Eğitim Yazıları, Sayı 10, Ocak 2006
Kur’an’ın İnsanı Güzelleştirmesi
Müslümanlar, hayata ve hayattaki her
şeye müslümanca bakabilmelidir. Çünkü İslâm,
hayatımızın vazgeçilmez bile olsa bir parçası değil; hayatımızın kendisidir, yaşantımızın
bütünüdür. İnancımızın, düşüncemizin, duygularımızın, davranışlarımızın,
eğitimimizin, hayat görüşümüzün tümünü kuşatan ilkeler bütünüdür İslâm (6/En’âm, 162). Müslüman da bu ilkelere severek, isteyerek
teslim olan ve bunları hayatına geçiren, daha doğrusu hayatının bunlarla hayat
olduğu bilinciyle yaşayandır (Bkz. 8/Enfâl, 24).
Yoksa Allah ve Rasûlünün belirlediği bu ilkelerin
dışında bir seçeneği, tercih ve özgürlüğü yoktur müslümanın
(33/Ahzab, 36). Tabii, aynı zamanda güzellik ve
estetik anlayışımızın da prensipleri O’nun çizdiği hudut dışına çıkmayacak,
O’nun rızâsı istikametinde güzellikler
sergilenecektir.
Kur'ân-ı Kerim insanların dikkatlerini hep
güzele döndürür. Güzelliği doyasıya seyretmek ve kavrayabilmek için şöyle
buyurur: "O'dur ki, yarattığı her
şeyi güzel yaptı..." (32/Secde, 7). Bu, insan fıtratının gördüğü,
gözünün seyrettiği, zihninin kavradığı bir hakikattir, eşyanın şeklinde ortaya
çıkan saf bir gerçektir. Allah'ın yarattığı her şeyde bir güzellik göze çarpar.
Her şeyde, eşsiz bir güzelliğin hâkim olduğu eksiksiz bir âhenk
vardır. Gören bir göz, hisseden bir gönül, düşünebilen bir zihin bu âlemde
bütünüyle bir uyum ve güzellik bulur.
En güzel kıvamda, en güzel biçimde
yaratılan (95/Tîn, 4) insanla ilgili güzellikler,
somut bedensel güzelliklerin yanında ve ondan öncelikle soyut güzelliklerdir. Tevhidî, ahlâkî, rûhî, zihnî güzelliktir esas önemli olan.
Tüm insanlar, hangi renkte, hangi yaşta, hangi seviyede olursa olsun
yaratılışındaki mânevî/fıtrî potansiyel sâyesinde
güzellik yarışmasına katılabilir, derece alabilir. Çünkü Allah, ölüm ve hayatı,
insanlardan kimlerin en güzel ameller işleyeceğini sınamak için yaratmıştır
(67/Mülk, 2). Hayırda yarışmaya katılmamız emredilmiştir (2/Bakara, 148; 5/Mâide, 48). İnsan yüzünün ve bedeninin güzelliği, somut bir
güzelliktir, genellikle "cemâl" kelimesiyle
ifâde edilir. Onun mânevî, ahlâkî güzelliği ise soyut
bir güzelliktir ve çoğu zaman "hüsün" kelimesinde ifâdesini bulur.
Soyut güzellik gözle görülemez, ancak bir mânevî
aynada kendini hissettirir. Meselâ, merhametin güzelliği, fakire verilen
sadakada somutlaşır ve seyredilir. İlim ve aklı kullanma da soyut bir
güzelliktir. Bu güzelliğin sergilenmesi de ihsân
derecesine ulaşan sâlih amele kapı açan tevhidî
imandır. Soyut güzelliklerin zirvesi, iman ve takvâdır.
Hiçbir gözün görmediği, beşer aklının hayal bile edemeyeceği Cennetin muhteşem
güzelliği, iman ve sâlih ameldeki güzelliğin öteki
âlemdeki yansıması ve ürünüdür.
Güzellik, fıtrî bir özelliktir.
Güzel Zât’ın güzel olarak yarattığı insanın, güzeli
gören, güzelden zevk alan rûhu, etrafta güzeli arar, bulur. Güzel, herkes için
ihtiyaç duyulan bir hoşnutluk, bir haz duyma ve kesin hüküm verme işidir.
Güzelliği açıklamak, onu yaşamak, onun heyecanını içinde duymaktır. Her insanda
güzellik duygusu bulunmakla beraber, onun uyanması güzel bir esere ihtiyaç
gösterir. Duygular, meydana çıkmak ve gelişmek için kendilerini uyandıracak
araçlara muhtaçtırlar. Güzel eserler içimizde bir âhenk
duygusu uyandırdıkları için huzur, sükûn ve mutluluk hissi doğururlar. Çünkü
“güzele bakmak, güzeli düşündürür; güzeli düşünmek de insana huzur verir.”
Güzellik, psikolojik sistemlere
dayalı olduğundan herkese göre değişen ne olduğu belirsiz, sınırları insandan
insana değişen bir değer yargısı mıdır? Batı kafasına göre, “evet!” O yüzden
mutlak güzelliği tanımayan Batı, estetik konusunda yüzlerce sene arkası
kesilmeyen felsefî tartışmalar yapagelmiş, ama
sonuçta bir uzlaşmaya varamamıştır.
Güzelin ölçüsü müslümana
göre bellidir: Cemîl/Güzel olan Allah’ın hükmü. Güzel,
Allah’ın güzel dediğidir. Bütün fıkıh usûlü ile ilgili
kitaplarda “husün-kubuh”
(güzellik-çirkinlik) konusu işlenir. Bu konudaki görüşler şöyle özetlenebilir:
“Güzel olan Allah, sadece güzel olan şeylerin yapılmasını emreder” veya “güzel
olan Allah’ın emrettiği her şey güzeldir.” “Allah sadece çirkin şeyleri
yasaklar” veya “Allah’ın yasakladığı her şey çirkindir.”
“Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzeli sever.” (Müslim, İman, 1/93; İbn Mâce, Duâ, 10) hadis-i şerifi de,
bu konuda müslümanlar açısından
çıkış noktası kabul
edilmiştir. Allah’ın emrettiği “ihsân”ın bir anlamı da güzellik sergilemektir. İslâm;
düşüncenin, hareketin, duyguların, sözün, sesin, davranışın, kısacası her çeşit
ibâdetin, yani her şeyin en güzelini ister.
Haramlar güzel olamaz. Duyular,
duygular yanılabilir. “Sizin için daha
hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu
halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, halbuki
siz bilemezsiniz.” (2/Bakara, 216). Nefisle, arzu ile,
hevâ ile, câhiliyyenin
çirkeflikleriyle kirlenmiş ve fıtratı bozulmuş, selîm olmayan akılla güzelin
tanımı ve ölçüsü tesbit edilmeye kalkılırsa, insan
(onun hevâsı) putlaştırılmış olur. Haram olduğu halde
güzel zannedilenler, gerçek güzelden insanı alıkoyan yapay/sanal güzellerdir;
daha doğrusu hallüsinasyonlardır. “Şeytan onlara yaptıkları işleri ziynetlendirip güzel gösterdi ve onları yoldan saptırdı.” (29/Ankebût, 38)
Haram olan bir şey, müslümana göre güzel değildir. Çünkü müslümanın
ölçüsü, duyuları ve duyguları değildir. O, duygularının, hevâsının
kulu değil; Allah’ın kuludur. “Hoşlandığı ve hoşlanmadığı” her konuda Rabbine
itaat edecektir. İmanı nisbetinde duyu ve duygularını
da selîm/sağlam kılacak, onları da Rabbine teslim
edecek, o zaman nefis de mutmain olacak, Rabbinin emirlerinden râzı ve hoşnut
olma seviyesine çıkacaktır. Bu, benliğini kaybetme değil; aksine, bulmadır. Bu,
yok olma değil; Allah’ta var olmadır, kâmil insan olmadır.
Güzelleştiren Allah,
güzeldir ve güzellikler O'nun cemâlinin vasfıdır.
O'nun güzelliği de yaratıklara benzemez. İnsanları etkileyen sanat eserleri, mûcizelerin gücü, hârika ve fevkalâde olaylar... bütün bu güzellikleri yaratan ve bu güzellikleri idrâk
edecek yetenek vererek insanı güzelleştiren Allah'tır. Evrendeki her şeyde
güzellikler açık veya kapalı bir şekilde görülmektedir. Güzel olan Allah'ın
yarattığı varlıklar, ya bizzat güzeldir veya sonuçları yönüyle güzeldir.
Allah'tan daima güzellik zuhur eder.
Kötü ve çirkin,
şeytanın ve insan nefsinin ürünüdür (4/Nisâ, 79).
Allah, yaratıcıların en güzelidir (23/Mü'minûn, 14;
37/Saffât, 125). Allah, hüküm verme bakımından da en
güzel olandır. Rızkın en güzeli de Allah'tan gelir. O, rızık
verme bakımından da en güzeldir (65/Talak, 11; 11/Hûd,
88; 22/Hacc, 58; 16/Nahl,
75).
Var ettiklerine en
güzel boyayı vuran da Allah'tır (2/Bakara, 138). Güzelin kaynağı ve tüm
güzelliklerin sergileyicisi olan Allah, insandan da güzellik sergilemesini,
yani ihsanı emreder: "...Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân et (güzellikler
sergile, iyilik yap)..." (28/Kasas, 77)
Câhiliyye insanı, bakmasını bilemediğinden,
Allah’ın nûruyla bakamadığından, gözlerinde perde
bulunduğundan evrendeki güzellikleri göremez. O, kendine göre, yapay/sanal bir güzel peşindedir.
Müslüman ise, güzelliği
yaratanı bildiğinden,
güzeli keşfetmeye tâliptir. Eşyanın güzelliğinde hakiki güzelliğin tecellîlerini anlar müslüman. O,
mutlak güzellik peşindedir. Allah’ın cemâl sıfatının
tecellîlerini görerek hayran olur. Güzellik mutlak olduğu için, yaratılışta,
Allah’ın yarattıklarında çirkinlik yoktur.
Çirkinlik, itibârîdir, görecelidir. Birinin çirkin dediğine bir başkası
sevgi gözüyle bakıp sevebildiği zaman güzellikler bulabilir. Allah, kötü ve
çirkin bir şey yaratmamıştır. Bir şeyin çirkinliği ve kötülüğü kullanıldığı
yere göredir. Meselâ, hayvan gübresi genellikle pis bir şey diye görülür. Fakat
gübreyle meyveler, sebzeler büyür, gelişir. Bu açıdan ele alınınca gübrenin bir
lütuf ve nimet olduğu ortaya çıkar. Ama birisi gübreyi alıp üstüne başına
sürmüşse, o zaman, ona pis demek yerinde olur. Tarlasına, bahçesine gübre çeken
bir çiftçi bu haliyle hiçbir zaman pis değildir.
Ölüm olmasaydı,
ölümden sonraki hesaba çekilmekle başlayan hayat olmasaydı... O zaman her şey
anlamsız ve boş olurdu; güzeller ve güzellikler bile. Evet, ölüm olmasaydı o
zaman nefse hoş gelen, sınırlarını hevânın veya
çevrenin çizdiği güzellerin (!) ve güzelliklerin (!) belki bir değeri olurdu. O
zaman dünya sadece eğlenmek ve zevk almaktan ibâret
olabilirdi. Ama ölüm var, hem de evet, güzel olan ölüm ve ölüm ötesi
güzellikler bizi bekliyor. O halde tüm yapay ve sanal güzellikleri, bütün sahte
ve fâni güzellikleri o yok olmayacak gerçek güzellik uğrunda fedâ
etmeye değmez mi?
Güzellik; zevkle, haz
duymakla, hoşlanmakla, beğenmekle ilgilidir. Kur’an
bu konuda insanın hevâsının/arzusunun doğru bir ölçü
olmadığını belirtir (2/Bakara, 216).
Allah için yapılan her
şey, atılan her adım, hikmet ve ibretle bakılan, dolayısıyla O’nun adıyla
okunan her şey ibâdet; her ibâdet de güzel, güzeller
güzeli.
Allah mutlak Güzeldir. Allah'ın isim-sıfatlarından biri
"el-Muhsin" (güzel yapıp eden)dir. Allah muhsin olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır. En
güzel şekilde yaratılan insanın ürettiği tüm güzelliklerin gerçek sahibi ve
yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü, elini, dilini
kullanmaktadır.
Güzel Kur’an’ın İnsanı Güzelleştirmesi
Kur’ân-ı Kerim, sözlerin en güzelini
barındıran bir Kitap’tır. Allah’ın kelâmı, tüm güzellikleri içerir (39/Zümer, 23). Bu yüzden insana, indirilen sözün en güzeline
uyması emredilir. İnsana inen sözlerin en güzeli Allah'ın sözü (39/Zümer, 55) olduğundan insan, ancak Kur’an’a
uyarak güzelliğe uymuş ve güzelleşmiş olur.
Çünkü güzelleşmek isteyen insanların bir niteliği, sözü dinleyip onun en
güzeline uymaktır (39/Zümer, 18). En güzel din,
güzellikler sergileyerek Allah'a teslim olanların dinidir (4/Nisâ,
125). Allah, aynı zamanda hüküm verme bakımından da en güzel olandır (5/Mâide, 50). Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı
olduğundan, en güzel isimler (esmâu'l-husnâ) da O'nundur (7/A'râf, 180;
20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24).
Kur’an, insanın inancı başta olmak üzere
tüm bireysel, âilevî, sosyal, siyasal ve ekonomik
hayatını, gizli-açık bütün amellerini/davranışlarını, ahlâkını, içini, dışını,
çevresini, kısaca her şeyini güzelleştirir. Yeter ki Kur’an’a
tâbi olsun insan. Esfel-i sâfilîne
düşmekten, hayvanlaşmaktan, hayvanlardan daha aşağı olmaktan kurtarır Kur’an. İnsanı meleklerle yarışacak hale yükseltir,
olgunlaştırır, kâmil hale getirir.
Kur’an İhsânı,
Yani Güzelliği ve Güzelleşmeyi Emreder: “Muhakkak ki Allah, adâleti, ihsânı, akrabâya vermeyi
emreder. Çirkin işleri, münkeri, fenâlık
ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (16/Nahl, 90). Kur’an’ın emrettiği
“ihsân”, bütün güzellikleri ve rağbet edilen
şeyleri ifade eder. İhsan; iyilik etme, güzel davranma, ikram etme, lütuf,
bağış, güzellik, uygunluk, güzel olan şeyi en güzel şekilde yapmak demektir.
İhsan, başkasına nimet sunmak, iş ve fiillerinde güzel davranmak veya
gerekenden fazla verip gereğinden azını almaktır. İhsân,
yaptığı işi en iyi biçimde ve noksansız yapmaya denir. İhsan, temel olarak iki
anlama gelir. 1- Bir şeyi güzel yapmak, 2- İyilikte bulunmak. Kur’an’da Allah Teâlâ, ana-baba
başta olmak üzere, bazı kimselere ihsânı özellikle
emreder.
Kur'an'ın ideal insanı "muhsin" diye anılmaktadır. Kur'an'da
39 kez tekrarlanan "muhsin", güzel düşünüp
güzel eylemler yapan kişi demektir. Muhsin kelimesi, Kur'an'da
istisnâ dışında hep çoğul şekliyle kullanılmıştır. Bu
da gösterir ki, güzellik üretimi ihlâsla sâlih amel
işleyen cemaat içinde bulunmadan, toplumsal bir idrâk
ve uğraş olmadan, yeterince gelişemez. Kur'an'ın
kılavuzluğu, rahmeti ve öğüdü, muhsinler (güzel
düşünüp güzel şeyler üretenler) içindir; Kur'an
onlara hayır ve bereket getirir (31/Lokman, 3). Güzelle ilgisi kopuk, güzelliği
hayatından silmiş kişiler ve toplumlar Kur'an'ın hidâyetini anlayamazlar ki ondan hayır ve bereket görsünler.
Güzele düşmanlık sergileyenler ise Kur'an'ın
rahmetinden nasipsizlikle kalmazlar, onun lânetine de uğrarlar. Leyl sûresi 6-9. âyetler, bu
lânetlenmenin kanıtı olarak hayatın zorlaştırılmasını, kaosa itilmeyi
göstermektedir.
Kur’an’ın insanı güzelleştirmek için yaptığı
tavsiyelerden bazılarını görelim:
“...İhsân edin (her türlü hareket ve davranışınızı güzel ve dürüst
yapın); Allah muhsinleri (güzel iş yapanları) sever.” (2/Bakara, 195)
“Muhakkak ki Allah, adâleti, ihsânı
(güzel iş yapmayı, iyiliği), akrabaya vermeyi (yardım etmeyi) emreder…” (16/Nahl,
90)
“Eğer ihsân ederseniz (güzel
davranışlarda bulunursanız), kendinize ihsân etmiş olur; kötülük ederseniz yine
kendinize etmiş olursunuz...” (17/İsrâ, 7)
“İman edip sâlih amel işleyenler
(bilmelidirler ki) Biz, güzel işler yapanların (ahsene
amelâ) ecrini zâyi etmeyiz.
İşte onlara, içinden ırmaklar akan Adn cennetleri
vardır...” (18/Kehf, 30-31)
"...Allah sana ihsân ettiği
gibi, sen de (insanlara) ihsân (güzellikler) sergile..." (28/Kasas,
77)
Kur’an’ın, kendisinde en mükemmel ve en
güzel örnekler olduğunu bildirdiği (33/Ahzâb, 21) ve
büyük/güzel ahlâk sahibi olduğunu ifâde ettiği
(68/Kalem, 4) güzeller güzeli Rasûlullah’ın da
ümmetini güzelleştirmek için tavsiyelerinden birkaç tanesine işaret edelim:
"Şüphesiz Allah her şeyde ihsânı/iyilik
ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır). O halde siz öldürdüğünüz vakit bile,
öldürmeyi güzel yapın. (Etini yemek için hayvanları) Kestiğiniz zaman da
kesmeyi güzelce gerçekleştirin. Her biriniz bıçağını bilesin. Ve kestiği
hayvana eziyet vermesin." (Müslim, Sayd ve'z-Zebh 57; Ebû Dâvud,
Edâhî 12)
“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Ahmed
bin Hanbel, 2/381; Muvattâ,
Hüsnü’l-Hulk 8)
“Mü’minlerin iman bakımından en
kâmil olanları, ahlâkı en güzel olanlarıdır.” (Buhârî, Edeb 39; Ebû Dâvud,
Sünnet 14)
“Kovandaki suyu, isteyenin kabına boşaltmak ve mü'min kardeşine güler yüzle konuşmak gibi de olsa, iyi,
güzel ve doğru olan hiç bir sözü, işi ve davranışı küçümseme (yapabilirsen hiç
durma, yap)." (Ebû Dâvud, Libas)
Kur’an, Her Şeyden Önce İnsanın İnancını
Güzelleştirmek İster: Kur’an’a göre şirk, insanı çirkinleştiren en önemli etkendir. “Ey iman edenler, müşrikler ancak bir
pisliktirler...” (9/Tevbe, 28). Şirk, bünyeye
sonradan giren bir mikroptur, bir ârızadır, bir
anormalliktir. Şirk, öncelikle kalbin hastalığıdır, müşrikler de ölümcül
hastadırlar (2/Bakara, 10), onların duyu organları da ârızalı
ve görev yapamaz durumdadır (2/Bakara, 18, 7/A’râf,
179). Onlar, akıllarını da kullanmayan hayvandan aşağı insan müsveddeleri (7/A’râf, 179), birer pisliktirler (9/Tevbe,
28). Bir küçük kibrit çöpü koca ormanı yakıp mahvettiği gibi, şirk de amelleri
mahveder. Bir kanser mikrobunu veya yanan kibrit çöpünü önemsiz, tehlikesiz
görüp bunların zararlarına duyarsız kalmak, hiç akılla bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir. Şirkin olduğu yerde, kargaşa, fesat,
kavga, anarşi, düzensizlik ve huzursuzluk vardır. “Eğer yerde ve gökte, Allah’tan başka ilâhlar/tanrılar bulunsaydı, yer
ve gök (bunların nizamı), kesinlikle bozulup gitmişti.” (21/Enbiyâ, 22). Kâinatta
nizam ve âhenk olduğuna göre, tevhidî özellik vardır.
Yeryüzünün halifesi olarak yaratılan
insanın tevhidden yüz çevirmesi, çevresiyle
uyumsuzluğa sebep olduğu gibi, halifelik misyonu açısından da bir ihânettir. Hayatlarını din ve dünya diye ayıran, Sezar ve
Tanrı diye iki ilâh kabul eden, devletine dini karıştırmak istemeyen, laiklik
gibi çok tanrılı anlayışa sahip olan, Kur’an
tâbiriyle dinlerini parçalayan müşriklerin kendileri de parça parça, grup gruptur ve her grup, kendi yanındakiyle övünür
durur (30/Rûm, 31-32). Şirkin bu çirkin tablosu
yanında; Tevhid ile vahdet kelimeleri aynı kökten
gelir. Biri, “birlemek”, diğeri “birlik” ve “birleşmek” demektir. Tevhide
inanan her ırktan, her yapıdan insan “ümmet” bilincine sahip olacak,
birbirlerini ancak kardeş (49/Hucurât, 10) kabul
edecektir. Aynı Allah'a gerçekten iman edenler, yekvücut olacaklar, aynı
nizamın parçasını oluşturacaklar, güç ve imkânlarını birleştireceklerdir.
Şirk; Allah’a zâtında,
sıfatlarında ve fiillerinde ortak veya denk tanımaktır. Şirk koşan kişiye
müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak, Allah’tan başka herhangi bir
varlığı ma’bud
(ibâdet edilen) olarak bilmek, Allah’ın
yaratıcı, kadim, bâkî... gibi sıfatlarını başka
varlıklara vermek şirktir. Kısaca şirk, Allah’ın ilâhlık vasıflarını Allah’tan
başkasına vermektir. Şirk; tevhidin temeli olan “lâ ilâhe illâllah” gerçeğinin
dışına çıkmak, Allah’tan başka ilâh(lar) olduğunu
inanç, söz veya eylemle iddia etmek, Allah’ın dışında gerçek anlamda güç ve
kudret sahibi birini kabul edip başkasına ibâdet ve
duâ etmektir.
Bireysel, sosyal ve siyasal
hayattaki tüm problemlerin ve çirkinliğin kaynağında tevhidî
ilkelere bağlı hayat sürmemek vardır. Asr-ı saâdeti yaşamanın, saâdeti bu asra taşımanın, her yönden
güzelleşmenin yolu akîdenin sağlamlığından geçer. Kur’an’ın
istediği gibi iman edilmedikçe, kişilerin ve toplumların düzelmesi mümkün
olmayacak, ahlâkî öğütler delik kaba su doldurma gayreti gibi sonuçsuz
kalacaktır. Kula kul olmanın zilletinden ve kulların koyduğu Kur’an’a ters kurallara uymaktan doğan çirkinliklerden
kurtulmak ve kaliteli insan olmak için hükümlerin en güzellerini içeren Kitab’a gönülden teslimiyet ve bağlılıktan başka yol
yoktur.
Tevhidî esaslar, Kur’an’ın
en fazla önem verdiği hususlardır. Din, bu esasları bireylere ve topluma
yerleştirmeyi esas almış; Mekkî sûreler
hemen tümüyle bu ilkeleri yerleştirirken, Medenî sûreler de sık sık buna vurgu yapmış, emir ve yasaklarla bunları
pekiştirmiştir. Hz. Peygamber, on üç sene Mekke döneminde bu imanî esasları yerleştirmek için tebliğini sürdürmüş, sonra
da imanları kemâle erdirme gayretine devam etmiştir. Kur’an, insanın sadece Allah’a kulluk yapmak için
yaratıldığını vurgular. Her türlü puta tapıcılığı, şirkin tüm çeşitlerini, tâğutun bütün görüntülerini, sahte ilâhların
egemenliklerini reddetmeden yalnız Allah’a kulluk sergilenemeyecektir.
Dünyaya imtihan için gelen insan, Tevhid dini üzerinde yaşadığı zaman, hem sınavı kazanır hem
de dünya hayatını fıtratına uygun olarak yaşayarak güzelliğini korumuş, iç
güzelliğini dışa yansıtmış, yani güzelleşmiş olur. Tevhid’in
ilkeleri, insana gerçek doğruluğu, güzelliği, huzuru, saâdeti
ve kurtuluşu getirir. İnsana ait hakları ona vermekte, insanlar ve toplumlar
arasındaki adâleti sağlamakta, azgın kimselerin hevâ ve heveslerinin getirdiği fitne ve zulümden insanları
korumaktadır.
Kur’an’ın ifadesine göre şirk en büyük
zulümdür (31/Lokman, 13). Zulüm, hem nûrun zıddı olarak karanlık; yani kötülük,
mutsuzluk, kaos, huzursuzluktur; hem de hakkı asıl
sahibine değil de bir başkasına vermek, Allah’ın hâkimiyet hakkını, hiç hakkı
olmayan başkalarında görme yanlışlığıdır. Şirk inancı, insana huzuru değil;
sıkıntıyı, emniyeti değil; korkuyu ve güvensizliği, saâdeti
değil; şekaveti, adâleti değil; zulmü, iyi ahlâkı
değil; azgınlığı ve fesâdı kazandırır. Kur’an, şirk
koşanların sürekli huzursuzluk içinde olduklarını çarpıcı bir şekilde
anlatmaktadır: “Kim Allah’a şirk koşarsa
sanki o gökten yere düşmektedir de kuşlar onu didik didik
etmektedir veya rüzgâr onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir.” (22/Hacc, 31)
Yerde ve gökte iki veya fazla ilâh
(tanrı) olsaydı hepsinin düzeni bozulurdu (21/Enbiyâ,
22). Öyleyse şirk dininin ilâh anlayışı temelinden sakattır. Şirk inancı,
sahibini desteksiz ve yönsüz bırakır. Şirk koşanlar, Allah ile bağlarını
kopardıkları için haktan uzak kalırlar, yanlış hüküm verirler, adâletten uzaklaşırlar, zulme bulaşırlar. Hatta bu şirk
onlara çocuklarını öldürmeyi bile güzel gösterebilir (6/En’âm,
137). Ancak, şirk inancı insanı tatmin etmez. Müşrik kimse, bir arayış ve özlem
içerisindedir. Müşrikler, ibâdet ve duâ ettikleri
ilâhlarının kendi ihtiyaçlarını karşılayacağını sanırlar. Halbuki
ilâhlar onlara hiç bir karşılık veremezler. İlâhlara yalvaranların hali
susuzluğunu gidermek için iki elini suya uzattığı halde asla suya ulaşamayan
kimse gibidir (13/Ra’d, 14). Şüphesiz aklını iyi
kullananlar şirkin yanlışlığını görürler (7/A’râf,
191). Allah’a ait özellikleri (nitelikleri) yaratılmış olanlara vermek,
yanlışların en büyüğüdür. Şirk koşanlar büyük sapıklık ve karmaşa içerisine
düşerler (4/Nisâ, 48). Onlar, dibi görünmez bir
karanlığa yuvarlanırlar (4/Nisâ, 116). Allah (c.c.)
böylesine yanlışlığa ve sapıklığa düşenlerin yüreklerine sürekli bir korku
salmıştır. Onlar devamlı bir tedirginlik ve korku içerisindedirler (2/Âl-i İmrân, 151). Onlar, âhiret
hayatına yakînen inanmadıkları için, hep dünyada
kalmak isterler, ölmekten korkarlar (2/Bakara, 96).
Günümüzdeki çirkinliklerin temelinde
Kur’an’ın yok etmek için mücâdele
ettiği en büyük problem olan şirk inanç ve davranışları yatmaktadır. Çağdaş
insanların çoğu, aynen eski Arap câhiliyyesinde
olduğu gibi, Allah’ı, göklerin hâkimi kabul ediyor, yağmuru yağdıran, insanları
ve varlıkları yaratan olarak kabul ediyor; ama yeryüzüne O’nu karıştırmak
istemiyor, yerin egemenliğini başka tanrılara veriyorlar. “Allah, yeryüzünde (o
da beşerî kanunlara, ilke ve yönetmeliklere uygun olmak şartıyla) sadece -o da
sınırlı şekilde- câmilere karışabilir, oraya hâkim
olabilir. Üniversite dâhil okullara, mahkemelere, meclislere, çarşı ve
pazarlara, cadde ve sokaklara, kıyafet ve kanunlara, sosyal hayatı düzenleyen
anlayışlara karışamaz.” Bu anlayış ve uygulamalar, şirk değil de nedir? Çok kaypak bir içeriği olduğu halde, üzerinde ittifak edilen en
belirgin anlamıyla “dinin devlete, devletin dine karışmaması” demek olan
“laiklik” gereği ve dayatması olarak sadece vicdana hâkim olmasına
karışıl(a)mayan Allah'ı dünya işlerine karıştırmak istemiyorlar, bu alanlarda
egemen başka güçler (tanrılar) kabul ediyorlarsa, buna herhalde tevhid ve İslâm adı verilemez. Bu anlamda laikliğin çağdaş
değil, temeli çok eskilere dayanan bir şirk olduğunu söyleyebiliriz. Ve eski
Arap câhiliyesinin de Allah’ı (hak dini) dünya ve
devlet işlerine karıştırmak istemediklerini, Peygamberimiz’le
bunun için mücâdele ettiklerini biliyoruz. Demek ki
şirk cephesinde yeni hiçbir şey yok; sadece eski câhiliyenin
modern görünüm ve söylemleri var; tek millet olan müşrikler, ilkel atalarını
taklit etmekten başka bir şey yapıyor değiller.
İnsanlar, demokrasi ve özgürlük
putlarının da etkisiyle, hevâlarını hiçbir sınır
tanımadan tatmin etmek istiyor, şeytanî fesad ve
ahlâksızlıklara, içki, kumar ve zina evlerine dinin müdâhale
edip yasak koymasını istemiyorsa, konu şirk kavramıyla ilgilidir. Tüm sosyal,
siyasal, kamusal ve hukukî alanlara Allah’ın dışında başka tanrıların
egemenliği egemen güçler tarafından isteniyor, dayatılıyor ve halk tarafından
buna rızâ gösteriliyorsa, bunların tümü, şirkin
dışında bir şeyle izah edilemez. Ve bu durum insanlığı yaratıkların en şerlisi
durumuna düşürmekte, hayvanların tabanlarını seyreden bir alçaklık ve
seviyesizlik göstermektedir.
Kur’an’ın birçok âyetinde
açıkça görüleceği gibi, Allah, ibâdetin sadece kendisine yapılmasını emrediyor.
İster içimizde ve ister dışımızda olsun bizi kendisine râm
eyleyen, mutlak anlamda itaatkâr kılan, bizim bedenimizi ve ruhumuzu kendi
kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi kendi istediği yöne sevkeden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi kendisine
kul yapmış demek olur. Oysa Rabbimiz, ulûhiyet, rubûbiyet
ve ubûdiyeti bizim yalnızca kendisine tahsis etmemizi
ve bu noktada bütün sahte ilâh ve rableri reddetmemizi istiyor.
Kur’an’da “şirk” kelimesi ve türevleri 168
yerde geçer. Şirk lafzı geçmese bile, âyetlerin çok
büyük bir bölümü, tevhidi hâkim kılmak için şirkle mücâdeleyi konu edinir. Kur’ân-ı Kerim’de Allah lafzı 2697 yerde, ilâh kelimesi 147
yerde, lâ ilâhe illâllah ifâdesi 2 yerde, lâ ilâhe
illâ hû cümlesi 30 yerde, iman kelimesi 873 yerde, küfür kelimesi 525 yerde
zikredilir. Saydığımız bu kavramlar şirk kelimesiyle birlikte toplam olarak
4442 etmektedir. Sadece bu lafızlarla tevhidin yerleştirilmesi ve şirkin izâlesi Kur’an âyetlerinin üçte
ikisini teşkil ettiği görülür. Bir adı da Tevhid sûresi olan İhlâs sûresinin Kur’an’ın
üçte biri sayılması da bu sûrede baştan sona tevhidin en özlü ve özet biçimde
sunulduğunun hatırlatılmasıyla ilgilidir. Yani, “İhlâs sûresinin
içerdiği tevhid, Kur’an
konularının üçte biridir” anlamı taşır. Hadis rivâyetindeki
“İhlâs sûresinin Kur’an’ın üçte birine eşit olduğu”
ifâdesinden de anlaşıldığı gibi, direkt tevhidle
ilgili âyetler Kur’an’ın üçte birini teşkil etmekte,
dolaylı olarak şirkin izâle edilip tevhidin hâkim kılınmasıyla ilgili âyetler
de değerlendirilince, yukarıdaki rakamlardan anlaşıldığı gibi Kur’an’ın üçte ikisinden fazlasını oluşturmaktadır. Bütün
bunlar göstermektedir ki, Kur’an’ın en temel konusu
gönüllerde, zihinlerde ve eylemlerde birey ve toplum olarak tevhidin hâkim
kılınıp şirkin yok edilmesidir.
Kur’an, insanlara öncelikle doğru bir
ölçüyü kazandırmayı hedefler. Terazisi bozuk olanın tarttığı her şey de yanlış
ölçülmüş olacak, adâlet ve doğruluk sağlanamayacaktır.
Kur’an’ın hak-bâtıl,
doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin... gibi
ölçülerini kabul etmeyerek başka ölçü ve kıstasları benimsemek, şirktir. Bir
kimse, benimsediği bu İslâm dışı ölçüleri koyanları, Allah’ın dışında hüküm ve
kanun koyucu olarak kabul ederse, onu Allah'a şirk koşuyor demektir. Bu ölçü
veya hükümleri koyan, kişinin kendisi, yani hevâsı,
babası, ataları, patronu, çevresi, içinde yaşadığı toplum, çeşitli ideoloji ve
felsefelerin kurucuları ve uygulayıcıları, devlet veya devlet adamları... olabilir. Allah’ın itaat edilip uyulmasına izin vermediği
kimselerin görüşlerini veya İslâm’ın çizdiği yoldan farklı bir yolu benimseyen,
beşerî düzen ve yasaları İlâhî nizama tercih eden kimse şirke girmiş demektir.
Böyle bir kimse, kendisinin müslüman olduğunu iddia
etse, hatta İslâm’ın birçok emirlerini yerine getirse dahi, bir tek konuda bile
Kur’an’a ters bir anlayışı, düşünce ve değer
yargısını tercih etse şirke düşmüş olur. “Allah
ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkeğe ve kadına, o işi kendi isteklerine göre
seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı
gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (33/Ahzâb,
36)
Kur’an, İbâdet
Yönüyle de İnsanı Güzelleştirir. Kur’an, insanın hayat programını
çizen bir kitap olduğu için, tek ilâh olan Allah’a kulluk ve itaat, onun temel
mesajıdır. Allah, tek yaratıcı, yegâne hâkim ve yönetici, rızık
verici... olduğundan yalnız O’na ibâdet edilmeli,
başkası O’na ortak koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın kulları üzerindeki en büyük
hakkıdır. Allah, kullarının ibâdetine muhtaç değildir,
ama insan ibâdete muhtaçtır ve her an mutlaka ibâdet halindedir; ya Allah'a
veya Allah’ın dışındakilere. İnsan, imanla küfür arasında, sahte ilâhlarla
gerçek İlâh arasında bir tercih yapmalıdır. Âdemoğlu, hem Allah'a hem de
şeytana kul olarak yaşayamaz (Bkz. 33/Ahzâb, 44). “Tâğuta kulluk/ibâdet etmekten kaçınan ve tam gönülle Allah'a yönelenlere
müjdeler! Dinleyip de sözün en güzeline tâbi olan kullarımı müjdele!” (39/Zümer, 17-18)
Kur’an’ın emrettiği her ibâdet,
insanı güzelleştirir, çirkin inanç ve davranışlardan uzaklaştırır. Huşû ile kılınan namaz, insanı fahşâdan,
münkerden, her çeşit çirkinlik ve kötülükten alıkoyar
(29/Ankebût, 45). Oruç, insanı güzelleştiren takvâya ulaştırır (2/Bakara, 183). Zekât, sadaka ve her
türlü infak, insanı bireyselliğin çirkinliklerinden kurtarıp topluma faydalı
güzel insan haline getirir.
Kur’an, insanın ibâdetlerini baştan savma
yapmasını istemez; huşû ile, güzel şekilde yapılmasını
ister. İhsân, Allah’ı görüyor gibi ibâdet etmektir.
Meşhur Cibrîl hadisinde Peygamberimiz ‘ihsân’ı o
şekilde tanımlamıştır: “Allah’a, O’nu
görüyormuşçasına ibâdet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan bile O seni
görüyor.” (Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, hadis
no: 8). Burada bizzat Allah’ı görmek değil; Allah’ın sıfatlarını, Rabliğini ve
azametini göz önünde bulundurmak kast edilmektedir. Mü’min,
ibâdetini ihsân üzere yapar, yani en güzel şekilde,
ibâdetin amacına ve hikmetlerine uygun bir tarzda yapar/yapmalıdır. Bu da,
Allah’ı görüyor gibi bir duygu içerisinde olmakla mümkündür. O yüzden ibâdetin en büyüğü olan namaz miraç sayılmıştır. O'na
yönelmek, O'nun huzuruna çıkmak, O'nunla konuşup
görüşmek, O’ndan güzellik devşirmektir namaz. Ve tüm hayatımız namaza
benzemeli, O’na kulluk, namazla bitmeyip namazla başlamalı, her namazla daha
güzel hale gelmeli. Hâlâ terk edemediğimiz kötülük ve çirkinlikler, namazımızı
terk ettirmeden ya da sevabını azaltmadan, namazımız kötülükleri hayatımızdan
terk ettirmeli, o güzellikte ikame edilmeli.
Kur’an, İçerik ve Üslûp Yönüyle Güzel
Konuşmayı Emrederek Sözleri Güzelleştirir: “Kullarıma söyle; sözün en güzelini söylesinler...” (17/İsrâ,
53).
Güzel söz; doğru,
faydalı, sevindirici ve muhâtabın seviyesine uygun
olan sözdür, doğru sözdür: “Ey iman edenler! Allah’tan
korkun, haramlardan sakının. Doğru söz söyleyin ki Allah işlerinizi düzene
koysun ve günahlarınızı bağışlasın...” (33/Ahzâb,
70-71) “Acı da
olsa doğruyu söyle...” “Yalandan da sakının. Çünkü yalan, imana aykırıdır.” (Keşfu’l Hafâ, 1890, 865)
Güzel söz, faydalı
olan sözdür: “Allah'a ve âhiret
gününe iman eden kimse, ya hayır söylesin veya sussun.” (Et-Tâc, V/183). Kur’an’da gerçek mü’minlerin faydasız, mâlâyâni konuşmalardan kaçındıkları belirtilir:
“Gerçekten mü’minler
kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında huşû
içindedirler. Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler...” (23/Mü’minûn, 1-3) “Kendisini ilgilendirmeyen mâlâyâniyi
(faydasız söz ve işleri) bırakması, mü’minin müslümanlığının güzelleşmiş olmasındandır.” (Et-Tâc, V/186)
Güzel söz,
sevindirici sözdür:
“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın.
Müjdeleyin (sevdirin), nefret ettirmeyin.” (Mişkâtu’l
Mesâbih, hadis no: 3722) “(Sevdirici ve sevindirici) tatlı söz (muhâtaba verilmiş) bir
sadakadır.” (Keşfu’l Hafâ, hadis no: 1947).
Güzel söz,
muhâtabın seviyesine uygun olan sözdür: “(Rabbimiz
tarafından) insanlara aklî seviyelerine uygun olarak konuşmakla emrolunduk.” (Keşfu’l Hafâ, hadis no: 592).
Güzel söz, Allah'a
dâvet eden ve sâlih amel işleyen, “ben müslümanım”
diyenin sözüdür: “(İnsanları) Allah'a çağıran, sâlih (iyi ve güzel) iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’
diyenden daha güzel sözlü kim vardır?” (41/Fussılet,
33). “Ben müslümanlardanım” diyen ve bu sözünü sâlih amellerle isbat eden
kimsenin Allah’a dâvet eden sözü, yani Allah'a
teslimiyet gösteren, İslâm prensiplerini tâvizsiz yaşamaya çalışan, İslâm
kimliğinden başka kimlik ve âidiyetleri öne çıkarmayan ve şahsiyet sahibi olan,
dünyevî çıkar gözetmeyen kimselerin Hakka çağrı niteliğindeki sözleridir güzel
söz. Sözde ihsân, sadaka vermekle eş tutulur: "...Güzel söz sadakadır."
(Müslim, Zekât 56; Tirmizî, Birr
36)
Konuşma yeteneği,
insanlar için verilmiş değerlerin en önemlilerinden biridir. Bu kabiliyet ile
insan, hemcinsleriyle anlaşma imkânına sahip olur. Toplum halinde yaşamak mecbûriyetinde olan insan, her gün defalarca bu yeteneğini
kullanarak etrafında dost veya düşman halkaları meydana getirir. Hayatımızı
İlâhî ölçülere göre sürdürmemizi emreden Yüce Allah, çevremizde dost
kazanmamızın sırrını açıklarken kötülüğün en güzel usulle uzaklaştırılmasını
emreder (41/Fussılet,
34).
Konuştuğumuz dili doğru, düzgün ve
güzel kullanmak, yani muhtevâ olarak meşrû, üslûp olarak güzel ve dengeli konuşmak, hem âhiret, hem de dünyamız açısından hayli önemlidir. Kur’an, insanlara “en güzel söz” olarak takdim edilir (39/Zümer, 23). Onun için, Peygamberimiz’in
en büyük mûcizesi olan Kur’ân-ı
Kerim’in en önemli özelliklerinden ve îcaz yönlerinden biri, belâğat ve fesâhatta, yani tüm
söz sanatlarında ve güzel ifâdelerde en üstün bir eser olmasıdır. Bu yönüyle de
Kur’an, mu’cizdir; yani
insanları bir benzerini meydana getirmekten âciz
bırakır. Bütün insanlar birleşse bile böylesine edebî ve güzel ifâdeli Kitabın benzerini meydana getiremezler. Kur’an’ımız bu hakikati, çeşitli yerlerde, tüm insanlığa
meydan okuyarak ifâde eder (Bkz. 2/Bakara, 23-24; 8/Enfâl, 31; 10/Yûnus, 38, 40; 11/Hûd,
13...).
En güzel söz ve edebî kitap olan
Kitabımız, insanların da dillerini güzel kullanmalarını emreder (17/İsrâ,
53). Benî İsrâilden alınan
mîsaktan (ahid, söz) biri de insanlara güzel
söylemektir (2/Bakara, 83). Dolayısıyla tüm müslümanlara
da güzel konuşmaları emredilmektedir. Uyulması emredilen söz de, sözlerin en
güzelidir (39/Zümer, 18). En fasih konuşan ve muhâtaplarının her türlü söz ve davranışla yaptıkları
eziyetlere sabreden, onlara karşı en güzel ifâdelerle dâvet ve tebliğ
vazifesini yapan Rasûl-i Ekrem’e bile güzel ve
tesirli konuşma emredilmektedir: “Onlara va’z et, öğüt ver; onların içlerine işleyecek, ruhlarına
nüfuz edecek güzellikte tesirli söz söyle.” (4/Nisâ,
63)
Medeniyet, güzelliklerden meydana
gelen bir terkiptir. Güzel konuşma ve güzel yazma, yani edebiyat başlı başına
bir sanattır, güzel sanatlardan biridir. Hz. Peygamberimiz, sözü güzel
kullanmakta usta olan, önemli şâirlerden Hassan bin
Sâbit’i güzel sözlerinden, şiirlerinden dolayı övüp teşvik etmiştir. Kimi
vardır, güzel konuşur, fakat güzel yazamaz; kimi de güzel yazar, kalemi
kuvvetlidir, fakat güzel konuşamaz. Bu bir kabiliyet işidir. Önemli olan,
doğuştan potansiyel olarak Allah’ın bir lütfu ve
nimeti olarak verilen bu beyan yeteneğimizi (55/Rahmân,
4) kontrole ve disipline alıp geliştirmektir. Herkesin güzel bir yazar veya
meşhur bir hatip olması beklenemez, bu zaten mümkün de değildir. Fakat, sözü dinlenen, güzel ve düzgün konuşan, anlattığı ve
tebliğ ettiği anlaşılan, gerektiğinde merâmını yazıyla da doğru ve güzel bir
şekilde ifâde edebilen bir seviyeye, çalışıp gayret etmek şartıyla hemen her
insan gelebilir.
Güzel konuşmak veya yazmak, dili
güzel kullanmak, hiçbir zaman gaye olmamalıdır. Dil bir araçtır. Bu vâsıtayı çok iyi kullanabilmek için esas gayeden uzaklaşarak
hayatı bu uğurda harcamamak da gereklidir. Gâye, dil
değil, dindir. Bu konuyla ilgili Kur’an’da
vurgulanan, güzel olan gayeye, güzel vâsıtalarla
gidilme esasıdır. Kur’an, gayemizi belirtirken, vâsıtaları da belirtmiş; her türlü aracı değil; nassların belirlediği, ya da bizi özgür bırakarak mubah
kıldığı araçlarla gayeye doğru yol almamızı istemiştir. Dolayısıyla dil aracı,
kötü bir gayeye hizmet de edebilir. Cennetin, gölgesi altında olduğu kılıcın,
aslında cihad vâsıtası
olarak, kişiye büyük bir makam bahşetmesi yanında; bu aracın kötüye kullanılarak
haksız yere kan dökmeye âlet edilebilmesi gibi, dil de kötüye âlet edilebilir.
Hatta şekil ve üslûp yönüyle “güzel” yargısı verilen konuşma ve yazma
(edebiyat, daha doğrusu “edebiyat yapma”) da şerre âlet olabilir. Sözün ve
kalemin kuvvetli etkisi sebebiyle, bazı samimiyetsiz insanlar, açıkgöz
çıkarcılar, insanları söz oltasıyla kolayca avlayabilmektedir. Kur’an kültürüne sahip olmayan kalabalıklar, sözün sahte
güzelliğine kanarak kolaylıkla sömürülebilmekte, nice politikacılar lâf
cambazlığı yaparak tâğûtî anlayışları halka
kolaylıkla empoze edebilmektedir.
Burada, şöyle bir soru akla
gelebilir: Söz, şerre âlet olabilir; ama güzel söz şerre âlet olabilir mi? Ya
da, değişik ifâdeyle, şerre âlet olan şey, güzel
olabilir mi? “Güzel”i, güzel şekilde ve bir bütünlük içinde değerlendirirsek,
elbette olmaz; âlet olursa güzellikten çıkarılmış olur. “Güzel”i, “Güzel Yaratıcı’nın, kelâmların en güzeli olan Kitabına uygun olan
şey” diye tanımlayınca, şer olan veya şerre hizmet edip ona âlet olan bir şey,
“güzel” olamaz. Halkın edebiyat yapmak, edebiyat parçalamak diye eleştiriyle
yaklaştığı ve olumsuz tavır aldığı, şekil ve kılıf makyajından ibaret yaldızlı
sözler bu türdendir. Kur’an, Şuarâ
sûresinde bu çeşit nefse hoş gelen, aslında hiç de güzel ve gerçekçi olmayan,
dışı süslü olduğu için, câhillerin güzel zannettiği sözlerden bahseder. Gerçek
anlamda mü’min olmayan şâirler, hatipler ve bunların
sanal, yapay, sahte ve aldatıcı güzelliğe (daha doğrusu, maske ve makyaja)
sahip olan yaldızlı sözleri tenkit edilerek, müslümanların
bu tür kişi ve sözlere karşı dikkatli olmaları tavsiye edilir (Bkz. 26/Şuarâ, 224-227).
Yaldızlı sözlerle, süslü kelimelerle
yalanı gerçek gibi, bâtılı hak giysisiyle göstermeye
çalışan lâf cambazları, politikacı, şâir ve edebiyatçılar, her dönemde ve her
yerde görülebilmektedir. Sözlerini daha çok secîli
kelimelerle veya kafiyeli şiirlerle, ya da kulağa ve nefse hoş gelebilecek
özelliklerle süslemeye âzamî gayret gösteren bu insanların sözleri yapmacıktır,
samimiyetsizdir. Daha çok, duygulara hitap eden heyecan amaçlı sözlerdir. Sözü sihir olarak kullanıp gerçeği dil mahâretiyle farklı gösteren, bâtıl bir inancı veya haramları
hoş gösteren, değersizi değerliye tercih ettirmeyi amaçlayan bu sözleri bir müslümanın iyi tanıması ve bunlara iltifat etmemesi
gerekir. Müslümanın, güzel rolüne bürünüp büyülü
maske takan cadıyı teşhis edebilmesi için, öncelikle gerçek güzeli iyi bilmesi,
onunla irtibatı gerekecektir. Çünkü, bir şeyin
sahtesini fark edebilmek için aslını tanımak şarttır. Ancak gerçek güzeli
tanımayan kimseler, sahte güzele âşık olabilir. Bütün bu hususlara dikkat edip
sözdeki yapma güzellikten önce, esas güzellik olan muhtevâdaki
gerçek güzelliği, hakkın ifâdesini, doğruluğu aramalıyız.
Kur’an başta olmak üzere güzel kitapları
okuyarak, dâvet çalışmalarıyla tecrübemizi artırarak
dilimizi, kalemimizi terbiye edebiliriz. Sözde önemli olan doğruluk ve
samimiyettir, güzel bir gayeye hizmet etmesidir. Yoksa,
içi boş, kof sözler, nefse hoş gelse de bunları edebî ve güzel kabul edemeyiz.
Sözün edebî olması için edepli olması gerekir, çünkü edebiyat kelimesi edep
kelimesinden türemiştir. Dinsiz edep, edepsiz de edebiyat olmaz. Dili ve kalemi
İslâmî ve insanî güzelliklerle terbiye etmeyi öğrenmeden, edepli olmak mümkün değildir. Söz ve kalemin
önemi ve güzelleşip edebiyat seviyesine çıkması buradan kaynaklanmaktadır.
Yontulmamış odun gibi kaba ve sert olan, güzellik ve yumuşaklıktan nasibini
alamamış söz, doğru da olsa, iyi niyetle söylenmiş de olsa, çok kere kaş
yapayım derken göz çıkartabilir, fayda yerine zarar verebilir (Bkz. 3/Âl-i İmran, 159).
Konuşma ve yazma kabiliyetini bize
Allah vermiştir (55/Rahmân, 4; 96/Alak,
4). Lisanların çeşit çeşit olması da yine, Allah’ın
kudretini gösteren özelliklerdendir (30/Rûm, 22). Her
peygamber kendi kavminin, içinden çıktığı toplumun konuştuğu dille tebliğ ve dâvetini yapmıştır (14/İbrâhim, 4). Dinin amaç, dilin araç
olmasından dolayı her müslümanın kendi ana dilini çok
iyi bilmesi ve onu çok güzel bir şekilde kullanması, dinini tanıyabilmesi ve
kendi toplumuna tanıtabilmesi açısından da çok önemlidir. İnsanlar, dilleriyle
(kullandıkları kelimelerle) düşünürler, onunla yaşarlar, onunla inançlarını
öğrenir ve ifâde ederler, birbirleriyle dil sâyesinde
anlaşırlar. Beraber yaşadığımız insanlarla iyi iletişim kurmak ve sosyal
hayatta başarılı olmak için de konuştuğumuz dili iyi bilmek ve düzgün kullanmak
şarttır.
Sıcak savaşta silâhların önemi
neyse, soğuk savaşta kitapların, medyanın, kültür ve sanatın yeri odur. Hak-bâtıl savaşı da kıyâmete kadar sürecek. Cephe
her dönemde ve her yerde isteyene açık. Arada kalmak mümkün değil; ya o
cephe seçilecek, ya bu cephe. İslâm savaşçısı olmayan herkes, sadece savaş
kaçkını bir korkak olmakla kalmayacak, bâtıl savaşçısı
konumuna girmiş olacaktır: "İman
edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut
yolunda savaşır. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki,
şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır." (4/Nisâ,
76). Bu ikisinin dışında üçüncü bir savaşçı yok. Aradakiler, üçüncü bir yol arayanlar
mı? İşte: "Bunlar (İslâm
savaşçılarıyla kâfir savaşçıların) arasında bocalayıp durmaktalar (o münâfıklar). Ne onlara, ne bunlara (dâhildirler). Allah'ın
şaşırttığı kimseye asla bir çıkar yol bulamazsın." (4/Nisâ, 143)
İslâm, insanı rûhundan yakalar; onu
iknâ eder, inandırır. İşte bu, sanatla cihadın kaynaşmasıdır. Müslümanın cihadı da en güzel şekilde olmak zorundadır: "Onlarla en güzel şekilde mücâdele et." (16/Nahl,
125). O yüzden cihad sanattır, sanatın cihad olduğu gibi.
Hayat cihaddan ibârettir
de, müslüman için sanat, edebiyat, şiir cihaddan ibâret değil midir? Kurşun, düşmanı yok etmeyi
amaçlarken, sanat ve edebiyat insanı ele geçirip kendi cephesine katmayı
hedefler. Artık insanlar fırçalarla, kalemlerle, filmlerle, CD’lerle,
kasetlerle savaşıyorlar. Modern savaş âletlerinin mermileri, bombaları,
bedenleri değil; rûhu, kalbi hedef alıyor. Kalpler,
kafalar, evler, sokaklar, memleketler ve dünya sanatla ve özellikle edebiyatla
işgal ediliyor.
Sanat, özellikle şiir ve edebiyat, dâvânın
en sihirli tebliğ ve telkin vâsıtasıdır. İnsanlara güzeli sunmak için güzel bir
görünüm içinde güzel unsurları kullanmak gerekir, ki
bu usûllere sanat diyoruz. Sanat rûhundan yoksun kaba
ve çirkin bir tebliğ (ki buna tebliğ denmez, propaganda denir) çağırmak değil,
kaçırmaktır. Bu ince telkin edâsından yoksun, yani
güzellikten yoksun sanatsız tebliğcilik, ham softalık ve kaba yobazlık olur.
Doğruluk ve güzellik tebliğle, telkinle yayılır. Gerçek
sanatın tüm dalları tebliğ vâsıtalarıdır. "Gerçek
sanat" diyoruz, çünkü meşrû olmayan sanat
dallarını ve sanatın gayr-ı meşrû kullanılışını tebliğ kabul etmiyoruz. Meşrû dâvâ, meşrû vâsıtalarla gelir. Neticeye tesir eden her
şey meşrû olamaz. Müslümanlarca bu sanat dalları
içinde tebliğe en müsâit olanlar, en önemli sanat
kabul edilir. Hitâbet, edebiyat: Kur'an'ın
ve peygamberlerin sanat yönünün dışa yansıyan yönüdür. Allah, hakiki ve en
büyük sanatkâr... Kur’an, insan ve evren adlı O’nun
kitapları ise en muhteşem sanat hârikalarıdır. Hakkı, hak ettiği güzellikte insanlara ulaştırmak demek olan
tebliğ; Peygamberlerin sıfatı. İnsanlar arasında en güzel tebliği yapan
peygamberler de, insanlar içinde en büyük edebiyatçılardır.
Tebliğ, müslümanca sanat demektir;
ille Kur'an âyetlerinin veya
hadislerin anlamlarını vermek, vaaz ve nasihat demek değildir tebliğ. Hayatla
ilgili herhangi bir konu İslâmî ölçülere uygun şekilde müslümanca
ele alınır; sözle, sesle, çizgiyle veya başka bir yolla meşrû
ve güzel bir tarzda sunulursa; bu, sanat olduğu kadar tebliğ de olur. İkisini
birbirinden ayıramazsınız. Sanat bir inancın tebliğidir, ama kuru ve soğuk bir
sunma, hiçbir zaman, yapılana sanat vasfı verdirmez. Sanatkâr yönü herkesçe
kabul edilen Mehmed Âkif'in,
şekilden ziyâde sunulan mesajın daha önemli olduğunu belirten bir sözü vardır:
"Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek." Sözümüz odun gibi
olacaksa, Yunus Emre'nin dergâha taşıdığı odunlar gibi doğru ve düzgün olsun,
yontulmamış olmasın ki, kalem misâli sanat vesîlesi
olsun. Yontulmamış odun yanmaya yararken, kalem gibi yontulan odun insanı
yanmaktan kurtarabilir.
"Rabbinin yoluna
hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele
et." (16/Nahl, 125). Hikmet ve güzel öğüt sanattır. Sanat da Rabbin
yoluna dâvet için kullanılmalıdır. Kuru kuru tebliğ değildir istenilen. Rûha
nüfuz edici, gönle hitap edici, kalbi fethedici özelliklere sahip olacak; yani
sanatlı olacaktır tebliğ. Tebliğin sanatlı olması gibi, büyük sanat eserleri de
güzel bir tebliğdir; Gayri müslim sanatçıların meşhur
eserleri de propaganda. Mozart, Bethoven, Pascal gibi Batılı sanatçılar, sadece hıristiyanlığın
etkisinde kalmamışlar, aynı zamanda sanatlarıyla dinlerinin propagandasını
yapmışlardır. Günümüzde hemen her eve, en azından TV.
görüntüsüyle giren ve arsız misâfir gibi peşimizi bir türlü bırakmayan
medyanın yaptığı, Batılıların hıristiyanlık,
kapitalizm, materyalizm, hümanizm, sosyalizm, demokrasi, laiklik gibi
dinlerinin sanat kılıfı içinde propagandasından ibârettir denilse, hiç
abartılmış olmaz. Televizyondaki en mâsum çocuk
programlarından eğlence programlarına, çizgi filmlerden dizilere kadar yapılan
şey, bir dünya görüşünün propagandası, karşı dünya görüşünün de bombardımana
tutuluşudur. Kitle imhâ silâhlarını uzaklarda aramaya
gerek yok; evlerimizde sanki kıble gibi yöneldiğimiz görüntülerin arkasında
sırıtıyor. Gazeteler zaten birer ideoloji çığırtkanı. Dergilerse ya dâvâ adamlarının ya da dâvâsızlık dâvâsının organları.
Kâfirler her türlü sanat araçlarıyla çekinmeden açıkça kendi
inançlarının en kesin şekilde propagandasını yaparken, bir insan hem "müslümanım" diyecek, hem de sanatına inancını
aksettirmeyecek. Olmaz böyle şey; Ne böyle sanat, ne de böyle müslümanlık!
Herhangi bir harama veya küfre âlet ve vesîle
olan şekliyle sanat kabul edilenlerin güzelliği de meşrûluğu da kaybolur. Genel
ölçü, Allah'a yaklaştıran herhangi bir şey meşrû,
Allah'tan uzaklaştıran; tâğutlara, şeytana, nefsin hevâsına hizmet eden herhangi bir şey çirkin ve yasak. Müslümana göre sanatın mutlaka bir hayra hizmet etmesi ve
yalan değil, hakikat olması gerekir. Tabii ki dinî ölçüler, selim akıl ve
fıtrat kalıpları içinde güzel olması, estetik, zevke uygun olması şarttır ki
sanat olabilsin. Bütün bu sanatlar vecd, tefekkür ve
tebliğe hizmetleri ölçüsünde dince makbuldür.
Bilindiği gibi edebiyat; duygu, düşünce, fikir ve
hayallerin, her şeyden önce de inancın sözle veya yazı ile doğru, güzel ve
etkili bir şekilde ifâde edilmesidir. Müslüman
açısından, ihmal edilmemesi ve diğer sanatların önüne geçirilmesi gereken
değerdir edebiyat. Müslümanlar söz sanatlarında, hitâbet
ve şiirde söz sahibi olmalıdır. Laf adamı olmaktan ve gevezelikten kurtulmak,
sanatla bu çirkinliklerin farkını ayırabilmek için de gereklidir bu.
Savunduklarının ve yaşadıklarının güzelliğinin dile yansıması, "İnsanlara güzel söyleyin" (2/Bakara,
83) emrine uyulmasıdır bu.
Kur'an, müslümanlar
için birinci ve en büyük sanat kaynağı olmasına rağmen, bundan çok az
yararlanılmıştır. "Müslümanım" diyen
sanatçı, Kur'an'a yönelmek zorundadır. Ancak bu
şekilde evrensel çapta, güçlü ve orijinal eserler üretebilir. Sanatın da,
sanatçının da kurtuluşu Kur'an'dadır. Her düzen kendi
sanat anlayışını ve sanatını beraberinde getirir. Her rejim kendi prensiplerine
uygun ortamı ve altyapıyı oluşturur. O yüzden müslümanca
sanat isteyenler her alanda müslümanca bir nizam
için, İslâm’ın hâkimiyeti için çalışmalıdır. Bu çalışmalar estetik biçimde
olduğu müddetçe sınırlı da olsa sanat ortaya çıkmış olacaktır. Yani istenen ve
beklenen nizamı tebliğ için her türlü faâliyetler de
sanata dönüşebilir, dönüşmelidir. Her yaptığımızı en güzel şekilde yapmak
İslâm'ın emri olduğu için, müslümanın her yaptığı
sanat haline gelebilir. Kur'an'da geçen "ihsân" tüm anlamlarıyla gerçekten güzel olanı, güzel
sanatı da ifâde edecek boyuttadır: "Güzellikler
yapın. Şüphesiz ki Allah muhsinleri (güzel
hareketlerde bulunanları, güzellik sergileyenleri) sever." (2/Bakara,
195)
Kur’an, İnsanlar Tartışmak ve Münâkaşa Etmek Zorunda Kalınca da Güzellikten Ayrılmamayı
Emreder: “İçlerinden zulmedenler bir yana, ehl-i kitapla ancak en güzel şekilde mücâdele edin ve deyin
ki: ‘Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim ilâhımız da,
sizin ilâhınız da birdir ve biz O’na teslim olmuşuzdur.” (29/Ankebût,
46). “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel
öğütle dâvet et. Onlarla en güzel şekilde mücâdele et.” (16/Nahl, 125)
Tanışırken, Konuşmaya Başlarken,
Selâm Verirken de Güzelliği Emreder Kur’an: “Size bir selâm verildiği zaman, siz
de ondan daha güzeli ile selâmlayın; yahut aynısıyla
karşılık verin...” (4/Nisâ, 86)
Kötülükler ve Çirkinlikler
Karşısında da Güzellikten Ayrılmamayı İster Kur’an: “(Seyyie ile hasene)
iyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel bir tavırla önle. O zaman
(görürüsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost
olur.” (41/Fussılet, 34) "...(O
akıl sahipleri) ki, onlar kötülüğü iyilikle (seyyieyi hasene
ile) savan kimselerdir..." (13/Ra'd, 22).
Peygamberimiz de şöyle buyurur: “Güzel
ahlâk; mahrum edene vermen, ilgiyi kesene alâka göstermen, sana karşı haksızlık
yapanı affetmendir.”
Hakka Çağırırken de Güzellik Kur’an’ın Prensibidir: “Rabbinin
yoluna hikmet ve mev’ıza-i hasene
ile (güzel öğütle) çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele
et...” (16/Nahl, 125) “Ona tatlı dille konuşun, yumuşak söz söyleyin; belki o, aklını başına
alır veya korkar.” (20/Tâhâ, 44)
Kur’an, Ana-Babaya Güzel Davranmayı Çok
Önemser: Kur'an’da, tek olan Allah'a ibâdet edip O'na hiç bir şeyi şirk koşmama emrinden sonra,
ana-babaya güzel davranıp onlara ihsanda bulunma emrinin geldiği görülmektedir.
Şöyle ki: "Rabbin sadece kendisine
kulluk etmenizi, ana babanıza ihsanda
bulunmanızı (onlara güzel davranmanızı) kesin bir şekilde emretti..” (17/İsrâ, 23). Bu âyetten, ana-babaya iyilik ve ihsanda bulunmanın farz olduğu
anlaşılmaktadır. Bunu destekleyen başka bir âyet-i kerimede şöyle buyuruluyor: "De ki,
gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir
şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana
babaya ihsân/iyilik edin..." (6/En’âm, 151). Burada Allah, ana-babaya güzel davranmayı terk
etmenin kötülüğünü beyan için bunu haram kılınanlar arasında zikretti. O halde
ana-babaya ihsan/iyilik farz; terki haramdır.
Ana-babaya ihsân, güzel sözle,
davranışla ve ihtiyaçları anında onlara gereğince infak etmek sûretiyle olur.
Allah, ebeveyni insanın yokluk âleminden varlık âlemine çıkmasına bir sebep
kıldığı için, onlara ihsân etmek gerekir. Allah'ın,
ebeveyne ihsânı kendine yönelik tevhid
ve ibâdetin yanında zikretmesi, ebeveynin çocuklar üzerindeki hakkının
büyüklüğüne işarettir. "Allah'a ibâdet edin ve O'na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın.
Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara... ihsânda
bulunun; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez." (4/Nisâ, 36). Buradaki ebeveyne ihsân,
evlâtların onların hizmetlerini yapması, onlara nâzik konuşması ve onların
meşrû isteklerini gerçekleştirmesi için çalışmasıdır. Peygamberimiz (s.a.s.) bu
konuda şöyle buyurur: "Burnu yerde
sürtülsün; burnu yerde sürtülsün; burnu yerde sürtülsün." "Kimin yâ Rasûlallah?" denildi. Hz. Peygamber: "Yaşlandıklarında ana-babasına,
onlardan birine, yahut her ikisine de yetişen, fakat
onlara iyilik etmediği için cennete giremeyen kimsenin..." (Müslim, Birr 10)
Ana-baba, çocuğunu Allah'a isyana teşvik etmedikçe,
evlâtların onların meşrû her emrine uyması, en azından
onları incitmemeye çalışması gerekir. Ana-baba için mağfiret talebinde
bulunmak, iyiliklerine duâ etmek, bizzat Kur'ân'ın emridir. "Ey
Rabbimiz! Hesâba çekileceği gün beni, ana-babamı ve
(bütün) mü'minleri bağışla!" (14/İbrahim,
41). Ebeveyne yapılan her iyilik ve ihsân, aslında
insanın kendi kendisine yaptığı ihsândır. Âhiretteki
mükâfatının sınırsızlığı yanında, dünyevî ecri/karşılığı peşindir. Sosyal bir
olgu olarak ebeveynimize yaptıklarımızın mislini veya fazlasını çocuklarımızdan
göreceğimiz kaçınılmazdır. Ana-baba, -Allah korusun- müşrik de olsalar, onlara
ikramda bulunmak dinin emridir. Peygamberimiz, müşrik anneye sıla-i rahimde
bulunup ona iltifatlarda bulunmayı emretmiştir (Müslim, Zekât 50; Ebû Dâvud, Zekât 34).
Kur’an, Yediklerimizin ve Giydiklerimizin
Güzel Olmasını İster: Yenilen şeylerin helâl ve temiz (tayyib)
olması Kur’an’ın emirlerindendir. Yeme ve giyme konularındaki âyetlerde
de temizlik ve güzellikle ilgili emir ve tavsiyeler bulunur: “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan gıdâların güzel, temiz ve helâl olanlarından yiyin...” (2/Bakara,
168) “Ey Âdem oğulları!
Her mescide gidişinizde ziynetli elbiseler giyin; yiyin, için, fakat israf
etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (7/A’râf,
31) “Ey Âdem oğulları!
Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır...” (7/A’râf, 26)
Kur’an, İnsanda Toplam Kalite Sağlar;
İnsanı Her Yönden Olgunlaştırıp Güzelleştirir: Kur’an’ın
oluşturmak istediği insan tipi “muhsin” sıfatıyla ifâde edilir. Muhsin, güzellikler sergileyen ve güzel işleri
gerektiği gibi en güzel şekilde yapan demektir. Allah (c.c.) muhsinleri sever (3/Âl-i İmrân,
134, 148; 2/Bakara 195; 5/Mâide, 13, 93). Allah muhsinlerle beraberdir (16/Nahl,
128; 29/Ankebût, 69). Muhsin, güzellik sergileyen,
güzel işleri lâyık oldukları bir şekilde yapan, bol bol
ihsanda bulunan demektir. Mü’minler, inandıkları
Rablerinden öğrendikleri ihsan ahlâkıyla, sürekli ihsan ederler, muhsin olmaya çalışırlar (16/Nahl,
127; 2/Bakara, 112; 4/Nisâ, 125).
Tüm davranışlarımızı güzelleştirmek
ister Kur’an: “Allah yolunda infak edin/harcayın. Kendi
ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İhsân edin
(her türlü hareket ve davranışınızı güzel ve dürüst yapın); Allah muhsinleri (güzel iş yapanları) sever.” (2/Bakara,
195). “Allah (yapılacak) bütün işlerin
güzel bir şekilde yapılmasını farz kılmıştır...” (Müslim, Sayd ve'z-Zebh
57). “…Hasenât
(güzellikler/iyilikler/sevaplar), seyyiâtı (kötülükleri/günahları) giderir. Bu,
öğüt almak isteyenlere (güzel bir) hatırlatmadır. Sabırlı ol, çünkü Allah ihsân sahibi olanların (güzel iş yapanların) mükâfatını zâyi
etmez.” (11/Hûd, 113-115).
Bütün yaptıklarımızı Allah’ın bizi gördüğü ve hesabının sorulacağı şuuruyla
yapmak; her işimizi güzelleştirir. Davranışlarımızı güzelleştirmek, Rabbimızın emri olduğu için ibâdettir.
Muhsinler (güzellikler sergileyen
ihsan sahipleri), bütün işlerini Allah’ın râzı olacağı şekilde güzel ve takvâya
uygun yaparlar. Onlar;
çirkin, bayağı, kötü, zararlı ve faydasız
amellerden, faâliyetlerden uzaktırlar. Muhsin olanlar, insanlar
içerisinde güzel davranışların, işleri güzel yapmanın sembolüdürler. Kur’an, Allah’ın muhsinlerle
beraber olduğunu açıkladığı gibi (16/Nahl, 128; 29/Ankebût, 69), onlara müjdeler verildiğini de belirtir (6/En’âm, 154; 22/Hacc, 37). Kur’an, onlar için bir rahmettir (31/Lokman, 3). Muhsin
olarak özlerini Hakk’a bağlayanlar gerçekten kopmaz bir ipe bağlanmış olurlar
(31/Lokman, 22). Allah (c.c.), insanlara ihsânla
davrandığı gibi, insanın da ihsân sahibi olması en güzel şeydir (28/Kasas, 77). İhsân/güzellik;
insanda toplam kalite demektir. Kâmil insan denen, kaliteli insanı ifâde eden Kur'anî kavramlar
çoktur. Mü’min, muttakî, muhsin, muhlis, sâlih, sâdık, zâkir, âbid bunlardan hemen
aklımıza gelenleridir. Kur’an’ın emrettiği güzellik
de, iman, ilim, sevgi, ibâdet, huşû, takvâ, ihsân,
ihlâs, sâlih amel, doğruluk, zikir, tefekkür, selîm
kalp, aklı kullanma gibi kavramlarla ve her çeşit ahlâkî emirler ve yasaklarla
sağlanır. Güzelleşmek isteyenler bu kavramların içini Kur’an
nasıl doldurmuşsa o şekilde öğrenip yaşayışına geçirmelidir. Kur’an’a uyan, en güzele uymuş ve güzelleşmiş olur. Zaten Kur’an’ penceresinden baktığımızda, dünya da güzellik
yarışması için bir salondan ibârettir: “O (öyle
yüce Allah) ki, davranış yönüyle hanginizin daha güzel olacağını sınamak için
ölümü ve hayatı yaratmıştır…” (67/Mülk, 2)
Güzel bakan, güzel görür; güzel iş
yapan, daha güzeline kavuşur. Hakiki güzellik; Allah ve Rasûlü.
Allah’ın emri ve hükmü; Rasûlünün tebliği ve
örnekliği... Kulluk ve ibâdet...
Allah mutlak güzel olduğu ve
güzelliği sevdiği için de, yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır. Yapmakla
yükümlü kılındığımız güzel amellerin genel ölçülerini, sözlerin en güzeli
kıldığı Kur’an (39/Zümer,
23) ile bildirmiş, güzel ahlâkı azîm/yüce kıldığı
elçisi (68/Kalem, 4) Hz. Muhammed (s.a.s.) ile örneklendirmiştir. Rasûlullah’ta güzel örnekler (33/Ahzâb,
21) tümüyle mevcut bulunduğundan, o, kendi görevini; “Ben, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Ahmed bin Hanbel, 2/381; Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk 8) şeklinde özetlemişti. Güzel Rasûl,
"her şeyde ihsânın,
yani iyilik ve güzelliğin farz kılındığını” (Müslim, Sayd
ve'z-Zebh 57) bildirerek bizim kulluk görevimizi de veciz
bir şekilde beyan etmişti.
Güzelleştirmeye çalışmak,
güzelleşmektir; daha doğrusu, fıtratımızdaki güzelliği ortaya çıkarmaktır.
Amellerimizi güzelleştirmenin ise, bir arada bulunması gereken biri şekle;
diğeri öze bağlı iki ana şartı vardır: Birincisi, yapılacak işin İlâhî yasaları
içeren vahye uygun olmasıdır. İkinci şart, öze ilişkin şart ise, şeklen dine ve
akla uygun işleri Allah’ı görür gibi ve de O’nun tarafından görüldüğü şuuru
içinde (ihlâs, huşû ve takvâ ile) ibâdetleştirerek
yapmaktır.
Güzel davranış sahiplerine Allah ihsânla/güzellikle ve daha fazlasıyla karşılık verecektir. “İhsân
edenlere/güzel amel işleyenlere, hüsnâ/daha güzel
mükâfat (cennet), bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara
leke) bulaşır, ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar
orada ebedî kalacaklardır.” (10/Yûnus, 26)
"Kim (Allah huzuruna) bir hasene/güzellikle
gelirse, ona getirdiğinin on katı vardır." (6/En'âm,
160). İnsan, ihsân üzere olur, güzel işler yaparsa,
davranışlarını ihsân üzere gösterirse, bunun karşılığı olarak ihsân görür,
güzellikle muâmele edilir: “İhsânın
karşılığı ihsândan başka bir şey midir?” (55/Rahmân,
60)
İnsanların dünyada işledikleri
ameller ne kadar ihsân vasfında güzel olursa olsun,
Allah'ın ihsânıyla, âhirette vereceği güzelliklerle mukayese
edilmez. Zaten insanın ihsân üzere yaşayıp güzellikler
sergilemesi de Allah'ın bir lutfu ve ihsânıdır, O'nun
yardımıyladır. Bunları düşünen insan, yaptığı güzelliklerden dolayı nefsine pay
çıkarıp kibirlenmemeli, ihsânını riyâ ve gurur
pisliklerinde kirletmemelidir.
Allah, güzel davranışlarda bulunan muhsinlerle beraberdir, onları sever, onları korur, onlara
dünya ve âhirette iyilikler verir (2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmrân, 134, 147; 5/Mâide, 13,
85, 93; 7/A’râf, 57; 9/Tevbe,
120; 29/Ankebût, 69 vd).
Allah'ın rahmeti sürekli muhsinlerle, güzellik
sergileyenlerle beraber olur (7/A'râf, 56).
Muhsinler, kopmaz bir ipe bağlanmış olurlar (31/Lokman, 22). Kur'an, muhsinlere rahmet sunar
(31/Lokman, 3; 46/Ahkaf, 12). İhsân
sahiplerinin aleyhine bir yol (onları yenik duruma düşürme) yoktur (9/Tevbe, 91).
Güzelliğin ölçüsünü bilmek, gerçek
güzeli sevebilmek güzel insana has güzelliktir. Çünkü güzel olan şeyler, ancak kendilerinden
anlayan ve hoşlanan kimselere güzel gelir. Sanal güzellikten, güzel zannedilen hallüsinasyonlardan sakınmak gerekir.
Günümüzde her çeşit sanat, rûhun güzelliklerinin dışa yansıması olmaktan çıkarılmış;
toplumları maddî yönden sömürme, mânevî yönden de uyuşturma görevi almış
emperyalizmin cadısı konumuna düş(ürül)müştür. Bu çirkin büyücünün kendisini güzel gösteren
maskesinin sırıtan makyajını göremeyen gâfil gençler, yalancı güzelliğine âşık
oldukları bu cadının
kollarına atılır atılmaz can vermekteler. Şimdi sanat adlı bu cadı, büyüsüyle
arkasından koşturduğu gençlerin rûhunu almakla
yetinmemekte, bu cinâyetten önce kendi tanrılığına iman ettirip kendine
taptırmakta.
Bize düşen görev, gücümüzün yettiği
oranda, işi ilâhlık taslamaya kadar vardıran bu büyücünün maskesini düşürmek ve
çevremizdeki kurbanlarını azaltmak için çalışmak. Bunun da yolu, maskesini
takarak onun rolünü oynadığı "gerçek güzel"i insanlara tanıtmaktan
geçiyor. Sahtekârlar ne ile kandıracaklarsa, o şeyin gerçeğini hakkıyla
tanımayanları kandırabilirler sadece. Gerçeğin apaçık ortaya çıkması gerekir ki
sahtekâr bâtıl eriyip yok olsun.
İnsanlara gerçek sanatı, gerçek
güzelliği tanıtmak için öncelikle sahtekârlara savaş açmamız, onların
maskelerini düşürüp çirkinliklerini insanlara göstermemiz gerekiyor. Her şey
zıddıyla anlam kazanacağı, hak-bâtıl mücâdelesi her an
ve her konumda yaşanacağı için kaçınılmaz bir cephedir bu. Günümüz câhiliyesinde imaj ve makyaj her şey kabul ediliyor.
Kaporta çok önemli, motor olmasa da olur. İçinin boş olması önemli görülmüyor,
yeter ki ambalaj çekici olsun. Rûhun güzelliği,
bedenin güzelliği kadar kolaylıkla görülmediği için, câhiliyyenin
câhil insanı bu gerçek güzellik peşinde değil. Eserdir, sanattır, dildir, sâlih ameldir rûhun güzelliğini
gösteren. İç hayatımızın hazinesini zenginleştiren şeydir güzel. Ve güzellik,
Allah'ın armağanıdır. Bu hayata değer verdiren tek şey, sonsuz güzelliğin
görülmesidir. İnsan, bu geçici dünyada güzelliği görünce gerçek güzelliği
hatırlar ve ona doğru uçmak için yanar tutuşur.
“Rabbenâ âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneh
ve gınâ azâbe’n-nâr (Rabbimiz, bize dünyada da hasene/güzellik ver, âhirette de hasene/güzellik ver; bizi ateş azâbından koru)." (2/Bakara, 201). Başta şirk olmak üzere her çeşit
haramın çirkinliklerinden uzaklaşıp Kur’an’a uyarak ibâdet ve kulluğun güzelliklerine hicret edenlere selâm
olsun!