İslam
'a İlişkin Sorular ve Yargılar
"Değişim"
Kavramının Soy Kütüğü
“Biz yürürlükten kaldırdığımız veya unutturduğumuz
herhangi bir mesajı mutlaka daha iyisi ve benzeri ile değiştiririz.” [1]
Kur’an, dünyada mevcut
olan tek gerçek vahiydir. [2] Ona
hiçbir yönden batıl karışmamış, indiği andan itibaren hiçbir değişikliğe
uğramamıştır. O, Allah'ın koruması altındadır. [3] Kur’an,
tek ve her şeye hâkim olan Allah'a imanın gereğini yerine getiren, takvanın
üstünlüğünü yaşayan, şirk ve ahlaksızlıklardan arınmış bir toplumun oluşmasını
istemiştir. [4] Kur’an'ın bu talebi,
Peygamber (as)'in önderliğinde kısa bir sürede, baş döndürücü bir hızla
toplumdaki ihtiyaç ve gelişmelere uygun olarak ortaya konmuştur. Neticede,
gerçek anlamda örnek olabilecek bir İslam toplumu inşa edilmiştir.
Peygamber (as)'in
vefatından sonra ve ilk İslam toplumu döneminde, Kur’an ve sünnetin yorumları,
Kur’an'ın dinamik mesajına uygun biçimde yapılmış, o günkü toplumda Kur’an ve
sünnet, hayatın ve sosyal yapının temeli olarak yer almıştır. Onlar, Kur’an
mesajını kendi dönemlerinin şartlarına uygun biçimde yorumladılar ve bundan
dolayı da onun feyiz ve bereketini gördüler. İlk nesil Müslümanları bu
yorumları yaparken, ne dini değiştiriyorlar ne de hayırlı yeniliklerin önünü
tıkıyorlardı. Çünkü onlar, Kur’an'ın ve sünnetin özüne uygun olarak yapılan
işlerin doğru ve meşru olduğunu çok iyi biliyorlardı. [5]
Resulullah'ın
irtihalinin üzerinden çok zaman geçmeden meydana gelen karışıklıklar,
Müslümanları esaslı bir kimlik bunalınımın içine itti. Bu bunalım sonucu
birtakım tartışmalar ortaya çıktı. Günümüze kadar şu veya bu şekilde biçim
değiştirerek devam eden bu tartışmalar içinde bugün şu sorular gündeme
gelmektedir:
"On dört asır
önce gönderilen Kur’an, bütün zamanlar ve mekânlar için geçerli midir? Sürekli
olarak değişen bir dünyada değişmez ilkelere dayanan İslam'ın yeri nedir?"
Yine bugün İslam'a ilişkin şu yargılar ortaya atılmaktadır:
"İslam'ın olduğu
yerde teokrasi vardır, uygarlık ve özgürlük yoktur. Çünkü İslam'ın medeni haklar
konusunda günümüz insanına verebileceği bir şey yoktur."
Bu sorulan ve
yargıları cevaplamadan önce değişim kavramını açıklamak gerekecektir. [6]
Kavramların gerçek
anlamlarını bilmeden onlar hakkında yapılan değerlendirmeler, insanı doğru
sonuca ulaştırmaz. Bu için değişim kavramının taşıdığı anlamları net bir
biçimde ortaya koymak gerekir. Hemen belirtelim ki değişim kavramı hem
"olumlu" hem de "olumsuz" anlamda kullanılmaktadır. Kur’an
merkezli istikrarlı bir değişim, İslam'ın dikkate aldığı bir konudur. [7]
Değişimin bu olumlu anlamı, İslami literatürde tekamül, teceddüt, ıslah ve
ihya gibi kavramlarla dile getirilmiştir. Tekâmül, dine, akla, ilme, insan ve
hayat gerçeğine uygun düşen müspet gelişme; teceddüt, yenilenme, müceddit de Kur’an
ve sünnet ışığında kendi hayatını yenilemiş insan demektir. Daha çok sosyal
içerikli olan ıslah kelimesi ise, toplumun pratik işlerini düzenlemeyle ilgili
hayırlı yenilikleri ve iyileştirmeleri ifade eder. İslami manada değişmeyi dile
getiren en yaygın kavram, "canlanma" anlamına gelen
"ihya"dır. İhya, bir şeyi yeniden ortaya koymak anlamına gelmez.
Olana bir canlılık kazandırmak, onu işler hale getirip güncelleştirmek ve
hayata taşımak "anlamına gelir". Demek ki İslami manada değişim,
"dini asli şekliyle hayata geçirmektir." Değişim kavramı,
"çağdaşlık, reform, batıcılık, devrim, köksüzlük, yozlaşma ve
yabancılaşma" gibi olumsuz anlamda da kullanılır. Merkezsiz değişme
istikrarsızdır ve onda bir hayır yoktur. Değişim ve süreklilik, hayatın
vazgeçilmez şartıdır. Çünkü yerinde kalmak, bir bakıma ölmek demektir. Tabii ki
değişmeyi sağlıklı olarak götürmek gerekir. Ancak, söz konusu değişmeyi
sağlıklı olarak gotüremeyen bir dünyada yaşadığımızı söylemek zorundayız.
İslam'a ve Kur’an'a
ilişkin sorulara gelince, bunları cevaplamak zor değil. Kur’an kapsamında
sunulan İslam, hayatiyeti olan dinamik bir din olarak doğdu. O, insan ve hayat
gerçeğine ters düşmeyen yapısıyla kısa sürede bir medeniyet kurma çabasını da
başarıyla sonuçlandırdı. Çünkü dinamizm bizzat Kur’an'da, İslam'ın ayakta kalma
ve her asra cevap verme gücü de yine Kur’an'la birlikte İslam'ın tarihi
tecrübesinde yatmaktadır. İslam, insan hayatına girip ona müdahale eden, onu
değiştiren, insanı da "süreklilik arz eden tevhidi inanç ve ahlak
çizgisinde" tutmak isteyen bir dindir. Çünkü o, değişmez gerçeğin kendisidir.
İslam, gerçeğin formunu prensip olarak örfe ve içtihada bırakmıştır. [8] Demek
ki, "süreklilik ve ilahi kaynağa bağlı değişme", İslam'ın iki büyük
hayati özelliğidir. Bu hayati özellikler hem vahyin bildirdiği hakikatlerin
değişmezliğini sağlar, hem de dinin asılsız geleneklere boğdurulmasını önler.
"İslam'ın olduğu
yerde teokrasi vardır; İslam'ın medeni haklar konusunda günümüz insanına
vereceği bir şey yoktur" şeklindeki haksız ve yanlış yargılar, İslam'ı her
cephede vurmak için fırsat kollayan şer güçlerin ortaya attıkları mesnetsiz
iddialardır. Modern hayatta dini nereye koyacaklarını bilemeyen, onu hayatın
dışına itmek isteyenler, İslam'a Kur’an'ın kabul edemeyeceği bir tanım getirip
ona kendi keyfî yorumları doğrultusunda bir konum biçtiler. Bunlara göre İslam,
toplumsal hayata giren bir din değil, sadece vicdanlarda kalan ve halk
kitlelerinin evinde yer alan anlamsız bir gelenek olmalıdır. Oysa, beşeri
tanıma ihtiyaç duymayan tek din İslam'dır. O, Kur’an'ın sunduğu dinin hem adı
hem de tamamıdır. Kur’an'a uymayan ve hiçbir ilmi esasa dayanmayan bu tür
yargıların, insanlığın hayrına sonuçlar doğurmayacağı açıktır. [9]
Sorunları çözüme kavuşturabilmenin
yolu, temel kavramları yeni baştan ele alarak değerlendirmektir. Bunların
başında da insana Müslüman kimliğini kazandıran İslam kavramı gelir.
İslam'ın özüne ve
maksadına uymayan yanlışların önüne geçmenin tek yolu, gerçeğe ilim, iman ve
iyi işle ulaşmaktır. Zaten bilgi ve inancın amacı, işe hükmetmek ve onu doğruya
yöneltmektir.
Bir insanın kelimei
şahadeti söylemesi, onun Müslüman olması için yeterli olsa da [10]
Müslüman kalması ve Müslüman olarak ölmesi için yeterli değildir.[11]
Çünkü Kur’an, şaşmaz bir düzenlilikle başından sonuna kadar iman ile iyi
amelleri bir arada zikreder.[12]
Gerçek kurtuluş müjdesini de "İmanla salih ameli"' birlikte
sergileyen sadık müminlere verir. [13]
İslam'ın sınırını aşan yanlış görüş ve uygulamalara düşmemek için, nasların
dikkatli, bilinçli ve ayrıntılı biçimde okunması şarttır. Sözde imanla aklanıp
amelden uzaklaşan, kurtuluş ve mutluluğu İslamsız bir hayatta arayanlar,
çağdaşlaşma adı altında İslam'dan sıyrılma sürecini yaşamaktadırlar. Bu
insanlardaki yanlış din anlayışını değiştirmek gerekir. Tabii ki bundan
maksat, onları Kur’an'ın sunduğu dine ve Ulûhiyyet anlayışına götürmektir. Kur’an,
Allah'ın sonsuz rahmetini devamlı vurgulayarak O'nun, günahından tövbe edenleri
bağışlayacağını bildirir. [14]
Fakat O, hiçbir zaman rahatça zina işleyip hırsızlık ve haksızlık yapanlara
cennet vaad etmez. Aksine, böylelerinin kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme
atılacakları uyarısında bulunur. [15]
Kur’an vahyi, yaşanan
hayatta iman insanı vasıtasıyla ideal bir sistem halini alır. Bunun için Kur’an,
kamil insan ve aktif toplum gerçeğinin üzerinde çok durur. [16] Bize
göre içinde bulunduğumuz yüzyılın öncelikli çabası, İslam'ın güzelliklerini
toplumlara yansıtmak olmalıdır. Tıpkı Mekke'den Medine'ye hicret eden bir
avuç iman insanının, İslami değerleri hayata taşıyıp insanlığın tarihini
değiştirmesi gibi.
İslam eleştirisi
yapanların ortak yönü, dini, vahiyden soyutlayıcı bir yaklaşım
sergilemeleridir. Oysa din dışılığa bağımlı olan akılcılıkla, hayırlı yenilikleri
içeren müspet gelişmeleri gerçekleştirmek mümkün değildir.
Sonuç olarak
diyebiliriz ki, özü taşımak için bir kalıba ihtiyaç olduğu gerçeğini unutmadan
"aslolan süreklilikle köklü değişimin" kucaklaşmasını sağlayacak bir
denge noktasının bulunmasıdır. Bunu yerine getirmek için iyi niyetli olmak,
bilgili ve basiretli bir gayret sergilemek yeterli olacaktır. Tabii ki bunları,
iman insanı yapacaktır. İslam kendini yeniden hayata taşıyacak insanını
bulduğu gün, İslam âleminin bahtsızlığı da sona erecektir. Geçen asırlar,
İslam'ın hayata katılma mücadelesini verdiği asırlar oldu. Dileyelim bu asır,
İslam âleminin bahtsızlığının sona erdiği bir asır olsun. [17]
[1] Bakara: 2/106
[2] Bkz. Bakara: 2/2: Hac: 22/16; Kehf: 18/1-2 vh.
[3] Bkz Fussilet: 4l/ 41-42: Hicr: 15/9 vh
[4] Bkz. Âl-i İmrân: 3/103-104: Hac: 22 41 vh.
[5] Fahrettin Yıldız, Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru
Yaşamak, İşaret Yayınları: 281.
[6] Fahrettin Yıldız, Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru
Yaşamak, İşaret Yayınları: 281-282.
[7] Bkz. Bakara: 2/106 vb.
[8] Bkz. A'râf: 7/199
[9] Fahrettin Yıldız, Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru
Yaşamak, İşaret Yayınları: 282-283.
[10] Bkz. Bakara: 2/285 vb.
[11] Bkz. Al-i İmran: 3/102; Bakara: 2/285 vb.
[12] Bkz. Bakara: 2/62; Mâide: 5/9.69; Nahl: 16/97; Hûd:
11/23; Kehf: 18/107 vb.
[13] Bkz Bakara: 2/25 vb.
[14] Bkz. Bakara: 2/37; Mâide: 5/39; En’am: 6/54; Furkân:
25/70 vb.
[15] Bkz. İsrâ: 17/23-39 vb. Fahrettin Yıldız, Kur’an
Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, İşaret Yayınları: 284.
[16] Bkz. Nahl: 16/120; Bakara: 2/123; Âl-i İmrân: 3/104.
110 vb.
[17] Fahrettin Yıldız, Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru
Yaşamak, İşaret Yayınları: 284-285.