Evlât İçin Farz Bir Görev:
Ana-Babasına İhsân
İhsân: “İhsân” kelimesi, ‘hasene’ kelimesinden türemiştir. Bütün güzellikleri
ve rağbet edilen şeyleri ifade eder. İhsan; iyilik etme, güzel davranma, ikram
etme, lütuf, bağış, güzellik, uygunluk, güzel olan şeyi en güzel şekilde yapmak
demektir. İhsan, başkasına nimet sunmak, iş ve fiillerinde güzel davranmak veya
gerekenden fazla verip, gereğinden azını almaktır. İhsân, yaptığı işi en iyi
biçimde ve noksansız yapmaya denir. İhsan, temel olarak iki anlama gelir. 1-
Bir şeyi güzel yapmak, 2- İyilikte bulunmak. Kur’an’da Allah Teâlâ, ana baba
başta olmak üzere, bazı kimselere ihsânı emreder.
Ebeveyne İhsân: Kur'an’da, tek olan Allah'a ibadet edip O'na hiç bir şeyi
şirk koşmama emrinden sonra, ana babaya itaat etme ve onlara ihsanda bulunma
emrinin geldiği görülmektedir. Şöyle ki: "Rabbin
sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza
ihsanda bulunmanızı (onlara iyi davranmanızı) kesin bir şekilde
emretti..” (17/İsrâ, 23) Bu âyetten, ana babaya iyilik ve ihsanda
bulunmanın farz olduğu anlaşılmaktadır. Bunu destekleyen başka bir âyet-i
kerimede şöyle buyuruluyor: "De
ki, gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir
şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana
babaya ihsân/iyilik edin..." (6/En’âm, 151) Burada Allah, ana babaya
itaati terketmenin kötülüğünü beyan için haram kılınanlar arasında zikretti. O
halde ana babaya ihsan/iyilik farz; terki haramdır.
Ana babaya ihsân,
güzel sözle, davranışla ve ihtiyaçları anında onlara gereğince infak etmek
suretiyle olur. Allah, ebeveyni insanın yokluk âleminden varlık âlemine
çıkmasına bir sebep kıldığı için, onlara ihsân etmek gerekir. Allah'ın,
ebeveyne ihsânı kendi tevhidi ve ibadeti yanında zikretmesi, ebeveynin çocuklar
üzerindeki hakkının büyüklüğüne işarettir. "Allah'a
ibâdet edin ve O'na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya,
yetimlere, yoksullara... ihsânda bulunun; Allah kendini beğenen ve daima
böbürlenip duran kimseyi sevmez." (4/Nisâ, 36) Buradaki ebeveyne
ihsân, evlâtların onların hizmetlerini yapması, onlara nâzik konuşması ve
onların meşrû isteklerini gerçekleştirmesi için çalışmasıdır. Peygamberimiz
(s.a.s.) bu konuda şöyle buyurur: "Burnu
yerde sürtülsün; burnu yerde sürtülsün; burnu yerde sürtülsün." "Kimin yâ Rasûlallah?" denildi. Hz.
Peygamber: "Yaşlandıklarında ana
babasına, onlardan birine, yahut her ikisine de yetişen, fakat onlara iyilik
etmediği için cennete giremeyen kimsenin..." (Müslim, Birr 10)
Ana baba, çocuğunu
Allah'a isyana teşvik etmedikçe, evlâtların onların meşrû her emrine uyması
gerekir. Ana baba için mağfiret talebinde bulunmak, iyiliklerine duâ etmek,
bizzat Kur'ân'ın emridir. "Ey
Rabbimiz! Hesaba çekileceği gün beni, ana babamı ve (bütün) mü'minleri
bağışla!" (14/İbrahim, 41) Ebeveyne yapılan her iyilik ve ihsân,
aslında insanın kendi kendisine yaptığı ihsândır. Âhiretteki mükâfatının
sınırsızlığı yanında, dünyevî ecri/karşılığı peşindir. Sosyal bir olgu olarak
ebeveynimize yaptıklarımızın mislini veya fazlasını çocuklarımızdan göreceğimiz
kaçınılmazdır. Ana baba, -Allah korusun- müşrik de olsalar, onlara ikramda
bulunmak dinin emridir. Peygamberimiz, müşrik anneye sıla-i rahimde bulunup ona
iltifatlarda bulunmayı emretmiştir (Müslim, Zekât 50; Ebû Dâvud, Zekât 34).
Kur’ân-ı Kerim'de
Ana Babaya İhsan: Kur’ân-ı
Kerim, ana babaya ihsan konusuna büyük önem vermiştir. Bunun yanında, kâfir bir
babayı ve kardeşi, küfrü imana tercih ediyorlarsa, velî (dost) edinmenin
yasaklığı (9/Tevbe, 23); anne-baba, evlâdını Allah'a şirk koşmak için zorlarlarsa,
onlara itaat edilmemesi, ama, onlarla (şirke zorlayan ebeveynle) dünyada iyi
geçinilmesi gerektiği (31/Lokman, 35) emredilir. İbrahim (a.s.)'in putperest
babasına karşı konuşmasına "babacığım"
diye hitap ederek başladığını ve bu "babacığım"
ifadelerinin konuşmada sürekli her cümlede tekrarlandığını (19/Meryem, 42-45)
Kur’an, ders alınsın diye belirtir.
17/İsrâ sûresi 23.
âyetinde, ana-babaya "of!"
demenin yasaklığı vurgulanırken, 46/Ahkaf sûresi, 17'de ana-babasına "of be size!" diyen kâfir evlâttan örnekler verilir. “Of!”
ifadesinin, her türlü kaba ve yakışıksız söz için örnek olduğu tüm tefsirlerin
ortak açıklaması olarak belirir.
Ana Babaya İhsanı
Emreden Âyetlerde Dikkat Çeken Hususlar: Bakara sûresi, 83. âyetten anlaşılıyor ki, Allah’a kulluk ve ana babaya iyilik, sadece
Muhammed ümmetinin değil; aynı zamanda eski şeriatlerin de ortak yasasıdır.
Benî İsrâilden de bu konuda mîsak/söz alınmıştır. İlâhî Kitaplarda Allah’a
kulluk emrinden sonra ana babaya iyiliğin vurgulanması, ana baba hakkının önemini
gösterir. Ana babaya itaat, yahûdilikteki temel emirleri içeren meşhur “on
emir”den biridir. Bunların içerisinde, Allah’a şirk koşmanın yasaklanmasından
hemen sonra ikinci olarak emredilmiştir. Çıkış 20/1-17’de on emir sayılırken
şöyle denir: “Babana ve anana hürmet et. Tâ ki Allah’ın Rabbin sana vermekte
olduğu toprakta ömrün uzun olsun.”
Allah’tan sonra insanın üzerinde en çok hakkı olanlar, ana babasıdır.
Allah’ı bir bilip sadece O’na ibâdet ve kulluk nasıl önemliyse, ana babaya
ihsanla muâmele etmek de öyle önemlidir. Çünkü Allah insanın yaratıcısı, ana
baba da yaratmanın sebepleridir. İnsanı besleyen, rızıklandıran Allah;
yetiştiren, eğiten, şefkatle koruyup büyüten ana babadır. Bu bakımdan her şeyin
başında Allah’ın birliğini tanıyıp sadece O’na ibâdet ve kulluk etmek, sonra da
ana babaya iyilik etmek şarttır.
Kur’an’da ve
hadislerde Allah’a ibâdetten hemen sonra ana babaya iyilik görevinin
zikredilmesinin sebepleri şunlardır: a) İnsanın maddî ve mânevî gelişmesi için
en değerli katkı, Allah’ın nimetlerinden sonra ana babanın fedâkârlıklarıdır.
Çünkü ana baba, çocuğun hem varlık sahnesine çıkmasının sebebidirler, hem de
yetiştirilip terbiye edilmesini, eğitimini sağlayan kişilerdir. b) Çocuğun
varlık alanına çıkmasının asıl ve gerçek sebebi Allah, zâhirî ve hukukî sebebi
ise ana babadır. c) Allah nimetlerini karşılıksız verdiği gibi; ana baba da
çocuklarının ihtiyaçlarını hiçbir karşılık beklemeden seve seve yerine
getirirler. d) Allah kuluna günahkâr bile olsa nimetler verdiği gibi; ana baba
da âsi bile olsa çocuklarına desteklerini sürdürürler. e) Allah, kullarının
iyiliklerinden râzı olduğu, karşılığını fazlasıyla verdiği gibi; ana baba da
çocuklarının sahip olduğu imkân ve değerleri korumaya ve geliştirmeye
çalışırlar.
İsrâ sûresinin 23-24.
âyetlerinde Allah’a ibadetle yan yana emredilen ana babaya ihsanın/ iyiliğin,
hiçbir şarta bağlanmadığı dikkat çekmektedir. Bundan da, ana babanın müslüman
veya gayr-i müslim, faziletli veya fâsık/günahkâr olup olmadığına bakılmaksızın
onlara itaat etmenin gerekli olduğu sonucuna varılır. Nitekim Mümtehıne
sûresinin 8 ve 9. âyetleri de bunu desteklemektedir.
İsrâ sûresinin 23.
âyetinde, ana babaya karşı saygısızlığın en basit ifadesi olmak üzere, “onlara öf bile demeyin” buyurulmuştur.
Tefsir âlimleri, iç sıkıntısını ifade eden bu kelimenin, her türlü kabalık,
saygısızlık ve isyankârlığı içerdiğini belirtirler. 24. âyette, merhamet
duygusundan kaynaklanan bir tevâzu anlayışıyla ebeveynin himaye altına
alınması istenmiş ve “de
ki: Rabbim! Onlar bana küçükken nasıl şefkat ve merhamet gösterdilerse Sen de
onlara merhamet et” buyurulmuştur. Burada ana babaya saygının en temel
sebebi olarak merhametten söz edilmesi ve böylece ebeveyn ile çocuklar
arasındaki duygusal bağın öneminin vurgulanmış olması hayli anlamlıdır. Çünkü
merhamet duygusu, çocuklarla ana baba arasında bulunan maddî ve mânevî ilginin
temelidir. Allah’ın nimet ve ikramları da O’nun merhametine bağlı olduğu için,
Allah’tan ana babaya merhamet dilemek, diğer bütün ilâhî lütufları dilemek anlamına
gelir.
Lokman sûresinin 14. âyetinin sonunda ana babaya iyilik etmeyenin, Allah
huzurunda sorumlu olacağını belirtmek için “Dönüş
banadır!” buyuruluyor. Yani dünyada Allah’a ve ebeveynine karşı yanlış
davrananların, Allah huzurunda hesaba çekilecekleri hatırlatılıyor. Aynı
şekilde 15. âyetin sonunda da benzer ifade tekrar ediliyor ve dünyada yapılan
herşeyin kendilerine âhirette haber verileceği belirtiliyor. Böylece insan, âhiret
hesap ve sorumluluğunu düşünerek Allah’a ve ana babasına karşı davranışlarına
dikkat etmesi için uyarılıyor.
Ana Babaya İtaatin
Sınırı: Allah’a
şirk konusunda ailelerin bir zorlaması oluyorsa, duygusal bağlardan dolayı,
tevhidin çiğnenmesine Kur’an kesinlikle müsaade etmez. Bu yüzden olmalı ki, ana
babaya ihsanı emreden âyetlerin çoğunda, ilk emir olarak, Allah’a ibâdet/kulluk
hatırlatılır (2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 2/Bakara,
177; 4/Nisâ, 1). Ana babaya itaat, Allah’a rağmen değildir; İtaat konusunda herhangi bir kimse Allah’a
tercih edilirse, kişi şirk bataklığına dalmış olur. Ya Allah’a ya başkasına
itaat etme seçeneklerinden biri karşısında tercih, imanla küfür arasında bir
tercihtir. “Biz, insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye ettik. Eğer onlar,
seni, hakkında bilgin olmayan şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için
zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak Banadır. O zaman size yapmış
olduklarınızı haber vereceğim.” (29/Ankebût, 8) “Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir...Eğer
onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak
koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana
yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak Banadır. O zaman size, yapmış
olduklarınızı haber veririm.” (31/Lokman, 14-15)
Bu âyetlerde ana
babaya ihsanla/iyilikle davranma emredilmekle birlikte, şirk koşma, İslâm’dan
uzaklaşma gibi Allah'a açık isyan konusunda onlara itaat edilmemesi istenir.
Ama putperest ve müşrik ana babayla, dünyevî ilişkiler konusunda yine iyi
geçinilmesi emredilir.
Allah’ın Hakkı,
Her Hakkın Üzerindedir: “(Kâfir olarak ölüp) Cehennem ehli
oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar (Allah'a)
şirk koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır ne de mü’minlere. (Çünkü
Allah müşrikleri bağışlamaz.) İbrahim’in, babası için af dilemesi, sadece ona
verdiği sözden dolayı idi. Yoksa onun Allah’ın düşmanı olduğu kendisine belli
olunca, (af dilemekten vazgeçip) ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrahim çok
yumuşak huylu ve pek sabırlı idi.” (9/Tevbe, 113-114)
Sa’d bin Ebî Vakkas,
17 yaşında bir gençken müslüman olmuştur. İslâm’a girdiği ilk günlerde
annesiyle yaşadığı bir mâcerâyı şöyle anlatır: “Ben anneme karşı çok saygılı
bir kimseydim. Müslüman olduğum zaman annem bu saygımdan istifade ile beni
İslâm’dan döndürmek istedi ve: ‘Ey Sa’d! Bu yaşamaya başladığın yeni din de ne?
Ya bu dinini terk edeceksin, yahut açlık grevi yapacağım, ölene dek yiyip
içmeyi bırakacağım!’ dedi. Ben kendisine: ‘Anneciğim sakın böyle bir şey yapma.
Zira ben kesinlikle dinimi bırakmam!’ dedim. Yine de o yemeyi içmeyi bıraktı,
ölüm orucuna başladı. Bu hal bir gün bir gece devam etti (diğer bir rivâyette
üç gün sürdü). Sa’d’ın bütün ısrarına rağmen annesi, ağzına bir şey koymadığından yıpranmağa
başlamış, gittikçe erimiş, bitkin düşmüştü. Kendisine: ‘Anne, Allah’a yemin
olsun ki, senin yüz tane canın olsa, her gün birer birer çıkmaya başlasa, ben
bu dinimi terk etmem!’ dedim. Benim bu azmimi, kesin kararımı görünce,
protestosunu bırakarak yiyip içmeye başladı. Bu olay üzerine şu âyet indi: “Eğer
onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak
koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana
yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak Banadır. O zaman size, yapmış
olduklarınızı haber veririm.” (31/Lokman, 15) Sa’d bu âyetin kendisiyle
ilgili olarak nâzil olduğunu söylerdi. (2)
Tabii ki, nüzul sebebi bu hâdise olsa da, âyetin hükmü geneldir, her
müslümanı kapsar.
İslâm, tevhid gibi
temel ilkeler söz konusu olduğunda,
hiçbir ilişki biçimini, bu ilkelerin çiğnenmesi konusunda mâzeret olarak kabul
etmez. “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana
tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden
kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir. De ki: ‘Eğer
babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız,
kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız
meskenler (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah
yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar
bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” (9/Tevbe, 23-24)
“Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun, babaları,
oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa, Allah'a ve Rasûlüne düşman
olanlarla dostluk ettiğini görmezsin...” (58/Haşr, 22)
Tevhide rağmen,
hiçbir şahsın ve kurumun değeri yoktur. Dostluk ve düşmanlıkta ölçü, Allah ve
Rasûlüdür; İslâm’dır. Ashâb-ı Kirâm, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların
düşmanlarına düşmanlığın en güzel örneklerini vermişlerdi. Meselâ Ebû Ubeyde
bin Cerrah, Uhud savaşında babası Cerrah’ı öldürmüş, Hz. Ebû Bekir de oğlu
Abdurrahman’a karşı çıkmak istemiş, Hz. Peygamber izin vermemiş, Mus’ab bin
Umeyr, Uhud’da kardeşi Ubeyd bin Umeyr’i öldürmüştü. Aynı şekilde Hz. Ömer bin
Hattab, Bedir’de dayısı Âs bin Hişam’ı, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde,
amcazâdeleri, Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.
Babaya Karşı
İbrahimî Tavır: Hz.
İbrâhim’in bir istisnâ ile tüm davranışları ve bu arada babasına karşı tavrı,
bütün müslümanlar için emredilen bir tavırdır. “Sonra sana hanîf olan İbrâhim’in dinine tâbi olmanı vahyettik.” (16/Nahl,
123) Kur’an, örnek alınması gereken
şahsiyet olarak Hz. Muhammed (s.a.s.) (33/Ahzâb, 21) dışında, isim olarak
sadece Hz. İbrâhim (a.s.) ve onunla beraber olanlardan bahseder: “İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda,
sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki,
‘Biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz.
Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar,
sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.’ Yalnız,
İbrahim’in babasına, ‘Andolsun ki senin için mağfiret dileyeceğim. Fakat
Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez’ demesi hâriç,
‘Rabbimiz!’ dediler, ‘Sana dayandık, Sana yöneldik. Dönüş Sanadır... Andolsun,
onlarda sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü arzu edenler için güzel bir örnek
vardır. Kim yüz çevirirse şüphesiz Allah, zengindir, hamde lâyık olandır.” (60/Mümtahine, 4, 6).
Bu âyetler, Hz.
İbrahim’in her konuda ve özellikle kâfirlere karşı sert tavrında örnek alınması
gerektiğini vurgularken, bir konuyu örneklik konusunda hâriç tutar. O da, Hz.
İbrâhim, iman etmemiş babasına, onun için istiğfar edeceğini, bağışlanma
dileyeceğini söylemesi (19/Meryem, 47), imanı için mühlet vermesidir. Kur’an’ın
çok yumuşak huylu ve pek sabırlı olarak vasfettiği İbrahim (a.s.)’in, babası
için af dileme vaadini eleştirir Kur’an. İbrahim (a.s.), müşrik babası için
istiğfardan men edilmişti. Çünkü kâfirler için istiğfar câiz değildir. Zaten
babasının Allah’ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, bundan vazgeçti ve
babasından uzaklaştı (9/Tevbe, 114).
“Kitapta İbrahim’i an. Zira o, sıddîk/sıdkı bütün bir
peygamberdi. Bir zaman o, babasına dedi ki: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve
sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? Babacığım! Hakikaten
bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Öyleyse bana uy ki, seni düz yola
çıkarayım. Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan
Allah'a âsi oldu. Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın
yakını olmandan korkuyorum. (Babası:) ‘Ey İbrahim! dedi, ‘sen benim tanrılarımdan
yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlarım! Uzun bir zaman
benden uzak dur.’ İbrahim: ‘Selâm sana, dedi. Rabbimden senin için mağfiret
dileyeceğim. Çünkü O, bana çok lütufkârdır. Sizden de, Allah’ın dışında
taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabbime yalvarıyorum. Umulur ki (senin
için) Rabbime duâ etmemle bedbaht olmam.’ Nihayet onlardan ve Allah’ın dışında
taptıkları şeylerden uzaklaşıp bir tarafa çekildiği zaman Biz ona İshak ve
Yâkub’u bağışladık ve her birini peygamber yaptık.” (19/Meryem, 41-49)
Evlât-baba
ilişkilerinde (müşrik babanın mağfireti için duâ hâriç) örnek gösterilen Hz.
İbrâhim’le ilgili bu âyetlerde iki şey dikkatimizi çekmektedir. Birincisi, Hz.
İbrâhim’in babası ile konuşur ve ona İslâm’ı tebliğ ederken üslûbun
yumuşaklığı. Öyle ki, her cümlenin başında “babacığım!”
kelimeleri tekrar edilir. Kelimeler, özenle seçilir ve kırıcı ya da kaba
kabul edilecek en küçük bir hitap görülmez. Babasının taşa tutma tehdidine
karşı bile; selâmla, duâ vaadi ile, tatlılıkla cevap verir. İkincisi, babasına
yumuşak hitabı, mesajın içeriğini değiştirmemektedir. Hz. İbrahim’in çok
yumuşak huylu olması (9/Tevbe, 114), babasına karşı da olsa, dâvânın net bir
şekilde tebliğinden tâviz vermesini gerektirmemiştir. Üslûbun yumuşaklığı ve
sözün güzel söylenmesi, mesajı aktarırken muhâtabın nefsini galeyana
getirmemek, kaba ve yanlış üslûpla mesajın güzelliğini gölgelememek içindir.
Dolayısıyla tevhidî doğruları saklamak, ya da bulandırmak, dâvâdan veya dâvânın
içeriğini gerektiği netlikte tebliğden tâviz vererek anlatmak, ne İbrâhimî bir
tavırdır, ne de güzel üslûptur.
İbrahim (a.s.)’le babası arasındaki diyalog örneği, oğlunu
kendi bâtıl dinine girmeye çağıran putperest bir müşrikle bir müslüman evlât
arasındaki konuşma tarzıdır. Açık bir şirk içinde olmayan, hele müslüman bir
anne babayla ilişkilerin nasıl olması gerektiğini kolaylıkla
değerlendirebiliriz. Müslüman bir anne babayla, müslüman bir evlâdın ilişkisi,
istenilen güzellikte değilse, suçun büyüğünün evlâda ait olduğunu; kültürü sınırlı anne babanın mâzur
görülebilecek çok yönleri bulunabileceğini söyleyebiliriz. İstisnaların da elbette
olabileceğini düşünebiliriz. Aile ilişkilerinde herkesi bağlayıcı, genel geçer
formüller sunmak, pek kolay değildir. Ama ana babaya ihsan, iyilik, “of!” bile demeyen tahammül ve kibarlık evlât için
Kur’an’ın emrettiği genel tavırlardır. Bunlarla birlikte ailesini en iyi
tanıyan, kişinin kendisidir. Nerede, nasıl tavır alınacağını, ailesinin
yapısını da göz önüne alarak ailenin ferdi belirleyecektir. İfrat, ihsanla davranmamak; tefrit ise, ana
babaya -isyanı emretseler bile- mutlak
itaat ve gerektiğinde aileye karşılık Allah ve Rasûlünün tercih edilmemesidir.
Müslüman genç ise orta yolu, i’tidali/dengeyi bulmak zorundadır. Zor da olsa,
bu denge olmadan dünyada huzur, âhirette ödül beklemek yanlıştır.
Bu konudaki âyetlerde dikkat çeken şey, müşrik ana babaya
itaatin yasaklanması değil; şirk konusundaki emirlerine itaatin
yasaklanmasıdır.
Müşrik anne babası insanı Allah’a ortak koşmaya sevk etmek istedikleri takdirde
Kur’an bu konuda onlara itaati yasaklarken, müşrik de olsalar dünya işlerinde
onlarla iyi geçinmeyi emretmektedir. Yani onların meşrû emirlerine itaat
edilmeli, Allah’a isyanı emreden hususlarda itaat edilmemelidir. Ebeveyne itaat
gerekir. Ancak, ana babanın emirleri, Allah’ın emirlerine ters düşerse bu
konuda onlara itaat gerekmez. Çünkü Yaratan’a isyan olacak işlerde
yaratılmışlara itaat edilmez. “Allah’a
isyan sayılan bir konuda kula itaat edilemez.” (Buhârî, Ahkâm 4, Cihad 8;
Müslim, İmâre 39) Yaratan’ın hakkı, ana babanın hakkından
elbette üstündür.
Bazı Genç
Müslümanların Üslûp ve Yöntem Yanlışlıkları: Geleneksel anlayışı sorgulama sürecine giren
müslümanlardan belki de ilk nasiplerini aileleri alır. Kur’an’la tanışan,
müşrik-mü’min kavramlarının ne anlama geldiğini öğrenen, ama henüz yeterli
birikimi olmadığından Kur’an’a bütüncül yaklaşamayan müslümanlar, aileleriyle
girdikleri tevhidî mücadelede çok kırıcı ve tedrîcîlikten ve ahlâkîlikten uzak
bir söylem geliştirebilmektedirler. Kişinin en az çevresiyle ilgilendiği kadar
ailesi ile diyaloga girmesi gerekliliği gözardı edilerek, İbrâhimî tavır alma
gerekçesiyle, İbrâhimî üslûp gözetilmediği için bazen ailelerle bütün ilişkiler
koparılır. Hatta bazı müslümanlar, aileleriyle aralarındaki problemin büyüklüğü
oranında kendilerine İslâmîlikten (daha doğrusu radikallikten) pay biçmektedir.
“Sen, Rabbinin yoluna
hikmet ve güzel öğütle dâvet edip çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele
et.” (Nahl, 125) “Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen
kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.”
(Al-i İmran, 159) “İnsanlara güzel söyleyin.” (2/Bakara, 83) Bu âyetler, kim
olursa olsun, hangi inanca sahip bulunursa bulunsun; muhâtaplarına karşı
müslümanların dâvet usûl ve üslûplarını belirler. Bırakın hatalı müslümanlara,
veya İslâm’a karşı savaşmadığı halde cehaletinden dolayı bazı şirk
davranışlarında bulunanlara nasıl güzel üslûp kullanılmasını; en azılı tâğut ve
kâfirlerden biri olan Firavun’a tebliğ için gönderilen Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun’a,
üslûplarının nasıl olması gerektiğini Kur’an şöyle emreder: “Firavun’a gidin.
Çünkü o, tuğyân etti/azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına
alır veya korkar.” (20/Tâhâ, 43-44)
Muhâtabımız olan her
insana, İslâm’ı sunarken, Kur’an’ın emrettiği güzel üslûp özellikleriyle hitap
etmek zorunda olduğumuzu unutmamalıyız. Özellikle, bizden yaşlı akrabalarımıza,
hele ana babamıza karşı daha hassas, daha tatlı ve yumuşak üslûplu, daha sevgi
ve saygı dolu olmalı, bu nezâketimizi muhâtabımızın da anlayacağı şekilde,
kelimeleri özenle seçip kullanmalıyız. Hz. İbrâhim’in örnek alınması bunu
gerektirir. Allah'a açıkça düşman olan
bilinçli müşrikler hariç; ana babalar, hatta yakın akrabalar, insanın doğal
müttefikleridir, yardımcıları ve dostlarıdır. Kur’an, “Kötülüğü en güzel
bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan
kimse, seninle sanki yakın bir dost olur.” (41/Fussılet, 34) buyurur. Bazı genç
müslümanlar ise, âyetteki ifadenin tam tersini uygulayıp, aralarında dostluk
bulunan kimseleri düşman etmek için kötülüğü güzel olmayan bir tavırla önlemeye
çalışıyorlar. Tabii, böylece olaya nefisler karışıyor, iş inada biniyor, hayra
giden yol, -iyi niyetle de söylenmiş olsa- yanlış üslûptan dolayı tıkanmış
oluyor.
Eğer ailelerimizin
hayra doğru değişimleri, dalâlette iseler hidâyetleri isteniyorsa, tedrîcîlik,
zamana yayılmış uzun ve samimi diyalog ve de en önemlisi, psikolojik gerginlik
oluşturmaktan şiddetle kaçınan tatlı ve saygı dolu üslûp esas alınmalıdır. Fikirlerin uygun ve güzel olmayan şekilde
ve kırıcı ifade tarzıyla sunulması, çoğu zaman, kaş yaparken göz çıkarma ile
sonuçlanmaktadır. Çoğu ana baba, yaşlarını ve tecrübelerini fazla
önemsediklerinden, kendi çocuklarının didaktik, vaaza veya derse benzeyen
hitapla kendilerine direkt yolla hatalarını söylemelerini hoş karşılamaz, hatta
nefis meselesi yapar, tersler. Bu gibi psikolojik
çatışmaları aşmadan tebliğ ve dâvet, fayda yerine çoğu zaman zararla sonuçlanır.
Muhâtabın, ıslah yerine daha büyük ifsadına sebep olunarak, vebalden
kurtulayım derken daha büyük günah yüklenilmiş olur.
Kur'an, bir babayla
oğul arasındaki ilişkiler konusunda din/dâvâ farkı ile Hz. Nuh'un oğlunu
"kendi ehlinden saymaması" gerektiğini ifade eder (11/Hûd, 44, 45).
Ama bir oğul olan Hz. İbrahim'in putperest babasıyla ilişkileri, daha farklı
gündeme gelir. Yani, hidâyeti beklenmeyen kâfir bir evlât, gerektiğinde babası
tarafından evlâtlıktan reddedilip, ehlinden sayılmaması istenirken; müslüman
bir oğulun müşrik ve putperest bir babaya karşı münâsebeti çok yumuşak ve nâzik
olmalıdır. Tabii, bunların yanında örnek baba-oğul ilişkileri verilir.
İbrahim-İsmail gibi. İsmail (a.s.)'le babası arasındaki ilişkiler uzunca ve
birkaç değişik durumla ilgili anlatılır. Kur’an, anne babaya ve evlâda
görevlerini hatırlatır.
Kur'an, müslüman bir
kocayla karısı arasında olabilecek anlaşmazlıklar konusunda ise, müslüman
kocaya itaati tavsiye eder (Nisa, 34). Geçimsiz ve itaatsiz bir kadına karşı
nasıl davranılması gerektiği belirtilir. Eğer araları bu tedbirlerle de
düzelmezse, hakem tayin edilmesini tavsiye eder (Nisa, 35). Hemen bu âyetin
devamında toplum ve ailenin huzuru için iyi ilişkilerde bulunulması gerekli
olanlar sayılır. Allah'a kulluktan sonra ana-babaya iyi davranılması emredilir
(Nisa, 36). Bu âyetin zımnen ifade ettiği insan ilişkilerinin olumsuzluğu
konusunda genel tavrın ne olması gerektiğini, genel anlaşmazlıklar konusunda
yine aynı sûrenin 59. âyeti açıklık getirir. Bu âyet, iki müslüman arasındaki
anlaşmazlıkların halli için Kur'an ve sünnetin hakemliğine müracaat, imanın
şartı olarak ifade edilir.
Kur’ân-ı Kerim’de “anne-babaya iyi davranmak”,
hem de dört âyette “sadece Allah'a ibâdet etme”, ya da “O’na şirk koşmama”nın
emredilmesiyle birlikte zikredilmektedir:
“Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak
koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara... iyi davranın....” (4/Nisâ, 36) “De ki: ‘Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na
hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin...” (6/En’âm, 151) “Rabbin, sadece kendisine kulluk/ibâdet etmenizi, ana-babanıza da ihsân etmenizi/iyi
davranmanızı kesin bir şekilde emretti...” (17/İsrâ, 23-24) “Vaktiyle Biz, İsrâiloğullarından; ‘yalnızca
Allah’a kulluk/ibâdet edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere,
yoksullara ihsân/iyilik edeceksiniz’ diye mîsak/söz almıştık....”
(2/Bakara, 83)
Bu anlatım özelliği, ana babaya ihsanın, Kur’an tarafından
ahlâkî bir görev olmaktan çıkarılıp imanî/tevhidî bir vecîbe gibi algılandığını
düşündürür. Zaten
tevhid peygamberi Hz. İbrâhim’in babasıyla ilişkileri de detaylarıyla
vurgulanır. Aslında tevhidin hayata,
aileye, davranışlara ve tabii ki ahlâka yansımaması düşünülemez. Dolayısıyla
“tevhid ahlâkı”, “lâ ilâhe illâllah ahlâkı” diye adlandırabiliriz; Kur’an’ın
emrettiği, Rasûlün uyguladığı ve tavsiye ettiği ahlâkı. Ve ahlâkı imandan ayıramayız. İnanç, amel, muâmelât, siyaset, ahlâk
arasında bazılarının zannettiği gibi kesin ayrımlar yoktur; kolay anlaşılsın
diye ayrı başlıklar altında incelenebilir; yoksa hepsi bir bütündür. O bütüne
İslâm demekteyiz.
Ahlâkı tevhidden bağımsız ve olmazsa olabilir zannettiği
için kimi radikal gençler, çevrelerinde örnek gösterilememekte, hatta bazen en
yakın çevrelerinde, ailelerinde bile itici bulunabilmekteler. Halbuki İslâm’ı
yaşamaya ve hele tebliğe çabalayan bir gencin, toplum içinde ahlâkî zaaflarla
değerlendirilmesinin vebâli, diğer insanların vebâlinden daha büyüktür. Onlar, davranışlarıyla güzel örnek
oluşturamamaları ve göze batan ciddî ahlâkî zaaflarından dolayı; temsil
ettikleri tevhid dâvâsına ve savundukları Kur’anî hakikatlere -iyi niyetle ve
farkında olmadan da olsa- düşman kazanmanın suçuyla yargılanabilecekleri
endişesi taşımalıdır. Tevhid ahlâkı bunu gerektirir. İşte bu endişeyi taşıyan
bir muvahhid genç, tüm insanlarla, tabii önce ailesi ve yakınlarıyla hastalıklı
bir ilişki veya ilişkisizlik içinde olamayacak; “en yüce ahlâk üzere olan” (68/Kalem, 4) Rasûlullah’ı örnek alacak,
çevresine ihsan ve ıslahı çiçek çiçek yayacak, toplumun diğer fertlerince örnek
gösterilecektir.
Ana babaya ihsan,
dünyada huzur ve güzelliklerin kaynağı, âhirette cennetin sebebi olacaktır.
Aksi ise, huzursuzluk ve azâb...