B. PEYGAMBER EFENDİMİZ VE SAVAŞLARI

1. Bedir ve Bedir’in Sebepleri

Ve işte böyle semâvî bir ihtişamla Bedir’e gelindi.. ve artık, İ’lâyı Kelimetullah yaparken, yani Allah (cc)’ın yüce adını, en ma’sum duygu ve düşüncelerle etrafta neşrederken, O’nu engellemeye çalışan insanlara karşı son darbesini vuracaktı ve diyecekti ki: Bundan böyle, Allah adının dört bir yanda anılmasını engelleyemeyecek ve O’na açık sineleri baskı altına alamayacaksınız. Evet O’nun Nam-ı Celîli bir yere takılıp kalmamalı, bütün sînelere girmeli ve bütün gönülleri huzura kavuşturmalı. Bütün engelleri bertaraf etmek için, İ’lâ-yı kelimetullah maksadıyla, “İ’lâ-yı kelimetullah”ı esaret altında kalmaktan kurtarmak, onun yapılmasını bütün insanlıkça prensip olarak kabul etmek, fikir ve düşünce hürriyetine giden yolları açmak için, Hz. Muhammed Mustafa(sav), kendisine, Mekke’de insanca yaşama hakkı tanımayan o gözü dönmüş kâfirlere son darbesini indirecekti.

Ayrıca, müslümanların, o güne kadar kazandıkları bütün mal ve menalleri ellerinden gitmişti. Zira, Allah Resûlü ve arkadaşları Mekke’den uzaklaştırılırken, beraberlerinde fazla bir şey götürememiş, mallarını mülklerini, servetlerini Mekke-i Mükerreme’de bırakmış, öyle hicret etmişlerdi. Ve, Mekkeliler, müslümanların gözlerinin önünde, bu malları develerin sırtlarına yükleyip, Şam’a, Yemen’e götürüyor ve satıyorlardı. Şimdi Medine civarından geçecek olan kervandaki mallar onlarındı ve bunu mutlaka almalıydılar.

Bir de, sağda solda müslümanların önlerini kesen, onları tehdit eden, müslüman olan herkese akıkarayı seçtiren, kimilerinin mızraklarla göğüslerini delen ve ciğerlerini dışarı çıkaran, kimilerini yurtlarından yuvalarından eden (tam bugünkü Jivkovların yaptığı gibi) düşmanlar mutlaka sindirilmeliydi. Evet, onlara son darbeyi vurmak suretiyle diyecekti ki; kuvvet onların elinde değil, kuvvet hakkın elindedir ve kim hakka teslim oluyorsa, Allah (cc) onu kuvvetli kılacaktır. Bugün olmasa da yarın, bütün kuvvetler, güçler hakkın eline geçecektir ve bir gün gelecektir ki, sözü hak söylecek, gönüllere hak düşüncesi hâkim olacak; insana ve insanla gelen yüce ma’nâya herkes temennâ duracak ve saygı gösterecektir. Ve, işte Hz. Muhammed (sav), bunun kavgasını veriyordu.

Bu arada, kavim ve kâbilelerden mütehayyir, ortada kalmış olanlar vardı. Bunlardan bazıları İslâm’a girmek istiyorlardı ama, Kureyş’in zulüm ve işkencesinden korkuyorlardı. Bu mütehayyir ve müteredditler, ayaklarını kaldırıyor, fakat adımlarını atamıyorlardı.

İşte, bunlara adım attırma sırası gelmişti. Kuvvetin Allah (cc)’ın elinde olduğunu ve kuvvet dengesinin Medine lehinde değiştiğini gösterecek ve onlara itmi’nân verecekti. “Korkmayın, tasalanmayın, inanıyorsanız , yani mü’min iseniz, Allah (cc), er geç size fereç ve mahreç ihsan edecek; kapıları, pencereleri sonuna kadar açacak ve siz huzura, saadete, mutluluğa uyanacaksınız” diyordu. O, böyle diyordu.. mütereddidler de Bedr-i Kübrâ sonunda anlayacaklardı ki, artık kuvvetler yer değiştiriyor. Mekke’deki küfür yobazlarının bize yapacağı bir şey kalmadı diyecek ve Medine’ye, medeniyetin başkentine, medeniyet düşüncesiyle gelen O yüce insan, Hz. Muhammed Mustafa (sav)’e yönelecek ve “La ilahe illallah Muhammedü’r-Resûlullah” hakikatiyle yeni bir anlayışa uyanacaklardı.

a. Bedir’deki Kuvvetler

Allah Resulü, sahih mağâzi ve siyer kitablarının nakline göre, Bedr’e 305 insanla çıktı. Bulunup bulunmadıkları ihtilaflı olanlarla bu rakam 313’e ulaşıyor162. Bazı kitablar bu rakamı Hz. Dâvûd’un arkasında, Câlût’la savaşan askerin sayısına denk tutarlar. Evet, bu iki dönemde de insanlığın kaderini değiştirme operasyonu yapılmakta, karanlığa karşı ışık ordusuyla gidilmekte, haniflik gerçeğinde, İshak zirvesiyle İsmail zirvesi temsil edilmekte olduğundan her iki ordunun sayısı da 313 olabilir.

Evet, Muhyiddîn İbn-i Arabî’nin Fusûs’un da anlattığı gibi, birinin başında hilafeti temsil eden Hz. Dâvûd, diğerinin başında ferdiyyet ve gavsiyyeti temsil eden makam-ı ferdiyyetin sahibi, ferd-i ferîd Hz. Muhammed Mustafa (sav) vardı. Bedir ordusunun 2 adet süvarisi, 30-40 adet de devesi vardı. Müslümanların bu kadar az imkanlarına ve iki atlarına mukabil, karşı tarafın tam 200 atı bulunuyordu. Bir ata karşılık 100 at. Bir süvariye karşılık 100 süvari kavga edecektir. Müslümanların 310 askerine mukabil, karşı tarafın asker sayısı 1000’e yakındı163. Bu, her insanın, 3-4 insanla yaka paça olması demektir. Kureyş, o güne kadar, askerlik san’atı adına bilebildiği şeylerle donattığı bir orduyla.. yani o günün şartlarına göre tam tekmil ve musallah bir ordu nasıl olursa, işte o şekilde silahlandırılmış olarak gelmişti. Allah Resûlü ve ordusu ise, oraya kadar o, beş-on devenin sırtında nöbetleşe gelmişlerdi.. hem de 200 km’lik bir mesafe katederek... Bunları bilmekte fayda var; zira çöl, yaz, sıcak, Ramazan ayı, halk oruçlu ve 200 km’lik bir mesafenin aşılması... Çöl nedir? Bedir nerededir? Hacca gidenler bunu az çok bilirler. Bugün o yollarda benzin istasyonları var. Onları ve bazı vahamsı yerleri yok farzetseniz -ki bunlar çok yeni şeyler- gözünüzün kestiği kadar kum göreceksiniz. Yer yer fırtınalar uğuldayacak, sizi tehdit edecek ve siz bu arada iki aylık yolu birkaç güne sıkıştırmaya çalışacaksınız.. Hem de yürüyerek.

İşin bir diğer yanı da, müslümanlar, Kureyş kervanını tehdit gayesiyle yola çıkmışlardı. Ne var ki murad-ı ilâhî baş-kaydı ve onlar istemeyerek bu noktaya sevkolunmuşlardı. Allah (cc) Enfâl sûresinde kendi muradını şöyle anlatır:  “Allah iki taifeden birini size vâ’detmişti; siz kuvvetsiz olanın size düşmesini istiyordunuz. Oysa, suçluların hoşuna gitmese de hakkı ortaya çıkarmak ve bâtılı tepelemek için, Allah sözleriyle hakkı ortaya koymak ve inkârcıların kökünü kesmek istiyordu” (Enfâl, 8/7-8).

b. Buluşma Noktasına Doğru

Allah (cc), bunu murad ettiği için, müslümanların arzusu, niyeti başka olsa bile, evirip çevirdi ve onları kervanla değil de muharip birlikle karşı karşıya getirdi. Müslümanlar, kervanı takip edip, kıstırıp mallarını geri almak niyetindeydiler; halbuki Cenâb-ı Hakk onlara, bir daha ebedî olarak mallarını başkalarına kaptırmama yollarını açıyordu. Evet, müslümanlar, kâfirin başına öyle bir yumruk indireceklerdi ki, kâfir bir daha kendine gelemeyecek, sürekli sendeleyip duracaktı. Artık bundan böyle işte  mallaryny ba?kçalacak ve hiç bir şey Hakk’ın üzerine çıkamayacaktı. Allah, bunu murad ediyordu. kim ne murad ederse etsin Allah neyi murad ediyorsa o olur. Allah’ın olmasını murad etmediği de olmaz”; “Allah dilemedikçe siz hiçbir şeyi isteyemezsiniz” (İnsan 76/30, Tekvir, 81/29) esaslarına göre.. Allah (cc), Bedir’e gidilmeyi murad buyurmuştu. O’nun Habîb-i Edib’i de bunu seziyordu. Gökler bir başka türlü bakıyordu o mübarek Ramazan’da adım adım Kadir Gecesine doğru gidilirken, zemin bir başka türlü tebessüm ediyordu. Hatta Bedr’e vardıkları zaman, orada kendi sınırları dahilinde, sekîne yağmurunun yağması, başka bir ma’nâ ifade ediyordu. Toz toprak yatışmış... kuyular su ile dolmuş ve yağmur damlalarıyla beraber âdeta melekler de inmişti.. vakıa, melekler de inmiş ve mü’minlerin nişanlarını takıp, size benzemek için böyle yaptık demişlerdi. Ve o gün, mü’minlerin parolası “Ehad! Ehad!” dı164. Herkes “Allah bir!” deyip kükreyecekti. Urbaları bembeyaz, tıpkı kefenler gibi. Çünkü oraya gelirken; “nerede düşmanla karşılaşırız, nerede onunla yaka-paça oluruz ne olur ne olmaz, bizi biraz ötede huri ve gılmanlar karşılayacak” deyip, Arafat’ta hacıların elbiseleri gibi bembeyaz urbalar giymiş öyle geliyorlardı. Öyle bir geliyorlardı ki görmeye değerdi..

Bu mübeccel sefere iştirak edememe burukluğunu yaşayanlar da vardı. Rüyasında bile Resul-i Ekrem’in yanından ayrılmayı düşünmeyen Enes bin Nadır da bunlardandı.. Bulunamamış ve bir sene bu hicranla yanıp tutuşmuştu. Hicran ki en müessir duadır. İsterseniz, ben de sizlere, ızdırap ve hicran talebinde, masiva ile alâkalı hicran talebinde bulunayım: (Allah (cc), ızdırabı, çileyi, hicranı zihinlerinize, kalplerinize saçsın ve uykularınızı kaçırsın!) Evet, perişan milletimiz ve sizin gibi düşünen perişan milletler için ızdırap içinde yatıp kalkma, ızdırapla inleyip durma, öyle müthiş bir duâdır ki, bin rekat namaz kılsanız, hatta bu namazı Ka’be’de eda etseniz bin defa tavafta bulunsanız, sonra da el açıp yalvarsanız yine ızdırap duasının ve muzdaribin duasının seviyesini tutturamazsınız. Evet ızdırapda ağzınızı açıp “ya Rabbî” demediniz ama, ızdırabınız size uyumayı haram kıldı. Sabaha kadar fasılasız düşünüp durdunuz. “Ah benim Türkistan’daki kardeşlerim, ah benim Afganistan’daki kardeşlerim! Kimbilir yine hangi bacımın baş örtüsüne el uzatıldı? Kimbilir nerede hangi anam, kıstırıldı ve ırzına tecavüz edilmek istendi? Cumâbâlâ’daki kardeşlerim, Gümülcine’deki kardeşlerim, Sofya’daki kardeşlerim, İskeçe’deki kardeşlerim!. Ve camilerin izi bile kalmayan o koca sultanların camilerle donattığı Kavala’daki kardeşlerim! Ve daha neredekiler neredekiler...”

Evet ızdırap öyle müthiş bir duâdır ki, bu duâ Allah’a doğru teveccüh ederken, bütün gök ehli “amin” der. Izdırap, mü’minin kıymetler üstü kıymete ulaştığı bir andır. Ve o an mutlak duayla daha da verimleştirilmelidir. O ân ki, insanın şakakları zonklar, kasıklarına sancı girer ve ellerini kasıklarına koyup ızdırapla döner. Çünkü o anda din kardeşleriyle ve kendi gibi düşünenlerle beraberdir. Zaten biz de, bunu gerçekleştirmek için varız. Bunu yapamayacaksak bizim için yerin altı da birdir, üstü de birdir. Zilletle yaşamaktansa; yani, benim insanımın, benim milletimin hakkına tecavüz edilecek de benim elimden birşey gelmeyecekse bizim için yerin altı yerin üstünden daha hayırlıdır.

Sahâbe de Bedir’e işte bu anlayışla güle oynaya gelmişlerdi. Çünkü önlerinde Cennet vardı.. ebediyet vardı ve Allah hoşnutluğu vardı. Melekler, o gün onların o tavırlarını öyle beğenmişlerdi ki, onlar “Ehad! Ehad!” dedikçe âdetâ semâlar deliniyor ve aşağıya tabur tabur melek iniyordu. Sanki daha Bedir başlamadan, Bedir’in zaferini kutlamak ve o zafer adına bir şehrâyin, bir donanma gecesi tertip etmek için melekler yeryüzüne iniyorlardı. Gören görüyordu; başlarında beyaz sarıklar ve sırtlarında beyaz urbalar. Niçin beyaz urbalar? Çünkü sahâbe Bedir’e gelirken beyaz urbalarla gelmişti. Dillerinde parola, “Ehad! Ehad!” Evet, böyle karşılıyorlardı oraya gelirken, ruhları gibi simsiyah elbiseler içinde gelen Mekke müşriklerini ve kocamış küfür babalarını.

Bedir’e güle oynaya gelen Sahâbenin biri, güle oynaya bir ağacın başına çıkmış hurma yiyordu. Allah Resûlü’nün: “Bugün kim Allah’a îman ederek ve sevabını Allah (cc)’tan bekleyerek burada savaşıp ölürse cennete girer” beşaretini duyunca dakika fevt etmeden elindeki hurmaları savurdu ve: “Bunların eliyle ölmekle cennete gireceksem, bu cana minnet” dedi, sonra da düşman saflarına dalıverdi. O gün bu sahâbi Bedir’de muradına ermişti.”165 Esasen bu arzu, onların müşterek duygu ve düşünceleriydi. Onun için oraya şevk u tarab içinde gelmişlerdi.. Bu, öyle önemli bir dinamiktir ki hiçbir gücün bunu aşması mümkün değildir.. ve işte bu asker, bu ruh, bu şuur içinde hazırlanmıştır. Böyle güle güle ölüme giden askerle savaş edilmez! Çünkü o âdetâ elinde iki can taşıyor, yani dünyayı da ukbâyı da hakir görüyor ve sadece “Allah” diyor, yollara düşüyor. Başa çıkılmaz bu ihlas ve rıza topluluğuyla..

c. Sistemli Ordu

Bedir sayesinde çöl, aynı zamanda sistemli bir ordu görüyordu. Bu ordu sayesinde çapulculuk tarihe karışacak ve dünya bir yeni sistemle tanışacaktı. Zira, bu ordunun başında, insanlığa sistem getiren, nizam getiren, âhenk getiren insan vardı.

(Rahmân, 55/79) gibi âyetlerle, insana bakan, onu anlatan bir sûrede üç defa mizanın, dengenin, âhengin ehemmiyetini anlatan Allah (cc), mizan emrini, mizan disiplinini en güzel şekilde temsil eden Hz. Muhammed Mustafa (sav)’yı bir mizan ve denge insanı olarak, düzenli bir ordunun başında Bedr’e göndermesinden daha tabii ne olabilirdi!

Keşif kolları vardı ve cahiliye bunu bilmiyordu. Bu keşif kolları, doğrudan doğruya hayatın içinde, öylesine pişmiş, yetişmiş kimselerdi ki, böyle ikinci bir kadro göstermek mümkün değildi.

Bu keşif kolları, 20’ye yakın seferiyle çölü didik didik etmiş ve sırf bir tatbikat olsun diye değil, doğrudan doğruya hadiselerle boğuşa boğuşa yetişmişlerdi. Hasımları ile karşılaşma, onlarla yüz yüze gelme.. açıktan açığa onlarla hesaplaşma ve yer yer en mahrem noktalara kadar sokulma.. en has toplantı yerlerinde velvele olup inleme.. evet, bütün bunların hepsi onları öyle yetiştirmiş ve öyle bilemişti ki.. aynı eğitimden geçmeyen birinin onlarla baş etmesi mümkün değildi. Düşman nerededir? Düşman haberlerini ulaştıran ulaklar nerededir? Kervan nerededir? Yol emniyeti nasıl temin edilir? Bütün bunları çok iyi biliyorlardı. İlk defa çölde, hatta belki de insanlık tarihinde, böyle yıldırım hızı ile hareket eden keşif kolları Hz. Muhammed (sav) sayesinde gün yüzüne çıktı. Nasıl mı? Bakın, askerlik ve istihbaratla iştigal etmemiş o Zat, bir ordu tertip ve teşkil ediyor. Yol emniyeti sağlanıyor. 200 km’lik bir mesafeyi yaya ve deve yürüyüşü ile katediyor. Ve bununla beraber yolda herhangi bir engelle karşı karşıya kalmıyor; çünkü O’nun o yıldırım timleri, o âna kadar çölü, 20 defa taramışlar “Rota şurasıdır, güvenli yol burasıdır-şurasıdır” tesbitini yapmışlar ve bu sayede bir yabancı kuşa, kendilerine ters bakan bir kartala dahi rastlamadan Bedr’e kadar emniyet içinde gelmişlerdir. Ve bu çok önemli bir mes’eledir.

d. Kuyuların Bulunduğu Noktaya Doğru

Ordunun ârâm edeceği yer, Bedir kuyularının başıdır. Düşman da orayı yakalamak isteyecektir. Düşman, iki yüz atlısı ile, hızla oraya doğru gelmektedir. Ama, ferâset ve akıl almaz hız, mü’minleri onların önüne geçirmiştir. O havalide Bedir, suyun bulunduğu tek yerdir. Ve bu suyun başı müslümanlar tarafından tutulmuştur. Böylece Kureyş, bir kere daha felç edilmiş oluyordu. Bu esnada keşif kolları, kervan nerede, onu da iyi takip ediyorlar. Burada işi hallederlerse, onun hakkından da gelmeyi düşünecekler; zira o kervanda, Mekke’de bıraktıkları mallar var. Onu mutlaka istirdat etmelidirler. İşin hukûkî gereği olarak mallarını, gasbedenlerin ellerinden geriye almalıdırlar. Mü’minler, bu mülâhaza ile plânlar yapıyorlardı ama, Allah (cc), başka bir şey murad etmişti. Küfür, bütünüyle sindirilecek ve bir daha baş-kaldıramayacakdı.

Allah Resûlü, ordusunu, sağ-sol-merkez birliklerine ayırmıştı.. ve bu, o güne kadar bilinen şeyler de değildi. Bunlardan, merkez Muhâcirin ve Ensârın ileri gelenlerinden teşkil edilmişti ki bunlar, Allah Resûlü’ne ölümüne biat etmiş kimselerdi. Tek başlarına da kalsalar, verdikleri sözden dönmeleri mümkün değildi. İşte, merkez kuvvetine böyle insanlar yerleştirilmişti.

Bu insanların başına da yine birçok defa rüşdünü ispat etmiş Hz. Ali ve Sa’d b. Muaz (r.anhuma) getiriliyordu. Bunlardan biri Muhacirinin, diğeri de Ensar’ın başına getirilmişti.166

Hz. Ali ki, husûsî faziletle sahâbenin en büyüğü idi. Umûmî fazilette ilk üç halifenin, ondan üstün olduğuna dair umûmî kanaat ve ittifak vardır. Fakat husûsî durumu, Allah Resûlü’ne cibillî yakınlığı, o haneye ait bazı esrara vukûfiyeti, Allah Resûlü’nün neslinin ondan devam etmesi ve bütün evliyanın sertâcı, ibtihâcı olması.. evet bütün bu durumlarda, onun bir eşi daha yoktu. Yedi yaşında müslüman olmuştu. Küfrün tozu toprağı onun eteklerine asla bulaşmamıştı. 9 yaşlarındaydı ki, Allah Resûlü, Kureyş’in ileri gelenlerine: “Bana içinizde yardımcı olacak kim var?” dediğinde elindeki su testisini bırakıp, eliyle göğsüne vuran ve:“Ben varım ya Resûlallah” sözleriyle kükreyen bir yiğitti167. Yaşı 17’ye ulaştığında ve Allah Resûlü hicret edeceği zaman ona, kendi yerine yatmayı, yani ölmeyi teklif etmişti.. etmişti de bu çiçeği burnunda delikanlı, bu teklifi cennete dâ’vet gibi, sevinerek kabul etmişti168. Evet, Hz. Ali, hayatında hiç tereddüt soluklamamış bir insandı ve bu koçyiğit, Bedir’de Muhacirîn’in başında bulunuyordu. İsabetine kurban olayım. Allah Resûlü nasıl da adam seçmesini biliyordu!

Sad b. Muâz (ra)’a gelince, o da ayrı bir fazilet âbidesiydi. Sadâkatı herkesçe müsellemdi. Ve daha sonra aldığı yara sebebiyle ölüm yatağına düşünce, söylediği sözler, bunun en güzel şahidiydi. O gün şöyle demişti: “Allahım, eğer Senin uğrunda bir savaşa daha iştirak edeceksem beni yaşat. Yoksa beni hemen huzuruna al.”169 Ve o hastalığında vefat etmişti. Cenazesi teşyi’ edilirken, Allah Resûlü, parmaklarının ucuna basa basa yürüyordu. “Niye ya Resûlallah?” diye soranlara da: “Bütün gök ehli, bu cenazeyi teşyi’ için indi, yere basmaya utanıyorum” cevabını veriyordu170. Bu ne seçme, bu ne yerinde intihapdır!

Ve, işte bunlar, merkezi tutuyorlardı. Kumandan, zilletle yaşamaktansa izzetle ölümü tercih edecek insan olursa, asker kaçar mı? Onun, kellesini verdiği yerde asker vermez mi? Zaten, asker de şehitlik arayarak gelmişti oraya kadar! Allah Resulü de bu merkezin içinde yani bu etten kemikten kalede muhât bulunuyordu. O’nun kılına bile dokundurmazlardı vallahi! Çevresindeki bu ölüm idealli insanlar, bütünüyle bertaraf edilmeden O’na ulaşmak mümkün değildi.

İşte O, böyle bir merkezin başında bulunuyordu. Merkezin umûmî bayrağını Mus’ab bin Umeyr taşıyor171. Bu ne müthiş manzara, bu nasıl seçmedir! (Uhud’da inen bir kılıç, sağ kolunu götürüyor, sancağı sol eliyle tutuyor. Bir kılıç da o kolunu götürünce, “Allah Resûlü’ne karşı, tek kalkanım kaldı, vur bir de boynuma vur” diyen ukbaya göre programlanmış bir ruh172, Mus’ab (ra), elinde bembeyaz bayrakla merkezde duruyor. Sağ cenah, sol cenah güzelce tabiyelenmiş ve az ilerde öncü kuvvetler yerlerini almış emir bekliyorlar. Arkadan da redif takımlar geliyor. Başlarında Kays İbn-i Ebî Sa’d (ra).. teker teker tırnaklarını sökseniz “of” demeyecek kadar mukavim ve kararlı bir insan...

Öyle bir sistemle geliniyor ki o güne kadar, o günün erkan-ı harpleri, böylesini ne görmüşler, ne de biliyorlar! Zaten Kureyş’in belini kıran hususlar da işte bunlardı.. Allah Resûlü’nün, oraya değişik bir sistemle gelmesi, daha baştan onların köhne sistemlerinin hiçbir işe yaramadığını ilan ediyordu. Allah Resûlü, farklı bir sistemle; onlar ise, darmadağınıklık ve eski usullere mukayyet idiler. Ayrıca Allah Resûlü, ordusunun içinde bulunuyordu ki, bu da müslümanlar için ayrı bir güç, ayrı bir dinamizm kaynağıydı. Zaten: “Ölürsek beraber ölürüz. Kanım kanınızın; canım da canınızın önündedir” demişlerdi. İmamın, raiyetine emniyet ve güven telkin etmesi çok önemlidir. Ve Allah Resûlü bunu en iyi şekilde yapmıştı: “Canım canınızın önünde; kanım kanınızın önünde, size ilişirlerse Bana ilişmiş sayılırlar!” demişti.. diyordu ve bu sözler onların kulaklarında çınlarken, O da, onların aralarında dolaşıyor ve aralarında yürüyordu. Zaten oraya kadar develere nöbetleşe binerek gelmişlerdi. (Canım çıksın, keşke ayağını başımıza bassaydı) iki kişi de, O’nun bindiği deveye binerek oraya ulaşmışdı. Bu zatlar fevkalâde üzülüyor ve: “Senin namına biz yürüyebiliriz, Sen bin” diyorlardı; ama, Allah Resûlü, onlara şöyle cevap veriyordu:“Siz kuvvet bakımından Benden daha kavî değilsiniz. Ecr ü sevaba ihtiyaç bakımından da ben, sizden daha müstağni değilim.”173 Evet bunu zaman ve mekanın Efendisi söylüyordu: “Siz benden daha kavî değilsiniz. Ecr ü sevaba ve cennet ihtiyacına karşı Ben de sizden daha müstağni değilim.” Bu Emirler Emiri, öyle insanlar içinde, insanlardan bir insan olmuşdu ki, onlarla oturup kalkıyor ve yanlarından hiç ayrılmıyordu. Onlarla aynı sofraya oturuyor, aynı yemeğe kaşık çalıyor ve aynı yeri paylaşıyordu.

Eşitlik ve müsâvât, Fransız ihtilalinden beri insanların dillerine pelesenk ettikleri bir kelime. Acaba o günden beri eşitlik denen, müsâvât denen şeyi hiç gören var mı?!. Onu sadece Saâdet Asrı’nın insanı tanıdı hem de Hz. Muhammed Mustafa (sav) vasıtası ile. Hayatının en sıkıntılı döneminde, gökler bütün kapılarını O’na açtı ve O’nu bağrına bastı. Evet O, Mi’râca çıktı, cennet hurileri teşrifatçı gibi yollara döküldü, melekler başlarını kaldırım taşları gibi ayaklarının altına koydular ve Nizamî’nin dediği gibi: “Yarım hilal, atının ayakları altında nal haline geldi.” Cennet: “Kal, gitme!” dedi; fakat O, yine de dönüp insanların arasına geldi. Büyük velî Abdu’l-Kuddüs bu hadiseyi zikreder ve yeminle şöyle der: “Hz. Muhammed (sav), kimsenin, ulaşamadığı yerlere ulaştı, Allah’a yemin ediyorum ki, ben oralara çıksa idim bir daha geriye dönmezdim.” Ve bunu bir başka velî değerlendiriyor: “İşte nebî ile velî arasındaki aşılmaz, büyük mesafe.” Nasıl aşacaksın ki O, Hz. Muhammed Mustafa (sav)’dır. Evet O, Allah katında bu durumda, görüldüğü gibi, kendisini insanlardan bir insan saymakta ve her halinde insanlarla beraber olmaktadır. İnsanlık, müsâvâtı O’nunla gördü. Ve bir gün bulacaksa yine O’nunla bulacaktır. Bu beklenti, hukukun kendi özünden kaynaklanıp gelişen kaçınılmaz bir realitedir. Ve işte çöl, bu orduyu, çok önemli bu yanıyla da görüyor. Çöl için bu büyük şeref.. o gün çölün etekleri mücevherlerle doluyor ve bu çöl o gün cennet bahçeleri kadar izzet ve şerefe ulaşıyordu.

Allah Resulü, orduyu bizzat kendisi tanzim edip mevzilerine yerleştirdi. Ardından merkezde büyükçe bir kuyu kazdırdı. Bu kuyuya, harp müddetince yetecek kadar su dolduruldu. Daha sonra da diğer kuyuların hepsi körletildi.174 Düşman kuyulara güvenip, hazırlıksız gelecek ve kuyuların durumunu görünce de tamamen kolu-kanadı kırılacaktı ve öyle de oldu..

Ordunun tanzim şekli mükemmel olduğu gibi, hareket tarzı da fevkaladeydi. Askerler, nerede ok, nerede mızrak ve nerede kılıç kullanacaklarını çok iyi biliyorlardı. Sağ cenah ne zaman, sol cenah ne zaman harekete geçecek, arka kuvvetler ne zaman müdahalede bulunacaklar, hepsi zamanlama açısından çok güzel ayarlanmıştı.

Hele Efendimiz’in kendi otağını kurduğu yer, o kadar üstün bir ferâsetle seçilmişti ki, en büyük erkan-ı harp -ki bu O’ydu- ancak bu kadar isabetli bir yer seçebilirdi. Bütünüyle harp sahasına hakim bir yere otağını kurdurdu. Sağ cenah, sol cenah, arka kuvvet, olduğu gibi görünüyordu. Ayrıca göndereceği haberler ve askerlere ulaşması gereken taktikler anında duyurulabilecekti. Artık, her şey tamam, az sonra harp başlayacak.. ve müşriklerin o musallah kuvveti karşısında, 5-10 şehitle, kendilerinden 3-4 kat daha fazla düşmanı hâk ile yeksân edip geçecek. Daha öncede işaret edildiği gibi, Efendimiz o gün askerlerine parola da vermişti. Herkes “Allah bir” ma’nâsına “Ehad! Ehad!” diyecekti. Ehad, Allah (cc)’ın ismidir. Allah (cc)’tan başkasına “Ehad” denmez. Ehad zatında birdir , tevhid-i ulûhiyet ve tevhid-i rubûbiyeti ifade eden bu mübarek sûrede: “De ki Allah birdir” (İhlâs, 112/1) denilmektedir. O, öyle birdir ki, ikincisi yoktur. “Vahid” in ikincisi, “İsneyn” dir. Ama “Ehad” in ikincisi yoktur. Ehad, rakamlar içinde tektir. İkincisi, üçüncüsü olmaz. Yani Allah isneyniyeti muhal birdir. O gün parola “Ehad! Ehad!”dır. Ve onlar “Ehad! Ehad!” dedikçe, sanki verâların verâsından bir ses onlara; “Lebbeyk kullarım!” demektedir. “Ehad” isminin parola olarak seçilişinde bir hikmeti bu ise;

İkincisi de parola, Mekkeli tarafından o güne kadar bilinmeyen bir hususdu. Mü’minler bu sayede hem birbirleriyle irtibat sağlıyor, hem de hep bir ağızdan ve tek ses halinde, öyle gür bir sedâ çıkarıyorlardı ki müşriklerin kalbi korkuyla çarpıyordu. Zaten hepsinin üzerinde kefen bezleri gibi beyaz elbiseler, onlara ayrı bir dehşet salıyordu. Hak cephesi ise “Ölümü hangi köşede yakalayabiliriz”, düşüncesi içinde idi-ler. Evet, mü’minler sadece bunun hesabını yapıyorlardı.

e. İlk Mübareze

Genel tanzim mahfuz, teker teker her strateji için anında kararlar veriliyor ve Allah Resûlü tarafından tatbike sunuluyor ve bunlarda hiçbir falso olmuyordu. Önce üç mübâriz çıkardı Allah Resûlü. Ensardan olan bu üç mübâriz, çok önemli kimselerdi. Ölüme susamış ve durmadan şehâdet arayan bu insanlar, değil o anda karşılarına çıkacak müşriklerle, Herküllerle, Gılgamışlarla bile savaşabilirlerdi. Fakat Kureyşliler gururla: “Biz Medine’nin rençberleriyle, çobanlarıyla savaşmayız” deyip kendilerini helâk edecek kibre sığındılar. Allah Resûlü’nün beklediği de buydu. Bilemeyiz, belki taktiği de oydu. Bunu siyer yazmıyor ama, zihninde hazırlamış olduğunda şübhe yok. O, ‚“Kalk yâ Hamza!” “Kalk yâ Ubeyde!” “Kalk yâ Ali!” diyecektir. Bu ordular kadar büyük üç insanın, ikisi amca çocuğu birisi de amcası. Ölüme ilk gönderdiği insanlar kendisine neseben en yakın olanlar!.. Karşı taraftan da üç mübariz çıkmıştır: Utbe, Şeybe ve Utbe’nin oğlu Velid. Ve düşman son şokla karşı karşıyadır. Bu en güçlü kabile reisi, iki kardeş ve oğulları Bedr’in ortasında kılıçtan geçirilince, düşmanda moral kalmayacak ve bozguna sürükleneceklerdi.. ve mübâreze esnasında öyle de oldu. Karşı tarafın üç mübârizi de, birer bozgun imzası gibi Bedr’in ortasında cansız yatıyorlardı. Müslümanlar şehid namzedi Ubeyde’yi, moral bozma mevkiinden alıp, amcazadesi Cennet Rehberinin huzuruna getirmişlerdi175. Düşmanın morali bozulmuş; dövüşmeden daha çok dövünüyor.. harp edeceğine çapulculuk yapıyordu. Bir kere, aralarında Utbe’nin, Şeybe’nin ve Velid’in gayretiyle harekete geçen insanlar vardı.. bunların ölmesi, diğerlerini paniğe ve öfkeye sevketmişti.

Hedefler farklıydı

Her ağızdan bir ses çıkmaya başlamış.. ve orduda ahenk tamamen bozulmuştu.. bu ise onları, müslümanların ok ve mızraklarına, sonra da kılıçlarına hedef olmaya doğru sürüklüyordu. Allah Resûlü, onlara, şuûrlarını alt üst edecek şekilde öyle bir darbe vurdu ki, şaşkın şaşkın sağa-sola koşuyor ve ne yapacaklarını bilemiyorlardı.. zaten, oraya gelirken de bir mefkûreleri yoktu. Kitle ruh haleti değerlendirilmiş ve kinin, nefretin, öfkenin önünde sürüklene sürüklene oraya gelmişlerdi. Allah Resûlü ise Bedr’e, yüksek bir mefkûre, yüksek bir gâyeyi takiben gelmişti: İ’lâyı Kelimetullah. Evet, mefkûre çok önemlidir. Ebu Cehil’in, Şeybe’nin, Utbe’nin, İbni Ebi Muayt’ın, Umeyye İbn-i Halef’in, niçin savaştıkları belli değildi. Onlar bir hınçla orada insan öldürmeye gelmişlerdi. Yapacakları bu şeyle Kâ’be’nin izzeti yükselmeyecek, çevrelerindeki insanlar arasında itibarları artmayacaktı. Eskiye göre hiçbir kazançları yoktu.. olamazdı da, zira oraya bir kinle, bir nefretle, bir gayzla gelmişlerdi.

Müminler ise, yüksek bir gâyeyi tahakkuk ettirmek için oradaydılar: Evet, Allah (cc)’ın yüce adını, cihanın dört bir yanında bayraklaştırma düşüncesi, onların varlık gayesiydi. Herkesin kalbi bu duygu ile atıyordu ve böyle bir da’va için ölünse idi değerdi. Çünkü Allah (cc) için ölüyorlardı. Allah (cc) için ölünce de gidip Allah (cc)’a ulaşacaklardı. Allah (cc)’ı bulan, hiçbir şey kaybetmemiş, aksine pek çok şey kazanmıştır. İşte her mü’min, böyle bir düşünce ve böyle bir mefkûre ile savaşıyor ve bu mefkûre ile hayatı istihkâr edip hafife alabiliyordu. Karşı taraf ise, hayatı en önemli şey sayıyor ve âdetâ yaşamak için yaşıyordu. Şayet Bedir, onlar için zafer olsaydı, Ebu Cehil yemin etmişti: İçki içecek, kadın oynatacak ve eğlenecekdi176. Oysa müslümanlar orada namaz kıldı, duâ etti, Allah (cc)’a kurbiyyet yollarını araştırdılar. İşte iki topluluk arasındaki fark, biri âdeta semalarda ve huzur içinde, diğeri ise çukurların en derininde ve ızdırapla kıvrım kıvrım.

f) Ümmetin Fir’avnu Yıkılıyor

Abdurrahman bin Avf (ra) anlatıyor: “Bedr’in tam kızıştığı andı. Allah Resûlü’nün bir avuç kum alıp düşmanın yüzüne saçtığı ve “Yüzleri kararsın” buyurduğu anda âdeta kelle alınıyor, kelle veriliyor ve her şey kelleler üzerinde dönüyordu. Tam o sırada yanıma sülün gibi iki delikanlı süzülüverdi. Belki de, boyları tutsun diye, Bedr’e gelirken parmaklarının uçlarına dikilenlerdi. 15-16 yaşında iki delikanlı.. biri, sağımdan sokuldu ve bana şöyle dedi; ‘Bana Ebu Cehl’i gösterir misin amcacığım.’ Sordum: ‘Ne yapacaksın?’ Cevap verdi: ‘Allah (cc)’a söz verdim. Allah Resûlü’nün bu düşmanını görürsem öldüreceğim.’ (Şimdiye kadar îmanın, îman nurunun önünü engelleyen, Kur’ân nurunun neşredilmesine mânî olan bu karanlık ruhu, yemin ettim, vallahi görürsem öldüreceğim.) Öbürü ondan saklıyordu durumunu, sol kulağıma eğildi, O da ‘Amca! Bana Ebu Cehl’i gösterir misin?’ diye soruyordu. Ona da aynı soruyu sordum, ondan da aynı cevabı aldım. Derken, bir aralık Ebu Cehl’i gördüm.. Parmağımla işaret ettim.. Elimi daha indirmemiştim ki, bir küheylân gibi Ebu Cehl’in yanında bitivermişlerdi.. az sonra da, birkaç kılıç darbesi ile onu yere indirmişlerdi.” İçlerinden biri ciddi yaralanmıştı. Koca yiğit yaralanmıştı ama, insanlık tarihinde küfrü temsil edenlerden biri ve Allah Resûlü’nün “Bu ümmetin Fir’avunudur” dediği en büyük kâfir de yıkılmıştı177. Bu yiğitler, Avf İbni Haris, Muavviz İbni Haris ki, iki kardeşti. Daha net tanımak isterseniz, bunlar, Uhud vak’asında, oğullarını, kocasını, kardeşini şehit verdikten sonra, Allah Resûlü’nün cübbesine dudaklarını koyup da “Senden sonra bütün musibetler çok hafiftir.” diyen Sümeyra (r.anha)’nın oğullarıydı178. Ana oydu, oğullar da bunlar.. Bir cehalet tepesini aşmış, öbür tarafa geçmişlerdi. Uhud’da umduklarını bulmuş ve Allah (cc)’a gidip ulaşmışlardı. Aslında onlar, Bedr’e gelirken de işte bu yüksek ideâlle gelmişlerdi. Sözün özü: Allah Resûlü kendisine bütün bir hayat boyu kötülük yapan, insanlığa, hakikata, ilme ve irfana, bunlardan öte îman ve İslâm’a karşı tavır alan işte bu küfür yobazlarına karşı ilân-ı harp ediyor ve onlarla hesaplaşıyordu. Ama, hesaplaşmada, son sözü söyleyeceği âna kadar, adımlarını öyle isabetli, öyle dengeli atıyordu ki, ne bir arıza, ne bir kusur, ne bir falso ne de fiyasko. Sanki Bedr’e 50 defa gidilmiş; düşmanla 50 defa karşılaşılmış ve sanki o tatbikat, o stratejiler 50 defa tatbik edilmiş gibiydi. Evet hiçbir yanlışlık yapılmamıştı. Gül bahçesinde yürüyor gibi oraya kadar gelinmiş.. Allah (cc)’ın inayet ve keremiyle de zaferyâb olunmuştu.

Zafer, ayrı bir zaferi doğurur. Zira; salih daire içine girilmiştir. (Bu tabir, bazıları tarafından yadırganabilir. Herkesçe bilinen “fasit daire” tabiridir. -Şimdi de ona, kısır döngü di-yorlar.- İsterseniz, biz de bunun zıddına olarak, “salih daire”ye “velûd döngü” diyelim..) Salih daire, iyiliğin iyilik doğurması, fâsit daire ise, kötülüğün kötülük doğurmasıdır. Yaptığımız bir yanlışlık, karşımıza değişik komplikasyonlar ve yeni yanlışlıklar, çıkaracak, o da bir başka komplikasyon, bir başka yanlışlık, o da daha bir başka komplikasyon, başka yanlışlık.. derken sürüp gidecek. Evet, silâhlar çok iyi hazırlanmış, iyi tabyelenmiş ise, karşınıza hep iyi şeyler çıkaracaktır. “İyilikler, yine iyi şeyler doğurur” hikmeti, Allah Resûlü’nün ifadesidir179. Bedir zaferi, bir iyiliktir. Ruhta, gönülde, düşüncede iz bırakacak müthiş bir iyilik ve bir hayırdır. Bu yolda, can pazarında canını pazara çıkarıp mücadele edenlerin, Allah (cc), önlerine bin hayır yolunu birden açtı. Sanki onlara: “İstediğinizden yürüyün. Yürüdüğünüz her yoldan zafere gideceksiniz” diyordu ve öyle de oldu.

g. ...Ve Hezimet

Müşrikler, yedikleri bu darbeyle, artık belleri kırılmış ve Allah Resulü, her an âdeta bir balyoz gibi tepelerinde idi. Uzun zaman bu korku onlara yetti. Eğer, bazı Ebu Cehil taraftarları, yoğun bir tahrik ve propagandaya girmemiş olsalardı, Uhud’da müslümanların karşısına çıkmaya hiç kimsenin ne cesareti ne de isteği vardı. Kureyş’in Uhud hareketi, bir intikam, bir hınç çıkışıydı. “Ya devlet başa ya kuzgun leşe.” “Ne olursa olsun bunlarla bir kere daha savaşalım” diyorlardı. Hind’in Ebu Süfyan’ı tahrikleri, bunun en çarpıcı örneğidir. O, şöyle diyordu: “Benim babam öldü, amcam öldü, kardeşim Velid öldü. Sen böyle avrat gibi içeride oturuyorsun; bir avratla beraber oturacağıma, gider annemle otururum.” Kadınlar, her gün ağlıyor, elbiselerini yırtıyor, avurtlarına bıçak atıyor, yüzlerinden kan akıtıyor ve erkekleri tahrik ediyorlardı. Bir senelik bu tahrik, gözü dönmüş bir sürü müşriki tahrik etti ve Uhud’da müslümanların karşısına çıktılar. O fasla ayrıca döneceğiz.

Evet, Allah Resulü, Bedir’de öyle bir balyoz indirmişdi ki kafalarına, bir daha müslümanlarla karşılaşmayı hiç mi hiç düşünmüyorlardı ama, içlerinde öyle bir kin, bir nefret hasıl olmuştu ki, hiçbir şey onu yatıştıramıyordu. Vakıa, Allah Resulü, Bedr’in sonunda onlara bir cemilede bulunmuş, onların kırılan gururlarını, rencide edilen onurlarını tamir etmek istemişti. Meselâ; bütün esirler, zincirler içinde Allah Resulü’nün huzuruna getirildiğinde o güne kadar Müslümanlara kötülük yapmış bu insanların hepsi kılıçtan geçirilebilirdi. Oysaki, Efendimiz, o derin şefkatiyle bunları affetmeyi yeğlemiş ve “Bunları bağışlayalım” demiştir. Vakıa Cenâb-ı Hakk, esirlerin bağışlanmasındansa, bedelle bırakılmalarını tavsiye edecekti; ama, Resulullah’ın tavrı böyle incelerden inceydi. O gün bir kısım esirler de okuma-yazma bilmeyen on Medineliye okuma-yazma öğretip salıverileceklerdi. Allah Resulü’nün bu davranışı da neticesiz kalmayacaktı..

h. Esirlerin Bağışlanmasındaki Hedefler

Evet, bu bir cemileydi.. Bir kere, ölüm bekleyen bu insanlara fidye teklifi, onları seve seve fidye vermeye sevketmişti. Zaten verdikleri; bir zaman müslümanların Mekke’de kalan mallarından alıp-çaldıkları şeylerin karşılığıydı.

İkincisi: O güne kadar Medine’de, okuma-yazma oranı çok düşüktü. Halbuki bu insanlar, ilmin ve dinin neşrine namzettiler. Onun için okuma-yazma öğrenmeye herkesten daha çok ihtiyaçları vardı. Ayrıca, Mekkeli ile Medineli arasındaki kültür farkı, bu sayede Medinelilerin lehine değişecekti.

Üçüncüsü: Medine’de okuma-yazma öğretmek için kalan bu insanlar, İslâmiyeti yakından görüp inceleme fırsatını bulacaklardı.. ve Mekke’ye döndüklerinde de, hepsi, Allah Resûlü adına, kendi hanelerini fethedebileceklerdi. Zira, Allah Resûlü, o müthiş civanmertliğiyle onların hepsinin gönlüne girmiş sayılırdı.

Düşünün ki, Ebu Cehl’in kardeşi İbn-i Hişâm, müslüman olacağı güne kadar, bir daha Allah Resulü’ne karşı hiçbir muharebeye iştirak etmedi. O, Efendimiz’den öyle bir mürüvvet ve insanlık görmüştü ki, artık O’nun karşısına çıkmaktan utanıyordu. Ve bu durum, hemen hepsinde müşterek bir duyguydu.

Dördüncüsü: Bu esirlerin yakınları ve akrabaları, hergün hayatlarından endişe edip durdukları bu insanları, kıllarına dahi dokunulmadan birden bire karşılarında görünce, onların gönüllerinde de ılık bir muhabbet havası esmeye başlamıştı. Çünkü, kendileri Müslümanlara neler yapmış ve neler yapmak istemişlerdi ama, işte O, şimdi küfür babalarına böyle davranıyordu. Bir Mekkeli bunu kendi öz evladına dahi göstermemişti ve gösteremezdi de. Bu civanmertlik, hem Mekkelileri, hem de civardaki müttefikleri iyiden iyiye büyülemiş ve eritmişti. Gönüller öyle fethedilmişti ki, eğer Bedir’den sonra, Ebu Cehil kalsaydı, Benî Mahzûm’da Ebu Cehil hanesinde kafir olarak sadece o kalacaktı. Zira o hane içinde bile herkesin sinesi yumuşayıvermişti. Beni Ümeyye’nin sert siması Ebu Süfyan bile, artık yumuşak davranıyordu. Hind gibi, babasını, amcasını ve kardeşini kaybetmiş bir hanımı olmasına rağmen, bu akıllı ve zeki adam Uhud’da kararlaştırılan ikinci Bedr’e çıkmamıştı. Eğer bir yumuşama söz konusu olmasaydı, daha ciddi kötülükler söz konusu olabilirdi.

Evet, Allah Resûlü, Bedir’le bir salih yola girmiş bulunuyordu. Zira o gün, zalim zalimdi. Hakim olduğu kuvvetin hakkını edâ etme noktasını yakaladığı zaman, beyinleri eziyor, ciğerleri de dişleri arasında çiğniyordu. Nitekim böyle bir fırsatı yakaladığı zaman Hind, Hz. Hamza (ra)’nın ciğerlerini yamyam gibi çiğnemişti180. Fırsat bulsaydı Bedir’de de aynı şeyi yapardı. Ama müslümanın eline böyle bir fırsat geçince, müslümanca davranıyor ve yüksek insanlık örnekleri veriyordu. Herkesin, nefret ve antipati toplayacağı bir yerde o sempati topluyordu. Bu, bir Hz. Muhammed (sav) fetânetiydi. Ve biz zaten cephelerde O’nun iyi bir erkanı harp olmasını yine bu fetânetinin bir buudu olarak ele alıyoruz.

ı. Zaferi Getiren Sebepler

Sebepler açısından, Allah Resûlü’nün Bedir zaferini, şu sebeplerle irtibatlandırıp inceleyebiliriz: Bir kere Allah Resûlü, askerlik adına çok iyi tabyelenmişti. Tek kumandanın emri altında, beraber ve müşterek hareket eden, tek ağıza bakan, tek komutla harekete geçen bir orduyla Bedr’e gelmişti. Bu orduda, fevkalâde bir moral ve müthiş bir îman gücü vardı. Bu îman gücüyle, Cennet yamaçlarını açıkça dünyada bile görüyorlardı. Hatta bu asker, Bedr’in tepelerinde gezerken, adımını, cennetin yamacına mı atıyor, yoksa Bedr’in yamacına mı, bunun farkında değillerdi. Bedr’e işte böyle bir îman ve moral gücüyle gelinmişdi. Ayrıca, bu askerlerin hepsi de emre itaatteki inceliği kavrama şuuruyla dopdoluydular. Bazılarının kelleleri gitse bile, bu şehidlerin yanındaki insan, emir almadan o mevzuda birşey yapmayacaktı. Herkes, Allah Resûlü’nün emirlerine kulak kesilecek ve dikkat edecekti. Evet, emrin bir merkezden çıkması, muharebenin gelişme seyri içinde çok önemlidir. Bunun için Allah Resûlü gerekli olan şeyi yapmış ve bu merkezî otoriteyi çok sağlam bir blokaj üzerine oturtmuştu. Ayrıca, çok mükemmel bir haber ağı kurmuştu. Otağını kurduğu yerden her tarafı rahatlıkla gözetliyor.. yer yer iniyor, askerlerinin arasında dolaşıyor.. ve cephede kendine göre gevşeklik gördüğü yerlerde bizzat bulunuyordu ki bunu Hz. Ali (ra),

Ama, hele bir O’na dokunmaya görsünler, etten kemikten bu kaleye toslar ve dağılır giderlerdi. Evet O, hep onların arasında bulunuyor ve onlara moral veriyordu. Aralarında geziyor ve: “Allah (cc) sizinle beraberdir ve sizi teyid edecektir” diyordu. Bu moral gücüyle, bu itaat ve inkıyat anlayışıyla herkes dimdikti. Cennete gidiyor gibiydiler.

Zaten, o günün şartlarına göre tam bir askerî düzen vardı. İyi tabyelenme, sağ cenah nedir, sol cenah nedir, merkez nedir, merkez kuvveti nedir, ihtiyat kuvveti nedir? Bunlara verilecek cevap, askerliğin tâ kendisidir. Ve o gün, Allah Resulü, bütün bu unsurları yerli yerince yönlendirmiş bir askerdi. Mesela; askerlik itaattir; bütün acemi eğitimi süresince askeri itaata alıştırırlar. Evet, emre itaatteki incelik çok önemlidir. “Yat!” yatacaksın, “kalk!” kalkacaksın. Allah Resulü, askerlerini oraya gelinceye kadar zaten itaata alıştırmıştı. Orada da komutan otağı hümâyunu Bedr’in bir tepesine yerleştirmiş her şeyi oradan gözetliyordu. O, emir veriyor ve onlar da emre itaat ediyorlardı. Zaten, askerini oraya kadar, öyle bir îmanla yetiştirmiş ki, âdeta bu savaş, hayatı istihkar edenlerle, hayata talip olanlar arasında yapılmaktaydı. Birileri, gül bahçesinden gül koparmak istiyor, öbürü de kanını döküp gül büyütmek, gül yetiştirmek istiyor. Biri: “Hayatın şu yükünü sırtımda taşıdığım yeter, açılsa da cennet kapıları girsem ve onun yasemenliklerinde reftâre yürüsem.” Öbürü de: “Ah bir sapasağlam geriye dönebilsem, bir içki içsem, bir rakkâselere raksettirsem ve hayattan kâm alsam” diyordu.. evet, burada, hayatı istihkar edenlerle hayatın kulları savaşıyordu. Bu, cemaat karşısında, darmadağınık yığınların savaşıydı.. ve savaşın neticesi daha baştan belliydi. Çünkü burada nizamla nizamsızlık savaşıyordu. Arzettiğim gibi, ordunun içinde bir gedik açılır, ya da bir yerde bir diş kırılır veya bir yaralanma olursa, Allah Resulü, hemen orayı takviye buyurur ve askerler, Allah Resulü’nü önlerinde görünce daha bir civanmerdâne savaşırlar ve o gedik hemen kapanıverirdi. Zaten sürekli taktik farklılığı kudsilerin en belirgin vasfı. Öyle ki Bedr’e gelirken de, çok farklı taktikle gelinmişti. O bunları çok fazla yazıya da dökmüyordu; Zira yazıya dökülen taktiklerin, karşı tarafça elde edilmesi her zaman muhtemeldi. Allah Resulü, kafasında olanları öyle plânlıyordu ki, en hassas ölçüleri dahi nazardan kaçırmıyor-du. Bugün, haritalar üzerinde yazılıp çizilen.. ve taslak plân-larla ancak ifadesi mümkün olan manevraları O, hep kafasında kuruyor, ânı ve zamanı gelince de, kafasında kurup plânladığı hususları takbik ediyordu. Bedr’e öyle bir strateji ile gelmişdi ki, düşman düşünüyor, taşınıyor, 50 tane casus gönderiyor ve bir şey koparamıyordu. Harbin sonuna kadar, Allah Resulü nasıl hareket edecek, ne yapacak, nasıl davranacak, sırdaşları ve has kumandanları müstesna kimsenin bundan haberi yoktu. Oysa ki, düşman hep karambole savaşıyordu. Allah Resulü’nün ordusu ise, gözü açık, nereye ok atacak, mızrağı nereye salacak her hususda bilerek hareket ediyordu. Evet, strateji çok önemlidir.. Ve ben; günümüze ait bazı hususlar istisna edilecek olursa, bunca ilerlemiş olmamıza rağmen henüz bu seviyede bir stratejiye vâkıf olduğumuz kanaatinde değilim!

i. Cepheden Ayrılma Mü’minin İşi Değildir

Önemli bir diğer husus da, kendisinden emir geleceği âna kadar fertlerin, hissî hareket etmemeleri ve ölesiye oldukları yerde kalmalarıydı. Hatta bozgun mukadder olsa bile, “Kuzgun leşe” deyip yerlerinden ayrılmamalarıydı. Zaten, Kur’ân da onlara:  “Ey îman edenler! Savaş için ilerlerken, inkâr edenlerle toplu halde karşılaştığınızda, onlara arkanızı dönüp kaçmayın” (Enfal, 8/15) demiyor muydu?

Bir tek kişi bile kalınsa kaçılmayacaktı. Ben, ne zaman Viyana bozgununu hatırlasam, yüreğim sızlar ve kendi kendime şöyle derim: Keşke, Merzifonlu’nun etrafındakiler, son neferine kadar orada ölseydi de hiçbirisi kaçmasaydı. Kimbilir belki de orada idbâr, ikbâle dönebilirdi. “Kızıl elma” tarih boyunca alınamadı; belki de alınabilirdi. Ama, hayat tatlı görülünce ve ölüm de endişe edilen bir husus haline getirilince, hatta cennet ve îman, mü’minin nazarında ikinci, üçüncü mesele haline gelince; dahası dünya, mü’minin gözünde büyüyünce Allah (cc), mü’minin mehâbetini aldı.. mü’min, mehâbetsiz kalınca da kafir gelip galebe çaldı. Artık, mü’mini görseler dahi ondan korkmuyorlar, gözünün içine baka baka onu aldatıyor ve onunla alay ediyorlar.

Mü’mine, harp meydanından kaçmak yakışmaz. O, orada doğranabilir ama, yine kaçmaz. Tarih bunun binlerce misaliyle doludur. Ve hepsi de bu civanmertliği ve gözüpekliği âdeta Bedr’in arslanlarından öğrenmişlerdir. Bu savaş, ileride geleceklere de örnek olması bakımından çok önemlidir.

Yermük’te 20 bin kahraman, 200 bin Bizanslıya karşı savaşmıştı. O da Bedir gibidir. Tabii ki bu zafer aynı ruh ve şuûru, paylaşan insanların omuzunda bayraklaşmıştı. Düşünün ki o gün, Yermük’te, binlercesi gibi oldukça farklı bir kahraman daha vardır. Adı, Kabbas b. Eşyem... Öğle vakti ayağı bir kılıç darbesiyle kopar da bundan hiç haberi olmaz. İkindi vaktine doğru, zafer mü’minlerin lehinde neticelenmiştir ve bu bahadır, attan inmek istemektedir. Her zaman olduğu gibi ayağını yere doğru atarken boşluğa gider ve yere yuvarlanır. Ne olduğunu anlamak için doğrulup ayağa kalkmak isteyince, işi anlar; o gün ayağı kendinden önce cennete gitmiştir. Ve, seneler sonra torunu, Ömer b. Abdülaziz’in huzurunda kendini tanıtırken şöyle der: “Ey Halife! Ben öyle bir dedenin torunuyum ki o, öğle vakti ayağı koptuğu halde ancak, akşama doğru haberdar olabilmişti...”

Öyle savaşıyordu ki ne dünya, ne de ukbâ umurlarında değildi. Onlar, Yunus’un diliyle, “Bana Seni gerek Seni” diyor, her yerde O’nu solukluyorlardı.

Savaşta kaçmak, büyük bir cürümdür. Bu mevzuda Cenâb-ı Hakk, bir ölçü getirmiş ve geri çekilmeler, ancak bu ölçü çerçevesinde değerlendirmeye tâbi tutularak tecviz edilmiştir. Ve hiç kimse bu ölçüyü kendi hevâ, heves ve düşüncesine göre yoruma tâbi tutamaz. Ölçü şu âyetle çerçevelenmiştir:  “Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilmek veya bir başka topluluğa katılmak maksadı dışında, o gün arkasını dönüp kaçan kimse, Allah’tan bir gazâba uğramış olur. Onun varacağı yer de cehennemdir. Bu ne kötü bir dönüştür” (Enfal, 8/16).

Mu’te’nin kahramanları, geriye döndüklerinde, Allah Resûlü’nün huzuruna çıkamamışlardı. Hepsi de hicap içindeydi. Kendilerini harp kaçağı şeklinde mütalâa ediyor ve saklanıyorlardı. Efendimiz ise, onları bağrına bastı ve yukarıdaki âyetle onlara teselli verdi. “Siz kaçmadınız. Bana dehalet ettiniz. Toparlanıp yine gideceksiniz”182 dedi. Evet, eğer geriye çekilme olacaksa komutanın emriyle ve bu mülâhaza içinde olacaktı.

Burada diğer önemli hususlardan biri de, kumandanın her ân askerinin başında olmasıdır. Tarih şahittir ki, ne zaman İslâmî bir devletin başındakiler, ordularının başında bulunmuşlarsa, ekseriyetle hep muzaffer olmuşlardır. Ve, belli bir dönemde Osmanlılar’da olduğu gibi, ne zaman da padişahlar sarayda oturmaya başlamışlarsa gerileme, gevşeme ve çözülme başgörtermiştir. Kanûnî, 46 senelik saltanatını hep at sırtında ve cepheden cepheye koşarak geçirmiştir. Devleti zirvede tutabilmesinin en büyük sırrı da -Allah’ın inayetiyle- işte budur.

Yukarıdan beri arzetmeye çalıştıklarımızla gördük ki, Bedir de diğer zaferlerimiz gibi, Allah yolunda, Allah’a güvenilerek ve şartlarına riayet edilerek, yani sebeplere tutunarak elde edilmiş bir zaferdir. Evet, Allah Resûlü, bütün fiilî duâya ait hususları tamamladıktan sonra, orada da, ellerini açmış ve Rabbine duâ duâ yalvarmıştı. Bu iki duâ birleşince de, Cenâb-ı Hakk, mü’minlere parlak bir zafer nasip etmişti.

Arîz ve amîk olmasa da, siyer ve magâzinin bize intikal ettirdiği ölçüde, size Bedr’i intikal ettirmeye çalıştım. O, mükemmel bir askerdi. Bu mükemmel asker bir avuç serdengeçtisiyle, falsosuz, fiyaskosuz, Rabbi’nin takdir buyurduğu noktaları tutuyor ve biz, O’nun başarılarının alnında hep: “Muhammedu’r-Resûlullah” gerçeğini okuyoruz.. evet, O niçin başarılıdır? Çünkü Muhammed (sav), Allah (cc)’ın Resûlü’dür. O, Cenâb-ı Hakk’ın tâlimiyle, terbiyesiyle ve Allah’ın iyi bir asker kılmasıyla iyi bir askerdi. Evet O, dersini Allah (cc)’tan alıyordu. Çünkü O, bir vazifeliydi. Bu mevzuda O’na bahşedilen en büyük mazhariyetlerden biri, Allah (cc)’tan gelen emirleri, bütün incelikleriyle anlayıp değerlendirebilecek olan “fetânet-i azam”dı. Bu, akıllara durgunluk veren akıl; (Cerbeze yapan, kendine göre bir yol tutup giden değil) ilâhî maksatları, Allah (cc)’ın emir ve isteklerini arızasız, kusursuz anlayan akıl demekti. Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, ferman-ı ilâhî olan Kur’ân’la, kâinat kitabındaki gerçekleri te’life muvaffak olan tek insandır. Evet, Kur’ân ne diyorsa, daha evvel Allah (cc)’ın ilim pergeline göre işlenmiş, kudret ve irade ile ortaya konmuş, meşîet-i ilâhî ile meydana getirilmiş kâinat kitabı da, aynı şeyleri anlatmaktadır. Bu iki kitabı tevfîk etmede, daha doğrusu, bu tevfîki kavrayıp ifade etme ve hayata geçirmede Hz. Muhammed (sav) tekdir, müstesnadır ve eşimenendi yoktur.

2. ..Ve Sarp Yokuş Uhud

Şimdi de, Allah (cc)’ın inayetiyle, Uhud’a dönerek, bir de Uhud zaviyesinden, O muhteşem Asker, O Büyük İnsan ve O menendi olmayan Nebî’nin, Uhud’da ortaya koyduğu ferâset ve fetâneti beraber takip etmeye çalışalım. Mü’minin münafıktan ayrıldığı Uhud, vefâlının vefâsızdan ayrıldığı Uhud, yiğidin kalleşten ve korkaktan ayrıldığı Uhud, Nebî’ye gerçekten bağlı olanın, yüreğinde zaaf olandan ayrıldığı Uhud... O hep ürpertilerle anılacaktır.

Allah Resulü, birgün Uhud’un eteklerinden geçerken, uzun uzadıya bu dağa bakmış ve "Uhud öyle bir dağdır ki o bizi sever biz de onu” 183 buyurmuştu.

Yukarıda da arzettiğim gibi, bu söz, 14 asır öteden, Uhud’a karşı kalbinde bir küskünlük duyabileceklere, sanki Uhud’un müdafaası gibidir. Allah Resûlü, bir yanlış anlayışla, Uhud’a vefasızlık ve uğursuzluk isnadında bulunulmasın diye, gönüllere su serpmiş ve rencide olan müslüman onura, başka sebep ve sâiklerin bulunduğuna işarette bulunmuştur. Evet, Asr-ı saadette, müslümanların onuru, Uhud’da olduğu kadar, başka hiçbir karşılaşmada kırılmamıştır. Bu doğrudur; fakat sebep, Uhud değildir. Hatta Uhud, müslümanların paniğe kapıldığı saatlerde onları himaye bile etmiştir. Esbap plânında ona sığınmışlar ve mutlak bir mağlubiyetten kurtulmuşlardır.

Netice itibariyle, Allah Resulü’nün bir başka derinliğini ortaya çıkaran hezimet görüntülü muvakkat sarsıntıda asıl sebep, bazı münafıkların, işin başında ordudan ayrılarak, müslümanları arkadan vurmaları.. ve yine daha işin başında, müslümanların kuvve-i maneviyelerini sarsmaları.. Bu arada, Ashab’ın, kendi seviyelerine denk emre itaatteki inceliği tam kavrayamamış olmaları.. meşru da olsa, bazılarında ganimet arzusu belirmesi gibi şeyler sıralanabilir. Her ne sebebe bağlı olursa olsun, Uhud’ da küçük bir sarsıntı geçirildiği muhakkaktır. Ve bunu Uhud’a bağlamak hiç de doğru değildir. Onun içindir ki, Allah Resulü, Uhud’u sevdiğini ifade buyurmuş.. ve bu vehmi zihinlerden silmiştir.

Şimdi, evvela Uhud’a nasıl gelindi, Uhud savaşına sebep olan sâikler nelerdi? Bundan kaçınılması mümkün değil miydi? Söze buradan başlayarak, önce Uhud’un bir tahlilini yapmaya çalışalım ki, bu mağlubiyet gibi görünen savaşta dahi Allah Resulü, eşsiz bir Erkân-ı Harp ve nazîrsiz bir askerî dehâ -O’nun için bu tabiri kullanma caizse- olduğu ortaya çıksın.

Bedir hezimeti, Mekke müşriklerinin gayz ve kinini iyice körüklemişti. Bilhassa, Bedir’de yakınları ölenler, durmadan Mekkelileri harbe kışkırtıyor ve tahrik ediyorlardı.

Bu tahrikler; Mekkelilere de münhasır kalmadı. Ka’b b. Eşref vasıtasıyla, Medine içinde de fitne ateşi tutuşturulmaya çalışılıyordu. Ka’b b. Eşref, şiirleriyle müslüman kadınlara iftiralar atan ve mü’minleri birbirine düşüren tipik bir yahudiydi. Hatta o yılan dilini, Allah Resûlü’ne bile uzatmaktan çekinmezdi. Tabii, müslümanlar bu durumdan çok rahatsız olurlardı ama, her defasında Resûlullah’ın tedbir, temkin ve sabrına takılırlardı.

Seriyye tertibini, onlar da öğrenmişti. Yaptıkları saldırı ve yağmalarla Medine halkının kuvve-i ma’neviyesini kırmaya çalışır ve yer yer bunda muvaffak da olurlardı.

İşte Bedir’den sonra, bir sene boyunca hep böyle tahribat yapıldı. Vücuda musallat, zararlı mikroplar gibi, Mekkeliler de artık Medine’ye musallat olmuşlardı. O emin ve medeniyetin beşiği olmaya namzet beldenin, bütün zararlı mikroplardan korunması gerekiyordu.. Ve Allah Resûlü de işte bunu yaptı.

İslâm’ın en azılı düşmanı Ka’b b. Eşref, bu dönemde öldürüldü. Çünkü O, büyük bir ihanet şebekesinin başındaydı. Öldürülmesi mutlak bir zaruret haline gelmişti. Muhammed b. Mesleme bu zarûreti yerine getirdi.184

Beni Kaynûka yahudileri, gemi azıya almış, sürekli serkeşlik yapıyorlardı. Bu arada bir müslüman kadına sarkıntılık yaptılar; sonra çıkan kavgada karşılıklı adam öldürmeler oldu. Bu da yetmiyormuş gibi, kalelerine güvenip, Allah Resûlü’ne meydan bile okudular. Küstahça, “Sen harp bilmeyen Kureyşlilerle savaştın, eğer bizimle savaşırsan, harbin ne olduğunu, o zaman görürsün!” dediler. Allah Resûlü de, her zaman müslümanlara saldıran ve daha büyük saldırılar plânlayan bu nâmertlerin üzerine yürüdü. Yaptıklarına pişmanlık duyup teslim oldular ama, güven vadetmediklerinden Allah Resûlü de onları Medine’den sürdü185. Medine artık, yavaş yavaş emin belde haline geliyordu. Bu arada Mekke, bütün şiddetiyle kaynamaya devam ediyordu. Ebu Süfyan, müslümanlardan intikam alıncaya kadar, başına koku sürmeyeceğine yemin etmişti. Hatta bir ara Beni Nadr yahudilerinin bulunduğu mıntıkaya kadar gelmiş, müslümanlara ait bir-iki evi de kundaklamıştı. Müslümanların geldiğini duyunca da Mekke’ye kaçmıştı...186

Allah Resûlü’nün kurduğu haber ağı, kesintisiz işliyor ve bütün olup bitenleri saati saatine merkeze ulaştırıyordu. Bu arada bir haber daha geldi. Kureyş, çoluk-çocuk, kadın-erkek kim varsa hepsini, hatta bazı kabilelerden yandaşlarını da alarak Medine’ye doğru ilerlemekteler. Allah Resûlü, kurultayını toplayarak istişâre etti. Kendi düşüncesi, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma merkezindeydi. Çünkü, Bedir’de nasıl Kureyş, hiç beklemediği bir strateji ile karşılaşmıştı, şimdi de öyle olacaktı. Kureyş, Bedir’deki tecrübeleriyle, kendini bir meydan muharebesine hazırlayarak geliyordu. Eğer Medine’de kalınıp müdafaa yapılsaydı, durumları uzun süre muhasaraya müsâit olmayan Kureyş, ümitsiz bir bekleyişten sonra geldiği yere dönüp gidecekti. Allah Resûlü, bu düşüncelerini, yaklaşık olarak şöyle izah buyurdu: “Çocuk ve kadınları emniyet içinde kalabilecekleri yerlere yerleştirelim. Sonra da Medine’nin kenar mahallelerinde Kureyş’e karşı müdafaada bulunalım.”187

Efendimiz, bu strateji ve taktik ile şu hususları düşünüyordu:

a. Müslümanların esas gaye ve hedefi harp değildir. Onlar, emniyetin temsilcileridir.

b. Ancak, hak ve hakikati neşretmelerine mâni olmak istendiğinde, onlar bu mâniayı ortadan kaldırmak için her şeyi göze alır ve harb ederler.

c. Müslümanlar, saldırıya uğradıklarında dini, vatanı, ırzı, namusu müdafaa için savaşırlar.. ve gerekirse, bunun için can verir ve can alırlar. Bu da onların en meşru haklarıdır.

Etrafta, mütehayyir, hâdiseleri izleyen insanlara verilecek bu tür imajlar çok mühimdir ve Allah Resûlü, bu imajı yerleştirmek için müdafaa harbini tercih etmekte idi..

a. Uhud Öncesi Meşveret

Allah Resulü, müdafaa harbi yapacaktı.. düşünceler bu noktada temerküz ediyordu. Bu arada bir de rüya görmüşlerdi: O, “Kendi zırhının içine girmiş ve bir kısım sığırlar boğazlanıyor, mübarek kılıcının ağzı bir diş atıyor.” Bu rüyayı kelimesi kelimesine şöyle tabir buyurdular: “Bu zırh bizim için Medine’nin içidir, müdafaa harbi yapalım. Onlar saldırsınlar, biz onları burada karşılayalım. O boğazlananlar, benim Ashabım’dır. Oraya gitmeyelim. Kılıcımın ağzından bir parçanın kopması ve diş atması, yakınlarımdan birisinin ölmesi demektir.” Evet Allah (cc), göstermiş, tembihde bulunmuş ve Habib’ine bir sinyal vererek âdetâ; “onlara müdafaa harbi yapın” demiştir. Rüyada Resûlullah’ın kılıcının ağzından bir parça kopmuştu ki, bu, Hz. Hamza’nın şehadetine işaretti. Evet Allah’ın Arslanı Hamza, bu muharebede şehit olacaktı188. Bu sırada Bedir’de bulunmayanlar da vardı ki, bunlar da şehid olmak için hep duâ ediyorlardı. Allah (cc), onların duâlarını da kabul buyuracaktı.

Mesela; Enes bin Nadr “Allah beni müşriklerle bir karşılaştırırsa” diyor ve şehidlik arıyordu. Yani Enes ve emsali: O hangi gündür, o günün adı nedir ki, ben o gün şehit olur, şehadet kanı ile abdest alır ve bu halimle Allah’ın huzuruna çıkarım mülahazası içindeydi.. ve onlar bunu ciddi bir istek ve önü alınmaz bir arzu ile bekliyordu. Bütün bir sene hep bunu heceleyip durmuşlardı. Elbet böyle bir duâ reddolunmazdı ve olmadı189. Kimbilir daha niceleri aynı arzu ve istekle yanıp tutuşuyor ve duâ duâ Allah (cc)’a yalvarıp bir meydan muharabesi talep ediyordu ki, O’na da şehidlik kapısı açılsın.

Abdullah bin Cahş, Amr İbni Cemuh, Sa’d İbn-i Rebi, hepsi de şehitlik bekleyen ukba buudlu insanlardandı. Keza, Sümeyra Hanımın (r.anha) çocukları da şehitlik bekleyen kimseler arasındaydı. Şehitlik onların her gece rüyaları ve hülyâları olmuştu. O gün bunlar, orada, meşverette ağır bastılar.

Allah Resulü, meşveretle mes’eleleri topluma mâl ediyordu. O öyle davranacakdı ki, harekete iştirak eden her fert, fikren o işe sahip çıksın. Böylece, her fert, içinde kendi düşünce ve görüşü de olan mes’eleye daha çok omuz verecekti. Çünkü o da, fikren o düşünce örfanesine iştirak etmiş oluyordu. Gerçi Allah Resulü vahiyle müeyyeddi. Ama, bazı kimseler, daha sonra kadere taş atmasın, “şöyle olsaydı, böyle olsaydı” demesinler diye, evvela meşveret ediyor, sonra meşverette kendi içtihatların, da ortaya koyuyordu. Gençler: “Ya Resulallah! Bedir’de olduğu gibi yapalım: Dışarı çıkalım, “hodri meydan” diyelim, yüz yüze, göğüs göğüse vuruşalım. Bizi bu şerefli mücadeleden mahrum etme” diyorlardı190. Evet bunlar, Bedr’i örnek alıyor ve böyle harb etmek istiyorlardı. Halbuki Allah Resulü, tatbik ettiği bir stratejiyi, ikinci muharebede tatbik etmeye taraftar değildi. Düşman daima sürprizlerle karşılaşmalıydı. Ne var ki gençler, alternatif düşüncede ısrar ediyorlardı. Büyükler mes’eleye muttali olduklarında ise, Allah Resulü, çoktan zırhını giymiş, kılıcını kuşanmış bulunuyordu. Bunların gelip gençlerin ısrarlarından vazgeçtiklerini bildirmeleri, mes’eleyi artık değiştiremezdi. Zira o zaman da bir kısım fikir ayrılıkları ve değişik mahzurlar doğuracaktı.

Evvela, karar verdikten sonra karardan dönülmesi, başka kimselere de baskı yapma ve fikirleri istikametinde zorlama düşüncesi verecekdi ki, bu da fasit bir daire içine girilme demekti. Halbuki verilen karardan dönmek ve fertlerin duygu ve düşüncelerine göre durmadan karar değiştirmek, sıradan bir liderin dahi yapmayacağı bir yanlışlıktı. Elbetteki liderler lideri, İki Cihan Serveri, böyle bir yanlıştan müberrâ ve münezzehti.. müberrâ ve münezzeh kalacaktı.

İkincisi: Eğer müdafaa harbi yapılır ve ezkazara bazı arızalar zuhûr ederse, baştan bu işe gönüllü olmayanlardan çeşitli uygunsuz sözler duymak.. en azından böyle bir düşünce her zaman ihtimal dahilindeydi.

Üçüncüsü: Yapılacak müdafaa harbinde, elde edilecek her türlü ganimet, -kazanılacak şeref ve izzet de dahil- hiçbir zaman bir meydan muharebesindeki kadar olmazdı, olamazdı da. Bu da yine, gayr-i memnunların çıkış yapmalarına sebep olabilirdi. İşte bütün bu ve benzeri sebeplerden dolayı Allah Resûlü şöyle buyurdu: “Bir nebî zırhını giydikten sonra, Allah onunla düşmanları arasında hükmünü vermedikçe, ona zırhını çıkarmak yakışmaz!...”191 Çünkü Allah O’na: ·“İstişâre ile karar verip azmettiğinde, Allah’a güven ve O’na tevekkül et” (Âl-i İmrân, 3/159) buyurarak kararlılığı emrediyordu. Evet, yoldaki her tereddüt, arkadakilerin kalbine korku ve tereddüt salar. Her yeni hareket halkı değişik fikirlere sevk eder ve teşettüt-ü âra (görüş dağınıklığı) olur. Bu da dağılıp çözülmelere yol açardı.

Gerçi Allah Resûlü, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapmak istiyordu. Fakat meşverette meydan muharebesi yapma fikri ağır basınca, istişâre istikametinde karar verdi ve bir daha da kararından dönmedi. Bunun akıbeti ne olursa olsun dönmezdi de. Zira, millet ve devlet hayatında “meşveret” gibi çok önemli bir esasın tesbit edilmesi uğrunda, 70 değil 70 bin şehid de olsaydı Allah Resulü, o yol da yürüyecekti..

Bedir, doğrudan doğruya bir fetihdi, Uhud da en az Bedir kadar fetihtir.

b. Uhud’a Doğru

Allah Resûlü, derhal Uhud’a doğru hareket emri verir. Asker Uhud’u tutacak ve böylece düşmanın Medine’ye taarruzu önlenecekti. Kadın ve çocuklar emin yerlere yerleştirildi. Eğer düşman Medine’ye girmiş olursa, arkadan kıskaca alınacak ve böylece düşman hareketsiz hale getirilecekti. Anında karar verilmişti ama, alternatif stratejiler de vardı.

Uhud’un eteğine varıldığında harp vaziyeti alındı, Müslümanlar, bütünüyle 700 kişiydi. Daha önce orduya iştirak etmesine rağmen Abdullah b. Ubey b. Selül, 300 adamını alarak, kendi dediğinin olmadığını ileri sürmüş ve ordudan ayrılmıştı192. Müslümanların arasında zırhlıların sayısı 100 kadardı. Sancak yine Mus’ab b. Umeyr (ra)’e verilmişti193. Süvarilerin başında ise Zübeyr b. Avvam (ra) vardır. Zırhsız askerlerin başında da Hz. Hamza (ra) bulunuyordu..

... Ve okçular... Düşmanın arkadan gelmesine mâni olmak üzere önemli bir yere yerleştirilen bu okçuların başında Abdullah b. Cübeyr (ra) vardı. Allah Resulü, o gün okçulara ısrarla şöyle demişti: “Siz, bizim arkamızı koruyun.. Ve zinhâr yerinizden ayrılmayın. Bizi ganimet paylaşıyor görseniz bile yerinizi terketmeyin. Ve yine bizim cenâzelerimizi kartallar kapıp götürüyor olsa bile bulunduğunuz yerde kalın!.”194 Allah Resulü tam tekmil kendisine düşen şeyleri yapmıştı. Bu defa saf şeklinde değil de değişik bir tatkik uygulayacaktı. Ordusunu Uhud’un bağrına çekecek, düşmanı kıskaç içine alacak ve onları okçularla kıstıracaktı. Sonra bir kısım ölüm fedâilerini; İbni Cahşları, ölüm arayan Mus’ab İbn-i Umeyrleri, Ebu Dücâneleri ve arslanlar arslanı seyyidinâ Hz. Hamza’ları düşmanın bağrına salacaktı..

Bedir’de parola “Ehad! Ehad!” tı. Uhud’da ise “Öldür! öldür!” ma’nâsına “Emit! Emit!” di195. Burada taktik de parola da değişmişti; Müslümanlar, Allah ve Resûlü aşkına, kendilerini koruyacak ve düşmanı öldüreceklerdi.

Savaş plânı düşünüldüğü gibi hazırlanmış.. ve Allah Resulü elinde tuttuğu kılıcı göstererek: “Hakkını vermek şartıyla bu kılıcı isteyen var mı?” buyurmuşlardı. Bütün Sahâbe coşmuş ve herkes bu kılıcın kendisine verilmesini istemişti ama, herkesi herkesten daha iyi tanıyan Allah Resulü, gözleriyle kılıcın asıl sahibini arıyordu. Derken kılıcın asıl sahibi Ebu Dücâne sordu: “Ya Rasulallah! Bu kılıcın hakkı nedir?” Allah Resulü: “Eğilip bükülünceye kadar harp etmektir” buyurdu. O da: “Hakkını vermek üzere bu kılıcı bana ver ya Rasulallah” dedi.. ve artık kılıçla gerçek sahibi buluşmuştu. Ölüm sarığını başına sardı ve düşman saflarına daldı. Ensâr, Ebu Dücâne (ra)’yi çok iyi bilirlerdi. O, al renkli sarığı sardığı zaman, artık ölüme gidiyor demekti.. ve bu esnada kimse Ebu Dücâne (ra)’nin karşısında bulunmak istemezdi. Ve bulunamadı da. Biz, yukarıda geçen konuşmayı sadece Ebu Dücâne (ra) ile Allah Resulü arasında geçmiş bir konuşma olarak biliyoruz196. Halbuki Uhud’un sonunda görülecekti ki, Ebu Dücâne (ra) gibi daha niceleri var!

Abdullah b. Cahş (ra), kendisini öldürecek bir hasımla karşılaşmak için Allah (cc)’a duâ etmektedir. Aman Allahım bu nasıl ukbâ ve ebediyet mülahazasıdır! Hamza (ra)’nın kükreyişleri arslanların ödünü koparacak gibidir. Ve bu ölüm fedailerini düşmanın bağrına salmak, hiç beklenmedik bir stratejiydi ki, Ebu Süfyan, Bedir hesapları yaparken, yeni bir şaşkınlık yaşıyordu. Evet, Uhud’da karşılaştıkları hiç de Bedir’dekilere benzemiyordu. Hele, “Ölüm! Ölüm°” naraları, Kureyşlileri sıtmalılar gibi tir tir titretiyordu. Evet, müşrikler böyle bir şey beklemiyorlardı. Beklemedikleri için de birden bire bozguna uğramışlardı ki, işte Uhud’un birinci safhası buydu. Bu birinci safhada, Allah Resulü Medine ile Uhud arasında, sırtını Uhud’a vererek okçularını uygun bir yere yerleştirmiş onlara: “Sakın yerinizden kıpırdamayın!” demiş, sonra da arslanlarını düşman ordusu üzerine salmış ve düşmanı bozguna uğratmıştı.. hem öyle bir bozguna uğratmıştı ki, kaçanlar kendilerini bir anda kadınların çadırlarında buldular. Bu arada Ebu Dücâne (ra) tâ merkezde korunan, Ebu Süfyan’ın hanımı Hind’in yanına kadar gidip ulaştı; hatta kılıcını kaldırıp tam başına indireceği zaman “Allah Resulü’nün kılıcını bir kadının kanı ile kirletmeyeyim” mülâhazasıyla geriye döndü197. Bütün sahâbe, bu kadar başarı ile, kendilerine verilen rolü çok iyi oynamış, vazifesini bihakkın yerine getirmiş ve mücadele etmenin hakkını vermişlerdi. (Allah (cc) ebeden onlardan razı olsun.)

Âl-i İmran sûresi, sanki Uhud’da mücadele veren bu insanları destanlaştırmaktadır. Geçmiş peygamberlerden misallerle, onların etrafını alan yiğitler tablolaştırılıp tasvir edilirken Allah Resûlü’nün etrafındaki bu bahadırlara da telmihler yapılmış ve şöyle denmiştir:  “Nice peygamberlerin yani "savaşan Rabbânîler vardır ki, Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşememişler, yılmamışlar ve boyun eğmemişlerdir. Allah sabredenleri sever. Onların dedikleri ancak şu idi: “Rabbimiz! Günahlarımızı, işimizdeki aşırılıklarımızı bize bağışla, sebatımızı arttır, inkarcı topluluğa karşı bize yardım et!” Bu yüzden Allah, onlara dünya nimetini de âhiret nimetini de fazlasıyla verdi. Allah işlerini iyi yapanları sever.” (Âl-i İmran, 3/146-148).

Âyet, Rabbânîleri anlatıyordu. Ama tarihi tekerrürler zaviyesinden anlatılanlar, Uhud’da kavga veren insanlardı. Zaten bu âyetler Uhud münâsebetiyle nâzil olmuştu.

c. Uhud’un Safhaları

Uhud’da üç ayrı tablo vardır:

aa. Birinci tablo:

Allah Resûlü’nün alelacele verdiği kararların başarı ve muvaffakiyetle neticelenmesi tablosudur. Gerçi bu bölümde de birkaç şehit verilmişti. Ama; Seyyidinâ Hz. Hamza, Ebu Dücâne, İbn-i Cahş (r.anhüm) düşmanı ekin biçer gibi biçip geçmişlerdi. Ve, açık bir zafer kazanılmış, düşman da bozguna uğratılmıştı. Bu esnada kadınlar, yollarda kaçışanların ayaklarından tutup, kaçmayı önlemeye çalışmış ve “bu size yakışmaz” diye yalvarmışlardı ama, kaçmaya yüz tutmuş Mekke ordusunu durdurmak mümkün değildi.

Bu karşılaşmada, müslümanların sayısının, münafıklar ayrıldıktan sonra 700 kişi kadar olduğunu mevsuk tarihler söylüyor. Karşı tarafın gücü ise üç bine yakındı. Bu da takriben müslümanların beş katı demekti. Yani her fert, beş insanla savaşmak zorundaydı. Kureyş, kadınlarını, çocuklarını da getirmişdi. Bunlar def çalıyor ve askeri coşturuyorlardı. Müşrik ordusu tam tahkim edilmiş, hazırlıklı idi, ama, Müslümanın fendi karşısında, Bedir’de olduğu gibi, burada da yine bozguna uğramışlardı. İşte tam bu esnada emir dinlememe gibi bir talihsizlik oldu ki, biz buna “zelle” diyoruz. Zira, onlar mukarrebîn, yani Allah (cc)’a çok yakın ve sanki O’nu görüyor olma mevkiinde bulunuyorlardı. Bizler, İslâm ve îman mevkiinin insanlarıyız. İman ediyor, İslâm’ı yaşıyor ve ötesinde daha derinliklere akıl erdiremiyoruz. Onlar ise, Allah (cc)’ı görüyor gibi ibadet etme mevkiinde bulunuyor ve her şeyi bizden çok farklı görüyorlar; hatta çok defa kemiyetsiz, keyfiyetsiz lahutî derinlikler müşahede ediyorlardı. Bu kadar yakın olduklarından dolayı, kalplerinden ve kafalarından geçecek şeylerden dahi muâheze olabilirlerdi. İşte orada hafif bir çözülme.. ve Allah Resulü’nün hezimette zafer çıkarma stratejisine giden yoldaki sarsıntı bir mukarrebîn okşanmasıydı. Evet, zaferden sonra da Allah Resulü, Uhud’da başarılıdır. Bir kısım tarihlerin yazdığı gibi, Uhud, hezimet değildir. Ben şahsen burada “Hezimet” tabirini çok ağır buluyorum. Ruhen bu kelimeden rahatsız oluyor ve onun yerine “Uhud’da bir aralık sarsıntı oldu” diyorum.

bb. İkinci tablo:

Düşman hezimete uğramıştı. Kaçan kaçana bir bozgun vardı. Müslümanlar ister istemez Bedr’i hatırladılar. O zaman da düşman ordusu böyle kaçmıştı. Derken işin bittiğine hükmettiler. Sıra ganimetleri toplamaya gelmişti. İşte şurada develer, atlar, sığırlar onları bekliyordu. Düşman, bütün mal varlığını bırakıp öyle kaçmıştı ki, zahiren gidip ganimet toplamada hiçbir mahzur görülmüyordu. Bu itibarla da, ganimet toplamaya okçular da iştirak etmişlerdi. Her ne kadar Abdullah b. Cübeyr (ra) onlara Allah Resulü’nün emrini hatırlatmış idiyse de emrin son sınırındaki espriyi kavrayamamışlardı. Zira ayrılanlar, bu emri, “savaşın sonuna kadar sebat edin” şeklinde yorumlamışlardı.. Ve işte savaş sona ermişti. Ayrıca onlara göre böyle bozguna uğramış bir ordunun toparlanıp geri dönmesi muhaldi. İşte Uhud’un ikinci tablosu.!

cc. Üçüncü tabloya gelince:

Okçuların yerlerinden ayrılması, cephede bir gedik açmak demekti ki, hayatında hiç yenilgi görmemiş askerî dehâ Halid’in bunu değerlendirmemesi düşünülemezdi. Ve şimdi fırsat onun eline geçmişti.

Bu esnada müslümanlar, kılıçlarını kınlarına sokmuş, toplanan ganimetlerle meşguldüler. Kimisi de çadırlarına çekilmiş istirahat ediyorlardı ki; Halid, yıldırım gibi ilerledi, ve kalan birkaç okçuyu da şehit ederek arkadan saldırdı. Müslümanlar tamamen hazırlıksız yakalanmışlardı. Hatta onlar, harbi bitti kabul ettiklerinden, harp esnasında olması gereken gerilimlerini kaybetmişlerdi. Bu da yine Halid’in işine yarayacaktı. Fırsatı değerlendirdi ve o müthiş taarruzunu gerçekleştirdi..

Burada, bir noktaya daha temas etmekte fayda var. Esasen, Uhud’a gelinirken bir gedikle geliniyordu. Efendimiz Medine’de kalalım demişti, onlar dinlememiş ve dışarıya çıkmada ısrar etmişlerdi. Bu, onlar adına bir fasit daireye girmek demekti. Şimdi bu fasit daire, başka bir fasit daire daha doğurmuştu. Allah Resûlü, “şurada sebat edin, ayrılmayın!” demişken onlar yerlerini terketmişlerdi ki, bu da onlar için yeni bir zelle ve bir sürçmeydi. Bu sürçmeleri Kur’ân şöyle ele alıyor: “Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı” (Al-i İmran, 3/155).

Yani, işin başında onlara “kalın!” dendi, onlar: “Medine dışına çıkıp harp edelim!” dediler. Harp esnasında onlara, “yerinizden ayrılmayın” dendi. Onlar ise yerlerinden ayrılıp, ganimet toplamaya, daha doğrusu, bu mevzuda diğerlerine yardım etmeye koyuldular. Birinci söz dinlemeyiş, onlar için bir fasit daireye girişti. Birinci fasit daire, ikincisini doğurdu. Eğer Cenâb-ı Hakk, rahmetiyle bu fasit dairelerin devam etmesine mâni’ olmasaydı, yanlışlıklar birbirini takip edip gidecekti... Rahmetin gazaba sebkat edişi bir kere daha ayan-beyan zuhur etmiş ve o mukarrebîn topluluğuna kanat açmıştı.

Bir de orada, harp bitti diye, ganimet toplamaya koyuldular. Gerçi bu, harbe iştirak eden ve muvaffak da olan muharipler için gayet normal bir hareketti. Ancak, mukarrebîn için bu dahi bir kayma sayılırdı. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Bedir’de elde edilen ganimetler sebebiyle Habibi’ni dahi ikaz etmişti.. (Enfal, 8/67-68). Hatta Allah Resulü ve Ebu Bekir (ra) bu ikaz karşısında hıçkıra hıçkıra ağlamış ve Hz. Ömer (ra) onları ağlar görünce, o da aynı şekilde gözyaşı dökmeye başlamıştı.198

Onlar, dünyaya meyledemezdi.. aksine ona karşı tavır belirlemeleri lazımdı. Ganimeti, alalım, götürelim düşüncesi, bize göre mahzursuz olsa bile, o cephede, o meydanda, şehitlerin kanları ile yıkanmış o zeminde mukarrebînin buna tenezzül etmesi daha sonra onları vicdanlarında yakıp bitireceğinden, Allah te’dib-i acilesiyle bu acı akıbetten onları siyanet buyurdu. Ama, bir gedik daha açılmıştı. Musibet, musibeti unutturur gerçeği çizgisinde her yeni musibet, bir öncekini unutturacak kadar adetâ katlanarak geliyordu. Mesela; en sonunda bütün musibetleri unutturacak olan, Efendimiz’in kuşatıldığı, hatta şehit edildiği şâyiası onlara, her şeyi unutturmaya yetti.. bereket versin, tam Efendimiz’in bulunduğu yere kadar ulaşıldığı esnada, Efendimiz etrafında, sesini duyurabileceği kimselere sesini duyurmuş ve o ilk tahşidât ile çevresinde etten kemikten bir kale teşekkül etmişti. Nice kadınlar ellerinde sargılar, bellerinde mataralar, yaralılara su vermek ve yaralarını sarmak için oraya gelmişlerdi.. tabii başlarında da Ümmü Umâre (r.anha), tarihin şerefle yâd edeceği büyük kadın.. beyini ve oğullarını göndermişti, onlar savaşacaklardı. Kendisi de belinde matara, elinde sargılar, yaralıları tedavi için orada bulunuyordu. Gördüğü manzara dehşet vericiydi. Allah Resulü’nün etrafında etten kemikten bu kale parça parça olup devriliyor ve hâin eller adım adım O’na doğru yaklaşıyorlardı. Aslında bütününü doğramadan hatta onları kütükte doğranan bir et haline getirmeden, Allah Resulü’nün semtine sokulmaları mümkün değildi. Orada artık, her gayz ile bilenen kılıç, O’nun için bileniyor, her nefretle atılan ok, O’nun için atılıyor, her kalkan mızrak, O’na doğru kalkıyor, ama bütün bunlar gidip bir mü’minin bağrına saplanıyordu. Bir an gelmişdi ki kırılmadık kol, kesilmedik baş kalmamıştı. Tam bu esnada Allah Resulü, üzerine gelmekte olan bir grup gözü dönmüşü göstererek: “Bunlara karşı kim çıkacak?” deyince Nesibe (ra) elindeki sargıları, belindeki matarayı atarak: “Ben Ya Resulallah!” cevabını vermiş ve müdafaa hattında yerini almıştı. Artık şimdi o, bir dişi arslan gibi elindeki kılıçla sağa sola saldırıyor ve Resulullah’a yaklaşanları biçip geçiyordu.

Bütün hayatı, şeref tablolarıyla âdetâ bir danteladır Akabede Efendimiz’e biat edip Medine’ye davet etmesi.. bütün aile efradıyla İslam’ın emrine girmesi.. Peygamberimiz’in önünde Uhud’u göğüslemesi; en babayiğitlerin önünde bir performans sergilemesi.. tesettür ayeti nazil olunca, fiilen cihada iştirak edememe üzüntüsüyle sarsılması.. yalancı peygamberler döneminde, yeniden sahneye çıkıp, Yemame’de savaşması; savaşıp kolunu ve oğlunu orada bırakıp geriye dönmesi gibi bir kadın mukavemetini aşan çok televvünlü ve dolu dolu bir hayat yaşamıştır200. Uhud’daki ölüm fedailerinden biri de Enes bin Nadır’dı.. Enes bin Malik’in amcası.. Enes Bin Nadır (ra), hem savaşıyor hem de “Allah Resûlü’nün öldüğü yerde siz ne diye ölmüyorsunuz?” diye haykırıyordu201. İlk tahşidât burada olmuştu ve düşman ordusu da burada bozguna uğratılacaktı. Artık, sarsıntı durmuş ve Allah Resûlü, emre itaatteki inceliği anlayamayan arkadaşlarına her şeye rağmen yeni emirler veriyor, yeni stratejiler sunuyordu. Bu arada, Sa’d İbn-i Rabî (ra) Uhud’un bir köşesinde ölümünü beklerken yanına giden sahabiye şöyle gürlüyordu: “Allah Resûlü’ne selâm götürün, Uhud’un arkasından buram buram cennet kokularının geldiğini duyuyorum. Ve cemaatime de selâm götürün, nefes alıp verdikleri sürece Allah Resûlü’ne bir şey olursa Allah (cc) huzurunda yakalarını kurtaramazlar!.”202

... Ve tabii şehitlik için duâ edenlerin duâsı da kabul olmuştu: Enes bin Nadır duâ etmiş, İbn-i Cahş duâ etmiş, Hamza duâ etmiş ve bunların duâları kabul olunmuş, olunmuş da kanatlanıp göklere uçmuşlardı. Uçan uçup gitmiş, kalanlar kan seylabları önünde sürüm sürüm.. ve sanki Uhud da herkes gibi ağlıyor; ama kan ağlıyordu.. bir de yüreklerin kan ağlaması vardı ki, o da Allah Resulü’nün vefatı şayiasıyla feverana başladı; başladı ve çoklarının kuvvei ma’neviyesini sarstı.. Ve işte bu esnada, Müslümanlardan bir kısmı Medine’ye gelip yeni bir tabye plânlamak, kimi başka mülahazalarla sağa-sola koşuşup durmaya başlamışlardı.. ve tam ma’nasıyla panik içindeydiler ki; tam bu esnada Ka’b bin Malik’in o gürül gürül sesi duyuldu: “Ey Müslümanlar! Size müjdeler olsun işte Resulullah (hayattadır).”203 Uhud bu sesle; yeniden bir “ba’su ba’del-mevt”e uyanır gibi cana geldi ve herkes O’na doğru koşmaya başladı. İkinci tahşidât, Resulullah’ın içinde bulunduğu çukurun etrafında yapıldı. Yeniden, etten-kemikten bir sur teşekkül etmişdi. Kimisi O’nun etrafında pervâne gibi dönüyor, kimisi mübârek yüzüne saplanmış miğfer parçalarını çıkarmaya çalışıyor ve kimisi de halkın orada toplanmasını temine çalışıyordu. Ama hepsi de O’nun üzerine tir tir titriyordu204. Zaten, O’nun bir tek dişine zarar gelmemesi için canını vermeyecek tek bir sahâbe yoktu. İşte bu, Allah Resulü’nün etrafındaki ikinci tahşidâttı.! Bir kere daha ölmeye söz verecek ve O’ndan ayrılmayacaklardı. İnsanlığın İftihar Tablosu, büyük asker, yeniden zimamı eline aldı. Artık okçuların yerlerini terk etmesi, başkalarının gidip uzak cephelerde savaşması, O’nun yeni harp stratejilerine mâni olmayacaktı. Etrafında toplananlarla O, sessizce Uhud’un arkasına çekilmiş, orada tekrar bir güç olma plânları hazırlıyordu. Yani, Allah Resulü, muvaffakiyetle neticelenecek olan üçüncü tabloyu hazırlamaktaydı.205

d. Hezimetten Zafere

Bu üçüncü tablodaki yine mutlak bir zaferdi.. zaferdi, zira, düşman ric’at etmiş, Müslümanlar da onları kovalamışlardı. Vakıa, Ebu Süfyan yeni bir taarruza niyetlenmişti ama, Safvan b. Ümeyye: “Ya Eba Süfyan geri dönelim. Zira Muhammed’e onların hepsini öldürmeden ulaşmamız mümkün değildir. Şimdi bir zafer kazandık. Bunu hezimete çevirmeyelim!” diyerek onu bu akıbeti şüpheli hareketten vazgeçirmişti. Aslında, o da aynı kanaatte idi. Ve, Mekke’ye doğru yola koyuldular.206

Mağlûbiyet gibi görünen bir durumdan sonra Allah Resûlü, âdetâ yeniden parlak bir zafer kazanmıştı. Bununla da kader, sanki sahâbeye şöyle bir ders veriyordu: Allah (cc), Habîbi’ne doğrudan doğruya kendi inayet ve keremiyle muvaffakiyetler bahşetmektedir. Sizin kılıçlarınız sadece birer sebeptir ve zevahir açısından vardır. Yoksa, Resûlü’nü zaferden zafere ulaştıran sadece ve sadece Allah (cc)’tır. İşte, Uhud’un hem başında ve hem de neticesinde elde edilen zaferler, Efendimiz’e verilsin diye, arada öyle muvakkat bir sarsıntı yaşanmıştı. Fakat Allah (cc) bu en zor şartlarda dahi Efendimiz’i yalnız bırakmamış ve O’na va’dettiği nusreti vermiştir ki, âyet bu hususu şöyle dile getirmektedir:  “Andolsun ki, Allah size verdiği sözde durdu. O’nun izniyle kâfirleri kırıp biçiyordunuz ama, Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta nizaa düştünüz ve isyan ettiniz, sizden kimi dünyayı, kimi âhireti istiyordu; derken denemek için Allah sizi geri çevirip bozguna uğrattı. Andolsun ki O sizi bağışladı. Allah’ın mü’minlere nimeti boldur. Peygamber arkanızdan sizi çağırırken, kimseye bakmadan kaçıyordunuz. Kaybettiğinize ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye, Allah sizi kederden kedere uğrattı. Allah işlediklerinizden haberdardır” (Âl-i İmran, 3/152-153).

Allah ile sizin aranızda mukavele vardır. O: “Siz Bana verdiğiniz sözde durun Ben de sözümü yerine getireyim” (Bakara 2/40) buyurmaktadır. Bu mukavele asla Allah (cc) tarafından bozulmaz. Şayet siz, bu mukaveleyi bozarsanız Allah da bozar.. ve deniyor ki; Uhud’da da Allah size verdiği sözünü tuttu. O’nun emri, izni ve meşîeti ile işin başında kâfirleri biçip geçiyordunuz.

“Sonra hiç beklenmedik bir anda ve yok yere fiyaskoya girdiniz. Beş dakika sonra gelmeniz gerekirken, ganimete beş dakika evvel geldiniz ve emri beklemediniz. Evet, Sultanlar Sultanı, kumandanlık otağında emir vereceği anı bekliyordu. Fakat siz acele ettiniz.. derken aranıza nizâ girdi. Evet cephe bozulup da bir tabyede tutunamayınca nizâ çıkar. Zaten her yeni karar teşettüt-ü âra’ya sebebiyet verir ve düşünce farklılıkları meydana getirir.. ve her düşüncenin sâliki olur.. derken birlik ve vahdet bozulur. Allah (cc) size gösterdiği şeyi gösterdikten sonra baş kaldırdınız, siz mukarrebinsiniz. Bu başkalarına göre günah olmayabilir; ama siz huzur-u risalet penâhiye mazhariyet cihetiyle, insibağa mazhardınız. Sürekli vahiy ile, Allah Resulü’nün ilhamlarıyla ve O’nun sohbeti ile boyanıyordunuz. Siz daha önceden baştan ayağa Allah (cc)’ın memnun olacağı hüviyeti kesbetmiştiniz. Sevdiğiniz bir kısım şeyleri görünce -dünya idi bu ve çok önemli değildi.. Olsa da olurdu olmasa da olurdu- Allah (cc) onu da sizin elinizden aldı. Arzuladığınız o şeyden de sizi mahrum etti. Çünkü siz ukbâya tâlib olsaydınız, dünya nasıl olsa arkadan gelecekti. Bir ölçüde dünyaya talib oldunuz. Halbuki dünya tâlebi için sarfedilen enerji kadar bir enerjiyle, Ukbâ taleb edilemez. Ukbâ, daha himmetlice, dünya daha aşağıdan takip edilmeliydi. Ayrıca siz, ukbâyı taleb etseydiniz, dünya koşa koşa arkanızdan gelecekti. Unutmayın, kasem olsun Allah (cc) sizi affetti.”

Allah Resulü, o korkunç sarsıntıdan sonra bir bakıma yeni bir zafer elde etmişti. Ebu Süfyan ordusu Mekke’ye, Allah Resûlü de onların içine ciddi bir korku saldıktan sonra Medine’ye döndüler.

3. Hamrâü’l-Esed’e Doğru

Tam Medine’ye geldikleri an, Nuaym İbni Mes’ud -ki o esnada henüz yolunu bulamamış, henüz şikarına okunu atamamış, henüz ışığa, gündüze uyanamamış bir talihsizdir. Onu tanıyanlar, ona şeytan derlerdi. Evet öyle bir dehaya sahipti. Uhud’da da bu şeytaniyetini bütün derinlikleriyle kullandı- Allah Resûlü’ne geldi ve: “Ebu Süfyan yeniden kuvvetler tertip etmiş geliyor. Beyhûde savaşmayın, teslim olun!”207 dedi. Ne var ki hiçbir mü’min buna pabuç bırakmadı. Allah Resûlü, Medine’nin içine henüz girmiş ve yaralı olanlar, yaralarına sargı sarma fırsatı dahi bulamamışlardı ki, Ebu Süfyan ordusuyla dönüp geriye geldiği haberini aldılar. Oysa ki pek çoklarının ölümü bekleniyordu. Çünkü aralarında yürüyemeyecek derecede yaralı insanlar vardı. Buna rağmen hepsi kalktılar ve Hamrâü’l-Esed’e doğru yola çıktılar. Bu da, Allah Resûlü ve müslümanlar adına yeniden bir sindirme hareketi olacaktı. Buyuracaktılar ki: “Dün Uhud’da bizimle kim var idiyse yarın yine falan yerde toplansın. Kureyş ordusunu takipe çıkacağız!”208 Üzerlerinde örtüler, ölümleri intizar edilen o insanlar, birdenbire mezardan diriliyor gibi hepsi dirildi ve denilen yerde toplanıverdiler. Evet Allah Resûlü’nün hayatbahş olan mübarek sesi ile ölüler bir kere daha diriliyordu. Yaralıların O’nun sesiyle dirilmesi de bir şey mi! Buseyrî’nin dediği gibi:

“Eğer getirdiği mu’cizeler O’nun yüce

şahsı kadar büyük olsa idi,

Mübarek adı çürümüş kemikler üzerine okunduğu an,

o kemikler bile dirilirdi.”

Artık her yanda, Resûlullah’ın yâd-ı cemili duyuluyordu.. duyuluyor ve dört bir yan velveleyle sarsılıyordu. Sanki İsrafil sûra üflemiş ve herkes mezardan kalkıp koşuyor gibiydi. Bu hadise münasebetiyle tarih bize bir tek insanın dahi arkada kaldığından bahsetmiyor. Aralarında kolu kopanlar, bacağını sürüye sürüye yürüyenler vardı ama, geriye kalan yoktu. Hatta, Abdurrahman bin Avf diyor ki: “Öyleleri vardı ki, yürüyemiyordu da sırtımızda taşıyorduk.” Kılıç tutmaya tâkati olmayanlar da vardı.. ve bu ordu gidip hedefine ulaştı209. Haber, hareketin önündeydi ve Kureyş sarsım sarsımdı. Asker, etrafta panik hasıl etmeyedursun, daha haber ulaşır ulaşmaz Ebu Süfyan kurtuluşu kaçmakta buldu. İslâm ordusu zahiren hezimet gibi görünen bir durumdan sonra, âdetâ zafer nâralarıyla Hamrâü’l-Esed’e kadar gitti.. Orada bir gün kaldı.. dinlendi ve maddî ma’nevî yaraları sarılmış olarak geriye döndü.

Bu son yürüyüşte, hiç kimsenin burnu dahi kanamamıştı. Halbuki Ebu Süfyan, sözde bir zafer elde etmiş gibiydi ama, Allah Resulü’nün ordusuyla gelmekte olduğunu duyunca paniğe kapılıp geriye dönmüş ve kimsede ümit bırakmamıştı210. Şimdi soruyorum: “Uhud’da kim gâlip kim mağlup?. Kaçan Kureyşliler mi, kovalayan İslâm Ordusu mu..?”

İşte, böyle kritik bir anda, mutlak bir mağlubiyeti eşi görülmemiş bir galibiyete çeviren ikinci bir erkân-ı harp göstermek herhalde mümkün değildir. Ve bu galibiyette, Allah Resûlü’nün inayet buudlu muhteşem fetânetinin mührü ve damgası vardır.

Değerli okur! Belli bir çizgide Bedir ve Uhud’u Allah Resûlü’nün stratejisi adına değerlendirmeye çalıştım. Bir avam insanın, avamca ifadeleriyle, bir erkan-ı harbe düşen vazifeyi anlatma mecbûriyetinde kaldığımdan dolayı kulak tırmalayacak, muhâkemelerinize takılacak ve rûhen sizi rencide edebilecek ifadeler kullanmış olabilirim. Allah (cc) beni affetsin, siz de bağışlayın.

a. Devamlı Değişen Strateji

Şimdi de Allah Resulü’nün Bedir’deki durumunu ve Uhud’daki başı zafer, sonu zafer, ortadaki sarsıntı ve bu sarsıntılara götüren hususları gayet kısa ve ana başlıklar halinde arz etmeye çalışacağım:

Allah Resulü Bedir’de başka bir strateji, Uhud’da başka bir strateji, Hendek’te başka bir strateji, diğer bulundukları seferlerde de başka başka stratejiler uygulayarak daima düşmanlarını yanıltmış, şaşırtmış ve cephesi hesabına zayiât vermeden (bütün saadet asrında, kendi cephesinde 100 küsur insan şehit ve kurban verildiğini düşünün!) o mübarek devreyi, bahtiyarlık ve mutlulukla kapamış eşi-emsali olmayan bir liderdir. Düşünün ki, hasım koca bir dünyaya karşı, amcasından sarı ırka, ondan siyah ırka kadar ilan-ı harp ettiği halde O, bu kadarcık az zayiatla çok önemli işler başarmış ve çağlara imzasını atmıştır. Evet, Uhud’da ayrı bir strateji, Bedir’de ayrı bir strateji uyguladılar. Uhud da, hususi fedailer seçip önemli sorumluluklar yüklediler.. bir yere okçular yerleştirip düşman taarruzunu önlediler. Ve bizzat, safların arasına girip, safları kendi elleri ile tanzim buyurdular. Teşvikte bulundular.. müsabaka hissini coşturdular. Yani bazı sahâbeyi gıptaya sevk edebilecek davranışlara çektiler. Meselâ, Ebu Dücâne’ye (ra), bir kılıç verip şahlandırdılar. Hatta latifdir, Ebu Dücâne (ra)’nin çalımlı çalımlı, yürüyüşünü görünce buyurdular ki: “Senin bu yürüyüşünden Allah hoşlanmaz.. hoşlanmaz ama, burada düşmana karşı böyle yürünür.”211 Hatta, bu düşünceden hareketle bazı fukahâ harpte palabıyık bırakmayı, cephede düşmana karşı mehîb görünme bakımından tasvip etmişler.. ve “insan cephede, ne kadar çalımlı ve ölümü istihkar ediyor havası içinde görünürse o kadar makbuldür” demişlerdir.

Allah Resulü, Bedir’de kullanmadığı bu taktiği Uhud’da kullanmış ve sahâbeyi yarışa sevk etmiştir. Elinde gösterdiği kılıca herkes tâlip olmuş; ama O, bu kılıcı Ebu Dücâne (ra)’ye vermiştir. Kılıç ona verilince diğer bütün fedailer, birer Ebu Dücâne (ra) kesilmiş ve onun gibi yiğitlikler göstermişlerdir.

Bedir’de kullanılmayıp da Uhud’da kullanılan bir taktik de, Uhud’da kadınların da bulunmuş olmasıdır. Nesibe (r.anha)’nin nasıl kahramanca savaştığına az da olsa yukarıda temas etmiştik.

Hz. Fâtıma Validemiz (r.anha), bizzat savaşa iştirak etmiş miydi, bilemiyoruz. Ne var ki, savaşın sonunda, Babasının yüzündeki kanı elleriyle sildiği ve kanı durdurmak için hasır yakıp yaralanan yere bastırdığını muteber kitaplar kaydediyor212. Demek ki yaralılara yardım, onların kuvvei maneviyelerini takviye ve askerleri teşvik gibi maslahatlar gözetilerek, Allah Resûlü Uhud’a kadınları da götürmüştü.

b. Uhuddaki Muvakkat Mağlubiyetin Sebepleri

Uhud’da, iki zafer tablosu arasında bazı çatlaklıklar olduğu kabul edilmelidir. Buna sebep olarak da şu hususları zikredebiliriz:

Birincisi: Allah Resûlü, daha işin başında dışarıya çıkmayıp, müdâfaa harbi yapmak niyetine ve olumlu bir strateji uygulama teklifine karşılık, sahâbenin heyecanı, onların emre itaatteki bu inceliği kavramalarına mâni olmasıydı ki; böyle bir hususda onlara düşen mutlak itaatti. Harp esnasında okçular için de aynı değerlendirmeyi yapmak mümkündür. Bu muhalefet, geçici de olsa böyle bir mağlubiyete vesile sayılabilir.

İkincisi: Dünyaya karşı meyil ve muhabbetleri olmayan.. ve bunu hicret esnasında her şeylerini bırakıp Medine’ye göç etmeleriyle ispat eden bu insanlar, kendi fıtrat ve ruh dünyalarıyla bir zıtlaşma ve çatışmaya girmişlerdi. Âhirete en yakın oldukları o hengâmede, ganimet ve dünya malıyla meşgûl olmaları, mukarrebine göre gaflet sayıldığından, Cenâb-ı Hakk da O “akrebu’l-mukarrebin”in cismânî taraflarını darbelemekle bir nevi cezalandırdı. Ne var ki, bu sahâbe seviyesini yakalamış insanlara has bir cezaydı. Evet, bizim gibiler için bazen sevap sayılabilecek durumlar, onlar için günah sayılabilir ve bundan dolayı da muâheze görebilirler. “Hasenât-ı ebrar, seyyiât-ı mukarrebindir.”

Üçüncüsü: Karşı cephede Halid gibi bir askerî dehânın mevcudiyeti de sarsıntı sebeplerinin mühimlerinden sayılabilir. İleride büyük hizmetler yapacak olan Halid’in yenilmezlik ünvanını Cenâb-ı Hakk, Uhud’da da korumuş ve muhafaza etmiştir ki, bu da O’nun hasenât-ı â’cilesine bir mükâfat-ı â’cile demektir. Çünkü Hâlid, ileride bu ünvanın verdiği cesaret ve sapasağlam moraliyle, hem Bizans’ın hem de Sâsâniler’in başına bir balyoz gibi inecekti. Eğer Halid iştirak ettiği bu ilk savaşta mağlup olsaydı, ihtimâl o yüksek moralle, İslâm’a altın sayfalar yazdıramazdı.213

Dördüncüsü: Bedir’e iştirak edemeyenlerin yana yakıla yaptıkları duâlar vardı. Bunlar, hep şehit olmak için Cenâb-ı Hakk’a duâ duâ yalvarıyorlardı.. Ve işte bu duâlar, Allah (cc) tarafından kabul edilmişti ki, Allah pek çoğunu o köprüden geçirmişti. Uhud’da geçirilen sarsıntı esnasında Enes bin Nadır, gözlerini semâya dikmiş ve panik içinde bulunanları göstererek: “Allahım bunların yaptıklarından özür diliyorum” demiş.. sonra da en gür sesiyle: “Allah Resulü’nün öldüğü yerde siz niye yaşıyorsunuz!” sitemleriyle kendini düşman saflarına çalıp vefat ettiğini zannettiği Efendimiz’e kestirmeden kavuşma yollarını araştırıyordu214. Evet, şehit namzetlerinin yaptıkları duâların hemen hepsi kabul olmuştu. Zaten, insan, onu istemiş te ne zaman mahrum kalmıştır ki! İşte aradan onca asır geçdikten sonra Murad Hüdavendigâr Hazretleri: “Allahım, ümmet-i Muhammed’i aziz, beni de şehit eyle!” Sırpsındığı, hem onun duâsının hem de şehadetinin şahidi. Müslümanlar zafer kazanır, aziz olurlar. Biraz sonra ölüler arasında dolaşırken “Miloş” un hançeriyle o büyük insan da duâsının ikinci şıkkına mazhariyetle şehid olur ve Rabbine kavuşur. Can u gönülden yapılan bu duâları Cenâb-ı Hakk kabul buyurmaktadır. İşte sahâbenin şehit olmak için yaptıkları bunca duâ, Uhud’un ortasında kabul olmuş ve bunca insanın şehadeti de zahiren mağlubiyet gibi görünmüştür.

Beşincisi: Uhud’da savaşanlar, bir büyük Zât’ın dediği gibi, ekseriyetle “hâl” in sahâbeleri ile istikbalin sahâbeleriydi. Yani, Uhud’da, bizzat sahâbe olanlarla, ileride sahâbe olacak olan Amr b. Âslar, İkrimeler, Halid b. Velidler, İbn Hişamlar savaşıyorlardı. İşte istibâlde İslâm fütuhatının mühim bir rüknü olmaya namzet ve fıtraten mağlubiyete tahammülleri mümkün olmayan bu insanlar, onurları rencide olmadan İslâm’a girsinler diye, Uhud’da geçici bir mağlubiyet yaşanmıştır.215

Altıncısı: Uhud’da meydana gelen o sarsıntıda, aynı zamanda bir tevhid dersi vardır. Bedir’deki muvaffakiyet, bazılarında belki sebep buudunu havalandırmış olabilir.. gerçi düşmana karşı aziz ve onurlu olma ma’sûm bir duygudur ama, yukarıda da ısrarla arzettiğimiz gibi, böyle bir duygunun -anlık dahi olsa- onların içinden geçmesi, onların ölçüsünde bir kurbiyeti paylaşanlar için bir seyyie ve bir günah sayılabilir. Galibiyet ve mağlûbiyet, tamamen Allah (cc)’ın hükmü altındadır. Bedir’de galip eden O’dur. Eğer O’nun kaza ve hükmü düşünülmeden, fertler kendilerine bir galibiyet isnad ederlerse, bu gizli bir şirk olabilir. Onlar, şirkin en hafifinden de fersah fersah uzaktırlar. Düşünce plânında ve fikir bazında bunu herkes böyle kabul etmekle beraber, müşahhas bir misalle, Cenâb-ı Hakk, sahâbenin bu hususta hakkalyakîn ölçüsünde bir îmana ermesini murâd etmiş ve Uhud’un ortasında, mutlak bir zaferden sonra müslümanları geçici de olsa mağlup duruma düşürmüştür. Sonra da hiç beklemedikleri bir anda onlara zafer bahşetmiş ve yine kendi meşiet ve hakimiyetini hatırlatmıştır.

“De ki, ey Allahım, mülk sahibi Sen’sin. İstediğine verir, istediğinden alırsın. İstediğini azîz ve istediğini zelîl edersin! Hayır, bütünüyle Sen’in elindedir. Sen her şeye kâdirsin” (Âl-i İmran 3/26) mealindeki âyet Uhud’da bütünüyle tezahür etmiş ve müslümanlar bu ilâhî icraatı gözleriyle bizzat görüp, bizzat yaşamışlardı. Belki zahiren küçük zararları olmuştu ama, îman adına kazanılan bu nur-u tevhîd ve onun içinde hissedilen sır-ı ehadiyet o zararları hiçe indirmiştir.

Elbette, kılıcın da, tabyelenmenin de bir hakkı vardır.. ve bunlar muvaffakiyete götürücü sebeplerdir. Fakat esas olan ancak ve ancak Cenâb-ı Hakk’ın irade ve meşietidir. Çünkü her şeye kâdir olan sadece O’dur. Evet, sanki Cenâb-ı Hakk, Uhud’daki geçici bozgunun diliyle mü’minlere şöyle demekteydi: Allah (cc)’ın gücünü hesaba katmadan hiçbir yere varamazsınız. İşte görüyorsunuz ki, mutlak bir zaferden sonra, insanlar, mağlup da olabiliyor. Öyle ise Allah (cc) dilemedikçe zafer elde edilemeyeceği gibi, mağlubiyetten kurtulmak da mümkün değildir. Esasen her mü’minin, pratikten böyle bir tevhid dersi almaya ne kadar da çok ihtiyacı var. Belki de sahabi, bize verilmek istenen bu büyük dersin temsilcileri oldular.!

Ayrıca, Allah Resûlü’ne muhalefete verilen bu geçici ceza ile mü’minler tam bir teyakkuza geçmiş ve bundan böyle, Efendimiz’e karşı fikir beyan ederlerken dahi kılı kırk yaran bir inceliğe ulaşmışlardı. Onların elde ettiği bu edep de, elbette az bir kazanç değildi..

O gün ve daha sonra, günler Allah (cc)’ın kudret elinde evrilip çevrilmektedir (Âl-i İmran, 3/140). Ancak netice, hemen her zaman inananlar lehinde olagelmiştir ve olagelecektir. Onun içindir ki Kur’ân-ı Kerim: ‚ “Güzel netice müt-tâkilerindir” diyerek bu türlü durumlarda bizi halin kaoslarından kurtararak geleceğin ferahfeza iklimlerinde dolaştırmaktadır. Nitekim Uhud’da bu durum aynen yaşanmış ve netice, yine mü’minlerin zafer ve galebesiyle noktalanmıştır. Evet, çeşitli hikmetlere mebnî, küçük bir arıza söz konusu olsa bile, Uhud kat’iyen bir yenilgi değildir. Hayır.! Uhud, çok yönlü, gizli bir zaferdir.

c. Mağlubiyet Psikolojisinin Giderilmesi

Uhud’dan dönen Allah Resûlü, ordusuna yaptırdığı bu son manevra ile de onları eski moral gücüne kavuşturmuş olduğu halde Medine’ye avdet etmişti. Artık Müslümanlar eskisinden daha tecrübeli ve Allah Resûlü’nün sözlerindeki inceliği anlamakta daha titizdiler. Ancak harp esnasındaki geçici mağlubiyet, civarda hemen duyulmuş hatta bazı Arap ve yahûdi kabilelerin iştahlarını bile kabartmıştı. Uhud’da rencîde olan onurun derhal giderilmesi; ve müslümaların esas güç ve kuvvetlerinin hissettirilmesi, kaçınılmaz bir zâruretti ve bu işin, gecikmeye de tahammülü yoktu.

Hicri 4. sene, Allah Resûlü, Mekke müşrikleriyle işbirliği yapan Nadıroğulları üzerine yürüdü. Bu yahudi kabilesi, Allah Resulü’ne karşı çok küstahlaşmış ve iki defa da onu öldürme teşebbüsünde bulunmuşlardı. Münafıkların ve Mekke müşriklerinin yardım talebine kanan ve Allah Resulü’ne harp ilan eden Nadıroğulları, muhkem surların arkasına gizlenmekle her şeyi halledeceklerini zannediyorlardı...

Halbuki 15 günlük bir muhâsaradan sonra derhal teslim oldular. Teslim oldu ve taşınabilir mallarını yanlarında götürmek şartıyla, yurt ve yuvalarını terkedip başka yerlere göç etmeye razı oldular. Ölümden kurtuldukları için bayram yapıyorlardı. Giderken yaptıkları şenlik, Medine’de misli görülmemiş bir şenlikti. Bu nasıl bir zillet idi ki, yuvalarından ayrılırken üzülme yerine gülüp oynuyorlardı.216

4. Bedr-i Suğrâ

Ebu Süfyan, Uhud’dan ayrılırken: “Bir sene sonra Bedir’de buluşalım” deyip meydan okumuş ve Allah Resûlü de, onun bu teklifini kabul etmiş...217 Ve ertesi sene tam vaktinde ordusuyla Bedr’e geldi. Fakat müşriklerden hiçbir ses yoktu. Efendimiz, orada bir-iki gün bekledi ve ardından Medine’ye döndü ki; buna İslâm tarihinde “Bedr-i Suğra” denir. Daha önceki Bedr’e benzer küçük bir zafer kazanılmış ve müşriklerin kalbine korku salınmıştı. Nuaym b. Mesûd, Allah Resûlü’ne gelip, Kureyş’in büyük bir ordu toparlayıp Bedr’e doğru gelmekte olduğunu söyleyerek müslümanları korkutmak istemişti. Halbuki onun verdiği bu haber, sadece mü’minlerin îmanını artırmıştı. Kur’ân-ı Kerîm bu hâdiseden bahsederken şöyle der:   “İnsanlar onlara: ‘Düşmanınız olan kimseler size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun’ dediler. Bu onların îmanını arttırdı da: “Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir’ dediler” (Âl-i İmran, 3/173).

Bu ikinci Bedir’den de gayet itmi’nân içinde dönmüşlerdi ve çölde tekrar emniyet esintileri duyuluyordu. Artık, bir kere daha iyiden iyiye bütün kabilelerde, Allah Resulü’nün emniyet atmosferi duyulmaya başlamıştı.

5. Zâtu’r-Rika’ ve Müreysî

Hicretin 5. senesinde de bu tür manevralar devam etti. Bu arada, Enmâr ve Sa’lebe kabileleri Medine’ye taarruza karar vermişlerdi ki, hâdiseden haberdar olan Allah Resulü, yanına aldığı 400 kişiyle Zâtü’r-Rikâ’ denilen yere geldi. Ancak Enmâr ve Sa’lebe kabileleri, müslümanların geldiğini duyunca kaçıp inlerine sığınmışlardı.. dolayısıyla da harp olmamıştı218. Ancak bu da müslümanlar adına zafer hanesine işlenen gazâlardan biriydi. Hemen bu hâdiseden sonra Müreysî veya Müstalikoğulları Gazâsı vuku buldu. Müreysî, Medine’ye 9 konak mesafede bir yerin adıdır. Burada oturan müşrikler, Mekke müşriklerinin iğfaline kapılarak, Medine’ye hücum etmeye karar vermişlerdi. Allah Resulü, Zeyd b. Hasib ile haberin doğruluk derecesini tetkik etti. Gelen haber, Zeyd tarafından da tasdik edildi. Bunun üzerine Efendimiz, Mureysî üzerine bir sefer düzenledi. Müstalikoğulları, müslümanların gelişinden haberdar olunca kaçtılar. Sadece Müreysî âhalisi, toparlanarak Allah Resulü’nün karşısına çıktı ve yapılan savaşta Müreysî kabilesi de yenildi. Bu karşılaşmada, müslümanlardan kimseye bir şey olmamış, karşı taraftan ise 10 kişi ölmüştü. Medine’ye dönülürken de 600 esir 2000 deve ve 5000 keçi ile dönülüyordu. Böylece Allah Resulü, zaferler zincirine birini daha eklemişti.219

Bu gazadan dönüşte, bazı münafıklar, hem ganimetten istifade etmek, hem de müslümanların arasına nifak sokmak için müslümanların içine sızdılar. Hatta bir kuyudan devesini önce sulamak hakkı kendisine ait olduğunu iddia eden, Ensâr ve Muhacirinden iki kişi arasında çıkan küçük bir kavgadan istifade etme yolunu bile denemek istediler. Ve, yine bu münafıklar, iffeti âyet ile sabit ve huriler kadar afife Âişe Anamız’a (r.anha) ma’lum iftirayı, bu gazadan dönerken attılar220. Ve yine bu gazadan dönerken Abdullah b. Ubeyy b. Seluk -ki münafıkların reisidir-“Medine’ye döndüğümüzde azîzler zelîlleri oradan çıkaracak” demiş, kendisini azîz, Efendimiz’i ve müslümanları ise -hâşâ- zelîl olarak vasıflandırmıştı. Ancak bu münafığın oğlu büyük sahâbe Abdullah (ra), tam Medine’ye girileceği zaman, “Muhammed (sav) aziz ben ise zelîlim demedikçe seni Medine’ye sokmam” demiş, babasına, Efendimiz’in, izzetini ikrar ettireceği âna kadar onu Medine’ye sokmamıştı.221

6. Seferlerde Gece Faktörü

Allah Resulü, bütün seferlerine gece çıkıyordu. Gecede ayrı bir sır vardı. Zaten Kur’ân-ı Kerîm de, dolaylı yollarla O’na hep gece yolculuğunu tavsiye etmiyor mu? Hz. Mûsa (as) inananları, geceleyin alıp götürmüştü. Cenâb-ı Hakk, O’na:  “Kullarımı geceleyin yola çıkar; şüphesiz takip olunacaksınız” (Duhan, 44/23) buyurmuştu. Hz. Lût (as)’a da aynı emir verilmiş ve: “Geceleyin bir ara, ailenle beraber yola çık!” denmişti. (Hûd, 11/81). Nebiler Sultanı, Cibrîl’i çok geride bırakan o semavî seyahatını da gece yapmış ve Mi’râc’a gece çıkmıştı. İşte, bu gök yolculuğunu anlatan âyet:   “Kulu Muhammed (sav)’i bir gece Mescid-i Haram’dan, kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı ne yücedir. Muhakkak O, Semî’dır, Basîr’dir” (İsra; 17/1).

Hemen her peygamberin bir gece yolculuğu vardır. Zira menziller, geceleri katedilir. Rabb’e vâsıl olma geceleri olur. Cenâb-ı Hakk birçok âyetinde gece üzerine yemin eder. Karanlığın bağrında yapılan aydınlık işler, geceleri gündüzlerden daha nurlu kılmıştır.

Hz. Hakkı:

“Ey dîde nedir uyku, gel uyan gecelerde
Kevkeblerin et seyrini seyrân gecelerde” der.

Mesafe alan, gece alır, alnı geceleri, seccâde ile tanışan ve seccâdesi gözyaşıyla ıslanan talihli, geceleri âdetâ mesafelerle yarışır. Evinin duvarları onun âhına âşina olan, geceleri merdiven merdiven yükselir ve mesafeler üstü alemlere ulaşır. Alanlar, mesafeyi gece aldılar; gece yatanlar ise hep yolda kaldılar. Berzah âzâbından kurtulmayı düşünüyorsanız, gecelerinizi teheccüdsüz bırakmayınız. Bırakmayınız; zira Allah Resûlü hiç bırakmamıştı. Doktor İkbâl diyor ki: “20 sene Londra’da, o sisli dünyada kaldım, bir gece olsun teheccüdü terk ettiğimi hatırlamıyorum.” Evet, Kur’ân’ın ifadesiyle, hiçbir sesin olmadığı, söylediğiniz her sözün, vicdanınızda ma’kes bulduğu gecelerin sessizliğini değerlendiren mesafe alır. Allah Resûlü, maddî-manevî mesafeleri, geceleri yumak gibi sarıyor ve mesafe üstüne mesafe alıyordu. Evet O, seferlerini geceleri yapıyor, gündüzleri de dinleniyordu. Böylece birden bire O’nu karşısında gören herkes şaşırıyor ve ne yapacağını bilemiyordu. ·Ó«R–Ó«†ÊÓ“Ó‰Ó†»-”Ó«ÕÓ   ÁeÂÚ†·Ó”Ó«¡Ó†’Ó»Ó«ÕÔ†«‰ÚÂÔÊÚ–Ó— ÍÊÓ (Sâffât, 37/177) ayeti bu ürperten görünüşten bir kesidi resmediyor. Evet onlar, bir cemaatin sahasına, alanına, meydanına kondu mu, yani o ordusunu getirip bir yere kurdu mu, artık onların işleri bitikti. Onlar için çirkin ve üzücü bir sabah vardı. Ayrıca Allah Resûlü, hücumlarını da hep fecir vakti yapıyordu. Fecir vakti, namazlarıyla, ezanlarıyla, o yer ahalisinin düşüncesini ortaya çıkarıyordu ve fecir vakti, bâd-ı tecellinin estiği zamanlardı. Yine Hz. Hakkı der:

“Seherlerde eser bâd-ı tecelli
Uyan ey gözlerim vakt-i seherde”

Bâd-ı tecellinin estiği, mü’minin metafizik gerilime geçtiği ve sabah namazına kalkmaya alışan bir mü’min için seher vakti çok önemlidir. Bu itibarla o, hep fecri kollardı. Düşman esneye esneye, yatağından kalkdığı dakikalarda, birdenbire mü’mini, bütün gerilimiyle karşısında bulurdu. Resûlullah’ın yolu büyük ölçüde buydu. Hayber surlarının dibinde: “Allahu ekber, Hayber harab oldu.” dediği zaman222. Hayber Kalesi sarsılıyordu, ama kimsenin, bu ordunun oraya kadar geldiğinden haberi yoktu. Tabii O, bütün bu seferlerini yıldırım hareketiyle yapıyordu. O, fevkalade seri ve askerî tabirle, “muttasıl” yürüyordu. Öyle bir yürüyordu ki hecîn deveyle dahi O’na yetişmek mümkün değildi. Müstalikoğulları Seferi, bu seri seferlerden biriydi. Seferden dönüşte nifak çıkmışdı ki, bu nifağın yayılmasına meydan vermemenin yolunu, fetânet-i a’zam, muttasıl yürüyüşde buldu ve seri yürüyüş emri verdi. Hiç durmadan, öyle yüründü ki, münafıklar durup fitneyi büyütme fırsatı bulamadılar. Übeyy İbni Selûl, içinden kurup duruyordu ama, içinde kurup durduğu şeyleri, oturup olgunlaştırma fırsatını bulamıyordu. Adetâ herkes koşa koşa yürüyordu. Gidiş de öyle oldu, geliş de.. ve öyle bir yoruldular ki dinlenme izni verilince de yatıp kaldılar. O gün güneş doğuncaya kadar uyumuşlardı. Ve belki de ilk defa sabah namazını kuşluk vaktinde kılıyorlardı.223

Hicretin 5. senesine kadar hep böyle gelindi.. Allah Resûlü karşısında teker teker tutunamayacaklarını anlayan kavim ve kabileler, bir araya gelip yek vücut olmaya karar verdiler. Bu defa bütün güçleri bir merkezde toplayacak ve Medine’ye öyle hücum edeceklerdi.

7. Hendek

Daha önce sürgün edilen Nadıroğulları, Hayber’e yerleşmiş ve Hayberlileri sürekli Allah Resûlü’ne karşı kışkırtıyorlardı. İleri gelenlerinden bazılarını Kureyş’e, bazılarını da Gatafan kabilesine gönderdiler. Her iki taraf da, zaten müslümanları yok etme plânına, teklif kimden gelirse gelsin teşne ve hazır bulunuyorlardı. Bunlara Esed ve Selimoğulları da iştirak edince, manzara aynen Çanakkale’yi andırıyor ve Akif’in: “Kimi Hindû, kimi yamyam kimi bilmem ne bela” mısraını hatırlatıyordu. Bütün yahudi ve müşrik kabileler, âdetâ Allah Resûlü ve ashâbını imha etmede ittifak içindeydiler. Nihayet, karşı cephe, 24.000 askeriyle Medine’ye yürümeye karar verdiler. Efendimiz, o müthiş haber alma sistemiyle, durumdan çoktan haberdar olmuştu. Ashâbını topladı, harp tekniği hakkında onlarla istişare etti. Herkesin değişik teklifleri yanında, Selmân-ı Fârisî’nin teklifi ashabca hüsnü kabul gördü. Düşmanın taarruz etmesi muhtemel yerlere hendekler kazılacak ve hendek içinde müdafaa harbi yapılacaktı. Bu taktik, o güne kadar hiç görülmemiş bir taktikti. Kureyş ve müttefikleri, Uhud veya Bedir gibi bir muhârebe bekliyorlardı. Oysa ki bu defa onları, yine hiç düşünmedikleri bir sürpriz ve farklı bir strateji bekliyordu. Efendimiz’in, etrafa yerleştirdiği askerlerle yapılan bu işlemden, çevredekilerin haberdâr olması önlenmiş oldu. Zira askerler Medine ve civarında, kuş uçurtmuyordu. Hendek kazımı, dikkatli bir gizlilik içinde yerine getirildi. Nitekim küffâr ordusu, Medine’ye gelip de karşılarında böyle bir hendek görünce, şaşırıp kalmışlardı.

Efendimiz yanına 300 insan almış, kendisi de bizzat işin içinde olmak üzere bu 300 insanla hendek kazmaya başlamıştı. Kişi başına bir arşın hendek kazılacaktı. Onları, onar onar gruplara ayırmış ve böylece yine meseleye bir yarış havası vermişdi. Derinlik, atıyla oraya düşen bir insanın, bir daha çıkamayacağı şekilde ayarlanacaktı. Genişlik ise, en mâhir süvârinin dahi geçemeyeceği ölçüde planlanmıştı.224

Günümüzde bu hendek tamamen kapanmış durumda. İçinde bizzat Allah Resûlü’nün de kazma sallayıp, manivela kullandığı bu hendeği aslî hüviyetle görmeyi ne kadar arzu ederdik. Bugün hendeğin izleri olarak gösterilen yerler ne derece doğrudur, bilemeyeceğim. Ancak, bir erkân-ı harp buraları inceler ve gösterilen yere “Evet, burası olabilir” derse, hendek diye gösterilen yerlerin üzerinde durulmaya değer.

Evet Allah Resulü (sav) hendek kazımında bizzat çalıştı.. ve O’nun bu davranışı, askerlere apayrı bir güç kaynağı oldu. Bazen onları yarışa sevkediyor, bazen de hem Ensâr’a hem de Muhacirîne iltifatta bulunuyordu.

Asker, açtı. Herkes karnına taş bağlamıştı. Allah Resûlü ise, onların önünde, iki taşla bu açlığı aşmağa çalışıyordu225. Aslında ne açlık ne de susuzluk onların azim ve gayretine hiç mi hiç tesir edemiyordu. Coştukça coşuyorlar ve hep bir ağızdan şunları mırıldanıyorlardı:

“Bizler o kimseleriz ki, Hz. Muhammed (sav)’e biat ettik. Hayatta kaldığımız sürece de cihad edeceğiz”226 ve, arkasından da:

“Allahım, kasem olsun Sen olmasaydın,
Biz asla hidayete eremezdik..
Tasadduk edemez, namaz kılamazdık.
Sekine indir üzerimize!
Ve eğer düşmanla karşılaşırsak
Ayaklarımızı sabit kıl.”227

Efendimiz de onların bu sözlerine bazen iştirak ediyor ve şöyle diyordu:

“Allahım ahiret hayatından başka hayat yoktur.
Sen Ensâr ve Muhacirîne mağfiret eyle!”228

Resûl-ü Ekrem, safları tanzim ederken “Sel” tepesini arkasına almış, kadınları da sağlam sığınaklara göndermişti. Ben asker değilim ama, anladığım kadarıyla, Efendimiz’in bu taktiğini bizzat yerinde ve uzun uzun tetkik edildiğinde en isabetli kararın, O’nun sırtını “Sel” tepesine vermede olduğu görülecektir. Bütün bu kararları Allah Resulü çok âni ve hiç beklemeden vermişti.. vermişti ve hepsi yerli yerindeydi.

Medine’yi müdafaa ile alâkalı bu tedbirler alınırken, Kureyzaoğulları’nın; muhtemel saldırısı da gözönünde tutulmuştu. O cepheyi de, başlarında Selem b. Eslem, bir grup sahâbe ile koruma altına almıştı. Evet, bütün ihtimaller nazara alınıyor ve hiçbir hâdise tesadüfe bırakılmıyordu.

Hendeğin dar bir yeri vardı. Usta bir binici ve iyi bir at, buradan zor da olsa atlayıp karşıya geçebilirdi. İlk bakışta, bu bir ihmal gibi görülebilirdi; halbuki orada da yine Allah Resûlü’nün akıllara durgunluk veren fetânetine bir geçit vardı. Zira en güçlü ve en kuvvetli olan müşrikler, bu dar yerden atlamayı deneyecekler ve teker teker müslümanların ortasına düşeceklerdi. Bu da bir yoldu ama mevsimi geleceği âna kadar bunu kimse farketmeyecekti... Derken hadiseler döndü dolaştı, sonunda gelip Resûlullah’ın dediğine ulaştı. Evet, hâdiseler, aynen Allah Resûlü’nün düşündüğü şekilde cereyan etti. Civarın en meşhur muharipleri, şanslarını denemeye başladılar ve bir bir telef oldular.

Hendeği ilk geçen Amr b. Abdivüdd oldu. Çok yaşlı olmasına rağmen 100 muharibe denk kabul ediliyordu. Bir mübariz talep etti. Karşısına Hz. Ali (ra) çıktı. Amr, karşısında bir çocuk görünce onunla istihza etti. Ona karşı at üzerinde savaşmayı gururuna yediremediği için de atından indi ve bir kılıç darbesiyle atını yere serdi sonra da Hz. Ali’nin karşısına dikildi. İlk darbeyi Amr yaptı. Darbenin şiddetinden Hz. Ali (ra)’nin kalkanı parçalandı ve kılıcın ucu yüzünü hafif yaraladı. Hz. Ali mukabele etti. Salladığı kılıç Amr’ın tam omuzuna isabet etmişti. Bu esnada Hz. Ali (ra), tekbir getirince, müslümanlar da bir ağızdan tekbir getirmişlerdi. Eğer Amr, kılıç darbesiyle ölmeseydi, zaten bu tekbir seslerinin şiddetinden yine ölecekti. Amr’ın ölümü müşrikler arasında müthiş bir sarsıntı meydana getirdi. Mü’minler ise o nisbette sevinmiş ve moral kazanmışlardı.229

Amr’ın ardından, Dırâr ve Hübeyre isimli muharipler gelmiş, onlar da Hz. Ali (ra)’nin darbelerine dayanamayıp kaçmışlardı. Son olarak da, Araplar arasında en meşhur muhariplerden Nevfel, hendeği atlayıp karşıya geçmeyi başarmıştı. Onu da Hz. Ali (ra) karşıladı. Kaçayım derken hendeğe yuvarlandı. Ardından da müslümanlar, attıkları taşlarla işini bitirivermişlerdi. Nevfel: “Beni şerefli bir ölümle öldürün” diye yalvardı. Hz. Ali (ra) indi ve kılıçla onun da işini bitirdi230. Muhâsarının en şiddetli günü de buydu. Bir ay kadar süren muhasara artık eski şiddetini kaybetmeye yüz tutmuş; kimsede, onu devam ettirme arzu ve isteği kalmamıştı. Zaten 24.000 insana bakmak ta pek kolay değildi.

Kureyzaoğulları, müşriklerin hendeği geçemediğini, geçenlerin de bir bir öldürüldüğünü görünce, kadınların bulunduğu sığınağa hücum etmeyi kararlaştırdılar. Taarruzdan evvel de içlerinden birini câsus olarak gönderdiler. Hz. Safiyye (r.anha) sığınağın etrafında dolaşan yahûdiye ansızın hücûm etti ve onu orada yere serdi ve silahlarını alıp sığınağa getirdi. Yahudiler, gönderdikleri adamın öldürüldüğünü anlayınca, orada bir askerî birlik var zehâbına kapıldılar ve saldırı düşüncelerinden vazgeçtiler.231

İslâm düşmanları bu harbe, kendilerinden gayet emin olarak gelmişlerdi. Hemen birkaç gün içinde müslümanların işini bitirip döneceklerdi. Ancak, tahminlerinde çok yanılmışlardı ve bunu anladıkları zaman da, artık bozgun içinde geriye dönüyorlardı.

Bu muhasarada şartlar, hep kafirlerin aleyhine işlemişti. Kış bastırmak üzereydi. Mekke insanı, Medine’nin kışına dayanamazdı. Zaten kış için de hiçbir hazırlıkları yoktu. Günlerden beri esip duran rüzgar, rüzgar olmaktan çıkmış, çadırları söküp götürecek şiddette bir kasırga haline gelmişti. Müşriklerin daha fazla dayanmaları mümkün değildi. Nitekim öyle de oldu. Bir müddet sonra Ebu Süfyan, istemeye istemeye ric’at emri verdi.232

a. Kur’ân’da Hendek Günü

Kur’ân-ı Kerîm, Hendek savaşından tafsilatıyla bahseder. İsterseniz şimdi de, onun satır aralarından muharebeyi takip edelim. Daha sonra da, Efendimiz’in Hendek savaşında gösterdiği askerî dehâya bir işarette bulunalım:

Bu hadise münâsebetiyle Kur’ân:  îman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın! Üzerinize ordular gelmişti, Biz de onların üzerine kasırga ve göremediğiniz ordular göndermiştik.

“Onlar size yukarınızdan ve aşağınızdan gelmişlerdi. Gözler dönmüş, yürekler de ağızlara gelmişti. Allah için çeşitli tahminlerde bulunuyordunuz.”

“İşte orada inananlar denenmiş ve çok şiddetli sarsıntıya uğratılmışlardı.”

“İkiyüzlüler ve kalplerinde hastalık olanlar: ‘Allah (cc) ve peygamberi bize sadece kuru vaadlerde bulundular’ diyorlardı.”

“İçlerinden birtakımı da: ‘Ey Medineliler! Tutunacak dalınız yok, geri dönün’ demişti. Bir diğerleri de, peygamberden: ‘Evlerimiz düşmana açıktır’ diyerek izin istemişlerdi. Oysa evleri açık değildi, kaçmak istiyorlardı.”

“Eğer Medine’nin etrafından üzerlerine varılmış olsa, sonra da kendilerinden fitne çıkarmaları istense, hemen buna teşebbüs eder ve derhal yapmaktan geri kalmazlardı.”

“Andolsun ki, daha önce sırt çevirip kaçmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen ahd, sorulacaktır.” (Ahzâb, 33/9-15).

Mü’minlerin moral ve îman gücü de aynı sûrede şu şekilde anlatılır: “Mü’minler, düşman birliklerini gördükleri zaman: ‘İşte bu, Allah ve peygamberi’nin bize va’dettiğidir. Allah ve peygamberi doğru söylemiştir’ dediler. Bu onların ancak îman ve teslimiyetlerini arttırdı” (Ahzâb, 33/22).

Prensip olarak, siyere ait tafsilâta girmeyeceğim. Zaten, bu türlü mevzulara temasımız dolayısıyla oluyor. Bizim esas hedefimiz, naklettiğimiz hususlarda, Efendimiz’in risâlet yönünü görüp gösterebilmektedir. O, öyle bir fetânete sahiptir ki, bu fetânetinin çeşitli buudları vardır. Ve bu buudlardan birisi de O’nun erkan-ı harpleri aşan bir erkân-ı harp olma buududur. Nasıl ki Bedir ve Uhud muharebelerinde Allah Resûlü’nün eşsiz bir erkan-ı harp olduğunu -tabii bizim sınırlı malumatımız çerçevesinde ve işin ehli olmadığımızı da itiraf ederek- isbata çalıştık. Hendek harbinde de aynı ölçüde birkaç söz söylemeye gayret edeceğiz. Evet O, eşsiz bir kumandandır.. Ve Hendek savaşı da, bizim bu hükmümüzü tasdik edip doğrulamaktadır.

Hendek savaşı en zor şartlar altında kazanılmış muhteşem bir zaferdir. Bu zaferi hazırlayan şartlar, bizzat Cenâb-ı Hakk’ın, Allah Resulü’ne ta’lim ettiği çerçevede gelişmiş.. ve o müthiş fetânet, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vahiy ve ilham yoluyla ta’lim buyurduğu bu şartları anlamış, anladıklarını, tatbike koymuş.. ve işte bu zafer de böyle gerçekleşmişdi. Evet, beşerî sınırlar içinde o kadar çetin ve aleyhte şartlar altında, böyle bir muvaffakiyete ermek çok zordu. Hatta imkânsızdı. Şimdi biz, teker teker Efendimiz’in, bu muharebede kullandığı taktikleri görmeye çalışalım ki, bir kere daha Hendek bize “Muhammedü’r-Resulullah” dedirtsin..

b. Hendek’in Perde Arkası

1. Düşman ordusu 24.000, Müslümanlar ise 3.000 kadardı. Yani düşman, müslümanların tam sekiz misliydi.. ve her Müslüman, 8 kişiyle yakapaça olacaktı.. Böyle bir muharebenin, meydan savaşı değil de bir müdafaa harbi olarak tatbike konulması evvela müthiş bir fetanet ifadesiydi.

Yukarıda da söylediğimiz gibi, Allah Resûlü, düşmanlarının karşısına çıkmış ve tatbik ettiği bir taktiği bir daha kullanmamıştı. İşte Hendek’te gördüğümüz de budur.

2. O gün için hendek, düşmanı durdurmada, önemli bir faktördü. Zira ne Kureyş ne de müttefikleri böyle bir tablo ile karşılaşmayı hayallerinden bile geçirmemişlerdi. Karşılaştıkları bu sürpriz, bir kere daha onları şaşkına çevirmişti.

3. Hendeğin küçük bir yerinin, mâhir süvarilerin geçebileceği kadar dar bırakılması da apayrı bir dehâ örneğidir. Böylece, en güçlü ve kuvvetliler, teker teker ele geçirilip öldürülecek ve bu durum, düşman cephede büyük bir inkisâr kaynağı, mü’minlerde ise, ümit ve inşirah vesilesi olacaktı.

4. Hendek kazımında Allah Resûlü bizzat çalışmış ve mü’minlerin arasında bulunmuştu. Bu da sahâbe için ayrı bir moral kaynağı oluyordu. Ayrıca bu esnada, kırılamayan bir taş, Efendimiz’e müracaat mevzûu olunca, İki Cihan Serveri gelmiş elindeki manivela ile taşa vurmuş ve birinci vuruşta etrafı aydınlatacak kadar kıvılcımlar çıkmış.. ardından da Allah Resûlü, tekbir getirerek, etrafındakilere İran’a ait saltanatın yıkılıp mülkün kendisine verildiği müjdesini duyurmuştu233. İkinci vuruşta da aynı şekilde kıvılcımlar çıkmış.. bu sefer de Allah Resûlü yine tekbir getirerek Roma saltanatının yıkılacağını haber vermişti234. O esnada söylediği bu sözler, askere öyle moral kazandırıyordu ki, değil sadece 24.000 insan, bütün dünya üzerlerine gelse gözlerini kırpmadan savaşabilecek bir kuvvei ma’neviye ile şahlanıyorlardı.

5. Hendeği atlayan muhariplere karşı Hz. Ali (ra)’nin, hem de gönüllü olarak, (emirle değil) seçilmesindeki isabet de şayân-ı dikkattir. Böylece Allah Resûlü, kimi nerede ve nasıl kullanacağını mu’cize çapında bir ferâsetle bildiğini cihana bir kere daha göstermiştir.

6. Bu arada, ordu içindeki münafıkları göz açtırmayacak şekilde kontrol altında tutması ve istemelerine rağmen hiçbir kötülüğe muvaffak olamamaları, fetanetin engelleyici ayrı bir buudu.

7. Efendimiz, muhârebeyi elinden geldiği kadar uzatma yanlısı idi. Bunda muvaffak da oldu. Muhârebeyi uzatması pek çok yarar sağlamışdı ki; birkaçını sıralayabiliriz:

Birincisi: Mevsim olarak kışa giriliyordu. Kureyş ve müttefikler, kışa karşı hazırlıksız gelmişlerdi... az daha kalsalardı kış işlerini bitirecekti.. muhasarayı kaldırıp gidince de yıkılmış olarak gideceklerdi.

İkincisi: Hergün 24.000 insana bakmak mecburiyetinde olan düşman, sürenin uzamasıyla mâlî kriz içine giriyordu. Açlık ve susuzluk, bir de soğukla birleşince, artık çekilmez olmuştu...

Üçüncüsü: Düşman cephesinde meydana getirilen sun’î ittifakın uzun ömürlü olması düşünülemezdi. Çünkü onların bu dostlukları, Allah Resulü’ne olan düşmanlıklarından kaynaklanıyordu. Geçen her zaman dilimi, bu dostluğu aşındırıyor ve yıpranmasına sebep oluyordu. Halbuki İslâm cephesi gün geçtikçe birbirlerine daha çok kenetleniyorlardı.

Dördüncüsü: Düşman cephede birçok lider vardı. Bunların hiçbiri, diğerinin emrine girecek durumda değildi. Adeta haçlı çapulcularını andırıyorlardı. Sözde bütün orduya Ebu Süfyan kumanda ediyordu; ama, bu sadece görünüşte böyleydi.. zaman geçtikçe misiller arasında uzaklaşma baş gösteriyor.. nizalar oluyor ve tearuzların, tesakutların ağında âdetâ eriyorlardı.

8. Nuaym b. Mes’ud (ra), gizlice müslüman olmuştu. Allah Resulü, ona bir müddet daha müslümanlığını gizlemesini söylemiş.. ve onu bu muhasara esnasında, çok mühim işlerde kullanmıştı.

Nuaym, hem Kureyş’in hem de Yahudiler’in itimat ve hürmet ettikleri bir insandı. Efendimiz, ona harbin bir taktik olduğunu söylemiş ve idare-i kelâm etmesine de izin vermişti. Nuaym, bu ruhsat üzerine Yahudiler’e giderek: “Kureyş sizi terkedecek ve Muhammed (sav)’le baş başa bırakacak. Düşünün o zaman haliniz nice olur.? Eğer bu durumda kalmak istemiyorsanız, onların ileri gelenlerinden bir kaçını rehin olarak yanınızda alıkoyun” dedi. Onlar Nuaym’a olan itimatlarından dolayı bu sözlere kesin olarak inandılar.

Nuaym daha sonra Kureyş’e gitti. Onlara da: “Yahudiler Muhammed (sav)’le gizlice anlaştılar. Sizin ileri gelenlerinizden birkaçını rehin edip ona teslim edecekler. O da onlara ilişmeyecek. Sakın sizden böyle bir talepte bulunurlarsa onların dediğini yapmayın” dedi. Kureyşliler de, Nuaym’a itimat ettiklerinden, onun bu tekliflerinden zerre kadar şüphelenmediler.

Kureyş ileri gelenleriyle Yahudi liderleri, birgün bir araya geldiler. Her iki taraf ta birbirinden şüpheleniyordu. Evvela Yahudiler sözü açtı ve: “Siz başınız sıkışınca çekip gidecek ve bizi bu adamla baş başa bırakacaksınız. Teminat için bize birkaç rehin vermezseniz biz savaşı bırakacağız” dediler. Kureyş, zaten böyle bir teklif bekliyordu. Nuaym’ın sözünü hatırladılar ve tabii bu teklifi reddettiler. Onların reddi, Yahudilere de Nuaym’ı tasdik ettirdi. Böylece ittifak bozulmuş oldu ve Yahudiler harp sahnesinden çekilmeye başladılar.235

Nuaym Müslüman olalı birkaç gün olmuştu. Allah Resûlü’nün insanları tanımadaki isabetine bakın ki, hemen Nuaym’ın becerebileceği bir işi ona teklif etmiş, o da arızasız bu işi yerine getirivermişti.

9. Fırtına ve kasırga karşı tarafı kasıp kavuruyordu. Bu arada acaba Kureyş ne durumdaydı. Allah Resûlü onlardan bir haber almak üzere, Huzeyfe (ra)’yi karşı tarafa gönderdi. Bu iş için de Huzeyfe seçilmişti236. O Allah Resûlü’nün sır kaynağıydı. Aynı zamanda emir dinlemedeki nezaketi çok iyi bilenlerdendi. Allah Resûlü, onu gönderirken “sakın orda bir iş çıkarma, sadece durumlarını öğren ve gel” demişti237. Huzeyfe karşı tarafa geçti. Bir ara sırtı ona dönük duran Ebu Süfyan’ı görüverdi. Aklından, bir okla onun işini bitirmek geçti ama, Allah Resûlü ona bir iş çıkarma, demişti. O da böyle bir hareketten vazgeçti. Ebu Süfyan durmadan “Errâhîl! Errâhîl!” diye bağırıyordu238. Belli ki artık Kureyş hüsran içinde geriye dönüyordu.

Kur’ân-ı Kerim onların bu elim, hazin durumlarını şu âyetiyle hülasa eder: “Allah, inkar edenleri kinleriyle geri çevirdi, bir hayra ulaşamadılar; savaşta, inananlara Allah’ın yardımı yetti. Allah Kâvî’dir, Azîz’dir” (Ahzâb, 33/25).

Huzeyfe, orada gördüklerini anlatmak üzere geri dönüyordu ki, beyaz sarıklı, beyaz elbiseli, süvariler gördü. Bunlar, küffâr ordusu arasında gidipgeliyorlardı. Onlardan birisi Huzeyfe’ye yanaştı ve: “Sahibine selam söyle, düşmanın hakkından geldik” dedi. Huzeyfe, bu hâdiseyi Allah Resûlü’ne nakledince: “Onlar meleklerdir. Orada olan şeylere nezâret etmektedirler” cevabını aldı.239

10. Allah Resûlü, kumandayı daima elinde tuttu.. ve muhâsara müddetince bir saatliğine dahi cepheden ayrılmadı. İnsanlardan bir insan gibi davrandı ve her sıkıntıda, ordusuyla beraber oldu. Bu da, O’nun kumandanlık seviyesinin nasıl bir zirveler üstü bir zirvede olduğunu göstermektedir.

11. Bu kadar çetin muharebede verilen şehit sayısı sadece altıydı.240

12. Efendimiz, muhârebenin sonunda şöyle buyurmuştu: “Artık bundan böyle, biz onların üzerine gideceğiz onlar gelemeyecekler.”241

Zaman ve hadiseler, O’nun verdiği bu haberde O’nu doğrulamıştır.

Hendek savaşı denince zikredilmeden geçilmeyecek iki mühim hâdise daha var: Bunlardan biri, Ensârın efendisi, şerefli sahâbe Sa’d b. Muâz (ra)’ın vefatı242. İkincisi ise bu savaş esnasında Allah Resulü’nün dört vakit namazının kazaya kalması, hâdiseleridir.243

Bu vak’ada, Sa’d b. Muâz (ra), kolundan yaralanmıştı. durmadan kan kaybediyordu. Allah Resûlü onunla bizzat meşgûl oluyor ve mescidin içinde kurdurduğu çadıra gelip-gidip onu ziyaret ediyordu. Hatta herkes de ziyaret edip yakınında bulunabiliyordu. Zaten O, İslâm’a girdikten sonra hep Allah Resûlü’nün yakınında olmuştu ve O’nun nazarında müstesnâ bir simaydı. Bir kere Sa’d b. Muaz meclisten geçerken, İki Cihan Serveri: “Efendiniz için ayağa kalkın” demiş ve orada bulunanları, Sa’d b. Mu’az (ra)’a hürmeten ayağa kaldırmıştı244. O da, Allah Resûlü’ne karşı sadâkat ve vefada hiç kusur etmedi.. sadakat içinde yaşadı ve öyle öldü.

Nasıl bir gün Allah Resûlü’ne hitaben; “Ya Resûlallah işte malımız, istediğin kadar al. İşte canımız istediğini kurban et!” demişti245. Öyle de son demlerinde Cenâb-ı Hakk’a şöyle duâ edip yalvarmıştı: “Allahım eğer bir daha Resûlullah’ın safında yer alıp savaşmam mukadder ise beni yaşat, yoksa emanetini benden al!”246 Ve, Hendek savaşında aldığı bir yara ile şehit olmuştu. Harbe iştirak için acele etmiş, giydiği zırh vücuduna küçük geldiğinden ötürü de omuzu açıkta kalmıştı. Ve oraya isabet eden bir talihsiz okla yaralanmış ve sinelerimizde bu yara ile de Rabbisine yürümüştü.

Savaş henüz sona ermiş ve Allah Resulü, Hane-i Saadetlerine adımını atmışdı ki, Cibrîl geldi ve Efendimiz’e hitaben: “Ya Resulallah! Siz silahınızı bıraktınız mı? Halbuki biz melekler henüz bırakmadık. Şimdi hemen Kureyzaoğullarının üzerine yürüyün!” dedi247. Bunun üzerine Efendimiz derhal hareket emri verdi. “İkindiyi ancak orada kılın”, diyerek de bu gidişin ne kadar süratli olması gerektiğini ifade buyurdu248.

Kureyzaoğulları, bilhassa Hendek vak’ası esnasında ihanet etmiş ve müslümanları arkadan vurmak istemişlerdi. Müslüman kadınların bulundukları yeri tesbit edip, onlara saldırmak istemişlerdi ama, bunu gerçekleştirme fırsatını bulamamışlardı. Halbuki daha önce Allah Resûlü’yle anlaşma yapmışlardı. İkinci olarak bu anlaşmayı çiğnemiş ve müslümanlarla açıktan harbe girmişlerdi.

Suçları bu kadarla da kalmıyordu; siyasî sürgün Huyey b. Ahtâb ve benzeri İslâm düşmanlarına bağırlarını açmış ve onlara resmen siyasî sığınma hakkı tanımışlardı. Halbuki anlaşmaları gereği bu yaptıkları anlaşmayı bozmak demekti..249

Bütün bunlara rağmen, Allah Resûlü, üzerlerine yürüdüğünde hüsn-ü kabul gösterip af dileselerdi affolunabilirlerdi. Zira Allah Resûlü, onlarlarla hep iyi geçinme taraftarıydı. Ne var ki, kötülüğe programlanmış bu ruhlar, Müslümanlara karşı açık tavır aldılar ve Efendimiz’e karşı da mukâvemete kalkıştılar. Ancak burunları kırılınca teslim oldular ve tek şartları vardı: Hakem Sa’d b. Muâz (ra) olsun istiyorlardı. Efendimiz de bu şartı kabul etti. Sa’d b. Mûaz (ra), hasta yatağından kalktı bir merkebe binerek olay yerine geldi ve hükmünü Tevrat’a göre verdi. “Eli silah tutan erkekler öldürülecek, kadın ve çocuklar esir edilecek, bütün malları da ganimet sayılacaktı.” Her iki tarafta verilen bu hükme razı oldu. Ve böylece Medîne bir fitneden daha kurtuldu. Evet, yavaş yavaş Medîne, civarıyla beraber “Emin Belde” haline geliyordu.250

8. Diğer Gazveler

Buraya kadar, Allah Resûlü’nün iştirak ettiği 18 gazveden sadece 3 tanesini, kuşbakışı anlatmaya ve bu gazvelerde Efendimiz’in, bir Erkân-ı Harp olarak askerliği üzerinde durmaya çalıştık. Şimdi de ana başlıklar halinde diğer gazvelerine süratli bir göz atalım. Ve O büyük fetanetin dehâ televvünlerini görmeye çalışalım:

Hudeybiye’yi, incelerken, Allah Resulü’nün, üstün idareciliği faslında, müşkilleri nasıl çözdüğünü bir ölçüde tahlil etmiştik. Hudeybiye’de bir harp olması muhakkaktı. Ancak Allah Resûlü, kuvvet dengesi olmadığı bir yerde -ki karşı tarafta, on bin müsellâh (silâhlı) insan, başında Halidler, İkrimeler ve daha gözü dönmüş bir sürü insan.. beri tarafta da, sahâbenin rivayet ettiğine göre bin altı yüz silahsız insan.. sırtlarında ihram, umre düşüncesiyle oraya kadar gelmişler- Allah Resûlü, bir tek insanın burnunu kanatmadan -hezimet muhakkak olan böyle bir karşılaşmayı- Cenâb-ı Hakk’ın inâyet ve keremiyle zaferle ve muvaffakiyetle noktalamıştı.

Hudeybiye.. Hicret-i Seniyyenin tam altıncı senesi... Sıla hasreti sahâbenin içini yakıyor.. Bilâl-i Habeşî Mekkeli değildi. Habeşistan’dan gelmişti ama, Mekke’yle öylesine bütünleşmişti ki, Medine-i Münevvere’ye hicret edip, biraz da hummâyla hırpalanınca: “Ah Mekke! Acaba sana bir kere daha kavuşabilecek miyim? Ah Nur dağı! Seni bir daha seyredebilecek miyim?” diye yanıp inlemişti. Hz. Ebu Bekir gibi büyük bir irade bile, sarsılmış, kendisini Mekke’den atan ve uzaklaştıran insanlara bedduâ etmişti251. Aşağı-yukarı Dau’s-sılâ herkesin içini yakıyordu. Yerin göbeği Mekke.. Onunla göbek bağı olanlar, yerin göbeğine ne zaman seyahat yapacaklarının rüyasını görüyorlardı. Altı sene geçmişti aradan, Ka’be’yi tavaf edememişlerdi. Oysa ki, Ka’be’yi, en son, onların babaları Hz. İbrahim (as) onarmış ve tamir etmişti.  “Doğrusu insanlar için konulan ilk mâbet, elbette ki Mekke’de bulunan, o çok mübarek ve bütün alemlere hidâyet rehberi olan evdir” (Âl-i İmran: 96) âyet-i kerimesiyle anlatılan Ka’be, Hz. Âdem (as)’in eliyle yapılan yeryüzünde ilk binaydı. İlk peygamberin yaptığı ve Halilurrahmân’ın onardığı bu binadan, evet işte bu binadan O’nun en şerefli evladı Hz. Muhammed Mustafa (sav) sökülüp atılıyor ve altı sene gibi uzun bir süre içinde gelip orayı ziyaret edemiyordu. İşte O’da sıla hasreti ile yanıp kavruluyordu. Önlerine düşüp, ashâbına İslâm’a göre bir tavaf yaptırmak istiyordu. O gün Ka’be, putlarla doluydu. Ka’be’nin etrafında da bir sürü put vardı. O güne kadar Ka’be’yi tavaf edenler, tavaf yerine maskaralık yapıyorlardı. Onların yaptıklarına tavaf denmezdi. Onların Ka’be etrafındaki tavaflarına Kur’ân-ı Kerim “bükâ” ve “tasdiye” diyor (Bkz. Enfâl, 8/35). Islık çalıyor ve ellerini çırpıyorlardı. Bilhassa geceleri, günahkar elbiselerle Ka’be tavaf edilmez diye, kadınlar bütün urbalarını atıyor ve Ka’be’nin çevresinde öyle dolaşı-yorlardı252. Kadınıyla-erkeğiyle, bir değişik dönemin, değişik esaslarına bağlı olarak, bir değişik tavaftı ki, anlamak, izah etmek çok zordu.

İşte Allah Resûlü, Ka’be nasıl tavaf edilir, umre nasıl yapılır, bunu göstermek istiyordu ve birinci maksadı bu idi. İkinci olarak da gösterecekti ki, Ka’be sadece Mekkelilerin veya Kureyşlilerin değil onlar kadar onda başkalarının da hakkı var. Hele Ka’be’ye şerefini, şanını iade edecek Hz. Muhammed (sav) ve O’nun kudsî cemaatinin herkesten ziyade hakkı vardı. Aslında Ka’be, çoktan minberinden ayrılmış bir mihrab gibiydi. Allah Resûlü, Medine’de kurduğu minberini, mihrabın yanına çekmek istiyordu. Ka’be, bizim ebedlere kadar mihrabımızdır ve başta da Hz. Muhammed (sav)’in mihrabıydı. İçinde putlar olduğu için muvakkaten o, Mescid-i Aksâ’ya dönüp bir süre öyle namaz kılmıştı. Kılmıştı ama, gözleri daima semâdaydı ve Ka’be’den, yüzünü dahi çevirmeye tahammül edememişti. Allah (cc) :  “Yüzünü semâya çevirip durduğunu görüyoruz. Yakında Seni, hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz” (Bakara, 2/144) diyor ve O’nu teselli ediyordu. Mescid-i Aksâ’ya doğru namaz kıldığı süre, O’nun için hep hicrân oldu. O hatibin mihrabı, Ka’be; minberi de Medîne idi. Medine yalnızdı. Mihrabın yanına götürülünce, imamın imamlığı tamam olacaktı. Esasen O’nun imamlığı tamdı. Ancak pratikte de böyle olması için; mutlaka Ka’be’nin mü’minlerin, elinde olması lazımdı. Bu kapıyı da ilk defa bir umre ile zorlayacaktı. Onun için; “Hele bir umre yapalım” diyordu. İslâm esaslarına, İslâm düşüncesine, İslâm anlayışına ve İslâm ruhuna göre bir umre... Henüz hac farz kılınmamıştı. Hac, O’nun hayatında ilk ve son bir kere oldu. Evet, Efendimiz, farz olarak hayatında bir defa hac yaptı. Ve Ona Kur’ân-ı Kerim “Hacc-ı Ekber” dedi (Bkz. Tevbe, 9/3). Umreye de “Hacc-ı Asgâr.”

Avam halk arasında “Hacc-ı Ekber” Arafat’ın cum’aya rastlamasına denmektedir. Ama aslında böyle bir anlayış daha çok halk kaynaklıdır.

Mübarektir, güzeldir Arafat’ın cum’a gününe rastlaması ama, Hacc-ı Ekber, haccın, hac mevsiminde yapılanına; “Hacc-ı asgar” da (küçük hac) umreye denir. Üçüncü olarak da bütün kabilelere kudsîler ordusunu götürüp gösterecekti. Böyle bir birlik geçerken kimsenin burnu kanamayacak, kimsenin bir gülüne dokunulmayacak, kimsenin bağ ve bahçesine girilmeyecek ve çapulculuk yapılmayacaktı. Evet bu ordunun böyle şeylerden uzak olduğu herkese gösterilecekti. Halbuki o güne kadar çölden böyle bir güçle geçenler hep çapulculuk yapmışlardı. Onlar ise, sekîne ve itmi’nân ordusu olarak gelip-geçeceklerdi. Bu hac, hac içinde İslâm’ı temsil ve bu temsilin bütün Araplara gösterilmesi, evet bunun te’min edilmesi çok mühimdi. Bu aynı zamanda İslâm’a ait bir mesaj ma’nâsını da taşıyordu. Zira onları görenler şöyle diyeceklerdi: “Biz yeryüzünde şimdiye kadar böyle insanlar görmedik, olsa olsa bunlar, melek olabilirler.” İşte Efendimiz bu mülâhaza ile yollara dökülmüştü; başka düşüncesi de yoktu. Onun için sahâbe, sadece kılıçlarını almış, bu yolculuğa öyle çıkmışlardı.. Hudeybiye mevkiine kadar da hiçbir engele raslamamışlardı. Hudeybiye’ye gelip ulaşınca, Kureyş’in hazırlıklarından haberdar olan bazı kimseler dediler ki: “Kureyş, bütün güç ve kuvvetiyle size karşı koyacak ve sizi engelleyecek..” Sükûnet ve sekine insanı vuruşmak, çatışmak istemiyordu. Zaten vuruşmak ve çatışmak için de gelmemişti. Karşılaştığı şeyden ötürü fevkalade mahzundu. Zira, Ashâbına verdiği söz vardı: “Size umre yaptıracağım!” demişti. Onlar da, İslâmî ölçüler içinde yapılacak bu yeni ve orijinal umreyi, hem de Allah Resûlü’yle beraber yapmanın müjdesiyle coşmuş ve buraya kadar o duygu ve düşüncelerle gelmişlerdi. O güne kadar yaptıkları, ne hac ne de tavaf.. İslâm esaslarına göre, vahiyden kaynaklanarak sistemleştirilmiş bir umre yapacaklardı.. hem de bunu Allah Resûlü yaptırtacaktı. Böylece, hem onlar hem de herkes umrenin nasıl yapıldığını görüp öğrenecekti.

Allah Resûlü Hudeybiye’de mecbûri duruş yaptı ve sahâbeyi de durdurdu. Ashâbına ve kendisine inananlara; kendi cesaretine, kendi müthiş îmanına rağmen, bunu yapıyordu. Biliyordu ki, Rabb’ine sığınarak bir kavgaya girse yine onları mağlup edecektir. Ancak O bunu yapmayıp bekleyecekti. Engelleme, belirgin hale gelince, ashabıyla biat yenilemesi yaptı. İslâm uğrunda, ölmeye kadar her şeylerini feda etmek üzere biat aldı. Ve işte bu biata, yüce dergahtan hoşnutluk sesi:  “Allah inananlardan, ağaç altında Sana baş eğerek el verirlerken, and olsun ki hoşnud olmuştur. Gönüllerinde olanı da bilmiş, onlara güvenlik vermiş, onlara yakın bir zafer ve ele geçirecekleri bol ganimetler bahşetmiştir. Allah güçlü olandır, Hakîm olandır” (Fetih, 48/18-19).

Andolsun ki, Allah (cc) mü’minlerden razı oldu. -Ki onlar ağaç altında Peygambere biat ettiler. Biatlar üstü bir biat- Onların kalblerinden geçenleri Allah (cc) çok iyi biliyordu ve kalblerinden şu geçiyordu: Allah Resûlü “öl” derse öleceğiz, “kal” derse kalacağız, bize “yürüyün Ka’be’yi tavaf edin” derse tavaf edeceğiz, “silahınız yok ama şu çelik orduya kendinizi çarpın derse çarpacağız” duygu yumakları bu olabilir ve daha fazlasını söylemek te bizi aşar.

Bu arada Allah (cc) onlara sekîne inzâl buyurdu.. ve onların bu civanmertliğine mukabil çok yakın bir gelecekte, O da, onlara apaçık bir fetih ihsan va’detti. Evet Cenâb-ı Hakk onlara, Kur’ân’da bunu va’dediyordu.

Hudeybiye’de, Allah Resûlü’nün düşündüklerinden sadece bir tanesi olmamıştı. O da bir sene sonra olacaktı ve oldu: Geldiler, İslâmî ölçülere göre Ka’be’yi tavaf edip Hacerü’l-Esved’e yüz sürdüler. Bunun dışında düşünülenlerin hemen hepsi olmuştu. Gösterdiler ve çöl gördü ki, çölün çapulcularından başka, ona emniyet getirecek, orada emniyet ve güveni temsil edecek bir kutsîler ordusu var ki geçtiği her yere emniyet tohumları ekmektedir ve 2-3 sene sonra da bunlar... duygularda yeşerip çimlenecek. Evet işte, bu görünümü sergileye sergileye ta Medine’den Mekke’ye kadar gelmişler; köye, kasabaya, çadıra hasılı bâdiyede her yere uğramışlar, çeşitli kimselerle görüşmüş ve çeşitli kimselerle karşılaşmışlardı. Bu uğrayıp-görüp geçtiği yerlerdeki insanların hemen hepsi 2-3 sene sonra gelip O’na iltihak edecek ve Ka’be’nin fethi için O’nunla beraber yerin göbeğine doğru sefer yapacaklardı. Keza, Kureyş’le beraber bütün müşrikler de anlamışlardı ki, Ka’be sadece Kureyş’in değil, O’nda bütün insanların hakkı vardır. Hususiyle de, insanlığın iftihar tablosu Hz. Muhammed (sav) ve O’nun cemaatinin...

Aslında Kureyş, böyle bir hakkı Hudeybiye’deki muahedede kabullenmiş ve Allah Resûlü’nün imza attığı kağıda onlar da imza atmışlardı. “Siz de Ka’be’yi ziyaret edebilirsiniz. Bu sene bize ait, gelecek sene size ait. Bundan sonraki yıllarda her sene gelir Ka’be’yi tavaf edersiniz” demişlerdi253. Bu aynı zamanda müslümanların mevcudiyetini kabul etmek demekti. Oysa ki, o güne kadar yapılan propaganda, Mekke ve Ka’be’nin sadece müşriklere ve bilhassa Kureyş’e ait olduğu şeklindeydi.. ve bir ölçüde başkaları da bunu kabullenmiş bulunuyordu.

Herkes, orada müşriklerin göstereceği töre ve sisteme uyardı. Kimse hususi bir merasim icad edemezdi. Oysa ki Hudeybiye’de kabullenilen muahede şartlarına göre, Mekke’ye gelecek ve kendi töreleriyle Ka’be’yi tavaf edeceklerdi. Allah Resulü, onbinlik bir ordunun karşısında silah olarak sadece kılıcı bulunan 1600 kişi ile böyle bir zafer elde ediyordu.. Kendini herkese kabul ettirme ve kalblerin kapılarını aralama zaferi.

Meselâ Urve İbni Mes’ûd, Süheyl İbni Amr, murahhas olarak oraya kadar gelmiş Allah Resûlü ile görüşmüşler, Ashâbın O’na bağlılıklarına şahit olmuş ve Allah Resûlü’nün davranışlarından, O’ndaki Allah (cc)’a îmanın, O’ndaki mehâfetullah’ın ve O’nun üzerindeki peygamberâne hallerin çok tesirinde kalmışlardı. Derken içlerindeki buzlar erimiş, bakış zaviyeleri başkalaşmıştı. Ve bu insanlar çok yakın bir gelecekte inanıp İslâmiyete girmeye namzet idiler. Hatta, daha o zaman bile Mekke’ye döndüklerinde, oradaki sertlikleri kırmış ve müslümanların lehine havayı yumuşatmışlardı. Bu arada müslümanlıktaki yumuşatıcılık ve müşriklerdeki sertlik yer değiştirmelere bile sebep olabiliyordu ve bunun canlı misalleri de vardı254. Evet, mütereddit ve mütehayyirler, bir bir Allah Resûlü’nün safına geçiyorlardı. Belki zahiren Hudeybiye, bir geriye dönüştü, ama, pek çok ganimeti olan bir gerilim dönüşüydü. Ayrıca bunun ötesinde Kureyş’ten de emin olunacaktı. Artık arkadan saldırmayacaklardı. Tabii bu arada bir de pakt teşekkül etmişti: Benî Bekir’le Kureyş, Benî Huzâa ile de müslümanlar ayrı ayrı birer pakt kurmuşlardı... Ve bunlar, birbirlerine saldırmayacaktı. Bundan dolayı Allah Resûlü, çok seviniyordu. Zira, tam 10 sene çölde, birçok kabileye İslâm’ın sesini, soluğunu duyurabilecekti.

a. Çıban Başı Hayber

Hudeybiye dönüşünde Allah Resulü, bir çıban başı olan Hayber’in üzerine yürüdü255. Yahudiler burada daima fitne kaynatıyorlardı. Bazen, Katafan’la kafa kafaya veriyor, bazen Benî Nadır’la anlaşıyor, bazan da Kureyş’e çanak tutuyor; ama mutlaka ve her zaman müslümanların aleyhine oyunlar plânlıyorlardı. Zaten Kureyş’i tahrik eden ve onlara cesaret veren de bunlardı. Bedir’de, Uhud’da ve Hendek’te hep onların kışkırtması vardı.

Artık onları te’dip etme vakti de gelmişti. Allah Resûlü, yine bir yıldırım harekâtı düzenledi. Hudeybiye’ye gelenler, umre yapamamışlardı ama, cihâd yapıp umrenin boşluğunu doldurabileceklerdi. Efendimiz, sahâbeden bir kısmını Katafan üzerine gönderdi256. Çünkü Katafan, Hayber’in dostuydu. Bu durumda Katafan, esas hedefin kendileri olduğunu zannederek kendi başlarının derdine düştüler.. ve böylece Hayber’le olan irtibatlarında bir kopukluk oldu. Oysa ki, Allah Resûlü’nün hedefi Hayber’di... Onlar, “ha geldiler-ha gelecekler” diye korkulu rüyalar göredursunlar, Allah Resûlü, yine bir gece yürüyüşü ile, kimseye hissettirmeden, Hayber’e ulaştı.

Hayberliler için bu günün diğer günlerden hiçbir farkı yoktu.. Herkes mu’tad işine gitmek üzere ellerinde ziraat aletleriyle bağ, bahçe ve tarlalarına gideceklerdi. Ancak, kaleden adımlarını dışarıya atar atmaz donakaldılar. Karşılarında müsellah bir ordu ve başlarında da Allah Resûlü. Yeniden gerisin geriye kaçmaya başladılar. O esnada müslümanlar da en gür sedâ ile “Allahu Ekber! Hayber harab oldu.” 257 diye haykınıar da eı gür ıedâ ile ’ «Ó‰şi bitikti.. yollar teslim olmaya doğru kayıyordu. Ne var ki Hayber’e yine de bir Haydar-ı Kerrar lazımdı, lazımdı ki Hayber kalesinin kapısını alsın ve bir kalkan gibi kullansın.. kullansın ve İslâm ordusunu şahlandırsın.258

Öyle de oldu; Hayber, Hz. Ali (ra)’nin eliyle fethedildi. O gün sancak ona verilmiş ve Allah Resulü, onun hem sevilen hem de seven olduğunu müjdelemişdi ki; bu Allah ve Resulü tarafından sevilen, Allah ve Resulü’nü seven ondan başkası değildi259. Ve, Hayber, en kısa zamanda, en az zayîatla İslâm’ın yed-i beyzasına teslim oluyordu.

Hayber’de esir alınanlar arasında Hz. Safiyye Validemiz (r.anha) de vardı. Allah Resûlü’nün nikâhı altına girme bahtiyarlığına eren bu büyük kadının ayrı bir megâzî buudu vardır...260 Bu büyük kadınla Allah Resulü, bir de Hayber’i içinden fetheder. Çünkü Safiyye Validemiz, bundan böyle bütün nüfuzunu Hayber’de İslâm adına kullanacaktır.

b. Mu’te Destanı

Efendimiz’in yokluğuna terettüb eden boşluklarla beraber, kendi içinde dolu dolu bir destan. Evet kendisi iştirak edememekle beraber, İslâm’ın âfâk-ı âleme yayılmasına sebep olan Mû’te destanını zikretmeden geçemeyeceğiz. O Mû’te ki, orada Allah Resûlü’nün en çok sevdiği insanlar şehid düşmüş ve orada gömülmüşlerdi. Zeyd b. Harise (ra), ardından Cafer b. Ebû Tâlib ve onun da ardından Abdullah b. Revaha (ra) cennete Mû’te’den uçmuşlardı.. ve Mû’te, aynı zamanda bir askerî dehânın günyüzüne çıkmasının da destanıdır. Allah (cc)’ın kılıcı Halid, ilk defa İslâm saflarında kendini Mû’te’de ispatlamıştır.261

Sulh esnasında Allah Resûlü, dünya hükümdarlarını İslâm’a davet etmiş.. bunlardan bazılarından müsbet cevap alırken;262 bazıları da red cevabı vermiş.. hem de bütün bütün edeb sınırlarını çiğneyerek ve kendi karakterlerini sergileyerek küstahça davranmış ve küstahça cevaplar vermişlerdi.263

Busrâ Emiri Şurahbil de bu son gruba dahildi. Şurahbil b. Ammar, esasen Arap olmasına rağmen, Hristiyanlığı kabul etmiş ve bu yeni dinine olan taassubunu da gelen elçi Hâris b. Umeyr’i öldürtmekle göstermişti. Allah Resulü’nün gönderdiği elçinin öldürülmesi affedilecek gibi değildi. Ayrıca, diğer hükümdarlara fikir vermesi açısından da tahribi oldukça büyük sayılırdı. Efendimiz, derhal 3000 kişilik bir ordu hazırladı ve başlarına da âzadlı kölesi, manevî evladı -ki İslâm, sonradan böyle evlat edinmeyi kaldırmıştır- Zeyd b. Harise (ra)’yi geçirdi. Ardından da: “Zeyd’e birşey olursa kumandayı Cafer, ona da birşey olursa, Abdullah b. Revâha alsın” ferman etti.. ve: “Eğer ona da birşey olursa, kumandayı Allah (cc) kılıçlarından bir kılıç alsın” buyurdu. İsim zikredilmemişti ama, hâdiseler onun Halid olduğunu ortaya çıkaracaktı264. İslâm ordusu, Mu’te’ye vardığında 100.000 kişilik beklenmedik bir orduyla karşılaştı. İki sayı arasında ürperten bir farklılık vardı: Yüzbine karşı, üçbin insan..

Buna rağmen, “zafer elde edemesek de şehidlik elde ederiz” deyip savaşmaya karar verdiler.. ve ilk üç kumandan birbiri ardınca şehit oldu. Derken, o âna kadar değişik yiğitlerin göğsünde taşınan sancak, sonunda gelip Halid’e ulaştı. O gün Halid’in elinde tam 9 kılıç kırılmıştı265. Halid (ra), bir taraftan savaşırken, diğer yandan da, bir kısım ustaca manevralarla, zayiat vermeden orduyu Medine’ye götürebilmenin yollarını araştırıyordu ki harp tekniği açısından bu büyük bir başarıydı. Gerçi, geriye çekilmeye kapalı sahabi ruhu bundan çok rahatsız olacaktı ama, Kur’ân’ın ölçüleri içinde bunun böyle olmasında zaruret vardı. Buhari ve Müslim, baştan sona vak’ayı şöyle naklederler:

“Allah Resûlü, ashâbı arasında oturuyor ve Mû’te’de cereyan eden hâdiseyi aynen anlatıyordu. İşte bayrağı Zeyd İbni Harise (ra) aldı, atını sürdü âdetâ budadılar ve düştü, şehit oldu.. işte şimdi sancağı Ca’fer İbni Ebu Talib (ra) aldı, işte onu da şehid ettiler.. işte Abdullah İbn Revâha (ra) aldı ve o da cennete uçtu. Ve şimdi de Allah (cc) kılıçlarından bir kılıç aldı, idbâr ikbâle dönüyor.”266 Ve, bir başka kaynağa göre biraz sonra da şöyle buyuracaklardır:

“Ben üç şehidi, cennete yürürken gördüm. İkisinin boynunda bukağı vardı. Başlarını sağa sola döndürmelerine mâni oluyordu. Ca’fer (ra)’in boynunda birşey yoktu ve o dümdüzdü. Çünkü o, düşmana karşı saldırırken, gözünü kırpmadan, başını sağa sola çevirmeden, dümdüz gitmişti.”267 Sahâbe dahi olsa bazılarında ölüm endişesi olabilir.. ve onlarınki hiçbir zaman mahzur buudlarına ulaşmaz.. Tabii, Allah Resulü’nün gördüğü, berzah âlemine ve misal âlemine ait tablolardı.

Benî Asfar’ın gözü korkmuştu... Evet, üç bin kişilik bir ordu. Halid (ra), usta manevralarıyla kimsenin burnunu kanatmadan Medine’ye kadar gelebilmişti. İbni Hişam’ın rivayetine göre bu muharebede verilen şehit sayısı 12’dir.268 Mû’te’nin neticesinde etrafa, İslâm’ın varlığı kabul ettirilmiş.. ve artık Benî Asfar’da İslâm’ın adından bahseder olmuştu. Onlar arasında da Hz. Muhammed (sav)’in yâd-ı cemîli dillerdeydi.

“And olsun ki Allah, Peygamberi’nin rüyasının gerçek olduğunu tasdik eder. Ey inananlar! Sizi Allah dilerse, güven içinde, başlarınızı tıraş etmiş veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Harâm’a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediğinizi bilir. Size, bundan başka yakın zamanda bir zafer verecektir.

Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini, doğruluk rehberi, Kur’ân ve hak din ile gönderen O’dur. Şâhid olarak da Allah yeter” (Fetih, 48/27-28).

c. Mekke’nin Fethine Doğru

Allah Resûlü’nün gördüğü rüyalar, sâdık rüyalardır. Nübüvvetin ilk altı ayında gördüğü rüyaların, sabah aydınlığı kadar açık olduğunu ve gece ne görürse, gündüz onun aynen çıktığını, Âişe Validemiz nakleder269. İşte Efendimiz’in gördüğü rüya! O, Mescid-i Harâm’a, Kur’ân’ın tasvir ettiği şekilde girecekti. Cenâb-ı Hakk, Habîbi’ne gösterdiği bu rüyayı, yukarıda zikrettiğimiz âyetiyle artık gerçekleşmiş gösteriyordu.

Efendimiz’in rüyaları, vahiyle içli-dışlı olmakla beraber, buradaki “rüya”, “rü’yet” kökünden “görme” ma’nâsına da gelebilir. Yani nasıl Cenâb-ı Hakk, bazen O’na, cenneti, cehennemi, arş’ı, Levh’i göstermiştir; ve nasıl bazen kıyâmete kadar olacak hâdiseleri gözünün önüne sermiştir; aynen öyle de, birgün Mescid-i Harâm’a emniyet ve güven içinde gidilip, hac ve umre yapılacağını da göstermiştir. Bu görme, rüyada da olabilir açıktan açığa da, bu da bir tevcih.. ister kelimenin zahirine göre rüyayı kendi ma’nâsında, isterse “rü’yet”, ma’nâsında kabul edelim, netice değişmeyecektir. Mühim olan, Allah Resûlü’ne gösterilen o tablonun aynen cereyan etmiş olmasıdır. O tabloda Mekke’nin fethi vardır; ve daha şimdiden hâdiseler, müslümanları böyle bir zemine doğru çekmektedir.

Hudeybiye anlaşmasından sonra, Kureyş’e bağlı kabilelerle, müslümanlara taraftar kabileler arasında bir pakt kurulduğunu, yukarıda söylemiştik. Kureyş’e bağlı, Benî Bekr kabilesi, müslümanlara bağlı Benî Huzâa’ya saldırıp katliamda bulununca, Hudeybiye anlaşması ihlâl edilmiş ve anlaşma maddeleri hükümsüz hale gelmiş oluyordu. Durumun vehametini anlayan Ebu Süfyan, derhal Medine’ye geldi. Anlaşma maddelerinin aynen geçerliliğini temine çalıştı; fakat onun teklifleri kabul görmedi.270

Artık, ok yaydan çıkmışdı.. ve Allah Resûlü, bir harp hazırlığı içindeydi.. Her zaman yaptığı gibi niyet ve gayesini fevkalâde gizli tutuyordu. Bu defa sırrını vezirleri ve hayat arkadaşlarından da gizli tutmuştur. Öyle ki, Hz. Ebu Bekir, birgün kızı Âişe (r.anha)’nin evine gidip de, onu yol hazırlığı yaparken bulunca, Resûlullah’ın nereye gitmeyi düşündüğünü sormuş ve Hz. Âişe Validemiz’den (r.anha):“Vallahî babacığım ben de bilmiyorum” cevabını almıştı271. Evet, hareket bu denli mahrem tutuluyordu. Hz. Ebu Bekir ki O’nun en yakını ve en çok sevdiği insandı. Hicrette dahi yol arkadaşı olarak onu seçmişti. Buna rağmen yapılmakta olan sefer hazırlığının hedefi ondan dahi gizli tutulmuştu. Bu da, Allah Resûlü’nün nasıl ulaşılmaz bir erkân-ı harp olduğunun bir başka buudu. Allah Resûlü’nden bu dersi alan Fatih, bir gün şöyle diyecektir: “Sırrımı sakalım bilse, onu dahi keser atarım.” İşte Allah Resûlü’nün sır varislerinden bir kutlu serdar!.

Allah Resûlü sır adına askerî harekâtında hep tevriye yapmıştır. Esas hedefi daima saklamış ve başka şekilde anlaşılmasını sağlayacak karineleri nazara vermiştir. Zannediyorum modern erkan-ı harpler de farklı düşünmüyorlar. Şayet, bir yerden çıkartma yapacaklarsa, çıkartmanın meydana getireceği gürültünün on katını bir başka yerlerde çıkarırlar. Daima alternatifli hareket ederler ve gerçek hedefi hep saklarlar. Nerden çıkartma yapacaklar? “A” bayırından mı? “B” bayırından mı? “C” bayırından mı? bilinmez. Fakat bunlar 14 asır sonra gelişen harp tekniğiyle alâkalı şeyler... Bunların gerçek kâşifi Hz. Muhammed Mustafa (sav)’dır. Mektep görmemiş, medrese görmemiş, öğrendiklerini bütünüyle Cenâb-ı Hakk’dan öğrenmiş bir ümmiy-i alemü’l-ülemâdır. Ve O’nun için bize bir daha “Muhammedu’r-Resulullah” dedirtmektedir.

Evet, yine hedefini saklıyor, yine çölde kuş uçurtmuyordu.. ve kurduğu haber ağıyla kim ne götürüyor, kim ne getiriyor hepsini bir bir tesbit ediyordu. Bunlar, ister vahiy yoluyla, ister o büyük ferâsetin, fetânetin, ferâset ve fetânetiyle olsun; farketmez; O, çölü avucunun içi gibi ta’kib edebiliyordu.

İşte bir misâl: “Bedir’de bulunmuş bir sahâbi, yanlış bir içtihadla, hârekatın son anlarında, Mekke’ye doğru gidildiğini anlayınca, bu durumu haber veren bir mektup yazıp gönderiyor. Bu mektubu su taşıyan saka bir kadın götürmektedir. Allah Resûlü hemen Hz. Ali ile Zübeyr b. Avvâm’ı çağırarak durumu onlara bildiriyor ve onlar da yıldırım hızıyla gidip kadından bu mektubu alıp getiriyorlar.”272 Bu gizlilik, tâ Mekke’ye bir konak mesafe kalıncaya kadar devam ediyor ve kimsenin, ordunun gelişinden haberi olmuyor.

O, Hz. Abbas (ra) vasıtasıyla Ebû Süfyan’ı çağırdığında, artık Mekkeli için yapacak birşey kalmamıştı. En hızlı at ve develerle kaçmak isteseler dahi kurtulamayacaklardı.. gayri Mekke o kadar kıskıvraktı.

Ancak Allah Resûlü, yine de çok hassas davranıyordu. Hassasiyeti her iki cephe için de geçerliydi. Ne kendi askerlerinden ne de Mekkelilerden zâiyat verilmesini istemiyordu. O’nun bu hassasiyeti sayesindedir ki, koskoca Mekke fethinde müslümanlardan şehit olanların sayısı sadece 3 kişiydi. Halbuki hâlâ Allah Resûlü’yle harp etme düşüncesinde olan bir sürü gözü dönmüş Mekkeli vardı.. ve bunlar “her çibâd âbâd” diyecek türden insanlardı.

Efendimiz, tam 10 bin askerle gelmişti.. evet iki sene evvel 1600 kişiyle gelip geriye döndüğü Mekke’ye şimdi 10.000 insanla girecekti. Ancak O, bu gücü, onların içlerindeki gerçek kuvvet ölçüsünde değerlendirmiş ve Mekkelilerin görebildiği bir yerde, kişi başına bir ateş yakılmasını emretmişti. Mekkelilerin bildiği, her çadır için bir ateş yakılmasıydı273. Dolayısıyla onlar 10.000 ateşi görünce en az 30.000 insan tarafından muhâsara edildiklerini sandılar.. ve bu durum, onları bütünüyle felç etti. Öyle ki artık teslim olmaktan başka çareleri yoktu. Zaten Ebu Süfyan da Mekke’ye döndüğünde, sadece bunu tavsiye ediyordu.

Çünkü gökteki yıldızları seyreder gibi, yanan bu ateşleri seyretmiş ve bütün bütün mukavemetini yitirmişdi. Zira artık o da bu gece, cahiliyenin son gecesidir ve fetihle müslümanların arasında, sadece bir gece kalmıştır.

Allah Resûlü’nün alternatifli stratejisi devam ediyordu. Mekke’ye girerken orduyu altıya taksim etti ve Mekke’ye altı koldan girildi. Sadece başlarında Halid b. Velid (ra)’in olduğu kol, İkrime ve yanındakilerle çatışma zorunda kalmıştı. Diğer birlikler hiçbir engelle karşılaşmadan Mekke’ye girmişlerdi.274

O gün için Mekke’de mes’ele çıkarabilecek tek insan Ebû Süfyan’dı. Halbuki Allah Resûlü bir cümleyle onu da yumuşatmıştı: “Ebu Süfyan’ın evine sığınanlar korunmuştur.”275 Evet, Ebû Süfyan’a verilen bu kadarcık bir paye dahi, onun elini kolunu bağlamaya yetmişti. Hatta ondan sonra Ebû Süfyan, teslim olmayı teşvik eden en hareretli insan haline gelmişti. Elbette ki bütün Mekkeliler Ebu Süfyan’ın evine sığacak değillerdi. Allah (cc)’ın evi, Ebu Süfyan’ın evinden korunmaya daha layıktı. Ve Allah Resûlü şöyle buyurdu: “Kâbe’ye sığınanlar da korunmuştur.” Ve, bir süpriz karar, tarihte ilk defa, dışarı çıkma yasağı konuluyordu. Bu, can güvenliği için gerekli olduğu kadar, ordunun rahat hareket edebilmesi için de gerekliydi. Bu mülâhaza ile Allah Resûlü: “Kendi evine girip saklananlar korunmuştur” diyordu276. Böylece Mekkelilerden gelmesi muhtemel bütün direnişler önlenmiş oluyordu.

Efendimiz’in iştirak ettiği diğer gazvelerden sarf-ı nazar, sadece şu Mekke Fethi ve burada tatbik ettiği askerî ve siyasî strateji dahi zannediyorum O’nun ne büyük bir askerî dehâ olduğunu göstermeye kâfidir. Evet, Mekke’nin fethi tek başına, bütün insaf ehline† ÂÔOÓÂNÓœD†—Ó”ÔˉԆ«‰‰NÓÁ? dedirtecek büyük bir hadisedir.

Sanki O, Mekke’yi birkaç kere fethetmiş gibi plânın her safhasında, gayet rahat hareket etmiştir. Kafasında plânladığı hususlar noktası, virgülüne kadar aynen çıkmış, O da ne yapılması gerekiyorsa onu yapmıştır. Tabii fethin ardından ilan ettiği umumî af ve gösterdiği engin mürüvvet, Mekke insanını derhal O’na teslim olmaya ve İslâm’a girmeye çekmiştir. Bu, ne şirin bir zorlamadır ki, bir gün içinde bütün Mekkeliler müslüman olmuştur. Şimdi sıra, bu yeni potansiyeli aksiyona çevirmeye gelmiştir. Aman Allahım! Bu ne müthiş bir inkılâptır ki, dün O’na düşmanlıkta canlarını verenler, bugün O’nun düşmanları karşısında canlarını vermeye hazırlanmaktadırlar! Evet, Allah Resulü’nün bakışları kime isabet ettiyse o, kömür iken birden elmas haline geliverdi. Başka teşbih ve benzetmelere ne gerek var? O, kendi ashâbını gökteki yıldızlara benzetmemiş miydi?277 Evet, Allah Resulü, dün çukurlarda yuvarlanan, ruhları çamurlaşmış bu insanları, bir gün gibi kısa bir zaman içinde, semâya perçinlemiş ve ışık saçan birer yıldız haline getirmişdi. Getirmekle kalmamış, onlara ebedlere kadar misâl olma ruhunu da üflemişti.

d. ..Ve Huneyn Bâdiresi

Mekke’nin fethiyle, ortada duran ve hangi taraf galebe çalarsa o tarafa meyletmeye kararlı bulunan kabileler, teker teker İslâm’a dehâlet etmeye başladılar. Bu gelişme Sakîf ve Havâzin kabileleri arasında hazımsızlığa sebebiyet vermişti. Daha fazla gelişmeye fırsat vermemek için hemen harekete geçtiler ve çölde buldukları çapulcularla beraber 20-30 bin kişilik bir ordu kurdular.278

Allah Resûlü, istihbarat için Abdullah b. Ebi Hadred (ra)’i bu kabilelerin arasına göndermişdi. Abdullah, elde ettiği bütün ma’lûmatla Allah Resûlü’ne geldi ve durumu rapor etti. Sakîf ve Havâzin kabileleri, büyük bir ordu ile Huneyn’de mevzilenmişlerdi.

Bu her iki kabile de cesaret ve atıcılıkları ile meşhurdu. Ok atmada hepsi de usta sayılırlardı. Bunlara karşı, ekseriyeti yeni müslüman ve genç bir orduyla mukâbele etmek icab ediyordu. Öyle de oldu. Allah Resûlü, derhal Huneyn’e doğru yürüyüş emri verdi. Yoksa, her şey müslümanların aleyhine dönebilirdi. Zira, bu kabileler şayet Mekke’ye kadar gelme fırsatı bulurlarsa, Mekke’de bozgunculuk için fırsat bekleyenlere, bekledikleri fırsat verilmiş olacaktı. Aynı zamanda, çokları itibariyle onurları rencide olmuş Mekke’nin yeni müslümanları, düşmana karşı kavga verirlerse, bu hem onların uzak ihtimal de olsa, sarsıntı geçirmelerini önleyecek hem de kalplerinde İslâm’ın oturaklaşmasını hızlandıracak ve onları iyiden iyiye İslâm’a perçinleyecekti.

Huneyn’e 12.000 askerle gidildi. Bunlardan 2.000 kadarı yürekten müslüman değildi. Diğerlerinin ise çoğu genç ve tecrübesizdi. Bu gençlerin başında da Halid b. Velid (ra) vardı. Düşman “U” şeklinde mevzilenmişti. İslâm ordusunun öncü kuvvetleri ya farkında olmadan ya da bilerek bu “U” nun içine girdiler. Ansızın gelen ok yağmuru sebebiyle de geri çekilmek zorunda kaldılar. Zira çoğunlukla zırhları yoktu, oklar da çok şiddetli ve isabetli geliyordu. Eğer “U” nun içine bilerek girildi ise, geri çekiliş, bir harp oyunuydu. Nitekim okçular, müslümanların kaçtığını görünce, sevinç çığlıkları atarak yerlerinden çıkmış ve kaçanları takibe koyulmuşlardı. Tabii farkına varmadan, bir kıskaç içine girmiş oldular. Ve, taarruz eden bu güçler ricate mecbur kaldılar. Derken, birkaç saat içinde ölenler ölmüş, kaçanlar da Taif’e sığınmak zorunda kalmışlardı.279

Huneyn’in başında da, aynen Uhud’un ortasında olduğu gibi zahiren bir hezimet yaşanmıştı. Ancak Allah Resulü, bu en zor durumda dahi fıtrî cesâreti ve müthiş fetânetiyle hâdiselerin akışını değiştirmiş ve Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla mutlak bir mağlubiyeti, parlak bir zafere çevirmesini bilmişti.

Peygamberimiz, tam İslâm ordusundaki panik esnasında ileriye atıldı. Öyle ki, Hz. Abbas (ra), Allah Resûlü’nün bindiği hayvanın gemini zor zabtediyor ve O’nun düşman safları arasına girmesine mâni’ olmaya çalışıyordu. O ise en gür sesiyle:

“Ben nebîyim bunda yalan yok. Ve ben Abdülmuttalib’in torunuyum..” diyordu.280

Bunun üzerine Efendimiz’in emrine binâen Hz. Abbas (ra), Huneyn’de sesini, yükseltebildiği kadar yükseltip o gür sesiyle “Ey Semure ağacının altında biat etmiş Sahabiler! Neredesiniz?!” diyerek nida etti.

Daha sonra Hz. Peygamber’in sesini ve çağrısını duyan bütün müslümanlar, Allah Resûlü’nün etrafında toplandılar.. mağlubiyet aşıldı ve zafere ulaşıldı.281

Burada bir noktaya işaret etmeden geçemeyeceğim: Allah Resulü, 18 gazâya iştirak etmiş ve hepsinde de büyük zaferler kazanmıştı. Ancak, benim kanaatim odur ki, Uhud ve Huneyn, O’nun askerî dehasını gösterme açısından diğerlerinden daha parlak, daha muhteşem zaferlerdi. Çünkü diğerlerinde, O’nun hafızasında plânladığı şeyler aynen tahakkuk etmiş olduğundan, Allah Resulü, hiç zorlanmamış, neticeye gayet rahat ulaşmıştı. Halbuki, bu iki muharebede beklenmedik hâdiseler zuhur etmiş, O’nun ilk plânları çarpıtılmış, düşmana fırsat verilmiş, ama buna rağmen, netice yine zaferle noktalanmıştır. Beklenmedik hâdiseler de O’nun hiçbir dahli yoktur. Öyleyse, mutlak bir hezimetten kurtulup, parlak bir zafer elde ettiği Uhud ve Huneyn, O Kumandan-ı Zî-şan’ın askerî dehâsının en parlak bir buududur.

e. Tebuk

Allah Resulü’nün gerçekleştirdiği yıldırım harekatından birisi de Tebuk Seferi’dir. Bir aralık, Bizans İmparatorluğunun, büyük bir ordu hazırlayıp Medîne’ye gelmekte olduğu şayiası yayıldı. Bu durum, müslümanları tedirgin ederken, etraf kabilelerden düşman olanları da ümitlendiriyordu. Zaten Gassânîler’in çevirmek istedikleri entrikalar da herkesçe bilinmekteydi.

Her seferini gizlilik içinde gerçekleştiren Allah Resulü, bu seferini açıktan ilan etti ve etraf kabilelere adam göndererek onlardan asker ve malzeme yardımında bulunmalarını istedi. O sene civarda ve Medine’de çok zor günler yaşanıyordu. Hava alabildiğine sıcak ve kuraklık ortalığı kavuruyordu. Bir de meyvelerin hasat vakti girmişti. Ama Allah Resulü, seferberlik ilan etmiş ve yol hazırlıklarına başlamışdı bile. Herkes bu sefere iştirak etmek için âdeta birbiriyle yarışıyordu.282

Sefere iştirak heyecanıyla Allah Resulü’ne gelip de, binek bulunamadığı için kabul edilemeyen nice müslüman vardı ki, O’nun yanından çocuk gibi ağlayarak ayrılıyorlardı. Kur’ân onların bu halini bir ibret levhası olarak âbideleştirmiştir. (Bkz. Tevbe, 9/92).

Bu arada, münafıklar da boş durmuyordu. Müslümanları seferden alıkoymak için ellerinden gelen her türlü hile ve oyuna başvuruyorlardı. Nihayet Allah Resûlü, 30.000 kişilik bir orduyla Tebûk’a doğru hareket etti. 20 gün kadar Tebûk’da kaldı. Bizans, kendisinde cesaret göremediği için bu orduya karşı mukabelede bulunamadı. Dolayısıyla da Tebûk’de harp yapılmadı; ama duyup işitenler üzerinde müthiş te’siri oldu. Zira düşmana öyle bir gözdağı verildi ki, ancak büyük bir meydan muharebesinde aldığı hezimetle düşman bu kadar sinebilirdi. Etrafta bulunan nice Hristiyan kabileler, Allah Resûlü’ne cizye vermeyi kabul ederek, inkîyadlarını bildirdiler. Niceleri de, din olarak İslâm’ı seçtiler283. Bu yönüyle de Tebûk’u İki Cihan Serveri’nin zaferlerinden biri olarak görmek mümkündür.

Şimdiye kadar bazı vak’aları naklederek O’nun nasıl bir erkan-ı harp olduğunu görmeye çalıştık. Şimdi de umumî ma’nâda bir erkan-ı harpte olması gereken hususiyetleri zikrederek, Allah Resulü’nün askerî dehâsına, daha doğrusu, fetânetinin bu yöndeki buuduna temas etmek istiyorum.