TÜRKÇE KUR'ÂN OLUR MU?
Bugünlerde Kur'ân'ın ve ezanın Türkçeye çevrilmesi, ibadetlerde Türkçe okunması konusu yeniden tartışma gündemine getirildi. Konuyu gündeme getirenler namazında niyazında olan Müslümanlar değil; çünkü bunların gündeminde olan şeyleri içlerinden biri olarak biz de biliyoruz. Bizlerin talebi halkımızın dünyada başı dik olacak kadar güçlü olması, herkesin temel ihtiyaçlarının temin edilmesi, -diğerlerine olduğu gibi- Müslümanca yaşamak isteyenlere de- inanma, ibadet etme, öğrenip öğretme, işlerini ve işlemlerini Müslümanca yürütme ve gerektiği kadar örgütlenme alanlarında- hürriyet verilmesidir. Ezan ve Kur'ân'ın ibadetlerde Türkçe okunmasını isteyenler, anne ve babalarının cenazelerini camiye getirip, mü'minler cenaze namazını kılarken uzaktan seyredenlerin, sonra da dua edecek ve ölümü düşünecek yerde -onlara inat olsun diye- alkış tutanların bir kısmıdır.
"Niçin istiyorlar?" sorusuna verilebilecek cevaplar arasında ikisini önemsiyorum: a) Türk Müslümanlarını dünyanın diğer ülkelerinde yaşayan Müslümanlardan ayırmak istiyorlar. b) Kur'ân-ı Kerim ibadetlerde asıl dilinde okunursa Müslüman çocuklarının Kur'ân öğrenmeleri, bunun için hocaya gitmeleri gerekir, hoca çocuklara Kur'ân öğretirken aynı zamanda din eğitimi verir, ibadetlerde Kur'ân'ı Türkçe okutarak din eğitimini baltalamak istiyorlar...
Kur'ân-ı Kerim bin yıl öncesinden başlayarak yüzlerce defa başka dillere çevrilmiştir. Bu çevirilerin yapılmasından maksat, Arapça bilmeyenlere İslâm'ı anlatmak ve öğretmektir. Belki başka metinleri de ama özellikle Kur'ân'ı, söz ve mânasından hiçbir unsuru zayi etmeden bir başka dile aktarmak mümkün değildir. Yapılan çeviriler, çevirenin anladığıdır, yorumudur; bu sebeple de onlara "meal" denilmesi tercih edilmiştir. Şu halde "yalnızca vahyedilen Arapça metin Kur'ân'dır, hiçbir çeviri Kur'ân değildir". Allah Teâla "Kur'ân'ı Arapça olarak indirdiğini" bildirmiş (Zümer: 39/289) ve namaz kılarken "Kur'ân'dan kolayımıza gelen yeri" okumamızı istemiştir (Müzzemmil: 73/20), Hz. Peygamber (s.a.) de "Kitâb'ın Fatihası okunmadan namaz olmaz" buyurmuştur. Bu bilgi ve emirler yanyana getirildiğinde çıkan sonuç şudur: a) Kur'ân Arapçadır; b) Namazda, Arapça olan bu Kur'ân'dan bir parça okunacaktır; c) Tercüme ve meal Kur'ân değildir, Arapça okumayı öğrenmiş birisi namazda, başka dilden Kur'ân okuyamaz; d) Bir kimse yeni Müslüman olur veya gayret etse bile Arapçaya dili dönmezse, geçici olarak, Arapçadan ezberleyip okur hale gelinceye kadar başka dilden mânasını okuyabilir.
Anlamak, bilmek, inanmak ve yapmak için bir metni okuyan onun mânasını anlamak mecburiyetindedir; bunlar anlamadan olmaz. Şiar, şuur, duygu sözkonusu olduğunda anlama şartı ortadan kalkar. Ezan İslâm ümmetinin şiarıdır; işaret ve sembolüdür. Nerede çan çalsa Hıristiyanlık ve nerede ezan okunsa Müslümanlık akla gelir. Şiarlar değiştirilemez, değiştirme ümmetin bütünlüğünü bozar. Ayrıca ezan beşerî bir metin de değildir, birden fazla sahabiye rüyalarında ilham, Hz. Peygamber tarafından da tasdik ve tatbik edilmiştir. Namaz bir şuur, huzur, huşu, duygu... hasılı ibadet halidir; bu halde anlamak ikinci planda kalır, buna ihtiyaç duyulmaz. İhtiyaç duyanlar ayrıca mânasını öğrenirler ve mesela Fatiha'yı asıl metninden okurken Allah Teala'nın bu sûrede ne dediğini de bilip düşünebilirler.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Kur'ân'ın ibadetlerde Türkçe okutulmasına teşebbüs edilmiş, fakat daha başlamadan vazgeçilmiştir. Ezan da 1932 yılında Türkçeye çevrilerek cebren Türkçe okutulmaya başlanmış, Müslüman halkın gösterdiği tepki ve aslına dönme konusundaki ısrarlı talep üzerine, 1950'den sonra, Hz. Peygamber'in (s.a.) okuduğu ve öğrettiği metne dönülmüştür. Denenmişi tekrar denemek ahmaklıktır.
Laik ve demokrat geçinenler şunu bilmelidirler ki, ezan ve Kur'ân'ın ibadette Türkçe okunması için yapılacak baskılar, zorlamalar ve dayatmalar, çağdaş insanî değerlere de aykırıdır.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FIKIHTA TÜRKÇE İBADET
Hayat pahalılığı gibi yetmiş milyon insanımızın tamamını ilgilendiren acil problemler var, sosyal güvenlik ve sağlık gibi nüfusun önemli bir kısmını ilgilendiren meseleler var, ülkemizin varlık ve bekasına yönelik dış tehditler var; şu memleketi yönetsinler diye seçilmiş bir kısım adamlar ile onların emrinde çalışsınlar diye tayin edilmiş bazı bürokratlar, bu önemli ve hayatî meseleleri bir tarafa bırakmışlar bir kaşık suda fırtına koparmakla meşguller. İdeolojik ve siyasî tartışmalarla günlerini geçiriyor, üstlerine vazife olmayan şeyler ile iştigal ediyorlar. Türkçe ibadet de bunlardan biri. Laik bir ülkede ibadetin dili yalnızca inananları ve ibadet edenleri ilgilendirir. Dileyen ibadet eder ve istediği şekilde bu vazifesini yerine getirir, isteyen inanmaz veya ibadet etmez; başkasının buna karışma hakkı yoktur. Bizde ise bir kısım memurlar ve yöneticiler işi gücü bırakmışlar Müslümanların ezanları ve namazları ile uğraşıyor, gariplik rekorları kırmak için yarışıyorlar. Kulağımıza gelen haberlere göre din ilimleri ile meşgul olan bazı zevatı da sıkıştırmaya başlamışlar, onlardan fetva almaya teşebbüs etmişler. Bu sebeple meselenin genel durumunu daha önceki bir yazımızda açıklamıştık. Bu yazıda da Fıkıh'ta ibadet dili konusunu ele almak istiyoruz.
Konunun müctehid imamlar (mezheb imamları) zamanında ele alındığı anlaşılmaktadır. Muhtemelen Arap olmayan Müslümanlardan bazılarının (ilk olarak İranlı bazı Müslümanların) Arapça okumayı öğreninceye kadar namazda Fatiha'yı kendi dillerinde okuma uygulamaları (Serahsî, Mebsut, I/37) sonradan fıkıhçıların gündemine girmiş ve tartışma konusu edinilmiştir. İslâm müctehidleri ve bu arada meşhur dört fıkıh mezhebinin imamları arasında -Ebû Hanîfe hariç- namazda Kur'ân'ın başka bir dilden okunmasını caiz gören bir alim yoktur. Cevaz verilen husus, Arapça okumayı öğreninceye kadar -geçici olarak- kendi dilinde okumasıdır. İmam Şafiî bunu da caiz görmemiş, namazını okumadan kılar, demiştir. Ebû Hanife'ye gelince; Hanefî fıkıh kitaplarına göre o da, önce namazda başka dilden Kur'ân okumayı caiz görmüş, sonra bu ictihadından geri dönerek (İbnu'l-Humam, Feth, I/201) diğer müctehidlere katılmıştır; mezhebde geçerli ve fetvaya dayanak olan hüküm budur. İmam'ın önceki ictihadı da mutlak olmayıp şöyle bir şarta bağlı idi: "Okuyan, okuduğu dildeki sözlerin kesin olarak Kur'ân âyetinin mânasını ihtiva ettiğini biliyorsa namazı sahih olur, aksi halde (tefsirini okursa) sahih olmaz. Çünkü tefsirin (ve tefsiri tercümenin) mânayı eksiksiz aktardığı kesin değildir." (Serahsî, 37). Ebu-Hanife'nin ictihadından dönmeden önceki şartını, ictihadından döndüğüne dair rivayeti ve bu rivayetin mezhebce benimsenmiş bulunduğunu gözönüne aldığımızda ona (Ebû Hanife'ye) dayanarak da böyle bir fetva vermenin mümkün olmadığı ortaya çıkmaktadır.
İktidarlar ve makamlar emanettir, onların sahibi millettir, milletin sesine kulak vermeyenler, millî menfaati ön planda tutmayanlar emanete hiyanet etmiş olurlar; hainlerin akıbeti ise dünyada ve ukbâda rezil ve perişan olmaktır.

 


 

FIKIHTA NAMAZIN DİLİ
Namazda farz olan kırâatin (Kur'ân'dan yeteri kadar okumanın) hangi dilden olacağı konusu daha çok fıkıh usûlü kitaplarının "Kur'ân'ın tarifi" bahsinde ele alınmıştır. Kur'ân-ı Kerim'in yalnızca mânasının ilâhî ve kutsal ve eşsiz (mu'ciz) olmayıp lafzının da aynı niteliği taşıdığı konusunda ittifak vardır. Namazda Kur'ân okunmasının farz olduğu konusunda da bir görüş ayrılığı yoktur. Kur'ân-ı Kerim'de "namazda Kur'ân okunması emredilmiş" (Müzzemmil: 73/20), Kur'ân'ın Arapça olduğu da bildirilmiştir (Yûsüf: 12/2; Şu'arâ: 26/195). Bu iki emir yanyana getirildiği zaman çıkacak sonuç "namazda Kur'ân'ın vahyedildiği dilde okunmasının farz olduğu"dur. Peygamberimiz de (s.a.) "Fâtihasız namaz olmaz" buyurmuştur. Tercüme metin aynı olmadığına göre Fâtiha'nın tercümesini okuyan Fatiha'yı okumuş sayılmaz.
Bu delillere dayanan bütün müctehidler, Arapça okuyabilen bir kimse için namazda başka bir dilden kırâatin caiz ve geçerli olmadığında birleşmişlerdir. İmam Ebû Hanîfe ise sonradan vazgeçtiği (rucû ettiği) rivayet edilen bir ictihadında "Arapçayı okuyabilen bir kimse bile namazında Kur'ân'ı kendi dilinde okursa namazı geçerli olur" demiştir. Ebû Hanîfe'nin bu ictihadının neye dayandığı, delilinin ne olduğu kendisi tarafından açıklanmış değildir. Onun nâmına açıklama yapan bazı fıkıhçıların ileri sürdükleri deliller ise zayıf bulunmuştur. Hanefî mezhebi Ebû Hanîfe'nin değil, Ebû Yusuf ve Muhammed gibi diğer hanefî müctehidlerinin de dahil bulunduğu çoğunluğun ictihadını benimsemiş, bu mezhepte fetvâ buna göre verilmiş; bu hükümde kendi başına namaz kılan ile imam olan ve cemaatle kılan arasında bir fark gözetilmemiştir.
Namazda kırâat meselesinin fıkıhtaki hükmü bundan ibarettir. Dinî ve ilmî olmaktan ziyade siyasî, ideolojik ve pragmatik sebepler ve saikler yüzünden namazda kıraatin Türkçe olmasını savunan bazı ilahiyatçılar, fıkıhta kırâat konusunu açıklarken kasten bazı saptırmalar ve hileler yapmaktadırlar. Bunların, bizim dikkatimize çarpan önemlilerini -işin doğrusuna işaret ederek- sıralamak gerekirse:
1. Ebû Hanîfe'nin "başka dilde kırâati caiz görme" ictihadından rucû ettiği yalnızca Nûh b. Meryem tarafından rivayet edilmiş değildir. Mesela Ebû Yusuf'un öğrencilerinden Ali b. el-Ca'd de bunu rivayet etmiştir (Kurtubî, Tefsir, 16/149; Zemahşerî, 4/434). Yalnızca Nuh b. Meryem'i zikredip onun muteber bir nakilci olmadığını isbatta hile vardır.
2. Serahsî Mebsût isimli eserinde Ebû Hanîfe'nin ictihadını naklettikten sonra İmamın bunu mekruh gördüğünü de kaydetmiştir. Bunu nakletmemek, gizlemek dürüstlüğe aykırıdır. Aynı eserde Selman el-Fârisî'nin Fâtiha'yı Farsça'ya tercüme ettiği; Acemlerin, dilleri Arapça'ya yatıncaya kadar namazlarında bu tercümeyi okudukları kaydedilmiştir. Bu ifade içinde geçen "dilleri Arapça'ya yatıncaya kadar" kısmını halktan saklamak ilim ahlâkına sığmamaktadır. Arapça okumaya dili dönmeyenlerin, alışıncaya kadar başka dilde okuyabilecekleri hükmü zaten birçok müctehid tarafından benimsenmiştir. Serahsî, fıkıh usûlü ilim dalında yazdığı Usûl'ünde de bu konuyu ele almış, özetle şu değerlendirmeyi yapmıştır: Kur'ân-ı Kerim'in lafzı da mânası da eşsizdir (mu'cizdir, mu'cizedir), benzeri yapılamaz. Bu konuda Hanefî imamlarının (Ebû Hanife, Ebû Yusuf ve Muhammed'in) ittifakları vardır. Namazda okuma konusuna gelince; iki öğrenci imama göre iki unsurun da (hem lafzın -ki bu Arapça'dır- hem de mânanın) kırâatte bulunması gerekir. Tercümeden okunduğunda yalnızca mâna (unsurlardan biri) bulunabilir, bu ise -Arapça okuyabilenler için- yeterli olmaz. Hocalarına göre ise her iki unsur da kutsal ve eşsizdir, ancak biri (yalnızca mâna) bulunduğunda namaz için yeterli olur; fakat Hz. Peygamber'in (s.a.) Sünnet'ine ve asırların uygulamasına aykırı olduğu için tercümeden okumak mekruh olur (II, 282).
Serahsî, Mebsût'ta Ebû Hanîfe'nin rucû ettiğine temas etmemiş, fakat el-Mahît ve el-Câmi'u's-sağîr şerhinde rucû ettiği rivayetine yer vermiştir (M. Sabrî, Mese'eletü-Tercemeti'l-Kur'ân, s.29).
Serahsî'nin naklettiği Hz. Selman olayı, Peygamberimizin (s.a.) hayatında ve O'nun izni ile cereyan etmiş olamaz. Çünkü "Acemler Selman'a yazarak istediler, o da tercüme edip gönderdi..." deniyor. Acemlerin İslâm'a girmeleri Hz. Peygamber'in irtihalinden sonra vukû bulmuştur.
3. El-Ensârî'nin Müselemmü's-sübût isimli usûl kitabı üzerine yazdığı "Fevâtihu'r-rahamût" adını taşıyan şerhinde, Hasenü'l-Basrî'nin dostu Habîb el-Acemî isimli İslâm büyüğünün, Arapça'ya dili yatmadığı, Arapça okuyamadığı için farz olan kırâati Farsça okuduğu kaydedilmiştir. Bu ifadeyi nakleden bazı ilahiyatçıların "Arapça'ya dili dönmediği için" kısmını atlamaları, hileli bir "uzun atlama"dır.
Fıkıh kitaplarında aradıklarını bulamadıkları için tarih ve seyahatname kitaplarına başvuran bazı ilahiyatçılar buralardan, "tarihte, bazı bölgelerde, Kur'ân'ın namazda tercümesinden okunduğuna dair" bilgiler nakletmekte ve tezlerine bunu delil kılmaktadırlar. Halbuki sahih ibadet konusunda, sahabe devri sonrasına ait uygulamalar delil olmaz. Ayrıca bu uygulamanın, "Arapça'ya dilleri dönmediği için ve geçici olması" ihtimali daima mevcuttur.
4. Meşhur Tefsirci Zemahşerî, Ebû Hanîfe'nin caiz görmesi konusuna şu önemli açıklamayı getirmiştir: Ona göre bunun caiz olması, Arapça lafzın ihtiva ettiği mânanın tam olarak başka dile aktarılmış olması şartına bağlıdır. Kendisi Farsça'yı bilmediği için bunun olabileceği varsayımına dayalı bir fetva vermiştir. Biz biliyoruz ki bu mümkün değildir; şu halde onun "caiz" demesi, "caiz değil" demesine eşittir, bu mânaya gelmektedir (Dühân: 44/43. âyetin tefsiri).
İşlerine gelmediği zaman fıkıh kitapları ve sahih mezhep fetvaları bir yana sahih hadisleri bile kaale almayan, muteber saymayan kimselerin, dinî olmayan sebepler ve sâiklerle karara ve hükme vardıkları bir konuyu isbat için fıkha dönmeleri, mezhepte terkedilmiş bir ictihada sarılmaları, sıhhatini ve detaylarını kontrol mümkün olmayan tarihî rivayet ve uygulamaları delil göstermeleri ibret alınacak davranış örnekleridir.

 


 

 

 

İSLÂM'IN EVRENSELLİĞİ VE TÜRKÇE İBADET
İslâm evrensel bir dindir
Kur'ân-ı Kerim Son Peygamber'i (s.a.), "Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusu" olarak takdim etmektedir (Ahzâb: 33/40). İlâhî Kitaba göre O "âlemlere rahmettir" (Enbiyâ: 21/107), "Bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir" (Sebe': 34/28). Bu âyetlerin ilk muhatabı olan Hâtemu'l-enbiyâ Efendimiz vazifesinin şuuru içinde hareket ederek İslâm davetini Araplara ve Arap Yarımadası'na mahsus (özgü) kılmamış, dini bu dar çerçeve içinde tebliğ etmekle yetinmemiş, İran, Habeşistan, Bizans, Mısır gibi o çağın dünyasının bilinen kültür ve medeniyet merkezlerine mektuplar ve temsilciler göndererek farklı din, renk, dil ve coğrafyadan olan insanları İslâm'a çağırmıştır. Kendisi bu fani dünyadan ayrıldıktan sonra samimi ve sadık mensupları dünyanın dört bir yanına yayılarak İslâm'ı tebliğ etmişler, Çin'den İspanya'ya kadar büyük bir coğrafya üzerinde İslâm'ın tanınmasını, benimsenmesini ve yayılmasını sağlamışlardır.
Bu apaçık âyetlere ve tarihî gerçeklere rağmen, önündeki ağacı görüp koca ormanı göremeyen zihin miyopları gibi "Sen ancak uyarıcısın ve her bir kavmin de bir yol göstericisi (hâdisi, rehberi) vardır" (Ra'd: 13/7) mealindeki âyete takılarak Peygamberimizin elçiliğini ve İslâm'ın kapsamını daraltmaya, Araplara özgü kılmaya yeltenenler büyük bir gaflet ve yanılgı içindedirler. Peygamberimizin Kur'ân'da sayılan vasıfları ve özellikleri âyetlerin bağlamlarına, işlenen konulara uygun olarak serpiştirilmiştir. "Uyarıcılık" vasfının zikredildiği âyet, ahireti inkâr eden ve Peygamber'e Rabbinden, kendilerini inandıracak bir mucizenin gelmesini isteyen kâfirlere cevap olarak gönderilen ayetler arasında indirilmiştir. Bu âyetler bağlamının ifade ettiği mâna şudur: "Peygamber insanları hidayete getiremez, onun vazifesi tebliğ etmek ve uyarmaktır. Bu kavme olduğu gibi bundan önceki kavimlere de hidayet rehberleri, yol göstericiler gönderilmiştir. İnsanlar hür iradeleriyle o hidayet rehberlerine uyarlarsa doğru yolu bulurlar, uymazlarsa doğru yoldan sapmış olurlar". Şu halde Son Peygamber'in gönderildiği kavme bir uyarıcı, bir de hidayet rehberi gönderilmiştir. Bu kavim/kavimler İslâm'ın ilk muhatapları olmaları itibariyle Araplar'dır, İslâm'ın evrenselliği itibariyle de mîlâdî 610 yılından itibaren bütün dünya insanlığıdır. Gönderilen uyarıcı Hz. Peygamber (s.a.) olduğuna göre hidayete götüren, rehber olan (hâdî) kimdir veya nedir? Kur'ân-ı Kerim'de yüzlerce âyette bu sorunun cevabı şöyle verilmiştir: "Hâdî Allah'tır, insanları -iradelerini değerlendirerek- saptıran veya doğru yola kavuşturan O'dur, O istemedikçe -peygamberler dahil- hiçbir kimse bir başkasını doğru yola getiremez, iman etmesini sağlayamaz. Allah Teâlâ'nın yol göstericiliği ve hidayet rehberliği, peygamberleriyle gönderdiği kitaplar vasıtasıyle olmaktadır. O'nun bütün kitapları doğru yolun rehberleridir (hüdâ, hâdî), doğru yolun adı İslâm'dır, bütün peygamberler kavimlere (Allah'ın kullarına) onu tebliğ etmişler, hayatını ona göre yaşayanları müjdelemişler, sapanları ise uyarmışlardır. Hâtemu'l-enbiya da (s.a.) aynı hidayetin temsilci ve tebliğcisidir (En'âm: 6/84-90). Kendisi örnektir, uyarıcıdır, müjdeleyicidir, hidayetin şahididir, dâvetçisidir, insanlığın ufkunu aydınlatan ve açan ışıktır; onunla gönderilen rehber (hâdî ve hüdâ) Kur'ân'dır, muhatabı da bir kavim değil, bütün insanlıktır. Son Peygamber'den (s.a.) sonra ulusal veya evrensel bir peygamber daha gelmeyecektir. Hangi sosyal ve siyasî ölçütlere göre bölünürlerse bölünsünler bütün insanlığın son peygamberi, "öncekilerin getirdikleri dinlerin özünü tasdik ve teyid eden" Muhammed Mustafâ'dır (s.a.).

Evrensel İslâm'ın Mensupları
Evrensel bir din olan İslâm'ın mensuplarına Arapça'da "Müslim" denir, bu kelime Türkçemize "Müslüman" olarak geçmiştir. Müslümanlık aynı zamanda bir kimliktir; bu kimliği taşıyanlar, dil, renk, vatandaşlık, coğrafya, sosyal sınıf, millî kültür, etnik özellikler üstünde bir birliğin üyeleridirler; bu birliğin adı "İslâm Ümmeti"tir. İslâm ümmetini (Müslümanlar bütününü) diğer din ve ideoloji mensuplarından ayıran ve tanınmalarını sağlayan işaretlere, sembollere, belliklere "şi'âr, çoğulu: şe'âir" denir. Müslümanları birbirine bağlayan ve gruplara göre farklı olan tabiî, sosyal, siyasî, coğrafî... bağlar vardır. Bu bağlar ümmet birliğine, dolayısıyla İslâm'a aykırı olmadıkça meşrudur, çoğu teşvik de edilmiştir. Ancak bütün bu bağların üstünde olan, onları destekleyen, kontrol eden ve aşan bağ "dindaşlık bağıdır", Müslüman kimliğinin temsil ettiği ilişkidir. Kur'ân'a göre bu ilişkiyi ifade eden ve yönlendiren temel kavramlar "kardeşlik, velâyet (birbirinin velisi, koruyucusu, temsilcisi, tarafı olmak), yardımlaşma, dayanışma, hep birden Allah'ın ipine sarılma"dır. Müslümanlar bu kavramları hayatlarını yöneten ve yönlendiren kurallar haline getirmedikçe ümmeti oluşturamazlar, ümmeti oluşturmadıkça da güçlü olamaz, diğer kültür ve medeniyetlere alternatif olacak çağdaş İslâm Medeniyetini dünyaya takdim edemezler. Tarihte oluşturulan İslâm medeniyeti ne Arab'a, ne Acem'e, ne Türk'e, ne de başka bir kavme aittir. O, bütün Müslüman kavimlerin ortaklaşa oluşturdukları ve katkı sağladıkları "Müslümanlar medeniyeti" veya "İslâm medeniyetidir".

İslâm'ın Şiarları
Yukarıda tanımı geçen şiarlar, Müslüman kavimlerden, uluslardan, gruplardan birine veya birkaçına değil, bütün Müslümanlara (ümmete) ait şiarlar, semboller, işaretler ve belliklerdir. Onlar kimliklerdeki vatandaşlık sembollerine benzerler, bir kimsenin kimliğinde TC kelimesi veya ay-yıldız işareti görüldüğünde onun Türk ve TC vatandaşı olduğu anlaşılır; bir kimsede, gurupta, kurumda, yerleşim bölgesinde... İslâmî şiarlar görüldüğünde veya işitildiğinde de o kimsenin, o şeyin ve orasının Müslüman olduğu, İslâm'a ait bulunduğu anlaşılır. İslâmî şiarlar için verilen listelerde şunlar zikredilmektedir: Besmele, selam, dinî günler ve bayramlar, ezan, kıble, cemaatle namaz, Cum'a namazı, cami, minare, Kur'ân, Hac ibadeti, Peygamber'in (s.a.) Sünnet'i.

Şiarların Korunması
Kur'ân-ı Kerim'de -yer yer bazıları zikredilerek- İslâmî şiarların korunması önemsenmiş ve emredilmiştir (Bakara: 2/158; Mâide: 5/2; Hac: 22/32, 36). Fıkıh ve siyaset-i şer'iyye kitaplarında, ezan, cemaatle namaz gibi şiar-ibadetleri toptan terkeden bölgelerin, cebrî tedbirlerle uygulamaya zorlanabileceklerinden bahsedilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.), içlerinde Müslümanların bulunup bulunmadığı bilinmeyen bir bölgeye (dâru'l-harbe) sefer ettiğinde uygun bir yerde konaklar ve sabah namazının vaktini beklerdi, vakit gelince ezan sesi duyulursa oraya baskın yapılmazdı, duyulmaz ise orada oturanların Müslüman olmadıklarına hükmedilir ve buna göre davranılırdı. (Buhârî, Ezan, 6). Bu tarihî vakıa, meselâ ezanın İslâmî sembol olma özelliğine açıklık getirmektedir.
İslâmî şiarlar belli bir kavme (ulusa, guruba) mahsus olmadığı, bütün Müslümanlara (ümmete) ait bulunduğu için bunların korunması, dilin ve şeklin korunmasına bağlıdır. Dil ve şekil değiştirildiği zaman şiar değişmiş, belli bir grubun malı olmuş olur. Şiarı koruma emri gerçekleştirilmiş, yerine getirilmiş olmaz.

Başlıca İslâmî şiarlar ve özellikleri
1. Besmele
"Bismillâhirrahmanirrahîm" Hz. Peygamber'e vahyedilmiş bir cümledir, Fatiha sûresine dahil bir âyettir, diğer sûrelerin başlarında birer âyet olarak tekrarlanmıştır, Peygamberimiz tarafından mü'minler "Her önemli işe başlarken besmele çekmeye" teşvik edilmişlerdir. Bu özellikleri besmeleyi bir şiar haline getirmiştir; bütün dünya Müslümanları onu, Hz. Peygamber'in ağzından çıkan şekliyle söylerler ve okurlar. Besmele başka bir dile çevrilerek söylendiğinde ümmetin birlik ve bütünlüğüne katkı yapan şiar özelliğini kaybeder.

2. Selam
Selamın nasıl alınıp verileceği Kur'ân'da (Nur: 24/27; Nisa: 4/86...) ve birçok hadiste açıklanmış ve selamlaşma teşvik edilmiştir. Selam "Selâmunaleyküm" veya "es-selâmu aleyküm" şeklinde verilir, "ve aleykümüsselâm", "aleyküm selam" gibi cümlelerle de alınır, karşılanır. Bu şekliyle selam, ümmetin şiarı olmuştur. Dünyanın neresinde bu selamı birisinden duysanız onun Müslüman olduğuna hükmedersiniz. Bu cümlelerle selamlaşanlar arasında bir sıcak ilişki kurulur. Selam başka dillere çevrilirse şiar özelliğini kaybeder.
1960'lı yıllarda, bugün Kur'ân için yürütülene benzer bir kampanya yürütülmüş, sokaklara "Arabın selamını bırak, Türk'ün günaydınını kullan" benzeri pankartlar asılmıştı. Hastalık âmili, bünyeyi zayıf bulduğu/zannettiği zaman derhal işine dönmekte, tahribatına devam etmektedir. Bünyeyi etkiye açık hale getirebilmek için istismar edilen duygulardan biri de "miliyetçilik duygusudur". Buradaki yanılgıyı bir alan araştırması değerinde ortaya koyan meşhur anekdota burada yer vermenin zamanıdır. Bu anekdot, Anadolu'dan hacca gidip dönen bazı vatandaşlardan defalarca duyulmuştur. Vatandaşlar şöyle diyorlar: "Bu arapların işine akıl ermiyor; selamı bizim gibi Türkçe alıp veriyorlar, namazı bizim gibi Türkçe kılıyorlar, Kur'ân'ı bizde olduğu gibi Türkçe okuyorlar, sıra konuşmaya gelince işi karıştırıyorlar, anlaşılmaz şeyler söylemeye; (yani Arapça konuşmaya) başlıyorlar". Evet kendileri bir millete mensup bulundukları halde bir üst kültür olarak İslâm Ümmetine bağlı bulunan vatandaşlar, Arapça olduğu halde İslâmî şiar haline gelmiş bulunan selamı ve Kur'ân'ı duyduğunda onu Türkçe zannedecek/bilecek kadar onunla hemhal olmuşlardır (onu benimsemiş ve içselleştirmişlerdir). Darısı diğer vatandaşların başına!

3. Dini günler ve bayramlar
Kavimlerin, bölge ve cemaatlerin, günümüzde ulusların her birine mahsus şenlik ve bayram günleri vardır; bunların tarihî sebepleri, ihtiva ettikleri inançlar, değerler ve semboller İslâm'a ters düşmedikçe dinî bakımdan sakınca yoktur; her biri kutlanır ve yaşanır. Bunların yanında bir de bütün Müslümanların ortak "dini günleri ve bayramları" vardır. Kandil geceleri, Ramazan ve Kurban bayramları bunların en meşhur ve yaygın olanlarıdır. İşte bu günler ve geceler ümmetin birliğinin hem destekleyici ve besleyicileri hem de işaret ve nişanlarıdır. Bunların değiştirilmesi ve "ulusallaştırılması" mümkün ve caiz değildir.

4. Ezan
Hz. Peygamber (s.a.) Medine'ye hicret ettikten sonra Müslümanlar rahatlık içinde cemaatle namaz kılar hale gelmişlerdi. İlk günlerde ezan yoktu, namaz vakti yaklaşınca mescitte toplanıyor, vaktin gelmesini bekliyorlardı. İhtiyaç üzerine Müslümanları uyarıp namaza çağıracak bir usül arandı. Yahudiler gibi boru çalma, Hıristiyanlar gibi çan çalma teklifleri yapıldı ise de bunlar Peygamberimizin içine sinmedi. Sahabeden Abdullah b. Zeyd bir gece rüyasında iki parça yeşil elbise giymiş, elinde çan bulunan bir zat gördü, namaza çağırmak üzere bu çanı satın almak istedi, yeşil elbiseli zat "Sana bundan daha hayırlı bir yol göstereyim" dedi ve bugüne kadar okuyageldiğimiz ezanı Abdullah'a öğretti. Abdullah uyanır uyanmaz Resulullah'a koştu, gördüklerini anlattı, O da "Bu gördüğün Allah'ın izniyle hak olan bir rüyadır" buyurup sesi daha gür olduğu için Bilal'e öğretmesini söyledi, Abdullah ezanı Bilal'e öğretti. Bilal uygun bir yere çıkıp ezanı okumaya başlayınca Hz. Ömer bir yandan elbisesini giyerek heyecan içinde koşup geldi ve aynı rüyayı kendisinin de gördüğünü söyledi. (Şevkânî, Neylü'l-evtâr, II, 37 vd. Tirmizî'den naklen). Peygamberimizin müezzinlerinden Ebû Mahzûre de bu ezanı, Hz. Peygamber'in (s.a.) bizzat kendisine öğrettiğini ifade etmiştir. (Müslim, Salât, 6).
Ezanın ortaya çıkışı ile ilgili sahih hadisler gösteriyor ki, ezan rüya ve ilham yoluyla bir iki sahâbîye öğretilmiş, Peygamberimiz bunun ilâhî bir yoldan geldiğini tasdik etmiş, benimsemiş ve sesi müsait bulunan ilk müezzin Bilal'e okumasını emretmiştir. Başka müezzinler edindikçe de onlara bizzat kendisi bu ezanı öğretmiştir. Şu halde Ezân-ı Muhammedî İslâm'dan önce Arapların bildiği bir usul ve metin değildir. İslâm'dan sonra bulunup uygulanmıştır. Kaynağı da ilâhîdir, nebevîdir (ilham edilmiş, Hz. Peygamber tarafından da benimsenmiştir). İşte o tarihte bu metinle başlayan ezan onbeş asırdır bütün İslâm âleminde "aynı şekilde, aynı metinle, aynı dilde" okunmuş, dili ve kavmiyeti ne olursa olsun bütün Müslümanlar onu duyduklarında ezan olduğunu anlamışlar, gerekli tepkiyi göstermişler, çağrıyı almışlardır. Ezanın dili değiştirilecek olursa onun şiar olma özelliği kaybolur, ümmete ait olmaktan çıkar, Sünnet'e aykırı "ulusal ezan" olur. Ezanı böyle bir değişikliğe uğratmak caiz değildir. Bazı fıkıh kitaplarında bulunan "Başka dilde okunan ezanın ezan olduğu anlaşılırsa okunan yeterli olur" cümlesi "başka dilde ezan okumanın caiz ve Sünnet'e uygun olduğunu" ifade etmez, "böyle okunduğu takdirde ezan okunmuş olur, tekrar okunması gerekmez" mânasına gelir. Ana dili ne olursa olsun bütün Müslümanlar 15 asırdır okunan ezanı anlamakta, bundan büyük bir haz duymakta, minarelerinden bu ezanın eksik olmaması için Mevlâ'ya dua ve niyaz etmektedirler.

5. Kıble
Bütün Müslümanların namaz ibadeti yaparken yöneldikleri Kâbe'nin bulunduğu Mekke şehrinin coğrafi yeri/yönü Müslümanların kıblesidir. Kıbleye yöneliş hem Allah'ın birliğini hem de ümmetin bütünlüğünü işaretlemekte ve temsil etmektedir. Kâbe bir tanedir, kıble de tektir, birden fazla "ulusal kıbleler" olamaz.

6. Cuma namazı
Cemaatle kılınan cuma namazı bir bölgede yalnızca Müslümanların bulunduklarını değil, aynı zamanda orasının bir İslâm bölgesi, beldesi, ülkesi olduğunu gösterir. Günümüzde bazı Batı ülkelerinde de izin verildiği için cuma namazı kılınmaktadır; bu da oralarda bir cemaat teşkil edecek kadar Müslümanın bulunduğuna delil teşkil etmektedir. Cuma namazı aynı zamanda İslâm ümmetinin haftalık bayram namazıdır.

7. Cemaatle namaz
Hz. Peygamber (s.a.) cemaatle namazı teşvik etmiş, erkekler için ise -mazeret dışında- âdeta mecbur kılmıştır. Cemaatin fertleri Müslümanlardır, cemaat olmak için Müslüman olmak yeterlidir; bunun dışında bir âidiyet şartı yoktur; bu sebeple Müslüman, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun ezanı duyunca, bir mazereti yoksa camiye gelir ve cemaate katılarak namazını kılar. Namaz ibadeti Türkçe yapılmaya kalkışıldığı takdirde bu bütünlük bozulur, cemaatle namaz ulusal hale gelir, başka uluslardan olan Müslümanlar ona katılamazlar. Çünkü onlara göre "bu namaz sahih değildir, Türkçe okuyan imamın arkasında namaz kılınamaz". Türk Müslüman da başka dilde Kur'ân okuyarak namaz kılan imama uymaz; çünkü buna göre de namazda Türkçe okumak gereklidir. Görülüyor ki ibadet dili ulusal hale getirilince ümmet birliği bozulmakta, cemaat ruhu ve şuuru zedelenmektedir.

8. Cami ve minare
Kilise nasıl Hıristiyanlığın, havra Yahudiliğin, ateşgede Mecûsîliğin şiarı (bellik ve nişanı) ise cami ve minare de İslâm'ın şiarıdır. Kur'ân'ı okurken uygulanan mûsıkî makamları, okuyuş tavrı, harflerin telaffuzu, anadilleri farklı Müslümanlara göre az da olsa değişik olabilmektedir. Ama okunan aynı (Arapça) Kur'ân'dır. Bunun gibi cami ve minare yapımında ve bu yapılara uygulanan mimaride de uluslara ait farklı çizgiler, üslûp ve renkler bulunabilmektedir. Ancak bu farklara rağmen, alt kültürü ne olursa olsun, bir Müslüman yapıyı gördüğünde onun cami ve minare olduğunu anlar; çünkü temel şekil ve öz değişmemiştir. Bu yapıların İslâm'a mahsus dinî yapılar ve semboller olduğunu Müslüman olmayanlar da anlarlar ve bunların bulunduğu yerlerde ya halen veya geçmişte Müslümanların yaşadıklarına hükmederler.

9. Kur'ân-ı Kerim
Hem lafzı (dili; harf, kelime ve cümleleri) hem de mânası Allah'a ait bulunan; yani Allah tarafından Son Peygamber'e (s.a.) vahyedilmiş olan Kur'ân-ı Kerim ümmetin bir başka şiarıdır ve Arapçadır. Onu başka bir dile çevirdiğimiz zaman ortaya çıkan metin Kur'ân değil, onun çevirisidir. Yani mânasının bir kısmının başka bir dilde ifadesidir; "bir kısmının ifadesidir". Çünkü hiçbir tercüme Kur'ân âyetlerinin ihtiva ettiği geniş ve derin mânaların tamamını -tercüme tekniğinde- bir başka dile aktaramaz. Onu gören, okuyan ve dinleyen Kur'ân olarak telakki etmez (onu Kur'ân olarak kabul etmez), Kur'ân çevirisi olarak bilir; çevrildiği dili bilmeyen -başka ulustan- Müslümanlar ise böyle bir kitabı gördüklerinde veya içinden bir parçayı duyduklarında onu Kur'ân çevrisi olarak da bilmezler ve anlamazlar. Durum böyle, gerçek de bundan ibaret olunca ulaşılan sonuç şudur ki: Bütün İslâm âlemi için bir Kur'ân-ı Kerim vardır; bu da Hz. Peygambere (s.a.) Arapça olarak vahyedilen ve asırlardır noktası değiştirilmeden nakledilen Kur'ân'dır. "Hepiniz birden Allah'ın ipine sarılın ve asla ayrılığa düşmeyin" (3/103) mealindeki ayette emredilen "birlikte sarılma" da ancak tek olan Kur'ân'a sarılmakla gerçekleşir. Bir Müslümanın, dünyanın neresine giderse gitsin, hangi ulus ferdinin elinde görürse görsün ve kim tarafından okunursa okunsun kendi bildiği ve okuduğu Kur'ân'ı görmesi ve dinlemesi, Müslümanlar arası birlik, dayanışma ve kaynaşma için eşi bulunmaz bir bağ, vasıta, durum ve sâiktir. Kur'ân-ı Kerim Mekke ve Medine'de Arapça olarak vahyedilmiştir, ancak -belli dönemlerde de olsa- Mısır'da en güzel okunmuş, Osmanlı ülkesinde en güzel yazılmıştır. Yavuz Sultan Selim Mukaddes Emanetleri İstanbul'a getirdiği zaman bunları yerleştirdiği özel dairede, birisi kendisi olmak üzere kırk hafıza Kur'ân tilaveti başlatmış, "burada Kur'ân ve minarelerde Muhammedî ezan" okunduğu müddetçe devletin payidar olacağına inanılmıştır.
İslâmî şiar olan Kur'ân, Arapça Kur'ân'dır. İbadette (namazda) okunacak Kur'ân Arapça Kur'ândır; çünkü başka dilde Kur'ân yoktur ve olamaz. Ancak bu hususlar anlamak ve yaşamak için Kur'ân'ın mânalarını başka dillere çevirmeye, o dillerde âyetleri açıklamaya engel değildir. Her Müslüman ulusun bilenleri, Kur'ân-ı Kerim'i kendi dillerinde açıklarlar, aslını anlamayanlar da bu meal ve açıklamalardan yararlanır, kendi kabiliyetleri ve bilgileri çerçevesinde anlar ve istifade ederler. Lâkin bu arada bir şiar olarak Kur'ân'ın tekliğinin korunması ve ibadet dilinin Kur'ân dili olması zaruridir; İslâm birliği, ümmet bütünlüğü, ibadette okunan şeyin Kur'ân olması, yapılan ibadetin (namazın) sahih olması için zorunludur.

11. Hac ibadeti
Mekke'de hac ibadeti ile ilgili mekânlar, bu ibadet yerine getirilirken giyilen elbiseler, yapılan merasimler ve ibadet-fiiller aynı zamanda İslâmî sembollerdir. Yalnız Müslümanlara ve bütün Müslümanlara aittir, onları tanıtır, tanıştırır, kaynaştırır. İhrama girmiş her ulustan Müslümanlar hac ibadetini yaparken "Rableri, dinleri, kıbleleri, ibadet dilleri, Kitapları, Peygamberleri bir olan" büyük bir insan topluluğunun, muhteşem bir camianın bir ümmet teşkil edişini görür ve yaşarlar. Orada insanların bir bütüne ait olduklarını hissetmeleri ve bu aidiyeti yaşamaları için alıp verdikleri selam, namaza çağıran ezan, cemaat olup kıldıkları namaz, namazda dinledikleri tek Kur'ân, hepsinin birden yöneldiği tek kıble (Kâbe) ve hep birden saygı gösterdikleri aynı mukaddesler yeterli olmakta, dil ve alt kültür farkları bu birlik ve bütünlüğe zarar vermemektedir.

12. Peygamber Sünnet'i
Ahlâkı Kur'ân, yaşayışı ve davranışı en güzel örnek olan Fahr-i Kâinât'ın (s.a.) hem maddî, hem de manevî ve ruhânî hayatı Müslümanlar için rehberdir, hayat programıdır. Müslümanlar O'nun izinden gidenlerin Allah sevgisine ulaşacaklarına, Allah rızası ile kucaklaşacaklarına inanır, bu sebeple Sünnet-i Seniyyeye (O'nun örnek davranışlarına) sarılırlar. Dünyanın neresine gitseniz, alt-kültürleri farklı Müslümanlarda ortak bir başka unsur olarak Sünnet'i görür ve bulursunuz. Müslümanların kılık ve kıyafetlerinden beşerî ilişkilerine, günlük hayat ve alışkanlıklarına kadar birçok alanda O'nun Sünnet'inin "ortak" izlerini farkedersiniz. Sünnet'in birçok parçası ümmetin şiarı haline gelmiş, onun bir başka yapıtaşını teşkil etmiştir.
Bütün bu şiarların ırkçılık ve Arapçılıkla hiçbir ilişkisi yoktur. İslâmî şiarların çoğu, İslâm öncesi Arapların inanç, âdet ve alışkanlıklarına aykırıdır, onları değiştirmiş, kavmiyeti aşan bir câmianın sembolleri olarak yerlerini almıştır. "Aralarında tanışma ve fazilette yarışma olsun diye küçük büyük sosyal guruplara ayrılmış insanlık camiasının Müslüman kesimine ait" şiarlardır. Bu camiada üstünlük ölçüsü ahlâk ve fazilettir. Hiçbir kavmin diğeri üzerinde peşin üstünlüğü yoktur. Üstünlük fazilet yarışında elde edilecek; onun da semeresi bütün insanlığa paylaştırılacaktır.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TERAVİH NAMAZI
"Terâvîh", dinlenmek için oturmak ve dinlenmek mânasına gelmektedir. Bu isimle kılınan namazın dört rek'atında bir dinlenmek âdet olduğu için ona terâvîh denilmiştir. Fıkıh ve hadîs kitaplarında bu namaz "kıyâmu-Ramazân: Ramazan gecesi namazı" ismiyle de anılmaktadır.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) İslâm'dan sonra, hayatı boyunca her gece -beş vakit namaz dışında- vitir ile beraber on bir rek'ata kadar varan namaz kılmış, ümmetini de buna teşvik etmiştir. Gecenin üçte biri geçtikten sonra kılınması tavsiye edilen bu namaza "teheccüd" namazı denilmektedir. Efendimiz, Ramazan gecelerine mahsus olmak üzere bir nafile (farz ve vacib olmayan) namaz daha tavsiye etmiş, bu namazı Allah rızası için kılan mü'minlerin geçmiş günahlarının bağışlanacağı müjdesini vermiştir. O, adına terâvîh denilen bu namazı tavsiye etmekle kalmamış, kendisi de birkaç gece mescidde, sekiz rek'at olarak kılmıştır. Halkın kendisine uyarak bu namaza katıldıklarını ve arkasında kıldıklarını görünce üçüncü veya dördüncü gece -bu namazı kılmak üzere- mescide gelmemiş, sebebini de "Devam edilirse farz olabilir" şeklinde açıklamıştır.
Erkek ve kadın Müslümanlar için Sünnet olan terâvîh namazının rek'at sayısı sınırlanmamış, mü'minlerin imkân ve isteklerine bırakılmıştır. Sekiz rek'atını Peygamberimizin kıldığı bilindiği için buna "Sünnet", geri kalanına da -yukarıda geçen teşvik sebebiyle- müstehab denilmiştir.
Başlangıçta mü'minler, kimi tek başına, bazıları küçük cemaatler oluşturarak bu namazı sekiz, yirmi, yirmiüç, otuzaltı, otuzdokuz... rek'at olarak kılmışlardır. Hz. Ömer hilafeti döneminde sahabe ile istişare ettikten sonra -farz kılınması ihtimali de ortadan kalktığından- terâvîhin mescitte, cemaatle kılınmasının daha iyi olacağına karar vermiş ve bunun için bir de imam tayin etmiştir. Üç Raşid Halife zamanında bu namaz yirmi rek'at olarak kılınmış, günümüze kadar da İslâm dünyasında daha çok bu rakama riayet edilmiştir. Bu tarihî vakıayı ve bilgileri bir araya getirip değerlendirdiğimiz zaman ortaya çıkan sonuç şundan ibarettir:
1. Terâvîh namazı birileri tarafından uydurulmuş bir namaz değildir; onu Hz. Peygamber kılmış ve ümmetine de tavsiye etmiştir.
2. Efendimizin sekiz rek'at kıldığı, fakat daha fazlasını menetmediği, bilakis teşvik ettiği; başlangıçta Medîne'de yıllar boyunca yirmi hatta otuz dokuz rek'at kılındığı sabittir.
3. Bu namazın tek başına veya cemaatle evde kılınması da caiz olmakla beraber camilerde kılınması daha efdaldir (sevaplıdır).
4. Terâvîh yalnız erkeklere değil, kadınlara da Sünnet'tir. Kadınlar camilerde erkeklerin arkasında saf tutarak bu namazı kılabilirler. Hz. Ali zamanında yapıldığı gibi onlara bir imam tayin edilerek ayrı cemaat olmaları da caizdir.
5. Bütün Sünnet ve nafile (farz ve vacib olmayan, Hz. Peygamberin kıldığı ve teşvik ettiği, sayısını belirlediği veya serbest bıraktığı) namazları kılmak mü'minlere maddî ve manevî faydalar sağlar, ahiret azığı demek olan sevap kazandırır. Yorgunluk, meşguliyet vb. sebeplerle kılmamak ise günah değildir.
6. Bugüne kadar terâvîh namazı böyle bilinmiş ve kılınmıştır. Kâbe'yi yeni keşfetmiş gibi hava atmaya, üslûp kullanmaya ve kafa karıştırmaya hiç gerek yoktur.
7. Medyanın okuyucu ve seyircisini arttırmak için kullanmadığı değer, harcamadığı kıymet kalmamıştır. Ramazan ayında da dinimizi harcamaya başlamışlardır. Medyatik şahısların, din adına boy gösterip konuşanların samimi olanı olmayandan ayırmak ve oyuna gelmemek gibi bir sorumlulukları daha vardır.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BAŞÖRTÜSÜ KUR'ÂN'DA VARDIR
"İslâm'da başörtüsü vardır" diyecek yerde "Kur'ân'da vardır" dememizin sebebi, "Kur'ân'da olmayan İslâm'da da yoktur" diyenlere itiraz payı/fırsatı bırakmamaktır. Doğrusu ise "Kur'ân'da, Sünnet'te, ictihadda ve ictihadların birleşmesi ile meydana gelen icmâda var olanın İslâm'da da varolduğu" hükmü ve kaidesidir. Son günlerde meşhur deyişle 'it izi kurt izine karıştı', her kafadan bir ses geliyor. Cehaletten cesaret alanlarla bilgisini "nefsânî arzularına, menfaatine, taassubuna, peşin hükmüne" kurban edenler, Müslüman halkımızın kafasını karıştırıyorlar. Hergün bir mücevher yumurtluyor, sonra bunun üzerine oturarak fitne ve fesat civcivleri çıkarmaya çalışıyorlar. Ortaya attıkları yeni iddia -daha doğrusu yeniden ısıtıp sofraya getirdikleri temcit pilavı- "başörtüsünün Kur'ân'da bulunmadığı, başın ve saçın açılmasında dinî bir sakınca olmadığı" hükmüdür. Halbuki biraz Arapça bilenler, Nur sûresinin ilgili ayetinde (24/29) geçen "hımâr" (çoğulu humûr) kelimesinin "başörtüsü ve baş dahil vücudun üst kısmını kapatan örtü" mânasına geldiğini bilirler. Bu âyet gelmeden önce başlarındaki örtünün öndeki iki ucunu omuzlarından arkaya atan, boyunlarını ve gerdanlarını açıkta bırakan kadınlara "böyle yapmayın, bu iki ucu göğsünüzün (elbisenizin yakasının, gerdanınızın) üzerinden bağlayın" emrinin verildiğini de bilirler. Hadis okuyanlar, bu âyet gelince mescitte bulunan Ensar kadınlarının -ilâhî emri geciktirmeden yerine getirmek üzere- etekliklerini yırtarak başlarını, boyun ve gerdanlarını bununla bağladıklarını; keza Hz. Peygamber'in (s.a.) "Ergenlik çağına gelmiş bir kadın başörtüsü giymedikçe Allah onun namazını kabul etmez" buyurduğunu da bilirler. Bunları bilmeyenlerin fetva verme hakları yoktur. Bilip de bilmezden gelenlerin, güneşi nefsânî balçıklarıyla sıvamaya kalkışanların ise hesap günü gelip çatmadan akıllarını başlarına almaları gerekir.
Bu vesile ile konuyu bir daha özetlemekte fayda görüyoruz:
Nur sûresindeki âyetlerde kadınların avret (örtmeleri gereken) yerleri açıklanmış, hadisler de bu açıklamayı tamamlamıştır. Örtme, kapatma emri ve yabancıya (nâmahreme) gösterme yasağının, kadın başını ve saçını da içine alıp almadığı bütün devirlerde konuşulmuş, sorulmuş ve başın ve saçın avret olduğu, kapatılması gerektiğinde ittifak edilmiştir (icmâ meydana gelmiştir). Bizim tesbitimize göre sahâbeden günümüze kadar her asırda yapılan ve kısmen yazılan tefsirlerde hür, Müslüman kadınların el, yüz ve ayakları hariç, bütün vücutlarının avret olduğu, örtülmesi gerektiği konusunda sözbirliği ve görüş beraberliği vardır. Baş dahil avret yerlerinin örtülmesinin farz, açılmasının haram olması hükmü, açıklayıcı hadisler yanında bilhassa Nur sûresindeki âyete ve bu âyetin şu üslûp özelliğine dayandırılmıştır:
a) Erkeklerin gözlerini haramdan korumaları, iffetlerine sahip olmaları istenmiş; ancak bu davranışın onları ruhen temiz kılacağı bildirilmiştir.
b) Kadınların da gözlerini haramdan (cinsi arzuyu uyandıracak yerlere bakmaktan) sakınmaları, iffetlerini korumaları emredilmiş; hemen bunun arkasından zaruri olarak açıkta kalan yerler (eller, ayaklar ve yüz) müstesna bütün vücutlarını kapatmaları, güzel ve çekici yerlerini nâmahreme göstermemeleri istenmiştir.
c) Başörtülerini (hımâr-humur) boyun ve göğüslerini örtecek şekilde bağlamaları açıkça ve özellikle emredilmiştir.
d) Örtülecek ve açılacak yerler yanında kimlere karşı ne kadar açılabilecekleri de hükme bağlanmıştır.
e) İlgili ayetlerin sonunda "Ey iman edenler! Hep birden Allah'a tövbe ediniz ki kurtulasınız" buyurulmuş, örtünmenin bir tavsiye değil, bağlayıcı emir olduğu hükmüne bir işaret göndermesi de bununla yapılmış, daha önceki ve bundan sonraki itaatsizlikler için tövbe edilmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Bu emir gelince Müslüman kadınlar derhal itaat etmişler, gerektiği gibi kapanmışlar, uygulama Hz. Peygamber (s.a.) tarafından titizlikle takip edilmiş ve asırlar boyunca da bu şekilde devam etmiştir.
Bütün bu açıklama, karîne, delil ve işaretler konumuz olan, sınırları belirlenmiş örtünme emrinin -tavsiye değil- bağlayıcı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu emir, âdete bağlı ve bu sebeple tarihî olan hükümler çerçevesine de sokulamaz; çünkü o zaman yürürlükte olan âdet ve uygulamayı olduğu gibi devam ettirmek için değil, değiştirmek ve düzeltmek için gelmiştir. Başlarına örtü aldıkları halde boyun ve gerdanlarını açıkta bırakan kadınlara yeni bir örtünme şekli öğretmiş, İslâmî örtüyü tarif etmiştir.
Başörtüsü İslâm'da ve Kur'ân'da vardır. Ona uymak istemeyenler hiç değilse İslâm'ı ve Kur'ân'ı kendilerine benzetmeye, kusurlarını meşrulaştırmak için Kur'ân'ı kullanmaya, bilgileri yetersiz olduğu halde fetva vermeye kalkışmasınlar. İnanıyorlarsa Allah'tan çekinsinler!

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GENETİK KOPYALAMA
Allah'a, dine, madde ötesine inanmayan veya inancı gevşek olanlar devamlı bir bekleyiş içinde oluyorlar ve Auguste Comte'un yıllarca önce ileri sürdüğü kehanetinin; yani dinin yerini bilimin alacağı günün gelmesini bekliyorlar. İlim adamları bir buluş yaptıklarında veya bilim ile teknolojinin elele vererek insanın aya ayak basması gibi bir olayı gerçekleştirdiğinde heyecana kapılıyor ve "acaba o gün geldi mi, artık dinden kurtulmanın kesin bir kanıtını bulduk mu" diye sormaya, bazıları da "bulduk, bulduk" diye çığlıklar atmaya başlıyorlar. Son günlerde genetik kopyalama usulü ile bir koyunun ve bir de maymunun benzerleri dünyaya getirilince buna benzer psikolojik haller ve heyecanların yaşandığı görüldü. Feminist takılan bir bayan yazar da "artık kadınların çocuk sahibi olabilmek için erkeklere ve onların farklı organlarına ihtiyaçlarının kalmadığını, tam özgürlük ve eşitliği yakalamanın bir aşamasını daha gerçekleştirdiklerini" ilan etti. Bu baylara ve bayanlara göre mevcut, yaratılmış bir hücre ile genetik özellikleri taşıyan DNA'dan temizlenmiş bir yumurtanın özel ortamda döllendirilmesi sonucu bir benzer koyunun elde edilmesi haşa "yaratma" sayılıyor ve bununla haşa Allah'a meydan okumaya kalkışıyorlar. Keza çocuk için erkeğin spermine ihtiyaç kalmayınca aile hayatına da gerek kalmıyor ve kadın-erkek arasındaki ilişki yalnızca "isteğe bağlı ve cinsel" olanla sınırlanıyor. Kafaları ve gönülleri bu kadar dar olan, kendi sınırlarını bilmede bu kadar cahil bulunan insanlara acımaktan ve imanın geniş, ışıklı, ebedî ve mutlu dünyasına kavuşmalarını Mevlâ'dan niyaz etmekten başka ne yapabiliriz!?
Allah'ın yaratması ile boy ölçüşmek cür'etini gösteren insanın, a) hem varlığı, hem de bütün güç ve özelliklerinin kendinden, kendine mahsus, ezelî ve ebedî olması gerekir, b) yarattığını var olanlardan değil (çünkü var olanın fizikî, biyolojik, kimyevî... yapısını değiştirmek yaratmak değildir) yoktan yaratması gerekir, c) yarattıklarında bir hikmet, düzen ve istikrar bulunması gerekir. Bunlar yoksa yapılan - sahibini tanımadan yapılıyorsa- hırsızlıktır ve kopyadır.
Şurada burada yazan, çizen, konuşan "erkeklerle bir şekilde problemli" bazı marjinal kadınlar istisna edilirse bütün dünyanın kadınları erkeklere insanlıkta kendilerine eşit, güzel bir fert ve cemiyet hayatını, kültür ve medeniyeti gerçekleştirmede kendini tamamlayan karşı cins olarak bakmaktadırlar. Kadınlar ve erkekler insanın iki cinsi olarak birbirlerine sevgi ve saygı duymakta, her biri diğerini, mutlu bir hayat için -yerine başkası konamaz- bir şart olan aile hayatının temel unsurları olarak görmektedirler. Cinsî ilişki dışında aile hayatını tatlı ve çekici kılan nice güzellikleri, onları hiç yaşamadıkları için kör ve sağır sayılanlara keşke anlatabilseydik!
Genetik kopyalama yoluyla bir hayvanın, aynı özellikleri taşıyan bir eşini, bir kopyasını elde etmekte sakınca olmayabilir -yine de düşünülmesi ve tartışılması gerekir-, ancak bunu insana uygulamaya kalkışırlarsa ortaya birden fazla sakınca çıkar:
1) İnsanî ruha inanmayanların kitabında bu ruhtan bahis bulunmadığı için onunla ilgili sakıncaları ve soruları ehl-i imana bırakıyorum. 2) İnsanın beynine bağlı, beyni ile ilişkili bulunan zekası başta olmak üzere insanî özelliklerini genetik kopyalamanın nasıl etkileyeceğini şimdiden bilmek de, tahmin etmek de -ilmen- mümkün değildir. Çünkü deneyler hayvan üzerinde yapılmaktadır ve insan, hayvan değildir. 3) Bu işlemin insana uygulanmasının sonuçlarını görmenin tek yolu insan üzerinde deneyler yapmaktır. Böyle bir deneye ne ahlâk, ne din, ne de hukuk izin verir.
Allah isterse insan, bir erkeğin spermi ve bir kadının yumurtası olmadan da olur; nitekim Hz. Adem'i Allah böyle yaratmıştır. O isterse bir kadının yumurtası olmadan bir kadın yaratabilir; nitekim Hz. Havva annemizi böyle yaratmıştır. O isterse bir erkeğin spermi olmadan bir erkek yaratabilir; nitekim Hz. İsa'yı böyle yaratmıştır. O isterse yaşlandıkları için sperm ve yumurtadan mahrum bulunan yaşlı bir çifte bir çocuk verebilir; nitekim Hz. Yahya'yı böyle vermiştir... Ama O isterse böyle yaratır ve O yarattığında da hiçbir problem çıkmaz.

 


 

 

 

ÖZEL FİNANS KURUMLARI VE KONUT KREDİSİ - II
Bir önceki yazımızda, bir soru üzerine özel finans kurumlarının işlemlerinden birisi olan murâbaha üzerinde durmuş, bu kurumların başka işlemlerinin de bulunduğuna işaret etmiştik.
Özel finans kurumlarının faizsiz sisteme -ekonomik ve sosyal etkisi bakımından- daha yakın, daha uygun bulunan iki işlemi daha vardır: Mudârabe ve müşâreke.
Mudârabede sermaye kurumdan, proje ve işletme (amel, teşebbüs) karşı taraftan olmak üzere bir ortaklık kurulur. Kâr anlaşmaya göre paylaşılır. Kurumun hissesine düşen kâr da kurum ile ona para yatıran katılım hesabı sahipleri arasında paylaşılır. Teşebbüs zarar ederse zararı kurum ve hesap sahipleri yüklenir.
Müşârekede sermaye ortaklığı vardır. Sermayesi olan, fakat daha fazlasına da ihtiyacı bulunan müteşebbis kurumdan sermaye katarak ortak olmasını ister, anlaşma yapılır. Kâr anlaşmaya göre, zarar da sermaye nisbetine uygun olarak paylaşılır. Faizsiz bankacılığın finansal kiralama, faizsiz ödünç verme, havale, tahsil gibi birçok işlemi ve hizmeti daha vardır.
Mudârabe ve müşâreke, özel finans kurumu uygulamalarında, murâbahaya göre daha küçük oranlarda gerçekleşmektedir. Bunun sebepleri arasında hesap sahiplerinin sabırsızlığı, riske düşmeden kâr beklentisi, müteşebbis firmaların hesaplarının kısmen kayıt dışı olması, iş dünyasında emanet, ahde vefa, sadakat, haram-helal şuur ve duygularının zayıflamış olması sebebiyle hasıl olan güven bunalımı... vardır. Biz kemiyet ve keyfiyet yönünden ne kadar iyi Müslümanlar olursak, kurumlarımız da o kadar iyi (Müslümanca) olacaktır.
Konut kredisini, işi faizcilik olan bir kurum verirse burada mutlaka reel faiz vardır, zaruret hali dışında bu kurumlar ile faizli işlem yapılamaz.
Krediyi -bankaları aracılığı ile de olsa- devlet veriyorsa burada reel faiz olmayabilir. Reel faizin (enflasyon nisbetini geçen faizin) bulunmaması halinde bu krediyi almakta bir sakınca yoktur. Bu durumda devlet, teb'asına, konut edinsinler diye yardım etmiş olmaktadır, ihtiyacı olanların bundan istifade etmeleri tabiîdir. Devletin verdiği kredide de reel faiz varsa yine ancak zaruret halinde bu kredi alınabilir.
Zaruret halinden maksadımız kişinin, bu krediyi almadıkça başını sokacak bir konut edinmesinin mümkün olmamasıdır.

 


 

 

 

 

 

 

CÂMİDEN NE ÇIKAR?
Önce birisi "camilerin ibadet yeri, İslâm'ın da barış dini olduğunu" beyan ederek, sonra diğeri "camilerin siyaset ve gösteri yeri olmadığını" söyleyerek Müslümanların, cuma namazı çıkışlarında ortaya koydukları protesto eylemini kınadılar ve İslâm'a aykırı buldular. Onlara göre camiye yalnızca namaz kılmak için girilir ve camiden çıkan insanlar en azından evlerine veya iş yerlerine gidinceye kadar dünya işine karışmazlar, namazda imiş gibi hareket ederler, koyun gibi güdülürler, dişlerini sökseniz -ilgili merci izin vermedikçe- seslerini çıkarmazlar... Bu zihniyete göre hac ibadeti yapanların da orada, bir araya gelmiş iken dünyada olup bitenleri konuşmaları, İslâm dünyasının durumunu tahlil ve tesbit etmeleri, ortak meselelerin çözümünü müzakere etmeleri ve gerekli mercilere sonuçları duyurmaları da İslâm'a aykırıdır. Hasılı laisizmi, sekülarizmin mü'minlerine göre Müslümanın dinini dünya işine karıştırması suçtur, günahtır, dine aykırıdır.
İşin doğrusuna gelince...
Camiler ilk kuruluşundaki örnek uygulamaya göre birden fazla iş ve ihtiyaç için kullanılır; istirahat, nikah, cenaze namazının kılınması, eğitim ve öğretim, muhakeme, devlet misafirlerinin kabulü, Müslümanların önemli işlerinin ve meselelerinin müzakere edilerek kararlar alınması... bu cümledendir. Eğer biri çıkar da "bunlar tarihîdir, o günkü ihtiyaç ve imkânsızlıklara bağlıdır, bugün bu işler için ayrı mekânlar ve kurumlar vardır" diyecek olursa kendisine şu cevap verilir: Bunlar doğru olabilir, ancak bu tarihî uygulama iki şeye kesin delildir: 1. Camiler yalnızca namaz kılmak için değildir. 2. Müslümanların din işleri dünya işlerinden ayrı değildir, din ile dünya içiçedir, Kur'ân ve Sünnet hem din hayatını hem de dünya hayatını düzenlemek, yönlendirmek, yönetmek için gönderilmiştir.
Cuma çıkışlarında cami cemaatlerinin yaptıkları şey, sekiz yıllık kesintisiz eğitimin kesintili olmasını talepten ve bu talebi ilgili mercilere iletmek ve duyurmaktan ibarettir. Cemaatler bu eylemi mer'i kanunlara (toplantı, gösteri, yürüyüşle ilgili kanunlara) uyarak yapmak isteyip bunun için gerekli mercilere de başvurdular. Fakat bu merciler yukarılardan aldıkları emir gereği izin vermediler. İmam ve hatiplere de cami içinde, vaaz ve hutbede "sekiz yıllık kesintisiz eğitimle ilgili hiçbir şey söylememeleri" talimatı verildi. Siz milyonlarca insanı ilgilendiren ve onların rızasına ters düşen bir takım tasarruflarda bulunacaksınız, bu tasarruflara karşı çıkanların da seslerini kısacak, ağızlarını kilitleyecek, her türlü eylemlerini engelleyeceksiniz; sonra da bu ülkeyi demokrasi ile yönettiğinizi, burada insan haklarına yer verildiğini iddia edeceksiniz. Bu en azından "gülünç bir çelişki hali" değil midir?
"İslâm barıştır, kelimenin kök mânasında da bu vardır" diyorlar. Evet, İslâm bütün insanlığı adalete, huzura, barışa, saadete götürmek için gelmiştir, ancak bu yüce amacı gerçekleştirmek için gerektiğinde savaşı (cihadı), iyiyi gerçekleştirmek ve kötüyü engellemek için gayret göstermeyi (emir bi'l-ma'ruf, nehyi ani'l-münker) de farz kılmıştır. Artık Müslümanlar da okuyor, düşünüyor ve konuşuyorlar; İslâm'ın ne olup ne olmadığını, "onu yalnızca Cumadan cumaya ve camide veya siyasî istismar meydanlarında hatırlayanlardan" daha iyi biliyorlar.
İmam-hatip liselerinin orta kısmını kapatarak milyonlarca Müslümanı boynu bükük bırakanlar bunun yanlarına kalacağını sanıyorlarsa kesin olarak aldanıyorlar. Aldandıklarını ilk seçimde ve onu takip eden düzeltmelerde görecekler, göreceğiz, "inşâallah!"

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TİTAN VE MATEMATİKSEL KAZANÇ SİSTEMİ
Ülkenin yüzlerce meselesi çözümsüz dururken, çözüm arayanlar cezalandırılıp yiyicilere çanak tutanlar ile çanaklarına döküleni yeyip keyfine bakanlar ödüllenirken ipe sapa gelmez konuları gündem yapan ve böylece gündemi saptıran medya ve bazı çevreler gibi olmamak, onlara benzememek için ben de TİTAN şirketinin âlicengiz oyunu ile hiç ilgilenmezdim. Ancak, umut tacirleri milleti soyarken bazılarının işe dini soktuklarını ve meşruiyeti dinden aldıklarını (fetva aldıklarını) ileri sürdükleri için meseleye fıkıh açısından bakma zarureti hasıl oldu.
Yurtdışında bulunan ve adı TİTAN olan bir şirket, dünyanın birçok yerinden ve özellikle geri kalmış bölgelerden seçtiği ve kandırdığı bir kısım zavallılarla oyuna benzer bir anlaşma ve işlem yapıyar. Bir şahıs şirkete 2450 DM yatırıyor, bu meblağı şirkete bağışlıyor ve asla geri istemeyeceğini beyan ve teahhüt ediyor, sonra kendisi gibi birini bulup kandırabilirse 300 DM alıyor, ikinci şahsı kandırısa 300 DM daha alıyor, üç ve dördüncü şahıslar için 1000'er DM alıyor, böylece şirkete dört kişi bulur, 9800 DM kazandırırsa kendisi verdiği kadar meblağı geri kazandığı gibi 150 DM de fazladan kazanmış oluyor. Bu işlemde şirkete ortak olmak yok, şirketin bir mal alıp sattığı yok, kâra veya kâr ve zarara ortaklık yok... Kazananlar, şirket ve daha önce davranıp diğerlerini şirkete para bağışlamaya kandıran insanlar, kaybedenler ise aşağıya doğru binlerce -kandıracak dörder kişi bulamayan- insanlar, "ben de başkalarını bulurum da prim alırım" diyen ümit ve hayal adamları.
Bu işlem meşru değildir. Çünkü:
a) Binlerce insanın havadan para kazanma ümidiyle kaybettikleri büyük-küçük paraları cebe indirme esasına dayanmaktadır.
b) Gerçek rıza yoktur; razı oluş kazanç beklentisine dayalıdır, meseleye matematik olarak bakıldığında -sonunda astronomik ölçülerde veya daha az olarak- kazananların az, kaybedenlerin ise çok olacağı daha baştan bellidir.
c) Şirketin aldığı para, karşılığı bulunmadığı, kandırmaya dayandığı ve sonunda birçok insanın zarara uğrayacağı baştan belli olduğu için meşru değildir. Meşru olmayan bir işe aracılık etmek, simsarlık hizmeti sunmak ve bundan kazanç sağlamak da meşru olmaz.
d) Aldatma ve kandırma yoluyla, karşılığında bir mal, emek veya hizmet sunmadan elde edilen kazanç hem "ğabin ve tağrîr" kuralına hem de "haksız yoldan kazancı yasaklayan naslara" göre (Bakara: 2/188) haramdır.
e) Müslümanların para ve servetlerini -daha fazlasını ümmete kazandırmadan- yabancılara aktarmak, Müslümanları paradan yoksun kılarak yabancıların servet yapmalarına sebep olmak hem günahtır, hem de millete ve ümmete hiyanettir.
Sonuç olarak bu işlem bir matematiksel kazanç değil, kayıp sistemi; daha doğrusu tuzağı ve hilesidir. Hem aklı, hem de dinî hassasiyeti olanların bu gibi işlemlerden uzak durması tabiîdir.

 


 

SELAM: SAHÂBÎLER-AİLE REİSLİĞİ
1. "Size selam verildiğinde ondan daha güzeli ile karşılık verin, yahut aynısıyla karşılayın" mealindeki âyete dayanarak selamın hükmünü açıklayan fıkıhçıların hemen tamamına göre selam vermek Sünnet, almak kifaî olarak farzdır; yani bir topluluğa selam verildiğinde selamı tamamının alması (selama karşılık vermesi) Sünnet olmakla beraber en az birinin cevap vermesi farzdır. Selam tek kişiye verilmiş ise o, selama cevap verecektir. Âyet "ya daha güzeli yahut aynısı" diyerek mü'minleri seçim yapmakta serbest bıraktığı için verilen selama, daha fazla ve daha güzel ifadelerle cevap vermek farz değildir. Aynısı ile mukabele edildiğinde de selam alınmış, farz yerine getirilmiş olur. Ancak daha fazlası ve güzeli ile selam almak, aynısı ile mukabele etmekten efdaldır, üstündür, daha iyidir (Âlûsî, Rûhu'l-Me'ânî, mezkür âyetin tefsiri, V/99).
2. Seyyid Kutup ve Mevdûdî iki İslâm aydını, mücahidi ve mürşididir. Her insan (alim) gibi onların da hataları ve isabetleri olabilir. Ancak kendilerine hürmet beslemek ve güvenmek esastır. Aksini gerektirecek bir davranışları, vasıfları ve halleri yoktur. İyi niyete dayalı ilmî hataları (varsa) kendilerini İslâm, hatta ehl-i Sünnet dışına çıkaracak hatalar değildir. Tefsirleri ve diğer eserleri faydalıdır. İctihad hataları alime günah değil, sevap kazandırır.
3. "Sahabenin en aşağı derecede olanı, daha sonraki neslin en üstün kişisinden daha üstündür" hükmü, onların sahabî olmaları ile ilgilidir; yani bu bakımdan hiçbir kimse onlara denk olamaz mânasına gelir. Mesela tabiûnun büyüklerinden Hasenu'l-Basrî hazretleri, onca ilmine ve fazlına rağmen 'sahabî derecesindedir' denemez; çünkü sahabî derecesinde olabilmek için imanlı olarak Efendimizi (s.a.) görmek ve bu iman ile de ölmek gerekir. Ancak bu kaide ve hüküm, her bir sahabînin, daha sonraki nesillerde yetişen her alimden -ilim, hatta ahlâk bakımından- daha üstün olmasını gerektirmez. Elbette dört mezheb imamı ve diğer müctehidler, bedevî bir sahabîden daha âlimdirler ve bu cihetten -ilim bakımından- ondan üstündürler.
İlk üç neslin ilkinden sonuncusuna doğru derecelendirilmiş olması, her bir nesilde müctehid yetişmesine mani değildir ve mani olmamıştır. Her nesilde pek çok müctehid yetişmiştir.
3. Kıyamet yaklaştıkça insanların bozulacağı ve kıyametin, kötü insanların başına kopacağı konusunda sahih hadisler vardır. Dinin garip başladığı ve -kıyamete doğru veya zaman zaman- tekrar garipleşeceği sahih hadiste ifade edilmiştir. Ancak bu gerçek haberlerin yanında başka gerçekler de vardır: a) Kıyametin ne zaman kopacağı bilinmediği için kıyametin yaklaştığını bilmek de mümkün değildir. Bu sebeple "kıyamet yaklaştığında..." diye başlayan hadisleri kesin olarak "bunların zamanı gelmiştir, şu veya bu zamandır" şeklinde belirlemek kıyametin bilinmezliği inancına aykırı düşer. b) "Kıyamet kopuncaya kadar ümmetimden bir grup hakkı temsil ve tatbik edecektir..." (Buhârî, İ'tisâm, 10; Müslim, İman, 247) mealindeki sahih hadis, son saate kadar Allah'ın iyi ve âlim kullarının bulunacağını göstermektedir. Hakkı temsil ve tatbik ictihadsız olamaz; çünkü her an yeni meseleler çıkar ve bunların ictihadla hükme bağlanması gerekir. Fiil, tasarruf ve nesnenin dinî hükmü bilinmedikçe Allah rızasına uygun amel mümkün değildir, bu amel mümkün olmadıkça da "hakkı temsil ve tatbikten" söz edilemez. Şu halde kıyamete kadar müctehidler de bulunacaktır. Nitekim bazı mukallid fıkıhçıların iddialarının aksine her asırda müctehidlerin bulunduğu ve ictihad kapısının fiilen hiç kapanmadığı isbat edilmiştir (Benim İslâm Hukukunda İctihad isimli tezime bakınız). Bazı muhafazakâr geçinen Müslümanlar durmadan dünya için çalışıp servet edinirken, "kıyamet yaklaştı, alametleri belirdi, artık servet edinmenin zamanı değildir, tevbe ve ibadete yönelmek gerekir" diyecek yerde hiç ölmeyecekmiş ve kıyamet yaklaşmamış gibi dünya için çalışırken sıra din için çalışmaya ve birinci derecede âlim olmak için gayret etmeye gelince kıyamet bahanesine yapışıyor, ilim erbabını pasifliğe itiyor, şevklerini kırıyorlar. Bu da garip, çelişkili ve tutarsız bir davranıştır.
4. Nisa sûresinin 34. ayetinde erkeklerin kadınlara hâkim (ailede reis) olmaları iki sebebe bağlanmıştır: a) Allah'ın erkeklere ve kadınlara verdiği farklı kabiliyetler, özellikler; b) Erkeklerin aile geçimini sağlamaları. Bu iki özellik veya birisi bulundukça erkekler aile reisi olurlar. Bir erkek bu iki özelliği de kaybetmiş olursa zaten fiilen aile reisliğini de kaybeder. Bu ve benzeri konularda aydınlanmak için İslâm'da Kadın ve Aile isimli kitabımı tavsiye ederim.

 


 

KILIK-KIYAFET
1. Hz. Peygamber (s.a.) Efendimiz namaz için özel bir kıyafet edinmemiş, giymemiş ve ümmetine de tavsiye etmemiştir. Sarıkla kılınan bir namaz veya cuma namazının sarıksız kılınana nisbetle şu kadar daha faziletli olduğunu bildiren rivayet sağlam değildir, uydurma olduğunu söyleyen hadis alimleri vardır (Tirmizi şerhi, Tuhfe, V, s.414-415). Namazda gerekli olan setr-i avret ve ziynettir. Setr-i avret, erkeğin dizkapakları ile göbeği arasını örtmekle, kadının da elleri, yüzü ve ayakları hariç diğer yerlerini örtmekle yapılır. Örtülecek nesne imkânlar ile örf ve âdete göre belirlenir. Altını gösterecek kadar ince ve çok dar olmaması da gerekir. Ziynet süs, güzellik demektir. Namaz için süslenmek, güzelleşmek de örfe ve âdet ile namaz kılacak şahsın şartlarına, imkânına ve durumuna bağlıdır. Bu sebepledir ki namazın edeplerinden biri olarak kabul edilmiş, şart koşulmamıştır. Sonuç olarak kapanması gerekli bulunan (avret olan) yerler uygun bir giysi ile kapatılacak ve ayrıca huzura yakışan, edebe uygun bir kıyafete bürünülecektir.
2. Müslümanların yaşadıkları ülkede erkeklerin başları açık dışarı çıkmaları ve büyüklerle görüşmeleri ayıp telakki ediliyorsa namaz kılarken başı uygun bir şeyle (fes, takke, kavuk, kalpak gibi o ülkede giyilen bir giysi ile) örtmek gerekir, örtülmezse mekruh olur. Eğer başı açıklık ayıp karşılanmıyorsa erkekler başı açık olarak da namaz kılabilirler.
3. Efendimiz (s.a.) cüppe giymiştir, ancak bu İslâm'ın getirdiği, Kitâb ve Sünnet'in belirlediği, namazda giyilmesi gereken, Müslümanların şiarı olacak bir giysi değildir; O'nun giydiği cüppe (veya cüppelerden biri) Bizans işi, kolları dar ve yünden dokunmuş bir cüppe idi (Tuhfe, V, s.462).
4. Peygamber Efendimizin (s.a.) beyaz, siyah, kulaklığı bulunan, bulunmayan, sağdan veya arkadan ucu sarkıtılan veya sarkıtılmayan sarıklar giydiği sağlam rivayetler ile sabittir. Bir hadiste de "Müşriklerle farkımız, takke vb. üzerindeki sarıklardır" buyurulmuştur (Ebû Dâvud, Maa-Şerhi, C. XI, s.129). Ancak bu da namaz kıyafeti değil, Müslümanların genel kıyafetidir. Ayrıca sarığın tek başına, takke vb. üzerine ve takke vb'nin tek başına giyilmesinin caiz olduğu da -aynı konudaki farklı rivayetlere dayanılarak- âlimler tarafından ifade edilmiştir (Avnu'l-Ma'bûd, XI, s.128 vd.). Duruma göre saçları geriye doğru veya ortadan ayırarak taramayı tavsiye etmesinde olduğu gibi Peygamberimizin (s.a.) belli bir zamanda, müşriklerden mü'minlerin ayırdedilmesi için sarıklarını, takke vb. üzerine sarmalarını istemiş olması muhtemeldir. Devamlı uygulama yukarıdaki şekillerdedir.
5. Müslümanların kılık-kıyafet konusunda titizlik göstermeleri gereken bir husus da başka dinlerin ve kültürlerin şiarı, işareti, sembolü haline gelmiş bulunan kılık ve kıyafetin kullanılmamasıdır. Mesela haç, papaz kıyafeti, haham kıyafeti, Yahudi takkesi böyledir. Bir zamanlar şapka böyle idi (şimdi genelleşti ve özelliğini kaybetti). Bunlar din yönünden sakıncalıdır. Kravat, frenk gömleği, pantolon, yüksek topuklu iskarpin, belli tıraş şekilleri, pipo ve benzerleri de Müslüman olmayan toplumların kültürlerine dahildir. Bunların da zaruri olmayanlarını kullanmamak -milli kültür hassasiyeti bakımından- gereklidir. Dışı başkalarına (yabancılara, gayrimüslimlere) benzeyen insanların giderek içi de (inancı, dünya görüşü, ahlâkı...) onlara benzeyebilir!.

 


 

 

KADINLI-ERKEKLİ NAMAZDA SAF DÜZENİ
Kadınlar ile erkeklerin aynı safta, aynı namazı cemaatle kılmaları konusu iki cihetten incelenmiştir: 1. Namaza tesiri, 2. Caiz olup olmadığı.
1. Namaza tesiri; yani erkeklerin namazlarına zarar verip vermeyeceği konusunda mezhebler arasında görüş farkı vardır. Hanefîlere göre (beş vakit namaz, cuma ve bayram namazları gibi) normal namazlarda kadınlar ile erkekler aynı safta dururlarsa veya erkekler kadınların arkasında olurlarsa -kadınların yanlarında ve arkalarında bulunan- erkeklerin namazları sahih olmaz. Diğer mezheblerin çoğuna göre bu durumda erkeklerin namazları sahih olur. Benim anılan konuşmamda, "aynı safta kıldıkları takdirde İslâm'da olabilir" demem, "bu durumda erkeklerin namazları İslâm mezheblerinin çoğuna göre sahih olur" demektir.
2. Caiz olup olmaması konusuna gelince, bütün İslâm mezheblerine göre Sünnet olan, cemaatle namazda önde erkeklerin, onlardan sonra erkek çocukların, daha sonra kadınların sıralanmaları ve saf tutmalarıdır. Bu saf nizamının bozulması, kadınların önde veya erkeklerin yanlarında namaza durmaları mekruhtur, Sünnet'e aykırıdır; yani bu mânada olmak üzere caiz değildir.
Mesela cuma namazı için iç ezan okunduğu andan itibaren namaz bitinceye kadar alış-veriş vb. faaliyetler haramdır, caiz değildir. Ancak buna rağmen alış-veriş yapılırsa akit (alım-satım sözleşmesi, akdi) sahih olur. O mesele de buna benzemektedir.

 


 

KÜRTAJ
1. Maide sûresi 32. âyetindeki "nefis"ten -bu ayette kastedilen- mâna, doğmuş ve yaşayan insandır; çünkü "birini öldürmedikçe veya yeryüzünde bozgunculuk yapmadıkça" öldürülmemesi istenen insan, "doğmuş, büyümüş ve bu cinayetleri işleyecek hale gelmiş insan"dan başkası olamaz. Ancak bu mâna ve maksat, ayette nefis kelimesi kullanıldığı için ceninin de katledilmesine engel olmaz, bu yasağı da içerir. Nefis "insanın kendisi, devamlı olan özü, çeşitli kemal mertebelerinde ve daha ziyade ham iken insan" mânalarına gelmektedir. Büyümüş ve suç işlemiş insanı öldürmek -mesela kısas durumunda olduğu gibi- gerekebilir. Henüz doğmamış, cinayet işlemesi asla mümkün olmayan insanı (nefsi) öldürmek ise hiçbir zaman gerekmez.
En'am suresinin 98. ayetindeki "yaratılan ve ana rahmine konulan..." nefis ile "hak etmedikçe öldürülmesi yasaklanan nefis" (6/151, 17/33), cenini de mâna ve maksat çerçevesine alan nefistir.
2. Kur'ân-ı Kerim'de "çocuk (veled-evlâd), oğul (ibn, zeker), kız (bint, ünsâ) gibi kelimeler doğmuş çocuklar için kullanılıyor. Rahimde olan "karnındaki" (3/35), "cenîn- ecinne" (35/32) ve nefis kelimeleriyle ifade ediliyor. Kur'ân-ı Kerim'in geldiği zamanda ve yörede yapılan şey, rahimdeki çocukları düşürmekten ziyade kız çocukları doğduktan sonra öldürmek idi. Kur'ân bunu yasaklarken "açlık korkusuyla çocuklarınızı (evlâd) öldürmeyin" buyurdu. O günden bugüne çok yaygın olmasa bile uygulanan çocuk düşürme ve kürtaj olayı ise Kur'ân'da "veled-evlâd" kelimelerinin kullanıldığı âyetlerde değilse bile, nefis kelimesinin kullanıldığı âyetlerde yasaklanmıştır.
3. Mümtehine sûresinin 12. âyetinde kadınlardan "çocuklarını öldürmemeleri" konusunda da yeminli söz alınıyor. Kız doğan çocukların öldürülmelerinin âdet haline gelmiş olduğu bir toplumda kadın da ya buna razı oluyor, ya bizzat öldürme işine katılıyor, ya kocasının isteği üzerine bunu tek başına kendisi yapıyor, yahut da -en azından- engellemek için elinden geleni yapmıyordu. Âyet -tarihî bağlamında alındığı zaman- kadının bu fiil ve katkılarını öldürme sayıyor ve doğrudan yasaklıyor. Kendi başına yaptığı çocuk düşürme veya yaptırdığı kürtaj cinayetlerini ise dolaylı olarak yasaklıyor.
4. Sahih hadislerde, ana rahmindeki çocuğa ruhun üflenmesi ile ilgili süre sonu, 120 günden 40 küsur güne kadar farklı rakamlarla verilmiştir. Ruh üflemenin mâna ve mahiyeti -tıpkı ruhun kendisi gibi- bilinmemektedir. Peygamberimizin (s.a.) cenine ruhun üflenmesi ile ilgili açıklamaları, insanın yaratılışının safhalarını ve alın yazısını anlatma amacına yöneliktir. Bu safhaların herhangi birinde ceninin imha edileceği ile uzaktan yakından alâkası yoktur. Canı ve belli uzuvları bulunan cenini bırakın, ölmüş ve kısa bir müddet sonra çürüyecek olan bir insanın bile herhangi bir organına dokunmak (organ üzerinde tasarrufta bulunmak, kesmek, kırmak, vurmak...) caiz değildir. Tıbbî ve hukukî zaruretler ayrı bir konudur. Ruh hakkında birçok yorum vardır. Bunlardan oldukça tutulan birine göre ruh, insanda ilahî bir emanettir; şahıslara özel değil, geneldir. İnsan ölünce emanet sahibine gider, insana ait bulunan manevî unsur nefistir, nesemedir; ilahî ruhun da etkilediği bu unsur, ölümden sonra da kalır. Ceza ve mükâfat işte bu nefisle ilgilidir. Nefis insanla birlikte rahimde yaratılır, insanın dünya hayatı bittikten sonra da devam eder. Çocuk düşürenler ve kürtaj yaptıranlar, çocuğun uzuvları yanında bu nefsine de tecavüz etmekte, hepsini birden imhaya yönelmektedirler.
5. İslâm hukukunda ceninin hakları, ana rahmine düştüğü, gebeliğin tesbit edildiği andan itibaren başlar. Ona miras ve vasiyetten pay ayrılmakta, nesebi sabit olmakta ve yaşaması için hukukî ve cezaî tedbirler alınmış bulunmaktadır.
6. Ana rahmindeki çocuğu (cenini) herhangi bir döneminde öldürmek, düşürmek, aldırmak cinayettir. Bu cinayeti kasten işleyenlerin cezası üzerinde eski fıkıhçıların farklı görüşleri vardır. Cezası olmaz, diyen fıkıhçı yoktur. Cezası kısastır veya tam diyettir diyenlerin görüş farkları, iki sebebe dayanmaktadır: 1) Rahimdeki çocuğun -eski zamanlarda- canlı ve çocuk olup olmadığının tesbitindeki zorluk. 2) Doğmamış çocuğun kısas cezası bakımından doğmuş insan gibi kabul edilmesi hususundaki tereddüt. Çocuğun ana rahminde sağ olduğu, yapılan kasıtlı ve haksız müdahale ile öldüğü sabit olursa (eskiden bunun sabit olması, başka çare bulunmadığından sağ çıkıp ölmesine bağlanmıştır) cinayeti işleyenlerin cezası bir kısım fıkıhçılara göre kısastır (idam cezasıdır), bir kısmına göre ise tam diyettir. Kısas cezası uygulanmayan cinayetlere, yöneticiler tarafından hapis vb. cezaların (tazir) uygulanması da mümkündür.
7. Ana rahminde sağ olduğu bilinen çocuğun (ceninin) bir müdahale ile öldürülmesi ve çıkarılması, bazı fıkıhçılara göre, yalnızca ananın hayatını kurtarmak için caiz görülmüştür. Diğer fıkıhçılar ise bu iki hayatı birbirine eşit gördükleri için -bu durumda bile- çocuğun öldürülerek, parçalanarak çıkarılmasını caiz görmemişlerdir. Bu konuda benim şahsî kanaatim şudur: Müdahale edilmediği zaman iki ölüm (hem anne hem de çocuğun ölmesi), müdahale edildiği zaman bir ölüm (ikisinden birinin kurtulması) sözkonusu olduğunda hiç olmazsa birinin hayatını kurtarmak üzere müdahale edilebilir. Bunun dışında kürtaja izin verilemez.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KADINLARIN ÂDETİ VE İBADETİ
Müslüman kadınlar ihtilam ve cinsî münasebet sebebiyle cünüb olurlarsa bu durum oruç tutmalarına (bu durumda oruca başlamalarına) engel olmaz, namazlarını da usulüne göre yıkandıktan (guslettikten) sonra kılarlar.
Lohusa olan veya âdet gören kadınlara, bu halleri devam ettiği müddetçe bazı sınırlamalar getirilmiştir. Bunların son günlerde tartışılan ikisi namaz ve oruçtur.
Âdetli ve lohusa kadınlar namaz kılamaz ve oruç tutamazlar. Bu süre içinde geçen namazlar onlar için bağışlanmıştır. Daha doğrusu bu süre içinde namaz kılmakla yükümlü bulunmadıklarından sorumlu da değildirler. Oruçlarını ise bu halleri geçtikten sonra imkân bulduklarında kaza ederler. Lohusalık ve âdetli olmak bir bakıma hastalığa benzediği ve bu durumdaki hanımlar, maddî ve manevî (psikolojik) bakımdan normal durumlarından farklı oldukları için kendilerine namaz kılmak ve oruç tutmak yasaklanmış, bu halleri geçtikten sonra namazı değil, orucu kaza etmeleri istenmiştir. Namaz ve orucun bu durumlarda tutulmayacağı; namazın değil, yalnızca orucun sonradan kaza edileceği konularında sahih hadisler ve bu hadisler üzerinde oluşmuş icma (alimlerin, mezheblerin ittifakı) vardır. Kur'ân-ı Kerim'de "hayızlı ve lohusa kadınların oruç tutmayacakları ve namaz kılmayacakları yazmıyor" diyerek bu ittifaklı hükme karşı çıkmak ve "kadınları ibadetten mahrum etmeye hakkımız yok" diyerek duygu istismarı yapmak, İslâmî ilimlerde yeri olmayan bir yaklaşımdır. Çünkü bu ilimlere göre İslâmî hükümlerin kaynağı yalnızca Kur'ân değildir, bunun yanında Sünnet, ictihad ve icma vardır. İslâm'ın tek kaynağını Kur'ân kılan anlayış ve yaklaşım "muteber ve sahih İslâm'ın dışında kalan" bir anlayıştır; buna mezheb demek caiz ise "ehl-i Sünnet dışında kalan" bir mezhebdir, sünnî Müslümanları bağlamaz.
Hiçbir kimsede "kadınları ve erkekleri ibadetten mahrum etme" hakkı bulunamaz; hiçbir Müslüman da böyle bir niyet ve eylem içinde olamaz. Mazeretli hallerinde kadınların namaz kılamayacakları ve oruç tutamayacakları hükmü ilahîdir: Allah'ın, Resûlü aracılığı ile yani Sünnet delili ile bildirdiği bir hükümdür, emirdir, talimattır. Hanımlar bu emre itaat ettikleri müddetçe Allah'a kulluk etmektedirler. Ayrıca ibadet namaz ve oruçtan ibaret de değildir. Hayızlı ve lohusa hanımlar daha başka birçok ibadet yapabilirler; bu cümleden olmak üzere namaz vakitlerinde ve başka vakitlerde kıbleye dönerek oturur, Allah'ı tefekkür eder, anar (zikreder) ve dua edebilirler. Resulullah (s.a.) Efendimiz "Bayram namazlarına hayızlı kadınların da namazgâha gelmelerini, ancak namaza katılmadan safların gerisinde oturmalarını, tekbirlere, dualara ve zikirlere katılmalarını, günün bereketinden faydalanmalarını istemiştir".
Lohusa ve âdetli hanımların mescitlere girmeleri, Kâbe'yi tavaf etmeleri, Kur'ân'ı ellerine almaları ve/veya okumaları gibi konularda icma (müctehidlerin görüş birliği, ittifakı) yoktur; bu konularda hanımlar, tâbi oldukları mezhebe, fetva aldıkları âlime uyarlar.
Yahudilikte olduğu gibi İslâm, âdetli ve lohusa kadınları pislik saymaz, yakınları ondan uzak durmazlar, ona karşı rahatsız ve hassas günlerinde olduğunu düşünerek daha şefkatli ve dikkatli yaklaşırlar. Bu durumda olan hanımların eşleri onlarla aynı yatağı paylaşırlar, cinsî münasebette bulunmamak şartıyla (bu haramdır) onları severler, okşarlar...
Müslüman hanımlar asırlardan beri bu hallerinde, yukarıda zikredilen sınırlara riayet etmişlerdir ve bu durumdan da şikayetleri yoktur. Yeni müctehidler (!) hayızlı ve lohusa kadınları namaz kılmaya ve oruç tutmaya sevketmeden önce, hiçbir mazeretleri yok iken namaz kılmayan ve oruç tutmayan milyonca Müslüman kadın ile meşgul olsunlar, onlara İslâmî hayatı ve ibadeti talim ve telkin etsinler; İslâm'ı onların heva ve heveslerine değil, onları İslâm'ın şekil, ruh, mâna ve maksadına yaklaştırsınlar; eğer niyetleri halis ise.

 


 

 

CEMAATTE KADINLAR
Cemâat kelimesine "İslâm'ın kardeş kıldığı ve özel bir dayanışma çerçevesinde topladığı küçük büyük insan topluluğu" mânasını verirsek bu cemaat ilişkilerinde kadın ile erkeğin yeri, durumu, sınırları gibi konular önümüze çıkar. Bunların önemli bir kısmını biz İslâm'da Aile ve Kadın isimli kitabımızda inceledik.
Burada cemaatten maksadımız "namaz ibadetinde cemaattir". Beş vakit namaz, Cuma ve bayram namazları, cenaze namazı, teravih namazı gibi cemaatle kılınan namazlarda kadınların vazifeleri ve durumları fıkıhçıları meşgul etmiştir. Kur'ân-ı Kerim'e ve Sünnet kaynağına bakıldığında kadınları cemaate katılmaktan meneden bir nassa rastlamak mümkün değildir. Aynı kaynaklar mü'minlere cuma namazının farz, beş vakit namazda cemaatin en azından müekked (güçlü) Sünnet kılındığını ifade ederken erkekleri muhatap almaktadır. Kadınlara Cuma ve cemaat farz kılınmamakla beraber yasaklama da bulunmadığına göre geriye iki ihtimal kalmaktadır: Ya teşvik edilmişlerdir, onlar için de namazı cemaatle kılmak efdaldir, daha sevaplıdır; yahut da cemaate katılmaları caiz olmakla beraber namazlarını evlerinde kılmaları evlâdır. İslâm müctehidleri delilleri farklı değerlendirerek bu iki şıktan birini tercih etmişlerdir. Mesela Zahiriyye mezhebinin imamlarından biri olan İbn Hazm'e göre kadınların farz namazları cemaatle kılmaları, evlerinde tek başlarına kılmalarından efdaldir; cemaati teşvik eden hadisler hem erkeklere hem de kadınlara hitap etmektedir, kadınların namazlarını evlerinde kılmalarının daha üstün olduğunu ifade eden rivayetler sabit değildir. (Muhallâ, III, 129 vd.) Diğer müctehidlerin çoğu ise hadislerden ziyade "fitne"; yani "cinsel duygu, düşünce, fiil günahına girme ihtimali" gerekçesine dayanarak genç kadınların namazlarını evlerinde kılmalarının daha iyi olacağı hükmünü benimsemişlerdir. Bize göre bu fitne gerekçesi, şartlara bağlı ve değerlendirilmesi izafi (göreceli) bir gerekçedir; iyi niyetli, edepli ve hayâlı İslâm kadınlarının bugün camilere gitmesinde, cemaatle namazlara katılmalarında, yer müsait olduğu takdirde cuma ve bayram namazlarını erkek saflarının arkalarında saf tutarak kılmalarında önemli faydalar vardır.
Hz. Aişe'nin imamlığında kadınların cemaatle akşam ve teravih, Ümmü Seleme Validemizin imamlığında da teravih namazı kıldıkları, Hz. Peygamber'in (s.a.) hayatı boyunca, beş vakit namazda, cemaate -mecbur kılınmamakla beraber- kadınların da katıldıkları, cenaze namazına kadınların da erkeklerin arkasında katılabilecekleri, erkeklerin bulunmaması halinde cenaze namazını kılma vazifesinin kadınlara düşeceği, hanımların bayram namazlarına katılmalarının Efendimiz tarafından teşvik edildiği, hatta hayızlı ve lohusa olanlarının bile -namaza katılmamakla beraber- namazgâha gelmelerinin, dua ve niyaza iştirak etmelerinin istendiği sahih hadislerle sabittir, bilinmektedir.
Kadınların, içlerinden birini imam yaparak kendi aralarında cemaat olup namaz kılmaları -bazı müctehidler mekruh olur demişlerse de- caiz kılan, hatta teşvik eden hadislere dayananlarca caiz görülmüş, iyi olur denilmiştir.
Kadınların erkeklere imam olmalarının caiz olmadığı konusunda ittifak vardır. Ümmü Varaka isimli bir sahâbî hanıma Hz. Peygamber'in (s.a.) izin verdiği ve kendisine bir müezzin de tahsis ettiği sabit ise de bu iznin, Peygamber Mescidine uzakça bir yerde oturan o hanımın "kendi aile efradına imam olması ile sınırlı bulunduğu" bilinmektedir.
Cemaatle namaz kılarken kimlerin hangi safta ve sırada duracakları konusu Hz. Peygamber (s.a.) tarafından belirlenmiştir. İmamın arkasında yaşlı, bilgili, saygı gören erkekler, onların arkasında yaşlılardan gençlere doğru diğer erkekler, arkada kadınlar dururlar. Bu düzenin bozulması, kadınların erkeklerle aynı hizada ve yanyana cemaat olmaları Sünnet'e aykırıdır, mekruhtur, caiz değildir. Hanefî mezhebi müctehidleri bu hususta daha da ileri giderek "aynı imamın arkasında aynı namazı kılmak üzere kadınlarla erkekler -aralarında bir ayırıcı rahle vb. bulunmadan- yanyana dururlarsa kadının iki yanındaki erkek ile arkasındaki erkeğin namazları sahih ve muteber olmaz" demişlerdir.
Maksadı üzüm yemek (ibadet etmek) olan kadınlarımız için camiye gitme, camide veya evde cemaatle namaz kılma, Cuma, bayram ve cenaze namazlarına -onlara ayrılan yerde ve saflarda- katılma konularında bir engel bulunmadığı -eskiden beri ilgili kitaplarda açıklandığı gibi- yukarıdaki özet açıklamalardan da anlaşılmış olmalıdır. Maksadı bağcıyı dövmek olanlara gelince küçük bir uyarımız olacak: Bağcı o eski bağcı değil, dayak yiye yiye uyandı, tedbirini aldı, dövmeye giden dövülebilir, başkasına kuyu kazan kendisi düşebilir!

 


 

 

CUMA NAMAZI HANIMLARA FARZ DEĞİLDİR
Cuma namazının yolculuk, hastalık, yağmur, çamur, cana ve mala yönelik tehlike gibi mazeretlerin bulunmaması halinde büluğ çağına gelmiş erkeklere farz olduğunda ittifak vardır. Kadınlara Cuma namazının farz olmadığı hükmünde de bütün mezhebler ve müctehidler görüş birliği içindedirler. Kendilerine Cuma farz olmayan kadınlar, hastalar, yolcular... imkân bulur da camiye giderler ve Cuma namazını kılarlarsa Cumaları sahih olur, artık o günün öğle namazını kılmaları gerekmez. Camilerde yer bulunduğu ve başkaca bir engel de bulunmadığı zaman kadınlarımızın cuma namazını kılmalarında büyük faydalar vardır; kendilerine ayrılan yerlerde ve erkek saflarının arkasında bu namazı kılarlar, hutbeyi dinlerler, İslâm ümmetinin bir yarısı olarak ümmet birliğine katılır, gerektiğinde düşünce ve tekliflerini dile getirirler.
Bugünlerde kadınlara cuma namazının farz olduğunu ileri sürenler ilgili âyetin genellik ifade eden lafzına dayanmışlar, Hz. Peygamber zamanında kadınların da cemaat ve cumaya geldiklerine dair rivayetleri zikretmişler, bunları iddialarına delil olarak göstermişlerdir. O âyette Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğunda Allah'ı anmaya koşun, alış-verişi bırakın; sizin için hayırlı olan budur; eğer bilirseniz. Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan isteyin, Allah'ı çokça anın, umulur ki, felah bulursunuz." (Cum'a: 62/9-10). "Cuma kadınlara farzdır" diyenlere göre "Allah Teâlâ iman edenleri cuma namazına çağırmıştır; kadınlar da buna dahildir, onları istisna etmek caiz değildir... "
Âyetin lafzı umumi (genel) mânalı gözükmekle beraber bütün İslâm mezheblerine ve müctehidlerine göre onu açıklayan başka deliller bir kısım mü'minleri (iman edenleri) Cuma namazı yükümlülüğünden istisna etmiştir (Fıkıh usûlü ifadesiyle ayet tahsis edilmiş, bunları kapsamadığı açıklanmıştır). Âyetin genel üslûb ve ifadesi de bu anlayışı desteklemektedir; çünkü yeryüzüne dağılmak ve Allah'tan rızık talep etmek kadınların değil, erkeklerin vazifeleri arasındadır. Tahsis ve istisna eden delillerin başında şu hadis gelmektedir: "Cuma namazını cemaatle kılmak her Müslüman üzerine borçtur, vazifedir; ancak başkasının mülkiyetinde olan köle, kadın, çocuk ve hasta müstesnadır; cuma namazı bunlara farz değildir." (Bu hadisin sahih olduğu uzmanlarınca ifade edilmiştir. İçinde yolcunun da bulunduğu hadisler ise zayıf bulunmuştur). İkinci delil kadınların cemaatle namaz kılma yükümlülüğü taşımamalarıdır. Üçüncü delil uygulamadır: Hz. Peygamber ve Raşid Halifeler zamanlarında kadınlar da -imkân buldukça- beş vakit namazda ve Cumada hazır bulunur, cemaatle namaz kılarlardı. Ancak gelmedikleri zaman kınanmazlar, kendilerine "niçin gelmediniz" diye sorulmazdı. Halbuki mazereti olmadığı halde cumaya gelmeyen erkekler kınanır, niçin gelmedikleri sorulur, gelmeleri kesin bir üslûpla istenirdi. Bu dönemlerde bütün mü'min kadınların behemehal Cuma namazına katıldıklarına dair bir delil mevcut değildir. O zamandan itibaren tarih boyunca uygulama da böyle olmuştur.
Kadınlara Cuma namazı farz olduğu halde bir dönemden itibaren erkeklerin -fitne çıkar korkusuyla- bunu engellediklerini, müctehidlerin de buna katıldıklarını söylemek ağır bir itham, tüyler ürperten bir bühtandır. Böyle bir engellemeye ne kadınlar razı olur, baş eğerler; ne de sahâbe zamanından beri yetişmiş binlerce faziletli, dinine bağlı, imanı uğrunda canını bezletmiş âlimler ve müctehidler. Eğer fitne yüzünden (kadınlarla erkeklerin bir arada olmaları günaha girmeye sebep olabilir diye) kadınları, kendilerine farz olan bir ibadetten engellemek caiz olsaydı, mü'minler bunu hac ibadeti için yaparlardı. Çünkü en fazla bu ibadette -yolculukta ve haccı eda ederken- kadın-erkek ihtilatı, beraberliği, izdihamı yaşanmıştır, yaşanmaktadır. Erkeklerle savaşa, öğrenim ve öğretime, hayatın çoğu faaliyetine katılan, gerektiğinde halifelere karşı haklarını savunan kadınları hiçbir güç, kendilerine farz olan bir ibadetten asırlarca alıkoyamazdı. Genellikle cumaya katılmadılar; çünkü kendilerine farz olmadığını biliyorlardı.
Bize göre de kadınlarımızın cuma namazını -kendilerine farz olmadığı halde- kılmalarında faydalar vardır; ancak bu, yer darlığı vb. sebeplerle erkeklerin, kendilerine farz olan bu ibadeti yerine getirmelerine engel olmamalıdır.

 


 

 

 

 

 

KADIN HAKLARI VE KOCAYA İTAAT - I
İslâm'dan önceki birçok dinde ve kültürde kadının, hem insan olarak hem de haklar ve ödevler bakımından erkeğe nisbetle ikinci sınıf bir varlık olarak kabul ve birçok haktan mahrum edildiği bilinmektedir
Cahiliye Araplarında da kadının durumu farklı değildi; ana, eş, kardeş ve çocuklar olarak kızlar ve kadınların hakları erkeklerin istek ve keyiflerine bırakılmıştı; dilediklerini verir, dilediklerini alırlardı. Hz. Ömer bu tarihî gerçeği şöyle dile getirmiştir: "Cahiliye devrinde biz kadınları bir şey saymaz, hesaba katmazdık; bu durum Allah Teâlâ'nın onlar hakkında âyetler indirmesine ve kendilerine bir takım haklar vermesine kadar devam etti..." (Müslim, Talâk, 31 vd.). "Erkeklerin bir derecelik fazlalığına rağmen kadınların da erkeklerinkine denk (mümasil, benzer) haklarının bulunduğunu" bildiren âyet (Bakara: 2/229), o günün dünyasında eşi bulunmaz bir "insan hakkı" kuralı ve "kadın hakları vesikası"dır. Hakları ve ödevleri teker teker saymak yerine bir genel çerçeve veren bu âyette yer alan üç kayıt, kadın haklarının mahiyeti, derecesi ve değişme kabiliyeti açısından büyük önem arzetmektedir: 1. Kadın haklar bakımından erkeğe eşit değildir; her ikisinin hakları arasındaki nisbet, "benzerlik ve denklik"tir. 2. Nasların değişmez kıldıklarının dışında kalan haklar ve ödevlerin değişim ve dengesi sosyal şartlara ve kamu vicdanındaki meşrûiyet ölçülerine (ma'rûfa) göre ayarlanabilecektir. 3. Haklar ve ödevler karşılaştırıldıkları zaman erkeklerin haklarında bir derecelik fazlalık bulunduğu görülecektir. Bu kayıtları biraz daha açmak gerekirse:
1. Ferdin topluma, toplumun da örgütlenme ve düzene ihtiyacı vardır. Örgütler büyükten küçüğe kurum ve kuruluşlar, düzen de ilişkileri düzenleyen kurallardır. Devletten aileye kadar bütün kurumlarda düzen bir yönetimi, yönetim ise yöneten ve yönetilenlerin karşılıklı hak, selahiyet, ödev ve sorumluluklarının belli ve dengeli kılınmasını gerekli kılmıştır. Kadını ve erkeği ile bütün insanlar insanlıkta eşittir, insanlığa bağlı haklar ile yükümlülüklerde de eşittirler. Yönetimin ve düzenin gerektirdiği işbölümüne ve farklı rollere gelindiğinde eşitlik yerine "denge, adalet, hakkaniyet, ehliyet, kabiliyet" gibi değer ve kriterler devreye girer. İslâm insan ve kul olmaya bağlı haklar ve ödevlerde kadınlarla erkekleri eşit kılmıştır. Kadınların insanlık ve kullukta erkeklerden aşağı derecede veya geri olduklarını ifade eden bütün söylemler ya dinî kaynakları bakımından sahih değildir, yahut da yanlış anlaşılmış ve yorumlanmışlardır. Kurumlar ve toplum içindeki farklı rollere bağlı haklar ve yükümlülüklere gelindiğinde ise kadınlar ile erkekler arasında eşitlik değil, dengeli ve erkek hakkının misli olma ölçüsü vardır. Eski sosyo-ekonomik ilişkilerden bazı örnekler vermek gerkirse kadın ekmek ve yemek pişirirken kocası da alet ve malzemeyi temin edecektir, kadın çocuğuna bakarken kocası rızıklarını temin edecektir, kadın kocasına sadık kalırken kocası da ona sadık kalacak, ikinci evlilik gerekli olursa adalete riâyet edecektir... Karşılıklı iyi geçinmek, iffetleri korumak, geçimsizlik halinde hakeme başvurmak, aile idaresinde ve çocukların yetiştirilmesinde danışma ve işbirliği gibi konularda ise eşitliğe yakın (kâmil mânada) hak ve ödev benzerliği vardır.
2. Nasların sabit kılmadığı hak ve ödevlerin takdiri ile değişme ve gelişmesinde dinin hakem kıldığı ve rol verdiği bir meşruluk ölçütü de "ma'rûf"tur. M a'r û f, bozulmamış fıtrat, olumsuz bir şekilde şartlanmamış akıl, dinin temel amacı ve nasları çerçevesinde oluşan, gelişen ve gerektiğinde değişen değerler, kurallar, telakkiler, kabuller, geleneklerdir. Kadının birden fazla erkek ile aynı zamanda evli olması caiz değildir; bu kural hem değişmez dini naslarla sabittir hem de ma'ruf ölçütüne uygundur. Hakları eşitlemek veya dengelemek uğruna yahut da -bir zamanlar bazı Batı ülkelerinde moda olan serbest evlilikte olduğu gibi- ma'ruf değişmiştir denilerek bu kural değiştirilemez. Ama karı ile kocanın ev içinde ve dışındaki rollerinde -ma'rûfun değişmesine paralel olarak- değişiklikler olabilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) damadı Ali ile kızı Fâtıma arasında rolleri dağıtmış (su taşıma, ev temizliği, ekmek ve yemek pişirme vb. iç işleri Fâtıma, dış işleri ise Ali yapsın, demiş) olmasına rağmen bazı fıkıhçılar bu taksimin bağlayıcı ve devamlı olmadığını, ma'rufa göre değişebileceğini ifade etmişlerdir (İbn Kayyim, Zâdu'l-me'âd, V, 186 vd.) İslâm'ın geldiği yıllarda yaşanan bir başka değişme ve gelişmeye de Hz. Ömer şöyle işaret etmektedir: "Biz Kureyşliler kadınlarımıza hakim bir topluluk idik. Medine'ye gelince orada, kadınları erkeklerine hakim (dediklerini yaptırır olmuş) bir toplum yapısı bulduk, bizim kadınlarımız da onlarınkinden bunu öğrenmeye koyuldular... Bir gün eşime kızdım, baktım bana karşılık verip itiraz ediyor, ben buna tepki gösterince eşim, 'Sana karşı çıkmamı niçin yadırgıyorsun? Vallahi Peygamber'in (s.a.) eşleri de ona itiraz ediyorlar, hatta bazıları sabahtan akşama kadar ona küs bile kalıyorlar' dedi, derhal gidip kızım Hafsa'ya sordum, o da bunu doğruladı..." (Müslim, Talâk, 34). Aynı kaynaktaki bir başka rivâyete göre Hz. Ömer konuyu bir de Ümmü Seleme validemize sormuş, o da "Ömer sana şaşıyorum, her şeye burnunu soktun, şimdi de Resûlullah ile eşlerinin arasına mı giriyorsun!" diyerek onu biraz terslemiş ve hızını kesmiştir (Müslim, Talâk, 31). Bu sahih rivâyetler, İslâm'ın yaptığı büyük devrim sonucu kısa zamanda kadın-erkek ilişkilerinde meydana gelmiş bulunan önemli değişikliklere ışık tutmaktadır.
3. Erkeklerin haklarındaki bir derecelik üstünlük "aile reisliği" ile ilgilidir. Koca hem ailenin geçimini sağladığı, hem de aileyi temsil, koruma ve yönetme bakımından daha uygun bulunduğu için ailenin reisi kılınmıştır.


KADIN HAKLARI VE KOCAYA İTAAT - II
İslâm insanın dünya ve ahirette mutluluğunu sağlamak üzere gelmiş ilâhî bir dindir. İnsanın varlığı, yaratılış gayesinin gerçekleşmesi ancak bir topluluk içinde olabileceği için dinin hükümleri arasında "topluluğun düzeni" ile ilgili talimat ve tavsiyelerde bulunmuştur. En küçük fakat en önemli topluluk birimi ailedir; o da küçük bir topluluk olduğu için düzen gerektirmiş, bu sebeple aile fertlerinin birbirlerine karşı konumları, hak ve sorumlulukları belirlenmiştir. Peygamberimiz'in (s.a.) çocuklarla ana baba, karı ile koca, fert ile onun hısımı ve akrabası arasındaki bağ, karşılıklı haklar ve sorumluluklar üzerine söylediklerini bu çerçeve içinde anlamak gerekirken bazı erkekler, geçmişte ve günümüzde "kadının kocasına itâati" konusundaki hadisleri çerçevesinden saptırmışlar, karılarına zulmetmek, onları esirler, hatta köleler haline getirmek için kullanmışlar; yemek tuzlu oldu diye, kadın yatağa veya çalışmak üzere tarlaya gelmedi diye... onu azarlamış, hatta dövmüşler, bu selahiyeti de İslâm'dan aldıklarını söylemişlerdir.
Evet Hz. Peygamber'in (s.a.) hadisleri arasında "Kulun kula secde etmesi caiz olsaydı kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim", "Bir koca karısını yatağına çağırır da -karısı gelmezse- sabaha kadar ona melekler lanet eder", "kadın evinize, istemediğiniz bir kimseyi sokarsa onu yola getirmek üzere -başka çare kalmadığında- hafifçe dövebilirsiniz" mealindeki hadisler gibi uyarılar, teşvik ve irşatlar vardır. Ama Kur'ân'da ve Sünnet'te "eşlerimize karşı makul ve meşru davranmamız", "onlara maddî veya manevî bakımdan zarar vererek nikâh altında tutmamamız", "ya iyilikle, güzellikle evli kalmamız, yahut da yine iyilik ve güzellikle ayrılmamız" emredilmiştir. Velileri tarafından sevmedikleri, istemedikleri kimselerle evlendirilmiş kızlar ve kadınların nikâhlarını Peygamberimiz iptal etmiştir. Kendi kızı Hz. Fâtıma, kocası Ali'nin ikinci evliliğine razı olmamış, O da (s.a.) kızının tarafını tutmuş, damadına "ya Fâtıma'yı boşamasını yahut da ikinci evlilikten vazgeçmesini" söylemiştir. Zaman zaman Hz. Fâtıma ile kocası tartışmışlar, küsüşmüşlerdir; bu durumda Sevgili Babası kızına "sana melekler lanet eder, hemen barış, dediğini yap" buyurmamış, Hz. Ali karısını dövmeye kalkışmamış, Peygamberimiz (s.a.) aralarına girerek onları barıştırmış, normal evlilik hayatına dönmelerini sağlamıştır. Bizzat kendi eşleri dinî emir konusu olmayan bazı hususlarda ona itiraz etmişler, ondan yapmak istemediği bazı şeyleri istemişler, bir müddet küs kalmışlar, sonra konuşarak anlaşmış, barışmış ve mutlu hayata dönmüşlerdir. Hz. Peygamber (s.a.) çok yaygın bulunan "kadın dövme olayını" yasaklamış, birden gelen bu kesin yasaklama alışılan düzeni bozduğu için bilahare "son çare olarak ve hafif olmak şartıyla" izin vermiştir; ancak kendisi ömrü boyunca eşlerine bir fiske vurmamış, "Karılarını dövenler hayırlılarınız değildir", "Akşam bir yatağı paylaşacağınız eşlerinizi nasıl hayvanlar gibi dövebiliyorsunuz?" buyurmuştur.
Aile hayatının düzgün yürümesi, kocanın otoritesini kötüye kullanmaması kadar kadının da kadınlığını istismar etmemesi için yapılmış tavsıyeleri tek taraflı olarak ve bağlamlarından kopararak alan ve karşı tarafa zulmeden, baskı yapan kimseler, Allah ve Resulü'nün murâd ve maksatlarının dışına çıktıklarını bilmelidirler. Ve bilmelidirler ki, hiçbir beşere (bunun içinde koca, ana, baba ve devleti yönetenler de vardır) itaat mutlak değildir. Hiçbir kimseye haksız olan, meşru olmayan emir ve isteklerinde itaat edilmez. Eğer bir kadın kocasına kırılmışsa, onun gül yaprağından nazik gönlü örselenmiş, kalbi incinmişse kocanın yapacağı şey "Hemen dediğimi yap, ben reisim, bana itaat edeceksin, etmezsen sana melekler lanet ederler..." demek yerine "En iyileriniz kadınlarına en iyi davrananlarınızdır" hadisine uyarak onun gönlünü almak, meseleyi açık yüreklilikle ve sevgiyle çözmektir.
Allah Sevgisine ulaşmanın yolu O'nun Örnek olarak gönderdiği Kâmil İnsan'a uymak, onu hayatta rehber edinmek, izinden asla sapmamaktır. O'nun söylediklerinin bir kısmını alıp bir kısmını almamak yerine, sözlerini bir bütün halinde ve maksadına da dikkat ederek alıp uygulamaktır. Eğer bu yapılır, bu yol ve usûl takip edilirse Müslümanlar ölmeden, cennete gitmeden de -dünyada olabilecek ölçüde- mutlu olur, mutlu yaşarlar.

 


EVLİLİKTE DİN FARKI - I: MÜSLÜMAN OLMAYAN KADIN
"İman etmedikleri sürece Allah'a ortak koşan kadınlarla evlenmeyin; şundan emin olun ki imanlı bir cariye, sizin hoşunuza gitse de müşrik bir hür kadından iyidir. İman etmedikleri sürece Allah'a ortak koşan erkeklerle de kadınlarınızı evlendirmeyin; şundan da emin olun ki imanlı bir köle, sizin hoşunuza gitse bile müşrik bir hür kişiden daha iyidir. Onlar insanları ateşe çağırırlar, Allah ise izni ile cennete ve bağışlanmaya çağırır, gerektikçe hatırlasınlar diye insanlara âyetlerini açıklar." (Bakara: 2/221)
Bu âyetin geliş sebebi, hicretten sonra gizli bir görevle Mekke'ye gönderilen Ebû Mersed Kennâz'ın başından geçen bir olaydır. Kennâz Müslüman olmadan önce Mekke'de yaşarken Anâk isimli bir kadını metres edinmişti. Görevli olarak Mekke'ye geldiğinde kadın onu gördü ve beraber olmaya çağırdı, Kennâz "İslâm bana bunu yasakladı" deyince kadın, "Beni eş olarak al" dedi, Kennâz "Resûlullah'tan izin almadan bunu da yapamam" cevabını verdi, Medîne'ye dönünce sordu, bunun üzerine yukarıda meali verilen âyet geldi ve kadın putperest olduğu için Kennâz'a evlenme izni verilmedi (Vâhidî).
Ehl-i kitap ismi verilen Hıristiyanlar ve Yahudiler gibi kâfirler, bir Allah'a, aslı bozulmuş da olsa semavî bir kitaba ve peygamberlerine inandıkları müddetçe müşrik (Allah'a başka tanrıları ortak koşan kâfir) sayılmazlar. Kur'ân dilinde müşrik kelimesi, başta Arabistan putperestleri olmak üzere aslı ilâhî olan bir kitaba inanmayan ve inançları içinde şirk bulunan kâfirleri ifade etmek için kullanılmaktadır.
Yazının başında meali verilen âyet, açık ve kesin olarak, müşrik kadın ve erkelerle Müslümanların evlenmelerinin caiz olmadığını ifade etmektedir. Müslüman erkeklerin ehl-i kitap (kitâbî) kadınlarla ve Müslüman kadınların da ehl-i kitap erkeklerle evlenmelerinin caiz olup olmadığı bu âyetten açık olarak anlaşılamıyor; çünkü bazı ehl-i kitap gruplar Allah inançlarında şirke sapmış olsalar bile tamamını müşrikler kategorisine sokmak mümkün değildir. Bu âyetin sükutla geçtiği konulardan "Müslüman erkeğin kitâbî kadınla evlenmesinin caiz olduğu" hükmü daha sonra gelen, "Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden olan iffetli kadınlarla evlenmek de size helaldir..." (Mâide: 5/5) mealindeki âyet ile açıklanmıştır. Delillerin farklı değerlendirilmesi ve yorumlanması sebebiyle bazı müctehidler aksini söylemiş olsalar da dört mezhebin imamları ile Evzâî ve Sevrî gibi yine mezheb sahibi imamlar, Mâide âyetinin açık hükmünü benimsemişlerdir.
Sonuç olarak âyet, ilgili hadisler, örnek uygulama ve ümmetin âlimlerinin icmâına göre Müslüman erkekler, Müslüman veya kitabî (ehl-i kitab) olmayan kadınlarla evlenemezler, evlendikleri takdirde İslâm'a göre nikâhları sahih ve geçerli olmaz. Müslüman kadınlarla evlenme konusunda -başkaca bir engel bulunmadığında- mesele yoktur. Kitâbî olan gayr-i müslim kadınlara gelince, bunlarla evlenmenin caiz olduğunda da şüphe yoktur; ancak eş seçiminde güzellik, soy-sop ve zenginlikten önce dindarlık ve iyi ahlâkın tercih sebebi olması gerektiğini bildiren ve bunu tavsiye eden hadislere göre -kaide olarak- Müslüman kadınların, kitabî de olsalar gayr-i müslim kadınlara nisbetle tercih öncelikleri vardır. Sosyal veya ferdî ve özel âmiller, sebepler bu kuralı bozmayı gerektirebilir; bu takdirde Müslüman erkekler gayr-i müslim, fakat kitâbî kadınlarla da evlenebilirler.
Gayr-i müslim eş (zevce) Müslüman olmaya zorlanamaz, Müslüman kocasının evinde ve dışarıda (mâbette, dinî âyin ve toplantılarda) inandığı dinin gereklerini yerine getirir, dinini serbestçe yaşar. Kitâbî (ehl-i kitap), bir kısım müctehide göre yalnızca Hıristiyanlar ve Yahudilerdir. Bazı müctehidlere göre ise Mecusîler, Sâbi'îler gibi, zaman içinde değişmiş veya kaybolmuş bile olsa ilâhî bir kitabı olan dinlerin mensupları da ehl-i kitap sayılırlar.
Her ikisi de gayr-i müslim oldukları halde müşrik kadınlarla evlenmenin yasaklanması, kitâbî kadınlarla ise evlenmenin caiz kılınmasının hikmeti, birinci gruba girenlerde dine yatkınlığın ve dinî ahlâkın bulunmama ihtimalinin kuvvetli, ikinci guruptakilerde ise bulunması ihtimalinin galip olmasıdır. Kitâbî kadın ya zaman içinde kendi isteği ile Müslüman olacak, yahut da -Müslüman olmasa bile- aile reisi olan Müslüman erkeğin hâkim etkisi sebebiyle çocukların dinî hayatlarına zarar veremeyecektir. Dinsiz veya müşrik bir ananın çocuklarını olumsuz etkilemesi, onların dinî hayatlarına ve eğitimlerine zarar vermesi ihtimali galip görülmüş, başkaca faydaları olsa bile bu cihet (zarar ve mefsedetin def'i hikmeti) yasaklamayı getirmiştir.

 


 

 

EVLİLİKTE DİN FARKI - II: MÜSLÜMAN OLMAYAN KOCA
Dinsiz, müşrik, ehl-i kitap gruplardan olsun başka gruplardan olsun bütün gayr-i müslim erkekler ile Müslüman kadının evlenmesinin haram ve yasak olduğu hükmünde İslâm âlimlerinin (müctehid ve müfessirlerinin) ittifakı, yani icmâ-ı ümmet vardır. Buna rağmen bazı çağdaş yazarlar, ehl-i kitap olan gayr-i müslim erkekler ile Müslüman kadınların evlenmelerinin caiz olduğunu (veya olması gerektiğini), "yasağın Kur'ân'da yer almadığı ve gayr-i müslimlerin arasında yaşayan kadınlar ile kızların buna ihtiyaçlarının bulunduğu" gerekçesine dayanarak ileri sürmüşlerdir. Bu sebeple -Müslümanların yanlış ve dince caiz olmayan bir evlilik yapmalarını engellemek için- İslâm tarihi boyunca ittifakla benimsenmiş ve uygulanmış hükmün (böyle bir evlenmenin haram ve yasak olduğu hükmünün) delil ve dayanağını özetlemeye ihtiyaç hasıl olmuştur:
a) Kitâbî kâfirlerin de bir kısmında şirk vardır, bir önceki yazıda meali verilen âyet (Bakara: 2/221) bu bakımdan onları da içine almaktadır. Mâide âyeti (5/5) ehl-i kitabın kadınlarıyla Müslüman erkeklerin evlenmelerini caiz kılmış (Bakara âyetinin hükmünden onları istisna etmiş), fakat Müslüman kadınların kitâbî erkeklerle evlenebileceklerini söylememiştir; şu halde yasağın bu parçası devam etmektedir.
b) Mümtehine sûresinin 10. âyetinde Medîne'ye göçüp gelen ve sığınan kadınlardan mü'min olanların kâfirlere geri verilmesi yasaklanmış ve "Ne bunlar onlara helaldir, ne de onlar bunlara helaldir" buyurulmuştur. Gerçi burada kâfirlerden büyük ihtimalle Mekke müşrikleri kastedilmektedir; ancak kullanılan ifade, mânası daha kapsamlı olan "kâfir"dir ve bu ifadeye göre de kâfir erkek ile Müslüman kadın evlenemez.
c) Teğâbün sûresinin ikinci âyetinde iman bakımından insanlar "mü'min" ve "kâfir" olmak üzere ikiye ayrılmışlardır; buna göre ehl-i kitap olan Hıristiyanlar ve Yahudiler de kâfirdirler. "Mü'min kadınları kâfirlere geri vermeyin, bunlar onlara helal değildir..." âyetine göre hiçbir kâfire müsmüman kadın verilemez; çünkü koca olarak hiçbir kâfir istisna edilmemiştir.
d) İlgili naslar (mesela Nisâ: 4/141) kâfirlerin Müslümanlar üzerinde hâkim (üst, reis, hükmedici) olmalarına engeldir; İslâm aile hukukuna göre ailenin velisi ve reisi erkektir, erkeğin kâfir olması halinde mü'min kadın onun emri ve yönetimi altına girecektir.
e) Örnek devirlerden günümüze kadar uygulama böyle olmuştur; gayr-i müslim kadınlarla Müslüman erkekler evlenmişler, ancak kitabî de olsalar gayr-i müslim erkekler ile Müslüman kadınlar evlenmemişlerdir.
Aile reisinin erkek olması ve tarih boyunca fiilen de ailede erkeklerin egemen bulunması hem kadının hem de çocukların dinî hayatlarını etkilemiştir, etkilemektedir. Kitabî olan bir kadının Müslüman bir erkekle evlenmesi halinde kadın Müslüman olmazsa kocası onu İslâm'a zorlayamaz; çünkü dini bunu engellemektedir, ancak çocukları Müslüman olurlar. Bu husus hem erkeğin ailede ve bu gibi konulardaki tercihlerde önceliği ve hakimiyetinin tabiî sonucudur, hem de hukukun belirlediği bir haktır: "Çocuğun dini babasına tâbidir". Aile reisinin gayr-i müslim olması halinde hem kadının dinî hayatı tehlikeye düşecek, hem de büyük bir ihtimalle doğacak çocuklar gayr-i müslim olacaklardır. Hak dini inkâr edenlerin insanları ateşe çağırdıklarının burada (Bakara: 2/221) hatırlatılması da konuyla yakından ilgilidir; bir dine inanan başkalarını da o dine girmeye çağırır, batıl bir dine çağırmak demek ateşe çağırmak demektir. Dine davette, din ile ilgili tebliğ ve eğitimde güçlü olan etkili olur. Ailede erkek daha güçlü ve hâkim olduğu için karısı ve çocuklarını da kendi dinine girmeleri konusunda etkileyebilecektir. Bu ise onları ateşe çağırmak demektir.
Sonuç olarak Müslüman kadınların, hangi çeşitten olurlarsa olsunlar, gayr-i müslim erkeklerle evlenmeleri caiz değildir; bu hüküm yalnızca tarihî sosyal şartların dikte ettiği bir hüküm değildir; gerekçesi ve dayanağı dinîdir; dinin özel açıklamaları yanında genel amacına dayanmaktadır.

 


KÖLELİK VE ÇOK EŞLİLİK
Açık veya üstü örtülü bir şekilde İslâm'a hücum eden, onun çehresini çirkin ve bozuk göstermek için her çareye başvuranlardan biri, katıldığı bir TV programında, kendine göre mürteci olan birine hitaben: "Siz şeriatı; yani köleliği ve dört karılılığı getirmek istiyorsunuz..." demişti. Ona göre İslâm başka, şeriat başka idi ve "dinsel hukuk" demek olan şeriatta birçok çağdışı hükümler vardı, bunlardan ikisi de kölelik ve dört karılılık idi. İyi niyetli ve samimi dinleyenlerin kafası karışmış olabilir diye bu iki konuya açıklık getirme ihtiyacını duydum.
İslâm ve onun önemli bir parçası olan şeriat ne dört karılı aile yapısını ne de köleliği getirmiştir. İslâm'ın geldiği coğrafyada çok karılı aile yapısı oldukça yaygın bulunuyordu. Hem zevce sayısı sınırlı değildi, hem de kadın hakları yok hükmünde idi. Şeriatın temel kaynağı olan Kur'ân-ı Kerim azami eş sayısını dörde indirerek işe başladı, eşler arasında adaleti gerekli kıldı ve buna hakkıyle riayet etmenin imkânsızlığını dile getirerek "haksızlık etmekten korkarsanız bir eş ile yetinin" emrini verdi. Ayrıca genel olarak kadın haklarına eğildi, o devirde kimsenin aklından geçmeyen hakları bütün insanlar meyanında kadınlara da tanıdı; "insanlık mahiyeti, şerefi ve kemale yolculukta fırsat" bakımlarından kadını erkeğe eşit kıldı.
Kölelik neredeyse insanlıkla yaşıttır ve ancak son asır içinde, hiç olmazsa kağıt üzerinde kaldırılabilmiştir. İslâm geldiğinde kölelik ve köleler vardı, onlara insanla hayvan arasında bir yer verilmişti, ilişkiler de bu yere ve seviyeye göre düzenlenmişti. İslâm'ın kölelik konusunda getirdiği ıslahatı iki aşama şeklinde tesbit etmek mümkündür: Durumlarını iyileştirmek ve topluluğu alıştırarak hürriyetlerini sağlamak.
Hemen işaret etmek gerekir ki, Kur'ân-ı Kerim'de düşman ve esir de olsa hür bir insanın köleleştirilmesine dair bir tane bile âyet yoktur; ilgili birçok ayet, mevcut kölelere nasıl muamele edileceği ve onların nasıl hürriyetlerine kavuşacakları konusu ile ilgilidir. Hz. Peygamber (s.a.) de bir tane insanı bile köle haline getirmemiş, aksine kendisine intikal eden bütün köleleri hürriyetlerine kavuşturmuştur.
Köle ve cariyelerin durumlarını iyileştirme konusunda İslâm'ın getirdiği ıslahat -o dönem için- hayret vericidir ve birçok kâfirin İslâm'a itirazlarının birinci maddesini teşkil etmiş, "köleyi böyle gören ve ona böylesine bir yer veren dine girmeyiz" demişlerdir. Bu ıslahat hükümlerine göre köle insandır, ona evlat ve kardeş gibi muamele edilmelidir, "kulum, kölem" değil, "oğlum, kızım" denilmelidir, itilip kakılmamalı, dövülüp sövülmemelidir; sahibi, köle ve cariyesine yediğinden yedirmeli, giydiğinden giydirmelidir; ona, gücünü aşan bir iş yüklememelidir...
Önce cemiyeti alıştırmak, sosyal ve ekonomik düzenin kölesiz yürümesini sağlamak suretiyle zaman içinde köleliğin kaldırılması yönünde alınan tedbirlerden bazıları da şunlardır:
Kölelere iyi muamele konusunda öyle yükümlülükler getirilmiş ve tavsiyelerde bulunulmuştur ki, Allah'tan korkan mü'minler köle kullanmaktan çekinir hale gelmişlerdir.
Köleleştirmenin bütün kaynakları kurutulmuş (yasaklanmış), tek kaynak halinde kalan savaş esirliği için de "bedelsiz serbest bırakma, bedel alarak serbest bırakma, işledikleri suçlara göre idam" gibi köleleştirme dışı seçenekler getirilmiştir. Bu seçeneklerin hedefi, bütün dünyada veya karşılıklı olarak iki devlet arasında köleliğin kaldırılması gündeme geldiğinde İslâm devletinin bunu öncelikle kabul edebilmesi imkânının verilmesidir.
Mü'minlerin ellerinde bulunan kölelerin hürriyete kavuşmalarını sağlamak amacıyla hükümler getirilmiştir: Kaza yaparak ölüme sebebiyet veren, zıhar denilen yemini yapan, Allah üzerine yemin eden mü'minlere kölelerini hür bırakmaları emredilmiştir (keffaret kılınmıştır). İslâm'ın beş şartından biri olan zekâtın sarf yerlerinden biri de köleleri hürriyete kavuşturmaktır. Köleler, bedellerini ödeyerek hürriyete kavuşmak isterlerse sahiplerine bunu kabul mecburiyeti getirilmiş, kölelere de bu maksatla çalışma ve kazanma imkânı tanınmıştır. Hiçbir hukukî sebep bulunmadan Allah rızası için köle azad etmek, onları hürriyete kavuşturmak ibadet sayılmış ve sevabı cennet kılınmıştır.
İmansız, namazsız, oruçsuz, faizli, içkili, rüşvetli, yalanlı, iftiralı, hileli... bir İslâmî hayat olmaz, ama kölesiz ve tek eşli İslâmî hayat bu dinin amaçları arasındadır.
İşte İslâm'da ve onun bir parçası olan şeriatta dört karılılık ve köleliğin hükümleri, durumu bundan ibarettir. Bunun dışında kalan iddialar, yakıştırmalar iftiradır, uygulamalar olmuş ise bunlar da İslâm dışıdır, isyandır, günahtır, fâsıklıktır.

 


 

FIRAT MUCİZESİ (BEŞİK KERTMESİ)
Çocukları, ergenlik çağına gelmeden velilerinin nikahlamasına -bazı bölgelerde sözlemelerine, karşılıklı vaatleşmelerine- beşik kertmesi denilmektedir. Geçtiğimiz günlerde medyadan, küçük yaşında evlendirilmiş bir kızın, büyüyüp aklı başına gelince evlendirildiği kimseyi istemediğini, bir başkasına aşık olduğunu, ona kaçtığını, ailesinin ceza olarak kızı boğup Fırat'a attıklarını, fıratta canlanıp yüzerek kurtulduğunu, böylece bir mucizenin gerçekleştiğini... öğrendik. Her fırsatta İslâm'ı karalamayı kendine vazife edinmiş bir kısım medya da bunun İslâm hukukundan (şeriattan) kaynaklandığını, fıkhın buna -küçükleri evlendirmeye- izin verdiğini ileri sürdüler.
Bu karalama ve sun'i gündem tartışmaları, İslâm'ın gerçek yüzünü anlatmaya vesile oluyor; yani şerden hayır doğuyor. Bu vesile ile biz de küçüklerin -onlara bir tercih hakkı tanımadan- evlendirilmelerinin fıkıhtaki yerini ve uygulamayı özetleyelim:
1. Mucize, Allah Teâlâ'nın, ümmetleri kolayca inansınlar diye peygamberlerine lütfettiği olağandışı haller, olaylar ve fiillerdir. Başkaları ile ilgili olağandışı olaylara İslâm'da mucize denilmez; bunlara "Allah'ın takdiri, lütfu, yardımı, esirgemesi..." denilebilir.
2. Bütün fıkıhçılar değil, bir kısım fıkıhçılar, "çocuklar ergenlik çağına gelmeden velileri tarafından evlendirilebilir" demişler, ancak bunlar da velilerde ve evlendirilen kişilerde aranacak bazı şartlar ileri sürmüşler, bu şartların gerçekleşmemesi durumunda hakime veya çocuğa -ergenlik çağına geldiğinde- akdi bozma hakkı vermişlerdir. Çocuğun küçük yaşında velisi tarafından evlendirilmesinin cevazı, "Hz. Aişe'nin, ergenlik çağına gelmeden önce, babası tarafından Peygamberimizle evlendirilmesi" örneğine ve Arapların bu konudaki geleneklerine dayandırılmıştır. Halbuki burada evlendirilen kişi Âlemlere Rahmet olan (s.a.) Efendimiz'dir, O'nun durumu istisnadır ve O, kendisi istemediği halde birisiyle evlendirilmiş kadınlar ve kızlar kendisine başvurduklarında daima evlenme akdini bozdurmuştur, evliliği bitirmiştir.
3. Küçüklerin velileri tarafından evlendirilmelerini caiz görmeyen İslâm müctehidleri vardır ve şeriatı uygulayan Osmanlı devleti yaptığı son Aile Kanununda bu ictihadı benimsemiş, kanunlaştırmış (mad. 7) ve hilafete tâbi mahkemelerde uygulatmıştır. Kanunun ilgili maddesiyle ilgili gerekçesinin sadeleştirilmiş özeti şöyledir:
"Küçük kız ve erkek çocukların velileri tarafından evlendirilmelerinin caiz ve geçerli olduğu dört mezheb imamınca benimsendiği için uygulama da buna göre oluyordu. Zamanımızda durum değiştiği için bu konuda yeni bir usul benimsemek gerekmiştir. Hayat mücadelesinin şiddetlendiği zamanımızda velilerin ilk vazifeleri, küçük çocukları evlendirmek değil, iyi bir tahsil ve terbiye vererek yetiştirmektir. Bunu ihmal eden birçok veli ya başlık almak ya mürüvvetlerini görmek veya iyi bir mirasa konmak için çocukları evlendiriyor, felaketlerine düğünle temel atıyorlar, bu evliliklerin çoğu daha ilk gününden ölü doğan çocuğa benziyor. Bu gibi evliliklerle ilgili davaların ne kadar çok ve şaşırtıcı olduğunu anlamak üzere hem fıkıh kitaplarına, hem de mahkeme sicillerine bakmak yeterlidir. İkisi de büyük müctehidlerden olan Ebû Bekr el-Asamm ve İbn Şübrüme hem çocukların buna ihtiyaçlarının bulunmadığını, hem de ileride -bilhassa bozma imkânı da vermeyen ictihadlara göre- onların hürriyetlerini bağladığını göz önüne alarak "hiçbir kimsenin küçükleri evlendirme hakları yoktur" ictihadında bulunmuşlardır. (Bu müctehidlere göre Hz. Aişe olayı Peygamberimiz'e mahsustur, başkalarına teşmil edilemez.) Asırlardan beri elde edilen felaketli denemeler de bu imamların ictihadlarını teyit etmektedir. İşte bu sebeplerle kanunun yedinci maddesi bu iki zatın ictihadlarına göre düzenlenmiştir.
Eğer Osmanlı devleti ortadan kalkmamış olsaydı ülkesinde bu kanun yürürlükte olacaktı; yani şeriata göre küçükleri kimse evlendiremeyecekti. Nitekim bugün aile kanunlarını şeriata göre düzenleyen İslâm ülkelerinde de uygulama böyledir.

 


 

 

DİNİN GELECEĞİ
Din
Dinin özü ve işlevi ile ilgili açıklamalar ve tanımlar, bunları yapan şahısların içinde bulundukları etki alanınına (felsefe, inanç, önkabuller, dünya görüşü, açıklama modeli, paradigmalar) ve açıklama konusu olan dine ve dinlere göre farklı olmuştur. İslâm'a göre din (ed-Dîn) birdir, kaynağı Allah'tır, bilgi iletişim yolu vahiydir, bu bilgiyi alanlar peygamberlerdir, özü değişmez; değişen, bu özün insanlar tarafından anlaşılması, benimsenmesi ve yaşanması için gerekli olan araçlar ve pratiklerdir. Bu dinin dışında kalan ve onun yerini tutan diğer inançlar hak din (ed-Dîn) olmayıp uydurma, batıl, aslından sapmış yollardır; bu mânada dinlerdir.
Sağlam, gerçek, yönlendirici ilâhî yapı olan din (ed-dînu'l-kayyim) insan fıtratıdır; insanda yaratılıştan var olan özellikler ve ihtiyaçların gereğidir, fıtratla örtüşmektedir, o insansız, insan onsuz -fıtratına uygun bir oluşta- olamaz. "Başkasına sapmadan kendini hak dîne yönelt; o fıtrata ki, Allah insanları ona göre yaratmıştır, Allah'ın yaratmasında değişme yoktur, o sağlam rehber olan dindir, fakat insanların çoğu bilmezler" (Rûm: 30/30) mealindeki âyete göre Peygamber ve inanlar o dine yönelmeli, onu benimseyip hayatlarını ona göre yaşamalıdırlar. Çünkü Büyük Yaratıcı insanları ona göre, onu yaşamak ve bu sayede tekâmül ederek yaratılış amaçlarını gerçekleştirmek üzere yaratmıştır. Hak dinden başka inançlar, onun yerine konan dinler ve inançsızlık/dinsizlik insanların fıtratlarına ters düşer. Bunlar, insanların madde ve toprak olan unsurlarının gereği olan arzu, istek ve ihtiraslarının din veya dinsizlik şeklini almış görüntüleridir, bunlara (maddî, biyolojik unsura) hizmet ederek manevî unsuru (ruhu, kalbi) köreltir, tekâmülü engeller, insanı aşağılara (esfel-i sâfilîne) çeker, çamura mahkûm ederler.
İnsanların ortak amacı mutluluktur. Mutluluğa ne mâna verilirse verilsin, insanın hem maddî hem manevî (hem bedene hem ruha ait) ihtiyaçları karşılanmadıkça mutlu olması mümkün değildir. Bu ihtiyaçların karşılanması ancak bir cemaat ve cemiyet içinde mümkün olmakta, topluluğun devamı ve işlevini yerine getirebilmesi de bir düzene (kurallara, kanunlara, kurumlara) muhtaç bulunmaktadır. Düzenlerin temelinde inançlar ve felsefeler vardır; başka bir deyişle her düzen bir temel inanca ve düşünceye dayanmaktadır. İlk insandan beri Allah tarafından verilmiş bulunan hak din, işte bu düzeni (gerçeğe ve gerçek inancı, insanın yaratılışına uygun düzeni) getirmektedir.

Dinin geleceği
Dinin geleceği üzerinde -bilime bağlı- tahmin yürütürken en sağlıklı yöntem, dinin geçmişine, insanla ilişkisine ve insanın kendine yeterliği problemine bakmaktır.
1. İnsanlık tarihine bakıldığında ilkelinden medenîsine bütün dönemlerde ve devirlerde dinin mevcut olduğu, insanların hak veya batıl bir dine inandıkları ve farklı ölçü ve şekillerde de olsa onu hayatlarına soktukları görülmektedir. İlkel insanda olduğu gibi medenî insanın da hayatında dinin bulunması, cahil ve avam takımında olduğu kadar âlim ve havas takımında da dindarlığın var olması, üzerinde önemle durulması gereken bir olgudur.
2. İlkel olsun, medenî olsun insanda maddî ve manevî olarak ikiye ayrılması mümkün olan ihtiyaçlar vardır. Bitki ve hayvan nevilerinin maddî ihtiyaçları sağlandığında, varlık ve sağlıkları devam eder ve kendilerinden bekleneni verirler. İnsan ise bitki ve hayvanların ihtiyaçlarına ortak olduğu gibi onları aşan ve yalnız kendi nevinde bulunan ihtiyaçların da muhtacıdır. Kendisiyle devamlı ilgilenen ve hayat yoluna ışık tutan bir Allah'a inanma ve O'na tapınma ihtiyacı, manevî ihtiyaçların başında gelmektedir. Kur'ân-ı Kerim, daha insanlar yaratılıp bu dünya hayatları başlamadan önce Allah Teâlâ'nın, onlara ait özleri (zürriyetlerini) huzuruna alıp "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorduğunu, onların da "Evet, Rabbimizsin" cevabını verdiklerini bildirerek ezelde vâkî olan bu sözleşmenin (ahit, mîsak) din duygusu ve inanma ihtiyacı olarak insan fıtratında var olduğuna, din duygusu ve ihtiyacının fıtratın gereği bulunduğuna işaret etmektedir. İnsanların pek çoğu bu ihtiyaçları gerçek mânada ve yeterli ölçüde tatmin edilmediğinde bunalıma düşmekte, en azından mutlu olamamaktadırlar. Farazi olarak bunalım ve mutsuzluk sözkonusu olmasa bile insana mahsus tekâmül yolculuğu güdük ve eksik kalmakta, eşi bulunmaz ömür sermayesi değerliye değil, değersize ve geçici (fani) olana sarfedilmektedir.
3. İnsan aklı, insanın bilgi kapasitesi bütün varlığı, farklı bilgi kapasitelerine göre bilinmesi mümkün olan her şeyi bilmeye yeterli midir? Bu soruya dinlerin, iman ehlinin ve dindarların verdiği cevap "Hayır, yeterli değildir, insanın bilgi kapasitesini aşan alanlarda aşkın bir kaynaktan gelecek bilgiye, irşad ve hidayete ihtiyaç vardır..." şeklinde olmuştur. Kant, metafiziği inkâr etmek yerine, insandaki bilgi kapasitesinin dışında kaldığını ifade ederken, Viyana okulu gibi neo-marksistler, bilinemeyenin yok ve saçma olduğunu ileri sürmüşler, aydınlanma dönemi konuyu, "dini toplum hayatının dışına atmak, insanın bilmek ve yaşamak için dine muhtaç olmadığını, beşerî aklın ve bilgi kabiliyetinin insana yeterli bulunduğunu ilan etmek suretiyle" kendince çözüme bağlamıştır. Post-modern dönemin düşünürleri rasyonalizm ve aydınlanmanın bilgiç ve dik başlı tavrına karşı çıkmışlar, insanın bilemediği şeylerin ve çözüme kavuşturamadığı problemlerin varlığından söz etmişler, ancak bilmek ve çözmek için dine dönmemişler, bir yol ve yöntem de sunamamışlardır.
İnsanların dün bilemedikleri ve bu sebeple yok saydıkları/sandıkları birçok şeyin bugün bilinir hale geldiği ve insan hayatına girdiği düşünülürse "bilinmeyeni yok sayma" düşünce ve yaklaşımının tutarsız olduğu ortaya çıkar. Varlığı "bilimsel" olmayan yollardan bilinen, bilimsel metodlarla isbat ve deney alanına sokulamayan metafizik varlıklar gözönüne alındığında ileriye dönük beşerî-ilmî buluşların ve bilişlerin ötesinde kalacak hakikatlerin ve varlıkların olduğunu kabul etmek gerekecektir. Konu yalnızca bilgi ile de sınırlı değildir. Sosyal hayatın sağlıklı, fıtrata uygun ve olabildiğince insana mutluluk sağlayacak bir şekilde/düzende yürüyebilmesi için de aşkın bir irşada ve hidayet kaynağına, insan aklını test eden ve ihtiraslarını kontrol eden bir üst mizana ihtiyaç vardır. Kur'ân-ı Kerim'in deyişiyle "Hayır, insan kendini kendine yeterli sandığı için başkaldırıp sınırları çiğner; Rabbine dönmek (O'nun irşadına başvurmak) kaçınılmazdır" (Alak: 96/6-8).
Bu üç noktadan dinin geleceğine bakıldığında insanlar bu fıtratlarıyla var oldukları müddetçe dinin de varolacağını söylemek akla ve bilime ters düşmez. A. Comte "insan fıtratı" unsurunu ihmal ederek meseleye yalnızca bilgi ve aydınlanma açısından bakmış, bilimin hakim olmasıyla geleneksel dinin ortadan kalkacağı kehanetinde bulunmuştu; bu kehanet tutmadı. Halk ve aydınların önemli kısmı bir yana mucitler, kâşifler ve Nobel ödüllüler arasında bile dindarların bulunduğu bir gerçektir. "Medeniyetin sonu" tezi de -dinin toplum hayatından çıkacağı kısmı bakımından- tutmayacaktır; çünkü Batı'da dinin hayata dönmesinden, "Tanrının İntikamı"ndan söz edilmektedir. Batı uygarlığı ve toplumları dini birey düzeyine indirmişlerse de dinin toplumsal gerçekliğini ortadan kaldıramamışlardır. "Modern dinin bireysel bir din olduğunu ileri sürenlere karşı yukarıda sözünü ettiğimiz yeni sosyal ve dinî hareketlerden anlaşıldığı kadarıyla hiç de öyle olmadığı görülmektedir. Modern dindeki bireyin aksine Evrensel ve Yüksek Tipli Dinler'in yücelttiği birey, bir kütleyi oluşturan atomlar ya da bilinçsiz bir kitleyi (yığını) oluşturan lanetlenmiş tek başına bireyler değil, içlerinde taşıdıkları tanrısal ruhu, aynı ruhu taşıyan başka ruhlarla tanıştırmak suretiyle yetkinleştirmek süreci denilen -bireyselleşme değil- bireyleşme yolundaki bireylerdir. Dolayısıyla bu amaçla din, yoğun olarak bireysel ve kişisel, kaçınılmaz olarak da toplumsal bir gerçektir." (Ali Coşkun, Bilgi ve Hikmet, 95, s.47).
"Dine dayalı medeniyet ve kültürlerin çatışması" tezine karşı da "dinlerin özde birliği" tezi vardır ve dinler arası diyalog çağrıları yapılmaktadır.

Sonuç
İnsan, fıtratını değiştirmedikçe -ki Allah bunun değişmeyeceğini bildiriyor ve asırlar boyu da değişmedi- dine olan ihtiyacı devam edecektir. Rönesans, reform ve aydınlanma fırtınaları yalnızca dinin üstündeki külleri ve tortuları atmış, halis dinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Çağın uygarlığı içinde din, dimdik ayaktadır. İnsanlar birey, topluluklar ve toplumlar olarak akıl ve bilgileriyle hayatı sürdürürken çok önemli hatalara düşmüşler, yeri doldurulamaz maddî ve manevî kayıplar vermişlerdir. Ne tek başına akıl ve beşerî bilgi, ne de bunlara arkasını dönen din insanlara mutluluk getirebilecektir. İnsanlar mutluluk peşinde koştukça dini bir güneş gibi sağ ellerinde, aklı ve bilimi da bir ay ve yıldızlar gibi sol ellerinde tutmak durumundadır. İnsan evreni ne güneşsiz olacaktır, ne de aysız ve yıldızsız.

 


TASAVVUF
Değerli kardeşimiz Ö. Şevki Hotar, İktibas'ta, tasavvufla ilgili bir sözümüzü naklederek bize bazı serzenişlerde bulunmuştur. İyi niyetini takdir ve uyarılarına teşekkür ettikten sonra o sözden maksadımızı açıklamanın da bir vecibe olduğunu düşünüyorum. Yıllarca önce kaleme aldığımız bir mektuptaki ifademiz şudur: "Tasavvuf İslâm'ın özü ve ruhudur. İslâm tasavvufu, Zât-ı Risâlet ve ashâbının marifet ve hayatlarından kaynaklanan şeriatın, zıttı, mukabili, nakizi değil, şeriatla iç içe ve onun ta kendisidir." Bu sözümüzü tenkit ve tahlil eden Hotar kardeş özetle şunları söylüyor: "Siz, İslâm'ın özüdür diye Kur'ânî olmayan tasavvufa; bir başka hocaefendi, İslâm'ın kabuğudur zanniyle 'adil düzen' diye uyduruk bir kavrama sahip çıkar ise bu dinin hali nice olur?". "...takva, ihlas, huşu, ihsan, hudû, haşyet, havf gibi Kur'ânî isimler varken temel itibariyle kirli olan tasavvuf sözcüğünden medet ummaya ne gerek var?..". "Muhterem Karaman hocanın inancında oldukları için mutasavvıflar, kabuk saydıkları İslâm'ı bırakarak onun özü olan tasavvufla iştigal ediyorlar... Öyle ya, öz dururken kabukla-biçimle uğraşmak niye?..."
Evet bizim sözümüz böyle anlaşılmış ve böyle tenkit edilmiş. Halbuki:
1. Biz "Kur'ânî olmayan tasavvufa" sahip çıkmıyoruz, sözümüzde açıkça ifade edildiği üzere "Resulullah ve ashâbının marifet (bilgi) ve hayatlarından kaynaklanan, şeriatın kendisi olan (şeriattan ibaret bulunan) tasavvufa 'İslâm'ın özüdür' diyoruz. Allah Resulü'nün ve ashâbının bilgi ve uygulamalarına dayanan şeriat Kur'ânî olduğuna göre, bunun -bir başka yönden- adı olan tasavvuf da (bizim meşru gördüğümüz tasavvuf da) Kur'ânî olan tasavvuftur.
2. Bu eğitim ve öğretim kurumuna "tasavvuf" ismi verildiğinde bu kelime kirli değildi. Bu hususu Kuşeyrî (v. 465/1072) Risâle'sinde şöyle ifade ediyor: "Resulullah'dan (s.a.) sonra Müslümanların ileri gelenleri, O'nunla beraber olmaktan daha büyük bir meziyet bulunmadığı için bunu ifade eden "suhbet" kelimesinden başka bir isim almadılar ve onlara "sahabe" denildi. Onlardan sonra gelen iki nesil de onlarla beraber olmayı büyük şeref bildikleri için "tâbîler" ve "tâbîlere tâbîler" diye anıldılar. Sonra insanlar arasındaki fark açılmaya, dereceler zıtlaşmaya başladığında dine titizlikle sarılanlara zâhidler (zühhâd) ve âbidler (ubbâd) denildi. Daha sonra bidatler ortaya çıktı, her bir grup (fırka) zahidlerin kendilerinde bulunduğunu iddia eder oldular, ehl-i Sünnet içinden her nefeslerinde Allah ile olmaya riayet eden, kalplerine gafletin yol bulmasını engellemeye çalışanlara tasavvuf ismi tahsis edildi, hicretin ikinci yüzyılından önce bunlar, bu isimle meşhur oldular" (s.7).
Bu ifadelerden açıkça anlaşılacağı üzere "tasavvuf" ve "mutasavvıf" isimleri başlangıçta ehl-i Sünnet'in iyi derecede dindar olanlarına verilmiştir. Sahâbe ve tâbiûn isimleri nasıl kirli değil ise -o dönemde- tasavvuf ismi de kirli değildir.
3. "İslâm'ın özü" sözünden maksadımızın, şekil, biçim ve kabuğu atmak, önemsememek olması mümkün değildir. "İnsan ruh ve bedenden ibarettir, aslolan veya öz olan ruhtur" desek, "bedeni at, ruh ile yaşa" demiş olamayız. Mesela namazın bir şekli, bir de özü vardır. Şekil bedenin, ruh ve öz ise zihnin/ruhun hal ve hareketidir; yani huzurdur, huşudur, kurbdur, ihlastır, ihsandır. Bu ikincisine öz demekte bir sakınca yoktur. Maksat önemini ve derecesini belirtmektir. "Şekil önemli değil" demedikçe ters mânalar çıkarmak caiz olmasa gerektir.
4. Aşağıda Kuşeyrî'den ve İmâm-ı Rabbânî'den nakledeceğimiz ifadeler iki hususu açıklığa kavuşturacaktır: a)Tasavvufun yöneldiği amacın, şekli/kabuğu atmak değil, onunla ve onun içinde özü yakalamaktır; öz ise ihlastır, ihsandır, rızadır, kurbdur... b) Tarih içinde iki türlü tasavvuf anlayışı, uygulaması ve çizgisi bulunmuş ve gelişmiştir. Birisi Kur'ânî olan, Allah Resulü'nün örnekliğinde gelişen, bid'atlere cephe alan tasavvuf (ve biz buna -yukarıdaki mânada- İslâm'ın özü diyoruz); ikincisi bid'atlere ve sapıklıklara bulanmış, İslâm'ın özünden de şeklinden de uzaklaşmış tasavvuf:
"Bu işin temeli ve belkemiği şeriatın sınır ve adabını korumak, harama ve şüpheli olana el uzatmamak, duyu organlarını yasaklardan korumak, bir nefes bile Allah'tan gafil olmamaya çalışmak, rahat ve serbestlik zamanını bırak, zaruret halinde bile içinde şüphe bulunan susam tanesini bile helal saymamak ve şehvetin peşine düşmemek için nefisle cihad etmektir... (Risâle, s.185).
"Şeriatın üç parçası vardır: İlim, amel, ihlas. Bu üçü gerçekleşmiş olmadıkça şeriat gerçekleşmiş olmaz... Şeriat gerçekleşince en büyük saadet olan Allah rızası gerçekleşmiş olur. Buna göre şeriat, dünya ve ahiret saadetlerinin hepsini üzerine almış bulunmakta, şeriatın ötesinde ihtiyaç duyulacak bir şey kalmamaktadır. Sofilerin sembolü ve imtiyaz alametleri haline gelmiş bulunan tarikat ve hakikat, şeriatın üçüncü parçası olan ihlas unsurunu tamamlamak hususunda ona hizmetçi konumundadır.... Tarikat yolunda meydana gelen haller, vecdler, özel ilim ve irfanlar asıl amaç olmayıp bu yolun yolcularını terbiye etmeye yarayan evham ve hayallerden ibarettir. O halde bunlara takılıp kalmamak, süluk ve cezbe yolunun sonu olan rıza makamına ulaşmak gerekmektedir." (H. Karaman, İmam-ı Rabbanî ve İslâm Tasavvufu-Mektubat'tan seçmeler-, s.175-176). "...Şeriatla hakikat birbirinin tamamen aynıdır. İcmal-tafsil, istidlal-keşif, gayb-müşahede, külfet hissi-zevk gibi hususlardan başka ikisi arasında bir fark yoktur... Hakka'l-yakin mertebesine ermiş olmanın alâmeti, bu makama ait ilim ve irfanın, şeriat bilgisine tam olarak uygun bulunmasıdır. Bir kıl kadar bile fark kalırsa bu, hakikatlerin hakikatine ulaşılmamış olma delilidir." (s.177-178). "Peygamberlerden ümmetlere kalan (miras) ilim ikidir: Ahkâm (şer'i hükümler, kurallar), esrar (sırlar)... Sofilerin çoğu esrar ilmi, vahdet-i vücud, vahdet-i şühûd, birde çoğu görmek, ihâta (kuşatma), zâtî yakınlık keşfi... derler. Asla ve hâşa! Bu gibi bilgi ve irfan, esrar ilmi olmaktan ve nübüvvet makamına layık bulunmaktan çok uzaktır; çünkü bunların dayanağı sekirdir (manevî sarhoşluktur)... Peygamberlerin bütün ilimleri, içine bir zerre sekir karışmayan sahıvda (tam ayıklık ve şuur halinde) meydana gelmektedir..." (s.183). "Ezcümle ehl-i Sünnet âlimlerinin, Kitâb ve Sünnet'ten anladıkları mânayı, kendi keşif ve ilhamının mi'yarı (doğruluk ölçütü) kılmalı, onları başka birşey ile ölçmemelidir. Çünkü onların anladıkları mânalara aykırı olan anlayışlar kıymetsizdir. Zira her bid'atçı sapık, kendi itikadlarının dayanağının Kitâb ve Sünnet olduğunu iddia etmekte... bunlarla insanlara yol göstermeye kalkışmaktadır" (s.137).

 


 

REFAH-YOL VE SONRASINDA REFAH
1. Siyaset insanla ve insan için yapılır. Fert ve toplum olarak insan hakkında (onun halihazırdaki durumu hakkında) doğru, gerçekçi bilgiye dayanmayan; tahmin, ihtimal ve temenniler çerçevesinde oluşturulan hedefler ve programlar fire vermeye, eksik gerçekleşmeye mahkûmdur. Siyasî partilerin muhalefette ve iktidarda farklılaşan sloganları, yaklaşım ve davranışları, değerlendirme ve tavırları vardır. Vaat, hedef ve programların muhalefette iken test edilmesi mümkün değildir. Bunun farkında olan partiler muhalefette iken bol keseden atarlar; tek amaçları iktidar partisini yıpratmak ve ilk seçimde onun yerini almaktır. Nasıl olsa iktidara gelince vaatler unutulacak, ayaklar yere basacak, acı gerçekler yaşanmaya başlanacak, unutmayanlara da lisân-ı münasiple "muhalefette iken söylenenlerin o günün ve durumun şartlarında söylendiği, bugün ise şartların değiştiği, sâbık iktidarın devrettiği enkazı temizlemekle meşgul olunduğu, sabretmeleri ve üç vakte kadar bütün vaatlerin gerçekleşeceği..." anlatılacaktır.
Refah Partisi'ni bu genel-geçer tabloya yabancı görmüyorum. Bu partiyi kuranların, adı değiştikçe yenisinde yer alanların ve sonradan onlara katılanların zihinlerinde ve gönüllerinde ne olduğunu, bu bakımdan farklı kesimleri barındırıp barındırmadığını ancak Allah bilir. Dışa vuran, yazılan ve söylenenlere gelince bunları da ikiye ayırmak gerekir. Resmî olmayan, kapalı kapılar ardında cereyan eden konuşmalardan, ima, işaret ve delâletlerden alınan resme göre Refah Partisi "İslâmcı bir partidir"; demokrasiyi kullanarak Müslümanların, İslâm'ı hür bir ortamda tam olarak yaşayabilecekleri bir düzenin peşindedir. Eğer bu resim doğru çekilmiş ise partinin bu iradesini açığa vurması, programına aktarması mümkün değildir; mevcut anayasal düzen, mevzuat ve antidemokratik güçler buna mânidir. Geriye bir yol kalmaktadır; o da açığa vurulan irade ve programı mevzuata uygun kılmak, eğer iktidar nasip olursa adım adım amaca doğru ilerlemek. Bu tasvir bir varsayıma, görünmeyenin resmine göredir. Görünenden hareket ederek bir başka tasvir de şöyle olabilir: Partinin amacı iktidardır, iktidara geldikten sonra da çağdaş demokrasiyi ve ülkenin kalkınması için çağın gerektirdiği ıslahat ve düzenlemeyi gerçekleştirmektir. Partinin İslâmcılığı ve İslâmî bir düzenin peşinde olduğu zan ve iddiası gerçeğe uygun değildir, belli bir kesimin oyunu alabilmek için yaptığı açık veya kapalı propagandadan böyle "gerçeğe uygun olmayan" bir sonuç çıkarılmıştır. Parti yetkilileri kendileri için çizilen bu resmin farkındadırlar, fakat işlerine öyle geldiği için (belki bir kısım mensupları İslâm'ı da böyle anladıkları için) bir kesime "bu resim bizim" demeyi, bir kesime de "bu resmin bizimle bir alâkası yok" demeyi uygun görmüşlerdir. Çekirge böylece bir sıçramış, iki sıçramış sonunda iktidar ağına yakalanmıştır (daha doğrusu burayı tül ile örtülü gelin yatağı sanarak kendini ağuşuna atmıştır). Burada istediği gibi uçamamış, uçmaya teşebbüs ettikçe bir kesimin, uçamadıkça da diğer kesimin baskısına maruz kalmış, alttan üstten aldığı yumruklarla sersemlemiş, sersemledikçe uçmak bir yana yürümeyi de şaşırmıştır. RP otuz yıldan beri elde ettiği imajı ve alternatif pozisyonunu tasdik ettirecek bir performans gösterememiştir, tekzip ettirmeye de muvaffak olamamıştır. Bunu "ne imama yaranabilmiştir, ne de papaza" şeklinde ifade etmek de mümkündür.
2. RP millî görüş, âdil düzen isimlerini verdiği yeni bir sistemden, bu sistemi gerçekleştirecek kısa ve uzun vadeli hedeflerden ve programlardan söz edip durmuş, bu arada kendisinden başka bütün partileri belli bir düzenin ve sistemin çocukları (bu mânada ikiz kardeşler) olarak takdim etmiş, âdil düzenin bambaşka olduğunu, hiçbir yerde denenmediğini, hiçbir partinin programında bulunmadığını iddia etmiştir. Halk bunları dinledikçe, iktidar olduklarında bütün dertlerinin kısa bir müddet içinde (bunu da kendileri söylemişlerdir) deva bulacağını düşünmüş, İslâmî hassasiyeti olanlar imanları gereği, muhtemelen İslâmî hassasiyeti olmayanlar bile, altında ezildikleri dertlerden kurtulma pahasına biraz da İslâm'a katlanmayı (!) göze alarak onlara oy vermişlerdir. RP, önerdiği değişim modelini gerçekleştirme yönünde bazı teşebbüslerde de bulunmuştur. Batı yerine İslâm dünyasına yönelmek, iç ve dış borç yerine öz veya alternatif kaynakları bulmak ve devreye sokmak, rant ekonomisi, rantiye saltanatı yerine üretim ekonomisi ve emeğin saltanatını geçirmek... için yapılan teşebbüsler va alınan tedbirler bunlar arasındadır. Hem iktidarın hataları, hem de başta muhalefet olmak üzere demokratik ve antidemokratik güçlerin amansız mücadelesi ve engellemesi sonunda bütün teşebbüsleri akim kalmış, programını yürütmek bir yana imajını bile koruma imkânını bulamamıştır.
Refahyol iktidarının ardından kitlelerin zihninde oluşan kanaat oldukça karmaşıktır. Bir gruba göre İslâmcı Refah çökertilmiştir, iddialarının ve vaatlerinin bir hayalden ibaret olduğu isbat edilmiştir. Birilerine göre zaten İslâmcı filan olmayan bu partinin keli görünmüş, ne olduğu anlaşılmıştır. Bir gruba göre Refah, en azından mazlum olarak puan kazanmış, gelecekte tek başına iktidar olma şansını elde etmiştir. Bir gruba göre Refah'ın girdiği yolun çıkmazlığı anlaşılmıştır, bundan sonra başka yollar denenmelidir...
3. RP'nin hatasını tesbit ederken işe "bu dönem" öncesinden başlamak gerekir. Bu döneme kadar hiç hatası olmayan bir parti bu dönemde "bu kadar" hata edemez; bir başka deyişle bu dönemdeki hataların daha öncesi ile alâkasını hesaba katmak kaçınılmazdır. Bu maddede Refah'ın başarılarından değil, hatalarından söz ettiğimize göre önce muhalefette iken neler yaptığına bakalım: Refah muhalefette iken Türkiye ve dünyanın şartlarını iyi görüp doğru değerlendirmeli, neyi nasıl, ne zaman yapabileceğini bu değerlendirmeye göre tesbit etmeli ve halka da yalnızca bunları vadetmeliydi; bunu yapamadı veya yapmadı. Kendi hakkında yanlış zanlar ve beklentiler oluşturdu. "Bu nasıl bir iktidar ise" iktidara gelince hesapta olmayan durumlar ve engellemeler ortaya çıktı, bu durum karşısında takınması gereken tavrı takınamadı; alması gereken kararları alamadı ve yapması gerekeni de yapamadı. Bize göre Refah, bazı yanlış adımlar atmasa, önceliklerde hata etmese bile dört koldan engellenecekti. Ancak onun yanlış adımları, gereksiz ve yersiz beyanları, hatalı öncelikleri engellemeyi kolaylaştırdı ve engelci sayısını arttırdı.
4. RP deneyiminin bir siyasal İslâm deneyimi olduğu kanaatini şahsen taşımıyorum. Refah kendi haline bırakılsaydı kuvvetle muhtemeldir ki, II. Cumhuriyetçilerinkine yakın bir liberal-demokratik düzen gerçekleştirecek, yahut bunun için çalışacaktı. Refah iktidarını siyasal İslâm denemesi olarak değerlendirenlere göre, demokrasiden yararlanarak siyasal İslâm'ı başarıya ulaştırmanın mümkün olmadığı Cezayir'den sonra Refah deneyimi ile de sabit olmuştur.
5. Milli Nizam'dan bu yana RP'de hiçbir yeniden yapılanma yaşanmadı. Bu parti kapatılsa ve yenisi kurulsa bile -kanunî yasaklıların partide resmen yer almamaları dışında- bir yeniden yapılanmanın gerçekleşeceği konusunda ciddi şüphe taşıyorum.
Parti kendini doğru/gerçekçi bir değerlendirmeye tâbi tutmalı, buna göre hedefini ve programını belirlemeli, bu gerçeklik, hedef ve programa uygun bir de yapı oluşturmalıdır. Hayalî varoluşa göre değil, gerçekliğe göre oluşturulacak yapı demokratik olmalı, hiçbir kimsenin subjektif değerlendirmelere ve karizmaya dayalı imtiyazı bulunmamalıdır.
6. RP sayesinde Türk siyaseti kendini -gerçek veya hayalî bir alternatife göre- ayarlıyor, tek tipli, tek sesli kısırlık ve ifratlar yerine, -zaruri taviz kabilinden de olsa- ortaya konulan düşünce, söylem ve eylemler ile dengeler oluşuyordu. Komünizm ile kapitalizmin çatışması ortaya sosyalizmi ve karma sistemleri çıkarmıştı. Türkiye'de Refah ve diğerlerinin iktidar mücadelesi de farklı model ve uygulamalara kaynak olabilirdi. RP ve benzeri partiler ortadan kaldırılırsa demokrasi adına bir cinayet işlenmiş olur. Halkın önemli bir kesimi siyasî alanda temsil edilmeme hissine ve düşüncesine kapılır. Haklarından mahrum yaşayan Müslümanlar, demokratik yoldan bir takım haklar elde etme ümitlerini kaybederler, bu ümit yitirmenin olumsuz sonuçları yaşanmaya başlanır.

Not: Bu yazı, parti kapatılmadan önce gazetede neşredilecek bir dizi için yazılmıştı, sonra dizinin neşrinden vazgeçildi.

 


 

DİN KARŞITLARI DÜNYA BANKASI'NA MI ÇALIŞIYOR?
Kuveyt'te yayınlanan el-Müctema' dergisinde yer alan bir habere göre, başka alanlarda hayli sabıkası bulunan Dünya Bankası'nın yeni bir marifeti daha ortaya çıkmış oluyor. Uluslararası kalkınma ve işbirliği ile ilgilenen bazı kuruluşlara göre adı geçen banka, "dünyadaki yoksul ülkelere ve insanlara yardım etmek şöyle dursun, yoksulluklarını daha da arttırmak, tüketimi teşvik etmek, çevreyi tahrip etmek..." gibi sabıkalara sahipti. Şimdi ise gelişmekte olan ülkelerin dinî hayatlarına, kültürlerine ve geleneklerine el attığı anlaşılmaktadır; çünkü bankanın, kendisi ile işbirliği yapan bir Arap ülkesine dayattığı şartlar arasında şunlar da yer almaktadır:
1. Kur'ân'la ilgili yarışmalar yerine millî, tarihî şiir yarışması vb. faaliyetlerin desteklenmesi.
2. Laik öğretmenlerin özel eğitimden geçirilerek köy ve kasabalarda görevlendirilmesi.
3. Camilerin ve mescitlerin sıkı kontrol altında tutulması.
4. Siyaset, eğitim, kültür alanlarında Mısır, Suriye ve Tunus ile işbirliğine gidilmesi.
Yahudilerin dümen suyunda olduğu söylenen Dünya Bankasının asıl işinin ekonomik olduğu malumdur. Yukarıdaki maddelerde ileri sürülen şartların ise ekonomi ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur; bu maddeler ideolojiktir, İslâm'a karşı savaşın bilinen tedbirleri ve taktikleridir.
Bu tedbir veya oyunlardan biri de "siyasal İslâm" diye bir terim uydurmak, bunun imajını çeşitli komplolar, tuzaklar, oyunlar, propagandalar, hatta resmî şahıslar tarafından işlenip Müslümanların üzerine atılan terör hareketleri ve katliamlarla çirkinleştirmek, dünyada yeterli kamuoyu oluşturduktan sonra siyasal İslâm'ın peşinde olduğu iddia edilen ülkenin üzerine yüklenmek, bu yapılamıyorsa ambargolarla köşeye sıkıştırmak, davalarından vazgeçmeye zorlamaktır.
Siyasal İslâm'dan maksat Şeriat ise, Şeriatın ülke yönetimine hâkim olması ise Amerika'nın, Suudi Arabistan'ın yanında değil, Sudan'a yaptığı gibi karşısında yer alması gerekir. Halbuki orada menfaat başka bir politikayı gerekli kılmaktadır ve Amerika bu ülkenin korunması rolünü üslenmiştir. Bundan çıkarılması gereken iki sonuç vardır: 1) Siyasal İslâm bir bahanedir; ulaşılmak istenen hedef bir kısım geri kalmış ülkeyi sömürmeye devam etmektir; sağlıklı bir İslâmî uyanış ve hayat, uzun vadede sömürülmeye de engel olacağı için "bu uyanış ve hayata" engeller konulmaktadır. 2) Savaş, siyasî ve ekonomik olmanın yanında veya sadece ideolojiktir, dinîdir; Hıristiyanlar, Yahudiler ve dinsizler, dünya yüzündeki tek ilahî ve hak dini zayıflatmak ve toplumun hayatından çıkarmak için işbirliği yapmışlardır. Totaliter rejimlerle yönetilen İslâm ülkelerinde, baştakiler avuç içine alınarak duruma hâkim olmak kolaydır; bunlara dokunulmamalı, bunlar korunmalı, hatta diğerlerine örnek gösterilmelidir. Demokrasi ve insan haklarından yola çıkarak sağlıklı ve kâmil bir İslâmî hayata ulaşmak isteyen ülkeler ve topluluklara ise asla göz açtırmamalı, "bunlar samimi dindarlar değil, amaçları siyasî hakimiyet olan gözü dönmüş caniler, insanlık ve özgürlük düşmanlarıdır..." diyerek aleyhlerinde propaganda yapılmalı, imajları korkunç hale getirilmelidir.
Ülkemizde ekonomi, ticaret, güvenlik gibi konularla uğraşması gereken bazı kurum ve kuruluşların sık sık raporlar hazırlatıp güçlenen dinî hayatı tehlike olarak ilan etmeleri, irtica adı vererek dinî hayatı zayıflatmak veya asgari sınırlara çekmek üzere tedbirlere başvurmaları vakıası ile dünya bankasının marifeti yanyana getirildiğinde insan düşünmeden ve bazı paralellikler kurmadan edemiyor.
Müslümanın bir ve tek Allah'ı vardır; yalnız O'na kulluk ve itaat eder, diğer otoritelere itaat etmesinin şartı onun, Allah'ın emir ve iradesine aykırı emirler vermemesi, teklifler getirmemesidir. Amir hüküm getiren yönetici, dini ve Allah iradesini hiçe sayarsa mü'min, ne yapar yapar Allah iradesine uymanın yolunu arar ve bulur, gizli veya açık olarak ona uyar, Rabbine kulluk ve itaatini gerçekleştirir. Başka türlü bir mü'min düşünülemez. Şu halde dünyada ve ülkelerde insanları yönetenlerin bu gerçeği ve zorunluluğu unutmamaları gerekir. Akılları ve vicdanları varsa yapacakları şey, dindarı köşeye sıkıştırmamak; ona dinini yaşama, Rabbine itaat etme imkânını sağlamaktır. Barış, huzur, sükûn, adalet, hakkaniyet, birlik ve beraberlik bu tutuma bağlıdır.

 


DEMOKRASİ VE İSLÂM
Belli bir çağın makbul ölçülerine göre kalkınmış, ileri, uygar sayılan bir toplumun kültürü ve medeniyeti çağdaşlığın ölçütü oluyor, insanlığın ulaşabileceği zirve (medeniyetin sonu) olarak ilan ediliyor, bu zirveye ulaşamıyanlar "geri, ilkel, kalkınmakta olan" gibi yaftalarla aşağıya doğru sıralanıyorlar ve "adam olmak istiyorlarsa çağdaşlaşmalarının gerektiği" bir reçete gibi kendilerine sunuluyor. Bu reçete kültürel farklılığı ortadan kaldırmayı ve fertler gibi sosyal grupların da tek-tipleşmesini öngörüyor, öngörmese bile bu sonuca yönelmiş bulunuyor.
Bugün çağdaşlığın ölçütü olan Batı uygarlığı, bir siyasî sistem, bir rejim olarak demokrasiyi benimsemiş bulunuyor. Batı'da demokrasi tartışıldığı, çeşitlerinden söz edildiği, sakıncalarını en aza indirmek için gayret edildiği, Fransız İlimler Akademisi üyesi André Maurois onu "ehliyetsizliğe tapış" diye nitelendirdiği halde, geri kaldığı söylenen toplumlarda demokrasi kutsallaştırılıyor, tartışılamaz ve dokunulamaz kılınıyor, demokrasiyi tenkit etmek ve bir alternatif sistem, model teklif etmek cesaret meselesi haline geliyor. Bu sosyo-psikolojik baskı karşısında Müslüman düşünürlere kalan vazife, İslâm ile demokrasi arasında birebir aynılık veya uzlaşabilirlik ilişkisi kurmak, bu hükme varmak, bu hükmü delillendirmek oluyor.
Demokrasiyi daha iyi bir siyasî sisteme ulaşabilmek için veya ulaşılıncaya kadar benimseyip uygulamak başkadır, onu kutsallaştırıp insanlığın ve uygarlığın ölçütü kılmak başkadır. Komünistler ve faşistler, mükemmel olduğuna inandıkları sistemlerini hakim kılmak için demokrasiden yararlandıkları gibi bir kısım Müslümanlar da "insanlık için en iyisi" olduğuna inandıkları sistemlerini kurup işletebilmek için demokrasiden istifade ediyorlar. Demokrasinin içeriği ile bu "diğer sistemlerin" içeriklerinin örtüşen ve çelişen kısımlarını ayırmaya, "çelişme, uzlaşma ve aşma" tavırlarından birini benimsemeye sıra gelince gruplar birbirinden ayrılıyorlar ve farklı yollar tutup farklı hedeflere yöneliyorlar.
Çağımızın ikinci yarısında "İslâm ve demokrasi" tartışmasına katılan düşünürlerimiz farklı değerlendirmeler yapmışlar, tavırlar takınmışlardır:
Mevdûdî'ye göre tarihî arka-planı ve felsefî temeli itibariyle demokrasi İslâm ile bağdaşmaz; demokraside mutlak özgür bireyler, ulus-devletin vatandaşları, halkın kayıtsız şartsız hakimiyeti ve ilahî iradeden (dinden) bağımsız yönetim sözkonusudur. İslâm ise her biri Allah'ın yeryüzünde halife kıldığı mü'minlerin, içlerinden en iyi olanı seçerek işbaşına getirmelerini, onu denetleyerek ilahî iradeyi gerçekleştirmesini sağlamalarını öngörmektedir. Böyle bir sisteme demokrasi değil, "teo-demokrasi" denebilir.
Hem mütefekkir hem de devlet tecrübesini yaşamış bir lider olan Sudan'lı Turâbî'ye göre bağlayıcı olan -ulemânın değil- belli bir zaman dilimi içinde Müslüman halkın icmâ'ıdır. Halkın tercihi âlimler ve uzmanlar tarafından aydınlatılmalıdır. Hükümet de halkın iradesini yansıtacak şekilde serbestçe seçilmelidir. Bu şekilde seçilen hükümetin hem teşrîde (yasamada) önemli rolü olur, hem de şeriatın yorumlanmasında hakemlik yapabilir. İslâmcı hareket de devlet içinde İslâmî ahlâkın koruyucusu olma rolünü üstlenir.
Gannuşi'ye göre çağdaş İslâmcı hareketin rolü, liberal demokratik devlet içindeki faktörlerden yalnızca biridir. İslâm'ın yorumlanması da, ahlâkın dikte edilmesi de İslâmcı hareketin tekelinde değildir. İslâmcı hareket halka programını sunan siyasî partilerden biridir. Yapacağı şey vaaz ve iknaya çalışmaktan ibarettir, halkın neyi tercih edeceği onların kendi meselesidir.
Türkiye'de bazı İslâmcılar, Medine Vesika'sının kurduğu sistemden yola çıkarak nisbeten çoğulcu (zaruri müşterek alan dışında çok kültürlü, çok hukuklu) bir model teklif etmektedirler. Bize göre de -henüz yeterince işlenmiş, mübhem noktaları açıklanmış, muhtemel problemleri çözümlenmiş olmamakla beraber- daha iyisi bulununcaya kadar bu model üzerinde durulmaya değerdir.
Görüldüğü üzere İslâmcılar, farklı düşünen, inanan ve yaşayanlara tek tip bir inanç ve hayat tarzı dayatmak yerine, din, düşünce ve vicdan hürriyeti başta olmak üzere insan haklarını koruyarak kendi inançlarını yaşayacakları bir sistem üzerinde düşünürken kendilerini çağdaş ve ileri gören sözde liberal demokratlar dayatmacı bir tavır sergilemekte, kutsallaştırdıkları bazı kavramlar ve kurumlar adına insan hak ve hürriyetlerini ihlal edebilmektedirler.
Bizce çağdaşlık adına yapılması gereken şey, tabuları ve yasakları kaldırmak, dayatmalardan vazgeçmek, uzlaşmaya ağırlık vermek, düşünmeyi suç olmaktan çıkarmak ve en iyiyi bulmak üzere insan zekâsını alabildiğine çalıştırma ve vicdanını işletme yollarını açmaktır.

 


LAİKLİK VE DEMOKRASİ
Bu yazının konusu, İslâmî bakış açısından laiklik ve demokrasinin değerlendirilmesi değil, bu iki sistemin ve kavramın kendi aralarındaki ilişkidir.
Önemli kişiler sık sık laiklik ile demokrasi arasındaki varoluş ilişkisine temas ediyor ve "demokrasi olmadan laiklik olur, fakat laiklik olmadan demokrasi olmaz" diyerek her ne pahasına olursa olsun -geçici olarak demokrasiyi ve insan haklarını rafa kaldırma pahasına da olsa- laikliği korumanın gerekliliğini vurguluyorlar. Bu bir kısım önemli kişilere göre "laiklik dinin devlete karışmaması", demokrasi ise "halk iradesine dayanan yönetim biçimidir", eğer din devlete karışırsa -bu din hangisi ise- onun dediği olur, bu dine inanmayan, başka inanç ve dünya görüşlerine mensup bulunan halk gruplarına da "devlete hakim olan dinin" kuralları/iradesi dayatılmış olur ve demokrasi ortadan kalkar. Şu halde dinin devlete karışmaması demokrasinin varoluş şartıdır..." Bu muhakemeyi yapanlar ve demokrasiyi koruyabilmek için dinin devlete müdahalesini engelleyenler çelişkiye düştüklerinin ve demokrasinin bir engelini ortadan kaldıralım derken bir başka engelini kullandıklarının farkına varamıyorlar.
Gerçek ve çağdaş mânada demokrasi, insan haklarının korunduğu ve güvence altına alındığı sistemin adıdır. Yani gerçekleşen bu olmasa bile demokrasinin iddiası ve hedefi bundan ibarettir. Şimdi dönüp Türkiye'de uygulanan ve şimdilerde daha da sıkı bir şekilde uygulanmak istenen laikliğe bakalım. Bu laiklik, dinin devlete karışmadığı, fakat devletin dine karıştığı, ona müdahale ettiği, bazen temel kurallarına itiraz ettiği, onları ortadan kaldırmak (bir mânada dinde reform yapmak) için bazı kurumları kullandığı, dini bölerek bir kısmının yaşanmasına izin verdiği, bir kısmının yaşanmasını ise şiddetle yasakladığı; dinin, kendine inanları bağlayan kuralları yerine başka kuralları dayattığı ve dindarları bu kurallara uymaya zorladığı bir laikliktir. Bu laiklik anlayış ve uygulaması ise tartışmasız olarak insan haklarına ve özellikle öğrenim, eğitim, düşünce, din, vicdan, ifade hak ve hürriyetlerine aykırıdır. Bu hak ve hürriyetleri korumak ve güvence altına almak demokrasi ise -yukarıda niteliklerinden ve uygulanış biçiminden söz ettiğimiz- laiklik, demokrasiye aykırıdır, bu laikliğin bulunduğu ve uygulandığı yerde demokrasi yoktur. Yani bu mânada "laikliğin olmadığı yerde değil, olduğu yerde demokrasi yoktur". Bu sebeple olmalıdır ki, gerçek ve çağdaş demokrasiyi benimsemiş ülkelerin anayasalarında ya laiklikten hiç söz edilmemiş yahut da tanımlama ve sınırlama yoluna gidilmiş; çoğunda laikliğin yerine temel hak ve hürriyetlere, bu meyanda din ve vicdan hürriyetine yer verilmiştir.
Türkiye'de de yapılması gereken şey ekonomi alanında olduğu gibi hak ve hürriyetler alanında da "devletin küçülmesi"ni sağlamaktır. Öyle bir düzen kurulmalıdır ki, bu düzen içinde hem ülkenin bölünmez bütünlüğü, hem halkın birlik ve beraberliği, hem kamu düzeni, hem de din, vicdan ve ifade hürriyeti bulunsun, gerçekleşsin, korunsun. Laikçiler, ne zaman laikliği bir din gibi dayatmak ve laiklik adına bir takım ilkelere ve kurallara herkesi mecbur etmek, böylece "demokrasi, demokrasi diyerek onu tepelemek" yerine hedefini koyduğumuz düzeni nasıl gerçekleştireceklerini düşünür ve tartışırlarsa işte o zaman -istismar ettikleri- demokrasiye yaklaşmak, belki de onu yakalamak imkânını bulurlar.

 


 

TÜSİAD RAPORU
1. TÜSİAD şemsiyesi altında toplanan işadamları ve zenginler kulübü mensuplarının çoğu, son ikiyüz yıl içinde gittikçe bize (imanımıza, öz medeniyet ve kültürümüze) yabancılaşan fert ve gruplardan oluşmaktadır. Buna rağmen son raporu dernek üyelerinin tamamı kabul etmemiş, "bir elçabukluğu telaş ve gözboyama psikolojisi içinde gümrükten mal kaçırırcasına bir raporun hazırlanmış bulunduğundan, mezkûr raporun kuruluşu bağlamadığından" söz edenleri olmuştur. Gerek TÜSİAD'ın ve gerekse "demokratikleşme" kavramını istismar ederek raporlar hazırlayan, teklifler sunan diğer grupların asıl maksatları demokratlaşma değil, kendi inançlarına ve hedeflerine ters düşen diğer grupların hareket alanlarını daraltma ve hürriyetlerini kısıtlamadır (İyi niyetli istisnalar kaideyi bozmaz).
2. Büyük çoğunluğu Müslüman olan ve geleneğe uygun olarak dinî hayatlarını yaşayan, yaşamak isteyen bir toplum içinde İslâm inanç ve ahlâkına uymayan bir hayat yaşamak kolay değildir. Böyle bir hayatı seçenler sosyo-psikolojik baskıya maruz kalır (böyle bir baskı olmasa da kendileri bunu vehmeder, varsayar) ve bundan rahatsız olurlar. Herkesin kendileri gibi inanmasını ve yaşamasını isterler. Çoğulculuk onların yalnızca dillerinde vardır, gönüllerinde sakladıkları ve gerçekleştirmek için her vasıtayı kullandıkları amaç "tek tip insanlardan (batılılaşmış mânasında çağdaşlaşmış ve dünya düzenine tâbi, dünya vatandaşı olmuş insanlardan) oluşan bir topluma" ulaşmaktır. Raporda yer alan "din eğitimi ile ilgili" maddeleri bu espri içinde değerlendirmek gerekir.
3. İmam-hatip Liseleri, bütün eksikliklerine rağmen, "batılılaşmış mânasında çağdaşlaşmış insan" değil, kendi özüne, geleneğine bağlı, kendi değerlerine sahip ve bunları dünyaya bir kurtuluş reçetesi, Batılılarda olmayan bir model olarak sunmak isteyen, bunu şimdilik yapamasa da bu şuur ve niyet içinde olan insan tipi yetiştirmektedir. Yeni dünya düzeni, Amerika'nın liderliğinde kurulmuş, dünya servet ve nimetlerinin "arslan payı kendisine, küçük paylar diğer Avrupa ülkelerine, artıklar da yoksul ülkelere ve özellikle İslâm dünyasına ait olsun" ilkesini benimsemiş bir düzendir. Bu ahlâksız, zalim ve insan haklarına aykırı düzene karşı çıkacak tek insan tipi "İslâm insanı"dır. Bu düzenin kurucuları ve işbirlikçileri bu insanın yetişmesini ve tekerlerine taş koymasını istemezler. Bir de on yıllardan beri durdukları yerde çakılıp kalmış dinazor takımı vardır. Bu takım tabularına tapar ve bunların yıkılmasını, dünyada olup bitenlere bakarak değişmeyi istemezler. İmam-hatipler bunların da işlerine gelmez.
4. "Toplumsal bir konsensüs"ün oluşabilmesi için inanç gruplarının birbirine inanç ve buna bağlı uygulama dayatmamaları şarttır. Kimse kimseyi kendisi gibi olmaya zorlamamalı, herkes kendi inancını yaşamalı ve onu yarışa, serbest seçim ve beğeniye açık tutmalıdır. Kâmil mânada bir din ve düşünce hürriyeti dört unsurdan oluşur: "Dilediğine inanmak veya inanmamak, inancını serbestçe yaşamak, öğrenip öğretmek ve örgütlemek." İnanç ve düşünce grupları, toplumu ayakta tutan genel/müşterek kurallara aykırı davranmadıkça, birbirine inanç ve uygulama dayatmadıkça, bu maksatla zora ve eyleme başvurmadıkça hür ve serbest olmalı, bu dört unsurdan yararlanmalarına imkân verilmelidir. Bu yapılmadıkça genel konsensüs oluşmaz, birileri zorlar, dayatır, diğer birileri de kinlenir, nefret eder, ayrılır, böler, yıkar, yıkmaya çalışır.

 


HAK ALINIR MI, VERİLİR Mİ?
Çağımızda demokrasi, insan haklarının, fert ve toplumun hayatında gerçekleştirildiği, yaşandığı bir siyasî sistem olarak takdim ve tarif edilmektedir. Bu tariften hareket edildiğinde bir sistem içinde, bir ülkede demokrasinin gerçekleştiğini söyleyebilmek için iki unsurun vücûd bulmasına ihtiyaç vardır: 1) İnsan haklarının belirlenmesi, 2) Bu hakların verilmesi, hayata geçirilmesi.
Hakların belirlenmesinin, belli bir dönemde dünyada yaşayan insanların çoğunluğunun düşünce ve tercihine dayandığını söylemek mümkün değildir. İnsan hakları, ilâhî ve tabiî hukuk ile hukuk ve felsefe alanında düşünce oluşturan fikir adamları tarafından belirlenmiş, sonra ya belli bir ülkedeki siyasî irade yahut da uluslarası bir konferans veya kuruluş bunları benimseyerek ilan etmiş, imzaya açmış ve yürürlüğe koymuştur. Bu haklar arasında -hak olduğu- tartışmasız kabul edilenler yanında tartışılanları da vardır.
İnsan haklarının verilmesi konusuna gelince; burada siyasî sistemlerin, rejimlerin farklı tutumları göze çarpmaktadır. Totaliter sistemlerde fertlere ve gruplara verilecek, tanınacak hakların belirleyicileri, iktidarı tekelinde bulunduranlardır. Onların verdikleri alınır ve kullanılır, vermedikleri ise talep bile edilemez. Demokrasilerde ise haklar kanunlarla verilir, kanunlar da halkın iradesine dayanır. İddia edilen, söylenen budur; fakat uygulamaya bakıldığında, hem hakları ve yükümlülükleri belirleyen kanunların yapılışında, hem de bunların işleyiş ve uygulanışında halk iradesinin dışında bulunan (buna demokrasi-dışı da denilebilir) güçler devreye girmektedir. Uluslararası ilişkilerde dış siyaset cambazı olanlar, lobi faaliyetini iyi yürütenler, dünya düzenini kurup işleten güçlerle iyi (onların istediği yönde ve şekilde) ilişki kuranlar, kurtlar sofrasında dişini gösterecek kadar gücü olanlar hak alırken, diğerleri avuçlarını yalamaktadırlar. İçeride ise silahı, sermayeyi, medyayı, locaları, örgütleri ve iktidarı elinde tutanlar -aralarında anlaşıp uzlaşarak- haklarını(!) alırken bunlardan mahrum olanlar ayazda kalmaktadırlar. Güçler meyanında aydınları kasten saymıyorum; çünkü diğer güçlerin ve güçlülerin boyunduruğundan boynunu kurtarabilenleri azdır ve bunlar da marjinal kalırlar. Eğer bu tesbit doğru ise demokrasilerde de hak verilmemekte, gücü olanlar tarafından alınmaktadır. Bu sistemelerin totaliter yönetimlerden farkı gücün ve dolayısıyla nimet ve imkânların başka ellere de -nisbeten daha fazla- kaymış ve dağılmış olmasıdır.
Bir ülkede yaşayan, belli bir dünya görüşünü ve hayat tarzını tercih eden fert ve grupların, kağıt üzerinde bulunan haklarını "alabilmeleri" için haklarını alanların yaptıklarına bakmaları, bunlar içinden meşrû gördüklerini edinmeleri ve yapmaları gerekmektedir.
Türkiye'den bir örnek vermek gerekirse; inancı gereği örtünen kızlar ve kadınların bu tutum ve tercihleri, yukarıda sıraladığımız güçlere sahip olanlar tarafından (yani silahlı kuvvetler, medya, büyük sermaye ve iktidar... bunların tamamı veya bir kısmı tarafından) benimsenmiş olsaydı, meşrû ve mâkul bulunsaydı, hak olarak kabul edilseydi; ne üniversiteler önünde çile çeken kızlar olurdu, ne de bir kısım kamu haklarından mahrum edilen kadınlar bulunurdu.
Güçlülerin insafa gelip haklarını vermelerini bekleyenler kıyameti göze almalıdırlar. Hukuk yoluna başvurarak haklarını alacaklarını umanlar, iç ve dış hukuk üzerinde de bu güçlerin etkilerinin bulunduğunu unutmamalıdırlar.
Hak verilmiyor, alınıyor. Haklarını almak isteyenler, yaşadıkları ülkede neye güç deniyorsa ve hangi güçler istediklerini alıyorlarsa onu edinmelidirler.
Türkiye'de henüz pek etkisi görülmemekle beraber gelişmiş demokrasilerde "sivil toplum örgütlerinin" de ihmal edilemez bir güçleri vardır. İlgilenenlere hatırlatmakta fayda gördük.

 


 

HANGİSİ DAHA İĞRENÇ?
Iraklı komandolar bir hayvanı elleriyle parçalıyorlar ve neresi denk gelirse kapıp ağızlarına sokuyor ve çiğniyorlar. Elleri, ağızları kan içinde, ağızlarında et parçası, köpekler gibi sağa sola koşuşuyorlar. Vahşi ve iğrenç bir manzara, bu manzarayı bir TV kanalı tekrar tekrar ekrana getiriyor, yedi kere veriyor, Iraklı askerlerin vahşet ve ilkelliklerini(!) gözler önüne seriyor. İnsanları kusturuncaya kadar bu görüntüyü verdiği sırada Amerikan ordusu alarma geçmiş bulunuyor, keşif uçakları Irak semalarında dolaşıyor, ha vurdu ha vuracak! Bu zamanlama sözsüz/söylenmedik bir telkini içeriyor: "Amerika bu Iraklılara ne yapsa haklı, Müslüman olmalarına rağmen bunlar insan değil, bunları yola getirmenin çaresi vurmak, öldürmek ve yok etmektir..."
TV haberini yukarıdaki gibi okumak mümkün olduğu gibi bizim tercih ettiğimiz şöyle bir okuma, etkilenme ve sonuç çıkarma da mümkündür: Amerika bozulan ekonomisini düzeltmek için bir kısım Ortadoğu ülkelerinin servetine göz dikiyor, bu serveti hukukî ve meşrû(!) yollardan ele geçirmek üzere bir plan yapıyor. Muhtemelen Kuveyt üzerinde bazı emelleri olan (veya bu emelleri de kendisine bizzat telkin ettiği) Saddam'ı yelliyor, gaza getiriyor, Kuveyt'e saldırmasını sağlıyor. Kuveyt âciz, Suudi Arabistan da kendisini savunmaktan âciz, saltanat ve bağımsızlık(!) tehlikede, ne yapacaklar? Derhal hâmilerine -ABD'ye- başvuruyor, kendilerini kurtarması için yalvarıyorlar. O ise buna dünden hazır, fakat dünya kamuoyunu da oyuna getirmek gerekir, bunu da yapıyor, uluslararası topluluk (sömürmeye ehil olanlar) menfaat pazarlığında anlaşarak gelip Körfez'e ve Suudi Arabistan'a yerleşiyorlar. Irak'ın üzerine çullanıp onu perişan ettikten sonra sarfettikleri tek iğnenin bedeline kadar bütün giderlerini Kuveyt ve Suudi Arabistan'dan talep ediyorlar. Yıllarca ödemekle bitmeyecek bir borç ortaya çıkıyor, petrollerini ipotek ediyorlar ve az zahmetle büyük bir servete konuyorlar. Bununla da kalmayıp stratejik bakımdan Ortadoğu'ya daha da hâkim bir konuma geliyor, köktenci İslâm'ı daha yakından kontrol altına alıyor, İsrail'e yönelik Irak tehlikesini bertaraf ediyorlar...
Oyun içinde oyun, hiyanet içinde hiyanet, kuzu postu altında kurtlar, kurtlar sofrasında zavallı kuzular... Bu sofrada yenen insanlar, millî servetler, haram lokmalar; Iraklı komandoların yediği ise bir komando yiyeceği. Onların gösterisi iğrenç olmakla beraber komandoların neyi bulurlarsa çiğ pişmiş yedikleri herkesce bilinen bir gerçek.
Şimdi üç manzarayı yanyana koyup bakalım; hangisi daha iğrenç?
Millî çıkarları için planlar kurup binlerce insanı öldüren, hanumanları yıkan, Körfez'i ve çevresini kirletip petrol havuzu haline getiren, bağımsızlıklara son veren, haksız olarak trilyonları götüren Amerika ve yandaşlarının yaptığı mı?
Asırlardır milletlerin servetini sülük gibi soyan ırkçı ve egoist bir milletin, Müslümanların kutsal mekânlarını ve yurtlarını gasbederek kurdukları devlet ve yaptıkları zulümler mi?
Amerika'ya uşaklık etmek ve İslâm'ın güzel yüzünü çirkin göstermek için iğrenç bir manzarayı seçip birkaç gün ve her birinde tekrar tekrar ekrana getiren TV kanalının yaptığı mı?
Her yerde bulunan bütün komandoların yaptığını, biraz eline yüzüne bulaştırarak yapan Iraklı, beceriksiz komandoların yaptıkları mı?
Sahi bunların hangisi daha iğrenç ve insanlık dışı?

 


 

HER KESİM Mİ, BİR KESİM Mİ?
Ödül verene göre birileri bunu hak edecek şeyler yapmış, başarılar kaydetmiştir; bunun için kendisine ödül verilir. Ancak "başarılı, iyi, ödüle lâyık" hükümleri izafidir; ödül verene göre böyledir, diğerlerine göre hiç de böyle olmayabilir. Hatta bazı ödül alanların ceza almaları bile gerekli görülebilir.
Ödül vermenin veya başka şekilde menfaat sağlamanın bir başka sebebi de, ödül verilen kimse veya grubun gönlünü kazanmak veya merhametini celbetmek, şerrinden korunmak veya yardımını elde etmektir.
Şimdiye kadar şahit olduğum veya geriden takip edebildiğim ödüllendirmelerin hemen tamamında bu sebeplerin ve sâiklerin geçerli olduğunu tesbit ettim. Bütün tarafların ve kesimlerin, bir ödül alan için "bunu hak etti, ödül yerini buldu" dedikleri de olmuştur, ancak bu son derecede nadirdir.
Yukarıda sıralanan sebepler ve sâiklerle birilerine ödül vermek anlaşılır bir şeydir. Ancak "her kesimden ve her kesime" olmayan birşeyi böyle takdim etmek doğru değildir. İncinenleri, zulme uğrayanları ayırıp -bir kısmı incitenlere dahil bulunan- kesimi/şahısları ödüllendirmeye, "gönülleri birleştirmek, hoşgörüyü yaygınlaştırmak" demek, olayı böyle değerlendirmek bize göre hilâf-ı hakikattir. Olayı böyle değerlendirenler biraz Türkiye'ye kulak versinler, kendi dar çerçevelerinden çıksınlar, etraflarına baksınlar; hiç olmazsa içten tavırlarını bu gerçeğe (geniş bakış açısına) göre oluştursunlar ve dışa vuran tavırlarında da bu gerçeği var saysınlar.
Zalim ile mazlumu, incinenle inciteni, haklı ile haksızı bir arada ve eşit ödüllendirmenin, bazı kesimleri yok saymanın gönülleri birbirine yaklaştıracağına, hoşgörüyü yaygınlaştıracağına, çok muhtaç olduğumuz diyalogu başlatacağına inanmıyorum. Haklıyı haksızdan, iyi yapanı kötü yapandan ayırmak ve herbirine karşı, layık olduğu -veya durumun gerektirdiği- şekilde davranmak mecburiyetindeyiz. Peygamberimiz Efendimiz (s.a.): "Zalim kardeşine de mazlum kardeşine de yardım et" buyuruyor. "Zalime nasıl yardım edilir?" diye soranlara da "Onun zulmünü engellersin; bu da ona yardımdır" cevabını veriyor. Mehmed Âkif de şöyle sesleniyor:
Zulmü alkışlayamam zalimi asla sevemem
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem
.......
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu
İrticâ'ın şu sizin lehçede mânası bu mu?
Zulmü engellemeye gücümüz yetmezse ödül ile teşvik etmek ve desteklemekten başka da yollar vardır.
Hoşgörü kavramını, "yanlışı hoş, kötüyü iyi, çirkini güzel" görme ve bir kesime tahsis etme (yalnızca onları hoşgörme) yerine, "beşer şaşar, olur böyle şeyler, iyi tarafı da var, düzelir inşaallah, o da onun görüşü ve hayatı" gibi bir çerçevede almak, anlamak ve bütün kesimlere uygulamak gerekir. Diyalog belki böyle başlatılabilir, birbirinden -tabiî olanın dışında ve ölçüsüzce- uzaklaşmış gönüller ve eller belki böyle bir tavır içinde birbirine yaklaştırılabilir.
Allah Teâlâ, kalbinde zerre miktarı imanı olan kulunu bile sonunda -takdiri böyle ise cezalandırdıktan sonra- cennetine koyacağını Peygamber'i aracılığı ile bize bildirmiştir. İmanı olmayanlar da insandır, Allah'ın potansiyel kullarıdır, çıkmayan canda ümit vardır. Şu halde iman, ahlâk ve davranış olarak durumları ne olursa olsun insanlara, mü'min bu göz ve gönül ile bakabilir; hoşgörü de budur. Rahmet deryasının taştığı şu mübarek günlerde insanlara bu göz ile bakalım, dünyamızda barış, sevgi, adalet ve merhametin hakim olması için Mevlâmıza niyazda bulunalım. Ancak inancını yaşamaktan başka bir isteği olmayan, bu yüzden üniversite kapılarında bekletilen ve var olduğu halde "yok sayılan" kızlarımızı, vazifeden atılan, sürülen insanlarımızı, İstanbul'a, Ankara'ya, Konya'ya... birkaç yılda çeyrek asırlık hizmetler sunan yöneticilerimizi, haksızlığa karşı direnen cılız medyamızı, hak mücadelesinde mağduriyete uğramış mazlumlarımızı da ödüllerimizde ve dualarımızdan unutmayalım.

 


ÇAĞDAŞÇILAR İLE KARANLIKÇILAR ELELE
"Temiz toplum için bir dakika karanlık" sloganını duyduğumuz zaman acaba dedik, "bizim toplum gerçekten temiz olmaya niyet mi etti, gerçekten kirlileri ve kirlilikleri temizlemek mi istiyor?" Bu düşünce buruk bir sevince, arkasından da ümitsizliğe yol açtı; samimiyetinden şüphe ettiğimiz için sevinçte burukluk, temizlemeye her kes kendinden başlamadığı için de eylemin başarısı konusunda ümitsizlik vardı.
Hz. İsa bir topluluğa rastlamış, önlerinde perişan bir kadın, ellerinde birer taş, bağrışıp çağrışıyorlarmış, Hazret ne yapmak istediklerini sorunca, kadının zina ettiğini, taşlayarak öldüreceklerini söylemişler, "Tamam, yalnız ilk taşı günah işlememiş -zina etmemiş- birisi atsın" demiş, kalabalık birer ikişer dağılmaya başlamış, geride bir Hz. İsa, bir de kadın kalmış. Meğer kalabalık içinde günahsız hiçbir kimse yokmuş. Durumu gizleyerek taşı atsalar -Allah, Peygamberine durumu bildireceği için- rezil olmaktan korkmuş ve dağılmışlar.
Işığı söndürmeden önce her bireyin aynanın karşısına durması, kendi ahlâkını, yapıp ettiklerini bir gözden geçirmesi gerekiyor. Kopya çekmiş mi, haset, gıybet, iftira etmiş, yalan söylemiş mi, hile yapmış mı, başkalarının hakkına tecavüz etmiş mi, emanete hiyanet, idaresi altında bulunan kimselere haksızlık etmiş mi, kalabalıklar içinde ne ise yalnız kaldığında da o olmuş mu, karısını veya kocasını aldatmış mı, yerlere tükürmüş, çöp atmış, kırmızı ışıkta geçmiş, sıra beklemeyi ihlal etmiş mi, üretirken, alırken, satarken hile ve haksızlık etmiş mi, fahiş fiat ve kâr uygulamış mı, faiz yemiş, rüşvet almış mı, zayıflıkları sömürerek, zayıflara baskı yaparak bir menfaat elde etmiş mi?.. Evet bütün bunları düşünmesi ve temizliğe önce kendinden başlaması gerekiyor. Aksi halde, devamlı namaz kılmadığı halde Müslüman seçmenlerinin oylarını almak için namaz kılan siyasetçi gibi -onun dini istismar ettiği gibi- bu da ahlâkı, manevî temizliği istismar etmiş olur. Ayrıca ışığı söndürmenin, sokağa çıkmanın da faydası olmaz; çünkü gidenin yerine gelen de kirli olacaktır.
Bu işin samimi olmadığının bir başka delili de ışığı söndürüp sokağa çıkanların temiz toplum istemeyi bir yana bırakıp "şeriat istemezük, kahrolsun şeriat, yaşasın laiklik, filan parti istifa, kesintisiz sekiz yıllık temel eğitim!" diye bağırmaları ve slogan atmalarıdır. Bu işin, sessiz bir sosyal mutabakat sonucu başlamadığı, bir yerlerde planlanıp uygulamaya konduğu ve medyanın malum kanadının hararetle desteklemeye koyulduğu vakıasıdır. Bu böyle olmasaydı, gerçekten bu toplum temizlenmeye ve temizlemeye niyet etse, bunun için ortaya bir eylem koysaydı bu eylemin içinde değil, başında en temizlerin bulunması gerekirdi ve bundan hiçbir kimse geri durmak istemezdi.
Çağdaşçılar gündüz "kahrolsun şeriat" diye bağırıyorlar, karanlıkçılar gece; asıl hedef belli, guruplar belli, istismar edilen çağdaşlık ve temizlik, istenen İslâm'ın ve -en azından bir kısım- Müslümanların kellesi.
Dün de çağdaşçı kadınlar, belli partileri ziyaret ederek sekiz yıllık kesintisiz eğitim için -yani İmam-hatip Liselerinin bünyesinde bulunan orta okulların kapatılması için- destek istemiş ve bunun sözünü almışlar. Bu nasıl bir çağdaşlık anlayışıdır ki, çocuklarının hem sekiz yıllık zorunlu eğitim almalarını, hem de meslek liselerinin bünyesinde bulunan üç yıllık ikinci kademede (bugünkü orta okullarında) mesleğe yönelmelerini, İmam-hatiplerde, bunun yanında bir de din eğitimi almalarını isteyen velilerin (yüzbinlerce vatandaşın) bu isteğine karşı çıkıyor, bu anayasal hakkı onların ellerinden almaya kalkışıyor, bu maksatla "sekiz yıllık kesintisiz"de ısrar ediyorlar? Böyle bir yönlendirmenin eğitim ilkelerinin gereği olduğu ve birçok ülkede uygulandığı söylendiği halde sırf ideolojik bir gerekçe ile gerçek çağdaşçılıktan yan çiziyorlar. Güneş batınca ışığı, temizlik adına söndürerek, güneş doğunca çağdaşlık adına parti ziyaret ederek, yürüyüş düzenleyerek kendi inanç ve isteklerini topluma dayatıyorlar.
"Çağdaşlığın şu sizin lehçede mânası bu mu?"
Zorunlu eğitim ve öğretim yıllarının imkânlara göre arttırılmasına karşı çıkan namerttir, samimi olarak temiz toplum için eyleme kalkışanlara karşı çıkan namerttir! Ama asıl namertler yüce değerleri istismar edenler, suret-i haktan görünerek iş kotaranlar, saman altından su yürütenlerdir.

 


 

ÇOĞUNLUK ÖLÇÜ MÜ?
Bir siyasî lideri dinliyordum, seçime giren partiler içinde en fazla oyu kendilerinin aldığını ifade ettikten sonra "Ümmetim sapma ve yanılmada birleşmezler" hadisine atıf yaparak bunu, kendi meşrûiyetlerine, hak yolda olduklarına delil sayıyordu. Bu delillendirme sebebiyle hadis üzerinde bir daha düşünmek ihtiyacını hissettim.
Nisbî oy çokluğu demokratik sistemlerde, iktidarın siyasî meşrûiyetinin dayanağı olabilir. Bu noktada bile meşrûiyetin üzerine gölge düşmemesi için hile, hud'a, yalan, dolan, baskı vb. olmamalıdır. Verilen oylar şuura, düşünceye, vicdanî kanaate ve serbest iradeye dayanmalıdır. Oy çokluğu siyasî meşrûiyetin dayanağı olabilir, ancak ahlâkî ve dinî meşrûiyetin de dayanağı olabilir mi? Gerçekten halkın çoğunluğunun görüşü, inancı, oyu, kararı hakkın, adaletin, ahlâkî faziletin, dinî meşruiyetin objektif ölçüsü olabilir mi?
Bu sorulara önce yaşanan tecrübeden cevap arayalım. Yeryüzünde 6 milyardan fazla insan yaşıyor. Bugün -Müslümanlara göre- yegâne hak din İslâm'dır, Müslümanların sayısını 1,5 milyar kabul etsek insanların dörtte üçünün hak olmayan yola, sahih olmayan dine mensup bulundukları ortaya çıkar. 1,5 milyar Müslümanı, hayatlarını inançlarına uygun olarak yaşayıp yaşamadıkları bakımından incelesek çoğunluğun günah içinde (fâsık), zalim, âsi (ilâhî emirlere karşı gelen, uymayan) olduklarını görürüz.
Birçok âyet ve hadis hem genel olarak insanların çoğunluğunun yanlış yolda, hakka imandan uzak, küfrân-ı nimet içinde olduklarını, hem de mü'minlerin çoğunluğunun Allah'a kulluk vazifesini hakkıyla yerine getirmediklerini ifade etmektedir. Peygamberlerin bulunmadığı ara dönemlerde -istisnası pek az olmak üzere- insanların küfre, şirke, zulme, ahlâksızlığa sapmış olmaları, peygamberler hak din ile gelince onlara karşı cephe almaları, savaşmaları, onları incitmeleri, dövmeleri, öldürmeleri, ilk mü'minlerin uzun yıllar azınlıkta kalmaları, işkencelere maruz bırakılmaları da bu gerçeğin naklî-tarihî delilleri arasındadır.
İnsanların çoğunluğunun kararı, inancı, tercihi ne mutlak gerçeğin, ne de mutlak ahlâk ilkelerinin ölçüsüdür. İnsanların aklı ve vicdanı gerçeği, doğruyu ve fazileti belirlemede yeterli olsaydı dine, peygambere ve Kitâb'a ihtiyaç olmayacaktı. İnsanların bilme ve seçme kabiliyetleri yeterli olduğu alanlarda geçerlidir ve serbesttir. Bu noktada din onu teyit eder, yeterli olmadıkları alanlarda ise bir yol göstericiye, rehberliğe (hidayete) ihtiyaç vardır. Bu alanda din onun yanılmasını ve sapmasını önler; ona, bilgide, imanda, amelde ve ahlâkta doğru yolu gösterir. Bunun için mü'minler her Fatiha okuyuşta "Bize doğru yolu göster!" diye dua eder, Rablerine sığınırlar.
"Mü'minlerin yanlışta, yanılgıda birleşmeyecekleri"ni bildiren hadis, eğer onlar bir hükümde ittifak etmiş iseler (icma meydana gelmiş ise) bunun yanlış ve batıl olamıyacağını gösterir; ittifakın müctehidler arasında mı, yoksa bütün halk arasında mı olacağı konusu da tartışmalıdır. İttifak bulunmazsa çoğunluğun tercih ve kararının hak ve doğru olduğuna dair dinî bir delil yoktur. Tecrübe de bunu (çoğunluğun her zaman hakkı temsil etmediğini) teyit etmektedir. Cemaatten ayrılmamakla ilgili teşvik hadisleri ise sosyal hayatta birlik ve beraberliğin korunması, tefrikaya meydan verilmemesi ile ilgilidir. Çoğunluğun tercih ve kararının bir değer hükmüne bağlanması bahis konusu değildir.
Mü'minler gerçeği, doğruyu, iyiyi (gerçeklik ve değer hükümlerinin ölçüsünü, mizanını) bağımsız akılda değil, Allah'ın kitabında, Resûlü'nün Sünnet'inde ve bunların ışığında işleyen İslâm aklında ararlar. Bu dayanak ve kaynakları bir kenara atan insanların azının veya çoğunun aklının da kararının da müstakil-mutlak bir değeri yoktur. Allah'a imanı ve kulluğu seçememiş bir akıl, dünya durdukça bütün insanların istifade edecekleri icatlarda ve keşiflerde bulunmuş olsa da, mutlak hakikat ve ebedî saadet karşısında bunun hiçbir kıymeti yoktur. Dünyada işe yarar, hayra da şerre de kullanılır ve mükafatını da dünyada alır. Ebedî saadet pazarında geçer akçe, iman ve amel-i salihtir; amel-i salih ise imansız, ihlassız ve ihsansız olmaz.
Müslümanların ümitler bağladığı bir iktidar, basit bir mevzuat düzenlemesi ile çözülebilecek kurban derisi toplama meselesini bile çözemediği için -daha birçok sebebe bu da eklendiği için- bir buruk Kurban Bayramı daha idrak ediyoruz, nice buruk olmayan bayramlara...

 


 

HOŞKÖRÜ
Renk-körü, renkleri birbirine karıştıran, siyahı beyaz, beyazı siyah görebilen görme-engellinin vasfıdır. Buna göre hoş olanı nâ-hoş, hoş olmayanı hoş, güzeli çirkin, çirkini güzel, ayıbı normal, normali ayıp, haklıyı haksız, haksızı haklı görenlere de bir isim vermek gerekecek; ben bunun için "hoş-körü" ismini veya sıfatını teklif ediyorum. Hoşkörü olanların bir özelliği de bakış yönüne göre hoş görme veya görmeme duygu ve algılarının değişmesidir. Görünen şey aynı veya benzer olduğu halde hoşgörmek istedikleri yöne/tarafa bakınca bunları hoş görürler; hoş görmek istemedikleri yöne/tarafa bakınca da birden hoşkörü olurlar. İşte hoşkörlüğü ile ilgili eğlendirici/düşündürücü örnekler:
Askerlerin antidemokratik, hukuk dışı söz ve davranışları hoşgörülür, sivillerinki hoşgörülmez.
Baloya giderken medeniyet ve merasim gereğidir diyerek -siyasî ve gayr-i siyasî- kadınların ve erkeklerin değişik kıyafet giymeleri, evlerinden bu kıyafetle sokağa çıkıp balo verilen yere kadar halka görünerek gitmeleri hoşgörülür; din ve ibadet gereğidir diyerek hacıların hava alanında veya evlerinde ihrama girmeleri ve bu kıyafetle halka görünmeleri hoşgörülmez. (Bir not: Burada isteyerek ve tedbir alarak halka görünme de yoktur, medyanın özel sayılabilecek bir durumu halka teşhir etmeleri sözkonusudur.)
Bankaların, özel şirketlerin korumalarının uygun kıyafet (forma) giymeleri hoşgörülür, bunu bir belediye veya parti yaparsa hoşgörülmez.
İmam-hatip Liselerinden, insan haklarına saygılı, millet ve memleket sever, dindar -bu vasıfları taşımayanlara nisbetle farklı tipte- insan yetişmesi hoşgörülmez; diğer liselerden -İmamhatipliye benzememek şartıyle- kırk tipte insan yetiştirilmesi hoşgörülür, beklenir ve buna "eğitimde birlik ilkesi gereği" yetişmiş tek tip insan diye bakılır (hoşkörleri böyle görürler).
Başka liseleri bitirenlerin inançları, ideolojik tercihleri ne olursa olsun istedikleri fakültede yüksek öğrenim yapmaları hoşgörülür; İmam-hatip mezunlarının vali, kaymakam, subay, yüksek bürokrat... olmasına müsamaha gösterilmez.
Bir partinin milletvekillerinin namazı, orucu, sakalı, haccı, demokratik ve hukukî talepleri hoşgörülmez, diğer partilerin milletvekillerinin (istisnaları vardır elbette) içkisi, zinası, kumarı, küfürü, hakareti, alayı, kutsalları veya tabuları istismarı... hoşgörülür.
Amerika ve Avrupa'nın eğlence, oyun, gezi, dinlenme merkezlerine yüzlerce defa giden siyasîler hoşgörülür, hacca veya umreye giden siyasîler için çetele tutulur.
Vücutlarının açık yerleri kapalı yerlerinden daha fazla olan bayanların bu kıyafetleriyle kamunun önüne çıkması, bunu günah ve ayıp bilerek rahatsızlık duyan milyonlara meydan okuması hoşgörülüp çağdaşlığın simgesi olarak alkışlanır; inancı gereği olduğuna inanarak şu veya bu şekilde örtünen, kapanan, kamu önüne böyle çıkan hanımların bu kılık ve kıyafetleri hoşgörülmez. "Madem ki bundan rahatsızlık duyanlar var onlar da böyle kapanmasınlar efendim!" denir.
Metres tutan, "evlenmeyi düşünmüyoruz, böyle mutluyuz" diye ilan ederek -İslâm inancına göre- zina hayatı yaşayan çiftlere gıpta ile bakılır, yaşantıları aleni dedikodu mahallerinde ballandıra ballandıra anlatılır; resmî evlenme imkânı bulamadıkları için inançlarına göre nikah yaparak evlilik hayatı yaşayanlar hoşgörülmez; kendilerine zina eden kişi, çocuklarına da evlilik dışı doğan çocuk muamelesi yapılır.
Bir dünya görüşünü, ideolojiyi, hayat tarzını benimsemek ve zorla başkalarına dayatmak hoşgörülürken bir başkasını yaşamak veya savunmak bile suç sayılır.
"Kahrolsun şeriat!" naraları atarak sokaklara dökülmek desteklenir, hoşgörülür, "yaşasın şeriat!" levhalarını taşımaya tahammül gösterilmez.
İlmî kanaati ve inancı gereği İslâm, filan veya falan sistemle bağdaşmaz, o farklıdır diyenler hoşgörülmez, gericilik ve çağdışılıkla yaftalanır; İslâm'ı her devrin geçer sistemine uygun düşüren, mum gibi eritip her kalıba sokanlara aydın, hoşgörülü, hakîm, büyük düşünür nazarıyla bakılır.
Bu örnekleri alabildiğine çoğaltmak mümkündür. Ancak örnekleri çoğaltmanın hoşkörlerini tedavi edeceğini beklemek de saflıktır.
İnancı bir olanlar arasında birliği, inancı farklı olanlar arasında da beraberliği (bir arada insanca yaşama imkânını) getirecek olan sağlıklı hoşgörüye ulaşabilmek için daha çok çileler çekmemiz, tekneler dolusu ekmekler yememiz gerekecek herhalde!

 



MEDYAYA GÜVENMİYOR VE İNANMIYORUZ
Başta büyük tirajlı gazeteler ve seyircisi bol -olduğu kendilerinden menkul- televizyon kanalları olmak üzere medyaya inanmıyoruz ve güvenmiyoruz; çünkü:
Halka doğru bilgi ve haber satacak yerde kap kacak, baldır bacak satıyorlar. Yalan haber yazıyor, sattıkları şeylerin özellikleri ve fiyatları (okuyuculara maliyeti) konusunda yalan söylüyorlar.
Tarafsız olmaları gerektiği halde ya menfaatlerinin, ya ideolojilerinin, yahut da bazı otoritelerin esiri/kölesi haline gelmiş durumdalar. Olup biteni değiştirmeden halka ulaştırmak yerine halkın duymasını, bilmesini istediklerini ulaştırıyor, geri kalanları gizliyorlar. (Mesela Pazar günü yapılan "İmam-hatiplerime dokunma" mitinginde binde bir bile olmayan bir grubu ve ellerinde salladıkları yeşil bezleri ısrarla gösterdiler ve meydanı bunların doldurduğu intibaını vermeye çalıştılar. Dört partiden milletvekilleri katıldığı ve konuşma yaptıkları halde mitingi Refah Partisi'nin bir gövde gösterisi olarak takdim ettiler. Yediden yetmişe her kılık, kıyafet, renk ve boydan insan katıldığı halde seçip seçip sakallı ve çarşaflı kardeşlerimizi gösterdiler.)
Rakamlarla oynuyor, azı çok, çoğu az gösteriyorlar (Mesela mitingde en az 350 bin kişi toplandığı halde bazı adı büyük gazeteler 10-20 bin rakamını verdiler).
İki yüzlülük yapıyor, çifte standart kullanıyorlar. Korumak istedikleri için demokrasiye ve insan haklarına sarılıyor, bu çerçevede savunma yapıyorlar, engellemek istedikleri için ise demokrasiyi ve insan haklarını rafa kaldırıyor, orduyu müdahaleye çağırıyorlar.
Menfaat sağladıkları eli -kirli bile olsa- öpüyor, haklı olarak vermeyen eli kırmaya yöneliyorlar. Çıkarları öyle gerektirdiğinde aka kara, karaya ak diyorlar.
Medyanın kırdığı yumurta kırkı, atı alan da Üsküdarı geçmiş bulunmaktadır. Ancak onu yola getirmenin yolu vurmak, kırmak, hukuku çiğnemek değildir. Bunun yolu ona iltifat ve itibar etmemek, almamak, okumamak, izlememektir. Hatta bir adım daha ileri giderek -doğru yoldan sapan medyaya- reklam veren firmaları -sivil toplum kurumları olarak- boykot etmektir, halkı bu firmalarla ilişki kesmeye çağırmaktır.
Hadi bir de bunu deneyelim!

 


VEHİM Mİ, GERÇEK Mİ?
Dünyada ve Türkiye'de İslâm'a karşı tavırlara ve İslâmî gelişmeyi engellemek için alınan tedbirlere, sürekli ve düzenli eylemlere bakınca insan ister istemez bir komplo teorisi üzerinde düşünüyor veya böyle bir vehim içine düşüyor. Önce Amerika Başkanı "komünizm tehlikesi bitti, şimdi karşımızda siyasî İslâm tehlikesi var" diyerek İslâm'ı hür dünya için bir potansiyel tehlike olarak ilan ediyor. Arkasından Rusya, İngiltere, Almanya, Fransa gibi önemli devletlerin yetkilileri ve nihayet NATO yetkilisi bu tehlike ve tehdit ilanını sürdürüyorlar. NATO'ya dahil bulunan Türkiye bir İslâm ülkesi olarak NATO yetkilileri ile bu "tehlike ve tehdit" kavramını tartışacağı yerde hükmü kabullenme ve gereğini yerine getirme yoluna giriyor.
Bu ülkede muhafazakâr kesimin "Halk Partisi zihniyeti" diye bildiği bir kafa yapısı ve bu yapının yönlendirdiği bir davranış biçimi vardır. Buna göre İslâm gericiliktir, ona nefes alma imkânı verilmemeli, zaman içinde yok olması, dağlarda ve mağaralarda yaşayanların dini haline gelmesi için gerekli tedbirler alınmalıdır.
İşte bu "biri dışta, diğeri içte" iki kafa, "kafakafaya vererek" siyasal İslâm dedikleri ve İslâm'ın bütününden ayrılması mümkün olmayan vakıayı ortadan kaldırmak üzere planlar oluşturdular, oluşturuyor ve bu planları belli bir düzen ve sıra içinde uygulamaya koyuyorlar. Bunu yapanlar kimler? Kimler yok ki! İşverenler, işçi temsilcileri, siyasî partiler, medya, sanatçılar, yazarlar, bürokratlar... Peki bunların tamamı mı? Hayır, bazı kesimlerin çoğunluğu bile değil, ancak etkili ve yetkili olanları! İnsana öyle geliyor ki (komplo teorisi, vehim denebilir), bunların temsilcileri bir yerde veya yerlerde muntazaman toplanıyor, yapılanları değerlendiriyor ve yeni tedbirleri devreye sokuyorlar.
1946'dan bu yana İslâmîleşmenin gelişmesini, bazı siyasî iktidarların halka (Müslümanlara) verdikleri tavizlere (tabiî hak ve hürriyetlere) bağlıyor, onları suçluyor ve bu hakların tamamını, teker teker geri almaya teşebbüs ediyorlar. Gözlerini taassup kör ettiği ve milletten uzak düştükleri, onların duygu ve düşüncelerinden habersiz oldukları için teşebbüslerinin vahim sonuçlarını düşünemiyor, düşünenleri de bunları göze alıyorlar. Halkın gözünü boyamak için "biz de Müslümanız, bizim amacımız kutsal dinimizin sömürülmesini önlemektir" diyorlar. "Pekiyi siz nasıl bir İslâmî hayata razısınız?" diye sorulduğunda alınan cevap "eğitimi, öğretimi olmayan, kamu alanlarında bireylerin bile yaşamasına izin verilmeyen bir İslâm" oluyor.
Tarih ve toplum bilimlerinin ışığında meseleye baktığımızda "siyasî İslâm adına İslâm karşıtı" olanların girdikleri sokağın çıkmaz olduğunu görüyoruz. Bu yola girenler ne Dimyat'tan pirinç getirebiliyorlar, ne de evdeki bulgura sahip olabiliyorlar. Komplo teorilerinin ve vehimlerin peşine düşerek hem kendilerine, hem de ülkeye zarar veriyorlar.
Aklı ve vicdanı olanların toplanıp karar vererek uygulamaya koymaları gereken sistem şu olmalıdır: Toplumun birliği ve düzeni bir sosyal sözleşmeye dayanır. Bu sözleşmeye dahil bulunan dinî, etnik, kültürel alt-gruplar -birlik ve bütünlüğü bozmayan, başkalarının hak ve hürriyetlerine zarar vermeyen- düşünce ve uygulamalarında serbest bırakılırlar. "Bu ülke bizim, hepimizin, başka bir ülkemiz yok" şuuru içinde hareket edecek olan bütün gruplar ve fertler ülkeyi koruma ve kalkındırma, sosyal adalet ve refahı sağlama konularında işbirliği yapar, dayanışma içinde hareket ederler. Mesele -bir bakıma- bu kadar basittir. Yeter ki, aklımızı başımıza alalım, dayatmalardan ve tabiatla, fıtratla savaşmaktan vazgeçelim!

 


 

ÖTEKİLER
Bir konuşmamda "biz yüzde doksan dokuzuz, ötekiler yüzde birdir, onlar da davet ümmetidir. Biz iyi davranır, iyi örnek olur, usûlünce davet edersek inşaallah onlar da bize katılırlar" demiştim, bu söze yârandan da ağyârdan da takılanlar olduğundan kısa bir açıklama yapma zarureti doğdu.
Hemen herkes, her vesileyle bu ülkede yaşayanların %99.9'unun Müslüman olduğunu söylüyor; nüfus cüzdanında "dini" hanesinin karşısında yazılan yazıya, "dinin nedir?" şeklindeki soruya verilen cevaba, insanın kendini din bakımından koyduğu yere ve şuuruna, duygusuna bakılırsa bu nisbet pek de abartılı sayılmaz. Sahih (aslına uygun, olması gerektiği gibi) iman, bilgi, amel (hayat tarzı, davranışlar) ölçü alındığında bu nisbetin -imandan bilgiye ve amele doğru gelindikçe- nicelik ve nitelik yönlerinden azalacağı da bir gerçektir. Şu halde mutlak olarak bu ülkede Müslümanlar %99'dur demek yanlış olmaz. İslâm ve Müslümanlar adına ileri sürülen bir talep de -potansiyel olarak- yüzde doksan dokuza ait bir talep olarak karşılanmalıdır. Fiilen hem sahih İslâmî inanç ve amelin, hem de İslâmî taleplerin sahibi olan Müslümanların daha az olması ayrı bir konudur ve bu sayıyı, davet ve eğitim yoluyla çoğaltmaya çalışmak, Müslümanların dinî vazifeleri cümlesindendir.
Mutlak mânada Müslümanların nisbeti sözkonusu olduğunda geriye kalan yüzde bir "Müslüman olmayanlardır" ve onlar, bu mânada "ötekiler" dir. Eğer bu ülkede ötekiler var ise "biz ve ötekiler" demek bölücülük değildir, bir vakıanın tesbiti ve beyanıdır. Bölücülük "ikiye ayrılalım, ülkeyi de bölelim, birimiz tükeninceye veya diğerine katılıncaya kadar kavga edelim..." denirse gerçekleşir. Müslümanların, dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir tarihte böyle bir talepleri olmamıştır, Müslümanlar insan hak ve hürriyetlerinin tanınmasına dayalı sözleşmeler çerçevesinde daima ötekilerle birlikte yaşamışlar, bir ülkenin teb'ası olmuşlar, iyide, hayırda ötekilerle yarışmışlar ve gerektiğinde dayanışmışlardır. İslâm'da kutsal savaş mânasındaki cihadın amacı da ötekini ortadan kaldırmak, bağımsızlığına son vermek, ülkesini istila ve kendilerini esir etmek, sömürmek... değildir; dünyada hakka, adalete, din ve vicdan hürriyetine dayalı bir düzen kurmak ve bu düzeni korumaktır. Her fert din ve vicdan hürriyetine sahiptir, bu hürriyet, baskı yapmadan, haklara tecavüz etmeden İslâm'a davete engel değildir.
Şu halde ben "biz" derken %99'u sahih ve kâmil Müslümanlar olarak ilan etmiyorum, "ötekiler" derken de birilerine savaş ilan etmiyorum; aksine kucağımı bütün insanlığı içine alacak genişlikte açıyorum ve "ümmet"'e, böylesine geniş bir anlam yüklüyorum.
Not: Adana'dan sayın Zeki Coşkun'a:
Hem cennetle müjdelenmiş sahabe, hem de ribâ konusunda yalnızca Kur'ân-ı Kerim'i kaynak olarak kullanmak mecburiyetinde değiliz. Sünnet, icma, ictihad da hüküm ve dini bilgi kaynaklarıdır, metodlarıdır. Sahabeden bazılarının Peygamberimiz (s.a.) tarafından cennetle müjdelendikleri sahih hadislerde geçmektedir. Faizin tanımı da Kur'ân'dan, Sünnet'ten ve ictihaddan çıkarılmış, bu sebeple bazı tanım farkları ortaya çıkmıştır.
Selam ve muhabbetlerimle.

 


 

İSLÂMÎ HİZMET ÜZERİNE
1. İslâmî hizmet ifadesinden bizim anladığımız "İslâm'ı yaşamak ve yaşatmak için gerekeni yapmak"tır. İslâm'ı yaşamak "inanmak, bilmek ve inanılan, bilinen İslâm'ı, hayatın düsturu, rehberi, davranış kuralları veya bunların dayandığı temel" edinmektir. Bu mânada hizmete "kendinden başlamak" değişmez ilkelerin başında gelir. Kendisi yakin derecesinde inanmayan, hakkıyla bilmeyen, kâmil mânada yaşamayan birinin, başkalarının İslâm'ı yaşamaları için vereceği hizmet daha baştan kusurlu doğmuş olur, bu eksiklerin diğerlerinde de etkisini göstermemesi çok zordur. "Gerekeni yapmak" yükleminin içinde hem "meşru", hem de "usulüne uygun" mânaları mevcuttur. İslâmî hizmet, İslâm'a göre meşru/caiz olan vasıtalar ile yapılabilir, meşru ve caiz olmayan vasıtalar -zaruretler dışında- kullanıldığında -bunlar da İslâm'a dahil parçalar olduğu için- ona yabancı unsurların bünyeye girip yerleşmesine yol açılmış olur. Zaruret haline mahsus olmak üzere -normal hallerde caiz olmayan- vasıtalar kullanılıyor, çarelere başvuruluyorsa bir şekilde bunların -geçici olan- olağanüstü duruma mahsus bulunduğu ve normal hallerde İslâm'a göre meşru olmadığı Müslümanlara anlatılmalı veya onların bunu anladıklarından emin olunmalıdır. "Usulüne uygun" olmayan İslâmî hizmet benzeri faaliyetlerin başarısız olması halinde -ki bu mukadderdir- sorumluluk İslâm'da değil, hizmeti usulsüz yapan ehliyetsiz davetçi-hizmetçidedir. "Söz vardır yılanı deliğinden, söz vardır insanı dininden çıkarır" özdeyişi bu makamda söylenmiştir. Usule uygun hizmette öncelikler kuralı birinci derecede önemlidir. Başkalarına yönelik İslâmî hizmette; yani İslâm'ı yaşatmak için gerekli bulunan, ferdin çevresine taşan faaliyetlerde maddî/dünyevî menfaat beklememek esastır. Zekât toplayanın maişetini topladığından alması gibi zaruri haller dışında İslâm'ı insanlara götüren hizmetler hasbi olmalı, Allah rızası hedeflenmeli, menfaati almaktan ziyade vermeye özen gösterilmelidir.
2. İslâmî hizmeti ehli olanlar, usulüne göre, meşru yollardan ve hasbi olarak yaptıkları halde bazı başarısızlıklar olmuşsa -ki buna başarısızlık denilip denilmeyeceği de tartışmaya açıktır-, bunları değerli birer tecrübe olarak kabul etmek, tecrübenin ışığında usulü geliştirmek, değiştirmek gerekir. Burada "usulü geliştirmek, değiştirmekten maksat", caiz olanlar arasından yeni şartlara göre sonuç alacağı umulan yenilerinin seçilip denenmesinden ibarettir. Bu şartlar ve kayıtlar içinde devam eden İslâmî hizmet, hizmet erbabının kulluk vazifesini yerine getirmeleri bakımından başarılıdır. Hedef kitlede beklenen sonucun oluşmaması bakımından hizmet başarısız gibi gözükür; ancak bunun kusurunu hizmette ve erbabında değil, hedef kitlenin kabiliyetsizliğinde (kalblerinin mühürlenmiş, fıtratlarının iyice bozulmuş olmasında) aramak gerekir.
Bir İslâmî hizmeti başlatıp yürütenler işin sonunu beklemeden devamlı muhasebe yapmalıdırlar; hizmetin değişmez ve değişir şartlarında eksiklik bulurlarsa -hatada ısrar etmeyip- hemen onu ıslah yoluna gitmelidirler. Görebildiğim kadarıyla günümüzdeki İslâmî hizmetlerde eksik olan "alış-verişe açık istişare"dir. İstişare kılığına bürünen telkinler, tasdik ettirme manevraları, üslûbu değişik emirler murâdımız değildir. İslâmî hizmetin liderleri kendilerini peygamber yerine koymamalıdırlar. Kaldı ki, O'nun (s.a.) yerinde bile olsalar -gerektiğinde- fikir değiştirmeye, alışa ve verişe açık istişare etmeleri gerekirdi. Bugünün hizmet liderleri hep tek adamlardır; yalnız onlar bilir, onlar isabet ederler, hata gibi gözüken davranışlarında bile nice hikmetler gizlidir. Diğerlerinin ilmi ve ameli ne olursa olsun liderlere itaat etmeli, onlara itirazda bulunmamalıdırlar. Böyle bir teslimiyet hiyerarşisinin belki faydaları da vardır; ancak bize göre zararı daha büyüktür.
3. Son yaşanan gelişmeler karşısında bazı hizmet gruplarında, çok önemli ölçülerde ilke erozyonunun oluştuğunu söylemek gerekir. "Önceden de bu ilkeleri yoktu, var görünüyor veya gösteriliyordu" demeyi kendimiz için su-i zan telakki ediyor ve caiz görmüyoruz. Bizce ilkeler vardı, bu ilkeleri hayata geçirmek için yanlış yollara veya hesaplara girdiler, önceliklere riayet etmediler. Bazıları için, hesapta olmayan gelişmeler yollarına önemli engeller çıkardı, hizmet lideri tek adam olduğu için gerekli danışmaları yapmadı, bildiği yolda yürüyerek amaca ulaşmakta direndi. Bütün hamulesi (ilkeler bütünü) ile hedefe yürüyemeyeceğini anlayınca yükleri (ilkeleri) birer birer atmaya başladı, belki bir yere varacak, ama çırılçıplak, yahut -Allah korusun- ötekilerin ilkelerini yüklenmiş olarak; varılan bu yer de "onun hedefi" olmayacak.
4. Bundan önceki maddelerde "şunlar yapılsa, şunlar da yapılmasa" kabilinden ifadeler vardır. Bunlara bazı şeyler daha ilave edilebilir: Bütün yumurtalar bir sepete konulmamalıdır. Hiçbir hizmet grubu kendini tek, yeterli, başkalarına ihtiyaç bırakmaz bir mahiyette ve konumda görmemelidir. Hizmet için gerekli güç önce Allah'tan, sonra O'na dayanan ve güvenen ümmetten gelir. Ümmet tavan değil, tabandır. Tabanı İslâmî hizmetin başarı şansı/şartı olan güç haline getirebilmek için uzun ince bir yolda, kısa olmayan bir süre içinde yol almak gerekir. Bir büyük yükü kaldırıp taşımak için farklı yönlerinden ve yerlerinden yapışan çok ele ihtiyaç vardır. Aksi yönlere zorlamak güç israfına, hatta kopmalara, parçalanmalara sebep olabilir. Bunu engellemek için bir bütünleyici üst-plana ihtiyaç vardır. Bu üst plan İslâm'ın değişmez, bağlayıcı ve genel ilkeleri çerçevesinde kendiliğinden oluşur/vardır. Bunu denetlemek, sapmaları önlemek için -mümkün ise bütün hizmet gruplarının tasvip ettiği âlimlerden teşekkül etmiş- bir üst danışma kurulu bulunmalıdır. Bu sivil ve müstakil ilim heyeti detaylar ile değil, bütünü ilgilendiren ve sapmaları, bölünmeleri, güç israfını... getiren problemler ile meşgul olacaktır.
Hayal yerine gerçeği, tekçilik yerine ilmi, ehliyeti, ümmet ve cemaat ruhunu; körükörüne teslimiyet yerine şuurlu katılımı, istismar yerine ihlası koymadıkça İslâmî hizmetin başarı şansı yoktur.

 


 

DEMOKRATİK TALEP VE İSTİSMAR
Sekiz yıllık zorunlu temel eğitimin kesintili (iki kademeli) olmasını, böylece hem İmam-hatiplerin orta kısımlarının kapanmamasını, hem de meslek eğitimi veren liselerin bünyelerinde bulunan ikinci kademe sayesinde erkenden (pedagojik olarak tam zamanında) öğrencilerin yeteneklerine göre mesleğe yönelmelerinin ve ilk bilgileri almalarının sağlanmasını talep edenlere, bir kısım medya ve devletin yetkili ağızları hakaretler yağdırdılar, demokratik taleplerini din istismarı, dinin siyasete alet edilmesi olarak ilan ettiler. Sultanahmet'te toplanan -en az- 350 bin kişi, hiçbir partinin menfaat veya zararını kasdetmeksizin, siyasî hesapları aklından geçirmeksizin yalnızca sekiz yıllık temel eğitimle ilgili "iki kademeli olsun şeklindeki" taleplerini dile getirdiler, konuşmacı olarak birçok partiden eşit sayıda siyasî ile siyaset dışı ilim ve fikir adamı davet ettiler. Bir kısım medya ve siyaset adamları buna "istismar" damgasını vurdu. Milyonlarca imza toplandı, telgraf çekildi "istismar" dediler. Siyasî mitinglerde bir kısım vatandaşlar edep dairesinde taleplerini dile getirdiler, "istismar" denildi. Siyaset ve devlet adamları sivil toplum kuruluşları tarafından ziyaret edildi, "istismar" dediler...
İstismar eyleminde "samimiyetsizlik" vardır, asıl amaç gizlenerek değerler kullanılır, kamunun istek ve amacı doğrultusunda hareket edilerek (böyle görünerek) kendi şahsı veya grubunun menfaati kurtarılmak ve kotarılmak istenir. Bunca vatandaşın bu kadar eylemini istismar olarak değerlendirenler, milyonlarca insanı samimiyetsiz olarak suçlamış, bir millî meseleyi partiye oy ve itibar kazanmak için kullanma töhmeti altına sokmuş oluyorlar. Bunun "ayıp ve günah" olduğunu söylemekle yetiniyoruz.
Demokratik talep ve tepkiler karşısında hazımsızlık gösteren, yanlış değerlendirme, karar ve davranışlara sapan siyasîlere bir çift daha sözüm var:
Şakşakçı ve pohpohçu taraftarları vatandaş, diğerlerini yabancı gibi gören, alkış karşısında coşup, protesto yeyince -kendi kusurunu arayacağı yerde- vatandaşta kusur arayan, tepkiyi, işine geldiğinde "samimi ve meşru" gören, işine gelmediği zaman "istismar" olarak değerlendiren siyasîlerin ve idarecilerin tarih boyunca sonları hüsran olmuştur.
Siyasete girmek, bir partiye mensup olmak kişiyi özel veya bazılarıyla ortak olan inanç, dava, tercih ve eğilimlerinden uzaklaştırmaz. Bu sebeple siyasetçi de bir kısım talep ve tepkilerinde "samimi" olabilir; yani parti adına değil, kişiliği adına harekete geçmiş olması ihtimali mevcuttur.
İktidarın hatasından istifade ederek muhalefetin onu yıpratması ve kendi partisine itibar ve oy kazandırmaya çalışması demokrasi oyununun kurallarına aykırı değildir; bunu yapanlar varsa, iktidara düşen onları ayıplamak değil, kendini savunmak ve yanlış yapmamaya çalışmaktır.
Siyasetçiler istismar ediyorlarsa bunu belli bir partinin mensuplarına ve dinî değerlere has göstermek haksızlıktır. Birçok siyasetçi birçok şeyi istismar edebilir ve etmektedir.

 


 

İSTEYENE ŞERİAT
Başkent'te bazı vatandaşların, "şeriat istemezük" diyerek sokaklara çıkmaları üzerine zaten hiç bitmeyen ve her bahane ile piyasaya sürülen şeriat tartışmaları yeniden başladı. Bu tartışmalar sonunda hemen herkes şeriatın ne mânaya geldiğini açık seçik anladı ve bildi. Anladı ki, şeriat ya İslâm'ın bütünü, yahut da "ibadetler, helaller ve haramlar ile sosyal hayat kurallarını veren (teşkil eden) kısmıdır". Şeriat, Allah Teâlâ'nın vahyettiği Kur'ân-ı Kerim âyetleri ile Hz. Peygamber'in (s.a.) hadislerinden, ya bunların açık ifadelerinden, yahut da delaletlerinden alınarak ortaya konmuş bulunan; yani bir kısmı doğrudan vahye, bir kısmı ise ictihad ve yoruma dayanan din kurallarıdır. Bu kuralların bir kısmı yine İslâmî usûl içinde değişmeye açık, bir kısmı ise -aksine bir zaruret bulunmadıkça- devamlı, her zaman ve mekânda geçerlidir. Bu kuralları ihtiva eden ve işleyen ilim dalı da "fıkıh"tır. Fıkıhçılara "ulemâ, fukahâ, müctehidûn" denilmektedir. İlk üç İslâm nesli içinde birçok müctehid (âlim, fâkih) yetişmiştir. Dört mezhebin (Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî) imamları da bunların en meşhurlarıdır.
"Biz Müslümanız, İslâm'a varız, ama şeriata yokuz, şeriatı kabul etmiyoruz; şeriat Ortaçağın karanlığına dönmektir" diyenler, Kur'ân, Sünnet, İcma ve kıyas delillerine (kaynaklarına) dayanan İslâm'ın bir kısmını kabul ediyoruz, ama bir kısmını kabul etmiyoruz, demiş oluyorlar. İslâm'ın bütününe inanan ve tamamını yaşamaya çalışan mü'minler "salih ve kâmil" Müslümanlardır. Yine tamamına inanıp bağlayıcı olduğu halde bir kısmını yaşayamayan (ameli, uygulaması eksik, kusurlu olan) mü'minler ise "fâsık, günahkâr" Müslümanlardır; Allah Teâlâ onları dilerse affeder, dilerse cezalandırır. "İslâm'ın bir kısmını (şeriatı) kabul etmem" diyenler "onun da dinden olduğunu kabul ediyor, böyle olduğuna inanıyorum, ancak onunla amel etmek istemiyorum" demek istiyorlarsa günahkâr oluyorlar, "bu kısmına inanmıyorum, şeriatı dinden saymıyorum" demek istiyorlarsa İslâm ile bağlılık ve aidiyet ilişkilerini kesmiş oluyorlar.
Tartışmanın taraflarını dinleye dinleye vardığım sonuç şu olmuştur: Şeriata karşı çıkanlar, "şeriat istemiyoruz, kahrolsun şeriat!" diyenler İslâm'ın bir kısmını reddediyor, onunla inanç ve yaşama bakımından ilişkilerini kesiyorlar, hatta ona karşı düşmanca cephe alıyorlar. Bu durumda olanların aynı zamanda Müslüman olmaları mümkün ve sahih değildir. İslâm dinde zorlamayı yasakladığına, insanların hür iradeleriyle mü'min de, kâfir de olmalarına imkân verdiğine göre dileyenin dilediği inancı ve inkârı seçmesi tabiîdir, buna kimsenin bir diyeceği olamaz. Ancak belli bir inancı ve inançsızlığı tercih edenlerin bunu başkalarına dayatmaları ve herkesi zorla kendi çizgisine getirmeyi veya orada tutmayı istemeleri normal değildir; buna da kimsenin hakkı olamaz, buna -İslâm gibi- demokrasi, laiklik ve insan hakları düzeni de izin vermez. Eğer bu noktada "şeriat istemeyenler" ile mutabık isek ayak oyunlarını bir yana bırakarak gerçek konum ve tutumlarımızı açıkça ortaya koymalı, "Müslümanlar mı şeriatı, onu istemeyenlere dayatıyor, şeriatı istemeyenler mi bu tutumu Müslümanlara dayatıyor?" sorusunun cevabını aramalıyız. Gerçek mânada laiklik ve demokrasi, isteyene şeriatı, istemeyene de dine bağlı olmadan yaşama imkân ve hakkını veren sistemin adıdır. Şeriatı istemeyenler yalnızca kendileri için değil, Müslümanlar için de onu istemiyorlar, isteyene şeriatı vermiyorlar, vermemek için her çareye başvuracaklarını (demokrasiyi bile askıya alıp laikliği de farklı yorumlayarak uygulayacaklarını) ifade ediyorlar. Bu tutum karşısında şeriatı isteyenler de "her neye malolursa olsun biz de bu hakkı elde edeceğiz" derlerse ülkenin hali nice olur ve bundan kimler yararlanır? Ortada bir hak isteyenler, bir de bunu vermeyenler var; bu bir vakıa. Hem verme, hem sokağa çıkarak halkı ikiye böl ve en azından bir kısım Müslümanları tahrik et, hem de onları ikilik yaratmak ve halkı birbirine düşürmekle suçla! Bu taktiğin hocası kim, adresi neresi acaba?
Aklı başında olan insanların bir araya gelerek "şeriatı isteyenler ile istemeyenlerin, birbirine istek dayatmaksızın bir arada yaşamalarının imkânını, şekil ve sistemini" tartışmaları gerekmektedir. Ben bu nevi tartışmalara katılmaya hazırım, horoz döğüşüne ve demagoji yarışına ise asla!

Not: Karanlık Ortaçağ Batı'ya aittir. Bu çağ İslâm'ın altın çağıdır ve bugünkü Batı, kaderini değiştiren dönüşümü "Ortaçağdaki İslâm bilim ve medeniyeti"ne borçludur.

 


MÜSLÜMANLAR NE İSTİYOR?
Bir gazetenin köşe yazısındaki nakle göre sayın Demirel "Şeriat devleti isteriz diyenlere soruyoruz, neyi istiyorsunuz, bana söyleyin İslâm'ın hangi icabını yerine getiremiyorsunuz?.. Haa tesettür diyecekler, kadınların örtünmesi... İran'daki gibi örtünürlerse o zaman çağdaşlıktan uzaklaşırsınız..." demiş. Adını vermeseler bile sahibini tanıtan bir ifade!
İran'ı, Cezair'i filan ne karıştırıp duruyorlar, anlamakta zorluk çekiyorum? Daha doğrusu maksatlarını anlıyorum da neden bu üslûbu kullandıklarına şaşıyorum. Evet, Türkiye'de şeriat devleti istiyoruz diyenler de vardır, şimdi ortada bunu söyleyen, bunun için teşkilatlanmış ve talebini açıkça dile getirmiş bir kurum, bir kuruluş var ise oturup onlarla konuşmak, tartışmak gerekir, önce onları anlamak icabeder; şeriat devletinden neyi kastediyorlar, örnekleri hangi devlettir, azınlıklar ne olacak, Müslümanım deyip de İslâm'ı hayatında uygulamayanların durumu ne olacak, diğer insan, topluluk ve ülkelerle nasıl bir ilişki kuracaklar, çağdaşlığı nasıl anlıyorlar, hem şeriat devleti, hem de çağdaşlık nasıl gerçekleşecek?.. Evet, bütün bunları sormak, anlamak ve tartışmak gerekir. Eğer şeriat devleti isteyenler bu isteklerini gerçekleştirmek için silaha sarılmıyor, başkalarının hak ve hürriyetlerini ihlal etmiyorlarsa, sırf şeriat istediler diye onları hapislere atmak, işkencelere tabi tutmak da insaf ile laiklik ile demokrasi ile insan hakları ile bağdaşmaz.
Son zamanlarda laikçileri ayağa kaldıran, şeriat geliyor korkusuna kapılarak orduyu müdahaleye çağırmaya kadar götüren olaylar nedir? Refah Partisi'nin dört talebi ile Sincan olayı. Kurban derilerini Müslümanlar istediklerine versinler, isteyen kadınlar istedikleri her yerde örtünebilsinler, isteyenler kara yolundan da hacca gidebilsin, camisi az olan bazı yerlere -halk istiyorsa- cami yapılsın... Bu talepleri dile getiren de bir parti; ne başka bir kuruluş, ne de illegal bir teşkilat. Silahlı bir eylem, başkalarının hak ve hürriyetlerini kısıtlama gibi bir durum da ortada yok. İnsan hak ve hürriyetlerine, demokrasiye inanan, laikliği de bir kısım Batı ülkelerinde anlaşıldığı mânada anlayan hiçbir kimse bu talepler karşısında "şeriat devleti istiyorlar, şeriat geliyor" diye paniğe kapılmaz veya demagoji yapamaz.
Sincan'da yapılanlar lokal bir olaydan ibarettir, asıl amacı İsrail'in zulmüne dikkat çekmektir. Bu zulüm karşısında kayıtsız kalan da insan değildir. Eğer toplantı amacını aşmış ise, eğer mevzuat çiğnenmiş ise mevcut ve işlemekte olan sistem gereğini yapar ve iş biter.
Diğer taleplere gelince bunların İran'la, Cezair'le ne alakası var? Kadınların örtünmesine izin vermek mi onları "toplumun içerisinden çeker", yoksa inandığı halde örtünmesine izin vermemek mi? Hem kim kadınların ille de İranlı hanımlar gibi örtünmesini istiyor?
Evet sayın Demirel sorunuza cevap veriyorum:
a) Türkiye'de Müslümanların en masum talepleri -yukarıda dört örnek verilmiştir- karşısında kıyametler koparılıyor, tanklar harekete geçiyor, "böyle inansanız, bu inancınız dini doğru anlamaya dayansa bile size, bu isteklerinizi gerçekleştirme fırsatı vermeyeceğiz" deniliyor, bunu diyenler arasına siz de katılıyorsunuz; çünkü konuyu saptırıyor, en tabiî hak talebini desteklemiyorsunuz.
b) Siz de biliyorsunuz ki, örtünmeyi isteyen kadınlarımız, kızlarımız İranlılar gibi örtünmeyi şart koşmuyor, toplumun içerisinden çekilmek değil, tam tersine toplumun içine girmek ve orada var olmak istiyorlar.
Ve soruyorum:
Bütün bu olup bitenler karşısında siz nasıl "İslâm'ın hangi icabını yerine getiremiyorsun?" şeklinde soru sorabiliyorsunuz?

 


 

YAŞAM BİÇİMLERİ TEHLİKEDE" İMİŞ!
Son zamanlarda yaşanan hukuksuz, kanunsuz, keyfî, vehim ve şişirmeye dayalı tasarrufların, müdahalelerin meşrûiyetini sağlamak veya onlara bu görüntüyü vermek için uydurulan bahanelerden birini de geçenlerde bir siyasî parti liderinin ağzından duyduk: "Yaşam biçimimiz tehlikededir..." Birkaç gün sonra bir TV programında aynı kesimden bir öğretim üyesi "tehlikede olan yaşam biçimine" bazı örneklerle açıklık getirdi. Buna göre İran'a giden yabancıların kadınlarına çarşaf giyme mecburiyeti getiriliyor, Türkiye'de oruç tutmuyor diye insanlar döğülüyor, iki duble rakı içme hürriyeti engelleniyormuş/engellenecekmiş. Bu örneklere çeşitli ortamlarda dile getirilen şu benzerlerini de eklemek mümkündür: İnsanlar sevdikleri ile elele verip parklarda dolaşamayacak, yakın temaslara giremiyecek, plajlarda kadınların ve erkeklerin kıyafetlerine müdahale edilecek, insanların cinsel tercihleri engellenecek... Bu örneklerden anlaşıldığına göre tehdit altında olduğu söylenen yaşam biçimi, İslâm'a göre günah ve geleneğimize göre ayıp olan fiil ve davranışların alenen yapılması ve ortaya konmasından ibarettir. Kendilerini böyle bir tehdit altında hissedenler, birilerinin gelip "günah işleme ve ayıp etme hürriyetlerini" ellerinden alacaklarını sanıyorlar, bundan korkuyorlar. Bu birileri de İmam-hatiplerden, Kur'ân kurslarından yetişiyor, tarikat ve cemaatler tarafından besleniyor, İslâmî sermaye kesiminden destek görüyorlar. Şu halde bütün bunlar ortadan kaldırılırsa -okulları kapatınca milli eğitim meselesi kalmayacağı düşüncesinde olduğu gibi- gericilik önlenmiş ve tehdit edilen hayat tehlikeden kurtulmuş olacaktır. Bu hürriyeti kurtarmak ve korumak için de her tedbiri almak caizdir, meşrudur...
Şimdi düşünelim:
Türkiye'de alınan tedbirler içinde neler var? Müslümanların sarıkları, çarşafları, cüppeleri zorla çıkarılıyor, kendileri namaz kılan, eşleri örtünen bazı devlet görevlileri işten atılıyor, devlet dairelerinde ve okullarda başlarını örten kızlara ve kadınlara örtünme izni verilmiyor, İmam-hatip okulları ve Kur'ân kursları kapatılıyor, İslâmî sermayeye boykot ilan ediliyor ve bir siyasî parti kapatılmak isteniyor... Halbuki bu tasarruflara ve engellemelere maruz kalanlar hiçbir zaman, hiçbir yerde başkalarının giyimine, kuşamına, yemesine, içmesine, gezmesine müdahale etmediler, etmiyorlar. Etselerdi yazın plajlar açılamaz, Ramazan'da kimse açıkta oruç yiyemez, gazinolar ve genelevleri kapanır, meyhaneler müşteri bulamazdı... Bu ülkede Müslümanım deyip -İslâm'a göre- günah işleyenler serbest, Müslüman değilim deyip inancına veya inkarına göre yaşayanlar serbest, bunlara kimsenin müdahale ettiği yok. Serbest olmayanlar "Müslümanım deyip inancına göre yaşamak isteyenlerdir". Eğer bunlara karşı "siz bugün için diğerlerine karışmıyorsunuz ama serbest kalır, çoğalırsanız yarın müdahale edersiniz, bu sebeple bizim, bugünden size müdahale etmemiz, kendi hayatınızı inancınıza göre yaşamanızı engellememiz gerekir" deniyor, bu mantıkla hareket ediliyorsa bu yaklaşımı akla, insafa, insanlığın ortak ve evrensel değerlerine havale etmemiz gerekiyor. Asıl irtica işte bu zihniyet ve yaklaşımdır. Hem de bu irtica Hz. Musa zamanındaki firavunlar çağına kadar insanlığı geri götüren bir irticadır; çünkü firavun da "kendi zamanında dünyaya gelecek bir erkek çocuğunun saltanatını yıkmasından korktuğu için" doğacak bütün erkek çocukların öldürülmesini emretmişti.
Kırk kere söylediğimizi bir daha tekrar edelim: Türkiye son kırk yıldır yaşadığı kısmî hürriyeti yaşamaya devam ettiği müddetçe ne İran, Cezair, Sudan, Afganistan... olur, ne de insan hak ve hürriyetleri (bu meyanda bazılarının seçtikleri hayat biçimi) giderek ortadan kalkar. Böyle bir tehlike mevcut değildir. Uçtaki örnekleri abartmak, genellemek yanlıştır. Bu ülkede olan ve olacak şundan ibarettir: İsteyen bir dine inanır, isteyen inanmaz; inanan da inanmayan da -genel, evrensel kısıtlayıcı ilkeler çerçevesinde- hür olarak hayatını yaşar. Eğer bu ülkenin aydınları ve yöneticileri akl-ı selimlerini kaybetmez, yanlış yapmazlarsa birlik, beraberlik ve bütünlük de ancak böyle bir hürriyet ortamı içinde gerçekleşir.

 


 

İRTİCÂ
Rucû kelimesi ile aynı kökten (kök harflerinden) oluşturulmuş bulunan irticâ kelimesinin lügat mânası "geri dönmek"tir. Geri olan veya geride kalan şey "zaman, durum ve fiil" olabilir; bunlar da her zaman hâlihazırda olandan daha kötü olmaz; bazan eşit, bazan da daha iyi olur. Tarihçiler bazı millet ve devletlerin tarihî hayatlarını "kuruluş, ilerleme, duraklama, gerileme, çökme ve dağılma" şeklinde dönemlere ayırırlar. Böyle bir ayırımda duraklama ve gerileme dönemleri zaman bakımından daha sonra ve yeni olduğu halde değer bakımından kötüdür, makbul değildir. Geride ve eskide kalmış bulunan "kuruluş ve ilerleme" dönemleri ise zaman bakımından geride ve eskide kalmış olsa bile daha iyidir, güzeldir, değerlidir ve "zaman bakımından olmasa bile -ki bu mümkün değildir- durum bakımından oraya dönülmek, yeniden ilerleme döneminin güzelliklerine kavuşmak" istenir, arzu edilir. Burada lügat mânası bakımından "irticâ güzeldir" denilebilir.
Peygamber Efendimiz (s.a.) Vedâ Haccı'ndaki meşhur hitabesinde halkın susturulmasını isteyip bu sağlanınca da şöyle buyurur: "Benden sonra yeniden, birbirinizi öldürmek, birbirinizle çatışmak üzere kâfirlik halinize dönmeyin, geri dönüp yeniden kâfirler olmayın!" (Müslim, İman, 120). Bu cümlede kullandıkları kelime "lâ terci'û"dur ve "irticâ'a sapmayın" şeklinde de tercüme edilebilir. Buna göre (İslâm'a, Peygamberimize göre) irticâ, "mü'minlerin, İslâm'dan önceki duruma, Câhiliye çağına; yani küfre, şirke ve anarşiye dönmeleridir." İslâm, şirk ve küfür yerine "tevhîd"i (Yaratan, idare eden, yaşatan, kendisine tapılan... Allah'ın birliği inancını), kaos yerine de düzeni getirmiştir. Bu düzenin içinde ilâhî irşad ve teminat altında bulunan hukuk devleti, insan hakları, din ve düşünce hürriyeti, ictimâî adâlet... ilkeleri vardır. Mü'minler kardeştir, birbirlerine kardeş muamelesi yaparlar. Mü'min olmayanlar da -mü'minlerin kardeşleri olmamakla beraber- Allah Teâlâ'ya kul olma istidadı taşıyan, en güzel bir şekilde yaratılmış olan insanlardır. Onlara da saygı gösterilir, temel insanlık hakları korunur; saldırmayana saldırılmaz; sulh, anlaşma ve andlaşma çerçevesinde yaşamak isteyenlerle bu ilişkiler kurulur ve verilen söze (ahde, anda) kesinlikle riayet edilir. İşte Peygamberimiz "irticâ'a sapmayın" derken "bu imanı ve düzeni bırakıp, Cahiliye devri şirk ve düzensizliğine dönmeyin" demiş olmaktadır.
İslâm dini Müslümanları, "dünya hayatı ve bu hayat içinde maddî imkâna, güce sahip olmak amaç olduğu için değil, onsuz amaca ulaşmak mümkün olmadığı için -Allah'ın ve kendilerinin düşmanlarını caydıracak ölçüde- güçlü olmaya" davet etmiş, daha doğrusu bunu emretmiştir (Enfâl: 8/60). Bu emre göre Müslümanların, yaşadıkları çağda devletleri güçlü kılan bilim, teknoloji ve askeri güce, en üst seviyede sahip olmaları farzdır. Onlardan geri kalmak (buna da kelimenin lügat mânası bakımından irticâ denilebilir) kötüdür, günahtır, kusurdur, sorumluluk gerektirir.
Bizim (ulus ve ümmet olarak) tarihimizde, kelimenin hem dine hem dünyaya bakan mânalarında bir gerilik, gericilik (yani küfre, şirke, ahlâksızlığa, hukuksuzluğa ve güçsüzlüğe, cahilliğe, zayıflığa dönüş, gerileyiş) olmuşsa, bu oluşun gerçekleştiği zaman ve zeminlerde yaşayan Müslümanlar -İslâm'a göre- kusurludurlar, günahkârdırlar ve bundan sorumludurlar. Bu mânalarda bir geriliği ve gericiliği İslâm'a yamamak, bundan İslâm'ı sorumlu tutmak haksızlıktır, cahilliktir, iftiradır.
Belli bir dönemden itibaren milletimizde bazı gruplar "mürteci" olarak yaftalanmışlar, gericilikle suçlanmışlardır. Bunlar kimlerdir? Mesela ordunun güçlenmesi için alınacak tedbirlere "şeriat isterük" diye karşı çıkanlara mürteci deniyorsa bunlar İslâm'a göre de hem mürtecidirler hem de dini istismar etmektedirler; çünkü onların istediği şeriat (İslâm), yapmak istediklerine (ordunun zayıf bırakılmasına) karşıdır. Birileri matbaaya karşı çıkmışlar da bunu "şeriat isterük" diye ortaya koymuşlar ise (bunlar olmuş ise) yine şeriata aykırı davranılmıştır. Çünkü şeriat ilmin bir kısmını herkese farz, geri kalan kısmını da ümmet içinde yeteri kadar kişiye farz kılmaktadır. Birileri kadınların okumalarına, toplum içinde faal olmalarına karşı çıkmış ve "şeriat isterük" demiş ise yine şeriata aykırı hareket etmiştir. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.) kurduğu ümmet numunesinde (örneğinde) kadınlar da okuyor, cemaatle ibadetlere katılıyor, hatta savaşa katılıyor ve toplum içinde kendilerine düşen vazifeleri yerine getiriyorlardı.
Pekiyi günümüzde irticâ'ın mânası nedir, kim mürtecidir, kime gerici deniliyor ve hangi irticâdan korkuluyor?

 


 

 

İRTİCÂ TEHLİKESİ
Dolaylı açıklamalardan ve idarî tasarruflardan anlaşıldığına göre 28 Şubat'tan bu yana irticâ kelimesi şu mânalarda kullanılmaktadır:
1. Laik-demokratik Cumhuriyet rejimini şeriat rejimi ile değiştirmek maksadıyla konuşmak, yazmak, örgütlenmek, eğitim yapmak ve değişimi sağlayacak eylemlere kalkışmak.
2. Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanların, öğretim kurumlarında okuyanların dinî inanca dayalı kılık kıyafet edinmeleri, ibadet yapmaları... Sivil halkın din eğitim ve öğretimi, medya, dinî hizmetlere de destek vermek amacıyla ticarî ve iktisadî faaliyetler ile meşgul olmaları, ibadet amaçlı toplantılar tertip etmeleri ve örgütlenmeleri.
3. Bazı kurumlarda ise burada çalışanların namaz kılmaları, oruç tutmaları, içki içmemeleri, kadınlarla öpüşüp ellerini sıkmamaları ve onlarla dans etmemeleri; bu şahısların eşlerinin de benzeri davranışlara ek olarak başlarını örtmeleri, balo vb. faaliyetlere katılmamaları, çiftin veya tekinin dinî cemaatlerin faaliyetlerine katılmaları, hatta -faaliyetlerine katılmasalar bile- bu cemaatlere mensup kimselerle dostluk veya akrabalık ilişkilerini devam ettirmeleri...
Laik-demokratik Cumhuriyete bağlı olup bu rejimin kökten veya kısmen değişmesini ölüm-kalım meselesi olarak görenlerin onu korumak üzere çeşitli tedbirler alması tabiîdir. Tabiî olmayan ise mesela demokrasiyi ve bir kısım insan haklarını rafa kaldırarak laikliği korumaya kalkışmaktır. Bu kalkışmada, bir insanı -onu öldürmek isteyenlere karşı- tedbir olarak kafasını koparmak suretiyle korumaya kalkışmak kadar büyük ve önemli bir çelişki vardır. Kâmil demokrasiler de kendini korumak için tedbirler öngörmektedir. Fakat bu tedbirlerin tamamı demokrasi içinde, temel insan hak ve hürriyetlerine zarar vermeden gerçekleştirilmektedir. Özgürlüğün sınırı "eylem ve başkalarının hak ve özgürlüklerini kısıtlama" çizgisidir. Rejim karşıtları, eyleme kalkışmadıkça, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermedikçe serbesttirler; istediklerini söylerler, yazarlar, eğitirler, örgütlenirler. Burada tartışılan nokta, eylem ve hukuka zarar verme unsurları bulunmasa bile karşıt rejim mensuplarının, demokratik seçimle iktidara gelmelerine ve rejimi değiştirmelerine izin verilip verilmeyeceğidir. Başka bir deyişle demokrasinin -kendisi için- kendini fedayı bile göze alıp almayacağıdır.
Apaçık söz, yazı ve eylem olarak rejimi değiştirme iradesi ortaya konmadan dinî inanca dayalı kılık, kıyafet, ibadet, örgütlenme, eğitim, merasim, âyin, davranış, faaliyet ve ilişkilerin -bu mânada din ve vicdan hürriyetinin- anayasalarda yer almadıkça hangi sebeple olursa olsun kısıtlanması gerçek demokrasilere yabancıdır. Bu çeşit baskı ve kısıtlamaların bulunduğu yerde demokrasiden söz edilemez; olsa olsa demokrasinin istismarından söz edilebilir.
"Tedbir baştan alınmazsa, eyleme kalkışma sınırına kadar beklenirse iş işten geçebilir, bu sebeple zararsız ve masum gibi gözüken, doğrudan rejimi değiştirme iradesi içermeyen oluşum ve davranışlara da izin vermemek gerekir" mantığı demokrasinin ve insan haklarının baş düşmanıdır. Bu mantığın işlediği yerlerde ne demokrasi kalır ne de insan hakları. Çünkü bu "tedbir için baştan"ı belirlemenin hiçbir objektif kıstası yoktur; takdir kanun koyucunun veya idarecinin keyfine bırakılmıştır. Başörtüsünün ve namazın bile irticâ sayılması bu keyfîliğin tipik örneğidir.
Asıl vazifesi vatanın sınırlarını korumak olan orduya bu maksatla silah vereceksiniz; birgün bu silahı, darbe yaparak demokrasiyi yıkmak için kullanmaları ihtimalini (tehlikesini) önemli saymayacaksınız ama devlet dairesinde veya okulda kızların ve kadınların başlarını örtmelerini -bu davranış giderek rejimi değiştirmeye kadar varabilir diye- tehlike sayacak ve engelleyeceksiniz. Bu keyfîlik değil midir? Doğrusu orduya silahı, isteyene de dinî inanç, ibadet, eğitim ve davranış özgürlüğünü vermek ve bunların kötüye kullanılmaması için gerekli tedbirleri almak ve denetimleri yapmak değil midir?
Bilerek ve inanarak söylüyorum ki, bu ülkede Müslümanlardan gelecek "eyleme dayalı rejim değiştirme" tehlikesi yoktur. "Demokratik yoldan kısmî bir değişiklik acaba mümkün müdür?" şeklinde bir düşünceleri veya tereddütleri olanlar da -içte ve dışta (ikisinde birden) şartlar değişmedikçe- bunun mümkün olmadığını anlamışlardır. Eylem veya seçim yoluyla rejimi değiştirmeye yönelik tehlike sinyali veren istihbarata güvenilemez. Böyle istihbarat verileri varsa ya kasıtlıdır yahut da aceleye getirilmiş genellemeler ve abartılar yapılmıştır.
Geriye kalan tehlike (!) çok hukuklu, çok kültürlü vb. şekillerde ileri sürülen "dine veya din dışı inanca, ideolojiye dayalı hayatın, bireysel sınırı aşan alanlara da taşırılması; ülke halkı ve toprağının birlik ve bütünlüğünü bozmadan -olabildiğince çok ve geniş olarak- düşünce, din ve vicdan özgürlüğünden yararlanma imkânının sağlanmasıdır. Bu talebi ve bu talep çerçevesinde ortaya konan fikir, oluşum ve eylemleri demokrasiye aykırı saymak ve tehlike olarak görmek -asıl bu yaklaşım- demokrasiye ve insan haklarına aykırıdır. Dünya bu noktaya gelmiştir, Türkiye de gelecektir. Dileriz bu müsbet değişim barış, uzlaşma ve hoşgörü içinde tez zamanda gerçekleşsin!

 


 

İRTİCÂ 2
İrtica ile ilgili resmi raporlara bakılırsa Kur'ân kursları, İmam-hatip okulları, tarikatler, cemaatler, İslâmî sermaye ve bir kısım medya irtica yuvaları ve destekçileridir. Belli kurumlarda namaz gibi ibadetler, başörtüsü, sakal, sarık, cüppe... irticadır. İrtica'ın tarifi verilmeyip bu kadar kurum, kuruluş, faaliyet, şahıs ve şahsiyet irtica ile damgalanınca kafalar karışıyor ve insanlar bu kelimenin hangi mânada kullanıldığını, İslâm ve geleneğimizle alakasını, iyi mi kötü mü olduğunu anlayamaz, ayıramaz hale geliyorlar.
İrtica Türkçeye "gericilik" kelimesiyle geçmiştir. Kelimenin aslı rucû' kökünden gelir, lugat mânası başlangıç noktasına, bir yere gittikten sonra geriye dönmek demektir. Siyasî, sosyal ve kültürel alanda kullanıldığı zaman irticadan kastedilen mâna "iyiye, kemâle doğru gelişmiş ve değişmiş bir toplumun bundan vazgeçerek geriye dönmesi, kötü, eksik ve ilkel olana avdet etmesi"dir. Eğer bu tarifte anlaşma hasıl olursa resmî raporlarda geçen irticaî kurumlar ve faaliyetleri bir ölçüye vurmak ve yapılan değerlendirmeleri "değerini" açıklığa kavuşturmak da mümkün olacaktır.
Yukarıda zikredilen kurum, kuruluş ve faaliyetlerin hedefi İslâm'ı doğru öğrenmek ve mümkün olduğu ölçüde tam yaşamaktır. Aklı başında hiçbir Müslüman çağdaş bilimi ve teknolojiyi reddetmez. Ancak bunların kullanılış alan ve amaçlarının, İslâmî-insanî-evrensel değerler açasından denetlenmesini, kötüye kullanılmamasını ister. Bir de bilimin sınırının farkında olarak onu yerinde kulanır, "bilimciliğin" din yerine konmasına karşı çıkar. Bu anlayış ve tavır alışın gericilikle bir ilgisi yoktur. Buna gericilik diyenler olursa bu takdirde (bu mânadaki) gericiliğin Müslümanlar için hedef olduğunun bilinmesi gerekir.
Kılık-kıyafeti, İslâm inancını, bütün çeşitleri ve şekilleriyle İslâmî ibadetleri, haramlardan uzak durmayı, İslâmî eğitim usulleri ve kurumlarını çağdaşlık çerçevesinin dışına çıkarmak, irtica olarak değerlendirmek yalnızca bizim bir kısım aydınlarımıza(!) has olsa gerektir. Dünyada çağdaş ve gelişmiş sayılan, böyle değerlendirilen ülkeler ve toplumlarda değil hak dinin iman ve ibadetleri, batıl dinlere ait inanç ve âyinler bile çağ dışı olarak görülmemektedir. Kılık kıyafete ve kişilerin hayat tarzına gelince buralarda tam bir serbestliğin bulunduğu, ne devletin, ne de bireylerin bu konulara müdahale etmedikleri ve kimsenin "kendisinden farklı düşünen, inanan, yaşayan kimseleri gerici olarak nitelemediği, kamu alanında da din ve vicdan hürriyetine azami derecede riayet edildiği" herkesin bildiği bir gerçektir.
Meselenin düğüm noktası -rejim ile ilgili olan- siyasî gericilik olabilir. Resmî ağızlara bakılırsa "bazı kurum, kuruluş ve faaliyetlerin amacı ülkenin rejimini değiştirmek ve şeriat yönetimini getirerek halka dayatmaktır" ve işte bu gericiliktir, bunun için kurulan kurumlar, faaliyet gösteren şahıslar gericidir.
Bu meseleye demokrasi açısından bakıldığında şöyle demek mümkündür: Halkın çoğunluğu hangi rejimi istiyorsa ülkeye o rejim gelir. Rejimin adı ne olursa olsun insan hak ve hürriyetleri korunur, zorunlu olan "ortak/kamu alanına ait kurumlar ve kurallar" dışında kimseye bir şey dayatılmaz. Bizim bildiğimize göre son yıllarda benimsenen demokrasi tanımı, tasvir ettiğimiz sistem/model ile çatışmaz, aksine bununla örtüşür. Siyasî gericiliği işte bu çerçevede ele almak ve kimin -bu mânada- gerici olduğunu bu ölçüye göre değerlendirmek gerekir.

 


 

İRTİCA'IN DELİLLERİ
Bizim gençlik çağımızın Bâbıâlisinde (bugünkü medyanın dünkü karşılığı) bir âdetten bahsedilirdi. Buna göre gazetelerin tirajları düşünce patron, yayın yönetmenini çağırır, bazı tehditler savurduktan sonra şöyle derdi: "Gidin, bakın, bulun, olmazsa uydurun; malum iki konudan birisi ile ilgili bir yayın yapın, yapın ki biraz tiraj hareketlensin, yoksa batacağız." Malum iki konu da seks ve irtica idi.
Bugünlerde de batacağından veya elindeki pastanın küçüleceğinden, iktidarın kayacağından korkan bazı patronlar bir takım çevreleri harekete geçirerek bir irtica yaygarası koparıp "din ile ilgisiz yaşam tehlikeye düşüyor, elden gidiyor" diye yayınlar yapmaya, nutuklar çekmeye başladılar. Bu kadar büyük bir iddiayı ortaya atanların sonunda mahçup olmamaları, gülünç duruma -veya meşhur masaldaki yalancı çoban durumuna- düşmemeleri için ellerinde sağlam, inkâr ve tevil edilemez delillerin, vesikaların bulunması gerekirdi. Şimdi delil/kanıt diye ileri sürülen şeylerin önemlicelerini bir -kısa değerlendirmelerle- hatırlayalım ve Sultanahmet mitingi delilini de biraz irdeleyelim:
Refah Partisi laik Cumhuriyeti yıkmak üzere gelmiş; yalnızca bir iddia, bu maksat isbat edilse hem parti kapanır, hem de yöneticiler ceza görür.
Sincan olayı bir prova imiş; yargıya intikal etti, mevzii bir olay, itham isbat edilse bile hem parti, hem de ülke bütününe teşmil edilemez.
Birileri şu tarihte, şurada, burada şu konuşmayı yapmış. Hür ve demokrat bir ülkede herkes istediğini konuşur, konuşmada suç işlenirse ilgili merciler harekete geçer ve yalnızca suçlu cezalandırılır. Suçun şahsîliği prensibi unutuldu mu?
Resmi olsun gayr-i resmi olsun bütün dinî okullar, devamlı veya geçici kurslar siyasî İslâm'a seçmen yetiştiriyormuş. Bu iddianın da hiçbir geçerli delili yok. Bazılarının elinde bir kağıt parçası ve bu parçada bir yemin var; kim yazmış, hangi okullarda veya kurslarda kullanılmış, hangi resmî takibat sonunda varlığı isbat edilmiş..? Bütün bu soruların ikna edici bir cevabı yok.
Siyasal İslâmcılar PKK ile işbirliği yapmışlar. Bu son derecede ağır ve çirkin itham ve iftiranın da hiçbir delili yok. Bu suçlamadaki "siyasal İslâmcılar" kimler, sayıları ne kadar, İslâmi kurum ve kişilerle ilişkileri ne boyutta, ne kadar Müslümanı temsil ediyorlar, bu işbirliği anlaşması ne zaman, nerede, nasıl yapılmış, vesikası nerede?..
İslâmî sermaye ve medya güçlenmiş, irtica'a destek veriyormuş. Bu ittiham ile hem sermaye, hem de medya ikiye bölünmüş oluyor. Kimliklerini İslâm'a öncelik vererek tanımlayanlara "İslâmî" deniyor. Bu tanımlamanın ötesinde "İslâmî" kesimin, mer'i mevzûata göre suç teşkil eden hangi eylemleri olmuş? Türkiye'de yayıncılık, ticaret, sanayicilik... yapmak için İslâmî kimliği inkar etmek veya arka plana atmak gibi bir mecburiyet veya şart mı var?
Gelelim Sultanahmet mitingine: Ben orada idim, en az 300 bin kişi vardı, hakim olan talep ve ses "İmam-hatiplerime dokunmayın" dan ibaretti. Emsali görülmemiş bir bayrak denizi dalgalanıyordu, güvenlik güçlerini hiçbir toplantıda bu kadar rahat göremezdiniz, ağaç gölgelerinin altında oturmuş istirahat ederek mitingi izliyorlardı. Ne bayrak çiğnendi, ne başka bir bayrak çekildi, ne bir cam kırıldı, ne de bir burun kanadı. Yüz kadar genç, üzerinde kelime-i tevhid yazılı yeşil bir bezi pankart gibi taşıyor ve bazı farklı sloganlar atıyorlardı, miting sorumluları onları uyardılar, ısrar edince de bir çatışma olmasın diye kendi hallerine bıraktılar. Sonradan gördüğüm bir fotografa göre, bir vatandaş da elinde taşıdığı bayrağı seccade yaparak üzerinde namaz kılmış. İşte bu iki -istisnai ve program dışı- olayı delil göstererek Sultanahmet mitingini bir irtica mitingi olarak gösteriyor, bir iki ağaca gözleri takılıp kaldığı için ormanı göremiyorlar, ortada bir psikolojik/ideolojik körlük var.
Kurt ile kuzu arkadaş olmuşlar, sonunda kurdun kurtluğu tutmuş, kuzuyu yemeye niyet etmiş, bir dereden su içerken aşağıda bulunan kuzuya "suyumu bulandırma" diye çıkışmış, kuzu bu mânasız çıkışmayı yorumlayarak kurdun niyetini anlamış ve "bu saçma bahaneleri bırak da yiyeceksen gel ye" demiş. Demiş ama o kuzu imiş, bu ülkede inancını yaşamak isteyen milyonlarca Müslümanı kuzu zannetmek büyük bir gaflettir. Ne birileri kurt olsun, ne de birileri kuzu. Türkiye'de yaşayan bütün insanlara hak, hürriyet, insanî haysiyet ve şeref bakımından eşit insanlar olarak bakılsın, herkes dilediğine inanıyor ve inandığı gibi yaşayabiliyorsa, "Müslümanım, İslâm'ı şöyle anlıyorum ve buna göre de yaşamak istiyorum, başkalarının hak ve hürriyetlerini ortadan kaldırmak gibi bir düşüncem yok" diyenler de bu inanç ve düşüncelerine uygun olarak yaşayabilsinler. Hakka ve hukuka aykırı bir eylem ortaya konmadıkça kimseye baskı yapılmasın, kimsenin hak ve hürriyetleri kısıtlanmasın. İşte benim anladığım, gördüğüm, değerlendirdiğim İslâmî gelişmenin ve hareketin amacı bundan ibarettir. İstisnalar kaideyi bozmaz, her koyun kendi bacağından asılır.

 


 

DİNDAR İNSAN - LAİK DEVLET
İnsan haklarına saygı gösteren ve insanların bu haklardan fiilen yararlanabilmesi için çeşitli faaliyetlerde bulunan ülke, kurum ve şahıslara göre bir insan dilediği bir dine inanabilmeli, onun gereklerini yerine getirebilmeli, eğitim ve öğretimini yapabilmeli, örgütlenebilmelidir. Bunlardan birini bile engelleyen ülke, düzen, düzenleme "insan haklarını, din ve vicdan hürriyetini" engelliyor demektir.
TC Anayasası laikliği tarif etmemiş olsa da, ilgili maddelerden bir tanım çıkarılabilir; buna göre laiklik devletin düzeninin dine dayanmaması, dinin siyasete alet edilmemesidir. İmdi bu anayasanın yürürlükte olduğu bu ülkede yaşayan dindar bir Müslümanın hangi durumlarda anayasaya (laiklik ilkesine) aykırı davranmış olacağı apaçık ortadadır: Dine dayalı bir devlet düzeni isterse veya herkes için geçerli bir düzenlemenin belli bir dinin talimatına göre yapılmasını isterse laikliğe aykırı bir istekte bulunmuş olur, bu isteğini gerçekleştirmek için eylem yaparsa laikliğe alkırı eylem yapmış olur. Dindar Müslüman bunları değil de "bu ülkede, İslâm'ı yaşamayan vatandaşların istifade ettikleri bütün haklardan yararlanarak ve aynı zamanda inancının gerektirdiği dinî ödevlerini de yerine getirerek yaşamak" isterse laikliğe aykırı hareket etmiş olmaz, yalnızca bütün hür ve demokrat dünyanın kabul ettiği insan hakkını, din ve vicdan hürriyetini talep etmiş olur. Şimdi biri çıkar da bu Müslümanın bu talebinin laikliğe aykırı olduğunu iddia eder, iddia etmekle kalmaz onu bir takım haklardan mahrum ederse (resmi dairelerde ve kurumlarda çalıştırmaz, okullara almaz, staj yaptırmaz, terfi ettirmez, vazifeden atarsa...) bu anlayışın sahipleri laik değil din (daha doğrusu dindar) düşmanı olurlar, bu işlerden anlayanlar kendilerine bu teşhisi koyarlar. Bu şahıslar "Biz de sözü edilen dindar Müslüman taleplerinin laikliğe aykırı olmadığını biliyoruz, ancak bunlar verilirse arkadan laikliğe aykırı talepler gelir, işte bu sebeple kamuya açık alanlarda ve resmî mekânlarda dindarca yaşamaya karşı mücadele ediyoruz" derlerse işte demokratların asıl bu düşünceye karşı mücadele etmeleri gerekir. Çünkü bundan sonra gelen ikinci adım diktadır, insan hak ve hürriyetlerinin keyfî olarak kısıtlanmasıdır, toplumu vesayet altında yönetmeğe kalkışmaktır.

 


ÇAKTIRMADAN DİNE KARŞI
Dine bir mü'min gibi inanmayan, dinî hayattan hoşlanmayan, hatta onu insanlar için zararlı bulan kimselerden pek azı bu inanç ve düşüncesini açıkça ifade edebilmiştir. Geriye kalan çoğunluk ise açık ifade yerine örtülü ifadeyi, doğrudan anlatım yerine dolaylı anlatımı tercih etmişlerdir. Son günlerde iki siyasetçi, bir gazeteci ve TV yorumcusu ve bir de edebiyatçı-yazar-konuşmacıdan dinlediğimiz şu cümleler bize, kasıtlı, planlı ve programlı olarak "çaktırmadan dine karşı" bir hareketle karşı karşıya olduğumuz sezgisini verdi. Şöyle diyorlardı bu şahıslar:
"Onaltı yaşından önce çocuklara verilecek din bilgisi ve eğitimi onların bağımsız düşünme kabiliyetlerini köreltiyor..."
"Biz çocuklarımızı onaltı yaşından önce Kur'ân kurslarına, İmam-hatiplere göndererek Kalkancıların kucaklarına düşmelerine izin vermeyeceğiz; onları tek çatı ve tek program içinde okutup eğiterek ülkenin tarih ve coğrafyasını, insan sevgisini... öğreteceğiz".
"Bize yol gösterecek müsbet ilimden başka bir şey yoktur."
"Genetik, sibernetik, biyonik alanlarındaki çalışmalar bize yepyeni, eskisine hiçbir yönden benzemeyen bir üçüncü bin yıl getiriyor, herşey değişecek... Ama bu insanlar için faydalı mı olacak? Bunu bilemiyoruz..."
Dördü de önemli ve etkili yerlerde bulunan bu şahısların rivayeti farklı sözleri bir maksutta birleşiyor: İnsanlığın tek rehberi müsbet ilimdir, din insanların gelişmesi ve mutluluğu önünde bir engeldir. Fikir ve kültür tarihini okumamış kimseler bu sözlerin ve düşüncelerin yeni (çağdaş, ileri düzeyde) olduğunu zannedebilirler; hemen hatırlatalım "en kaba çizgileriyle pozitivizm de bir asır önce işte bunları söylüyordu". Yeni olan yalnızca şahıslar ve söyleme biçimleridir.
Bu sözlerin bizim açımızdan değerlendirilmesine gelince:
Bağımsız düşünce bir aldatmacadır; önemli olan düşüncenin bağımsızlığı, ögelerin ve sonucun yalnızca düşünene ait olması değil -çünkü bu olamaz- mantığı, tutarlılığı, doğruluğu, yönlendiricileri (nefis mi, şeytan mı, kin mi, nefret mi, şartlanmışlık mı, hırs mı, yanlış bilgiler ve evham mı..?) ve ulaşılan sonucun fert ve toplum olarak insanlığa getirdikleridir. Dindarları bağımlı, kendilerini bağımsız düşünür sayanlar yapabilirlerse kendi düşüncelerini bu ölçütlere vursunlar.
Herhangi birşeyin sahtesini gerçeğinden ayıramayanlar, o şey hakkında doğru bilgisi olmayanlardır. Kalkancı'nın kucağına düştüğü iddia edilen kızcağız ne Kur'ân kursu, ne de İmam-hatip mezunu, ona iyi bir din eğitim ve öğretimi verilseydi neyi ve kimi rehber edineceğini bilecekti.
Müsbet ilmi din haline getirenler laboratuar kobayları seviyesinde bir hayata razı olmak durumundadırlar. İnsan olarak yaşamak isteyenlerin ihtiyaçlarını tek başına müsbet ilim karşılayamıyor, onlar dine, düşünceye, sanata, sezgiye, hayale... ihtiyaç duyuyorlar; ayrıca müsbet ilim bunları değil, bunlar müsbet ilmi doğuruyor ve besliyor.
Bahsedilen alanlardaki gelişmelerin bir kısmı insan hayatını kolaylaştırmaya, hastalıkların tedavisine, bitki ve hayvan türlerinin ıslahına, verimin arttırılmasına... yöneliktir ve iyi kullanıldıklarında, vaktiyle bulunan "saban, teker, elektrik, motor" kadar insanlara yararlıdırlar. Bu icatlar dinin yerini alamadığı gibi onlar da alamaz, her biri kendi yerinde işlerliğini sürdürür. Bir kısmı ise insanın ruh ve bedenine müdahale, onu değiştirme veya insanlığa tahakküm gibi amaçlara yöneliktir. Bu tasarrufların küçük örneklerinin bile nasıl olumsuzluklara yol açtıklarını görüp ibret alıyoruz. Daha büyüklerini ise ancak hak dinin ve yüksek ahlâkın rehberliğinde engelleyebileceğimizi düşünüyoruz.

 


 

TÜRBAN VE PERUK
Muhalefeti yumuşatmak, insan hak ve hürriyetlerini belli nitelikleri taşıyan insanlara tahsis edenleri ve bu nitelikleri taşımayanları "insan saymayanları" insafa getirmek için verilen tavizlerin hiçbir işe yaramadığını gösteren örneklerden biri de başörtüsünün adını "türban", "örtünme"nin adını da "türban takmak" şeklinde değiştirmek olmuştur. Müslümanların, inançları gereği istedikleri, İslâm'a uygun örtünme (tessettür) idi, başörtüsü de bu örtünmenin bir parçasını teşkil ediyordu. Kendileri örtünmedikleri gibi başkalarının örtünmesine de tahammül edemeyenlere belki hoş gelir diye "türban takma, türban yasağı, türban serbestliği" gibi terkipler içinde bu kelime kullanılmaya başlandı. Bilindiği gibi türban bir Batı giysisidir; İslâmî ölçülere göre baş ve boyunun tam örtülmesini sağlamaz, belli bir tarihten itibaren daha çok İstanbullu ve oldukça az sayıdaki bazı hanımlar bu giysiyi kullanmışlardır. 1960'lı yıllarda tartışılmaya başlanan "üniversitelerde başörtüsü" meselesinin bu türbanla hiçbir alakası yoktur ve o günden bugüne okuduğu veya resmî dairelerde çalıştığı halde başını örten kızlarımız ve kadınlarımız da başlarını türban ile değil, "başı, boynu ve yakayı kapatan başörtüsü" ile örtmüşlerdir. Bu kadın ve kızlarımız, başlarına örttükleri giysinin adını değil, kendini de değiştirselerdi ve Batıdan gelen türban ile örtünselerdi "insan hakkı düşmanları" buna da itiraz edeceklerdi. Çünkü onların davası başa giyilen şeyin şekli veya çeşidi değil, kamuya açık alanlarda, inanca bağlı olarak başı örtmek idi. Bütün güçlerini kullanarak bunu engellediler, şimdilerde kadınlarımız ve kızlarımızın örtülü olarak okumaları ve çalışmaları iyice zorlaştı. Bu dayatma, baskı ve hak gaspı karşısında bunalan bazı kadınlarımız ve kızlarımız şimdi de "peruk" denilen bir başka batılı giysiye sığınmak istiyorlar.
Peruk eskiden daha çok insan saçından yapılıyordu, şimdi sentetik elyaf vb'den de yapılıyormuş. Hz. Peygamber (s.a.) kadınlara, bir başka kadının saçını başlarına koymayı veya saçlarına eklemeyi yasaklamış, her kadının kendi saçı ile varolmasını istemiştir. Bir mazeret sebebiyle başa saç eklenecekse bunun da insan saçı olması menedilmiş; yün, pamuk vb. nesnelerden yapılan saç benzeri şeyler olmasına ise izin verilmiştir. Ancak bu saç benzeri nesneler de yabancı gözlerden sakınılacak ve uygun örtü ile kapatılacak, ancak eşe ve nikah düşmeyen akrabaya gösterilebilecektir.
Bugünlerde tartışılan konu daha da değişiktir. Örtünmeye karşı başlatılan kampanya ve başlarını örterek okuyan veya çalışan hanımlara karşı uygulanan engellemeler karşısında bunalanlar, hem haram işlememek, hem de baskıcıları tatmin etmek için peruk takmanın caiz olup olmayacağını soruyor, konuşuyor ve tartışıyorlar. Meseleyi özetlemek üzere üç noktadan bakabiliriz: Şekil, öz ve sosyal yükümlülük.
1. Sırf şekil bakımından peruk dinî değerlendirme masasına yatırılırsa şunu söylemek mümkün müdür? "Peruk yabancı bir maddedir, vücudun bir parçası değildir, başı örtmesi halinde -kulak ve boyun da bir başka şeyle kapatılmak şartıyla- başörtüsü gibi değerlendirilebilir..." Bizce bu söylenemez; çünkü vücudu örttüğü halde içini gösteren veya -ince ve dar olduğu için- örtülmesi gereken uzvun şeklini dışavuran giysiler bile caiz görülmemiştir. Peruk yalnızca başın geometrik şeklini değil, bütün detaylarıyla kendini (benzerini) gözler önüne koymaktadır. Perukla saçları kapatmak, tamamen göğüslere benzeyen bir sütyenle onları kapatmaya benzer.
2. Örtünmenin gerekçesi, karşı tarafa çekici geleceği kabul edilen organların kapatılması, örtülmesidir. Peruk, örtünmenin bu maksat ve özünü koruyamaz, hatta bir kısmı takanı daha cazip hale getirebilir.
3. Müslümanlar dinlerini hem birey olarak hem de cemaat olarak, hem içerde hem dışarda, hem özel hayatlarında hem resmî ve genel hayatlarında... yaşamakla ve yaşadıkları dini korumak ve tebliğ etmekle yükümlüdürler. Başörtüsü davasından görünüşte de olsa vazgeçip -yine görünüş itibariyle bile olsa- başı açma, bu sosyal-dinî yükümlülüğe aykırıdır.
"Peki ne yapalım? Örtünmede ısrar ederek tahsilden, ekmek ve aştan mı olalım? Okuyanlar, öğrenenler, kamu görevlerini yürütenler hep örtünmeyenler mi olsun?" denilecek olursa... Buna cevabımız "Elbette hayır" şeklinde olacaktır. Örtünerek okumak ve çalışmak isteyenler yalnızca kendilerine ait bir hakkı talep ediyorlar, başkalarının hayatlarına ve haklarına müdahale etmiyorlar. Bu sebeple örtünerek okumak ve çalışmak isteyenler, bugün "uygar, çağdaş, gelişmiş..." denilen ülkelerde ve toplumlarda hâkim olan kurallar ve değerler sistemine göre de haklıdırlar. Bu haklı davadan vazgeçmek değil, direnmek, ısrar etmek ve sonunda hakkı almak hedeftir. Özel durumu, mazereti, çaresizliği olanlar için özel hükümler olabilir; genel olarak hüküm şudur: Eziyete katlanmak, zararı göğüslemek, zulme ve baskıya karşı direnmek, sonunda en tabiî ve temel insan hakkı olan "din ve vicdan hürriyetini" elde etmek.
Önemli bir not: Haksızlığa uğrayanların hak talebinde onları yalnız bırakmak Müslümanlara da, insan hakları savunucularına da yakışmaz. Ortada bir haksızlık varsa bunun giderilmesi için bütün hassasiyet erbabı harekete geçmelidir; dinî hassasiyeti olanlar bu sebeple, insan hakları konusunda hassasiyeti olanlar da o sebeple...

 


 

MESLEKÎ KIYAFET - BAŞI AÇIK RESİM
İnanan insanları rahatsız etmeyi, sokaklara dökmeyi, haklarından mahrum kılmayı vazife edinmiş bazı kimseler şimdi de meslekî kıyafet ve başı açık resim verme mecburiyetini bahane ederek işlerine devam etmektedirler. Onlara sorarsanız "isteyenin başını örterek okumasına imkân verilmiştir. Ancak kayıt için başı açık resim mecburiyeti vardır. Ayrıca bazı meslekler ve durumlar için de belli kıyafette olmak zorunludur, bunlardan taviz verilemez, verilirse devlet düzeni dine dayandırılmış olur; bu ise laikliğe aykırıdır".
İsteyenin başını örterek okumasına imkân verilmemiş, uzun çabalar ve çileler sonunda alınmıştır; o da tam ve kesin olarak alınamamıştır ki, bazı yöneticiler hâlâ direnmekte, kız öğrencileri başlarını açmaya zorlamaktadırlar.
"Okulda başınızı örtebilirsiniz, ancak bir defaya mahsus olmak üzere fotoğrafçıya başınızı açacak, resim çektirecek ve bunu bize getireceksiniz" diyenler dini yaşamadıkları için söylediklerinin ne mânaya geldiğini bilmiyorlar. Haram olan bir davranışın "bir defaya mahsus olan" istisnası yoktur. Başını açmayı haram bilen bir kız, bir defa da olsa onu erkek karşısında açamaz; tıpkı bir defaya mahsus olarak alkollü içki alamayacağı, zina yapamayacağı, rüşvet alamayacağı, yalan söyleyemeyeceği, faiz yiyemeyeceği, namazı terkedemeyeceği... gibi. Kaldı ki, bu bir defa açma da orada kalmayacak, başı açık resimli belge birçok erkeğe gösterilecektir.
Meslekî kıyafet mecburiyeti de böyledir. İnancı gereği örtünen bir kadın devamlı örtünür. Daire, laboratuar, sınıf vb'lerinde başını açamaz, açarsa haram işlemiş, günaha girmiş olur (böyle düşünür, böyle inanır, böyle hisseder).
Devletin düzenini dine dayandırmak nasıl gerçekleşir?
Eğer kanunları yaparken dini kaynak olarak kullanır ve bütün vatandaşları, o dine inansın inanmasın kanuna uymaya mecbur tutarsanız, devleti din kurallarına göre yönetmiş olursunuz. Kanunları yaparken vatandaşların dinî inanç ve hassasiyetlerini göz önüne alır, isteyenin inancını yaşamasına imkân verecek şekilde kanun ve düzenleme yaparsanız, devleti dine dayandırmış olmaz, sadece çağdaş ve uygar ülkelerin yaptığı gibi din ve vicdan hürriyetini korumuş olursunuz.
Gerçek bu olunca, örtünmek isteyenlere karşı başı açık resim ve meslekî kıyafet dayatması yapanlar, mevcut mevzuata dayanıyorlarsa bu mevzuat anti-demokratiktir, anti-laiktir ve din hürriyetine aykırıdır. Vakit geçirilmeden -demokratikleşme adına- düzeltilmesi gerekir. Yöneticilerin şahsî inisiyatiflerine ve yorumlarına dayanıyorsa onların bu inat ve dayatmadan, insan hak ve hürriyetleri adına hemen vazgeçmeleri icab eder.
Bunlar yapılmazsa başını açmamakta direnen kız ve kadınlarımızın önünde üç seçenek vardır: Ya kahrolarak başlarını açacak, buna sebep olanlara kin ve nefret duyarak okumaya, vazifeye devam edecekler; ya direnerek dünyanın gözü önünde, buna sebep olanlar için bir utanç tablosu oluşturacaklar; yahut da evlerine kapanıp cahil ve âtıl (işsiz, güçsüz) kalacaklar. Buna hangi vicdan razı olur, hangi akıl yatar, hangi sistem uyar?!
Bu ülkeyi yönetenlere sesleniyoruz: Lütfen kısır çekişmelerden, hayatî konuları ve gündemleri örten perde gündemlerden vazgeçin. Dev gibi fırsatlar gelip geçiyor, atı alan da Üsküdar'ı aşıyor, bu dünya fani, o makamlar, rütbeler ve mevkiler kimselere kalmaz. Yaptıklarınızdan ebedî âlemde sorguya çekileceksiniz (ahirete inanmıyorsanız vicdanınız; o da yoksa halk size hesap sorar). Fırsat elde iken şu ülkeye ve halkına hizmet edin, açların doymasını, hastaların tedavi görmesini, cahillerin okuyup ilim ve irfan sahibi olmasını, ülkenin kalkınmasını, dış tehditlere karşı caydırıcı güce sahip olmasını, borçluların boyun eğriliğinden kurtulup gerçek mânada bağımsız hale gelmesini... sağlayın. İşte konular ve gündemler bunlardır, bunlara yönelin, millet sizden bunları bekliyor.

 


 

BAYRAM MUHASEBESİ
Geçirdiğimiz bayram günleri sebebiyle bazı okuyucular başlığı "musâhabesi" şeklinde okumuş olabilirler; çünkü normal hallerde bayram günlerine yakışan "hesaplaşma, kendini hesaba çekme" mânasında olan "muhâsebe"den ziyade "sohbetleşme" mânasına gelen "musâhabe"dir, oturup tatlı tatlı sohbet etmektir. Ancak içinde yaşadığımız günler, Müslümanlar olarak başımıza gelenler, bayram ziyaretleşmelerini fırsat bilerek olup bitenleri değerlendirmemizi, nerelerde hata etiğimizi ve bundan sonra ne yapmamız gerektiğini gözden geçirmemizi zaruri kılmaktadır.
Fert veya grup olarak insanların hata etmeleri normaldir; "beşer şaşar" kuralına itirazımız olamaz. Bu sebeple muhasebemize "niçin hata ediyoruz" sorusundan değil, "nerede hata ettik, bir daha olmaması için ne yapmalıyız, bizim hata ve kusurumuza bağlı olarak veya olmayarak karşı karşıya kaldığımız durumdan en az zararla nasıl çıkabiliriz?" sorularından başlamamız gerekir.
En önemli hatamız, eksiğimiz İslâmî hizmet ile ilgili grupların parçalanmışlığı, birbirini tamamlayan hizmet birimleri olmak yerine birbirine rakip hiziplere dönüşmüş bulunması; her bir hizbin kendini "tek veya en üstün" olarak görmesi, diğerlerini ya dışlaması ya yok veya önemsiz sayması ya karşısına almasıdır. Bu tavrın tabiî sonucu olarak "ötekilere karşı sert, kendi aralarında yumuşak ve şefkatli" olmak gerekirken acımasızca birbirine yüklenmeleri, umursamadan birbirini harcamalarıdır.
İkinci eksiğimiz örgütlenme ile ilgilidir. Yaşadığımız düzende legal olan birçok örgütlenme biçimi vardır. Bunların çoğu kullanılabilir olduğu halde vakıf vb. bir iki örgütlenme şekline sıkışıp kalınmıştır. Gücün birlikten doğduğunu çocuklar bile bilirken parça örgütler arasında bir dayanışmaya, entegrasyona, birliğe veya işbirliğine gidilememiştir.
Üçüncü önemli eksiğimiz bütün İslâmî hizmet birimlerinin saygı gösterdiği, gerektiğinde hakemliğine başvurduğu, görüş, fetva ve tavsiyelerini emir telakki ettiği bir âlimler şûrasının (heyetinin) bulunmayışıdır.
Dördüncü eksiğimiz, İslâmî bilgi, eğitim ve şuuru Müslüman tabana yayma, cemaat fertlerini sürü tekleri olmaktan çıkarıp "bilgili, eğitilmiş, şuurlu ve katılımcı" üyeler haline getirmek için gerekli -hasbi, sivil, yaygın- eğitimi ihmal etmiş olmamızdır.
Bu kusurlarımızın tabiî bir uzantısı olarak "İslâmî hizmetin tanımı, amacı, araçları, öncelikleri ve aşamaları" gibi konuları ihtiva eden bütüncü bir plan ve programımızın bulunmaması da önemli bir eksiğimizdir.
İslâm'ı bir aksesuar olarak değil, hayatın bütününü kaplayan bir rehber, bir hayat düzeni olarak telakki eden, bütün davranışları ile İslâm arasında bir paralellik kurmayı ibadet bilen, bu çizgiden saptığında huzursuz ve mutsuz olan Müslümanlar kesimi, bulundukları ülkede ve hâkim olan düzende kendileri için bu yaşama biçimini talep ediyorlarsa ve bir insan hakkı olarak (evrensel din, düşünce ve vicdan hürriyeti çerçevesinde) bunu elde etmek istiyorlarsa sivil örgütlenme ve demokratik tepki verme araçlarından yararlanmak mecburiyetindedirler. Bütün dünyada geçerli olan kural "hakkın istemesini bilene ve elde etmenin şartlarını hazırlayana verildiği"dir. Bu şartların başında "güç" gelmektedir. Bu güç, demokrasilerde sivil toplum örgütlenmesi ile dikta ile yönetilen ülkelerde ise illegal yeraltı örgütleriyle sağlanmaktadır. Mademki hakkı belirleyen de verip alan da güçlü olandır, öyleyse demokrasi ile yönetilen bir ülkede Müslümanca yaşama hakkını talep eden insanların, legal sivil toplum örgütlenmesine gitmelerinde zaruret vardır. Mensubu az örgüt zayıftır, üyesi çok örgüt güçlüdür, belli bir amacı gerçekleştirmek üzere iş ve güçbirliği yapan örgütler ise daha güçlüdür; ne kadar gücünüz varsa o kadar hakkınız vardır. Ülkemizde kritik alanlarda çalışan işçiler ve memurlar ile medya gibi güç odaklarının hemen her istediklerini elde etmiş olmaları görüşümüzün sağlam kanıtıdır. Dua, şikayetlenme ve gözyaşı yeterli değildir. İlâhî Sünnet'e (tabiî ve ictimaî kanunlarına) göre başarının, dua ve temenni dışında şartları ve unsurları vardır.
Geçmiş bayramınız dilerim daha güzel şartlarda yine gelir, bu tatil gününde ataleti bırakarak şartları güzelleştirmek için her birimizin üzerine düşen vazife üzerinde düşünmekte ve "Ben ne yaptım, benim katkım ne oldu?" sorusundan başlayarak kendimizi hesaba çekmekte büyük faydalar olsa gerektir. "Ey iman edenler! Siz Allah'a yardım ederseniz (üzerinize düşeni yaparsanız) Allah da size yardım edecek ve ayaklarınızı sağlam bastıracaktır." (Muhammed: 47/7).

 


YİNE BAŞÖRTÜSÜ
Türkiye demokratikleşme, enflasyon, iç ve dış borç yükleri, gelir dağılımındaki çarpıklık, ilmî ve teknolojik gerilik, erozyon, devletin kurumlarını ve yöneticilerini de şaibe altına sokan rezaletler, millî varlığımızı tehdit eden dış politika darboğazları, bilgi ve üretimden para kazanmak yerine paradan para kazanma üçkağıtçılığı gibi temel meselelerle başedeceğine veya başedemediğinden, bu dev meselelerle savaşacak iman, azim, ahlâk ve ehliyette yöneticilerden ve bunları destekleyecek şuurlu halk tabanından yoksun olduğundan küçük, önemsiz, gülünç, halkın temel ihtiyaç ve talepleriyle hiçbir ilgisi bulunmayan işlerle uğraşmaktadır. Bunlardan biri de kamuda çalışan, okullarda eğitim veren ve gören kadın ve kızlarımızın kıyafetleri, özellikle başörtüleridir. Önce bir kanun veya yönetmelik çıkarılıyor, sonra genelge yayınlanıyor ve mevzuatın uygulanması isteniyor. İnancı gereği belli şekilde giyinen vatandaşlar ile yakınları buna itiraz edince yüksek mahkemelerden resmi uygulamanın tasdiki (kanunların böyle gerektirdiği, itirazların haklı olmadığına dair kararlar) çıkartılıyor, sonra baskı ve dayatma başlıyor. Çağdaşlığı, insan haklarını, demokrasiyi kimselere bırakmayan bu yöneticiler ve yetkililer hâlâ "kanuna uygunluk ile hukuka uygunluğu" birbirinden ayıramıyorlar. Aklı, bilgisi ve vicdanı tamam olan hiçbir kimse, din ve vicdan hürriyetine aykırı bir kanunun, bir yönetmeliğin, bir idarî kararın hukuka uygun olduğundan söz edemez. Bu ülkede başörtüsü mağduru olan kızlarımız ve kadınlarımız inançları gereği örtünmektedirler; başkaları ne derlerse desinler, nasıl inanırlarsa inansınlar bunlar (örtünen kadınların kâhir ekseriyeti) "kadınların elleri, yüzleri ve ayakları dışında kalan vücutlarının, uygun giysilerle örtülmesinin farz, açılmasının haram olduğuna" inanmaktadırlar. Bu davranışlarının arkasında hiçbir maddî veya siyasî beklentileri olmadığı halde inançları uğruna işkencelere katlanmakta, mahrumiyetleri göze almaktadırlar. İnsanları "inanç mı, ekmek mi; inanç mı, tahsil mi; inanç mı, memuriyet mi" şeklinde ikilemler karşısında bırakan, bir kısım inananlara zihin ve ruh burkuntuları yaşatan, onları bunalımlara sokan düzenlemeler, tasarruflar, dayatmalar çağdaş olamaz, hukuk ve demokrasi adına savunulamaz.
Meselenin dinî cephesine gelelim:
İnsan haklarına ve özellikle çağdaş din ve vicdan hürriyeti anlayışına göre "kişinin inancı esastır, onun herhangi bir standarda göre sahih olup olmadığını sorgulamak hiçbir şahsın haddi ve hakkı değildir". Kişi öküze de tapsa bu bir inançtır ve ibadettir, devlet ve hukuk buna saygı göstermekle yükümlüdür. Bu hürriyet ancak kamu düzeni, genel sağlık, ülkenin bütünlüğü, hakların çiğnenmesi, suça teşvik gibi kriterlerle sınırlanabilir. Ülkemizde başlarını örten kadınlarımız ve kızlarımız sahih İslâm inancına göre örtünmektedirler. Bu örtünmenin hiçbir kimseye ve şeye zararı yoktur. Bütün İslâm mezhebleri ve müctehidleri böyle örtünme ve giyinmenin farz, açılmanın da haram olduğunda birleşmişlerdir. Bazı yeni müctehidlerin(!) çağdaş yorumları Müslüman halkımız tarafından benimsenmemiştir. Bu kadınlarımız ve kızlarımız açılmaya zorlanırlarsa ya işlerinden ve tahsillerinden olacaklardır, yahut da dinlerine aykırı davranma psikolojisine girecek, bunalımlar geçirecek, olumsuz duygular ve tavırlar edineceklerdir.
Meselenin hukuk ve din boyutları bundan ibaret olunca siyasî boyutu nasıl olmalıdır?
Bir ülkede siyaset, çağdaş dünya standartlarına göre yürütülürse bu konuda yapılacak şey, isteyenin örtünmesi, isteyenin açılması ve bir yandan dinin, diğer yandan genel ahlâkın belirlediği sınırlar aşılmadıkça her iki grubun da hem kamu alanında çalışabilmesi, hem de tahsiline devam edebilmesidir.
Siyasîler, yöneticiler "biz hak, hukuk, çağdaş dünya standardı filan tanımayız, bizim ülkemizin, bize göre şartları ve menfaati bunu gerektiriyor..." diyerek dayatmalarına devam ederlerse bunlara karşı direnecek olanlar "sivil toplum örgütleri"dir. Demokrasilerde sivil toplum örgütlerinden (eğer bunlar varsa) daha güçlü bir kuvvet (erk) olamaz. Sivil toplum örgütleri bütün demokratik mekanizmaları kullanarak haksızlıklar karşısında direnebilirler ve sonuç alırlar.
Bir not:
İslâm'da örtünmeyi tanımlayan metinler şu şartları ileri sürmüşlerdir: a) Örtülmesi gereken yerler (avret yerleri) kapatılacaktır. b) Kapatan örtü altını göstermeyecektir. c) Kapatan örtü dar ve ince olup kapatılan uzvun hatlarını belli etmeyecektir. Başörtüsü yerine peruk takıldığında, şekil yönünden başı (yalnızca saçları ve bu yetmez) örtse bile altını (örtülen saçları) belli etmektedir; hatta peruk yalnızca saçları belli etmekle kalmayıp onların mislini (benzerini) veya daha güzelini teşhir etmektedir. Bunu, teşbihte hata olmazsa "kadının göğsünü, aynen ona benzeyen, sentetik bir maddeden yapılmış giysi ile örtmesine" benzetebiliriz. Ayrıca Peygamberimizin (s.a.) saça, başkalarının saçını (buna saça benzeyen nesneler de dahildir) eklemeyi yasakladığını biliyoruz.
Durumlarını çaresiz gören, zaruret içinde değerlendiren (özel durumları diğerlerinden farklı olan) bazı kızlarımız ve kadınlarımız peruk takarak kendilerini aldatmak yerine -zarurete binaen- başlarını açarlar, zaruretin bittiği yerde de kapatırlar. Zaruretler, sebepleri ortadan kaldırılmak üzere mücadele gerektiren hallerdir, mücadele devam eder ve sonunda normale dönülür.

 


 

ZARURET VE TAKIYYE
Bir önceki yazıda başörtüsü zulmünü konu edinmiş, öğrencilerin ve devlet memurlarının inançları gereği giyindikleri elbise ve kullandıkları örtüleriyle öğrencilik ve memuriyetlerini devam ettirme haklarının bulunduğunu, bu hakkı engelleyenlere karşı usulünce mücadele edilmesi gerektiğini, kanun ve yönetmelikler yapılırken buna imkân verilmezse; yani inanca göre örtünme ve giyinme kanun ile engellenirse orada hukuk devleti, demokrasi ve insan haklarından söz edilemeyeceğini ifade etmiş, peruk takarak başı örtmenin de farz olan örtünmeyi sağlayamayacağını eklemiştik. Yazının sonuna koyduğumuz bir notun bir cümlesine takılan bazı kimseler, "Hoca memur ve öğrenci olan kadın ve kızların başı örtülse de olur, örtülmese de olur" diyor veya demek istiyor şeklinde dedikodu yapmışlar. Önce bu hükme veya zanna temel teşkil eden cümleyi alalım: "Durumlarını çaresiz gören, zaruret içinde değerlendiren (özel durumları diğerlerinden farklı olan) bazı kızlarımız ve kadınlarımız, peruk takarak kendilerini aldatmak yerine -zarurete binaen- başlarını açarlar, zaruretin bittiği yerde de kapatırlar. Zaruretler, sebepleri ortadan kaldırılmak üzere mücadele gerektiren hallerdir, mücadele devam eder ve sonunda normale dönülür".
Bu cümleden "baş örtülse de olur, örtülmese de olur" mânasını çıkarabilmek için insanın başka bir zihin kategorisine mensup olması gerekir. Cümle -zihni bizler gibi çalışan insanlara göre- gayet açıktır: Başörtüsü, daha doğrusu tesettür farzdır, kızlarımız başlarını açmadan okuyabilmek için mücadele etmelidirler. Geri kalanlar da onları desteklemekle yükümlüdürler. Bu mücadele sonunda hak alınır ve hiçbir kimse, istemediği halde başını açmaya mecbur kalmaz. Ancak mücadele devam ederken bazı kızlarımız ve kadınlarımız vazifelerini yapmak veya tahsillerini, stajlarını devam ettirip diplomalarını almak mecburiyetinde olabilirler. Yani başka çareleri olmayabilir, sıkıntı içine düşmüş veya düşecek olabilirler. Buna fıkıh dilinde "zaruret hali" denir. Bir bayan memure düşünelim, görev yapıyor ve geçiniyor, hatta kendisine muhtaç olan aile fertlerini de geçindiriyor, kendisine "ya başını aç yahut da görevi bırak" diye dayatıyorlar, görevi bıraksa muhtaç hale düşecek, bırakmasa başını açacak. İşte bu hale "zaruret sayılan ihtiyaç hali" denir. Böyle bir bayan, başını açmadan, bunalıma düşmeden, iffetini koruyarak çalışıp geçimini sağlayacak bir iş buluncaya kadar ve yalnızca okul ve sınıf içinde başını açabilir. Bu hükmün dayanağı zarurettir.
Bir bayanın avret, hatta ayıp yerinde bir hastalık olsa, bu hastalık ölümcül olmasa bile -yalnızca rahatsız edici, acı verici... olsa dahi- doktora gider, açar, gösterir, muayene ettirir. Bu hükmün dayanağı "zaruret sayılan ihtiyaç"tır. Sayısız erkek, özel hayatı veya İslâm topluluğu için gerekli gördüğü görevi yapabilmek maksadıyla takıyye yapmaktadır; yani çalıştığı yerlerin İslâm'a aykırı ilke, kanun ve yönetmelikleri ile merasimlerine uyum göstermekte, itiraz etmemekte, bunları benimser görünmektedirler. İnkarcılar Müslümanları kandırmak için onlardan görünürlerse buna "münafıklık" denir. Müslümanlar ötekileri kandırmak için onlardan görünürlerse buna da "takıyye" denir. Takıyye zaruret sayılmış ve şartları bulunduğunda caiz görülmüştür. Erkekler gerektiğinde takıyye yaparlar ve bunu caiz görürler de kadınların -gerekli ve zaruri olduğunda- bunu yapmalarını caiz görmezlerse haksızlık olmaz mı? Bizim dediğimiz şudur: Durumu; yani aile şartları veya özel şartları kendini, başını açarak okumaya veya çalışmaya zorlayan kadınlarımız ve kızlarımız olabilir. Bunlar zorlayıcı şartlar sebebiyle -durumlarını zaruret içinde değerlendirerek- başlarını açarlarsa onlara günahkâr ve hain gözüyle bakmayalım, anlayış gösterelim, hem onları bu durumdan kurtarmak, hem de dayanabilen ve direnebilenleri haklarına kavuşturmak üzere hep beraber mücadele edelim...

Not: Bayan öğretmenlerin görevden çekilmeleri halinde çocuklarımızın maruz kalacakları zarar ve manevî kayıplar hesaba katılmalı, bu alanda "ictimâî zaruret" ilkesi de göz önünde bulundurulmalıdır (İctimâî zaruret kavramı ve getirdiği hükümler için Bak. İslâm'ın Işığında Günün Meseleleri).

 


 

ZARURETE SIĞINMAK
Bundan önceki iki yazıda kılık kıyafet zulmünü konu edinmiş, inancı yüzünden belli şekillerde giyinen, örtünen, saç-sakal bırakan kimselerin öğrenim veya kamu alanında görev yapma haklarının kısıtlanmasını/engellenmesini kınamış, bunun demokrasilerde ve insan haklarına saygı gösteren düzenlerde yeri olmayacağını ifade etmiş, insanlık haysiyetine sahip her fert ve grubun, bu zulme karşı direnmesi, hakkını isteyip alması gerektiğini kaydetmiştik. Yazının sonuna koyduğumuz notta "özel ve istisnâî durumlarda zaruret hükmünden, zaruretin getirdiği ruhsat ve izinden" bahsetmiş, bundan ancak "işinden ayrıldığında aç ve açık kalacak, perişan olacak... kimselerin" yararlanabileceğine işaret etmiştik. Gelen sorulardan notun yanlış anlaşıldığını, durumlarının ferdî veya ictimaî zaruretle hiçbir alâkası bulunmayan birçok kimsenin "zarurete sığınarak" açılmaya yöneldiklerini öğrendik ve üzüldük.
Bugün başta her inançtan kızlarımız olmak üzere üniversite öğrencilerimizin verdikleri özgürlük ve haysiyet mücadelesi bir "insanlık ve insan hakları" mücadelesidir ve insanımızın yüz akıdır. Bu mücadelede eğer birileri zarara uğruyorsa bu zarar cüz'î (az, parçaya ait, bireysel), kazanç ise küllîdir (topluma, halka, dâvaya aittir). Çok istisnâî durumlar dışında ferdin uğradığı, göreceği zarar kamu yararının önünde tutulsaydı ne sınırları bekleyebilirdik, ne kamu düzenini sağlayabilirdik, ne de zulümleri engelleyebilirdik. Şehitlik en büyük mertebedir; ancak bu mertebeye ulaşabilmek için bireysel zararın en büyüğü göğüslenmekte, en aziz varlık olan can dâvaya feda edilmektedir.
Her zaferin, her kazancın bir bedeli vardır; birileri bu bedeli ödeyeceklerdir, kazananlar da -kimi kazançlar kamuya ait olsa da- bedeli bizzat ödeyenler olacaktır. Eğer kazanç bireye ait değil de vatana, halka, dâvaya, insanlığa ait olursa bu takdirde bedeli ödeyenler kahramanlardır.
"Başımı açmazsam okuyamam, okumazsam hizmet edemem, bu bir zaruret sayılmaz mı?" diyenler oluyor. Onlara cevabımız şudur: Başörtüsü, kılık kıyafet zulmü ve insan hakları kıyımına karşı mücadele büyük bir hizmettir. Bu hizmet yıl kaybına değil, diploma kaybına değer büyüklüktedir. Tahsilin bitirilmesi halinde hedeflenen hizmet bir ihtimaldir, halihazırdaki hizmet (mücadele, direnme) ise bir gerçektir. Bir nesil ya bu mücadeleyi zafere ulaştıracak yahut da -şimdilik sonuç alamazsa bile ki inşaallah alacaktır- ulvî bir dâva uğrunda şahsî kayıplar vermiş olma şerefiyle tarihe geçecektir.
Ne mutlu o nesile, o câmiaya, o gençliğe, !

Bir not daha: Türkiye şimdiye kadar görmediği bir dayanışmayı yaşıyor. Bazı kızlarımız "Biz Müslümanlar..." diye söze girerek başı açık olup kendilerini destekleyen, Müslüman olmadıklarını îma etmeye bile hakkımız bulunmayan arkadaşlarını istemeden ve farkında olmadan dışlamış, gönüllerini incitmiş oluyorlar. Onlara daha hassas ve dikkatli davranmaları gerektiğini hatırlatıyorum.

 


BAŞÖRTÜSÜ VE HUKUK
Demokrasi ile yönetilen ülkelerde kanunlar evrensel hukuk ilkelerine ve yasama meclisinin temsil ettiği millet iradesine dayanır. Hiçbir şahıs, kurum ve kuruluşun kararı, yorumu, iradesi hukukun ve hukuka uygun bulunan kanunların üstüne çıkamaz, üstünde olamaz.
Başörtüsü meselesinde bu genel kural ve ilkelerin çiğnendiğine şahit oluyoruz. Meclis, insan hakları, din ve vicdan hürriyeti, okuma hakkı gibi genel ve evrensel hukuk ilkeleri ile millet iradesine (aynı zamanda miletin fiilî talebine) dayanarak "kılık ve kıyafetle ilgili" bir kanun çıkardığında ve usulüne uygun olarak kanun yürürlüğe konduğunda işlemeye başlar. Bütün ilgililer bu kanuna uymak, onu uygulamak zorunda olurlar. Daha önce çıkarılmış olup son kanuna aykırı bulunan mevzuat da yürürlükten kalkmış olur. Yeni kanunun anayasaya aykırı olduğu iddia edilir ve mahkemesine başvurulursa mahkeme, kanunu şekil ve esas yönlerinden inceler, aykırılık konusunda karar verir. Mahkemenin iptal etmediği kanunun yürürlüğü devam eder.
Üniversitelerde kılık ve kıyafetin serbest olduğu hükmünü getiren kanun usulüne uygun olarak meclis tarafından çıkarılmış ve yürürlüğe konmuştur. Anayasa Mahkemesi, başvuru üzerine bu kanunun anayasaya aykırı olup olmadığını incelemiş, olmadığı hükmünü benimsemiştir. Ancak Mahkeme bununla yetinmemiş, "yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak üzere... serbesttir" cümlesini yorumlamış ve başörtüsünün "yürürlükteki kanunlara aykırı olduğu" hükmüne varmıştır. Ülkemizde hukuk okumuş, hukuk ilmi yapmış ve hukuk okutan birçok hukukçu "üniversitelerde kılık ve kıyafet serbestliğine aykırı bir kanunun bulunmadığında" ittifak etmektedirler. Anayasa Mahkemesinin (bir kısım üyelerinin) başörtüsünü "laikliğe veya Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı" görmeleri, böyle bir yoruma gitmeleri yadırganmakta, "yürürlükteki kanunlara aykırı olmama" şartının neredeyse keyfîye varacak bir biçimde genişletilmiş ve yorumlanmış olduğuna hükmedilmektedir. Mevzuatta "başörtüsünün yasak olduğunu ifade eden veya içeren" bir laiklik tanımı yoktur. Atatürk ilke ve inkılapları içinde de "başörtüsü yasaktır" şeklinde bir ilke ve inkılap mevcut değildir. Bu durum ve gerçekler karşısında Anayasa Mahkemesinin yorumu, kanunun yürürlüğünü engellemeyen, engellememesi gereken "mücerret bir yorumdan ibaret" kalmaktadır. Esasen Anayasanın 153. madde, ikinci fıkrasında Anayasa Mahkemesi için "...kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yolaçacak biçimde hüküm tesis edemez" denildiğine göre, yorum bir yana iptal kararında bile "bu karardan bir uygulama kuralı çıkarmak" mümkün değildir. Yani Mahkeme kıyafet serbestliği getiren kanunu iptal bile etseydi bundan "artık başörtüsü yasaktır" şeklinde bir hüküm çıkarılamaz ve uygulamaya konulamazdı. Yapılacak şey, boşluğu doldurmak üzere yeni bir kanun çıkarmaktan ibaret olurdu. Şu halde bugün ülkemizde, üniversitelerde başörtüsünü yasaklayan hiçbir kanun yoktur. Yürürlükteki kanun serbestlik getirmektedir. Bu kanuna aykırı yönetmelik ve talimatın da bir hükmü ve geçerliği olamaz.
Öte yandan bir demokratik hukuk devletinde Anayasa Mahkemesi de olsa hiçbir mahkeme, Meclis'in ve millet iradesinin yerini alamaz. Eğer millet istiyor ve Meclis -evrensel hukuk kurallarına aykırı olmayan- bir kanun çıkarıyorsa demokrasi bu kanunun yürümesini gerektirir. Mevcut anayasada böyle bir kanunun çıkması ve yürümesine engel bir madde bulunursa yapılacak şey, anayasanın eskimiş ve millet iradesine ters düşer hale gelmiş maddesinde ısrar etmek değil, onu usulüne göre değiştirmektir.
İnancı sebebiyle belli şekilde örtünen ve giyinen bir kimseyi öğrenim veya kamu hizmetlerinde görev yapma hakkından mahrum etmek evrensel insan haklarına, demokrasiye ve hukuk devleti ilkelerine aykırıdır. İnsan hakları mahkemesinin de böyle bir mevzuat ve uygulamayı tasdik etmesi mümkün değildir. (Üniversitelerde başörtüsü ile ilgili olarak insan hakları mahkemesinin kararı yanlış yönlendirme ile alınmış belli bir alana ve konuya yönelik "hileli" bir karardır.) Bugün hemen bütün Batı ülkelerinde devlet dairelerinde, orta ve yüksek öğrenim kurumlarında okuyan veya görev yapan bayanlar, inançları gereği başlarını örtebilmekte ve beden eğitimi dersinde erkek öğrencilerle birlikte yüzmeye katılmama hakkına sahip bulunmaktadırlar. Bunun için ilgili dinî kurumun "Bu davranış kişinin inancına uygundur" diye bir yazı vermesi yeterli olmaktadır. Bu ülkeler, kişinin inancına ve dini kurumun raporuna dayanan bir yürütme ve uygulama yaparken bunu "laikliğe aykırı" görmemektedirler. İnsan Hakları Mahkemesinin de buna aykırı bir karar vermesi mümkün değildir.
Kurdun, arkadaşlık ettiği kuzuyu yemeye karar verip "suyu bulandırmasını" bahane etmesi kabilinden anlamsız bahaneleri bir tarafa bırakmanın, insan haklarına, din ve vicdan hürriyetine riayet etmenin, millete rağmen devlet yönetmekten vazgeçmenin zamanı çoktan gelmiş olmalıdır. Zamanın geldiğini bildirmek ise halka, sivil topluma düşmektedir, onlar da -çok şükür- bu vazifenin şuurunda olduklarını gösteren davranışlar içine girmişlerdir.

 


 

İMAM HATİPLİLER VE TEK TİP İNSAN
İmam-hatip Liselerini, hem de büyük ortağı RP olan bir koalisyon hükümetine, askeri kullanarak yedirme peşinde olan çevreler bir gerekçe/bahane daha tutturmuşlar: "Ülkede iki tip insan yetiştiriyoruz, böyle şey olmaz, buna mutlaka bir çare bulmalıyız..." Bu sözü söyleyenlere göre ülkede tek tip, her biri diğerine benzeyen insanlar yetiştirmek gerekir. İmam-hatip Okullarına kadar bu iş yolunda gidiyordu, bu okullar açılınca iş bozuldu, iki tip insan yetişmeye başladı. Bu gelişme gelecekte ülkenin birliğini, beraberliğini, rejimini ve varlığını tehlikeye sokabilir. Bu tehlikeyi önlemenin yolu adı geçen okulları kapatmak veya sayılarını asgariye indirip mezunlarını yalnızca din hizmetlisi ve öğreticisi yaparak, yüksek öğrenimlerini de bu çerçeveye hapsederek toplumdan -bir mânada- tecrit etmektir.
Bu ifade ve düşünce tarzı yalnızca bir bahane olup diyenlerin de buna inanmadıkları kanaatini taşımakla beraber, ne olur ne olmaz, bizde akl-ı evveller çoktur diyerek kısa bir tahlil ve tenkide tâbi tutmakta fayda görüyoruz.
Önce "tek tip insan'dan maksat ne olabilir?" sorusuna cevap arayalım. Bu fizikî özellikler ve nitelikler olamaz, psikolojik özellikler de olamaz, sosyal konum, ilişki biçimi, meslek ve fonksiyon da olamaz. Çünkü bütün bunların -tek tip olarak- şu veya bu okulda, eğitim ve öğretim ile insanlara verilmesi mümkün değildir. İmam-hatip karşıtlarının tek tip insandan maksatları inanç, dava, dünya görüşü ve bağlayıcı ilkeler bakımından tek tiplik olmalıdır. İmam-hatip okullarının açıldığı l951 yılından önce okumuş/yetişmiş insanlar ile bu okullar açıldıktan sonra diğer okullarda okuyup mezun olmuş insanlara bir bakalım. Eğer bunlar tek tip iseler oyunu İmam-hatipliler bozuyor demektir; tek tip değil iseler bu beyler yanılgı içindedirler. İslâm imanını ve davasını İmam-hatipliler ile aynı zihniyeti paylaşanlara bırakırsak geride üç tip ayırıcısından söz edebiliriz: Milliyetçi, liberal ve solcu. Cumhuriyet devri boyunca bu ülkede, aynı okullarda okuyan nesiller arasında bu üç tipten sayısız örnek yetişmiş, Türkiye'nin kaderinde söz ve etki sahibi olmuşlardır. Eğer ahlâk, yetiştirilmek istenen tipte bir unsur olarak yer alıyorsa Cumhuriyet devri boyunca aynı tahsil ve terbiyeden geçmiş insanlar arasında hırsızdan, rüşvetçiden, irtikapçıdan tutun vatan hainine kadar birçok ahlâk tipinin örnekleri yetişmiştir. Son yıllarda yarım asır süren diziler gibi her akşam televizyon kanallarında seyrettiğimiz skandal örneklerinin kahramanları da İmam-hatipler dışındaki okullardan mezun olmuşlardır. İstenen tipin siyasî eğiliminin de tek olması isteniyorsa -İmam-hatip mezunlarından çeşitli partilere oy verenlerin, hatta bunlardan milletvekili olanların bulunması bir yana- diğer okullarda yetişenlerin birbirine zıt siyasî eğilimler içinde yer aldıkları apaçık ortadadır. Bunlara askerî okullarda yetişen ve ordudan ayrılanları da katabiliriz. İlkelerden demokrasi ve Cumhuriyet anlayışına kadar rejim konusunda farklı düşünen, dünden bugüne sürüp gelen anlayış ve uygulamalara karşı çıkan II. Cumhuriyetçiler de İmam-hatip okullarından yetişmediler. İçki içmemek, örtünmek, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, haram-helal sınırına riayet etmek gibi dinî pratikler sözkonusu ise yine diğer okullarda okumuşlar arasında hayatlarını böyle yaşayanların sayısı oldukça kabarıktır. Tek tip insan yetiştirmek isteyen ve bunun çaresini de İmam-hatip liselerini kapatmak veya azaltmakta görenler bu manzarayı görmüyorlar, yoksa herkesi kör, âlemi sersem mi sanıyorlar?!
Akşam-sabah demokrasiyi ağızlarından düşürmeyenler, insan hak ve hürriyetlerini çağın simgesi, çağdaş uygarlığın en önemli unsuru sayanlar bunda samimi iseler demokratik temsile ve çoğulculuğa da açık olmaları gerekir. Tek tip bir inancı ve dünya görüşünü dayatmak ve bunun için okul açıp okul kapatmak, eğitim ve öğretimin dizginlerini tek elde toplamak şimdilerde Rusya'da, Çin'de, Arnavutluk'ta, Romanya'da bile yok.
Bir milletin fertleri tek tip olmaz, ancak fertleri bir millet yapan ortak değerler vardır, eğitimcilerin amacı farklı insanlara işte bu ortak değerleri kazandırmak olmalıdır. Büyük ekseriyeti Müslüman olan bir milletin ortak değerleri arasından İslâm'ı çıkarmak kimsenin aklından geçemez. İslâm'a inanmayanlar da, büyük ekseriyetin inancını ve dünya görüşünü öğrenmek üzere İslâm bilgisi almalıdır. Bu millî birlik ve bütünlük için gereklidir, şarttır. İslâm kimseyi belli bir inancı benimsemeye ve yaşamaya zorlamaz, başka inançlara ve yaşantılara -her sistem için sözkonusu olup kabul edilebilir gerekçelere dayalı kısıtlamalar dışında- müsamaha gösterir. İmam-hatip liselerinde de işte bu İslâm öğretilmektedir. Tek tip insan yetiştirmek isteyenler doğru ve doğruyu görmeye başlarlarsa yapacakları şey diğer liseleri de biraz İmam-hatipleştirmek olacaktır, olmalıdır.
Biz İmam-hatipliler ve milyonlarca dostumuz, sevenlerimiz şunları istiyoruz:
a) Sekiz yıllık temel eğitim 5+3 şeklinde iki kademeli olmalıdır. İlk beş yılı bugünkü ilkokullarda okuyan öğrenciler yine mecburi olarak ek üç yılı istedikleri bir ortaokulda (yeni şekliyle temel eğitimin ikinci kademesinde) okumalıdırlar.
b) İmam-hatip Liseleri, temel eğitimin ikinci kademesine dayalı dört yıl olarak kalmalı ve mutlaka onlar için de -öğrencilerin, kabiliyetlerine göre yüksek tahsile yönelebilecekleri- alan belirlemesi yapılmalıdır.
c) İmam-hatip liseleri, talebe uygun fizik kapasite, program, yönetici, kitap ve öğretmen bakımlarından ele alınıp ıslah edilmeli, amaca uygun iyileştirmeler yapılmalıdır.

 


 

İMAM HATİPLERİN ORTASI VAR MI?
Türkiye garip bir ülke oldu, insanlar gözleriyle gördükleri, elleriyle tuttukları bir nesnenin bile var olup olmadığını tartışabiliyorlar. Çünkü bazı sihirbazlar çıkıp "siz görüyor ve dokunuyorsunuz ama bu aslında yoktur, size var gibi geliyor" diyebiliyor, insanların kafalarını karıştırıp olmadık konularda şüpheye düşmelerine sebep olabiliyorlar. Bu sosyo-psikolojik olgunun son örneği İmam-hatip liselerinin orta kısmı ile ilgilidir. Bir yanda binlerce çocuğumuzun halen içinde okudukları ve adına, teknik olarak yanlış olsa bile "İmam-hatiplerin orta kısmı" denilen, MGK'nın ortadan kalkmasını istediği, bazı çevrelerin canhıraş bir feryat ve gayretle kapanmasını destekledikleri okullar var; diğer yanda -Din Eğitimi Genel Müdürü dahil- birkaç kişinin büyük bir gayretle böyle bir okulun bulunmadığı, ortada okul kapatmak gibi bir işlem ve eylemin de mevcut olmadığı, hassas çevrelerin hep yanlış anlayarak boşuna kürek çektikleri iddiası var. Doğrusunu söylemek gerekirse işte bu ikinci iddia tam bir göz boyama, sihirbazlık ve elçabukluğu örneğidir. Bunun böyle olduğunu ayan beyan ortaya koyabilmek için şu sorulara cevap arayalım:
1. Bugün hemen bütün İmam-hatip Liselerinin bünyelerinde, adı normal devlet orta okulu da olsa üç yıllık okullar var mıdır, yok mudur?
2. Bazı askerî ve sivil çevreler bu okulların ortadan kaldırılmasını, İmam-hatip Liseleri dahil meslekî olan ve olmayan bütün liselerin bünyelerinde -ister ortaokul adıyla olsun, ister temel eğitimin ikinci kademesi densin- bir ortaokulun bulunmamasını istiyorlar mı, istemiyorlar mı?
3. Temel eğitim kesintisiz sekiz yıl olsun diyenlerin çoğu bunun, liselerin dışındaki mekânlarda, tek çatı altında, kademesiz, bir bütün halinde olmasını istiyorlar mı, istemiyorlar mı?
4. Dünyanın bütün ileri ülkelerinde temel eğitim böyle kesintisiz bir bütün olmadığı halde Türkiye'de kesintisiz olsun diye terter tepinenler böylece İmam-hatip liselerinin bünyelerinde, çatıları altında ortaokul -veya temel eğitimin ikinci kademesi- kalmasın, çocuklar başka mekânlarda İmam-hatip liseleri dışındaki liselere yönlendirilsin, böylece İmam-hatip liselerine talep azalsın, mezunları da yalnızca yüksek din tahsili veren fakülteye gitsin istiyorlar mı, istemiyorlar mı? (Bu maksada yönelik olarak İmam-hatip liseleri için alan belirlemesi yapılmamış olduğunu da burada hatırlatmakta fayda görüyoruz.)
Cevapları içinde olan bu sorulara ve bu cevapların ortaya koyduğu gerçeğe rağmen sihirbazlık yapmaya, toplumun hassasiyetini yanlış yönlendirmeye, mukavemeti kırmaya yönelik gayret ve beyanları üzüntü ve ibretle izliyoruz.
Evet, bugün İmam-hatip liselerinin çatıları altında, "din dersi, Kur'ân-ı Kerim ve Arapça'nın mecburi seçmeli ders olarak okutulduğu" okullar vardır. Birileri bunların yok edilmesini, kaldırılmasını; biz de "temel eğitim sekiz yıla çıksın, ama iki kademeli olsun, üç yıllık ikinci kademe meslek okullarının bünyesi içinde ve çatısı altında da olabilsin, çocuklar bu ikinci kademede mesleğe de yönlendirilebilsin" istiyoruz. İsteklerin mahiyeti ve karşıtlığı apaçık ortadadır. Eğitim, insan hakları, demokrasi, ileri ve gelişmiş ülkelerin uygulamaları bizim isteğimizi desteklediği halde karşıda olanların inat ve ısrarlarının yegâne dayanağı siyasîdir, ideolojiktir, İmam-hatip -hatta bir mânada İslâm- karşıtlığıdır.
Aydın, çağdaş ve demokrat rolünü oynayanları sağduyuya, inattan, yanlış olanda ısrardan vazgeçmeye çağırıyoruz. Bunlara doğruyu anlatma mevkiinde oldukları halde susan veya hasis, fani menfaatler için çanak tutanlara da Allah'tan basiret diliyoruz.

 


  TEMEL EĞİTİMLE İLGİLİ BAZI GERÇEKLER
Zorunlu temel eğitimle ilgili açıklamaların, önemli makamları işgal eden sorumlu kişilere ait olanları gerçeği yansıtmıyor; bu kişiler ya bilerek gerçeği söylemiyorlar, yahut da -kendi inançlarından/şartlanmışlıklarından veya dıştan gelen baskı sebebiyle- söyleyemiyorlar. İşte bazı gerçekler:
1. Sekiz yıllık zorunlu temel eğitime hiçbir İmam-hatipli ve bunları seven, destekleyen kişi karşı çıkmıyor. Bu kesimi "sekiz yıllık zorunlu temel eğitime" karşı gibi göstermek tertiptir, oyundur, iftiradır.
2. "Sekiz yıllık kesintisiz ve yönlendirmesiz temel eğitime karşı çıkmanın hiçbir ilmî dayanağı yoktur. Bu karşı çıkış siyasî ve ideolojiktir" deniyor; bu söz de gerçekten uzaktır. Doğrusu "sekiz yıllık zorunlu temel eğitimin kesintisiz ve yönlendirmesiz olmasında ısrar etmenin ilmî dayanağı olmadığı ve yalnızca ideolojik dayatmadan kaynaklandığıdır". Dünyanın birçok gelişmiş ülkesinde sekiz ve daha fazla yıllık zorunlu temel eğitim yönlendirmelidir. Bu yönlendirme bazılarında aynı binada/okulda, farklı-seçmeli dersler verilerek, bazılarında ise -mesela ilk dört veya beş yıldan sonra- farklı bina ve okullarda (mesela temel eğitimin ikinci kademesi mahiyetinde olan ve meslek liselerinin bünyelerinde bulunan okullarda) yapılmaktadır. İmam-hatipliler ile dostlarının da istediği bundan ibarettir. Zorunlu temel eğitimin sekiz yıl kesintisiz ve yönlendirmesiz olmasında ısrar edenler ise iki şeyi hedefliyorlar: 1. İmam-hatiplerin orta kısımlarının kapanması, liselerine talebe akışının azalması. 2. Temel eğitim okullarında İslâm'a ait bilgi ve eğitimin verilmemesi.
3. İmam-hatip okulları hiçbir partinin okulu veya arka bahçesi değildir. 1951'de bu okullar ilk açıldığında Refah Partisi yoktu, Demokrat Parti vardı ve bu okulları DP iktidarı açtı. Daha sonraki yıllarda da farklı partilere ait iktidarlar İmam-hatip okulu açmaya devam ettiler. Bu okullar milletin okullarıdır, milletten en fazla destek gören okullardır, millete hizmet vermek için var olan okullardır. İmam-hatiplileri ve dostlarını bazı partilere karşı soğuk, bazılarına karşı da sempatizan olmaya iten âmil bu partilerden gördükleri muameledir; "ne verirsen elin ile, o gider senin ile".
4. Okul kapatarak -adına yanlış olarak irtica denilen- İslâmî gelişmeyi durdurmak mümkün değildir. Ortada bir takım eksikler ve yanlışlar varsa bunları gidermenin yolu okul açmak, okumak ve okutmaktır. Dünya yeniden dine dönüş dönemine giriyor. İslâm âlemi de kendi dinine ve değerlerine dönüyor. Bu dönüşün sağlıklı olabilmesi için soğukkanlılıkla alınacak -bilime ve sosyal gerçeğe dayalı- tedbirlerle ihtiyaç vardır.
Gerçeği bilmek isteyenlere duyurulur!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DİN EĞİTİMİ HAKKI VE YÜKÜMLÜLÜĞÜ
Bir dine inanan, tam veya kusurlu olarak hayatını da inancına göre yaşar, yaşamaya çalışır; dini iman bir rozet değildir, düşünceyi ve hayatı etkileyen, yönlendiren bir güç, bir "eğilim, tercih ve karar" dayanağıdır. Mü'min, inandığı ve yaşamaya çalıştığı dininin kendisine dünyada ve âhirette başarı ve mutluluk getireceğine de inandığı için bu başarı ve mutluluk imkânını ailesi ve çevresi ile paylaşmak ister. Bu isteğin tabiî sonucu uygun eş seçmek ve çocuklarına din eğitimi vermektir.
Din bilgi, inanç ve amelden oluştuğu için din eğitimi de bu üç unsur üzerinde cereyan eder. Bir dine dahil olan kişi o dini öğrenme, öğrendiklerine inanma ve bilip inandıklarını hayatına geçirme ihtiyacında/mecburiyetindedir. Bilgi sağlam olmalı, iman ve amel için de usulüne göre eğitim yapılmalıdır. "Usulüne göre" eğitim uygun yaşta, uygun mekânda ve uygun metodlarla yapılan eğitimdir.
TC Anayasası vatandaşlara din eğitimi ve öğretimi ile ilgili, biri mecburi, diğeri ihtiyârî (isteğe bağlı) iki hak vermektedir. Mecburi olanı ilkokullardan ortaöğretimin sonuna kadar verilen "din kültürü, ahlâk bilgisi" dersidir. Bu dersin ismi -fiilen gerçekleşen farklı da olsa- iki şeyi hedeflemektedir: 1) Dinden maksat İslâm değildir, din geneldir ve onun akidesi, pratikleri (amelî bilgi ve eğitim) değil, kültürü verilecektir. 2) Ahlâkın da eğitimi değil, bilgisi okutulacaktır. Anayasanın verdiği bu hakkın, Müslümanın işine yaramayacağı, daha doğrusu Müslümanın çocuğuna vermek ihtiyacında ve mecburiyetinde olduğu din eğitiminin yerini tutmayacağı ortadadır. Fiilen okutulan kitaplarda veya okutan hocaların ders işlemelerinde İslâm'a daha fazla yer verilse bile eksiktir, ayrıca eğitim (öğretim, bilgi verme değil, eğitme, imanı ve bilgiyi aksiyona çevirmeye, hayata geçirmeye alıştırma) adeta yasaktır. Bu dersi alan çocukların zaman zaman camilere götürülmeleri, cuma, cenaze namazlarına katılmalarının, okullarda abdest alıp namaz kılmalarının, helal-haram şuuru kazanmalarının... sağlanması mümkün değildir. Din eğitimi ise bunlarsız olamaz.
Yine Anayasanın 24. maddesinde, bu mecburi ders dışında bir "din eğitimi ve öğretiminden" söz edilmekte, bunun yetişkinlerin kendi istekleri, yetişkin olmayanların ise velilerinin istekleri üzerine devletin gözetim ve denetimi altında verileceği bildirilmektedir. Ancak bu eğitim ve öğretimin kimler tarafından, nerede ve nasıl verileceği hususları Anayasada sükutla geçilmiştir. Anayasaya göre devlet, isteyen vatandaşa ve onun çocuğuna, mesela bu vatandaş Müslüman ise İslâm'ı öğretme, İslâm imanı ve hayatı ile ilgili eğitim alma imkânını sağlamakla yükümlüdür. Birçok şeyin öğretimi ve eğitimi gibi din eğitiminin de belli bir yaşta (eğitimcilere göre dört yaşından itibaren) başlaması ve devam etmesi gerekir. Çocukları sekiz yıl kesintisiz ve tek programla bir okula hapseder, bütün zamanlarını orada geçirtirseniz -yukarıda tanımladığımız mânada- din eğitimini de orada vermeniz gerekir. "Sen vakit bulursan başka yerde ver" demek çözüm değildir.
Eğer zorunlu temel eğitim sekiz yıla çıkarılırken iki kademeli olması kabul edilse idi, çocuğuna İslâm eğitimi vermek isteyen veliler beş yıllık ilk kademeden sonra -yine mecburi olan- ikinci kademeyi, İmam-hatip liselerinin bünyelerinde bulunan okullar olarak tercih ederler; böylece hem sekiz yıllık zorunlu eğitim verilmiş olur, hem de isteğe bağlı İslâm öğretim ve eğitimi gerçekleşirdi. Şüphe yok ki, çocuğuna İslâm öğretim ve eğitimi vermek isteyen birçok veli de ikinci kademe olarak İmam-hatiplerin bünyesindeki okulları seçmek istemeyebilirlerdi. Bunun da çaresi, bütün okullarda -veya programa dahil zaman, yani öğretim saatleri içinde- başka mekânlarda din eğitimi imkânının tanınmasıdır.

 


 

KUR'ÂN-I KERİM VE DİN EĞİTİMİ
Malum zihniyetin parlementer kesimine mensup birisi katıldığı bir TV tartışmasında kesintisiz sekiz yıllık zorunlu eğitimi savunuyor, tek diplomalı sekiz yıllık zorunlu eğitimin son üç yılında, öğrencinin eğilim ve kabiliyeti ile velisinin isteğine bağlı olarak seçmeli dersler ile yönlendirme yapılmasına bile karşı çıkıyordu. Asıl amacı İmam-hatip Liselerinin orta kısımlarının ve Kur'ân kurslarının kapatılması olmakla beraber bu amacı sağlayan fakat zorunlu eğitimin ikinci kademesine seçmeli dersler koymayı öngören bir formüle/çözüme de itirazı vardı; çünkü bu takdirde seçmeli olarak Kur'ân'ı yüzünden okuma ve Arapça dersleri de konabilirdi. Bu iki ders ise öğrencilerin çocukluk ve ilk gençlik yıllarında dinle tanışmalarına ve ona yönelmelerine yol açabilirdi. Parlementer gerekçesini böyle açık olarak ortaya koymuyor, bunun yerine iki bahane/gerekçe ileri sürüyordu: a) Arapça ve Kur'ân'ı yüzünden okumanın din eğitimi ve öğretimi ile ilgisi yoktur. b) Çocuklara verilecek dersler, eğitim ve öğretim onların bağımsız düşünmelerini sağlamalıdır. Din ile uzaktan-yakından ilgisi olan dersler bu amaca aykırı düşer.
Biz daha önce yayımlanan bir yazımızda din dersi ve eğitimi ile bağımsız düşünme eğitimi arasındaki ilişkiyi ortaya koymaya çalışmış, özet olarak "toplum içinde yaşayan her ferdin, yaşı ne olursa olsun, toplum tarafından yönlendirilmekte olduğu, insanları bundan uzak tutmanın mümkün olmadığı, zorunlu öğretim yıllarında din eğitim ve öğretimine karşı çıkanların aslında 'dinsiz yönlendirme' istedikleri"ni ifade etmiştik. Bu yazıda ise Arapça ve Kur'ân okumanın din eğitimi ve öğretimi ile ilişkisini açıklamaya çalışacağız.
Bizim geleneğimizde ilimler ikiye ayrılırdı; "âlet ilimleri" ve "âli (yüksek) ilimler". Burada âlet ilminden maksat, dini anlamada âlet ve araç olarak kullanılan ilimler, demekti ve bunların başında da Arapça gelirdi. Çünkü Kur'ân-ı Kerim Arapça olarak vahyedilmişti, İslâmî ilimler büyük ölçüde Arapça ile yazılmıştı, Arapçasız din âlimi olmak, Kur'ân'ı hakkıyle anlamak imkânsız gibiydi. Bu ilişki bugün için de geçerlidir.
Kur'ân-ı Kerim'i vahyedildiği asıl dili ile ezberlemek ve okumak Müslümanlara farzdır. Çünkü farz olan namaz ibadetini yapabilmek için buna ihtiyaç vardır. Her Müslüman namazda okuyacak kadar Kur'ân âyet ve suresini asıl dili ile okumak ve ezberlemek mecburiyetindedir. Başka harflerle yazılmış Arapça âyet ve sûreleri aslına uygun telaffuz etmek mümkün değildir. Okuduğunun mânasını bilmek farz olmamakla beraber faydalıdır. Bunu elde etmek için de namazda okuyacağı ayetlerin mânalarını -meallerden ve tefsirlerden okuyarak- öğrenmesi, asıl dili ile okuduğu sûrelerin neden bahsettiklerini bu şekilde zihninden geçirmesi mümkündür.
Yüzlerce yıldan beri müslümanlar Kur'ân-ı Kerim'in bütününü ezberlemişler, hâfız olmuşlar, hâfızlar başüstünde tutulmuş, hâfızlık cemaat içinde itibar vesilesi olmuş, bütün bunlar İslâmî geleneğin bir parçasını teşkil etmiştir.
Kur'ân-ı Kerim'in hiçbir meali ve tercümesi aslının yerini tutamaz. Bugün bazı akademisyenler "ondört asırdır Kur'ân'ın anlaşılmadığını, onu ilk defa kendilerinin doğru anladıklarını" ileri sürüyorlar. Bu demektir ki, bugüne kadar yapılan mealler ve tefsirler Kur'ân'ın yerini tutmamıştır. Yarın başka iddiacılar çıkacak, ilk defa kendi anlayışlarının doğru olduğunu ifade edecek ve -bugünküler dahil- geçmişteki anlayışların Kur'ân'ın mâna ve maksadına uymadığını iddia edeceklerdir. Şairin deyişiyle:
"Bikr-i fikri kâinatın çâk çâk oldu fakat
Perde-i ısmette kaldı ma'nî-i Kur'ân henüz"
"Kainatta çok şey anlaşıldı, bu mânada kainatın bekâreti kalmadı, ancak Kur'ân -kâmilen anlaşılma yönünden- hâlâ bakire bir kız gibidir."
Sözün özü mealler ve tefsirler, uçsuz bucaksız Kur'ân deryasından bize tankerlerle su taşırlar, fakat bunların hiçbiri denizi taşıyamaz ve hiçbiri Kur'ân'ın yerine konamaz.
Mânasını anlama şartı olmaksızın Kur'ân-ı Kerim'i vahyedildiği dilde okumanın sevabı olduğuna dair hadisler vardır.
Sayın parlementer ve benzerleri şartlanmışlık arızasına tutulmamışlar ise yazdıklarımızdan şunu anlamış olmalıdırlar: Arapça din ilimleri için vazgeçilmez bir âlet/araç dildir. Kur'ân-ı Kerim'i yüzünden ve ezbere asıl dili ile okumanın din ile -bu demektir ki din eğitimi ve öğretimi ile- yakından ilgisi vardır. İmam-hatip lisesine gidecek olan zorunlu eğitim mezunlarının daha önce Arapça ve Kur'ân dersleri almış olmalarının, bu liselerde alacakları eğitim ve öğretime önemli/vazgeçilemez katkısı vardır. Kur'ân-ı Kerim'i yüzünden okumayı öğrenmenin ve zaman zaman okumanın dinî duygu, şuur ve tatmin bakımlarından yeri doldurulamaz müsbet etkileri vardır. Bunlara ek olarak bir de "insanların bilmedikleri konularda konuşmamaları gerekir" diye bir edep kuralı vardır.
İlgililere, milyonlarca Müslümanın ısrarlı taleplerini bir defa daha duyuralım: a) Zorunlu eğitim 8 yıl olsun (imkânımız varsa daha fazla da olabilir); b) 5+3 şeklinde iki kademeli olsun; ikinci kademesinde, ortak dersler yanında farklı ve seçmeli derslerle yönlendirme yapılsın; c) 8 yılın aynı mekânda geçmesi şart koşulmasın, meslek liselerinin bünyesinde açılacak ikinci kademelere imkân tanınsın; d) Böylece İmam-hatiplerin ve diğer meslek liselerinin orta kısımları -zorunlu eğitimin ikinci kademesi adıyla- yaşatılsın veya hayata geçirilsin. Bu millet bu taleplere kulak verenleri de karşı çıkanları da unutmayacaktır.

 


İMDAT!
İmam-hatip Liselerinin orta kısmını -sekiz yıllık kesintisiz temel eğitime geçiş sebebiyle- kapatmak ve mezunlarını da yalnızca mesleğe ve ilahiyat tahsiline yönlendirmek (mecbur etmek) için açılan kampanyaya önce bilimsellik süsü/havası verildi. Eğitim ve öğretim ilkelerinin, çağdaş uygulamaların bunu gerektirdiği dile getirildi. Bu aldatmaca çıkışa ilmî cevaplar verilince, "zorunlu eğitimin sekiz yıla veya daha fazlaya çıkarılmasına itirazımız yok, ancak bu 'beş artı üç' şeklinde olsun, farklı liselerin bünyelerinde açılacak ikinci kademe zorunlu eğitim okullarında ortak ve farklı derslerle yönlendirmeler yapılsın, eğitim ilkeleri ve çağdaş dünyadaki uygulamalar asıl böyle olmasını gerektiriyor..." denilince bu sefer işi baskıya ve zorbalığa döktüler, bir kısım güçleri arkalarına alarak "doğru-yanlış, haklı-haksız biz bu okulları kapatacağız" demeye başladılar. Zor karşısında bükülenler -emaneti ehline teslim etmek, milletin sinesine dönmek yerine- kıvıttırmaya başladılar. Hem kesintisiz sekiz yıl kararı aldılar, hem de "İmam-hatip Okulları kapanmayacak" diye açıklamalar yaptılar. Sekiz yıllık kesintisiz temel eğitimin İmam-hatiplerin orta kısmını (halihazırda bu okulların bünyesindeki ortaokulları) kapattığını, bunun hem sağlıklı din ve meslek eğitimine, hem de liselerin yaşamasına olumsuz etkilerinin olacağını bildikleri halde bu kararları aldılar, bu açıklamaları yaptılar. Bununla da yetinmeyip İmam-hatip liselerini dört yıla çıkarmaya, onun da üzerine iki yıllık yüksek okul açmaya, mezunları başka fakültelerde yüksek öğrenim hakkından yoksun bırakmaya niyetlendiler.
Anlaşıldı ki, sekiz yıllık kesintisiz temel eğitimin asıl gerekçesi İmam-hatiplerin ortasını kapatmak, lisesini azaltmak ve mezunlarını yalnızca meslekte kullanmaktır. Peki bunun gerekçesi nedir? Yapılan açıklamalara göre iki temel gerekçe vardır: a) İki tip insan yetişiyor; b) Bu okullardan mezun olanlar şeriatçı oluyorlar ve Refah Partisi'ne oy veriyor, oy topluyorlar. Bu gerekçelerden birincisine daha önceki bir yazımızda cevap vermiştik. İkincisine gelince, bir kere bu okullardan mezun olanların farklı siyasî eğilimler içinde oldukları, farklı grup ve cemaatlerin içinde veya müstakil bulundukları bilinmektedir. Şeriatçı olmalarından maksat Müslüman olmaları ise bu tabiîdir. Buna itiraz edenler de farkında olmadıkları halde -bu mânada- şeriatçıdırlar. Eğer maksat rejim düşmanı olmaları ise bunun için de ortada vesika ve eylem olması gerekir. Devletin kontrolü altında eğitim-öğretim yapan bu kurumları böyle bir töhmet altında bırakmaya kimsenin hakkı yoktur. Ayrıca -vaktiyle Dev-Lis örgütü örneğinde olduğu gibi- başka liselerde rejimle ters düşen öğrenciler olduğunda bunlar kapatılmazken İmam-hatiplerin "olabilir" diye kapatılması akla ziyan bir davranıştır. Türkiye'de İmam-hatiplerden şu kadar fazla başka liseler ve okullar var, aydınları var, askerler var, rejimin güçlü ve eli silahlı bekçileri var. Bütün bunlara karşı İmam-hatiplilerin rejim karşıtı nasıl bir eylemleri olabilir? Her Müslüman potansiyel olarak şeriatçidir ve onun çocukları da böyle olabilir, bunları da mı yok edeceksiniz? Hem bu kadar Müslüman yetmiş yıldan beri kaç kere rejimi değiştirmek için eyleme kalkıştı? Okulları kapatınca İslâmî eğitim, öğretim ve tercihler sona mı erecek? "Komşu ülkelerde önceden tedbir alınmadığı için sonra iş işten geçti" diyorlarmış, insan haklarına yer verilen bir rejimde/ülkede böyle bir mantıkla hak ve hürriyetlerin çiğnendiği nerede görülmüştür? Hakların çiğnendiği, demokrasinin rafa kaldırıldığı ülkelerde güzel sonuçlar mı alınmış, öyleyse niçin kan gövdeyi götürüyor? Devletin vazifesi hakları ve hürriyetleri kötüye kullananları -bu suç oluştuğu ve isbat edildiği zaman- yakalamak ve cezalandırmaktır, temel hak ve hürriyetleri kısıtlamak değil.
Yukarıda sıralanan gerekçeler ve savunmalar bir yana -bunların peşin hükümlüleri ikna edeceğini ummuyoruz- eğer hükümet ve Meclis, her ne pahasına olursa olsun iktidarda ve makamda kalma uğruna sekiz yıllık temel eğitimde ısrar eder, iki kademeliye ve böylece İmam-hatiplerin bünyesinde ikinci kademeye imkân vermezlerse ülkenin ve bu okulların asıl sahipleri olan halkın, iradesini, hukuk içinde kalarak ortaya koyması gerekmektedir. Bunun için yapılacak birçok iş, gösterilecek çaba, gidilecek yol, alınacak tedbir vardır. Önce ülke sathındaki parti teşkilatlarını ziyaretle, onlara işin gerçeğini, girilen yolun vehametini anlatmakla işe başlamak gerekir. Bunun arkasından merkeze yazılı, sözlü, ziyaretli irade beyanları gelir...
Bu okulları açtıran, binalarını yaptıran, çocuklarını buralarda okutan, kendi öz varlığı gibi sahip çıkan halkımıza "imdat!" diyoruz; geri gitmesini, elde ettiği hakları kaybetmesini değil, gelişerek yaşamasını istiyorsa sesini çıkarsın, iradesini ortaya koysun, istemiyorsa -bizim, diğerleri gibi- halka rağmen var olmak gibi bir talebimiz de yoktur.

 


 

 

ŞİMDİ NE OLACAK?
Son hükümetin kesintisizi sekiz yıllık zorunlu eğitimi uygulamaya koyduktan sonra seçime gitmek üzere kurulduğu anlaşılmıştır. Sekiz yıllık kesintisiz zorunlu eğitim İmam-hatiplerin orta kısımları ile Kur'ân kurslarının kapanması demektir; çünkü Kur'ân kurslarında hâfızlık yapacak olan öğrenciler beş yıllık ilk okul öğreniminden sonra bu işe başlarlar, sekiz yıldan sonra Kur'ân kursuna gitme ve hafızlık yapma işi zor veya imkânsızdır. İmam-hatiplerin orta kısımlarını kapatmak isteyen zihniyet aynı zamanda lisesinden mezun olanların da yalnızca İmam-hatip olmasını, alacaksa buna uygun (ilâhiyât) tahsili almasını, başka yüksek öğretim kurumlarına alınmamasını savunmakta, bunu da gerçekleştirmek üzere planlar yapmaktadır; koalisyon ortaklarından birinin lideri "hem Millî Eğitim Bakanlığını, hem de Diyanet'e bakan Devlet Bakanlığını bu maksatla aldıklarını" açıkça söylemiştir.
Onlar böyle yapmak istiyorlar; biz (İmam-hatiplerin, Kur'ân kurslarının iyileştirilmesini, fakat asla kapanmamasını, sekiz yıllık zorunlu eğitimin buna göre düzenlenmesini, ayrıca bütün zorunlu ve ortaöğretimde isteyene din eğitimi imkânı verilmesini, bu ülkede isteyen kimsenin -başkalarının hak ve hürriyetlerine dokunmadan- Müslümanca yaşayabilmesini isteyen biz) ne yapacağız? Biz de bütün demokratik ve meşrû imkânları kullanarak istediğimizi elde etmeye çalışacağız; bu cümleden olarak:
1. Siyasî partilerin merkez ve taşra teşkilatlarını devamlı ziyaret ederek talebimizi dile getirecek, yardımcı olmalarını isteyeceğiz.
2. Milletvekilleri ile devamlı olarak temas kuracak, İmam-hatiplerin orta kısımlarını kapatacak şekilde kesintisiz sekiz yılllık zorunlu eğitimi getirecek mevzuatın Meclis'ten geçmemesi için gayret göstermelerini, oylarını buna göre kullanmalarını talep edeceğiz.
3. İmam-hatip okullarının, belli bir partinin değil, milletin okulları olduğu gerçeğini anlatacak, zıt görüntülere meydan vermeyeceğiz.
4. Karşı taraf yanlış yolda ısrar eder ve istediğini de yaparsa bu işin peşini bırakmayacak, istediğimizi alıncaya kadar mücadeleye devam edeceğiz. Bir müddet "ortasız İmam-hatip liseleri" öğretim yapacaksa bunların öğrencisiz kalmaması için gerekli tedbirleri alacağız.
5. Okullarda, camilerde ve kurslarda dini ve Kur'ân'ı öğrenme, din eğitimi alma imkânı elimizden alınırsa -ki bunu da isteyenlerin bulunduğu görülmektedir- her yeri ve imkânı kullanarak Kur'ân'ı ve dini öğrenmeye, öğretmeye ve yaşamaya çalışacağız.
6. Yuvadan başlayarak üneversiteye kadar çok sayıda özel okul açacağız. Bu okullarda hem kaliteli eğitim ve öğretimin nasıl yapılacağını, hem de din ve vicdan hürriyetinin nasıl sağlanacağını başkalarına göstereceğiz.
Bu dava bitmez; çünkü bu dava Müslümanın varoluş sebebidir.

 


HER EV BİR OKUL, HER İMAM-HATİPLİ BİR ÖĞRETMEN
Yazın sıla ziyaretinde bir Anadolu esnafının dükkanında otururken tanıdık bir müezzin geldi; bir müddet oturduktan sonra dükkanın bir köşesine çekildi ve çırağa Kur'ân dersi verdi. Hayret ve takdirle izledikten sonra sordum, usta şu cevabı verdi: "Çocuk Kur'ân okumayı bilmiyordu, dinî bilgileri de eksikti; hem zenaatı öğrensin, hem de dinini diyanetini, Kur'ân'ınını öğrensin diye müezzine rica ettim, her gün gelip ders veriyor, Kur'ân'ı söktü, iyi gidiyor..."
O günden bu yana gördüklerimi ve duyduklarımı unutmuyor, zaman zaman da üzerinde düşünüyorum; unutturmayan ve düşündüren vakıalar ise Türkiye'de, özellikle din eğitimi alanında olup bitenlerdir. Bilindiği üzere son zamanlarda alınan tedbirler ve yapılan kanunî düzenlemeler sonunda Müslümanların, çocuklarına 16 yaşından önce doğrudan İslâm'a yönelik din bilgisi ve eğitimi verme, Kur'ân okumayı öğretme imkânları ellerinden alınmıştır. Artık hafta sonu ve yaz tatillerinde çocuklarımız Kur'ân kurslarına ve camilere gidemeyecekler, buralarda Kur'ân ve din dersleri alamayacaklar. Okullarda mecburi olan Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi derslerinde de Kur'ân okutulmadığını ve İslâm dini eğitimi verilmediğini biliyoruz. Peki bu milletin çocukları, eğitimin uygun çağında; yani en azından ilkokul çağından itibaren İslâm dini ve Kur'ân eğitim ve öğretimini nerede ve nasıl alacaklar? İşte Anadolu'da gördüğüm uygulama bana, çözüm için ilham kaynağı oldu.
Bugüne kadar İmam-hatip okullarına girmiş, bir müddet okuduktan sonra ayrılmış veya mezun olmuş insanımızın sayısı iki milyona yakındır. En azından bir milyon da başka kaynaklarda Kur'ân ve din öğretim ve eğitimi almış Müslüman vardır. Bunlar içinden Kur'ân'ı düzgün okuyan, İslâm'ın esaslarını da ehl-i Sünnet çerçevesi içinde doğru öğrenmiş bulunan iki milyon insan, Allah rızası için onar kişiye Kur'ân ve İslâm temel bilgileri öğretseler -mesela bir yılda- yirmi milyon insan Kur'ân okumayı öğrenir ve İslâm'ın temel bilgilerini edinmiş bulunur. Bu öğretim faaliyeti içinde zorlamadan ibadet eğitimi de verilebilir. Verecek olanları bildik diyelim; dersi nerede verecek, eğitim ve öğretimi nerede yapacaklar? İşte bu sorunun cevabını Anadolu esnafı bulmuş. Buradan yola çıkarsak "her ev, her dükkan bir okul, her bilen bir öğretmen olur".
Öğretmenler hiçbir menfaat beklemeden öğretmeye talip olacak ve gerekirse ev ev, dükkan dükkan dolaşarak ders vermeye hazır olduklarını bildirecekler. Öğretecekleri İslâm, "ehl-i Sünnet İslâm'ı" olacak, bu ortak din bilgisinin kıyısında, kenarında kalan, tartışılan, belli gruplara ve cemaatlere ait bulunan detaylar üzerinde durmayacaklar, hiçbir öğretmen kendi mensup olduğu dar grubun propagandasını yapmayacak, ona adam kazanma gayreti göstermeyecek. Bütün gayret ortak İslâm için olacak, bütün himmet İslâm'ı sevdirmeye ve yaşatmaya yönelik bulunacak.
Buradan, başta İmam-hatipliler olmak üzere Kur'ân'ı ve İslâm'ı öğretme imkânına sahip bulunan herkese sesleniyorum: Amel defterinizde "on kişiye Kur'ân okumayı ve İslâm'ın temel bilgilerini öğretti" kaydı bulunsun. Bu size dünyada şeref, âhirette saadet vesilesi olarak yeter ve artar!

 


 

 

BİR PAŞAYA GÖRE İMAM HATİP LİSELERİ
Bir gazetenin (Gözcü, 2 Mayıs, s.3) haberine göre MGK toplantısında bir paşa, başbakanı fena halde sıkıştıran sorular sormuş, bunlardan birisi de şöyle: "İmam-hatip Liselerinin miktarı ve maksadı kanuna aykırıdır. İmam-hatip öğrencilerinin yasalar, tüzükler ve yönetmeliklere aykırı giyinmeleri devam etmektedir. Üniversitelere türbanla girilemeyeceğine dair Anayasa Mahkemesinin kararı vardır. Fakat yürütme tarafından uygulanmamaktadır..."
Paşanın Başbakana sorduğu bu soruların onu sıkıştırdığını zannetmiyorum; çünkü bu sorularda önemli bilgi eksiklikleri var. Birçok konuda -mesela irtica ve şeriatın terörle işbirliği yaptığı iddiasında- olduğu gibi eksik istihbarata, yanlış bilgilendirmeye ve maksatlı yorumlara dayanıyor. Kısaca açıklamak gerekirse:
1. İmam-hatip Liselerinin miktarını sını
rlayan bir kanun yoktur. Tevhid-i Tedrisat Kanununda geçen "din hizmetlerinin ifası için okullar açılır" mealindeki ifade bu okullara devam eden bir kısım öğrencilerin din hizmeti dışında bir tahsile ve mesleğe yönelmelerine engel değildir. Böyle olsaydı adı geçen kanun, temel insan hak ve hürriyetlerine (öğrenim hakkına) aykırı olurdu.
2. İmam-hatip Liselerinin maksadı, diğer meslek liseleri gibi "hem mesleğe hem de yüksek öğrenime öğrenci hazırlamaktır", bu maksat Milli Eğitim Temel Kanununun ilgili maddesinde aynen bu ifade ile yer almıştır. Kanunda meslek adamı yetiştirme amacının zikredilmesi, bu okulların amaçlarından yalnızca birini ifade etmektedir. Bu ifadeyi, diğer amacı engelleyecek şekilde yorumlamak maksatlıdır, kanunun lafız ve ruhuna aykırıdır. Uygulama da kanuna uygundur; İmam-hatip liselerinden mezun olan öğrencilerin bir kısmı mesleğe girmekte, bir kısmı ilâhiyat fakültelerinde, bir kısmı da diğer dallarda yüksek öğrenime yönelmektedirler. Bu durum kanunların lafzına ve ruhuna (maksadına) uygundur, bir aykırılık yoktur.
3. Gerek İmam-hatip liselerinde ve gerekse üniversitelerde inançlarına uygun olarak giyinen ve örtünen kızlarımızın açılmalarını âmir kanunlar, tüzükler, yönetmelikler ve kararlar varsa bunlar insan haklarına ve özellikle "din ve vicdan hürriyetine" aykırıdır, derhal yenileri ile değiştirilip yürürlükten kaldırılmaları icab eder. Eğer kızlarımız "ya başını açacaksın, yahut da okumayacaksın" şeklinde bir ikilem ve dayatma karşısında bırakılırlarsa, "ya okuma hakları veya inançlarına uygun yaşama" hak ve hürriyetleri ellerinden alınmış olur. İşte bu karar ve tutum insan haklarına aykırıdır.
Laik demokrasilerde dinî inancın hak, gerçek, sahih olup olmadığı devleti ilgilendirmez. Her fert bir şeye inanır veya inanmaz; inanan ve inandığını -kendi anlayışına/yorumuna göre- yaşayan bireye devlet "senin inancın ve anlayışın şu dine, bu mezhebe uygundur veya değildir, bu sebeple şöyle anlaman, uygulaman gerekir" diye bir müdahalede bulunamaz. Hak ve hürriyetleri kısıtlayan genel ilkelerden birisi olan "kamu düzeni ve umumî ahlâk" ise kızlarımızın örtünmesine engel değildir. Çünkü bu türlü giyinme ve örtünme ne kamu düzenini -ve yönetmelikler buna göre yapıldığında okul düzenini- bozar, ne de umûmî ahlâka aykırıdır. Bugün üniversitelerimizde başını örten ve örtmeyen kızlarımız kardeş kardeş geçinmekte, aralarında dostça ilişkiler kurmaktadırlar. Düzeni bozanlar bir kısım siyasîler, ideoloji bağnazları, gözü dönmüş militanlardır.
Anayasa Mahkemesinin kararı, üniversitelerde kıyafeti serbest bırakan kanunu iptal etmiyor, bu kanun yürürlüktedir. Karar bir yorum getiriyor; bu yorum da -Anayasanın ilgili maddesine göre- "yürürlük özelliği olan bir mevzûat" teşkil etmez. Yoruma uygun yeni bir düzenleme yapılmadıkça serbestlik getiren kanun uygulanır; yönetmelikler ve genelgeler de kanuna aykırı olamaz.

 


 

YÖNLENDİRME
İnsanın akıl sahibi, yanlı ve yönlü bir canlı olduğu bilinmektedir. Her ne kadar lazım olduğu yerde ve zamanda yansızlıktan söz edilirse de bunu "yanını gizleme" manevrası olarak anlamak gerekir. İmam-hatiplerle ilgili tartışmalarda yönlendirme konusu bir daha gündeme gelmiş oldu. İmam-hatip liselerinin bünyelerinde -aynı çatı altında, tek yönetime bağlı olarak- öğretim yapan ortaokulların "zorunlu temel eğitimin ikinci kademeleri olarak" kalmasını, kapatılmamasını isteyenlere karşı çıkanların bir grubu, kesintisiz ve tek programlı sekiz yıllık zorunlu eğitim isterken bir kısmı da bunun, son yıllarında seçmeli derslerle yönlendirmeli olmasını teklif etmektedirler. Aslında bu teklif eğitim ilkelerine ve dünyadaki uygulama örneklerine ters düşmüyor, fakat seçmeli dersler arasında Arapça ve Kur'ân derslerinin de bulunması ihtimali laikçilerin şiddetli tepkilerine ve muhalefetlerine yol açıyor. Bunlara göre Arapça ve Kur'ân derslerinin seçmeli olarak konması bile bütün temel eğitim okullarını İmam-hatipleştirecek ve öğrencileri baskı altında dine yönlendirecektir. Öğrenciler 18 yaşına kadar -hiç olmazsa 16 yaşına kadar- hiçbir yönlendirmeye tâbi tutulmamalı, bu yaşa gelince kendi yön ve yanlarını, kendi akılları ve serbest iradeleriyle tayin etmelidirler...
İlk bakışta masum ve makul gibi gözüken bu yaklaşım, sinsice ve kurnazca tertiplenmiş bir tuzaktır. Bu tuzağı hazırlayanlar, çocukların çok küçük yaşlarından itibaren eğitim çevresi (aile, medya, sanat vb.) vasıtasıyla durmadan etkilendiklerini, kesintisiz olarak yönlendirildiklerini veya yön ve yan seçimlerini belirleyecek bilgi ve eğilimlerle donatıldıklarını bilmeyecek kadar cahil veya gafil olamazlar. Sûret-i haktan görünerek, ilim postuna bürünerek demek istedikleri şudur: Çocuğu, yönlendirmeye karşı direniş kazanacağı, yönlendirilmesi güç hale geleceği çağa kadar biz (laikçiler, inanç veya uygulama bakımlarından dinden uzak olanlar) yönlendirelim. Bu yönlendirmenin içine din unsuru asla girmesin, hatta mümkün olursa inanca ve dinî hayata karşı öğrencileri ilgisiz veya soğuk kılacak yönlendirmeler yapılsın. (Bu, Türkiye'de, okul, medya, sanat vb. aracılığı ile zaten yapılmaktadır.) Öğrenci zorunlu temel öğretimi böyle bir yönlendirme ile tamamladıktan sonra mesleğe ve dine yönelmede serbest bırakılsın...
Evet özgürlükçü eğitimcilerin demek istedikleri budur. Onlara göre Anayasanın, çocuğun dinini ve din eğitimini seçme ve yaptırma hakkını ve vazifesini ana babaya veren madde de kaldırılmalıdır; çünkü -bunların- istedikleri yaşa ve başa gelmeden ana babaların çocuklarına din seçmeleri, din eğitimi vermeleri veya verdirmeleri, halkının çoğu Müslüman olan bu ülkede, çocukların küçük yaşlarından itibaren İslâm'ı din olarak benimsemelerine ve bu dinin bilgisini, eğitimini almalarına sebep olacaktır. Böyle olunca da ülke çocuklarını dinden uzaklaştırmak zorlaşacaktır. İnanan ve inandığını yaşayan asker-sivil bürokrat ve aydınların çoğalması rejimi tehlikeye düşürecektir. rejimi koruyabilmek için her tedbir, her vasıta, her çare mübahtır, serbesttir, meşrudur. Bu tedbirler ve çareler demokrasiye, insan hak ve hürriyetlerine aykırı olsa da meşrudur. Fert olarak insanın, toplum olarak çoğunluğun iradesi değil, bir seçkin ve seçkinci gurubun iradesi önemlidir, hatta kutsaldır; ona tapılır ve her şey ona kurban edilir.
Bizim demek istediğimiz ise şudur: Hiçbir eğitim veya hukuk ilkesi, sekiz yıllık zorunlu temel eğitimin 5+3 şeklinde iki kademeli düzenlenmesine, ikinci kademede bazı seçmeli derslerin konmasına, bu kademelerin ayrı binalarda, mesela meslek liselerinin içinde ve yanında olabilmesine engel değildir. Batı ülkelerindeki çağdaş uygulama da böyledir; zorunlu eğitimin ilk beş veya altı yılından sonra yatay ve dikey geçişlere imkân veren kademeler mevcuttur. Bizde olmamasının tek engeli siyasî ve ideolojik olan engeldir, dine karşı tavırdır, din eğitiminin yaygınlaşmasının getireceğinden korkulan (vehmedilen) tehlikedir. Böyle bir vehmin (olmayacak şeyi düşünüp var saymanın) makul ve meşru taleplere karşı bir engel olarak dayatılması çağın aklına ve hukuk anlayışına sığmaz.
Bu millet dindarlardan hiçbir zarar görmedi ve görmez. Dindarların istediği, başkalarını kendileri gibi yaşamaya zorlamak değil, kendi dinî hayatlarını serbest yaşamak ve bu konuda baskıya, dayatmaya maruz kalmamaktır. Milli irade ile çatışmaktan vazgeçmek akl-ı selimin emri, millet ve memleket menfaatinin gereğidir.

 


ANLATMAK MI, ALDATMAK MI?
Ya mevkileri veya titrleri itibariyle önemli sayılan bir kısım medyatik şahıslar ikide bir halkın karşısına çıkarak "sekiz yıllık kesintisiz eğitim yasasını meclisten geçirmek suretiyle size iyiliklerin en büyüğünü yaptık, bunun -din eğitimi dahil- hiçbir şeye zararı yok, hiçbir hakkı elinizden almış değiliz, ama siz bir türlü anlamıyorsunuz, yahut da biz bu büyük iyiliği size bir türlü anlatamıyoruz" diyorlar. Biz de diyoruz ki, siz yapıp ettiklerinizi iyi anlatıyorsunuz anlatmasına da yalnız halkı aldatamıyorsunuz, karaya ak dedirtemiyorsunuz, iktidar hırsıyla işlediğiniz cinayetlerin hesabını verememe, ağır faturasını ödeme sıkıntılarını yaşıyorsunuz. Siz söylemeseniz de bizim anladıklarımıza gelince:
1. Yangından mal kaçırır gibi sekiz yıllık zorunlu eğitimi kanunlaştırıp yürürlüğe koydunuz; yaptığınız kağıt üzerinde ve propaganda sözlerinde kalmaya mahkûmdur. Çünkü şartlar ve altyapı hazır değildir, binlerce problem vardır, pekâla tedricen yürürlüğe koyabilirdiniz, şartlara göre hareket edebilirdiniz. Sekiz yıllık zorunlu eğitimi İmam-hatip dostlarının istemediğini ima ederek iftira ediyorsunuz. Biz bunu sizden daha fazla istiyoruz; yalnız siyasî ve ideolojik amaçlarla değil, ülke insanının bilgi, eğitim ve kültür seviyesini yükseltmek amacıyla istiyoruz. Sizler bu kafayı değiştirmedikçe zorunlu eğitimi 18 yıla çıkarsanız bile yine de okumuş cahiller, kalitesiz diplomalılar yetiştirmekten kurtulamazsınız. Nitekim hâlihazırda resmî okullardan okumuş cahiller ordusu çıktığı içindir ki, halk özel okullara akın ediyor.
2. İmam-hatiplerin orta kısımlarını kapatmak ve örgün din eğitimini engellemek, irtica paranoyasına yakalanmış bazı çevrelerin müsekkin hapı haline geldiği için -ilim aksini söylediği, aksi doğru olduğu, milyonlarca insan kesintili istediği halde- zorunlu eğitimi kesintisiz (aynı binada, aynı yönetim ve program içinde) planladınız.
3. Okul çağındaki çocukların ve gençlerin eğitim ve öğretim yerleri okullardır; başka hiçbir yer ve kurum okulların yerini tutmaz, okulların yerine konamaz. Doğrusu bu olduğu halde din eğitimi ve öğretimini (İslâm gibi belli bir dinin isteğe bağlı eğitim ve öğretimini) okul dışına (Diyanetin, belli bir yaşa gelmiş çocuklara yapacağı yaz kurslarına, gece kurslarına vb.) atmaya teşebbüs ettiniz, bu da Meclis'ten geçmedi, aldatmaca teşebbüsünüz önlendi, Diyanete verdiğiniz görev zaten yapılmakta idi, onu da biraz daha daralttınız.
4. İmam-hatiplerin orta kısmını kapattığınızı nihayet itirafa mecbur oldunuz; ancak lise kısmının önüne koyduğunuz bir yıllık hazırlık sınıfını öne sürerek bunun da İmam-hatiplere bir iyilik olduğunu, üç yılda alacaklarından daha fazla Kur'ân ve Arapça dersi alacaklarını iddia ettiniz. Şimdi buradaki yanlışları ortaya koyalım:
a) İmam-hatip Liseleri hem mesleğe, hem de -puanını tutturabildiği her nevi- yüksek öğretime öğrenci hazırlayan ortaöğretim kurumlarıdır ve bizce bu vasfı, bu özelliği eşiktir, vazgeçilemez bir şarttır. İmam-hatip liseleri bu işlevlerini ancak dört yıllık bir program içinde gerçekleştirebiliyorlar. Buna bir de hazırlık eklediğiniz zaman lise beş yıl olur. Şurada üç yıllık liseler dururken hangi genç beş yıllık liseye gider!?
b) "Liseyi üç yıla indiririz" derseniz ya meslek derslerini, yahut da diğer dersleri (yüksek öğrenime hazırlayan dersleri) azaltacaksınız demektir. Bu takdirde İmam-hatiplerimize iki kötülükten birini yapmış olmaz mısınız? Yoksa zaten maksadınız bu mu?
c) Kırk kere yazıldı, söylendi; İmam-hatip okulları, çocuklarına hem ortaöğretim, hem de din eğitimi verdirmek isteyen velilerin seçtikleri bir öğretim kurumu idi. Bu veliler din eğitimini çocuklarına onbeş yaşlarından sonra değil -çünkü vakti geçer, gecikir, daha öncesinde ihtiyaç vardır- en azından oniki yaşlarından itibaren verdirmek istiyorlardı. Siz sekiz yıllık kesintisiz ile bu imkânı ortadan kaldırdınız. Hazırlık sınıfınız da buna asla cevap vermez, zaten bu sınıfın öyle bir iddiası da yoktur. Mecburi olan "Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi" dersi ise adından da belli olduğu üzere belli bir dinin eğitim ve öğretimine yönelik değildir.
Şimdi söyleyin bakalım: Anlamamış mıyız, aldanmamış mıyız ?
Hadi şahsî menfaatlerini hükümeti düşürmekte görenler yeni iktidardan alacaklarını aldıkları için diyet borcu olarak bunları yazıyor ve söylüyorlar, iyi niyetli ve memleketsever bildiğimiz bazı kimseler neden onlara çanak tutuyorlar? Cehennemde iyi niyetli ahmakların büyücek bir koğuşları bulunduğu için mi?

 


 

PARTİ VE İMAM HATİPLER
70'li yıllarda idi, İzmir Akevler'de tabip ve akademisyen bir dost ile beraber iken radyodan bir parti başkanının "İmam-hatip mezunlarını Harbiye'ye dahi aldıracağız" dediğini duyduk; dostumla gözgöze geldik, ikimiz de aynı şeyleri düşünüyorduk: "Bu bir siyasî beyandır, oy alma amacıyla İmam-hatipleri harcamaktır, mezunların yüksek tahsil imkânlarının önünü tıkamaktır..."
Aynı lider daha sonraları da devamlı olarak bu okulları kullandı, hepsini kendilerinin açtığını söyledi -bakılınca anlaşıldı ki, ya hiçbirini açmamış, yahut pek azını açmışlar-, derken bundan önceki hükümette yarımyamalak ve şeklen iktidara geldi. İmam-hatiplerin birçok eksiği ve ihtiyaçları vardı; bunlara ciddi ve planlı bir şekilde el atılmadı. Mezunların ilahiyat dışında yüksek öğrenimleri iyice kısıtlanmıştı, önleri açılmadı. Birçok tamamlanmış bina vardı, buralarda yeni İmam-hatip okulları açılmadı (sayın Altıkulaç'ın takip ve gayreti ile şube şeklinde devam eden kısımların bağımsız okullar haline getirilmesi ayrı bir olaydır). Partinin yanlış tutumu yüzünden "arka bahçe" iftirası ortaya atıldı, sonunda sol ve liberal partiler ile bunların asker ve sivil destekçileri bu okulların orta kısmını kapatmaya karar verdiler. 8 yıllık kesintisizi dayattılar, parti bunu istifa sebebi sayacak yerde "Biz tasarıyı sevkederiz, Meclis'te ise parti olarak olumsuz oy veririz, diğer partiler çoğunluğu sağlar da kanunu çıkarırlarsa -böylece İmam-hatiplerin ve diğer meslek liselerinin orta kısımları kapanırsa- ne yapalım, demokrasi budur" demeyi tercih ettiler ve okullar kapandı.
Birkaç gün önce Anadolu turuna çıktılar, aynı liderin yine halkın önüne çıkarak "İmam-hatip okullarını açacağız" dediğini duyunca tüylerim ürperdi. Bütün bu olup bitenler gözümün önünden gelip geçti. Başkalarının işine daha çok yarayan bu iktidar o kadar önemli mi idi ki, her şey onun için feda ediliyor ve kullanılıyordu? Gücün, imkânların ortada iken, hiçbir şey değişmemişken milletin gözünün içine baka baka "İmam-hatipleri açacağız" cümlesini nasıl telaffuz edebiliyordun? Yıkmadan yapamıyorsan, değerliyi değersiz için harcamadan yola devam edemiyorsan bu ısrar niçin? Muhalefette hizmet yok mu? Bazı şeyleri söylemeden yapmak mümkün değil mi? "Sen denize yem at, balık bilmezse Hâlık bilir" cümlesini hiç işitmediniz mi?
Biz İmam-hatipliler ve İmam-hatipli dostları şunu istiyoruz: Öncelikle genel olarak din eğitimi, sonra da İmam-hatip okulları bir partinin, grubun, cemaatin işi olmasın. Müslüman olan ve az-çok Müslümanca yaşamak isteyen bütün insanımızın işi ve meselesi olsun, bu iki konuyu kimse siyasî istismar aracı yapmasın, başka konularda, davalarda ve meselelerde ayrılanlar bu iki konuda birleşsinler, bunları bir milli mesele olarak görsünler, partiler ve guruplar arası uzlaşma ve işbirliği yollarını arasınlar, din eğitimini rayına oturtmaya ve İmam-hatiplerin ve diğer meslek liselerinin orta kısımlarını -diğer meslekçilerin de yararlanacağı, zorunlu eğitimin üç yıllık ikinci kademesi şeklinde- açmaya muvaffak olurlarsa bunun maddî ve manevî rantı, ecri ve şerefi hepsine ait olsun.
Lütfen bu sese kulak verilsin!

 


BİR HALI DA BİZİM MESCİDDEN ALMIŞLARDI
(Açık Dilekçe)
"Keskin'de camiden halılar alınmış ve sahneye serilerek üzerinde bir bayan sanatçı şarkı söylemiş" haberini TV'den izleyince zihnimde bir hatıra canlandı; kıssadan hisse, hisseden de iyi bir sonuç çıkar umuduyla onu bir anlatayım dedim. 1960 ihtilali yapıldığında İstanbul-Fındıklı'da, bir ilkokulun çatı katına taşınan Yüksek İslâm Enstitüsünün ikinci yılını yaşıyorduk. Milletin oyuyla iktidara gelemiyen Halk Partisi ihtilal sayesinde iktidara gelmiş gibi oldu, din karşıtı çevreler harekete geçti, Köy Enstitülerinin ihyasından İmam-hatiplerin ve Yüksek İslâm Enstitüsünün kapatılmasına kadar birçok talep onlardan askerlere intikal etti; onlar fikir veriyor, askerler de icra ediyorlardı. Belki olay çıkartarak Enstitüyü kapattırmaya zemin hazırlamak için, belki de başka maksatla Enstitü'nün müdür yardımcısı, bir odadan ibaret olan mescidimizin, havları tamamen dökülmüş eski halısını gece oradan aldırmış ve yeni yaptırdığı Atatürk köşesine serdirtmişti. (Bu muavin, Halk Partisi ileri gelenlerinden birinin yakını idi ve kendisi de ilahiyatçı değildi.) Biz yatılı okuyorduk, sabah namazı için mescide gidince halının olmadığını gördük, biraz sonra da nerede olduğunu öğrendik. Tabiî bir infial hasıl oldu, birçok eylem teklif ve teşebbüsü ortaya çıktı, sonunda "bu bir oyun olabilir, oyuna gelmeyelim, ekmeklerine yağ sürmeyelim, işi başka yönlere çekerler, amacından saptırırlar, haklı iken haksız hale geliriz, sabredelim, zamanını bekleyelim, halıya da bir çare bulunur" fikri galip geldi. Belki bir gün bile geçmeden varlıklı bir mü'min tarafından hemen yeni bir halı gönderildi, mescidimiz yeniden şenlendi ve eskisinden daha güzel oldu.
Kıssadan hisse deyince de aklıma -oradan hiç çıkmayan- İmam-hatiplerin ortası geldi. Bir şeyleri bahane edip onu elimizden aldılar, fakat eski halının yerine gelen yeni halı gibi daha canlı, düzgün ve daha amacına uygun olarak yenileri gelecektir. Onu isteyenler "bir avuç gösterici" diye küçümsenen küçük gruplardan ibaret değildir, bunun böyle -bizim iddia ettiğimiz gibi- olduğunu ilk seçimde veya yapılacak dürüst bir araştırmada herkes görecektir. Ama seçimi beklemeden, kimse zarar görmeden, millet ikiye bölünmeden, onların bir kısmı devlete ve yöneticilere küsmeden bu yanlışı düzeltmek hem mümkün, hem de çok kolaydır. Bunun için şu açık dilekçemin işleme konması ve sonuçlandırılması yeterlidir:

İlgili Makamlara
Bir öğrenci velisi olarak bizleri yanlış anladığınız için çok üzülüyoruz. İmam-hatiplerin orta kısımlarının kapatılmasına razı olmayan bizler, zorunlu eğitimin sekiz yıla çıkmasına karşı değiliz, tam aksine -bu eğitimin içeriği millî ve kalitesi yüksek olması şartıyla- onu cân u gönülden istiyor ve destekliyoruz. Bunun yanında bir isteğimiz daha var; hem İmam-hatiplerin orta kısımlarının yerini tutacak okulların bulunması, hem de diğer meslek liselerine uygun yönlendirme yapılabilmesi için sekiz yıllık temel eğitimin son üç yılının, isteyenler için mevcut meslek liselerinin bünyesinde açılacak "ikinci kademe temel eğitim okullarında" verilmesi imkânını, sekiz yıllığın bu imkâna göre tâdilini diliyoruz. Bu dileğimiz kabul edilirse zorunlu temel eğitim yine sekiz yıl olacak, kalite yine olumsuz etkilenmeyecektir. Yalnızca sekiz yılın son üç yılında velilerin ve öğrencilerin isteğine bağlı olarak eğitimin mekânı, ortamı ve kısmen programı değişecek, eğitimde baskı ve kalıplama yerine biraz daha özgürlük ve demokrasi gelecektir.
Gereğini arzederim.
İmza (Milyonlarca veliden bir veli)

Tepeden aşağılara doğru birçok önemli kişi bize, istemediğimiz ve yapmadığımız şeyleri nisbet ederek her gün yeni şovlar sergileme yerine milletin bu dilekçesine kulak assalar ortada problem kalmayacaktır.

 


 

ON EMİR YERİNE
Müslümanlar!
1. İmam-hatip liselerinin orta kısımları kapandı ve örgün eğitim kurumları (okullar) içinde din eğitimine yer verilmedi diye üzülmeyin; üzücü gözüken birçok olayın arkasında yatan hayırlı sonuçlar olabilir.
2. Yanlış hesap Bağdat'tan döner; sekiz yıllık zorunlu eğitim -içi iyi doldurulur, kaliteye öncelik verilirse- iyi olabilir, ancak bunun kesintisiz olması yanlıştır, değiştirmek ve düzeltmek için devamlı ve meşru gayretler gösterin.
3. Hakkınızı koruyun ve arayın, saldırmayın, ama pasif de olmayın; İslâm'ın talimatı "vurana öteki yanağını da çevir" değil, "saldırana aynı ölçüde cevap ver" şeklindedir. Hakkı korumak ve aramak için yerli mevzuatın tükendiği yerde insan hakları kurum ve kuralları, tabiî hukuk, evrensel adalet ve hakkaniyet vardır.
4. Anadolu'yu dolaşırken bir daha gördüğüm, ümidimi artıran ve heyacanımı kamçılayan "kayıtsız din eğitimine" devam edin. (Anadolu'yu dolaşırken küçük, büyük yerleşim birimlerinde, camilerin bulunduğu mahallerde, başlarında takke oğlan çocukları ile başlarında tülbent kız çocuklarının, ellerinde cüzler ve Mushaflarla camilere dolup taştıklarını, camilerin balyapan arılara mahsus kovanlara döndüğünü gördüm. Esnafın dükkanlarında, çıraklarına Kur'ân ve din dersi aldırdıklarını gördüm...)
5. Sekiz yıllık temel eğitimde ve ortaöğretimde milyonlarca çocuğumuz var. Bunların hepsi bizim çocuklarımız; iyi yetişmeleri, değerlerimize sahip olmaları, kötü ahlâk ve alışkanlıklardan korunmaları için yardımcı olun. Bu yardımın en iyi şekillerinden biri de anaokullarından üniversiteye kadar "özel öğretim kurumları" açmaktır; birleşin ve açın.
6. Kime dost, kime düşman, kiminle kardeş, kime yabancı, kime soğuk, kime sıcak... olacağımız ana kaynaklarımızda bildirilmiştir. Dar, hissî, tarafgir, subjektif ölçüleri bırakın; bu genel ölçüler içinde kardeşlik sınırlarını alabildiğine genişletin, tefrikaya meydan vermeyin.
7. Belli grupları, hizmet programlarına bağlı cemaatleri değil, bütün Müslümanları ilgilendiren konularda işbirliği yapın.
8. Kendini "hâkim kimlik unsuru" olarak "Müslümanım" diye tanıtan ve Müslümanca yaşamayı amaç edinmiş bulunan bütün fert ve gruplar olarak -maddî ve manevî alanlarda- dayanışma içinde olun; "uzayan kol bizdendir", "menfaat öncelikle bizimkinin olsun" anlayış ve şuuru içinde hareket edin.
9. Dünyada ve ülkelerde tek inanç, tek dünya görüşü, tek hayat tarzı hiçbir zaman gerçekleşemez. İnsanlar bu dünyayı ve ülkeleri ötekilerle paylaşarak yaşayacaklardır. Bunun meşru ve zararsız (en az zararlı) yollarını bulun ve "kendinizi bozmadan, kötü örneğe göre değiştirmeden" başkalarıyla beraber yaşamaya alışın.
10. Size dayatılan tek tip insan ve bu insanlardan oluşan toplum anlayışına karşı direnin; en azından hür ve demokrat dünya standartlarından yararlanarak kendi bildiğiniz ve inandığınız gibi yaşama alanlarını genişletmeye çalışın (başkaları da kendi inançlarına göre yaşasınlar ve farklılığa tahammül etmeye, farklılık içinde beraberliği yakalamaya çalışsın ve alışsınlar).

 


 

BURUK YIL(LIK)
Bu yıl, İmam-hatiplilerin, İlahiyatlıların, hatta bütün hassas Müslümanların hayat tarihlerine "buruk yıl" olarak geçecektir; çünkü iki Şubat arasında çok büyük değerlerimizi ve değerlilerimizi kaybettik; İmam-hatip Liselerimizin orta kısımları kapatıldı, onaltı yaşına girmeden çocuklarımızın camilerde ve Kur'ân kurslarında Kur'ân ve din dersleri ile din eğitimi almaları yasaklandı, başını örterek okumak isteyen kızlarımıza "ya başını aç, yahut da okuma, okulu terket" çağrısında bulunuldu, Müslümanlara belli bir hayat tarzı dayatıldı...
Sizler bu buruk yılın yıllığında resimlerinizi ve kısa hayat hikayelerinizi bırakarak Fakülteden ayrılacak, ülkenin dört bucağına dağılacaksınız. Kiminiz aile içinde ve işinde çalışacak, kiminiz de memur olmayı isteyecek ve olduğunuz takdirde bunu yapacaksınız. Eğer bütün ömrünüzü şahsî işinizde ve resmi memuriyet görevinizin dar çerçevesinde geçirirseniz/geçirirsek daha nice değerlerimizi ve değerlilerimizi kaybetmemiz mukadderdir. Bunlara sahip çıkacaksanız her şeyden önce "Allah'ın memurları" olduğunuzu unutmayacak, her âmirden önce O Büyük Âmirin emirlerini yerine getireceksiniz. O Büyük Âmir bize, dünyaya niçin geldiğimizi, burada asıl işimizin ne olduğunu açıklamış ve öğretmiştir. Buna göre bütün maddî ve dünyevî imkânlar O'na kulluk için kullanıldıklarında bir mâna ve değer ifade ederler.
Sizler İslâm'ı yaşamak ve yaşatmaya çalışmak için ille de bir başka merciden emir mi bekleyeceksiniz? Diyanet, Milli Eğitim veya cemaat lideri emretmedikçe, size bir kadro ve maaş bağlamadıkça Büyük Âmir'in emirlerini ihmal mi edeceksiniz? Eğer böyle yapacaksanız olup bitenlerin suçunu, vebalini yalnızca kendinizde arayın, kendimizde arayalım.
Şartlarımız, statümüz, durumumuz ne olursa olsun birinci işimiz İslâm'ı yaşamak, başkalarına öğretmek ve onların da bu aziz dini yaşamalarına yardımcı olmaktır, olmalıdır. Biz bu emri, bu görevi En Büyük Âmirden almış bulunuyoruz. Bir hadiste "Kıyamet kopmaya başlasa, elinizde de bir fidan bulunsa onu toprağa dikin" buyuruluyor. Bu cümleyi din eğitimi ve öğretimi faaliyetine/görevimize uygulayacak olursak şu sonuca ulaşırız: Elinizde bir dakikalık imkân ve fırsat bulunduğunda insanların zihin ve gönüllerine İslâm'ı ekip dikmeye çalışın, onu yaşamaya ve yaşatmaya gayret edin. Amel defterinizde en azından "on insana Kur'ân okumayı ve İslâm'ı öğretti, onlara ibadet eğitimi verdi" kaydı bulunsun. Bu, kayıt defterimize geçtiği anda bütün yıllarımız -buruk değil- saadet yılları olmaya namzettir; haydi iş başına!

Not: Bu yazı, M. Ü. İlahiyat Fakültesi 1998 mezunlarının yıllığı için kaleme alınmıştır.

 


 

DEVLET VE EĞİTİM
Yüce Yaratıcı en değerli eseri olan insanı başıboş, kendi haline bırakmamış, melekler ve eşya gibi "programlandıkları şekilde" işlemelerini de murad etmemiş, insana mahsus program içinde ona bir serbest davranış alanı ve tercih hakkı vermiş, bu alanda da kendini zayi edecek hatalara düşmesin diye yardımcı olmuştur. Bu ilâhî yardımın adı dindir. Bin yıldan fazla bir zamandan beri bizim kavmimizin de dini olan İslâm mensuplarına, iki cihanda mutluluk getirecek bazı tekliflerde bulunmuş, vazifeler vermiştir. Bu vazifelerin başında İslâm'ı korumak, ictihada açık sahalarda onu geliştirmek ve yaymak vardır. İslâm'ı koruma ve yaymanın en önemli aracı eğitim ve öğretimdir. Eğitim ve öğretim faaliyeti ile din, ona yeni katılanlara (çocuklara ve yeni Müslüman olanlara) öğretilir, öğrenilen İslâm'ın fert ve toplum hayatına geçmesi, hayat biçimi olması sağlanır. İslâm'a göre herşey insan için, insan da Allah'a kulluk içindir. Bu bağlantı içinde düşünüldüğünde anlaşılacaktır ki, bilim ve teknolojinin eserleri, servet ve diğer maddî imkânlar, Allah kulu insanın dünya hayatını kolaylaştırmaya yönelik araçlardan ibarettir. Amaç ile aracı birbirine karıştıran, Allah'ı unutup kendine, servete ve dünyaya tapar hale gelmiş bulunan insanlığın karışan kafasını düzeltmek, bozulan dengeleri yerine oturtmak için insanlığın, ilâhî irşadın ışığında oluşturulmuş yeni bir modele ihtiyacı vardır. Bir yandan İslâm'ın mensuplarından istediğini vermek, diğer yandan insanlığın muhtaç olduğu hayat modelini oluşturabilmek için eğitim ve öğretim -diğer araçların başında olarak- devreye sokulmalı, ona değeri ve yeri kadar önem verilmelidir. Eğitim ve öğretim faaliyetlerini bu yüce amacı gerçekleştirecek şekilde (kemiyet ve keyfiyette) yürütmek Müslümanlardan talep edilmiş, her ferde lazım olanı her Müslümana farz (aynî farz), topluma gerekli olanı da topluma farz (kifâî farz) kılınmıştır.
Eğer Müslümanların yaşadığı bir ülkede devlet, halkı ile işbirliği yaparak bu farzı yerine getirme yoluna girerse, devlet ile Müslümanlar arasında bu bakımdan bir mesele yok demektir. Bu takdirde yapılacak şey, her kesimin (kamu ve özel kesimlerin) işbirliği ruhu içinde kendine düşeni yapması ve bu ibadet faaliyetin yürütülmesidir. Devlet eğitim ve öğretim faaliyetlerini tekeline alır ve zikredilen farzı ihmal ederek başka bir istikamete yönelirse bu takdirde Müslümanlar ile devlet arasında, eğitim ve öğretim faaliyeti bakımından bir anlaşmazlık ve uyuşmazlık var demektir. Gerçi demokrasilerde halkın iradesi ile devletin iradesini ayrı ve farklı düşünmek eşyanın tabiatına aykırıdır. Fakat gelin görün ki vakıa budur, en azından bazı demokrasilerde halka rağmen halkın idaresi geçerlidir. Bir ülkede İslâm'a da, demokrasiye de aykırı bir eğitim-öğretim sistemi (veya amaç ve programı) dayatılırsa farklı inanç ve ülkü gurupları, kendi eğitim ve öğretim kurumlarını oluşturarak amaçlarına ulaşabilmek için ellerinden geleni yapar, hileli veya açık olarak buna da ulaşırlar. Bu sonuç ise birlik ve beraberlik (eğitimin amaçlarından biri olan sosyalleştirme) bakımından sonuçların en kötüsü olur. Müslümanlar bu sonuca götürecek olan özelleştirme ve sivilleştirmeye karşı olmalı, bir yandan İslâm'a, diğer yandan demokrasinin evrensel ilkelerine -ki bunlar tabiî ve fıtrî insan haklarından ibaret olup tamamı İslâm'da mevcuttur- uygun bir eğitim-öğretim yapılanmasını devlete kabul ettirmeli, sonra bu yapı içinde onunla işbirliği yaparak amaca doğru yürümek için olanca çabasını sarfetmelidirler.

 


 

İSLÂM'IN DOĞRU ÖĞRENİLMESİ
1. "Türkiye'de ve dünyada çok farklı İslâm anlayışları vardır" cümlesini/kaziyyesini kabul veya reddetmeden önce biraz açmak gerekiyor. İslâm ile ilgili anlayış ya İslâm çerçevesinde içinde kalır, "hatalı veya isabetli, hak veya sapmış" diyerek İslâm çerçevesi içinde yer verilebilir, yahut da verilemez, yani İslâm'ın dışına taşar, gayr-i İslâm (küfür) olarak değerlendirilir. Bu ikincisini "İslâm anlayışlarından biri" olarak ele almak doğru değildir. Ancak gayr-i İslâm (küfür) sayılacak anlayışın belirlenmesinde en sağlam ve ihtiyatlı ölçütlerin kullanılması ve ezcümle İslâm âlimleri ve mezheblerinin ittifak ettikleri küfür ölçütünün esas alınması gerekir.
İslâm çerçevesi içinde kalan, İslâm sayılan anlayışları da ikiye ayırmak gerekiyor: Ortayol (sünnî) İslâm anlayışına, önemli ölçüde (ittifakla sünniliğin dışına çıkaracak ölçüde) ters düşmeyen anlayışlar ile ters düşen anlayışlar. İşte bu iki anlayışın ikisi de İslâmîdir ve aralarındaki fark da "çok"tur, önemlidir.
İslâm dünyasında ortaya çıkan farklı İslâm anlayışları bu çağa mahsus değildir. Önemli farklılıklar, asırlar boyu Müslüman fert ve gruplar arasında mevcut olmuş, âlimler bu farklı anlayışları İslâm'a ve sahih (orta, sünnî) İslâm'a nisbetleri /uyumları bakımından incelemiş ve değerlendirmişlerdir
İslâmî öğretim kavramı (eğitim kısmen ayrı bir konudur) hem öğretilenin sahih İslâm olmasını, hem de öğretme usûlünün İslâm'a ve İslâmî geleneğe -ruh ve amaç bakımlarından- uygun bulunmasını ihtiva etmektedir. Meseleye bu açılardan bakıldığında dün olduğu gibi bugün de "İslâm'ı doğru öğrenmek ve anlamak", bunun kaynaklarını ve usûlünü belirlemek gibi bir meselemizin bulunduğunu kabul etmek gerekir.
2. İhtilafın (farklı İslâm anlayışlarının) sebeplerini iki temel sebebe ircâ etmek mümkündür: a) İnsanın fıtratından ve dinin kaynaklarının tabiatından (özelliğinden) gelen sebepler; b)Bu fıtrat ve tabiatı olumsuz etkileyen yabancı müdahalesinden (yabancı bilgi, eğitim, kültür karışımından) kaynaklanan sebepler.
İnsan anlayış ve kavrayış bakımından tek tip değildir. Hem zekâları, mizaç ve kişilikleri, hem de çevrelerinin farklılığı sebebiyle Müslümanların aynı metni farklı anlamaları, aynı örneğe farklı kıyaslamalar yapmaları, aynı hükümleri farklı maksatlara bağlamaları... mümkündür.
İslâmî zihniyete, İslâm'ın temel hüküm ve değerlerine ters düşen, bunlardan önemli ölçüde farklı bulunan zihniyet, hüküm ve değerler ile (yabancı kültürlerle) temas sağlıksız olduğu takdirde Müslüman bundan etkilenir, zihni ve vicdanı kirlenir, virüs kapar. Böyle bir zihniyet ve önkabuller ile İslâm'ı anlamaya yönelen Müslümanın doğru anlama ve değerlendirme kapasitesi önemli ölçüde zaafa uğramış, şartlanmış demektir ve bunun sonucu olarak yanlıştan sapık olana veya küfür sayılana kadar farklı anlayışlar ortaya çıkabilir.
3. İslâm'ı doğru anlamak ve öğrenmek için izlenmesi gereken yol konusunda şunları söylemek mümkündür:
a) İslâm'ın kesin hükümleri ve doğruları ile beşerî olan veya ötekine ait bulunan kesin bilgi ve hükümleri doğru tesbit etmek, farklı kategorileri birbirine karıştırmamak, elmalar ile armutları toplamaya kalkışmamak (Bu doğru yapılamazsa hem İslâm'a nisbet edilen bilgi ve hükümlerin kesin olmayanları diğerleri ile, hem de beşerî bilgi ve hükümlerin kesin olanları kesin olmayanları ile karıştırılır, farklı kategoriler birbirine karışır, yanlış sonuçlara, gereksiz tartışmalara yol açılır).
b) İslâm'ın kesin, değişmez, dinin özü ile ilgili bilgi ve hükümleri ile böyle olmayanları doğru, sağlam ölçütler ile ayırdıktan sonra birinciler çerçevesinde oluşmuş bir akıl, düşünce sistemi ve usûl oluşturmak; bir mânada fürûdan (vahyin kesin verilerinden) hareket ederek usûle ulaşmak ve boşlukları bu usûl ile doldurmak, ötekini bu usûl ile değerlendirmek (Bunun tersini yapmak, önce virüslü bilgiler, önkabuller, ötekine ait zihniyet unsurları ile bir usul, bir ölçüt oluşturup vahyi bununla anlamaya ve değerlendirmeye kalkışmak yanlıştır ve bu usulün varacağı nokta en azından sahih olmayan bir İslâm anlayışı olacaktır).
c) Zaman içinde insanın fıtratında değişme olmadığı gibi ilişkilerinde de aynı kalan hususlar çoktur. İşte bu eşit yapı ve şartlara dayalı/bağlı anlayışlar her zaman çağdaştır ve çağa ışık tutacak vasıftadır. Müslüman geleneğinde bugün aynen benimsenecek veya ölçü alınacak çok zengin bir bilgi, değerlendirme ve anlayış hazinesi vardır. İslâm'ı doğru anlamak ve öğrenmek isteyenlerin, bizzat Allah'ın Resûlü tarafından yetiştirilmiş ve anlayışları da kontrol ve tasdikten geçmiş sahâbe neslinden başlayarak birbirini etkileyen Müslüman nesillerden faydalanmayı ihmal etmeleri, bu hazineyi yok saymaları, işe her asırda yeniden/sıfırdan başlamaları mümkün, doğru ve akıl kârı değildir. Özellikle İslâm'ın inanç, ibadet ve ahlâk esaslarını öğrenirken, anlarken gelenekten büyük ölçüde istifade edilecektir. Bu konularda mahiyet farkı sayılacak kadar farklı anlayışlar ve değerlendirmeler yapılamaz, yapılırsa hataya düşülmüş olur.
Sosyal, siyasî, ekonomik, kültürel... şartların değişmesi ile kısmen değişmeye açık bulunan hükümler ve ilişkiler alanına gelindiğinde burada her çağın farklı hüküm ve değerlendirmelere gitmesi mümkündür. Bunu ehli olanlar, temel itibariyle klasik usûle dayanarak yaptıkları takdirde farklı anlayışlarını, "farklı İslâm anlayışları" veya "farklı Müslümanlıklar" olarak değerlendirmek doğru olmaz, bunların hepsi birden tek İslâm'dır, ümmet için rahmet olan zenginliklerdir.
d) İslâm'ı doğru anlama ve öğrenmenin tabiî ve kâmil yolu, her bir Müslümanın, İslâm'ın temel kaynaklarını (Kur'ân-ı Kerim'i ve hadisleri) anlayacak kadar bir bilgi altyapısı oluşturması ve bilgisini, anlayışını doğrudan bu kaynaklara dayandırmasıdır. Anlama ve öğrenmede metod bu (ictihad) olunca da başka ictihadlara bakmak, onlardan yararlanmak yasak değildir. Eğer bir Müslüman henüz bu ehliyeti elde edememiş ise bu takdirde yapacağı şey "bir bilene sormak"tır. Bu bir bilen "bir" değildir, birçoktur; birçoğuna sormak, verilen bilginin, açıklanan hükmün delilini de öğrenmek, bilir diye kendisine sorulan kişinin/âlimin, aynı zamanda ilmi ile âmil olup olmadığını (ahlâkını, İslâmî şahsiyetini) de göz önüne almak gerekir. Âlimin yazdıklarını okumak da ona sormak gibidir.
4. Ana kaynaklara başvurma imkânı olmayan Müslümanlara, İslâm'ı doğru öğrenmede yardımcı olabilecek beş kitabın adını yazmak gerekirse şunlar olabilir:
a) Gerekli açıklamaları bulunan bir Kur'ân-ı Kerim meali.
b) İslâm'ın inanç, ibadet ve diğer konularını ihtiva eden bir sahih hadis mecmuası (kitabı); bunun da kısa ve yeterince açıklamalı olması tercih edilmelidir.
c) M. Hamidullah'ın İslâm Peygamberi isimli kitabı veya Şiblî ve Nedvî'nin Asr-ı Saadet'i.
d) Mezhebi olabilen, fakat mezheb taassubu olmayan bir âlimin yazdığı bir Fıkıh Usûlü kitabı. A. Zeydânî'ın el-Veciz'inin veya Z. Şa'ban'ın Usûl'ünün tercümeleri olabilir.
e) İslâm'ı bir bütün halinde sahih olarak anlatan bir İlmihal kitabı: Ni'met-i İslâm, İslâm'a Giriş, Fıkhu's-sünne tercümesi ve Maturîdî Akaidi, Prof. Algül ve arkadaşlarının yazdıkları kaynak kitap ve bizim -heyet olarak- Türkiye Diyanet Vakfı için hazırladığımız ilmihal kullanılabilir.

 


 

Salı sohbetleri

İslâm'ın yönetim anlayışı erdemli toplumu öngörür
İslâm'ın belirli bir yönetim modeli öngörmediğini biliyoruz. Peki, toplum yönetiminde uyulması gereken Kur'ân ve Sünnet kaynaklı birtakım temel ilkeler var mı ?
Toplum yönetiminde uyulması gereken Kur'ân ve Sünnet kaynaklı birtakım ilkeler var. Allah-u Teâla kâinatın ve bu meyanda bir çok özelliklerle donatılmış insanın hâlikı, yaratıcısıdır. Allah'ın bir ismi de hakîmdir. Birçok âyetin birbirini teyid eden ifadesine göre, o, insanı başıboş bırakmamış ve yarattıklarını da anlamsız, mânasız, hikmetsiz yaratmamıştır. Fert ve toplum olarak insan bir amaç için, bir hikmetle yaratıldığına göre, boş bırakılmadığına göre bu hikmet Allah'ın yaratış gayesi, ya Allah'ın hiçbir müdahalesi, yol göstermesi olmadan, yardımı olmadan insanın kendi aklıyla, iradesiyle, gücüyle bilgisiyle başaracağı şeyler olmalıydı. Yani, bu gayeye insan kendi kabiliyetleri ile yetişmeliydi. Yahut da Allah-u Teâla'nın ona bir yardımı olmalıydı. Hangisi seçilmiş?
Kur'ân-ı Kerim'in açıkça söylediğine göre Allah-u Teâla ikinci yolu seçmiş. İnsanı kendi halinde bırakmamış. Ona yardımda bulunmuş. Bu yardımı nasıl yapmış? Kitap göndererek, peygamber göndererek yapmış ve bu yardımı onun zihnine, kalbine zaman zaman doğruyu, murâdını, iradesini ilham ederek yapmış. İşte o yardım çerçevesinde, yani Allah'ın insan kuluna dünya hayatını onun iradesine uygun yaşayabilmesi, yaratılış amacını gerçekleştirilmesi için yaptığı yardımlar içinde çok basit, gündelik hayatımızla ilgili olanları bile vardır. İlk bakışta basit gibi gözüken bu kurallara yer verilir de, ümmetin hayatını, ümmet bütününün hayatını ilgilendiren yönetimle ilgili birtakım ilkelere yer verilmez mi? Bu sualin cevabı zaten içinde mevcut. Kur'ân-ı Kerim yeri geldikçe yönetim ilkelerine de işaret etmiştir. Bu ilkeleri ben "Din ve Devlet" adını taşıyan bir dersimde ele almış ve şunları tespit etmiştim: Tevhid, itaat, hilafet, ulü'l-emr, bey'at, şûra, emr bi'l-ma'ruf, nehy ani'l-münker, velayet, emanet, ehliyet, mülk, hüküm, ümmet ve ümmet ile alâkalı ictimaî yükümlülükler.

Demokrasi kavramına Müslümanların yaklaşımı nasıl olmalı? Demokrasinin İslâm'a aykırı olduğu ya da İslâm'ın demokrasiye aykırı olduğu şeklindeki görüşleri siz nasıl değerlendiriyorsunuz ?
Müslümanların yaklaşımından önce demokrasi ile İslâm arasındaki münasebete temas edelim: Demokrasi, hem kelime, hem kavram, hem de uygulama olarak bizim kültür ve medeniyetimizin dışında doğmuş ve gelişmiştir. İnsanın insana benzeyen tarafları vardır, ama bir kültür ve medeniyetin baş aktörü olan insanın, diğer insanlardan farklılıkları vardır. Aynı ihtiyaçlar ve benzerlikler farklı kültür ve medeniyetlerin doğmasına engel teşkil etmemiştir. Aynı ihtiyaçlar bir kültür ve medeniyette bir şekilde, diğer bir kültür ve medeniyette başka bir şekliyle karşılanmış ve tezahür etmiştir. Meseleye bu açıdan baktığımızda, demokrasi bir yönetim biçimidir, bunun temel bir felsefesi ve işleyiş biçimi vardır. Demokrasinin temel felsefesi, insanın Tanrı'dan, Allah'tan bağımsızlığına dayanır. Birey özgür olmalıdır. Bireyin kendi irade ve aklının üstünde ona bilgi ve irade dayatan bir başka otorite olmamalıdır. Başka bir biçimde söylemek gerekirse, demokrasinin temelinde fert ve onlardan oluşan insan topluluğunun hiçbir kayda, sınıra tâbi olmayan iradesi esastır. Halkın, milletin iradesinin üstünde olan ya da onu yönlendiren bir başka irade sözkonusu değildir. İslâmî yönetim, demokrasiden, aristokrasiden, oligarşiden farklıdır. Totaliter ve monarşik yönetimlerden, sistemlerden farklıdır, teokrasiden farklıdır. Aykırılık sözkonusu ise ve demokrasi ile İslâm arasında bir mukayese yürütüyorsak, o zaman demokrasinin felsefesi açısından bir aykırılıktan söz edebiliriz. Çünkü İslâm'a göre ferdin ve fertlerden oluşan toplumun iradesinin üstünde Allah'ın iradesi vardır. Demokrasinin mekanizmasına gelince... Halk iradesi üzerinde irade yok, o halde, mesela yönetimde de halkın iradesi geçerli olacak. Yani demokrasilerde halk doğrudan doğruya bir yere toplanıp karar alarak yönetim yapamayacaksa temsilcilerini seçer, temsilcileri de bir kısım demokrasi çeşitlerinde devlet başkanını seçer ve belirledikleri bir anayasaya göre yönetimin kanunlaştırma, yürütme, yargı, denetim gibi önemli unsurlarını kararlara bağlarlar ve kurumlaştırırlar ve demokrasinin bir şekilde işleyişini sağlarlar. Müslümanlar da temsilcilerini seçebilirler, temsilcileri bir araya gelip Müslümanlar adına devlet başkanını seçebilir. Devlet başkanı birinci maddede sıraladığım yönetim ilkeleri çerçevesinde devleti yönetir. O ilkeler çerçevesinde yasama yapılır. O ilkeler çerçevesinde yürütme, yargı ve denetim ve ilâhiri.. oluşturulur ve yürütülür. Burada mekanizma açısından, teknik açıdan baktığınızda bazı benzerlikler bulursunuz. Ama beşerî olan, Allah'ın müdahalesini kabul etmeyen, laik olan demokrasilerle İslâmî yönetim arasında önemli farkları da bulmamız ve görmemiz gerekir.

Resulullah'ın ilâhî vahye memur edildiği Mekke toplumunda -modern anlamda bir devlet organizasyonu olmamakla birlikte- Yunan site devletlerinin benzeri bir 'demokratik' yapılanma olduğu söylenebilir. Peygamber Efendimiz'in buradaki politik sisteme karşı bir itirazı olup olmadığı hakkında bilgi verebilir misiniz?
Bir kere, Cahiliyye devri Mekke toplumundaki organizasyonun Yunan site devleti organizasyonuna kısmen benzediğini, tamamen benzemediğini ifade etmek istiyorum. Bu açıdan da Mekke toplumundaki siyasî sistematik yapının demokratik olduğunu söylemekte güçlük çekiyorum. Ama bu bizi çok fazla ilgilendirmiyor bu noktada. Peygamber Efendimiz'in bu politik sisteme karşı itirazı olup olmadığı konusu bizi burada daha çok ilgilendiriyor. Benim anladığım ve tespit ettiğim kadarıyla Peygamber Efendimiz'in bu politik sisteme elbette itirazı vardır. Fakat Peygamber Efendimiz bu politik sisteme itirazının temelini teşkil eden tevhid inancını ve tevhid esaslarını oturtmaya öncelik vermiştir. Tevhid yerleştikçe o tevhidin içinden çıkacak olan, o tevhidin meyvası olan siyasî sistem de uç vermeye başlayacaktır. Ve o uç veren siyasî sistem ile Mekke'deki siyasî yapı arasındaki farklılıklar ortaya çıkacaktır. Nitekim, Peygamber Efendimiz'e Mekke yöneticileri bir aracı göndererek, tevhid davasından vazgeçmesi şartıyla, istiyorsa kendisini en zeki, en güzel ve asil eşlere sahip, yahut en üst, otoriter, yetkili yönetici yapmayı teklif etmişlerdir. Peygamber Efendimiz o aracıya şu cevabı vermiştir: "Güneşi sağ elime, ay'ı sol elime verseniz bu teklifinizi yine kabul etmem. Yolumda yürürüm. Ya başarırım, ya ölürüm." Eğer İslâm'ın bu yönetime bir itirazı yoksa; birincisi, yönetimde de Peygamber Efendimiz'in tevhid davasına aykırı hareket ediliyor; ikincisi, neden Peygamberimiz tevhid davasından vazgeçip bu yapının başına geçmeyi kabul etmiyor? Bu sorunun bizce cevabı İslâmî yönetimle tevhid arasında, biri diğeri olmadan olmaz bir ilişkinin, bir münasebetin var oluşudur.

Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden sonra burada oluşan İslâm toplumunda Hulefâ-i Râşidîn döneminin sonuna kadar hüküm süren seçim (beyat) ve meşveret usulüne dayalı yönetim modelinin bugünkü "Batı patentli" demokratik sistemle benzeştiği ve ayrıştığı noktalar sizce nelerdir?
Bir sistematik mukayese, sanırım bir röportajda, bir sohbette ortaya konamayacak kadar geniş zaman ve mekân ister. Burada meseleyi sadece seçim ve meşveret usulüne dayalı yönetim açısından ele alalım: Demokrasilerde seçimin işleyişi, seçim öncesi, seçimin gerekli kıldığı çok partili sistem ve seçim olduktan sonra iktidarın oluşması, iktidarın meşverette takip ettiği yol ve iktidar-muhalefet ilişkileri, bu söylediklerimin tamamı İslâmî yönetimde olanla çok önemli farklara sahiptir. İslâm'da da hem temsilciler hem de devlet başkanı kendiliğinden, doğuştan kendisine verilmiş birtakım kabiliyetlere yahut selâhiyete dayanarak temsilci, devlet başkanı olamaz. Ümmetin onu seçmesi gerekir. Fakat ümmet onu seçerken parası en çok olan, medyayı en iyi kullanan, çevresi en güçlü olan, sermaye çevresi ile en iyi ilişkiyi kuran insanlar seçilme imkânı bulamazlar. Çünkü ümmet bir fazilet toplumudur. Fazilet toplumunun mânası ümmet içersindeki sosyal hiyerarşinin başka hiçbir şeye değil münhasıran fazilete, İslâmî ifadeyle takvaya bağlı oluşudur. Diyelim ki, demokrasi de bir fazilet rejimidir; diyelim ki, demokrasilerde de teorik olarak en faziletli olanların işbaşına gelmesi amaçlanır. Ama İslâmî yönetimde olduğu gibi toplumun fazilet toplumu olma bakımından taşıdığı kusurlar sebebiyle bu amaca ulaşılamaz. O bakımdan demokrasi ile İslâmî yönetim biçimi arasında bir benzerlik vardır. Böyle bir faraziyeyi ben yine kabul etmiyorum. Demokratik bir toplumdaki fazilet anlayışıyla ümmetin fazilet anlayışı birbirinden farklıdır. Demokratik toplumda ahlâk ve fazilet görecelidir. O toplum neye iyi ahlâk, fazilet diyorsa, o iyi ahlâktır, fazilettir; neye iyi ahlâk değil diyorsa, kötü diyorsa o da kötüdür. Bazıları ahlâk kurallarının ve faziletin evrensel olduğu üzerinde dururlarsa da, orada sadece belirsiz kavramların evrensel olduğundan sözedebiliriz. Fakat içeriğini doldurmaya, hele hele bu kavramları hayata geçirmeye sıra geldiğinde ortaya çok önemli farkların çıktığını müşahede ederiz. Bu farkları asgariye indirecek bir ölçüt bir mihenk bu sistemlerde mevcut değildir. Ama İslâm'a geldiğimizde; İslâm temel kaynağında, hiçbir tereddüte kapılmadan iyi ahlâk ve kötü ahlâkı ehliyetin şartlarında temyiz edebilir. Yine seçim öncesi partiler arası mücadelede farklı ideolojilerin, yani ideoloji farkına varan ihtilafın İslâm'da olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. İslâm'da ideolojiye tekabül eden iman, din bütün partiler için ortaktır. Bütün İslâmî gruplar için ortaktır, birisi İslâm'ı, biri de küfrü getirmek için ortaya çıkamaz. Küfrü getirmeye dayalı partiler ile İslâm'ı getirmeye çalışan partiler mücadele edemez. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Çünkü bir topluluğa İslâm ümmeti veya İslâm toplumu diyebilmeniz için orada kâhir ekseriyetin ve hâkim nüfusun Müslüman olması gerekir. Hem hakim nüfus Müslüman olacak, hem bir parti çıkıp "Ben İslâm'ı değil, gayri İslâm'ı iktidara getirmek istiyorum" diyecek ve bunun için propaganda yapacak, oy isteyecek... Bunun başarısızlığa uğrayacağı daha başından bellidir.
Seçim olduktan sonra bey'at sözkonusudur. Bey'at sadece iktidara oy verenlerin değil, bütün ümmetin yapacağı bir ameldir ve mânası ümmetin bütün fertlerinin ümmetin bağlı bulunduğu üst sisteme riayet ettiği müddetçe iktidarı destekleme yeminidir. Meşveret (danışma) konusu İslâmî yönetimin vazgeçilmez bir ilkesidir. Fakat meşveretin şekli, bağlayıcılığı gibi konular ümmetin yine meşveretle belirleyeceği nizamnâmelere bağlanır. Bu bakımdan da İslâmî yönetimdeki danışma ve meşveret ile demokrasilerdeki danışma ve meşveret arasında önemli bir farkın olduğunu söylemek gerekir.

 


İslâm devletinin ne olmadığı bellidir
"Modern" bir kavram olarak yakın dönemde karşımıza çıkan İslâm devleti kavramı "İslâmî" bir kavram sayılabilir mi?
Bu soruya cevap vermeden önce İslâmî kavram tabiri üzerinde durmamız gerekecek. Kur'ân-ı Kerim insanlıkla başlamadığına göre, insanlığın Kur'ân'dan ve İslâm'dan önce bir tarihi bulunduğuna göre, bu tarih içerisinde bir kültürün oluştuğu, ilâhî veya gayri ilâhî dinlerin geldiğini ve bu dinler, bu kültür içerisinde siyasî olanı da dahil olmak üzere bir takım sosyal kurumların oluştuğunu hatırlamamız icabeder. İslâm'dan önce de insanların inançları, devletleri, ticaretleri ve tabiri caizse uluslararası, sosyal topluluklar arası münasebetleri vardı. Bütün bu münasebetlerle ilgili bir takım kelimeler ve kavramlar da mevcuttu. İslâm yepyeni bir dil ve kimsenin tanımadığı yeni kavramlarla gelmedi. O güne kadar mevcut olan uygulamaları, inançları ve kavramları ele alıp ilâhî hikmete ve gayeye göre gerekli tadilatı yaparak ve aynı zamanda kavramlar içinde de bu tadilatı yaparak yolunda yürüdü. Bu devlet kelimesini karşılayan, o günkü siyaset anlayışı içinde devlet kavramını karşılayan bir kavram vardı. O halde İslâm, hem devlet kelimesini hem de bu kavrama ait bir tanımı getirmedi. Bunun üzerinde gerek Arap Yarımadası'nda gerekse onun yakın çevresinde gerçekleşmiş olan devletlere atıfta bulundu ve bu atıflarında ilâhî hikmet ve gayeye uygun olanlarını takdir, uygun olmayanlarını kınadı. Böylece, Müslümanlara yeni bir devlet tanımı veya rejim getirmek yerine insanlar için zaruri olan devlet kurumu ve bu devletin bir anlamda rotası mahiyetinde olan rejimi ve rejimi oluşturan Anayasa sistemini getirip bunu madde madde saymak yerine, herhangi bir zamanda oluşacak devletin içinde olması gereken unsurları saymayı tercih etti.
Soruya bu girişten hareketle cevap vermek gerekirse, her topluluğun iman ve kültür kurumunun şehri vardır, ailesi vardır. Bu mânada ev, şehir, aile evrenseldir ve buradan bakıldığı zaman filan kültürün şehri, filan kültürün ailesi demek gereksiz gibi görünür. Ama biz rahatlıkla, "Müslüman aile", "Müslüman evi", "Müslüman şehri" tabirlerini kullanıyoruz. O halde İslâm imanının ve bu imanın dokuduğu İslâm medeniyetinin ve kültürünün ortaya çıkardığı bir şehir vardır; buna "İslâmî şehir" diyoruz. Ev vardır, buna "İslâmî ev" diyoruz. Aile vardır, "İslâmî aile" diyoruz. Yine, aynı mahiyette olmak üzere, "İslâm insanı"nın oluşturduğu ve İslâm'ın ilkeleri ve amaçları doğrultusunda işlettiği devlete "İslâmî devlet" demek mümkündür. "İslâm devleti", kelime olarak karşımıza yeni çıkmış olsa da, İslâm devleti kavramı yeni çıkmış değildir, İslâm devletinin ne olduğu ne olmadığı bellidir. Rejimden, anayasadan başlayarak uygulamaya kadar bir çok noktada kendini gösterir.

İslâmî değerlerin hâkim olduğu bir toplumda gayrımüslimlere tanınan haklar arasında "kendi hukukunu seçme hakkı" da var mı?
İslâmî değerlerin egemen olduğu bir toplumda iki seçenek olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunlardan bir tanesi Müslümanların hukukuna tâbi olmak, diğeri de kendi hukuklarına tâbi olmaktır. İslâm devleti kurulurken yahut Müslümanların masanın bir kenarında ve özellikle dikdörtgen bir masanın yani hakimiyet kürsüsünde yer aldıkları müzakerenin sonucunda müslimlerden ve gayrimüslimlerden oluşan bir topluluk tesis edilirken yapılacak sözleşmeye bu madde de koyulacaktır. Yani Müslümanlar muhakkak kendi hukuklarına tâbidirler. O halde onların dinine inanmayanlar, onların değerlerini benimsemeyenlerin hukuku ne olacaktır. Bunlara çözüm getiren madde, bu sözleşmede yerini alacaktır. Gayrimüslimler Müslümanlara siz bizim hukukumuza tâbi olun derlerse, Müslümanların İslâmî olmayan bir hukuka tâbi olmaları mümkün olmadığı için böyle bir sözleşmeyi imzalamaları beklenemez. Sizin hukukunuz size, bizim hukukumuz bize düşüncesi hâkimdir. Müslümanların buna biraz sonra açıklayacağım kaynaklarla evet demesi lazım. Düşünün; ülkede bir tane hukuk olsun, bu hukuk İslâmî hüküm ve değerlere ters düşmeyen bir hukuk olsun. İslâm'a tâbi olan ve olmayan herkes bu hukuka tâbi olsun teklifidir. Müslümanların bu teklife sıcak bakmaları tabiatıyla mümkündür. Medine site devleti tecrübesinde bu söylediğim seçeneklerden şu seçeneğin tercih edildiği anlaşılmaktadır: Bu devlette teba olan inanç gruplarının her biri kendi ihtilaflarını kendi hukuklarına göre halledeceklerdir. Eğer gerek grup içinde gerekse gruplar arasında ihtilaf olup kendi içinde çözümlenemezse, o zaman problem Allah'a ve Resulullah'a götürülecektir. Problemin Allah'a ve Resulullah'a götürülmesi demek bu noktada dinleri farklı da olsa bütün grupların İslâm hukukuna uymaları demektir.
Daha o günkü uygulamada bile gayrimüslimlere kendi hukuklarını seçme hakkı verildiğinde bazı çözümsüzlükler ortaya çıkacağı ve bunun da toplum düzeni devlet hayatını bozacağı düşünülmüş ve bazı noktalarda bazı çözümsüzlüklerin ortaya çıkacağı ve bunun da devlet istikrarını bozacağını ve bazı noktalarda bu seçmelere kısıtlama getirilmiştir. Yani mesela kendi hukuklarıyla çözemedikleri konuları İslâm hukukunda aramaları, yahut özel hukukların dışında kalan ve bütün hukukların tâbi olduğu müşterek hukuka devredilmelidir. Buradan hareketle İslâm'ın diğer bağlayıcı hükümleri de gözönüne alındığında gayrımüslimlerin hukuklarını seçme özgürlüklerinin mutlak olmadığını söylemek gerekir.

Medine Vesikası'nda temellendirilmek istenen toplum tasarımının günümüzde geçerliği var mı sizce? Bir 'site devleti' çerçevesinde uygulanmış bulunan çoğulcu toplum modelinin bugünün şartlarına uyarlanması nasıl mümkün olabilir?
İlk uygulamaya bakacak olursak, bu mevzuda pek çok örneğin olduğunu görürüz. Bunlardan bir tanesi Medine Vesikası ile temellendirilen Medine site devleti uygulamasının ilk aşamasıdır. İkinci örnek ise bu Vesika'ya bağlı olan gruplardan, özellikle Yahudilerin hukuka riayet etmeleri, azınlığın anayasasına uymamaları ve devlete hiyanet etmemeleri sonucunda gelen âyetler ve Peygamber Efendimiz'in uygulaması ile oluşan zımmîlik sistemidir. Bu sistemde egemenlik tam olarak İslâm'a aittir, ülkede bir tek hukuk geçerlidir, o da İslâm hukukudur. Ancak gayrimüslimlerin inançları, kültürleri gereği hukukun bazı maddeleri onlara göre düzenlenmiştir. Yani burada İslâm gayrimüslimlere din dayatmadığı için, gayrimüslimlerin dinî inançlarına istinad eden bir hukukî uygulamada onlara bazı hukukların tanınması ve İslâm'ın hazırladığı kanunlarda bu hak ve hassasiyetlere uygun maddelerin düzenlenmesi sözkonusudur. O halde önümüzde iki örnek vardır, bu iki örneğe bakarak herhangi bir asırda Müslümanların Müslüman olmayanlarla beraber bir yurt, bir devlet içinde yaşamaları mümkündür. Medine site devleti uygulaması, olabilir modellerin, İslâm'ın çerçevesine sığabilir modellerin sadece birini ifade etmektedir. Medine küçük bir site devleti; bu devletin halkını oluşturan Müslümanlar, müşrikler ve Yahudiler bağlamında bu toplumunu düşmanları, ihtiyaçları, iç ve dış nizamın gerekleri nazar-ı itibara alınarak yapılmış bir uygulama sözkonusudur. Bu uygulamada da önemli ölçüde coğrafyaya ve tarihe bağlılık unsurları vardır. O halde, başka tarih ve başka coğrafyalarda yine Müslümanların beraber bir topluluk ve halk oluşturacakları bir devlet kurmaları sözkonusu olduğunda bu coğrafyanın o stratejik şartlara göre en temel referans Kur'ân-ı Kerim ve Sîrettir. Bunun yanında aklın, yorumun ve ihtiyaçların devreye sokulmasıyla bu genel meşrûiyet çerçevesine giren bir modelin ortaya konması ve uygulanması mümkündür. Nitekim Müslümanlar tarihleri boyunca tamamen Müslümanlardan oluşan İslâm devleti kurmamış, öyle bir ümmet olarak tarihe geçmemiştir. Tam bunun aksine, nerede bir devlet oluşturmuşlarsa orada mutlaka gayrimüslimler de bulunmuştur. Bunlara baktığımızda bu sistemin çiğnenemez kuralları, bir hakim sistemin izin verdiği farklıklar vardır. İşte hâkim sistemin izin verdiği farklılıklar içerisinde bir çoğulculuktan sözedebiliyoruz. Bugünkü liberal, demokrat sistemde olduğu gibi İslâm'da da ahlâk, kamu düzeni, yararı, halk sağlığı gibi ilkelerden hareketle bazı kısıtlamalar sözkonusu olmuştur. Bunlar dışında kendi kültürlerini, inançlarını yaşamalarına veya inanmasına izin verilmiştir. İnanç veya inkârını yazmasına söylemesine izin verilmiştir, örgütlenmesine izin verilmiştir.

İslâmî değerlerin hâkim olduğu bir toplum düzeninde -değişik inanç mensuplarının olduğu gibi- İslâm'ın farklı yorumlarının da birarada barış içinde yaşatılması mümkün mü? Çoğulculuğun sınırları buraya kadar uzatılabilir mi?
Bilindiği gibi İslâm tarihi içerisinde İslâm'ın bir tek yorumu olmamıştır. Ümmetin yorumcularını iki ayrı gruba ayırmak gerekirse, ilgili kaynakların tesmiyesiyle söyleyelim: Ehli Sünnet ve ehli bid'at diye iki gruba ayırabiliriz. Sünnet ehli, İslâm ümmetinin tarih boyunca nüfusça da ekseriyetini teşkil etmiştir. Ama Sünnet ehlinin de yorumu tek değildir. Buradaki yorum farkı, grupları Sünnet ehli olmaktan çıkarmamakla beraber, önemsiz sayamayacağım kadar mühim yorum farklılıkları vardır. Özellikle inançla ilgili yorum farklıları içerisinde üç grup teşekkül etmiştir: Bunların üçü de ehli Sünnet bütünü içerisindedir. Bunlar Selefiyye, Mâturîdiyye ve Eş'âriyye'dir. Bu üç grup arasında belki yüzlerce meselede yorum ve anlayış farklılıkları mevcuttur. Ama ehli Sünnet'i çerçeveleyen ilkelerde ittifak olduğu için bu üç grup ümmetin ehli Sünnet ayağını teşkil etmiştir. Bunların karşısında Ehlu'l-bid'at, Fırka'tül-dalle, yani sünnîlerin "sapık mezhepler" diye ifadelendirdikleri yorum ve uygulama grupları vardır. İşte İslâm tarihi bu yorum gruplarının teşkil ettiği bir ümmetin tarihidir. Bunun dışında ümmet, bu fırkalarıyla ve bunların gruplarıyla yine de bir bütün teşkil ederek yaşamıştır. Klasik kaynaklarımızda şunu görürsünüz: Bu fırkalar kendi inançlarını dile getirebilirler. Bu yorum, mezhep ve fırkalarına göre inançlarını ifadelendirebilir, teşkilatlanabilirler. Bunun tedrisatını yapabilirler. Bütün bu eylemlerine bir hoşgörüyle yaklaşılır. Yeter ki silahlanıp kendi inançlarını diğer yorum ve anlayış gruplarına silahlı eylemlerle dayatmasınlar. O halde devlete isyan ettiklerinde veya başka gruplara kendi görüşlerini silah zoruyla dayattıkları takdirde müdahele edilir, buna imkân ve izin verilmez.

 


 

Din, millet ve şeriat aynı şeydir
Şeriat kavramı bazen "Allah'ın hükümleri", "İslâm'ın ta kendisi" olarak tanımlanıyor. Bazen de "İslâm hukuku" (fıkıh) anlamında kulanılıyor. Fıkhî hükümler temel olarak Kitap ve Sünnet'e dayanmakla birlikte, din bilginlerinin yorumları, ictihadları, hatta toplumun örfü de bu kapsama girebiliyor. Dolayısıyla bu iki tanım arasında önemli farklılıklar var. Siz hangi tanımı doğru buluyorsunuz?
Şeriat kelimesinin farklı mânalarda kullanılması, hem Kur'ân-ı Kerim'den, hem de ilmî, İslâmî gelenekten kaynaklanıyor. İlgili âyetlere ve Peygamber Efendimiz'in açıklamalarına dayanarak İslâm âlimleri din, şeriat, millet terimlerini aynı mânada da kullanmışlardır. Allahu Teâla'nın koyduğu bir düzen, bir nizam olması bakımından "din"; bir topluluğu çerçevesi içinde toplamış olması bakımından "millet"; ve insanların fert ve toplum olarak takip edecekleri yolu, hayat tarzını göstermiş olması, bir yol ve yöntem çizmesi, oluşturması bakımından da "şeriat" kelimeleri aynı mahiyeti farklı açılardan tanımlamak için kullanılmıştır. Buradan bakarsanız din, millet ve şeriat aynı şeydir ve farklı bakış açılarına göre aynı şeyin farklı isimlerle anılmasıdır diyebilirsiniz. Kur'ân-ı Kerim'de Şûra sûresinin 13. âyetinde Allahu Teâla, Peygamber Efendimiz'e vahyedilen, Hz. Nuh'a vahyedilen, Hz. İbrahim'e, Hz. Musa'ya, Hz. İsa'ya vahyedilen, gönderilen, tavsiye edilen şeylerin aynı olduğunu; birine vahyettiğini diğerine de vahyettiğini ifade buyuruyor. O halde, burada "Şerea", size şeriat kıldı, size yol olarak belirledi, size din kıldı anlamında kullanılmıştır. Şeriat da şeria kökünden alınmıştır. O halde bu âyete göre şeriat ve din aynı mânadadır. Hemen o sûrenin âyetlerini okumaya devam ettiğimizde 21. âyete gelince, şeriat ve din yanyana kullanılıyor: "Onların bazı Allah'a ortak koştukları Tanrıları var da, onlar Allah'ın izin vermediği dini onlara din olarak mı getirdiler, koydular?" mealindeki âyette gene yukarıdaki gibi din ve şeriat yanyana kullanılıyor; din olarak meşrû kıldılar mânasında... 13. âyette Allahu Teâla'nın din olarak şeriat kıldığı ve bunu da bütün peygamberlerine aynı şeyleri vahyetmek sûretiyle yaptığı ifade ediliyor; 21. âyette ise şeriat koymanın, şeriat getirmenin, şeriat vahyetmenin ancak Allah'a mahsus bulunduğu, Allah'ın izin vermediği hiçbir mahlûkun şeriat koyma, din getirme hakkının bulunmadığı açıklıkla ifade ediliyor. Bu iki âyette diyebiliriz ki din ve şeriat eş mânada kullanılmıştır.
Câsiye sûresi'nin 18. âyetinde şerea kökünden türetilmiş bulunan "şeriat" doğrudan doğruya kullanılıyor ve orada aynı şekilde "Seni de bu işten yani din işinden şeriat kıldık; ona uy ve bilmeyenlerin arzularına uyma" deniliyor. Şimdi "emirden bir şeriat üzere kıldık" demek sana bir din verdik, sana bir şeriat verdik ve o şeriata sen ve ümmetin uyacaksınız, onun dışında ve ona aykırı herhangi birşeye uymayacaksınız denilmiş oluyor. Burada da şeriat en geniş mânasında yani din, İslâm ve milletle eş mânada kulanılmıştır. Mâide sûresinin 48. âyetinde ise peygamberlerden her birine bir şir'a ve minhac verildiği ifade ediliyor: Şir'a kelimesi de yine şeriatla aynı köktendir, bir nevi şeriat demektir. O halde burada şeriatın bir özel mânasına geçmiş bulunuyoruz. Bu âyetlerin tamamını bir araya getirip yorumladığımızda Allahu Teâla'nın bütün peygamberlerine, hepsinde ortak olan bir din gönderdiğini, bir de peygamberden peygambere değişen bir kısmını gönderdiğini görüyoruz. Dini gönderen, dini vahyeden Allah'tır; ancak şeriat bu ayete göre iki parçaya ayrılır: Bir parçası bütün peygamberler arasında ortaktır, değişmezdir. İşte bunlar iman esaslarıdır, ahlâkî ilkelerdir, insanlık yaşadığı sürece değişmez kurallardır. Biri de insanların yaşadığı tarihe, coğrafyaya, sosyal, ekonomik şartlara göre, yine Allah'ın iradesiyle ve izniyle değişen kısmıdır. Özellikle bu değişen kısma da şeriat denildiği olmuştur. O halde şeriatın iki mânası vardır: Biri bütün ilâhî, semavî dinlerde Allah'ın vahyettiği değişmeyen kısım; biri de yine vahiy ettiği dinlerde yer alan ve değişen kısım. Bu değişen kısım da daha ziyade fıkıh kitaplarında "muâmelât" diye ifade edilen iktisadî, siyasî, sosyal ve ekonomik düzen olduğu için yine terminolojide şeriat kelimesi bunları kapsamak sûretiyle fıkıh (İslâm hukuku) karşılığında da kullanılmıştır. Son peygamber Hz. Muhammed Mustafa'dan (s.a) önce gelmiş geçmiş peygamberlere Allahu Teâla bir dini, bir şeriat'ı gönderiyordu; sonra onun değişmeye açık kısmını, toplumun uğradığı değişim sebebiyle değişme ihtiyacı ile karşı karşıya kaldığında ikinci bir peygamber gönderiyordu; o da yeni hükümleri tebliğ ediyordu. Peygamber Efendimiz'in dünyayı teşriflerinden sonra, kendileri son peygamber oldukları için din tamamlandı. Kur'ân-ı Kerim eksiksiz olarak tesbit edildi, ümmete bırakıldı. Peygamber Efendimiz 23 yıl bu dini uyguladı; Kur'ân-ı Kerim'in ifadesiyle, O "en güzel örnek" olduğu için bu uygulamayı da Allah rızasına en uygun biçimde yaptı. Dolayısıyla Kur'ân'ın yanında, Peygamber Efendimiz'in açıklamaları ve uygulamaları anlamında Sünnet kaynağı oluştu. Yine peygamberimiz sahabe vasıtasıyla ümmete gerek Kur'ân-ı Kerim'in ve Sünnet'in bir hikmete, bir sebebe dayalı olarak açık bıraktığı, doldurmadığı alanların; ve gerekse örf ve adete dayalı ve bağlı, maslahata bağlı ve dayalı olarak konmuş hükümlerin yine bu ilkelere dayalı olarak değişmesini sağlamak için ictihad kapısını açtı. Evet, Peygamberimiz Sahâbe-i Kiram'a öğreterek bu kapıyı açtı. Niçin açtı? Çünkü artık bir daha peygamber gelmeyecek, değişmesi ve doldurulması gereken alanlar, yeni hadiselerin ihtiyaç gösterdiği yeni hükümler, yeni vahiylerle değil, yeni ictihadlarla doldurulacaktı. Din bu şekilde ebedî olacak, yani insanlık yaşadığı müddetçe onu isteyen ve ona girenlerin ihtiyaçlarını sağlayacak, temin edecekti. Bunun için ictihad kapısını açtı; nasıl ictihad edeceklerini de Sahâbe-i Kiram'a öğretti; onlar da sonraki nesle, onlar da sonraki nesle bunu öğrettiler; bunun usûlü ortaya çıktı, kitaplara geçti. Artık Müslümanlar Kur'ân-ı Kerim, Sünnet ve bunların ışığında usûl-i fıkhı kullanmak suretiyle hayatlarını dine intibak ettirmek, dine uyarlamak imkânını ve yolunu elde etmiş oldular. Binaenaleyh, hem Kur'ân-ı Kerim'in ortaya koyduğu bir hüküm, hem Sünnet'in ortaya koymuş olduğu bir hüküm, hem de âlimlerin Kitâb ve Sünnet'in ışığında, delaletinde fıkıh usulünü kullanarak ortaya koyduğu hüküm şeriat olduğuna göre, din olduğuna göre, bu bakımdan da dinin, yani şeriatın değişen ve değişmeyen kısımlarının olduğunu söylememiz ve hatırda tutmamız gerekir. Bu şeriatta değişen ve değişmeye açık olan kısım, daha baştan örfe, âdete ve belli bir faydaya, maslahata bina edilmiş hükümler ile belli asırlarda, muayyen bir tarih ve coğrafyanın içinde yaşamış ve o güne mahsus ihtiyaçlara Kitâb ve Sünnet kaynağından cevap vermiş olan müctehidlerin ictihatlarıdır. Bunlar değişmeye açıktır. Örf değişince, âdet değişince, maslahat değişince, şartlar değişince yeni İslâm müctehidleri, yine aynı usûlü kullanmak sûretiyle yeni durumun gerektirdiği yeni hükümleri açıklarlar, bu da şeriat olur. O halde şeriat yalnız Kitâb ve Sünnet'in naslarına, âyet ve hadislere dayanan hükümler değil, aynı zamanda ictihada dayanan hükümlerdir. İctihada dayalı hükümler şeriat değildir, denilemez; yeni bir ictihat ortaya koymadıkça mevcut ictihad bağlayıcıdır. O ictihat Allah'ın iradesini, yani dinini ifade etmektedir.
Siz şeriatı nasıl tanımlıyorsunuz?
Birinci sorunun cevabında aslında benim şeriat tanımım da var. Burada onu biraz daha derli toplu ifade etmek gerekirse, benim de katıldığım, şeriatın iki mânasının olduğu, şeriatın anlam ve içeriğinin iki farklı mahiyette bulunduğudur. Birisi şeriat eşittir din ve İslâm; ikincisi şeriat eşittir dinin bir kısmı, yani siyasî, iktisadî, ictimaî ve hukukî hükümleri, düzeni ifade eden kısmı. Birinci kısım, daha doğrusu birinci mânada Şeriatın bütün dinler ve peygamberler arasında ortak olan bir alanı vardır. Bu da inanç esaslarıyla ahlâkî ve insanî ilkeler ve değişmez gerçeklerdir. Geniş mânada din ile aynı mânada olan şeriatın ikinci bir alanı vardır ki o değişime açıktır. Daha önceleri, yeni peygamberler gönderilmek suretiyle, Peygamberimiz'den sonra ise yeni ictihatlarla bu kısım değişmektedir. Hiç şüphe yok ki, bu ikinci kısımda da, yani cemiyet nizamı ile ilgili olan kısımda da Kitâb ve Sünnet'in evrensel, ebediyete kadar daim ve câri olacak hükümlerle belirlediği ve değişmez ilkeler, kurallar vardır. Ama bunun yanında, özellikle ve daha ziyade ictihadî olanlar değişmeye açıktır. Şeriatın dar mânası ise, geniş mânadaki şeriatın bir kısmını ihtiva eder. Şeriat eşittir İslâm hukuku, iktisadî, siyasî ve ictimaî nizamı, bu nizamı oluşturan kurallar bütünü şeklinde tanımlayabiliriz.

Şeriat kavramının anlam ve içeriğinin belirsizleşmesini yalnızca İslâm düşmanlarının kötü niyetleri ile açıklamak doğru mu, yoksa bu konuda bizim de kusurumuz var mı?
Elbette bu konuda bizim de kusurumuz var. Hem bir değil, iki. Biz hem şeriatın eğitim ve öğretiminde, hem de onun uygulanmasında kusur ettik. Önce şeriatı kendi mahiyetine uygun bir şekilde ve yaygın olarak insanımıza öğretemedik. Bu kelimeden korktuk. Ben İmam Hatip okuluna ilk öğretmen olduğum zaman fıkıh usûlü dersi vardı, fakat fıkıh dersi yoktu. Çünkü fıkıh şeriatı içeriyordu; şeriattan ise korkuluyordu. Yüksek İslâm Enstitüsü'ne hoca olduğumda fıkıh usûlü ve fıkıh dersleri vardı. Fakat fıkıh muhtevası parçalanmış, onun yalnızca ibadet ve miras hukuku kısmı konmuştu. Miras hukukunun konmasının sebebi de 1926'dan önce vefat etmiş ve mirasçı bırakmış kimselerin terekesini taksimde mahkemelerin bilirkişi olarak müftülere, din âlimlerine başvurması vakıasıydı. Bu konuda hazırlıklı olsunlar diye istikbalin vâiz ve müftüleri olan Yüksek İslâm Enstitüsü öğrencilerine vakıflar ve miras hukuku ile ilgili bilgi veriliyordu. Bunun dışında kalan konularda bilgi verilmiyordu. Ben 1961-63 yılları arasında Kadıköy'e merkez vâizi olduğumda elime bir vâizlik vesikası verilmişti. Bu vesikanın iç sahifesinde vâizin vaazlarında nelerden bahsedebileceği ve nelerden bahsedemeyeceği belirtiliyordu, madde madde...
Özetlemek gerekirse İslâm, imanı, ahlâkı ve ibadetlerinden bahsedebilirdik; ama fıkıhtan, şeriattan sözedemezdik. Bunu anlatamaz ve ifade edemezdik. Bu böyle devam etti geldi... Okullara din dersi kondu. Bu dersin müfredatını devlet ilgili birimlerinde belirledi ve orada da yine sansür sözkonusu oldu. İslâm ne ise, şeriatıyla değişen ve değişmeyen kısmıyla bütün semavî dinlerle ortak olan ve olmayan kısmıyla, ne ise olduğu gibi öğretilsin denilmedi. Halbuki siz laik olabilir, şeriatı uygulamak istemeyebilirdiniz. Ama onu öğretmemek, insanınıza doğru bilgi vermemek, insanınızı yarım bilgiyle yetiştirmek olurdu. Avrupalı Hıristiyan, Yahudi sizin dininizi bir bütün halinde bilirken, kendi insanınıza, hem de Müslüman olan insanınıza o dini öğretmemiş olurdunuz. İşte bu önemli bir kusurdu.
İkincisi, uygulama... Biz Müslümanlar şeriatı bir bütün olarak almadık. Her bir fert, grup, siyasî-gayri siyasî grup, şeriatın, İslâm'ın belli bir kısmının altını çizdi. Hayatını onunla bütünleştirdi ve onunla toplum içinde ve dünyada kendini gösterdi. O gruba bakanlar şeriatı onun şahsında eksik gördüler, yarım gördüler. Bir cüz, bir parça olarak gördüler. Şimdi, çok etkili bir örnek olduğu için, İslâm hukukunu cezalar bölümüyle ilgili bir örnek vermek isterim: Zaman zaman gazetelerde okuyoruz veya başka bilgi kanallarından bilgi ediniyoruz: "Filan memlekette şeriatın uygulanmasına karar verildi." Arkasından örnekler sıralanmaya başlanıyor. Bir gün öncesinden o ülkede şeriat uygulanmazken, bir gün sonra uygulanmaya başlanmış. Ne değişmiş. Değişenler zina edenlere verilen ağır cezalar, hırsızların ellerinin kesilmesi, kadınların çarşaf veya benzeri örtülerle örtünüp, mesela sokağa çıkmalarının ya da yalnız araba kullanmalarının yasaklanması gibi üç beş maddeden ibaret. İşte "Şeriat uygulanmaya başlandı, Meclis'ten karar çıktı. Artık orada şeriat uygulanıyor" ilanının arkasında böyle üç, beş örnek gelince, dünya "şeriat budur" hükmüne varıyor. Tabiî ki şeriatı bütünüyle bilenler, şeriatın bundan ibaret olmadığının farkındalar; ama sorunuzda yer alan "İslâm düşmanları" deyimini şuurlu kullanıyorsak, bunların varolduğunu da unutmamamız gerekir. İslâm'ın düşmanı varsa, sizin vermiş olduğunuz eksik ve yanlış örnek, onların ekmeğine yağ sürüyor demektir. "Madem siz bunu böyle ortaya koyuyorsunuz, biz de bunu böyle algılar böyle ilan ederiz" derler ve bunda da haklı olurlar. Tam bu nokta ile ilgili Hz. Ömer'in (ra) bir örneğini hatırlayalım: Hz. Ömer de şeriatı uyguluyordu ve onun zamanında bir kıtlık yılı yaşandı. İnsanların bir kısmı doyuyor ama bir kısmı doyamıyor, aç kalıyordu. Bu aç kalanların bir kısmı karınlarını doyurmak için hırsızlık yaptılar. Onları yakalayanlar ise, Hz. Ömer'in yanına getirip hırsızlık cezasının verilmesini istediler. Hz. Ömer ise, "Bu insanları aç bırakıyor, sonra da cezalandır diyerek bana getiriyorsunuz. Eğer cezalandırmak gerekiyorsa bunları aç bırakanları cezalandırırım" buyurdu ve bu insanları serbest bıraktırdı. İşte şeriat budur. Şeriat insanları aç bırakıp, hırsızlığa sevkedip sonra onların elini kesmek değildir. Şeriat, öncelikle ictimaî adalet, vicdan, merhamet ve şefkattir. Şeriat, komşusu aç iken doyup yatmamaktır. Şeriat bir insanın dişi ağrırsa sizin de dişiniz sızlamışcasına rahatsız olmanız demektir. Bir insan acı çektiği müddetçe, sizin huzurlu ve mutlu olamamanız, içten gülememenizdir. Dünyanın herhangi bir noktasında bir zulüm, bir haksızlık varsa, insanlara zulüm uygulanıyor, insan hak ve hürriyetleri çiğneniyorsa, bizzat, özbeöz kendi hukukunuz çiğnenmişcesine rahatsız olmanız ve bu zulme karşı savaş ilan etmenizdir. Böyle bir bütünlük içinde şeriatı algılamaz, uygulamaz ya da yarım-yamalak uygularsanız; kimisine göre şeriat dünyadan el etek çekmek, bir hırka bir lokma olursa; kimisine göre şeriat iktidara tırmanmak için diğer partilerle mücadeleden ibaret olursa; kimilerine göre şeriat belli kılık, kıyafet ve şekillerden ibaret olursa; kimisine göre şeriat tamamen bunların zıddı olarak da sureti, şekli, kuralı bırakıp, işin özüne yönelmekten ibaret olursa; kimine göre şeriat sadece kadınları örtmek ve İslâmî cezaları uygulamaktan ibaret olursa; yani böyle gösterilirse, ortaya böyle konulursa, şeriatın tanınmasında ve tanımlanmasında da birtakım sapmaların olacağı açıktır.

"Kahrolsun Şeriat!" diye sokaklara dökülen güruha karşı Müslümanların tavrı ne olmalı?
"Kahrolsun Şeriat!" diye sokaklara dökülen güruh, sanırım iki gruba ayrılır. Bunlardan bir tanesi cahillerdir, bilmeyenlerdir. Yani İslâm'a dine inandığı halde, kendisine "Din başka, şeriat başkadır; şeriat İslâm'dan değildir. Şeriat birtakım yobazların, istismarcıların, din tacirlerinin kendiliklerinden ortaya koydukları kurallardır. Onun dinle, Kur'ân'la, Sünnet'le alâkası yoktur ve bu kurallar insanlığı Ortaçağın karanlığına götürmektedir. O halde herşeyden önce Müslümanlar bunlarla mücadele etmeli, bu anlamda şeriatın hayatlarına girmemesi için çalışmalıdırlar" diye anlatılan, bu anlamda kafaları karıştırılan insanlardır. Bunlar "Kahrolsun Şeriat" diye bağırdıklarında İslâm'dan çıkmazlar, dinden çıkmazlar, ama bir hususun doğrusunu anlamak için yeterince gayret sarfetmedikleri için; şeriatın çeşitli anlamlarını bildikleri, bu kendilerine söylendiği ve bu kelimeyi kullanarak arkasından da 'kahrolsun' dediklerinde, şeriatı hakikatine uygun olarak kullanan, algılayan ve yaşayan insanların bundan rencide olacaklarını bildikleri veya bilmeleri lazım geldiğinden dolayı da sorumlu ve kusurludurlar. "Kahrolsun şeriat" diye bağıranların ikinci grubu ise doğrudan doğruya dine ve özellikle İslâm'a karşı olanlardır. Belki Allah'a inanmayan, kesin olarak İslâm'ı kabul etmeyen insanlardır. Peygamber Efendimiz'i, O'nun getirdiği dini, nizamı benimsemeyen, ona karşı çıkan, en doğrusunu Kitâb ve Sünnet'in özünden anlatsanız dahi ona karşı çıkan "Ben bağlayıcı, iktisat, siyaset, hukuk, ahlâk, cemiyet kuralı istemiyorum. Vahye, dine dayalı, yani Allah'ın gönderdiği böyle bir kuralı tanımıyorum. Ben hayatımı aklıma ve arzuma göre yaşamak istiyorum. Bu anlamda hür ve özgür olmak istiyorum" diyen insanlardır. Yani dine, İslâm'a, Allah'a, peygambere, bu anlamda baş kaldıran insanlardır. Elbette ki onları bizim tekfir etmemize gerek yok. Elmaya elma, armuta armut, taşa taş, suya su demek gibi onlar da Müslüman değildirler. Belki de kendilerine Müslüman dediğinizde bundan rahatsız da olabilirler, oluyorlardır.
Bunlara karşı tavrımız ne olmalıdır? Birincilere doğruyu anlatmalıyız. Çünkü onlarla biz aynı değeri paylaşıyoruz. Madem ki biz de, onlar da Müslümanız, Allah'ı, Peygamber'i, Kitâb'ı kabul ediyoruz. Oturup şeriatın ne olup ne olmadığını, ona kahrolsun demenin caiz olup olmadığını söylemeliyiz. Kendilerine şeriat diye anlatılmış olan şeyin şeriatla alâkasının olmadığını anlatmalıyız.
İkinci gruba gelince onlara karşı tavrımız sabredebildiğimiz ölçüde şöyle olmalıdır: Biz bir geminin içerisinde beraber yaşıyoruz. Başka bir Türkiye, başka bir vatan, başka bir ülke yok. Bu ülke, her bir karışı bizim ecdâdımızdan birkaçının kanıyla kazanılmış, elde edilmiş ve "dârü'l-İslâm" olmuş, yani Müslümanların yurdu, ülkesi olmuş bir yerdir. Eğer sulh içerisinde insan hak ve hürriyetlerini karşılıklı olarak tanımak sûretiyle bu topraklar üzerinde yaşamak istiyorsak, bazı ortak değerler ve ilkelerde anlaşmamız gerekir. Aksi halde "Kahrolsun Şeriat" diyenler sokaklara dökülürse, "kahrolsun falan ve filan" diyenler de sokağa dökülmek durumunda kalırlar. Sonra sokaklar onları bir meydanda birleştirir. Yakın tarihimizde defalarca yaşadığımız manzaraları yeniden yaşarız. O halde, bütün bunları hatırlattıktan sonra, "Kahrolsun Şeriat" diyen ve İslâm'ı din olarak bizimle paylaşmak istemeyen insanlara "Sizin dininiz size, benim dinim bana" kaidesince davranmak gerekir. Yani: "Sizin bir dininiz ve inancınız vardır; bizim de dinimiz ve inancımız vardır. Geliniz karşılıklı olarak her bir ferdin ve grubun kendi inancını yaşaması hak ve imkânını birbirimize tanıyalım. Siz kendi inancınızı yaşayın, biz kendi inancımızı yaşayalım. Hiçbirimiz karşı tarafa inanç ve nizam dayatmasın. Her birimiz kendi inancımızı yaşama konusunda yardımlaşalım; yani insan hak ve hürriyetlerini koruma mevzuunda yardımlaşalım. Bir başka gücün, bir başka grubun hangimize olursa olsun, istemediğimiz, benimsemediğimiz bir inancı, bir nizamı dayatmasını engelleyelim. Laikliği, demokrasiyi böyle telakki edelim. Bu telakki içinde yardımlaşalım, anlaşalım ve bu ülke üzerinde yaşayalım. Yani, siz sokaklardan evinize, işinize çekilin. Ağzınızdan da 'kahrolsun şeriat' kelimesini çıkarın. Bir daha bu kelimeyi çıkarmayın. Aksi halde, Müslümanlar da, yani doğru mânâda şeriata bağlı olan insanlar da sizin inancınıza zıt olan şeyleri haykırırlar."
Hâsılı, ister yanlış anladığı için, ister doğru anladığı halde benimsemediği için şeriata karşı çıkan ve "Kahrolsun Şeriat" diye bağıranlarla kavga etmeden önce birileri bir yerlerde oturup karşılıklı olarak anlamayı ve anlaşmayı denemeleri gerekir.

 


 

İmam-hatipler sun'i gündemlerin hedefi
İmam-hatip liseleri hakkında son zamanlarda yapılan tartışmaları bütün kamuoyu endişeyle izliyor. Bu okulların orta kısımlarının kapatılması ve mezunlarının üniversiteye alınmaması yönündeki talep ve girişimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Son günlerde ortaya atılan bütün sun'i gündemlerin hedefi olduğu anlaşılan İmam-hatip okulları mevzuu çok yoğun olarak tartışılıyor. Bu konuyla ilgilenenlere bakarsanız bir grup, İmam-hatip okullarının orta kısımlarının kapatılması ile alâkalarının olmadığını, bunu hedeflemediklerini; ancak temel eğitimin ya da zorunlu eğitimin 8 yıla çıkmasını istediklerini; bunu Türkiye'de yaşayan insanların bilgi ve kültür seviyesinin yükselmesi için istediklerini; bütün ortaokullara ne oluyorsa bütün İmam-hatip liselerine de bunun olduğunu, ama özellikle bunları kapatmayı hedeflemediklerini söylüyorlar. Bunu söyleyenleri ikiye ayırmak gerekir diye düşünüyorum: Samimi olanlar ve olmayanlar. Samimi olmayanlar bir mânada takiyye yapıyorlar. Çünkü bu konuyu tartışanların önemli bir kısmı medyada, bir kısmı da politikada çalışan insanlardır. Her ikisi de kamuya muhtaçtır. Birisi kamu tarafından izlenmeyi, diğeri de zamanı geldiğinde oy almayı ister. Bu sebeple, kamunun hangi kesimi olursa olsun, önemli bir kemmiyet ifade ediyorsa bu, onlarla açıkça ters düşmemeye özen gösterir. Bu sebeple takiyye yapıyorlar. Ve asıl hedefleri İmam-hatiplerin orta kısmını kaldırmaktır. Bu grup İmam-hatip liselerinin orta kısımlarını kaldırmakla da yetinmiyor. Bugün tartışılmamakla beraber, tartışılan konu kadar önemli olan ve İmam-hatip okullarıyla ilgili bulunan ikinci bir konu daha var: O da mezunların puanını tutturabildikleri ve liyakatlerini ispat ettikleri ve diledikleri üniversitelerde yüksek öğrenimlerini sürdürmeleri konusudur. İmam-hatip karşıtları, İmam-hatipleri alttan biçtikleri gibi, üstten de biçmek istiyorlar. Bu maksatla bu liseler için alan sözkonusu olduğu halde, alan seçmeli sınıf geçme sistemi benimsendiği halde, İmam-hatipler için bu sistemi sözkonusu etmiyorlar. İmam Hatipler için alan belirlemediler. Yarın-öbürgün de üniversiteler bunun arkasından ikinci adım olarak, herhangi bir fakülteye alacakları öğrencileri alanlara göre belirledikleri takdirde -ki bu yapılacak- o zaman İmam Hatip mezunları yüksek öğrenimlerini yapabilecekleri bir tek yer kalacak: ilâhiyât fakülteleri. Çünkü, onun dışındaki fakültelere girebilmek için belli alanlardan mezun olmaları gerekir. Bu konuyu şimdilik böyle bir işaretle bırakalım; ama bu konular, bu üstten biçme de alttan biçme kadar önemlidir, diyelim ve tekrar konumuza dönelim.
Bu grup, samimi olmayan, takiyyeye sapan, asıl amaçlarını gizleyen, bütün dünyada zorunlu eğitim 8, 9, 10 yıla çıkmış ve bizde de bu konuda yıllarca önce karar alınmış olduğundan, bunu fırsat bilerek İmam-hatiplerin orta kısımlarını ortadan kaldırmayı amaçlayan gruptur. Neden bunlar için "samimi olmayan" diyorum? Çünkü bu grubun asıl amacı Türk insanının, Türk çocuklarının eğitim öğretim seviyelerini yükseltmek maksadıyla zorunlu eğitimi 8 yıla çıkarmak olsaydı; o zaman bu zorunlu eğitimin iki kademeli 8 yıla çıkmış olmasına karşı çıkmazlardı. Bu grup 8 yılı istediği kadar, hatta ondan daha fazla bu 8 yılın kesintisiz olmasını istemektedir. "Kesintisiz"den maksatları bir bina içinde, bir yönetim altında, aynı programla bütün çocukların 8 yıl okumalarıdır. Aslında bir bina içinde, aynı programla, müfredatla, kitapla çocukların 8 yıl okumaları pedagojik açıdan sağlıklı olmadığı, umumiyetle eğitim çevrelerince benimsenmediği, tenkid edildiği ve genellikle de uygulanmadığı halde, bunun üzerinde ısrar etmektedirler. Niçin? Çünkü, "5+3" diye ifade edilen iki kademeli 8 yıllık zorunlu eğitimi kabul ettikleri takdirde, ilk beş yılda aynı müfredatı aynı kitapla okuyan çocuklar, ikinci üç yılda bir kısmı imkânlara göre aynı binalarda, farklı programla ikinci kademeye devam edecek; bir kısmı ise başka binalar bünyesinde, mesela meslek liselerinin bünyesindeki eski ortaokullara, bundan sonraki adıyla zorunlu eğitimin ikinci kademesine geçeceklerdir. Evet, geçeceklerdir, çünkü kendilerine 5. yıldan sonra diploma verilmeyecektir. Okuldan mezun olmak istiyorlarsa, 3 yıl daha okumak mecburiyetindedirler. O halde 8 yıllık zorunlu eğitim yine vardır. O halde neden bu ısrar?
İşte burada samimiyetsizlik ortaya çıkıyor ve hedeflenen şey şu oluyor: Tek programdan ve tek mekândan ayrılmasınlar ve İmam-hatiplerin bünyesine gitmesinler... Niçin gitmesinler? Çünkü o atmosfere bir kere girenler, yani üzerinde "İmam-hatip lisesi" yazan bir binanın bahçesine girenler orada değişime uğramaktadır. İnsanın geçmişiyle kendi öz değerleriyle, gelenekleriyle, vazgeçilmez değerleriyle alâkasını kesmesini ve bir "dünya vatandaşı" olmasını isteyenler, işte bu değiştirici iklimi kendi amaçları için son derece zararlı bulmaktadırlar. Bu samimi olmayan grubun karşısındaki grup ise 8 yılı istiyor, hatta gerekiyorsa bunun 9-10 yıla da çıkabileceğini söylüyor. Yalnızca, ilk 5 yıldan sonra kısmen aynı binalarda, kısmen farklı binalarda (bu imkânlara, duruma, eğitim ve öğretimin gerektirmesine göre ayarlanacaktır) bulunan, zorunlu eğitimin ikinci kademesine gitsinler istiyorlar. Burada ne olacak? Burada yine ikinci kademede de yine ortak dersler bulunacak. Bu ortak derslerin yanısıra, öğrencilerin ilk beş yıl içinde ortaya çıkmaya başlayan eğilim ve kabiliyetlerine göre yönlendirme yapılacak. Bu yönlendirme, seçmeli dersler, uygulama dersleri konularak yaptırılabilir, daha başka yollar ve yöntemlerle bu yönlendirme uygulanabilir. Ama istenen budur. Birileri sırf kafa karıştırmak ve insanları yanıltmak için alâkasız hususları bu konuya karıştırıyor, mesala 18 yaşına girmemiş insanın çocuk sayıldığını ve İLO sözleşmelerine göre 18 yaşından önce çocukların çalıştırılamayacağını; öyleyse zorunlu eğitimin ikinci kademesinde mesleğe yöneltildiği takdirde İLO sözleşmesine aykırı hareket edilmiş olacağını ifade ediyorlar. Hele, bu ifadeyi hem gazeteci hem de milletvekili olan bir insan söylerse, kargalarla birlikte insanların da buna gülmesi gerekiyor. Çünkü temel eğitimin ikinci kademesinde yapılan sadece bir yönlendirmeden ibarettir. Ufak tefek uygulamalar olsa, bunlar da ders mahiyetindedir. Bunun işle, çalışmayla uzaktan-yakından hiçbir alâkası yoktur.

Temel eğitimin kesintisiz sekiz yıla çıkarılması yerine "5+3 yıl" formülünü savunanlar var. "5+3 yıl" formülü İmam-hatiplere yönelişi kısıtlamaz mı?
"5+3 yıl" formülü, eğer aynı mekânda, aynı yönetim altında olacaksa bu İmam-hatip liselerine yönelişi kısıtlar. Aynı yönetim altında, aynı mekânda, aynı program, aynı kitap ve aynı müfredatla olacaksa bu elbette İmam-hatiplere yönelişi kısıtlar. Fakat bunun sakıncası sadece İmam-hatip liselerine yönelişi kısıtlamaktan ibaret değildir. Bunun eğitim öğretimin amacı, Türkiye'nin ihtiyaçları bakımından da bir sürü sakıncası vardır. 8 Yıl aynı mekânda aynı müfredatla ve aynı programla çocuk okutulmaz. Bunu savunmanın, siyasî ve ideolojik olanının dışında hiçbir makul gerekçesi yoktur. Buna rağmen bunun üzerinde ısrar edilirse, elbette yalnız İmam Hatip Liselerine değil, başka meslek liselerine de yönelişi olumsuz etkiler.
Bu yüzden de yıllardan beri maruz kaldığımız, üniversite önlerine adam yığmaktan başka bir işe yaramayan normal liseler istihab haddini aşan bir taleple karşı karşıya kalırlar. Yani herkes o liselere yönelir. O liselerden mezun olanlar da üniversitlerin önünde yığınak yaparlar. Demek ki "5+3"ün aynı mekânda, aynı yönetim altında uygulanması, yalnızca İmam-hatip liselerine yönelişi olumsuz etkilemekle kalmaz, fakat "5+3 yıl" formülü hem öğrencinin hem velinin isteğine, eğilim ve kabiliyetine bakılarak, başka mekânlarda açılmış bulunan zorunlu eğitimin ikinci kademesinde sürdürülebilirlik esası kabul edilirse, o zaman zorunlu eğitimin ilk kademesini tamamlayan öğrenciler kendilerinin ve velilerinin istekleri doğrultusunda, mesela meslek liselerinin bünyesindeki ikinci kademelere gidebilecekleri için ve bu meyanda İmam-hatip liseleri bünyesindeki eski ortaokullara, yeni adıyla temel eğitimin ikinci kademesine gidecekleri için bu uygulama imam Hatip Liselerine yönelişi kısıtlamaz.

İmam-hatip liselerinin orta kısımlarının kapatılması karşılığında, ortaokullara Kur'ân-ı Kerim ve Arapça derslerinin seçmeli olarak konulması projesini kabul edilebilir görüyor musunuz?
Bu projeyi aslında bir grubun kamuoyunu teskin etmek için ortaya attığını düşünüyorum. Bu proje karşısında bu sefer 2 değil, 3 grup var. Birisi, biraz önce söylediğim gibi, İmam-hatiplerin orta kısımlarının kalkması karşısında ortaya çıkacak tepkiyi yumuşatmak için bir ara formül olarak, bütün ilköğretim okullarının ikinci kademesine seçmeli olarak bu dersler konabilir, diyenler. Mesela en azından Milli Eğitim Bakanlığı böyle bir temayül içerisinde gözüküyor. İkincisi, aslında sadece İmam-hatip liseleri karşıtı değil, milletimizin çocuklarının dinî eğitim görmesinin de karşıtı olan grubun, laik kişilerin, Batıcıların, ya dinsiz ya da dine soğuk olanların istekleridir. Onlar İmam-hatip liselerinin ortasını bu maksatla kaldırmak istekleri gibi, diğer ilköğretim okullarında seçmeli de olsa birkaç saatlik Kur'ân-ı Kerim ve Arapça dersinin konulması karşısında aynı hassasiyeti gösteriyor, irkiliyor ve karşı çıkıyorlar. Birçok gerekçeler sarfediyorlar. Mesela, daha küçük yaşlarda çocuklara bazı dogmatik bilgilerin dayatılmış olacağını, bunun doğru olmadığını söylüyorlar. Daha garibi, daha yakınlarda izlediğim bir tv programında bir gazetecinin sorup yine bir gazeteci milletvekilinin de çok hikmetli bulduğu bir husus... Neymiş, eğer nüfusunun % 98'i Müslüman olan bir ülkede temel eğitimin ikinci kademesine seçmeli Arapça ve Kur'ân-ı Kerim dersleri konursa, onu seçmek psikolojik olarak mecburiyet haline gelirmiş. Çünkü böyle bir ülkede Kur'ân'ı seçmemek kolay değilmiş, Kur'ân'ı seçmeyenlere kötü nazarla bakılabilirmiş. Böyle manevî bir baskı altında seçmek mecburiyeti olunca da işte bu derslerin konmasıyla bir mânada seçmeli olmaktan çıkar, icbârî hale gelirmiş. Tabiî, bu beyler kapalı kapılar arkasında oturup İmam-hatiplerin ortasını nasıl ortadan kaldırabiliriz ve mümkünse bütün eğitim kademelerinden müspet anlamda din adını, özellikle İslâm adını ortadan kaldırmak için neler yapılabilir, konusunu görüştükleri için; içlerinde tatbikatçı da az olduğu için, ya da taassup gözlerini kör ettiği için hakikatleri göremiyorlar. Biz yıllarca bu ülkenin ortaokul ve liselerinde öğretmenlik yaptık. Yabancı okullar da buna dahil. Ben şahsen Saint-Joseph'de 3-4 yıl hem ahlâk dersi okuttum, hem de din dersi okuttum; başka ortaokullarda da okuttum. O günlerde din dersi seçmeliydi, ahlâk dersi mecburiydi. Hiçbir okulda din dersini seçenler ile seçmeyenler arasında bu beylerin tasavvur ettikleri ya da bir koz olarak ortaya sürdükleri şekilde olumsuz tavır görülmedi. Dileyen din derslerini seçti. Hatta bunların zanlarının tam aksine, ya da beklentilerinin aksine, din dersini seçenlerde bir çekingenlik vardı, seçmeyenlerde değil. Bir üvey evlat muamelesi içerisinde, bazen de olmadık saatlere konularak bu seçmeli din dersi okutuldu. Seçmeyenler üzerinde bunun hiçbir olumsuz etkisi veya baskısı görülmedi.
Bu kafada olanlar aynı gerekçeyi, üniversitelerde dileyen isteyen kızların örtünmeleri konusunda da kullanıyorlar. Orada da birileri örtünüp birileri örtünmediğinde bunun örtünmeyenler üzerinde psikolojik bir baskı meydana getireceğini düşünüyorlar. Halbuki vakıa bunun tersidir. Baskı, hem psikolojik hem de fizikî olarak, maddî olarak örtünenler üzerindedir. Bu beyler inşallah bir gün anlayacaklar ki, farklı düşünen, farklı inanan insanların bir ülkede bir arada yaşamalarının çaresi böyle karşılıklı dayatma ve bastırma değil, hoşgörü, insanların birbirine katlanmasıdır. Kur'ân'ı seçenin seçmeyene, seçmeyenin seçene; örtünenin örtünmeyene, örtünmeyenin örtünene hak, hukuk, hürriyet ve hoşgörü içerisinde bakmasını öğrenmesidir. Bu ikinci gruba göre seçmeli olarak da olsa, ilköğretim okullarının ikinci kademesine Arapça ve Kur'ân-ı Kerim konamaz, konmamalıdır.
Üçüncü gruba göre -ki ben de onlardanım, onlar gibi düşünüyorum-, bütün ortaokullara, yani şimdiki isimleri ile zorunlu eğitimin ikinci kademesine, seçmeli olarak Kur'ân-ı Kerim ve Arapça'nın konması, doğru telaffuz edeceksek, seçmeli birçok ders arasında Kur'ân-ı Kerim'in ve Arapça'nın da konması şeklinde anlaşılmalıdır. O takdirde biz İmam-hatip liseleri açısından baktığımızda bu ara formülün bizim işimizi tam olarak görmediğini düşünüyoruz. Çünkü, Milli Eğitim'de çalışan yönetici ve öğretmenlerin genelini düşündüğümüzde -hepsini itham etmiyorum ama-, okullarda eğitim ve öğretimin nasıl yürüdüğünü düşündüğümüzde, orada veliler ve öğrenciler isteseler bile kabiliyetli öğrencilerin Kur'ân-ı Kerim ve Arapça'yı seçmelerinin önünde maddî ve manevî engellerin oluşacağını ve önemli sayıda istidatlı, kabiliyetli çocuğun bu dersleri seçme imkânı bulamayacaklarını düşünüyoruz. Bunun için, mademki ikinci kademeye seçmeli olarak Arapça ve Kur'ân-ı Kerim derslerini koymayı düşünüyorsunuz; o halde geliniz şu konuda uzlaşalım: Kur'ân-ı Kerim ve Arapça derslerinin seçmeli olarak okutulduğu ikinci kademe, İmam-hatip liselerinin bünyesinde olsun. Hâlihazırdaki durum da bundan ibarettir. Bunlara dokunmayınız; bu hem sizin hem bizim arzumuzu gerekleştirir. Yani, 1) zorunlu eğitim 8 yıla çıkmış olur; 2) zorunlu eğitimin birinci kademesinde bütün öğrenciler aynı programı almış olurlar; 3) ikinci kademesinde sizin de razı olduğunuz, bizim de istediğimiz seçmeli ders sistemi gerçekleşmiş olur; 4) İmam-hatipler için bu seçmeli ders bugün olduğu gibi, Arapça ve Kur'ân-ı Kerim'den ibaret olmuş olur.
Burada, milletin çocuklarını ilk beş yılı bitirdikten sonra, "ille Arapça ve Kur'ân-ı Kerim'i seçmek üzere İmam-hatiplerin bünyesindeki ikinci kademeye gidin" diye bir zorlama olmadığına göre; bunun laikliğe, din ve vicdan hürriyetine bir baskı olmayacağı âşikârdır. Bu tamamen ihtiyarîdir, veli ve çocuk dilerse İmam-hatiplerin bünyesindeki ikinci kademeye gidecektir. O takdirde Arapça ve Kur'ân-ı Kerim'i seçmiş olacaktır. Dilemiyorsa bir başka seçmeli dersi seçmiş olacaktır.

İmam-hatip liselerinden yetişen nesilleri kendileri için tehlike addeden bir kesimin ortaya attığı bugünkü tartışmaların gölgesinde bu okulların eğitim kalitelerinin iyileştirilmesi gibi zaruri konular pek gündeme gelemiyor. Sizin bu konuda teklif ve tavsiyeleriniz var mı? Bu konunun gündeme gelmesini yararlı görüyor musunuz?
Elbette... Benim de şahsen bir "danışman" gibi ilgilendiğim Ensar Vakfı, en azından 3-4 yıldan beri hem Anadolu'da hem İstanbul'da arka arkaya birçok toplantılar yaparak uygulamanın içinde olan İmam-hatip müdürlerini ve tecrübeli öğretmenleri toplayarak bu okulların problemlerini, iyileştirme çarelerini görüştüler. Uzun müzakerelerden sonra bu müzakereler rapor halinde yazıldı. Hatta bu raporlar ufak ufak kitaplaştırıldı, broşürler halinde basıldı. Sonra sıra bu raporların uygulamaya sokulmasına geldi. Ama Türkiye'de demokrasi yok... Türkiye'de demokrasi olmadığı için de sivil kurum ve kuruluşların iradeleri geçerli değil. Türkiye'de hangi iradelerin geçerli olduğunu yıllardan beri yaşıyoruz da son günlerde daha canlı daha açık seçik olarak yaşamaya başladık. Bir avuç "A. B. A."nın iradesi geçerli oluyor. Bu tabir de benim değil bir eski Kültür Bakanı gazetecinindir. Yani: aydın-bürokrat-asker: ABA... Abanın altında sopa... "Bunu da hatırlatıyor sana bu tabir"...
Aydın, bürokrat ve askerden oluşan bir avuç insanın iradesi geçerli oluyor. Elbette ben ne askerin, ne bürokratın, ne de aydının tamamını bu baskı grubu içinde görüyorum, ne de milletinden kopuk olarak görüyorum. Belki de böyle göstermek biraz da din karşıtlarının işine geliyor. Onlar kendi cephelerine böylece hayalî ve vehmî güçler katıyorlar. Biz de doğrusu onların ekmeğine yağ sürmemeliyiz. Birçok askerin, birçok bürokratın, birçok aydının bu konularda akl-ı selim ile düşündüklerini ve milletine yabancılaşmadıklarını, dinlerinden kopmadıklarını, dinden kendilerine bir zarar gelmeyeceğini bildiklerini biliyor, görüyor ve yaşıyoruz.
İşte Türkiye'de sayıları ne olursa olsun, bulundukları yer önemli olduğu için, güçleri ellerinde topladıkları için, sözleri dinlenen insanlar tabandan gelen bu ıslahat iradesine kulak asmıyorlar. İmam-hatipleri niye ıslah etsinler? Milli Eğitim ne zaman halkın kalbine ve nabzına kulak veren insanların eline geçti de, tabandan gelen isteklerin istikametinde ıslahat yapıldı? Bu ne yazık ki hiç olmadı. Olmadığı için de bu düşünceler hep kuvvede kaldı, fiile geçemedi. Ama ben şahsen, düşündüğümü soruyorsanız, İmam-hatip liselerinde hem yönetim, hem eğitim kadrosu, hem program, hem müfredat, hem kitap, hem fizikî şartlar açısından çok önemli eksikler bulunduğunu ve bunların da bir an önce ıslah edilmesinin şart olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncelerimi çeşitli platformlarda ifade etmişimdir. Başkaları da ifade etmiştir. Ve bunlar raporlara da intikal etmiştir.
Dileriz, milletine kulak veren aydınlar, bürokratlar, askerler çoğalırlar ve bu ıslahat arzularına -ki bunlar sadece İmam Hatiple ilgili değildir. Türkiye'nin daha yüzlerce, binlerce problemi bu meyandadır- kulak verir ve adına gerçek mânada ıslahat diyebileceğimiz değişimleri gerçekleştirirler.

 


 

Farklılık içinde diyalog tesis edilmeli
Toplumda kamplaşmalara yol açan görüş ayrılıklarının sebep olabileceği tahribatlar ne olabilir?
Toplumda kamplaşmalara yol açan görüş ayrılıklarının sebep olabileceği bazı konular olabilir, görüş ayrılığı insanlar içindir. İnsan çeşitli şekillerde tarif edilmiştir. Belki de "insan ihtilaf eden bir varlıktır" dense pek de anlamsız olmaz. Demek istediğim, ortada iki insan varsa, bunlar aynı ailenin, aynı dinin mensupları olsalar, aynı kültürün müntesipleri olsalar bile, aralarında görüş ayrılığı olabilir. Ama her görüş ayrılığı kamplaşmalara götürmez; hele toplumda kamplaşma, ictimaî kamplaşma, toplumun görüş ayrılıklarına bağlı olarak farklı gruplara ayrılıp bu grupları bir anlamda gettolaştırıp kendi aralarında ilişki, dostluk kurup bu sıcak ilişkiyi başkalarından esirgemeleri ve grupların bu anlamda birbirlerine soğuk hatta giderek yan bakan, düşmanca duygular besleyen gruplar, kamplar haline gelmesi olumsuz ve olmaması gereken bir gelişmedir. Böyle bir gelişme toplumda birçok tahribata sebep olabilir. Bunları maddî ve manevî diye ayırırsak, neden olduğu en önemli manevî tahribat kültürün ve manevî üretimin fakirleşmesidir. Kamplar arası sürtüşmenin ortaya koyacağı huzursuzluk, istikrarsızlıktır. Bu huzursuzluk ve istikrarsızlığın sebep olacağı kısırlıktır. Bu kamplaşmanın maddî sonuçları da olur. Eğer bu kamplaşma çatışmaya doğru giderse o zaman ülkenin birliği, bütünlüğü tehlikeye düşer ve topluma ait en önemli varlık ve servet olan mal ve can telef olur.

Görüş ayrılıkları her zaman olabileceğine göre, toplumsal mutabakatı tesis etmek nasıl mümkün olabilir?
Görüş ayrılıklarını, muhalifin varlığını ve insana mahsus hak ve hürriyetlerini ortadan kaldırma eylemine ilişkin olmayan görüş ayrılıklarının zararlı olmayacağını ifade etmiştik. Toplumsal mutabakatı tesis etmenin de yolu budur. Birinci şartı engeli ortadan kaldırmaktır. Eski tabirle icâbî ve selbî, biri yapmakla biri yapmamakla ilgili iki şarttan bahsedebiliriz. Birincisi selbî, yani görüş ayrılıklarına düşmüş gruplardan birinin karşı tarafın maddî varlığını düşünmesi, hak ve hürriyetini kaldırmaya yönelmemesidir. Karşısındakine de var olma, inanma, düşünme ve düşüncesini açıklama hak ve hürriyetini tanımasıdır. Toplumsal mutabakatın ikinci şartı icâbîdir, yapmakla, etmekle ilgili, müspettir. Bu da toplum içerisindeki farklı inanç ve düşünce gruplarının aralarında ilişki kurmaları diyaloğu kesintisiz olarak devam ettirmeleridir.

Geleneksel hoşgörü ve bunun paralelinde diyalog anlayışıyla Türkiye şartlarında olumlu neticeler almak için neler yapılabilir?
Gerçekten, bizim toplumumuzda an'anevî olarak bir hoşgörü mevcuttur. Burada hoşgörüyü; çirkini, ayıbı, günahı ancak bu olumsuzlukları ortadan kaldırma, giderme halkımızın dinî inançlarının da yönlendirmesiyle yıkmak ve en güzel mücadele yolunu an'anevî olarak benimsemiş olmalarını kastediyoruz. Ortada bir ayıp, bir günah, bir suç varsa, bunu görenler onun ayıp, suç olduğunu inkâr etmiyor veya önemsememe gibi davranışa girmiyorlar. Böyle değerlendiriyorlar, önemsiyorlar; fakat ortadan kaldırmak, gidermek, düzeltmek için sert, yıkıcı, kırıcı az fayda karşısında çok zarar getirici bir davranış biçimi içerisine girmiyorlar. Bizim bu geleneğimizden diyalog açısından bugün de yararlanmak mümkündür. Bu hoşgörü yanında diyaloğu da kullanarak olumlu neticeler alabilmek için her bir grubun aklı başında olan liderlerinin öncelikle diğer grubun liderleriyle diyalog kurmaları gerekir. İnsanlar liderlerinin dini üzeredirler. Bu liderleri küçükten büyüğe doğru sıralayabilirsiniz. Yani bir ailede lider çoğu kez o ailenin reisi olan insandır. Anadolu'da; mahallede, çarşı-pazarda, köyde-kentte, toplulukların saygısına sevgisine mazhar olmuş, sözü dinlenir insanlar vardır. Bunları lider olarak kabul edebiliriz. Sonra siyasî ve sivil kuruluşların liderleri vardır. Bunları da lider olarak kabul edebiliriz. İşte böylece hiyerarşik olarak en küçük birimden en büyüğüne doğru, grupları temsil eden saygı ve sevgisine mazhar olmuş liderlerin öncelikle birbirleriyle diyalog kurmaya talip olmaları, böyle bir irade taşımaları gerekir. Peki neden böyle bir irade taşımaları gerekir? Çünkü akl-ı selimle düşünülür, tarihhi tecrübeden ve dünyada olup bitenlerden ders alınırsa görülecektir ki hiçbir ülkede bir tek düşünceyi hâkim tutup öbürlerini ortadan kaldırmak mümkün olmamıştır, bugün de mümkün değildir. O halde farklılık içerisinde diyaloğu tesis etmek gerekir. Bunun şuurunda olan liderler diyaloğa talip olmalıdırlar. Gruplardan birinin kendi dünya görüşünden, düşüncesinden vazgeçmesi değildir. Sadece farklılık içerisinde, bir gemi olan ülkede yaşamak mecburiyetinde olan grupların bu birlikteliği, müştereki bulma çabaları demektir. Eğer liderler kimliklerinden dolayı bir şuura gelemiyorlarsa o zaman ülkede gruplar-üstü kalabilmiş akl-ı selim sahibi insanların bu maksatla oluşturacakları sivil kurumlar böyle bir vazifeyi üstlenmelidirler. Mesela aileler, mahalleler arasında ihtilaf sonucu kan davaları çıkar, iki taraftan mal ve can telefleri vâki olur. Bunu böyle bıraksanız, ilelebet devam eder, aslında zaman zaman bu ihtilafın tarafları bundan üzüntü duyarlar, bunun ortadan kalkmasını isterler ama taraflardan hiçbiri ortadan kaldırıcı, iyileştirici bir teşebbüste bulunma cesaretini, olgunluğunu kendinde göremez. Uzun zaman sonra bazen bir öğretmen, muhtar, imam veya oralarda tanınan sevilen resmî ya da sivil bir kişi, kalkar bu iki grup arasında bir diyalog başlatır. Bunun sonucu hepimizin defalarca gözlediği gibi güzellikler olur. Bu küçük örneği ülke çapında farklı inanç ve düşünce grupları arasında diyaloğun oluşması için kurulacak teşebbüslere teşmil etmek mümkündür.

İslâm dini, toplumsal mutabakatı sağlamada nasıl bir hoşgörü modeli öneriyor?
Meseleye şuradan başlayabiliriz: İslâm bir din. Dinin en önemli unsuru imandır, inançtır ve her din kendi getirdiği inancı benimseyenlerle benimsemeyenler arasında bir farkı öngörür. Bu farkın hem dünyada fonksiyonel sonuçları vardır, hem ebedî hayatta sonuçları vardır. İslâm da bir dindir. İslâm'a inananlara biz Müslüman, inanmayanlara da gayrimüslim diyoruz. "İctimaî mutabakat"a benim verdiğim mâna, "farklılık içerisinde gerekli olan birlikteliği sağlamanın yolu, yöntemi veya bu birlikteliği sağlayan diyalog çerçevesi, anlaşma çerçevesi, sözleşme çerçevesi"dir. İşte İslâm'ın bu ictimaî mutabakatı sağlamaya katkısı, biraz önce bahsettiğim inanan-inanmayan ayrımını getirmiş olmasına rağmen inanmayanlara hayat hakkı tanımasıdır. Sadece hayat hakkı mı? Hayır, İslâm inanmayanlara, inanıp da aynı iman manzumesi içinde farklı görüş ve yaşayış tarzı benimseyenlere hayat hakkı dışında da hemen bütün insan hak ve hürriyetlerini tanımaktadır. O halde İslâmî hoşgörüyü bu çerçeve içerisinde anlamak gerekir, yani İslâm'ın inanmayanlara kendi bünyesinde, kendi vatanında, kendi ülkesinde, dâru'l-İslâm'da, Müslüman toplum içerisinde bulunan inanmayanlara, ya da inanıp da bir inanç manzumesi çerçevesi içerisinde meydana gelebilecek ihtilaflar bakımından farklı yaklaşımda bulunanlara bu hakkı, bu imkânı tanıması, vermesidir.
Elbette, dâru'l-İslâm'da gayrimüslimler ve Müslümanlar içerisinde sapık gruplar ve mezhepler varolacaksa, bunların varlığına imkân veriyorsa, o zaman bunlara birtakım sosyal, kültürel, iktisadî, siyasî haklar da veriliyor demektir. İşte İslâm'ın bu konudaki hoşgörüsü budur. Bu hoşgörü çerçevesinde bu haklara sahip olan insanlar kendi haklarını, diğerlerinin hak ve hürriyetlerini ortadan kaldırmak için kullanmadıkları, umumun, kamunun haklarını kaldırmak için kullanmadıkları sürece bu haklarını kullanabilirler. Bizim kadim Ahkâm-ı Sultâniye ve Siyaset-i Şer'iye kitaplarında şöyle bir ölçü de konulmuştur: Bir inanç grubu, bir yerde bir birlik oluştursalar, bugünkü tabirle dernek kursalar, vakıf kursalar, yerleşim merkezi, mahalle kursalar ve burada inanç ve düşüncelerini aralarında görüşüp konuşsalar, okuyup okutsalar ve hayatlarını buna göre düzenleseler; başkalarının hak ve hürriyetlerini ihlal etmedikleri sürece kamu düzenini, kamu sağlığını bozmadıkça, silahlı eylemle kendi düşüncelerini başkalarına empoze etmeye kalkışmadıkça onlara dokunulmaz. Elbette bu dokunulmazlık meselesi, diyalog ve farklılık içinde birlik ve beraberlik meselesinin ancak bir önşartını teşkil ediyor.
Birbirimize dokunmadan ayrı mekânlarda, ayrı dünyalarda yaşarsak o zaman adına ümmet birliği, beraberlik dediğimiz, ictimaî hal oluşmaz. Halbuki millî varlık, millî bütünlük ve dayanışmaya bağlıdır. İşte bu ikinci zaruret de İslâm'a göre makul ve meşrûdur. Farklı gruplar birbirleriyle iktisadî, ictimaî, siyasî, kültürel ilişki kurabilirler. Ortak bir ictimaî hayat oluşturabilirler. Bu ortak ictimaî hayatın şartlarını müzakere yoluyla ortaya koyarlar. Bunun dışında kalan alanlarda her bir grup kendi farklı inancı ve dünya görüşünü benimseme, yaşama ve devam ettirmede serbest kalır. İslâm bir dindir; bu dini bütün insanlığın yaratıcısı Allah, bir peygamberle göndermiştir. Peygamber dini insanlara tebliğ etmiştir. Kendisi Rabbine kavuşurken de ümmete birçok vazife meyanında şu iki ödevi vermiştir: Birincisi, dini bilmeyenlere ve benimsememiş olanlara tebliğ vazifesidir. İkincisi, bu dini bilenlerin, benimsemiş olanların, onu yaşamadaki kusurlarını uygun metotlarla giderme vazifesidir. Bunun birincisine tebliğ; ikincisine eğitim, terbiye, yani emr-i bi'l-mâ'ruf ve nehy-i ani'l-münker de diyebiliriz.
Hoşgörü ve diyalog anlayışıyla bu dinin tebliğ edilmesi ve toplum içerisinde dinî kusurların giderilmesi vazifesini nasıl telif edeceğiz, uzlaştıracağız ve çatışmaya meydan vermeden hem hoşgörü ve diyalogu hem de tebliğ ve terbiye vazifemizi yürüteceğiz?
Bu soru yerindedir. Bunun cevabı konusunda böyle karşılıklı bir sohbette söylenebilecek birkaç söz vardır. Bunlardan birincisi, tebliğin zorlamayla; maddî ve manevî bastırmayla, dayatmayla alakasının bulunmaması ve tebliğde en uygun metodun seçilme zaruretidir. Bu hassasiyetlere dikkat edildiği takdirde, sadece tebliğden dolayı bir sosyal çatışmanın çıkmayacağı âşikârdır. Bütün gruplar ya fiilî ya da kavlî olarak kendi inanış ve düşüncelerini başkalarına iletme, duyurma hak ve imkânına sahiptirler. İnsanlar serbest iradeleriyle, düşünerek bunları benimser veya benimsemezler. İkincisi belli bir inancı benimsemiş olan insanların, bu inancı yaşama konusunda ortaya koydukları kusur karşısında tepki gösterme ve bunu izale etme vazifesidir. Burada da iki kural, diyalog ve hoşgörü ortamını bozmadan bu vazifenin yapılabileceğini bize ifade ediyor.
Bu konulardan bir tanesi eğitim, terbiye, emr-i bi'l mâ'ruf, nehy-i ani'l münker yapma işinin herkese ait bir iş olmadığı, bunun da bir ehliyet gerektirdiğidir. İkincisi, emr-i bi'l mâ'ruf, nehy-i ani'l münker vazifesinin gönülle, dille ve elle olan kısımlarının yine herkese ait olmadığı; gönülle ve dille olanın uygun metodlarla herkes tarafından yapılabileceği, fakat elle yapılacak olanın toplumu temsil eden resmî ve sivil makamlara ait olduğu ve bu makamlar da bu işi yaparken hak ve hürriyetlerin ihlalinin sözkonusu olamayacağı kaidesidir. İkinci kaide, emr-i bi'l-mâ'ruf ve nehy-i ani'l-münker yapılırken bunu yapan şahısla, kendisine tenbihat yapılan şahsın o konudaki inançlarının, mezheplerinin, görüşlerinin aynı olması, paralel olmasıdır. Yani iki kişiden -bunlar Müslüman da olabilir- biri birşeyin helal ya da haram olması, bir şeyin ayıp olması ya da olmaması, bir şeyin farz olması, vacip olması, Sünnet olması... konusunda farklı içtihatlara, görüşlere, mezheplere mensup iseler o halde birinin kendi görüşünün, ictihadının kabulünü karşı tarafa empoze etme hakkı yoktur. Kendi kanaatine göre, inancına göre, mezhebine göre ayıp olanın başka ictihada göre de ayıp olmasını; kendisine yasak olanın farklı inanca göre de yasak kabul edilmesini isteyemez. Bu maksada yönelik de emr-i bi'l mâ'ruf, nehy-i ani'l münker yapamaz.
İşte bu iki kural yan yana geldiğinde, öyle zannediyorum ki, farklılık içerisinde zaruri olan birlik ve beraberliğin tesisi için gerekli bulunan hoşgörü ve diyalog ortamını bozmadan, aynı zamanda her bir grubun kendi inancını karşı tarafa tebliğ etme, iletme imkânı bulması mümkün olacak ve gruplar içinde insanların birbirlerine yardım etmeleri de mümkün hale gelecektir.

 


İnsan haklarının güvencesi İslâmî değer ölçüleridir
Günümüzün gözde kavramlarından biri insan hakları. Özellikle dış platformlarda Türkiye'nin önüne bir ayıp olarak getirilen insan hakları ihlallerinin önlenme çaresi size göre ne olabilir?
Dış platformlarda Türkiye'nin önüne bir ayıp olarak getirilen insan hakları ihlalleri hem tanım, hem de kapsam itibarıyla eksiktir, tek yönlüdür ve çoğu kez hedefinden saptırılmıştır. Haddizatında insan hakları çerçevesine girmeyen bazı talep ya da davranışların insan hakkı olarak tellaki edilmesi, tanınması ve bunun ihlalinin durdurulması, Türkiye'ye dayatılabilmektedir. Kapsam olarak da eksiktir. Aynı ihlal, belli bir inanç veya ideoloji gurubuna yöneldiğinde, insan hakkı ihlali olarak telakki edilmekte ve bunun kaldırılması talepleri dile getirilmekte. Buna mukabil, bir başka inanç grubuna yönelik olduğunda da sükutla geçiştirilmektedir. Bu bakımdan, Türkiye'de şüphesiz mevcut olan insan hakları ihlallerinin ölçüsü dışardaki ve özellikle yanlı kurum ve kuruluşların değerlendirmeleri olmamalıdır. Uluslararası anlaşmalarla dile getirilmiş, vesikalara geçirilmiş, büyük çoğunluğuna İslâm'ın da katıldığı insan hakları vardır. Bu insan hakları ihlallerinin önlenmesi, bizim dışımızdakilerin meselesi değil, öncelikle bizim meselemiz olmalıdır. Türkiye'de yaşayan bütün inanç grupları, bütün cemaatler, partiler, siyasî ve gayrî siyasi kuruluşlar, insan hakları ihlallerinin ortadan kaldırılmasının gerekliliğinde ittifak etmelidirler. İhlallerin önlenmesinin birinci çaresi bu ittifaktır. Böyle bir irade birliği oluşmaması halinde körlerin döğüşü devam eder, kargaşa devam eder; zulüm, haksızlık devam eder. Bu durumda herkes kendi hakkını görür, başkasının hakkını görmez hale gelir. Kendi hakkını savunurken, kendi hakkına yönelik ihlallerin ortadan kaldırılmasına öncelik verirken, başkasının hakkına zarar verebilir. Bunda başarılı olunmaz, zayıf düşer, hatta bazen çatışmalar sözkonusu olabilir.

İslâm'ın insan hakları alanında 15 asır önce ortaya koyduğu evrensel normların bugünkü Müslümanların hayatında yer bulmamasını neye bağlıyorsunuz ?
Bugünkü Müslümanların hayatında yer bulamayan İslâmî normlar ve hükümler, yalnızca insan haklarıyla ilgili olanlar değildir. İslâmî hayat bütün yönleriyle, şu ya da bu ölçüde ve bazı gruplarda daha çok, bazılarında daha az olmak kaydıyla, Müslümanların hayatında yoktur, yer bulamamıştır günümüzde. Bunu teorik olarak iki şekilde düşünmek mümkündür. Birisi "Bu doğrular, fert ve toplum olarak insan hayatına yahut en azından çağımızdaki insan hayatına uygun değildir. Çağımız insanlarının vücuduna uymayan bir elbise gibidir. Onun için hakkı da kalmamıştır. Vücud kendine başka elbiseler edinme yolunu tutmuştur. Yani, çağı geçmiş, devri geçmiştir." Teorik olarak bir böyle düşünülür, bir de aslında İslâm'ın koyduğu -insan hakları alanında olsun başka alanlarda olsun- evrensel normlar, hatta hususi hükümler, birincileri umumen insanlık için, ikinciler hususen Müslümanlar için uygundur. Amaca uygundur, insanların peşinde koştukları huzur ve mutluluğu da tekeffül etmektedir. Fakat insanlık bunun farkında değildir. Farkında olanların bunu hayatlarına geçirme cihetleri önünde birtakım engeller vardır. Bunlardan birincisine ben inanmıyorum. Yani, ebediyyen insanlığa yol göstermek için gelmiş olan bir dinin ve Kitâb'ının ve bu Kitâb'ı hem nefsinde hem de örnek bir cemiyette uygulayarak nasıl anlaşılması ve nasıl yaşanması gerektiğini göstermek için örnek insan Hazret-i Muhammed'in (s.a.) ortaya koyduğu nizamın değişime açık taraflarıyla insanlığın varlık amacına uygun olduğuna inanıyorum. Bunun aksini iddia edebilmek için, hem teorik, hem pratik, hem tarihten, hem günümüzden insanları ikna edebilecek bir delilin, bir kanıtın da olmadığını görüyorum. Yani, net ve kısa bir cümle ile ifade etmek gerekirse, İslâm'ı yaşamak isteyip de fert olarak başarısız olmuş, İslâm'ı hayatında bütünüyle uygulamak isteyip de, toplum olarak başarısız ve mutsuz olmuş bir örnek mevcut değildir. Denebilir ki, İslâm dünyası umumiyetle bugün 21. asra girmekte olan insanlık kervanının gerisine düşmüştür. Tabiî, bu ayrı bir bahistir, evvela bu "ileri, geri" kavramlarını konuşmak lazım. Hangi alanda geriye düşmüş olduğunu irdelemek, tahlil etmek lazım. İleri ucu temsil eden Batı'nın, ABD'nin nerelerde ileri, nerelerde geri olduğunu açık-seçik ortaya koymak lazım. Sâniyen, İslâm ülkelerine bir göz atmak ve onların hangi noktalarda geri, hangi noktalarda ileri olduğunu ortaya koymak; ve bu arada fert ve topluluk olarak birbirinden farklı Müslümanlar varsa, İslâm'ı yaşamak istedikleri ve yaşadıkları halde, birileri "ileride", birileri "geri" idiyse, o zaman bu işin yaşanmak istenen İslâm'dan değil, bunu yaşayanlardan ileri gelip gelmediği sorusuna cevap aramak lazım.
Bizim bugünkü sohbetimizde konumuz bu olmadığı için, sadece soruları va'zedip geçmiş olalım ve tekrar diyelim ki: Bize göre İslâm değişmeyen evrensel ilkeleriyle, prensipleriyle, hükümleriyle ve bunların ışığında, çoğu ictihatla üretilmiş olan, Müslümanların âlimlerinin ortaya koydukları çözümleriyle insanlık yaşadığı sürece, ona din olarak, ona hayat rehberi olarak bağlanmak gerekir.
Müslümanların bugünkü halleri, büyük ölçüde, İslâm'ı iyi anlayıp hayatlarında uygulayamamalarından kaynaklanmaktadır. Müslümanların hayatında insan hakları dahil diğer kaidelerin ve hükümlerin yer bulamaması bunu ifade ediyor. Sebebine gelince; bana göre, yine büyük ölçüde içeride eğitim eksikliği, dışarıda İslâm düşmanlığından kaynaklanır.
Bugün dünyada kurulu bir düzen vardır ve dünya düzenini kuranlar bu düzenin meyvalarının en büyük payını, pastanın büyük dilimini kendilerine ayırmışlardır. Buna razı olacak bir dünya nizamı ve dünya insanları istenir. Onların akordunu bozan, onların düzenini bozan bir sesin veya bir "olmaz"ın, bir itirazın olmaması gerekir. Halbuki İslâm'ın temel sözü "Lâ ilâhe illallah"dır; bu iki unsurdan oluşuyor, "Lâ ilâhe" kısmı, "hayır, olmaz" ifadesini dile getiriyor ve duruşunu temsil ediyor; "İllallah" ise "doğru olan, gerçek olan budur" kısmını dile getiriyor ve o duruşu ifade ediyor. O halde, İslâm toplumları dünyada olup biteni "Lâ ilâhe" ve "İllallah" ölçülerine vurmak durumundadırlar. Bazı düşünce ve eylemlerin karşısında durmak, onlara itiraz etmek, onlara "hayır" demek durumundadırlar. Bu ise onların akordunu bozuyor. Bu sebeple bu düzeni bozacak unsurları ya tamamen ya da kısmen ortadan kaldırmak, dişlerini, tırnaklarını sökmek, seslerini kısmak, dişlerini sökmek gerekmektedir. Onları elsiz, pençesiz, sessiz, tırnaksız, dişsiz aslanlar, hayvanat bahçelerinde uslandırılmış aslanlar haline getirmek istemektedirler.
İşte bu iki âmilin Müslümanların hayatında yeralmasında önemli iki engel teşkil etmektedirler. Bu iki engel olmasaydı bugün Müslümanlar İslâm'ı doğru anlayıp uygulasalardı, buna uygun siyasî, hukukî, ekonomik, ahlâkî bir toplumsal yapı oluşurdu. Böyle bir yapı içerisinde, mesela Hulefâ-i Râşidîn döneminde olduğu gibi toplumun en tepesindeki kişiden fonksiyonu, işi vazifesi itibarıyla daha aşağıda bulunan kişiye kadar herkes hak ve vazifesine sahip çıkardı, Kuvvetli, gücüne dayanarak zayıfın hakkını ihlal edemezdi. Zayıf, güçsüzüm diye hak talebinden vazgeçmezdi. İslâm'da işte bu anlamda ve bu çerçevede insan haklarının -İslâm'a inananı veya inanmayanı ile- İslâm ümmeti içerisinde yaşadığı dönemler olmuştur, bu yine olurdu.

Bazı çevreler İslâm'da insan haklarının olmadığını veya eksik olduğunu ileri sürüyorlar. Ortada Peygamber Efendimiz'in Veda Hutbesi gibi bir anıt varken ortaya atılan bu iddialara Müslümanlar'ın mevcut yaşayışları yol açıyor olabilir mi?
Evet, ortada Veda Hutbesi gibi bir anıt var, onun yanında aslında Veda Hutbesi'ni çerçeveleyen Kur'ân-ı Kerim var. Onun yanında Kur'ân-ı Kerim'de ve Veda Hutbesi'nde söylenenleri kendi kurduğu devlet ve cemiyette uygulamış olan Allah Resulü'nün (s.a.) ortaya koyduğu örnek var. Daha Medine şehir devletinin oluşmasından başlayan ve Veda Hutbesi'nin irad edildiği ve Efendimiz'in dünyadan ayrıldığı zamana kadar devam eden müstakil İslâm devlet ve toplumundan yaşanan örnekler var. Bu örneklere bakıldığı zaman İslâm'da insan haklarının olmadığını söylemek için kör ve sağır olmak gerekir. Ancak, İslâm'da insan hakları anlayışıyla İslâm dışında, bugün genellikle kabul edilen ve bireysel özgürlükten hareket eden, insanı temel alan, hakkı vurgulayan ama ödev ve vazifeyi vurgulamayan hak anlayışı arasında fark vardır. Fark olduğu söylenebilir; ama İslâm'da insan haklarının olmadığı söylenemez. Bu, ya cehaletten ya da kastî gafletten, yani görmezlikten gelmekten neşet etmiş olur.
Bahsettiğiniz bu iddia, yani İslâm'da insan haklarının olmadığı iddiası, Müslümanların yaşayışlarından kaynaklanmış olabileceği gibi, yukarıdaki soruların cevabında temas ettiğimiz kastî müdahale ve saptırmalardan da kaynaklanmış olabilir. Bu saptırmaların başında insan haklarıyla ilgili tarihî ve teorik araştırmalarda bilgi eksikliği vardır. Mesela buralarda insan haklarından bahsedilirken oldukça geç dönemlerden bu kavram başlatılır. Mesela 1215'te dönemin İngiltere kralının ilan ettiği "Magna Carta" büyük fermanı ile başlatılır. Magna Carta'nın başında "İngiliz kilisesinin özgür olacağı, haklarının kısıtlanmayacağı ve özgürlüklerinin kısıtlanmayacağını temin ederiz" cümlesi bulunmaktadır. Demek ki bütün dinler için bir din ve vicdan hürriyetinden bahsedilmek yerine İngiliz Kilisesi'ne yönelik özgürlük ve haklar bahse konudur. Onun dışındaki maddelerde de Kral'a, daha ziyade asiller lehine, bazı hak ve tasarruflara kısıtlamalar getirmektedir. Halbuki bunun tarihi 1215... Bundan aşağı yukarı bir 600 yıl kadar geriye gidildiğinde, Resulullah Efendimiz (s.a.) Mekke'den Medine'ye hicret ediyorlar. Bu hicreti takip eden yıl, bilindiği gibi, Medine şehir devleti oluşuyor ve burada "Medine Vesikası" diye anılan, bir mânada ilk yazılı Anayasa ilan ediliyor ve uygulanıyor. İşte bu Anayasa'da Peygamber Efendimiz'in oluşturduğu topluluk içinde, müşrikler vardır, Müslümanlar vardır ve Yahudiler vardır. Bilahare yapılan anlaşmalarda, aynı haklar Hıristiyanlara da bahşedilmiştir. O halde, aslında dünyada ilk defa Medine Site Devleti Anayasası'yla, dinleri, inançları ne olursa olsun, insanların bir arada bir topluluk, bir ümmet oluşturmaları, sözleşmelere, hak ve hükümlülüklere dayalı bir yönetim kurmaları uygulaması ortaya koymuştur.

İslâm'ın insan hakları alanında eksik bıraktığı konunun kadın eşitliği olduğu iddialarını da bu bağlamda değerlendirmek mümkün mü?
İslâm'ın insan hakları alanında bir konuyu eksik bıraktığına ben katılmıyorum. Şundan katılmıyorum: İslâm kendi sistemi çerçevesinde, kendi bağlam ve bağlantılarında ideal insan haklarını ilke olarak ve kısmen de örnek ve detay olarak ortaya koymuştur. Orada örnek ve detay olan noktalarda eksiklik olabilir, hatta örneklerde tarihîlik olabilir. Fakat zaten bu detaylar ve örnekler İslâm'ın insan hakları hukukunu oluşturmak üzere ya da insan hakları listesini değişmez bir şekilde vermek üzere ortaya konmamıştır. Asıl temel hükümlere ve ilkelere bakmak icabeder. Bugün, adına "İnsan hakları bildirgeleri" denilen bildirgelere ve onlara dayanılarak yapılan çalışmalara baktığınızda, bahis mevzuu edilen insan hakları ile İslâm'ın ilkelerini ve örneklerini karşılaştırmak icab eder ve bugün mevcut olan insan hakları ilkelerinin bu ilkelere uyup uymadığına, hatta bu çerçeveye girip girmediğine bakmak icabeder. İşte böyle bir yaklaşımla İslâm'da insan haklarına eğildiğimizde orada böyle bir eksiklik görülemez. Neyi söylemek istiyorum: İslâm'ın insan anlayışı mesela hümanistlerin, mesela materyalistlerin, mesela egzistansiyalistlerin insan anlayışına uygun mudur, sorusunu sorduğunuzda; uygun değildir, cevabını alırsınız. İslâm'ın insan anlayışı veya bu söylediğim çerçevelerdeki insan anlayışına uygun değilse, o zaman sözkonusu olan hak ve ödevlerde de birtakım farklılıkların bulunması tabiî olur. İşte İslâm'da kadın haklarına da bu açıdan bakmak gerekir.
İslâm bir mü'min için dünyada belli bir formasyona girilmesini, bir kemâle gelmesini öngörmüştür, bunu talep etmektedir. İşte bu talebin gerçekleşmesine uygun haklar ve ödevleri ona vermiştir. Burada hem İslâm'ın talepleri, hem insanın yaratıcısının insana verdiği -kadınıyla, erkeğiyle-, kimi eşit, kimi farklı olan kabiliyet ve istidatlara bağlıdır. İşte bugün bazılarının kadın hakları bakımından olumsuz gibi gördükleri farklı haklar ve yükümlülükler aslında, erkeğiyle-kadınıyla birbirini tamamlayan İslâm insanı gözönüne alındığında, bir eksiklik olarak, bir hak kısıtlaması olarak gözükmez. Tabiî ben bunu tamamen teori bazında söylüyorum, tarihî uygulamalar burada beni ilgilendirmiyor. Yani tarihte kadınlar İslâm'ın onlara tanıdığı bir takım haklardan mahrum olmuşlarsa, cemiyette üçüncü sınıf insan olarak telakki edilmişlerse, kafeslerin arkasına hapsedilmişlerse, cahil bırakılmışlarsa, erkeklerin hegemonyasına, otoritesine terkedilmişlerse bunun İslâm ile hiçbir alâkası yoktur. Bu tamamen tarihî örf ve âdetlere bağlı anlayışlar ve uygulamalardır. Bizi burada ilgilendiren bunlar değildir, bizim için ölçü olan Kur'ân-ı Kerim, Sünnet, bu sohbetin başında söylediğim vesikalar ve Resulullah ile Hulefâ-i Râşidîn döneminde yaşanmış olan uygulamalardır. İşte oralara bakıldığında İslâm'da kadınlı erkekli bir toplum hayatı olduğunu, insanlara verilen haklarda kadınlarla erkeklerin tamamen eşit olduklarını, kadınla erkeğin önünde bir serbest yarış pistinin açık olduğunu, her iki cinsin de onlar için mukadder olan kemale koşmada eşit şartlara sahip bulunduklarını, bir çifti düşündüğünüz zaman, biri kadın, biri erkek, bu pistte daima kadının erkeği, erkeğin kadını geçme şansının olduğunu görürsünüz.

İslâmî değerlerin geçerli ve egemen olduğu bir toplumda gayrimüslimlere tanınacak haklar arasında düşünce açıklama özgürlüğünün de olup olmayacağı yolundaki tartışmalara sizin bakışınızı öğrenebilir miyiz?
İslâmî değerlerin geçerli ve egemen olduğu bir toplumda hem gayrimüslimlere, hem de sünnî olan İslâm inancı ve İslâm anlayışı dışında kalan ve teknik olarak kendilerine "sapmış mezhepler" ya da "bid'at mezhepler" denilen İslâmî gruplara düşünce açıklama özgürlüğü tanınmıştır. Doğrusu bu hak ve hürriyeti de sadece düşünceyi açıklama şeklinde kısıtlı ve sınırlı olarak almak uygun değildir. Çünkü, İslâm'da insan hakları konuşulurken, İslâm'a göre hem gayrimüslimler, hem de "Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat" dediğimiz İslâm çoğunluğunun dışında kalan grupların inanışlarına da yalnızca düşünceleri açıklamak değil, aynı zamanda buna göre düşüncelerini uygulama, eğitim ve öğretimini yapma hakları da tanınmıştır. Kısıtlanan husus, sadece bir yerde örgütlenip, güç edinip, mesela silahlanıp, başka grupların hak ve özgürlüklerini kısıtlamak üzere eyleme kalkışmaktır. Bu yapılmadığı sürece, ta ilk devirlerden, mesela Hz. Ali (r.a.) zamanında ortaya çıkan Hâricîlerden günümüze kadar örnek uygulamaların varolduğu tarih ve coğrafyalarda bu söylediğim farklı inanç gruplarına hem inandıklarını ve düşündüklerini açıklama hem de yaşama ve örgütlenme hakları verilmiştir.

 


 

 

Ahkâmın uygulanmaması, zaruret halinde caiz olur
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel bir süre önce bir televizyon kanalında yaptığı konuşma sırasında Kur'ân-ı Kerim'deki ahkâm âyetlerinin uygulanamayabileceğini öne sürmüştü. Bu açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve benzerleri bu cümleyi iki mânada söyleyebilirler: Birincisi İslâm'a göre; diğeri "bana göre". Süleyman Demirel'in maksadı "Kur'ân-ı Kerim'deki ahkâm âyetleri İslâm'a göre uygulanamayabilir" şeklindeyse buna katılmak mümkün değildir. Ama maksadı "Bana göre Kur'ân-ı Kerim'deki ahkâm ayetleri uygulanamayabilir" şeklindeyse bunu şahsın dinî konumuna bakarak değerlendirmek gerekir. Önce bunu kısaca değerlendirelim: Bir Müslüman Kur'ân-ı Kerim'de bulunan ve (bağlayıcı olan) bir hükmün uygulanamayabileceğini söylüyorsa, "Allah da bunu istiyor ama bu bana göre bağlayıcı değil" diyorsa bunu da Kur'ân'ı inkâr olarak düşünebiliriz. Tabiî bunu söyleyen insanın İslâm'la alâkası problem durumuna gelir. Fakat, ahkâm âyetleri uygulanamaz derken bunu isyan olarak değil "uygulamazsak günahkâr oluruz ama dinden çıkmayız" demek istiyorsa burada bir problem yoktur. Şimdi meselenin "İslâm'a göre" kısmına geçelim. Herhangi bir kimse, "İslâm'a göre Kur'ân-ı Kerim'deki ahkâm âyetleri uygulanamayabilir, bu âyetleri uygulamak İslâm'a göre gerekli değildir" diyorsa, bunu kendisinden delillendirmesi istenir.
Ahkâm âyetleri tabirini de kısaca açıklayalım; ibadetten siyasete, hukuka, cemiyet nizamına, ahlâka, iktisada kadar uzanan, fert ve toplumun yapıp-etmesiyle alâkalı, yani inanç ve düşünce değil, inanma ve düşünmenin hayata uygulanmasıyla ilgili kurallar, kanunlar demektir ahkâm. Ahkâm âyetleri de bu kuralları, kanunları getiren âyetlerdir. Bir kimse bu mânadaki ahkâm âyetlerinin uygulanmasının gerekmediğini söylüyorsa ve bunu da İslâm'a dayandırarak söylüyorsa ve "İslâm'a göre bu böyle" diyorsa, buna İslâm'dan delil getirmesi gerekir. Kur'ân-ı Kerim'i, Sünnet'i okuduğumuzda, Peygamberimiz'in hayatına baktığımızda, Hulefâ-i Râşidîn'in uygulamalarına baktığımızda, İslâm'a göre böyle birşeyi söylemenin mümkün olmadığı ortadadır. Bu tartışma bile götürmez. İslâm'da bağlayıcı hükümler vardır. Bunlar farz, vacib, haram ve tahrimen mekruh diye ifade edebileceğimiz müsbet-yapılması gereken, menfî-yapılmaması gereken hükümlerdir. Bunların uygulanmasının gerekli olmadığını söyleyen bir âlime rastlamak mümkün değildir. Bunlar uygulanmak için gönderilmiştir. Hiç kimse bunların uygulanmasının gerekli olmadığına dair bir delil ileri süremez.
Benim kısmen dinlediğim kadarıyla Cumhurbaşkanı "zamanın değişmesiyle hükümlerin de değişeceği" kaidesinden hareketle bunu ifade ediyordu. Yani, ona göre Kur'ân'da yer alan ahkâm âyetlerinin Kur'ân'ın nazil olduğu şartlara ve ihtiyaçlara uygun hükümler getirdiğini, bugün ise şartların ve ihtiyaçların değiştiğini, buna binâen hükümlerin de değişebileceğini, onun yerine başka hükümlerin konabileceğini ifade ediyordu. Bu sözü bir müctehid, bir İslâm âlimi söylerse doğru olur, ama bunun birçok kaydı, şartı vardır. Yani Kur'ân-ı Kerim'de tarihî olmayan, değişmeyen, insanlık yaşadığı müddetçe aynen kalacak olan pek çok hüküm vardır. Kur'ân-ı Kerim'de ve Sünnet'te zaruret halinde askıya alınacak hükümler vardır, zaruret geçince tekrar eskisi gibi uygulanır. Kur'ân-ı Kerim'de ve Sünnet'te tarihî olan, o günkü şartlara bağlı bulunan, o şartlar bulunmayınca da uygulama alanı ortadan kalkmış olan hükümler vardır. Bunları kastederek bir İslâm alimi, bunu söyleyebilir. Fakat Demirel'in o günkü konuşmasında söylediği şu idi; "Cumhuriyeti ilan edenler, değişen şartlar karşısında şeriatın uygulanıp uygulanmayacağını müzakere etmişler ve sonunda şeriatın kaldırılmasına ve onun yerine bu çağın insanının ihtiyaçlarını daha iyi karşılayacağına hükmettikleri yabancıların, Hırıstiyan toplumlara ait devletlerin kanunlarının alınıp kanunlaştırılmasına karar vermişlerdir. Bu karar da İslâm'a uygundur" Böyle diyordu, Demirel. Bunu da kabul etmek mümkün değildir, şu açıdan mümkün değildir: Cumhuriyeti kuranlar bir hukuk inkılabı, düzen inkılabı yapanlar, düzen değiştirenler meseleye İslâmî açıdan bakmamışlardır. Yani, Kur'ân-ı Kerim'i okuyarak, Kur'ân'dan ve Sünnet'ten yola çıkarak hangi hükümlerin değişebileceğini, hangi hükümlerin değişmeyeceğini sormamışlar ve bu soruya cevap aramamışlardır. Bunların yaptıkları şey toplum hayatından dini çıkarmaktır. Toplum hayatını yönetecek olan kuralların referansı olarak da Kitâb ve Sünnet'i bertaraf etmektir. Onlara göre din işleri ayrı, devlet işleri ayrıdır. Devlet işleri, dünya işleri, siyaset işleri Kur'ân'a, Sünnet'e bakılarak değil, akla ve ilme bakılarak idare edilir. Onlar akıldan, ilimden o gün için neyi kastediyorlarsa -ki Batı ilmini ve Batı aklını kastediyorlardı- insanları ve toplumu yönetmek için hangi kuralları öngörüyorsa o alınır ve ona uyulur. Anlayış bu idi. Bu anlayışın kaynağı, temeli, referansı din olmadığı, Kur'ân olmadığı, İslâm olmadığı için böyle bir inkılabı da İslâm'da şartların değişmesiyle ahkâmın da değişebileceği kuralına dayandırmak en basit ifadesiyle bir kafa karıştırma, bir demagoji olabilir. Onun ötesinde birşey ifade etmez.

Bir İslâm âlimi olarak bir devlet adamının bu konuda yorum yapmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir devlet adamı, İslâmî bir devletin adamı ise cumhurbaşkanı olabilir, başbakan olabilir, bürokrat olabilir, asker olur, sivil olur... böyle bir sistemde devlet adamının dinî ehliyeti varsa İslâmî bir konuda söz söylemesi, yorum yapması çok tabiîdir. Ama laik, seküler, din ve dünya işlerini ayıran, dine müstakil bir alan ayıran, dinin bu alanın dışına taşmasına izin vermeyen, dünyevî olanı dinî referans almadan yöneten, orada kuralları böyle belirleyen bir sistemin devlet adamının bu yorumu yapması ne İslâm'a sığar, ne laisizme ne de sekülerizme sığar. Böyle bir yorumu bir vatandaş olarak Süleyman Demirel yaparsa ona bu yorumu yapacak kadar dinî altyapısının olmadığını, bu eksikliğin yaptığı yorumdan anlaşıldığını söyler, altyapısını tamamladıktan sonra böyle yorumlar yapmaya kalkışmasını tavsiye edebiliriz. Eğer, bir vatandaş olarak değil de bir devlet adamı olarak yapıyorsa o zaman laikliğe ve sekülerizme aykırı davrandığını söyleyebiliriz.

Cumhurbaşkanı'nın bu yorumunun iyi yönde tevili mümkün mü?
İyi yönde tevilinin mümkün olmadığını görüyorum. Yani bu tevili yapan zatın maksadının Allah'ın dinine hizmet olduğu kanaatini taşımıyorum. İslâm'ın fert ve cemiyet olarak bu ülkede yaşayan insanların hayatına hâkim olması amacını taşıdığını söyleyemiyorum. Bu yorumun maksadı olsa olsa Türkiye'deki İslâmî taleplerin önüne geçmektir. "Türkiye'de yaşanan İslâm'dır, daha ne istiyorsunuz? Siz bu taleplerinizden vazgeçiniz. Olup biteni İslâm olarak, şeriat olarak kabul ediniz ve Türkiye'de İslâm'a, şeriata aykırı herhangi birşeyin yapılmadığını, olmadığını varsayınız, sus-pus olup yerinizde oturunuz" anlamında, bu amaca yönelik olarak söylenmiş bir söz, yapılmış bir yorum olduğunu düşünüyorum. Tabiî, böylesi bir yorum ve anlayışın da tek yönlü, tek yanlı yapılamayacağını, eğer bir Cumhurbaşkanı veya devletin üst kademelerinde bulunan kişiler böyle düşünüyorlarsa, yani Türkiye'de Cumhuriyetin kurulmasından bu yana, siyasî ve dünyevî alanda yapılıp edilenlerin şeriat çerçevesinde yapılıp edildiğini ve şeriata, İslâm'a aykırı bir şeyin bulunmadığını söylemek istiyorlarsa, onu ilmî platformlarda, bu işin ehli olan kimselerle tartışmaları, konuşmaları ve orada alınacak sonuçları halka götürmeleri doğru olur, diye düşünüyorum. Yoksa, ezbere, yani görmeden atışlar kabilinden, birisi Ankara'da oturur birşey söyler, biri İstanbul'da birşey söyler, biri Mekke'de, biri İslâmâbad'da aynı konuda farklı şeyler söyler. Atışların hiçbiri hedefe isabet etmez, yahut bir noktada buluşmaz. Mücerred, kafa karıştıran sözlerden ibaret kalır.

Fıkıh kitaplarında okuduğumuza göre birçok İslâm âlimi devlet başkanının (imamın) had cezalarının uygulanmasını ertelemek veya iptal etmek hakkına sahip olduğunu söylüyor. Ahkâm âyetlerinin uygulanmamasını istemek bununla aynı şey sayılabilir mi?
Fıkıh kitaplarında böyle birşey okumamışsınızdır diye düşünüyorum. Çünkü fıkıh kitaplarında böyle birşey yazmaz. Fıkıh kitaplarında yazan şudur: Usûlünce yapılan muhakeme sonucunda bir suçlu had cezası almışsa imam o had cezasını uygulatmakla, infaz ettirmekle yükümlüdür. Herhangi bir had cezası almış suçlunun hususi durumu, mazeretleri, içinde bulunduğu anormal şartlar eğer bu cezanın ertelenmesini gerektiriyorsa zaten buna hükmeden kadı da hükmünü ertelemeli olarak verir, şayet kadı, hâkim o konuyu atlamışsa o zaman tabiî ki icranın başındaki kimse o mazerete binâen bir erteleme yaptırabilir. Mesela sopa cezası almış bir hamile kadın düşünelim; bu kadına bu ceza tatbik edildiği takdirde çocuğunun zarar görmesi sözkonusuysa doğum sonuna kadar bu ceza ertelenir. Bu da devlet başkanının selâhiyetine, tercihine bırakılmış bir konu değildir. Bunu hâkim veya selâhiyetli makam erteler. İptal etme konusuna gelince, had cezalarını iptal etmek yani kanun değiştirerek had cezasını değiştirmek ya da had cezası almış bir suçlunun bu cezasını tamamen kaldırmak hiç kimsenin, bu meyanda devlet başkanının da selâhiyetleri sınırına girmez. Had cezaları gibi had cezalarını erteletmeyi gerektiren mazeretler, bu cezaları düşüren sebepler -mesela pişmanlık gibi- gene şeriat tarafından tesbit edilmiştir. O halde had cezalarının hem uygulanması, hem ertelenmesi hem de sebepleri bulunduğunda düşürülmesi devlet başkanının ihtiyarına, tercihine bırakılmış değil. Tabiri caizse, şer'î kanun tarafından tesbit edilmiştir. İslâm'da bu had cezası dediğimiz cezaların yanında -ki bunların sayısı çok azdır, iki elin on parmağını geçmez- bir de ulü'l-emre, ümmete, yöneticilere bırakılmış ceza alanı vardır. Buradaki suçların ve bu suçlara uygun cezanın tesbiti, dolayısıyla kaldırılması, ertelenmesi, değiştirilmesi ümmete, dolayısıyla da yöneticilere bırakılmıştır. Had cezaları değil de bu "ta'zir cezaları" için devlet başkanının bir nevi selâhiyetinden bahsetmek mümkündür. Ahkâm âyetlerinin uygulanmamasını istemenin bu anlattığımız hususla da uzaktan yakından bir alâkası yoktur.

İslâm literatüründe fâsık veya zındık denilen kategori içinde yeraldığı konusunda ittifak bulunan şahısların kamu yönetiminde görev almaları durumunda bu kişilerin de hadleri kaldırma yetkisi var mıdır?
Böyle kişilerin bir kere kamu yönetiminde görev almaları caiz değildir. Bu kişiler kamu yönetiminde görev alıyorlarsa ya o ümmet o kişiler gibi bütünüyle fâsık ve zındık olmuştur. Fâsık ve zındıklar kimler tarafından yönetilir? Fâsık ve zındıklar tarafından yönetilir. O halde kendilerine uygun bir yönetimi iş başına getirmişlerdir. Yahut da fâsık veya zındık dediğimiz şahıslar ümmetin gücünün üstünde bir güç elde etmişler ve o güçle ümmete rağmen, halka rağmen, halk ekseriyetinin iradesine rağmen yönetim görevi almışlardır. Bu durumda onların hadleri kaldırma yetkisinden bahsedilemez. Çünkü onlar yetkili değildirler. Yetkiyi hukuktan, kanundan almamışlardır. İster İslâmî devlette, ister demokratik devlette meşrû kaynağından yetki almamışlardır. Çünkü halka rağmen, silah zoruyla işbaşına gelen bir yönetimi, ne demokrasiler kabul eder, ne de İslâm siyaset düzeni kabul eder. O halde bunların makamları, otoriteleri meşru değildir, meşru herhangi bir ehliyet ve selâhiyetleri yoktur. O halde bu herhangi birin içerisinde hadler de vardır, hadleri kaldırma yetkileri de yoktur. Onlar herşeyi yetkisiz yaptıkları gibi mesela hadleri kaldırıyorlar ve başka cezalar koyuyorlarsa onları yetkisiz olarak yapıyorlar demektir.

Bu konuda İslâm tarihindeki uygulama nasıl olmuştur?
İslâm tarihindeki uygulama, umumiyetle hadlerin şartları oluştuğunda uygulanması, ta'zir cezalarının ise hem uygulama hem erteleme, hem iptal ve tağyir, tebdil, yani değiştirme, yerine başkalarını koyma işinin de ulü'l-emrin, yani yöneticilerin elinde olması şeklinde devam edegelmiştir. İslâm tarihinde bir kısım hadlerin uygulama örneklerinin azlığı bu hadlerin uygulanacağı cezaların ispatlarının çok güç olmasından, çok ince ve oluşması zor şartlara bağlanmış olmasındandır. Had konusu suçun oluşmasında en küçük bir şüphe bulunduğunda, orada haddin uygulanmaması ile ilgili şer'î talimatın bulunmasıdır. "En küçük bir şüphe dahi olsa hadleri uygulamayın" şeklindeki Hadis-i Şerif burada bir ilke olarak kabul edilir ve bu suçların ispatında en küçük bir şüphe bulunduğunda dahi suç gayri sabit görülmüş ve fakat ortada bazı emâreler varsa had konusu suç sabit olmasa bile ona yakın bir durumun sabit olduğu ortadaysa bu takdirde had tatbik edilmemiş, onun yerine hem belirlenmesi, hem uygulanması ümmete, ulü'l-emre bırakılmış olan cezalar uygulanmıştır.
Ümmetin başına onlara rağmen, onlara sormadan onların reyini, biatını, rızasını almadan musallat olmuş kimseler, sultanlar, padişahlar, hükümdarlar, şahlar bulunmuştur tarihte. İşte bu durumlarda ulemâ, ümmetin başına zor kullanarak, güç kullanarak gelmiş olan kişi eğer yönetimi ilk dört halifenin tâbi olduğu ilkeler ve kurallar çerçevesinde yapıyorsa devleti ve toplumu böyle yönetiyorsa ona başkaldırmanın doğru olmayacağını, onun da başlangıçta değilse bile devamda bir anlamda meşrûiyet kazandığını ifade etmiştir. Tabiî, bunlara katılmak da, katılmamak da mümkündür. Fakat hem zorla, millete rağmen iş başına gelmiş olan, hem zındıklığa, fıska, fücûra sapan, yani Kitâb'a, Sünnet'e, İslâm'ın bağlayıcı kurallarına uymayan, devleti, toplumu kendi arzusuna, hevâsına, menfaatine, isteğine göre yönetmeye kalkışan imansız ya da günahkâr, Allah'a ve Resûlü'ne âsi insanların işbaşına gelmeleri durumunda ise ümmetin, bir yolunu bularak bunları yönetimden uzaklaştırmaları ve onların yerine ehil olanları getirmelerini ifade etmiş, bunu ümmet için bir vecibe, bir vazife olduğunu ittifakla söylemişlerdir. Burada tartışılan konu, yalnızca değiştirme eyleminin şartları ve şekliyle alâkalıdır.

 


 

Fıkıh 'evliyâ'dan değil 'ulemâ'dan öğrenilir
Geçtiğimiz günlerde bir gazetenin "din köşesi"nde çıkan bir yazıda "Bazıları 1400 yıllık geçmişi, âlimleri, evliyâları, mezhepleri, kitapları bir tarafa bırakıp sanki yeni bir din ortaya atarcasına hileli yorumlarla hükümler çıkarmaktadırlar" hükmü ortaya koyuluyor ve "Güzel dinimizi sahtekârlardan değil, 14 asırdan beri devam eden fıkıh kitaplarından öğrenmeliyiz" deniliyordu. Sahiden de, günümüzde bazı ilâhiyatçılar yeni bir din ortaya çıkarırcasına hileli yorumlarla hükümler çıkartıyorlar mı?
Bu bahsedilen "din köşesi"ndeki yazıda katılmamız mümkün olmayan birkaç husus ve katılmamız mümkün olan bazı taraflar var. Önce katılmamız mümkün olmayan taraflardan başlayalım. "1400 yıllık geçmişi, âlimleri, evliyâları, kitapları, mezhepleri bir tarafa bırakıp" deniyor. Mesele, dinimizi öğrenmekse ve burada fıkıh ve ilmihal kitaplarından bahsedildiğine göre, daha ziyade amelî hayatımızla ilgili olarak dinimizi öğrenmekse, burada âlimler, mezhepler yerindedir fakat "evliyâlar" yerinde değildir. Çünkü fıkıh evliyâlardan öğrenilmez ve kimin evliyâ olduğunu ve kimin olmadığını da Allah'tan başka kimse bilemez. Bu konuda ancak Müslümanların bazı şahıslar hakkında hüsnizanları olabilir. Bir kimseden dinî hüküm, o "evliyâdan biri" diye inanıldığından dolayı alınmaz, "ulemâdan biri" diye inanıldığından dolayı alınır. İkincisi, "hileli yorumlarla hüküm çıkarılmaktadır" deniliyor. "Hileli yorum" tabirinin bence üstü kapalı, maksadı anlaşılmıyor. Çünkü hilede bir aldatma kastı olması gerekir, aldatma kastı ise kişinin niyetinde, yani kafasında, kalbindedir, onu bilmedikçe biz buna "hileli" diyemeyiz Ama mesela, kişi ehil değilse "ehliyetsiz kişinin yorumu", kullandığı usûl uygun değilse, "eksik metodla yapılan yorum" diyebiliriz. Ama kastı bilmeden "hileli" dememiz mümkün değildir.
Üçüncü katılamadığımız konu ise "Güzel dinimizi sahtekârlardan öğrenmeyelim" sözü. Yine, aynı "hileli yorum"da olduğu gibi, bir kimsenin sahtekâr olduğuna hükmetmekte onun söyledikleri dışında niyeti, yapıp ettikleri amacına dair kesintisiz bilgilere sahip olmamız gerekir. Bu tip insanlar için sahtekâr tâbirinin yerinde kullanılmadığını düşünüyorum.
Dördüncü katılamadığım husus, "14 asırdan beri devam eden fıkıh kitaplarımızdan, ilmihal kitaplarımızdan öğrenmeliyiz" kısmıdır. Bu iki mânaya gelir: 14. asırda biz yaşadığımıza göre bugün yazılanlar da dahil, bunlardan sonra yazılacak olanlar da dahil olmak üzere, fıkıh ve ilmihal kitaplarından öğrenmeliyiz, deniliyor olabilir. Bir de önce yazılmış ya da bir zaman önce yazılmış, geçmiş asırlarda, hatta bu cümleye bakarsanız 14. asırda yazılmış fıkıh ve ilmihal kitabı, bir kere yazılmış ve ondan öğrenelim mânasına gelir. Bu son söylediğime katılmak mümkün değil, bundan önce söylediğim mâna kastediliyorsa, yani 14 asırdan beri yazılan ve bugün de yazılacak olan fıkıh ve ilmihal kitaplarından öğrenmeliyiz, bu cümleye katılabilmemiz için öğrenecek kişinin durumunu gözönüne almamız gerekiyor. Kimi insanlar vardır ki onların seviyesi kaynaklara bakarak dinî hükmü anlama, çıkarma işlevi için yeterli değildir. Bunlara mukallid ya da taklit ehli denir. Bu insanlar elbette dinlerini fıkıh ve ilmihal kitaplarından öğreneceklerdir. Eskiden adı fıkıh ve ilmihal kitabı olan kitapların, yani dinin amelî hükümlerini anlatılan kitapların ille adlarının fıkıh ve ilmihal kitabı da olması gerekmez. Bugün üzerinde fıkıh yazmayan, ilmihal yazmayan; hem İslâm imanı hem Müslümanın amelî hayatıyla ilgili, aile hayatına kadar insanın bütün hayatıyla ilgili bilgi veren kitaplar var, bunların çok güzel yazılmış olanları var... Tabiî, insanlar bunlardan okuyarak dinini öğrenecektir. Fıkıh ve ilmihali çerçeve adı olarak kabul edersek işte bunun içerisine giren kitaplardan öğrenecektir. Yalnız şunu da söyleyelim bu gün birçok insan bu iktidarda da değildir. Bugün belki milyonlarca Müslüman dinini fıkıh ve ilmihal kitabı okuyarak da öğrenme kapasitesinden mahrumdur. Onların da dinini öğrenemebilmeleri için başka eksik olan yol ve yöntemlerin uygulanması gerekir. Birinci soruda katıldığım nokta ise "1400 yıllık geçmişi âlimleri, evliyâları, mezhepleri, kitapları bir tarafa bırakıp" kısmıdır. Elbette bunlar bir tarafa bırakılamaz, bunlar Müslümanlar için paha biçilmez değerlerdir. Yerine başkası konulamaz değerlerdir. Müslümanların manevî birikimi, zenginliğidir. Sadece okumamış, az bilenlerin değil çok bilenlerin de müstağni olamayacakları, bir nevi geçmiş âlimlerle kitapları yoluyla istişare, danışma araçlarıdır. Kendileri bizzat Kitâb'ı, Sünnet'i ictihad yoluyla anlamaktan mahrum olanlar için ya da o seviyede olmayanlar için de bilginin zaten belirlenmiş kaynaklarıdır.
Dini doğru anlamak için bilhassa ilk üç neslin elde ettikleri imkânları bugün sıfırdan başlayan bir insanın elde etmesi mümkün değildir. O bakımdan çok önemli eksikleri olacak, hatalara düşecektir. Bu ilk üç neslin Resulullaha ve İslâmın eksiksiz yaşandığı çağa yakınlığı, bir kısmının müşâhidi olması, bir kısmının da müşâhidlerin çırakları olması hasebiyle, o çağa yakınlığından dolayı verdiği avantajlardan mahrum olmak çok önemli bir kayıptır. Ve bu mahrumiyetin çok önemli olumsuz sonuçları olabilecektir. O halde böyle bir inkâr tavrı varsa, geçmişi inkâr tavrı varsa, bu inkâr tavrına katılmamız mümkün değildir.

Siz bir fıkıh âlimi olarak, dinimizin fıkıh kitaplarından, ilmihal kitaplarından öğrenilmesi gerektiği fikrine katılıyor musunuz?
Bu ikinci sorunun cevabına geçmeden önce, birinci soruda hatırımdan çıkan bir kısım daha vardı; o da "Benim, günümüzdeki bazı ilâhiyatçıların sanki yeni bir din ortaya atarcasına hileli yorumlarla hükümler çıkardıklarını düşünüp düşünmediğim, bu hükme katılıp katılmadığım" hususu idi. Günümüzde bazı ilâhiyatçıların yeni bir takım anlayışlar ortaya koydukları doğru. Yalnız bu ortaya koyuş biçiminin ve ortaya konan hükümlerin yeni bir din olduğuna ya da hileli olduğuna katılmıyorum. Ortaya konan hükümler İslâmî hükümler olarak ortaya konuyor. Ve benim bilebildiğim, ilâhiyatçı da denildiğine göre benim bilebildiğim, takip edebildiğim, biraz da bilinene ters düşer gibi görünen bazı fikirler, fetvalar ortaya koyan bu ilâhiyatçılar yine İslâm'dan mesala Kur'ân İslâm'ından ya da Kur'ân'daki İslâm'dan bahsediyorlar. Yeni bir din ortaya attıklarını hem düşünmüyorlar hem de böyle bir niyet içinde olmadıklarına inanıyorum, ortaya koyduklarına biz katılırız ya da katılmayız; sonuçta yeni bir din değildir, İslâm ile ilgili yeni yorumlardır. "Hileli" nitelemesine yukarıda katılmadığımı ifade etmiştim.
"Dinimizin ilmihal kitaplarından fıkıh kitaplarından öğrenilmesi gerekir mi?" meselesine gelince, birinci sorunun cevabında buna temas etmiştim. İlmihal ve fıkıh ıstılahlarını, terimlerini bir çerçeve olarak almalıyız ve bu çerçevenin içerisine giren alt dalları çağımızın icaplarına göre zenginleştirmeliyiz. Nitekim bu fıkıh çerçevesine asırlar içerisinde giren alt bilim dalları değişegelmiştir. Başlangıçta adı konmamış alt bilim dalları fıkıh bütünü içine zamanla konmuştur. Dolayısıyla bugün de icabediyorsa, alt bilim dalları ortaya konabilir ve farklı isimlerle yeni fıkıh kitapları yazılabilir. Müslüman, dinini bunların tamamından öğrenebilir.
Ama, ben yukarıda da söylediğim gibi, dinimizin fıkıh kitaplarından ve ilmihal kitaplarından öğrenilmesi gereğini ben belli bir sınıf yani ilmî ehliyet açısından belli bir derecede kalmış insanlar için gerekli ve faydalı görebilirim. Bunun dışında iki sınıf daha vardır; biri dinini öğrenemiyecek kadar alt yapısı eksik olan insanlarımız, ikincisi de dinini ilmihal ve fıkıh kitaplarından okumakla birlikte, onlarla yetinmeyip ana kaynaklara da başvurarak, onlar üzerinde de düşünerek yorumlama imkân ve altyapısına sahip olan âlimlerimizdir. Bu ikinci sınıf, dinlerini öğrenmek için ille de ilmihal ve fıkıh kitaplarıyla sınırlı kalmak mecburiyetinde değildir.

Dinî konularda "yorum yapmak"la "hüküm çıkarmak" arasında temel bir fark var mı, bu konuda yetkili ve yetkisiz kişiler kimlerdir?
Belki buradaki yeni tâbirleri eskilerle karşılamamız gerekirse, yorum yapmayı tefsir ile hüküm çıkarmayı da ictihad, istinbat, istihrac ile karşılayabiliriz. Bir anlayışa göre ictihat üç şekilde yapılır. Biri beyan ictihadı veya anlama ictihadıdır. Bu naslar üzerinde, onu doğru anlamak için yapılan ilmî çalışmayı ifade eder ve yorum yapmayı bu ictihad içerisinde yapılan ilmî çalışmayı ifade eder. Ve bu soruda geçen yorum yapmayı bu ictihat içerisine koymamız gerekir. O halde tefsir bir ictihattır ve beyan ictihadıdır. İkinci ictihat nev'i, kıyas ictihadıdır. Üçüncü ictihat nevi ise mesalih, istislah ictihadıdır. Bu kıyas ictihadı ile mesâlih, istislah ictihadını da hüküm çıkarma tâbirinin karşısına koyabiliriz.
Kıyas ictihadı, hakkında bir nâs olmayan bir problemi arada bir benzerlik veya gerekçesinde gizli olduğundan hakkında nâs olan bir hükme bakarak hükme bağlamaktır.
O halde, dinî konularda yorum yapmak ve hüküm çıkarmak bir mânada kullanılabilir, farklı mânalarda kullanılabilir. Farklı mânalarda kullandığımızda da bunun her ikisinin ictihad bütünü içerisinde görmek gerekir. Bu konularda yetkili ve yetkisiz kişiler mevzuuna geldiğimizde, yetkili kişinin bizim fıkıh usûlü kitaplarımızdaki karşılığı müctehiddir, müfessirdir. O halde tam yetkili bir müfessir aynı zamanda beyan ictihadı yapan bir müctehiddir. Müctehid birinci sınıf âlim demektir. Bir kimsenin müctehid olabilmesi için, hem dinî kaynakları, Kitâb'ı, Sünnet'i anlayacak kadar İslâm ilimleri edinmiş olması; hem de o dinî hükümleri uygulayacağı fert ve toplum olarak insan hakkında ve bu insan hayatının neresine uğrayacaksa o alan ve o ilişki hakkında yeterli bilgiye sahip olması gerekir. İşte bu bilgilere bizzat sahip olan ya da kısmen kendisi sahip olup, sahibi olmadığı kısımları da o konunun uzmanlarından alarak bütünleştirerek hükme varan insan müctehiddir. Böyle bir ilmî altyapıdan, yetişmişlikten mahrum olan, bu seviyeye gelmemiş olan insanlar ise müctehid değildir. Onlar da ictihada yetkili değillerdir. Onların yapacakları şey; herkes Kitâb'ı okur, herkes Sünnet'i okur, herkes din üzerinde düşünür, fakat madem ki anlama, yorumlama konusunda ilmî altyapısı yeterli değildir yeterli olanlara yine danışma mecburiyeti vardır.

 


 

Mecelle'ye göre, örf ve âdet tefsir mesnedidir
Gelenek, değişik anlamlarda kullanılan ve üzerinde tartışmaların hiç eksik olmadığı bir kavram. Yer yer İslâm literatürü içinde de karşımıza çıkan bu kelimenin farklı kullanım alanları ve aslî anlamları konusunda fikrinizi almak istiyoruz. İlk olarak İslâm hukukunda teşrî'in kaynakları arasında sayılan "gelenek" (örf) kavramının sınırları hakkında bilgi verir misiniz?
Mecelle'de, örf ve âdetin, bir hukuk prensibi ve tefsir mesnedi olarak kullanılacağını gösteren önemli maddeler vardır:
36. "Âdet muhakkemdir; yâni hükm-i şer'îyi isbat için örf ve âdet hakem kılınır; gerek âmm olsun, gerek hâs olsun."
Örf ve âdetin nazarî olarak açıklandığı yer usûl-i fıkh ilmidir; bu ilimde, tâli veya fer'î deliller içinde örfü âdetten de bahsedilmektedir. Burada, Mecelle şerhine dayanarak kısaca açıklamak gerekirse: Âdet: Ruhlarda yerleşen, normal insanlar tarafından benimsenen ve bu vasıfları sebebiyle uzun zaman boyunca tekrarlanmış fiil, davranış ve uygulamalardır. Örf: Aklı başında kimselerin mâkul buldukları, normal vasıflı insanların benimsedikleri meşhur ve makbul şeylerdir. (Ali Haydar Ef., age, c. I, s. 94 vd.) Tariflerde bazı kelime farkları bulunmakla beraber Mecelle, yukarıya aldığımız maddede bu iki kelimeyi yanyana ve aynı mânada kullanmıştır. Maddeye göre dinî ve hukukî hüküm ne ise onu bulup ortaya koymak ve uygulamak için gerektiğinde örf ve âdete başvurulur, onun hakemliğinde mesele çözüme bağlanır. Yine maddeye mürâcaat edildiğinde görüleceği üzere hakem kılınan örf ve âdet umûmi olabileceği gibi husûsi de olabilir. Umûmi örf, İslâm'ın başından beri ümmetçe benimsenmiş, uygulanmış bulunan ve belli bir bölge veya zamana bağlı bulunmayan örftür. Husûsi örf ise, belli bir bölge veya meslek mensuplarının terimleri, teâmül ve âdet haline getirdikleri söz ve davranışlarıdır. Bunlara bir de şer'î (dinî) örf şıkkı eklenmiştir ki bu da dinî nâsların, bir kelimeyi, lugat mânâsı dışında bir mânada kullanması ile gerçekleşir; salât (namaz), zekât, sıyâm (oruç) gibi.
Umûmi örf her yerde delil ve tefsir mesnedi olduğu halde husûsi örf ancak, onun bilindiği ve benimsendiği yerlerde delil olabilir.
Bir memlekette birden fazla para birimi (meselâ lira) olsa ve bunların tedâvülü ile değerleri de farklı bulunsa, hangisi olduğu belirlenmeden "şu kadar liraya..." diye satım akdi yapıldığı zaman, en yaygın olan ve en çok kullanılan kastedilmiş olur.
Mecelle'nin şu maddeleri hep, yukarıda geçen 36. maddenin meyvaları veya şartları gibidir:
37. "Nâsın (insanların) isti'mlâli bir hüccettir ki onunla amel vacib olur."
İnsanların kullanış tarzı, uyulması gereken bir delildir.
38. "Âdeten mümteni olan şey, hakikaten mümteni gibidir."
Âdeten mümteni demek, insanların alışageldikleri, görüp bildikleri kaide ve bilgilere göre olması mümkün bulunmayan demektir. Meselâ yaşı daha büyük olan bir kimse, daha küçük olanın çocuğu olamaz; bu âdeten (ilmen) mümkün değildir; âdeten mümkün olmayan şey aynı zamanda gerçekten (mantıkan ve aklen) imkânsız gibi kabul edilir.
39. "Ezmânın teğayyürü ile ahkâmın teğâyyürü inkâr edilemez."
Zamanlar değiştikçe, hükümler de değişebilir. Bir zaman ve yerde örf, âdet ve teâmül olan bir şey, zamanın geçmesiyle değişip, yerini başka bir âdet ve teâmül alabilir. Bir ictihadın dayanağı, böylece değişen örf, âdet ve mesâlih ise, buna dayanan hükümler de -mesnedin değişmesi sebebiyle- değişebilir.
40. "Âdetin delâletiyle mânây-ı hakiki terk olunur."
Bir kelime, lûgat mânası dışında bir mânada kullanılır olmuş, halk, yahut belli bir grup bunu böylece benimsemiş ise, kelimenin hakiki (lûgât) mânası terkedilerek, örfî mânası alınır.
41. "Âdet ancak muttarit, yahut gâlib oldukta mûteber olur."
Daha önce zikrettiğimiz 42. madde ile bu madde, 36. maddenin dalları ve meyvaları arasında değil, şartları arasında yer alır. Buna göre bir âdetin mûteber olabilmesi için ya uygulama hep ona göre olmalı, yahut da ekseriyâ, çok defa o uygulanır olmalıdır. Aksi halde uygulama, henüz âdetleşmemiş, teâmül halini almamış sayılacağı için mûteber değildir.
43. "Örfen marûf olan şey, şart kılınmış gibidir."
Akit ve mukâvelede zikredilmemiş olmakla beraber bir şey örf halinde biliniyorsa, meşhur ise, şart koşulmuş gibi muâmele görür.
44. "Beyne't-tüccâr marûf olan şey, beynlerinde şart kılınmış gibidir."
Bu madde, bir önceki maddenin, ticaret erbabı için tekrarlanmış şeklinden ibârettir. Ticâretle meşgul olanlar arasında örf âdet haline gelmiş şeylerin, akit ve mukâvelelerde zikredilmesi şart değildir; zikredilmese dahi şart koşulmuş gibi uygulanır.
45. "Örf ile ta'yin, nass ile ta'yin gibidir."
Burada nâs, metin, söz mânasındadır. Bir şey, örf ve âdet ile tayin edilmiş, belirli hale getirilmiş ise, mukavelede sözle tayin edilmiş gibi mûteber olur.

 


 

İslâmî mânada gelenek 'âdetullah' demektir
İslâm'ın sürdürücüsü olduğu ifade edilen tevhidî gelenek ne anlama geliyor? Örf anlamındaki gelenekle farkı ne?
Örf anlamındaki geleneğin mânasını ve bu kavramın sınırlarını birinci soruda cevaplandırmış olduk. Burada örf ve âdet kelimesini farklı mânada kullanan yazarlar da olmuştur eskiden beri. Örfün daha ziyade Allahu Teâla'nın razı olduğu, dinin tasdik ettiği, akl-ı selimin makbul ve mâkul olarak kabul ettiği, Allahu Teâla'nın insanlara bahşettiği selim fıtrata uygun olan ictimaî telakki ve davranış bütünü gibi telakki edildiği, böyle anlatıldığı, böyle anlaşıldığı olmuştur. Buna karşı, âdetin örften daha geniş bir kavramının bulunduğu hem örfü ihtiva ettiği, hem de örfü aşan yine insanların benimsedikleri ve fakat mâkul, meşrû olmayan, güzel olmayan, çirkin ve yanlış da olabilen, bid'at, hurafe, zulüm kabilinden de olabilen telakki ve davranış bütünü diye anlamlandırıldığı olmuştur. Burada örf ve âdet kelimelerinin farklı mânasına da işaret etmiş olduk. Birinci sorunun cevabında verildiği gibi, özellikle İslâm hukukunda örf ve âdetin aynı mânada kullanıldığını da gördük. Gelenek kelimesi bazen an'anenin bir tercümesi olarak karşımıza çıkıyor. An'ane dediğimizde yine öteden beri bir milletin veya ümmetin tarihi boyunca nesilden nesile intikal eden âdetler, örfler mânasına geliyor. O halde örf, âdet, an'ane bizim bugün kullandığımız Türkçe'ye gelenek kelimesiyle nakledilmiş oluyor. Tevhidi gelenek bu geniş mânadaki geleneğin bir özel alanını ifade ediyor ve burada insanların akl-ı selim ile ya da kendilerine bir peygamber tarafından tebliğ edilen dinden kalma kaynaklarla, ondan geçme olarak ortaya koydukları anlayışlar, telakkiler ve davranışlar mânasına gelmiyor. Çünkü bu menşei itibariyle vahyî de olsa orada bir beşerin yorumu sözkonusu oluyor. İnsanların yorumu, onu anlayışı ve hayatlarında uygulayışı sözkonusu oluyor. Tevhidî geleneği ise ben Allahu Teâla Hazretleri'nin ilk yarattığı ve ilk peygamber kıldığı Hz. Adem'den Hâtemü'l-Enbiyâ (s.a.) Efendimiz'e kadar bütün peygamberlerle gönderdiği dinin temel esası olarak anlıyorum. Bu dinlerin temel inancı, temel ilkesi tevhiddir. Tevhid, Allah'ı bir bilmek ve kâinatın, insanların Yaratıcısı, kâinata ve insanlara özelliklerini veren ve ibadete layık olan tek varlığın Allah olduğu inanış, bilgi ve anlayışına dayanıyor tevhid. İşte bu tevhidin peygamberlerden peygamberlere intikal ederek son peygambere kadar gelen esasına da tevhidî gelenek demiş oluyoruz. Burada gelenek kelimesinde bir âdet mânası varsa bunu âdetullah olarak anlamamız gerekir. Âdetu'n-nas olarak değil yani insanların âdeti olarak değil, Allah'ın âdeti, Sünnet'i, kanunu olarak anlamamız gerekir ve bunu da konuya uygularsak mânası şu olur: Allahu Teâla Hazretleri'nin âdeti bütün peygamberlerine temeli tevhid olan bir dini göndermesi ve bütün peygamberlerin, bir zincir olarak düşünürsek, bu peygamberler zincirinin her halkasının tıpkı bir öncekinde olduğu gibi tevhidi temsil etmesidir. Peygamberler halkasında deveran eden bu tevhid geleneği Kur'ân-ı Kerim'de birçok âyette ifade edilmiştir. Fakat özellikle En'am sûresinin 74 ila 90. âyetleri bu konuda dikkat çekicidir. Bu ayetlerin başında Hz. İbrahim'in putperest olan babasıyla yaptığı bir konuşma naklediliyor. Sonra Allahu Teâla Hazretleri'nin Hz. İbrahim'e tevhid geleneğine uygun dini nasıl vahyettiği, vahiyden önce onu bu tevhidî dine nasıl hazırladığı anlatılıyor. Ondan sonra Hz. İbrahim aleyhisselama tevhid dinini vahyettiğini ifade ediyor. Cenab-ı Mevla, arkasından ona İshak ve Yakup'u bağışladığını, onlara hidayet nasip ettiğini, yani tevhid geleneğinin halkaları içerisine bu peygamberleri de soktuğunu anlatıyor. Devamında da Hz. İbrahim'den önce Hz. Nuh'tan başlayarak birçok peygambere yine aynı hidayeti lutfettiğini ve onları tevhid zincirinin halkaları içerisine dahil ettiğini ifade buyuruyor. Burada 18 peygamberin adını teker teker zikrediyor. Onların babaları, zürriyetleri ve kardeşleri içerisinden de bir kısım mü'minlerini seçerek onlara tâbi kıldığını ve kendilerini doğru yola ilettiğini ifade buyuruyor. Ve sözü Peygamber Efendimiz'e getirerek diyor ki, "İşte o peygamberler Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy. De ki ben buna (yani peygamberlik görevine) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu Kur'ân âlemler için ancak bir öğüttür. Bu, En'am sûresinin 74 ila 90. âyetinde Allahu Teâla tarafından son peygamberin ümmetine talim buyrulan ve 18 peygamberin ismi söylenmek suretiyle nakledilen husus işte bu tevhid geleneğidir. Yani Allahu Teâla Hazretleri'nin ilk insan ve peygamberden son peygambere kadar peygamber olarak seçip gönderdiği insanlar aracılığıyla kullarına inzal ve talim buyurduğu, gönderdiği, öğrettiği inancın birlik ve birleme esasına dayandığını, bir tevhidî gelenek oluşturduğunu ifade buyuruyor. Biz de buradan Allah'ın din vasfında ve din gönderme, dini öğretme hususunda böyle bir Sünnet'inin, böyle bir âdetinin olduğunu anlamış oluyor ve buna da tevhidî gelenek diyoruz.

Bir de geleneksel İslâm kavramı var. Genellikle olumsuz anlamda kullanılan bu kavramı siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Olumsuz anlamda kullanıldığında geleneksel İslâm, sahih İslâm'dan sapmayı ifade ediyor olmalıdır. Yani gelenekte, an'anede, daha öncekilerin dinî hayatlarında varolan ve onlardan günümüze kadar intikal etmiş bulunan İslâm kastediliyor. O İslâm ki, sahih İslâm'a mesela Resulullah (s.a.) Efendimiz'in ve Hulefâ-i Râşidîn'in yaşadığı dönem İslâmı'na nispetle hem inanç alanında birtakım sapmalar, kaymalar olmuş, hem de amel alanında İslâmî hayatta birtakım sapmalar ve kaymalar olmuş, eksiklikler meydana gelmiş. Ama bu hem inançta hem amelde uygulamadaki eksikliğe rağmen bu sahih İslâm olarak telakki edilmiş ve bunu yaşayan daha ziyade halk, avâm-ı nas ve kısmen de belki avâm-ı nas saymayacağımız muhazafakâr, okumuşlar kesimi, bu halk dinini ve geleneksel İslâm'ı sorgulamama, sahih İslâm'a nispet ederek, sahih İslâm'ın yanına getirerek ayıklamadan olduğu gibi kabul etmişler, savunmuşlar ve devam ettirmişler. İşte bu vakıaya geleneksel İslâm deniyorsa o zaman bu kelime olumsuz anlamda kullanılıyor demektir. Ama geleneksel İslâm hep bu mânada kullanılıyor da değildir. Şu mânada da bir geleneksel İslâm terkibinin kullanıldığını düşünüyorum. Çağımızda modernist İslâmcılar ya da modernist Müslümanlar veya başka bir deyişle İslâm modernistleri var. Bu İslâm modernistleri Hz. Peygamber'in ashabının dini anlayışlarından ve yorumlayışlarından tutunuz, müctehid imamlar dönemine ve sonrasına kadar anlayış ve yorumlayışta kullanılan metodolojiyi sorguluyorlar ve bu anlama ve yorumlama metodunun kısmen yanlış, kısmen yetersiz olduğunu ifade ediyorlar ve yeni bir anlama ve yorumlama metodundan bahsediyorlar. İşte bu yeni anlama ve yorumlama metoduna göre ortaya koydukları İslâm, çağdaş İslâm oluyor, bu usule ve metoda uymayan klasik ama ehl-i Sünnet'in veya Müslümanlar cumhurunun, çoğunluğunun sahih İslâm olarak kabul ettiği klasik yoruma dayalı İslâm da onlara göre geleneksel İslâm oluyor. O halde geleneksel İslâm'ın hem klasik yorumculara, hem çağdaş yorumculara göre olumsuz bir anlamı var. Bu, içerisine hurafelerin, bid'atlerin karıştığı ve özünden biraz uzaklaşan İslâm demektir. Geleneksel İslâm'ın bir bu mânası var, bir de klasik, kadim yorumcularla çağdaş yorumcuların farklı olan metodolojilerine dayalı geleneksel İslâm anlayışı var, burada klasik yorumcuların, usûlcülerin, müctehidlerin ortaya koydukları yorum ve anlayış geleneksel İslâm oluyor, çağdaşların ortaya koydukları da çağdaş İslâm oluyor. Bize göre her iki grubun ittifak ettiği anlamdaki olumsuz geleneksel İslâm ıslah edilmelidir. Gerek sahih İslâm'ın akidesi, gerekse sahih İslâm'ın amelî alanlarında ona girmiş olan yabancı unsurlar ayıklanmalı, Kitap'ta, Sünnet'te Resullullah'ın uygulamasında tecelli eden aydın, berrak, açık seçik olarak ortada bulunan İslâm insanlara yeni baştan anlatılmalıdır. Burada bir ihtilaf sözkonusu olamaz. Ancak Kitâb'ta, Sünnet'te tecelli eden Resulullah'ın anlayış ve uygulamasında da açık seçik ortada bulunan diye ifade ettiğim İslâm'ı günümüz şartlarında yeniden yorumlama ve anlama konusunda bu iki cümle arasında bir ihtilafın olduğu ortadadır. Bu konuda yapılan ilmî çalışmalar, sempozyumlar vardır. İki tarafın yazdığı tebliğler, makaleler ve kitaplar vardır. Bu, çağımızda süren önemli bir tartışmadır. Bu tartışmanın sonunda bizim beklentimiz her iki tarafın da ifrat ve tefritlerinden vazgeçerek karşılıklı etkileşimle orta yolun bulunması ve özü bozulmadan Allah'ın muradına ters düşülmeden İslâm'ın çağımızın insanına, onun idrakine, onun hayatına sunulmasıdır. Burada kelime oyununa gerek yok İslâm'ın çağımız insanının idrakine ve hayatına sunulması demek değiştirilmesi demek değildir. Onların anlayacağı bir dilde ve ihtiyaçlarını karşılayarak İslâm'ın hayatlarına sokulması demektir. Bu mutlaka İslâm'ın bozulması, değiştirilmesi, tahrif edilmesi mânasına gelmez. Bu mânada bir İslâmî yoruma, İslâm yorumuna ve ıslahata, reforma, tebdile taraftar olmamız mümkün değildir.

 


 

İrtica kampanyası Müslümanlar'a komplo
İslâmî kimlik sahibi kurum ve kuruluşlara yönelik yıldırma ve baskı hareketlerinin son dönemlerde artış göstermesini, Müslümanlar'ın kendi kardeşlerini savunmakta pasif kalmalarına bağlayabilir miyiz?
Yıldırma ve baskı hareketlerinin son dönemde artış göstermesinin, şüphe yoktur ki, birden fazla sebebi var. Bunların başında RP'nin koalisyon şeklinde de olsa iktidara gelmesi geliyor. Haddizatında RP'nin Türkiye'ye şeriat düzeni getireceği konusuna, saldırı sahiplerinin samimiyetle inandıkları konusunda da şüphelerim var. Daha açık bir ifadeyle, RP'nin yurtiçi ve yurtdışında yeralan bazı ağzının ölçüsü bozuk mensuplarının konuşma ve taşkınlıklarını baz alıp, bunu partinin bütününe genelleyerek ve partinin politikası haline getirerek, bütün partiyi suçlamak akla, mantığa aykırı. Partiler tüzel kişiliğe sahiptir. Bu tür kurumlar hangi durumlarda kapatılır, bu kanunlarla belirlenmiştir. Bu şartlar gerçekleşmiş mi, gerçekleşmemiş mi? Bunu da tahkik edecek olan adlî merciler var. Demokrasilerde herhangi bir partinin hukuka, kanuna aykırı hareket etmesi halinde adlî merciler, bu partiyi kapatma yönünde harekete geçer ve gereği yapılır. Ortada böyle bir durum yok. Olay nedir? Olay savcının bir iddianame hazırlayarak partinin kapatılması için gerekli mercie başvurmasıdır. Her ne kadar biz bu iddianameyi okumadıysak da, davul ve zurna ile ilan edildiği için, iddianamenin muhtevasını biliyoruz. Bu muhteva da yine mücerret yakıştırma ve genellemelerden ibarettir. Bu bir yana, herhangi bir siyasi parti, dernek ve vakfa üye olan bir insan hukuka, kanuna aykırı ve kanunlara göre suç teşkil eden bir davranışta bulundu diye onu bir kuruluşun bütününe teşmil etmek, uygun bir davranış değildir. Burada bir 'komplo' sözkonusudur. Türkiye de yıllardan beri çeşitli isimler altında devam eden bu partinin ne yapmak istediği ortada. Partinin programları var, sorumlu kişilerin konuşmaları, beyanatları var. Bu programlara esas teşkil eden, mesela "Âdil Düzen" gibi isimler altında ortaya koydukları teoriler var. Bunlara bakıldığında, İslâmî düzen, şeriat düzeni, Kur'ân-ı Kerim'in referans olduğu bir sistemin sözkonusu olmadığı açık bir şekilde ortada. Buna rağmen böyle bir yakıştırmaya müsait bulunduğundan dolayı bu parti 'günah keçisi' haline getirilmiş ve bunun üzerinden yürümek suretiyle, böyle bir parti iktidarda olduğu için Müslümanlar'a bir gözdağı vermek ve gelişmekte olan İslâmî hayatı (Şeriat düzeninin seslerini yansıtan bir İslâmî gelişme değil, yanlızca Müslümanlar'ın inançlarını daha kâmil ve daha serbest bir şekilde, yaşama iradelerini yansıtan İslâmî gelişmeyi) durdurmak için harekete geçmişlerdir. Demek ki, Müslümanlar'a yönelik baskı ve yıldırma hareketinin başında böyle bir partinin işbaşında olması geliyor. Bu partinin bazı talepleri olmuştur (Başörtüsü, bir iki yere cami yapılması gibi). Bu konulardan bazıları, bir siyasî kişinin ağzından yansıtılması, içinde bulunduğumuz şartlarda doğru olmayan son derece zavallı ve masum tekliflerdir. Bu taleplere bakarak da "Türkiye'ye şeriat geliyor, üniversitede başörtüsü vb. taleplerini kabul edersek ileride şeriat gelir" diye yaygara koparmanın mantığı yok. Bir tahammülsüzlük sözkonusudur; yıllardır tek renk, tek tip, tek düşünce arzusuyla hareket edilmiş baskıyla başka seslerin çıkması engellenmiştir. Bu alışkanlık belki son yıllarda tabanın tavanı zorlamasıyla değişim göstermiştir. Yıldırma ve zorlamaların İslâmî kimliği yaşayan insanlar üzerinde yoğunlaşmasında inançlı insanların kendi kardeşlerini savunmada gösterdikleri pasifliğin de etkisi vardır. Bir vakıadır ki bana dokunmayan yılan bin yaşasın mukabilindeki anlayış İslâm toplumunda İslâm cemiyetinde uzun yıllardır yaşamaktadır. Halbuki yılanın ısırdığı insana benziyorsanız veya yılan bunu öyle zannediyorsa ergeç sizi ısırmaya çalışacaktır.

 


 

Müslümanlar özeleştiriden uzak
Geçen konuşmamızda sözünü ettiğimiz, İslâmî kimlik sahibi kişi ve kuruluşların maruz kaldığı muamelelerde, kendi aramızda özeleştiri mekanizmasını işletemeyişimizin de payı olabilir mi?
Biz Müslüman olarak özeleştirimizi yeterli derecede yapamıyoruz. İnsanlar, durum muhasebesi yapamıyorlar, kendi fikirlerini açıklayamıyor, korkuyorlar. Aslında İslâm'a, ahlâka ve hukuka uygun olmayan bir hiyerarşik sistem sözkonusu. Bu hiyerarşik sistemde birilerinin aşağıda kabul ettiği bir kişi, yine o birilerinin yukarıda kabul ettiği bir kişiye yönelik soru soramıyor, tenkit yapamıyor, farklı fikrini ortaya koyamıyor. Koyduğu taktirde, maddî-manevî zarara uğrayacağından korkuyor. Bunun yanında, iyi niyetli bir tartışmaya, soğukkanlı bir tartışmaya alışamadığmız için, bir gurubun içinde iki kişi bir konuyu karşı fikir ortaya koyarak tartışmaya başladığında, mutlaka ortaya samimiyeti ve tarafsızlığı bozan duygular girebiliyor. Müslüman guruplar arasında ise bu iletişimsizlik ve diyalog kopukluğu, karşılıklı müzakere ve münakaşa eksikliği daha şiddetli bir şekilde kendisini hissetiriyor.
Yıllardan beri bu gruplardan bazıları milyonları ayrı bir gündem ayrı bir ideoloji grubundanmış gibi kabul eder olmuşlardır. Tabiri caiz ise bazı İslâmî gruplar, diğer İslâmî gruplar için "öteki" olarak telakki edilmiştir. Son yıllarda belki biraz da sevinçle karşılayabileceğimiz bir gelişme olmuş ve yine tabiri caiz ise bir "ateşkes ve yumuşama" ortamı hasıl olmuştur. Müslümanların grupları birbirlerine karşı biraz daha hoşgörülü ve diyaloğa açık bir tavır içinde olmuşlardır. Ama bu da zayıftır ve pamuk ipliğine bağlıdır. Henüz, bunların liderleri ya da daha alt seviyedeki insanları karşılıklı olarak farklı platformlarda bir araya gelerek, gruplar arası ilişkiyi, bir de grupların ortak problemlerini, bilgiye dayalı samimi bir çerçeve içersinde tartışabilecek seviyeye gelememişlerdir. Bunun olabilmesinin bir başka şartı da, Müslümanların tamamına yol gösterebilecek, "ben acaba yanlış yolda mıyım?" sorusunu sordurabilecek bir üst şuranın, bir alimler veya uzmanlar heyetinin bulunmayışıdır. Bu da büyük bir eksikliktir. Aslında Müslümanlar arası özeleştiri ve tartışma sonucunda bazı ortak noktaların yakalanması veya işbirliği, Müslümanlardan bazı fert ve gruplar ısrarla yanlışa yöneldiklerinde onları ikaz edebilecek tek bir otorite, işte bütün bunların oluşması, bahsini ettiğim bir üst şûraya şiddetle ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır.
Toparlarsak, Müslümanlar maalesef, dar mânada kendi aralarında ve geniş mânada kendi aralarında özeleştiri mekanizmasını işletemiyorlar. Siz umumiyetle kendi grubunuzdan veya başka gruptan başka kimseyi tenkid ettiğinizde sizin iyi niyetinizden şüpheleniliyor, söylediğinizin doğru olup olmadığı değil hangi maksatla söylemiş olduğunuza bakılıyor. Ve sizin hiç aklınızdan geçmeyen maksatlar size atfediliyor. "Durup dururken bu da nerden çıktı?" diyorlar. Halbuki durup dururken değil, ortada bir durum ve olay var ve bu değerlendiriliyor. "Şimdi bunun sırası mı?" diyorlar. "Niçin başkalarını değil de, bunu tenkid ediyorsun, bu yaptığının bizi zayıflattığını görmüyor musun, başkalarını desteklemiş olduğunun farkında değil misin?" tarzında bahaneler sunarak, özeleştiri yapan kişiyi buna pişman ediyorlar. Bu da cesaret kırıyor. Yapanın da yaptığı yanında kalıyor. Yanlış kör-topal gitmeye devam ediyor. Bütün Müslümanları zor durumda bırakan bir eylemde bulunan kişiyi her ne pahasına olursa olsun savunmak, Müslümanların eleştirilerini ne olursa olsun reddetmek doğru bir tavır olmaz.
Hak nerede ise Müslüman oradadır. Hakikatın yanında elbette ki kamu yararı ve insanlığın, grubun, ailenin menfaati vardır. Dolayısıyla hakikat ve menfaat yan yana yürür ve dengelenir. Müslüman da hakikat ve menfaatin yanındadır. Adalet ve hakkaniyet yanyana geldiğinde de Müslüman bunların yanındadır. Müslümanınn tavrı budur. Bu yüzden Müslüman hem diğer Müslümanlara hem de Müslüman olmayanlara veya Müslümanlar içinde diğer grup mensuplarına bakmak ve yaklaşmak durumundadır. Müslüman kendine ve en yakın çevresine kendinden olanlara kusurlu olsun olmasın ve kendinde olmayanlara hakkaniyetle adalet ve meşru menfaat içerisinde bakmak yaklaşmak durumundadır.

Bütün Müslümanları zor durumda bırakan bir eylemde bulunan kişiyi her ne pahasına olursa olsun savunmak veya düşmanların eleştirilerini ne olursa olsun reddetmek doğru bir tavır olabilir mi?
İster yâr ister yârandan, ister dost ister düşmandan gelsin, haksız, yanlış bir tutum ve davranış ortaya çıktığında Müslüman ona karşı tavır almak durumundadır. Bu tavır alışla aynı zamanda menfaat de dengelenir. Bu tavrınızı öyle alırsınız ki yanlış düzelir. İşte menfaati burada devreye sokmanızın anlamı budur. Müslüman yanlışı düzeltmeyi hedefler. Yanlışı düzeltmek bazı zararlara da sebep oluyorsa da bunu asgariye indirerek yanlışı düzeltmeye gayret eder. Bu söylediğim genel çerçeve içerisinde meseleye baktığımızda herhangi bir kimse söylememesi lazım gelen bir sözü söylemişse, bir davranışta bulunmuşsa diğer Müslümanların buna karşı tepkileri olmalıdır. Bu tepkiyi ortaya koyarken aynı zamanda hem o kişinin hem de camianın bu tepkiden zarar görmemesini ya da zararı en az seviyede görmesini hedeflemek gerekir. Bu çerçevede Müslümanlar kendilerine ve başkalarına karşı yapılan haksızlığı kabul edemez ve tavır almak zorundadır. Ne pahasına olursa olsun, karşı tarafın fikri diye reddetmek ve kendi tarafının fikri diye kabul etmek Müslümanın kârı değildir. Müslüman nerede olursa olsun hakkın yanında olur. Doğruya doğru, yanlışa yanlış der. Kaş yapayım derken gözü çıkarmaz, ama belki göz biraz acır.

Müslümanların birbirlerinin hatalarını eleştirirken nasıl bir üslûp kullanmaları gerekir?
Bu üslûp meselesine biraz önceki soruda biraz temas ettik. Müslümanın amacı yıkmak, kırmak, uzaklaştırmak değildir. Peygamber Efendimiz "Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın zorlaştırmayın" buyuruyor. Bu Hadis-i Şerif, bizim hem eğitim, ögretim hayatımızda, hem Müslümanlar arası ilişkilerimizde, hem de Müslümanlarla ötekiler arasında temel bir nokta olmalıdır. Bu Peygamberî tavsiyeye bir de âyet-i kerîme meali ilave edebiliriz: "Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır, en güzel bir üslûp içinde tartış."
Şu halde söylediğiniz sözün doğru olması, çağırdığınız yönün doğru olması, üslûbunuzun sert, hatta monoton olması için sebep değildir. Çağırdığınız, davet ettiğiniz hak yol olacak, insanları doğruya, hakka, adalete, yüksek insanî ideallere çağıracaksınız. İkincisi, bu çağrıyı yaparken, insanların bu çağrıya icabet etmelerini sağlayacak bir üslûp kullanacaksınız. Burada hikmeti kullanacaksınız. Hikmetin içinde bilgi, gerçek, doğru, en güzel yol ve yöntemin kullanılması vardır. Hikmetin içinde akıl, mantık, güzel öğüt vardır. Burada duygu vardır. İnsan mantık ve duygudan ibarettir. Tenkit yapan insanın, karşısındakinin gönül gözünü de dikkate alması gerekir. Gönlün kapısını açan anahtarı bulması gerekir. Aklı, mantığı, hikmeti kullandığınız, karşısındaki insan bunlardan anlamıyorsa tartışacaksınız. Bazı insanlarda inat vardır ve buna uygun tartışma yapılmalıdır. Onun kendi başına kaldığında düşünmesini sağlayacak ve etkisinde kalacak insanların yanlış etkilenmesini engellemek için doğru bir üslûp kullanılmalıdır. Hiç şüphe yok ki, Müslümanlar birbirlerini hatalarını eleştirmek konusunda güzel ve uygun bir üslûp kullanmakla yükümlüdürler.

 


 

Devlet Demokrasi, Çoğulculuk ve İslâm
Hocam Kur'an'daki siyasi kavramlardan başlayalım isterseniz. Kur'an'ın siyasete bakışı nedir? Kur'an'ın bütününde siyaset ne kadar yer kaplamaktadır?
Bence Kur'an-ı Kerim'de siyaseti kavram ve kurum olarak belirleyen ve çerçevesini bize veren (dokuz) anahtar kelime vardır. Bu kelimeler, tevhid, itaat, hilâfet, bey'at, şûra, emir bi'l-maruf nehiy ani'l-münker, velâyet mülk ve hükümdür. Bu dokuz kavramın açılımı yapıldığında hemen hemen İslâm'ın siyaset teorisi ortaya çıkarılmış olur. Kur'an-ı Kerim'de, bir kavram veya kurumun yahut da bir talimatın yer almasında hacim pek önemli değildir. Yani, Kur'an-ı Kerim'de bir emrin bir kez dahi yer alması yeterlidir. Bizim için o emrin bağlayıcılığı önemlidir. Şöyle de söyleyebiliriz: Bir emir 10 kere yer alır; ama ibaha için olur, tavsiye için olur, haberdar etmek için olur. Fakat bir kere geçen bir emir de vücûb için olursa her surette inananlar için bağlayıcıdır. Ve onlar bu emir ya da emirlere itaat etmek zorundalar. Dolayısıyla kemmiyet önemli değildir.
Tevhid: Allah'ın yaratıcı, ma'bûd, kâinata hâkim (kayyûm), hüküm koyucu ve hükmedici olarak bir, tek, eşsiz, ortaksız, benzersiz olduğu gerçeğidir. Diğer ilkeler bu tevhid ilkesinin açılımı sayılabilir.
Objektif bilgi ile Allah'ın verdiği sabit olan izin ve selâhiyet bulunmadıkça veya kullar meşru yollardan, sözleşmelerle razı olmadıkça hiçbir kimsenin diğeri üzerinde "hakimlik, sahiplik, üstünlük, yöneticilik hakkı ve selâhiyeti yoktur. Bütün insanlar aynı unsurdan yaratılmışlardır, kulluk ve itâat yalnız Allah'adır.
İtâat kavramı: Allah'a, Hz.Muhammed (s.a.)'e ve Ülü'l-emre itaat edilmesi gerektiğine dair emirler Kur'an'da sıkça geçmektedir. Bu sıralama, aynı zamanda bir hiyerarşik sıralamadır. Aşağıdan yukarıya doğru bu hiyerarşiyi açmamız gerekirse: "Mahlûk kim olursa olsun Hâlik'a isyan noktasında ona itaat edilemez." Ya da yaratan ile yaratılanın emirleri yan yana geldiğinde, tercih mutlak olarak Yaratanın emirleri doğrultusunda yapılmalıdır. Bu noktadan değerlendirdiğimizde, Ülü'l-emre itaatın şartı, onların emirlerinin Allah'ın emirleriyle mutabık olmasıdır. Resul'e itaat için de aynı şey geçerlidir. Fakat burada ayrı bir özellik vardır. Resul kavramının zımnında emri ve buyruklarının, tabii olarak Allah'ın emir ve buyruklarıyla mutabık ve muvafik olması zarureti vardır. Bu vasfın zımnen bulunmuş olması hasebiyle, ayrıca üzerinde durmamıza gerek kalmıyor. Çünkü yeryüzünde Peygamberin hataya düşmesi ve günah işlemesi, örnek olacağı için, Allah tarafından engellenir. Şayet hata ve zelle olsa bu da yine ümmete bir örnek tatbikat olarak intikal etmez. Bu yüzden de Allah tarafından ikaz edilen beşer nev'i, Peygamberlerdir. Bu itaat kavramı bize İslâm'ın siyaset teorisinde, siyasetin aşkın referansını veriyor; İslâm'da siyasetin, siyaset mekanizmasında geçen din-devlet, din-toplum, devlet-toplum ve fert-toplum ilişkisi ve devlet kavramı içerisinde yer alan yasama, denetleme, yürütme gibi bütün ilişki ve fonksiyonların bir İlâhi referansa bağlı olduğunu ve Allah'a itâtat mükellefiyeti içerisinde cereyan edeceğini gösteriyor. İtâat kavramı ile ileride açıklanacak hüküm ve mülk kavramları arasında bir içiçelik ilişkisi bulunduğuna da burada işaret etmek gerekir.
Üçüncü anahtar kavram hilâfettir. Bunun da Kur'an-ı Kerim'de defaatle geçtiğini görüyoruz. İnsan, Cenab-ı Hakk'ın yarattığı yeryüzünün halifesi sıfatına sahiptir. Burada hilafet dendiği zaman "birinin yerini alma, birinin yerine geçme ve onun namına tasarruf etme selâhiyetine sahip olmayı" anlıyoruz. Dolayısıyla ister Allah'ın halîfesi olalım, ister Allah Teala'nın bize bu sıfatı uygun gördüğünü düşünerek yeryüzünün halifesi olalım durum aynıdır; İkincisinin üstten bağımsız olmadığı ortadadır. Yani, insanın yeryüzündeki tasarrufu, tayine istinat eder ve kayıtlıdır. Hilafetin en üst kamu yöneticisine sonradan ünvan olarak verildiğini biliyoruz. Ama Kur'an terminolojisine göre her insanda, bilkuvve özellikle de her sâlih müminde bilfiil bu vasıf vardır, olmalıdır. Bunun yüklediği misyon, ilahî iradeyi yeryüzünde pratiğe aktarma misyonudur. Şimdi bu sıfatla bir fert, hayatında Allah iradesini tatbik etmekle yükümlüdür. Kamu alanında bu iradeyi tatbik etmek nasıl bir mekanizmayı gerektiriyorsa, onu kurmak da yine fertlerin ve onların oluşturduğu toplumun vazifesidir. İşte buradan devletin mekanizması, makamları, o makamlara uygun olan insanlar ve vasıfları... ortaya çıkar.
Dördüncü anahtar kelime, kamu alanında ilahi iradenin hakimiyeti ile fert-kamu temsilcisi arasındaki ilişkinin gereği olan bey'at kavramıdır. O halde ben, bendeki hilafet yükümlülük ve selahiyetini, kamu adına kullanmak üzere bir yerlere, birilerine vermeliyim, şartlı olarak vermeliyim ve o kişi, şartlara riayet ettiği müddetçe de ona itaat etmeliyim. Böylece birinci kavramla da bağlantı kurmuş olduk. İşte bu aktin adı bey'attır. Bu yüzden, bey'atı alelade bir seçimle eş tutmak pek doğru değildir. Bey'atta, diğer anahtar kavramlarla bağlantılı, daha geniş, daha derin, daha aşkın manalar vardır.
Beşince kavrama gelince, kamu hayatı, toplum hayatı gerekli kıldığı için bir fert hilafet çerçevesinde sorumlu olacaktır. Ve bir şartla onu, kamu hayatında selahiyetli kılmamız gereken makamların başına getirdik. Bizim o makamlara karşı, o makamların bize karşı hak ve sorumlulukları vardır. İşte bu da denetim ve şûra sorumluluklarıdır, yani beşinci anahtar kelime meşverettir. Meşveret, sadece Kur'an-ı Kerim'de buyrulduğu için değil, arzetmeğe çalıştığım siyaset teorisinin bütünlüğünün iktizâsıdır. Diğer kavramlarla yanyana getirdiğimiz zaman, denetim mekanizması gündeme gelir. Bunun Kur'andaki karşılığı emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l münkerde de bulunabilir. Meşveret (şûrâ) meclisi tesis edildiği zaman, bu meclisin temelde iki vazifesinin olduğunu görürüz:
Birincisi: Bunlar halk adına, yönetime danışmanlık yaparlar ve fertlerin denetimine açıktırlar. Çünkü bütün fertler onlara bu selahiyetlerini bir şartla devretmişlerdir. Bu şartların yerine getirilip getirilmediğini kontrol etmek bütün fertlerin vazifesidir.
İkincisi: Denetimin kaynağı da burasıdır, bu meclistir. Toplum genişleyip yapılanması şekillendikçe, danışma ve denetimde temsili sistem bir zaruret olarak meydana gelmiş olur.
Emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker çerçevesinde itaat için gerekli olan şartların otoriteye devredilmesi ya da hal edilmesinin ne şekilde olacağı fıkhi açıdan nasıl açıklanmıştır?
En başta itaat kavramından hareketle, kendisine itaat edeceğimiz Ülü'l-emr'in bir takım şartları taşıması gerektiğini de çıkarmıştık. Biz bu insanı, bu şartları taşıdığı için, bu vazifeyi yerine getireceği umuduyla bir makama getiriyor ve denetliyoruz. Ya şartları kaybettiğini ya da yetersiz kaldığını gördüğümüzde, Allah'ın bizi yükümlü kıldığı vazifeyi yerine getiriyoruz. Fıkıh diliyle konuşmak gerekirse, küfre, zulme, fıska, fücura sapan ya da yetersiz hale gelen bir selahiyet sahibini o makamdan uzaklaştırmak (azil) ümmetin vazifesidir. Burada pek ihtilaf yoktur. İhtilaf ancak tatbikatında söz konusudur. Dengenin ve düzenin sağlanması ve önceliklerin belirlenmesi tartışma konusudur.
Velâyet: Emredici, bağlayıcı tasarruf ve temsil selâhiyeti demek olan velâyet ancak dini bir olanlar arasında caridir. Özel hukuk alanında din farkı velâyeti engellediği gibi kamu hukuku alanında da engeller.
Mülk: Hâkimiyet ve sahiplik manasında kullanılmıştır. Mutlak hâkim ve sahip Allah'tır. Kulların bu sıfat ve selâhiyetleri hilâfet ve vekâlet yoluyladır, iyretidir, şartlıdır ve sınırlıdır.
Hüküm kelimesinin anlam ve içeriğinde "hâkimiyet" kavramının özellikle yasama ve yargı unsurları vardır. Kanun vâzı'ı (hâkim) Allah'tır. Kulların yaptığı (şekillendirdiği) kanunlar, kaideler, hükümler ya O'nun açık ifadesinin kanun kalıbına konmuş şeklidir, yahut da -ilâhi ifadede kapalılık varsa veya aranan hüküm açıklanmamış olursa- ictihad yoluyla ilâhi hükmün keşfedilmiş, ortaya çıkarılmış şeklidir.
Yargı da Allah'ın koyduğu kanunlara ve irşat buyurduğu usûle dayanarak dâvayı hükme bağlamak, hâkimin kanâat ve ictihadına göre O'nun hükmünü tesbit edip uygulamaktır.
Bu dokuz temel kavram ve ilkeye emaneti, ehliyeti ve mükellefiyet gereği hürriyet (veya sorumluluğa dayalı selahiyet) ilkelerini ilave etmek de mümkündür, bunları yukarıdaki sekiz ilke içinde görmek de imkân dahilindedir.
Hilafet emanettir, emanet ehliyete riayeti gerektirir, insanlar emanete riayet, dünyaya geliş amaçlarını gerçekleştirmeye gayret ile yükümlü, bundan sorumludurlar. Sorumluluk ve yükümlülük ancak kişinin hak ve selahiyetleri olursa anlam kazanır ve yerine oturur. Bütün insanlar emaneti yüklenme ve hilâfeti îfa bakımından fırsat eşitliği içinde yaratılmışlardır. Dinde zorlama yoktur; dileyen mümin, dileyen kâfir olur (hürriyet), hiçbir kimsenin diğeri üzerinde peşin üstünlüğü yoktur (eşitlik); üstünlük hür irade ve çaba ile elde edilecek fazilete (takvâ), üstün vasıflara bağlıdır.
Emanet, ehliyet, hüküm ve mülk birlikte işletilince sosyal ve hukuki adâlete de ulaşılır.

Kamu hukuku meselesini biraz daha açar mısınız?
Gerçekten bu konu bence yanlış anlatılmış ve yanlış anlaşılmıştır. Bir çok insanın kafasında şöyle bir bilgi vardır. "Kitap ve Sünnet, özel hukuka çok yer vermiştir; fakat kamu hukukuna gerektiği kadar yer vermemiştir." Kamu hukuku hakkında ayet ve hadislerin az olduğu zannedilir. Bu anlayış kesinlikle yanlıştır. Doğru olanı ise, bu kaynaklardaki verilerin özel hukuka ait olan kısmının bilahere daha çok işlenmiş ve sistematize edilmiş olmasıdır. Yani ayrıntılı olarak işlenmiş, sistematize edilmiş kitaplardan hareketle kamu hukukuna ağırlık verilmesi gerekirken, bu faaliyet fert planında kalmış ve yetersiz olmuştur. Bunun arkaplanında tarihi sebepler bulunmaktadır. Bu sebeplerin başında ise istibdat ve saltanat gelmektedir. Yani istibdat ve saltanatın, kendi otoritesinin münakaşa edilmesine, içtihat konusu yapılmasına tahammül edememesidir. Yoksa, bundan önceki sorularınıza cevap verirken kullandığın temel kavramlar çerçevesinde ele alırsanız birçok ayet kamu hukuku hakkındadır. Onun dışında Hz. Peygamber'in ve Hulefa-i Raşidînin yıllarca sürmüş olan toplum ve devlet yönetimi vardır ve Allah size "bütün davranışlarıyla örnek bir insan gönderiyorum" diyerek, bir toplumun ve devletin nasıl yönetileceğine de onunla yol göstermiştir.
Peygamberimiz, kendisinden sonra gelen halifelerin takip edilmesini, miraslarına sahip çıkılmasının gerekliliğini belirtmiştir. Onların hayatlarında ve devlet tecrübelerinde değerli bir miras oluşmuştur. Fakat maalesef ileriki dönemlerde, bu miras zenginleştirilmekten ziyade tüketilmiştir. Kısaca toparlarsak, kamu hukukuna, devlete ve siyasete ait olup bütün çağlar için, en uygun mekanizmalarla, teamüllerle, modellerle doldurabileceğimiz çerçeve hükümler ve o çağa (asr-ı saâdete) ait özel hükümler, örnekler ve uygulamalar vardır.

"Gerçek laiklik İslâm'dadır yahut İslâm'da laiklik de vardır" şeklindeki malum sözlere nasıl bir açıklık getirebilirsiniz? Laiklik kavramını getirmiş olduğunuz bu açıklamalar çerçevesinde nasıl değerlendirebiliriz?
Bizim memleketimizde daha çok lâik kelimesi kullanılırken, sonraları siyasi edebiyatımıza seküler kelimesi de girmiş oldu ve insanlar da gördüğüm kadarıyla üç gruba ayrıldılar. Bunlardan bir grup, İslâm'ın laik olmadığını fakat seküler olduğunu iddia eder ve laiklik ile sekülerliği birbirinden ayırır. Bir başka grup İslâm'ın laikliği bünyesinde barındırdığını söyler. Üçüncü bir grup ise "İslâm ne seküler bir modeli öngörür, ne de laikliği bünyesinde barındırır" diyorlar.
Ne anladığımı söylemem gerekirse seküler kavramı daha genel dünyeviliğe, beşerî alana yani Allah'ın dininin müdahale etmediği, yok sayıldığı bir alan yapısına tekabül eder. Laik ise bunun içerisindeki siyasi boyutu temsil etmektedir. Öyleyse, ister laisizm, ister sekülerizm olsun, özünde öyle bir alan öngörüyor ki, din oraya kesinlikle karışmayacaktır. Buradan hareketle İslâm'a geldiğimizde, İslâmda dinin karışmadığı özel ve genel hiçbir alan yoktur. Vardır diyen ya bilmiyor ya da bildiği halde kasta binaen böyle söylüyor demektir. İslâm'daki müdahale anlayışını, ilâhî-dînî sınırlama, hüküm koyma, talimat verme, irşad etme şeklinde idrak etmemiz gerekiyor. Yoksa bu müdahale insanların iradelerini, kişiliklerini de ele alıp, ona hakim olup zorla yönlendirme manasında da değildir, ruhban sınıfının müdahalesine benzer bir müdahale de değildir.
İslâm'a göre de insanda irade hürriyeti vardır. Mükellefiyet, cennet, cehennem ve imtihan hep bu irade hürriyetine bağlıdır. Fakat, yasama, irşad etme, kaideleri geçerli hale getirme açısından dinin müdahil olmadığı hiçbir alan yoktur. Kur'an'ın ilk ayeti Allah'ın adıyla başlamaktadır. Her işe onunla başladığımız Besmele'den başlayıp Nas suresine kadar Kur'an'ı baştan sona okuduğumuz zaman bu söylediklerimin doğru olduğunu görebiliriz. Netice itibariyle İslâm ile sekülerizm ve laisizmin uzlaşan, paralellik arzeden yönleri yoktur. Bunların yan yana gelmesi mümkün değildir. İslamda olan din ve düşünce hürriyetidir.

Hocam biraz daha günümüze gelirsek, Ali Abdürrâzık, Taha Hüseyin gibi İslâm'da devlet ya da İslâmi bir devletten söz edilemeyeceğini, dinin iman, ahlak ve ibadetten ibaret olduğunu iddia ediyorlar. Sizce İslâm'da devlet ya da İslâmi devlet hangi esaslara dayanmaktadır?
Bu ayırmaları açıklamak, analiz etmek, sonra da senteze varabilmek için yapabiliriz. Fakat din ve devleti birbirinden ayırarak, "birinin diğeriyle alakası yoktur, bunlar iki ayrı alandır" diyerek böyle bir ayırım yoluna gidemeyiz. Zannedersem temel yanılgı buradan kaynaklanıyor. Ya insanlar ne düşündüklerini istedikleri gibi ifade edemiyorlar ya da söylenenler bazen yanlış anlaşılıyor.
Şimdi insanı ruh ve madde olmak üzere ikiye ayırabiliriz. İnsanların umumiyetle ruh diye ifade ettikleri her birimize ait nefs vardır. "Ruh-i menfûh" dediğimiz, Allah'ın nefh ettiği (üfürdüğü) ruh ise ayrıca bir unsurdur. İnsanın özü nefs ve ruh-ı menfûh'dur. Ben insanı tahlil ederken hangi unsurlardan müteşekkil olduğuna baktığımda ruh ve beden diye ayırabilirim. Sonra da asıl insanı insan yapan ruhtur, nefstir derim. İrade, Allah-kul ilişkisi, ölümden sonraki hayat, oradaki saadet ya da şekavet, tamamen ruh ve nefsle ilgilidir. Bu sözlerin tamamı doğrudur, ama bu sözleri, "Bedenin hiçbir önemi yoktur, olsa da olur, olmasa da olur, ruh ile beden arasında hiçbir ilişki yoktur" manasında söylersek yanılmış oluruz. İşte ben din ile siyaset ve devleti de ruh ile bedene benzetiyorum. Dinin özünü göz önünde bulundurursak, esasını idrak edersek; ne için gelmiştir, hedefi nedir, diye bakarsak, dinin gerçek hedefinin her bir insan ferdinin serbestçe, kendi iradesiyle Allah'ı tanıması ve O'na kulluk etmesi olduğunu anlarız. Asıl hedef, Allah ile kul arasındaki ilişkidir. Bu rabıtanın, insanın -yine bedeni de dahil- nefsinde hasıl edeceği kemaldir.
Ama biz madde âlemindeyiz, dünyadayız. Dünya, madde ile mananın, ruh ile bedenin beraber bulunduğu, bütünlük teşkil ettiği yerdir. Öyleyse bizim şimdi Allah'a kulluk edebilmemiz için bedeni terketmemiz, bedensiz bir nefs halinde dünyada var olmamız mümkün değildir.
Bütün siyasî mekanizmalar bence dinin özünü fonksiyonel hale getirmek, hayata geçirmek için vardır. Devlet, siyaset, hukuk ve toplum olmadan ve bunlar ilâhî irade ve düzenlemeye ayak uydurmadan veya hür dini hayatı mümkün kılacak şekilde düzenlenmeden dinin özü olmaz, din hayat bulamaz, yaşayamaz.
Ben bu teorisyenlerin ya anlatmak istediklerini tam olarak ifade edemediklerini ya da dini yeterince anlamadıklarını düşünüyorum. Basite indirgeyerek söylememiz gerekirse, bir ferdin müslüman olarak var olması ve Allah'a kulluğunu icra etmesi, bedenine ve diğer insanlarla olan ilişkisine, yani çevresine bağlıdır, bu çevreyi, ferdin dini amacına ulaşması için müsait tutan bir toplum düzenine ihtiyaç vardır. Bu söylediğim halkalar olmadan merkezden muhite doğru, dinin özü diye vurguladığımız ve laiklerin sıkça vurguladıkları herkesin kendi öz hayatında, vicdanında Allah'a kul olması mümkün olmaz, gerçekleşmez, devam etmez.

Günümüz siyasi söyleminde İslâm Devleti hakkında ileri sürülen görüşleri toplu olarak değerlendirebilir misiniz?
Günümüzde İslâm Devleti kavramı hakkında ve bunu oluşturmak için ortaya konan hareketler üzerinde daha alimce, fakihçe ve daha soğukkanlı durmak ve böyle yaklaşmak gerekir. Benim şöyle bir tespitim var: Türkiye'de devleti genellikle mühendisler yönettiği gibi dünyada da İslâm Devleti hakkında konuşan, İslâm Devletini oluşturmak için bir harekete liderlik eden insanlar arasında, İran Ayetullah'ını istisna edersek, pek fakih ve hakîm yoktur. Bunların mesleklerini ayrıca saymak istemiyorum. Fakat, netice itibarıyle İslâmi hukuk ve siyaset alimleri yok. Bir anlamda bunlar samimi müslüman; ama amatör fakihtir. Bu birinci tespitim. Yani siz bana sağlıklı buluyor musunuz? derken, öncelikle sağlıklı bulmuyorum demeliydim.
Bu söylediklerimle liderlerin ilmî alt yapılarını oluşturan bilgiyi ve ihtisası arz etmeye çalıştım. Sonra bütün bu insanlar bulundukları toplumda öngördükleri hareketi, hür bir ortamda değil, bir baskı altında sürdürmek zorunda kaldılar. Bu da ortaya konan her fikrin, her davranışın tepkisel olması sonucunu doğurdu. Fıkhî kaidelerden uzak kalındı. Ve bu hareketleri yürüten zevatın çoğunun selefî çizgide olmaları vâkıası vardır. Selefî anlayış, genel olarak hikmet çizgisinden biraz uzak kalmıştır. Ben burada hikmeti, yalnızca felsefe olarak değil, felsefe, fıkh/kelam ve tasavvuf olarak alıyorum. Binaenaleyh daha ziyade hikmet-i İslâmiyeyi kastediyorum. Hikmet-i İslâmiyeyi de yalnızca bilgi olarak almıyorum. Aynı zamanda eğitim boyutunu da göz önünde bulunduruyorum. Dolayısıyla da tasavvufu/zühdü devreye sokmuş oluyorum.
Selefî çizgi ise biraz zahircidir, nasscıdır. Tabii ki, onlar iyi niyetlidir. Onların da ruhani ve deruni yanları vardır. Fakat mekanizmalarını oluşturmamışlardır. İşte bu söylediğim gerekçelerin etkisiyle siyasi İslâm ve İslâm devleti söylemi, bazen derinlikten yoksun, sathi, tepkisel ve dengesiz bir oluşumu ifade etmektedir. Yani vurgulanması icâb eden İslâm'ı gözardı eden; bir kısmının da altını çizip hep onu öne süren bir tavır sergilenmiştir. Bu bakımdan sağlıklı olduklarını söylemem mümkün değildir. İslâm'ın siyasi yönü ve yanı ihmal edilemez; ancak İslâm bundan ibaret değildir.

İslâm'da parti, demokrasi, çoğulculuk ve sivil toplum tartışmaları hakkında neler düşünüyorsunuz?
Ben İslâm perspektifinden hayata ve dünyaya baktığım zaman iki şeyi birbirinden ayırıyorum. Birisi hem kuralların keşfi, hem de problemlerin çözümü bakımından Kitap'taki; ideal, mükemmel olan, diğeri ise yerdeki, önümdeki, içinde bulunduğum şartlarda gerçekleşen. Konjonktürel konum ve yaklaşımdan, vakıadan hareket ettiğimizde şunu söylemek istiyorum: Aslında Peygamber Efendimiz (s.a.v), Allah'ın en mükemmel kuludur. Onun gibi ikinci bir Allah kulu yoktur. İslâmi değerlendirmelere göre Hazret-i Ebubekir'den başka bir Ebu-bekir de yoktur. Demek ki, o da bir zirvedir ve ondan sonrakiler onun altında sıralanırlar. Fertler için bu geçerli olduğu gibi nesiller için de geçerlidir. Mesela, sahabe nesli, tabiîn nesli, etbai tabiîn ve sonraki nesiller hayattaki İslâm'ın mükemmelliğine nisbetle zirveden aşağıya doğru sıralanmışlardır. Öyleyse diyorum ki teori ile pratik, ideal ile reel arasında hep fark bulunmaktadır. Burada bazıları "İslâm mümkün değildir" diyebilmektedir. Ben bunu çok tehlikeli bir tuzak olarak görüyorum. Çünkü bu tavırda yanlış bir varsayım vardır. Bu da şudur: "Allah mükemmel olmayanı kabul etmiyor, mükemmel olmayan uygulama İslâm olarak kabul edilemez!" Halbuki öyle değildir. Günah da öngörülmüştür. İnsanların günah işlemesi her zaman için mevzubahisdir. Bunun akabinde ise tövbe devreye girer. Ayrıca günahlarımızın derecesine göre dünyada ve ahirette bir sıfatımız ve karşılaşacağımız muameleler vardır. Bunun için, "mükemmel değilse, İslâmi değildir" denemez. Niyetiniz İslâm ise, İslâm'ın anahtar kavramlarına bağlıysanız, bunları tatbik etme yolundaysanız, fert olarak da, toplum olarak da müslümansınız demektir. Ama kusurlarınız, zaaflarınız vardır. İmdi, kusurlu bir müslüman olunuyor ve madem ki mükemmel olmasa da onun en yakınını yakalamak ve onu hayata tatbik etmek de dini oluyor, din bizi mükellef kıldığında şartlarımızı da dikkate alıyor, bazen de zaruretler yasakları kaldırabiliyor; öyleyse biz şimdi mutlak bir İslâm'ı öne çıkarıp, "varsa bu İslâm'dır, yoksa değildir" dersek ve bütün çözümleri, şartları nazar-ı itibare almadan, ortaya koyar veya değerlendirirsek bir anlamda İslâm'dan uzak düşmüş oluruz. Belki de İslâmi dönüşümü imkânsız kılarız. Şimdi sorunuzu bu ilkelerden hareketle cevaplandırmaya çalışayım.
İçinde bulunduğumuz şartlar, adım adım İslâm'a giderken bir aracın kullanılmasını zaruri kılarsa, o aracı kullanırız. Bu kavram olur, kurum olur, parti olur... Yalnız burada, mutlaka göz önünde bulundurmamız gereken hsus şudur: Bu aracı kullandığımızda, daha mükemmele ulaştırıyor mu, yoksa onun yerine geçip yolunu ebediyyen kapatıyor mu? Şayet kullanılan araç, ikinci adıma yol açıyorsa, bence o aracın kime ait olduğu önemli değildir. Yani Grek, Roma, Amerika, Kara Avrupası, Aydınlanma öncesi ve sonrası, kilise, havra gibi herhangi bir yere ait olabilir. O araç kullanıldığı zaman, amaca ulaşma açısından karşılaşılan netice önemlidir. Eğer o araç, bizi amacımıza doğru götürüyorsa, kapıların arka arkaya açılmasını sağlıyorsa, mecburiyete binaen onu kullanabiliriz. Zaruret aracı meşru kılar.
Öncelikle demokrasiye, partiye ve çoğulculuğa menşeinden bakmalıyız. Bunlar nereden gelmiş? Hangi kültür ve medeniyet ortamının mahsulleri? Bunların beşeri ve beşer üstü vasıfları yani ilahi menşee mensubiyeti var mıdır? Yoksa beşer aklı ve nefsinin eseri midirler? Ve bu ne derece terbiye görmüş aklın ve nefsin eseridir? Selim akıldan mı yoksa kirlenmiş, şartlanmış akıldan mı sadır olmaktadır? Yani evvela menşeinin tespit edilmesi gerekmektedir. Buradan, bünyemize yabancı olup olmadığını anlayabiliriz. Çoğulculuk kavramının, insan-Allah ilişkisi ve insanların düzenlemelerinin din ile bağlantısı açısından meseleye baktığımızda, bizim bünyemize uymadığını söyleyebilirim. Çoğulculuğun temelinde hak ile batılın, doğru ile yanlışın, İslâm'a göre iyi ile kötünün göreceliği ve eşitliği vardır. Bu ise İslâm'ın özüne aykırıdır. Batı toplumu A ile B davranışını, onun çıkar ve ölçütlerine zararlı değilse, ayrıca değerlendirmez. Birine iyi, diğerine ise kötü demez. Yani burada iki husus vardır. Birincisi özgürlük vermek, ikincisi ise değerlendirmektir. Hürriyet verir, hak verir ve değerlendirme dışı tutar. İslâm ise insanlara din ve vicdan özgürlüğü verebilir. Fakat bu özgürlük küfür istikametinde kullanıldığında bunu olumsuz bir değerlendirmeye tabi kılar ve iman istikametinde kullanılan irade ve hürriyetin eseri (iman, fazilet...) her zaman için üstün olur. İlki ise adi olur, bayağı olur; terkedilmesi gereken bir şey olur. İslâm bunu zorla terkettirmez; ama terkedilmesini ister, bu yönde teşvik eder. İnsanların akibetinin iyi olmasını istediği için iman istikametine yöneltmeye çalışır. Çoğulculukla din ve vicdan hürriyetini, (farklı inançtan insanların bir toplum teşkil etmelerini) birbirine karıştırmamak gerekir.
Demokrasiye gelince, kimi insanlar İslâm'ın dışlanması korkusuyla İslâm ile demokrasinin bağdaşmadığını söylememekte ve hatta İslâm ile demokrasiyi aynileştirmeye çabalamakta, bunların birbirleriyle bağdaştığını iddia etmektedirler. Bu yüzden de demokrasiyi, mekanizması, tekniği, bir siyasi otoritenin ve iktidarın elde edilişini ve kullanılışını sağlayan bir araç olarak ele alıyorlar. Bunun karşılığı olarak da hilafeti, imameti, bey'atı ve şurayı öne çıkarıp kullanarak bunların bağdaştığını savunuyorlar. Halbuki demokrasinin bir üzerine oturduğu zihniyeti, bir de bunu yürüten mekanizması, yani pratiği vardır. Demokrasinin oturduğu zihniyette, felsefi temelde beşerin Yaratan'dan üstünlüğü veya bağımsızlığı vardır. Burada insan Allah'tan bağımsızdır, Demokrasinin esası budur ve bunun İslâm ile katiyetle bağdaşmayacağı kanaatindeyim. Eğer bu noktada anlaşıyorsak, bütünüyle demokrasi müslümanların siyasi sistemi olamaz. Ancak demokratik mekanizmayı, benim sohbetin başında söylediğim İslâm ve siyaset teorisinin ilkeleri doğrultusunda -daha iyisini buluncaya kadar- kullanabilirsiniz.
Sırf mekanizma ve işleyişi bakımından değerlendirmek gerekirse, İslâm ile demokrasi arasında bazı benzeşmeler ve hatta bizler için elverişli mekanizmalar bulunabilmektedir. Demokrasinin kökeninde beşeriyetin bulunması da o kadar önemli değildir. Önemli olan Allah'ı işe karıştırmamasıdır, hâkimiyetin doğrudan ve kaynak olarak halka ait olduğunu ilke olarak kabul etmesidir. Ayrıca demokrasiyi savunanlar, laiklik dışı ve çoğulculuğun içinde barınamadığı bir demokrasinin de olmayacağını söylüyorlar. Bütünüyle demokrasinin İslâm ile badğaşmaz oluşu buradan da kaynaklanmaktadır.

"İslâm Devletinde, eğer insanlar imân yönünde gayret gösterirlerse teşvik görür. Aksi istikamete yönelindiği takdirde ise engellenir" dediniz. Günümüzde İslâm Devletinde ateistinden homoseksüeline kadar çeşitli grupların bir arada yaşayabileceği ve isteyenin istediğini yapabileceği iddia olunuyor. Bütün bunları siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
"Engellenir" demedim, teşvık görmez, güzel bulunmaz, övgüye değil, yergiye layık görülür" dedim.
Bu yaklaşımın en kuvvetli delili Medine Vesikası ise bu vesikanın oluşma şartlarını, serüvenini ve onu takip eden, onu kısmen yürürlükten kaldırıp yerini alan diğer sistemleri göz önüne almak zorundayız. Medine Vesikası Peygamber Efendimiz'in Mekke'den Medine'ye hicret ettiği, ilk İslâm site devletinin oluştuğu, müslümanların çok da güçlü olmadıkları, önemli handikapların bulunduğu ve herkesi karşılarına almalarının mümkün olmadığı bir dönemde oluşmuş ve tam yürürlüğü ancak 9 ay sürmüştür.
Fakat bundan önce ve sonra 20 küsur sene boyunca Kur'an nazil olmuştur. Mümine, münafıka, fasıka, kafire ve müşrike karşı bir takım davranışlar sergilenmiş, hükümler konmuştur. O halde biz başka bir inanç ve hayat tarzını benimseyerek bizimle birlikte yaşamak isteyen gruplarla beraber olacaksak, ilişkilerimizin kurallarını yalnızca Medine Vesikası'na dayandıramayız. Bundan önceki 13 yılı ve ondan sonraki 10 yılı nazar-ı itibara almamız ve bunun tamamını sistemin kaynakları olarak kullanmamız gerekmektedir. Sadece Medine Vesikası'na baktığımızda bile hak ile batılın birbirine eşit olmadığını, Resullah ile diğer topluluk liderlerinin, Resulullah'a tabi olanlarla diğerlerine tabi olanların eşit olmadıklarını ve iplerin Peygamberimiz'in elinde olduğunu, yani son sözün O'na ait bulunduğunu görüyoruz. Biz ancak bunları göz önünde bulundurarak "özel bir çoğulculuk anlayışı"ndan bahsedebiliriz.
Hem Peygamberimiz zamanında, hem de sonraki İslâm devletlerinde her inanca mensup insan var olmuştur. Ayrıca müslüman olup, gerek siyasi, gerekse itikadi açıdan cumhura uymayan, bu anlamda muhalif olan insanlar ve gruplar varlıklarını sürdürebilmiştir. Su-i istimalleri hariçte tutarsak bunların tamamının din, vicdan ve düşünce hürriyetlerini en ileri toplumlardan daha ileri seviyede muhafaza ettiklerini görebilmekteyiz. İslâm toplumu, teşvik ve beklenti bakımından İslâm'a açık bir toplumdur, küfre açık bir toplum değildir. İslâm toplumunun bütün mekanizmaları küfrün ileride yeşermesi, güçlenmesi ve hakim olmasına değil, İslâm'ın güçlenmesine ve hakim olmasına ayarlanmıştır. Bu ayarların bozulduğu veya bozulma tehlikesi başgösterdiği yerde hangi vesikayı kullanırsanız kullanın yanlış yoldasınız demektir.

 


 

İSLÂM ADINA KONUŞANLAR
İslâm adına konuşanlar, yazanlar, yorum yapanlar, görüş açıklayanların çoğalmasını İslâm adına bir kazanç, milletimiz için de bir zenginlik ve bereket olarak değerlendirmek -maalesef- mümkün değildir. Çünkü bunların önemli bir kısmında, İslâm dini ve ilmi bakımından vazgeçilemez üç şarttan bir kısmının eksik olduğu görülmekte, bu eksiklik söze ve açıklamaya yansımakta, halkın kafasının karışmasına, yanlış bilgi edinmesine ve yönlenmesine sebep olmaktadır.
Vazgeçilemez üç şarttan birincisi ehliyettir. Söz ve düşünce hürriyeti herkese, her istediği konuda konuşma ve açıklama yapma hakkı vermez; bu hakkın elde edilebilmesi -daha doğrusu sorumluluk bilinci içinde kullanılmış olması- için konuşanın, konuştuğu konuda yeterli bilgi (ehliyet) sahibi olması gerekir. İslâm bilgisi en azından eski ve yeni İslâm tarihi, Kur'ân ve Sünnet ile Usûl bilgisi demektir. İslâm'ın ve İslâm ilimlerinin önemli kaynakları Arapça olduğu için bu dili de bilmek şarttır. Usûl bilgisinden maksadımız "Fıkıh Usûlü"dür; bu ilmin konusu, dinin bağlayıcı kaynakları ile bunlardan hükme, çözüme ve yoruma ulaşmanın usûlü, yolu ve yöntemidir.
İkinci şart, iyi niyettir. Burada iyi niyetten kasıt, İslâm adına konuşan kişiyi buna sevkeden iç ve dış âmillerdir. İslâm'a inanan, onu yaşamak için gayret eden, İslâm'ı hayatına uygulamak isteyen kimselere bilgi vererek, problemlerine çözüm üreterek yardımcı olmak isteyen, bunun için -kişiyi ehil kılan- bilgiler edinen, bu ehliyet ve niyetle konuşan, yazan kimseler iyi niyetlidirler. İslâm'ı bozmak, çarpıtmak, insanları İslâm konusunda yanıltmak, şüpheye düşürmek, kafaları karıştırmak, din dışı (dine aykırı) bir amaca dini kullanarak ulaşmak, çağın dine alternatif kural, değer ve uygulamalarını zorlamalarla İslâmîleştirme'ye (İslâmî meşruiyet çerçevesine sokmaya) çalışmak.. niyetleri kötü niyetlerdir, bunları yapanlar kötü niyetli kimselerdir.
Üçüncü şart, kullanılan usûlün uygunluğudur (anlama, yorumlama, çözüm yönteminin dinin tabiat ve amacına uygun bulunmasıdır). Dine yalnızca müsbet ilimle ve akılla yaklaşmak, müsbet ilmin yöntemlerini dine uygulamak onun tabiat ve mahiyetine uygun düşmez. Çünkü din, akla ve müsbet ilme aykırı olmamakla beraber bunların içine sığmaz, bunları aşar; o madde âlemini aşan bir ontolojik düzleme aittir, kendine mahsus bir epistemolojisi vardır; oraya aklı ihmal etmeden vahyin ışığında girilebilir. Vahyin ışığını ona mahsus ve onu koruyan ilâhî fener/mahfaza mahiyetindeki lafızdan sıyırıp çıkarmak, lafzı ihmal etmek, lafızla alâkası bulunmayan anlamlar çıkarmak (tevil) yanlış anlamalara ve anlatmalara sebep olur. Kur'ân ve Sünnet tarihin belli bir kesiminde belli bir insan kitlesine hitap etmiş, onların kültür ve şartlarına uygun olarak gelmiş olmakla beraber insanlık tarihine evrensel bir müdahaleyi hedeflemiştir. İslâm vahyinin asıl amacı, ilk muhataplarından dünyada yaşayacak olan son muhatabına kadar herkese ilâhî irşadı, hidayeti (rehberliği, yol göstericiliği) sunmak, insanların Kur'ân ve Sünnet bilgisinden istifade etmelerini sağlamaktır. Bu sebeple Kur'ân'ı ve Sünnet'i anlamaya, hayata uygulamaya yönelik usûlün, dinin tabiat ve mahiyetine uygun olması şarttır. Aksi halde insanları Allah iradesine ve rızasına yönlendirmek yerine -bunu sağlamak üzere gönderilmiş- din, insanların heva ve heveslerine uydurulmuş olur. Sağlam ve uygun bir yöntemin garantisi, Hz. Peygamber ve sahabesi tarafından uygulanmış bulunan anlama ve yorumlama usûlüne uygun düşmesidir. Buna aykırı bir yöntem şaibelidir, işe yararlığı şüphelidir. Üzerinde ehliyetli ve iyi niyetli âlimlerin birleşmediği, halen tartışmaya açık bulunan yöntemlerle fikir egzersizleri yapılır, ancak fetva verilemez, halka din öğretilemez.

 


 

ATAY'IN İSLÂM'I
İlâhiyatçı Prof. H. Atay, 28 Şubat sürecinde yaşanan kıyıma -sahiplerinin menfaati öyle gerektirdiği için- destek veren bir gazetede çıkan demecine ve Kur'ân'dan Önermeler ismini taşıyan risalesine göre yeni bir İslâm "tasarımı" ortaya atıyor. O kendisinde böyle (Luther veya Mehdi'de olanlara benzer) bir selahiyet ve ehliyet görüyor; "1100 senedir İslâm dünyasında bir fikir düşmanlığı, bir fikir donukluğu var, ben bunu yıkmak istiyorum, Türkiye'de bunu yapacak bir kimse yok, dünyada belki bir-iki kişi var... Buradaki din medresenin din anlayışıdır, İslâm dini değildir, bu ataların dinidir..." diyor.
Böylesine büyük iddialarla ve kısmen iftiralarla ortaya çıkan Atay, dağın fare doğurduğu gibi birşey doğuruyor ve "Tanrısız, peygambersiz, amentüsüz bir İslâm"dan söz ediyor, böyle bir İslâm'ın olabileceğini iddia ediyor; bu iddiasını da Kur'ân'a dayandırıyor. Medrese İslâm'ından onun gibi âlimler sayesinde kurtulmak mümkün olursa Kur'ân İslâm'ına dönüleceğini, Kur'ân'dan da işte böyle bir İslâm'ın çıktığı görüşünü ileri sürüyor. Aslında yalnızca onun tezini ve iddialarını sıralamak tenkit yerine geçer; insanı tahlil, tenkit ve tashih zahmetinden kurtarır, ancak belki kendisini ikna eder ümidiyle birkaç tenkit cümlesine yer vermek de faydadan hâli değildir.
1. Medrese İslâm'ı diye birşey varsa bu, 1100 seneden önceki fikir dünyasına, düşünce adamlarının fikir ve yorumlarına dayanmaktadır. Bu fikir ve yorumların kaynağı da Kur'ân, Sünnet ve bunların ışığında işletilen akıldır. Bu İslâm'a "atalar dini" demek konuyu ve kavramı saptırmaktır, iftiradır. Atalar dininde otorite doğrudan ve bizzat atalardır; taklit fıkhında ve kelamında ise otorite Allah'tır. O'nun beyanıdır; müctehid imamlar bu beyanı anlama ve yorumlamada vasıta olmaktadırlar; onların otoritesi vahye bağlılıklarından, ilimlerinden ve akıllarını tabii sınırı içinde kullanmış olmalarından gelmektedir.
Hiç şüphe yok ki ilk dört asırdan sonra ictihad hareketinde bir zayıflama olmuştur, insanlar doğrudan Kitap ve Sünnet'i kaynak olarak kullanmak yerine -bundan aciz hale geldikleri için- alimler vasıtasıyla ilâhi beyana ulaşmak durumunda kalmışlardır ve bu güzel olmayan zaruri bir durumdur. Ancak "güzel olmamakla beraber caiz görülen" taklit fıkhına ve taklide dayalı din anlayış ve hayatına (mesela dört mezheb imamını taklide, dini, İmam Eş'arî ve Mâtürîdî'nin anladığı gibi anlamaya, bu anlayış çerçevesinde inanmaya) "atalar dini" denilemez.
2. 1100 seneden beri İslâm dünyasında fikir düşmanlığı ve durgunluğu olduğu tesbiti isabetli değildir. Genel olarak "düşmanlık"tan söz edilemez, durgunluk ise yokluk manasında değil, yoğunluğun, yaygınlığın azalması manasında doğrudur. Gazzali, İbn Rüşd, Râzî, İbn Teymiyye, Molla Sadra, Şah Veliyyullah, Mevlânâ, İbn Arabî gibi niceleri bu 1100 sene içinde yetişmiş ve yaşamış ilim, irfan ve düşünce adamlarıdır. Bu dönemde fikir düşmanlığı ve durgunluğunu Batı'da aramak daha isabetli olur; Batı'yı da bu durgunluktan kurtaran -önemli bir kısmı o 1100 sene içinde yaşamış bulunan- İslâm düşünürleridir.
Ayrıca Türkiye'de, Cumhuriyetten sonra din, kamu alanının dışına çekilmiş, Batılılaşma hedef olarak seçilmiş, tekkeler ve medreseler kapatılmış, okullar açılmış ve Atay'ın ileri, çağdaş dediği ülkelerin eğitim sistemleri ve programları taklit edilmiştir. Bugün Türkiye'nin içinde bulunduğu geri durumdan hangi İslâm olursa olsun "İslâm"ı sorumlu tutmak insafsızlıktır. Türkiye'nin gelişmesi için Kur'ân İslâm'ına dönülmesi isteniyorsa bu, sap ile samanı birbirine karıştırmadan, hırsızı bırakıp bekçiyi döğmeden açıklıkla ve uygun bir üslup (tabii düzgün bir Türkçe) ile ifade edilmelidir.
3. Atay'ın beğenmediği medrese İslâm'ı, kendi İslâm'ına nisbetle Kur'ân'a daha uygundur. Çünkü Atay'ın İslâm'ında 107 sorunun yarısına "evet" cevabı veren kimse bile "ortada kalmış" bir müslümandır. "Evet" demediği kısımda her müslümanın bildiği âmentü esasları da olabilir; yani Allah'a, peygambere, ahirete, Kur'ân'a inanmayan bir kimse de Atay'a göre (yüzde yetmiş beşi doldurarak) orta bir müslüman olabilir. Halbuki Kur'ân-ı Kerim'de "iman etmeyen, şirke düşen, sahih bir Allah inancı olmayan kimselerin bütün amellerinin (Atay'ın sıraladığı ibadetlerinin, davranışlarının, iyiliklerinin) boşa gideceği, dünya ve ahirette hiçbir değerinin olmayacağı" birçok yerde (âyette) ifade buyurulmuştur (ha-ba-ta maddesinden türemiş kelimelerin geçtiği âyetlere bak). İşte medrese İslâm'ı bu âyetlerden yola çıkarak "amelin imandan bir parça olmadığını, ancak imansız amelin de -kişinin ebedi mutluluğunu sağlamak bakımından- bir faydası bulunmadığını" doğru olarak tesbit etmiştir. İslâm iman, amel ve ahlaktan oluşur; amelsiz ve ahlaksız İslâm olur, "fâsık mümin" denilen müslümanlar hep bulunmuştur ve bulunur, ancak böyle bir İslâm eksik olur, faydasının çok azı gerçekleşir; imansız amel ve ahlakın ise dünyada, geçici faydaları olabilir ise de ebedî hayatta faydası olmaz, bu amelin ve ahlakın sahibine "mümin ve müslüman" denilemez, ancak "ahlaklı, faziletli dinsiz insan" denilebilir.
3. Atay'ın üzerinde ısrar ettiği bir metodolojik hatası vardır; "aklı vahyin önüne geçirmek, akla mutlak otorite selahiyeti tanımak." Bazı İslâm filozoflarının ve genellikle rasyonalistlerin düşüncelerinin bir taklidi, kötü bir kopyası olan bu yöntem Kur'ân'a aykırıdır. Çünkü Kur'ân'a göre akıl önemlidir, fakat selahiyeti sınırlıdır, birçok konuda vahyin yardımına ihtiyacı vardır, vahiy karşısında istiklalini ilan etmesi sapmasının ilk adımıdır (Alak: 96/6), aklın iblisleşmesidir ve çünkü insanın hakkında hayırlı olanı bile kendisi değil, Allah bilmektedir (Bakara: 2/216; En'âm: 6/91).

 


TÜRK MÜSLÜMANLIĞI
Bu temcit pilavı kaçtır ısılıtılıp ısıtılıp önümüze getiriliyor, "bıktık artık" desek bile yemeye zorlanıyoruz. İtirazımızı hafifletmek için bazan isim değiştirme yoluna da gidiyorlar; Anadolu Müslümanlığı, Türkiye Müslümanlığı, Türk Müslümanlığı.. diyorlar. Son zamanlarda ortaya atılan Kur'ân İslâmı veya Müslümanlığı ile kurgulanan ve tanımlama gayreti gösterilen Türk Müslümanlığı arasında paralellik, benzerlik, aynilik ilişkisi kurulmak isteniyor, sonuçta diğer İslâm ülkeleri Kur'ân İslâmı'ndan, gerçek Müslümanlık'tan uzaklaşmış, Anadolu veya Türkiye halkı yahut da onların bir grubu ise onu gerçek mahiyeti ile kavramış ve korumuş oluyor; şu halde devlet bu İslâm'dan yana tavır almalıdır, bu İslâm anlayış ve uygulamasını başta Türk Cumhuriyetleri olmak üzere çevreye yaymak için çaba göstermelidir...
İyi niyetli, fakat az bilgili olanlar için açıklamak gerekirse Türkler İslâm'ı seçtikten sonra günümüze kadar kahir ekseriyeti itibariyle Sünni Müslümanlık anlayış ve uygulamasını tercih etmişler; inanç alanında daha çok Mâtürîdî mezhebini, uygulama sahasında ise daha ziyade Hanefî mezhebini tercih etmişlerdir. Osmanlılar'da Hanefî mezhebi resmi mezhep de olmuş, yargı ve resmi fetva işleri bu mezhebe göre yürütülmüştür.
Bugün de Türkiye Müslümanları'nın büyük çoğunluğu dinini, Sünnî İslâm çerçevesinde yaşamaya gayret etmektedir. Halkın dinî hayatında, inanç ve ibadetinde bu Sünnî İslâm'a uymayan taraflar, paçalar veya eksiklikler var ise bunlar da -yine halk tarafından- yeni ve farklı bir İslâm olarak değil, kusur olarak değerlendirilmekte, ya Allah'ın bağışlaması beklenmekte yahut da düzeltmek için gayret gösterilmektedir. Hac ve umre gibi çeşitli kültür çevrelerine ait Müslümanlar'ı bir araya getiren büyük kalabalıklarda bütün Sünnî Müslümanlar'ın, hatta bir kısım Sünnî olmayan mezheplerin mensuplarının, dinin özünü, esasını, çatısını oluşturan konularda (inanç, ibadetler, haramlar-helaller, dini semboller...) hiçbir ihtilaflarının, farklı yönlerinin bulunmadığı, farkın daha ziyade kültüre yansıyan tarafta oluştuğu, bunun da birlik ve kardeşliğe zarar getirmediği, birden fazla İslâm anlayışına meydan vermediği görülüyor.
Sünnî Müslümanlar tarih boyunca, Sünnî olmayan Müslümanlar'la bir arada yaşayageldiler. Hem Sünnî mezhepler hem de Sünnî olan ve olmayan mezhepler arasında zaman zaman çatışmalar da oldu, ancak genel ve hakim çizgi barış ve hoşgörü içinde, karşılıklı hayat hakkı tanınarak bir arada yaşama şeklinde ve yönünde gelişti. Sünnî doktrinde "silahlı eyleme kalkışmayan, başkalarının hak ve hürriyetlerini fiilen engellemeyen" farklı mezhep mensuplarına ümmetin bir parçası olarak bakılması ve asla dokunulmaması esası kabul edildi. Siyaset ve ideolojiler dini istismar etmedikçe/etmediği sürece günümüze kadar da durum bu çizgide devam etti.
Her vesile ile bölücülükten söz eden ve bunu kınayan kimselerin şimdi ortaya bir Türk Müslümanlığı kavramı çıkarmaları, Türkiye'de yaşayan Müslümanlar'ı "Türk Müslümanlığı'na sadık kalanlar ve Arap, Acem, Hind.. Müslümanlığı'na sapanlar" diye iki gruba ayırmaları, laiklik ve irtica gibi tanımsız bıraktıkları Türk Müslümanlığı'nın tarafını tutarak karşı tarafı ittiham etmeleri, hatta dışlamaları bölücülükten başka neye ve kimin işine yarayacaktır?
Hz. Peygamber (s.a.) Arap'tır, Kur'ân da Arap dilinde gelmiştir; ancak İslâm bir Arap kültürü veya dini değildir, o evrenseldir, bütün insanlığa hitap etmektedir, bütün insanları Tek Allah'ı tanımaya ve yalnızca O'na kul olmaya davet etmektedir. Kur'ân'a göre Hz. Peygamber örnektir, Peygamberimiz'e ve ümmetin çeşitli kavumlere mensup alimlerine göre de ilk üç nesil Müslümanlar diğer nesillere örnektir. Bu örnekliklerin ortaya koyduğu İslâm kitaplarda yazılıdır ve yazılanların önemli, olmazsa olmaz kısmı tarih boyunca uygulanmıştır. Müslümanlar'ın eski kültürleri onların İslâm anlayış ve yaşayışlarını elbette kısmen etkilemiştir, ancak asıl belirleyici, değiştirici, farklılaştırıcı etki İslâm'dan eski kültürlere yönelen etkidir; İslâm fertleri ve kavimleri değiştirmiş, onlardan bir ümmet ortaya çıkarmıştır. Ümmetin kahir ekseriyetinin ortak dini/İslâm'ı birdir, tektir, "birden fazla İslâm" tanımlamasına imkan verecek bir farklılık taşımamaktadır. Bugün ulus/devletler ortaya çıkmıştır, ancak İslâm'ın tekliği yine kendini korumaktadır; hangi ulusta olursa olsun Mâtürîdî, Eş'arî, Şîî.. inancı, Hanefî, Şâfî'î, Ca'ferî uygulamaları tarihte olduğu gibidir, bir değişiklik yoktur. Bu mezheplerin ortak kitapları Kur'ân-ı Kerim'dir; hiçbirinin ona itirazları ve ondan yan çizme niyetleri yoktur. Türkler'in Kur'ân tefsirleri de başka bir din/İslâm ortaya çıkarmamıştır.
"Türk Müslümanlığı" diyenler bundan mesela Sünnî olmayan bir mezhebin İslâm anlayışını veya Anadolu halkının -belki çoğunluğunun- kusurlu, bid'atlı, hurafeli, gevşek İslâm anlayış ve uygulamalarını kastediyorlarsa bunlardan hiçbirisi "örnek ve makbul İslâm" olarak ferde, ulusa, ümmete.. dayatılamaz. Siyasiler ve resmi görevliler İslâm içinden İslâm seçme, onu değerlendirme ve birilerine sunma/dayatma sevdasından hemen vazgeçsinler; çünkü bu yaptıkları hem fitne, fesat, kargaşa ve bölünme getirir, hem de hukuka, kanunlara, özellikle uğrunda kurbanlar verilen laiklik ilkesine aykırıdır.
Bırakın asırlar boyu oluşup gelen birlik, beraberlik, hoşgörü devam etsin, herkes kendi beğendiği ve anladığı dini, mezhebi seçip yaşasın; bilgi, ahlak ve eser olarak meyvelerini sergilesin, güzellikte serbest yarış olsun, seven sevdiğine/sevdiğiyle gitsin! Karıştırmayın, bulandırmayın, dolandırmayın!

 


 

TEHDİT DEĞERLENDİRMESİ
Demokratik cumhuriyet rejimine karşı şeriatçılığın (siyasal İslâm'ın, köktendinciliğin, irticâ'ın...) en büyük tehlikeyi teşkil ettiğini ve bu tehlikenin terör tehlikesine eşit bulunduğunu iddia ederek tedbir alınmasını isteyenleri, yirmi sekiz Şubat'tan bu yana -İmam-Hatipler'in orta kısımlarını ve Refah Partisi'ni kapatmak gibi- alınan tedbirlere ek olarak Meclis'e sevkedilen irtica yasalarının da sür'atle kanunlaştırılmasını bekleyenleri ikiye ayırmak gerekir: 1. Aslında dine ve toplum içinde dinî hayatın her çeşit tezahürüne karşı olup bunları ortadan kaldırmak üzere 'irtica'ı bahane ederek ilgilileri harekete geçirmek ve Müslümanlar'ın dinî hayat alanlarını asgari boyutlarına indirmek için çaba gösterenler. 2. Bütünü ile dine ve dinî hayata değil, yalnızca siyasette dinin referans olmasına karşı olanlar, yalnızca bunu, demokrasiye karşı tehlike olan irtica olarak değerlendirenler, irticayı önleme tedbirlerini ve yasalarını "dinin siyasallaşmasını" engelleyecek çare olarak görenler.
Birinci grup dinin aslına karşı oldukları için bunlarla -belli sınırlar içinde de olsa- din ve vicdan hürriyetini konuşmanın bir anlamı ve faydası yoktur. Onlara karşı yapılacak şey, bütün insan hakkı savunucularının işbirliği yaparak düşündüklerini gerçekleştirmelerine fırsat vermemekten ibarettir.
İkinci grup mensupları demokrasiye inanmakta, özgürlükçü demokrasiyi bir ideoloji gibi benimsemekte ve ona yönelen her tehlikeyi -bazılarına göre bir süre demokrasiyi askıya alma pahasına da olsa- bertaraf etmeyi zorunlu görmektedirler. Bunlarla, gerçekten demokrasiyi ortadan kaldırmaya, insanları belli bir inanç ve hayat tarzı bütününe mecbur etmeye yönelik bir "irtica" tehlikesinin bulunup bulunmadığını konuşmakta, gerçekleri ortaya koyarak doğru tesbitler ve teşhisler üzerinde anlaşma sağlama çabası göstermekte fayda vardır/olabilir.
Böyle inananlara göre Türkiye'de bir irtica tehlikesinin bulunduğunun kanıtları "istihbarat, bir kısım aydınlar ve bürokratlar ile medyanın ve halk çoğunluğunun paylaştıkları kanaattir." Bu kanıtların (!) ve kanaatin hiçbir ilmi desteği ve dayanağının olmadığı malumdur. Bir kere halk çoğunluğunun bu konuda ne düşündükleri ile ilgili hiçbir ilmi araştırma mevcut değildir. Yapılan yanlı, eksik ve genellemeye dayalı araştırmaların ortaya koyduğu sonuç bile halk çoğunluğunun böyle düşünmediğidir. Bir kısım aydınlar, bürokratlar ve medyanın kanaatleri "olanı değil, onlara göre olması gerekeni" yansıtmaktadır. İstihbarat ve onun değerlendirilmesi konusu ise başlıbaşına bir problem teşkil etmekte, çoğu kez devleti ve yöneticileri yanlış yönlere sevketmektedir.
Bir yerde cephe açmış, savaşan, her gün can alıp can veren, ülkeyi ve halkı bölmeyi veya yeniden düzenlemeyi hedefleyen, bu niyetini hem söz hem de fiil halinde ortaya koyan terör var, bir yerde de rejimi değiştirmek amacıyla ortaya hiçbir eylem koymamış, -münferit bazı çıkışlar dışında- kitle beyanı ve hareketine girişmemiş, haklarında evhama, hayale ve tahmine dayalı hükümler verilen bir kısım Müslümanlar/irticacılar (!) var; bunları birbiri ile karşılaştırıp eşit derecede tehlikeli olduklarını söyleyebilmek için insanın bilgi ve insaf sınıflarının en gerisinde olması ve özel bir gayretle şartlandırılmış bulunması gerekir.
'İrticâ'ın oluştuğu ve odaklaştığı kurum ve kuruluşlar olarak RP, İmam-Hatip Okulları, bazı cemaatler, tarikatler, bir kısım medya ve İslâmî sermaye gösterilmiştir. "Demokratik cumhuriyet rejimini yıkıp yerine şeriat rejimi getirme karar ve eylemi" manasında 'irticâ'ın bu kurum ve kuruluşlarda oluştuğu veya odaklaştığı şeklindeki tesbit de tamamen yanlıştır, gerçek dışıdır. Bazı aydınların, bürokratların, büyük ölçüde medyanın ve istihbaratın bilemediği ve -bu konumlarını muhafaza ettikleri sürece- bilemeyecekleri kadar "bu kurum ve kuruluşları" bildiğimizi iddia ediyoruz. Açıldığı günden beri İmam-Hatipler'in içindeyiz, tarikat ve cemaatlerle hep temaslarımız oldu; çünkü talebe velileri, eş dost, akraba, cami cemaatinin önemli bir sayısı bunlardan oluşmaktadır. Vakıfların bir kısmında hizmetlerimiz oldu, İslâmî sermaye ne ise onun sahiplerini de yakından tanıyoruz. Bizim -bizce- kesin bilgimize göre bunların Türkiye'de olmasını istedikleri şey, kendi inançlarını yaşamak, başkalarının hak ve hürriyetleri ile kamu yararına ve düzenine aykırı olmadıkça din ve vicdan hürriyetlerinden kısıtlamasız yararlanmaktır. Bu taleplerini gerçekleştirmek üzere kullandıkları yol ve yöntem de demokratiktir, demokrasinin içinde kalarak taleplerini elde etmektir. Bunun ötesindeki talepler ve eylemler -varsa- münferittir, marjinaldir, genellenemez ve çoğunluğu bağlamaz.
Kapatılan partinin sorumlu kurul ve kişilerinin eylem ve beyanları içinde irtica mevcut değildir. Partiyi bağlamayan birkaç şahsın fiil ve beyanlarının sorumluluğu ise tabii olarak kendilerine aittir, hukuk devletinde böyle olmalıdır.
Gerçek bundan ibaret olunca -ki şüphe edenler varsa tarafsız ve ilmi araştırmalarla bu sonucu isbat etmek her zaman mümkündür- iyi niyetli, fakat yanılgılı tehdit algılayıcılarına düşen bu korkuyu atmaktır, samimi dindarların dinî hayatlarını kısıntıya uğratacak, onları huzursuz ve başta öğrenim hakkı olmak üzere bir kısım haklarından mahrum edecek tedbirlerden vazgeçmektir, milleti devletinden ve okumuşlarından nefret ettirecek fiil ve beyanlardan uzak durmaktır.

 


GÜVEN BUNALIMI
Bir eve hırsız girer, sağı solu karıştırırken evin oğlu uyanır ve hırsızı yakalar, birbirlerine sımsıkı sarılırlar, gürültüye baba uyanır ve "Ne oluyor?" diye seslenince oğlu hırsız yakaladığını haber verir, babası "Öyleyse getir" der, oğul "Gelmiyor" cevabını verir, "O halde bırak da gel" deyince "Bırakmıyor" diye seslenir. Hırsız ev sahibinin ne yapacağını bilemediği ve ona güvenemediği için bırakamıyor, ev sahibinin de gücü yetmediği için hırsızı çekip getiremiyor, aslında hırsıza güvenme söz konusu olamayacağı için de onu yakalamak ve etkisiz hale getirmek istiyor, fakat gücü yetmiyor, bu durum tam bir çıkmazdır, kaostur, kısır döngüdür, atalettir (hareketsizliktir, durağanlıktır, ölümdür).
Bazıları yine bölme, parçalama edebiyatı yapacaklar ama gerçek şudur ki ülkemiz insanı kabaca iki gruba ayrılmış gibidir. Bir grup insanımız yalnızca inancına göre yaşamak istediği, ne şimdi, ne de gelecekte başkalarının hak ve hürriyetlerine müdahale etmek gibi bir niyet taşımadıkları, böyle bir niyete delil teşkil edecek bir davranışları da bulunmadığı halde karşı taraf, ne olur ne olmaz diye (güvenemedikleri için) onların en masum hayat tarzlarını sınırlamak ve onları en temel haklarından yoksun bırakmak istiyorlar; bu isteklerini gerçekleştirebilmek için demokrasinin askıya alınması ve kuşa çevirilmesi dahil her yolu deniyorlar. Hayatlarını inançlarına göre serbestçe yaşamak isteyenler ise ortada fol ve yumurta bulunmadığı halde sırf birtakım zan, tahmin, vehim, abartma ve kuş beyinlilerin istihbaratına (ihbar, yakıştırma ve iftiralarına) dayanarak kendilerini temel hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakanlara karşı güven duymuyorlar, onları kendilerinden olarak algılamakta güçlük çekiyorlar, akıl ve hukuk dışı uygulamalar sürdükçe aradaki soğukluk derecesi artıyor, yabancılaşma alametleri beliriyor.
İnsanları bu şekilde -bir manada- bölünmüş bir ülkede istikrar, maddi ve manevi üretim, verim, barış, gelişme.. olmaz; insanların ruh sağlığı bozulur, günlerini kötü haber ve olayların beklentisi içinde geçirirler, öncelikler karışır, hayati meseleler unutulur, sun'i gündemler devreye girer, ülke her bakımdan zarar görür... Bu duruma ve gidişe razı olabilmek için millet ve memleket düşmanı olmak gerekir. Böyle olmayanlara düşen vazife ise akl-ı selime dönmek; evham, hayal, vesvese, asılsız şayia ve ihbar, zan, tahmin yerine sabit vakıalara, ilmi verilere, elle tutulur, gözle görülür gerçeklere itibar etmek, bütün eşit vatandaşların ortak ülkesi olan Türkiye'de insan hak ve hürriyetlerine saygıya ve karşılıklı konuşup anlaşmaya dayalı bir sosyal, siyasi, hukuki ve kültürel düzen kurmaktır. Bunun için de bilinen yerleri yeniden keşfetmeye gerek yoktur; demokrasiyi olabildiği ölçüde kamil manada uygulayan, insan hak ve hürriyetlerine saygı gösteren ülkelere ve toplumlara bakmak, bu konularda onların yaptıklarını yapmak yeterlidir. Bundan sonrası insanların iyide ve güzelde yarışına, beğendirme ve sevdirmeye bağlıdır; zorla ne iman, ne ibâdet, ne ahlak, ne de herhangi bir sisteme taraftarlık kazandırılabilir.
Tarafların hırsız ile ev sahibi gibi birbirini yakalayıp hareketsiz kalmaktan kurtuldukları, birbirine güvenir hale geldikleri, enerjilerini karşılıklı engelleme eylemi yerine ortak menfaatlerin elde edilmesi ve tehlikelerin savulması için sinerjik olarak kullandıkları zaman Türkiye kısa bir süre içinde uçuşa geçebilecektir.

 


HALKIN SELAHİYETİ VE SORUMLULUĞU
Türkiye'de ve benzeri ülkelerde halk, demokrasi istismar edilerek veya -aslında halka ait bulunan- güç ona karşı kullanılarak belli kişiler ve guruplar tarafından yönetiliyor. Demokrasinin vazgeçilmez şartlarından biri olan seçim göstermelik kalıyor; çünkü halk, kendi tanıdığını, beğendiğini, vekâlet vermeye ehil ve layık gördüğünü seçemiyor; parti liderlerinin ve yöneticilerinin uygun bulduğu kimselere oy vermek mecburiyetinde kalıyor. Adayları belirleyecek olan delegelerin seçimine de, bunların yaptıkları seçime de hile karıştırılıyor, menfaat va'di veya tehdit ile delegelerin oyları etki altına alınıyor. Sonuçta partinin lideri ve kısmen programı oy alarak tek başına veya başka partilerle ortaklaşa iktidara geliyor. Parti iktidara geldikten sonra bir sonraki seçime kadar halkın iradesini takip etmiyor, eğer bir irade ortaya konursa -ki Türkiye'de bunun araçları çok sınırlıdır- işine gelmediği takdirde buna da uymamanın yollarını buluyor ve halkı (seçmenini) kandırmaya çalışıyor. Milletvekilleri liderin ve partinin karar ve eylemleri karşısında kişiliğini, fikrî bağımsızlığını, şahsi reyini koruyamıyor, parti içi muhalefet yapamıyor, lideri ve yöneticileri tenkit edemiyor; bunları yaptığı takdirde kara listeye alınıyor ve siyasi geleceği tehlikeye giriyor. Liderler ve üst düzey yöneticileri kendi aralarında konuşuyorlar, tartışıyorlar, karar verip yönetiyorlar, milletvekilleri ise parmak kaldırıyorlar. (Seçmeninin görüşünü ve rızasını almadan elbise değiştirir gibi parti değiştirenleri hesaba katmıyoruz).
Halkın kararını ve yararını değil, kendi isteklerini ve yararlarını ön planda tutan sivil veya resmi gruplar (sayıca ve keyfiyetçe önemli olmayan bazı kesimler) ellerindeki güç ve imkanları kullanarak hem halka hem de iktidarlara baskı yapıyorlar, karar dayatıyorlar, kimi zaman menfaat va'di, kimi zaman da tehdit silahını kullanarak iktidarlara baş eğdiriyorlar. Halk bu dayatmalar ve baskılar karşısında ne yapacağını bilmediği, böyle bir eğitim almadığı, buna göre teşkilatlanmadığı için hem kendi iradesini ve menfaatini hem de seçip vekil kıldığı kimseleri koruyamıyor, baskı gruplarına dur diyemiyor. Sonuç olarak bazan seçilenler, bazan da seçilmemiş olanlar tarafından "halka rağmen halk için" denilen yönetim şekilleri ortaya çıkıyor, halk zarar görüyor, ülke zarar görüyor.
Demokrasiye, insan haklarına ve haysiyetine aykırı olan bu durumların ortadan kalkabilmesi için halkın sorumluluklarını idrak etmesi ve selahiyetlerini kullanması gerekiyor. Ülkenin aklı eren, halkını ve memleketini seven takımına düşen vazife, halkın arasına gitmek ve onları uyarmak, şuurlandırmak, eğitmek, selahiyetlerini ve sorumluluklarını hatırlatmak, iradesini ortaya koyabilmesi, yöneticileri denetleyebilmesi ve yönetime katılabilmesi için uygun teşkilat modellerini bulup teklif etmek ve teşkilatlanmaya yardımcı olmaktır.
Halk koyun gibi güdülmek ve eşya gibi kullanılmaktan kurtulmak istiyorsa en azından şunları gerçekleştirmeye çalışmalıdır:
1. Sivil baskı yollarını kullanarak parti ve lider sultasına son verecek, halkın istediği ve beğendiği kimseleri seçmelerini mümkün kılacak bir seçim sisteminin getirilmesi.
2. Şahsi menfaat ve iş takibinin asgariye indiği, Ankara'nın, bir sonraki seçimde alacağı oy kaygısından kurtularak millet ve memleket meseleleriyle meşgul olabildiği bir "seçen-seçilen" ilişkisinin oluşturulması.
3. Seçilenlerin ve üst düzey atanmışların (ve yakınlarının) malvarlıklarının sıkı bir tesbit ve denetime tâbi tutulması, selahiyet ve imkanların, meşru olmayan şahsî menfaatler için kullanılmasının engellenmesi.
4. İşlerin menfaat ortaklarına veya yakınlara değil, ehline verilmesinin -ülkenin selameti bakımından- vazgeçilmez şart olduğu şuurunun ve uygulamasının yerleşmesi.
5. Milletvekillerinin, liderlerin, iktidar ve muhalefetin karar ve eylemleri karşısında aktif bir tavır takınılması, yanlışlar karşısında suskun ve hareketsiz kalınmaması, bütün demokratik tepki yollarının kullanılması, iyinin ve doğrunun takdir, kötünün ve yanlışın tenkit ve tevbih (kınama) edilmesi.
6. Atanmış ve seçilmiş yönetici, vekil ve memurların, ücretleri halk tarafından ödenen hizmet elemanları oldukları, onların halka değil, halkın onlara üstün ve üst olduğu anlayış ve şuurunun yerleşmesi.
7. Ellerindeki imkan ve gücü, halka karşı baskı yapmak ve zümre iradesini/menfaatini halka rağmen gerçekleştirmek isteyen resmi ve sivil şahıslara ve gruplara karşı -onları caydıracak ve yanlış yoldan geri döndürecek- demokratik tepki ve eylemlerin ortaya konması: Mektup, telgraf, telefon, faks, yürüyüş, toplantı, protesto, grev, yargı yolları, heyetler halinde ziyaret, görüşme, diyalog, ayıplama, teşhir, uygun araçları kullanarak aleyhte kamuoyu oluşturma...
8. Partilerin programlarında bulunmayan veya uygulamada problem çıkaran konularda halkoyuna başvurulması.
9. Kanunların evrensel hukuk ilkelerine ve halkın iradesine uygun olmasının, adaletle uygulanmasının, yargının bağımsızlığının ve sapmalara karşı iç denetimin sağlanması.
10. İyi bir yönetim bilgi ve ahlak yönlerinden iyi yetişmiş insanlarla gerçekleşir. Bilgiye ve ahlaka her şeyin üstünde önem veren bir sosyo-kültürel değişimin sağlanması, düzenin kurulması.
11. Siyasi sistem ister parlamenter olsun ister başkanlık, halk kendi mukadderatına el koymadıkça, vesayetten kurtulmadıkça, safça güvenmek ve teslim olmak yerine denetleyip hesap sormadıkça işlerin düzelmeyeceğinin bilinmesi.

 


 

DAĞDAN GELİP BAĞDAKİNİ KOVMAK
Kendi başı açık olduğu halde "inancı yüzünden başını örten" kız arkadaşlarını savunan, örtünmeyi engellediği ileri sürülen mevzûata da isyan ederek "Bunlar niçin var, bunların bulunduğu bir ülkede yaşamaktan, bir üniversitede okumaktan utanıyorum!" diyen kız arkadaşına itiraz eden kulağı küpeli, saçı uzun delikanlı şöyle sesleniyor: "Mustafa Kemal'in üniversitesinde okumaktan utanan varsa başka ülkeye gitsin...!".
Bu atışmada tüyler ürperten yaklaşım, giyim kuşam, kılık kıyafet, hatta düşünce ve inanç farkı değil, farklılığa tahammülsüzlüktür, bir üniversite öğrencisinin, üniversiteyi ve ülkeyi, aynı ülkenin farklı giyinen ve düşünen diğer fertleriyle paylaşmaya razı olmamasıdır, onları ülkeden kovmaya kalkışmasıdır... Allah'tan aynı günlerde Bursa Uludağ Üniversitesinin mezuniyet merasiminde gözleri yaşartan, ümitleri yeşerten güzel manzalar, hoşgörü ve hakkaniyet örnekleri yaşanıyor da insan büsbütün karamsarlığa düşmekten kurtuluyor.
Bizim geleneğimizde erkeğin küpe takması yoktur, bu yüzden olmalıdır ki, kulağına küpe takan erkek eskilerce deli sayılmış ve "Deli deli tepeli, kulakları küpeli" diye bir tekerleme icat edilmiştir. Bu geleneği delip kulağına küpe takan erkekler geleneğimize yabancılaşmış erkeklerdir, bu açıdan onlar, bağlı değil, dağlıdırlar, dağdan (yabandan) gelmiş gibidirler. İşin garibi de şudur ki, bağlıların, bağ sahiplerinin, şehirli ve medeni olanların onlara itirazları yoktur, yanlarında yaşamalarına ve geleneklerini delmelerine de ses çıkarmamaktadırlar; ses çıkaran, bağ sahiplerini oradan kovmaya kalkışanlar "dağdan gelenlerdir." Bu dağlılar öyle saf dağlı, köylü kabilinden kimseler de değildirler, medenilerden güzel şeyler öğrenecek yerde hile ve istismarı öğrenmişlerdir, bağ sahiplerini kovarken toplumun veya resmi ideolojinin hassas noktalarını kullanmakta, çirkin istismar örnekleri sergilemektedirler.
"Mustafa Kemal'in üniversitesinde okumaktan utananlar başka ülkelere gitmeli imişler!". Bizim bildiğimize göre M.Kemal bir asker, bir devlet ve siyaset adamı, halen vefat etmiş bir eski Cumhurbaşkanı'dır. Bu ülkenin toprağında, servetinde, kurum ve kuruluşlarında onun hakkı (bunların ona aidiyeti) diğer vatandaşların hukuki hakları kadardır. Kızımızın okuduğu İstanbul Üniversitesi'ni açan Osmanlılar'dır, üniversitenin sahibi millettir ve imtihanı kazanan her vatandaşın (hatta bir ölçüde yabancının) orada okuma hakkı vardır. Anayasa, kanun, tüzük ve yönetmelikler vefat etmiş veya yaşayan devlet başkanları tarafından değil, millet tarafından, milletin vekilleri tarafından yapılır ve gerektiğinde değiştirilir. Eğer bir öğrenci bunları bilmiyorsa, öğrenememişse cahildir, bildiği halde bir ismi, hassas bir kimliği ve kavramı istismar ediyorsa ahlak özürlüdür. Üniversitede okuyanları cahil veya ahlak özürlü kılan sistem, bunu ortadan kaldıramayan eğitim, öğretim ve hocalar bu sonucun sorumlularıdır. Bu eksiklik ve aksaklıkları ortadan kaldırmanın ilmî ve idarî tedbirleri üzerinde gece gündüz düşünmek, çareler üretmek gerekirken üniversitelerde okuyan çocukların kılık ve kıyafetlerini baş mesele yapan siyasetçiler ve yöneticiler ise baş sorumlulardır, milletin kendilerinden hesap sorması gereken kusurlulardır.
Siyasetçiler, hocalar, düşünürler, eğitimciler, yazarlar ve çizerler el ele vererek ülkemizin hak etmediği bu çirkin manzaraları ortadan kaldırmanın çareleri üzerine eğilmelidirler, insanımızı birbirine düşman, biri diğerinin varlığına göz dikmiş guruplar haline getirmekte olan politikalardan vazgeçip, birlik ve beraberliğin, makul sınırlar içinde hoşgörü ve tahammülün şartlarını oluşturmalıdırlar; çünkü saâdet ve selametimiz buna bağlıdır.

 


 

BAŞÖRTÜSÜ, HUKUK VE SİYASET
Biri güçlü (ağa, müteğallibe, hükûmette arkası bulunan) diğeri güçsüz iki kişi tarla komşusu olmuşlar. Tarlanın tabîî (ağaç, tümsek, su arkı cinsinden) sınırı varmış, ağa bir gün güçsüze demiş ki, "bu tabîî sınır işaretleri yeterli değil, aynı sınır boyunca bir de kazık dikip ağaç çakarak sınır işareti koyalım, asıl sınır bu olsun." Zayıf bunu gerekli görmemekle beraber nâçâr kabul etmiş, tabîî sınır boyunca kazıklar dikilmiş ve enine ağaçlar çakılmış. Aradan bir süre geçmiş, bir gün zayıf kişi tarlasına gelmiş, bir de ne görsün ağa, kazıkları yerinden söküp zayıfın tarlasına doğru ilerleterek yeniden dikmiş, tabii hemen ağaya gidip şikayet etmiş, kazıkların tabîî ve hukuki sınırdan sökülüp beriye çakıldığını, kendi mülkiyet hakkına tecavüz edildiğini, mevcut sınırın meşru ve hukuki olmadığını söylemiş (sınır var ama hukuki değil, tıpkı bazı kanunların ve yönetmeliklerin hukuka aykırı olması gibi), ağanın cevabı hazır: "Seninle anlaşma yaptık, kazıklar nerede ise sınır orasıdır." Zayıf anlamış ki ağanın sınır işareti teklifi bir hileden ibaret, asıl maksadı tarlasını elinden almak veya asgari boyutlara indirmek, bu iradesini yürütmek için de yeterli güce sahip...
Kıssadan hisseye gelelim:
Geçenlerde hem Milli Eğitim Bakanı, hem de İstanbul Üniversitesi rektörü -birisi meclis kürsüsünde, diğeri Üniversitesinde- şu açıklamayı yaptılar: Türkiye bir hukuk devletidir, bu konuda (başörtüsünü yasaklayan) yasalar, yönetmelikler, yüksek mahkeme kararları ve uluslararası insan hakları mahkemesi kararı var, bizim yapabileceğimiz bir şey yok, asıl hatalı olanlar, sokağa dökülüp direnenler ve kanunları çiğnemeye yeltenenlerdir...
Bu mantığa karşı biri ilmi (kitapçıkla), diğeri demokratik iki cevap, iki mantık ileri sürülmüştür ki, aynı mahiyette olan diğerlerinden güçlüdür, açıktır ve "gözlerini, kulaklarını, hatta beynini kapatıp vazifesini yapmaya kendini adamışlar dışında herkes için ikna edici, karar değiştirtici cevaplardır. Kitap Vakur Alperen tarafından kaleme alınan ve "İnsan Hak ve Hürriyetleri Vakfı (İ.H.H.)" tarafından bastırılan "Başörtüsü Yasağının Hukuki Açıdan Değerlendirilmesi" isimli kitapçıktır (İst. 1997, 48 s.) Yazar bu hacmı küçük kitabında devrim kanunlarından başlayarak İnsan Hakları Mahkemesi kararına kadar ilgili bütün kanun, tüzük, yönetmelik ve mahkeme kararlarını tahlil etmiş, gerek okuyan öğrenciler ve gerekse kamu hizmetinde çalışan bayan memurlar için bir başörtüsü (dini inanca göre giyinme) yasağının bulunmadığını, böyle bir yasağı ifade eden yönetmelik, yorum ve kararların ise -yazının başındaki hikayede zikredilen ağanın yapay (!) sınırı misali- hukuksuz ve hükümsüz olduğunu ortaya koymuştur.
Demokratik cevap, meşhur olan 32. Gün programında demokrasi kahramanı bir kızımızın, rektör Alemdaroğlu'na verdiği cevaptır: (Özetle) "Ben bu üniversitede öğrenci olmaktan ve yabancılara da bunu beyan etmekten utanıyorum, böyle yasalar varsa niçin var?"
Sayın Baykal, başörtüsü konusunda yeni bir yaklaşımla ortaya çıktı: Başörtüsü krizinde suçlu olanlar örtünen kızlar değil, onlara bu fırsatı veren, onların böyle yetişmelerine, siyasi çıkarları yüzünden imkan tanıyan siyasetçilerdir...
Bu yaklaşım şüphesiz yanlış bir tesbite dayanıyor, ayrıca bir çözüm de içermiyor; ne başörtüsü zulmünü yürütenlere, ne de başörtüsü mağdurlarına bir çözüm sunuyor. Siyasetçiler arasındaki sen ben kavgasının ve mahut zihniyetin yeni bir örneğinden ibaret. O zihniyete göre başını örtmeyen üniversiteli kızlar iyi yetişmiş cumhuriyet çocuklarıdır, başını örtenler ise imalat hatasıdır, onların düzeltilmesi, hatta -Sayın Baykal'a göre- onları imal eden makinanın (eğitim politikasının, siyasi sapmaların) düzeltilmesi gerekir; ta ki tek tip insan üretilsin, dinin hayatı yönlendirmesine hiçbir alanda izin verilmesin!
Kızlarımızın ve kadınlarımızın örtünmelerini siyaset veya pozitivist-materyalist sosyolojinin dar kalıpları içinde açıklamaya çalışanlara tavsiyemiz, meseleye biraz da sosyal psikoloji, antropoloji, din psikolojisi ve sosyolojisi ile -özellikle- inancını yaşayanların din ve iman penceresinden bakmalarıdır. Dindar olmayan, dini yaşamayan din penceresinden bakamaz, ama diğer bilimlerin verilerinden istifade etmek için dindar olma şartı yoktur. Bu bilimler ve iman penceresinden bakıldığı zaman görülecek manzara şudur: Çalışan ve okuyan kızlarımızın, kadınlarımızın örtüleri siyasi bir sembol değildir, onların dini kimlik ve kişiliklerinin bir sembolüdür, vazgeçilemez bir parçasıdır. Onları örtünmeye sevkeden siyasiler değildir, siyasileri örtünme lehinde bulunmaya, örtünmeye müsamaha göstermeye sevkedenler onlardır; onların dini inanç ve talepleridir. Siyaset ve siyasetçiler milli iradeden saptığı, toplumu tepeden bozup yapmaya yeltendiği, farklılıkları ortadan kaldırarak tektip bireylerden oluşan bir toplumu oluşturma mühendisliğine soyunduğu zaman "demokratik" olmaktan çıkar, despot, zalim, ilkel, total olurlar. Sayın Baykal'ın hangi tür siyaseti ve siyasetçi tipini temsil etmek istediğini belirlemek kendi bileceği bir iştir, ancak örnek aldıkları dünyanın tercih ettiği sistemin demokrasi olduğu âlemin malumudur.
İnananlara göre din örtünmeyi emrediyor, yaşayanlara göre (hukuka aykırı kanunlar, tüzükler, yönetmelikler, kararlar izin vermese bile) hukuk ve demokrasi buna izin veriyor, örtünen ve örtünmeyen öğrencilerin ve vatandaşların büyük bir çoğunluğu inanca ve tercihe göre örtünmeye veya açılmaya karışılmaması gerektiğinde birleşiyorlar; bu vakıayı görmemek için kör, işitmemek için sağır, anlamamak için ayküsü düşük olmak gerekir.
Bu ülkeyi kimler yönetiyor?

 


UTANDIRAN MANZARALAR
Anadolu'muzun güzel bir köyünde yaz tatilini geçirmekte olan eğitimci dostumuz, kızının başından geçenleri anlatıyor. Yirmi beş yılını Avustralya'da eğitim hizmetinde geçirmiş bulunan baba çocuklarının iyi bir eğitim almaları için elinden geleni yapmış, utandıran olayı yaşayan kızımız da iyi yetişmiş, orta ve yüksek öğrenimini Avustralya'da yapmış, mükemmel İngilizcesi var, değerlerine ve geleneklerine bağlı, ülkesinde hizmet vermek istiyor; ancak önemli bazı kusurları da var; namazında, niyazında ve başı kapalı. Baba kız elele vererek Türkiye'de hizmet vereceği bir yer aramaya koyuluyorlar, devlet daireleri "başını açmalı" diyorlar, birkaç özel liseye (koleje) başvuruyorlar, onlar da "durumun nezaketinden dolayı başını açmazsa iş veremeyeceklerini" bildiriyorlar. Baba tanıdığı bir ilahiyat hocası/yöneticisine başvuruyor, o da "açsın, hizmet etsin, bugün böyle gerekiyor, günahı benim olsun" diyor. Baba nihai kararı kızına bırakıyor. Aradan birkaç gün geçiyor, kızcağız, oturma hakkının bulunduğu Avustralya'ya uçuyor ve oradan babasına telefon açarak şunları söylüyor: "Babacığım, siz bize hiçbir baskı yapmadınız, yalnızca İslâm'ı öğrettiniz, ben kendi anlayışım ve tercihimle tesettüre (İslâmî örtünme kuralına) uydum, hayatımı böyle geçirmeye karar verdim, ülkem beni böyle kabul etseydi bütün birikimim ve samimiyetimle milletime hizmet verecektim, kabul etmediler, başımı açmamı istediler, bunu her şeyden önce insanlık onuruma aykırı buldum, Avustralya'ya döner dönmez devlet liselerine başvurdum ve kabul edildim, burada bir süre öğretmenlik yapacağım, beni hoşgör..."
Kızımız babasına, bir milyondan fazla trajı bulunan bir gazeteden bir kupür gönderiyor, kupürde başı örtülü bir kız var, kızın öğrenim görmek üzere üniversitelerine başvurabileceği birçok ülke sıralanmış, herbirine bir ok gönderilmiş, bütün ülkelerde öğrenim yolu açık, yalnızca Türkiye'ye yönelen okun ucu kapalı; "Bu ülke, bu kızı üniversitesine almaz" diye yazılmış.
Türkiye yıllardan beri ihracatta önemli bir mesafe kaydedemiyor, ekonomisi yerinde sayıyor, hatta geri gidiyor, ancak beyin göçünde (ihracında) dünyanın önde gelen ülkelerinden birisi olma konumunu sürdürüyor, kimi para için, kimi özgür bir bilim ortamı bulmak için, kimileri ülkemizi sevdiremediğimiz, milletimize bağlayamadığımız için kimileri de inancına göre yaşamak için o güzel beyinleri ile yabancı ülkelere gidiyor, onların bilim, kültür ve maddi zenginliklerine katkılarda bulunuyorlar. Gözlerini bağnazlığın kör ettiği, sağlıklı düşünme kabiliyetlerini irtica vehminin veya menfaat hırsının dümura uğrattığı bir kısım siyasetçiler, bürokratlar, medya ve sermaye mensupları ise ülkemiz her dakika kan kaybederken, yanlış politikalar ve değerlendirmeler yüzünden yabancılara kanımızı ve beynimizi peşkeş çekiyorlar. Allah kalan beyinlere sağlık versin!
Bu gerçek hayat hikayesini, geçenlerde kendisi ile tartıştığımız bir başka ilahiyat hocasına ithaf ediyorum. Ben "Türkiye'de inancına göre yaşamak isteyenlere baskı yapılıyor, birçok temel haklardan yoksun bırakılıyorlar, bunu kınamalıyız..." dediğim zaman şiddetle tepki göstermiş, böyle şeylerin olmadığını, ülkemizin diğer İslâm ülkelerine nisbetle çok iyi durumda olduğunu söylemişti. "Dayağı kabullendirmek için idamla tehdit" uygulamasını andıran bu mantık sahibine gerekli cevap tarafımızdan verilmişti, yukarıdaki hikaye de cevabımızın zeylidir.

 


 

TARİH TEKRARLANIYOR, KUR'ÂN'IN DEDİĞİ OLUYOR
"Başımı Allah emri olduğu için örtüyorum" diyen üniversiteli kızımıza gülenler, onunla alay ederek bayılmasına ve hastahaneye düşmesine sebep olanlar muhtemelen nineleri beş vakit namaz kılıp başını örten kimselerdir; yani Müslüman ecdadın kendi öz kültürüne yabancılaşmış torunlarıdır. Onlar ve biz, hepimiz belki ibret alır ve ders çıkarırız diye tarihe şöyle bir göz atalım, geçmişte olup bitenleri hatırlayalım:
Allah Teâlâ, Sevgili Kulu ve Rasulü Muhammed Mustafâ'ya (s.a.) İslâm dinini vahyediyor ve en yakınlarından başlamak üzere insanlığa tebliğ etmesini istiyor. O güne kadar sevilen, sayılan ve özellikle kendisine sonsuz güven duyulduğu için "el-emîn" diye anılan Peygamber, İslâm'ı tebliğ etmeye başlayınca Hz. İbrahim soyundan gelen, bu tevhîd peygamberinin sapmış torunları olan Araplar, ona karşı tavırlarını ve davranışlarını değiştiriyorlar. Para, mevki, kadın gibi cazip değerler teklif ederek dâvasından vazgeçirmek istiyorlar. Bu Dürr-i Yetîm (eşsiz inci, yetim büyümüş, ilâhî müdahale ile eğitilmiş Peygamber), "Güneşi sağ elime, ayı sol elime verseniz dâvamdan vazgeçmem, ya başarılı olurum, yahut da yolunda ölürüm" deyince onu takip etmeye ve konuştuğu her yerde kendisini (ve Müslümanlar'ı) alaya almaya başlıyorlar. (Alay bahsine yeniden dönmek üzere sonraki aşamaları özetlemek gerekirse):
Bu tedbirler ve engellemeler sonuç vermeyince işkence dönemi başladı, tüyler ürperten işkencelere rağmen müminleri yollarından çeviremeyince boykot tedbirine başvurdular, onları bir mahalleye hapsederek kuşatma altına aldılar, her türlü sosyal, ticari ve ekonomik ilişkiyi engellediler, bu da müminleri iman ve fazilet dâvasından vazgeçirmeyince liderlerini, önderlerini öldürerek meseleyi kökünden çözmeye karar verdiler, Hz. Peygamber (s.a.) ve ashâbı, Allah'ın izni ile yurt ve yuvalarını, iş ve güçlerini bırakarak Medîne'ye göçtüler; dâvalarını yurtlarına, yuvalarına, sevgilerine ve servetlerine tercih ettiler. İslâm'ın müdahalesiyle bozulan ve değişen (kemale, iyiliğe, insaniyete, hakkaniyet ve adâlete doğru değişerek gelişen) sosyal, politik ve kültürel düzen sebebiyle menfaatleri haleldâr olan, saltanatları sallanan, haksız kazançları tehlikeye düşen mütegallibe (ileri gelenler, topluma musallat olmuş zümre) "atalar dininin tehlikeye düştüğünü" ileri sürerek; yani din istismarı yaparak, suret-i haktan görünerek halkı tahrik etmeye devam ettiler ve Müslümanlar'ı yeni yurtlarında imha etmek üzere planlar hazırladılar, seferler düzenlediler. Bütün bu olup bitenlere rağmen Allah'ın yaktığı meş'aleyi söndüremediler. Hicretten sonra yedi yıl kadar zaman geçip Müslümanlar gerekli hazırlıkları yapınca ilişkilerin kaderi ve yönü değişti, artık gerçek sulh ve adalet düzenini kurmak üzere hareket sırası Müslümanlar'da idi. Önce Hudeybiye Barışı, arkasından Mekke fethi gerçekleşti. Çok az kişinin kanı döküldü, İslâm'a ve Müslümanlar'a kastetmiş nice düşman affedildi. Allah'ın yaratıp şekil ve amaç verdiği insanın kendini gerçekleştirmesi için gerekli bulunan haklara ve yükümlülüklere dayalı bir düzen kuruldu; bu düzende kimse dine zorlanmıyor, dininden dolayı işinden gücünden, yurdundan, yuvasından, temel haklarından mahrum bırakılmıyordu. İnananlar, inanmayanlar ve başka dinlere mensup olanlar bir arada -bir ümmet teşkil ederek- bir hukuk düzeni içinde yaşamaya başladılar ve bu düzen, kemalin peşinde olanlara evrensel bir örnek teşkil etti.
Müslümanlar bu sonuca doğru adım adım ilerlerken müşriklerin engellemek için uyguladıkları tedbirlerden biri de "alay etmek, küçük düşürmek" idi. Kur'ân-ı Kerîm'de bu eylem ile ilgili birçok âyet vardır; bu âyetlerde Allah Teâlâ, "alay etme silahının hemen bütün peygamberlere karşı kullanıldığını, alay edenlerin kendi kazdıkları kuyuya kendilerinin düştüklerini, sonunda dünyada rezil, ahirette cehennemlik olduklarını" bildirerek Peygamberi'ni ve müminleri teselli etmektedir. İşte bu âyetlerden birinde de şöyle buyurulmuştur:
"Onlara, "İnsanların inandığı gibi siz de inanın" denildiğinde 'Akılsızlar gibi biz de mi inanalım' derler; halbuki asıl akılsızlar kendileridir, lakin bunu bilmezler. İman edenlerle karşılaştıklarında 'Biz de inandık, müminiz' derler, şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise 'Biz sizinle beraberiz, biz alaycılarız, onlarla alay etmekteyiz' derler. Asıl Allah onlarla alay etmekte ve (imtihan sebebiyle) serbest dolaşsınlar (dilediklerini yapıp sonra hesabını versinler) diye kendilerine fırsat vermektedir" (Bakara: 2/13-15).
İnanmak ve inandığı gibi yaşamak bir insan hakkıdır. Kişiyi dininden ve inancından dolayı kınamak, küçük düşürmek ve onunla alay etmek insanlık ayıbıdır; bunu yapanlar ancak kendilerini küçük düşürürler, kendilerini elâlemin önünde gülünç kılar ve alay konusu yaparlar (İşte Allah onlarla böyle alay eder).

 


 

DİN, AKIL VE BİLİM
Bu yazıda, "akıl ve bilime dayalı gerçeklik hükümleri çerçevesinde dinin yeri ve konumu" ele alınacak değildir. Ancak bu konuda birkaç cümle söylemek gerekirse şu olabilir: Dinin iman, ibadet ve gayb âlemine ait bilgiler kısmı akla ve bilime aykırı olmamakla beraber bu ikisinin sınırlarını aşmakta, yalnız başına akıl ve bilim ile bilinemez, kavranamaz konular arasına girmektedir. İnsanlar akıllarını işleterek Allah'ın varlığına, birliğine, O'nun peygamber olarak gönderdiği şahsın doğruluğuna inandıktan sonra iman ve ibadetin geri kalan kısmını "bu doğru bilgi kaynağının" verdiği bilgilere dayandırırlar, o kaynaktan alırlar, öğrenirler, inanırlar ve yaparlar. Dinin bu iki alan dışında kalan hükümleri (siyaset, hukuk, iktisat, ahlak... alanları) akıl ve bilimin bilme ve kavrama selahiyetleri dışında değildir; ancak tek başına akıl ve sosyal bilimler, teoriler ve sistemlerin "doğru, iyi, güzel, hak..." diye hükme bağladığı ve insanlara teklif ettiği konularda önemli yanılmaların, görüş ve yaklaşım farklarının bulunduğu göz önüne alınırsa bunların -bir kısmı birbiriyle çelişen- tamamının olumlu hükme bağlanmalarının isabetli olmadığı ortaya çıkar. İşte yalnız başına aklın yeterli olamadığı bu alanlarda da dinin (ilâhî bilgi ve hüküm kaynağının) yardımına (hidayet ve irşadına) ihtiyaç vardır; ilgili naslar bu yardımı gerçekleştirmektedir. Tamamen müsbet ilme ve teknolojiye ait bulunan alana gelince burada dinin bilime yardım, doğrulama, yanlışlama... gibi bir müdahalesi -ilke ve amaç olarak- söz konusu değildir. Bu alanda dinin istediği, bilimin ve teknolojinin insanlığın mutluluğu için kullanılması, kötülüklere alet edilmemesidir.
Bu yazıda ele almayı murat eylediğimiz konu ise cesaretini cehaletinden alan birinin din ile akıl ve bilim arasında yaptığı şu mukayeseli değerlendirmedir: "Din kurtarsa kurtarsa bireyi kurtarabilir, akıl ve bilim ise bütün insanlığı kurtarmakta, onları mutlu kılacak imkanlar sunmaktadır..." Aslında böyle bir cümleyi tahlil ve tenkide tâbi tutmaya kalkışmak abesle iştigal sayılabilir, fakat bu ve benzeri cümleler, değerli olmasalar bile önemli olan kişi ve kimselerin ağızlarından ve kalemlerinden sıkça döküldüğü, okumuş-cahil bir kalabalık tarafından da kabul gördüğü için kısaca tahlilinde fayda görülmüştür.
Dine ve özellikle dinin fert toplum hayatını etkilemesine karşı olan, fakat bu tavrını açıkça ortaya koyamayan kimseler sık sık cami ile okulu, din ile akıl ve bilimi, dindarlık ile ahlakı... karşı karşıya getirmekte, hep ikincilerden yana tavır koymaktadırlar. Onlara göre din yerine akıl ve bilimin rehberliğine başvurulmalıdır, cami yerine okul yapılmalıdır, insan namazlı niyazlı olmak yerine ahlaklı ve erdemli olmalıdır... Bu mantığa göre sıraladığımız üç çift örnekte birinciler ile ikinciler birbirine zıttır, bir arada bulunamazlar, bir insanın kişilik, ahlâk ve davranışlarında birleşemezler.
Bu mantığın ve düşüncenin tutarsız, gerçeğe aykırı olduğunu ortaya koyabilmek için yine üç örnek çiftinden hareket edelim:
1. Yazının giriş mahiyetindeki bölümünde açıklandığı üzere din ile akıl ve bilim arasında zıtlık, aykırılık ilişkisi değil, örtüşme ve kısmen aşma ilişkisi vardır. Dinî iman akla dayanır, aklı olmayanlar din ile yükümlü ve dinin muhatapları değildirler, dinin buyruklarının aklı aşmayanlarında hikmetten (akla göre sebep, gerekçe ve faydalarından) bahsedilir, din insanları iki cihanda mutlu kılmayı (kurtarmayı) amaçlamaktadır, din okumayı, öğrenmeyi emreder, ilim sahiplerine rütbelerin en üstününü verir.
2. İhtiyaca ve duruma göre cami ile okulu birleştirmek de ayırmak da mümkündür, ancak bu iki kurumun işlevleri farklı olduğu için birini diğerinin yerine koymak mümkün ve doğru değildir. Herkesin bilmeye, okumaya, okula; ayrıca inananların ibadet için mabede ihtiyaçları vardır.
3. Dinin temel amaçlarından biri ahlaklı, erdemli, kâmil insanlar oluşturmak ve yetiştirmek, böyle insanların yetişmesine yardımcı olmaktır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) "Ben, ahlaka ait erdemleri tamamlamak için gönderildim" buyurmuştur. Bütün insanlığın erdem olduğunda birleştikleri bütün değerler ilâhî dinlerde mevcuttur ve büyük bir ihtimal ile insanlar onları bu kaynaktan almışlar ve uygulamışlardır. Erdemli olmayan bir kimse dindarlık iddiasında veya gösterisinde bulunuyorsa onun ya din anlayışı bozuktur ya dindarlığı samimi değildir yahut da henüz işin başındadır, devam ettiği ve yaptıklarının şuuruna erdiği zaman erdemi yakalayacaktır. Samimi dindar bir kimsenin erdemsiz olması eşyanın tabiatına aykırıdır, dini ve dindarlığı olmayan bir insanın erdemli olması mümkün olmakla beraber, olmaması eşyanın tabiatına aykırı değildir.

 


 

CAMİDE SİYASET
Camiler irticâa alet edilmesin yani belli bir partinin daha fazla oy alabilmesi için propaganda merkezleri haline getirilmesin ve kontrol dışı dinî faaliyetler yapılmasın diye Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kontrolüne verildi; Başkanlığa bağlı bulunmayan camiler ve mescitlerin ya buraya bağlanması veya kapatılması öngörüldü. Bu kararın ve uygulamanın birçok problem çıkaracağı, daha şimdiden de çıkardığı bir yana amacına hizmet etmeyeceği, düşünenler ve görenler için aşikârdır; kanıtlarına gelince:
1. Camiler, mescitler Müslümanlar'ın ibadet, buluşma ve görüşme, önemli meselelerini müzakere etme, dinin emir veya tavsiye ettiği birtakım hizmetleri gerçekleştirmek üzere faaliyetlerde bulunma.. yerleridir. Bu kutsal mekanları laik devletin kontrol altına alması ve işlevlerini de yalnızca ibadetten ibaret kılması dine, sünnete ve geleneğe olduğu gibi bugün geçerli olan hukuk devleti ilkesine, demokrasiye ve laikliğe de aykırıdır.
2. Camilerde yapılan vaazların ve hitabelerin devlet tarafından kontrolü, yalnızca kamu yararı, düzeni ve başkalarının haklarına riayet bakımından yapılabilir. Bunun ötesinde selahiyetli imamlar, vâizler ve hatiplerin serbest bırakılmaları gerekir. Eğer camide konuşan selahiyetli ve sorumlu kişiler İslâm'a aykırı bir beyanda bulunurlarsa bunun da kontrolü cemaate ve cemaatin selahiyetli kıldığı sivil makamlara ait olur. Hatiplerin neyi söyleyip neyi söylemeyeceklerini devletin veya ona bağlı bir makamın belirlemesi laikliğe aykırıdır. Evrensel hukuk ilke ve kurallarına aykırı kararların, uygulamaların başarı şansı yoktur ve ömürleri kısadır.
3. Devletin çelişkiden kurtulması ve laikliğe aykırı müdahalelerden uzak kalabilmesi için Diyanet İşleri Başkanlığı'nın önce "kamu tüzel kişiliğini haiz özerk bir kurum" haline getirilmesi, bir müddet tecrübeden sonra da tamamen cemaatlere, sivil kurumlara bırakılması şarttır.
4. Camide yapılan konuşmalarda ana kaynaklar Kur'ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber'in hadisleridir. Hatip hiçbir yorum yapmadan yalnızca âyetleri ve hadisleri okusa, Türkçe karşılıklarını söylese bile inançtan ibadete, hukuktan ekonomiye, toplumdan uluslararası meselelere kadar çoğu ferdin ve cemaatin dünya hayatı ile ilgili olup nereden baksanız "devlet ve siyaset işi" diyeceğiniz konulara temas etmiş olacaktır. Laikliği "dinin devlet ve siyaset işlerine karışmamasıdır" diye tanımlarsanız bunu, Kur'ân'ı ve hadisleri yok etmeden gerçekleştirmeniz mümkün olamaz; bu iki kaynağı yok etmeye ise dünya durdukça hiçbir kimsenin gücü yetmeyecektir. Camilerde ehliyet, selahiyet ve cemaatin rızasına dayanarak konuşanlar daima "dünya, devlet ve siyaset" konularına giren meseleleri de ele alacaklar ve İslâm'ın bu konulardaki hükmünü açıklayacaklardır.
5. Camilerde partilerin propagandasının yapılmaması farz derecesinde gereklidir; çünkü İslâm tefrikayı meneder, halihazırdaki durumları itibariyle partiler tefrika demektir, partiyi camiye sokmak, cemaat arasına tefrika sokma sonucunu doğurur. Bu madalyonun bir yüzüdür, öteki yüzüne bakıldığında ise bir başka gerçeği görmemek mümkün değildir: Cami cemaati Müslümanlar'dan oluşmaktadır, Müslümanlar'ın birinci emelleri, öncelikli talepleri dinlerinin korunması, din ve vicdan hürriyetlerine müdahale edilmemesi, İslâm'ı öğrenmeye, öğretmeye, söylemeye, yaşamaya, bunun için gerekli tedbirleri almaya kimsenin engel olmamasıdır. Camide her gün Kur'ân ile Hz. Peygamber'in (s.a) sünneti ile yüzyüze, gelen, dinin Müslümanlar'dan neleri istediğini ana kaynaklardan tekrar tekrar dinleyen ve öğrenen Müslümanlar, bunlara engel olmak için çırpınan partilere elbette oy vermeyeceklerdir; camiler kapatılmadıkça belli partilerin, bu manada, dolaylı propagandalarının yapılmasına da kimse mani olamaz. Camileri kapatan Sovyet sistemi çöktü, Çin sistemi de ergeç çökecektir, bu tecrübeler kapatmanın bir işe yaramayacağını göstermektedir. Camilerin belli partilerin işine yaramasını engellemek isteyenler her şeyden önce kendilerine bakmalı, çeki düzen vermeli, din ve vicdan hürriyetine saygıyı öğrenmeli, laikliği din düşmanlığı/karşıtlığı gibi anlamak ve uygulamaktan vazgeçmelidirler.
6. Müslümanlar'ın dini yaşarken ve yaşamak için ferdi ihtiyaç ve taleplerinin yanında topluma ait olan ihtiyaçları ve istekleri de vardır. Bu istek ve ihtiyaçlarını müzakere edecekleri, ortak olanlarını, üzerinde birleştiklerini karar haline getirip yöneticilere sunacakları, gerçekleşmesi için sivil/demokratik baskı yapacakları araçlara, örgütlere ve mekanlara ihtiyaçları vardır. Camiler bunun için en uygun mekanlardır. Buralarda oluşturulacak sivil örgütler, temsil ettikleri camianın ortak ihtiyaç ve taleplerini kamuoyuna ve yöneticilere sunacak, sonuç almak için de hukuk çerçevesinde çaba göstereceklerdir. Bu faaliyet bir parti siyaseti değildir, ancak bir kısım halkın genel olarak partilerden, yasama ve yürütmeden taleplerini içerdiği için dünyaya aittir, devletle ilgilidir ve bir manada siyasi faaliyettir. Bu manada siyaseti laikliğe aykırı olarak değerlendirmek yanlıştır. Laikliğe aykırı olan, belli bir inancın veya ideolojinin hüküm, istek ve ilkelerini -ona inansın, inanmasın- bütün topluma dayatmaktır. Böyle bir dayatma söz konusu olmadan dini cemaat ve gurupların, din ve vicdan hürriyeti çerçevesinde ileri sürdükleri taleplerini devletin karşılaması; daha doğrusu cemaatlerin ve grupların bu taleplerini gerçekleştirmelerine imkan tanıması doğru anlaşılan bir laikliğin veya evrensel bir ilke olan "din ve vicdan hürriyetinin" gereğidir.
Ülkemizde devletin -daha doğrusu bir kısım devlet görevlilerinin- engelleme çabalarına rağmen halkımız, asırlardır olduğu gibi bugün de farklılık içinde birlik, dirlik ve beraberliğin yolunu bulmuş, yöntemini keşfetmiştir. Devlete düşen vazife bu tabîi düzene uygun hukuk düzeni oluşturmaktır. Eylem haline dönüşen aşırılıkları ve hukuk ihlallerini engellemek devletin görevidir ve bu hiç de zor değildir. Ortada fol da yumurta da yok iken -deli veya hastalıklı tavuklar olabilir, tavukların var olması bu tehlikenin delilidir diyerek- tavuk neslinin kökünü kurutmak üzere kümesleri kapatmaya, yıkmaya kalkışmak ise aklın kârı ve akıllının işi değildir; çünkü tavuklar, kümesler olmadan da horozlarla buluşurlar, yumurta yaparlar ve ürerler. "Deli veya hastalıklı tavuklar olmasın diye bütün tavukları imha etmeye kalkışmak yerine onları serbest bırakmak, hastalık zuhur eder ve sabit olursa yalnızca onu ortadan kaldırmak için tedbire başvurmak gerekir" kabilinden bir cümleyi kurup ifade etmek başka yerlerde ayıp sayılabilir ama bizim ülkemizde hâlâ buna ihtiyaç vardır.

 


 

LAİKLİK VE RUHBANLIK
Laiklik kelimesine tarih içinde yüklenen manalardan biri de "din ve kilise adamı, rahip" karşıtı olarak "rahip olmayan, dünya adamı olan" demektir. T.C. Anayasası'nda laiklik tanımsız bırakıldığı için ona verilecek mana ve yapılacak tanım konusunda bir anarşi/keyfilik hüküm sürmektedir. Bu sebeple olmalıdır ki, geçende bir tartışmada aynı şahıs laikliği iki türlü tanımladı: a) Dünya adamı, b) Referansı din, kutsal kitap olmayan sistem. Bu tanımlamalara göre ruhban sınıfına (mesela katolik din adamı sınıfına) mensup olmayan her fert laiktir; dünyayı yaşayan, rahip olmayan kimselerin laik olmamaları mümkün değildir. Keza yürütme, yasama ve yargıda dini, kutsal metinleri ve talimatı kaynak olarak kullanan, bu kaynakta yer alan talimata uyum gösteren, bunlara aykırı davranmayan toplumlar ve devletler "siyasal dine" bağlıdırlar, "fundamantalist"tirler. İki tanımlamayı birden göz önüne aldığımız zaman "özel hayatında dini rehber edinen" kimsenin (ferdin) durumu karanlıkta kalmaktadır; ikinci tanım devlete ve topluma mahsus bir tanım değilse "dini hayatında rehber edinen fert" laik değildir, birinci tanıma göre ise aynı fert rahip olmadığı, ruhban sınıfına dahil bulunmadığı için laiktir.
Bu kavramları İslâm'a uyguladığımız zaman durum daha da karışmakta, müslüman topluluğu ve ferdi laiklik tanımlarından birinin içine koyma işi imkansız hale gelmektedir. Çünkü İslâm dininde rahip ve ruhbanlık (dünyayı, aile hayatını terketmiş, kendini dine ve mabet hizmetine vermiş bir din adamları sınıfı) yoktur. Bir müslüman fert hem dünya hayatını -dinin emir ve yasaklarına uyarak- yaşar, hem de ibadetini yapar, imamlık, müezzinlik, vâizlik, müftülük gibi dini hizmetleri yerine getirir. İmam örneğinden hareket edersek o bile, hristiyanlıktaki manada "din adamı" değildir, ikinci tanım çerçevesinde de laik değildir, çünkü imam olsun, cemaat olsun bütün müslümanlar, dünya hayatlarını da Allah'ın buyruklarına göre yaşamaya çalışırlar. Asker sivil -rahip olmayan- bütün müslümanlar, hayatlarında bir kere bile inanarak bir din kuralını uyguladıkları zaman dini, dünya hayatlarında referans olarak kullanmış olurlar.
Günümüzde -bulunduğu yerlerde- problem, devletin dini referans olarak benimsemesi halinde inanmayanlar ile farklı dinlere mensup olanların din ve vicdan hürriyetlerinin ortadan kalkması tehlikesidir. Ancak bu tehlikenin/saktıncanın yanında, dinin referans olarak alınmaması, dinde bulunan bir kuralın devletin mevzuat ve yönetimine yansımaması halinde dindarların, bir dine inanan ve onu yaşamak isteyenlerin din ve vicdan hürriyetlerinin ortadan kalkması tehlikesi de vardır. Devlet yalnızca bir dine inanan ve onu yaşamak isteyenlerin devleti değildir, bu doğrudur, ama yalnızca inanmayanların devleti de değildir. Devlet büyük bir şemsiye gibi durumları farklı olan bütün vatandaşlarını gölgesi altına almak mecburiyetindedir, o bunun için vardır. Devletin laik olmasını, "dini referans olarak kullanmaması" manasında alır ve uygularsak dindara, inanan ve inancını yaşamak isteyenlere karşı baskı ve zulüm kaçınılmaz hale gelir. Her iki sakıncadan da kurtulmanın yolu, devletin mevzuat ve uygulamalarında inancı göz önüne alması, hem kendinin hem de başka grupların hiçbir ferde ve gruba baskı yapamayacağı, inancına aykırı kural dayatamayacağı bir yönetim biçimi kurup yürütmesidir. İşte adı laik olsun, seküler olsun bir kısım Batı ülkelerinde ve toplumlarında yapılan, yapılmaya çalışılan budur, bu sistemin genel çerçevesi de insan haklarıdır, din, düşünce ve vicdan hürriyetidir.
Yukarıda açıklamaya çalıştığımız sistemi başörtüsü örneğine uygularsak maksat daha fazla açıklık kazanacaktır. Devlet, laiklik veya sekülerlik adına mevzuat üretir ve bu mevzuat ile -inancı yüzünden- başını örten bayanların kamu alanlarında çalışmalarını ve okumalarını yasaklarsa inanan vatandaşlarının bir kısmını (Türkiye'de bu bir kısım milyonlarca insandır) himaye şemsiyesinin dışında bırakmış, onlara -inançlarına aykırı- kural dayatmış, din ve vicdan hürriyetlerini çiğnemiş, inancına uygun yaşamak isteyenleri bir kısım haklardan yoksun bırakmış olur. Başı örtmeyi veya açmayı serbest bırakırsa -bu kararı alırken İslâm'ın örtünme emrini göz önüne alarak yapmış olsa bile- çağdaş laiklik anlayışından uzaklaşmamış, insan haklarını çiğnememiş, herhangi bir inanç grubuna baskı yapmamış ve inanca aykırı kural dayatmamış olur.
Konu bu kadar açık ve basit iken tersine zorlamalar ve dayatmaların çağdaşlıkla alakası yoktur, din karşıtlığından, dayatmacı zihniyetten ve alışkanlıklardan kaynaklanmaktadır, çağdışıdır, millet-devlet bütünleşmesine, vatandaş gruplarının kaynaşmasına aykırıdır.
Ya laiklik, bütün inanç gruplarının inançlarını veya inançsızlıklarını yaşamalarına imkan verilecek şekilde anlaşılıp uygulanacak, yahut da -laiklik ilkesi buna izin vermiyorsa- onun yerine demokrasi, insan hakları, din ve vicdan hürriyeti kavram ve kuralları konarak çağın gereği yerine getirilecek, milyonların ıstıraplarına son verilecektir. Bugün ülkemizde anlaşılan ve uygulanan laiklik, dini hayatın dışına atmak isteyenlerin inanç, tutum, yaklaşım ve hayat tarzlarını bütün vatandaşlara mecbur kılma ve dayatma sisteminin adıdır. Bu anlayış ve uygulamadan geri dönülmedikçe çağdaşlıktan, demokrasiden ve insan haklarından söz edilemez, dem vurulamaz, hür ve demokrat dünyanın karşısında başı dik olarak durulamaz.

 


 

İSLÂM VE LAİKLİK
16-19 Temmuz 1998'de Abant'ta, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın tertip ettiği ve masraflarını üstlendiği bir toplantı yapıldı. Toplantıya çeşitli düşünce, inanç ve kanaat gruplarından elli civarında akademisyen, uzman veya konu ile ilgili şahıs yanında bir o kadar da basın mensubu davet edilmişti. Birinci gün (17 Temmuz'da) üç çalışma gurubu oluşturuldu, birinci grup "din-devlet, din-dünya ilişkisi ve İslâm'da ferdin hak ve özgürlükleri", ikinci grup İslâm'da akıl-vahiy ilişkisi, hakimiyet ve yönetim", üçüncü grup da "Türkiye'de ve dünyada laikliğin gelişim ve değişimi, ferdin dini hak ve özgürlükleri" konularını konuştular, tartıştılar, genel toplantıda yeniden tartışılıp sonuca bağlanmak üzere bir metin ortaya çıkarmaya çalıştılar. Takip eden günlerde ise bu grup metinleri üzerinde konuşuldu, tartışıldı ve hemen her maddesinde büyük veya ona yakın ekseriyetin bulunduğu 10 maddelik bir nihai bildiri ortaya çıktı. Maddelerle ilgili muhalefet ve muvafakat, fikir ve kanaat gruplarına göre değil, tartışmaya katılanların orada oluşan -veya daha önceden sahip bulundukları- vicdani kanaatlerine ve fikri tercihlerine göre oluyordu. Bir maddede bir kısım ilahiyatçılar ile mesela liberal düşünce grubu birleşiyor, bir başka maddede aynı ikili farklı reyler izhar ediyorlardı.
Ülkemizin içinden geçerek geldiği sıkıntılı ve zikzaklı dönemlerin birini daha yaşadığımız bu günlerde, fikirleri ve zihniyetleri farklı bu kadar okur-yazar düşünürün bir araya gelip böyle kimselere yakışan bir üslupta konuşup tartışmaları -yalnızca bu- bile güzel bir olaydı ve yeterdi, toplantının hasılası bundan ibaret olmadı, ortaya bir de bildiri çıktı. Bildirinin her maddesinde ittifakın bulunmaması da bize göre sonucu olumsuz kılmıyor; çünkü maddeye muhalif olanlar, farklı düşünenlere saygı duyuyorlar, bu farklılığa rağmen güzel insani ilişkileri devam ediyor, her biri diğerinin fikir ve kanaatine göre varolmasını, yaşamasını vazgeçilmez bir insan hakkı olarak telakki ediyorlar, "katılmadığı fikir, inanç ve kanaate sahip olma ve buna göre yaşama hakkını sonuna kadar savunacaklarında" birleşiyorlar.
Yazının başlığı ile ilgili olarak sonuç bildirgesinin 4, 7 ve 9. maddeleri önemli şeyler söylüyor.
"4. ... Devlet bütün dinlerin, inançların ve dini yorumların önündeki engelleri kaldırır; din ve vicdan özgürlüğünü, dini inançların gereklerinin serbestçe yerine getirilmesini herkes için güvence altına alır."
"7. Türkiye'nin bir kısım güncel sıkıntılarının kaynağında vatandaşların yaşam tarzlarına müdahale ve bu konudaki hassasiyetleri yatmaktadır. Laiklik din karşıtlığı değildir ve insanların yaşam tarzlarına müdahale edilmemesi biçiminde anlaşılmalıdır. Laiklik bireyin özgürlük alanını genişletmeli, özellikle kadına karşı ayrımcılık şeklinde sonuç doğurmamalı, onu kamu alanındaki haklarından mahrum etmemelidir."
"9. İnsanların dinî ve felsefî inanç ve kanaatleri ile inançlarına göre yaşama haklarını kullanmaları; açık ve yasallığını hukukun üstünlüğü ilkesinden alan bir kamu düzeni kuralı olmadıkça kimsenin cezalandırılmasına, kamu görevinden uzaklaştırılmasına, eğitim ve diğer kamu hizmetlerinden yoksun bırakılmasına sebep veya gerekçe kılınamaz. Laiklik ilkesi insan haklarında mutlak eşitlik ilkesi ile adalet ilkesinin tarafsız uygulanmasından hiçbir dinî veya felsefî görüşe ödün vermeme anlamında bir anayasal tanıma kavuşturulmalı, ikinci aşamada da bütün mevzuat gözden geçirilerek vatandaşların ciddi boyutlara varan endişe ve ıztırapları giderilmelidir."
Bize göre de İslâm'ı laikleştirmeye veya laikliği İslâmîleştirme'ye çalışmak abesle meşgul olmaktır; çünkü İslâm bir dindir, kaynağı ilâhîdir, aşkındır, beşer üstüdür; insanlığa yol göstermek, dünya hayatlarını Allah rızasına uygun yaşamalarını ve ahirette de mutlu olmalarını sağlamak için gelmiştir, karışmadığı, ilgi dışı bıraktığı bir alan yoktur. Ancak çağrısını ilim, hikmet, ikna ve güzel öğütle yapar, kimseyi dini benimsemeye ve yaşamaya zorlamaz... Laiklik ise başka bir tarihin, felsefenin ve bunalımın eseridir, dini daha doğrusu kiliseyi devlet ve siyasetin dışına çıkarmayı hedeflemiş, bunda da muvaffak olmuştur.
Laiklik ilkesini benimsemiş bir ülkede Müslümanlar yaşıyorlarsa devletin yapması gereken şey, laikliği din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde tanımlamak; devletin varlık ve bütünlüğüne, başkalarının hak ve özgürlüklerine, kamu düzenine zarar vermedikçe her türlü inanç ve kanaatin benimsenmesini, ifade edilmesini, öğretilmesini, yaşanmasını ve örgütlenmesini serbest bırakmaktır. Böyle bir ortamda Müslümanlar, başkalarıyla bir arada uyumlu yaşayacaklar ve kimsenin hak ve özgürlüklerine tecavüz etmeyeceklerdir; böyle yapacaklardır; çünkü dinleri onlardan bunu istemektedir. Bunu istemektedir; çünkü "dinde zorlama yoktur" ve Allah Teâlâ kullarını, güçlerinin yetmediği bir fiil veya talep ile yükümlü kılmaz.

 


 

LAİKLİĞİ HER ALANA YAYMAK
Resmi TV kanalında devamlı program yapan bayan batılılaşma, Batı'yı örnek alarak değişme ve gelişme konusu üzerine bir şeyler söylerken "laikliği hayatın her alanına taşımak ve yaymak"tan da söz ediyor. Bu cümleyi anlamlı kılabilmek için "toplum hayatının her alanına..." şekline soksak bile Türkiye'de olan ve daha da şiddetlenerek devam etmesi istenen laiklik anlayış ve uygulaması ile Batı'da olanı karşılaştırdığımız zaman bayanın temennisi yine anlamsız ve yersiz kalıyor. Çünkü "toplum hayatını veya kamu alanını dinden ve dinin etkisinden arındırma" manâsında alındığı anlaşılan laiklik, Batı'ya nisbetle Türkiye'de toplum hayatının bütün alanlarına sızmış bulunmaktadır, eğer gaflet yüzünden bazı alanlara sızmamışsa bunun da tamamlanması için gerekli tedbirlere başvurulmaktadır. Dönüp Batı'ya baktığımızda görülen manzara şudur: Daha bir iki ay önce ABD Başkanı bir genelge çıkararak devlet dairelerinde, kamuya ait alanlarda bireylerin inançlarını yaşamaları özgürlüğünün genişletilmesini, bu cümleden olarak memur ve işçilerin -can güvenliği vb. gibi engeller bulunmadıkça- başörtüsü, sarık, sakıl gibi konularda serbest bırakılmalarını, dairelerde ve iş yerlerinde ibadetlerini yapmalarına imkan tanınmasını, çalıştıkları yerlerin duvarlarına dini sembol ve metinleri ihtiva eden levhaları asmalarına izin verilmesini istemiştir. Daha iki ay önce konferanslar vermek üzere gittiğim Almanya ve Belçika'da din görevlileri ve öğretmenlerden aldığım taze bilgilere göre bu ülkelerde (buna Hollanda, Fransa, İngiltere gibi ülkeler de dahildir) gerek din dersi öğretmenleri ve gerekse Müslüman çocukların, inançlarına uygun din eğitim ve öğretimi verme ve alma, ibadet etme, kılık ve kıyafete bürünme, yüzme dersine katılmama gibi konularda geniş bir "din ve vicdan özgürlüğü" hakkı anlayış ve uygulamasından yararlandıkları görülmektedir. Bunun için öğretmen veya öğrencinin, ilgili merciden (dini kurum ve kuruluşlardan) bir belge götürerek "davranışının dini inancından kaynaklandığını" belgelemesi kafi gelmektedir.
Yukarıdaki örnekler kamu alanlarında bireyin dinî hayatını serbestçe yaşamasıyla ilgili olanlardır. Avrupa ve Amerika'da meclisler açılırken din adamlarının hazır bulunup dua etmeleri, başkanların Mukaddes Kitap üzerine yemin etmeleri, bazı Avrupa ülkelerinde devlet başkanının aynı zamanda kilisenin ve dinî teşkilatın da başkanı olması gibi -dinin kamu alanında bulunduğu ve etkili olduğu- örnekler de vardır. Bu ülkelerde kanunlar yapılırken, kararlar alınırken halkın dinî inançları da gözönünde tutulmakta, düşünce ve inanç hürriyetini kısıtlama sonucu doğuracak mevzuat çıkarmak ve uygulamalar yapmaktan titizlikle uzak durulmaktadır.
Eğer Batı örnek alınarak değişme ve gelişme isteniyorsa "laikliği hayatın her alanına taşıma" konusunda Batı normlarının ve uygulamalarının hayli uzağında olduğumuz, onların anlayışına ters düşen anlayış ve uygulamalar içinde bulunduğumuz, inancını yaşamak isteyen insanlara dünyayı zindan ettiğimiz apaçık görülmektedir. Ama biliyorum, buna karşı ileri sürecekleri makul (!) gerekçeleri vardır: "Bizim özel durumumuz ve şartlarımız var, Batı'yı örnek alırken de bunları gözardı edemeyiz, gün gelir Batılılar gibi adam (!) olursak anılan uygulamalara biz de yer verebiliriz..." İyi de bu "özel durum ve şartları, adam olmanın kriterlerini" kim belirliyor, "adam olduğumuza" kim karar veriyor? Bunlar tayin edilmiş, hatta edilmemiş (kendilerine böyle bir selahiyet ve görev verilmemiş) bir zümre ise, sübjektif ölçütler kullanıyor ve halka rağmen toplum mühendisliğine kalkışıyorlarsa bu sistemin adı nedir ve dünyanın neresinde (doğusunda mı batısında mı), tarihin neresinde (Orta Çağ'da mı, başka çağda mı) bulunmaktadır?

 


 

BAŞKAN HİZMET EDENDİR
İslâmî geleneğimizde "topluluğun efendisi onlara hizmet edendir" şeklinde ifade edilen bir özdeyiş vardır. Bu cümleyi iki şekilde anlamak mümkündür: a) Bir kimse içinde yaşadığı topluluğa hizmet ederse, onun rütbesi, makamı, şöhreti, serveti ne olursa olsun topluluğun velinimeti olur, efendisi gibi muamele görmeye, saygı gösterilmeye, değer verilmeye liyakat ve ehliyet kazanır. b) Topluluğun efendisi, başkanı, yöneticisi onlara hizmet ederse bu unvanı ve makamı hak eder, etmezse yalnızca adı başkan, efendi vb. olur ama kendisi bu unvanların insanı olamaz, bu unvan ve makamların hak ettiği saygı ve itaatı hak edemez. Bu iki mânadan hangisini alırsak alalım sonu; yöneticinin hakim değil, hadim (hizmet eden), hizmet edenin de başa geçmeye layık olduğuna çıkar, bizi bu sonuca ulaştırır.
Hz. Ömer halife olunca ilk hitabesinde halka şöyle seslenmişti: "Ben Allah'a itaat ettiğim ve Rasulü'nün izinden gittiğim sürece bana itaat edin, yoldan saparsam itaat etmeyin." Halife daha cümlesini bitirmeden birisi kılıcına sarılarak ayağa kalkmış ve ona şöyle seslenmişti: "Sen hakka bağlılık ve itaattan saparsan şu kılıçla seni yola getiririz!". Hz. Ömer, yönetilenlerden gelen böylesine canlı ve etkili bir takip, denetim ve katılım karşısında Allah'a şükretmişti. Hz. Peygamber'in intikalinden otuz yıl kadar sonra saltanat geldi, artık kılıç zoruyla başa geçen yöneticiler buyuruyor, halk da itaat ediyordu; ne seçim, ne söz, ne tenkit ve ne de denetim hakkı vardı. Asırlar boyu saltanatla yönetilen Müslümanlar koyun sürülerine dönüştüler; siyasete karışmak, devletin işine burnunu sokmak, kusur bulmak, yönetenleri takip edip eğri gittiklerinde düzeltmek onların -ve yönetimde güçbirliği yapanlardan başka hiçbir kimsenin- işi değildi. Derken bu durumdan şikayet edenler saltanatın selahiyetlerini daraltmak ve kısmen kontrol altına almak üzere meşrutiyet idaresini getirdiler, arkasından da cumhuriyet geldi. Her iki değişiklik de halkın şuurlu mücadelesi ve katkısı sonunda değil, tepeden inme geldiği için yönetime katılma bakımından "koyun sürüsü", "insan topluluğu" haline dönüşemedi. Çok partili demokrasiye geçildiğinde -demokratik yönetim adı altında- parti saltanatı başladı, halk ne kendi bilgi, tercih ve iradesi ile vekilini seçebildi, ne de seçtiğini kendi menfaati (millet ve memleket yararı) bakımından denetleyip hesap sorabildi. Onun işi ve vazifesi tanıdığı, beğendiği, hayır umduğu kimselere değil, futbol takımı tutar gibi tuttuğu partiye, belli süreler sonunda oy vermekten ibaretti. Halkın oyları ile iktidara getirdiği parti/partiler, aslan payını kendilerine ve yandaşlarına (seçkinlere, sermaye babalarına, medyaya, zinde güçlere...) ayırdıktan sonra halkı oyalayacak ufak tefek tavizlerle durumu uzun zaman idare ettiler. Ancak bu ufak tefek tavizleri iyi kullanan halk, dünyadaki büyük değişimin de etkisi ile hem öz kültürü, hem de öz menfaati (ekonomik hayat) bakımından önemli mesafeler katetti, halkına yabancılaşmamış yeni bir nesil yetişti, Anadolu Aslanları boy gösterdi, yıllardır belli gurupların tekelinde bulunan bazı imkanlar ve makamlar halktan gelen, halkı temsil eden kimselerin de ellerine geçmeye başladı. Bu değişme ve gelişme belirtileri, menfaatleri haleldar olan, tahakküm ve sömürü güçleri tehlikeye düşen zümreleri harekete geçirdi; bunlar, hassas noktaları kullanarak, iyi niyetli fakat eksik bilgili, belli konularda şartlanmış bazı güçleri hayali tehlikelerle tahrik ederek bu gelişmeye dur deme seferberliğini başlattılar. Bu süreçte birçok yanlışlık yapılıyor, milleti temsil etmek üzere seçilmiş kimseler binbir hesap içinde susuyorlar, pusuyorlar. Halk koyunluktan kurtulamadığı ve "demokrasi ile yönetilen bir ülkenin, yöneticilere ve bürokratlara üstten bakan hakim vatandaşları" haline gelemediği için yılgın, suskun, pısırık ve -dipte büyük fırtınalar koptuğu halde üstü sakin deniz gibi- hareketsiz.
Hem halkımızın geleneğinde, hem de bugün içinde yönetildiği söylenen demokrasilerin tabiatında mevcut olan "halkın hakimiyet, denetim, takip, tenkit, yola getirme, iktidardan düşürme, buyurma" vazife ve selahiyetlerini kullanması, hem buhranlardan çıkmak, hem de, yeni buhranların içine düşmemek için vazgeçilemez şarttır. Yaşları, başları, ahlak ve kişilikleri ne mahiyette ve durumda olursa olsun seçilmiş veya atanmış kimselere mutlak güven ve itaat caiz değildir; halk uyanarak, şuurlanarak, sivil örgütler oluşturarak, denetim ve katılımın mekanizmalarını kurarak hem yönetime katılacak, hem de (halkın) gücünü kullanan yöneticileri (seçilmişleri ve atanmışları) denetleyecektir.
Meşruiyet sınırlarının dışına çıkmadan halkın hakimiyetini nasıl hissettireceği, yönetime nasıl katılacağı, nasıl "el öpen, diz çöken" değil, "eli öpülen, önünde diz çökülen" güç olacağı konusunu bir başka yazıda ele alalım.

 


 

MÜTEKAİD EMEKLİ
Belli bir hizmet süresinden sonra -çalıştığı zamana nisbetle- daha az bir ücretle/maaşla vazifesinden ayrılan ve hayatının geri kalan kısmını en azından aynı işte çalışmayarak geçiren kimselere eskiden mütekaid denirdi; şimdi ise emekli denilmektedir. Yazının başlığı olan "mütekaid emekli" bir sıfat tamlaması şeklinde yazıldı; çünkü belli bir süre emek çekip hizmet etttikten sonra işyerinden, vazifesinden ayrılan kimseler ikiye ayrılmaktadır: a) Emeğini başka bir işte ve hizmette devam ettirenler, b) Geçmiş emeği (hizmeti, işi) ile yetinip oturanlar. Arapça'da oturmak manasına gelen "ku'ûd" kökünden alınan mütekaid "oturan" demektir ve bu sıfat, hizmete devam eden emeklilere değil, oturan emeklilere yakışmaktadır.
Çeşitli yerlerde ve münasebetlerde meslekten olan ve olmayan emeklilerle karşılaşıyoruz. Bunların büyük bir kısmının oturmayı tercih ettiklerini görerek üzülüyoruz. Kendilerine örnek olur düşüncesiyle hem hizmet verdiği köyün, hem de kendisinin adını vermeden bir "isimsiz kahraman'dan söz etmek istiyorum. Bu kahraman yetmiş yaşına yakın bir hanımefendi; hali vakti de yerinde. Birçok yaşıtı bayan gibi kışın kışlık, yazın yazlık evinde oturma, eş-dost, ahbap ve yârân ile çene çalıp dedikodu yapma, gününü gün edip hoş vakit geçirme imkânına sahip. O, bütün bunları bir yana bırakıyor, yanına birçok mushaf, yeni okuyacaklar için elifba cüzü (Kur'ân alfabesi), abdest ve namazı öğreten video kasetleri yanında çocuklara bizi, bizim değerlerimizi anlatan çizgi filim ve normal filim kasetleri ve videosunu alarak bir köye geliyor, burada bir ev kiralıyor, büyük-küçük demeden isteyenlere Kur'ân okutuyor, işin ehli olanlara tasdik ettirdiği kitaplara dayalı din bilgisi veriyor, videodan filim seyrettiriyor. Mushafları ve alfabeleri hediye ediyor, kimseden bir kuruş almıyor ve hemen her gelene de küçük-büyük birşeyler ikram etmeye çalışıyor. Hayatının tamamını ibadet haline getirmiş bulunan bu cennetlik (olası) kadın herkes tarafından seviliyor, saygı görüyor.
Oturan emekliler içinde gücü, bu isimsiz kahramanınkine denk veya ondan daha fazla niceleri var. Hiç değilse her yılın belli bir kısmını buna benzer fahrî ve hasbî hizmetlere ayırmaları halinde ülkemizde neler olmaz! Mahrum bölgelere çeşitli hizmetler götürülür, bu hizmetlerin düzgün, etkili ve verimli yürüyebilmesi için örgütlenilir, kimileri örgütlenme faaliyetinde, kimileri de örgütlerin götüreceği hizmetlerde çalışırlar. Geçmiş emeğinden geçineceği kadar para alamayanlara (oturmayan emeklilere) bir miktar ücret de verilebilir.
İslâm'da farz-ı kifaye diye bir kavram vardır. Bundan maksat, her mü'mine değilse de toplumun ihtiyacını giderecek kadar kimseye farz oan vazifeler ve hizmetlerdir. Türkiye'de veya bir başka yerde yerine getirilmeyen bir vazife, ihmal edilmiş bir hizmet, giderilmemiş bir ihtiyaç varsa ve bu yüzden insanlar maddî veya manevî açlık, sefalet, sefahet, ihtiyaç, sıkıntı ve mutsuzluk içinde bulunuyorlarsa, mü'minler bundan sorumludur. Bu durumda rahat etme hakları yoktur. Her bir mü'mine farz olan ibadetler gibi bundan da sorguya çekileceklerdir.
İsimsiz kahraman diye andığımız hocahanım herhalde bu sorumluluktan kurtulmanın ve elinden geleni yapmış olmanın gönül rahatlığı, huzuru ve mutluluğu içindedir. Bu dünyada ona bunlar yetsin; ahirette ise Allah'ın ona hazırladıklarını ne gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş, ne de beşer hayali onlara erişebilmiştir.

BİR NOT: Bir köyümüzde her yıl yaz Kur'ân kurslarına (câmilere) giden çocuk sayısı bu yıl üç misline çıkmıştır. Bu artışta köy imamının veya bir başkasının özel gayreti olmamıştır. Yalnızca yasaklama teşebbüsü bu artış için yetmiş ve artmıştır.

 


 

İSLÂMÎ EĞİTİMDE ÇEVRE MESELESİ
Bir dine inanan kimsenin onu öğrenme, öğretme, benimsetme ve yaşama imkanı bulması, bu konularda maddi ve manevi engellerle karşılaşmaması, din ve vicdan hürriyetinin en önemli unsurlarındandır. Örnek olarak Türkiye'de yaşayan bir Müslüman'ı ele alalım; Müslüman dinini öğrenmek ister, çocuklarına ve eğitiminden sorumlu olduğu kimselere bunu öğretmek ister, öğrendiği dine uygun olarak yaşamak ister, çocuklarının da kendisi gibi inanmasını, Allah Teâlâ'ya kulluk etmesini, bunun için uygun eğitimi almasını arzu eder; bunları ister çünkü dini ve vicdanı kendisini buna mecbur etmektedir. Türkiye'de -İmam-Hatip Liseleri hariç- hiçbir okulda yalnızca İslâm dini öğretilmez, kısmen öğretilse bile İslâmî iman, ibadet ve ahlak eğitimi verilmez. Anayasa'da "isteğe bağlı din eğitimine" yer verilmiş olmasına rağmen bu eğitimi verecek kurumlar ve araçlar devlet tarafından oluşturulmamıştır, sivil kurum ve kuruluşlara da din eğitimi verme imkanı tanınmamıştır. Diyelim ki, bir kısım Müslümanlar özel imkanlar bularak, istinaî yollara başvurarak çocuklarına İslâmî eğitim vermeye muvaffak oldular; onların da karşısında, bu eğitim için hiç de müsait olmayan bir çevre (mahalle arkadaşları, okullar, medya, san'at, sokak ve dini kuralların çiğnendiği, hiçe sayıldığı hayat alanları...) vardır. Suudî Arabistan ve İran örneklerinde olduğu gibi bütün eğitim çevresi mecburi olarak İslâmî eğitime uygun hale getirilse bile bu uygulamanın da birçok problem doğurduğu görülmektedir. Ayrıca bugün dünya öylesine küçülmüş, iletişim o kadar kolay ve yaygın hale gelmiştir ki, resmi ve herkese açık alanlarda duruma hakim olunsa bile insanların özel mekanlarında dünyaya açılmalarını önlemek nerede ise imkansızdır. Müslüman dünyayı durduramaz, çevreyi kontrol edemezse, bunları yapamayınca da binbir emek ile yaptığı devamlı yıkılır, su üzerine yazmışcasına yazarken silinirse ne yapacak, mevcut çevre içinde İslâmî eğitimi nasıl verecektir? İslâmî devlet ve düzen taleplerinin önemli sebeplerinden biri de işte bu gerilimdir, çıkmazdır, sıkıntıdır, paradokstur.
İslâmî eğitim bakımından uygun çevreyi oluşturmaya çalışırken ülke veya dünya içinde gettolaşmak nasıl sakıncalı ve belki de imkansız ise genel ahlak ve edep kavramını unutmak, ferdin özgürlüğüne ağırlık verirken milyonların bağlı bulunduğu değerler sistemini çökertecek ihlallere imkan vermek, hatta teşvik etmek de o kadar sakıncalıdır. Kur'ân-ı Kerim'in ifadesine göre "insan nefsi serbest bırakıldığında dince kötü olana çeker, meyleder, götürür." Dinin insandan talepleri ham nefsin istemediği şeylerdir, dinin yasakladıkları ise eğitimsiz nefse hoş gelen nesneler, davranışlar ve ilişkilerdir. Kendisine İslâmî eğitim verilecek olan süje, cazibesi birbirine eşit olan A ile B karşısında değildir, A dince iyi, doğru ve güzeldir, fakat işin başında - uygunsuz çevrede ise devamlı olarak - ona meyil ve itibar edilmez, B ise dince kötü, yanlış ve çirkindir, fakat nefse cazip gelmekte, uygun olmayan eğitim çevresinde teşvik görmektedir. Bu dini ve sosyo-psikolojik gerçek karşısında İslâmî eğitim verecek olan kimseye çevrenin yardımcı olması, en azından işini zorlaştırmaması gerekir. Bunun da yolu genel edep ve ahlak kavramını, Türkiye gibi ülkelerde İslâm'ı da kaale alarak oluşturmaktır.
Durum ne olursa olsun bugün çocuklara ve gençlere İslâmî eğitim vermenin önünde önemli güçlükler ve engeller vardır. Bu güçlüklerin başında ise müsait olmayan çevre gelmektedir. Böyle çevrelerde İslâmî eğitimi başarıya ulaştırabilmek için Müslümanlar'ın şu tedbirlere başvurmaları yardımcı olabilir:
1. Aynı değerleri paylaşanların birbirlerine yakın oturmaları ve aralarında dostluk, hısımlık ilişkileri kurmaları. (Bunun amacı gettolaşmak değildir, çevreyi nisbeten kontrol altında tutmak ve mikrobu bünyenin yeneceği ölçüde vermektir. Tasavvufta kullanılan bir terim ile ifade etmek gerekirse "halvet der encümen: kalabalık içinde yalnızlık" halini elde etmek, olumsuz etkilenmeden kurtulup olumlu etkileme imkanına kavuşmaktır.)
2. Anaokulundan üniversiteye kadar özel okullar açmak, çocuklara buralarda hem kaliteli öğrenim yaptırmak, hem de değerlerimize yabancılaşmalarını engellemek.
3. Medya, san'at, eğlence gibi alanlara el atarak İslâmî eğitime uygun çevreler oluşturmaya çalışmak.
4. Sivil toplum örgütlerini kullanarak milli, dini değerlerimize ters düşen, geleneğimizde günah ve ayıp sayılan ilişki ve davranışların sanat ve medya vasıtasıyla teşvik edilmesini, yayılmasını, bunlara karşı umursamazlık kazanılmasını engellemeye, ayıpların ve günahların özel mekanlarda olmasını ve kalmasını sağlamaya çalışmak.
5. Çocuklara dünya hayatlarını ve mutluluklarını sağlayacak bir öğretim, eğitim ve iş vermeyi önemsemek kadar İslâmî eğitim vermeyi de önemsemek, hatta buna öncelik vermek. Onlara şefkatle, anlayışla, hikmet ve basiretle yaklaşmak, sevmeyi ve sevdirmeyi bilmek.
6. Kamu alanını dindarlardan arındırma niyet ve eylemlerine karşı usûlüne uygun ve etkili mücadelede bulunmak.