Müslüman
Hanımların Tesettürü
Müslüman hanımın
başörtüsüyle birlikte dış kıyafetinin temel özellikleri şunlardır: Müslüman bir
kadının yabancı erkeklere ve müslüman olmayan bayanlara karşı yüzü, bileklere
kadar elleri dışında vücudunun tamamı avrettir, örtmeleri gerekir. Hanımların,
ev dışında veya yabancı erkeklerin yanında normal ev içi elbisesinin üstüne bir
dış elbise daha giymeleri gerekir. Âyette şöyle buyurulur: "Ey
Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış elbiselerinden
üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp, kendilerine sarkıntılık
edilmemesi için daha uygundur. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet
edendir." (33/Ahzâb, 59).
Örtünün sık dokunmuş
ve altını göstermeyen kalınlıkta olması gerekir. Cildin rengini gösterecek
derecede ince olan elbise ile avret yeri örtülmüş sayılmaz. Elbise şeffaf ve
çok ince olmamasına rağmen uzuvları belli edecek şekilde darsa ve organların
şeklini ortaya koyarsa yine tesettür gerçekleşmemiş olur. Giyilen kıyafetin,
örtünen başörtüsünün, erkeklerin dikkatini çekecek şekillerde olmaması, cinsel
câzibeyi ortaya çıkarmaması gerekmektedir. (O yüzden şekil ve renk olarak sade,
daha çok koyu -siyah- renkte giysi ve örtü, yirminci asra kadar bütün dünya
müslümanlarının riâyet ettiği ölçü kabul edilmiştir.)
Kim ne yorum yaparsa
yapsın; başörtüsü Kur’an’ın emridir: “Mü’min hanımlara söyle: Gözlerini
korusunlar, nâmus ve iffetlerini muhâfaza etsinler. Görünen kısmı müstesnâ
olmak üzere, ziynetlerini (süslerini ve süs taktıkları organlarını) teşhir
etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler…” (24/Nûr,
31). Başörtüsü teferruat değildir. Allah’ın Kur’an’da emrettiği bir farz
teferruat, ayrıntı kabul edilemez. Bu mantık(sızlık)la, eğer başı örtmek
teferruat ise, meselâ göğsü örtmek de teferruattır; çünkü o da aynı şekilde
farzdır. Başörtüsü, çarpık yorumlarla önemsiz ve hizmet(!) için tâviz verilecek
basitlikte görülemez, olmazsa da olur denilecek bir husus kabul edilemez.
Müslüman hanım, Ahzâb
sûresi 59. âyete göre sadece vücudunu ve başını örtmekle emrolunmamış, aynı
zamanda yabancı erkeklerden eziyet görmeyecek ölçüde ve iffetli olduklarını
gösterecek biçimde cilbab (çekici olmayan ve baştan ayağa örten geniş ve kalın
bir dış giysi) ile örtüneceklerdir. Bu özellik, başörtüsünün şeklini de,
başörtüsü dışında dış giyimin nasıl olması gerektiğini ve bunun hikmetlerini de
içermektedir. Vücudu örttüğü halde dış giysinin (cilbabın) içindeki bol elbise,
-cilbabsız olarak- nasıl dışarıda tesettür için yeterli görülmüyorsa, aynı
şekilde elbise desenlerinden daha çekici, allı güllü, bol süslü eşarplar ve
kadını câzip gösteren kıyafetlerin de tesettürdeki temel espri ve hikmeti
taşımayacağı bilinmelidir.
Bilindiği gibi, Nur
sûresi 31. âyeti, kadınlara -istisnâ edilen şahıslar dışında- hiçbir erkeğe
ziynetlerini göstermemelerini emretmekte. Ziynet, kadını güzel gösteren saç,
makyaj, parfüm, takı, mücevherât ve elbise gibi şeyleri içine almaktadır.
Güzel kokudan
(parfümden) kaçınmak şarttır: “Bir kadın, güzel koku sürerek bir topluluktan
geçer, onlar da ‘onun kokusu şöyle şöyleydi’ diye konuşurlar. Böyle (koku
sürünmesi ve) söylenmesi çirkindir.” (Ebû Dâvud, hadis no: 351). Konuşurken
ciddî olma mecbûriyeti vardır: “...Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı
erkeklere karşı) çekici bir edâ ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan
kimse ümide kapılır...” (33/Ahzâb, 32). Müslüman hanımın davranışı,
yürüyüşü ağırbaşlı olmalı, dişiliğini, cinselliğini öne çıkarmamalıdır: “...
Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar
(dikkatleri üzerlerine çekecek şekilde yürümesinler).” (24/Nûr, 31).
Tesettürdeki gâye ve
hikmet, ulemânın ittifakı ve ümmetin icmâı ile, kadının yabancı erkeklere karşı
cinsî câzibesini gizlemektir. O yüzden, kadının bileğindeki altın bileziğin
gözükmesine izin vermeyen din, kadını daha süslü gösteren bir eşyanın, bir
aksesuar veya başörtüsü ya da giysinin kullanımına da izin vermez. Nûr Sûresi,
31. âyet, kadının yabancı erkeklere ziynetlerini/süslerini (ve ziynet
yerlerini) göstermesini yasaklar. Halbuki şimdiki başörtülerin ve dış
giysilerin büyük oranda ziynet/süs unsuru olması, aranacak ilk vasıf
sayılabiliyor, ziyneti örtmesi gereken şeyin kendisi tümüyle ziynet özelliğine
uyuyorsa bu nasıl tesettür olabilir? Tuz yiyeceği kokmaktan korur; tuz kokarsa
o yiyeceğin hali ne olur?
Başörtüsü, mü’min
hanımlara sadece üniversitede farz olmamakta, bülûğa erdiği andan itibaren farz
olmaktadır. Ayrıca üniversite gibi resmî kurumlarda ve erkeklerle kızların
karma eğitim yaptıkları ya da içli dışlı oldukları yerde sadece başörtüsü
değildir farz olan; onu tamamlayan diğer giysiler ve cinsî özellik ve
câzibelerin tümünden arınmış, fitne ortamına hiç yer vermeyecek davranışlar da
şarttır.
Müslüman bayan,
erkeklerin de bulunduğu sosyal hareketlere katılır veya yabancı erkeklerle
meşrû ölçüler içinde konuşurken, her şeyden önce dişiliğiyle değil; kişiliğiyle
bulunmalıdır. Bir kadın için, sosyal hayatta tesettür her şey değil; bir
şeydir. Onsuz olmaz ama, onunla da her şey tamamlanmış değildir. Kahkaha gibi
aşırı ve sesli gülme, yabancı erkeklerle şakalaşma, gereksiz samimi tavırlar,
kadınsı işveler, yapmacık edâ ve sesin güzelleştirilmesi için doğal olmayan
çabalar vb. iffetli müslüman bir hanıma yakışmayacak ve müslümanlarca yadırganacak
ya da farklı gözle değerlendirilecek her türlü tavırdan kaçınılması gerekir.
Müslüman hanımın bu ölçülere riâyet etmeden sosyal hayatta yer alması ya da
erkeklerle konuşması, hem kendine, hem dâvâsına, hem tesettürlü hanımlara, hem
İslâm’a ve hem de müslüman kadınların toplumda müslümanca yer etmesi için
gereken ortamın ve örfün oluşması önündeki zincirlerin kırılma çabalarına çok
büyük zararlar verecektir.
Bugün çarşıda,
pazarda, tezgâhta, masa ve kasa başında, başörtülü bayanların “örtülü çıplak” diye
tanımlanabilecek başörtülü yozlaşmanın görüntülerini de şöyle özetleyelim: Çarşaf ya da bol ve uzun pardösü
benzeri bir dış giysinin tamamlamadığı bir kıyâfet. Dış giysi cinsinden bir şey
olmaksızın sadece başörtü, altına etek veya pantolon, üstüne bluz, elbise
cinsinden bir şey giyerek çarşı pazarda dolaşma veya işyerlerinde ya da
okullarda bu kıyafetle yabancı erkeklere (iş arkadaşlarına, sınıf
arkadaşlarına, müşterilere…) gözükmek.
Yasak savma cinsinden
bile kabul edilemeyecek tarzda, çok ince veya çok kısa ya da çok dar pardösümsü
bir dış giysi.
Başörtünün altından
sırıtan çirkinlik: Yüzde makyaj, dudaklarda ruj, yanaklarda allık, gözlerde
boya ve hatta başörtüsünün rengine uygun özel lens, kaşlarda inceltme ve
vücutta ağır parfüm kokusu gibi acâyiplikler.
Ev hanımı veya ev
kızı olmadıkları imajını her haliyle yansıtmaya çalışarak entel takılan genç
bayanların önemli bir kesiminin çarşıda, okulda, işte… başörtülü mankenlere
benzeme gayreti. Üstü kapalı altı havalı, uygunsuz etek üstü türban, altta dar
kot pantolon üstte başörtüsü, bacakları açık ama başı kapalı tipler; Bu ne
perhiz, bu ne lahana turşusu dedirtecek şekilde, altı kaval üstü şişhane
görüntüsü…
Süslü kubbesi olan
bir câminin alt katının tapınak olarak kullanıma açılması gibi bir şey. Başında
sarık, ayağında mayo olan imam kıyâfeti ne ise onun gibi. Ne var bunda demeyin,
sarıklı imamın giydiği mayonun HaŞeMa yani, Hakiki Şeriat Mayosu değil;
Batılıların giydiği cinsten iki parmaklık mayo olduğunu düşünün. Sakallı ve
başında sarığı olan genç bir imamın sosyete plajında bakınarak gezinmesi ne
ise, aynı ve belki daha ağır değil midir, çarşı ve pazarda (hal diliyle “şişşt,
baksana bana!” diye konuşan giysi içinde) kendine baktırarak gezinen başörtülü
kız.
İkişer kelimelik kısa
tanımlarla özetlersek: “Başörtülü açıklık”; “örtülü çıplaklık”; “tesettürsüz örtü.” Şunlar da üçer kelimelik: “Cilâlı baş devri”;
“cennetle cehennem koalisyonu”; “sulandırılmış İslâm’ın görüntüsü”; “zakkum
aşılanmış çiçek”; “zehir karıştırılmış bal.”
Peygamberimiz
(s.a.s.)’in “giyinik olduğu halde
çıplak gibi görünen kadınları, Cehennem ehlinden” saymasının (Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128) sebebi üzerinde
düşünülüyor mu dersiniz? Hz. Peygamber, bunların Cennete giremeyeceği gibi,
Cennetin kokusunu dahi alamayacağını belirtmiştir. Kimdir bu örtülü çıplaklar?
Bunlar şeriatın koyduğu ölçülere uymayan, yani ince, dar ve uzuvları gösteren
elbiseler giyen ya da vücudunda örtmesi gereken yerleri örtmeyen kadınlardır.
Kadınların bu şekilde giyinmesi, küçük günahlardan olsaydı, Hz. Peygamber,
onları Cehennem ehlinden saymaz, Cennetin kokusunu dahi alamayacaklarını
söylemezdi. Farzedelim ki, sözkonusu şekilde giyinmek, küçük günahlardandır. Bu
durumda küçük günahlarda ısrar etmenin, günahı büyüteceğini bilmiyorlar mı? Bilinmelidir
ki, “sürekli yapılan hiçbir günah, küçük; tevbe edilen hiçbir günah da büyük
değildir.”
Tesettür, kadının
kimliğini öne çıkaran bir onurdur. Müslüman hanımın, toplumda dişiliğiyle
değil, kişiliğiyle yer edinmesini sağlayan, kadının sömürülmesine ve eziyet
edilmesine karşı, koruyucu bir kalkandır. Kadının teniyle, derisiyle değil;
insanî özellikleriyle topluma katılma arzusudur. Bir bilinçtir, bir cihaddır,
bir ibâdettir tesettür. İzzetine, iffetine, şeref ve namusuna düşkün müslüman
kızlarımızın bu erdemi bazı iki ayaklı şeytanların gözüne batıyor. Hanımların
dişiliğiyle değil; kişiliğiyle toplumda yer alma isteklerine karşı kırmızı
başörtüsü görmüş boğa gibi saldıracak yer arıyorlar. İslâmî örtünme iman
alâmetidir. Ruhumuz gibi vücudumuz üzerinde de Allah'ın hâkimiyetini kabul
edişin belgesi olan bir ibâdettir. Örtünme, çağımızın zulüm egemenliğine karşı
kadınımızın cihadı, örtü de gerçek özgürlük bayrağıdır. Materyalist modern
insan; imajı, vitrini, kaportayı, yani madde cinsinden ve göz boyayacak şeyleri
özün yerine koydu. Bunun kadın açısından durumu da şu: Fark edilip beğenilmek
isteyen bir kadın; teniyle, çekici kıyâfetiyle, dişiliğiyle bunu
gerçekleştirecek, toplumda bu özelliklerle yer edinecektir. İnsanî erdemlerle,
hizmet ve hayırlı çalışmalarla kendini ispatlamak, ancak kulluk şuuruyla, İslâm
kimliğiyle ve gerçekten hür kadınlar için sözkonusu olabilir. Kadın
edilgenlikten, sömürüden, metâlaşmaktan, nesneleşmekten, kendi nefsine köle
olmaktan veya kendi nefsine köle olanlara kölelikten kurtulmak ve erkek egemen
dünyada hak ettiği saygın yeri almak istiyorsa, bunun yolunun kesinlikle
tesettürden, hicaptan, Allah korkusuna dayalı bir yaşayıştan, İslâmî bir
aileden geçtiğini unutmamalıdır. Kadının huzur ve mutluluğuna giden yol, çarşı
ve pazardan geçmemektedir. Sokakta bulunanlar veya bulunduğu sanılanlar, yine
bir sokakta kaybedilecek şeylerdir. O olmadan tesettürün de olmayacağı, ama
sadece kendisiyle işin bitmediği bir başlangıç olan baş tâcı başörtüsü,
dişiliğin örtülmesi olarak görüleceği yerde, dişiliği öne çıkarmanın çarpık bir
aracı haline d(ön)üşmüşse, artık tesettürün bir cüzü bile olmayan bu bez
parçasını başına koyan örtülü çıplak, Allah’ın değil; hevâsının/hevesinin, ins
ve cin şeytanlarının kulu olmuştur.
Sağduyu sahibi her insanın kabul edeceği gibi, İslâm’ın istediği gibi
örtünmemek ve bunun sonucunda karşı tarafı tahrik etmek bir eziyettir.
Bayanlara yönelik cinsel tâciz elbette bir eziyettir, zulümdür; ama buna sebep
olan cinsel tahrik de erkeklere yönelik bir eziyet ve zulümdür. İslâm’ın
istediği gibi tesettüre, hayâ ve edebe, takvâ giysisine özen göstermeden toplum
içine çıkan bayanlar, özellikle nâmuslu müslüman erkeklere yönelik bir eziyet
yapmakta, onların vebalini almakta, günahlarına vesile olmaktadır. Gereği gibi tesettür
ve edep içinde olmayan bayanlar, kendilerini ister istemez gören erkeklerin
haklarını gasp etmektedirler; en doğal hakları olan namuslu olma, Allah’a
kulluk yapma, haram işlemeden yaşama hakkını çiğnemektedirler. O yüzden
tesettüre ve hayâya tam dikkat etmeyen bayan, kendisine gözüktüğü tüm erkekleri
taciz ederek kul hakkı suçu işlemektedir.
Örtü bir kalkan oluyor. Karşı tarafı tahrik edecek unsurları perdeliyor.
Karşı tarafa karşı caydırıcı bir özellik taşıyor. Ve örtülü bir kadın böylece
çok yönlü bir eziyetten de kurtuluyor. Tâciz gibi eziyetlerden, çirkin bakış ve
düşüncelerden, teklif ve sataşmalardan korunmak isteyen bir bayanın şöyle
düşünmesi gerekir: “Başkasının bana cinsel tâcizde bulunmasını istemiyorsam,
bana ait güzellikleri allayıp pullayarak teşhir etmemeliyim. Tahrik ederek
başkalarının bana cinsî tâciz yapmasına sebep olacak duygularını
kabartmamalıyım.” Halk da, bu konuda biraz kabaca şöyle şey eder: “Şey, şeyini
şey yapmazsa, şey de şey yapmaz.”
Örtünmeden amaç korumak ve korunmaktır. Görüntü ile harekete geçen söz
dinlemez erkek duygularına karşı yine erkeği koruyoruz. Tabii dolaysıyla
erkeğin tahrik olup saldırmasına karşı kadın kendini de koruyor. Örtü, erkeğe
İlâhî sınırları hatırlatma ve onun günaha girmesine engel olma fonksiyonunu
yerine getirir. Erkeğin içindeki söz dinlemez duygular, örtü karşısında sessiz
kalıp tahrik olmadan yuvalarına dönerler. Örtü erkeği kötü düşünceden korurken,
kadını da kötü düşüncenin fiile dönüşmesinden korur. Yani örtü, kadını ve
erkeği günahlardan, şeytanî dürtülerden, fitnelerden, dolayısıyla cehennemden
korur.
Günümüzde cilbâb,
yani pardösü benzeri dış elbise önemsenmez hale geldiği gibi, “başörtüsü zulmü”
farklı bir tepkiyi aşırılaştırdı; tesettür denince sadece başörtüsü akla
gelmeye başladı. Bazı genç bayanlar da sadece başörtüsüyle yetinmeye başladı.
Giderek artan bir ucûbe olarak boneli, başörtülü, fakat makyajlı; başörtülü,
ama eteği dizlerine kadar yırtmaçlı; başörtülü fakat üstünde sadece
tişörtlü-etekli kıyafetler boy göstermeye başladı. İslâm kadınının sadece
tesettürü bile yeterli görmesi mümkün değilken, yani aynı zamanda takvâ
elbisesi olan iffet, hayâ, saygın kişilik özelliklerini kuşanmak; tavır,
yürüyüş, konuşma, gülme, aşırı serbest hareket vb. davranışlarda fitne unsuru
olabilecek tüm hususlardan sakınmak mecbûriyetinde olduğu halde, sadece giysi
olarak tesettür konusu bile uygulamada büyük çapta dejenereye uğramaya başladı.
Kala kala sadece bir başörtüsü kaldı; o da zora gelinince, sözgelimi üniversite
uğruna, öğretmenlik vb. amaçlar için çıkarılabilecek; pazarlık ve tâviz konusu
olabilecek; türbanla, şapkayla, perukla... değiştirilebilecek bir ucuzluğa
düştü. “Artık televizyonlarda ve halka açık salonlarda tesettür defileleri
yapılıyor’ deyin, gerisini onlar anlar” diyecek Bekri Mustafa’lara kaldı iş.
Biraz alaylı, biraz da gerçeğin düşmanları tarafından müslümanların yüzüne
tokat gibi vurulması kabilinden, boyalı basın buna “çeyrek tesettür” adını
taktı. “Tesettür ya vardır, ya yoktur; bunun yarımı, çeyreği, ekmekarası olur mu?”
demeyin, uygulamaya bakarsanız oluyormuş...
Başörtüsü, bir
aksesuar gibi değerlendiriliyor bazı kızlarımızın gözünde. Kadınsı çekiciliği
yabancılar karşısında en aza indirmesi gereken tesettür, bir moda olarak
düşünülüyor artık. "Tesettür(!) defilesi" denilen ucûbeler, bir
taraftan talebe/isteğe cevap verirken, daha çok da arzı körüklüyor. Dışarıya
çıkarken erkek bakışlarını üzerine çekmemeye gayret etmesi gereken müslüman
bayan, -kocasının karşısında belki bu kadar süslenip kıyâfetine özen göstermezken-
en az yarım saat ayna karşısında kendine çeki düzen vermeye çabalıyor,
başörtüsünün rengine uygun olmayan pardösü ve ayakkabıyı giysiden saymıyor...
Akşam olunca da evinde, Filistin'li kızların dramını, Irak’taki kadınlara
yapılan zulmü gözünden yaşlar akıtarak seyrediyor.
Bütün bunlar, câhil
bırakılmış ve okullar başta olmak üzere düzen ve onun tüm kurumlarıyla, gayr-ı
İslâmî çevre şartlarıyla yozlaştırılıp bilinçsizleştirilen, çok kimliklileştirilen/kimliksizleştirilen,
Batının ve bâtılın değersiz değerlerine özendirilmeye çalışılan toplum kurbanı
şuursuz müslüman kızlarımıza kızmamıza ve suçu sadece onlara yüklememize sebep
olmamalı. Zaten onlar da erkeklerin aynası, elmanın diğer yarısı. Müslüman
erkeklerdeki dünyevîleşme, takvâyı hatta haram-helâl sınırlarını geri planlara
atmayı dışarıdan hemen tespit etmek mümkün olmuyor; eğer kadındaki tesettür
gibi dıştan hemen belli olan bir ölçüt olsaydı veya varsa, hemen bu diğer
yarımda da benzer dejenerasyon aynı oranda sergilenecektir. Zaten bu bayanların
da çoğu, bu çeşit şuursuz müslümanların eşleri, kızları, kardeşleri değil mi?
Bunlara kızmaktan, hatta acımaktan da önce, kadın ve erkek hepimize bu
yozlaşmanın sebeplerini doğru teşhis edip çareler üretmek için gece gündüz
çalışmamız, fedâkârlıklarda bulunmamız, güzel örnek olmamız, fesat ortamını
salâh ortamına çevirmek ve insanları ıslah için hilâfet görevimizi yerine
getirme gayretiyle ha bire koşturmamız gerekiyor.
Eğer başörtülüler,
gerçekten Allah rızâsı için ve O’nun emri olduğundan dolayı başörtüsü
örtüyorlarsa, Peygamber ihtarları; modadan, yabancı erkekler tarafından
beğenilme arzusundan ve hevâya uymaktan, şeytanı ve şeytanlaşanları râzı etme
çabasından daha etkili olacaktır. O yüzden insanımıza, özellikle başörtülü
tesettürsüzlere şu hadis-i şerifleri hatırlatalım:
"Cehennemliklerden kendilerini dünyada henüz görmediğim
iki grup vardır: Biri, sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla (coplarla) insanları
döven bir topluluk. Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen (örtülü
çıplak) ve öteki kadınları kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve
hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu
kadar uzak mesâfeden hissedilen kokusunu bile alamazlar." (Müslim, Cennet 52, 53, h. no: 2857,
Libâs 125, hadis no: 2128)
“Ümmetimin son
zamanlarında açık ve çıplak kadınlar bulunacaktır. Başlarındaki saçlarının
kıvrımları develerin hörgücü gibi olacaktır. Siz onları lânetleyin. Çünkü onlar
mel’un kadınlardır.”
(Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr)
"Rasûlullah
(s.a.s.), hafif bir elbise giyip tamamen vücut hatlarını örtmeyen kadınlara “Onlar
adı örtülü ama gerçekten çıplaktırlar” buyurmuştur (Süyûtî,
Tenvîru’l-Havâlif, c. 3, s. 103).
“Kadın, örtülmesi
gereken avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker.” (Tirmizî, Radâ 18)
Âişe (r.a.)'den
rivâyete göre, bir gün Ebû Bekir (r.a.)'in kızı Esmâ (ki, Peygamberimiz’in
baldızıdır) ince bir elbise ile Allah Rasûlü’nün huzuruna girmişti. Rasûlullah
(s.a.s.) ondan yüzünü çevirdi ve şöyle buyurdu: “Ey Esmâ! Şüphesiz kadın
ergenlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun
değildir.” Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret
etmişti." (Ebû Davûd, Libâs 31, 34, h. no: 4104)
Yüce Peygamberimiz,
zevceleri Ümmü Seleme ve Meymûne vâlidelerimizle oturuyorlarken ashâb-ı
kirâmdan görme özürlü Abdullah ibn Ümm-i Mektûm çıkagelince Peygamberimiz
eşlerine: “Bu zâttan korunun, ona karşı
örtünün” buyurdu. Ümmü Seleme annemiz de: “Yâ Rasûlallah! Bu zât a’mâ değil
midir? O bizi görmez, tanımaz ki (ondan sakınalım)!” deyiverdi. Bu söz üzerine
Peygamberimiz mü’min kadınlara ölçü olan şu cevabı verdi: “Evet (o a’mâdır, görmüyor), ama siz de mi körsünüz? Siz de mi onu
görmüyorsunuz? (Gözlerinizi koruyun ve tesettüre uyun).” (Ebû Dâvud, Libas
37, hadis no: 4112; İbn Kesir, Tefsîr, 3/283)
“Allah, peruk takana ve taktıran kadına lânet etsin!” (Buhârî, Libâs 86, Tıbb 36; Müslim,
Libâs 119, hadis no: 2124; Nesâî, Ziynet 25)
“Rasûlullah (s.a.s.)
kadın gibi giyinen erkeğe, erkek gibi giyinen kadına lânet etti.” (Ebû Dâvud,
Libâs 28; Ahmed bin Hanbel, II/325)
“Allah’ın en çok
sevdiği yerler mescidlerdir. Allah’ın en fazla nefret ettiği yerler de çarşı ve
pazarlardır.” (Müslim,
Mesâcid 288, hadis no: 671)
“Gözler de zinâ eder;
onların zinâsı (bakılması haram olan kimselere şehvetle) bakmaktır.” (Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader
20)
Cerîr (r.a.) şöyle
dedi: Rasûlullah (s.a.s.)’a ansızın görmenin hükmünü sordum. “Hemen gözünü başka tarafa çevir!” buyurdu.
(Müslim, Âdâb 4; Ebû Dâvud, Nikâh 43; Tirmizî, Edeb 28)
“Erkek, erkeğin avret yerine, kadın da kadının avret yerine
bakamaz...” (Müslim,
Hayz 74; Tirmizî, Edeb 38; İbn Mâce, Tahâret 137)
“Hiçbiriniz, yanında mahremi bulunmayan bir kadınla baş başa
kalmasın.” (Buhârî,
Nikâh 11, Cihâd 140; Müslim, Hacc 424; Tirmizî, Radâ’ 1; Fiten 7)
"Kim dünyada
şöhret için elbise giyerse Allah ona kıyâmet gününde zillet elbisesi giydirir.
Sonra da onu cehennemin alevli ateşlerinde yakar." (Ebû Dâvud, Libas 5, h. No: 4029,
4030). Şöhret elbisesinden maksat,
başkalarına câzip görünmek ve fors satmak için giyilen elbisedir (Şevkânî,
Neylü’l-Evtâr, c. 2, s. 94). İbnü’l Esir ise şöhret elbisesinden maksat insanların
arasında göz alıcı elbiseler giyerek büyüklük taslamak, kibirli tavra
bürünmektir diye belirtir.
“Kim (dünyada,
dikkatleri üzerine çeken) şöhret elbisesi giyerse, Allah, alçaltacağı gün
alçaltıncaya kadar, o kimseden yüz çevirir (rahmet nazarıyla bakmaz).” (Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ.
Canan, c. 17, s. 465)
"Cennette bir
kadının nasifı, dünyadan ve bir o kadar daha şeyden daha hayırlıdır.” Dedim ki: ‘Ya Rasûlallah, nasif
nedir?’ “Başörtüsüdür” buyurdular. (Ahmed bin Hanbel, II/483)
Ve bir âyet-i kerime:
“Ey Âdem oğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise
indirdik. Takvâ elbisesi (takvâ ile kuşanıp donanmak) ise daha hayırlıdır. İşte
bunlar, Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları
indirdi).” (7/A’râf, 26). Daha hayırlı olan “takvâ elbisesi” nedir? Takvâ
(din örtüsü) ile kişi, kendini korumaya, dinî hayatına zarar verecek
şeylerden sakınmaya çalışır. O örtü ile korunur, o örtü ile temiz fıtratını
savunur, o örtü ile edep dışı işlerden kendini muhâfaza eder. O örtü onun için
zırh gibidir, sağlam bir kale gibidir, çevresinde onu tehlikelerden saklayan
nöbetçiler gibidir. İşte takvâ elbisesi budur. İnsanın rûhunu giydiren ve
doyuran elbise. İnsanın mânevî dünyasını kollayan, yüzünü kızartacak bütün
yanlış hareketlerden koruyan bir mânevî giysi, bir örtünüş ve davranış biçimi.
Mü’minin onuruna, kişiliğine, inancı, ahlâkı ve namusuna zarar verecek
davranışlardan onu koruyan bir giysidir takvâ elbisesi. Takvâ elbisesi, sırf
Allah rızâsı için ve emredildiği gibi, şuurla sevgi dolu teslimiyetle
örtünmektir. Takvâ elbisesi, takvâ hissi veya takvâ duygusu ile giyim, yani
hayâ duygusu ve Allah'a karşı sorumluluk bilinci ile giyilen ve Allah'ın
izniyle maddî-mânevî ayıptan, çirkinlikten, zarar ve tehlikeden koruyacak olan
bu elbise daha güzeldir, sırf faydadır. Takvâ duygusu olmayanlar ne kadar kalın
giyseler de çıplaklıktan kurtulamazlar. Asıl hayır takvâ elbisesidir ki,
örtülmesi gereken yerlerin örtünmesini sağlar, kişiyi maddî ve mânevî
hayâsızlıklardan korur.
Vahye dayalı gerçek
ilimden uzaklaştırılmış, tefekkür nedir bilmez hale getirilmiş, Kur’an’ı okuyup
anlamayı ve ona göre yaşamayı tek çıkar yol olarak düşünemeyen, imanı çalınarak
ibâdet zevkinden mahrum bırakılmış, kısacası çağdaşlaştırılmış insanın şu veya
bu oranda cinselliğinin ya da cinsî isteğinin istismârına yönelik kapitalist
tuzaklara kapılmaması imkânsız gibi bir şeydir. Bunlara ahlâkî nasihatlerin pek
bir fayda vereceği düşünülmemelidir. İman olmadan ahlâkın da olmayacağını, gerçek
ahlâkın Kur’an’ı yaşamak olduğunu bu çevre ve düzen kurbanlarına anlatmak,
inandırmak, benimsetmekten başka çıkar yol gözükmüyor. Tevhidî anlamda gerçek
bir iman olmadan insanın ahlâklı, nâmuslu ve şerefli olması mümkün değildir.
Çünkü izzet; ancak Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir (63/Münâfıkun, 8).
Bazı bayanların aşırı serbest hareketler içinde, müslüman bir hanıma
yakışmayacak basit tavır ve başörtülerine uymayacak çirkinlikte kıyafetle
toplum içine çıktıkları giderek çokça görülen bir şahsiyet problemidir. Bu
davranışların hem kendilerini küçülttükleri, hem örtülü bayanlar hakkında
yanlış ve kasıtlı yargıda bulunanlara koz verdikleri ve hem de dini yanlış
tanıttıkları yönüyle fitneye sebep olan bu çeyrek tesettürlü bayanlar, her
geçen gün daha da artmaktadır. Ama, bunu toplumdaki tüm müslüman bayanlara
şâmil kılmak veya böyle davrananlar yüzünden diğerlerini de toplumdan tümüyle
uzaklaştırmak doğru olmasa gerektir.
Başörtüsünün tek başına ele alınıp öyle anlatılması ve anlaşılması, onun
yozlaştırılmasına sebep olabilmektedir. Başörtüsü dinin emirlerinden bir
emirdir. Birçok dinî görevin yerine getirilmesiyle başörtüsü İslâmî bir anlam
kazanır. Dinin emirlerini yerine getirmeyen ya da diğer giysi ve davranışları
başörtüsünün ruhuyla bağdaşmayan insanının başında ise o sadece bir bez
parçasıdır. Bir ev düşünün onun üzerinde bulunduğu arâzinin toprağı gevşekse,
yağan yağmur, esen rüzgâr onun toprağını oradan alıp götürüyorsa; bu durum, ev
içinde oturanlara güven vermeyecektir. İşte aynen bunun gibi, iman da sağlam
bir zemindir. Ameller ise bu zemin üzerinde yükselen binadır; başörtüsü ise bu
binanın çatısı, tesettür/örtü ise onun dış cephesidir. Temeldeki çürüklük
binanın her yerine yansıyacaktır. Sağlam bir iman olmadan, başta duran başörtüsü
ne kadar sıkı bağlanırsa bağlansın, temsil ettiği değerler; nefis, şeytan veya
onların dıştaki temsilcilerinden gelen en ufak bir rüzgârda uçup gidecek veya
başörtülü ama çıplak denilecek tip oluşacaktır.
İçinde, olması gerektiği şekilde iman esaslarını taşıyanlar için
başörtüsü, “başı gitmeden başından gitmeyecek” kadar değer ifâde ederken,
içinde olması gereken imanî değerleri olmayan veya zayıf olanlar için ise, o
hizmet için, üniversite için tâviz verilebilecek bir teferruattır, olmasa da
olur; ya da haram bakışları uzaklaştırmak yerine çekiciliği artıracak şekilde
istismar edilebilecek bir oyuncak haline gelir.
Örtü Allah’a itaatin simgesidir. “Ben, vücudumda geçici bir süre duracak
olan bir kiracıyım, emânetçiyim” diye düşünmeli insan. Vücuduma ait hangi organ
olursa olsun o bana O’nun tarafından bir hediyedir. Hem de öyle değerlidir ki,
hiç bir hakkım yokken bana verilmiş. Bunun bana bir lütuf olarak verilmesi
karşısında ikram sahibine karşı kayıtsız kalamam. Bu, saygısızlık olur” diye
düşünmeli insan.
“Bu kadar lütuftan
sonra... Evet benim üzerimde hâkimiyeti ve merhameti bu denli açık olan Zâta
karşı yapmam gereken görev O’nun emir ve yasaklarına uymak olmalı. Zira O beni
benden iyi tanıyor. Bana neyin faydalı, neyin zararlı olacağını benden iyi
biliyor. Benim için her yaptığı şeyde bana yönelik faydaları o işlerin arkasına
takan Zat, tesettürde de benim bilemediğim ve göremediğim faydaları onun
arkasına takmıştır” demeli ve itaat etmeli.
İnsan şöyle
düşünmeli; “Ben, bana ayda sözgelimi 500-1000 dolar verene günümden şu
kadarını, şartlarını onun belirlediği işleri yapmak için veriyorum, hatta
aldığım ücret yüksekse bunu seve seve yapıyorum. Rabbim bana yığın yığın
nimetler veriyor. Bir gözümü milyarlarca dolara değişmiyorum, hayatıma değerler
biçemiyorum. Bana bu kadar nimetleri hiç liyâkatim olmadığı halde veren Zâta
karşı, değil günümün, ömrümün bütün zaman dilimlerini, şartlarını Onun
belirlediği kulluk için seve seve veririm. Bana bin dolar maaş veren
işverenimin bana emretme hakkı, benim de emredileni yapma görevim varsa ve ben
bunu aldığım ücretin doğal bir sonucu olarak yapıyorsam ve işimi yapmaz veya
aksatırsam bütün sonuçlarına katlanıyorsam; şunu da iyi bilmem lâzım: Bana her
şeyi veren Allah da bana emrediyor. Bin doları veren, hayatımın bir bölümünü
şekillendirme hakkına sahipse, Allah (c.c.) verdiği şeylerle hayatımın tamamını
istediği biçimde şekillendirme hakkına öncelikle sahiptir.”
Modernizm, günümüzde
faşist bir din halini almıştır. Global dünya dini olarak dayatılan bu emperyalist
dünya görüşü, insanı tek tip haline getirip sürüleştirmekte, onu her yönüyle
köleleştirmektedir. Batılılaşan bayan, niye giysisini, giysisiyle dikkat çekmek
istediği vücudunu teşhir etme ihtiyacı duymaktadır? Modernizm şeklinde ortaya
çıkan çağdaş Batı yaşama biçimi ve ideolojisi olan materyalizm, insanın rûhunu,
mânevî dinamiklerini hiçe saymakta, kişiyi sadece sahip olduğu giysiden,
arabadan, paradan, maldan ibâret kabul etmektedir. Bayanları da etten, deriden
ibâret, giysiden, kozmetik ürünlerden, süslenmeden ibâret görmektedir.
Batılı(laşmış) insan da kendine biçilen rolden memnundur. Zinâya yaklaşma ve
yaklaştırma olacakmış, toplum ifsâd edilecekmiş, erkekler tahrik edilip
günahlara dâvetiye çıkarılacakmış, böylece kendisinin yolunu tuttuğu Cehenneme
nice erkekleri de sürüklüyor olacakmış, çağdaş bayanın umurunda değildir. Nasıl
olsa, memlekette demokrasi var; canı ne isterse onu giyer, vücut onun değil mi,
istediği gibi yapar…
İslâm düşmanlarının
bile bu konunun önemini bilerek devrimler ve baskıcı uygulamalarla kendi
giysilerini dayattıkları bir dünyada, kendi kimliğimizi giysilerle de korumalı
ve göstermeliyiz.
Ne mutlu, tesettürünü
bayraklaştırıp cihadını ilân eden, hicap bilincine sahip, takvâ elbisesini hiç
üzerinden çıkarmayan iffet ve hayâ timsali hanımlara! Kılık-kıyafet ve yaşayış
prensiplerini İslâmî ölçülere göre tanzim edip nâmusunu muhâfaza eden edepli
gençlere!