir. Nitekim 2951 ve 3081
numaralı hadislerin şerhinde açıklanacaktır. İn-şallahü Teâlâ.
Bu hadis-i şerif, devlet
başkanının bir gazaya ordu gönderirken, ordu kumandanına Allah'dan korkmasını
ve beraberindeki mü'minlere de hayır murad etmesini tavsiye etmesi gerektiğini
ifade etmektedir. Çünkü Müslüman, toprak işgali veya maddi çıkar için cihâd
etmez. Cihâdın anahattını, İslâm davası ye küfre karşı mücadele teşkil eder.
Dolayısıyla, ordu kumandanına Allah'tan korkmasını tavsiye bu sebepledir.
Fahr-i kainat efendimiz,
devlet reisinin, ordu kumandanının şahsıyla ilgili olarak Allah'dan korkmasını
tavsiye ederken yine ona emrindeki mü-cahidlerle ilgili olarak hayır tavsiye
etmesi ordu kumandanının, karşılaştığı tüm meselelerde, başkalarına karşı ise
kolaylık göstermesi gerektiğine ve dolayısıyla "Kolaylaştırınız,
zorlaştır m ayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz" anlamındaki hadis-i
şerife bir işarettir.
Yine mevzumuzu teşkil eden bu
Ebû Dâvud hadisinde ordu kumandanının harpten önce müşrikleri şu üç yoldan
birine davet etmesinin lüzumu ifâde ediliyor:
1. İslâm'a davet; bu davet
aslında İslâmiyet'in varlığından haberi olmayan düşmanlar için gereklidir.
Ulemanın büyük çoğunluğuna göre bu davet farzdır. Bu davet yapılmadan öldürülen
o düşmanların diyetini ödemek borç olur. Daha önce İslâm kendilerine teklif
edildiği halde kabule yanaşmayanlar için harp sahasında yeni bir davet
mecburiyeti yoksa da, İslâm tarihinde bütün uygulamalarda bunların da harp
başlamadan önce İslama davet edildikleri görülmektedir.[487]
İmam Malik bu durumda olan
kimseleri İslama davet etmeden onlarla savaşmanın caiz olmadığını söylemişse
de, İmam Sevri ile ashab-ı rey, İmam Şafiî, Ahmed b.Hanbel ve İshak b.Rahûye
caiz olacağını savunmuşlardır. İmam Şafii İbnıTl-Hukaykın İslâm'a davet
edilmeden öldürülmesini bu görüşüne delil olarak
göstermiştir.
2. İslâm ülkesine göç etmeye
çağırmak: Aslında bu madde birinci maddeye bağlıdır". Şöyle ki bilindiği
gibi Mekke'nin fethinden önce küfür ülkesinde bulunan kimselerin o zamanki tek
islâm ülkesi olan Medine'ye göç etmeleri farzdı. Hatta Medine'ye göç etmek
İslâmın rükünlerinden sayılıyordu. Fakat Mekke'nin fethinden sonra bu hüküm
neshedildi.
Birinci daveti kabul ettikleri
takdirde kendilerine savaş açmaktan vazgeçilir. Fakat kendilerinden İslâmın
bir emri olarak Medine'ye göç etmeleri istenir ve Medine'ye göç ettikleri
takdirde Medine muhacirlerinin sahip oldukları bütün haklara sahip olacakları,
bu hakların karşılığında onların tüm mükellefiyetleriyle de mükellef olacakları
hatırlatılacaktır. Hattâbî'-nin beyanına göre, bu mükellefiyetten maksat
cihaddır. Çünkü muhacirler savaşa çağırıldıkları zaman katılmak mecburiyetinde
idiler. Medineli müs-lümanlarsa, mücâhidlerin sayısı yeterli olduğu sürece
savaşa katılmak mecburiyetinde değillerdi. Katılırlarsa ganimetlerden pay
alırlardı, katılmaz-larsa alamazlardı. Katılmadıkları için günahkar sayılmazlar
ve ayıplan-mazlardı.
Bu ikinci teklifi kabul
etmedikleri takdirde ise, Medineli yerli müslü-manlar araplar gibi
sayılacaktan, yani sadece iştirak etmiş oldukları ci-haddan pay
alabileceklerini "savaşmadan müslümanların düşmanlardan ele geçirdikleri
mal" anlamına gelen Fey'den pay almanın sadece Medine'ye göç eden
muhacirlere ait özel bir hak olduğu kendilerine hatırlatılacaktır. Nitekim bu
hadisi kendisine delil alan İmam Şafiî'nin görüşü de budur. Diğer imamlara
göre hadisin bu hükmü neshedümiştir. Avnu'I-ma'bud yazarının açıklamasına göre
îslâmı kabul edip te Medineye göçetmekten kaçınan kimselere ayrıca namaz, oruç,
zekat ve hacla mükellef oldukları, suç işledikleri takdirde islam kanunlarına
göre cezalandırılacakları da hatırlatılır.
3. Cizye istemek: Birinci ve
ikinci davetlerin her ikisini birden reddeden düşmanlara cizye vermeleri
teklif edilir. Cizye vermeyi kabul etmeleri halinde yine kendilerine savaş
açmaktan vazgeçilir. Fakat cizye vermeyi de reddetmeleri halinde kendilerine
savaş açılır.
Bu hadis-i şerif her kâfirden
mutlak surette vergi alınacağına delildir. Bu babda arap olanlarla olmayanlar
arasında herhangi bir fark yoktur. Çünkü hadiste geçen düşman sözü, kâfirlerin
Arap olanına da acem olanına da şâmil olan genel bir sözdür. İmam Mâlik ile
İmam el-EvzâTnin görüşü budur. Hanefilere göre ise, cizye arap olsun, acem
olsun ehl-i kitap denilen hristiyanlarla yahudilerden ve mecusilerle acem
putperestlerinden alınır. Arap putperestleriyle mürtedlerden alınmaz. Bunlar
ya müslüman olur, yahut kılıçtan geçirilir. Kadın, çocuk ve sakatlara da cizye
yoktur. İmam Şafiî'ye göre ise, cizye denilen vergi arap olsun acem olsun
yalnız ehl-i kitap ile mecûsilerden alınır. Çünkü Allah Teâlâ hazretleri ehl-i
kitabı zikrettikten sonra "ta cizyeyi verinceye kadar"[488] buyurmuştur. Hz. Peygamber de,
"Onlara karşı ehl-i kitap muamelesi yapın.” buyurmaktadır.
Bunlardan geriye kalanlar,
"Onlarla muharebe edin, ta ki fitne olmasın"[489] ve "Müşriklerle bulduğunuz yerde
harbedin"[490] âyet-i kerimelerinin umûmuna dahildirler.
Şâfiîler mevzumuzu teşkil eden
hadis hakkında; "Bu hadis Mekkenin fethinden önce vârid olmuştur. Ayetler
îse, hicretten sonra nazil oldu. Binaenaleyh, Büreyde hadisi ya mensuhtur,
yahut ondan murâd ehl-i kitap olan düşmanlardır" diyerek hadisle
istidlalden özür beyan etmişlerdir. Hadis-i şerifte kâfirleri Allah'ın hükmüne
arzetmek de nehy buyrulmakta ve bu nehyin sebebi izah edilirken "Çünkü sen
onlar hakkında Allah'ın hükmüne isabet edip etmediğini bilemezsin."
denilmektedir. İslâm kumandanından onlar hakkında kendi içtihadı ile hüküm
vermesi isteniyor. Bu da gösterir ki ictihadî meselelerde hak birdir ama her
müctehid hakka isabet edemez.[491]
2613. ...Süleyman b.
Büreyde'nin babasından rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.) şöyle
buyurmuştur:
"Allah'ın ismiyle Allah
yolunda ve Allah'ı inkar eden(ler)le savaşınız ve ahdinizi bozmadan,
(ganimetlere) hıyanet etmeden, müsle yapmadan çocuk(ları) öldürmeden savaşınız."[492]
Bu hadis-i şerif bir önceki
hadisin tamamlayıcısı durumundadır.
Bir önceki hadis-i şerifteki
tavsiyelere uyarak düşmana önce müslüman olması ve Medine'ye göç etmesi teklif edildikten
sonra bu teklifleri reddetmesi halinde son olarak cizye vermesi teklif edilir.
Onu da reddedecek olursa o zaman Allah'dan yardım dileyerek savaş açılır.
Ancak bu savaşta diğer milletlerin düşmana reva gördükleri vahşiyane
tecavüzlere ve tahribata asla izin verilmemiştir. Bu savaşta esas olan
"Sizinle muharebe edenlerle Allah yolunda sizde mukatele edin (lakin)
haddi aşmayın (yani adalet, insaf ve hakkaniyet hududunu aşıp da zulme
koyulmayın) muhakkak ki Allah haddi aşanları sevmez."[493] âyeti kerimesidir.
Harbe, "bismillah"
deyip Allah'ın yardımı istenerek başlanır ve harp sadece Allah'ın dinini
yüceltmek gayesiyle, Allah'ı inkar eden kafirlere karşı yapılır. Bu savaşta
düşmana karşı verilen sözler yerine getirilir, onlara verilen ahdlere riâyet
edilir. Çünkü mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte görüldüğü gibi bütün bu
esasları bizzat Allah'ın Rasûlü tesbit etmiş ve ümmetine bu esaslara uymalarını
emir buyurmuştur. Ayrıca harpten elde edilen ganimetlere ihanet edilemez.
Rasûlü zişan efendimiz diğer bir hadis-i şerifinde de bu manayı şöyle ifâde
ediyor; "Ganimete hıyanet etmeyin, zira hıyanet bir ateştir, hem
sahiplerine dünyada ve ahirette bir ardır."[494]
Yine mevzumuzu teşkil eden bu
hadisi şerifte müsle ve çocukları Öldürmek yasaklanmıştır. Bilindiği gibi
Müsle, başkalarına ibret olmak için burnunu, kulağını vesair bazı uzuvlarını
kesmek, gözlerini oyarak kendisini çirkin bir şekle sokarak düşmanı cezalandırmaktır.[495] Bu islâmiyette yasaklanmıştır. Nitekim
Hz. Peygamberin ilk halifesi Hz. Ebû Bekir'in Suriye'ye müteveccihen
gönderdiği orduya verdiği talimat şu mealdedir: "Daima, Allah'ın
nazargâhında ve ölüme iriaruz bir halde bulunduğunuzu der hatır ve
tezekkür ediniz ve kıyamet
gününün hesap günü olduğunu
işlediğinizin hesabını
vereceğinizi unutmayınız... Allah yolunda dövüştüğünüz zaman erkekçe, mertçe
davranın, düşmana sırtınızı çevirmeyin; zaferinizi kadın, çocuk, ihtiyar
kanıyla kirletmeyin. Hurma ağaçlarını kesmeyin. Buğday tarlalarını tahrip
etmeyin, yemiş veren ağaçları devirmeyin. Açlığınızı gidermek için zaruret
hasıl olmadıkça koyun, inek, deve gibi hayvanları kesmeyin. Söz verdiğiniz
vakit, ahdinizin şartlarını ifâda mütekayyıt olun. Yolunuzda ilerledikçe bir
takım keşişlere rastgeleceksiniz. Ki, manastırlarda yaşarlar ve inziva halinde
Allah'a ibâdetle iştigal ederler, onları kendi hallerinde bırakın ve
manastırlarını yakmayın..” Hz. Ebu Bekir'e halef olan Hz. Ömer'in de talimatı
şu mealdedir: "Kimseye taaddi ve zulüm etmeyin, zira Hak Teâlâ mu'tedleri
ve zalimleri sevmez; savaşta korkak olmayın; kuvvetinizi gaddarlık suretinde
kullanmayın; muzaffer olduğunuzda haddi aşmayın, insafa ve adalete aykırı davranmayın;
ihtiyarlan, çocukları, kadınları öldürmeyin ve atlı çarpışmalarda veya süvari
akınlarında onları telef etmekten sakının."[496]
2614. ...Enes b. Malik
(r.a.)'den demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Allah'ın ismiyle Allah
için ve Allah Resulünün dininde (sebat ederek) savaşa çıkınız, aciz kalmış
ihtiyarlan, buluğ çağına ermemiş çocukları ve kadınları öldürmeyin, ganimete
ihanet etmeyin ganimetlerinizi toplayınız, (halinizi) düzeltiniz, ihsan ile
muamele ediniz.Çünkü Allah ihsan edenleri sever."[497]
Cihaddan maksad Allah'ın
ismini yaymak ve yüceltmek ve buna mani olan güçlerle savaşmaktır. Bu hikmete
bağlı olarak Hz. Peygamber, cihada giden askerî birliğe ve onun kumandanına
cihadın gayesini hatırlatmak için önce savaşa Allah'ı anarak, ismini zikretmek
suretiyle ondan yardım dileyerek ve sadece onun dinini yüceltmek için savaşa
çıkmalarını ve her zaman olduğu gibi savaş süresince Allah'ın ve Rasûlünün
yolundan ayrılmamalan emretmiştir. Özellikle muharip sımfdan olmayan âciz
ihtiyarlarla, daha ergenlik çağına gelmemiş çocukları ve. kadınları
öldürmemelerini ganimet mallarından hisselerine düşenle yetinip hırsızlık
yoluna gitmemelerini, hal ve davranışlarını ıslah edip müslüman kardeşleriyle
ve kâfirlerle olan münâsebetlerinde ihsandan ayrılmamalarını hatırlatmıştır.
Hadis sarihlerinin
ifadelerinden anlaşıldığına göre harpte öldürülmeleri yasaklanan ihtiyarlardan
maksat, savaşa gücü yetmediği gibi düşman kuvvetlerinin cesaretini artırmak
için dellalhk yapmaya ve feryadu figan etmeye, harp hilelerini icraya gücü
yetmeyen ve düşman kuvvetlerine akıl ve tedbir öğretenlerden olmayan
İhtiyarlardır. Fakat bu hususlara gücü yeten ihtiyarlar da diğer muharipler
gibi öldürülürler. Çünkü bu özellikteki ihtiyarlar feryat ve figanlanyla
düşmanları müslümanlar üzerine kışkırttıkları ve müslümanların işlerini
zorlaştırdıkları için muhâribler sınıfından sayılırlar. Nitekim Hz. Peygamber
de yüzyirmi yaşındaki bir rivayete göre, yüzaltmış yaşındaki Düreyd b.
es-Sâmme'yi düşmana akıl hocalığı yaptığından dolayı öldürmüştür. İmam Şârânî
el-Mizanü'1-kübra'da mezheb imamlarının dördünün de bu görüşte olduklarını
söylemiştir. Ancak İmam Şafii'nin benimsenen görüşüne göre ihtiyarlar her
bakımdan aciz de olsalar harpte öldürülürler.
Metinde geçen, " =
küçük" kelimesi, " = çocuk" kelimesinden bedel veya atf-ı
beyândır. Bu bakımdan biz "tıflen vela sağiran" kelimelerini
"buluğ çağına ermeyen çocuk" diye tercüme ettik. Bu ifâdeye göre
harpte erginlik çağına gelmeyen çocukları öldürmekde yasaklanmıştır. Çünkü
erginlik çağına gelmeyen çocuklar muharipler sınıfına dahil değildir. Fakat
çocuğun bizzat harbe iştirak etmesi ya da hükümdar olması halinde düşman
kuvvetlerinin önemli ölçüde işlerine yarar. Bu bakımdan İslam uleması harbe
iştirak eden veya düşman kuvvetlerine başkanlık eden bir çocuğun harpte
öldürülebileceğine hükmetmişlerdir.
Bu mevzuda Hattâbî şunları
söylüyor:
"Harpte kadınların,
çocukların öldürülmesinin yasaklanmasını iki şekilde anlamak mümkündür:
1. Bunları esir aldıktan sonra
öldürmek yasaktır,
2. Esir almadan önce de esir
aldıktan sonra da öldürmek yasaktır.
Öldürülmeleri yasaklanan çocuk
ve kadınlardan maksat, savaşan düşman kuvvetlerinin içine katılmayan, çocuklar
ve kadınlardır. Fakat düşman muhariplerinin arasında bulunurlar da bunları
muhariplerden ayırmak mümkün olmaz ve onları öldürmeden düşman kuvvetlerini
imha etmek mümkün olmazsa o zaman çocuklarla kadınlar da öldürülür. Düşman
kuvvetleri arasında savaşmadıkça kadını öldürmek caiz değildir. Fıkıh
ulemasının çoğunluğu bu görüştedirler. İmam Şafii'ye göre savaşmaya gücü yeten
çocukları öldürmek caizdir. el-Evzai ile İmam Ahmed de bu görüştedirler. Harbe
katılmayan rahiplerin öldürülüp öldürülmeyeceği konusu ulema arasında
ihtilaflıdır. İmam Mâlik ile rey ehline göre onları öldürmek caiz değildir.
İmam Şafii ise, müslümanlığı ya da cizye vermeyi kabul etmemeleri halinde
öldürülürler. Rey ehline göre düşkün ve âciz ihtiyarları öldürmek caiz olmadığı
gibi kör ve kötürümleri öldürmek de caiz değildir. İmam Şâfiiye göre ise,
bunların hepsi öldürülebilir.
Peygamber Efendimiz bu
hadisinde ayrıca düşmanlara karşı da ihsanla muamele etmeyi emir buyurmuştur. Bilindiği
gibi ihsan, iyilik etme, yapılması uygun olan bir hayrı yapma demektir. İhsan
adaletten daha üstündür. Harpte düşmana karşı yapılacak ihsan, onları
kulaklarını burunlarını keserek Öldürmekten ve sebepsiz yere ekili ve dikili
arazilerini tahrib etmekten kaçınmakla ve benzeri davranışlarla olur.[498]
2615. ...İbn Ömer
(r.a.)den rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.) Nadîr oğullarının
hurmalarını yaktırmış ve kestirmiştir. (Bu hurmalık) Büveyre (diye anılan
yer)dir. Bunun üzerine Azız ve Celîl olan Allah, "hurma ağaçlarından
herhangi bir şeyi kesmeniz, yahut kökleri üzerinde bırakmanız (hep) Allah'ın
izniyledir ve (bu izin, yahudilerin antlaşmalarını bozmaları nedeniyle)
Fâsıkları alçalması (ve kahretmesi) içindir."[499] (ayet-i kerimesini) indirmiştir.[500]
Şafii ulemâsından imam
Nevevi'nin açıklamasına göre bu hadis, harpte kâfirlerin yaş ağaçlarını
kesmenin ve yakmanın caiz olduğuna delâlet eder. Abdurrahman b. el-Kasım, îbn
Ömer'in azatlı kölesi Nâfi, Mâlik, Sevri, Ebu Hanife, Şafii, Ahmed, İshak ve
ulemanın büyük çoğunluğu bu hadisle amel etmişlerdir. Ebu Bekr es-Sıddık,
el-Leys b. Sa'd, Ebu Sevr ve el-Evzaî ise, bunun caiz olmadığı görüşündedirler.
Hz. Peygamberin Benî Nadîr
denilen yahudilerin hurmalıklarını yaktırması hadisesi Uhut savaşından sonra
müslümanlarla, Benî Nadîr arasında olan savaşta olmuştur. Bu hadiseyi gören ya
da duyan müşrikler Hz. Peygambere, "Sen yer yüzünde fesat çıkmasını yasak
ediyorsun. Bir de ağaçları kesmek ve yakmak ne oluyor?'* diye itiraz bile
etmişlerdir. Bunun üzerine Allah Teâlâ yukarıda tercümesini sunduğumuz ayet-i
kerimeyi indirdi ve harpte düşmanın mallarını yakıp yıkmanın caiz olduğunu açıkladı.
Ancak ulemanın açıklamasına göre düşmanın mallarım yakıp yıkmanın caiz olması
için, bu yakıp yıkmanın müslümanlara bir menfaat sağlaması gerekir. Bu mevzuda
Hattâbî de şunları söylemiştir: "Hz. Peygamberin Nadîr oğullarının
hurmalarını yakıp yıkmasını ulema çeşitli şekillerde tefsir etmişlerdir. Ağaç
kesmenin mekruh olduğu görüşünde olan kimselere göre Hz. Peygamberin bu
hurmaları yakması, hurmalar düşman askerleriyle müslümanların arasında
bulunduğu ve müslümanlarm düşmanları görmesine engel teşkil ettiği için Hz.
Peygamber onların kesilmesini istemiştir. Yoksa bu ağaçların kesilmesine izin
vermezdi. Delilleri ise, Hz. Ebu Bekr'in düşman elinde bulunan Şam arazisindeki
ağaçların kesilmesine izin vermemesidir. el-Evzâî'den diğer bir kavle ve İmam
Malİk'e göre düşman diyarındaki ağaçları yakıp yıkmak caiz olduğu gibi oradaki
evleri tahribetmek de caizdir. Rey taraftarlarına göre de caizdir. İshak b.
Rahûye de bu görüştedir. İmam Ahmed ise, ihtiyaç duyulmadıkça düşmana ait olan
mamur yerleri harabetmenin tahrimen mekruh olduğunu söylemiştir.
İmam Şafii'ye göre Hz. Ebu
Bekr'in Suriye'yi fethe giden müslüman fâtihlere kesilmesini yasakladığı hurma
ağaçlarından maksadın meyveli hurma ağaçları olması ihtimali vardır. Çünkü Hz.
Ebu Bekr oraların müslü-manların eline geçeceğini Hz. Peygamberden işitmiş ve
dolayısıyla bu meyveli ağaçların olduğu gibi kalmasmı istemiş olabilir.
İmam Nevevî'nin açıklamasına
göre ayet-i kerimede harpte kesilmesine Allah'ın izin verdiğinden bahsedilen
"lîne" kelimesinden maksad, acve denilen en üstün hurma cinsinin
dışındaki bütün hurma çeşitleridir. Bazılarına göre hurma kütükleridir. Bu
kelimeyle tüm hurma ağaçlarının kasdedilmiş olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi
tüm ağaç cinslerinin kasde-dildiğini söyleyenler de vardır. Medine'de 120 çeşit
hurma ağacı olduğu söylenir.[501]
2616. ...Üsâme
(r.a.)'nin haber verdiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
(vefatından önce) sabahleyin (erkenden) Übna'ya baskın yap ve yak" diye
kendisine vasiyet etmiş.[502]
"Übna" Filistin'de
Askalân ile Remle arasında bugün “Yükna” diye anûan bir yerdir.
Hz. Peygamber vefatından önce
buranın halkı üzerine sabahleyin şafak sökerken baskın yapması için Hz.
Usâme'ye emir vermiştir. Bilindiği gibi, "Rasül-i zîşân efendimiz
genellikle düşman üzerine şafak söktükten ve ezan sesini bekledikten sonra
baskın yapardı."[503] Eğer o beldeden bir ezan sesi duyarsa ora halkının müslüman
olduğuna hükmederek saldırıdan vazgeçerdi. Fakat ezan sesi duymayacak olursa,
saldırıya geçer, halkın tam bir gaflet içinde bulunduğu o vakitlerde onları
kılıçtan geçirirdi. Netice itibariyle şunu söylemek istiyoruz ki mevzumuzu
teşkil eden bu hadis icabında ani bir baskınla düşmanın yerini yurdunu tahrip
etmenin caiz olduğuna delalet etmektedir.
Hz. Peygamberin, Hz. Üsâme'yi
Rumlarla savaşmak Üzere Şam taraflarına göndermesi safer ayının bitmesine üç
gün kala sah günü olmuştur. Kısa bir süre sonra Rabiülevvel ayının onikinci
pazartesi günü vefat etmiştir.[504]
İmam Şa'rânî'nin el-Mizanii'1-kübrâ'sında
açıkladığına göre İmam Ebu Hanife ile îmam Malik müslümanların savaşta ele
geçirdikleri düşmana ait mallan kendi Ülkelerine geçiremedikleri zaman tekrar
düşman eline geçmemesi için imha etmelerinin, düşmana ait hayvanları kesmelerinin
eşyaları yakmalarının caiz olduğunu söylemişlerdir, tbn Rüşd ise imam Şafiî'nin,
müslümanlann ele geçirip de kendi ülkelerine götüremedikleri malları yakmaya
cevaz verdiğini İmam Malik'in ise cevaz vermediğini söylüyor.
"Ağaç üç kısımdır.
Birincisi, düşmanın sütre olarak faydalandığı ağaç.' Bu tür ağaçların
kesilmesinin caiz olduğunda icma vardır.
İkincisi, kesilmesi
müslümanlann aleyhine olan ağaçlar. Bunların kesilmesi caiz değildir.
Üçüncüsü, kesilmesi
müslümanlara fayda da zarar da getirmeyen ağaçlar. Bu ağaçlar hakkında iki
görüş vardır:
a) Selef-i salihine göre bu
ağaçlan kesmek caiz değildir.
b) İmam Malik ile İmam Şafiî'ye
göre ise, caizdir. Bu mevzu için 2615 numaralı hadisin şerhine bakılabilir.[505]
2617. ..Abdullahb.Amr
el-Gazzîdedi ki:Ben Ebû Müshir'e Ubnâ (neresidir) diye sorulduğunu işittim, (o
da): "Biz (bunu başkalarından) daha iyi biliriz. Orası Yübnâ Filistin
(Filistin Yübnâsı denilen bir yer)dir." diye cevap verdi.[506]
Ebû Müshir'in "Biz bunu
başkalarından daha iyi biliriz" diye cevap vermesinin sebebi, kendisinin
Şam'h olmasındandır. Çünkü Übnâ Filistin taraflarında olduğundan Şam halkı
Übnâ'-nın neresi olduğunu başkalarından daha iyi bilir. Ancak el-Muvaffak
Üb-nâ'nın Şam taraflarında Yübna'nın da Filistin'de olduğunu, Hz. Peygam-ber'in
Hz. Usâme'yi Yübna'ya değil, Übna'ya gönderdiğini söylemiş ve bu mevzuda en
doğru görüşün de bu olduğunu ifade etmiştir.[507]
2618. ...Enes (r.a.)
den; demiştir ki: ."Peygamber (s.a.) Büsey-se'yi Ebû SüfyârTın kafilesinin
ne yapmakta olduğunu gözetlemek üzere casus olarak gönderdi.”[508]
Burada söz konusu edilen
casusluk, Kureyş'in kadın-erkek herkesten büyük sermayeler toplayarak Şam'a
gönderdikleri büyük ticâret kervanı ile ilgilidir. Hz. Peygamber, Kureyşlilerin
harp hazırlıkları için işlerine yarayacağı bu kervanla ilgilenmiş dönüşünde onu
gözetleyip, hakkında bilgi toplamak üzere Hz. Büseyse'yi casus olarak görevlendirmişti.
Bu durum düşmanın harp planlarını öğrenmek için casus kullanmanın meşruiyyetine
delâlet etmektedir.
Harpte düşman hakkında iyice
malumat toplama ve tam bir haber alma, bunun yanında kendi maksat ve
niyetlerini ondan saklama veya karşı casusluk, Hz. Peygamberin takibettiği
önemli bir umdedir. Benû Mustalik kabilesi müslümanlar arasına bir casus
göndermişler ve bu müslümanlar tarafından yakalanmıştı. Bir müslüman olan
Hatib, İslam düşmanlarına hitaben Hz. Peygamberin onlar hakkında hazırladığı
plan ve niyetlerden bahseden bir mektup yazdı. Fakat bu hıyanet yazısını
götüren kadın, yolda Hz. Peygamberin adamları tarafından yakalandı. Muhammed
(s.a.) Mekke'de, Evtas'da ve diğer havalilerde buraların fethinden evvel
casuslar bulunduruyordu. Bunlar kendi bulundukları havalide cereyan eden olaylar
hakkında Hz. Peygamberi gizlice ve muntazam süratte haberdar ediyorlardı.[509]
Hz. Peygamber iki türlü casus
kullanırdı:
1. Gören casus (ayn)
2. Dinleyen ve haber alan casus[510]
Eski devirlerde casuslar
modern zamanlarda olduğu gibi mukabil tarafa bu kadar çok zarar veremezlerdi. Zamanımızda
casusluk bir sanat olmaktan çıkmış hakiki bir ilim halinde inkişaf etmiştir.
Bununla beraber eski zamanlarda da düşmandan haberleri saklamak için, inceden
inceye düşünülmüş tedbirler alınırdı. Bazı defalar Peygamber (s.a.) bütün yolları,
askeri ehemmiyeti haiz haberlerin sızmasını önlemek maksadıyla, hususi
şahıslara karşı kapatırdı.
Ebu Yûsuf, İslâm devletinin
tebası olsun veya olmasın gayri müslim casuslara ölüm cezası ve islam dininde
olanlara da hapis ve bedenî işkence cezaları verilmesi fikrindedir. Muasırı
eş-Şeybâni, casusluğu hırsızlıktan daha hafif görür ve İslam devletinin
tebaasının casusluktan dolayı boyunlarının vurulmaması mütalaasında bulunur.
Yabancılara gelince onlara karşı hiç merhameti yoktur.
Ceza bahis konusu olunca erkek
ile kadın arasında hiç bir fark gözetilmez. Bununla beraber İslam
hukukşinasları rüşde varmamış bir kimsenin hiç bir şekilde ölüm cezasına
çarptırılanı ayacağı m söylerler.[511]
2619. ...Semûre b.
Cundub (r.a.)den rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Biriniz (yolculuğu
esnasında sağlıklı) bir hayvanla karşılaşırsa (bir baksın eğer) onun sahibi
varsa (sahibinden) izin istesin. Eğer kendisine izin verirse (hayvanı) sağsın
ve (sütünü) içsin.Eğer sahibi yoksa üç (defa) seslensin eğer (sahibi) ona cevap
verecek olursa, ondan izin istesin. Eğer cevap veren olmazsa (hayvanı) sağsın,
(sütünü) içsin ve (artanı) götürmesin."[512]
Bu hadisin tefsirinde ulema
ihtilaf etmiştir. Hadis ulemasından bazılarına göre bu hadis-i şerif, bir
yolcunun önüne gelen koyun, sığır ve deve cinsinden sahipsiz bir hayvanın
sütünü sağıp içmesinin ve uğramış olduğu bir bahçenin meyvesini yemesinin caiz
olduğunu ifâde etmektedir. Hz. Peygamber bunun caiz olduğunu haber verdiğine
göre sahipsiz olan bir hayvanın sütünü sağıp içen, ya da uğradığı bir bahçenin
meyvesini yiyen bir kimse, içtiği sütün ya da yediği meyvenin kıymetini
sahibine ödemesi de gerekmez. İmam Ahmed'in meşhur olan görüşü budur.
Bazılarına göre ise, zaruret
olmadıkça bir yolcunun sahipsiz bir bahçeye girip meyvesini yemesi, sahipsiz
bir hayvanı sağıp sütünü içmesi caiz değildir. Ancak zaruret icabı böyle bir
bahçenin meyvesini yiyebildiği gibi sahipsiz bir hayvanın sütünü de içebilir.
Ancak daha sonra kıymetini sahibine ödemesi gerekir, imam Malik ile Şafiî ve
Ebu Hanife bu görüştedirler. Bu görüşte olan ulemanın delillerinden bazıları
şunlardır:
1. Allah Teâlâ Kur'an-ı
Kerimende; "Ey inananlar, mallarınızı aranızda (İslam şeriatının helâl
kılmadığı, faiz, kumar, hırsızlık ve gasb v.s. gibi) bâtıl sebeblerle
yemeyin..."[513] buyurmuştur. Sahibinden izin almadan sağmal bir hayvanın
sütünü sağıp içmek o kimsenin malını haksızlıkla yemektir.
2. O hayvanın bir
yetim malı olması ihtimali de vardır. Eğer yetim malıysa o zaman "zulüm
ile öksüzlerin mallarını yiyenler, karınlarına sadece ateş
doldurmaktadırlar ve çılgın bir ateşe gireceklerdir."[514] âyet-i kerimesindeki tehdidin kapsamına
girmiş olurlar.
3. "Sizin kanlarınız,
mallarınız, ırzlarınız biribirinize haramdır..."[515]
4. "Sizden biriniz, iznini
almadan din kardeşinin sağmal hayvanını sağmasın..."[516] Birinci görüşü savunanlar bu delillerin
hepsine ayrı ayrı cevap vermişlerdir. İbn Kayyım el-Cevziyye bunlan uzun uzun
açıklamıştır.[517]
Tuhfetu'l-ahvezî yazarının
açıklamasına göre bazıları bu mevzudaki farklı hadislerin arasını şu şekilde
uzlaştırmışlardır:
1. Bu mevzuda gelen hadislerdeki
bir bahçeye uğrayan kimsenin onun meyvelerinden yemesine, karşısına gelen
sağmal bir hayvanın sütünden içmesine izin veren hadisler mal sahibinin özel
veya genel mânâda izni bulunmasıyla ilgilidir. Bu mevzudaki yasaklayıcı hadisler
ise, mal sahibinin izni bulunmamasıyla ilgilidir.
2. Bazılarına göre ise, bu
hadislerdeki izin, yolculardan zaruret halinde olanlara, açlıktan ölme
durumunda kalanlara aittir. Bu mevzudaki yasaklayıcı hadisler ise, bunların
dışında kalan kimselerle ilgilidir.
3. Bazılarına göre ise, bu
mevzudaki yasaklayıcı hadisler mal sahibinin, malını yiyen veya içen kimseden
daha muhtaç olması ile ilgilidir. Nitekim şu hadis-i şerifde bu gerçeği ifade
etmektedir: "Biz (bir defa) Rasû-lullah (s.a.) ile birlikte yolculuk
ederken memeleri "ıda" denilen bitki ile bağlanmış bir deve sürüsü
ile karşılaştık. Biz (sütünü sağıp içmek üzere) develerin olduğu yerde
toplandık. Bunun Üzerine Rasûlullah (s.a.) bizi çağırdı. Biz de onun yamna
döndük. Rasûl-i Ekrem: "Şüphesiz bu deve
sürüsü müslümanlardan bir ev halkının malıdır. Sütü de onların azığı ve
Allah'dan sonra (muhtaç oldukları) bereket (ve hayırlı malı) dir. İçinde yol
azığınız bulunan kaplarınızın yanma döndüğünüzde içindeki azıklarınızın
götürülmüş olduğunu görmeniz sizi sevindirir mi?" buyurdu. Sahâ-bîler
"Hayır" dediler. Rasûl-i Ekrem de: "Şüphesiz bu da öyledir"
buyurdu.[518]
4. Bazıların a göre bu mevzudaki
hadislerdeki izin mal sahibinin zengin olmasıyla yasak da
fakir olmasıyla ilgilidir.
5. Bazılarına göre ise, bu
mevzudaki yasaklayıcı hadisler memeleri kese ile bağlı
koyunların sağılmasıyla İlgilidir. İzin ise, memeleri sarılı olmayan
koyunların sağılmasıyla ilgilidir. Ancak tmam Ahmed'in rivayet ettiği;
"Eğer siz bu hayvanı mutlak sağacaksanız sağın, sütünü için (fakat kalanı
da sağıp evlerinize) götürmeyin."[519] anlamındaki hadis bu mevzuda memeleri
sarılı hayvanla sarılı olmayan arasında bir fark olmadığını ifade etmektedir.
6. bmVl-Arabî'ye göre ise, bu
mevzuda gelen bazı hadislerdeki ruhsatlar bu ruhsatların âdet halinde yaşadığı
memleketlerle ve oranın halkıyla ilgilidir. Hicaz, Şam ve diğer bazı
memleketler ve ruhsatın ta eski zamanlardan beri âdet halinde yaşayıp geldiği
yerlerdir.
7. bû Davud'a göre, bu iznin
bulunduğu hadisler sadece yolcular içindir.
8. Bazılarına göre ise, bu izin
zimmîlerin mallarına aittir. Bu mevzudaki yasaklar da müslümanlann mallarıyla
ilgilidir.
9. Hanefi ulemasından Tah&vTye
göre ise, sözkonusu hadis-i şeriflerde geçen izin, yolcuları evlerde misafir
etmenin vâcib olduğu dönemlere aittir. Daha sonra bu vacibin neshedilmesiyle bu
izin de neshedilmiştir.[520]
2620. ...Abbad b. Şurahbîl'den;
demiştir ki: Ben yoksul ve açtım. Bunun üzerine Medine'nin bahçelerinden bir
bahçeye girip, bir (mikdar) başağı ovalayıp yedim. (Bir kısmını da) elbisemin
içerisine koydum. Az sonra bahçenin sahibi çıkageldi, beni doğdu ve elbisemi
aldı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.)e vardım (durumu ona haber verdim) Bunun
üzerine (Hz. Peygamber) Ona (hitaben) "Sen (bu adama) bir şey Öğretmedin;
o cahildi. Ve onu doyurmadın, O açtı." dedi ve ona elbisemi bana geri
vermesini emretti. (Bahçe sahibi de) bana bir vesk, yahut da yarım vesk buğday
verdi"[521]
Sene: Halka isabet eden umûmî
açlık ve kıtlık için kullanılan bir kelimedir, tbn Mâce'nin rivayetinde bu
kelime, "açlık ve kıtlık yılı" anlamına gelen kelimesi vardır. Burada
anlaşılıyor ki olay bir kıtlık yılında cereyan etmiştir.
Râvi bu hadisi rivayet ederken
Hz. Peygamberin “ç" anlamına gelen, kelimesini mi, yoksa yine aynı manaya
gelen kelimesini mi kullandığını kesinlikle hatırlayamadığından, bu
tereddüdünü, ıil. ju y wu Jtf liifeCai iken yahut da sağib iken"
cümlesiyle ifade etmiştir. Bir başka ifadeyle bu cümledeki tereddüt, Hz.
Peygambere değil, âviye aittir.
Hz. Peygamber bahçe sahibine;
"Sen ona bir şey öğretmedin. O da cahil idi. Sen onu doyurmadın o aç
idi.”özleriyle; "Senin bahçene giren bu adam, sadece bahçeye giren aç bir
adamın, bahçenin ürünlerinden yiyebileceğini biliyordu. Fakat yedikten sonra
kalan kısmı yanında götüremeyeceğini bilmiyordu. Bunu kendisine öğretmen
gerekirdi. Oysa sen bunu yapmadığın gibi o fakiri doyurmaya da
yanaşmadın" demek istemiştir. Daha sonra bahçe sahibine sözü geçen fakirin
elbisesini geri vermesini emretmiş. Bunun üzerine bahçe sahibi fakire
elbisesini geri verdiği gibi bir yahut da yarım vesk buğday vermiştir.
Bilindiği gibi bir vesk altmış sa'dır.[522] ltmış sa\ 62.400 dirhem mikdarıdır.[523]
Bir dirhem, 3,2 gram olduğuna göre
bir vesk 19 kilo 960 gram ağırlığa eşittir. Ebû Davud'un rivayetinde bu
buğdayı bahçe sahibinin verdiği ifade edilirken Nesai'nin rivayetinde Hz.
Peygamberin verdiği ifade edilmektedir. Nitekim İbnü'l-Esir'in Usdü'1-ğâbe
isimli eserindeki rivayette Ne-sâî'nin rivayetini te'yid etmektedir.
Bu farklı rivayetler için
Bezlu'l-mechûd yazarı şunları söylüyor, "Bahçe sahibi bu buğdayı sözü
geçen fakire Hz. Peygamberin emriyle verdiği için, Nesai'nin ve İbnü'l-Esir'in
buğdayı sanki Hz. Peygamber vermiş gibi rivayet etmiş olmaları ayrıca Hz.
Peygamberin bahçe sahibiyle birlikte beytü'l-mâle giderek bu buğdayı fakire
vermek üzere ona teslim ettiği bu yüzden de râvilerden bir kısmı, bu verme
işini Hz. Peygambere isnad ederken bir kısmının da bahçe sahibine isnadettiği
ve aslında bu rivayetler arasında bir çelişki bulunmadığı söylenebilir."
Bir önceki hadisin şerhinde de
açıkladığımız gibi ekili bir bahçeye ya da tarlaya uğrayan bir kimsenin zaruret
olmadıkça oranın meyvelerinden veya sebzelerinden yemesi caiz değildir.
Zaruret halinde ise, kıymetini ödemek şartıyla yiyebilir. Cumhur-u ulemanın ve
imam Şâfiînin görüşü budur. Seleften bazılarına göre ise, zaruret halinde olan
bir kimsenin uğramış olduğu bir bahçeden yediği meyve ya da sebzelerin
parasını ödemesi gerekmez.
İmam Ahmed'den gelen en sahih
rivyete göre bir kimse etrafı duvarla veya çitle çevrili olmayan bir bahçenin
yaş meyvelerinden zaruret olmasa bile yiyebilir.
İmam Ahmed'den gelen ikinci
bir rivayete göre ise, ancak zaruret halinde yiyebilir. Her iki halde de bu
kimseye yediği meyvelerin veya sebzelerin bedelini ödemesi gerekmez.
İmam Şafiî bir kimsenin
uğramış olduğu herhangi bir bahçenin meyvelerinden zaruretsiz olarak yiyip
içmesinin, caiz olup yediğinin bedelini de borçlanmamasını, bu görüşe temel
teşkil eden hadislerin sıhhatine bağlamış ve "Eğer buna cevaz veren hadis
sahihse bu fetva da sahihtir." demiştir. Beyhaki'nin açıklamasına göre bu
hadisten maksat şu hadistir: "Meyve bahçesine giren (meyvelerden) yesin
ve (fakat) eteğini doldurmasın."[524] Her ne kadar Beyhakî bu hadisin ğarib
olduğunu söylemişse de Hafız İbn Hacer bu mevzuda gelen hadislerin tümünü bir
arada mütalaa ederek bu hadisin sahih olduğu kanaatine varmıştır.[525]
Hanefi uleması ise bu cevazın,
i s lamın ilk yıllarına ait olduğu fakat sonradan neshediidiği görüşündedir.
Hanefî ulemâsının bu mevzudaki görüşü cumhur-ı ulemânın görüşü gibidir.
Binaenaleyh, Hanefilere göre bir kimse zaruret hali olmadan başkasının
bahçesine giremez. Zaruret halinde başkasının bahçesine giren kimse de
yediğinin parasını borçlanır.[526] Bütün bu görüşlerin delillerini bir
önceki hadisin şerhinde kısaca anlatmış bulunuyoruz.[527]
2621. ...Ebu Bişr,
"Ben Ğuber oğullarından biri olan Abbad b. Şürahbil'i (şöyle derken)
işittim" dedi ve (önceki hadisin) mânâsını rivayet etti.[528]
2622. ...Ebû Rafi b. Amr
el-öıfâif nin amcasından rivayet olunmuştur; dedi ki: Ben çocuktum. Ensann
hurmalarını taşlıyordum. Peygamber (s.a.)'ın huzuruna getirildim.
"Ey çocuk, hurmaları
niçin taşlıyorsun?" buyurdu.
Ben de; düşürdüklerimi yiyorum
(da onun için taşlıyorum) diye cevap verdim. (Peygamber -s.a.- de)
"Hurma ağaçlannı taşlama,
altlarına dökülenleri ye" buyurdu. Sonra çocuğun başım okşayıp; "-Ey
Allahım bunun karnını doyur" diye dua etti.[530]
Metinde geçen "yiyorum
diye cevap verdi" anlamına gelen "Kale âkilu" cümlesini îbn Mace
"kültü âkilü = yiyorum diye cevap verdim" şeklinde rivayet etmiştir.
Aralarında netice itibarıyla herhangi bir fark yoktur.
Bu hadis-i şerif bir bahçede
bulunan ağaçların altına kendiliğinden dökülen meyveleri toplayıp yemenin caiz
olduğunu ifâde etmektedir.
Nitekim kıymetli
âlimlerimizden Ö.N. Bilmen Efendi de bu mevzuda şunları kaydetmiştir:
"Yollarda, bostanlarda, ağaçların altlarında bulunan başaklar, mayveler
hakkında da lukata hükümleri caizdir. Maamafih bu hususta tafsilat vardır.
Şöyle ki;
Yazın şehirlerde ağaçların
altlarına dökülen meyveler sahipleri tarafından serâhaten veya adeti vechi ile
delâleten ibâhe edilmiş ise, alınıp yiyilebilir, aksi durumda yiyilemez
haramdır.
Şehirlerde bahçe ve bostan
içinde bulunan meyveler ceviz vesaire gibi bozulmayıp kalabilecek şeylerden
ise, sahiplerinin seraheten izinleri bulunmadıkça alınamaz. Çabuk bozulacak
şeylerden ise muhtar olan kavle göre seraheten veya adeten men edilmemiş olunca
alınıp yiyilebilir. Diğer bir kavli göre de sahiplerinin rızaları bilinmedikçe
alınıp yiyilemez.
Bu vaziyet olunca bakılır;
eğer meyveler bozulmayıp kalabilecek şeylerden ise sahiplerinin izinleri
bilinmedikçe alınıp yiyilemez. Fakat bozulacak şeylerden ise, -muhtar olan
kavle göre- men edildiği tebeyyün edilmedikçe alınıp yiyilebilir.
Ağaç üzerinde bulunan
meyvalara gelince bunlar, her nerede bulunurlarsa bulunsun, sahiplerinin
izinleri olmadıkça efdal olan alınıp yenil-memesidir. Meğer ki pek mebzul olup
da yiyilmeleri sahiplerine ağır gelmesin. O halde, o meyvalardan bir miktar
alınıp orada yiyilebilir. Fakat toplanıp başka bir yere götürülemez. Bu caiz
değildir.
Akar ırmak suları üzerinde
bulunan meyveleri çok olsa da toplayıp yemek caizdir. Çünkü bunlar bu halde
bırakılsa çabuk bozulurlar, bunları toplamaya delâleten izin vardır. Fakat
böyle su üzerinde bulunan ağaçlara gelince bakılır. Eğer sudan çıkarılacakları
zaman kıymetli bulunmayacak şeyler ise alınmaları helal olur. Fakat kıymetli
bulunacak şeyler ise helal olmaz, haklarında lukata muamelesi yapılır. Yollara
dökülmüş olan ağaç yaprakları eğer dut yaprakları gibi kendisiyle istifade
olunacak şeyler ise, bunları toplayıp almak caiz değildir. Aksi takdirde
kıymetini sahibine borçlu olurlar. Fakat istifade olunmayacak şeyler ise,
toplanıp alınabilirler, ödenmeleri lazım gelmez.
Ekin tarlalarında veya karpuz,
ve salata bostanlarında ekinler alındıktan ve karpuzlarla salatalar
toplandıktan sonra başkalarının toplanmalarına adeten izin verilmiş olan başak
vesaire döküntülerini toplamak caizdir.[531]
2623. ...Abdullah b.
Ömer'den rivayet olunduğuna göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurmuştur:
"Sakın bir kimse
(sahibinin) izni olmadan başka birinin davarını sağmasın. Biriniz kilerine
varılıp da hazinesinin kırılıp zahiresinin sanl(ıp alın)masını hoş görür mü?
İnsanların hayvanlarının memeleri de onlara yiyeceklerini biriktirir.
Binaenaleyh kimse izin almadıkça diğer bir kimsenin davannı sağmasın.”[532]
Mâşiye; deve, sığır, koyun ve
keçi anlamlarında kullanılırsa da daha
ziyâde koyun için kullanılır.
Meşrebe ise içinde buğday, un
gibi yiyecek maddelerinin saklandığı anbar veya kiler demektir.
Duru; kelimesi "Dur*'
kelimesinin çoğuludur. Sağmal hayvanların memeleri için kullanılır. 2619
numaralı hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi Hanefilerle, Şâfiîlere,
Mâlikilere ve Cumhur-ı ulemâya göre izinsiz hiç bir kimse, birinin bağ ve
bahçesinden yemiş yiyemez; davarının sütünü içemez. Meğer ki muztar kala. O
zaman zaruret miktarı yiyip içebilir. Bu zevat cevaz bildiren hadisler hakkında
muhtelif yönlerden cevaplar vermişlerdir.
a) Kurtubi: "Malum kaide
ile amel etmek daha iyidir" demiştir.
b) Nehy bildiren hadis, cevaz
hadisinden daha sahihtir.
c) Cevaz bildiren hadisler âdete
nazaran mal sahiplerinin razı olduklarının bilinmesine hamledilirler.
d) Cevaz meselesi zaruret
zamanlarına hamledilir. Nitekim İslâm'ın ilk zamanlarında hal böyle idi.
Bu hususta Tahâvî de şunları
söylemiştir: "Bu hadisler misafir kabul etmenin vâcib olduğu zamanlara
mahsustur. Rasûlullah (s.a.) bunu emir buyurmuş, gelen misafiri kabul etmeyi
hane sahibine vacip kılmıştır. Bila-here vücup neshedilerek hükmü kaldırılınca
adı geçen hadislerin hükmü de kalkmıştır."
Hicret esnasında Peygamber
(s.a.) ile Hz. Ebu Bekr'in içtikleri süt hakkında Kurtubî; Bu, koyun sahibine
bir idlal(yani nazı geçme)idi. Çünkü Hz. Ebû Bekir onu tanıyordu. Yahut o
çobanın oradan geçenlere süt takdim edilmesine izin verdiğini biliyordu.Yahut o
süt kendisine eman verilmemiş bir harbiye ait olduğu için içmişlerdi, diyor.
Bu hususta daha başka sözler de söylenmiştir.[533]
1. Hadis-i şeref zahire
biriktirmenin mutlak surette câiz olmadım söyleyenlerin aleyhine delildir.
2. Süte yiyecek denilebilir.
Binaenaleyh, yiyecek yememeğe yemin eden bir kimse süt içmekle yeminini bozmuş
olur. Ancak sütü yiyecek saymamaya niyet etmişse yemini bozulmaz.
3. Sağmal koyun, süt karşılığı
satılabilir. Fukaha sağmal koyunun süt ve sair yiyeceklerle peşinen veya
veresiye satılıp satılamayacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir, tmam Malik'e
göre, koyunun memesinde süt bulunmamak ve peşin olmak şartı ile sağmal bir
koyunu süt mukabilinde satmakta beis yoktur. Koyunun memesinde süt bulunursa,
süt mukabilinde peşin satmak caiz değildir. Koyun sağmal değilse peşin ve
veresiye satılabilir.
Hanefilerle imam Şafiî'ye göre
sağmal koyunu, yiyecek mukabili veresiye satmak caiz değildir. İmam Şafiî
memesinde süt olan koyunun süt mukabilinde hiç bir suretle satılamayacağına
kaildir.
4. Kıyasın sahih
olabilmesi için fer'in asla her hususta müsâvî olması şart değildir. Zira
muhafaza hususunda meme hazineye müsavi değildir; bununla beraber peygamber
(s.a.) izinsiz sağmanın haram olması babında memeyi yiyecek hazinesi hükmünde
saymıştır.
5. Bir meseleyi zihinlere iyi
yerleştirmek için ata sözlerinden istifâde caizdir.[534]
2624. ...Ibn Cüreyc dedi
ki: "Ey inananlar, Allah'a itaat edin. Rasûle ve sizden olan (halifelere,
hakimlere, âlimlere, hak ve adalet üzere olan) emir sahibine itaat
edin..."[535] (âyet-i kerimesi) Abdullah b. Kays b. Adiyy (hakkında
indi) Peygamber (s.a.) onu bir seriyye de gönder(miş)di. Bana bunu Ya'la, Said
b . Cübeyr'den O da îbn Abbas'dan naklen haber verdi.[536]
Ulu'l-emr: Buyruk sahibi sözü
geçerli olan kişi demektir. Bunun devlet başkanı, vâlîler ve daha genel
anlamıyla yöneticiler olduğu âyetin siyakından anlaşılmaktadır. Fakat Ibn
Ab-bas'a dayanan bir görüşe göre buyruk sahipleri din bilginleridir.
"Onlara emniyet ve korku haberi geldiği zaman, onu hemen yaytverirler.
Halbuki bunu, Rasûle ve aralarındaki emir sahiplerine götürselerdi, içlerinden
işin içyüzünü araştırıp çıkaranlar onun ne olduğunu bilirlerdi”[537] mealindeki âyet-i kerimeden alimlerin
de ululemr olduğu anlaşılmaktadır. Fahr-i Râ-zi'ye göre buyruk sahiplerinin
hail ve akd denilen ittifakları bütün ümmeti temsil ederek kitap ve sünnetten
başka başlıbaşına bir delil teşkil eden ehl-i icma olması gerekir. Ulemâya,
ümeraya, hukemaya itaat ise, Allah'a, rasûlüne ve hal ve akd sahiplerine
itaattan kaynaklanan ve ona bağlı olan bir itaattir.[538] İbn Kesir de ulema olsun, ümera olsun
bütün buyruk sahiplerinin ululemr olduğunu söylüyor. Hanefi ulemasından Aynı
âyet-i kerimede geçen "ulu'l-emr = emir sahipleri" hakkındaki
görüşleri onbir maddede özetlemiştir:
1. Âmirlerdir. Ibn Abbas (r.a.)
ile Ebu Hüreyre, İbn Zeyd ve Süddî bu- görüştedirler.
2. Hz. Ebû Bekr ile Ömer (r.a.)
dir. Hz. İkrime bu görüştedir.
3. Tüm sahabedir. Mücâhid
(r.a.)'in görüşü budur.
4. Dört halifedir. Sa'lebi, Ebu
Bekr el-Varrak'ın bu görüşte olduğunu söylemiştir.
5. Ata (r.a.) e göre ise, âyet-i
kerîmede geçen ulu'l-emr sözüyle kas-dedilen Muhacirler ile Ensardır.
6. Sahabe ve tabiûndur
7. İbn Keysan bu kelimeyle
kasdedilen halkı idare eden akıllı kimselerdir.
8. İlim adamları ile fıkıh
ulemasıdır. Cabir b. Abdillah ile Hasan el-Basri ve Ebu'l-Aliyye (r.a.) bu
görüştedirler.
9. Seriyye
kumandanlarıdır. Meymun b. Mehran, Mukâtil ve Kelbi bu görüştedirler.
10. Mücâhid'e göre
Ulu'l-emr tüm ilim adamları ve Kur'an alimleridir. İmam Mâlik de bu görüşü
tercih etmiştir.
11. Liyakatlerinden
dolayı bir iş başına getirilmiş olan herkes Ulu'l-emr'dir.[539] Buhari şârihi, Aynî de bu görüşler
içerisinde son görüşü tercih ederek "Sahih olan da budur" demiş ve
Buhârî'nin de bu görüşte olduğunu ifade etmiştir. Ancak Allah'a veRasûlüne
itaat mutlak olmakla beraber, ulu'1-emre itaat mutlak değildir. Bazı kayıt ve
şartlara tabidir. Bu mânâyı ifade için Cenab-ı Hak, Allah'a ve Rasûlüne itaati
ayrı ayrı zikrettiği halde ulu'l-emr için ayrıca “ = itaat ediniz”
buyurmamış, ulu'1-emre itaati, Rasûlüne atfen bağlı olarak zikretmiştir. Bu
atıf şundan dolayıdır. Eğer Ulu'1-Emr sizden ise, yâni müslümansa, iktisâdi,
sosyal ve toplum hayatının her noktasında Allahm emirlerine göre hüküm veriyor,
Rasûlullah'ın sünnetine bağlı kalıyorsa, idare ediş şekli Allah'ın Ahkâmı ve
Rasûlullahın hayat tarzıyla çatışmıyorsa itaat ediniz. Bunun aksi ise Tâğûtlar
ve saptırıcı ve idarecilere yaranmak için yağ çeken âlimlerdir ki onlarda
idareci ve âlimdirler. Eğer idarecinin vasfı Tâğut ve bu tür alim kavramına
uygunsa onlarada isyan etmek bir mü'min üzerine farzdır.
Burada şâyân-ı dikkat olan
kayıtlardan birisi de mü'minlere hitaben kaydıdır ki mânâsı vazıhtır.
Mü'minlerden olmayan ulu'1-emre itaat dînen vâcib kılınmamıştır.[540]
Yine Aynî'nin açıklamasına
göre, Davûdî bu âyetin Abdullah b. Hu-zafe hakkında indiğini ifâde ederek
Abdullah b. Abbas (r.a.) dan gelen rivayeti reddetmiş ve bu rivayetin Hz.
Abbas'dan rivayet eden râvilerden biri tarafından yanlışlıkla tahrif edilerek
değiştirilmiş olabileceğini savunmuştur. Davûdî'nin bu mevzudaki görüşü şudur:
Abdullah b. Huzafe'nin başından geçen bu mevzu ile ilgili olayda[541] Rasûl-i ekrem askerlerin ona isyan
etmesini hoş karşılamamıştır. Binaenaleyh bu ayetin Abdullah b. Huzafe hakkında
indiğini iddia etmek, âyeti indirilmiş gayesine zıt bir yönde tefsir etmek
olur.[542] ancak Davûdi'ye şöyle cevap verilmiştir: "Abdullah b.
Huzâfe kıssasından murad,
"Eğer bir şeyde münakaşa
ederseniz onu Allah'a ve Rasûle ar/ediverin" âyetidir. Hz. Abdullah'ın
seriyyesine gereken de bu idi. Kendimizi ateşe atalım mı atmayalım mı diye
münaza'a ederken meseleyi Allah ve Rasûlüne irca edeceklerdi. Onlar bunu
yapmadılar, âyet onun için inmiştir."[543] Bu mevzuda İbn Kesir de şunları
söylüyor: "Allah (c.c)'a itaatten murad, Kur'an-i Kerim'in hükümlerine
uymak; peygambere itaatten murad, sünnete riâyet etmek; ulu'l-emr'e itaattan
murad, Allah'ın emirleri doğrultusundaki emirlerine uymaktır"[544] Rasûl-i Ekrem (s.a.)'in;"Her kim
Ulu-lemr'e (halifeye) itaatten bîr el kadar ayrılırsa, kıyamet gününde Allah
(c.c.)'a fiili hususunda lehinde hiç bir hücceti olmayarak kavuşacaktır. Her
kim de boynunda (halifeye) bey'atı olmayarak ölürse cahiliyye ölümü ile ölür”[545] buyurduğu sabittir. İmam Ebu Muîn
en-Nesefî, "Üzerimizde İslam devlet başkanı olan imam (ululemr'i) görmeden
bir günün geçmesi caiz değildir. İmam devlet başkanı olan halifedir.
İmametin hak olduğunu kabul
etmeyen kimse kafir olur." demiştir.[546]
2625. ...Ali (r.a.) den
rivayet olunduğuna göre, Rasûlullah (s.a.) bir ordu göndermiş ve başına da bir adamı
kumandan tayin edip, onlara kumandanı dinlemelerini ve ona itaat etmelerini
emretmişti. Bir süre sonra kumandan bir ateş yaktı ve askerlere ateşe
girmelerini emretti. Bunun üzerine bazı askerler, "biz sadece ateşten
kaçtık" dediler. Diğer bir kısmı da ateşe girmek istediler. Bu haber
peygamber (s.a.)e erişince; "Eğer onlar ateşe girselerdi ebediyyen ateşte
kalacaklardı.' dedi ve "Allah'a isyan hususunda (kula) itaat yoktur (kula)
itaat ancak dine uygun olan işlerdedir" buyurdu.[547]
Bu hadis-i şerif yetkili
kişilerin emirlerini yerine getirmek için Allah'ın ve Rasûlünün emirlerini
çiğnemenin Allah'a ve Rasûlüne isyan sayılacağını, âmirin, Allah'ın ve
Rasûlünün emirlerine aykırı olarak verdiği emirlerin, bu emri yerine getiren
memuru sorumluluktan kurtaramayacağını ve içinde mâsiyet bulunan taat ve
ibâdetin makbul olamayacağını ifade etmektedir.
Metinde geçen "Eğer onlar
ateşe girselerdi ebediyyen o ateşte kalacaklardı” cümlesindeki "ateş” ten
maksat cehennem ateşi değil, kumandanın yakmış olduğu ateştir. Hafız îbn Hacer
bu ateşten maksadın kumandanın yaktığı ateş mi yoksa cehennem ateşi mi olduğu
meselesinde bazı ihtimaller üzerinde durduktan sonra bu ateşten maksadın,
kumandan tarafından yakılan ateş olduğunun kanaatine varmıştır. Buna göre cümlenin
mânâsı şöyledir: "Eğer onlar bu ateşe girselerdi zannettikleri gibi zararsız
olarak kurtulamayacaklardı. Bilakis orada yanıp gideceklerdi." Yine aynı
cümlede geçen ebediyyen kelimesi de "sonsuza kadar** anlamında
kullanılmayıp "uzun süre” anlamında kullanılmıştır. Nitekim
"ebed" kelimesi "Amma onlar, ellerinin (yapıp) öne sürdüğü
(işler) yüzünden ölümü asla temenni etmezler...”[548] meâlindeki âyet-i kerimede de aynı
şekilde "uzun süre" anlamında kullanılmıştır.
Binaenaleyh bu cümle ile,
"Eğer bu askerler kumandanın emrine itaat etmeyi vâcib zannederek ve
ateşin kendilerine zarar vermeyeceğine inanarak ateşe girselerdi kendilerine
böylesine yakından ilgilendiren hayatî bir meselenin asılını öğrenmek için
gereken çabayı göstermediklerinden ve neticede intihar gibi bir yasağı
çiğnediklerinden dolayı günahkâr olacaklar ve içine girdikleri ateşte yanıp
gitmeye müstehak olacaklardı" denilmek istenmiştir.
Bazılarının rivayetine göre bu
emri veren kumandan çok şakacı bir kimseymiş, bu emriyle onlara şaka yapmak
istemiş. Müslim'in rivayetine göre ise, askerler onu kızdırdıkları için böyle
yapmış. Doğru olan da bu ikinci rivayettir.[549]
2626. ...Abdullah b.
Amr'den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Kendisine (Allah'a ve
Rasûlüne) isyan emredilmedikçe hoşlandığı ve hoşlanmadığı bir işte (âmiri)
dinlemek ve (ona) itaat etmek müs-liiman bir kimseye vaciptir. Fakat kendisine
(Allah'a veya Rasûlüne) isyan emredilirse o zaman (hiç bir amiri) dinlemek de
yoktur, itaat da yoktur.”[550]
2624 numaraİ1 nadism şerhinde
açıkladığımız, "Ulu'l-emr" denilen yetkili kimselere itaat etmek,
sözlerini dinlemek, emirlerine uymak her müslümana farzdır. Ancak bu
farziyyet, sözü geçen yetkililerin emirlerinin Allah'ın ve Rasûlünün
emirlerine uygun olmasıyla kayıtlıdır. Binaenaleyh, dine uygun emirlerine
uymak her müslüman üzerine farzdır. Allah'a isyan ve günah sayılan emirlerine
uymak ise haramdır. Kadı Iyaz bu hususta İslam uleması arasında ittifak
bulunduğunu ifâde etmektedir.[551] Hariciler bu hadisi delil göstererek
zâlim devlet reisine başkaldırmanın farz olduğunu söylemişlerse de Cumhur-ı
ulemâya göre iman ettikten sonra küfre dönmedikçe yahut namazları kılmayı
terketmedikçe ona başkaldırmak vâcib değildir.[552] Mevzumuzu teşkil eden bu hadis itaati
emreden tüm hadisleri kayıtlamakta ve hadislerdeki yetkililerin emirlerine
itaat edilmesiyle ilgili ifâdelerin sadece, Allah'ın ve Rasûlünün emrine uygun
emirlerle ilgili olduğunu açıklamaktadır. Allah'ın ve Rasûlünün emirleri ise
kapsayıcıdır. Geneldir. Hayatın girdi çıktısı, fert, aile, toplum yapısı ve
idari oluşum bu kapsayıcılığın içindedir.[553]
2627. ...Ukbe b.
Mâlik'den; dedi ki: Peygamber (s.a.) bir seriyye göndermişti. Ben de
askerlerden birine bir kılıç verdim. (Bu kimse seferden) dönünce bana:
Rasûlullah (s.a.)in bizi kınadığını görürsen (şaşma) dedi. (Gerçekten Hz.
Peygamber de onlara hitaben şöyle) buyurdu:
"Benim (askerin başında kumandan
olarak) gönderdiğim adam, emrimi yerine getirmeyince emrimi yerine getirecek
birisini onun yerine geçirmekten âciz mi kaldınız?"[554]
Bir önceki hadisin şerhinde açıkladığımız
gibi bu hadis-i şerifte, Allah'ın ve Rasûlünün
emirlerine uymayan yöneticiye itaat etmek gerekmediğini,onların
yerine Allah'ın ve Rasûlünün emirlerine uygun emirler veren ve iş yapan
kişilerin geçirilmesini sağlamak için gereken çabayı sarfetmek lâzım geldiğini,
bu gibi kişileri yerlerinden uzaklaştırmaya gücü yettiği halde bu görevi
yapmaktan kaçınan kimselerin bu hareketinden Hz. Peygamberin memnun
olmayacağını ifade etmektedir. Yine bu hadis, idare edilenin seçme yetkisini,
idareciyi azl edip, yerine başka bir idare eden getirme yetkisini
belirlemiştir. Müslüman topluluklar Allah ve Rasûlünün emirlerine bağlı olan
ve bu emirleri uygulayan idarecileri seçmek ve gidişatın bu minval üzere
olmasını sağlamakla mükelleftirler.[555]
2628. ...Ebu Sa'lebe
el-Huşenî dedi ki: (Sefer esnasında) Sahâ-bîler, bir yere indikleri zaman
[(ravi) Amr (bu cümleyi) "Rasûlullah (s.a.) bir yere indiği zaman
sahâbîler" diye rivayet etti.] dağ yollarına ve vâdîlere dağılırlar
(oralarda dağınık olarak konaklarlardı. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem;
"Sizin şu dağ yollarına
ve vadilere dağılmanız ancak şeytandandır" buyurdu. Bundan sonra bir yerde
konakladıklarında birbirlerine iyice yaklaşırlardı. Hatta; "Üzerlerine bir
örtü yayılacak olsa hepsini kaplar" deni(lebi)lirdi.[556]
Düşmanla savaşa çıkan bir
cemaatin yollarda konakladıkları zaman gelişigüzel, birbirinden kopuk bir halde
şuraya buraya dağılmaları düşmana cesaret verdiği gibi bu dağınıklık, din
düşmanlarını sevindirir. Gerçek müslümanları da mahzun eder. Ayrıca dıştaki
dağınıklık zamanla yavaş yavaş kalplere de sirayet ederek gönüllerde yaşayan
kardeşlik ve sevgi bağlarının kopmasına sebep olur. Çünkü zahirdeki işlerimizin
ruhumuz üzerinde çok büyük tesiri vardır.
Bu sebeple Hz. Peygamber
devamlı olarak cemaatleşmeyi tavsiye etmiş, tefrikadan sakındırmış,
"Birlikte rahmet, ayrılıkta azab vardır."[557] buyurarak meselenin önemini en veciz
bir şekilde ortaya koymuştur.[558]
2629. ...Muaz b. Enes
el-Cühenî'den; demiştir ki: Ben Rasûlullah (s.a.) ile birlikte bir savaşa
çıkmıştım. Askerler evleri daralttılar ve yolu kestiler. Bunun üzerine, Nebî
(s.a.) askerler arasında, "Kim bir evi daraltırsa ya da bir yolu keserse
onun için cihad(dan nasib) yoktur." diye bağıracak bir dellal gönderdi.[559]
Askerlerin evleri
daraltmasından maksat, girdikleri memleketlerde her askerin rastgele bir evi
işgal ederek, ihtiyaçlarından fazla evleri «İlerinde tutmaları, bu yüzden de
memleket halkını ellerinde kalan az sayıdaki evlerde sıkışıp kalmaya mecbur
etmeleridir.
Askerlerin yolları
daraltmalarından maksat ise eşyalarını halkın geçeceği yollar üzerine
indirerek, trafiğin akışım Önlemeleridir. Rasûl-i zişan efendimiz askerlerin
evleri ve yolları daraltarak Allah'ın kullarını lüzumsuz yere sıkıntıya
düşürmelerinin doğru olmadığına dikkatleri çekmiş ve askerlerin bu hareketten
son derece kaçınmalarını sağlamak için mübalağalı bir dille bu şekilde hareket
eden askerlerin yaptıkları cihaddan hiçbir sevab alamayacaklarını söylemiştir.
Askerlerin, halkın evlerini ve
yollarını daraltmaları nasıl çirkin bir iş ise; hakkın, memleketlerine uğrayan
askerlere zorluk çıkarmaları yollarını daraltmaları ve ihtiyaç duydukları
evlerin temininde onları müşkil durumda bırakmaları da o derece çirkin bir
iştir.[560]
2630. ...Muaz b.
Enes'den; elemiştir ki: "Biz Allah'ın peygamberi (s.a.) ile birlikte
savaşa çıkmıştık." dedi. (ve sözlerine devam ederek önceki hadisin) mânâsını
(rivayet etti)[561]
2631. ...Ömer b.
Ubeydillah'ın azatlı kölesi ve katibi olan Salim Ebu'n-Nadr'dan; demiştir ki: Ömer
b. Ubeydillah Harûrîler üzerine yürüdüğü vakit, Abdullah b. Ebi Evfa ona bir
mektup yazıp Rasûlullah (s.a.)'in düşmanla karşılaştığı bazı günlerinde
(askerlere); "Ey insanlar, düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz,
Allah'dan sağlık isteyiniz. Eğer onlarla karşılaşırsanız sabrediniz ve cennetin,
kılıçların gölgesi altında olduğunu biliniz." diye konuşma yaptığını,
sonra da; "Ey (peygamberlerine) kitap indiren bulutları hareket ettiren
(kâfir) cemâatleri bozguna uğratan Allah'ım. Onları perişan et ve onlara karşı
bize yardım et." diye dua ettiğini bildirdi.[562]
el"Haruriyye kelimesi
hâricilere verilen bir isimdir. Hz. Ali'ye isyan eden hariciler, Hz. Ali'den
ayrıldıktan sonra Harûra denilen yerde toplandıkları için buraya nisbet
edilerek "Harûriyye" ismini almışlardır.
"Harûra", Küfe
civarında bir yerin adıdır. Bir rivayete göre Kûfe'ye 2 mil uzaklıktadır.
Düşmanla karşılaşmayı temenni
etmek aslında nefse güven, böbürlenme ve üstünlük duygularından kaynaklandığı
için Hz. Fahr-İ kainat efendimiz düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyi
yasaklamıştır. Bu temenninin temelinde bu gibi duyguların bulunması yanında,
ayrıca harbin nasıl neticeleneceğini kesin bir şekilde önceden tayin etmek de
mümkün değildir. Bu bakımdan harbin müslümanlar aleyhine neticelenmesi de mümkündür.
O zaman bu acı neticeye katlanmak sabır ister. Ayrıca düşmanla karşılaşmayı
istemek düşmanı küçük görmektir ki, bu ihtiyat ve tedbire aykırıdır. Düşmanın
kuvvetini hesaba katmayan taraf bu tutumuyla tedbirde hata etmiş demektir.
Nitekim müslümanlar kuvvetçe düşmanlarından daha az oldukları halde nice
zaferler kazanmışlarken kendi kuvvetlerine güvenip düşmanlarını küçük
görmelerinden dolayı, Huneyn savaşında bir ara mağlup duruma düşerek bu
hatalarını pahalıya Ödediler. Bu itibarla insanlar devamlı surette Allah'a
güvenmeli kendilerinde de bir kuvvet görerek zafer ümidine kapılmaktan
sakınmalıdırlar.
Şurasını da unutmamak gerekir
ki, sabır hususunda insanların hepsi bir değildir. Hz. Peygamberin maiyyetinde
savaşırken yaralanan bir adam yarasının acısına dayanamayarak intihar edince
Hz. Ebu Bekr es-Sıddık, "afiyette olup da şükretmem, benim için belâya
uğrayıp ta sabretmekten daha iyidir." demekten kendini alamamıştır. Bu
mevzuda Ali (k.v.)nin de oğluna şöyle nasihat ettiği rivayet edilir:
"Yavrucuğum, kimseye meydan okuma, kavga çıkarma, fakat seni kavgaya
çağıran olursa o zaman onun karşısına çıkıp mertçe doğuş. Çünkü o kimse
zâlimdir. Allah Teâlâ ise, zulme uğrayanlara yardım edeceğini vadetmiştir.”[563]
Yüce Allah harp âdabını şu
ayet-i kerimesinde çok veciz bir şekilde özetlemiştir: "Ey iman edenler!
Bir bölükle karşılaşırsanız, derhal sebat ediniz! Allah'ı da çok anın ki felah
bulaşınız. Hem Allah'a ve Rasûlüne itaat edin. Çekişmeyin! Yoksa başarısızlığa
uğrarsınız, kuvvetiniz gider, sabredin! Şüphesiz ki Allah sabredenlerle
beraberdir. Yurtlarından, sıma rarak, insanlara gösteriş yaparak çıkan ve
Allah yolundan (Allahın Dininden) menedenler gibi olmayın!"[564]
Hz. Peygamber "Allah'tan
afiyet isteyin" buyruğuyla "bedene ait iç ve dış hastalıklarla dünya
ve âhirete ait bütün kötülüklerden kurtulmak istemeyi tavsiye etmiştir. Çünkü
yegâne koruyucu ve yardımcı Allah*dır. Ondan başka güven kaynağı yoktur. Onun
irâdesi haricinde insana hiçbir kimse afiyet kazandıramaz. "Cennet
kılıçların gölgesi altındadır" Cümlesiyle, "Allah yolunda kılıç
sallamanın sevabının cennet olduğu, kılıcın gölgesinin kılıçtan ayrılmadığı
gibi cennetin de, Allah yolunda kılıç sallayan kimseden ayrılmadığı"
vurgulanmak istenmiştir. Burada harp aletleri içerisinde özellikle kılıcın
zikredilmesinin sebebi, Hz. Peygamber devrinde en büyük ve en faydalı* harp
aletinin kılıç olmasıdır. Yine, kılıcın özellikle zikredilmesinden anlıyoruz
ki, Allah yolunda cihâd etmek ve gerekirse bu cihâdın sürekli eylem halinde
devam etmesi gerekir. Cihâdın silahlı olarak yapılması gerektiği zaman başka
yollar aramaktan kaçınmalı ve "Allanın yardım vadi" gibi bir teminatı
olan müslümanlar silahlı mücadeleye girişmeleridir.[565]
2632. ...Enes b. Mâlik
(r.a.)den; demiştir ki: Resûlullah (s.a.) savaş sırasında
"Ey Allahım, benim
(yegâne) dayanağım ve yardımcım sensin. (Düşmanların hilesini) senin (desteğin)
le önlerim. Senin (verdiğin güç)le (düşmana) saldırırım ve (yine) Senin
(desteğin)le (düşmana karşı) savaşırım." diye dua ederdi.[566]
Hattâbf nin açıklamasına göre,
metinde geçen cümlesi, "ben ancak senin yardımınla din düşmanlanna karşı
üstünlük sağlamanın çaresini bulabiliyorum" manasına gelmektedir. Nitekim
araplar çaresiz kalan bir kimse için derler ki "adamın hiç çaresi
yoktur" anlamındadır. "= Kötülüğü önlemekte Allah'ın yardımından
başka bir çare, hayra erişmekte de Allah'ın yardımından başka bir çare, hayra
erişmekte de Allah desteğinden başka bir güç yoktur." cümlesinde de bu
kelime çare anlamında kullanılmıştır. Hattabi'ye göre bu kelime ayrıca
"önlemek, engel olmak, def ve men'etmek” anlamlarına da gelir. Mesela
birisi iki şeyin arasına girip de birinin diğerine kavuşmasına engel olduğu
zaman "hâle beyneşşeyeni = iki şeyin arasına girdi” denilir.
Bu manaya göre cümlesi
"ancak senin yardımınla (düşmanın hilelerini ve vermek istedikleri
zararları) önleyebilirim" anlamına gelmektedir. Bu hadis düşmanla
karşılaşınca saldırıya geçmeden önce Allah'a bu şekilde dua etmenin müstehab olduğuna
delâlet etmektedir.
Tirmizi bu hadis hakkında
"Hasen-garib" demiştir.[567]
2633. ...İbri Avn dedi
ki: Ben Nâfi'ye bir mektup yazarak, ona harbden önce müşrikleri (İslama) davet
etmeyi sordum, o da bana: "Bu islamuı başlangıcında idi. (Nitekim daha
sonraki tarihlerde) Allah'ın peygamberi Müstakil oğullarına, gafil
bulundukları, hayvanlarının suya götürüldüğü bir sırada baskın yaptı.
Savaşabilecek olanlarını öldürdü, zürriyetlerini de esir aldı. Haris'in kızı
Cüveyriye'yi de o gün aldı. Bu hadisi bana (o sırada) kendiside o ordunun
içinde olan, Abdullah (b. Ömer) rivayet etti. diye mektup yazdı.
Ebû Dâvud der ki; Bu hadis
sahihtir. Onu İbn Avn, Nâfi'den rivayet etmiştir. Bu hadisi ondan başka rivayet
eden bir kimse daha yoktur.[568]
Daha önce, "Harbden önce
müşrikleri İslama davet etme"başlığı altında sekseniki numaralı bir bab açılmışken,
aynı isimli bir babın burada tekrar açılmış olduğunu görüyoruz. Bezlu’I-mechûd
yazarı Şeyh Halil Ahmed, musannif Ebû Davud'un bu başlığa niçin tekrar lüzum
gördüğünü şöyle anlatıyor: "Bundan önceki başlık savaştan önce İslâm'a
davet edilmeleri vâcib olan müşriklerle ilgili hadisleri toplamaktadır. Bu
müşrikler o ana kadar kendilerine islam daveti hiç erişmemiş olan müşriklerdir.
Bir de kendilerine savaştan
önce çeşitli vesilelerle İslâm dayeti erişen müşrikler vardır. Bu ikinci
türdeki müşrikleri savaştan önce İslama davet etmek mendupsa da vacip değildir.
İşte 82 numaralı babın sadece birinci türden olan müşriklere ait olduğunu, ve
daha önce çeşitli vesilelerle kendilerine İslâm daveti erişmiş olan müşrikleri
harpten önce İslama davet etmenin şart olmadığını vurgulamak için burada
sadece ikinci türe giren müşriklere ait olmak üzere özel bir bab daha açılmış
ve ilgili hadisler bu babda toplanmıştır."
"Müreysi Gazvesi"
diye de anılan Benû Mustalik gazvesi hicretin beşinci yılında vuku bulmuştur.
Peygamber efendimiz bu kabilenin müslü-manlar üzerine hücuma hazırlandığını
öğrenince onlardan önce davranıp üzerlerine yürüdü. On kadar Mustalikli
öldürüldü. Yüzden fazlası kadın olmak üzere altı yüzün üzerinde esir alındı.
İki bin deve ve beşbin koyun ele geçirildi. Esirler arasında bulunan kabile
başkanının kızı Cüveyriye fidye karşılığında azad edilmiş, sonra da Hz.
Peygamberle evlenmişti.[569]
1. Harpten Önce kendilerine
İslam daveti ulaşmış olan kafirlere habersiz olarak baskın yapmak caizdir.
İmam Nevevî bu mevzuda
üç görüş zikrediyor:
a) Harbden önce düşmanı İslam'a
davet etmek mutlak surette vâcib-dir. İmam Malik bu görüştedir.
b) Kafirleri harpten önce
İslam'a davet etmek mutlak surette vacib değildir.
c) Kafirler daha önce İslâm'a
davet olunmamıslarsa, onları harpten önce İslam'a davet vâcib; daha önce davet
olunmuşlarsa mestehab olur.
İmam Nevevî bu görüşlerden
birincisinin zayıf, ikincisinin bâtıl, üçüncüsünün de sahih olduğuna
hükmetmiştir. Nâfî, Hasan el-Basri, Sevri, Leys, Ebu Sevr, İbnü'l-Münzir ve
Cumhur-u ulemânın görüşü de budur.
2. Arapları harpte esir almak
caizdir. Çünkü Mustalik oğullan Arap ırkından oldukları halde Hz. Peygamber
onları esir almıştır. Hanefi ule-masıyla Mâlikîlerin ve Cumhur-ı ulemanın
görüşü bu olduğu gibi İmam Şafiî'nin son görüşüde budur. İmam Şafiî'nin ilk
görüşüne ve ulemadan bazılarına göre ise, Arapları esir almak caiz değildir.
Onlar Islâmı kabul etmedikleri takdirde kılıçtan geçirilirler. Başka bir
seçenekleri yoktur.[570]
2634. ...Enes (r.a.) den
rivayet olunduğuna göre; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, (düşmana)
sabah namazı (vakti girince) baskın yapardı. (Sabah namazı vakti girdimi) iyice
kulak verirdi. Eğer ezan sesi duyarsa (baskından) vazgeçerdi. Yoksa hücuma
geçerdi.[571]
Ezan, İslâmın sembolü ve
parolası hükmündedir. Bir beldeden ezan sesi işitildiği zaman, o beldenin halkının
müslüman olduğuna, en azından içlerinde müslüman bir cemaatın yaşadığına
hükmedilir.
Fakat namaz vakti geldiği
halde oradan hiçbir ezan sesi yükselmezse, o belde halkının kâfirliğine
hükmedilir. Bu bakımdan bir memleket ahâlisi memleketlerinde ezan okunmaması
için ittifak etseler, devlet başkanının o belde halkı üzerine savaş ilan etmesi
icâbeder.
Rasûl-i Zîşân efendimizin
küffar üzerine baskınyapmak için sabah namazı vaktini seçmesinin sebebi, o
vaktin uyku ve gaflet vakti olması ve bu vakitte onları yakalamanın veya imha
etmenin diğer vakitlerden daha kolay olmasıdır.[572]
1. Ezan okunan bir yere baskın
yapılamaz.
2. Kafirleri dine
davet etmeden üzerlerine baskın yapmak caizdir.Bir önceki hadisin şerhinde
mezheb imamlarının bu madde ile ilgili görüşlerini açıklamış bulunmaktayız.[573]
2635. ...îbn-i îsam
el-Müzenî'nin babasından; demiştir ki: "Rasûlullah (s.a.) bir seriyyede
bizi (savaşa) gönderirken şöyle buyurdu;
"Eğer (uğradığınız
memleketlerde) bir mescid görür ya da bir müezzin (sesi) işitirseniz, (oranın
halkından) kimseyi Öldürmeyiniz.”[574]
ŞevkânTnin Neylii'l-evtâr isimli
eserindeki açıklamasına göre bu hadis-i şerif bir memlekette bir mescid
bulunmasının ve orada bîr ezan sesi işitilmesinin o memleket halkının müslüman
sayılması için yeterli bir alâmet olduğuna delildir. Binaenaleyh, İslâm
orduları bir memlekete saldıracakları zaman orada bir mescid görecek olurlarsa
veya onlardan bir ezan sesi duyarlarsa o memlekete saldırıdan vazgeçmeleri
gerekir. Çünkü mescid ve ezan müslümanhğın alâmetidir. Zahirde o memleket
halkının müslüman olduğuna hükmedilir. Kalblerinde imanın yerleşip
yerleşmediğini arama yoluna gidilmez. Çünkü kalbleri yarıp da içini görmek
mümkün değildir. Onu ancak Allah bilir.[575]
2636. ...Amr'dan rivayet
olunduğuna göre kendisi Câbir'i (r.a.) şöyle derken işitmiş; "Rasûlullah
(s.a.) "Harb hiledir" buyurdu.[576]
Hud'a; aldatmak, hile yapmak
niyetinin aksini göstermek manalarına gelir. Hattâbî'nin açıklamasına göre kelimeyi
şekillerinde okumak mümkündür. Bunlardan en fasîhi, "hud'a" şeklinde
okunanıdır. Hz. Peygamber de bu kelimeyi "hud'a" şeklinde okumuştur.
Bu kelime had'a şeklinde
okunduğu zaman masdar-ı merre olur. Bu takdirde hadis-i şerife şöyle mânâ
vermek icabeder: "Savaş bir defa hile yapmaktan ibarettir" Bunu
yapabilen, harbi zaferle sona erdirir. İkinci bir hileye ihtiyaç kalmaz.
"Hud'a" şeklinde kullanıldığı zaman "hile" anlamında bir
isim olur. Bu takdirde hadis "Harbin en önemli tarafı ve rüknü düşmana hile
ve oyun yapmaktır" anlamına gelir.
Hudea şeklinde okunduğu zaman
çok hilekar ve aldatıcı anlamına gelir. Bu takdirde hadis-i şerif "Harb
çok aldatıcıdır. Hilelerle doludur" her zaman için karşı tarafın iki
tuzağına düşmek mümkündür. Dolayısıyla çok dikkatli hareket etmek
gerekir." anlamına gelir.
Bu hadis-i şerif harpte
düşmana her fırsatta hile yapmanın meşru olduğunu açıkça ifade etmektedir.
Ancak ulema, 2756 ve 2760
numaralı hadisler gibi, verilen ahdi bozmanın vebalini ve ahde riâyet etmenin
lüzum ve önemini belirten hadisleri göz önüne alarak "ahd ve emân"
bozmamak şartıyla harpte düşmana karşı hile yapmanın caiz olduğunu ittifakla
kabul etmişlerdir.
Hanefi ulemasından İmam
Muhammed bu mevzuda şunları söylüyor:
Burada mücâhidin savaş anında
kendisiyle savaştığı kimseyi aldatabileceğine ve bunun ihanet olmadığına delil
vardır.
Bazı alimler, bu sözün
zahirini alarak savaş durumunda yalana izin verildiğini söylemişler ve
Rasûlullah (s.a.)'in Ebu Hüreyre'den nakledilen: "Yalan ancak üç yerde
caiz olur: tki kişinin arasını barıştırmada, savaşta ve bir kimsenin hanımının
gönlünü almasında"[577] Hadisini de buna delil olarak göstermişlerdir.
Lâkin mezhebimiz odur ki,
hadîs-i şerifte kastedilen, mahza yalan değil, tevriye yapmak ve üstü kapalı
söz söylemektir. Bunun benzeri, İbrahim (s.a.)'in üç yalan söylediğini
belirten hadistir. Bundan maksat onun üç yerde üstü kapalı söz söylediğidir.
Çünkü Peygamberler, mahza yalan söylemekten ma'sumdurlar.
Hz. Ömer "üstü kapalı söz
söylemede (tevriye yapmada) yalandan kurtuluş vardır," demiştir.
İmam Muhammed (Rahimehullah)
kitabın metninde bu sözü şöyle açıklar:
Kişinin kendisiyle savaştığı
kimseye, zahirin hilâfına bir şey söylemesidir ki, hakikatte, ona açıkladığı
şeyin hilafını gizlemesidir.
Hz. Ali'nin, Hendek günü
kendisiyle mübareze yaptığı Amr b. Abdu Udde'ye yaptığı gibi Hz. Ali (r.a) ona:
"Hani, kimsenin sana yardım etmeyeceğine dair bana garanti vermiştin?
Peki, sana şu yardım edecekler kimlerdir?" demişti. Amr, kendisine bu
söylenenleri garipser gibi arkasına bakınca, Hz. Ali, birden iki ayağına vurup
ikisini de kesmişti.
Mücahidin, arkadaşlarıyla
konuşup onu duyan kimseye kendilerinin zafere ulaştığını yahut daha güçlü
olduklarını vehmettirmesi de aldatmadır. Hakikat kendisinin söylediği şekilde
olmadığı halde, sözün zahirine göre yalancı duruma düşmeyecek şekilde konuşur.
Nitekim rivayet edilir ki, Hz. Ali (r.a.) katıldığı savaşlarda başını önüne
eğerek bir kere yere ve sonra yukarı kaldırıp bir defada göğe bakıyor ve şöyle
diyordu: "Ne sen yalan söyledin ve ne de ben" Bu davranışıyla
çevresinde bulunanlara sanki Rasûlullah (s.a.) kendisine bu durumu haber vermiş
ve ashabına da bunu emretmiş intibaını veriyordu. Halbuki onun vukuu mümkün olduğu
gibi olmaması da mümkündür. Bu ve buna benzer söz ve davranışlarda bir sakınca
yoktur.
Aldığımız bir nakil'e göre,
Hendek günü adamın biri Rasûlullah (s.a.)'e gelerek;
"Ya Rasûlallah! Benû
Kurayza size ihanet edip antlaşmayı bozarak Ebu Süfyan tarafına bey'at etti,
dedi. Rasûlullah (s.a.)
"Belki de biz onlara bunu
emretmişizdir." buyurdu. Bu sefer adam, Ebu Süfyan'a gidip;
Benû Kurayza'nın sana tabi
olmalarını Muhammed istemiş, dedi. Ebu Süfyan;
Bunu kendi kulaklarınla mı
duydun? diye sordu. Adam:
Evet deyince Ebû Süfyan:
Yalana yemin ederim ki
Muhammed yalan söylememiştir, dedi.[578]
2637. ...Ka'b b.
Malik'ten rivayet olunduğuna göre; Peygamber (s.a.) bir savaş(a çıkmay)ı
istediği zaman başka bir savaşa çıkıyormuş gibi görünür ve; "Harp
hiledir" buyururmuş.
Ebû Dâvûd der ki: "Harp
hiledir” hadisini bu isnadla sadece Ma'mer rivayet etmiştir.
Amr b. Dinar'ın hadisi de
sadece Cabir'den rivayet edilmiştir ve bir de bu hadisi Ma'mer, Hemmam b.
Münebbih'den, o da Ebu Hureyre'den rivayet etmiştir.[579]
"Verra" kelimesi
insanın esas maksadını gizleyip, onu bir başka şekilde açıklaması manasına
gelir.
İbn-i Melek bu kelimeyi şöyle
açıklıyor: "Başka bir maksadı izhar ederek asıl maksadı gizlemektir."
Rasûl-i zişân efendimiz, bir
savaşa çıkacağı zaman gideceği yeri açıklamadığı gibi, önce asıl gitmek
istediği yere doğru yola çıkmaz bilakis askerlerine başka bir hedef göstererek,
başka bir istikamete gidiyormuş hissini verirdi. Şehirden hayli uzaklaştıktan
sonra asıl maksadını ve nereye gitmek istediklerini askerlerine açıklardı. Bu
şekilde hareket etmekle hem düşmanı gafil bir şekilde avlama imkanı bulurdu,
hemde düşman hesabına çalışan casusların doğru haber almasını önlemiş olurdu.
Yalan söylemek ve hile yapmak kesinlikle haram olmakla beraber, harpte caiz
kılınmıştır. Taberi, harpte düşmana yalan söylemenin ancak ta'rız yoluyla caiz
olduğunu, sarih kelimelerle "hakiki yalan" söylemenin caiz olmadığını
söylemişse de, tmam-ı Nevevi hakiki yalan söylemenin de mubah olduğunu fakat bu
yalanı tariz yoluyla söylemenin daha efdal olduğunu ifade etmiştir.[580]
2638. ...Seleme (r.a.)'den;
demiştir ki; (Bir savaşta) Rasûlullah (s.a.), Ebu Bekr (r.a.)'i bize kumandan
tayin etmişti. Müşriklerden bir toplulukla savaşmaya başladık, derken hepsini
Öldürmek üzere geceleyin onlara ani bir baskın yaptık. O gece parolamız
"öldür, öldür!" idi.
Seleme dedi ki: "Ben o
gece, kendilerine baskın yapılan müşriklerden yedi tanesini kendi ellerimle
öldürdüm."[581]
2633 numaralı hadis-i şerifin
şerhinde açıkladığımız gibi kafirlerle savaşa tutuşmadan önce onları İslâm'a
davet etmek gerekir. Ancak davet edildiği halde müslümanlığı kabul etmezlerse o
zaman kendilerine savaş açılabilir. Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif
kendileri İslama davet edildikleri halde islamı kabul etmeyen müşriklere gece
baskını düzenlemenin ve savaşta parola kullanmanın caiz olduğunu ifade
etmektedir. Ancak savaşta kadınları ve çocukları öldürmek caiz olmadığı halde
gece baskınlarında onları diğerlerinden ayırabilmek mümkün olmadığından
diğerleriyle birlikte onları da Öldürmek caiz kılınmıştır.
Savaşta parola kullanmanın
cevazı ile ilgili açıklama, 2596 numaralı hadisin şerhinde harpte kimlerin
öldürülüp kimlerin öldürülemeyeceği de 2614 numaralı hadisin şerhinde
geçtiğinden burada tekrara lüzum görmüyoruz.[582]
2639. ...Cabir b.
Abdillah'dan demiştir ki: Rasûlullah (s.a.), yolculukta (yolculardan)
geride kalırdı. Zayıf (olan hayvanlar)ı sürer, (yola devam edemeyen yolcuları da
hayvanının) arkasına bindirir ve onlara duâ ederdi.[583]
Hz. Peygamber hazarda ve
seferdeki tüm yolculuklarında, yol arkadaşlarının arkada kalan ve
kafileye ayak uy-
duramayanlarıyla ilgilenir, zayıf
olan hayvanları arkadan sürerek onların kafileye yetişmelerine yardımcı olurdu.
Hayvanını süremeyecek derecede yorgun düşen ya da rahatsızlanan kimseleri de
kendi hayvanının arkasına bindirirdi. Mevzumuzu teşkil eden bu hadis Hz.
Peygamberin yolculukta yol arkadaşlarına karşı gösterdiği bu ilgiyi ifâde
etmektedir.
Rasûl-i Zîşan efendimizin bu
uygulaması, savaşta bizzat düşmanla karşı karşıya gelip savaş veren
mücahidlerin dışında, bir de hastalarla ilgilenen ve geri hizmetleri yürüten
yeterli sayıda birlikler ve teşkilatlar bulundurmanın lüzumunu ortaya
koymaktadır.
Hadisten anlaşılabilecek en
önemli hususlardan biri İse, Rasûlullah (s.a.) efendimizin, düzenli ordu kurma
ve harp stratejisinde geri destek birliklerinin kaçınılmaz olduğunu ima
etmesidir.
Hanefi imamlarından İmam
Muhammed bu mevzuda şunları söylüyor:
"Daru'l-Harbe girdikten
ve ondan çıkmak için yola koyulduktan sonra komutanın birini artçı olarak tayin
etmesi iyi olur. Çünkü bu hareket müslümanlan gözeten bir harekettir. Olabilir
ki uykusuzluğa dayanamayıp uyuyan, yahut yolunu kaybedip o korku verici yerde
ne yapacağına karar veremeyip orada bekleyenler bulunabilir."[584]
2640. ...Ebû Hüreyre (r.a.)'den
demiştir ki: Rasûlullah (s.a.v.) (şöyle) buyurmuştur:
"İnsanlar,
"Allah'dan başka ilah yoktur" deyinceye kadar kendileriyle savaşmak
üzere emrolundum. Eğer bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden
korurlar. Ancak tevhid kelimesi hakkı ile olması müstesnadır. Onların
(kalbierinde saklamış oldukları küfr ve nifaklarıyla ilgili) hesaplan ise
Allah'a aittir."[585]
îmam Buharı, Sahih'inde îmânı,
söz (ikrar) ve fi'l (amel) diye tanf etmiştir.
Hafız İbn Hacer'in
açıklamasına göre, Buhari'nin bu tarifindeki sözden maksat, "Eşhedü enlfi
ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Rasûluhû" cümlesini
dille söylemektir. Yine Buhârî'nin bu tarifinde geçen, "amer* den maksat
ise, vücûdu bütün organlarıyla yapılan amelle birlikte kalbin ameli, yani
tasdikidir. Buhârî bu tarifiyle "Kalbin tasdikiyle birlikte ibadeti
de" İmanın bir rüknü saymıştır. Bu şekilde kalbin tasdikini imanın
tarifine sokan ve tasdikin, imanın bir rüknü olduğunu binâenaleyh kalbinde
tasdik olmayan kişilerde imanın bulunmadığını söyleyen kimseler meseleye
Allah'ın ilmi açısından bakan kimselerdir.
İman meselesine bu açıdan
bakınca elbette kalbde tasdikin bulunup bulunmaması sözkonusu olur. Fakat
meseleye kullar açısından bakınca durum tamamen farklıdır. Çünkü insanlar
başkalarının kalbinde tasdikin bulunup bulunmadığına tahkik ve tesbit etme
imkanına sahip değillerdir. Binaenaleyh meseleye bu açıdan yaklaşanlar kalbin
tasdikini imanın ta'rifi içine almamışlardır. Selef-i salihin ise imanı,
"kalp ile tasdik dil ile ikrar ve vücudun tüm organlarıyla ameldir"
şeklinde tarif etmişlerdir. Selef bu tarifle amelin imandan bir cüz olduğunu ve
amelsiz bir kimsede imanın bulunamayacağını değil de imanın kemâle ermesi için
amel şart olduğunu ifade etmek istemişlerdir.
İmanın kemale erip ermemesi
sözkonusu olunca da haliyle imanın artıp eksilmesi meselesi de önemli bir
mesele olarak kelâm mevzuları arasına girmiştir. Neticede iman meselesinde şu
görüşler ortaya çıkmıştır;
1. Bazılarına göre iman dil ile
ikrar kalp ile tasdiktir.
2. Kerramiye'ye göre sadece dil
ile ikrardan ibarettir.
3. Mutezile'ye göre ise dil ile
İkrar, kalp ile tasdik ve vücudun diğer organlarıyla amel etmekten ibarettir.
Vücudun organları ile ameli imanın tarifine sokan Mutezile ile Selefi salihin
aslında bu mevzuda birbirlerinden tamamen farklı düşünmektedirler. Çünkü selefi
salihin, amel imandandır derken, imânın kemâle ermesi içîh amelin şart olduğunu
kasdetmektedir-ler. Mu'tezile ise, "amel imandandır" derken amelin
imanın bir rüknü olduğunu ve amelsiz olan bir kimsenin aynı zamanda imansız bir
kimse olduğunu ifade etmek istemektedirler.
İmanın tarifini kalbin tasdiki
yönünden ele alan bütün tarifler, aslında Allah nezdinde makbul olan imanı
ifade etmek için yapılan tariflerdir. Meseleye kullar açısandan yaklaşınca
kalbin tasdiki sözkonusu değildir ve sadece dil ile ikrar etmek kullar yanında
imanlı sayılmak için yeterlidir. Binaenaleyh dille Allah'a ve Rasûlüne
inandığını söyleyen bir kimsenin müslüman olduğuna hükmedilir ve kendisinden
putlara tapmak gibi küfre delalet eden bir fiil tezahür etmedikçe kendisine
dünyada müslüman muamelesi yapılır. İkrarı bulunduğu halde büyük günah işleyen
kimselere gelince kimisi bunların ikrarına bakarak mü'min olduklarını söylerken,
kimisi de meseleyi imanın kemali cihetinden ele alarak, "Bu kimselerin
imanı yoktur." demişlerdir.
Bazıları da bu kimselerin
yaptığı işlerin kâfirlerin yaptığı işlerden başka bir şey olmadığını nazar-ı
itibara alarak ve meseleye bu açıdan yaklaşarak "Bu kimseler
kafirdir" demişlerdir. Meseleyi imanın hakikati cihetinden ele alan
kimseler de, onların kâfir olmadığını söylemişlerdir. Mu'tezile ise, iman ile
küfr arasında bir menzil bulunduğunu iddia ederek dille ikrarı bulunduğu halde
fası klik yapan kimselerin mü'min sayılmadığı gibi kafir de sayılamayacağım
küfür ile iman arasında kalacaklarını söylemişlerdir.[586]
Hz. Peygamber, "Ben em
rol undum" sözüyle; "Allah bana emretti"
demek istemiştir. Fakat
kendisine emir veren yegâne emredicinin Allah olduğunu, bunu açıklamaya ihtiyaç
bile bulunmadığını ifade için birinci cümledeki ifade tarzını, ikinci cümledeki
ifade tarzına tercih etmiştir. Hz. Peygamber, "Ben emrolundum"
deyince emredenin Allah olduğuna hük-medildiği gibi buna kıyasla bir sahabi de;
"Ben emrolundum" dediği zaman emri verenin Rasûlullah olduğuna
hükmedilir. Netice olarak tek bir başkandan emir alan kimse, "Bana
emredildi" dediği zaman emir verenin onun reisi olduğuna hükmedilir.
Metinde geçen, "Allah'dan
başka ilah yoktur deyinceye kadar" cümlesini Buhari; "AllahMan başka
ilah olmadığına şehadet edinceye, bana ve benim getirdiklerime iman edinceye
kadar" şeklinde rivayet etmiştir. Müslim'in bir rivayetinde de aynı ifadeler
yer almaktadır. Buhari'nin tbn Ömer'den rivayet ettiği bir hadiste ise;
"İnsanlar, Allah'dan başka bir ilah olmadığına, Muhammed'in Allah'ın
rasûlii olduğuna inanıp namaz kılıncaya ve zekâtı verinceye kadar onlarla
savaşmakla emrolundum." şeklinde ifâde edilmiştir.
Bu da gösteriyor ki insanlar
sadece "lâ ilahe illallah" demekle kurtulamazlar. Müslümanların
kendilerine cihad ilân etmeleri, yani kendilerine savaş açmalarından
kurtulabilmeleri için Allah'a iman ettikleri gibi, Allah'ın Rasûlüne ve onun
getirdiklerine de iman etmeleri gerekir. Ancak Hanefi ulemâsından Aynî'nin
açıklamasına göre, mevzûmuzu teşkil eden bu hadiste sadece, "la ilahe
illallah" dedikleri için islamiyyeti kabul ettikterine hükmedilip malları
ve canları saldırıdan masum kalacakları ifade edilen kimseler, putperestlerdir.
Çünkü bunlar, "...Onlara Allah'dan başka tanrı yoktur dendiği zaman
büyüklük taslarlardı.”[587] âyet-i kerîmesinde de ifade edildiği gibi kelime-i tevhidi
söylemeye yanaşmazlardı. Kelime-i tevhidi söylemeleri Islamiyeti kabul etmeleri
anlamına gelirdi. Bu bakımdan mevzumuzu teşkil eden ve bazı kimselerin sadece
kelime-i tevhid getirdikleri için müslümanlıklarına hükmedilerek, kendileriyle
savaşmaktan vazgeçileceğini bildiren bu hadis, sâdece Kelime-i Tevhîdi
söylemeye yanaşmayan putperestlerle ilgilidir. Kelime-i Tevhidi söyledikleri
halde Hz. Peygamberi tasdik etmeyen ehl-i kitap bu hükme dahil değildir.
Onların, müslüman olduklarına hükmedilebilmesi için kelime-i tevhidi
söyledikleri gibi, Rasûlullah'ın peygamberliğini ve onun getirdiklerini de
tasdik etmeleri gerekir. İşte mevzumuzu teşkil eden hadisin sadece Kelime-i
tevhidi içine alan şekli putperestlerle ilgili olduğu gibi, Allah'ın birliğine
imanın yanında Hz. Peygambere ve onun getirdiklerine iman etmeyi içine alan
rivayetlerde Ehl-i kitapla ilgilidir.[588] Nevevi'nin açıklamasına göre Hattâ-bi
ile kadı İyaz'da bu görüştedirler.[589]
İşte yukarıda açıklanan
şartlar içerisinde İslam dairesine giren kimselerin malları ve canları
taarruzdan masundur. Ancak kelime-i tevhidin hakkına tealluk ettiği zaman onların
mallarına ve canlarına taarruz edilebilir. Kelime-i tevhidin hakkı üç halde
onların mallarına ve canlarına tealluk eder:
1. Zina etmeleri halinde,
2. Allah'ın haram kıldığı bir
cana kıymaları halinde,
3. Dinden dönmeleri halinde.
Bu durumlarda yaptıklarının
cezalarını, bazan mallarıyla bazan da canlarıyla öderler ve müslümanların
mükellef oldukları bütün yükümlülükleri yerine getirmekle mükelleftirler. Bu
hususta sonradan müslüman olan ehli kitapla, sonradan müslüman olan müşrikler
arasında herhangi bir fark yoktur. Metinde geçen "onların hesabı Allah'a
aittir." cümlesinde maksat, bazı kimselerin zahirde inanmış göründükleri
halde aslında kalplerinde saklamış oldukları küfür, nifak ve gizli yerlerde
işlemiş oldukları suçlardır. Bunların cezası ahirete kalmıştır. Çünkü insanlar
zahire göre hükmetmekle mükelleftir. İnsanların kalplerini anlamakla ve gizli
hallerini araştırmakla mükellef değillerdir. Bu bakımdan bu gibi gizli
hallerin hesabı Allah'a aittir.[590]
1. Müşrikler, "Lâ
ilahe illallah" deyinceye kadar onlarla harbedılır.
2. Bir müşrikin Kelime-i Tevhîdi
söylemesi müslüman sayılması için yeterlidir.
3. Zahiri ameller makbuldür.
Hüküm zahire göre verilir.
4. İslam cemiyetinde suç işleyenler
cezalarını mallarıyla ya da canlarıyla öderler.[591]
2641. ...Enes (r.a.)'den
demiştir ki: Rasûlullah (s.a.);
"Ben, insanlar;
"Allah'dan başka ilah yoktur ve Muhammed onun kulu ve Rasûlüdür"
deyinceye ve kıblemize yönelinceye, kestiklerimizi yiyinceye ve namazımızı
kılıncaya kadar onlarla savaşmak üzere emrolundum.
Bunu yaparlarsa, onların
(kanlarının ve mallarının) hakkı (olan cezaların) dışında kanları ve malları
bize haram olur. Müslümanların (lehine) olan (hüküm)Ier, onlarında lehinedir.
Müslümanların üzerinde bulunan (yükümlülük)ler, onlar hakkında da câridir.[592]
Bir önceki hadisi şerifin
şerhinde açıkladığımız gibi, ehli kitabın müslüman sayılabilmesi için sadece
"Lâ ilahe illallah" demesi yeterli değildir. Allah'ın varlığını ve
birliğini ikrar ettikleri gibi aynı zamanda, Hz. Muhammed'in peygamberliğini ve
onun getirdiği hükümleri de kabul etmeleri gerekir. Aski takdirde müslüman
olduklarına hükmedilemez.
Mevzu m uzu teşkil eden bu
hadis-İ şerifte Rasûl-i zîşan efendimiz, is-lamın bütün hükümlerini ve inanç
nizamını kabul edinceye kadar ehli kitapla savaşmakla emrolunduğunu ifade
etmektedir. Bu hadis-i şerifin metninde insanların müslüman sayılabilmeleri
için, kelime-i tevhidi söylemeleri ve Hz. Muhammed'in peygamberliğini tasdik
etmeleri gerektiği açıkça belirtilmiştir. Fakat insanlardan kasıt ehl-i
kitaptır. Ayrıca hadisin metninde geçen; "Bizim kıblemize yönelinceye,
kestiklerimizi yiyinceye ve bizim namazımızı kılıncaya kadar" cümleleri,
müslüman olmak için Allah'a ve Rasûlüne iman etmenin gereğini ifade eder.
Çünkü beş vakit namaz Allah'ın
varlığına, birliğine, Hz. Muhammed'in onun elçisi olduğuna inanan kimselere
farz olur. ancak bu imanın kalbinde yerleştiği kimselerin namaz kılması
sözkonusudur. Her ne kadar yeryüzünde bazı milletlerin namaza benzeyen bazı
ibadetleri varsa da her yönüyle namaza benzeyen ve beş vakit icra edilen bir
ibadet yoktur. Bu bakımdan "bizim namazımızı kılıncaya kadar" sözü
tam manasıyla, "Allah'ın varlığına, birliğine, Muhammed'in
peygamberliğine inanıncaya kadar" anlamına gelmektedir. Hadis-i Şerifte
ayrıca namazın bir mütemmimi olarak "bizim kıblemiz" sözü
zikredilmiştir.
Bütün bu inançlar ve ibadetle
ilgili esasların yanında tamamen islâmî esaslara göre kesilen hayvanların
etlerinin yenebileceğini kabul etmek ve dolayısıyla, hayvanları boğazlarken
islâmî esaslara göre boğazlamak da müslüman olmanın bir alâmeti sayılmıştır.
Bununla, Ehl-i Kitâb'ın müslüman olabilmeleri ve kendilerinden savaşın
kaldırılması için, islâm'ın tüm ahkamını kabul etmeleri istendiği gibi, İslâm'a
aykırı olan inançlarını, ibadetlerini ve adetlerini de terketmeleri gerektiği
ifade edilmek istenmiştir.[593]
Ayrıca hadis-i şerifte,
yukarıda açıkladığımız şartlar dahilinde müslümanlığı kabul eden kimselerin
mallarının canlarının korunacağı, ancak bu mallarda ve konularda Allah'ın hakkı
bulunduğu, bu haklar ortaya çıkınca onlara taarruz edilebileceği ifade
edilmektedir. Allah'ın bu hakları, kulun müslüman olduktan sonra ölünceye
kadar müslümanlığını devam ettirmesi, Allah'ın çizdiği sınırları gözetmesi,
namaz kılması, zekat vermesi, kulların hakkına tecavüz etmemesidir. Eğer
irtidat ederse canıyla Öder. Sınırları gözetmezse kendisine had cezası
uygulanır. Namaz kılmazsa cezalandırılır. Zekatı vermezse elinden zorla
alınır. Eğer kulların hakkına tecavüz ederse işlediği suçun cinsine göre
cezasını malıyla ya da kanıyla öder.
İşte bütün bu esaslar
çerçevesinde Islâmiyeti kabul eden kimseler, dünyada ve ahirette müslümanlann
yararlandığı tüm haklardan yararlanırlar. Buna karşılık müslümanlann
sorumluluklarını da yüklenmiş olurlar. Bu hususta İslâmiyeti sonradan kabul
eden müşriklerle tslamiyeti sonradan kabul eden Ehl-i kitap arasında hiçbir
fark yoktur.
Eğer müslümanlığı kabul
etmezlerse, müslümanlann taarruzundan emin olamazlar. Bu hadisle ilgili
açıklamalardan bir kısmı bir önceki hadis-i şerifin şerhinde geçtiği için burada
tekrara lüzum görmedik.[594]
2642. ...Enes b. Malik
(r.a.)'dan demiştir ki: Rasûlullah (s.a.):
"Ben müşriklerle savaşmak
üzere emrolundum..." buyurmuştur. (Enes b. Malik sözlerine devamla bir
önceki hadisin) manasını rivayet etmiştir.[595]
Bu hadisle ügih açıklama 2641
numaralı hadislerin şerhinde geçtiğinden burada tekrara
lüzum görmedik.Daha ayrıntılı açıklama için 2682 numaralı hadisin şerhine
müracaat edilebilir.[596]
2643. ...Üsame b.
Zeyd'den demiştir ki: "Rasûlullah (s.a.) bizi bir seriyye olarak
el-Hurakat (denilen kabileler) üzerine gönderdi. Onlar (bizim kendilerine
yaklaşmakta olduğumuzu, bizim kendilerine saldırıya geçeceğimizi) hissederek
kaçtılar (bunlardan) bir adama yetiştik. Biz üzerine çullanınca adam, "Lâ
ilahe illallah (Allah'dan başka ilah yoktur)" deyiverdi. Biz ona,
öldürünceye kadar (kılıçlarımızla) vurduk. Sonra bunu peygamber (s.a.)'e
anlattım.
"Kıyamet gününde (bu
adamın söylediği) lâ ilahe illallah (kelimesi) karşısında senin için (yardımcı
olabilecek) kim vardır?" buyurdu. Ben de:
Ey Allanın Rasûlü b bunu ancak
silah korkusuyla söyledi, dedim.
"Bari onun kalbini
arsaydın da (kalbinin) bu sözü korkudan dolayı söyleyip söylemediğini
(iyice bir) buseydin. (Yarın) kıyamet gününde "lâ ilahe illallah"
(sözü) karşısında senin için (yardımcı olabilecek) kim vardır?" buyurdu.
Bu sözü (tekrar tekrar) söylemeye o kadar devam etti ki (daha önce) müslüman
olmayıp ta o gün müslümanlığa (yeni) girmiş olmamı arzu ettim."[597]
Hadis-i şerifte sözkonusu
edilen hadisenin cereyan ettiği bu savaş hicretin yedinci senesinde vuku
bulmuştur. Siyer sahiplerinin rivayetlerine göre bu seriyye emir kumandasında
yapılan ve hicretin yedinci senesinde vuku bulan seriyyedir. Ancak Hakim'in
iklîlinde bu seriyyenin, hicretin sekizinci senesinde vuku bulan bir seriyye
olduğu ve yedinci senedeki seriyyenin başka bir seriyye olduğu
bildirilmektedir.
Rivayetin birine göre hazreti
Üsâme birinci seriyyeye iştirak etmişti. Bu seriyye Emir Gâlib'in kumandasında
idi. İkinci seriyye de ise Hazreti Usame'nin bizzat kumandayı ele aldığı
anlaşılmaktadır. Yani bu Huraka seriyyesinde, kumandanın Hazreti Üsame de
olduğu Buhari'nin, yine bu seriyyenin hicretin yedi veya sekizinci senesinde
vuku bulduğu da Hâkimin rivayetinden anlaşılmaktadır.[598]
Her ne kadar Buhari bu seriyye
ile ilgili özel bir bab açmışsa da, seriyyede Hz. Üsame'nin kumandanlık
yaptığına delalet eden bir hadis rivayet etmemiştir. "Ey inananlar, Allah
yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayın, dinleyin, size selam verene, dünya
hayatının geçici menfaatini gözeterek -sen müzminlerden değilsin-
demeyin."[599] ayet-i kerimesi de bu savaşta inmiştir.[600]
îbn-i Hişâm'ın rivayetine göre
Hz. Üsame'nin bu savaşta öldürdüğü adamın ismi Mirdas b. Nehlik'dir.
Metinde geçen, "La ilahe
illallah (sözü) karşısında senin için (yardımcı olabilecek) kim vardır?"
uyarısı "Eğer Lâ ilahe illallah sözü kıyamet gününde bir insan suretine
girerek karşısına çıkarsa o zaman, o kadar güçlü kuvvetli bir düşmanla
karşılaşmış olursun ki hiçbir yaratık seni onun elinden kurtaramaz."
anlamında kullanılmıştır. Rasûl-i zişan efendimiz bu sözüyle kelime-i tevhidin
değerini, kafirin ağzından bile çıkmış bu yüce ifâdeye karşı gösterilecek
saygıyı ve sahibine karşı takınılacak tavrı ifade etmek istemiştir.
Fakat, Hz. Üsame'nin zaten
el-Hurakat kabilesini öldürmek üzere gön-dirilmiş olması ve, "Azabımızı
gördükleri zaman iman etmeleri onlara fayda verecek değildir."[601] âyet-i kerimesine bakarak kelime-i
tevhid okumasının o anda müslüman sayıtabümesi için yeterli olamayacağı
zannıyla adamı öldürmüş olması gibi sebeplerle Rasûlullah (s.a.) kendisini
mazur görmüş, onu kısas ya da diyet cezalarından biriyle cezalandırmaya lüzum
görmemiştir. Metinde geçen "daha önce müslüman olmayıp ta o gün
müslü-manlığa yeni girmiş olmamı arzu ettim." temennisi hakkında Kirmanı,
"daha önce müslümanlığa girmemiş olmayı temenni etmek nasıl doğru
olabilir?" ve bu soruyu yine kendisi şöyle cevaplıyor: "Hz. Üsame bu
temennisiyle o güne kadar İslamiyete girmemiş olmayı değil içinde hiçbir günah
bulunmayan bir islamî hayat yaşamış olmayı temenni etmiştir." Üsame'nin
temennisi bu büyük cinayetten salim kalmak içindir. Yani işlemiş olduğu suçun
büyüklüğü karşısında, daha önce müslüman olarak işlediği salih amelleri küçük
görmüş gibidir. Üsame (r.a.)'mn bu temennisi hakikat değil mecazdır. Çünkü
hakikatte küfür üzere kalmayı, istemek caiz değildir. O bu sözle Peygamber
(s.a.)'in şiddetli tekdirinden son derece korktuğunu ifade etmiştir. Hatta bu
hadiseden sonra hiç bir müslümanla mukatele etmeyeceğine yemin etmiş; Sıffın
vak'asında Hz. Ali (r.a.)'ye yardım etmemiştir.[602]
1. Bir kimse şehâdet getirdikten
sonra onu katletmek haram olur. Kanının haram olması için onun şehadet
getirmekle ne demek istediğini açıklaması gerekmez, sadece şehâdet getirmesi
yeterlidir.
2. İnsanların fiilleri ve
sözleri hakkında zahire göre hükmedilir, içinde sakladığı sırların hesabı ise
Allah'a aittir.
3. Kafirlerin kanını dökmek
mubahtır.
4. Müctehid, ictihâdındaki
hatasından dolayı sorumlu değildir.
5. Hataen adam öldürmenin diyeti
yoktur. Bu hadis bu görüşte olanların delilidir.
6. Bir müslümanı öldürmek büyük
günahlardandır.[603]
2644. ...El-Mikdad
b.el-Esved'in anlattığına göre kendisi (Hz.Pey-gamber'e);
“Ey Allah'ın Rasûlü! Ben
kafirlerden bir adama rastlasam da benimle savaşsa ve kılıçla vurarak
ellerimden birini kesse sonra benden (kaçıp) bir ağaca sığınsa ve -Ben Allah'a
teslim oldum- dese bu sözü söyledikten sonra ben o adamı öldürebilir miyim? Ne
buyurursun?" diye sormuş. Rasûlullah (s.a.) da;
"Onu öldüremezsin"
buyurdu. Ben de;
Ey Allah'ın Rasûlü o benim
elimi kesti, dedim. Rasûlullah (s.a.) da;
Onu öldüremezsin. Çünkü eğer
öldürürsen o, senin onu öldürmeden önceki yerine geçer. Sen de onun, söylediği
o sözü söylemeden önceki yerine geçersin.” buyurdu.[604]
Ehl-i bid'alten olan hariciler
ve onların görüşünde olanlar metinde geçen; "...Eğer öldürürsen, sen de
onun o sözü
söylemeden önceki yerine
geçersin", anlamındaki cümleleri te'vil ederek, bu cümlelerin; "Eğer
sen onu öldürecek olursan onun şehadet kelimesini öldürmeden önceki haline
düşersin, yani kâfir olursun.*' manasına geldiğini iddia etmişlerdir. Bu
hadis-i şerifi, "Büyük veya küçük günah işleyenlerin kafir olarak
ebediyyen cehennemde kalacağı" yolundaki inançlarına delil olarak
gösterirler. Gerçekte bu te'vil fasit bir te'vîldir. Çünkü metinde geçen
sözkonusu cümlenin gerçek anlamı şudur: "O kimse bu sözü söylemeden önce
kafirdi, dolayısıyla kamnı dökmek helaldi. Eğer bu kelimeyi söyledikten sonra
onu öldürecek olursan, bir müslümanı öldürmüş olacağın için kısas cezasına
çarptırılarak senin kanının dökülmesi de helâl olur. Bu bakımdan onun bu
kelimeyi söylemeden önceki durumuna düşmüş olursun." Ya da diğer bir
bakış açısıyla,
"Eğer onu öldürürsen O,
sertin onu öldürmeden önceki yerine geçer," cümlesi; "Eğer onu
öldürürsen bir müslümanı öldürmüş olursun. Onu öldürmeden önce nasıl senin
kanını dökmek haram idiyse bu kelimeyi söyledikten sonra aynı şekilde onun
kanını dökmek de haramdır. Bu hususta onun bu kelimeyi söyledikten sonraki
haliyle, senin onu öldürmeden önceki halin arasında en küçük bir fark
yoktur." anlamına gelir.[605]
1. Henüz vukua gelmeyen bir hadisenin
hükmünü sormak ve cevap vermek caizdir.
2. "Ben Allah'a teslim
oldum" gibi, kelime-i şehadetin yerini tutacak bir sözle veya benzeri bir
işle islam dinine girilmiş olur.
3. Hüküm zahire göre verilir.[606]
2645. ...Cerir b.
Abdillah'dan demiştir ki: Rasûlullah (s.a.)Has' am kabilesine (baskın yapmak
üzere) bir seriyye gönderdi. O kabileden bazı kimseler (müslümanlann
saldırısından kurtulmak için) secde ederek korunma yoluna başvurdular. Bu
(durum) onları öldürmeyi (daha da) hızlandırdı. (Cerir b. Abdillah rivayetine
devam ederek) dedi ki: Durum Peygamber (s.a.)'e ulaşınca onlar için yarım diyet
(Ödenmesini) emretti ve;
"Ben müşrikler arasında
ikamet eden her müslümana uzağım" buyurdu.
Neden ya Rasülallah?"
diye sordular.
(Müslümanlarla müşriklerin)
"Ateşleri birbirini görmesin", diye cevap verdi.
Ebu Dâvûd der ki: Bu hadisi Ma'mer
ile birlikte Hükeym, Halid el-Vasıtî ve bir topluluk da rivayet ettiler fakat
Cerir'den bahsetmediler.[608]
Müslümanların Has'am
kabilesine yaptıkları bu baskın sırasında Has'am kabilesi içerisinde bazı
müslümanlar da bulunuyordu.
Bunlar o zaman henüz
müşriklikten kurtulamayan Has'am kabilesi içerisinde hayatlarını
sürdürmekteydiler.
Müslümanlar Has'am kabilesi
üzerine ani bir baskın yapınca o kabile arasında yaşamakta olan müslümanlar, bu
saldırıdan canlarını kurtarabilmek için hemen secdeye kapandılar. Bu
hareketleriyle kendilerinin de müslüman olduklarını müslümanlara isbat etmek ve
dolayısıyla canlarını kurtarmak istiyorlardı. Fakat müslümanlar onların bu
hareketine hiç iltifat etmeden hepsini kılıçtan geçirdiler.
Hz. Peygamber, bu hadiseyi
öğrenince bu çarpışmada öldürülen müslümanlann varislerine yarım diyet
ödenmesini emretti.
Hz. Peygamberin onlar için tam
diyet değil de yarım diyet ödetmesinin sebebi ulemâ arasında ihtilaf konusu
olmuştur. îbn Kayyım el-Cevzi'ye göre bu sebebi açıklama yolunda ileri sürülen
en güzel fikir şudur: "Çünkü Hz. Peygamber, müslümanlarm diyar-ı küfür
ülkesinde yaşamaya devam etmişler ve bu tutumlarıyla da kendilerinin
Öldürülmelerine bir nevi yardımcı olmuşlar ve dolayısıyla bir başkasıyla
yardımlaşarak kendisini öldüren bir kimsenin durumuna düşmüşlerdir."[609]
Nasıl ki başkalarıyla
anlaşarak canına kıyan kimse için sadece yarım diyet takdir edilirse bu
kimselere de aynı şekilde yarım diyet takdir edilmiştir.
Müslüman mücâhidlerin, secde
ederken görmelerine rağmen gene de onları öldürmelerinin sebebi ise, secde
etmenin sadece müslümanlara a bir fiil olmadığındandır. Bilindiği gibi kafirler
de büyüklerinin ve ta'zim v rini arzetmek veya selamlamak istedikleri kişilerin
önünde secdeye kapanırlar. Bu sebeple müslüman mücahidler onların secdeye
varmış olmalarına hiç iltifat etmeden onları kılıçtan geçirdiler.
Metinde geçen, Ben müşrikler
arasında ikamet eden her mü si umandan uzağını", cümlesi; "Müşrikler
arasında ikamet eden müslümanlara yardımcı olamam", anlamına gelebildiği
gibi "Artık bu hadiseden sonra katledilenlere diyet ödetmem,"
anlamına da gelebilir.[610]
"Müşriklerle müslümanlarm
ateşleri birbirini görmesin!" anlamındaki cümle ise birbirine komşu olan
iki ev halkında, "Şu iki ev birbirine bakıyor" denilmesi kabilinden
mecazi bir anlam taşımaktadır. "Bir müs-lümanla bir müşriğin evi birinin
yaktığı ateşi diğerinin görebileceği şekilde yakın olmamalıdır." anlamında
kullanılmıştır ki, müslümanlarm müşrik diyarından müslüman ülkelerine göç
etmelerinin lüzumunu ifade etmek için söylenmiştir.[611]
1. Müslümanlar esir
bile olsalar müşriklerin ellerinden kurtulma imkam buldukları takdirde orada
ikamet etmeleri kendileri için helal olamaz. Hattabi'nin açıklamasına göre
müşriklerin elinde bulunan bir esir İslam ülkesine kaçmamak üzere yemin ederek
müşriklere söz vermiş bile olsa yine de fırsatını bulunca oradan İslam ülkesine
kaçması gerekir. Eğer bu yemini kendisine müşrikler zorla yaptırmışlarsa, bu
yemini bozduğundan dolayı kendisine keffaret de lazım gelmez. Fakat kendi
arzusuyla yemin etmişse o zaman yeminini bozduğundan dolayı keffaretini
ödemesi gerekir. Çünkü Rasûl-i zîşân efendimiz; "Kim bir işe yemin eder de
sonra aksine hareket etmenin daha hayırlı olduğunu anlarsa, hayırlı gördüğü işi
yapar, sonra yemininin keffaretini öder." buyurmuştur.[612]
2. Secde sadece
müslümanlara mahsus bir alâmet değildir.
3. Allahü Teâlâ küfür ülkesiyle
İslam ülkesini kesinlikle birbirinden ayırmıştır.
[1] el-Bedâyi VII, 97; Fethu'l-kadir IV, 276;
ed-Dürrü'l-muhtar III, 273.
[2] et-Tevbe (9), 41.
[3] el-Tevbe (9), 111.
[4] Hâsiyet-üş Şerkâvî II, 391.
[5] bk. Züheylî Vehbe, el-Fıkhu'l-İslamî II, 448.
[6] et-tevbe (9), 29.
[7] et-Tevbe (9), 36.
[8] el-Hucûrât (49), 15.
[9] Mişkatu'l-Mesâbih, II, 355.
[10] Müslim, iman 20.
[11] Ahmed b. Hanbel, VI, 387.
[12] Bk. Aclûnî, Keşfu'l-hafa, I, 425.
[13] Tirmizî, cihâd 2.
[14] bk. Ansiklopedik Büyük İslam İlmihali, 104, 105.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/435-437.
[15] Buhârî, zekât 36, hibe 35, menakıb'ül-ensar 45, edeb
95; Müslim, imâre 87; Nesâî bey'at 11; Ahmed b. Hanbel, III, 14.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/437.
[16] Muhammed suresi (47), 35.
[17] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/438.
[18] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/438.
[19] Müslim, el-birr 78; Ahmed b. Hahbel, VI, 58, 222.
Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/438-439.
[20] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/439.
[21] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/439.
[22] Darimî, siyer 70, Ahmed b. Hanbel, VI, 99.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/440.
[23] el-En'âm (6), 158.
[24] bk. Buhari, fiten
25.
[25] en-Nisâ (4), 100.
[26] bk. el-Hattabi, Mealim'üs-sünen, III, 8.
[27] Ahmed b. Hanbel, V, 270.
[28] bk. S. Ateş, Kur'an-ı Kerim'in Yüce Meali ve Çağdaş
Tefsiri, I, 619, 620.
Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/440-442.
[29] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/442.
[30] Buhârî, Sayd 10; Cihad I, 127, 194; menakib'ül-ensâr
45; meğazî 53; Müslim, imâre .58; Tİrmizî, siyer 33; Nesâî, bey'at 15; Îbn
Mâce, keffarat 12; Dârimî, siyer 69; Ahmed b. Hanbel, 1, 226, 266, 316, 355;
II, 215; III, 22, 401, 430, 431, 467, 469; V, 71, 187; VI, 466.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/442.
[31] en-Nisa (4) 97.
[32] bk. Nesâî, zekât 73; îbn Mâce, hudûd 2; Ahmed b.
Hanbel, V, 4, 5.
[33] bk. 2645 numaralı hadis.
[34] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/442-444.
[35] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/444.
[36] Buhârî, İman, 4, 5; rikâk 26; Müslim, iman 64, 65;
Tirmizi, kıyâme 52; imân 12, Nesâi, iman, 8, 9, 11; Dârimî, rikak 4, 8;
Ahmed b. Hanbel, II, 160, 163, 187, 191, 192, 195, 205, 206,
209, 212, 215, 224, 379; III, 154, 372, 440; IV,. 114, 385, VI, 21, 22.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/444-445.
[37] bk. Müslim, imân 107, 108.
[38] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/445-446.
[39] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/446.
[40] Ahmed b. Hanbel, II, 84, 199, 209.
Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/446-447.
[41] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/447-448.
[42] Ahmed b. Hanbel, V, 33, 288.
Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/448.
[43] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/449.
[44] Buhârî, i'tisâm 10; Müslim, iman 247; İmare 170, 173,
174; Tirnıizî, fiten 27, 51; İbn Mace, mukaddime 1; fiten 9; Ahmed b.
Hanbel, V, 34,269, 278, 279.
Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/449.
[45] Müslim, fiten 177.
[46] bk. Müslim, fiten 110; Tirmizi, fiten 59; İbn
Mace, fiten, 33.
[47] bk. Müslim, imâre 176.
[48] bk. Davudoğlu A., Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi,
II, 122, 123.
Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/450-452.
[49] Buhârî, cihad, 2, rikak 34; Müslim, imâre 122,
123, 127; Tirmizi, fezail'ül-cihad, " 24; Nesaî, zekal 74; Cihad 7; İbn
Mace, fiten 13; Darimî, cihad 6; Ahmed b. Hanbel,I, 237, 319, 322; II, 443;
III, 16, 37, 56, 77, 461, 477, IV, 234.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/452-453.
[50] bk. Davudoğlıı A., Saih-i Müslim Tercüme ve Şerhi,
IX, 85.
[51] Tirmizî, kıyâme 55; İbn Mâce, fiten 23; Ahmed b.
Hanbel, II, 43; V, 365.
[52] bk. Molla Mehmetoğlu O.Z., Sünen-i Tirmizî Tercemesi,
IV, 42 (H. No. 2255).
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/453-454.
[53] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/454-455.
[54] bk. Mütercim Asım Efendi, Tercümetü'I-kamus. I, 483.
[55] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/455.
[56] Ahmed b. Hanbel, II, 174.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/455-456.
[57] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/456.
[58] Sâdece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.
Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/456-457.
[59] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/457-458.
[60] Kütübi Sitte içinde sadece Ebû Dâvud rivayet
etmiştir.
Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/458-459.
[61] bk. el-Azîmâbâdî, Avnü'l-ma'bud, VII, 166.
[62] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/459-460.
[63] Concordance bu bab'a numara vermemiştir.
[64] Buhârî, tabir 12, cihad 3, 7, 63, 75, isti'zan 41;
Müslim, imâre 160, 161; Tirmizi, fedailü'l-cihad 15; Nesai, cihad 40; İbn Mace,
cihad 10; Darimî, cihad 28; Mu vat ta, cihad 39; Ahmed b. Hanbel, III, 243,
264, VI, 361, 423, 435.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/460-461.
[65] Müslim, imâre 165.
[66] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/461-462.
[67] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/463.
[68] Buhârî, ta'bir 12; cihad 3, 7, 63, 74; isti'zân 41;
Müslim, imâre 160, 161; Tirmizi, fedailü'l-cihad 15; Nesai, cihad 40, İbn Mace,
cihad 10; Dârimî, cihad 28, Muvatta, cihad 39; Ahmed b. Hanbel, III, 243,
264; VI, 361r 423, 435.
[69] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/463-464.
[70] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/464.
[71] bk. Abdürrezzak, el-Musannef, V; 285.
[72] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/465.
[73] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/465-466.
[74] Beyhaki, es-Sünenü'l-kübrâ, IV, 335.
Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/466.
[75] en-Nahl (16), 15.
[76] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/466-467.
[77] Müslim, imare J03, Nesaî, cihad 14, iman 24; İbn
Mace, cihad 1.
[78] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/467-468.
[79] el-Hakka (69), 24.
[80] et-Târık (86), 6.
[81] en-Nûr (24), 61.
[82] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/468-469.
[83] Müslim, imâre 130.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/469.
[84] bk.Müslim,İmare 131.
[85] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/469-470.
[86] Müslim, imare 139; Nesai, cihad 47, 48; Ahmed b.
Hanbel, V, 352, 355.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/470-471.
[87] el-Benna AA. el-Fethu'r-rabbani, XIV, 25.
[88] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/471-472.
[89] Müslim, imare 153; Nesâî, cihâd 15; İbn Mâce, cihad
H; Ahmed b. Hanbel, II, 169.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/472-473.
[90] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/473-475.
[91] Nesâî, cihâd 45; Ahmed b. Hanbel, III, 438.
Sünen-i Ebu Davud Terceme
ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/475.
[92] bk. Mollamehmetoğlu O.Z., Sünen-i Tirmizi Tercümesi,
VI, 8.
[93] bk. A.g.e. VI, 9.
[94] bk. Buhârî, mevakıt'üs-salat 5; eihad 1, iman 18;
tevhid 47, 48, 56; Müslim, iman 137-139; Tirmizi, birr 2;salat 13; Nesaî,
mevâkit 51; cihad 17,
18.
[95] bk. Buhârî, savın 2; Müslim, siyam 161-162.
[96] bk. Tirmizi, deâvat 86; İbn Mace, siyam 44.
[97] bk. ez-Zümer (39), 10.
[98] bk. el-münâvi, Feyzu'l-kadir, II, 365.
[99] Bk. el-Münâvi, Feyzu’I-kadir, II, 365.
[100] el-Enfâl (8), 45.
[101] Azimabâdi, Avnü'l-ma'bud, VII, 176.
[102] A.g.e.
[103] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/475-477.
[104] Sâdece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/478.
[105] el-Bakara (2), 249.
[106] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/478-479.
[107] Tirmizi, fedailü'l-cihad, 2; Darimi, cihad 32; Ahmed
b. Hanbel, IV, 146, 150, 157; VI, 60.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/479.
[108] Müslim, vasıyyet 14; Ebû Dâvud, vesâya 14; Tirmizi,
ahkâm 36; Ahmed b. Hanbel, II, 372.
[109] Şeyh Halil Ahmed, Bezlu'l-mechud XI, 405.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/479-480.
[110] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/481-483.
[111] Mansur Ali Nasıf, et-Tac, IV, 336.
[112] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/483.
[113] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/483.
[114] Müslim, imâre 158; Nesai, cihad 2; Darimi, cihad 25;
Ahmed b. Hanbel, II, 374.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/484.
[115] Suyuti e-Camiu's-sağir, II, 175.
[116] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/484.
[117] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/485.
[118] İbn Mâce, cihad 5; Darimi, cihad 25.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/485.
[119] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/486.
[120] Nesai, cihad 1; Dârimi, cihâd 38; Ahmed b.
Hanbel, III, 124, 153, 251.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/486.
[121] et-Tevbe (9), 89.
[122] Davudoğlu Ahmed, Selâmet Yollan, IV, 91.
[123] Âl-i İmrân (3), 187.
[124] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/486-487.
[125] el-Tevbe (9), 39.
[126] et-Tevbe (9), 120.
[127] bk. et-Tevbe (9), 121.
[128] et-Tevbe (9), 122.
[129] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/487-488.
[130] bk. Yazır, Hak Dini, Kur'an Dili, IV, 2544.
[131] et-Tevbe (9), 120.
[132] et-Tevbe (9), 122.
[133] et-Tevbe (9), 39.
[134] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/488-489.
[135] et-Tevbe (9), 39.
[136] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/489-490.
[137] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/490.
[138] en-Nisa (4), 95.
[139] Buharî, tefsir; Nisa 18; Cihad 31; Müslim, imare 141;
Ahmed b. Hanbel, V, 190, 191.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/490-492.
[140] el-Feth (48), 15, 17.
[141] en-Nisâ (4), 95.
[142] bk. Ateş Süleyman, Kur'an-ı Kerim'in Yüce Meali ve
Çağdaş Tefsir, I, 615, 617.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/492.
[143] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/492-493.
[144] Buhâri, cihâd 35, meğâzî 81; Müslim, imâre 159; İbn
Mâce, cihâd 6; Ahmed b. Hanbel, III, 103, 160, 182, 214, 300, 341.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/493.
[145] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/494.
[146] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/494.
[147] Buhârî, cihad 38; Müslim, imare 135-136; Tirmizî,
fedâil 6; Nesaî, cihad 44; Darimi, cihad 26; Ahmed b. Hanbel, I, 20, 53;
IV, 115, 117; V, 192, 193, 234.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/494-495.
[148] bk. Müslim, imare 138.
[149] bk. İbn Hacer, Fethu'l-Bari, VI, 390.
[150] Buharı, rikak 31; tevhid 35; Müslim, iman 203, 204,
206, 207, 209; Tirmizî, sûre 6/10; Ahmed b. Hanbel, i, 227, 279; II, 149.
[151] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/495-496.
[152] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/496.
[153] Müslim, imâre 138.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/496-497.
[154] Koksal M. Asım, İslam Tarihi, VI, 15.
[155] Koksal M. Asım, İslam Tarihi, VI, 16.
[156] Aliyyu'1-kâri, Mirkatü'I-Mefâîtih, IV, 173.
[157] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/497.
[158] Ahmed b. Hanbel, II, 302.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/497-498.
[159] bk. Ahmed Rıfat, Tasviri ahlâk 34.
[160] el-Leyl (92), 8-11.
[161] et-Teğâbûn (64), 16.
[162] Erdem H. Hüsnü, Riya Zu's-Salihin Tercemesi, I, 584.
[163] bk. Ahmet Rıfat, Tasviri ahlâk 41.
[164] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/498.
[165] el-Bakara (2), 195.
[166] el-Bakara (2), 195.
[167] Tirmizî, tefsiru'l-kur'ân, 3.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/499-500.
[168] el-Bakara (2), 216.
[169] Âl-i İmrân (3), 169, 170.
[170] et-Tevbe (9), 39, 40.
[171] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/500-501.
[172] Müslim, imâre 169; Tirmizİ, Fedâilu'l-Cihâd 18;
Nesâî, hayl 8; İbn Mâce, cihâd 19; Darimi. Cİhâd 14.
Sünen-i
Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/502.
[173] el-Enfâl (8), 60.
[174] Bk. Aliyyü'1-kari, Mirkat'ül-mefâtih, IV, 205;
el-Mübârek fûri, Tuhfetü'l-Ahvezi,
[175] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/503-504.
[176] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/504.
[177] el-Enfâl (8), 60.
[178] Müslim, imâre 167; Tirmizi, tefsir-sure 8; İbn Mâce,
cihad 19; Dârimi, cihâd 14; Ahmed b. Han bel, V, 157.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/504-505.
[179] el-Enfâl (8), 60.
[180] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/505.
[181] Nesaî, cihad 46, bey'a 29; Darimi, cihad 24; Muvatta,
cihad 43; Ahmed b. Hanbel, V, 234.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/506.
[182] Aliyü’l-kari, Aynü'I-ilm ve Zeynü'1-hılm, II, 85, 86.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/506-508.
[183] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/508-509.
[184] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/509.
[185] Concordancc bu bab'a numara vermemiştir.
[186] Buharî, ilim 45; cihad 15; humus 10; tevhid 28;
Müslim imare 149, 151; Nesai, cihad 21; İbn Mace, cihad 13; Ahmed b. Hanbel,
IV, 392, 397, 402, 405, 417.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/509-510.
[187] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/510-511.
[188] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/511.
[189] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/511.
[190] Beyhakî, es-Sünemı'1-kübrâ, IX, 168.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/511-512.
[191] el-Hadîd (57), 20.
[192] et-Tekâsür (102), 1.
[193] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/512-513.
[194] Âl-i İmrân (3), 169.
[195] Müslim, imâre 121; Tirmizi, tefsir sûre III, 19;
Fedai]'iil-cihâd 13; tbn Mâce, cenâiz 4; Darimi, cihâd 18; İbn Mace, cihad 16;
Ahmed b. Hanbel, I, 266; VI, 386.
Sünen-i
Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/513-514.
[196] bk. İbn Mace, cihad, 16.
[197] bk. Nesai, cenâiz 117; İbn Mâce, zühd 22; Muvatta,
cenâiz 49; Ahmed b. Hanbel, III, 455, 456, 460.
[198] bk. Kurtûbi, el-Cami'l-ahkami'l-Kur'ân II, 173., IV,
269.
[199] bk. Davudoğlu A., Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi IX,
82, 83.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/514-516.
[200] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/516.
[201] Ahmed b. Hanbel, V, 58.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/516.
[202] et-Tekvîr (81), 17.
[203] el-Hadid (57), 19.
[204] bk. Fahri Razi, et-Tefsiru'l-kebir XXIX, 232.
[205] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/516-517.
[206] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/518.
[207] bk. el-Münavi, Feyzu'l-kadir, VI, 462.
[208] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/518-519.
[209] Sâdece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/519.
[210] bk. İslam Ansiklopedisi, IX, 153.
[211] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/519-520.
[212] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/520.
[213] Şu'be, metinde geçen ve orucu anlamına gelen
"savmihi" kelimesinde şüphe etti.
[214] Nesâî, cenaiz 77; Ahmed b. Hanbel, III, 500; IV, 219.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/520-521.
[215] Ahmed b. Hanbel, I, 163.
[216] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/521-522.
[217] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/522.
[218] Ahmed b. Hanbel, V, 413.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/523.
[219] el-Bakara (2), 198.
[220] bk. Müslim, cihâd 132.
[221] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/524-525.
[222] Ahmed b. Hanbel, II, 174.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/526.
[223] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
9/526-527.
[224] Hâkim, el-Müstedrek, II, 112; Beyhakî,
es-Sünenü'1-kübrâ, VI, 331.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/527-528.
[225] Bk. Aliyyu’l-kari, Mirkatu’l-Mefatih, IV, 193.
Sünen-i
Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/528-529.
[226] Nesâî, bey'ât 10; İbn Mâce, Cihâd 13; Ahmed b.
Hanbel, II, 160, 194, 198, 204.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/7.
[227] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/7-8.
[228] Buhârî, cihad 138, Edeb 3; Tirmizi cihâd 2; Müslim,
birr 5; Ahmed b. Hanbeİ, II, 165, 172, 188, 193, 197, 221.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/8.
[229] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/9.
[230] Hakim, el-Müstedrek, II, 103; Beyhâkî,
es-Sünenu'l-kübrâ, IX, 29.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/9-10.
[231] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/10.
[232] Buharı, cihâd 37; Müslim, cihâd 135; Tirmizi, siyer
22; Ahmed b. Hanbel, VI, I, 224, 463; V, 271; VI, 380.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/10-11.
[233] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/11.
[234] Beyhâkî, es-Sünenü'1-kübrâ, IX, 156.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/12.
[235] bk. Ahmed Naim, Tecrid Tercemesi, I, 52 (Hadis No:
41).
[236] Aliyyü'1-kâri, Mirkât, IV, 183.
[237] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/12-14.
[238] Beyhâkî, es-Sünenu'1-kübrâ, III, 121; IX, 159.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/14.
[239] Birgivi, Şerhu'l-hadis'il-erbain s. 117.
[240] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/14-15.
[241] Hâkim, el-Müstedrek, III, 48; Beyhâkî,
es-Sünenu'1-kübrâ, IX, 172.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/15-16.
[242] Bilmen Ö. Nasuhi, Hukuk-i Islamİyye III, 359.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/16-17.
[243] Ahmed b. Hanbel, V, 288.
[244] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/17-18.
[245] Müslim, fiten 131.
[246] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/18-19.
[247] Ahmed b. Hanbel, I, 416.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/20.
[248] bk. Davudoğlu Ahmed, İbn Abidin Terceme ve Şerhi,
VIII, 381.
[249] el-Bakara (2), 207.
[250] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/20-21.
[251] Beyhâkî, es-Sünenu'l-kübrâ, IX, 167.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/22-23.
[252] bk. Ahmed b. Hanbel, IV, 204, 205.
[253] el-Mütteki, Kenz'ul-ummal, IV, 285.
[254] bk. Buhârî, cihâd 2; Müslim, imâre 110; Nesâî, cihâd
1.
[255] Ahmed b. Hanbel, V, 266.
[256] bk. Buharî, ilim 145; Müslim, İmâre 149, 151;
Tirmizî, Fedâilu'l-Cihâd 16.
[257] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/23-24.
[258] Buhârî, meğazî 38; edeb 90, diyât 17; Müslim, cihâd,
123, 124; Ahmed b. Hanbel, V, 266.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/24-25.
[259] bk. Müslim, cihâd 123.
[260] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/25.
[261] Beyhâkî, es-Sünenu'1-kübrâ, VIII, 110.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/26.
[262] bk. Şimşek Sâid, İslam Devletler Hukuku, I, 117.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi,
Şamil Yayınevi: 10/26-27.
[263] Darimi, salat 9.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/27.
[264] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/28.
[265] Tirmizî, fedailu'l-cihâd 17; Nesâî, cihad 25; tbn
Mâce, cihad 15; Darimi, cihâd 5; Ahmed b. Hanbel, II, 442, 524; IV, 387; V,
230, 235, 244.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/28-29.
[266] bk. AIiyyu'1-kârî, Mirkâtu'l-Mefatih, IV, 185.
[267] et-Tevbe (9), 34.
[268] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/29-30.
[269] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/30.
[270] Ahmed b. Hanbel, IV, 184; Beyhâkî, es-Sünenu’I-kübrâ,
VI, 331.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/31.
[271] el-Bakara (2), 180.
[272] bk. Miras Kâmil, Tecrid Tercemesi, VIII, 360.
[273] bk. Miras Kâmil, Tecrid Tercemesi, V, 361.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/31-32.
[274] Nesâî, hayl 3; Ahmed b. Hanbel, IV, 345.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/32-33.
[275] bk. Ahmed b. Hanbel, IV. 345.
[276] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/33.
[277] Beyhâkî, es-Sünenu’l-kübrâ, VI, 330.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/33-34.
[278] bk. Şimşek Saıd, İslam Devletler Hukuku 1, 100.
[279] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/34.
[280] Tirmizi, cihad 20; Ahmed b. Hanbel, I, 272.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/34-35.
[281] Tirmizi, cihad 20.
[282] Şimşek Said a.g.e. I, 100.
[283] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/35.
[284] Concordance bu bab'a numara vermemiştir.
[285] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/35-36.
[286] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/36.
[287] Müslim, imâre 101, 102; Tirmizi, cihâd, 21; Nesaî,
hayl 4; İbn Mâce, cihâd 14; Ahmed b. Hanbel, II, 250, 436, 461, 476.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/36-37.
[288] Aliyyü'l-kâri, Mirkatü'l-mefâtih, IV, 204.
[289] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/37.
[290] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/38.
[291] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/38.
[292] Müslim, hayl 79, 90; fedâil 68; İbn Mâce, tahâre 23;
Dârimi, vudû' 5, 72; Ahmed b. Hanbel, I, 204, 205.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/39.
[293] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/40.
[294] Buhari, müsakât 9; mezalim 23; edeb 27; Müslim, selâm
153; cihâd 44; tbn Mâce, edeb 8; Muvatta, sıfatünnebiyy 23; Ahmed b. Hanbel,
II, 222, 375, 517; IV, 175.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/40-41.
[295] Buharî, sayd 7; bed'ül-halk 1; Müslim, hacc 71, 73;
Tirmizi, hacc 21; menasik 116, 117; Ahmed b. Hanbel, I, 257.
[296] bk. Davudoğlu Ahmed, Sahih-l Müslim tercüme ve şerhi
IX, 703.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi,
Şamil Yayınevi: 10/41.
[297] Concordance'da bu bab'a numara verilmemiştir.
[298] Sadece Ebu Dâvud rivayet etmiştir.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/42.
[299] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/42.
[300] Buhari, cihad, 139; Müslim, Libas 105; Muvatta',
sıfatünnebiyyi 39; Ahmed b. Hanbel; V, 216.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/43.
[301] bk. Bezlü'l-mechud, XII, 51.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/43-44.
[302] Concordance'da bu bab'a numara verilmemiştir.
[303] Nesaî, hayl 3, Ahmed b. Hanbel, IV, 345.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/45.
[304] bk. Buhari, cihâd 48; Müsâkât 12; menâkıb 28; Tefsir
sûre (99) I, i'tisâm 24; Müslim, zekât 24; İbn Mâce, cihad 104; Muvatta cihâd
3; Ahmed b. Hanbel, 1, 395; IV, 69; V, 381.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/45-46.
[305] Buhâri, cihâd 139; Müslim, libâs 103; Tirmizi, cihâd
25; Dârimi isti'zân 44; Ahmed b. Hanbel, 11, 263, 311, 327, 343, 383, 444.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/46-47.
[306] bk. el-Azîzı, es-Siracü'l-Münir III, 430.
[307] bk. Şimşek Sâid İslam Devletler Hukuku, 104, 105.
[308] Mubârekfurî, Tuhfetü'l-ahvezi, V, 359.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/47-48.
[309] Müslim, libâs 104; Tirmizi, cihad 25; Nesai, zîne 54;
Darimi, istİ'zân 44; Ahmed b. Hanbel, II, 263, 311, 327, 343, 385, 392, 414,
444, 476; VI, 242, 327, 426.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/48-49.
[310] bk. Müslim, libas 81.
[311] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/49.
[312] bk. Buharı, cihad 81, Müslim, libas 104; Ahmed b.
Hanbel, II, 366. 372.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/49.
[313] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/50.
[314] Tirmizi, etime 24; Nesaî, dahaya 43, 44; İbn Mace,
zebaih 11; Muvatta, edahi 28; Ahmed b. Hanbel, I, 219, 226, 241, 253, 321, 339.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/50.
[315] bk. Mübârekfûri, Tuhfetü'l-ahvezi V, 549, 550.
[316] Bilmen 0. N., Büyük islam İlmihali s. 417.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/50-52.
[317] bk. Ebû Dâvud, et'ime. 24, 33, eşribe 14; Tirmizi,
et'ime 24; Nesâî, dahaya 43, 44; Îbn Mâce, zebâih 11; Muvatta, edahî, 28; Ahmed
b. Hanbel, I, 219, 226, 241, 253, 321, 339.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/52.
[318] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/52.
[319] Buhari, cihad 46, Müslim, iman 48, 49; Nesâî, hac
228, 229.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/52-53.
[320] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/53.
[321] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/53.
[322] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/53-54.
[323] bk. Koksal A. Hz. Muhammed (a.s.) VI, 20.
[324] bk. A.g.e. s.24.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/54-55.
[325] Müslim, birr 80, 81; Dârimi, isti'zân 45; Ahmed b.
Hanbel, IV, 429, 431.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/55-56.
[326] bk. 4905 numaralı hadis Tirmizi, birr 48.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/56.
[327] Tirmizi, cihâd 30.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/57.
[328] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/57.
[329] Buhârî, zebâih 35; Libâs 22; Müslim, libas 111; İbn
Mâce Libâs 4, 109, 110; Ahmed b. Hanbel, İH, 171, 254, 259.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/58.
[330] bk. Buhârî, zebâih 35.
[331] bk. Buhârî, libâs 22.
[332] bk. Buhârî, cihâd 149; Tirmizî, siyer 20; Ahmed b.
Hanbel, II, 307, 338, 453.
[333] bk. Buharı, zebâih 25; Nesâî, Dahaya 41; Dârimi,
edahi 13.
[334] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/58-59.
[335] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/59.
[336] Concordance'da bu bab'a numara verilmemiştir.
[337] Müslim, libâs 107; Ahmed b. Hanbel, III, IV, 323.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/60.
[338] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/60-61.
[339] Ahmed b. Hanbel, I, 98, 100, 108; Nesâî, hayl 10.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/61.
[340] en-Nahl (16), 8.
[341] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/62.
[342] Müslim, fedâil 65; İbn Mâce, edeb 47; Ahnıed b.
Hanbel, 1, 203.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/63.
[343] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/63-64.
[344] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/64.
[345] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/64.
[346] bk. Avnü'l-mâbûd VII,
235.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi,
Şamil Yayınevi: 10/65.
[347] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.
[348] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/65-66.
[349] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/66.
[350] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/67.
[351] Müslim, imâre 178; Tirmizi, edeb 75; Ahmed b. Hanbel,
II, 337, 378; III, 305, 382.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/67.
[352] bk. Müslim, imâre 178.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/67-68.
[353] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/68.
[354] bk. Bilmen Ö. N. Büyük İslam İlmihali s. 173.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/68.
[355] Concordance bu bab'a numara vermemiştir.
[356] Beyhâkî, es-Sünenu'l-kübrâ, V, 256; Hakim
el-Müstedrek, I, 445.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/69.
[357] bk. Buhârî, teheccüd 14; Müslim, musafirin 168, 170.
[358] Hûd(ll), 81.
[359] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/69-70.
[360] Buhari, libâs 100; Tirmizi, edeb 25; Ahmed b. Hanbel,
III, 32.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/70.
[361] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/70-71.
[362] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.
[363] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/71-72.
[364] bk. Nesâî, dahaya 42, sayd 34; Dârimi, edahi 16;
Ahmed b. Hanbel, II, 166, 197, 210; IV, 389.
[365] bk. Bezlül-raechûd XII, 72.
[366] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/72.
[367] Tirmizi, cihad 66; Nesâîhayl 14; Ibn mâce, cihâd 44;
Ahmed b. Hanbel, II, 256, 358, 425, 474.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi,
Şamil Yayınevi: 10/73.
[368] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/73-74.
[369] Buharı, cihâd 56, 57; i'tisâm 16; Müslim, imâre 95;
Tirmizi, cihad 22; Nesâî, hayl 12, 13; îbn Mlâce, cihad 44; Muvatta, cihâd 45;
Dârimî, cihad 35; Ahmed b. Hanbel, II, 5, 56.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/74.
[370] bk. Mübarekfûrî, Tuhfetü'l-ahvezî V, 350, 351.
[371] bk. Davudoğlu Ahmed, Selâmet Yolları, IV, 157.
[372] bk. Mubârekfürî, Tuhfetu’l-ahvezi, V, 251.
[373] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/74-76.
[374] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/76.
[375] İbn Mâce, cihâd 44.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/77.
[376] Ahmed b. Hanbel, II, 157.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/77.
[377] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/77.
[378] İbn Mace, nikah 50; Ahmed b. Hanbel, VI, 39, 139,
182, 261, 280.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/78.
[379] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/78.
[380] Ibn Mace, cihad 44; Darimi, cihad 62; Ahmed b.
Hanbel, II, 505.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/79.
[381] bk. Bezlü'l-mechud XII, 79.
[382] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/79-80.
[383] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.
[384] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/81.
[385] Ebû Dâvud, zekât 9; Tirmizi, nikâh 30; Nesâî, nikâh
60; hayl 15, 16; Ahmcd b. Hanbel, II, 59, 180, 215, 216; III, 162, 197.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/81-82.
[386] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/82.
[387] Beyhâkî, es-Sünenu'l-kübra, X, 121, IV, 429, 439, 443.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/82.
[388] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/83.
[389] Tirmizi, cihâd 16; Nesaî, zine 119; Darimi, siyer 21.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/83.
[390] bk. Azimâbâdi Avnü'l-mabud VII, 248.
[391] bk. Sehârenfuri, Bezlu'l-mechûd XII, 83.
[392] bk. Kamîl Miras, Tecrid Tercem esi, IV, 287; XII,
108.
[393] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/83-84.
[394] Tirmizi, cihad 16; Nesai, zine 119; Dârimî, siyer 21.
[395] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/84.
[396] bk. Azimâbâdî, Avnü'l-ma'bûd VII, 249.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/84-85.
[397] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/85.
[398] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/85.
[399] Buhârî, salât 66, 67; Müslim, birr 122; Ahmed b.
Hanbel, III, 350.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/86.
[400] bk. Mütercim Asım Efendi, Okyanus III, 356.
[401] bk. Müslim, birr 121.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/86.
[402] Buhari, salat 66, 67; fiten 7; Müslim, birr 124; İbn
Mace, edeb 51; Ahmed b. Hanbel, IV, 397, 400, 410, 418.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/87.
[403] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/87.
[404] Tirmizi, fiten 5; Ahmed b. Hanbel, III, 300, 361; V,
62.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/88.
[405] bk. Mubârekfûrî, Tuhfetü'l-ahvezi VI, 381.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/88.
[406] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/89.
[407] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/89.
[408] Tirmizi, cihad 17; ibn mâce, cihâd 18; Ahmed b.
Hanbel, III, 449.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/90.
[409] bk. İbnü'1-Esir, en-Nihâye, III, 166.
[410] en-Nisâ (4) 171.
[411] el-Enfâl (8), 60.
[412] bk. Tuhfetü'l-ahvezî V, 341.
[413] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/90-91.
[414] Tirmizi, cihad 10; Ahmed b. Hanbel, IV, 297.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/93.
[415] bk. Aliyyii'1-kâri, Mirkâdı'I-mefâtih IV, 210.
[416] bk. Tarih Deyimleri ve Terimleri I, 47 (alem
maddesi).
[417] bk. Ayintabi se'yyid Muhammed Münib,
Tercümetü's-siyer'il-kebir, I, 44.
[418] M. Hamidullah, İslam Peygamberi, II, 249.
[419] bk. A.g.e, 254.
[420] bk. Seyyid Muhammed Münib, Tercümetü’s-siyeri'l kebir
1, 44.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/93-95.
[421] Tirmizi, cihad 9,10; Nesâi, menâsik 106; İbn Mâce
cihâd 20.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/95.
[422] Beyhâkî, es-Sünenu'1-Kübrâ, VI. 293.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/96.
[423] 2591 nolu hadis ve İbn Mâce, cihâd, 21; Tirmizi cihâd
10.
[424] bk. İslam Peygamberi II, 255.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/96.
[425] Nesâi, cihâd 43; Tirmizi, cihâd 24; Ahmed b. Hanbel
V, 198.
[426] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/96-97.
[427] bk. Münâvî, Feyzü'l-kâdir V,
344.
[428] bk. Müslim, kader 34.
[429] bk. Münâvj, Feyzü'l-kâdir, I, 82.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi,
Şamil Yayınevi: 10/97-98.
[430] Beyhâkî es-sünenül-kübrâ, VI, 361.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/98.
[431] bk. Bilmen Ö. Nasûhi, Hukuk-i İslâmiyye III, 351.
[432] bk. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi
II, 241, 242.
[433] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/98-99.
[434] Dârimi, siyer 14; Ahmed b. Hanbel V, 46.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/99.
[435] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/99-100.
[436] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/100.
[437] Ahmed b. Hanbel, V, 65, 289, VI, 377; Tirmizi, cihâd
II.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/100.
[438] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/101.
[439] Müslim, hac 425, 426; Nesâî, istiâze 43; Tirmizi,
deavat 41; Ibn Mâce, dua 20; Dâri-mi, istizan 42; Muvatta, istizan 34; Ahmed b.
Hanbel, I, 256, 300, II, 150, 401, 433.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/101-102.
[440] el-Hadîd, (57) 4.
[441] bk. Aliyyü'1-kari, Mirkâtü'l-mefâtih III,
116-117.
[442] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/102.
[443] bk. ez-Zuhrûf (43), 13,14.
[444] Müslim, hac 425; Tirmizi, da'vet 46; Ahmed b. Hanbel,
II, 144-150.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/103.
[445] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/104.
[446] Tirmizi deavât 43; İbn Mâce, cihâd 24; Ahmed b.
Hanbel, II, 7, 25, 38, 136, 358.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/104.
[447] bk. Ahmed b. Hanbel, II, 87.
[448] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/105.
[449] Tirmizi, deavât 43; İbn Mâce, Cihad 24; Ahmed b.
Hanbel, II, 7, 25, 36, 138.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/105.
[450] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/105-106.
[451] ez-Zuhrûf, (43), 13-14.
[452] Tirmizi, da'vat, 46.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/106-107.
[453] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/107-108.
[454] Ahmed b. Hanbel, II, 132; III, 124.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi,
Şamil Yayınevi: 10/108-109.
[455] Hûd (11), 44.
[456] es-Saffât (37), 79.
[457] el-Câmi Ii ahkâmil-Kur'ân, XV, 90.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/109.
[458] Müslim, eşribe 98; Nesai, mevakıt 45; Ahmed b.
Hanbel, II, 12; III. 312, 362,386,395; VI, 11.
[459] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/110.
[460] bk. Davudoğlu A, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, IX,
314.
[461] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/110-111.
[462] Buhari, cihad 103; Darimi, siyer 2; Ahmed b. Hanbel,
III, 455-456; VI, 390.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/111.
[463] bk. Avnu'l-ma'bud, VII, 265
[464] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/111.
[465] Ahmed b. Hanbel, I, 154, 155, 156; III, 416, 417,
432; IV, 384, 390, 391; Tirmizi buyu' 6; İbn Mâce, Ticare, 41.
[466] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/112.
[467] bk. Münâvi, Feyzü'l-kadir, II, 104.
[468] bk. Mübarekfûrî, Tuhfeüil-ahvezi, IV, 403-404;
Münzirî, et-Tergıb ve't-Terhîb, II, 529-530.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/112-113.
[469] Muvatta, istizan, 35, Tirmizi, cihâd, 4; Ahmed b.
Hanbel, II, 186-214.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/114.
[470] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/114.
[471] Beyhâki, es-Sünenül-Kübrâ, V, 257.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/115.
[472] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/115.
[473] Beyhâki, es-Sünenül'-Kübrâ, V, 257.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/115-116.
[474] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/116.
[475] Buhari, cihad, 129; Müslim, imâre 93, 94; İbn Mâce,
cihâd 45; Mu vatta, cihâd 7; Ahmed b. Hanbel II, 6,7,10,55,63,128; V, 448.
[476] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/116-117.
[477] bk. Zürkâni, Şerhu'l-Muvatta, III, 287-288.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/117-118.
[478] Concordance bu baba numara vermemiştir.
[479] Tirmizi, siyer 7; Ibn Mâce, cihad 25; Darimi, siyer,
4; Ahmed b. Hanbel, I, 294, 299.
[480] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/118-119.
[481] Pakalın M.Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri
Sözlüğü, III, 186.
[482] Gazzali, İhya-u Ulumiddîn, II, 252, 253.
[483] bk. A.g. yer.
[484] et-Tevbe (9), 25.
[485] bk. Azimâbadi, Avn'ül-mabud. VII, 270.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/119-121.
[486] Müslim, cihad 3; Tirmizİ, siyer 47; Ibn Mâce, 38;
Darimi, siyer 8; Ahmed b. Hanbel, V, 352.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/121-123.
[487] bk. Turnagil A. Reşid, İslamiyet ve Milletler Hukuku,
173.
[488] et-Tevbe (9), 29.
[489] el-Bakara (2), 193.
[490] en-Nisâ (4), 89.
[491] bk. Davudoğlu A. Selâniet Yollan, IV, 103, 104.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/123-125.
[492] Tirmizi, diyat 14; Siyer 47; Fedailu'l-Kur'an, 17,
İbn Mâce, cihâd 38, Darimi, siyer 5; Muvatta; cihâd 11; Ahmed b. Hanbel, II,
524; IV, 240; V, 352, 358.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/125-126.
[493] el-Bakara (2), 190.
[494] Ahmed b. Hanbel, V, 316, 226
[495] bk. Bilmen Ö.N., Hukuki İslamiye, III, 345.
[496] bk. Turnagil A.Reşid, İslâmiyet ve Milletler Hukuku,
152, 153.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/126-127.
[497] el-Bakara (2), 195.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/127-128.
[498] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/128-129.
[499] el-Haşr (59), 5.
[500] Buharı, cihâd 154; hars 6; Meğazi 14; Tefsir-Sûre
(59) 2; Müslim, cihâd, 29-31; İbn Mâce, cihâd, 31; Darimi, siyer 22; Ahmed b.
Hanbel, II, 8,52,80, 123.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/129-130.
[501] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/130-131.
[502] İbn Mâce, cihâd 31; Ahmed b. Hanbel, V, 209.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/131.
[503] bk. Müslim, sala 9; Tirmizi, siyer 48.
[504] bk. Koksal Âsim, İslâm Tarihi, XI, 8, 63.
[505] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/131-132.
[506] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/132.
[507] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/133.
[508] Müslim, İmâre 145; Ahmed b. Hanbel, 111, 136.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/133.
[509] M.Hamidullah, İslam Peygamberi, II, 275, 276.
[510] bk. M. Hamiduliah, İslamda Devlet İdaresi, s.51.
[511] bk. A.g.e, s. 189, 190.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/133-134.
[512] Tirmizi, buyu, 59.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/135.
[513] en-Nisâ (4), 29.
[514] en-Nisâ (4), 10.
[515] bk. 1905 numaralı hadis.
[516] bk. 2623 numaralı hadis.
[517] Tefsilat İçin bk. Avnü'l-Ma'bûd, VII, 277-285.
[518] bk. Ibn Mâce, ticâret, 68.
[519] bk. Ahmed b. Hanbel, 11-405.
[520] Mubârekfûri, Tufetül-ahvezi, IV, 519-520.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/135-137.
[521] Nesâi, adabü'l-kudât 21; İbn Mâce, ticare 67; Ahmed
b. Hanbel, VI, 167.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/138.
[522] bk. 1560 numaralı hadis; ibn Mâce, zekât 23.
[523] bk. Bilmen Ö.N., Hukuki Islâmiyye, IV, 126.
[524] bk. Tirmizi, buyu 54.
[525] bk. Mubârekfüri, Tuhfetü-ahvezİ, IV, 510-511.
[526] bk. A.g.e., s.511.
[527] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/138-140.
[528] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/140.
[529] Concordance bu baba numara vermemiştir.
[530] Tirmizi, büyü 54; İbn Mâce, ticâret 67; Ahmed b.
Hanbel, V.31.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/141.
[531] bk., Büyük İslam İlmihali, s, 453-454.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/142-143.
[532] Buhari, lükata 8; Müslim, lükata 13; İbn Mâce, ticâre
68; Muvatta, istizan 17; Tirmi-zi, büyü 59; Ahmed b. Hanbel, II, 6, 57.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/143.
[533] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/143-144.
[534] bk. Davudoğlu Ahmed, Sahihi Müslim Tercümesi ve
Şerhi, VII, 440-442.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/144-145.
[535] en-Nisâ (4), 59.
[536] Buhâri, tefsir, suret'un-Nisâ, II; Müslim, imâre 31;
Nesâi, bey'at 28.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/145.
[537] en-Nisâ (4), 83.
[538] bk. Yazır M. Hamdi, Hak Dini Kur'an Dili, II, 1377.
[539] bk. Aynî, Umdetu'1-kâri, c. XVIII, 176.
[540] Yazır M. Hamdi, Hak Dini Kur'an Dili, II,
1374-1375.
[541] bk. 2625 no'lu hadis.
[542] bk. Ayni, Umdetu'l-Kâri, XVIII, 177.
[543] Davudoğlu Ahmed, Sahih-i Müslim Tercümesi ve Şerhi,
VIII, 708.
[544] bk. İbn Kesir, Tefsirü'l-Kur'an'il-azîm, (Beyrut,
1969 Darul Marife), 518.
[545] Müslim, imâre 58.
[546] İmam Ebu'1-Muin en-Nesefî, "Bahru'l-Kelam fi
akaidi ebli'l-îslam" (Konya 1977) s. 179.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/145-148.
[547] Buhari, ahkâm 4; Ahbarü'1-ahad 1; Meğâzî 59; Müslim,
İmâre 39, 40; Nesâi, Beyât 34; Ahmed b. Hanbel, I, 82, 94, 164.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/148.
[548] el-Cum'a (62), 7.
[549] bk. Hafız Şemsüddin Ibnü'l-Kayyim, Avnü'l-mâ'bûdun
Hafiyesi VII, 279-280.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi,
Şamil Yayınevi: 10/148-149.
[550] Buhârî, ahkâm 4; cihâd 108; Tirmizi, cihâd 29; Nesâi
bey'at 34; tbn Mâce, cihâd 40; Ahmed b. Hanbel, II, 17, 142.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/149-150.
[551] BK. Aynî Umdetii'l-kâri XIV, 221.
[552] bk. a.g.e.
[553] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/150.
[554] Ahmed b. Hanbel, III, 110.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/150-151.
[555] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/151.
[556] Ahmed b. Hanbel, IV, 193.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/152.
[557] bk. Ahmed b. Hanbel, IV, 278, 375.
[558] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/153.
[559] Ahmed b. Hanbel, III, 441.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/153.
[560] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/153-154.
[561] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/154.
[562] Buhârî, cihâd 112, 156; temenni 8; Müslim, cihâd 19,
20; Darimî, siyer 6; Ahmed b. Hanbel, II, 400-526.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/154-155.
[563] bk. Aynî, Umdetü'1-kâri XIV, 274.
[564] el-Enfâl (8), 45-47.
[565] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/155-157.
[566] Tirmizî, deavât 121; Ahmed b. Hanbel, III, 184.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/157.
[567] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/157-158.
[568] Buhârî, itk 13; Müslim, cihad 1; Ahmed b. Hanbel,
11-31, 32, 51.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/158-159.
[569] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/159.
[570] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/159-160.
[571] Buhârî, ezan 6; cihâd 102; meğâzi 38; Müslim, salât
9; Tinnizî, siyer 3,48; Muvatta, cihâd48; Dârimi,siyer 9.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/160.
[572] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/160-161.
[573] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/161.
[574] Tirmizî, siyer 2; Ahmed b. Hanbel, III,
448.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/161.
[575] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/161.
[576] Buhârî, cihad 157; Mcnakıb 25; istiâbe 6; Müslim,
cihâd 17, 18, zekât 153; Tirmizi, cihâd 5; İbn Mâce, cihâd 28; Ahmed b. Han
bel, I, 81, 90, 113, 126, 131, 134; II, 312, 314; III, 224, 297, 308, IV, 387,
459.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/162.
[577] bk. Müslim, birr 101; Ahmed b. Hanbel, VI, 403, 404,
459, 461.
[578] Şimşek M.Said Siyer-i kebir I, 135-136.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/162-164.
[579] Buharı, cihâd 103; Meğâzi 79; Müslim, tevbe 54;
Dârimi, siyer 14; Ahmed III, 456,457; IV 387.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/164.
[580] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/164-165.
[581] Ibn Mace, cihâd 30; Ahmed b.Hanbel, IV, 46.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/165.
[582] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/166.
[583] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/166.
[584] Şimşek Said, Siyer-i Kebîr 1,216.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/166-167.
[585] Buhârî, imân 17; sâlât 28, zekât 1, cihâd 102, itisâm
2, 28, Müslim, imân 32-36,Tirmizi, tefsir sûre 88, Nesâi, zekât 3; İbn Mâce,
fîten 1-3; Dârimİ, siyer 10; Ahmedb.Hanbel IV, 8.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/167.
[586] el-Mubârekfûri, Tuhfetii'l-Ahvezî, VII, 333.
[587] Sâffat, (37) 35.
[588] Aynî, Umdetul-kârî, XIV, 215.
[589] Nevevî, Şerhû Müslîm, I, 205-206.
[590] Ayrıntılı bilgi için bk. 2682 numarala hadisin şerhi.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/168-170.
[591] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/171.
[592] Buhârî, imân 17; salât 28, zekât 1, cihad 102,
İ'tisâm 2,28, Müslim, imân 32,36; Tirmizi, tefsir sûre 88; Nesâî, zekât 3;
Nesâî, iman 9,15; İbn Mâce, fîten 1-3; Dârİmî, siyer 10; Ahmed b.Hanbel, IV, 8.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/171.
[593] Aynî, Umdetü'l-karî, 125.
[594] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/171-173.
[595] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/173.
[596] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/173.
[597] Buharî, meğazî 45, dİyât 2; Müslim, imân 158; İbn
Mâce, fîten 1; Ahmed b.Hanbel IV, 339; V, 207.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/173-174.
[598] Edip Eşref, Peygamberimizin ashabı, III, 217.
[599] en-Nisa, (4) 99.
[600] Aynî, Umdetü'1-kârî, XVII, 272.
[601] Gâfir; 85.
[602] Davudoğlu A.Sahih-i Müslim tercüme ve şerhi I, 400.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/174-175.
[603] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/176.
[604] Buhari, diyar 1, meğazi 12; Müslim, iman 155.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/176-177.
[605] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/177.
[606] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/177.
[607] Bu baba Concordance’da numara verilmiştir.
[608] Tirmizi, siyer 41; Nesai, kasâme 27.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/177-178.
[609] İbn Kayyim el-Cevzî Avnü'l-mabûd, VII, 304.
[610] Sünen-i Nesâî, VIII, 36.
[611] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi:
10/178-179.
[612] bk. 3274 no'lu hadis.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/179.