1- Kendilerine İslam'a Da'vet Ulaşan Kafirlere Habersiz Baskın Yapmanın
Cevazı Babı
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
3- Kolaylığı Emir; ve Nefret Ettirmeyi Terk Hususunda Bir Bab
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
4- Gadrin Haram Kılınması Babı
Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:
6- Düşmanla Karşılaşmayı İstemenin Keraheti ve Karşılaşıldığı Zaman
Sabrın Emredilmesi Babı
7- Düşmanla Karşılaşıldığı Zaman Zafer İçin Dua Etmenin Müstehab Oluşu
Babı
8- Harbde Kadınlarla Çocukları Öldürmenin Haram Kılınması Babı
9- Kadınlarla Çocukların Gece Baskınlarında Kasıdsız Olarak
Öldürülmelerinin Cevazı Babı
10- Kafirlerin Ağaçlarını Kesme ve Yakmanın Cevazı Babı
11- Ganimetlerin Hassaten Bu Ümmete Helal Kılınması Babı
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:
13- Öldüren Kimsenin Ölünün Üzerindeki Eşyayı Hak Etmesi Babı
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :
Hadisi Şerif Şu Hükümleri İhtiva Eder:
14- Nefel Îhsanı ve Müslümanlara Bedel Esirlerin Fidye Verilmesi Babı
Hadis-i Şeriften Şu Hükümler Çıkarılmıştır:
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
17- Harbe İştirak Edenler Arasında Ganimetin Nasıl Taksim Edildiği Babı
18- Bedir Gazasında Meleklerle Îmdat Buyurulması ve Ganimetlerin Mubah
Kılınması Babı
19- Esiri Bağlayıp Hapsetmenin ve Ona Îyilikte Bulunmanın Cevazı Babı
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
20- Yahudilerin Hicaz'dan Sürgün
Edilmesi Babı
Hadis-i Şerif Şu Hükümleri İhtiva Eder:
21- Yahudilerle Hıristiyanların Arap Yarımadasından Çıkarılması Babı
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
23- Gazaya Şitab ve Çatışan İki İşin Daha Mühim Olanını Öne Alma Babı
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
26- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in İslam'a Davet Îçin
Hirakl'e Yazdığı Mektub Babı
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :
28- Huneyn Gazası Hakkında Bir Bab
Hadis-i Şerif Aşağıdaki Hükümleri İhtiva Eder:
Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:
Hadis-i Şerif Şu Hükümleri İhtiva Etmektedir:
Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:
32- Ka'be'nin Etrafından Putların Giderilmesi Babı
33- Fetihden Sonra Hiç Bir Kureyşlinin Sabır Yolu İle Öldürülememesi Babı
34- Hydeybiye'deki Hudeybiye Sulhu Babı
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :
Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:
Hadisi Şeriften Şu Hükümler
Çıkarılmiştir:
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
39- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in Karşolaştığı Müşrik ve
Münafık Eziyetleri Babı
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :
40- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Duası ve Münafıkların
Ezasına Sabrı Hakkında Bir Bab.
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
42- Yahudilerin Şeytanı Ka'b b. Eşrefin Öldürülmesi Babı
Hadisi Şerfiten Şu Hükümler de Çıkarılmıştır :
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
44- Ahzab Gazası —ki Hendek de Odur— Babı
45- Zü Kared Gazası ve Diğer Gazalar Babı
Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:
46- Allah Teala'nın; Onların Ellerini Sizden Men'eden Odur... Âyeti
Hakkında Bir Bab
47- Kadınların Erkeklerle Birlikte Gaza Etmesi Babı
Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:
49- Peygamber (Saüallahü Aleyhi ve Sellem)’in Gazalarının Sayısı Babı
51- Gazada Kafirden Yardım Dilemenin Keraheti Babı
Cihâd:
Lügatte meşakkat mânâsına gelir. Şeriatta ise : î'lây-ı keli-metullah için
kuffarla çarpışmak hususunda güç sarfetmek yâni dîn uğruna harb etmektir.
Siyer:
Sîretin cem'idir' Sîret: Tarikat yâni yol ve mezheb demektir. Burada cihaddan
sonra siyerin de zikredilmesi, gazalarda Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) ile ashabının suretlerinden de bahsedileceği içindir.
Cihâd muhkem bir
farizadır. Farzıyyeti kitâb, sünnet ve icma-ı ümmetle sabittir. Kitaptan
delili
«Allah'a ve son güne
îmân etmeyenlerle mukatele edin!» [1] ve
emsali
âyetlerdir. Sünnetten
delilleri bu bahiste görülecek hadîslerle: «Cihâd kıyamet gününe kadar
farzdır.» gibi hadislerdir.
1- (1730)
Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bİze Süleym b. Ahdar,
İbni Avn'dan naklen rivayet etti. (Demiş ki) : Kâfi'a mektup yazarak harpten
evvel (dine) nasıl davet edileceğini sordum. O da bana: «Bu ancak İslâm'ın ilk
zamanlarında idi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Benî Mustalik
kabilesine gafil bulundukları, hayvanlarının suya götürüldüğü bir sırada baskın
yapmış; savaşa yarayanlarını öldürmüş; geri kalanlarını da esir almıştır.
Yahya demiş ki: Zannederim Süleym, Hâris'in kızı Cüveyriye'yi o gün aldı, dedi.
(Yahut yüzde yüz Hâris'in kızı Cüveyriye'yi o gün aldı, dedi.)
Bana bu hadîsi
Abdullah b. Ömer de rivayet etti. Kendisi o orduda imiş» diye cevâp yazdı.
(...) Bize
Muhammed b. E1-Müsennâ da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize tbni Ebî Adiy, İbni
Avn'dan bu isnadla bu hadisin mislini rivayet etti. Ve: «Hâris'in kızı
Cüveyriye'yi» dedi. Şekk etmedi.
Bu hadîsi Bu'hâri
«Kitabül-Itk»da; Ebû Dâvûd «Kita-bü'l-Cihâd»da; Nesâî «Siyer*de muhtelif
râvilerden tahrîc etmişlerdir.
Benî .Mustalik, Huzâ'a
kabilesinin bir koludur. Hicretin beşinci yılında Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) bu kabilenin müslümanlar üzerine hücuma hazırlandığını haber
almış; ve tahkik neticesinde haberin doğru olduğu anlaşılmıştı. Kabilenin başında
Hz. Cüveyriye (RatfiyallahÛ anha) 'nın babası Haris b. Ebî Dırâr bulunuyordu.
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mücâhidlerini toplayarak Medîne'den
dokuz konak mesafede bulunan Milreysi' suyunun başında düşmanla karşılaştı.
Aralarında harb oldu. Benî Mustalik bozguna uğratıldı. On ölü ve 600 esir
verdiler. Düşmanın 2.000 devesi ile 5.000 davarı da ganimet olarak
müslümanlarm eline geçti. Bu gazaya «Müreysi' gazvesi» de denilir.
Ezvâc-ı tâhirâttan Hz.
Cüveyriye de alman esirler meya-mnda idi. Hz. Âişe (Radİyallahü anha) 'nın
rivayetine göre Cüveyriye (Raâiyallahü anha) ganimet taksiminde Sabit b. Kays'a
veya onun amcası oğluna verilmiş. O da kendisini fidye mukabilinde serbest
bırakmış. Resulü Ekrem onun fidyesini ödeyerek kendisi ile evlenmiş.
Başka bir rivayete
göre : Hz. Cüveyriye 'nin fidyesini
babası ödemiş. Sonra Re sû Kil la h (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) onu
babasından isteyerek kendisi ile evlenmiştir.
1- Evvelce
İslâm'a davet edilen kâfirlere bilâhare habersiz baskın yapmak caizdir. Nevevî
bu hususta üç kavil naklediyor.
a) Harbten
evvel mutlak surette inzâr (yâni düşmanı haberdar etmek) vaciptir. İmam
Mâlik ve başkalarının kavilleri budur.
b) İnzâr mutlak surette vacip değildir.
c) Küffar evvelce
İslâm'a davet olunmamışlarsa itizar vacip; davet olunmuşlarsa vacip değil, fakat
müstehabtır. Nevevî birinci kavli
zayıf bulmuş; ikincinin daha da zayıf hattâ bâtıl olduğunu söylemiş; üçüncü
için : «Doğrusu budur.» demiştir. Nâfi', Hasan-ı Basrî Sievrî, Leys, Ebû Sevr, İbni
Münzir ve cumhûr-u ulemânın kavilleri de budur.
2- Arapları
köle olarak almak caizdir. Çünkü Benî Mustalik kabilesi Araphrlar. Hanefîler'le Mâlikîler'inve cumhûr-u ulemânın mezhepleri
budur. Yeni mezhebinde îmam Şafiî
de buna kail olmuştur. Ulemâdan bir cemaatla îmam
Şafiî 'nin eski mezhebine göre Araplardan köle olmaz.
2- (1731)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bİze Vekî' b. Cerrah,
Süfyân'dan naklen rivayet etti. H.
Bize tshâk b. İbrahim
de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yahya b. Âdem haber verdi. (Dedi ki) : Bize
Süfyân rivayet etti. (Dedi ki) : Bize bu hadîsi imlâ sureti ile yazdırdı.
3- (...) H.
Bana Abdullah "b. Hâşim dahî rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) :
Bana Abdurrahmân (yâni îbni Mehdî) rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân,
Alkame b. Mersed'den, o da Süleyman b. Büreyde*-den, o da babasından naklen
rivayet etti. Şöyle demiş:
Resûlüllah (SaUaltahü
Aleyhi ve Sellem) bir orduya veya müfrezeye kumandan tayın ettiği zaman
kendisine hassaten Allah'ın takvasını beraberindeki müslümanlara da hayır
tavsiye eder; sonra şöyle buyururdu: «Allah yolunda besmele ile gaza edinl
Allah'a küfredenlerle çarpışın! Gaza edin! Ama ganimete hıyanette bulunmayın!
Gadir etmeyin! ölülerin burnunu, kulağını kesmeyin! Çocuk Öldürmeyin!
Müşriklerden olan
düşmanınla karşılaştığın zaman onları üç haslete (veya güzel huya) da'vet et!
Bunların hangisinde sana icabet ederlerse onu kabul et; ve kendilerini bırak!
Sonra :
Onları İslâm'a davet
et! Şayet sana icabet ederlerse onu kabul et; ve kendilerini (serbest) bırak!
Sonra kendilerini
yurdlartndan muhacirler diyarına göçmeye davet et! Ve onlara haber ver ki( bunu
yaparlarsa muhacirlerin lehine olan onlann da lehine, aleyhine olan onların da
aleyhine olacaktır. Yurdlarmdan göçmeyi kabul etmezlerse onlara haber ver ki,
müslümanların bedevileri gibi olacaklar; kendilerine Allah'ın, mü'minler
üzerine cereyan eden hükmü uygulanacak; ganimet ve harada hiç bir hakları
olmayacaktır. Meğer ki, müslümanlarla birlikte mücâhede edeleri.. Eğer bunu
kabul etmezlerse onlardan cizyeyi [2] iste!
Şayet sana icabet ederlerse onu kabul et; ve kendilerini (serbest) bırak! Kabul
etmezlerse artık Allah'dan yardım dileyerek onlarla harb et!
Bir kal'a ahâlisini
muhasara eder de senden Allah'ın ahdini ve Peygamberinin ahdini kendilerine
bahşetmeni dilerlerse onlara ne Allah'ın ahdini ver; ne de Peygamberinin
ahdini!.. Lâkin onlara kendi ahdini ve arkadaşlarının ahdini ver! Çünkü sizin
kendi ahidlerinizi ve arkadaşlarınızın ahidlerini bozmanız, Allah'ın ve
Resulünün ahdini bozmaktan ehvendir.
Bir kal'a ahalisini
muhasara eder de, senden kendilerine Allah'ın hükmünü tatbik etmeni isterlerse
onlara Allah'ın hükmünü tatbik etme! Lâkin onlara kendi hükmünü tatbik et! Zîrâ
Allah'ın onlar hakkındaki hükmüne isabet edip etmİyeceğİnİ bilmezsin!»
Abdurrahmân bunu yahut
benzerini söylemiştir. İshâk ise Yahya b. Âdem'den rivayet ettiği hadîsinin
sonunda şunları ziyâde etmiştir: «Dedi İd : Ben bu hadisi Mukaatil b. Hayyan'a
andım da : Bana Müslim b. Heysam, Numân b. Mukarrin'den, o da Peygamber
(Sallallahü A leyhi ve Seliemjden naklen bu hadîsin mislini rivayet etti; dedi.
(Yahya: Yâni hadîsi Alkame, fbnî Hayyan'a söylüyor, demiştir.)
4- (...)
Bana Haccâc b. Eş-Şâir de rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Abdüssamed b.
Abdilvâris rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şute rivayet etti. (Dedi ki) : Bana
Alkame b. Mersed rivayet etti. Ona da Süleyman b. Büreyde, babasından naklen
rivayet etmiş. Babası şöyle demiş:
«ResûlÜllah (SaUalîahü
Aleyhi ve Sellem) bir kumandan veya müfreze gönderdiği zaman onu çağırır da
kendisine tavsiyede bulunurdu...» Râvi hadîsi, Süfyân'ın hadîsi mânâsında
nakletmiştir.
5- (...) Bize
İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Munammed b. Abdüvehhâb El-Ferrâ\ Hüseyn
b. Velîd'den, o da Şu'be'den bu isnadla rivayette bulundu.
Seriyye: Ordudan
seçilen bir kıt'a askerdir. Bunların vazifesi düşmana baskın yaparak tekrar
yerlerine dönmektir. îbrâhîm Harta î 'nin beyanına göre: Seriyye, dört yüz
kadar suvâri demektir. Bunlara seriyye denilmesi, geceleyin gittikleri ve
gidişlerinden kimsenin haberi olmadığı içindir. Zîra geceleyin yürüdü
mânâsında Araplar : «sera» ve «esrâ» kelimelerini kullanırlar.
Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) müşriklerin üç haslete davet olunacağını bildirdikten sonra,
bunların neler olduğunu beyân hususunda:
«Sonra onları İslâm'a
davet et!» buyurmuştur. Nevevî bu cümlenin bütün Sahîh-i Müslim nüshalarında
burada olduğu gibi «sonra» mânâsına gelen «sunime» edatı ile rivayet -edildiğini
söylüyor. Kaadî Iyâz : «Bu rivayetin doğru şekli sümme edatım düşürerek (onları
İslâm'a davet et!) şeklinde okumaktır. Filhakika Ebû Ubeyd'in kitabında, Ebû
Davud'un -Sünen»itxle ve başka yerlerde sümme iskat edilerek doğrusu rivayet
olunmuştur. Çünkü bu cümle üç hasletin tefsirinden başka bir şey değildir.»
diyor. Mâzirî ise «sümme* edatının burada lüzumsuz değil, istiftâh yâni söze
başlamak için getirilmiş olduğunu söylemiştir,
«Sonra kendilerini
yurtlarından muhacirler diyarına göçmeye davet et!» ilâh... cümlelerinden
murâd: Medîne'ye hicretlerinin müstehab oluşudur. Medîne'ye hicret ederlerse
fey' [3] ve
ganimet gibi malların kendilerine verilmesini hak edecekler; aksi takdirde
çölde yaşayıp hicret ve gazalara iştirak etmeyen bedevi müslümanlar gibi fey'
ve ganimette bir haklan olmayacak, kendilerine yalnız istihkaklarına göre zekât
verilecektir.
İmam Şafiî bu hadîsle
istidlal ederek: «Sadakalar, fey'de hakkı olmayan fakirlere verilir; fey'
yalnız askerin hakkıdır. Sadaka alanlara fey', fey' alanlara da sadaka
verilmez.» demiştir. îmam Âzam'la Mâ1ik'e göre iki nevi' mal arasında bir fark
yoktur; ve her iki Arkaya verilebilirler.
Ebû Ubeyd bu hadîsin
mensûh olduğunu iddia etmişse de Nevevî bunun kabul edilmediğini söylüyor.
Hadîs-i şerifteki
zimmetten murâd: Ahd yâni verilen sözdür. Buradaki nehîleri ulemâ tenzîhen
mekruh mânâsına almışlardır,
1- Gadir
yâni ahdi bozmak, ganimete hıyanet, harbte küçük çocukları öldürmek gibi
şeyler haramdır.
2- Baş
kumandanın, kumandan ve askerlere Allah'dan korkmalarını ve emirleri altında
olanlara iyi muamele etmelerini tavsiyede bulunması, harb esnasındaki
vazifelerini ve kendilerine nelerin
haram, helâl, mekruh veya müstehab olduğunu bildirmesi müstehabtır.
3- îmam
Mâlik, Evzâî ve diğer bazı ulemâ bu hadîsle istidlal
ederek: «Cizye Arap olsun, acem olsun; kitabî olsun, mecûsi veya başka bir
dîne mensûb bulunsun bütün kâfirlerden alınır.» demişlerdir.
îmam Âzam 'a göre
cizye Arabın müşrikleri ile mecûsîleri müstesna olmak üzere bütün kâfirlerden
alınır. İmam Şafiî ise Arap olsun, Acem olsun yalnız ehl-i kitâb ile
Mecûsîlerden alınacağına kail olmuştur.
4- Cizye
denilen verginin mikdannda da ihtilâf olunmuştur. İmam Azam'la diğer Küfe
uleması ve îmam Ahmed bunun zengine senelik kırk sekiz
dirhem, orta halliye yirmi dört, fakire on iki dirhem olacağını söylemişlerdir.
îmam Şafiî 'ye göre zengin ve fakirden senelik en az bir dînâr alınır. Çok
miktarı anlaşmalarına bağlıdır.
İmam Mâlik altın sahibinden dört dînâr; gümüş sahibinden
kırk dirhem alınacağına kail olmuştur.
6- (1732)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ebû Kûreyb rivayet ettiler. Lâfız Ebû
Bekr'indir. (Dediler ki) : Bize Ebû Üsâme, Büreyd b. Abdillâh'dan, o da Ebû
Bürde'den, o da Ebû Musa'dan naklen rivayet etti. Şöyle demiş:
Resûlüllah
(Satlalicı/ıÜ Aleyhi ve Seltem) ashabından birini bir hangi işi hususuna gönderdiği
vakit:
«Sevindirin; nefret
ettirmeyin! Kolaylaştırın; güçleştirneyin!» buyururdu.
7- (1733)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekî', Şu'be'den, o
da Saîd b. Ebî Bürde'den, o da babasından, o da dedesinden naklen rivayet etti
ki, Peygamber (SaUaİlahü Aleyhi ve Seilem) kendisini Muâz'Ia birlikte Yemen'e
göndermiş; ve :
«Kolaylaştırın!
Güçleştirmeyin! Sevindirin! Nefret ettirmeyin! Uyuşun! İhtilâf etmeyin!»
buyurmuşlar.
(...) Bize
Muhammed b. Abbâd da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Stif-yân, Amr'dan naklen
rivayet etti. H.
Bize tshâk b. İbrahim
ile İbni Ebî Halef de Zekeriyyâ b. Adİy'den rivayet ettiler. (Dediler ki) :
Bize Ubeydullah, Zeyd b. Ebî Üneyse'den naklen haber verdi
Her iki râvi Saîd b.
Ebî Bürde'den, o da babasından, o da dedesinden, o da Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Selicm)'den naklen Şu'be'nin hadîsi gibi rivayette bulunmuşlardır.
Yalnız Zeyd b. Ebî Üroeyse'nin hadîsinde : «Uyuşun! İhtilâf etmeyin!» cümlesi
yoktur.
8- (1734)
Bize Ubeydullah b. Muâz El-Anberî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Ebû't-Teyyâh'dan, o da Enes'den naklen rivayet
etti. H.
Bize Ebû Bekir b. Ebî
Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ubeydullah b. Saîd rivayet etti. H.
Bize Muhammed b. Velîd
de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. Her iki
râvi Şu'be'den, o da Ebû't-Teyyâh'dan naklen rivayette bulunmuşlardır.
Ebû't-Teyyâh şöyle demiş : Ben Enes b. Mâlik'i şunu söylerken işittim:
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Kolaylaştırın!
Güçleştirmeyin! Teskin edin! Nefret ettirmeyin!» buyurdu.
Ebû Mûsâ rivayetini
Buhari «Kitâbû'I-Megâzî»de; Enes rivayetini de «Kitâbü'1-İlm» ile
«Kitâbül-Edeb^de tahrîc etmiştir.
Hadîs-i şerif
cevâmiu'l-kelimdendir. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in sözü az,
mânâsı çok olan hadîslerine «cevâmiu'l-kelim» denildiğini evvelce görmüştük.
Bu hal ona mahsus bir lütfü İlâhîdir.
Bu hadîsin
cevâmiu'l-kelimden sayılması bütün dünyâ ve âhîret hayırlarına şâmil
olduğundandır. Zîra dünya amel yeri, âhiret de ceza diyarıdır. İşte Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) burada dünyaya ait işlerde insanlara kolaylık
gösterilmesini, âhiret umuru huyunda da hayırlı va'dler; sevindirici müjdeler
verilmesini emir buyurmuş; bu suretle âlemlere rahmet olarak gönderildiğini
isbât eylemiştir.
Burada şöyle bir suâl
hatıra gelebilir: Bir şeyin emredilmesi o şeyin addının haram olduğunu
gösterir. Şu halde kolaylık gösterilmesi emredildikten sonra bir de «Gtiçl
eştirmeyin!» buyurulmasının faydası nedir?
Bu suâle allâme Aynî
şu cevâbı veriyor : «Biz bu kaideyi teslim etmiyoruz. Etsek bile burada maksat,
zimmen lâzım gelen mânânın te'-kîd için sarahatle irâde edilmesidir. Zîra
yalnız «Kolaylaştırın» buyursa idi, nekire olan bu emir, bir defa kolaylık gösterip
ekseri hallerde güçlük çıkaran kimseye de uygun düşerdi. Fakat
«Güçleştirmeyin!» buyurunca artık bütün hâllerde güçleştirmenin her yönü ile
kaldırıldığı anlaşılmıştır. «Nefret ettirmeyin!» ifadesinde de hal böyledir.»
«Siyak-ı nefîde gelen
nekireler umûm ifade ederler. Binâenaleyh burada sadece «Güçleştirmeyin!»,
«Nefret ettirmeyin!» buyurmak yeterdi.» denilirse şöyle cevap verilir:
Güçleştirmenin kaldırılmasından kolaylaştırmanın sübût bulması lâzım gelmediği
gibi, nefret ettirmemekten de kolaylaştırmak lâzım gelmez. İşte bu zıd manâlı
sözler bunun için bir araya getirilmişlerdir. Makam da îzâh îcab eder; zîra
va'z ve irşada ben^ zemektedir. Mânâ şudur:
«İnsanlara yahut
mÜ'minlere Allah'ın fadlu keremini, sevabını, ihsanının çokluğunu, rahmetinin
genişliğini müjdeleyin!..»
«Nefret ettirmeyin!»
cümlesinin mânâsı da öyledir. Yâni muhtelif vaîd ve korkutucu emir ve nehîleri
söyleyip şiddet göstermeyin ki, yeni müslüman olanlar, bulûğ çağma yaklaşan
çocuklar ve günahlarından tev-be etmiş bulunan âsîler îslâm'a yatışsınlar.
Bunları lütfü mülâyemetle yavaş yavaş ibâdetlere alıştırın! Nitekim îslâmiyetin
ilk zamanlarında bu tedrîce riâyet olunuyordu. Çünkü yeni müslüman olan bir
kimseye gösterilen kolaylık, onun dîne ısınmasına ve neşatının artmasına sebep
oluyordu. Şiddet gösterilmiş olsa ya dîni kabuî etmez yahut dînde sebat
göstermeyip dönebilirdi.
Hadîsin Muhammed b.
Abbâd rivâyetindeki Süfyân tarîki hakkında Dârekutnî söz etmiş; bu hadîsi
Buhâri‘nin, Süfyân tarîki ile tahrîc etmediğini söylemişse de Nevevî kendisine
cevap vermiş; burada tmam Müslim 'e karşı söylenecek bir söz olmadığım
kaydettikten sonra şunları ilâve etmiştir: «Çünkü Muhammed b. Abbâd mevsuk bir
râvîdir. Hadîsi Süfyân’dan, onun da Amr b. Saîd 'den naklen rivayet ettiğini
kat'i-yetle bildirmiştir. Hadîs sabit olmasa bile M üs1im'e yine zarar vermez;
zîra metni başka yollardan sabit olmuştur.»
1- Cemaata
Allah'ın lütf-u kereminden, sevabının çokluğundan, ihsanının genişliğinden
bahsederek onları dîne ısındırması gerekir. Allah'ın tebşîrâtını söylemeyip
sırf azabından bahisle onları korkutmak bilhassa yeni müslüman olanlar
karşısında zararlı ve memnu' bir harekettir.
2- Bir işte
söz sahibi olanların daima rifk-u mülâyemetle muamele görmeleri; ortak iş
yürütenlerin birbirleri ile uyuşup anlaşmalıdır. Velev ki iazîlet sahibi
insanlar olsunlar. Çünkü hatırlatma mü'minler için faydadan hâlî değildir.
9- (1735)
Bize Ebû Bekir b. EM Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize îMuhammed b. Bişr ile
Ebû Üsâme rivayet ettiler. H.
Bana Züheyr b. Harb
ile Ubeydullah b. Saîd (yâni Ebû Kudâmete's-Serahsî) de rivayet ettiler.
(Dediler ki) : Bize Yahya —ki Kattân'dir— rivayet etti. Bunların hepsi
Ubeydullah'dan rivayet etmişlerdir. H.
Bize Muhammed b.
Abdillâh b. Nümeyr dahî rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize babam
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ubeydullah, Nâfi'den, o da İbni Ömer'den naklen
rivayet etti. Şöyle demiş: Re-sûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Allah kıyamet gününde
gelmiş geçmiş bütün İnsanları bir araya topladığı vakit her vefasız için bir
sancak çekilecek; ve : işte fülân oğlu fülânın vefasızlığı budur!
denilecektir.» buyurdular.
(...) Bize
Ebû'r-Rabi' El-Ateki rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ham-mâd rivayet etti. (Dedi
ki) : Bize Eyyûb rivayet etti. H.
Bize Abdullah b,
Abdirrahmân Ed-Dârimî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Affân rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Sahr b. Cüveyriye rivayet etti. Bu râvilerin ikisi ek
Nâfi'den, o da tbni Ömer'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ye StUemyden
naklen bu hadîsi rivayet etmişlerdir.
10- (...)
Bize Yahya b. Eyyûb ile Kuteybe ve İbni Hucr da İsmâîl b. Ca'fer'den, o da
Abdullah b. Dinar'dan naklen rivayet ettiler ki, îbni Dinar, Abdullah b. Ömer'i
şöyle derken işitmiş: Resûlüllah (Sallatlahu Aleyhi ve Sellem) :
«Şüphesiz ki vefasız
için kıyamet gününde Allah bir sancak dikecek ve: Dikkati.. Bu fülânın
vefasızlığıdır! denilecektir.» buyurdular.
11- (...)
Bana Harmeletü'bnü Yahya rivayet etti. (Dedi ki: Bize İbni Vehb haber verdi.
(Dedi ki) : Bana Yûnus, İbni Şihâb'dan, o da Abdullah'ın iki oğlu Hamza ile
Sâlim'den' naklen haber verdi ki, Abdullah b. Ömer şöyle demiş: Ben Resûlüllah (Sallat
taJıü Aleyhi ve Sellem)i:
«Kıyamet gününde her
vefasız için bir sancak olacaktır.» buyururken işittim.
12- (1736)
Bize Mufaammed b. El-Müsennâ ile İbni Beşşâr da rivayet ettiler. (Dediler ki)
: Bize İbni Ebî Adiy rivayet etti. H.
Bana Bişr b. Halid
dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhammed (yâni İbni Ca'ferJ haber verdi.
Bunların ikisi de Şu'be'den, o da Süleyman'dan, o da Ebû Vâil'den, o da
Abdullah'dan, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den naklen rivayet
etmişlerdir.
«Kıyamet gününde her
vefasız için bir sancak olacak : Bu fülânın vefasızlığıdır;
denilecektir.» buyurmuşlar.
(...) Bize
bu hadîsi İshâk b. İbrahim de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Nadr b. Şümeyl
haber verdi. H.
Bana Ubeydullah b.
Saîd dahî rivâ et etti. (Dedi ki) : Bize Abdur-rahmân rivayet etti. Bunların
hepsi Şu'be'den bu isnâdla rivayette bulunmuşlardır. Yalnız Abdurrahmân'm
hadîsinde: «Bu fülânın vefasızlığıdır; denilecektir.» cümlesi yoktur.
13- (...)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Yahya b. Âdem,
Yezîd b. Abdilâzîz'den, o da A'meş'den, o da Şakîk'dan, o da Abdullah'dan [4]
naklen rivayet etti. Şöyle demiş: Re-sûlüllah (SaliaÜahü Aleyhi ve Sellem):
«Kıyamet gününde her
vefasız için bir sancak olacak; onunla tanınacak : Bu fülânın vefasızlığıdır;
denilecektir.» buyurdular.
14- (1737)
Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile Ubeydullah b. Saîd rivayet ettiler. (Dediler
ki) : Bize Abdurrahman b. Mehdi, Şu'be'den, o da Sabit'den, o da Enes'den
naklen rivayet etti. Enes şöyle demiş: Re-sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) :
«Kıyamet gönünde her
vefasız ign bir sancak olacak; onunla bilinecektir.» buyurdular.
15- (1738)
Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile Ubeydullah b. Saîd rivayet ettiler. (Dediler
ki) : Bize Abdurrahmân rivayet etti. (Dedi ki) : Bİze Şu'be, Huleyd'den [5], o da
Ebû Nadra'dan, o da Ebû Saîd'den, o da Feyg&mher (Sallallahii Aleyhi ve
Sellem) 'den naklen rivayet etti.
«Kıyamet gününde her
vefasız için arkasında bir sancak olacaktır.» buyurmuşlar.
16- (...) Bize
Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ab-düssamed b. Abdilvâris rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize Müstemir b. Key-yân [6]
rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Ebû Nadra, Ebû Saîd'den naklen rivayet etti. Şöyle
demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Kıyamet gününde her vefasız
için bir sancak olacak; kendisi
için
vefasızlığı mikdarı
dikilecektir. Dikkat edin ki,
gadir i'tibarı ile âmmeyi idare edenden daha büyük vefasız
yoktur.» buyurdular.
Bu hadîslerden Abdullah
b. Ömer rivayetini Buhâri «Kitabu'1-Edeb» ile
«Kitâbu'l-Fiten»de; Abdullah b.
Mes'ûd rivayetini «Kitâbu'l-Cizye»de tahrîc etmiştir.
Gadir: Bir
şeyi yapacağına söz verip de yapmayan vefasız demektir. Her vefasız için bir
sancak dikilmekten murâd: Onu halk
huzurunda teşhîr edecek bir alâmet dikilmesi dir. Eskiden bir kimse verdiği
sözü yerine getirmezse Araplar pazar yerlerine sancaklar dikerek onun
vefasızlığını teşhir ederlermiş.
«Bu filânın vefasızlığıdır.» cümlesinin
manâsı: Bu onu rezîl eden vefasızlığının alâmetidir, demektir.
1- Gadir
yâni vefasızlık şiddetle haramdır. Bahusus kaymakam, vali ve devlet reisi gibi
âmme hizmetinde bulunanların verdikleri sözü tutmamaları daha da şiddetle
memnû'dur. Çünkü böylelerin gadrinden doğacak zarar birçok kimselere dokunur.
Meşhur kavle göre bu hadîs vefasız hükümdar hakkında vârid olmuştur. Kaadî
Iyâz burada iki ihtimâlden
bahsetmiştir:
Birinci ihtimâl,
hükümdarın gadridir. Bu, millete karşı verdiği sözü tutmamak yahut üzerine
aldığı vazifeyi yapmamakla ajur.
İkinci ihtimâl,
milletin hükümdara karşı vefasızlığıdır. Bu da ona karşı itaatsiz davranmak,
fitneye sebep olacak şeyleri yapmakla meydana gelir.
Nevevi : «Sahîh olan
birinci ihtimâldir.» demişse de Buharı sârini Aynî, haberi umum mânâsına
hamletmekte bir beis görmemiştir.
2- Bu
rivayetler «Kıyamet gününde insanlar annelerinin adlan ile çağırılacaktır.»
diyenlerin sözünü reddetmektedir.
îbni Battal: «Baba adı ile
çağırmak, ta'rîften daha sağlam ve temyiz için daha beliğdir.» diyor.
3- Zahire
göre hüküm vermek caizdir.
17- (1739)
Bize Aliyyü'bnü Hucr Es-Sa'dî ile Amru'n-Nâkıd ve Züheyr D. Harb rivayet
ettiler. Lâfız Alî ile Züheyr'indir. (Alî: Ahberanâ ta.birini kullandı,
ötekiler: Haddesena dediler.) Süfyân şöyle demiş : Amr, Câbİr'i şunları
söylerken işitmiş: Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeHem) :
«Harb hileden
ibarettir.» buyurdular.
18- (1740)
Bize Muhammed b. Abdirrahmân b. Sehm de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah
b. Mübarek haber verdi. (Dedi ki) : Bize Ma'mer, Hemmâm b. Münebbih'den, o da
Ebû Hüreyre'den naklen haber verdi. Ebû Hüreyre şöyle demiş : Kesûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Harb hileden
ibarettir.» buyurdular.
Bu hadîsleri Buhâri
«Kitabü'l-Cihâd»da; Câbir rivayetini Ebû Dâvûd ile Tirmizî «Kitâbü'I-Cihâd»da;
Nesâî «Kitabü's-Siyer»de muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir. Bu bâbta
Nesâî, Hz. A1î (Radiyallahuanh)'dan, İbni Mâce , Hz. İbni Abbâs ile Hz. Âişe'den;
Ebû Dâvûd, Kâ'b b. Mâlik (Radiyaİlahü anh) 'dan; İmam Ahmed Hz. Enes'den;
Bezzâr, İbni Ömer'le Hüseyin b. Alî 'den Ebû Ya 'lâ El.Mavsılî, Hasan b. Aliy
(Radiyaİlahü anh) 'dan Ebû Yâlâ ile Taberâni Abdullah b. Selâm 'dan; Taberânî
Zeyd b. Sabit'le Nevvâs b. Sem'ân, Avf b. Mâlik, Nuaym b. Mes'ûd ve Nebît b.
Şerît'dan hadîsler tahrîc etmişlerdir.
Had'a :
Aldatmak, hile yapmak, niyetinin aksini göstermektir. Bu kelime «hud'a» ve
«hudea» şekillerinde de okunabilirse de en meşhur kıraati «had'a»dır. Sa'leb
ve diğer lisan âlimleri : «Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve SellemYm lügati
budur.» demişlerdir.
Harpte küffara hîle
yapmak bütün ulemânın ittifakı ile caizdir; ve nasıl imkân bulunursa öyle
yapılır. Yalnız küffara verilen söz ve emânı bozmak caiz değildir. Bu hususta
İbni '1-Arabi şunları söylemiştir :
«Harpte aldatma :
Gizlemek, örtmek ve sözden dönmek gibi şeylerle olur. Bu haramdan istisna ve
tahsis edilen câizattandır. Yalan bilittifak haram; fakat bazı yerlerde
bilittifak caizdir. Bunların başında harp gelir. Kulların za'fından dolayı
harp ve emsalinde Allah yalan söylemeye bir lütuf olarak izin vermiştir. Onun
helâl kılınmasında aklın hiç bir te'-sîri yoktur. Bu iş sadece şeriata aittir.
Şayet bid'atçnarın dediği gibi yalanın haram kılınması aklî ve haram kılma işi
nefsi bir sıfat olsaydı yalan söylemek ebediyyen helâl olamazdı. Bu mesele
aklî meselelerden değildir ki cevap vermeye değsin! Bu cihet ulemâmıza gizli
kalmış; Taberî (yalan ancak ta'rîz yolları ile caiz olur, hakikî yalara
söylemek helâl değildir.) demiş; Nevevî; (Zahire bakılırsa hakikî yalanı söylemek
mubahtır, lâkin yâlnız ta'rîzle yetinmek efdaldir.) mütaleasında
bulunmuştur...»
19- (1741)
Bize Hasen b. Aliy El-Hulvanî ile Abd b. Humeyd rivayet ettiler. (Dediler ki)
: Bize Ebû Âmir El-Akadî, Muğîre'den —ki İbni Abdirrahnıan El-Hizâmî'dir— o da
Ebû'z-Zinâd'dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti ki,
Peygamber (SallaÜahü Aleyhi ve Seilem) ;
«Düşmanla karşılaşmayı
temenni etmeyin; ama onlarla karşılaştığınız vakit sabredin!» buyurmuşlar. .
20- (1742)
Bana Muhammed b. RâfV de rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Abdürrezzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Cüreyc
haber verdi. (Dedi ki) : Bana Mûsâ b. Ukbe, Ebû'n-Nadr'dan, o da Eşlem
(kabilesinden Peygamber {Sallaiiahü Aleyhi ve Senem)* in ashabından Abdullah
b. Ebî Evfâ denilen bir zatın kitabından naklen haber verdi. Ömer b.
Ubeydil-lâh Harûrüer üzerine yürüdüğü vakit Abdullah kendisine mektup yazarak,
Resûlüüah (Sallaiiahü Aieyhi ve Selteınyin düşmanla karşılaştığı bir gününde
beklediğini, tâ güneş (batıya) meylettiği zaman aralarında ayağa kalkarak:
«Ey nâs! Düşmanla
karşılaşmayı temenni etmeyin! Allah'dan afiyeti isteyin! Onlarla
karşılaştığınız zaman da sabredin! Bilin ki, cennet kılıçların gölgeleri
altındadır.» buyurduğunu; sonra Peygamber (Sallaiiahü Aleyhi ve SelUm) (tekrar)
kalkarak:
«Allahim! Ey kitabı
indiren, bulutu hareket ettiren ve hizibleri bozguna uğratan! Bunları perişan
et! Ve bizi onlar üzerine muzaffer kıl!» dîye duâ ettiğini ona haber vermiş.
Bu hadîsleri Buhâri
«Kitâbu'l-Cihâd»ın birkaç yerinde; Ebû Dâvûd ile Nesâî dahî aynı bahiste tahrîc etmişlerdir.
Peygamber {Sallaiiahü
Aieyhi ve Selıem)'m düşmanla karşılaşmayı istemekten men' etmesi bu temenni
böbürlenmeyi ve nefse, kuvvete güvenmeyi tezammun ettiği içindir. Bu bir nevi'
zulümdür. Allah Teâlâ ise mazluma yardımı tekeffül buyurmuştur. Bir de bu
hareket düşmanı hiçe Sayıp onunla alay etmek olur ki, ihtiyat ve tedbire
muhaliftir. Huneyn harbinde müslümanlara ucub gelmiş, bu sebeple harbin başında
bozulmuşlardı. Sonradan kendilerine gelince Allah'ın nusratı da yetişti. Müslüman
—bugünkü telâkkinin aksine olarak— kendine ve kuvvetine değil, daima Allah'a
güvenecektir.
Sonra belâya sabır
hususunda herkes bir değildir. Peygamber {Sallaiiahü Aleyhi ve Sellem) ile
birlikte harbeden bîr adam, aldığı yaraların acısına dayanamayarak intihar
etmişti. Onun içindir ki, Hz. Ebû Bekir: «Bence afiyette olup şükretmem,
ibtilâ edilip sabretmemden daha makbuldür.» demiştir. A1i (Radiyallahu anh)
'nm.dahî oğluna: «Yavrucuğum, sakın bir kimseyi mübârezeye davet etme! Ama
seni birisi ona davet ederse hemen karşısına çık! Zîra o zâlimdir; Allah Teâlâ
zulüm gören kimseye yardımı tekeffül buyurmuştur.» dediği rivayet olunur.
MÜbâreze: Harpten önce
iki taraftan birer kişi çıkarak yekeyek harbetmeleridir. Bunun hükmü hususunda
İbni'l-Münzir şunları söylemektedir: «Kendilerinden ilim alınan bütün ulemâ
bir kimsenin mübârezeye çıkabileceğine ve kumandanın izni ile mübârezeye davet
de edebileceğine ittifak etmişlerdir. Yalnız Hasan-ı Basrî müstesna! Çünkü o
bunu mekruh saymıştır...»
Bazıları kumandanın
izninden bahsetmeksizin mübârezeyi mubah görmüşlerdir, imam Mâlik ile Şâ'fiî’nin
kavilleri budur. Mübârezeyi kâfir isterse karşısına çıkmak müstehab olur.
Çıkacak kimsenin tecrübeli olması ve kumandanın izni ile çıkması da
müslehaetır. Ahab-ı kiramdan müşriklerle mübâreze edip boyunlarını vuranlar
olmuştur.
Hadîs-i şerîf düşman
karşısında sabırla harbetmeye teşvik ediyor. Filhakika harbin en kuvvetli rüknü
sabırdır. Teâlâ Hazretleri harp âdabını şu âyet-i kerîmede toplamıştır
«Ey imân edenler! Bir
bölükle karşılaşırsanız derhal sebat edin! Allah'ı da çok anın ki felah
bulaşınız! Hem Allah'a ve Resulüne itaat edin! Çekişmeyin! Yoksa başarısızlığa
uğrarsınız; kuvvetiniz gider. Sabredin! Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.
Yurdlarından şımararak, insanlara gösteriş yaparak çıkan ve Allah yolundan
men'edeni er gibi olmayın!» [7]
Allah'tan afiyet
dileği hususunda birçok hadîsler vârid olmuştur. Bundan murâd: Bedene ait bütün
iç ve dış hastalıkları ile dünya ve âhi-rete ait bütün kötülüklerin defini
istemektir.
«Bilin ki cennet
kılıçların gölgeleri altındadır.» cümlesi: Allah'ın sevabı ve Cennete
götürecek sebebi Hak yolunda harbetmekte ve harbe gitmektedir. O halde hemen
sadakatla harbe koşun ve sebat edin! manasınadır.
Ulemânın beyanına göre
Resulü Ekrem'in harbi öğleden sonraya bırakması o zaman hava bir parça
serinleyip harbe daha elverişli olduğu İçindir. Buhârî'nin rivayet ettiği bir
hadîste:
«Besûlüllah
(SalJaltahü Aleyhi ve Sellem^ harbi rüzgârlar esip, namaz vakti gelinceye kadar
te'hlr ederdi.» denilmiştir ki, bunun bir sebebi de namaz vaktinin ve o vakitte
yapılan duaların faziletidir.
Hadîsin ikinci
rivayeti düşmanla karşılaşıldığı vakit duâ ederek Allah'tan zafer niyazında
bulunmanın müstehab olduğuna; keza hadîs rivayetinde yazışma ve icazetle amel
edilebileceğine delildir. Nitekim usul, fıkıh ve hadîs ulemâsının cumhuru da
buna kail olmuşlardır.
21- (...)
Bize Saîd b. Mansûr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hâlid b. Abdillâh, tsmâîl b.
Ebî Hâlid'den, o da Abdullah b. Ebî Evfâ'dan naklen rivayet etti. (Şöyle
demiş): Resûlüllah (SaliaUahü Aleyhi ve Sellem) biziblerin aleyhine dua etti
ve:
«Allahım! Ey kitabı
indiren! Hesabı sür'atli olan! Bu hizibieri bozguna uğrat! Allahım! Bunları
bozguna uğrat ve târu mâr e?!» buyurdular.
22- (...)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekf b. Cerrah,
tsmâîl b. Ebî Hâlid'den naklen rivayet etti. (Demiş ki) : Ben îbni Ebî Evfâ'ya
şöyle derken işittim: Resûlüllah (SaliaUahü Aleyhi ve Sellem) Hâlid'üı hadîsi
gibi dua etti. Yalnız o: «Hizibieri bozguna uğratan» demiş; «Allahım» sözünü
zikretmemiştir.
(...) Bize
bu hadîsi İshâk b. İbrahim ile tbni Ebî Ömer de hep beraber îbni Uyeyne'den, o
da İsmail'den bu isnâdla rivayet ettiler, tbni Ebî Ömer kendi rivayetinde
«Rüzgârı hareket ettiren!» ifadesini ziyade etti.
23- (1743)
Bana Haccâc b. Eş-Şâir de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdüssamed rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd, Sâbit'ten, o da Enes'-den naklen rivayet etti
ki, Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Seİlcm) Uhud (harbi) gününde:
«Allahım! Sen dilersen
yeryüzünde sana ibâdet edecek kimse kalmaz!»
diye duâ ediyormuş.
Zelzele: Sarsıntı, yer
sarsıntısı; korku ve dehşet saçan şey mânâlarına gelir. Burada insanları
sarsıp korkutan dehşet ve şiddet mânâsında kullanılmıştır.
Resûlüllah
(Sallallahı. Aleyhi ve Sellem)'in :
«Allahım! Sen dilersen
yeryüzünde sana ibâdet edecek kimse kalmaz!» şeklindeki duası, Allah'ın kaderine
tam teslimiyet halinde bulunduğunu gösterir. Bu söz : «Şerri Allah murad
etmez; o mukadder değildir.» diyen kaderiyye taifesinin şaşkınlarına bir red
cevabı mahiyetindedir. Aynı zamanda zafer niyazıdır.
Resulü
EkremfSallaUaJıü Aleyhi ve Sellem) 'in bu duayı Bedir gazasında yaptığı da
rivayet olunmuştur. Nitekim ileride gelecektir. Hattâ orada yaptığı siyer ve
megâzî kitaplarında daha meşhurdur. Fakat bu iki rivayet arasında çatışma
yoktur. Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) o duayı iki yerde de
yapmıştır.
24- (1744)
Bize Yahya fa. Yahya ile Muhammed b. Rumh rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize
Leys haber verdi. H.
Bize Kuteybetü'bnü
Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Nâfi'den, o da Abdullah'dan naklen
rivayet etti ki, Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi veSeUem)'m gazalarından birinde
bir kadın öldürülmüş olarak bulunmuş. Bunun üzerine Resûlüllah (Sailallahü
Aleyhi ve SclUm) kadınlarla çocukların öldürülmesini yasak etmiş.
25- (...)
Bize Ebû Bekir b. EM Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhammed b. Bişr ile
Ebû Üsâme rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Ubcydullah b. Ömer, Nâfi'den, o
da tbni Ömer'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş:
Bu gazalardan birinde
bir kadın Öldürülmüş olarak bulundu. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallaltahü
Aleyhi ve Sellem) kadınlarla çocukları öldürmeyi yasak etti.
Bu hadîsi Buhâri ile
Ebû Dâvûd «Kitâbu'l-Cihad»da tahrîc etmişlerdir.
Ulemâ bu hadîsle amel
hususunda ittifak etmişlerdir. Harbe iştirak etmeyen kadın ve çocukları
Öldürmek haramdır. Harbe iştirak ederlerse cumhûr-u ulemaya göre öldürülürler.
Küffann ihtiyarlarına gelince:
Şayet harp hakkında
fikirlerinden istifade edilirse onlar da öldürülür. Aksi takdirde ihtiyarlarla
rahipler hakkında ihtilâf olunmuştur. İmam Âzam 'la, îmam Mâlik
öldürülmeyeceklerine kail olmuşlardır.
İmam Şafiî 'nin esah olan
kavline göre öldürülürler.
26- (1745)
Bize Yahya b. Yahya ile Saîd b. Mansur ve Amru'n-Nâkıd, toptan İbni Uyeyne'den
rivayet ettiler. Yahya (Dedi ki) : Bize Süfyân b. Uyeyne, Zührî'den, o da
Ubeydullah'dan, o da İbni Abbas'dan, o da Sa'b b. Cessâme'den naklen haber
verdi. Sa'b şöyle demiş: Peygamber
(SallaUahü Aleyhi ve Seltem)'c müşriklerden gece baskınına uğrayan
zürriyetlerin hükmü soruldu. Bu suretle müslümanlar onların kadınlarına ve
çocuklarına isabet ediyorlardı. Peygamber [SaUaUahü Aleyh'ı ve Sellcın):
«Onlar
onlardandır.:) buyurdular.
27- (...)
Bize Abd b. Humeyd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdür-razzâk haber verdi.
(Dedi ki) : Bize Ma'mer, Zührî'den, o da Ubeydullah b. Abdillâh b. Utbe'den, o
da Ibni Abbâs'dan, o da Sa'b b. Cessâme'den naklen haber verdi. (Şöyle demiş) :
— Yâ Resûlâllah! Biz
gece baskınında müşriklerin zürriyetlerine isabet ediyoruz! dedim,
«Onlar onlardandır.»
buyurdular.
28- (...)
Bana Muhammed b. Kâfi' de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzâk rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize İbni Cüreyc haber verdi. (Dedi ki) : Bana Amr b. Dînâr
haber verdi. Ona da İbni Şihâb, Ubeydullah b. Abdillâh b. Utbe'den, o da İbni
Abbâs'dan, o da Sa'b b. Cessâme'den naklen haber vermiş ki, Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e : Bir su-vâri gurubu geceleyin baskın yapsa da
müşriklerin çocuklarından bazılarına isabet etse ne buyurursun? demişler.
«Onlar
bobalarındandır!» buyurmuş.
Bu hadîsi Buhârî, Ebû
Dâvûd ve İbni Mâce «Kitâbü'l-Cihâd»da; Tirmizî ile Nesâî «Kitâbü's-Siyer»de
olmak üzere bütün «Sünen» sahipleri tahrîc etmişlerdir.
Nevevî diyor ki : «Bu
hadîs memleketimizin ekseri nüshalarında burada olduğu gibi (Peygamber
(Sallallahü Aleyhi veSellem)'e müşriklerin zürriyetleri soruldu) şeklindedir.
Bir rivayette harp edilen beldenin yerli müşrikleri sorulmuştur. Kaadî Iyâz bu
rivayeti Sahîh-i Müslim râvilerinin cumhurundan nakletmiş : Doğrusu da budur;
birinci rivayet bir şey değildir: Belki tasniftir, hadîsin sonu, ondaki hatâyı
açıklamaktadır, diyor.
Ben derim ki: Birinci
rivayet Kaadî 'nin iddia ettiği gibi bâtıl değildir. Bilâkis onun bir vechi
vardır. Takdiri şudur: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seliemfe gece baskınında
vurulup öldürülen müşrik kadınları ile çocuklarının hükmü sorulmuş; o da :
Onlar babalarından-dır; yâni bunda bir beis yoktur; çünkü babalarının hükümleri
mîras, nikâh, kısas, diyet ve saire onlar hakkında da carîdir, demek
istemiştir. Maksat : Zaruret yokken bunu kasden yapmadıkları zaman verilen hükümdür.
Yukarıda kadm ve çocukların öldürülmemesine dair geçen hadîsten murat ise
onları seçebildikleri zamandır.
Kadm ve çocukların
gece baskınında öldürülebileceğini gösteren bu hadîs hem bizim mezhebimiz hem
de Mâlik, Ebû Hanîfe ve cumhurun mezhebidir.
Beyâtm mânâsı: Düşmana
geceleyin erkek, kadın ve çocuk birbirinden fark edilemeyecek bir şekilde
baskın yapmaktır.
Zerârî:
(Yânın teşdîd ve tahfifi ile) iki şekilde okunur. Teşdîdle okunması daha fasîh
ve meşhurdur. Burada zerârîden murat: Kadm ve çocuklardır...» Fakat Nevevî’nin
son cümlesine allâme Aynî i'tiraz etmiş : «Zerârî kelimesinden kadınlar nasıl
murat edilebilir? Buhâri'nin rivayetinde gördüğün gibi zerârî kelimesi kadınlar
üzerine atfedilmiştir?» demiştir.
Aynî bu sözü ile şunu demek
istemiştir :
Zerârî:
Zürriyyetin cem'idir. Zürriyyet: Bir kimsenin çocukları ve nesli demektir.
Hadîste de bu kelime kadınlar üzerine atfedildiğine göre ondan kadınları
kasdetmeye imkân yoktur; çünkü atıf, iki şeyin birbirine mugayir olduğunu
gösterir. Hâsılı, harbde bîçâre ihtiyarları, kadın ve çocukları, rûhânî
şahısları —kimseye bir zararları olmamak şartı ile— göz baka baka kasden
öldürmek bütün ulemânın ittifakı ile haramdır. Bu hususta birçok hadîsler
vardır. Gece baskınlarında seçemeden, kasıd-sız olarak öldürülmelerinde ise
beis yoktur.
Burada şöyle bir suâl
hatıra gelebilir: Yâ kâfirlerin arasında müs-lümanîar da bulunur veya kâfirler
müslümanları kendilerine siper ederlerse?
Cevap: Bu mesele
ihtilaflıdır. İmam Mâlik'e göre içinde müslüman esirler bulunan bir kafir
karasına veya gemisine ateş açılmaz. Evzâî dahî: «Küffâr müslüman çocuklarını
kendilerine siper ederlerse onlara silâh atılmaz; içinde müslüman esirler
bulunan gemi yakılmaz.» demiştir.
Sevrî, Ebü Hanîfe, Ebû
Yûsuf, Muhammed/ İshâk, İmam Ahmed ve
sahîh olan kavle göre îmam Şafiî: «Küffârın katline çocuklarla kadınların
öldürülmesinden başka bir çâre yoksa bunda bir beis yoktur.» demişlerdir.
Hattâ Hanefîler'le Sevrî'ye göre İçerisinde müslüman esirleri veya çocukları
yahut müşriklerin çocukları bulunan kal'alara ve gemilere ateş açmakta da beis
yoktur. Böyle bir harpte müslümarüardan ölen olursa diyeti ödenmez;"
Hanefîler'e göre keffâret de lâzım gelmez. Sevrî keffâretin lüzumuna kail olmuştur.
Hadîs-i şerif, düşmana
gece baskını yapılmasının caiz olduğuna, evvelce dine davet edilen kâfirlere
bilâhare habersiz baskın yapılabileceğine ve küffann çocuklarına dünyada
babalarının hükmü verileceğine delildir. Âhiret hakkındaki hükümleri babında
ise üç kavil vardır :
a)
Küffann çocukları bulûğa ermeden ölürlerse cennetlik olurlar.
b)
Cehennemlik olurlar.
c) Bu
hususta bir şey söylenemez; tevakkuf olunur. AUahu a'lem
29- (1746) Bize
Yahya b. Yahya ile Muhammed b. Rumh rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Leys
haber verdi. H.
Bize Kuteybetü'bnü
Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Nâ-fi'den, o da Abdullah'dan
naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sahallahü Aleyhi ve Setlem) Benî Nadîr'in
hurmalarını yakmış ve kesmiş. Bu yer Bü-veyre'dir.
Kuteybe ile İbni Rumh
kendi hadîslerinde şunu ziyade ettiler: «Bunun üzerine Allah (Azze ve Celie): Yaş ağaç nâmına her neyi
keser veya kökleri üstünde ayakta bırakırsanız
(bu) Allah'ın izniyledir: Hem de yoldan çıkanları rezîl etsin diye! [8]
âyet-i kerîmesini indirdi.»
30- (...) Bize
Saîd b. Mansûr ile Hennâd b. Seriy rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize
İbni'l-Mübârek, Mûsâ b. Ukbe'den, o da Nâfi'den, o da fimi Ömer'den naklen
rivayet etti ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyh' ve Sellem^ Benî Nadîr'in
hurmalarını kesmiş ve yakmıştır, ttassân şu beyti bu hâdise için söylemiştir:
«Btiveyre'de uçuşan yangın, Benî Ivüey eşrafına ehemmiyetsiz geldi.»
«Yaş ağaç nâmına her
neyi keser veya kökleri üstünde ayakta bırakırsanız...» âyet-i kerîmesi de bu
hususta indi.
31- (...)
Bize Sehl b. Osman da rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Uk-betü'bnü Hâlid
Es-Sükûnî, Ubeydullah'dan, o da Nâfi'den, o da Abdullah b. Ömer'den naklen
haber verdi. (Şöyle demiş) :
Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem} Benî Nadîr'in hurmalarını yaktı.
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbü'l-Megâzî» ile «Kitabü't-Tefsîr»de; Ebû Dâvûd ile îbni Mâce «Kitâbu'l-Cihâd»da;
Tirmizî ile Nesâî de «Kitabü's-Siyer» ve «Kitâbu't-Tefsîr»de tahrîc etmişlerdir.
Benî Nadîr, Medine
yahudîlerinden bir kabiledir. Bunlar Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
ile sulh muahedesi yapmışlardı. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir
diyet meselesinde kendilerine müracaat ederek hisselerine düşen diyeti
vermelerini teklif edince buna razı olur güründüler, fakat kendi aralarında
gizlice anlaşarak onu öldürmeye karar verdiler. O anda Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) bir ya-hudi evinin duvarı gölgesinde birkaç arkadaşı ile
oturuyordu. Yahudiler 'den Amr b.
Cihâş isminde biri gizlice evin
çatısına çıkarak oradan üzerine büyük bir taş atmak sureti ile onu öldürmek istedi.
Ancak Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisine kurulan tuzağı vahî
sureti ile haber aldığı için derhal oradan kalkarak Medîne'ye döndü; sû-i kasıd
da böylece akim kaldı. Bu vak'a hicretten 37 ay sonra olmuştur.
Bundan sonra Peygamber
(Satlallahü Aleyhi ve Sellem) on gün zarfında Medîne'yi terk edip gitmeleri
için yahudilere Muhammed b. Mes1eme (Radiyaüahü anh)'ı göndermiş; fakat
yahudiler birkaç gün hazırlık yaptıktan sonra : «Biz yerimizden çıkmıyoruz, sen
ne istersen yap!» diye direniş göstermişlerdi. İşte bu hâdise o zaman cereyan
etmiştir. Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) yahudileri 15-20 gün
muhasara etmiş, sonra onları sürgün etmiştir. Yahudilerin hurmalıkları Medine
civarındaki Biiv'eyre denilen yerde idi. Altı yüz develik bir kafile halinde
Medine 'den kalkan yahudilerin bir kısmı Hayber'e, bir kısmı da Şâm'a göç etmişlerdi.
Lînenin tefsirinde
ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Bazılarına göre lîne: Acvadan mâda bütün hurma
nevi'Ieridir. Bir takımları : «Lîne : İyi cins hurmalardır.» demiş; başkaları
bütün hurma cinslerine lîne denildiğini, daha başkaları bütün ağaçlara bu ismin
verildiğini söylemişlerdir. Medîne'nin 120 çeşit hurması olduğu söylenir.
Hadîs-i şerîf harpte
küffâra ait ağaçların kesilip yakıla bileceğine delâlet etmektedir ki, dört
mezhebin imamları ile Abdurrahman b. Kaasim'in, Nâf'i , İshâk ve cumhurun
mezhepleri de budur. Bir rivayete göre Hz. Ebû Bekir (Radiyallahü. anh) Leys ,
Sa'd, Ebû Sevr
ve Evzâî buna cevaz vermemişlerdir.
32- (1747)
Bize Ebû Küreyb Muhammed b. Alâ* rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni'I-Mubârek,
Ma'merden naklen rivayet etti. H.
Bize Muhammed b. Râfi'
de rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzâk, rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Ma'mer, Hemmâm b. Münebbih'den naklen haber verdi. Hemmâm :
Bize Ebû Hüreyre'nin Re-sûlull&h (Saltallahü Aleyhi', ve Sellem)'den
rivayet ettiği budur, diyerek bir takım hadîsler zikretmiştir; ezcümle
Resûlüllah (Sallaltahü Aleyhi ve SeÜe/n)
«Peygamberlerden bir
peygamber gazaya çıktı da kavmine şunları söyledi : Nikâhla bir kadına mâlik
olup da onunla gerdeğe girmeye istediği halde henüz girememiş bir adam benim
arkamdan gelmesin! Başka biri ev yapmış, fakat tavanını çekememİşse (o da
gelmesin!) Bir başkası koyun veya gebe develer satın almış da doğurmalarını
bekliyorsa (o da gelmesini).
Bunu müteakib gazaya
çıktı; ve o yere ikindi namazı vakti yahut ona yakın bir zamanda yaklaştı; ve
güneşe : Sen me'mursun ama ben de memurum! Allahım, bunu benim üzerimde biraz
durdur! dedi. Bunu müteâ-kıb güneş onun üzerinde Allah o yeri kendisine
fethedinceye kadar durduruldu. Derken aldıkları ganimetleri topladılar.
Arkacığından onları yemek için ateş geldi : Fakat onları tatmaktan çekindi.
Peygamber : Sizin içinizde ganimete hiyanet var; o halde bana her kabileden bir
adam bey'at etsin! dedi. Bu surette ona bey'at ettiler. Derken bir adamın eli
onun eline yapıştı. Peygamber : Ganimete hıyanet sizin içİnizdedir, bana senin
kabilen bey'at etsin! dedi. Bu sefer ona kabilesi bey'at etti. Fakat eli iki veya
üç kişinin eline yapıştı; ve (yine) : Ganimete hıyanet sizdedir; sizler
hıyanet ettiniz! dedi. Nihayet ona inek başı kadar altın çıkardılar; ve onu
yerde duran malın içine koydular. Arkasından ateş gelerek o malı yedi.
İşte ganimetler bizden
önce hiç bir kimseye helâl olmamıştır. Bunun sebebi : Çünkü Allah Tebârekc ve
Teâlâ bizim za'fımızı ve aczimizi bildi de onu bize tertemiz heiâi kıldı.»
buyurmuşlardır.
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbu'l-Humüs» ve «Kitâbü'n-Nikâh»da tahrîc etmiştir.
Bud': Kadının ferci
demekse de bu gibi yerlerde nikâhla almak mânâsında kullanılır.
Halifât:
Hâmile develer demektir. Ednâ : Fi'li rubaidir. Bu kelime ya «askerlerini
yaklaştırdı» mânâsına müteaddidir; yahut «fethi yaklaştı» mânâsına lâzım olarak
kullanılmıştır.
Kaadi Iyâz'in beyânına
göre duası kabul edilerek güneş durdurulan bu Peygamber Yûşa' (Aleyhisselam)
'dır. Muhasara ederek aldığı şehir de Filistin 'deki Erîhâ'dır. Güneşin
durdurulması mu'cizesi bizim Peygamberimi,^Salia'.lahü Aleyhi ve Sellem) 'e de
iki defa nasîb olmuştur. Bunların biri Hendek harbinde vaki' olmuş;
müs-lümanlar güneş batmcaya kadar ikindi namazını kılamamışlar; sonra Allah'ın
izni ile güneş geri dönmüş ve namazı kılmışlardı. Bu hâdiseyi bildiren hadîsi
Tahâvi nakletmiş; ve : «Râvileri mevsuktur.- demiştir.
İkincisi îsrâ
gecesinin sabahında olmuştur. Allâme Aynî bu hârikanın Hz. Mûsâ ve Süleyman' M
leyhisselam) 'la Hz. A1î'ye de vâki' olduğunu söyler. Yûşa' (Aleyhisselâm)'^
güneşe : «Sen me'mursun ama ben de me'murum!» şeklindeki hitabı : «Sen batmaya me'mursun
ama hen de namaz kılmaya veya güneş batmadan gaza etmeye me'murum!»
manasınadır. Ganimet meselesine gelince : Geçmiş Peygamberlerin âdeti, alınan
ganimeti bir yere toplamaktı. Sonra gökyüzünden bir ateş inerek o ganimeti
yer; bu da onun kabulüne alâmet olurdu. Bu seferde ateş yine inmiş; fakat
ganimeti yemek şöyle dursun (atmamıştır bile! Bunun sebebi ganimete hıyanet
karışması yâni ondan bir şeyler aşırılmasıdır. Nitekim araştırılınca inek başı
kadar bir altın parçasının aşırılmış olduğu meydana çıkmış; bilâhare gelen ateş
ganimeti yakmıştır.
Eski ümmetlerin
kurbanlarını da böyle bir ateş inerek yer; kurbanın kabulü bu suretle
anlaşılırdı.
1- Mühim
işler ancak aklı başında ve zihni başka bir şeyler meşgul olmayan kimselere
tevdi' edilmeli, aklı fikri başka şeyle meşgul olanlara verilmemelidir. Çünkü
böylelerin azim ve sebatı zayıf olur.
2-
Ganimetler yalnız Ümmeti Muhammed'e helâl kılınmıştır. Sair ümmetlere helâl
kılınmaması ihlâs hususunda ümmet-i Muhammediyye derecesine varamadıkları
içindir. Yâni harbe ganimet almak sevdası ile gitmesinler diye kendilerine
ganimet haram kılınmıştır.
33- (1748) Bize
Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Avâne, Şimâk'dan, o da
Muş'ab b. Sa'd'dan, o da babasından naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) : Babam
(ganimetin) beşte bir (in) den bir kılıç aldı; ve odu Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellemi'e getirerek: Bunu bana hibe et; dedi. Fakat o razı olmadı.
Bunun üzerine Allah (Azze ve Celle);
«Sana enfâîin hükmünü
soruyorlar. De k\ : Enfâi Allah ve Resulüne aiddir...» [9] âyet-i kerimesini indirdi.
34- (...)
Bİze Muhammed b. El-Müsennâ ile Ibni Beşşâr rivayet ettiler. Lâfız
Îbni'l-Müsennâ'nındır. (Dediler ki) : Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Şu'be, Simâk b. Harb'den, o da Muş'ab b. Sa'd'dan, o da
babasından naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) :
Benim hakkımda dört
âyet inmiştir. Bir kılıç ele geçirdim... (Sa'd) bu kılıcı Peygamber(Sallalîahü
Aleyhi ve Sellem)'e getirerek: Yâ Resûlâllah, bu kılıcı bana nefel olarak ver!
demiş. Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem):
«Bırak onu!» buyurmuş.
Sonra ayağa kalkmış. Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) kendisine:
«Onu aldığın yere
koy!» buyurmuş. Sonra (tekrar) ayağa kalkarak: Bunu bana nefel olarak ver yâ
Resûlâllah! demiş. (Yine) :
«Bırak onu!»
buyurmuşlar. (Sa'd tekrar) ayağa kalkarak : Yâ Resûlâllah! Bunu bana nefel
olarak ver! Ben (harbde) yeteri olmayanlar gibi mi tutulacağım? demiş. Bunun
üzerine Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) kendisine (yine) :
«Onu aldığın yere
koy!» buyurmuşlar. Ar kaçığın dan şu âyet inmiş: Sana enfâlin hükmünü
soruyorlar! De ki: Enfal, Allah ve Resulüne aittir!..»
Enfal:
Nefelin cem'idir.
Nefel: Ordu
kumandanı tarafından bazı askerlere verilen ganimet malıdır. Bununla o askerin
iaşesi te'mîn edilmiş ve harbe karşı şevki arttırılmış olur.
Hadîs-i şerîî ganimet
malından kimseye bir şey verilmesi helâl olmayacağına delâlet ediyorsa da
Kaadî Iyâz: «İhtimal bu hadîs ganimet âyeti inmezden ve ganimet helâl
kılınmazdan evvel vârid olmuştur. Doğrusu da budur. Hadîs de buna delâlet
ediyor. Zîra hadîsin tamamında Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) 'in âyet
indikten sonra Sa'd'a:
«Al kılıcını! Sen onu
istediğin vakit o ne benimdİ, ne senin! Şimdi Allah onu bana verdi; ben de sana
veriyorum! buyurduğu rivayet olunmuştur.»
diyor.
Ulemâ buradaki âyetin
mensuh olup olmadığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazılarına göre
«Bilmiş olun ki,
ganimet olarak aldığınız bir şeyin beşte birî Allah'a ve Resulüne aiddİr...» [10]
âyet-i kerîmesi ile neshedilmiştir. Enfâ1 âyetinin muktezâsınca ganimetlerin
hepsi Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem)e mahsustu. Bilâhare Cenâb-i Hak
diğer âyetle onların beşte dördünü ganimeti düşmandan alan gazilere tahsis
buyurdu. Bu kavil Hz. İbni Abbâs ile bir cemaattan nakledilmiştir.
Bir takımları âyetin
muhkem olduğunu, nefelin beşte birden verileceğini söylemiş; bâzıları da :
«Âyet muhkemdir; kumandan ganimet malından münasib gördüğü askere dilediği
kadar verebilir.» demişlerdir. «Âyet muhkemdir ama tahsis edilmiştir. Ondan
murad : Seriyyelerin ga-nîmetidir.» diyenler de olmuştur.
Hz. Sa'd : «Benim
hakkımda dört âyet inmiştir.» demiş, fakat burada onlardan yalnız birini yâni
Enfâ1 âyetini zikretmiştir. Diğer üçünü İmam Müslim «Kitabü'l-Fedâil»de beyân
eder ki, bunlar : Anne babaya iyilik, şarabın haram kılınması ve «Rablerine
duâ edenleri koğma!» mealindeki âyetlerdir.
35- (1749)
Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Mâlik'e, Nâfî'den dinlediğim,
onun da îbni Ömer'den naklettiği şu hadîsi okudum!., tbni Ömer şöyle demiş:
Peygamber (Sallaliahü
Aleyhi ve Seilem), tenim de içinde bulunduğum bir seriyyeyi Necid tarafına
gönderdi. Asker birçok develeri ganimet olarak aldılar. (Bu ganimetten)
hisseleri on ikişer yahut on birer deve idi; kendilerine birer deve de nefel
olarak verildi.
36- (...) Bize
Kuteybe b. Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Leys rivayet etti, H.
Bize Muhammed b. Kumh
dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ley s, Nâfî'den, o da İbni Ömer'den naklen
haber verdi ki, Resûlüllah (Salfollahii Aleyhi ve Seliem), içlerinde tbni Ömer
de olduğu halde Necd tarafına bir seriyye göndermiş; ve bunların hisseleri
onikişer deveye baliğ olmuş; İrandan maada kendilerine birer deve de nefel
olarak verilmiş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selleml bunu değiştirmemiş.
37- (...)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şey be dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Aliy b. Müshir
ile Abdürrahîm b. Süleyman, Ubeydullah b. Ömer'den, o da Nâfi'den, o da İbni
Ömer'den naklen rivayet etti. Şöyle demi;:
ResûlüiHh(Sa!!o!lahü
Aleyhi ve Sellem) Necd'e bir seriyye gönderdi. Ben de o seriyye de (gazaya)
çıktım. Binnetîce birçok deve ve koyun ele geçirdik; ve hisselerimiz onikişer
deveye baliğ oldu. Resûlüllah (Sailaliahü Aleyhi ve Sellem) bize birer deve de nefel olarak verdi.
(...) Bize
Züheyr b. Harb ile Muhammed b. El-Müsennâ da rivayet ettüer. (Dediler ki) :
Bize Yahya —ki El-Kattân'dır— Ubey dulla h'dan bu isnâdla rivayet etti.
(...) Bize
bu hadîsi Ebû'r-Kabî' ile Ebû Kâmil de rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize
Hammâd, Eyyûb'dan rivayet etti. H.
Bize İbni'l-Müsenna
dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize tbni Ebî Adiy, tbni Avn'dan rivayet etti.
(Demiş ki) : Nâfi'e mektub yazarak nefelin ne olduğunu sordum. O da bana cevap
yazdı ki, tbni Ömer bir seriyyede imiş. H.
Bize İbni Râfi' de
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni
Cüreyc haber verdi. (Dedi ki): Bana Mûsâ haber verdi. H.
Bize Hârûn b. Saîd
EI-Eylî dahi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki) :
Bana Üsâme b. Zeyd haber verdi.
Bu râvilerin hepsi
flâfi'den bu isnâdla yukankilerin hadîsi gibi rivayette bulunmuşlardır.
38- (1750)
Bize Süreye b. Yûnus ile Amru'n-Nâkıd da rivayet ettiler. Lâfız Süreyc'indir.
(Dediler ki) : Bize Abdullah b. Recâ', Yûnus'dan, o da Zührî'den, o da Sâlim'den
[11], o
da babasından naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) :
Bize BesûlüUah
(Sallallahü Aleyhi ve Şellem) beşte birdeki nasibimizden maada nefel verdi de
bana bir şârif isabet etti. (Şârif yaşlı, büyük devedir.)
39- (...)
Bize Hennâd b. Seriy de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni'l-Mübârek rivayet
etti. H.
Bana Harmeletü'bnü
Yahya dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. Her iki râvi
Yûnus'dan, o da İbni Şihâb'dan naklen rivayette bulunmuşlardır. îbni Şihâb
şöyle demiş : Bana İbni Ömer'den naklen ulaştı; şöyle demiş: «Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Seİİem) bir se-riyyeye nefel verdi...» İbni Recâ' hadîsi
gibi rivayet etmiştir.
40- (...) Bize
Abdülmelik b. Şuayb b. Leys de rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam, dedemden
rivayet etti. (Demiş ki) : Bana TJkayl b. H&-lid, İbni Şihâb'dan, o da
Salim'den, o da Abdullah'dan naklen rivayet etti ki, ResûKUIah (Salhllahü
Aleyhi ve Seltem) gönderdiği bâzı seriyyelere, hassaten kendilerinin olmak üzere,
umum ordunun hissesinden başka ne-fel verirmiş. Beşte bir de bütün bunda
vâcibmiş.
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbu fardi*!-humüs»de; Ebû Dâvûd «Kitâbu'l-Cihâd»da tahrîc etmişlerdir.
Evvelce de görüldüğü
vecihle seriyye, ordudan bir bölük demektir. Sayıları en çok dörtyüz kişi olur;
ve düşman karşısına .gönderilirler.
Necd: Hicaz 'in Irak
tarafına düşen kısmıdır. Rivayete göre Hz. Abdullah b. ömer'in de iştirak
ettiği bu seriyye on kişiden ibaretmiş. Ganimet olarak 150 deve almışlar.
Bunlardan, otuz tanesini Peygamber (SaUaUdhü Aleyhi ve Seilem) almış. Kalan
120 deveyi on kişi aralarında taksim etmişler. Kendilerine Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Selleni) tarafından birer deve de nefel olarak verilmiş.
Ulemâdan bazıları oniki devenin bütün gazilere verilen yekûn olduğunu
söylemişlerse de Nevevî bunun hatâ olduğunu bildirmiştir. Çünkü Ebû Dâvûd 'un
bâzı rivayetlerinde oniki devenin bir gâzîye. isabet ettiği tasrîh. edilmiştir.
Rivayetlerin birinde,
«oniki yahut onbir» denilerek şek edilmiştir, îbni Abdilberr'İn beyanına göre
«El-Muvatta'» râvilerinden Velîd b. Müslim 'den maadası onu şekle rivayet
etmişlerdir. Nâfi'in diğer râvileri ise «onikişer» diye seksiz söylemişlerdir.
Bâzı rivayetlerde :
«Nefel verildi», «Nefel olarak verilmiş; Resûltillab (Sallallahü Aleyhi ve
Setlenı) bunu değiştirmemiş», bir rivayette de: «Bize Resûlüllah (SaUallahü
Aleyhi ve Seilem) nefel olarak verdi.» deniliyor. Bunların arası şöyle
bulunur: Seriyye kumandanı arkadaşlarına nefeli tak-sîm etmiş; Peygamber
fSallaUahü Aleyhi ve Seilem) de buna cevaz ve izin vermiştir. Bu suretle bu
işin ikisine de nisbeti sahîh olmuştur.
1- Saîd b.
El-Meseyyeb, Hasan.ı Basrî, Evzâî, îmam Ahmed ve îshâk bu hadîsle istidlal ederek
askere ganimet hisselerinden sonra nefel vermenin caiz olduğunu söylemiş; ve:
«işte îbni Ömer!., gazilere hisselerinden sonra birer deve nefel verildiğini
söylüyor. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selleni) bunu reddetmemiştir.» demişlerdir.
Bu bâbta Nevevî şunları söylemektedir: «Ulemâ nefelin mahalli hususunda ihtilâf
etmişlerdir. Acaba bu ganimetin aslından mı verilecektir; yoksa beşte birinin
dördünden veya beşte birinin beşte birinden mi? Bu üç kavil İmam Şafiî 'nindir;
ve her birine ulemâdan bir cemaat kail olmuştur. Bize göre esah olan kavil,
beşte birin beşte birinden verilmesidir. Saîd b. El-Müseyyeb ile Mâlik, Ebû
Hanîfe ve diğer ulemânın kavilleri de budur. Netfel, ganimetin aslından
verilir diyen bâzıları: Hasan-ı Basrî, Evzâî, îmam Ahmed, Ebû Sevr ve başkalarıdır,
tbrahîm Nehaî serıyyenin ganîmet olarak aldığı bütün malların —sair ordu
efradına bir şey vermeksizin— kendi aralarında ne-fel olarak taksim
edilebileceğini söylemişse de bu görüş bütün ulemânın kavillerine muhaliftir.
Ulemâmız (Şafiî1er) diyor ki: Hükümet reisi gazilere ganimetten değil de
Beytülmâl'den nefel verse caiz olur. Zîra nefel ancak harbte kendi başına
yararlı bir iş gören gaziye verilir. İbni Ömer'in (birer deve de kendilerine
nefel olarak verildi.) sözünün mânâsı: Hak edenlere verildi demektir; bütün
seriyye efradına —hak etsin etmesin— dağıtıldı demek değildir. Lügat uleması
ile fukahânın beyânlarınag öre enfâl; Ganîmet mallarından verilen bahşişlerdir.
Bunlar gazilere dağıtılacak hisselerden başkadır.»
2- Seriyye
göndermek müstehabtır. Şayet seriyye harb yolunda ordudan ayrılarak düşman
karşısına gönderilirse, aldığı ganimette ordu efradı da müşterek olur. Ordu
şehirde iken seriyye müstakillen yola çıkarsa ganîmet yalnız seriyyenin olur.
3- Harb
îcâblarını yerine getirmeye teşvîk için nefel vermek caizdir. Cumhura göre
nefel, ilk ve son gözetilmeksizin bütün ganimetlerden verilebilir. Evzâî ile
Şam ulemasından bir cemâate göre ilk alınan ganimetten ve keza altınla gümüşten
nefel verilemez.
41-(1751)
Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hüşeym, Yahya b.
Saîd'den, o da Ömer b. Kesir b. Eflah'dan, o da Ebû Muhammed El-Ensârî'den —ki
bu zât Ebû Katâde'nin arkadaşı imiş— naklen haber verdi. (Demiş ki) : Ebû
Katâde şunu söyledi... Ve hadîsi hikâye etmiştir.
(...) Bize
Kuteybe b. Saîd de rivayet «tti. (Dedi ki) : Bize Leys, Yahya b. Saîd'den, o da
Ömer b. Kesîr'den, o da Ebû Katâde'nin dostu Ebû Muhammed'den naklen rivayet
etti ki, Ebû Katâde şunları söylemiş... Ve hadîsi nakletmiştir.
(...) Bize
Ebâ't-Tâhir ile Harmele de rivayet ettiler. Lâfız Harmele'-nindir. (Bediler ki)
: Bize Abdullah b. Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Mâlik b. Enes'i şunları
söylerken işittim : Bana Yahya b. Said, Ömer b. Kesir b. Eflâh'dan, o da Ebu
Katâde'nin dostu Ebû Muhammed'den [12], o
da Ebû KatâdeMen naklen rivayet etti. Şöyle demiş:
Huneyn (harbi) yılında
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)1e birlikte (gazaya) çıktık, tki ordu
karşılaşınca müslümanlarda bir bozulma oldu. Derken müşriklerden bir adam
gördüm ki, müslümanlardan bir zâtı alt etmişti. Hemen ona dönerek arkasından
yanına geldim ve boynunu vurdum. Ama üzerime dönerek beni öyle bir sıktı ki
bundan ölümün korkusunu duydum: Sonra can vererek beni bıraktı. Müteakiben Ömer
b. Hattab'a yetiştim:
— Bu insanlara ne oldu? dedi. Ben de:
— Allah'ın emri! dedim. Sonra cemaat döndüler.
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
de oturdu ve:
«Bir kimse birini
öldürür de onun aleyhine beyyinesi de bulunursa, olenîn üzerindeki eşyası onun
olur.» buyurdular. Bunun üzerine ben ayağa kalkarak:
— Bana kim şâhidlik edecek? dedim. Sonra
oturdum. Sonra Resûlüllah/Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yine deminki gibi
buyurdu. Ben hemen kalkarak :
— Bana kim şâhidlik edecek? dedim; ve oturdum.
Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o sözü üçüncü defa tekrarladı.
Ben yine kalktım. Fakat Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Sana ne oldu yâ Ebâ
Kata de?» diye sordu. Ben de kıssayı kendilerine anlattım. Derken cemaattan
bir adam:
— Doğru söyledi yâ Resûlâllah! Bu öldürülenin üzerindeki eşyası bendedir;
hakkından dolayı Ebû Katâde'yi razı ediver! dedi. Ebû Bekr-i Sıddîk ise:
—'Hayır vallahi! Bu
olamaz! Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Allah ve Resulünün yolunda
cenk eden Allah arslanlarından bir arsla-mn hakkını çiğneyerek onun eşyasını
sana veremez! dedi. Artık Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Doğru söyledi. Bunu
ona ver!» buyurdu; ve bana verdi. Sonra zırhı sattım da onunla Benî Selime
(kabilesin)'de bir bahçe satın aldım. İşte İslâm'da ilk edindiğim mal budur.
Leys'in hadîsinde şu
ibare vardır: «Ebû Bekir: Asla! Allah'ın arslanlarından bir arslanı bırakıp da
onu Kureyş'ten bir sırtlancağiza veremez! dedi.»
Yine Leys'in
hadîsinde: «Edindiğim ilk maldır.» cümlesi vardır.
Bu hadîsi Buhâri
«Kitabü'I-Humüs»de tahrîc etmiştir.
İmam Müslim bu hadîsin
birinci tarîkinde râvileri sıraladıktan sonra : «Ve hadîsi hikâye etmiştir»
demiş; ikinci tarîkinde dahî; «Ve hadîsi nakletmiştir.» diyerek bu sözleri ile
üçüncü tarîkte rivayet edeceği hadîsi kasdetmiştir. Nevevî diyor ki: «Bu,
Müs1im'in âdetine göre garîb bir şeydir. Senin için yaptığım bu tahkiki belle!
Gerçekten bâzı kitab yazanların bu hadîste yanıldığını ve onu ilk iki tarîkten
evvelki hadîse bağlı zannettiklerini gördüm. Nitekim ekseriyetle Müs1im'in
malûm âdeti de budur...»
Huneyn : Mekke'ye üç
mil mesafede bir vadidir. Burada hicretin sekizinci yılında müşriklerle
müslümanlar arasında harb olmuş; müslümanlara çokluklarından dolayı ucub
geldiği için harbin başında bozulmuşlar, fakat sonra Allah üzerlerine sekînet
ve yardımcı melekler indirerek kâfirlerin cezasını vermişti. İşte Hz. Ömer'in
: «Bu insanlara ne oldu?» demesi bozulduklarına şaştığı içindir. Bazılarına
göre bu sözün mânâsı: «Bu bozgundan sonra acaba halleri ne olacak!» demektir.
Buna mukabil Ebû Katâde 'nin: «Allah'ın emri» diye cevap vermesi «Allah'ın
emri geldi.» Yahut: «Allah'ın emri gâlibtir; akıbet ehl-i takvanındır.»
manasınadır.
Bu gazada
müslümanların bozulması umûmî değildi. Resulü Ekrem (Saltallahü Aleyhi ve
Sellem) ile mü'minlerden bir taife yerlerinden ayrılmamışlardı. r Bu hususta
meşhur hadîsler vardır ki, yeri geldikçe görülecektir. Nevevî diyor ki:
«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bozguna uğramıştır demenin caiz
olmadığına müslümanlar icmâı nakledilmiştir. Onun hiç bir yerde bizzat
münhezim olduğunu hiç bir kimse rivayet etmemiştir. Bilâkis sahîh hadîsler
daima ikdam ve sebatını isbât etmektedir.»
Lâhallahi izen»
ifâdesi bütün rivayetlerde bu şekilde tesbit edilmiştir. Hattâbi ile lisan
uleması bunun râviler tarafından yanlışlıkla yapılmış bir değişiklik olduğunu,
doğrusunun «lâhallahi zâ» şeklinde kullanılması lâzım geldiğini, bunun «lâ
vallahi zâ» mânâsında bir yemîn olduğunu söylemişlerdir. Daha başka söz
edenler de olmuştur.
«Üdaybi1» sırtlan
mânâsına gelen «dab'»ın kıyâsa muhalif İsmi tasgiridir. Hz. Ebû
Bekir herhalde Ebû
Katâde 'yi arslan diye tavsif edince Öteki zâtı ona nisbetle küçülterek
sırtlana benzetmiştir. Çünkü sırtlanın yırtıcılığı zayıftır. Bu hayvan aciz ve
hamakatla vasıflanır. Fakat «Üdaybi'» kelimesi «Üsaybiğ» şeklinde de rivayet
olunmuştur. Hattâbî'nin beyânına göre üsaybiğ bir nevi' kuştur. Başkaları onu
boya mânâsına gelen sıbğamn tasgiri kabul etmiş ve kimi rengi kara olduğu için,
kimi renginin çirkinliğinden dolayı, bazıları da onu zayıflık ve aşağılıkla
vasıflandırmak için kendisine böyle hitab ettiğini söylemişlerdir. Hattâ
«esbağ» denilen bir nebata benzetmiş olması da caizdir.
1- «Seleb yâni öldürülen kimsenin üzerindeki
eşya ganimetin as-Undandır, beşte birden değildir» diyenler bu hadîsle istidlal
etmişlerdir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve ŞeUerrt)m Hz. Ebû Katâde'-bu
eşyayı vermesi, ganimetin taksiminden önce idi. Fakat Hanefîler1e İmam Mâlik
bu istidlale cevap vermiş : «Hadîs size değil, bize hüccettir. Zîra bu
konuşma harb bitip ganimetler toplandıktan sonra olmuştur ki, o halde gazilerin
hakkı oîan beşte birin dördü ayrılmış olur. Binâenaleyh selebin beşte birden
sayılması îcab eder.> demişlerdir.
Kurtubî: «Bu hadîs Mâlik ile Ebû Hanîfe mezheplerinin sahih olduğuna en büyük
delildir.» demiştir.
2- Lâhallahi
ta'bîri yemindir.
3-
Kumandandan istenilen bir şeyi onun cevabını beklemeden yardımcısı
reddedebilir. Nitekim Hz. Ebû Bekir böyle yapmıştır.
4- Öldürdüğü
düşmanın üzerindeki eşyayı almak isteyen gâzîye bu eşyanın beyyinesiz verilip verilemeyeceği
hususunda ihtilâf edilmiştir. Ulemâdan
bir taifeye göre beyyine mutlaka lâzımdır. Delilleri bu hadîstir. Leys,
İmam Şâfiî ve bir cemaatin mezhepleri budur. Evzâî
beyyineye hacet olmadığım söylemiştir.
5- Seleb,
düşmanı Öldüren gâzînin hakkıdır, velev ki bir kadın öldürsün. Başında
bulunmak kâfi değildir. Ebû Sevr
ile îbni'l-Münzir'in kavilleri budur.
Cumhura göre ise bunun şartı, öldürülen kimsenin harb eden asker olmasıdır.
îbni Kudâme: öldürülenlerin
üzerlerindeki eşya alınarak çıplak bırakılmaları caizdir.» demiş; ¥akat Sevr! ile îbni Münzir bunu kerih görmüşlerdir.
42- (1752)
Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bise Yûsuf b. Mâcişûn,
Salih b. İbrahim b. Abdirrahmân b. Avf dan, o da babasından, o da Abdurrahmân
b. Avf'dan naklen haber verdi ki, şunları söylemiş:
Bedir (harbi) günü ben
safta dururken sağuna ve soluma baktım. Gördüm ki Ensârdan iki çocuğun arasın
dayım! Yaşları genç! Keşke bunlardan daha kuvvetliler arasında olaydım
temennisinde bulundum. Derken biri beni dürterek: Ey amca! Ebû Cehri tanır
mısın? dedi.
— Evet! Ona ne hacetin var ey kardeşim oğlu?
dedim.
— Haber aldım ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi
ve Sellemj'e söğermiş! Nefsim yedi kudretinde olan Allah'a yemîn ederim ki, onu
görürsem İkimizden eceli gelen ölmedikçe şahsım şahsından ayrılmayacaktır!
dedi. Ben buna şaştım. Az sonra diğeri de beni dürttü ve berikinin söylediğinin
mislini söyledi. Çok geçmeden Ebû Cehl'i halkın arasmda bocalarken gördüm ve:
— Görüyor musunuz, işte
sorduğunuz sizinki! dedim.
Hemen ona koştular ve
kılıçları ile onu
vurarak öldürdüler. Sonra
Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Seilem)e giderek kendisine haber
verdiler. Peygamber (SaJlalîahü Aleyhi ve Sellem):
«Onu hanginiz
öldürdü?» dîye sordu. İki gençten her biri:
— Ben öldürdüm! cevâbını verdi. «Kılıçlarınızı
şildiniz mi?» diye sordu.
— Hayır! dediler. Bunun üzerine kılıçlara
baktı; ve:
«Onu ikiniz de
öldürmüşsünüz!» buyurdu. Ve üzerindeki eşyanın Muâz b. Amr b. EI-Memûh'a
verilmesine hükmetti. (Bu iki zât Muâz b. Arar b. El-Memûh ile Muâz b.
Atrâ'dır.)
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbu'l-Humüs» ve «KitâWl-Megâzî»de tahrîc etmiştir.
Mânâsı hususunda ihtilâf
edilmiştir. Şâfiî1er'e göre Ebû Cehli mezkûr iki genç müştereken yaralamış;
lâkin onu kendisini müdafaadan âciz. bırakacak şekilde ağır yaralayan evvelâ
Muâz b. Amr olmuştur ki, şer'i katil de budur. Üzerindeki eşyasını almaya hak
kazanması bundandır. ResûlüIIah (Salîaüohü Aleyhi ve Seîlem)'in:
«Onu ikiniz de
öldürmüşsünüz!» buyurması, ötekinin gönlünü almak içindir; çünkü bu işe o da
iştirak etmiştir. Kılıçlarını muayene etmesi, bunlarla onu nasıl Öldürdüklerinin
hakîkatına istidlal içindir. Muayene neticesi Ebû Ceh1'i Amr'in çökerttiğini
anlamış; eşyasını Amr hak ettikten sonra ötekini de hâdiseye ortak kabul
etmiştir. Binâenaleyh onun eşyada hakkı yoktur.
Mâlîkîler'e göre
eşyanın Amr'a verilmesi, bu hususta kumandan muhayyer olduğundandır.
Tahâvî bu hadîsi
rivayet ettikten sonra şöyle demiştir: «Bu hadîs delâlet ediyor ki, bir
kimseyi öldürmekle eşyasını öldürene vermek vâcib olsaydı Ebû Ceh1'in selebini
bu iki gence vermek îcâb eder; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) onu
birbirinden alıp ötekine vermezdi. Görülmüyor mu ki, kumandan : Her kim birini
öldürürse eşyası onundur; dese de iki kişi birini öldürseler, eşyası aralarında
ikiye bölünür. Kumandan birini mahrum ederek ötekine veremez; zîra o eşyada
ikisinin de aynı derecede hakkı vardır. Şu halde seleb hususunda onlar
kumandandan daha ziyade hak sahibidirler. Peygamber (Sallatlahü Aleyhi
veSelJem)'e Ebû Ceh1 Mn selebini birine vermek caiz olunca : Bu gösterir ki, o
selebe gazilerin ikisinden de ziyade hak sahibi imiş! Çünkü o gün henüz (Her
kim birini öldürürse selebi onundur^ buyurmamıştı. Bir de'maktulün eşyasının
katile verilmesi vâcib olmadığını, atıcak düşmanla cenk için bir teşvik
mâhiyetinde olmak üzere kumandanın onu katile verebileceğini beyân
buyurmuştur.»
Hadîs-i şerifin
sonunda Ebû Cehl'i Muâz b. Amr ile Muâz b. Afra 'nın öldürdükleri bildiriliyor.
Müs1imi'n ileride görülecek bir rivayetinde ve keza Buhâri'nin bir Rivayetinde onu
Afra' nammdaki kadının
iki oğlu öldürdüğü; Müs1im'in diğer bir rivayetinde ise Ebû Ceh1'in başını
Abdullah b. Mes'ud (Radiyallahu anh)'m kestiği kaydedilmektedir. Kaadi Iyâz:
«Ekseriyetle siyer ulemasının kavli budur.» diyor.
Nevevî bu rivayetlerin
arasını bulmuş; ve : «Ebû Ceh1'in katline bunların hepsi iştirak etmiştir. Onu
müdafaadan âciz hale getiren darbeyi Muâz b. Amr vurmuş, îbni Mes'ûd, can çekiştirirken
yetişerek kafasını koparmıştır.» demiştir.
1- Müslüman
hayırlı işlere koşmalı; faziletlere âşık olmalıdır.
2- Allah ve
Resulü için bir kimseye gadab etmek caizdir.
3- Hiç bir
kimseyi tahkir caiz değildir. Zîra hakir
görülen şahıs, tahkir edenden daha üstün ve makbul olabilir.
43- (1753)
Bana Ebû't-Tâhir Ahmed b. Amr b. Şerh rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah
b. Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Muâvi-ye b. Salih, Abdurrahman b.
Cübeyr'den, o da babasından, o da Avf b. Mâlik'den naklen haber verdi. Şöyle
demiş:
Hımyer (kabilesin) den
bîr adam, düşmandan birini Öldürdü de eşyasını almak istedi. Hâlid b. Velîd
onu men'etti. Hâlid onların üzerine vâlî
idi. Derken Avf b. Mâlik, Resûlüllah (Saliatlahü Aleyhi ve Sellem)e gelerek
(bunu) kendilerine haber verdi. Bunun üzerine Hâlid'e:
«Onun eşyasını buna
vermekten seni hangi şey menefti?» buyurdu, lar. Hâlid:
— Eşya gözüme çok
göründü yâ Resûlâllah! dedi.
«Onları kendisine
veri» buyurdu. Az sonra Hâlid Avfın yanına uğradı. Avf onun cübbesini çekti.
Sonra : (Nasıl) Sana Resûlüllah (Sulhltahü Aleyhi ve SeUem) için söylediğimi
yerine getirdim mi? dedi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunu işitti
ve canı sıkıldı. Müteakiben:
«Ona verme yâ Hâlid!
Ona verme yâ Hâlid! Siz kumandanlarımı bana bırakır mısınız hiç! Onlarla sizin
misâliniz öyle bir adama benzer ki, deve veya koyun çobanı tutulur da onları
güder; sonra sulama zamanını kollayıp onları bir havuza getirir; ve oraya
girip suyun temizini içer, bulanığını bırakırlar, işte temizi sizin olur,
bulanığı da kumandanların üzerine kalır!»
buyurdular.
44- (...)
Bana Züheyr b. Harb da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ve-lîd b. Müslim rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize Safvân b. Amr, Abdurrahmân b. Cübeyr b. Nüfeyr'den, o da
babasından, o da Avf b. Mâlik El-Eşcaî'-den naklen rivayet etti. Şöyle demiş :
Mûte gazasında Zeyd b.
Hârise'nîn maiyyetinde (gazaya) çıkanlarla birlikte gazaya çıktım. Yemen'den
(gelen) bir imdad gâoisi bana arkadaş oldu...
Ve hadîsi Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve SeUem) 'den yukarıki hadîs gibi rivayet etti. Yalnız o bu
hadîste şunu söyledi: «Avf dedi ki: Ben de, Yâ Hâlid! Bilmez misin ki
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} sele-bin öldürene verilmesini hüküm
buyurdu; dedim. Evet, bilirim; lâkin o besim gözüme çok göründü, cevabını
verdi.»
Bu vak'a Mûte
muharebesinde geçmiştir. Nitekim ikinci rivâyette tasrîh de edilmiştir. Mûte :
Şam taraflarında bir kasabanın ismidir.
Mûte Harbi hicretin sekizinci yılında olmuştur.
Hz. Avf'in, Hâ1id
(Radiyallahü anh)'ı cübbesinden tutup çekmesi ölenin eşyasını öldüren zâta
vermediği İçindir. Bu işe canı sıkılmış hattâ Hz. Hâ1id'i Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) e şikâyet edeceğini söylemiş; nitekim etmiştir de.
«Nasıl sana Resûlüllah
(Sallallahü A leyhi ve Sellem) için söylediğimi yerine getirdim, mi?» sözünün
mânâsı: Seni şikâyet edeceğim demiştim, bak ettim mi, etmedim mi! demektir.
Nevevî diyor ki: «Bu
hadîs, Öldüren kimsenin selebi hak etmesine bakarak müşkü sayılabilir. Nasıl
olmuş da eşya ona verilmemiştir? Bu suâl iki şekilde cevaplandırılabilir:
1- İhtimâl
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o eşyayı bilâhare öldüren gâzîye vermiştir. O anda
vermemesi hem onu hem de Avf b. Mâ1ik'i bir nevi' cezalandırmak içindir. Zira
ikisi de Hz. Hâ1id hakkında ileri geri konuşmuş; bu suretle kumandana ve onun
ta'yûı ettiği adamına hürmette kusur etmişlerdi.
2- Belki
Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hak sahibinin gönlünü almış da hak
ettiği bu eşyayı kendiliğinden müslümanlara bırakmıştır. Resûlüllah
(Sallallahü A leyhi ve Seltem)'in bu şekilde hareket etmesi Hz. Hâlid'in
gönlünü almak için olmuştur.»
Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) 'in temsilinden murâd : Ahâlî her şeyin safîsini yer içer,
rahatına bakar; çileyi âmirler çeker. Ganimet mallarını onlar toplar ve yerli
yerince sarfederler, ahaliyi onlar korur; idare ederler. Sonra bu hus,ûsatın
bazısı hakkında bir îtiraz veya sitem vâki olursa muhatab yine onlardır;
demektir.
Hadîs-i şerif gadab
halinde hüküm verilebileceğine; bu bâbtaki neh-yin kerâhet-i tenzîhiyye ifâde
ettiğine delâlet eder.
45- (1754)
Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ömer b. Yûnus EI-Hanefî
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İkrime b. Ammâr rivayet etti. (Dedi ki) : Bana
İyâs b. Seleme rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam Seleme b. Ekva' rivayet
etti. (Dedi ki) :
Kesûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem)'le birlikte Hevâzin'de gaza ettik. Bir defa onunla beraber
kahvaltı yaparken, ansızın kırmızı bir erkek deve üzerinde bîr adam çıkageldi.
Devesini çöktürdü. Sonra heybesinden bir ip çıkararak onunla deveyi bağladı.
Sonra cemaatla birlikte kahvaltı yapmağa geçti. Ama bakınmağa başladı. Bizde
hayvan hususunda az'f ve yufkalık vardı. Bazılarımız piyade idik. Adam birden
koşarak çıktı. Hemen devesine geldi ve bağını çözdü. Sonra çöktürdü ve üzerine
oturarak onu ayağa kaldırdı. Deve onu koşa koşa götürdü. Derken boz bir dişi
deve üzerinde bir adam onun peşine düştü.
Seleme demiş ki: Ben
de koşarak çıktım; ve dişi devenin çantısı hizasına vardım. Sonra ilerliyerek
erkek devenin çantısı hizasına yetiştim. Sonra ilerledim; nihayet erkek devenin
yularından tutarak onu çöktür-düm. Dizini yere koyunca kılıcımı çekerek herifin
başını kestim; derhal düştü. Sonra deveyi yederek getirdim. Adamın eşyası ve
silâhı onun üzerinde idi. Derken beni Resûlüllah (SaUailahü Aleyhi ve
Sel\em)'\e yanındaki insanlar karşıladılar. Efendimiz:
«Bu adamı kim
öldürdü?» diye sordu.
— Ekva'ın oğlu!
dediler.
«Bunun bütün eşyası
onundur!:» buyurdular.
Talâk: Deriden yapılan
ip demektir ki, develeri bağlamakta kullanılır. Hakab dahî devenin böğrüne
bağlanan iptir. Kaadî Iyâz diyor ki: «Bu kelime yalnız kafm fethi ile (hakab şeklinde)
rivayet olunmuştur. Üstadlarımızdah biri: Doğrusu hakb olacaktır, derdi. Yâni
: Arkasına aldı, heybesine koydu mânâsına gelir...»
1- Harbden
dönen bölükleri karşılamak, başarılı işler görmüş olanları medhu senada
bulunmak müstehabtır.
2- Küfür
diyarının kâfir casusu öldürülür. Bu hususta bütün ulemânın ittifakı vardır.
Hattâ Nesaî'nin rivayetinde Peygamber (Sallalkthü Aleyhi ve Sellemlm ashabına
bu adamı arayıp öldürmelerini emir buyurduğu bildirilmektedir.
Casus muâhed (yâni pasaportlu
kâfir) veya zimmî [13] olursa
İmam Mâlik ile Evzâî'ye göre ahdini bozmuş sayılır. İstenilirse köle yapılır;
öldürülmesi de caizdir. Cumhûr-u ulemâ ise muâhedin casusluk sebebi ile ahdi
bozulmadığına kail olmuşlardır; meğer ki casusluk yapmaması vakti ile şart
koşulmuş olsun!
Casus müslümansa İmam
Âzam, Şafiî, Evzâî ve bazı Mâlikîler'le cumhura göre öldürülmez. Hükümet ona
mü-nasib göreceği dayak ve hapis gibi cezalar verir ki, buna ta'zîr denir. İmam
Mâlik: «Böylesi hakkında hükümet reisi ictihâd eder.» demiş; fakat bu içtihadı
tefsir etmemiştir. Kaadî Iyâz: «Mâli-kiyyenin büyükleri öldürüleceğini
söylemişlerdir.» diyor.
3- Tekeli
üfsüz olmak ve maksada halel vermemek şartı ile cinaslı konuşmak caizdir.
46- (1755)
Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Ömer b. Yûnus rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize İkrime b. Ammâr rivayet etti. (Dedi ki) i Bana İyâs b. Seleme
rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam rivayet etti (Dedi ki) :
Fezâre (kabilesi) ile
harb ettik. Başımızda Ebû Bekir vardı. ResûHil-lah (Sailallahü Aleyhi ve
Sellem) bize onu kumandan tâyin etmişti. Su ile aramızda bir saat mesafe
kalınca Ebû Bekir bize emrederek sabaha karşı mola verdik. Sonra süvarileri
(hücum için) dağıttı. Az sonra suya vardı; ve onun başında öldürdüğünü öldürdü;
kimini de esir aldı. Ben halktan bir cemaata bakıyordum. İçlerinde kadın ve
çocuklar vardı. Bunların benden önce dağa varacaklarından endîşe ederek onlarla
dağın arasına bir ok attım. Oku görünce durdular. Ben de kendilerini sürerek
getirdim. İçlerinde Beni Fezâre (kabilesinden) bir kadın bulunuyordu. Üzerinde
sahtiyandan bir kaş' vardı. Kaş' sahtiyan yaygı demektir. Beraberinde bir kızı
Vardı ki, ara bin en güzellerin dendi. Ben bunları sürerek Ebû Bekr'e
getirdim. Ebû Bekir de bana o kadının kızını nefel olarak bağışladı.
Müteakiben Medine'ye geldik. Ama kızın elbisesini (bile) açmadım. Derken bana
Resûlüllah (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem) çarşıda tesadüf etti. Ve:
«Yâ Seleme, bu kadını
bana hibe et!» dedi. Ben:
— Yâ Besûlâllah! Vallahi bu benim pek hoşuma
gitti; ama onun elbisesini açmadım; dedim. Sonra ertesi gün çarşıda Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem): bana (tekrar) rastladı; ve bana:
«Yâ Seleme, baban
Allah'a emanet, bu kadını bana hibe el!» buyurdular.
— O senindir yâ Besûlâllah! Vallahi onun
elbisesini açmadım! dedim. Müteakiben K^sûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem)
onu Mekkelilere gönderdi; ve Mekke'de esir edilen bir takım müsliimanlara onu
fidye yaptı.
Hz. Seleme'nin : «Onun
elbisesini açmadım.» sözünden muradı: Onunla cinsî münâsebette bulunmadım;
demektir.
1- Askere
nefel yâni harbe teşvik için bahşiş verilebilir.
2- Cinsî
münasebeti, anlaşılacak şekilde kinayeli sözlerle anlatmak
müstehabtır.
3- Müslüman
erkekleri kurtarmak için kafir kadınları fidye olarak vermek caizdir.
4- Anne ile
yetişkin (âkil baliğ) çocuğunun arasını ayırmak caizdir.
5-
Kumandanın askerinden bâzı ganimet hisselerini isteyerek onları bir müslümanı
kurtarmak için fidye vermesi veya daha başka âmme menfaatlerinde kullanması
caizdir. Resulü Ekrem (SalialUıhü Aleyhi ve Sellem)
Efendimiz bunu Huneyn gazasında da
yapmıştır.
6- Baban
Allah'a emânet; ceddine rahmet!., gibi sözleri söylemek caizdir. «Lillâhi
ebûke» cümlesinin asıl mânâsı: Baban Allah'ındır, demektir. Bu gibi sözler bir
kimseyi medhu sena için kullanılırlar. Çünkü büyüğe izafet o kimsenin şan ve
şerefini artırır. Bu cümle: «Senin gibi yiğit evlât dünyaya getiren baba
Allah'ın lütf-u ihsanında olsun!» mânâsını tezammun eder.
47- (1756)
Bize Ahnıed b. Hanfael ile Muhammed b. Kâfi1 rivayet ettiler. (Dediler ki) :
Bize Abdürrazzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize MaV mer, Hemmâm b. Miinebbih'den
naklen haber verdi. Hemmâm: Bize Ebâ Hüreyre'nin Resûlüllah(SallalhJıü Aleyhi
ve Zecr.. 'den rivayet ettikleri şunlardır; diyerek bir takım hadîsler
zikretmiş; ezcümle şöyle demiştir: Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Herhangi bir beldeye
varır da orada ikâmet ederseniz, hisseniz oradadır. Hangi belde Allah ve
Resulüne isyan ederse, o beldenin beşte biri Allah ve Resulün* âîddir. Sonra o
(geri kalanı) sizindir.» buyurdular.
Kaadî Iyâz'ın beyanına
göre Resûlüllah (Saliailahü Aleyhi ve Sellem) 'in buradaki ilk cümlesinden
murâd ihtimal ki fey'dir. İkinci cümle ile de ganimeti kasdetmiş olacaktır.
Ulemâ fey' ile ganimet
arsında fark görmüşlerdir.
Fey':
Küffarın çekilip gitmesi veya m üslumanlarla sulh yapmaları neticesinde
onlardan harpsiz darbsiz alınan mallardır. Bu mallar beşte biri ayrılmaksızuı
müslümanlarm yararına sarfolunur.
Ganimet ise: Küffcarla
harb ederek alınan mallardır. Bunların hükmü beşe taksim edilerek biri Allah
ve Resulü'nün hakkı olmak üzere ayrıldıktan sonra geri kalanı gaziler arasında
taksim olunmaktır. Bâzan fey' ve ganimet kelimeleri müteradif olarak aynı
mânâda kullanıldıkları gibi fey'; dönüş ve gölge mânâlarına da gelir.
Fey'in beşe taksim
edilmeyeceğine kail olanların delili bu hadîstir. İmam Şâfii'ye göre fey' de
beşe taksim edilir. İbni'1-Mün-zir: «Şafiî 'den Önce fey'in beşe taksim
edileceğini söyleyen hiç bir âlim bilmiyona!» demiştir.
48- (1757)
Bize Kuteybe b. Saîd ile Muhammed b. Abbâd, Ebû Bekir b. Ebî Şeyi» ve İshâk b.
İbrahim rivayet ettiler. Lâfız İbni Ebî Şey-be'nindir. İshâk: (Bize haber
verdi) : tâbirini kullandı. Ötekiler: Bize Süfyân, Amr'dan, o da Zührî'den, o
da Mâlik b. Evs'den, o da Ömer'den [14]
naklen rivayet etti, dediler. Ömer şunları söylemiş:
Beni Nadir
(kabilesin)'in malları, Allah'ın Resulüne fey' olarak verdiği şeylerden olup
müslümanlar bunların üzerine at ve deve koşturma-mışlardı. Binâenaleyh yalnız
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e mahsustular. O da ailesinin senelik
nafakasını ayırır; kalanını Allah yolunda bir hazırlık olmak üzere hayvan ve
silâha sarf ederdi.
(...) Bize
Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize SÜfyân b. Uyeyne, Ma'mer'den, o
da Ziihrî'den bu isnâdla rivayet etti.
49- (...)
Bana Abdullah b. Muhammet! b. Esma Ed-Dubaî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize
Cüveyriye, Mâlik'ten, o da Zührî'den naklen rivayet etti ki, Zührî'ye Mâlik b.
Evs rivayet etmiş. (Demiş ki) : Ömer b. Hattâb bana haber gönderdi. Ben de ona
gün yükseldiği vakit geldim; ve kendisini evinde bir serîr Üzerine oturmuş;
banlarının üzerine yapışmış; deriden dit yastığa dayanmış olduğu halde buldum.
Bana:
— Yâ Mâlik! Mesele şu ki, senin kavminden
birkaç hâne sahibi koşup geldiler. Ben de kendilerine biraz atıyye ayrılmasını
emrettim. Şunu al da aralarında taksim ediver! dedi. Ben:
— Bunu benden başkasına emretsen iyi edersin!
dedim.
— Al onu yâ Mâli! dedi. Az sonra Yerfe [15]
geldi. Ve:
— Osman, Abdurrahmân b. Avf, Zübeyr ve SaM
için (içeri girmelerine) iznin var mı
yâ Emfrelmü'minîn? dedi. Ömer:
— Evet! dedi. O da kendilerine izin vererek içeri girdiler. Sonra tekrar gelerek:
— Abbâsla Alî için iznin var mı? dedi. Ömer
(yine) :
— Evet! cevâbın verdi. Onlara da izin verdi.
Derken Abbâs:
— Tâ Emirel-mü'minîn! Benimle şu yalancı,
günahkâr, vefasız, hâin arasında hüküm ver! dedi. Cemaat dahi:
— Evet, yâ Emirel-mü'minîn, aralarında hüküm
ver de kendilerini rahata kavuştur! dediler.
(Mâlik b. Evs: Bana
öyle geliyor ki, onlar bu cemaati bunun için önceden göndermişler; demiş.)
Bunun üzerine Ömer:
— İkini» durun! Size Allah aşkına soruyorum! O
Allah'ın ki yerle gök ancak onun izniyle durmaktadır! ResûIüNah
(SalJaîhhü Aleyhi ve Sellem) 'in:
«Bize mirasçı olunmaz!
Bıraktığımız sadakadır.»buyurduğunu biliyor »usunuz? dedi. Cemâat:
— Evet! cevâbını verdiler. Sonra Abbâs'la
Âlî'ye dönerek:
— Sizin ikinize
(de) Allah aşkına soruyorum! O Allah'ın ki, yerle gök ancak
onun izniyle durmaktadır! Resûlüllah
(SaUallahü Aleyhive SellemYin:
«Bize mirasçı olunmaz!
Bıraktığımız sadakadır.» buyurduğunu biliyor musunuz? diye sordu.
— Evet! dediler. Bunun üzerine Ömer şunları
söyledi:
— «Hakîkaten
Allah (Azze've Ceiî) , Resulü
(SaUallahü Atâyhi ve Sellem)'e öyle bir hâssa bahsetmiştir ki, bunu
ondan başka hiç bir kimseye tahsis etmemişti. Teâlâ Hazretleri: Allah, Resulüne
beldeler halkından ne ganimet verdi ise bu sadece Allah ve Resulüne aittir!
buyurdu. (Râvi: Bundan önceki âyeti okudu mu, okumadı mı bilmiyorum! diyor.)
Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem)\se Benî Nadîr'in mallarını sizin aranızda
taksîm etti. Vallahi kendini size tercîh etmedi. Sizi bırakıp da on-lan kendisi
almadı. Ta ki şu mal kaldı! Resûlüllah
(SaUallahü Aleyhi ve Sellem bundan
senelik nafaka alır; bilâhare kalanı Beytü'1-maPe yardım olarak koyardı.» Sonra
şöyle dedi:
«Sîze Allah aşkına soruvorum!
O Allah m ki, yerle gök ancak onun izniyle durmaktadır! Bunu biliyor musunuz?»
Cemâat:
— Evet! dediler. Sonra Abbasla Alî'ye de
cemaata sorduğu gibi: «Bunu biliyor
musunuz?» diye sordu.
— Evet! dediler. Ömer (sözüne devamla) şunları
söyledi:
— Resûlüllah (SaUallahü A Jeyhi ve SeVem) vefat
edince Ebû Bekir: Ben HesClullahfSaUallahü Aleyhi ve Sellem) 'in velî-i
ahdiyim, dedi. Siz geldiniz! Sen kardeşin oğlundan mirasını istiyordun; o da
karısının mirasını babasından istiyordu.
Ebû Bekir şöyle dedi: Resûlüllah
(SaUallahü Aleyhi ve Sellem) t
«Bize mirasçı olunmaz
:*Bıraktıçi>m'z sadakadır.» buyurdu. Siz ikiniz onu da yalancı, günahkâr,
vefasız, hâin saydınız! Halbuki Allah onun doğrucu, iyi, aklı başında, hakka
tâbi' bir zât olduğunu biliyor!
Sonra Ebû Bekir vefat
etti. Ben de Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) ile Ebû Bekr'in velî-i
ahidleri oldum. Siz beni de yalana, günahkâr, vefasız, hâin gördünüz! Halbuki
Allah benim doğrucu, iyi, aklı başında, hakka tâbi* bir kimse olduğumu biliyor.
Ben de bu (hükümet) isi (ni) üzerime
aldım. Sonra bana sen ve şu geldiniz. İkiniz birliksiniz; matbunms bir! Onu
bize ver, dediniz. Ben de derim ki: Dilerseniz onu size, vereyim! Şu şartla ki:
Onu Resûlüllah (Salkîlahü Aleyhi ve Scllem) ne yapardı İse siz de Öyle
yapacağınıza Allah'a söz verin! Onu bu şartla alırsınız! Öyle mi?
— Evet! dediler. (Ömer devamla) şunu söyledi:
— Sonra bana, aranızda hüküm vereyim diye
geldiniz! Hayır, vallahi! Sİzin aranızda bundan başka bir şeyle kıyamet
kopuncaya kadar hüküm veremem! Eğer ondan âciz kalırsanız bana iade ediverin!
50- (...)
Bize İshâk b. İbrahim ile Mubammed b. Rafı' ve Abd b. Humeyd rivayet ettiler,
tbni Kâfi' (Bize tahdîs etti) ta'bîrini kullandı. Ötekiler: Bize Abdürrazzâk
haber verdi, dediler. (Demiş ki) : Bize Ma'~ mer, Zührî'den, o da Mâlik b. Evs
b. Hadesân'dan naklen haber verdi. (Şöyle demiş):
Ömer b. Hattâb bana
haber gönderdi. (Dedi ki) : Mesele şu! Senin kavminden birkaç hâne sahibi
geldi...
Hâvi, Mâlİk'in hadîsi
gibi rivayette bulunmuştur. Yalnız bu hadîste şu ibare vardır: «Ondan ailesine
bir sene nafaka veriyordu. Galiba Ma'-mer: Ondan ailesinin senelik yiyeceğini
saklıyordu; sonra ondan kalanı Allah
(Azze ve Celle)'nin malının sarfedildiği yere veriyordu, dedi.»
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbül-Megâzî», «Kitâbül-l'tisâm» ve «Kitâbül-Ferâiz-da; Ebû Dâvûd «Harâc»da;
Tirmizî «Siyerde; Nesâî «Ferâiz», «Fey» ve «Tefsîr»de muhtelif râvilerden
tahrîc etmişlerdir.
Rumfil veya Rimâl:
Hurma yaprağı ve emsali şeylerden dokunan hasırdır.
Yâ Mâli veya Mâlü: Yâ
Mâlik demektir. Kelimenin sonundaki (k) atılarak terhîm yapılmıştır. Buna
Arapçada «münâdâ-i murahham» denir. Son harfi kesre ve zamme ile okumak
caizdir. Kesre ile okunursa kelime olduğu şekilde bırakılmıştır. Zamme ile
okunursa müstakil isim yapılmış olur.
Hadîsin hulâsası şudur : Peygamber (Sallatlahü Aleyhime Sellem) in amcası
Hz. Abbas'la, Hz. Ali Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)\n terekesinden
hak dâva ederek Halîfe Ömer (Radtycdîahu anh^'m huzuruna çıkmışlar;
Halîfe onların vakti ile Hz. Ebû Bekr'e de müracaat ettiklerini, fakat
Peygamber (SaUaOahÜ Aleyhi ve Sellem)e kimsenin mîrasçı olamayacağını bildiren
hadîsi hatırlatarak kendilerine bir şey vermediğini söylemiş; kendisinin de
aynı kanaatte olduğunu beyan ettikten sonra isteklerini şartla yerine
getireceğini ya'detmiş-tir. Dâva edilen mallar Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve
Seilem) 'in Benî Nadtr yahudîlerinden
aldığı fey' olup hassaten kendi milki idi. Hz. Alî, zevcesi
Fâtıme (Radiyallahü ahha) namına
hak dâva ediyordu.
Burada Hz. Abbâs'in,
kardeşi oğlu Hz. Alî hakkında yalancı, hâin, vefasız gibi ağır sözleri
söylediği göze çarpmaktadır. Bu vaziyet karşısında ulemâ hadîsi iki cihetten
müşkil saymışlardır.
1- Mâzirî
şöyle diyor : «Vâki olan bu sözün zahiri Abbas'a lâyık değildir. Hz. Alî de bu
söylenen vasıfların tamamı şöyle dursun —hâşâ— bazısı bile yoktur. Evet, biz
Peygamber (SaUaVahü Aleyhi ve SellemVâen bir de onun şehâdet ettiklerinden mâda
kimsenin masum olduğunu kat'î olarak söyleyemeyiz; ama sahabe (Radtyallahu
anhüm ve ecmatn) hakkında hüsnü zanda bulunmaya, onlardan her kötülüğü nefyetmeye
memuruz! Bu rivayetin bütün te'vîl yollan kapanırsa, yalanı râvilerine nisbet
ederiz. Bu mânâyı ele alan bazı âlimler böyle sözleri yazmaktansa nüshalarından
çıkarmayı vera* ve takvaya daha uygun bulmuşlar; ihtimâl bunları .râvilerin
vehmine hamletmişlerdir.
Eğer bu sözler mutlaka
kabul edilecek-ve râvilere de vehim isnat etmiyeceksek o takdîrde en güzel
te'vîl şudur: Hz. Abbâs bu sözleri kardeşi oğluna nazı geçtiği için
söylemiştir; çünkü oğlu yerindedir. Onun hakkında inanmadığı ve kardeşi oğlunun
berî olduğunu bildiği şeyleri söylemiştir. Belki de bu sözlerle onu kendince
hatalı saydığı inancından vazgeçirmek istemiştir. Ona göre bu işi kasden yapan
bir kimse bu çirkin sıfatlarla vasıflanabilir. A1îye göre ise vasıflanamaz. Bu
mesele bir Mâ1ikî'nin (Nebîz içenin dîni noksandır.) sözüne benzer; halbuki
Hanefi (Noksan değildir) der; ve her ikisi de kendi İtikadında haklıdır.
Bu tevîli yapmak
mutlaka lâzımdır; çünkü dâva Ömer
(Radiyallahü anh>ın meclisinde geçmiştir. Kendisi halîfedir.Osman, Sa'd, Zübeyr
ve Abdurrahman (Radiyallahü anh) da oradadırlar. Ve hiç biri bu sözleri
reddetmemiştir. Halbuki kendileri münkeri red hususunda şiddet gösteren
zevattır. Bunun sebebi: Hâl karinesi ile Abbâs'ın zahirine inanmadığı sözü
—yasağı mübâlegah olsun diye— söylediğini anlamış olmalarıdır. Ömer
(Radiyallahü ânh) 'm : «Siz Ebû Bekr'e geldiniz; onu da yalancı, günahkâr,
vefasız, hâin Saydınız!- sözü ile kendisi hakkında dahî aynı kanaatte
olduklarını söylemesi de bu suretle te'vîl edilir...»
Bedrüddîn Aynî, Mâzi'r
î 'nin bu te'vîlini de faydasız bulmuş ve: «Bu sözleri kitâbtan çıkarmak
îcabeder. Hâşâ Abbâs bunları söylememiştir; bilhassa Ömer'in ve sahabeden bir
cemaatin huzurunda bu olamaz. Ömer böyle şeylere susacaklardan değildir...»
demiştir.
2- Kirmanî :
«Eğer Hz. Abbâs'la Alî 'nin istediklerini vermek doğru idi ise istedikleri anda
Ömer (Radiyallahü anh) niçin vermemiştir; doğru değilse sonradan niçin
vermiştir? diyor ve bu suâle kendisi şöyle cevap veriyor: «Hz. Ömer'in evvelâ
yermemesi o malı kendilerine milk olmak üzere istedikleri içindir. Sonra
vermesi onda tasarrufta bulunsunlar, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
ile(iki sahâ-bîsi Ebû Bekir ve Ömer ne gibi tasarrufta bulundularsa onlar da
Öyle yapsınlar diyedir.»
Hattâbî : «Bu kaziyye
cidden müşkildir. Şu sebeple ki, Abbâsla Alî bu sadakayı Ömer 'den onun şartına
göre aîdılarsa Peygamber (SaîlaHahiİ Aleyhi ve Sellem)n (Bıraktığımız
sadakadır) hadîsini î'tirâf ettikleri ve buna muhacirler de şahid olduğu halde
sonradan ne akıllarına geldi ki, dâvaya kalkıştılar?» diyor; ve bunun mânâsını
şöyle îzâh ediyor: «Abbâs ile A1î'ye ortaklık zor geliyordu. Bu sebeple
aralarında taksim istediler. Tâ ki her biri tedbîr ve tasarrufunda serbest
olsun. Ömer ise buna mülk süsü verilmesin diye taksimi merietti. Çünkü taksim
ancak mal ve mülkte olur. Aradan uzun zaman geçince halk bunu mîras zannetmeye
başlar. Bahusus kızla amca arasındaki mî-ras taksîmi yandır. Bu iş mirasla
karıştırılarak Abbâs'la Alî 'nin aldıkları mallar kendi milkleri imiş sanılır.»
Ebû Dâvûd: «Hilâfet
Hz. A1î'ye geçince bu malları sadaka olmaktan değiştirmedi.» demiştir ki, bu da
yukanki te'vîli te'yîd eder.
Kaadî lyâz'ın beyanına
göre ulemâdan bâzıları: Hz. Fâ11me'nin babasından kalan mirasını Ebû Bekir
(Rodiyattahu ank) dan istemesi —babasının (Bize mirasçı olunmaz!) hadîsini
duyduktan sonra olmuşsa— Fâtıme
(Radiyatla\hü anha) bunu : Kıymetli
mallara mirasçı olunmaz; yiyecek, ev eşyası ve silâh gibi şeyler bundan hâriçtir,
şeklinde te'vîl etmiştir. Ama bu te'vîl Ebû Bekir, Ömer ve diğer ashabın
mezheblerine uymamıştır.» demişlerdir.
Kaadî Iyâz diyor ki:
«Ebû Bekir bu hadîsle aleyhine hüccet getirdikten sonra Hz. Fâtıme'nin
münâzeadan vaz geçmesi bu dâva üzerine vâki' olan icmâı teslîm sayılır. Bu
hadîsi duyup mânâsı kendisine anlatılınca fikrinden vaz geçmiş; artık bundan
sonra gerek kendisi gerekse zürriyyeti mîras talebinde bulunmamışlardır. Bilâhare
Hz. Alî halîfe olmuş; o da Ebû Bekirle Ömer'in yolundan ayrılmamıştır. Bu da
gösterir ki Alî ile Abbâs'm istekleri sâdece bizzat tasarruf meselesi imiş.»
Hz. Ömer, Peygamber
(Sallalîahü Aleyhi ve Sellem] 'in kendine hâs olan fey*den senelik nafakasını
alırdığım, artanını da BeytülmaPe koyar-dığını bildirmektedir. Burada şöyle bir
suâl hatıra gelebilir: ResûlüHah (Sallallahti Aleyhi ve Sellem) in vefatında
zırhının ailesi için ödünç aldığı bir miktar arpa karşılığında rehin verilmiş
olduğu anlaşılmıştı. Senelik nafakası olsa zırhını rehin verir mi idi?
Cevap: Fahr-i Kâinat
(Sallallahii Alevhî ve Sellem) Efendimiz ailesi efradının senelik nafakasını
şüphesiz ki ayırırdı. Fakat o kadar cömert idi ki, sene dolmadan o nafakayı da
çeşitli hayır yollarına sarfeder, evinde bir şey kalmazdı.
1- Efe Abbâs
ile Alî (Radiyallahû anhûma) ganimetin beşte biri hakkında değil,
Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem)'e mahsus olan fey hakkında davaya
çıkmışlardı. Bu iey' onun vefatından sonra sadaka olarak kalmıştır.
2- Her kabilenin
âmme işleri o kabilenin büyüğüne verilmelidir; zîra onların hallerini en iyi
bilen odur.
3- Kumandan
ve devlet büyükleri- yanlarına izinsiz girilmemesi için kapıcı istihdam
edebilirler.
4- Bir
dâvada iş büyüyerek taraflar arasında fesad çıkmasından korkulursa hâkim
huzurunda şefaatte bulunmak caizdir.
5- Hakkı
söylemek şartı ile bir kimsenin kendini
medhetmesinde beis yoktur.
6- Senelik
aile yiyeceğini biriktirmek caizdir.
7- FaMh ve
filimin başkalarının bildiği bazı şeyleri bilmemesi mez-mum değildir.
8- Bir
kimseyi adı İle çağırmak caizdir.
9- Haber-i
vahidi kabul caizdir.
10- Hâkim
hüccetini takviye ve hasmı ilzam için taraflara karşı söylediklerine şahid
getirebilir.
51- (1758)
Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki): M&lik'e, tbni Şihfib'tan
dinlediğim, onun da Urve'den, onun da Aişe'den naklen rivayet ettiği şu hadisi
okudum: Âişe şöyle demiş:
ResÜltillah
(Sallallahü Aleyhi ve Seltem) vefat ettiği vakit zevceleri, Osman b. Affan'ı
Ebû Bekr'e gönderip, Yey&anbet(SaIlallahü Aleyhi ve Sellem) den kalan
miraslarını ondan isteyecek oldular. Âlşe onlara: Resûlttllah
«Bize mirasçı olunmaz;
ne bırakırsak o sadakadır!» buyurmadı mı de-(SaUaliahü Aleyhi ve Sellem): di..
Bu hadîsi Buhari ile
Nesâî «Kitâbü'1-Ferâiz-de; Ebû Dâvûd
«Kitabül-Harâoda tahrîc etmişlerdir.
Hz. Ebû Hüreyre 'nin
rivayet ettiği bir hadîste Resûlttllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Biz Peygamberler
cemaatinin mirasçılarımız yoktur. Ne bırakırsak o sadakadır.» buyurmuştur. Şu
halde yalnız bizim Peygamberimizin değil, bütün Peygamberlerin (Solevâtullatıi
aleyhim ecmaîn) mirasçıları yokmuş demektir.
Ulema bunun hikmetini
şöyle anlatırlar : Peygamberlerin malları miras tariki ile helâl olsaydı
mirasçıları arasında onların Ölmesini bekleyip mirasına konmak isteyenler
bulunabilir; hatta mirasçılarına mal topladığını zannedenler de çıkabilirdi. Bu
suretle sû-i zanda bulunanların hali harâb olur, insanlar da Peygamberlerden nefret
ederdi.
Gerçi Kur'ân-i
Kerîm'de:
«Süleyman, Davud'a
mirasçı oldu!» [16] buyurulmuşsa da buradaki
mi-ras'dan raurâd mal değil, peygamberlik, ilim ve hikmettir.
52- (1759)
Bana Muhammed b. Râfi' rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Huceyn haber verdi. (Dedi
ki) : Bize Leys, Ukayl'den, o da İbni Şihâb'-tan, o da Urve b. Zübeyr'den, o da
Âişe'den naklen rivayet etti ki, Aişe kendisine şunu haber vermiş:
Fâtıme binti
Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) Ebû Bekr'e haber göndererek Resûlüllah
(Saîlaİlahü Aleyhi ve Sellem) 'in, kendisine Allah'ın Medine ile Fedek'de ley'
olarak tahsis buyurduğu mallardan ve Hayber'in beşte birinden kalanlardan
mirasını ondan istedi. Ebû Bekir de şunu söyledi:
— Şüphesiz ki Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve
Sellem) ;
«Bize mirasçı olunmaz!
Bıraktığımız sadakadır. Ancak Muhammed (Salkllahü Aleyhi ve Sellem) 'in ailesi
bu maldan yer!» buyurmuştur. Vallahi ben, Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve
Sellem) 'in sadakasından hiç bir şeyi, Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve
Sellem) zamanındaki hâlinden değiştire-mem! Onun hakkında mutlaka Resûlüllah
{Şallak ahü Aleyhi ve Seltem) ne yaptı ise onunla amel ederim!
Hâsılı Ebû Bekir,
Fâtıme'ye bir şey vermekten çekindi. Fâtıme de bu hususta Ebû Bekr'e gücendi;
ve kendisini terk etti; Ölünceye kadar da onunla konuşmadı. Fâtıme, Resûlüllah
(Sailallahü A leyhi ve Sellem^ *den sonra altı ay 'yaşadı. Vefat ettiği vakit
onu kocası Alî b. Ebî Tâlib geceleyin defnetti. Onun vefatını Ebû Bekr'e haber
vermedi. Namazım Alî kıldı. Fâtıme'nin hayatı müddetine e Alî insanlardan
itibar görmüştü. O vefat edince Alî halkin i't i barım kaybetti. Ve Ebû
Bekir'le barışarak ona bey'at etmek istedi. O aylarda henüz bey'at etmemişti.
Ve Ebû Bekr'e: Bize gel! Ama seninle beraber başka bir kimse gelmesin!* diye
haber gönderdi. (Bunu Ömer b. Hattâb gelmesin diye yapıyordu.) Bunun üzerine
Ömer, Ebû Bekr'e:
— Vallahi onların yanına yalnız basma girme!
dedi. Ebû Bekir ise:
— Bana ne yapabilirler ki! Vallahi ben onlara giderim! cevabını verdi.
Müteakiben Ebû Bekir yanlarına girdi. Alî b. Ebî Talib bir şehâ-det getirdi.
Sonra şunları söyledi:
— Biz yâ Ebâ Bekr, senin faziletini ve Allah'ın
sana olan ihsanını biliriz! Allah'ın
sana verdiği tir bayırı sana çok görmeyiz. Lakin sen bu (hilâfet) iş (in) de bize
karşı istibdâd gösterdin.
Biz Resûlüllah (Sallatlahü
Aleyh! ve Şetleınfe olan karabetimizden dolayı kendimiz için bir hak
görüyorduk...
Alî, Ebû Bekr'Ie
konuşmasına devam etti. Nihayet Ebû Bekr'in gözleri boşandı. Sözü Ebû Bekir
alınca şunları söyledi:
— Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin
ederim ki, Resûlüllah r(SaüaHahü Aleyhi ve Sellenıfin yakınları benim için
kendi yakınlarıma yardım etmemden daha iyidir! Benimle sizin aranızda şu
mallar hususunda geçen ihtilâfa gelince: Hiç şüphe yoktur ki ben bunlar
hakkında hakta kusur etmiş
değilim! Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Seliemj 'in yaptığını
gördüğüm bir şeyi yapmadan
bırakmadım!.. Bunun üzerine Alî Ebû Bekr'e:
— Bey'at için miadın öğleden sonradır! dedi.
Ebû Bekir öğle namazını kılınca Alî minbere çıkarak şehâdet getirdi; ve
Alî'nin hâlini, bey'at. tan niçin geciktiğini, Ebû Bekr'e i'tizârda bulunduğu
özrünü anlattı. Sonra istiğfar etti. Ve Ali b. Ebî Tâlib şehâdet getirerek Ebû
Bekr'in hak. kını ta'zîm eyledi. Bu yaptığına kendisini sevk eden şey ne Ebû
Bekr'i çekememezlik, ne de Allah'ın ona verdiği fazileti inkâr olduğunu
söyledi. (Sözüne devamla):
— Lâkin biz kendimiz için bu işte bîr nasîb
görüyorduk; ama bize karşı istibdat gösterildi; biz de gücendik! dedi. Müslümanlar buna sevindi ve:
— İsabet ettin! dediler.
Emr-i ma'rûfa döndüğü
zaman artık müs-lümanlar Alî'ye yakın oldular.
53- (...)
Bize İshâk b. İbrahim ile Muhammed b. Râfi' ve Abd b. Hnmeyd rivayet ettiler.
(}bni Râfi' haddesenâ tâbirini kullandı. Ötekiler: Bize Abdürrazıâk haber
verdi, dediler.) (Demiş ki) : Bize Ma'mer, Zührî'den, o da Urve'den, o da
Âişe'den naklen haber verdi ki, Fâtıme Ue Abbâs, Besûlüllah (Sallalkthü Aleyhi
ve Sellemyâen .(kalan) miraslarını istemek için Ebû Bekr'e gelmişler. O anda onlar
Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in Fedek'ten aldığı yeri ile Hayber'den
aldığı hissesini istiyormuş. Ebû Bekir de kendilerine:
— Ben
ResülüWah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i dinledim... demiş. Râvi hadisi
Ukayl'in Zührî'den naklettiği hadis mânâsında rivayet etmiştir. Yalnız o şöyle
demiştir: «Sonra Alî ayağa kalkarak Ebû Bekr'in hakkını ta'zim etti ve onun
faziletini, sabık müslümanlardan oluşunu anlattı. Sonra Ebû Bekr'e doğru
giderek ona bey'at etti. Bunun üzerine cemaat Ali'ye geldiler ve: İsabet
ettin; iyi yaptın! dediler. Alî emr-i ma'rufa yaklaştığı an halk da kendisine
yakın oldu.»
54- (...)
Bize İbni Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ya'küb b. tbrahîm rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. H.
Bize Züheyr b. Harb
ile Hasan b. Aliy EI-Hulvânî de rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Ya'kûb —ki
İbni İbrahim'dir— rivayet etti. (Dedi ki) :
Bize babam, Şalinden,
o da İbni Şihâb'dan naklen rivayet etti (Demi§ ki) : Bana Urve b. Zübeyr haber
verdi. Ona da Peygamber (Saualatui Aleyhi ve SeKemj 'in zevcesi Âişe haber
vermiş ki, Fâtıme binti Resûlillah (Üallallahü Aleyhi ve Seliem) Resûlüllah
(Sultattahü Aleyhi ve Seitemjla vefatından sonra onun kendisine Allah'ın fey'
olarak tahsis buyurduğu mal-lardan ibaret terekesinden mirasını taksim etmesini
Ebû Bekir'den istemiş. Ebû Bekir de ona: Şüphesiz Resûlüllah (Sattatlahü
Aleyhi ve Seliem): «Bize mirasçı olunmaz; bıraktığımız sadakadır.»
buyurmuşlardır; demiş. Râvi diyor ki: Fâtıme Besûlüllah (Sattallahü Aleyhi ve
Sateni) den sonra altı ay yaşamıştır. Fâtıme Ebû Bekir'den, Resûlüllah
{Satlaliahü Aleyhi ve Setlern)'uL Hayber'le Fedek'te bıraktığı terikesinden ve
Medine'deki sadakasından hissesini istiyormuş. Ebû Bekir bunu kabul etmemiş
ve:
— Ben Resûlüllah
(Saitallahü Aleyhi veSeliem)'in amel ettiği bir şeyi yapmadan bırakamam! Ben
onun emirlerinden bir şey terk edersem sapacağımdan korkarım! demiş.
Medine'deki sadakasına
gelince: Onu Ömer, Ali ile Abbas'a vermiştir. O sadakada AH Abcas'a galebe çalmıştır.
Hayber'le Fedek'i [17] ise Ömer
elde tutmuş; ve : Bunlar Resûlüllah(Sallallahü Aleyhi ve Seliem) 'in
sa-dakasıdır! Bunlar onun kargısına çıkan hakları ve hâdiseleri içindir. Onların
işi halîfeye kalmıştır; demiş. Bunlar bu güne kadar aynı minval üzere
kalmışlardır.
Bu hadîsi Buhâri
«Kitabu fardı'l-Humüs» ve «Kitâbü'l-Megâzi-de tahrîc etmiştir. Hz. Fâtıme
(Radiyallahu anha) 'nın miras istemesi hususunda iki ihtimal üzerinde
durulmuştur.
1- Babasının
«Bize mirasçı olunmaz!» hadîsini te'vil
etmiş; kendisinin kıymetli mallarda babasına mirasçı olamayacağını, yiyecek,
giyecek ve silâh gibi şeylerde mirasçı olacağını sanmıştır. Fakat hadîsti
şerifteki: «Allah'ın fey' olarak verdiği...» ifadesi bu te'vîlı reddeder.
2- Bâzı ulemâya
göre Hz. Fâtıme 'nin mîras istemesi hadisi duymazdan öncedir. Vasiyyet âyeti
ile ihticâc etmiştir. Mezkur âyette: Mirasçı bir kızsa kendisine mirasın yarısı
verileceği bildirilmektedir.
Hz. Fâtıme 'nin Ebû
Bekr'e gücenerek onunla görüşmez olması, haram olan dargınlık derecesine
varmamıştır. Haram olan dargınlık selâmı kesmektir. Halbuki Fâtıme
(Radiyallahu anha) 'nın Hz. Ebû Bekr'e tesadüf ettiğini hiç bir kimse rivayet
etmemiştir. O yalnız Hz. Ebû Bekr'in hanesine gidip gelmez ve evinden çıkmaz
olmuştur. Dargınlığın bu kadarı haram değildir. Mâmâfîh barıştıkları da rivayet
olunmuştur. Beyhakînin Şa'bî'den rivayetine göre Fâtıme (RadiyalUrhü anhâ)
hastalanınca Hz. Ebû Bekir gelerek yanına girmek için izin istemiş. Hz. Alî ;
Yâ Fâtıme! Ebû Bekir gelmiş senin yanına girmek için izin istiyor! demiş.
Fâtıme: Ona izin vermemi diler misin? diye sormuş. Evet, cevâtını alınca izin
vermiş. Hz. İSbû Bekir de onu razı etmek için yanma girmiş ve:
— Vallahi ben yurdumu,
malımı, kavmü kabilemi ancak Allah'ın ri-zâsı, Resulünün rızâsı ve sizin
rızânız için bıraktım ey Ehl-i BeytL demiş. Sonra barışmışlar ve Fâtıme
{Radiyallahu anha) Ebû Bekir-den râzî olmuştur.
Hz. Fâtıme babasından
altı ay sonra vefat etmiştir. Sahih ve meşhur olan bu ise de sekiz ay, üç ay,
iki ay hattâ yetmiş gün sonra vefat ettiğim söyleyenler de olmuştur.
Hz. A1i'nin bey'at
hususunda gecikmesi, hadîste işaret olunduğu vecihle bu bâbta kendisi ile
istişare edilmediğine gücendiği içindir. Mâ-mâfîh onun gecikmesi bu bey'ata ve
Hz. Ebû Bekr'e dokunmaz. Çünkü ulema bey'atın sahih olması için bütün
insanların bir araya gelerek hepsinin «Bey'at ettik» demelerinin şart
olmadığını, bu iş için ileri gelenlerden bazı zevatla ulemâ ve ruesâdan bir
cemaatm kâfi geldiğini söylemişlerdir. Hz. Alî bu müddet zarfında Ebû Bekir
(RadiyaİUthÜanh) e karşı bir harekette de bulunmamış; bilâkis tam bir inkıyad
hali göstermiştir. Binâenaleyh onun gecikmesi Hz. Ebû B e k r 'in hilâfetine
zarar getirmez.
Hz. Ebû Bekr'in
istişare için gelmemesi hilâfet işi ile meşgul olduğundandır. Bu işle bütün
sahabe meşgul olmuş; alelacele halîfe seçil-mezse araya hilaf ve niza'
gireceğinden ve umulmadık büyük fesadlar çıkabileceğinden endîşe etmişlerdir.
Bey'at işi tamam olmadıkça Resûlül-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in cenazesini defnetmemeleri bundandır.
Hz. Alî, Ebû Bekir
(Radiyallahu arüı) 'i evine da'vet ederken yalnız gelmesini tenbîh etmiş;
bundan Hz. Ömer'in gelmemesini kas-detmiştir. Maksadı, işi tatlıya bağlamaktır.
Ömer (Radiyallahu anh) 'in şiddetli bir zât olduğunu bildiği için bir
kırgınlığa sebebiyet verir diye düşünmüştür.
Ömer (Radiyallahu
anh)1'in Hz. Ebû Bekr'e yalnız gitmemesini tavsiyede bulunması ise ona ağır
sözler söylerler de gücendirirler; bundan da umûmî veya hususî bir mefsedet
doğabilir ihtimaline mebnî-dir. Bittabi kendisi de beraber olsa bunu yapamazlar
diye düşünmüştür.
1- Geceleyin
cenaze defni caizdir. Fakat bir özür bulunmadığı zaman gündüz defnetmek daha
faziletlidir. Hz. Fâtıme validemizin gece defnedilmesi vasıyyetine binâendir.
2- Hadîs-i
şerif Hz. Ebû Bekr'in hilâfetinin sahih olduğuna delildir. Bu hususa icmâ'
vâki' olmuştur.
55- (1760)
Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Mâlik'e, Ebû'z-Zinâd'dan
dinlediğim, onun da A'rac'dan, onun da Ebû Hüreyre'-den naklen rivayet ettiği
şu hadîsi okudum : Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Benim mirasçılarım
bir dînar bile ülesemezler. Kadınlarımın nafakasından ve mütevellimin
masrafından sonra ne bırakırsam sadakadır» buyurmuşlar.
(...) Bize
Muhammed b. Yahya b. Ebî Ömer El-Mekkî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân,
Ebû'z-Zinâd'dan bu isnadla bu hadisin mislini rivayet etti.
56- (1761)
Bana tbni Ebî Halef dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Zekeriyyâ b. Adiy
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni'l-Mubarek, Yûnus'-dan, o da Zührî'den, o da
A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den, o da Pey-gmmher (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem)'den naklen haber verdi.
«Bize mirasçı olunmaz;
bıraktığımız sadakadır.» buyurmuşlar.
Yukarıki iki rivayetin
birincisini Buhâri «Kitâbü'l-Vâsâya» ile «Kitâbü'l-Ferâiz»da; Ebû Dâvûd «Harâc»
bahsinde tahrîc etmişlerdir.
Ulemâ bu hadîsteki
dînâr kaydının başka mallara tenbîh için getirildiğini söylemişlerdir. Bundan
murâd miras istemeyi yasaklamak değildir. Zîra yasak, vukuu mümkün olan
şeylere mahsûstur. Peygamber (Sfiliailahü Aleyhi ve Sellemfe mirasçı olmak ise
mümkün değildir. Şu halde hadîsten murâd : İhbardır; yâni hiç bir şeyi taksim
edemezler; çünkü bana mirasçı olunmaz demektir. Cumhûr-u ulemânın kavli budur.
Bazı Basra ulemâsının : «Peygamber (SallaUahU Aleyhi ve Sellem)'e kimsenin
mirasçı olamaması Allah Teâlâ onun bütün malını sadaka yaptığı içindir»
dedikleri rivayet olunursa da doğrusu cumhurun kavlidir.
Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) 'in kadınlarının nafakaları miras değildir. Onlar ıddet
bekleyen kadınlar hükmündedirler. Nafakaları bundan dolayı verilmiştir. Ha11âbî
diyor ki: «îbni Uyeyne'den kulağıma geldiğine göre şöyle dermiş : Resûlüllah
{Salialkhü Aleyhi ve Sellemy'm zevceleri iddet bekleyen kadınlar hükmündedir.
Çünkü onlara evlenmek ebediyyen caiz değildir. Bu sebeple onlara nafaka
verilmiş; oturdukları evleri kendilerine terk edilmiştir.»
Hadîsteki «âmil»'den
murâd bâzılarına göre mütevellidir. Bir takımlar/ı : «Halife olsun, onun
me'murları olsun, müslümanlar namına çalışan her vazifeli bunda dahildir.»
demişlerdir.
Peygamber (Sallallahü
A leyin ve Seltetv) 'in burada görülen hadîslerde zikri geçen sadakalarını
Kaadî Iyâz üç kısma ayırıyor. Bunların bir kısmı kendisine hibe edilmiştir. Uhud
harbinde müslüman olan yahudi Muhayrik'in vasıyyeti bu kabildendir ki, yedi
bahçeden müteşekkildi, Ensarın verdikleri sulanmayan arazî de böyledir. Bunlar
Peygamber (Sallallahü A leyhi ve Sellem )y\n milki idi.
İkinci kısım: Benî
Nâdir kabilesini sürgün ettiği vakit onlardan harpsiz darpsiz fey' olarak
aldığı arazîdir. Bu da onun husûsî mükidir. Benî Nâdîr'in menkul mallarına
gelince : Anlaşma mucibince bunların silâhlardan mâadasını yahudiler
develerine yükleyip götürmüş; kalanı da gâzîler arasında taksim edilmişti.
Fedek arazîsinin yarısı ile Vâdilkur â'nın üçte biri de Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellemj'in. hususî rnilki idi. Çünkü bu yerleri bu şartlarla sulhan
ele geçirmişti. Bu yerlerin gelirini başı sıkılan müslümanlara sarfederdi. Bunlardan
başka Hayber'den sulh yolu ile alınmış Vatîh ve Se1âlim nâmında iki de kalası vardı.
Üçüncü kısım : Hayber'in
ve diğer harble alınan yerlerin beşte birinden eline geçen mallardır. Bu üç
kısım malların hepsi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) m halis milki idi.
Lâkin o bunları benimsemez; ailesine, müslümanlara ve ümmetin umumî ihtiyaçlarına
sarfederdi. Vefatından sonra bu sadakaların temellükü haram kılınmıştır.
57- (1762)
Bize Yahya b. Yahya ile E>û Kâmil FudayI b. Hüseyn ikisi birden Süleym'den
rivayet ettiler. Yahya (Dedi ki) : Bize Süleym b. Ahdar, Ubeydullah b.
Ömer'den, naklen haber verdi. (Dedi ki) : Bize Nâfi', Abdullah b. Ömer'den
rivayet etti ki, Resulü ilah (SaliaHahi) Aleyhi ve Sellem) nefeli ata iki,
adama bir sehim olarak taksim yapmış.
(...) Bize
bu hadîsi İt&nü Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Ubeydullah bu isnâdla bu hadîsin mislini rivayet etti. «Ama
«nefeli» tâbirini zikretmedi.
Bu hadîs ekseri
rivayetlerde burada olduğu gibi «ata iki, adama bir» şeklinde nakledilmiştir.
Bâzı rivayetlerde : «ata iki, piyadeye bir», diğer bazı rivayetlerde ise
«süvariye iki...» denilmiştir.
Burada nefelden murâd
ganimettir. Zîra ganimete lügatte nefel denilir.
Nefel:
Ziyade ve bahşiş mânâlarına gelir. Ganîmet de Allah tarafından bir bahşiştir;
ve yalnız bu ümmete helâl kılınmıştır.
Ulemâ ganimetten
piyade ile süvariye verilecek hissenin miktarında ihtilâf etmişlerdir. Cumhura
göre piyadeye bir, süvariye üç hisse verilir. Bunun ikisi atın, biri de
sahibinindir. îbni Abbâs (RadiyaVohu . atıhüma)\\e Mucâhi d,Hasan-ı Basrî.îbni
Şîrîn, Ömer b. Abdilâzîz, tmam Mâlik, Evz Sevrî, Leys, İmam
Şafiî, Ha-neftler 'den imam Ebû Yûsuf Ha îmam
Muhammed, îmamA'hmed b. Hanbel,
îshâk, Ebû Ubeyd,
İbni Cerîr ve başkaları buna kaildirler.
İmam Âzam'a göre
süvariye iki hisse verilir. Bu kavil Hz. Ali
ile Ebû Mûsâ (Radiyallahu anh)'dan rivayet olunmuştur.
Cumhurun delîli bu
hadîstir. İmam Âzam süvariye iki hisse verileceğini bildiren rivayetle istidlal
etmiştir.
Bir kimse birkaç atı
ile harbe iştirak etse cumhura göre bu atlardan yalnız birine hisse verilir. îmam
Âzam Ta, tmam Mâlik, îmam Şafiî ve îmam Muhammed'in mezhepleri de budur. Evzâî
ile Sevrî, Leys ve Ebû Yûsuf'a g5re ise iki at hissesi verilir. Bu kavil Hasan,
Mekhûl, Yahya El-Ensârî, tbni Vehb gibi mâlikiyye ulemâsından da rivayet
olunmuştur, iki attan fazlası için hisse verileceğine Süleyman b. Mûsâ 'dan başka kimse kail olmamıştır.
58- (1763)
Bize Hennâd b. Seriy rivayet etti. (Dedi ki) : Bize îbntil-Mübârek, İkrime b.
Ammâr'dan rivayet etti. (Demiş ki) : Bana Simâk EI-Hanefî rivayet etti. (Dedi
ki) : İbni Abbâs'ı şöyle derken işittim: Bana Ömer b. Hattâb rivayet etti.
(Dedi ki) : Bedir harbi olduğu gün... H.
Bize Züheyr b. Harb da
rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize Ömer b. Yûnus El-Hanefî rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize İkrime b. Ammâr rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Ebû
Zümeyl (bu zât Simâk El-Hanefî'dir) rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Abdullah b.
Abbâs rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Ömer b. Hattâb rivayet etti. (Dedi ki) :
Bedir harbi olduğu gün
Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellenı) müşriklere baktı. Onlar bin nefer,
ashabı ise üç yüz ondokuz kişi idiler. Bunun üzerine Nebiyyullah (Sallalîahil
Aleyhi ve Seilem^kıbleye döndü. Sonra ellerini uzatarak Rabbine:
«Allahım! Bana
va'dettiğini yerine getir! Allah im, bana va'dettiğini ver! Allahım, eğer ehl-i
Islâmdan olan şu cemaati helak edersen (bundan sonra) yeryuünde sana ibâdet
olunmaz!» diye niyaz etmeye başladı. Ellerini uzatarak kıbleye karşı Rabbine o
derece niyazda bulundu ki, nihayet omuzlarından cübbesi düştü. Müteakiben Ebû
Bekir, yanına gelerek cübbesini aldı ve omuzlarına koydu. Sonra arkasından ona
sarılarak:
— Yâ Nebiyyallah! Rabbine yaptığın dilek yeter!
Şüphesiz o sana va'dettiğmî yerine getirecektir! dedi. Az sonra Allah (Azze ve
Cette) :
(Hani Rabbİnizden
imdat istiyordunuz! O da : Ben size birbiri ardınca gelecek bin melekle imdat
göndereceğim! diye cevap vermişti!) [18]
âyetini İndirdi ve Allah ona meleklerle imdat gönderdi.
Ebû Zümeyl (Demiş ki)
: Sonra bana îbni Abbâs rivayet etti. (Dedi ki) : O gün müslümanlardan bîr zât,
önünde müşriklerden bir adamın peşinden koşarken ansızın üzerinde bir kırbaç
darbesi işitti. Ye süvarinin : Dur yâ Hayzûm! diyen sesini duydu. Bir de
Önündeki müşrike baktı M, boylu boyunca yere serilmiş! Burnu berelenmiş; yüzü
de kırbşcın vurduğu şekilde yarılmış olduğunu gördü. Bütün bunlar yemyeşil olmuştu.
Az sonra Ensârî gelerek bu hâdiseyi Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ycSettem)'e
anlattı da:
«Doğru söyledin; bu
semâdan gelen üçüncü imdattandır!»buyurdular. Artık o gün (müslümanlar) yetmiş
kişi Öldürdüler; yetmiş de esîr aldılar.
Ebû Zümeyl (Demiş ki)
: İbni Abbâs şunu söyledi: Müslümanlar esîrleri aldıktan sonra Resûlüllah
(Salîallahü Aleyhi ve Seilem) Ebû Bekirle Ömer'e:
«Bu esirler hakkında
re'yiniz nedir?» diye sordu. Ebû Bekir:
— Yâ ^lebiyyallah! Bunlar amca oğulları ve
akrabadırlar; ben onlardan fidyejftlmjın fikrindeyim! Bu suretle küffar
üzerine kuvvetimiz olur. Umulur ki AllafT onları İslâm'a hidayet buyurur! dedi.
Müteakiben Resûlüllah (Salîallahü A
leyhi ve Selime):
«Sen ne fikirdesin ey
Hattâb oğlu?» diye sordu. (Ömer diyor
ki);
— Ben: Hayır, vallahi yâ Resûlâllah! Ben Ebû
Bekr'in fikrinde değilim! Lâkin ben, bize müsaade buyursan da şunlann
boyunlarını vuru-versek! fikrindeyim. Ukayl'e karşı Alî'ye müsaade buyurmaksın
ki onun boynunu vursun! Bana da filâna (bir yakını) karşı müsaade buyurmaksın,
ben de onun boynunu vurmalıyım! Zîra bunlar küfrün imamları ve eşrafıdırlar!
dedim. Bunun üzerine Resûlüllah (Saİîaiîahü Aleyhi ve Setlem) Ebü Bekr'in
söylediğine meyletti. Benim söylediğimi beğenmedi. Ertesi gün olunca ben
geldim. Bîr de ne göreyim! Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem)1e Ebû Bekir
oturmuş ağlıyorlar!..
— Yâ Resûlâllah! Bana
haber ver; sen ve arkadaşın neden ağlıyorsunuz? Ağlayacak bir şey bulursam ben
de ağlarım; ağlayacak bir şey bulmazsam siz ağladığınız için ben de ağlar
görünürüm! dedim. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Setime):
«Bana senin
arkadaşlarının teklif ettiği fidye alma meselesine ağlıyorum. Gerçekten
onların azapları bana şu ağaçtan daha yakın arzolundu.» buyurdu. (SaUaUahü Aleyhi ve Sellem) yakın bir ağaca işaret etmiş.)
Ve Allah (Azze ve
Celîe) :
(Yeryüzünde üstünlüğü
sağlamadıkça hiç bir Peygambere esir almak yaraşmaz.) [19]
âyet-i kerîmesini (Artık aldığınız ganimetten helâl hoş olarak yeyînl) âyetine
kadar indirdi. Ve Allah müslümanlara ganimeti helâl kıldı.
Bedir: Medîne 'den
seksen mil yâni dört konak mesafede Mekke ile Medîne arasında ma'ruf bir
beldedir. Meşhur Bedir savaşı burada olmuştur. İbni Kuteybe'ye göre Bedir,
aynı ismi taşıyan bir adama ait bir kuyudur. Sonradan sahibinin ismi kuyuya
verilmiştir. Bedir gazası hicretin ikinci yılı ramazanının on yedinci cuma
günü olmuştur. Buhâri 'nin Hz. Abdullah b. M es'ud 'dan rivayetinde o gün
havanın çok sıcak olduğu bildirilmektedir.
Cenâb-ı Hak, Resulü
Ekrem'ine iki taifeden birini va'detmişti. Ona ya müşriklerin kervanını nasîb
edecek yahut ordularına karşı muzaffer kılacaktı.-Kervanları Suriye'ye ticaret
için gitmiş ve dönmüştü. Binâenaleyh muhakkak harbte muzaffer olacaktı. Bundan
emîn olmakla beraber Peygamber fSaUaUahü Aleyhi veScilendin Cenab-ı Hakka bu derece
niyazda bulunmasını ulemâ şöyle îzâh etmişlerdir:
Resulü JSkrem
(SalhUahü Aleyhi ve Sellent) bu niyazını ashabına gösterip o dehşetli anda
onun dua ve niyazı sayesinde kalpleri kuvvet bulsun diye yapmıştır. Aynı
zamanda duâ bir ibâdettir.
Filhakika Cenâb-ı Hak
Resulüne vâMettiğini o gün yerine getirmiş; küffan târu mâr etmek için gökten
1000 melek indirmiştir. îşte Hay-zûm bu meleklerden birinin atıdır.
«Akdim!» dur demektir.
Ancak bu kelime «Ukdum!» şeklinde de rivayet olunmuştur. Bu takdirde mânâ:
«İlerle!» demek olur.
Müslümanlara imdat olarak
gökten melek inmesi Uhud ve Hendek gibi gazalarda da vâki' olmuş; ancak bu
gazalarda melekler fi'len harb etmemişlerdir. Meleklerin inmesi zaferin
esbabındandır. Yoksa Teâlâ Hazretleri —hâşâ— bö'yle bir şeye muhtaç değildir.
Meleklerin iştirak ettiği gazada dahî zaferi Allah ihsan etmiştir.
Hadts-i şerîf duâ
ederken kıbleye dönmenin ve el kaldırmanın müs-tehab olduğuna, duayı sesle
okumanın cevazına delâlet etmektedir.
59- (1764)
Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Saîd b. Ebî Saîd'den
naklen rivayet etti ki, Ebû Hüreyre'yi şunu söylerken işitmiş:
ResûlÜllah (SallaUahü
A !eyhi ve Sellcm^ Necd tarafına suvâri gönderdi. Bunlar Benî Hanîfe
(kabilesin) den Sümâme b. Üsâl denilen bir adam getirdiler. Bu zât
Yemânıeliler'in reîsi idi. Onu mescidin direklerinden bir direğe bağladılar.
Derken ResûlÜllah tSallaUahü Aleyhi ve Sellem) onun yanma çıkarak:
«Ne haber yâ Sümâme?»
dedi. Sümâme şunları söyledi:
— Bendeki yâ Muhammed, hayırdır. Şayet
öldürürsen kan .sahibi birini öldürmüş olursun. İhsan edersen şükreden birine
ihsan etmiş olursun! Eğer mal istiyorsan hemen dile! Sana dilediğin kadar mal
verilir! Bunun üzerine ResûlÜllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu terk etti.
Ertesi günden sonraki gün gelince yine:
«Ne haber yâ
Sümâme?» diye sordu. O da:
— Sana soylediğhndir! Eğer ihsan edersen
şükreden birine ihsan et-mİş olursun! öldürürsen kan sahibi birini öldürmüş
olursun! Mal istiyorsan hemen dile! Sana dilediğin kadar mal verilir!
dedi. ResûlÜllah (Saîlallahü Aleyhi ve
Sellem) onu yine terketti. Ertesi gün gelince (tekrar) :
«Ne haber yâ Sümâme?»
diye sordu. Sümâme:
— Bende sana söylediklerim var! Eğer ihsan
edersen, şükreden birine ihsan etmiş olursun! öldürürsen kan sahibi birini
Öldürmüş olursun! Mal istiyorsan hemen dile! Sana dilediğin kadar mal
verilecektir! dedi. Bunun üzerine ResûlÜllah (SallaUahü Aleyhi ve Selime):
«Sumâme'yı serbest
bırakın!» buyurdu. O da mescide yakın bir hurmalığa giderek yıkandı. Sonra
mescide girdi. Ve:
— Allah'tan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim! Muhammed'in onun kulu ve resulü olduğuna da
şehâdet ederim! Yâ Muhammed, vallahi yeryüzünde (şimdiye kadar) bana senin
yüzünden daha sevimsiz bir yüz yoktu! Şimdi senin yüzün bana bütün yüzlerden
daha sevimli oldu. Vallahi benim için senin dîninden daha sevimsiz bir dîn
yoktu! Dînin de benim için bütün dînlerden daha sevimli oldu! Vallahi, benim
için senin beldenden daha sevimsiz bir belde yoktu. Şimdi belden de benim için
bütün beldelerden sevimli oldu! Süvarilerin beni yakaladığında ben ömre yapmak
istiyordum. Ne buyurursun? dedi. Bunun üzerine ResûlÜllah (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) kendisini müjdeledi. Ve ömre yapmasını emret' ti. Mekke'ye vardığında
ona birisi:
— Sen dininden mi döndün? diye sormuş. O da:
— Hayır! Lâkin ben ResüHillah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem, 1e birlikte mfislüman
oldum! Hayır, vallahi!
Size ResûlüIIah (Sallallahü
Aleyhi ve Şellem) izin vermedikçe Yemâme'den bir buğday tanesi bile gelemez! demiş.
60- (...)
Bize Muhammed b. EI-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Bekir El-Hanefî
rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Abdülhamîd b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) :
Bana Saîd b. Ebî Saîd El-Makbûrî rivayet etti ki, Ebü Hüreyre'yi şunu söylerken
işitmiş:
ResûlIalah (Satlatiahü
Aleyhi ve Sellem)Secd arazîsi taraflarına bir (bÖ-Iük) süvarisini göndermiş.
Bunlar Sümâme b. Üsâl El-Hanefî denilen —Yemâme halkının reisi— bir adamı
getirmişler...
Ve râvi hadîsi,
Leys'in hadîsi gibi nakletmiş; yalnız o -öldürür sen-yerine «beni öldürürsen,
kan sahibi birini öldürmüş olursun!» demiştir.
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbü1-lVfegâzî»de ve muhtasaran namaz bahsinin «iğtisâl» babında; Ebû Dâvûd
«Cihâd»da; Nesâî «Taharet» bahsinde tahrîc etmişlerdir.
Benî Hanife: Yemâme'de
yaşayan meşhur bir kabiledir. Hz. Sümâme bu kabilenin reisi îdi. Islâmiyeti
kabulünden sonra da as-hâb-ı kiramın büyüklerinden olmuştur. Kıssa Mekke 'nin
fethinden evvel geçmiştir. Onun için de «Sümâme'yi esîr edip getiren Abbâs b.
Ab-dilmuttalib'dir.» diyenlerin sözüne i'tibâr edilmemiştir. Çünkü Hz. Abbâs o
zaman henüz müslüman olmamıştı. O müslümanhği Mekke'-nin fethinde kabul
etmiştir.
ResûlüIIah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) Sümâme'yi görünce: «Ne haber?» diye sormuştur. Bâzılarına
göre bu suâlden maksat: Senin kanaatine göre ben sana ne yaparım? demektir. Bu
takdirde ne haber diye tercüme ettiğimiz «mâ zâ» ifadesindeki «mâ»
istifhamiyye, «zâ» ismi mevsûl «in d eke »de sile olur. Ve cümle: «Senin
zannında benim sana ne yapacağım karar kıldı?» mânâsını ifade eder. Mamafih bu
terkîb birkaç vecihle daha îzah edilebilir. Şöyle ki:
1- «Mâ» ismi
istifham, «zâ» ismi işaret olur.
2- «Mâ zâ»
terkîb halinde ismi istifham olur. Bizim verdiğimiz mânâ buna göredir.
3- «Mâzâ»
terkibi «şey» mânâsına gelen bir ismi cins yahut «o şey ki» mânâsına bir ismi
mevsul olur.
4- Mâ»
zaide, «zâ» ismi işarettir.
5- «Mâ» ismi
istifham, «zâ» zaide olabilir.
Hz. Sümâme'nin bu
suâle : «Bendeki hayırdır.» diye cevap vermesi: Sen zâlimlerden değilsin;
afvini ve*ihsanını umarım! manasınadır. Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve
Sellettt) bu suâli üç gün tekrarlamış; Sümâme (Radîyailahü anh)' da üç gün aynı
cevâbı vermiş: «Şayet öl-dürürsen kan sahibi birini öldürmüş olursun...»
demiştir. Kaadı Iyâz'in beyânına göre bundan murâd: Öldüreceğin adam şerefli
bir reîs olduğu için kanı dâva edilecek ve kaatilinden öc alınacak bir adamdır,
demektir. Diğer ulemâ : «Sümâme'nin bu sözü: Kam heder olmağa lâyık, ölümü hak
etmiş birini Öldürmüş olursun; binâenaleyh onu öldürmekle mes'ul olmazsın!
mânâsına gelir.» demişlerdir.
Resûlüllah
(Sallallahii A ieyhi ve Seltem) 'in aynı suâli üç gün tekrar etmesi, kalpleri
îslâmiyete yatıştırmak ve müslüman olması ümit edilen eşrafa bir lütufkârlık
göstermek içindir. Zîrâ bu gibi zevatın ardından, onlara tâbi' birçok
kimselerin müslüman olması me'muldür. Üçüncü gün Sümâme fRadiyatiahü anh) Peygamfcer
(Satlallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından afvedilerek serbest bırakılmış; o da
hemen müslüman olmuştur. Resûlüllah (SallalUthu Aleyhi ve SelLem) kendisim
tebşir buyurmuşlardır. Bunun mânâsı: Hak dîni kabul etmekle kazandığı büyük
hayrı ve müslü-manlığın küfür halinde iken işlenen suçları yıkıp yok ettiğini
müjdelemektir. Kendisine ömre hususunda verdiği emir müstehab mânâsına gelir.
Çünkü ömre her mevsimde yapılması müstehab bir ibâdettir. Bahusus böyle
kavminin reîsi mevkiinde olan bir zâtın kâfir gidip müslüman olarak dönmesi
Mekke1i1er'in pek fenasına gitmiş; aralarında tavaf ve sa'y yapması onları kin
ve gayzlarmdan çatlayacak hale getirmiştir. Hattâ birisi dayanamayarak:
— Sen dinden mi döndün? diye sormuştur. Sümâme
(RadiyaUahü anh) buna :
— Hayır! Lâkin ben müslüman oldum!..» şeklinde
cevap vermiştir ki, edebiyyat dilinde buna «üslûbu hakim» derler. Sanki: «Ben
dînden çıkmadım; zira siz bir dîne bağlı değilsiniz ki, ben ondan çıkmış
olayım! Ben yeni olarak Allah'ın dînine girdim!» demiş gibidir.
İbni Hisâm diyor ki:
«Bundan sonra Sümâme Yemâme'ye gitti. Ve ora halkının Mekke'ye bir şey
götürmelerini men'etti. Mekkeii-ler. Peygamber(Saliailahü Aleyhi veSellem)'e
mektup yazarak: «Sen akrabaya yardımı emredersin!..» dediler. Bunun üzerine
oda Sümâme'-ye bunlara bir şeyler götürülmesine müsaade etmesini yazdı.»
1- Esîri
bağlayıp hapsetmek ve kâfiri mescide sokmak caizdir. Mamafih bu hususta
ihtilâf edilmiştir. Halîfe Ömer b.
Abdilâ'le, Katâde ve İmam
Mâlik'e göre kâfirin mescide girmesi caiz değildir. İmam
Âzam kitab ehli olanların
girmesine cevaz vermiş. imam Şafiî ise müslümanm izin vermesi şartı ile —ehl-i
kitap olsun, olmasın— bütün kâfirlerin mescide girebileceğini söylemiştir.
Müşriklerin Mescid-i Haram'a
girmelerini yasak eden âyete gelince: Şâfiîler bunu Mescid-i
Haram'a mahsus kabul etmiş ve oraya girmeleri caiz olmadığını söylemişlerdir.
Hanefi1er'e göre bu âyetten murâd müşriklerin istilâ için yahut kendi âyetleri
iktizası çini çıplak tavaf etmek maksadı ile girmeleridir. Ehl-i kitabın
ziyaret için girmelerinde beis yoktur.
2- Esîri
meccânen serbest bırakmak caizdir.
3- Kâfir
müslüman olunca yıkanması gerekir. Bu husus ihtilaflıdır. Hanefîler 'den
rivayet edilen bir kavle göre cünüp iken müslüman olan kâfirin yıkanması farz;
diğer kavle göre müstehaptır. Şâfiî1er'e göre müslüman olmak isteyen bir
kâfirin hemen İslâm'ı kabul etmesi, şayet küfür halinde cünüb oldu ise ondan
sonra yıkanması îcâb eder. Küfür halinde iken yıkanması kâfi değildir. Bâzıları
kâfi geleceğini söylemişlerdir. Yine
Şâfiîler 'den bazıları ile bazı Mâ1ikî1er hiç gusul îcabetmiyeceğine
kail olmuşlardır; onlara göre cü-nüblük hükmü, müslüman olunca sukut etmiştir.
Fakat bu kavil zaif görülmüştür.
Cünüblük başından geçmeyen
bir kâfir müslüman
olursa İmam Mâlik'le Şâfiîler'e ve diğer ulemâya göre yıkanması
müstehab olur.
İmam Ahmed'le bâzı ulemâ: «Müslüman olan kâfirin
mutlak surette yıkanması vâcibtir.» demişlerdir.
61- (1765)
Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Saîd b. Ebî Saîd'den,
o da babasından, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti, ki şöyle demiş;
Bir defa biz mescidde
iken anîden Resûlüllah (Saibaliahü Aleyhi ve Seilem) yanımıza cıkageldi. Ve:
«Haydi yahudîlere
gidelim!» dedi. Onunla birlikte biz de sıktık veya. hudilere vardık. Derken
Resüİüllah (Sallailahü Aleyhı ve Seilem) ayağa kalkarak onlara seslendi; ve:
«Ey yahudiler cemaati,
müslüman olun, kurtulun!» buyurdu. Onlar!
— Tebliğ ettin yâ
Eba'l-Kaasim! dediler. Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi veSetlem) onlara:
«Bunu m ura d
ediyorum! Müslüman olun, kurtulun!» buyurdu. Onlar (yine) : Teblîg ettin yâ
Eba'l-Kaasim! dediler. Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Seilem) (tekrar) :
«Bunu murâd
ediyorum!»dedi; ve üçüncü defasında onlara şunu söyledi:
«Bilmiş olun ki, bu
yer Allah'ın ve Resûlünündür. Ben de sizi bu yerden sürgün etmek istiyorum.
Sizden kim malına karşılık bir şey bulursa onu hemen satsın! Yoksa bilin ki, bu
yer Allah'ın ve Resûlünündür!»
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbü'I-İkrâh», «Kitâbü'l-Cizye» ve «Kİ-tâbü'I-İ'tisâm»da; Ebû Dâvûd
«Harâoda; Nesâî «Siyer» bahsinde tahrîc etmişlerdir.
Resûlüllah (Sallattahü Aleyhi ve Selime): «Bunu murâd
ediyorum!» sözü ile «Benim tebliğimi itraf etmenizi istiyorum!» demek
istemiştir. «Esümû» cümlesiyle başlayarak güzel ve külfetsiz bir cinas yapmış;
sonra : «Bilmiş olun!» diye başlayan yeni bir cümle ile asıl maksadını
bildirmiştir. Burada sanki yahudiler tarafından: «Bu müslüman olun sözünü neden
üç defa tekrarladın? diye sorulmuş da, «Bilmiş olun!» cümlesi ile onlara cevap verilmiş gibidir.
«Bu yer Allah'ın ve
Resûlünündüri» cümlesinin mânâsı: Onun milkiyeti de hükmü de Allah'ındır; sizin
bu yerinize müslümanlan mirasçı yapmayı irade buyurmuştur; binâenaleyh hemen
burasını terk edin! denmektir. Çünkü yahudiler Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) ile muharebe etmişlerdi. Nitekim bundan sonraki rivayette
görülecektir.
62- (1766)
Bana Muhammed b. Râfi' ile İshâk b. Mansûr rivayet ettiler, tbni Râfi'
(haddesenâ) ta'bîrini kullandı. îshâk: Bize Abdürraz-zâk haber verdi, dedi.
(Demiş ki) : Bize İbnü Cüreyc, Mûsâ b. Ukbe'den, o da Nâfi'den, o da tbni
Ömer'den naklen haber verdi ki, Benî Nadîr ile Kureyza yahudileri Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'\e harb etmişler de Resûlüllah Benî Nadîr'i
sürgün etmiş; Kureyza'yı ise yerinde bırakmış ve kendilerine serbesti vermiş.
Nihayet bundan sonra Kureyza'da harb edince artık onların erkeklerini öldürmüş;
kadınları ile çocuklarını ve mallarını müslümanlar arasında taksim etmiş.
Yalnız bazıları Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e iltihak etmişler. O
da kendilerine emân vermiş; ve müslüman olmuşlar.
Kesûlü\\ah(Sallallahü
Aleyhi ve Seilem) bütün Medine yahudîlerini, Benî Kaynüka'ı (ki bunlar Abdullah
b. Selâm'ın kavmidirler) ve Benî Harise yahudilerini, Medine'de bulunan her
yahudiyi sürmüştür.
(...) Bana
Ebû't-Tahir de rivayet etti. (Dedi ki) i'Bize Abdullah b. Vehb rivayet etti.
(Dedi ki) : Bana Hafs b. Meysere, Musa'dan bu isnfid-la bu hadisi haber verdi.
Ama İbnü Cüreyc'in hadîsi daha uzun ve daha tamdır.
Bu hadîsi Buhâri
«Kitabü'l-Megâzî»'de tahrîc etmiştir.
Hadîs-i şerifte zikri
geçen yahudi kabilelerinin hepsi Medine1i'dir. Resvlvdlab (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem)'in Kureyza'yi yerinde bırakıp ona emân vermesi, Benî Nadîr'le birlikte
müslüman-larla harb etmeyip bitaraf kaldıkları içindir. Sonra müslümanlarla
onlar da harb edince onları da Medine 'den sürmüştür. Kureyza bu harbte
muhasara edilmiş ve yirmi beş gün sonra dayanamayarak Resûlül-lah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) 'in hükmüne râm olmuşlardı. Yahudilerin bıraktığı malların
beşte biri Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)e ayrıldıktan sonra kalanı
gâzîler arasında süvariye üç, piyadeye bir hisse verilmek sureti ile taksim
olunmuştur. Bu muhasaraya otuz altı suvâri iştirak etmiştir.
1-
Müslümanlarla muâhade halinde bulunan küffar ve zimmîler ahid-lerini bozarlarsa
kendilerine harbî muamelesi yapılır ve harbedilir. Ordu kumandanı bunlardan
dilediğini esîr alır; dilediğini serbest bırakabilir.
2- Kendisine
emniyet bahşedilen kâfir, müslümanlarla harbe kalkışırsa, kendisine verilen
ahid bozulur. Emniyet ahdi geçmişe aittir, geleceğe şumûlü yoktur.
63- (1767)
Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Deh-hâk b. Mahled, tbnü
Cüreyc'den rivayet etti. H.
Bana Muhammedi b.
Râfi' de rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzak rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize İbnü Cüreyc haber verdi. (Dedi ki) : Bana Ebû'z-Zübeyr
haber verdi, ki Câbir b. Abdillâh'ı şöyle derken işitmiş : Bana Ömer b. Hattâb
haber verdi ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)l:
«Yahudilerle
hıristiyonları Arap yarımadasından mutlaka çıkaracağım! Tâ ki müslümandan başka
kimseyi bırakmayacağım U buyururken işitmiş.
(...) Bana
yine Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ravh b. Ubâde rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Süfyân-ı Sevrî haber verdi. H.
Bana Seleme b. Şebîb
de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ha sen b. A'yen rivayet etti. (Dedi ki) :
Bize Ma'kıl —ki İbni Ubeydillâh'dır— rivayet etti.
Her İki râvi
Ebû'z-Zübeyr'den bu isnâdla bu hadîsin mislini rivayet etmişlerdir.
Bu rivayet de hüküm ve
mânâ itibarı ile bundan evvelkiler gibidir. Yalnız bunda erâzî-i mukaddesenin
sadece yahudîlerden değil, hıristiyan ve diğer gayri müslimlerden de behemehal
temizleneceği bildirilmektedir. Fahrî Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve SeUenı)
Efendimiz yahudileri birçok defalar denemiş ve hıyanetlerini tesbît etmişti.
Nihayet Benî Nadîr yahudileri kendisini
gafil avladık zannederek üzerine yüksek yerden taş yuvarlamak teşebbüsünde
bulununca Cenâb-ı Hak onların Medine 'den sürülmesini emir buyurdu. Bu emri
İlâhî derhal tenfîz edildi. Fakat Resûlüllah (Satlaltahü Aleyhi ve Sellem)
bütün yahudilerin ve diğer gayrimüslimlerin kendi civarından
uzaklaştırılmasını istiyordu. Ancak vefatına kadar bu hususta kendisine vahî
gelmedi. Vefatına yakın bu husustaki vahî de gelince artık bu işi vasıyyet
etti. Nihayet Hz. Ömer (Radiyallahü anh) 'in hilâfeti zamanında Arap yarımadası
tama-miyle gayri müslimlerden temizlendi.
64- (1768)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Muhammed b. El-Mü-sennâ ve İbni Beşşâr rivayet
ettiler. Lâfızları birbirine yakındır. Ebû Bekir : Bize Gunder, Şu'be'den
rivayet etti, dedi. Ötekilerse: Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi
ki) : Bize Şu'be, Sa'd b. İbrahim'den naklen rivayet etti, dediler. Sa'd şöyle
demiş: Ben Ebû Ünıâme b. Sehl b. Huneyf i şöyle derken işittim: Ben Ebû Saîd-i
Hudrî'yi şunu söyler» keo işittim:
Kureyzalılar
(kalalarından) Sa'd b. Muâz'ın hakemliğine indiler. Bunun üzerine Resûlüllah
(Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) Sa'd'a haber gönderdi. O da bir nıerkeb üzerinde
yanlarına geldi. Mescide yaklaşınca Resûlüllah
iSallallahit A leyhi
ve Sellem) Ensâr'a :
«Ulunuza (yahut en
hayırlınıza} ayağa kalkın!» buyurdu. Sonra: «Gerçekten bunlar senin hükmüne
razı oldular!» dedi. Sa'd: — Harbe yarayanlarını öldürür; karı kızanlarını da
esir edersin! dedi. Bunun üzerine Peygamber
(SaUaUâhü Aleyhi ve Sellerni:
«Allah'ın hükmü ile
hükmettin!» ve galiba «Melik'in hükmü
île hükmettin I» buyurdular, İbnü'l-Müsennâ:
«Ve galiba Melik'in
hükmü iie hükmettin buyurdu.» cümlesini
zikretmedi.
(...) Bize
Züheyr b. Harb da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdurrah-man b. Mehdi,
Şu'be'den bu isnâdla rivayet etti. Ve hadîsinde şöyle dedi: «Bunun üzerine
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) :
«Gerçekten onlar
hakkında Allah'ın hükmü ile hüküm verdin!» Buyurdu. Bir defa da:
«Gerçekten Melik'in
hükmü ile hükmettin!» buyurdular.
Bu hadisi Buhâri
«Kitâbü'l-Cihâd», «Kitâbü'l-İsti'zân» ve «Ki-tâbü'I-Megâzî.'de; Ebû Dâvûd
«Kitabü'l-Edeb»'de; Nesâî «Menâkıb», «Siyer» ve «Fedâil» bahislerinde muhtelif
râvilerden tahrîc etmişlerdir.
Sa'd b. Muâz
(Radiyallahü anh) Evs kabîlesindendir. Evs kabilesi Benî Kureyza 'tun müttefiki
idi. Meşhur rivayete göre Evs1i1er Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem)'den
Benî Kureyza 'nm affını istemişler; o da: «Benî Kureyza hakkında sizden bir
adamın hakemliğine razı olmaz mısınız?» diye sormuştu. Yahudiler Sa'd b. Muâz'in
hakemliğini kabul ettiklerini söylemişler; bunun üzerine Resulü Ekrem
(Sallallahü Aleyhi ve Sefam) Hz. Sa'd'a haber gönderdi.
Hz. Sa'd Peygamber
(Sallaüahü Aleyhi ve Sellem)'in yanına Ensâr'dan bazı akrabası ile birlikte
gelmiş; ve yahudiler tarafmdan karşılanarak kendisine : «Yakınlarına iyilik
et!» denilmişti. O da kendilerine şu cevabı verdi:
«Gerçekten Sa'd için
Allah uğrunda hiç bir kimsenin levmine aldırış etmeyeceği zaman gelmiştir!»
Bundan sonra da hükmünü verdi.
Kaadî Iyâz bu
hadîsteki mescid kelimesinin râvi tarafından yapılmış bir tashif olmasını
muhtemel görmektedir. Bu rivayet Buhâri’de de «mescide yaklaşınca» şeklindedir.
Kaadî şöyle diyor: «Eğer bundan Mescid-i Nebevi'yi kasdetti ise ben bunu vehim
sayarım. Çünkü Sa'd Mescid-i Nebev! 'den gelmişti. Nitekim ikinci rivayette
tasrîh edildiği vecihle Hz. Sa'd orada bulunuyordu. Peygamber (SaUoîlahü
Aleyhi ve Sellem) Sa'd'a haber gönderdiği zaman Benî Kureyza 'nm yanında idi.
Sa'd'a, gelmesi için oradan haber göndermişti. Eğer râvi Peygamber (Soilallahü
Aleyhi ve Selknı)*in Benî Kureyza'da kaldığı müddetçe içinde namaz kılmak için
bir mescid sınırladığını söylemek istedi ise vehim yoktur. Sahih olan rivayet,
Müslim 'den başkalarının rivayetidir ki, onda: Sa'd Peygamber (Sallalhhü Alevhf
ve SW/em,)'e yaklaşınca...
denilmiştir...»
Yine Kaadî Iyâz'in
beyanına göre hadîste gecen «Melik» tâbiri «Sahîh-i Müslim»in bazı nüshalarında
«melek» şeklinde; «Sahîh-i Buhâri»nin bazı nüshalarında ise hem «melik» hem de
«melek» olarak
harekelenmiştir.
Kaadî: «Eğer melek rivayeti doğru ise ondan mu-râd Cibril (Aleyhisselâm) 'dır.»
diyorsa da Îbni'l-Cevzl bunu iki vecihle reddetmiştir:
1- Gökten
yahudiler hakkmda meleğin bir şey indirdiği naklolun-mamıştır. Bir şey indirmiş
olsaydı. Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) ona tâbi' olur: Sad'm
içtihadını terk ederdi.
2- Sahihin
bazı lâfızlarında : «Onlar hakkında
Allah'ın hükmü ile hükmettin!» buyurulm ustur. Mâmâfîh îbni
Tîn her iki okunuşa göre de
mânânın bir olduğunu söylemiştir.
1- Harb
işlerinde veya başka husûsatta iki tarafın rizaları ile tayin edilen hakemin
hükmü geçerlidir. Bu hadîs Hz. Alî hakkında tâyin edilen hakemi tanımayan Haricîler 'in sözünü reddetmektedir.
2- Kumandan
veya başka birinin hakemliğini kabul caizdir. Hakem hükmünü vermeden ondan dönebilir;
fakat hükmünü verdikten sonra dönmek caiz değildir.
3- Hükümet
reisi veya hâkim müslümanlann bir büyüğüne ikram edilmesini ve ona ayağa
kalkılmasmı emredebilir. Gerçi bu hususu yasaklayan bir hadîs rivayet
olunmuşsa da o hadîs büyüklenenler ve kalkılma-dığı vakit canı sıkılan veya
kızanlar hakkındadır. Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Seilem) Safvân b. Ümeyye
ile Adiy b. Hatim'e, Zeyd b. Hâr.ise 'ye, kızı Fâtıme'ye ve daha başkalarına
ikram için ayağa kalkmıştır.
4- îyi ve
faziletli bir kimseye seyyid, efendi, bey gibi unvanlarla hitab etmek caizdir.
Fâcire bu gibi sözleri söylemek onu büyütmek olacağı için mekruh sayılmıştır.
5- Muahedeyi
bozan düşmana karşı müslüman kumandanın da misilleme yaparak ahdini bozması ve
onunla harb etmesi caizdir. Çünkü Benî Kureyza yahudileri ile Peygamber
(Sallatlahü Aleyhi ve Seilem)arasında Hendek harbinden önce muahede yapılmıştı.
Hendek harbinde yahudiler bu muahedeyi bozarak Kureyş'le birleştiler. Bundan
dolayı Cenâb-ı Hak onlarla muharebeyi helâl kıldı.
65- (1769)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Muhammed b. Alâ El-Hemdânî ikisi birden tbnü
Nümeyr'den rivayet ettiler. lbnü'1-Alâ' dedi ki: Bize tbnü Nümeyr rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Hişâm, babasından, o da Âişe'den naklen rivayet etti. Şöyle
demiş :
Sa'd Hendek günü
yaralandı. Onu Küre yş'ten fbni Arika denilen bir adam kolundaki şah damarından
yaraladı. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) mescidde ona
bir çadır kurdu; onu yakından dolaşıyordu. Resûlüllah 'Satlallahü Aleyhi ve
Seilem) Hendek'ten dönünce silâhı bırakarak yıkandı. Az sonra Cibril geldi.
Resûlüllah 'Sallallahü Aleyhi ve Seilem) onun başından tozu silkiyordu. Cibril:
«Silâhı bıraktın mı?
Vallahi biz onu bırakmadık! Onların karşısına çık!» dedi. Resûlüllah (Salkıüahü
Aleyhi ve Selime):
«Nereye?» diye sordu.
O da Benî Kureyza'ya işaret etti. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü A leyhi
ve Sellem) onlarla harb etti.
BinnetSce onun hükmüne
râm oldular. Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) de onlar hakkındaki
hakemliği Sa'd'a devretti. Sa'd:
—Ben de onlar hakkında
harbe yarayanlarının öldürülmesine, çocuk ve kadınlarının esir edilmesine ve
mallarının taksimine hükmediyorum! dedi.
66- (...)
Bize Ebû Küreyb de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize tbnü Nümeyr rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Hişâm rivayet etti. (Dedi ki) : Babam şunu söyledi: Bana da
haber verildi ki, Resûlüllah (SallaUahii Aleyhi ve Sellem) :
«Gerçekten onlar
hakkında Allah (Azze ve Celle) 'nin hükmü ile hükmettiril» buyurmuşlar.
67- (...)
Bize Ebû Küreyb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbnü Nümeyr, Hişâm'dan rivayet
etti. (Demiş ki) : Bana babam, Âişe'den naklen haber verdi kî, Sa'd yarası
kuruyup iyileşmeye yüz tuttuğu şurada şunları söylemiş:
— Allahım! Sen
biliyorsun kî, benim için senin yolunda, Resulün (SallaUahü Aleyhi ve SeUemy'ı
yalanlayıp yurdundan çıkaran bir kavimle cihâd etmekten daha sevimli bir nesne
yoktur. Allahımî Eğer Kureyş harbinden bir şey kaldı ise beni (sağ) bırak da
senin uğrunda onlarla mücâ-hede edeyim! A Ha hım! Ben zannediyorum ki, sen
bizimle onların arasındaki harbi bıraktın. Şayet onlarla aramızdaki harbi bıraktı
isen şu yarayı patlat da Ölümümü ondan yap!
Derken yara
gırtlağından patlamış. Oradakileri kanın kendilerine doğru akmasından başka
ürküten bir şey olmamış. (Mescidde onunla beraber Benî Gifâr'dan bir çadır
varmış.) Oradakiler:
— Sizin tarafınızdan bize
gelen bu nesne nedir? demişler. Bir de ne görsünler! Sa'd'ın yarasından kan
fışkırıyor!.. Az sonra bundan vefat etmiş.
68- (...)
Bize Aliy b. Hüseyn b. Süleyman El-Kûfî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bîze Abde,
Hişâm'dan bu isnâdla bu hadîsin benzerini rivayet etti. Şu kadar var ki, o:
«Yarası o akşam patladı. Ve ölünceye kadar akmaya devam etti.» dedi. Bir de
hadîste şunu ziyade etti. (Dedi ki) :
«Bu, şâirin şunları
söylediği zamandı:
«Dikkat! Ey Sa'd, Benî
Muâz'in Sa'd'ı! Kureyza ile Nadîr ne yaptı;» «ömrüne yemin olsun ki, Benî
Muâz'ın Sa'd'ı; onların göçtükleri sabah sabreden yalnız o idi.»
«Çömleğinizi, içi boş
olarak bıraktınız! Halbuki bu kavmin çömleği kaynamış; taşıyor!»
«Büyük Ebû Hubâb :
Durun Kaynukaa gitmeyin! demişti.» «Bunlar memleketlerinde Meytân'daki kayalar
kadar ağır idiler!»
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbü's-Salât» ile «Kitâbü'l-Megâzî»de tah-rîc etmiştir.
Hadîs-i şerif Benî
Kureyza yahudilerine hakemlik yapan Sa'd b. Muâz (Radiyallahü anh) 'in evvelce
Hendek harbinde yaralandığını, tam iyileşmek üzere iken Benî Kureyza harbi
koptuğunun, bu harbte hakemlik ettiğini ve harbte şehid olmak mukadder değilse
evvelce aldığı yaradan ölerek şehidlik mertebesine erişmesi için Allah'a duâ
ettiğini, nihayet duası kabul olunarak o yaradan vefat ettiğini bildiriyor.
Hendek harbinde Hz.
Sa'd'ı yaralayan şahıs Hibbân b. Kays yahut Hibbân b. Ebî Kays 'dır. Hadîste
annesinin adı ile kendisine Ibnü'I. Arika denilmiştir. Arika'mn ismi Kılâbe
binti Sa'd, künyesi de Ümmü Fâ11me'dir. Güzel koku saçtığı için kendisine Arika
denilmiştir.
Müslümanlar Benî
Kureyza yahudilerini 3000 piyade ve 36 süvari ile muhasara etmişler; 20-25 gün
muhasaradan sonra yahudiler aman dileyerek Hz.
Sa'd'in hakemliğine razı olmuşlardı.
Görülüyor ki harb
emrini Cibril (Aleyhisselâm) getirmiştir. Bu hususta Taberânî ile Beyhakî 'nin
Hz. Âişe'den rivayet ettikleri bir hadîste Âişe (Rodiyallahü anha) şöyle
demektedir: «Evde bulunduğumuz bir sırada bize bir adam selâm verdi. Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi vg Sellem) endişe ederek hemen ayağa kalktı. Onun arkasından
ben de kalktım. Bir de baktım Pihyctti'l-Kelbî!.. Resûlüllah (SallaüahÜ Aleyhi
ve Sellem) :
«Bu Cîbrîl'dİr; bana
Ben? Kureyza'ya gitmemi emrediyor!) dedi. Bu hâdise Hendek harbinden döndüğü
zaman oldu. Ben Resûlüllah (SaUallahij Aleyhi ve Sellem)'in Cibrîl
(Aleyhisselâm)'m yüzünden tozu sildiğini hâlâ görür gibiyim!»
Bu husustaki muhtelif
rivayetlerden anlaşıldığına göre Peygamber (Salkıllahü Aleyhi ve Sellem)
ordunun önünden Hz. A1î'yi göndermiş; kendisine sancağı da vermiş. Fakat o
yahudilerin müstahkem yerlerine varınca Benî Kureyza toplanarak Peygamberimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hakkında pek çirkin şeyler söylemişler. Nihayet
25 gün muhasaradan sonra Hz. Sa'd'in hükmü mucebince harbe yarayan erkekleri
kılıçtan geçirilerek hazır hendeklere gömülmüş; kadın ve çocukları da
müslümanlar arasında taksim edilmiştir. Öldürülen yahudilerin sayısı hakkında
rivayetler muhteliftir. Bazı rivayetlere göre 400, bâzılarına göre 600
kişiymişler. Hattâ 700, 900 kişi olduklarını rivayet edenler vardır.
Bu rivayetlerin
arasını bulanlar: «Dörtyüzü harbe iştirak edenler, geri kalanları onlara tâbi'
olanlardır.» demişlerdir.
Hz. Sa'd fi'len harbe
iştirak edememişse de duası kabul olunarak aldığı yaradan vefat etmiş ve
böylelikle şehadet mertebesini kazanmıştır. Rivayete göre yaslanarak istirahat
etmekte iken yanından bir keçi geçmiş; ve tırnağı Hz. Sa'd'in yaraşma dokunarak
patlamasına sebep olmuş; nihayet kan kaybından vefat etmiştir. Siyer
kitaplarının beyanına göre vefatında Cibril (Ateyhissektm? cennet
ipeklilerinden bir sarık sarınarak gelmiş ve :
«Yâ Muhammedi
Kendisine gök kapıları açılan ve arş titreyen bu zât kimdir?» demiş. Bunun
üzerine Peygamber (Satlattahü Aleyhi ve Sellem) elbisesini sürüyerek acele
kalkıp gitmiş ve onu vefat etmiş bulmuş. Na'-şım taşıyanlar bir hafiflik
hissetmişler. Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendilerine:
«Onu sizden başka
taşıyanlar var!» buyurmuş. îbni Âiz : «Sa'd'in cenazesine o günden başka
yeryüzüne ayak basmamış 70 bin melek iştirak etmiştir.» diyor. Burada şöyle bir
suâl hatıra gelebilir: ölümü istemek caiz olmadığı halde Hz. Sa'd gibi bir
sahâbî-i celîl onu nasıl isteyebilmiştir?
Cevâp: Onun maksadı
şehîd olmaktı. Binâenaleyh o ölümü değil, şe-hîdliği istemiştir.
Şâirin şi'rine gelince:
Bu mısralarla o Hz. Sa'd'ı Benî Küreyza'nın yakasını bırakmağa teşvik etmekte
ve onlar hakkında verdiği hükümden dolayı kendisine sitemde bulunmaktadır.
«Çömleğinizi içi boş olarak bıraktınız!» sözünden muradı Evs kabîlesidir. «Siz
Evs kabilesini yardımsız bıraktınız; çünkü onların müttefiki azdır. Bir
Kurey-za vardı; onlar da öldürüldü. Ama «Bu kavmin çömleği kaynamış taşıyor!»
yâni Hazrecliler Benî Kaynüka" kabilesine yardım ettiler! Ebû Hubâb
Abdullah b. Übeyy'i hatırlamalısın! Müttefikleri Benî Kaynuka' için nasıl
şefaatte bulundu da serbest bırakıldılar! Benî Kureyza yurdlarında mal ve
kuvvetçe Meytan dağının kayalan kadar ağır ve köklü idiler... demek istiyor.
Hadîs-i şerîf mescidde
uyumanın ve yaralı bile olsa hastanın mes-cidde durmasının caiz olduğuna
delildir.
69- (1770) Bana
Abdullah b. Muhammed b. Esma Ed-Dubaî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Cüveyriye
b. Esma', Nâfi'den, o da Abdullah'dan naklen rivayet etti. Şöyle demiş:
Ahzâb muharebesinden
döndüğü gün ResûlüHnh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize :
«Sakın kimse öğleyi
Benî Kureyza'dan başka bir yerde kılmasın!» diye seslendi. Fakat bazı insanlar
vaktin geçeceğinden korkarak namazı Beni Kureyza'dan başka yerde kıldılar.
Ötekiler de:
— Vakti geçirsek bile
biz namazımızı ancak Resûlüllah (Salîattahü Aleyhi ve Sellem)'m emrettiği yerde
kılarız! dediler. Ama o, iki fırkadan hiç bir kimseyi azarlamadı.
Bu hadîsi Buhâri
«Salâtü'1-Havf» ve «Megâzî» bahislerinde tah-rîc etmiştir.
Ahzâb, Hendek
muharebesidir. Bu muharebe hicretin beşinci yılı Şevvâ] ayında olmuş; Ahzâb
sûresi burada indirilmiştir. Ahzâb muharebesi denilmesi, küffar birçok Arap
kabilelerini buraya topladıkları içindir. Sayılan on bin, baş kumandanları Ebû
Süfyân'-dı. Müslümanlar Medîne'yi müdafaa için şehrin etrafına hendek
kazmışlardı. Bu sebeple mezkûr harbe Hendek muharebesi de denilmiştir.
İbni İshak'ın beyanına
göre Peygamber (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem) Hendek harbinden Medîne'ye dönmüş;
müslümanlar da silâhlarını bırakmışlardı. Öğle zamanı Cibril (Aleyhisselâm)
gelerek : «Tâ Muhammed! Melekler henüz silâhı bırakmadı. Allah sama Benî
Kureyza üzerine yürümeni emrediyor. Ben de onlara dönüyorum.» dedi Bunun
üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üç bin kişi ile Benî Kureyza
üzerine yürüdü. Ve öğle
namazının orada kılınacağını ilân etti.
Buhâri 'nin rivayetinde bu namazın ikindiyi olduğu bildiriliyor, îki
rivayetin arası şöyle bulunmuştur :
Sefer emri öğle zamanı
verilmiştir. O anda bazı kimseler Öğleyi kılmış; bazıları kılmamış olduğundan
kılmayanlara : Öğleyi Ben! Kureyza'-dan başka bir yerde kılmayın! denilmiş;
kılanlara da : İkindiyi Benî Ku-reyza'dan başka bir yerde kılmayın!»
Buyurulmuştur. Umûma hitaben: öğleyi ve ikindiyi Benî Kureyza 'dan başka bir
yerde kılmayın! demiş olması hattâ ilk hareket edenlere öğleyi, sonrakilere
ikindiyi tavsiye etmiş olması da ihtimal dahilindedir.
Sahabenin buradaki
ihtilâfına gelince: Bunun sebebi delillerin çatış-masıdır. (Şöyle ki) : Namazı
vaktinde kılmak emredilmiştir. Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Selîem) in
buradaki emri ise derhal yola çıkıp Benî Kureyza'ya gitmeyi, başka hiç bir
şeyle meşgul olmamayı gerektirmektedir. Ama bundan haddi zâtında namazın
geriye bırakılması kasde-dilmemiştir. îşte sahabeden bazıları bu mânâya bakarak
vakti geçirmemek için namazlarını kılmışlardır. Diğerleri ise mânâya değil
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in emrine ve bu emrin zahirine bakarak
namazlarını geciktirmişlerdir. Her iki taraf ictihadda bulundukları için
Resûlül-lah (Sallallahü Alevhi ve Sellem) hiç birini azarlamamıştır.
1- îbni
Hibbân bu hadîsten istinbât ederek : «Bir kimseye namazını başka namazın
vaktine kadar geciktirdiğinden dolayı kâfir demek lâzım gelseydi bunu
Peygamber (SaflaUahü Aleyhi ve Sellem) emretmez-di.» demiştir.
2- Sühey1î: «Bu hadîste : Fer'î meselelerde ihtilâf eden
her müc-tehid hakka isabet etmiştir; diyenlere delil vardır. Çünkü bir şeyin
bir insana göre doğru, başka birine eöre yanlış olması imkânsız değildir. Binâenaleyh
bir kimse bir meselede ictihâd eder de içtihadı neticesi helâl olduğuna kanaat
getirirse o şeyin helâl olduğunda isabet etmiş olur. Haram meselesi de
böyledir. İmkânsız olan tarafı, bir şahıs hakkında bir meselede birbirine zıd
iki hüküm vermektir.» diyor. Fakat Nevevî bunun aksini iddia etmiş ve şöyle
demiştir: «Bu hadîste her müetehidin hakka isabet ettiğine delîl yoktur. Çünkü
Resûlüllah (SallaUohü Aleyhi ve Sellem) her iki taifenin isabet ettiğini
söylememiş; sadece azarlamayı yapmamıştır. Müctehid bütün gücünü sarfettikten
sonra yanılsa da azarlanmayacağında hılâf yoktur.»
3- Hadîs-i
şerifte kıyas ve mefhûmu muhalifle amel edenlere delil vardır.
70- (1771) Bana
Ebû't-Tâhir ile Harmele rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize İbni Vehb haber
verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus, İbni Şihâb'dan, o da Enes b. Mâlik'den naklen
haber verdi. Şöyle demiş:
Muhacirler Mekke'den
Medine'ye geldikleri vakit, boş elle geldiler. Ensâr ise arazi ve akar sahibi
idiler. Onun için Ensâr onlara her yıl mallarının yarı gelirini vermek, onlar
da çalışma ve bakım cihetlerini üzer-lerine almak şartı ile taksimde
bulundular. Enes b. Mâlik'in annesi vardı —ki ona Ümmü Süleym denilirdi.—
Abdullah b. Ebî Talha'nm annesi vardı; Abdullah, Enes'in anne bir dayısı idi.
Enes'in annesi ResûIüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem/e bir hurmalığını
vermiş; Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Seliem) de onu Ümmü Eymen'e (yâni)
âzâdlısma, Üsâme b. Zeyd'in annesine vermişti.
İbni Şihâb şöyle demiş
: Bana Enes b. Mâlik haber verdi ki, KesûIÜllah (Sallailcüıü Aleyhi ve
Selle,*n) Hayberliler'le harbi bitirip Medine'ye çekildikten sonra Muhacirler
Ensârın vermiş oldukları meyve bağışlarını kendilerine iade etmişler. Enes
dedi ki: Resûlüllah (Salfotlahü Aleyhi ve Sellem) de anneme hurmalığım iade
etti. Ama Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve fSelleın) Ününü Eymen'e o hurmaların yerine kendi
bahçesinden verdi.
ibni Şihâb demiş ki:
Ümmü Eymen'İn (yâni) Üsâme b. Zeyd'in annesinin halü sânı şu idi ki, kendisi
Abdullah b. Abdilmuttalib'in hizmetçisi idi. Habeşlilerdendi. Âmîne KesûlüHahfSallallahü
Aleyhi ve Sellem) babası Öldükten sonra doğurunca ona Ümmü Eymen dadılık
ediyordu. Nihayet Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) büyüdü; ve onu âzâd
etti. Sonra kendisim Zeyd b. Hârise'ye nikahladı. Bilâhare Ümmü Eymen, Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Selleinı'in vefatından beş ay sonra vefat etti.
71- (...) Bize
Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Hâmid b. Ömer El-Bekrâvî ve Muhammed b. AbdilVlâ
El-Kaysî hep birden Mu'temir'den rivayet ettiler. Lâfız İbni Ebî Şeybe'nindir.
(Dedi ki) : Bize Mu'temir b. Süleyman Et-Teymî, babasından, o da Enes'den
naklen rivayet etti ki, bir adam (Hâmid'Ie tbni Abdilâ'lâ: Adam dediler.)
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)' kendi arazîsinden hurmalıkları
veriyordu. Nihayet ona Kureyza ile Nadir fethedildi. Artık bundan sonra,
verdiklerini adama iade etmeye başladı.
Enes demiş ki: Bana da
ailem efradı, Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) e giderek o adamın
ailesinin verdiklerini yahut bir kısmını istememi emrettiler. Nehiyyullah
(SalîaUahii Aleyhi ve Sellem) onları ÜmmÜ Ey-men'c vermişti. Peygamber
(Sa/ta'/a/m A leyht ve Sellem). 'e geldim. O da hana bu hurmaları verdi.
Derken Ümmii Eymen gelerek elbiseyi boynuma çaldı. Ve:
— Vallahi onları sana vermeyiz! Onları bana
vermişti! dedi. Bunun üzerine Nehiyyullah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem);
«Yâ Ummü Eymen! Bırak
onu! Sana da filân ve filân şeyi veriyorum!» buyurdu. Ama Ümmü Eymen de:
— Asla! Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a
yemîn olsun! diyordu. Artık şunu da veriyorum diye diye nihayet kendisine o
hurmaların on mislini yahut on misline yalanını verdi.
Bu hadîsin birinci rivayetini
Buhâri «Kitâbü'1-Hibede; Nesâî «Kitâbü'l-Menâkıb»de; ikinci rivayetini Buhâri
«Ktâbü'l-Megâzî»de tahrîc etmişlerdir.
Meinha: Bir müddet
sütünden, yapağısından istifade etmesi için başkasına verilen koyun veya
devedir. Burada bu kelime meyvesinden istifade için verilen hurmalık mânâsında
kullanılmıştır.
Muhacirler gelince
Ensâr, ağaçlarının meyvelerini onlara menîha olarak vermişlerdi. Bazıları
bunları şartsız olarak kabul etmiş; bir takımları da ağacına ve yerine lâzım
gelen hizmeti yapmak ve çıkanın yansını sahibine vermek şartı ile almışlardı.
Zira sırf menîha olarak kabul etmeye şereflerine yedirememişlerdi. Gerçi
Müzârea bahsinde geçen bir hadîste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu
taksim teklifini kabul etmediğini görmüştük. Fakat oradaki teklif mallarının
yansını tamamiyle bağışlamak için yapılmıştı. Buradaki ise aslını değil
rneyvasını bağışlamak içindir. Nitekim bilâhare harpte ellerine mal geçince bu
ağaçları sahiplerine iade etmişlerdir.
Ümmü Süleym de
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e verdiği hurmalığı, yemişini
dilediği gibi tasarruf etmek üzere vermiştir. Onun için de
PeygamberfSa/te/ta/ıü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bu hurmalığı Ümmü Eymen 'e
vermişti. Şayet sadece bir ibâha olsaydı onu başkasına veremezdi.
Burada akardan murâd
hurmalıktır. Ümmü Eymen 'in ismi Bereke'dir. Vaktiyle Ubeyd-i Habeşî namında bir zâtla
2-
Yahudilerin kestiği hayvanları ve o hayvanların iç yağlarını yemek
caizdir. İmam Âzam,
Mâlik, Şafiî ve cumhur buna kaildirler, imam Âzam'la
Şâfiî'ye göre bunda kerahet dahî yoktur.
İmam Mâlik mekruh olduğunu söylemiştir. Hanbeliler'den bazıları
ile Mâ1ikî1er'den Eşheb ve
İbni Kaasim'e göre haramdır. Bu kavil
îmam Mâlik 'ten de rivayet
olunmuştur.
3- Sair
ehl-i kitabın kestikleri de yenir. Bu hususta ehl-i sünnet uleması müttefiktir.
Yenmez diyen yalnız Şiîler 'dir.
4- Hadîs-i
şerif sahabenin Peygamber(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e karşı gösterdikleri
saygı ve hürmete işaret etmektedir.
74- (1773)
Bize İshâk b. İbrâhîm EI-Hanzalî ile İbni Ebî Ömer, Muhammed b. Râfi' ve Abd b.
Humeyd rivayet ettiler. Lâfız tbni Râfi'-! İndir, tbni Râfi' ile îbni Ömer
«haddesenâ» tâbirini kullandılar. Diğer ikisi: Bize Abdürrazzâk haber verdi,
dediler. (Demiş ki) : Bize Mamer* Zührî'den, o da Ubeydullah b. Abdillâh b.
Utbe'den, o da îbni Abbâs'dan naklen haber verdi ki, ona da Ebû Süfyân leb
beleb haber vermiş. (Demiş ki).;
Resûlüllah (Sallallahu
Aleyhi ve Setlem)f\e aramızda geçen müddette se* yahata çıktım. Ben Şam'da iken
Resûlüllah <$allallah'd Ahyhi ve Selhm) 'den Hirakl'e yâni Roma imparatoruna
bir mektub getiriverdiler. Mektubu Dih-yetfil-Kelbî getirmişti. Onu Busrâ
emîrine verdi. Busrâ emîri de Hirakl'e verdi. Hirakl:
— Kendisinin Peygamber olduğunu söyleyen bu
adamın kavminden burada kimse var mı? diye sordu.
— Evet! dediler. Bunun üzerine Kureyş'den
birkaç kişi ile birlikte beni de çağırdılar. Hirakl'in yanına girdik. Bizi
huzuruna oturttu. Ve :
— Kendisinin Peygamber olduğunu söyleyen bu adama soyca hanginiz daha yakındır? dedi.
Ebû Süfyân demiş ki:
— Ben! diye cevap verdim. Ve beni onun Önüne,
arkadaşlarımı da benim arkama oturttular. Sonra tercümanını çağırarak ona şunu
söyledi:
— Bunlara söyle! Ben kendisinin Peygamber
olduğunu söyleyen b» adamın kim olduğunu soruyorum! Eğer bana yalan söyledi ise
siz de onu yalanlayın! Râvi diyor ki: Bunun üzerine Ebû Süfyân:
— Allah'a yemîn olsun ki, yalanım nakledileceğinden korkmasam mutlaka yalan söylerdim! dedi.
Sonra Hirakl tercümanma :
— Buna sor! Onun sizin
aranızda asaleti nasıl? dedi. Ebû
Süfyân demiş ki: Ben :
— O aramızda asalet sahibidir; dedim.
— Babalarından kıral olan var mı idi?
— Hayır!
— Onu bu söylediğini
söylemezden önce yalanla itham eder mi idiniz?
— Hayır!
— Peki ona tâbi' olanlar kim? Halkın eşrafı mı
yoksa zayıfları mı?
— Yok, zayıflan!
— Bunlar artıyorlar mı, eksiliyorlar mı?
— Hayır, bilâkis artıyorlar!
— Onlardan hiç biri onun dînine girdikten sonra
beğenmeyerek dininden dönüyor mu?
— Hayır!
— Onunla hiç harb ettiniz mi?
— Evet!
— Onunla harbiniz nasıl olmuştu?
— Onunla bizim aramızdaki harb nevbetleşe olur.
Kimi o bizi mağ-lûb eder, kimi biz onu!
— Vefasızlık eder mi?
— Hayır! Ama biz onunla bir müddet (anlaşma)
içindeyiz; o müddette ne yapacağını bilmeyiz! dedim. Vallahi içerisine bundan
başka bir şey sokabileceğim bir söz söylemeye bana imkân vermedi.
— Bu sözü ondan önce hiç bir kimse söyledi mi?
diye sordu.
— Hayır! dedim. Tercümanına dedi kî:
— Buna »öyle! Ben sana onun asaletini sordum;
sen de onun aranız* 4a asalet sahibi olduğunu söyledin. Peygamberler de
böyledir; kavimlerinin asal etlilerinden gönderilirler. Babalarının içerisinde
kıral olan var mı? dedim. Hayır! diye cevap verdin, tmdi ben de derim ki:
Babaların-dan kıral olan bulunsa idi,
babalarının saltanatım arayan bir adam!., derdim. Sana onun tâbi'1 erini
sordum. Kavminin zayıfları mı, eşrafı mı? dedim. Yok. zayıfları... dedin. Peygamberlerin
tabileri de bunlardır! Sana : Onu bu söylediğini söylemezden önce yalanla
itham eder mi idiniz? diye sordum. Hayır! diye cevap verdin! Gerçekten anladım
kî, bu zât inamlara yalan söylemeyi bırakıp da giderek Allah'a karşı yalan
uyduracak 4eğildir. Sana : Onlardan hiç biri onun dînine girdikten sonra
beğenmeyerek dîninden dönüyor niu? diye
sordum! Hayır! diye cevap verdin! İşte kalplerin hoşnûdisi
İle karıştığı zaman îman da böyledir. Sana: Onun tabileri artıyorlar mı,
eksiliyorlar mı? diye sordum;
arttıklarını söyledin! İşte îmân da tamam oluncaya kadar böyledir. Sana :
Onunla hiç harb ettiniz mî? diye sordum. Onunla harhettiğinizi, aranızda geçen
harblerin nevbetleşe olduğunu, kimi onun sizi mağlûb ettiğini, kimi de sizin om
mağlûb ettiğinizi söyledin! Peygamberler de böyledir; (evvelâ) ibtilâ edilirler;
sonra akıbet onların olur! Sana: Vefasızlık eder mi?, diye sordum. Vefasızlık
etmezdiğini söyledin. Peygamberler de böyledir; vefasızlık etmezler. Sana: Bu
sözü ondan önce hiç bir kimse söyledi mi? diye sordum. Hayır! diye eevâp
verdin!
İmdi ben de derim ki:
Eğer bu sözü ondan önce biri söylemiş olsaydı, ben : Kendinden önce söylenmiş
bir söze uyan bir adam!., derdim. Ebû Süfyan demiş ki: Bundan sonra:
— Size neyi emrediyor? diye sordu. Ben :
— Bize namazı, zekâtı, akrabaya yardımı ve
İffeti emrediyor; dedim.
— Eğer onun hakkında söylediklerin doğru ise o
hakîkaten Peygamberdir. Onun çıkacağını biliyordum; ama sizden olacağını
zannetmezdim. Ona kavuşacağımı bilsem mutlaka onunla görüşmek isterdim. Yanında olsam ayaklarını yıkardım! Onun
mülkü behemehal ayaklarımın altındaki yere erişecektir! dedi. Sonra Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi veSellem)"ın mektubunu istedi; ve onu okudu. Bir de
baktı ki mektupta şunlar var :
«Rahman ve Rahîm olan
Allah'ın adiyle : Allah'ın Resulü Muhammed'-den Romalıların büyüğü HirakPe :
Doğru yola tâbi' olana selâm!..
Bundan sonra :
(malûmun olsun ki :) Ben seni İslâm daveti ile davet ediyorum. Müslüman ol,
selâmet bul! Müslüman ol da Allah senin ecrini İki defa versin! Şayet, yüz
çevirirsen ırgatların, çiftçilerin vebali de muhakkak senin üzerine olur! Ey
kitap ehli! Sizinle aramızda dosdoğru bir kelimeye gelin! Allah'tan başka hiç
bir şeye tapmayalım! Ona hiç bir veyİ şerik koşmayalım! Allah'ı bırakıp da
birbirimizi Rabb İttihâz etmeyelim! Eğer yüz çevirirlerse! Şah id olun ki biz
müslümanlarız! deyiverin!» [20]
Mektubu okumayı
bitirince yanında sesler yükseldi ve gürültü çoğaldı. Bizim için de emir verdi
ve dışarı çıkarıldık. Çıktığımız vakit ben arkadaşlarıma : Artık İbni Ebî
Kebşe'nin işi iştir!.. Ondan Benî Asfar'm kiralı bile korkuyor! dedim. Ve artık
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellern) in muzaffer olacağına yüzde yüz
inanmaya devam ettim. Nihayet Allah tslâm'i bana nasib etti!
(...) Bize
bu hadîsi Ha sen El-Hulvânî ile Abd b. Humeyd de rivayet ettiler. (Dediler ki)
: Bize Ya'kûb —ki İbni İbrahim b. Sa'd'dır— rivayet etti. (Dedi ki) : Bize
babam, Sâlih'den, o da İbni Şihâb'dan bu isnâdla rivayet etti.
«Allah Kayser'in
başından Acem ordularını defettikten sonra Allah'ın lütfuna şükür İçin Hıms'dan
Beyt-i Makdİs'e gitti-» Yine bu hadîste :
«Allah'ın kulu ve
Resulü Muhammed'den» dedi. (Erîsiyyîn yerine) «yerîsiyyîn» tâbirini kullandı.
(Dîâyeti'l-İslâm yerine) «dâiyeti'l-İsIâm» dedi.
Bu hadîsi Buhâri
«Bed'ü'1-Halk, Cthâd, Tefsir, Şehâdât, Cizye, Edeb, îmân, İlim, Ahkâm, Megâzî,
Haber-i vâhid» ve «İstizan» bahislerinde; Ebû Dâvûd «Edeb» bahsinde; Tirmizî
«İstîzân»'da; Nesâî «Tefsir»'de muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir. «Sünen»
sahiplerinden onu tahrîc etmeyen yalnız îbni Mâce olmuştur.
Hz. Ebû Süfyân'm
bahsettiği müddetten maksat: Hudeybiye anlaşmasıdır. Bu anlaşma hicretin
altıncı yılı sonuna doğ' ru yapılmıştı. Ebû Süfyân (Radiyallahtianh) o zaman
henüz müs-lüman olmamıştı.
Busrâ: Havran şehrinin
adıdır. Şamla Hicaz arasında, cenûbta Taberiyye gölü kıyılarına kadar uzanan,
toprağı mahsuldar bir yerdir. Bir rivayette İmparator Hirakı , Peygamber
(Sallailahü Aleyhi ve Sellem)*den gelen mektubu Kudüs 'teki Beyt-i Makdis'de
okumuştur. Mektubu almca : «Bu adamın kavminden burada kimse var mı?« diye
sorması akrabası onun iç ve dış ahvâlini herkesten iyi bileceği içindir. Bir de
akrabadan olmayanlar bir kimsenin soyuna sülâlesine dil uzatabilirler; fakat
akraba bunu yapmaz. Hz. Ebû Süfyân o zaman Peygamber (Sallallahü Aleyhi
veSelîem)'in belli başlı düşmanlarından biri olduğu için onun hakkında yalan
söyleyerek imparatorun gözünden düşürmek, kin bağlatmak gibi şeyler düşünmüşse
de, yalanı derhal Mekke müşriklerine ulaştırılarak kendinin gözden düşmesine
sebep olacağrm bildiği için buna cesaret edememiştir. Bu hal yalanın İslâm'da
olduğu gibi. câhiliyet devrinde de çirkin sayılırdığını gösterir.
Görülüyor ki Hirakı
Hz. Ebû Süfyân'a birçok suâller sormuş; aldığı cevaplar neticesinde :
«Peygamberler de böyle idi» demiştir. Hattâ bu suâl ve cevapların sonunda âhir
zaman Peygamberinin çıkacağını bildiğini de söylemiştir. Acaba bunları nereden
bilmiştir? Ulemâ bunları geçmiş kitaplardan öğrendiğini veya aklî karinelerle
bildiğini söylerler. Filhakika İncil'de Ahmed isminde bir âhir zaman Peygamberi
geleceğinin bildirildiğini Kur'an-ı Kerim haber vermektedir. Ancak hıristiyan
paazları İslâm'a olan düşmanlıklarından dolayı bunu tahrif ederek gizlemişlerdir.
Son devrin Osman1i ulemâsından AbdullâTîf Harpûtî merhum «Tenkîhu'l-Kelâm...»
adlı eserinde bundan bahsetmiştir.
Hirakl'in huzurunda
Hz. Ebû Süfyân'i öne, arkadaşlarını onun arkasına oturtmaları —bazı ulemâya
göre— şayet Ebû Süf-yân yalan söyleyecekse sıkılmasın diyedir. Çünkü bir
kimsenin yüzüne karşı yalan söylemek insana güç gelir.
HirakI'in sualleri
manidardır. İbni Battal diyor ki : Hirak1'in haberleri ve her haberi ayrı ayrı
sorması eski kitaplardan almadır. Zîra bütün bu sordukları, Peygamber
(Saiîatlahü Aleyhi ve Seİlem) in, ellerindeki
Tevrât 'la İncî1'de yazılı evsâfıdır.»
Hirak1 suâllerine
hasebten başlamıştır.
Haseb: Soy sop, şeref,
asalet demektir. Peygamber (Saiîatlahü Aleyhi veSellem)'in âsîl bir aileden
geldiği cevabına karşı: «Peygamberler de böyledir; kavimlerinin
asaletlilerinden gönderilirler!» demiştir. Bundaki hikmet: Asilzadenin bâtıla
intisab etmekten uzak kalması ve insanların kendisine kolaylıkla inanmasına
sebep olmasıdır. Peygamberlere evvelâ insanların zayıf tabaksının îmân etmesi
ise, eşrafın kendileri ayarında birinin öne geçmesini bir izzet-i nefis meselesi
yaparak çekememelerin-den ileri gelir. Zayıf tabakanın böyle bir dâvası yoktur.
Onun için hakka kolaylıkla inkıyâd ederler.
Dînden dönen olup
olmadığını sorması, bir insanın hakikatim bilerek girdiği bir işten
dönmeyeceği malûm olduğu içindir. Bâtıla saplanan ise bir müddet sonra hatasını
anlayarak ondan vaz geçer. ,
Vefasızlık suâline
gelince : Vefasızdan Peygamber olmayacağını H i -rakl bilirdi. Zîrâ dünya
menfaatleri peşinde koşan bir adam bu uğurda sözünden dönme, aldatma gibi
şeylere tevessül edebilir; fakat âhiret için çalışan asla bu gibi şeylere
tenezzül etmez.
Bu suâl cevap faslı
bitekten sonra Hirak1 : «Eğer onun hakkında söylediklerin doğru ise o
hakîkaten Peygamberdir. Onun çıkacağını biliyordum... Yanında olsam ayaklarını
yıkardım!..» gibi îmânına delâlet eden sitayişkâr sözler söylemiştir. Hattâ
Buhâri'deki rivayetin sonunda Roma1ı1ar'a
şöyle hitâb etmiştir :
«Ey Romalılar! Felaha,
hakka ermeyi ve mülkünüzün elinizde kalmasını ister misiniz! O halde bu
Peygambere tâbi' olun!..» Hadîsin devamı şöyledir:
«Bunun üzerine
Romalılar vahşî eşekler gibi kapılara koştular; fakat onları kapalı buldular. H
İra ki onların kaçışını görüp îmândan ümidini kesince : Bunları benim yanıma
iade edin! dedi ve kendilerine şunu söyledi : Ben demin size söylediğim sözümü
sizin dîniruze olan metanet ve gayretinizi denemek için söyledim; bunu da
gördüm!..»
Artık Romalılar
kendisine secde ettiler; ondan razı oldular. İşte Hirak1'in son hâli bu idi.
«Acaba Hirakl hakîkaten îmân etmiş mi îdi?»
Ulemâ bu suâlin cevabında
mütereddit görünüyor. Bâzıları son olarak : «Ben sizi denemek için Öyle
söyledim.» demesine bakarak İslâm'ı kalben tasdik etmediğine kail olmuş, fakat
allâme Ayni buna i'tiraz-la :« Caiz ki, bu sözü, kaçtıklarını görünce kendisini
öldüreceklerinden korktuğu için söylemiş; bununla onları iskât ve tatmin etmek
istemiştir. Kalbindekine biz nereden vâkıf olalım; bu sözün kalbin tasdiki ile
söylenip söylenmediğini nereden bilelim!» demiş; sonra şunları söylemiştir:
«Lâkin Nevevî diyor ki : Hirak1'in (Bilmiş olsam ona kavuşmak külfetini göze
alırdım...) sözünde bir mazeret yoktur. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve
SelUmVin bak Nebî olduğunu bilmişti. Ancak tahtına kıyamadı; riyasete rağbet
gösterdi. Ve bunları İslâm'a tercih etti. Bu cihet «Sahîh-i Buhâri»de
sarahaten beyan edilmiş :
(Eğer Allah Teâlâ onun
hidâyetini dilese idi kendisini Necâsî gibi muvaffak kılar; riyaset de elinden
gitmezdi.) denilmiştir.»
Ebû Ömer: «Kayser,
Resûllülab (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'e îmân etmiş, fakat patrikleri razı
olmamıştır.» diyor. Kayser, Roma imparatorlarına verilen unvandır. Nitekim
Habeş imparatorlarına Necâşî, Yemen kırallarına Tübba', Mısır kıratlarına
Fir'avn denilirdi...
Hirak1'in îmân
etmediğine bu hâdiseden sonra vuku' bulan Mûte harbi ile de istidlal ederler.
İbni İshâk'ın beyânına göre bu harbe Hirakl yüz bin kişilik bir müşrik ordusu
ile iştirak etmiştir. Bununla beraber yine de îmânını gizlemiş; bunları
saltanatını korumak ve öldürülmekten korkmak gibi sebeplerle yapmış olması
ihtimali üzerinde duranlar vardır. Ancak İmam Ahmed'in «Müsned»inde şöyle bir
hadîs vardır: «Hirakl Tebûk'ten Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e: Ben
müslümanım diye mektup yazdı. Fakat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem):
«Yalan söylemiş :
Bilâkis o hıristîyanlığında dâimdir! Buyurdu.»
İbni Battal: «Bizce
Hirak1'in alenen müslüman oluşu sahih değildir. Bizim bildiğimiz, onun
saltanatını, kelime-i hakkı alenen söylemeye tercih etmesidir. Büz, alenen
söylemedikçe bir kimsenin müslüman olduğuna kanaat getirenleyiz. Hirak1
mükreh ve muztar değildi, ki, ma'zûr olsun! Onun işi Allah'a
kalmıştır.» diyor.
«Erîsiyyîn» kelimesi
hadîsin ikinci rivayetinde «yerîsiyyîn» şeklinde okunmuştur. Bu kelime «Ensin»
ve «ırrîsîn» şekillerinde de. okunmuştur. En meşhur kıraeti «erişi yyîn»'dir.
Mânâsında dahî ihtilâf olunmuştur. En meşhur kavle göre erîsiyyîn : Irgat ve
çiftçilerdir. Cümlesinin mânâsı: «Sana tâbi' olan halkın vebali de senin
üzerine olur.» demektir. Bunlarla bütün teb'a halkı kasdedilmiştir. Zira bu
sınıf hem ekseriyeti teşkil etmekte hem de kolaylıkla ram olmaktadırlar.
Binâenaleyh Hirak1 müslüman olursa onlar da İsîâmiyeti kabul eder; olmazsa
onlar da kabul etmezlerdi.
Bâzıları : «Bunlardan
murâd: Yahudilerle hıristiyanlardır.» demiş; bir takımları da insanları kötü
yollara sevkeden kırallar olduğunu söylemişlerdir.
«Diâye» da'vet
demektir. Bundan maksat kelime-i tevhîddir. «İbni Ebî Kebşe» 'den murâd
Peygam"e»ı- (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem)div. Vaktiyle Huzâa kabilesinden
İbni Ebî Kebşe bu hususta ona tâbi' olmamış. İşte
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) nâmında biri Şi'râ denilen yıldıza tapmış, fakat
Araplardan biç bin müşriklerin dînine uymamak hususunda bu adama benzetilerek kendisine
burada îbni Ebî Kebşe
denilmiştir. Ebû'l- Hasen Cürcânî'ye
göre bu teşbih Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) 'e düşmanlık için
yapılmıştır. Bâzıları: «Bundan murâdlari Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem):
«Ta'yîb değil,
mücerred teşbihtir.» demişlerdir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in anne
tarafından dedesine Ebû Kebşe denildiğini söyleyenler olduğu gibi, süt
babasına Ebû Kebşe denildiğini ileri sürenler ve daha başka İbni Kebşe 'lerden
bahsedenler de olmuştur.
Benî Asfar: Romalılar
'dır. Bunların menşeleri hakkında da muhtelif kaviller ileri sürülmüştür. Ebû
İshâk'a göre İshâk (Radiyallahü anh)\n neslinden Asfar b. Rûm 'un sülâlesidir
ki, Kaadî Iyâz da bu kavli muvafık
bulmuştur.
1-
Yazışmalarda ifrat ve tefritten kaçınmak gerekir. Bundan dolayıdır ki,
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hirakl'e yazdığı mektupta
«Romalıların büyüğü» demiş; melik, sultan, imparator gibi tabirler
kullanmamıştır. Çünkü melik unvanı ancak îslâm dîni hükümlerine uyana verilir.
Sultan dahî Pey gam., ei (Sallallahü Aleyhi ve Sellem, in veya vekilinin
şartla tâyîn ettiği kimsedir. Sadece Hirak1e de dememiş; bir nevî taltifte
bulunarak : «Romalıların büyüğüne» demiştir. Çünkü Romalılar Hirakl'e hürmet ve
tâzîm gösterirlerdi. Teâlâ Hazretleri de İslâm'a da'vet ederken yumuşak
davranmayı emretmiştir.
2- Mektuba besmele ile başlanır; velev ki kâfire
gönderilsin.
3- Haber-i
vâhidle amel vâcibtir. Aksi takdirde mektubu yalnız Dihyetü'l-Kelbî
(Radiyallahü anh) ile göndermenin faydası kalmazdı.
4- Müslüman
kâfire selâm veremez diyenler bu hadîsle de istidlal ederler. Ekseri ulemânın
kavli, budur. Bir takımları hacet ve yatıştırma maksadiyle, ! azıları da mutlak
surette bunu caiz görmüşlerdir. Fakat
Buhâri ile Müslim 'in, «SahîhVlerinde Peygamıer (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyin :
«Yahudiler ve
hıristİyonlarla karşılaştığınız vakit evvelâ siz selâm vermeyin!» buyurduğu
rivayet olunmuştur. Hattâ Buhâri ve başkaları: «Bid'at sahibine ve büyük günah
işleyip de tevbe etmeyene selâm verilmez; selâmı da alınmaz.» demişlerdir.
5-
Yazışmalarda ve hutbelerde «Emmâ ba'dii» ifâdesini kullanmak müstehabtır.
6- Ehl-i
kitâbtan Peygamberimiz (Sallallahü A leyhi ve Sellenı) 'e yetişip de îmân
edenlere iki ecîr verilir.
7- Hattâbî:
«Bu hadîsle Kur'an'la düşman diyarına gidilmesinin yasaklanmasından yalnız
Mushaf ve çok âyetler kasdedildiğine, bir iki âyetin götürülmesi yasak
olmadığına delîl vardır.» demiştir.
8- Harbten
evvel kâfirler İslâm'a davet olunurlar. Şayet o zamana kadar yapılmamışsa bu
daveti yapmak vâcib, evvelce yapılmışsa müstehabtır. İmam
Âzam'la İmam Şafiî 'nin ve cumhûr-u ulemânın mezhebleri
budur. İmam Mâ1ik'Ie bâzı ulemâya göre
da'vet mutlak surette vâcibtir. Bir takımları mutlak surette davet lâzım gelmediğine
kail olmuşlardır.
9- Müslümanların
İşlerinde, dîn ve dünyâya ait mühim meselelerde haseb neseb sahiplerini tercih
etmek evlâdır.
10- Yazışmalarda
belagat ve îcâza dikkat ederek, güzel mânâh kelimeler aramak müstehabtır.
Çünkü Peygamber(Sailallahü Aleyhi ve Seliem) 'in:
«Müslüman ol, selâmet
bul!» sözü son derece kısa olup îcâz, belagat, cinas ve mânâ.cihetlerinden
eşsizdir.
11- Küffar
diyarına sefer etmek caizdir,
12-
Başkasının delâletine sebep olan kimse günahkârdır.
13-
Düşmandan korunmak îcâb eder; zira düşmanı hakkında yalan söylemeyeceğinden
kimse emin olamaz.
14-
Peygamberler insanların en şereflilerinden gönderilmişlerdir.
15-
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in doğruluğunu ve Peygamberliğinin
alâmetlerini kitab ehli olanlar kat'İ surette biliyorlardı. îmân etmeyenler
ancak ve ancak inal ve hasetlerinden yahut dünyâ mansibla-nnın ellerinden gideceği korkusundan ona inanmamışlardır.
75- (1774)
Bana Yusuf b. Hammâd El-Ma'nî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdüla'lâ,
Saîd'den, o da Katâde'den, o da Enes'den naklen rivayet etti ki, Nebiyyullah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Kisrâ'ya, Kayser'e, Necâşî'-ye ve her diktatöre
mektup yazarak kendilerini Allah Teâlâ'ya da'vet etmiştir. Bu Necâşî cenaze
namazını PeygamVer {Sallallahü A 'eyhi ve Sellem) in kıldığı Necâşî değildir.
(...) Bize
bu hadîsi Muhammed b. AbdiIIâh Er-Ruzzî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize
Abdülvehhâb b. Atâ', Saîd'den, o da Katâde'den naklen rivayet etti. (Demiş ki)
: Bize Enes b. Mâlik, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den bu hadîsin
mislini rivayet etti. Ama: «Bu Necâşî, cenaze namazını Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellerin 'in kıldığı Necâşî değildir.» demedi.
(...) Bana
tu hadîsi Nasr b. Aliy El-Cehdamî dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam
haber verdi. (Dedi ki) : Bana Hâlid b. Kays. Katâde'-den, o da Enes b.
Mâlik'ten naklen rivayet etti. Fakat: «Bu Necâşî, cenaze namazını Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Sellemi ;in kıldığı Necâşî değildir.» ifadesini anmadı.
Buharı şârihi Ayni bu
cümle için : «Galiba râvilerden birinin vehmi olacaktır. Yahut Habeş
kırallanndan birine büyük kiralın ismini vermiştir. Yahut Necâşî öldükten
sonra onun yerine geçene mektup yazıldığına hamledilir.» diyor.
Hadis-i şerif,
küffarla yazışmanın caiz olduğuna, onları İslâm'a da'-vetin lüzumuna, mektupla
ve haber-i vâhidle amel edilebileceğine delâlet etmektedir.
76- (1775)
Bana Ebû't Tâhir Ahmed b. Arar b. Şerh rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb
haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus, İbni Şi-hâb'tan naklen haber verdi. (Demiş
ki) : Bana Kesir b. Abbâs b. Abdil-muttalib rivayet etti. (Dedi ki) : Abbâs
şunları söyledi:
Kesûlüllah (Salîallahli
Aleyhi ve Sellem)'\e lirlikte Huneyn harbinde bulundum. Ebû Süiyân [21] b.
Haris b. Abdümuttalib ile ben Kesûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Selle m)'in
peşine takılarak ondan ayrılmadık. Resulü 1-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellern)
beyaz bir katırının üzerinde idi. Onu kendisine Ferve b. Nüfâsete'l-Cüzâmî
hediyye etmişti. Müslümanlarla küffâr karşılaşınca müslümanlar dönüp
gerilediler. Resûlüllah (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) ise katırını kâfirlere
doğru mahmuzlamaya başladı. Ben Re-sû\ü\lah(Sallallahü Aleyhi ve Seilem)
"m katırının geminden tutuyor; onu kopmasın diye men' ediyordum. Ebû
Süfyân da Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSellem)in özengisinden tutuyordu.
Derken Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Ey Abbasi Ashâb-ı sem
ura yi çağır!» dedi. Abbâs sesi kuvvetli bir zatmış. (Demiş ki) :
— Ben de sesim çıkabildiğine: Ashâb-ı semûra
nerede? diye haykırdım. Vallahi sesimi işittikleri vakit (yerlerine) dönüşleri, ineğin yavrularına dönüşü gibi
idi. Ve:
— Yâ lebbeyk!.. Yâ lebbeyk!.. diyerek küffarla
harbettiler.
Ensârı çağırmak için :
Ey Ensâr cemaati! Ey Ensâr cemaati! diyorlardı. Sonra da'yet Benî Haris
tbni'I-Hazrec'e inhisar etti. Ve : Yâ Benî Haris İbni'l-Hazrec! Yâ Benî Haris
İbni'l-Hazrec! dediler. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
katırının üzerinde uzanmış gibi bir vaziyette onların çarpışmasına baktı da :
«Bu, tandırın
kızıştığı zamandır!» buyurdu. Sonra Resûlüllah(Sallaüahü Aleyhi ve Sellem) birkaç çakıl alarak onları küf farın
yüzlerine attı ve:
«Muhammed'in Rabbine
yemîn olsun bozguna uğradılar!» dedi. Az sonra ben bakmağa gittim. Ne göreyim
harb onun dediği şekilde!.. Vallahi o küffara attığı çakıllarından başka bir
şey yapmamıştı. Artık onların
kuvvetinin zayıfladığını, işlerinin
gerilediğini gördüm durdum!
77- (...)
Bize bu hadîsi İshâk b. İbrahim ile Muhammed b. Râfi' ye Abd b. Humeyd de hep
birden Abdtirrazzâk'tan rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Ma'mer, Zührî'den
bu isnâdla bu hadîsin mislini haber verdi. Yalnız o: «Fervetü'bnü Nüâmete'l-Cüzamî»
demiş; bir de: «Kâ'be'-nin Rabbine yemin olsun bozguna uğradılar! Kâ'be'nin
Rabbine yemîn olsun bozguna uğradılar! demiştir. Bu hadiste şunu da ziyade
etmiştir: «Nihayet Allah onları bozguna uğrattı. Ben Peygamter (Sallallahü
Aleyhi ve Seilern) 'i onların arkasında katırının üzerinde onu mahmuzlarken
hâlâ görür gibiyim!»
(...) Bize
bu hadîsi İbni Ebî Ömer de rivayet etti, (Dedi ki) : Bize Süfyân b. Uyeyne,
Zührî'den rivayet etti. (Demiş ki) : Bana Kesîr b. Abbâs, babasından naklen
haber verdi. (Demiş ki) :
Huneyn harbi günü ben
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seiiem/'le beraberdim... ve râvî hadîsi
nakletmiştir. Şu kadar var ki, Yûnus'Ia Ma'-mer'in hadîsleri ondan daha uzun ve
daha tamamdır.
Huneyn, Mekke ile Tâif
arasında bir vadidir. Mekke'ye takriben üç günlük mesafededir. Huneyn harbi
hicretin sekizinci yılında olmuştur. Bu harbin sebebi şudur: Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) Huzâa kabilesine yardım için Mekke'ye gitmeyi kararlaştırmış;
fakat bu haber Hevâzin kabilesine ters ulaştırılarak kendileriyle harb
edecekmiş şeklinde bildirilmişti. Bu kabile cengâverliği ile meşhur olup o gün
için müslümanlann en amansız düşmanı idi. Sakîf kabilesi de bu hususta Hevâzin'den
aşağı kalmıyordu. Bunlar derhal hazırlanarak Zülmecâz panayırının kurulduğu
yere geldiler. Bu yer Huneyn'in eteğindedir. Müslümanlar bu harbe 12 000 kişi
ile iştirak etmişlerdir. Bu çokluk bidayette kendilerine ucub getirmiş ve
harbin ilk safhasında bozulup gerilemişlerse de sonradan Allah'ın nusratı
yetişmiş; ve harbi kazanmışlar; birçok ganimetler de ele geçirmişlerdir.
Kurıan-ı Kerîm'in
Tevbe [22]
sûresinde Huneyn harbi hakkında şöyle
buyurulmaktadır :
«Şüphesiz ki, Allah
siz» birçok yerlerde ve Huneyn gününde yardım etmiştir. Hani o gün çokluğunuza
böbürlen m iştiniz; fakat bunun size hiç bir faydacı olmamış ve yeryüzü bütün
genişliğine rağmen size dar gel-miftil Sonra donup geri/emiffiniz/ Bundan sonra
Allah huzur ve sükûnetini Resulüne ve mü'minler üzerine indirdi, bir de sizin
görmediğiniz askerler indirerek küfredenlere azâb verdi, işte kâfirlerin
cezası budur!..»
Bir kavle göre bu
harbte gökten sekiz bin, başka bir kavle göre beş bin melek inmiştir, on altı
bin melek indiğini söyleyenler de vardır.
Burada Peygamber
(Satlailahü A leyhi ve Setiem) İn beyaz bir katıra bindiği, başka bir
rivayette ise katırın siyah benekli beyaz renkte olduğu bildiriliyor. Bunların
ikisi de birdir. Ulemânın beyânına göre Resûlüllah (Saüailahü Aleyhi ve
Seliemy'ın bundan başka katırı yoktu; ismi de «düldüldü.
Katırı hediyye eden
zâtın adı birinci rivayette Ferve b. Nafâse , ikincide Fer ve b. Nuâme olduğu
bildirilmişse de Nevevî : «Sahih ve maruf olan birincisidir.» diyor. Bu zâtın
müslıi-man olup olmadığı ihtilaflıdır. Hattâ Buhâri 'nin rivayetine göre !
?-diyy«nin sahibi Eyle kiralı Yohanna'dır.
Harb kızışıp ordusunu
başı sıkıldığı anda Resûlüllah (Saliallahii Aleyhi veSelletn)'in bu hayvana
bûımesi onun son derece cesur olduğunun delilidir. Zîra ancak böyle yaparsa
müslumanların mercii ve mu'temedi olur; kendisini görüp yerini bilmekle
kalbleri itminan bulurdu. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hayvana
kaiden binmişti. Yoksa kendisinin ma'rûf atları vardı; onlardan birine
binebilirdi. Askeri etrafından dağıldığı halde hayvanını mahmuziayarak
müşriklerin üzerine ilerlemesi ve her taraftan kuşatıldığı zaman —kaçmak şöyle
dursun— yere inerek sebat göstermesi akıllara hayret verecek derecede cesur ve
sabırlı olduğunu gösterir. Bâzıları bunu piyadeyi teselli için yaptığını
söylerler.
Sahâbe-i kiram onun
bütün harblerde şecaat gösterdiğini rivayet etmişlerdir. Bütün Peygamberlerin
hâlü şanı da böyledir." Onlar Allah'ın va'dîne güvenir; şehîd olup,
Allah'a kavuşmaya can atarlardı. Hiç birinin —hâşâ— harb meydanından kaçtığı
sabit olmamıştır. Ulemâ onlara harb-ten kaçma isnadında bulunan bir kimsenin
tevbesi bahis mevzuu olmaksızın Öldürülmesi îcâbettiğini söylemişlerdir. Çünkü
böyle bir isnâd, Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in kara olduğunu
yahut arap değildiği-ni iddiaya benzer ki, kat'î surette bilinen bir sıfatını
inkâr demektir; bu ise —ma'âzallah— küfürdür.
Kurtubî bu hususta
şunları söylemiştir : «Peygamber (SallaHahü Aleyhi ve Sellem)^ bir noksanlık
veya kusur izafe eden kimsenin Öldürülmesi lâzım geldiğine bazı ulemâmız icmâ'
nakletmişlerdir. Bir takımları böyle bir kimseden tevbe isteneceğini, tevbe
etmediği takdirde öldürüleceğini söylemişlerdir.» İbni Battal de: «Çünkü
sözünü te'vîl etmezse kâfirdir; te'vîl ederse özrü kabul olunur.» diyor.
Bu harbte ashabın
dağılmalarına gelince: Onlar, bir daha dönmemek üzere harbten kaçmamış; biraz
yerlerinden gerilemişlerdir. Nitekim çağırıldıkları vakit «Lebbeyk» diyerek
hemen koşup gelmeleri de bunu gösterir. Harb sahnesinden uzaklaşmış olsalar çağırıldıklarını
nereden bilecek ve işiteceklerdi? Zâten bir kısmı hiç gerilememiş; Peygamber
(Sallaîîahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte yerlerinde sebat göstermişlerdi.
Bunlar bir rivayette on iki, başka bir rivayete göre yüz kişi idiler. Nevevî bu
harbte gerileyenlerin ekseriyetle müellefe-i kulûb ile henüz müslüman olmayan
Mekke müşrikleri olduğunu söylüyor. O gün müslüman ordusunda fırsat kollayan
müşrikler de varmış,
Resûlüllah (Salkülahü
Aleyhi ve Sellem) in askerini Hz. Abbâs'a çağırtması sesi gür olduğu içindir.
Onun sabaha karşı Medine 'deki Sela ' dağının üzerinden bağırarak sekiz mil
uzaktaki kölelerine işittirdiği rivayet olunur.
Eshâb-ı Semura:
Hudeybiye'de ağaç altında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e bey'at
edenlerdir.
«Yâ lebbeyk!» buyurun!
Hazırız manasınadır. (Bu kelime hakkında kitabımızın baş taraflarında tafsilât
verilmişti.)
Vatîs:
Tandıra benzeyen bir taştır. Üzerinde yiyecek pişirilir. Harplerin kızışması
bu taşın sıcaklığına benzetilerek darb-ı mesel olmuştur. Bazıları bunun
doğrudan doğruya tandır olduğunu söylemişlerdir. «Bu, tandırın kızıştığı
zamandır.» cümlesini ilk defa Peygamber (SaliallahU Aleyhi ve Sellem)
Efendimizin söylediği de rivayet olunur.
1-Harb ve
şiddet zamanlarında akraba birbirini kollar ve yardım ederler.
2-Bu hadîste
biri fi'lî, diğeri haberi olmak üzere iki mu'cize vardır. Filî mu'cize,
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in küffarın yüzlerine çakıl atarak
bozulmaları; kavlîsi de bozulacaklarını haber vermesidir.
78- (1776)
Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Ebû Hayseme, Ebû İshâk'tan
naklen haber verdi. (Şöyle demiş) : Bir adam Berâ'a:
— Yâ Ebâ Umara!
Siz Huneyn günü (harbten) kaçtınız mı? diye sordu. Berâ' şu cevabı
verdi:
— Hayır, vallahi! Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi
veSeilem) dönüp gitmedi. Lâkin şu var ki, ashabının gençleri ve aceleci takımı
zırhsız, üzerlerinde silâh olmaksızın yahut çok silâh olmaksızın (meydana)
çıkmışlardı. Ve atıcı, okları yere düşmeyen bir kavimle Hevâzin ve Benî
Nasr toplulukları ile karşılaştılar. Bunlar kendilerini öyle bir ok yağmuruna
tuttular ki, nerde ise okları hiç boşa gitmiyordu. Orada Resûlüllah
{Sallallahü Aleyhi Ve Sellem) 'in de üzerine yürüdüler. Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beyaz katırının üzerinde idi. Ebû Süfyân
b. Haris b. Abdilmutta-lib de onu yediyordu. Hemen (yere) inerek Allah'tan
zafer diledi ve :
«Peygamber benintt
yalan yok! Abdülmuttalib'in oğlu benim!» dedi. Sonra askerini sıraya dizdi.
79- (...)
Bize Ahmed b. Cenâb EI-Missîsi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize îsâ b. Yûnus,
Zekeriyyâ'dan, o da Ebû İshâk'dan naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) : Berâ'a
bir adam gelerek:
— Siz Huneyn günü dönüp gittiniz mi yâ Ebâ
Umara? diye sordu. Bunun üzerine Berâ' şunları söyledi:
— Nebiyyüllah (SailaUahü Aleyhi ve Sellemfe
şehâdet ederim ki dönüp gitmedi. Lâkin insanların aceleci takımı ve zırhsızlar
Hevâzin'in şu kabilesine gittiler. Halbuki onlar atıcı bir kavimdir.
Kendilerini ok yağmuruna tuttular. Sanki bu oklar bir çekirge sürüsü idi.
Derken bozuldular. Düşman ResûlüIIah (SallallahUA leyhi veSellem) 'e doğru
yöneldi. Ebû Süf-yân b. Haris katırını yediyordu. Derken (yere) indi. Dua etti ve zafer diledi. Hem:
«Peygamber benim;
yalan yok! Abdülmuttalib'in oğlu benimi Allahım, yardımını indir I» diyordu.
Berâ' demiş ki: «Vallahi
harb kızıştı mı biz onunla korunuyorduk! Bizim cesurumuz onunla (yâni)
Peygamber (SailaUahü Aleyhi ve Sellem) 1e bir hizada durandı.»
80- (...) Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile İbni Beşşâr da
rivayet ettiler. Lâfız İbni'l-Müsennâ'nındır. (Dediler ki) : Bize Muhammed b. Ca'fer
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Ebû İshâk'tan, rivayet etti.
(Demiş ki) : Befâ'dan dinledim; kendisine Kays (kabilesin) den bir adam:
— Siz Huneyn günü Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi
ve Sellem) 'den kaçtı-nıx mı? diye sordu da Berâ' şunları söyledi:
— lâkin Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) kaçmadı. O gün Hevâ-zin
(kabilesi) atıcı idiler. Ama biz üzerlerine hücum edince bozuldular. Biz
de ganimetlerin üzerine çullandık. Derken bizi oklarla karşıladılar. Gerçekten
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i beyaz katırının üzerinde gördüm.
Ebû Süfyân b. Haris de geminden tutmuştu. Kendisi:
«Peygamber benim;
yalan yok! Abdölmuttalib'in oğlu benimi»
diyordu.
(...) Bana
Züheyr b. Harb ile Muhammed b. El-Müsennâ ve Ebû Bekir b. Hellâd da rivayet
ettiler. (Dediler ki) : Bize Yahya b. Saîd, Süf-yân'dan rivayet etti. (Demiş
ki) : Bana Ebû İshâk, Berâ'dan rivayet etti Berâ' kendisine bir adamın: Yâ Ebâ
Umara! dediğini söylemiş...
Ve râvi hadîsi
anlattı. Ama onun hadîsi Ötekilerden daha az; onların hadîsi daha tamamdır.
81- (1777)
Bize yine Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ömer b. Yûnus El-Hanefi
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İkrime b. Amrnâr rivayet etti. (Dedi ki) : Bana
lyâs b. Seleme rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam rivayet etti. (Dedi ki) :
Resûlüllah (SallaÜahü
Aleyhi veSellem)'\e birlikte Huneyn'de har be t tik. Düşmanla karşılaşınca ten
ilerledim; ve bir dağ yoluna çıktım. Derken karşıma düşmandan bir adam çıktı.
Ben de kendisine bir ok attım. Hemen gözümden kayboldu. Ne yaptığını
anlamadım. Bir de baktım; düşman o bir yoldan çıkıverdi! Ve derhal Peygamber
(Sallallahiİ Aleyhi ve SeUemJin ashâfcı dönüp çekildiler. Ben de bozulmuş
olarak geri döndüm. Üzerimde iki elbise vardı. Birisi ile sarınmış, diğeri ile
de bürünmüştüm. Derken peş tema hm çözüldü. Ben de ikisini birden topladım. Ve
bozulmuş olarak Resûlüllah (Salialiahü Aleyhi ve Sellem) 'in yanına uğradım.
Kendisi benekli beyaz katırının üzerinde idi. Ve:
«Ekva'ın oğlu muhakkak
bir korku gördü!» dedi. Düşmanlar Resûlüllah {Sallallahiİ Aleyhi ve Sellem) 'i
kuşatınca katırdan indi. Sonra yerden bir avuç toprak aldı. Ve yüzlerine karşı
dönerek :
«Bu yüzler kahrolsun!»
r. uyurdu. Artık onlardan Allah'ın yarattığı hiç bir insan yoktu ki, tu avuç
tan gözlerini toprakla doldurmasın! Az sonra savuşup gittiler. İşte Allah (Azze
ve Celte) onları bozguna uğrattı. Resûlüllah (Salialiahü Aleyhi ve Sellem) de
ganimetlerini müslümanlar arasında taksim etti.
Hz. Berâ'
rivayetlerini Buhâri «Kitabü'l-Cihad» ve «Ki-tâfcü'l-Megâzî»de tahrîc etmiştir.
Ebû Umara, Hz. Berâ'
b. Âzib 'in künyesidir. «Siz Humeyn günü (harbten) kaçtınız mı?» suâline karşı
Hz. Berâ 'in: «Hayır! Vallahi Resûlüllah (Salialiahü Aleyhi ve Sellem) dönüp
gitmedi...» şeklinde cevap vermesi edeb ve nezâketin örneklerindendi. Çünkü
suâlin mukadder olan mahiyeti: «Siz hepiniz kaçtınız mı?» demektir, ki Peygamber
(SaÜallahü Aleyhi ve Sellem)'in de onlarla beraber kaçmış olmasını iktizâ eder.
Hz. Berâ' bunu anlayınca doğrudan doğruya : «Hayır! Vallahi Resûlüllah
{Salialiahü A leyhi ve Sellem) dönüp gitmedi!» diye cevâp vermiştir.
Gençler mânâsına gelen
«Şubbân» kelimesi bâzı rivayetlerde «Ctifâ*» şeklinde zaptedilnıiştir. Cufâ':
Selin kenara attığı köpük ve çör-çöp demektir. Kaadi Iyâz: «Eğer bu rivayet
sâhî'hse mânâsı: Müslümanlarla beraber harbe çıkan Mekke1i1er'le onlara
katılan hazırlıksız, ganimet meraklısı kadın ve çocuklar ve kalblerinde
çürüklük olanlardır. Bunlar selin kalıntısına, benzetilmişlerdir.» diyor.
Peygamber (Sallallahu
Aleyhi ve Seilem) 'in :
«Peygamber benim,
yalan yok! ilâh...»sözü şi'rin racez denilen bahsine uygun düşmüştür. Bu
hususta Mâzirî şunları söylüyor: «Bâzı kimseler racezin şiirden olduğunu kabul
etmemişlerdir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemfden de sâdır
olmuştur. Halbuki Teâlâ Hazretleri:
(Biz ona şi'ri
öğretmedik. Ona şiir yaraşmaz da.) [23]
buyurmuştur. Ahfeş'in mezhebi budur. O bununla Ha1î1'in racezi şiir sayan mezhebinin
fâsid olduğuna istidlal etmiştir.
Ulemâ buna şöyle cevap
vermişlerdir : Şiir, kasden söylenen ve insanın mevzun, kafiyeli düşürmeye
çalıştığı sözdür. Âmmenin sözlerinde birçok mevzun kelimeler bulunur, fakat
bunlara hiç bir kimse şiir demediği gibi, sahibine de şâir demez. Kur'an 'daki
mevzun kelimeler hakkında da cevap budur...»
Filhakika
Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Seilem) bu sözü ile şiir kasdetmemiştir.
Binâenaleyh mevzun da olsa şiir sayılmaz. Burada şöyle bir suâl hatıra
gelebilir. Acaba Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Seilem):
«Abdülmuttalib'in oğlu
benim!» diyerek neden babasını bırakmış da dedesine intisâb etmiş; ve bununla
iftiharda bulunmuştur? îftihâr ekseri ulemâya göre câhiliyyet amellerinden
değil midir?
Cevâp: Peygamber
(Sallalİahü Aleyhi ve Seilem) daha ziyâde dedesinin ismi ile şöhret bulmuştu.
Çünkü babası Abdullah genç yaşta Abdülmuttalib'in sağlığında vefat etmişti.
Abdülmuttalib Araplar arasında pek meşhur ve Mekke1i1er'in reîsi idi. Bundan
dolayı birçok kimseler Peygamberimiz (Sallatlahü Aleyhi ve Seilem)'e Abdülmuttalibin
oğlu derlerdi. Bir de Abdülmuttalib Peygamber (Sallatlahü Aleyhi ve Seilem) in
geleceğini, şanının büyük olacağını Mekkeliler'e müjdelemişti. Bunu kendisine
Seyf b. Zî Yezen nâmında biri söylemişti. Bazı rivayetlere göre Abdülmuttalib
Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Seilem) 'in zuhur edeceğini rüyasında
börmüştü. Araplar arasında bu meşhurdu. İşte Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve
Seilem) ashabına bunu hatırlatmak ve düşmanlarına mutlaka gâlib geleceğine
tenbîhte bulunmak istemiştir. Tâ ki akıbet onun olduğunu bilsinler de kalbleri
kuvvet bulsun! Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Seilem) burada harbe devam
ettiğini, kaçanlarla birlikte bir yere gitmediğini, bulunduğu yeri de
bildirmiştir. Bunu askerleri dönsün de yanına gelsin diye yapmıştır.
«Peygamber benim!
Yalan yok!»cümlesinin mânâsı: Hak Peygamber
benim! Ne kaçarım, ne
de yerimden kıpırdarım! demektir.
Harblerde:
Ben filân oğlu filânım
gibi sözler söylenebilir; bunlar ancak öğünmek maksadı ile söylendiği zaman
câhiliyyet ameline benzer ve o zaman mekruh olurlar.
1- Harb
esnasında duâ etmek müstehabtır.
2- Harbte
sebat ettiğini ve kaçmayacağını göstermek için kumandanın katıra binmesi
yerinde bir hareket ve güzel bir siyasettir. Zîrâ kumandan sebat gösterirse
askeri de ona uyarak gayrete gelir; harbten kaçmaz.
3- Harb
kumandanına akrabasının eşrafı ve diğer insanlar hizmet edip hayvanlarına
bakabilirler.
4- Hadîsin
son rivayeti Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seliem)'in filî ve kavli iki
mu'cizesini ihtiva etmektedir.
82- (1778)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Züheyr b. Harb ve îbnü Nümeyr, toptan
Süfyân'dan rivayet ettiler. Züheyr (Dedi ki) : Bize Süf-yân b. Uyeyne, Amr'dan,
o da a'mâ şâir Ebû'l-Abbâs'tan, o da Abdullah b. Amr'dan naklen rivayet etti.
Şöyle demiş:
Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Seliem) Tâif halkını muhasara etti. Ama onlardan bir şey elde
edemedi. Ve:
«Bİz Inşaallah
dönüyoruz!» buyurdu. Ashabı:
— Dönüyoruz ama onu fethetmedik! dediler. Bunun üzerine Re-sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) onlara
«Sabahleyin harbe
hazır olun!»?-uyurdu. Ertesi gün harbe hazırlandılar; fakat yaralandılar.
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (tekrar) :
«Biz yarın dönüyoruz!»
buyurdu. Bu söz onların hoşuna gitti. Resûlül-lah {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
de güldü.
Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü'l-Megâzî» ve
*Kitâbü'l-Edeb»de;
Nesâî «Kitâbü's-Siyer»in iki yerinde tahrîc
etmişlerdir.
Tâif: Bağlık bahçelik
bir yer olup Mekke 'nin doğusunda iki veya üç konak mesafededir. Tâif gazası
hicretin sekizinci yılı şevvalinde olmuştur. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) burasını 18-20 gün kadar kuşatmış; netice alınamayınca muhasarayı
kaldırmıştır. Zira buranın kal'ası muhkem, ahâlisi cenkçi idi. Üstelik muhasara
halinde bir senelik yiyeceklerini depo etmişlerdi.
Kal'ayı fethetmeden
dönmek ashaba ağır gelmiş; Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ise nasıl
olsa ileride zahmetsizce alınacağını bildiği veya ümid ettiği için Medîne'ye
dönmek istemiştir. Fakat ashabının arzularını görünce onları kırmamak için
ertesi gün erkenden yine harbe hazır olmalarını emir buyurmuştur. Ertesi günkü
harbte ise ashabtan yaralananlar olmuş. Düşman kal'asma sığınmış: Müslümanlara
ok yağdı-nyormuş. Müslümanların attığı oklar düşmana yetişemiyormuş. Bunu gören
ashâb dahî boşuna hücumda bir fayda olmadığını anlamış ve Medine'ye dönmeye
razı olmuşlardır. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SelUm) (tekrar) : «Yarın
dönüyoruz!» deyince, bu sefer hoşlarına gitmiş; o da sür'atle fikir
değiştirdiklerine şaşarak gülmüştür.
Bu hadîs burada Abdullah
b. Amr b. Âs 'dan rivayet olunmuştur. İbni Hamân'dan nakledilen nüshaların
ekserisinde de böyle olduğunu Kaadî Iyâz bildirmişse de Kaadi Şehîd bunun
yanlış olduğunu; doğrusunun Abdullah b. Ömer b. Ha11âb olacağım söylemiş; bu
hususta Dârakutnî de aynı ismi doğrulamıştır.
İbni Ebî Şeybe bu
hadîsi «Müsned*ıinde Süf yân tariki ile Abdullah b. Anar b. Âs 'dan tahrîc
etmiş; sonra: «îbni Uyeyne bu hadîsi başka defa Abdullah b. Ömer'den rivayet
etti.» demiştir. Ebû Bekir El-Berkaanî: «Esah olan İbni
Ömer b. Hattâ b 'dan rivayet edilmesidir.» diyor.
83- (1779)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Affân rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Ha m mâ d b. Seleme, Sâbit'den, o da Enes'den naklen rivayet
etti ki, ResûlüIIah (SallaUahu Aleyhi ye Sellem) Ebû Süfyân'm gelişini duyduğu
vakit müşavere yapmış. Enes şöyle demiş :
—Evvelâ Ebû Bekir
konuştu; Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ,ona iltifat etmedi. Sonra
Ömer konuştu; ona da iltifat etmedi. Bunun üzerine Sa'd b. Ubâde kalkarak:
— Biz/mi kasdediyorsun
yâ Resûiâllab? Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemuı ederim ki, sen bize
atlarımızı denize daldırmamızı emretsen daldırırız! Onları Berkü'l-Gemâd'a
sürmemizi emretsen bunu da yaparız! dedi. Bunu müteakıb Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi veSeîlem) halkı davet etti. Onlar da yola revân olarak Bedr'e indiler.
Derken yanlarına Kureyş'in sucuları geldi. İçlerinde Benî Haccâc kabilesinin
siyah bir kölesi de vardı. Hemen onu derdest ettiler.
Resûlüllah (Sailallahü
Aleyhi ve Setlem)'m ashabı ona Ebû Süfyân'la arkadaşlarını soruyorlardı. O da:
— Ebû Süfyân hakkında bilgim yok. Ama işte Ebû
Cehil, tftbe, Şey-be ve Ümeyyetü'bnü Halef!., diyordu. Bunu söylediği vakit onu
dövüyorlardı. O da :
— Evet! Ben size haber vereceğim! İşte Ebû
Süfyân! diyordu. Kendisini bırakıp da sorarlarsa :
— Ebû Süfyân hakkında bilgim yok! Ama işte Ebû
Cehil, Utbe, Şey-be ve Ümeyyetü'bnü Halef insanların içinde!., diyordu. Bunu
söyledi mi kendisim yine dövüyorlardı. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SelUm)
de kalkmış namaz kılıyordu. Bunu görünce namazdan çıktı:
«Nefsim yed-i
kudretinde olan Allah'a yemîn ederim ki, size doğruyu söylediği vakit onu
dövüyorsunuz; yalan söyledi mi bırakıyorsunuz!» buyurdular. Enes demiş ki: Bir
de Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) :
«Şurası filânın
düşeceği yerdir!» diyor; ve elini yerde oraya buraya koyuyordu. Ve müşriklerden
hiç biri Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in elinin yerinden Öteye
geçmedi.
Ulemânın beyânına göre
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in Bedir harbine çıkmazdan önce ashabı
ile müşaverede bulunması En-sârı denemek içindi. Çünkü Ensârdan aldığı bey'atta
onunla birlikte harbe çıkmaları şart koşulmamış; sadece düşmanın saldırısına
karşı kendisini koruyacaklarına söz vermişlerdi. Onun için burada harbe iştirak
edip etmeyeceklerini anlamak istemişti. Ensâr-ı kiram her zaman olduğu gibi,
bu defa da en güzel şekilde muvafakat cevabı verince ordu harekete geçmiştir.
Berkü'l-Gimâd : Mekke
'nin sahîl tarafına düşen ve ona beş günlük mesafede bulunan bir yerdir.
Bâzıları Berk İle Gimâd 'in, ayrı ayrı iki yer olduğunu söylemişlerdir. Kaadi
Iyâz'a göre burası Hecer taraflarının nihayetinde bir yerdir. Gimâd kelimesi
Gumâd şeklinde de okunmuştur. İbrahim Harbî, Berkü'l-Gimâd 'm uzaklıktan
kinaye olduğunu söylemiştir.
Ravâyâ :
Râviyenin cem'idir. Râviye su taşıyan devedir.
Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Seliem)'in namazdan çıkması selâm vermek suretiyle olmuştur.
1- Mühim
işlerde istişare sünnettir.
2- Kendisine
ahdü emân verilmeyen kâfir esîr de olsa icabında dövülebilir.
3- Bu
hadîste iki mu'cize vardır. Biri Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemfin azıh
müşriklerin tepelenecekleri yerleri göstermesi; ve kime neresini göstermişse
aynen orada öldürülmesi; diğeri kölenin dövüldüğü zaman yalan söylediğini,
dövülmezken doğruyu söylediğini haber vermesidir, ki hakikat da bu idi.
84- (1780) Bize
Şeytân b. Ferrûh rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süleyman b. Muğîre rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize Sabit EI-Bünânî, Abdullah b. Rabâh'dan, o da Etû
Hüreyre'den naklen rivayet etti. Abdullah şöyle demiş:
— Muâviye'ye bir takını hey'etler geldi. Bu,
ramazanda idi. Biz bir-rimize yeinek yapıyorduk. Ebû Hüreyre bizi kendi menziline çok davet edenlerdendi. Ben de
dedim ki :
— Beri bakın! Ben yemek yapıyorum; cemaati de
tenim menzilime davet ediyorum! Müteakiben yemek yapılmasını emrettim. Sonra
akşam üzeri Ebû Hüreyre'ye tesadüf ettim; ve :
— Bu gece davet bendedir! dedim.
— Benî geçtin mi? dedi.
— Evet!
cevâbını verdim; ve kendilerini
davet ettim. Derken
Ebû Hüreyre:
— Sizlere sizin hadisinizden bir hadîs
bildireyim mi ey Ensâr cemaati? dedi. Sonra Mekke'nin fethini anlattı ve
şunları söyledi :
— Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem)
gelerek Mekke'ye, dayandı. Ve Züfaeyr'i bir cenaha, Hâlid-i
diğer cenaha gönderdi. Ebû Ubeyde'yi de zırhsızlara kumandan gönderdi. Bunlar
vadinin ortasını tuttular. Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) de bir
bölüğün içinde idi. Bir baktı; beni
gördü. Ve:
«Ebû Hüreyre!» dedi.
Ben:
— Buyurun ya Besûlâllah! dedim. «Bana ancak bîr
Ensâri gelir!» buyurdu. Seyhan'dan başkaları şunu da ziyade ettiler:
«Bana Ensâri çağtr!»
dedi. Ensâr derhal etrafını sardılar. Kureyş kendine muhtelif kabilelerden bir
takım serseriler ve tâbi'ler toplamıştı.
— Bunları ileri sürelim. Şayet ellerine bir şey
geçerse onlarla1 beraber oluruz. İsabet alırlarsa bizden istenileni veririz!
dediler. Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) de :
«Kureys'in
serserilerine ve tâbi'lerine bakın!» buyurdu. Ve iki elini birbiri üzerine
kavuşturarak (onların toplu haline) işaret etti. Sonra :
«Bana Safa'da
yetişinceye kadar (Allah'a, emanet olun?)!..» buyurdu. Müteakiben yürüdük.
Artık bizden kim birini öldürmek isterse onu öldürüyordu. Onlardan hiç bir
kimse bize bir şey gönderemiyordu. Derken Ebû Süfyân gelerek:
— Yâ Resûlâllah! Kureyş cemâati ifna
edilmiştir. Bu günden sonra Kureyş yoktu! dedi. Bundan sonra Peygamber
(Sailallahü Aleyhi ve Sellem):
«Kim Ebû Süfyân'in
evine girerse o emniyettedir!» buyurdular. Bunun üzerine Ensâr birbirlerine:
— Bu zâta memleketi için rağbet, kabilesi için
şefekat geldi! dediler. Etû Hüreyre demiş ki: (Bu arada) vahiy geldi. Vahiy
geldiği zaman bize gizli kalmazdı. Bir geldi mi artık o geçinceye kadar bizden
birimiz gözünün ucunu Resûlüllah
(Sailallahü Aleyhi ve Sellem)'e kaldırmazdı, Vahiy geçtikten sonra
Resûlüllah {Sailallahü Aleyhi ve Sellem):
«Ey Ensâr cemaati!»
diye seslendi.
— Buyurun yâ Resûlâllah! dediler.
«Siz: Bu zata
memleketi için rağbet geldi!., dediniz» Ensâr;
— Böyle bir şey oldu! dediler.
«Hakka ki, ben
Allah'rn kulu ve Resulüyüm! Allah'a ve sizlere hicret ettim. Hayât sîzin
hayâtınız; memat sizin memâtınızdır!» buyurdular. Bunun üzerine Ensâr ağlayarak
yanma geldiler; ve:
— Vallahi biz o
söylediklerimizi ancak Allah ve Resulüne kıyamadığımız için söyledik!
diyorlardı. Resûlüllah (Sailallahü Aleyhiive Sellem) de:
«Şüphesiz Allah ye
Resulü sizi tasdik ediyor ve ma'zûr görüyorlar!» buyurdu, Arkacığından halk Ebû
Süfyân'm evine yöneldiler. Herkes kapılarım kapadı. Resûlüllah (Sallallahü A
leyhi ve Sellem) de geldi. Tâ Hacer (i esved) e yanaştı. Ve onu Öptü. Sonra
Beytî tavaf etti. Beytin yanı başında bir putun başına vardı —ki Mekkeliler bu
puta taparlardı— Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in elinde bir yay
vardı: Yayın eğri tarafından tutmuştu. Bu putun başına varınca onu gözüne
dürtüyor ve :
«Hak gfeldi; bâtıl
muzmahil oldu!» diyordu.
Tavafını bitirince
Safâ'ya geldi ve üzerine çıkarak KâWye baktı. Ellerini kaldırarak Allah'a hamd
etmeğe ve dilediği duayı okumaya baş ladı.
85- (...) Bu
hadîsi bana Abdullah b. Hâşim de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Behz rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize Süleyman b. Mugîra bu is-nadla rivayette bulundu. O bu hadîste
şunu ziyâde etmiştir:
«Sonra iki eli ile
—biri diğerinin üzerinde olduğu halde— onları adamakıllı bİçİnl diye işaret
etti.» Şunu da söylemiştir! «Ashâb:Biz bunu söyledik yâ Resûlâllah! dediler.
«O halde benim ismim
nedir? Hakka ki, ben Allah'ın kulu ve Resulüyüm! buyurdu.»
86- (...)
Bana Abdullah b. Abdirrahmân Ed-Dârimî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yahya b.
Hassan rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme rivayet etti. (Dedi ki)
: Bize Sabit Abdullah b. Rabâh'dan naklen haber verdi. Şöyle demiş:
— Aramızda Ebû Hüreyre de olduğu halde Muâviye
b. Ebî Süfyân'a hey'et olarak geldik. Bizden herkes arkadaşlarına bir gün yemek
yapıyordu. Benim nevbetimdi:
— Yâ Ebâ Hüreyre, bugün benim nevbetimdir!
dedim. Müteakiben menzilime geldiler; fakat yemeğimiz yetişmedi. Ben:
— Yâ Ebâ Hüreyre, yemeğimiz yetişin ceye
kadar bize ResûlüHah (Satlallahü Aleyhi ve Sellemfden
hadîs rivayet etsen e! dedim. Bunun üzerine şunları söyledi:
— Fetih
günü Resûlüllah (Sailallahü
Aleyhi ve Sellem)'le beraberdik. Hâlid
b. Velîd'i sağ cenaha, Zübeyr'i sol cenaha, Ebû Ubeyde'yi de piyadenin üzerine
ve vadinin ortasına kumandan tayin etti. Az sonra :
«Yâ Ebâ Hüreyre! Bana
Ensâr'ı çağır!» buyurdu. Ben de onları çağırdım. Hemen koşarak geldiler.
(Onlara) :
«Ey Ensâr cemaati!
Kureyş'in serserilerini görüyor musunuz?
buyurdu.
— Evet! dediler.
«Bakın! Yann onlarla
karşılaştığınızda onları adamakıllı biçmelisiniz!» buyurdu ve eliyle işaret
ederek sağ elini sol elinin üzerine koydu. (Kumandanlara) :
«Buluşma yeriniz
Safâ'dır!» buyurdular.
Artık o gün
karşılarına kim çıktı ise onu uyuttular. Resûlüllah (Satlallahü Aleyhi ve
Sellem) Safâ'ya çıktı. Derken Ensâr gelerek Safâ'da tavaf ettiler. Müteakiben
Ebû Süfyân geldi ve :
— Yâ Resûlâllah! Kureyş cemaati ifna
edilmiştir. Bugünden sonra Kureyş yoktur! dedi. Ebû Süfyân demiş ki: Resûlüllah
(Sallat lahii Aleyhi ve Sellem):
«Kim Ebû Süfyân'ın
evine girerse o emindir! Kim silâhı bırakırsa o da emindir! Kim kapısını
kaparsa o da emindir!» buyurdu. Bunun üzerine En. sar:
— Bu zâta kabilesine karşı şefkat ve vatanına
rağbet geldi!» dediler. Derken Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selk/n)'e vahiy
indi.
«Siz : Bu adama
kabilesine karsı şefkat ve vatanına rağbet geldi!.. dediniz' Beri bakın! O
halde benim İsmim nedir? dedi. Bunu üç defa tekrarladı. Ben Muhammed, Allah'ın
kulu ve Resulüyüm! Allah'a ve sizlere hicret ettim. Binâenaleyh hayât sizin
hayatınız; memat da sizin m e matı-nızdır!» buyurdu. Ensâr:
— Vallahi biz bu sözü Allah ve Resulüne
kıyamadığımız için söyledik! dediler.
«İşte Allah ve Resulü
de sîzi tasdik ediyor; ve sizi ma'zûr görüyorlar!» buyurdu.
Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem)'in bu harbte Ensân çağırtması onlara i'timâd ettiği içindir.
Bir de mertebelerinin yüksekliğini, kıymet ve hususiyetlerini göstermek
istemiştir.
Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem):
«Kim Ebû Süfyân'ın
evine girerse o emniyettedir...» buyurduğu zaman Ensârın birbirlerine: «Bu zâta
kabilesine karşı şefkat ve vatanına rağbet geldi.» diye söylenmeleri de Mekke'ye
dönüp bir daha orada yaşayacağını zannettikleri içindir. Aralarından ebediyyen
ayrılacağını düşünerek üzülmüşlerdi. Bu hâli Cenâb-ı Hak Peygamberi
(Sallallahü Aleyhi veSellem)'e vahiy ile bildirince kendilerine:
«Siz şöyle şöyle
konuştunuz! Hakka ki, ben Allah'ın kulu ve Resulüyüm I» buyurdu. Bu sözün iki
mânâya ihtimâli vardır. Birinci ihtimâle göre mânâsı: «Ben hak Peygamberim.
Bana vahiy gelir ve bu gibi meselelerde gâibten haber veririm: Binâenaleyh
söylediklerime ve bilcümle hallerde size verdiğim haberlere i'timâd edin»
demektir. îkinci ihtimâle göre : «Benim size gâibten haber vermemden fitneye
düşerek hır is ti yanların tsâ (Aleyhisselâm)'ı öğdükleri gibi, beni mübâlega
ile öğmeyin! Zira ben Allah'ın bir kulu ve Resulüyüm!» mânâsına gelir.
Bundan sonra
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSellemyin :
«Hayât sizin
hayâtınız; memat sizin memâtınızdır.» buyurmuş: «Ben sizin memleketinize
orasını vatan ittihaz etmek için göçtüm. Allah için yaptığım bu hicretten
dönemem! Sizinle beraber yaşar; sizin
aranızda Ölürüm!» manasınadır. Biz bu makamda «anca bir kanca bir» diye bir
ta'bîr kullanırız. Bu beyanât üzerine Ensâr-ı kiram sevinçlerinden ve söylediklerinden
duydukları utançtan ağlamışlardır.
Hadîsin ikinci
rivâyetindeki:
«O halde benim ismim
nedir? Hakka ki, ben Allah'ın kulu ve Resulüyüm!» cümlesi hakkında Kaadî Iyâz
şunları söylemiştir: «Bu sözün iki veçhe ihtimâli vardır. Birinci ihtimâle göre
Peygamber (Süllallahü Aleyhi ve Sellem) bununla : Sizin aranızda gizlice
konuştuklarınızı size bildirmem Peygamber olduğum içindir! demek istemiştir.
İkinci ihtimale göre: Ben sizden ayrılır da tekrar Mekke'ye dönersem bu size
verdiğim sözü bozmak olur ve (hamd) yâni Övgü kelimesinden alınmış olan
Muhammed ismime uygun düşmez. Çünkü o zaman Övülmeye lâyık olmayan bir sıfatla
anılırım! demektir.»
Hadîsin üçüncü
rivâyetindeki: «Artık o gün karşılarına kim çıktı ise onu uyuttular.»
ifâdesinden murâd : «Mekke harble alınmıştır» diyenlere göre : Karşılarına
çıkanı Öldürdüler demektir. Mekke 'nin sulhan alındığını söyleyenlere göre
buradaki uyutmaktan murâd : Öldürmeden yere yatırmaktır.
1-
Kanefîler'le Şâfiîler'eve diğer bâzı ulemâya göre Mekke-i Mükerreme 'nin
evlerini satmak ve kiraya vermek caizdir. Çünkü bu hadîste ev Ebû Süfyân'a
izafe edilmiştir. Kaideye göre insana izafe edilen bir şey onun milki olmasını
iktizâ eder.
2- Hadîs-i
şerif Hz. Ebû Süfyân'm İslâm'a
yatıştırıldığına ve onun şerefli bir insan olduğuna delildir.
3- Peygamber
(SallaUahü Aleyhi ve Seİlem) 'İn Ensâra kendi konuştuklarını haber vermesi ve
keza kendisinin Medîne'de vefat
edeceğini bildirmesi birer mu'cizedir.
4- «Mekke'ye
giren bir kimsenin ilk yapacağı iş mutlak surette Kâ'be'yi tavaftır» diyenler
bu hadîsle istidlal etmişlerdir
5- Mekke'nin
harble mi, sulhan mı alındığı ulemâ arasında ihtilaflıdır. İmam Azam'la,
Mâlik, Ahmed ve cumhura göre harben alınmıştır. İmam Şafiî
sulh yolu ile alındığına kail olmuştur. Mâzirî,
İmam Şafiî 'nin bu hususta
yalnız kaldığını söylemiştir.
6- Yolcuların
yemeklerini beraberce yemeleri müstehabtır. Bu mesele bir mürüvvet ve güzeî
ahlâk meselesi olduğu için yemeklerin azlığı çokluğu, çeşidi ve yolcuların
birbirinden çok veya az yemesi bahis mevzuu değildir. Yalnız arkadaşım kendi
nefsine tercih etmek yine de müs-tehabtır.
7-
Yemek beklerken dîn- ve
dünya için zararlı
olmamak şartı ile konuşarak sohbette bulunmak müstehabtır.
8- Cemaat
içinde ilmü fazileti yahut salâhu takvası ile .meşhur biri bulunursa ondan bir
konuşma yapmasını istemek müstehabtır. Şayet istenmezse kendiliğinden söze
başlaması müstehab olur.
87- (1781)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Amru'n-Nâkıd ve İbnl Ebî Ömer rivayet ettiler.
Lâfız İbni Ebî Şeybe'nindir. (Dediler ki) : Bize Süfyân b. Uyeyne, İfanı Ebî
Necîh'dan [24], o da Mücâhid'den, o da
Ebû Ma'mer'den, o da AbduIIah'dan [25] naklen rivayet etti. Şöyle demiş :
Peygamber (SailaUahü
Aleyhi ve Sellem) Mekke'ye, Kâ'fee'nin etrafında üç yüz altmış put olduğu halde
girdi. Ve onlara elinde bulunan bir popa ile dokunarak:
«Hak geldi; bâtıl
muzmahil oldu! Bâtıl zâten m üz m ah i I olagelmiştir! [26] Hak
geldi; bâtıl ne yoktan var eder; ne de yok olanı iade!» [27]
diyordu.
İbni Ebî Ömer: «Fetih
günü» kaydını ziyâde etmiştir.
(...) Bize
bu hadîsi Hasan b. Aliy EI-Hulvâni ile Abd b. Humeyd dahî ikisi birden
Abdürrazzâk'dan rivayet ettiler. (Demiş ki) : Bize Sev-rî, İbnü Ebî Necîh'dan
naklen tu isııâdla «zehûkân»'a kadar haber verdi. Diğer âyeti anmadı. Ve (hadîsteki) nusufcen yerine sanemen dedi.
Bu hadîsi Buhâri
«Kİtâbü'l-Mezâlim», «Kitabü'I-Megâzî» ve <Kitâbü't-Tefsîr»de; Tirmizî ile
Nesâî dahî «Kitâbü't-Tefsîr» de muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir.
İbni Ebî Ömer 'in
kaydından da anlaşıldığı vecihle bu hâdise Mekke 'nin fethinde olmuştur.
Mekke-i Mükerreme hicretin sekizinci yılı ramazanında fethedilmişti.
Nusub kelimesi
bazılarına göre müfred olup cenvi: Ensâb gelir. Bazıları cem'i olduğunu,
müfredi nisâb geldiğini söylemişlerdir. Bundan mu-râd : İbâdet için dikilen
taşlardır. Araplar bu taşları put ittihâz eder; onlara ibadette bulunur;
üzerinde kurban keserlermiş. Hattâ kurban kesile kesile taşların rengi
kıpkırmızı olurmuş. Hadîsin bir rivayetinde «Nusûb» yerine «Sanem»
denilmiştir. Sanem put demektir.
Beyhakî'nin Hz.
Abdullah b. Ömer 'den rivayet ettiği bir hadîste: «Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) Mekke'ye girince orada 360 put buldu. Ve her puta sopa ile
işaret ederek: Hak geldi; bâtıl muzmahil oldu. Bâtıl zâten muzmahil
olagelmiştir! Buyurdu. İşaret eder etmez her put sopası ile dokunmadan
düşüyordu.» denilmektedir.
Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem} ıin putlara dokunması, kendilerini müdâfaadan âciz
olduklarını göstermek, âciz olan bir şeyden ise asla ilâh olamayacağını
anlatmak içindir.
İmam Ahmed'in rivayet
ettiği Hz. Câbir hadîsinde de şöyle denilmiştir: «Kâ'be'de suretler vardı.
Resûlüllah (SallallahüAleyhi ve Sellem) Ömer fo. Hattâb'a bunları temizlemeyi
emretti. Ömer de bir bez ıslatarak onunla bu suretleri yok etti. Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)gird'ığinde Kâ'be'nin içinde bir şey yoktu.»
Taberî: «îbni Mes'ûd
hadîsinde bâtıl âletlerini ve yalnız ma'sıyete yarayan şeyleri kırmanın caiz
olduğuna delâlet vardır. Bunların şekilleri değişti mi parçalarından istifade
edilebilir.» diyor. îbni Battal de bu mânâda sözler söylemiştir. Ulemâ, oyundan
ve zikrul-laha mâni1 olmaktan başka bir işe yaramayan eşyanın o çirkin şekilden
eser kalmayacak surette değiştirilmesi îcâbettiğini söylemişlerdir. Çünkü Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Selime) put)av\ kırmıştır. Fakat kırılarak çirkin şekli
giderildikten sonra kalan parçaların işe yarayacağında ve bunlardan istifade
edilebileceğinde şüphe yoktur.
88- (1782)
Bize Ebû Bekir b. Efcî Şeyhe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Aliy b. Müshir ile
Vekî', Zekeriyyâ'daıı, o da Şa'bi'den naklen rivayet etti. (Demiş ki) : Bana
Abdullah b. Muti', babasından rivayet etti. (Şöyle demiş) :
Mekke fethedildiği gün
Peygambsv (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i: «Bugünden sonra kıyamet gününe kadar
hiç bir Kureyşli sabır yclu ila öldürülmiyecektir!» buyururken işittim.
89- (...)
Bize tbnü Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize la anı rivayet etti. (Dedi ki)
: Bize Zekeriyyâ Lu isnâdla rivayet etti. Şunu dn ziyade etti: «Dedi ki:
Kureyş'in Asî (isimli) lerinden Mutî'den başka müslüman olan yoktu. Muti'in
ismi Âsî idi. Kesûlülla î (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona Muti* adını verdi.»
Sabır yolu ile
öldürülmekten murâd: Öldürülünceye kadar hapsetmektir. Hadîsin mânâsı: Kureyş
kabilesi tamamen müslüman olacak, başkaları gibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi
ve Sellem)' vefatından sonra dînden dönmeyecekler ve bu sebeple
öldürülmiyeceklerdir demektir. Zulüm sebebi ile öldürülmiyecekler mânâsına
değildir. Nitekim bu sebeple öldürülenleri çok olmuştur.
Ka adî Iyâz'm beyanına
göre bu hadîsteki Asîler sıfat değil isimdirler. Bunlarla Âs b. Hişâm, Âs b.
Saîd gibi  s adındaki kimseler
kasdedilmiştir. Yâni Mekke 'nin fethinden önce bu ismi
taşıyanlardan yalnız Asî b. Esved
müslüman olmuştur.
90- (1783)
Bana Ubeydullah b. Muâz El-Anberî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Ebû İshâk'dan naklen rivayet etti. (Demiş ki) :
Bera' b. Âzib'i şunları söylerken işittim:
Aliy b. Ebî Tâlib
Hudeybiye günü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellmelie müşrikler arasındaki
anlaşmayı yazdı ve: «Bu, Resûlüllah Mu-hammed'in üzerine yazışma yaptığı
sulhnâmedir.» diye yazdı. Müşrikler:
— Resûlüllah
(kelimesini) yazma! Biz
senin Resûlüllah olduğunu bilsek seninle fıarbetmezdik! dediler. Bunun
üzerine Nebiyyullah (Sallattahü
Aleyhi ve Scllem) Alî'ye:
«Sil onu!» buyurdu.
Ali:
— Onu silecek ben değilim! dedi. Artık onu
Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem)
kendi eli ile sildi.
Koştukları şartlar
arasında Mekke'ye girip orada üç gün kalmak, fakat oraya silâhla değil de ancak
silâhın cülübhânı ile girmek de vardı.
Ben Ebû İshâk'a :
Silâhın cülübbânı nedir? diye sordum.
— Dağarcık ve onun içindekidir; dedi.
91- (...) Bize
Muhammed b. El-Müsennâ ile İbni Beşşâr rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize
Muhammed b. Ca'fer rivayet etti, (Dedi ki) : Bize Şu'be, Ebû İshâk'dan rivayet
etti. (Demiş ki) : Berâ' b. Âzib'i şunları söylerken işittim :
Resûlüllah (SailaÜahiİ
Aleyhi ve Seilem) Hudeybiye halkı ile anlaşma yaptığı vakit Alî, aralarında bir
nâme yazdı. Ve «Resûlüllah Muhammed» diye kaydetti...
Bundan sonra râvi Muâz
hadîsi gibi nakletmiş; ancak o bu hadîste : «Üzerine yazışma yaptığı sulhnâme
budur!» ifâdesini anmamıştır.
92- (...)
Bize İshâk b. İbrahim El-Hanzalî ile Ahmed b. Cenâb EI-Missîsî hep birden îsâ
b. Yûnus'dan rivayet ettiler. Lâfız
îshâk'ındır.
(Dedi ki) : Bize îsâ
fa. Yûnus haber verdi. (Dedi ki) : Bize
Zekeriyyâ, Ebû îshâk'dan, o da Berâ'dan naklen hafcer verdi. Berâ' şöyle demiş
:
Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) Beyt-i Şerifin yanında durdurulunca Mekke halkı onunla :
Mekke'ye girerek üç gün orada kalmak, oraya sadece silâh dağarcığı yâni bir
kılıç ve kını île girmek, beraberin de Mekkeliler'den kimseyi çıkarmamak,
yanındakilerden Mekke'de kalmak isteyen tir kimseye mâni' olmamak şartı ile
bir anlaşma yaptılar. Alî'ye :
«Aramızdaki şartı yaz!
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adı ile :
Bu, Resûlüllah
Muhammed'in imza ettiği sulhnâmedir!» buyurdu.
Müşrikler:
— Biz senin
Resûlüllah olduğunu ti İsek
sana tâbi' olurduk! Lâkin sen Muhammed b. Abdillâh yaz! dediler.
O da Alî'ye bunu silmesini emretti. Fakat Alî:
— Hayır, vallahi! Ben onu silemem! dedi. Bunun
üzerine Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) :
«Bana onun yerini
göster!» dedi. O da yerini gösterdi. Ve o cümleyi sildi de:
«Ibni Abdillâh» diye
yazdı. Artık orada üç gün kaldı. Üçüncü gün olunca Alî'ye:
— Bu seninkinin şartının son günüdür: Ona emret
de çıksın! dediler. O da kendilerine bunu haber verdi. Fahr-i Kâinat:
«Peki!» buyurdu ve çıktı.
İbni Cenâb kendi
rivayetinde «sana tâbi' olurduk» yerine «sana bey'at ederdik» demiştir.
Bu hadîsi Buhâri
«KitâbüVSulh» ile «Kitabü*l-Cizye»'de; Ebû
Dâvûd «Hacc»'da tahrîc
etmişlerdir.
Hudeybiye anlaşması
hakkında Hacc bahsinde söz geçmişti. Babımız hadîsinde kısaltma yapılmıştır.
Çünkü Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)'in Hudeybiye'de sulh yapıldığı
yıl Mekke'ye girmediği ma'lûmdur. Başka rivayetlerde bu cihet açıklanmıştır. Yapılan
sulha göre müslümanlar gelecek sene Mekke'ye gelerek ömre yapacaklar; fakat
Mekke'de üç günden fazla kalmayacaklardı. Bu anlaşma mûcebince müslümanlar o
sene Mekke'ye girmeden geri dönmüş, oraya ertesi sene girmişlerdi. Orada üç gün
kaldılar. Üçüncü gün tamam olurken müşrikler Hz. Alî 'ye gelerek Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) 'in artık Mekke 'den çıkması lâzım geldiğini söylediler. O
da «Peki» diyerek çıktı.
Cülübbân yahut Cülbân
: İçerisine kını ile birlikte kılıç, kamçı ve diğer öte beri konulan deriden
yapılmış mahfazadır. Ulemânın beyanına göre müşrikler müslümanların Mekke'ye
kılıç kında olarak girmelerini iki sebeple şart koşmuşlardır :
1- Hâllerinden
galip oldukları mânâsı anlaşılmasın yâni
Mekke'yi aldılar sanılmasın;
2- Bir fitne
veya çatışma olursa silâha sarılmak güçleşsin!
Hz. Alî 'nin
muahededen «Resûlüllah» kelimesini silmek istememesi Peygamber (Sailallahü
Aîeyhi ve Selîem) 'e karşı itaatsizlik değil, bilâkis büyük bir edeb ve
nezakettir. Çünkü Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellemf in «Sil!» emrini
bizzat kendisine teveccüh eder mahiyette telâkki etmemişti. Böyle anlamış olsa
bu emri terkedemezdi. Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) de emrine
muhalefetinden dolayı kendisini muâhaze buyururdu.
1-
Vesikaların ve emlâka mahsus evrakın başına:
«Bu filânın filândan satın aldığı maldır.» gibi ibareler
yazılabilir. Kaadî Iyâz: «Hadîste, bu gibi yerlerde ziyadeye
hacet kalmaksızın bir kimsenin meşhur olan adı ile yetinmenin caiz olduğuna
delîl vardır.» diyor.
2- Hükümdar,
müslümanlar için lüzumlu gördüğü bir sulhu, bazı yakınlarına haber vermeden
imza edebilir.
3- Büyük
zararı önlemek veya büyük bir faydayı sağlamak için küçük zarara katlanmak
caizdir. Hudeybiye anlaşması ile o sene mez; bu yüzden
Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem)''in getirdiği yolu hacca gitmekten
feragat edilmiş, fakat bu anlaşmanın ardından Mekke'nin fethi, insanların takım
takım müslüman oluşu gibi büyük zaferler elde edilmiştir. Zîra sulhdan önce
Araplar müslümanlarla ihtilât etmez;
bu yüzden Peygamber (Sailallahü
Aleyhi ve Sellem^'in getirdiği yolu tafsilâtı ile bilmezlerdi. Sulh yapılıp,
ihtilât başlayınca onun mucizelerini gördüler; getirdiği dînin hak olduğuna
gönülleri yattı. Ve birçokları Mekke 'nin fethinden Önce müslümanlığı kabul
ettiler. Mekke1i1er müslüman olunca çöllerde onların müslüman olmasını bekleyen
bütün Araplar da müslümanlığı kabul ettiler.
4- Uemâdan
bazıları bu hadîsle istidlal ederek
Hudeybiye sulhnâmesini Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kendi
eli ile tashih ettiğini söylemişlerdir. Bu zevata göre Cenâb-ı Hak
Peygamberi ^ yazdırmıştır. Bu da yâ
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ne yazdığını bilmeden elindeki kalem
yr nak sureti ile olmuştur; yahut Allah
ona yazmayı öğretmiştir. Bu takdirde bir anda yazıyı öğrenmesi, ümmîlik
mucizesine bir ziyade olur. Okumayı hiç bilmezken Cenâb-ı Hak onu birden nasıl
okur yaptı ise, bu sefer de yazı bilmezken yazar yapmıştır. Hz. Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yazıyı öğrenmeden dünyadan gitmediğini
bildiren birçok eserlerle de ihticâc etmişlerdir.
Ekser-i ulemâ ise bu
söylenenleri kabul etmemişlerdir. Zira kabul edilirse Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem)'w ümmîliğinin bâtıl olması îcabedecektir. Halbuki Allah Teâlâ
Hazretleri Kur'an-ı Kerîm'inde onu ümmîlikle vasıflandırmıştır. Onlara göre
buradaki «yazdı» sözünden murâd: Yazma emrini vermesidir. Bu hususta her iki
taraf sözü bir hayli uzatmışlardır.
93- (1784) Bize
Ebû Bekir b. EM Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Affân rivayet etti. (Dedi
ki) : Bize Ha mm â d b. Seleme, Sabi t'den, o da Enes'den naklen rivayet etti
ki, Kureyş, içlerinde Süheyl b. Amr olduğu halde Peygamber (Sallallahü Aleyhi
ve Sellem)le sulh yapmışlar. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) Alî1'ye ;
«Besmeleyi yaz!»
buyurmuş. Süheyl:
— Bismillâha gelince : Biz besmelenin ne
olduğunu bilmiyoruz. Lâkin sen bizim
bildiğimiz «Senin adınla
AUahım!» ibaresini yaz! demiş. Sonra Peygamher (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem):
«Allah'ın Resulü
Muhammed'den yaz!» buyurmuş. Müşrikler:
— Biz senin Resûlüllah olduğunu bilsek sana
tâbi' olurduk! Lâkin sen kendi isminle babanın ismini yaz! demişler. Bunun
üzerine Peygamber (Sallallahü A leyhi
ve Sellem) i:
«Muhammed b.
Abdillâh'dan diye yaz!» buyurmuş. Müşrikler Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) 'e : Sizden (bize) gelen olursa onu size iade etmiyeceğtz; ama bizden
size kim giderse siz onu bize iade edeceksiniz! dîye şart koşmuşlar. Ashâb:
— Yâ Resûlâllah, bunu
yazalım mı? diye sormuşlar.
«Evet! Gerçekten
bizden kim onlara giderse Allah onu ırak etsin! Onlardan bize gelene İse Allah
bir ferahlık ve çıkar yol halkedecektir!» buyurmuşlar.
Görülüyor ki Hudeybiye
sulhunda müşrikler Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)^ üç şeyi şart
koşmuşlar; o da bunları kabul etmiştir. Acaba bundaki hikmet nedir?
Bundaki hikmet sulhun
getireceği mühim menfaat ve maslahattır. Bununla beraber müşriklerin ileri
sürdükleri şartlan kabul etmekte bir zarar ve mefsedet de yoktur. Çünkü mânâ
i'tibarı ile Besmele ne ise «Senin adınla AUahım!» ibaresi de odur. Yalnız
besmeledeki Rahman ve Rahîm sıfatlan terk edilmiştir ki, bundan bu sıfatların
Allah Teâlâ'dan nefî edilmiş olması lâzım gelmez.
Sulhnameden silinen
«ResûlüUah» kim ise Muhammed b. Abdi11âh da odur. Binâenaleyh bu şartlan
kabulde bir mahzur yoktur. Müşrikler bunların yerine putlannı ta'zîm gibi bir
şeyi şart koş-salar, mefsedet ve mahzur o zaman baş gösterirdi.
Müşriklerin üçüncü
şartı evvelemirde çok ağır gibi görünür. Nitekim ashâb-ı kirama da ağır
gelmiştir. Bu şarta göre müşriklerden müslü-man olup gelenleri müslümanlar iade
edecek; fakat müslümanlardan ir--tidâd edip müşrikler tarafına geçenler iade
olunmayacaktı. Fahr-i Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bunu da
kabul etti; ve bundaki hikmeti şu cümlelerle ifâde buyurdu:
«Bizden kim onlara
giderse Allah onu ırak etsin! Onlardan bize gelene ise Allah bîr ferahlık ve
çıkar yol halk edecektir!»
Evet! Gerçekten öyle
olmuş; bu mu'cize dahî sahibinin haber verdiği gibi zuhur etmiş; Mekke 'nin
fethinden sonra bütün Araplar müslü-man olmuşlardır.
94- (1785)
Bİze Etû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah h. Nümeyr
rivayet etti. H.
Bize İbni Nümeyr de
rivayet etti. İkisinin lâfızları birbirine yakındır. (Dedi ki) : Bize t atam
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdülâzîz b. Siyah rivayet etti. (Dedi ki) :
Bize Habîb b. Ebî Sabit, Ebû Vaü'den naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) :
Sıffîn (harbi) günü
Sehl b. Huneyf [28] ayağa kalkarak şunları
söyledi : Ey insanlar! Kendinizi itham edin! Yemîn olsun biz Hudeybiye günü
Resûlüllah (Sallaliafıü Aleyhi veSellemfle teraberdik! Şayet harbe lü-zûm
görseydik mutlaka harbederdik! Bu söylediğim, ResûlüUah (SallaUahü Aleyhi ve
Sellemi'le müşrikler arasındaki sulhda idi. Derken Ömer b. Hat-tâb gelerek
Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellemfe vardı; ve:
— Yâ Resûlâllah! Biz hak, onlar bâtıl üzerinde
değil miyiz? dedi. «Evet, öyle!» buyurdular.
— Bizim Ölülerimiz cennette, onların ölüleri
cehennemde olacak değil mi? dedi.
«Evet, öyle!»
buyurdular.
— Öyle ise neye dînimiz hususunda bu aşağılığı
gösteriyoruz da henüz Allah onlarla bizim aramızda bir hüküm vermemişken geri
dönüyoruz? dedi. Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdular :
«Ey Hattâb oğlu! Ben
gerçekten Allah'ın Resulüyüm! Allah beni ebe-diyyen zayi* etmezi» Bunun üzerine
Ömer sabretmedi de kızarak oradan gitti ve Ebû Bekr'e gelerek:
— Yâ Ebâ Bekr! Biz hak, onlar bâtıl üzerinde
değil miyiz? dedi. Ebû Bekir:
— Evet, öyle!» cevâbm verdi.
— Bizim Ölülerimiz cennette, onların ölüleri
cehennemde olacak değil mi?
— Evet, öyle!
— O halde neye dînimiz hususunda bu aşağılığı
gösteriyoruz da henüz Allah onlarla bizim aramızda bir hüküm vermemişken geri
dönüyoruz? dedi. Ebû Bekir şu karşılığı verdi:
— Ey Hattâb oğlu! O gerçekten Allah'ın
Resulüdür. Allah onu ebe-diyyen zayi' etmez!..»
Arkacığından
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeUem)'e fetih (müjdesi) le Kur'ân indi. Ve
Ömer'e haber göndererek onu kendisine okuttu. Ömer :
— Yâ Resûlâllah! Bu fetih midir? dedi.
«Evet!» cevâbını verdiler. Artık Ömer'in gönlü oldu
ve döndü.
95- (...)
Bize Ebû Küreyb Muhammed b. Alâ' ile Muhammed b. Abdillâh b. Nümeyr rivayet
ettiler. (Dediler ki) : Bize Ebû Muâviye, A'meş'den, o da Şakîk'dan naklen
rivayet etti. (Demiş ki) : Ben Sehl b. Huneyfi Sıffin'de şunları söylerken
işittim:
Ey insanlar! Kendi
re'yinizi itham edin! Vallahi ben kendimi Ebû Cendel günü görmüşüm dür! Şayet
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeUem) in emrini reddetmek elimden gelseydi
onu mutlaka reddederdim. Vallahi biz ne zaman bir işin neticesine kadar
kılıçlarımızı boynumuza astı isek, bizi bildiğimiz tir şeye kolaycacik
ulaştırmışlardır. Yalnız sizin şu işiniz müstesna! İbnü Nümeyr «ilâ emrin kat
tu- ifadesini anmadı.
(...) Bize
bu hadîsi Osman b. Elû Şeybc ile İshâk da hep birden Cebîr'den rivayet ettiler.
H.
Bana Ebû Saîd El-Eşecc
de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yeki' rivayet etti.
Bu râvilerin ikisi
birden A'meş'den bu isnadla rivayette bulunmuşlardır. İkisinin hadîsinde de :
«Bizi kepaze edecek bir şeye kadar» fâdesi vardır.
96- (...)
Bana İfcrahîm b. Saîd El-Cevheri de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû Üsâme,
Mâlik b. Miğvel'den. o da Ebû Hasîn'den, o da Ebû Va-îl'den naklen rivayet
etti. (Demiş ki) : Ben Sehl b. Huneyfı Siffîn'de şunları söylerken işittim:
— Dîniniz üzerine (baş
kaldıran) re'yimzi itham edin! Yemin olsun ben kendimi Ebû Cendel günü görmüşüm
dür. ResûlüllaK (SallaUahü Aleyhi ve Seltem) in emrini reddetmeye bir gücüm
yetse idi!.. Şu işinizin bir tarafını tıkar tıkamaz hemen o bir taraf
üzerimize fışkırmıştır!
97- (1786) Bize Nasr b.
Aliy El-Cehdamî rivayet etti. (Dedi ki)
: Bize Hâlid b. Haris rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Saîd b. Ebî Arûbe,
Katâde'den naklen rivayet etti ki, kendilerine Enes b. Mâlik rivayet etmiş.
(Demiş ki) : Hudeybiye'den dönüşte: Biz sana apaçık bir fetih sağladık. Allah
sana gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışlasın diyen âyet-İ kerîmesi : Bu,
Allah indinde büyük bir kurtuluştur! âyetine kadar indiği vakit ashabı pnı ve
gussa almıştı. Peygamber (Saîiaüahii Aleyhi ve Selle m) hedy kurbanın]
Hudeybiye'de boğazlanııştı. İşte o zaman :
«Bana Öyle bir âyet
indirildi ki, benim için bütün dünyadan daha makbuldür!» huy urdular.
(...) Bize
Asım b. Nııdr El-Temîmî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mu'temir rivayet
etti. (Dedî ki) : Bahamdan dinledim. (Dedi ki) ; Bize Katâde rivayet etti.
(Dedi ki) : Ben Enes b. Mâlik'ten dinledim. H.
Bize İhnü'l-Müsennâ da
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Dâvûd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hcmnıâm rivayet etti. H.
Bize Abd h. Humeyd
dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yûnus h. Muhammed rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şeybân rivayet etti.
Bu râvHcrin hepsi
Katâde'den, o da Enes'den naklen İbni Ebî Arû-be'nin hadîsi gibi rivayette
bulunmuşlardır.
Hz. Seh1 b. Huneyf
hadîsini Buhâri «Cizye», «İ'tİ-sâm» «Humus» ve «Tefsir» bahislerinde; Nesâî
«Kitâbü't-Tefsîr»'de muhtelif râviîerden tahrîc etmişlerdir.
Sifiîn : Fırat nehri
kenarında bir yerdir. Hz. Âli ile Muâviye (Radiyallahü anhumo) arasındaki
meşhur harp burada olmuştur.
Hz. Seh1 bu harbe
iştirak etmiş ve A1i (RacüyaUahu anh) tarafını tutmuştu. Arkadaşları kendisini
harpte gevşeklikle itham ediyorlardı. Hadîste zikri geçen sözünü burada
söylemiş; birbirleri ile harbeden her iki fırkaya nasihat ederek :
— Siz kendi
reylerinizi itham edin! Çünkü İslâmiyet nâmına reylerinize İstinaden dîn
kardeşlerinizle harb ediyorsunuz! Ben vazifemde kusur etmiyorum! Nitekim
Hudeybiye anlaşmasında da kusur etmemiştim!..» demiş ve orada olup
bitenleri anlatmıştı.
Ebû Cendel gününden
murâd: Hudeybiye anlaşmasıdır. Ebû Cende1'in İsmi  s olup Kureyş murahhası
Seh1'in oğludur. Âs , Mekke'de müslüman olmuş; bu sebeple büyük işkencelere
ma'ruz kalmıştı. Tam Hudeybiye anlaşmasının imzalandığı gün müşriklerin elinden
kaçarak Peygamber (Sallalhhü Aleyhi ve Sellenıfe iltica etti. Fakat arkasından
babası Seh1 Peygamberimize: «Yâ Muhammed senden ilk dava ettiğim tudur!» dedi.
Artık anlaşma gereğince Resûlüllah (Satlatlahü Aleyhi ve Sellemi de onu
babasına teslim etti. Ebû Cendel sesi çıkabildiği kadar bağırıyor': «Ben
müslüman olmuş ve Allah uğrunda bu kadar işkence görmüşken beni müşriklere
iade mi ediyorsunuz?» diyordu. Bunun üzerine babası, Ebû Cende Tin yüzüne bir
taş atmış ve burnunu kırmıştı. îşte Hz. Ömer'le diğer müs-lümanları gayrete
getiren bu olmuş. Ömer (Radiyaltahü anh) : «Biz hak, onlar bâtıl üzerinde değil
miyiz?..» diye konuşmuştur.
Resulü Ekrem (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) Ebû Cendel'e :
«Yâ Ebâ Cendel! Sabr-u
tehammül et! Şüphesiz ki, Allah sana ve seninle beraber olan malzumlara bir
ferah ve kurtuluş yolu halkedecektir. Biz bir anlaşma akdettik. Artık
onlara karşı sözümüzden
dönemeyiz!»
buyurdu. Ulemâdan
bazılarına göre Peygamber (Satlaliahü Aleyhi ve Sellem) Ebû Cendel 'i,
babasının i'tibarı sayesinde öldürülmeyeceğini bildiği için iade etmiştir.
Seh1 b. Huneyf'in :
«Şayet Resûlüllab (SatlaVahû Aleyhi ve Sellem) 'in emrini reddetmek elimden
gelseydi onu mutlaka reddederdim!..» sözünden murâd: «Hudeybiye anlaşmasına
aykırı harekette bulunmak elimden gelseydi müşriklerle harp ederdim! Ama
anlaşma imzalanınca Peygamberimizin emrine imtisâlen herkes harpten vazgeçti!»
demektir.
Bu sözleri ile Hz.
Seh1 , Sıffin harbinde arkadaşlarını hakem kararı ile anlaşmayı kabule davet
etmiş; böyle ilk bakışta nahoş görünen şeylerin netice itibarı ile hayır
getirdiğini, nitekim Hudeybiye
anlaşmasında da böyle olduğunu anlatmak istemiştir.
96 numaralı hadîsteki
: «Şu işinizin bir tarafını tıkar tıkamaz hemen öbür taraf Üzerimize
fışkırmıştır!» cümlesinin mânâsı : Sizin reyinizi bir taraftan doğrultup
düzeltiyoruz; Öbür taraftar patlak verip üzerimize fışkırıyor demektir. Yâni
hakemliği kabul meselesinde Hz. A1î tarafdâr-larının görüşlerini düzeltmenin
çok zor olduğu, bir tarafından bağlanırken öteki ucundan patlayan su tulumuna
veya çuvala benzetmek sureti ile ifade olunmuştur. Yalnız ibaredeki «fetahnâ»
ta'bîri Kaadî Iyâzin da beyân ettiği vecihle hatadır. Doğrusu «sedednâ»dır;
nitekim Buhârî'nin rivayetinde de öyledir.
1- Hz. Ebû
Bekr'in, Ömer (Radiyallahu anh)'e aynen Peygamber (Saiiallahü Aleyhi ve
Sellem)'ir, cevabı gibi cevap vermesi onun ilmü faziletinin büyüklüğüne ve
bütün ashaba üstünlüğüne delildir.
2- Kumandan
veya âlim bir zâtın ileri gelen arkadaşlarına haber göndererek vuku1 bulacak
mühim işleri onlara bildirmesi caizdir.
3-
Kâfirlerle barış yapmakta bir fayda mülâhaza edilirse barış akdi caizdir. Yalnız bâzı ulemaya göre İslâm kumandanı
muzaffer olmuşsa küffarla ancak dört ay barış imzalayabilir. Bir takımları bir
seneden az olmak şartı ile barış yapabileceğini söylemişlerdir. İmam
Mâlik'e göre bu işin muayyen bir haddi yoktur.
İslâm kumandanı muzaffer
değilse Şafiî1er'e göre on seneden fazla sulh yapamaz.
4- Âyetteki
fetihden murâd: Hudeybiye sulhu,
yahut Mekke 'nin fethidir. Bazıları Bizans'in fethi demiş; bir takımları
bundan bilûmum İslâm fütuhatı murâd edildiğini söylemişlerdir.
98- (1787)
Bize Ebû Bekir h. Ebî Şeybe rivayet etti. (Demiş ki) : Bize Ebû Üsâme, Velîd b.
Cümey'den rivayet etti. (Demiş ki) : Bize Ebû't-Tufeyl rivayet etti. (Dedi ki)
: Bize Huzeyfetü'bnü'I-Yemân rivayet etti. (Dedi ki) : Bedir'de bulunmamdan
beni meneden bir şey yoktu. Şu kadar var ki ben, babam Huseyl ile beraber
(yola) çıktım da bizi Kureyş kâfirleri yakaladılar.
— Siz muhakkak Muhammed'in yanına gitmek
istiyorsunuz! dediler.
— Biz onun yanına gitmek istemiyoruz; biz ancak
Medine'ye gitmek istiyoruz! dedik. Bunun üzerine bizden mutlaka Medine'ye
gideceğimize, onunla birlikte harb etmiyeceğtmize Allah'a ahdü misâk aldılar.
Sonra Resûlüllah (Sattallahii Aleyhi ve Seilemi'e gelerek Lu haberi kendisine
ilettik de:
«Haydİ gidin! Biz
onlara verdiğimiz sözü tutar; onlara galebe için Allah'tan yardım dileriz!»
buyurdular.
Peygamber (Sallaiİahü
Aleyhi ve Sellem)m Hz. Huzeyfe ile babasına sözlerinde durmalarını emir
buyurması ashabının verdikleri sözde durmadıkları şüyu' bulmasın diyedir. Yoksa
cihadı terk etmek için verilen bir sözü tutmak vâcib değildir.
Hadîs-i şerif harbte
yalan söylemenin caiz olduğuna delildir. Bir hadîste sarahaten bildirildiğine
göre, harbte, dargınları barıştırmada yalan söylemek caiz olduğu gibi, kocanın
karısına yalan söylemesi de caizdir. Ulemâ, küffânıı elinden kaçmayacağına söz
veren esir hakkında ihtilâf etmişlerdir. Hanefi1erle İmam Şâfii'ye göre böyle
bir sözü tutmak lâzım değildir. Esir kaçmaya imkân bulursa kaçar. îmam
Mâlik, sözünde durarak kaçmaması lâzım
geldiğine kail olmuştur.
Kaçmamak için küffar
zorla yemin ettirîrlerse bu yemin bütün ulemâya göre geçersizdir.
99- (1788)
Bize Züheyr b. Harb ile İshâk b. İbrahim hep bîrden Cerîr'den rivayet ettiler.
Züheyr (Dedi ki) : Bize Cerîr, A'meş'den, o da İbrahim Et-Teymî'den, o da
babasından naklen rivayet etti. Şöyle demiş:
Huzeyfe'nin yanında
idik. Bir adam:
— Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e
yetişsem onunla birlikte harp eder; kendimi gösterirdim! dedi. Bunun üzerine
Huzeyfe şunları söyledi:
— Bunu sen mi yapacaktın? Vallahi ben kendimizi
Ahzâb (harbi) gecesi Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSellem)'e birlikte
görmüşümdür! Bizi şiddetli bir rüzgâr ve soğuk yakalamıştı. Derken Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Bana bu kavmin
haberini getirecek bir adam yok mu? Allah onu kıyamet gününde benimle beraber
haşredecekHr!» buyurdu. Biz sustuk. Kendisine bizden hiç bir kimse cevâb
vermedi. Sonra (tekrar) :
«Bize bu kavmin
haberini getirecek bir adam yok mu? Allah onu kıyamet gününde benimle beraber
haşredecektir!» buyurdular. Biz (yine) sustuk! Kendisine bizden hiç bir kimse
cevap vermedi. Sonra (yine) :
«Bize bu kavmin
haberini getirecek bir adam yok mu? Allah onu kıyamet gününde benimle beraber
haffedecektir!» buyurdu. Biz (yine) sustuk. Kendilerine bizden hiç bir kimse
cevap vermedi. Bunun üzerine:
«Kalk yâ Huzeyfe! Bize
bu (düşman) kavmin haberini getir!» buyurdu. Çâre bulamadım; çünkü ismimle beni
kalkmaya davet etmişti!..
«Git de bana" bu
kavmin haberini getir! Ama onları aleyhime kışkırtma!» buyurdu.
Onun yanından
çekildiğim zaman hamamda yürüyor gibi oldum. Nihayet düşmanlara vardım. Baktım
ki, Ebû Süfyân sırtını ateşle ısıtıyor. Hemen yayın içine bir ok koydum ve ona
atmak istedim. Fakat Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)"m :
«Ama onları aleyhime
kışkırtma!» sözünü hatırladım. Atmış olsam onu mutlaka vururdum! Sonra döndüm
ama yine hamamda yürüyor gibi idim. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e
geldiğimde düşmanın haberini kendilerine iletip bitirdiğim vakit üşüdüm! Bunun
üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üzerinde bulunan ve içinde namaz kıldığı bir abanın artan yerini bana
örttü. Artık sabahlayınca ya kadar uyudum kaldım. Sabahladığım zaman (bana) :
«Kalk ey uykucu!» buyurdular.
Ahzâb gazasının bir adı da Hendek
muharebesidir.
Hz. Huzeyfe'nin bu
konuşması Peygamber (SaUallahü Aleyhi ve Sellem)e ashâbdan daha çok yardım
etmeyi gönlünden geçiren o zâtı bu fikrinden vaz geçirmek içindir. Yâni «Sen ne
kadar didinsen ashabın yaptıklarını yapamazsın!» demek istemiştir.
Huzeyfe (Radiyallahu
anh) 'nın herkesi üşüten soğuktan ve şiddetli rüzgârdan kat'iyyen müteessir
olmayıp hamamda İmiş gibi sıcaklık hissetmesi Peygamber (Sallatlahü Aleyhi ve
Sellem) 'in bir mu'cizesidir. Emrine icabet ettiği için Hz. Huzeyfe'ye duâ
etmiş; bu duâ bereketi ile Cenâb-ı Hak kendisini düşmana gidip gelinceye kadar
soğuğun te'sîrin-den âzâde kılmış; Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in
yanına gelince tekrar soğuğu hissetmeye başlamıştır.
1- Yünden
ma'mul elbise içinde namaz kılmak caizdir. Yün kumaşın içinde olsun üzerinde
olsun namazın caiz olduğuna ehl-i sünnet ulemâsı ittifak etmişlerdir. Şiî1er'e
göre yün kumaşın üzerinde namaz caiz değil, fakat içinde caizdir. İmam
Mâlik yün kumaş üzerinde namaz
kılmayı tenzîhen mekruh saymıştır.
2- Ordu
kumandanının düşmana karşı keşif kolları ve casus göndermesi gereklidir.
100- (1789)
Bize Heddâb b. Hâlid Eİ-Ezdî rivayet ettî. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme,
Alî b. Zeyd ile Sâbit-i Bünânî'den, onlar da Enes b. MâHk'den naklen rivayet
etliler ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)Vhud (harbi) günü Ensardan
yedi, Kureyş'ten iki kişi arasında yalnız bırakılmış. Müşrikler kendisini
kuşatınca :
«Bunları bizden kim
püskürtecek ki, cennet onun ola!» Yahut: «Cennette o benim refîkİm ola?»
buyurmuş. Bunun üzerine Ensardan bir zât İlerleyerek çarpışmış ve öldürülmüş.
Sonra kendisini yine kuşatmışlar. Ve (tekrar) :
«Bunları bizden kim
püskürtecek ki, cennet onun ola!» Yahut: «Cennette o benim refikim
ola?»buyurmuş. Ve (yine) Ensardan bir zât ilerleyerek çarpışmış, neticede
Öldürülmüş. Bu minval üzere devamla yedi kişi (nin hepsi) Öldürülmüş. Bunun
üzerine KesûlüHah (SaUaUahü Aleyhi ve Sellem)
iki arkadaşına :
«Arkadaşlarımıza insaf
etmedik!» buyurmuşlar.
Bu son cümleden murâd
: Kureyş1i iki ât Ensâra acımadılar demektir. Çünkü gözlerinin önünde Ensâr
birer birer şehîd edildiği halde onlardan biri ileri atılmamıştı. Fakat Kaadı
Iyaz'la başkalarının beyanına göre bu cümle: «mâ ensafenâ» şeklinde de rivayet
olunmuştur. Bu takdirde mânâ : «Arkadaşlarımız bize insaf etmedi.» demek olur
ki, bundan murâd : Harpten kaçanlardır.
101- (1790)
Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdülâzîz b. Ebî
Hâzİm, babasından rivayet etti ki, babası, Sehi b. Sa'd'a Ühud harbinde
Resûlüllah (Salfallafıü Aleyhi ve Sellem) 'in yaralanması sorulurken işitmiş.
Sehi şöyle demiş :
Resûlüllah
(Sallalhhi'ı Aleyhive Sellem, 'in yüzüı yaralandı; yan dişi kırıldı ve
başındaki miğferi parçalandı. Resûlüllah tSallallahii Aleyhi ve Sellem) in kızı
Fâtıme kanı yıkıyordu. Aliy b. Ebî Tâlib de kalkanla üzerine su döküyordu. Fâtıme
suyun kanı daha
fa.Eİa akıttığını görünce
bir hasır parçası alarak onu kül
oluncaya kadar yaktı. Sonra onu yaraya yapıştırdı. Böylelikle kan kesildi.
102- (...)
Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ya'kub (yâni İbni
Abdirrahmân El-Kaari), Ebû Hâzim'den rivayet etti ki, Ebû Hâzim, Sehl b. Sa'd'a
Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) 'in yarası sorulurken dinlemiş. Sehl
şöyle demiş :
Vallahi ben Resûlüllah
(SallaUahü Aleyhi ve Sellem)"m yarasını kim yı-kardığım, suyu kim
döktüğünü ve yarasının ne ile tedavi edildiğini pek âlâ bilirim!..
Bundan sonra râvi,
Abdülâzîz'in hadîsi gibi rivayette bulunmuş; yalnız o: «Yüzü de yaralandı.» cümlesini
ziyade etmiş; «hüşimet» yerine «kü-siret» demiştir.
103- (...)
Bize bu hadîsi Ebû Bekir b. Ebî Şeybc üe Züheyr b. Harb, İshâk b. İbrahim ve
İbni Ebî Ömer de toptan İbni Uyeyne'den rivayet ettiler. H.
Bize Amr b. Sevvâd
EI-Âmirî dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. Vehb haber verdi.
(Dedi ki) : Bana Amr b. Haris, Saîd b. Ebî HilâPden naklen haber verdi. H.
Bana Muhammet! b. Sehl
Et-Temîmî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bana İbni Ebî Meryem rivayet etti. (Dedi
ki) : Bize Muhammed (yâni İbni Mutarrif) rivayet etti. Bunların hepsi Ebû
Hâzim'den, o da Sehl b. Sa'd'dan bu hadîsi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) den naklen rivayet etmişlerdir. İbni Ebî Hilâl'in hadîsinde: -Yüzü
isabet aldı.» tbni Mutarrif hadîsinde ise : «Yüzü yaralandı.» ibareleri
vardır.
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbü'l~Cihâd»'ın bir iki yerinde ve «Tıb» bahsinde tahrîc etmiştir.
Uhud gazasında
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemYin mübarek yüzünü yaralayan ve yan
dişini kıran Utbe b. Ebî Vakkas'-tır. Abdullah b. Kamie' de ok atmış; ve: *AI
şunu! Ben de İbni Kamie'yim!» demiş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
ona :
«Allah seni cehenneme
tıksın!» diye mukabele etmiştir. Aynî 'nin beyânına göre bundan sonra İbni
Kamie bir koyun sürüsünün içine girmiş; ve kendisini arkadan bir teke süsmüş;
bir daha yeri bulunmamıştır.
1-
Peygamberler (Aleyhimüssalâtü
ve's-selâm) dahî ibtilâ ve imtihan olunurlar. Tâ ki bu suretle ecirleri
büyüsün ve harpte yaralanan ashaba örnek olsunlar da yaralanan ashâb gücenip
darılmasınlar. Şeytan da : «Bu adamı korumak için siz kendinizi öldürüyorsunuz.
O yaşıyor; siz elem çekiyorsunuz!» diyerek kendilerini şaşırtmağa yol
bulamasın!
Kaadî lyâz diyor ki:
«Peygamberlerin yaralanarak îbtilâ olunmaları insan oldukları bilinmek
içindir. Onlar da insan oldukları için dünyâ mihnetleri başlarına gelir;
insanların bedenlerine arız olan elem ve keder onlara da arız olur; çünkü
mahlûkturlar. Gösterdikleri mu'cizeler ve şeytanın igvâsı, hıristiyanlarla
diğer milletler gibi yoldan sapmalarına sebep olmamalıdır.»
2- Harpte
miğfer, zırh ve sair korunma âletleri giyinmek müstehaptır. Bu hal tevekküle
mâni* değildir.
3-
Kumandanın hizmetinde bulnmak, onu müdâfaa için silâh kullanmak caizdir.
4-Ashabın
kalkanları düz değil, kavisli ve çukurdu.
5- İlâç
kullanmak caizdir; tevekküle mâni' değildir.
104- (1791)
Bize Abdullah b. Mesleme b. Ka'neb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd b.
Seleme, Sâbit'ten, o da Enes'den naklen rivayet etti ki, TJhud (harbi) gününde
ResûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yan dişi kırılmış; başı da
yarılmış. Artık hem yaradan kanı silmeye başlamış; hem:
«Peygamberinin başını
yarıp yan dişini kıran bir kavim nasıl felah bulur! Halbuki o kendilerini
Allah'a davet ediyordu!» diyormuş. Bunun üzerine Allah (Azze ve Celle) :
«Sana bu işten bîr şey
yoktur!» [29] âyetini indirmiş.
Hadîs-i şerîf âyetin
nüzul sebebini bildirmektedir. Mamafih bu âyetin nüzul sebebi ihtilaflıdır.
Bâzı müfessirlere göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) münafıklardan
bir kavme lanet ettiği zaman inmiştir. Bir takımları Uhud harbinde bozguna
uğrayanlara sitemde bulunduğunda indirildiğini söylemişlerdir. Bozguna uğrayanların
içinde Hz. Osman b. Affan da bulunuyormuş. Âyet inince Peygamber (SallaUahü
Aleyhi ve Sellem) sitemden vaz geçmiş. Bu âyetin inmesine Ashab-ı Soffa'nm
öldürülmelerini sebep gösterenler de vardır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve
SeUem)katü\eT aleyhine kırk sabah bed duada bulunmuştu.
Âyetten murâd:
«Suçluları ıslah veya azâb etmek hususunda sana düşen bir vazife yoktur.»
Yahut: «Zafer veya hezimet sana âit değildir.» demektir.
105- (1792)
Bize Muhammed b. Abdillâh b. Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekî'
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize A'meş, Şakîk'dan, o da Abdullah'dan [30]
naklen rivayet etti. Abdullah şöyle demiş:
Sanki ben Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhive Seltemyi görüyor gibiyim: Peygamberlerden birini kavminin
doğduğunu hikâye ediyor, kendisi de hem yüzünden kanı siliyor hem de:
«Yâ Rabbi! Kavmimi
affet! Çünkü onlar bilmiyorlar!» diyordu.
(...) Bize
Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekî' ile Muhammed b.
Bişr, A'meş'den bu isnâdla rivayette bulundular. Şu kadar var ki o : «Kendisi
alnından kanı yıkıyordu.» demiştir.
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbü'l-Enbiyâ» ile «İstitâbetü'l-Mürted-dîn»'de; İbni Mâce
«Kitâbü'l-Fîten»'de tahrîc etmişlerdir.
Nevevî burada
dövüldüğü bildirilen peygamberin, geçmiş peygamberlerden biri olduğunu
söylemekle yetinmiştir. Zahire bakılırsa Benî İsrail Peygamberlerinden biri
olacaktır. Çünkü Buhâri onu Benî İsrail bahsinde rivayet etmiştir. Bâzıları
kavmi tarafından döğülen Peygamberin Nûh (Aleyhisselâm) olabileceğini söylemişlerdir.
Hz. Nûh 'u kavmi bayıltıncaya kadar döğerlsr ve boğarlarmış. Ayıldığı zaman o
yine:
«Al la hım kavmimi
affet! Çünkü onlar bilmiyorlar!» diye duâ edermiş.
Fakat Aynî bu kavle
i'tiraz etmiş : «Bu takdirde bahis ile bu kavil arasında mutabakat yoktur. Zîra
bahis Benî İsrâî1 hakkındadır. Nûh (Aleyhisselâm) ise Benî îsrâî1'den çok
zaman evvel yaşamıştır.» demiştir. Kurtubî döğüldüğü hikâye edilen Peygamberin
bizzat hikâye edenin kendisi olduğunu söylemişse de Aynî bunun da öteki gibi
bir kavi olduğunu söyleyerek kabul etmemiştir.
Hadîs-i şerif
Peygamber'lerin (Salevâtulİâhi aleyhim ecmatn) kavimlerine karşı son derece
halim, selim, sabırlı, müşfik ve müsamahakâr olduklarına delildir.
106- (1793)
Bize Muhammed b. Râfi' rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzâk rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Ma'mer, Hemmâm b. Müncb-bih'den naklen rivayet etti. Hemmâm :
Bize Ebû Hüreyre'nin Rcsûliillah (Sallallahü Aleyhi ve Selletnydcn rivayet
ettikleri şunlardır; diyerek bir takım hadîsler zikretmiş; ez cümle:
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi' ve Sellem) şöyle de buyurdu :
«Resûlüllah
(Sallallahü A leyhi ve Selime)'e bunu .yapan bir kavme Allah'ın gadabı
şiddetli olur!» O anda kendisi yan dişine işaret ediyordu. Bir de
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve
Seltent):
«Resûlülloh'ın Allah
(Azze ve Celle) yolunda öldürdüğü bir adama Allah'ın gadabı şiddetli olur!»
buyurdular; demiş.
Bu hadîsi Buhâri : «Kitabü'l-Megâzî-'de tahrîc etmiştir.
Uhud harbinde
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) m yüzü ve dudağı yarılmış; alt
çenesinin yan dişi kırılmıştı. Bu hadîs o esnada söylenmiştir. Hadîs,
sahabenin mürsellerindendir; çünkü Hz. Ebû Hüreyre bu vak'ada bulunmamıştır.
Onun ya orada bulunmuş birinden yahut sonraları
Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den işitmiştir.
Rabâıyye : Her çenede
birer çift bulunan ön dişlerin yanı başındaki tek dişleridir ki, alt ve üst
çenede dört adet olurlar.
«Allah'ın gadabı
şiddetli olur.» cümlesinden murâd : Bu Allah indinde en büyük
kötülüklerdendir; onun cezasını verir; demektir. Yoksa gadabdan kızmak mânâsı kasdedilmemiştir.
Zîra kızmak bir arazdır. Araz hadis olduğu için, kadîm olan Allah'ın onunla
vasıflanması imkânsızdır.
Bu cümledeki «Allah
yolunda öldürdüğü...» kaydı, hadd ve kısas yolu ile öldürülenden ihtiraz
içindir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in Allah yolunda
öldürdüğü kimse onu öldürmek istemiştir.
107- (1794) Bize
Abdullah b. Ömer b. Muhammen b. Ebân El-Cu'fî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize
Abdurrahîm (yâni İbni Süleyman), Zekeriy-yâ'dan, o da Ebû İshâk'dan, o da Amr
b. Meymûn El-Evdî'den, o da İbni Mes'ûd'dan naklen rivayet etti. (Şöyle demiş)
:
Bir defa
Resûlül\ah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Beytin yanında namaz kılarken Ebû Cehil
ile bazı arkadaştan da oturuyorlardı. Evveli gün bir dişi deve boğazlanmıştı.
Ebû Cehil:
—: Fülân oğullarının
devesinin sargısını hanginiz kalkıp alacak ve onu secde ettiği vakit
Muhammed'în omuzlarına koyacak? dedi. Hemen düşmanın en şakisi ileri atılarak onu
aldı. Ve YeygataheriSallüllahü Aleyhi ve Sellem) secde edince omuzlarının
arasına koydu. Bunun üzerine gülüştüler; ve birbirlerinin üzerine yanlamaya
başladılar. Ben de ayakta bakıyordum. Bir kuvvetim olsa onu Rcsûlüllah
(SallaUahü Aleyhi ve Sellem) 'in sırtından atardım! Peygamber (SallaUahü A
leyhi ve Selime) secdede idi; başını kaldırmıyordu. Nihayet bir insan giderek
Fâtıme'ye haber verdi. Fâ-tıme yetişmiş bir kızcağız... hemen gelerek
(babasının) üzerinden o sargıyı attı. Sonra onlara dönerek sitemde bulundu.
Peygamber (SallaUahü
Aleyhi veSeliem) namazını bitirince sesini kaldırdı; ve onlara bed dua etti.
Dua ettiği zaman üç defa eder; bir şey dilediği zaman üç defa dilerdi. Sonra
üç defa :
«Allahım, Kureyş sana
havale!» dedi. Müşrikler onun sesini işitince gülmeleri kesildi. Ve duasından
korktular. Sonra:
«Allahtm, Ebû Cehil b.
Hişâm ile Utbe b. Rabîa, Şeybe b. Rabîa, Velîd b. Ukbe [31],
Umeyye b. Halef ve Ukbe b. Ebî Muayt sana havale!» dedi. (Yedinciyi de söyledi
ama onu belleyemedim.) Muhammed (SallaUahü Aleyhi ve Sellem)'i hak (dîn) ile
gönderen Allah'a yemîn ederim ki bu adlarını saydığı kimseleri Bedir harbinde
yerlere serilmiş gördüm. Sonra çukura, Bedir çukuruna sürüklendiler.
Ebû İshâk: «Bu hadîste
Velîd b. Ukbe hatadır.» demiştir.
108- (...)
Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile Muhammed b. Beşşâr rivayet ettiler. Lâfız
İbni'l-Müsenna'nındır. (Dediler ki) : Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Şu'be rivayet etti. (Dedi ki) :
Ebû İshâk'ı, Amr b.
Meymûn'dan, o da AbduIIah'dan naklen rivayet ederken dinledim. Abdullah şöyle
demiş:
Bir defa Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Seilem) secdede, etrafında Ku-reyş'den bâzı insanlar
bulunduğu bir sırada Ukbe b. Ebî Muayt bir dişi deve sargısı getiriverdi. Ve
onu Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'in sırtına attı. O başını
kaldırmadı. Az sonra Fâtıme gelerek onu sırtından aldı. Ve bunu yapana bed duâ
etti. Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)de :
«Allahım, Kureyş'ten
bu cemâat, Ebû Cehil b. Hişâm, Utbe b. Rabîa, Ukbe b. Ebî Muayt, Şeybe b.
Rabîa, Umeyye b. Halef yahut Ubey b. Halef (burda şüphe eden Şu'be'dir) sana
havale!» dedi.
Yemin olsun ki ben
bunları Bedir günü öldürülmüş görmiişümdür. Arkacağmdan bir kuyuya atıldılar.
Yalnız Ümeyye yahut Übeyy'in mafsalları kesildi, fakat kuyuya atılmadı.
109- (...)
Bize Ebü Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ca'fer b. Avn
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân, Ebû lshâk'dan bu isnâdla bu hadîsin
benzerini habrr verdi. Şunu da ziyade etmiş: -Üç defa söylemeyi seviyor üç defa
:
«Allahım! Kureyş sana
havale! Allahım, Kureyş sana havale! Allahım, Kureyş sana havâle!»diyorâu.
Kureyş'în arasında Velîd b. Utbe ile Ümeyye b. Halefi de anmış; ve
şekketmemiştir. Ebıı lshâk : «Yedinciyi unuttum.» demiştir.
110- (...) Bana Seleme b.
Şebîb de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hasen b. A'yen rivayet etti. (Dedi
ki) : Bize Züheyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû İshâk, Amr b. Meymûn'dan,
o da Abdullah'dan nakle» rivayet etti.
(Şöyle demiş) :
Resûliillah
(Sallattahü Aleyhi ve Sellem) Beyte karşı durarak Kureyş'den altı kişi aleyhine
dua etti. Bunların içinde Ebû Cehil, Ümeyye b. Halef, Utbe b. Rabîa, Şeybe b.
Rabîa ve Ukbe b. Ebî Muayt da vardı. Allah'a yemîn ederim ki, ben bunları Bedir
harbinde yere serilmiş gördüm. Güneş kendilerini değiştirmişti. Sıcak bir
gündü.
Bu hadîsi Buhâri
«Ktt&bü'l-Vudû*», «Kitabü'l-Cizye», «Kitabü meb'as-in-Nebiyy»,
«Kitabü's-Salât», «Kitâbü'l-Cihâd» ve «Kitâbü'1-Megâzî»'de; Nesâî
«Kitabü't-Tahâre» ile «Kitâbü's-Siyer»'de tahrîc etmişlerdir.
Selâ: Hayvanın
karnındaki yavrunun sargısıdır. İnsanda buna meşime denilir.
«Düşmanın en şjakîsi»'nden
murâd : Ukbe b. Ebi Muayt'-tır. Nitekim ikinci rivayette ismi tasrîh
edilmiştir.
«Menea» düşmanın
eziyyetini men' edecek kuvvet yahut aşiret efradı demektir. Bu takdirde kelime
«mâni'-'in cem'idir. Fakat bâzıları bu kelimenin izzet ve şeref mânâsına geldiğini
söylemişlerdir. Zemah -serî: «Bu kelime enefe ve azamet lâfızlarında olduğu
gibi bir mas-dardır.» demiştir.
Müşriklerin bed duadan
korkmaları mekân i'tiban iledir. Yâni Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve
SellemYın duası kabul edilir diye değil, Kâbe'de yapılan duâ makbuldür diye
korkmuşlardır.
«Bir şey dilerse üç
defa dilerdi.» cümlesinden murâd: Yine duadır. Te'kîd için lâfız değiştirilerek
üst tarafa atfedilmiştir. Peygamber (SaUttllahü Aleyhi ve Seüem) bu duayı namazdan
çıktıktan sonra Kâ'be'ye karşı yapmıştır.
Peygamber (Saîlallahü
Aleyhi ve Sellem)'\n bed duâ ettiği şahısların yedincisi râvi belleyememişse
de «Sahîh-i Buhâri»'de bunun Umara b. Velîd b. Muğira olduğu bildirilmiştir.
Yalnız bazıları bunu müş-kil görmüşlerdir. Çünkü Siyer ulemâsının beyanlarına
göre Umara b. Velîd Habeşistan'da Necâşî 'nin yanında bulunuyordu. Kendisi
güzeldi. Necâşî 'nin karısına musallat olmuş; bu sebeple Necâşî sihirbazlarından
birine onu sihirletmişti. Bundan sonra Umara vahşîleşmiş; ölünceye kadar vahşî
hayvanlarla gezmiş; nihayet Hz. Ömer zamanında Habeşistan adalarından birinde
ölmüştür. Kaadî Iyâz diyor ki : «Bunun cevâbı şudur : Hz. İbni Mes'ûd'un
görmesinden murâd : Ekserisini görmüş olmasıdır.
Buna delîl Ukbe b. Ebî
Muayt 'tır. O da yedi kişiden biridir, fakat Bedir harbinde öldürülmemiş;
oradan esir olarak nakledilmiştir. Onu Irku'z-Zubye denilen yere geldiklerinde
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hapsederek öldürmüştür.»
1- Mekke'de
yapılan duayı küffar bile büyük görürler.
2- Küffâr
Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) 'in doğruluğunu bilirlerdi. Lâkin inâd
ve hasetlerinden ona inkıyâd etmemişlerdir.
3- Duayı üç
defa yapmak müstehabtır.
4- Zâlime
bed dua etmek caizdir. Fakat bazıları: «Bunun yeri zâlim kâfir olduğu
zamandır; müslüman olursa ona bed duâ değil, istiğfar ve tevbe sureti ile duada
bulunmak müstehaptır.» demişlerdir.
5- Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in sırtında pis sargı varken namaza nasıl devam
ettiği müşkil görülmüştür. Kaadî Iyâz
bu işkâle cevap vermiş ve : «Sargı pis değildir; çünkü bağırsaktaki
pislikle bedenin rutubeti temizdirler. Sargı da bunlardandır. Pis olan yalnız
kandır.» demişse de bu cevap ancak: «Eti yenen hayvanların pisliği temizdir.»
diyen îmam Mâlik'le ona uyanların mezhebine göre doğrudur.
Hanefî1er'le Şâfiî1er'in ve diğer ulemânın mezheplerine göre eti yenen
hayvanın pisliği necistir.
Nevevî, Kaadî 'nin bu
cevabını çürüttükten sonra : «Makbul cevâp : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) 'in sırtına ne konulduğunu bilmemesidir...» diyor.
6- Kâfirin
defni îcâb etmediği halde Bedirde Öldürülenlerin kuyuya atılmaları onları defin
için değil, bilâkis tahkir için, bir de fena kokularından halk bîzâr olmasın
diyedir. Kuyuya atılan cesetlerin yirmi küsur olduğu rivayet edilmiştir.
111- (1795)
Bana Ebû't-Tâhİr Ahmed b. Amr b. Şerh ile Harmele b. Yahya ve Amr b. Sevvâd
El-Âmirî rivayet ettiler. Lâfızları birbirine yakındır. (Dediler ki) : Bize
îbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Yûnus, tbni Şihab'dan naklen haber
verdi. (Demiş ki) : Bana Urvetü'bnü'z-Zübeyr rivayet ntti. Ona da Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in zevcesi Aişe rivayet etmiş ki, kendisi ResûlüNah
(Sallaliohii Aleyhi ve Setlemi'e:
— Yâ Resûlâllah! Uhud gününden daha şiddetli
bir gün başına geldi mi? diye sormuş da şöyle buyurmuşlar:
«Gerçekten senin
kavminden neler basıma geldi neler!.. Onlardan başıma gelenin en şiddetlisi
Akabe günü gelmiştir. Kendimi Ibni Abdı Yâlîl b. Abdi Külâl'e arzetmiştim.
Arzum hususunda bana İcabet etmedi. Ben de üzgün olarak gözümün gördüğü tarafa
yollandım. Ve ancak Karnü's-Seâlib'de kendime gelebildim de, başımı kaldırdım.
Bîr de ne göreyim! Bîr bulut... Beni gölgelendirmiş! Baktım; içinde Cibril!..
Hemen bana seslenerek :
— Muhakkak Allah (Azz.e ve Celle), kavminin
sana söylediklerini ve sana verdikleri redd cevabını İşitti de onlar hakkında
dilediğini kendisine emretmen İçİn sana dağlar meleğini gönderdi. Dedi. Arkaç
iğin dan:
Dağlar meleği bana
seslendi ve selâm verdi. Sonra:
— Yâ Muhammedi Şüphesiz Allah, kavminin sana
söylediklerini işitti. Ben de Dağlar meleğiyim) Rabbin beni sana dilediğini
emretmen için gönderdi. İmdi ne dilersen dile! Eğer üzerlerine iki Ahşebi
kapamamı dilersen (kaparım) dedi. Resû\ü\lah(SalIal!ahİi Aleyhi ve Sellem) ona
şunu söylemiş :
«Bilâkis! Allah'ın
onların sulblerinden sırf Allah'a ibâdet edecek, ona hiç bir şeyi şerik
koşmayacak kimseler çıkarmasını dilerim!» Bu hadisi Buhâri «Bed'ü'1-Halk» ve
«Tcvhîd» bahislerinde: Nesâi
«Kitâbü'n-Nüût*'da tahrîc etmişlerdir.
Akabe : Mina'dadır;
ve şeytan taşlanan yerlerden biridir. Vak'a bi'setin onuncu yılı Şevval ayında
geçmiştir. Ebû Tâ1ib ile Hz, Hatice 'nin vefatlarından sonra Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Setlem) kendisini himaye ederler ümidi ile Tâif'e gitmiş;
oranın üç büyük reisine müracaat etmişti. Bunlar : Kinâne b. Abdi Yâ1i1 ile
Habîb ve Mes'ûd ismindeki şahıslardı. Mekke müşriklerinden gördüğü ezâ ve
cefalardan kendilerine şikâyette bulunmuş, fakat onlardan kabul görmemişti.
İbni İshâk'ın beyanına
göre yine o sene Kinâne b. Abdi Yâlîl, Tâifliler 'dert bir hey'etle Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Selimi) 'e gelereK müslüman olmuştur. Medâinî ise gelen
hey'etin müslüman olduğunu, içlerinden yalnız Kinâne b. Abdi Yâ1î1'in
İslâmiyeti kabul etmeyerek Romalılara gittiğini ve orada öldüğünü söylemiştir.
Karnu's-Seâlib: Mekke'ye
bir gün bir gece mesafede bulunan bir yerdir. Buna Karnü'l-Menâzil de derler.
Necd1iIer'in mikaatıdır. ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Tâif reislerinden
gördüğü kötü muameleden o kadar üzülmüştü ki, nereye gideceğini bilmez bir
şekilde hayretler içerisinde Karnu's-Seâlib'e kadar gelmişti. Orada kendini
toparladı ve Cibril (Aleyhisseıöm) \ gördü.
İki Ahşeb: Mekke 'deki
Ebû Kubeys ile onun karşısındaki Kuaykân dağlarıdır.
Hadîs-i şerif
Peygamber (Sallallahii Aleyhi ve Sellemyin kemâlâtına ve ümmeti hakkında
beslediği sonsuz şefekat ve merhametine delildir.
112- (1796)
Bize Yahya b. Yahya ile Kuteybe b. Saîd ikisi birden Ebû Avâne'deıı rivayet
ettiler. Yahya (Dedi ki) : Bize Ebû Avâne, Esved b. Kays'dan, o da Cündüb b.
Süfyân'dan naklen haber verdi. Cündüb şöyle demiş :
— Bu gazalardan
birinde Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in parmağı kanadı da şöyle
buyurdular:
«Sen kanayan parmaktan
başka bir şey değilsin! Ama başına gelen Allah yolunda gelmiştir!»
113- (...)
Bize bu hadîsi Ebû Bekir b. Ebî Şey be ile İshâk b. İbrahim de hep birden İbni
Uyeyne'den, o da Es ve d b. Kays'dan naklen bu isnadla rivayet ettiler. O şunu
da söylemiş: «Resûlüllah (SallallahüAleyhi ve Sellem) bir cemaatin içinde idi;
ve parmağından isabet aldı.»
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâfcü'l-Cihâdi ve's-Siyer» ile «Kitâbü'l-Edeb»'de; Tirmizî «Tefsir» ile «Şemail»
bahislerinde; Nesâi «El-Yevm ve'l-Leyle»'de tahrîc etmişlerdir.
Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) bu hadîste yaralı parmağına hi-tab etmiştir. Bu ya istiare
yolu ile yahut bir mu'cize kabilinden hakikat olarak parmağı teselli için
söylenmiştir. Mânâ şudur: «Sebat et ey parmak! Çünkü sen helak olmak veya
kesilmek gibi bir şeyle iptilâ edilmedin. Sadece yaralandın. Bu dahî boşa
gidecek değildir; bilâkis Allah yolunda, onun rizası uğrunda olmuştur!»
Bu yaralanmanın Uhud
gazasında olduğu söylenir. Hadîste geçen «gâr» kelimesi hakkında ulemâdan
Ebû'l-Velîd: «Her halde (gâziyen) olacaktır; tashîf yapılmıştır. Nitekim diğer
rivayette (gazalardan birinde) denilmiştir.» şeklinde mütâlea beyân etmişse de
Kaadî Iyâz buna i'tirâzla: «Gâr kelimesinden bâzan mağara değil de cemâat ve
ordu mânâları kasdedilir...» demiştir.
Peygamber (Sallallahü
Aleyhı ve Settemf'in bu sözü bir racezdir. Racezin şiirden sayılıp
sayılmadığını Huneyn gazası babında görmüştük. Onu şiirden sayanlar dahî:
«Şiirin şartı bizzat maksud olmaktır; bu ise maksud değildir; tesadüfen ağıza
gelivermiştir. Bir de ma'ruf olan rivayette fiillerin sonları (demîti) ve
(lâkîti) şekillerinde harekelidir. Yalnız bazıları onları (demît) ve (lâkît)
şeklinde sakin okumuşlardır» demişlerdir.
114- (1797)
Bize İshâk b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süf-yân, Esved b. Kays'dan
naklen haber verdi ki, kendisi Cündüb'ü şunu söylerken işitmiş :
(Bir ara) Cibril,
Resûlüllah (Sailallahii Aleyhi ve Sellem)'e gelmekte gecikti. Bunun üzerine
müşrikler : Muhammed'e veda' edildi. Dediler. Allah (Aize ve Ceile) de :
«Kuşluk zamanına ve
sakinleştiği vakit geceye yemîn ederim ki, Rabbin sana ne veda' etti, ne de
küstü!» [32] âyetlerini indirdi.
115- (...)
Bize İshâk b. İbrahim ile Muhammed b. Râfi' rivayet ettiler. Lâfız İbni
Râfi'indir. (İshâk ; Bize haber verdi ta'bîrini kullandı, tbni Râfi' ise: Bize
Yahya b. Âdem rivayet etti, dedi.) (Yahya demiş ki:) Bize Züheyr, Esved b.
Kays'dan rivayet etti. Demiş ki: Ben Cün-düb b. Süfyân'ı şöyle derken işittim :
Resûlüllah (SaİlalIahü
Aleyhi ve Sellem) rahatsızlandı da iki veya üç gece kalkamadı. Derken ona bir
kadın gelerek :
— Yâ Muhammed! Ben
şeytanın seni terk etmiş olmasını cidden umarım! Onun iki veya üç gecedir sana
yaklaştığını görmedim! Dedi. Bunun üzerine Allah (Azze ve Celle):
«Kuşluk zamanına ve
sakinleştiği vakit geceye yemîn ederim ki, Rabbin sana ne veda' etti; ne de
küstü!» âyetlerini indirdi.
(...) Bize Ebû Bekir b. Ebî
Şey be ile Muhammed
b. Müsennâ ve İbni Beşşâr da
rivayet ettiler. (Dediler ki) :
Bize Mu ha mine d b. Ca'fer, Şu'be'dten rivayet etti. H.
Bize İshâk b. İbrahim
dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mülâî haber verdi. {Dedi ki) : Bize Süfyân
rivayet etti. Her iki râvi Esved b. Kays'dan bu isnadla ikisinin hadîsi gibi rivayette bulunmuşlardır.
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbü't-Tefsîr» ile «Kıyamü'1-leyl» bahislerinde tahrîc etmiştir.
Peygamber (Sallatlahü
Aleyhi ve Sellem)'in birkaç gece teheccüd namazına kalkamadığını görerek ona
gelen kadın Ebû Süfyân'm kız kardeşi Ümmü Cemil Avrâ' binti.Harb 'tir. Bu kadın
Ebû Leheb'le evli olup «Leheb» sûresinde, odun taşır vaziyette haşrolunacağı
bildirilmiştir.
Âyetteki tevdî'den
murâd : Terk etmektir. Zira vedalaşan bir kimse o şahsı mübâlegah bir surette
terk etmiş olur.
Cibril
(Ateyhtsselâm)'m Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) 'e kaç zaman gelmediği
ihtilaflıdır. İbni Cüreyc 'den oniki gün gelmediği rivayet olunmuş; İbni Abbâs
(Radiyallahüanh) onbeş, bir rivayette yirmibeş gün gelmediğini söylemiştir.
Mukaati1 bu müddetin kırk gün olduğunu bildirmiştir. Üç gün olduğunu
söyleyenler de vardır.
Hz. Cibrî1'in niçin
gelmediği hususunda da birkaç kavil vardır:
a)
Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve
Sellem)'in hizmetçisi Havle (Radiyallahü anh)
'dan rivayet olunduğuna
göre Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin
yatağının altında bir köpek eniği ölmüş. Bu arada birkaç gün vahi kesilmiştir.
Havle'ye :
«Yâ Havle! Benim
evimde ne oldu?» diye sormuş. Bunun üzerine Hz. Havle evi güzelce süpürmüş. Bir
de bakmış ki yatağın altında bir köpek eniği ölmüş!.. Hemen onu oradan atmış.
Az sonra Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) sakalı titreyerek gelmiş; ve:
«Yâ Havle! Beni ört!» demiş. Ve Duhâ sûresi
inmiş.
b)
Mukaatil'in rivayetine göre vahiy gecikince müslümanlar: Yâ
Resûlâllah! Sana gelen vahiy durdu!
demişler. O da şu cevâbı vermiş:
«Siz mafsallarınızı
temilzemediğiniz, tırnaklarınızı da kesmediğiniz halde vahiy nasıl iner!»
c) İbni İshâk'dan
rivayete göre müşrikler
Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellemj'e Hızır, Zülkarneyn ve ruhu
sormuşlar. O da ertesi gibi cevap vereceğini söylemiş, fakat inşa allah
dememiş. Bundan dolayı Cibril (Aleyhisselam) birkaç gün gelmemiş. Müşrikler
bunu görünce:
— Rabbi onu terk
etti! demişler. Az sonra Cebrail
(Aleyhisseiâm) Duhâ sûresi ile birlikte :
«Sakın bir şey için :
Ben bunu yarın yaparım; deme! Ancak İnşaallah dersen o başka!» [33]
âyetini getirmiş.
Duhâ : Kuşluk zamanı
demektir. Buradaki kasem: Kuşluğun Rabbine yemin olsun! şeklinde takdir olunur.
Kala: Sevginin zıddı,
yâni buğz etmek ve küsmektir.
116- (1798)
Bize İshâk b. İbrahim El-Hanzalî ile Muhammed b. Râfi' ve Abd b. Humeyd rivayet
ettiler. Lâfız İbni Râfı'indir. (İbni Râfi'; haddesenâ ta'birini kullandı.
Ötekiler: Bize Abdürrazzâk haber verdi dediler.) (Abdürrezzâk demiş ki:) Bize
Ma'mer, Zühri'den, o da Urve'den naklen haber verdi. Ona da Üsâme b. Zeyd haber
vermiş ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üzerinde semer bulunan bir
eşeğe binmiş. Altında bir Fedek kadifesi varmış. Arkasına da Üsâme'y»
bindirmiş. Kendisi Haris b. Hazrec oğullarındaki Sa'd b. Ubâde'yi dolaşmağa
gidiyormuş. Bu iş Bedir vak'asmdan önce olmuş. Nihayet müslümanlarla putperest
müşriklerden ve içlerinde Abdullah b. Übeyy de olduğu halde ya-hudîlerden
müteşekkil karma bir toplantının yanına uğramış. Toplantıda Abdullah b. Revâha
da varmış. Hayvanın kaldırdığı toz duman meclisi kaplayınca Abdullah b. Übeyy
elbisesi ile burnunu kapamış; sonra : Üzerimize tozatmayın! demiş. Müteakiben
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara selâm vermiş. Sonra durarak
inmiş; ve kendilerini Allah'a (îmâna) da'vet etmiş; onlara Kur'ân okumuş. Bunun
üzerine Abdullah b. Übeyy:
— Be adam! Bundan daha güzel bir şey yok!..
Eğer söylediklerin hak ise bizi toplantılarımızda rahatsız etme de evine dön!..
Artık bizden sana kim giderse ona anlat! demiş. Abdullah b. Revâha da:
— Sen bize toplantılarımızda gel!.. Zira biz
bunu istiyoruz! mukabelesinde bulunmuş. Derken müslümanlarla müşrikler ve
yahudiler birbirlerine söğmüşler. Hattâ birbirlerinin üzerine atlamayı
gönüllerinden geçirmişler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ise onları
yatıştırmağa çalışıyormuş. Sonra hayvanına binerek Sa'd b. Ubâde'nin yanma
girmiş ve şunları söylemiş:
«Ey Sa'd! Ebû HubSb'ın
{yâni Abdullah b. Übeyy'in) ne
söylediğini işitmedin mi? Şöyle... şöyle dedi.» Sa'd:
— Onu affet yâ Resûlâllah, bağışla! Vallahi
Allah sana verdiğini vermiştir. Gerçekten bu yerin ahâlisi ona tâc giydirmeye,
sarık sarmaya ittifak etmişlerdi. Allah, sana verdiği hak ile bunu reddedince
bu onun boğazına durdu. İşte ona gördüğün şeyi yaptıran budur! demiş. Bunun
üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)onu affetmiş.
(...) Bana
Muhammed b. Râfi' rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Huceyn (yâni İbni'l-Müsennâ)
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Ukayl'den, o da İbni Şihâb'dan bu isnâdda
bu hadîsin mislini rivayet etti. Şunu da ziyâde eyledi: «Bu mesele Abdullah
müslüman olmazdan önce idi.»
Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü'1-Edeb»,
«Kitabü't-Tefsîr», «Kitâbü'l-İsti'zân», «Kitâbü'I-Cihâd» ve «KHâbü'l-IJbâs»'da
kimi kısaca, kimi tam olarak tahrîc etmiş; Nesâi dahi «Tıbb» bahsinde rivayet
etmiştir.
Fedek :
Medîne'ye iki veya üç konak mesafede meşhur bir yerdir.
Buhayra : Bahîra'nın
ismi tasgiridir. Burada her iki şeklinden murâd şehir yâni Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yaşadığı Medînei Münevvere 'dir.
Tâc giydirmekten
maksat; Kıral yapmaktır. Araplar birini kıral i'lân edecekleri vakit.ona tâc
giydirirler; başına.kırallara mahsus bir sarık sararlardı.
Ebû Hûbâb:
Abdullah b. Übeyy'in künyesidir. Künye ekseriyetle ikram bildiren bir lâkab ise
de bazan1 burada olduğu gibi Şöhret ve saire için de kullanılır. Anlaşılıyor ki
Abdullah b. Übeyy tam kıral i'lân edileceği sırada Peygamber (Sallallahü Aleyhi
ve Sellem) zuhur ederek Hak dîni ve Kur'ân'ı getirmiş; bu onun kıral-lığma
mâni' olmuştur.
«Bu onun boğazına
durdu.» cümlesinin mânâsı : Buna çok üzüldü ve kıskandı demektir. Abdullah b.
Übeyy münafık, (yâni dışı müslüman içi kâfir) bir adamdır. Gerçi bu hadîsin
sonunda: «Bu mesele Abdullah müslüman olmazdan önce idi.» deniliyorsa da bundan
maksat hakîkaten müslüman olduğunu değil, müslüman görünmeye başladığını
anlatmaktır. Yoksa kendisi açık açık münafık idi. Münafıklığına sebep.
Peygamber (Sallaüahü Aleyhi ve Selkm)'i çekememesi olmuştur.
1- At ve
eşek gibi hayvan, kuvvetlice olursa üzerine binen kimse birini arkasına
alabilir.
2- Vâsıta
üzerinde hasta dolaşmaya gitmek caizdir.
3- Büyüklerin
eşeğe binmesi bir nakîsa değildir.
4-
Büyüklerin, küçükleri dolaşması
ve tevazu' göstermeleri sünnettir.
5-
Müslümanlarla birlikte kâfirler de bulunan
bir cemâate selâm vermek
caizdir. Ancak bu selâm yalnız müslümanlara niyet edilerek verilir.
6- Mola
verilen yerde az durulursa
hayvandan inmemek caizdir. Çok
durulacaksa Peygamber (Sallallahü Aleyhı veSetlem)'in yaptığı gibi hayvandan
inmek sünnettir.
117- (1799)
Bize Mu hanime d b. Abdilâla Ei-Kaysî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mu'temir,
babasından, o da Enes b. Mâlik'ten naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) :
Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem)'e :
— Abdullah b. Übeyy'e gitsen (iyi olur)
dediler. O da gitti. Ve bir eşeğe bindi. Müslümanlar da gittiler. O yer
çoraktı. Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) yanına varınca Abdullah:
— Yanımdan
çekil! Vallahi eşeğinin
pis kokusu beni
rahatsız etti! dedi. Bunun
üzerine Ensârdan bir zât:
— Vallahi Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve
Sellem)'in eşeği koku i'tibârı ile senden daha güzeldir! cevabını verdi. Derken
Abdullah namına, kavminden biri gadaba geldi. Ve her iki taraf namına
arkadaşları gadaba geldiler. Aralarında hurma dalı ile, ellerle ve ayakkabıları
ile kavga oldu.
Duyduğumuza göre :
«Eğer mü'mİnlerden iki
taife çarpışırlarsa hemen onların arasını yatıştırın!» [34]
âyeti onlar hakkında inmiş.
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbü's-Sulh»'da tahrîc etmiştir.
Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem)in Abdullah b. Übeyy'e gitmesi onu dîne davet içindi. Abdullah
kavminin reisi olduğu İçin o müslüman olursa kavminin de İslâmiyeti kabul
etmesi me'muldü. Bu ziyaret hicretin ilk günlerinde olmuştu.
Enes (Radiyallahü anh^
âyet-i kerimenin Abdullah b. Übeyy kıssası hakkında indiğini söylüyor. Fakat
İbni Battal buna imkân görememiş ve şunları söylemiştir:
«Âyet-İ kerîmenin
Abdullah b. Übeyy kıssası ve onun arkadaşları ile ashabın çarpışması hakkında
inmesi imkânsızdır. Çünkü Abdullah'm arkadaşları mü'min değillerdi...
Âyet, bir had
meselesinde ihtilâfa düşerek sopalarla ve ayakkabıları ile dö'ğüşen Evs ve
Hazrec kabileleri hakkında inmiştir. Bunu Saîd
b. Cübeyr, Hasan ve Katâde söylemişlerdir.»
Bu âyetin iniş sebebi
hakkında muhtelif kaviller vardır. Bunlar tefsirlerde görülebilir.
Abdullah b. Übeyy 'e
cevap veren zât bir rivayette Hz. Abdullah
b. -Revana 'dır.
1- Hadîs-i
şerif Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in son derece âlîcenâb ve sabırlı
olduğuna delildir.
2- Ashab-ı
kiram Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i canları gibi sever, sayar; ona
karşı hudûdsuz hürmet ve ta'zîm gösterirlerdi.
3- Eşeğe
binmek "bir nakîse değildir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
Efendimiz kolaylık olsun diye kimi eşeğe, kimi deveye, bâzan ata, bâzan da
katıra binmiştir.
4- Medİhde
mübâlega caizdir.
5- Bir yere
giderken hocanın vasıtaya binmesi; talebenin yürümesi caizdir.
118- (1800) Bize
Aliy b. Hucr Es-Sa'dî rivayet etîi. (Dedi ki) : Bize îsmâîl (yâni İbni Uleyye)
haber verdi, (Dedi ki) : Bize Süleyman Et-Teymî rivayet etti. (Dedi ki) : Bİze
Enes b. Mâlik rivayet etti. (Dedi ki) : Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Bizim için kim
bakacak; Ebû Cahil ne yapmış?» buyurdu. Bunun üzerine İbni Mes'ûd gitti. Ve onu
Afrâ'nm iki oğlu vurmuş da yere serilmiş buldu. Hemen sakalından yakalayarak:
— Ebû Cehil sen misin? dedi. O da :
— öldürdüğünüz (yahut: kavminin Öldürdüğü) bir
adamın üzerinde mi? cevâbını verdi.
Râvi diyor ki : Ebû
Miclez [35]
şöyle dedi: Ebû Cehil: Keski beni çiftçiden başkası öldürseydiL demiş.
(...) Bize
Hâmid b. Ömer EI-Bekrâvî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mu'temir rivayet etti.
(Dedi ki) : Babamı şöyle derken işittim : Bize Enes rivayet etti. (Dedi ki) : ResûlüHah (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) :
«Ebû Cehrin ne
yaptığını bana kim öğretecek?» buyurdular. Kavi, İbni Uleyye'nin hadîsi gibi
rivayet etmiştir. Ebû Hiclez'tn sözü de İsmail'in zikrettiği gibidir.
Bu hadîsi Buhar i
«Kitâbü'l-Meğâzî»'de tahric etmiştir, Kirmâni: «Bu hadis sahabenin
mürsellerindendir; zira esah olan kavle göre Enes, Bedir 'de bulunmamıştır.»
demişse de bu söz doğru değildir. Esah kavle göre Hz. Enes, Bedir harbinde bulunmuştur.
«Bedir gününde ben arkadaşlarıma su veriyordum!» dediği sahîh senetle rivayet
olunmuştur.
Bedir harbinde
Peygamber (Sallaltahu Aleyhi ve Sellem)'in Ebû Ceh1'i sorması, öldürüldüğünü
anlayıp da müslümanları sevindirmek içindir. Ebû Cehil Peygamber (Sallaltahu A
leyhi ve Sellem)'in ve müslümanların baş düşmanı idi. Onun tepelenmesi ile
müslümanlar şerrinden kurtulmuşlardır. Müs1im'in rivayetine göre onu
öldürenler 'Muâz b. Amr ile Muâz b. Afra 'dır. Afra, Muâz'in annesidir. Babası
Hars b. Rif ââ 'dır. Burada Ebû Ceh1'i Afra’mn iki oğlunun öldürdüğü
bildiriliyor. Bunlar Muâz'la Muavviz'dirler. ölmesine ramak kalan Ebû Ceh1'in
kafasını da İbni Mes'ûd (Radiyallahü
anh) kesmiştir.
Bu kavillerin arası
şöyle bulunmuştur : Ebû Cehl'i öldürmekte bu zevatın hepsi müşterektir. Yalnız
her râvi vururken kimi gördü veya kimin vurmasi ile öldüğüne inandı ise onun
öldürdüğünü söylemiştir.
Ebû Ceh1'in Hz. İbni
Mesûd'a: «Öldürdüğünüz bir adamın üzerinde mi?» demesi: «Siz beni öldürmekle
ben ayıplanmam!» manasınadır. Hadîsteki «yahut kavminin öldürdüğü» ifadesinde
şek eden râvi Süleyman EtTeymi 'dir.
Ekkâr:
Çiftçi demektir. Araplarca çiftçi itibarlı bir insan sayılmaz-mış. Ebû Cehil
«Keşkİ beni çiftçiden başkası öldürseydi!» sözü ile Afra' oğulları Muâz 'la
Muavviz'i kasdetmiş; onları küçültmek istemiştir. Afra' oğulları Ensârdandılar.
Ensâr bağ, bahçe ve tarla sahibi insanlardı.
îbni Mes'ud (Radiyallahü
anh)'ın Ebû Cehi1'i sakalından yakalayarak: «Ebû Cehil sen misin?» diye
sorması ondan öcünü almak içindi. Zira Mekke'de iken Ebû Cehil kendisine görülmedik
ezâ ve cefâda bulunurdu. Hz. İbni Mes'ud, Ebû Cehi1'in kafasını kesmeden
aralarında muhtelif sözler geçtiği rivayet olunur. Ez cümle îbni Mes'ûd: «Allah
seni kahretsin ey Allah'ın düşmanı!» demiş; kafasını kesmek için boynuna
bastığında Ebû Cehil de ona : «Gerçekten çok yüksek yere çıktın ey koyun
çoban-cağızı!» diye hakaret etmiştir.
Resûlüllah (Sailallahü
Aleyhi veSellem) Ebû Cehi1'in öldürüldüğünü görünce üç defa :
«İslâm'ı ve
müslümanları azız eyleyen Allah'a hamdolsun!» demiştir.
119- (1801)
Bize İshâk b. İbrâhîm El-Hanzalî ile Abdullah b. Mu- ımed b. Abdirrahmân b.
Misver Ez-Zührî ikisi birden İbni Uyeyne'den rivayet ettiler. Lâfız
Zührî'nindir. (Dediler ki) : Bize Süfyân, Amr'-dan rivayet etti. (Demiş ki) :
Ben Câbir'i şunu söylerken işittim:
Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Selîem):
«Ka'b b. Eşrefe kim
çıkacak? Çünkü o Allah ve Resulüne eza etmiştir!» buyurdu. Bunun üzerine
Muhammed b. Mesleme :
— Yâ Resûlâllah! Onu Öldürmemi mi istiyorsun?
dedi. «Evet!» buyurdular. İbni Mesleme :
— Bana müsaade buyur da (söyleyeceğimi)
söyleyeyim! dedi. «Söyle!» buyurdular. Müteakiben ona vararak
(söyleyeceğini) söyledi.
İkisinin aralarında olanları anlattı ve şöyle dedi:
— Bu adam sadaka istedi ve bizi dara düşürdü.
Kâ'b bunu işitince :
— Vallahi ondan daha da yaka silkeceksiniz!
dedi. İbni Mesleme :
— Biz şimdi ona gerçekten tâbi* olduk! Onu
bırakıp da halinin nereye varacağını görmekten çekiniyoruz. Bana biraz ödünç
vermem dilerim! Dedi. Kâ'b:
— Bana rehin olarak ne vereceksin? diye sordu,
tbni Mesleme :
— Neyi dilersen! cevâbını verdi.
— Bana kadınlarınızı rehin verirsin! dedi. İbni
Mesleme:
— Sen Arapların en güzelisin, sana
kadınlarımızı rehnede bilir miyiz hiç! dedi. Kâ'b:
— Bana çocuklarınızı rehin verin! dedi. İbni
Mesleme :
— Birimizin oğluna söverler de : Bu iki yük
hurma karşılığında reh-nedildî; derler. Lâkin biz sana zırhları (yâni
silâhları) rehnedelim! dedi. Kâb da:
— Peki öyle ise! dedi. İbni Mesleme ona Haris,
Ebû Abs b. Cebr ve Abbâd b. Bişr ile geleceğini va'detti. Bunlar geceleyin
gelerek Kâb'ı çağırdılar. O da yanlarına indi.
(Râvi) Süfyân
(b. Uyeyne) şöyle demiş: Amr'dan başkası dedi ki: Karısı Kâ'b'a : Ben
bir ses işitiyorum; sanki kan sesi! dedi, Kâ'b:
— Bu (gelen) Muhammed b. Mesleme ile süt
kardeşi ve Ebû Nâi-le'dir. Mert adam geceleyin yaralanmaya çağırılsa yine
icabet eder! dedi. Muhammed (b.
Mesleme) (dedi ki) ;
— O geldiği vakit ben elimi başına uzatacağım.
Onu alt etme imkânı buldum mu hemen tutun!
Kâ'b İndiği zaman
kılıcını kuşanmış olarak indi. (Gelenler) : Biz senden tîb kokusu duyuyoruz!
dediler. Kâ'b:
— Evet! Fülân hanım nikâhım altındadır. O
Arapların en güzel kokulu kadınıdır; cevabını verdi, tbni Mesleme:
— Bana bundan koklamaya müsaade eder misin?
dedi. Kâ'b:
__ Evet! Koklayabilirsin! cevâbmı verdi. O da tutarak kokladı.
Sonra;
— Tekrarlamama müsaade eder misin? dedi; ve
başına iyice hâkim oldu. Arkasından : Tutun! dedi. Onu hemen öldürdüler.
Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü'l-Megâzî»'de tahrîc etmiştir.
Kâ'b b. Eşref, Benî
Kureyza yahudilerinin şâiridir. Daima Peygamber (SallaV.ahü Aleyhi ve
Seîlem)'\e müslümanları hicveder; müslümanlar aleyhine müşriklere yardımda
bulunurdu. Bedir harbinde maktul düşen müşriklere ağlamış ve haklarında şiirler
yazmıştı. Zengindi. Hicretin üçüncü yılı ramazanında öldürüldü.
Muhammed b. Mesleme
Radiyaiiahu arifi) Ashâb–ı kiram'in büyüklerinden olup Bedir'de ve diğer
gazaların hepsinde bulunmuş; 43 veya 46 tarihinde Medîne'de vâlî bulunduğu
sırada vefat etmiştir.
Ulemâ Kâ'b'in bu
şekilde hîle ile öldürülmesinin sebebi de cevabı hususunda ihtilâf etmişlerdir.
îmam Mâzirî şöyle diyor: «İbnı Mesleme'nin Kâ'b'ı bu şekilde öldürmesi
Peygamter (Sailaüahu Aleyhi ve Seîlem) verdiği ahdi bozduğu, ona hicvederek
sövdüğü içindir. Resûlüllah (Sallaltahü Aleyhi ve Sellem) aleyhine kimseye
yardım etmeyeceğine söz vermişti. Sonra onun aleyhine düşmanlarla birleşerek
onlara yardım etti...»
Kaadî Iyâz'ın beyanına
göre ulemâdan bazıları bu meseleye şöyle cevap vermişlerdir:
Muhammed b. Mesleme
hiç bir sözünde Kâ'b'a emân vermiş değildir. Onunla sadece ahş-veriş hususunda
konuşmuş, bir de hâlinden şikâyet etmiştir. Kendisine bir söz veya emân
vermemiştir. Binâenaleyh hiç bir kimsenin «onu gadren Öldürdü!» demesi helâl
olamaz. Böyle bir sözü biri Hz. A1î'nin yanında söylemiş de Alî (Radİyatlahu
anh) onun boynunu vurdurmuş. Gadir ancak emân verilip de öldürüldüğü zaman
olur.
Muhammed b. Mesleme
(Radİyallahü anh) 'm : «Bana müsaade buyur da söyleyeceğimi söyleyeyim!»
sözünden muradı : İzin ver de hem kendi tarafımdan hem de senin nâmına
söylenmesini yararlı gördüğüm sözleri kimi ta'riz, kimi tasrîh yolu ile
kendisine söyleyeyim demektir.
«Sanki kan sesi!»
ifadesi: Sanki kan davacısının sesi yahut kan dökücünün sesi manasınadır.
«Bu (gelen) Muhammed
b. Mesleme île süt kardeşi ve Ebû Nâile'dir.» cümlesi bütün nüshalarda bu
şekilde rivayet olunmuşsa da Kaadi Iyâz şeyhinden naklen : «Doğrusu Muhammed b.
Mesleme ile süt kardeşi Ebû Naile 'dir.» diyor. Filhakika Siyer ulemâsı Ebû
Naile'nin Muhammed b. Mesleme ile süt kardeşi olduklarını kaydederler. Ebû
Naile, Kâ'b'in da süt kardeşi idi.
Kâ'b b. Eşref'in
katline bir rivayette dört, diğer rivayette beş kişi iştirak etmiştir.,Bunlar :
Muhammed b. Mesleme, Ebû Naile Silkân b. Selâme, Abbâd b. Bişr, Ebû Abs
b. Cebr ve
Haris b. Evs 'tir.
1- Bazıları
bu hadîsle istidlal ederek : «Evvelce İslâm'ı kabule davet olunmuş bir kâfire
hile yapmak ve baskında bulunmak caizdir.» demişlerdir.
2- Ta'rîz
caizdir. Târîz : Kapalı mânâsı sahîh olan, fakat muhatab ondan daha başka bir
mânâ anlayan sözdür. Şer'î bir hakka mâni' olmamak şartı ile harplerde ve sair
yerlerde bu caizdir. Meselâ: Muhammed b.
Mesleme 'nin ; «Bu adam sadaka istedi ve bizi dara düşürdü.> sözü
caiz hattâ müstehab bir ta'rîzdir. Çünkü kapalı mânâsı: Bizi içinde yorgunluk ve
darlık olan şeriat âdabı ile te'dîb ve terbiye etti. Ama bu yorgunluk Allah'ın
rızası uğrunadır; binâenaleyh bizim için makbuldür; demektir. Fakat muhatab
bundan makbul olmayan^ yorgunluğu anlamıştır.
120- (1365)
Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İs-mâîl (yâni îbni Uleyye)
Abdülâzîz b. Suheyb'den, o da Enes'den naklen rivayet etti ki, Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Seilem )Hayber*e gaza etmiş, Enes şöyle demiş:
Orada sabah namazını
alaca karanlıkta kıldık. Müteakiben Nebiy-yüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)
(hayvanına) bindi. Ebû Talha da bindi. Ben de Ebû Taİha'nın terkisinde idim.
Derken Nebiyyüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) (hayvanını) Hayber'in
sokağında koşturdu ve Nebiyyüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) 'in
uyluğundan elbise açıldı. Ben Nebiyyüllah (Sallallahü Aleyhi ve
Seilem)'"m uyluğunun beyazını görüyordum. Şehre girince:
«Allah en büyüktür!
Hayber harâb olmuştur. Biz bir kavmin sahasına indik mi artık inzar edilenlerin
sabahı kötü olur!» buyurdu. Bunu üç defa tekrarladı. Millet işlerine
çıkmıştı. «Muhammedi..» dediler.
(Hâvi) Abdülâzîz şöyle
demiş: «Arkadaşlarımızdan bazısı: «Bir de ordu!..» dedi. Enes*:
«Biz Hayber'i cebren
aldık!» demiş.
121- (...)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Affân rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Sabit,
Enes'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş :
Hayber günü ben Ebû
Taİha'nın terkisinde idim. Ayağım, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemi'm
ayağına dokunuyordu. Hayberlilere güneş doğduğu zaman vardık. Hayvanlarını
(kıra) çıkarmışlardı. Kendileri de baltaları ile, zenbUleri ile ve kazmaları
ile çıkmışlardı. (Bizi görünce :)
— Muhammed ve ordu!.,
dediler. Resûlüllah (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem) de:
«Hayber harab oldu.
Biz bir kavmin sahasına indik mi artık inzâr edilenlerin sabahı kötü
olurb.buyurdu. Arkacığından Allah (Azze ve Ceîle) onları hezimete uğrattı.
122- (...)
Bize İshâk b. İbrahim ile İshâk b. Mansûr rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize
Nadir b. Şümeyl haber verdi. (Dedi ki) : Bize Şu'ue, Katâde'den, o da En es b.
Malik'den naklen haber verdi. (Şöyle demiş) :
Resûlüllah (Saiialtahü
Aleyhi ve Sellem) Hayber'e vardığında:
«Biz bir kavmin
sahasına indik mi artık inzâr edilenlerin sabahı kötü olur!» buyurdular.
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbü's-SalâU'da; Ebû Dâvûd «Ha-râc»'da; Nesâî «Nikâh», «Velîme» ve «Tefsir»
bahislerinde muhtelif râvüerden tahrîc etmişlerdir.
Hayber: Yahudicede
kal'a demektir. «Buraya ilk yerleşen Hayber isminde biridir. Sonraları bu isim
o yere verilmiştir.» diyenler de vardır. Medine ile Şâm arasında mahsuldar ve
hurmalık bir vaha olup Medine'ye altı konak mesafededir. Burası Benî Kureyza
ile Benî Nadîr kabilelerine aitti.
Hayber gazası hicretin
yedinci yılında olmuştur. Tirmizî ile Beyhakî 'nin Hz. Enes'den rivayet
ettikleri bir hadîse göre Peygamber (Saüal.ahü Aleyhi ve Sellem) bu harpte bir
eşeğe binmiştir. Fakat gerek Buhâri gerekse Müs1im'in Sahihlerinde :
«Nebiy-yullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)h.ayvanını Hayber'in sokağında
koşturdu. Uyluğundan elbise açıldı...» denildiğne bakarak İbni Kesir o gün
Peygamber (SaUaüahü Aleyhi ve Seilem) in bir at üzerinde bulunduğuna kail olmuş
ve: «Bu hadîs sahîh ise muhasaranın bâzı günlerinde eşeğe bindiğine
hamlolunur.» demiştir.
Mamafih eşeğin
koşmasından da uyluğun açılması mümkündür. Bu harpte Hz. Enes'i terkisine alan
Ebû Ta1ha (Radıyatiahü anlı) onun üvey babası idi. Hadîsin burasında hazif
olduğu anlaşılıyor. Cümlenin takdiri şöyledir: «Peygamber (Sallaüahü Aleyhi ve
Sellem) hayvanını koşturdu. Biz de onunla beraber hayvanımızı koşturduk...»
Hazfe delil:
«Dizim Nebiyyullah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)*\n uyluğuna dokunuyordu.» cümlesidir. Zîrâ
beraber koşmasalar Hz. Enes'in dizi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in
uyluğuna dokunmazdı. Şunu da kaydedelim ki ResûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) 'in uyluğu ya hızlı koşmaktan yahut kalabalıktan açılmıştı. Kendisinin
bundan haberi yoktu.
Mâ1ikî1er bu hadîsle
istidlal ederek: «Erkeğin uyluğu avret değildir.» demişlerdir. Diğer mezheplere
göre uyluk avrettir. Bu hususta birçok meşhur hadîsler vardır. Hz. Enes'in
Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)''in uyluğunu görmesi kasdi dejil,
tesadüfendir.
Mâ1ikî1er'den bâzıları
bu açılma meselesine cevap vermiş ve : «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
Allah'ın sevgili kuludur. Binâenaleyh Allah onu avretini açmak sureti ile
ibtüâ etmez!» demişlerdir. Diğer mezheplerin ulemâsı ise: «İnsanın elinde
olmadan avret mahallinin açılması bir nakısa değildir. Böyle bir şey mümteni'
olamaz!» mukabelesinde bulunmuşlardır.
Peygamber (Sallatlahü
Aleyhi ve Selleınyin şehre girince neden: «Hayber harab olmuştur!» dediği
hususunda ihtilâf edilmiştir. Bâzıları, na göre Hayberliler'in ellerinde tahrîb
âletleri olan baltaları, kazmaları ve saireyi görünce bu yerin harab olacağım
tefâülen söylemiştir. Bir takımları bunu şehrin isminden aldığına kaildirler.
(Yâni harâb kelimesinin harfleri Hayber kelimesinden alınmıştır.) «Bu bir
bedduadır.» diyenler de olmuştur. Fakat en doğrusu bu sözü Allah'ın bildirmesi
ile söylemiş olmasıdır. Arkacı ğından :
«Biz bîr kavmin
sahasına indik mi artık İnzar edilenlerin sabahı kotu ölür!» buyurmuştur.
Saha: Evlerin
arasındaki boşluk avlu içi mânâlarına gelir. Bu cümle bir şart ve ceza
cümlesidir, fakat ceza (yâni inzâr edilenlerin sabahı kötü olur!) cümlesi
Kur'ân 'dan iktibas edilmiştir. Bu âyet Peygamberler vasıtası ile dîne davet
edilip de yine aklını basma almayanların akıbet' lerinin kötü olacağını
bildirmektedir. Vuku'u muhakkak işlerde hâdiseye misâl teşkil eden âyetlerle
istişhadda bulunmak caizdir. Bunun örnekleri çoktur. Nitekim Mekke 'nin
fethinde Resûlüllah (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem) 'in:
«Hak geldi;
bâtılmuzmahil oldu...» buyurması bu kabildendi. Ulemâ âyetle istişhâd etmenin
ata sözlerinde, konuşmalarda, şaka ve boş sözlerde mekruh olduğunu
söylemişlerdir. Bu da Kitabullahı ta'zîm içindir, Hz. Enes : «Biz Hayber'i cebren
aldık!» diyor. Mâzirî burada şu mütâleada bulunmuştur: «Bu sözün zahiri bütün
Hayber'in kahran alınmış olmasını iktizâ eder. Halbuki Mâlik'in, İbni Şihâb'dan rivayetine göre bir
kısmı kahran, bir kısmı da sulh yolu ile alınmıştır. Ebû Dâvûd 'un «SÜnen»'inde
rivayet ettiği: (Hayber'i ikiye taksim etti. Yansını kendi hâdisât ve
ihtiyaçlarına, yarısını da müslümanlara ayırdı.) hadîsi de müşkil kalır. Bunun
cevâbı bâzı ulemânın söylediği şu sözdür: Hayber'in etrafında çiftlikler ve
köyler vardı. Bunları sahipleri terk edip gitmişlerdi. İşte bu yerlere sırf Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Selİem)'e mahsûstu; ve Hayber arazîsinin yarısını teşkil
ediyordu. Geri kalan yerleri harben alınmıştı, ki bunlar da gazilere taksim
edildi.»
1- Namazı,
vaktinin evvelinde kılmak müstehabtır.
2- Hayvan
güçlü olursa bir kimseyi terkisine almak caizdir.
3- Hayvanı
koşturmak ve düşmana baskın yapmak bir nakısa ve mürüvvete aykırı değil,
bilâkis sünnet ve fazilettir.
4- Düşmanla
karşılaşıldığı zaman tekbîr getirmek müstehabtır.
5- Baskının
sabahları yapılması müstehabtır. Çünkü sabah, düşmanın gafil bulunduğu
zamandır. Orduların ise zevalden sonra karşılaşmaları müstehab görülmüştür.
Zira zevalden sonra hava bir parça serinlediği için harbe karşı askerin neşatı
daha çok olur.
123- (1802)
Bize Kuteybe b. Saîd ile Muhammed b. Abbâd rivayet ettiler. Lâfız İbni
Abbâd'ındır. (Dediler ki) : Bize Hatim —ki İbni İsmail'dir— Seleme b. Ekva'ın
âzâdlısı Yezid b. Ebî Ubeyd'den, o da Seleme b. Ekva'dan naklen rivayet etti.
Seleme (Şöyle demiş) :
Resûlüllah (SallaHahu
Aleyhi ve Sellem)'\e birlikte Hayber'e (müteveccihen yola) çıktık. Ve
geceleyin yürüdük gittik. Derken cemaattan bir zât [36],
Âmir b. Ekva'a :
— Biz/t racezlerinden dinletmez misin? dedi.
Âmir şâir bir zât idi. Hemen cemaatF (n develerini) sürmek üzre hayvanından
indi. Şöyle diyordu :
«Allahim! Sen olmasan
biz ne hidayete erer; ne sadaka verir; ne de namaz kılardık.»
«O halde —can sana
feda— biz günah irtikâb ettikçe affet! Düşmanla karşılaşırsak ayaklarımızı
sabit kıl!»
"Bize mutlaka
sckinet ver! Çünkü biz çağırılırsak geliriz!» «Yaygara ile aleyhimize yardım
istediler!» Bunun üzerine Resûlüllah (Saîîallahü Aleyhi ve Sellemi: «Bu sürücü
kim?» diye sordu.
— Âmir! dediler.
«Allah ona rahmet eylesin!»
dedi. Cemaatten biri [37] :
— (Şehâdet) vâcifa
oldu yâ Resûlâllah! Bârî onunla bizleri faydalandı rsa idin! dedi. Az sonra
Hayber'e gelerek onları muhasara ettik. Nihayet bize şiddetli bir açlık çattı.
Sonra :
«Şüphesiz Allah onu
size fethedecektir » buyurdular. Hayber'in fet-hedildiği günün akşamı cemaat
geceledikleri vakit birçok ateşler yaktılar, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve
«Bu âteşler ne? Ne
üzerine yakıyorsunuz?» dedi. Ashâb:
— Et üzerine! dediler. «Ne eti?» diye sordu.
— Ehli eşeklerin eti! dediler.
Bunun üzerine
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem): «Dökün onları ve kırın!» buyurdu. Bir
zât;
— Yoksa onlan döksünler de yıkasınlar mı? diye
sordu. «Yahut öyle yapsınlar!» buyurdu.
Cemâat harb için saf
bağladığı vakit Âmir'in kılıcında kısalık vardı. Onunla, bir yahudiyi vurmak
için bacağını yakaladı. Fakat kılıcının keskin tarafı dönerek Âmir'in dizine
isabet etti. Ve ondan Öldü. Seleme demiş ki:
Harbden döndüğümüz
vakit Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) elimden tutmuştu. Beni susmuş
görünce :
«Sana ne oldu?» diye
sordu. Kendisine şunu söyledim :
— Annem, babam sana feda olsun! Âmir'in ameli
boşa gitti diycır-lar!..
«Bunu kim söyledi?»
diye sordu.
— Filân, filân ve Üseyd b. Hudayr El-Ensârî
dedim.
«Bunu söyleyen hatâ
etmiş! Ona gerçekten İki ecir vardır!» buyurdu. Ve iki parmağını bir araya
topladı. (Sözüne devamla) :
«O gerçekten câhid,
mücâhiddir! Yeryüzünde yürüyen onun gibi bîr Arap pek az* bulunur!» buyurdular.
Bu hadîste Kuteybe
Muhammed'e iki cümlede muhalefet etmiştir, tbni Abbâd'm rivayetinde: «Bizim
üzerimize sekînet ver!» cümlesi de vardır.
124- (...) Bana
Ebû't-Tâhir de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki)
: Bana Yûnus, İbni Şihâb'tan naklen haber verdi. (Demiş ki) : Bana Abdurrahmân
(bunun nesebini İbni Vehb'den başkası bildirmiş ve : İbni Abdillâh b. Kâ'b b.
Mâlik demiştir.) haber verdi ki, Seleme b. Ekva' şöyle demiş:
Hayber harbi olunca
kardeşim, Resûlüllah fSallatlahii Aleyhi ve Setlem) le birlikte şiddetli bir
çarpışma yaptı da, kılıcı kendine dönerek onu Öldürdü. Bunun üzerine
Resûlüllah (Saİlallahü Aleyhi ve Sellent)'ın ashabı bu hususta söz ettiler ve
onun hakkında şikâyette bulundular: Kendi silâhı ile ölen bir adam! dediler. Bâzı işlerinde de şüpheye düştüler.
Seleme demişdi:
Az sonra Resûlüllah
(Scılhllahii Aleyhi ve Sellem) Hayber'den döndü. Ben:
— Yâ Resûlüllah! Bana müsaade buyur da sana
racez okuyayım! dedim.
ResûlüUah (Salİallahü
Aleyhi've Sellem) kendisine izin vermiş. Ömer b. Hattâb: Ben senin ne
söyleyeceğini biliyorum! demiş. Seleme şunları söylemiş:
Ben de : «Vallahi
Allah olmasa biz ne hidayete erer; ne sadaka verir, ne namaz kılardık!* dedim.
Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'.
«Doğru söyledin!»
buyurdular. (Devam ettim) :
«Bize mutlaka sekînet
indir! Ve düşmanla karşılaşırsak ayaklarımızı sabit kıl!»
«Müşrikler bize
tecâvüz etmişlerdir!..»
Ben racezimi bitirince
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Bunu kim söyledi?»
diye sordu.
— Onu
kardeşim söyledi! dedim.
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Allah ona rahmet
eylesin!» dedi. Ben de:
— Yâ Resûlâllah! Bâzı insanlar ona rahmet
okumaktan korkuyorlar: «Kendi silâhı İle ölmüş bir adam!» diyorlar! dedim.
Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«O câhid mücâhid
olarak öldü!» buyurdular.
İbni Şihâb demiş ki:
Bilâhare ben Seleme b. Ekva'ın bir oğluna sordum da bana babasından naklen
bunun gibi rivayette bulundu. Şu kadar var ki (ben: Bazı insanlar ona rahmet
okumaktan korkuyorlar, dediğim vakit) Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Selleml:
«Hatâ etmişler! Câhid
mücâhid olarak öldü. Binâenaleyh ona iki defa ecir vardır!» buyurdu ve parmağı
ile işaret etti, dedi.
Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü'l-Megâzî»'de tahrîc etmiştir.
Hüneyyât: Hüneyyenin
cem'idir. Hüneyye : Henenin ismi tasgiridir. Sühey1î'nin ta'rifine göre hane:
İsmi bilinmeyen yahut bilinip de söylenmek istenmeyen her şeyden kinayedir;
yâni şey, nesne mânâsına gelir. Hüneyye de şeyceğiz demek olur. Bazan bu kelime
«hüneyhe» şeklinde de tasgir yapılır.
Burada «hüneyyât»'dan
murâd : Racez denilen beytîerdir.
«Cemâatin develerini
sürmek...»den maksat: Develer yürüsün diye onlara şarkı söylemektir. Buna
Araplar «hidâ1» yahut «hudâ'» derler. Hi-dâ' ancak şiir veya racezle olur.
Burada hidâ' için hayvanından inen şâir Âmir, hadîsi rivayet eden Seleme b.
Ekva' (Radiyallahü anh)'ın amcasıdır.
Hz. Âmir'in bu beytlerle
Allah'a mı yoksa Peygamber'ine mi hi-tâb ettiği ihtilaflıdır. Mâzirî Allah'a
hitab ettiğine kail olmuş; ancak «can sana feda!» ifadesine i'tirazla: «Bu
kelime Allah hakkında kullanılmaz; çünkü bir kimseye gelmesi muhtemel bir
kötülük hakkında kullanılır. O kimse başka bir şahıs seçerek kötülüğün ona
gelmesini ister; onu kendi nâmına feda eder. İmdi bu söz yâ razı olmaktan
mecazdır ve sanki: Senin rizân için .nefsimi harcarım! demiş gibi olur. Yahut
bu kelime bir cümle-i mu'tarıza olarak araya sokulmuş; ve orada muhatab olan
birine söylenmiştir.» demiştir. Bâzıları, bu sözün zahirî mânâsı
kas-dedilmediğini, maksat sâdece mahabbet ve ta'zjm olduğunu söylemiş; bir
takımları da bu beytlerde muhatabın Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)
olduğunu iddia etmişlerdir. Allâme Aynî bunların içinde en akla yatanı Mâzirî'nin
sözü olduğunu kaydediyor. Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir:
Bu beytleri Hendek
harbinde bizzat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) okumuştur. Bunlar
aslında Abdullah b. Revaha'ya âit değil midir?
Cevâb: Olabilir. Aynı
şeyi iki şâirin de söylemiş olması mümkündür. Buna tevârüd derler.
Şiir okuyanın Hz. Âmir
olduğunu anlayınca Peygamber (Sallallahü A feyhi ve Sellem).:
«Allah ona rahmet
eylesin!» demiş. Hz. Ömer (Radiyallahü anh) buna : «Şehadet vâcib oldu!» diye
mukabele etmiştir. Bu sözün mânâsı : Bu zâtın şehîd olacağı anlaşıldı
demektir. Çünkü Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSellem)'m bu duayı böyle bir
yerde kime yaparsa o kimsenin şehîd olacağını ashâb bilirlerdi. Onun içindir
ki Hz. Ömer: «Bârî onunla bizleri faydalandırsaydın!» demiştir. Bundan murâd :
Keşke bu duayı biraz daha yapmasan da bizler Âmir'in sohbetinden istifade etseydik;
onu bir müddet daha aramızda görseydik!.. demektir.
Ashâb-ı kiramın ehli
eşek eti kaynatmakta olduklarım anlayınca Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) evvelâ o kapların dökülüp kırılmasını emir buyurmuş; sonra bir zât:
«Yoksa onları döksünler de yıkasınlar mı?» deyince: «Yahut öyle yapsınlar!»
demişti. Bu onun bu meselede ic-tihâd ettiğine hamlolunmuştur. Evvelâ
çömleklerin kırılmasına hükmetmiş; sonradan içtihadı değişmiş yahut vahiy
gelerek yıkanmasını emir buyurmuştur.
Anlaşılıyor ki Hz.
Âmir kendi kılıcı İle ölünce ashâb onun intihar ettiğini zannederek : «Âmir'in
ameli boşa gitti!» demişler. Seleme (Radiyallahü anh) amcası hakkında söylenen
bu sözden çok müteessir olmuş; meseleyi Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve
Sellem)ye arzetmişti. Aldığı cevap şu oldu:
«Ona gerçekten İki
ecir vardır! O gerçekten câhid, mücâhiddir!» Ulemâya göre buradaki iki ecirden
biri Allah'a taat uğrunda bütün gücü ile çalışmış olması; diğeri de Allah
yolundaki mücâhidliği ve gâzî-liği karşılığı verilmiştir. Yâni onlar buradaki
«câhid» kelimesini, içinde ciddî çalışan mânâsına almış; «mücâhid»! de gazi diye
tefsir etmişlerdir. Fahr-i kâinat (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz
Hz. Âmir hakkındaki sözünü şu cümle ile bitirmiştir :
«Yeryüzünde yürüyen
onun gibi bir Arap pek az bulunur!» Kaadî Iyâz'la Nevevî 'nin beyanlarına göre
bu cümledeki «meşâ bihâ» ifâdesi, «müşâbihen»
şeklinde de rivayet olunmuştur.
Bu takdirde cümlenin mânâsı: «Harbde ve sairede kemal sıfatları
hususunda ona benzeyen Arap pek az bulunur!» demek olur.
1-İçerisinde
kötü sözler bulunmamak şartı ile racez ve diğer şiir nevi'lerini okumak ve
dinlemek caizdir.
2-Seferde
hayvanı sürmek ve neşat
açmak için şarkı
söylemek müstehabtır.
3-Ehli
eşeklerin eti necistir. Bu hususta Nikâh bahsinde söz geçmişti. MâIikî1er ehli
eşek etinin yenmesi mubah olduğuna kaildirler.
125- (1803)
Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile İbni Beşşâr rivayet ettiler. Lafız
İbni'l-Müsennâ'nındır. (Dediler ki) : Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Şu'be, Ebû îshâk'dan rivayet etti. (Demiş ki) : Bera'ı
dinledim; şöyle dedi:
Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi veSellem) Ahzâb gününde bizimle bitlikte toprak taşıyordu. Hakîkaten
toprak, karnının beyazını Örtmüştü. Kendisi şunları söylüyordu:
«Vallahi sen ol masan
biz ne hidayete erer; ne sadaka verir; ne de namaz kılardık.»
«O halde üzerimize
mutlaka sekînet indir! Çünkü bunlar bize karşı geldiler!»
Râvi demiş ki: Bazan
da şöyle derdi:
«Bu adamlar bize karsı
geldiler. Onlar fitne çıkarmak istediler mi biz karşıyız!» Bunları yüksek sesle
okuyordu.
(...) Bize
Muhammed b. El-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdurrahmân b. Mehdî
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Ebû tshâk'-dan naklen rivayet etti. Demiş
ki: Ben Berâ'dan dinledim...
Ve râvi yukariki hadîs
gibi anlatmış. Yalnız o : «Bunlar bize zulüm ettiler!» demiştir.
126- (1804) Bize
Abdullah b. Mcsleme ENKa nebi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdülâzîz b. Ebî
Hâzim, babasından, o da Sehl h. Sa'd'dan naklen rivayet etti. Sehl şöyle demiş
:
Biz hendeği kazıyor ve
toprağı omuzlarımızda taşıyorken yanımıza Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve
Sellem) geldi de:
«Alla hım! Âhiret
hayâtından başka hayât yoktur. O halde sen Ensar'-la Muhacirlere mağfiret
eyle!» buyurdu.
127- (1805)
Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile İbni Beşşâr da rivayet ettiler. Lâfız
İbni'l-Müsennâ'mndır. (Dediler ki) : Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Şu'be, Muâviye b. Karra'dan, o da Enes b. Mâlik'den, o da
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'en naklen rivayet etti ki, şöyle buyurmuşlar
:
«Allahım! Âhiret
hayâtından başka hayât yoktur. O halde sen Ensar'-la Muhacirlere mağfiret
eyle!»
128- (...)
Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile İbni Beşşâr rivayet ettiler. İbnü'l-Müsennâ
(Dedi ki) : Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be,
Katâde'den naklen haber verdi. (Demiş ki) : Bize Enes b. Mâlik rivayet etti ki,
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«AHahım! Gerçekten
hayât, âhiret hayâtıdır.» dermiş.
Şu'be demiş ki: Yahut
şöyle buyurdu:
«Allahım! Âhiret
hayâtından başka hayât yoktur. O halde sen En-sar'la Muhacirlere ikram eyle!»
129- (...)
Bize Yahya b. Yahya ile Şeybân b. Ferrûh da rivayet ettiler. Yahya: Bize haber
verdi tâ'birini kullandı. Şeybân ise : Bize Abdülvâris, Ebû't-Teyyûh'dan
rivayet etti, dedi. (Demiş ki) : Bize Enes b. Mâlik rivayet etti. (Dedi ki) :
Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellemf de beraberlerinde olduğu halde ashâb racez okurlar ve:
«AHahim! Ahiret
hayrından başka hayır yoktur. O halde sen Ensar'la Muhacirlere yardım eyle!»
derlerdi.
Seyhan'ın hadîsinde
«yardım eyle!» yerine «mağfiret eyle!» ifâdesi vardır.
130- (...)
Bana Muhammed b. Hatim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Behz rivayet etti. (Dedi
ki) : Bize Hammâd b. Seleme rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Sabit, Enes'den
naklen rivayet etti ki, Hendek (harbi) günü Muhammed (Salialiahü A leyhi ve
Seliem) 'in ashabı:
«Bizler sağ kaldıkça
ebediyyen İslâmiyet üzerine Muhammed'e bey'at edenleriz!» derlermiş. Yahut râvi
Sabit «İslâmiyet üzerine» yerine «Cihâd üzerine» demiştir. (Burada) Hammâd
şekketmiştir.
Peygamber (Salialiahü
Aleyhi ve Seliem) de :
«Allahım! Gerçekten
hayır, ahiret hayrıdır. O halde sen Ensarla Muhacirlere mağfiret eyle!»
dermiş.
Bu hadîsin Berâ'
rivayetini Buharı «Cihâd», «Megâzi» ve «Temenni» bahislerinde; Nesâî «Siyer»'de
tahrîc ettiği gibi Seh1 rivayetini Buhâri «Menâkıb» ve «Megâzî» bahislerinde;
Nesâî «Menâkıb» ile «Rikaak»'da; Enes rivayetini Buhâri «Cihâd, Menâkıb» ve
«Rikaak» bahislerinde; Nesâi «Rikaak» ve «Menâkîb»'-de muhtelif râvilerden
tahrîc etmişlerdir.
Hendek harbi hicretin
beşinci yılında olmuştur. Buna Ahzâb
muharebesi dahî denilir.
Ahzâb:
Hızibler, kabileler demektir. Arap kabileleri Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) ile
harp etmek için birleşmişlerdi. Bunu haber alınca M edîne'yi müdafaa için
etrafına hendek kazmaya karar verdiler. Bu karara Hz. Selmân-ı Fârisî 'nin
tavsiyesiyle vardıkları rivayet olunur.
Hendek soğuk bir günde
muhacirlerle Ensâr tarafından kazılmıştır. ResûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) ashabının aç ve çıplak olmalarına rağmen canla başla hendek kazmağa
çalıştıklarını görünce:
«Allahım! Gerçekten
hayât âhiret hayatıdır, imdi sen Ensarla Muhacirlere mağfiret eyle!» diye duâ
etmiş; onlar da kendisine:
«Bizler sağ kaldıkça
ebediyyen cihâd (bir rivayette İslâmiyet) uğruna Muhammed'e bey'at eden
kimseleriz!» diye mukabele etmişlerdir.
Racezin muhtelif
şekillerde okunduğu rivayet olunmuştur.
«Âhiret hayâtından
başka hayât yoktur!» cümlesinin mânâsı: «Ondan başka baki hayât yahut matlûb
hayât yoktur.» demektir.
Bu rivayetler: Bina
yaprken racez okumanın müstehab olduğuna, memleketi İ'mar için yeri kazmak gibi
fi'li yardımlarda bulunmanın harbetmiş kadar sevâb olacağına delildirler.
131- (1806)
Bize Kuteybe b. Saİd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hatim (yâni îbni îsmâîl)
Yezîd b. EM Ubeyd'den rivayet etti. (Demiş ki) : Ben Seleme b. Ekva'ı şöyle
derken işittim :
İlk namaz [38] için
ezan okunmadan yola çıktım. Resûlüllah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in sağmal
develeri Zû Kare d'de otluyordu. Derken bana Abdurrahmân b. Avf in bir
hizmetçisi rastlayarak:
— Resûlülİah
(Sallallahü Aleyhi ve Setlem)'in
sağmal develeri alındı! Dedi.
— Onları kim aldı? Dedim.
— Gatafân (kabilesi!) cevâbını verdi. Bunun
üzerine ben : Yâ sabahım! diye üç defa nâra attım. Ve Medine'nin iki harrası
arasmdakilere işittirdim. Sonra yüzümün döndüğü tarafa hızlandım. Nihayet
onlara Zû Kared'de yetiştim. Tam sudan içmeye faaşlamışlarmış. Hemen
kendilerine okumu atmağa başladım. Atıcı idim. Hem:
Ben Ekva'ın oğluyum!
«Bugün alçakların (helak) günüdür!» diyor; racez okuyordum. Nihayet sağmal
develeri onlardan kurtardım; ve onlardan otuz elbise ele geçirdim. Derken
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'le cemaat geldiler. Ben :
__ Yâ Nebiyyallah! Ben
susamış oldukları halde bu kavme suyu vermedim. Şimdi hemen onlara adam
gönder! Dedim.
«Ey Ekva' oğlu! Mâlik
oldum; binâenaleyh merhametli davran!» buyurdular. Sonra döndük. Resûlülİah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellemi Medine'ye girinceye kadar beni terkisine aldı.
Bu hadîsi Buhâri
«Cihâd» ve «Megâzî» bahislerinde; Nesâî
«El-Yevm ve'I-leyle»'de tahrîc etmişlerdir.
Zû Kared: Şam yolu
üzerinde Medine ile Hayber arasında bir sudur. Medîne'ye bir günlük mesafede
olduğu söylenir.
İbni Sad'in beyanına
göre Zû Kared gazası hicretin altıncı yılında olmuştur.
Iikaah: Likha ve
lekûhun cem'i olup sütlü develer demektir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
Efendimizin Zû Kared'de yirmi sağmal devesi vardı. İbni Ebî Zerr ile karısı
bunların yanında bulunuyorlardı. Gatafan kabilesinden Abdurrahmân b. Uyeyne
kumandasında kırk kişilik bir çete bunların üzerine baskın yaparak erkeği
öldürdüler; karısını esîr ettiler; ve develeri alıp gittiler.
«Yâ sabahım!» sözü ile
Araplar yardıma çağırırlardı. Esâs itibariyle bu söz baskın için seslenüdiği zaman
söylenirdi. Çünkü ekseriyetle baskınlar sabahleyin yapılırdı ve «sabah oldu;
harbe hazır olun!» mânâsına gelirdi.
Harra : Kara taşlı yer
demektir. Medine böyle iki harra arasındadır. İki harra arasındakilerden murâd
: Bütün Medine halkıdır.
Hz. Seleme üç na'ra
ile hâdiseyi Medîneliler'e duyurmuştu. Peygamber (Saüallahü Aleyhi ve Setlem)
zırhını giyerek çıkmış. Yanına İlk gelen Mikdâd b. Amr olmuştu. O da zırhlı
idi. Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellemi onu öncü göndermiş; Medîne'ye de
İbni Ümmi Mektûm'u vâlî bırakmıştı. Mikdâd'in arkasından da süvarilerini
gönderdi. Seleme (Radiyallahü anh) ise düşmana yaya olarak yetişmiş. Arkasından
yatsı zamanı Peygamber (SaUallahü Aleyhi ve Setlem) ile ordusu yetişmişti.
Onlar gelinceye kadar Seleme ve yanında toplananlar develerden on tanesini
kurtardılar. Kalan on tanesini düşman kaçırmıştı. Seleme (Radiyallahü anh) düşmanın
ta'kibîni istedi ise de Resûlüllali (Sailailahü Aleyhi ve Sellem) buna müsaade
etmedi:
«Mâlik oldun!
Binâenaleyh merhametli ol!» Duyurdular. Mâlik olmaktan murâd : Küffara galebe
çalmasıdır. Aşağıdaki rivayet d«ha tafsilâtlıdır.
132- (1807)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi Jki) : Bize Haşim b. Kaasim
rivayet etti. H,
Bize İshâk b. İbrahim
de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Âmir El-Akadî haber verdi. Her iki râvi
Ikrime b. Ammâr'dan rivayet etmişlerdir. H.
Bize Abdullah b.
Abdirrahmân Ed-Dârimî dahî rivayet etti. Bu onun hadîsidir. (Dedi ki) : Bize
Ebû Aliy El-Hanefî UbeyduIIah b. Abdilmecîd haber verdi. (Dedi ki) : Bize
İkrime —ki İbni Ammâr'dır— rivayet etti. (Dedi ki) : Bana İyâs b. Seleme
rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam rivayet etti. (Dedi ki) :
Hudeybiye'ye
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Setletnj'le beraber geldik. 1400 kişi idik.
Kuyunun başında elli koyun vardı. Kuyu bunları bile su-layamıyordu. Derken
Resûlüllah (Sallallahü A îeyhi ve Seltem) kuyunun kenarına oturdu da ya duâ
etti yahut içine tükürdü. Bunun üzerine kuyu coştu, biz de hem su içtik hem
hayvan suladık. Sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SelUm) bizi ağacın
altında bey'ata da'vet etti. Ona cemaattan evvelâ ben bey'at ettim. Sonra
birer birer herkes bey'at etti. Nihayet halkın ortasında kalınca:
«Bey'at et yâ Seleme!»
dedi.
— Ben sana herkesten evvel bey'at ettim ya
Resûlâllah! dedim. «Yine de!» buyurdu. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
beni çıplak
gördü. (Beraberinde
silâh olmadığını anlatmak istiyor.) Ve bana bir ha-cefe yahut deraka [39]
verdi. Sonra bey'at devam etti. Nihayet cemâatin sonunda kalınca:
«Bana bey'at etmiyor
musun yâ Seleme!» buyurdular.
— Sana cemaatin başında ve ortasında bey'at
ettim yâ Resûlâllah! Dedim.
«Yine de!» İr.uyurdu.
Ben de kendisine üçüncü defa olarak feey'at et* tim. Sonra bana:
«Yâ Seleme! Sana
verdiğim hacefen veya derakan nerede?» diye sordu.
— Yâ Resûlâllah! Bana amcam Âmir çıplak olarak
rastladı da, onu kendisine verdim; dedim. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallatlaftü
Aleyhi ve Seliem)güldü. Ve:
«Gerçekten son
vaktiyle öbür adamın dediği gibisin : Allahtm, bana öyle bir dost ver ki, benim
için kendi nefsimden daha sevimli olsun! (demiş)» buyurdu.
Bundan sonra müşrikler
sulh hakkında bizimle haberleşmeye taşladılar. Hattâ birbirimize gittik ve
barıştık. Ben Talha b. Ubeydi İlâh'in hizmetçisi idim. Onun atını suluyor;
kaşağılıyor ve kendisine hizmet ediyor; yiyeceğinden de yiyordum. Allah ve
Resulü (Sallat Iahü Aleyhi ve Seliem) 'e hicret ederek ailemi ve malımı terk
etmiştim. Mekkeliler'le biz barış akdederek birbirimizle ihtilât edince ben
bir ağacın yanma geldim ve dikenlerini siipiirerek kütüğüne yaslandım. Az
sonra bana Mekkeli müşriklerden dört kişi geldi; ve Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Seliem) hakkında atıp tutmaya başladılar. Ben bunlara kızdım; ve
başka bir ağaca de-ğiştim. Onlar da silâhlarını astılar; ve yaslandılar. Onlar
bu halde iken birden vadinin aşağısından bir dellâl: Yetişin muhacirlere!..
Züneym oğlu öldürüldü!., diye seslendi. Hemen kılıcımı kuşandım. Sonra bu dört
kişiye kendileri uyku halinde iken hücum ettim. Ve silâhlarını alarak elimde
deste yaptım. Sonra şöyle dedim:
— Muhammed'in yüzünü şereflendiren Allah'a
yemîn olsun ki, sizden biriniz başını kaldırırsa üzerinde iki gözü tulunan
uzvu [40]
keserim!
Sonra onları sürerek
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e getirdim. Amcam Âmir dahî Abelâttan
Mikrez denilen Mr adamı müşriklerden yetmiş kişinin içinde çukallı bir at
üzerinde olduğu halde yederek Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemfe
getirdi. Resûlüllah (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem) onlara bir baktı ve:
«Bırakın onları!
Fücurun başı, sonu onların olsun!» buyurdu; ve kendilerini afvetti. Allah da:
(Sİzi onlar üzerine
muzaffer kıldıktan sonra Mekke'nin içinde onların ellerini sizden, sizin
ellerinizi de onlardan men'eden odur.) [41]
âyetinin tamâmını indirdi. Seleme demiş ki :
Bundan sonra Medine'ye
dönmek üzere yola çıktık. Ve öyle bir menzile indik ki, tizimle Benî Lehyân
(kabilesi) arasında bir dağ vardı. Onlar müşriktiler. ResüMiUah (Sallallahü
Aleyhi ve Seilem) bu gece bu dağa tırmanacak kimse İçin istiğfar etti. Sanki o
zat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) ile ashabının karakolu olacaktı.
Seleme şöyle demiş:
O gece ben iki veya üç
defa (dağa) çıktım. Sonra Medine'ye geldik. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve
Seilem) yük develerini, ben de beraber olmak üzere hizmetçisi Rabâh ile
gönderdi. Ben onun maiyyetine Talha'nın atı ile çıktım. Atı develerle birlikte
mer'aya suya getirip götürüyordum. Sabahladığımız vakit ne göreyim! Abd ur
rahman El-Fezârî, Resûlüllah (SaHa'lahü Aleyhi ve SelUmjm develerini yağma
etmiş ve hepsini götürmüş! Çobanını da öldürmüş! Bunun üzerine:
— Tâ Rabâh! Bu atı al da Talha b. Ubeydillâh'a
götür! Resûlüllah (Satla'lahü Aleyki ve Setlemfe de haber ver ki, müşrikler
mer'âdaki sürüsünü yağma etmişlerdir! Dedim. Sonra bir tepenin üzerine çıkarak
Medine'ye doğru döndüm. Ve üç defa: Yâ sabahım! diye haykırdım. Sonra
düşmanların arkasından onlara ok atarak çıktım. Hem racez okuyor ve:
«Ben Ekva'ın oğluyum!
Bugün alçakların (helak) günüdür!» diyordum. Az sonra onlardan, bir adama
yetiştim. Ve semerine bir ok attım. Hattâ okun yüzü omuzuna erdi. Ben: Al bunu!
«Ben de Ekva'ın
oğluyum! Bugün alçakların (helak) günüdür!» dedim. Vallahi onlara attım
durdum; atlarını vuruyordum. Bana bir atlı döndü mü bir ağaca gelerek kütüğüne
oturuyor; sonra ona ok atıyor hay. vamnı vuruyordum. Hattâ dağ daraldı da onun
dar yerlerine girdiler mi ben dağa çıkıyor, üzerlerine taş yuvarlıyordum.
Böylece devam ettim. Onları kovalıyordum. Hattâ Re«ûlüHa>* (Sallallahü
Aleyhi ve SeÜem^'in hayvanlarından Allah'ın yarattığı hiç bir deve yoktu ki,
onu arkama almış olmayayım! Müşrikler de benimle hayvanın arasını serbest
bırakmasınlar!
Sonra onlara ok atarak
kendilerini ta'kîb ettim. Nihayet otuzdan {azla elbise ve otuz mızrak
bıraktılar. Hafiflemek istiyorlardı. Bir şey attılar mı üzerine taşlardan
nişanlar koyuyordum. Onları Resûlüllah (Sallallahü Afeykl ve Seilem) ile ashabı
tanırdı. Nihayet dar bir dağ yoluna geldiler. Bİr de taktılar ki, yanlarına
Bedr El-Fezârî'nin oğlu filânca gelmiş! Az sonra kuşluk (yâni sabah) kahvaltısı
yapmak için oturdular Ben de bir hüyükün tepesine oturdum. Fezârî:
— Bu gb'rdüğün nedir? dedi. (Müşrikler) :
— Bu adamla belâya çattık! Vallahi, alaca
karanlıktan heri bizden ayrılmadı. Bize ok atıyor; hattâ elimizdeki her şeyi
aldı. Dediler.
— O halde ona sizden dört kişi gitsin! Dedi.
Derhal onlardan dört kişi dağa benim yanıma çıktı. Bana konuşma imkânı
verdikleri vakit:
— Beni tanıyor musunuz? diye sordum.
— Hayır! Sen kimsin? Dediler.
— Ben Seleme b. Ekva'ım. Muhammed (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem)'in yüzünü şereflendiren Allah'a yemin olsun ki, sizden bir
adamı yakalamak istemeyeyim; yoksa ona yetişirim! Ama sizden bir beni yakalamak
isterse bana yetişemez! Dedim. Onlardan biri:
— Ben biliyorum! Dedi. Ve döndüler. Ben
yerimden ayrılmadım. Tâ ki Resûlüllah
(SallaUahü Aleyhi ve SeHernl'in süvarilerini ağaçların arasına girefken
gördüm. Bir de baktım. Başlarında Ahram El-Esedî!.. Onun peşinde Ebû
Katâdete'l-Ensârî!.. Onun peşinde de Mikdâd b. Esved EI-Kin-di!.. Hemen
Ahram'ın gemini tuttum. Küffâr dönüp gittiler.
— Yâ
Ahramî Bunlardan
sakın! ki Resûlüllah (SallaUahü
Aleyhi ve SellemVle ashabı yetişince ye kadar yolunu kesmesinler! Dedim. Ahram şunu söyledi:
— Yâ Seleme! Eğer Allah'a ve son güne îmân
ediyor ve cennetin hak, cehennemin hak
olduğunu biliyorsan benimle şehidliğin
arasına girme!
Bunun üzerine onu
bıraktım. O da Abdurrahman'la karşılaştı. Ve hemen Abdurrahman'ın atını
öldürdü. Abdurrahmân da onu yaralayarak öldürdü ve onun atına geçti. Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) *in atlısı Ebû Katâde Abdurrahmân'a yetişerek onu
yaraladı ve öldürdü. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem}'in yüzünü
şereflendiren Allah'a yemîn olsun ki, yaya koşarak onları ta'kîb ettim. Hattâ
arkamdaki Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in ashabından ve onların
tozundan bir şey gör-tnüyordum. Nihayet güneş kavuşmazdan önce, içinde Zû Kared
denilen su bulunan bir dağ yoluna saptılar. Susuz olduklarından ondan su içmek
istiyorlardı. Bana baktılar; arkalarmdan koşuyorum. Ben onları bundan kovdum
(yâni bertaraf ettim). Ondan bir damla tadamadılar. Ve çıkarak sarp bir yola
çattılar. Ben de koştum; ve onlardan bir adama yetişerek ona omuz başı kemiğne
bir ok yetiştirdim.
— Al şunu! Ben Ekva'ın oğluyum! Bugün
alçakların (helak) günüdür! dedim.
— Ey anası ağlayasıca! Sabahki Ekva'ı mı? Dedi.
— Evet, ey kendinin düşmanı! Sabahki Ekva'ın!.. cevabını verdim. Sarp bir
yolda iki at bıraktılar. Ben bunları sürerek Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem)'e getirdim.
Âmir de birinde
sulandırılmış süt, diğerinde su bulunan iki tulum ile bana yetişti. Ben abdest
aldım ve su içtim. Sonra Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) ''e geldim.
Kendileri benim müşrikleri kovduğum suyun başında idi. Bir de ne göreyim!
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)o develeri ve benim müşriklerden kurtardığım
her şeyi, her oku ve her elbiseyi almış! Bilâl benim düşmandan kurtardığım
develerden bir dişi deve boğazlamış bile! Kendisi onun ciğerinden, hörgücünden
Resûlüllah (SatlaUahü Aleyhi ve SellemYe kızartıyor!
— Yâ Resûlâllah! Bana müsaade buyur da şu
cemaatten yüz adam seçeyim. Ve düşmanı ta'kîb edeyim de onlardan tepelemediğim
hiç bir haberci kalmasın! Dedim. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve
Selîem) güldü. Hattâ gündüzün ışığında yan dişleri göründü. Ve:
«Yâ Seleme! Acaba bir
sey yapacağını sanıyor mu İdin?» dedi.
— Evet! Sana ikram buyuran Allah aşkına!
cevâbını verdim. «Şüphesiz kİ onlara şimdi Gatafan toprağında ziyafet
verilmektedir.»
buyurdular. Derken
GatafânMan bir adam gelerek:
— Onlar için filân bir deve boğazladı. Ama
derisini açtıkları vakit bir toz gjSrdüler. Bunun üzerine : Düşman size gelmiş!
Dediler ve hemen çıkarak kaçtılar. Dedi. Sabahladığımızda Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'.
«Bugün süvarilerimizin
en hayırlısı Ebû Kata d e, piyadelerimizin en hayırlısı da Seleme idi.»
buyurdular.
Sonra Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana iki hisse verdi. Biri stiyâri hissesi, biri
de piyade hissesi idi. Benim için bunların ikisini bir araya getirdi. Sonra
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Medine'ye dönmek üzere beni Adbâ'ın
üzerinde arkasına aldı. Ensârdan bir zât vardı ki yaya koşusunda geçilmezdi.
Biz yürümekte iken: Medine'ye kadar koşu yapacak yok mu? Koşucu var mı? demeye
ve bunu tekrarlamaya başladı. Ben bunun sözünü işitince:
— Sen hiç bir iyiye ikram etmez ve hiç bir
şerefliyi savmaz mısın? dedim.
— Hayır! Meğer ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi
ve Sellem)olal cevâbını verdi.
— Yâ Resûlâllah! Annem babam hakkı için!
Müsaade buyur da şu adamla müsabaka edeyim! Dedim.
«Dilersen 1» buyurdu.
— Kendine gel! Dedim. Ve ayaklarımı ayarlayarak
bir sıçradım!.. Bir koştum!.. Nefesim tükenmesin, diye bir veya iki bayırda
kendimi tuttum. Ve onun izinden koştum. Yine bir veya iki bayırda kendimi
tuttum. Sonra ona yetişmek için eşkini kaldırdım. Ve onun iki omuzu arasına dokundum.
Geçildin vallahi! dedim.
— Ben biliyorum! dedi. Hasılı Medine'ye kadar
onu geçtim. Vallahi Uç geceden başka durmadık. Tâ ki Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) le birlikte Hayber (seferin)'e çıktık. Ve amcam Âmir düşmana
racez okumaya başladı:
«Vallahi, Allah olmasa
idi biz ne hioayete erer; ne sadaka verir; ne
de namaz kılardık!»
«Biz senin fadlından
müstağni değiliz!;;
«İmdi düşmanla
karşılaşırsak, ayaklarımızı sabit kıl!»
«Üzerimize mutlaka
sekînet indir!»
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Kim bu?» diye sordu.
(Amcam):
— Ben Âmir! cevabını verdi.
«Rabbin sana mağfiret
buyursun!»Dedi. Resûlüllah (SaflaUahü A}eyhl ve Seltem) hassaten bir insana
mağfiret dilerse, o insan mutlaka şehîd olurdu! Bu sebeple Ömer b. Hattâb, bir
devesinin üzerinde:
— Ya Nebiyyallah! Âmir'le bizi faydaIandir
saydım ya! diye seslendi. Hayber'e vardığımızda hükümdarları Marhab kılıcını
bir kaldırıp bir indirerek çıktı. Hem:
«Hayber benim Marhab
olduğumu iyi bilir.» .TilShı tamam, denenmiş bir kahraman!..»
ipIer geldi mi alev
kesilir!» diyordu. Onun karşısına amcam Âmir çıktı. Ve şunları söyledi:
«Hayber benim Âmir
olduğumu iyi bilir.»
«Silâhı tamam,
bahâdir, kahraman!..»
Derken iki vuruşla
birbirlerine girdiler. Ve MarhaVın kılıcı Âmir'in kalkanının içine düştü. Âmir
onu alttan vurmaya kalkıştı. Fakat kılıcı kendine dönerek can damarını kesti.
Ölümü de bundan oldu. Seleme demiş ki:
Dışarı çıktım. Bir de
baktım Peygamber (Salla1lahü Aleyhi ve Sellem) in ashabından birkaç kişi:
Âmir'in ameli bâtıl oldu! O kendini öldürdü! diyorlar.
Hemen ağlayarak
Pevgamber (SaUa'lahii Aleyhi ve Sellem) 'e geldim; ve;
— Yâ Resûlâllah! Âmir'in ameli bâtıl mı oldu?
dedim. Resûlüllah (SaUaUahü A Jeyhİ ve
Sellem) :
«Bunu kim söyledi?»
diye sordu.
— Senin ashabından bazı kimseler! Dedim.
«Bunu söyleyen hatâ
etmiş! Bilâkis onun için ecri iki defadır!» buyurdu. Sonra beni Alî'ye
gönderdi. Ali gözlerinden rahatsızdı. Ve:
«Bu sancağı behemehal
Allah'ı ve Resulünü seven yahut Allah'ın ve Resulünün sevdiği bir adama vereceğim!»
buyurdular.
Müteakiben ben Alî'ye
vardım. Ve onu, gözlerinden rahatsız olduğu faalde yederek getirdim. Nihayet
kendisini Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Setlem)c götürdüm. Gözlerine
tükürdü; ve hemen iyileşti. Sancağı ona verdi. Marhab da çıkarak şunları
söyledi:
«Hayber benim Marhab
olduğumu iyi bilir.»
«Silâhı tamam,
denenmiş bir kahraman!»
«Harpler geldi mi alev
kesilir!»
Bunun Üzerine Alî de
şöyle dedi:
«Ben o kimseyim ki
annem adımı arslan koymuştur.»
-Ormanların arslanı
gibi çirkin manzaralı düşmanlara ufak ölçekle, sendera kilesi ölçerim!»
Arkacığından Marhab'ın
başını vurarak onu tepeledi. Bilâhare fetih de onun eliyle müyesser oldu.
Bâvi İbrahim demiş ki:
Bize Muhammed b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdüssamed b. Abdilvâris,
tkrime b. Ammâr'dan bu hadîsi bütün uzunluğu ile rivayet etti.
(...) Bize
Ahmed b. Yûsuf El-Ezdî Es-Sülemî de rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Nadr b.
Muhammed, Ikrime b. Ammâr'dan bu isnâdla rivayet etti.
Hudeybiye: Mekke'ye
bir, Medîne'ye dokuz konak mesafede küçük bir beldedir. Köye bu isim, orada
bulunan aynı isimde bir su kuyusu dolayısı ile verilmiştir. Bâzılarr bu
kelimeyi «Hudeybiyye» şeklinde okumuşlardır. Ağaç altındaki meşhur bey'at
burada olmuştur.
Bu rivayette
Hudeybiyye'de bulunan ashabın 1400 kişi oldukları bildiriliyor. Bir rivayette
1300, başka bir rivayette 1500 nefer oldukları bildirilmiştir. 1600 kişi
oldukları dahî rivayet olunmuştur. Aynî'nin beyanına göre bu ihtilâflar,
bazılarının kadınları ve sonradan katılanları da saymasından» bazılarının
bunları hesaba katmamasından ileri gelmiştir. Burada en i'timada şayan rakam
1500 kişi olmalarıdır.
Peygamber (Satlaüahü
Aleyhi ve Sellem)'in kuyuya tükürmesi veya duâ buyurması ile suyun coşarak
çoğalması açık bir mu'cizedir. Bu bâbta Buhâri'nin bir rivayetinde şöyle
deniliyor: -Câbir'e: O gün kaç kişi idiniz? diye sordum. Yüz bin kişi olsak
yine kâfi gelirdi; biz 1500 kişi idik! cevabını verdi.»
Abelât'tan murâd:
Kureyş'den üç kardeştir. Bunlar Ümeyye,
Nevfel ve Abdullah b. Abdi
Şems 'dirler. Anneleri Able
binti Ubeyd'e nisbet
edilmişlerdir.
Ticfâf:
Harpte atı korumak için üzerine giydirilen çul gibi bir örtüdür.
Bu rivayette Hz. Se1eme
«amcam Âmir» ta'bîrini kullanıyor; halbuki az yukarıda geçen «Hayber gazası
bâbı»nda onun için «kardeşim» demişti. Nevevî bu iki rivayetin arasım bulmuş
ve: «İhtimal süt kardeşi olup neseben amcasidır.» demiştir.
Hayber' gazasında
kal'a kumandanı Marhab mübareze için Hz. Â1î'nin karşısına çıktığı vakit,
kendisinin kim olduğunu Hayber1i1er'in iyi bildiklerini, silâhşor, tecrübeli
bir kahraman olduğunu söyleyerek meydan okumuştur.
Bu adam bin kişilik
bir orduya bedel sayılan müthiş bir pehlivandı. Hz. A1î (Rad'iyallahü anh) 'm
ona verdiği cevap ise şahane olmuştur.
Haydera : Arslan
demektir. A1î (Radiyalîahü anh) doğduğu vakit annesi adını Esed yâni arslan
koymuş. Babası Ebü Tâ1ib evde yokmuş. Geldiğinde oğluna A1î ismini vermiş.
Çocuk kuvvetli ve gürbüz olduğu için Esed'i de Haydara ile değiştirmiş. Bu isim
güçlü, kuvvetli ve dolayısı ile yine arslan demektir.
Hz. A1î'nin söze: «Ben
o kimseyim ki, annem adımı Arslan koymuştur...» diye başlaması, Marhabi
korkutmak ve moralini bozmak içindir. Çünkü Marhab rüyasında kendisini bir
arslan öldüreceğini görmüştü. Alî (RadtyaUahüanh)m muradı, cesaret ve atılganlıkta
arslan gibi olduğunu anlatmaktır.
«Düşmanlara ufak
ölçekle Sendera kilesi Ölçerim!» ifadesinin mânâsı : Düşmanları geniş ölçüde
tepelerim demektir.
Sendera:
Büyük ölçek ve acele mânâlarına gelir. Filhakika A1î (RadiyaUahü anh) bir
vuruşta Marhabı Öldürmüştür. Bâzıları onu Muhammed b. Mesleme 'nin öldürdüğünü
iddia etmişlerse de doğru değildir.
1- Harplerde
racez okumak ve cesur bir kimsenin düşmanını korkutmak için kendini ta'rîf
etmesi caizdir.
2- Gururdan
emîn olmak şartı ile cesur ve fazilet sahibi kimseleri teşvik için medhu sena
etmek müstehabtır.
3- Ayak
koşusu caizdir.
4- Hadis-i
şerifte dört tane mu'cize vardır: Buniann birincisi Hu-deybiye
suyunun çoğaltılması, ikincisi; Hz.
A1i'nin gözlerinin iyileştirilmesi; üçüncüsü: Hayber'in onun eliylefe
ineci ileceğin i haber vermesi; dördüncüsü: Düşmanın Gatafav kabılesi-nde misafir edildiğini haber
vermesidir. Nitekim ihbarı aynen zuhur etmiştir.
5- Düşmanla
barış akdi yapmak caizdir.
6- Casus
göndermek caizdir.
7- Harplerde
düşmanın atlarını öldürmek caizdir.
8- Ganimet
malından yemek caiz, harpte yararlık gösterene bundan nefel vermek müstehabtır.
9-
Kumandanın izni olmaksızın mubârezeye çıkmak ve harpte i;e-riye atılmak
caizdir.
10- Kâfirlerle
harbederken ölen kimse şehîddir. Bu hususta düşman silâhı İle hataen kendine
dönen kendi silâhı arasında hüküm i'tibârı ile bir fark yoktur. Harbe giderken hayvanından düşerek ölse yine şehîd sayılır.
11- Ordu
kumandanının askeri teftiş ederek silâhı olmayanlara silâh tedarik etmesi
gerekir.
12- Hadîs-i
şerif Hz Seleme, Ebû Katâde ve Ahram
(Radiyallahü anh) hazerâtının
menkabeleri ile ashâb-ı kiramın şehîd olmak için gösterdikleri hırs ve
tehalüke delildir.
133- (1808)
Bana Amr b. Mubammed En Nâkıd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yezîd b. Hârûn
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme, Sâbit'den, o da Enes b.
Mâlik'den naklen haber verdi ki, Mekke-İllerden seksen kişi silâhlı olarak
Ten'îm dağından Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) 'in üzerine inmişler.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellctri)le ashabını gafil avlamak
istiyorlarmış. Fakat o kendilerini esir alarak sağ bırakmış. Bunun üzerine
Allah (Azze ve Celle):
(Sİzi onlara muzaffer
kıldıktan sonra Mekke İçerisinde onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan
men' eden O'dur!) [42]
âyet-i kerîmesini indirmiş.
Gırra: Gaflet
demektir. Bu hadîsteki «Selem» kelimesi «Selm» Ve Siim» şekillerinde de rivayet
olunmuştur. Selem: Esîr etmek selm ve silm uzlaşma, sulh. demektir. Hattâbî
selem şeklinde okunacağına kat'iyetle hükmetmiş: «Bundan murâd: Teslîmiyet
arzetmektir.» demiştir. 1bnü'1-Esîr dahî: «Bu kıssaya yakışan budur. Çünkü
Mekke1i1er sulhan değil, kahran alınmışlar; âciz kalarak kendilerini tes-lîm
etmişlerdir. Ama ikinci kavlin de bir vechi vardır ki, şudur: Mekke1i1er'le
harp edilmeyip kendilerini müslümanlardan müdafaa edemeyince esîr edilmiş
sayılırlar; ve bu şartla uzlaşma yapmış gibidirler.» demektedir.
134- (1809)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. '(Dedi ki) : Bize Yezîd b. Hârûn
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme, Sâbit'ten, o da Enes'den
naklen haber verdi ki, Üramü Süleym, Huneyn (harbi) günü bir hançer edinmiş.
Hançer yanında imiş. Onu (kocası) Ebû Ta İha görerek:
— Yâ Resûlâllah! Şu Ümmü Süleym'dir; yanında
hançer var! Demiş. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona:
«Bu hançer ne?» diye
sormuş. Ümmü Süleym:
— Onu edindim. Şayet müşriklerden biri bana
yaklaşırsa onunla karnını deşeceğim! cevabını vermiş. Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) de gülmeye başlamış. Ümmü Süleym:
— Yâ Resûlâllah! Bizden gayri âzâdlılardan olup senden bozguna uğrayanları
öldür! Demiş. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Yâ Umtnö Söleyml
Şüphesiz Allah kâfi geldi ve iyi yaptı!»
buyurmuşlar.
(...) Bu
hadîsi bana Muhammed b. Hatim de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Behz rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İshâk b.
Abdullâh b. Ebî Taiha, Enes b. Mâlik'den, Ümmü Süleym kıssasında Peygamber
(Saila'.lahü Aleyhi ve Sellem 'den naklen Sabitin hadisi gibi haber verdi.
Hz. Ümmü Süleym, Enes
(Raâiyailahü anh)'m annesi olup Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in de
süt halasıdır. Hadîsin bâzı rivayetlerinde konuşmanın Hayber'de geçtiği
bildirilmişse de doğru değildir. Vak'a
Huneyn'de geçmiştir.
Tulekaa:
Talîk'in cem'i olup, âzâd edilenler, sahverilenler demektir. Burada onlardan
murâd: Mekke-i Mükerrem'e fethedildiği gün müslüman olan Mekkeliler 'dir.
Kendilerine âzâdlılar denilmesi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
minnet ederek salıverdiği içindir. Bu zevatın müslümanlıklan zayıftı. Bu sebeple
Hz. Ümmü Süleym onları münafık sanmış, bozulmaları ve buna benzer suçlan ile
ölümü hak ettiklerine inanarak öldürülmelerini istemiştir.
«İnhezemû bike»
ifâdesindeki (bâ) burada (an) manasınadır. Mâmâ-fih sebep için de olabilir. Bu
takdirde mânâ : «Münafıklıklarından dolayı senin sebebinle bozguna uğradılar.»
demek olur.
135- (1810)
Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ca'fer b. Süleyman,
Sâbit'ten, o da Enes b. Mâlik'den naklen haber verdi. Şöyle demiş :
Rcsûlüllah
(Sallalhıhii Aleyhi ve Sellem)gazaya Ümmti Süleym'le birlikte giderdi. O gaza
ettiği vakit Ensâr'dan bazı kadınlar da maiyyetinde bulunur; su verirler ve
yaralıları tedâvî ederlerdi.
Yukanki iki rivayet
kocaları ile birlikte kadınların da harbe giderek, askere su taşımak, yaralıları
tedâvî etmek gibi işler görebileceklerine delildir. Bu hadîslerin neshedildiği
de rivayet olunmuştur. Şu halde muhkem olarak hükümleri kıyamete kadar bakî
demektir.
Acaba bugünkü şartlar
muvacehesinde bir müslüman kadını harbe gidebilir mi? Bu sual bütün müslümanlan
alâkadar eder. Şunu arz edelim ki, her şeyden Önce kadının iffet ve namusu
bahis mevzuudur. Bugün buna maalesef lâzım geldiği şekilde riayet
edilmemektedir. Müslüman kadım tesettürle yâni yabancı erkeklerden kaçma,
Örtünme vazifesi ile mükelleftir. Bu husus Kur'ân-ı Kerîm âyetleri ve sahîh
hadîslerle sabittir. Ve yine mensûh olmayıp hükmü kıyamete kadar sürüp gidecek
olan muhkemâttandır. Gerçi bugün hemen bütün İslâm memleketlerinde şer'î
tesettüre rivayet kalmamıştır. Fakat bu o hükmün kaldırılması demek değildir.
Unutmamalıdır ki şer'î bir hükmü kaldırmak ancak şeriat sahibinin hakkıdır. Bir
hüküm yirminci asır müslümanları-nın umursamayıp terk etmesi ile asla mensuh
olamaz. Şu halde suâlin cevâbı:
Bugünkü şartlar
muvacehesinde bir müslüman kadını harbe gidemez. Çünkü harbe gitmek isteyen bir
kadının karşısına dikilecek ilk şart baş örtüsünü atması, tesettüre kat'iyyen
riâyet etmemesi ve saire olacaktır. Nitekim örneklerini mekteplerde görüyoruz.
Harbe iştirak caiz olmayınca askere gitmek, erkeklerle bir arada ta'lim görmek
gibi müştemilâtın hiç biri de caiz olamaz. İslâm'ın emirlerine tamamiyle
uyulduğu takdirde İse cevaz hükmü elbet de bakîdir. Nevevî bu hususta şunları
söylüyor: «Kadınların bu tedâvî işi yakın akrabaları ile kocalarına mahsustur.
Başkalarını tedâvî edeceklerse tenine dokunmak caiz değildir. Ancak zarurî olan
yere dokunabilirler.»
136- (1811)
Bize Abdullah b. Abdirrahmân Ed-Dârimî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah
b. Amr rivayet etti —bu zât Ebû Ma'mer El-Minkârî'dir— (Dedi ki) : Bize
Abdülvâris rivayet etti, (Dedi ki) : Bize Abdülazîz —ki İbni Suheyb'tir— Enes
b. Mâlik'ten rivayet etti. Şöyle demiş:
Uhud harbi kopunca
insanlardan bazıları Peygamber (SaUailahü Aleyhi veSellem)m yanından bozguna
uğradılar. Ebû Talha ise Peygamber (SaUailahü Aleyhi ve Seîîem)''in önünde onun
üzerine deriden bir kalkan tutuyordu. Ebû Talha şiddetle ok atan atıcı bir
adamdı. O gün iki veya üç yay kırdı. Beraberinde ok torbası bulunan bir adam
geçerken hemen Peygamber (SaUailahü A leyhi ve Selkm):
«O okları EbO Talha'ya
saç!» buyururdu.
Nebiyyullah (SaUailahü
Aleyhi ve Sellem) uzanıp düşmana bakıyor; Ebû Talha:
— Yâ Nebiyyallah!
Annem babam sana feda olsun, uzanıp bakma! Düşmanın oklarından sana bir ok
isabet etmesin! Göğsüm onlara senin göğsünden daha yakm olsun! Diyordu.
Yemin olsun ki, Âişe
binti Ebî Bekir ile Ümmü Süleyrn'i paçalarını sıvamış halde gördüm.
Baldırlarının bileziklerini görüyordum. Su tulumlarını sırtlarında taşıyor;
sonra gazilerin ağızlarına boşaltıyor; bilâhare dönüp tekrar dolduruyor; ve
gelerek yine cemaatin ağızlarına boşaltıyorlardı. Vallahi uyuklamaktan Ebû
Talba'nın elinden ya iki yahut üç defa kılıç düştü,.
Bu hadîsi Buhâri
-Cihâd» ve «Menâkıbü'l-Ensâr» bahislerinde tahrîc etmiştir,
Kadıniarın paçalarını
sıvayarak bacaklarım ve zînetlerini göstermeleri haram ise de bu harpte henüz
tesettür âyeti inmemiş; onlara bakmak haram edilmemişti. Bir de burada Hz. Enes
kasden baktığını söylememiştir. Binâenaleyh onun görmesi kasıdsız ve anî olup;
devam etmediğine hamlolunmuştur.
Hadîs-i şerif, Hz. Ebî
Ta1ha'nın menkabesine ve harpte kadınların da erkeklerle birlikte kendilerine,
münâsib vazifeler görebileceklerine delildir.
Buradaki uyuklama
Allah'ın mü'minlere bir lütfü olmuştur. Teâlâ Hazretleri mü'minlerin pek
üzüldüğünü ve düşmanın hücumundan korktuklarını bildiği İçin üzerlerine uyku
İndirmiş; bu suretle gevşeyip azimlerinin kırılmasını önlemiştir.
137- (1812)
Bize Abdullah b. Mesleme b. Ka'neb rîvAyci eti. ;Ded: ki) : Bize Süleyman (yâni
İbrıi Bilâl) Ca'fer b. Muhammed'den, o da fcabasından, o da Yezîd b. Hürmüz'den
[43]
naklen rivayet etti ki, Necdet, İbni Abbas'a mektup yazarak ona beş şey sormuş,
İbni Abbâs:
— Bir ilmi gizlemiş
olmasam buna (cevap) yazmazdım! Demiş. Necdet ona şöyle yazmış: «Bundan sonra
: Bana haber ver: 1) Resûlüllah
(SallaÜahü Aleyhi ve Sellem) kadınlarla kirlikte gaza eder mi idi? 2) Onlara bisse ayırır mı idi? 3) Çocukları öldürür mü idi? 4) Yetimin yetimlik müddeti ne zaman
sona erer? 5) Beşte bir kimin
hakkıdır?» İbni Abbâs ona şu cevabı yazmış:
«Bana mektup yazarak:
Resûlüllah (SallaÜahü Aleyhi veSellsm)kadta-larla birlikte gaza eder mi idi?
diye sordun. (Evet) onlarla birlikte gaza ediyordu. Onlar da yaralıları tedâvî
ediyor; kendilerine ganimetten bir şeyler veriliyordu. Hisseye gelince : Onlara
hisse ayırmamışlar. Şüphesiz Resûlüllah (SailaUahü Aleyhi ve Sellem) çocukları
da öldürmezdi. O halde sen de çocukları öldürme!
Bana yazarak: Yetimin
yetimlik müddeti ne zaman sona erer? diye sordun. Ömrüme yemîn ederim ki, adam
vardır, sakalı biter de hâlâ kendi hakkını almaktan zayıf, kendi nâmına
vermekten zayıftır. İşte kendisi için başkalarının aldığının elverişlisinden
almağa başladı mı artık ondan yetimlik gitti demektir.
Bana yazarak: Beşte
tirin kime verileceğini sordun. Biz: Bu bizim hakkımızdır derdik, fakat
kavmimiz bunu bize kabul etmedi.»
138- (...)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile İshâk b. İbrahim ikisi birden Hatim b.
İsmail'den, o da Ca'fer b. Muhammed'den, o da babasından, o da Yezîd b.
Hürmüz'den naklen rivayet etti ki, Necdet, İbni Abbâs'a mektup yazarak ona bir
takım meseleler sormuş... Râvi, Süleyman b. Bilâl hadîsi gibi rivayet
etmiştir. Yalnız Hâtim'in hadîsinde şu ifâde vardır: «Resûlüllah (SailaUahü
Aleyhi ve Sellem) çocukları öldürmezdi. Sen
de çocukları Öldürme!
Meğer ki, Hadir'ın [44] öldürdüğü çocuktan İrildiğini bilmiş
olasın!»
İshâk, Hâtim'den
rivayet ettiği hadîsinde ; «Mü'minİ avırt edersin. Ve kâfiri öldürür : Mü'nini bırakırsın!» ifadesini ziyâde etmiştir.
139- (...)
Bize İbni Ebî Ömer de rivayet etti. (Dedi ki) : lîizo Siif-yân. İsmail b.
Ümeyye'den, o da Saîd El-Makburî'den. o da Yeziıl h. Hürmüz'den naklen rivayet
etti. Şöyle demiş :
Necdet b. Ânıir
El-Harûrj, İbni Abbâs'a mektup yazarak ona ganime malının V.aşmda bulunan köle
ile kadına taksim yapılıp yapılmayacağını, çocukların öldürülmesini, yetimden
yetimlik hükmünün ne zarlar. Jtesi!*»-ceğini yakın akrabanın kimler olduğunu
sordu. O da Yezîd'e şuaları ftiy-ledi:
«Yaz ona! Şayet bir
ahmaklığa düşmeyecek <;lsa ona ya/inazdnn. Vaz!
Sen bana mektup
yazarak ganimet malının başında bulunun ksuînrn köleye bir şey taksim edilir
mi? diye sordun. Onlara İtir şey yoktur : Meğer ki kendilerine Mr parça hediyje
verile!
Bana yazarak
çocukların öldürülmesi meselesini sordun! Şüphesiz ki Resûlüllah (SaiUıtlahii
Aleyhi ve Sellem) onları öldürmemiştir. Sen dahî onları öldürme! Meğer ki
Musa'nın arkadaşının öldürdüğü çocuktan bildiğini sen de onlardan bilesin!
Bana yazarak yetimi,
ondan yetimlik isminin ne zaman kesileceğini sordun. Muhakkak ki, bâlig
oluncaya ve kendisinden erginlik sezilinceye kadar ondan yetimlik ismi
kesilmez.
Bana yazarak yakın
akrabanın kimler olduğunu sordun. Biz. bunların kendimiz olduğunu söyledik. Ama
kavmimiz bunu kabul etmedi.»
(...) Bize
bu hadîsi Abdurrahmân b. Bişr El-Abdî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Sülyân
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İsmail b. Ümeyye, Saîd b. Ebî Saîd'den, o da
Yeiîd b. Hürmüz'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş:
Necdet, îbni Abbâs'a
yazdı... Ve râvi bu hadisi yukarki hadîs gibi rivayet etmiştir. Ebû İshâk dedi
ki: Bana Abdurrahmân b. Bişr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân bu hadîsi
bütün uzunluğu ile rivayet etti.
140- (...)
Bize İshâk b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vehb b. Cerîr b. Hâzim
haber verdi. (Dedi ki) : Bana babam rivayet etti. (Dedi ki) : Ben Kays'ı,
Yezîd b. Hürmüz'den rivayet ederken dinledim. H.
Bana Muhammed b. Hatim
dahî rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize Behz rivayet etti. (Dedi ki)
: Bize Cerîr b. Hâzim rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Kays b. Sa'd, Yezîd b.
Hürmüz'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş:
Necdet b. Âmir, İfcni
ALbâs'a mektup yazdı, lbni Abbâs onun mektubunu okurken ve cevâtını yazarken
ben yanında idim. İbni Abbâs:
«Vallahi, bu adamı
içine düşeceği bir pislikten nnen'etmiş olmasam ona cevap yazmaz; memnun etmek
istemezdim!» Dedi. Ve kendisine, şöyle yazdı: «Sen Allah'ın zikrettiği yakın
akrabanın sehınini, tunların kimler olduğunu sordun. Gerçekten biz Resûlüllah
(Sallafahü Aleyhi ve Sellem) in akrabası kendimiz olduğumuza kaildik. Ama bunu
kavmimiz kabul etmedi.
Sen yetimin
yetimliğinin ne zaman geçeceğini de sordun. Yetini nikâh çağma erişir de
kendisinden erginlik sezilir ve nalı kendisine verilirse onun yetimliği geçmiş
demektir.
Resûlüllah (Sctllathhü
Aleyhi ve Sellem) müşriklerin çocuklarından kün-seyi öldürür mü idi? diye
sordun. Şüphemiz ki, Kesûtiiüüh (Sallallahü Aleyhi ve Sel!em)on\nrdan hiç bir
kimseyi öldürmezdi. Sen dahî, onlardan kimseyi Öldürme! Meğer ki Hadır'in
öldürdüğü vaki*, o çocuk hakkında Lildiği şeyi sen de onlardan bilir olasm!
Kadınla köle harbe
iştirak ederlerse her tir/'.ne ma'lûm Lir hisse var tin ganimetlerinden
kendilerine bir şeyler verü.e!» mıdır? Diye sordun. Onlar için ma'lûm bir hisse
yoktur. Meğer ki, cenıaa-
141- (...)
Bana Ebû Küreyb de rlvâjet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Üsâme rivayet etti. (Dedi
ki) : Bize Zaide rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süleyman El-A'meş, Muhtar b.
Sayfî'den, o da Yezîd b. Hürmüz'den naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) :
Necdet, İbni Abbâs'a
yazdı... Verâvi hadîsin bir kısmını zikretmiş; fakat kıssayı, hadîslerini
sıraladığımız râvi ler gifci tamamlamamıştır.
ibni Abbâs (Radiya}'Itfou anlı)'nn Necdet'e mektup yazmak istememesi
bid'atçılardan olduğu içindir. Necdet, Haricîler 'in Harûrî kabilesindendi.
Fakat bir ilmi gizleyen kimseye verilecek cezayı hak etmiş olmamak için cevap
vermeye kendini mecbur saymıştır.
Necdet'in sorduğu
yetimliğin ne zaman biteceği suâlinde amaksad: Yetimliğin hükmüdür; yoksa
yetimlik bulûğa ermekle biter. Fakat hükmü hâlâ bakidir. O ancak rüşdünü isbat
ettikten sonra nihayete erer.
Ganimetin beşte
birinden murâd da: Beşte birinin beşte biridir. Bu miktarı Cenâb-ı Hak,
Peygamberinin yakın akrabasına tahsis buyurmuştur. Bunların kimler olduğu
ulemâ arasında ihtilaflıdır. Ekseri ulemâya göre Benî
Haşim ile Ben î'1-Muttali b 'dirler.
Hz. îbni Abbas'm: «Ama
tunu kavmimiz kabul etmedi.» sözü: «Benî Ümeyye 'den gelen hükümdarlar bizi hak
sahibi tanımadı; onlara, göre ganimetin bu miktarını bizlere vermek muayyen
bir hak değildir; başka yerlere de verilebilir» mânâsına gelir. Ebû Dâvûd'un
«Sünen»'inde açıklandığına göre Necdet'in bu suâlleri İbni Zübeyr fitnesi
zamanına rastlamıştır. îbni Zübeyr fitnesi hicretten altmış küsur sene sonra,
olmuştur. îmam Şafiî İRahimehullah) : «Caiz ki îbni Abbâs (bunu kavmimiz bize
kabul etmedi) sözü ile sahabeden sonrakileri kasdetmiş ola! Bunlar da
Ye-zîd b. Muâviye'dir.» demiştir.
«Sen de çocukları
Öldürme! Meğer ki . Hadır'ın öldürdüğü vakit o Çocuk hakkında bildiği şeyi sen
de onlardan bilir olasın!»- ifâdesinin mânâsı şudur:
«Çocukları öldürmek
helâl değildir. Senin de Hızır (Aleyhisselâm) in bir çocuğu Öldürmesi ile
istidlal ederek onları öldürmen helâl olamaz. Çünkü Hızır fAleyhisselâm) o
çocuğa alettâyîn Allah'ın emri ile öldürmüştür. Nitekim kıssanın sonunda :
(Onu ben kendi
filerimle yapmad'm!) diyerek bu ciheti beyân etmiştir. Şu halde bir çocuk
hakkında Allah'ın böyle bir emri olduğunu biliyorsan onu öldür. Ama böyle bir
emir olduğunu bilmediğine göre çocuğu öldürmek de sana haramdır!»
îshâk'in
rivâyetindeki: «Mü'mini ayırt edersin! Ve kâfiri öldürür; mü'mini bırakırsın!»
ifadesi dahî aynı şekilde te'vîl olunur. Yâni: «Hangi çocuk bulûğ çağma kadar
yaşarsa mü'min, hangisi kâfir olacağını bilip ayırmalısın! Ve kâfir olarak
bulûğa erecek olanı öldürürsün! Nitekim Hz. Hızır böyle yapmıştir. Lâkin senin
bunu bilmediğin ma'lûmdur. O halde hiç bir çocuğu öldürme!» demektir.
1- Kadınlar
harbe iştirak ederek yaralıları tedâvî gibi hizmetler görebilirler.
2- Harbe
iştirak eden kadına ganimetten erkek hissesi verilmeyip sadece radh denilen bir
parça hediyye verilir. İmamÂzam'Ia
Sevrî, Leys, Şafiî ve cumhûr-u ulemânın mezhebleri budur. Evzâî
: < Kadın harbeder yahut yaralılara bakarsa erkek gibi hisseye hak kazanır.»
demiş; imam Mâlik ise kadına radh bile verilemi-yeceğine kail olmuştur.
3- Harbe
iştirak eden kölenin hükmü îmam Âzam'la cum-hûra göre kadının hükmü
gibidir. îmam Mâlik'e göre köleye de bir şey
verilmez. Hasan, ibni Şîrîn, Nehaî ve
Hakem: «Harbederse kendisine
hisse verilir.» demişlerdir.
4- Ehl-i
harp düşmanın çocuklarını öldürmek memnu'dur. Ancak gerek çocuklar gerekse kadınlar
harbederlerse Öldürülmeleri caiz olur. m~ Yetîm hükmü, malında müstakil olarak
tasarrufa başlamakla sona örer. Buna eski tâbiri ile sinni ruşd denir. İmam
Âzam'a göre sin-ni ruşd yirmi beş yaştır. Sinni rüşde vasıl olduğu halde
olgunluk ve erginlik gösteremeyen kimse İmam Mâlik ile birçok ulemâya göre
hacredilir. îmamÂzam hacredilmeyeceğine
kail olmuştur.
142- (1812)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeyhe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürrahîm b.
Süleyman, Hişâm'dan, o da Hafsa binti Sîrîn'den, o da Ensardan Ümmü Atıyye'den
naklen rivayet etti. Ümmü Atıyye şöyle demi;:
Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem)'\e birlikte yedi gazada bulundum. Menzillerinde onların
arkalarında bulunur; kendilerine yemek yapar; yaralıları tedâvî eder;
hastalara bakardım.
(...) Bize
Amru'n-Nâkıd dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yezîd b. Hârûn rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Hişâm b. Hassan bu isnâdla ju hadîsin benzerini rivayet etti.
Bu rivayet de
kadınların harplere iştirak edebileceğine delâlet etmektedir. Bu babdaki
sözümüzü bir daha tekrarlayalım! Evet, islâmî şartlara tamamı ile uyulduğu
takdirde bu caizdir. Fakat zamanımızda maalesef caizdir fetvasını vermeye
imkân yoktur. Müslüman kadınları bugünün şartları muvacehesinde erkeklerle
birlikte harbe iştirak edemezler.
Şunu hiç bir vakit
unutmamalar ki, bugün İslâm âleminin kördü-ven gibi arkasından koşarak taklîd
ettiği batıda da arada sırada kadınlar askere alınmağa başlanmıştır. Meselâ
Amerikalılar 'in askere moral (!) vermek için Kore 'ye sahne kadınları ve dansözler
gönderdiklerini gazetelerde okuduk! Hil1er harbinde Rus1ar'in Bulgaristan'a
getirdikleri ordusunda birçok kadınlar vardı. Bunlann erkeklerle bir arada
yattıklarını; hamamlarda beraberce yıkandıklannı... gözümüzle gördük. Çünkü o
zaman henüz hicret etmemiştik. Hicret, bu fecî manzaralar gözle görüldükten
sonra başlamıştır.
îşte askere alınan
veya sadece harbe iştirak eden müslüman kadını da bu akıbete uğrayacaksa bu
meseleye kıyamete kadar : «Hayır! Caiz değildir!» fetvası verilir.
143- (1254)
Bize Muhammen1 b. El-Müsennâ ile İbni Beşşâr rivayet ettiler. Lafız
İbnü'l-Mtisennâ'mndır. (Dediler ki) : Bize Muhammen1 b. Ca'fer rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Şu'be, Ebû İshâk'dan naklen îrivâ-yet etti ki, Abdullah b.
Yezîd halkla yağmur duasına çıkmış. Ve iki rek'at namaz kılmış. Sonra yağmur
duası yapmış. Abdullah şunları söylemiş:
Derken o gün Zeyd b.
Er kam'a tesadüf ettim. Onunla aramızda bir adamdan başka kimse yoktu. (Yahut
onunla aramızda bir adam vardı.) Ona:
— Kestdüllah (SallaUahü Aleyhiive Sellem) kaç
gaza yaptı? diye sordum.
— On dokuz! cevâbını verdi.
— Yâ sen onunla birlikte kaç gaza yaptın?
Dedim.
— On yedi gaza! cevâbını verdi.
— Onun yaptığı ilk gaza hangisidir? diye
sordum.
— Zâtü'l-Useyr yahut Zâtü'l-Uşeyd'dir. [45] Dedi.
144- (...)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bire Yahya b. Âdem
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Züheyr [46], Ebû
İshâk'dan, o da Zeyd b. Erkanı'dan naklen rivayet etti. Ebû İshâk onu Zeyd b.
Erkam'dan dinlemiş, ki Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) ondokuz gaza
yapmış, fakat hicret ettikten sonra bir defa hacc etmiş; Haccttü'l-Vedâı! Ondan
başka haccetmemiş.
145- (1813)
Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ravlı b. Ubâde rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Zekeriyyâ rivayet etti. (Dedi. ki) : Bize Ebû'z-Zübeyr haber
verdi ki, Câbir h Atdillâh'ı:
«Ben Resûlüllah
(SallaUahü Aleyhi ve Sellem) 1e tirlikte on dokuz gazaya iştirak ettim!»
derken işitmiş. Câbir :
— Bedir'Ie Uhud
gazâlarmda Vulunamadım. Bavam
men'etii. Ama (babam) Abdullah Uhud günü
öldürülünce bir daha hiç bir gazada Re-sûlüllah (Sallaüahü Aleyhi ve
Selleml'dçn geri kalmadım! Demiş.
146- (1814)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şcybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Zeyd b. Hubâb
rivayet etti. H.
Bize Saîd b. Muhammed
El-Cermî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Turneyle rivayet etti. Her iki
râvi demişler ki: Bize Hüseyn b. Vâ-kid, Abdullah b. Büreyde'den, o da
tabasından naklen rivayet etti:
«Resûlüllah (Sallallahü
A leyhi ve Setlem) on dokuz gaza yaptı; bunların sekizinde harb etti.» demiş.
Ebû Bekir «minhünne»
demedi. O hadîsinde : «Bana Abdullah h. Bü-reyde rivayet etti.» dedi.
147- (...)
Bana Ahmed b. Hanbel de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mu'temir b. Süleyman,
Kehmes'den, o da İbnü Büreyre'den, o da babasından naklen rivayet etti ki,
babası, ResûlüIIalı (Sallallahü Aleyhi ve Scllem) le birlikte on altı gazada
bulunduğunu söylemiş.
148- (1815)
Bize Muhammed b. Ahbâd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hatim (yâni îbni İsmail)
Yezîd'den —ki İfcni Ebî Ubeyd'dir— rivayet etti. (Demiş ki) : Seleme'yi şunları
söylerken işittim:
Ben Resûtüllah (Salla'.lahü
Aleyhi ve Sellem)'e Hrlikte on yedi
gazada bulundum. Gönderdiği hcy'etler meyânında dokuz gazaya çıktım. Bir defa
kumandanımız Efcû Bekir, bîr defa da tJsâme b. Zeyd idi.
(...) Bize
Kuteybe b. Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hatim hu İsnadla rivayet
etti. Yalnız o her iki yerde de: «Yedi gaza» dedi.
Bu rivayetleri Buhâri
«Megâzî» bahsinde; Zeya b. Erkam hadisini
Tirmizî «Cihâd»!da tahrîc
etmişlerdir.
Megâzi ,ulemâsı
Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellemj Efendimizin gaza ve seriyyelerinin
sayısı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Yâkub b. Süfyân'in Mekh'ûl 'den
rivayetine göre onsekizdir. Resulü Ekrem (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) bunların
sekizinde bizzat harb etmiştir. Zührî Peygamber (Sallaliahü A leyhi ve Sellem)
'in yirmi dört gaza yaptığını söylemiştir. Abd b. umeyd'in «Müsned*'inde Hz. Câbir b. Abdi11âh'm : «Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve
Sellem) firmi dört gaza yaptı.» dediği zikredilmektedir.
îbni Sa'd ve başkaları
Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) 'in gazaları ile seriyyelerini vuku'
tertiblerine göre sıralamış; ve yirmi yedi gaza ile elli altı seriyye yaptığı
anlaşılmıştır. Onlara göre ResûlÜlIah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) bu
gazaların dokuzunda bizzat harbetmiştir ki, onlar da Bedir, Uhud, Müreysî1,
Hendek, Kurey-za, Hayber, Mekke 'nin fethi, Huneyn ve Tâif gazalarıdır. Ancak
Mekke 'nin fethinde harbe iştirak etmesi, Mekke'nin harben alındığını
söyleyenlere göredir. Bu meselenin ihtilaflı olduğunu evvelce görmüştük.
Babımızın bir rivayetinde Hz. Büreyde'nin : «Bu gazaların sekizinde bizzat
harbetti.» demesi ihtimâl ona göre Mekke
sulh yolu ile alındığındandır.
«Tevlîh» sahibi Peygamber
(Sallaliahü Aleyhi ve Sellem)'in gaza ve se-riyyelerinin yüz küsura baliğ
olduğunu söyler.
Burada Hz. Câbir :
«Ben Bedir 'le Uhud gazalarında bulunmadım.» diyor. Mamafih mesele yine
ihtilaflıdır. Bâzıları Bedir, bazıları da
Uhud gazasına iştirak ettiğini
söylemişlerdir.
149- (1816)
Bize Ebû Âmir Abdullah b. Berrâd El-Eş'arî ile Mu-hammed b. Alâ' El-Hemdânî
rivayet ettiler. Lâfız Ebû Amirindir. (Dediler ki) : Bize Ebû Usâme, Büreyd b.
Ebî Bürde'den, o da Ebû Bürde'-den o da Ebû Musa'dan naklen rivayet etti.
(Şöyle demiş) :
Altı nefer olduğumuz
hâlde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'Ie birlikte bir gazaya çıktık.
Aramızda bir deve vardı ki, ona nevbetleşe biniyorduk. Derken ayaklarımız
delindi. Benim ayaklarım da delindi ve tırnaklanın düştü. Artık ayaklarımıza
çaput sarıyorduk. İşte ayaklarımıza çaput sardığımız için bu gazaya:
Zâtü'r-Rikaa' gazası adı verildi.
Ebû Bürde demiş ki:
«Ebû Mûsâ tu hadîsi rivayet etti; sonra bunu karîh gördü. Gâlibâ amelinden bir
şey ifşa etmiş olacağından kerih gordü.»
Ebû Üsâme: «Bana
Büreyd'den başkası (Allah onun mükâfatını verir.) cümlesini ziyâde etti.»
demiş.
Bu hadîsi Buhâri
«Megâzî» bahsinde tahrîc etmiştir.
Hz. Ebû Mûsâ El-Eş'arî
ile birlikte harbe iştirak eden altı kişinin deEş'arîler 'den olduğu
anlaşılıyor.
Zâtü'r-Rikaa' gazası
îbni îshâk'a göre hicretin dördüncü yılında Benî Nâdir gazasından sonra vuku'
bulmuştur, îbni Sa'dile ibni Hibbân hicretin beşinci yılında olduğunu
söylemişlerdir. Buhâri buharbin Hayber gazasından sonra yapıldığına meyi etmiştir.
KesûMillah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem)in bu harbe kaç kişilik bir ordu ile iştirak ettiği dahî
ihtilaflıdır. Bâzılarına göre dörtyüz, bir takımlarına göre yediyüz kişi ile
iştirak etmiştir. Beyhakî bu ordunun 800 kişiden mürekkeb olduğunu söyler.
Zâtü'r-Rikaa' gazasına
Eâcîb gazası denildiğini de söyleyenler vardır. Rikaa': Ruk'anin cem'idir.
Ruk'a: Yama, çaput mânâsına gelir. Hadîste de bildirildiği vecihle ashâb bu
gazada ayaklarına çaput sardıkları için ona Zâtü'r.Rikaa1 denilmiştir. Nevevî :
«Adlandırmanın sebebi hususunda sahîh olan budur.» diyor. Bâzıları orada
bulunan beyaz, siyah ve kırmızı renkli bir dağ sebebi ile bu adın verildiğini
söylemiş; bir takımları da gazaya oradaki bir ağacın adı verildiğini iddia
etmişlerdi; hattâ ashabın sancaklarında yamalar bulunduğu çin Zâtü'r-Rikaa'
denildiği kanaatinde olanlar da vardır. Nevevî bunların toptan sebep teşkil
edebileceğini de muhtemel görüyor.
Hadîs-i şerîf, sâlih
amellerin ve hak yolunda çekilen meşakkatlerin gizli tutulması müstehab
olduğuna, bir maslahat ve fayda görülmedikçe bu gibi şeylerin açıklanmaması
gerektiğine delâlet etmektedir.
150- (1817)
Bana Zühyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ab-durrahmân b. Mehdî,
Mâlik'den rivayet etti. H.
Bana bu hadîsi
Ebû't-Tâhir de rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bana Abdullah b. Vehb,
Mâlik b, Enes'den, o da Fudayl b. Ebî Ab-dillâh'dan, o da Abdullah b. Niyâr
EI-Eslemı'den, o da Urvetü'bnü-z Zü-beyr'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi
ve Sellemy'va zevcesi Âişe'den naklen onun şöyle dediğini rivayet etti:
Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) Bedir tarafına yola çıktı. Har-ratü'l-Vetera'ya varınca
kendisine bir adam yetişti ki, bu adamın cür'et ve cesareti söyleniyordu. Bu
sebeple Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in ashabı onu gördükleri vakit
sevindiler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem /e yetişince ona :
— Sana tâbi' olmak ve seninle beraber
yaralanmak için geldim, dedi. Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Sellem)
kendisine:
«Allah'a ve Resulüne
îmân ediyor musun?» diye sordu.
— Hayır! dedi.
«öyle İse dön! Ben
asla bir müşrikten yardım alamam!» •
uyurdular.
Âişe demiş ki:
Sonra gitti. Ağacın
yanına vardığımızda o adam ResûlüUa (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e yine
yetişti; ve ona ilk defa söylediği gibi söyledi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi
ve Sellem) de. ona ilk defa söylediği gibi söyledi.
«Öyle ise dön! Ben
asla bir müşrikten yardım alamam!» buyurdu. Sonra döndü: Ve Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e Beydâ'da yetişti. O da ilk defa dediği gibi:
«Allah'a ve Resulüne
îmân ediyor musun?» diye sordu. Adam:
__ Evet! cevâbını verdi. ResûlüHah (SallaHahü Aleyhi ve Sellem) ona:
«Ö halde yürü!»
buyurdular.
Veera :
Medine'ye dört mil mesafede bir yerdir. Bâzıları bu kelimeyi Vebra
okumuşlardır.
Bu hadîste
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem):
«Ben asla bîr
müşrikten yardım alamam!» buyurmuştur.
Başka bir hadîste Safvân b. Ümeyye müslüman olmadan önce onun
yardımından faydalandığı rivayet olunmuştur. Ulemâdan bazıları mutlak surette
babımız hadîsi ile amel ederek kâfirden istifadenin caiz olmadığını
söylemişlerdir. Diğerlerine göre şayet kâfir müslümanlar hakkında iyi niyet
gösterir ve onun yardımına ihtiyaç da varsa istifade caiz, aksi takdirde
mekruhtur. İşte bu babtaki iki hadîs bu iki hâle hamledilir. Kâfir harbe izinle
iştirak ederse kendisine atıyye verilir. Ganimetten hisse verilmez. İmam Âzam
'la, İmam Mâlik, İmam Şafiî ve cumhûr-u ulemânın mezhepleri budur. Zührî ile
Evzâî kâfire hisse verileceğine kail olmuşlardır.
Hz. Aişe'nin : «Ağacın
yanına vardığımızda...» demesine bakılırsa onun da orduyu teşyî' edenlerle
beraber olduğu anlaşılır. Mamafih bu sözle kendisi bulunmadığı halde
müslümanları kasdetmiş olması da caizdir.
[1] Süre-i Tevbe, âyet;
29.
[2] Vergi.
[3] Fey': Harbe teşvik için bâzı gazilere verilen ganîmet
malıdır. Ganîmet: Düşmandan kahran alınıp harbten sonra hisselerine göre
gâzîlere dağıtılan maldır. Gaziye hissesinden fazla olarak verilen
mala da nefel
denir.
[4] Abdullah b. Mes'Ûd (R.A.).
[5] Ebû Süleyman Huleyd yahut Halîd b. Ca'fer. Basralıdır.
îbni Maîn mevsuk bir râvi olduğunu söylemiştir.
[6] Ebû Abdillâh
Müstenıir b. Reyyân Basralıdir.
Nesâî onun hakkında: «Mevsuk ve erenlerdendir.» demiştir.
[7] Bofâl sûresi, İye»: 46-47
[8] Haşr sûresi, âyet: 5.
[9] Enfâl sûresi, âyet:
1
[10] Enfâl sûresi, âyet: 41.
[11] Abdullah
b. Ömer'in oğludur
[12] Ebû
Muhammed Nâfi' b.
Abbâs, Medîneli âzâdlılaıdandır
[13] Müslüman teb'ası olan kâfir.
[14] tbnül-Hattâb (R.A.).
[15] Hz. Ömer'in kapıcısı
[16] Sûre-i Nemi, âyet:
16.
[17] Medine'ye İki veya
üç konak mesafede bir yerdir.
[18] Sûre-İ Enfâl âyet: 9. u sûrede Bedir gazası hakkında
mufassal âyetler vardır.
[19] Sûre-i Enfâl âyet: 67-69.
[20] Sûre-i Âl-i İmrân âyet:
[21] Peygamber (S.A.V.)'in amcası oğlu ve süt kardeşidir.
İsminin künyesinden ibâ- olduğu söylenirse de bâzıları isminin
Muğîra olduğunu bildirmişlerdir.
[22] Tevbe Suresi
: 25-26
[23] SCtrc-r Yâsîn, âyet: 69.
[24] ismi Abdullah b. Yesâr'dır.
[25] tbni Mes'ûd.
[26] Sûre-İ
Isrâ âyet : 81
[27] Sûrc-i
Sebe' âyet: 49
[28] Hz. Sen!
Bedir'de ve bütün
gazalarda Peygamber (S.A.V.J île
beraber bulun-muttur. 38 tarihinde Kûfe'dc vefat etmiş: cenazesini Hz.
Alî (R.A.) (çıldırmıştır.
[29] Sûre-i
Âl-i İmrân, âyet:
128.
[30] Abdullah b.
Mes'ûd.
[31] Ulemâ
bunun hata olduğuna
ittifak etmişlerdir. Doğrusu
Velîd b. Utbe'dir.
[32] Sûre-i Duhâ,
âyet : 1-3.
[33] Sûre-İ Kehf,
âyet: 23-24.
[34] Sûre-î Hucurât,
ftyet: 9.
[35] Lâhik b.
Humeyd Basralıdir. Tâbİîn'in
meşhûrlanndandır.
[36] Üseyd b.
Hudayr.
[37] Hz. Ömer b.
Haltâb.
[38] Sabah namazı.
[39] Hacefe ve deraka: Deriden yapma kalkan mânâsına gelirler.
[40] KTafasmı
keserim demek istiyor.
[41] Sûre-i Fetih, âyet: 24.
[42] Sûrfr-i Feth, âyet: 24.
[43] Yezîd b. Hürmüz:
Medîneli mevsuk bir
râvidir. Ömer b.
Abdilâzîz'in hilâfeti zamanında
vefat etmiştir.
[44] Lisanımızda (Hızır) şeklinde telâffuz olunur.
[45] Buhâri'nin
bir rivayetinde bu
kelime «Asîr> ^eklinde okunmuştur. Meşhur
kıraati «Zâtü'l-Uşeyro'dir.
[46] Sahîh-i Müslim'in birçok nüshalarında Züheyr yerine
Vüheyb denilmişse de Ab-dülganî doğrusunun Züheyr olduğunu söylemiştir. Zîra
Vüheyb Ebû îshak'Ia görüşmemiştir