3- SÜNNETİN KAYNAK DEĞERİ VE GÜNÜMÜZE TAŞINMASI
I-SÜNNETİN KAYNAK DEĞERİ
A) SÜNNETİN GEREKLİLİĞİ
1- Sünnetin Zatî Değeri:
2-Sünnetin İşlevsel Değeri:
3-Sünnetin Allah Adına Beyân Olma (Fetva) Değeri:
4-Sünnetin Kaynak Değeri Ve Bağlayıcılığı:
a) Sünnetin kaynak değerini gösteren bazı âyetler:
b) Sünnetin Kaynak Değerini Gösteren Bazı Hadisler:
c) Sünnetin, Rasûlullah (s.a.) Döneminde Kaynaklığı:
d) Sünnetin Kaynak Değerini Gösteren Bazı Beyânlar:
e) Sünnetin, Kaynak Değerini, Katî Bir Esasa Dayanmış Olmasından Alması:
f) Sünnetin Kaynak Değerine Rağmen Resmî Tedvin İşinin Gecikmesi:
g) Sünnet Konusunda Aşırı Yaklaşımlar:
5-Sünnetin, Kur'ân'ın Koruyucusu Olma Değeri:
6-Sünnetin Örnek Uygulama Değeri:
7-Sünnetin Edebî Değeri:
B) SÜNNETİN KUR'ÂN KARŞISINDAKİ DEĞERİ
1- Sünnetin Kur’ân'dan Sonra Gelişi:
2-Kur'ân'a Nisbetle Sünnet Ve Kısımları:
3-Sünnetin Kur'ân'a Raciliği Ve Kur'ân'ın Açılımı Oluşu:
4-Sünnetin Kur'ân'dan Bağımsız Olmayışı:
C) SÜNNETİN BAĞLAYICILIĞI
1-Sünnetin Vahiyle İlişkisi Ve Bağlayıcılığı Açısından Çeşitli Taksimleri:
a) İkili Taksimler:
b) Üçlü Taksim:
c) Dörtlü Taksim:
d) On İkili Taksim:
2-Değerlendirme:
II-SÜNNETİN GÜNÜMÜZE TAŞINMASI
1-Konuya Genel Bir Bakış:
2-Sünnetin Günümüze Taşınması:
3-Bütüncül Yaklaşım Ve Ulaşılacak Sonuçlar:
a) Sünnet Ve Makâsıd - Vesâil Ayırımı:
b) Gerekçesi Bilinen Hükümler-Gerekçesi Bilinemeyen Hükümler:
c) Genel Teşrîî Sünnet- Şahsa Ya Da Olaya Özel Sünnet:
d) Rasûlullah'm Yapmadığını Yapmama Düşüncesinin Aşılması:
e) Rasûlullah'm (s.a.) Evrensel Oluşu Ve Sünnetin Günümüze Taşınırken Bu Özelliğinin Gözardı Edilmemesi:
f) Rasûlullah (s.a.) ve Kolaylık İlkesi:
g) Sünnet Vearûret İlkesi:
h) Sünnet Ve Ortamın Dikkate Alınması İlkesi:
i) Sünnet Ve Lâfız-Mânâ Dengesi:
4-Değerlendirme Ve Sonuç:
SONUÇ
Herhangi bir dinin, peygamberi olmadan insanlara ulaştırılması, anlaşılması, yerleşmesi ve kurumlaşması mümkün değildir, tslâm dini de aynı şekildedir ve Rasûlullah (s.a.) olmadan İslâm'ı düşünmek mümkün değildir. Zira İslâm sadece Kur'ân değildir; o, Rasûlullah'm (s.a.) şahsında açıklanmış ve hayata geçirilmiş, bizzat onun öncülüğünde kurumlaşmış bir dindir, Rasûlullah (s.a.), bir tarafttan Kur'ân'ı tebliğ etmiş, bir taraftan onu beyân etmiş ve uygulamaya koymuş, diğer taraftan da onun kendisine havale ettiği boşlukları tamamlamış, böylece onu herkesin anlayabileceği mükemmelliğe ulaştırmıştır.
Bu itibarla dinimizde Rasûlullah'm (s.a.) ve dolayısıyla sünnetin önemli bir yeri vardır. Rasûlullah (s.a.) ve hikmeti içinde taşıyan sünneti olmadan, sadece Kur'ân ile yetinecek bir müslümanlık iddiasında bulunmak gerçekçi olmamak, Kur'ân'ı ve Rasûlullah'ı (s.a.) tanımamak, vahyin ve peygamberlik kurumunun mahiyetini bilmemek demektir.
Şimdi biz kısa kısa sünnetin çeşitli açılardan değerini ortaya koymak istiyoruz:[1]
Sünnet değerini vahiy ile olan irtibatından alır. Pek çok âyette Ra-sûlullah'tan (s.a.) söz edilirken, "Kitâb'ı ve Hikmefi Öğretme" görevinden bahsedilir.[2] îmam Şafiî ve ona tabi olarak pek çok ulema
"Kitâb"m Kur'ân, "Hikmef'in de sünnet olduğuna kanidir.[3]
imam Şafiî, Kur'ân ve sünneti kaynaklık bakımından eş değerde tutar;[4] çünkü her ikisi de "vahiy" kapsamına girer.[5]
Muhammed Hamidullah da şöyle der:
"Keyfiyet olarak hadis Kur'ân'dan sonra gelir. Maamafıh bunun sebebinin, bir hadisin sahih oluşunun isbatındaki müşkilat bakımından ileri geldiği tahmin edilir. Yoksa Kur'ân bizzat, tahsisan ve şüpheye mahal kalmayacak surette Hz. Peygamber'in (s.a.) sözünü (Peygamber kendisini gönderen adına her ne ki söylediyse onun Allah kelâmı olarak alınması esası üzerine) Kur'ân ile müsavi bir dereceye vazetmiştir.[6]
Şâtıbî'ye göre de sünnet Kur'ân'm açılımıdır.[7]
Çağdaş müelliflerden Kardâvî'ye göre sünnet, Kur'ân'dan sonra gelir. Kur'ân, anayasa konumunda, sünnet ise onu açıklayıp yorumlayan kanun ve yönetmelikler durumundadır[8]- Kur'ân, ebedî ve geneldir; sünnet ise çok defa bölgesel, cüzî ve anlık problemlerin çözümü şeklindedir.[9]
Her halükârda Rasûlullah (s.a.), bizi Allah'tan haberdar eden, O'-nunla aramızda bağlantı halkası oluşturan konuma sahiptir. Bu haliyle bizim -müslümanlar olarak- Rasûlullah'sız (s.a.) ve dolayısıyla sün-netsiz edebilmemize imkân yoktur. Şu hadisler, Rasûlullah'm (s.a.) bize nisbetle konumunu gayet güzel açıklamaktadır:
Melekler Rasûlullah'ı (s.a.) şöyle bir misalle tanıtmışlardır:
"...Cömert bir adam, bir konak inşa eder ve orada büyük bir ziyafet sofrası kurar, bir haberci göndererek herkesi ziyafete davet eder. Davetçiye icabet eden, konağa girer ve ziyafetten yer; davetçiye icabet etmeyen konağa giremez ve ziyafetten yiyemez. Kim Muhammed'e itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur, kim de Muhammed'e isyan ederse, Allah'a isyan etmiş olur.[10]
"Şüphesiz benim ve Allah'ın benimle gönderdiği şeyin misali, bir adamın hali gibidir. O, kavmine gelir de: 'Ey kavmim, ben orduyu iki gözümle gördüm. Ben gerçekten apaçık bir uyarıcıyım. Kurtulmaya bakın! Kurtulmaya bakın!' der. Kavminden bir grup ona itaat eder ve geceden yola düşerek yavaş yavaş giderler. Onlardan bir grup ise onu yalanlayarak yerlerinde sabahlarlar ve ordu sabahleyin bir baskın yapar ve onları helak eder, köklerini kurutur, İşte bana itaat edip getirdiğime tabi olanlarla, bana isyan edip getirdiğim hakkı yalanlayanların misali budur.[11]
"Allah'ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim, bir yere isabet eden yağmura benzer. (O yerin bir kısmı güzeldir; suyu emer, ot ve bol çayır bitirir. Bir kısmı da çoraktır; suyu tutar, Allah onunla da insanları faydalandırır; orada biriken sudan içerler, hayvan sularlar, ziraat yaparlar. Yerin başka bir kısmına da yağmur isabet eder; ancak orası sarp ve kaypak bir yerdir; ne su tutar, ne de ot bitirir. İşte Allah'ın dininde fakih olan (ve Allah'ın benimle gönderdiği şeyden faydalanan, öğrenip Öğreten) kimsenin misali ile, bu hususta kibirden başını kaldırmayanın ve benimle gönderilen Allah'ın hidayetini kabul etmeyenin misali budur.)[12]
Sünnetin hepsi haktır ve onda bâtıla yer yoktur.[13] Daha Önce de ortaya konulduğu üzere sünnetin tamamı vahiy değilse bile en azından vahyin takririnden geçmiş ve onun onayını almış bulunmaktadır. Takrir sonrası haliyle sünnet hata içermemektedir ve bize nisbetle -sıhhat proplemi bir tarafa- tamamı artık bu şekildedir.
Bu konuda Şâtıbî, şöyle der:
Rasûlullah'm (s.a.) haber vermiş olduğu her haber, aynen haber verdiği gibidir; o hakdır, doğrudur, haber verdiği şey ve kendisinden haberde bulunduğu (melek) hakkında ona tam itimat vardır.[14] O haberin üzerine yükümlülükle ilgili bir hüküm bina edilip edilmemesi arasında bir fark yoktur. Nitekim bir hüküm teşrî kılması ya da emir veya nehiyde bulunması arasında da fark yoktur.
Bu konuda vahiy meleğinin kendisine Allah'tan haber vermiş olduğu şeyler ile, kalbine üflediği1veya içine attığı (nefsine ükâ eylediği) şeyler arasında fark yoktur. Keza keşif veya mucizevî şekilde gayba muttali olma yoluyla görmesi veyahut da her nasıl olursa olsun diğer yollarla vâkıf olması arasında hiçbir fark yoktur. Bütün bunlar muteberdir ve hakkımızda delil olur, üzerine hem itikat hem de amel konusunda hüküm bina edilir. Çünkü Rasûlullah (s.a.) masumdur; 'ismet sıfatı vardır ve o hiçbir zaman hevâ ve heveslerine uyarak bir şey söylemez. Ne söylerse vahiy söyler.[15]
Usûl âlimleri genelde sünneti -muhtevası ve işlevi bakımından- üç kısma ayırırılar:
1. Kitap doğrultusunda hüküm getiren ve Kur'ânî hükümleri pekiştiren sünnet,
2.Kur'ân'ı açıklayan sünnet,
3.Yeni hükümler getiren sünnet.[16]
İmam Şafiî, Risâle'sinde bunu şöyle açıklar:
"ilim adamları arasında, Rasûlullah'ın (s.a.) sünnetinin üç kısım olduğu konusunda muhalif birinin olduğunu bilmiyorum:
Birincisi: Allah Teâlâ bir konuda nass indirir, Rasûlullah (s.a'.) ise Kitâb'm nassına benzer tarzda beyânda bulunur.
Diğeri: Allah Teâlâ kitabında bir şeyi mücmel olarak indirir, Rasûlullah (s.a.) da ondan murad-ı ilâhînin ne olduğunu açıklar.
Bu iki kısım, âlimlerin üzerinde ihtilâf etmedikleri türler olmaktadır.
Üçüncü kısım: Rasûlullah'ın (s.a.) Kitâb'da olmayan bir şey hakkında hüküm koymasıdır.[17]
"Fetva", Allah adına beyânda bulunmak anlamına gelmektedir.[18] Yüce Allah, fetva verme tabirini bizzat kendisi için de kullanmaktadır.[19] Rasûlullah (s.a.) kendisine verilen yetkiye dayalı olarak Allah adına beyânda bulunabilmektedir ve bu bağlamda -hüküm koyma yetkisi yalnız Allah'a ait olmasına rağmen- Rasûlullah (s.a.) da "Sâri" kapsamına mecazen de olsa girmektedir.
Müftî, ümmet içerisinde peygamber makamında bulunmaktadır.[20] Ulemânın peygamberlere varisliği[21] burada kendisini göstermektedir. Ulemanın, peygamber makamında bir tür hüküm inşasında bulunmak suretiyle faaliyet göstermesi de -aynen Rasûlullah'ın (s.a.) Allah adına faaliyet göstermesinde olduğu gibi- şeriat dairesi içinde sayılmakta ve onlar da bir bakıma "Sâri" kavramı içine girmektedirler.[22]
Rasûlullah'ın (s.a.) müstakil olarak hüküm koyma yetkisine sahip olup olmadığı tartışması, işte bu noktadan çıkmaktadır.
Şâtıbî, sünnetin mânâ bakımından sonuç itibariyle Kur'ân'a râci olduğunu[23] savunur ve sünnetin müstakil teşrî kaynağı olmadığını; sünnette yer alan her şeyin şöyle ya da böyle Kur'ân'da bir aslının bulunduğunu söyler. Bunun tabiî sonucu olarak da sünnet, dikkate alma bakımından Kur'ân'dan sonra gelir[24] ve sıhhatinin tespiti konusunda Kur'ân'a ters düşmemesi şartı aranır.[25]
Çoğunluk âlimler ise Rasülullah'm (s.a.) böyle bir yetkisinin olduğunu savunmaktadır. Meselâ Şevkânî (1250/1832), sünnetin müstakil teşrîî kaynak olmasının dinî zaruret olduğunu, buna sadece İslâm dininden nasibi olmayanların karşı çıkacağını söyler.[26]
Abdulganiy Âbdulâlik, gerek Hucciyyetu's-sünnc[27] adlı hacimli e-serinde ve gerekse tarafımızdan Sünnet ve Dindeki Yeri[28] adıyla Türkçe'ye çevrilen özet kitabında sünnetin teşrîde müstakil oluşuna ve bunun temellendirilmesine büyük önem verir.
Ali O. Koçkuzu ise şöyle der: "İnsanları Cenabı Bârî ile tanıştıran ilk ve tek kaynak Hz. Muhammed'dir (s.a.)- Onun peygamberliği tasdik edildikten sonra, fertler ve ilim, artık ona teslim olacaktır. Onun koyduğu hüküm hükümdür. Haram kıldığı haram, helâl kıldığı ise helâldir.[29]
Bu sözle atıfta bulunulmak istenilen şu âyetler olmalıdır:
"Kitap verilenlerden, Allah'a, ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din e-dinmey enlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın.[30]
"O peygamber, onlara, uygu/ı olanı emreder ve fenalıktan meneder, temiz şeyleri helâl, murdar (habâis pis, iğrenç) şeyleri haram kılar, onların ağır yüklerim indirir, zor tekliflerini hafifletir,[31]
Rasûlullah'm (s.a.) tasarruflarım hangi sıfatla koymuş olmasının bizce Önemli olmadığını, "sünnet müstakil hüküm koymaz" diyen kişinin, Peygamberin dinimizdeki geniş salâhiyetleri karşısında bu görüşünü ilme dayandırmasının çok güç olduğunu, yerine göre bir fakîhe tanınan dinde hüküm koyma yetkisinin, niçin dinin sahibinden esirge-neceğini ifade eden Koçkuzu şöyle der: "Sonuç olarak şunu demek zorundayız: Peygamberimiz, dinimizde Şâri'dir. Haram ve helâl tespit eder. Bizler için zorluk, ondan gelen haber ve hadisin gerçekliğinin tespitinde ortaya çıkmaktadır.[32]
Koçkuzu'mm, "yerine göre bir fakîhe tanınan dinde hüküm koyma yetkisinin, niçin dinin sahibinden esirgeneceği" ifadesi konu ile ilgili görüş ayrılıklarının bazı sebepleri hakkında önemli ipuçları vermektedir. Kanaatimizce fakihin hiçbir zaman için hüküm koyma yetkisi yoktur;
Hâkim ya da Sâri' sadece ve sadece Allah'tır[33] ve buna Rasûlullah'm (s.a.) dahi -hakikat anlamda- ortaklığı yoktur. [34]Hem dinin sahibi Rasûhülah (s.a.) da değildir; Din ancak Allah'a aittir. Belki şeriatları peygamberlere ya da kavimlere nisbet etmek doğrru olabilir. Müctehid için sözkonusu edilen yetki, hüküm koyma değil; hükmü ortaya çıkarma yetkisidir. Bu bağlamda "ictihâd, müsbit değil; muzhırdır[35] denilir. Aynen bir adayı keşfederek ortaya çıkarmak veya biraz daha karmaşık bir iş olarak herhangi bir âleti icad etmek gibi.
Bu takdirde Rasûlullah'm (s.a.) dolayısıyla sünnetin teşrî yetkisi yoktur diyenlerin kastettikleri işte bu olup, onun ibtidâen ve müsbit bir tavırla din ihdas etme anlamına gelen hüküm koyma yetkisi yoktur, demektir. Yoksa, âyetten murâd-ı ilâhînin ne olduğunu beyân etme, ortada bulunan ve bizce bilinmeyen şeyleri hükmü belli iki uca katma, cüzîleri asıllara kıyas yolu ile katma, küllî esasları örneklendirme şeklinde onlara açıklık getirme gibi yollarla faaliyette bulunması elbette ki inkârı kabil olmayan bir hakikattir. Hiçbir kimsenin Rasûlullah'm (s.a.) bu tür faaliyette bulunduğunu inkâra kalkışması zaten mümkün değildir.
Konuyu ele alıp, tarafların delillerini arzettikten sonra bir değerlendirme yapan Sibâî de, aradaki görüş ayrılığının tamamen lâfzı olduğu sonucuna varır. Madem ki her iki taraf da sünnetin, Kur'ân'da yer almayan hükümler getirdiğini kabul etmektedir; bunun müstakil olarak konulmuş olmasının veya şöyle ya da böyle Kur'ân'a râci bir mânâ olmasının arasında bir fark yoktur.[36]
Kanaatimizce "dinin mahiyeti, ilâhîliği ve insan üstülüğü, peygamberlerin dahi dine muhatap olduğu" gibi noktalar göz önünde tutulduğunda Şâtıbî'nin yaklaşımı önem arzetmektedir. Rasûlullah'm (s.a.) vahiy dışı kalan diğer tasarruflarında ulemâ, onun varisi olmaktadır. Eğer Rasûlullah'm (s.a.) vahye müstenid olmaksızın müstakillen hüküm koyma yetkisi var idiyse, bunun, ona halef olan müctehidler için de aynen söz konusu olması gerekir. [37]Öbür taraftan, eğer biz itibar bakımından sünneti Kur'ân'dan sonra gelen ve ona râci olan ve kaynaklığını onun onayı ile almış ikincil bir kaynak olarak kabul etmezsek, sıhhati sabit olduğu ileri sürülen hadislerin -şayet Kur'ân'a ters düşmesi halinde Kur'ân vahyine eşdeğerde sayılacakları için- gerçek anlamda ona bir tearuz oluşturacaklarını kabullenmiş oluruz. Böylece halen elimizde mevcut bulunan hadis külliyâtının sahihini, zayıf ve uydurmasından ayırabilmekte kullanma imkânına sahip olduğumuz bir kıstası kaybetmiş olacağız. Bütün bunların, içinden çıkılmaz sonuçlar doğuracağı açıktır.
Yukarıda kaydettiğimiz âyetlerde Rasûlullah'a (s.a.) isnat edilen "haram ve helâl kılma" yetkisinin, -"Ben ancak Allah'ın, kitabında helâl kıldığı şeyi helâl kılarım, ve yine ancak Allah'ın, kitabında haram kıldığı şeyleri haram kılarım[38] şeklinde rivayet edilen hadislere de bakarak- hakikat anlamda olmadığı kanaatindeyiz.[39] Zira bizzat Kur'ân -Rasûlullah'ın (s.a.) tefsiriyle[40]Allah'tan alman bir yetkiye dayanmadan helâlleri haram, haramları da helâl kılmayı "Rablik" olarak nitelemekte[41] ve bunu ulûhiyyete ters görmektedir.[42] îki Rab'li bir şeriatın olmayacağı açıktır.
Bu arada Yüce Allah'ın, Rasûhıllah'ı (s.a.) sırf kendisi ile ilgili bir konuda dahi uyardığını ve "Eşlerinin rızasını gözeterek, Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine yasak ediyorsun1? Allah bağışlayandır, acıyan'dır[43] buyurduğunu hatırlarsak, herkesi yükümlülük altına sokacak bir tasarrufa girişmesi halinde uyarılacağı ve buna imkân verilmeyeceği elbetteki aşikâr olacaktır.
Haram ve helâl kılma konusunda Rasûlullah (s.a.) vahyin kendisine verdiği ölçütleri (kıstas) kullanarak, neyin güzel ve temiz, neyin de pis ve iğrenç olduğunu belirlemektedir[44] yoksa güzellik ve temizliğin, pislik ve iğrençliğin ölçütlerini koyuyor değildir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Rasûlullah (s.a.) ve ona halef olan müctehidlerin, vahiyden gerçek anlamda bağımsız olarak hüküm koyma yani teşri yetkileri bulunmamaktadır. Bu yetki ancak Allah'a (c.c.) aittir ve hakikat anlamda Sâri' ancak ve ancak Yüce Allah'tır. Vahyin belirlediği hedef doğrultusunda, tespit edilen amaçlara ulaştırıcı şekilde, vahiy tarafından çizilen çerçeve dahilinde, usûl ve ilkeler ışığında -vahye asla ters düşmeden- Allah'ın hükmüne ulaşmaya çalışmak (izhâr), bu alanlarda çeşitli düzenlemelere gitmek... anlamında olan faaliyetler ise elbette ki hem Rasûlullah (s.a.) için ve hem de ona halef olan müctehidler için söz konusudur. Ancak bunu gerçek anlamda bağımsızlıkla nitelemek hem yanlıştır; hem de bazı -yukarıda bir kısmına işaret ettiğimiz- sakıncaları içinde taşımaktadır.[45]
Yüce Allah, Rasûlullah'a {s.a.) itaati iman şartı kılmış[46] ve pek çok yerde ona itaatin gerekli olduğunu açıklamış ve bunu teyit etmiştir[47]
Konu ile ilgili bazı âyet[48] meallerini buraya alıyoruz: "Biz her peygamberi ancak, Allah'ın izniyle, itaat olunması için gönderdik. Onlar, kendilerine yazık ettiklerinde, sana gelip Allah'tan mağfiret dileseler ve Peygamber de onlara mağfiret dileseydi, Allah'ın tevbeleri daima kabul ve merhamet eden olduğunu görürlerdi.
Hayır; Rabb'ine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar.[49]
"Allah ve Peygamber'i bir şeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz. Allah'a ve Peygamber'e baş kaldıran şüphesiz apaçık bir şekilde sapmış olur.[50]
"Ey İnananlar! Allah'a itaat edin, Peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah'a-ve ahiret gününe inanmışsanız onun halini Allah'a ve peygambere bırakın. Bu, hayırlı ve netice itibariyle en güzeldir.[51]
"Biz her peygamberi ancak, Allah'ın izniyle, itaat olunması için gönderdik. Onlar, kendilerine yazık ettiklerinde, sana gelip Allah'tan mağfiret dileseler ve Peygamber de onlara mağfiret dileseydi, Allah'ın tevbeleri daima kabul ve merhamet eden olduğunu görürlerdi.
Hayır; Rabb'ine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar.[52]
"Peygamber'e itaat eden, Allah'a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse bilsin ki, Biz seni onlara bekçi göndermedik.[53]"Allah'a ve Peygamberine kim itaat ederse onu içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır, orada temellidirler, büyük kurtuluş budur.
Kim Allah'a ve Peygamberine baş kaldırır ve yasalarını aşarsa, onu, temelli kalacağı cehenneme sokar. Alçaltıcı azap onadır.[54]
"De ki: 'Allah'ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder'.
De ki: Allah'a ve peygambere itaat edin'. Yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah inkar edenleri sevmez.[55]
"Şüphesiz ben aranızda arkamdan iki şey btraktım; onlara sarıldığınız sürece asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın kitabı ve sünnetim.[56]
Veda haccmda şöyle seslenmişti:
"Ey insanlar! Şüphesiz ben,, eğer sıkıca sarılırsanız asla sapıtmayacağınız bir şey bıraktım: Allah'ın kitabı ve sünnetim.[57]
"...Sünnetime ve hidayet üzere olan râşid halifelerin sünnetine yapışın; onlara iyice tutunun, onlara azı dişlerinizle sarılın! Sonradan peydahlanan şeylardan uzak durun. Çünkü sonradan sokuşturulan şeyler bidattir ve her bidat de sapıklıktır.[58]
"Sakın ha sizden birini, koltuğuna yaslanmış şöyle bir hal sergilerken görmeyeyim; ona emrettiğim ya da yasakladığım bir şey gelir de şöyle der: Bilmiyorum; biz Allah'ın kitabında bulduğumuza uyarız.[59]
"Haberiniz olsun, bana kitap ve onunla birlikte misli verildi.[60]
"Çok geçmez sizden biri koltuğuna kurulur; kendisine benden bir hadis rivayet edildiği zaman şöyle der: 'Aramızda ve aranızda Allah'ın kitabı var. Onda helâl olarak bulduğumuzu helâl kabul eder, onda haram olarak bulduğumuz şeyi de haram sayarız.' Dikkat edin! Allah'ın Rasûlünün (s.a.) haram kıldığı da aynen Allah'ın haram kıldığı gibidir.[61]
"Yakında sizden biri çıkar ve şöyle der: İşte Allah'ın kitabı. Onun içerisinde bulunan helalleri helâl kabul ederiz, onda yer alan haramları da haram sayarız.' Haberiniz olsun! Kime benden bir hadis ulaşır da onu yalanlarsa, bu haliyle o Allah'ı, Rasûlünü ve o hadisi kendisine ulaştıranı yalanlamış [62]
Beyhakî, sünnetin kaynak değeri hakkında şöyle der: Eğer sünnetin kaynak değeri olmasaydı o takdirde Rasûlullah (s.a.), hazır bulunanlara dinlerini Öğrettikten sonra şöyle buyurmazdı:
"Dikkat edin! Sizden burada bulunanınız, burada bulunmayana (bu anlattıklarımı) ulaştırsın! Nice kendisine ulaştırılan vardır ki, ilk duyandan daha kavrayıcıdır.[63]
"Allah, bizden bir hadis işitip de, onu aynen işittiği gibi başkasına ulaştıran kişinin yüzünü ağartsın! Nice kendisine ulaştırılan vardır ki, ilk duyandan daha kavrayıcıdır.[64]
Sünnetin, daha Rasûlullah (s.a.) döneminde kaynak olarak önemli bir yer edindiğini ve özel olarak öğrenildiğini gösteren deliller bulunmaktadı.[65]
Imrân b. Husayn şöyle demiştir: "Kur'ân indi, Rasûlullah (s.a.) da sünnetler koydu.[66] Bazı hadislerde konu ile ilgili şu kayıtlar bulunur:
"Bize bizimle birlikte sünneti ve İslâm'ı öğretecek bir adam gönder.[67]
"Bize sünnetimizi açıkladı ve namazımızı Öğretti.[68]
"Onları size dininizi ve sünnetinizi öğretmeleri için gönderiyorum..[69]
Kaynaklarımızda yer alan bu ve benzeri ifadeler, daha Rasûlullah (s.a.) döneminde iken sünnetin bir kaynak değerine sahip olduğunu göstermektedir.[70]
Hz. Ebû Bekir (r.a.), Kur'ân'm resmen toplanması konusunda "Rasûlullah'ın (s.a.) yapmadığı bir işi ben nasıl yaparım?[71] demiş ve bu haliyle onu örnek almanın gerektiğini ifade etmişti. Ancak daha sonra Rasûlullah'ın (s.a.) ortama bağlı davranışlarının bizatihi kendisinin Önemli olmayıp, onun taşıdığı maksat ve ruhun önemli olduğunu kavramış ve bir devlet başkanı olarak zamanın kendisine yüklediği bu önemli görevi yerine getirmişti.
Hz. Ömer (r.a.), aracın arkasındaki amacı görmüş ve hac esnasında yapılan hervele hakkında şöyle demişti: "Allah, İslâm'ı hakim kılıp küfrü izale ettiği halde hâlâ neden hervele yapılıyor ve omuzlar açılıyor diye aklıma geldi, fakat böyle olmakla birlikte Rasûlullah (s.a.) zamanında yaptığımız bir şeyi asla bırakamayız.[72]
Yine Hz. Ömer (r.a.), Hacer-i Esved'e de, "Vallahi eğer ben Rasû-lullah'ı (s.a.) seni Öperken görmeseydim, seni öpmezdim" demiş ve öpmüştü.[73]
Hz. Ömer (r.a.), bu söz ve tavrıyla Islâmî kişiliğin oluşmasında Rasûlullah'a (s.a.) şeklen bağlanmanın da önemli bir yeri olduğunu ifade etmiş olmaktadır.
Hz. Ömer (r.a.) gurre hakkında şöyle demiştir: "Eğer biz bunu (kendisine rivayet edilen hadisi) duymasaydık az daha başka türlü bir hüküm verecekdik.[74]
Kadı Şureyh'e yazdığı mektupta[75] meseleleri çözüme bağlarken kitaptan sonra sünnete bakmasını emretmiştir.
Kur'ân'm korunması için sünnetin de korunması gerektiği bilincinde olan Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: "Kur'ân'ı öğrendiğiniz gibi ferâiz, sünnet ve lâhni de öğreniniz!.[76]
"Rasûlullah'ın (s.a.) sünnetini, hiçbir kimsenin görüşü için terke-demeyeceğini[77] söyleyen Hz. Ali (r.a.) şöyle der: "Eğer din, rey işi olsaydı, mestin altına mesh vermek, üstüne vermekten daha akıllıca olurdu. Ancak ben Rasûlullah'ı (s.a.), mestin altına değil, üstüne mesheder-ken gördüm.[78]
Ibn Mesûd, "Sünnette orta yolu tutma, bid'atta ictihâd etmekten daha hayırlıdı[79]" derdi.
îbn Ömer'e (r.a.) kirpinin yenilip yenilmeyeceği hakkında sorarlar. O da: "Ye!" diye cevap verir ve: "De ki: Bana vahyolunanda onu yiyecek kimse için, lâşe veya akıtılmış kan, yahut domuz eti-ki pisliğin kendisidir- ya da Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka karam edilmiş bir şey bulamıyorum[80] âyetini okur. Bunun üzerine birisi: "Şüphesiz Ebû Hureyre bu konuda Rasûlullah'tan (s.a.) onun iğrenç yaratıklardan biri olduğuna dair rivayette bulunmaktadır" deyince Ibn Ömer şöyle der: "Eğer onu Rasûlullah (s.a.) söylemişse, elbette ki durum onun söylediği gibidir.[81]
Genel olarak ashap, herhangi bir olayla karşılaştıkları zaman, konuyla ilgili Allah'ın hükmünü önce Kur'ân'dan ararlar, sonra da Rasû-lullah'ın (s.a.) sünnetine başvururlardı.[82]
Abdullah (b. Ömer) şöyle demiştir: "Size herhangi bir şey sorulduğu zaman önce Allah'ın kitabına bakın. Eğer Allah'ın kitabında bulamazsanız, Rasûlullah'ın (s.a.) sünnetine bakın! Rasûlullah'ın (s.a.) sünnetinde de bulamazsanız, müslümanların üzerinde icmâ ettikleri şeylere bakın! Eğer üzerinde icmâ edilen konular arasında da yoksa o takirde kendi reyinle ictihâd et ve ben korkuyorum, ben çekmiyorum deme! Çünkü helâl bellidir, haram bellidir. Bu ikisi arasında da durumu belli olmayan şeyler vardır. Bunlar hakkında içini tırmalayanları bırak, sana gönül huzuru verenlere bak!.[83]
Imrân b. Husayn (52/672), "kendilerine çeşitli hadisler rivayet e-tiklerini fakat onların Kur'ân'da bir aslının bulunmadığını" söyleyen bir adama şöyle demiştir: "Sen ahmak birisin! Sen Allah'ın kitabında öğle namazının dört olduğunu ve kıraat esnasında açıktan okunmayacağını bulabilir misin?" Sonra o, namaz, zekât ve benzeri yükümlülükleri saydı ve şöyle dedi: "Bütün bunları Allah'ın kitabında açıklanmış buluyor musun? Allah'ın kitabı bunları müphem bırakmıştır, sünnet ise onları açıklamaktadır.[84]
Mutarrif b. Abdilîah b. eş-Şıhhîr'e (95/713): "Bize sadece Kur'ân'dan bahsedin," dendiği zaman şöyle demiştir; "Vallahi biz (hadis rivayeti ile) Kur'ân'a bir alternatif getirme arzusunda değiliz. Ancak bu halimizle biz, Kur'ân'ı bizden daha iyi bilen birinin olduğunu göstermek istiyoruz.[85]
Mücâhid ise şöyle derdi: "Herkesin görüşü kabul de edilebilir; red de. Bundan sadece Rasûlullah (s.a.) müstesnadı.[86]
Beyhakî, Eyyûb es-Sahtiyânî'den (131/748) şöyle dediğini nakleder: "Adama sünnetten bahsettiğinde eğer sana 'Bunu bırak da bize Kur'ân'dan haber ver!' derse, bil ki o sapıktır![87]
Ibnu'l-Mübârek, Ebû Hanîfe'nin şöyle dediğini duyduğunu söyler: "Eğer (haber) Rasûlullah'tan (s.a.) geliyorsa, başımız gözümüz üstüne, Rasûlullah'ın (s.a.) ashabından geliyorsa, onların görüşleri arasında seçime gideriz, iş tabiîne gelince, biz de söyleyeceğimizi söyleriz.[88]
Ibn Huzeyme, "Haberin sahih olması halinde, hiçbir kimsenin Ra-sûlullah'a (s.a.) rağmen söz söyleme hakkı yoktur[89]derdi.
Evzâî ise, Yahya b. Ebî Kesîr'den (129/747) şöyle naklederdi: "Ki-tab'ın sünnete olan ihtiyacı, sünnetin Kitab'a olan ihtiyacından daha çoktur".[90]
Ahmed b. Hanbel'e: Yahya b. Ebî Kesîr'in[91] "Sünnet, Kitap üzerine hâkim konumdadır (kâdî)[92] şeklindeki sözü hakkında sorulduğu zaman: "Ben bu konuda bu sözü söyleme cesaretini gösteremem. Ancak ben şunu derim: Sünnet Kitab'ı tefsir eder ve onu açıklar.[93]
îzz b. Abdisselâm (660/1262) şöyle der: Hayır namına ne varsa, Rasûlullah'a (s.a.) uymada, onun izinden gitmededir.[94]
Öyle gözüküyor ki İslâm ulemâsı "sünnetsiz fıkıh, fıkıhsız da sünnet olamaz[95] düşüncesinde müşterektirler.[96]
Zannî olan serî delilin, ya katî olan bir aslı vardır ya da yoktur. Eğer katî bir aslı var ise, aslı gibi o da muteberdir. Eğer böyle bir aslı yoksa, o zaman araştırmak gerekecektir ve hemen onun kabul edileceğine dair söz söylemek doğru olmayacaktır.
Vâhid haberlerin tümü -nıütevatir olmakla birlikte delaleti katî olmayan hadisler de buna dahildir- katî bir aslı bulunan zannî delil kabilindendir. Çünkü bunlar Kitab'm beyânı kabilindendir ve sonuçta Yüce Allah'ın, "Sana da insanlara gönderileni açıklayasın diye Kur'ân'ı indirdik.[97] buyruğuna çıkar.
Meselâ, abdest ve gusülün, namazın, haccın vb. şekillerini gösteren ve Kitap'ta mücmel olarak yer alan hususları açıklayan hadisler bu kabilden olmaktadır. Keza bir çok alış-veriş türlerini[98], ribayı vb. yasaklayan hadisler de bu türdendir. Çünkü bunlar sonuç itibarıyla Allah'ın, "Allah ahş-verişi helal, ribayı ise haram kıldı.[99] "Aranızda mallarınızı haksız yollarla yemeyin.[100] buyruklarına çıkar.
Rasûlullah'a (s.a.) nisbet edilen bir hadis, katî olan bir esasa ters düşebilir. Bu tür hadislerin reddedileceğinde kuşku yoktur. Çünkü şeriatın esaslarına ters düşen bir hadis sahih olamaz. Zira şeriat kendi içinde çelişki taşımaz.[101]
Daha Rasûlullah (s.a.) devrinden itibaren bazı ferdî teşebbüslerle hadislerin yazıldığı bilinmekle birlikte -Kur'ân gibi- resmî bir tedvine ihtiyaç duyulmamıştır.
Hz. Ebû Bekir (r.a.), derlemiş olduğu beşyüz kadar hadisi, Rasûlullah'a (s.a.) hatalı bir söz isnat etmiş olması endişesine dayalı olarak yakmıştı[102]
Hz. Ömer (r.a.), "Sünen" yazmak için ashabın ileri gelenleriyle istişarede bulunmuş, çoğu da onun bu görüşünü benimsemiş ve desteklemişti. Fakat bir ay kadar düşünüp istiharede bulunduktan sonra bu fikirden vazgeçmiş ve sebebini de, "Bir kavim hatırladım. Onlar bir kitap yazdılar, onun üzerine düştüler ve Allah'ın Kitabını terkettiler" şeklinde açıklamıştı.[103]
Bilindiği gibi Yemâme harbinde Kur'ân'ı iyi bilen yetmiş kadar müslümanm şehit düşmesi sebebiyle, Kur'ân'm zayi olabileceği korkusuna kapılan Hz. Ömer (r.a.), doğru Hz. Ebû Bekr'e (r.a.) koşmuş ve Kur'ân hakkındaki endişesini belirterek, Kur'ân'm bir mushaf halinde cem edilmesine onu ikna etmişti.[104]
Kur'ân'dan sonra ikinci kaynak olduğuna inandığı halde, Kur'ân hakkında fevkalade bir endişe duyan aynı Ömer'i (r.a.) hadisler hakkında da endişelenmeye götürmeyen nedenler ne olabilirdi?
Onun hadisleri bir kaynak telakki etmediği düşüncesine asla yer veremeyiz. Zira kaynaklarımız onun hüküm çıkarma metodunun Kur'ân'dan sonra hemen sünnete başvurmak olduğuna dair bilgilerle doludu.[105]
Buna rağmen onun hadis rivayeti karşısında çok titiz davrandığı ve iki şahit istemek gibi hadis rivayet işini zorlaştırdığı[106] ve özellikle de tedvini konusunda bir tavır takındığı kanaatini uyandıran rivayetler vardır: Mümkün mertebe az hadis rivayet edilmesini emretmiş,[107] bu yüzden bazı sahabilerin Medine'den çıkmasına bile izin vermemiş[108] ve hatta bazılarını hapsetmiş[109] bazılarını da sürgünle tehdit etmişti. [110]Pek çok münasebetle Kur'ân'm yeterliliğinden[111] söz eden Hz. Ömer,
Kur'ân gibi mütalaa edilebilecek başka bir yazılı kaynak bulunmasını istememiş[112] ve Kur'ân'm da her türlü yabancı usurlardan arındırılmasını (tecrîd) istemişti.
Kur'ân'm tecridini anlamak kolay. Zira o dönemde yazı malzemelerinin azlığı yüzünden, bazıları hadisleri muhtemelen Kur'ân yazılı malzemelerin kenarına, boş yerlerine yazıyorlardı. Kur'ân'la karışması çok muhtemel olduğu için bizzat Hz. Peygamber (s.a.) tarafından vâkî olan hadis yazımını yasaklamayı böyle bir sebebe bağlamak yerinde bir izah olur.
Ama Hz. Ömer'in (r.a.) düşündüğü ayrı bir kitap halinde toplanmasıyla böyle bir sakınca olmazdı. Buna rağmen o bundan vazgeçmişti: Hz. Ömer'in önünde muhtemelen şu engeller vardı:
1.Kur'ân nasları genelde mücerred, hadisler ise çoğunlukla tatbikat olması hasebiyle müşahhasdı[113] daha çabuk kabul görebilir ve Kitâ-bullah'ı geri alana düşürebilirdi.
2.Şahsa/hale özel cüzîlerin, genel küllî esaslar sayılması[114] gibi bir sonucun doğmasından korkmuş olabilirdi.
Hz. Ömer'in bu endişelerini haklı çıkaracak yaklaşımlar çok sürmeden ortaya çıkmış ve sünnet konusunda aşırı sayılabilecek yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Meselâ Ebû Saîd el-Hudrî'nin; "Hadis müzakere etmek, Kur'ân okumaktan efdaldir"[115] demesi, Ibn Ömer'in bu konudaki gerçekten çok şekilci yaklaşımı[116] bunun ilk ipuçlarını vermektedir.
Hz. Ebû Bekir fr.a.) ve Hz. Ömer'de (r.a.) düşünce safhasında kalan bu teşebbüs, Ömer b. Abdulaziz'in (101/720), resmen Sünen'in yazılmasını emretmesiyle gerçekleşmiş ve bunun sonucunda *Sünen defter defter yazılmış ve o bunlara her bir eyalete göndermiştir.[117]
i. Şekilci ve toptancı yaklaşım:
Sünneti değerlendirme konusunda maalesef ta eskiden başlayarak günümüze kadar uzanan aşırılıklar bulunmakta ve yer yer kantarın topu kaçırılmaktadır. Bu aşırılığın en belirgin şekli -bırakınız ortamın değerlendirilmesini- Rasûlullah'ın (s.a.) beşerî ihtiyaçlarını karşılamak için yaptığı davranışlara, cibillî olan hareketlere dahi dinî bir mahiyet vermek şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Ibn Ömer (r.a.) hakkında vereceğimiz aşağıdaki rivayetler bu konuda bir fikir verecektir sanıyoruz:
Mücâhid anlatır: Ibn Ömer'le birlikte bir yolculuktaydık. Derken bir yere vardı ve biraz kavis yaptı. Kendisine niçin öyle yaptığı sorulduğu zaman şöyle dedi: "Rasûlullah'ın (s.a.) böyle yaptığını gördüm de.[118]
îbn Ömer, Mekke ve Medine arasında bulunan bir ağaca gelir ve orada biraz kestirir (kaylûle yapar) ve Rasûlullah'ın (s.a.) da aynı şekilde yaptığını söylerdi.[119]
Ibn Ömer, namaz kılarken Rasûlullah'ın (s.a.) düğmelerini çözülmüş gördüğü için, d.üğmeleri çözük halde namaz kılardı.[120]
Oysa ki Rasûlullah (s.a.), bu şekilde namaz kılınmasını edep yeri görünebilir gerekçesiyle yasaklamıştı.[121] Bu durumda bu yasağı duymayan Ibn Ömer'in, her nasılsa Rasûlullah'ı (s.a.) o şekilde görmesi ve gördüğü şekli uygulaması söz konusudur. Kanaatimizce bu yaklaşım da bir aşırılık örneğidir.
îbn Şîrîn (110/728) anlatır: Arafat'ta Ibn Ömer'le beraberdim. O gittikçe onunla birlikte ben de gittim. Nihayet imama yetişerek birlikte öğle ve ikindi namazlarım kıldı. Sonra o, ben ve arkadaşlarım vakfe yaptık, imam Arafat'tan ayrılınca biz de onunla birlikte ayrıldık. Me'-zenıin'e varmadan boğaza gelince devesini ıhtırdı (çöktürdü), biz de ıhtırdık. Biz onun namaz kılacağını sanıyorduk. Hayvanını tutan kölesi şöyle dedi: "O namaz kılmak istediğinden değil, Rasûlullah'ın (s.a.) buraya geldiğinde tuvalet ihtiyacım giderdiğini hatırladı da onun için durdu. Şimdi o da ihtiyacını gidermek istiyor.[122]
ii. Kur'ân'la yetinme iddiası:
Tabiî bu ve benzeri aşırı yaklaşımlar, karşı aşırı yaklaşımları doğurmakta ve bu kez sünneti tamamen dışlayan, onu kaynak ve örnek uygulama olarak görmeyen, ona tamamen tarihsel bir gözle bakan, sadece Kur'ân ile yetinmek gerektiğini savunan iddialar ortaya çıkmaktadır[123] Sünnetin dinde serî bir delil olup olmayacağı konusunda eskiden beri süregelen münakaşaların varlığı, bu sevdada olan insanları ilzam edici hadislerin bulunuşu, sırf bunun için kitapların yazılmış olması, böylesi ekollerin mevcudiyeti[124] bu iddiaların zaman içerisinde ciddiye alındığını gösterir.
Sünneti bir tarafa atıp sadece Kur'ân ile yetinme imkânı yoktur.[125] Zira şer'î hükümlerin çoğu sünnetle sabit olmuştur.[126] Sünnet, Kur'ân'ın bir şerhi, açıklaması ve açılımı olması itibariyle onun tamamlayıcısıdır ve "nass" kavramı içine birlikte girer.[127]
Sünnet, bu yeri, hem peygamberlik makamının tabiî bir gereği olarak, hem de Kur'ân'ın tevfîz ve tasvibi ile almıştır.
Nitekim İmam Şafiî, "Rasûlullah'tan (s.a.) kabul eden, Allah'ın farzı ile kabul etmiştir[128] der.
iii. Dengeli ve orta yolcu yaklaşım:
Esaslarını İkinci bölümde vermeye çalıştığımız bu yaklaşımı biraz daha geniş olarak "Sünnetin Günümüze Taşınması" başlığı altında ele alacağız.[129]
"Muhakkak zikri biz indirdik; elbette onun koruyucusu da yine biziz[130] âyetinde dinin temel kaynağı olan Kur'ân'ın ilâhî koruma altında olduğu garanti edilmiştir.
Âyette geçen "zikir"den maksat, Kitâb ve sünnetin tümünden oluşan şeriat diye tefsir edillebilir.
Eğer Kur'ân ile tefsir edilirse, bundan Kur'ân'ın maadâsmdaki her şeyin korunmuş olmayacağı anlamı çıkmaz. Hele bundan sünnetin korunmamış olduğu anlamı hiç çıkmaz. Çünkü Kur'ân'ın korunması, sünnetin korunmasına bağlıdır. Zira sünnet, Kur'ân'ın koruyucu kalesi, sağlam zırhı, güvenilir bekçisi, apaçık açıklayıcısıdır; onun mücmelini beyân eder, müşkilini tefsir eder, müphemini vuzuha kavuşturur, mutla-kmı takyit eder, muhtasarını genişletir, onun eğelenceye alınmasını, heva ve heveslerden kaynaklanan, çeşitli garazlara dayanan, yöneticilerin ve şeytanların dikte ettiği doğrultuda yapılan keyfî yorumlara âlet olunmasını önler. Şu halde sünnetin korunması, Kur'ân'ın korunması için gerekli önlemlerden biridir; onun muhafazası Kur'ân'ın muhafazası demektir.[131]
Bu meyanda Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Kim Kur'ân hakkında re'yi ile söz söylerse, isabet etmiş olsa bile hata etmiş olur".[132]
"Hiçbir mii'min, hevâ ve heveslerini getirdiklerime tabi kılmadıkça imanını ikmal edemeyecektir.[133]
Hevâî tevilleri önlemede, sünnetin olduğu gibi selefi-i sâlihînin uygulamalarının da önemli bir yeri vardir.[134]
Sünnetten uzaklaşma, itidalden ayrılma, fıtrattan kopma anlamına gelir.
Dinde zorluk çıkarma hakkında Rasûlullah (s.a.): "Kendinizi zora koşmayın; sonra Allah işinizi zorlaştırır[135]buyurmuştur.
Abdullah b. Amr ile, Rasûlullah'm (s.a.) amellerini azımsayan bir grup, kendilerini zor ameller altına sokmak istemişlerdi. Durumu öğrenen Rasûlullah (s.a.), onların bu davranışını reddetmişti.
Aşırılık hakkında da şöyle buyurmuştur:
"Şu insanların haline ne oluyor ki, benim yapmakta olduğum şeylerden kaçmıyorlar, Allah'a yemin ederek söylüyorum ki, elbette ben onlar içinde Allah'ı en iyi bilen ve O'ndan en çok korkanım.[136]
"Kim, dinimizde olmayan bir şey ihdas ederse, o merduddur.[137]
Sünnet, bizi Allah'a (c.c.) götüren yoldur. O'na giden doğru yol, peygamberlerin yoludur.
Hadiste bu şöyle anlatılır:
"Rasûlullah (s.a.) bir çizgi çizdi ve, 'Bu Allah'ın yoludur' buyurdu. Sonra o çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çizdi ve, 'Bunlar yollardır ve her yolun başında oraya çağrıda bulunan bir şeytan vardır.' buyurdu. Sonra da şu âyeti okudu: "Şüphesiz bu benim dosdoğru yoluradur, ona uyun; sizi Allah yolundan ayrı düşürecek başka yollara uymayın.[138]
Bu sayılanlar yanında sünnetin bir de Örnek uygulama değeri bulunmaktadır.[139]
Yüce Allah şöyle buyurur:
"Ey inananlar! And olsun ki, sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Rasûlullah en güzel örnektir (usveyi hasene).[140]
Hz. Âişe'ye (r.a.) göre Rasûlullah (s.a.) ahlâk itibariyle Kur'ân'm yaşanmış şekliydi.[141]
Âlimlerimiz de sünneti, yaşanmış ve hayata aktarılmış islâm şeklinde nitelemişlerdir[142]
Rasûlullah (s.a.) bir hadislerinde şöyle buyurur:
"Sözün (hadîs) en güzeli, Allah'ın kitabıdır; hedyin en güzeli ise Muhammed'in hedyidir.[143]
Bu hadis, bize göre Kur'ân ile sünnetin işlev farkı olduğunu göstermektedir. Hadiste geçen "hedy" kelimesine rehberlik diyebiliriz. Buna göre Kur'ân, nazariyeyi vermekte, Rasûlullah (s.a.) ise, kitabın uygulayıcısı görevini icra etmektedir. Kur'ân nazariye, sünnet ise onun uygulamasıdır.[144]
Bu konuda Kardâvî şöyle der:
Uzunuyla, kısasıyla sahih olarak Rasûlullah'tan (s.a.) nakledilen sözler; söyleniş, anlam, kapsam, şekil, fikir ve üslup olarak insanlığa ait olan beyân ve belagatın zirvesini temsil eder. Çünkü onlar kapsamlı ilimleri, Özlü hikmetleri, gerçek bilgileri, yasama güzelliklerini, eşsiz yönlendirmeleri, ilginç meselleri ve ender teşbihleri içerir[145]
Buna rağmen, onun üslubu Kur'ân'm üslubundan tamamen farklılk arzeder. Kur'ân, şefkat ve merhamet, sevgi, güzellik... gibi temaları işlerken bile, arkasında kabir ve herşeye kadir bir Rab Teâlâ'nın olduğunu her an hatırlatır. Buna karşılık sünnette, konuşanın, aczi ile Öğünen bir kul peygamber olduğu her haliyle ortaya çıkar.[146]
Sünnet, dikkate alınma bakımından Kitap'tan sonra gelir.[147] Kur'ân'm açılımı olarak vahye dayalı sünnetin, ona ters düşmesi mümkün değildir.[148]
Hukuk Devleti olan bir devlet düzeni içinde; anayasal kuralların üstünlüğü ve kanunların Anayasa'ya aykırı olamayacağı ilkesi yer alır. islâm düşüncesinde de bu böyledir. Kur'ân-ı Kerîm, insanın bütün manevî tekâmül yolculuğu boyunca ihtiyaç duyacağı hikmet ilkelerini de i-çermesi yanında islâm Hukuku çerçevesi içinde temel anayasal ilkeler niteliğine sahiptir.[149]
Sünnet, ise bu ilkelerin altında yer alır ve mânâ bakımından sonuçta Kitâb'a çıkar ve ona dayanır. Dolayısıyla sünnet Kitâb'ın, ya mücmelinin tafsil edilmesi, ya müşkil olanının açıklanması ya da muhtasar olanının izah edilmesidir.
Burada söz konusu edilen sünnet, bir yükümlülük getirmesi açısından mükelleflerin fiilleriyle ilgili olan sünnettir.[150]
Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.) hakkında: "Şüphesiz ki sen, yüce bir ahlâk üzeresin[151] buyurmuş, Hz. Âişe (r.a.) ise bunu, onun ahlâkının Kur'ân olduğunu[152] belirterek açıklamış ve onun ahlâkını[153]
beyân konusunda bu ifadeyle yetinmiştir. Bu da gösterir ki, Hz. Pey-gamber'in (s.a.) bütün sözleri, fiilleri ve tasvipleri Kur'ân'a dayanır ve sonuçta ona çıkar. Çünkü ahlâk nihayet bu şeylerden ibarettir. Sonra Yüce Allah, Kur'ân'ı "her şeyin açıklayıcısı[154] kılmıştır. Bundan da, sünnetin Kur'ân içerisinde genel olarak mündemiç olması lâzım gelir. Çünkü emir ve nehiy, Kitap'ta yer alan şeylerin başında gelir. "Kitap'ta biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık[155] "Bugün size dininizi tamamladım[156] âyetleri de aynı manayı verir. Dinin tamamlanmasının, Kur'ân'm indirilmesi ile olduğu murad olunmaktadır. Şu halde sünnet, sonuç itibarıyla Kur'ân'da olanın açıklanması demektir.
Sünnetin Kur'ân'dan sonra gelişine şu hususlar delalet eder:
1. Kitap katî, sünnet ise zannîdir. Bundan Kitâb'ın sünnet üzerine takdimi lâzım gelir.
2. Sünnet, ya Kitab'ı beyân etmektedir ya da ona ilâve bir hüküm getirmektedir. Eğer Kitâb'ın içeriğini beyân mahiyetinde ise, o zaman sünnet, dikkate alınma bakımından beyân edilene nisbetle ikinci derecede bir yere sahip olacaktır.
Eğer sünnet, beyân edici mahiyette değil de Kitab'a ilâve bir şey getiriyorsa, o zaman ona itibar Kitab'a bakıldıktan ve aranılanın onda bulunamamasından sonra olacaktır. Bu da Kitâb'ın mertebece sünnetten önde geldiğinin delilidir.
3. Bu konuda gelen naklî deliller vardır. Muâz hadisi bunlardandır.[157]
Bu konuda seleften de pek çok söz bulunmaktadır.[158]
Hanefî usûlcülerin taksiminde yer alan farz ve vacip ayırımı da, Kitâb'ın sünnet üzerine takdimi, Kitab'a İtibarın sünnetten daha güçlü olduğu esasına dayanır.[159]
Bu bağlamda sünneti ikiye ayırmak mümkündür:
a) Teklifi bir hüküm getiren yani emir, nehiy ya da izin içeren sünnet.
Kur'ân'ın delâlet ettiği ve anahatlarıyla içerdiği sünnet işte bu kısımdır, bunlar bir tür Kitâb'ın açıklanması mahiyetindedir. Sünnetin Kur'ân'a raciliği yükümlülük açısından mükelleflerin fiilleriyle ilgili durumlara nisbetledir.
b) Yükümlülük getirmeyen meselâ geçmişten ve gelecekten haber verme gibi emir, nehiy ya da izin ile ilgisi bulunmayan hadisler. Bunlar da iki kısımdır:
1.Bu türden olup da yine Kur'ân'ın açıklaması mahiyetinde gelen hadisler. Bunların Kur'ân'ın tefsiri olduğunda herhangi bir kuşku yoktur.
Meselâ, İsrail oğullarına: "Şu şehre girin, orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, secde ederek kapısından girin 'hıtta' yani 'bağışla' deyin.[160] denmiştir. Râsûlullah (s.a.) ise, onların tahıl anlamına gelen "habbe fi şa're" (bir rivayette de buğday anlamına "hınta") diyerek kendilerine emredilen sözü değiştirdiklerini ve şehre secde yerine kıçları üzerine sürünerek girdiklerini bildirmiştir.[161]
Bu kısımla ilgili örnekler çoktur.[162]
2.ikinci kısım ise tefsir makamında bulunmayan, itikadı ya da amelî bir yükümlülük manası da taşımayan hadislerdir. Bu türden olan hadislerin illâ da Kur'ân'da bir aslı.olması gerekmez. Çünkü bu konu yükümlülük getirmeyen fazladan bir şeydir. Sahih hadis kitaplarında[163] bu türden olmak üzere örnekler gelmiştir. Meselâ alaca hastalığına yakalanmış kimse (abraş), kel ve kör hakkında gelen ve onların imtihan edildiklerini belirten hadis, âbid Cüreyc'le ilgili hadis bu kabilden örneklerdir. Bunlar üzerine herhangi bir amelî yükümlülük doğmamak-tadır.
Ancak bu tür hadislerde dahi Kur'ân'de yer alan kıssalara bir benzerlik vardır. Bu muhtemelen terğîb ve terhîb (yani müjdeleme ve korkutma) ilkesine dayalı açıklamalar olmaktadır. Bu ise emir ve nehye destek verir mahiyette olup, teşrî zaruretinin tamamlayıcı unsurları arasında sayılır. Dolayısıyla bu kısımdaki hadisler dahi, Kitâb'ın beyânı olma Özelliğinden tamamen uzaklaşmış olmaz.[164]
Sünnet, "İnsanlara indirileni açıklayasın diye sana Kur'ân'ı indirdik[165] âyetinin delalet ettiği gibi Kur'ân'ın beyânıdır. Ayrıntılar getirmek suretiyle Kitab'ı açıklar. Başka bir açıdan o, Kur'ân'ın açılımıdır; diğer bir ifade ile Kur'ân, sünneti bir bütün halinde kapsar. Sünnette yer alıp da, Kur'ân'da prensibi ya da adı konularak temas edilmeyen hiçbir şey yoktur.[166]
Kur'ân'ın sünneti kapsamasını izah konusunda farklı yaklaşımlar vardır:
1: Bunlardan biri gerçekten çok geneldir ve sanki o, Kitap'tan, sünnet ile amel etmenin sıhhati ve ona tabi olmanın gerekliliği üzerine delil getirme mecrasına kaymıştır. Bu yaklaşımda olanlardan biri Abdullah b. Mesûd'dur (r.a.). Rivayete göre Esed Oğullarından bir kadın kendisine gelir ve ona: "Bana ulaştığına göre sen falana, falana, dövme yapana ve dövme yaptırana lanet ediyormuşsun. Ben Kur'ân'ın iki kapağı arasında ne varsa hepsini okudum, fakat senin dediğin şeyi ğör-medim?!" dedi. Abdullah ona: "Peki, 'Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun, Allah'tan sakının![167] âyetini okumadın mı?" diye sordu. Kadın: "Evet okudum" dedi. Bunun üzerine İbn Mesûd:
"işte o, odur" dedi.
îbn Mesûd'un kadına "O Allah'ın kitabında var" deyip arkasından bu sözünü, "Elbet ben (şeytan) onlara emredeceğim de onlar muhakkak Allah'ın yarattığını değiştirecekler.[168] âyeti yerine "Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun, Allah'tan sakının![169]âyeti ile açıklaması, bu âyetin sünnette yer alan herşeyi içermekte olduğunun ifadesidir.[170]
2. Sünnet, Kur'ân'da mücmel olarak zikredilen hükümlerin beyânı sadedinde gelmiştir. Bu beyân, ya amelin nasıl yapılacağının belirlenmesi, ya da sebeplerinin, şartlarının, mânilerinin ve sonuçlarının... açıklanması şeklinde olur. "İnsanlara indirileni açıklayasın diye sana Kitab'ı indirdik[171] âyet-i kerîmesi bu yaklaşıma işaret eder.
3. Bir diğer yaklaşım Kitâb'ın muhtevasını genel olarak tesbit edip, ilave beyân ve şerhleriyle birlikte aynısının sünnette de mevcut olduğunu görmek şeklindedir. Şöyle ki: Kur'ân-ı Kerîm, hem dünya hem de âhiretle ilgili tüm maslahatların teminini, mefsedetlerin de defini amaçlar. Bilindiği gibi maslahatlar üç kısımdan oluşur:
1) Zarûriyyât ve tamamlayıcı unsurları,
2) Hâciyyât ve tamamlayıcı unsurları,
3) Tahsîniyyât ve tamamlayıcı unsurları.
Bunların bir dördüncüsü daha yoktur. Sünnete baktığımız zaman onun muhtevasının da aynı şekilde bu üç kısmın ötesine taşmadığım görürüz. Kur'ân, maslahatın bu üç türünü başvurulacak genel esaslar olarak getirmiş, sünnet ise, Kur'ân'da yer alan bu genel esaslara detaylar getirmiş ve açıklamalarda bulunmuştur. Sünnetin muhtevası içerisinde sonuç itibarıyla bu üç türe çıkmayan hiçbir şey bulunmamaktadır.
Nasıl ki beş zarurî esas Kur'ân'da genel ilkeler halinde yer almışsa, sünnette de detaylarıyla açıklanmıştır.[172]
4.Bir diğer yaklaşım da, hadislerin detaylarının -her ne kadar ilave beyânlar içerse de- Kur'ân'm tafsilatı içerisinde bulunduğu varsayımıdır. [173]Ancak bu yaklaşımın doğru olabilmesi için sahiplerinin her halükârda sünnette yer alan her mananın bizzat Kur'ân'da işaret edilmiş ya da açıkça değinilmiş olduğunu isbat etmesi gerekir ki buna esasen [174]imkân yoktu.[175]
Sünnetin buraya kadar anlatılan Özellikleri, onun Kur'ân'dan bağımsız olarak ele alınmasının ve değerlendirilmesinin yanlış olacağını ortaya koymaktadır. Sünnet bir taraftan delilliğini Kur'ân'ın onayından almakta, öbür taraftan da Kur'ân'ın beyânı, onun açılımı, fiilî hayata geçirilişi olmaktadır. Çok daha önemlisi Kur'ân'ın Kur'ân olduğunu bize Rasûlullah (s.a.) haber vermiştir.
Bu itibarla sünneti Kur'ân'dan koparmak olmaz. Buna karşılık sünneti Kur'ân'a eşdeğerde tutmak da olmaz. Bu iki yaklaşım yerine, sünneti Kur'ân'ın kapsamı içinde ve fakat onun altında bir yerde kabul etmek daha uygun olacaktır. Böylece değişmez değerler dizisinde piramidin zirvesinde Kur'ân yer almış olacak ve onun, diğerlerinin sıhhat ve amelî değerini belirleme de sağlıklı bir ölçüt olarak kullanılmasına imkân doğacak, eşdeğerde olmadıkları için de hiçbir zaman sünnetle Kur'ân arasında gerçek anlamda bir tearuzdan bahsedilmeyecektir.
Hz. Peygamber'in (s.a.) şikayet ettiği "Zikr'den uzak düşürülen ve Kur'ân'ı terkeden bir kavim[176] durumuna düşmemek için, Kur'ân-ı Kerîm'in "Furkân[177] olduğuna inanmamız ve bu inancı kuvveden fiile dökmemiz gerekir. Aksi takdirde İslâm binasının vahiy temelini kendi elimizle çökertmiş oluruz.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Kur'ân'ın, sünnetsiz etmesi mümkün değildir. Bunlar bir bütünün parçalarıdır; sünnet Kur'ân'ın tamamlayıcısı ve açıklayıcı sı dır. Birini diğerinden ayırmaya imkân yoktur. Bizim için önemli olan bunları bir bütün olarak ele alıp, günümüze taşıyabilmektir.
Bu konu üzerinde ayrıca durulacaktır.[178]
Sünnetin vahiyle ilişkisi ve bağlayıcılığı açısından çeşitli taksimlere tabi tutulduğunu görmekteyiz.[179]
i. Sünneti farîze-sünnet-i fazîle taksimi:
Bu taksim Mekhûl'e (112/730) aittir. O sünneti iki kısma ayırır:
1. Sünneti farîze: Bu kısmın alınması gereklidir ve terki küfürdür.
2. Sünnet-i fazîle: Bu kısımdan olan sünneti almak bir fazilet, terki ise harecdir (sakınca doğurur).[180]
ü. Sünen-i hüdâ- sünen-i zevâid taksimi:
Genelde Hanefî kitaplarında rastlanan[181] ve mahiyeti itibariyle ele alınan bir sünnet taksimi de şöyledir:
1. Sünen-i hüdâ: Namazı cemâatle kılmak, ezan ve ikâmet gibi dinî nişanelerden olma özelliği taşıyan ve terki durumunda isâeti gerektiren sünnet. Bu kısımdan olan sünnete uyulduğunda hidayet bulunur, terkedildiğinde haktan sapılır. Bunların toplu halde terki durumunda, ifası için icbara dahi gidilir.
2. Sünen-i zevâid: Bunların giyim kuşam, oturma kalkma gibi günlük yaşantılarla ilgili bulunan sünnetlerdir. Bunlara uyulması güzel bir şeydir; terki durumunda ise bir sakınca yoktur.[182]
iii. Risalet (peygamberlik) görevinin tebliğine yönelik olan sünnet- Öyle olmayan sünnet:
Bu taksim Şah Veliyyullah Dihlevfye aittir. Onun taksimi risalet (peygamberlik) görevinin tebliğine yönelik olup olmaması açısındandır. Sünnetin vahiyle ilgisi ve muhtevası noktasından hareketle Dihlevî sünneti iki kısma ayırır ve şöyle der:[183]
Rasûlullah'tan (s.a.) rivayet olunan ve hadis kitaplarından tedvin edilmiş olan sünnet iki kısımdır:
1. Risalet (peygamberlik) görevinin tebliğine yönelik sünnet: Şu âyet-i kerîme, sünnetin bu kısmı hakkındadır:
"Peygamber size neyi verirse, onu alın; size neyi yasaklarsa, ondan kaçının!"[184]
Tebliğe yönelik sünnete şunlar dahildir:
i. Âhiret hayatı ve melekût âlemine dair hadisler.
Bu kabilden olan sünnetin tamamı, vahye dayalıdır.[185]
ii. İbadetlerle ilgili hükümler ve onları belirleyici hadisler.
iii. İrtifakların (yani ihtiyaçların karşılanması yollarının) zabturab-tına yönelik hadisler. Bu kısımdan olan sünnetin bir kısmı vahye, diğer bir kısmı da içtihada dayalıdır.
Rasûlullah'ın (s.a.) içtihadı, vahiy mesabesindedir. Çünkü o, Allah Teâlâ'nm koruması altındadır.
iv. Herhangi bir şekilde kayıtlamak sızın mutlak olarak zikrettiği hikmetler, maslahatlar ile ilgili sünnet. Bunları tahdit etmemiş, sınırlarını kesin çizmemiştir. Güzel huyları ve zıdlarım belirlemesi böyledir. Çoğu kez bu tür sünnetin dayanağı ictihâddır. Şu manada ki, Allah Te-âlâ, ona irtifaklarla ilgili kıstasları öğretmiş, o da onlardan bir hikmet çıkarmış ve onu, o konuda küllî bir esas kılmıştır.
v. Üstün ameller ve menkıbelerle ilgili sünnet. Bunlardan bir kısmının vahye, diğer bir kısmının da içtihada dayandığını düşünüyorum.
2. Risalet görevinin tebliği kabilinden olmayan sünnet:
Bu tür sünnet hakkında Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Ben de nihayet bir insanın. Size dininizden bir şey emrettiğim zaman, onu alın; size kendi görüşümden bir şey emrettiğim zaman, ben de nihayet bir insanım.[186]
Hurma aşılanmasıyla ilgili sözü de şöyledir:
"Şüphesiz ben, bir tahminde bulunmuştum. Beni kanaatimden dolayı sorgulamayın. Fakat ben size Allah'tan bir şey bildirirsem, onu alın. Çünkü ben asla Allah adına yalan söylemem.[187]
Bu kısım altına şu konulara dair olan sünnet girer:
i. Tıbla ilgili hadisler.
ü. "Siz, siyah ve alnı sakar ata bakın![188] türünden olan hadisler.
Bu kabil sünnetin, dayanağı tecrübedir.
iii. ibadet niyeti olmaksızın âdet kabilinden, bir kasıt bulundur-maksızın gelişi güzel yaptığı tasarrufları.
iv. Folklor kabilinden olup, kavminin anlatageldikleri şeyleri zikretmesi. Ümmü Zer' hadisi[189] Hurâfa hadisi[190] böyledir.
v. O güne has bazı cüz'î maslahatın kasdma yönelik olan, ümmetin tamamı için bağlayıcı olmayan sünnet. Devlet başkanı sıfatıyla ordunun teçhizatı, ayırıcı alâmet (şi'ar) seçimi gibi konularla ilgili tasarrufları böyledir.
Rasûlullah'm (s.a.) bir çok tasarrufu bu kısımdan sayılmıştır. "Kim, (savaşta) birini öldürürse, üzerindeki[191]ona aittir"[192] hadisi ve benzerleri bu kısımdandır.
vi. Özel hüküm ve kazası: Rasûlullah (s.a.), bu konuda beyyine ve (olmaması halinde de) edilen yeminlere tabi idi. Dolayısıyla verdiği kazaî hükümler, şahsa ve olaya özel olur. Bu konuda Hz. Ali'ye şöyle buyurmuştur:
"Olayda hazır olan, bulunmayanın görmediğini görür.[193]
Ibn Kuteybe (276/889), sünneti üç kısma ayırır:
1.Bizzat Cibril'in getirdiği sünnet. "Kadın, halası ya da teyzesi ü-zerine nikahlanamaz" hadisiyle, "Nesep yoluyla haram olanlar, süt yoluyla da haram olurlar"; "Bir sorma, iki sorma süt haramlığı doğurmaz"; "Diyet, âkile üzerine gerekir" hadisleri gibi önemli esaslar getiren hadisler böyledir.
2.Hz. Peygamberdin (s.a.), kendisine verilen yetkiye dayanarak vazettiği sünnet. Bu alanda Rasûlullah (s.a.) kendi reyini kullanabilir, illet ve mazeretleri dikkate alarak dilerse ruhsatlar getirebilir. Erkeklere ipeği haram kılması ve mazereti sebebiyle Abdurrahman b. Avf a onu kullanmasına izin vermesi bu kabildendir.
3.Te'dîb için yani âdâb-ı muaşeret ve üstün ahlâk anlayışı ile ilgili sünnet. Eğer biz bunlara uyarsak sevap alırız, fakat onları terkedersek -inşallah- bize bir şey gerekmez. Sarığın çene altından dolanmasını emretmesi, pislik yiyen (tavuk, inek gibi) hayvan etini yemeyi, haca-matçılıkla geçinmeyi yasaklaması gibi.[194]
İbn Abdisselâm-Karâfî taksimi
îzzuddin b. Abdisselâm (660/1262), Rasûlullah'm (s.a.) tasarruflarını [195]tebliğ, fetva, kaza ve imamet şeklinde dört kışıma ayırır
Daha sonra Şihâbuddin Ahmed b. îdrîs el-Karâfî (684/1285) konuyu daha da geliştirerek el-îhkâm (Halep, 1967, s.86-109) ve el-Fu-rûk (Beyrut, ty., 36. Fark, s..206 vd.) adlı eserlerinde işler.[196]
İbn Âşûr-Karaman taksimi:
Asrımızda yaşayan Tunus'lu müceddid âlim Muhammed Tahir b. Âşûr (1394/1973) ise, dörtlü taksimi daha da geliştirerek on ikiye çıkanr.[197]
îbn Âşûr'un ve eserlerinin ülkemizde tanınmasında önemli bir yeri olan değerli Hocam Hayreddin Karaman da onun bu taksimini tebliğine almak suretiyle aynen benimser.
Biz, dörtlü taksimi de içinde bulunduran bu on ikili taksimi sadece başlıklar halinde vermek, örnekleri için sözkonusu iki esere atıfta bulunmakla yetinmek istiyoruz:
1.Dini tebliğ etmek ve tamamlamaya yönelik tasarrufları. Bunlar, dinî hükümleri beyân etmeye yöneliktir. Sünnetin çoğunluğu bu kabildendir.
2. Fetva vermeye yönelik (iftâ) tasarrufları. Bunlar dinî hükümlerin özel olaylara uygulanışı şeklindedir.
3. Dâvaları hükme bağlamaya yönelik (kaza) tasarrufları. Bunlar Rasûlullah'ın (s.a.) yargı faaliyetleridir.
4. Devlet başkanlığını yürütmeye yönelik (imamet, imaret) tasarrufları.
5. Daha iyiye teşviğe (irşâd) yönelik tasarrufları.
6. Arabulmaya, barıştırmaya (sulh) yönelik tasarrufları.
7. Danışmada bulunana yol göstermeye yönelik (istişârî rey) tasarrufları.
8. Öğüt vermeye yönelik tasarrufları.
9. Takva ve kemâl eğitimi vermeye yönelik tasarrufları.
10. İnce ve yüce gerçekleri öğretmeye yönelik tasarrufları.
11. Eğiterek sakındırmaya yönelik tasarrufları.
12. Örneklikle ilgisi olmayan tabiî, beşeri davranışları.[198]
arzedecek ve aynı konuda farklı kişiler farklı sonuçlara varabileceklerdir. Bu itibarla elimizde daha güçlü kriterlerin olması ve bunun sadece sünnete de has bulunmaması, aksine Kur'ân'ı da içine alan bir Özellik arzetmesi gerekir. Zira problem sadece sünnetin değil Kur'ân da dahil olmak üzere vahyin günümüze taşınması problemidir. O yüzden bu konu üzerinde ayrıca durmak istiyoruz.[199]
Sünnetin, Rasûlullah'a (s.a.) nisbeti bakımından aralarında bir fark yoktur. Ancak muhteva ve gereği ile amel bakımından, başka bir ifade ile bağlayıcılığı bakımından yukarıdaki taksimlerde de görüldüğü üzere farklılık arzetmektedir. Elbette ki sünnetin tekdüze olmaması, farklı kategorilerde olması bir esneklik getirecektir. Ancak hangi sünnetin hangi türden bir tasarruf olacağının belirlenmesi problem[200]
Geçen bahiste sünnetin değeri üzerinde durmuştuk. Burada ise çok daha önemli olan ve bizler için birçok problemin sebebini teşkil eden günümüze taşınması konusu üzerinde duracağız.
Bundan şu kadar asır önce yaşanmış olan bir hayatı -bir nehirden akan suyun bir daha dönmemesi gibi- aynen ve olduğu gibi geri döndürmenin imkânı yoktur. Buna karşılık nehrin devamlılığım sağlayan bir gerçek de vardır. Bizim için önemli olan, akan suyun kendisi değil, nehre devamlılığı sağlayan, nehrin nehir olmasını temin eden iksirdir.
Rasûlullah'm (s.a.) sünneti bir bütün olarak ele alındığı zaman - sübut keyfiyeti ayrı bir konudur- en alt düzeyde vahyin onayını almış, "tahrirî vahiy" diye niteleyebileceğimiz davranışlar bütünüdür. Kur'ân'-ın açılımıdır ve içinde "hikmef'i saklı tutmaktadır. Bu itibarla ondan müstağni olmamıza imkân yoktur, hem buna gerek de yoktur. Peygambersiz bir din, ya da peygamberinin özel bir konuma sahip olmadığı bir din zaten olmaz.
Tarihte ve günümüzde problem ne Kur'ânî vahiyde ne de sünnettedir; problem onu kendi gününe taşıyan insanların bakışında, anlayışında ve yorumundadır. Aynı malzemeyi kullanan iki aşçının aynı kalitede yemek ortaya çıkaramaması insan faktörünün önemini gösterir. Bundan vahyin bizatihi değerinin olmadığı anlaşılmamalıdır; vahiy karanlık dünyamızı aydınlatan elimizde bir ışıktır; fakat biz hu ışığı istersek önümüze tutar, ufkumuzu açarız; istersek arkamıza tutar; kendimizi vahyin ışığına gölge yaparız ve hatta öyle olur ki kendi gölgemizden bile korkarız.
Tarihimizde hep aydınlık hem de karanlık sahifelerin bulunması bunun bir delilidir.[201]
Kanaatimizce bırakınız sünneti hatta Kur'ân'dan, eğer isterseniz kendinize göre aynı konuda birbirine zıt iki sonuç çıkarabilirsiniz. Bu vahyin kendi içinde çelişkiler taşıdığı anlamına gelmez; aksine bu,sizin elinizde sağlıklı ölçütler olmadığını, bir usûl ya da yönteme sahip bulunmadığınızı gösterir.
Vahiy özünde asla çelişki taşımaz. Bu bağlamda sünneti Kur'ân'dan ayırmanın anlamı ve mantığı da yoktur. Bütün mesele vahyi yani Kur'ân ve sünneti bir bütün olarak ele almaktadır. Bu da yeterli değildir; okunan vahyin fıtrat yasalarını tamamladığına ya da dengelediğine inanmak ve değerlendirmelerde bu önemli noktayı da dikkate almak gerekir. Bu yapılmadığı takdirde hiçbir sağlıklı sonuca ulaşmak mümkün değildir.
Eğer bu bütüncül yaklaşım başarı ile ortaya konulursa bizim önümüzde engel gibi gördüğümüz şeylerin vahyin kendisi değil, kendi gölgemiz olduğu açıkça ortaya çıkar.[202]
Nasslar tek başlarına -sübutu ka'tî Kur'ân nassları da olsa- bir esas olacak, ilke verecek, hedef belirleyecek düzeyde kesinlik arzet-mezler; çünkü pekçok ihtimale açıktırlar.[203] Oysa ki esasların çok sağlam olması gerekir. Bu esaslar ancak bütün nasslarm istikrası sonucu elde edilebilir- Hemen her alanla ilgili nasslar değerlendirilir ve bunların örtüşdükleri noktalar tespit edilir ve bunlar, daha sonra teker teker nassları değerlendirmede kullanacağımız kıstaslar, esaslar ve ilkeler olur.
Bu işlemi akıl yapar, fakat akıl sonuçta nasslardan hareketle ortaya koyduğu esaslar çerçevesinde faaliyet gösterir.[204]
Bunun sonucunda serî hükümlere konu teşkil eden şeylerin iki kısımda mütalaa edildiği görülür:
1. Makâsıd (gayeler, amaçlar).
2.Vesâil (vesileler, araçlar).[205]
Bu iki tür hükümler arasında şu ilişkilerin bulunduğu gözlenir:
-Asıl yani maksat düşünce, onu gerçekleştirmek için var olan vesile de düşer.[206]
-Tek bir maksadı gerçekleştirmek için birden fazla vesile olabilir. Bu durumda bakılır: Bunlardan hangisi asıl maksadı tam, yerli yerinde, hemen ve en kolay bir biçimde gerçekle ştirebilecekse, o diğerlerine tercih edilir.[207]
-Aynı maksadı gerçekleştirmek için yeni vesileler ihdas edilebilir.[208]
-Vesile, maksadı gerçekleştirmiyorsa itibardan düşer.
-Vesâil makâsıd hükmünü alsa da[209] rütbe itibarı ile makâsidın altındadır; karşı karşıya gelmeleri halinde makâsıd tercih edilir.
-Makâsıdda hoşgörülmeyen şeyler, vesâilde müsamaha ile karşılanabilir.[210]
Şimdi örneklerle konuya açıklık kazandırmaya çalışalım:
i.Biz biliyoruz ki, "vakitler" asıl maksat olan "namaz" için birer vesile hükümdürler. Vakitlerin oluşmadığı yerlerde "vesile" oluşmuyor diye maksat olan namazı da düşürmek yanlış olur. Zira güneşin belli hareketlerine bağlı vakit vesilesi yerine, asıl maksada ulaştırabilecek "takdir" gibi bir başka vesilenin ihdası mümkündür. Abdestte kol veya ayakları kesik olan kimseden nasıl yıkama farzı düşüyorsa, vakit oluşmayan yerde de, o vaktin namazı düşer[211] şeklinde bir kıyasa gitmek, maksat ile vesileyi aynı eşdeğerde tutmak gafletinden olmalıdır.
Kemal Îbnu'l-Hümâm (861/1457), birçoklarının tercih ettiği bu anlayışı tenkit etmiş ve şöyle demiştir: "Rivayet edildiği gibi, yatsı vakti oluşmayan, şafak henüz kaybolmadan fecir doğan yerlerdeki insanların durumu ne olacaktır? el-Bakkâlî (576/1180), "Sebebi bulunmadığı için bunlara yatsı namazının farz olmayacağına dair fetva vermiş, Kenz sahibi[212] tarafından da bu görüş tercih edilmiştir.[213] Nitekim abdestte dirsekleri ile birlikte kolları kesik olan kimseden kolları yıkama farzı düşmektedir. el-Hulvânî (448/1056) bu görüşü yadırgamış, sonra da muvafakat etmiştir. Burhaneddin el-Kebir (615/1219) ise bu durumda namazın farz olacağına dair fetva vermiştir. [214]Düşünen bir kimse farzın mahallinin olmaması ile, haddi zatında sabit olan gizli vücûba alâmet kılınan ca'lî (yapay) sebep arasında fark bulunduğunda şüphe etmez. Ve yine düşünen kimse, bir şeyin belirleyicilerinin (mu'arrifât) birden fazla olmasının caiz olacağını da bilir. Vaktin bulunmaması belirleyicinin bulunmaması demektir. Birşeye delâlet eden şeyin bulunmaması o şeyin de bulunmamasını gerektirmez. Zira onun varlığına başka bir delil bulunabilir. Nitekim bulunmuştur da. İsrâ gecesi ile ilgili bütün haberler, önce elli vakitle emrolunulan müslümanlara sonunda, Allah tarafından beş vakit namazın farz kılındığı konusunda mutabakat arzeder. Bu farziyet sonra genel bir teşrî şeklinde, bölgeden bölgeye herhangi bir ayırım yapılmaksızın beş vakit şeklinde yerleşmiştir.[215]
İbnu'l-Hümâm, sonra görüşünü Deccâl hadisi ile desteklemiştir. Bu hadise göre Hz. Peygamber (as.) Deccâl'in çıkmasında yeryüzünde kırk gün kalacağını, ilk gününün bir sene, ikinci gününün bir ay, üçüncü gününün bir hafta süreceğini, diğer günlerin ise normal günler gibi olacağını söylemiştir. Bunun üzerine ashaptan birisi: "Bir sene kadar uzun olacak günde sadece beş vakit namaz kılmak yetecek midir?" diye sormuş, Hz. Peygamber (as.) de cevabında: "Hayır, (vakit) takdirinde bulununuz" buyurmuştu.[216] Böylece Hz. Peygamber'in (as.) henüz gölge boyu bir veya iki misline ulaşmadan üçyüzden fazla ikindi namazının farziyetini -diğer namazlar da buna kıyas edilecektir- ortaya koyduğuna işaret eden Îbnu'l-Hümâm devamla şöyle der: "Bundan da anlıyoruz ki, haddi zatında farz, genel olarak herkese eşittir. Şu kadar var ki, vakitlerin oluştuğu yerlerde bu beş farz vakitlere dağıtılır. Oluşmadığı yerlerde ise farziyet düşmez.[217]
Bu izahında Îbnu'l-Hümam'm asıl maksatla, maksada ulaştıracak vesileleri aynı kefeye koymadığını görüyoru.
ii.Nikahtan maksat, aleniliği sağlamak ve böylece onu gayrimeşrû ilişkilerden ayırmaktır. Bu maksadı gerçekleştirmek için vesile hüküm şahitlerin bulunması, İmam Malik'e göre ise, nikahın "ilân"ıdıv. Bu ikisine "nikahın tescili" gibi başka önlemler de eklenebilir. îbn Âşûr bunun, üzerinde düşnülebilecek ictihâdî bir konu olduğunu söyler.[218]
iii."Temizlik" genel prensiptir ve imandandır. Bunun bir uygulaması mahiyetinde olan ve "köpek yalamış bir kabın sekizincisinde toprakla ovulmasını [219]emreden hadis de, şüphesiz zaman ve mekan unsuru ihtiva eden bir araç hükümdür. Topraktan daha güçlü temizlik araçları ortaya çıkarsa, onları kullanmak da aynı hadisle amel etmek demek olur. Çünkü o devirde toprak, başka alternatifi olmayan bir temizlik aracıdır. Nitekim Ibn Kayyım (751/1350), "çöğen"in toprağın yerini tutacağını, hatta ondan daha da üstün olduğunu söyle.[220]
iv.Misvak da temizlenme ilkesinin bir aracıdır. Bize düşen sünnet adına bu maksadı günümüze taşımaktır; araçları zaman, mekan ve imkân belirler. Bu, erak ağacının ya da ılgın ağacının bir dalı olabilir; daha olmazsa bir bez parçası ya da parmak olabilir ve nihayet sırf bu amaçla özel olarak imal edilmiş temiz, sağlıklı, kullanılışlı malzemeler olabilir.
v.Bilindiği gibi Rasûlulîah (s.a.) devrinde hataen öldürmede diyet katilin âkılesine yani asabesine[221] yükleniyordu[222] Bundan amaç hem özdenetimin sağlanması, hem de yükün paylaştırılarak hafifletilme siydi. Hz. Ömer (r.a.) dîvânın âkile yerini aldığını görünce[223]diyeti, üç sene i-çerisinde atıyyelerinden (maaş) kesilmek üzere dîvâna nakletmiştir [224] Irak ekolü de bu uygulamayı benimsemiştir.[225]
vı."Hilâli görünce oruç[226] tutun, hilâli görünce bayram edin.[227] hadisi de böyledir. Hadiste belirlenen usul, kamerî ayların başlangıç ve sonlarını tespitte başvurulan kolay bir yoldu ve araçtı; amaç değildi. Bu yüzden de zamanla rü'yetin yanında hesap da devreye girmiştir.
vıı.Rasûlulîah (s.a.), bizden "gücümüzün yettiğince bir güç hazırlamamızı" emreden ve bu gücü "Allah'ın düşmanı ve bizim düşmanlarımızı, bunların dışında Allah'ın bilip de bizim bilmediğimiz düşmanları korkutucu, yıldırıcı olması" şeklinde niteleyen âyetteki "kuvvetli olma" amacını, üç defa "Dikkat edin, kuvvet (ok) atmaktır" şeklindeki hadisiyle "ok atıcılık" aracına bağlamıştır . Sonra bu meyanda olmak üzere şöyle buyurmuştur:
"Allah bir ok yüzünden üç kişiyi cennete sokar: Yapanı, harp sahasına ulaştıranı, atanı"[228]
"Müminin her eğlencesi boşunadır: Ancak ok atmakla uğraşması, atını terbiye etmesi ve ehli ile oynaşması hariç[229]At edinmek, beslemek, süvariliği öğrenmek ve çocuklara Öğretmekle ilgili hadisler ise pek çoktur [230]
Bu arada at beslemeyi cazip hale getirmek için teşvik tedbirleri dahi almıştır.[231]
Bütün bunlardan sünnet adına bizim günümüze taşımamız gereken güçlü olma ilkesinin çağdaş araçlarıdır; bunlar "atıcılık", "sürücülük", "yüzücülük", "operatörlük"... gibi bireysel becerilerdir; araçları ise elbetteki çağın araçlarıdır.
Eğer hadis "Cennetin kılıçların altında olduğunu[232] söylüyorsa, bu "kılıçlın, kuvvetin sembolü ve zamanının geçerli silahı olduğu içindir.
vu."Kıhç ile öldürme hali hariç, her şeyin hata yollu öldürme sayılacağını[233] söylemişse, bu, o günün genelde öldürme silahının kılıç olmasındandır.
vın."Sefer sırasında el kesilmez[234] hadisi had cezalarının sefer ve benzeri fevkalâde haller sırasında uygulanmayacağı genel hükmünün bir örneklemesi şeklindedir.[235]
İslâm'ın getirdiği hükümler, talîl edilip edilememe açısından ikiye ayrılmaktadır:
1. İlleti akıl yoluyla kavranılabilen hükümler (Ma'kûlu'l-ma'nâ).
2. İlleti akıl yoluyla kavranamayan hükümler (taabbudî hükümler.[236]
Kur'an ve hadislerdeki teşrîî nasslar maddeler halinde sıralanmaz, aksine büyük bir çoğunluğunda, hükmün illet ve hikmetine de işaret edilir. [237]Buradan hareketle, İslâm alimlerinin büyük çoğunluğu "Nasslarda asıl olan ta'lîldir[238] neticesine varmışlar, itibarın isim ve şekillere değil, bunların delâlet ettikleri mânâ ve vasıflara olduğunu söylemişlerdir.[239]
Yine nassların ta'lîli ilkesinden hareketle "Hüküm illeti ile bereber vardır veya yoktur[240] kaidesini ortaya koymuşlardır. Yani hüküm belirli bir maslahatın celbi, ya da bir zararın defi için konulmuşsa, ö-nemli olan neticenin tahakkuk edip etmemesidir. Yoksa hükmün şeklen uygulanması değildir.
İşte bu esas da sünnetin günümüze taşınmasında önemli rol icra edecektir. Bunun sonucunda sünnet tarafından konulan hükümler -ki bu konuda Kur'ân nassları da aynı konumdadır- eğer muallel ve gerekçesi de aklen bilinebiliyorsa, o takdirde mücerred sünnetin kendisine değil, hükmün gerekçesi olan illeti gerçekleştirip gerçekleştirmediğine bakılacak, şekle takılmıp kalınmayacaktır.
i.Örneğin, "Hantem", "Cerr" ve "Müzeffet" denilen kaplarda şıra tutmanın yasaklanılması[241] sırf bu kapların isimlerinden dolayı değildir.[242] Sıcak ülkelerde bu kaplarda tutulan şıraların çabucak şarap haline dönüşmesi yüzünden yasaklanmıştır. Demek oluyor ki, yasak ile bu illet arasında organik bir bağ vardır. Soğuk ülkelerde olduğu gibi, bu kaplarda şıra tutma durumunda, çabucak bozulma ve şaraplaşma gerçekleşmiyorsa, yasak da söz konusu olmayacaktır.[243]
Buna karşılık gerekçesi akılla kavranılamayan hükümlerin olduğu gibi bırakılması esas olacaktır. İbadetlerle ilgili sünnetin büyük çoğunluğu bu kısma dahildir. Hayızlı kadının orucu kaza ederken dînde daha önemli bir yeri olan namazı kaza etmemesi böyledir.[244]
ii.İbadet alanında da -hele bunun toplumsal bir yönü varsa- mümkün mertebe taabbudîlik alanının dar tutulması gerekir. Şer'an belirlenmiş olan nisap miktarları belirli bir sayı ile belirlenmiş olmaları açısından bakılınca bunun taabbudî olduğu düşünülebilir. Fakat nisabın haddizatında "en küçük bir ailenin bir yıllık geçim masraflarını karşılayabilecek malvarlığı[245] olduğunu gözönünde bulundurduğumuz zaman sünnet tarafından belirlenen miktarın o günkü devrin refah düzeyi ile yakından ilgili olduğu veya belirlenmiş en alt sınırlar olduğu sonucu ortaya çıkar. Nitekim Muhammed Hamidullah ve Salih Tuğ gibi bazı araştırmacılar, incelemeleri sonucunda zekat miktarlarının "asgarî hadler" olduğunu, devlet başkanının takdir yetkisini kullanarak bu nisbetleri yükseltebileceği neticesine varmışlardır.[246]
iii.İslâm'da haramlar belirlenirken o şeyin zararlı, pis ve iğrenç oluşu özelliği esas alınmıştır.[247] Bunun yanında dînî bir siyasetin de haramları belirlemede önemli yeri vardır. Kasten besmele çekilmeden[248] ya da Allah'tan başkası adına kesilen hayvanların[249] yenilmesinin haram kılınması böyledir. Bu kabilden haramlarda "taabbudîlik" esas olmakta ve ümmetin kimlik oluşumunda önemli bir katkısı bulunmaktadır.
Rur'ân'da ismen belirlenen haramların dışında Rasûlullah'a (s.a.) "habâis"i haram kılma yetkisi[250] tanınmıştır. Rasûlullah (s.a.) içinde yaşadığı toplumun maşerî vicdanına tercüman olarak nelerin "pis ve iğrenç" kabul edildiğini belirlemiştir. Kanaatimiz, gerekçesi iğrençlik olan yiyeceklerin toplumlara ve coğrafî bölgelere göre değişiklik arze-deceğidir. Dolayısıyla bu tür sünnetin günümüze taşınmasında bu hususun gözönünde bulundurulması gerekir.
iv.Sünnet bize haramlar ve hükmü bilinen helâller arasından bir "avf mertebesi getirmektedir: "Allah yapılması gereken hükümleri farz kılmıştır. Onları zayi etmeyiniz. Bazı şeyleri de yasaklamıştır. Onları da çiğnemeyiniz. Hadler koymuştur, onları tecavüz etmeyiniz. Bazı şeyler hakkında da, unuttuğundan değil, size olan merhametinden dolayı sükût etmiştir (afv). Onları da deşelemeyiniz[251] Başka bir rivayette de "Onları da kabul ediniz".[252]
Ebû'd-Derdanm (32/652) rivayetinde ise (Hz. Peygamber) "Allah'ın kitabında helâl kıldığı şey helâl, haram kıldığı şey de haramdır. Sükût geçtiği şeyler ise bağıştır. Allah'tan size olan bağışını (afiyet) kabul ediniz. Çünkü Allah hiç bir şeyi unutmaz" buyurmuş ve sonra "...Rab-bin unutkan değildir[253]âyetim okumuştur.[254]
Sünnetin getirdiği bu genişlik, haddizatında mubah olan şeylerin cevazına delil arama yaklaşımı ile daraltılmam alıdır.[255]
Bir diğer önemli nokta sünnetin mahiyet itibariyle ifade ettiği teşrîî değerdir. Sünnet, genel teşrîî bir hüküm koymaya yönelik olabileceği gibi belli bir zaman ya da mekan şartlarını dikkate alan şahsa ya da olaya özel çözümler (kadâyâ a'yân) şeklinde de varid olabilir. Sünnet elbette ki Rasûlullah'a (s.a.) nisbeti bakımından kendi arasında eşdeğerdedir; ancak ümmete nisbetle ve bağlayıcılığı noktayı nazarından bu ayırımın yapılmasında zaruret vardır. Aksi takdirde tamamen bir olaya has olan, zaman ve mekan unsurları taşıyan bir sünneti evrenselleştirme ve bağlayıcı teşrîî bir hüküm haline getirme durumu ortaya çıkar ki, bunun haddi zatında imkânsızlığı, ya da daha başka olumsuz sonuçlar doğuracağı ve islâm'ın evrensel yapısıyla çelişeceği açıktır.
Muhammed Tâhir b. Âşûr, Rasûlullah'm (s.a.), "Kur'ân dışında benden duyduğunuzu yazmayın[256] buyruğunun, özel cüziyâtın genel külliyât olarak kabul edilmesi gibi bir sonuca müncer olabileceği endişesinden dolayı olduğunu söyler.[257] Rasûlullah'm (s.a.) vefatından sonra uzun bir süre, sahabe ve tabiîn nesli, büyük bir çoğunluğu özel teşrîî hükümler getiren hadislerin tedvinini bir zaruret olarak görmemişlerdir. Bundan, şayet bu tür hükümler tedvin edilmemiş olsaydı, çerçeve boşluğuna meydan verebilecek bir zayi olmayacaktı, anlamı çıkar.
Rasûlullah'm (s.a.) şarap içene belli âlet ve sayıda olmaksızın, dövme cezası uygulaması bu cümleden olmalıdır. Bu genel teşrîî bir uygulama olmadığı içindir ki, verilen cezada değişikliklere gidilmiş, Hz. Ebû Bekir (r.a.) kırk kırbaç vurdururken Hz. Ömer (r.a.) sayıyı seksene çıkarmıştır[258]
Rasûlullah (s.a.), toprak kirasını, beyu'l-mübâzeneyi, kabzdan önce satışı... yasaklamıştır. Bunların tümünden çıkarılacak sonuç, İslâm hukukunda karşılıklı mübadelelerle gararın ve nizaa sebep olacak cehaletin önlenmesi ilkesidir. Bu ilke sünnetin ortaya koymuş olduğu evrensel bir kural niteliğindedir ve genel teşrîî hüküm değerindedir. Bu prensibin uygulaması mahiyetinde olan yasaklar ise örnekleme mahiyetinde olup hususîlik arzeder. Dolayısıyla ya örfle, ya da daha başka yollarla yasağın illetinin ortadan kaldırılması, böylece artık garar ve nizaa meydan vermemesi gibi durumlarda yasak hükmü devam etmez. Nitekim toprak kirasını yasaklamanın illetini o günlerde altın ve gümüş (para) azlığından, para ile değil de, arazinin belli bir yerinden çıkan ü-rün kaşılığında kiraya verilmesi nedeni ile garara sebep olacağı şeklinde tespit eden sahâbî Rafı b. Hadîc (74/293), altın ya da gümüş (para) karşılığında araziyi kiraya vermenin caiz olacağını söylemiştir.[259]
Rasûlullah'ın (s.a.) "tedrîcilik"[260] ilkesine riayeti genel teşrîî bir yaklaşım olmaktadır. Buna karşılık acil durumlarda, bir ön hazırlık yapılmadan getirilen hükümlerin yerleşmesi babında özel çözümler getirmesi, müsamahakâr davranması özel teşrî kabilindendir. Evlatlık (te-bennî) müessesesinin kaldırılması sırasında Ebû Huzeyfe'nin (12/633) evlatlığı olan Sâlim'in (12/633) barınağını yitirmemesi için -büyük olmasına rağmen Rasûlullah'ın (s.a.) emriyle - Sehle bt. Süheyl tarafından emzirilmesi[261] böyledir. Hz. Peygamberin zevceleri: "Vallahi biz bunun Rasûlullah (s.a.) tarafından sadece Salim'e tanınan bir ruhsattan başka bir şey olmadığına inanıyoruz" demeleri[262] de bunu gösterir.[263]
Sakat birinin hiç beklenmedik bir şekilde zina eder bir halde yakalanması ve zina cezasına dayanacak halinin olmaması üzerine, Rasûlullah'ın (s.a.), ona yüz dallı bir çalı ile bir defa vurulmasını emretmesi[264] de şahsa özel bir uygulamadır.
Ramazanda karısı ile cima eden Arabî hakkında keffaret hükmünün özel uygulanması,[265] hiçbir şeye sahip olmayan züğürt sahabî-den mehir olarak "ezberindeki bazı surelerin kabulü,[266] Ebû Bürde b. Niyâr için oğlağın kurbanlık için yeterli görülmesi, [267]çölde yaşayan bazılarının gelerek: "Ya Rasûlallah! Biz çölde yaşıyoruz. Zaman olur bir ay, iki ay su bulamıyoruz, içimizde cünüp, hayız ve nifas halinde bulunanlar olur" dediklerinde, onlara temizlik aracı olarak toprağı kullanmalarını {teyemmüm) ifade buyurması, [268]hep bu kabilden olmalıdır[269]
Bu tür hadislerden elde edilecek fayda, uygulayıcının takınacağı tavrı belirlemesinde, bizlere yöntem vermesindedir; yoksa bunlardan genel bir hüküm çıkarmaya imkân yoktur. Bu tür hadisler, mahiyet itibariyle buna elverişli değildir.[270]
Rasûlullah (s.a.), Mekke toplumunda işe başladığında karşısında müşrik bir toplum vardı. Medine dönemi başladığında da insanlar yeni yeni islâm'a giriyorlardı ve toplum olarak ümmî idiler, sahip oldukları güzel meziyetler yanında bir çok kötülüklere de sahip idiler. Rasûlullah (s.a.) onları o halleriyle kabul etmiş ve sahip oldukları meziyetleri korumanın yanında kötülükleri zamanla yok etmek ve onları -zaman içinde tamamlanan- islâm ahlâk ve değerleri içinde kemâl mertebesine ulaştırma gayretini vermişti.
Bu meyanda Rasûlullah (s.a.), toplumu oluşturan sosyal tabakalara el atmış ve bütün insanların kardeş ve Âlemlerin Rabbi huzurunda eşit olduğu[271] inancını yerleştirmek istemişti. Amaca ve vakıaya baktığımızda Rasûlullah'm (s.a.) bu yolda attığı adımların "ıslâh çalışmalarının başlangıcı" mahiyetinde olduğunu söyleyebiliriz. Kölelik ve kadınların durumu hakkında gelen hadisleri bu bağlamda ele almamız mümkündür. Rasûlullah'ın (s.a.) son Veda haccmdaki vasiyetinden biri kadınlara iyi davramlmasıdır.
Gece dahi olsa[272] "kadınlarınızın mescitlere gitmelerinin önlenmemesini[273] emretmiş, onların eğitim ve öğretimine önem vermiş, evlilik, mülkiyet... gibi alanlarda onların durumlarını iyileştirme yoluna girmiştir. O günün şartlarına göre önemli bir iyileştirme sayılabilecek olan bu inkılaplar öyle gözüküyor ki nihâî hükümler değildir. Birçok konuda bu durum, erkekler için de sözkonusudur. Devlet ve kurumlarının tam olarak oluşmadığı bir dönemde amme velayetine havale edilebilecek bazı yetkilerin kullanılmasının bireylerin uhdesine bırakılması ve onların diyanetine havale edilmesi tabiîdir ve sünnette bu kabilden çok şey vardır. Zamanla bunların oluşturulan kamu velayetlerine tevdi edildikleri de bilinmektedir.
Burada yapılan Rasûlullah'm (s.a.) yapmadığını yapmama düşüncesinin aşılması olup, hâşâ sünneti aşmak falan değildir; aksine sünnet tarafından başlatılan bir atılımı hedefine ulaştırmaktır. Köleliğin kaldırılması eğer fiilen gerçekleştirilebilmişse -ne yazık ki ferdî köleliğin yerini ulusal egemenlikleri zedeleyici hegemonyacılıklar almıştır- bu sünnetin varmaya çalıştığı hedeftir. Sünnetin, kölelik ve kölelerle ilgili pek çok hüküm içermiş olması bu amaca ulaştırıcı bir engel değildir.
Hemen her alanla ilgili olarak sürdürülen kurumlaşma çabası işte sünnetin bu ruhundan haberdar olmanın bir ifadesidir.
Ceza hukuku alanında genel ahlâkın bozulması, dinî duyguların hoş karşılanmayan şeylerden alıkoyutiu motif olarak artık yeterliliğini kaybetmesi sonucu ihdas edilen pek çok ceza da, varılmak istenen amaca ulaştırıcı görüldüğü için konulmuştur. Nitekim Hz. Osman'ın (r.a.) "Kur'ân'la yola gelmeyeni Allah (c.c) sultan (devlet gücü) ile yola getirir" sözü[274] bu anlayışın bir ifadesidir.
Sünnet yabancı kültür ve medeniyetlerden yararlanmaya da mani değildir. Yeter ki bizi biz yapan değerlerimize ters düşmesin. Nitekim tarihî seyir içinde birçok alanda bu tür istifadeler gerçekleştirilmiştir.[275] Tabiî bu gibi iktibaslarda İslâm'ın genel prensibleri devamlı göz önünde tutulmak ve gerekiyorsa ıslâha gidilmek gerekir.[276]
Bu türden istifadeleri, özellikle devlet teşkilatlarında, saray hayat ve teşrifatının inkişafında, vergi ve toprak meselelerinde hülâsa bütün amme müesseselerinde ve umûmî hayatın birçok tezahürlerinde açıkça görmek kabildir.[277]
Başka medeniyetlerden yararlanma ile ilgili örnekler hk. bkz. Belâzurî, Fütûh, II, 346, 373-382; Hitti, islâm Tarihi, II, 343-344; el-Ali, et-Tanzîmat, 114; Şafak, İslâm Hukukunun Tedvini, 134; Dennet, Cizye, 45-46.[278]
Evrensellikten[279] kastedilen Rasûlullah'm (s.a.) bütün zamanların ve bütün insanların peygamberi oluşudur. Şu halde sünnet, bütün zamanlara ve bütün insanlara yönelik ve kucaklayıcı olmalıdır. Bunun ise ancak amaçlar, ilkeler, esaslar ve yöntem düzeyinde mümkün olabileceği bir gerçektir. Bunların içini dolduran uygulamalara gelince, onlar günümüze taşınırken dikkatli olunmalı ve ancak ortam birliği varsa bu gerçekleştirilmelidir.[280]
İslâm amaç itibarıyla kullara rahmet olarak gelmiştir"Takat Ölçüsünde yükümlülük[281] ilkesinden hareketle daha önceki şeriatlarda mevcut bulunan birçok ağır yükleri daha başlangıçta kaldırmıştır. [282]Hoşgörü ve kolaylığa dayalı[283] İslâm, aşırılığı iyi karşılamamış, [284]pek çok münasebetle güçlüğün (harec) kaldırıldığına[285]zorluğun değil, kolaylığın istendiğine[286] işaret etmiştir.
Rasûlullah (s.a.) da her vesileyle bu ilkeyi hayata geçirmeye çalışmıştır. Sünneti günümüze taşıyacak olan bizlerin amacı da, zor bir hayat değil, normal, külfetsiz, herkesin yaşayabileceği bir hayatı insanlarımıza takdim etmek olmalı, sünnet adına aslında sünnet olmayan şeyleri insanlara dayatma yoluna girilmemelidir.[287]
Rasûlullah (s.a.), içinde bulunduğu fiilî durumu dikkate almak zorunda olduğunu ve amaçladığı hedefe ancak bu şekilde ulaşabileceğini çok iyi biliyordu. Bunun sonucunda İslâm'a her zaman ve mekanda[288] hayatiyet veren Önemli bir özellik olarak zaruret ilkesini getirmişti.[289]
Zaruret ilkesi arızî hallerde kullanılan geçici servis yolu mesabesindedir ve hayatın hiçbir zaman durmayacağı gerçeğinin bir tezahürüdür. Yukarıda örneklerini verdiğimiz şahsa ya da olaya Özel mahiyetli uygulamalar, hep zaruret ilkesinin dikkate alınması sonucu olmuştur. Zarurete mebnî verilen hükümler ya da uygulamalar elbette ki kalıcı ve genel teşrîî mahiyet arzetmeyecektir. Ancak Rasûlullah'ı (s.a.) öyle bir davranışa götüren durumların dikkate alınması ve benzeri bir davranışa gidilmesi, gerçeklerin gözardı edilmemesi bir ilke olarak bizim için çok şey anlam ifade edecektir. Böylece sünnet, gerçek bir yol olarak değerini bulacak ve çözümsüzlük olmadığını gösterecektir.[290]
Rasûlullah (s.a.) ortamı dikkate alıyor ve davranışlarını ona göre belirliyordu. Ashabından da aynı tavrı göstermelerini istiyordu.
Kadı olarak Yemen'e gönderdiği Hz. Ali'ye, 'Tâ Rasûlallah! Beni oraya gönderdiğin zaman, basma kalıp gibi mi olayım, yoksa durum değerlendirmesi mi yapayım?[291] diye sorması üzerine, "(Evet, durum değerlendirmesi yap.) Hazır bulunan bulunmayanın görmediğini görür" buyurmuştu.[292]
Bu durumda kitaplarımızda bize anlatılan olayların, bazen dikkatlerimizden kaçabilecek bir arka plânları olduğunu kabul etmek, o olayı tanı kavrayabilmek için ilgili haberlerin tümünü gözden geçirmek ve değerlendirmelerde aceleci olmamak gerekecektir.[293]
Sünneti günümüze taşırken, lâfzı ile maksat ve ruhu arasında bir denge kurmaya çalışmamız gerekecektir. Nitekim bu yaklaşım tâ başlangıçtan beri varolagelmiştir. Buna karşılık kimi tamamen lâfzına ağırlık veren, kimi de tamamen ruha itibarla lâfzı ihmal eden aşırı uçlar da eksik olmamıştır.
Nassların lâfız ve ruhunu insanın beden ve ruhuna benzeten Ramazan el-Bûtî, nasıl ki, ruhun bekası için bedenin korunmasına ihtiyaç varsa, nassm ruhuna itibar için de lâfzının korunmasına ihtiyaç vardır, der ve lâfzın delâlet ettiği mânâ iptal edilerek ruha itibar etmenin bir gaflet olduğuna dikkat çeker.[294]
Ashap, Rasûlullah'ın (s.a.) izlediği teşrî faaliyetini yakından takip sayesinde olaylar karşısında "külli bir yaklaşıma" ulaşabilmiş ve fiilî hayatta Rasûlullah'ın (s.a.) arkasından başarılı olmuşlardı.[295]
îbn Abdisselâm'ın "maslahat ve mefsedetin belirlenmesi" konusunda belirttiği gibi, nasıl ki, erdemli, bilge ve akıllı kişilerden biriyle sürekli beraberliği olan ve neleri yeğlediğini, nelerden hoşlandığını öğrenen bir kimse, yeni bir olay karşısında onun nasıl bir tavır takınacağını kestirebilirse, [296]ashab da sürekli beraberliğin kazandırdığı bir imkânla Rasûlullah'ın (s.a.) gözettiği maksatları öğrenmişler ve yeni hadiseler karşısında tavır belirlemede bu maksatlar kendilerine ışık tutmuş, onların lâfza bağlı kalmamalarını temin etmiştir.[297]
Bütün buraya kadar anlattıklarımızdan anlaşılıyor ki, bizler Kur'-ân ve sünneti bir bütün olarak ele almamız, dinî motiflerin cibillî ve fıtrî motiflerle tamamlandığını, bazen birinin diğerine itimat ettiğim ve bütünün ancak böyle oluştuğunu görmemiz gerekmektedir. Bu bütüncül yaklaşımın yerine, cımbızla çekilmiş gibi nassları tabiî ortamından tamamen kopararak değerlendirmemiz halinde çıkmazlara düşeriz ve bunun sonucunda kendimizi ya hayatı ya da dini red gibi iki aşın uçtan birinin içine düşmüş buluruz.
Oysa ki Yüce Allah ve onun sevgili Peygamberi (s.a.) bizim dengeyi bulmamızı, ruhumuzla ve bedenimizle, dünyamızla ve âhiretimizle bir bütün olarak mutlu bir hayat sürmemizi istemektedir. Bunun için yolumuzu tayin etmiş, Önümüzü aydınlatacak ışık vermiştir. Ama biz yola girmemişiz, yola girmişsek bile ışığı önümüze tutacağımız yerde arkamıza tutmuşsak ve bunun sonucunda da önümüze korkunç gölgeler çıkmışsa, bu bizim kendi kusurumuzdur, bizim kendi basiretsizliği-mizdir. Bu Önümüzü kesen kendi gölgelerimizin, vahiyden kaynaklanan engeller olduğunu söylemek, suçu Allah'a ve Rasûlullah'a (s.a.) atmak nasipsizliğin ve basiretsizliğin katmerli oluşunun göstergesidir. Yüce Allah ve onun sevgili Peygamberi (s.a.) böyle bir durumdan münezzehtir.
"Sözün (hadis) en güzeli, Allah'ın kitabıdır; hidâyetin (hedy) en güzeli ise Muhammed'in hidâyetidir.[298]
Sonuç olarak -kitapta işlenen konularla ilgili değerlendirmeler yapıldığı için- daha genel bir düzlemde şunları söyleyelim:
İnsan, kendi kendine yeterli değildir ve mutlaka vahyin ışığına İhtiyaç vardır. Aklımız, Yüce Allah'ın bize bahşettiği bizi insan yapan, vahyin ışığında ve onun belirlediği hedef istikametinde hayatımızı sürdürmemizi sağlayan en önemli bir nimettir. Aklın özgürlüğü, hevâ ve heveslerin peşine takılmakta değil, belirli ilkeleri olmasında ve bunlara sadık kalmasındadır.
Peygamberler, vahiy kurumunun beşerî ve alıcı tarafını oluştururlar. Aşkın olanla insanlığın irtibatını sağlarlar.
Peygarn herlerin vahiy aracılığı ile getirmiş olduğu din, esasen fıtrî olup, sunulan şeriatlar insanların en tabiî ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir ve şeriatların özü mesabesinde olan hükümler, tabiî hukukla örtüşür mahiyettedir. Bu itibarla da sabit ve değişmez nitelik arze-derler. Zaman ve mekan unsurunun gereği olan ve toplumlara göre değişiklik arzeden ihtiyaçları karşılamaya yönelik hükümler ise değişken olup, evrensel ve bağlayıcı nitelik arzetmezler.İnsanların ayaklarını sağlam basabilecekleri müşterek bir zeminin olması, insanlık adına büyük bir şanstır. Bu müşterek zemin ancak insan doğasını dikkate alan ve fakat aşkın bir boyuta sahip bulunan ilâhî ilkeler, değişmez değerler olabilir.Son. peygamber olarak Rasûlullah Muhammed (s.a.), insanlık için artık kemâl haline ulaşmış dinin temel kitabı Kur'ân'ı getirme şerefine sahiptir. Bu kutsal kitap, Rab Teâlâ'ya (c.c.) nisbeti yanında içeriği itibariyle de bütün insanlığın hidayet rehberi olmaya elverişlidir; onun tarihi, başarılarla doludur.Rasûlullah Muhammed (s.a.), insanlığın ulaştığı kemâl haline mütenasip olan eşsiz kitap Kur'ân'ı tebliğ etmenin yanında, onu beyan etmiş, öğretmiş, kendisine havale edilen boşlukları doldurmuş ve onu yaşanan islâm halinde hayata geçirmiştir. Bu itibarla, Rasûlullah'ın (s.a.) gerek hayatının (sîret) ve gerekse sünnetinin Özelde müslümanlar, genelde de bütün insanlık için önemli bir yeri vardır. Din sürecinin son kemâl halkasını oluşturan, yıldızlara nisbetle güneşin doğuşu gibi, kendinden öncekileri artık hükümsüz kılan Yüce Kur'ân'a ulaşmanın ve onu anlamanın tek yolu Rasûlullah Muhammed'dir (s.a.).
Rasûlullah Muhammed'i (s.a.) tebliğ ettiği Kur'ân'dan ayırmak mümkün değildir; zira bu tekâmül sürecinde Kur'ân'ın sünnete bıraktığı bir alan bulunmaktadır ve sünnet olmadan o alanın doldurulması mümkün değildir.
Rasûlullah Muhammed (s.a.), esaslarını Kur'ân'dan alan îslâm şeriatında vahiy-akıl (ilâhîlik-beşerîlik), küllîlik-cüzîlik, amaç-araç, lâfız-ruh, şekil-mânâ, evrensel-yerei, ideal-gerçek, fert-toplum, dünya-âhiret... gibi alanlarda dengeyi kurmuş ve bütün bunların sonucunda "dengeli bir toplum =ümmeten vasatan" oluşturmayı başarmıştır. Onun tuttuğu yoldan, açtığı çığırdan devam eden, izinden asla sapmayan halefleri, köklü ve farklı medeniyetlerle kısa zamanda karşı karşıya gelmiş bulunan İslâm'ı anlayabilecekleri ve gerçekçi bir dille insanlara takdim edebilmişler, zaman ve mekanlarına uygun düşecek değerli yorumlarla {mezhepler) onun hayata geçirilmesinde üstün başarılar elde etmişlerdir.Birkaç asır devam eden ve büyük fikrî inkişafların da yaşandığı bu süreç içerisinde islâm kendi öz kurumlarım tamamlamış ve artık yerleşmiştir.Bu yerleşme ve oturma ile durağan bir süreç de başlamıştır. Batı'-nın ilerlemesiyle geri kalan îslâm ülkeleri, ilerlemeye giden yolda bazı engeller aramaya başlamışlar ve kimileri bunun suçlusunun vahiy olduğunu, zira vahyin donukluğu sembolize ettiğini söylemişlerdir. Bunlar, vahyin ışığını Öne tutup ufku aydınlatmak yerine, arkaya tutup önlerini karartmak talihsizliğinde olan ve fakat kendi durumlarından da haberdar olmayan, yoldaki engellerin aslında kendi gölgeleri olduğunu kavrayamayan kimselerdir.Keşke bunlar vahyin, donukluk yerine "nizâmı, istikrarı, sebatı, tabiî hukuk mesabesinde olan evrensel değişmez değerleri" temsil ettiğinin bilincinde olsalardı ve bunun insanlık için ne büyük bir şans olduğunu görebilselerdi!Bizce, vahyi suçlamak, güneşin faydasızlığım söyleyen körün tavrından farksızdır. Bununla birlikte Rasûlullah'ın (s.a.) açtığı çığırdan bir sapma da maalesef olmuştur. Âcizane bu sapmanın sebeplerini şu şekilde sıralayarak bu çalışmamıza son vermek istiyorum:
I. Genel maksatların tespitinde hata ve sapmalar olması ve külli yaklaşımın zaman zaman kaybedilmesi, yukarıda sözü edilen dengelerin kurulamaması,
2.Uygulamaların idealleşürilmesi,
3.Evrenselliğin yerini ulusallığa bırakması,
4. Hazır vahiy döneminin sonunda ulaşılan seviyenin beşer seviyesinin ulaşabileceği en son kemal mertebesi kabul edilmesi,
5.Zamanla içtihadın kurumsallaştınlmaması ve ferdî olmaya devam etmesi,
6.Taassuba saplanüması ve mezheplerin bir yorum olduğu gerçeğinden uzaklaşılması ve onların zamanla İslâm'la özdeş hale getirilmesi,
7.Aklın hâkim kılınması düşüncesine tepki olarak tamamen mahkum edilmesi,
8.İslâm'ın sosyal bir olgu olarak bulduğu ve kabullendiği kurumlara, İslâm'ın kendi kurumlan gibi bakılması,
9.Fiilî durumun ve kurulu siyasî-sosyal düzenin meşrulaştırıl-ması temayülü ya da zorunluluğunun olması,
lO.Cihad ruhunun zayıflaması,
11. Dış dünyaya gözlerin kapanması ve günümüz müslümanla-nnın çoğu kez tarihte yaşıyor gibi davranması.
Elbette bu sebepleri çoğaltmak mümkündür. Ama ne olursa olsun bugün müslümanların Yeni Dünya Düzeni'nde zulüm ve haksızlıklara maruz kaldıkları bir gerçektir. Bu düzende müslümanların rolleri şamar oğlanı olmaktır. Bu zilletten kurtulmak için müslümanların ne yeni bir kutsal kitaba ne de rehbere ihtiyaçları vardır; zira bunlar zaten mevcuttur. Muhtaç olunan şey, bunların ışığını günümüze taşıyacak, ufkumuzu açacak, yolumuzu aydınlatacak, İslâm'ı insanımızın zorlanmadan, darlanmadan anlayabileceği, görebileceği, duyup hissedebileceği ve yaşayabileceği bir şekil ve söylem içinde takdim edebilecek dâva erleridir. Koparılmış köküyle irtibatı sağlamaya çalışan ve bunda başarılı da olan bu yüce millet birgün bunu da elbet başaracaktır.
"İslâm, gariplerin elinde gelmiş, gariplerin ellerinde tekrar dönecektir. Ne mutla o gariplere!"[299]
[1] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 231.
[2] bkz. Bakara 2/129, 151; Âl-i İmrân 3/129, 164; Cum'a 62/2. Ayrıca bkz. Şafiî, Risale, 76 vd.
[3] Şafiî, Risale, 32 78; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 23; Abdulganiy Abdulhâlik, Huc-ciyyetu's-sünne, 297; Kırbaşoğlu, Sünnet, 225.
[4] bkz. Şâfıî, Risale, 21 vd; Nâdiye Şerîf el-Ömerî, İctihâdu'r-rasûl, 338-339 (Şafiî, Ümm, VII, 246'dan).
[5] Nâdiye Şerîf el-Ömerî, İctihâdu'r-rasûl, 339.
[6] Hamidullah, İslâm'da Devlet İdaresi, 57.
[7] bkz. Şâtıbî, Muvafakat, IV, 5, 21-30. Ayrıca bkz. Kırbaşoğlu, Sünnet, 237-246.
[8] bkz. Kardâvî, Sünneti Anlamada Yöntem, 85, 92; Kırbaşoğlu, Sünnet, 85 (68 nolu dn).
[9] Kardâvî, Sünneti Anlamada Yöntem, 240.
[10] Buharı, Rikâk, 26, İ'tisâm, 2; Müslim, Fedâil, 16.
[11] Buhârî, İlim, 20; Müslim, Fedâil, 15.
[12] Kardâvî, Sünneti Anlamada Yöntem, 56.
[13] Meselâ, "Melek kalbime şunu şunu ükâ etti" buyurduğu zaman, o, hem vahiy meleğinin o şeyi kalbine ilkâ etmiş olduğu konusunda, hem de o haberin muhtevası konusunda doğrudur.
[14] Bundan maksat, sözlü bir beyan olmaksızın maksadı anlaşılır kılan işaret olmaktadır.
[15] Şâtıbî, Muvafakat, IV, 77-78.
Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 231-234.
[16] Ibn Kayyım, î'lâmu'i-muvakkıln, II, 307; Abdulganiy Abdulâlik, Sünnet ve Dindeki Yeri, 34-36; Kardâvî, Sünneti Anlamada Yöntem, 92-95; Zeydân, Veciz, 145; Sibâî, Sünnet, 379; Koçkuzu, Rivayet İlimlerinde Haber-i Vahitlerin İtikat ve Teşri Yönlerinden Değeri, 36.
[17] s. 91. Ayrıca bkz. Süyûtî, Miftâhu'i-cenne, 27-28.
Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 234.
[18] Kâsınıî, el-Fetvâ fi'1-İslâm, 44 (el-Müftî muvakkt'un anillâh).
[19] bkz. Nisa 4/127, 176.
[20] Şâtıbî, Muvafakat, IV, 243; Kâsımî, el-Fetvâ fı'1-İslâm, 49.
[21] Ebû Dâvûd, İlim, 1; Tirmizî, İlim, 19; İbn Mâce, Mukaddime, 17.
[22] Şâtıbî, Muvafakat, IV, 246.
[23] bkz. Şâtıbî, Muvafakat, IV, 9 vd. Bu yaklaşımın daha önce de varlığı İmam Şâ-- fiî'nin (Risale, 92) şu sözlerinden anlaşılmaktadır: "Diğer bir kısmı ise şöyle demişlerdir: Hiçbir sünnet yoktur ki, onun mutlaka Kitâb'da bir aslı bulunmasın. Namazın adedlerini ve nasıl kılınacağını açıklamak için geien sünnetlerin, aslî farziyeti getiren Kur'ân nasslanna dayanması gibi..."
[24] bkz. Şâtıbî, Muvafakat, 5.
[25] bkz. Şâtıbî, Muvafakat, III, 15 vd., IV, 16, 19-21.
Şâttbî'nin bu yaklaşımı Abdulganiy Abdulâlik tarafından eleştirilir (bkz. Abdulganiy Abdulhâlik, Hucciyyetu's-sünne, 488 vd.; Abduîganİy Abdulâlik, Sünnet ve Dindeki Yeri, 44 vd.). Kırbaşoğlu ise, ondan büyük Övgü ile bahseder ve onun sözlerini olduğu gibi iktibas eder (bkz. Sünnet, 237 vd.).
[26] Şevkânî, İrşâdu'l-fuhûl, 29!
[27] s. 504 vd.
[28] s. 41 vd.
[29] Koçkuzu, Rivayet İlimlerinde Haber-i Vahitlerin İtikat ve Teşrî Yönlerinden Değeri, 107.
[30] Tevbe 9/29.
[31] A'râf 7/157.
[32] Koçkuzu, Rivayet İiimlerinde Haber-i Vahitlerin İtikat ve Teşrî Yönlerinden Değeri, 107-108.
[33] En'âm 6/57; A'râf 7/78; Yûsuf 12/40, 67; Gâfır 40/12
[34] Zeydan, Vecîz, 52.
[35] Zeydan, Vecîz, 161
[36] Sibâî, Sünnet, 385.
[37] Bu konuda önemli bir yaklaşım hk. bkz. Şâtıbî, Muvafakat, II, 249 vd.
[38] Beyhakî, VI, 75; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 42.
[39] Ahmet Akbulut tarafından ileri sürülen Allah'ın haram kıldıklarının "haram" ve ebedî; Rasülullalrin (s.a.) haram kıldıklarının ise "yasak" ve değişken olduğu şeklindeki bir ayırım ve eleştirisi hakkında bkz. Kırbaşoğlu, Sünnet, 196 vd.
[40] bkz. İbn Kesîr, II, 348.
[41] bkz. Tevbe 9/31.
[42] Bu konuda bkz. Yıldırım, Kur'ân'da Ulûhiyyet, 378-379.
[43] Tahrîm 66/1. Bu iki âyetin konu ile ilgili olarak değerlendirilmesi hk. bkz. Kırbaşoğlu, Sünnet, 195-208.
[44] Daha önce keler ve çekirge örneklerinde de geçtiği üzere, bu konuda Rasûluilah'm (s.a.) Arabi örfü de ne kadar dikkate aldığını görmüştük. Bir şeyin bir toplumca iğrenç ya da güzel bulunması ayrı şey, iğrenç ve pisin ya da güzel ve hoşun ölçütlerinin konulması daha başka bir şeydir.
[45] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 235-239.
[46] bkz. Şafiî, Risale, 75 vd.
[47] bkz. Şafiî, Risale, 79 vd.
Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 239.
[48] Bu konuda kullanılan daha pek çok âyet bulunmaktadır, bkz. Şafiî, Risale, 73 vd.; Abdulganiy Abdulhâlik, Hucciyyetu's-sünne, 291 vd.; Kırbaşoğlu, Sünnet, 170 vd.
[49] Nisa 4/64-65.
[50] Ahzâb 33/36.
[51] Nisa 4/59.
[52] Nisa 4/64-65.
[53] Nisa 4/80.
[54] Nisa 4/13-14.
[55] ÂMİmrân 3/31-32.
Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 239-240.
[56] Beyhakî, Sünen, X, 114; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 24.
[57] Beyhakî, Sünen, X, 114; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 24.
[58] bkz. Ebû Dâvûd, Sünnet, 5; Tirmizî, İlim, 16; İbn Mâce, Mukaddime, 6; Ahmed, 4/126; Beyhakî, Medhal, 115; Hâkim, Müstedrek, I, 95-96; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 25.
[59] Ebû Dâvûd, Sünne, 6 (V, 12); İbn Mâce, Mukaddime, 2; Tirmizî, İlim, H. No: 2665; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 20.
[60] Ebû Dâvûd, Sünne, 6 (V, 10); Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 23.
[61] Hadisin başında: "Haberiniz olsun! Bana Kitap ve onunla birlikte onun gibisi de verilmiştir" ifadesi vardır. Sonunda ise: "Haberiniz olsun! Size ehli eşekler, yırtıcı hayvanlardan köpek dişli olanlar, aranızda muâhade olanlara ait buluntu mallar da helâl değildir" ilâvesi vardır, bkz. Ahmed, II, 367, IV, 132; Ebû Dâvûd, Sünne, 6 (V, 10), îmâre, 33; Tirmizî, İlim, 10; İbn Mâce, 2; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 20.
[62] Mecmau'z-zevâid'de Câbir'den (r.a.) yapılan rivayete göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kimebenden bir hadis ulaşır da onu yalanlarsa, bu haliyle o üç kişiyi yalanlamış olur: Allah'ı, Rasûlünü ve o hadisi kendisine ulaştıranı". Ta-berânî, el-Evsat'ta zikretmiştir. Senedinde Mahfuz b. Misver vardır. îbn Ebî Hatim onu zikretmiş; fakat hakkında ne cerh ne de ta'dîle delalet eden bir ifade kullanmıştır. .
[63] Ahmed, V, 4;'Buharı, İlim, 9 (I, 24-25); Müslim, Kasâme, 29; İbn Mâce, Mukaddime, 18. Buhârî'nin bir diğer rivayetinde şu ifade vardır; "Çünkü hazır bulunan belki kendisinden daha kavrayıcı birisine ulaştırmış olur".
[64] Ahmed, I, 427; Ebû Dâvûd, İlim, 10; İbn Mâce, Mukaddime, 18.
Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 240-242.
[65] bkz. Kardâvî, Sünneti Anlamada Yöntem, 25 vd.
[66] Ahmed, IV, 445.
[67] Müslim, Fedâilu's-sahâbe, 54; İmaret, 147; Ahmed, III, 270, 286.
[68] Müslim, Salât, 62; Ebû Dâvûd, 178.
[69] Ahmed, I, 41.
[70] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 242.
[71] Buhârî, Fedai 1 i'1-Kur'ân, 3.
[72] Ahmed, I, 45.
[73] Ahmed, I, 16-17.
[74] Şâfıî, Risale, 427; Şâfıî, Ihtiîâfu'l-hadîs, 21; Ahmed, I, 364; IV, 80; Ebû Dâvûd, Diyât, 19; İbn Mâce, Diyât, 11; Dârimî, Diyât, 20; Serahsî, Usûl, II, 66; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 45; Şelebî, Ta'lîl, 350.
[75] Dârimî, Mukaddime, 20; Beyhakî, X, 110; İbn Kayyım, î'lâmu'l-muvakkı'în, I, 61-62; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 62.
[76] Beyhakî, Medhal, 267; Îbnu'l-Cevzî, Menâkıbu Ömer, 201; îbn Abdilberr, Câmiu beyâni'1-ilm, 457; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 65; Toksan, Sünnet, 23.
[77] Buhârî, Hacc, 34 (II, 151); Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 53.
[78] Bu söz, Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Osman'a (r.a.) da nisbet edilmektedir, bkz.
Ahmed, I, 95; Ibn Kuteybe, Te'vîl, 25; Beyhakî, Medhal, 193; Serahsî, Usûl, II, 66; İbn Abdişşekûr, Müsellemu's-sübût, II, 315; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 64.
[79] Dârimî, Mukaddime, 23 (I, 72).
[80] En'âm 6/145.
[81] Şâtıbî, Muvafakat, IV, 31.
[82] Kâsimî, el-Fetvâ fî'1-İslâm, 134, 149.
[83] Dârimî, Mukaddime, 20(1, 60-61).
[84] Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 21-22, 50, 75; Şâtıbî, Muvafakat, IV, 24.
[85] İbn Abdilberr, Câmiu beyâni'1-ilm, 562; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 52; Şâtıbî, Muvafakat, IV, 24.
[86] Beyhakî, Medhal, 107; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 60.
[87] Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 52.
[88] Beyhakî, Medhal, 111; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 60-61. Benzer bir sözü için bkz. Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 65.
[89] Beyhakî, Medhal, 106; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 60.
[90] Dârimî, Mukaddime, 49; İbn Abdilberr, Câmiu beyâni'1-ilm, 563; Şâtıbî, Muvafakat, IV, 24; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne,59 (Mekhûl'e nisbet edilir); Şevkânî, îrşâdu'l-fuhûl, 29; Kardâvî, Sünneti Anlamada Yöntem, 96.
[91] Şevkânî, İrşâdu'l-fuhûl, 29.
[92] Dârimî, Mukaddime, 49 (I, 144-145); İbn Abdilberr, Câmiu beyâni'1-ilm, 564; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 59; Şevkânî, İrşâdu'l-fuhûl, 29.
[93] Şâtıbî, Muvafakat, IV, 24. Ayrıca bkz. Kardâvî, Sünneti Anlamada Yöntem, 145; Toksan, Sünnet, 81 (Hatîb, Kifâye, 15'den).
[94] Îzz b. Abdisselâm, Fetâvâ, 47, 68, 80.
[95] Gazzâlî, Nebevi Sünnet, 44.
[96] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 242-246.
[97] Nahl 16/44.
[98] Muhâkala, muhâdara, mülâmese, münâbeze, müzâbene vb. gibi.
[99] Bakara 2/275.
[100] Nisa 4/29.
[101] Şâtıbî, Muvafakat, III, 12-14.
Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 246.
[102] Toksan, Sünnet, 19 (Zehebî, Tezkire, I, 5'den).
[103] tbn Sa'd, Tabakât, III, 287; İbnu'l-Cevzî, Menâkıbu Ömer, 127. Ayrıca bkz. Tûfî, "Risale", 133; Mahmasânî, Felsefetu't-teşrî, 87, 168; Toksan, Sünnet, 24.
[104] Bilgi için bkz. Zerkânî, Menâhüu'l-irfân, 1/249; Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 702; Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 69-70.
[105] Meselâ bkz. Dârimî, Mukaddime, 20; Beyhakî, X, 110; İbn Kayyım, î'lâmu.'l-muvakkı'în, I, 61-62; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 62.
[106] İbn Kuteybe, Te'vîl, 41.
[107] Ebû Yûsuf, er-Reddu ala Siyeri'I-Evzâî, 30; Ahmed, I, 632; İbn Mâce, Mukaddime, 3; Dârimî, Mukaddime, 28; ibn Kuteybe, Te'vîl, 41-42; İbn Âşûr, Makâ-sıd, 137.
[108] îbn Sa'd, Tabakât, II, 336.
[109] Mustafa Sibâî, bu yolda gelen haberlerin sahih olmadığını söyler, bkz. Sibâî, Sünne, 64.
[110] Toksan, Sünnet, 28 (İbn Kesîr, Bidâye, VIII, 106'dan).
[111] bkz. Buhârî, İlim, 39 (I, 34); Meğâzî, 83 (VI, 9, 10); Tıbb, 17 (VII, 120); l'tisâm, 26 (IX, İH); İbn Sa'd, Tabakât, II, 244; Vekî, Ahbaru'l-kudât, II, 188.
[112] Goldziher, Zahirîler, 79-80.
[113] bkz. Kardâvî, Sünneti Anlamada Yöntem, 240.
[114] İbn Âşûr, Makâsıd, 90.
[115] Beyhakî, Medhal, 307; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 66.
[116] Örnekleri gelecektir.
[117] Kâsımî, ei-Fetvâ fi'1-lslâm, 35.
Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 246-248.
[118] Ahmed, II, 32.
[119] Meemau'z-zevâid, I, 173; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 72.
[120] Beyhakî, Sünen, II, 240; Mecmau'z-zevâid, I, 173; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 72.
[121] Beyhakî, II, 240.
[122] Ahmed, II, 131.
[123] 'Bu konuda bkz. Kırbaşoğlu, Sünnet, 144-166.
[124] Pakistan'daki "Ehl-i Kur'ân" gibi (bkz. Kırbaşoğlu, Sünnet, 135).
[125] Kur'ân ile yetinmenin ve sünneti reddetmenin gerekliliğini ileri sürenlerin delilleri ve verilen cevaplar hk. bkz. Şâtıbî, Muvafakat, IV, 15; Kırbaşoğiu, Sünnet, 144 vd.
[126] Kardâvî, Sünneti Anlamada Yöntem, 96.
[127] Şâfıî, Risale, 21; Ebû Zehra, Usûl, 105.
[128] Şâfıî, Risale, 22, 33. Ayrıca bkz. Süyûtî, Miftâbu'l-cenne, 42.
[129] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 248-250.
[130] Hicr 15/9.
[131] Dihlevî, Huccetullâhi'l-bâliğa, I, 609-613; Abdulganiy Abdulhâlik, Sünnet, 65.
[132] Ahmed, I, 233; Kenzu'l-ummâl, 2957; Tirmizî, 2950-2951; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 62.
[133] Beyhakî, Medhal, 188; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 63.
[134] Kenzu'l-ummâl, III, 5346.
Yani kendinizi zor amellerin altına soktuğunuz da, bakarsınız Allah size onları vacip kılar, sonra altından kalkamazsınız, kendinize yazık edersiniz.
[135] Buhârî, İ'tisâm, 5.
[136] Buhârî, Sulh, 5, İ'tisâm, 156; Müslim, Akdıye, 17; İbn Mâce, Mukaddime, 2.
[137] En'âm 6/153. Hadis için bkz. îbn Kesîr, 2/190.
[138] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 250-252.
[139] Bu konuda bkz. Kırbaşoğlu, Sünnet, 209-215.
[140] Ahzâb 33/21.
[141] Müslim, Salâtu'l-müsâfırîn, 139.
[142] Kardâvî, Sünneti Anlamada Yöntem, 118, 125, 145, 201.
[143] Buhârî, I'tisâm, 2 (VHİ, 139).
[144] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 252.
[145] bkz. Tabbâre, Rûhu'd-dîni'l-İslâmî, 31.
[146] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 252-253.
[147] Serahsî, Usûl, II, 67; Nesefi, Keşfu'l-esrar, II, 149; Bâcî, Ihkâmu'l-Fusûl fî ahkâmi'1-usûl, 357.
[148] Serahsî, Usûl, II, 12, 68.
[149] bkz. Hatemî, Hüseyin, Temel Kaynaklardan Yararlanmada Yöntem, 41.
[150] Şâtıbî, Muvafakat, IV, 51
[151] Kalem 68/4.
[152] Müslim, Müsâfırîn, 139.
[153] Bir kimsenin ahlâkı, fiillerinin kendisinden kolaylıkla kaynaklandığı bir halet-i ruhiyedir. Hz. Aişe'nin (r.a.) de ifadesi üzere Hz. Peygamber*in (s.a.) sözleri, fiilleri ve diğer tasarrufları, Kuran'dan sâdır olmaktadır.
[154] Nahl 16/89.
[155] En'âm 6/38.
[156] Mâide 5/3.
[157] Ahmed, I, 37, V, 230, 236; Ebû Dâvûd, Akdıye, 11; Tirmizî, Ahkâm, 3; Nesâî, Kudât, 11; İbn Mâce, Menâsik, 38.
[158] Hz. Ömer (r.a.), kadı Şureyh'e yazdığı mektubunda şöyle demiştir: "Sana bir durum geldiği zaman, Allah'ın kitabına göre hükmet. Eğer Allah'ın kitabında hükmü olmayan bir durum karşına çıkarsa, Rasüîullah'm (s.a.) verdiği hükümle hükmet..." Başka bir rivayette ise şöyle demiştir: "Eğer Allah'ın kitabında bir şey bulursan onunla hükmet ve başka hiçbir şeye iltifat etme." Hz. Ömer (r.a.), bu sözün manasını bir başka rivayette şöyle açıklamıştır: "Allah'ın kitabında gördüğün şeyi bak al ve o konuda başka hiçbir kimseye bir şey sorma. Allah'ın kitabında bulamadığın şey hakkında ise, Rasûlullah'ın (s.a.) sünnetine tabi oî!"
İbn Mesûd (r.a.) da şöyle demiştir: "Sizden birinize bir dava arzedildiği zaman, Allah'ın kitabı üzere hükmetsin. Eğer Allah'ın kitabında hükmü bulunmayan bir mesele ile karşı karşıya gelirse, o zaman da Rasûlullah'ın (s.a.) sünneti üzere hükmetsin."
İbn Abbâs (r.a.) ise, kendisine bir şey sorulduğu zaman, eğer o meselenin hükmü Allah'ın kitabında varsa, onunla hükmederdi. Eğer Allah'ın kitabında hükmü yoksa ve o konuda Rasûlullah'tan (s.a.) bir hüküm varsa onunla hükmederdi, (bkz. Şâtıbî, Muvafakat, IV, 6).
[159] Şâtıbî, Muvafakat, IV, 5-6.
Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 254-256.
[160] Bakara 2/58.
[161] bkz. Buhârî, Tefsîru sureti 2/5; Müslim, Tefsir, 1.
[162] örnekler için bkz. Şâtıbî, Muvafakat, IV, 52-54.
[163] Meselâ Buhârî'de bu konuya örnek olabilecek özellikte hadisler bulunmaktadır. Bunlar husûsiyle Tefsir, Bed'ü'l-halk ve Enbiyâ adlı kitaplarda yer almaktadır.
[164] Şâtıbî, Muvafakat, IV, 51-54.
Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 256-257.
[165] Nahl 16/44.
[166] bkz. Şafiî, Risale, 92.
[167] Haşr 59/7.
[168] Nisa 4/119.
[169] Haşr 59/7.
[170] Değişik örnekler için bkz. Şâtıbî, Muvafakat, IV, 22-23.
[171] Nahl 16/44.
[172] Bunların açılımı ve Örneklendirümesi için bkz. Şâtıbî, Muvafakat, IV, 27-30. Bir diğer yaklaşım için keza bkz. Şâtıbî, Muvafakat, IV, 30 vd.
[173] On kadar Örnek ve eleştirisi için bkz. Şâtıbî, Muvafakat, IV, 45-48.
[174] Şâtıbî, Muvafakat, IV, 21-48. Bu konuda ayrıca bkz. Karbaşoğlu, Sünnet, 237-247.
[175] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 257-259.
[176] Furkân 25/30.
[177] bkz. Bakara 2/185; Furkân 25/1.
[178] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 259.
[179] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 260.
[180] Dârimî, Mukaddime, 49 (I, 145).
[181] Bu ayırımın ilk işaretlerini îbn Mesûd'da <r.a.) bulmaktayız. Ebû Davud'un rivayet ettiği bir hadiste o şöyle demektedir: "Beş vakit namazı, çağrıldığı yerlerde kılmaya Özen gösteriniz; çünkü onlar(ın cemaatle kılınması) sünen-i Cüdadandır. Şüphesiz Yüce Allah, Peygamberi (s.a.) için sünen-i hüdâyı koymuştur..." (Ebû Dâvûd, Salât, 47 (550). Ayrıca bkz. Ahmed, I, 382, 415, 419, 455, Nesâî, İmamet, 50; Ibn Mâce, Mesâcid, 14. Ayrıca bkz. Müslim, Mesâcid, 256, 257).
[182] Serahsî, Usûl, I, 14; Nesefî, Keşfu'l-esrâr, I, 456; Damad, Mecmau'l-enhur, I, 8; Goldziher, Zahirîler, 70; Davudoğlu, Müslim Şerhi, III, 681.
[183] Dihlevi, Huccetullâhi'l-bâliğa, I, 471-473.
[184] Haşr 59/7.
[185] Yani bu konuda içtihada mahal yoktur.
[186] Müslim, Fedâil, 140.
[187] Ahmed, I, 162; Müslim, Fedâil, 139.
[188] Ahmed, V, 300; Tirmizî, Cihâd, 20; îbn Mâce, Cihâd, 14.
[189] Buhârî ve Müslim'in zikrettiği bu hadise göre, on bir kadın toplanmış ve her biri kocasının sahip olduğu özelliklerden bahsetmeye koyulmuştur. İçlerinde durumu en iyi olanı Ümmü Zer'dir. Hadis uzundur ve içinde Rasûlullah'a {s.a.) ait söz bir iki kelimeyi geçmemektedir, bkz. Buhârî, Nikâh, 82; Müslim. Fedâilu'l-sahâbe, 92 (10/307).
[190] Hurafe, Uzre'den cinlerin kaçırdığı bir adamın adıdır. Gördüğü hayret verici şeyleri anlatırdı. İnsanlar onu yalanladılar ve zamanla, taaccübü gerektiren ve yalanlanılan haberleri ifadede darb-ı mesel olarak kullanılır olmuştur, bkz. Nihâye, 2/25.
[191] Elbise ve teçhizatı.
[192] Buhârî, Fardu'l-humus, 17.
[193] Ahmed, I, 83.
Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 260-263.
[194] İbn Kuteybe, Te'vîl, 183r185.
Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 263.
[195] İbn Abdisselâm, Kavâ'id, II, 121.
[196] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 263.
[197] İbrı Âşûr, Makâsıdu'şerîati'l-İslâmiyye, 28 vd.
[198] Karaman, İslâm'ın Işığında Günün Meseleleri, II, 446-457. Îbn Hibbân'a ait farklı ve daba detaylı bir taksim için bkz. İbn Hibbân, I, 102-149.
[199] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 263-264.
[200] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 264-265.
[201] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 266-267.
[202] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 267.
[203] bkz. Şâtıbî, Muvafakat, I, 29.
[204] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 267.
[205] îbn Abdisselâm, Kavâ'id, 1/104; Karâfî, Furûk, 2/23; îbn Âşûr, Makâsıd, 145 (221).
[206] Karâfî, Furûk, 2/33.
[207] Îbn Âşûr, Makâsıd, 149 (227).
[208] Karâfî, Furûk, 2/153; Şâtıbî, Muvafakat, III, 197.
[209] Îbn Abdisselâm, Kavâ'id, I, 46; Hâdimî, Şerhu Mecâmi, 326.
[210] Süyûtî, Eşbâh, 175.
[211] İbrahim Halebi, Muhtasaru Gunyeti'l-mütemellî, 115; Damâd, Mecmau'l-enhur, 47.
[212] Ebu'l-Berekât Abdullah Hafızuddin en-Nesefi (ö. 710/1310).
[213] Bkz. Zeylaî, Tebyîn, I, 81.
[214] Hem de sahih olan edâ niyetiyle -kaza değil- kılacağım söylemiştir. (Bkz. Zeylaî, Tebyîn, I, 81).
[215] İbnu'l-Hümâm, Fethu'l-kadir, I, 156.
[216] Buhârî, Tefsir, 39/3; Müslim, Fiten, 116; Ebû Dâvûd, Melâhim, 14; Hamidullah, İslâm'a Giriş, 308.
[217] İbnu'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, I, 156.
[218] Bkz. Ibn Âşûr, Makâsıd, 147. Nikahın aleniliği ve tescilin zarûrîliği hk. bkz. Ansay, S. Şâkir, "Aile Hukuku", AÜİFD., 1952, sa., 2-3, s. 22. 1917. Osmanlı Aile Hukuk Kararnamesinde evlenme ve boşanmaların hâkimlerce tescili emro-lunmuştur (Madde 37, 110).
[219] Müslim, Taharet, 93; Ebû Dâvûd, Taharet, 37; Neseî, Taharet, 52; İbn Mâce, Taharet, 31; Dârimî, Vudû, 59, 65.
[220] tbn Kayyım, İ'lâmu'l-muvakki'în, III, 14.
[221] Ibn Manzûr, Lisânu'1-Arab, XI, 460-461; Zebîdî, Tâcu'1-arûs, VIII, 28.
[222] Bkz. İbn Kudâme, Muğnî, 7/783; Şâtıbî, Muvafakat, 2/233; Şevkânî, Neylu'l-evtâr, 7/91.
[223] Serahsî, Mebsût, XXVII, 126; Heyet, Hindiyye, VI, 83; Zeylaî, Tebyîn, VI, 177; Karaman, İctihad,73.
[224] İbn Kudâme, Muğnî, VII, 783; Zeylaî, Tebyîn, VI, 176-177; İbnu'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, VIII, 403.
[225] Serahsî, Mebsût, XXVII, 126; îbn Kudâme, Muğnî, VII, 783; Zeylaî, Tebyîn.VI, 177; Babertî, İnâye (Feth), II, 15; Şelebî, Ta'lîl, 42-43; Bilmen, Kâmûs, III, 53;
[226] Îbnu'l-Manzûr, Lisânu'1-Arab, XI, 461; Zebîdî, Tâcu'1-arûs, VIII, 28. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Beşer, Faruk, islâm'da Sosyal Güvenlik, 131-146, 189. Ayrıca Şevkânî, Neylu'l-evtâr, VII, 92; S. Sabık, Fıkhu's-sünne, II, 470-471; N. Abdulhamid, Mefhumu'1-fıkh el-tsîâmî, 35; Ebû Sünne, Örf, 185-188.
[227] Buhârî, Savm, 11; Müslim, Sıyâm, 4.
[228] Saîd b. Mansûr, Sünen, II, 171
[229] Saîd b. Mansûr, Sünen, II, 171.
[230] Saîd b. Mansûr, Sünen, II, 172.
[231] Mesela bkz. Saîd b. Mansûr, Sünen, II, 164, 172; Ibn Abdirabbih, 'Ikd, I, 134, 160; Wensinck, Miftâh, 184.
[232] bkz. Saîd b. Mansûr, Sünen, II, 166; Ebû Dâvûd, Cihâd, 143; İbn Mâce, Cihâd, 36; Dârimî, Siyer, 32; İbn Esîr, Nihâye, I, 398, II, 245; Ferrâ, el-Ahkâmu's-sultâniyye, 151, 228; Demiri, Hayâtu'I-hayevân, I, 124.
[233] bkz. Ahmed, IV, 272; İbn Mâce, Diyât, 25. Ayrıca bkz. îbn Âşûr, 45.
[234] Ebû Dâvûd, Hudûd, 19; Nesâî, Sârik, 16.
[235] Bkz. Şelebî, Ta'lîl, 36.
Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 267-272.
[236] îbn Abdisseîâm, Kavâ'id, I, 18; Şâtıbî, Muvafakat, II, 301; îbn Âşûr, Makâsıd, 45; Şelebî, Ta'lîl, 299; Bûtî, Davâbıtu'l-maslaha, 48.
[237] Bkz. İbn Kayyım, İ'lâmu'l-muvakkı'în, I, 196 vd.; Şelebî, Ta'lîl, 14 vd.; îbn Âşûr, Makâsıd, 14, 89, 105-107.
[238] Goldziher, Zahirîler, 11.
[239] İbn Âşûr, Makâsıd, 105-107.
[240] Bkz. Serahsî, Usûl, II, 180-182; Gazzâlî, Mustasfâ, II, 345; Şâtıbî, Muvafakat, II, 137, 141, III, 53; Zerkâ, Medhal, II, 905.
[241] Buhârî, Megâzî, 69.
[242] îbn Âşûr, Makâsıd, 107.
[243] îbn Âşûr, Makâsıd, 32.
[244] Buhârî, Savm, 41 {II, 239); Âmidî, îhkâm, IV, 274; İbn Âşûr, Makâsıd, 44 (66). Hz. Âişe (r.a.), kendisine bu hükmün nedenini soran bir kadını, "Sen Harûra meşrepli misin?" diyerek terslemiştir. (bkz. Şâtıbî, Muvafakat, II, 308).
[245] Bkz. Dihlevî, Huccetullah, I, 477, 131.
[246] Bkz. Hamidullah, îslâm Peygamberi, II, 217-219; Tuğ, îslâm Vergi Hukuku, 93-94. Tenkidi için bkz. Kardâvî, Fıkhü'z-zekât, I, 244. îslâmî Araştırmalar Heyeti başkanlığında iken, "bu asırda zekat miktarlarının artırılması gereğini" ileri süren Fazlur Rahman büyük tenkitlere maruz kalmış ve görevinden uzaklaştırılmıştır. (Kardâvî, FıkhuVzekât, I, 244).
[247] Araf 7/157.
[248] Buhârî, Zebâih, 15, 22.
[249] Bakara 2/173; Mâide 5/3; Enam 6/145; Nahl 16/115.
[250] A'râf 7/157.
[251] Dârakutnî, 4/184; Şâtıbî, I'tisâm, I, 104; Şâtıbî, Muvafakat, I, 151; İbn Âşûr, Makâsıd, 136-137; Fethi Osman, ei-Fikru's-siyâsi el-lslâmî, 64.
[252] Dârakutnî, IV, 298.
[253] Meryem 19/64.
[254] Şâtıbî, İ'tisâm, II, 156.
[255] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 272-274.
[256] Ahmed, III, 12; Müslim, Zühd, 72; Dârimî, Mukaddime, 42.
[257] İbn Âşûr, Makâsıd, 90(102).
[258] bkz. Bkz. Ebû Dâvûd, Hudûd, 36 (IV, 166-167); İbnu'l-Cevzî, Menâkıbu Ömer, 61; Süyûtî, Târihu'l-Hulefâ, 136; İbn Sa'd, Tabakât, III, 282; İbn Âşûr, Makâsıd, 92 (105).
[259] Gararla ilgili bkz. Zerkâ, Sigorta, 174-176.
[260] Tedrice riâyet prensibi hk. bkz. Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân, 6 (VI, 101); Şâtıbî, Muvafakat, I, 305, III, 60 vd., 93, 215, 363; Ahmed Emin, Fecru'l-İslâm, 228, 231; Seyyid Sabık, Fıkhu's-sünne, II, 312; S. Salih, Mealim, 274; Şelebî, Ta'Iîl, 15, 307; Mahmasânî, Felsefetu't-teşrî, 160-161; F. Osman, Tatavvur, 144; Uğur, İslâm Toplumu, 94; Karaman, İ. Hukuk Tarihi, 38; Fazlur Rahman, İslâm, 44-63; Şelebî, Târîhu't-teşrî, 129; Hudarî Bey, Târîhu't-teşrî, 19; Zerkâ, Medhal, II, 836; Zeydan, Medhal, 111-112; Dönmez, "Örf, 26.
[261] Muvatta, Radâ,13; Buhârî, Nikâh, 21; Müslim, Radâ, 26; Nesâî, Nikâh, 51; Dârimî, Nikâh, 52.
[262] Müslim, Radâ, 31; İbn Sa'd, Tabakât, III, 86.
[263] Bu konuda önemli bir değerlendirme için bkz. İbn Âşûr, Makâsıd, 114-115 (205-206).
[264] îbn Mâce, Hudûd, 18.
[265] Buhârî, Sıyâm, 30, Keffârât, 2-4; Müslim, Savm, 81; Ebû Dâvûd, Savm, 37; Zeydân, Veciz, 181.
[266] Buhârî, Nikâh, 37, 40; Müslim, Nikâh, 76; Ebû Dâvûd, Nikâh, 17; Tirmizî, Nikâh, 23; Muvatta, Nikâh, 8; Saîd b. Mansûr, Sünen, I, 176.
[267] Şâtıbî, Muvafakat, III, 44. Başka sahâbîler için de "yalnız sana mahsûs" kaydıyla oğlak kurban etmeleri yeterli görülmüştür. Bkz. Ahmed, IV, 287; Buhârî, 'Iydeyn, 23.
[268] Mergînânî, Hidâye, I, 25
[269] Farklı diğer Örnekler için bkz. Nemir, İctihâd, 128.
[270] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 274-277.
[271] Hucurât 49/13; Ahmed, IV, 145, 158, VI, 411; Saîd b: Mansûr, Sünen, I, 161, II, 208.
[272] Beyhakî, Sünen, III, 132.
[273] Muvatta, Kıble, 12 (I, 197); Buhârî, Cuma, 13; Müslim, Salat, 136; Beyhakî, Sünen, III, 132.
[274] İbn Âşûr Makâsıd, 123. Hadis diye de rivayet edilmişse de kaynağını bulamadık. (Bkz. Mecmûatu fetâvâ İbn Teymiyye, Riyâd 1381, 1386, XXVIII, 107).
[275] Bkz. Zerkâ, Medhal, 80; Goldziher, "Fıkıh", İA^ IV, 603; Köprülü, "Fıkıh", İA., IV, 612-613; Köprülü İslâm Medeniyeti Tarihi, 114-128, 130, 138, 299; Köprülü, Hukuk Tarihi Araştırmaları, 261; Şafak, İslâm Hukukunun Tedvini, 133.
[276] Zeydan, Medhal, 80.
[277] Köprülü, "Fıkıh", İA., IV, 613; Köprülü, İslâm Medeniyeti Tarihi, 299; Köprülü, Hukuk Tarihi Araştırmaları, 261,. 265.
[278] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 277-278.
[279] bkz. A'râf 7/158; Enbiyâ 21/107; Furkân 25/1; Sâd 38 /87.
[280] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 279.
[281] En'âm 6/157; A'râf 7/52; İsrâ 17/82 vb. Şâtibî, Muvafakat, II, 121.
[282] Serahsî, Mebsût, 3/93, 98.
[283] Bakara 2/ 286; A'râf 7/ 157; Şâtibî, Muvafakat, I, 305.
[284] Ahmed, VI, 116, 233, 236. Ayrıca Buhârî, İmân, 29; İbn Kuteybe, Te'vîl, 109; Zuhaylî, Zaruret, 38; İbn Âşûr, Makâsıd, 60; Mahmasânî, FelsefetuVteşrî, 302.
[285] bkz. Saîd b. Mansûr, Sünen, II, 324; İbn Sa'd,Tabakât, III, 394; Dihlevî, Huccetullahi'l-bâliğa, I, 559; II, 62, 197, 312, 418, 420, 599; Fethi Osman, Tatavvur, 167.
[286] Bakara 2/185; Nisa 4/28; Mâide 5/6; A'râf 7/157; Hac 22/78; Ahzâb 33/38.
[287] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 279.
[288] Bakara 2/185.
[289] Zarûret'in tanımı için bkz. Baktır, Zaruret, 11-15; Ebû Süleyman, ed-Darûra ve'I-hâce, 20-23.
[290] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 279-280.
[291] Hadisin lafzı tercemesi: 'Yoksa olayda hazır bulunan (şâhid), kazır bulunmayanın (gâib) görmediğini görür mü ?" şeklindedir.
[292] Ahmed, I, 83; Medkûr, Medhal, 103; Şelebî, TaTîl, 290.
[293] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 280.
[294] Bkz. Bûtî, Davâbıtu'I-masIaha, 138.
[295] Bkz. Devâlibî, Medhal, 102, 283; Şelebî, Ta'Iîl, 71.
[296] îbn Abdisaelâm, Kavâ'id, II, 160-161; îbn Âşûr, Makâsıd, 71 (141).
[297] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 280-281.
[298] Buharı, t'tisâm, 2 (VIII, 139).
Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 281-282.
[299] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 283-285.