KADERE VE KAZAYA İMÂN

 

Kader Kavramı

 

Kader, Arap sözlüğünde ölçü ve miktar demektir. İmân konusu ola­rak anlamı ise şöyle açıklanabilir:

 

Her şeyin yaratıcısı olan Allah Teâlâ, varlıkların henüz hiçbiri yok­ken de onları en ince ayrıntılarına kadar biliyordu. Bu da onların öl­çü­le­rinin, miktarlarının, başlangıç ve sonlarının, hareket ve ilişkile­rinin daha yara­tılmadan önce Allah tarafından saptanmış ve kesin­likle bi­lin­miş olduğu anlamına gelir. İşte özet olarak kader budur.

 

Kader Ehl-i Sünnet'e göre tıpkı Allah'a, peygamberlere, meleklere, ki­taplara ve âhiret gününe inanmak gibi imânın şartlarından biridir. Onun için kadere inanmayan, mü’min sayılmaz. Şu varki İslâm inan­cına ait li­tera­türde «İmânın şartları» olarak bilinen gerçeklerden en çok beş tanesi Kur’ân-ı Kerîm'de birlikte açıklanmıştır. Bunlar: Allah, ahi­ret günü, me­lekler, kitaplar ve peygamberlerdir. örneğin, Bakara Sûresi'nin 177 inci Âyet-i kerîme'sinde şöyle denilmektedir:

 

«Erdemlilik, doğuya ve batıya yönelmenizle olmaz; Asıl erdemli­lik, bir kimsenin Allah'a âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygam­ber­lere inanmasıdır (...) »

 

Nisa Sûresi'nin 136 ıncı Âyet-i kerîmesi de şöyledir:

 

«...Her kim Allah'ı meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve âhiret gü­nünü inkâr ederse o kimse (gerçeklerden)  pek uzaklaşmış olur.»

 

Görülüyorki kader meselesi bu gerçeklerle birlikte söz konusu edil­me­miştir. Bu ise bazı kimselerde farklı düşünmeye yol açmıştır. Gerek bu nok­tadan baktığımızda, gerekse kaderin açıklamasındaki karmaşık­lık, ta­rih bo­yunca Müslümanlar arasında sürekli tartışmalara yol aç­mış­tır. Ancak her şeye rağmen Kur’ân-ı Kerîm'in birbiriyle asla çe­lişme­yen, bila­kis birbirini tamamlayan aydın açıklamaları kaderin de imân edilmesi ge­reken gerçek­lerden biri olduğunu ortaya koymakta­dır. Allah Teâlâ'nın ezeli sıfatlara sa­hip bulunduğu noktasından ko­nuya baktığı­mızda anlarız ki sonradan olma her şey yaratılmıştır ve yaratılmadan önce de bütün bunların Allah (cc) tara­fından bilinmiş ve takdir edilmiş olması kesindir. Aksi halde Allah Teâlâ'yı (Haşa!) geleceği bilmezlikle nitelemek gibi bir düşünce açmazı ve sonuç iti­ba­riyle bir mantık çeliş­kisi söz konusu olmuş olur.

 

 Kaderin Anlaşılmasındaki Zorluğun Nedeni 

 

İmânî konular arasında, en çok tartışılan şey kaderdir. Halbuki İslâm âlimleri tarafından kader konusunda temkinli olun­ması ve bu mese­lenin tartışılmaması daima öğütlenmiştir. Buna rağmen es­ki­den beri birçok insan merakına yenilerek bu duyarlı ko­nuyu irdelemekten çekinmemiş, kimi­leri de Kur'ân ve sünnetin öl­çülerine pek uygun düşmeyen görüşler ileri sürmüşlerdir.

 

Kader konusunda insan havsalasını zorlayan nokta şu olmuştur: Acaba insan kendi fiilini, kendi eylem ve davranışlarını bizzat kendisi mi ya­rat­maktadır, yoksa bütün fiillerin, hal ve hareketlerin yaratıcısı Allah Teâlâ mıdır? İleride «İrade ve Kader» başlığı altında açıklana­cak olan bu noktada kitaba ve sünnete bağlı Müslümanlar daima dik­katli dav­ranmış, Kur’ân-ı Kerîm'in koyduğu sınırları zorlamamaya çalışmışlar­dır. Ancak yozlaşma­nın getirdiği ahlâk ve inanç sorunla­rından biri ola­rak Sünnî top­luluğa bağlı bazı kimselerin de bu noktada pek duyarlı olmadığı bir ger­çektir. Nitekim «Kendi kaderini belirle­mek» ve «Kaderine hakim ol­mak»[1] gibi söylemler bunu ka­nıtlamakta­dır. Bu ifadeler, özellikle Türkiye’de Hanefist Sünniler arasında yaygındır. Ancak bunun bilgi eksikliğinden kaynak­landığını söy­lemek müm­kündür.

 

İnsanın kader konusunda neden bocaladığına gelince bunu her şey­den önce kader meselesinin karmaşıklığında aramak gerekir. Bu ko­nuda insa­nın özellikle hemen kavrayamayacağı şu üç nokta önemli­dir:

 

1- İnsan, akıllı, irâdeli ve özgür olmakla beraber, dilediği ve yaptığı hiçbir şeyi kendisi yaratmamakta, yaratamamaktadır. Konu yalnızca bu­nunla da sınırlı değildir. Aynı zamanda hayat ve tabiat olaylarından, hayvanla­rın iç­güdüsel hareketlerine varıncaya kadar her şey, ( zamanı gelince) Allah (cc) tarafından yaratılır. Öyle ise dilemek ayrı şey, ya­rat­mak ise ayrı şeydir.

 

Bazı kimselerin belki de pek derin düşünmeden söylediği gibi eğer her insan kendi kaderini bizzat kendisi belirler olsaydı, hiç kimsenin, di­leme­diği bir olayı asla yaşamaması gerekirdi. O zaman da insanların kötü bir ha­diseyle karşılaşmaması kesin olurdu. Halbuki insanların çoğu mut­suz ol­duğuna göre genellikle hiç de arzu etmedikleri olayları yaşamakta­dırlar. Oysa hiç kimse mutsuz olmak üzere kendisi için kötü bir kader be­lirlemek istemez. Öyle ise kaderin, insanın kendisi tarafın­dan değil, bila­kis Allah ta­rafından belirlenmiş olduğu açıkça mey­dana çıkmaktadır.

 

2- Bilinçli bilinçsiz, irâdeli irâdesiz, doğal ya da içgüdüsel bütün dav­ra­nışlar, aynen kâinâttaki diğer olaylar gibi kaderin kapsamına gi­rer­ler. Onun için ister kalp atışlarımız gibi tamamen irâdemizin dı­şında, ister nefes al­mak gibi yarı irâdî biçimde olup biten hareketlerimiz ol­sun, ister bir lok­mayı çiğnemek gibi tam irâdeli bir fiilimiz olsun, is­ter müzik yap­mak gibi bizi mutlu eden, ister kaza geçirmek gibi bizi mut­suz kılan, hatta bazen ha­yatımızın sonunu bile getirebilen bir ha­dise olsun, hepsi kader­dir. Bunların bir kısmını kader sayıp bir kısmını ise kaderin kapsamı dı­şında düşünmek için mantıklı bir gerekçe yok­tur. Şu halde, bilinçli ve irâdeli olarak yaptı­ğımız eylemlerin de Allah tarafından ezelde takdir edilmiş olduğuna bakı­lacak olursa insa­nın, kendi kaderini belirleyemeye­ceği açıkça anlaşılır. Çünkü yaşanan olay­lar arasında, kaderin kapsamına giren ve girmeyen diye bir ayırım yapmak mümkün değildir.

 

3- Allah (cc) ezelde (hiçbir şey yokken de) her şeyi biliyordu. Kaderin an­laşılmasında bu nokta son derece önemlidir ve konunun hemen bü­tün in­celiği burada saklıdır. Önce şuna işaret etmek gerekir ki imân ger­çekleri bir­birlerini tamamlayıcıdırlar. Örneğin kader gerçeği ile Allah'ın ezelî ve kuşa­tıcı bilgisi arasında güçlü bir ilgi vardır. Bu ilgi­nin farkında olamayan insa­nın kaderi anlaması güçtür. Buradaki in­ce­lik şöyle anla­şılmalıdır.

 

Madem ki her şeyi Allah Teâlâ yaratmıştır; Ve madem ki ezelî ve ku­şa­tıcı bilgisiyle O, yaratacağı her şeyi bütün incelikleriyle, bütün sır­ları ve ay­rıntılarıyla önceden biliyordu, öyle ise bu şeylerin, O'nun ay­nen bildiği ölçü ve miktarlarda; O'nun belirlemiş olduğu zamanlarda, mekân­larda, şartlarda ve or­tamlarda gerçekleşmesi kesindir. Ancak Allah Teâlâ'nın her şeyi ön­ce­den biliyor olması, O'nun, akıllı ve irâdeli yaratıkları zorlayıcı bir güçle yön­lendirdiği şeklinde düşünülmemeli; kader, bütün hareket ve eylemlerin arkasında, itici bir gizli el gibi değerlendirilmemelidir. Çünkü o zaman da yara­tıklardaki ira­denin bir anlamı kalmaz.

 

Önceden bilmiş olmak, Allah Teâlâ’nın zâten ezelî ni­teliğidir; Ya da başka bir ifadeyle: Allah Teâlâ'nın ezelden beri her şeyi biliyor olması, O'nun için aksi düşünülemeyen bir gerçektir. O'nun her şeyi önce­den bilmesi de­mek de insanın bir robot gibi -kaderinde göreceği olayları - zorlana­rak ve âdetâ sürüklenerek yaşaması anlamına gelmez. 

 

İnsanın, aklından geçen her şeyi dilemede ve istediğini de dilediği şe­kilde aklından geçirmede ne kadar özgür olduğunu kavrayabilmek bakı­mından şu âyet-i kerîme çok şeyler anlatmaktadır:

 

« (...) Bir millet (in fertleri) tutumlarını değiştirmedikçe Allah (cc) on­la­rın durumlarını değiştirmez.»[2] 

 

Bu çok genel bir yargıdır ve demektir ki: İnsanlar iyi bir gidiş izler­ken bunu kötüye doğru değiştirmedikçe Allah da onları kötü duruma dü­şür­mez. Aynı şekilde tersi bir tutum ve gidiş içinde iseler bunu da de­ğiş­tirme­dikçe Allah onları iyi bir yöne doğru baskıyla yine çevirmez. Yani bu dün­yada herkesi kendi özgür irâdesi ve ameli ile başbaşa bı­rakmış, bu dünya ha­yatını insanlar için bir fırsat ve bir sınav yeri ola­rak belirlemiş­tir. Hatta bir âyet-i kerîmede Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (sav)'e şu tali­matı vermiştir:

 

«De ki: Gerçek, Rabb'inizin tarafındandır. Artık dileyen inansın, di­le­yen inkâr etsin.»[3] 

 

Kur’ân-ı Kerîm, inkârcıların âhirette ne korkunç bir sonla karşılaşa­cak­larını defalarca açıklarken O'nun, «Dileyen inansın, dileyen inkâr et­sin.» demesi bu konuda çok açık bir gerçeği ortaya koymaktadır. Eğer in­san, irâde­sinde özgür olmasaydı, imân gibi en duyarlı bir noktada Allah Teâlâ ona böylesi sınırsız bir seçim hakkı tanır mıydı? Şu halde kaderi bir kez daha kı­saca tanımlamak için şunu söylemek mümkün­dür:

 

Kader: Allah (cc) tarafından ta ezelde bilinen ve (zamanı gelince)  ger­çekleşmesi istenen her şeyin, (bu dileme ve bilme hakikatinin zorunlu so­nucu ola­rak)  yine ezelde belirlenmiş olmasıdır.

 

 Kader ve İrâde

 

Allah Teâlâ, çeşitli nimetlerin yanı sıra insana, özgürce karar verme ve tercih yapma imkânını bağışlamıştır.

 

İnsanın sahip olduğu bu ayrıcalık, onun akıllı ve zeki yaradılmış olma­sıyla ilgilidir. Çünkü insan, Allah Teâlâ tarafından muhatap kabul edil­mek bakımından «eşref-i mahlukât»  olma üstünlüğü ile ödül­len­diril­miştir.[4]  Ona bu payenin verilmesi ise şu üç önemli nedenle sıkı bağlan­tılıdır:

 

1- İnsan iyiyi kötüden ayırt edebilme melekesine sahiptir.

 

 2- Bu özelliğinden dolayı ona, emir ve yasaklar olarak birçok ema­net­ler yüklenmiştir.

 

3- Bu emanetlerden sorumludur.

 

Çünkü bu emanetlerin her biri, aslında birer ölçü ve yasadır.  İnsan bu ölçü ve yasalara göre yaşamını düzenlemek zorundadır. Nitekim ha­ya­tında bunlara ne derece uyduğu hakkında bir gün hesap verecektir. Elbette ki bu önemli üç nokta, onun özgürce düşünüp karar verme ve öz­gürce dav­ranma imkânına sahip olmasını gerektirmektedir. İşte bu yüz­den Allah Teâlâ (küllî irâdesinin kapsamında)  ona cüz'î bir irâde serbes­tisi vermiştir. Yani bütünsel irâde Allah Teâlâ'nındır. Ancak buna bağlı olarak insan kendi seçimini özgürce yapar. İnsan diler, Allah Teâlâ da ya­ratır. İnsanın, ge­lişmiş canlılar arasında sahip bulun­duğu en büyük özel­lik budur; akıllı olmak ve buna bağlı olarak özgür bir ira­deye sahip bu­lunmaktır. Halbuki hayvanlarda tercih yoktur. Onlar dav­ranışlarını  insi­yâkî (yani içgüdüsel) olarak yaparlar.

 

Örneğin otlamakta olan bir hayvan, açlığın onu ne gibi sorunlarla karşı­laştı­racağını bile­mez, bu konuda dü­şünemez, muhakeme yapa­maz. Fakat açlık içgüdü­süyle otlar. Buna kar­şın insan ise tercihini kul­lanarak (bilinçli) dav­ra­nışlarda bulunur. Nitekim oruç tutarak bilinçli şekilde aç kılır. Kararlarını düşünerek, kar­şılaştırarak, muhakeme ya­parak ve planlaya­rak alır ve uygu­lar. İntihar etmek isterken bile bu adımları izler. İnsanın davra­nışları genel­likle bi­linçli ve aşamalıdır. Önce düşünür, sonra muhakeme yapar, sonra tercihe dayanan bir ka­rar verir, ondan sonra uygular. Bunlar ise mükemmel bir irâdenin varlığını ortaya koymaktadır. 

 

Aynı zamanda insan, bir şeyin gerçek olup olmadığına karar ver­mek, yani inanıp inanmamak konusunda da yine derin derin düşünür, mu­ha­keme yapar ve içinden kesin hükmünü verir, ya da ikna olamaz kuşku içinde kalır veya reddeder. Öyle ise imân edip etmemek de bir tercih ko­nu­sudur ve irâdeyle sıkı bir ilişkisi vardır. Eğer sanıldığı gibi insan, kade­rin rüzgarı karşısında bir ot gibi olsaydı, yani tabir caizse Allah Teâlâ eğer onu robot gibi yaratmış olsaydı her şeyden önce kendi­sine isyan edecek şekilde ona irâde özgürlüğünü vermezdi. Bilakis onu bütün emirlerine harfiyyen baş eğen mü’min olarak yaratırdı. Buna da gücü yeterdi Nitekim şöyle bu­yurmaktadır: «Allah dileseydi O'na ortak koşmayacaklardı (...)[5] Eğer Rabb'in dileseydi yeryüzündekilerin tümü kesinlikle inanacak­lardı. O halde sen mi halkı zorluyorsun ta ki mü’min olsunlar!»[6] «Eğer Rabb'in dile­seydi (bütün)  insanları bir tek ümmet yapardı, ama sürekli çatışıp duracak­lardır.»[7] 

 

 

Evet Allah Teâlâ insanları zorlamamış, onları irâdelerinde muhay­yer bırakmıştır. Bu sebepledir ki onları elçileri aracılığıyla inanmaya davet et­miştir. « De ki: "Ey insanlar ! Ben sizin tümünüze, göklerin ve ye­rin sahibi olan, kendisinden başka ilâh bulunmayan, yaşatan öldüren Allah'ın elçisi­yim. Gelin Allah'a ve O'nun okuma yazma bilmeyen el­çi­sine inanın ki za­ten O da Alah'a ve O'nun sözlerine inanmakta­dır. O'na uyun ki hidâyete eresiniz.»[8] Bütün bunlar insanın, düşün­ce­sinde, ka­rarlarında, hareket ve davranışlarında, Allah (cc) tarafın­dan ne kadar öz­gür bir irâdeyle serbest bı­rakılmış olduğunu, bununla beraber ona ne denli sorumluluklar yüklen­di­ğini kanıtlamaktadır.

 

Burada hatırlatılması gereken çok önemli bir nokta vardır: Kitap ve sünnete bağlı Müslümanlar (yani Matüridiler, Eş'arîler ve selefîler)  bu nok­tada Kaderiye ve Cebriye kamplarından ayrılmaktadırlar. Ehl-i Sünnet dün­yası, -kişi irâdesinde özgür olmakla birlikte - onun, tüm dü­şünce, hareket ve davranışlarının Allah tarafından yaratıldığına inan­maktadır.

 

Ehli sünnet, bütün inanç meselelerinde olduğu gibi irâde ve (bununla pek ilintili olan) kaza-kader meselelerinde de ilk Müslüman­lar gibi dü­şünmekte, diyalektik yöntemlerle bu konuları açıkla­maktan çekinmektedir. Çünkü insanın iç dünyasında pey­dahlanan dileme olayı son derece karma­şıktır. İnsanın zih­ninde bir di­leğin ilk ola­rak hangi temel faktörün etkisi al­tında oluştuğu, çok yönlü bir neden­sellik konusu­dur. Maddi sebepler öte­sine kadar daya­nabile­cek olan bu sorun sayısız ba­ğıntılarla açıklanamaz. Geriye doğru sonsuz bir sürekli­lik gösteren neden­ler arasında bağıntılar ara­yarak irâdeyi bir temel ne­dene bağlamanın in­san zekâsıyla belki de müm­kün olamayacağına inan­dıkları için Ehl-i Sünnet âlimleri, irâde konu­sunda derin tartışma­ların dı­şında kalmayı ter­cih etmişlerdir.

 

İyilik, kötülük ve sorumluluk

 

Kur’ân-ı Kerîm'de iyilik demek olan «Hayır» ile kötülük demek olan «Şer» sözcüklerinden başka bu iki karşıt anlamda kullanılmış iki ke­lime daha vardır. Onlardan «Salih»: iyi, «Seyyi'» ise: kötü anlamını vermek­te­dir. Ancak «Hayır» sözcüğü, «Şerr» in karşıtı, «Salih» söz­cüğü de «Seyyi'» in karşıtı olarak kullanılmıştır.[9] Aralarındaki farka gelince «Hayır» ile «Şer » kavramları daha kapsamlı ve geneldir. Bu yüzden ka­derle ilgili ola­rak öteden beri «hayır» ve «şer» terimleri kul­lanılagelmiş­tir.

 

Daha önce de açıklandığı üzere; her şey Allah tarafından yaratıldığı gibi insanın gerek düşünmesi, gerek dilemesi, gerekse bütün hareket ve ey­lem­leri Allah (cc) tarafından yaratılır. Ancak düşünen, dileyen ve ya­pan, insa­nın bizzat kendisidir. Bu nedenle sorumluluk insana aittir. İşlediği iyiliğin ve yapıcı faaliyetlerin ödülü de, yaptığı kötülüğün, yı­kıcı davranış ve sözle­ri­nin cezası da kendisine yöneliktir. Allah Teâlâ, kulun faaliyetle­rinden so­rumlu değildir. Ehl-i Sünnet'in görüşü bu­dur. Bu görüş Kur’ân-ı Kerîm'e ve Hz. Peygamber (sav) 'in sünnetine da­yanmaktadır.

 

Kaderîler'in İradeye İlişkin Görüşleri

 

İnsanın, iyi ya da kötü olsun, söz ve davranışlarının, kendisi tarafın­dan mı, yoksa Allah tarafından mı yaratıldığı sorusu daha İslâm'ın ilk yıl­larında ve bazı sahâbîlerin henüz hayatta bulundukları günlerde tar­tışma konusu olmuştur. Kitaba ve sünnete bağlı olan çoğunluk, her şe­yin ol­duğu gibi in­sanın ve bütün davranışlarının da Allah tara­fından yaratıl­dığı, ancak kulun kendi söz ve eylemlerinden bizzat kendisi so­rumlu ol­duğu görüşünde idi­ler ki bu inanç, Ehl-i Sünnet olarak bilinen geniş bir tabanda kabul görmüş, günümüze kadar da sürmüştür. Bu gö­rüşle ikna olamayanların ilki Mabed el-Cühenî'dir. Bu adamın, kaderi inkâr ettiği kaydedilmektedir.[10] O'na göre insan kendi eylem ve dav­ranışlarını biz­zât kendisi yaratmaktadır. Daha sonraları Amr b. Ubeyd ve Vasıl b. Ata gibi tanınmış diyalektisyenler de bu görüşü savunarak Mu'tezilîlik Mezhebi'nin oluşmasına öncü­lük et­mişlerdir.

 

 Kelâm Tarihine Mu'tezile olarak geçen Kaderîler, insanın kendi ira­de­sine mutlak surette sahip bulunduğuna, bu nedenle de kendi fiil­le­rini biz­zât kendisi yarattığına inanmaktadırlar. Bunlara göre  insanın hiçbir eylem ve davranışında Allah (cc) ın herhangi bir etkisi yoktur. Mu'tezilîler'in bu görüşü tutarsızdır. Bu tutarsızlık üç noktada ortaya çıkmaktadır:

 

1- İnsan yaratıktır, yoktan var edilmiştir. Dolayısıyla onda yoktan var etme gücü bulunamaz.

 

2- Kendi hareket, söz ve davranışlarının, kendisi tarafından yaratıl­dı­ğını ileri sürmek, Allah Teâlâ ile birlikte ikinci bir yaratıcıyı daha var saymak demektir ki bundan da her insanı ayrı bir yaratıcı kabul etmek gibi çok tan­rılı bir şirk inancı sonuçlanmaktıdr.

 

3- Kişinin kendi hareket, söz ve davranışlarının, bizzat kendisi tara­fın­dan yaratıldığını ileri sürmek:

 

a) Ya Allah Teâlâ’nın daha önce bunları bilmediği,

 

b) Ya da bilmesine rağmen, insanın O'nun dilemesinden bağımsız bir şekilde hareket ettiği anlamına gelir ki, birincisine göre: Allah Teâlâ'yı, (Geleceği bilmemek) gibi yakışıksız bir sıfatla nitelemek, ikin­cisine göre de O'nu beceriksizlikle vasıflandırmak gibi çelişkiler ortaya çıkmaktadır.

 

Aslında bu sakat görüşün savunucuları amaç olarak sırf Allah'ın hiçbir kötülükle ilişkisi bulunmadığını ifade etmek ve yakışmayan şey­lerle O'nun arasında bir ilgi kurmaktan kaçınmak pahasına bu kor­kunç şirke saplanmış­lardır.

 

Cebrîler (Fatalistler) in İradeye İlişkin Görüşleri

 

Cebriler, irâde konusunda Kaderîlerin tam tersine insanı, âdetâ rüz­ga­rın yönüne göre hareket etmek zorunda bulunan bir ot gibi görürler. Onlara göre insan, istese de istemese de mukadder olan fiili işleyecek­tir. Çünkü tüm olaylar ezelde saptanmıştır.   Bu olaylar, bir bütün ola­rak bir senaryo gi­bidir. Onun için günün birinde bu senaryo mut­laka sahne­le­neceğinden, insanın, bunda bir değişiklik yapması müm­kün değildir. Onlara göre insa­nın bütün söz, hareket ve davranışları bizzat Allah (cc) tarafından işlen­mektedir .

 

Dolayısıyla insan ne yapı­yor olursa olsun, sa­dece önceden belir­lenmiş ve kesinleştirilmiş ro­lünü oynamaktadır. Onun için sorumlu değil­dir. Günahların kıya­mette ceza ve işkenceye sebep oluşturmadığı nokta­sında da görüş bir­liği içerisindedirler. Cebriler'e göre insanın gerçek anlamda özgür bir irâdesi ve kayıtsız bir seçimi yoktur.

 

Cebriye Kampı'nın özellikle Mürciye-i Hâlisa fraksiyo­nundan sert gö­rüşlü gruba göre kişi, mü’min bu­lunduğu sürece işlediği hiçbir günahın ona bir zararı olmaz; Buna karşın eğer kâfirse yaptığı hiçbir ibadetin de faydası yoktur. Bu inan­cın ikinci şıkkı elbette ki doğ­rudur ve Ehl-i Sünnet'inkiyle çakışmak­tadır. Çünkü küfür suçu o kadar büyüktür ki bü­tün olumlu dav­ranış­ları boşa götürmek ve ki­şiyi müflis yapmak için ye­terlidir.[11] Ne varki birinci şıkkın kitap ve sün­nete uyan hiçbir yanı yok­tur. Bu nedenle Cebriye Fırkası her bakımdan sa­pık bir topluluktur. Çünkü insanı, ka­derin kaçınılmaz baskısı altında yaşa­yan eli kolu bağlı bir mahkûm gibi düşün­dükleri için çok farklı bir ahlâk  anlayışıyla dik­kati çekmiş­lerdir. Örneğin, onlara göre ahlâksızca bir davra­nış, erdemli bir dav­ranıştan farksızdır. Çünkü ikisi de zorunlu olarak yaşa­nan birer ka­derdir.

 

Kaza Kavramı

 

Kaza: Arapça yargı, oluş ve meydana geliş demektir. Kader konusu ile ilgil bir kavram olarak: Ezelde Allah tarafından bilinen ve belirlen­miş olan mukadder bir olayın, yeri ve zamanı gelince gerçekleşmesi­dir. Çünkü rast­lantı diye bir şey yoktur. Kâinatta hiçbir olay tesadüfen mey­dana gelmez.[12] 

 

Kaza da kader gibi çok geneldir. Çünkü kaderle ilişkilidir. Aynı şe­kilde kader gibi kaza da kendi tanımı içinde çok komplike bir kavram­dır. Çünkü meydana gelen herhangi bir olay, başka bir olaydan bağımsız değil, bi­la­kis kâinâtta olup biten her şey iç içedir ve sebep sonuç zinciri içinde, -madde ötesi sınır­lara kadar - âdetâ her şey birbi­rine bağlıdır. Dolayısıyla deyim yerinde ise kâ­inât her an bir kaza cümbüşü içinde yüzmektedir. Örneğin bir yağmur dam­lacı­ğının hangi şartlar altında, hangi tabiat olaylarıyla ilintili ola­rak, hangi özellikler içinde, nerede oluşa­cağı ve ne zaman nereye dü­şeceği, ezelde Allah Teâlâ’nın kuşatıcı bilgisi altında belirlidir. Yeri ve zamanı geldiğinde onun oluşup mukadder şartlar ve ölçü­ler içinde gerçekleşmesi ise bir kaza­dır.

 

Ancak unutmamak gerekir ki bir yağmur damlacığı bile gözleri­mizle seyrettiğimiz kadar basit ve hemen o dakikalar içinde başlayıp bi­ten soyut bir olay değil, bilakis güçlükle anlatılabilecek yoğunlukta çe­şitli olayların bir zincir halinde birbirlerini izlemesiyle ortaya çıkar ki bu olayların her biri ezelde mukadder olmak bakımından birer kazadır. Buna başka bir ör­nek daha vermek gereksizdir. Çünkü kâinâtta her olay bir kazadır. Halk dilinde - saldırıya uğramanın dışında - beklen­medik bir sırada yaşanan, hasar, zarar ve yaralanma ile sonuçlanan olaylara kaza denmesi de bura­dan gelmekte­dir. Şu var ki saldırı da esasen bir kazadır. Yani bir kaderin gerçekleşmesidir.

 

Kaza konusunu, insanın hayatı boyunca yaşadığı olaylar bakımın­dan ele aldığımız zaman da sonuç aynıdır. İnsanoğlu gerek irâdesiyle, ge­rekse irâde dışı olarak küçük bir zaman dilimi içinde sayısını asla bi­lemeyecek kadar olay yaşamaktadır ki bunların her biri, birer kazadır. Ancak bütün bu olay­lar arasında özellikle etkisinde kaldığı önemli sahneler vardır ki bunlarla birlikte ancak zaman zaman kaza ve ka­deri hatırlar ve bu iki kavram üze­rinde düşünmek durumunda kalır. İşte bu nokta ile ilgili ola­rak da şuna işaret etmek gerekir ki insan için mu­kadder olan her şey, mutlak surette ya­şanır. Kaderde belirlenmiş olan bir olayın kazaya dö­nüşmesi yani zamanı gelince gerçekleşmesi eğer irâdemizin doğrultu­sunda cereyan edecekse onu zâten düşüne­rek, dile­yerek ve kararlaştırarak bilinçli bir şekilde yaşarız. Eğer ira­demizin, bil­gimizin ya da bilincimizin dışında meydana gelecekse il­gili sebepler bir araya gelince yine o olayı ya­şamak bize rağmen kaçı­nılmaz olur.

 

Kader ve Rızık

 

Özellikle yiyecek ve içecek cinsinden Allah'ın canlıya ihsan ettiği her besleyici şey rızıktır. Kur’ân-ı Kerîm'deki çeşitli açıklamalar bu ta­nımı ka­nıtlamaktadır:

 

«Allah'dır ki sizi yarattı; Sonra sizi besledi; Sonra sizi öldürecek; Sonra sizi diriltecektir. »[13] 

 

«Nice canlı vardır ki rızkını taşıyamaz. Onları da sizleri de besleyen Allah'dır. O, tümü duyandır, tümü bilendir. »[14] 

 

«İnkâr edenlere dünya hayatı parlak gösterilmiştir. Onlar mü’min­lerle alay ederler. Oysa sakınanlar, kıyamet gününde onlardan üstün­dürler. Allah dilediğine hesapsız rızık verir. »[15] 

 

Rızık da her olay gibi kaderin kapsamına girer. Çünkü canlının hangi şartlarda, nerede, nasıl, hangi yollarla ve ne gibi bir besin madde­sini ala­cağı ve ondan nasıl yararlanacağı ezelde Allah tarafından bilin­mek­tedir. Dolayısıyla onun, yiyecek ve içecek maddesi olarak bir şeyi al­ması, ka­zan­ması ve onu tüketmesi, yaşadığı diğer olaylardan farklı bir şey değil­dir. Ne varki insanın örneğin, ağzına koymak üzere eline al­dığı bir lok­mayı her­hangi bir nedenle yiyememesi, insanlar arasında öteden beri çok farklı bir olay gibi algılanmış, bu nedenle de yiyilip içi­len şeylerin rızık adı altında özel bir konu olarak işlenmesi adet ola­gelmiştir. Bu konuda olup bitenler arasında gerçekten de insanı şaş­kın­lık içinde bırakan bazı olaylar yaşanmış­tır.

 

Örneğin, bir çocuğun, tam ağzına koymak istediği et lokmasının, o sı­rada kedi tarafından kapılması, ya da elindeki süt bardağının devril­mesi belki pek şaşırtıcı değildir. Ama kazılar sırasında çıkarılan bir in­san kafa­ta­sının dişleri arasında henüz çürümemiş bir darı tanesi şaş­kınlık içinde sey­redilir­ken, kenara konduktan az sonra bir kuş tara­fın­dan gagalanarak ka­pılması daha büyük bir şaşkınlığa yol açabilmiş­tir. Bu da rızık mesele­sinin kader olayları arasında özelleştirilmiş bir konu olarak işlenmesine neden olmuş­tur. Halbuki rızık da, yaşanan diğer bü­tün olaylar gibi kade­rin sıradan bir parçasıdır. Öyle ki haram lokma da rızıktır.

 

Örneğin hırsız­lık malı bir yiye­ceğin, gerek hırsız ta­rafından bi­linçle yenmesi, gerekse -farkında olunma­dan - diğer biri ta­rafından yenmesi ara­sında kader açı­sından hiçbir fark yok­tur. Haram ya da he­lâl, ikisine de ye­dikleri nasip olmuştur. İkisi de kendi irâde ve seçimle­riyle bu fiili işlemiş­lerdir. Aralarındaki fark: Hırsızın so­rumlu, diğeri­nin ise masum olmasıdır. Bu ise yenen şeyin, kader ya da rızık olma­sıyla çelişmez. Daha doğrusu böyle bir olayın, Kur'ân'ın üslûbu dı­şında «Rızık» olarak adlandırılmasının hiçbir özelliği yok­tur. Çünkü kişi­nin, bir şey yiyip içmesi ile onun, giyinip ku­şanması, yürümesi, okuması, ya da herhangi bir hareket yapması ara­sında kader bakımından hiçbir fark yoktur.

 

Mu'tezilîler bu noktada da Ehl-i Sünnet'ten farklı düşünmüşlerdir. Onlara göre haram lokma rızık değildir. Çünkü "Allah, kötülüğü ve ya­sak­lamış olduğu davranışları yaratmaktan münezzehtir."  Bu ne­denle rı­zık için “Allah'ın, insanı yararlanmaktan yasaklamadığı şey­ler." diye spe­külatıf bir tanım yapmışlardır. Halbuki insanlar, Allah'ın yasakladığı bir­çok şeyleri de yiyip içmekte ve bunlardan yasaklı yollarla yararlanmaktadırlar. Dolayısıyla bu tanımın tu­tar­sız olduğu açık­tır.   

 

Aslında rızık meselesinin taşıdığı önemi, onu, kader zinciri içinde pek anlamı olmayan yorumlarla özel bir konu haline getirmekte ara­ma­mak ge­rekir. Fakat rızkın asıl başka yönden taşıdığı bir önem vardır. O da şudur: Allah (cc), rızkın yaratıcısıdır, kişi ise onu, kendi irâdesiyle arayıp kazanan­dır. Helâli de haramı da hikmetiyle yaratan Allah, in­sana neyin helâl, neyin haram, neyin iyi, neyin kötü, neyin serbest ve neyin yasak olduğunu açık­lamış, ancak onu, istediğini seç­mekte özgür bırakarak ile­ride kendisini he­saba çekmek üzere de so­rumlu tutmuştur.[16] 

 

Rızık hakkında bilinmesi gereken önemli bir nokta da şudur:

 

Kişi, bilgisini, enerjisini ve imkânlarını seferber ederek, çalışıp di­din­mek, çabalayıp rızkını aramak ve bununla birlikte olanca dikka­tiyle helâ­linden kazanmak durumundadır. Bu, hem imân, hem ah­lâk, hem de hayat açısından zorunludur. Yani kişi her şeyden önce he­lâle helâl, ha­rama da ha­ram olarak inanmalı, bu iki şeyi vicdanında asla bir tut­mama­lıdır; Buna bir toplum baskısı ya da bir gelenek diye değil, bir Kur'ân ger­çeği olarak inan­malıdır.[17] İnsanın böyle bir inançla rızık arayışı içine girmesi ise hem bir ahlâk gereği hem de ya­şayabilmek için kaçınılmaz bir zorunluluktur.

 

Çalışmakla rızık arasındaki ilişkiye gelince bu nokta, akılları durdu­ran bir sırla örtülüdür. Bu gizemi sonsuza dek hiç kimse çözemeye­cek­tir. Çünkü bu dünyada öyle canfeda çalışıp çabalayan, akıllı, zeki, bilgili, atıl­gan, enerjik ve ahlâklı insanlar vardır ki hayatları boyunrca bir türlü iki yakaları bir araya gelmez. Aynı zamanda öyle tembel, bön, hantal, sü­nepe, mendebur geçimsiz ve ahlâktan yoksun kimseler de vardır ki nimet ve servet içinde âdetâ yüzer­ler.

 

Öyle ise akıl, zekâ, enerji, disiplin, dürüstlük, ya da imân ve ahlâk ile rı­zık ilişkisinin arka planını deşmek veya merak etmek yerine, Allah Teâlâ’nın, insanlara uyguladığı bu gizemli sınavdan ibret almak ve bu sı­nav için ha­zırlıklı olmak daha doğru olur. 

 

Kader  ve Tevekkül 

 

«Tevekkül», öteden beri amaçlı ve tek taraflı yorumlara konu ol­muş bir kavramdır. Bunun nedenini, yalnızca tevekkül sözcüğünün ver­diği esnek anlamda değil, bu anlamın insanlar tarafından çarpık al­gı­lanma­sında ara­mak gerekir. Çünkü tevekkülü, kimileri kasıtlı, kimi­leri de ka­sıtsız olarak yanlış yorumlamışlardır. Böylece bu kavram hak­kında ikisi yanlış, biri ise doğru olmak üzere üç ayrı düşüncenin var olduğunu söy­leyebiliriz.

 

Bu çarpık yorumlardan birincisi, İslâm’a ve Kur'ân'a karşı önyargılı olanlara aittir. Daha çok şartlanmışlık etkisiyle İslâm'a karanlık ba­kan­lara göre tevekkül, kelimenin tam anlamıyla: "Her şeyi boşver­mişlik demek­tir. Bu da tembel, miskin, amaçsız ve idealsiz insan tipi­nin hayat anlayı­şıdır. Bu anlayışın kaynağı ise Dindir." Tabiatıyla din­den İslâm'ı amaçla­maktadırlar.

 

Bu görüşün doğruluk derecesini anlayabilmek için Kur’ân-ı Kerîm'i in­celemek yeterlidir. Gerçekte de Kur’ân-ı Kerîm, bütün emir ve ya­sakla­rıyla ve birçok öğütleriyle Müslüman kişiye aktif, hareketli, di­namik ve üretken olması için ruh vermektedir. İslâm'ın ahlâk değer­lerinden ilham alarak yola çıkan Müslümanların tarihte elde ettikleri başarılar ve zafer­ler, sanat ve bilim alanında gerçekleştirdikleri eserler de onların tevekkül anlayışının böyle olmadığını ayrıca kanıtlamak­ta­dır. Tevekkülü, her şeyi boşvermek gibi yorumlayanların yanıldı­ğını kanıtlayan bir gerçek de on­ların bu kav­ramı yorumlarken hiçbir kay­nağa dayanmamış olmalarıdır. Nitekim:

 

«Bu kelimenin manası: Her şeyi kadere ve kısmete bağlayarak gay­ret harcamadan tam bir tevekkül içinde yaşamak demektir.»[18] diyen bir ya­zar bu tanımı neye dayanarak yaptığını açıklamamıştır, Çünkü açık­laya­mamış­tır. Ayrıca bu tanımda şöyle bir çelişki vardır: "Her şeyi ka­dere bağ­lamak" ile "Gayret harcamadan yaşamak" birbirinden farklı şeylerdir. Çünkü her şeyi kadere bağlamak sanıldığı gibi boşvermişlik değil, bilakis Allah'ın ezelde her şeyi bildiğine inanmaktır. Bu ise, daha önce de açık­lan­dığı üzere imânın şartlarındandır.[19] Dolayısıyla Allah Teâlâ’nın, ezelde her şeyi bildi­ğine inanmayan insan, zâten mü’min değil­dir. "Gayret har­camadan yaşama­nın" ise "Her şeyi kadere bağlamak" la hiçbir ilişkisi yoktur. Bu olsa olsa bazı kimselerin bilgisizlikten kaynak­lanan kişisel gö­rüşüdür. Kişisel görüş­lerin ise Kur'ân'ın evrensel de­ğerlerini anlatmak için bir kaynak ya da bağ­la­yıcı bir kanıt olamayacağı açıktır.

 

Tevekkül konusundaki yanlış görüşlerden ikincisi ise bazı mistik­lere aittir. Bu görüşün temeli eski stoacı Yunan filozoflarından Antistenes ve Sinop'lu Diogenes 'in düşüncelerine kadar dayanmakta­dır. Roma döne­minde de Epiktetos'un ihya ettiği bu düşünce İslâm’ın gelişinden sonra bazı tasavvufçular tarafından benimsenmiştir.

 

Kinizm denen bu felsefenin zâten adı üstündedir. Çünkü kinik ya­şam tarzı, köpek gibi yaşamak demektir. Bu anlayışa göre: Nasıl ki kö­peğin, ça­lışmak gibi bir gailesi, bir endişesi ve geleceğe dönük bir amacı ve ideali yoksa -sözde - insan da böyle olmalıdır; Mutluluk böyle bir ya­şam tarzıyla ancak elde edilebilir. Tabiatıyla bir kısım tasavvufçular, he­len kökenli mad­deci filozofların bu görüşünü İslâm toplumuna suna­bilmek için onu kendi­lerince İslâmlaştırmış ve bunu da tevekkül kav­ramını yorumlaya­rak yap­mışlardır. Örneğin bunlardan birinin, tevek­kül başlığı altında yaz­dığı şeyler arasında bu kavramdan ne amaçlandı­ğını çok daha iyi açıkla­yabilmek için çeşitli hikayeler an­latmıştır Bunlardan özellikle şu iki ör­nek O'nun, tevek­külü nasıl an­ladığı ya da nasıl anlatmak istediği bakım­dan dikkat çekicidir.

 

Birinci hikaye şöyledir:

 

«Kendini ibadete adayan biri, bir mescitte itikâfa kapanmıştı. Adamın hiçbir işi yoktu. Mescidin imamı bir gün ona:

 

-Eğer çalışırsan senin için daha hayırlı olur, dedi. İki üç kez daha bu sözü tekrarlayıncaya kadar adamdan ses çıkmadı. Ancak imam dör­düncü defa da aynı şeyi söyleyince O'na şu cevabı verdi:

 

-Camiin bitişiğinde bir yahudi var, o, bana her gün iki ekmek vere­cek. Bunu bana söz verdi. Bunun üzerine imam:

 

-Peki, eğer yahudi sözünde durursa o zaman camide sürekli otur­man daha hayırlı olur. Bu kez de adam, imama şunları söyledi:

 

-Eğer sen de Allah'ın huzurunda ve insanlar arasında bir imam ola­rak böyle sakat bir inaçla bulunmasaydın senin için daha hayırlı olurdu.»

 

  Bu hikayeden açıkça anlaşılan şudur:

 

Yahudinin, her gün kendisine iki ekmek bağışlamasıyla çalışma külfe­tinden kurtulan âbid, bu sayede bütün zamanını bir mescidin içinde iba­detle geçirmeyi gerçek tevekkül sanmaktadır. İmam ise onun bu tutu­munu sor­gulamakta ve âdetâ,  tevekkülün böyle olmayacağını öğütle­mekte ise de adam, imamı bu öğütlerinden dolayı "inancı sa­kat" olmakla suçlamaktadır. Hikayeyi nakledenin de zâten amacı bu­dur. Yani tevekkü­lün, imamın dü­şündüğü gibi değil, bilakis dervişin anla­dığı şekilde oldu­ğunu kanıtlamaya çalışmaktadır.

 

İkinci hikaye de şöyledir:

 

«Adamın birine:

 

- Ne arıyorsun? diye soruldu. O da:

 

- Rızkımı arıyorum, diye cevap verdi. Soran kişi bu kez de ona:

 

- Eğer rızkının nerede olduğunu biliyorsan onu o zaman aramalısın, de­yince adam:

 

- Rabb'imden istiyorum, diye karşılık verdi. Ancak soran kişi bu se­fer de:

 

- Ama eğer Rabb'in seni unutuyorsa rızkını aramalısın diye onu öğüt­ledi. »[20] 

 

Bu örnekte de anlatılmak istenen şudur: insan, rızkının nerede oldu­ğunu asla bi­le­mez, aynı zamanda Allah insanı unutmaz. Öyle ise kim­senin geçim ve kazanç endişesine kapılmaması ve bu amaçlarla arayış içine gir­memesi gerekir.

 

Meselenin ibret verici bir yanı da Ünlü tasavvufçulardan İbn. Atâillâh el-İskenderî tara­fından, insanın bü­tün sebepleri ve ka­zanma yolla­rını bir kenara bırakması konusunda  et-Tenvîr Fi İskati’t-Tedbîr adlı bir kitap bile yazmış olmasıdır.

 

Yazar, kitabının bir yerinde aynen şöyle demektedir:

 

«Kim Allah'a ulaşmak isterse bu yola ait kapılardan girmek ve bu amaç için var olan araçlara baş vurmak zorundadır. Bu yolda terk edil­mesi ve (pisliğinden) temizlenilmesi gereken şey ise tedbirdir.»

 

Ne ilginçtir ki yazar, Allah'a ulaşmak isteyen insan, «Bu amaç için var olan araçlara baş vurmak zorunludur.» demesine rağmen, ka­zan­mak, ge­çinmek ve yaşamak için gerekli olan bütün araç ve önlem­leri bir pislik ola­rak görmekte ve bu pisliklerin (!) tümünden temiz­lenmek gerektiğini öğüt­lemektedir!

 

Tevekkül hakkındaki bu anlayışın yabancı kaynaklardan sızdığı, İslâm'daki tevekkülün ise bu olmadığı noktasında İslâm âlimleri gö­rüş bir­liği içindedirler. Örneğin bu zevattan biri kanaatini şöyle açık­lamak­ta­dır:

 

«Hint ve Hıristiyan ruhbanlığının, -bazı sofilerin, dilenmek ya da başkalarının sırtından geçinmek gibi- İslâm Dini ile uyuşmayan yollara in­sanları özendirmelerini  bir kenara koyacak olursak, mutedil sofile­rin ti­caret, tarım ve İslâm şerîatının legal saydığı diğer alanlarda bir meslek edinmenin mu­bah olduğu görüşünde birleştiklerini görüyo­ruz.»[21] 

 

Tevekkül kavramının en doğru anlamını Kur’ân-ı Kerîm vermek­te­dir. Bunu, özellikle Ali İmrân Sûresi'nin 159 uncu âyet-i kerîme'sinden çok iyi anlıyoruz. Bu âyette Allah Teâlâ Hz. Peygamber (sav) e bazı özel öğütlerde bulunmakta, bu cümleden olarak şöyle bu­yurmaktadır:

 

«Eğer kaba, katı yürekli olsaydın (dava arkadaşların) çevrenden da­ğı­la­cak gideceklerdi. Öyle ise onları bağışla, onlar için Allah'dan af dile (Bir iş için)  karar verdiğinde Allah'a tevekkül et.»

 

Bir iş için karar vermek, o konuda gerekli önlemleri almak ve ön ha­zır­lıkları yapmakla olur. Bu zâten doğal bir şeydir. Nitekim insanla­rın, iş­lerine güçlerine gitmeden önce yanlarına bir takım kanıtlayıcı belgeler almaları, araç ve gereçler, ihtiyaç duydukları para malzeme, silâh, ilaç, ko­ruyucu madde, yiyecek ve içecek gibi şeyleri taşımaları, iş yerlerinde gü­venlik ön­lemleri almaları hep bu gerçeği kanıtlamakta­dır. Herhangi bir konuda karar veren aklı başında bir insanın, o işten bekle­nen sonucu ala­bilmek için ge­rekli ön hazırlıkları yapmış olması en mantıklı şeydir.

 

Dikkat edilecek olursa yu­karıda sözü edilen âyet-i kerîmede iki önemli nokta vardır. Bunlardan bi­rincisi karar vermek, ikincisi ise Allah'a te­vek­kül etmektir. Ancak «Tevekkül etmek» âyet-i kerîmedeki ifade içinde karar vermeye, (Hatta bir anlamda önlem al­maya bağlanmış) ve ondan sonra söz konusu edilmiştir. Bu da kişi­nin boş yere, gaflet içinde ve bilinç­siz oalarak Allah'a tevekkül ede­meyece­ğini kanıtlamaktadır. İnsan elbet­teki önce bir şey planlamış ol­malı ve bunun için birtakım hazırlıklar yapmış, önlemler almış olmalıdır ki gerisini Allah Teâlâ'ya bırakması bir anlam ifade etsin. Bu ölçüler için­deki gerçek tevekkülün aykırı şekline  ise «Tevâkül» denir.

 

İnsanın, bu dünyadan nasibini alabilmesi için sebeplere sarılması ko­nu­sunda ilâhî öğüt vardır.[22] Ancak Allah Teâlâ mü’min ki­şiye, alacağı bü­tün önlemlerden ve yapacağı bütün hazırlıklar­dan sonra yine de işini O'na havale etmesini emretmiş, «Eğer mü’min­se­niz Allah'a tevekkül ediniz.»[23] buyurmuştur. Çünkü şu bir gerçektir ki, insan ne ka­dar tedbirli ve ha­zırlıkla olursa olsun, Allah eğer dilerse onun bütün ted­birlerini ve hazırlık­larını boşa çıkarıp işini gücünü altüst edebilir; Bunu, hik­metinin ve takdi­rinin bir sonucu olarak yapabile­ceği gibi kendine ve al­dığı önlemlere güve­nen ga­fil insana bir ceza ola­rak ta yapabilir. Şu halde yapılacak bütün hazır­lıklar­dan ve alına­cak bü­tün tedbirlerden sonra Allah'a tevekkül etmek ilâhî bir emir­dir. Mü’minin, gaflet içinde olmadı­ğının  da ayrıca kanıtıdır. İşte Kur'ân'ın bize öğrettiği ve öğütlediği tevekkül budur. 

 

Ecel ve Kader

 

Ecel Arapça belirlenmiş sürenin bitimi demektir. Başlıca iki ayrı an­lamı vardır. Bunlardan biri, Türkçedeki «vade» nin karşılığı olmak üzere genelde senet ve borç mevzuatında kullanılan anlamdır;[24] öbürü ise ölüm anı demektir. Yani insanın hayatının sona erdiği sani­ye­ler anla­mına gelir.

 

Ecel de rızık veya insanın, hayatında yaşadığı sıradan herhangi bir olay gibi kaderin bir parçasıdır. Allah Teâlâ her canlının, ne kadar ya­şa­ya­cağını, nerede ve nasıl öleceğini kesinlikle ve ezelî ilmiyle bilir. Dolayısıyla canlı­nın öleceği saatlerde onun hayatının sona ermesi için ge­rekli olan bütün nedenler bir araya gelir. Öyle ki bu nedenler onun yaşa­mını durdurmak için âdetâ birbirlerini tamamlarlar.

 

Örneğin çok yaşlanmış bazı insanların, hiçbir hastalık belirtisi gös­ter­meden bir mumun yavaş yavaş sönmesi gibi öldükleri bir ger­çek­tir. Bu de­mektir ki, vücutta bulunan sistemler çok eskimiş ve yıp­ranmış olmak­tan dolayı artık normal görevlerini yapamazlar. Bu sis­temlerden bazıları bir süre daha çalışabilecek durumda olsa bile, di­ğer­leri fonksiyon­larını yerine getiremediklerinden, kısa bir süre için bir tür direnip faaliye­tine devam eden sistem de bu genel duraklama­dan olumsuz yönde etki­lenerek o da du­rur. Böylece ezelden beri Allah'ın bilgisi içinde olan ya­şama süresi bitmiş olur ki işte ecel, pek olağan gibi göremediğimiz ancak bu son derece doğal neden­lere bağlı olarak zama­nında gerçekleşir.

 

Bundan şu sonucu çıkarmalıyız: Bir tek ecelin, yalnız bir değil, bi­la­kis aynı  zamanda birçok zincirleme nedeni vardır. Bunlar Allah'ın ezel­deki takdirine ve O'nun kurmuş bulunduğu kâinât disiplinine bağlı ola­rak se­bep-sonuç zincirinin akışı içinde birbirlerini farklı ölçü­lerde etkiler ve ecel saati yaklaştıkça yoğunlaşırlar.

 

Örneğin, bir trafik kazasında sürücünün, gideciği yere bir an önce ulş­mak istemesi, ecel için bir ilk neden oluşturabilir; Bu psikoloji içeri­sinde yapa­cağı aşırı hız, onu bir an gelir ki ha­talı sol­la­maya iter. Bu da nedenlerin ikincisi olur; Hatalı sollama ka­çınılmaz bir kaza ile so­nuçlanırsa bu üçüncü bir neden olur; Çarpışma  ya da dev­rilme gibi bir olaydan sonra vücutta meydana ge­len ezilme, kırılma ve yara­lanma­lar dördüncü bir nedeni oluşturur; Eğer kan kaybı ya da hasta­neye geç ulaşmak gibi bir du­rum yaşanırsa bu da el­betteki başka bir ne­den olur ve böylece bir hayatın sona ermesi, âdetâ eceli hazırlayan se­beplerin birbirini iz­lemesiyle gerçekle­şir. Ölüm ha­disesi dahil, ard arda meydana gelen bu olay­ların hiçbiri, as­lında öbürlerinden farklı değildir. Çünkü bunların her biri, aynı doğrultudaki ka­derin birer halkasıdır. Buna rağmen insanlar, ecel için genellikle (kalp krizi, trafik kazası, ze­hirlenme, boğulma, intihar ve süikast)  gibi bir tek ne­den üzerinde du­rurlar. Elbette ki bu, ezeli kade­rin bir çeşit özet­lenmesidir.

 

Dikkatlerin ecel kavramı üzerinde yoğunlaşması ölüm olayından ötü­rüdür. Çünkü ecel demek ölümün başlaması demektir. ölüm ise, bir­çok in­san için ürkütücüdür. Özellikle İlâhî vahiylerin haber ver­diği «Gaybî» ger­çekler hakkında tereddütlü olan insanlar, hayatları­nın en risksiz günlerinde bile ölümü hatırladıkça gizli panikler yaşar­lar. Onlar için hayat -bu açıdan- âdetâ bir ıstıraptır. Dolayısıyla  «Sportif faaliyet­ler», güzellik yarışmaları faşingler, festivaller ve benzeri çeşitli adlar altında dü­zenlenen dev etkinlikler ve baş döndürücü ey­lenceler, aslında de­rinden yaşanan bu gizli ıstırabın, bu iç­sel paniğin biraz olsun dindi­ril­mesi amacını gütmektedir.

 

Ölümle ecel, birçok kimseler tarafından özdeşleştirilmiştir. Ancak ikisi birbirinden farklı olaylardır. Ecel, canlıdaki hayatın sona ere­ceği saniye­lerin gelip çatması, Ölüm ise canlıdaki dünyevi hayatın sona er­mesi ya da ruhun bedenden ayrılması demektir.

 

Ecel ve Ömür  

 

Ömür, Canlının bu dünyada var olmasıyla başlayan ve ecelinin ge­lip çatmasıla, ya da canlının ölmesiyle son bulan belirli süredir. Bu tanım­dan ha­reket ederek, «Öyle ise her canlının ömrü biçilmiştir.» demek doğru­dur, an­cak bu, yeterli ve doyurucu bir açıklama değildir. Önce şunu düşün­meli­yiz ki değil yalnız canlılar, bilakis Allah'dan başka her şey sürelidir. Çünkü her şey Allah Teâlâ'nın ezelî ve kuşatıcı bilgisine, O'nun kurmuş bulun­duğu kâinat disiplinine ve bu disiplini ayakta tu­tan evrensel yasa­lara bağlı olarak (fizik sınırlarda)  sebep-sonuç ilişkisi içinde değişikliğe uğrar.

 

Her şey, kendi temel niteliklerinin çizdiği sınırlar içinde bağımsız bir bütünlükle ortaya çıkar ve kâinat sistemlerinden birine bağlı olarak aşama­larla ge­lişir, yıpranır, eskir ve sonunda köklü bir değişikliğe daha uğrar. İşte ilk var oluştan sonraki bu iki değişim ara­sında geçen süre her varlığın kesin öm­rünü ifade eder.

 

Örneğin toprağa atılan bir tohumun, ekildiği andan itibaren yeşerip bir zaman sonra kurumasıyla ya da kesilip biçilmesiyle sona eren süre o bitki­nin ömrüdür. Keza bir sanatkar tarafından yapılan herhangi bir ese­rin ger­çekleştirildiği andan itibaren kullanımdan kaldırıldığı saate kadar geçen süre yine o eserin ömrüdür. Ancak ömür ve ecel kavram­ları bu ba­sit ve so­yut açıklamayı aşarak insan idrakinin ulaşamayacağı ilâhî irâdeye bağlı özel bir anlam taşırlar. Bu da demektir ki ecel ve ömür, birbirlerin­den pek soyut­lanamayan (ancak materyalıstlerin ileri sürdüğü gibi bir ev­rim olarak değil) Bilakis Allah'ın izni ve ezelî ira­de­siyle birbirini doğu­ran, birbirini tamam­layan devirdaim içindeki hayat ve kâinât olaylarının birer parçasıdırlar.

 

Ecel Değişir mi ?

 

Allah Teâlâ, insanın ne zaman doğacağını ve ne zaman öleceğini ezelî ve kuşatıcı ilmiyle kesin olarak bildiği için ömrün uzaması ya da kı­salması mümkün değildir. «Allah'ın her şeye gücü yeter, binaena­leyh daha fazla ya­şamak için kulun yapacağı duayı kabul etmek O'nun için zor ya da imkânsız değildir.» demek bir çelişkidir. Çünkü Allah Teâlâ, tüm geleceği olduğu gibi, her insanın ne zaman öleceğini de önce­den ve kesin olarak bilir. Bu bakım­dan dua ile değişerek ileri bir za­mana erte­lendiği sanılan ecel aslında Allah tara­fından kesin şekilde be­lirlenmiş olan ecel­dir. Şu halde Allah'ın bir kimse için takdir buyur­duğu ölüm tarihini bu kişinin duasıyla değiştirmesi demek, O'nun bu olayı sonra düşünmesi ve iki şey arasında tercih yapması gibi ezelî bil­gisine ters düşen bir durum­dur. Buna «Beda» denir. Beda ise Şiîlikte bir inançtır ve Allah'ın sıfatla­rına, kemal ve kuşatıcılığına aykırıdır.[25] 

 

«Allah dilediğini siler, dilediğini de (olduğu gibi) bırakır.»[26] meâlin­deki âyet-i kerîmeye dayanarak ömrün artıp eksilebileceğine, ya da başka bir ifade ile ecelin değişebileceğine inanmak da bir yanılgıdır. Gerçekte Allah'ın, dilediğini silmesi: O'nun başlangıcı ve sınırı ol­ma­yan bilgisiyle, -yok olmasını belirlediği şeyi - zamanı geldiğinde or­tadan kaldırması ve de­vam edecek olan şeyi de vadesine kadar bek­letmesi demektir.

 

Burada şöyle bir soru ile karşılaşmak mümkündür:

 

"Mademki her şey önceden kesin olarak belirlenmiştir ve her şey za­manı gelince olup bitmektedir, öyle ise kulun dua etmesi, örneğin, şer ve belaların def olması, barışın, huzur ve mutluluğun gelmesi için di­lekte bu­lunması bir anlam taşımamaktadır. Halbuki Allah Teâlâ: «Rabb'iniz bu­yurdu, benden dilekte bulunun, sizin için kabul ede­yim.» [27] diyor. Bu nasıl açıklanabilir? "

 

Önce şu gerçeği anlamaya çalışmak gerekir ki Allah'ın kesin yasa­ları arasındaki ilişkilerde insanın ruhsal ve psikolojik yönlenmesini sağ­layan etkiler vardır. Şer, kötülük, sıkıntı ve huzursuzluk, ya da ha­yır, huzur, se­vinç ve bereket göreceli kavramlardır. Bunlar herkese göre deği­şir. Nitekim aynı olayın, birini sevindirirken, bir diğerini acılara boğ­duğu bi­linen bir ger­çektir. Örneğin Allah Teâlâ, kullarından birinin duasını ka­bul ederek ama­cını gerçekleştirmekle onu sevindirmeyi, buna karşın o kimseden nefret eden bir diğerini de dolayısıyla aynı anda üzmeyi ezelî ilminde takdir etmiş olabilir. Şu halde bir kimse­nin, örneğin: «Allah'ım beni mutlu kıl!» diye dua etmesi üzerine o insa­nın gerçekten de her­hangi bir nedenle mutluluk duymaya başla­ması Allah'ın ezelde böyle bir olayı bilmiş olmasındandır.

 

Ecel ve ömür meselelerine gelince bunlarda hiçbir izafilik yoktur. Bilakis ömür, ecel ve ölüm çok somut hayat olaylarıdır. Bunların ke­sin ve pozitif açıklamaları vardır. Her insana göre farklı anlamlarda yo­rum­lana­mazlar. Ölüm olayı, her insanın kanaat ve yargısında yine ölümdür. Ecel ve ömür de böyledirler. Dolayısıyla ölümü hazırlayan nedenlerle; değişken, izafi psikolojik olayları karşılaştırmaya imkân yoktur. 

 

Bedâ ve Kader.

 

Bedâ Sözlükte; ortaya çıkmak, görünmek ve gözükmek anlamlarına gelen Arapça bir kelimedir. Kelâm ve cedel terminolojisinde ise, bir kimsenin, önceden sonunu bir türlü kestireme­diği bir şey hakkında, daha sonra kesin bir karara varması anlamına gelir.

 

Bu sözcük, bazı Şiî kamplarının, Allah'ın ilim, irâde ve tekvin sı­fatla­rına ilişkin bir inanışlarına verilen addır. Onlardaki bu inanış: Sözde, Allah Teâlâ'nın, daha önce belli şartlarda meydana geleceğini bildiği bir olayı daha sonra değiştirmesi anlamına gelir.

 

Tabiatıyla bu, Allah'ın (haşa!) yanılmak, önceden bir şeyi kestireme­mek, ya da birtakım hesaplar yaparak görüş ve karar değiştirmek gibi -ya­ratıklara mahsus - bir bocalama ve çelişki içine düşmesi demektir ki Allah Teâlâ böyle bir eksiklikten münezzehtir.

 

Şiîlerde bu inancın ortaya çıkması, yaptıkları yorumlarda bir zorla­ma­nın sonucu olsa gerektir. Bu kapıyı ilk defa açan Muhtar es-Sekafi adında bi­ridir. Bu adam, vaktiyle Hariciyken Hz. Hasan'a karşı komplo yapması için amcası Sa'd b. Mes'ud es-Sekafî'yi yoldan çıkarmaya ça­lış­mış, daha sonraları çıkar sağlamak için Hz. Hüseyn'in taraftarları arasına girmiş ve ardından da birçok siyasi olaylara karışmıştır. İlk Halifelerden Abdullah b. Zübeyr (ra)'in kardeşi Mus'ab b. Zübeyr'in kuvvetlerine karşı hazırladığı üç bin kişilik or­dusuna hitaben, Allah'dan vahiy aldığını ve zafere ulaşacaklarını ileri sür­müştür. Ancak ordusu yenilgiye uğrayınca: «Allah, önce bizim zafere ula­şaca­ğımızı vadetmişti, ancak daha sonra böyle bir karara vardı.» dediği için Şiîlerde "beda" inanışı bu şekilde yer­leşmeye başlamıştır.

 

"Beda" inanışının yerleşmesine neden olan yorumlardaki zorlama­lar arasında: Şiîler'in imam olarak kabul ettikleri Ehl-i Beyt Hanedânı'ndan bazılarının ölmesi üzerine oğullarından yerine han­gi­sinin geçeceğine iliş­kin tartışmalı düşünceler de rol oynamıştır. Nitekim Şiî ileri gelenle­rinden Kuleynî, Usul'ul Kâfî adlı kitabında: «Allah Ebu Cafer'den sonra Ebu Muhammed'in imam olmasını ka­rar­laştırdı. Halbuki bunu daha önce bil­miyordu.»  diyecek kadar ileri git­miştir.[28] "Bedâ" kavramını "Neskh" şek­linde yorumlayan Şiîler de vardır. Şeyh Müfid bunlardandır.

 

Kesinlikle ifade etmek gerekir ki "Bedâ" kavramının İslâm inan­cında hiçbir yeri yoktur. Allah Teâlâ her şeyi ezeli ilmiyle önceden bilmek­tedir ve geleceği nasıl biliyorsa olayların tümü, istisnasız O'nun bil­diği şekilde, bu­yurduğu ve belirlediği doğrultuda cereyan eder ve olup biter. 

 

 

 

 



[1]. Sünnî Arap toplumunda da bir bilgisizlik eseri olarak bu anlamlara gelen «Takriru’l-Masîr» deyimi kullanılmaktadır.

 

[2]. Kur’ân-ı Kerîm 13/11

 

[3].  Kur’ân-ı Kerîm  18/29

 

[4]. Kur’ân-ı Kerîm  17/70

 

[5]. Kur’ân-ı Kerîm  7/158

 

[6]. Kur’ân-ı Kerîm  10/99

               

[7]. Kur’ân-ı Kerîm  10/99

               

[8].  Kur’ân-ı Kerîm  7/158

 

[9]. Kur’ân-ı Kerîm  41/46, 99/7, 8

 

[10]. Hâfız b. Ahmed el-Hakemi, Meâric’ül-Kabûl S.286

               

[11]. Kur’ân-ı Kerîm  24/39

 

[12].  Bk. Tamanen İslâmdışı Çağdaş İnanç ve Fikir Akımları: Darwinizm

 

[13]. Kur’ân-ı Kerîm  30/40

 

[14]. Kur’ân-ı Kerîm  29/60

 

[15]. Kur’ân-ı Kerîm  2/212

               

[16]. Kur’ân-ı Kerîm  5/4, 16/114, 115, 116

 

[17]. Kur’ân-ı Kerîm  16/116

 

[18].  Meydan Larousse, Tevekkül Maddesi (H.Rahmi Gürpınar'dan Naklen Hüseyin Rahmi, tipik bir hikâyecidir. Hayatı boyunca hayal aleminde yaşamıştır. Yıkılmış bir devletin ve moral değerler bakımından iflas etmiş bir toplumun yuvarlandığı çukurda ne görmüşse sadece onu yazmıştır. Gözlediği gerçeklerin nedenleri üzerinde ise akıl yürütebilecek parlak bir mantıktan yoksundur. Onun içindir ki bu şahıs, tevekkül kavramını kavramaktan son derece uzak kalmıştır.

 

[19]. Bk. S. kadere İmân

 

[20]. Abdurrahman Saffurî, Nüzhe'tül-Mecalis Ve Müntakhab'ün-Nefâis : 1/296

 

[21]. Dr. Es'ad es-Samahrânî, et-Tasavvuf - Menşe'uhu ve Mustalahât'uhu S.132 Beyrut-1987

 

[22]. Kur’ân-ı Kerîm  28/77, 53/40, 67/15

 

[23].  Kur’ân-ı Kerîm  5/23

               

[24]. Kur’ân-ı Kerîm  2/282

               

[25]. Bk. Muhammed Abdüssettar et-Tunsevî, Butlan'u Akıyda'tiş-şîa  S.20 -Daru’l-Ulûm, Kahire- 1983

               

[26]. Kur’ân-ı Kerîm  13/39

[27].  Kur’ân-ı Kerîm  40/60

 

[28]. Bk. Muhammed Abdüssettar et-Tunsevî, Butlan'u Akıyda'tiş-şîa  S.21-Daru’l-Ulûm, Kahire- 1983