3-DÜALİZM (Seneviyye = Çift tanrıcı din ):

 

İnsanlık tarihinde -her defasında - bir tevhid dininin yozlaşmasıyla or­taya çıkan şirk türlerinden biri de kâinâtın iki ilâh tarafından yöne­tildiği (!) inancıdır.

 

Vaktiyle Mecûsilik adı altında İran halkı tarafından kabul edilen di­nin temeli, işte bu çift tanrılı şirk ilkesine dayanıyordu. Biri iyiliğin (Hürmüz), diğeri ise kötülüğün (Ahrimân) temsilcisi olarak kabul edi­len iki tanrı -bu sapkın inanca göre - sürekli mücadele halindedirler.

 

Hz. Peygamber (sav)'in doğumundan yaklaşık elli yıl önce Mazdek [1] adında İranlı bir devrimci tarafından bu din üzerinde bazı değişik­lik­ler ya­pılmak istendi. 

 

Hz. İbrahim'in getirdiği tevhid dini, (nasıl ki Müşrik Araplar tara­fın­dan putçu bir kimliğe dönüştürülmüş ise)  İran'da da Mecûsîlik adı al­tında ateşe tapınma ile sembolize edilen çift tanrılı bir şirk dinine dö­nüş­türülmüştü. İslâm’ın ortaya çıkmasıyla bu din de aynen Cahiliye Arapları­nın putperest dini gibi söndü. Hz. Ömer (ra) zamanında İran'ın fethedil­mesiyle birlikte Mecûsîlik silinmeye başlayınca bu inanç üze­rinde kal­maya direnenler, içine düştükleri moral çöküntüsü yüzünden Hindistan'a göçtüler. Sayıları gü­nümüzde çok azdır. Ateş yakarak iba­det ederler. 

 

Her yıl 22 Mart günü özellikle Kürtler tarafından ateş yakılarak kut­la­nan Nevruz Bayramı, bu inancın Müslümansılar arasında gelenek olarak devam eden silik bir görüntüsüdür. Çünkü Kürtler İslâm'a gir­meden önce Mecûsîliğin temsilcisi olan  Zerdüşt'ün [2] di­nine bağlı idiler. Kürt mito­lo­jisine göre vaktiyle -zâlim bir kral olan - Dahhak'a karşı ver­dikleri müca­de­lenin başarıya ulaşması üzerine bir kurtuluş ve bağımsız­lık sembolü ola­rak Nevruz ateşleri yakılmaktadır. Ancak İranlıların da Nevruz'u yılbaşı olarak kutladıklarına bakılacak olursa bu olayın Kürt mitolojisini doğrula­madığı, aksine mecûsî gele­neğinin devamı olduğu kesinlik kazanmaktadır. [3] 

 

Ayrıca burada, konu ile ilgisi bakımından şunu da belirtmek gerekir ki, kâinâtın sözde aydınlık ve karanlık olmak üzere iki farklı ve karşıt şeyler­den oluştuğunu savunan gnostisizmin, bir şirk felsefesi olduğunu ileri sürmek çok dolaylı bir yorum olur. Gnostik felsefe hakkında ortaya konabi­lecek bir tek yargı vardır, o da küfürdür [4] 

 

Kur’ân-ı Kerîm'de Şirk ve Müşrikler:

 

Kur’ân-ı Kerîm'de şirk konusuna ve müşriklere çok geniş yer ve­ril­miş­tir. Müşrik insanın psikolojisi, mü’minlere karşı beslediği kin ve düşmanlık duyguları, çocuğun, müşrik anne ve babası ile nasıl mu­amele edeceği, mü’minlerin onlara karşı nasıl hareket etmesi gerektiği, kıyamet gününde bir­birlerini suçlamaları ve Allah Teâlâ'nın, O'nlara ilişkin hükmü, Kur’ân-ı Kerîm'de çok çarpıcı ifadelerle açıklanmıştır.

 

 Kur’ân-ı Kerîm'e göre şirk koşan insanın ruhsal yapısı

 

 Küfrün diğer çeşitli hastalıklarına kapılmış kimseler gibi Müşrik in­san da, Kur’ân-ı Kerîm'in haber verdiği gaybî gerçeklere daima kuş­kuyla bakar. Tekrar dirilmek, hesap vermek, cennet ve cehennem gibi gerçekler, genelde onun için çok derin bir endişe kaynağı oluşturmaz. O, daha çok putlarıyla, taptığı ve medet umduğu fânî şeylerle meşguldür. Müşriklerden kimisine göne gaybî gerçekler uydurulmuş şeyler de olabilir. Bu nedenle müşrik in­san, sürekli bir içsel bunalım yaşar. Onun bu ruh hali, sırf inkârcı insanda var olan gizli bir paniğe de zaman zaman dönüşebilir ve onu te­selli olabile­ceği her yere doğru itebilir. Bu belirsizlik onun yaşam seyrini de etkiler. Bazı olaylar karşısında vicdanına üşüşen sorulara doyurucu bir yanıt bulamama sıkıntısıyla yerine göre saldırganlaşabilir; bocalayabilir veya tamamen içine çekilebilir.   

 

Tabiatıyla böylesine bir panik, böylesine sınırsız bir doyumsuzluk ve âcizlik içinde bocalayarak yaşayan müşrik insan, ıstıraplarını dindirmek, efkarını dağıtmak ve en­dişele­rinden sıyrılabilmek için çeşitli avunma yol­ları arayacaktır. Ancak para mevki ve şöhret gibi maddi alanda onu avut­maya yarayan araçlar, her sa­niye yaklaşmakta olan ölüm ve sonrasına iliş­kin sorun­lara her­hangi bir çö­züm getiremeyecektir. Müşrik insanı, Allah Teâlâ’ya ortak koş­maya sürükle­yen gizli neden, onun ruh derinliklerine yer­leşmiş olan bu soruna çözüm arayışıdır. Bu arayış, korku ile karışık bir nev­roz olarak onun bütün haya­tını etkisi altına alır.    

 

 

 Müşrik insanın bütün sorunları hemen hemen bu noktada odak­laş­maktadır. Onun içindir ki münafıktan farklı olarak Allah'a ortak koştuğu putuna ısrarla yapışır durur. Şartlar ne olursa olsun müşrik insan mut­laka kendine bir put bulmaya çalışır. Bu put ya insandır, ya hayvandır, ya bitki­dir, ya da bir kayadır... Önemli olan bir şeylere ta­pınmak ve biraz da böyle te­selli olmaktır. Ancak elleriyle dokunamaya­cağı, gözleriyle bir sal­tanat tahtı üzerinde seyredemeyeceği, tam karşı­sına dikilip saygı duru­şunda buluna­mayacağı, en azından -ölmüş olsa bile - mezarına bir çelenk sunamayacağı kocaman (!) bir tanrıdan başka­sını da bir türlü havsalasına sığdıramaz. Dolayısıyladır ki Allah Teâlâ bu basit tiplerin halet-i ruhiye­sini, onların ya­şadıkları korku ve panikle açıklamaktadır.

 

«Herhangi bir otorite olarak indirmediği şeyleri, Allah'a ortak ko­şan­la­rın yüreklerine korku salacağız !..[5]

 

  Gerçekten de öyle değil mi ? Cılız ve çelimsiz bir mü’min onlara: «Gelin, sizi duymayan bu taşlara tapmayın, Allah'a kulluk edin.» de­diği zaman korkularından paniğe kapılmıyorlar mı ? Korkunç büyük­lük­teki güçlere, ordulara ve silâhlara sahip oldukları halde cılız bir in­sanın üze­rine atılıp onu hemen oracıkta linç etmek istemeleri bu panik ve korku­dan ileri gelmiyor mu ?!  

 

Evet gerçekten müşrik insan korkaktır. Onun bu bozuk psikolojisi hiçbir devirde değişmemiştir.  Bırakın eski çağların karanlıkları içinde boca­la­yan nesillerini, yıllarca okumuş, -sözde - geniş kültür almış, dün­yayı gez­miş, birkaç yabancı dil bilen günümüzün entellektüel müşrik­lerine bile öğüt­lerde bulunmayı göze alabilen mü’minlerin uğradığı akibetler, müşrik insa­nın çağlar boyu değişmeyen bu bunalımlarını, bu korkularını ortaya sermek bakımından ibret vericidir. 

 

Kur’ân-ı Kerîm, müşriklerin kinci olduklarını haber veriyor.

 

Evet, gerçekten müşrikler fanatik ve kincidirler. Çünkü şirk, insanı âdetâ insanlıktan sıyırıp çıkarmakta, onun dengelerini bozmakta, mu­ha­keme mekânizmalarını hasara uğratmakta ve onu tıpkı pisliğinde bon­cuk arayan bir piskopat haline getirmektedir. Bu yüzden müşrik in­san, devamlı surette iç deprasyonlar bunalımlar halüsinasyonlar yaşa­maktadır; Kıskanç, geçimsiz ve kindardır. Beyninin hücrelerine kadar bütün iç dünyası şirk pis­likleriyle kirletildiği içindir ki müşrik bir in­sanla, evren­sel bir gerçeği otu­rup tartışmak hiçbir zaman mümkün de­ğildir. Çünkü âdetâ örümcek dolu kafası ve zihnindeki kokuşmuş dü­şünceler onun uzak ufuklara doğru bakmasına daima engeldir. Bu yüzden de müşrik in­san çağdışıdır ve fana­tiktir; Hiçbir yenilik, hiçbir reform ve hiçbir uygar­lık onun mantık duvar­larını kolay kolay dele­mez. Onun bütün dünyası tanrılaştırdığı faninin mi­tolojik kimliğiyle meşguldur. Yaşam onun için törenlerden, çelenklerden, saygı duruşla­rından, kahramanlık marşların­dan, ayinlerden, türbelerden, mezarlar­dan, erenlerden başka bir şey değil­dir. Hülasa müşrik insanın içsel ha­yatı, şeytanların, içinde dans ettiği ka­ranlık bir dehliz gibidir. Çünkü yüce tevhid inancını algılayabilecek ber­rak bir iç dünyaya sahip değildir.

 

Dolayısıyla peygamberlere kafa tutan eski çağların müşrikleri hangi ka­ranlık kafalara sahip idiyseler, gerek günümüzün mistikleri (yani tarikatçılar), gerekse modern put­çular, aynı karanlık kafalara sahiptir­ler; Tutucu, kaba ve saldır­gandırlar. Sebebine gelince, tutundukları inanç ve düşünce hurdalığı bilimselcilikten ya da mitolojiden öte hiçbir anlam taşımaz. Aynı zamanda birer şirk kaynağı olan geçmiş çağların tasavvufu ve çeşitli felsefeleri ile mo­dern çağın poziti­vizmi, rasyonalizmi, Darwinizmi ve laisizmi, «Allah gerçeği» karşısındaki tutumları ba­kımından birbirinden farksızdırlar. 

 

Müşriklerin kinci olduklarını, mü’minlere karşı düşmanlık duygu­la­rıyla dolu olduklarını Kur’ân-ı Kerîm açık şekilde haber vermektedir.

 

Burada öncelikle söylemek gerekir ki mü’minlere karşı içleri kin ate­şiyle alev alev yanan iki topluluk vardır. Bunlar yahudiler ve müş­rikler­dir. Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyuruyor:

 

«Gerçekten de göreceksin ki insanlar arasında mü’minlere karşı en çok düşmanlık güdenler yahudiler ve Allah'a ortak koşanlardır.» [6] 

 

Müşriklerin bu âyette, yahudilerle beraber söz konusu edilmeleri çok il­ginçtir ve mucizevî bir Kur'ân gerçeğidir. Onların da aynen yahu­diler gibi mü’minlere karşı en şiddetli düşmanlık duygularıyla dolu ol­duğu, o kadar büyük bir hakikattır ki Kur’ân-ı Kerîm'in yeryüzüne ini­şinden yüzyıllar sonra bile bu gerçeğin en çarpıcı örneklerine daima rastlanmış­tır.

 

Vaktiyle Mekke'li müşriklerin, Hz. Peygamber'i ortadan kaldırmak ve yeni İslâm Devleti'ni daha beşiğindeyken boğmak için Medine'li Beni Kurayza ve Beni'n-Nadıyr yahudilerinden nasıl yardım aldıkları ve iki kit­le­nin nasıl gizli aşikar işbirliği içinde oldukları, bir tarih gerçeği­dir. Ne il­ginç­tir ki yahudinin Müslümana karşı olan ezeli düşmanlığı, tarihin her döne­minde müşriklerin desteğini bulmuş, müşrikler de Müslümanlara karşı düşmanca tavır aldıkları her defasında yahudile­rin yardımına nail olmuş­lardır. Çağlarüstü ilâhî mesaj bunun âdetâ her zaman böyle olaca­ğını haber vererek mü’minleri uyarmaktadır:

 

«Ehl-i Kitap'dan bazı kâfirler ve putçular da, rabbiniz tarafından size bir iyilik yapılmasını istemezler.» [7] 

 

Kur’ân-ı Kerîm, müşrik anne ve babaların,

mü’min çocuklarına ne diyor:

 

Kur’ân-ı Kerîm, hiç kuşkusuz Allah Teâlâ'nın, insanlığa en son ve en yüce me­sa­jıdır. İnsanı terbiye edici, düşündürücü ve evrensel değerlerle yön­lendi­rici yüce kelâmıdır. Bu nitelikleriyle elbette ki din farkından sebep, ço­cuğu anne ve babasına karşı seküler yaşamdaki ilişkilerinde saptır­madan sadece imânî konuda duyarlı olmasını ona emretmiştir.

 

Çocuğun anne ve babasıyla olan dünyevi ilişkileri bir ahlâk konu­su­dur. İmânî meseleye gelince Allah Teâlâ ona bu noktada şunları em­ret­mektedir:

 

«Eğer onlar, bilemediğin bir şeyi bana ortak koşman için seni zorla­ya­cak olurlarsa onlara boyun eğme ! -Ancak - onlarla dünyada iyi geçin ve bana yönelen kimsenin yoluna uy.» [8] 

 

 Bu harika ahlâk müeyyidesini, dünyanın hiçbir yasasında bulmak mümkün değildir. Evet, mü’min çocuk, bu yüce düstûra uyarak anne ve babasıyla, (müşrik bile olsalar) şu birkaç günlük geçici dünya hayatında iyi ge­çinmeye çalışacak, fakat Allah'a şirk koşma noktasında zorlanacak olursa (ebedî bir hüsrana uğramamak için)  onlara asla bo­yun eğmeyecek­tir! Ne il­ginçtir ki böylesine zorlu bir sınav vermek du­rumunda kalmış nice mü’min gençlerin müşrik anne ve babaları -nadir istisnalar hariç - bu  yüce ruhlu ço­cuklarından hiçbir ders ve ibret alma soyluluğunu göste­rememişlerdir. Aksine İmân etmiş olan çocuklarına akla ve hayale sığ­mayan her türlü in­sanlık dışı muameleleri revâ gör­müş müşrik anne ve babaların sayıları da az değildir. 

 

Kur’ân-ı Kerîm, çok açık bir ifade ile: "MÜŞRİKLER SIRF PİSLİKTİR !" di­yor.

 

Evet Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm'de, Tevbe Sûresi'nin yirmiseki­zinci âyet-i kerîmesi'nde müşrikleri aynen şöyle nitelemektedir:

 

«Ey inananlar ! Allah'a ortak koşanlar, sırf pisliktirler. Artık bu yıl­dan sonra Mescid'ül-Haram'a yaklaşmasınlar. »

 

Müşriklerin Mescid'ül-Haram'a yaklaştırılmaması meselesi geniş an­lamda bir fıkıh konusudur; Dar anlamda da İslâm Siyaset Hukuku konu­sudur. Ancak bu nokta, her bakımdan onların pislik olduğu ger­çeği ile iliş­kilidir. Bu nedenle pek fazla dolaylı olmayan bir ilgiyle aynı zamanda imânî bir sorun olarak akâid ilminin de konusudur. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm'e bir bütün olarak inanmış olan herkes (yani her mü’min kişi), müşrik insanın bir pislik olduğuna inanmak zorundadır. Öyle ise çağımız şartlarında her gün bir sürü müşrik ile yüzyüze gel­mek durumunda olan biz mü’minler onların birer pislik olduğuna inandığımız halde acaba nasıl davranmalıyız? Bu soru her mü’mini çok yakından ilgilendirmektedir!

 

Bilindiği üzere İslâm'da amel: İnanılan şeyin eyleme dönüştü­rül­mesi, eylemsel biçimde uygulanması demektir. [9] Ancak inanılan şeyin, her zaman eyleme dönüştürülmesi, (usul bakımından) çeşitli nedenlerle ge­rekli, ya da zorunlu olmayabilir; mümkün de olmayabilir. Şu var ki ku­ral olarak: Bir şeye inan­makla, mü’min kişi için, (yerine göre) iki farklı du­rumdan mutlaka biri söz konusu olur.

 

Bunlardan biri: İnanılan şeyin (belli süre için) sırf vicdânî bir mesele olmakla sınırlı kalmasıdır ki onun eyleme dönüştürülmesi bu durumda ge­rekli ve zorunlu değildir. Belki mümkün de değildir. [10]

 

Diğeri ise: İnanılan şeyin zorunlu olarak eyleme dönüştürülmesi hâli­dir. Bu durumda kaldığınız zaman, konu artık sizden başkalarını da kapsa­yacak ka­dar geniş­lemiş demektir.

 

İşte putçuların pislik olduğuna inanma olayında mü’min kişinin zaman zaman yaşayacağı durum budur. Binaenaleyh bir mü’min, müşrik kişinin pis­lik olduğuna (herhangi bir nedenle) yal­nızca inanmak durumunda ol­duğu sürece konu çok sınırlıdır. Ancak bir putçu ile yüzyüze gelir, onun doğrudan muhatabı durumunda kalır ve özellikle birtakım teklifle­riyle karşı karşıya kalırsa herhalde konu çok daha farklı bir boyut kaza­nır. [11]

 

Mü’minin, müşrik insana karşı tavrının nasıl olması gerektiği ve ge­nel anlamda mü’min-müşrik ilişkileri - yukarıda da işaret edildiği gibi - bir fıkıh konusudur. İmânî bir me­sele olan mü’minin müşrik hakkındaki düşünce ve kanaati de el­bette ki Kur'ân'ın belirlediği gibi olmalıdır[12] 

 

Müşrik insan esasen her haliyle ve hemen bütün eylemleriyle mü’min insanı aşağılayıcıdır. Çünkü mü’minin tevhid inancını her sözü ile yalanla­yıcıdır. Bütün söz, tavır ve hareketleriyle evrensel ger­çekleri red ve inkâr edicidir. Onun için Allah Teâlâ müşriklere karşı bazı müeyyide­ler koymuş­tur.  Örneğin onların Mescid'ül-Haram'a girmelerini, [13] aynı zamanda mü’minlerin onlarla evlilik yapmasını yasaklamıştır. [14] Bu ya­saklar ise mü’min kişinin müşrikten uzak dur­masını, ona karşı tedbirli olmasını ve onunla asla dostluk kurma­ma­sını gerektirmektedir. Nitekim Allah Teâlâ, mü’min kişiye açıkça: «(...) Ortak koşanlardan yüz çevir.» [15] buyurmakta­dır.

 

Ayrıca, Allah Teâlâ'nın müşrikleri nasıl değerlendirdiğini, onlar hak­kındaki kesin hükümlerinin ne olduğunu şu âyetlerden gâyet açık bir şe­kilde anlamak mümkündür:

 

«Bu, en büyük hac günü, Allah'ın ve Elçisi'nin insanlara bir açık­la­ma­sıdır: Allah ve Elçisi'nin putçulardan ilişkisi kesilmiştir ! » [16] 

 

«Akraba bile olsalar, cehennemlik oldukları belirdikten sonra put­çu­la­rın afedilmesini dilemek ne peygamberin, ne de mü’minlerin yapa­cağı bir iş­tir.» [17] 

 

«Kitap ehlinden ve putçulardan olan kâfirler sürekli olarak cehen­nem ateşindedirler. Onlar bütün insanlığın en şerlileridirler. » [18] 

 

Gerçeği ifade etmek gerekirse temelde bunların hepsi de Allah'ı bulma arayışı içinde yollarını kaybetmiş, çarpık inanış ve düşüncelerin zavallı kurbanlarıdır. Çünkü ne şirk tamamen Allah'ı inkâr etmek de­mektir, ne de müşrik insan ateist demektir. 

 

Aslında Yüce Allah'ın varlığı, İnsanın fıtratına âdetâ bir mühür gibi ka­zınmıştır. Ancak bu ezelî mühür çeşitli nedenlerle bazı insanla­rın ruh­la­rında bulanık bir iz olarak yansır. Tabir caizse şirk, işte bu silik ve bula­nık yansımadır. 

 



               

[1]. Mazdek (veya Mazdak) Temelde sınıf farklarına karşı çıkan bi­ridir. Eski İran'da Yoksul üreticilerin mutlu sınıfa karşı kabaran düş­manlık duygularını kullandı. Fanatik ateş rahip­lerine karşı çıkarak Mecûsîliğin öğretilerinde radikal değişiklikler yap­maya çalıştı. Ancak rijit ibahiyeci düşüncelerinden dolayı Sasanî Kralı Hüsrev Anuşirevan ta­rafından yaklaşık M. 530  yıl­larında idam edildi.

[2]. Miladi 487 de doğan Zerdüşt'ün Mecûsîliği yeniden tevhid inancına oturtmak is­te­di­ğini ileri sürenler vardır. Bu teze göre O, kâinatın esas yaratıcısının, iyilik ilâhı (Hürmüz) olduğuna inanıyordu. Karşılıklı mücadele eden güçlerin ise iki tanrı değil, bi­la­kis iyilik ve kö­tülük duygusu olduğunu söylüyordu. Bu tez eğer doğru ise Mecûsîliğin de di­ğer tüm insanlık dinleri gibi temelde vahye dayanan bir tevhid di­ninden saparak bu şe­killere gir­diği ve za­man zaman gerçeği idrak eden şahsiyetler tarafından aslına döndü­rülmek istendiği tarihin bir teker­rürü olarak ortaya çıkar.

 

Ne varki Hürmüz'ün, sözde sapık kardeşi olan Ahrimân'la savaş­tığı inancını Zerdüşt'e dayandı­ranların açıklamaları bu şahsın, gerçek tevhid yolunda olmadığını göstermek­te­dir. Doğrusunu ise ancak Allah Teâlâ bilir.

               

[3]. Son yıllarda siyasi kavgalara konu olan Nevruz ateşlerinin ya­kılması, zor kulla­nı­larak önlenemeyince, aynen Zerdüşistler gibi müş­rik olan ırkçı kökten putçular, bu di­reniş karşı­sında geri adım atarak onlar da Nevruzu kutlamaya başladılar. Ancak bu spekülas­yon hiç de işe yaramadı. Aslında tarihteki en büyük ortak değerleri olan İslâm'a ve tev­hid inan­cına yeniden sa­rılarak bu iki müşrik topluluk tekrar kucak­laşa­bilirlerdi. Çünkü her iki tara­fın da geçmişinde bu güzel ve değerli miras vardır. Ancak her iki sapık kamp da şirkte ısrar edince Allah Teâlâ onları kanlı bir fitne ile birbirine musallat ederek mü’min toplu­luğu onla­rın şerrinden korudu. «(...) Eğer Allah insanların bir kısmını, di­ğer bir kısmı aracılığıyla de­fetmemiş olsaydı elbetteki dünyanın düzeni bozulurdu.» (Kur’ân-ı Kerîm 2/251)

               

[4]. Kur’ân-ı Kerîm 3/151

 

[5]. Kur’ân-ı Kerîm 3/151

 

               

[6]. Kur’ân-ı Kerîm 5/82

 

[7].  Kur’ân-ı Kerîm 2/105

 

[8]. Kur’ân-ı Kerîm 31/15

               

[9]. Bk. İmân-amel ilişkisi

               

[10]. Bu durum için, (yerine göre)  üç neden söz konusudur : Sarâhat, zarûret, mâni'. Çünkü kişinin inandığı şey, ya başkası tarafından gerçekleştirilmiştir ve uygulama halindedir; Ya bir mazeretten sebep ertelenmektedir; Veya çetin bir engelden dolayı hayata geçirilememektedir. 

               

[11]. Bk. İnsan İlişkilerinde İnancın Belirleyici Rolü.

 

[12]. Kur’ân-ı Kerîm 2/221, 6/121, 9/6, 9/17, 9/113, 15/94

 

[13]. Kur’ân-ı Kerîm 9/28

 

[14]. Kur’ân-ı Kerîm 2/221

 

[15]. Kur’ân-ı Kerîm 6/106

 

[16]. Kur’ân-ı Kerîm 9/3

               

[17]. Kur’ân-ı Kerîm 9/113

               

[18]. Kur’ân-ı Kerîm 98/6