KADERE
VE KAZAYA İMÂN
Kader
Kavramı
Kader, Arap sözlüğünde ölçü ve miktar
demektir. İmân konusu olarak anlamı ise şöyle açıklanabilir:
Her şeyin yaratıcısı olan Allah Teâlâ,
varlıkların henüz hiçbiri yokken de onları en ince ayrıntılarına kadar biliyordu.
Bu da onların ölçülerinin, miktarlarının, başlangıç ve sonlarının, hareket
ve ilişkilerinin daha yaratılmadan önce Allah tarafından saptanmış ve kesinlikle
bilinmiş olduğu anlamına gelir. İşte özet olarak kader budur.
Kader Ehl-i
Sünnet'e göre tıpkı Allah'a, peygamberlere, meleklere, kitaplara ve âhiret
gününe inanmak gibi imânın şartlarından biridir. Onun için kadere inanmayan,
mü’min sayılmaz. Şu varki İslâm inancına ait literatürde «İmânın şartları» olarak bilinen
gerçeklerden en çok beş tanesi Kur’ân-ı Kerîm'de birlikte açıklanmıştır.
Bunlar: Allah, ahiret günü, melekler, kitaplar ve peygamberlerdir. örneğin, Bakara Sûresi'nin 177 inci Âyet-i
kerîme'sinde şöyle denilmektedir:
«Erdemlilik,
doğuya ve batıya yönelmenizle olmaz; Asıl erdemlilik, bir kimsenin Allah'a
âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inanmasıdır (...) »
Nisa Sûresi'nin 136 ıncı Âyet-i kerîmesi de
şöyledir:
«...Her
kim Allah'ı meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve âhiret gününü inkâr ederse
o kimse (gerçeklerden) pek
uzaklaşmış olur.»
Görülüyorki kader meselesi bu gerçeklerle
birlikte söz konusu edilmemiştir. Bu ise bazı kimselerde farklı düşünmeye yol
açmıştır. Gerek bu noktadan baktığımızda, gerekse kaderin açıklamasındaki
karmaşıklık, tarih boyunca Müslümanlar arasında sürekli tartışmalara yol açmıştır.
Ancak her şeye rağmen Kur’ân-ı Kerîm'in birbiriyle asla çelişmeyen, bilakis
birbirini tamamlayan aydın açıklamaları kaderin de imân edilmesi gereken
gerçeklerden biri olduğunu ortaya koymaktadır. Allah Teâlâ'nın ezeli
sıfatlara sahip bulunduğu noktasından konuya baktığımızda anlarız ki
sonradan olma her şey yaratılmıştır ve yaratılmadan önce de bütün bunların
Allah (cc) tarafından bilinmiş ve takdir edilmiş olması kesindir. Aksi halde Allah Teâlâ'yı (Haşa!) geleceği bilmezlikle nitelemek
gibi bir düşünce açmazı ve sonuç itibariyle bir mantık çelişkisi söz konusu
olmuş olur.
Kaderin Anlaşılmasındaki Zorluğun Nedeni
İmânî konular arasında, en çok tartışılan
şey kaderdir. Halbuki İslâm âlimleri tarafından kader konusunda temkinli olunması
ve bu meselenin tartışılmaması daima öğütlenmiştir. Buna rağmen eskiden beri
birçok insan merakına yenilerek bu duyarlı konuyu irdelemekten çekinmemiş, kimileri de Kur'ân ve sünnetin
ölçülerine pek uygun düşmeyen görüşler ileri sürmüşlerdir.
Kader konusunda insan havsalasını zorlayan
nokta şu olmuştur: Acaba insan kendi fiilini, kendi eylem ve davranışlarını
bizzat kendisi mi yaratmaktadır, yoksa bütün fiillerin, hal ve hareketlerin
yaratıcısı Allah Teâlâ mıdır? İleride «İrade
ve Kader» başlığı altında açıklanacak olan bu noktada kitaba ve sünnete
bağlı Müslümanlar daima dikkatli davranmış, Kur’ân-ı Kerîm'in koyduğu
sınırları zorlamamaya çalışmışlardır. Ancak yozlaşmanın getirdiği ahlâk ve
inanç sorunlarından biri olarak Sünnî topluluğa bağlı bazı kimselerin de bu
noktada pek duyarlı olmadığı bir gerçektir. Nitekim «Kendi kaderini belirlemek» ve «Kaderine hakim olmak»[1] gibi söylemler bunu
kanıtlamaktadır. Bu
ifadeler, özellikle Türkiye’de Hanefist Sünniler arasında yaygındır. Ancak
bunun bilgi eksikliğinden kaynaklandığını söylemek mümkündür.
İnsanın kader konusunda neden bocaladığına
gelince bunu her şeyden önce kader meselesinin karmaşıklığında aramak gerekir.
Bu konuda insanın özellikle hemen kavrayamayacağı şu üç nokta önemlidir:
1- İnsan,
akıllı, irâdeli ve özgür olmakla beraber, dilediği ve yaptığı hiçbir şeyi
kendisi yaratmamakta, yaratamamaktadır. Konu yalnızca bununla da sınırlı
değildir. Aynı zamanda hayat ve tabiat olaylarından, hayvanların içgüdüsel
hareketlerine varıncaya kadar her şey, (
zamanı gelince) Allah (cc) tarafından yaratılır. Öyle ise dilemek ayrı şey,
yaratmak ise ayrı şeydir.
Bazı kimselerin belki de pek derin
düşünmeden söylediği gibi eğer her insan kendi kaderini bizzat kendisi belirler
olsaydı, hiç kimsenin, dilemediği bir olayı asla yaşamaması gerekirdi. O
zaman da insanların kötü bir hadiseyle karşılaşmaması kesin olurdu. Halbuki
insanların çoğu mutsuz olduğuna göre genellikle hiç de arzu etmedikleri
olayları yaşamaktadırlar. Oysa hiç kimse mutsuz olmak üzere kendisi için kötü
bir kader belirlemek istemez. Öyle ise kaderin, insanın kendisi tarafından
değil, bilakis Allah tarafından belirlenmiş olduğu açıkça meydana çıkmaktadır.
2- Bilinçli bilinçsiz, irâdeli irâdesiz,
doğal ya da içgüdüsel bütün davranışlar, aynen kâinâttaki diğer olaylar gibi
kaderin kapsamına girerler. Onun için ister kalp atışlarımız gibi tamamen
irâdemizin dışında, ister nefes almak gibi yarı irâdî biçimde olup biten
hareketlerimiz olsun, ister bir lokmayı çiğnemek gibi tam irâdeli bir
fiilimiz olsun, ister müzik yapmak gibi bizi mutlu eden, ister kaza geçirmek
gibi bizi mutsuz kılan, hatta bazen hayatımızın sonunu bile getirebilen bir
hadise olsun, hepsi kaderdir. Bunların bir kısmını kader sayıp bir kısmını
ise kaderin kapsamı dışında düşünmek için mantıklı bir gerekçe yoktur. Şu halde, bilinçli ve irâdeli
olarak yaptığımız eylemlerin de Allah tarafından ezelde takdir edilmiş olduğuna
bakılacak olursa insanın, kendi kaderini belirleyemeyeceği açıkça anlaşılır.
Çünkü yaşanan olaylar
arasında, kaderin kapsamına giren ve girmeyen diye bir ayırım yapmak mümkün
değildir.
3- Allah
(cc) ezelde (hiçbir şey yokken de) her şeyi biliyordu.
Kaderin anlaşılmasında bu nokta son derece önemlidir ve konunun hemen bütün
inceliği burada saklıdır. Önce şuna işaret etmek gerekir ki imân gerçekleri
birbirlerini tamamlayıcıdırlar. Örneğin kader gerçeği ile Allah'ın ezelî ve
kuşatıcı bilgisi arasında güçlü bir ilgi vardır. Bu ilginin farkında olamayan
insanın kaderi anlaması güçtür. Buradaki incelik şöyle anlaşılmalıdır.
Madem ki her şeyi Allah Teâlâ yaratmıştır;
Ve madem ki ezelî ve kuşatıcı bilgisiyle O, yaratacağı her şeyi bütün incelikleriyle,
bütün sırları ve ayrıntılarıyla önceden biliyordu, öyle ise bu şeylerin,
O'nun aynen bildiği ölçü ve miktarlarda; O'nun belirlemiş olduğu zamanlarda,
mekânlarda, şartlarda ve ortamlarda gerçekleşmesi
kesindir. Ancak Allah Teâlâ'nın her şeyi önceden biliyor olması, O'nun,
akıllı ve irâdeli yaratıkları zorlayıcı bir güçle yönlendirdiği şeklinde
düşünülmemeli; kader, bütün hareket ve eylemlerin arkasında, itici bir gizli el
gibi değerlendirilmemelidir. Çünkü o zaman da yaratıklardaki iradenin bir
anlamı kalmaz.
Önceden bilmiş olmak, Allah Teâlâ’nın zâten
ezelî niteliğidir; Ya da başka bir ifadeyle: Allah Teâlâ'nın ezelden beri her
şeyi biliyor olması, O'nun için aksi düşünülemeyen bir gerçektir. O'nun her
şeyi önceden bilmesi demek de insanın bir robot gibi -kaderinde göreceği olayları - zorlanarak ve âdetâ sürüklenerek
yaşaması anlamına gelmez.
İnsanın, aklından geçen her şeyi dilemede
ve istediğini de dilediği şekilde aklından geçirmede ne kadar özgür olduğunu
kavrayabilmek bakımından şu âyet-i kerîme çok şeyler anlatmaktadır:
«
(...) Bir millet (in
fertleri) tutumlarını değiştirmedikçe
Allah (cc) onların durumlarını değiştirmez.»[2]
Bu çok genel bir yargıdır ve demektir ki:
İnsanlar iyi bir gidiş izlerken bunu kötüye doğru değiştirmedikçe Allah da
onları kötü duruma düşürmez. Aynı şekilde tersi bir tutum ve gidiş içinde
iseler bunu da değiştirmedikçe Allah onları iyi bir yöne doğru baskıyla yine
çevirmez. Yani bu dünyada herkesi kendi özgür irâdesi ve ameli ile başbaşa bırakmış,
bu dünya hayatını insanlar için bir fırsat ve bir sınav yeri olarak
belirlemiştir. Hatta bir âyet-i kerîmede Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (sav)'e şu talimatı vermiştir:
«De ki: Gerçek, Rabb'inizin tarafındandır. Artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin.»[3]
Kur’ân-ı Kerîm,
inkârcıların âhirette ne korkunç bir sonla karşılaşacaklarını defalarca
açıklarken O'nun, «Dileyen inansın,
dileyen inkâr etsin.» demesi bu konuda çok açık bir gerçeği ortaya
koymaktadır. Eğer insan, irâdesinde özgür olmasaydı, imân gibi en duyarlı bir
noktada Allah Teâlâ ona böylesi sınırsız bir seçim hakkı tanır mıydı? Şu halde
kaderi bir kez daha kısaca tanımlamak için şunu söylemek mümkündür:
Kader: Allah (cc) tarafından ta ezelde bilinen ve (zamanı gelince) gerçekleşmesi istenen her şeyin, (bu dileme ve bilme
Kader ve İrâde
Allah Teâlâ, çeşitli
nimetlerin yanı sıra
insana,
özgürce karar verme ve tercih yapma imkânını bağışlamıştır.
İnsanın sahip olduğu bu
ayrıcalık, onun akıllı ve zeki yaradılmış olmasıyla ilgilidir. Çünkü
insan, Allah Teâlâ tarafından
muhatap kabul edilmek bakımından «eşref-i
mahlukât» olma üstünlüğü ile ödüllendirilmiştir.[4] Ona bu payenin verilmesi ise şu üç önemli nedenle
sıkı bağlantılıdır:
1- İnsan iyiyi kötüden ayırt
edebilme melekesine sahiptir.
2- Bu özelliğinden dolayı ona, emir ve
yasaklar olarak birçok emanetler yüklenmiştir.
3- Bu emanetlerden sorumludur.
Çünkü bu emanetlerin her biri, aslında
birer ölçü ve ya
Örneğin otlamakta olan bir hayvan, açlığın
onu ne gibi sorunlarla karşılaştıracağını bilemez, bu konuda düşünemez,
muhakeme yapamaz. Fakat açlık içgüdüsüyle otlar. Buna karşın insan ise
tercihini kullanarak (bilinçli) davranışlarda bulunur. Nitekim oruç tutarak
bilinçli şekilde aç kılır. Kararlarını düşünerek, karşılaştırarak, muhakeme yaparak
ve planlayarak alır ve uygular. İntihar etmek isterken bile bu adımları
izler. İnsanın davranışları genellikle bilinçli ve aşamalıdır. Önce düşünür,
sonra muhakeme yapar, sonra tercihe dayanan bir karar verir, ondan sonra
uygular. Bunlar ise mükemmel bir irâdenin varlığını ortaya koymaktadır.
Aynı
zamanda insan, bir şeyin gerçek olup olmadığına karar vermek, yani inanıp
inanmamak konusunda da yine derin derin düşünür, muhakeme yapar ve içinden
kesin hükmünü verir, ya da ikna olamaz kuşku içinde kalır veya reddeder. Öyle
ise imân edip etmemek de bir tercih konusudur ve irâdeyle sıkı bir ilişkisi
vardır. Eğer sanıldığı gibi insan, kaderin rüzgarı karşısında bir ot gibi
olsaydı, yani tabir caizse Allah Teâlâ eğer onu robot gibi yaratmış olsaydı her
şeyden önce kendisine isyan edecek şekilde ona irâde özgürlüğünü vermezdi.
Bilakis onu bütün emirlerine harfiyyen baş eğen mü’min olarak yaratırdı. Buna
da gücü yeterdi Nitekim şöyle buyurmaktadır: «Allah dileseydi O'na ortak koşmayacaklardı (...)[5] Eğer
Rabb'in dileseydi yeryüzündekilerin tümü kesinlikle inanacaklardı. O halde sen
mi halkı zorluyorsun ta ki mü’min olsunlar!»[6] «Eğer
Rabb'in dileseydi (bütün) insanları bir tek ümmet yapardı, ama sürekli
çatışıp duracaklardır.»[7]
Evet Allah Teâlâ insanları
zorlamamış, onları irâdelerinde muhayyer bırakmıştır. Bu sebepledir ki onları
elçileri aracılığıyla inanmaya davet etmiştir. « De ki: "Ey insanlar ! Ben sizin tümünüze, göklerin ve yerin
sahibi olan, kendisinden başka ilâh bulunmayan, yaşatan öldüren Allah'ın elçisiyim.
Gelin Allah'a ve O'nun okuma yazma bilmeyen elçisine inanın ki zaten O da
Alah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır. O'na uyun ki hidâyete
eresiniz.»[8] Bütün bunlar insanın, düşüncesinde, kararlarında,
hareket ve davranışlarında, Allah (cc) tarafından ne kadar özgür bir irâdeyle
serbest bırakılmış olduğunu, bununla beraber ona ne denli sorumluluklar yüklendiğini
kanıtlamaktadır.
Burada hatırlatılması gereken çok önemli
bir nokta vardır: Kitap ve sünnete bağlı Müslümanlar (yani Matüridiler, Eş'arîler ve selefîler) bu noktada Kaderiye ve Cebriye
kamplarından ayrılmaktadırlar. Ehl-i
Sünnet dünyası, -kişi irâdesinde
özgür olmakla birlikte - onun, tüm düşünce, hareket ve davranışlarının
Allah tarafından yaratıldığına inanmaktadır.
Ehli
sünnet, bütün inanç
meselelerinde olduğu gibi irâde ve (bununla
pek ilintili olan) kaza-kader meselelerinde de ilk Müslümanlar gibi düşünmekte,
diyalektik yöntemlerle bu konuları açıklamaktan çekinmektedir. Çünkü insanın
iç dünyasında peydahlanan dileme olayı son derece karmaşıktır. İnsanın zihninde
bir dileğin ilk olarak hangi temel faktörün etkisi altında oluştuğu, çok
yönlü bir nedensellik konusudur. Maddi sebepler ötesine kadar dayanabilecek
olan bu sorun sayısız bağıntılarla açıklanamaz. Geriye doğru sonsuz bir
süreklilik gösteren nedenler arasında bağıntılar arayarak irâdeyi bir temel
nedene bağlamanın insan zekâsıyla belki de mümkün olamayacağına inandıkları
için Ehl-i Sünnet âlimleri, irâde konusunda derin
tartışmaların dışında kalmayı tercih etmişlerdir.
İyilik,
kötülük ve sorumluluk
Kur’ân-ı Kerîm'de iyilik demek olan «Hayır» ile kötülük demek olan «Şer» sözcüklerinden başka bu iki
karşıt anlamda kullanılmış iki kelime daha vardır. Onlardan «Salih»: iyi, «Seyyi'» ise: kötü anlamını vermektedir. Ancak «Hayır» sözcüğü, «Şerr» in karşıtı, «Salih»
sözcüğü de «Seyyi'» in karşıtı
olarak kullanılmıştır.[9] Aralarındaki farka gelince «Hayır» ile «Şer » kavramları daha kapsamlı ve geneldir. Bu yüzden kaderle
ilgili olarak öteden beri «hayır»
ve «şer» terimleri kullanılagelmiştir.
Daha önce de açıklandığı üzere; her şey Allah tarafından yaratıldığı gibi insanın
gerek düşünmesi, gerek dilemesi, gerekse bütün hareket ve eylemleri Allah
(cc) tarafından yaratılır. Ancak düşünen, dileyen ve yapan, insanın bizzat
kendisidir. Bu nedenle sorumluluk insana aittir. İşlediği iyiliğin ve yapıcı
faaliyetlerin ödülü de, yaptığı kötülüğün, yıkıcı davranış ve sözlerinin
cezası da kendisine yöneliktir. Allah Teâlâ, kulun faaliyetlerinden sorumlu
değildir. Ehl-i Sünnet'in görüşü budur.
Bu görüş Kur’ân-ı Kerîm'e ve Hz. Peygamber (sav) 'in sünnetine dayanmaktadır.
Kaderîler'in
İradeye İlişkin Görüşleri
İnsanın, iyi ya
da kötü olsun, söz ve davranışlarının, kendisi tarafından mı, yoksa Allah
tarafından mı yaratıldığı sorusu daha İslâm'ın ilk yıllarında ve bazı
sahâbîlerin henüz hayatta bulundukları günlerde tartışma konusu olmuştur.
Kitaba ve sünnete bağlı olan çoğunluk, her şeyin olduğu gibi insanın ve
bütün davranışlarının da Allah tarafından yaratıldığı, ancak kulun kendi söz
ve eylemlerinden bizzat kendisi sorumlu olduğu görüşünde idiler ki bu inanç, Ehl-i Sünnet olarak bilinen geniş bir tabanda kabul görmüş, günümüze kadar da
sürmüştür. Bu görüşle ikna olamayanların ilki Mabed el-Cühenî'dir. Bu adamın,
kaderi inkâr ettiği kaydedilmektedir.[10] O'na göre insan kendi eylem ve davranışlarını
bizzât kendisi yaratmaktadır. Daha sonraları Amr b. Ubeyd ve Vasıl b. Ata
gibi tanınmış diyalektisyenler de bu görüşü savunarak Mu'tezilîlik Mezhebi'nin oluşmasına öncülük etmişlerdir.
Kelâm Tarihine Mu'tezile olarak geçen Kaderîler,
insanın kendi iradesine mutlak surette sahip bulunduğuna, bu nedenle de kendi
fiillerini bizzât kendisi yarattığına inanmaktadırlar. Bunlara göre insanın hiçbir eylem ve davranışında Allah
(cc) ın herhangi bir etkisi yoktur. Mu'tezilîler'in
bu görüşü tutarsızdır. Bu tutarsızlık üç noktada ortaya çıkmaktadır:
1- İnsan
yaratıktır, yoktan var edilmiştir. Dolayısıyla onda yoktan var etme gücü bulunamaz.
2- Kendi hareket, söz ve
davranışlarının, kendisi tarafından yaratıldığını ileri sürmek, Allah Teâlâ
ile birlikte ikinci bir yaratıcıyı daha var saymak demektir ki bundan da her
insanı ayrı bir yaratıcı kabul etmek gibi çok tanrılı bir şirk inancı
sonuçlanmaktıdr.
3- Kişinin kendi hareket, söz ve
davranışlarının, bizzat kendisi tarafından yaratıldığını ileri sürmek:
a) Ya Allah Teâlâ’nın daha önce bunları
bilmediği,
b) Ya da bilmesine rağmen, insanın O'nun
dilemesinden bağımsız bir şekilde hareket ettiği anlamına gelir ki, birincisine göre: Allah Teâlâ'yı, (Geleceği bilmemek) gibi yakışıksız bir
sıfatla nitelemek, ikincisine göre de O'nu beceriksizlikle vasıflandırmak gibi
çelişkiler ortaya çıkmaktadır.
Aslında bu sakat görüşün savunucuları amaç
olarak sırf Allah'ın hiçbir kötülükle ilişkisi bulunmadığını ifade etmek ve
yakışmayan şeylerle O'nun arasında bir ilgi kurmaktan kaçınmak pahasına bu korkunç
şirke saplanmışlardır.
Cebrîler
(Fatalistler) in İradeye İlişkin Görüşleri
Cebriler, irâde konusunda
Kaderîlerin tam tersine insanı, âdetâ rüzgarın yönüne göre hareket etmek
zorunda bulunan bir ot gibi görürler. Onlara göre insan, istese de istemese de
mukadder olan fiili işleyecektir. Çünkü tüm olaylar ezelde saptanmıştır. Bu olaylar, bir bütün olarak bir senaryo gibidir. Onun için günün birinde bu
senaryo mutlaka sahneleneceğinden, insanın, bunda bir değişiklik yapması mümkün
değildir. Onlara göre insanın bütün söz, hareket ve davranışları bizzat Allah
(cc) tarafından işlenmektedir .
Dolayısıyla insan
ne yapıyor olursa olsun, sadece önceden belirlenmiş ve kesinleştirilmiş rolünü
oynamaktadır. Onun için
sorumlu değildir. Günahların kıyamette ceza ve işkenceye sebep oluşturmadığı
noktasında da görüş birliği içerisindedirler. Cebriler'e göre insanın gerçek anlamda özgür bir irâdesi ve
kayıtsız bir seçimi yoktur.
Cebriye
Kampı'nın özellikle Mürciye-i Hâlisa fraksiyonundan sert
görüşlü gruba göre kişi, mü’min bulunduğu sürece işlediği hiçbir günahın ona
bir zararı olmaz; Buna karşın eğer kâfirse yaptığı hiçbir ibadetin de faydası
yoktur. Bu inancın ikinci şıkkı elbette ki doğrudur ve Ehl-i Sünnet'inkiyle çakışmaktadır. Çünkü küfür suçu o kadar
büyüktür ki bütün olumlu davranışları boşa götürmek ve kişiyi müflis yapmak
için yeterlidir.[11] Ne varki birinci şıkkın kitap ve sünnete
uyan hiçbir yanı yoktur. Bu nedenle Cebriye
Fırkası her bakımdan sapık bir topluluktur. Çünkü insanı, kaderin
kaçınılmaz baskısı altında yaşayan eli kolu bağlı bir mahkûm gibi düşündükleri
için çok farklı bir ahlâk anlayışıyla
dikkati çekmişlerdir. Örneğin, onlara göre ahlâksızca bir davranış, erdemli
bir davranıştan farksızdır. Çünkü ikisi de zorunlu olarak yaşanan birer kaderdir.
Kaza
Kavramı
Kaza:
Arapça yargı, oluş ve
meydana geliş demektir. Kader konusu ile ilgil bir kavram olarak: Ezelde Allah
tarafından bilinen ve belirlenmiş olan mukadder bir olayın, yeri ve zamanı
gelince gerçekleşmesidir. Çünkü rastlantı diye bir şey yoktur. Kâinatta hiçbir
olay te
Kaza da kader
gibi çok geneldir. Çünkü kaderle ilişkilidir. Aynı şekilde kader gibi kaza da
kendi tanımı içinde çok komplike bir kavramdır. Çünkü meydana gelen herhangi bir olay, başka bir olaydan bağımsız değil, bilakis
kâinâtta olup biten her şey iç içedir ve sebep sonuç zinciri içinde, -madde ötesi sınırlara kadar - âdetâ her
şey birbirine bağlıdır. Dolayısıyla deyim yerinde ise kâinât her an bir kaza
cümbüşü içinde yüzmektedir. Örneğin bir yağmur damlacığının hangi şartlar
altında, hangi tabiat olaylarıyla ilintili olarak, hangi özellikler içinde,
nerede oluşacağı ve ne zaman nereye düşeceği, ezelde Allah Teâlâ’nın kuşatıcı
bilgisi altında belirlidir. Yeri ve zamanı geldiğinde onun oluşup mukadder
şartlar ve ölçüler içinde gerçekleşmesi ise bir kazadır.
Ancak unutmamak gerekir ki bir yağmur
damlacığı bile gözlerimizle seyrettiğimiz kadar basit ve hemen o dakikalar
içinde başlayıp biten soyut bir olay değil, bilakis güçlükle anlatılabilecek
yoğunlukta çeşitli olayların bir zincir halinde birbirlerini izlemesiyle
ortaya çıkar ki bu olayların her biri ezelde mukadder olmak bakımından birer
kazadır. Buna başka bir örnek daha vermek gereksizdir. Çünkü kâinâtta her
olay bir kazadır. Halk dilinde - saldırıya
uğramanın dışında - beklenmedik bir sırada yaşanan, hasar, zarar ve
yaralanma ile sonuçlanan olaylara kaza denmesi de buradan gelmektedir. Şu var ki saldırı da esasen bir kazadır.
Yani bir kaderin gerçekleşmesidir.
Kaza konusunu, insanın hayatı boyunca
yaşadığı olaylar bakımından ele aldığımız zaman da sonuç aynıdır. İnsanoğlu gerek irâdesiyle, gerekse irâde dışı olarak küçük
bir zaman dilimi içinde sayısını asla bilemeyecek kadar olay yaşamaktadır ki
bunların her biri, birer kazadır. Ancak bütün bu olaylar
arasında özellikle etkisinde kaldığı önemli sahneler vardır ki bunlarla
birlikte ancak zaman zaman kaza ve kaderi hatırlar ve bu iki kavram üzerinde
düşünmek durumunda kalır. İşte bu nokta ile ilgili olarak da şuna işaret etmek
gerekir ki insan için mukadder olan her şey, mutlak surette yaşanır. Kaderde
belirlenmiş olan bir olayın kazaya dönüşmesi yani zamanı gelince gerçekleşmesi
eğer irâdemizin doğrultusunda cereyan edecekse onu zâten düşünerek, dileyerek
ve kararlaştırarak bilinçli bir şekilde yaşarız. Eğer irademizin, bilgimizin
ya da bilincimizin dışında meydana gelecekse ilgili sebepler bir araya gelince
yine o olayı yaşamak bize rağmen kaçınılmaz olur.
Kader
ve Rızık
Özellikle yiyecek ve içecek cinsinden
Allah'ın canlıya ihsan ettiği her besleyici şey rızıktır. Kur’ân-ı Kerîm'deki
çeşitli açıklamalar bu tanımı kanıtlamaktadır:
«Allah'dır
ki sizi yarattı; Sonra sizi besledi;
Sonra sizi öldürecek; Sonra sizi diriltecektir. »[13]
«Nice
canlı vardır ki rızkını taşıyamaz. Onları da sizleri de besleyen Allah'dır. O,
tümü duyandır, tümü bilendir. »[14]
«İnkâr
edenlere dünya hayatı parlak gösterilmiştir. Onlar mü’minlerle alay ederler.
Oysa sakınanlar, kıyamet gününde onlardan üstündürler. Allah dilediğine
hesapsız rızık verir. »[15]
Rızık da her olay gibi kaderin kapsamına
girer. Çünkü canlının hangi şartlarda, nerede, nasıl, hangi yollarla ve ne gibi
bir besin maddesini alacağı ve ondan nasıl yararlanacağı ezelde Allah
tarafından bilinmektedir. Dolayısıyla onun, yiyecek ve içecek maddesi olarak bir şeyi alması, kazanması
ve onu tüketmesi, yaşadığı diğer olaylardan farklı bir şey değildir. Ne varki
insanın örneğin, ağzına koymak üzere eline aldığı bir lokmayı herhangi bir
nedenle yiyememesi, insanlar arasında öteden beri çok farklı bir olay gibi
algılanmış, bu nedenle de yiyilip içilen şeylerin rızık adı altında özel bir
konu olarak işlenmesi adet olagelmiştir. Bu konuda olup bitenler arasında gerçekten de insanı
şaşkınlık içinde bırakan bazı olaylar yaşanmıştır.
Örneğin, bir çocuğun, tam ağzına koymak
istediği et lokmasının, o sırada kedi tarafından kapılması, ya da elindeki süt
bardağının devrilmesi belki pek şaşırtıcı değildir. Ama kazılar sırasında
çıkarılan bir insan kafatasının dişleri arasında henüz çürümemiş bir darı
tanesi şaşkınlık içinde seyredilirken, kenara konduktan az sonra bir kuş
tarafından gagalanarak kapılması daha büyük bir şaşkınlığa yol açabilmiştir.
Bu da rızık meselesinin kader olayları arasında özelleştirilmiş bir konu
olarak işlenmesine neden olmuştur. Halbuki rızık da, yaşanan diğer bütün
olaylar gibi kaderin sıradan bir parçasıdır. Öyle ki haram lokma da rızıktır.
Örneğin hırsızlık malı bir yiyeceğin,
gerek hırsız tarafından bilinçle yenmesi, gerekse -farkında olunmadan - diğer biri tarafından yenmesi arasında
kader açısından hiçbir fark yoktur. Haram ya da helâl, ikisine de yedikleri nasip
olmuştur. İkisi de kendi irâde ve seçimleriyle bu fiili işlemişlerdir.
Aralarındaki fark: Hırsızın sorumlu, diğerinin ise masum olmasıdır. Bu ise
yenen şeyin, kader ya da rızık olmasıyla çelişmez. Daha doğrusu böyle bir
olayın, Kur'ân'ın üslûbu dışında
«Rızık» olarak adlandırılmasının hiçbir özelliği yoktur. Çünkü kişinin, bir şey yiyip içmesi ile
onun, giyinip kuşanması, yürümesi, okuması, ya da herhangi bir hareket yapması
arasında kader bakımından hiçbir fark yoktur.
Mu'tezilîler bu noktada da Ehl-i Sünnet'ten farklı düşünmüşlerdir.
Onlara göre haram lokma rızık değildir. Çünkü "Allah, kötülüğü ve yasaklamış olduğu davranışları yaratmaktan
münezzehtir." Bu nedenle rızık
için “Allah'ın, insanı yararlanmaktan
yasaklamadığı şeyler." diye spekülatıf bir tanım yapmışlardır.
Halbuki insanlar, Allah'ın yasakladığı birçok şeyleri de yiyip içmekte ve
bunlardan yasaklı yollarla yararlanmaktadırlar. Dolayısıyla bu tanımın tutarsız
olduğu açıktır.
Aslında rızık
meselesinin taşıdığı önemi, onu, kader zinciri içinde pek anlamı olmayan
yorumlarla özel bir konu haline getirmekte aramamak gerekir. Fakat
rızkın asıl başka yönden taşıdığı bir önem vardır. O da şudur: Allah (cc),
rızkın yaratıcısıdır, kişi ise onu, kendi irâdesiyle arayıp kazanandır. Helâli
de haramı da hikmetiyle yaratan Allah, insana neyin helâl, neyin haram, neyin
iyi, neyin kötü, neyin serbest ve neyin yasak olduğunu açıklamış, ancak onu,
istediğini seçmekte özgür bırakarak ileride kendisini hesaba çekmek üzere de
sorumlu tutmuştur.[16]
Rızık hakkında
bilinmesi gereken önemli bir nokta da şudur:
Çalışmakla rızık
arasındaki ilişkiye gelince bu nokta, akılları durduran bir sırla örtülüdür.
Bu gizemi sonsuza dek hiç kimse çözemeyecektir. Çünkü bu dünyada öyle canfeda
çalışıp çabalayan, akıllı, zeki, bilgili, atılgan, enerjik ve ahlâklı insanlar
vardır ki hayatları boyunrca bir türlü iki yakaları bir araya gelmez. Aynı
zamanda öyle tembel, bön, hantal, sünepe, mendebur geçimsiz ve ahlâktan yoksun kimseler de vardır ki
nimet ve servet içinde âdetâ yüzerler.
Öyle ise akıl,
zekâ, enerji, disiplin, dürüstlük, ya da imân ve ahlâk ile rızık ilişkisinin
arka planını deşmek veya merak etmek yerine, Allah Teâlâ’nın, insanlara
uyguladığı bu gizemli sınavdan ibret almak ve bu sınav için hazırlıklı olmak
daha doğru olur.
Kader ve
Tevekkül
«Tevekkül», öteden beri amaçlı ve tek
taraflı yorumlara konu olmuş bir kavramdır. Bunun nedenini, yalnızca tevekkül
sözcüğünün verdiği esnek anlamda değil, bu anlamın insanlar tarafından çarpık
algılanmasında aramak gerekir. Çünkü tevekkülü, kimileri kasıtlı, kimileri
de kasıtsız olarak yanlış yorumlamışlardır. Böylece bu kavram hakkında ikisi
yanlış, biri ise doğru olmak üzere üç ayrı düşüncenin var olduğunu söyleyebiliriz.
Bu çarpık
yorumlardan birincisi, İslâm’a ve Kur'ân'a karşı önyargılı olanlara aittir.
Daha çok şartlanmışlık etkisiyle İslâm'a karanlık bakanlara göre tevekkül,
kelimenin tam anlamıyla: "Her şeyi
boşvermişlik demektir. Bu da tembel, miskin, amaçsız ve idealsiz insan tipinin
hayat anlayışıdır. Bu anlayışın kaynağı ise Dindir." Tabiatıyla dinden
İslâm'ı amaçlamaktadırlar.
Bu görüşün doğruluk
derecesini anlayabilmek için Kur’ân-ı Kerîm'i incelemek yeterlidir. Gerçekte
de Kur’ân-ı Kerîm, bütün emir ve yasaklarıyla ve birçok öğütleriyle Müslüman
kişiye aktif, hareketli, dinamik ve üretken olması için ruh vermektedir.
İslâm'ın ahlâk değerlerinden ilham alarak yola çıkan Müslümanların tarihte
elde ettikleri başarılar ve zaferler, sanat ve bilim alanında
gerçekleştirdikleri eserler de onların tevekkül anlayışının böyle olmadığını
ayrıca kanıtlamaktadır. Tevekkülü, her şeyi boşvermek gibi yorumlayanların yanıldığını kanıtlayan
bir gerçek de onların bu kavramı yorumlarken hiçbir kaynağa dayanmamış
olmalarıdır. Nitekim:
«Bu kelimenin manası: Her şeyi kadere ve kısmete
bağlayarak gayret harcamadan tam bir tevekkül içinde yaşamak demektir.»[18] diyen bir yazar bu tanımı
neye dayanarak yaptığını açıklamamıştır, Çünkü açıklayamamıştır. Ayrıca bu
tanımda şöyle bir çelişki vardır: "Her
şeyi kadere bağlamak" ile "Gayret
harcamadan yaşamak" birbirinden farklı şeylerdir. Çünkü her şeyi
kadere bağlamak sanıldığı gibi boşvermişlik değil, bilakis Allah'ın ezelde her
şeyi bildiğine inanmaktır. Bu ise, daha önce de açıklandığı üzere imânın
şartlarındandır.[19] Dolayısıyla Allah Teâlâ’nın, ezelde her şeyi bildiğine
inanmayan insan, zâten mü’min değildir. "Gayret
harcamadan yaşamanın" ise "Her
şeyi kadere bağlamak" la hiçbir ilişkisi yoktur. Bu olsa olsa bazı
kimselerin bilgisizlikten kaynaklanan kişisel görüşüdür. Kişisel görüşlerin
ise Kur'ân'ın evrensel değerlerini anlatmak için bir kaynak ya da bağlayıcı
bir kanıt olamayacağı açıktır.
Tevekkül
konusundaki yanlış görüşlerden ikincisi ise bazı mistiklere aittir. Bu görüşün
temeli eski stoacı Yunan filozoflarından Antistenes
ve Sinop'lu Diogenes 'in düşüncelerine kadar dayanmaktadır. Roma döneminde
de Epiktetos'un ihya ettiği bu
düşünce İslâm’ın gelişinden sonra bazı tasavvufçular tarafından benimsenmiştir.
Kinizm denen bu felsefenin zâten adı üstündedir.
Çünkü kinik yaşam tarzı, köpek gibi
yaşamak demektir. Bu anlayışa göre: Nasıl ki köpeğin, çalışmak gibi bir
gailesi, bir endişesi ve geleceğe dönük bir amacı ve ideali yoksa -sözde - insan da böyle olmalıdır;
Mutluluk böyle bir yaşam tarzıyla ancak elde edilebilir. Tabiatıyla bir kısım
tasavvufçular, helen kökenli maddeci
filozofların bu görüşünü İslâm toplumuna sunabilmek için onu kendilerince
İslâmlaştırmış ve bunu da tevekkül kavramını yorumlayarak yapmışlardır.
Örneğin bunlardan birinin, tevekkül başlığı altında yazdığı şeyler arasında
bu kavramdan ne amaçlandığını çok daha iyi açıklayabilmek için çeşitli
hikayeler anlatmıştır Bunlardan özellikle şu iki örnek O'nun, tevekkülü
nasıl anladığı ya da nasıl anlatmak istediği bakımdan dikkat çekicidir.
Birinci hikaye
şöyledir:
«Kendini ibadete adayan biri, bir mescitte itikâfa
kapanmıştı. Adamın hiçbir işi yoktu. Mescidin imamı bir gün ona:
-
-Camiin bitişiğinde bir yahudi var, o, bana her gün
iki ekmek verecek. Bunu bana söz verdi. Bunun üzerine imam:
-Peki,
eğer yahudi sözünde durursa o zaman camide sürekli oturman daha hayırlı olur.
Bu kez de adam, imama şunları söyledi:
-Eğer
sen de Allah'ın huzurunda ve insanlar arasında bir imam olarak böyle sakat bir
inaçla bulunmasaydın senin için daha hayırlı olurdu.»
Bu
hikayeden açıkça anlaşılan şudur:
Yahudinin,
her gün kendisine iki ekmek bağışlamasıyla çalışma külfetinden kurtulan âbid,
bu sayede bütün zamanını bir mescidin içinde ibadetle geçirmeyi gerçek
tevekkül sanmaktadır. İmam ise onun bu tutumunu sorgulamakta ve âdetâ,
tevekkülün böyle olmayacağını öğütlemekte ise de adam, imamı bu
öğütlerinden dolayı "inancı sakat"
olmakla suçlamaktadır. Hikayeyi nakledenin de zâten amacı budur. Yani tevekkülün,
imamın düşündüğü gibi değil, bilakis dervişin anladığı şekilde olduğunu
kanıtlamaya çalışmaktadır.
İkinci hikaye de
şöyledir:
«Adamın birine:
- Ne arıyorsun? diye soruldu. O da:
- Rızkımı arıyorum, diye cevap verdi. Soran kişi bu kez de
ona:
- Eğer rızkının nerede olduğunu biliyorsan onu o zaman
aramalısın, deyince adam:
- Rabb'imden istiyorum, diye karşılık verdi. Ancak soran kişi bu sefer de:
- Ama eğer Rabb'in seni unutuyorsa rızkını aramalısın diye
onu öğütledi. »[20]
Bu örnekte de anlatılmak
istenen şudur: insan, rızkının nerede olduğunu asla bilemez, aynı zamanda
Allah insanı unutmaz. Öyle ise kimsenin geçim ve kazanç endişesine kapılmaması
ve bu amaçlarla arayış içine girmemesi gerekir.
Meselenin ibret verici
bir yanı da Ünlü tasavvufçulardan İbn.
Atâillâh el-İskenderî tarafından, insanın bütün sebepleri ve kazanma
yollarını bir kenara bırakması konusunda et-Tenvîr Fi İskati’t-Tedbîr adlı bir
kitap bile yazmış olmasıdır.
Yazar, kitabının bir
yerinde aynen şöyle demektedir:
«Kim Allah'a ulaşmak isterse bu yola ait kapılardan
girmek ve bu amaç için var olan araçlara baş vurmak zorundadır. Bu yolda terk
edilmesi ve (pisliğinden) temizlenilmesi gereken
şey ise tedbirdir.»
Ne ilginçtir ki yazar,
Allah'a ulaşmak isteyen insan, «Bu amaç
için var olan araçlara baş vurmak zorunludur.» demesine rağmen, kazanmak,
geçinmek ve yaşamak için gerekli olan bütün araç ve önlemleri bir pislik olarak
görmekte ve bu pisliklerin (!) tümünden temizlenmek gerektiğini öğütlemektedir!
Tevekkül hakkındaki bu
anlayışın yabancı kaynaklardan sızdığı, İslâm'daki tevekkülün ise bu olmadığı
noktasında İslâm âlimleri görüş birliği içindedirler. Örneğin bu zevattan
biri kanaatini şöyle açıklamaktadır:
«Hint ve Hıristiyan ruhbanlığının, -bazı sofilerin, dilenmek
ya da başkalarının sırtından geçinmek gibi- İslâm Dini ile uyuşmayan
yollara insanları özendirmelerini bir
kenara koyacak olursak, mutedil
sofilerin ticaret, tarım ve İslâm şerîatının legal saydığı diğer alanlarda
bir meslek edinmenin mubah olduğu görüşünde birleştiklerini görüyoruz.»[21]
Tevekkül kavramının en
doğru anlamını Kur’ân-ı Kerîm vermektedir. Bunu, özellikle Ali İmrân Sûresi'nin 159 uncu âyet-i
kerîme'sinden çok iyi anlıyoruz. Bu âyette Allah Teâlâ Hz. Peygamber (sav) e bazı özel öğütlerde bulunmakta, bu cümleden
olarak şöyle buyurmaktadır:
«Eğer kaba, katı yürekli olsaydın (dava arkadaşların) çevrenden dağılacak gideceklerdi. Öyle
ise onları bağışla, onlar için Allah'dan af dile (Bir iş için) karar
verdiğinde Allah'a tevekkül et.»
Bir iş için karar vermek,
o konuda gerekli önlemleri almak ve ön hazırlıkları yapmakla olur. Bu zâten
doğal bir şeydir. Nitekim insanların, işlerine güçlerine gitmeden önce yanlarına
bir takım kanıtlayıcı belgeler almaları, araç ve gereçler, ihtiyaç duydukları
para malzeme, silâh, ilaç, koruyucu madde, yiyecek ve içecek gibi şeyleri
taşımaları, iş yerlerinde güvenlik önlemleri almaları hep bu gerçeği
kanıtlamaktadır. Herhangi bir konuda karar veren aklı başında bir insanın, o
işten beklenen sonucu alabilmek için gerekli ön hazırlıkları yapmış olması
en mantıklı şeydir.
Dikkat edilecek olursa yukarıda
sözü edilen âyet-i kerîmede iki önemli nokta vardır. Bunlardan birincisi karar
vermek, ikincisi ise Allah'a tevekkül etmektir. Ancak «Tevekkül etmek» âyet-i kerîmedeki ifade içinde karar vermeye, (Hatta bir anlamda önlem almaya bağlanmış)
ve ondan sonra söz konusu edilmiştir. Bu da kişinin boş yere, gaflet içinde ve
bilinçsiz oalarak Allah'a tevekkül edemeyeceğini kanıtlamaktadır. İnsan
elbetteki önce bir şey planlamış olmalı ve bunun için birtakım hazırlıklar
yapmış, önlemler almış olmalıdır ki gerisini Allah Teâlâ'ya bırakması bir anlam
ifade etsin. Bu ölçüler içindeki gerçek tevekkülün aykırı şekline ise «Tevâkül»
denir.
İnsanın, bu dünyadan nasibini alabilmesi
için sebeplere sarılması konusunda ilâhî öğüt vardır.[22] Ancak Allah Teâlâ mü’min kişiye, alacağı bütün
önlemlerden ve yapacağı bütün hazırlıklardan sonra yine de işini O'na havale
etmesini emretmiş, «Eğer mü’minseniz
Allah'a tevekkül ediniz.»[23] buyurmuştur. Çünkü şu bir gerçektir ki, insan ne
kadar tedbirli ve hazırlıkla olursa olsun, Allah eğer dilerse onun bütün tedbirlerini ve hazırlıklarını boşa
çıkarıp işini gücünü altüst edebilir; Bunu, hikmetinin ve takdirinin bir
sonucu olarak yapabileceği gibi kendine ve aldığı önlemlere güvenen gafil
insana bir ceza olarak ta yapabilir. Şu halde yapılacak bütün hazırlıklardan
ve alınacak bütün tedbirlerden sonra Allah'a tevekkül etmek ilâhî bir emirdir.
Mü’minin, gaflet içinde olmadığının da
ayrıca kanıtıdır. İşte Kur'ân'ın bize öğrettiği ve öğütlediği tevekkül
budur.
Ecel ve Kader
Ecel Arapça belirlenmiş
sürenin bitimi demektir. Başlıca iki ayrı anlamı vardır. Bunlardan biri,
Türkçedeki «vade» nin karşılığı
olmak üzere genelde senet ve borç mevzuatında kullanılan anlamdır;[24] öbürü ise ölüm anı demektir. Yani insanın hayatının sona
erdiği saniyeler anlamına gelir.
Ecel de rızık veya
insanın, hayatında yaşadığı sıradan herhangi bir olay gibi kaderin bir
parçasıdır. Allah Teâlâ her canlının, ne kadar yaşayacağını, nerede ve nasıl
öleceğini kesinlikle ve ezelî ilmiyle bilir. Dolayısıyla canlının öleceği
saatlerde onun hayatının sona ermesi için gerekli olan bütün nedenler bir
araya gelir. Öyle ki bu nedenler onun yaşamını durdurmak için âdetâ
birbirlerini tamamlarlar.
Örneğin çok
yaşlanmış bazı insanların, hiçbir hastalık belirtisi göstermeden bir mumun
yavaş yavaş sönmesi gibi öldükleri bir gerçektir. Bu demektir ki, vücutta
bulunan sistemler çok eskimiş ve yıpranmış olmaktan dolayı artık normal
görevlerini yapamazlar. Bu sistemlerden bazıları bir süre daha çalışabilecek
durumda olsa bile, diğerleri fonksiyonlarını yerine getiremediklerinden,
kısa bir süre için bir tür direnip faaliyetine devam
Bundan şu sonucu
çıkarmalıyız: Bir tek ecelin, yalnız bir değil, bilakis aynı zamanda birçok zincirleme nedeni vardır.
Bunlar Allah'ın ezeldeki takdirine ve O'nun kurmuş bulunduğu kâinât
disiplinine bağlı olarak sebep-sonuç
zincirinin akışı içinde birbirlerini farklı ölçülerde etkiler ve ecel
saati yaklaştıkça yoğunlaşırlar.
Örneğin, bir trafik
kazasında sürücünün, gideciği yere bir an önce ulşmak istemesi, ecel için bir
ilk neden oluşturabilir; Bu psikoloji içerisinde yapacağı aşırı hız, onu bir
an gelir ki hatalı
sollamaya iter. Bu da nedenlerin ikincisi olur; Hatalı sollama kaçınılmaz
bir kaza ile sonuçlanırsa bu üçüncü bir neden olur; Çarpışma ya da devrilme gibi bir olaydan sonra
vücutta meydana gelen ezilme, kırılma ve yaralanmalar dördüncü bir nedeni
oluşturur; Eğer kan kaybı ya da hastaneye geç ulaşmak gibi bir durum
yaşanırsa bu da elbetteki başka bir neden olur ve böylece bir hayatın sona
ermesi, âdetâ eceli hazırlayan sebeplerin birbirini izlemesiyle gerçekleşir.
Ölüm hadisesi dahil, ard arda meydana gelen bu olayların hiçbiri, aslında öbürlerinden farklı değildir.
Çünkü bunların her biri, aynı doğrultudaki kaderin birer halkasıdır. Buna
rağmen insanlar, ecel için genellikle (kalp
krizi, trafik kazası, zehirlenme, boğulma, intihar ve süikast) gibi bir tek neden üzerinde dururlar.
Elbette ki bu, ezeli kaderin bir çeşit özetlenmesidir.
Dikkatlerin ecel
kavramı üzerinde yoğunlaşması ölüm olayından ötürüdür. Çünkü ecel demek ölümün
başlaması demektir. ölüm ise, birçok insan için ürkütücüdür. Özellikle İlâhî
vahiylerin haber verdiği «Gaybî»
gerçekler hakkında tereddütlü olan insanlar, hayatlarının en risksiz günlerinde
bile ölümü hatırladıkça gizli panikler yaşarlar. Onlar için hayat -bu açıdan- âdetâ bir ıstıraptır.
Dolayısıyla «Sportif faaliyetler», güzellik yarışmaları faşingler, festivaller ve benzeri çeşitli adlar
altında düzenlenen dev etkinlikler ve baş döndürücü eylenceler, aslında derinden yaşanan bu gizli
ıstırabın, bu içsel paniğin biraz olsun dindirilmesi amacını gütmektedir.
Ölümle ecel, birçok
kimseler tarafından özdeşleştirilmiştir. Ancak ikisi birbirinden farklı
olaylardır. Ecel, canlıdaki hayatın sona ereceği saniyelerin gelip çatması,
Ölüm ise canlıdaki dünyevi hayatın sona ermesi ya da ruhun bedenden ayrılması
demektir.
Ecel ve Ömür
Ömür, Canlının bu
dünyada var olmasıyla başlayan ve ecelinin gelip çatmasıla, ya da canlının ölmesiyle son
bulan belirli süredir. Bu tanımdan hareket ederek, «Öyle ise her canlının ömrü biçilmiştir.» demek doğrudur, ancak
bu, yeterli ve doyurucu bir açıklama değildir. Önce şunu düşünmeliyiz ki
değil yalnız canlılar, bilakis Allah'dan başka her şey sürelidir. Çünkü her şey
Allah Teâlâ'nın ezelî ve kuşatıcı bilgisine, O'nun kurmuş bulunduğu kâinat
disiplinine ve bu disiplini ayakta tutan evrensel yasalara bağlı olarak (fizik sınırlarda) sebep-sonuç
ilişkisi içinde değişikliğe uğrar.
Her şey, kendi
temel niteliklerinin çizdiği sınırlar içinde bağımsız bir bütünlükle ortaya
çıkar ve kâinat sistemlerinden birine bağlı olarak aşamalarla gelişir,
yıpranır, eskir ve sonunda köklü bir değişikliğe daha uğrar. İşte ilk var
oluştan sonraki bu iki değişim arasında geçen süre her varlığın kesin ömrünü
ifade eder.
Örneğin toprağa
atılan bir tohumun, ekildiği andan itibaren yeşerip bir zaman sonra kurumasıyla
ya da kesilip biçilmesiyle sona eren süre o bitkinin ömrüdür. Keza bir
sanatkar tarafından yapılan herhangi bir eserin gerçekleştirildiği andan
itibaren kullanımdan kaldırıldığı saate kadar geçen süre yine o eserin ömrüdür.
Ancak ömür ve ecel kavramları bu basit ve soyut açıklamayı aşarak insan
idrakinin ulaşamayacağı ilâhî irâdeye bağlı özel bir anlam taşırlar. Bu da
demektir ki ecel ve ömür, birbirlerinden pek soyutlanamayan (ancak materyalıstlerin ileri sürdüğü gibi
bir evrim olarak değil) Bilakis Allah'ın izni ve ezelî iradesiyle
birbirini doğuran, birbirini tamamlayan devirdaim içindeki hayat ve kâinât
olaylarının birer parçasıdırlar.
Ecel
Değişir mi ?
Allah Teâlâ, insanın ne zaman doğacağını ve
ne zaman öleceğini ezelî ve kuşatıcı ilmiyle kesin olarak bildiği için ömrün
uzaması ya da kısalması mümkün değildir. «Allah'ın
her şeye gücü yeter, binaenaleyh daha fazla yaşamak için kulun yapacağı duayı
kabul etmek O'nun için zor ya da imkânsız değildir.» demek bir çelişkidir.
Çünkü Allah Teâlâ, tüm geleceği olduğu gibi, her insanın ne zaman öleceğini de
önceden ve kesin olarak bilir. Bu bakımdan dua ile değişerek ileri bir zamana
ertelendiği sanılan ecel aslında Allah tarafından kesin şekilde belirlenmiş
olan eceldir. Şu halde Allah'ın bir kimse için takdir buyurduğu ölüm tarihini
bu kişinin duasıyla değiştirmesi demek, O'nun bu olayı sonra düşünmesi ve iki
şey arasında tercih yapması gibi ezelî bilgisine ters düşen bir durumdur.
Buna «Beda» denir. Beda ise Şiîlikte bir inançtır ve
Allah'ın sıfatlarına, kemal ve kuşatıcılığına aykırıdır.[25]
«Allah
dilediğini siler, dilediğini de (olduğu gibi) bırakır.»[26] meâlindeki âyet-i kerîmeye dayanarak ömrün
artıp eksilebileceğine, ya da başka bir ifade ile ecelin değişebileceğine
inanmak da bir yanılgıdır. Gerçekte Allah'ın, dilediğini silmesi: O'nun
başlangıcı ve sınırı olmayan bilgisiyle, -yok
olmasını belirlediği şeyi - zamanı geldiğinde ortadan kaldırması ve devam
edecek olan şeyi de vadesine kadar bekletmesi demektir.
Burada şöyle bir soru ile karşılaşmak
mümkündür:
"Mademki her şey önceden kesin olarak
belirlenmiştir ve her şey zamanı gelince olup bitmektedir, öyle ise kulun dua
etmesi, örneğin, şer ve belaların def olması, barışın, huzur ve mutluluğun
gelmesi için dilekte bulunması bir anlam taşımamaktadır. Halbuki Allah Teâlâ:
«Rabb'iniz buyurdu, benden dilekte bulunun,
sizin için kabul edeyim.» [27] diyor. Bu nasıl açıklanabilir? "
Önce şu gerçeği anlamaya çalışmak gerekir
ki Allah'ın kesin yasaları arasındaki ilişkilerde insanın ruhsal ve psikolojik
yönlenmesini sağlayan etkiler vardır. Şer, kötülük, sıkıntı ve huzursuzluk, ya
da hayır, huzur, sevinç ve bereket göreceli kavramlardır. Bunlar herkese göre
değişir. Nitekim aynı olayın, birini sevindirirken, bir diğerini acılara boğduğu
bilinen bir gerçektir. Örneğin Allah Teâlâ, kullarından birinin duasını kabul
ederek amacını gerçekleştirmekle onu sevindirmeyi, buna karşın o kimseden
nefret eden bir diğerini de dolayısıyla aynı anda üzmeyi ezelî ilminde takdir
etmiş olabilir. Şu halde bir kimsenin, örneğin: «Allah'ım beni mutlu kıl!» diye dua etmesi üzerine o insanın
gerçekten de herhangi bir nedenle mutluluk duymaya başlaması Allah'ın ezelde
böyle bir olayı bilmiş olmasındandır.
Ecel ve ömür meselelerine gelince bunlarda
hiçbir izafilik yoktur. Bilakis ömür, ecel ve ölüm çok somut hayat olaylarıdır.
Bunların kesin ve pozitif açıklamaları vardır. Her insana göre farklı
anlamlarda yorumlanamazlar. Ölüm olayı, her insanın kanaat ve yargısında
yine ölümdür. Ecel ve ömür de böyledirler. Dolayısıyla ölümü hazırlayan nedenlerle;
değişken, izafi psikolojik olayları karşılaştırmaya imkân yoktur.
Bedâ ve Kader.
Bedâ Sözlükte;
ortaya çıkmak, görünmek ve gözükmek anlamlarına gelen Arapça bir kelimedir.
Kelâm ve cedel terminolojisinde ise, bir kimsenin, önceden sonunu bir türlü
kestiremediği bir şey hakkında, daha sonra kesin bir karara varması anlamına
gelir.
Bu sözcük, bazı Şiî kamplarının, Allah'ın
ilim, irâde ve tekvin sıfatlarına ilişkin bir inanışlarına verilen addır.
Onlardaki bu inanış: Sözde, Allah Teâlâ'nın, daha önce belli şartlarda meydana
geleceğini bildiği bir olayı daha sonra değiştirmesi anlamına gelir.
Tabiatıyla bu, Allah'ın (haşa!) yanılmak,
önceden bir şeyi kestirememek, ya da birtakım hesaplar yaparak görüş ve karar
değiştirmek gibi -yaratıklara mahsus
- bir bocalama ve çelişki içine düşmesi demektir ki Allah Teâlâ böyle bir
eksiklikten münezzehtir.
Şiîlerde bu inancın ortaya çıkması,
yaptıkları yorumlarda bir zorlamanın sonucu olsa gerektir. Bu kapıyı ilk defa
açan Muhtar es-Sekafi adında biridir.
Bu adam, vaktiyle Hariciyken Hz. Hasan'a karşı komplo yapması için amcası Sa'd b. Mes'ud es-Sekafî'yi yoldan çıkarmaya çalışmış, daha
sonraları çıkar sağlamak için Hz. Hüseyn'in
taraftarları arasına girmiş ve ardından da birçok siyasi olaylara karışmıştır. İlk Halifelerden Abdullah b. Zübeyr (ra)'in kardeşi Mus'ab b. Zübeyr'in kuvvetlerine karşı
hazırladığı üç bin kişilik ordusuna hitaben, Allah'dan vahiy aldığını ve
zafere ulaşacaklarını ileri sürmüştür. Ancak ordusu yenilgiye uğrayınca: «Allah, önce bizim zafere ulaşacağımızı vadetmişti, ancak daha sonra
böyle bir karara vardı.» dediği için Şiîlerde "beda" inanışı bu şekilde yerleşmeye başlamıştır.
"Beda" inanışının yerleşmesine neden olan
yorumlardaki zorlamalar arasında: Şiîler'in imam olarak kabul ettikleri Ehl-i
Beyt Hanedânı'ndan bazılarının ölmesi üzerine oğullarından yerine hangisinin
geçeceğine ilişkin tartışmalı düşünceler de rol oynamıştır. Nitekim Şiî ileri
gelenlerinden Kuleynî, Usul'ul Kâfî adlı kitabında: «Allah Ebu Cafer'den sonra Ebu Muhammed'in
imam olmasını kararlaştırdı. Halbuki bunu daha önce bilmiyordu.» diyecek kadar ileri gitmiştir.[28] "Bedâ" kavramını "Neskh" şeklinde yorumlayan
Şiîler de vardır. Şeyh Müfid
bunlardandır.
Kesinlikle ifade etmek
gerekir ki "Bedâ"
kavramının İslâm inancında hiçbir yeri yoktur. Allah Teâlâ her şeyi ezeli
ilmiyle önceden bilmektedir ve geleceği nasıl biliyorsa olayların tümü,
istisnasız O'nun bildiği şekilde, buyurduğu ve belirlediği doğrultuda cereyan
eder ve olup biter.
[1]. Sünnî Arap toplumunda da bir bilgisizlik
eseri olarak bu anlamlara gelen «Takriru’l-Masîr»
deyimi kullanılmaktadır.
[2]. Kur’ân-ı
Kerîm 13/11
[3]. Kur’ân-ı Kerîm 18/29
[4]. Kur’ân-ı
Kerîm 17/70
[5]. Kur’ân-ı
Kerîm 7/158
[6]. Kur’ân-ı
Kerîm 10/99
[7]. Kur’ân-ı
Kerîm 10/99
[8]. Kur’ân-ı Kerîm 7/158
[9]. Kur’ân-ı
Kerîm 41/46, 99/7, 8
[10]. Hâfız
b. Ahmed el-Hakemi, Meâric’ül-Kabûl S.286
[11]. Kur’ân-ı
Kerîm 24/39
[12]. Bk.
Tamanen İslâmdışı Çağdaş İnanç ve Fikir Akımları: Darwinizm
[13]. Kur’ân-ı
Kerîm 30/40
[14]. Kur’ân-ı
Kerîm 29/60
[15]. Kur’ân-ı
Kerîm 2/212
[16]. Kur’ân-ı
Kerîm 5/4, 16/114, 115, 116
[17]. Kur’ân-ı
Kerîm 16/116
[18].
Meydan Larousse, Tevekkül Maddesi (H.Rahmi Gürpınar'dan Naklen Hüseyin Rahmi, tipik bir hikâyecidir.
Hayatı boyunca hayal aleminde yaşamıştır. Yıkılmış bir devletin ve moral
değerler bakımından iflas etmiş bir toplumun yuvarlandığı çukurda ne görmüşse
[19]. Bk. S. kadere İmân
[20]. Abdurrahman
Saffurî, Nüzhe'tül-Mecalis Ve Müntakhab'ün-Nefâis : 1/296
[21]. Dr.
Es'ad es-Samahrânî, et-Tasavvuf - Menşe'uhu ve Mustalahât'uhu S.132
Beyrut-1987
[22]. Kur’ân-ı
Kerîm 28/77, 53/40, 67/15
[23]. Kur’ân-ı Kerîm 5/23
[24]. Kur’ân-ı
Kerîm 2/282
[25]. Bk.
Muhammed Abdüssettar et-Tunsevî, Butlan'u Akıyda'tiş-şîa S.20 -Daru’l-Ulûm, Kahire- 1983
[26]. Kur’ân-ı
Kerîm 13/39
[27]. Kur’ân-ı Kerîm 40/60
[28]. Bk.
Muhammed Abdüssettar et-Tunsevî, Butlan'u Akıyda'tiş-şîa S.21-Daru’l-Ulûm, Kahire- 1983