|
Sevgiyi sev, nefretten nefret et. Allah sevgisiyle öyle delir ki onun yanında başka hiçbir cazibe bakışını bulandırmasın, başını döndürmesin ve dengeleri aşacak hale gel. Hatta dengelere baş kaldır. Bir Mevlânâ gibi “insanlık” de, kendini unut. Bir Bediüzzaman gibi “insanlık” de kendi zevklerinden sarf-ı nazar et! Evet, hayatı unut.. evlad ü ıyali unut.. kendini aşmışların yolunu tut ve kurtul. Peygamber Efendimiz’in farklı görünüşüne gelince, onu, Mevlânâ’nın yaklaşımıyla ele almak uygun olur zannediyorum; Mevlânâ, Şems-i Tebrizî ile karşılaşınca, Şems-i Tebrizî ona sorar: “Beyazıd-ı Bistâmî mi daha büyüktü, yoksa Allah Resûlü mü?” Hazret cevap verir: “O nasıl söz! Allah’ın Rasûlünden büyüğü mü olur?” Ama, nasıl oluyor da Allah’ın Rasûlü “Mâ arefnâke hakka ma’rifetike ya Maruf: Seni hakkıyla bilemedik ey Maruf” demesine mukabil, Beyazıd-ı Bistâmî “Sübhane ma a’zeme şe’nî: Kendimi tesbih ederim, şanım ne yüce!” diyor. Mevlânâ tebessüm ederek der ki: “İnsanlığın İftihar Tablosu’nun kovası o kadar büyüktü ki, tıpkı ummanlar gibiydi. Marifet adına ne denli dolarsa dolsun denge bozulmuyor ve taşma olmuyordu. Diğerine gelince, kabı dar olduğundan hemen az birşeyle taşabiliyordu.” Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun öyle bir kabı vardı ki değil 9 tane zevceyle 99 kadınla bile evlenseydi, Allah’la münasebeti açısından hiç za’fa düşmeyecek, hiçbir za’f göstermeyecek ve misyonunu yine hakkıyle eda edecekti.. hem de en büyük insanlar gibi. Estağfirullah, ne büyük insanı; büyük insanlar O’nun kapısında kul bile olamaz. Ama bize gelince, biz bir kapının kilidini açmakla meşgul olurken, zannediyorum bir başka kilit karşımıza çıksa ne yapacağımızı şaşırır kalırız. Bu konuda aşmışlıkla, aşmamışlık birbirine karıştırılmamalı. Bu iki şeyi birbirine karıştırmak, netice itibariyle herşeyi karıştırmak demektir. Evet, şarkı bilmez, garbı görmez nadanların yarım yamalak bilgileriyle böyle bir ruh haletini anlamak mümkün değildir. Bu iş, gönül enginliği içinde Allah’ı duymuş, böyle bir duymayı irfan haline getirmiş, irfan duygusunu muhabbetle bezemiş ve muhabbetini aşk u şevk enginliğine ulaştırmış babayiğitlerin kârıdır. Ben bütün dengelere başkaldırarak, başkalarının arkalarından koştuğu şeyleri ayağının ucuyla bir kenara itecek, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun beyanı içinde dininden, diyanetinden dolayı kendilerine deli denilecek 5-10 insan istiyorum. Kendini hiç düşünmeyen, makam, mansıp, şan, şeref, şöhret, para, evlad ü iyal demeyen 5-10 insan. N’olur Allahım! Senin hazinelerin geniştir. İsteyene istediğini ver; bana da bu ölçüde 5-10 insan. No’lur Allahım..
Dünya giderek küçülüyor. Moda tabirle globalleşiyor. Telekomünikasyon ve ulaşım vasıtalarının gelişmesi neticesinde bu hale gelen dünyada, süper güç sayılan ABD varlığını her yerde hissettirme, sözünü her mekanda geçirme çaba ve gayreti içinde. Devletlerin idare şeklinden, idarî mekanizmayı ellerinde bulunduracak kadroya varıncaya kadar ABD’nin dünyada karışmadığı ve tabiî ki bu anlamda karıştırmadığı yer yok gibi. Ancak bu arada, Türkiye, Mısır, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Güney Afrika Cumhuriyeti gibi bazı ülkelerde, ister din eksenli öze dönüş, isterse ırkı merkez kabul eden arayışlar neticesi meydana gelen siyasî veya gayr-i siyasî pek çok gruplaşmaların olduğu da bir gerçek. Bu gruplar, tabandan güç ve kuvvet alarak ve onların destekleri ile siyasî, idarî ve kültürel alanlarda birçok organize faaliyetlerde bulunmaları artık malûm-u âlem. Şimdi, bir vâkıa olarak karşımızda duran bu oluşumlara karşı, ABD’nin tavrı tamamen menfaat ilişkilerine dayanmakta. Yani bu yeni oluşumlar mevcut halleriyle, şayet ABD’nin menfaatlerini zedeliyor ise, ABD insan hakları, demokrasi, vs. -ki yıllardan beri pek çoğunun dilinde pelesenk bu kavramları- hiç dinlemeden her çeşit müdahalede bulunabilir. Körfez Savaşı bunun en canlı örneğidir. Fakat bu gelişmeler hangi yol ile olursa olsun, şayet önlenemeyecek seviyede ise, o zaman da bu insanlarla şimdiden münasebet kurmaya başlar ve bir diyalog zemini oluşturur. Ama onun bu münasebeti ve diyaloğu da yine -bugün olmasa bile yarın- sömürdüğü yerleri sömürmeye yöneliktir. Ne yapacağız o zaman? Bence din, vatan, ülkü.. deyip ülkelerinde yeniden bir diriliş hamlesi başlatan ve bunu hayatın her kesimine yayma çabası içinde bulunan bu gruplar, “sırran tenevveret” düsturuyla hareket etmelidirler. Böylece bir taraftan bu hayırlı faaliyetlerini hiçbir engel ile karşılaşmadan, daima artan bir hızla devam ettirirler, diğer taraftan da kendilerinden sonra gelecek nesillere iyi bir zemin, müsait bir atmosfer hazırlamış olurlar.
Geçenlerde bazı arkadaşlar “şu içinde yaşadığımız zaman ve mekan diliminde hizmet etmekten çok zevk duyuyoruz” dediler. Bu sözler, bana “ezhebtüm tayyibâtiküm ilh..” Yani “Dünya hayatınızda bütün güzel şeyleri harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı alçaltıcı bir azap göreceksiniz” mealiyle vereceğimiz ayeti hatırlattı. Evet, acaba arkadaşların ifade ettiği türden bir zevk duyma, hizmetten alınacak olan sevabın burada yenip-bitirilmesi midir? Dolayısıyla da uhrevî saadet ve uhrevî mutluluğumuz adına aleyhimize olan bir husus mudur? Doğrusu ciddi endişelerim var. Ayrıca, bugünkü ortamda, hizmet etmekten daha kolay bir şey de yok diye düşünüyorum. Zira Türkiye’de, Edirne’den Kars’a kadar nereye giderseniz aynı düşünce ve aksiyon çizgisinde birleşen insanlarla, hem de yüzlercesi-binlercesi ile karşılaşmanız mümkündür. Hatta sadece Türkiye’de değil, dünyanın dört bir bucağında böylesi arkadaşlarla her zaman karşılaşabilirsiniz. Ben 50’li yılların sonunda Edirne’de imamlık yaparken, ziyaretime gelen bir dostumun sözünü hatırlıyorum da ve “nereden nereye” diyorum. O arkadaş bana “günlerdir Trakya’da dolaşıyorum. Bu üç koca vilayette ancak bir-iki tane genç Müslüman gördüm” demişti. Şimdilerde öyle mi ya? Talebesinden esnafına, köylüsünden kentlisine, kadınından erkeğine, işçisinden memuruna, bürokratından parlâmenterine varıncaya kadar binlerce insan, hem de İslâm’a gönülden inanmış olgun insan var. Dolayısıyla böyle bir manzara karşısında coşmayan bir insanın kalbî hayatında bir arıza var demektir. Ama, İslâmî tekevvünün bu seviyeye gelmesinde bizim rolümüz nedir? Herşeyin Allah’tan olduğuna inanmıyor muyuz yoksa? Böyle bir atmosferde hizmetten zevk alıp, canla-başla koşanlar, -Allah muhafaza etsin- şartların bütün bütün aleyhimize cereyan edebileceği günlerde aynı aşk ve şevkle hizmete koşmayacak ve aynı zevki duymayacaklar mı acaba.? Evet, kalb balansının çok iyi ayarlanması lazım. Hizmet etmekten zevk almak esas ve hedef değildir, olmamalıdır da. Günümüzün hak erleri ve sahabe velayetini temsil eden bu yiğitler, her hâl ü kârda vefa ve sadakat içinde vazife bildikleri Allah’ı, Peygamber’i anlatmaya, anlattıklarını yaşamaya devam etmeli ve mutlaka kalb balanslarını iyi ayarlamalıdırlar.
Öteden beri Allah bize, bu topraklarda hizmet etme imkân ve fırsatını verdi. Bizlere bunu ihsan eden Rabbimize, binlerce hamd ü sena olsun. Yalnız bu nimetin kadr ü kıymetinin çok iyi bilinip değerlendirilmesi şarttır. Aksi halde, nimet elimizden gider, bizler de “keşke... keşke..!” demeye başlarız. Ayrıca, bu hizmet yolunda, netice veren ve verdiği neticeler de dost ve düşman herkesin görüp kabul ettiği hizmet metod ve usulleri var. Bu itibarla da, hizmet etme niyet ve azmiyle dopdolu olan arkadaşların bir de metod ve usul aramasına, onunla vakit kaybetmesine gerek yok. Kişi fıtratına uygun olan bir yolu tercih eder ve kendini o yolda hizmete adayıverir ve sonra da değişik mülâhazalara girmeden yoluna devam eder. Aslında bu da Allah’ın büyük bir lütfu ve ihsanıdır. Zira artık lokomotif de vagonları da yola çıkmış ve hareket halindedir. Artık bize düşen bunlardan birine binip menzil-i maksuduna varmaktır.
Allah Kur’ân’ında “Her insan topluluğunu imamları ile birlikte çağıracağımız gün....” buyuruyor. Bu ayet kâmil mânâda peygamberleri anlatmakla beraber, aile reisinden devlet başkanlarına kadar uzayan bir çizgide, hemen her seviyede imam olanlara işaret etmektedir. Yani ahirette herkes bölük bölük ve öbek öbek kendi liderlerinin, imamlarının, önderlerinin arkasında, müntesibi bulunduğu peygamberin cemaatine katılacaktır. Bizim hizmet yapılanmamız içinde, ışık evlerin mes’ulle-rinden tutun, çeşitli müesseselerin, beldelerin sorumlularına, hatta küçük küçük ders gruplarına varıncaya kadar imam konumunda bulunanlar ahirette bu ayetin işaret ettiği şekilde, arkalarında cemaatleri ile beraber, Hz. Muhammed (s.a.s)’in ümmetine katılacakları ümid edilir. Zira ayette “küllü ünâsin” deniliyor. “Küll” kelimesi “ünâs”e muzâf olmuş. Dilin hususiyeti açısından böyle durumlarda, bahsi geçen şeyin en küçük fertleri bile o hükmün içine girer. Öyleyse bu ifade küçük-büyük, kadın-erkek imam konumunda bulunan her insanı içine almaktadır. O halde, bu kudsî daire içinde yer alan hele hele hasbe’l kader kendisine imamlık vazifesi tevdi edilen herkes, vazifesine çok dikkat etmeli, cemaatinin hukukunu gözetmeli ve muhafaza etmeli ki, yarın Rabbisinin huzurunda kendi hesabını vermekten öte, bir de arkasındakilerin hesabı ile iki büklüm olmasın.!
Bu kudsî dâvâya gönül veren hemen herkes çok iyi bir plan ve programla sürekli çalıştırılmalı ve kat’iyen oturmalarına, oturup nefisleri ile baş başa kalmalarına imkân ve fırsat verilmemelidir. Zira bir yerde oturup tembel tembel düşünenler hep karanlık düşünür, karanlık konuşur, fitne ve fesada açık yaşarlar. Aksiyon içinde düşünenler yani bir yandan canla-başla koşarken, öte yandan yeni yeni projeler üretenler, plan ve programlar yapanlar ise aydınlık düşünür, aydınlık konuşur, silm ve selametin, aşk u şevkin temsilcisi olurlar. Evet, sizler kıyıda-köşede birikmiş paranızı nasıl âtıl bırakmaz, onu değerlendirme cihetine gidersiniz. Öyle de insan enerjisi kullanılmayıp boş ve âtıl kaldığında kendi aleyhine işler. Onun için tıpkı paranız gibi, enerjinizi de değerlendirme yollarını arama mecburiyetindesiniz. Öyle ise biz âtıl olamaz, tembel tembel ve miskin miskin oturamayız.. oturamayız zira, ahir zaman kudsilerinin temel özelliği aksiyon öncelikli düşünce insanı olmaktır.
İslâm ve İnanç-Amel Münasebeti İslâm’ın biri inanç, diğeri de amel olmak üzere iki yanı vardır. Bunlar eskilerin ifadesiyle birbirinin “lazım-ı gayr-ı mufârıkı” yani ayrılmaz parçalarıdır. İnanç; dinî literatürdeki ifadesiyle itikad, aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanma demektir. Mesela, Allah, Hz. Muhammed (s.a.s), Kur’ân, ahiret vb. inanılması gerekli olan inanç manzumesindeki şeylere aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanma, her mümine mükellefiyet olarak yüklenen hususların başında gelir. Bizler böyle bir inanç seviyesine ulaşabilmek için, elimizden gelen herşeyi yaparız; daha doğrusu yapmamız gerekir. Amele gelince; Kur’ân’ın ifadesiyle “amel-i sâlih” yani eksiksiz, kusursuz, arızasız iş, bu da inancın yanında İslâm’ın ikinci önemli unsurudur. Mesela, ibadet, bu konuda “olmazsa olmaz” deyimi ile ifade edilebilecek bir yere sahiptir. Namaz, oruç, hac, zekat gibi yükümlülüklere ibadet, bunları yapmaya ubudiyet, yapana âbid, ibadet yapılan Zât’a da Ma’bud denir ki bu kelimelerin hepsi de aynı kökten gelmektedir. İbadetler, itikada ait meselelerin bir yönüyle blokajı, bir yönüyle de onları inkişaf ettiren fakülteler gibidir. Zira ibadet olmaz ve günümüzde çok yaygın bir kanaate göre hareket edilerek, din vicdanlara hapsedilirse -hafizenallah- inhiraf edip mahvolma ve tabiî ki bunun neticesi olarak dünya ve ukba hayatını kaybetme kaçınılmaz olur. Evet insanın, değişik kaymalarından korunması ve inancını sağlama bağlaması ancak ibadetle mümkündür. Bu açıdan, rahatlıkla denilebilir ki, bir mü’minin kendi olması ve özüyle bütünleşmesi ancak ibadet ile olabilir. Kant’ın “Allah nazarî akılla değil, amelî akılla bilinir” tesbiti de bu hükmü doğrulama istikametinde söylenmiş olduğu kabul edilebilir. Evet, insan ilmî araştırmalar neticesi Allah’a iman edebilir ama bu nazarî bir imandır. Onun gerçek imana dönüşmesi ve imanla hedeflenen seviyeye yükselmesi, ancak ibadet ü taatle gerçekleşebilir. Bu açıdan denebilir ki, ibadet, tabiatının bir parçası haline gelmeyen ve onda derinleşemeyen bir insanın kayması ve yoldan çıkması daima melhûzdur. Ve buradan hareketle; “inanıyorum ama içki de içiyorum veya namaz kılamıyorum...” diyen insanların teminat kordonlarından birinin kopuk olduğunu söyleyebiliriz. Bu kişiler sözlerinde sâdık iseler, imanlarını amel ile desteklemeli, yapageldiği ibadetlerle Hakk kapısının âzad kabul etmez kulları olmalıdır ki, gerçek ve hakikî anlamda iman etmiş olsunlar. Bu sebeple 20. asrın, 21. asrın münevver gençleri, tamamiyle fiziğe ait dünyalarda bile metafiziğe açılan kapılar aralamalı, nazarîden pratiğe yönelmelidirler. Fizik laboratuarından metafiziğe yani medreseden tekyeye bir yol vurup gerçeğe ulaşmanın her yolunu mutlaka denemelidirler. Aksi halde, Kur’ân’dan ve Rasûlullah’tan asırları bulan gurbetimiz devam edeceğe benzer.
Bizler dünyanın her yanına, Kur’ân’ı, Kur’ân düşüncesini taşımaya ve belli bir ölçüde de olsa dünyanın genel çehresini değiştirmeye tâlibiz. Evet, kuvvet O’ndan ve biz O’nun kuvvetiyle güçlüyüz. Gına O’ndan ve O’nun gınasıyla zenginiz. Hepimiz boynu tasmalı, O’nun kapı kullarıyız ve öyle kalmaya da kararlıyız. Süleyman Çelebi’nin ifadesiyle “bir avuç dünya toprağına minnetimiz yok” bizim.. ve şair Bakî’nin ifadesiyle: “Baş eğmeyiz edâniye dünya-yı dûn için Evet bu uğurda bin defa ölüp dirilmeye -Allah’ın izniyle- hazırız. Yeter ki O’nun yüce adının ufkumuzda şehbal açmasını gerçekleştirebilelim. Aşıkıyız bu işin. Delisiyiz, mecnunuyuz imana ve Kur’ân’a hizmetin. Üstad’ın yaklaşımları ile, kimilerine mutlak iman, kimilerine iman-ı kâmil, kimilerine ihlas-ı etemm yolunu göstermek ve kimilerine de iman panjurunu aralayacak şekilde bazı şeyler hissettirmek düşüncesindeyiz. İnsanlar için illa şu seviyede, veya bu mertebede olacak şeklinde bir düşüncemiz yok, böyle bir talebimiz de yok. Hırs sayıyoruz bu kabil düşünceleri. Hatta Allah’ın işine karışmak olarak nitelendiriyoruz. Bir taraftan herkesi kendi konumu içinde kabulleniyor, öte yandan da, ulaştığımız noktayı yeterli görmüyor ve “daha yok mu Allahım?” diyoruz. Bu uğurda tıpkı Hulefa-i Raşidîn ve Osmanlılar’da olduğu gibi, başkaları ile boğuşmadan, iktidar, idare kavgası verme yerine sînelerimizde, dillerimizde “la ilahe illallah", gönüllerimizin ilhamlarını, önümüze çıkan herkesin ruhuna boşaltma çabası içindeyiz. Böyle davranınca, ma’şerî vicdanın bizi kabulleneceğini ve Allah’ın bize başarılar ihsan edeceğini ümit ediyoruz. Hakikaten böyle miyiz? Genel düşüncemiz, tavrımız itibariyle böyle olduğumuza inanıyoruz. Yalnız bu hizmet içinde de gurur, kibir, mal, para, şöhret gibi boşluklara düşebilecek insanların var olabileceği de kat’iyen hatırdan çıkarılmamalıdır. Hatta böyleleri bazen temsil makamında da olabilir.. olabilir ve çevredeki insanlar, bu kişilere bakarak hakkımızda hüküm kesip-biçebilirler. Vâkıa, onların yaptığı haksızlık ve su-i zandır ama bu cephenin erlerinin yaptığına ne demeli! Rabbim iç ve dış değişikliklere uğramadan, başlangıçtaki düşünce, duygu, inanç safiyeti içinde hayatımızı hitama erdirmeyi hepimize nasib eylesin.!
Bizim dünya ile alâkamız, her yerde izzet-i İslâmiye’yi göstermek, temsil etmeye çalıştığımız elmas misali hakikatleri başkalarına da anlatmak, o aydınlık yolu onlara tanıtmak düşüncesine matuftur. İşte, bizim gözümüzün bir kenarıyla bazen dünyaya bir “nigâh-ı âşina” kılmamızın hakiki sebeplerinden bazılarıdır bunlar. Evet biz, bu düşüncelerle Kasas sûresinde ferman edilen “Dünyadan da nasibini unutma” beyanıyla tam mutabakat içindeyiz. Zira o âyet-i kerimede Kur’ân, “Ahiret yurdunu ara” derken “ibtiğa” fiilini kullanıyor ki, bu “bütün benliğinle ahirete yönel ve ahirete ahiret kadar değer ver” demektir. Bundan da anlaşıldığı üzere, ahiret için bütün imkânlar seferber edilmeli, dünya için de “nasibi unutmama” esasına bağlı kalınmalıdır.
Siyasî konular gibi, birçok insanı cazibesi altına alarak peşinden sürükleyen “geçici meseleler”, çoğu kez temel meselelerin yerine geçerek insanların gözlerini kamaştırabilir. Bu tür meseleler, insanların cismaniyetlerine ve beşerî mantıklarına, İmam Gazâlî’nin tasnifi içinde “akl-ı maaş”larına baktığından dolayı, onların başlarını döndürüp bakışlarını bulandırabilir. Ancak, hakikat itibariyle bunların hepsi, gelip geçici şeylerdir. Gelip geçici olduklarından dolayı da, Çağın Büyük Dâhisi’nin ifadesiyle, onların binlercesi ebediyete bakmadığı ve değişmez bir keyfiyete sahip bulunmadığı için, bizim meselelerimizin zerresine mukabil gelemez. Biz, dünyaya ait bu tür meselelere, Arapça ifadesiyle “inhimak” diyebileceğim ölçüde içine dalmaz; bize ne kadar lazımsa o kadar alâkadar oluruz. Yani sağ ayağımızı gayet sağlam olarak bize ait hakikatlere basıp, sol ayağımızla yetmişiki millet içinde dolaşırken siyasetin hakkını da o cümleden olarak yerine getirmeye çalışırız.
Öteden beri bana; “2000 yılında ne olacak?” veya “2010’da ne olacak?” vs. gibi sorular çok sorulmuştur. Cevabım hep şu olmuştur: İnşâallah 2000 yılında veya 2010 yılında daha çok insan, imanın yümün ve bereketiyle emniyet ve itmi’nâna kavuşacak.. daha çok insan vicdanında cennet numunesi bir çekirdek taşıdığının şuuruna erecek.. daha çok insan “iki kere iki dört eder” kat’iyetinde cennetin varlığına inanacak.. kendilerini cehenneme götürecek davranışlardan gerektiğinden daha fazla sakınacak.. ve dünyada bir huzur toplumu, bir fazilet toplumu meydana gelecek... Ben aslında bu soruların altında yatan gizli niyetleri ve asıl sorulmak istenen şeyleri anlamıyor değilim. Ancak burada anlaşılması gerekli olan başka bir şey var: Bizler yeryüzünde şu anda câri olan idarî, siyasî, askerî, iktisadî, içtimaî, kültürel.. bütün problemlerin temelinde insanın bulunduğuna ve problemlerin menşeinin, kaynağının insan olduğuna inanıyoruz. Bu itibarla da problemlerin çözümünün, ancak insanı ele almakla, hem de tekrar ber tekrar ele almakla mümkün olabileceğine inanıyoruz. Evet, bu problemler siyaset yoluyla çözümlenebilecek cinsten değildir. Burada siyasetin yerini ve rolünü bütün bütün inkâr etmemekle beraber, onun herşey olmadığının da bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Hele ülkemizde İslâmî kıpırdanış ve canlanışların altında, işgal ettikleri makamları, ya da alışageldikleri hayatı kaybedecekleri endişesini yaşayan insanların bulunduğu ve bunların ellerinin bizim nabızlarımızda olduğu düşünüldüğünde, işin ehemmiyeti daha da belirgin hale gelir. Evet, onlar imkânâtı vukûât yerine koyup, Müslümanlar hakkında ihtimaller üzerine hükümler kesip-biçecek ve ciddi rahatsızlık duyacaklardır ki; bunun aksini de isbat etmemiz mümkün değildir. Çünkü nefy isbat edilemez. Onun için müminler, kendilerine, davranışlarına, konuşmalarına çok dikkat etmek zorundalar. Bugün itibariyle bizi, hatta gelecek nesli bile alâkadar etmeyen meseleleri, değil ağıza almak, belki hiç düşünmemek icab eder. Kaldı ki bizler İmam Rabbanî ve Bediüzzaman’ın en büyük makam dedikleri rıza makamına talibiz. Yaptığımız tebliğ ve irşad faaliyetleri ile, Rabbimizin bizden razı olacağı hususunda vicdanlarımız iman ve itmi’nân içinde. İşte cennette bile yeni bir ufuk, ulaşılacak yeni bir merhale olan rıza makamına talib olan bizlerin, ne siyasî, ne idarî, ne askerî, ne de daha başka dünyevî şeylere talib olması düşünülemez. Bu payeyi bırakıp da hükümdarlık, başbakanlık, milletvekilliği vs. dememiz bir tenezzül ifadesidir ve zannediyorum bunu hizmet erlerinden hiçbiri kabullenemez. Zaten şu anda bizler, zirvede bir azimle, insanların bütününü kucaklayıp onları insan olma seviyesine çıkartamadığımız için üzgünüz! Bizler, “evlenmeyi düşünmüyor musunuz?” sorusuna, “Ümmet-i Muhammed’in derdi bunu bana unutturdu” diyen Üstad Bediüzzaman’ın düşünce ufkunu yakalayamadığımız için mahcubuz! Bizler şanlı ecdadımız gibi Allah’ın yüce adını dünyanın dört bir yanına götürememiş olmanın hacaletini yaşıyoruz! Onun için bırakın, zirveleri talep etmeyi ve buna benzer düşünceleri! Siz ve biz yukarıda arzettiğimiz hususları gerçekleştirmeye çalışalım. Bu yolda, cehalete, fakirliğe ve ayrılığa savaş ilan edelim. Bilgiyi ilkokul seviyesinden başlayıp akademik kariyerin en son sınırına kadar her yerde hâkim kılalım. Yapacağımız iktisadî faaliyetlerle fakirliğimize son verelim. Tefrika illetinin köküne kibrit suyu dökerek, bu milleti oluşturan ayrı ayrı unsurları, kristal avizenin parçalarını bir araya getiriyor gibi getirelim. Evet, bizim bütün derdimiz, dâvâmız budur. Bunun ötesinde başka şeyler arayanlar bir gün gelecek bu düşüncelerinden dolayı utanacak ve şimdilerde bazılarının dediği gibi “sizi yanlış tanımışız, özür dileriz” diyecekler.
Yeryüzü mirasçıları, Kur’ân’ın ifadesiyle Allah’ın salih kullarıdır. Bunlar bir taraftan emir ve yasaklar doğrultusunda hayatlarına istikamet verir, diğer taraftan da şeriat-ı kevniyenin prensiplerine uygun olarak hareket ederler. Yalnız benim ayetin ruhundan anladığım mânâ, yeryüzü mirasçılarının bilmediği, bilemediği yerlerin de mirasçısı olduğudur. Zira ayetin nazil olduğu dönem itibariyle meseleye bakacak olduğunuzda, o gün İslâm’a sahip çıkanlar belli bir coğrafyada hakimiyet kurabilmişlerdi. Bu ortamda Kur’ân’ın “Yeryüzüne salih kullarım mirasçı olacak” demesi, yukarıda ifade ettiğim hakikati akla getirir. Demek ki Cenâb-ı Hakk, ilmî plânda bunu takdir buyurmuştur. Zamanla bu takdir, şehadet âleminde vukua gelmiştir ve gelecektir.
Kudsî bir dâvâya gönül vermiş kimseler, bu dünyada ahireti kazanmak için bulunduklarını kat’iyen hatırlarından çıkarmamalıdırlar. İradeleri, hadisin ifadesiyle “dünya ve mâfiha” yani dünya ve dünyanın içindeki herşey, onlara koşa koşa, güle güle gelse bile, bu alperenler rahatlıkla “git, bana lazım değilsin” diyebilmelidirler. Zira, bu insanların şahsî açıdan âhiretlerini kurtarmanın yanında, başkalarına örnek olmaları da bahis mevzuudur ki, bu bence, birincisinden çok daha önemlidir. Bu açıdan bana göre İslâm dâvâsını en önde temsil eden kişilerin, dünya ile ilgileri olmamalı.. ve bunların evleri, barkları bulunmamalı.. ay sonunu zor getirecek derecede maaşlar ile yaşamalıdırlar. Hz. Ömer’in hilafeti döneminde bir valisinin kendi evinin önüne yaptırdığı sundurmalığı yıktırdığını hatırlatıp geçelim.
Türkiye’nin yakın ve uzak planda kendini tehdit eden birçok problemleri var. Bunlardan birisi ve belki de geleceğimiz adına en önemlisi uyuşturucu problemidir. Türkiye’nin uluslar-arası uyuşturucu trafiğinde de Asya ve Avrupa’yı bağlayan bir köprü olması bu meseleye ayrı bir ehemmiyet kazandırmaktadır. Ancak bunu değil de, gün geçtikçe yaygınlaşan uyuşturucu kullanımı ve hızla artan uyuşturucu bağımlıları adına, kudsîler kadrosuna birşeyler söylemek ve hele hele bu kadronun eğitim ünitesinde vazifeli bulunan müdür, öğretmen ve öğrencilerine bir hatırlatmada bulunmak istiyorum. Bir tanıdığımızın çocuğu -şayet söylenenler doğru ise- uyuşturucu yüzünden vefat etti. İnşâallah o yavrucak imanla ahirete gitmiştir. Bence Cenâb-ı Hakk belki o yavrucak ile bizim cephemize çok ciddi bir ders vermektedir. Zira millet bize nihayetsiz güven içinde açılan okullara çocuklarını nice maddî fedakârlıklara katlanarak gönderiyor. Bu okulları cemiyetin içinde bulunduğu o korkunç anafordan kurtarıcı, bir sera gibi görüyor. Öyleyse buraların gerçek anlamda karantina altına alınması ve onların her türlü tehlikeden korunması şarttır. Bunun için de bu müesseselerde barınan herkese sahip çıkılmalı, bu ve benzeri hadiselerin zuhuruna sebebiyet vermemek için elden gelen her türlü gayret gösterilmeli, bu uğurda geceler gündüzlere katılarak çalışılmalıdır. Aksi halde hem halkın bizlere olan teveccühünü kaybeder, itibar kaybına uğrarız, hem de Rabbimizin şimdiye kadar olan lütuflarının kesilmesine vesile olmuş oluruz. Ve ardından Cenâb-ı Hakk -ister şefkat, ister zecr ne derseniz deyin- öyle bir tokat vurur ki, bunun altından kalkmamız imkânsız hale gelebilir. Hasılı; bu kudsî müesseselerde çalışan ilk elden vazifeli arkadaşlar, kendilerine teslim edilen nesle 24 saat içinde 25 saat mesai yaparak sahip çıkmalı, maddî-manevî gelişmelerine riayet etmelidirler.
Bu günlerde çok yaralıyım. Çocukluğumda çok duyduğum “bayram gelmiş neyime, anam anam garibem” dilimde vird-i zeban. Âdeta bir çeşit hicran yaşıyor ve hasret solukluyorum. Ne yapayım, benim de kaderim bu! Bu hizmetin beni çok çok sevindiren yanları olmuştur; olmuştur ama aynı ölçüde olmasa bile ağlatan yanları, ağlatan hadimleri ve anlayış kıtlığından duyduğum burkuntular da eksik olmamıştır. Çok defa körkütük sağır firasetlere çarpmış ters-yüz olmuş ve kurulan, işleyen sistemin rağmına hareket etmek zorunda kalmışımdır.. evet işte bütün bunlar benim hicranımdır. Fakat neylersin?. ve elden ne gelir? İnanın bana, bazen çözüm bekleyen, ama çözmekten aciz kaldığımız problemler karşısında oturup bir çocuk gibi ağladığım oluyor. Sizlerden ricam, Allah’ın üzerinize sağnak sağnak yağan lütufları aşkına, bu hizmetin rağmına hareket etmeyelim. Vazife şuuru, sorumluluk duygusu ve itaat çerçevesi içinde hizmette bulunup her türlü inhirafa karşı kapalı kalmaya çalışalım.
“Rabbin Kimdir, Peygamberin Kimdir.....?” Bir yolculuk münasebetiyle gittiğim hava alanında, günün ölçüleri içinde giyinmiş orta yaşlı iki kadın, beni tanıdılar. Ta’zim ve saygılarını öyle bir ifade ettiler ki, görseydiniz siz de şaşırırdınız. Yine bir yolculuk esnasında hosteslerden aynı saygıyı görmüş, onların dua talebi ile karşılaşmıştım. Hatta onların ısrarlı istekleri üzerine, kendilerine dua mecmuasını imzalayıp hediye etmiştim. Son günlerde bunlar ve bunlara çok benzeyen sayısız hadiseler var ki, hepsi de milletimizin hoşgörüye ne kadar susamış olduğunu göstermektedir. Aslında bunları sizlere intikal ettirmekle, bir hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Dün bu ülke insanlarının zihinlerinde, hususiyle de misallerde göstermeye çalıştığım kitle arasında, öyle bir Müslüman imajı uyarılmıştı ki, aman Allah’ım, tavsif etmeye diller varmıyor. Ama şimdi, Allah’ın bir lütfu olarak, o korkutucu imaj neredeyse bütünüyle silindi. Artık şimdilerde elit tabaka, aydın kitle arasında İslâm’ı ve Müslümanları kabullenmeler gayet tabiî kabul edilmekte. Zannediyorum, Türkiye’nin bu seviyeye gelmesinde, bu kudsîler kadrosunun rolü çok büyük olmuştur. Evet, içtimaî hayatın bütün ünitelerinde gerçekleştirdiği faaliyetlerin, giyimden kuşama, ilimden spora varıncaya kadar, onların estirdiği genel havanın, bu neticenin elde edilmesindeki rolü inkâr edilemez. Zira eskiden herkesi kucaklayacağız deniyor ama aksi yapılıyordu. Müsamaha deniliyor, bağnazlıklar gösteriliyordu. Sevgi deniyor, yılan gibi ısırmadan geri kalınmıyordu... Bütün bunlar milletin canına yetiyordu ve tabiî herkes birbirine düşman kesiliyorlardı. Oysa şimdi millet, daha başka beklentilerin içinde. Onun için arkadaşlarımız, bu beklentileri boşa çıkartmamalıdırlar. Öyle ki millet, gerçekten yaşatma zevkiyle, yaşamadan vazgeçmeyi; onun neş’esini, zevkini, hazzını ve bu mânâda gerçek hayatı bizim arkadaşlarımızda görmeli ve kendinden geçmelidir. Ayrıca bu kudsîler kadrosu, bu kabil bir hayat tarzında, Süleyman Nazif’in ifadesiyle yüz, iki yüz, üç yüz hatta dört yüz sene ısrar etmeli; endişesi olanlar bu süre içinde, nabzımızı elli defa tutmalı ve her defasında da aynı şeyi almalılar. Tabii sonunda, bizim yalan söylemediğimize kâni olacak ve kendilerini can, mal, mülk, menal hatta herşeyleriyle bu havz-ı kebirin içine atacaklardır. Öte yandan, bu mübarek kadro içinde yer alan her ferd, Allah’a inanmış, saf, temiz, dupduru müminlerle münasebetlerini de gayet iyi ayarlamalıdırlar. Ayarlama derken “artistlik yapma”, “aktörlük tavrı” takınma gibi şeylerden de fevkalâde sakınmalıdırlar. Dinde, gönüllerden gelmeyen şeyleri yapmanın adına riyakarlık veya münafıklık denir. O bizden, bizim düşünce dünyamızdan fersah fersah uzaktır ve öyle olmalıdır. Evet, biz sair İslâmî cemaatlere farklı kulvarlarda, ama aynı hedefe koşan insanlar nazarıyla bakıyoruz. Veya onları aynı çatı içinde farklı odalarda hayatlarını sürdüren kişiler gibi görüyoruz. Adam ayartmıyor ve kimseyi kandırmıyoruz... kandırmıyoruz ama ayartılmaya veya kandırılmaya tahammülümüzün olmadığı da bir gerçek. Mesleğimizin, meşrebimizin muhabbeti ile yaşıyor ve “en iyi, en doğru meşreb bizim meşrebimiz” demediğimiz gibi, başkalarının meşrebine yanlış da demiyoruz. O açıdan da; bizim onlara düşmanca tavırlar takınmamızı gerektirecek hiçbir sebep göremiyoruz. Bu konuda bana, başkaları tarafından anlatılan bir vak’ayı arzetmek istiyorum. Çok eski yıllarda birisi gelmiş bana İslâmî cemaatlerden birisini sormuş. Ben de: “Onlar, ufkumuzda yalancı bir şafağın bile olmadığı dönemde, Edirne’den Ardahan’a kadar ülkemizin her tarafını köy-kent demeden dolaşarak kurslarla, yurtlarla, pansiyonlarla donattılar” demişim. Aradan bir-iki ay geçmiş. Bornova’da akşam sohbetleri sırasında yine aynı soruyu sormuşlar, ben yine benzer şeyler söylemişim. Belki aradan birkaç ay geçmiş o zat tekrar gelmiş, yine aynı soruyu sormuş. Ben de ilk söylediğime benzer şeylerle soruya cevab vermişim. Bu meselenin bir de öteki yüzü var. -Bilmiyorum söylesem mi?- O zat benim, haklarında böyle konuştuğum cemaate gitmiş, dediklerimi aktarmış. İhtimal bu hususta ölçüyü tam anlamıyla kavrayamayan birisi benim için “Aktörlük yapıyor” demiş. İkinci ve üçüncü seferlerde de aynı şekilde cevap alınca “Bir insanın beni tanımadan, nereden geldiğimi bilmeden, farklı zamanlarda ne niyetle sorulduğunu bilmediği bir soruya hep aynı şekilde cevap verebilmesi mümkün değildir ve bu kat’iyen aktörlük olamaz” demiş. Evet, bizim için temel ölçü, din ve diyanete, hangi yolla olursa olsun, hizmet etmektir. Biz az veya çok bu uğurda katkısı bulunan herkesi, ama herkesi alkışlar, başlarımızı ayaklarının altına kaldırım taşı gibi koyabiliriz. Kaldı ki bu ölçüyü biz koymuyoruz ki?.. Allah ve Rasulü bu hususla alâkalı ölçüyü asırlar önce koymuşlar: “La ilâhe illallah, Muhammedün Rasulullah” diyen herkes, bizim din kardeşimizdir. Ayrıca kabirde Münker-Nekir, “Rabbin kimdir, nebin kimdir, dinin nedir?” diye soracak. O sorular arasında falanı filanı kabul etme yoktur. Yani onları kabul etme iman esasları arasında değil. O halde ben, ne diye şu ya da bu sebeble beni tasvib etmeyen din kardeşlerime cephe alayım ki? Hasılı, herkes kelime-i şehadeti esas alarak etrafındaki insanlara bakış açısını yeniden ayarlamalı. Hatta onun birini söyleyip diğerini, yani “Muhammedün Rasulullah”ı söylemeyen insanlara bile, rahmet, merhamet nazarıyla bakmalı. Çünkü hadislerde anlatıldığına göre, Allah’ın o engin rahmeti ahirette öyle tecelli edecektir ki, şeytan bile: “Acaba ben de istifade edebilir miyim?” diye ümide kapılacaktır. Şimdi böyle bir rahmet enginliği karşısında, cimrilik yapma ve o cimriliği temsil etme bize yaraşmaz. Hem bize ne? Mülk O’nun, hazine O’nun, kul O’nun.. öyleyse herkes haddini bilmeli... Söz buraya gelmişken bir düşüncemi arzederek bu faslı da kapatmak istiyorum. 70’li yıllardan beri beni ve hizmetimizi yakın plana alan ve yakaladığı her fırsatı değerlendirerek gammazlayan, hattâ devlet ricalini iğfal eden ve bir gazetede sahibi olduğu sütunu çoğunlukla bunlara ayıran bir yazar bir gün “La ilahe illallah, Muhammedün Rasulullah” dese inanın bana, o gün benim için bayram olur. O şahsın bana yıllardan beri durmadan, usanmadan, yılmadan düşmanlık yapmasını hiç önemsemeden onu bağrıma basarım. Evet, önemli olan o zâtın Allah ile arasındaki düşmanlığı aşabilmesi ve O’na yakın olabilmesidir.
İman Dâvâsına Gönül Vermişlerle Bir Hasbihal Çok uzak yerlerden geldiniz. Bu kadar uzak mesafelerden benim gibi bir kıtmiri dinlemeye gelmeniz, çektiğiniz onca sıkıntı ve meşakkate değmediği bir gerçek. Bununla beraber, Rabbim niyetlerinizin derinliğine göre muamelede bulunsun..! Aşk u şevk ihsan etsin..! Geliş ve gidişinizi boşa çıkarmasın..! Yıllardan beri bu türlü teklifler karşısında hep kendimi sorgulamışımdır. “Sen de kimsin, ne oluyorsun, ne anlatacaksın ki bu insanlara faydalı olasın?” İnanın hep böyle düşünmüş, böyle konuşmuşumdur. Ama hüsn-ü teveccühleri, yapılan onca ısrarı da aşamamış ve kendimi hep bu türlü kalabalıklar karşısında bulmuşumdur. Bugün değişik bir ruh haleti içindeyim. Hafakan ve feveranlarımın dorukta olduğu gün bugün. O açıdan, söyleyeceğim sözlerde sizleri rencide edeceğim endişesini taşıyorum. Sonra vicdan azabı çekerim diye de korkuyorum. Hatta bu düşünce ile sizlerin huzuruna çıkmama kararı vermiştim. Son âna kadar da bu kararımda ısrarlı idim. Ancak bazı arkadaşlar gelip ağladı, sızladı ve ne olur dediler... Ben de o kadar uzak mesafelerden gelen bu insanlara karşı ayıp olur, Rabbim sorarsa ne cevap veririm, düşünceleriyle işte huzurlarınızdayım. Evet daha sonraları, vicdanımın bir yanını hep ısırıp duracağı endişesi ile iki büklüm karşınıza çıkma mecburiyetinde kaldım. Dolayısıyla konuşacağım şeylerde fikir insicamı olmayabilir.. ifadelerde rekakete girebilirim. Rabbinizin sizlere olan nimet ve lütufları aşkına beni bağışlamanızı dilerim. Aklıma gelen şeyleri, simalarınızın bana ilham edeceği hususları herhangi bir tertip ve tasnife tâbi tutmaksızın arzetmeye çalışacağım. Rabbimin muvaffak kılmasını dilerim!.
Bazen çok küçük şeyler, insana çok büyük sevaplar ve hayırlar kazandırabilir. Beklediğiniz, hatta beklemediğiniz neticeleri, onunla bulabilirsiniz. Tıpkı dualarda olduğu gibi.. evet Kur’ân’ın ifadesiyle “min haysü la yahtesib; ummadığınız yerden” hadd ü hesaba gelmez nimetlerle karşı karşıya kalabilirsiniz. Mesela; sizler böyle uzun bir seyahat sonucu, aynı çizgide hizmet ettiğiniz arkadaşları görür ve değişik müesseseleri ziyaret edersiniz. Bu vesile ile Rabbim imanınızı takviye eder, Kendi yolunda koşma aşk u şevkinizi artırır ve kalplerinizi te’lif eder. Zaten keyfiyetin kemmiyete yenik düşmeye yüz tuttuğu böyle bir dönemde, bu türlü takviyelere ne kadar ihtiyacımızın olduğu da izahtan vârestedir. İnşâallah Rabbim bu vesile ile bizleri yeniden keyfiyetin enginlikleri arasında dolaşan hâlis kullar haline getirir.. getirir de evler-yurtlar ve daha büyük komplekslerde sayı mülâhazasını bırakır bir kere daha rızâ-ı İlâhîyi esas maksat yapan insanlar haline geliriz... Ayrıca Cenâb-ı Hakk, böyle bir araya gelme sayesinde, kendisiyle olan yakınlığımız, münasebetimiz açısından “ne kazandık, ne kaybettik” mülâhazalarını içimize yeniden hâkim kılabilir.. ve bizleri, dünyada-ukbâda faydalı olacak düşüncelere, amellere yönlendirebilir. Zira biz biliyor ve inanıyoruz ki, biz ne istersek isteyelim Rabbim hakkımızda hayırlı olanı nasib edecektir. Mesela; siz dua dua yalvarır, yakarırsınız; “bana dünyayı ver Allahım” dersiniz. Ama istediğiniz mânâda bir dünya sizin hakkınızda hayırlı olmadığı için, Rabbim sizi “kut-u lâ yemut”la yaşatır. Ama öte yanda, Berzah hayatınızı cennet haline getirir. Dahası, cennette “gözün görmediği, kulağın işitmediği, beşer kalbine hutur etmeyen nimetlerle” sizi serfiraz kılar. Ve yine, “Allahım salih çocuklar ihsan eyle” der, durmadan yalvarıp, yakarırsınız. Fakat, “evladınız ve mallarınız sizin için bir imtihan vesilesidir” ayetinin ifade buyurduğu hakikat açısından, Rabbim -ihtimal- o imtihanı kaybedeceğiniz için, ya da bilemediğiniz sair hikmetlerinden dolayı, dünyada çocuk ihsan etmez. Ama ahirette Kur’ân’ın “vildanün muhalledun” dediği, çevrenizde “lü’lü, mercan” gibi koşuşturup duran, baktıkça içinize inşirah veren çocuklar ihsan edebilir. İşte bu misallerde olduğu gibi, böylesi seyahatler, harcanan paralar, katlanılan ve katlanılmak zorunda kalınan meşakkatler, sıkıntılar ve tabii ki beklentiler.. sonra da aranılanı bulamamalar.. “bunun için mi bunca yolculuk?” demeler. Ama ihtimal, Rabbim beklentilerinizin, arzu ve isteklerinizin çok çok ötesinde aklınıza, hayalinize gelmedik şeyler lütuf ve ihsan ederek sizi bir kısım sürprizlerle mükâfatlandırmıştır.
Son dönemler itibariyle ülfet ve ünsiyetten kaynaklanan veya fütuhat televvünlü neticelerden dolayı, keyfiyeti bırakıp kemmiyete yöneldiğimize biraz önce işaret etmiştim. Evet, halkın cemaatimize teveccühü, hiç umulmadık insanların hizmete yardıma koşması, kitle ruh haletini değerlendirerek farklı bir açıdan sunulan mesajlarımız.. ve ardından, fevc fevc insanın iman ve Kur’ân hizmetine sahip çıkması, ihtimal bazılarımızın bakışlarını bulandırdı, başlarını döndürdü. Halbuki bunların hepsinde kemmiyet buudu hakim. Durum böyle olunca keyfiyet belli nisbette ihmale uğradı.. önümüzdeki günlerde, düşüncelerde bir değişiklik olmazsa ihmale uğramaya devam edecek gibi gözükmekte. Oysa ki mesleğimizde “bir zerre ihlaslı amel, halis olmayan bin amele racih olma” gibi bir düstur var. Evet, Üstad’ın o veciz ifadesi ile “bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla halis olmayana müreccahtır.” Bunu biraz daha açacak olursak, “bazen bir tek insana, bir hakikati anlatmak, onun gönlünü fethetmek, Allah nezdinde büyük büyük ordular teşkil etmekten, onlarla beldeler, ülkeler fethetmekten daha hayırlıdır.” Bu ölçüye göre bazen, küçücük bir evde, birkaç insana rehberlik yapmak, üniversitelerde hocalık yapmanın önündedir. Ve bütün bunlar, günün şartları içinde donanımı yapılmış en modern bir okul inşa etmekten daha fazla ve daha hızlı olarak sizleri Allah’a yakınlaştırabilir. Bu açıdan kemmiyetin arkasında koşturduğumuz kadar, keyfiyetin arkasında da koşmak ve bu uğurda planlar-projeler üretmek, bu plan ve projeleri hayata tatbik etmek vazifelerimiz cümlesindendir.
Bu hizmet çok samimi duygularla, çok samimi hislerle başlatılmış bir hizmettir. Mebdei yani başlangıcı itibariyle çok hayırlıdır. Yanlış anlaşılmasın, bu tabir, bugünü itibariyle şerdir ya da hayırsızdır anlamı taşımaz. Belki halihazırdaki durumu itibariyle de hizmetimiz çok hayırları ihtiva etmeye namzet görünmektedir. İnşaallah gelecekte de büyük hayırlar bir bir zuhur eder. Ne var ki ben, şimdilerin vaad ettiklerini çok göremediğimden dolayı, geçmişi nazara verecek ve geçmişin kazandırdıklarını arzetmeye çalışacağım. Aslında bu, insanlığın kaderi ve beşerî bir realitedir. Allah Rasulü’nün hayatını siyer kitaplarında mütalâa edenler, o dönemde de ilk’in son’dan hayırlı olduğunu görmüşlerdir. Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun etrafında halelenen o ilkler, bazen topraktan çıkan bir deri parçasını yıkayıp, ısıtıp, yiyorlardı. Ağaç yapraklarıyla beslenen insanlar da vardı o gün. Yedikleri bu şeylerden dolayı tıpkı koyunlar gibi tersleyen insanlara rastlamak da mümkündü o devirde. Ve Allah Rasulü işte bu Sahabeye diyordu ki: “Bugün sıkıntılar, meşakkatler zorluklar içindesiniz; ancak bir gün rahat edeceğiniz günler de gelecek. Fakat şimdilerde siz o günkü durumunuzdan daha hayırlısınız.” İşte aynen bunun gibi, bizler de, bu hizmetin başlangıcında hayatlarını tahta bir kulübecikte geçiren ve ömürlerinin sonuna kadar da geçirmeye kararlı insanlar gördük. Günde bir defa kursaklarına sıcak bir çorba girince o günü bayram ilan edenleri müşahede ettik. Çorbalarına katacak yağı bulamayanları, suyla pirinci kaynatıp çorba diye içenleri.. evet inanın bana, biz işte böyle kahramanları gördük. Yatacağı döşeği olmayanlara, seyahat tutarı olan parayı hep başkalarından istemek zorunda olanlara, bahçelerde, bahçeler içinde kulübeciklerde ders yapmaya çalışanlara şahid olduk. Onlar hem böylesi mahrumiyet içinde hayatlarını sürdürüyor, hem de çok onurlu yaşıyorlardı. Bu arada hiç hediye kabul etmediklerini de kaydedebiliriz ki, böyle birisinin şahsî küçük bir hediyem için söyledikleri sözler hâlâ kulaklarımda tın tındır. “Yok kardeşim. Biz hediye kabul etmiyoruz. Hediye ile hizmet-i imaniye ve Kur’âniye’yi bulandırmak istemiyoruz.” Hele bunların hizmet ederken, maaş, ücret, burs beklemeleri “imkânsız” kelimesinin bile karşılayamayacağı seviyedeydi. Böylesi beklentiler, onların hayatlarından mağrib-maşrık (doğu-batı) kadar uzaktı. Elbette onların bu ilk dönemi, sizin içinde bulunduğunuz şu dönemden daha hayırlıydı. Hayırlıydı zira o günler bu günleri doğurdu. Şayet o dönemlerde arzetmeye çalıştığım safvet olmasaydı ve onlar birer reşha gibi Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edip onu aksettirmeseler idi, bugünkü yümün ve bereket olmayacaktı. İşte bu açıdan, bugünün nesilleri geleceğin fevvareler halinde berekete inkılâp edip çağlamasını istiyorlarsa, aynı safvet, aynı samimiyet, aynı ihlası yaşamak mecburiyetindedirler.
O halde bana sorabilirsiniz; “yeniden dönüp kulübelerde mi yaşayalım, bir öğün ve bir kap yemekle mi iktifa edelim?” Evet, böyle diyebilirsiniz. Ben de buna karşılık derim ki; “Ona ben karar vermeyeceğim. Ona karar verecek olan sizlersiniz. Fakat ben burada bir gerçeğin altını çiziyorum. Önemli bir hususu vurgulayarak onu sizlere anlatmaya çalışıyorum. Büyük doğumların, büyük oluşumların temelinde Asr-ı Saadet’in izdüşümü denilebilecek bir hayat tarzının olduğunu, olması gerektiğini anlatıyorum. Karınlarını dahi doyuracak bir şey bulamayan insanların, sırtlarına geçirecek bir paltosu olmayan kimselerin halini arz ediyor ve onların insanlığın kaderi ile nasıl oynadığını ifadeye çalışıyorum. Hiç unutmam, unutamam Hz. Pir-i Muğan, Isparta’da iken, Doğu’ya birisini göndermişti. O zat, halkın içinde otururken dizlerindeki yamaları göstermemek için, sırtına aldığı eski pardesünün etekleri ile onları kapamaya çalışıyordu. Onun pantolonu, ceketi böyle ise, yediklerini tahmin edebilirsiniz. Evet, işte o dönemde temelleri atılan ışık evler, o ışık evler üzerine bina edilen büyük kompleksler ve dünyanın yedi bucağında açılan okullar, yurtlar, pansiyonlar, hep bu ilk’lerin izinden giden insanların gayretleriyle oldu. Onlar bu samimi zeminde, samimiyet soluklaya soluklaya yetişmişlerdi. Hüsrev Efendi, Hulusi Efendi, Mustafa Gül, Tahiri Mutlu, Sadullah Nutku, Bekir Berk, Zübeyr Gündüzalp, Mustafa Sungur, Abdullah Yeğin, Sait Özdemir, Hüsnü Bayram, Bayram Yüksel, Ahmet Feyzi, Mehmet Feyzi... gibi kahramanlardan görmüşlerdi herşeyi. Dolayısıyla bu insanlar önlerinde örnek aldıkları kimselere göre şekil alıyor ve onların yaşadıkları hayatı yaşamaya özen gösteriyorlardı.. “gidin” denilen yere gidiyor, “verin” denilen yerde de veriyorlardı.
Zaman döndü dolaştı bize ve size geldi. Şimdi ibret alacak, ders alacak nesiller bizleri, sizleri takip ediyor. Evet, Kur’ân’ın, “Peygamber’de sizin için alınacak örnekler vardır” buyurduğu ve geriden gelenlerin şahsî, ailevî, içtimaî hayat adına onu örnek aldıkları gibi, şimdi yeni yetişen nesillerin de bu hakikatten hareketle, sizleri örnek alacaklarını unutmamak lazım. Yanlış anlaşılmasın, bunları ifadede tezyif kastı yoktur. Ne var ki bu bir vakıadır. Arkadan gelenler daima öndeki insanları kollarlar. Yeme, içme, yatma, istiğna.. gibi hemen bütün hususlarda öndekilere benzemeye çalışırlar. Bu noktada sesimi yükseltip en tiz perdeden sizlere şöyle haykırmak geliyor içimden: Eğer bu mevzuda bizler, geçmişten ve daha ötede Ashab-ı Kiramdan ve günümüzde Hz. Sahipkıran’ın etrafındaki talebelerinden gerekli dersleri alıp, hayatımıza tatbik edebilseydik, geleceğin çağlayanlarının şelaleler halinde İslâm lehine akıp, çağlayıp gideceğine rahatlıkla teminat verebilirdim. Ama eğer durum başka türlü ise, o zaman da kendimizi yeni baştan kontrol etmemiz, murakabe ve muhasebelerimizi sıklaştırmamız gerektiği kanaatini mutlaka arzetmeliyim.
Evet, o aç, susuz, giysisiz insanlar, açtıkları küçücük evlerde “kira” parasını bile vermekten aciz kişiler; ceketlerini satıp veya hatırlarının geçtiği kimselerden borç alarak oturdukları evin kirasını ödeyen o kahramanlar sayesinde bugünlere geldik. Hatta sizin iyi bildiğiniz birisinin bile, hizmet için aldığı iki yüz lirayı, iki senede ödeyemediği söz konusudur. Nihayet bir gün borç aldığı şahıs, kendisine hatırlatarak; “O parayı risale alıp dağıtmak için almışsınızdır, isterseniz size hakkımı helal edeyim” der. Kabul etmez. Çok net hatırlamamakla beraber zannediyorum, birisinden borç alarak o borcu öder. Zira o günkü düşünceye göre -ki bugün de hâlâ geçerlidir- “al şu parayı, medresenin ihtiyacını karşıla” denmesi, bu insanlara karşı yapılmış en büyük hakaret sayılırdı. Hatta onlara küfür gibi gelirdi bu mâsumâne teklif. Şimdi bizim, o samimi oluşumu, işin temelindeki insanların safvet ve samimiyetleri ölçüsünde temsil ettiğimizi söylemeye imkân var mı? İhtimal bizim yaptığımız mini bir şablonculuk ve bir taklit. Ama bu ruh haleti bile, tıpkı büyük deryaların büyük dalgaları gibi ma’şerî vicdanlarda makes buluyor. Evet, bugün dünyanın dört bir yanına hicret buudlu bir göç dalgası varsa, işte bu “ani’l-merkez” güçten kaynaklanmaktadır. Bu gücün arkasında, arpa kadar bir şeyi hediye olarak kabul etmeyen Hz. Bediüzzaman vardır. Hulusi Efendi, Zübeyr Gündüzalp, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel, Abdullah Yeğin ve emsali dâvâ erleri vardır. Hayatlarını Allah Rasulü’nün Suffa Ashabı gibi geçiren ve Sahabe safvetinin temsilcileri olan kişiler vardır.
Ve bugünler.. bugünlerde de Cenâb-ı Hakk’ın lütufları sağnak sağnak başımızdan aşağı yağıyor. Ben hiç mübalağa etmeden, Rabbimin bu tecellilerini vicdanımda hissederek ve her kelimenin yerli yerinde kullanılmasına fevkalâde özen göstererek diyorum ki; Rabbimizin nimetleri boyumuzu aşkın, liyakat ve istihkakımızın da çok çok üstündedir. Bu kervana katkıda bulunanlara ve bu nimetler döneminin temsilcilerine şahsen ben, hergün kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, esnaf-memur, tüccar-talebe deyip, hatta toplumun bütün katmanlarını tek tek sayarak dua ediyorum.. dua ediyor ve hiçbir kesimi dışarıda bırakmamaya özen gösteriyorum. Yer yer, zaman zaman; belde belde, ülke ülke, isimler zikrediyor ve şöyle yalvarıyorum Rabbime; “Kavlî, fiilî, halî iman ve Kur’ân hizmetine destek olanlara, el uzatanlara, maddî imkânlarını seferber edenlere rahmetin, inayetin, bereketin ve hıfzın ile mukabelede bulun Allahım! Lütuflarını onların başlarına sağnak sağnak yağdır. Gönüllerini, verme duygusuyla donat. Sonra bu donatmayı verme şeklinde gerçekleştir...” diyorum.. denmelidir de, zira gelecek, bir yönüyle bu anlayış, bu felsefe ve bu düşünce üzerinde umranlar haline gelecek ve gelişecektir. Eğer bizler o ilk dönemin Sahabileri ya da Hz. Sahipkıran’ın talebeleri gibi samimiyet ve safvet içinde olmazsak, olup da onu koruyamaz ve devam ettiremezsek -ki ben şahsen koruyamadığım endişesi ile iki büklümüm- geleceği kucaklayacağımızdan söz edilemez. Evet ehl-i dünya insanlar gibi görenek ve tiryakiliklerle israfa açıldığımız, evlerimizi onlar gibi dekore ettiğimiz, günde üç defa önümüze sofralar konduğu sürece; geleceğin umranlarını kurma, bahis mevzuu edilemez. Öyleyse, halihazırdaki tablo, geçmişteki insanların ihlas, samimiyet ve safvetlerine, Allah’ın bir lütfu şeklinde tecelli ettiği şeklinde kabul edilmelidir. Dilerim bu tecelliler devam etsin.! Etsin ama o biraz da sebepler planında bizim hâl, tavır ve düşüncelerimize bağlıdır.
Ben dualarımı kesmiş ve ümidimi yitirmiş değilim. Bundan sonra da dua etmeye devam edeceğim. Edeceğim ama, benim kendilerine dua ettiğim şahıslar, kendileri hakkında da en az benim kadar dua etmiyorlarsa, benim duamın ne ehemmiyeti olur ki.? Yani onlar “Allahım rahat yaşayacağımıza bizi ihlaslıca yaşat!. İmkânlar içinde yüzeceğimize bize hasbîlik lütfeyle.! İnsanların gönüllerini fethetme duygusuyla bizleri donat!” demiyorlarsa, ben dua etsem ne olur, etmesem ne olur!. Veya onlar, benim dediğimin tersini istiyorlarsa, mal-mülk-menal diyorlarsa, daha liseyi bitirmeden, bir an evvel okulu bitirip evlensem diye düşünüyorlarsa, ben onların ihlas ve samimiyetleri adına dua etsem ne olur, etmesem ne olur!. Yahut benim -yeminle ifade edebilirim- her gün ihmal etmeden kendileri için “Allahümme ic’alnâ min ibâdike’l-muhlisine’l -muhlesine’l -ver’i-ne’z -zâhidine’r -râdine’l- mardiyyina’l -muhıbbine’ l-mahbubine’ l- mukarrabine” dememe mukabil, onlar bunu hayatlarında bir kere dahi demiyorlarsa, duygu ve düşünce itibariyle hep başka başka kurgu ve hayallerle yaşıyorlarsa, “ah bir cismânî zevk” deyip, hizmeti tâlî bir iş olarak görüyorlarsa ve ancak atmosfer hazır hale getirildiğinde, altlarına araba, ceplerine telefon konulduğunda hizmet ediyorlarsa, ben dua etsem ne olur, etmesem ne olur?
Bu mevzuda sizi “dua etmiyorsunuz” şeklinde itham etmekten Allah’a sığınırım. Ama şunu da unutmayın, şayet siz, geleceğin, bugüne göre, beş-on kat katlanmış şekilde zuhurunu bekliyor ve İlahî inayet, vekalet, kefalet, kelaet, sizi sarıp sarmalasın arzusunda iseniz, Asr-ı Saadet dönemine, ya da Hz. Üstad’ın devrine dönüp bakmak zorundasınız. Yani ilhamı, Kur’ân’ın nüzul faslından ve Nur’un ilk döneminden almak mecburiyetindesiniz. Evet, bana göre Rasulullah’ın o şanlı Ashabının rengine boyanmak gerektir. Hiç olmazsa Barla kahramanları gibi şekillenmek şarttır. Unutmamak gerekir ki, arkadan gelenler de bizlere göre şekillenecektir.
Ayrı bir hususa temas etmek istiyorum: Sahabe asrına “Altın Çağ”, “Işık Çağ” dedirten Kur’ân’dır. Zamanın bir dönemini altın dilim haline getiren de Kur’ân’dır ve Sahabe dönemine denk Osmanlıların dirilişini sağlayan da yine Kur’ân’dır. Ancak, üç-dört asır var ki, o Kur’ân evlerimizde atlas işlemeli mahfazalar içinde, başımızın ucunda asılı olmasına rağmen, yattığımız odadan, içtimaî, iktisadî ve kültürel hayatımıza kadar geniş bir dairede ona yabancılığımızın yalnızlığını yaşamakta ve tabiî hata bizden kaynaklanmakta. Çünkü ondan kâmil-i mükemmel olarak istifade edebilmek, onunla tam konsantrasyona bağlıdır.. evet o mükemmel vericiye karşı, elde bir almacın olmasına bağlıdır. Onunla frekans paylaşımı şarttır. Kur’ân böyle olduğu gibi sabah-akşam okuduğunuz eserler de böyledir. İçinizde onun hafızları olabilir. Fakat bütün bu okuyup, ezberledikleriniz, sizde, hayatınızı yeniden gözden geçirme fikrini uyarmıyorsa, siz ondan istifade edememişsiniz demektir. Allah Rasulü’nün beyan buyurduğu gibi: “İnsanlar öyle bir dönemi idrak edecekler ki, Kur’ân bir vadide, onlar da bir vadide bulunacaklar.” Evet, Kur’ân’ın bize bir şeyler ifade edebilmesi, onu Sahabe anlayışı, Sahabe felsefesi, idraki ile algılamaya bağlıdır. Nurların aynı tesiri meydana getirebilmesi de ilk dönemin halis talebeleri ölçüsünde onlara rabt-ı kalb etmeye bağlıdır. Belki de bunlar gerçekleştiğinde bir taraftan kemmiyet daha hızlı artacak ama öte taraftan keyfiyet daha bir derinleşecektir. Böylece, kemmiyet keyfiyetin bir buudu olarak geleceğe yelken açacağız.
Ümitsiz değilim dedim.. evet, hiçbir zaman ümidimi yitirmedim. Bugün de hiçbir şey yitirilmiş ve hiçbir şey bitmiş değildir. Zannediyorum az dişler sıkılsa, mü’minlere eski misyonları tekrar kazandırılabilir. O ışık evler, içinde yedi kişi kalmasına rağmen, yine yediyüz kişiye muallimlik yapabilir. Yedi bin insan yine o evler sayesinde Kur’ân’ın aşığı, Kur’ân mecnunu haline gelebilir.. gelebilir ve hizmet kıvamına erebilir. Ne var ki, bunun için, o kıvamın birileri tarafından yani öndekiler tarafından hassasiyetle kontrol edilmesi lazım. Evet, bu konuda olağanüstü bir hassasiyet lazımdır ki, arkadan gelenler bir boşlukla karşılaşmasın. Aksi halde -Allah muhafaza- bir başıbozukluk içine girilmesi muhtemeldir. Zaten öyle bir başıbozukluk arkasında çöküntü getirir. Ve o çöküntünün önünü almak da mümkün olmayabilir. İşte Osmanlı, önümüzde örnek!. Son bir-iki asırdır artık padişahlar ve hünkarlar ordularının önünde cephede değillerdir. Hemen hemen hiçbiri, “Beni şehid eyle. Din-i Mübini aziz eyle” diyen Murad Hüdavendigâr’lar gibi kıvamında değildir. Pek âlâ kötü mü idi bu insanlar? Hayır kötü değillerdi. En az günümüzün iyileri kadar iyi idiler.. evet bu onlar kötüdür mânâsına gelmez. Ne var ki, olmaları gerektiği ölçüde olmadıkları da bir gerçek. Medine’deki irtidat cereyanına karşı “hiç kimse gelmese bile ben tek başıma, bu mürtedler güruhu ile savaşırım” diyebilecek kadar iyi değillerdi ve çöküş dönemi emareleri sayılabilirlerdi.
O halde gelin Allah ve Rasulullah aşkına, bugüne kadar hazırlanan umranlar üzerine birer mirasyedi gibi konan bizler, evet çok güzel şeyleri ecdadından tevârüs eden bizler, bir çözülüşün, ardından yeni bir çöküşün vesileleri olmayalım. Evlerimiz birer harabeye dönmesin! Yurtlarımız, okullarımız birer baykuş yuvası olmasın! Bunlara “âmîn” demek kolay ama, bu iş samimiyet ve safvet ister. Kendini düşünmeme, yaşama zevkine dilbeste olmama, yaşatma delisi olarak toplumu kucaklama, “başkaları imanla hayatın enginliklerine ulaşamayacaklarsa, benim yaşamamın bir anlamı yoktur” mülâhazasına kilitli olmayı ister.
Evet, Asr-ı Saadet dönemine denk, bir ihlas dönemi bizde de yaşandı.. yaşandı ama, ben onun şu anda bütün derinliğiyle devam ettirilebildiği kanaatinde değilim. Kafamdan bir türlü keyfiyetin kemmiyet karşısında yenik düştüğünü atamıyorum. Evet şimdilerde keyfiyetin nakavt olduğunu zannediyorum. Oturup bordrolar üzerinde saatlerce mütâlâalarda bulunan insanları görünce, bir türlü bu düşünceden kurtulamıyorum. “Şu kadar isterim” diyenleri gördükçe bir çöküşün başladığı düşüncesinden vâreste olamıyorum. İnsanların konuşmaları karşısında samimiyetlerini muhafaza edemediklerini görüyor ve bu konuda kuşku taşımaktan kendimi alamıyorum. Dolayısıyla da, bir samimiyet, safvet, ihlas döneminin bitmeye yüz tuttuğu endişesiyle tir tir titriyorum. Ardından da diyorum ki Akif’ten az değiştirerek: “Bu anlayış, bu hissiyat, bu samimiyetle bu hizmet
yaşar derlerse pek yanlış.
Evet, bizler düşmanla yaka-paça olmuş, kim bilir kaç defa ölümle burun buruna gelmiş, öldürücü yaralar almış ve sonunda ganimetten hissesine düşen pay verilirken onu reddedip, “ben bunun için Müslüman olmadım; Müslüman oldum ki şuradan bir ok yiyip şehid olayım” diyen Sahabinin civanmertliğini gösterebiliyor muyuz? “Ben maaş için bu dâvâyı benimsememiştim. Yapmayın Allah aşkına! Bana kastınız, garazınız mı var? Ahirette beklediğim şeyleri dünyada vermek suretiyle beni mahv u perişan mı etmek istiyorsunuz?” diyebiliyor muyuz? Ben böyle desem ve ardından sorsam, “Kaç insan var, bu soru karşısında, ‘ben varım’ diyebilecek?..” Belki hepiniz bu soru karşısında parmak kaldırıp ve “Ben varım!” diyebilirsiniz; ancak ben öyle demeyecek, soruyu soracak, sonra da üç nokta koyarak ve cevabı vicdanlarınıza havale edeceğim. Var olduğuna, hüşyar olduğuna, imanla meşbu’ bulunduğuna inandığım vicdanlarınıza! Ve vicdanlarınızın önemli bir rüknü olan latife-i Rabbaniyenize! Sizin Hakkı görmeye hayır hislerinize! Cenneti kavrama şuurunuza! Bütün bunları aşmada sizin için önemli bir dinamik olan iradenize! Evet sorun vicdanlarınıza! Eğer vicdanlarınızdan cevab-ı sevab alıyorsanız, geleceğe ümitle bakabiliriz. Bahtınıza düştüm ne olur; yukarıda arzettiğim Sahabi gibi, eline tutuşturulmak istenen ganimet karşısında “ben bunun için dâvâ insanı olmamıştım” diyemez misiniz? Diyebiliyorsanız istikbal vaad ediyorsunuz demektir. Yoksa.. evet yoksa maalesef bir şey demeyeceğim. Eğer mutlaka bir şey demek icab edecekse, “kendimizi bir kere daha gözden geçirelim” diyeceğim. Bu yüce misyonun temsilcileri olup olmadığımızı, dünyevî herhangi bir beklentimiz bulunup bulunmadığını?. Bir zamanlar peygamberler, asfiya ve evliya ile temsil edilen Kur’ân’ın ruhunu etraf-ı âleme tam aksettirip aksettiremediğimizi?.. Bir kere daha gözden geçirelim ve evlerdeki, yurtlardaki, okullardaki hatta bütün müesseselerdeki çalışmaları yeniden mercek altına alıp bir kere daha samimiyetimizin derecesini, kontrol edelim. Başınızı ağrıttığımın farkındayım.. zehir-zemberek şeyler söyledim, şuurundayım. Belki bazılarınız içinizden geçiriyordur: Keşke gelmeseydin de bu acı şeyleri söylemeseydin.. haklı olabilirsiniz ama başta söylemiştim, size karşı mahcup olmamak için geldim. Samimi miyim, değil miyim, bu ötede belli olacak. Ben kendimi hep cehennemin kenarına kadar getirilmiş ve ardından bir tekme yiyip, gayyâya yuvarlanmış birisi gibi görmüşümdür. Evet yıllardan beri ben kendimi hep bu insan gibi gördüm ve İlahî inayet imdadıma yetişmezse, kurtulmam mümkün değil düşüncesini taşıdım. Siz kendinize ne nazar ile bakarsanız bakın, o beni hiç alâkadar etmez. Ancak ben burada, muhasebenize, murakabenize esas teşkil edebilecek şeyleri arzetmeye çalışıyorum. Kim bilir belki de bir on-yirmi-otuz sene sonra, bazı kesimler itibariyle menfaat ve çıkar kavgalarının, sen-ben çekişmelerinin, turnikeye önce girmiş olma beklentilerinin meydana getireceği çalkantılar yaşanacaktır. Makam-mansıp, şan-şeref, şöhret arzularının sebebiyet vereceği kavgalar, gürültüler meydana gelecektir. Dilerim bunlardan hiçbiri olmasın; ama yine de bu kabil şeyler sizlerde gerçekleşir endişesiyle acele ediyor ve şimdiden dünyevî menfaat ve çıkarlar karşısında aldanmamanız için haddimi aşarak tembihde bulunuyorum. Bugün-yarın, öbür gün olabilir endişesiyle yaşıyorum.. yaşıyor ve enkazın altında birlikte kalır, eziliriz kaygısıyla iki büklüm oluyorum. Kehanet değildir bu; toplumun halihazırdaki durumunun ve görünümünün ifade ettiği mânâdır, muhtevadır. Şimdi konuştuklarım da, bu görünümün içime akıttığı zehir-zemberek düşüncelerdir. Sözlerimi burada noktalarken, Allah’ın üzerinize olan lütuf ve ihsanları adına beni bağışlamanızı dilerim. Şayet sözlerimle sizleri rencide ettiysem, bunu İslâmî hizmete karşı duyduğum duyarlılığa ve aşırı hassasiyete verin ve beni mazur görün! |