TÜRKÇE KUR'ÂN OLUR MU?
Bugünlerde Kur'ân'ın ve ezanın Türkçeye çevrilmesi, ibadetlerde Türkçe okunması
konusu yeniden tartışma gündemine getirildi. Konuyu gündeme getirenler namazında
niyazında olan Müslümanlar değil; çünkü bunların gündeminde olan şeyleri
içlerinden biri olarak biz de biliyoruz. Bizlerin talebi halkımızın dünyada başı
dik olacak kadar güçlü olması, herkesin temel ihtiyaçlarının temin edilmesi,
-diğerlerine olduğu gibi- Müslümanca yaşamak isteyenlere de- inanma, ibadet
etme, öğrenip öğretme, işlerini ve işlemlerini Müslümanca yürütme ve gerektiği
kadar örgütlenme alanlarında- hürriyet verilmesidir. Ezan ve Kur'ân'ın
ibadetlerde Türkçe okunmasını isteyenler, anne ve babalarının cenazelerini
camiye getirip, mü'minler cenaze namazını kılarken uzaktan seyredenlerin, sonra
da dua edecek ve ölümü düşünecek yerde -onlara inat olsun diye- alkış tutanların
bir kısmıdır.
"Niçin istiyorlar?" sorusuna verilebilecek cevaplar arasında ikisini
önemsiyorum: a) Türk Müslümanlarını dünyanın diğer ülkelerinde yaşayan
Müslümanlardan ayırmak istiyorlar. b) Kur'ân-ı Kerim ibadetlerde asıl dilinde
okunursa Müslüman çocuklarının Kur'ân öğrenmeleri, bunun için hocaya gitmeleri
gerekir, hoca çocuklara Kur'ân öğretirken aynı zamanda din eğitimi verir,
ibadetlerde Kur'ân'ı Türkçe okutarak din eğitimini baltalamak istiyorlar...
Kur'ân-ı Kerim bin yıl öncesinden başlayarak yüzlerce defa başka dillere
çevrilmiştir. Bu çevirilerin yapılmasından maksat, Arapça bilmeyenlere İslâm'ı
anlatmak ve öğretmektir. Belki başka metinleri de ama özellikle Kur'ân'ı, söz ve
mânasından hiçbir unsuru zayi etmeden bir başka dile aktarmak mümkün değildir.
Yapılan çeviriler, çevirenin anladığıdır, yorumudur; bu sebeple de onlara "meal"
denilmesi tercih edilmiştir. Şu halde "yalnızca vahyedilen Arapça metin
Kur'ân'dır, hiçbir çeviri Kur'ân değildir". Allah Teâla "Kur'ân'ı Arapça olarak
indirdiğini" bildirmiş (Zümer: 39/289) ve namaz kılarken "Kur'ân'dan kolayımıza
gelen yeri" okumamızı istemiştir (Müzzemmil: 73/20), Hz. Peygamber (s.a.) de "Kitâb'ın
Fatihası okunmadan namaz olmaz" buyurmuştur. Bu bilgi ve emirler yanyana
getirildiğinde çıkan sonuç şudur: a) Kur'ân Arapçadır; b) Namazda, Arapça olan
bu Kur'ân'dan bir parça okunacaktır; c) Tercüme ve meal Kur'ân değildir, Arapça
okumayı öğrenmiş birisi namazda, başka dilden Kur'ân okuyamaz; d) Bir kimse yeni
Müslüman olur veya gayret etse bile Arapçaya dili dönmezse, geçici olarak,
Arapçadan ezberleyip okur hale gelinceye kadar başka dilden mânasını okuyabilir.
Anlamak, bilmek, inanmak ve yapmak için bir metni okuyan onun mânasını anlamak
mecburiyetindedir; bunlar anlamadan olmaz. Şiar, şuur, duygu sözkonusu olduğunda
anlama şartı ortadan kalkar. Ezan İslâm ümmetinin şiarıdır; işaret ve
sembolüdür. Nerede çan çalsa Hıristiyanlık ve nerede ezan okunsa Müslümanlık
akla gelir. Şiarlar değiştirilemez, değiştirme ümmetin bütünlüğünü bozar. Ayrıca
ezan beşerî bir metin de değildir, birden fazla sahabiye rüyalarında ilham, Hz.
Peygamber tarafından da tasdik ve tatbik edilmiştir. Namaz bir şuur, huzur,
huşu, duygu... hasılı ibadet halidir; bu halde anlamak ikinci planda kalır, buna
ihtiyaç duyulmaz. İhtiyaç duyanlar ayrıca mânasını öğrenirler ve mesela
Fatiha'yı asıl metninden okurken Allah Teala'nın bu sûrede ne dediğini de bilip
düşünebilirler.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Kur'ân'ın ibadetlerde Türkçe okutulmasına teşebbüs
edilmiş, fakat daha başlamadan vazgeçilmiştir. Ezan da 1932 yılında Türkçeye
çevrilerek cebren Türkçe okutulmaya başlanmış, Müslüman halkın gösterdiği tepki
ve aslına dönme konusundaki ısrarlı talep üzerine, 1950'den sonra, Hz.
Peygamber'in (s.a.) okuduğu ve öğrettiği metne dönülmüştür. Denenmişi tekrar
denemek ahmaklıktır.
Laik ve demokrat geçinenler şunu bilmelidirler ki, ezan ve Kur'ân'ın ibadette
Türkçe okunması için yapılacak baskılar, zorlamalar ve dayatmalar, çağdaş insanî
değerlere de aykırıdır.
FIKIHTA TÜRKÇE İBADET
Hayat pahalılığı gibi yetmiş milyon insanımızın tamamını ilgilendiren acil
problemler var, sosyal güvenlik ve sağlık gibi nüfusun önemli bir kısmını
ilgilendiren meseleler var, ülkemizin varlık ve bekasına yönelik dış tehditler
var; şu memleketi yönetsinler diye seçilmiş bir kısım adamlar ile onların
emrinde çalışsınlar diye tayin edilmiş bazı bürokratlar, bu önemli ve hayatî
meseleleri bir tarafa bırakmışlar bir kaşık suda fırtına koparmakla meşguller.
İdeolojik ve siyasî tartışmalarla günlerini geçiriyor, üstlerine vazife olmayan
şeyler ile iştigal ediyorlar. Türkçe ibadet de bunlardan biri. Laik bir ülkede
ibadetin dili yalnızca inananları ve ibadet edenleri ilgilendirir. Dileyen
ibadet eder ve istediği şekilde bu vazifesini yerine getirir, isteyen inanmaz
veya ibadet etmez; başkasının buna karışma hakkı yoktur. Bizde ise bir kısım
memurlar ve yöneticiler işi gücü bırakmışlar Müslümanların ezanları ve namazları
ile uğraşıyor, gariplik rekorları kırmak için yarışıyorlar. Kulağımıza gelen
haberlere göre din ilimleri ile meşgul olan bazı zevatı da sıkıştırmaya
başlamışlar, onlardan fetva almaya teşebbüs etmişler. Bu sebeple meselenin genel
durumunu daha önceki bir yazımızda açıklamıştık. Bu yazıda da Fıkıh'ta ibadet
dili konusunu ele almak istiyoruz.
Konunun müctehid imamlar (mezheb imamları) zamanında ele alındığı
anlaşılmaktadır. Muhtemelen Arap olmayan Müslümanlardan bazılarının (ilk olarak
İranlı bazı Müslümanların) Arapça okumayı öğreninceye kadar namazda Fatiha'yı
kendi dillerinde okuma uygulamaları (Serahsî, Mebsut, I/37) sonradan
fıkıhçıların gündemine girmiş ve tartışma konusu edinilmiştir. İslâm
müctehidleri ve bu arada meşhur dört fıkıh mezhebinin imamları arasında -Ebû
Hanîfe hariç- namazda Kur'ân'ın başka bir dilden okunmasını caiz gören bir alim
yoktur. Cevaz verilen husus, Arapça okumayı öğreninceye kadar -geçici olarak-
kendi dilinde okumasıdır. İmam Şafiî bunu da caiz görmemiş, namazını okumadan
kılar, demiştir. Ebû Hanife'ye gelince; Hanefî fıkıh kitaplarına göre o da, önce
namazda başka dilden Kur'ân okumayı caiz görmüş, sonra bu ictihadından geri
dönerek (İbnu'l-Humam, Feth, I/201) diğer müctehidlere katılmıştır; mezhebde
geçerli ve fetvaya dayanak olan hüküm budur. İmam'ın önceki ictihadı da mutlak
olmayıp şöyle bir şarta bağlı idi: "Okuyan, okuduğu dildeki sözlerin kesin
olarak Kur'ân âyetinin mânasını ihtiva ettiğini biliyorsa namazı sahih olur,
aksi halde (tefsirini okursa) sahih olmaz. Çünkü tefsirin (ve tefsiri
tercümenin) mânayı eksiksiz aktardığı kesin değildir." (Serahsî, 37). Ebu-Hanife'nin
ictihadından dönmeden önceki şartını, ictihadından döndüğüne dair rivayeti ve bu
rivayetin mezhebce benimsenmiş bulunduğunu gözönüne aldığımızda ona (Ebû
Hanife'ye) dayanarak da böyle bir fetva vermenin mümkün olmadığı ortaya
çıkmaktadır.
İktidarlar ve makamlar emanettir, onların sahibi millettir, milletin sesine
kulak vermeyenler, millî menfaati ön planda tutmayanlar emanete hiyanet etmiş
olurlar; hainlerin akıbeti ise dünyada ve ukbâda rezil ve perişan olmaktır.
FIKIHTA NAMAZIN DİLİ
Namazda farz olan kırâatin (Kur'ân'dan yeteri kadar okumanın) hangi dilden
olacağı konusu daha çok fıkıh usûlü kitaplarının "Kur'ân'ın tarifi" bahsinde ele
alınmıştır. Kur'ân-ı Kerim'in yalnızca mânasının ilâhî ve kutsal ve eşsiz (mu'ciz)
olmayıp lafzının da aynı niteliği taşıdığı konusunda ittifak vardır. Namazda
Kur'ân okunmasının farz olduğu konusunda da bir görüş ayrılığı yoktur. Kur'ân-ı
Kerim'de "namazda Kur'ân okunması emredilmiş" (Müzzemmil: 73/20), Kur'ân'ın
Arapça olduğu da bildirilmiştir (Yûsüf: 12/2; Şu'arâ: 26/195). Bu iki emir
yanyana getirildiği zaman çıkacak sonuç "namazda Kur'ân'ın vahyedildiği dilde
okunmasının farz olduğu"dur. Peygamberimiz de (s.a.) "Fâtihasız namaz olmaz"
buyurmuştur. Tercüme metin aynı olmadığına göre Fâtiha'nın tercümesini okuyan
Fatiha'yı okumuş sayılmaz.
Bu delillere dayanan bütün müctehidler, Arapça okuyabilen bir kimse için namazda
başka bir dilden kırâatin caiz ve geçerli olmadığında birleşmişlerdir. İmam Ebû
Hanîfe ise sonradan vazgeçtiği (rucû ettiği) rivayet edilen bir ictihadında
"Arapçayı okuyabilen bir kimse bile namazında Kur'ân'ı kendi dilinde okursa
namazı geçerli olur" demiştir. Ebû Hanîfe'nin bu ictihadının neye dayandığı,
delilinin ne olduğu kendisi tarafından açıklanmış değildir. Onun nâmına açıklama
yapan bazı fıkıhçıların ileri sürdükleri deliller ise zayıf bulunmuştur. Hanefî
mezhebi Ebû Hanîfe'nin değil, Ebû Yusuf ve Muhammed gibi diğer hanefî
müctehidlerinin de dahil bulunduğu çoğunluğun ictihadını benimsemiş, bu mezhepte
fetvâ buna göre verilmiş; bu hükümde kendi başına namaz kılan ile imam olan ve
cemaatle kılan arasında bir fark gözetilmemiştir.
Namazda kırâat meselesinin fıkıhtaki hükmü bundan ibarettir. Dinî ve ilmî
olmaktan ziyade siyasî, ideolojik ve pragmatik sebepler ve saikler yüzünden
namazda kıraatin Türkçe olmasını savunan bazı ilahiyatçılar, fıkıhta kırâat
konusunu açıklarken kasten bazı saptırmalar ve hileler yapmaktadırlar. Bunların,
bizim dikkatimize çarpan önemlilerini -işin doğrusuna işaret ederek- sıralamak
gerekirse:
1. Ebû Hanîfe'nin "başka dilde kırâati caiz görme" ictihadından rucû ettiği
yalnızca Nûh b. Meryem tarafından rivayet edilmiş değildir. Mesela Ebû Yusuf'un
öğrencilerinden Ali b. el-Ca'd de bunu rivayet etmiştir (Kurtubî, Tefsir,
16/149; Zemahşerî, 4/434). Yalnızca Nuh b. Meryem'i zikredip onun muteber bir
nakilci olmadığını isbatta hile vardır.
2. Serahsî Mebsût isimli eserinde Ebû Hanîfe'nin ictihadını naklettikten sonra
İmamın bunu mekruh gördüğünü de kaydetmiştir. Bunu nakletmemek, gizlemek
dürüstlüğe aykırıdır. Aynı eserde Selman el-Fârisî'nin Fâtiha'yı Farsça'ya
tercüme ettiği; Acemlerin, dilleri Arapça'ya yatıncaya kadar namazlarında bu
tercümeyi okudukları kaydedilmiştir. Bu ifade içinde geçen "dilleri Arapça'ya
yatıncaya kadar" kısmını halktan saklamak ilim ahlâkına sığmamaktadır. Arapça
okumaya dili dönmeyenlerin, alışıncaya kadar başka dilde okuyabilecekleri hükmü
zaten birçok müctehid tarafından benimsenmiştir. Serahsî, fıkıh usûlü ilim
dalında yazdığı Usûl'ünde de bu konuyu ele almış, özetle şu değerlendirmeyi
yapmıştır: Kur'ân-ı Kerim'in lafzı da mânası da eşsizdir (mu'cizdir, mu'cizedir),
benzeri yapılamaz. Bu konuda Hanefî imamlarının (Ebû Hanife, Ebû Yusuf ve
Muhammed'in) ittifakları vardır. Namazda okuma konusuna gelince; iki öğrenci
imama göre iki unsurun da (hem lafzın -ki bu Arapça'dır- hem de mânanın)
kırâatte bulunması gerekir. Tercümeden okunduğunda yalnızca mâna (unsurlardan
biri) bulunabilir, bu ise -Arapça okuyabilenler için- yeterli olmaz. Hocalarına
göre ise her iki unsur da kutsal ve eşsizdir, ancak biri (yalnızca mâna)
bulunduğunda namaz için yeterli olur; fakat Hz. Peygamber'in (s.a.) Sünnet'ine
ve asırların uygulamasına aykırı olduğu için tercümeden okumak mekruh olur (II,
282).
Serahsî, Mebsût'ta Ebû Hanîfe'nin rucû ettiğine temas etmemiş, fakat el-Mahît ve
el-Câmi'u's-sağîr şerhinde rucû ettiği rivayetine yer vermiştir (M. Sabrî,
Mese'eletü-Tercemeti'l-Kur'ân, s.29).
Serahsî'nin naklettiği Hz. Selman olayı, Peygamberimizin (s.a.) hayatında ve
O'nun izni ile cereyan etmiş olamaz. Çünkü "Acemler Selman'a yazarak istediler,
o da tercüme edip gönderdi..." deniyor. Acemlerin İslâm'a girmeleri Hz.
Peygamber'in irtihalinden sonra vukû bulmuştur.
3. El-Ensârî'nin Müselemmü's-sübût isimli usûl kitabı üzerine yazdığı "Fevâtihu'r-rahamût"
adını taşıyan şerhinde, Hasenü'l-Basrî'nin dostu Habîb el-Acemî isimli İslâm
büyüğünün, Arapça'ya dili yatmadığı, Arapça okuyamadığı için farz olan kırâati
Farsça okuduğu kaydedilmiştir. Bu ifadeyi nakleden bazı ilahiyatçıların "Arapça'ya
dili dönmediği için" kısmını atlamaları, hileli bir "uzun atlama"dır.
Fıkıh kitaplarında aradıklarını bulamadıkları için tarih ve seyahatname
kitaplarına başvuran bazı ilahiyatçılar buralardan, "tarihte, bazı bölgelerde,
Kur'ân'ın namazda tercümesinden okunduğuna dair" bilgiler nakletmekte ve
tezlerine bunu delil kılmaktadırlar. Halbuki sahih ibadet konusunda, sahabe
devri sonrasına ait uygulamalar delil olmaz. Ayrıca bu uygulamanın, "Arapça'ya
dilleri dönmediği için ve geçici olması" ihtimali daima mevcuttur.
4. Meşhur Tefsirci Zemahşerî, Ebû Hanîfe'nin caiz görmesi konusuna şu önemli
açıklamayı getirmiştir: Ona göre bunun caiz olması, Arapça lafzın ihtiva ettiği
mânanın tam olarak başka dile aktarılmış olması şartına bağlıdır. Kendisi
Farsça'yı bilmediği için bunun olabileceği varsayımına dayalı bir fetva
vermiştir. Biz biliyoruz ki bu mümkün değildir; şu halde onun "caiz" demesi,
"caiz değil" demesine eşittir, bu mânaya gelmektedir (Dühân: 44/43. âyetin
tefsiri).
İşlerine gelmediği zaman fıkıh kitapları ve sahih mezhep fetvaları bir yana
sahih hadisleri bile kaale almayan, muteber saymayan kimselerin, dinî olmayan
sebepler ve sâiklerle karara ve hükme vardıkları bir konuyu isbat için fıkha
dönmeleri, mezhepte terkedilmiş bir ictihada sarılmaları, sıhhatini ve
detaylarını kontrol mümkün olmayan tarihî rivayet ve uygulamaları delil
göstermeleri ibret alınacak davranış örnekleridir.
İSLÂM'IN
EVRENSELLİĞİ VE TÜRKÇE İBADET
İslâm evrensel bir dindir
Kur'ân-ı Kerim Son Peygamber'i (s.a.), "Allah'ın elçisi ve peygamberlerin
sonuncusu" olarak takdim etmektedir (Ahzâb: 33/40). İlâhî Kitaba göre O
"âlemlere rahmettir" (Enbiyâ: 21/107), "Bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı
olarak gönderilmiştir" (Sebe': 34/28). Bu âyetlerin ilk muhatabı olan Hâtemu'l-enbiyâ
Efendimiz vazifesinin şuuru içinde hareket ederek İslâm davetini Araplara ve
Arap Yarımadası'na mahsus (özgü) kılmamış, dini bu dar çerçeve içinde tebliğ
etmekle yetinmemiş, İran, Habeşistan, Bizans, Mısır gibi o çağın dünyasının
bilinen kültür ve medeniyet merkezlerine mektuplar ve temsilciler göndererek
farklı din, renk, dil ve coğrafyadan olan insanları İslâm'a çağırmıştır. Kendisi
bu fani dünyadan ayrıldıktan sonra samimi ve sadık mensupları dünyanın dört bir
yanına yayılarak İslâm'ı tebliğ etmişler, Çin'den İspanya'ya kadar büyük bir
coğrafya üzerinde İslâm'ın tanınmasını, benimsenmesini ve yayılmasını
sağlamışlardır.
Bu apaçık âyetlere ve tarihî gerçeklere rağmen, önündeki ağacı görüp koca ormanı
göremeyen zihin miyopları gibi "Sen ancak uyarıcısın ve her bir kavmin de bir
yol göstericisi (hâdisi, rehberi) vardır" (Ra'd: 13/7) mealindeki âyete
takılarak Peygamberimizin elçiliğini ve İslâm'ın kapsamını daraltmaya, Araplara
özgü kılmaya yeltenenler büyük bir gaflet ve yanılgı içindedirler.
Peygamberimizin Kur'ân'da sayılan vasıfları ve özellikleri âyetlerin
bağlamlarına, işlenen konulara uygun olarak serpiştirilmiştir. "Uyarıcılık"
vasfının zikredildiği âyet, ahireti inkâr eden ve Peygamber'e Rabbinden,
kendilerini inandıracak bir mucizenin gelmesini isteyen kâfirlere cevap olarak
gönderilen ayetler arasında indirilmiştir. Bu âyetler bağlamının ifade ettiği
mâna şudur: "Peygamber insanları hidayete getiremez, onun vazifesi tebliğ etmek
ve uyarmaktır. Bu kavme olduğu gibi bundan önceki kavimlere de hidayet
rehberleri, yol göstericiler gönderilmiştir. İnsanlar hür iradeleriyle o hidayet
rehberlerine uyarlarsa doğru yolu bulurlar, uymazlarsa doğru yoldan sapmış
olurlar". Şu halde Son Peygamber'in gönderildiği kavme bir uyarıcı, bir de
hidayet rehberi gönderilmiştir. Bu kavim/kavimler İslâm'ın ilk muhatapları
olmaları itibariyle Araplar'dır, İslâm'ın evrenselliği itibariyle de mîlâdî 610
yılından itibaren bütün dünya insanlığıdır. Gönderilen uyarıcı Hz. Peygamber
(s.a.) olduğuna göre hidayete götüren, rehber olan (hâdî) kimdir veya nedir?
Kur'ân-ı Kerim'de yüzlerce âyette bu sorunun cevabı şöyle verilmiştir: "Hâdî
Allah'tır, insanları -iradelerini değerlendirerek- saptıran veya doğru yola
kavuşturan O'dur, O istemedikçe -peygamberler dahil- hiçbir kimse bir başkasını
doğru yola getiremez, iman etmesini sağlayamaz. Allah Teâlâ'nın yol
göstericiliği ve hidayet rehberliği, peygamberleriyle gönderdiği kitaplar
vasıtasıyle olmaktadır. O'nun bütün kitapları doğru yolun rehberleridir (hüdâ,
hâdî), doğru yolun adı İslâm'dır, bütün peygamberler kavimlere (Allah'ın
kullarına) onu tebliğ etmişler, hayatını ona göre yaşayanları müjdelemişler,
sapanları ise uyarmışlardır. Hâtemu'l-enbiya da (s.a.) aynı hidayetin temsilci
ve tebliğcisidir (En'âm: 6/84-90). Kendisi örnektir, uyarıcıdır, müjdeleyicidir,
hidayetin şahididir, dâvetçisidir, insanlığın ufkunu aydınlatan ve açan ışıktır;
onunla gönderilen rehber (hâdî ve hüdâ) Kur'ân'dır, muhatabı da bir kavim değil,
bütün insanlıktır. Son Peygamber'den (s.a.) sonra ulusal veya evrensel bir
peygamber daha gelmeyecektir. Hangi sosyal ve siyasî ölçütlere göre bölünürlerse
bölünsünler bütün insanlığın son peygamberi, "öncekilerin getirdikleri dinlerin
özünü tasdik ve teyid eden" Muhammed Mustafâ'dır (s.a.).
Evrensel İslâm'ın Mensupları
Evrensel bir din olan İslâm'ın mensuplarına Arapça'da "Müslim" denir, bu kelime
Türkçemize "Müslüman" olarak geçmiştir. Müslümanlık aynı zamanda bir kimliktir;
bu kimliği taşıyanlar, dil, renk, vatandaşlık, coğrafya, sosyal sınıf, millî
kültür, etnik özellikler üstünde bir birliğin üyeleridirler; bu birliğin adı
"İslâm Ümmeti"tir. İslâm ümmetini (Müslümanlar bütününü) diğer din ve ideoloji
mensuplarından ayıran ve tanınmalarını sağlayan işaretlere, sembollere,
belliklere "şi'âr, çoğulu: şe'âir" denir. Müslümanları birbirine bağlayan ve
gruplara göre farklı olan tabiî, sosyal, siyasî, coğrafî... bağlar vardır. Bu
bağlar ümmet birliğine, dolayısıyla İslâm'a aykırı olmadıkça meşrudur, çoğu
teşvik de edilmiştir. Ancak bütün bu bağların üstünde olan, onları destekleyen,
kontrol eden ve aşan bağ "dindaşlık bağıdır", Müslüman kimliğinin temsil ettiği
ilişkidir. Kur'ân'a göre bu ilişkiyi ifade eden ve yönlendiren temel kavramlar
"kardeşlik, velâyet (birbirinin velisi, koruyucusu, temsilcisi, tarafı olmak),
yardımlaşma, dayanışma, hep birden Allah'ın ipine sarılma"dır. Müslümanlar bu
kavramları hayatlarını yöneten ve yönlendiren kurallar haline getirmedikçe
ümmeti oluşturamazlar, ümmeti oluşturmadıkça da güçlü olamaz, diğer kültür ve
medeniyetlere alternatif olacak çağdaş İslâm Medeniyetini dünyaya takdim
edemezler. Tarihte oluşturulan İslâm medeniyeti ne Arab'a, ne Acem'e, ne Türk'e,
ne de başka bir kavme aittir. O, bütün Müslüman kavimlerin ortaklaşa
oluşturdukları ve katkı sağladıkları "Müslümanlar medeniyeti" veya "İslâm
medeniyetidir".
İslâm'ın Şiarları
Yukarıda tanımı geçen şiarlar, Müslüman kavimlerden, uluslardan, gruplardan
birine veya birkaçına değil, bütün Müslümanlara (ümmete) ait şiarlar, semboller,
işaretler ve belliklerdir. Onlar kimliklerdeki vatandaşlık sembollerine
benzerler, bir kimsenin kimliğinde TC kelimesi veya ay-yıldız işareti
görüldüğünde onun Türk ve TC vatandaşı olduğu anlaşılır; bir kimsede, gurupta,
kurumda, yerleşim bölgesinde... İslâmî şiarlar görüldüğünde veya işitildiğinde
de o kimsenin, o şeyin ve orasının Müslüman olduğu, İslâm'a ait bulunduğu
anlaşılır. İslâmî şiarlar için verilen listelerde şunlar zikredilmektedir:
Besmele, selam, dinî günler ve bayramlar, ezan, kıble, cemaatle namaz, Cum'a
namazı, cami, minare, Kur'ân, Hac ibadeti, Peygamber'in (s.a.) Sünnet'i.
Şiarların Korunması
Kur'ân-ı Kerim'de -yer yer bazıları zikredilerek- İslâmî şiarların korunması
önemsenmiş ve emredilmiştir (Bakara: 2/158; Mâide: 5/2; Hac: 22/32, 36). Fıkıh
ve siyaset-i şer'iyye kitaplarında, ezan, cemaatle namaz gibi şiar-ibadetleri
toptan terkeden bölgelerin, cebrî tedbirlerle uygulamaya zorlanabileceklerinden
bahsedilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.), içlerinde Müslümanların bulunup bulunmadığı bilinmeyen bir
bölgeye (dâru'l-harbe) sefer ettiğinde uygun bir yerde konaklar ve sabah
namazının vaktini beklerdi, vakit gelince ezan sesi duyulursa oraya baskın
yapılmazdı, duyulmaz ise orada oturanların Müslüman olmadıklarına hükmedilir ve
buna göre davranılırdı. (Buhârî, Ezan, 6). Bu tarihî vakıa, meselâ ezanın İslâmî
sembol olma özelliğine açıklık getirmektedir.
İslâmî şiarlar belli bir kavme (ulusa, guruba) mahsus olmadığı, bütün
Müslümanlara (ümmete) ait bulunduğu için bunların korunması, dilin ve şeklin
korunmasına bağlıdır. Dil ve şekil değiştirildiği zaman şiar değişmiş, belli bir
grubun malı olmuş olur. Şiarı koruma emri gerçekleştirilmiş, yerine getirilmiş
olmaz.
Başlıca İslâmî şiarlar ve özellikleri
1. Besmele
"Bismillâhirrahmanirrahîm" Hz. Peygamber'e vahyedilmiş bir cümledir, Fatiha
sûresine dahil bir âyettir, diğer sûrelerin başlarında birer âyet olarak
tekrarlanmıştır, Peygamberimiz tarafından mü'minler "Her önemli işe başlarken
besmele çekmeye" teşvik edilmişlerdir. Bu özellikleri besmeleyi bir şiar haline
getirmiştir; bütün dünya Müslümanları onu, Hz. Peygamber'in ağzından çıkan
şekliyle söylerler ve okurlar. Besmele başka bir dile çevrilerek söylendiğinde
ümmetin birlik ve bütünlüğüne katkı yapan şiar özelliğini kaybeder.
2. Selam
Selamın nasıl alınıp verileceği Kur'ân'da (Nur: 24/27; Nisa: 4/86...) ve birçok
hadiste açıklanmış ve selamlaşma teşvik edilmiştir. Selam "Selâmunaleyküm" veya
"es-selâmu aleyküm" şeklinde verilir, "ve aleykümüsselâm", "aleyküm selam" gibi
cümlelerle de alınır, karşılanır. Bu şekliyle selam, ümmetin şiarı olmuştur.
Dünyanın neresinde bu selamı birisinden duysanız onun Müslüman olduğuna
hükmedersiniz. Bu cümlelerle selamlaşanlar arasında bir sıcak ilişki kurulur.
Selam başka dillere çevrilirse şiar özelliğini kaybeder.
1960'lı yıllarda, bugün Kur'ân için yürütülene benzer bir kampanya yürütülmüş,
sokaklara "Arabın selamını bırak, Türk'ün günaydınını kullan" benzeri pankartlar
asılmıştı. Hastalık âmili, bünyeyi zayıf bulduğu/zannettiği zaman derhal işine
dönmekte, tahribatına devam etmektedir. Bünyeyi etkiye açık hale getirebilmek
için istismar edilen duygulardan biri de "miliyetçilik duygusudur". Buradaki
yanılgıyı bir alan araştırması değerinde ortaya koyan meşhur anekdota burada yer
vermenin zamanıdır. Bu anekdot, Anadolu'dan hacca gidip dönen bazı
vatandaşlardan defalarca duyulmuştur. Vatandaşlar şöyle diyorlar: "Bu arapların
işine akıl ermiyor; selamı bizim gibi Türkçe alıp veriyorlar, namazı bizim gibi
Türkçe kılıyorlar, Kur'ân'ı bizde olduğu gibi Türkçe okuyorlar, sıra konuşmaya
gelince işi karıştırıyorlar, anlaşılmaz şeyler söylemeye; (yani Arapça
konuşmaya) başlıyorlar". Evet kendileri bir millete mensup bulundukları halde
bir üst kültür olarak İslâm Ümmetine bağlı bulunan vatandaşlar, Arapça olduğu
halde İslâmî şiar haline gelmiş bulunan selamı ve Kur'ân'ı duyduğunda onu Türkçe
zannedecek/bilecek kadar onunla hemhal olmuşlardır (onu benimsemiş ve
içselleştirmişlerdir). Darısı diğer vatandaşların başına!
3. Dini günler ve bayramlar
Kavimlerin, bölge ve cemaatlerin, günümüzde ulusların her birine mahsus şenlik
ve bayram günleri vardır; bunların tarihî sebepleri, ihtiva ettikleri inançlar,
değerler ve semboller İslâm'a ters düşmedikçe dinî bakımdan sakınca yoktur; her
biri kutlanır ve yaşanır. Bunların yanında bir de bütün Müslümanların ortak
"dini günleri ve bayramları" vardır. Kandil geceleri, Ramazan ve Kurban
bayramları bunların en meşhur ve yaygın olanlarıdır. İşte bu günler ve geceler
ümmetin birliğinin hem destekleyici ve besleyicileri hem de işaret ve
nişanlarıdır. Bunların değiştirilmesi ve "ulusallaştırılması" mümkün ve caiz
değildir.
4. Ezan
Hz. Peygamber (s.a.) Medine'ye hicret ettikten sonra Müslümanlar rahatlık içinde
cemaatle namaz kılar hale gelmişlerdi. İlk günlerde ezan yoktu, namaz vakti
yaklaşınca mescitte toplanıyor, vaktin gelmesini bekliyorlardı. İhtiyaç üzerine
Müslümanları uyarıp namaza çağıracak bir usül arandı. Yahudiler gibi boru çalma,
Hıristiyanlar gibi çan çalma teklifleri yapıldı ise de bunlar Peygamberimizin
içine sinmedi. Sahabeden Abdullah b. Zeyd bir gece rüyasında iki parça yeşil
elbise giymiş, elinde çan bulunan bir zat gördü, namaza çağırmak üzere bu çanı
satın almak istedi, yeşil elbiseli zat "Sana bundan daha hayırlı bir yol
göstereyim" dedi ve bugüne kadar okuyageldiğimiz ezanı Abdullah'a öğretti.
Abdullah uyanır uyanmaz Resulullah'a koştu, gördüklerini anlattı, O da "Bu
gördüğün Allah'ın izniyle hak olan bir rüyadır" buyurup sesi daha gür olduğu
için Bilal'e öğretmesini söyledi, Abdullah ezanı Bilal'e öğretti. Bilal uygun
bir yere çıkıp ezanı okumaya başlayınca Hz. Ömer bir yandan elbisesini giyerek
heyecan içinde koşup geldi ve aynı rüyayı kendisinin de gördüğünü söyledi. (Şevkânî,
Neylü'l-evtâr, II, 37 vd. Tirmizî'den naklen). Peygamberimizin müezzinlerinden
Ebû Mahzûre de bu ezanı, Hz. Peygamber'in (s.a.) bizzat kendisine öğrettiğini
ifade etmiştir. (Müslim, Salât, 6).
Ezanın ortaya çıkışı ile ilgili sahih hadisler gösteriyor ki, ezan rüya ve ilham
yoluyla bir iki sahâbîye öğretilmiş, Peygamberimiz bunun ilâhî bir yoldan
geldiğini tasdik etmiş, benimsemiş ve sesi müsait bulunan ilk müezzin Bilal'e
okumasını emretmiştir. Başka müezzinler edindikçe de onlara bizzat kendisi bu
ezanı öğretmiştir. Şu halde Ezân-ı Muhammedî İslâm'dan önce Arapların bildiği
bir usul ve metin değildir. İslâm'dan sonra bulunup uygulanmıştır. Kaynağı da
ilâhîdir, nebevîdir (ilham edilmiş, Hz. Peygamber tarafından da benimsenmiştir).
İşte o tarihte bu metinle başlayan ezan onbeş asırdır bütün İslâm âleminde "aynı
şekilde, aynı metinle, aynı dilde" okunmuş, dili ve kavmiyeti ne olursa olsun
bütün Müslümanlar onu duyduklarında ezan olduğunu anlamışlar, gerekli tepkiyi
göstermişler, çağrıyı almışlardır. Ezanın dili değiştirilecek olursa onun şiar
olma özelliği kaybolur, ümmete ait olmaktan çıkar, Sünnet'e aykırı "ulusal ezan"
olur. Ezanı böyle bir değişikliğe uğratmak caiz değildir. Bazı fıkıh
kitaplarında bulunan "Başka dilde okunan ezanın ezan olduğu anlaşılırsa okunan
yeterli olur" cümlesi "başka dilde ezan okumanın caiz ve Sünnet'e uygun
olduğunu" ifade etmez, "böyle okunduğu takdirde ezan okunmuş olur, tekrar
okunması gerekmez" mânasına gelir. Ana dili ne olursa olsun bütün Müslümanlar 15
asırdır okunan ezanı anlamakta, bundan büyük bir haz duymakta, minarelerinden bu
ezanın eksik olmaması için Mevlâ'ya dua ve niyaz etmektedirler.
5. Kıble
Bütün Müslümanların namaz ibadeti yaparken yöneldikleri Kâbe'nin bulunduğu Mekke
şehrinin coğrafi yeri/yönü Müslümanların kıblesidir. Kıbleye yöneliş hem
Allah'ın birliğini hem de ümmetin bütünlüğünü işaretlemekte ve temsil
etmektedir. Kâbe bir tanedir, kıble de tektir, birden fazla "ulusal kıbleler"
olamaz.
6. Cuma namazı
Cemaatle kılınan cuma namazı bir bölgede yalnızca Müslümanların bulunduklarını
değil, aynı zamanda orasının bir İslâm bölgesi, beldesi, ülkesi olduğunu
gösterir. Günümüzde bazı Batı ülkelerinde de izin verildiği için cuma namazı
kılınmaktadır; bu da oralarda bir cemaat teşkil edecek kadar Müslümanın
bulunduğuna delil teşkil etmektedir. Cuma namazı aynı zamanda İslâm ümmetinin
haftalık bayram namazıdır.
7. Cemaatle namaz
Hz. Peygamber (s.a.) cemaatle namazı teşvik etmiş, erkekler için ise -mazeret
dışında- âdeta mecbur kılmıştır. Cemaatin fertleri Müslümanlardır, cemaat olmak
için Müslüman olmak yeterlidir; bunun dışında bir âidiyet şartı yoktur; bu
sebeple Müslüman, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun ezanı duyunca, bir
mazereti yoksa camiye gelir ve cemaate katılarak namazını kılar. Namaz ibadeti
Türkçe yapılmaya kalkışıldığı takdirde bu bütünlük bozulur, cemaatle namaz
ulusal hale gelir, başka uluslardan olan Müslümanlar ona katılamazlar. Çünkü
onlara göre "bu namaz sahih değildir, Türkçe okuyan imamın arkasında namaz
kılınamaz". Türk Müslüman da başka dilde Kur'ân okuyarak namaz kılan imama
uymaz; çünkü buna göre de namazda Türkçe okumak gereklidir. Görülüyor ki ibadet
dili ulusal hale getirilince ümmet birliği bozulmakta, cemaat ruhu ve şuuru
zedelenmektedir.
8. Cami ve minare
Kilise nasıl Hıristiyanlığın, havra Yahudiliğin, ateşgede Mecûsîliğin şiarı
(bellik ve nişanı) ise cami ve minare de İslâm'ın şiarıdır. Kur'ân'ı okurken
uygulanan mûsıkî makamları, okuyuş tavrı, harflerin telaffuzu, anadilleri farklı
Müslümanlara göre az da olsa değişik olabilmektedir. Ama okunan aynı (Arapça)
Kur'ân'dır. Bunun gibi cami ve minare yapımında ve bu yapılara uygulanan
mimaride de uluslara ait farklı çizgiler, üslûp ve renkler bulunabilmektedir.
Ancak bu farklara rağmen, alt kültürü ne olursa olsun, bir Müslüman yapıyı
gördüğünde onun cami ve minare olduğunu anlar; çünkü temel şekil ve öz
değişmemiştir. Bu yapıların İslâm'a mahsus dinî yapılar ve semboller olduğunu
Müslüman olmayanlar da anlarlar ve bunların bulunduğu yerlerde ya halen veya
geçmişte Müslümanların yaşadıklarına hükmederler.
9. Kur'ân-ı Kerim
Hem lafzı (dili; harf, kelime ve cümleleri) hem de mânası Allah'a ait bulunan;
yani Allah tarafından Son Peygamber'e (s.a.) vahyedilmiş olan Kur'ân-ı Kerim
ümmetin bir başka şiarıdır ve Arapçadır. Onu başka bir dile çevirdiğimiz zaman
ortaya çıkan metin Kur'ân değil, onun çevirisidir. Yani mânasının bir kısmının
başka bir dilde ifadesidir; "bir kısmının ifadesidir". Çünkü hiçbir tercüme
Kur'ân âyetlerinin ihtiva ettiği geniş ve derin mânaların tamamını -tercüme
tekniğinde- bir başka dile aktaramaz. Onu gören, okuyan ve dinleyen Kur'ân
olarak telakki etmez (onu Kur'ân olarak kabul etmez), Kur'ân çevirisi olarak
bilir; çevrildiği dili bilmeyen -başka ulustan- Müslümanlar ise böyle bir kitabı
gördüklerinde veya içinden bir parçayı duyduklarında onu Kur'ân çevrisi olarak
da bilmezler ve anlamazlar. Durum böyle, gerçek de bundan ibaret olunca ulaşılan
sonuç şudur ki: Bütün İslâm âlemi için bir Kur'ân-ı Kerim vardır; bu da Hz.
Peygambere (s.a.) Arapça olarak vahyedilen ve asırlardır noktası değiştirilmeden
nakledilen Kur'ân'dır. "Hepiniz birden Allah'ın ipine sarılın ve asla ayrılığa
düşmeyin" (3/103) mealindeki ayette emredilen "birlikte sarılma" da ancak tek
olan Kur'ân'a sarılmakla gerçekleşir. Bir Müslümanın, dünyanın neresine giderse
gitsin, hangi ulus ferdinin elinde görürse görsün ve kim tarafından okunursa
okunsun kendi bildiği ve okuduğu Kur'ân'ı görmesi ve dinlemesi, Müslümanlar
arası birlik, dayanışma ve kaynaşma için eşi bulunmaz bir bağ, vasıta, durum ve
sâiktir. Kur'ân-ı Kerim Mekke ve Medine'de Arapça olarak vahyedilmiştir, ancak
-belli dönemlerde de olsa- Mısır'da en güzel okunmuş, Osmanlı ülkesinde en güzel
yazılmıştır. Yavuz Sultan Selim Mukaddes Emanetleri İstanbul'a getirdiği zaman
bunları yerleştirdiği özel dairede, birisi kendisi olmak üzere kırk hafıza
Kur'ân tilaveti başlatmış, "burada Kur'ân ve minarelerde Muhammedî ezan"
okunduğu müddetçe devletin payidar olacağına inanılmıştır.
İslâmî şiar olan Kur'ân, Arapça Kur'ân'dır. İbadette (namazda) okunacak Kur'ân
Arapça Kur'ândır; çünkü başka dilde Kur'ân yoktur ve olamaz. Ancak bu hususlar
anlamak ve yaşamak için Kur'ân'ın mânalarını başka dillere çevirmeye, o dillerde
âyetleri açıklamaya engel değildir. Her Müslüman ulusun bilenleri, Kur'ân-ı
Kerim'i kendi dillerinde açıklarlar, aslını anlamayanlar da bu meal ve
açıklamalardan yararlanır, kendi kabiliyetleri ve bilgileri çerçevesinde anlar
ve istifade ederler. Lâkin bu arada bir şiar olarak Kur'ân'ın tekliğinin
korunması ve ibadet dilinin Kur'ân dili olması zaruridir; İslâm birliği, ümmet
bütünlüğü, ibadette okunan şeyin Kur'ân olması, yapılan ibadetin (namazın) sahih
olması için zorunludur.
11. Hac ibadeti
Mekke'de hac ibadeti ile ilgili mekânlar, bu ibadet yerine getirilirken giyilen
elbiseler, yapılan merasimler ve ibadet-fiiller aynı zamanda İslâmî
sembollerdir. Yalnız Müslümanlara ve bütün Müslümanlara aittir, onları tanıtır,
tanıştırır, kaynaştırır. İhrama girmiş her ulustan Müslümanlar hac ibadetini
yaparken "Rableri, dinleri, kıbleleri, ibadet dilleri, Kitapları, Peygamberleri
bir olan" büyük bir insan topluluğunun, muhteşem bir camianın bir ümmet teşkil
edişini görür ve yaşarlar. Orada insanların bir bütüne ait olduklarını
hissetmeleri ve bu aidiyeti yaşamaları için alıp verdikleri selam, namaza
çağıran ezan, cemaat olup kıldıkları namaz, namazda dinledikleri tek Kur'ân,
hepsinin birden yöneldiği tek kıble (Kâbe) ve hep birden saygı gösterdikleri
aynı mukaddesler yeterli olmakta, dil ve alt kültür farkları bu birlik ve
bütünlüğe zarar vermemektedir.
12. Peygamber Sünnet'i
Ahlâkı Kur'ân, yaşayışı ve davranışı en güzel örnek olan Fahr-i Kâinât'ın (s.a.)
hem maddî, hem de manevî ve ruhânî hayatı Müslümanlar için rehberdir, hayat
programıdır. Müslümanlar O'nun izinden gidenlerin Allah sevgisine
ulaşacaklarına, Allah rızası ile kucaklaşacaklarına inanır, bu sebeple Sünnet-i
Seniyyeye (O'nun örnek davranışlarına) sarılırlar. Dünyanın neresine gitseniz,
alt-kültürleri farklı Müslümanlarda ortak bir başka unsur olarak Sünnet'i görür
ve bulursunuz. Müslümanların kılık ve kıyafetlerinden beşerî ilişkilerine,
günlük hayat ve alışkanlıklarına kadar birçok alanda O'nun Sünnet'inin "ortak"
izlerini farkedersiniz. Sünnet'in birçok parçası ümmetin şiarı haline gelmiş,
onun bir başka yapıtaşını teşkil etmiştir.
Bütün bu şiarların ırkçılık ve Arapçılıkla hiçbir ilişkisi yoktur. İslâmî
şiarların çoğu, İslâm öncesi Arapların inanç, âdet ve alışkanlıklarına
aykırıdır, onları değiştirmiş, kavmiyeti aşan bir câmianın sembolleri olarak
yerlerini almıştır. "Aralarında tanışma ve fazilette yarışma olsun diye küçük
büyük sosyal guruplara ayrılmış insanlık camiasının Müslüman kesimine ait"
şiarlardır. Bu camiada üstünlük ölçüsü ahlâk ve fazilettir. Hiçbir kavmin diğeri
üzerinde peşin üstünlüğü yoktur. Üstünlük fazilet yarışında elde edilecek; onun
da semeresi bütün insanlığa paylaştırılacaktır.
TERAVİH NAMAZI
"Terâvîh", dinlenmek için oturmak ve dinlenmek mânasına gelmektedir. Bu isimle
kılınan namazın dört rek'atında bir dinlenmek âdet olduğu için ona terâvîh
denilmiştir. Fıkıh ve hadîs kitaplarında bu namaz "kıyâmu-Ramazân: Ramazan
gecesi namazı" ismiyle de anılmaktadır.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) İslâm'dan sonra, hayatı boyunca her gece -beş vakit
namaz dışında- vitir ile beraber on bir rek'ata kadar varan namaz kılmış,
ümmetini de buna teşvik etmiştir. Gecenin üçte biri geçtikten sonra kılınması
tavsiye edilen bu namaza "teheccüd" namazı denilmektedir. Efendimiz, Ramazan
gecelerine mahsus olmak üzere bir nafile (farz ve vacib olmayan) namaz daha
tavsiye etmiş, bu namazı Allah rızası için kılan mü'minlerin geçmiş günahlarının
bağışlanacağı müjdesini vermiştir. O, adına terâvîh denilen bu namazı tavsiye
etmekle kalmamış, kendisi de birkaç gece mescidde, sekiz rek'at olarak
kılmıştır. Halkın kendisine uyarak bu namaza katıldıklarını ve arkasında
kıldıklarını görünce üçüncü veya dördüncü gece -bu namazı kılmak üzere- mescide
gelmemiş, sebebini de "Devam edilirse farz olabilir" şeklinde açıklamıştır.
Erkek ve kadın Müslümanlar için Sünnet olan terâvîh namazının rek'at sayısı
sınırlanmamış, mü'minlerin imkân ve isteklerine bırakılmıştır. Sekiz rek'atını
Peygamberimizin kıldığı bilindiği için buna "Sünnet", geri kalanına da -yukarıda
geçen teşvik sebebiyle- müstehab denilmiştir.
Başlangıçta mü'minler, kimi tek başına, bazıları küçük cemaatler oluşturarak bu
namazı sekiz, yirmi, yirmiüç, otuzaltı, otuzdokuz... rek'at olarak kılmışlardır.
Hz. Ömer hilafeti döneminde sahabe ile istişare ettikten sonra -farz kılınması
ihtimali de ortadan kalktığından- terâvîhin mescitte, cemaatle kılınmasının daha
iyi olacağına karar vermiş ve bunun için bir de imam tayin etmiştir. Üç Raşid
Halife zamanında bu namaz yirmi rek'at olarak kılınmış, günümüze kadar da İslâm
dünyasında daha çok bu rakama riayet edilmiştir. Bu tarihî vakıayı ve bilgileri
bir araya getirip değerlendirdiğimiz zaman ortaya çıkan sonuç şundan ibarettir:
1. Terâvîh namazı birileri tarafından uydurulmuş bir namaz değildir; onu Hz.
Peygamber kılmış ve ümmetine de tavsiye etmiştir.
2. Efendimizin sekiz rek'at kıldığı, fakat daha fazlasını menetmediği, bilakis
teşvik ettiği; başlangıçta Medîne'de yıllar boyunca yirmi hatta otuz dokuz
rek'at kılındığı sabittir.
3. Bu namazın tek başına veya cemaatle evde kılınması da caiz olmakla beraber
camilerde kılınması daha efdaldir (sevaplıdır).
4. Terâvîh yalnız erkeklere değil, kadınlara da Sünnet'tir. Kadınlar camilerde
erkeklerin arkasında saf tutarak bu namazı kılabilirler. Hz. Ali zamanında
yapıldığı gibi onlara bir imam tayin edilerek ayrı cemaat olmaları da caizdir.
5. Bütün Sünnet ve nafile (farz ve vacib olmayan, Hz. Peygamberin kıldığı ve
teşvik ettiği, sayısını belirlediği veya serbest bıraktığı) namazları kılmak
mü'minlere maddî ve manevî faydalar sağlar, ahiret azığı demek olan sevap
kazandırır. Yorgunluk, meşguliyet vb. sebeplerle kılmamak ise günah değildir.
6. Bugüne kadar terâvîh namazı böyle bilinmiş ve kılınmıştır. Kâbe'yi yeni
keşfetmiş gibi hava atmaya, üslûp kullanmaya ve kafa karıştırmaya hiç gerek
yoktur.
7. Medyanın okuyucu ve seyircisini arttırmak için kullanmadığı değer,
harcamadığı kıymet kalmamıştır. Ramazan ayında da dinimizi harcamaya
başlamışlardır. Medyatik şahısların, din adına boy gösterip konuşanların samimi
olanı olmayandan ayırmak ve oyuna gelmemek gibi bir sorumlulukları daha vardır.
BAŞÖRTÜSÜ KUR'ÂN'DA VARDIR
"İslâm'da başörtüsü vardır" diyecek yerde "Kur'ân'da vardır" dememizin sebebi, "Kur'ân'da
olmayan İslâm'da da yoktur" diyenlere itiraz payı/fırsatı bırakmamaktır. Doğrusu
ise "Kur'ân'da, Sünnet'te, ictihadda ve ictihadların birleşmesi ile meydana
gelen icmâda var olanın İslâm'da da varolduğu" hükmü ve kaidesidir. Son günlerde
meşhur deyişle 'it izi kurt izine karıştı', her kafadan bir ses geliyor.
Cehaletten cesaret alanlarla bilgisini "nefsânî arzularına, menfaatine,
taassubuna, peşin hükmüne" kurban edenler, Müslüman halkımızın kafasını
karıştırıyorlar. Hergün bir mücevher yumurtluyor, sonra bunun üzerine oturarak
fitne ve fesat civcivleri çıkarmaya çalışıyorlar. Ortaya attıkları yeni iddia
-daha doğrusu yeniden ısıtıp sofraya getirdikleri temcit pilavı- "başörtüsünün
Kur'ân'da bulunmadığı, başın ve saçın açılmasında dinî bir sakınca olmadığı"
hükmüdür. Halbuki biraz Arapça bilenler, Nur sûresinin ilgili ayetinde (24/29)
geçen "hımâr" (çoğulu humûr) kelimesinin "başörtüsü ve baş dahil vücudun üst
kısmını kapatan örtü" mânasına geldiğini bilirler. Bu âyet gelmeden önce
başlarındaki örtünün öndeki iki ucunu omuzlarından arkaya atan, boyunlarını ve
gerdanlarını açıkta bırakan kadınlara "böyle yapmayın, bu iki ucu göğsünüzün
(elbisenizin yakasının, gerdanınızın) üzerinden bağlayın" emrinin verildiğini de
bilirler. Hadis okuyanlar, bu âyet gelince mescitte bulunan Ensar kadınlarının
-ilâhî emri geciktirmeden yerine getirmek üzere- etekliklerini yırtarak
başlarını, boyun ve gerdanlarını bununla bağladıklarını; keza Hz. Peygamber'in
(s.a.) "Ergenlik çağına gelmiş bir kadın başörtüsü giymedikçe Allah onun
namazını kabul etmez" buyurduğunu da bilirler. Bunları bilmeyenlerin fetva verme
hakları yoktur. Bilip de bilmezden gelenlerin, güneşi nefsânî balçıklarıyla
sıvamaya kalkışanların ise hesap günü gelip çatmadan akıllarını başlarına
almaları gerekir.
Bu vesile ile konuyu bir daha özetlemekte fayda görüyoruz:
Nur sûresindeki âyetlerde kadınların avret (örtmeleri gereken) yerleri
açıklanmış, hadisler de bu açıklamayı tamamlamıştır. Örtme, kapatma emri ve
yabancıya (nâmahreme) gösterme yasağının, kadın başını ve saçını da içine alıp
almadığı bütün devirlerde konuşulmuş, sorulmuş ve başın ve saçın avret olduğu,
kapatılması gerektiğinde ittifak edilmiştir (icmâ meydana gelmiştir). Bizim
tesbitimize göre sahâbeden günümüze kadar her asırda yapılan ve kısmen yazılan
tefsirlerde hür, Müslüman kadınların el, yüz ve ayakları hariç, bütün
vücutlarının avret olduğu, örtülmesi gerektiği konusunda sözbirliği ve görüş
beraberliği vardır. Baş dahil avret yerlerinin örtülmesinin farz, açılmasının
haram olması hükmü, açıklayıcı hadisler yanında bilhassa Nur sûresindeki âyete
ve bu âyetin şu üslûp özelliğine dayandırılmıştır:
a) Erkeklerin gözlerini haramdan korumaları, iffetlerine sahip olmaları
istenmiş; ancak bu davranışın onları ruhen temiz kılacağı bildirilmiştir.
b) Kadınların da gözlerini haramdan (cinsi arzuyu uyandıracak yerlere bakmaktan)
sakınmaları, iffetlerini korumaları emredilmiş; hemen bunun arkasından zaruri
olarak açıkta kalan yerler (eller, ayaklar ve yüz) müstesna bütün vücutlarını
kapatmaları, güzel ve çekici yerlerini nâmahreme göstermemeleri istenmiştir.
c) Başörtülerini (hımâr-humur) boyun ve göğüslerini örtecek şekilde bağlamaları
açıkça ve özellikle emredilmiştir.
d) Örtülecek ve açılacak yerler yanında kimlere karşı ne kadar açılabilecekleri
de hükme bağlanmıştır.
e) İlgili ayetlerin sonunda "Ey iman edenler! Hep birden Allah'a tövbe ediniz ki
kurtulasınız" buyurulmuş, örtünmenin bir tavsiye değil, bağlayıcı emir olduğu
hükmüne bir işaret göndermesi de bununla yapılmış, daha önceki ve bundan sonraki
itaatsizlikler için tövbe edilmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Bu emir gelince Müslüman kadınlar derhal itaat etmişler, gerektiği gibi
kapanmışlar, uygulama Hz. Peygamber (s.a.) tarafından titizlikle takip edilmiş
ve asırlar boyunca da bu şekilde devam etmiştir.
Bütün bu açıklama, karîne, delil ve işaretler konumuz olan, sınırları
belirlenmiş örtünme emrinin -tavsiye değil- bağlayıcı olduğunu açıkça ortaya
koymaktadır. Bu emir, âdete bağlı ve bu sebeple tarihî olan hükümler çerçevesine
de sokulamaz; çünkü o zaman yürürlükte olan âdet ve uygulamayı olduğu gibi devam
ettirmek için değil, değiştirmek ve düzeltmek için gelmiştir. Başlarına örtü
aldıkları halde boyun ve gerdanlarını açıkta bırakan kadınlara yeni bir örtünme
şekli öğretmiş, İslâmî örtüyü tarif etmiştir.
Başörtüsü İslâm'da ve Kur'ân'da vardır. Ona uymak istemeyenler hiç değilse
İslâm'ı ve Kur'ân'ı kendilerine benzetmeye, kusurlarını meşrulaştırmak için
Kur'ân'ı kullanmaya, bilgileri yetersiz olduğu halde fetva vermeye
kalkışmasınlar. İnanıyorlarsa Allah'tan çekinsinler!
GENETİK KOPYALAMA
Allah'a, dine, madde ötesine inanmayan veya inancı gevşek olanlar devamlı bir
bekleyiş içinde oluyorlar ve Auguste Comte'un yıllarca önce ileri sürdüğü
kehanetinin; yani dinin yerini bilimin alacağı günün gelmesini bekliyorlar. İlim
adamları bir buluş yaptıklarında veya bilim ile teknolojinin elele vererek
insanın aya ayak basması gibi bir olayı gerçekleştirdiğinde heyecana kapılıyor
ve "acaba o gün geldi mi, artık dinden kurtulmanın kesin bir kanıtını bulduk mu"
diye sormaya, bazıları da "bulduk, bulduk" diye çığlıklar atmaya başlıyorlar.
Son günlerde genetik kopyalama usulü ile bir koyunun ve bir de maymunun
benzerleri dünyaya getirilince buna benzer psikolojik haller ve heyecanların
yaşandığı görüldü. Feminist takılan bir bayan yazar da "artık kadınların çocuk
sahibi olabilmek için erkeklere ve onların farklı organlarına ihtiyaçlarının
kalmadığını, tam özgürlük ve eşitliği yakalamanın bir aşamasını daha
gerçekleştirdiklerini" ilan etti. Bu baylara ve bayanlara göre mevcut,
yaratılmış bir hücre ile genetik özellikleri taşıyan DNA'dan temizlenmiş bir
yumurtanın özel ortamda döllendirilmesi sonucu bir benzer koyunun elde edilmesi
haşa "yaratma" sayılıyor ve bununla haşa Allah'a meydan okumaya kalkışıyorlar.
Keza çocuk için erkeğin spermine ihtiyaç kalmayınca aile hayatına da gerek
kalmıyor ve kadın-erkek arasındaki ilişki yalnızca "isteğe bağlı ve cinsel"
olanla sınırlanıyor. Kafaları ve gönülleri bu kadar dar olan, kendi sınırlarını
bilmede bu kadar cahil bulunan insanlara acımaktan ve imanın geniş, ışıklı,
ebedî ve mutlu dünyasına kavuşmalarını Mevlâ'dan niyaz etmekten başka ne
yapabiliriz!?
Allah'ın yaratması ile boy ölçüşmek cür'etini gösteren insanın, a) hem varlığı,
hem de bütün güç ve özelliklerinin kendinden, kendine mahsus, ezelî ve ebedî
olması gerekir, b) yarattığını var olanlardan değil (çünkü var olanın fizikî,
biyolojik, kimyevî... yapısını değiştirmek yaratmak değildir) yoktan yaratması
gerekir, c) yarattıklarında bir hikmet, düzen ve istikrar bulunması gerekir.
Bunlar yoksa yapılan - sahibini tanımadan yapılıyorsa- hırsızlıktır ve kopyadır.
Şurada burada yazan, çizen, konuşan "erkeklerle bir şekilde problemli" bazı
marjinal kadınlar istisna edilirse bütün dünyanın kadınları erkeklere insanlıkta
kendilerine eşit, güzel bir fert ve cemiyet hayatını, kültür ve medeniyeti
gerçekleştirmede kendini tamamlayan karşı cins olarak bakmaktadırlar. Kadınlar
ve erkekler insanın iki cinsi olarak birbirlerine sevgi ve saygı duymakta, her
biri diğerini, mutlu bir hayat için -yerine başkası konamaz- bir şart olan aile
hayatının temel unsurları olarak görmektedirler. Cinsî ilişki dışında aile
hayatını tatlı ve çekici kılan nice güzellikleri, onları hiç yaşamadıkları için
kör ve sağır sayılanlara keşke anlatabilseydik!
Genetik kopyalama yoluyla bir hayvanın, aynı özellikleri taşıyan bir eşini, bir
kopyasını elde etmekte sakınca olmayabilir -yine de düşünülmesi ve tartışılması
gerekir-, ancak bunu insana uygulamaya kalkışırlarsa ortaya birden fazla sakınca
çıkar:
1) İnsanî ruha inanmayanların kitabında bu ruhtan bahis bulunmadığı için onunla
ilgili sakıncaları ve soruları ehl-i imana bırakıyorum. 2) İnsanın beynine
bağlı, beyni ile ilişkili bulunan zekası başta olmak üzere insanî özelliklerini
genetik kopyalamanın nasıl etkileyeceğini şimdiden bilmek de, tahmin etmek de
-ilmen- mümkün değildir. Çünkü deneyler hayvan üzerinde yapılmaktadır ve insan,
hayvan değildir. 3) Bu işlemin insana uygulanmasının sonuçlarını görmenin tek
yolu insan üzerinde deneyler yapmaktır. Böyle bir deneye ne ahlâk, ne din, ne de
hukuk izin verir.
Allah isterse insan, bir erkeğin spermi ve bir kadının yumurtası olmadan da
olur; nitekim Hz. Adem'i Allah böyle yaratmıştır. O isterse bir kadının
yumurtası olmadan bir kadın yaratabilir; nitekim Hz. Havva annemizi böyle
yaratmıştır. O isterse bir erkeğin spermi olmadan bir erkek yaratabilir; nitekim
Hz. İsa'yı böyle yaratmıştır. O isterse yaşlandıkları için sperm ve yumurtadan
mahrum bulunan yaşlı bir çifte bir çocuk verebilir; nitekim Hz. Yahya'yı böyle
vermiştir... Ama O isterse böyle yaratır ve O yarattığında da hiçbir problem
çıkmaz.
ÖZEL FİNANS
KURUMLARI VE KONUT KREDİSİ - II
Bir önceki yazımızda, bir soru üzerine özel finans kurumlarının işlemlerinden
birisi olan murâbaha üzerinde durmuş, bu kurumların başka işlemlerinin de
bulunduğuna işaret etmiştik.
Özel finans kurumlarının faizsiz sisteme -ekonomik ve sosyal etkisi bakımından-
daha yakın, daha uygun bulunan iki işlemi daha vardır: Mudârabe ve müşâreke.
Mudârabede sermaye kurumdan, proje ve işletme (amel, teşebbüs) karşı taraftan
olmak üzere bir ortaklık kurulur. Kâr anlaşmaya göre paylaşılır. Kurumun
hissesine düşen kâr da kurum ile ona para yatıran katılım hesabı sahipleri
arasında paylaşılır. Teşebbüs zarar ederse zararı kurum ve hesap sahipleri
yüklenir.
Müşârekede sermaye ortaklığı vardır. Sermayesi olan, fakat daha fazlasına da
ihtiyacı bulunan müteşebbis kurumdan sermaye katarak ortak olmasını ister,
anlaşma yapılır. Kâr anlaşmaya göre, zarar da sermaye nisbetine uygun olarak
paylaşılır. Faizsiz bankacılığın finansal kiralama, faizsiz ödünç verme, havale,
tahsil gibi birçok işlemi ve hizmeti daha vardır.
Mudârabe ve müşâreke, özel finans kurumu uygulamalarında, murâbahaya göre daha
küçük oranlarda gerçekleşmektedir. Bunun sebepleri arasında hesap sahiplerinin
sabırsızlığı, riske düşmeden kâr beklentisi, müteşebbis firmaların hesaplarının
kısmen kayıt dışı olması, iş dünyasında emanet, ahde vefa, sadakat, haram-helal
şuur ve duygularının zayıflamış olması sebebiyle hasıl olan güven bunalımı...
vardır. Biz kemiyet ve keyfiyet yönünden ne kadar iyi Müslümanlar olursak,
kurumlarımız da o kadar iyi (Müslümanca) olacaktır.
Konut kredisini, işi faizcilik olan bir kurum verirse burada mutlaka reel faiz
vardır, zaruret hali dışında bu kurumlar ile faizli işlem yapılamaz.
Krediyi -bankaları aracılığı ile de olsa- devlet veriyorsa burada reel faiz
olmayabilir. Reel faizin (enflasyon nisbetini geçen faizin) bulunmaması halinde
bu krediyi almakta bir sakınca yoktur. Bu durumda devlet, teb'asına, konut
edinsinler diye yardım etmiş olmaktadır, ihtiyacı olanların bundan istifade
etmeleri tabiîdir. Devletin verdiği kredide de reel faiz varsa yine ancak
zaruret halinde bu kredi alınabilir.
Zaruret halinden maksadımız kişinin, bu krediyi almadıkça başını sokacak bir
konut edinmesinin mümkün olmamasıdır.
CÂMİDEN NE ÇIKAR?
Önce birisi "camilerin ibadet yeri, İslâm'ın da barış dini olduğunu" beyan
ederek, sonra diğeri "camilerin siyaset ve gösteri yeri olmadığını" söyleyerek
Müslümanların, cuma namazı çıkışlarında ortaya koydukları protesto eylemini
kınadılar ve İslâm'a aykırı buldular. Onlara göre camiye yalnızca namaz kılmak
için girilir ve camiden çıkan insanlar en azından evlerine veya iş yerlerine
gidinceye kadar dünya işine karışmazlar, namazda imiş gibi hareket ederler,
koyun gibi güdülürler, dişlerini sökseniz -ilgili merci izin vermedikçe-
seslerini çıkarmazlar... Bu zihniyete göre hac ibadeti yapanların da orada, bir
araya gelmiş iken dünyada olup bitenleri konuşmaları, İslâm dünyasının durumunu
tahlil ve tesbit etmeleri, ortak meselelerin çözümünü müzakere etmeleri ve
gerekli mercilere sonuçları duyurmaları da İslâm'a aykırıdır. Hasılı laisizmi,
sekülarizmin mü'minlerine göre Müslümanın dinini dünya işine karıştırması
suçtur, günahtır, dine aykırıdır.
İşin doğrusuna gelince...
Camiler ilk kuruluşundaki örnek uygulamaya göre birden fazla iş ve ihtiyaç için
kullanılır; istirahat, nikah, cenaze namazının kılınması, eğitim ve öğretim,
muhakeme, devlet misafirlerinin kabulü, Müslümanların önemli işlerinin ve
meselelerinin müzakere edilerek kararlar alınması... bu cümledendir. Eğer biri
çıkar da "bunlar tarihîdir, o günkü ihtiyaç ve imkânsızlıklara bağlıdır, bugün
bu işler için ayrı mekânlar ve kurumlar vardır" diyecek olursa kendisine şu
cevap verilir: Bunlar doğru olabilir, ancak bu tarihî uygulama iki şeye kesin
delildir: 1. Camiler yalnızca namaz kılmak için değildir. 2. Müslümanların din
işleri dünya işlerinden ayrı değildir, din ile dünya içiçedir, Kur'ân ve Sünnet
hem din hayatını hem de dünya hayatını düzenlemek, yönlendirmek, yönetmek için
gönderilmiştir.
Cuma çıkışlarında cami cemaatlerinin yaptıkları şey, sekiz yıllık kesintisiz
eğitimin kesintili olmasını talepten ve bu talebi ilgili mercilere iletmek ve
duyurmaktan ibarettir. Cemaatler bu eylemi mer'i kanunlara (toplantı, gösteri,
yürüyüşle ilgili kanunlara) uyarak yapmak isteyip bunun için gerekli mercilere
de başvurdular. Fakat bu merciler yukarılardan aldıkları emir gereği izin
vermediler. İmam ve hatiplere de cami içinde, vaaz ve hutbede "sekiz yıllık
kesintisiz eğitimle ilgili hiçbir şey söylememeleri" talimatı verildi. Siz
milyonlarca insanı ilgilendiren ve onların rızasına ters düşen bir takım
tasarruflarda bulunacaksınız, bu tasarruflara karşı çıkanların da seslerini
kısacak, ağızlarını kilitleyecek, her türlü eylemlerini engelleyeceksiniz; sonra
da bu ülkeyi demokrasi ile yönettiğinizi, burada insan haklarına yer verildiğini
iddia edeceksiniz. Bu en azından "gülünç bir çelişki hali" değil midir?
"İslâm barıştır, kelimenin kök mânasında da bu vardır" diyorlar. Evet, İslâm
bütün insanlığı adalete, huzura, barışa, saadete götürmek için gelmiştir, ancak
bu yüce amacı gerçekleştirmek için gerektiğinde savaşı (cihadı), iyiyi
gerçekleştirmek ve kötüyü engellemek için gayret göstermeyi (emir bi'l-ma'ruf,
nehyi ani'l-münker) de farz kılmıştır. Artık Müslümanlar da okuyor, düşünüyor ve
konuşuyorlar; İslâm'ın ne olup ne olmadığını, "onu yalnızca Cumadan cumaya ve
camide veya siyasî istismar meydanlarında hatırlayanlardan" daha iyi biliyorlar.
İmam-hatip liselerinin orta kısmını kapatarak milyonlarca Müslümanı boynu bükük
bırakanlar bunun yanlarına kalacağını sanıyorlarsa kesin olarak aldanıyorlar.
Aldandıklarını ilk seçimde ve onu takip eden düzeltmelerde görecekler,
göreceğiz, "inşâallah!"
TİTAN VE
MATEMATİKSEL KAZANÇ SİSTEMİ
Ülkenin yüzlerce meselesi çözümsüz dururken, çözüm arayanlar cezalandırılıp
yiyicilere çanak tutanlar ile çanaklarına döküleni yeyip keyfine bakanlar
ödüllenirken ipe sapa gelmez konuları gündem yapan ve böylece gündemi saptıran
medya ve bazı çevreler gibi olmamak, onlara benzememek için ben de TİTAN
şirketinin âlicengiz oyunu ile hiç ilgilenmezdim. Ancak, umut tacirleri milleti
soyarken bazılarının işe dini soktuklarını ve meşruiyeti dinden aldıklarını
(fetva aldıklarını) ileri sürdükleri için meseleye fıkıh açısından bakma
zarureti hasıl oldu.
Yurtdışında bulunan ve adı TİTAN olan bir şirket, dünyanın birçok yerinden ve
özellikle geri kalmış bölgelerden seçtiği ve kandırdığı bir kısım zavallılarla
oyuna benzer bir anlaşma ve işlem yapıyar. Bir şahıs şirkete 2450 DM yatırıyor,
bu meblağı şirkete bağışlıyor ve asla geri istemeyeceğini beyan ve teahhüt
ediyor, sonra kendisi gibi birini bulup kandırabilirse 300 DM alıyor, ikinci
şahsı kandırısa 300 DM daha alıyor, üç ve dördüncü şahıslar için 1000'er DM
alıyor, böylece şirkete dört kişi bulur, 9800 DM kazandırırsa kendisi verdiği
kadar meblağı geri kazandığı gibi 150 DM de fazladan kazanmış oluyor. Bu işlemde
şirkete ortak olmak yok, şirketin bir mal alıp sattığı yok, kâra veya kâr ve
zarara ortaklık yok... Kazananlar, şirket ve daha önce davranıp diğerlerini
şirkete para bağışlamaya kandıran insanlar, kaybedenler ise aşağıya doğru
binlerce -kandıracak dörder kişi bulamayan- insanlar, "ben de başkalarını
bulurum da prim alırım" diyen ümit ve hayal adamları.
Bu işlem meşru değildir. Çünkü:
a) Binlerce insanın havadan para kazanma ümidiyle kaybettikleri büyük-küçük
paraları cebe indirme esasına dayanmaktadır.
b) Gerçek rıza yoktur; razı oluş kazanç beklentisine dayalıdır, meseleye
matematik olarak bakıldığında -sonunda astronomik ölçülerde veya daha az olarak-
kazananların az, kaybedenlerin ise çok olacağı daha baştan bellidir.
c) Şirketin aldığı para, karşılığı bulunmadığı, kandırmaya dayandığı ve sonunda
birçok insanın zarara uğrayacağı baştan belli olduğu için meşru değildir. Meşru
olmayan bir işe aracılık etmek, simsarlık hizmeti sunmak ve bundan kazanç
sağlamak da meşru olmaz.
d) Aldatma ve kandırma yoluyla, karşılığında bir mal, emek veya hizmet sunmadan
elde edilen kazanç hem "ğabin ve tağrîr" kuralına hem de "haksız yoldan kazancı
yasaklayan naslara" göre (Bakara: 2/188) haramdır.
e) Müslümanların para ve servetlerini -daha fazlasını ümmete kazandırmadan-
yabancılara aktarmak, Müslümanları paradan yoksun kılarak yabancıların servet
yapmalarına sebep olmak hem günahtır, hem de millete ve ümmete hiyanettir.
Sonuç olarak bu işlem bir matematiksel kazanç değil, kayıp sistemi; daha doğrusu
tuzağı ve hilesidir. Hem aklı, hem de dinî hassasiyeti olanların bu gibi
işlemlerden uzak durması tabiîdir.
SELAM:
SAHÂBÎLER-AİLE REİSLİĞİ
1. "Size selam verildiğinde ondan daha güzeli ile karşılık verin, yahut
aynısıyla karşılayın" mealindeki âyete dayanarak selamın hükmünü açıklayan
fıkıhçıların hemen tamamına göre selam vermek Sünnet, almak kifaî olarak
farzdır; yani bir topluluğa selam verildiğinde selamı tamamının alması (selama
karşılık vermesi) Sünnet olmakla beraber en az birinin cevap vermesi farzdır.
Selam tek kişiye verilmiş ise o, selama cevap verecektir. Âyet "ya daha güzeli
yahut aynısı" diyerek mü'minleri seçim yapmakta serbest bıraktığı için verilen
selama, daha fazla ve daha güzel ifadelerle cevap vermek farz değildir. Aynısı
ile mukabele edildiğinde de selam alınmış, farz yerine getirilmiş olur. Ancak
daha fazlası ve güzeli ile selam almak, aynısı ile mukabele etmekten efdaldır,
üstündür, daha iyidir (Âlûsî, Rûhu'l-Me'ânî, mezkür âyetin tefsiri, V/99).
2. Seyyid Kutup ve Mevdûdî iki İslâm aydını, mücahidi ve mürşididir. Her insan
(alim) gibi onların da hataları ve isabetleri olabilir. Ancak kendilerine hürmet
beslemek ve güvenmek esastır. Aksini gerektirecek bir davranışları, vasıfları ve
halleri yoktur. İyi niyete dayalı ilmî hataları (varsa) kendilerini İslâm, hatta
ehl-i Sünnet dışına çıkaracak hatalar değildir. Tefsirleri ve diğer eserleri
faydalıdır. İctihad hataları alime günah değil, sevap kazandırır.
3. "Sahabenin en aşağı derecede olanı, daha sonraki neslin en üstün kişisinden
daha üstündür" hükmü, onların sahabî olmaları ile ilgilidir; yani bu bakımdan
hiçbir kimse onlara denk olamaz mânasına gelir. Mesela tabiûnun büyüklerinden
Hasenu'l-Basrî hazretleri, onca ilmine ve fazlına rağmen 'sahabî derecesindedir'
denemez; çünkü sahabî derecesinde olabilmek için imanlı olarak Efendimizi (s.a.)
görmek ve bu iman ile de ölmek gerekir. Ancak bu kaide ve hüküm, her bir
sahabînin, daha sonraki nesillerde yetişen her alimden -ilim, hatta ahlâk
bakımından- daha üstün olmasını gerektirmez. Elbette dört mezheb imamı ve diğer
müctehidler, bedevî bir sahabîden daha âlimdirler ve bu cihetten -ilim
bakımından- ondan üstündürler.
İlk üç neslin ilkinden sonuncusuna doğru derecelendirilmiş olması, her bir
nesilde müctehid yetişmesine mani değildir ve mani olmamıştır. Her nesilde pek
çok müctehid yetişmiştir.
3. Kıyamet yaklaştıkça insanların bozulacağı ve kıyametin, kötü insanların
başına kopacağı konusunda sahih hadisler vardır. Dinin garip başladığı ve
-kıyamete doğru veya zaman zaman- tekrar garipleşeceği sahih hadiste ifade
edilmiştir. Ancak bu gerçek haberlerin yanında başka gerçekler de vardır: a)
Kıyametin ne zaman kopacağı bilinmediği için kıyametin yaklaştığını bilmek de
mümkün değildir. Bu sebeple "kıyamet yaklaştığında..." diye başlayan hadisleri
kesin olarak "bunların zamanı gelmiştir, şu veya bu zamandır" şeklinde
belirlemek kıyametin bilinmezliği inancına aykırı düşer. b) "Kıyamet kopuncaya
kadar ümmetimden bir grup hakkı temsil ve tatbik edecektir..." (Buhârî, İ'tisâm,
10; Müslim, İman, 247) mealindeki sahih hadis, son saate kadar Allah'ın iyi ve
âlim kullarının bulunacağını göstermektedir. Hakkı temsil ve tatbik ictihadsız
olamaz; çünkü her an yeni meseleler çıkar ve bunların ictihadla hükme bağlanması
gerekir. Fiil, tasarruf ve nesnenin dinî hükmü bilinmedikçe Allah rızasına uygun
amel mümkün değildir, bu amel mümkün olmadıkça da "hakkı temsil ve tatbikten"
söz edilemez. Şu halde kıyamete kadar müctehidler de bulunacaktır. Nitekim bazı
mukallid fıkıhçıların iddialarının aksine her asırda müctehidlerin bulunduğu ve
ictihad kapısının fiilen hiç kapanmadığı isbat edilmiştir (Benim İslâm Hukukunda
İctihad isimli tezime bakınız). Bazı muhafazakâr geçinen Müslümanlar durmadan
dünya için çalışıp servet edinirken, "kıyamet yaklaştı, alametleri belirdi,
artık servet edinmenin zamanı değildir, tevbe ve ibadete yönelmek gerekir"
diyecek yerde hiç ölmeyecekmiş ve kıyamet yaklaşmamış gibi dünya için çalışırken
sıra din için çalışmaya ve birinci derecede âlim olmak için gayret etmeye
gelince kıyamet bahanesine yapışıyor, ilim erbabını pasifliğe itiyor, şevklerini
kırıyorlar. Bu da garip, çelişkili ve tutarsız bir davranıştır.
4. Nisa sûresinin 34. ayetinde erkeklerin kadınlara hâkim (ailede reis) olmaları
iki sebebe bağlanmıştır: a) Allah'ın erkeklere ve kadınlara verdiği farklı
kabiliyetler, özellikler; b) Erkeklerin aile geçimini sağlamaları. Bu iki
özellik veya birisi bulundukça erkekler aile reisi olurlar. Bir erkek bu iki
özelliği de kaybetmiş olursa zaten fiilen aile reisliğini de kaybeder. Bu ve
benzeri konularda aydınlanmak için İslâm'da Kadın ve Aile isimli kitabımı
tavsiye ederim.
KILIK-KIYAFET
1. Hz. Peygamber (s.a.) Efendimiz namaz için özel bir kıyafet edinmemiş,
giymemiş ve ümmetine de tavsiye etmemiştir. Sarıkla kılınan bir namaz veya cuma
namazının sarıksız kılınana nisbetle şu kadar daha faziletli olduğunu bildiren
rivayet sağlam değildir, uydurma olduğunu söyleyen hadis alimleri vardır (Tirmizi
şerhi, Tuhfe, V, s.414-415). Namazda gerekli olan setr-i avret ve ziynettir.
Setr-i avret, erkeğin dizkapakları ile göbeği arasını örtmekle, kadının da
elleri, yüzü ve ayakları hariç diğer yerlerini örtmekle yapılır. Örtülecek nesne
imkânlar ile örf ve âdete göre belirlenir. Altını gösterecek kadar ince ve çok
dar olmaması da gerekir. Ziynet süs, güzellik demektir. Namaz için süslenmek,
güzelleşmek de örfe ve âdet ile namaz kılacak şahsın şartlarına, imkânına ve
durumuna bağlıdır. Bu sebepledir ki namazın edeplerinden biri olarak kabul
edilmiş, şart koşulmamıştır. Sonuç olarak kapanması gerekli bulunan (avret olan)
yerler uygun bir giysi ile kapatılacak ve ayrıca huzura yakışan, edebe uygun bir
kıyafete bürünülecektir.
2. Müslümanların yaşadıkları ülkede erkeklerin başları açık dışarı çıkmaları ve
büyüklerle görüşmeleri ayıp telakki ediliyorsa namaz kılarken başı uygun bir
şeyle (fes, takke, kavuk, kalpak gibi o ülkede giyilen bir giysi ile) örtmek
gerekir, örtülmezse mekruh olur. Eğer başı açıklık ayıp karşılanmıyorsa erkekler
başı açık olarak da namaz kılabilirler.
3. Efendimiz (s.a.) cüppe giymiştir, ancak bu İslâm'ın getirdiği, Kitâb ve
Sünnet'in belirlediği, namazda giyilmesi gereken, Müslümanların şiarı olacak bir
giysi değildir; O'nun giydiği cüppe (veya cüppelerden biri) Bizans işi, kolları
dar ve yünden dokunmuş bir cüppe idi (Tuhfe, V, s.462).
4. Peygamber Efendimizin (s.a.) beyaz, siyah, kulaklığı bulunan, bulunmayan,
sağdan veya arkadan ucu sarkıtılan veya sarkıtılmayan sarıklar giydiği sağlam
rivayetler ile sabittir. Bir hadiste de "Müşriklerle farkımız, takke vb.
üzerindeki sarıklardır" buyurulmuştur (Ebû Dâvud, Maa-Şerhi, C. XI, s.129).
Ancak bu da namaz kıyafeti değil, Müslümanların genel kıyafetidir. Ayrıca
sarığın tek başına, takke vb. üzerine ve takke vb'nin tek başına giyilmesinin
caiz olduğu da -aynı konudaki farklı rivayetlere dayanılarak- âlimler tarafından
ifade edilmiştir (Avnu'l-Ma'bûd, XI, s.128 vd.). Duruma göre saçları geriye
doğru veya ortadan ayırarak taramayı tavsiye etmesinde olduğu gibi
Peygamberimizin (s.a.) belli bir zamanda, müşriklerden mü'minlerin ayırdedilmesi
için sarıklarını, takke vb. üzerine sarmalarını istemiş olması muhtemeldir.
Devamlı uygulama yukarıdaki şekillerdedir.
5. Müslümanların kılık-kıyafet konusunda titizlik göstermeleri gereken bir husus
da başka dinlerin ve kültürlerin şiarı, işareti, sembolü haline gelmiş bulunan
kılık ve kıyafetin kullanılmamasıdır. Mesela haç, papaz kıyafeti, haham
kıyafeti, Yahudi takkesi böyledir. Bir zamanlar şapka böyle idi (şimdi
genelleşti ve özelliğini kaybetti). Bunlar din yönünden sakıncalıdır. Kravat,
frenk gömleği, pantolon, yüksek topuklu iskarpin, belli tıraş şekilleri, pipo ve
benzerleri de Müslüman olmayan toplumların kültürlerine dahildir. Bunların da
zaruri olmayanlarını kullanmamak -milli kültür hassasiyeti bakımından-
gereklidir. Dışı başkalarına (yabancılara, gayrimüslimlere) benzeyen insanların
giderek içi de (inancı, dünya görüşü, ahlâkı...) onlara benzeyebilir!.
KADINLI-ERKEKLİ
NAMAZDA SAF DÜZENİ
Kadınlar ile erkeklerin aynı safta, aynı namazı cemaatle kılmaları konusu iki
cihetten incelenmiştir: 1. Namaza tesiri, 2. Caiz olup olmadığı.
1. Namaza tesiri; yani erkeklerin namazlarına zarar verip vermeyeceği konusunda
mezhebler arasında görüş farkı vardır. Hanefîlere göre (beş vakit namaz, cuma ve
bayram namazları gibi) normal namazlarda kadınlar ile erkekler aynı safta
dururlarsa veya erkekler kadınların arkasında olurlarsa -kadınların yanlarında
ve arkalarında bulunan- erkeklerin namazları sahih olmaz. Diğer mezheblerin
çoğuna göre bu durumda erkeklerin namazları sahih olur. Benim anılan konuşmamda,
"aynı safta kıldıkları takdirde İslâm'da olabilir" demem, "bu durumda erkeklerin
namazları İslâm mezheblerinin çoğuna göre sahih olur" demektir.
2. Caiz olup olmaması konusuna gelince, bütün İslâm mezheblerine göre Sünnet
olan, cemaatle namazda önde erkeklerin, onlardan sonra erkek çocukların, daha
sonra kadınların sıralanmaları ve saf tutmalarıdır. Bu saf nizamının bozulması,
kadınların önde veya erkeklerin yanlarında namaza durmaları mekruhtur, Sünnet'e
aykırıdır; yani bu mânada olmak üzere caiz değildir.
Mesela cuma namazı için iç ezan okunduğu andan itibaren namaz bitinceye kadar
alış-veriş vb. faaliyetler haramdır, caiz değildir. Ancak buna rağmen alış-veriş
yapılırsa akit (alım-satım sözleşmesi, akdi) sahih olur. O mesele de buna
benzemektedir.
KÜRTAJ
1. Maide sûresi 32. âyetindeki "nefis"ten -bu ayette kastedilen- mâna, doğmuş ve
yaşayan insandır; çünkü "birini öldürmedikçe veya yeryüzünde bozgunculuk
yapmadıkça" öldürülmemesi istenen insan, "doğmuş, büyümüş ve bu cinayetleri
işleyecek hale gelmiş insan"dan başkası olamaz. Ancak bu mâna ve maksat, ayette
nefis kelimesi kullanıldığı için ceninin de katledilmesine engel olmaz, bu
yasağı da içerir. Nefis "insanın kendisi, devamlı olan özü, çeşitli kemal
mertebelerinde ve daha ziyade ham iken insan" mânalarına gelmektedir. Büyümüş ve
suç işlemiş insanı öldürmek -mesela kısas durumunda olduğu gibi- gerekebilir.
Henüz doğmamış, cinayet işlemesi asla mümkün olmayan insanı (nefsi) öldürmek ise
hiçbir zaman gerekmez.
En'am suresinin 98. ayetindeki "yaratılan ve ana rahmine konulan..." nefis ile
"hak etmedikçe öldürülmesi yasaklanan nefis" (6/151, 17/33), cenini de mâna ve
maksat çerçevesine alan nefistir.
2. Kur'ân-ı Kerim'de "çocuk (veled-evlâd), oğul (ibn, zeker), kız (bint, ünsâ)
gibi kelimeler doğmuş çocuklar için kullanılıyor. Rahimde olan "karnındaki"
(3/35), "cenîn- ecinne" (35/32) ve nefis kelimeleriyle ifade ediliyor. Kur'ân-ı
Kerim'in geldiği zamanda ve yörede yapılan şey, rahimdeki çocukları düşürmekten
ziyade kız çocukları doğduktan sonra öldürmek idi. Kur'ân bunu yasaklarken
"açlık korkusuyla çocuklarınızı (evlâd) öldürmeyin" buyurdu. O günden bugüne çok
yaygın olmasa bile uygulanan çocuk düşürme ve kürtaj olayı ise Kur'ân'da "veled-evlâd"
kelimelerinin kullanıldığı âyetlerde değilse bile, nefis kelimesinin
kullanıldığı âyetlerde yasaklanmıştır.
3. Mümtehine sûresinin 12. âyetinde kadınlardan "çocuklarını öldürmemeleri"
konusunda da yeminli söz alınıyor. Kız doğan çocukların öldürülmelerinin âdet
haline gelmiş olduğu bir toplumda kadın da ya buna razı oluyor, ya bizzat
öldürme işine katılıyor, ya kocasının isteği üzerine bunu tek başına kendisi
yapıyor, yahut da -en azından- engellemek için elinden geleni yapmıyordu. Âyet
-tarihî bağlamında alındığı zaman- kadının bu fiil ve katkılarını öldürme
sayıyor ve doğrudan yasaklıyor. Kendi başına yaptığı çocuk düşürme veya
yaptırdığı kürtaj cinayetlerini ise dolaylı olarak yasaklıyor.
4. Sahih hadislerde, ana rahmindeki çocuğa ruhun üflenmesi ile ilgili süre sonu,
120 günden 40 küsur güne kadar farklı rakamlarla verilmiştir. Ruh üflemenin mâna
ve mahiyeti -tıpkı ruhun kendisi gibi- bilinmemektedir. Peygamberimizin (s.a.)
cenine ruhun üflenmesi ile ilgili açıklamaları, insanın yaratılışının
safhalarını ve alın yazısını anlatma amacına yöneliktir. Bu safhaların herhangi
birinde ceninin imha edileceği ile uzaktan yakından alâkası yoktur. Canı ve
belli uzuvları bulunan cenini bırakın, ölmüş ve kısa bir müddet sonra çürüyecek
olan bir insanın bile herhangi bir organına dokunmak (organ üzerinde tasarrufta
bulunmak, kesmek, kırmak, vurmak...) caiz değildir. Tıbbî ve hukukî zaruretler
ayrı bir konudur. Ruh hakkında birçok yorum vardır. Bunlardan oldukça tutulan
birine göre ruh, insanda ilahî bir emanettir; şahıslara özel değil, geneldir.
İnsan ölünce emanet sahibine gider, insana ait bulunan manevî unsur nefistir,
nesemedir; ilahî ruhun da etkilediği bu unsur, ölümden sonra da kalır. Ceza ve
mükâfat işte bu nefisle ilgilidir. Nefis insanla birlikte rahimde yaratılır,
insanın dünya hayatı bittikten sonra da devam eder. Çocuk düşürenler ve kürtaj
yaptıranlar, çocuğun uzuvları yanında bu nefsine de tecavüz etmekte, hepsini
birden imhaya yönelmektedirler.
5. İslâm hukukunda ceninin hakları, ana rahmine düştüğü, gebeliğin tesbit
edildiği andan itibaren başlar. Ona miras ve vasiyetten pay ayrılmakta, nesebi
sabit olmakta ve yaşaması için hukukî ve cezaî tedbirler alınmış bulunmaktadır.
6. Ana rahmindeki çocuğu (cenini) herhangi bir döneminde öldürmek, düşürmek,
aldırmak cinayettir. Bu cinayeti kasten işleyenlerin cezası üzerinde eski
fıkıhçıların farklı görüşleri vardır. Cezası olmaz, diyen fıkıhçı yoktur. Cezası
kısastır veya tam diyettir diyenlerin görüş farkları, iki sebebe dayanmaktadır:
1) Rahimdeki çocuğun -eski zamanlarda- canlı ve çocuk olup olmadığının
tesbitindeki zorluk. 2) Doğmamış çocuğun kısas cezası bakımından doğmuş insan
gibi kabul edilmesi hususundaki tereddüt. Çocuğun ana rahminde sağ olduğu,
yapılan kasıtlı ve haksız müdahale ile öldüğü sabit olursa (eskiden bunun sabit
olması, başka çare bulunmadığından sağ çıkıp ölmesine bağlanmıştır) cinayeti
işleyenlerin cezası bir kısım fıkıhçılara göre kısastır (idam cezasıdır), bir
kısmına göre ise tam diyettir. Kısas cezası uygulanmayan cinayetlere,
yöneticiler tarafından hapis vb. cezaların (tazir) uygulanması da mümkündür.
7. Ana rahminde sağ olduğu bilinen çocuğun (ceninin) bir müdahale ile
öldürülmesi ve çıkarılması, bazı fıkıhçılara göre, yalnızca ananın hayatını
kurtarmak için caiz görülmüştür. Diğer fıkıhçılar ise bu iki hayatı birbirine
eşit gördükleri için -bu durumda bile- çocuğun öldürülerek, parçalanarak
çıkarılmasını caiz görmemişlerdir. Bu konuda benim şahsî kanaatim şudur:
Müdahale edilmediği zaman iki ölüm (hem anne hem de çocuğun ölmesi), müdahale
edildiği zaman bir ölüm (ikisinden birinin kurtulması) sözkonusu olduğunda hiç
olmazsa birinin hayatını kurtarmak üzere müdahale edilebilir. Bunun dışında
kürtaja izin verilemez.
KADINLARIN ÂDETİ VE
İBADETİ
Müslüman kadınlar ihtilam ve cinsî münasebet sebebiyle cünüb olurlarsa bu durum
oruç tutmalarına (bu durumda oruca başlamalarına) engel olmaz, namazlarını da
usulüne göre yıkandıktan (guslettikten) sonra kılarlar.
Lohusa olan veya âdet gören kadınlara, bu halleri devam ettiği müddetçe bazı
sınırlamalar getirilmiştir. Bunların son günlerde tartışılan ikisi namaz ve
oruçtur.
Âdetli ve lohusa kadınlar namaz kılamaz ve oruç tutamazlar. Bu süre içinde geçen
namazlar onlar için bağışlanmıştır. Daha doğrusu bu süre içinde namaz kılmakla
yükümlü bulunmadıklarından sorumlu da değildirler. Oruçlarını ise bu halleri
geçtikten sonra imkân bulduklarında kaza ederler. Lohusalık ve âdetli olmak bir
bakıma hastalığa benzediği ve bu durumdaki hanımlar, maddî ve manevî
(psikolojik) bakımdan normal durumlarından farklı oldukları için kendilerine
namaz kılmak ve oruç tutmak yasaklanmış, bu halleri geçtikten sonra namazı
değil, orucu kaza etmeleri istenmiştir. Namaz ve orucun bu durumlarda
tutulmayacağı; namazın değil, yalnızca orucun sonradan kaza edileceği
konularında sahih hadisler ve bu hadisler üzerinde oluşmuş icma (alimlerin,
mezheblerin ittifakı) vardır. Kur'ân-ı Kerim'de "hayızlı ve lohusa kadınların
oruç tutmayacakları ve namaz kılmayacakları yazmıyor" diyerek bu ittifaklı hükme
karşı çıkmak ve "kadınları ibadetten mahrum etmeye hakkımız yok" diyerek duygu
istismarı yapmak, İslâmî ilimlerde yeri olmayan bir yaklaşımdır. Çünkü bu
ilimlere göre İslâmî hükümlerin kaynağı yalnızca Kur'ân değildir, bunun yanında
Sünnet, ictihad ve icma vardır. İslâm'ın tek kaynağını Kur'ân kılan anlayış ve
yaklaşım "muteber ve sahih İslâm'ın dışında kalan" bir anlayıştır; buna mezheb
demek caiz ise "ehl-i Sünnet dışında kalan" bir mezhebdir, sünnî Müslümanları
bağlamaz.
Hiçbir kimsede "kadınları ve erkekleri ibadetten mahrum etme" hakkı bulunamaz;
hiçbir Müslüman da böyle bir niyet ve eylem içinde olamaz. Mazeretli hallerinde
kadınların namaz kılamayacakları ve oruç tutamayacakları hükmü ilahîdir:
Allah'ın, Resûlü aracılığı ile yani Sünnet delili ile bildirdiği bir hükümdür,
emirdir, talimattır. Hanımlar bu emre itaat ettikleri müddetçe Allah'a kulluk
etmektedirler. Ayrıca ibadet namaz ve oruçtan ibaret de değildir. Hayızlı ve
lohusa hanımlar daha başka birçok ibadet yapabilirler; bu cümleden olmak üzere
namaz vakitlerinde ve başka vakitlerde kıbleye dönerek oturur, Allah'ı tefekkür
eder, anar (zikreder) ve dua edebilirler. Resulullah (s.a.) Efendimiz "Bayram
namazlarına hayızlı kadınların da namazgâha gelmelerini, ancak namaza katılmadan
safların gerisinde oturmalarını, tekbirlere, dualara ve zikirlere katılmalarını,
günün bereketinden faydalanmalarını istemiştir".
Lohusa ve âdetli hanımların mescitlere girmeleri, Kâbe'yi tavaf etmeleri,
Kur'ân'ı ellerine almaları ve/veya okumaları gibi konularda icma (müctehidlerin
görüş birliği, ittifakı) yoktur; bu konularda hanımlar, tâbi oldukları mezhebe,
fetva aldıkları âlime uyarlar.
Yahudilikte olduğu gibi İslâm, âdetli ve lohusa kadınları pislik saymaz,
yakınları ondan uzak durmazlar, ona karşı rahatsız ve hassas günlerinde olduğunu
düşünerek daha şefkatli ve dikkatli yaklaşırlar. Bu durumda olan hanımların
eşleri onlarla aynı yatağı paylaşırlar, cinsî münasebette bulunmamak şartıyla
(bu haramdır) onları severler, okşarlar...
Müslüman hanımlar asırlardan beri bu hallerinde, yukarıda zikredilen sınırlara
riayet etmişlerdir ve bu durumdan da şikayetleri yoktur. Yeni müctehidler (!)
hayızlı ve lohusa kadınları namaz kılmaya ve oruç tutmaya sevketmeden önce,
hiçbir mazeretleri yok iken namaz kılmayan ve oruç tutmayan milyonca Müslüman
kadın ile meşgul olsunlar, onlara İslâmî hayatı ve ibadeti talim ve telkin
etsinler; İslâm'ı onların heva ve heveslerine değil, onları İslâm'ın şekil, ruh,
mâna ve maksadına yaklaştırsınlar; eğer niyetleri halis ise.
CEMAATTE KADINLAR
Cemâat kelimesine "İslâm'ın kardeş kıldığı ve özel bir dayanışma çerçevesinde
topladığı küçük büyük insan topluluğu" mânasını verirsek bu cemaat ilişkilerinde
kadın ile erkeğin yeri, durumu, sınırları gibi konular önümüze çıkar. Bunların
önemli bir kısmını biz İslâm'da Aile ve Kadın isimli kitabımızda inceledik.
Burada cemaatten maksadımız "namaz ibadetinde cemaattir". Beş vakit namaz, Cuma
ve bayram namazları, cenaze namazı, teravih namazı gibi cemaatle kılınan
namazlarda kadınların vazifeleri ve durumları fıkıhçıları meşgul etmiştir.
Kur'ân-ı Kerim'e ve Sünnet kaynağına bakıldığında kadınları cemaate katılmaktan
meneden bir nassa rastlamak mümkün değildir. Aynı kaynaklar mü'minlere cuma
namazının farz, beş vakit namazda cemaatin en azından müekked (güçlü) Sünnet
kılındığını ifade ederken erkekleri muhatap almaktadır. Kadınlara Cuma ve cemaat
farz kılınmamakla beraber yasaklama da bulunmadığına göre geriye iki ihtimal
kalmaktadır: Ya teşvik edilmişlerdir, onlar için de namazı cemaatle kılmak
efdaldir, daha sevaplıdır; yahut da cemaate katılmaları caiz olmakla beraber
namazlarını evlerinde kılmaları evlâdır. İslâm müctehidleri delilleri farklı
değerlendirerek bu iki şıktan birini tercih etmişlerdir. Mesela Zahiriyye
mezhebinin imamlarından biri olan İbn Hazm'e göre kadınların farz namazları
cemaatle kılmaları, evlerinde tek başlarına kılmalarından efdaldir; cemaati
teşvik eden hadisler hem erkeklere hem de kadınlara hitap etmektedir, kadınların
namazlarını evlerinde kılmalarının daha üstün olduğunu ifade eden rivayetler
sabit değildir. (Muhallâ, III, 129 vd.) Diğer müctehidlerin çoğu ise hadislerden
ziyade "fitne"; yani "cinsel duygu, düşünce, fiil günahına girme ihtimali"
gerekçesine dayanarak genç kadınların namazlarını evlerinde kılmalarının daha
iyi olacağı hükmünü benimsemişlerdir. Bize göre bu fitne gerekçesi, şartlara
bağlı ve değerlendirilmesi izafi (göreceli) bir gerekçedir; iyi niyetli, edepli
ve hayâlı İslâm kadınlarının bugün camilere gitmesinde, cemaatle namazlara
katılmalarında, yer müsait olduğu takdirde cuma ve bayram namazlarını erkek
saflarının arkalarında saf tutarak kılmalarında önemli faydalar vardır.
Hz. Aişe'nin imamlığında kadınların cemaatle akşam ve teravih, Ümmü Seleme
Validemizin imamlığında da teravih namazı kıldıkları, Hz. Peygamber'in (s.a.)
hayatı boyunca, beş vakit namazda, cemaate -mecbur kılınmamakla beraber-
kadınların da katıldıkları, cenaze namazına kadınların da erkeklerin arkasında
katılabilecekleri, erkeklerin bulunmaması halinde cenaze namazını kılma
vazifesinin kadınlara düşeceği, hanımların bayram namazlarına katılmalarının
Efendimiz tarafından teşvik edildiği, hatta hayızlı ve lohusa olanlarının bile
-namaza katılmamakla beraber- namazgâha gelmelerinin, dua ve niyaza iştirak
etmelerinin istendiği sahih hadislerle sabittir, bilinmektedir.
Kadınların, içlerinden birini imam yaparak kendi aralarında cemaat olup namaz
kılmaları -bazı müctehidler mekruh olur demişlerse de- caiz kılan, hatta teşvik
eden hadislere dayananlarca caiz görülmüş, iyi olur denilmiştir.
Kadınların erkeklere imam olmalarının caiz olmadığı konusunda ittifak vardır.
Ümmü Varaka isimli bir sahâbî hanıma Hz. Peygamber'in (s.a.) izin verdiği ve
kendisine bir müezzin de tahsis ettiği sabit ise de bu iznin, Peygamber
Mescidine uzakça bir yerde oturan o hanımın "kendi aile efradına imam olması ile
sınırlı bulunduğu" bilinmektedir.
Cemaatle namaz kılarken kimlerin hangi safta ve sırada duracakları konusu Hz.
Peygamber (s.a.) tarafından belirlenmiştir. İmamın arkasında yaşlı, bilgili,
saygı gören erkekler, onların arkasında yaşlılardan gençlere doğru diğer
erkekler, arkada kadınlar dururlar. Bu düzenin bozulması, kadınların erkeklerle
aynı hizada ve yanyana cemaat olmaları Sünnet'e aykırıdır, mekruhtur, caiz
değildir. Hanefî mezhebi müctehidleri bu hususta daha da ileri giderek "aynı
imamın arkasında aynı namazı kılmak üzere kadınlarla erkekler -aralarında bir
ayırıcı rahle vb. bulunmadan- yanyana dururlarsa kadının iki yanındaki erkek ile
arkasındaki erkeğin namazları sahih ve muteber olmaz" demişlerdir.
Maksadı üzüm yemek (ibadet etmek) olan kadınlarımız için camiye gitme, camide
veya evde cemaatle namaz kılma, Cuma, bayram ve cenaze namazlarına -onlara
ayrılan yerde ve saflarda- katılma konularında bir engel bulunmadığı -eskiden
beri ilgili kitaplarda açıklandığı gibi- yukarıdaki özet açıklamalardan da
anlaşılmış olmalıdır. Maksadı bağcıyı dövmek olanlara gelince küçük bir uyarımız
olacak: Bağcı o eski bağcı değil, dayak yiye yiye uyandı, tedbirini aldı,
dövmeye giden dövülebilir, başkasına kuyu kazan kendisi düşebilir!
CUMA NAMAZI
HANIMLARA FARZ DEĞİLDİR
Cuma namazının yolculuk, hastalık, yağmur, çamur, cana ve mala yönelik tehlike
gibi mazeretlerin bulunmaması halinde büluğ çağına gelmiş erkeklere farz
olduğunda ittifak vardır. Kadınlara Cuma namazının farz olmadığı hükmünde de
bütün mezhebler ve müctehidler görüş birliği içindedirler. Kendilerine Cuma farz
olmayan kadınlar, hastalar, yolcular... imkân bulur da camiye giderler ve Cuma
namazını kılarlarsa Cumaları sahih olur, artık o günün öğle namazını kılmaları
gerekmez. Camilerde yer bulunduğu ve başkaca bir engel de bulunmadığı zaman
kadınlarımızın cuma namazını kılmalarında büyük faydalar vardır; kendilerine
ayrılan yerlerde ve erkek saflarının arkasında bu namazı kılarlar, hutbeyi
dinlerler, İslâm ümmetinin bir yarısı olarak ümmet birliğine katılır,
gerektiğinde düşünce ve tekliflerini dile getirirler.
Bugünlerde kadınlara cuma namazının farz olduğunu ileri sürenler ilgili âyetin
genellik ifade eden lafzına dayanmışlar, Hz. Peygamber zamanında kadınların da
cemaat ve cumaya geldiklerine dair rivayetleri zikretmişler, bunları iddialarına
delil olarak göstermişlerdir. O âyette Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ey iman
edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğunda Allah'ı anmaya koşun, alış-verişi
bırakın; sizin için hayırlı olan budur; eğer bilirseniz. Namaz kılınınca artık
yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan isteyin, Allah'ı çokça anın, umulur ki,
felah bulursunuz." (Cum'a: 62/9-10). "Cuma kadınlara farzdır" diyenlere göre
"Allah Teâlâ iman edenleri cuma namazına çağırmıştır; kadınlar da buna dahildir,
onları istisna etmek caiz değildir... "
Âyetin lafzı umumi (genel) mânalı gözükmekle beraber bütün İslâm mezheblerine ve
müctehidlerine göre onu açıklayan başka deliller bir kısım mü'minleri (iman
edenleri) Cuma namazı yükümlülüğünden istisna etmiştir (Fıkıh usûlü ifadesiyle
ayet tahsis edilmiş, bunları kapsamadığı açıklanmıştır). Âyetin genel üslûb ve
ifadesi de bu anlayışı desteklemektedir; çünkü yeryüzüne dağılmak ve Allah'tan
rızık talep etmek kadınların değil, erkeklerin vazifeleri arasındadır. Tahsis ve
istisna eden delillerin başında şu hadis gelmektedir: "Cuma namazını cemaatle
kılmak her Müslüman üzerine borçtur, vazifedir; ancak başkasının mülkiyetinde
olan köle, kadın, çocuk ve hasta müstesnadır; cuma namazı bunlara farz
değildir." (Bu hadisin sahih olduğu uzmanlarınca ifade edilmiştir. İçinde
yolcunun da bulunduğu hadisler ise zayıf bulunmuştur). İkinci delil kadınların
cemaatle namaz kılma yükümlülüğü taşımamalarıdır. Üçüncü delil uygulamadır: Hz.
Peygamber ve Raşid Halifeler zamanlarında kadınlar da -imkân buldukça- beş vakit
namazda ve Cumada hazır bulunur, cemaatle namaz kılarlardı. Ancak gelmedikleri
zaman kınanmazlar, kendilerine "niçin gelmediniz" diye sorulmazdı. Halbuki
mazereti olmadığı halde cumaya gelmeyen erkekler kınanır, niçin gelmedikleri
sorulur, gelmeleri kesin bir üslûpla istenirdi. Bu dönemlerde bütün mü'min
kadınların behemehal Cuma namazına katıldıklarına dair bir delil mevcut
değildir. O zamandan itibaren tarih boyunca uygulama da böyle olmuştur.
Kadınlara Cuma namazı farz olduğu halde bir dönemden itibaren erkeklerin -fitne
çıkar korkusuyla- bunu engellediklerini, müctehidlerin de buna katıldıklarını
söylemek ağır bir itham, tüyler ürperten bir bühtandır. Böyle bir engellemeye ne
kadınlar razı olur, baş eğerler; ne de sahâbe zamanından beri yetişmiş binlerce
faziletli, dinine bağlı, imanı uğrunda canını bezletmiş âlimler ve müctehidler.
Eğer fitne yüzünden (kadınlarla erkeklerin bir arada olmaları günaha girmeye
sebep olabilir diye) kadınları, kendilerine farz olan bir ibadetten engellemek
caiz olsaydı, mü'minler bunu hac ibadeti için yaparlardı. Çünkü en fazla bu
ibadette -yolculukta ve haccı eda ederken- kadın-erkek ihtilatı, beraberliği,
izdihamı yaşanmıştır, yaşanmaktadır. Erkeklerle savaşa, öğrenim ve öğretime,
hayatın çoğu faaliyetine katılan, gerektiğinde halifelere karşı haklarını
savunan kadınları hiçbir güç, kendilerine farz olan bir ibadetten asırlarca
alıkoyamazdı. Genellikle cumaya katılmadılar; çünkü kendilerine farz olmadığını
biliyorlardı.
Bize göre de kadınlarımızın cuma namazını -kendilerine farz olmadığı halde-
kılmalarında faydalar vardır; ancak bu, yer darlığı vb. sebeplerle erkeklerin,
kendilerine farz olan bu ibadeti yerine getirmelerine engel olmamalıdır.
KADIN HAKLARI VE
KOCAYA İTAAT - I
İslâm'dan önceki birçok dinde ve kültürde kadının, hem insan olarak hem de
haklar ve ödevler bakımından erkeğe nisbetle ikinci sınıf bir varlık olarak
kabul ve birçok haktan mahrum edildiği bilinmektedir
Cahiliye Araplarında da kadının durumu farklı değildi; ana, eş, kardeş ve
çocuklar olarak kızlar ve kadınların hakları erkeklerin istek ve keyiflerine
bırakılmıştı; dilediklerini verir, dilediklerini alırlardı. Hz. Ömer bu tarihî
gerçeği şöyle dile getirmiştir: "Cahiliye devrinde biz kadınları bir şey saymaz,
hesaba katmazdık; bu durum Allah Teâlâ'nın onlar hakkında âyetler indirmesine ve
kendilerine bir takım haklar vermesine kadar devam etti..." (Müslim, Talâk, 31
vd.). "Erkeklerin bir derecelik fazlalığına rağmen kadınların da erkeklerinkine
denk (mümasil, benzer) haklarının bulunduğunu" bildiren âyet (Bakara: 2/229), o
günün dünyasında eşi bulunmaz bir "insan hakkı" kuralı ve "kadın hakları
vesikası"dır. Hakları ve ödevleri teker teker saymak yerine bir genel çerçeve
veren bu âyette yer alan üç kayıt, kadın haklarının mahiyeti, derecesi ve
değişme kabiliyeti açısından büyük önem arzetmektedir: 1. Kadın haklar
bakımından erkeğe eşit değildir; her ikisinin hakları arasındaki nisbet,
"benzerlik ve denklik"tir. 2. Nasların değişmez kıldıklarının dışında kalan
haklar ve ödevlerin değişim ve dengesi sosyal şartlara ve kamu vicdanındaki
meşrûiyet ölçülerine (ma'rûfa) göre ayarlanabilecektir. 3. Haklar ve ödevler
karşılaştırıldıkları zaman erkeklerin haklarında bir derecelik fazlalık
bulunduğu görülecektir. Bu kayıtları biraz daha açmak gerekirse:
1. Ferdin topluma, toplumun da örgütlenme ve düzene ihtiyacı vardır. Örgütler
büyükten küçüğe kurum ve kuruluşlar, düzen de ilişkileri düzenleyen kurallardır.
Devletten aileye kadar bütün kurumlarda düzen bir yönetimi, yönetim ise yöneten
ve yönetilenlerin karşılıklı hak, selahiyet, ödev ve sorumluluklarının belli ve
dengeli kılınmasını gerekli kılmıştır. Kadını ve erkeği ile bütün insanlar
insanlıkta eşittir, insanlığa bağlı haklar ile yükümlülüklerde de eşittirler.
Yönetimin ve düzenin gerektirdiği işbölümüne ve farklı rollere gelindiğinde
eşitlik yerine "denge, adalet, hakkaniyet, ehliyet, kabiliyet" gibi değer ve
kriterler devreye girer. İslâm insan ve kul olmaya bağlı haklar ve ödevlerde
kadınlarla erkekleri eşit kılmıştır. Kadınların insanlık ve kullukta erkeklerden
aşağı derecede veya geri olduklarını ifade eden bütün söylemler ya dinî
kaynakları bakımından sahih değildir, yahut da yanlış anlaşılmış ve
yorumlanmışlardır. Kurumlar ve toplum içindeki farklı rollere bağlı haklar ve
yükümlülüklere gelindiğinde ise kadınlar ile erkekler arasında eşitlik değil,
dengeli ve erkek hakkının misli olma ölçüsü vardır. Eski sosyo-ekonomik
ilişkilerden bazı örnekler vermek gerkirse kadın ekmek ve yemek pişirirken
kocası da alet ve malzemeyi temin edecektir, kadın çocuğuna bakarken kocası
rızıklarını temin edecektir, kadın kocasına sadık kalırken kocası da ona sadık
kalacak, ikinci evlilik gerekli olursa adalete riâyet edecektir... Karşılıklı
iyi geçinmek, iffetleri korumak, geçimsizlik halinde hakeme başvurmak, aile
idaresinde ve çocukların yetiştirilmesinde danışma ve işbirliği gibi konularda
ise eşitliğe yakın (kâmil mânada) hak ve ödev benzerliği vardır.
2. Nasların sabit kılmadığı hak ve ödevlerin takdiri ile değişme ve gelişmesinde
dinin hakem kıldığı ve rol verdiği bir meşruluk ölçütü de "ma'rûf"tur. M a'r û
f, bozulmamış fıtrat, olumsuz bir şekilde şartlanmamış akıl, dinin temel amacı
ve nasları çerçevesinde oluşan, gelişen ve gerektiğinde değişen değerler,
kurallar, telakkiler, kabuller, geleneklerdir. Kadının birden fazla erkek ile
aynı zamanda evli olması caiz değildir; bu kural hem değişmez dini naslarla
sabittir hem de ma'ruf ölçütüne uygundur. Hakları eşitlemek veya dengelemek
uğruna yahut da -bir zamanlar bazı Batı ülkelerinde moda olan serbest evlilikte
olduğu gibi- ma'ruf değişmiştir denilerek bu kural değiştirilemez. Ama karı ile
kocanın ev içinde ve dışındaki rollerinde -ma'rûfun değişmesine paralel olarak-
değişiklikler olabilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) damadı Ali ile kızı Fâtıma
arasında rolleri dağıtmış (su taşıma, ev temizliği, ekmek ve yemek pişirme vb.
iç işleri Fâtıma, dış işleri ise Ali yapsın, demiş) olmasına rağmen bazı
fıkıhçılar bu taksimin bağlayıcı ve devamlı olmadığını, ma'rufa göre
değişebileceğini ifade etmişlerdir (İbn Kayyim, Zâdu'l-me'âd, V, 186 vd.)
İslâm'ın geldiği yıllarda yaşanan bir başka değişme ve gelişmeye de Hz. Ömer
şöyle işaret etmektedir: "Biz Kureyşliler kadınlarımıza hakim bir topluluk idik.
Medine'ye gelince orada, kadınları erkeklerine hakim (dediklerini yaptırır
olmuş) bir toplum yapısı bulduk, bizim kadınlarımız da onlarınkinden bunu
öğrenmeye koyuldular... Bir gün eşime kızdım, baktım bana karşılık verip itiraz
ediyor, ben buna tepki gösterince eşim, 'Sana karşı çıkmamı niçin yadırgıyorsun?
Vallahi Peygamber'in (s.a.) eşleri de ona itiraz ediyorlar, hatta bazıları
sabahtan akşama kadar ona küs bile kalıyorlar' dedi, derhal gidip kızım Hafsa'ya
sordum, o da bunu doğruladı..." (Müslim, Talâk, 34). Aynı kaynaktaki bir başka
rivâyete göre Hz. Ömer konuyu bir de Ümmü Seleme validemize sormuş, o da "Ömer
sana şaşıyorum, her şeye burnunu soktun, şimdi de Resûlullah ile eşlerinin
arasına mı giriyorsun!" diyerek onu biraz terslemiş ve hızını kesmiştir (Müslim,
Talâk, 31). Bu sahih rivâyetler, İslâm'ın yaptığı büyük devrim sonucu kısa
zamanda kadın-erkek ilişkilerinde meydana gelmiş bulunan önemli değişikliklere
ışık tutmaktadır.
3. Erkeklerin haklarındaki bir derecelik üstünlük "aile reisliği" ile ilgilidir.
Koca hem ailenin geçimini sağladığı, hem de aileyi temsil, koruma ve yönetme
bakımından daha uygun bulunduğu için ailenin reisi kılınmıştır.
KADIN HAKLARI VE KOCAYA İTAAT - II
İslâm insanın dünya ve ahirette mutluluğunu sağlamak üzere gelmiş ilâhî bir
dindir. İnsanın varlığı, yaratılış gayesinin gerçekleşmesi ancak bir topluluk
içinde olabileceği için dinin hükümleri arasında "topluluğun düzeni" ile ilgili
talimat ve tavsiyelerde bulunmuştur. En küçük fakat en önemli topluluk birimi
ailedir; o da küçük bir topluluk olduğu için düzen gerektirmiş, bu sebeple aile
fertlerinin birbirlerine karşı konumları, hak ve sorumlulukları belirlenmiştir.
Peygamberimiz'in (s.a.) çocuklarla ana baba, karı ile koca, fert ile onun hısımı
ve akrabası arasındaki bağ, karşılıklı haklar ve sorumluluklar üzerine
söylediklerini bu çerçeve içinde anlamak gerekirken bazı erkekler, geçmişte ve
günümüzde "kadının kocasına itâati" konusundaki hadisleri çerçevesinden
saptırmışlar, karılarına zulmetmek, onları esirler, hatta köleler haline
getirmek için kullanmışlar; yemek tuzlu oldu diye, kadın yatağa veya çalışmak
üzere tarlaya gelmedi diye... onu azarlamış, hatta dövmüşler, bu selahiyeti de
İslâm'dan aldıklarını söylemişlerdir.
Evet Hz. Peygamber'in (s.a.) hadisleri arasında "Kulun kula secde etmesi caiz
olsaydı kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim", "Bir koca karısını
yatağına çağırır da -karısı gelmezse- sabaha kadar ona melekler lanet eder",
"kadın evinize, istemediğiniz bir kimseyi sokarsa onu yola getirmek üzere -başka
çare kalmadığında- hafifçe dövebilirsiniz" mealindeki hadisler gibi uyarılar,
teşvik ve irşatlar vardır. Ama Kur'ân'da ve Sünnet'te "eşlerimize karşı makul ve
meşru davranmamız", "onlara maddî veya manevî bakımdan zarar vererek nikâh
altında tutmamamız", "ya iyilikle, güzellikle evli kalmamız, yahut da yine
iyilik ve güzellikle ayrılmamız" emredilmiştir. Velileri tarafından
sevmedikleri, istemedikleri kimselerle evlendirilmiş kızlar ve kadınların
nikâhlarını Peygamberimiz iptal etmiştir. Kendi kızı Hz. Fâtıma, kocası Ali'nin
ikinci evliliğine razı olmamış, O da (s.a.) kızının tarafını tutmuş, damadına
"ya Fâtıma'yı boşamasını yahut da ikinci evlilikten vazgeçmesini" söylemiştir.
Zaman zaman Hz. Fâtıma ile kocası tartışmışlar, küsüşmüşlerdir; bu durumda
Sevgili Babası kızına "sana melekler lanet eder, hemen barış, dediğini yap"
buyurmamış, Hz. Ali karısını dövmeye kalkışmamış, Peygamberimiz (s.a.) aralarına
girerek onları barıştırmış, normal evlilik hayatına dönmelerini sağlamıştır.
Bizzat kendi eşleri dinî emir konusu olmayan bazı hususlarda ona itiraz
etmişler, ondan yapmak istemediği bazı şeyleri istemişler, bir müddet küs
kalmışlar, sonra konuşarak anlaşmış, barışmış ve mutlu hayata dönmüşlerdir. Hz.
Peygamber (s.a.) çok yaygın bulunan "kadın dövme olayını" yasaklamış, birden
gelen bu kesin yasaklama alışılan düzeni bozduğu için bilahare "son çare olarak
ve hafif olmak şartıyla" izin vermiştir; ancak kendisi ömrü boyunca eşlerine bir
fiske vurmamış, "Karılarını dövenler hayırlılarınız değildir", "Akşam bir yatağı
paylaşacağınız eşlerinizi nasıl hayvanlar gibi dövebiliyorsunuz?" buyurmuştur.
Aile hayatının düzgün yürümesi, kocanın otoritesini kötüye kullanmaması kadar
kadının da kadınlığını istismar etmemesi için yapılmış tavsıyeleri tek taraflı
olarak ve bağlamlarından kopararak alan ve karşı tarafa zulmeden, baskı yapan
kimseler, Allah ve Resulü'nün murâd ve maksatlarının dışına çıktıklarını
bilmelidirler. Ve bilmelidirler ki, hiçbir beşere (bunun içinde koca, ana, baba
ve devleti yönetenler de vardır) itaat mutlak değildir. Hiçbir kimseye haksız
olan, meşru olmayan emir ve isteklerinde itaat edilmez. Eğer bir kadın kocasına
kırılmışsa, onun gül yaprağından nazik gönlü örselenmiş, kalbi incinmişse
kocanın yapacağı şey "Hemen dediğimi yap, ben reisim, bana itaat edeceksin,
etmezsen sana melekler lanet ederler..." demek yerine "En iyileriniz kadınlarına
en iyi davrananlarınızdır" hadisine uyarak onun gönlünü almak, meseleyi açık
yüreklilikle ve sevgiyle çözmektir.
Allah Sevgisine ulaşmanın yolu O'nun Örnek olarak gönderdiği Kâmil İnsan'a
uymak, onu hayatta rehber edinmek, izinden asla sapmamaktır. O'nun
söylediklerinin bir kısmını alıp bir kısmını almamak yerine, sözlerini bir bütün
halinde ve maksadına da dikkat ederek alıp uygulamaktır. Eğer bu yapılır, bu yol
ve usûl takip edilirse Müslümanlar ölmeden, cennete gitmeden de -dünyada
olabilecek ölçüde- mutlu olur, mutlu yaşarlar.
EVLİLİKTE DİN FARKI - I: MÜSLÜMAN OLMAYAN KADIN
"İman etmedikleri sürece Allah'a ortak koşan kadınlarla evlenmeyin; şundan emin
olun ki imanlı bir cariye, sizin hoşunuza gitse de müşrik bir hür kadından
iyidir. İman etmedikleri sürece Allah'a ortak koşan erkeklerle de kadınlarınızı
evlendirmeyin; şundan da emin olun ki imanlı bir köle, sizin hoşunuza gitse bile
müşrik bir hür kişiden daha iyidir. Onlar insanları ateşe çağırırlar, Allah ise
izni ile cennete ve bağışlanmaya çağırır, gerektikçe hatırlasınlar diye
insanlara âyetlerini açıklar." (Bakara: 2/221)
Bu âyetin geliş sebebi, hicretten sonra gizli bir görevle Mekke'ye gönderilen
Ebû Mersed Kennâz'ın başından geçen bir olaydır. Kennâz Müslüman olmadan önce
Mekke'de yaşarken Anâk isimli bir kadını metres edinmişti. Görevli olarak
Mekke'ye geldiğinde kadın onu gördü ve beraber olmaya çağırdı, Kennâz "İslâm
bana bunu yasakladı" deyince kadın, "Beni eş olarak al" dedi, Kennâz "Resûlullah'tan
izin almadan bunu da yapamam" cevabını verdi, Medîne'ye dönünce sordu, bunun
üzerine yukarıda meali verilen âyet geldi ve kadın putperest olduğu için
Kennâz'a evlenme izni verilmedi (Vâhidî).
Ehl-i kitap ismi verilen Hıristiyanlar ve Yahudiler gibi kâfirler, bir Allah'a,
aslı bozulmuş da olsa semavî bir kitaba ve peygamberlerine inandıkları müddetçe
müşrik (Allah'a başka tanrıları ortak koşan kâfir) sayılmazlar. Kur'ân dilinde
müşrik kelimesi, başta Arabistan putperestleri olmak üzere aslı ilâhî olan bir
kitaba inanmayan ve inançları içinde şirk bulunan kâfirleri ifade etmek için
kullanılmaktadır.
Yazının başında meali verilen âyet, açık ve kesin olarak, müşrik kadın ve
erkelerle Müslümanların evlenmelerinin caiz olmadığını ifade etmektedir.
Müslüman erkeklerin ehl-i kitap (kitâbî) kadınlarla ve Müslüman kadınların da
ehl-i kitap erkeklerle evlenmelerinin caiz olup olmadığı bu âyetten açık olarak
anlaşılamıyor; çünkü bazı ehl-i kitap gruplar Allah inançlarında şirke sapmış
olsalar bile tamamını müşrikler kategorisine sokmak mümkün değildir. Bu âyetin
sükutla geçtiği konulardan "Müslüman erkeğin kitâbî kadınla evlenmesinin caiz
olduğu" hükmü daha sonra gelen, "Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden
olan iffetli kadınlarla evlenmek de size helaldir..." (Mâide: 5/5) mealindeki
âyet ile açıklanmıştır. Delillerin farklı değerlendirilmesi ve yorumlanması
sebebiyle bazı müctehidler aksini söylemiş olsalar da dört mezhebin imamları ile
Evzâî ve Sevrî gibi yine mezheb sahibi imamlar, Mâide âyetinin açık hükmünü
benimsemişlerdir.
Sonuç olarak âyet, ilgili hadisler, örnek uygulama ve ümmetin âlimlerinin
icmâına göre Müslüman erkekler, Müslüman veya kitabî (ehl-i kitab) olmayan
kadınlarla evlenemezler, evlendikleri takdirde İslâm'a göre nikâhları sahih ve
geçerli olmaz. Müslüman kadınlarla evlenme konusunda -başkaca bir engel
bulunmadığında- mesele yoktur. Kitâbî olan gayr-i müslim kadınlara gelince,
bunlarla evlenmenin caiz olduğunda da şüphe yoktur; ancak eş seçiminde güzellik,
soy-sop ve zenginlikten önce dindarlık ve iyi ahlâkın tercih sebebi olması
gerektiğini bildiren ve bunu tavsiye eden hadislere göre -kaide olarak- Müslüman
kadınların, kitabî de olsalar gayr-i müslim kadınlara nisbetle tercih
öncelikleri vardır. Sosyal veya ferdî ve özel âmiller, sebepler bu kuralı
bozmayı gerektirebilir; bu takdirde Müslüman erkekler gayr-i müslim, fakat
kitâbî kadınlarla da evlenebilirler.
Gayr-i müslim eş (zevce) Müslüman olmaya zorlanamaz, Müslüman kocasının evinde
ve dışarıda (mâbette, dinî âyin ve toplantılarda) inandığı dinin gereklerini
yerine getirir, dinini serbestçe yaşar. Kitâbî (ehl-i kitap), bir kısım
müctehide göre yalnızca Hıristiyanlar ve Yahudilerdir. Bazı müctehidlere göre
ise Mecusîler, Sâbi'îler gibi, zaman içinde değişmiş veya kaybolmuş bile olsa
ilâhî bir kitabı olan dinlerin mensupları da ehl-i kitap sayılırlar.
Her ikisi de gayr-i müslim oldukları halde müşrik kadınlarla evlenmenin
yasaklanması, kitâbî kadınlarla ise evlenmenin caiz kılınmasının hikmeti,
birinci gruba girenlerde dine yatkınlığın ve dinî ahlâkın bulunmama ihtimalinin
kuvvetli, ikinci guruptakilerde ise bulunması ihtimalinin galip olmasıdır.
Kitâbî kadın ya zaman içinde kendi isteği ile Müslüman olacak, yahut da
-Müslüman olmasa bile- aile reisi olan Müslüman erkeğin hâkim etkisi sebebiyle
çocukların dinî hayatlarına zarar veremeyecektir. Dinsiz veya müşrik bir ananın
çocuklarını olumsuz etkilemesi, onların dinî hayatlarına ve eğitimlerine zarar
vermesi ihtimali galip görülmüş, başkaca faydaları olsa bile bu cihet (zarar ve
mefsedetin def'i hikmeti) yasaklamayı getirmiştir.
EVLİLİKTE DİN FARKI - II: MÜSLÜMAN OLMAYAN KOCA
Dinsiz, müşrik, ehl-i kitap gruplardan olsun başka gruplardan olsun bütün gayr-i
müslim erkekler ile Müslüman kadının evlenmesinin haram ve yasak olduğu hükmünde
İslâm âlimlerinin (müctehid ve müfessirlerinin) ittifakı, yani icmâ-ı ümmet
vardır. Buna rağmen bazı çağdaş yazarlar, ehl-i kitap olan gayr-i müslim
erkekler ile Müslüman kadınların evlenmelerinin caiz olduğunu (veya olması
gerektiğini), "yasağın Kur'ân'da yer almadığı ve gayr-i müslimlerin arasında
yaşayan kadınlar ile kızların buna ihtiyaçlarının bulunduğu" gerekçesine
dayanarak ileri sürmüşlerdir. Bu sebeple -Müslümanların yanlış ve dince caiz
olmayan bir evlilik yapmalarını engellemek için- İslâm tarihi boyunca ittifakla
benimsenmiş ve uygulanmış hükmün (böyle bir evlenmenin haram ve yasak olduğu
hükmünün) delil ve dayanağını özetlemeye ihtiyaç hasıl olmuştur:
a) Kitâbî kâfirlerin de bir kısmında şirk vardır, bir önceki yazıda meali
verilen âyet (Bakara: 2/221) bu bakımdan onları da içine almaktadır. Mâide âyeti
(5/5) ehl-i kitabın kadınlarıyla Müslüman erkeklerin evlenmelerini caiz kılmış
(Bakara âyetinin hükmünden onları istisna etmiş), fakat Müslüman kadınların
kitâbî erkeklerle evlenebileceklerini söylememiştir; şu halde yasağın bu parçası
devam etmektedir.
b) Mümtehine sûresinin 10. âyetinde Medîne'ye göçüp gelen ve sığınan kadınlardan
mü'min olanların kâfirlere geri verilmesi yasaklanmış ve "Ne bunlar onlara
helaldir, ne de onlar bunlara helaldir" buyurulmuştur. Gerçi burada kâfirlerden
büyük ihtimalle Mekke müşrikleri kastedilmektedir; ancak kullanılan ifade,
mânası daha kapsamlı olan "kâfir"dir ve bu ifadeye göre de kâfir erkek ile
Müslüman kadın evlenemez.
c) Teğâbün sûresinin ikinci âyetinde iman bakımından insanlar "mü'min" ve
"kâfir" olmak üzere ikiye ayrılmışlardır; buna göre ehl-i kitap olan
Hıristiyanlar ve Yahudiler de kâfirdirler. "Mü'min kadınları kâfirlere geri
vermeyin, bunlar onlara helal değildir..." âyetine göre hiçbir kâfire müsmüman
kadın verilemez; çünkü koca olarak hiçbir kâfir istisna edilmemiştir.
d) İlgili naslar (mesela Nisâ: 4/141) kâfirlerin Müslümanlar üzerinde hâkim
(üst, reis, hükmedici) olmalarına engeldir; İslâm aile hukukuna göre ailenin
velisi ve reisi erkektir, erkeğin kâfir olması halinde mü'min kadın onun emri ve
yönetimi altına girecektir.
e) Örnek devirlerden günümüze kadar uygulama böyle olmuştur; gayr-i müslim
kadınlarla Müslüman erkekler evlenmişler, ancak kitabî de olsalar gayr-i müslim
erkekler ile Müslüman kadınlar evlenmemişlerdir.
Aile reisinin erkek olması ve tarih boyunca fiilen de ailede erkeklerin egemen
bulunması hem kadının hem de çocukların dinî hayatlarını etkilemiştir,
etkilemektedir. Kitabî olan bir kadının Müslüman bir erkekle evlenmesi halinde
kadın Müslüman olmazsa kocası onu İslâm'a zorlayamaz; çünkü dini bunu
engellemektedir, ancak çocukları Müslüman olurlar. Bu husus hem erkeğin ailede
ve bu gibi konulardaki tercihlerde önceliği ve hakimiyetinin tabiî sonucudur,
hem de hukukun belirlediği bir haktır: "Çocuğun dini babasına tâbidir". Aile
reisinin gayr-i müslim olması halinde hem kadının dinî hayatı tehlikeye düşecek,
hem de büyük bir ihtimalle doğacak çocuklar gayr-i müslim olacaklardır. Hak dini
inkâr edenlerin insanları ateşe çağırdıklarının burada (Bakara: 2/221)
hatırlatılması da konuyla yakından ilgilidir; bir dine inanan başkalarını da o
dine girmeye çağırır, batıl bir dine çağırmak demek ateşe çağırmak demektir.
Dine davette, din ile ilgili tebliğ ve eğitimde güçlü olan etkili olur. Ailede
erkek daha güçlü ve hâkim olduğu için karısı ve çocuklarını da kendi dinine
girmeleri konusunda etkileyebilecektir. Bu ise onları ateşe çağırmak demektir.
Sonuç olarak Müslüman kadınların, hangi çeşitten olurlarsa olsunlar, gayr-i
müslim erkeklerle evlenmeleri caiz değildir; bu hüküm yalnızca tarihî sosyal
şartların dikte ettiği bir hüküm değildir; gerekçesi ve dayanağı dinîdir; dinin
özel açıklamaları yanında genel amacına dayanmaktadır.
KÖLELİK VE ÇOK EŞLİLİK
Açık veya üstü örtülü bir şekilde İslâm'a hücum eden, onun çehresini çirkin ve
bozuk göstermek için her çareye başvuranlardan biri, katıldığı bir TV
programında, kendine göre mürteci olan birine hitaben: "Siz şeriatı; yani
köleliği ve dört karılılığı getirmek istiyorsunuz..." demişti. Ona göre İslâm
başka, şeriat başka idi ve "dinsel hukuk" demek olan şeriatta birçok çağdışı
hükümler vardı, bunlardan ikisi de kölelik ve dört karılılık idi. İyi niyetli ve
samimi dinleyenlerin kafası karışmış olabilir diye bu iki konuya açıklık getirme
ihtiyacını duydum.
İslâm ve onun önemli bir parçası olan şeriat ne dört karılı aile yapısını ne de
köleliği getirmiştir. İslâm'ın geldiği coğrafyada çok karılı aile yapısı oldukça
yaygın bulunuyordu. Hem zevce sayısı sınırlı değildi, hem de kadın hakları yok
hükmünde idi. Şeriatın temel kaynağı olan Kur'ân-ı Kerim azami eş sayısını dörde
indirerek işe başladı, eşler arasında adaleti gerekli kıldı ve buna hakkıyle
riayet etmenin imkânsızlığını dile getirerek "haksızlık etmekten korkarsanız bir
eş ile yetinin" emrini verdi. Ayrıca genel olarak kadın haklarına eğildi, o
devirde kimsenin aklından geçmeyen hakları bütün insanlar meyanında kadınlara da
tanıdı; "insanlık mahiyeti, şerefi ve kemale yolculukta fırsat" bakımlarından
kadını erkeğe eşit kıldı.
Kölelik neredeyse insanlıkla yaşıttır ve ancak son asır içinde, hiç olmazsa
kağıt üzerinde kaldırılabilmiştir. İslâm geldiğinde kölelik ve köleler vardı,
onlara insanla hayvan arasında bir yer verilmişti, ilişkiler de bu yere ve
seviyeye göre düzenlenmişti. İslâm'ın kölelik konusunda getirdiği ıslahatı iki
aşama şeklinde tesbit etmek mümkündür: Durumlarını iyileştirmek ve topluluğu
alıştırarak hürriyetlerini sağlamak.
Hemen işaret etmek gerekir ki, Kur'ân-ı Kerim'de düşman ve esir de olsa hür bir
insanın köleleştirilmesine dair bir tane bile âyet yoktur; ilgili birçok ayet,
mevcut kölelere nasıl muamele edileceği ve onların nasıl hürriyetlerine
kavuşacakları konusu ile ilgilidir. Hz. Peygamber (s.a.) de bir tane insanı bile
köle haline getirmemiş, aksine kendisine intikal eden bütün köleleri
hürriyetlerine kavuşturmuştur.
Köle ve cariyelerin durumlarını iyileştirme konusunda İslâm'ın getirdiği ıslahat
-o dönem için- hayret vericidir ve birçok kâfirin İslâm'a itirazlarının birinci
maddesini teşkil etmiş, "köleyi böyle gören ve ona böylesine bir yer veren dine
girmeyiz" demişlerdir. Bu ıslahat hükümlerine göre köle insandır, ona evlat ve
kardeş gibi muamele edilmelidir, "kulum, kölem" değil, "oğlum, kızım"
denilmelidir, itilip kakılmamalı, dövülüp sövülmemelidir; sahibi, köle ve
cariyesine yediğinden yedirmeli, giydiğinden giydirmelidir; ona, gücünü aşan bir
iş yüklememelidir...
Önce cemiyeti alıştırmak, sosyal ve ekonomik düzenin kölesiz yürümesini sağlamak
suretiyle zaman içinde köleliğin kaldırılması yönünde alınan tedbirlerden
bazıları da şunlardır:
Kölelere iyi muamele konusunda öyle yükümlülükler getirilmiş ve tavsiyelerde
bulunulmuştur ki, Allah'tan korkan mü'minler köle kullanmaktan çekinir hale
gelmişlerdir.
Köleleştirmenin bütün kaynakları kurutulmuş (yasaklanmış), tek kaynak halinde
kalan savaş esirliği için de "bedelsiz serbest bırakma, bedel alarak serbest
bırakma, işledikleri suçlara göre idam" gibi köleleştirme dışı seçenekler
getirilmiştir. Bu seçeneklerin hedefi, bütün dünyada veya karşılıklı olarak iki
devlet arasında köleliğin kaldırılması gündeme geldiğinde İslâm devletinin bunu
öncelikle kabul edebilmesi imkânının verilmesidir.
Mü'minlerin ellerinde bulunan kölelerin hürriyete kavuşmalarını sağlamak
amacıyla hükümler getirilmiştir: Kaza yaparak ölüme sebebiyet veren, zıhar
denilen yemini yapan, Allah üzerine yemin eden mü'minlere kölelerini hür
bırakmaları emredilmiştir (keffaret kılınmıştır). İslâm'ın beş şartından biri
olan zekâtın sarf yerlerinden biri de köleleri hürriyete kavuşturmaktır.
Köleler, bedellerini ödeyerek hürriyete kavuşmak isterlerse sahiplerine bunu
kabul mecburiyeti getirilmiş, kölelere de bu maksatla çalışma ve kazanma imkânı
tanınmıştır. Hiçbir hukukî sebep bulunmadan Allah rızası için köle azad etmek,
onları hürriyete kavuşturmak ibadet sayılmış ve sevabı cennet kılınmıştır.
İmansız, namazsız, oruçsuz, faizli, içkili, rüşvetli, yalanlı, iftiralı,
hileli... bir İslâmî hayat olmaz, ama kölesiz ve tek eşli İslâmî hayat bu dinin
amaçları arasındadır.
İşte İslâm'da ve onun bir parçası olan şeriatta dört karılılık ve köleliğin
hükümleri, durumu bundan ibarettir. Bunun dışında kalan iddialar, yakıştırmalar
iftiradır, uygulamalar olmuş ise bunlar da İslâm dışıdır, isyandır, günahtır,
fâsıklıktır.
FIRAT MUCİZESİ
(BEŞİK KERTMESİ)
Çocukları, ergenlik çağına gelmeden velilerinin nikahlamasına -bazı bölgelerde
sözlemelerine, karşılıklı vaatleşmelerine- beşik kertmesi denilmektedir.
Geçtiğimiz günlerde medyadan, küçük yaşında evlendirilmiş bir kızın, büyüyüp
aklı başına gelince evlendirildiği kimseyi istemediğini, bir başkasına aşık
olduğunu, ona kaçtığını, ailesinin ceza olarak kızı boğup Fırat'a attıklarını,
fıratta canlanıp yüzerek kurtulduğunu, böylece bir mucizenin gerçekleştiğini...
öğrendik. Her fırsatta İslâm'ı karalamayı kendine vazife edinmiş bir kısım medya
da bunun İslâm hukukundan (şeriattan) kaynaklandığını, fıkhın buna -küçükleri
evlendirmeye- izin verdiğini ileri sürdüler.
Bu karalama ve sun'i gündem tartışmaları, İslâm'ın gerçek yüzünü anlatmaya
vesile oluyor; yani şerden hayır doğuyor. Bu vesile ile biz de küçüklerin
-onlara bir tercih hakkı tanımadan- evlendirilmelerinin fıkıhtaki yerini ve
uygulamayı özetleyelim:
1. Mucize, Allah Teâlâ'nın, ümmetleri kolayca inansınlar diye peygamberlerine
lütfettiği olağandışı haller, olaylar ve fiillerdir. Başkaları ile ilgili
olağandışı olaylara İslâm'da mucize denilmez; bunlara "Allah'ın takdiri, lütfu,
yardımı, esirgemesi..." denilebilir.
2. Bütün fıkıhçılar değil, bir kısım fıkıhçılar, "çocuklar ergenlik çağına
gelmeden velileri tarafından evlendirilebilir" demişler, ancak bunlar da
velilerde ve evlendirilen kişilerde aranacak bazı şartlar ileri sürmüşler, bu
şartların gerçekleşmemesi durumunda hakime veya çocuğa -ergenlik çağına
geldiğinde- akdi bozma hakkı vermişlerdir. Çocuğun küçük yaşında velisi
tarafından evlendirilmesinin cevazı, "Hz. Aişe'nin, ergenlik çağına gelmeden
önce, babası tarafından Peygamberimizle evlendirilmesi" örneğine ve Arapların bu
konudaki geleneklerine dayandırılmıştır. Halbuki burada evlendirilen kişi
Âlemlere Rahmet olan (s.a.) Efendimiz'dir, O'nun durumu istisnadır ve O, kendisi
istemediği halde birisiyle evlendirilmiş kadınlar ve kızlar kendisine
başvurduklarında daima evlenme akdini bozdurmuştur, evliliği bitirmiştir.
3. Küçüklerin velileri tarafından evlendirilmelerini caiz görmeyen İslâm
müctehidleri vardır ve şeriatı uygulayan Osmanlı devleti yaptığı son Aile
Kanununda bu ictihadı benimsemiş, kanunlaştırmış (mad. 7) ve hilafete tâbi
mahkemelerde uygulatmıştır. Kanunun ilgili maddesiyle ilgili gerekçesinin
sadeleştirilmiş özeti şöyledir:
"Küçük kız ve erkek çocukların velileri tarafından evlendirilmelerinin caiz ve
geçerli olduğu dört mezheb imamınca benimsendiği için uygulama da buna göre
oluyordu. Zamanımızda durum değiştiği için bu konuda yeni bir usul benimsemek
gerekmiştir. Hayat mücadelesinin şiddetlendiği zamanımızda velilerin ilk
vazifeleri, küçük çocukları evlendirmek değil, iyi bir tahsil ve terbiye vererek
yetiştirmektir. Bunu ihmal eden birçok veli ya başlık almak ya mürüvvetlerini
görmek veya iyi bir mirasa konmak için çocukları evlendiriyor, felaketlerine
düğünle temel atıyorlar, bu evliliklerin çoğu daha ilk gününden ölü doğan çocuğa
benziyor. Bu gibi evliliklerle ilgili davaların ne kadar çok ve şaşırtıcı
olduğunu anlamak üzere hem fıkıh kitaplarına, hem de mahkeme sicillerine bakmak
yeterlidir. İkisi de büyük müctehidlerden olan Ebû Bekr el-Asamm ve İbn Şübrüme
hem çocukların buna ihtiyaçlarının bulunmadığını, hem de ileride -bilhassa bozma
imkânı da vermeyen ictihadlara göre- onların hürriyetlerini bağladığını göz
önüne alarak "hiçbir kimsenin küçükleri evlendirme hakları yoktur" ictihadında
bulunmuşlardır. (Bu müctehidlere göre Hz. Aişe olayı Peygamberimiz'e mahsustur,
başkalarına teşmil edilemez.) Asırlardan beri elde edilen felaketli denemeler de
bu imamların ictihadlarını teyit etmektedir. İşte bu sebeplerle kanunun yedinci
maddesi bu iki zatın ictihadlarına göre düzenlenmiştir.
Eğer Osmanlı devleti ortadan kalkmamış olsaydı ülkesinde bu kanun yürürlükte
olacaktı; yani şeriata göre küçükleri kimse evlendiremeyecekti. Nitekim bugün
aile kanunlarını şeriata göre düzenleyen İslâm ülkelerinde de uygulama böyledir.
DİNİN GELECEĞİ
Din
Dinin özü ve işlevi ile ilgili açıklamalar ve tanımlar, bunları yapan şahısların
içinde bulundukları etki alanınına (felsefe, inanç, önkabuller, dünya görüşü,
açıklama modeli, paradigmalar) ve açıklama konusu olan dine ve dinlere göre
farklı olmuştur. İslâm'a göre din (ed-Dîn) birdir, kaynağı Allah'tır, bilgi
iletişim yolu vahiydir, bu bilgiyi alanlar peygamberlerdir, özü değişmez;
değişen, bu özün insanlar tarafından anlaşılması, benimsenmesi ve yaşanması için
gerekli olan araçlar ve pratiklerdir. Bu dinin dışında kalan ve onun yerini
tutan diğer inançlar hak din (ed-Dîn) olmayıp uydurma, batıl, aslından sapmış
yollardır; bu mânada dinlerdir.
Sağlam, gerçek, yönlendirici ilâhî yapı olan din (ed-dînu'l-kayyim) insan
fıtratıdır; insanda yaratılıştan var olan özellikler ve ihtiyaçların gereğidir,
fıtratla örtüşmektedir, o insansız, insan onsuz -fıtratına uygun bir oluşta-
olamaz. "Başkasına sapmadan kendini hak dîne yönelt; o fıtrata ki, Allah
insanları ona göre yaratmıştır, Allah'ın yaratmasında değişme yoktur, o sağlam
rehber olan dindir, fakat insanların çoğu bilmezler" (Rûm: 30/30) mealindeki
âyete göre Peygamber ve inanlar o dine yönelmeli, onu benimseyip hayatlarını ona
göre yaşamalıdırlar. Çünkü Büyük Yaratıcı insanları ona göre, onu yaşamak ve bu
sayede tekâmül ederek yaratılış amaçlarını gerçekleştirmek üzere yaratmıştır.
Hak dinden başka inançlar, onun yerine konan dinler ve inançsızlık/dinsizlik
insanların fıtratlarına ters düşer. Bunlar, insanların madde ve toprak olan
unsurlarının gereği olan arzu, istek ve ihtiraslarının din veya dinsizlik
şeklini almış görüntüleridir, bunlara (maddî, biyolojik unsura) hizmet ederek
manevî unsuru (ruhu, kalbi) köreltir, tekâmülü engeller, insanı aşağılara (esfel-i
sâfilîne) çeker, çamura mahkûm ederler.
İnsanların ortak amacı mutluluktur. Mutluluğa ne mâna verilirse verilsin,
insanın hem maddî hem manevî (hem bedene hem ruha ait) ihtiyaçları
karşılanmadıkça mutlu olması mümkün değildir. Bu ihtiyaçların karşılanması ancak
bir cemaat ve cemiyet içinde mümkün olmakta, topluluğun devamı ve işlevini
yerine getirebilmesi de bir düzene (kurallara, kanunlara, kurumlara) muhtaç
bulunmaktadır. Düzenlerin temelinde inançlar ve felsefeler vardır; başka bir
deyişle her düzen bir temel inanca ve düşünceye dayanmaktadır. İlk insandan beri
Allah tarafından verilmiş bulunan hak din, işte bu düzeni (gerçeğe ve gerçek
inancı, insanın yaratılışına uygun düzeni) getirmektedir.
Dinin geleceği
Dinin geleceği üzerinde -bilime bağlı- tahmin yürütürken en sağlıklı yöntem,
dinin geçmişine, insanla ilişkisine ve insanın kendine yeterliği problemine
bakmaktır.
1. İnsanlık tarihine bakıldığında ilkelinden medenîsine bütün dönemlerde ve
devirlerde dinin mevcut olduğu, insanların hak veya batıl bir dine inandıkları
ve farklı ölçü ve şekillerde de olsa onu hayatlarına soktukları görülmektedir.
İlkel insanda olduğu gibi medenî insanın da hayatında dinin bulunması, cahil ve
avam takımında olduğu kadar âlim ve havas takımında da dindarlığın var olması,
üzerinde önemle durulması gereken bir olgudur.
2. İlkel olsun, medenî olsun insanda maddî ve manevî olarak ikiye ayrılması
mümkün olan ihtiyaçlar vardır. Bitki ve hayvan nevilerinin maddî ihtiyaçları
sağlandığında, varlık ve sağlıkları devam eder ve kendilerinden bekleneni
verirler. İnsan ise bitki ve hayvanların ihtiyaçlarına ortak olduğu gibi onları
aşan ve yalnız kendi nevinde bulunan ihtiyaçların da muhtacıdır. Kendisiyle
devamlı ilgilenen ve hayat yoluna ışık tutan bir Allah'a inanma ve O'na tapınma
ihtiyacı, manevî ihtiyaçların başında gelmektedir. Kur'ân-ı Kerim, daha insanlar
yaratılıp bu dünya hayatları başlamadan önce Allah Teâlâ'nın, onlara ait özleri
(zürriyetlerini) huzuruna alıp "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorduğunu,
onların da "Evet, Rabbimizsin" cevabını verdiklerini bildirerek ezelde vâkî olan
bu sözleşmenin (ahit, mîsak) din duygusu ve inanma ihtiyacı olarak insan
fıtratında var olduğuna, din duygusu ve ihtiyacının fıtratın gereği bulunduğuna
işaret etmektedir. İnsanların pek çoğu bu ihtiyaçları gerçek mânada ve yeterli
ölçüde tatmin edilmediğinde bunalıma düşmekte, en azından mutlu
olamamaktadırlar. Farazi olarak bunalım ve mutsuzluk sözkonusu olmasa bile
insana mahsus tekâmül yolculuğu güdük ve eksik kalmakta, eşi bulunmaz ömür
sermayesi değerliye değil, değersize ve geçici (fani) olana sarfedilmektedir.
3. İnsan aklı, insanın bilgi kapasitesi bütün varlığı, farklı bilgi
kapasitelerine göre bilinmesi mümkün olan her şeyi bilmeye yeterli midir? Bu
soruya dinlerin, iman ehlinin ve dindarların verdiği cevap "Hayır, yeterli
değildir, insanın bilgi kapasitesini aşan alanlarda aşkın bir kaynaktan gelecek
bilgiye, irşad ve hidayete ihtiyaç vardır..." şeklinde olmuştur. Kant,
metafiziği inkâr etmek yerine, insandaki bilgi kapasitesinin dışında kaldığını
ifade ederken, Viyana okulu gibi neo-marksistler, bilinemeyenin yok ve saçma
olduğunu ileri sürmüşler, aydınlanma dönemi konuyu, "dini toplum hayatının
dışına atmak, insanın bilmek ve yaşamak için dine muhtaç olmadığını, beşerî
aklın ve bilgi kabiliyetinin insana yeterli bulunduğunu ilan etmek suretiyle"
kendince çözüme bağlamıştır. Post-modern dönemin düşünürleri rasyonalizm ve
aydınlanmanın bilgiç ve dik başlı tavrına karşı çıkmışlar, insanın bilemediği
şeylerin ve çözüme kavuşturamadığı problemlerin varlığından söz etmişler, ancak
bilmek ve çözmek için dine dönmemişler, bir yol ve yöntem de sunamamışlardır.
İnsanların dün bilemedikleri ve bu sebeple yok saydıkları/sandıkları birçok
şeyin bugün bilinir hale geldiği ve insan hayatına girdiği düşünülürse
"bilinmeyeni yok sayma" düşünce ve yaklaşımının tutarsız olduğu ortaya çıkar.
Varlığı "bilimsel" olmayan yollardan bilinen, bilimsel metodlarla isbat ve deney
alanına sokulamayan metafizik varlıklar gözönüne alındığında ileriye dönük
beşerî-ilmî buluşların ve bilişlerin ötesinde kalacak hakikatlerin ve
varlıkların olduğunu kabul etmek gerekecektir. Konu yalnızca bilgi ile de
sınırlı değildir. Sosyal hayatın sağlıklı, fıtrata uygun ve olabildiğince insana
mutluluk sağlayacak bir şekilde/düzende yürüyebilmesi için de aşkın bir irşada
ve hidayet kaynağına, insan aklını test eden ve ihtiraslarını kontrol eden bir
üst mizana ihtiyaç vardır. Kur'ân-ı Kerim'in deyişiyle "Hayır, insan kendini
kendine yeterli sandığı için başkaldırıp sınırları çiğner; Rabbine dönmek (O'nun
irşadına başvurmak) kaçınılmazdır" (Alak: 96/6-8).
Bu üç noktadan dinin geleceğine bakıldığında insanlar bu fıtratlarıyla var
oldukları müddetçe dinin de varolacağını söylemek akla ve bilime ters düşmez. A.
Comte "insan fıtratı" unsurunu ihmal ederek meseleye yalnızca bilgi ve
aydınlanma açısından bakmış, bilimin hakim olmasıyla geleneksel dinin ortadan
kalkacağı kehanetinde bulunmuştu; bu kehanet tutmadı. Halk ve aydınların önemli
kısmı bir yana mucitler, kâşifler ve Nobel ödüllüler arasında bile dindarların
bulunduğu bir gerçektir. "Medeniyetin sonu" tezi de -dinin toplum hayatından
çıkacağı kısmı bakımından- tutmayacaktır; çünkü Batı'da dinin hayata
dönmesinden, "Tanrının İntikamı"ndan söz edilmektedir. Batı uygarlığı ve
toplumları dini birey düzeyine indirmişlerse de dinin toplumsal gerçekliğini
ortadan kaldıramamışlardır. "Modern dinin bireysel bir din olduğunu ileri
sürenlere karşı yukarıda sözünü ettiğimiz yeni sosyal ve dinî hareketlerden
anlaşıldığı kadarıyla hiç de öyle olmadığı görülmektedir. Modern dindeki bireyin
aksine Evrensel ve Yüksek Tipli Dinler'in yücelttiği birey, bir kütleyi
oluşturan atomlar ya da bilinçsiz bir kitleyi (yığını) oluşturan lanetlenmiş tek
başına bireyler değil, içlerinde taşıdıkları tanrısal ruhu, aynı ruhu taşıyan
başka ruhlarla tanıştırmak suretiyle yetkinleştirmek süreci denilen
-bireyselleşme değil- bireyleşme yolundaki bireylerdir. Dolayısıyla bu amaçla
din, yoğun olarak bireysel ve kişisel, kaçınılmaz olarak da toplumsal bir
gerçektir." (Ali Coşkun, Bilgi ve Hikmet, 95, s.47).
"Dine dayalı medeniyet ve kültürlerin çatışması" tezine karşı da "dinlerin özde
birliği" tezi vardır ve dinler arası diyalog çağrıları yapılmaktadır.
Sonuç
İnsan, fıtratını değiştirmedikçe -ki Allah bunun değişmeyeceğini bildiriyor ve
asırlar boyu da değişmedi- dine olan ihtiyacı devam edecektir. Rönesans, reform
ve aydınlanma fırtınaları yalnızca dinin üstündeki külleri ve tortuları atmış,
halis dinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Çağın uygarlığı içinde din,
dimdik ayaktadır. İnsanlar birey, topluluklar ve toplumlar olarak akıl ve
bilgileriyle hayatı sürdürürken çok önemli hatalara düşmüşler, yeri doldurulamaz
maddî ve manevî kayıplar vermişlerdir. Ne tek başına akıl ve beşerî bilgi, ne de
bunlara arkasını dönen din insanlara mutluluk getirebilecektir. İnsanlar
mutluluk peşinde koştukça dini bir güneş gibi sağ ellerinde, aklı ve bilimi da
bir ay ve yıldızlar gibi sol ellerinde tutmak durumundadır. İnsan evreni ne
güneşsiz olacaktır, ne de aysız ve yıldızsız.
TASAVVUF
Değerli kardeşimiz Ö. Şevki Hotar, İktibas'ta, tasavvufla ilgili bir sözümüzü
naklederek bize bazı serzenişlerde bulunmuştur. İyi niyetini takdir ve
uyarılarına teşekkür ettikten sonra o sözden maksadımızı açıklamanın da bir
vecibe olduğunu düşünüyorum. Yıllarca önce kaleme aldığımız bir mektuptaki
ifademiz şudur: "Tasavvuf İslâm'ın özü ve ruhudur. İslâm tasavvufu, Zât-ı
Risâlet ve ashâbının marifet ve hayatlarından kaynaklanan şeriatın, zıttı,
mukabili, nakizi değil, şeriatla iç içe ve onun ta kendisidir." Bu sözümüzü
tenkit ve tahlil eden Hotar kardeş özetle şunları söylüyor: "Siz, İslâm'ın
özüdür diye Kur'ânî olmayan tasavvufa; bir başka hocaefendi, İslâm'ın kabuğudur
zanniyle 'adil düzen' diye uyduruk bir kavrama sahip çıkar ise bu dinin hali
nice olur?". "...takva, ihlas, huşu, ihsan, hudû, haşyet, havf gibi Kur'ânî
isimler varken temel itibariyle kirli olan tasavvuf sözcüğünden medet ummaya ne
gerek var?..". "Muhterem Karaman hocanın inancında oldukları için mutasavvıflar,
kabuk saydıkları İslâm'ı bırakarak onun özü olan tasavvufla iştigal ediyorlar...
Öyle ya, öz dururken kabukla-biçimle uğraşmak niye?..."
Evet bizim sözümüz böyle anlaşılmış ve böyle tenkit edilmiş. Halbuki:
1. Biz "Kur'ânî olmayan tasavvufa" sahip çıkmıyoruz, sözümüzde açıkça ifade
edildiği üzere "Resulullah ve ashâbının marifet (bilgi) ve hayatlarından
kaynaklanan, şeriatın kendisi olan (şeriattan ibaret bulunan) tasavvufa
'İslâm'ın özüdür' diyoruz. Allah Resulü'nün ve ashâbının bilgi ve uygulamalarına
dayanan şeriat Kur'ânî olduğuna göre, bunun -bir başka yönden- adı olan tasavvuf
da (bizim meşru gördüğümüz tasavvuf da) Kur'ânî olan tasavvuftur.
2. Bu eğitim ve öğretim kurumuna "tasavvuf" ismi verildiğinde bu kelime kirli
değildi. Bu hususu Kuşeyrî (v. 465/1072) Risâle'sinde şöyle ifade ediyor: "Resulullah'dan
(s.a.) sonra Müslümanların ileri gelenleri, O'nunla beraber olmaktan daha büyük
bir meziyet bulunmadığı için bunu ifade eden "suhbet" kelimesinden başka bir
isim almadılar ve onlara "sahabe" denildi. Onlardan sonra gelen iki nesil de
onlarla beraber olmayı büyük şeref bildikleri için "tâbîler" ve "tâbîlere
tâbîler" diye anıldılar. Sonra insanlar arasındaki fark açılmaya, dereceler
zıtlaşmaya başladığında dine titizlikle sarılanlara zâhidler (zühhâd) ve âbidler
(ubbâd) denildi. Daha sonra bidatler ortaya çıktı, her bir grup (fırka)
zahidlerin kendilerinde bulunduğunu iddia eder oldular, ehl-i Sünnet içinden her
nefeslerinde Allah ile olmaya riayet eden, kalplerine gafletin yol bulmasını
engellemeye çalışanlara tasavvuf ismi tahsis edildi, hicretin ikinci yüzyılından
önce bunlar, bu isimle meşhur oldular" (s.7).
Bu ifadelerden açıkça anlaşılacağı üzere "tasavvuf" ve "mutasavvıf" isimleri
başlangıçta ehl-i Sünnet'in iyi derecede dindar olanlarına verilmiştir. Sahâbe
ve tâbiûn isimleri nasıl kirli değil ise -o dönemde- tasavvuf ismi de kirli
değildir.
3. "İslâm'ın özü" sözünden maksadımızın, şekil, biçim ve kabuğu atmak,
önemsememek olması mümkün değildir. "İnsan ruh ve bedenden ibarettir, aslolan
veya öz olan ruhtur" desek, "bedeni at, ruh ile yaşa" demiş olamayız. Mesela
namazın bir şekli, bir de özü vardır. Şekil bedenin, ruh ve öz ise zihnin/ruhun
hal ve hareketidir; yani huzurdur, huşudur, kurbdur, ihlastır, ihsandır. Bu
ikincisine öz demekte bir sakınca yoktur. Maksat önemini ve derecesini
belirtmektir. "Şekil önemli değil" demedikçe ters mânalar çıkarmak caiz olmasa
gerektir.
4. Aşağıda Kuşeyrî'den ve İmâm-ı Rabbânî'den nakledeceğimiz ifadeler iki hususu
açıklığa kavuşturacaktır: a)Tasavvufun yöneldiği amacın, şekli/kabuğu atmak
değil, onunla ve onun içinde özü yakalamaktır; öz ise ihlastır, ihsandır,
rızadır, kurbdur... b) Tarih içinde iki türlü tasavvuf anlayışı, uygulaması ve
çizgisi bulunmuş ve gelişmiştir. Birisi Kur'ânî olan, Allah Resulü'nün
örnekliğinde gelişen, bid'atlere cephe alan tasavvuf (ve biz buna -yukarıdaki
mânada- İslâm'ın özü diyoruz); ikincisi bid'atlere ve sapıklıklara bulanmış,
İslâm'ın özünden de şeklinden de uzaklaşmış tasavvuf:
"Bu işin temeli ve belkemiği şeriatın sınır ve adabını korumak, harama ve
şüpheli olana el uzatmamak, duyu organlarını yasaklardan korumak, bir nefes bile
Allah'tan gafil olmamaya çalışmak, rahat ve serbestlik zamanını bırak, zaruret
halinde bile içinde şüphe bulunan susam tanesini bile helal saymamak ve şehvetin
peşine düşmemek için nefisle cihad etmektir... (Risâle, s.185).
"Şeriatın üç parçası vardır: İlim, amel, ihlas. Bu üçü gerçekleşmiş olmadıkça
şeriat gerçekleşmiş olmaz... Şeriat gerçekleşince en büyük saadet olan Allah
rızası gerçekleşmiş olur. Buna göre şeriat, dünya ve ahiret saadetlerinin
hepsini üzerine almış bulunmakta, şeriatın ötesinde ihtiyaç duyulacak bir şey
kalmamaktadır. Sofilerin sembolü ve imtiyaz alametleri haline gelmiş bulunan
tarikat ve hakikat, şeriatın üçüncü parçası olan ihlas unsurunu tamamlamak
hususunda ona hizmetçi konumundadır.... Tarikat yolunda meydana gelen haller,
vecdler, özel ilim ve irfanlar asıl amaç olmayıp bu yolun yolcularını terbiye
etmeye yarayan evham ve hayallerden ibarettir. O halde bunlara takılıp kalmamak,
süluk ve cezbe yolunun sonu olan rıza makamına ulaşmak gerekmektedir." (H.
Karaman, İmam-ı Rabbanî ve İslâm Tasavvufu-Mektubat'tan seçmeler-, s.175-176).
"...Şeriatla hakikat birbirinin tamamen aynıdır. İcmal-tafsil, istidlal-keşif,
gayb-müşahede, külfet hissi-zevk gibi hususlardan başka ikisi arasında bir fark
yoktur... Hakka'l-yakin mertebesine ermiş olmanın alâmeti, bu makama ait ilim ve
irfanın, şeriat bilgisine tam olarak uygun bulunmasıdır. Bir kıl kadar bile fark
kalırsa bu, hakikatlerin hakikatine ulaşılmamış olma delilidir." (s.177-178).
"Peygamberlerden ümmetlere kalan (miras) ilim ikidir: Ahkâm (şer'i hükümler,
kurallar), esrar (sırlar)... Sofilerin çoğu esrar ilmi, vahdet-i vücud, vahdet-i
şühûd, birde çoğu görmek, ihâta (kuşatma), zâtî yakınlık keşfi... derler. Asla
ve hâşa! Bu gibi bilgi ve irfan, esrar ilmi olmaktan ve nübüvvet makamına layık
bulunmaktan çok uzaktır; çünkü bunların dayanağı sekirdir (manevî
sarhoşluktur)... Peygamberlerin bütün ilimleri, içine bir zerre sekir karışmayan
sahıvda (tam ayıklık ve şuur halinde) meydana gelmektedir..." (s.183). "Ezcümle
ehl-i Sünnet âlimlerinin, Kitâb ve Sünnet'ten anladıkları mânayı, kendi keşif ve
ilhamının mi'yarı (doğruluk ölçütü) kılmalı, onları başka birşey ile
ölçmemelidir. Çünkü onların anladıkları mânalara aykırı olan anlayışlar
kıymetsizdir. Zira her bid'atçı sapık, kendi itikadlarının dayanağının Kitâb ve
Sünnet olduğunu iddia etmekte... bunlarla insanlara yol göstermeye
kalkışmaktadır" (s.137).
REFAH-YOL VE
SONRASINDA REFAH
1. Siyaset insanla ve insan için yapılır. Fert ve toplum olarak insan hakkında
(onun halihazırdaki durumu hakkında) doğru, gerçekçi bilgiye dayanmayan; tahmin,
ihtimal ve temenniler çerçevesinde oluşturulan hedefler ve programlar fire
vermeye, eksik gerçekleşmeye mahkûmdur. Siyasî partilerin muhalefette ve
iktidarda farklılaşan sloganları, yaklaşım ve davranışları, değerlendirme ve
tavırları vardır. Vaat, hedef ve programların muhalefette iken test edilmesi
mümkün değildir. Bunun farkında olan partiler muhalefette iken bol keseden
atarlar; tek amaçları iktidar partisini yıpratmak ve ilk seçimde onun yerini
almaktır. Nasıl olsa iktidara gelince vaatler unutulacak, ayaklar yere basacak,
acı gerçekler yaşanmaya başlanacak, unutmayanlara da lisân-ı münasiple
"muhalefette iken söylenenlerin o günün ve durumun şartlarında söylendiği, bugün
ise şartların değiştiği, sâbık iktidarın devrettiği enkazı temizlemekle meşgul
olunduğu, sabretmeleri ve üç vakte kadar bütün vaatlerin gerçekleşeceği..."
anlatılacaktır.
Refah Partisi'ni bu genel-geçer tabloya yabancı görmüyorum. Bu partiyi
kuranların, adı değiştikçe yenisinde yer alanların ve sonradan onlara
katılanların zihinlerinde ve gönüllerinde ne olduğunu, bu bakımdan farklı
kesimleri barındırıp barındırmadığını ancak Allah bilir. Dışa vuran, yazılan ve
söylenenlere gelince bunları da ikiye ayırmak gerekir. Resmî olmayan, kapalı
kapılar ardında cereyan eden konuşmalardan, ima, işaret ve delâletlerden alınan
resme göre Refah Partisi "İslâmcı bir partidir"; demokrasiyi kullanarak
Müslümanların, İslâm'ı hür bir ortamda tam olarak yaşayabilecekleri bir düzenin
peşindedir. Eğer bu resim doğru çekilmiş ise partinin bu iradesini açığa
vurması, programına aktarması mümkün değildir; mevcut anayasal düzen, mevzuat ve
antidemokratik güçler buna mânidir. Geriye bir yol kalmaktadır; o da açığa
vurulan irade ve programı mevzuata uygun kılmak, eğer iktidar nasip olursa adım
adım amaca doğru ilerlemek. Bu tasvir bir varsayıma, görünmeyenin resmine
göredir. Görünenden hareket ederek bir başka tasvir de şöyle olabilir: Partinin
amacı iktidardır, iktidara geldikten sonra da çağdaş demokrasiyi ve ülkenin
kalkınması için çağın gerektirdiği ıslahat ve düzenlemeyi gerçekleştirmektir.
Partinin İslâmcılığı ve İslâmî bir düzenin peşinde olduğu zan ve iddiası gerçeğe
uygun değildir, belli bir kesimin oyunu alabilmek için yaptığı açık veya kapalı
propagandadan böyle "gerçeğe uygun olmayan" bir sonuç çıkarılmıştır. Parti
yetkilileri kendileri için çizilen bu resmin farkındadırlar, fakat işlerine öyle
geldiği için (belki bir kısım mensupları İslâm'ı da böyle anladıkları için) bir
kesime "bu resim bizim" demeyi, bir kesime de "bu resmin bizimle bir alâkası
yok" demeyi uygun görmüşlerdir. Çekirge böylece bir sıçramış, iki sıçramış
sonunda iktidar ağına yakalanmıştır (daha doğrusu burayı tül ile örtülü gelin
yatağı sanarak kendini ağuşuna atmıştır). Burada istediği gibi uçamamış, uçmaya
teşebbüs ettikçe bir kesimin, uçamadıkça da diğer kesimin baskısına maruz
kalmış, alttan üstten aldığı yumruklarla sersemlemiş, sersemledikçe uçmak bir
yana yürümeyi de şaşırmıştır. RP otuz yıldan beri elde ettiği imajı ve
alternatif pozisyonunu tasdik ettirecek bir performans gösterememiştir, tekzip
ettirmeye de muvaffak olamamıştır. Bunu "ne imama yaranabilmiştir, ne de papaza"
şeklinde ifade etmek de mümkündür.
2. RP millî görüş, âdil düzen isimlerini verdiği yeni bir sistemden, bu sistemi
gerçekleştirecek kısa ve uzun vadeli hedeflerden ve programlardan söz edip
durmuş, bu arada kendisinden başka bütün partileri belli bir düzenin ve sistemin
çocukları (bu mânada ikiz kardeşler) olarak takdim etmiş, âdil düzenin bambaşka
olduğunu, hiçbir yerde denenmediğini, hiçbir partinin programında bulunmadığını
iddia etmiştir. Halk bunları dinledikçe, iktidar olduklarında bütün dertlerinin
kısa bir müddet içinde (bunu da kendileri söylemişlerdir) deva bulacağını
düşünmüş, İslâmî hassasiyeti olanlar imanları gereği, muhtemelen İslâmî
hassasiyeti olmayanlar bile, altında ezildikleri dertlerden kurtulma pahasına
biraz da İslâm'a katlanmayı (!) göze alarak onlara oy vermişlerdir. RP, önerdiği
değişim modelini gerçekleştirme yönünde bazı teşebbüslerde de bulunmuştur. Batı
yerine İslâm dünyasına yönelmek, iç ve dış borç yerine öz veya alternatif
kaynakları bulmak ve devreye sokmak, rant ekonomisi, rantiye saltanatı yerine
üretim ekonomisi ve emeğin saltanatını geçirmek... için yapılan teşebbüsler va
alınan tedbirler bunlar arasındadır. Hem iktidarın hataları, hem de başta
muhalefet olmak üzere demokratik ve antidemokratik güçlerin amansız mücadelesi
ve engellemesi sonunda bütün teşebbüsleri akim kalmış, programını yürütmek bir
yana imajını bile koruma imkânını bulamamıştır.
Refahyol iktidarının ardından kitlelerin zihninde oluşan kanaat oldukça
karmaşıktır. Bir gruba göre İslâmcı Refah çökertilmiştir, iddialarının ve
vaatlerinin bir hayalden ibaret olduğu isbat edilmiştir. Birilerine göre zaten
İslâmcı filan olmayan bu partinin keli görünmüş, ne olduğu anlaşılmıştır. Bir
gruba göre Refah, en azından mazlum olarak puan kazanmış, gelecekte tek başına
iktidar olma şansını elde etmiştir. Bir gruba göre Refah'ın girdiği yolun
çıkmazlığı anlaşılmıştır, bundan sonra başka yollar denenmelidir...
3. RP'nin hatasını tesbit ederken işe "bu dönem" öncesinden başlamak gerekir. Bu
döneme kadar hiç hatası olmayan bir parti bu dönemde "bu kadar" hata edemez; bir
başka deyişle bu dönemdeki hataların daha öncesi ile alâkasını hesaba katmak
kaçınılmazdır. Bu maddede Refah'ın başarılarından değil, hatalarından söz
ettiğimize göre önce muhalefette iken neler yaptığına bakalım: Refah muhalefette
iken Türkiye ve dünyanın şartlarını iyi görüp doğru değerlendirmeli, neyi nasıl,
ne zaman yapabileceğini bu değerlendirmeye göre tesbit etmeli ve halka da
yalnızca bunları vadetmeliydi; bunu yapamadı veya yapmadı. Kendi hakkında yanlış
zanlar ve beklentiler oluşturdu. "Bu nasıl bir iktidar ise" iktidara gelince
hesapta olmayan durumlar ve engellemeler ortaya çıktı, bu durum karşısında
takınması gereken tavrı takınamadı; alması gereken kararları alamadı ve yapması
gerekeni de yapamadı. Bize göre Refah, bazı yanlış adımlar atmasa, önceliklerde
hata etmese bile dört koldan engellenecekti. Ancak onun yanlış adımları,
gereksiz ve yersiz beyanları, hatalı öncelikleri engellemeyi kolaylaştırdı ve
engelci sayısını arttırdı.
4. RP deneyiminin bir siyasal İslâm deneyimi olduğu kanaatini şahsen
taşımıyorum. Refah kendi haline bırakılsaydı kuvvetle muhtemeldir ki, II.
Cumhuriyetçilerinkine yakın bir liberal-demokratik düzen gerçekleştirecek, yahut
bunun için çalışacaktı. Refah iktidarını siyasal İslâm denemesi olarak
değerlendirenlere göre, demokrasiden yararlanarak siyasal İslâm'ı başarıya
ulaştırmanın mümkün olmadığı Cezayir'den sonra Refah deneyimi ile de sabit
olmuştur.
5. Milli Nizam'dan bu yana RP'de hiçbir yeniden yapılanma yaşanmadı. Bu parti
kapatılsa ve yenisi kurulsa bile -kanunî yasaklıların partide resmen yer
almamaları dışında- bir yeniden yapılanmanın gerçekleşeceği konusunda ciddi
şüphe taşıyorum.
Parti kendini doğru/gerçekçi bir değerlendirmeye tâbi tutmalı, buna göre
hedefini ve programını belirlemeli, bu gerçeklik, hedef ve programa uygun bir de
yapı oluşturmalıdır. Hayalî varoluşa göre değil, gerçekliğe göre oluşturulacak
yapı demokratik olmalı, hiçbir kimsenin subjektif değerlendirmelere ve karizmaya
dayalı imtiyazı bulunmamalıdır.
6. RP sayesinde Türk siyaseti kendini -gerçek veya hayalî bir alternatife göre-
ayarlıyor, tek tipli, tek sesli kısırlık ve ifratlar yerine, -zaruri taviz
kabilinden de olsa- ortaya konulan düşünce, söylem ve eylemler ile dengeler
oluşuyordu. Komünizm ile kapitalizmin çatışması ortaya sosyalizmi ve karma
sistemleri çıkarmıştı. Türkiye'de Refah ve diğerlerinin iktidar mücadelesi de
farklı model ve uygulamalara kaynak olabilirdi. RP ve benzeri partiler ortadan
kaldırılırsa demokrasi adına bir cinayet işlenmiş olur. Halkın önemli bir kesimi
siyasî alanda temsil edilmeme hissine ve düşüncesine kapılır. Haklarından mahrum
yaşayan Müslümanlar, demokratik yoldan bir takım haklar elde etme ümitlerini
kaybederler, bu ümit yitirmenin olumsuz sonuçları yaşanmaya başlanır.
Not: Bu yazı, parti kapatılmadan önce gazetede neşredilecek bir dizi için
yazılmıştı, sonra dizinin neşrinden vazgeçildi.
DİN
KARŞITLARI DÜNYA BANKASI'NA MI ÇALIŞIYOR?
Kuveyt'te yayınlanan el-Müctema' dergisinde yer alan bir habere göre, başka
alanlarda hayli sabıkası bulunan Dünya Bankası'nın yeni bir marifeti daha ortaya
çıkmış oluyor. Uluslararası kalkınma ve işbirliği ile ilgilenen bazı kuruluşlara
göre adı geçen banka, "dünyadaki yoksul ülkelere ve insanlara yardım etmek şöyle
dursun, yoksulluklarını daha da arttırmak, tüketimi teşvik etmek, çevreyi tahrip
etmek..." gibi sabıkalara sahipti. Şimdi ise gelişmekte olan ülkelerin dinî
hayatlarına, kültürlerine ve geleneklerine el attığı anlaşılmaktadır; çünkü
bankanın, kendisi ile işbirliği yapan bir Arap ülkesine dayattığı şartlar
arasında şunlar da yer almaktadır:
1. Kur'ân'la ilgili yarışmalar yerine millî, tarihî şiir yarışması vb.
faaliyetlerin desteklenmesi.
2. Laik öğretmenlerin özel eğitimden geçirilerek köy ve kasabalarda
görevlendirilmesi.
3. Camilerin ve mescitlerin sıkı kontrol altında tutulması.
4. Siyaset, eğitim, kültür alanlarında Mısır, Suriye ve Tunus ile işbirliğine
gidilmesi.
Yahudilerin dümen suyunda olduğu söylenen Dünya Bankasının asıl işinin ekonomik
olduğu malumdur. Yukarıdaki maddelerde ileri sürülen şartların ise ekonomi ile
uzaktan yakından bir ilgisi yoktur; bu maddeler ideolojiktir, İslâm'a karşı
savaşın bilinen tedbirleri ve taktikleridir.
Bu tedbir veya oyunlardan biri de "siyasal İslâm" diye bir terim uydurmak, bunun
imajını çeşitli komplolar, tuzaklar, oyunlar, propagandalar, hatta resmî
şahıslar tarafından işlenip Müslümanların üzerine atılan terör hareketleri ve
katliamlarla çirkinleştirmek, dünyada yeterli kamuoyu oluşturduktan sonra
siyasal İslâm'ın peşinde olduğu iddia edilen ülkenin üzerine yüklenmek, bu
yapılamıyorsa ambargolarla köşeye sıkıştırmak, davalarından vazgeçmeye
zorlamaktır.
Siyasal İslâm'dan maksat Şeriat ise, Şeriatın ülke yönetimine hâkim olması ise
Amerika'nın, Suudi Arabistan'ın yanında değil, Sudan'a yaptığı gibi karşısında
yer alması gerekir. Halbuki orada menfaat başka bir politikayı gerekli
kılmaktadır ve Amerika bu ülkenin korunması rolünü üslenmiştir. Bundan
çıkarılması gereken iki sonuç vardır: 1) Siyasal İslâm bir bahanedir; ulaşılmak
istenen hedef bir kısım geri kalmış ülkeyi sömürmeye devam etmektir; sağlıklı
bir İslâmî uyanış ve hayat, uzun vadede sömürülmeye de engel olacağı için "bu
uyanış ve hayata" engeller konulmaktadır. 2) Savaş, siyasî ve ekonomik olmanın
yanında veya sadece ideolojiktir, dinîdir; Hıristiyanlar, Yahudiler ve
dinsizler, dünya yüzündeki tek ilahî ve hak dini zayıflatmak ve toplumun
hayatından çıkarmak için işbirliği yapmışlardır. Totaliter rejimlerle yönetilen
İslâm ülkelerinde, baştakiler avuç içine alınarak duruma hâkim olmak kolaydır;
bunlara dokunulmamalı, bunlar korunmalı, hatta diğerlerine örnek
gösterilmelidir. Demokrasi ve insan haklarından yola çıkarak sağlıklı ve kâmil
bir İslâmî hayata ulaşmak isteyen ülkeler ve topluluklara ise asla göz
açtırmamalı, "bunlar samimi dindarlar değil, amaçları siyasî hakimiyet olan gözü
dönmüş caniler, insanlık ve özgürlük düşmanlarıdır..." diyerek aleyhlerinde
propaganda yapılmalı, imajları korkunç hale getirilmelidir.
Ülkemizde ekonomi, ticaret, güvenlik gibi konularla uğraşması gereken bazı kurum
ve kuruluşların sık sık raporlar hazırlatıp güçlenen dinî hayatı tehlike olarak
ilan etmeleri, irtica adı vererek dinî hayatı zayıflatmak veya asgari sınırlara
çekmek üzere tedbirlere başvurmaları vakıası ile dünya bankasının marifeti
yanyana getirildiğinde insan düşünmeden ve bazı paralellikler kurmadan edemiyor.
Müslümanın bir ve tek Allah'ı vardır; yalnız O'na kulluk ve itaat eder, diğer
otoritelere itaat etmesinin şartı onun, Allah'ın emir ve iradesine aykırı
emirler vermemesi, teklifler getirmemesidir. Amir hüküm getiren yönetici, dini
ve Allah iradesini hiçe sayarsa mü'min, ne yapar yapar Allah iradesine uymanın
yolunu arar ve bulur, gizli veya açık olarak ona uyar, Rabbine kulluk ve
itaatini gerçekleştirir. Başka türlü bir mü'min düşünülemez. Şu halde dünyada ve
ülkelerde insanları yönetenlerin bu gerçeği ve zorunluluğu unutmamaları gerekir.
Akılları ve vicdanları varsa yapacakları şey, dindarı köşeye sıkıştırmamak; ona
dinini yaşama, Rabbine itaat etme imkânını sağlamaktır. Barış, huzur, sükûn,
adalet, hakkaniyet, birlik ve beraberlik bu tutuma bağlıdır.
DEMOKRASİ VE İSLÂM
Belli bir çağın makbul ölçülerine göre kalkınmış, ileri, uygar sayılan bir
toplumun kültürü ve medeniyeti çağdaşlığın ölçütü oluyor, insanlığın
ulaşabileceği zirve (medeniyetin sonu) olarak ilan ediliyor, bu zirveye
ulaşamıyanlar "geri, ilkel, kalkınmakta olan" gibi yaftalarla aşağıya doğru
sıralanıyorlar ve "adam olmak istiyorlarsa çağdaşlaşmalarının gerektiği" bir
reçete gibi kendilerine sunuluyor. Bu reçete kültürel farklılığı ortadan
kaldırmayı ve fertler gibi sosyal grupların da tek-tipleşmesini öngörüyor,
öngörmese bile bu sonuca yönelmiş bulunuyor.
Bugün çağdaşlığın ölçütü olan Batı uygarlığı, bir siyasî sistem, bir rejim
olarak demokrasiyi benimsemiş bulunuyor. Batı'da demokrasi tartışıldığı,
çeşitlerinden söz edildiği, sakıncalarını en aza indirmek için gayret edildiği,
Fransız İlimler Akademisi üyesi André Maurois onu "ehliyetsizliğe tapış" diye
nitelendirdiği halde, geri kaldığı söylenen toplumlarda demokrasi
kutsallaştırılıyor, tartışılamaz ve dokunulamaz kılınıyor, demokrasiyi tenkit
etmek ve bir alternatif sistem, model teklif etmek cesaret meselesi haline
geliyor. Bu sosyo-psikolojik baskı karşısında Müslüman düşünürlere kalan vazife,
İslâm ile demokrasi arasında birebir aynılık veya uzlaşabilirlik ilişkisi
kurmak, bu hükme varmak, bu hükmü delillendirmek oluyor.
Demokrasiyi daha iyi bir siyasî sisteme ulaşabilmek için veya ulaşılıncaya kadar
benimseyip uygulamak başkadır, onu kutsallaştırıp insanlığın ve uygarlığın
ölçütü kılmak başkadır. Komünistler ve faşistler, mükemmel olduğuna inandıkları
sistemlerini hakim kılmak için demokrasiden yararlandıkları gibi bir kısım
Müslümanlar da "insanlık için en iyisi" olduğuna inandıkları sistemlerini kurup
işletebilmek için demokrasiden istifade ediyorlar. Demokrasinin içeriği ile bu
"diğer sistemlerin" içeriklerinin örtüşen ve çelişen kısımlarını ayırmaya,
"çelişme, uzlaşma ve aşma" tavırlarından birini benimsemeye sıra gelince gruplar
birbirinden ayrılıyorlar ve farklı yollar tutup farklı hedeflere yöneliyorlar.
Çağımızın ikinci yarısında "İslâm ve demokrasi" tartışmasına katılan
düşünürlerimiz farklı değerlendirmeler yapmışlar, tavırlar takınmışlardır:
Mevdûdî'ye göre tarihî arka-planı ve felsefî temeli itibariyle demokrasi İslâm
ile bağdaşmaz; demokraside mutlak özgür bireyler, ulus-devletin vatandaşları,
halkın kayıtsız şartsız hakimiyeti ve ilahî iradeden (dinden) bağımsız yönetim
sözkonusudur. İslâm ise her biri Allah'ın yeryüzünde halife kıldığı mü'minlerin,
içlerinden en iyi olanı seçerek işbaşına getirmelerini, onu denetleyerek ilahî
iradeyi gerçekleştirmesini sağlamalarını öngörmektedir. Böyle bir sisteme
demokrasi değil, "teo-demokrasi" denebilir.
Hem mütefekkir hem de devlet tecrübesini yaşamış bir lider olan Sudan'lı
Turâbî'ye göre bağlayıcı olan -ulemânın değil- belli bir zaman dilimi içinde
Müslüman halkın icmâ'ıdır. Halkın tercihi âlimler ve uzmanlar tarafından
aydınlatılmalıdır. Hükümet de halkın iradesini yansıtacak şekilde serbestçe
seçilmelidir. Bu şekilde seçilen hükümetin hem teşrîde (yasamada) önemli rolü
olur, hem de şeriatın yorumlanmasında hakemlik yapabilir. İslâmcı hareket de
devlet içinde İslâmî ahlâkın koruyucusu olma rolünü üstlenir.
Gannuşi'ye göre çağdaş İslâmcı hareketin rolü, liberal demokratik devlet
içindeki faktörlerden yalnızca biridir. İslâm'ın yorumlanması da, ahlâkın dikte
edilmesi de İslâmcı hareketin tekelinde değildir. İslâmcı hareket halka
programını sunan siyasî partilerden biridir. Yapacağı şey vaaz ve iknaya
çalışmaktan ibarettir, halkın neyi tercih edeceği onların kendi meselesidir.
Türkiye'de bazı İslâmcılar, Medine Vesika'sının kurduğu sistemden yola çıkarak
nisbeten çoğulcu (zaruri müşterek alan dışında çok kültürlü, çok hukuklu) bir
model teklif etmektedirler. Bize göre de -henüz yeterince işlenmiş, mübhem
noktaları açıklanmış, muhtemel problemleri çözümlenmiş olmamakla beraber- daha
iyisi bulununcaya kadar bu model üzerinde durulmaya değerdir.
Görüldüğü üzere İslâmcılar, farklı düşünen, inanan ve yaşayanlara tek tip bir
inanç ve hayat tarzı dayatmak yerine, din, düşünce ve vicdan hürriyeti başta
olmak üzere insan haklarını koruyarak kendi inançlarını yaşayacakları bir sistem
üzerinde düşünürken kendilerini çağdaş ve ileri gören sözde liberal demokratlar
dayatmacı bir tavır sergilemekte, kutsallaştırdıkları bazı kavramlar ve kurumlar
adına insan hak ve hürriyetlerini ihlal edebilmektedirler.
Bizce çağdaşlık adına yapılması gereken şey, tabuları ve yasakları kaldırmak,
dayatmalardan vazgeçmek, uzlaşmaya ağırlık vermek, düşünmeyi suç olmaktan
çıkarmak ve en iyiyi bulmak üzere insan zekâsını alabildiğine çalıştırma ve
vicdanını işletme yollarını açmaktır.
LAİKLİK VE DEMOKRASİ
Bu yazının konusu, İslâmî bakış açısından laiklik ve demokrasinin
değerlendirilmesi değil, bu iki sistemin ve kavramın kendi aralarındaki
ilişkidir.
Önemli kişiler sık sık laiklik ile demokrasi arasındaki varoluş ilişkisine temas
ediyor ve "demokrasi olmadan laiklik olur, fakat laiklik olmadan demokrasi
olmaz" diyerek her ne pahasına olursa olsun -geçici olarak demokrasiyi ve insan
haklarını rafa kaldırma pahasına da olsa- laikliği korumanın gerekliliğini
vurguluyorlar. Bu bir kısım önemli kişilere göre "laiklik dinin devlete
karışmaması", demokrasi ise "halk iradesine dayanan yönetim biçimidir", eğer din
devlete karışırsa -bu din hangisi ise- onun dediği olur, bu dine inanmayan,
başka inanç ve dünya görüşlerine mensup bulunan halk gruplarına da "devlete
hakim olan dinin" kuralları/iradesi dayatılmış olur ve demokrasi ortadan kalkar.
Şu halde dinin devlete karışmaması demokrasinin varoluş şartıdır..." Bu
muhakemeyi yapanlar ve demokrasiyi koruyabilmek için dinin devlete müdahalesini
engelleyenler çelişkiye düştüklerinin ve demokrasinin bir engelini ortadan
kaldıralım derken bir başka engelini kullandıklarının farkına varamıyorlar.
Gerçek ve çağdaş mânada demokrasi, insan haklarının korunduğu ve güvence altına
alındığı sistemin adıdır. Yani gerçekleşen bu olmasa bile demokrasinin iddiası
ve hedefi bundan ibarettir. Şimdi dönüp Türkiye'de uygulanan ve şimdilerde daha
da sıkı bir şekilde uygulanmak istenen laikliğe bakalım. Bu laiklik, dinin
devlete karışmadığı, fakat devletin dine karıştığı, ona müdahale ettiği, bazen
temel kurallarına itiraz ettiği, onları ortadan kaldırmak (bir mânada dinde
reform yapmak) için bazı kurumları kullandığı, dini bölerek bir kısmının
yaşanmasına izin verdiği, bir kısmının yaşanmasını ise şiddetle yasakladığı;
dinin, kendine inanları bağlayan kuralları yerine başka kuralları dayattığı ve
dindarları bu kurallara uymaya zorladığı bir laikliktir. Bu laiklik anlayış ve
uygulaması ise tartışmasız olarak insan haklarına ve özellikle öğrenim, eğitim,
düşünce, din, vicdan, ifade hak ve hürriyetlerine aykırıdır. Bu hak ve
hürriyetleri korumak ve güvence altına almak demokrasi ise -yukarıda
niteliklerinden ve uygulanış biçiminden söz ettiğimiz- laiklik, demokrasiye
aykırıdır, bu laikliğin bulunduğu ve uygulandığı yerde demokrasi yoktur. Yani bu
mânada "laikliğin olmadığı yerde değil, olduğu yerde demokrasi yoktur". Bu
sebeple olmalıdır ki, gerçek ve çağdaş demokrasiyi benimsemiş ülkelerin
anayasalarında ya laiklikten hiç söz edilmemiş yahut da tanımlama ve sınırlama
yoluna gidilmiş; çoğunda laikliğin yerine temel hak ve hürriyetlere, bu meyanda
din ve vicdan hürriyetine yer verilmiştir.
Türkiye'de de yapılması gereken şey ekonomi alanında olduğu gibi hak ve
hürriyetler alanında da "devletin küçülmesi"ni sağlamaktır. Öyle bir düzen
kurulmalıdır ki, bu düzen içinde hem ülkenin bölünmez bütünlüğü, hem halkın
birlik ve beraberliği, hem kamu düzeni, hem de din, vicdan ve ifade hürriyeti
bulunsun, gerçekleşsin, korunsun. Laikçiler, ne zaman laikliği bir din gibi
dayatmak ve laiklik adına bir takım ilkelere ve kurallara herkesi mecbur etmek,
böylece "demokrasi, demokrasi diyerek onu tepelemek" yerine hedefini koyduğumuz
düzeni nasıl gerçekleştireceklerini düşünür ve tartışırlarsa işte o zaman
-istismar ettikleri- demokrasiye yaklaşmak, belki de onu yakalamak imkânını
bulurlar.
TÜSİAD RAPORU
1. TÜSİAD şemsiyesi altında toplanan işadamları ve zenginler kulübü
mensuplarının çoğu, son ikiyüz yıl içinde gittikçe bize (imanımıza, öz medeniyet
ve kültürümüze) yabancılaşan fert ve gruplardan oluşmaktadır. Buna rağmen son
raporu dernek üyelerinin tamamı kabul etmemiş, "bir elçabukluğu telaş ve
gözboyama psikolojisi içinde gümrükten mal kaçırırcasına bir raporun hazırlanmış
bulunduğundan, mezkûr raporun kuruluşu bağlamadığından" söz edenleri olmuştur.
Gerek TÜSİAD'ın ve gerekse "demokratikleşme" kavramını istismar ederek raporlar
hazırlayan, teklifler sunan diğer grupların asıl maksatları demokratlaşma değil,
kendi inançlarına ve hedeflerine ters düşen diğer grupların hareket alanlarını
daraltma ve hürriyetlerini kısıtlamadır (İyi niyetli istisnalar kaideyi bozmaz).
2. Büyük çoğunluğu Müslüman olan ve geleneğe uygun olarak dinî hayatlarını
yaşayan, yaşamak isteyen bir toplum içinde İslâm inanç ve ahlâkına uymayan bir
hayat yaşamak kolay değildir. Böyle bir hayatı seçenler sosyo-psikolojik baskıya
maruz kalır (böyle bir baskı olmasa da kendileri bunu vehmeder, varsayar) ve
bundan rahatsız olurlar. Herkesin kendileri gibi inanmasını ve yaşamasını
isterler. Çoğulculuk onların yalnızca dillerinde vardır, gönüllerinde
sakladıkları ve gerçekleştirmek için her vasıtayı kullandıkları amaç "tek tip
insanlardan (batılılaşmış mânasında çağdaşlaşmış ve dünya düzenine tâbi, dünya
vatandaşı olmuş insanlardan) oluşan bir topluma" ulaşmaktır. Raporda yer alan
"din eğitimi ile ilgili" maddeleri bu espri içinde değerlendirmek gerekir.
3. İmam-hatip Liseleri, bütün eksikliklerine rağmen, "batılılaşmış mânasında
çağdaşlaşmış insan" değil, kendi özüne, geleneğine bağlı, kendi değerlerine
sahip ve bunları dünyaya bir kurtuluş reçetesi, Batılılarda olmayan bir model
olarak sunmak isteyen, bunu şimdilik yapamasa da bu şuur ve niyet içinde olan
insan tipi yetiştirmektedir. Yeni dünya düzeni, Amerika'nın liderliğinde
kurulmuş, dünya servet ve nimetlerinin "arslan payı kendisine, küçük paylar
diğer Avrupa ülkelerine, artıklar da yoksul ülkelere ve özellikle İslâm
dünyasına ait olsun" ilkesini benimsemiş bir düzendir. Bu ahlâksız, zalim ve
insan haklarına aykırı düzene karşı çıkacak tek insan tipi "İslâm insanı"dır. Bu
düzenin kurucuları ve işbirlikçileri bu insanın yetişmesini ve tekerlerine taş
koymasını istemezler. Bir de on yıllardan beri durdukları yerde çakılıp kalmış
dinazor takımı vardır. Bu takım tabularına tapar ve bunların yıkılmasını,
dünyada olup bitenlere bakarak değişmeyi istemezler. İmam-hatipler bunların da
işlerine gelmez.
4. "Toplumsal bir konsensüs"ün oluşabilmesi için inanç gruplarının birbirine
inanç ve buna bağlı uygulama dayatmamaları şarttır. Kimse kimseyi kendisi gibi
olmaya zorlamamalı, herkes kendi inancını yaşamalı ve onu yarışa, serbest seçim
ve beğeniye açık tutmalıdır. Kâmil mânada bir din ve düşünce hürriyeti dört
unsurdan oluşur: "Dilediğine inanmak veya inanmamak, inancını serbestçe yaşamak,
öğrenip öğretmek ve örgütlemek." İnanç ve düşünce grupları, toplumu ayakta tutan
genel/müşterek kurallara aykırı davranmadıkça, birbirine inanç ve uygulama
dayatmadıkça, bu maksatla zora ve eyleme başvurmadıkça hür ve serbest olmalı, bu
dört unsurdan yararlanmalarına imkân verilmelidir. Bu yapılmadıkça genel
konsensüs oluşmaz, birileri zorlar, dayatır, diğer birileri de kinlenir, nefret
eder, ayrılır, böler, yıkar, yıkmaya çalışır.
HAK ALINIR MI, VERİLİR
Mİ?
Çağımızda demokrasi, insan haklarının, fert ve toplumun hayatında
gerçekleştirildiği, yaşandığı bir siyasî sistem olarak takdim ve tarif
edilmektedir. Bu tariften hareket edildiğinde bir sistem içinde, bir ülkede
demokrasinin gerçekleştiğini söyleyebilmek için iki unsurun vücûd bulmasına
ihtiyaç vardır: 1) İnsan haklarının belirlenmesi, 2) Bu hakların verilmesi,
hayata geçirilmesi.
Hakların belirlenmesinin, belli bir dönemde dünyada yaşayan insanların
çoğunluğunun düşünce ve tercihine dayandığını söylemek mümkün değildir. İnsan
hakları, ilâhî ve tabiî hukuk ile hukuk ve felsefe alanında düşünce oluşturan
fikir adamları tarafından belirlenmiş, sonra ya belli bir ülkedeki siyasî irade
yahut da uluslarası bir konferans veya kuruluş bunları benimseyerek ilan etmiş,
imzaya açmış ve yürürlüğe koymuştur. Bu haklar arasında -hak olduğu- tartışmasız
kabul edilenler yanında tartışılanları da vardır.
İnsan haklarının verilmesi konusuna gelince; burada siyasî sistemlerin,
rejimlerin farklı tutumları göze çarpmaktadır. Totaliter sistemlerde fertlere ve
gruplara verilecek, tanınacak hakların belirleyicileri, iktidarı tekelinde
bulunduranlardır. Onların verdikleri alınır ve kullanılır, vermedikleri ise
talep bile edilemez. Demokrasilerde ise haklar kanunlarla verilir, kanunlar da
halkın iradesine dayanır. İddia edilen, söylenen budur; fakat uygulamaya
bakıldığında, hem hakları ve yükümlülükleri belirleyen kanunların yapılışında,
hem de bunların işleyiş ve uygulanışında halk iradesinin dışında bulunan (buna
demokrasi-dışı da denilebilir) güçler devreye girmektedir. Uluslararası
ilişkilerde dış siyaset cambazı olanlar, lobi faaliyetini iyi yürütenler, dünya
düzenini kurup işleten güçlerle iyi (onların istediği yönde ve şekilde) ilişki
kuranlar, kurtlar sofrasında dişini gösterecek kadar gücü olanlar hak alırken,
diğerleri avuçlarını yalamaktadırlar. İçeride ise silahı, sermayeyi, medyayı,
locaları, örgütleri ve iktidarı elinde tutanlar -aralarında anlaşıp uzlaşarak-
haklarını(!) alırken bunlardan mahrum olanlar ayazda kalmaktadırlar. Güçler
meyanında aydınları kasten saymıyorum; çünkü diğer güçlerin ve güçlülerin
boyunduruğundan boynunu kurtarabilenleri azdır ve bunlar da marjinal kalırlar.
Eğer bu tesbit doğru ise demokrasilerde de hak verilmemekte, gücü olanlar
tarafından alınmaktadır. Bu sistemelerin totaliter yönetimlerden farkı gücün ve
dolayısıyla nimet ve imkânların başka ellere de -nisbeten daha fazla- kaymış ve
dağılmış olmasıdır.
Bir ülkede yaşayan, belli bir dünya görüşünü ve hayat tarzını tercih eden fert
ve grupların, kağıt üzerinde bulunan haklarını "alabilmeleri" için haklarını
alanların yaptıklarına bakmaları, bunlar içinden meşrû gördüklerini edinmeleri
ve yapmaları gerekmektedir.
Türkiye'den bir örnek vermek gerekirse; inancı gereği örtünen kızlar ve
kadınların bu tutum ve tercihleri, yukarıda sıraladığımız güçlere sahip olanlar
tarafından (yani silahlı kuvvetler, medya, büyük sermaye ve iktidar... bunların
tamamı veya bir kısmı tarafından) benimsenmiş olsaydı, meşrû ve mâkul
bulunsaydı, hak olarak kabul edilseydi; ne üniversiteler önünde çile çeken
kızlar olurdu, ne de bir kısım kamu haklarından mahrum edilen kadınlar
bulunurdu.
Güçlülerin insafa gelip haklarını vermelerini bekleyenler kıyameti göze
almalıdırlar. Hukuk yoluna başvurarak haklarını alacaklarını umanlar, iç ve dış
hukuk üzerinde de bu güçlerin etkilerinin bulunduğunu unutmamalıdırlar.
Hak verilmiyor, alınıyor. Haklarını almak isteyenler, yaşadıkları ülkede neye
güç deniyorsa ve hangi güçler istediklerini alıyorlarsa onu edinmelidirler.
Türkiye'de henüz pek etkisi görülmemekle beraber gelişmiş demokrasilerde "sivil
toplum örgütlerinin" de ihmal edilemez bir güçleri vardır. İlgilenenlere
hatırlatmakta fayda gördük.
HANGİSİ DAHA İĞRENÇ?
Iraklı komandolar bir hayvanı elleriyle parçalıyorlar ve neresi denk gelirse
kapıp ağızlarına sokuyor ve çiğniyorlar. Elleri, ağızları kan içinde,
ağızlarında et parçası, köpekler gibi sağa sola koşuşuyorlar. Vahşi ve iğrenç
bir manzara, bu manzarayı bir TV kanalı tekrar tekrar ekrana getiriyor, yedi
kere veriyor, Iraklı askerlerin vahşet ve ilkelliklerini(!) gözler önüne
seriyor. İnsanları kusturuncaya kadar bu görüntüyü verdiği sırada Amerikan
ordusu alarma geçmiş bulunuyor, keşif uçakları Irak semalarında dolaşıyor, ha
vurdu ha vuracak! Bu zamanlama sözsüz/söylenmedik bir telkini içeriyor: "Amerika
bu Iraklılara ne yapsa haklı, Müslüman olmalarına rağmen bunlar insan değil,
bunları yola getirmenin çaresi vurmak, öldürmek ve yok etmektir..."
TV haberini yukarıdaki gibi okumak mümkün olduğu gibi bizim tercih ettiğimiz
şöyle bir okuma, etkilenme ve sonuç çıkarma da mümkündür: Amerika bozulan
ekonomisini düzeltmek için bir kısım Ortadoğu ülkelerinin servetine göz dikiyor,
bu serveti hukukî ve meşrû(!) yollardan ele geçirmek üzere bir plan yapıyor.
Muhtemelen Kuveyt üzerinde bazı emelleri olan (veya bu emelleri de kendisine
bizzat telkin ettiği) Saddam'ı yelliyor, gaza getiriyor, Kuveyt'e saldırmasını
sağlıyor. Kuveyt âciz, Suudi Arabistan da kendisini savunmaktan âciz, saltanat
ve bağımsızlık(!) tehlikede, ne yapacaklar? Derhal hâmilerine -ABD'ye-
başvuruyor, kendilerini kurtarması için yalvarıyorlar. O ise buna dünden hazır,
fakat dünya kamuoyunu da oyuna getirmek gerekir, bunu da yapıyor, uluslararası
topluluk (sömürmeye ehil olanlar) menfaat pazarlığında anlaşarak gelip Körfez'e
ve Suudi Arabistan'a yerleşiyorlar. Irak'ın üzerine çullanıp onu perişan
ettikten sonra sarfettikleri tek iğnenin bedeline kadar bütün giderlerini Kuveyt
ve Suudi Arabistan'dan talep ediyorlar. Yıllarca ödemekle bitmeyecek bir borç
ortaya çıkıyor, petrollerini ipotek ediyorlar ve az zahmetle büyük bir servete
konuyorlar. Bununla da kalmayıp stratejik bakımdan Ortadoğu'ya daha da hâkim bir
konuma geliyor, köktenci İslâm'ı daha yakından kontrol altına alıyor, İsrail'e
yönelik Irak tehlikesini bertaraf ediyorlar...
Oyun içinde oyun, hiyanet içinde hiyanet, kuzu postu altında kurtlar, kurtlar
sofrasında zavallı kuzular... Bu sofrada yenen insanlar, millî servetler, haram
lokmalar; Iraklı komandoların yediği ise bir komando yiyeceği. Onların gösterisi
iğrenç olmakla beraber komandoların neyi bulurlarsa çiğ pişmiş yedikleri
herkesce bilinen bir gerçek.
Şimdi üç manzarayı yanyana koyup bakalım; hangisi daha iğrenç?
Millî çıkarları için planlar kurup binlerce insanı öldüren, hanumanları yıkan,
Körfez'i ve çevresini kirletip petrol havuzu haline getiren, bağımsızlıklara son
veren, haksız olarak trilyonları götüren Amerika ve yandaşlarının yaptığı mı?
Asırlardır milletlerin servetini sülük gibi soyan ırkçı ve egoist bir milletin,
Müslümanların kutsal mekânlarını ve yurtlarını gasbederek kurdukları devlet ve
yaptıkları zulümler mi?
Amerika'ya uşaklık etmek ve İslâm'ın güzel yüzünü çirkin göstermek için iğrenç
bir manzarayı seçip birkaç gün ve her birinde tekrar tekrar ekrana getiren TV
kanalının yaptığı mı?
Her yerde bulunan bütün komandoların yaptığını, biraz eline yüzüne bulaştırarak
yapan Iraklı, beceriksiz komandoların yaptıkları mı?
Sahi bunların hangisi daha iğrenç ve insanlık dışı?
HER KESİM Mİ, BİR KESİM
Mİ?
Ödül verene göre birileri bunu hak edecek şeyler yapmış, başarılar kaydetmiştir;
bunun için kendisine ödül verilir. Ancak "başarılı, iyi, ödüle lâyık" hükümleri
izafidir; ödül verene göre böyledir, diğerlerine göre hiç de böyle olmayabilir.
Hatta bazı ödül alanların ceza almaları bile gerekli görülebilir.
Ödül vermenin veya başka şekilde menfaat sağlamanın bir başka sebebi de, ödül
verilen kimse veya grubun gönlünü kazanmak veya merhametini celbetmek, şerrinden
korunmak veya yardımını elde etmektir.
Şimdiye kadar şahit olduğum veya geriden takip edebildiğim ödüllendirmelerin
hemen tamamında bu sebeplerin ve sâiklerin geçerli olduğunu tesbit ettim. Bütün
tarafların ve kesimlerin, bir ödül alan için "bunu hak etti, ödül yerini buldu"
dedikleri de olmuştur, ancak bu son derecede nadirdir.
Yukarıda sıralanan sebepler ve sâiklerle birilerine ödül vermek anlaşılır bir
şeydir. Ancak "her kesimden ve her kesime" olmayan birşeyi böyle takdim etmek
doğru değildir. İncinenleri, zulme uğrayanları ayırıp -bir kısmı incitenlere
dahil bulunan- kesimi/şahısları ödüllendirmeye, "gönülleri birleştirmek,
hoşgörüyü yaygınlaştırmak" demek, olayı böyle değerlendirmek bize göre hilâf-ı
hakikattir. Olayı böyle değerlendirenler biraz Türkiye'ye kulak versinler, kendi
dar çerçevelerinden çıksınlar, etraflarına baksınlar; hiç olmazsa içten
tavırlarını bu gerçeğe (geniş bakış açısına) göre oluştursunlar ve dışa vuran
tavırlarında da bu gerçeği var saysınlar.
Zalim ile mazlumu, incinenle inciteni, haklı ile haksızı bir arada ve eşit
ödüllendirmenin, bazı kesimleri yok saymanın gönülleri birbirine
yaklaştıracağına, hoşgörüyü yaygınlaştıracağına, çok muhtaç olduğumuz diyalogu
başlatacağına inanmıyorum. Haklıyı haksızdan, iyi yapanı kötü yapandan ayırmak
ve herbirine karşı, layık olduğu -veya durumun gerektirdiği- şekilde davranmak
mecburiyetindeyiz. Peygamberimiz Efendimiz (s.a.): "Zalim kardeşine de mazlum
kardeşine de yardım et" buyuruyor. "Zalime nasıl yardım edilir?" diye soranlara
da "Onun zulmünü engellersin; bu da ona yardımdır" cevabını veriyor. Mehmed Âkif
de şöyle sesleniyor:
Zulmü alkışlayamam zalimi asla sevemem
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem
.......
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu
İrticâ'ın şu sizin lehçede mânası bu mu?
Zulmü engellemeye gücümüz yetmezse ödül ile teşvik etmek ve desteklemekten başka
da yollar vardır.
Hoşgörü kavramını, "yanlışı hoş, kötüyü iyi, çirkini güzel" görme ve bir kesime
tahsis etme (yalnızca onları hoşgörme) yerine, "beşer şaşar, olur böyle şeyler,
iyi tarafı da var, düzelir inşaallah, o da onun görüşü ve hayatı" gibi bir
çerçevede almak, anlamak ve bütün kesimlere uygulamak gerekir. Diyalog belki
böyle başlatılabilir, birbirinden -tabiî olanın dışında ve ölçüsüzce- uzaklaşmış
gönüller ve eller belki böyle bir tavır içinde birbirine yaklaştırılabilir.
Allah Teâlâ, kalbinde zerre miktarı imanı olan kulunu bile sonunda -takdiri
böyle ise cezalandırdıktan sonra- cennetine koyacağını Peygamber'i aracılığı ile
bize bildirmiştir. İmanı olmayanlar da insandır, Allah'ın potansiyel kullarıdır,
çıkmayan canda ümit vardır. Şu halde iman, ahlâk ve davranış olarak durumları ne
olursa olsun insanlara, mü'min bu göz ve gönül ile bakabilir; hoşgörü de budur.
Rahmet deryasının taştığı şu mübarek günlerde insanlara bu göz ile bakalım,
dünyamızda barış, sevgi, adalet ve merhametin hakim olması için Mevlâmıza
niyazda bulunalım. Ancak inancını yaşamaktan başka bir isteği olmayan, bu yüzden
üniversite kapılarında bekletilen ve var olduğu halde "yok sayılan" kızlarımızı,
vazifeden atılan, sürülen insanlarımızı, İstanbul'a, Ankara'ya, Konya'ya...
birkaç yılda çeyrek asırlık hizmetler sunan yöneticilerimizi, haksızlığa karşı
direnen cılız medyamızı, hak mücadelesinde mağduriyete uğramış mazlumlarımızı da
ödüllerimizde ve dualarımızdan unutmayalım.
ÇAĞDAŞÇILAR İLE
KARANLIKÇILAR ELELE
"Temiz toplum için bir dakika karanlık" sloganını duyduğumuz zaman acaba dedik,
"bizim toplum gerçekten temiz olmaya niyet mi etti, gerçekten kirlileri ve
kirlilikleri temizlemek mi istiyor?" Bu düşünce buruk bir sevince, arkasından da
ümitsizliğe yol açtı; samimiyetinden şüphe ettiğimiz için sevinçte burukluk,
temizlemeye her kes kendinden başlamadığı için de eylemin başarısı konusunda
ümitsizlik vardı.
Hz. İsa bir topluluğa rastlamış, önlerinde perişan bir kadın, ellerinde birer
taş, bağrışıp çağrışıyorlarmış, Hazret ne yapmak istediklerini sorunca, kadının
zina ettiğini, taşlayarak öldüreceklerini söylemişler, "Tamam, yalnız ilk taşı
günah işlememiş -zina etmemiş- birisi atsın" demiş, kalabalık birer ikişer
dağılmaya başlamış, geride bir Hz. İsa, bir de kadın kalmış. Meğer kalabalık
içinde günahsız hiçbir kimse yokmuş. Durumu gizleyerek taşı atsalar -Allah,
Peygamberine durumu bildireceği için- rezil olmaktan korkmuş ve dağılmışlar.
Işığı söndürmeden önce her bireyin aynanın karşısına durması, kendi ahlâkını,
yapıp ettiklerini bir gözden geçirmesi gerekiyor. Kopya çekmiş mi, haset,
gıybet, iftira etmiş, yalan söylemiş mi, hile yapmış mı, başkalarının hakkına
tecavüz etmiş mi, emanete hiyanet, idaresi altında bulunan kimselere haksızlık
etmiş mi, kalabalıklar içinde ne ise yalnız kaldığında da o olmuş mu, karısını
veya kocasını aldatmış mı, yerlere tükürmüş, çöp atmış, kırmızı ışıkta geçmiş,
sıra beklemeyi ihlal etmiş mi, üretirken, alırken, satarken hile ve haksızlık
etmiş mi, fahiş fiat ve kâr uygulamış mı, faiz yemiş, rüşvet almış mı,
zayıflıkları sömürerek, zayıflara baskı yaparak bir menfaat elde etmiş mi?..
Evet bütün bunları düşünmesi ve temizliğe önce kendinden başlaması gerekiyor.
Aksi halde, devamlı namaz kılmadığı halde Müslüman seçmenlerinin oylarını almak
için namaz kılan siyasetçi gibi -onun dini istismar ettiği gibi- bu da ahlâkı,
manevî temizliği istismar etmiş olur. Ayrıca ışığı söndürmenin, sokağa çıkmanın
da faydası olmaz; çünkü gidenin yerine gelen de kirli olacaktır.
Bu işin samimi olmadığının bir başka delili de ışığı söndürüp sokağa çıkanların
temiz toplum istemeyi bir yana bırakıp "şeriat istemezük, kahrolsun şeriat,
yaşasın laiklik, filan parti istifa, kesintisiz sekiz yıllık temel eğitim!" diye
bağırmaları ve slogan atmalarıdır. Bu işin, sessiz bir sosyal mutabakat sonucu
başlamadığı, bir yerlerde planlanıp uygulamaya konduğu ve medyanın malum
kanadının hararetle desteklemeye koyulduğu vakıasıdır. Bu böyle olmasaydı,
gerçekten bu toplum temizlenmeye ve temizlemeye niyet etse, bunun için ortaya
bir eylem koysaydı bu eylemin içinde değil, başında en temizlerin bulunması
gerekirdi ve bundan hiçbir kimse geri durmak istemezdi.
Çağdaşçılar gündüz "kahrolsun şeriat" diye bağırıyorlar, karanlıkçılar gece;
asıl hedef belli, guruplar belli, istismar edilen çağdaşlık ve temizlik, istenen
İslâm'ın ve -en azından bir kısım- Müslümanların kellesi.
Dün de çağdaşçı kadınlar, belli partileri ziyaret ederek sekiz yıllık kesintisiz
eğitim için -yani İmam-hatip Liselerinin bünyesinde bulunan orta okulların
kapatılması için- destek istemiş ve bunun sözünü almışlar. Bu nasıl bir
çağdaşlık anlayışıdır ki, çocuklarının hem sekiz yıllık zorunlu eğitim
almalarını, hem de meslek liselerinin bünyesinde bulunan üç yıllık ikinci
kademede (bugünkü orta okullarında) mesleğe yönelmelerini, İmam-hatiplerde,
bunun yanında bir de din eğitimi almalarını isteyen velilerin (yüzbinlerce
vatandaşın) bu isteğine karşı çıkıyor, bu anayasal hakkı onların ellerinden
almaya kalkışıyor, bu maksatla "sekiz yıllık kesintisiz"de ısrar ediyorlar?
Böyle bir yönlendirmenin eğitim ilkelerinin gereği olduğu ve birçok ülkede
uygulandığı söylendiği halde sırf ideolojik bir gerekçe ile gerçek
çağdaşçılıktan yan çiziyorlar. Güneş batınca ışığı, temizlik adına söndürerek,
güneş doğunca çağdaşlık adına parti ziyaret ederek, yürüyüş düzenleyerek kendi
inanç ve isteklerini topluma dayatıyorlar.
"Çağdaşlığın şu sizin lehçede mânası bu mu?"
Zorunlu eğitim ve öğretim yıllarının imkânlara göre arttırılmasına karşı çıkan
namerttir, samimi olarak temiz toplum için eyleme kalkışanlara karşı çıkan
namerttir! Ama asıl namertler yüce değerleri istismar edenler, suret-i haktan
görünerek iş kotaranlar, saman altından su yürütenlerdir.
ÇOĞUNLUK ÖLÇÜ MÜ?
Bir siyasî lideri dinliyordum, seçime giren partiler içinde en fazla oyu
kendilerinin aldığını ifade ettikten sonra "Ümmetim sapma ve yanılmada
birleşmezler" hadisine atıf yaparak bunu, kendi meşrûiyetlerine, hak yolda
olduklarına delil sayıyordu. Bu delillendirme sebebiyle hadis üzerinde bir daha
düşünmek ihtiyacını hissettim.
Nisbî oy çokluğu demokratik sistemlerde, iktidarın siyasî meşrûiyetinin dayanağı
olabilir. Bu noktada bile meşrûiyetin üzerine gölge düşmemesi için hile, hud'a,
yalan, dolan, baskı vb. olmamalıdır. Verilen oylar şuura, düşünceye, vicdanî
kanaate ve serbest iradeye dayanmalıdır. Oy çokluğu siyasî meşrûiyetin dayanağı
olabilir, ancak ahlâkî ve dinî meşrûiyetin de dayanağı olabilir mi? Gerçekten
halkın çoğunluğunun görüşü, inancı, oyu, kararı hakkın, adaletin, ahlâkî
faziletin, dinî meşruiyetin objektif ölçüsü olabilir mi?
Bu sorulara önce yaşanan tecrübeden cevap arayalım. Yeryüzünde 6 milyardan fazla
insan yaşıyor. Bugün -Müslümanlara göre- yegâne hak din İslâm'dır, Müslümanların
sayısını 1,5 milyar kabul etsek insanların dörtte üçünün hak olmayan yola, sahih
olmayan dine mensup bulundukları ortaya çıkar. 1,5 milyar Müslümanı, hayatlarını
inançlarına uygun olarak yaşayıp yaşamadıkları bakımından incelesek çoğunluğun
günah içinde (fâsık), zalim, âsi (ilâhî emirlere karşı gelen, uymayan)
olduklarını görürüz.
Birçok âyet ve hadis hem genel olarak insanların çoğunluğunun yanlış yolda,
hakka imandan uzak, küfrân-ı nimet içinde olduklarını, hem de mü'minlerin
çoğunluğunun Allah'a kulluk vazifesini hakkıyla yerine getirmediklerini ifade
etmektedir. Peygamberlerin bulunmadığı ara dönemlerde -istisnası pek az olmak
üzere- insanların küfre, şirke, zulme, ahlâksızlığa sapmış olmaları,
peygamberler hak din ile gelince onlara karşı cephe almaları, savaşmaları,
onları incitmeleri, dövmeleri, öldürmeleri, ilk mü'minlerin uzun yıllar
azınlıkta kalmaları, işkencelere maruz bırakılmaları da bu gerçeğin naklî-tarihî
delilleri arasındadır.
İnsanların çoğunluğunun kararı, inancı, tercihi ne mutlak gerçeğin, ne de mutlak
ahlâk ilkelerinin ölçüsüdür. İnsanların aklı ve vicdanı gerçeği, doğruyu ve
fazileti belirlemede yeterli olsaydı dine, peygambere ve Kitâb'a ihtiyaç
olmayacaktı. İnsanların bilme ve seçme kabiliyetleri yeterli olduğu alanlarda
geçerlidir ve serbesttir. Bu noktada din onu teyit eder, yeterli olmadıkları
alanlarda ise bir yol göstericiye, rehberliğe (hidayete) ihtiyaç vardır. Bu
alanda din onun yanılmasını ve sapmasını önler; ona, bilgide, imanda, amelde ve
ahlâkta doğru yolu gösterir. Bunun için mü'minler her Fatiha okuyuşta "Bize
doğru yolu göster!" diye dua eder, Rablerine sığınırlar.
"Mü'minlerin yanlışta, yanılgıda birleşmeyecekleri"ni bildiren hadis, eğer onlar
bir hükümde ittifak etmiş iseler (icma meydana gelmiş ise) bunun yanlış ve batıl
olamıyacağını gösterir; ittifakın müctehidler arasında mı, yoksa bütün halk
arasında mı olacağı konusu da tartışmalıdır. İttifak bulunmazsa çoğunluğun
tercih ve kararının hak ve doğru olduğuna dair dinî bir delil yoktur. Tecrübe de
bunu (çoğunluğun her zaman hakkı temsil etmediğini) teyit etmektedir. Cemaatten
ayrılmamakla ilgili teşvik hadisleri ise sosyal hayatta birlik ve beraberliğin
korunması, tefrikaya meydan verilmemesi ile ilgilidir. Çoğunluğun tercih ve
kararının bir değer hükmüne bağlanması bahis konusu değildir.
Mü'minler gerçeği, doğruyu, iyiyi (gerçeklik ve değer hükümlerinin ölçüsünü,
mizanını) bağımsız akılda değil, Allah'ın kitabında, Resûlü'nün Sünnet'inde ve
bunların ışığında işleyen İslâm aklında ararlar. Bu dayanak ve kaynakları bir
kenara atan insanların azının veya çoğunun aklının da kararının da
müstakil-mutlak bir değeri yoktur. Allah'a imanı ve kulluğu seçememiş bir akıl,
dünya durdukça bütün insanların istifade edecekleri icatlarda ve keşiflerde
bulunmuş olsa da, mutlak hakikat ve ebedî saadet karşısında bunun hiçbir kıymeti
yoktur. Dünyada işe yarar, hayra da şerre de kullanılır ve mükafatını da dünyada
alır. Ebedî saadet pazarında geçer akçe, iman ve amel-i salihtir; amel-i salih
ise imansız, ihlassız ve ihsansız olmaz.
Müslümanların ümitler bağladığı bir iktidar, basit bir mevzuat düzenlemesi ile
çözülebilecek kurban derisi toplama meselesini bile çözemediği için -daha birçok
sebebe bu da eklendiği için- bir buruk Kurban Bayramı daha idrak ediyoruz, nice
buruk olmayan bayramlara...
HOŞKÖRÜ
Renk-körü, renkleri birbirine karıştıran, siyahı beyaz, beyazı siyah görebilen
görme-engellinin vasfıdır. Buna göre hoş olanı nâ-hoş, hoş olmayanı hoş, güzeli
çirkin, çirkini güzel, ayıbı normal, normali ayıp, haklıyı haksız, haksızı haklı
görenlere de bir isim vermek gerekecek; ben bunun için "hoş-körü" ismini veya
sıfatını teklif ediyorum. Hoşkörü olanların bir özelliği de bakış yönüne göre
hoş görme veya görmeme duygu ve algılarının değişmesidir. Görünen şey aynı veya
benzer olduğu halde hoşgörmek istedikleri yöne/tarafa bakınca bunları hoş
görürler; hoş görmek istemedikleri yöne/tarafa bakınca da birden hoşkörü
olurlar. İşte hoşkörlüğü ile ilgili eğlendirici/düşündürücü örnekler:
Askerlerin antidemokratik, hukuk dışı söz ve davranışları hoşgörülür,
sivillerinki hoşgörülmez.
Baloya giderken medeniyet ve merasim gereğidir diyerek -siyasî ve gayr-i siyasî-
kadınların ve erkeklerin değişik kıyafet giymeleri, evlerinden bu kıyafetle
sokağa çıkıp balo verilen yere kadar halka görünerek gitmeleri hoşgörülür; din
ve ibadet gereğidir diyerek hacıların hava alanında veya evlerinde ihrama
girmeleri ve bu kıyafetle halka görünmeleri hoşgörülmez. (Bir not: Burada
isteyerek ve tedbir alarak halka görünme de yoktur, medyanın özel sayılabilecek
bir durumu halka teşhir etmeleri sözkonusudur.)
Bankaların, özel şirketlerin korumalarının uygun kıyafet (forma) giymeleri
hoşgörülür, bunu bir belediye veya parti yaparsa hoşgörülmez.
İmam-hatip Liselerinden, insan haklarına saygılı, millet ve memleket sever,
dindar -bu vasıfları taşımayanlara nisbetle farklı tipte- insan yetişmesi
hoşgörülmez; diğer liselerden -İmamhatipliye benzememek şartıyle- kırk tipte
insan yetiştirilmesi hoşgörülür, beklenir ve buna "eğitimde birlik ilkesi
gereği" yetişmiş tek tip insan diye bakılır (hoşkörleri böyle görürler).
Başka liseleri bitirenlerin inançları, ideolojik tercihleri ne olursa olsun
istedikleri fakültede yüksek öğrenim yapmaları hoşgörülür; İmam-hatip
mezunlarının vali, kaymakam, subay, yüksek bürokrat... olmasına müsamaha
gösterilmez.
Bir partinin milletvekillerinin namazı, orucu, sakalı, haccı, demokratik ve
hukukî talepleri hoşgörülmez, diğer partilerin milletvekillerinin (istisnaları
vardır elbette) içkisi, zinası, kumarı, küfürü, hakareti, alayı, kutsalları veya
tabuları istismarı... hoşgörülür.
Amerika ve Avrupa'nın eğlence, oyun, gezi, dinlenme merkezlerine yüzlerce defa
giden siyasîler hoşgörülür, hacca veya umreye giden siyasîler için çetele
tutulur.
Vücutlarının açık yerleri kapalı yerlerinden daha fazla olan bayanların bu
kıyafetleriyle kamunun önüne çıkması, bunu günah ve ayıp bilerek rahatsızlık
duyan milyonlara meydan okuması hoşgörülüp çağdaşlığın simgesi olarak
alkışlanır; inancı gereği olduğuna inanarak şu veya bu şekilde örtünen, kapanan,
kamu önüne böyle çıkan hanımların bu kılık ve kıyafetleri hoşgörülmez. "Madem ki
bundan rahatsızlık duyanlar var onlar da böyle kapanmasınlar efendim!" denir.
Metres tutan, "evlenmeyi düşünmüyoruz, böyle mutluyuz" diye ilan ederek -İslâm
inancına göre- zina hayatı yaşayan çiftlere gıpta ile bakılır, yaşantıları aleni
dedikodu mahallerinde ballandıra ballandıra anlatılır; resmî evlenme imkânı
bulamadıkları için inançlarına göre nikah yaparak evlilik hayatı yaşayanlar
hoşgörülmez; kendilerine zina eden kişi, çocuklarına da evlilik dışı doğan çocuk
muamelesi yapılır.
Bir dünya görüşünü, ideolojiyi, hayat tarzını benimsemek ve zorla başkalarına
dayatmak hoşgörülürken bir başkasını yaşamak veya savunmak bile suç sayılır.
"Kahrolsun şeriat!" naraları atarak sokaklara dökülmek desteklenir, hoşgörülür,
"yaşasın şeriat!" levhalarını taşımaya tahammül gösterilmez.
İlmî kanaati ve inancı gereği İslâm, filan veya falan sistemle bağdaşmaz, o
farklıdır diyenler hoşgörülmez, gericilik ve çağdışılıkla yaftalanır; İslâm'ı
her devrin geçer sistemine uygun düşüren, mum gibi eritip her kalıba sokanlara
aydın, hoşgörülü, hakîm, büyük düşünür nazarıyla bakılır.
Bu örnekleri alabildiğine çoğaltmak mümkündür. Ancak örnekleri çoğaltmanın
hoşkörlerini tedavi edeceğini beklemek de saflıktır.
İnancı bir olanlar arasında birliği, inancı farklı olanlar arasında da
beraberliği (bir arada insanca yaşama imkânını) getirecek olan sağlıklı
hoşgörüye ulaşabilmek için daha çok çileler çekmemiz, tekneler dolusu ekmekler
yememiz gerekecek herhalde!
MEDYAYA GÜVENMİYOR VE İNANMIYORUZ
Başta büyük tirajlı gazeteler ve seyircisi bol -olduğu kendilerinden menkul-
televizyon kanalları olmak üzere medyaya inanmıyoruz ve güvenmiyoruz; çünkü:
Halka doğru bilgi ve haber satacak yerde kap kacak, baldır bacak satıyorlar.
Yalan haber yazıyor, sattıkları şeylerin özellikleri ve fiyatları (okuyuculara
maliyeti) konusunda yalan söylüyorlar.
Tarafsız olmaları gerektiği halde ya menfaatlerinin, ya ideolojilerinin, yahut
da bazı otoritelerin esiri/kölesi haline gelmiş durumdalar. Olup biteni
değiştirmeden halka ulaştırmak yerine halkın duymasını, bilmesini istediklerini
ulaştırıyor, geri kalanları gizliyorlar. (Mesela Pazar günü yapılan
"İmam-hatiplerime dokunma" mitinginde binde bir bile olmayan bir grubu ve
ellerinde salladıkları yeşil bezleri ısrarla gösterdiler ve meydanı bunların
doldurduğu intibaını vermeye çalıştılar. Dört partiden milletvekilleri katıldığı
ve konuşma yaptıkları halde mitingi Refah Partisi'nin bir gövde gösterisi olarak
takdim ettiler. Yediden yetmişe her kılık, kıyafet, renk ve boydan insan
katıldığı halde seçip seçip sakallı ve çarşaflı kardeşlerimizi gösterdiler.)
Rakamlarla oynuyor, azı çok, çoğu az gösteriyorlar (Mesela mitingde en az 350
bin kişi toplandığı halde bazı adı büyük gazeteler 10-20 bin rakamını verdiler).
İki yüzlülük yapıyor, çifte standart kullanıyorlar. Korumak istedikleri için
demokrasiye ve insan haklarına sarılıyor, bu çerçevede savunma yapıyorlar,
engellemek istedikleri için ise demokrasiyi ve insan haklarını rafa kaldırıyor,
orduyu müdahaleye çağırıyorlar.
Menfaat sağladıkları eli -kirli bile olsa- öpüyor, haklı olarak vermeyen eli
kırmaya yöneliyorlar. Çıkarları öyle gerektirdiğinde aka kara, karaya ak
diyorlar.
Medyanın kırdığı yumurta kırkı, atı alan da Üsküdarı geçmiş bulunmaktadır. Ancak
onu yola getirmenin yolu vurmak, kırmak, hukuku çiğnemek değildir. Bunun yolu
ona iltifat ve itibar etmemek, almamak, okumamak, izlememektir. Hatta bir adım
daha ileri giderek -doğru yoldan sapan medyaya- reklam veren firmaları -sivil
toplum kurumları olarak- boykot etmektir, halkı bu firmalarla ilişki kesmeye
çağırmaktır.
Hadi bir de bunu deneyelim!
VEHİM Mİ, GERÇEK Mİ?
Dünyada ve Türkiye'de İslâm'a karşı tavırlara ve İslâmî gelişmeyi engellemek
için alınan tedbirlere, sürekli ve düzenli eylemlere bakınca insan ister istemez
bir komplo teorisi üzerinde düşünüyor veya böyle bir vehim içine düşüyor. Önce
Amerika Başkanı "komünizm tehlikesi bitti, şimdi karşımızda siyasî İslâm
tehlikesi var" diyerek İslâm'ı hür dünya için bir potansiyel tehlike olarak ilan
ediyor. Arkasından Rusya, İngiltere, Almanya, Fransa gibi önemli devletlerin
yetkilileri ve nihayet NATO yetkilisi bu tehlike ve tehdit ilanını
sürdürüyorlar. NATO'ya dahil bulunan Türkiye bir İslâm ülkesi olarak NATO
yetkilileri ile bu "tehlike ve tehdit" kavramını tartışacağı yerde hükmü
kabullenme ve gereğini yerine getirme yoluna giriyor.
Bu ülkede muhafazakâr kesimin "Halk Partisi zihniyeti" diye bildiği bir kafa
yapısı ve bu yapının yönlendirdiği bir davranış biçimi vardır. Buna göre İslâm
gericiliktir, ona nefes alma imkânı verilmemeli, zaman içinde yok olması,
dağlarda ve mağaralarda yaşayanların dini haline gelmesi için gerekli tedbirler
alınmalıdır.
İşte bu "biri dışta, diğeri içte" iki kafa, "kafakafaya vererek" siyasal İslâm
dedikleri ve İslâm'ın bütününden ayrılması mümkün olmayan vakıayı ortadan
kaldırmak üzere planlar oluşturdular, oluşturuyor ve bu planları belli bir düzen
ve sıra içinde uygulamaya koyuyorlar. Bunu yapanlar kimler? Kimler yok ki!
İşverenler, işçi temsilcileri, siyasî partiler, medya, sanatçılar, yazarlar,
bürokratlar... Peki bunların tamamı mı? Hayır, bazı kesimlerin çoğunluğu bile
değil, ancak etkili ve yetkili olanları! İnsana öyle geliyor ki (komplo teorisi,
vehim denebilir), bunların temsilcileri bir yerde veya yerlerde muntazaman
toplanıyor, yapılanları değerlendiriyor ve yeni tedbirleri devreye sokuyorlar.
1946'dan bu yana İslâmîleşmenin gelişmesini, bazı siyasî iktidarların halka
(Müslümanlara) verdikleri tavizlere (tabiî hak ve hürriyetlere) bağlıyor, onları
suçluyor ve bu hakların tamamını, teker teker geri almaya teşebbüs ediyorlar.
Gözlerini taassup kör ettiği ve milletten uzak düştükleri, onların duygu ve
düşüncelerinden habersiz oldukları için teşebbüslerinin vahim sonuçlarını
düşünemiyor, düşünenleri de bunları göze alıyorlar. Halkın gözünü boyamak için
"biz de Müslümanız, bizim amacımız kutsal dinimizin sömürülmesini önlemektir"
diyorlar. "Pekiyi siz nasıl bir İslâmî hayata razısınız?" diye sorulduğunda
alınan cevap "eğitimi, öğretimi olmayan, kamu alanlarında bireylerin bile
yaşamasına izin verilmeyen bir İslâm" oluyor.
Tarih ve toplum bilimlerinin ışığında meseleye baktığımızda "siyasî İslâm adına
İslâm karşıtı" olanların girdikleri sokağın çıkmaz olduğunu görüyoruz. Bu yola
girenler ne Dimyat'tan pirinç getirebiliyorlar, ne de evdeki bulgura sahip
olabiliyorlar. Komplo teorilerinin ve vehimlerin peşine düşerek hem kendilerine,
hem de ülkeye zarar veriyorlar.
Aklı ve vicdanı olanların toplanıp karar vererek uygulamaya koymaları gereken
sistem şu olmalıdır: Toplumun birliği ve düzeni bir sosyal sözleşmeye dayanır.
Bu sözleşmeye dahil bulunan dinî, etnik, kültürel alt-gruplar -birlik ve
bütünlüğü bozmayan, başkalarının hak ve hürriyetlerine zarar vermeyen- düşünce
ve uygulamalarında serbest bırakılırlar. "Bu ülke bizim, hepimizin, başka bir
ülkemiz yok" şuuru içinde hareket edecek olan bütün gruplar ve fertler ülkeyi
koruma ve kalkındırma, sosyal adalet ve refahı sağlama konularında işbirliği
yapar, dayanışma içinde hareket ederler. Mesele -bir bakıma- bu kadar basittir.
Yeter ki, aklımızı başımıza alalım, dayatmalardan ve tabiatla, fıtratla
savaşmaktan vazgeçelim!
ÖTEKİLER
Bir konuşmamda "biz yüzde doksan dokuzuz, ötekiler yüzde birdir, onlar da davet
ümmetidir. Biz iyi davranır, iyi örnek olur, usûlünce davet edersek inşaallah
onlar da bize katılırlar" demiştim, bu söze yârandan da ağyârdan da takılanlar
olduğundan kısa bir açıklama yapma zarureti doğdu.
Hemen herkes, her vesileyle bu ülkede yaşayanların %99.9'unun Müslüman olduğunu
söylüyor; nüfus cüzdanında "dini" hanesinin karşısında yazılan yazıya, "dinin
nedir?" şeklindeki soruya verilen cevaba, insanın kendini din bakımından koyduğu
yere ve şuuruna, duygusuna bakılırsa bu nisbet pek de abartılı sayılmaz. Sahih
(aslına uygun, olması gerektiği gibi) iman, bilgi, amel (hayat tarzı,
davranışlar) ölçü alındığında bu nisbetin -imandan bilgiye ve amele doğru
gelindikçe- nicelik ve nitelik yönlerinden azalacağı da bir gerçektir. Şu halde
mutlak olarak bu ülkede Müslümanlar %99'dur demek yanlış olmaz. İslâm ve
Müslümanlar adına ileri sürülen bir talep de -potansiyel olarak- yüzde doksan
dokuza ait bir talep olarak karşılanmalıdır. Fiilen hem sahih İslâmî inanç ve
amelin, hem de İslâmî taleplerin sahibi olan Müslümanların daha az olması ayrı
bir konudur ve bu sayıyı, davet ve eğitim yoluyla çoğaltmaya çalışmak,
Müslümanların dinî vazifeleri cümlesindendir.
Mutlak mânada Müslümanların nisbeti sözkonusu olduğunda geriye kalan yüzde bir
"Müslüman olmayanlardır" ve onlar, bu mânada "ötekiler" dir. Eğer bu ülkede
ötekiler var ise "biz ve ötekiler" demek bölücülük değildir, bir vakıanın
tesbiti ve beyanıdır. Bölücülük "ikiye ayrılalım, ülkeyi de bölelim, birimiz
tükeninceye veya diğerine katılıncaya kadar kavga edelim..." denirse
gerçekleşir. Müslümanların, dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir tarihte böyle bir
talepleri olmamıştır, Müslümanlar insan hak ve hürriyetlerinin tanınmasına
dayalı sözleşmeler çerçevesinde daima ötekilerle birlikte yaşamışlar, bir
ülkenin teb'ası olmuşlar, iyide, hayırda ötekilerle yarışmışlar ve gerektiğinde
dayanışmışlardır. İslâm'da kutsal savaş mânasındaki cihadın amacı da ötekini
ortadan kaldırmak, bağımsızlığına son vermek, ülkesini istila ve kendilerini
esir etmek, sömürmek... değildir; dünyada hakka, adalete, din ve vicdan
hürriyetine dayalı bir düzen kurmak ve bu düzeni korumaktır. Her fert din ve
vicdan hürriyetine sahiptir, bu hürriyet, baskı yapmadan, haklara tecavüz
etmeden İslâm'a davete engel değildir.
Şu halde ben "biz" derken %99'u sahih ve kâmil Müslümanlar olarak ilan
etmiyorum, "ötekiler" derken de birilerine savaş ilan etmiyorum; aksine kucağımı
bütün insanlığı içine alacak genişlikte açıyorum ve "ümmet"'e, böylesine geniş
bir anlam yüklüyorum.
Not: Adana'dan sayın Zeki Coşkun'a:
Hem cennetle müjdelenmiş sahabe, hem de ribâ konusunda yalnızca Kur'ân-ı Kerim'i
kaynak olarak kullanmak mecburiyetinde değiliz. Sünnet, icma, ictihad da hüküm
ve dini bilgi kaynaklarıdır, metodlarıdır. Sahabeden bazılarının Peygamberimiz
(s.a.) tarafından cennetle müjdelendikleri sahih hadislerde geçmektedir. Faizin
tanımı da Kur'ân'dan, Sünnet'ten ve ictihaddan çıkarılmış, bu sebeple bazı tanım
farkları ortaya çıkmıştır.
Selam ve muhabbetlerimle.
İSLÂMÎ HİZMET ÜZERİNE
1. İslâmî hizmet ifadesinden bizim anladığımız "İslâm'ı yaşamak ve yaşatmak için
gerekeni yapmak"tır. İslâm'ı yaşamak "inanmak, bilmek ve inanılan, bilinen
İslâm'ı, hayatın düsturu, rehberi, davranış kuralları veya bunların dayandığı
temel" edinmektir. Bu mânada hizmete "kendinden başlamak" değişmez ilkelerin
başında gelir. Kendisi yakin derecesinde inanmayan, hakkıyla bilmeyen, kâmil
mânada yaşamayan birinin, başkalarının İslâm'ı yaşamaları için vereceği hizmet
daha baştan kusurlu doğmuş olur, bu eksiklerin diğerlerinde de etkisini
göstermemesi çok zordur. "Gerekeni yapmak" yükleminin içinde hem "meşru", hem de
"usulüne uygun" mânaları mevcuttur. İslâmî hizmet, İslâm'a göre meşru/caiz olan
vasıtalar ile yapılabilir, meşru ve caiz olmayan vasıtalar -zaruretler dışında-
kullanıldığında -bunlar da İslâm'a dahil parçalar olduğu için- ona yabancı
unsurların bünyeye girip yerleşmesine yol açılmış olur. Zaruret haline mahsus
olmak üzere -normal hallerde caiz olmayan- vasıtalar kullanılıyor, çarelere
başvuruluyorsa bir şekilde bunların -geçici olan- olağanüstü duruma mahsus
bulunduğu ve normal hallerde İslâm'a göre meşru olmadığı Müslümanlara
anlatılmalı veya onların bunu anladıklarından emin olunmalıdır. "Usulüne uygun"
olmayan İslâmî hizmet benzeri faaliyetlerin başarısız olması halinde -ki bu
mukadderdir- sorumluluk İslâm'da değil, hizmeti usulsüz yapan ehliyetsiz
davetçi-hizmetçidedir. "Söz vardır yılanı deliğinden, söz vardır insanı dininden
çıkarır" özdeyişi bu makamda söylenmiştir. Usule uygun hizmette öncelikler
kuralı birinci derecede önemlidir. Başkalarına yönelik İslâmî hizmette; yani
İslâm'ı yaşatmak için gerekli bulunan, ferdin çevresine taşan faaliyetlerde
maddî/dünyevî menfaat beklememek esastır. Zekât toplayanın maişetini
topladığından alması gibi zaruri haller dışında İslâm'ı insanlara götüren
hizmetler hasbi olmalı, Allah rızası hedeflenmeli, menfaati almaktan ziyade
vermeye özen gösterilmelidir.
2. İslâmî hizmeti ehli olanlar, usulüne göre, meşru yollardan ve hasbi olarak
yaptıkları halde bazı başarısızlıklar olmuşsa -ki buna başarısızlık denilip
denilmeyeceği de tartışmaya açıktır-, bunları değerli birer tecrübe olarak kabul
etmek, tecrübenin ışığında usulü geliştirmek, değiştirmek gerekir. Burada "usulü
geliştirmek, değiştirmekten maksat", caiz olanlar arasından yeni şartlara göre
sonuç alacağı umulan yenilerinin seçilip denenmesinden ibarettir. Bu şartlar ve
kayıtlar içinde devam eden İslâmî hizmet, hizmet erbabının kulluk vazifesini
yerine getirmeleri bakımından başarılıdır. Hedef kitlede beklenen sonucun
oluşmaması bakımından hizmet başarısız gibi gözükür; ancak bunun kusurunu
hizmette ve erbabında değil, hedef kitlenin kabiliyetsizliğinde (kalblerinin
mühürlenmiş, fıtratlarının iyice bozulmuş olmasında) aramak gerekir.
Bir İslâmî hizmeti başlatıp yürütenler işin sonunu beklemeden devamlı muhasebe
yapmalıdırlar; hizmetin değişmez ve değişir şartlarında eksiklik bulurlarsa
-hatada ısrar etmeyip- hemen onu ıslah yoluna gitmelidirler. Görebildiğim
kadarıyla günümüzdeki İslâmî hizmetlerde eksik olan "alış-verişe açık
istişare"dir. İstişare kılığına bürünen telkinler, tasdik ettirme manevraları,
üslûbu değişik emirler murâdımız değildir. İslâmî hizmetin liderleri kendilerini
peygamber yerine koymamalıdırlar. Kaldı ki, O'nun (s.a.) yerinde bile olsalar
-gerektiğinde- fikir değiştirmeye, alışa ve verişe açık istişare etmeleri
gerekirdi. Bugünün hizmet liderleri hep tek adamlardır; yalnız onlar bilir,
onlar isabet ederler, hata gibi gözüken davranışlarında bile nice hikmetler
gizlidir. Diğerlerinin ilmi ve ameli ne olursa olsun liderlere itaat etmeli,
onlara itirazda bulunmamalıdırlar. Böyle bir teslimiyet hiyerarşisinin belki
faydaları da vardır; ancak bize göre zararı daha büyüktür.
3. Son yaşanan gelişmeler karşısında bazı hizmet gruplarında, çok önemli
ölçülerde ilke erozyonunun oluştuğunu söylemek gerekir. "Önceden de bu ilkeleri
yoktu, var görünüyor veya gösteriliyordu" demeyi kendimiz için su-i zan telakki
ediyor ve caiz görmüyoruz. Bizce ilkeler vardı, bu ilkeleri hayata geçirmek için
yanlış yollara veya hesaplara girdiler, önceliklere riayet etmediler. Bazıları
için, hesapta olmayan gelişmeler yollarına önemli engeller çıkardı, hizmet
lideri tek adam olduğu için gerekli danışmaları yapmadı, bildiği yolda yürüyerek
amaca ulaşmakta direndi. Bütün hamulesi (ilkeler bütünü) ile hedefe
yürüyemeyeceğini anlayınca yükleri (ilkeleri) birer birer atmaya başladı, belki
bir yere varacak, ama çırılçıplak, yahut -Allah korusun- ötekilerin ilkelerini
yüklenmiş olarak; varılan bu yer de "onun hedefi" olmayacak.
4. Bundan önceki maddelerde "şunlar yapılsa, şunlar da yapılmasa" kabilinden
ifadeler vardır. Bunlara bazı şeyler daha ilave edilebilir: Bütün yumurtalar bir
sepete konulmamalıdır. Hiçbir hizmet grubu kendini tek, yeterli, başkalarına
ihtiyaç bırakmaz bir mahiyette ve konumda görmemelidir. Hizmet için gerekli güç
önce Allah'tan, sonra O'na dayanan ve güvenen ümmetten gelir. Ümmet tavan değil,
tabandır. Tabanı İslâmî hizmetin başarı şansı/şartı olan güç haline getirebilmek
için uzun ince bir yolda, kısa olmayan bir süre içinde yol almak gerekir. Bir
büyük yükü kaldırıp taşımak için farklı yönlerinden ve yerlerinden yapışan çok
ele ihtiyaç vardır. Aksi yönlere zorlamak güç israfına, hatta kopmalara,
parçalanmalara sebep olabilir. Bunu engellemek için bir bütünleyici üst-plana
ihtiyaç vardır. Bu üst plan İslâm'ın değişmez, bağlayıcı ve genel ilkeleri
çerçevesinde kendiliğinden oluşur/vardır. Bunu denetlemek, sapmaları önlemek
için -mümkün ise bütün hizmet gruplarının tasvip ettiği âlimlerden teşekkül
etmiş- bir üst danışma kurulu bulunmalıdır. Bu sivil ve müstakil ilim heyeti
detaylar ile değil, bütünü ilgilendiren ve sapmaları, bölünmeleri, güç
israfını... getiren problemler ile meşgul olacaktır.
Hayal yerine gerçeği, tekçilik yerine ilmi, ehliyeti, ümmet ve cemaat ruhunu;
körükörüne teslimiyet yerine şuurlu katılımı, istismar yerine ihlası koymadıkça
İslâmî hizmetin başarı şansı yoktur.
DEMOKRATİK TALEP VE
İSTİSMAR
Sekiz yıllık zorunlu temel eğitimin kesintili (iki kademeli) olmasını, böylece
hem İmam-hatiplerin orta kısımlarının kapanmamasını, hem de meslek eğitimi veren
liselerin bünyelerinde bulunan ikinci kademe sayesinde erkenden (pedagojik
olarak tam zamanında) öğrencilerin yeteneklerine göre mesleğe yönelmelerinin ve
ilk bilgileri almalarının sağlanmasını talep edenlere, bir kısım medya ve
devletin yetkili ağızları hakaretler yağdırdılar, demokratik taleplerini din
istismarı, dinin siyasete alet edilmesi olarak ilan ettiler. Sultanahmet'te
toplanan -en az- 350 bin kişi, hiçbir partinin menfaat veya zararını
kasdetmeksizin, siyasî hesapları aklından geçirmeksizin yalnızca sekiz yıllık
temel eğitimle ilgili "iki kademeli olsun şeklindeki" taleplerini dile
getirdiler, konuşmacı olarak birçok partiden eşit sayıda siyasî ile siyaset dışı
ilim ve fikir adamı davet ettiler. Bir kısım medya ve siyaset adamları buna
"istismar" damgasını vurdu. Milyonlarca imza toplandı, telgraf çekildi
"istismar" dediler. Siyasî mitinglerde bir kısım vatandaşlar edep dairesinde
taleplerini dile getirdiler, "istismar" denildi. Siyaset ve devlet adamları
sivil toplum kuruluşları tarafından ziyaret edildi, "istismar" dediler...
İstismar eyleminde "samimiyetsizlik" vardır, asıl amaç gizlenerek değerler
kullanılır, kamunun istek ve amacı doğrultusunda hareket edilerek (böyle
görünerek) kendi şahsı veya grubunun menfaati kurtarılmak ve kotarılmak istenir.
Bunca vatandaşın bu kadar eylemini istismar olarak değerlendirenler, milyonlarca
insanı samimiyetsiz olarak suçlamış, bir millî meseleyi partiye oy ve itibar
kazanmak için kullanma töhmeti altına sokmuş oluyorlar. Bunun "ayıp ve günah"
olduğunu söylemekle yetiniyoruz.
Demokratik talep ve tepkiler karşısında hazımsızlık gösteren, yanlış
değerlendirme, karar ve davranışlara sapan siyasîlere bir çift daha sözüm var:
Şakşakçı ve pohpohçu taraftarları vatandaş, diğerlerini yabancı gibi gören,
alkış karşısında coşup, protesto yeyince -kendi kusurunu arayacağı yerde-
vatandaşta kusur arayan, tepkiyi, işine geldiğinde "samimi ve meşru" gören,
işine gelmediği zaman "istismar" olarak değerlendiren siyasîlerin ve
idarecilerin tarih boyunca sonları hüsran olmuştur.
Siyasete girmek, bir partiye mensup olmak kişiyi özel veya bazılarıyla ortak
olan inanç, dava, tercih ve eğilimlerinden uzaklaştırmaz. Bu sebeple siyasetçi
de bir kısım talep ve tepkilerinde "samimi" olabilir; yani parti adına değil,
kişiliği adına harekete geçmiş olması ihtimali mevcuttur.
İktidarın hatasından istifade ederek muhalefetin onu yıpratması ve kendi
partisine itibar ve oy kazandırmaya çalışması demokrasi oyununun kurallarına
aykırı değildir; bunu yapanlar varsa, iktidara düşen onları ayıplamak değil,
kendini savunmak ve yanlış yapmamaya çalışmaktır.
Siyasetçiler istismar ediyorlarsa bunu belli bir partinin mensuplarına ve dinî
değerlere has göstermek haksızlıktır. Birçok siyasetçi birçok şeyi istismar
edebilir ve etmektedir.
İSTEYENE ŞERİAT
Başkent'te bazı vatandaşların, "şeriat istemezük" diyerek sokaklara çıkmaları
üzerine zaten hiç bitmeyen ve her bahane ile piyasaya sürülen şeriat
tartışmaları yeniden başladı. Bu tartışmalar sonunda hemen herkes şeriatın ne
mânaya geldiğini açık seçik anladı ve bildi. Anladı ki, şeriat ya İslâm'ın
bütünü, yahut da "ibadetler, helaller ve haramlar ile sosyal hayat kurallarını
veren (teşkil eden) kısmıdır". Şeriat, Allah Teâlâ'nın vahyettiği Kur'ân-ı Kerim
âyetleri ile Hz. Peygamber'in (s.a.) hadislerinden, ya bunların açık
ifadelerinden, yahut da delaletlerinden alınarak ortaya konmuş bulunan; yani bir
kısmı doğrudan vahye, bir kısmı ise ictihad ve yoruma dayanan din kurallarıdır.
Bu kuralların bir kısmı yine İslâmî usûl içinde değişmeye açık, bir kısmı ise
-aksine bir zaruret bulunmadıkça- devamlı, her zaman ve mekânda geçerlidir. Bu
kuralları ihtiva eden ve işleyen ilim dalı da "fıkıh"tır. Fıkıhçılara "ulemâ,
fukahâ, müctehidûn" denilmektedir. İlk üç İslâm nesli içinde birçok müctehid
(âlim, fâkih) yetişmiştir. Dört mezhebin (Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî)
imamları da bunların en meşhurlarıdır.
"Biz Müslümanız, İslâm'a varız, ama şeriata yokuz, şeriatı kabul etmiyoruz;
şeriat Ortaçağın karanlığına dönmektir" diyenler, Kur'ân, Sünnet, İcma ve kıyas
delillerine (kaynaklarına) dayanan İslâm'ın bir kısmını kabul ediyoruz, ama bir
kısmını kabul etmiyoruz, demiş oluyorlar. İslâm'ın bütününe inanan ve tamamını
yaşamaya çalışan mü'minler "salih ve kâmil" Müslümanlardır. Yine tamamına inanıp
bağlayıcı olduğu halde bir kısmını yaşayamayan (ameli, uygulaması eksik, kusurlu
olan) mü'minler ise "fâsık, günahkâr" Müslümanlardır; Allah Teâlâ onları dilerse
affeder, dilerse cezalandırır. "İslâm'ın bir kısmını (şeriatı) kabul etmem"
diyenler "onun da dinden olduğunu kabul ediyor, böyle olduğuna inanıyorum, ancak
onunla amel etmek istemiyorum" demek istiyorlarsa günahkâr oluyorlar, "bu
kısmına inanmıyorum, şeriatı dinden saymıyorum" demek istiyorlarsa İslâm ile
bağlılık ve aidiyet ilişkilerini kesmiş oluyorlar.
Tartışmanın taraflarını dinleye dinleye vardığım sonuç şu olmuştur: Şeriata
karşı çıkanlar, "şeriat istemiyoruz, kahrolsun şeriat!" diyenler İslâm'ın bir
kısmını reddediyor, onunla inanç ve yaşama bakımından ilişkilerini kesiyorlar,
hatta ona karşı düşmanca cephe alıyorlar. Bu durumda olanların aynı zamanda
Müslüman olmaları mümkün ve sahih değildir. İslâm dinde zorlamayı yasakladığına,
insanların hür iradeleriyle mü'min de, kâfir de olmalarına imkân verdiğine göre
dileyenin dilediği inancı ve inkârı seçmesi tabiîdir, buna kimsenin bir diyeceği
olamaz. Ancak belli bir inancı ve inançsızlığı tercih edenlerin bunu başkalarına
dayatmaları ve herkesi zorla kendi çizgisine getirmeyi veya orada tutmayı
istemeleri normal değildir; buna da kimsenin hakkı olamaz, buna -İslâm gibi-
demokrasi, laiklik ve insan hakları düzeni de izin vermez. Eğer bu noktada
"şeriat istemeyenler" ile mutabık isek ayak oyunlarını bir yana bırakarak gerçek
konum ve tutumlarımızı açıkça ortaya koymalı, "Müslümanlar mı şeriatı, onu
istemeyenlere dayatıyor, şeriatı istemeyenler mi bu tutumu Müslümanlara
dayatıyor?" sorusunun cevabını aramalıyız. Gerçek mânada laiklik ve demokrasi,
isteyene şeriatı, istemeyene de dine bağlı olmadan yaşama imkân ve hakkını veren
sistemin adıdır. Şeriatı istemeyenler yalnızca kendileri için değil, Müslümanlar
için de onu istemiyorlar, isteyene şeriatı vermiyorlar, vermemek için her çareye
başvuracaklarını (demokrasiyi bile askıya alıp laikliği de farklı yorumlayarak
uygulayacaklarını) ifade ediyorlar. Bu tutum karşısında şeriatı isteyenler de
"her neye malolursa olsun biz de bu hakkı elde edeceğiz" derlerse ülkenin hali
nice olur ve bundan kimler yararlanır? Ortada bir hak isteyenler, bir de bunu
vermeyenler var; bu bir vakıa. Hem verme, hem sokağa çıkarak halkı ikiye böl ve
en azından bir kısım Müslümanları tahrik et, hem de onları ikilik yaratmak ve
halkı birbirine düşürmekle suçla! Bu taktiğin hocası kim, adresi neresi acaba?
Aklı başında olan insanların bir araya gelerek "şeriatı isteyenler ile
istemeyenlerin, birbirine istek dayatmaksızın bir arada yaşamalarının imkânını,
şekil ve sistemini" tartışmaları gerekmektedir. Ben bu nevi tartışmalara
katılmaya hazırım, horoz döğüşüne ve demagoji yarışına ise asla!
Not: Karanlık Ortaçağ Batı'ya aittir. Bu çağ İslâm'ın altın çağıdır ve bugünkü
Batı, kaderini değiştiren dönüşümü "Ortaçağdaki İslâm bilim ve medeniyeti"ne
borçludur.
MÜSLÜMANLAR NE İSTİYOR?
Bir gazetenin köşe yazısındaki nakle göre sayın Demirel "Şeriat devleti isteriz
diyenlere soruyoruz, neyi istiyorsunuz, bana söyleyin İslâm'ın hangi icabını
yerine getiremiyorsunuz?.. Haa tesettür diyecekler, kadınların örtünmesi...
İran'daki gibi örtünürlerse o zaman çağdaşlıktan uzaklaşırsınız..." demiş. Adını
vermeseler bile sahibini tanıtan bir ifade!
İran'ı, Cezair'i filan ne karıştırıp duruyorlar, anlamakta zorluk çekiyorum?
Daha doğrusu maksatlarını anlıyorum da neden bu üslûbu kullandıklarına
şaşıyorum. Evet, Türkiye'de şeriat devleti istiyoruz diyenler de vardır, şimdi
ortada bunu söyleyen, bunun için teşkilatlanmış ve talebini açıkça dile getirmiş
bir kurum, bir kuruluş var ise oturup onlarla konuşmak, tartışmak gerekir, önce
onları anlamak icabeder; şeriat devletinden neyi kastediyorlar, örnekleri hangi
devlettir, azınlıklar ne olacak, Müslümanım deyip de İslâm'ı hayatında
uygulamayanların durumu ne olacak, diğer insan, topluluk ve ülkelerle nasıl bir
ilişki kuracaklar, çağdaşlığı nasıl anlıyorlar, hem şeriat devleti, hem de
çağdaşlık nasıl gerçekleşecek?.. Evet, bütün bunları sormak, anlamak ve
tartışmak gerekir. Eğer şeriat devleti isteyenler bu isteklerini gerçekleştirmek
için silaha sarılmıyor, başkalarının hak ve hürriyetlerini ihlal etmiyorlarsa,
sırf şeriat istediler diye onları hapislere atmak, işkencelere tabi tutmak da
insaf ile laiklik ile demokrasi ile insan hakları ile bağdaşmaz.
Son zamanlarda laikçileri ayağa kaldıran, şeriat geliyor korkusuna kapılarak
orduyu müdahaleye çağırmaya kadar götüren olaylar nedir? Refah Partisi'nin dört
talebi ile Sincan olayı. Kurban derilerini Müslümanlar istediklerine versinler,
isteyen kadınlar istedikleri her yerde örtünebilsinler, isteyenler kara yolundan
da hacca gidebilsin, camisi az olan bazı yerlere -halk istiyorsa- cami
yapılsın... Bu talepleri dile getiren de bir parti; ne başka bir kuruluş, ne de
illegal bir teşkilat. Silahlı bir eylem, başkalarının hak ve hürriyetlerini
kısıtlama gibi bir durum da ortada yok. İnsan hak ve hürriyetlerine, demokrasiye
inanan, laikliği de bir kısım Batı ülkelerinde anlaşıldığı mânada anlayan hiçbir
kimse bu talepler karşısında "şeriat devleti istiyorlar, şeriat geliyor" diye
paniğe kapılmaz veya demagoji yapamaz.
Sincan'da yapılanlar lokal bir olaydan ibarettir, asıl amacı İsrail'in zulmüne
dikkat çekmektir. Bu zulüm karşısında kayıtsız kalan da insan değildir. Eğer
toplantı amacını aşmış ise, eğer mevzuat çiğnenmiş ise mevcut ve işlemekte olan
sistem gereğini yapar ve iş biter.
Diğer taleplere gelince bunların İran'la, Cezair'le ne alakası var? Kadınların
örtünmesine izin vermek mi onları "toplumun içerisinden çeker", yoksa inandığı
halde örtünmesine izin vermemek mi? Hem kim kadınların ille de İranlı hanımlar
gibi örtünmesini istiyor?
Evet sayın Demirel sorunuza cevap veriyorum:
a) Türkiye'de Müslümanların en masum talepleri -yukarıda dört örnek verilmiştir-
karşısında kıyametler koparılıyor, tanklar harekete geçiyor, "böyle inansanız,
bu inancınız dini doğru anlamaya dayansa bile size, bu isteklerinizi
gerçekleştirme fırsatı vermeyeceğiz" deniliyor, bunu diyenler arasına siz de
katılıyorsunuz; çünkü konuyu saptırıyor, en tabiî hak talebini
desteklemiyorsunuz.
b) Siz de biliyorsunuz ki, örtünmeyi isteyen kadınlarımız, kızlarımız İranlılar
gibi örtünmeyi şart koşmuyor, toplumun içerisinden çekilmek değil, tam tersine
toplumun içine girmek ve orada var olmak istiyorlar.
Ve soruyorum:
Bütün bu olup bitenler karşısında siz nasıl "İslâm'ın hangi icabını yerine
getiremiyorsun?" şeklinde soru sorabiliyorsunuz?
YAŞAM BİÇİMLERİ
TEHLİKEDE" İMİŞ!
Son zamanlarda yaşanan hukuksuz, kanunsuz, keyfî, vehim ve şişirmeye dayalı
tasarrufların, müdahalelerin meşrûiyetini sağlamak veya onlara bu görüntüyü
vermek için uydurulan bahanelerden birini de geçenlerde bir siyasî parti
liderinin ağzından duyduk: "Yaşam biçimimiz tehlikededir..." Birkaç gün sonra
bir TV programında aynı kesimden bir öğretim üyesi "tehlikede olan yaşam
biçimine" bazı örneklerle açıklık getirdi. Buna göre İran'a giden yabancıların
kadınlarına çarşaf giyme mecburiyeti getiriliyor, Türkiye'de oruç tutmuyor diye
insanlar döğülüyor, iki duble rakı içme hürriyeti
engelleniyormuş/engellenecekmiş. Bu örneklere çeşitli ortamlarda dile getirilen
şu benzerlerini de eklemek mümkündür: İnsanlar sevdikleri ile elele verip
parklarda dolaşamayacak, yakın temaslara giremiyecek, plajlarda kadınların ve
erkeklerin kıyafetlerine müdahale edilecek, insanların cinsel tercihleri
engellenecek... Bu örneklerden anlaşıldığına göre tehdit altında olduğu söylenen
yaşam biçimi, İslâm'a göre günah ve geleneğimize göre ayıp olan fiil ve
davranışların alenen yapılması ve ortaya konmasından ibarettir. Kendilerini
böyle bir tehdit altında hissedenler, birilerinin gelip "günah işleme ve ayıp
etme hürriyetlerini" ellerinden alacaklarını sanıyorlar, bundan korkuyorlar. Bu
birileri de İmam-hatiplerden, Kur'ân kurslarından yetişiyor, tarikat ve
cemaatler tarafından besleniyor, İslâmî sermaye kesiminden destek görüyorlar. Şu
halde bütün bunlar ortadan kaldırılırsa -okulları kapatınca milli eğitim
meselesi kalmayacağı düşüncesinde olduğu gibi- gericilik önlenmiş ve tehdit
edilen hayat tehlikeden kurtulmuş olacaktır. Bu hürriyeti kurtarmak ve korumak
için de her tedbiri almak caizdir, meşrudur...
Şimdi düşünelim:
Türkiye'de alınan tedbirler içinde neler var? Müslümanların sarıkları,
çarşafları, cüppeleri zorla çıkarılıyor, kendileri namaz kılan, eşleri örtünen
bazı devlet görevlileri işten atılıyor, devlet dairelerinde ve okullarda
başlarını örten kızlara ve kadınlara örtünme izni verilmiyor, İmam-hatip
okulları ve Kur'ân kursları kapatılıyor, İslâmî sermayeye boykot ilan ediliyor
ve bir siyasî parti kapatılmak isteniyor... Halbuki bu tasarruflara ve
engellemelere maruz kalanlar hiçbir zaman, hiçbir yerde başkalarının giyimine,
kuşamına, yemesine, içmesine, gezmesine müdahale etmediler, etmiyorlar.
Etselerdi yazın plajlar açılamaz, Ramazan'da kimse açıkta oruç yiyemez,
gazinolar ve genelevleri kapanır, meyhaneler müşteri bulamazdı... Bu ülkede
Müslümanım deyip -İslâm'a göre- günah işleyenler serbest, Müslüman değilim deyip
inancına veya inkarına göre yaşayanlar serbest, bunlara kimsenin müdahale ettiği
yok. Serbest olmayanlar "Müslümanım deyip inancına göre yaşamak isteyenlerdir".
Eğer bunlara karşı "siz bugün için diğerlerine karışmıyorsunuz ama serbest
kalır, çoğalırsanız yarın müdahale edersiniz, bu sebeple bizim, bugünden size
müdahale etmemiz, kendi hayatınızı inancınıza göre yaşamanızı engellememiz
gerekir" deniyor, bu mantıkla hareket ediliyorsa bu yaklaşımı akla, insafa,
insanlığın ortak ve evrensel değerlerine havale etmemiz gerekiyor. Asıl irtica
işte bu zihniyet ve yaklaşımdır. Hem de bu irtica Hz. Musa zamanındaki
firavunlar çağına kadar insanlığı geri götüren bir irticadır; çünkü firavun da
"kendi zamanında dünyaya gelecek bir erkek çocuğunun saltanatını yıkmasından
korktuğu için" doğacak bütün erkek çocukların öldürülmesini emretmişti.
Kırk kere söylediğimizi bir daha tekrar edelim: Türkiye son kırk yıldır yaşadığı
kısmî hürriyeti yaşamaya devam ettiği müddetçe ne İran, Cezair, Sudan,
Afganistan... olur, ne de insan hak ve hürriyetleri (bu meyanda bazılarının
seçtikleri hayat biçimi) giderek ortadan kalkar. Böyle bir tehlike mevcut
değildir. Uçtaki örnekleri abartmak, genellemek yanlıştır. Bu ülkede olan ve
olacak şundan ibarettir: İsteyen bir dine inanır, isteyen inanmaz; inanan da
inanmayan da -genel, evrensel kısıtlayıcı ilkeler çerçevesinde- hür olarak
hayatını yaşar. Eğer bu ülkenin aydınları ve yöneticileri akl-ı selimlerini
kaybetmez, yanlış yapmazlarsa birlik, beraberlik ve bütünlük de ancak böyle bir
hürriyet ortamı içinde gerçekleşir.
İRTİCÂ
Rucû kelimesi ile aynı kökten (kök harflerinden) oluşturulmuş bulunan irticâ
kelimesinin lügat mânası "geri dönmek"tir. Geri olan veya geride kalan şey
"zaman, durum ve fiil" olabilir; bunlar da her zaman hâlihazırda olandan daha
kötü olmaz; bazan eşit, bazan da daha iyi olur. Tarihçiler bazı millet ve
devletlerin tarihî hayatlarını "kuruluş, ilerleme, duraklama, gerileme, çökme ve
dağılma" şeklinde dönemlere ayırırlar. Böyle bir ayırımda duraklama ve gerileme
dönemleri zaman bakımından daha sonra ve yeni olduğu halde değer bakımından
kötüdür, makbul değildir. Geride ve eskide kalmış bulunan "kuruluş ve ilerleme"
dönemleri ise zaman bakımından geride ve eskide kalmış olsa bile daha iyidir,
güzeldir, değerlidir ve "zaman bakımından olmasa bile -ki bu mümkün değildir-
durum bakımından oraya dönülmek, yeniden ilerleme döneminin güzelliklerine
kavuşmak" istenir, arzu edilir. Burada lügat mânası bakımından "irticâ güzeldir"
denilebilir.
Peygamber Efendimiz (s.a.) Vedâ Haccı'ndaki meşhur hitabesinde halkın
susturulmasını isteyip bu sağlanınca da şöyle buyurur: "Benden sonra yeniden,
birbirinizi öldürmek, birbirinizle çatışmak üzere kâfirlik halinize dönmeyin,
geri dönüp yeniden kâfirler olmayın!" (Müslim, İman, 120). Bu cümlede
kullandıkları kelime "lâ terci'û"dur ve "irticâ'a sapmayın" şeklinde de tercüme
edilebilir. Buna göre (İslâm'a, Peygamberimize göre) irticâ, "mü'minlerin,
İslâm'dan önceki duruma, Câhiliye çağına; yani küfre, şirke ve anarşiye
dönmeleridir." İslâm, şirk ve küfür yerine "tevhîd"i (Yaratan, idare eden,
yaşatan, kendisine tapılan... Allah'ın birliği inancını), kaos yerine de düzeni
getirmiştir. Bu düzenin içinde ilâhî irşad ve teminat altında bulunan hukuk
devleti, insan hakları, din ve düşünce hürriyeti, ictimâî adâlet... ilkeleri
vardır. Mü'minler kardeştir, birbirlerine kardeş muamelesi yaparlar. Mü'min
olmayanlar da -mü'minlerin kardeşleri olmamakla beraber- Allah Teâlâ'ya kul olma
istidadı taşıyan, en güzel bir şekilde yaratılmış olan insanlardır. Onlara da
saygı gösterilir, temel insanlık hakları korunur; saldırmayana saldırılmaz;
sulh, anlaşma ve andlaşma çerçevesinde yaşamak isteyenlerle bu ilişkiler kurulur
ve verilen söze (ahde, anda) kesinlikle riayet edilir. İşte Peygamberimiz
"irticâ'a sapmayın" derken "bu imanı ve düzeni bırakıp, Cahiliye devri şirk ve
düzensizliğine dönmeyin" demiş olmaktadır.
İslâm dini Müslümanları, "dünya hayatı ve bu hayat içinde maddî imkâna, güce
sahip olmak amaç olduğu için değil, onsuz amaca ulaşmak mümkün olmadığı için
-Allah'ın ve kendilerinin düşmanlarını caydıracak ölçüde- güçlü olmaya" davet
etmiş, daha doğrusu bunu emretmiştir (Enfâl: 8/60). Bu emre göre Müslümanların,
yaşadıkları çağda devletleri güçlü kılan bilim, teknoloji ve askeri güce, en üst
seviyede sahip olmaları farzdır. Onlardan geri kalmak (buna da kelimenin lügat
mânası bakımından irticâ denilebilir) kötüdür, günahtır, kusurdur, sorumluluk
gerektirir.
Bizim (ulus ve ümmet olarak) tarihimizde, kelimenin hem dine hem dünyaya bakan
mânalarında bir gerilik, gericilik (yani küfre, şirke, ahlâksızlığa,
hukuksuzluğa ve güçsüzlüğe, cahilliğe, zayıflığa dönüş, gerileyiş) olmuşsa, bu
oluşun gerçekleştiği zaman ve zeminlerde yaşayan Müslümanlar -İslâm'a göre-
kusurludurlar, günahkârdırlar ve bundan sorumludurlar. Bu mânalarda bir geriliği
ve gericiliği İslâm'a yamamak, bundan İslâm'ı sorumlu tutmak haksızlıktır,
cahilliktir, iftiradır.
Belli bir dönemden itibaren milletimizde bazı gruplar "mürteci" olarak
yaftalanmışlar, gericilikle suçlanmışlardır. Bunlar kimlerdir? Mesela ordunun
güçlenmesi için alınacak tedbirlere "şeriat isterük" diye karşı çıkanlara
mürteci deniyorsa bunlar İslâm'a göre de hem mürtecidirler hem de dini istismar
etmektedirler; çünkü onların istediği şeriat (İslâm), yapmak istediklerine
(ordunun zayıf bırakılmasına) karşıdır. Birileri matbaaya karşı çıkmışlar da
bunu "şeriat isterük" diye ortaya koymuşlar ise (bunlar olmuş ise) yine şeriata
aykırı davranılmıştır. Çünkü şeriat ilmin bir kısmını herkese farz, geri kalan
kısmını da ümmet içinde yeteri kadar kişiye farz kılmaktadır. Birileri
kadınların okumalarına, toplum içinde faal olmalarına karşı çıkmış ve "şeriat
isterük" demiş ise yine şeriata aykırı hareket etmiştir. Çünkü Hz. Peygamber'in
(s.a.) kurduğu ümmet numunesinde (örneğinde) kadınlar da okuyor, cemaatle
ibadetlere katılıyor, hatta savaşa katılıyor ve toplum içinde kendilerine düşen
vazifeleri yerine getiriyorlardı.
Pekiyi günümüzde irticâ'ın mânası nedir, kim mürtecidir, kime gerici deniliyor
ve hangi irticâdan korkuluyor?
İRTİCÂ TEHLİKESİ
Dolaylı açıklamalardan ve idarî tasarruflardan anlaşıldığına göre 28 Şubat'tan
bu yana irticâ kelimesi şu mânalarda kullanılmaktadır:
1. Laik-demokratik Cumhuriyet rejimini şeriat rejimi ile değiştirmek maksadıyla
konuşmak, yazmak, örgütlenmek, eğitim yapmak ve değişimi sağlayacak eylemlere
kalkışmak.
2. Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanların, öğretim kurumlarında okuyanların
dinî inanca dayalı kılık kıyafet edinmeleri, ibadet yapmaları... Sivil halkın
din eğitim ve öğretimi, medya, dinî hizmetlere de destek vermek amacıyla ticarî
ve iktisadî faaliyetler ile meşgul olmaları, ibadet amaçlı toplantılar tertip
etmeleri ve örgütlenmeleri.
3. Bazı kurumlarda ise burada çalışanların namaz kılmaları, oruç tutmaları, içki
içmemeleri, kadınlarla öpüşüp ellerini sıkmamaları ve onlarla dans etmemeleri;
bu şahısların eşlerinin de benzeri davranışlara ek olarak başlarını örtmeleri,
balo vb. faaliyetlere katılmamaları, çiftin veya tekinin dinî cemaatlerin
faaliyetlerine katılmaları, hatta -faaliyetlerine katılmasalar bile- bu
cemaatlere mensup kimselerle dostluk veya akrabalık ilişkilerini devam
ettirmeleri...
Laik-demokratik Cumhuriyete bağlı olup bu rejimin kökten veya kısmen değişmesini
ölüm-kalım meselesi olarak görenlerin onu korumak üzere çeşitli tedbirler alması
tabiîdir. Tabiî olmayan ise mesela demokrasiyi ve bir kısım insan haklarını rafa
kaldırarak laikliği korumaya kalkışmaktır. Bu kalkışmada, bir insanı -onu
öldürmek isteyenlere karşı- tedbir olarak kafasını koparmak suretiyle korumaya
kalkışmak kadar büyük ve önemli bir çelişki vardır. Kâmil demokrasiler de
kendini korumak için tedbirler öngörmektedir. Fakat bu tedbirlerin tamamı
demokrasi içinde, temel insan hak ve hürriyetlerine zarar vermeden
gerçekleştirilmektedir. Özgürlüğün sınırı "eylem ve başkalarının hak ve
özgürlüklerini kısıtlama" çizgisidir. Rejim karşıtları, eyleme kalkışmadıkça,
başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermedikçe serbesttirler; istediklerini
söylerler, yazarlar, eğitirler, örgütlenirler. Burada tartışılan nokta, eylem ve
hukuka zarar verme unsurları bulunmasa bile karşıt rejim mensuplarının,
demokratik seçimle iktidara gelmelerine ve rejimi değiştirmelerine izin verilip
verilmeyeceğidir. Başka bir deyişle demokrasinin -kendisi için- kendini fedayı
bile göze alıp almayacağıdır.
Apaçık söz, yazı ve eylem olarak rejimi değiştirme iradesi ortaya konmadan dinî
inanca dayalı kılık, kıyafet, ibadet, örgütlenme, eğitim, merasim, âyin,
davranış, faaliyet ve ilişkilerin -bu mânada din ve vicdan hürriyetinin-
anayasalarda yer almadıkça hangi sebeple olursa olsun kısıtlanması gerçek
demokrasilere yabancıdır. Bu çeşit baskı ve kısıtlamaların bulunduğu yerde
demokrasiden söz edilemez; olsa olsa demokrasinin istismarından söz edilebilir.
"Tedbir baştan alınmazsa, eyleme kalkışma sınırına kadar beklenirse iş işten
geçebilir, bu sebeple zararsız ve masum gibi gözüken, doğrudan rejimi değiştirme
iradesi içermeyen oluşum ve davranışlara da izin vermemek gerekir" mantığı
demokrasinin ve insan haklarının baş düşmanıdır. Bu mantığın işlediği yerlerde
ne demokrasi kalır ne de insan hakları. Çünkü bu "tedbir için baştan"ı
belirlemenin hiçbir objektif kıstası yoktur; takdir kanun koyucunun veya
idarecinin keyfine bırakılmıştır. Başörtüsünün ve namazın bile irticâ sayılması
bu keyfîliğin tipik örneğidir.
Asıl vazifesi vatanın sınırlarını korumak olan orduya bu maksatla silah
vereceksiniz; birgün bu silahı, darbe yaparak demokrasiyi yıkmak için
kullanmaları ihtimalini (tehlikesini) önemli saymayacaksınız ama devlet
dairesinde veya okulda kızların ve kadınların başlarını örtmelerini -bu davranış
giderek rejimi değiştirmeye kadar varabilir diye- tehlike sayacak ve
engelleyeceksiniz. Bu keyfîlik değil midir? Doğrusu orduya silahı, isteyene de
dinî inanç, ibadet, eğitim ve davranış özgürlüğünü vermek ve bunların kötüye
kullanılmaması için gerekli tedbirleri almak ve denetimleri yapmak değil midir?
Bilerek ve inanarak söylüyorum ki, bu ülkede Müslümanlardan gelecek "eyleme
dayalı rejim değiştirme" tehlikesi yoktur. "Demokratik yoldan kısmî bir
değişiklik acaba mümkün müdür?" şeklinde bir düşünceleri veya tereddütleri
olanlar da -içte ve dışta (ikisinde birden) şartlar değişmedikçe- bunun mümkün
olmadığını anlamışlardır. Eylem veya seçim yoluyla rejimi değiştirmeye yönelik
tehlike sinyali veren istihbarata güvenilemez. Böyle istihbarat verileri varsa
ya kasıtlıdır yahut da aceleye getirilmiş genellemeler ve abartılar yapılmıştır.
Geriye kalan tehlike (!) çok hukuklu, çok kültürlü vb. şekillerde ileri sürülen
"dine veya din dışı inanca, ideolojiye dayalı hayatın, bireysel sınırı aşan
alanlara da taşırılması; ülke halkı ve toprağının birlik ve bütünlüğünü bozmadan
-olabildiğince çok ve geniş olarak- düşünce, din ve vicdan özgürlüğünden
yararlanma imkânının sağlanmasıdır. Bu talebi ve bu talep çerçevesinde ortaya
konan fikir, oluşum ve eylemleri demokrasiye aykırı saymak ve tehlike olarak
görmek -asıl bu yaklaşım- demokrasiye ve insan haklarına aykırıdır. Dünya bu
noktaya gelmiştir, Türkiye de gelecektir. Dileriz bu müsbet değişim barış,
uzlaşma ve hoşgörü içinde tez zamanda gerçekleşsin!
İRTİCÂ 2
İrtica ile ilgili resmi raporlara bakılırsa Kur'ân kursları, İmam-hatip
okulları, tarikatler, cemaatler, İslâmî sermaye ve bir kısım medya irtica
yuvaları ve destekçileridir. Belli kurumlarda namaz gibi ibadetler, başörtüsü,
sakal, sarık, cüppe... irticadır. İrtica'ın tarifi verilmeyip bu kadar kurum,
kuruluş, faaliyet, şahıs ve şahsiyet irtica ile damgalanınca kafalar karışıyor
ve insanlar bu kelimenin hangi mânada kullanıldığını, İslâm ve geleneğimizle
alakasını, iyi mi kötü mü olduğunu anlayamaz, ayıramaz hale geliyorlar.
İrtica Türkçeye "gericilik" kelimesiyle geçmiştir. Kelimenin aslı rucû' kökünden
gelir, lugat mânası başlangıç noktasına, bir yere gittikten sonra geriye dönmek
demektir. Siyasî, sosyal ve kültürel alanda kullanıldığı zaman irticadan
kastedilen mâna "iyiye, kemâle doğru gelişmiş ve değişmiş bir toplumun bundan
vazgeçerek geriye dönmesi, kötü, eksik ve ilkel olana avdet etmesi"dir. Eğer bu
tarifte anlaşma hasıl olursa resmî raporlarda geçen irticaî kurumlar ve
faaliyetleri bir ölçüye vurmak ve yapılan değerlendirmeleri "değerini" açıklığa
kavuşturmak da mümkün olacaktır.
Yukarıda zikredilen kurum, kuruluş ve faaliyetlerin hedefi İslâm'ı doğru
öğrenmek ve mümkün olduğu ölçüde tam yaşamaktır. Aklı başında hiçbir Müslüman
çağdaş bilimi ve teknolojiyi reddetmez. Ancak bunların kullanılış alan ve
amaçlarının, İslâmî-insanî-evrensel değerler açasından denetlenmesini, kötüye
kullanılmamasını ister. Bir de bilimin sınırının farkında olarak onu yerinde
kulanır, "bilimciliğin" din yerine konmasına karşı çıkar. Bu anlayış ve tavır
alışın gericilikle bir ilgisi yoktur. Buna gericilik diyenler olursa bu takdirde
(bu mânadaki) gericiliğin Müslümanlar için hedef olduğunun bilinmesi gerekir.
Kılık-kıyafeti, İslâm inancını, bütün çeşitleri ve şekilleriyle İslâmî
ibadetleri, haramlardan uzak durmayı, İslâmî eğitim usulleri ve kurumlarını
çağdaşlık çerçevesinin dışına çıkarmak, irtica olarak değerlendirmek yalnızca
bizim bir kısım aydınlarımıza(!) has olsa gerektir. Dünyada çağdaş ve gelişmiş
sayılan, böyle değerlendirilen ülkeler ve toplumlarda değil hak dinin iman ve
ibadetleri, batıl dinlere ait inanç ve âyinler bile çağ dışı olarak
görülmemektedir. Kılık kıyafete ve kişilerin hayat tarzına gelince buralarda tam
bir serbestliğin bulunduğu, ne devletin, ne de bireylerin bu konulara müdahale
etmedikleri ve kimsenin "kendisinden farklı düşünen, inanan, yaşayan kimseleri
gerici olarak nitelemediği, kamu alanında da din ve vicdan hürriyetine azami
derecede riayet edildiği" herkesin bildiği bir gerçektir.
Meselenin düğüm noktası -rejim ile ilgili olan- siyasî gericilik olabilir. Resmî
ağızlara bakılırsa "bazı kurum, kuruluş ve faaliyetlerin amacı ülkenin rejimini
değiştirmek ve şeriat yönetimini getirerek halka dayatmaktır" ve işte bu
gericiliktir, bunun için kurulan kurumlar, faaliyet gösteren şahıslar gericidir.
Bu meseleye demokrasi açısından bakıldığında şöyle demek mümkündür: Halkın
çoğunluğu hangi rejimi istiyorsa ülkeye o rejim gelir. Rejimin adı ne olursa
olsun insan hak ve hürriyetleri korunur, zorunlu olan "ortak/kamu alanına ait
kurumlar ve kurallar" dışında kimseye bir şey dayatılmaz. Bizim bildiğimize göre
son yıllarda benimsenen demokrasi tanımı, tasvir ettiğimiz sistem/model ile
çatışmaz, aksine bununla örtüşür. Siyasî gericiliği işte bu çerçevede ele almak
ve kimin -bu mânada- gerici olduğunu bu ölçüye göre değerlendirmek gerekir.
İRTİCA'IN DELİLLERİ
Bizim gençlik çağımızın Bâbıâlisinde (bugünkü medyanın dünkü karşılığı) bir
âdetten bahsedilirdi. Buna göre gazetelerin tirajları düşünce patron, yayın
yönetmenini çağırır, bazı tehditler savurduktan sonra şöyle derdi: "Gidin,
bakın, bulun, olmazsa uydurun; malum iki konudan birisi ile ilgili bir yayın
yapın, yapın ki biraz tiraj hareketlensin, yoksa batacağız." Malum iki konu da
seks ve irtica idi.
Bugünlerde de batacağından veya elindeki pastanın küçüleceğinden, iktidarın
kayacağından korkan bazı patronlar bir takım çevreleri harekete geçirerek bir
irtica yaygarası koparıp "din ile ilgisiz yaşam tehlikeye düşüyor, elden
gidiyor" diye yayınlar yapmaya, nutuklar çekmeye başladılar. Bu kadar büyük bir
iddiayı ortaya atanların sonunda mahçup olmamaları, gülünç duruma -veya meşhur
masaldaki yalancı çoban durumuna- düşmemeleri için ellerinde sağlam, inkâr ve
tevil edilemez delillerin, vesikaların bulunması gerekirdi. Şimdi delil/kanıt
diye ileri sürülen şeylerin önemlicelerini bir -kısa değerlendirmelerle-
hatırlayalım ve Sultanahmet mitingi delilini de biraz irdeleyelim:
Refah Partisi laik Cumhuriyeti yıkmak üzere gelmiş; yalnızca bir iddia, bu
maksat isbat edilse hem parti kapanır, hem de yöneticiler ceza görür.
Sincan olayı bir prova imiş; yargıya intikal etti, mevzii bir olay, itham isbat
edilse bile hem parti, hem de ülke bütününe teşmil edilemez.
Birileri şu tarihte, şurada, burada şu konuşmayı yapmış. Hür ve demokrat bir
ülkede herkes istediğini konuşur, konuşmada suç işlenirse ilgili merciler
harekete geçer ve yalnızca suçlu cezalandırılır. Suçun şahsîliği prensibi
unutuldu mu?
Resmi olsun gayr-i resmi olsun bütün dinî okullar, devamlı veya geçici kurslar
siyasî İslâm'a seçmen yetiştiriyormuş. Bu iddianın da hiçbir geçerli delili yok.
Bazılarının elinde bir kağıt parçası ve bu parçada bir yemin var; kim yazmış,
hangi okullarda veya kurslarda kullanılmış, hangi resmî takibat sonunda varlığı
isbat edilmiş..? Bütün bu soruların ikna edici bir cevabı yok.
Siyasal İslâmcılar PKK ile işbirliği yapmışlar. Bu son derecede ağır ve çirkin
itham ve iftiranın da hiçbir delili yok. Bu suçlamadaki "siyasal İslâmcılar"
kimler, sayıları ne kadar, İslâmi kurum ve kişilerle ilişkileri ne boyutta, ne
kadar Müslümanı temsil ediyorlar, bu işbirliği anlaşması ne zaman, nerede, nasıl
yapılmış, vesikası nerede?..
İslâmî sermaye ve medya güçlenmiş, irtica'a destek veriyormuş. Bu ittiham ile
hem sermaye, hem de medya ikiye bölünmüş oluyor. Kimliklerini İslâm'a öncelik
vererek tanımlayanlara "İslâmî" deniyor. Bu tanımlamanın ötesinde "İslâmî"
kesimin, mer'i mevzûata göre suç teşkil eden hangi eylemleri olmuş? Türkiye'de
yayıncılık, ticaret, sanayicilik... yapmak için İslâmî kimliği inkar etmek veya
arka plana atmak gibi bir mecburiyet veya şart mı var?
Gelelim Sultanahmet mitingine: Ben orada idim, en az 300 bin kişi vardı, hakim
olan talep ve ses "İmam-hatiplerime dokunmayın" dan ibaretti. Emsali görülmemiş
bir bayrak denizi dalgalanıyordu, güvenlik güçlerini hiçbir toplantıda bu kadar
rahat göremezdiniz, ağaç gölgelerinin altında oturmuş istirahat ederek mitingi
izliyorlardı. Ne bayrak çiğnendi, ne başka bir bayrak çekildi, ne bir cam
kırıldı, ne de bir burun kanadı. Yüz kadar genç, üzerinde kelime-i tevhid yazılı
yeşil bir bezi pankart gibi taşıyor ve bazı farklı sloganlar atıyorlardı, miting
sorumluları onları uyardılar, ısrar edince de bir çatışma olmasın diye kendi
hallerine bıraktılar. Sonradan gördüğüm bir fotografa göre, bir vatandaş da
elinde taşıdığı bayrağı seccade yaparak üzerinde namaz kılmış. İşte bu iki
-istisnai ve program dışı- olayı delil göstererek Sultanahmet mitingini bir
irtica mitingi olarak gösteriyor, bir iki ağaca gözleri takılıp kaldığı için
ormanı göremiyorlar, ortada bir psikolojik/ideolojik körlük var.
Kurt ile kuzu arkadaş olmuşlar, sonunda kurdun kurtluğu tutmuş, kuzuyu yemeye
niyet etmiş, bir dereden su içerken aşağıda bulunan kuzuya "suyumu bulandırma"
diye çıkışmış, kuzu bu mânasız çıkışmayı yorumlayarak kurdun niyetini anlamış ve
"bu saçma bahaneleri bırak da yiyeceksen gel ye" demiş. Demiş ama o kuzu imiş,
bu ülkede inancını yaşamak isteyen milyonlarca Müslümanı kuzu zannetmek büyük
bir gaflettir. Ne birileri kurt olsun, ne de birileri kuzu. Türkiye'de yaşayan
bütün insanlara hak, hürriyet, insanî haysiyet ve şeref bakımından eşit insanlar
olarak bakılsın, herkes dilediğine inanıyor ve inandığı gibi yaşayabiliyorsa, "Müslümanım,
İslâm'ı şöyle anlıyorum ve buna göre de yaşamak istiyorum, başkalarının hak ve
hürriyetlerini ortadan kaldırmak gibi bir düşüncem yok" diyenler de bu inanç ve
düşüncelerine uygun olarak yaşayabilsinler. Hakka ve hukuka aykırı bir eylem
ortaya konmadıkça kimseye baskı yapılmasın, kimsenin hak ve hürriyetleri
kısıtlanmasın. İşte benim anladığım, gördüğüm, değerlendirdiğim İslâmî
gelişmenin ve hareketin amacı bundan ibarettir. İstisnalar kaideyi bozmaz, her
koyun kendi bacağından asılır.
DİNDAR İNSAN - LAİK
DEVLET
İnsan haklarına saygı gösteren ve insanların bu haklardan fiilen
yararlanabilmesi için çeşitli faaliyetlerde bulunan ülke, kurum ve şahıslara
göre bir insan dilediği bir dine inanabilmeli, onun gereklerini yerine
getirebilmeli, eğitim ve öğretimini yapabilmeli, örgütlenebilmelidir. Bunlardan
birini bile engelleyen ülke, düzen, düzenleme "insan haklarını, din ve vicdan
hürriyetini" engelliyor demektir.
TC Anayasası laikliği tarif etmemiş olsa da, ilgili maddelerden bir tanım
çıkarılabilir; buna göre laiklik devletin düzeninin dine dayanmaması, dinin
siyasete alet edilmemesidir. İmdi bu anayasanın yürürlükte olduğu bu ülkede
yaşayan dindar bir Müslümanın hangi durumlarda anayasaya (laiklik ilkesine)
aykırı davranmış olacağı apaçık ortadadır: Dine dayalı bir devlet düzeni isterse
veya herkes için geçerli bir düzenlemenin belli bir dinin talimatına göre
yapılmasını isterse laikliğe aykırı bir istekte bulunmuş olur, bu isteğini
gerçekleştirmek için eylem yaparsa laikliğe alkırı eylem yapmış olur. Dindar
Müslüman bunları değil de "bu ülkede, İslâm'ı yaşamayan vatandaşların istifade
ettikleri bütün haklardan yararlanarak ve aynı zamanda inancının gerektirdiği
dinî ödevlerini de yerine getirerek yaşamak" isterse laikliğe aykırı hareket
etmiş olmaz, yalnızca bütün hür ve demokrat dünyanın kabul ettiği insan hakkını,
din ve vicdan hürriyetini talep etmiş olur. Şimdi biri çıkar da bu Müslümanın bu
talebinin laikliğe aykırı olduğunu iddia eder, iddia etmekle kalmaz onu bir
takım haklardan mahrum ederse (resmi dairelerde ve kurumlarda çalıştırmaz,
okullara almaz, staj yaptırmaz, terfi ettirmez, vazifeden atarsa...) bu
anlayışın sahipleri laik değil din (daha doğrusu dindar) düşmanı olurlar, bu
işlerden anlayanlar kendilerine bu teşhisi koyarlar. Bu şahıslar "Biz de sözü
edilen dindar Müslüman taleplerinin laikliğe aykırı olmadığını biliyoruz, ancak
bunlar verilirse arkadan laikliğe aykırı talepler gelir, işte bu sebeple kamuya
açık alanlarda ve resmî mekânlarda dindarca yaşamaya karşı mücadele ediyoruz"
derlerse işte demokratların asıl bu düşünceye karşı mücadele etmeleri gerekir.
Çünkü bundan sonra gelen ikinci adım diktadır, insan hak ve hürriyetlerinin
keyfî olarak kısıtlanmasıdır, toplumu vesayet altında yönetmeğe kalkışmaktır.
ÇAKTIRMADAN DİNE KARŞI
Dine bir mü'min gibi inanmayan, dinî hayattan hoşlanmayan, hatta onu insanlar
için zararlı bulan kimselerden pek azı bu inanç ve düşüncesini açıkça ifade
edebilmiştir. Geriye kalan çoğunluk ise açık ifade yerine örtülü ifadeyi,
doğrudan anlatım yerine dolaylı anlatımı tercih etmişlerdir. Son günlerde iki
siyasetçi, bir gazeteci ve TV yorumcusu ve bir de edebiyatçı-yazar-konuşmacıdan
dinlediğimiz şu cümleler bize, kasıtlı, planlı ve programlı olarak "çaktırmadan
dine karşı" bir hareketle karşı karşıya olduğumuz sezgisini verdi. Şöyle
diyorlardı bu şahıslar:
"Onaltı yaşından önce çocuklara verilecek din bilgisi ve eğitimi onların
bağımsız düşünme kabiliyetlerini köreltiyor..."
"Biz çocuklarımızı onaltı yaşından önce Kur'ân kurslarına, İmam-hatiplere
göndererek Kalkancıların kucaklarına düşmelerine izin vermeyeceğiz; onları tek
çatı ve tek program içinde okutup eğiterek ülkenin tarih ve coğrafyasını, insan
sevgisini... öğreteceğiz".
"Bize yol gösterecek müsbet ilimden başka bir şey yoktur."
"Genetik, sibernetik, biyonik alanlarındaki çalışmalar bize yepyeni, eskisine
hiçbir yönden benzemeyen bir üçüncü bin yıl getiriyor, herşey değişecek... Ama
bu insanlar için faydalı mı olacak? Bunu bilemiyoruz..."
Dördü de önemli ve etkili yerlerde bulunan bu şahısların rivayeti farklı sözleri
bir maksutta birleşiyor: İnsanlığın tek rehberi müsbet ilimdir, din insanların
gelişmesi ve mutluluğu önünde bir engeldir. Fikir ve kültür tarihini okumamış
kimseler bu sözlerin ve düşüncelerin yeni (çağdaş, ileri düzeyde) olduğunu
zannedebilirler; hemen hatırlatalım "en kaba çizgileriyle pozitivizm de bir asır
önce işte bunları söylüyordu". Yeni olan yalnızca şahıslar ve söyleme
biçimleridir.
Bu sözlerin bizim açımızdan değerlendirilmesine gelince:
Bağımsız düşünce bir aldatmacadır; önemli olan düşüncenin bağımsızlığı, ögelerin
ve sonucun yalnızca düşünene ait olması değil -çünkü bu olamaz- mantığı,
tutarlılığı, doğruluğu, yönlendiricileri (nefis mi, şeytan mı, kin mi, nefret
mi, şartlanmışlık mı, hırs mı, yanlış bilgiler ve evham mı..?) ve ulaşılan
sonucun fert ve toplum olarak insanlığa getirdikleridir. Dindarları bağımlı,
kendilerini bağımsız düşünür sayanlar yapabilirlerse kendi düşüncelerini bu
ölçütlere vursunlar.
Herhangi birşeyin sahtesini gerçeğinden ayıramayanlar, o şey hakkında doğru
bilgisi olmayanlardır. Kalkancı'nın kucağına düştüğü iddia edilen kızcağız ne
Kur'ân kursu, ne de İmam-hatip mezunu, ona iyi bir din eğitim ve öğretimi
verilseydi neyi ve kimi rehber edineceğini bilecekti.
Müsbet ilmi din haline getirenler laboratuar kobayları seviyesinde bir hayata
razı olmak durumundadırlar. İnsan olarak yaşamak isteyenlerin ihtiyaçlarını tek
başına müsbet ilim karşılayamıyor, onlar dine, düşünceye, sanata, sezgiye,
hayale... ihtiyaç duyuyorlar; ayrıca müsbet ilim bunları değil, bunlar müsbet
ilmi doğuruyor ve besliyor.
Bahsedilen alanlardaki gelişmelerin bir kısmı insan hayatını kolaylaştırmaya,
hastalıkların tedavisine, bitki ve hayvan türlerinin ıslahına, verimin
arttırılmasına... yöneliktir ve iyi kullanıldıklarında, vaktiyle bulunan "saban,
teker, elektrik, motor" kadar insanlara yararlıdırlar. Bu icatlar dinin yerini
alamadığı gibi onlar da alamaz, her biri kendi yerinde işlerliğini sürdürür. Bir
kısmı ise insanın ruh ve bedenine müdahale, onu değiştirme veya insanlığa
tahakküm gibi amaçlara yöneliktir. Bu tasarrufların küçük örneklerinin bile
nasıl olumsuzluklara yol açtıklarını görüp ibret alıyoruz. Daha büyüklerini ise
ancak hak dinin ve yüksek ahlâkın rehberliğinde engelleyebileceğimizi
düşünüyoruz.
TÜRBAN VE PERUK
Muhalefeti yumuşatmak, insan hak ve hürriyetlerini belli nitelikleri taşıyan
insanlara tahsis edenleri ve bu nitelikleri taşımayanları "insan saymayanları"
insafa getirmek için verilen tavizlerin hiçbir işe yaramadığını gösteren
örneklerden biri de başörtüsünün adını "türban", "örtünme"nin adını da "türban
takmak" şeklinde değiştirmek olmuştur. Müslümanların, inançları gereği
istedikleri, İslâm'a uygun örtünme (tessettür) idi, başörtüsü de bu örtünmenin
bir parçasını teşkil ediyordu. Kendileri örtünmedikleri gibi başkalarının
örtünmesine de tahammül edemeyenlere belki hoş gelir diye "türban takma, türban
yasağı, türban serbestliği" gibi terkipler içinde bu kelime kullanılmaya
başlandı. Bilindiği gibi türban bir Batı giysisidir; İslâmî ölçülere göre baş ve
boyunun tam örtülmesini sağlamaz, belli bir tarihten itibaren daha çok
İstanbullu ve oldukça az sayıdaki bazı hanımlar bu giysiyi kullanmışlardır.
1960'lı yıllarda tartışılmaya başlanan "üniversitelerde başörtüsü" meselesinin
bu türbanla hiçbir alakası yoktur ve o günden bugüne okuduğu veya resmî
dairelerde çalıştığı halde başını örten kızlarımız ve kadınlarımız da başlarını
türban ile değil, "başı, boynu ve yakayı kapatan başörtüsü" ile örtmüşlerdir. Bu
kadın ve kızlarımız, başlarına örttükleri giysinin adını değil, kendini de
değiştirselerdi ve Batıdan gelen türban ile örtünselerdi "insan hakkı
düşmanları" buna da itiraz edeceklerdi. Çünkü onların davası başa giyilen şeyin
şekli veya çeşidi değil, kamuya açık alanlarda, inanca bağlı olarak başı örtmek
idi. Bütün güçlerini kullanarak bunu engellediler, şimdilerde kadınlarımız ve
kızlarımızın örtülü olarak okumaları ve çalışmaları iyice zorlaştı. Bu dayatma,
baskı ve hak gaspı karşısında bunalan bazı kadınlarımız ve kızlarımız şimdi de
"peruk" denilen bir başka batılı giysiye sığınmak istiyorlar.
Peruk eskiden daha çok insan saçından yapılıyordu, şimdi sentetik elyaf vb'den
de yapılıyormuş. Hz. Peygamber (s.a.) kadınlara, bir başka kadının saçını
başlarına koymayı veya saçlarına eklemeyi yasaklamış, her kadının kendi saçı ile
varolmasını istemiştir. Bir mazeret sebebiyle başa saç eklenecekse bunun da
insan saçı olması menedilmiş; yün, pamuk vb. nesnelerden yapılan saç benzeri
şeyler olmasına ise izin verilmiştir. Ancak bu saç benzeri nesneler de yabancı
gözlerden sakınılacak ve uygun örtü ile kapatılacak, ancak eşe ve nikah düşmeyen
akrabaya gösterilebilecektir.
Bugünlerde tartışılan konu daha da değişiktir. Örtünmeye karşı başlatılan
kampanya ve başlarını örterek okuyan veya çalışan hanımlara karşı uygulanan
engellemeler karşısında bunalanlar, hem haram işlememek, hem de baskıcıları
tatmin etmek için peruk takmanın caiz olup olmayacağını soruyor, konuşuyor ve
tartışıyorlar. Meseleyi özetlemek üzere üç noktadan bakabiliriz: Şekil, öz ve
sosyal yükümlülük.
1. Sırf şekil bakımından peruk dinî değerlendirme masasına yatırılırsa şunu
söylemek mümkün müdür? "Peruk yabancı bir maddedir, vücudun bir parçası
değildir, başı örtmesi halinde -kulak ve boyun da bir başka şeyle kapatılmak
şartıyla- başörtüsü gibi değerlendirilebilir..." Bizce bu söylenemez; çünkü
vücudu örttüğü halde içini gösteren veya -ince ve dar olduğu için- örtülmesi
gereken uzvun şeklini dışavuran giysiler bile caiz görülmemiştir. Peruk yalnızca
başın geometrik şeklini değil, bütün detaylarıyla kendini (benzerini) gözler
önüne koymaktadır. Perukla saçları kapatmak, tamamen göğüslere benzeyen bir
sütyenle onları kapatmaya benzer.
2. Örtünmenin gerekçesi, karşı tarafa çekici geleceği kabul edilen organların
kapatılması, örtülmesidir. Peruk, örtünmenin bu maksat ve özünü koruyamaz, hatta
bir kısmı takanı daha cazip hale getirebilir.
3. Müslümanlar dinlerini hem birey olarak hem de cemaat olarak, hem içerde hem
dışarda, hem özel hayatlarında hem resmî ve genel hayatlarında... yaşamakla ve
yaşadıkları dini korumak ve tebliğ etmekle yükümlüdürler. Başörtüsü davasından
görünüşte de olsa vazgeçip -yine görünüş itibariyle bile olsa- başı açma, bu
sosyal-dinî yükümlülüğe aykırıdır.
"Peki ne yapalım? Örtünmede ısrar ederek tahsilden, ekmek ve aştan mı olalım?
Okuyanlar, öğrenenler, kamu görevlerini yürütenler hep örtünmeyenler mi olsun?"
denilecek olursa... Buna cevabımız "Elbette hayır" şeklinde olacaktır. Örtünerek
okumak ve çalışmak isteyenler yalnızca kendilerine ait bir hakkı talep
ediyorlar, başkalarının hayatlarına ve haklarına müdahale etmiyorlar. Bu sebeple
örtünerek okumak ve çalışmak isteyenler, bugün "uygar, çağdaş, gelişmiş..."
denilen ülkelerde ve toplumlarda hâkim olan kurallar ve değerler sistemine göre
de haklıdırlar. Bu haklı davadan vazgeçmek değil, direnmek, ısrar etmek ve
sonunda hakkı almak hedeftir. Özel durumu, mazereti, çaresizliği olanlar için
özel hükümler olabilir; genel olarak hüküm şudur: Eziyete katlanmak, zararı
göğüslemek, zulme ve baskıya karşı direnmek, sonunda en tabiî ve temel insan
hakkı olan "din ve vicdan hürriyetini" elde etmek.
Önemli bir not: Haksızlığa uğrayanların hak talebinde onları yalnız bırakmak
Müslümanlara da, insan hakları savunucularına da yakışmaz. Ortada bir haksızlık
varsa bunun giderilmesi için bütün hassasiyet erbabı harekete geçmelidir; dinî
hassasiyeti olanlar bu sebeple, insan hakları konusunda hassasiyeti olanlar da o
sebeple...
MESLEKÎ KIYAFET -
BAŞI AÇIK RESİM
İnanan insanları rahatsız etmeyi, sokaklara dökmeyi, haklarından mahrum kılmayı
vazife edinmiş bazı kimseler şimdi de meslekî kıyafet ve başı açık resim verme
mecburiyetini bahane ederek işlerine devam etmektedirler. Onlara sorarsanız
"isteyenin başını örterek okumasına imkân verilmiştir. Ancak kayıt için başı
açık resim mecburiyeti vardır. Ayrıca bazı meslekler ve durumlar için de belli
kıyafette olmak zorunludur, bunlardan taviz verilemez, verilirse devlet düzeni
dine dayandırılmış olur; bu ise laikliğe aykırıdır".
İsteyenin başını örterek okumasına imkân verilmemiş, uzun çabalar ve çileler
sonunda alınmıştır; o da tam ve kesin olarak alınamamıştır ki, bazı yöneticiler
hâlâ direnmekte, kız öğrencileri başlarını açmaya zorlamaktadırlar.
"Okulda başınızı örtebilirsiniz, ancak bir defaya mahsus olmak üzere
fotoğrafçıya başınızı açacak, resim çektirecek ve bunu bize getireceksiniz"
diyenler dini yaşamadıkları için söylediklerinin ne mânaya geldiğini
bilmiyorlar. Haram olan bir davranışın "bir defaya mahsus olan" istisnası
yoktur. Başını açmayı haram bilen bir kız, bir defa da olsa onu erkek karşısında
açamaz; tıpkı bir defaya mahsus olarak alkollü içki alamayacağı, zina
yapamayacağı, rüşvet alamayacağı, yalan söyleyemeyeceği, faiz yiyemeyeceği,
namazı terkedemeyeceği... gibi. Kaldı ki, bu bir defa açma da orada kalmayacak,
başı açık resimli belge birçok erkeğe gösterilecektir.
Meslekî kıyafet mecburiyeti de böyledir. İnancı gereği örtünen bir kadın devamlı
örtünür. Daire, laboratuar, sınıf vb'lerinde başını açamaz, açarsa haram
işlemiş, günaha girmiş olur (böyle düşünür, böyle inanır, böyle hisseder).
Devletin düzenini dine dayandırmak nasıl gerçekleşir?
Eğer kanunları yaparken dini kaynak olarak kullanır ve bütün vatandaşları, o
dine inansın inanmasın kanuna uymaya mecbur tutarsanız, devleti din kurallarına
göre yönetmiş olursunuz. Kanunları yaparken vatandaşların dinî inanç ve
hassasiyetlerini göz önüne alır, isteyenin inancını yaşamasına imkân verecek
şekilde kanun ve düzenleme yaparsanız, devleti dine dayandırmış olmaz, sadece
çağdaş ve uygar ülkelerin yaptığı gibi din ve vicdan hürriyetini korumuş
olursunuz.
Gerçek bu olunca, örtünmek isteyenlere karşı başı açık resim ve meslekî kıyafet
dayatması yapanlar, mevcut mevzuata dayanıyorlarsa bu mevzuat
anti-demokratiktir, anti-laiktir ve din hürriyetine aykırıdır. Vakit
geçirilmeden -demokratikleşme adına- düzeltilmesi gerekir. Yöneticilerin şahsî
inisiyatiflerine ve yorumlarına dayanıyorsa onların bu inat ve dayatmadan, insan
hak ve hürriyetleri adına hemen vazgeçmeleri icab eder.
Bunlar yapılmazsa başını açmamakta direnen kız ve kadınlarımızın önünde üç
seçenek vardır: Ya kahrolarak başlarını açacak, buna sebep olanlara kin ve
nefret duyarak okumaya, vazifeye devam edecekler; ya direnerek dünyanın gözü
önünde, buna sebep olanlar için bir utanç tablosu oluşturacaklar; yahut da
evlerine kapanıp cahil ve âtıl (işsiz, güçsüz) kalacaklar. Buna hangi vicdan
razı olur, hangi akıl yatar, hangi sistem uyar?!
Bu ülkeyi yönetenlere sesleniyoruz: Lütfen kısır çekişmelerden, hayatî konuları
ve gündemleri örten perde gündemlerden vazgeçin. Dev gibi fırsatlar gelip
geçiyor, atı alan da Üsküdar'ı aşıyor, bu dünya fani, o makamlar, rütbeler ve
mevkiler kimselere kalmaz. Yaptıklarınızdan ebedî âlemde sorguya çekileceksiniz
(ahirete inanmıyorsanız vicdanınız; o da yoksa halk size hesap sorar). Fırsat
elde iken şu ülkeye ve halkına hizmet edin, açların doymasını, hastaların tedavi
görmesini, cahillerin okuyup ilim ve irfan sahibi olmasını, ülkenin
kalkınmasını, dış tehditlere karşı caydırıcı güce sahip olmasını, borçluların
boyun eğriliğinden kurtulup gerçek mânada bağımsız hale gelmesini... sağlayın.
İşte konular ve gündemler bunlardır, bunlara yönelin, millet sizden bunları
bekliyor.
BAYRAM MUHASEBESİ
Geçirdiğimiz bayram günleri sebebiyle bazı okuyucular başlığı "musâhabesi"
şeklinde okumuş olabilirler; çünkü normal hallerde bayram günlerine yakışan
"hesaplaşma, kendini hesaba çekme" mânasında olan "muhâsebe"den ziyade
"sohbetleşme" mânasına gelen "musâhabe"dir, oturup tatlı tatlı sohbet etmektir.
Ancak içinde yaşadığımız günler, Müslümanlar olarak başımıza gelenler, bayram
ziyaretleşmelerini fırsat bilerek olup bitenleri değerlendirmemizi, nerelerde
hata etiğimizi ve bundan sonra ne yapmamız gerektiğini gözden geçirmemizi zaruri
kılmaktadır.
Fert veya grup olarak insanların hata etmeleri normaldir; "beşer şaşar" kuralına
itirazımız olamaz. Bu sebeple muhasebemize "niçin hata ediyoruz" sorusundan
değil, "nerede hata ettik, bir daha olmaması için ne yapmalıyız, bizim hata ve
kusurumuza bağlı olarak veya olmayarak karşı karşıya kaldığımız durumdan en az
zararla nasıl çıkabiliriz?" sorularından başlamamız gerekir.
En önemli hatamız, eksiğimiz İslâmî hizmet ile ilgili grupların parçalanmışlığı,
birbirini tamamlayan hizmet birimleri olmak yerine birbirine rakip hiziplere
dönüşmüş bulunması; her bir hizbin kendini "tek veya en üstün" olarak görmesi,
diğerlerini ya dışlaması ya yok veya önemsiz sayması ya karşısına almasıdır. Bu
tavrın tabiî sonucu olarak "ötekilere karşı sert, kendi aralarında yumuşak ve
şefkatli" olmak gerekirken acımasızca birbirine yüklenmeleri, umursamadan
birbirini harcamalarıdır.
İkinci eksiğimiz örgütlenme ile ilgilidir. Yaşadığımız düzende legal olan birçok
örgütlenme biçimi vardır. Bunların çoğu kullanılabilir olduğu halde vakıf vb.
bir iki örgütlenme şekline sıkışıp kalınmıştır. Gücün birlikten doğduğunu
çocuklar bile bilirken parça örgütler arasında bir dayanışmaya, entegrasyona,
birliğe veya işbirliğine gidilememiştir.
Üçüncü önemli eksiğimiz bütün İslâmî hizmet birimlerinin saygı gösterdiği,
gerektiğinde hakemliğine başvurduğu, görüş, fetva ve tavsiyelerini emir telakki
ettiği bir âlimler şûrasının (heyetinin) bulunmayışıdır.
Dördüncü eksiğimiz, İslâmî bilgi, eğitim ve şuuru Müslüman tabana yayma, cemaat
fertlerini sürü tekleri olmaktan çıkarıp "bilgili, eğitilmiş, şuurlu ve
katılımcı" üyeler haline getirmek için gerekli -hasbi, sivil, yaygın- eğitimi
ihmal etmiş olmamızdır.
Bu kusurlarımızın tabiî bir uzantısı olarak "İslâmî hizmetin tanımı, amacı,
araçları, öncelikleri ve aşamaları" gibi konuları ihtiva eden bütüncü bir plan
ve programımızın bulunmaması da önemli bir eksiğimizdir.
İslâm'ı bir aksesuar olarak değil, hayatın bütününü kaplayan bir rehber, bir
hayat düzeni olarak telakki eden, bütün davranışları ile İslâm arasında bir
paralellik kurmayı ibadet bilen, bu çizgiden saptığında huzursuz ve mutsuz olan
Müslümanlar kesimi, bulundukları ülkede ve hâkim olan düzende kendileri için bu
yaşama biçimini talep ediyorlarsa ve bir insan hakkı olarak (evrensel din,
düşünce ve vicdan hürriyeti çerçevesinde) bunu elde etmek istiyorlarsa sivil
örgütlenme ve demokratik tepki verme araçlarından yararlanmak
mecburiyetindedirler. Bütün dünyada geçerli olan kural "hakkın istemesini bilene
ve elde etmenin şartlarını hazırlayana verildiği"dir. Bu şartların başında "güç"
gelmektedir. Bu güç, demokrasilerde sivil toplum örgütlenmesi ile dikta ile
yönetilen ülkelerde ise illegal yeraltı örgütleriyle sağlanmaktadır. Mademki
hakkı belirleyen de verip alan da güçlü olandır, öyleyse demokrasi ile yönetilen
bir ülkede Müslümanca yaşama hakkını talep eden insanların, legal sivil toplum
örgütlenmesine gitmelerinde zaruret vardır. Mensubu az örgüt zayıftır, üyesi çok
örgüt güçlüdür, belli bir amacı gerçekleştirmek üzere iş ve güçbirliği yapan
örgütler ise daha güçlüdür; ne kadar gücünüz varsa o kadar hakkınız vardır.
Ülkemizde kritik alanlarda çalışan işçiler ve memurlar ile medya gibi güç
odaklarının hemen her istediklerini elde etmiş olmaları görüşümüzün sağlam
kanıtıdır. Dua, şikayetlenme ve gözyaşı yeterli değildir. İlâhî Sünnet'e (tabiî
ve ictimaî kanunlarına) göre başarının, dua ve temenni dışında şartları ve
unsurları vardır.
Geçmiş bayramınız dilerim daha güzel şartlarda yine gelir, bu tatil gününde
ataleti bırakarak şartları güzelleştirmek için her birimizin üzerine düşen
vazife üzerinde düşünmekte ve "Ben ne yaptım, benim katkım ne oldu?" sorusundan
başlayarak kendimizi hesaba çekmekte büyük faydalar olsa gerektir. "Ey iman
edenler! Siz Allah'a yardım ederseniz (üzerinize düşeni yaparsanız) Allah da
size yardım edecek ve ayaklarınızı sağlam bastıracaktır." (Muhammed: 47/7).
YİNE BAŞÖRTÜSÜ
Türkiye demokratikleşme, enflasyon, iç ve dış borç yükleri, gelir dağılımındaki
çarpıklık, ilmî ve teknolojik gerilik, erozyon, devletin kurumlarını ve
yöneticilerini de şaibe altına sokan rezaletler, millî varlığımızı tehdit eden
dış politika darboğazları, bilgi ve üretimden para kazanmak yerine paradan para
kazanma üçkağıtçılığı gibi temel meselelerle başedeceğine veya başedemediğinden,
bu dev meselelerle savaşacak iman, azim, ahlâk ve ehliyette yöneticilerden ve
bunları destekleyecek şuurlu halk tabanından yoksun olduğundan küçük, önemsiz,
gülünç, halkın temel ihtiyaç ve talepleriyle hiçbir ilgisi bulunmayan işlerle
uğraşmaktadır. Bunlardan biri de kamuda çalışan, okullarda eğitim veren ve gören
kadın ve kızlarımızın kıyafetleri, özellikle başörtüleridir. Önce bir kanun veya
yönetmelik çıkarılıyor, sonra genelge yayınlanıyor ve mevzuatın uygulanması
isteniyor. İnancı gereği belli şekilde giyinen vatandaşlar ile yakınları buna
itiraz edince yüksek mahkemelerden resmi uygulamanın tasdiki (kanunların böyle
gerektirdiği, itirazların haklı olmadığına dair kararlar) çıkartılıyor, sonra
baskı ve dayatma başlıyor. Çağdaşlığı, insan haklarını, demokrasiyi kimselere
bırakmayan bu yöneticiler ve yetkililer hâlâ "kanuna uygunluk ile hukuka
uygunluğu" birbirinden ayıramıyorlar. Aklı, bilgisi ve vicdanı tamam olan hiçbir
kimse, din ve vicdan hürriyetine aykırı bir kanunun, bir yönetmeliğin, bir idarî
kararın hukuka uygun olduğundan söz edemez. Bu ülkede başörtüsü mağduru olan
kızlarımız ve kadınlarımız inançları gereği örtünmektedirler; başkaları ne
derlerse desinler, nasıl inanırlarsa inansınlar bunlar (örtünen kadınların kâhir
ekseriyeti) "kadınların elleri, yüzleri ve ayakları dışında kalan vücutlarının,
uygun giysilerle örtülmesinin farz, açılmasının haram olduğuna" inanmaktadırlar.
Bu davranışlarının arkasında hiçbir maddî veya siyasî beklentileri olmadığı
halde inançları uğruna işkencelere katlanmakta, mahrumiyetleri göze
almaktadırlar. İnsanları "inanç mı, ekmek mi; inanç mı, tahsil mi; inanç mı,
memuriyet mi" şeklinde ikilemler karşısında bırakan, bir kısım inananlara zihin
ve ruh burkuntuları yaşatan, onları bunalımlara sokan düzenlemeler, tasarruflar,
dayatmalar çağdaş olamaz, hukuk ve demokrasi adına savunulamaz.
Meselenin dinî cephesine gelelim:
İnsan haklarına ve özellikle çağdaş din ve vicdan hürriyeti anlayışına göre
"kişinin inancı esastır, onun herhangi bir standarda göre sahih olup olmadığını
sorgulamak hiçbir şahsın haddi ve hakkı değildir". Kişi öküze de tapsa bu bir
inançtır ve ibadettir, devlet ve hukuk buna saygı göstermekle yükümlüdür. Bu
hürriyet ancak kamu düzeni, genel sağlık, ülkenin bütünlüğü, hakların
çiğnenmesi, suça teşvik gibi kriterlerle sınırlanabilir. Ülkemizde başlarını
örten kadınlarımız ve kızlarımız sahih İslâm inancına göre örtünmektedirler. Bu
örtünmenin hiçbir kimseye ve şeye zararı yoktur. Bütün İslâm mezhebleri ve
müctehidleri böyle örtünme ve giyinmenin farz, açılmanın da haram olduğunda
birleşmişlerdir. Bazı yeni müctehidlerin(!) çağdaş yorumları Müslüman halkımız
tarafından benimsenmemiştir. Bu kadınlarımız ve kızlarımız açılmaya
zorlanırlarsa ya işlerinden ve tahsillerinden olacaklardır, yahut da dinlerine
aykırı davranma psikolojisine girecek, bunalımlar geçirecek, olumsuz duygular ve
tavırlar edineceklerdir.
Meselenin hukuk ve din boyutları bundan ibaret olunca siyasî boyutu nasıl
olmalıdır?
Bir ülkede siyaset, çağdaş dünya standartlarına göre yürütülürse bu konuda
yapılacak şey, isteyenin örtünmesi, isteyenin açılması ve bir yandan dinin,
diğer yandan genel ahlâkın belirlediği sınırlar aşılmadıkça her iki grubun da
hem kamu alanında çalışabilmesi, hem de tahsiline devam edebilmesidir.
Siyasîler, yöneticiler "biz hak, hukuk, çağdaş dünya standardı filan tanımayız,
bizim ülkemizin, bize göre şartları ve menfaati bunu gerektiriyor..." diyerek
dayatmalarına devam ederlerse bunlara karşı direnecek olanlar "sivil toplum
örgütleri"dir. Demokrasilerde sivil toplum örgütlerinden (eğer bunlar varsa)
daha güçlü bir kuvvet (erk) olamaz. Sivil toplum örgütleri bütün demokratik
mekanizmaları kullanarak haksızlıklar karşısında direnebilirler ve sonuç
alırlar.
Bir not:
İslâm'da örtünmeyi tanımlayan metinler şu şartları ileri sürmüşlerdir: a)
Örtülmesi gereken yerler (avret yerleri) kapatılacaktır. b) Kapatan örtü altını
göstermeyecektir. c) Kapatan örtü dar ve ince olup kapatılan uzvun hatlarını
belli etmeyecektir. Başörtüsü yerine peruk takıldığında, şekil yönünden başı
(yalnızca saçları ve bu yetmez) örtse bile altını (örtülen saçları) belli
etmektedir; hatta peruk yalnızca saçları belli etmekle kalmayıp onların mislini
(benzerini) veya daha güzelini teşhir etmektedir. Bunu, teşbihte hata olmazsa
"kadının göğsünü, aynen ona benzeyen, sentetik bir maddeden yapılmış giysi ile
örtmesine" benzetebiliriz. Ayrıca Peygamberimizin (s.a.) saça, başkalarının
saçını (buna saça benzeyen nesneler de dahildir) eklemeyi yasakladığını
biliyoruz.
Durumlarını çaresiz gören, zaruret içinde değerlendiren (özel durumları
diğerlerinden farklı olan) bazı kızlarımız ve kadınlarımız peruk takarak
kendilerini aldatmak yerine -zarurete binaen- başlarını açarlar, zaruretin
bittiği yerde de kapatırlar. Zaruretler, sebepleri ortadan kaldırılmak üzere
mücadele gerektiren hallerdir, mücadele devam eder ve sonunda normale dönülür.
ZARURET VE TAKIYYE
Bir önceki yazıda başörtüsü zulmünü konu edinmiş, öğrencilerin ve devlet
memurlarının inançları gereği giyindikleri elbise ve kullandıkları örtüleriyle
öğrencilik ve memuriyetlerini devam ettirme haklarının bulunduğunu, bu hakkı
engelleyenlere karşı usulünce mücadele edilmesi gerektiğini, kanun ve
yönetmelikler yapılırken buna imkân verilmezse; yani inanca göre örtünme ve
giyinme kanun ile engellenirse orada hukuk devleti, demokrasi ve insan
haklarından söz edilemeyeceğini ifade etmiş, peruk takarak başı örtmenin de farz
olan örtünmeyi sağlayamayacağını eklemiştik. Yazının sonuna koyduğumuz bir notun
bir cümlesine takılan bazı kimseler, "Hoca memur ve öğrenci olan kadın ve
kızların başı örtülse de olur, örtülmese de olur" diyor veya demek istiyor
şeklinde dedikodu yapmışlar. Önce bu hükme veya zanna temel teşkil eden cümleyi
alalım: "Durumlarını çaresiz gören, zaruret içinde değerlendiren (özel durumları
diğerlerinden farklı olan) bazı kızlarımız ve kadınlarımız, peruk takarak
kendilerini aldatmak yerine -zarurete binaen- başlarını açarlar, zaruretin
bittiği yerde de kapatırlar. Zaruretler, sebepleri ortadan kaldırılmak üzere
mücadele gerektiren hallerdir, mücadele devam eder ve sonunda normale dönülür".
Bu cümleden "baş örtülse de olur, örtülmese de olur" mânasını çıkarabilmek için
insanın başka bir zihin kategorisine mensup olması gerekir. Cümle -zihni bizler
gibi çalışan insanlara göre- gayet açıktır: Başörtüsü, daha doğrusu tesettür
farzdır, kızlarımız başlarını açmadan okuyabilmek için mücadele etmelidirler.
Geri kalanlar da onları desteklemekle yükümlüdürler. Bu mücadele sonunda hak
alınır ve hiçbir kimse, istemediği halde başını açmaya mecbur kalmaz. Ancak
mücadele devam ederken bazı kızlarımız ve kadınlarımız vazifelerini yapmak veya
tahsillerini, stajlarını devam ettirip diplomalarını almak mecburiyetinde
olabilirler. Yani başka çareleri olmayabilir, sıkıntı içine düşmüş veya düşecek
olabilirler. Buna fıkıh dilinde "zaruret hali" denir. Bir bayan memure
düşünelim, görev yapıyor ve geçiniyor, hatta kendisine muhtaç olan aile
fertlerini de geçindiriyor, kendisine "ya başını aç yahut da görevi bırak" diye
dayatıyorlar, görevi bıraksa muhtaç hale düşecek, bırakmasa başını açacak. İşte
bu hale "zaruret sayılan ihtiyaç hali" denir. Böyle bir bayan, başını açmadan,
bunalıma düşmeden, iffetini koruyarak çalışıp geçimini sağlayacak bir iş
buluncaya kadar ve yalnızca okul ve sınıf içinde başını açabilir. Bu hükmün
dayanağı zarurettir.
Bir bayanın avret, hatta ayıp yerinde bir hastalık olsa, bu hastalık ölümcül
olmasa bile -yalnızca rahatsız edici, acı verici... olsa dahi- doktora gider,
açar, gösterir, muayene ettirir. Bu hükmün dayanağı "zaruret sayılan
ihtiyaç"tır. Sayısız erkek, özel hayatı veya İslâm topluluğu için gerekli
gördüğü görevi yapabilmek maksadıyla takıyye yapmaktadır; yani çalıştığı
yerlerin İslâm'a aykırı ilke, kanun ve yönetmelikleri ile merasimlerine uyum
göstermekte, itiraz etmemekte, bunları benimser görünmektedirler. İnkarcılar
Müslümanları kandırmak için onlardan görünürlerse buna "münafıklık" denir.
Müslümanlar ötekileri kandırmak için onlardan görünürlerse buna da "takıyye"
denir. Takıyye zaruret sayılmış ve şartları bulunduğunda caiz görülmüştür.
Erkekler gerektiğinde takıyye yaparlar ve bunu caiz görürler de kadınların
-gerekli ve zaruri olduğunda- bunu yapmalarını caiz görmezlerse haksızlık olmaz
mı? Bizim dediğimiz şudur: Durumu; yani aile şartları veya özel şartları
kendini, başını açarak okumaya veya çalışmaya zorlayan kadınlarımız ve
kızlarımız olabilir. Bunlar zorlayıcı şartlar sebebiyle -durumlarını zaruret
içinde değerlendirerek- başlarını açarlarsa onlara günahkâr ve hain gözüyle
bakmayalım, anlayış gösterelim, hem onları bu durumdan kurtarmak, hem de
dayanabilen ve direnebilenleri haklarına kavuşturmak üzere hep beraber mücadele
edelim...
Not: Bayan öğretmenlerin görevden çekilmeleri halinde çocuklarımızın maruz
kalacakları zarar ve manevî kayıplar hesaba katılmalı, bu alanda "ictimâî
zaruret" ilkesi de göz önünde bulundurulmalıdır (İctimâî zaruret kavramı ve
getirdiği hükümler için Bak. İslâm'ın Işığında Günün Meseleleri).
ZARURETE SIĞINMAK
Bundan önceki iki yazıda kılık kıyafet zulmünü konu edinmiş, inancı yüzünden
belli şekillerde giyinen, örtünen, saç-sakal bırakan kimselerin öğrenim veya
kamu alanında görev yapma haklarının kısıtlanmasını/engellenmesini kınamış,
bunun demokrasilerde ve insan haklarına saygı gösteren düzenlerde yeri
olmayacağını ifade etmiş, insanlık haysiyetine sahip her fert ve grubun, bu
zulme karşı direnmesi, hakkını isteyip alması gerektiğini kaydetmiştik. Yazının
sonuna koyduğumuz notta "özel ve istisnâî durumlarda zaruret hükmünden,
zaruretin getirdiği ruhsat ve izinden" bahsetmiş, bundan ancak "işinden
ayrıldığında aç ve açık kalacak, perişan olacak... kimselerin"
yararlanabileceğine işaret etmiştik. Gelen sorulardan notun yanlış
anlaşıldığını, durumlarının ferdî veya ictimaî zaruretle hiçbir alâkası
bulunmayan birçok kimsenin "zarurete sığınarak" açılmaya yöneldiklerini öğrendik
ve üzüldük.
Bugün başta her inançtan kızlarımız olmak üzere üniversite öğrencilerimizin
verdikleri özgürlük ve haysiyet mücadelesi bir "insanlık ve insan hakları"
mücadelesidir ve insanımızın yüz akıdır. Bu mücadelede eğer birileri zarara
uğruyorsa bu zarar cüz'î (az, parçaya ait, bireysel), kazanç ise küllîdir
(topluma, halka, dâvaya aittir). Çok istisnâî durumlar dışında ferdin uğradığı,
göreceği zarar kamu yararının önünde tutulsaydı ne sınırları bekleyebilirdik, ne
kamu düzenini sağlayabilirdik, ne de zulümleri engelleyebilirdik. Şehitlik en
büyük mertebedir; ancak bu mertebeye ulaşabilmek için bireysel zararın en büyüğü
göğüslenmekte, en aziz varlık olan can dâvaya feda edilmektedir.
Her zaferin, her kazancın bir bedeli vardır; birileri bu bedeli ödeyeceklerdir,
kazananlar da -kimi kazançlar kamuya ait olsa da- bedeli bizzat ödeyenler
olacaktır. Eğer kazanç bireye ait değil de vatana, halka, dâvaya, insanlığa ait
olursa bu takdirde bedeli ödeyenler kahramanlardır.
"Başımı açmazsam okuyamam, okumazsam hizmet edemem, bu bir zaruret sayılmaz mı?"
diyenler oluyor. Onlara cevabımız şudur: Başörtüsü, kılık kıyafet zulmü ve insan
hakları kıyımına karşı mücadele büyük bir hizmettir. Bu hizmet yıl kaybına
değil, diploma kaybına değer büyüklüktedir. Tahsilin bitirilmesi halinde
hedeflenen hizmet bir ihtimaldir, halihazırdaki hizmet (mücadele, direnme) ise
bir gerçektir. Bir nesil ya bu mücadeleyi zafere ulaştıracak yahut da -şimdilik
sonuç alamazsa bile ki inşaallah alacaktır- ulvî bir dâva uğrunda şahsî kayıplar
vermiş olma şerefiyle tarihe geçecektir.
Ne mutlu o nesile, o câmiaya, o gençliğe, !
Bir not daha: Türkiye şimdiye kadar görmediği bir dayanışmayı yaşıyor. Bazı
kızlarımız "Biz Müslümanlar..." diye söze girerek başı açık olup kendilerini
destekleyen, Müslüman olmadıklarını îma etmeye bile hakkımız bulunmayan
arkadaşlarını istemeden ve farkında olmadan dışlamış, gönüllerini incitmiş
oluyorlar. Onlara daha hassas ve dikkatli davranmaları gerektiğini
hatırlatıyorum.
BAŞÖRTÜSÜ VE HUKUK
Demokrasi ile yönetilen ülkelerde kanunlar evrensel hukuk ilkelerine ve yasama
meclisinin temsil ettiği millet iradesine dayanır. Hiçbir şahıs, kurum ve
kuruluşun kararı, yorumu, iradesi hukukun ve hukuka uygun bulunan kanunların
üstüne çıkamaz, üstünde olamaz.
Başörtüsü meselesinde bu genel kural ve ilkelerin çiğnendiğine şahit oluyoruz.
Meclis, insan hakları, din ve vicdan hürriyeti, okuma hakkı gibi genel ve
evrensel hukuk ilkeleri ile millet iradesine (aynı zamanda miletin fiilî
talebine) dayanarak "kılık ve kıyafetle ilgili" bir kanun çıkardığında ve
usulüne uygun olarak kanun yürürlüğe konduğunda işlemeye başlar. Bütün ilgililer
bu kanuna uymak, onu uygulamak zorunda olurlar. Daha önce çıkarılmış olup son
kanuna aykırı bulunan mevzuat da yürürlükten kalkmış olur. Yeni kanunun
anayasaya aykırı olduğu iddia edilir ve mahkemesine başvurulursa mahkeme, kanunu
şekil ve esas yönlerinden inceler, aykırılık konusunda karar verir. Mahkemenin
iptal etmediği kanunun yürürlüğü devam eder.
Üniversitelerde kılık ve kıyafetin serbest olduğu hükmünü getiren kanun usulüne
uygun olarak meclis tarafından çıkarılmış ve yürürlüğe konmuştur. Anayasa
Mahkemesi, başvuru üzerine bu kanunun anayasaya aykırı olup olmadığını
incelemiş, olmadığı hükmünü benimsemiştir. Ancak Mahkeme bununla yetinmemiş,
"yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak üzere... serbesttir" cümlesini yorumlamış
ve başörtüsünün "yürürlükteki kanunlara aykırı olduğu" hükmüne varmıştır.
Ülkemizde hukuk okumuş, hukuk ilmi yapmış ve hukuk okutan birçok hukukçu
"üniversitelerde kılık ve kıyafet serbestliğine aykırı bir kanunun
bulunmadığında" ittifak etmektedirler. Anayasa Mahkemesinin (bir kısım
üyelerinin) başörtüsünü "laikliğe veya Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı"
görmeleri, böyle bir yoruma gitmeleri yadırganmakta, "yürürlükteki kanunlara
aykırı olmama" şartının neredeyse keyfîye varacak bir biçimde genişletilmiş ve
yorumlanmış olduğuna hükmedilmektedir. Mevzuatta "başörtüsünün yasak olduğunu
ifade eden veya içeren" bir laiklik tanımı yoktur. Atatürk ilke ve inkılapları
içinde de "başörtüsü yasaktır" şeklinde bir ilke ve inkılap mevcut değildir. Bu
durum ve gerçekler karşısında Anayasa Mahkemesinin yorumu, kanunun yürürlüğünü
engellemeyen, engellememesi gereken "mücerret bir yorumdan ibaret" kalmaktadır.
Esasen Anayasanın 153. madde, ikinci fıkrasında Anayasa Mahkemesi için "...kanun
koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yolaçacak biçimde hüküm tesis edemez"
denildiğine göre, yorum bir yana iptal kararında bile "bu karardan bir uygulama
kuralı çıkarmak" mümkün değildir. Yani Mahkeme kıyafet serbestliği getiren
kanunu iptal bile etseydi bundan "artık başörtüsü yasaktır" şeklinde bir hüküm
çıkarılamaz ve uygulamaya konulamazdı. Yapılacak şey, boşluğu doldurmak üzere
yeni bir kanun çıkarmaktan ibaret olurdu. Şu halde bugün ülkemizde,
üniversitelerde başörtüsünü yasaklayan hiçbir kanun yoktur. Yürürlükteki kanun
serbestlik getirmektedir. Bu kanuna aykırı yönetmelik ve talimatın da bir hükmü
ve geçerliği olamaz.
Öte yandan bir demokratik hukuk devletinde Anayasa Mahkemesi de olsa hiçbir
mahkeme, Meclis'in ve millet iradesinin yerini alamaz. Eğer millet istiyor ve
Meclis -evrensel hukuk kurallarına aykırı olmayan- bir kanun çıkarıyorsa
demokrasi bu kanunun yürümesini gerektirir. Mevcut anayasada böyle bir kanunun
çıkması ve yürümesine engel bir madde bulunursa yapılacak şey, anayasanın
eskimiş ve millet iradesine ters düşer hale gelmiş maddesinde ısrar etmek değil,
onu usulüne göre değiştirmektir.
İnancı sebebiyle belli şekilde örtünen ve giyinen bir kimseyi öğrenim veya kamu
hizmetlerinde görev yapma hakkından mahrum etmek evrensel insan haklarına,
demokrasiye ve hukuk devleti ilkelerine aykırıdır. İnsan hakları mahkemesinin de
böyle bir mevzuat ve uygulamayı tasdik etmesi mümkün değildir. (Üniversitelerde
başörtüsü ile ilgili olarak insan hakları mahkemesinin kararı yanlış yönlendirme
ile alınmış belli bir alana ve konuya yönelik "hileli" bir karardır.) Bugün
hemen bütün Batı ülkelerinde devlet dairelerinde, orta ve yüksek öğrenim
kurumlarında okuyan veya görev yapan bayanlar, inançları gereği başlarını
örtebilmekte ve beden eğitimi dersinde erkek öğrencilerle birlikte yüzmeye
katılmama hakkına sahip bulunmaktadırlar. Bunun için ilgili dinî kurumun "Bu
davranış kişinin inancına uygundur" diye bir yazı vermesi yeterli olmaktadır. Bu
ülkeler, kişinin inancına ve dini kurumun raporuna dayanan bir yürütme ve
uygulama yaparken bunu "laikliğe aykırı" görmemektedirler. İnsan Hakları
Mahkemesinin de buna aykırı bir karar vermesi mümkün değildir.
Kurdun, arkadaşlık ettiği kuzuyu yemeye karar verip "suyu bulandırmasını" bahane
etmesi kabilinden anlamsız bahaneleri bir tarafa bırakmanın, insan haklarına,
din ve vicdan hürriyetine riayet etmenin, millete rağmen devlet yönetmekten
vazgeçmenin zamanı çoktan gelmiş olmalıdır. Zamanın geldiğini bildirmek ise
halka, sivil topluma düşmektedir, onlar da -çok şükür- bu vazifenin şuurunda
olduklarını gösteren davranışlar içine girmişlerdir.
İMAM HATİPLİLER VE
TEK TİP İNSAN
İmam-hatip Liselerini, hem de büyük ortağı RP olan bir koalisyon hükümetine,
askeri kullanarak yedirme peşinde olan çevreler bir gerekçe/bahane daha
tutturmuşlar: "Ülkede iki tip insan yetiştiriyoruz, böyle şey olmaz, buna
mutlaka bir çare bulmalıyız..." Bu sözü söyleyenlere göre ülkede tek tip, her
biri diğerine benzeyen insanlar yetiştirmek gerekir. İmam-hatip Okullarına kadar
bu iş yolunda gidiyordu, bu okullar açılınca iş bozuldu, iki tip insan yetişmeye
başladı. Bu gelişme gelecekte ülkenin birliğini, beraberliğini, rejimini ve
varlığını tehlikeye sokabilir. Bu tehlikeyi önlemenin yolu adı geçen okulları
kapatmak veya sayılarını asgariye indirip mezunlarını yalnızca din hizmetlisi ve
öğreticisi yaparak, yüksek öğrenimlerini de bu çerçeveye hapsederek toplumdan
-bir mânada- tecrit etmektir.
Bu ifade ve düşünce tarzı yalnızca bir bahane olup diyenlerin de buna
inanmadıkları kanaatini taşımakla beraber, ne olur ne olmaz, bizde akl-ı
evveller çoktur diyerek kısa bir tahlil ve tenkide tâbi tutmakta fayda
görüyoruz.
Önce "tek tip insan'dan maksat ne olabilir?" sorusuna cevap arayalım. Bu fizikî
özellikler ve nitelikler olamaz, psikolojik özellikler de olamaz, sosyal konum,
ilişki biçimi, meslek ve fonksiyon da olamaz. Çünkü bütün bunların -tek tip
olarak- şu veya bu okulda, eğitim ve öğretim ile insanlara verilmesi mümkün
değildir. İmam-hatip karşıtlarının tek tip insandan maksatları inanç, dava,
dünya görüşü ve bağlayıcı ilkeler bakımından tek tiplik olmalıdır. İmam-hatip
okullarının açıldığı l951 yılından önce okumuş/yetişmiş insanlar ile bu okullar
açıldıktan sonra diğer okullarda okuyup mezun olmuş insanlara bir bakalım. Eğer
bunlar tek tip iseler oyunu İmam-hatipliler bozuyor demektir; tek tip değil
iseler bu beyler yanılgı içindedirler. İslâm imanını ve davasını İmam-hatipliler
ile aynı zihniyeti paylaşanlara bırakırsak geride üç tip ayırıcısından söz
edebiliriz: Milliyetçi, liberal ve solcu. Cumhuriyet devri boyunca bu ülkede,
aynı okullarda okuyan nesiller arasında bu üç tipten sayısız örnek yetişmiş,
Türkiye'nin kaderinde söz ve etki sahibi olmuşlardır. Eğer ahlâk, yetiştirilmek
istenen tipte bir unsur olarak yer alıyorsa Cumhuriyet devri boyunca aynı tahsil
ve terbiyeden geçmiş insanlar arasında hırsızdan, rüşvetçiden, irtikapçıdan
tutun vatan hainine kadar birçok ahlâk tipinin örnekleri yetişmiştir. Son
yıllarda yarım asır süren diziler gibi her akşam televizyon kanallarında
seyrettiğimiz skandal örneklerinin kahramanları da İmam-hatipler dışındaki
okullardan mezun olmuşlardır. İstenen tipin siyasî eğiliminin de tek olması
isteniyorsa -İmam-hatip mezunlarından çeşitli partilere oy verenlerin, hatta
bunlardan milletvekili olanların bulunması bir yana- diğer okullarda
yetişenlerin birbirine zıt siyasî eğilimler içinde yer aldıkları apaçık
ortadadır. Bunlara askerî okullarda yetişen ve ordudan ayrılanları da
katabiliriz. İlkelerden demokrasi ve Cumhuriyet anlayışına kadar rejim konusunda
farklı düşünen, dünden bugüne sürüp gelen anlayış ve uygulamalara karşı çıkan II.
Cumhuriyetçiler de İmam-hatip okullarından yetişmediler. İçki içmemek, örtünmek,
namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, haram-helal sınırına riayet etmek gibi
dinî pratikler sözkonusu ise yine diğer okullarda okumuşlar arasında hayatlarını
böyle yaşayanların sayısı oldukça kabarıktır. Tek tip insan yetiştirmek isteyen
ve bunun çaresini de İmam-hatip liselerini kapatmak veya azaltmakta görenler bu
manzarayı görmüyorlar, yoksa herkesi kör, âlemi sersem mi sanıyorlar?!
Akşam-sabah demokrasiyi ağızlarından düşürmeyenler, insan hak ve hürriyetlerini
çağın simgesi, çağdaş uygarlığın en önemli unsuru sayanlar bunda samimi iseler
demokratik temsile ve çoğulculuğa da açık olmaları gerekir. Tek tip bir inancı
ve dünya görüşünü dayatmak ve bunun için okul açıp okul kapatmak, eğitim ve
öğretimin dizginlerini tek elde toplamak şimdilerde Rusya'da, Çin'de,
Arnavutluk'ta, Romanya'da bile yok.
Bir milletin fertleri tek tip olmaz, ancak fertleri bir millet yapan ortak
değerler vardır, eğitimcilerin amacı farklı insanlara işte bu ortak değerleri
kazandırmak olmalıdır. Büyük ekseriyeti Müslüman olan bir milletin ortak
değerleri arasından İslâm'ı çıkarmak kimsenin aklından geçemez. İslâm'a
inanmayanlar da, büyük ekseriyetin inancını ve dünya görüşünü öğrenmek üzere
İslâm bilgisi almalıdır. Bu millî birlik ve bütünlük için gereklidir, şarttır.
İslâm kimseyi belli bir inancı benimsemeye ve yaşamaya zorlamaz, başka inançlara
ve yaşantılara -her sistem için sözkonusu olup kabul edilebilir gerekçelere
dayalı kısıtlamalar dışında- müsamaha gösterir. İmam-hatip liselerinde de işte
bu İslâm öğretilmektedir. Tek tip insan yetiştirmek isteyenler doğru ve doğruyu
görmeye başlarlarsa yapacakları şey diğer liseleri de biraz İmam-hatipleştirmek
olacaktır, olmalıdır.
Biz İmam-hatipliler ve milyonlarca dostumuz, sevenlerimiz şunları istiyoruz:
a) Sekiz yıllık temel eğitim 5+3 şeklinde iki kademeli olmalıdır. İlk beş yılı
bugünkü ilkokullarda okuyan öğrenciler yine mecburi olarak ek üç yılı
istedikleri bir ortaokulda (yeni şekliyle temel eğitimin ikinci kademesinde)
okumalıdırlar.
b) İmam-hatip Liseleri, temel eğitimin ikinci kademesine dayalı dört yıl olarak
kalmalı ve mutlaka onlar için de -öğrencilerin, kabiliyetlerine göre yüksek
tahsile yönelebilecekleri- alan belirlemesi yapılmalıdır.
c) İmam-hatip liseleri, talebe uygun fizik kapasite, program, yönetici, kitap ve
öğretmen bakımlarından ele alınıp ıslah edilmeli, amaca uygun iyileştirmeler
yapılmalıdır.
İMAM HATİPLERİN
ORTASI VAR MI?
Türkiye garip bir ülke oldu, insanlar gözleriyle gördükleri, elleriyle
tuttukları bir nesnenin bile var olup olmadığını tartışabiliyorlar. Çünkü bazı
sihirbazlar çıkıp "siz görüyor ve dokunuyorsunuz ama bu aslında yoktur, size var
gibi geliyor" diyebiliyor, insanların kafalarını karıştırıp olmadık konularda
şüpheye düşmelerine sebep olabiliyorlar. Bu sosyo-psikolojik olgunun son örneği
İmam-hatip liselerinin orta kısmı ile ilgilidir. Bir yanda binlerce çocuğumuzun
halen içinde okudukları ve adına, teknik olarak yanlış olsa bile
"İmam-hatiplerin orta kısmı" denilen, MGK'nın ortadan kalkmasını istediği, bazı
çevrelerin canhıraş bir feryat ve gayretle kapanmasını destekledikleri okullar
var; diğer yanda -Din Eğitimi Genel Müdürü dahil- birkaç kişinin büyük bir
gayretle böyle bir okulun bulunmadığı, ortada okul kapatmak gibi bir işlem ve
eylemin de mevcut olmadığı, hassas çevrelerin hep yanlış anlayarak boşuna kürek
çektikleri iddiası var. Doğrusunu söylemek gerekirse işte bu ikinci iddia tam
bir göz boyama, sihirbazlık ve elçabukluğu örneğidir. Bunun böyle olduğunu ayan
beyan ortaya koyabilmek için şu sorulara cevap arayalım:
1. Bugün hemen bütün İmam-hatip Liselerinin bünyelerinde, adı normal devlet orta
okulu da olsa üç yıllık okullar var mıdır, yok mudur?
2. Bazı askerî ve sivil çevreler bu okulların ortadan kaldırılmasını, İmam-hatip
Liseleri dahil meslekî olan ve olmayan bütün liselerin bünyelerinde -ister
ortaokul adıyla olsun, ister temel eğitimin ikinci kademesi densin- bir
ortaokulun bulunmamasını istiyorlar mı, istemiyorlar mı?
3. Temel eğitim kesintisiz sekiz yıl olsun diyenlerin çoğu bunun, liselerin
dışındaki mekânlarda, tek çatı altında, kademesiz, bir bütün halinde olmasını
istiyorlar mı, istemiyorlar mı?
4. Dünyanın bütün ileri ülkelerinde temel eğitim böyle kesintisiz bir bütün
olmadığı halde Türkiye'de kesintisiz olsun diye terter tepinenler böylece
İmam-hatip liselerinin bünyelerinde, çatıları altında ortaokul -veya temel
eğitimin ikinci kademesi- kalmasın, çocuklar başka mekânlarda İmam-hatip
liseleri dışındaki liselere yönlendirilsin, böylece İmam-hatip liselerine talep
azalsın, mezunları da yalnızca yüksek din tahsili veren fakülteye gitsin
istiyorlar mı, istemiyorlar mı? (Bu maksada yönelik olarak İmam-hatip liseleri
için alan belirlemesi yapılmamış olduğunu da burada hatırlatmakta fayda
görüyoruz.)
Cevapları içinde olan bu sorulara ve bu cevapların ortaya koyduğu gerçeğe rağmen
sihirbazlık yapmaya, toplumun hassasiyetini yanlış yönlendirmeye, mukavemeti
kırmaya yönelik gayret ve beyanları üzüntü ve ibretle izliyoruz.
Evet, bugün İmam-hatip liselerinin çatıları altında, "din dersi, Kur'ân-ı Kerim
ve Arapça'nın mecburi seçmeli ders olarak okutulduğu" okullar vardır. Birileri
bunların yok edilmesini, kaldırılmasını; biz de "temel eğitim sekiz yıla çıksın,
ama iki kademeli olsun, üç yıllık ikinci kademe meslek okullarının bünyesi
içinde ve çatısı altında da olabilsin, çocuklar bu ikinci kademede mesleğe de
yönlendirilebilsin" istiyoruz. İsteklerin mahiyeti ve karşıtlığı apaçık
ortadadır. Eğitim, insan hakları, demokrasi, ileri ve gelişmiş ülkelerin
uygulamaları bizim isteğimizi desteklediği halde karşıda olanların inat ve
ısrarlarının yegâne dayanağı siyasîdir, ideolojiktir, İmam-hatip -hatta bir
mânada İslâm- karşıtlığıdır.
Aydın, çağdaş ve demokrat rolünü oynayanları sağduyuya, inattan, yanlış olanda
ısrardan vazgeçmeye çağırıyoruz. Bunlara doğruyu anlatma mevkiinde oldukları
halde susan veya hasis, fani menfaatler için çanak tutanlara da Allah'tan
basiret diliyoruz.
TEMEL
EĞİTİMLE İLGİLİ BAZI GERÇEKLER
Zorunlu temel eğitimle ilgili açıklamaların, önemli makamları işgal eden sorumlu
kişilere ait olanları gerçeği yansıtmıyor; bu kişiler ya bilerek gerçeği
söylemiyorlar, yahut da -kendi inançlarından/şartlanmışlıklarından veya dıştan
gelen baskı sebebiyle- söyleyemiyorlar. İşte bazı gerçekler:
1. Sekiz yıllık zorunlu temel eğitime hiçbir İmam-hatipli ve bunları seven,
destekleyen kişi karşı çıkmıyor. Bu kesimi "sekiz yıllık zorunlu temel eğitime"
karşı gibi göstermek tertiptir, oyundur, iftiradır.
2. "Sekiz yıllık kesintisiz ve yönlendirmesiz temel eğitime karşı çıkmanın
hiçbir ilmî dayanağı yoktur. Bu karşı çıkış siyasî ve ideolojiktir" deniyor; bu
söz de gerçekten uzaktır. Doğrusu "sekiz yıllık zorunlu temel eğitimin
kesintisiz ve yönlendirmesiz olmasında ısrar etmenin ilmî dayanağı olmadığı ve
yalnızca ideolojik dayatmadan kaynaklandığıdır". Dünyanın birçok gelişmiş
ülkesinde sekiz ve daha fazla yıllık zorunlu temel eğitim yönlendirmelidir. Bu
yönlendirme bazılarında aynı binada/okulda, farklı-seçmeli dersler verilerek,
bazılarında ise -mesela ilk dört veya beş yıldan sonra- farklı bina ve okullarda
(mesela temel eğitimin ikinci kademesi mahiyetinde olan ve meslek liselerinin
bünyelerinde bulunan okullarda) yapılmaktadır. İmam-hatipliler ile dostlarının
da istediği bundan ibarettir. Zorunlu temel eğitimin sekiz yıl kesintisiz ve
yönlendirmesiz olmasında ısrar edenler ise iki şeyi hedefliyorlar: 1.
İmam-hatiplerin orta kısımlarının kapanması, liselerine talebe akışının
azalması. 2. Temel eğitim okullarında İslâm'a ait bilgi ve eğitimin verilmemesi.
3. İmam-hatip okulları hiçbir partinin okulu veya arka bahçesi değildir. 1951'de
bu okullar ilk açıldığında Refah Partisi yoktu, Demokrat Parti vardı ve bu
okulları DP iktidarı açtı. Daha sonraki yıllarda da farklı partilere ait
iktidarlar İmam-hatip okulu açmaya devam ettiler. Bu okullar milletin
okullarıdır, milletten en fazla destek gören okullardır, millete hizmet vermek
için var olan okullardır. İmam-hatiplileri ve dostlarını bazı partilere karşı
soğuk, bazılarına karşı da sempatizan olmaya iten âmil bu partilerden gördükleri
muameledir; "ne verirsen elin ile, o gider senin ile".
4. Okul kapatarak -adına yanlış olarak irtica denilen- İslâmî gelişmeyi
durdurmak mümkün değildir. Ortada bir takım eksikler ve yanlışlar varsa bunları
gidermenin yolu okul açmak, okumak ve okutmaktır. Dünya yeniden dine dönüş
dönemine giriyor. İslâm âlemi de kendi dinine ve değerlerine dönüyor. Bu dönüşün
sağlıklı olabilmesi için soğukkanlılıkla alınacak -bilime ve sosyal gerçeğe
dayalı- tedbirlerle ihtiyaç vardır.
Gerçeği bilmek isteyenlere duyurulur!
DİN EĞİTİMİ HAKKI
VE YÜKÜMLÜLÜĞÜ
Bir dine inanan, tam veya kusurlu olarak hayatını da inancına göre yaşar,
yaşamaya çalışır; dini iman bir rozet değildir, düşünceyi ve hayatı etkileyen,
yönlendiren bir güç, bir "eğilim, tercih ve karar" dayanağıdır. Mü'min, inandığı
ve yaşamaya çalıştığı dininin kendisine dünyada ve âhirette başarı ve mutluluk
getireceğine de inandığı için bu başarı ve mutluluk imkânını ailesi ve çevresi
ile paylaşmak ister. Bu isteğin tabiî sonucu uygun eş seçmek ve çocuklarına din
eğitimi vermektir.
Din bilgi, inanç ve amelden oluştuğu için din eğitimi de bu üç unsur üzerinde
cereyan eder. Bir dine dahil olan kişi o dini öğrenme, öğrendiklerine inanma ve
bilip inandıklarını hayatına geçirme ihtiyacında/mecburiyetindedir. Bilgi sağlam
olmalı, iman ve amel için de usulüne göre eğitim yapılmalıdır. "Usulüne göre"
eğitim uygun yaşta, uygun mekânda ve uygun metodlarla yapılan eğitimdir.
TC Anayasası vatandaşlara din eğitimi ve öğretimi ile ilgili, biri mecburi,
diğeri ihtiyârî (isteğe bağlı) iki hak vermektedir. Mecburi olanı ilkokullardan
ortaöğretimin sonuna kadar verilen "din kültürü, ahlâk bilgisi" dersidir. Bu
dersin ismi -fiilen gerçekleşen farklı da olsa- iki şeyi hedeflemektedir: 1)
Dinden maksat İslâm değildir, din geneldir ve onun akidesi, pratikleri (amelî
bilgi ve eğitim) değil, kültürü verilecektir. 2) Ahlâkın da eğitimi değil,
bilgisi okutulacaktır. Anayasanın verdiği bu hakkın, Müslümanın işine
yaramayacağı, daha doğrusu Müslümanın çocuğuna vermek ihtiyacında ve
mecburiyetinde olduğu din eğitiminin yerini tutmayacağı ortadadır. Fiilen
okutulan kitaplarda veya okutan hocaların ders işlemelerinde İslâm'a daha fazla
yer verilse bile eksiktir, ayrıca eğitim (öğretim, bilgi verme değil, eğitme,
imanı ve bilgiyi aksiyona çevirmeye, hayata geçirmeye alıştırma) adeta yasaktır.
Bu dersi alan çocukların zaman zaman camilere götürülmeleri, cuma, cenaze
namazlarına katılmalarının, okullarda abdest alıp namaz kılmalarının,
helal-haram şuuru kazanmalarının... sağlanması mümkün değildir. Din eğitimi ise
bunlarsız olamaz.
Yine Anayasanın 24. maddesinde, bu mecburi ders dışında bir "din eğitimi ve
öğretiminden" söz edilmekte, bunun yetişkinlerin kendi istekleri, yetişkin
olmayanların ise velilerinin istekleri üzerine devletin gözetim ve denetimi
altında verileceği bildirilmektedir. Ancak bu eğitim ve öğretimin kimler
tarafından, nerede ve nasıl verileceği hususları Anayasada sükutla geçilmiştir.
Anayasaya göre devlet, isteyen vatandaşa ve onun çocuğuna, mesela bu vatandaş
Müslüman ise İslâm'ı öğretme, İslâm imanı ve hayatı ile ilgili eğitim alma
imkânını sağlamakla yükümlüdür. Birçok şeyin öğretimi ve eğitimi gibi din
eğitiminin de belli bir yaşta (eğitimcilere göre dört yaşından itibaren)
başlaması ve devam etmesi gerekir. Çocukları sekiz yıl kesintisiz ve tek
programla bir okula hapseder, bütün zamanlarını orada geçirtirseniz -yukarıda
tanımladığımız mânada- din eğitimini de orada vermeniz gerekir. "Sen vakit
bulursan başka yerde ver" demek çözüm değildir.
Eğer zorunlu temel eğitim sekiz yıla çıkarılırken iki kademeli olması kabul
edilse idi, çocuğuna İslâm eğitimi vermek isteyen veliler beş yıllık ilk
kademeden sonra -yine mecburi olan- ikinci kademeyi, İmam-hatip liselerinin
bünyelerinde bulunan okullar olarak tercih ederler; böylece hem sekiz yıllık
zorunlu eğitim verilmiş olur, hem de isteğe bağlı İslâm öğretim ve eğitimi
gerçekleşirdi. Şüphe yok ki, çocuğuna İslâm öğretim ve eğitimi vermek isteyen
birçok veli de ikinci kademe olarak İmam-hatiplerin bünyesindeki okulları seçmek
istemeyebilirlerdi. Bunun da çaresi, bütün okullarda -veya programa dahil zaman,
yani öğretim saatleri içinde- başka mekânlarda din eğitimi imkânının
tanınmasıdır.
KUR'ÂN-I KERİM VE DİN
EĞİTİMİ
Malum zihniyetin parlementer kesimine mensup birisi katıldığı bir TV
tartışmasında kesintisiz sekiz yıllık zorunlu eğitimi savunuyor, tek diplomalı
sekiz yıllık zorunlu eğitimin son üç yılında, öğrencinin eğilim ve kabiliyeti
ile velisinin isteğine bağlı olarak seçmeli dersler ile yönlendirme yapılmasına
bile karşı çıkıyordu. Asıl amacı İmam-hatip Liselerinin orta kısımlarının ve
Kur'ân kurslarının kapatılması olmakla beraber bu amacı sağlayan fakat zorunlu
eğitimin ikinci kademesine seçmeli dersler koymayı öngören bir formüle/çözüme de
itirazı vardı; çünkü bu takdirde seçmeli olarak Kur'ân'ı yüzünden okuma ve
Arapça dersleri de konabilirdi. Bu iki ders ise öğrencilerin çocukluk ve ilk
gençlik yıllarında dinle tanışmalarına ve ona yönelmelerine yol açabilirdi.
Parlementer gerekçesini böyle açık olarak ortaya koymuyor, bunun yerine iki
bahane/gerekçe ileri sürüyordu: a) Arapça ve Kur'ân'ı yüzünden okumanın din
eğitimi ve öğretimi ile ilgisi yoktur. b) Çocuklara verilecek dersler, eğitim ve
öğretim onların bağımsız düşünmelerini sağlamalıdır. Din ile uzaktan-yakından
ilgisi olan dersler bu amaca aykırı düşer.
Biz daha önce yayımlanan bir yazımızda din dersi ve eğitimi ile bağımsız düşünme
eğitimi arasındaki ilişkiyi ortaya koymaya çalışmış, özet olarak "toplum içinde
yaşayan her ferdin, yaşı ne olursa olsun, toplum tarafından yönlendirilmekte
olduğu, insanları bundan uzak tutmanın mümkün olmadığı, zorunlu öğretim
yıllarında din eğitim ve öğretimine karşı çıkanların aslında 'dinsiz
yönlendirme' istedikleri"ni ifade etmiştik. Bu yazıda ise Arapça ve Kur'ân
okumanın din eğitimi ve öğretimi ile ilişkisini açıklamaya çalışacağız.
Bizim geleneğimizde ilimler ikiye ayrılırdı; "âlet ilimleri" ve "âli (yüksek)
ilimler". Burada âlet ilminden maksat, dini anlamada âlet ve araç olarak
kullanılan ilimler, demekti ve bunların başında da Arapça gelirdi. Çünkü Kur'ân-ı
Kerim Arapça olarak vahyedilmişti, İslâmî ilimler büyük ölçüde Arapça ile
yazılmıştı, Arapçasız din âlimi olmak, Kur'ân'ı hakkıyle anlamak imkânsız
gibiydi. Bu ilişki bugün için de geçerlidir.
Kur'ân-ı Kerim'i vahyedildiği asıl dili ile ezberlemek ve okumak Müslümanlara
farzdır. Çünkü farz olan namaz ibadetini yapabilmek için buna ihtiyaç vardır.
Her Müslüman namazda okuyacak kadar Kur'ân âyet ve suresini asıl dili ile okumak
ve ezberlemek mecburiyetindedir. Başka harflerle yazılmış Arapça âyet ve
sûreleri aslına uygun telaffuz etmek mümkün değildir. Okuduğunun mânasını bilmek
farz olmamakla beraber faydalıdır. Bunu elde etmek için de namazda okuyacağı
ayetlerin mânalarını -meallerden ve tefsirlerden okuyarak- öğrenmesi, asıl dili
ile okuduğu sûrelerin neden bahsettiklerini bu şekilde zihninden geçirmesi
mümkündür.
Yüzlerce yıldan beri müslümanlar Kur'ân-ı Kerim'in bütününü ezberlemişler, hâfız
olmuşlar, hâfızlar başüstünde tutulmuş, hâfızlık cemaat içinde itibar vesilesi
olmuş, bütün bunlar İslâmî geleneğin bir parçasını teşkil etmiştir.
Kur'ân-ı Kerim'in hiçbir meali ve tercümesi aslının yerini tutamaz. Bugün bazı
akademisyenler "ondört asırdır Kur'ân'ın anlaşılmadığını, onu ilk defa
kendilerinin doğru anladıklarını" ileri sürüyorlar. Bu demektir ki, bugüne kadar
yapılan mealler ve tefsirler Kur'ân'ın yerini tutmamıştır. Yarın başka
iddiacılar çıkacak, ilk defa kendi anlayışlarının doğru olduğunu ifade edecek ve
-bugünküler dahil- geçmişteki anlayışların Kur'ân'ın mâna ve maksadına
uymadığını iddia edeceklerdir. Şairin deyişiyle:
"Bikr-i fikri kâinatın çâk çâk oldu fakat
Perde-i ısmette kaldı ma'nî-i Kur'ân henüz"
"Kainatta çok şey anlaşıldı, bu mânada kainatın bekâreti kalmadı, ancak Kur'ân
-kâmilen anlaşılma yönünden- hâlâ bakire bir kız gibidir."
Sözün özü mealler ve tefsirler, uçsuz bucaksız Kur'ân deryasından bize
tankerlerle su taşırlar, fakat bunların hiçbiri denizi taşıyamaz ve hiçbiri
Kur'ân'ın yerine konamaz.
Mânasını anlama şartı olmaksızın Kur'ân-ı Kerim'i vahyedildiği dilde okumanın
sevabı olduğuna dair hadisler vardır.
Sayın parlementer ve benzerleri şartlanmışlık arızasına tutulmamışlar ise
yazdıklarımızdan şunu anlamış olmalıdırlar: Arapça din ilimleri için vazgeçilmez
bir âlet/araç dildir. Kur'ân-ı Kerim'i yüzünden ve ezbere asıl dili ile okumanın
din ile -bu demektir ki din eğitimi ve öğretimi ile- yakından ilgisi vardır.
İmam-hatip lisesine gidecek olan zorunlu eğitim mezunlarının daha önce Arapça ve
Kur'ân dersleri almış olmalarının, bu liselerde alacakları eğitim ve öğretime
önemli/vazgeçilemez katkısı vardır. Kur'ân-ı Kerim'i yüzünden okumayı öğrenmenin
ve zaman zaman okumanın dinî duygu, şuur ve tatmin bakımlarından yeri
doldurulamaz müsbet etkileri vardır. Bunlara ek olarak bir de "insanların
bilmedikleri konularda konuşmamaları gerekir" diye bir edep kuralı vardır.
İlgililere, milyonlarca Müslümanın ısrarlı taleplerini bir defa daha duyuralım:
a) Zorunlu eğitim 8 yıl olsun (imkânımız varsa daha fazla da olabilir); b) 5+3
şeklinde iki kademeli olsun; ikinci kademesinde, ortak dersler yanında farklı ve
seçmeli derslerle yönlendirme yapılsın; c) 8 yılın aynı mekânda geçmesi şart
koşulmasın, meslek liselerinin bünyesinde açılacak ikinci kademelere imkân
tanınsın; d) Böylece İmam-hatiplerin ve diğer meslek liselerinin orta kısımları
-zorunlu eğitimin ikinci kademesi adıyla- yaşatılsın veya hayata geçirilsin. Bu
millet bu taleplere kulak verenleri de karşı çıkanları da unutmayacaktır.
İMDAT!
İmam-hatip Liselerinin orta kısmını -sekiz yıllık kesintisiz temel eğitime geçiş
sebebiyle- kapatmak ve mezunlarını da yalnızca mesleğe ve ilahiyat tahsiline
yönlendirmek (mecbur etmek) için açılan kampanyaya önce bilimsellik süsü/havası
verildi. Eğitim ve öğretim ilkelerinin, çağdaş uygulamaların bunu gerektirdiği
dile getirildi. Bu aldatmaca çıkışa ilmî cevaplar verilince, "zorunlu eğitimin
sekiz yıla veya daha fazlaya çıkarılmasına itirazımız yok, ancak bu 'beş artı
üç' şeklinde olsun, farklı liselerin bünyelerinde açılacak ikinci kademe zorunlu
eğitim okullarında ortak ve farklı derslerle yönlendirmeler yapılsın, eğitim
ilkeleri ve çağdaş dünyadaki uygulamalar asıl böyle olmasını gerektiriyor..."
denilince bu sefer işi baskıya ve zorbalığa döktüler, bir kısım güçleri
arkalarına alarak "doğru-yanlış, haklı-haksız biz bu okulları kapatacağız"
demeye başladılar. Zor karşısında bükülenler -emaneti ehline teslim etmek,
milletin sinesine dönmek yerine- kıvıttırmaya başladılar. Hem kesintisiz sekiz
yıl kararı aldılar, hem de "İmam-hatip Okulları kapanmayacak" diye açıklamalar
yaptılar. Sekiz yıllık kesintisiz temel eğitimin İmam-hatiplerin orta kısmını
(halihazırda bu okulların bünyesindeki ortaokulları) kapattığını, bunun hem
sağlıklı din ve meslek eğitimine, hem de liselerin yaşamasına olumsuz
etkilerinin olacağını bildikleri halde bu kararları aldılar, bu açıklamaları
yaptılar. Bununla da yetinmeyip İmam-hatip liselerini dört yıla çıkarmaya, onun
da üzerine iki yıllık yüksek okul açmaya, mezunları başka fakültelerde yüksek
öğrenim hakkından yoksun bırakmaya niyetlendiler.
Anlaşıldı ki, sekiz yıllık kesintisiz temel eğitimin asıl gerekçesi
İmam-hatiplerin ortasını kapatmak, lisesini azaltmak ve mezunlarını yalnızca
meslekte kullanmaktır. Peki bunun gerekçesi nedir? Yapılan açıklamalara göre iki
temel gerekçe vardır: a) İki tip insan yetişiyor; b) Bu okullardan mezun olanlar
şeriatçı oluyorlar ve Refah Partisi'ne oy veriyor, oy topluyorlar. Bu
gerekçelerden birincisine daha önceki bir yazımızda cevap vermiştik. İkincisine
gelince, bir kere bu okullardan mezun olanların farklı siyasî eğilimler içinde
oldukları, farklı grup ve cemaatlerin içinde veya müstakil bulundukları
bilinmektedir. Şeriatçı olmalarından maksat Müslüman olmaları ise bu tabiîdir.
Buna itiraz edenler de farkında olmadıkları halde -bu mânada- şeriatçıdırlar.
Eğer maksat rejim düşmanı olmaları ise bunun için de ortada vesika ve eylem
olması gerekir. Devletin kontrolü altında eğitim-öğretim yapan bu kurumları
böyle bir töhmet altında bırakmaya kimsenin hakkı yoktur. Ayrıca -vaktiyle Dev-Lis
örgütü örneğinde olduğu gibi- başka liselerde rejimle ters düşen öğrenciler
olduğunda bunlar kapatılmazken İmam-hatiplerin "olabilir" diye kapatılması akla
ziyan bir davranıştır. Türkiye'de İmam-hatiplerden şu kadar fazla başka liseler
ve okullar var, aydınları var, askerler var, rejimin güçlü ve eli silahlı
bekçileri var. Bütün bunlara karşı İmam-hatiplilerin rejim karşıtı nasıl bir
eylemleri olabilir? Her Müslüman potansiyel olarak şeriatçidir ve onun çocukları
da böyle olabilir, bunları da mı yok edeceksiniz? Hem bu kadar Müslüman yetmiş
yıldan beri kaç kere rejimi değiştirmek için eyleme kalkıştı? Okulları kapatınca
İslâmî eğitim, öğretim ve tercihler sona mı erecek? "Komşu ülkelerde önceden
tedbir alınmadığı için sonra iş işten geçti" diyorlarmış, insan haklarına yer
verilen bir rejimde/ülkede böyle bir mantıkla hak ve hürriyetlerin çiğnendiği
nerede görülmüştür? Hakların çiğnendiği, demokrasinin rafa kaldırıldığı
ülkelerde güzel sonuçlar mı alınmış, öyleyse niçin kan gövdeyi götürüyor?
Devletin vazifesi hakları ve hürriyetleri kötüye kullananları -bu suç oluştuğu
ve isbat edildiği zaman- yakalamak ve cezalandırmaktır, temel hak ve
hürriyetleri kısıtlamak değil.
Yukarıda sıralanan gerekçeler ve savunmalar bir yana -bunların peşin hükümlüleri
ikna edeceğini ummuyoruz- eğer hükümet ve Meclis, her ne pahasına olursa olsun
iktidarda ve makamda kalma uğruna sekiz yıllık temel eğitimde ısrar eder, iki
kademeliye ve böylece İmam-hatiplerin bünyesinde ikinci kademeye imkân
vermezlerse ülkenin ve bu okulların asıl sahipleri olan halkın, iradesini, hukuk
içinde kalarak ortaya koyması gerekmektedir. Bunun için yapılacak birçok iş,
gösterilecek çaba, gidilecek yol, alınacak tedbir vardır. Önce ülke sathındaki
parti teşkilatlarını ziyaretle, onlara işin gerçeğini, girilen yolun vehametini
anlatmakla işe başlamak gerekir. Bunun arkasından merkeze yazılı, sözlü,
ziyaretli irade beyanları gelir...
Bu okulları açtıran, binalarını yaptıran, çocuklarını buralarda okutan, kendi öz
varlığı gibi sahip çıkan halkımıza "imdat!" diyoruz; geri gitmesini, elde ettiği
hakları kaybetmesini değil, gelişerek yaşamasını istiyorsa sesini çıkarsın,
iradesini ortaya koysun, istemiyorsa -bizim, diğerleri gibi- halka rağmen var
olmak gibi bir talebimiz de yoktur.
ŞİMDİ NE OLACAK?
Son hükümetin kesintisizi sekiz yıllık zorunlu eğitimi uygulamaya koyduktan
sonra seçime gitmek üzere kurulduğu anlaşılmıştır. Sekiz yıllık kesintisiz
zorunlu eğitim İmam-hatiplerin orta kısımları ile Kur'ân kurslarının kapanması
demektir; çünkü Kur'ân kurslarında hâfızlık yapacak olan öğrenciler beş yıllık
ilk okul öğreniminden sonra bu işe başlarlar, sekiz yıldan sonra Kur'ân kursuna
gitme ve hafızlık yapma işi zor veya imkânsızdır. İmam-hatiplerin orta
kısımlarını kapatmak isteyen zihniyet aynı zamanda lisesinden mezun olanların da
yalnızca İmam-hatip olmasını, alacaksa buna uygun (ilâhiyât) tahsili almasını,
başka yüksek öğretim kurumlarına alınmamasını savunmakta, bunu da
gerçekleştirmek üzere planlar yapmaktadır; koalisyon ortaklarından birinin
lideri "hem Millî Eğitim Bakanlığını, hem de Diyanet'e bakan Devlet Bakanlığını
bu maksatla aldıklarını" açıkça söylemiştir.
Onlar böyle yapmak istiyorlar; biz (İmam-hatiplerin, Kur'ân kurslarının
iyileştirilmesini, fakat asla kapanmamasını, sekiz yıllık zorunlu eğitimin buna
göre düzenlenmesini, ayrıca bütün zorunlu ve ortaöğretimde isteyene din eğitimi
imkânı verilmesini, bu ülkede isteyen kimsenin -başkalarının hak ve
hürriyetlerine dokunmadan- Müslümanca yaşayabilmesini isteyen biz) ne yapacağız?
Biz de bütün demokratik ve meşrû imkânları kullanarak istediğimizi elde etmeye
çalışacağız; bu cümleden olarak:
1. Siyasî partilerin merkez ve taşra teşkilatlarını devamlı ziyaret ederek
talebimizi dile getirecek, yardımcı olmalarını isteyeceğiz.
2. Milletvekilleri ile devamlı olarak temas kuracak, İmam-hatiplerin orta
kısımlarını kapatacak şekilde kesintisiz sekiz yılllık zorunlu eğitimi getirecek
mevzuatın Meclis'ten geçmemesi için gayret göstermelerini, oylarını buna göre
kullanmalarını talep edeceğiz.
3. İmam-hatip okullarının, belli bir partinin değil, milletin okulları olduğu
gerçeğini anlatacak, zıt görüntülere meydan vermeyeceğiz.
4. Karşı taraf yanlış yolda ısrar eder ve istediğini de yaparsa bu işin peşini
bırakmayacak, istediğimizi alıncaya kadar mücadeleye devam edeceğiz. Bir müddet
"ortasız İmam-hatip liseleri" öğretim yapacaksa bunların öğrencisiz kalmaması
için gerekli tedbirleri alacağız.
5. Okullarda, camilerde ve kurslarda dini ve Kur'ân'ı öğrenme, din eğitimi alma
imkânı elimizden alınırsa -ki bunu da isteyenlerin bulunduğu görülmektedir- her
yeri ve imkânı kullanarak Kur'ân'ı ve dini öğrenmeye, öğretmeye ve yaşamaya
çalışacağız.
6. Yuvadan başlayarak üneversiteye kadar çok sayıda özel okul açacağız. Bu
okullarda hem kaliteli eğitim ve öğretimin nasıl yapılacağını, hem de din ve
vicdan hürriyetinin nasıl sağlanacağını başkalarına göstereceğiz.
Bu dava bitmez; çünkü bu dava Müslümanın varoluş sebebidir.
HER
EV BİR OKUL, HER İMAM-HATİPLİ BİR ÖĞRETMEN
Yazın sıla ziyaretinde bir Anadolu esnafının dükkanında otururken tanıdık bir
müezzin geldi; bir müddet oturduktan sonra dükkanın bir köşesine çekildi ve
çırağa Kur'ân dersi verdi. Hayret ve takdirle izledikten sonra sordum, usta şu
cevabı verdi: "Çocuk Kur'ân okumayı bilmiyordu, dinî bilgileri de eksikti; hem
zenaatı öğrensin, hem de dinini diyanetini, Kur'ân'ınını öğrensin diye müezzine
rica ettim, her gün gelip ders veriyor, Kur'ân'ı söktü, iyi gidiyor..."
O günden bu yana gördüklerimi ve duyduklarımı unutmuyor, zaman zaman da üzerinde
düşünüyorum; unutturmayan ve düşündüren vakıalar ise Türkiye'de, özellikle din
eğitimi alanında olup bitenlerdir. Bilindiği üzere son zamanlarda alınan
tedbirler ve yapılan kanunî düzenlemeler sonunda Müslümanların, çocuklarına 16
yaşından önce doğrudan İslâm'a yönelik din bilgisi ve eğitimi verme, Kur'ân
okumayı öğretme imkânları ellerinden alınmıştır. Artık hafta sonu ve yaz
tatillerinde çocuklarımız Kur'ân kurslarına ve camilere gidemeyecekler,
buralarda Kur'ân ve din dersleri alamayacaklar. Okullarda mecburi olan Din
Kültürü ve Ahlâk Bilgisi derslerinde de Kur'ân okutulmadığını ve İslâm dini
eğitimi verilmediğini biliyoruz. Peki bu milletin çocukları, eğitimin uygun
çağında; yani en azından ilkokul çağından itibaren İslâm dini ve Kur'ân eğitim
ve öğretimini nerede ve nasıl alacaklar? İşte Anadolu'da gördüğüm uygulama bana,
çözüm için ilham kaynağı oldu.
Bugüne kadar İmam-hatip okullarına girmiş, bir müddet okuduktan sonra ayrılmış
veya mezun olmuş insanımızın sayısı iki milyona yakındır. En azından bir milyon
da başka kaynaklarda Kur'ân ve din öğretim ve eğitimi almış Müslüman vardır.
Bunlar içinden Kur'ân'ı düzgün okuyan, İslâm'ın esaslarını da ehl-i Sünnet
çerçevesi içinde doğru öğrenmiş bulunan iki milyon insan, Allah rızası için onar
kişiye Kur'ân ve İslâm temel bilgileri öğretseler -mesela bir yılda- yirmi
milyon insan Kur'ân okumayı öğrenir ve İslâm'ın temel bilgilerini edinmiş
bulunur. Bu öğretim faaliyeti içinde zorlamadan ibadet eğitimi de verilebilir.
Verecek olanları bildik diyelim; dersi nerede verecek, eğitim ve öğretimi nerede
yapacaklar? İşte bu sorunun cevabını Anadolu esnafı bulmuş. Buradan yola
çıkarsak "her ev, her dükkan bir okul, her bilen bir öğretmen olur".
Öğretmenler hiçbir menfaat beklemeden öğretmeye talip olacak ve gerekirse ev ev,
dükkan dükkan dolaşarak ders vermeye hazır olduklarını bildirecekler.
Öğretecekleri İslâm, "ehl-i Sünnet İslâm'ı" olacak, bu ortak din bilgisinin
kıyısında, kenarında kalan, tartışılan, belli gruplara ve cemaatlere ait bulunan
detaylar üzerinde durmayacaklar, hiçbir öğretmen kendi mensup olduğu dar grubun
propagandasını yapmayacak, ona adam kazanma gayreti göstermeyecek. Bütün gayret
ortak İslâm için olacak, bütün himmet İslâm'ı sevdirmeye ve yaşatmaya yönelik
bulunacak.
Buradan, başta İmam-hatipliler olmak üzere Kur'ân'ı ve İslâm'ı öğretme imkânına
sahip bulunan herkese sesleniyorum: Amel defterinizde "on kişiye Kur'ân okumayı
ve İslâm'ın temel bilgilerini öğretti" kaydı bulunsun. Bu size dünyada şeref,
âhirette saadet vesilesi olarak yeter ve artar!
BİR PAŞAYA GÖRE
İMAM HATİP LİSELERİ
Bir gazetenin (Gözcü, 2 Mayıs, s.3) haberine göre MGK toplantısında bir paşa,
başbakanı fena halde sıkıştıran sorular sormuş, bunlardan birisi de şöyle:
"İmam-hatip Liselerinin miktarı ve maksadı kanuna aykırıdır. İmam-hatip
öğrencilerinin yasalar, tüzükler ve yönetmeliklere aykırı giyinmeleri devam
etmektedir. Üniversitelere türbanla girilemeyeceğine dair Anayasa Mahkemesinin
kararı vardır. Fakat yürütme tarafından uygulanmamaktadır..."
Paşanın Başbakana sorduğu bu soruların onu sıkıştırdığını zannetmiyorum; çünkü
bu sorularda önemli bilgi eksiklikleri var. Birçok konuda -mesela irtica ve
şeriatın terörle işbirliği yaptığı iddiasında- olduğu gibi eksik istihbarata,
yanlış bilgilendirmeye ve maksatlı yorumlara dayanıyor. Kısaca açıklamak
gerekirse:
1. İmam-hatip Liselerinin miktarını sını
rlayan bir kanun yoktur. Tevhid-i Tedrisat Kanununda geçen "din hizmetlerinin
ifası için okullar açılır" mealindeki ifade bu okullara devam eden bir kısım
öğrencilerin din hizmeti dışında bir tahsile ve mesleğe yönelmelerine engel
değildir. Böyle olsaydı adı geçen kanun, temel insan hak ve hürriyetlerine
(öğrenim hakkına) aykırı olurdu.
2. İmam-hatip Liselerinin maksadı, diğer meslek liseleri gibi "hem mesleğe hem
de yüksek öğrenime öğrenci hazırlamaktır", bu maksat Milli Eğitim Temel
Kanununun ilgili maddesinde aynen bu ifade ile yer almıştır. Kanunda meslek
adamı yetiştirme amacının zikredilmesi, bu okulların amaçlarından yalnızca
birini ifade etmektedir. Bu ifadeyi, diğer amacı engelleyecek şekilde yorumlamak
maksatlıdır, kanunun lafız ve ruhuna aykırıdır. Uygulama da kanuna uygundur;
İmam-hatip liselerinden mezun olan öğrencilerin bir kısmı mesleğe girmekte, bir
kısmı ilâhiyat fakültelerinde, bir kısmı da diğer dallarda yüksek öğrenime
yönelmektedirler. Bu durum kanunların lafzına ve ruhuna (maksadına) uygundur,
bir aykırılık yoktur.
3. Gerek İmam-hatip liselerinde ve gerekse üniversitelerde inançlarına uygun
olarak giyinen ve örtünen kızlarımızın açılmalarını âmir kanunlar, tüzükler,
yönetmelikler ve kararlar varsa bunlar insan haklarına ve özellikle "din ve
vicdan hürriyetine" aykırıdır, derhal yenileri ile değiştirilip yürürlükten
kaldırılmaları icab eder. Eğer kızlarımız "ya başını açacaksın, yahut da
okumayacaksın" şeklinde bir ikilem ve dayatma karşısında bırakılırlarsa, "ya
okuma hakları veya inançlarına uygun yaşama" hak ve hürriyetleri ellerinden
alınmış olur. İşte bu karar ve tutum insan haklarına aykırıdır.
Laik demokrasilerde dinî inancın hak, gerçek, sahih olup olmadığı devleti
ilgilendirmez. Her fert bir şeye inanır veya inanmaz; inanan ve inandığını
-kendi anlayışına/yorumuna göre- yaşayan bireye devlet "senin inancın ve
anlayışın şu dine, bu mezhebe uygundur veya değildir, bu sebeple şöyle anlaman,
uygulaman gerekir" diye bir müdahalede bulunamaz. Hak ve hürriyetleri kısıtlayan
genel ilkelerden birisi olan "kamu düzeni ve umumî ahlâk" ise kızlarımızın
örtünmesine engel değildir. Çünkü bu türlü giyinme ve örtünme ne kamu düzenini
-ve yönetmelikler buna göre yapıldığında okul düzenini- bozar, ne de umûmî
ahlâka aykırıdır. Bugün üniversitelerimizde başını örten ve örtmeyen kızlarımız
kardeş kardeş geçinmekte, aralarında dostça ilişkiler kurmaktadırlar. Düzeni
bozanlar bir kısım siyasîler, ideoloji bağnazları, gözü dönmüş militanlardır.
Anayasa Mahkemesinin kararı, üniversitelerde kıyafeti serbest bırakan kanunu
iptal etmiyor, bu kanun yürürlüktedir. Karar bir yorum getiriyor; bu yorum da
-Anayasanın ilgili maddesine göre- "yürürlük özelliği olan bir mevzûat" teşkil
etmez. Yoruma uygun yeni bir düzenleme yapılmadıkça serbestlik getiren kanun
uygulanır; yönetmelikler ve genelgeler de kanuna aykırı olamaz.
YÖNLENDİRME
İnsanın akıl sahibi, yanlı ve yönlü bir canlı olduğu bilinmektedir. Her ne kadar
lazım olduğu yerde ve zamanda yansızlıktan söz edilirse de bunu "yanını gizleme"
manevrası olarak anlamak gerekir. İmam-hatiplerle ilgili tartışmalarda
yönlendirme konusu bir daha gündeme gelmiş oldu. İmam-hatip liselerinin
bünyelerinde -aynı çatı altında, tek yönetime bağlı olarak- öğretim yapan
ortaokulların "zorunlu temel eğitimin ikinci kademeleri olarak" kalmasını,
kapatılmamasını isteyenlere karşı çıkanların bir grubu, kesintisiz ve tek
programlı sekiz yıllık zorunlu eğitim isterken bir kısmı da bunun, son
yıllarında seçmeli derslerle yönlendirmeli olmasını teklif etmektedirler.
Aslında bu teklif eğitim ilkelerine ve dünyadaki uygulama örneklerine ters
düşmüyor, fakat seçmeli dersler arasında Arapça ve Kur'ân derslerinin de
bulunması ihtimali laikçilerin şiddetli tepkilerine ve muhalefetlerine yol
açıyor. Bunlara göre Arapça ve Kur'ân derslerinin seçmeli olarak konması bile
bütün temel eğitim okullarını İmam-hatipleştirecek ve öğrencileri baskı altında
dine yönlendirecektir. Öğrenciler 18 yaşına kadar -hiç olmazsa 16 yaşına kadar-
hiçbir yönlendirmeye tâbi tutulmamalı, bu yaşa gelince kendi yön ve yanlarını,
kendi akılları ve serbest iradeleriyle tayin etmelidirler...
İlk bakışta masum ve makul gibi gözüken bu yaklaşım, sinsice ve kurnazca
tertiplenmiş bir tuzaktır. Bu tuzağı hazırlayanlar, çocukların çok küçük
yaşlarından itibaren eğitim çevresi (aile, medya, sanat vb.) vasıtasıyla
durmadan etkilendiklerini, kesintisiz olarak yönlendirildiklerini veya yön ve
yan seçimlerini belirleyecek bilgi ve eğilimlerle donatıldıklarını bilmeyecek
kadar cahil veya gafil olamazlar. Sûret-i haktan görünerek, ilim postuna
bürünerek demek istedikleri şudur: Çocuğu, yönlendirmeye karşı direniş
kazanacağı, yönlendirilmesi güç hale geleceği çağa kadar biz (laikçiler, inanç
veya uygulama bakımlarından dinden uzak olanlar) yönlendirelim. Bu
yönlendirmenin içine din unsuru asla girmesin, hatta mümkün olursa inanca ve
dinî hayata karşı öğrencileri ilgisiz veya soğuk kılacak yönlendirmeler
yapılsın. (Bu, Türkiye'de, okul, medya, sanat vb. aracılığı ile zaten
yapılmaktadır.) Öğrenci zorunlu temel öğretimi böyle bir yönlendirme ile
tamamladıktan sonra mesleğe ve dine yönelmede serbest bırakılsın...
Evet özgürlükçü eğitimcilerin demek istedikleri budur. Onlara göre Anayasanın,
çocuğun dinini ve din eğitimini seçme ve yaptırma hakkını ve vazifesini ana
babaya veren madde de kaldırılmalıdır; çünkü -bunların- istedikleri yaşa ve başa
gelmeden ana babaların çocuklarına din seçmeleri, din eğitimi vermeleri veya
verdirmeleri, halkının çoğu Müslüman olan bu ülkede, çocukların küçük
yaşlarından itibaren İslâm'ı din olarak benimsemelerine ve bu dinin bilgisini,
eğitimini almalarına sebep olacaktır. Böyle olunca da ülke çocuklarını dinden
uzaklaştırmak zorlaşacaktır. İnanan ve inandığını yaşayan asker-sivil bürokrat
ve aydınların çoğalması rejimi tehlikeye düşürecektir. rejimi koruyabilmek için
her tedbir, her vasıta, her çare mübahtır, serbesttir, meşrudur. Bu tedbirler ve
çareler demokrasiye, insan hak ve hürriyetlerine aykırı olsa da meşrudur. Fert
olarak insanın, toplum olarak çoğunluğun iradesi değil, bir seçkin ve seçkinci
gurubun iradesi önemlidir, hatta kutsaldır; ona tapılır ve her şey ona kurban
edilir.
Bizim demek istediğimiz ise şudur: Hiçbir eğitim veya hukuk ilkesi, sekiz yıllık
zorunlu temel eğitimin 5+3 şeklinde iki kademeli düzenlenmesine, ikinci kademede
bazı seçmeli derslerin konmasına, bu kademelerin ayrı binalarda, mesela meslek
liselerinin içinde ve yanında olabilmesine engel değildir. Batı ülkelerindeki
çağdaş uygulama da böyledir; zorunlu eğitimin ilk beş veya altı yılından sonra
yatay ve dikey geçişlere imkân veren kademeler mevcuttur. Bizde olmamasının tek
engeli siyasî ve ideolojik olan engeldir, dine karşı tavırdır, din eğitiminin
yaygınlaşmasının getireceğinden korkulan (vehmedilen) tehlikedir. Böyle bir
vehmin (olmayacak şeyi düşünüp var saymanın) makul ve meşru taleplere karşı bir
engel olarak dayatılması çağın aklına ve hukuk anlayışına sığmaz.
Bu millet dindarlardan hiçbir zarar görmedi ve görmez. Dindarların istediği,
başkalarını kendileri gibi yaşamaya zorlamak değil, kendi dinî hayatlarını
serbest yaşamak ve bu konuda baskıya, dayatmaya maruz kalmamaktır. Milli irade
ile çatışmaktan vazgeçmek akl-ı selimin emri, millet ve memleket menfaatinin
gereğidir.
ANLATMAK MI, ALDATMAK MI?
Ya mevkileri veya titrleri itibariyle önemli sayılan bir kısım medyatik şahıslar
ikide bir halkın karşısına çıkarak "sekiz yıllık kesintisiz eğitim yasasını
meclisten geçirmek suretiyle size iyiliklerin en büyüğünü yaptık, bunun -din
eğitimi dahil- hiçbir şeye zararı yok, hiçbir hakkı elinizden almış değiliz, ama
siz bir türlü anlamıyorsunuz, yahut da biz bu büyük iyiliği size bir türlü
anlatamıyoruz" diyorlar. Biz de diyoruz ki, siz yapıp ettiklerinizi iyi
anlatıyorsunuz anlatmasına da yalnız halkı aldatamıyorsunuz, karaya ak
dedirtemiyorsunuz, iktidar hırsıyla işlediğiniz cinayetlerin hesabını verememe,
ağır faturasını ödeme sıkıntılarını yaşıyorsunuz. Siz söylemeseniz de bizim
anladıklarımıza gelince:
1. Yangından mal kaçırır gibi sekiz yıllık zorunlu eğitimi kanunlaştırıp
yürürlüğe koydunuz; yaptığınız kağıt üzerinde ve propaganda sözlerinde kalmaya
mahkûmdur. Çünkü şartlar ve altyapı hazır değildir, binlerce problem vardır,
pekâla tedricen yürürlüğe koyabilirdiniz, şartlara göre hareket edebilirdiniz.
Sekiz yıllık zorunlu eğitimi İmam-hatip dostlarının istemediğini ima ederek
iftira ediyorsunuz. Biz bunu sizden daha fazla istiyoruz; yalnız siyasî ve
ideolojik amaçlarla değil, ülke insanının bilgi, eğitim ve kültür seviyesini
yükseltmek amacıyla istiyoruz. Sizler bu kafayı değiştirmedikçe zorunlu eğitimi
18 yıla çıkarsanız bile yine de okumuş cahiller, kalitesiz diplomalılar
yetiştirmekten kurtulamazsınız. Nitekim hâlihazırda resmî okullardan okumuş
cahiller ordusu çıktığı içindir ki, halk özel okullara akın ediyor.
2. İmam-hatiplerin orta kısımlarını kapatmak ve örgün din eğitimini engellemek,
irtica paranoyasına yakalanmış bazı çevrelerin müsekkin hapı haline geldiği için
-ilim aksini söylediği, aksi doğru olduğu, milyonlarca insan kesintili istediği
halde- zorunlu eğitimi kesintisiz (aynı binada, aynı yönetim ve program içinde)
planladınız.
3. Okul çağındaki çocukların ve gençlerin eğitim ve öğretim yerleri okullardır;
başka hiçbir yer ve kurum okulların yerini tutmaz, okulların yerine konamaz.
Doğrusu bu olduğu halde din eğitimi ve öğretimini (İslâm gibi belli bir dinin
isteğe bağlı eğitim ve öğretimini) okul dışına (Diyanetin, belli bir yaşa gelmiş
çocuklara yapacağı yaz kurslarına, gece kurslarına vb.) atmaya teşebbüs ettiniz,
bu da Meclis'ten geçmedi, aldatmaca teşebbüsünüz önlendi, Diyanete verdiğiniz
görev zaten yapılmakta idi, onu da biraz daha daralttınız.
4. İmam-hatiplerin orta kısmını kapattığınızı nihayet itirafa mecbur oldunuz;
ancak lise kısmının önüne koyduğunuz bir yıllık hazırlık sınıfını öne sürerek
bunun da İmam-hatiplere bir iyilik olduğunu, üç yılda alacaklarından daha fazla
Kur'ân ve Arapça dersi alacaklarını iddia ettiniz. Şimdi buradaki yanlışları
ortaya koyalım:
a) İmam-hatip Liseleri hem mesleğe, hem de -puanını tutturabildiği her nevi-
yüksek öğretime öğrenci hazırlayan ortaöğretim kurumlarıdır ve bizce bu vasfı,
bu özelliği eşiktir, vazgeçilemez bir şarttır. İmam-hatip liseleri bu
işlevlerini ancak dört yıllık bir program içinde gerçekleştirebiliyorlar. Buna
bir de hazırlık eklediğiniz zaman lise beş yıl olur. Şurada üç yıllık liseler
dururken hangi genç beş yıllık liseye gider!?
b) "Liseyi üç yıla indiririz" derseniz ya meslek derslerini, yahut da diğer
dersleri (yüksek öğrenime hazırlayan dersleri) azaltacaksınız demektir. Bu
takdirde İmam-hatiplerimize iki kötülükten birini yapmış olmaz mısınız? Yoksa
zaten maksadınız bu mu?
c) Kırk kere yazıldı, söylendi; İmam-hatip okulları, çocuklarına hem
ortaöğretim, hem de din eğitimi verdirmek isteyen velilerin seçtikleri bir
öğretim kurumu idi. Bu veliler din eğitimini çocuklarına onbeş yaşlarından sonra
değil -çünkü vakti geçer, gecikir, daha öncesinde ihtiyaç vardır- en azından
oniki yaşlarından itibaren verdirmek istiyorlardı. Siz sekiz yıllık kesintisiz
ile bu imkânı ortadan kaldırdınız. Hazırlık sınıfınız da buna asla cevap vermez,
zaten bu sınıfın öyle bir iddiası da yoktur. Mecburi olan "Din Kültürü ve Ahlâk
Bilgisi" dersi ise adından da belli olduğu üzere belli bir dinin eğitim ve
öğretimine yönelik değildir.
Şimdi söyleyin bakalım: Anlamamış mıyız, aldanmamış mıyız ?
Hadi şahsî menfaatlerini hükümeti düşürmekte görenler yeni iktidardan
alacaklarını aldıkları için diyet borcu olarak bunları yazıyor ve söylüyorlar,
iyi niyetli ve memleketsever bildiğimiz bazı kimseler neden onlara çanak
tutuyorlar? Cehennemde iyi niyetli ahmakların büyücek bir koğuşları bulunduğu
için mi?
PARTİ VE İMAM HATİPLER
70'li yıllarda idi, İzmir Akevler'de tabip ve akademisyen bir dost ile beraber
iken radyodan bir parti başkanının "İmam-hatip mezunlarını Harbiye'ye dahi
aldıracağız" dediğini duyduk; dostumla gözgöze geldik, ikimiz de aynı şeyleri
düşünüyorduk: "Bu bir siyasî beyandır, oy alma amacıyla İmam-hatipleri
harcamaktır, mezunların yüksek tahsil imkânlarının önünü tıkamaktır..."
Aynı lider daha sonraları da devamlı olarak bu okulları kullandı, hepsini
kendilerinin açtığını söyledi -bakılınca anlaşıldı ki, ya hiçbirini açmamış,
yahut pek azını açmışlar-, derken bundan önceki hükümette yarımyamalak ve şeklen
iktidara geldi. İmam-hatiplerin birçok eksiği ve ihtiyaçları vardı; bunlara
ciddi ve planlı bir şekilde el atılmadı. Mezunların ilahiyat dışında yüksek
öğrenimleri iyice kısıtlanmıştı, önleri açılmadı. Birçok tamamlanmış bina vardı,
buralarda yeni İmam-hatip okulları açılmadı (sayın Altıkulaç'ın takip ve gayreti
ile şube şeklinde devam eden kısımların bağımsız okullar haline getirilmesi ayrı
bir olaydır). Partinin yanlış tutumu yüzünden "arka bahçe" iftirası ortaya
atıldı, sonunda sol ve liberal partiler ile bunların asker ve sivil destekçileri
bu okulların orta kısmını kapatmaya karar verdiler. 8 yıllık kesintisizi
dayattılar, parti bunu istifa sebebi sayacak yerde "Biz tasarıyı sevkederiz,
Meclis'te ise parti olarak olumsuz oy veririz, diğer partiler çoğunluğu sağlar
da kanunu çıkarırlarsa -böylece İmam-hatiplerin ve diğer meslek liselerinin orta
kısımları kapanırsa- ne yapalım, demokrasi budur" demeyi tercih ettiler ve
okullar kapandı.
Birkaç gün önce Anadolu turuna çıktılar, aynı liderin yine halkın önüne çıkarak
"İmam-hatip okullarını açacağız" dediğini duyunca tüylerim ürperdi. Bütün bu
olup bitenler gözümün önünden gelip geçti. Başkalarının işine daha çok yarayan
bu iktidar o kadar önemli mi idi ki, her şey onun için feda ediliyor ve
kullanılıyordu? Gücün, imkânların ortada iken, hiçbir şey değişmemişken milletin
gözünün içine baka baka "İmam-hatipleri açacağız" cümlesini nasıl telaffuz
edebiliyordun? Yıkmadan yapamıyorsan, değerliyi değersiz için harcamadan yola
devam edemiyorsan bu ısrar niçin? Muhalefette hizmet yok mu? Bazı şeyleri
söylemeden yapmak mümkün değil mi? "Sen denize yem at, balık bilmezse Hâlık
bilir" cümlesini hiç işitmediniz mi?
Biz İmam-hatipliler ve İmam-hatipli dostları şunu istiyoruz: Öncelikle genel
olarak din eğitimi, sonra da İmam-hatip okulları bir partinin, grubun, cemaatin
işi olmasın. Müslüman olan ve az-çok Müslümanca yaşamak isteyen bütün
insanımızın işi ve meselesi olsun, bu iki konuyu kimse siyasî istismar aracı
yapmasın, başka konularda, davalarda ve meselelerde ayrılanlar bu iki konuda
birleşsinler, bunları bir milli mesele olarak görsünler, partiler ve guruplar
arası uzlaşma ve işbirliği yollarını arasınlar, din eğitimini rayına oturtmaya
ve İmam-hatiplerin ve diğer meslek liselerinin orta kısımlarını -diğer
meslekçilerin de yararlanacağı, zorunlu eğitimin üç yıllık ikinci kademesi
şeklinde- açmaya muvaffak olurlarsa bunun maddî ve manevî rantı, ecri ve şerefi
hepsine ait olsun.
Lütfen bu sese kulak verilsin!
BİR HALI DA
BİZİM MESCİDDEN ALMIŞLARDI
(Açık Dilekçe)
"Keskin'de camiden halılar alınmış ve sahneye serilerek üzerinde bir bayan
sanatçı şarkı söylemiş" haberini TV'den izleyince zihnimde bir hatıra canlandı;
kıssadan hisse, hisseden de iyi bir sonuç çıkar umuduyla onu bir anlatayım
dedim. 1960 ihtilali yapıldığında İstanbul-Fındıklı'da, bir ilkokulun çatı
katına taşınan Yüksek İslâm Enstitüsünün ikinci yılını yaşıyorduk. Milletin
oyuyla iktidara gelemiyen Halk Partisi ihtilal sayesinde iktidara gelmiş gibi
oldu, din karşıtı çevreler harekete geçti, Köy Enstitülerinin ihyasından
İmam-hatiplerin ve Yüksek İslâm Enstitüsünün kapatılmasına kadar birçok talep
onlardan askerlere intikal etti; onlar fikir veriyor, askerler de icra
ediyorlardı. Belki olay çıkartarak Enstitüyü kapattırmaya zemin hazırlamak için,
belki de başka maksatla Enstitü'nün müdür yardımcısı, bir odadan ibaret olan
mescidimizin, havları tamamen dökülmüş eski halısını gece oradan aldırmış ve
yeni yaptırdığı Atatürk köşesine serdirtmişti. (Bu muavin, Halk Partisi ileri
gelenlerinden birinin yakını idi ve kendisi de ilahiyatçı değildi.) Biz yatılı
okuyorduk, sabah namazı için mescide gidince halının olmadığını gördük, biraz
sonra da nerede olduğunu öğrendik. Tabiî bir infial hasıl oldu, birçok eylem
teklif ve teşebbüsü ortaya çıktı, sonunda "bu bir oyun olabilir, oyuna
gelmeyelim, ekmeklerine yağ sürmeyelim, işi başka yönlere çekerler, amacından
saptırırlar, haklı iken haksız hale geliriz, sabredelim, zamanını bekleyelim,
halıya da bir çare bulunur" fikri galip geldi. Belki bir gün bile geçmeden
varlıklı bir mü'min tarafından hemen yeni bir halı gönderildi, mescidimiz
yeniden şenlendi ve eskisinden daha güzel oldu.
Kıssadan hisse deyince de aklıma -oradan hiç çıkmayan- İmam-hatiplerin ortası
geldi. Bir şeyleri bahane edip onu elimizden aldılar, fakat eski halının yerine
gelen yeni halı gibi daha canlı, düzgün ve daha amacına uygun olarak yenileri
gelecektir. Onu isteyenler "bir avuç gösterici" diye küçümsenen küçük gruplardan
ibaret değildir, bunun böyle -bizim iddia ettiğimiz gibi- olduğunu ilk seçimde
veya yapılacak dürüst bir araştırmada herkes görecektir. Ama seçimi beklemeden,
kimse zarar görmeden, millet ikiye bölünmeden, onların bir kısmı devlete ve
yöneticilere küsmeden bu yanlışı düzeltmek hem mümkün, hem de çok kolaydır.
Bunun için şu açık dilekçemin işleme konması ve sonuçlandırılması yeterlidir:
İlgili Makamlara
Bir öğrenci velisi olarak bizleri yanlış anladığınız için çok üzülüyoruz.
İmam-hatiplerin orta kısımlarının kapatılmasına razı olmayan bizler, zorunlu
eğitimin sekiz yıla çıkmasına karşı değiliz, tam aksine -bu eğitimin içeriği
millî ve kalitesi yüksek olması şartıyla- onu cân u gönülden istiyor ve
destekliyoruz. Bunun yanında bir isteğimiz daha var; hem İmam-hatiplerin orta
kısımlarının yerini tutacak okulların bulunması, hem de diğer meslek liselerine
uygun yönlendirme yapılabilmesi için sekiz yıllık temel eğitimin son üç yılının,
isteyenler için mevcut meslek liselerinin bünyesinde açılacak "ikinci kademe
temel eğitim okullarında" verilmesi imkânını, sekiz yıllığın bu imkâna göre
tâdilini diliyoruz. Bu dileğimiz kabul edilirse zorunlu temel eğitim yine sekiz
yıl olacak, kalite yine olumsuz etkilenmeyecektir. Yalnızca sekiz yılın son üç
yılında velilerin ve öğrencilerin isteğine bağlı olarak eğitimin mekânı, ortamı
ve kısmen programı değişecek, eğitimde baskı ve kalıplama yerine biraz daha
özgürlük ve demokrasi gelecektir.
Gereğini arzederim.
İmza (Milyonlarca veliden bir veli)
Tepeden aşağılara doğru birçok önemli kişi bize, istemediğimiz ve yapmadığımız
şeyleri nisbet ederek her gün yeni şovlar sergileme yerine milletin bu
dilekçesine kulak assalar ortada problem kalmayacaktır.
ON EMİR YERİNE
Müslümanlar!
1. İmam-hatip liselerinin orta kısımları kapandı ve örgün eğitim kurumları
(okullar) içinde din eğitimine yer verilmedi diye üzülmeyin; üzücü gözüken
birçok olayın arkasında yatan hayırlı sonuçlar olabilir.
2. Yanlış hesap Bağdat'tan döner; sekiz yıllık zorunlu eğitim -içi iyi
doldurulur, kaliteye öncelik verilirse- iyi olabilir, ancak bunun kesintisiz
olması yanlıştır, değiştirmek ve düzeltmek için devamlı ve meşru gayretler
gösterin.
3. Hakkınızı koruyun ve arayın, saldırmayın, ama pasif de olmayın; İslâm'ın
talimatı "vurana öteki yanağını da çevir" değil, "saldırana aynı ölçüde cevap
ver" şeklindedir. Hakkı korumak ve aramak için yerli mevzuatın tükendiği yerde
insan hakları kurum ve kuralları, tabiî hukuk, evrensel adalet ve hakkaniyet
vardır.
4. Anadolu'yu dolaşırken bir daha gördüğüm, ümidimi artıran ve heyacanımı
kamçılayan "kayıtsız din eğitimine" devam edin. (Anadolu'yu dolaşırken küçük,
büyük yerleşim birimlerinde, camilerin bulunduğu mahallerde, başlarında takke
oğlan çocukları ile başlarında tülbent kız çocuklarının, ellerinde cüzler ve
Mushaflarla camilere dolup taştıklarını, camilerin balyapan arılara mahsus
kovanlara döndüğünü gördüm. Esnafın dükkanlarında, çıraklarına Kur'ân ve din
dersi aldırdıklarını gördüm...)
5. Sekiz yıllık temel eğitimde ve ortaöğretimde milyonlarca çocuğumuz var.
Bunların hepsi bizim çocuklarımız; iyi yetişmeleri, değerlerimize sahip
olmaları, kötü ahlâk ve alışkanlıklardan korunmaları için yardımcı olun. Bu
yardımın en iyi şekillerinden biri de anaokullarından üniversiteye kadar "özel
öğretim kurumları" açmaktır; birleşin ve açın.
6. Kime dost, kime düşman, kiminle kardeş, kime yabancı, kime soğuk, kime
sıcak... olacağımız ana kaynaklarımızda bildirilmiştir. Dar, hissî, tarafgir,
subjektif ölçüleri bırakın; bu genel ölçüler içinde kardeşlik sınırlarını
alabildiğine genişletin, tefrikaya meydan vermeyin.
7. Belli grupları, hizmet programlarına bağlı cemaatleri değil, bütün
Müslümanları ilgilendiren konularda işbirliği yapın.
8. Kendini "hâkim kimlik unsuru" olarak "Müslümanım" diye tanıtan ve Müslümanca
yaşamayı amaç edinmiş bulunan bütün fert ve gruplar olarak -maddî ve manevî
alanlarda- dayanışma içinde olun; "uzayan kol bizdendir", "menfaat öncelikle
bizimkinin olsun" anlayış ve şuuru içinde hareket edin.
9. Dünyada ve ülkelerde tek inanç, tek dünya görüşü, tek hayat tarzı hiçbir
zaman gerçekleşemez. İnsanlar bu dünyayı ve ülkeleri ötekilerle paylaşarak
yaşayacaklardır. Bunun meşru ve zararsız (en az zararlı) yollarını bulun ve
"kendinizi bozmadan, kötü örneğe göre değiştirmeden" başkalarıyla beraber
yaşamaya alışın.
10. Size dayatılan tek tip insan ve bu insanlardan oluşan toplum anlayışına
karşı direnin; en azından hür ve demokrat dünya standartlarından yararlanarak
kendi bildiğiniz ve inandığınız gibi yaşama alanlarını genişletmeye çalışın
(başkaları da kendi inançlarına göre yaşasınlar ve farklılığa tahammül etmeye,
farklılık içinde beraberliği yakalamaya çalışsın ve alışsınlar).
BURUK YIL(LIK)
Bu yıl, İmam-hatiplilerin, İlahiyatlıların, hatta bütün hassas Müslümanların
hayat tarihlerine "buruk yıl" olarak geçecektir; çünkü iki Şubat arasında çok
büyük değerlerimizi ve değerlilerimizi kaybettik; İmam-hatip Liselerimizin orta
kısımları kapatıldı, onaltı yaşına girmeden çocuklarımızın camilerde ve Kur'ân
kurslarında Kur'ân ve din dersleri ile din eğitimi almaları yasaklandı, başını
örterek okumak isteyen kızlarımıza "ya başını aç, yahut da okuma, okulu terket"
çağrısında bulunuldu, Müslümanlara belli bir hayat tarzı dayatıldı...
Sizler bu buruk yılın yıllığında resimlerinizi ve kısa hayat hikayelerinizi
bırakarak Fakülteden ayrılacak, ülkenin dört bucağına dağılacaksınız. Kiminiz
aile içinde ve işinde çalışacak, kiminiz de memur olmayı isteyecek ve olduğunuz
takdirde bunu yapacaksınız. Eğer bütün ömrünüzü şahsî işinizde ve resmi
memuriyet görevinizin dar çerçevesinde geçirirseniz/geçirirsek daha nice
değerlerimizi ve değerlilerimizi kaybetmemiz mukadderdir. Bunlara sahip
çıkacaksanız her şeyden önce "Allah'ın memurları" olduğunuzu unutmayacak, her
âmirden önce O Büyük Âmirin emirlerini yerine getireceksiniz. O Büyük Âmir bize,
dünyaya niçin geldiğimizi, burada asıl işimizin ne olduğunu açıklamış ve
öğretmiştir. Buna göre bütün maddî ve dünyevî imkânlar O'na kulluk için
kullanıldıklarında bir mâna ve değer ifade ederler.
Sizler İslâm'ı yaşamak ve yaşatmaya çalışmak için ille de bir başka merciden
emir mi bekleyeceksiniz? Diyanet, Milli Eğitim veya cemaat lideri emretmedikçe,
size bir kadro ve maaş bağlamadıkça Büyük Âmir'in emirlerini ihmal mi
edeceksiniz? Eğer böyle yapacaksanız olup bitenlerin suçunu, vebalini yalnızca
kendinizde arayın, kendimizde arayalım.
Şartlarımız, statümüz, durumumuz ne olursa olsun birinci işimiz İslâm'ı yaşamak,
başkalarına öğretmek ve onların da bu aziz dini yaşamalarına yardımcı olmaktır,
olmalıdır. Biz bu emri, bu görevi En Büyük Âmirden almış bulunuyoruz. Bir
hadiste "Kıyamet kopmaya başlasa, elinizde de bir fidan bulunsa onu toprağa
dikin" buyuruluyor. Bu cümleyi din eğitimi ve öğretimi faaliyetine/görevimize
uygulayacak olursak şu sonuca ulaşırız: Elinizde bir dakikalık imkân ve fırsat
bulunduğunda insanların zihin ve gönüllerine İslâm'ı ekip dikmeye çalışın, onu
yaşamaya ve yaşatmaya gayret edin. Amel defterinizde en azından "on insana
Kur'ân okumayı ve İslâm'ı öğretti, onlara ibadet eğitimi verdi" kaydı bulunsun.
Bu, kayıt defterimize geçtiği anda bütün yıllarımız -buruk değil- saadet yılları
olmaya namzettir; haydi iş başına!
Not: Bu yazı, M. Ü. İlahiyat Fakültesi 1998 mezunlarının yıllığı için kaleme
alınmıştır.
DEVLET VE EĞİTİM
Yüce Yaratıcı en değerli eseri olan insanı başıboş, kendi haline bırakmamış,
melekler ve eşya gibi "programlandıkları şekilde" işlemelerini de murad etmemiş,
insana mahsus program içinde ona bir serbest davranış alanı ve tercih hakkı
vermiş, bu alanda da kendini zayi edecek hatalara düşmesin diye yardımcı
olmuştur. Bu ilâhî yardımın adı dindir. Bin yıldan fazla bir zamandan beri bizim
kavmimizin de dini olan İslâm mensuplarına, iki cihanda mutluluk getirecek bazı
tekliflerde bulunmuş, vazifeler vermiştir. Bu vazifelerin başında İslâm'ı
korumak, ictihada açık sahalarda onu geliştirmek ve yaymak vardır. İslâm'ı
koruma ve yaymanın en önemli aracı eğitim ve öğretimdir. Eğitim ve öğretim
faaliyeti ile din, ona yeni katılanlara (çocuklara ve yeni Müslüman olanlara)
öğretilir, öğrenilen İslâm'ın fert ve toplum hayatına geçmesi, hayat biçimi
olması sağlanır. İslâm'a göre herşey insan için, insan da Allah'a kulluk
içindir. Bu bağlantı içinde düşünüldüğünde anlaşılacaktır ki, bilim ve
teknolojinin eserleri, servet ve diğer maddî imkânlar, Allah kulu insanın dünya
hayatını kolaylaştırmaya yönelik araçlardan ibarettir. Amaç ile aracı birbirine
karıştıran, Allah'ı unutup kendine, servete ve dünyaya tapar hale gelmiş bulunan
insanlığın karışan kafasını düzeltmek, bozulan dengeleri yerine oturtmak için
insanlığın, ilâhî irşadın ışığında oluşturulmuş yeni bir modele ihtiyacı vardır.
Bir yandan İslâm'ın mensuplarından istediğini vermek, diğer yandan insanlığın
muhtaç olduğu hayat modelini oluşturabilmek için eğitim ve öğretim -diğer
araçların başında olarak- devreye sokulmalı, ona değeri ve yeri kadar önem
verilmelidir. Eğitim ve öğretim faaliyetlerini bu yüce amacı gerçekleştirecek
şekilde (kemiyet ve keyfiyette) yürütmek Müslümanlardan talep edilmiş, her ferde
lazım olanı her Müslümana farz (aynî farz), topluma gerekli olanı da topluma
farz (kifâî farz) kılınmıştır.
Eğer Müslümanların yaşadığı bir ülkede devlet, halkı ile işbirliği yaparak bu
farzı yerine getirme yoluna girerse, devlet ile Müslümanlar arasında bu bakımdan
bir mesele yok demektir. Bu takdirde yapılacak şey, her kesimin (kamu ve özel
kesimlerin) işbirliği ruhu içinde kendine düşeni yapması ve bu ibadet faaliyetin
yürütülmesidir. Devlet eğitim ve öğretim faaliyetlerini tekeline alır ve
zikredilen farzı ihmal ederek başka bir istikamete yönelirse bu takdirde
Müslümanlar ile devlet arasında, eğitim ve öğretim faaliyeti bakımından bir
anlaşmazlık ve uyuşmazlık var demektir. Gerçi demokrasilerde halkın iradesi ile
devletin iradesini ayrı ve farklı düşünmek eşyanın tabiatına aykırıdır. Fakat
gelin görün ki vakıa budur, en azından bazı demokrasilerde halka rağmen halkın
idaresi geçerlidir. Bir ülkede İslâm'a da, demokrasiye de aykırı bir
eğitim-öğretim sistemi (veya amaç ve programı) dayatılırsa farklı inanç ve ülkü
gurupları, kendi eğitim ve öğretim kurumlarını oluşturarak amaçlarına
ulaşabilmek için ellerinden geleni yapar, hileli veya açık olarak buna da
ulaşırlar. Bu sonuç ise birlik ve beraberlik (eğitimin amaçlarından biri olan
sosyalleştirme) bakımından sonuçların en kötüsü olur. Müslümanlar bu sonuca
götürecek olan özelleştirme ve sivilleştirmeye karşı olmalı, bir yandan İslâm'a,
diğer yandan demokrasinin evrensel ilkelerine -ki bunlar tabiî ve fıtrî insan
haklarından ibaret olup tamamı İslâm'da mevcuttur- uygun bir eğitim-öğretim
yapılanmasını devlete kabul ettirmeli, sonra bu yapı içinde onunla işbirliği
yaparak amaca doğru yürümek için olanca çabasını sarfetmelidirler.
İSLÂM'IN DOĞRU
ÖĞRENİLMESİ
1. "Türkiye'de ve dünyada çok farklı İslâm anlayışları vardır" cümlesini/kaziyyesini
kabul veya reddetmeden önce biraz açmak gerekiyor. İslâm ile ilgili anlayış ya
İslâm çerçevesinde içinde kalır, "hatalı veya isabetli, hak veya sapmış" diyerek
İslâm çerçevesi içinde yer verilebilir, yahut da verilemez, yani İslâm'ın dışına
taşar, gayr-i İslâm (küfür) olarak değerlendirilir. Bu ikincisini "İslâm
anlayışlarından biri" olarak ele almak doğru değildir. Ancak gayr-i İslâm
(küfür) sayılacak anlayışın belirlenmesinde en sağlam ve ihtiyatlı ölçütlerin
kullanılması ve ezcümle İslâm âlimleri ve mezheblerinin ittifak ettikleri küfür
ölçütünün esas alınması gerekir.
İslâm çerçevesi içinde kalan, İslâm sayılan anlayışları da ikiye ayırmak
gerekiyor: Ortayol (sünnî) İslâm anlayışına, önemli ölçüde (ittifakla sünniliğin
dışına çıkaracak ölçüde) ters düşmeyen anlayışlar ile ters düşen anlayışlar.
İşte bu iki anlayışın ikisi de İslâmîdir ve aralarındaki fark da "çok"tur,
önemlidir.
İslâm dünyasında ortaya çıkan farklı İslâm anlayışları bu çağa mahsus değildir.
Önemli farklılıklar, asırlar boyu Müslüman fert ve gruplar arasında mevcut
olmuş, âlimler bu farklı anlayışları İslâm'a ve sahih (orta, sünnî) İslâm'a
nisbetleri /uyumları bakımından incelemiş ve değerlendirmişlerdir
İslâmî öğretim kavramı (eğitim kısmen ayrı bir konudur) hem öğretilenin sahih
İslâm olmasını, hem de öğretme usûlünün İslâm'a ve İslâmî geleneğe -ruh ve amaç
bakımlarından- uygun bulunmasını ihtiva etmektedir. Meseleye bu açılardan
bakıldığında dün olduğu gibi bugün de "İslâm'ı doğru öğrenmek ve anlamak", bunun
kaynaklarını ve usûlünü belirlemek gibi bir meselemizin bulunduğunu kabul etmek
gerekir.
2. İhtilafın (farklı İslâm anlayışlarının) sebeplerini iki temel sebebe ircâ
etmek mümkündür: a) İnsanın fıtratından ve dinin kaynaklarının tabiatından
(özelliğinden) gelen sebepler; b)Bu fıtrat ve tabiatı olumsuz etkileyen yabancı
müdahalesinden (yabancı bilgi, eğitim, kültür karışımından) kaynaklanan
sebepler.
İnsan anlayış ve kavrayış bakımından tek tip değildir. Hem zekâları, mizaç ve
kişilikleri, hem de çevrelerinin farklılığı sebebiyle Müslümanların aynı metni
farklı anlamaları, aynı örneğe farklı kıyaslamalar yapmaları, aynı hükümleri
farklı maksatlara bağlamaları... mümkündür.
İslâmî zihniyete, İslâm'ın temel hüküm ve değerlerine ters düşen, bunlardan
önemli ölçüde farklı bulunan zihniyet, hüküm ve değerler ile (yabancı
kültürlerle) temas sağlıksız olduğu takdirde Müslüman bundan etkilenir, zihni ve
vicdanı kirlenir, virüs kapar. Böyle bir zihniyet ve önkabuller ile İslâm'ı
anlamaya yönelen Müslümanın doğru anlama ve değerlendirme kapasitesi önemli
ölçüde zaafa uğramış, şartlanmış demektir ve bunun sonucu olarak yanlıştan sapık
olana veya küfür sayılana kadar farklı anlayışlar ortaya çıkabilir.
3. İslâm'ı doğru anlamak ve öğrenmek için izlenmesi gereken yol konusunda
şunları söylemek mümkündür:
a) İslâm'ın kesin hükümleri ve doğruları ile beşerî olan veya ötekine ait
bulunan kesin bilgi ve hükümleri doğru tesbit etmek, farklı kategorileri
birbirine karıştırmamak, elmalar ile armutları toplamaya kalkışmamak (Bu doğru
yapılamazsa hem İslâm'a nisbet edilen bilgi ve hükümlerin kesin olmayanları
diğerleri ile, hem de beşerî bilgi ve hükümlerin kesin olanları kesin
olmayanları ile karıştırılır, farklı kategoriler birbirine karışır, yanlış
sonuçlara, gereksiz tartışmalara yol açılır).
b) İslâm'ın kesin, değişmez, dinin özü ile ilgili bilgi ve hükümleri ile böyle
olmayanları doğru, sağlam ölçütler ile ayırdıktan sonra birinciler çerçevesinde
oluşmuş bir akıl, düşünce sistemi ve usûl oluşturmak; bir mânada fürûdan (vahyin
kesin verilerinden) hareket ederek usûle ulaşmak ve boşlukları bu usûl ile
doldurmak, ötekini bu usûl ile değerlendirmek (Bunun tersini yapmak, önce
virüslü bilgiler, önkabuller, ötekine ait zihniyet unsurları ile bir usul, bir
ölçüt oluşturup vahyi bununla anlamaya ve değerlendirmeye kalkışmak yanlıştır ve
bu usulün varacağı nokta en azından sahih olmayan bir İslâm anlayışı olacaktır).
c) Zaman içinde insanın fıtratında değişme olmadığı gibi ilişkilerinde de aynı
kalan hususlar çoktur. İşte bu eşit yapı ve şartlara dayalı/bağlı anlayışlar her
zaman çağdaştır ve çağa ışık tutacak vasıftadır. Müslüman geleneğinde bugün
aynen benimsenecek veya ölçü alınacak çok zengin bir bilgi, değerlendirme ve
anlayış hazinesi vardır. İslâm'ı doğru anlamak ve öğrenmek isteyenlerin, bizzat
Allah'ın Resûlü tarafından yetiştirilmiş ve anlayışları da kontrol ve tasdikten
geçmiş sahâbe neslinden başlayarak birbirini etkileyen Müslüman nesillerden
faydalanmayı ihmal etmeleri, bu hazineyi yok saymaları, işe her asırda
yeniden/sıfırdan başlamaları mümkün, doğru ve akıl kârı değildir. Özellikle
İslâm'ın inanç, ibadet ve ahlâk esaslarını öğrenirken, anlarken gelenekten büyük
ölçüde istifade edilecektir. Bu konularda mahiyet farkı sayılacak kadar farklı
anlayışlar ve değerlendirmeler yapılamaz, yapılırsa hataya düşülmüş olur.
Sosyal, siyasî, ekonomik, kültürel... şartların değişmesi ile kısmen değişmeye
açık bulunan hükümler ve ilişkiler alanına gelindiğinde burada her çağın farklı
hüküm ve değerlendirmelere gitmesi mümkündür. Bunu ehli olanlar, temel
itibariyle klasik usûle dayanarak yaptıkları takdirde farklı anlayışlarını,
"farklı İslâm anlayışları" veya "farklı Müslümanlıklar" olarak değerlendirmek
doğru olmaz, bunların hepsi birden tek İslâm'dır, ümmet için rahmet olan
zenginliklerdir.
d) İslâm'ı doğru anlama ve öğrenmenin tabiî ve kâmil yolu, her bir Müslümanın,
İslâm'ın temel kaynaklarını (Kur'ân-ı Kerim'i ve hadisleri) anlayacak kadar bir
bilgi altyapısı oluşturması ve bilgisini, anlayışını doğrudan bu kaynaklara
dayandırmasıdır. Anlama ve öğrenmede metod bu (ictihad) olunca da başka
ictihadlara bakmak, onlardan yararlanmak yasak değildir. Eğer bir Müslüman henüz
bu ehliyeti elde edememiş ise bu takdirde yapacağı şey "bir bilene sormak"tır.
Bu bir bilen "bir" değildir, birçoktur; birçoğuna sormak, verilen bilginin,
açıklanan hükmün delilini de öğrenmek, bilir diye kendisine sorulan
kişinin/âlimin, aynı zamanda ilmi ile âmil olup olmadığını (ahlâkını, İslâmî
şahsiyetini) de göz önüne almak gerekir. Âlimin yazdıklarını okumak da ona
sormak gibidir.
4. Ana kaynaklara başvurma imkânı olmayan Müslümanlara, İslâm'ı doğru öğrenmede
yardımcı olabilecek beş kitabın adını yazmak gerekirse şunlar olabilir:
a) Gerekli açıklamaları bulunan bir Kur'ân-ı Kerim meali.
b) İslâm'ın inanç, ibadet ve diğer konularını ihtiva eden bir sahih hadis
mecmuası (kitabı); bunun da kısa ve yeterince açıklamalı olması tercih
edilmelidir.
c) M. Hamidullah'ın İslâm Peygamberi isimli kitabı veya Şiblî ve Nedvî'nin Asr-ı
Saadet'i.
d) Mezhebi olabilen, fakat mezheb taassubu olmayan bir âlimin yazdığı bir Fıkıh
Usûlü kitabı. A. Zeydânî'ın el-Veciz'inin veya Z. Şa'ban'ın Usûl'ünün
tercümeleri olabilir.
e) İslâm'ı bir bütün halinde sahih olarak anlatan bir İlmihal kitabı: Ni'met-i
İslâm, İslâm'a Giriş, Fıkhu's-sünne tercümesi ve Maturîdî Akaidi, Prof. Algül ve
arkadaşlarının yazdıkları kaynak kitap ve bizim -heyet olarak- Türkiye Diyanet
Vakfı için hazırladığımız ilmihal kullanılabilir.
Salı sohbetleri
İslâm'ın yönetim
anlayışı erdemli toplumu öngörür
İslâm'ın belirli bir yönetim modeli öngörmediğini biliyoruz. Peki, toplum
yönetiminde uyulması gereken Kur'ân ve Sünnet kaynaklı birtakım temel ilkeler
var mı ?
Toplum yönetiminde uyulması gereken Kur'ân ve Sünnet kaynaklı birtakım ilkeler
var. Allah-u Teâla kâinatın ve bu meyanda bir çok özelliklerle donatılmış
insanın hâlikı, yaratıcısıdır. Allah'ın bir ismi de hakîmdir. Birçok âyetin
birbirini teyid eden ifadesine göre, o, insanı başıboş bırakmamış ve
yarattıklarını da anlamsız, mânasız, hikmetsiz yaratmamıştır. Fert ve toplum
olarak insan bir amaç için, bir hikmetle yaratıldığına göre, boş bırakılmadığına
göre bu hikmet Allah'ın yaratış gayesi, ya Allah'ın hiçbir müdahalesi, yol
göstermesi olmadan, yardımı olmadan insanın kendi aklıyla, iradesiyle, gücüyle
bilgisiyle başaracağı şeyler olmalıydı. Yani, bu gayeye insan kendi
kabiliyetleri ile yetişmeliydi. Yahut da Allah-u Teâla'nın ona bir yardımı
olmalıydı. Hangisi seçilmiş?
Kur'ân-ı Kerim'in açıkça söylediğine göre Allah-u Teâla ikinci yolu seçmiş.
İnsanı kendi halinde bırakmamış. Ona yardımda bulunmuş. Bu yardımı nasıl yapmış?
Kitap göndererek, peygamber göndererek yapmış ve bu yardımı onun zihnine,
kalbine zaman zaman doğruyu, murâdını, iradesini ilham ederek yapmış. İşte o
yardım çerçevesinde, yani Allah'ın insan kuluna dünya hayatını onun iradesine
uygun yaşayabilmesi, yaratılış amacını gerçekleştirilmesi için yaptığı yardımlar
içinde çok basit, gündelik hayatımızla ilgili olanları bile vardır. İlk bakışta
basit gibi gözüken bu kurallara yer verilir de, ümmetin hayatını, ümmet
bütününün hayatını ilgilendiren yönetimle ilgili birtakım ilkelere yer verilmez
mi? Bu sualin cevabı zaten içinde mevcut. Kur'ân-ı Kerim yeri geldikçe yönetim
ilkelerine de işaret etmiştir. Bu ilkeleri ben "Din ve Devlet" adını taşıyan bir
dersimde ele almış ve şunları tespit etmiştim: Tevhid, itaat, hilafet, ulü'l-emr,
bey'at, şûra, emr bi'l-ma'ruf, nehy ani'l-münker, velayet, emanet, ehliyet,
mülk, hüküm, ümmet ve ümmet ile alâkalı ictimaî yükümlülükler.
Demokrasi kavramına Müslümanların yaklaşımı nasıl olmalı? Demokrasinin İslâm'a
aykırı olduğu ya da İslâm'ın demokrasiye aykırı olduğu şeklindeki görüşleri siz
nasıl değerlendiriyorsunuz ?
Müslümanların yaklaşımından önce demokrasi ile İslâm arasındaki münasebete temas
edelim: Demokrasi, hem kelime, hem kavram, hem de uygulama olarak bizim kültür
ve medeniyetimizin dışında doğmuş ve gelişmiştir. İnsanın insana benzeyen
tarafları vardır, ama bir kültür ve medeniyetin baş aktörü olan insanın, diğer
insanlardan farklılıkları vardır. Aynı ihtiyaçlar ve benzerlikler farklı kültür
ve medeniyetlerin doğmasına engel teşkil etmemiştir. Aynı ihtiyaçlar bir kültür
ve medeniyette bir şekilde, diğer bir kültür ve medeniyette başka bir şekliyle
karşılanmış ve tezahür etmiştir. Meseleye bu açıdan baktığımızda, demokrasi bir
yönetim biçimidir, bunun temel bir felsefesi ve işleyiş biçimi vardır.
Demokrasinin temel felsefesi, insanın Tanrı'dan, Allah'tan bağımsızlığına
dayanır. Birey özgür olmalıdır. Bireyin kendi irade ve aklının üstünde ona bilgi
ve irade dayatan bir başka otorite olmamalıdır. Başka bir biçimde söylemek
gerekirse, demokrasinin temelinde fert ve onlardan oluşan insan topluluğunun
hiçbir kayda, sınıra tâbi olmayan iradesi esastır. Halkın, milletin iradesinin
üstünde olan ya da onu yönlendiren bir başka irade sözkonusu değildir. İslâmî
yönetim, demokrasiden, aristokrasiden, oligarşiden farklıdır. Totaliter ve
monarşik yönetimlerden, sistemlerden farklıdır, teokrasiden farklıdır. Aykırılık
sözkonusu ise ve demokrasi ile İslâm arasında bir mukayese yürütüyorsak, o zaman
demokrasinin felsefesi açısından bir aykırılıktan söz edebiliriz. Çünkü İslâm'a
göre ferdin ve fertlerden oluşan toplumun iradesinin üstünde Allah'ın iradesi
vardır. Demokrasinin mekanizmasına gelince... Halk iradesi üzerinde irade yok, o
halde, mesela yönetimde de halkın iradesi geçerli olacak. Yani demokrasilerde
halk doğrudan doğruya bir yere toplanıp karar alarak yönetim yapamayacaksa
temsilcilerini seçer, temsilcileri de bir kısım demokrasi çeşitlerinde devlet
başkanını seçer ve belirledikleri bir anayasaya göre yönetimin kanunlaştırma,
yürütme, yargı, denetim gibi önemli unsurlarını kararlara bağlarlar ve
kurumlaştırırlar ve demokrasinin bir şekilde işleyişini sağlarlar. Müslümanlar
da temsilcilerini seçebilirler, temsilcileri bir araya gelip Müslümanlar adına
devlet başkanını seçebilir. Devlet başkanı birinci maddede sıraladığım yönetim
ilkeleri çerçevesinde devleti yönetir. O ilkeler çerçevesinde yasama yapılır. O
ilkeler çerçevesinde yürütme, yargı ve denetim ve ilâhiri.. oluşturulur ve
yürütülür. Burada mekanizma açısından, teknik açıdan baktığınızda bazı
benzerlikler bulursunuz. Ama beşerî olan, Allah'ın müdahalesini kabul etmeyen,
laik olan demokrasilerle İslâmî yönetim arasında önemli farkları da bulmamız ve
görmemiz gerekir.
Resulullah'ın ilâhî vahye memur edildiği Mekke toplumunda -modern anlamda bir
devlet organizasyonu olmamakla birlikte- Yunan site devletlerinin benzeri bir
'demokratik' yapılanma olduğu söylenebilir. Peygamber Efendimiz'in buradaki
politik sisteme karşı bir itirazı olup olmadığı hakkında bilgi verebilir
misiniz?
Bir kere, Cahiliyye devri Mekke toplumundaki organizasyonun Yunan site devleti
organizasyonuna kısmen benzediğini, tamamen benzemediğini ifade etmek istiyorum.
Bu açıdan da Mekke toplumundaki siyasî sistematik yapının demokratik olduğunu
söylemekte güçlük çekiyorum. Ama bu bizi çok fazla ilgilendirmiyor bu noktada.
Peygamber Efendimiz'in bu politik sisteme karşı itirazı olup olmadığı konusu
bizi burada daha çok ilgilendiriyor. Benim anladığım ve tespit ettiğim kadarıyla
Peygamber Efendimiz'in bu politik sisteme elbette itirazı vardır. Fakat
Peygamber Efendimiz bu politik sisteme itirazının temelini teşkil eden tevhid
inancını ve tevhid esaslarını oturtmaya öncelik vermiştir. Tevhid yerleştikçe o
tevhidin içinden çıkacak olan, o tevhidin meyvası olan siyasî sistem de uç
vermeye başlayacaktır. Ve o uç veren siyasî sistem ile Mekke'deki siyasî yapı
arasındaki farklılıklar ortaya çıkacaktır. Nitekim, Peygamber Efendimiz'e Mekke
yöneticileri bir aracı göndererek, tevhid davasından vazgeçmesi şartıyla,
istiyorsa kendisini en zeki, en güzel ve asil eşlere sahip, yahut en üst,
otoriter, yetkili yönetici yapmayı teklif etmişlerdir. Peygamber Efendimiz o
aracıya şu cevabı vermiştir: "Güneşi sağ elime, ay'ı sol elime verseniz bu
teklifinizi yine kabul etmem. Yolumda yürürüm. Ya başarırım, ya ölürüm." Eğer
İslâm'ın bu yönetime bir itirazı yoksa; birincisi, yönetimde de Peygamber
Efendimiz'in tevhid davasına aykırı hareket ediliyor; ikincisi, neden
Peygamberimiz tevhid davasından vazgeçip bu yapının başına geçmeyi kabul
etmiyor? Bu sorunun bizce cevabı İslâmî yönetimle tevhid arasında, biri diğeri
olmadan olmaz bir ilişkinin, bir münasebetin var oluşudur.
Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden sonra burada oluşan İslâm toplumunda
Hulefâ-i Râşidîn döneminin sonuna kadar hüküm süren seçim (beyat) ve meşveret
usulüne dayalı yönetim modelinin bugünkü "Batı patentli" demokratik sistemle
benzeştiği ve ayrıştığı noktalar sizce nelerdir?
Bir sistematik mukayese, sanırım bir röportajda, bir sohbette ortaya konamayacak
kadar geniş zaman ve mekân ister. Burada meseleyi sadece seçim ve meşveret
usulüne dayalı yönetim açısından ele alalım: Demokrasilerde seçimin işleyişi,
seçim öncesi, seçimin gerekli kıldığı çok partili sistem ve seçim olduktan sonra
iktidarın oluşması, iktidarın meşverette takip ettiği yol ve iktidar-muhalefet
ilişkileri, bu söylediklerimin tamamı İslâmî yönetimde olanla çok önemli
farklara sahiptir. İslâm'da da hem temsilciler hem de devlet başkanı
kendiliğinden, doğuştan kendisine verilmiş birtakım kabiliyetlere yahut
selâhiyete dayanarak temsilci, devlet başkanı olamaz. Ümmetin onu seçmesi
gerekir. Fakat ümmet onu seçerken parası en çok olan, medyayı en iyi kullanan,
çevresi en güçlü olan, sermaye çevresi ile en iyi ilişkiyi kuran insanlar
seçilme imkânı bulamazlar. Çünkü ümmet bir fazilet toplumudur. Fazilet
toplumunun mânası ümmet içersindeki sosyal hiyerarşinin başka hiçbir şeye değil
münhasıran fazilete, İslâmî ifadeyle takvaya bağlı oluşudur. Diyelim ki,
demokrasi de bir fazilet rejimidir; diyelim ki, demokrasilerde de teorik olarak
en faziletli olanların işbaşına gelmesi amaçlanır. Ama İslâmî yönetimde olduğu
gibi toplumun fazilet toplumu olma bakımından taşıdığı kusurlar sebebiyle bu
amaca ulaşılamaz. O bakımdan demokrasi ile İslâmî yönetim biçimi arasında bir
benzerlik vardır. Böyle bir faraziyeyi ben yine kabul etmiyorum. Demokratik bir
toplumdaki fazilet anlayışıyla ümmetin fazilet anlayışı birbirinden farklıdır.
Demokratik toplumda ahlâk ve fazilet görecelidir. O toplum neye iyi ahlâk,
fazilet diyorsa, o iyi ahlâktır, fazilettir; neye iyi ahlâk değil diyorsa, kötü
diyorsa o da kötüdür. Bazıları ahlâk kurallarının ve faziletin evrensel olduğu
üzerinde dururlarsa da, orada sadece belirsiz kavramların evrensel olduğundan
sözedebiliriz. Fakat içeriğini doldurmaya, hele hele bu kavramları hayata
geçirmeye sıra geldiğinde ortaya çok önemli farkların çıktığını müşahede ederiz.
Bu farkları asgariye indirecek bir ölçüt bir mihenk bu sistemlerde mevcut
değildir. Ama İslâm'a geldiğimizde; İslâm temel kaynağında, hiçbir tereddüte
kapılmadan iyi ahlâk ve kötü ahlâkı ehliyetin şartlarında temyiz edebilir. Yine
seçim öncesi partiler arası mücadelede farklı ideolojilerin, yani ideoloji
farkına varan ihtilafın İslâm'da olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.
İslâm'da ideolojiye tekabül eden iman, din bütün partiler için ortaktır. Bütün
İslâmî gruplar için ortaktır, birisi İslâm'ı, biri de küfrü getirmek için ortaya
çıkamaz. Küfrü getirmeye dayalı partiler ile İslâm'ı getirmeye çalışan partiler
mücadele edemez. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Çünkü bir topluluğa İslâm
ümmeti veya İslâm toplumu diyebilmeniz için orada kâhir ekseriyetin ve hâkim
nüfusun Müslüman olması gerekir. Hem hakim nüfus Müslüman olacak, hem bir parti
çıkıp "Ben İslâm'ı değil, gayri İslâm'ı iktidara getirmek istiyorum" diyecek ve
bunun için propaganda yapacak, oy isteyecek... Bunun başarısızlığa uğrayacağı
daha başından bellidir.
Seçim olduktan sonra bey'at sözkonusudur. Bey'at sadece iktidara oy verenlerin
değil, bütün ümmetin yapacağı bir ameldir ve mânası ümmetin bütün fertlerinin
ümmetin bağlı bulunduğu üst sisteme riayet ettiği müddetçe iktidarı destekleme
yeminidir. Meşveret (danışma) konusu İslâmî yönetimin vazgeçilmez bir ilkesidir.
Fakat meşveretin şekli, bağlayıcılığı gibi konular ümmetin yine meşveretle
belirleyeceği nizamnâmelere bağlanır. Bu bakımdan da İslâmî yönetimdeki danışma
ve meşveret ile demokrasilerdeki danışma ve meşveret arasında önemli bir farkın
olduğunu söylemek gerekir.
İslâm
devletinin ne olmadığı bellidir
"Modern" bir kavram olarak yakın dönemde karşımıza çıkan İslâm devleti kavramı
"İslâmî" bir kavram sayılabilir mi?
Bu soruya cevap vermeden önce İslâmî kavram tabiri üzerinde durmamız gerekecek.
Kur'ân-ı Kerim insanlıkla başlamadığına göre, insanlığın Kur'ân'dan ve İslâm'dan
önce bir tarihi bulunduğuna göre, bu tarih içerisinde bir kültürün oluştuğu,
ilâhî veya gayri ilâhî dinlerin geldiğini ve bu dinler, bu kültür içerisinde
siyasî olanı da dahil olmak üzere bir takım sosyal kurumların oluştuğunu
hatırlamamız icabeder. İslâm'dan önce de insanların inançları, devletleri,
ticaretleri ve tabiri caizse uluslararası, sosyal topluluklar arası
münasebetleri vardı. Bütün bu münasebetlerle ilgili bir takım kelimeler ve
kavramlar da mevcuttu. İslâm yepyeni bir dil ve kimsenin tanımadığı yeni
kavramlarla gelmedi. O güne kadar mevcut olan uygulamaları, inançları ve
kavramları ele alıp ilâhî hikmete ve gayeye göre gerekli tadilatı yaparak ve
aynı zamanda kavramlar içinde de bu tadilatı yaparak yolunda yürüdü. Bu devlet
kelimesini karşılayan, o günkü siyaset anlayışı içinde devlet kavramını
karşılayan bir kavram vardı. O halde İslâm, hem devlet kelimesini hem de bu
kavrama ait bir tanımı getirmedi. Bunun üzerinde gerek Arap Yarımadası'nda
gerekse onun yakın çevresinde gerçekleşmiş olan devletlere atıfta bulundu ve bu
atıflarında ilâhî hikmet ve gayeye uygun olanlarını takdir, uygun olmayanlarını
kınadı. Böylece, Müslümanlara yeni bir devlet tanımı veya rejim getirmek yerine
insanlar için zaruri olan devlet kurumu ve bu devletin bir anlamda rotası
mahiyetinde olan rejimi ve rejimi oluşturan Anayasa sistemini getirip bunu madde
madde saymak yerine, herhangi bir zamanda oluşacak devletin içinde olması
gereken unsurları saymayı tercih etti.
Soruya bu girişten hareketle cevap vermek gerekirse, her topluluğun iman ve
kültür kurumunun şehri vardır, ailesi vardır. Bu mânada ev, şehir, aile
evrenseldir ve buradan bakıldığı zaman filan kültürün şehri, filan kültürün
ailesi demek gereksiz gibi görünür. Ama biz rahatlıkla, "Müslüman aile",
"Müslüman evi", "Müslüman şehri" tabirlerini kullanıyoruz. O halde İslâm
imanının ve bu imanın dokuduğu İslâm medeniyetinin ve kültürünün ortaya
çıkardığı bir şehir vardır; buna "İslâmî şehir" diyoruz. Ev vardır, buna "İslâmî
ev" diyoruz. Aile vardır, "İslâmî aile" diyoruz. Yine, aynı mahiyette olmak
üzere, "İslâm insanı"nın oluşturduğu ve İslâm'ın ilkeleri ve amaçları
doğrultusunda işlettiği devlete "İslâmî devlet" demek mümkündür. "İslâm
devleti", kelime olarak karşımıza yeni çıkmış olsa da, İslâm devleti kavramı
yeni çıkmış değildir, İslâm devletinin ne olduğu ne olmadığı bellidir. Rejimden,
anayasadan başlayarak uygulamaya kadar bir çok noktada kendini gösterir.
İslâmî değerlerin hâkim olduğu bir toplumda gayrımüslimlere tanınan haklar
arasında "kendi hukukunu seçme hakkı" da var mı?
İslâmî değerlerin egemen olduğu bir toplumda iki seçenek olduğu ortaya
çıkmaktadır. Bunlardan bir tanesi Müslümanların hukukuna tâbi olmak, diğeri de
kendi hukuklarına tâbi olmaktır. İslâm devleti kurulurken yahut Müslümanların
masanın bir kenarında ve özellikle dikdörtgen bir masanın yani hakimiyet
kürsüsünde yer aldıkları müzakerenin sonucunda müslimlerden ve gayrimüslimlerden
oluşan bir topluluk tesis edilirken yapılacak sözleşmeye bu madde de
koyulacaktır. Yani Müslümanlar muhakkak kendi hukuklarına tâbidirler. O halde
onların dinine inanmayanlar, onların değerlerini benimsemeyenlerin hukuku ne
olacaktır. Bunlara çözüm getiren madde, bu sözleşmede yerini alacaktır.
Gayrimüslimler Müslümanlara siz bizim hukukumuza tâbi olun derlerse,
Müslümanların İslâmî olmayan bir hukuka tâbi olmaları mümkün olmadığı için böyle
bir sözleşmeyi imzalamaları beklenemez. Sizin hukukunuz size, bizim hukukumuz
bize düşüncesi hâkimdir. Müslümanların buna biraz sonra açıklayacağım
kaynaklarla evet demesi lazım. Düşünün; ülkede bir tane hukuk olsun, bu hukuk
İslâmî hüküm ve değerlere ters düşmeyen bir hukuk olsun. İslâm'a tâbi olan ve
olmayan herkes bu hukuka tâbi olsun teklifidir. Müslümanların bu teklife sıcak
bakmaları tabiatıyla mümkündür. Medine site devleti tecrübesinde bu söylediğim
seçeneklerden şu seçeneğin tercih edildiği anlaşılmaktadır: Bu devlette teba
olan inanç gruplarının her biri kendi ihtilaflarını kendi hukuklarına göre
halledeceklerdir. Eğer gerek grup içinde gerekse gruplar arasında ihtilaf olup
kendi içinde çözümlenemezse, o zaman problem Allah'a ve Resulullah'a
götürülecektir. Problemin Allah'a ve Resulullah'a götürülmesi demek bu noktada
dinleri farklı da olsa bütün grupların İslâm hukukuna uymaları demektir.
Daha o günkü uygulamada bile gayrimüslimlere kendi hukuklarını seçme hakkı
verildiğinde bazı çözümsüzlükler ortaya çıkacağı ve bunun da toplum düzeni
devlet hayatını bozacağı düşünülmüş ve bazı noktalarda bazı çözümsüzlüklerin
ortaya çıkacağı ve bunun da devlet istikrarını bozacağını ve bazı noktalarda bu
seçmelere kısıtlama getirilmiştir. Yani mesela kendi hukuklarıyla çözemedikleri
konuları İslâm hukukunda aramaları, yahut özel hukukların dışında kalan ve bütün
hukukların tâbi olduğu müşterek hukuka devredilmelidir. Buradan hareketle
İslâm'ın diğer bağlayıcı hükümleri de gözönüne alındığında gayrımüslimlerin
hukuklarını seçme özgürlüklerinin mutlak olmadığını söylemek gerekir.
Medine Vesikası'nda temellendirilmek istenen toplum tasarımının günümüzde
geçerliği var mı sizce? Bir 'site devleti' çerçevesinde uygulanmış bulunan
çoğulcu toplum modelinin bugünün şartlarına uyarlanması nasıl mümkün olabilir?
İlk uygulamaya bakacak olursak, bu mevzuda pek çok örneğin olduğunu görürüz.
Bunlardan bir tanesi Medine Vesikası ile temellendirilen Medine site devleti
uygulamasının ilk aşamasıdır. İkinci örnek ise bu Vesika'ya bağlı olan
gruplardan, özellikle Yahudilerin hukuka riayet etmeleri, azınlığın anayasasına
uymamaları ve devlete hiyanet etmemeleri sonucunda gelen âyetler ve Peygamber
Efendimiz'in uygulaması ile oluşan zımmîlik sistemidir. Bu sistemde egemenlik
tam olarak İslâm'a aittir, ülkede bir tek hukuk geçerlidir, o da İslâm
hukukudur. Ancak gayrimüslimlerin inançları, kültürleri gereği hukukun bazı
maddeleri onlara göre düzenlenmiştir. Yani burada İslâm gayrimüslimlere din
dayatmadığı için, gayrimüslimlerin dinî inançlarına istinad eden bir hukukî
uygulamada onlara bazı hukukların tanınması ve İslâm'ın hazırladığı kanunlarda
bu hak ve hassasiyetlere uygun maddelerin düzenlenmesi sözkonusudur. O halde
önümüzde iki örnek vardır, bu iki örneğe bakarak herhangi bir asırda
Müslümanların Müslüman olmayanlarla beraber bir yurt, bir devlet içinde
yaşamaları mümkündür. Medine site devleti uygulaması, olabilir modellerin,
İslâm'ın çerçevesine sığabilir modellerin sadece birini ifade etmektedir. Medine
küçük bir site devleti; bu devletin halkını oluşturan Müslümanlar, müşrikler ve
Yahudiler bağlamında bu toplumunu düşmanları, ihtiyaçları, iç ve dış nizamın
gerekleri nazar-ı itibara alınarak yapılmış bir uygulama sözkonusudur. Bu
uygulamada da önemli ölçüde coğrafyaya ve tarihe bağlılık unsurları vardır. O
halde, başka tarih ve başka coğrafyalarda yine Müslümanların beraber bir
topluluk ve halk oluşturacakları bir devlet kurmaları sözkonusu olduğunda bu
coğrafyanın o stratejik şartlara göre en temel referans Kur'ân-ı Kerim ve
Sîrettir. Bunun yanında aklın, yorumun ve ihtiyaçların devreye sokulmasıyla bu
genel meşrûiyet çerçevesine giren bir modelin ortaya konması ve uygulanması
mümkündür. Nitekim Müslümanlar tarihleri boyunca tamamen Müslümanlardan oluşan
İslâm devleti kurmamış, öyle bir ümmet olarak tarihe geçmemiştir. Tam bunun
aksine, nerede bir devlet oluşturmuşlarsa orada mutlaka gayrimüslimler de
bulunmuştur. Bunlara baktığımızda bu sistemin çiğnenemez kuralları, bir hakim
sistemin izin verdiği farklıklar vardır. İşte hâkim sistemin izin verdiği
farklılıklar içerisinde bir çoğulculuktan sözedebiliyoruz. Bugünkü liberal,
demokrat sistemde olduğu gibi İslâm'da da ahlâk, kamu düzeni, yararı, halk
sağlığı gibi ilkelerden hareketle bazı kısıtlamalar sözkonusu olmuştur. Bunlar
dışında kendi kültürlerini, inançlarını yaşamalarına veya inanmasına izin
verilmiştir. İnanç veya inkârını yazmasına söylemesine izin verilmiştir,
örgütlenmesine izin verilmiştir.
İslâmî değerlerin hâkim olduğu bir toplum düzeninde -değişik inanç mensuplarının
olduğu gibi- İslâm'ın farklı yorumlarının da birarada barış içinde yaşatılması
mümkün mü? Çoğulculuğun sınırları buraya kadar uzatılabilir mi?
Bilindiği gibi İslâm tarihi içerisinde İslâm'ın bir tek yorumu olmamıştır.
Ümmetin yorumcularını iki ayrı gruba ayırmak gerekirse, ilgili kaynakların
tesmiyesiyle söyleyelim: Ehli Sünnet ve ehli bid'at diye iki gruba ayırabiliriz.
Sünnet ehli, İslâm ümmetinin tarih boyunca nüfusça da ekseriyetini teşkil
etmiştir. Ama Sünnet ehlinin de yorumu tek değildir. Buradaki yorum farkı,
grupları Sünnet ehli olmaktan çıkarmamakla beraber, önemsiz sayamayacağım kadar
mühim yorum farklılıkları vardır. Özellikle inançla ilgili yorum farklıları
içerisinde üç grup teşekkül etmiştir: Bunların üçü de ehli Sünnet bütünü
içerisindedir. Bunlar Selefiyye, Mâturîdiyye ve Eş'âriyye'dir. Bu üç grup
arasında belki yüzlerce meselede yorum ve anlayış farklılıkları mevcuttur. Ama
ehli Sünnet'i çerçeveleyen ilkelerde ittifak olduğu için bu üç grup ümmetin ehli
Sünnet ayağını teşkil etmiştir. Bunların karşısında Ehlu'l-bid'at, Fırka'tül-dalle,
yani sünnîlerin "sapık mezhepler" diye ifadelendirdikleri yorum ve uygulama
grupları vardır. İşte İslâm tarihi bu yorum gruplarının teşkil ettiği bir
ümmetin tarihidir. Bunun dışında ümmet, bu fırkalarıyla ve bunların gruplarıyla
yine de bir bütün teşkil ederek yaşamıştır. Klasik kaynaklarımızda şunu
görürsünüz: Bu fırkalar kendi inançlarını dile getirebilirler. Bu yorum, mezhep
ve fırkalarına göre inançlarını ifadelendirebilir, teşkilatlanabilirler. Bunun
tedrisatını yapabilirler. Bütün bu eylemlerine bir hoşgörüyle yaklaşılır. Yeter
ki silahlanıp kendi inançlarını diğer yorum ve anlayış gruplarına silahlı
eylemlerle dayatmasınlar. O halde devlete isyan ettiklerinde veya başka gruplara
kendi görüşlerini silah zoruyla dayattıkları takdirde müdahele edilir, buna
imkân ve izin verilmez.
Din, millet ve
şeriat aynı şeydir
Şeriat kavramı bazen "Allah'ın hükümleri", "İslâm'ın ta kendisi" olarak
tanımlanıyor. Bazen de "İslâm hukuku" (fıkıh) anlamında kulanılıyor. Fıkhî
hükümler temel olarak Kitap ve Sünnet'e dayanmakla birlikte, din bilginlerinin
yorumları, ictihadları, hatta toplumun örfü de bu kapsama girebiliyor.
Dolayısıyla bu iki tanım arasında önemli farklılıklar var. Siz hangi tanımı
doğru buluyorsunuz?
Şeriat kelimesinin farklı mânalarda kullanılması, hem Kur'ân-ı Kerim'den, hem de
ilmî, İslâmî gelenekten kaynaklanıyor. İlgili âyetlere ve Peygamber Efendimiz'in
açıklamalarına dayanarak İslâm âlimleri din, şeriat, millet terimlerini aynı
mânada da kullanmışlardır. Allahu Teâla'nın koyduğu bir düzen, bir nizam olması
bakımından "din"; bir topluluğu çerçevesi içinde toplamış olması bakımından
"millet"; ve insanların fert ve toplum olarak takip edecekleri yolu, hayat
tarzını göstermiş olması, bir yol ve yöntem çizmesi, oluşturması bakımından da
"şeriat" kelimeleri aynı mahiyeti farklı açılardan tanımlamak için
kullanılmıştır. Buradan bakarsanız din, millet ve şeriat aynı şeydir ve farklı
bakış açılarına göre aynı şeyin farklı isimlerle anılmasıdır diyebilirsiniz.
Kur'ân-ı Kerim'de Şûra sûresinin 13. âyetinde Allahu Teâla, Peygamber
Efendimiz'e vahyedilen, Hz. Nuh'a vahyedilen, Hz. İbrahim'e, Hz. Musa'ya, Hz.
İsa'ya vahyedilen, gönderilen, tavsiye edilen şeylerin aynı olduğunu; birine
vahyettiğini diğerine de vahyettiğini ifade buyuruyor. O halde, burada "Şerea",
size şeriat kıldı, size yol olarak belirledi, size din kıldı anlamında
kullanılmıştır. Şeriat da şeria kökünden alınmıştır. O halde bu âyete göre
şeriat ve din aynı mânadadır. Hemen o sûrenin âyetlerini okumaya devam
ettiğimizde 21. âyete gelince, şeriat ve din yanyana kullanılıyor: "Onların bazı
Allah'a ortak koştukları Tanrıları var da, onlar Allah'ın izin vermediği dini
onlara din olarak mı getirdiler, koydular?" mealindeki âyette gene yukarıdaki
gibi din ve şeriat yanyana kullanılıyor; din olarak meşrû kıldılar mânasında...
13. âyette Allahu Teâla'nın din olarak şeriat kıldığı ve bunu da bütün
peygamberlerine aynı şeyleri vahyetmek sûretiyle yaptığı ifade ediliyor; 21.
âyette ise şeriat koymanın, şeriat getirmenin, şeriat vahyetmenin ancak Allah'a
mahsus bulunduğu, Allah'ın izin vermediği hiçbir mahlûkun şeriat koyma, din
getirme hakkının bulunmadığı açıklıkla ifade ediliyor. Bu iki âyette diyebiliriz
ki din ve şeriat eş mânada kullanılmıştır.
Câsiye sûresi'nin 18. âyetinde şerea kökünden türetilmiş bulunan "şeriat"
doğrudan doğruya kullanılıyor ve orada aynı şekilde "Seni de bu işten yani din
işinden şeriat kıldık; ona uy ve bilmeyenlerin arzularına uyma" deniliyor. Şimdi
"emirden bir şeriat üzere kıldık" demek sana bir din verdik, sana bir şeriat
verdik ve o şeriata sen ve ümmetin uyacaksınız, onun dışında ve ona aykırı
herhangi birşeye uymayacaksınız denilmiş oluyor. Burada da şeriat en geniş
mânasında yani din, İslâm ve milletle eş mânada kulanılmıştır. Mâide sûresinin
48. âyetinde ise peygamberlerden her birine bir şir'a ve minhac verildiği ifade
ediliyor: Şir'a kelimesi de yine şeriatla aynı köktendir, bir nevi şeriat
demektir. O halde burada şeriatın bir özel mânasına geçmiş bulunuyoruz. Bu
âyetlerin tamamını bir araya getirip yorumladığımızda Allahu Teâla'nın bütün
peygamberlerine, hepsinde ortak olan bir din gönderdiğini, bir de peygamberden
peygambere değişen bir kısmını gönderdiğini görüyoruz. Dini gönderen, dini
vahyeden Allah'tır; ancak şeriat bu ayete göre iki parçaya ayrılır: Bir parçası
bütün peygamberler arasında ortaktır, değişmezdir. İşte bunlar iman esaslarıdır,
ahlâkî ilkelerdir, insanlık yaşadığı sürece değişmez kurallardır. Biri de
insanların yaşadığı tarihe, coğrafyaya, sosyal, ekonomik şartlara göre, yine
Allah'ın iradesiyle ve izniyle değişen kısmıdır. Özellikle bu değişen kısma da
şeriat denildiği olmuştur. O halde şeriatın iki mânası vardır: Biri bütün ilâhî,
semavî dinlerde Allah'ın vahyettiği değişmeyen kısım; biri de yine vahiy ettiği
dinlerde yer alan ve değişen kısım. Bu değişen kısım da daha ziyade fıkıh
kitaplarında "muâmelât" diye ifade edilen iktisadî, siyasî, sosyal ve ekonomik
düzen olduğu için yine terminolojide şeriat kelimesi bunları kapsamak sûretiyle
fıkıh (İslâm hukuku) karşılığında da kullanılmıştır. Son peygamber Hz. Muhammed
Mustafa'dan (s.a) önce gelmiş geçmiş peygamberlere Allahu Teâla bir dini, bir
şeriat'ı gönderiyordu; sonra onun değişmeye açık kısmını, toplumun uğradığı
değişim sebebiyle değişme ihtiyacı ile karşı karşıya kaldığında ikinci bir
peygamber gönderiyordu; o da yeni hükümleri tebliğ ediyordu. Peygamber
Efendimiz'in dünyayı teşriflerinden sonra, kendileri son peygamber oldukları
için din tamamlandı. Kur'ân-ı Kerim eksiksiz olarak tesbit edildi, ümmete
bırakıldı. Peygamber Efendimiz 23 yıl bu dini uyguladı; Kur'ân-ı Kerim'in
ifadesiyle, O "en güzel örnek" olduğu için bu uygulamayı da Allah rızasına en
uygun biçimde yaptı. Dolayısıyla Kur'ân'ın yanında, Peygamber Efendimiz'in
açıklamaları ve uygulamaları anlamında Sünnet kaynağı oluştu. Yine peygamberimiz
sahabe vasıtasıyla ümmete gerek Kur'ân-ı Kerim'in ve Sünnet'in bir hikmete, bir
sebebe dayalı olarak açık bıraktığı, doldurmadığı alanların; ve gerekse örf ve
adete dayalı ve bağlı, maslahata bağlı ve dayalı olarak konmuş hükümlerin yine
bu ilkelere dayalı olarak değişmesini sağlamak için ictihad kapısını açtı. Evet,
Peygamberimiz Sahâbe-i Kiram'a öğreterek bu kapıyı açtı. Niçin açtı? Çünkü artık
bir daha peygamber gelmeyecek, değişmesi ve doldurulması gereken alanlar, yeni
hadiselerin ihtiyaç gösterdiği yeni hükümler, yeni vahiylerle değil, yeni
ictihadlarla doldurulacaktı. Din bu şekilde ebedî olacak, yani insanlık yaşadığı
müddetçe onu isteyen ve ona girenlerin ihtiyaçlarını sağlayacak, temin edecekti.
Bunun için ictihad kapısını açtı; nasıl ictihad edeceklerini de Sahâbe-i Kiram'a
öğretti; onlar da sonraki nesle, onlar da sonraki nesle bunu öğrettiler; bunun
usûlü ortaya çıktı, kitaplara geçti. Artık Müslümanlar Kur'ân-ı Kerim, Sünnet ve
bunların ışığında usûl-i fıkhı kullanmak suretiyle hayatlarını dine intibak
ettirmek, dine uyarlamak imkânını ve yolunu elde etmiş oldular. Binaenaleyh, hem
Kur'ân-ı Kerim'in ortaya koyduğu bir hüküm, hem Sünnet'in ortaya koymuş olduğu
bir hüküm, hem de âlimlerin Kitâb ve Sünnet'in ışığında, delaletinde fıkıh
usulünü kullanarak ortaya koyduğu hüküm şeriat olduğuna göre, din olduğuna göre,
bu bakımdan da dinin, yani şeriatın değişen ve değişmeyen kısımlarının olduğunu
söylememiz ve hatırda tutmamız gerekir. Bu şeriatta değişen ve değişmeye açık
olan kısım, daha baştan örfe, âdete ve belli bir faydaya, maslahata bina edilmiş
hükümler ile belli asırlarda, muayyen bir tarih ve coğrafyanın içinde yaşamış ve
o güne mahsus ihtiyaçlara Kitâb ve Sünnet kaynağından cevap vermiş olan
müctehidlerin ictihatlarıdır. Bunlar değişmeye açıktır. Örf değişince, âdet
değişince, maslahat değişince, şartlar değişince yeni İslâm müctehidleri, yine
aynı usûlü kullanmak sûretiyle yeni durumun gerektirdiği yeni hükümleri
açıklarlar, bu da şeriat olur. O halde şeriat yalnız Kitâb ve Sünnet'in
naslarına, âyet ve hadislere dayanan hükümler değil, aynı zamanda ictihada
dayanan hükümlerdir. İctihada dayalı hükümler şeriat değildir, denilemez; yeni
bir ictihat ortaya koymadıkça mevcut ictihad bağlayıcıdır. O ictihat Allah'ın
iradesini, yani dinini ifade etmektedir.
Siz şeriatı nasıl tanımlıyorsunuz?
Birinci sorunun cevabında aslında benim şeriat tanımım da var. Burada onu biraz
daha derli toplu ifade etmek gerekirse, benim de katıldığım, şeriatın iki
mânasının olduğu, şeriatın anlam ve içeriğinin iki farklı mahiyette
bulunduğudur. Birisi şeriat eşittir din ve İslâm; ikincisi şeriat eşittir dinin
bir kısmı, yani siyasî, iktisadî, ictimaî ve hukukî hükümleri, düzeni ifade eden
kısmı. Birinci kısım, daha doğrusu birinci mânada Şeriatın bütün dinler ve
peygamberler arasında ortak olan bir alanı vardır. Bu da inanç esaslarıyla
ahlâkî ve insanî ilkeler ve değişmez gerçeklerdir. Geniş mânada din ile aynı
mânada olan şeriatın ikinci bir alanı vardır ki o değişime açıktır. Daha
önceleri, yeni peygamberler gönderilmek suretiyle, Peygamberimiz'den sonra ise
yeni ictihatlarla bu kısım değişmektedir. Hiç şüphe yok ki, bu ikinci kısımda
da, yani cemiyet nizamı ile ilgili olan kısımda da Kitâb ve Sünnet'in evrensel,
ebediyete kadar daim ve câri olacak hükümlerle belirlediği ve değişmez ilkeler,
kurallar vardır. Ama bunun yanında, özellikle ve daha ziyade ictihadî olanlar
değişmeye açıktır. Şeriatın dar mânası ise, geniş mânadaki şeriatın bir kısmını
ihtiva eder. Şeriat eşittir İslâm hukuku, iktisadî, siyasî ve ictimaî nizamı, bu
nizamı oluşturan kurallar bütünü şeklinde tanımlayabiliriz.
Şeriat kavramının anlam ve içeriğinin belirsizleşmesini yalnızca İslâm
düşmanlarının kötü niyetleri ile açıklamak doğru mu, yoksa bu konuda bizim de
kusurumuz var mı?
Elbette bu konuda bizim de kusurumuz var. Hem bir değil, iki. Biz hem şeriatın
eğitim ve öğretiminde, hem de onun uygulanmasında kusur ettik. Önce şeriatı
kendi mahiyetine uygun bir şekilde ve yaygın olarak insanımıza öğretemedik. Bu
kelimeden korktuk. Ben İmam Hatip okuluna ilk öğretmen olduğum zaman fıkıh usûlü
dersi vardı, fakat fıkıh dersi yoktu. Çünkü fıkıh şeriatı içeriyordu; şeriattan
ise korkuluyordu. Yüksek İslâm Enstitüsü'ne hoca olduğumda fıkıh usûlü ve fıkıh
dersleri vardı. Fakat fıkıh muhtevası parçalanmış, onun yalnızca ibadet ve miras
hukuku kısmı konmuştu. Miras hukukunun konmasının sebebi de 1926'dan önce vefat
etmiş ve mirasçı bırakmış kimselerin terekesini taksimde mahkemelerin bilirkişi
olarak müftülere, din âlimlerine başvurması vakıasıydı. Bu konuda hazırlıklı
olsunlar diye istikbalin vâiz ve müftüleri olan Yüksek İslâm Enstitüsü
öğrencilerine vakıflar ve miras hukuku ile ilgili bilgi veriliyordu. Bunun
dışında kalan konularda bilgi verilmiyordu. Ben 1961-63 yılları arasında
Kadıköy'e merkez vâizi olduğumda elime bir vâizlik vesikası verilmişti. Bu
vesikanın iç sahifesinde vâizin vaazlarında nelerden bahsedebileceği ve nelerden
bahsedemeyeceği belirtiliyordu, madde madde...
Özetlemek gerekirse İslâm, imanı, ahlâkı ve ibadetlerinden bahsedebilirdik; ama
fıkıhtan, şeriattan sözedemezdik. Bunu anlatamaz ve ifade edemezdik. Bu böyle
devam etti geldi... Okullara din dersi kondu. Bu dersin müfredatını devlet
ilgili birimlerinde belirledi ve orada da yine sansür sözkonusu oldu. İslâm ne
ise, şeriatıyla değişen ve değişmeyen kısmıyla bütün semavî dinlerle ortak olan
ve olmayan kısmıyla, ne ise olduğu gibi öğretilsin denilmedi. Halbuki siz laik
olabilir, şeriatı uygulamak istemeyebilirdiniz. Ama onu öğretmemek, insanınıza
doğru bilgi vermemek, insanınızı yarım bilgiyle yetiştirmek olurdu. Avrupalı
Hıristiyan, Yahudi sizin dininizi bir bütün halinde bilirken, kendi insanınıza,
hem de Müslüman olan insanınıza o dini öğretmemiş olurdunuz. İşte bu önemli bir
kusurdu.
İkincisi, uygulama... Biz Müslümanlar şeriatı bir bütün olarak almadık. Her bir
fert, grup, siyasî-gayri siyasî grup, şeriatın, İslâm'ın belli bir kısmının
altını çizdi. Hayatını onunla bütünleştirdi ve onunla toplum içinde ve dünyada
kendini gösterdi. O gruba bakanlar şeriatı onun şahsında eksik gördüler, yarım
gördüler. Bir cüz, bir parça olarak gördüler. Şimdi, çok etkili bir örnek olduğu
için, İslâm hukukunu cezalar bölümüyle ilgili bir örnek vermek isterim: Zaman
zaman gazetelerde okuyoruz veya başka bilgi kanallarından bilgi ediniyoruz:
"Filan memlekette şeriatın uygulanmasına karar verildi." Arkasından örnekler
sıralanmaya başlanıyor. Bir gün öncesinden o ülkede şeriat uygulanmazken, bir
gün sonra uygulanmaya başlanmış. Ne değişmiş. Değişenler zina edenlere verilen
ağır cezalar, hırsızların ellerinin kesilmesi, kadınların çarşaf veya benzeri
örtülerle örtünüp, mesela sokağa çıkmalarının ya da yalnız araba kullanmalarının
yasaklanması gibi üç beş maddeden ibaret. İşte "Şeriat uygulanmaya başlandı,
Meclis'ten karar çıktı. Artık orada şeriat uygulanıyor" ilanının arkasında böyle
üç, beş örnek gelince, dünya "şeriat budur" hükmüne varıyor. Tabiî ki şeriatı
bütünüyle bilenler, şeriatın bundan ibaret olmadığının farkındalar; ama
sorunuzda yer alan "İslâm düşmanları" deyimini şuurlu kullanıyorsak, bunların
varolduğunu da unutmamamız gerekir. İslâm'ın düşmanı varsa, sizin vermiş
olduğunuz eksik ve yanlış örnek, onların ekmeğine yağ sürüyor demektir. "Madem
siz bunu böyle ortaya koyuyorsunuz, biz de bunu böyle algılar böyle ilan ederiz"
derler ve bunda da haklı olurlar. Tam bu nokta ile ilgili Hz. Ömer'in (ra) bir
örneğini hatırlayalım: Hz. Ömer de şeriatı uyguluyordu ve onun zamanında bir
kıtlık yılı yaşandı. İnsanların bir kısmı doyuyor ama bir kısmı doyamıyor, aç
kalıyordu. Bu aç kalanların bir kısmı karınlarını doyurmak için hırsızlık
yaptılar. Onları yakalayanlar ise, Hz. Ömer'in yanına getirip hırsızlık
cezasının verilmesini istediler. Hz. Ömer ise, "Bu insanları aç bırakıyor, sonra
da cezalandır diyerek bana getiriyorsunuz. Eğer cezalandırmak gerekiyorsa
bunları aç bırakanları cezalandırırım" buyurdu ve bu insanları serbest
bıraktırdı. İşte şeriat budur. Şeriat insanları aç bırakıp, hırsızlığa sevkedip
sonra onların elini kesmek değildir. Şeriat, öncelikle ictimaî adalet, vicdan,
merhamet ve şefkattir. Şeriat, komşusu aç iken doyup yatmamaktır. Şeriat bir
insanın dişi ağrırsa sizin de dişiniz sızlamışcasına rahatsız olmanız demektir.
Bir insan acı çektiği müddetçe, sizin huzurlu ve mutlu olamamanız, içten
gülememenizdir. Dünyanın herhangi bir noktasında bir zulüm, bir haksızlık varsa,
insanlara zulüm uygulanıyor, insan hak ve hürriyetleri çiğneniyorsa, bizzat,
özbeöz kendi hukukunuz çiğnenmişcesine rahatsız olmanız ve bu zulme karşı savaş
ilan etmenizdir. Böyle bir bütünlük içinde şeriatı algılamaz, uygulamaz ya da
yarım-yamalak uygularsanız; kimisine göre şeriat dünyadan el etek çekmek, bir
hırka bir lokma olursa; kimisine göre şeriat iktidara tırmanmak için diğer
partilerle mücadeleden ibaret olursa; kimilerine göre şeriat belli kılık,
kıyafet ve şekillerden ibaret olursa; kimisine göre şeriat tamamen bunların
zıddı olarak da sureti, şekli, kuralı bırakıp, işin özüne yönelmekten ibaret
olursa; kimine göre şeriat sadece kadınları örtmek ve İslâmî cezaları
uygulamaktan ibaret olursa; yani böyle gösterilirse, ortaya böyle konulursa,
şeriatın tanınmasında ve tanımlanmasında da birtakım sapmaların olacağı açıktır.
"Kahrolsun Şeriat!" diye sokaklara dökülen güruha karşı Müslümanların tavrı ne
olmalı?
"Kahrolsun Şeriat!" diye sokaklara dökülen güruh, sanırım iki gruba ayrılır.
Bunlardan bir tanesi cahillerdir, bilmeyenlerdir. Yani İslâm'a dine inandığı
halde, kendisine "Din başka, şeriat başkadır; şeriat İslâm'dan değildir. Şeriat
birtakım yobazların, istismarcıların, din tacirlerinin kendiliklerinden ortaya
koydukları kurallardır. Onun dinle, Kur'ân'la, Sünnet'le alâkası yoktur ve bu
kurallar insanlığı Ortaçağın karanlığına götürmektedir. O halde herşeyden önce
Müslümanlar bunlarla mücadele etmeli, bu anlamda şeriatın hayatlarına girmemesi
için çalışmalıdırlar" diye anlatılan, bu anlamda kafaları karıştırılan
insanlardır. Bunlar "Kahrolsun Şeriat" diye bağırdıklarında İslâm'dan çıkmazlar,
dinden çıkmazlar, ama bir hususun doğrusunu anlamak için yeterince gayret
sarfetmedikleri için; şeriatın çeşitli anlamlarını bildikleri, bu kendilerine
söylendiği ve bu kelimeyi kullanarak arkasından da 'kahrolsun' dediklerinde,
şeriatı hakikatine uygun olarak kullanan, algılayan ve yaşayan insanların bundan
rencide olacaklarını bildikleri veya bilmeleri lazım geldiğinden dolayı da
sorumlu ve kusurludurlar. "Kahrolsun şeriat" diye bağıranların ikinci grubu ise
doğrudan doğruya dine ve özellikle İslâm'a karşı olanlardır. Belki Allah'a
inanmayan, kesin olarak İslâm'ı kabul etmeyen insanlardır. Peygamber Efendimiz'i,
O'nun getirdiği dini, nizamı benimsemeyen, ona karşı çıkan, en doğrusunu Kitâb
ve Sünnet'in özünden anlatsanız dahi ona karşı çıkan "Ben bağlayıcı, iktisat,
siyaset, hukuk, ahlâk, cemiyet kuralı istemiyorum. Vahye, dine dayalı, yani
Allah'ın gönderdiği böyle bir kuralı tanımıyorum. Ben hayatımı aklıma ve arzuma
göre yaşamak istiyorum. Bu anlamda hür ve özgür olmak istiyorum" diyen
insanlardır. Yani dine, İslâm'a, Allah'a, peygambere, bu anlamda baş kaldıran
insanlardır. Elbette ki onları bizim tekfir etmemize gerek yok. Elmaya elma,
armuta armut, taşa taş, suya su demek gibi onlar da Müslüman değildirler. Belki
de kendilerine Müslüman dediğinizde bundan rahatsız da olabilirler,
oluyorlardır.
Bunlara karşı tavrımız ne olmalıdır? Birincilere doğruyu anlatmalıyız. Çünkü
onlarla biz aynı değeri paylaşıyoruz. Madem ki biz de, onlar da Müslümanız,
Allah'ı, Peygamber'i, Kitâb'ı kabul ediyoruz. Oturup şeriatın ne olup ne
olmadığını, ona kahrolsun demenin caiz olup olmadığını söylemeliyiz. Kendilerine
şeriat diye anlatılmış olan şeyin şeriatla alâkasının olmadığını anlatmalıyız.
İkinci gruba gelince onlara karşı tavrımız sabredebildiğimiz ölçüde şöyle
olmalıdır: Biz bir geminin içerisinde beraber yaşıyoruz. Başka bir Türkiye,
başka bir vatan, başka bir ülke yok. Bu ülke, her bir karışı bizim ecdâdımızdan
birkaçının kanıyla kazanılmış, elde edilmiş ve "dârü'l-İslâm" olmuş, yani
Müslümanların yurdu, ülkesi olmuş bir yerdir. Eğer sulh içerisinde insan hak ve
hürriyetlerini karşılıklı olarak tanımak sûretiyle bu topraklar üzerinde yaşamak
istiyorsak, bazı ortak değerler ve ilkelerde anlaşmamız gerekir. Aksi halde
"Kahrolsun Şeriat" diyenler sokaklara dökülürse, "kahrolsun falan ve filan"
diyenler de sokağa dökülmek durumunda kalırlar. Sonra sokaklar onları bir
meydanda birleştirir. Yakın tarihimizde defalarca yaşadığımız manzaraları
yeniden yaşarız. O halde, bütün bunları hatırlattıktan sonra, "Kahrolsun Şeriat"
diyen ve İslâm'ı din olarak bizimle paylaşmak istemeyen insanlara "Sizin dininiz
size, benim dinim bana" kaidesince davranmak gerekir. Yani: "Sizin bir dininiz
ve inancınız vardır; bizim de dinimiz ve inancımız vardır. Geliniz karşılıklı
olarak her bir ferdin ve grubun kendi inancını yaşaması hak ve imkânını
birbirimize tanıyalım. Siz kendi inancınızı yaşayın, biz kendi inancımızı
yaşayalım. Hiçbirimiz karşı tarafa inanç ve nizam dayatmasın. Her birimiz kendi
inancımızı yaşama konusunda yardımlaşalım; yani insan hak ve hürriyetlerini
koruma mevzuunda yardımlaşalım. Bir başka gücün, bir başka grubun hangimize
olursa olsun, istemediğimiz, benimsemediğimiz bir inancı, bir nizamı dayatmasını
engelleyelim. Laikliği, demokrasiyi böyle telakki edelim. Bu telakki içinde
yardımlaşalım, anlaşalım ve bu ülke üzerinde yaşayalım. Yani, siz sokaklardan
evinize, işinize çekilin. Ağzınızdan da 'kahrolsun şeriat' kelimesini çıkarın.
Bir daha bu kelimeyi çıkarmayın. Aksi halde, Müslümanlar da, yani doğru mânâda
şeriata bağlı olan insanlar da sizin inancınıza zıt olan şeyleri haykırırlar."
Hâsılı, ister yanlış anladığı için, ister doğru anladığı halde benimsemediği
için şeriata karşı çıkan ve "Kahrolsun Şeriat" diye bağıranlarla kavga etmeden
önce birileri bir yerlerde oturup karşılıklı olarak anlamayı ve anlaşmayı
denemeleri gerekir.
İmam-hatipler
sun'i gündemlerin hedefi
İmam-hatip liseleri hakkında son zamanlarda yapılan tartışmaları bütün kamuoyu
endişeyle izliyor. Bu okulların orta kısımlarının kapatılması ve mezunlarının
üniversiteye alınmaması yönündeki talep ve girişimleri nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Son günlerde ortaya atılan bütün sun'i gündemlerin hedefi olduğu anlaşılan
İmam-hatip okulları mevzuu çok yoğun olarak tartışılıyor. Bu konuyla
ilgilenenlere bakarsanız bir grup, İmam-hatip okullarının orta kısımlarının
kapatılması ile alâkalarının olmadığını, bunu hedeflemediklerini; ancak temel
eğitimin ya da zorunlu eğitimin 8 yıla çıkmasını istediklerini; bunu Türkiye'de
yaşayan insanların bilgi ve kültür seviyesinin yükselmesi için istediklerini;
bütün ortaokullara ne oluyorsa bütün İmam-hatip liselerine de bunun olduğunu,
ama özellikle bunları kapatmayı hedeflemediklerini söylüyorlar. Bunu
söyleyenleri ikiye ayırmak gerekir diye düşünüyorum: Samimi olanlar ve
olmayanlar. Samimi olmayanlar bir mânada takiyye yapıyorlar. Çünkü bu konuyu
tartışanların önemli bir kısmı medyada, bir kısmı da politikada çalışan
insanlardır. Her ikisi de kamuya muhtaçtır. Birisi kamu tarafından izlenmeyi,
diğeri de zamanı geldiğinde oy almayı ister. Bu sebeple, kamunun hangi kesimi
olursa olsun, önemli bir kemmiyet ifade ediyorsa bu, onlarla açıkça ters
düşmemeye özen gösterir. Bu sebeple takiyye yapıyorlar. Ve asıl hedefleri
İmam-hatiplerin orta kısmını kaldırmaktır. Bu grup İmam-hatip liselerinin orta
kısımlarını kaldırmakla da yetinmiyor. Bugün tartışılmamakla beraber, tartışılan
konu kadar önemli olan ve İmam-hatip okullarıyla ilgili bulunan ikinci bir konu
daha var: O da mezunların puanını tutturabildikleri ve liyakatlerini ispat
ettikleri ve diledikleri üniversitelerde yüksek öğrenimlerini sürdürmeleri
konusudur. İmam-hatip karşıtları, İmam-hatipleri alttan biçtikleri gibi, üstten
de biçmek istiyorlar. Bu maksatla bu liseler için alan sözkonusu olduğu halde,
alan seçmeli sınıf geçme sistemi benimsendiği halde, İmam-hatipler için bu
sistemi sözkonusu etmiyorlar. İmam Hatipler için alan belirlemediler. Yarın-öbürgün
de üniversiteler bunun arkasından ikinci adım olarak, herhangi bir fakülteye
alacakları öğrencileri alanlara göre belirledikleri takdirde -ki bu yapılacak- o
zaman İmam Hatip mezunları yüksek öğrenimlerini yapabilecekleri bir tek yer
kalacak: ilâhiyât fakülteleri. Çünkü, onun dışındaki fakültelere girebilmek için
belli alanlardan mezun olmaları gerekir. Bu konuyu şimdilik böyle bir işaretle
bırakalım; ama bu konular, bu üstten biçme de alttan biçme kadar önemlidir,
diyelim ve tekrar konumuza dönelim.
Bu grup, samimi olmayan, takiyyeye sapan, asıl amaçlarını gizleyen, bütün
dünyada zorunlu eğitim 8, 9, 10 yıla çıkmış ve bizde de bu konuda yıllarca önce
karar alınmış olduğundan, bunu fırsat bilerek İmam-hatiplerin orta kısımlarını
ortadan kaldırmayı amaçlayan gruptur. Neden bunlar için "samimi olmayan"
diyorum? Çünkü bu grubun asıl amacı Türk insanının, Türk çocuklarının eğitim
öğretim seviyelerini yükseltmek maksadıyla zorunlu eğitimi 8 yıla çıkarmak
olsaydı; o zaman bu zorunlu eğitimin iki kademeli 8 yıla çıkmış olmasına karşı
çıkmazlardı. Bu grup 8 yılı istediği kadar, hatta ondan daha fazla bu 8 yılın
kesintisiz olmasını istemektedir. "Kesintisiz"den maksatları bir bina içinde,
bir yönetim altında, aynı programla bütün çocukların 8 yıl okumalarıdır. Aslında
bir bina içinde, aynı programla, müfredatla, kitapla çocukların 8 yıl okumaları
pedagojik açıdan sağlıklı olmadığı, umumiyetle eğitim çevrelerince
benimsenmediği, tenkid edildiği ve genellikle de uygulanmadığı halde, bunun
üzerinde ısrar etmektedirler. Niçin? Çünkü, "5+3" diye ifade edilen iki kademeli
8 yıllık zorunlu eğitimi kabul ettikleri takdirde, ilk beş yılda aynı müfredatı
aynı kitapla okuyan çocuklar, ikinci üç yılda bir kısmı imkânlara göre aynı
binalarda, farklı programla ikinci kademeye devam edecek; bir kısmı ise başka
binalar bünyesinde, mesela meslek liselerinin bünyesindeki eski ortaokullara,
bundan sonraki adıyla zorunlu eğitimin ikinci kademesine geçeceklerdir. Evet,
geçeceklerdir, çünkü kendilerine 5. yıldan sonra diploma verilmeyecektir.
Okuldan mezun olmak istiyorlarsa, 3 yıl daha okumak mecburiyetindedirler. O
halde 8 yıllık zorunlu eğitim yine vardır. O halde neden bu ısrar?
İşte burada samimiyetsizlik ortaya çıkıyor ve hedeflenen şey şu oluyor: Tek
programdan ve tek mekândan ayrılmasınlar ve İmam-hatiplerin bünyesine
gitmesinler... Niçin gitmesinler? Çünkü o atmosfere bir kere girenler, yani
üzerinde "İmam-hatip lisesi" yazan bir binanın bahçesine girenler orada değişime
uğramaktadır. İnsanın geçmişiyle kendi öz değerleriyle, gelenekleriyle,
vazgeçilmez değerleriyle alâkasını kesmesini ve bir "dünya vatandaşı" olmasını
isteyenler, işte bu değiştirici iklimi kendi amaçları için son derece zararlı
bulmaktadırlar. Bu samimi olmayan grubun karşısındaki grup ise 8 yılı istiyor,
hatta gerekiyorsa bunun 9-10 yıla da çıkabileceğini söylüyor. Yalnızca, ilk 5
yıldan sonra kısmen aynı binalarda, kısmen farklı binalarda (bu imkânlara,
duruma, eğitim ve öğretimin gerektirmesine göre ayarlanacaktır) bulunan, zorunlu
eğitimin ikinci kademesine gitsinler istiyorlar. Burada ne olacak? Burada yine
ikinci kademede de yine ortak dersler bulunacak. Bu ortak derslerin yanısıra,
öğrencilerin ilk beş yıl içinde ortaya çıkmaya başlayan eğilim ve
kabiliyetlerine göre yönlendirme yapılacak. Bu yönlendirme, seçmeli dersler,
uygulama dersleri konularak yaptırılabilir, daha başka yollar ve yöntemlerle bu
yönlendirme uygulanabilir. Ama istenen budur. Birileri sırf kafa karıştırmak ve
insanları yanıltmak için alâkasız hususları bu konuya karıştırıyor, mesala 18
yaşına girmemiş insanın çocuk sayıldığını ve İLO sözleşmelerine göre 18 yaşından
önce çocukların çalıştırılamayacağını; öyleyse zorunlu eğitimin ikinci
kademesinde mesleğe yöneltildiği takdirde İLO sözleşmesine aykırı hareket
edilmiş olacağını ifade ediyorlar. Hele, bu ifadeyi hem gazeteci hem de
milletvekili olan bir insan söylerse, kargalarla birlikte insanların da buna
gülmesi gerekiyor. Çünkü temel eğitimin ikinci kademesinde yapılan sadece bir
yönlendirmeden ibarettir. Ufak tefek uygulamalar olsa, bunlar da ders
mahiyetindedir. Bunun işle, çalışmayla uzaktan-yakından hiçbir alâkası yoktur.
Temel eğitimin kesintisiz sekiz yıla çıkarılması yerine "5+3 yıl" formülünü
savunanlar var. "5+3 yıl" formülü İmam-hatiplere yönelişi kısıtlamaz mı?
"5+3 yıl" formülü, eğer aynı mekânda, aynı yönetim altında olacaksa bu
İmam-hatip liselerine yönelişi kısıtlar. Aynı yönetim altında, aynı mekânda,
aynı program, aynı kitap ve aynı müfredatla olacaksa bu elbette İmam-hatiplere
yönelişi kısıtlar. Fakat bunun sakıncası sadece İmam-hatip liselerine yönelişi
kısıtlamaktan ibaret değildir. Bunun eğitim öğretimin amacı, Türkiye'nin
ihtiyaçları bakımından da bir sürü sakıncası vardır. 8 Yıl aynı mekânda aynı
müfredatla ve aynı programla çocuk okutulmaz. Bunu savunmanın, siyasî ve
ideolojik olanının dışında hiçbir makul gerekçesi yoktur. Buna rağmen bunun
üzerinde ısrar edilirse, elbette yalnız İmam Hatip Liselerine değil, başka
meslek liselerine de yönelişi olumsuz etkiler.
Bu yüzden de yıllardan beri maruz kaldığımız, üniversite önlerine adam yığmaktan
başka bir işe yaramayan normal liseler istihab haddini aşan bir taleple karşı
karşıya kalırlar. Yani herkes o liselere yönelir. O liselerden mezun olanlar da
üniversitlerin önünde yığınak yaparlar. Demek ki "5+3"ün aynı mekânda, aynı
yönetim altında uygulanması, yalnızca İmam-hatip liselerine yönelişi olumsuz
etkilemekle kalmaz, fakat "5+3 yıl" formülü hem öğrencinin hem velinin isteğine,
eğilim ve kabiliyetine bakılarak, başka mekânlarda açılmış bulunan zorunlu
eğitimin ikinci kademesinde sürdürülebilirlik esası kabul edilirse, o zaman
zorunlu eğitimin ilk kademesini tamamlayan öğrenciler kendilerinin ve
velilerinin istekleri doğrultusunda, mesela meslek liselerinin bünyesindeki
ikinci kademelere gidebilecekleri için ve bu meyanda İmam-hatip liseleri
bünyesindeki eski ortaokullara, yeni adıyla temel eğitimin ikinci kademesine
gidecekleri için bu uygulama imam Hatip Liselerine yönelişi kısıtlamaz.
İmam-hatip liselerinin orta kısımlarının kapatılması karşılığında, ortaokullara
Kur'ân-ı Kerim ve Arapça derslerinin seçmeli olarak konulması projesini kabul
edilebilir görüyor musunuz?
Bu projeyi aslında bir grubun kamuoyunu teskin etmek için ortaya attığını
düşünüyorum. Bu proje karşısında bu sefer 2 değil, 3 grup var. Birisi, biraz
önce söylediğim gibi, İmam-hatiplerin orta kısımlarının kalkması karşısında
ortaya çıkacak tepkiyi yumuşatmak için bir ara formül olarak, bütün ilköğretim
okullarının ikinci kademesine seçmeli olarak bu dersler konabilir, diyenler.
Mesela en azından Milli Eğitim Bakanlığı böyle bir temayül içerisinde gözüküyor.
İkincisi, aslında sadece İmam-hatip liseleri karşıtı değil, milletimizin
çocuklarının dinî eğitim görmesinin de karşıtı olan grubun, laik kişilerin,
Batıcıların, ya dinsiz ya da dine soğuk olanların istekleridir. Onlar İmam-hatip
liselerinin ortasını bu maksatla kaldırmak istekleri gibi, diğer ilköğretim
okullarında seçmeli de olsa birkaç saatlik Kur'ân-ı Kerim ve Arapça dersinin
konulması karşısında aynı hassasiyeti gösteriyor, irkiliyor ve karşı çıkıyorlar.
Birçok gerekçeler sarfediyorlar. Mesela, daha küçük yaşlarda çocuklara bazı
dogmatik bilgilerin dayatılmış olacağını, bunun doğru olmadığını söylüyorlar.
Daha garibi, daha yakınlarda izlediğim bir tv programında bir gazetecinin sorup
yine bir gazeteci milletvekilinin de çok hikmetli bulduğu bir husus... Neymiş,
eğer nüfusunun % 98'i Müslüman olan bir ülkede temel eğitimin ikinci kademesine
seçmeli Arapça ve Kur'ân-ı Kerim dersleri konursa, onu seçmek psikolojik olarak
mecburiyet haline gelirmiş. Çünkü böyle bir ülkede Kur'ân'ı seçmemek kolay
değilmiş, Kur'ân'ı seçmeyenlere kötü nazarla bakılabilirmiş. Böyle manevî bir
baskı altında seçmek mecburiyeti olunca da işte bu derslerin konmasıyla bir
mânada seçmeli olmaktan çıkar, icbârî hale gelirmiş. Tabiî, bu beyler kapalı
kapılar arkasında oturup İmam-hatiplerin ortasını nasıl ortadan kaldırabiliriz
ve mümkünse bütün eğitim kademelerinden müspet anlamda din adını, özellikle
İslâm adını ortadan kaldırmak için neler yapılabilir, konusunu görüştükleri
için; içlerinde tatbikatçı da az olduğu için, ya da taassup gözlerini kör ettiği
için hakikatleri göremiyorlar. Biz yıllarca bu ülkenin ortaokul ve liselerinde
öğretmenlik yaptık. Yabancı okullar da buna dahil. Ben şahsen Saint-Joseph'de
3-4 yıl hem ahlâk dersi okuttum, hem de din dersi okuttum; başka ortaokullarda
da okuttum. O günlerde din dersi seçmeliydi, ahlâk dersi mecburiydi. Hiçbir
okulda din dersini seçenler ile seçmeyenler arasında bu beylerin tasavvur
ettikleri ya da bir koz olarak ortaya sürdükleri şekilde olumsuz tavır
görülmedi. Dileyen din derslerini seçti. Hatta bunların zanlarının tam aksine,
ya da beklentilerinin aksine, din dersini seçenlerde bir çekingenlik vardı,
seçmeyenlerde değil. Bir üvey evlat muamelesi içerisinde, bazen de olmadık
saatlere konularak bu seçmeli din dersi okutuldu. Seçmeyenler üzerinde bunun
hiçbir olumsuz etkisi veya baskısı görülmedi.
Bu kafada olanlar aynı gerekçeyi, üniversitelerde dileyen isteyen kızların
örtünmeleri konusunda da kullanıyorlar. Orada da birileri örtünüp birileri
örtünmediğinde bunun örtünmeyenler üzerinde psikolojik bir baskı meydana
getireceğini düşünüyorlar. Halbuki vakıa bunun tersidir. Baskı, hem psikolojik
hem de fizikî olarak, maddî olarak örtünenler üzerindedir. Bu beyler inşallah
bir gün anlayacaklar ki, farklı düşünen, farklı inanan insanların bir ülkede bir
arada yaşamalarının çaresi böyle karşılıklı dayatma ve bastırma değil, hoşgörü,
insanların birbirine katlanmasıdır. Kur'ân'ı seçenin seçmeyene, seçmeyenin
seçene; örtünenin örtünmeyene, örtünmeyenin örtünene hak, hukuk, hürriyet ve
hoşgörü içerisinde bakmasını öğrenmesidir. Bu ikinci gruba göre seçmeli olarak
da olsa, ilköğretim okullarının ikinci kademesine Arapça ve Kur'ân-ı Kerim
konamaz, konmamalıdır.
Üçüncü gruba göre -ki ben de onlardanım, onlar gibi düşünüyorum-, bütün
ortaokullara, yani şimdiki isimleri ile zorunlu eğitimin ikinci kademesine,
seçmeli olarak Kur'ân-ı Kerim ve Arapça'nın konması, doğru telaffuz edeceksek,
seçmeli birçok ders arasında Kur'ân-ı Kerim'in ve Arapça'nın da konması şeklinde
anlaşılmalıdır. O takdirde biz İmam-hatip liseleri açısından baktığımızda bu ara
formülün bizim işimizi tam olarak görmediğini düşünüyoruz. Çünkü, Milli
Eğitim'de çalışan yönetici ve öğretmenlerin genelini düşündüğümüzde -hepsini
itham etmiyorum ama-, okullarda eğitim ve öğretimin nasıl yürüdüğünü
düşündüğümüzde, orada veliler ve öğrenciler isteseler bile kabiliyetli
öğrencilerin Kur'ân-ı Kerim ve Arapça'yı seçmelerinin önünde maddî ve manevî
engellerin oluşacağını ve önemli sayıda istidatlı, kabiliyetli çocuğun bu
dersleri seçme imkânı bulamayacaklarını düşünüyoruz. Bunun için, mademki ikinci
kademeye seçmeli olarak Arapça ve Kur'ân-ı Kerim derslerini koymayı
düşünüyorsunuz; o halde geliniz şu konuda uzlaşalım: Kur'ân-ı Kerim ve Arapça
derslerinin seçmeli olarak okutulduğu ikinci kademe, İmam-hatip liselerinin
bünyesinde olsun. Hâlihazırdaki durum da bundan ibarettir. Bunlara dokunmayınız;
bu hem sizin hem bizim arzumuzu gerekleştirir. Yani, 1) zorunlu eğitim 8 yıla
çıkmış olur; 2) zorunlu eğitimin birinci kademesinde bütün öğrenciler aynı
programı almış olurlar; 3) ikinci kademesinde sizin de razı olduğunuz, bizim de
istediğimiz seçmeli ders sistemi gerçekleşmiş olur; 4) İmam-hatipler için bu
seçmeli ders bugün olduğu gibi, Arapça ve Kur'ân-ı Kerim'den ibaret olmuş olur.
Burada, milletin çocuklarını ilk beş yılı bitirdikten sonra, "ille Arapça ve
Kur'ân-ı Kerim'i seçmek üzere İmam-hatiplerin bünyesindeki ikinci kademeye
gidin" diye bir zorlama olmadığına göre; bunun laikliğe, din ve vicdan
hürriyetine bir baskı olmayacağı âşikârdır. Bu tamamen ihtiyarîdir, veli ve
çocuk dilerse İmam-hatiplerin bünyesindeki ikinci kademeye gidecektir. O
takdirde Arapça ve Kur'ân-ı Kerim'i seçmiş olacaktır. Dilemiyorsa bir başka
seçmeli dersi seçmiş olacaktır.
İmam-hatip liselerinden yetişen nesilleri kendileri için tehlike addeden bir
kesimin ortaya attığı bugünkü tartışmaların gölgesinde bu okulların eğitim
kalitelerinin iyileştirilmesi gibi zaruri konular pek gündeme gelemiyor. Sizin
bu konuda teklif ve tavsiyeleriniz var mı? Bu konunun gündeme gelmesini yararlı
görüyor musunuz?
Elbette... Benim de şahsen bir "danışman" gibi ilgilendiğim Ensar Vakfı, en
azından 3-4 yıldan beri hem Anadolu'da hem İstanbul'da arka arkaya birçok
toplantılar yaparak uygulamanın içinde olan İmam-hatip müdürlerini ve tecrübeli
öğretmenleri toplayarak bu okulların problemlerini, iyileştirme çarelerini
görüştüler. Uzun müzakerelerden sonra bu müzakereler rapor halinde yazıldı.
Hatta bu raporlar ufak ufak kitaplaştırıldı, broşürler halinde basıldı. Sonra
sıra bu raporların uygulamaya sokulmasına geldi. Ama Türkiye'de demokrasi yok...
Türkiye'de demokrasi olmadığı için de sivil kurum ve kuruluşların iradeleri
geçerli değil. Türkiye'de hangi iradelerin geçerli olduğunu yıllardan beri
yaşıyoruz da son günlerde daha canlı daha açık seçik olarak yaşamaya başladık.
Bir avuç "A. B. A."nın iradesi geçerli oluyor. Bu tabir de benim değil bir eski
Kültür Bakanı gazetecinindir. Yani: aydın-bürokrat-asker: ABA... Abanın altında
sopa... "Bunu da hatırlatıyor sana bu tabir"...
Aydın, bürokrat ve askerden oluşan bir avuç insanın iradesi geçerli oluyor.
Elbette ben ne askerin, ne bürokratın, ne de aydının tamamını bu baskı grubu
içinde görüyorum, ne de milletinden kopuk olarak görüyorum. Belki de böyle
göstermek biraz da din karşıtlarının işine geliyor. Onlar kendi cephelerine
böylece hayalî ve vehmî güçler katıyorlar. Biz de doğrusu onların ekmeğine yağ
sürmemeliyiz. Birçok askerin, birçok bürokratın, birçok aydının bu konularda akl-ı
selim ile düşündüklerini ve milletine yabancılaşmadıklarını, dinlerinden
kopmadıklarını, dinden kendilerine bir zarar gelmeyeceğini bildiklerini biliyor,
görüyor ve yaşıyoruz.
İşte Türkiye'de sayıları ne olursa olsun, bulundukları yer önemli olduğu için,
güçleri ellerinde topladıkları için, sözleri dinlenen insanlar tabandan gelen bu
ıslahat iradesine kulak asmıyorlar. İmam-hatipleri niye ıslah etsinler? Milli
Eğitim ne zaman halkın kalbine ve nabzına kulak veren insanların eline geçti de,
tabandan gelen isteklerin istikametinde ıslahat yapıldı? Bu ne yazık ki hiç
olmadı. Olmadığı için de bu düşünceler hep kuvvede kaldı, fiile geçemedi. Ama
ben şahsen, düşündüğümü soruyorsanız, İmam-hatip liselerinde hem yönetim, hem
eğitim kadrosu, hem program, hem müfredat, hem kitap, hem fizikî şartlar
açısından çok önemli eksikler bulunduğunu ve bunların da bir an önce ıslah
edilmesinin şart olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncelerimi çeşitli platformlarda
ifade etmişimdir. Başkaları da ifade etmiştir. Ve bunlar raporlara da intikal
etmiştir.
Dileriz, milletine kulak veren aydınlar, bürokratlar, askerler çoğalırlar ve bu
ıslahat arzularına -ki bunlar sadece İmam Hatiple ilgili değildir. Türkiye'nin
daha yüzlerce, binlerce problemi bu meyandadır- kulak verir ve adına gerçek
mânada ıslahat diyebileceğimiz değişimleri gerçekleştirirler.
Farklılık
içinde diyalog tesis edilmeli
Toplumda kamplaşmalara yol açan görüş ayrılıklarının sebep olabileceği
tahribatlar ne olabilir?
Toplumda kamplaşmalara yol açan görüş ayrılıklarının sebep olabileceği bazı
konular olabilir, görüş ayrılığı insanlar içindir. İnsan çeşitli şekillerde
tarif edilmiştir. Belki de "insan ihtilaf eden bir varlıktır" dense pek de
anlamsız olmaz. Demek istediğim, ortada iki insan varsa, bunlar aynı ailenin,
aynı dinin mensupları olsalar, aynı kültürün müntesipleri olsalar bile,
aralarında görüş ayrılığı olabilir. Ama her görüş ayrılığı kamplaşmalara
götürmez; hele toplumda kamplaşma, ictimaî kamplaşma, toplumun görüş
ayrılıklarına bağlı olarak farklı gruplara ayrılıp bu grupları bir anlamda
gettolaştırıp kendi aralarında ilişki, dostluk kurup bu sıcak ilişkiyi
başkalarından esirgemeleri ve grupların bu anlamda birbirlerine soğuk hatta
giderek yan bakan, düşmanca duygular besleyen gruplar, kamplar haline gelmesi
olumsuz ve olmaması gereken bir gelişmedir. Böyle bir gelişme toplumda birçok
tahribata sebep olabilir. Bunları maddî ve manevî diye ayırırsak, neden olduğu
en önemli manevî tahribat kültürün ve manevî üretimin fakirleşmesidir. Kamplar
arası sürtüşmenin ortaya koyacağı huzursuzluk, istikrarsızlıktır. Bu huzursuzluk
ve istikrarsızlığın sebep olacağı kısırlıktır. Bu kamplaşmanın maddî sonuçları
da olur. Eğer bu kamplaşma çatışmaya doğru giderse o zaman ülkenin birliği,
bütünlüğü tehlikeye düşer ve topluma ait en önemli varlık ve servet olan mal ve
can telef olur.
Görüş ayrılıkları her zaman olabileceğine göre, toplumsal mutabakatı tesis etmek
nasıl mümkün olabilir?
Görüş ayrılıklarını, muhalifin varlığını ve insana mahsus hak ve hürriyetlerini
ortadan kaldırma eylemine ilişkin olmayan görüş ayrılıklarının zararlı
olmayacağını ifade etmiştik. Toplumsal mutabakatı tesis etmenin de yolu budur.
Birinci şartı engeli ortadan kaldırmaktır. Eski tabirle icâbî ve selbî, biri
yapmakla biri yapmamakla ilgili iki şarttan bahsedebiliriz. Birincisi selbî,
yani görüş ayrılıklarına düşmüş gruplardan birinin karşı tarafın maddî varlığını
düşünmesi, hak ve hürriyetini kaldırmaya yönelmemesidir. Karşısındakine de var
olma, inanma, düşünme ve düşüncesini açıklama hak ve hürriyetini tanımasıdır.
Toplumsal mutabakatın ikinci şartı icâbîdir, yapmakla, etmekle ilgili,
müspettir. Bu da toplum içerisindeki farklı inanç ve düşünce gruplarının
aralarında ilişki kurmaları diyaloğu kesintisiz olarak devam ettirmeleridir.
Geleneksel hoşgörü ve bunun paralelinde diyalog anlayışıyla Türkiye şartlarında
olumlu neticeler almak için neler yapılabilir?
Gerçekten, bizim toplumumuzda an'anevî olarak bir hoşgörü mevcuttur. Burada
hoşgörüyü; çirkini, ayıbı, günahı ancak bu olumsuzlukları ortadan kaldırma,
giderme halkımızın dinî inançlarının da yönlendirmesiyle yıkmak ve en güzel
mücadele yolunu an'anevî olarak benimsemiş olmalarını kastediyoruz. Ortada bir
ayıp, bir günah, bir suç varsa, bunu görenler onun ayıp, suç olduğunu inkâr
etmiyor veya önemsememe gibi davranışa girmiyorlar. Böyle değerlendiriyorlar,
önemsiyorlar; fakat ortadan kaldırmak, gidermek, düzeltmek için sert, yıkıcı,
kırıcı az fayda karşısında çok zarar getirici bir davranış biçimi içerisine
girmiyorlar. Bizim bu geleneğimizden diyalog açısından bugün de yararlanmak
mümkündür. Bu hoşgörü yanında diyaloğu da kullanarak olumlu neticeler alabilmek
için her bir grubun aklı başında olan liderlerinin öncelikle diğer grubun
liderleriyle diyalog kurmaları gerekir. İnsanlar liderlerinin dini üzeredirler.
Bu liderleri küçükten büyüğe doğru sıralayabilirsiniz. Yani bir ailede lider
çoğu kez o ailenin reisi olan insandır. Anadolu'da; mahallede, çarşı-pazarda,
köyde-kentte, toplulukların saygısına sevgisine mazhar olmuş, sözü dinlenir
insanlar vardır. Bunları lider olarak kabul edebiliriz. Sonra siyasî ve sivil
kuruluşların liderleri vardır. Bunları da lider olarak kabul edebiliriz. İşte
böylece hiyerarşik olarak en küçük birimden en büyüğüne doğru, grupları temsil
eden saygı ve sevgisine mazhar olmuş liderlerin öncelikle birbirleriyle diyalog
kurmaya talip olmaları, böyle bir irade taşımaları gerekir. Peki neden böyle bir
irade taşımaları gerekir? Çünkü akl-ı selimle düşünülür, tarihhi tecrübeden ve
dünyada olup bitenlerden ders alınırsa görülecektir ki hiçbir ülkede bir tek
düşünceyi hâkim tutup öbürlerini ortadan kaldırmak mümkün olmamıştır, bugün de
mümkün değildir. O halde farklılık içerisinde diyaloğu tesis etmek gerekir.
Bunun şuurunda olan liderler diyaloğa talip olmalıdırlar. Gruplardan birinin
kendi dünya görüşünden, düşüncesinden vazgeçmesi değildir. Sadece farklılık
içerisinde, bir gemi olan ülkede yaşamak mecburiyetinde olan grupların bu
birlikteliği, müştereki bulma çabaları demektir. Eğer liderler kimliklerinden
dolayı bir şuura gelemiyorlarsa o zaman ülkede gruplar-üstü kalabilmiş akl-ı
selim sahibi insanların bu maksatla oluşturacakları sivil kurumlar böyle bir
vazifeyi üstlenmelidirler. Mesela aileler, mahalleler arasında ihtilaf sonucu
kan davaları çıkar, iki taraftan mal ve can telefleri vâki olur. Bunu böyle
bıraksanız, ilelebet devam eder, aslında zaman zaman bu ihtilafın tarafları
bundan üzüntü duyarlar, bunun ortadan kalkmasını isterler ama taraflardan
hiçbiri ortadan kaldırıcı, iyileştirici bir teşebbüste bulunma cesaretini,
olgunluğunu kendinde göremez. Uzun zaman sonra bazen bir öğretmen, muhtar, imam
veya oralarda tanınan sevilen resmî ya da sivil bir kişi, kalkar bu iki grup
arasında bir diyalog başlatır. Bunun sonucu hepimizin defalarca gözlediği gibi
güzellikler olur. Bu küçük örneği ülke çapında farklı inanç ve düşünce grupları
arasında diyaloğun oluşması için kurulacak teşebbüslere teşmil etmek mümkündür.
İslâm dini, toplumsal mutabakatı sağlamada nasıl bir hoşgörü modeli öneriyor?
Meseleye şuradan başlayabiliriz: İslâm bir din. Dinin en önemli unsuru imandır,
inançtır ve her din kendi getirdiği inancı benimseyenlerle benimsemeyenler
arasında bir farkı öngörür. Bu farkın hem dünyada fonksiyonel sonuçları vardır,
hem ebedî hayatta sonuçları vardır. İslâm da bir dindir. İslâm'a inananlara biz
Müslüman, inanmayanlara da gayrimüslim diyoruz. "İctimaî mutabakat"a benim
verdiğim mâna, "farklılık içerisinde gerekli olan birlikteliği sağlamanın yolu,
yöntemi veya bu birlikteliği sağlayan diyalog çerçevesi, anlaşma çerçevesi,
sözleşme çerçevesi"dir. İşte İslâm'ın bu ictimaî mutabakatı sağlamaya katkısı,
biraz önce bahsettiğim inanan-inanmayan ayrımını getirmiş olmasına rağmen
inanmayanlara hayat hakkı tanımasıdır. Sadece hayat hakkı mı? Hayır, İslâm
inanmayanlara, inanıp da aynı iman manzumesi içinde farklı görüş ve yaşayış
tarzı benimseyenlere hayat hakkı dışında da hemen bütün insan hak ve
hürriyetlerini tanımaktadır. O halde İslâmî hoşgörüyü bu çerçeve içerisinde
anlamak gerekir, yani İslâm'ın inanmayanlara kendi bünyesinde, kendi vatanında,
kendi ülkesinde, dâru'l-İslâm'da, Müslüman toplum içerisinde bulunan
inanmayanlara, ya da inanıp da bir inanç manzumesi çerçevesi içerisinde meydana
gelebilecek ihtilaflar bakımından farklı yaklaşımda bulunanlara bu hakkı, bu
imkânı tanıması, vermesidir.
Elbette, dâru'l-İslâm'da gayrimüslimler ve Müslümanlar içerisinde sapık gruplar
ve mezhepler varolacaksa, bunların varlığına imkân veriyorsa, o zaman bunlara
birtakım sosyal, kültürel, iktisadî, siyasî haklar da veriliyor demektir. İşte
İslâm'ın bu konudaki hoşgörüsü budur. Bu hoşgörü çerçevesinde bu haklara sahip
olan insanlar kendi haklarını, diğerlerinin hak ve hürriyetlerini ortadan
kaldırmak için kullanmadıkları, umumun, kamunun haklarını kaldırmak için
kullanmadıkları sürece bu haklarını kullanabilirler. Bizim kadim Ahkâm-ı
Sultâniye ve Siyaset-i Şer'iye kitaplarında şöyle bir ölçü de konulmuştur: Bir
inanç grubu, bir yerde bir birlik oluştursalar, bugünkü tabirle dernek kursalar,
vakıf kursalar, yerleşim merkezi, mahalle kursalar ve burada inanç ve
düşüncelerini aralarında görüşüp konuşsalar, okuyup okutsalar ve hayatlarını
buna göre düzenleseler; başkalarının hak ve hürriyetlerini ihlal etmedikleri
sürece kamu düzenini, kamu sağlığını bozmadıkça, silahlı eylemle kendi
düşüncelerini başkalarına empoze etmeye kalkışmadıkça onlara dokunulmaz. Elbette
bu dokunulmazlık meselesi, diyalog ve farklılık içinde birlik ve beraberlik
meselesinin ancak bir önşartını teşkil ediyor.
Birbirimize dokunmadan ayrı mekânlarda, ayrı dünyalarda yaşarsak o zaman adına
ümmet birliği, beraberlik dediğimiz, ictimaî hal oluşmaz. Halbuki millî varlık,
millî bütünlük ve dayanışmaya bağlıdır. İşte bu ikinci zaruret de İslâm'a göre
makul ve meşrûdur. Farklı gruplar birbirleriyle iktisadî, ictimaî, siyasî,
kültürel ilişki kurabilirler. Ortak bir ictimaî hayat oluşturabilirler. Bu ortak
ictimaî hayatın şartlarını müzakere yoluyla ortaya koyarlar. Bunun dışında kalan
alanlarda her bir grup kendi farklı inancı ve dünya görüşünü benimseme, yaşama
ve devam ettirmede serbest kalır. İslâm bir dindir; bu dini bütün insanlığın
yaratıcısı Allah, bir peygamberle göndermiştir. Peygamber dini insanlara tebliğ
etmiştir. Kendisi Rabbine kavuşurken de ümmete birçok vazife meyanında şu iki
ödevi vermiştir: Birincisi, dini bilmeyenlere ve benimsememiş olanlara tebliğ
vazifesidir. İkincisi, bu dini bilenlerin, benimsemiş olanların, onu yaşamadaki
kusurlarını uygun metotlarla giderme vazifesidir. Bunun birincisine tebliğ;
ikincisine eğitim, terbiye, yani emr-i bi'l-mâ'ruf ve nehy-i ani'l-münker de
diyebiliriz.
Hoşgörü ve diyalog anlayışıyla bu dinin tebliğ edilmesi ve toplum içerisinde
dinî kusurların giderilmesi vazifesini nasıl telif edeceğiz, uzlaştıracağız ve
çatışmaya meydan vermeden hem hoşgörü ve diyalogu hem de tebliğ ve terbiye
vazifemizi yürüteceğiz?
Bu soru yerindedir. Bunun cevabı konusunda böyle karşılıklı bir sohbette
söylenebilecek birkaç söz vardır. Bunlardan birincisi, tebliğin zorlamayla;
maddî ve manevî bastırmayla, dayatmayla alakasının bulunmaması ve tebliğde en
uygun metodun seçilme zaruretidir. Bu hassasiyetlere dikkat edildiği takdirde,
sadece tebliğden dolayı bir sosyal çatışmanın çıkmayacağı âşikârdır. Bütün
gruplar ya fiilî ya da kavlî olarak kendi inanış ve düşüncelerini başkalarına
iletme, duyurma hak ve imkânına sahiptirler. İnsanlar serbest iradeleriyle,
düşünerek bunları benimser veya benimsemezler. İkincisi belli bir inancı
benimsemiş olan insanların, bu inancı yaşama konusunda ortaya koydukları kusur
karşısında tepki gösterme ve bunu izale etme vazifesidir. Burada da iki kural,
diyalog ve hoşgörü ortamını bozmadan bu vazifenin yapılabileceğini bize ifade
ediyor.
Bu konulardan bir tanesi eğitim, terbiye, emr-i bi'l mâ'ruf, nehy-i ani'l münker
yapma işinin herkese ait bir iş olmadığı, bunun da bir ehliyet gerektirdiğidir.
İkincisi, emr-i bi'l mâ'ruf, nehy-i ani'l münker vazifesinin gönülle, dille ve
elle olan kısımlarının yine herkese ait olmadığı; gönülle ve dille olanın uygun
metodlarla herkes tarafından yapılabileceği, fakat elle yapılacak olanın toplumu
temsil eden resmî ve sivil makamlara ait olduğu ve bu makamlar da bu işi
yaparken hak ve hürriyetlerin ihlalinin sözkonusu olamayacağı kaidesidir. İkinci
kaide, emr-i bi'l-mâ'ruf ve nehy-i ani'l-münker yapılırken bunu yapan şahısla,
kendisine tenbihat yapılan şahsın o konudaki inançlarının, mezheplerinin,
görüşlerinin aynı olması, paralel olmasıdır. Yani iki kişiden -bunlar Müslüman
da olabilir- biri birşeyin helal ya da haram olması, bir şeyin ayıp olması ya da
olmaması, bir şeyin farz olması, vacip olması, Sünnet olması... konusunda farklı
içtihatlara, görüşlere, mezheplere mensup iseler o halde birinin kendi
görüşünün, ictihadının kabulünü karşı tarafa empoze etme hakkı yoktur. Kendi
kanaatine göre, inancına göre, mezhebine göre ayıp olanın başka ictihada göre de
ayıp olmasını; kendisine yasak olanın farklı inanca göre de yasak kabul
edilmesini isteyemez. Bu maksada yönelik de emr-i bi'l mâ'ruf, nehy-i ani'l
münker yapamaz.
İşte bu iki kural yan yana geldiğinde, öyle zannediyorum ki, farklılık
içerisinde zaruri olan birlik ve beraberliğin tesisi için gerekli bulunan
hoşgörü ve diyalog ortamını bozmadan, aynı zamanda her bir grubun kendi inancını
karşı tarafa tebliğ etme, iletme imkânı bulması mümkün olacak ve gruplar içinde
insanların birbirlerine yardım etmeleri de mümkün hale gelecektir.
İnsan haklarının
güvencesi İslâmî değer ölçüleridir
Günümüzün gözde kavramlarından biri insan hakları. Özellikle dış platformlarda
Türkiye'nin önüne bir ayıp olarak getirilen insan hakları ihlallerinin önlenme
çaresi size göre ne olabilir?
Dış platformlarda Türkiye'nin önüne bir ayıp olarak getirilen insan hakları
ihlalleri hem tanım, hem de kapsam itibarıyla eksiktir, tek yönlüdür ve çoğu kez
hedefinden saptırılmıştır. Haddizatında insan hakları çerçevesine girmeyen bazı
talep ya da davranışların insan hakkı olarak tellaki edilmesi, tanınması ve
bunun ihlalinin durdurulması, Türkiye'ye dayatılabilmektedir. Kapsam olarak da
eksiktir. Aynı ihlal, belli bir inanç veya ideoloji gurubuna yöneldiğinde, insan
hakkı ihlali olarak telakki edilmekte ve bunun kaldırılması talepleri dile
getirilmekte. Buna mukabil, bir başka inanç grubuna yönelik olduğunda da sükutla
geçiştirilmektedir. Bu bakımdan, Türkiye'de şüphesiz mevcut olan insan hakları
ihlallerinin ölçüsü dışardaki ve özellikle yanlı kurum ve kuruluşların
değerlendirmeleri olmamalıdır. Uluslararası anlaşmalarla dile getirilmiş,
vesikalara geçirilmiş, büyük çoğunluğuna İslâm'ın da katıldığı insan hakları
vardır. Bu insan hakları ihlallerinin önlenmesi, bizim dışımızdakilerin meselesi
değil, öncelikle bizim meselemiz olmalıdır. Türkiye'de yaşayan bütün inanç
grupları, bütün cemaatler, partiler, siyasî ve gayrî siyasi kuruluşlar, insan
hakları ihlallerinin ortadan kaldırılmasının gerekliliğinde ittifak
etmelidirler. İhlallerin önlenmesinin birinci çaresi bu ittifaktır. Böyle bir
irade birliği oluşmaması halinde körlerin döğüşü devam eder, kargaşa devam eder;
zulüm, haksızlık devam eder. Bu durumda herkes kendi hakkını görür, başkasının
hakkını görmez hale gelir. Kendi hakkını savunurken, kendi hakkına yönelik
ihlallerin ortadan kaldırılmasına öncelik verirken, başkasının hakkına zarar
verebilir. Bunda başarılı olunmaz, zayıf düşer, hatta bazen çatışmalar sözkonusu
olabilir.
İslâm'ın insan hakları alanında 15 asır önce ortaya koyduğu evrensel normların
bugünkü Müslümanların hayatında yer bulmamasını neye bağlıyorsunuz ?
Bugünkü Müslümanların hayatında yer bulamayan İslâmî normlar ve hükümler,
yalnızca insan haklarıyla ilgili olanlar değildir. İslâmî hayat bütün
yönleriyle, şu ya da bu ölçüde ve bazı gruplarda daha çok, bazılarında daha az
olmak kaydıyla, Müslümanların hayatında yoktur, yer bulamamıştır günümüzde. Bunu
teorik olarak iki şekilde düşünmek mümkündür. Birisi "Bu doğrular, fert ve
toplum olarak insan hayatına yahut en azından çağımızdaki insan hayatına uygun
değildir. Çağımız insanlarının vücuduna uymayan bir elbise gibidir. Onun için
hakkı da kalmamıştır. Vücud kendine başka elbiseler edinme yolunu tutmuştur.
Yani, çağı geçmiş, devri geçmiştir." Teorik olarak bir böyle düşünülür, bir de
aslında İslâm'ın koyduğu -insan hakları alanında olsun başka alanlarda olsun-
evrensel normlar, hatta hususi hükümler, birincileri umumen insanlık için,
ikinciler hususen Müslümanlar için uygundur. Amaca uygundur, insanların peşinde
koştukları huzur ve mutluluğu da tekeffül etmektedir. Fakat insanlık bunun
farkında değildir. Farkında olanların bunu hayatlarına geçirme cihetleri önünde
birtakım engeller vardır. Bunlardan birincisine ben inanmıyorum. Yani, ebediyyen
insanlığa yol göstermek için gelmiş olan bir dinin ve Kitâb'ının ve bu Kitâb'ı
hem nefsinde hem de örnek bir cemiyette uygulayarak nasıl anlaşılması ve nasıl
yaşanması gerektiğini göstermek için örnek insan Hazret-i Muhammed'in (s.a.)
ortaya koyduğu nizamın değişime açık taraflarıyla insanlığın varlık amacına
uygun olduğuna inanıyorum. Bunun aksini iddia edebilmek için, hem teorik, hem
pratik, hem tarihten, hem günümüzden insanları ikna edebilecek bir delilin, bir
kanıtın da olmadığını görüyorum. Yani, net ve kısa bir cümle ile ifade etmek
gerekirse, İslâm'ı yaşamak isteyip de fert olarak başarısız olmuş, İslâm'ı
hayatında bütünüyle uygulamak isteyip de, toplum olarak başarısız ve mutsuz
olmuş bir örnek mevcut değildir. Denebilir ki, İslâm dünyası umumiyetle bugün
21. asra girmekte olan insanlık kervanının gerisine düşmüştür. Tabiî, bu ayrı
bir bahistir, evvela bu "ileri, geri" kavramlarını konuşmak lazım. Hangi alanda
geriye düşmüş olduğunu irdelemek, tahlil etmek lazım. İleri ucu temsil eden
Batı'nın, ABD'nin nerelerde ileri, nerelerde geri olduğunu açık-seçik ortaya
koymak lazım. Sâniyen, İslâm ülkelerine bir göz atmak ve onların hangi
noktalarda geri, hangi noktalarda ileri olduğunu ortaya koymak; ve bu arada fert
ve topluluk olarak birbirinden farklı Müslümanlar varsa, İslâm'ı yaşamak
istedikleri ve yaşadıkları halde, birileri "ileride", birileri "geri" idiyse, o
zaman bu işin yaşanmak istenen İslâm'dan değil, bunu yaşayanlardan ileri gelip
gelmediği sorusuna cevap aramak lazım.
Bizim bugünkü sohbetimizde konumuz bu olmadığı için, sadece soruları va'zedip
geçmiş olalım ve tekrar diyelim ki: Bize göre İslâm değişmeyen evrensel
ilkeleriyle, prensipleriyle, hükümleriyle ve bunların ışığında, çoğu ictihatla
üretilmiş olan, Müslümanların âlimlerinin ortaya koydukları çözümleriyle
insanlık yaşadığı sürece, ona din olarak, ona hayat rehberi olarak bağlanmak
gerekir.
Müslümanların bugünkü halleri, büyük ölçüde, İslâm'ı iyi anlayıp hayatlarında
uygulayamamalarından kaynaklanmaktadır. Müslümanların hayatında insan hakları
dahil diğer kaidelerin ve hükümlerin yer bulamaması bunu ifade ediyor. Sebebine
gelince; bana göre, yine büyük ölçüde içeride eğitim eksikliği, dışarıda İslâm
düşmanlığından kaynaklanır.
Bugün dünyada kurulu bir düzen vardır ve dünya düzenini kuranlar bu düzenin
meyvalarının en büyük payını, pastanın büyük dilimini kendilerine ayırmışlardır.
Buna razı olacak bir dünya nizamı ve dünya insanları istenir. Onların akordunu
bozan, onların düzenini bozan bir sesin veya bir "olmaz"ın, bir itirazın
olmaması gerekir. Halbuki İslâm'ın temel sözü "Lâ ilâhe illallah"dır; bu iki
unsurdan oluşuyor, "Lâ ilâhe" kısmı, "hayır, olmaz" ifadesini dile getiriyor ve
duruşunu temsil ediyor; "İllallah" ise "doğru olan, gerçek olan budur" kısmını
dile getiriyor ve o duruşu ifade ediyor. O halde, İslâm toplumları dünyada olup
biteni "Lâ ilâhe" ve "İllallah" ölçülerine vurmak durumundadırlar. Bazı düşünce
ve eylemlerin karşısında durmak, onlara itiraz etmek, onlara "hayır" demek
durumundadırlar. Bu ise onların akordunu bozuyor. Bu sebeple bu düzeni bozacak
unsurları ya tamamen ya da kısmen ortadan kaldırmak, dişlerini, tırnaklarını
sökmek, seslerini kısmak, dişlerini sökmek gerekmektedir. Onları elsiz,
pençesiz, sessiz, tırnaksız, dişsiz aslanlar, hayvanat bahçelerinde
uslandırılmış aslanlar haline getirmek istemektedirler.
İşte bu iki âmilin Müslümanların hayatında yeralmasında önemli iki engel teşkil
etmektedirler. Bu iki engel olmasaydı bugün Müslümanlar İslâm'ı doğru anlayıp
uygulasalardı, buna uygun siyasî, hukukî, ekonomik, ahlâkî bir toplumsal yapı
oluşurdu. Böyle bir yapı içerisinde, mesela Hulefâ-i Râşidîn döneminde olduğu
gibi toplumun en tepesindeki kişiden fonksiyonu, işi vazifesi itibarıyla daha
aşağıda bulunan kişiye kadar herkes hak ve vazifesine sahip çıkardı, Kuvvetli,
gücüne dayanarak zayıfın hakkını ihlal edemezdi. Zayıf, güçsüzüm diye hak
talebinden vazgeçmezdi. İslâm'da işte bu anlamda ve bu çerçevede insan
haklarının -İslâm'a inananı veya inanmayanı ile- İslâm ümmeti içerisinde
yaşadığı dönemler olmuştur, bu yine olurdu.
Bazı çevreler İslâm'da insan haklarının olmadığını veya eksik olduğunu ileri
sürüyorlar. Ortada Peygamber Efendimiz'in Veda Hutbesi gibi bir anıt varken
ortaya atılan bu iddialara Müslümanlar'ın mevcut yaşayışları yol açıyor olabilir
mi?
Evet, ortada Veda Hutbesi gibi bir anıt var, onun yanında aslında Veda
Hutbesi'ni çerçeveleyen Kur'ân-ı Kerim var. Onun yanında Kur'ân-ı Kerim'de ve
Veda Hutbesi'nde söylenenleri kendi kurduğu devlet ve cemiyette uygulamış olan
Allah Resulü'nün (s.a.) ortaya koyduğu örnek var. Daha Medine şehir devletinin
oluşmasından başlayan ve Veda Hutbesi'nin irad edildiği ve Efendimiz'in dünyadan
ayrıldığı zamana kadar devam eden müstakil İslâm devlet ve toplumundan yaşanan
örnekler var. Bu örneklere bakıldığı zaman İslâm'da insan haklarının olmadığını
söylemek için kör ve sağır olmak gerekir. Ancak, İslâm'da insan hakları
anlayışıyla İslâm dışında, bugün genellikle kabul edilen ve bireysel özgürlükten
hareket eden, insanı temel alan, hakkı vurgulayan ama ödev ve vazifeyi
vurgulamayan hak anlayışı arasında fark vardır. Fark olduğu söylenebilir; ama
İslâm'da insan haklarının olmadığı söylenemez. Bu, ya cehaletten ya da kastî
gafletten, yani görmezlikten gelmekten neşet etmiş olur.
Bahsettiğiniz bu iddia, yani İslâm'da insan haklarının olmadığı iddiası,
Müslümanların yaşayışlarından kaynaklanmış olabileceği gibi, yukarıdaki
soruların cevabında temas ettiğimiz kastî müdahale ve saptırmalardan da
kaynaklanmış olabilir. Bu saptırmaların başında insan haklarıyla ilgili tarihî
ve teorik araştırmalarda bilgi eksikliği vardır. Mesela buralarda insan
haklarından bahsedilirken oldukça geç dönemlerden bu kavram başlatılır. Mesela
1215'te dönemin İngiltere kralının ilan ettiği "Magna Carta" büyük fermanı ile
başlatılır. Magna Carta'nın başında "İngiliz kilisesinin özgür olacağı,
haklarının kısıtlanmayacağı ve özgürlüklerinin kısıtlanmayacağını temin ederiz"
cümlesi bulunmaktadır. Demek ki bütün dinler için bir din ve vicdan
hürriyetinden bahsedilmek yerine İngiliz Kilisesi'ne yönelik özgürlük ve haklar
bahse konudur. Onun dışındaki maddelerde de Kral'a, daha ziyade asiller lehine,
bazı hak ve tasarruflara kısıtlamalar getirmektedir. Halbuki bunun tarihi
1215... Bundan aşağı yukarı bir 600 yıl kadar geriye gidildiğinde, Resulullah
Efendimiz (s.a.) Mekke'den Medine'ye hicret ediyorlar. Bu hicreti takip eden
yıl, bilindiği gibi, Medine şehir devleti oluşuyor ve burada "Medine Vesikası"
diye anılan, bir mânada ilk yazılı Anayasa ilan ediliyor ve uygulanıyor. İşte bu
Anayasa'da Peygamber Efendimiz'in oluşturduğu topluluk içinde, müşrikler vardır,
Müslümanlar vardır ve Yahudiler vardır. Bilahare yapılan anlaşmalarda, aynı
haklar Hıristiyanlara da bahşedilmiştir. O halde, aslında dünyada ilk defa
Medine Site Devleti Anayasası'yla, dinleri, inançları ne olursa olsun,
insanların bir arada bir topluluk, bir ümmet oluşturmaları, sözleşmelere, hak ve
hükümlülüklere dayalı bir yönetim kurmaları uygulaması ortaya koymuştur.
İslâm'ın insan hakları alanında eksik bıraktığı konunun kadın eşitliği olduğu
iddialarını da bu bağlamda değerlendirmek mümkün mü?
İslâm'ın insan hakları alanında bir konuyu eksik bıraktığına ben katılmıyorum.
Şundan katılmıyorum: İslâm kendi sistemi çerçevesinde, kendi bağlam ve
bağlantılarında ideal insan haklarını ilke olarak ve kısmen de örnek ve detay
olarak ortaya koymuştur. Orada örnek ve detay olan noktalarda eksiklik olabilir,
hatta örneklerde tarihîlik olabilir. Fakat zaten bu detaylar ve örnekler
İslâm'ın insan hakları hukukunu oluşturmak üzere ya da insan hakları listesini
değişmez bir şekilde vermek üzere ortaya konmamıştır. Asıl temel hükümlere ve
ilkelere bakmak icabeder. Bugün, adına "İnsan hakları bildirgeleri" denilen
bildirgelere ve onlara dayanılarak yapılan çalışmalara baktığınızda, bahis
mevzuu edilen insan hakları ile İslâm'ın ilkelerini ve örneklerini
karşılaştırmak icab eder ve bugün mevcut olan insan hakları ilkelerinin bu
ilkelere uyup uymadığına, hatta bu çerçeveye girip girmediğine bakmak icabeder.
İşte böyle bir yaklaşımla İslâm'da insan haklarına eğildiğimizde orada böyle bir
eksiklik görülemez. Neyi söylemek istiyorum: İslâm'ın insan anlayışı mesela
hümanistlerin, mesela materyalistlerin, mesela egzistansiyalistlerin insan
anlayışına uygun mudur, sorusunu sorduğunuzda; uygun değildir, cevabını
alırsınız. İslâm'ın insan anlayışı veya bu söylediğim çerçevelerdeki insan
anlayışına uygun değilse, o zaman sözkonusu olan hak ve ödevlerde de birtakım
farklılıkların bulunması tabiî olur. İşte İslâm'da kadın haklarına da bu açıdan
bakmak gerekir.
İslâm bir mü'min için dünyada belli bir formasyona girilmesini, bir kemâle
gelmesini öngörmüştür, bunu talep etmektedir. İşte bu talebin gerçekleşmesine
uygun haklar ve ödevleri ona vermiştir. Burada hem İslâm'ın talepleri, hem
insanın yaratıcısının insana verdiği -kadınıyla, erkeğiyle-, kimi eşit, kimi
farklı olan kabiliyet ve istidatlara bağlıdır. İşte bugün bazılarının kadın
hakları bakımından olumsuz gibi gördükleri farklı haklar ve yükümlülükler
aslında, erkeğiyle-kadınıyla birbirini tamamlayan İslâm insanı gözönüne
alındığında, bir eksiklik olarak, bir hak kısıtlaması olarak gözükmez. Tabiî ben
bunu tamamen teori bazında söylüyorum, tarihî uygulamalar burada beni
ilgilendirmiyor. Yani tarihte kadınlar İslâm'ın onlara tanıdığı bir takım
haklardan mahrum olmuşlarsa, cemiyette üçüncü sınıf insan olarak telakki
edilmişlerse, kafeslerin arkasına hapsedilmişlerse, cahil bırakılmışlarsa,
erkeklerin hegemonyasına, otoritesine terkedilmişlerse bunun İslâm ile hiçbir
alâkası yoktur. Bu tamamen tarihî örf ve âdetlere bağlı anlayışlar ve
uygulamalardır. Bizi burada ilgilendiren bunlar değildir, bizim için ölçü olan
Kur'ân-ı Kerim, Sünnet, bu sohbetin başında söylediğim vesikalar ve Resulullah
ile Hulefâ-i Râşidîn döneminde yaşanmış olan uygulamalardır. İşte oralara
bakıldığında İslâm'da kadınlı erkekli bir toplum hayatı olduğunu, insanlara
verilen haklarda kadınlarla erkeklerin tamamen eşit olduklarını, kadınla erkeğin
önünde bir serbest yarış pistinin açık olduğunu, her iki cinsin de onlar için
mukadder olan kemale koşmada eşit şartlara sahip bulunduklarını, bir çifti
düşündüğünüz zaman, biri kadın, biri erkek, bu pistte daima kadının erkeği,
erkeğin kadını geçme şansının olduğunu görürsünüz.
İslâmî değerlerin geçerli ve egemen olduğu bir toplumda gayrimüslimlere
tanınacak haklar arasında düşünce açıklama özgürlüğünün de olup olmayacağı
yolundaki tartışmalara sizin bakışınızı öğrenebilir miyiz?
İslâmî değerlerin geçerli ve egemen olduğu bir toplumda hem gayrimüslimlere, hem
de sünnî olan İslâm inancı ve İslâm anlayışı dışında kalan ve teknik olarak
kendilerine "sapmış mezhepler" ya da "bid'at mezhepler" denilen İslâmî gruplara
düşünce açıklama özgürlüğü tanınmıştır. Doğrusu bu hak ve hürriyeti de sadece
düşünceyi açıklama şeklinde kısıtlı ve sınırlı olarak almak uygun değildir.
Çünkü, İslâm'da insan hakları konuşulurken, İslâm'a göre hem gayrimüslimler, hem
de "Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat" dediğimiz İslâm çoğunluğunun dışında kalan
grupların inanışlarına da yalnızca düşünceleri açıklamak değil, aynı zamanda
buna göre düşüncelerini uygulama, eğitim ve öğretimini yapma hakları da
tanınmıştır. Kısıtlanan husus, sadece bir yerde örgütlenip, güç edinip, mesela
silahlanıp, başka grupların hak ve özgürlüklerini kısıtlamak üzere eyleme
kalkışmaktır. Bu yapılmadığı sürece, ta ilk devirlerden, mesela Hz. Ali (r.a.)
zamanında ortaya çıkan Hâricîlerden günümüze kadar örnek uygulamaların varolduğu
tarih ve coğrafyalarda bu söylediğim farklı inanç gruplarına hem inandıklarını
ve düşündüklerini açıklama hem de yaşama ve örgütlenme hakları verilmiştir.
Ahkâmın uygulanmaması, zaruret halinde caiz olur
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel bir süre önce bir televizyon kanalında yaptığı
konuşma sırasında Kur'ân-ı Kerim'deki ahkâm âyetlerinin uygulanamayabileceğini
öne sürmüştü. Bu açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve benzerleri bu cümleyi iki mânada
söyleyebilirler: Birincisi İslâm'a göre; diğeri "bana göre". Süleyman Demirel'in
maksadı "Kur'ân-ı Kerim'deki ahkâm âyetleri İslâm'a göre uygulanamayabilir"
şeklindeyse buna katılmak mümkün değildir. Ama maksadı "Bana göre Kur'ân-ı
Kerim'deki ahkâm ayetleri uygulanamayabilir" şeklindeyse bunu şahsın dinî
konumuna bakarak değerlendirmek gerekir. Önce bunu kısaca değerlendirelim: Bir
Müslüman Kur'ân-ı Kerim'de bulunan ve (bağlayıcı olan) bir hükmün
uygulanamayabileceğini söylüyorsa, "Allah da bunu istiyor ama bu bana göre
bağlayıcı değil" diyorsa bunu da Kur'ân'ı inkâr olarak düşünebiliriz. Tabiî bunu
söyleyen insanın İslâm'la alâkası problem durumuna gelir. Fakat, ahkâm âyetleri
uygulanamaz derken bunu isyan olarak değil "uygulamazsak günahkâr oluruz ama
dinden çıkmayız" demek istiyorsa burada bir problem yoktur. Şimdi meselenin
"İslâm'a göre" kısmına geçelim. Herhangi bir kimse, "İslâm'a göre Kur'ân-ı
Kerim'deki ahkâm âyetleri uygulanamayabilir, bu âyetleri uygulamak İslâm'a göre
gerekli değildir" diyorsa, bunu kendisinden delillendirmesi istenir.
Ahkâm âyetleri tabirini de kısaca açıklayalım; ibadetten siyasete, hukuka,
cemiyet nizamına, ahlâka, iktisada kadar uzanan, fert ve toplumun
yapıp-etmesiyle alâkalı, yani inanç ve düşünce değil, inanma ve düşünmenin
hayata uygulanmasıyla ilgili kurallar, kanunlar demektir ahkâm. Ahkâm âyetleri
de bu kuralları, kanunları getiren âyetlerdir. Bir kimse bu mânadaki ahkâm
âyetlerinin uygulanmasının gerekmediğini söylüyorsa ve bunu da İslâm'a
dayandırarak söylüyorsa ve "İslâm'a göre bu böyle" diyorsa, buna İslâm'dan delil
getirmesi gerekir. Kur'ân-ı Kerim'i, Sünnet'i okuduğumuzda, Peygamberimiz'in
hayatına baktığımızda, Hulefâ-i Râşidîn'in uygulamalarına baktığımızda, İslâm'a
göre böyle birşeyi söylemenin mümkün olmadığı ortadadır. Bu tartışma bile
götürmez. İslâm'da bağlayıcı hükümler vardır. Bunlar farz, vacib, haram ve
tahrimen mekruh diye ifade edebileceğimiz müsbet-yapılması gereken,
menfî-yapılmaması gereken hükümlerdir. Bunların uygulanmasının gerekli
olmadığını söyleyen bir âlime rastlamak mümkün değildir. Bunlar uygulanmak için
gönderilmiştir. Hiç kimse bunların uygulanmasının gerekli olmadığına dair bir
delil ileri süremez.
Benim kısmen dinlediğim kadarıyla Cumhurbaşkanı "zamanın değişmesiyle hükümlerin
de değişeceği" kaidesinden hareketle bunu ifade ediyordu. Yani, ona göre
Kur'ân'da yer alan ahkâm âyetlerinin Kur'ân'ın nazil olduğu şartlara ve
ihtiyaçlara uygun hükümler getirdiğini, bugün ise şartların ve ihtiyaçların
değiştiğini, buna binâen hükümlerin de değişebileceğini, onun yerine başka
hükümlerin konabileceğini ifade ediyordu. Bu sözü bir müctehid, bir İslâm âlimi
söylerse doğru olur, ama bunun birçok kaydı, şartı vardır. Yani Kur'ân-ı
Kerim'de tarihî olmayan, değişmeyen, insanlık yaşadığı müddetçe aynen kalacak
olan pek çok hüküm vardır. Kur'ân-ı Kerim'de ve Sünnet'te zaruret halinde askıya
alınacak hükümler vardır, zaruret geçince tekrar eskisi gibi uygulanır. Kur'ân-ı
Kerim'de ve Sünnet'te tarihî olan, o günkü şartlara bağlı bulunan, o şartlar
bulunmayınca da uygulama alanı ortadan kalkmış olan hükümler vardır. Bunları
kastederek bir İslâm alimi, bunu söyleyebilir. Fakat Demirel'in o günkü
konuşmasında söylediği şu idi; "Cumhuriyeti ilan edenler, değişen şartlar
karşısında şeriatın uygulanıp uygulanmayacağını müzakere etmişler ve sonunda
şeriatın kaldırılmasına ve onun yerine bu çağın insanının ihtiyaçlarını daha iyi
karşılayacağına hükmettikleri yabancıların, Hırıstiyan toplumlara ait
devletlerin kanunlarının alınıp kanunlaştırılmasına karar vermişlerdir. Bu karar
da İslâm'a uygundur" Böyle diyordu, Demirel. Bunu da kabul etmek mümkün
değildir, şu açıdan mümkün değildir: Cumhuriyeti kuranlar bir hukuk inkılabı,
düzen inkılabı yapanlar, düzen değiştirenler meseleye İslâmî açıdan
bakmamışlardır. Yani, Kur'ân-ı Kerim'i okuyarak, Kur'ân'dan ve Sünnet'ten yola
çıkarak hangi hükümlerin değişebileceğini, hangi hükümlerin değişmeyeceğini
sormamışlar ve bu soruya cevap aramamışlardır. Bunların yaptıkları şey toplum
hayatından dini çıkarmaktır. Toplum hayatını yönetecek olan kuralların referansı
olarak da Kitâb ve Sünnet'i bertaraf etmektir. Onlara göre din işleri ayrı,
devlet işleri ayrıdır. Devlet işleri, dünya işleri, siyaset işleri Kur'ân'a,
Sünnet'e bakılarak değil, akla ve ilme bakılarak idare edilir. Onlar akıldan,
ilimden o gün için neyi kastediyorlarsa -ki Batı ilmini ve Batı aklını
kastediyorlardı- insanları ve toplumu yönetmek için hangi kuralları öngörüyorsa
o alınır ve ona uyulur. Anlayış bu idi. Bu anlayışın kaynağı, temeli, referansı
din olmadığı, Kur'ân olmadığı, İslâm olmadığı için böyle bir inkılabı da
İslâm'da şartların değişmesiyle ahkâmın da değişebileceği kuralına dayandırmak
en basit ifadesiyle bir kafa karıştırma, bir demagoji olabilir. Onun ötesinde
birşey ifade etmez.
Bir İslâm âlimi olarak bir devlet adamının bu konuda yorum yapmasını nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Bir devlet adamı, İslâmî bir devletin adamı ise cumhurbaşkanı olabilir, başbakan
olabilir, bürokrat olabilir, asker olur, sivil olur... böyle bir sistemde devlet
adamının dinî ehliyeti varsa İslâmî bir konuda söz söylemesi, yorum yapması çok
tabiîdir. Ama laik, seküler, din ve dünya işlerini ayıran, dine müstakil bir
alan ayıran, dinin bu alanın dışına taşmasına izin vermeyen, dünyevî olanı dinî
referans almadan yöneten, orada kuralları böyle belirleyen bir sistemin devlet
adamının bu yorumu yapması ne İslâm'a sığar, ne laisizme ne de sekülerizme
sığar. Böyle bir yorumu bir vatandaş olarak Süleyman Demirel yaparsa ona bu
yorumu yapacak kadar dinî altyapısının olmadığını, bu eksikliğin yaptığı
yorumdan anlaşıldığını söyler, altyapısını tamamladıktan sonra böyle yorumlar
yapmaya kalkışmasını tavsiye edebiliriz. Eğer, bir vatandaş olarak değil de bir
devlet adamı olarak yapıyorsa o zaman laikliğe ve sekülerizme aykırı
davrandığını söyleyebiliriz.
Cumhurbaşkanı'nın bu yorumunun iyi yönde tevili mümkün mü?
İyi yönde tevilinin mümkün olmadığını görüyorum. Yani bu tevili yapan zatın
maksadının Allah'ın dinine hizmet olduğu kanaatini taşımıyorum. İslâm'ın fert ve
cemiyet olarak bu ülkede yaşayan insanların hayatına hâkim olması amacını
taşıdığını söyleyemiyorum. Bu yorumun maksadı olsa olsa Türkiye'deki İslâmî
taleplerin önüne geçmektir. "Türkiye'de yaşanan İslâm'dır, daha ne istiyorsunuz?
Siz bu taleplerinizden vazgeçiniz. Olup biteni İslâm olarak, şeriat olarak kabul
ediniz ve Türkiye'de İslâm'a, şeriata aykırı herhangi birşeyin yapılmadığını,
olmadığını varsayınız, sus-pus olup yerinizde oturunuz" anlamında, bu amaca
yönelik olarak söylenmiş bir söz, yapılmış bir yorum olduğunu düşünüyorum.
Tabiî, böylesi bir yorum ve anlayışın da tek yönlü, tek yanlı yapılamayacağını,
eğer bir Cumhurbaşkanı veya devletin üst kademelerinde bulunan kişiler böyle
düşünüyorlarsa, yani Türkiye'de Cumhuriyetin kurulmasından bu yana, siyasî ve
dünyevî alanda yapılıp edilenlerin şeriat çerçevesinde yapılıp edildiğini ve
şeriata, İslâm'a aykırı bir şeyin bulunmadığını söylemek istiyorlarsa, onu ilmî
platformlarda, bu işin ehli olan kimselerle tartışmaları, konuşmaları ve orada
alınacak sonuçları halka götürmeleri doğru olur, diye düşünüyorum. Yoksa,
ezbere, yani görmeden atışlar kabilinden, birisi Ankara'da oturur birşey söyler,
biri İstanbul'da birşey söyler, biri Mekke'de, biri İslâmâbad'da aynı konuda
farklı şeyler söyler. Atışların hiçbiri hedefe isabet etmez, yahut bir noktada
buluşmaz. Mücerred, kafa karıştıran sözlerden ibaret kalır.
Fıkıh kitaplarında okuduğumuza göre birçok İslâm âlimi devlet başkanının
(imamın) had cezalarının uygulanmasını ertelemek veya iptal etmek hakkına sahip
olduğunu söylüyor. Ahkâm âyetlerinin uygulanmamasını istemek bununla aynı şey
sayılabilir mi?
Fıkıh kitaplarında böyle birşey okumamışsınızdır diye düşünüyorum. Çünkü fıkıh
kitaplarında böyle birşey yazmaz. Fıkıh kitaplarında yazan şudur: Usûlünce
yapılan muhakeme sonucunda bir suçlu had cezası almışsa imam o had cezasını
uygulatmakla, infaz ettirmekle yükümlüdür. Herhangi bir had cezası almış
suçlunun hususi durumu, mazeretleri, içinde bulunduğu anormal şartlar eğer bu
cezanın ertelenmesini gerektiriyorsa zaten buna hükmeden kadı da hükmünü
ertelemeli olarak verir, şayet kadı, hâkim o konuyu atlamışsa o zaman tabiî ki
icranın başındaki kimse o mazerete binâen bir erteleme yaptırabilir. Mesela sopa
cezası almış bir hamile kadın düşünelim; bu kadına bu ceza tatbik edildiği
takdirde çocuğunun zarar görmesi sözkonusuysa doğum sonuna kadar bu ceza
ertelenir. Bu da devlet başkanının selâhiyetine, tercihine bırakılmış bir konu
değildir. Bunu hâkim veya selâhiyetli makam erteler. İptal etme konusuna
gelince, had cezalarını iptal etmek yani kanun değiştirerek had cezasını
değiştirmek ya da had cezası almış bir suçlunun bu cezasını tamamen kaldırmak
hiç kimsenin, bu meyanda devlet başkanının da selâhiyetleri sınırına girmez. Had
cezaları gibi had cezalarını erteletmeyi gerektiren mazeretler, bu cezaları
düşüren sebepler -mesela pişmanlık gibi- gene şeriat tarafından tesbit
edilmiştir. O halde had cezalarının hem uygulanması, hem ertelenmesi hem de
sebepleri bulunduğunda düşürülmesi devlet başkanının ihtiyarına, tercihine
bırakılmış değil. Tabiri caizse, şer'î kanun tarafından tesbit edilmiştir.
İslâm'da bu had cezası dediğimiz cezaların yanında -ki bunların sayısı çok
azdır, iki elin on parmağını geçmez- bir de ulü'l-emre, ümmete, yöneticilere
bırakılmış ceza alanı vardır. Buradaki suçların ve bu suçlara uygun cezanın
tesbiti, dolayısıyla kaldırılması, ertelenmesi, değiştirilmesi ümmete,
dolayısıyla da yöneticilere bırakılmıştır. Had cezaları değil de bu "ta'zir
cezaları" için devlet başkanının bir nevi selâhiyetinden bahsetmek mümkündür.
Ahkâm âyetlerinin uygulanmamasını istemenin bu anlattığımız hususla da uzaktan
yakından bir alâkası yoktur.
İslâm literatüründe fâsık veya zındık denilen kategori içinde yeraldığı
konusunda ittifak bulunan şahısların kamu yönetiminde görev almaları durumunda
bu kişilerin de hadleri kaldırma yetkisi var mıdır?
Böyle kişilerin bir kere kamu yönetiminde görev almaları caiz değildir. Bu
kişiler kamu yönetiminde görev alıyorlarsa ya o ümmet o kişiler gibi bütünüyle
fâsık ve zındık olmuştur. Fâsık ve zındıklar kimler tarafından yönetilir? Fâsık
ve zındıklar tarafından yönetilir. O halde kendilerine uygun bir yönetimi iş
başına getirmişlerdir. Yahut da fâsık veya zındık dediğimiz şahıslar ümmetin
gücünün üstünde bir güç elde etmişler ve o güçle ümmete rağmen, halka rağmen,
halk ekseriyetinin iradesine rağmen yönetim görevi almışlardır. Bu durumda
onların hadleri kaldırma yetkisinden bahsedilemez. Çünkü onlar yetkili
değildirler. Yetkiyi hukuktan, kanundan almamışlardır. İster İslâmî devlette,
ister demokratik devlette meşrû kaynağından yetki almamışlardır. Çünkü halka
rağmen, silah zoruyla işbaşına gelen bir yönetimi, ne demokrasiler kabul eder,
ne de İslâm siyaset düzeni kabul eder. O halde bunların makamları, otoriteleri
meşru değildir, meşru herhangi bir ehliyet ve selâhiyetleri yoktur. O halde bu
herhangi birin içerisinde hadler de vardır, hadleri kaldırma yetkileri de
yoktur. Onlar herşeyi yetkisiz yaptıkları gibi mesela hadleri kaldırıyorlar ve
başka cezalar koyuyorlarsa onları yetkisiz olarak yapıyorlar demektir.
Bu konuda İslâm tarihindeki uygulama nasıl olmuştur?
İslâm tarihindeki uygulama, umumiyetle hadlerin şartları oluştuğunda
uygulanması, ta'zir cezalarının ise hem uygulama hem erteleme, hem iptal ve
tağyir, tebdil, yani değiştirme, yerine başkalarını koyma işinin de ulü'l-emrin,
yani yöneticilerin elinde olması şeklinde devam edegelmiştir. İslâm tarihinde
bir kısım hadlerin uygulama örneklerinin azlığı bu hadlerin uygulanacağı
cezaların ispatlarının çok güç olmasından, çok ince ve oluşması zor şartlara
bağlanmış olmasındandır. Had konusu suçun oluşmasında en küçük bir şüphe
bulunduğunda, orada haddin uygulanmaması ile ilgili şer'î talimatın
bulunmasıdır. "En küçük bir şüphe dahi olsa hadleri uygulamayın" şeklindeki
Hadis-i Şerif burada bir ilke olarak kabul edilir ve bu suçların ispatında en
küçük bir şüphe bulunduğunda dahi suç gayri sabit görülmüş ve fakat ortada bazı
emâreler varsa had konusu suç sabit olmasa bile ona yakın bir durumun sabit
olduğu ortadaysa bu takdirde had tatbik edilmemiş, onun yerine hem belirlenmesi,
hem uygulanması ümmete, ulü'l-emre bırakılmış olan cezalar uygulanmıştır.
Ümmetin başına onlara rağmen, onlara sormadan onların reyini, biatını, rızasını
almadan musallat olmuş kimseler, sultanlar, padişahlar, hükümdarlar, şahlar
bulunmuştur tarihte. İşte bu durumlarda ulemâ, ümmetin başına zor kullanarak,
güç kullanarak gelmiş olan kişi eğer yönetimi ilk dört halifenin tâbi olduğu
ilkeler ve kurallar çerçevesinde yapıyorsa devleti ve toplumu böyle yönetiyorsa
ona başkaldırmanın doğru olmayacağını, onun da başlangıçta değilse bile devamda
bir anlamda meşrûiyet kazandığını ifade etmiştir. Tabiî, bunlara katılmak da,
katılmamak da mümkündür. Fakat hem zorla, millete rağmen iş başına gelmiş olan,
hem zındıklığa, fıska, fücûra sapan, yani Kitâb'a, Sünnet'e, İslâm'ın bağlayıcı
kurallarına uymayan, devleti, toplumu kendi arzusuna, hevâsına, menfaatine,
isteğine göre yönetmeye kalkışan imansız ya da günahkâr, Allah'a ve Resûlü'ne
âsi insanların işbaşına gelmeleri durumunda ise ümmetin, bir yolunu bularak
bunları yönetimden uzaklaştırmaları ve onların yerine ehil olanları
getirmelerini ifade etmiş, bunu ümmet için bir vecibe, bir vazife olduğunu
ittifakla söylemişlerdir. Burada tartışılan konu, yalnızca değiştirme eyleminin
şartları ve şekliyle alâkalıdır.
Fıkıh
'evliyâ'dan değil 'ulemâ'dan öğrenilir
Geçtiğimiz günlerde bir gazetenin "din köşesi"nde çıkan bir yazıda "Bazıları
1400 yıllık geçmişi, âlimleri, evliyâları, mezhepleri, kitapları bir tarafa
bırakıp sanki yeni bir din ortaya atarcasına hileli yorumlarla hükümler
çıkarmaktadırlar" hükmü ortaya koyuluyor ve "Güzel dinimizi sahtekârlardan
değil, 14 asırdan beri devam eden fıkıh kitaplarından öğrenmeliyiz" deniliyordu.
Sahiden de, günümüzde bazı ilâhiyatçılar yeni bir din ortaya çıkarırcasına
hileli yorumlarla hükümler çıkartıyorlar mı?
Bu bahsedilen "din köşesi"ndeki yazıda katılmamız mümkün olmayan birkaç husus ve
katılmamız mümkün olan bazı taraflar var. Önce katılmamız mümkün olmayan
taraflardan başlayalım. "1400 yıllık geçmişi, âlimleri, evliyâları, kitapları,
mezhepleri bir tarafa bırakıp" deniyor. Mesele, dinimizi öğrenmekse ve burada
fıkıh ve ilmihal kitaplarından bahsedildiğine göre, daha ziyade amelî
hayatımızla ilgili olarak dinimizi öğrenmekse, burada âlimler, mezhepler
yerindedir fakat "evliyâlar" yerinde değildir. Çünkü fıkıh evliyâlardan
öğrenilmez ve kimin evliyâ olduğunu ve kimin olmadığını da Allah'tan başka kimse
bilemez. Bu konuda ancak Müslümanların bazı şahıslar hakkında hüsnizanları
olabilir. Bir kimseden dinî hüküm, o "evliyâdan biri" diye inanıldığından dolayı
alınmaz, "ulemâdan biri" diye inanıldığından dolayı alınır. İkincisi, "hileli
yorumlarla hüküm çıkarılmaktadır" deniliyor. "Hileli yorum" tabirinin bence üstü
kapalı, maksadı anlaşılmıyor. Çünkü hilede bir aldatma kastı olması gerekir,
aldatma kastı ise kişinin niyetinde, yani kafasında, kalbindedir, onu bilmedikçe
biz buna "hileli" diyemeyiz Ama mesela, kişi ehil değilse "ehliyetsiz kişinin
yorumu", kullandığı usûl uygun değilse, "eksik metodla yapılan yorum"
diyebiliriz. Ama kastı bilmeden "hileli" dememiz mümkün değildir.
Üçüncü katılamadığımız konu ise "Güzel dinimizi sahtekârlardan öğrenmeyelim"
sözü. Yine, aynı "hileli yorum"da olduğu gibi, bir kimsenin sahtekâr olduğuna
hükmetmekte onun söyledikleri dışında niyeti, yapıp ettikleri amacına dair
kesintisiz bilgilere sahip olmamız gerekir. Bu tip insanlar için sahtekâr
tâbirinin yerinde kullanılmadığını düşünüyorum.
Dördüncü katılamadığım husus, "14 asırdan beri devam eden fıkıh kitaplarımızdan,
ilmihal kitaplarımızdan öğrenmeliyiz" kısmıdır. Bu iki mânaya gelir: 14. asırda
biz yaşadığımıza göre bugün yazılanlar da dahil, bunlardan sonra yazılacak
olanlar da dahil olmak üzere, fıkıh ve ilmihal kitaplarından öğrenmeliyiz,
deniliyor olabilir. Bir de önce yazılmış ya da bir zaman önce yazılmış, geçmiş
asırlarda, hatta bu cümleye bakarsanız 14. asırda yazılmış fıkıh ve ilmihal
kitabı, bir kere yazılmış ve ondan öğrenelim mânasına gelir. Bu son söylediğime
katılmak mümkün değil, bundan önce söylediğim mâna kastediliyorsa, yani 14
asırdan beri yazılan ve bugün de yazılacak olan fıkıh ve ilmihal kitaplarından
öğrenmeliyiz, bu cümleye katılabilmemiz için öğrenecek kişinin durumunu gözönüne
almamız gerekiyor. Kimi insanlar vardır ki onların seviyesi kaynaklara bakarak
dinî hükmü anlama, çıkarma işlevi için yeterli değildir. Bunlara mukallid ya da
taklit ehli denir. Bu insanlar elbette dinlerini fıkıh ve ilmihal kitaplarından
öğreneceklerdir. Eskiden adı fıkıh ve ilmihal kitabı olan kitapların, yani dinin
amelî hükümlerini anlatılan kitapların ille adlarının fıkıh ve ilmihal kitabı da
olması gerekmez. Bugün üzerinde fıkıh yazmayan, ilmihal yazmayan; hem İslâm
imanı hem Müslümanın amelî hayatıyla ilgili, aile hayatına kadar insanın bütün
hayatıyla ilgili bilgi veren kitaplar var, bunların çok güzel yazılmış olanları
var... Tabiî, insanlar bunlardan okuyarak dinini öğrenecektir. Fıkıh ve ilmihali
çerçeve adı olarak kabul edersek işte bunun içerisine giren kitaplardan
öğrenecektir. Yalnız şunu da söyleyelim bu gün birçok insan bu iktidarda da
değildir. Bugün belki milyonlarca Müslüman dinini fıkıh ve ilmihal kitabı
okuyarak da öğrenme kapasitesinden mahrumdur. Onların da dinini
öğrenemebilmeleri için başka eksik olan yol ve yöntemlerin uygulanması gerekir.
Birinci soruda katıldığım nokta ise "1400 yıllık geçmişi âlimleri, evliyâları,
mezhepleri, kitapları bir tarafa bırakıp" kısmıdır. Elbette bunlar bir tarafa
bırakılamaz, bunlar Müslümanlar için paha biçilmez değerlerdir. Yerine başkası
konulamaz değerlerdir. Müslümanların manevî birikimi, zenginliğidir. Sadece
okumamış, az bilenlerin değil çok bilenlerin de müstağni olamayacakları, bir
nevi geçmiş âlimlerle kitapları yoluyla istişare, danışma araçlarıdır. Kendileri
bizzat Kitâb'ı, Sünnet'i ictihad yoluyla anlamaktan mahrum olanlar için ya da o
seviyede olmayanlar için de bilginin zaten belirlenmiş kaynaklarıdır.
Dini doğru anlamak için bilhassa ilk üç neslin elde ettikleri imkânları bugün
sıfırdan başlayan bir insanın elde etmesi mümkün değildir. O bakımdan çok önemli
eksikleri olacak, hatalara düşecektir. Bu ilk üç neslin Resulullaha ve İslâmın
eksiksiz yaşandığı çağa yakınlığı, bir kısmının müşâhidi olması, bir kısmının da
müşâhidlerin çırakları olması hasebiyle, o çağa yakınlığından dolayı verdiği
avantajlardan mahrum olmak çok önemli bir kayıptır. Ve bu mahrumiyetin çok
önemli olumsuz sonuçları olabilecektir. O halde böyle bir inkâr tavrı varsa,
geçmişi inkâr tavrı varsa, bu inkâr tavrına katılmamız mümkün değildir.
Siz bir fıkıh âlimi olarak, dinimizin fıkıh kitaplarından, ilmihal kitaplarından
öğrenilmesi gerektiği fikrine katılıyor musunuz?
Bu ikinci sorunun cevabına geçmeden önce, birinci soruda hatırımdan çıkan bir
kısım daha vardı; o da "Benim, günümüzdeki bazı ilâhiyatçıların sanki yeni bir
din ortaya atarcasına hileli yorumlarla hükümler çıkardıklarını düşünüp
düşünmediğim, bu hükme katılıp katılmadığım" hususu idi. Günümüzde bazı
ilâhiyatçıların yeni bir takım anlayışlar ortaya koydukları doğru. Yalnız bu
ortaya koyuş biçiminin ve ortaya konan hükümlerin yeni bir din olduğuna ya da
hileli olduğuna katılmıyorum. Ortaya konan hükümler İslâmî hükümler olarak
ortaya konuyor. Ve benim bilebildiğim, ilâhiyatçı da denildiğine göre benim
bilebildiğim, takip edebildiğim, biraz da bilinene ters düşer gibi görünen bazı
fikirler, fetvalar ortaya koyan bu ilâhiyatçılar yine İslâm'dan mesala Kur'ân
İslâm'ından ya da Kur'ân'daki İslâm'dan bahsediyorlar. Yeni bir din ortaya
attıklarını hem düşünmüyorlar hem de böyle bir niyet içinde olmadıklarına
inanıyorum, ortaya koyduklarına biz katılırız ya da katılmayız; sonuçta yeni bir
din değildir, İslâm ile ilgili yeni yorumlardır. "Hileli" nitelemesine yukarıda
katılmadığımı ifade etmiştim.
"Dinimizin ilmihal kitaplarından fıkıh kitaplarından öğrenilmesi gerekir mi?"
meselesine gelince, birinci sorunun cevabında buna temas etmiştim. İlmihal ve
fıkıh ıstılahlarını, terimlerini bir çerçeve olarak almalıyız ve bu çerçevenin
içerisine giren alt dalları çağımızın icaplarına göre zenginleştirmeliyiz.
Nitekim bu fıkıh çerçevesine asırlar içerisinde giren alt bilim dalları
değişegelmiştir. Başlangıçta adı konmamış alt bilim dalları fıkıh bütünü içine
zamanla konmuştur. Dolayısıyla bugün de icabediyorsa, alt bilim dalları ortaya
konabilir ve farklı isimlerle yeni fıkıh kitapları yazılabilir. Müslüman, dinini
bunların tamamından öğrenebilir.
Ama, ben yukarıda da söylediğim gibi, dinimizin fıkıh kitaplarından ve ilmihal
kitaplarından öğrenilmesi gereğini ben belli bir sınıf yani ilmî ehliyet
açısından belli bir derecede kalmış insanlar için gerekli ve faydalı
görebilirim. Bunun dışında iki sınıf daha vardır; biri dinini öğrenemiyecek
kadar alt yapısı eksik olan insanlarımız, ikincisi de dinini ilmihal ve fıkıh
kitaplarından okumakla birlikte, onlarla yetinmeyip ana kaynaklara da
başvurarak, onlar üzerinde de düşünerek yorumlama imkân ve altyapısına sahip
olan âlimlerimizdir. Bu ikinci sınıf, dinlerini öğrenmek için ille de ilmihal ve
fıkıh kitaplarıyla sınırlı kalmak mecburiyetinde değildir.
Dinî konularda "yorum yapmak"la "hüküm çıkarmak" arasında temel bir fark var mı,
bu konuda yetkili ve yetkisiz kişiler kimlerdir?
Belki buradaki yeni tâbirleri eskilerle karşılamamız gerekirse, yorum yapmayı
tefsir ile hüküm çıkarmayı da ictihad, istinbat, istihrac ile karşılayabiliriz.
Bir anlayışa göre ictihat üç şekilde yapılır. Biri beyan ictihadı veya anlama
ictihadıdır. Bu naslar üzerinde, onu doğru anlamak için yapılan ilmî çalışmayı
ifade eder ve yorum yapmayı bu ictihad içerisinde yapılan ilmî çalışmayı ifade
eder. Ve bu soruda geçen yorum yapmayı bu ictihat içerisine koymamız gerekir. O
halde tefsir bir ictihattır ve beyan ictihadıdır. İkinci ictihat nev'i, kıyas
ictihadıdır. Üçüncü ictihat nevi ise mesalih, istislah ictihadıdır. Bu kıyas
ictihadı ile mesâlih, istislah ictihadını da hüküm çıkarma tâbirinin karşısına
koyabiliriz.
Kıyas ictihadı, hakkında bir nâs olmayan bir problemi arada bir benzerlik veya
gerekçesinde gizli olduğundan hakkında nâs olan bir hükme bakarak hükme
bağlamaktır.
O halde, dinî konularda yorum yapmak ve hüküm çıkarmak bir mânada
kullanılabilir, farklı mânalarda kullanılabilir. Farklı mânalarda
kullandığımızda da bunun her ikisinin ictihad bütünü içerisinde görmek gerekir.
Bu konularda yetkili ve yetkisiz kişiler mevzuuna geldiğimizde, yetkili kişinin
bizim fıkıh usûlü kitaplarımızdaki karşılığı müctehiddir, müfessirdir. O halde
tam yetkili bir müfessir aynı zamanda beyan ictihadı yapan bir müctehiddir.
Müctehid birinci sınıf âlim demektir. Bir kimsenin müctehid olabilmesi için, hem
dinî kaynakları, Kitâb'ı, Sünnet'i anlayacak kadar İslâm ilimleri edinmiş
olması; hem de o dinî hükümleri uygulayacağı fert ve toplum olarak insan
hakkında ve bu insan hayatının neresine uğrayacaksa o alan ve o ilişki hakkında
yeterli bilgiye sahip olması gerekir. İşte bu bilgilere bizzat sahip olan ya da
kısmen kendisi sahip olup, sahibi olmadığı kısımları da o konunun uzmanlarından
alarak bütünleştirerek hükme varan insan müctehiddir. Böyle bir ilmî altyapıdan,
yetişmişlikten mahrum olan, bu seviyeye gelmemiş olan insanlar ise müctehid
değildir. Onlar da ictihada yetkili değillerdir. Onların yapacakları şey; herkes
Kitâb'ı okur, herkes Sünnet'i okur, herkes din üzerinde düşünür, fakat madem ki
anlama, yorumlama konusunda ilmî altyapısı yeterli değildir yeterli olanlara
yine danışma mecburiyeti vardır.
Mecelle'ye göre, örf ve âdet tefsir mesnedidir
Gelenek, değişik anlamlarda kullanılan ve üzerinde tartışmaların hiç eksik
olmadığı bir kavram. Yer yer İslâm literatürü içinde de karşımıza çıkan bu
kelimenin farklı kullanım alanları ve aslî anlamları konusunda fikrinizi almak
istiyoruz. İlk olarak İslâm hukukunda teşrî'in kaynakları arasında sayılan
"gelenek" (örf) kavramının sınırları hakkında bilgi verir misiniz?
Mecelle'de, örf ve âdetin, bir hukuk prensibi ve tefsir mesnedi olarak
kullanılacağını gösteren önemli maddeler vardır:
36. "Âdet muhakkemdir; yâni hükm-i şer'îyi isbat için örf ve âdet hakem kılınır;
gerek âmm olsun, gerek hâs olsun."
Örf ve âdetin nazarî olarak açıklandığı yer usûl-i fıkh ilmidir; bu ilimde, tâli
veya fer'î deliller içinde örfü âdetten de bahsedilmektedir. Burada, Mecelle
şerhine dayanarak kısaca açıklamak gerekirse: Âdet: Ruhlarda yerleşen, normal
insanlar tarafından benimsenen ve bu vasıfları sebebiyle uzun zaman boyunca
tekrarlanmış fiil, davranış ve uygulamalardır. Örf: Aklı başında kimselerin
mâkul buldukları, normal vasıflı insanların benimsedikleri meşhur ve makbul
şeylerdir. (Ali Haydar Ef., age, c. I, s. 94 vd.) Tariflerde bazı kelime
farkları bulunmakla beraber Mecelle, yukarıya aldığımız maddede bu iki kelimeyi
yanyana ve aynı mânada kullanmıştır. Maddeye göre dinî ve hukukî hüküm ne ise
onu bulup ortaya koymak ve uygulamak için gerektiğinde örf ve âdete başvurulur,
onun hakemliğinde mesele çözüme bağlanır. Yine maddeye mürâcaat edildiğinde
görüleceği üzere hakem kılınan örf ve âdet umûmi olabileceği gibi husûsi de
olabilir. Umûmi örf, İslâm'ın başından beri ümmetçe benimsenmiş, uygulanmış
bulunan ve belli bir bölge veya zamana bağlı bulunmayan örftür. Husûsi örf ise,
belli bir bölge veya meslek mensuplarının terimleri, teâmül ve âdet haline
getirdikleri söz ve davranışlarıdır. Bunlara bir de şer'î (dinî) örf şıkkı
eklenmiştir ki bu da dinî nâsların, bir kelimeyi, lugat mânâsı dışında bir
mânada kullanması ile gerçekleşir; salât (namaz), zekât, sıyâm (oruç) gibi.
Umûmi örf her yerde delil ve tefsir mesnedi olduğu halde husûsi örf ancak, onun
bilindiği ve benimsendiği yerlerde delil olabilir.
Bir memlekette birden fazla para birimi (meselâ lira) olsa ve bunların tedâvülü
ile değerleri de farklı bulunsa, hangisi olduğu belirlenmeden "şu kadar
liraya..." diye satım akdi yapıldığı zaman, en yaygın olan ve en çok kullanılan
kastedilmiş olur.
Mecelle'nin şu maddeleri hep, yukarıda geçen 36. maddenin meyvaları veya
şartları gibidir:
37. "Nâsın (insanların) isti'mlâli bir hüccettir ki onunla amel vacib olur."
İnsanların kullanış tarzı, uyulması gereken bir delildir.
38. "Âdeten mümteni olan şey, hakikaten mümteni gibidir."
Âdeten mümteni demek, insanların alışageldikleri, görüp bildikleri kaide ve
bilgilere göre olması mümkün bulunmayan demektir. Meselâ yaşı daha büyük olan
bir kimse, daha küçük olanın çocuğu olamaz; bu âdeten (ilmen) mümkün değildir;
âdeten mümkün olmayan şey aynı zamanda gerçekten (mantıkan ve aklen) imkânsız
gibi kabul edilir.
39. "Ezmânın teğayyürü ile ahkâmın teğâyyürü inkâr edilemez."
Zamanlar değiştikçe, hükümler de değişebilir. Bir zaman ve yerde örf, âdet ve
teâmül olan bir şey, zamanın geçmesiyle değişip, yerini başka bir âdet ve teâmül
alabilir. Bir ictihadın dayanağı, böylece değişen örf, âdet ve mesâlih ise, buna
dayanan hükümler de -mesnedin değişmesi sebebiyle- değişebilir.
40. "Âdetin delâletiyle mânây-ı hakiki terk olunur."
Bir kelime, lûgat mânası dışında bir mânada kullanılır olmuş, halk, yahut belli
bir grup bunu böylece benimsemiş ise, kelimenin hakiki (lûgât) mânası
terkedilerek, örfî mânası alınır.
41. "Âdet ancak muttarit, yahut gâlib oldukta mûteber olur."
Daha önce zikrettiğimiz 42. madde ile bu madde, 36. maddenin dalları ve
meyvaları arasında değil, şartları arasında yer alır. Buna göre bir âdetin
mûteber olabilmesi için ya uygulama hep ona göre olmalı, yahut da ekseriyâ, çok
defa o uygulanır olmalıdır. Aksi halde uygulama, henüz âdetleşmemiş, teâmül
halini almamış sayılacağı için mûteber değildir.
43. "Örfen marûf olan şey, şart kılınmış gibidir."
Akit ve mukâvelede zikredilmemiş olmakla beraber bir şey örf halinde
biliniyorsa, meşhur ise, şart koşulmuş gibi muâmele görür.
44. "Beyne't-tüccâr marûf olan şey, beynlerinde şart kılınmış gibidir."
Bu madde, bir önceki maddenin, ticaret erbabı için tekrarlanmış şeklinden
ibârettir. Ticâretle meşgul olanlar arasında örf âdet haline gelmiş şeylerin,
akit ve mukâvelelerde zikredilmesi şart değildir; zikredilmese dahi şart
koşulmuş gibi uygulanır.
45. "Örf ile ta'yin, nass ile ta'yin gibidir."
Burada nâs, metin, söz mânasındadır. Bir şey, örf ve âdet ile tayin edilmiş,
belirli hale getirilmiş ise, mukavelede sözle tayin edilmiş gibi mûteber olur.
İslâmî
mânada gelenek 'âdetullah' demektir
İslâm'ın sürdürücüsü olduğu ifade edilen tevhidî gelenek ne anlama geliyor? Örf
anlamındaki gelenekle farkı ne?
Örf anlamındaki geleneğin mânasını ve bu kavramın sınırlarını birinci soruda
cevaplandırmış olduk. Burada örf ve âdet kelimesini farklı mânada kullanan
yazarlar da olmuştur eskiden beri. Örfün daha ziyade Allahu Teâla'nın razı
olduğu, dinin tasdik ettiği, akl-ı selimin makbul ve mâkul olarak kabul ettiği,
Allahu Teâla'nın insanlara bahşettiği selim fıtrata uygun olan ictimaî telakki
ve davranış bütünü gibi telakki edildiği, böyle anlatıldığı, böyle anlaşıldığı
olmuştur. Buna karşı, âdetin örften daha geniş bir kavramının bulunduğu hem örfü
ihtiva ettiği, hem de örfü aşan yine insanların benimsedikleri ve fakat mâkul,
meşrû olmayan, güzel olmayan, çirkin ve yanlış da olabilen, bid'at, hurafe,
zulüm kabilinden de olabilen telakki ve davranış bütünü diye anlamlandırıldığı
olmuştur. Burada örf ve âdet kelimelerinin farklı mânasına da işaret etmiş
olduk. Birinci sorunun cevabında verildiği gibi, özellikle İslâm hukukunda örf
ve âdetin aynı mânada kullanıldığını da gördük. Gelenek kelimesi bazen an'anenin
bir tercümesi olarak karşımıza çıkıyor. An'ane dediğimizde yine öteden beri bir
milletin veya ümmetin tarihi boyunca nesilden nesile intikal eden âdetler,
örfler mânasına geliyor. O halde örf, âdet, an'ane bizim bugün kullandığımız
Türkçe'ye gelenek kelimesiyle nakledilmiş oluyor. Tevhidi gelenek bu geniş
mânadaki geleneğin bir özel alanını ifade ediyor ve burada insanların akl-ı
selim ile ya da kendilerine bir peygamber tarafından tebliğ edilen dinden kalma
kaynaklarla, ondan geçme olarak ortaya koydukları anlayışlar, telakkiler ve
davranışlar mânasına gelmiyor. Çünkü bu menşei itibariyle vahyî de olsa orada
bir beşerin yorumu sözkonusu oluyor. İnsanların yorumu, onu anlayışı ve
hayatlarında uygulayışı sözkonusu oluyor. Tevhidî geleneği ise ben Allahu Teâla
Hazretleri'nin ilk yarattığı ve ilk peygamber kıldığı Hz. Adem'den Hâtemü'l-Enbiyâ
(s.a.) Efendimiz'e kadar bütün peygamberlerle gönderdiği dinin temel esası
olarak anlıyorum. Bu dinlerin temel inancı, temel ilkesi tevhiddir. Tevhid,
Allah'ı bir bilmek ve kâinatın, insanların Yaratıcısı, kâinata ve insanlara
özelliklerini veren ve ibadete layık olan tek varlığın Allah olduğu inanış,
bilgi ve anlayışına dayanıyor tevhid. İşte bu tevhidin peygamberlerden
peygamberlere intikal ederek son peygambere kadar gelen esasına da tevhidî
gelenek demiş oluyoruz. Burada gelenek kelimesinde bir âdet mânası varsa bunu
âdetullah olarak anlamamız gerekir. Âdetu'n-nas olarak değil yani insanların
âdeti olarak değil, Allah'ın âdeti, Sünnet'i, kanunu olarak anlamamız gerekir ve
bunu da konuya uygularsak mânası şu olur: Allahu Teâla Hazretleri'nin âdeti
bütün peygamberlerine temeli tevhid olan bir dini göndermesi ve bütün
peygamberlerin, bir zincir olarak düşünürsek, bu peygamberler zincirinin her
halkasının tıpkı bir öncekinde olduğu gibi tevhidi temsil etmesidir.
Peygamberler halkasında deveran eden bu tevhid geleneği Kur'ân-ı Kerim'de birçok
âyette ifade edilmiştir. Fakat özellikle En'am sûresinin 74 ila 90. âyetleri bu
konuda dikkat çekicidir. Bu ayetlerin başında Hz. İbrahim'in putperest olan
babasıyla yaptığı bir konuşma naklediliyor. Sonra Allahu Teâla Hazretleri'nin
Hz. İbrahim'e tevhid geleneğine uygun dini nasıl vahyettiği, vahiyden önce onu
bu tevhidî dine nasıl hazırladığı anlatılıyor. Ondan sonra Hz. İbrahim
aleyhisselama tevhid dinini vahyettiğini ifade ediyor. Cenab-ı Mevla, arkasından
ona İshak ve Yakup'u bağışladığını, onlara hidayet nasip ettiğini, yani tevhid
geleneğinin halkaları içerisine bu peygamberleri de soktuğunu anlatıyor.
Devamında da Hz. İbrahim'den önce Hz. Nuh'tan başlayarak birçok peygambere yine
aynı hidayeti lutfettiğini ve onları tevhid zincirinin halkaları içerisine dahil
ettiğini ifade buyuruyor. Burada 18 peygamberin adını teker teker zikrediyor.
Onların babaları, zürriyetleri ve kardeşleri içerisinden de bir kısım
mü'minlerini seçerek onlara tâbi kıldığını ve kendilerini doğru yola ilettiğini
ifade buyuruyor. Ve sözü Peygamber Efendimiz'e getirerek diyor ki, "İşte o
peygamberler Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy. De
ki ben buna (yani peygamberlik görevine) karşılık sizden bir ücret istemiyorum.
Bu Kur'ân âlemler için ancak bir öğüttür. Bu, En'am sûresinin 74 ila 90.
âyetinde Allahu Teâla tarafından son peygamberin ümmetine talim buyrulan ve 18
peygamberin ismi söylenmek suretiyle nakledilen husus işte bu tevhid
geleneğidir. Yani Allahu Teâla Hazretleri'nin ilk insan ve peygamberden son
peygambere kadar peygamber olarak seçip gönderdiği insanlar aracılığıyla
kullarına inzal ve talim buyurduğu, gönderdiği, öğrettiği inancın birlik ve
birleme esasına dayandığını, bir tevhidî gelenek oluşturduğunu ifade buyuruyor.
Biz de buradan Allah'ın din vasfında ve din gönderme, dini öğretme hususunda
böyle bir Sünnet'inin, böyle bir âdetinin olduğunu anlamış oluyor ve buna da
tevhidî gelenek diyoruz.
Bir de geleneksel İslâm kavramı var. Genellikle olumsuz anlamda kullanılan bu
kavramı siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Olumsuz anlamda kullanıldığında geleneksel İslâm, sahih İslâm'dan sapmayı ifade
ediyor olmalıdır. Yani gelenekte, an'anede, daha öncekilerin dinî hayatlarında
varolan ve onlardan günümüze kadar intikal etmiş bulunan İslâm kastediliyor. O
İslâm ki, sahih İslâm'a mesela Resulullah (s.a.) Efendimiz'in ve Hulefâ-i
Râşidîn'in yaşadığı dönem İslâmı'na nispetle hem inanç alanında birtakım
sapmalar, kaymalar olmuş, hem de amel alanında İslâmî hayatta birtakım sapmalar
ve kaymalar olmuş, eksiklikler meydana gelmiş. Ama bu hem inançta hem amelde
uygulamadaki eksikliğe rağmen bu sahih İslâm olarak telakki edilmiş ve bunu
yaşayan daha ziyade halk, avâm-ı nas ve kısmen de belki avâm-ı nas
saymayacağımız muhazafakâr, okumuşlar kesimi, bu halk dinini ve geleneksel
İslâm'ı sorgulamama, sahih İslâm'a nispet ederek, sahih İslâm'ın yanına
getirerek ayıklamadan olduğu gibi kabul etmişler, savunmuşlar ve devam
ettirmişler. İşte bu vakıaya geleneksel İslâm deniyorsa o zaman bu kelime
olumsuz anlamda kullanılıyor demektir. Ama geleneksel İslâm hep bu mânada
kullanılıyor da değildir. Şu mânada da bir geleneksel İslâm terkibinin
kullanıldığını düşünüyorum. Çağımızda modernist İslâmcılar ya da modernist
Müslümanlar veya başka bir deyişle İslâm modernistleri var. Bu İslâm
modernistleri Hz. Peygamber'in ashabının dini anlayışlarından ve
yorumlayışlarından tutunuz, müctehid imamlar dönemine ve sonrasına kadar anlayış
ve yorumlayışta kullanılan metodolojiyi sorguluyorlar ve bu anlama ve yorumlama
metodunun kısmen yanlış, kısmen yetersiz olduğunu ifade ediyorlar ve yeni bir
anlama ve yorumlama metodundan bahsediyorlar. İşte bu yeni anlama ve yorumlama
metoduna göre ortaya koydukları İslâm, çağdaş İslâm oluyor, bu usule ve metoda
uymayan klasik ama ehl-i Sünnet'in veya Müslümanlar cumhurunun, çoğunluğunun
sahih İslâm olarak kabul ettiği klasik yoruma dayalı İslâm da onlara göre
geleneksel İslâm oluyor. O halde geleneksel İslâm'ın hem klasik yorumculara, hem
çağdaş yorumculara göre olumsuz bir anlamı var. Bu, içerisine hurafelerin,
bid'atlerin karıştığı ve özünden biraz uzaklaşan İslâm demektir. Geleneksel
İslâm'ın bir bu mânası var, bir de klasik, kadim yorumcularla çağdaş
yorumcuların farklı olan metodolojilerine dayalı geleneksel İslâm anlayışı var,
burada klasik yorumcuların, usûlcülerin, müctehidlerin ortaya koydukları yorum
ve anlayış geleneksel İslâm oluyor, çağdaşların ortaya koydukları da çağdaş
İslâm oluyor. Bize göre her iki grubun ittifak ettiği anlamdaki olumsuz
geleneksel İslâm ıslah edilmelidir. Gerek sahih İslâm'ın akidesi, gerekse sahih
İslâm'ın amelî alanlarında ona girmiş olan yabancı unsurlar ayıklanmalı,
Kitap'ta, Sünnet'te Resullullah'ın uygulamasında tecelli eden aydın, berrak,
açık seçik olarak ortada bulunan İslâm insanlara yeni baştan anlatılmalıdır.
Burada bir ihtilaf sözkonusu olamaz. Ancak Kitâb'ta, Sünnet'te tecelli eden
Resulullah'ın anlayış ve uygulamasında da açık seçik ortada bulunan diye ifade
ettiğim İslâm'ı günümüz şartlarında yeniden yorumlama ve anlama konusunda bu iki
cümle arasında bir ihtilafın olduğu ortadadır. Bu konuda yapılan ilmî
çalışmalar, sempozyumlar vardır. İki tarafın yazdığı tebliğler, makaleler ve
kitaplar vardır. Bu, çağımızda süren önemli bir tartışmadır. Bu tartışmanın
sonunda bizim beklentimiz her iki tarafın da ifrat ve tefritlerinden vazgeçerek
karşılıklı etkileşimle orta yolun bulunması ve özü bozulmadan Allah'ın muradına
ters düşülmeden İslâm'ın çağımızın insanına, onun idrakine, onun hayatına
sunulmasıdır. Burada kelime oyununa gerek yok İslâm'ın çağımız insanının
idrakine ve hayatına sunulması demek değiştirilmesi demek değildir. Onların
anlayacağı bir dilde ve ihtiyaçlarını karşılayarak İslâm'ın hayatlarına
sokulması demektir. Bu mutlaka İslâm'ın bozulması, değiştirilmesi, tahrif
edilmesi mânasına gelmez. Bu mânada bir İslâmî yoruma, İslâm yorumuna ve
ıslahata, reforma, tebdile taraftar olmamız mümkün değildir.
İrtica
kampanyası Müslümanlar'a komplo
İslâmî kimlik sahibi kurum ve kuruluşlara yönelik yıldırma ve baskı
hareketlerinin son dönemlerde artış göstermesini, Müslümanlar'ın kendi
kardeşlerini savunmakta pasif kalmalarına bağlayabilir miyiz?
Yıldırma ve baskı hareketlerinin son dönemde artış göstermesinin, şüphe yoktur
ki, birden fazla sebebi var. Bunların başında RP'nin koalisyon şeklinde de olsa
iktidara gelmesi geliyor. Haddizatında RP'nin Türkiye'ye şeriat düzeni
getireceği konusuna, saldırı sahiplerinin samimiyetle inandıkları konusunda da
şüphelerim var. Daha açık bir ifadeyle, RP'nin yurtiçi ve yurtdışında yeralan
bazı ağzının ölçüsü bozuk mensuplarının konuşma ve taşkınlıklarını baz alıp,
bunu partinin bütününe genelleyerek ve partinin politikası haline getirerek,
bütün partiyi suçlamak akla, mantığa aykırı. Partiler tüzel kişiliğe sahiptir.
Bu tür kurumlar hangi durumlarda kapatılır, bu kanunlarla belirlenmiştir. Bu
şartlar gerçekleşmiş mi, gerçekleşmemiş mi? Bunu da tahkik edecek olan adlî
merciler var. Demokrasilerde herhangi bir partinin hukuka, kanuna aykırı hareket
etmesi halinde adlî merciler, bu partiyi kapatma yönünde harekete geçer ve
gereği yapılır. Ortada böyle bir durum yok. Olay nedir? Olay savcının bir
iddianame hazırlayarak partinin kapatılması için gerekli mercie başvurmasıdır.
Her ne kadar biz bu iddianameyi okumadıysak da, davul ve zurna ile ilan edildiği
için, iddianamenin muhtevasını biliyoruz. Bu muhteva da yine mücerret yakıştırma
ve genellemelerden ibarettir. Bu bir yana, herhangi bir siyasi parti, dernek ve
vakfa üye olan bir insan hukuka, kanuna aykırı ve kanunlara göre suç teşkil eden
bir davranışta bulundu diye onu bir kuruluşun bütününe teşmil etmek, uygun bir
davranış değildir. Burada bir 'komplo' sözkonusudur. Türkiye de yıllardan beri
çeşitli isimler altında devam eden bu partinin ne yapmak istediği ortada.
Partinin programları var, sorumlu kişilerin konuşmaları, beyanatları var. Bu
programlara esas teşkil eden, mesela "Âdil Düzen" gibi isimler altında ortaya
koydukları teoriler var. Bunlara bakıldığında, İslâmî düzen, şeriat düzeni,
Kur'ân-ı Kerim'in referans olduğu bir sistemin sözkonusu olmadığı açık bir
şekilde ortada. Buna rağmen böyle bir yakıştırmaya müsait bulunduğundan dolayı
bu parti 'günah keçisi' haline getirilmiş ve bunun üzerinden yürümek suretiyle,
böyle bir parti iktidarda olduğu için Müslümanlar'a bir gözdağı vermek ve
gelişmekte olan İslâmî hayatı (Şeriat düzeninin seslerini yansıtan bir İslâmî
gelişme değil, yanlızca Müslümanlar'ın inançlarını daha kâmil ve daha serbest
bir şekilde, yaşama iradelerini yansıtan İslâmî gelişmeyi) durdurmak için
harekete geçmişlerdir. Demek ki, Müslümanlar'a yönelik baskı ve yıldırma
hareketinin başında böyle bir partinin işbaşında olması geliyor. Bu partinin
bazı talepleri olmuştur (Başörtüsü, bir iki yere cami yapılması gibi). Bu
konulardan bazıları, bir siyasî kişinin ağzından yansıtılması, içinde
bulunduğumuz şartlarda doğru olmayan son derece zavallı ve masum tekliflerdir.
Bu taleplere bakarak da "Türkiye'ye şeriat geliyor, üniversitede başörtüsü vb.
taleplerini kabul edersek ileride şeriat gelir" diye yaygara koparmanın mantığı
yok. Bir tahammülsüzlük sözkonusudur; yıllardır tek renk, tek tip, tek düşünce
arzusuyla hareket edilmiş baskıyla başka seslerin çıkması engellenmiştir. Bu
alışkanlık belki son yıllarda tabanın tavanı zorlamasıyla değişim göstermiştir.
Yıldırma ve zorlamaların İslâmî kimliği yaşayan insanlar üzerinde
yoğunlaşmasında inançlı insanların kendi kardeşlerini savunmada gösterdikleri
pasifliğin de etkisi vardır. Bir vakıadır ki bana dokunmayan yılan bin yaşasın
mukabilindeki anlayış İslâm toplumunda İslâm cemiyetinde uzun yıllardır
yaşamaktadır. Halbuki yılanın ısırdığı insana benziyorsanız veya yılan bunu öyle
zannediyorsa ergeç sizi ısırmaya çalışacaktır.
Müslümanlar
özeleştiriden uzak
Geçen konuşmamızda sözünü ettiğimiz, İslâmî kimlik sahibi kişi ve kuruluşların
maruz kaldığı muamelelerde, kendi aramızda özeleştiri mekanizmasını
işletemeyişimizin de payı olabilir mi?
Biz Müslüman olarak özeleştirimizi yeterli derecede yapamıyoruz. İnsanlar, durum
muhasebesi yapamıyorlar, kendi fikirlerini açıklayamıyor, korkuyorlar. Aslında
İslâm'a, ahlâka ve hukuka uygun olmayan bir hiyerarşik sistem sözkonusu. Bu
hiyerarşik sistemde birilerinin aşağıda kabul ettiği bir kişi, yine o
birilerinin yukarıda kabul ettiği bir kişiye yönelik soru soramıyor, tenkit
yapamıyor, farklı fikrini ortaya koyamıyor. Koyduğu taktirde, maddî-manevî
zarara uğrayacağından korkuyor. Bunun yanında, iyi niyetli bir tartışmaya,
soğukkanlı bir tartışmaya alışamadığmız için, bir gurubun içinde iki kişi bir
konuyu karşı fikir ortaya koyarak tartışmaya başladığında, mutlaka ortaya
samimiyeti ve tarafsızlığı bozan duygular girebiliyor. Müslüman guruplar
arasında ise bu iletişimsizlik ve diyalog kopukluğu, karşılıklı müzakere ve
münakaşa eksikliği daha şiddetli bir şekilde kendisini hissetiriyor.
Yıllardan beri bu gruplardan bazıları milyonları ayrı bir gündem ayrı bir
ideoloji grubundanmış gibi kabul eder olmuşlardır. Tabiri caiz ise bazı İslâmî
gruplar, diğer İslâmî gruplar için "öteki" olarak telakki edilmiştir. Son
yıllarda belki biraz da sevinçle karşılayabileceğimiz bir gelişme olmuş ve yine
tabiri caiz ise bir "ateşkes ve yumuşama" ortamı hasıl olmuştur. Müslümanların
grupları birbirlerine karşı biraz daha hoşgörülü ve diyaloğa açık bir tavır
içinde olmuşlardır. Ama bu da zayıftır ve pamuk ipliğine bağlıdır. Henüz,
bunların liderleri ya da daha alt seviyedeki insanları karşılıklı olarak farklı
platformlarda bir araya gelerek, gruplar arası ilişkiyi, bir de grupların ortak
problemlerini, bilgiye dayalı samimi bir çerçeve içersinde tartışabilecek
seviyeye gelememişlerdir. Bunun olabilmesinin bir başka şartı da, Müslümanların
tamamına yol gösterebilecek, "ben acaba yanlış yolda mıyım?" sorusunu
sordurabilecek bir üst şuranın, bir alimler veya uzmanlar heyetinin
bulunmayışıdır. Bu da büyük bir eksikliktir. Aslında Müslümanlar arası
özeleştiri ve tartışma sonucunda bazı ortak noktaların yakalanması veya
işbirliği, Müslümanlardan bazı fert ve gruplar ısrarla yanlışa yöneldiklerinde
onları ikaz edebilecek tek bir otorite, işte bütün bunların oluşması, bahsini
ettiğim bir üst şûraya şiddetle ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır.
Toparlarsak, Müslümanlar maalesef, dar mânada kendi aralarında ve geniş mânada
kendi aralarında özeleştiri mekanizmasını işletemiyorlar. Siz umumiyetle kendi
grubunuzdan veya başka gruptan başka kimseyi tenkid ettiğinizde sizin iyi
niyetinizden şüpheleniliyor, söylediğinizin doğru olup olmadığı değil hangi
maksatla söylemiş olduğunuza bakılıyor. Ve sizin hiç aklınızdan geçmeyen
maksatlar size atfediliyor. "Durup dururken bu da nerden çıktı?" diyorlar.
Halbuki durup dururken değil, ortada bir durum ve olay var ve bu
değerlendiriliyor. "Şimdi bunun sırası mı?" diyorlar. "Niçin başkalarını değil
de, bunu tenkid ediyorsun, bu yaptığının bizi zayıflattığını görmüyor musun,
başkalarını desteklemiş olduğunun farkında değil misin?" tarzında bahaneler
sunarak, özeleştiri yapan kişiyi buna pişman ediyorlar. Bu da cesaret kırıyor.
Yapanın da yaptığı yanında kalıyor. Yanlış kör-topal gitmeye devam ediyor. Bütün
Müslümanları zor durumda bırakan bir eylemde bulunan kişiyi her ne pahasına
olursa olsun savunmak, Müslümanların eleştirilerini ne olursa olsun reddetmek
doğru bir tavır olmaz.
Hak nerede ise Müslüman oradadır. Hakikatın yanında elbette ki kamu yararı ve
insanlığın, grubun, ailenin menfaati vardır. Dolayısıyla hakikat ve menfaat yan
yana yürür ve dengelenir. Müslüman da hakikat ve menfaatin yanındadır. Adalet ve
hakkaniyet yanyana geldiğinde de Müslüman bunların yanındadır. Müslümanınn tavrı
budur. Bu yüzden Müslüman hem diğer Müslümanlara hem de Müslüman olmayanlara
veya Müslümanlar içinde diğer grup mensuplarına bakmak ve yaklaşmak
durumundadır. Müslüman kendine ve en yakın çevresine kendinden olanlara kusurlu
olsun olmasın ve kendinde olmayanlara hakkaniyetle adalet ve meşru menfaat
içerisinde bakmak yaklaşmak durumundadır.
Bütün Müslümanları zor durumda bırakan bir eylemde bulunan kişiyi her ne
pahasına olursa olsun savunmak veya düşmanların eleştirilerini ne olursa olsun
reddetmek doğru bir tavır olabilir mi?
İster yâr ister yârandan, ister dost ister düşmandan gelsin, haksız, yanlış bir
tutum ve davranış ortaya çıktığında Müslüman ona karşı tavır almak durumundadır.
Bu tavır alışla aynı zamanda menfaat de dengelenir. Bu tavrınızı öyle alırsınız
ki yanlış düzelir. İşte menfaati burada devreye sokmanızın anlamı budur.
Müslüman yanlışı düzeltmeyi hedefler. Yanlışı düzeltmek bazı zararlara da sebep
oluyorsa da bunu asgariye indirerek yanlışı düzeltmeye gayret eder. Bu
söylediğim genel çerçeve içerisinde meseleye baktığımızda herhangi bir kimse
söylememesi lazım gelen bir sözü söylemişse, bir davranışta bulunmuşsa diğer
Müslümanların buna karşı tepkileri olmalıdır. Bu tepkiyi ortaya koyarken aynı
zamanda hem o kişinin hem de camianın bu tepkiden zarar görmemesini ya da zararı
en az seviyede görmesini hedeflemek gerekir. Bu çerçevede Müslümanlar
kendilerine ve başkalarına karşı yapılan haksızlığı kabul edemez ve tavır almak
zorundadır. Ne pahasına olursa olsun, karşı tarafın fikri diye reddetmek ve
kendi tarafının fikri diye kabul etmek Müslümanın kârı değildir. Müslüman nerede
olursa olsun hakkın yanında olur. Doğruya doğru, yanlışa yanlış der. Kaş yapayım
derken gözü çıkarmaz, ama belki göz biraz acır.
Müslümanların birbirlerinin hatalarını eleştirirken nasıl bir üslûp kullanmaları
gerekir?
Bu üslûp meselesine biraz önceki soruda biraz temas ettik. Müslümanın amacı
yıkmak, kırmak, uzaklaştırmak değildir. Peygamber Efendimiz "Müjdeleyin, nefret
ettirmeyin; kolaylaştırın zorlaştırmayın" buyuruyor. Bu Hadis-i Şerif, bizim hem
eğitim, ögretim hayatımızda, hem Müslümanlar arası ilişkilerimizde, hem de
Müslümanlarla ötekiler arasında temel bir nokta olmalıdır. Bu Peygamberî
tavsiyeye bir de âyet-i kerîme meali ilave edebiliriz: "Rabbinin yoluna
hikmetle, güzel öğütle çağır, en güzel bir üslûp içinde tartış."
Şu halde söylediğiniz sözün doğru olması, çağırdığınız yönün doğru olması,
üslûbunuzun sert, hatta monoton olması için sebep değildir. Çağırdığınız, davet
ettiğiniz hak yol olacak, insanları doğruya, hakka, adalete, yüksek insanî
ideallere çağıracaksınız. İkincisi, bu çağrıyı yaparken, insanların bu çağrıya
icabet etmelerini sağlayacak bir üslûp kullanacaksınız. Burada hikmeti
kullanacaksınız. Hikmetin içinde bilgi, gerçek, doğru, en güzel yol ve yöntemin
kullanılması vardır. Hikmetin içinde akıl, mantık, güzel öğüt vardır. Burada
duygu vardır. İnsan mantık ve duygudan ibarettir. Tenkit yapan insanın,
karşısındakinin gönül gözünü de dikkate alması gerekir. Gönlün kapısını açan
anahtarı bulması gerekir. Aklı, mantığı, hikmeti kullandığınız, karşısındaki
insan bunlardan anlamıyorsa tartışacaksınız. Bazı insanlarda inat vardır ve buna
uygun tartışma yapılmalıdır. Onun kendi başına kaldığında düşünmesini sağlayacak
ve etkisinde kalacak insanların yanlış etkilenmesini engellemek için doğru bir
üslûp kullanılmalıdır. Hiç şüphe yok ki, Müslümanlar birbirlerini hatalarını
eleştirmek konusunda güzel ve uygun bir üslûp kullanmakla yükümlüdürler.
Devlet
Demokrasi, Çoğulculuk ve İslâm
Hocam Kur'an'daki siyasi kavramlardan başlayalım isterseniz. Kur'an'ın siyasete
bakışı nedir? Kur'an'ın bütününde siyaset ne kadar yer kaplamaktadır?
Bence Kur'an-ı Kerim'de siyaseti kavram ve kurum olarak belirleyen ve
çerçevesini bize veren (dokuz) anahtar kelime vardır. Bu kelimeler, tevhid,
itaat, hilâfet, bey'at, şûra, emir bi'l-maruf nehiy ani'l-münker, velâyet mülk
ve hükümdür. Bu dokuz kavramın açılımı yapıldığında hemen hemen İslâm'ın siyaset
teorisi ortaya çıkarılmış olur. Kur'an-ı Kerim'de, bir kavram veya kurumun yahut
da bir talimatın yer almasında hacim pek önemli değildir. Yani, Kur'an-ı
Kerim'de bir emrin bir kez dahi yer alması yeterlidir. Bizim için o emrin
bağlayıcılığı önemlidir. Şöyle de söyleyebiliriz: Bir emir 10 kere yer alır; ama
ibaha için olur, tavsiye için olur, haberdar etmek için olur. Fakat bir kere
geçen bir emir de vücûb için olursa her surette inananlar için bağlayıcıdır. Ve
onlar bu emir ya da emirlere itaat etmek zorundalar. Dolayısıyla kemmiyet önemli
değildir.
Tevhid: Allah'ın yaratıcı, ma'bûd, kâinata hâkim (kayyûm), hüküm koyucu ve
hükmedici olarak bir, tek, eşsiz, ortaksız, benzersiz olduğu gerçeğidir. Diğer
ilkeler bu tevhid ilkesinin açılımı sayılabilir.
Objektif bilgi ile Allah'ın verdiği sabit olan izin ve selâhiyet bulunmadıkça
veya kullar meşru yollardan, sözleşmelerle razı olmadıkça hiçbir kimsenin diğeri
üzerinde "hakimlik, sahiplik, üstünlük, yöneticilik hakkı ve selâhiyeti yoktur.
Bütün insanlar aynı unsurdan yaratılmışlardır, kulluk ve itâat yalnız
Allah'adır.
İtâat kavramı: Allah'a, Hz.Muhammed (s.a.)'e ve Ülü'l-emre itaat edilmesi
gerektiğine dair emirler Kur'an'da sıkça geçmektedir. Bu sıralama, aynı zamanda
bir hiyerarşik sıralamadır. Aşağıdan yukarıya doğru bu hiyerarşiyi açmamız
gerekirse: "Mahlûk kim olursa olsun Hâlik'a isyan noktasında ona itaat
edilemez." Ya da yaratan ile yaratılanın emirleri yan yana geldiğinde, tercih
mutlak olarak Yaratanın emirleri doğrultusunda yapılmalıdır. Bu noktadan
değerlendirdiğimizde, Ülü'l-emre itaatın şartı, onların emirlerinin Allah'ın
emirleriyle mutabık olmasıdır. Resul'e itaat için de aynı şey geçerlidir. Fakat
burada ayrı bir özellik vardır. Resul kavramının zımnında emri ve buyruklarının,
tabii olarak Allah'ın emir ve buyruklarıyla mutabık ve muvafik olması zarureti
vardır. Bu vasfın zımnen bulunmuş olması hasebiyle, ayrıca üzerinde durmamıza
gerek kalmıyor. Çünkü yeryüzünde Peygamberin hataya düşmesi ve günah işlemesi,
örnek olacağı için, Allah tarafından engellenir. Şayet hata ve zelle olsa bu da
yine ümmete bir örnek tatbikat olarak intikal etmez. Bu yüzden de Allah
tarafından ikaz edilen beşer nev'i, Peygamberlerdir. Bu itaat kavramı bize
İslâm'ın siyaset teorisinde, siyasetin aşkın referansını veriyor; İslâm'da
siyasetin, siyaset mekanizmasında geçen din-devlet, din-toplum, devlet-toplum ve
fert-toplum ilişkisi ve devlet kavramı içerisinde yer alan yasama, denetleme,
yürütme gibi bütün ilişki ve fonksiyonların bir İlâhi referansa bağlı olduğunu
ve Allah'a itâtat mükellefiyeti içerisinde cereyan edeceğini gösteriyor. İtâat
kavramı ile ileride açıklanacak hüküm ve mülk kavramları arasında bir içiçelik
ilişkisi bulunduğuna da burada işaret etmek gerekir.
Üçüncü anahtar kavram hilâfettir. Bunun da Kur'an-ı Kerim'de defaatle geçtiğini
görüyoruz. İnsan, Cenab-ı Hakk'ın yarattığı yeryüzünün halifesi sıfatına
sahiptir. Burada hilafet dendiği zaman "birinin yerini alma, birinin yerine
geçme ve onun namına tasarruf etme selâhiyetine sahip olmayı" anlıyoruz.
Dolayısıyla ister Allah'ın halîfesi olalım, ister Allah Teala'nın bize bu sıfatı
uygun gördüğünü düşünerek yeryüzünün halifesi olalım durum aynıdır; İkincisinin
üstten bağımsız olmadığı ortadadır. Yani, insanın yeryüzündeki tasarrufu, tayine
istinat eder ve kayıtlıdır. Hilafetin en üst kamu yöneticisine sonradan ünvan
olarak verildiğini biliyoruz. Ama Kur'an terminolojisine göre her insanda,
bilkuvve özellikle de her sâlih müminde bilfiil bu vasıf vardır, olmalıdır.
Bunun yüklediği misyon, ilahî iradeyi yeryüzünde pratiğe aktarma misyonudur.
Şimdi bu sıfatla bir fert, hayatında Allah iradesini tatbik etmekle yükümlüdür.
Kamu alanında bu iradeyi tatbik etmek nasıl bir mekanizmayı gerektiriyorsa, onu
kurmak da yine fertlerin ve onların oluşturduğu toplumun vazifesidir. İşte
buradan devletin mekanizması, makamları, o makamlara uygun olan insanlar ve
vasıfları... ortaya çıkar.
Dördüncü anahtar kelime, kamu alanında ilahi iradenin hakimiyeti ile fert-kamu
temsilcisi arasındaki ilişkinin gereği olan bey'at kavramıdır. O halde ben,
bendeki hilafet yükümlülük ve selahiyetini, kamu adına kullanmak üzere bir
yerlere, birilerine vermeliyim, şartlı olarak vermeliyim ve o kişi, şartlara
riayet ettiği müddetçe de ona itaat etmeliyim. Böylece birinci kavramla da
bağlantı kurmuş olduk. İşte bu aktin adı bey'attır. Bu yüzden, bey'atı alelade
bir seçimle eş tutmak pek doğru değildir. Bey'atta, diğer anahtar kavramlarla
bağlantılı, daha geniş, daha derin, daha aşkın manalar vardır.
Beşince kavrama gelince, kamu hayatı, toplum hayatı gerekli kıldığı için bir
fert hilafet çerçevesinde sorumlu olacaktır. Ve bir şartla onu, kamu hayatında
selahiyetli kılmamız gereken makamların başına getirdik. Bizim o makamlara
karşı, o makamların bize karşı hak ve sorumlulukları vardır. İşte bu da denetim
ve şûra sorumluluklarıdır, yani beşinci anahtar kelime meşverettir. Meşveret,
sadece Kur'an-ı Kerim'de buyrulduğu için değil, arzetmeğe çalıştığım siyaset
teorisinin bütünlüğünün iktizâsıdır. Diğer kavramlarla yanyana getirdiğimiz
zaman, denetim mekanizması gündeme gelir. Bunun Kur'andaki karşılığı emr-i bi'l-maruf,
nehy-i ani'l münkerde de bulunabilir. Meşveret (şûrâ) meclisi tesis edildiği
zaman, bu meclisin temelde iki vazifesinin olduğunu görürüz:
Birincisi: Bunlar halk adına, yönetime danışmanlık yaparlar ve fertlerin
denetimine açıktırlar. Çünkü bütün fertler onlara bu selahiyetlerini bir şartla
devretmişlerdir. Bu şartların yerine getirilip getirilmediğini kontrol etmek
bütün fertlerin vazifesidir.
İkincisi: Denetimin kaynağı da burasıdır, bu meclistir. Toplum genişleyip
yapılanması şekillendikçe, danışma ve denetimde temsili sistem bir zaruret
olarak meydana gelmiş olur.
Emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker çerçevesinde itaat için gerekli olan
şartların otoriteye devredilmesi ya da hal edilmesinin ne şekilde olacağı fıkhi
açıdan nasıl açıklanmıştır?
En başta itaat kavramından hareketle, kendisine itaat edeceğimiz Ülü'l-emr'in
bir takım şartları taşıması gerektiğini de çıkarmıştık. Biz bu insanı, bu
şartları taşıdığı için, bu vazifeyi yerine getireceği umuduyla bir makama
getiriyor ve denetliyoruz. Ya şartları kaybettiğini ya da yetersiz kaldığını
gördüğümüzde, Allah'ın bizi yükümlü kıldığı vazifeyi yerine getiriyoruz. Fıkıh
diliyle konuşmak gerekirse, küfre, zulme, fıska, fücura sapan ya da yetersiz
hale gelen bir selahiyet sahibini o makamdan uzaklaştırmak (azil) ümmetin
vazifesidir. Burada pek ihtilaf yoktur. İhtilaf ancak tatbikatında söz
konusudur. Dengenin ve düzenin sağlanması ve önceliklerin belirlenmesi tartışma
konusudur.
Velâyet: Emredici, bağlayıcı tasarruf ve temsil selâhiyeti demek olan velâyet
ancak dini bir olanlar arasında caridir. Özel hukuk alanında din farkı velâyeti
engellediği gibi kamu hukuku alanında da engeller.
Mülk: Hâkimiyet ve sahiplik manasında kullanılmıştır. Mutlak hâkim ve sahip
Allah'tır. Kulların bu sıfat ve selâhiyetleri hilâfet ve vekâlet yoluyladır,
iyretidir, şartlıdır ve sınırlıdır.
Hüküm kelimesinin anlam ve içeriğinde "hâkimiyet" kavramının özellikle yasama ve
yargı unsurları vardır. Kanun vâzı'ı (hâkim) Allah'tır. Kulların yaptığı
(şekillendirdiği) kanunlar, kaideler, hükümler ya O'nun açık ifadesinin kanun
kalıbına konmuş şeklidir, yahut da -ilâhi ifadede kapalılık varsa veya aranan
hüküm açıklanmamış olursa- ictihad yoluyla ilâhi hükmün keşfedilmiş, ortaya
çıkarılmış şeklidir.
Yargı da Allah'ın koyduğu kanunlara ve irşat buyurduğu usûle dayanarak dâvayı
hükme bağlamak, hâkimin kanâat ve ictihadına göre O'nun hükmünü tesbit edip
uygulamaktır.
Bu dokuz temel kavram ve ilkeye emaneti, ehliyeti ve mükellefiyet gereği
hürriyet (veya sorumluluğa dayalı selahiyet) ilkelerini ilave etmek de
mümkündür, bunları yukarıdaki sekiz ilke içinde görmek de imkân dahilindedir.
Hilafet emanettir, emanet ehliyete riayeti gerektirir, insanlar emanete riayet,
dünyaya geliş amaçlarını gerçekleştirmeye gayret ile yükümlü, bundan
sorumludurlar. Sorumluluk ve yükümlülük ancak kişinin hak ve selahiyetleri
olursa anlam kazanır ve yerine oturur. Bütün insanlar emaneti yüklenme ve
hilâfeti îfa bakımından fırsat eşitliği içinde yaratılmışlardır. Dinde zorlama
yoktur; dileyen mümin, dileyen kâfir olur (hürriyet), hiçbir kimsenin diğeri
üzerinde peşin üstünlüğü yoktur (eşitlik); üstünlük hür irade ve çaba ile elde
edilecek fazilete (takvâ), üstün vasıflara bağlıdır.
Emanet, ehliyet, hüküm ve mülk birlikte işletilince sosyal ve hukuki adâlete de
ulaşılır.
Kamu hukuku meselesini biraz daha açar mısınız?
Gerçekten bu konu bence yanlış anlatılmış ve yanlış anlaşılmıştır. Bir çok
insanın kafasında şöyle bir bilgi vardır. "Kitap ve Sünnet, özel hukuka çok yer
vermiştir; fakat kamu hukukuna gerektiği kadar yer vermemiştir." Kamu hukuku
hakkında ayet ve hadislerin az olduğu zannedilir. Bu anlayış kesinlikle
yanlıştır. Doğru olanı ise, bu kaynaklardaki verilerin özel hukuka ait olan
kısmının bilahere daha çok işlenmiş ve sistematize edilmiş olmasıdır. Yani
ayrıntılı olarak işlenmiş, sistematize edilmiş kitaplardan hareketle kamu
hukukuna ağırlık verilmesi gerekirken, bu faaliyet fert planında kalmış ve
yetersiz olmuştur. Bunun arkaplanında tarihi sebepler bulunmaktadır. Bu
sebeplerin başında ise istibdat ve saltanat gelmektedir. Yani istibdat ve
saltanatın, kendi otoritesinin münakaşa edilmesine, içtihat konusu yapılmasına
tahammül edememesidir. Yoksa, bundan önceki sorularınıza cevap verirken
kullandığın temel kavramlar çerçevesinde ele alırsanız birçok ayet kamu hukuku
hakkındadır. Onun dışında Hz. Peygamber'in ve Hulefa-i Raşidînin yıllarca sürmüş
olan toplum ve devlet yönetimi vardır ve Allah size "bütün davranışlarıyla örnek
bir insan gönderiyorum" diyerek, bir toplumun ve devletin nasıl yönetileceğine
de onunla yol göstermiştir.
Peygamberimiz, kendisinden sonra gelen halifelerin takip edilmesini, miraslarına
sahip çıkılmasının gerekliliğini belirtmiştir. Onların hayatlarında ve devlet
tecrübelerinde değerli bir miras oluşmuştur. Fakat maalesef ileriki dönemlerde,
bu miras zenginleştirilmekten ziyade tüketilmiştir. Kısaca toparlarsak, kamu
hukukuna, devlete ve siyasete ait olup bütün çağlar için, en uygun
mekanizmalarla, teamüllerle, modellerle doldurabileceğimiz çerçeve hükümler ve o
çağa (asr-ı saâdete) ait özel hükümler, örnekler ve uygulamalar vardır.
"Gerçek laiklik İslâm'dadır yahut İslâm'da laiklik de vardır" şeklindeki malum
sözlere nasıl bir açıklık getirebilirsiniz? Laiklik kavramını getirmiş olduğunuz
bu açıklamalar çerçevesinde nasıl değerlendirebiliriz?
Bizim memleketimizde daha çok lâik kelimesi kullanılırken, sonraları siyasi
edebiyatımıza seküler kelimesi de girmiş oldu ve insanlar da gördüğüm kadarıyla
üç gruba ayrıldılar. Bunlardan bir grup, İslâm'ın laik olmadığını fakat seküler
olduğunu iddia eder ve laiklik ile sekülerliği birbirinden ayırır. Bir başka
grup İslâm'ın laikliği bünyesinde barındırdığını söyler. Üçüncü bir grup ise
"İslâm ne seküler bir modeli öngörür, ne de laikliği bünyesinde barındırır"
diyorlar.
Ne anladığımı söylemem gerekirse seküler kavramı daha genel dünyeviliğe, beşerî
alana yani Allah'ın dininin müdahale etmediği, yok sayıldığı bir alan yapısına
tekabül eder. Laik ise bunun içerisindeki siyasi boyutu temsil etmektedir.
Öyleyse, ister laisizm, ister sekülerizm olsun, özünde öyle bir alan öngörüyor
ki, din oraya kesinlikle karışmayacaktır. Buradan hareketle İslâm'a
geldiğimizde, İslâmda dinin karışmadığı özel ve genel hiçbir alan yoktur. Vardır
diyen ya bilmiyor ya da bildiği halde kasta binaen böyle söylüyor demektir.
İslâm'daki müdahale anlayışını, ilâhî-dînî sınırlama, hüküm koyma, talimat
verme, irşad etme şeklinde idrak etmemiz gerekiyor. Yoksa bu müdahale insanların
iradelerini, kişiliklerini de ele alıp, ona hakim olup zorla yönlendirme
manasında da değildir, ruhban sınıfının müdahalesine benzer bir müdahale de
değildir.
İslâm'a göre de insanda irade hürriyeti vardır. Mükellefiyet, cennet, cehennem
ve imtihan hep bu irade hürriyetine bağlıdır. Fakat, yasama, irşad etme,
kaideleri geçerli hale getirme açısından dinin müdahil olmadığı hiçbir alan
yoktur. Kur'an'ın ilk ayeti Allah'ın adıyla başlamaktadır. Her işe onunla
başladığımız Besmele'den başlayıp Nas suresine kadar Kur'an'ı baştan sona
okuduğumuz zaman bu söylediklerimin doğru olduğunu görebiliriz. Netice
itibariyle İslâm ile sekülerizm ve laisizmin uzlaşan, paralellik arzeden yönleri
yoktur. Bunların yan yana gelmesi mümkün değildir. İslamda olan din ve düşünce
hürriyetidir.
Hocam biraz daha günümüze gelirsek, Ali Abdürrâzık, Taha Hüseyin gibi İslâm'da
devlet ya da İslâmi bir devletten söz edilemeyeceğini, dinin iman, ahlak ve
ibadetten ibaret olduğunu iddia ediyorlar. Sizce İslâm'da devlet ya da İslâmi
devlet hangi esaslara dayanmaktadır?
Bu ayırmaları açıklamak, analiz etmek, sonra da senteze varabilmek için
yapabiliriz. Fakat din ve devleti birbirinden ayırarak, "birinin diğeriyle
alakası yoktur, bunlar iki ayrı alandır" diyerek böyle bir ayırım yoluna
gidemeyiz. Zannedersem temel yanılgı buradan kaynaklanıyor. Ya insanlar ne
düşündüklerini istedikleri gibi ifade edemiyorlar ya da söylenenler bazen yanlış
anlaşılıyor.
Şimdi insanı ruh ve madde olmak üzere ikiye ayırabiliriz. İnsanların umumiyetle
ruh diye ifade ettikleri her birimize ait nefs vardır. "Ruh-i menfûh" dediğimiz,
Allah'ın nefh ettiği (üfürdüğü) ruh ise ayrıca bir unsurdur. İnsanın özü nefs ve
ruh-ı menfûh'dur. Ben insanı tahlil ederken hangi unsurlardan müteşekkil
olduğuna baktığımda ruh ve beden diye ayırabilirim. Sonra da asıl insanı insan
yapan ruhtur, nefstir derim. İrade, Allah-kul ilişkisi, ölümden sonraki hayat,
oradaki saadet ya da şekavet, tamamen ruh ve nefsle ilgilidir. Bu sözlerin
tamamı doğrudur, ama bu sözleri, "Bedenin hiçbir önemi yoktur, olsa da olur,
olmasa da olur, ruh ile beden arasında hiçbir ilişki yoktur" manasında söylersek
yanılmış oluruz. İşte ben din ile siyaset ve devleti de ruh ile bedene
benzetiyorum. Dinin özünü göz önünde bulundurursak, esasını idrak edersek; ne
için gelmiştir, hedefi nedir, diye bakarsak, dinin gerçek hedefinin her bir
insan ferdinin serbestçe, kendi iradesiyle Allah'ı tanıması ve O'na kulluk
etmesi olduğunu anlarız. Asıl hedef, Allah ile kul arasındaki ilişkidir. Bu
rabıtanın, insanın -yine bedeni de dahil- nefsinde hasıl edeceği kemaldir.
Ama biz madde âlemindeyiz, dünyadayız. Dünya, madde ile mananın, ruh ile bedenin
beraber bulunduğu, bütünlük teşkil ettiği yerdir. Öyleyse bizim şimdi Allah'a
kulluk edebilmemiz için bedeni terketmemiz, bedensiz bir nefs halinde dünyada
var olmamız mümkün değildir.
Bütün siyasî mekanizmalar bence dinin özünü fonksiyonel hale getirmek, hayata
geçirmek için vardır. Devlet, siyaset, hukuk ve toplum olmadan ve bunlar ilâhî
irade ve düzenlemeye ayak uydurmadan veya hür dini hayatı mümkün kılacak şekilde
düzenlenmeden dinin özü olmaz, din hayat bulamaz, yaşayamaz.
Ben bu teorisyenlerin ya anlatmak istediklerini tam olarak ifade edemediklerini
ya da dini yeterince anlamadıklarını düşünüyorum. Basite indirgeyerek söylememiz
gerekirse, bir ferdin müslüman olarak var olması ve Allah'a kulluğunu icra
etmesi, bedenine ve diğer insanlarla olan ilişkisine, yani çevresine bağlıdır,
bu çevreyi, ferdin dini amacına ulaşması için müsait tutan bir toplum düzenine
ihtiyaç vardır. Bu söylediğim halkalar olmadan merkezden muhite doğru, dinin özü
diye vurguladığımız ve laiklerin sıkça vurguladıkları herkesin kendi öz
hayatında, vicdanında Allah'a kul olması mümkün olmaz, gerçekleşmez, devam
etmez.
Günümüz siyasi söyleminde İslâm Devleti hakkında ileri sürülen görüşleri toplu
olarak değerlendirebilir misiniz?
Günümüzde İslâm Devleti kavramı hakkında ve bunu oluşturmak için ortaya konan
hareketler üzerinde daha alimce, fakihçe ve daha soğukkanlı durmak ve böyle
yaklaşmak gerekir. Benim şöyle bir tespitim var: Türkiye'de devleti genellikle
mühendisler yönettiği gibi dünyada da İslâm Devleti hakkında konuşan, İslâm
Devletini oluşturmak için bir harekete liderlik eden insanlar arasında, İran
Ayetullah'ını istisna edersek, pek fakih ve hakîm yoktur. Bunların mesleklerini
ayrıca saymak istemiyorum. Fakat, netice itibarıyle İslâmi hukuk ve siyaset
alimleri yok. Bir anlamda bunlar samimi müslüman; ama amatör fakihtir. Bu
birinci tespitim. Yani siz bana sağlıklı buluyor musunuz? derken, öncelikle
sağlıklı bulmuyorum demeliydim.
Bu söylediklerimle liderlerin ilmî alt yapılarını oluşturan bilgiyi ve ihtisası
arz etmeye çalıştım. Sonra bütün bu insanlar bulundukları toplumda öngördükleri
hareketi, hür bir ortamda değil, bir baskı altında sürdürmek zorunda kaldılar.
Bu da ortaya konan her fikrin, her davranışın tepkisel olması sonucunu doğurdu.
Fıkhî kaidelerden uzak kalındı. Ve bu hareketleri yürüten zevatın çoğunun selefî
çizgide olmaları vâkıası vardır. Selefî anlayış, genel olarak hikmet çizgisinden
biraz uzak kalmıştır. Ben burada hikmeti, yalnızca felsefe olarak değil,
felsefe, fıkh/kelam ve tasavvuf olarak alıyorum. Binaenaleyh daha ziyade
hikmet-i İslâmiyeyi kastediyorum. Hikmet-i İslâmiyeyi de yalnızca bilgi olarak
almıyorum. Aynı zamanda eğitim boyutunu da göz önünde bulunduruyorum.
Dolayısıyla da tasavvufu/zühdü devreye sokmuş oluyorum.
Selefî çizgi ise biraz zahircidir, nasscıdır. Tabii ki, onlar iyi niyetlidir.
Onların da ruhani ve deruni yanları vardır. Fakat mekanizmalarını
oluşturmamışlardır. İşte bu söylediğim gerekçelerin etkisiyle siyasi İslâm ve
İslâm devleti söylemi, bazen derinlikten yoksun, sathi, tepkisel ve dengesiz bir
oluşumu ifade etmektedir. Yani vurgulanması icâb eden İslâm'ı gözardı eden; bir
kısmının da altını çizip hep onu öne süren bir tavır sergilenmiştir. Bu bakımdan
sağlıklı olduklarını söylemem mümkün değildir. İslâm'ın siyasi yönü ve yanı
ihmal edilemez; ancak İslâm bundan ibaret değildir.
İslâm'da parti, demokrasi, çoğulculuk ve sivil toplum tartışmaları hakkında
neler düşünüyorsunuz?
Ben İslâm perspektifinden hayata ve dünyaya baktığım zaman iki şeyi birbirinden
ayırıyorum. Birisi hem kuralların keşfi, hem de problemlerin çözümü bakımından
Kitap'taki; ideal, mükemmel olan, diğeri ise yerdeki, önümdeki, içinde
bulunduğum şartlarda gerçekleşen. Konjonktürel konum ve yaklaşımdan, vakıadan
hareket ettiğimizde şunu söylemek istiyorum: Aslında Peygamber Efendimiz
(s.a.v), Allah'ın en mükemmel kuludur. Onun gibi ikinci bir Allah kulu yoktur.
İslâmi değerlendirmelere göre Hazret-i Ebubekir'den başka bir Ebu-bekir de
yoktur. Demek ki, o da bir zirvedir ve ondan sonrakiler onun altında
sıralanırlar. Fertler için bu geçerli olduğu gibi nesiller için de geçerlidir.
Mesela, sahabe nesli, tabiîn nesli, etbai tabiîn ve sonraki nesiller hayattaki
İslâm'ın mükemmelliğine nisbetle zirveden aşağıya doğru sıralanmışlardır.
Öyleyse diyorum ki teori ile pratik, ideal ile reel arasında hep fark
bulunmaktadır. Burada bazıları "İslâm mümkün değildir" diyebilmektedir. Ben bunu
çok tehlikeli bir tuzak olarak görüyorum. Çünkü bu tavırda yanlış bir varsayım
vardır. Bu da şudur: "Allah mükemmel olmayanı kabul etmiyor, mükemmel olmayan
uygulama İslâm olarak kabul edilemez!" Halbuki öyle değildir. Günah da
öngörülmüştür. İnsanların günah işlemesi her zaman için mevzubahisdir. Bunun
akabinde ise tövbe devreye girer. Ayrıca günahlarımızın derecesine göre dünyada
ve ahirette bir sıfatımız ve karşılaşacağımız muameleler vardır. Bunun için,
"mükemmel değilse, İslâmi değildir" denemez. Niyetiniz İslâm ise, İslâm'ın
anahtar kavramlarına bağlıysanız, bunları tatbik etme yolundaysanız, fert olarak
da, toplum olarak da müslümansınız demektir. Ama kusurlarınız, zaaflarınız
vardır. İmdi, kusurlu bir müslüman olunuyor ve madem ki mükemmel olmasa da onun
en yakınını yakalamak ve onu hayata tatbik etmek de dini oluyor, din bizi
mükellef kıldığında şartlarımızı da dikkate alıyor, bazen de zaruretler
yasakları kaldırabiliyor; öyleyse biz şimdi mutlak bir İslâm'ı öne çıkarıp,
"varsa bu İslâm'dır, yoksa değildir" dersek ve bütün çözümleri, şartları nazar-ı
itibare almadan, ortaya koyar veya değerlendirirsek bir anlamda İslâm'dan uzak
düşmüş oluruz. Belki de İslâmi dönüşümü imkânsız kılarız. Şimdi sorunuzu bu
ilkelerden hareketle cevaplandırmaya çalışayım.
İçinde bulunduğumuz şartlar, adım adım İslâm'a giderken bir aracın
kullanılmasını zaruri kılarsa, o aracı kullanırız. Bu kavram olur, kurum olur,
parti olur... Yalnız burada, mutlaka göz önünde bulundurmamız gereken hsus
şudur: Bu aracı kullandığımızda, daha mükemmele ulaştırıyor mu, yoksa onun
yerine geçip yolunu ebediyyen kapatıyor mu? Şayet kullanılan araç, ikinci adıma
yol açıyorsa, bence o aracın kime ait olduğu önemli değildir. Yani Grek, Roma,
Amerika, Kara Avrupası, Aydınlanma öncesi ve sonrası, kilise, havra gibi
herhangi bir yere ait olabilir. O araç kullanıldığı zaman, amaca ulaşma
açısından karşılaşılan netice önemlidir. Eğer o araç, bizi amacımıza doğru
götürüyorsa, kapıların arka arkaya açılmasını sağlıyorsa, mecburiyete binaen onu
kullanabiliriz. Zaruret aracı meşru kılar.
Öncelikle demokrasiye, partiye ve çoğulculuğa menşeinden bakmalıyız. Bunlar
nereden gelmiş? Hangi kültür ve medeniyet ortamının mahsulleri? Bunların beşeri
ve beşer üstü vasıfları yani ilahi menşee mensubiyeti var mıdır? Yoksa beşer
aklı ve nefsinin eseri midirler? Ve bu ne derece terbiye görmüş aklın ve nefsin
eseridir? Selim akıldan mı yoksa kirlenmiş, şartlanmış akıldan mı sadır
olmaktadır? Yani evvela menşeinin tespit edilmesi gerekmektedir. Buradan,
bünyemize yabancı olup olmadığını anlayabiliriz. Çoğulculuk kavramının,
insan-Allah ilişkisi ve insanların düzenlemelerinin din ile bağlantısı açısından
meseleye baktığımızda, bizim bünyemize uymadığını söyleyebilirim. Çoğulculuğun
temelinde hak ile batılın, doğru ile yanlışın, İslâm'a göre iyi ile kötünün
göreceliği ve eşitliği vardır. Bu ise İslâm'ın özüne aykırıdır. Batı toplumu A
ile B davranışını, onun çıkar ve ölçütlerine zararlı değilse, ayrıca
değerlendirmez. Birine iyi, diğerine ise kötü demez. Yani burada iki husus
vardır. Birincisi özgürlük vermek, ikincisi ise değerlendirmektir. Hürriyet
verir, hak verir ve değerlendirme dışı tutar. İslâm ise insanlara din ve vicdan
özgürlüğü verebilir. Fakat bu özgürlük küfür istikametinde kullanıldığında bunu
olumsuz bir değerlendirmeye tabi kılar ve iman istikametinde kullanılan irade ve
hürriyetin eseri (iman, fazilet...) her zaman için üstün olur. İlki ise adi
olur, bayağı olur; terkedilmesi gereken bir şey olur. İslâm bunu zorla
terkettirmez; ama terkedilmesini ister, bu yönde teşvik eder. İnsanların
akibetinin iyi olmasını istediği için iman istikametine yöneltmeye çalışır.
Çoğulculukla din ve vicdan hürriyetini, (farklı inançtan insanların bir toplum
teşkil etmelerini) birbirine karıştırmamak gerekir.
Demokrasiye gelince, kimi insanlar İslâm'ın dışlanması korkusuyla İslâm ile
demokrasinin bağdaşmadığını söylememekte ve hatta İslâm ile demokrasiyi
aynileştirmeye çabalamakta, bunların birbirleriyle bağdaştığını iddia
etmektedirler. Bu yüzden de demokrasiyi, mekanizması, tekniği, bir siyasi
otoritenin ve iktidarın elde edilişini ve kullanılışını sağlayan bir araç olarak
ele alıyorlar. Bunun karşılığı olarak da hilafeti, imameti, bey'atı ve şurayı
öne çıkarıp kullanarak bunların bağdaştığını savunuyorlar. Halbuki demokrasinin
bir üzerine oturduğu zihniyeti, bir de bunu yürüten mekanizması, yani pratiği
vardır. Demokrasinin oturduğu zihniyette, felsefi temelde beşerin Yaratan'dan
üstünlüğü veya bağımsızlığı vardır. Burada insan Allah'tan bağımsızdır,
Demokrasinin esası budur ve bunun İslâm ile katiyetle bağdaşmayacağı
kanaatindeyim. Eğer bu noktada anlaşıyorsak, bütünüyle demokrasi müslümanların
siyasi sistemi olamaz. Ancak demokratik mekanizmayı, benim sohbetin başında
söylediğim İslâm ve siyaset teorisinin ilkeleri doğrultusunda -daha iyisini
buluncaya kadar- kullanabilirsiniz.
Sırf mekanizma ve işleyişi bakımından değerlendirmek gerekirse, İslâm ile
demokrasi arasında bazı benzeşmeler ve hatta bizler için elverişli mekanizmalar
bulunabilmektedir. Demokrasinin kökeninde beşeriyetin bulunması da o kadar
önemli değildir. Önemli olan Allah'ı işe karıştırmamasıdır, hâkimiyetin doğrudan
ve kaynak olarak halka ait olduğunu ilke olarak kabul etmesidir. Ayrıca
demokrasiyi savunanlar, laiklik dışı ve çoğulculuğun içinde barınamadığı bir
demokrasinin de olmayacağını söylüyorlar. Bütünüyle demokrasinin İslâm ile
badğaşmaz oluşu buradan da kaynaklanmaktadır.
"İslâm Devletinde, eğer insanlar imân yönünde gayret gösterirlerse teşvik görür.
Aksi istikamete yönelindiği takdirde ise engellenir" dediniz. Günümüzde İslâm
Devletinde ateistinden homoseksüeline kadar çeşitli grupların bir arada
yaşayabileceği ve isteyenin istediğini yapabileceği iddia olunuyor. Bütün
bunları siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
"Engellenir" demedim, teşvık görmez, güzel bulunmaz, övgüye değil, yergiye layık
görülür" dedim.
Bu yaklaşımın en kuvvetli delili Medine Vesikası ise bu vesikanın oluşma
şartlarını, serüvenini ve onu takip eden, onu kısmen yürürlükten kaldırıp yerini
alan diğer sistemleri göz önüne almak zorundayız. Medine Vesikası Peygamber
Efendimiz'in Mekke'den Medine'ye hicret ettiği, ilk İslâm site devletinin
oluştuğu, müslümanların çok da güçlü olmadıkları, önemli handikapların bulunduğu
ve herkesi karşılarına almalarının mümkün olmadığı bir dönemde oluşmuş ve tam
yürürlüğü ancak 9 ay sürmüştür.
Fakat bundan önce ve sonra 20 küsur sene boyunca Kur'an nazil olmuştur. Mümine,
münafıka, fasıka, kafire ve müşrike karşı bir takım davranışlar sergilenmiş,
hükümler konmuştur. O halde biz başka bir inanç ve hayat tarzını benimseyerek
bizimle birlikte yaşamak isteyen gruplarla beraber olacaksak, ilişkilerimizin
kurallarını yalnızca Medine Vesikası'na dayandıramayız. Bundan önceki 13 yılı ve
ondan sonraki 10 yılı nazar-ı itibara almamız ve bunun tamamını sistemin
kaynakları olarak kullanmamız gerekmektedir. Sadece Medine Vesikası'na
baktığımızda bile hak ile batılın birbirine eşit olmadığını, Resullah ile diğer
topluluk liderlerinin, Resulullah'a tabi olanlarla diğerlerine tabi olanların
eşit olmadıklarını ve iplerin Peygamberimiz'in elinde olduğunu, yani son sözün
O'na ait bulunduğunu görüyoruz. Biz ancak bunları göz önünde bulundurarak "özel
bir çoğulculuk anlayışı"ndan bahsedebiliriz.
Hem Peygamberimiz zamanında, hem de sonraki İslâm devletlerinde her inanca
mensup insan var olmuştur. Ayrıca müslüman olup, gerek siyasi, gerekse itikadi
açıdan cumhura uymayan, bu anlamda muhalif olan insanlar ve gruplar varlıklarını
sürdürebilmiştir. Su-i istimalleri hariçte tutarsak bunların tamamının din,
vicdan ve düşünce hürriyetlerini en ileri toplumlardan daha ileri seviyede
muhafaza ettiklerini görebilmekteyiz. İslâm toplumu, teşvik ve beklenti
bakımından İslâm'a açık bir toplumdur, küfre açık bir toplum değildir. İslâm
toplumunun bütün mekanizmaları küfrün ileride yeşermesi, güçlenmesi ve hakim
olmasına değil, İslâm'ın güçlenmesine ve hakim olmasına ayarlanmıştır. Bu
ayarların bozulduğu veya bozulma tehlikesi başgösterdiği yerde hangi vesikayı
kullanırsanız kullanın yanlış yoldasınız demektir.
İSLÂM ADINA KONUŞANLAR
İslâm adına konuşanlar, yazanlar, yorum yapanlar, görüş açıklayanların
çoğalmasını İslâm adına bir kazanç, milletimiz için de bir zenginlik ve bereket
olarak değerlendirmek -maalesef- mümkün değildir. Çünkü bunların önemli bir
kısmında, İslâm dini ve ilmi bakımından vazgeçilemez üç şarttan bir kısmının
eksik olduğu görülmekte, bu eksiklik söze ve açıklamaya yansımakta, halkın
kafasının karışmasına, yanlış bilgi edinmesine ve yönlenmesine sebep olmaktadır.
Vazgeçilemez üç şarttan birincisi ehliyettir. Söz ve düşünce hürriyeti herkese,
her istediği konuda konuşma ve açıklama yapma hakkı vermez; bu hakkın elde
edilebilmesi -daha doğrusu sorumluluk bilinci içinde kullanılmış olması- için
konuşanın, konuştuğu konuda yeterli bilgi (ehliyet) sahibi olması gerekir. İslâm
bilgisi en azından eski ve yeni İslâm tarihi, Kur'ân ve Sünnet ile Usûl bilgisi
demektir. İslâm'ın ve İslâm ilimlerinin önemli kaynakları Arapça olduğu için bu
dili de bilmek şarttır. Usûl bilgisinden maksadımız "Fıkıh Usûlü"dür; bu ilmin
konusu, dinin bağlayıcı kaynakları ile bunlardan hükme, çözüme ve yoruma
ulaşmanın usûlü, yolu ve yöntemidir.
İkinci şart, iyi niyettir. Burada iyi niyetten kasıt, İslâm adına konuşan kişiyi
buna sevkeden iç ve dış âmillerdir. İslâm'a inanan, onu yaşamak için gayret
eden, İslâm'ı hayatına uygulamak isteyen kimselere bilgi vererek, problemlerine
çözüm üreterek yardımcı olmak isteyen, bunun için -kişiyi ehil kılan- bilgiler
edinen, bu ehliyet ve niyetle konuşan, yazan kimseler iyi niyetlidirler. İslâm'ı
bozmak, çarpıtmak, insanları İslâm konusunda yanıltmak, şüpheye düşürmek,
kafaları karıştırmak, din dışı (dine aykırı) bir amaca dini kullanarak ulaşmak,
çağın dine alternatif kural, değer ve uygulamalarını zorlamalarla
İslâmîleştirme'ye (İslâmî meşruiyet çerçevesine sokmaya) çalışmak.. niyetleri
kötü niyetlerdir, bunları yapanlar kötü niyetli kimselerdir.
Üçüncü şart, kullanılan usûlün uygunluğudur (anlama, yorumlama, çözüm yönteminin
dinin tabiat ve amacına uygun bulunmasıdır). Dine yalnızca müsbet ilimle ve
akılla yaklaşmak, müsbet ilmin yöntemlerini dine uygulamak onun tabiat ve
mahiyetine uygun düşmez. Çünkü din, akla ve müsbet ilme aykırı olmamakla beraber
bunların içine sığmaz, bunları aşar; o madde âlemini aşan bir ontolojik düzleme
aittir, kendine mahsus bir epistemolojisi vardır; oraya aklı ihmal etmeden
vahyin ışığında girilebilir. Vahyin ışığını ona mahsus ve onu koruyan ilâhî
fener/mahfaza mahiyetindeki lafızdan sıyırıp çıkarmak, lafzı ihmal etmek,
lafızla alâkası bulunmayan anlamlar çıkarmak (tevil) yanlış anlamalara ve
anlatmalara sebep olur. Kur'ân ve Sünnet tarihin belli bir kesiminde belli bir
insan kitlesine hitap etmiş, onların kültür ve şartlarına uygun olarak gelmiş
olmakla beraber insanlık tarihine evrensel bir müdahaleyi hedeflemiştir. İslâm
vahyinin asıl amacı, ilk muhataplarından dünyada yaşayacak olan son muhatabına
kadar herkese ilâhî irşadı, hidayeti (rehberliği, yol göstericiliği) sunmak,
insanların Kur'ân ve Sünnet bilgisinden istifade etmelerini sağlamaktır. Bu
sebeple Kur'ân'ı ve Sünnet'i anlamaya, hayata uygulamaya yönelik usûlün, dinin
tabiat ve mahiyetine uygun olması şarttır. Aksi halde insanları Allah iradesine
ve rızasına yönlendirmek yerine -bunu sağlamak üzere gönderilmiş- din,
insanların heva ve heveslerine uydurulmuş olur. Sağlam ve uygun bir yöntemin
garantisi, Hz. Peygamber ve sahabesi tarafından uygulanmış bulunan anlama ve
yorumlama usûlüne uygun düşmesidir. Buna aykırı bir yöntem şaibelidir, işe
yararlığı şüphelidir. Üzerinde ehliyetli ve iyi niyetli âlimlerin birleşmediği,
halen tartışmaya açık bulunan yöntemlerle fikir egzersizleri yapılır, ancak
fetva verilemez, halka din öğretilemez.
ATAY'IN İSLÂM'I
İlâhiyatçı Prof. H. Atay, 28 Şubat sürecinde yaşanan kıyıma -sahiplerinin
menfaati öyle gerektirdiği için- destek veren bir gazetede çıkan demecine ve
Kur'ân'dan Önermeler ismini taşıyan risalesine göre yeni bir İslâm "tasarımı"
ortaya atıyor. O kendisinde böyle (Luther veya Mehdi'de olanlara benzer) bir
selahiyet ve ehliyet görüyor; "1100 senedir İslâm dünyasında bir fikir
düşmanlığı, bir fikir donukluğu var, ben bunu yıkmak istiyorum, Türkiye'de bunu
yapacak bir kimse yok, dünyada belki bir-iki kişi var... Buradaki din medresenin
din anlayışıdır, İslâm dini değildir, bu ataların dinidir..." diyor.
Böylesine büyük iddialarla ve kısmen iftiralarla ortaya çıkan Atay, dağın fare
doğurduğu gibi birşey doğuruyor ve "Tanrısız, peygambersiz, amentüsüz bir
İslâm"dan söz ediyor, böyle bir İslâm'ın olabileceğini iddia ediyor; bu
iddiasını da Kur'ân'a dayandırıyor. Medrese İslâm'ından onun gibi âlimler
sayesinde kurtulmak mümkün olursa Kur'ân İslâm'ına dönüleceğini, Kur'ân'dan da
işte böyle bir İslâm'ın çıktığı görüşünü ileri sürüyor. Aslında yalnızca onun
tezini ve iddialarını sıralamak tenkit yerine geçer; insanı tahlil, tenkit ve
tashih zahmetinden kurtarır, ancak belki kendisini ikna eder ümidiyle birkaç
tenkit cümlesine yer vermek de faydadan hâli değildir.
1. Medrese İslâm'ı diye birşey varsa bu, 1100 seneden önceki fikir dünyasına,
düşünce adamlarının fikir ve yorumlarına dayanmaktadır. Bu fikir ve yorumların
kaynağı da Kur'ân, Sünnet ve bunların ışığında işletilen akıldır. Bu İslâm'a
"atalar dini" demek konuyu ve kavramı saptırmaktır, iftiradır. Atalar dininde
otorite doğrudan ve bizzat atalardır; taklit fıkhında ve kelamında ise otorite
Allah'tır. O'nun beyanıdır; müctehid imamlar bu beyanı anlama ve yorumlamada
vasıta olmaktadırlar; onların otoritesi vahye bağlılıklarından, ilimlerinden ve
akıllarını tabii sınırı içinde kullanmış olmalarından gelmektedir.
Hiç şüphe yok ki ilk dört asırdan sonra ictihad hareketinde bir zayıflama
olmuştur, insanlar doğrudan Kitap ve Sünnet'i kaynak olarak kullanmak yerine
-bundan aciz hale geldikleri için- alimler vasıtasıyla ilâhi beyana ulaşmak
durumunda kalmışlardır ve bu güzel olmayan zaruri bir durumdur. Ancak "güzel
olmamakla beraber caiz görülen" taklit fıkhına ve taklide dayalı din anlayış ve
hayatına (mesela dört mezheb imamını taklide, dini, İmam Eş'arî ve Mâtürîdî'nin
anladığı gibi anlamaya, bu anlayış çerçevesinde inanmaya) "atalar dini"
denilemez.
2. 1100 seneden beri İslâm dünyasında fikir düşmanlığı ve durgunluğu olduğu
tesbiti isabetli değildir. Genel olarak "düşmanlık"tan söz edilemez, durgunluk
ise yokluk manasında değil, yoğunluğun, yaygınlığın azalması manasında doğrudur.
Gazzali, İbn Rüşd, Râzî, İbn Teymiyye, Molla Sadra, Şah Veliyyullah, Mevlânâ,
İbn Arabî gibi niceleri bu 1100 sene içinde yetişmiş ve yaşamış ilim, irfan ve
düşünce adamlarıdır. Bu dönemde fikir düşmanlığı ve durgunluğunu Batı'da aramak
daha isabetli olur; Batı'yı da bu durgunluktan kurtaran -önemli bir kısmı o 1100
sene içinde yaşamış bulunan- İslâm düşünürleridir.
Ayrıca Türkiye'de, Cumhuriyetten sonra din, kamu alanının dışına çekilmiş,
Batılılaşma hedef olarak seçilmiş, tekkeler ve medreseler kapatılmış, okullar
açılmış ve Atay'ın ileri, çağdaş dediği ülkelerin eğitim sistemleri ve
programları taklit edilmiştir. Bugün Türkiye'nin içinde bulunduğu geri durumdan
hangi İslâm olursa olsun "İslâm"ı sorumlu tutmak insafsızlıktır. Türkiye'nin
gelişmesi için Kur'ân İslâm'ına dönülmesi isteniyorsa bu, sap ile samanı
birbirine karıştırmadan, hırsızı bırakıp bekçiyi döğmeden açıklıkla ve uygun bir
üslup (tabii düzgün bir Türkçe) ile ifade edilmelidir.
3. Atay'ın beğenmediği medrese İslâm'ı, kendi İslâm'ına nisbetle Kur'ân'a daha
uygundur. Çünkü Atay'ın İslâm'ında 107 sorunun yarısına "evet" cevabı veren
kimse bile "ortada kalmış" bir müslümandır. "Evet" demediği kısımda her
müslümanın bildiği âmentü esasları da olabilir; yani Allah'a, peygambere,
ahirete, Kur'ân'a inanmayan bir kimse de Atay'a göre (yüzde yetmiş beşi
doldurarak) orta bir müslüman olabilir. Halbuki Kur'ân-ı Kerim'de "iman etmeyen,
şirke düşen, sahih bir Allah inancı olmayan kimselerin bütün amellerinin
(Atay'ın sıraladığı ibadetlerinin, davranışlarının, iyiliklerinin) boşa
gideceği, dünya ve ahirette hiçbir değerinin olmayacağı" birçok yerde (âyette)
ifade buyurulmuştur (ha-ba-ta maddesinden türemiş kelimelerin geçtiği âyetlere
bak). İşte medrese İslâm'ı bu âyetlerden yola çıkarak "amelin imandan bir parça
olmadığını, ancak imansız amelin de -kişinin ebedi mutluluğunu sağlamak
bakımından- bir faydası bulunmadığını" doğru olarak tesbit etmiştir. İslâm iman,
amel ve ahlaktan oluşur; amelsiz ve ahlaksız İslâm olur, "fâsık mümin" denilen
müslümanlar hep bulunmuştur ve bulunur, ancak böyle bir İslâm eksik olur,
faydasının çok azı gerçekleşir; imansız amel ve ahlakın ise dünyada, geçici
faydaları olabilir ise de ebedî hayatta faydası olmaz, bu amelin ve ahlakın
sahibine "mümin ve müslüman" denilemez, ancak "ahlaklı, faziletli dinsiz insan"
denilebilir.
3. Atay'ın üzerinde ısrar ettiği bir metodolojik hatası vardır; "aklı vahyin
önüne geçirmek, akla mutlak otorite selahiyeti tanımak." Bazı İslâm
filozoflarının ve genellikle rasyonalistlerin düşüncelerinin bir taklidi, kötü
bir kopyası olan bu yöntem Kur'ân'a aykırıdır. Çünkü Kur'ân'a göre akıl
önemlidir, fakat selahiyeti sınırlıdır, birçok konuda vahyin yardımına ihtiyacı
vardır, vahiy karşısında istiklalini ilan etmesi sapmasının ilk adımıdır (Alak:
96/6), aklın iblisleşmesidir ve çünkü insanın hakkında hayırlı olanı bile
kendisi değil, Allah bilmektedir (Bakara: 2/216; En'âm: 6/91).
TÜRK MÜSLÜMANLIĞI
Bu temcit pilavı kaçtır ısılıtılıp ısıtılıp önümüze getiriliyor, "bıktık artık"
desek bile yemeye zorlanıyoruz. İtirazımızı hafifletmek için bazan isim
değiştirme yoluna da gidiyorlar; Anadolu Müslümanlığı, Türkiye Müslümanlığı,
Türk Müslümanlığı.. diyorlar. Son zamanlarda ortaya atılan Kur'ân İslâmı veya
Müslümanlığı ile kurgulanan ve tanımlama gayreti gösterilen Türk Müslümanlığı
arasında paralellik, benzerlik, aynilik ilişkisi kurulmak isteniyor, sonuçta
diğer İslâm ülkeleri Kur'ân İslâmı'ndan, gerçek Müslümanlık'tan uzaklaşmış,
Anadolu veya Türkiye halkı yahut da onların bir grubu ise onu gerçek mahiyeti
ile kavramış ve korumuş oluyor; şu halde devlet bu İslâm'dan yana tavır
almalıdır, bu İslâm anlayış ve uygulamasını başta Türk Cumhuriyetleri olmak
üzere çevreye yaymak için çaba göstermelidir...
İyi niyetli, fakat az bilgili olanlar için açıklamak gerekirse Türkler İslâm'ı
seçtikten sonra günümüze kadar kahir ekseriyeti itibariyle Sünni Müslümanlık
anlayış ve uygulamasını tercih etmişler; inanç alanında daha çok Mâtürîdî
mezhebini, uygulama sahasında ise daha ziyade Hanefî mezhebini tercih
etmişlerdir. Osmanlılar'da Hanefî mezhebi resmi mezhep de olmuş, yargı ve resmi
fetva işleri bu mezhebe göre yürütülmüştür.
Bugün de Türkiye Müslümanları'nın büyük çoğunluğu dinini, Sünnî İslâm
çerçevesinde yaşamaya gayret etmektedir. Halkın dinî hayatında, inanç ve
ibadetinde bu Sünnî İslâm'a uymayan taraflar, paçalar veya eksiklikler var ise
bunlar da -yine halk tarafından- yeni ve farklı bir İslâm olarak değil, kusur
olarak değerlendirilmekte, ya Allah'ın bağışlaması beklenmekte yahut da
düzeltmek için gayret gösterilmektedir. Hac ve umre gibi çeşitli kültür
çevrelerine ait Müslümanlar'ı bir araya getiren büyük kalabalıklarda bütün Sünnî
Müslümanlar'ın, hatta bir kısım Sünnî olmayan mezheplerin mensuplarının, dinin
özünü, esasını, çatısını oluşturan konularda (inanç, ibadetler,
haramlar-helaller, dini semboller...) hiçbir ihtilaflarının, farklı yönlerinin
bulunmadığı, farkın daha ziyade kültüre yansıyan tarafta oluştuğu, bunun da
birlik ve kardeşliğe zarar getirmediği, birden fazla İslâm anlayışına meydan
vermediği görülüyor.
Sünnî Müslümanlar tarih boyunca, Sünnî olmayan Müslümanlar'la bir arada
yaşayageldiler. Hem Sünnî mezhepler hem de Sünnî olan ve olmayan mezhepler
arasında zaman zaman çatışmalar da oldu, ancak genel ve hakim çizgi barış ve
hoşgörü içinde, karşılıklı hayat hakkı tanınarak bir arada yaşama şeklinde ve
yönünde gelişti. Sünnî doktrinde "silahlı eyleme kalkışmayan, başkalarının hak
ve hürriyetlerini fiilen engellemeyen" farklı mezhep mensuplarına ümmetin bir
parçası olarak bakılması ve asla dokunulmaması esası kabul edildi. Siyaset ve
ideolojiler dini istismar etmedikçe/etmediği sürece günümüze kadar da durum bu
çizgide devam etti.
Her vesile ile bölücülükten söz eden ve bunu kınayan kimselerin şimdi ortaya bir
Türk Müslümanlığı kavramı çıkarmaları, Türkiye'de yaşayan Müslümanlar'ı "Türk
Müslümanlığı'na sadık kalanlar ve Arap, Acem, Hind.. Müslümanlığı'na sapanlar"
diye iki gruba ayırmaları, laiklik ve irtica gibi tanımsız bıraktıkları Türk
Müslümanlığı'nın tarafını tutarak karşı tarafı ittiham etmeleri, hatta
dışlamaları bölücülükten başka neye ve kimin işine yarayacaktır?
Hz. Peygamber (s.a.) Arap'tır, Kur'ân da Arap dilinde gelmiştir; ancak İslâm bir
Arap kültürü veya dini değildir, o evrenseldir, bütün insanlığa hitap
etmektedir, bütün insanları Tek Allah'ı tanımaya ve yalnızca O'na kul olmaya
davet etmektedir. Kur'ân'a göre Hz. Peygamber örnektir, Peygamberimiz'e ve
ümmetin çeşitli kavumlere mensup alimlerine göre de ilk üç nesil Müslümanlar
diğer nesillere örnektir. Bu örnekliklerin ortaya koyduğu İslâm kitaplarda
yazılıdır ve yazılanların önemli, olmazsa olmaz kısmı tarih boyunca
uygulanmıştır. Müslümanlar'ın eski kültürleri onların İslâm anlayış ve
yaşayışlarını elbette kısmen etkilemiştir, ancak asıl belirleyici, değiştirici,
farklılaştırıcı etki İslâm'dan eski kültürlere yönelen etkidir; İslâm fertleri
ve kavimleri değiştirmiş, onlardan bir ümmet ortaya çıkarmıştır. Ümmetin kahir
ekseriyetinin ortak dini/İslâm'ı birdir, tektir, "birden fazla İslâm"
tanımlamasına imkan verecek bir farklılık taşımamaktadır. Bugün ulus/devletler
ortaya çıkmıştır, ancak İslâm'ın tekliği yine kendini korumaktadır; hangi ulusta
olursa olsun Mâtürîdî, Eş'arî, Şîî.. inancı, Hanefî, Şâfî'î, Ca'ferî
uygulamaları tarihte olduğu gibidir, bir değişiklik yoktur. Bu mezheplerin ortak
kitapları Kur'ân-ı Kerim'dir; hiçbirinin ona itirazları ve ondan yan çizme
niyetleri yoktur. Türkler'in Kur'ân tefsirleri de başka bir din/İslâm ortaya
çıkarmamıştır.
"Türk Müslümanlığı" diyenler bundan mesela Sünnî olmayan bir mezhebin İslâm
anlayışını veya Anadolu halkının -belki çoğunluğunun- kusurlu, bid'atlı,
hurafeli, gevşek İslâm anlayış ve uygulamalarını kastediyorlarsa bunlardan
hiçbirisi "örnek ve makbul İslâm" olarak ferde, ulusa, ümmete.. dayatılamaz.
Siyasiler ve resmi görevliler İslâm içinden İslâm seçme, onu değerlendirme ve
birilerine sunma/dayatma sevdasından hemen vazgeçsinler; çünkü bu yaptıkları hem
fitne, fesat, kargaşa ve bölünme getirir, hem de hukuka, kanunlara, özellikle
uğrunda kurbanlar verilen laiklik ilkesine aykırıdır.
Bırakın asırlar boyu oluşup gelen birlik, beraberlik, hoşgörü devam etsin,
herkes kendi beğendiği ve anladığı dini, mezhebi seçip yaşasın; bilgi, ahlak ve
eser olarak meyvelerini sergilesin, güzellikte serbest yarış olsun, seven
sevdiğine/sevdiğiyle gitsin! Karıştırmayın, bulandırmayın, dolandırmayın!
TEHDİT DEĞERLENDİRMESİ
Demokratik cumhuriyet rejimine karşı şeriatçılığın (siyasal İslâm'ın,
köktendinciliğin, irticâ'ın...) en büyük tehlikeyi teşkil ettiğini ve bu
tehlikenin terör tehlikesine eşit bulunduğunu iddia ederek tedbir alınmasını
isteyenleri, yirmi sekiz Şubat'tan bu yana -İmam-Hatipler'in orta kısımlarını ve
Refah Partisi'ni kapatmak gibi- alınan tedbirlere ek olarak Meclis'e sevkedilen
irtica yasalarının da sür'atle kanunlaştırılmasını bekleyenleri ikiye ayırmak
gerekir: 1. Aslında dine ve toplum içinde dinî hayatın her çeşit tezahürüne
karşı olup bunları ortadan kaldırmak üzere 'irtica'ı bahane ederek ilgilileri
harekete geçirmek ve Müslümanlar'ın dinî hayat alanlarını asgari boyutlarına
indirmek için çaba gösterenler. 2. Bütünü ile dine ve dinî hayata değil,
yalnızca siyasette dinin referans olmasına karşı olanlar, yalnızca bunu,
demokrasiye karşı tehlike olan irtica olarak değerlendirenler, irticayı önleme
tedbirlerini ve yasalarını "dinin siyasallaşmasını" engelleyecek çare olarak
görenler.
Birinci grup dinin aslına karşı oldukları için bunlarla -belli sınırlar içinde
de olsa- din ve vicdan hürriyetini konuşmanın bir anlamı ve faydası yoktur.
Onlara karşı yapılacak şey, bütün insan hakkı savunucularının işbirliği yaparak
düşündüklerini gerçekleştirmelerine fırsat vermemekten ibarettir.
İkinci grup mensupları demokrasiye inanmakta, özgürlükçü demokrasiyi bir
ideoloji gibi benimsemekte ve ona yönelen her tehlikeyi -bazılarına göre bir
süre demokrasiyi askıya alma pahasına da olsa- bertaraf etmeyi zorunlu
görmektedirler. Bunlarla, gerçekten demokrasiyi ortadan kaldırmaya, insanları
belli bir inanç ve hayat tarzı bütününe mecbur etmeye yönelik bir "irtica"
tehlikesinin bulunup bulunmadığını konuşmakta, gerçekleri ortaya koyarak doğru
tesbitler ve teşhisler üzerinde anlaşma sağlama çabası göstermekte fayda
vardır/olabilir.
Böyle inananlara göre Türkiye'de bir irtica tehlikesinin bulunduğunun kanıtları
"istihbarat, bir kısım aydınlar ve bürokratlar ile medyanın ve halk çoğunluğunun
paylaştıkları kanaattir." Bu kanıtların (!) ve kanaatin hiçbir ilmi desteği ve
dayanağının olmadığı malumdur. Bir kere halk çoğunluğunun bu konuda ne
düşündükleri ile ilgili hiçbir ilmi araştırma mevcut değildir. Yapılan yanlı,
eksik ve genellemeye dayalı araştırmaların ortaya koyduğu sonuç bile halk
çoğunluğunun böyle düşünmediğidir. Bir kısım aydınlar, bürokratlar ve medyanın
kanaatleri "olanı değil, onlara göre olması gerekeni" yansıtmaktadır. İstihbarat
ve onun değerlendirilmesi konusu ise başlıbaşına bir problem teşkil etmekte,
çoğu kez devleti ve yöneticileri yanlış yönlere sevketmektedir.
Bir yerde cephe açmış, savaşan, her gün can alıp can veren, ülkeyi ve halkı
bölmeyi veya yeniden düzenlemeyi hedefleyen, bu niyetini hem söz hem de fiil
halinde ortaya koyan terör var, bir yerde de rejimi değiştirmek amacıyla ortaya
hiçbir eylem koymamış, -münferit bazı çıkışlar dışında- kitle beyanı ve
hareketine girişmemiş, haklarında evhama, hayale ve tahmine dayalı hükümler
verilen bir kısım Müslümanlar/irticacılar (!) var; bunları birbiri ile
karşılaştırıp eşit derecede tehlikeli olduklarını söyleyebilmek için insanın
bilgi ve insaf sınıflarının en gerisinde olması ve özel bir gayretle
şartlandırılmış bulunması gerekir.
'İrticâ'ın oluştuğu ve odaklaştığı kurum ve kuruluşlar olarak RP, İmam-Hatip
Okulları, bazı cemaatler, tarikatler, bir kısım medya ve İslâmî sermaye
gösterilmiştir. "Demokratik cumhuriyet rejimini yıkıp yerine şeriat rejimi
getirme karar ve eylemi" manasında 'irticâ'ın bu kurum ve kuruluşlarda oluştuğu
veya odaklaştığı şeklindeki tesbit de tamamen yanlıştır, gerçek dışıdır. Bazı
aydınların, bürokratların, büyük ölçüde medyanın ve istihbaratın bilemediği ve
-bu konumlarını muhafaza ettikleri sürece- bilemeyecekleri kadar "bu kurum ve
kuruluşları" bildiğimizi iddia ediyoruz. Açıldığı günden beri İmam-Hatipler'in
içindeyiz, tarikat ve cemaatlerle hep temaslarımız oldu; çünkü talebe velileri,
eş dost, akraba, cami cemaatinin önemli bir sayısı bunlardan oluşmaktadır.
Vakıfların bir kısmında hizmetlerimiz oldu, İslâmî sermaye ne ise onun
sahiplerini de yakından tanıyoruz. Bizim -bizce- kesin bilgimize göre bunların
Türkiye'de olmasını istedikleri şey, kendi inançlarını yaşamak, başkalarının hak
ve hürriyetleri ile kamu yararına ve düzenine aykırı olmadıkça din ve vicdan
hürriyetlerinden kısıtlamasız yararlanmaktır. Bu taleplerini gerçekleştirmek
üzere kullandıkları yol ve yöntem de demokratiktir, demokrasinin içinde kalarak
taleplerini elde etmektir. Bunun ötesindeki talepler ve eylemler -varsa-
münferittir, marjinaldir, genellenemez ve çoğunluğu bağlamaz.
Kapatılan partinin sorumlu kurul ve kişilerinin eylem ve beyanları içinde irtica
mevcut değildir. Partiyi bağlamayan birkaç şahsın fiil ve beyanlarının
sorumluluğu ise tabii olarak kendilerine aittir, hukuk devletinde böyle
olmalıdır.
Gerçek bundan ibaret olunca -ki şüphe edenler varsa tarafsız ve ilmi
araştırmalarla bu sonucu isbat etmek her zaman mümkündür- iyi niyetli, fakat
yanılgılı tehdit algılayıcılarına düşen bu korkuyu atmaktır, samimi dindarların
dinî hayatlarını kısıntıya uğratacak, onları huzursuz ve başta öğrenim hakkı
olmak üzere bir kısım haklarından mahrum edecek tedbirlerden vazgeçmektir,
milleti devletinden ve okumuşlarından nefret ettirecek fiil ve beyanlardan uzak
durmaktır.
GÜVEN BUNALIMI
Bir eve hırsız girer, sağı solu karıştırırken evin oğlu uyanır ve hırsızı
yakalar, birbirlerine sımsıkı sarılırlar, gürültüye baba uyanır ve "Ne oluyor?"
diye seslenince oğlu hırsız yakaladığını haber verir, babası "Öyleyse getir"
der, oğul "Gelmiyor" cevabını verir, "O halde bırak da gel" deyince "Bırakmıyor"
diye seslenir. Hırsız ev sahibinin ne yapacağını bilemediği ve ona güvenemediği
için bırakamıyor, ev sahibinin de gücü yetmediği için hırsızı çekip getiremiyor,
aslında hırsıza güvenme söz konusu olamayacağı için de onu yakalamak ve etkisiz
hale getirmek istiyor, fakat gücü yetmiyor, bu durum tam bir çıkmazdır, kaostur,
kısır döngüdür, atalettir (hareketsizliktir, durağanlıktır, ölümdür).
Bazıları yine bölme, parçalama edebiyatı yapacaklar ama gerçek şudur ki ülkemiz
insanı kabaca iki gruba ayrılmış gibidir. Bir grup insanımız yalnızca inancına
göre yaşamak istediği, ne şimdi, ne de gelecekte başkalarının hak ve
hürriyetlerine müdahale etmek gibi bir niyet taşımadıkları, böyle bir niyete
delil teşkil edecek bir davranışları da bulunmadığı halde karşı taraf, ne olur
ne olmaz diye (güvenemedikleri için) onların en masum hayat tarzlarını
sınırlamak ve onları en temel haklarından yoksun bırakmak istiyorlar; bu
isteklerini gerçekleştirebilmek için demokrasinin askıya alınması ve kuşa
çevirilmesi dahil her yolu deniyorlar. Hayatlarını inançlarına göre serbestçe
yaşamak isteyenler ise ortada fol ve yumurta bulunmadığı halde sırf birtakım
zan, tahmin, vehim, abartma ve kuş beyinlilerin istihbaratına (ihbar, yakıştırma
ve iftiralarına) dayanarak kendilerini temel hak ve özgürlüklerinden mahrum
bırakanlara karşı güven duymuyorlar, onları kendilerinden olarak algılamakta
güçlük çekiyorlar, akıl ve hukuk dışı uygulamalar sürdükçe aradaki soğukluk
derecesi artıyor, yabancılaşma alametleri beliriyor.
İnsanları bu şekilde -bir manada- bölünmüş bir ülkede istikrar, maddi ve manevi
üretim, verim, barış, gelişme.. olmaz; insanların ruh sağlığı bozulur, günlerini
kötü haber ve olayların beklentisi içinde geçirirler, öncelikler karışır, hayati
meseleler unutulur, sun'i gündemler devreye girer, ülke her bakımdan zarar
görür... Bu duruma ve gidişe razı olabilmek için millet ve memleket düşmanı
olmak gerekir. Böyle olmayanlara düşen vazife ise akl-ı selime dönmek; evham,
hayal, vesvese, asılsız şayia ve ihbar, zan, tahmin yerine sabit vakıalara, ilmi
verilere, elle tutulur, gözle görülür gerçeklere itibar etmek, bütün eşit
vatandaşların ortak ülkesi olan Türkiye'de insan hak ve hürriyetlerine saygıya
ve karşılıklı konuşup anlaşmaya dayalı bir sosyal, siyasi, hukuki ve kültürel
düzen kurmaktır. Bunun için de bilinen yerleri yeniden keşfetmeye gerek yoktur;
demokrasiyi olabildiği ölçüde kamil manada uygulayan, insan hak ve
hürriyetlerine saygı gösteren ülkelere ve toplumlara bakmak, bu konularda
onların yaptıklarını yapmak yeterlidir. Bundan sonrası insanların iyide ve
güzelde yarışına, beğendirme ve sevdirmeye bağlıdır; zorla ne iman, ne ibâdet,
ne ahlak, ne de herhangi bir sisteme taraftarlık kazandırılabilir.
Tarafların hırsız ile ev sahibi gibi birbirini yakalayıp hareketsiz kalmaktan
kurtuldukları, birbirine güvenir hale geldikleri, enerjilerini karşılıklı
engelleme eylemi yerine ortak menfaatlerin elde edilmesi ve tehlikelerin
savulması için sinerjik olarak kullandıkları zaman Türkiye kısa bir süre içinde
uçuşa geçebilecektir.
HALKIN SELAHİYETİ
VE SORUMLULUĞU
Türkiye'de ve benzeri ülkelerde halk, demokrasi istismar edilerek veya -aslında
halka ait bulunan- güç ona karşı kullanılarak belli kişiler ve guruplar
tarafından yönetiliyor. Demokrasinin vazgeçilmez şartlarından biri olan seçim
göstermelik kalıyor; çünkü halk, kendi tanıdığını, beğendiğini, vekâlet vermeye
ehil ve layık gördüğünü seçemiyor; parti liderlerinin ve yöneticilerinin uygun
bulduğu kimselere oy vermek mecburiyetinde kalıyor. Adayları belirleyecek olan
delegelerin seçimine de, bunların yaptıkları seçime de hile karıştırılıyor,
menfaat va'di veya tehdit ile delegelerin oyları etki altına alınıyor. Sonuçta
partinin lideri ve kısmen programı oy alarak tek başına veya başka partilerle
ortaklaşa iktidara geliyor. Parti iktidara geldikten sonra bir sonraki seçime
kadar halkın iradesini takip etmiyor, eğer bir irade ortaya konursa -ki
Türkiye'de bunun araçları çok sınırlıdır- işine gelmediği takdirde buna da
uymamanın yollarını buluyor ve halkı (seçmenini) kandırmaya çalışıyor.
Milletvekilleri liderin ve partinin karar ve eylemleri karşısında kişiliğini,
fikrî bağımsızlığını, şahsi reyini koruyamıyor, parti içi muhalefet yapamıyor,
lideri ve yöneticileri tenkit edemiyor; bunları yaptığı takdirde kara listeye
alınıyor ve siyasi geleceği tehlikeye giriyor. Liderler ve üst düzey
yöneticileri kendi aralarında konuşuyorlar, tartışıyorlar, karar verip
yönetiyorlar, milletvekilleri ise parmak kaldırıyorlar. (Seçmeninin görüşünü ve
rızasını almadan elbise değiştirir gibi parti değiştirenleri hesaba katmıyoruz).
Halkın kararını ve yararını değil, kendi isteklerini ve yararlarını ön planda
tutan sivil veya resmi gruplar (sayıca ve keyfiyetçe önemli olmayan bazı
kesimler) ellerindeki güç ve imkanları kullanarak hem halka hem de iktidarlara
baskı yapıyorlar, karar dayatıyorlar, kimi zaman menfaat va'di, kimi zaman da
tehdit silahını kullanarak iktidarlara baş eğdiriyorlar. Halk bu dayatmalar ve
baskılar karşısında ne yapacağını bilmediği, böyle bir eğitim almadığı, buna
göre teşkilatlanmadığı için hem kendi iradesini ve menfaatini hem de seçip vekil
kıldığı kimseleri koruyamıyor, baskı gruplarına dur diyemiyor. Sonuç olarak
bazan seçilenler, bazan da seçilmemiş olanlar tarafından "halka rağmen halk
için" denilen yönetim şekilleri ortaya çıkıyor, halk zarar görüyor, ülke zarar
görüyor.
Demokrasiye, insan haklarına ve haysiyetine aykırı olan bu durumların ortadan
kalkabilmesi için halkın sorumluluklarını idrak etmesi ve selahiyetlerini
kullanması gerekiyor. Ülkenin aklı eren, halkını ve memleketini seven takımına
düşen vazife, halkın arasına gitmek ve onları uyarmak, şuurlandırmak, eğitmek,
selahiyetlerini ve sorumluluklarını hatırlatmak, iradesini ortaya koyabilmesi,
yöneticileri denetleyebilmesi ve yönetime katılabilmesi için uygun teşkilat
modellerini bulup teklif etmek ve teşkilatlanmaya yardımcı olmaktır.
Halk koyun gibi güdülmek ve eşya gibi kullanılmaktan kurtulmak istiyorsa en
azından şunları gerçekleştirmeye çalışmalıdır:
1. Sivil baskı yollarını kullanarak parti ve lider sultasına son verecek, halkın
istediği ve beğendiği kimseleri seçmelerini mümkün kılacak bir seçim sisteminin
getirilmesi.
2. Şahsi menfaat ve iş takibinin asgariye indiği, Ankara'nın, bir sonraki
seçimde alacağı oy kaygısından kurtularak millet ve memleket meseleleriyle
meşgul olabildiği bir "seçen-seçilen" ilişkisinin oluşturulması.
3. Seçilenlerin ve üst düzey atanmışların (ve yakınlarının) malvarlıklarının
sıkı bir tesbit ve denetime tâbi tutulması, selahiyet ve imkanların, meşru
olmayan şahsî menfaatler için kullanılmasının engellenmesi.
4. İşlerin menfaat ortaklarına veya yakınlara değil, ehline verilmesinin
-ülkenin selameti bakımından- vazgeçilmez şart olduğu şuurunun ve uygulamasının
yerleşmesi.
5. Milletvekillerinin, liderlerin, iktidar ve muhalefetin karar ve eylemleri
karşısında aktif bir tavır takınılması, yanlışlar karşısında suskun ve
hareketsiz kalınmaması, bütün demokratik tepki yollarının kullanılması, iyinin
ve doğrunun takdir, kötünün ve yanlışın tenkit ve tevbih (kınama) edilmesi.
6. Atanmış ve seçilmiş yönetici, vekil ve memurların, ücretleri halk tarafından
ödenen hizmet elemanları oldukları, onların halka değil, halkın onlara üstün ve
üst olduğu anlayış ve şuurunun yerleşmesi.
7. Ellerindeki imkan ve gücü, halka karşı baskı yapmak ve zümre
iradesini/menfaatini halka rağmen gerçekleştirmek isteyen resmi ve sivil
şahıslara ve gruplara karşı -onları caydıracak ve yanlış yoldan geri döndürecek-
demokratik tepki ve eylemlerin ortaya konması: Mektup, telgraf, telefon, faks,
yürüyüş, toplantı, protesto, grev, yargı yolları, heyetler halinde ziyaret,
görüşme, diyalog, ayıplama, teşhir, uygun araçları kullanarak aleyhte kamuoyu
oluşturma...
8. Partilerin programlarında bulunmayan veya uygulamada problem çıkaran
konularda halkoyuna başvurulması.
9. Kanunların evrensel hukuk ilkelerine ve halkın iradesine uygun olmasının,
adaletle uygulanmasının, yargının bağımsızlığının ve sapmalara karşı iç
denetimin sağlanması.
10. İyi bir yönetim bilgi ve ahlak yönlerinden iyi yetişmiş insanlarla
gerçekleşir. Bilgiye ve ahlaka her şeyin üstünde önem veren bir sosyo-kültürel
değişimin sağlanması, düzenin kurulması.
11. Siyasi sistem ister parlamenter olsun ister başkanlık, halk kendi
mukadderatına el koymadıkça, vesayetten kurtulmadıkça, safça güvenmek ve teslim
olmak yerine denetleyip hesap sormadıkça işlerin düzelmeyeceğinin bilinmesi.
DAĞDAN GELİP
BAĞDAKİNİ KOVMAK
Kendi başı açık olduğu halde "inancı yüzünden başını örten" kız arkadaşlarını
savunan, örtünmeyi engellediği ileri sürülen mevzûata da isyan ederek "Bunlar
niçin var, bunların bulunduğu bir ülkede yaşamaktan, bir üniversitede okumaktan
utanıyorum!" diyen kız arkadaşına itiraz eden kulağı küpeli, saçı uzun delikanlı
şöyle sesleniyor: "Mustafa Kemal'in üniversitesinde okumaktan utanan varsa başka
ülkeye gitsin...!".
Bu atışmada tüyler ürperten yaklaşım, giyim kuşam, kılık kıyafet, hatta düşünce
ve inanç farkı değil, farklılığa tahammülsüzlüktür, bir üniversite öğrencisinin,
üniversiteyi ve ülkeyi, aynı ülkenin farklı giyinen ve düşünen diğer fertleriyle
paylaşmaya razı olmamasıdır, onları ülkeden kovmaya kalkışmasıdır... Allah'tan
aynı günlerde Bursa Uludağ Üniversitesinin mezuniyet merasiminde gözleri
yaşartan, ümitleri yeşerten güzel manzalar, hoşgörü ve hakkaniyet örnekleri
yaşanıyor da insan büsbütün karamsarlığa düşmekten kurtuluyor.
Bizim geleneğimizde erkeğin küpe takması yoktur, bu yüzden olmalıdır ki,
kulağına küpe takan erkek eskilerce deli sayılmış ve "Deli deli tepeli,
kulakları küpeli" diye bir tekerleme icat edilmiştir. Bu geleneği delip kulağına
küpe takan erkekler geleneğimize yabancılaşmış erkeklerdir, bu açıdan onlar,
bağlı değil, dağlıdırlar, dağdan (yabandan) gelmiş gibidirler. İşin garibi de
şudur ki, bağlıların, bağ sahiplerinin, şehirli ve medeni olanların onlara
itirazları yoktur, yanlarında yaşamalarına ve geleneklerini delmelerine de ses
çıkarmamaktadırlar; ses çıkaran, bağ sahiplerini oradan kovmaya kalkışanlar
"dağdan gelenlerdir." Bu dağlılar öyle saf dağlı, köylü kabilinden kimseler de
değildirler, medenilerden güzel şeyler öğrenecek yerde hile ve istismarı
öğrenmişlerdir, bağ sahiplerini kovarken toplumun veya resmi ideolojinin hassas
noktalarını kullanmakta, çirkin istismar örnekleri sergilemektedirler.
"Mustafa Kemal'in üniversitesinde okumaktan utananlar başka ülkelere gitmeli
imişler!". Bizim bildiğimize göre M.Kemal bir asker, bir devlet ve siyaset
adamı, halen vefat etmiş bir eski Cumhurbaşkanı'dır. Bu ülkenin toprağında,
servetinde, kurum ve kuruluşlarında onun hakkı (bunların ona aidiyeti) diğer
vatandaşların hukuki hakları kadardır. Kızımızın okuduğu İstanbul
Üniversitesi'ni açan Osmanlılar'dır, üniversitenin sahibi millettir ve imtihanı
kazanan her vatandaşın (hatta bir ölçüde yabancının) orada okuma hakkı vardır.
Anayasa, kanun, tüzük ve yönetmelikler vefat etmiş veya yaşayan devlet
başkanları tarafından değil, millet tarafından, milletin vekilleri tarafından
yapılır ve gerektiğinde değiştirilir. Eğer bir öğrenci bunları bilmiyorsa,
öğrenememişse cahildir, bildiği halde bir ismi, hassas bir kimliği ve kavramı
istismar ediyorsa ahlak özürlüdür. Üniversitede okuyanları cahil veya ahlak
özürlü kılan sistem, bunu ortadan kaldıramayan eğitim, öğretim ve hocalar bu
sonucun sorumlularıdır. Bu eksiklik ve aksaklıkları ortadan kaldırmanın ilmî ve
idarî tedbirleri üzerinde gece gündüz düşünmek, çareler üretmek gerekirken
üniversitelerde okuyan çocukların kılık ve kıyafetlerini baş mesele yapan
siyasetçiler ve yöneticiler ise baş sorumlulardır, milletin kendilerinden hesap
sorması gereken kusurlulardır.
Siyasetçiler, hocalar, düşünürler, eğitimciler, yazarlar ve çizerler el ele
vererek ülkemizin hak etmediği bu çirkin manzaraları ortadan kaldırmanın
çareleri üzerine eğilmelidirler, insanımızı birbirine düşman, biri diğerinin
varlığına göz dikmiş guruplar haline getirmekte olan politikalardan vazgeçip,
birlik ve beraberliğin, makul sınırlar içinde hoşgörü ve tahammülün şartlarını
oluşturmalıdırlar; çünkü saâdet ve selametimiz buna bağlıdır.
BAŞÖRTÜSÜ, HUKUK VE
SİYASET
Biri güçlü (ağa, müteğallibe, hükûmette arkası bulunan) diğeri güçsüz iki kişi
tarla komşusu olmuşlar. Tarlanın tabîî (ağaç, tümsek, su arkı cinsinden) sınırı
varmış, ağa bir gün güçsüze demiş ki, "bu tabîî sınır işaretleri yeterli değil,
aynı sınır boyunca bir de kazık dikip ağaç çakarak sınır işareti koyalım, asıl
sınır bu olsun." Zayıf bunu gerekli görmemekle beraber nâçâr kabul etmiş, tabîî
sınır boyunca kazıklar dikilmiş ve enine ağaçlar çakılmış. Aradan bir süre
geçmiş, bir gün zayıf kişi tarlasına gelmiş, bir de ne görsün ağa, kazıkları
yerinden söküp zayıfın tarlasına doğru ilerleterek yeniden dikmiş, tabii hemen
ağaya gidip şikayet etmiş, kazıkların tabîî ve hukuki sınırdan sökülüp beriye
çakıldığını, kendi mülkiyet hakkına tecavüz edildiğini, mevcut sınırın meşru ve
hukuki olmadığını söylemiş (sınır var ama hukuki değil, tıpkı bazı kanunların ve
yönetmeliklerin hukuka aykırı olması gibi), ağanın cevabı hazır: "Seninle
anlaşma yaptık, kazıklar nerede ise sınır orasıdır." Zayıf anlamış ki ağanın
sınır işareti teklifi bir hileden ibaret, asıl maksadı tarlasını elinden almak
veya asgari boyutlara indirmek, bu iradesini yürütmek için de yeterli güce
sahip...
Kıssadan hisseye gelelim:
Geçenlerde hem Milli Eğitim Bakanı, hem de İstanbul Üniversitesi rektörü -birisi
meclis kürsüsünde, diğeri Üniversitesinde- şu açıklamayı yaptılar: Türkiye bir
hukuk devletidir, bu konuda (başörtüsünü yasaklayan) yasalar, yönetmelikler,
yüksek mahkeme kararları ve uluslararası insan hakları mahkemesi kararı var,
bizim yapabileceğimiz bir şey yok, asıl hatalı olanlar, sokağa dökülüp
direnenler ve kanunları çiğnemeye yeltenenlerdir...
Bu mantığa karşı biri ilmi (kitapçıkla), diğeri demokratik iki cevap, iki mantık
ileri sürülmüştür ki, aynı mahiyette olan diğerlerinden güçlüdür, açıktır ve
"gözlerini, kulaklarını, hatta beynini kapatıp vazifesini yapmaya kendini
adamışlar dışında herkes için ikna edici, karar değiştirtici cevaplardır. Kitap
Vakur Alperen tarafından kaleme alınan ve "İnsan Hak ve Hürriyetleri Vakfı
(İ.H.H.)" tarafından bastırılan "Başörtüsü Yasağının Hukuki Açıdan
Değerlendirilmesi" isimli kitapçıktır (İst. 1997, 48 s.) Yazar bu hacmı küçük
kitabında devrim kanunlarından başlayarak İnsan Hakları Mahkemesi kararına kadar
ilgili bütün kanun, tüzük, yönetmelik ve mahkeme kararlarını tahlil etmiş, gerek
okuyan öğrenciler ve gerekse kamu hizmetinde çalışan bayan memurlar için bir
başörtüsü (dini inanca göre giyinme) yasağının bulunmadığını, böyle bir yasağı
ifade eden yönetmelik, yorum ve kararların ise -yazının başındaki hikayede
zikredilen ağanın yapay (!) sınırı misali- hukuksuz ve hükümsüz olduğunu ortaya
koymuştur.
Demokratik cevap, meşhur olan 32. Gün programında demokrasi kahramanı bir
kızımızın, rektör Alemdaroğlu'na verdiği cevaptır: (Özetle) "Ben bu üniversitede
öğrenci olmaktan ve yabancılara da bunu beyan etmekten utanıyorum, böyle yasalar
varsa niçin var?"
Sayın Baykal, başörtüsü konusunda yeni bir yaklaşımla ortaya çıktı: Başörtüsü
krizinde suçlu olanlar örtünen kızlar değil, onlara bu fırsatı veren, onların
böyle yetişmelerine, siyasi çıkarları yüzünden imkan tanıyan siyasetçilerdir...
Bu yaklaşım şüphesiz yanlış bir tesbite dayanıyor, ayrıca bir çözüm de
içermiyor; ne başörtüsü zulmünü yürütenlere, ne de başörtüsü mağdurlarına bir
çözüm sunuyor. Siyasetçiler arasındaki sen ben kavgasının ve mahut zihniyetin
yeni bir örneğinden ibaret. O zihniyete göre başını örtmeyen üniversiteli kızlar
iyi yetişmiş cumhuriyet çocuklarıdır, başını örtenler ise imalat hatasıdır,
onların düzeltilmesi, hatta -Sayın Baykal'a göre- onları imal eden makinanın
(eğitim politikasının, siyasi sapmaların) düzeltilmesi gerekir; ta ki tek tip
insan üretilsin, dinin hayatı yönlendirmesine hiçbir alanda izin verilmesin!
Kızlarımızın ve kadınlarımızın örtünmelerini siyaset veya pozitivist-materyalist
sosyolojinin dar kalıpları içinde açıklamaya çalışanlara tavsiyemiz, meseleye
biraz da sosyal psikoloji, antropoloji, din psikolojisi ve sosyolojisi ile
-özellikle- inancını yaşayanların din ve iman penceresinden bakmalarıdır. Dindar
olmayan, dini yaşamayan din penceresinden bakamaz, ama diğer bilimlerin
verilerinden istifade etmek için dindar olma şartı yoktur. Bu bilimler ve iman
penceresinden bakıldığı zaman görülecek manzara şudur: Çalışan ve okuyan
kızlarımızın, kadınlarımızın örtüleri siyasi bir sembol değildir, onların dini
kimlik ve kişiliklerinin bir sembolüdür, vazgeçilemez bir parçasıdır. Onları
örtünmeye sevkeden siyasiler değildir, siyasileri örtünme lehinde bulunmaya,
örtünmeye müsamaha göstermeye sevkedenler onlardır; onların dini inanç ve
talepleridir. Siyaset ve siyasetçiler milli iradeden saptığı, toplumu tepeden
bozup yapmaya yeltendiği, farklılıkları ortadan kaldırarak tektip bireylerden
oluşan bir toplumu oluşturma mühendisliğine soyunduğu zaman "demokratik"
olmaktan çıkar, despot, zalim, ilkel, total olurlar. Sayın Baykal'ın hangi tür
siyaseti ve siyasetçi tipini temsil etmek istediğini belirlemek kendi bileceği
bir iştir, ancak örnek aldıkları dünyanın tercih ettiği sistemin demokrasi
olduğu âlemin malumudur.
İnananlara göre din örtünmeyi emrediyor, yaşayanlara göre (hukuka aykırı
kanunlar, tüzükler, yönetmelikler, kararlar izin vermese bile) hukuk ve
demokrasi buna izin veriyor, örtünen ve örtünmeyen öğrencilerin ve vatandaşların
büyük bir çoğunluğu inanca ve tercihe göre örtünmeye veya açılmaya karışılmaması
gerektiğinde birleşiyorlar; bu vakıayı görmemek için kör, işitmemek için sağır,
anlamamak için ayküsü düşük olmak gerekir.
Bu ülkeyi kimler yönetiyor?
UTANDIRAN MANZARALAR
Anadolu'muzun güzel bir köyünde yaz tatilini geçirmekte olan eğitimci dostumuz,
kızının başından geçenleri anlatıyor. Yirmi beş yılını Avustralya'da eğitim
hizmetinde geçirmiş bulunan baba çocuklarının iyi bir eğitim almaları için
elinden geleni yapmış, utandıran olayı yaşayan kızımız da iyi yetişmiş, orta ve
yüksek öğrenimini Avustralya'da yapmış, mükemmel İngilizcesi var, değerlerine ve
geleneklerine bağlı, ülkesinde hizmet vermek istiyor; ancak önemli bazı
kusurları da var; namazında, niyazında ve başı kapalı. Baba kız elele vererek
Türkiye'de hizmet vereceği bir yer aramaya koyuluyorlar, devlet daireleri
"başını açmalı" diyorlar, birkaç özel liseye (koleje) başvuruyorlar, onlar da
"durumun nezaketinden dolayı başını açmazsa iş veremeyeceklerini" bildiriyorlar.
Baba tanıdığı bir ilahiyat hocası/yöneticisine başvuruyor, o da "açsın, hizmet
etsin, bugün böyle gerekiyor, günahı benim olsun" diyor. Baba nihai kararı
kızına bırakıyor. Aradan birkaç gün geçiyor, kızcağız, oturma hakkının bulunduğu
Avustralya'ya uçuyor ve oradan babasına telefon açarak şunları söylüyor:
"Babacığım, siz bize hiçbir baskı yapmadınız, yalnızca İslâm'ı öğrettiniz, ben
kendi anlayışım ve tercihimle tesettüre (İslâmî örtünme kuralına) uydum,
hayatımı böyle geçirmeye karar verdim, ülkem beni böyle kabul etseydi bütün
birikimim ve samimiyetimle milletime hizmet verecektim, kabul etmediler, başımı
açmamı istediler, bunu her şeyden önce insanlık onuruma aykırı buldum,
Avustralya'ya döner dönmez devlet liselerine başvurdum ve kabul edildim, burada
bir süre öğretmenlik yapacağım, beni hoşgör..."
Kızımız babasına, bir milyondan fazla trajı bulunan bir gazeteden bir kupür
gönderiyor, kupürde başı örtülü bir kız var, kızın öğrenim görmek üzere
üniversitelerine başvurabileceği birçok ülke sıralanmış, herbirine bir ok
gönderilmiş, bütün ülkelerde öğrenim yolu açık, yalnızca Türkiye'ye yönelen okun
ucu kapalı; "Bu ülke, bu kızı üniversitesine almaz" diye yazılmış.
Türkiye yıllardan beri ihracatta önemli bir mesafe kaydedemiyor, ekonomisi
yerinde sayıyor, hatta geri gidiyor, ancak beyin göçünde (ihracında) dünyanın
önde gelen ülkelerinden birisi olma konumunu sürdürüyor, kimi para için, kimi
özgür bir bilim ortamı bulmak için, kimileri ülkemizi sevdiremediğimiz,
milletimize bağlayamadığımız için kimileri de inancına göre yaşamak için o güzel
beyinleri ile yabancı ülkelere gidiyor, onların bilim, kültür ve maddi
zenginliklerine katkılarda bulunuyorlar. Gözlerini bağnazlığın kör ettiği,
sağlıklı düşünme kabiliyetlerini irtica vehminin veya menfaat hırsının dümura
uğrattığı bir kısım siyasetçiler, bürokratlar, medya ve sermaye mensupları ise
ülkemiz her dakika kan kaybederken, yanlış politikalar ve değerlendirmeler
yüzünden yabancılara kanımızı ve beynimizi peşkeş çekiyorlar. Allah kalan
beyinlere sağlık versin!
Bu gerçek hayat hikayesini, geçenlerde kendisi ile tartıştığımız bir başka
ilahiyat hocasına ithaf ediyorum. Ben "Türkiye'de inancına göre yaşamak
isteyenlere baskı yapılıyor, birçok temel haklardan yoksun bırakılıyorlar, bunu
kınamalıyız..." dediğim zaman şiddetle tepki göstermiş, böyle şeylerin
olmadığını, ülkemizin diğer İslâm ülkelerine nisbetle çok iyi durumda olduğunu
söylemişti. "Dayağı kabullendirmek için idamla tehdit" uygulamasını andıran bu
mantık sahibine gerekli cevap tarafımızdan verilmişti, yukarıdaki hikaye de
cevabımızın zeylidir.
TARİH
TEKRARLANIYOR, KUR'ÂN'IN DEDİĞİ OLUYOR
"Başımı Allah emri olduğu için örtüyorum" diyen üniversiteli kızımıza gülenler,
onunla alay ederek bayılmasına ve hastahaneye düşmesine sebep olanlar muhtemelen
nineleri beş vakit namaz kılıp başını örten kimselerdir; yani Müslüman ecdadın
kendi öz kültürüne yabancılaşmış torunlarıdır. Onlar ve biz, hepimiz belki ibret
alır ve ders çıkarırız diye tarihe şöyle bir göz atalım, geçmişte olup bitenleri
hatırlayalım:
Allah Teâlâ, Sevgili Kulu ve Rasulü Muhammed Mustafâ'ya (s.a.) İslâm dinini
vahyediyor ve en yakınlarından başlamak üzere insanlığa tebliğ etmesini istiyor.
O güne kadar sevilen, sayılan ve özellikle kendisine sonsuz güven duyulduğu için
"el-emîn" diye anılan Peygamber, İslâm'ı tebliğ etmeye başlayınca Hz. İbrahim
soyundan gelen, bu tevhîd peygamberinin sapmış torunları olan Araplar, ona karşı
tavırlarını ve davranışlarını değiştiriyorlar. Para, mevki, kadın gibi cazip
değerler teklif ederek dâvasından vazgeçirmek istiyorlar. Bu Dürr-i Yetîm (eşsiz
inci, yetim büyümüş, ilâhî müdahale ile eğitilmiş Peygamber), "Güneşi sağ elime,
ayı sol elime verseniz dâvamdan vazgeçmem, ya başarılı olurum, yahut da yolunda
ölürüm" deyince onu takip etmeye ve konuştuğu her yerde kendisini (ve
Müslümanlar'ı) alaya almaya başlıyorlar. (Alay bahsine yeniden dönmek üzere
sonraki aşamaları özetlemek gerekirse):
Bu tedbirler ve engellemeler sonuç vermeyince işkence dönemi başladı, tüyler
ürperten işkencelere rağmen müminleri yollarından çeviremeyince boykot tedbirine
başvurdular, onları bir mahalleye hapsederek kuşatma altına aldılar, her türlü
sosyal, ticari ve ekonomik ilişkiyi engellediler, bu da müminleri iman ve
fazilet dâvasından vazgeçirmeyince liderlerini, önderlerini öldürerek meseleyi
kökünden çözmeye karar verdiler, Hz. Peygamber (s.a.) ve ashâbı, Allah'ın izni
ile yurt ve yuvalarını, iş ve güçlerini bırakarak Medîne'ye göçtüler; dâvalarını
yurtlarına, yuvalarına, sevgilerine ve servetlerine tercih ettiler. İslâm'ın
müdahalesiyle bozulan ve değişen (kemale, iyiliğe, insaniyete, hakkaniyet ve
adâlete doğru değişerek gelişen) sosyal, politik ve kültürel düzen sebebiyle
menfaatleri haleldâr olan, saltanatları sallanan, haksız kazançları tehlikeye
düşen mütegallibe (ileri gelenler, topluma musallat olmuş zümre) "atalar dininin
tehlikeye düştüğünü" ileri sürerek; yani din istismarı yaparak, suret-i haktan
görünerek halkı tahrik etmeye devam ettiler ve Müslümanlar'ı yeni yurtlarında
imha etmek üzere planlar hazırladılar, seferler düzenlediler. Bütün bu olup
bitenlere rağmen Allah'ın yaktığı meş'aleyi söndüremediler. Hicretten sonra yedi
yıl kadar zaman geçip Müslümanlar gerekli hazırlıkları yapınca ilişkilerin
kaderi ve yönü değişti, artık gerçek sulh ve adalet düzenini kurmak üzere
hareket sırası Müslümanlar'da idi. Önce Hudeybiye Barışı, arkasından Mekke fethi
gerçekleşti. Çok az kişinin kanı döküldü, İslâm'a ve Müslümanlar'a kastetmiş
nice düşman affedildi. Allah'ın yaratıp şekil ve amaç verdiği insanın kendini
gerçekleştirmesi için gerekli bulunan haklara ve yükümlülüklere dayalı bir düzen
kuruldu; bu düzende kimse dine zorlanmıyor, dininden dolayı işinden gücünden,
yurdundan, yuvasından, temel haklarından mahrum bırakılmıyordu. İnananlar,
inanmayanlar ve başka dinlere mensup olanlar bir arada -bir ümmet teşkil ederek-
bir hukuk düzeni içinde yaşamaya başladılar ve bu düzen, kemalin peşinde
olanlara evrensel bir örnek teşkil etti.
Müslümanlar bu sonuca doğru adım adım ilerlerken müşriklerin engellemek için
uyguladıkları tedbirlerden biri de "alay etmek, küçük düşürmek" idi. Kur'ân-ı
Kerîm'de bu eylem ile ilgili birçok âyet vardır; bu âyetlerde Allah Teâlâ, "alay
etme silahının hemen bütün peygamberlere karşı kullanıldığını, alay edenlerin
kendi kazdıkları kuyuya kendilerinin düştüklerini, sonunda dünyada rezil,
ahirette cehennemlik olduklarını" bildirerek Peygamberi'ni ve müminleri teselli
etmektedir. İşte bu âyetlerden birinde de şöyle buyurulmuştur:
"Onlara, "İnsanların inandığı gibi siz de inanın" denildiğinde 'Akılsızlar gibi
biz de mi inanalım' derler; halbuki asıl akılsızlar kendileridir, lakin bunu
bilmezler. İman edenlerle karşılaştıklarında 'Biz de inandık, müminiz' derler,
şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise 'Biz sizinle beraberiz, biz alaycılarız,
onlarla alay etmekteyiz' derler. Asıl Allah onlarla alay etmekte ve (imtihan
sebebiyle) serbest dolaşsınlar (dilediklerini yapıp sonra hesabını versinler)
diye kendilerine fırsat vermektedir" (Bakara: 2/13-15).
İnanmak ve inandığı gibi yaşamak bir insan hakkıdır. Kişiyi dininden ve
inancından dolayı kınamak, küçük düşürmek ve onunla alay etmek insanlık
ayıbıdır; bunu yapanlar ancak kendilerini küçük düşürürler, kendilerini elâlemin
önünde gülünç kılar ve alay konusu yaparlar (İşte Allah onlarla böyle alay
eder).
DİN, AKIL VE BİLİM
Bu yazıda, "akıl ve bilime dayalı gerçeklik hükümleri çerçevesinde dinin yeri ve
konumu" ele alınacak değildir. Ancak bu konuda birkaç cümle söylemek gerekirse
şu olabilir: Dinin iman, ibadet ve gayb âlemine ait bilgiler kısmı akla ve
bilime aykırı olmamakla beraber bu ikisinin sınırlarını aşmakta, yalnız başına
akıl ve bilim ile bilinemez, kavranamaz konular arasına girmektedir. İnsanlar
akıllarını işleterek Allah'ın varlığına, birliğine, O'nun peygamber olarak
gönderdiği şahsın doğruluğuna inandıktan sonra iman ve ibadetin geri kalan
kısmını "bu doğru bilgi kaynağının" verdiği bilgilere dayandırırlar, o kaynaktan
alırlar, öğrenirler, inanırlar ve yaparlar. Dinin bu iki alan dışında kalan
hükümleri (siyaset, hukuk, iktisat, ahlak... alanları) akıl ve bilimin bilme ve
kavrama selahiyetleri dışında değildir; ancak tek başına akıl ve sosyal
bilimler, teoriler ve sistemlerin "doğru, iyi, güzel, hak..." diye hükme
bağladığı ve insanlara teklif ettiği konularda önemli yanılmaların, görüş ve
yaklaşım farklarının bulunduğu göz önüne alınırsa bunların -bir kısmı birbiriyle
çelişen- tamamının olumlu hükme bağlanmalarının isabetli olmadığı ortaya çıkar.
İşte yalnız başına aklın yeterli olamadığı bu alanlarda da dinin (ilâhî bilgi ve
hüküm kaynağının) yardımına (hidayet ve irşadına) ihtiyaç vardır; ilgili naslar
bu yardımı gerçekleştirmektedir. Tamamen müsbet ilme ve teknolojiye ait bulunan
alana gelince burada dinin bilime yardım, doğrulama, yanlışlama... gibi bir
müdahalesi -ilke ve amaç olarak- söz konusu değildir. Bu alanda dinin istediği,
bilimin ve teknolojinin insanlığın mutluluğu için kullanılması, kötülüklere alet
edilmemesidir.
Bu yazıda ele almayı murat eylediğimiz konu ise cesaretini cehaletinden alan
birinin din ile akıl ve bilim arasında yaptığı şu mukayeseli değerlendirmedir:
"Din kurtarsa kurtarsa bireyi kurtarabilir, akıl ve bilim ise bütün insanlığı
kurtarmakta, onları mutlu kılacak imkanlar sunmaktadır..." Aslında böyle bir
cümleyi tahlil ve tenkide tâbi tutmaya kalkışmak abesle iştigal sayılabilir,
fakat bu ve benzeri cümleler, değerli olmasalar bile önemli olan kişi ve
kimselerin ağızlarından ve kalemlerinden sıkça döküldüğü, okumuş-cahil bir
kalabalık tarafından da kabul gördüğü için kısaca tahlilinde fayda görülmüştür.
Dine ve özellikle dinin fert toplum hayatını etkilemesine karşı olan, fakat bu
tavrını açıkça ortaya koyamayan kimseler sık sık cami ile okulu, din ile akıl ve
bilimi, dindarlık ile ahlakı... karşı karşıya getirmekte, hep ikincilerden yana
tavır koymaktadırlar. Onlara göre din yerine akıl ve bilimin rehberliğine
başvurulmalıdır, cami yerine okul yapılmalıdır, insan namazlı niyazlı olmak
yerine ahlaklı ve erdemli olmalıdır... Bu mantığa göre sıraladığımız üç çift
örnekte birinciler ile ikinciler birbirine zıttır, bir arada bulunamazlar, bir
insanın kişilik, ahlâk ve davranışlarında birleşemezler.
Bu mantığın ve düşüncenin tutarsız, gerçeğe aykırı olduğunu ortaya koyabilmek
için yine üç örnek çiftinden hareket edelim:
1. Yazının giriş mahiyetindeki bölümünde açıklandığı üzere din ile akıl ve bilim
arasında zıtlık, aykırılık ilişkisi değil, örtüşme ve kısmen aşma ilişkisi
vardır. Dinî iman akla dayanır, aklı olmayanlar din ile yükümlü ve dinin
muhatapları değildirler, dinin buyruklarının aklı aşmayanlarında hikmetten (akla
göre sebep, gerekçe ve faydalarından) bahsedilir, din insanları iki cihanda
mutlu kılmayı (kurtarmayı) amaçlamaktadır, din okumayı, öğrenmeyi emreder, ilim
sahiplerine rütbelerin en üstününü verir.
2. İhtiyaca ve duruma göre cami ile okulu birleştirmek de ayırmak da mümkündür,
ancak bu iki kurumun işlevleri farklı olduğu için birini diğerinin yerine koymak
mümkün ve doğru değildir. Herkesin bilmeye, okumaya, okula; ayrıca inananların
ibadet için mabede ihtiyaçları vardır.
3. Dinin temel amaçlarından biri ahlaklı, erdemli, kâmil insanlar oluşturmak ve
yetiştirmek, böyle insanların yetişmesine yardımcı olmaktır. Sevgili
Peygamberimiz (s.a.v.) "Ben, ahlaka ait erdemleri tamamlamak için gönderildim"
buyurmuştur. Bütün insanlığın erdem olduğunda birleştikleri bütün değerler ilâhî
dinlerde mevcuttur ve büyük bir ihtimal ile insanlar onları bu kaynaktan
almışlar ve uygulamışlardır. Erdemli olmayan bir kimse dindarlık iddiasında veya
gösterisinde bulunuyorsa onun ya din anlayışı bozuktur ya dindarlığı samimi
değildir yahut da henüz işin başındadır, devam ettiği ve yaptıklarının şuuruna
erdiği zaman erdemi yakalayacaktır. Samimi dindar bir kimsenin erdemsiz olması
eşyanın tabiatına aykırıdır, dini ve dindarlığı olmayan bir insanın erdemli
olması mümkün olmakla beraber, olmaması eşyanın tabiatına aykırı değildir.
CAMİDE SİYASET
Camiler irticâa alet edilmesin yani belli bir partinin daha fazla oy alabilmesi
için propaganda merkezleri haline getirilmesin ve kontrol dışı dinî faaliyetler
yapılmasın diye Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kontrolüne verildi; Başkanlığa
bağlı bulunmayan camiler ve mescitlerin ya buraya bağlanması veya kapatılması
öngörüldü. Bu kararın ve uygulamanın birçok problem çıkaracağı, daha şimdiden de
çıkardığı bir yana amacına hizmet etmeyeceği, düşünenler ve görenler için
aşikârdır; kanıtlarına gelince:
1. Camiler, mescitler Müslümanlar'ın ibadet, buluşma ve görüşme, önemli
meselelerini müzakere etme, dinin emir veya tavsiye ettiği birtakım hizmetleri
gerçekleştirmek üzere faaliyetlerde bulunma.. yerleridir. Bu kutsal mekanları
laik devletin kontrol altına alması ve işlevlerini de yalnızca ibadetten ibaret
kılması dine, sünnete ve geleneğe olduğu gibi bugün geçerli olan hukuk devleti
ilkesine, demokrasiye ve laikliğe de aykırıdır.
2. Camilerde yapılan vaazların ve hitabelerin devlet tarafından kontrolü,
yalnızca kamu yararı, düzeni ve başkalarının haklarına riayet bakımından
yapılabilir. Bunun ötesinde selahiyetli imamlar, vâizler ve hatiplerin serbest
bırakılmaları gerekir. Eğer camide konuşan selahiyetli ve sorumlu kişiler
İslâm'a aykırı bir beyanda bulunurlarsa bunun da kontrolü cemaate ve cemaatin
selahiyetli kıldığı sivil makamlara ait olur. Hatiplerin neyi söyleyip neyi
söylemeyeceklerini devletin veya ona bağlı bir makamın belirlemesi laikliğe
aykırıdır. Evrensel hukuk ilke ve kurallarına aykırı kararların, uygulamaların
başarı şansı yoktur ve ömürleri kısadır.
3. Devletin çelişkiden kurtulması ve laikliğe aykırı müdahalelerden uzak
kalabilmesi için Diyanet İşleri Başkanlığı'nın önce "kamu tüzel kişiliğini haiz
özerk bir kurum" haline getirilmesi, bir müddet tecrübeden sonra da tamamen
cemaatlere, sivil kurumlara bırakılması şarttır.
4. Camide yapılan konuşmalarda ana kaynaklar Kur'ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber'in
hadisleridir. Hatip hiçbir yorum yapmadan yalnızca âyetleri ve hadisleri okusa,
Türkçe karşılıklarını söylese bile inançtan ibadete, hukuktan ekonomiye,
toplumdan uluslararası meselelere kadar çoğu ferdin ve cemaatin dünya hayatı ile
ilgili olup nereden baksanız "devlet ve siyaset işi" diyeceğiniz konulara temas
etmiş olacaktır. Laikliği "dinin devlet ve siyaset işlerine karışmamasıdır" diye
tanımlarsanız bunu, Kur'ân'ı ve hadisleri yok etmeden gerçekleştirmeniz mümkün
olamaz; bu iki kaynağı yok etmeye ise dünya durdukça hiçbir kimsenin gücü
yetmeyecektir. Camilerde ehliyet, selahiyet ve cemaatin rızasına dayanarak
konuşanlar daima "dünya, devlet ve siyaset" konularına giren meseleleri de ele
alacaklar ve İslâm'ın bu konulardaki hükmünü açıklayacaklardır.
5. Camilerde partilerin propagandasının yapılmaması farz derecesinde gereklidir;
çünkü İslâm tefrikayı meneder, halihazırdaki durumları itibariyle partiler
tefrika demektir, partiyi camiye sokmak, cemaat arasına tefrika sokma sonucunu
doğurur. Bu madalyonun bir yüzüdür, öteki yüzüne bakıldığında ise bir başka
gerçeği görmemek mümkün değildir: Cami cemaati Müslümanlar'dan oluşmaktadır,
Müslümanlar'ın birinci emelleri, öncelikli talepleri dinlerinin korunması, din
ve vicdan hürriyetlerine müdahale edilmemesi, İslâm'ı öğrenmeye, öğretmeye,
söylemeye, yaşamaya, bunun için gerekli tedbirleri almaya kimsenin engel
olmamasıdır. Camide her gün Kur'ân ile Hz. Peygamber'in (s.a) sünneti ile
yüzyüze, gelen, dinin Müslümanlar'dan neleri istediğini ana kaynaklardan tekrar
tekrar dinleyen ve öğrenen Müslümanlar, bunlara engel olmak için çırpınan
partilere elbette oy vermeyeceklerdir; camiler kapatılmadıkça belli partilerin,
bu manada, dolaylı propagandalarının yapılmasına da kimse mani olamaz. Camileri
kapatan Sovyet sistemi çöktü, Çin sistemi de ergeç çökecektir, bu tecrübeler
kapatmanın bir işe yaramayacağını göstermektedir. Camilerin belli partilerin
işine yaramasını engellemek isteyenler her şeyden önce kendilerine bakmalı, çeki
düzen vermeli, din ve vicdan hürriyetine saygıyı öğrenmeli, laikliği din
düşmanlığı/karşıtlığı gibi anlamak ve uygulamaktan vazgeçmelidirler.
6. Müslümanlar'ın dini yaşarken ve yaşamak için ferdi ihtiyaç ve taleplerinin
yanında topluma ait olan ihtiyaçları ve istekleri de vardır. Bu istek ve
ihtiyaçlarını müzakere edecekleri, ortak olanlarını, üzerinde birleştiklerini
karar haline getirip yöneticilere sunacakları, gerçekleşmesi için
sivil/demokratik baskı yapacakları araçlara, örgütlere ve mekanlara ihtiyaçları
vardır. Camiler bunun için en uygun mekanlardır. Buralarda oluşturulacak sivil
örgütler, temsil ettikleri camianın ortak ihtiyaç ve taleplerini kamuoyuna ve
yöneticilere sunacak, sonuç almak için de hukuk çerçevesinde çaba
göstereceklerdir. Bu faaliyet bir parti siyaseti değildir, ancak bir kısım
halkın genel olarak partilerden, yasama ve yürütmeden taleplerini içerdiği için
dünyaya aittir, devletle ilgilidir ve bir manada siyasi faaliyettir. Bu manada
siyaseti laikliğe aykırı olarak değerlendirmek yanlıştır. Laikliğe aykırı olan,
belli bir inancın veya ideolojinin hüküm, istek ve ilkelerini -ona inansın,
inanmasın- bütün topluma dayatmaktır. Böyle bir dayatma söz konusu olmadan dini
cemaat ve gurupların, din ve vicdan hürriyeti çerçevesinde ileri sürdükleri
taleplerini devletin karşılaması; daha doğrusu cemaatlerin ve grupların bu
taleplerini gerçekleştirmelerine imkan tanıması doğru anlaşılan bir laikliğin
veya evrensel bir ilke olan "din ve vicdan hürriyetinin" gereğidir.
Ülkemizde devletin -daha doğrusu bir kısım devlet görevlilerinin- engelleme
çabalarına rağmen halkımız, asırlardır olduğu gibi bugün de farklılık içinde
birlik, dirlik ve beraberliğin yolunu bulmuş, yöntemini keşfetmiştir. Devlete
düşen vazife bu tabîi düzene uygun hukuk düzeni oluşturmaktır. Eylem haline
dönüşen aşırılıkları ve hukuk ihlallerini engellemek devletin görevidir ve bu
hiç de zor değildir. Ortada fol da yumurta da yok iken -deli veya hastalıklı
tavuklar olabilir, tavukların var olması bu tehlikenin delilidir diyerek- tavuk
neslinin kökünü kurutmak üzere kümesleri kapatmaya, yıkmaya kalkışmak ise aklın
kârı ve akıllının işi değildir; çünkü tavuklar, kümesler olmadan da horozlarla
buluşurlar, yumurta yaparlar ve ürerler. "Deli veya hastalıklı tavuklar olmasın
diye bütün tavukları imha etmeye kalkışmak yerine onları serbest bırakmak,
hastalık zuhur eder ve sabit olursa yalnızca onu ortadan kaldırmak için tedbire
başvurmak gerekir" kabilinden bir cümleyi kurup ifade etmek başka yerlerde ayıp
sayılabilir ama bizim ülkemizde hâlâ buna ihtiyaç vardır.
LAİKLİK VE RUHBANLIK
Laiklik kelimesine tarih içinde yüklenen manalardan biri de "din ve kilise
adamı, rahip" karşıtı olarak "rahip olmayan, dünya adamı olan" demektir. T.C.
Anayasası'nda laiklik tanımsız bırakıldığı için ona verilecek mana ve yapılacak
tanım konusunda bir anarşi/keyfilik hüküm sürmektedir. Bu sebeple olmalıdır ki,
geçende bir tartışmada aynı şahıs laikliği iki türlü tanımladı: a) Dünya adamı,
b) Referansı din, kutsal kitap olmayan sistem. Bu tanımlamalara göre ruhban
sınıfına (mesela katolik din adamı sınıfına) mensup olmayan her fert laiktir;
dünyayı yaşayan, rahip olmayan kimselerin laik olmamaları mümkün değildir. Keza
yürütme, yasama ve yargıda dini, kutsal metinleri ve talimatı kaynak olarak
kullanan, bu kaynakta yer alan talimata uyum gösteren, bunlara aykırı
davranmayan toplumlar ve devletler "siyasal dine" bağlıdırlar, "fundamantalist"tirler.
İki tanımlamayı birden göz önüne aldığımız zaman "özel hayatında dini rehber
edinen" kimsenin (ferdin) durumu karanlıkta kalmaktadır; ikinci tanım devlete ve
topluma mahsus bir tanım değilse "dini hayatında rehber edinen fert" laik
değildir, birinci tanıma göre ise aynı fert rahip olmadığı, ruhban sınıfına
dahil bulunmadığı için laiktir.
Bu kavramları İslâm'a uyguladığımız zaman durum daha da karışmakta, müslüman
topluluğu ve ferdi laiklik tanımlarından birinin içine koyma işi imkansız hale
gelmektedir. Çünkü İslâm dininde rahip ve ruhbanlık (dünyayı, aile hayatını
terketmiş, kendini dine ve mabet hizmetine vermiş bir din adamları sınıfı)
yoktur. Bir müslüman fert hem dünya hayatını -dinin emir ve yasaklarına uyarak-
yaşar, hem de ibadetini yapar, imamlık, müezzinlik, vâizlik, müftülük gibi dini
hizmetleri yerine getirir. İmam örneğinden hareket edersek o bile,
hristiyanlıktaki manada "din adamı" değildir, ikinci tanım çerçevesinde de laik
değildir, çünkü imam olsun, cemaat olsun bütün müslümanlar, dünya hayatlarını da
Allah'ın buyruklarına göre yaşamaya çalışırlar. Asker sivil -rahip olmayan-
bütün müslümanlar, hayatlarında bir kere bile inanarak bir din kuralını
uyguladıkları zaman dini, dünya hayatlarında referans olarak kullanmış olurlar.
Günümüzde -bulunduğu yerlerde- problem, devletin dini referans olarak
benimsemesi halinde inanmayanlar ile farklı dinlere mensup olanların din ve
vicdan hürriyetlerinin ortadan kalkması tehlikesidir. Ancak bu tehlikenin/saktıncanın
yanında, dinin referans olarak alınmaması, dinde bulunan bir kuralın devletin
mevzuat ve yönetimine yansımaması halinde dindarların, bir dine inanan ve onu
yaşamak isteyenlerin din ve vicdan hürriyetlerinin ortadan kalkması tehlikesi de
vardır. Devlet yalnızca bir dine inanan ve onu yaşamak isteyenlerin devleti
değildir, bu doğrudur, ama yalnızca inanmayanların devleti de değildir. Devlet
büyük bir şemsiye gibi durumları farklı olan bütün vatandaşlarını gölgesi altına
almak mecburiyetindedir, o bunun için vardır. Devletin laik olmasını, "dini
referans olarak kullanmaması" manasında alır ve uygularsak dindara, inanan ve
inancını yaşamak isteyenlere karşı baskı ve zulüm kaçınılmaz hale gelir. Her iki
sakıncadan da kurtulmanın yolu, devletin mevzuat ve uygulamalarında inancı göz
önüne alması, hem kendinin hem de başka grupların hiçbir ferde ve gruba baskı
yapamayacağı, inancına aykırı kural dayatamayacağı bir yönetim biçimi kurup
yürütmesidir. İşte adı laik olsun, seküler olsun bir kısım Batı ülkelerinde ve
toplumlarında yapılan, yapılmaya çalışılan budur, bu sistemin genel çerçevesi de
insan haklarıdır, din, düşünce ve vicdan hürriyetidir.
Yukarıda açıklamaya çalıştığımız sistemi başörtüsü örneğine uygularsak maksat
daha fazla açıklık kazanacaktır. Devlet, laiklik veya sekülerlik adına mevzuat
üretir ve bu mevzuat ile -inancı yüzünden- başını örten bayanların kamu
alanlarında çalışmalarını ve okumalarını yasaklarsa inanan vatandaşlarının bir
kısmını (Türkiye'de bu bir kısım milyonlarca insandır) himaye şemsiyesinin
dışında bırakmış, onlara -inançlarına aykırı- kural dayatmış, din ve vicdan
hürriyetlerini çiğnemiş, inancına uygun yaşamak isteyenleri bir kısım haklardan
yoksun bırakmış olur. Başı örtmeyi veya açmayı serbest bırakırsa -bu kararı
alırken İslâm'ın örtünme emrini göz önüne alarak yapmış olsa bile- çağdaş
laiklik anlayışından uzaklaşmamış, insan haklarını çiğnememiş, herhangi bir
inanç grubuna baskı yapmamış ve inanca aykırı kural dayatmamış olur.
Konu bu kadar açık ve basit iken tersine zorlamalar ve dayatmaların çağdaşlıkla
alakası yoktur, din karşıtlığından, dayatmacı zihniyetten ve alışkanlıklardan
kaynaklanmaktadır, çağdışıdır, millet-devlet bütünleşmesine, vatandaş
gruplarının kaynaşmasına aykırıdır.
Ya laiklik, bütün inanç gruplarının inançlarını veya inançsızlıklarını
yaşamalarına imkan verilecek şekilde anlaşılıp uygulanacak, yahut da -laiklik
ilkesi buna izin vermiyorsa- onun yerine demokrasi, insan hakları, din ve vicdan
hürriyeti kavram ve kuralları konarak çağın gereği yerine getirilecek,
milyonların ıstıraplarına son verilecektir. Bugün ülkemizde anlaşılan ve
uygulanan laiklik, dini hayatın dışına atmak isteyenlerin inanç, tutum, yaklaşım
ve hayat tarzlarını bütün vatandaşlara mecbur kılma ve dayatma sisteminin
adıdır. Bu anlayış ve uygulamadan geri dönülmedikçe çağdaşlıktan, demokrasiden
ve insan haklarından söz edilemez, dem vurulamaz, hür ve demokrat dünyanın
karşısında başı dik olarak durulamaz.
İSLÂM VE LAİKLİK
16-19 Temmuz 1998'de Abant'ta, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın tertip ettiği
ve masraflarını üstlendiği bir toplantı yapıldı. Toplantıya çeşitli düşünce,
inanç ve kanaat gruplarından elli civarında akademisyen, uzman veya konu ile
ilgili şahıs yanında bir o kadar da basın mensubu davet edilmişti. Birinci gün
(17 Temmuz'da) üç çalışma gurubu oluşturuldu, birinci grup "din-devlet,
din-dünya ilişkisi ve İslâm'da ferdin hak ve özgürlükleri", ikinci grup İslâm'da
akıl-vahiy ilişkisi, hakimiyet ve yönetim", üçüncü grup da "Türkiye'de ve
dünyada laikliğin gelişim ve değişimi, ferdin dini hak ve özgürlükleri"
konularını konuştular, tartıştılar, genel toplantıda yeniden tartışılıp sonuca
bağlanmak üzere bir metin ortaya çıkarmaya çalıştılar. Takip eden günlerde ise
bu grup metinleri üzerinde konuşuldu, tartışıldı ve hemen her maddesinde büyük
veya ona yakın ekseriyetin bulunduğu 10 maddelik bir nihai bildiri ortaya çıktı.
Maddelerle ilgili muhalefet ve muvafakat, fikir ve kanaat gruplarına göre değil,
tartışmaya katılanların orada oluşan -veya daha önceden sahip bulundukları-
vicdani kanaatlerine ve fikri tercihlerine göre oluyordu. Bir maddede bir kısım
ilahiyatçılar ile mesela liberal düşünce grubu birleşiyor, bir başka maddede
aynı ikili farklı reyler izhar ediyorlardı.
Ülkemizin içinden geçerek geldiği sıkıntılı ve zikzaklı dönemlerin birini daha
yaşadığımız bu günlerde, fikirleri ve zihniyetleri farklı bu kadar okur-yazar
düşünürün bir araya gelip böyle kimselere yakışan bir üslupta konuşup
tartışmaları -yalnızca bu- bile güzel bir olaydı ve yeterdi, toplantının
hasılası bundan ibaret olmadı, ortaya bir de bildiri çıktı. Bildirinin her
maddesinde ittifakın bulunmaması da bize göre sonucu olumsuz kılmıyor; çünkü
maddeye muhalif olanlar, farklı düşünenlere saygı duyuyorlar, bu farklılığa
rağmen güzel insani ilişkileri devam ediyor, her biri diğerinin fikir ve
kanaatine göre varolmasını, yaşamasını vazgeçilmez bir insan hakkı olarak
telakki ediyorlar, "katılmadığı fikir, inanç ve kanaate sahip olma ve buna göre
yaşama hakkını sonuna kadar savunacaklarında" birleşiyorlar.
Yazının başlığı ile ilgili olarak sonuç bildirgesinin 4, 7 ve 9. maddeleri
önemli şeyler söylüyor.
"4. ... Devlet bütün dinlerin, inançların ve dini yorumların önündeki engelleri
kaldırır; din ve vicdan özgürlüğünü, dini inançların gereklerinin serbestçe
yerine getirilmesini herkes için güvence altına alır."
"7. Türkiye'nin bir kısım güncel sıkıntılarının kaynağında vatandaşların yaşam
tarzlarına müdahale ve bu konudaki hassasiyetleri yatmaktadır. Laiklik din
karşıtlığı değildir ve insanların yaşam tarzlarına müdahale edilmemesi biçiminde
anlaşılmalıdır. Laiklik bireyin özgürlük alanını genişletmeli, özellikle kadına
karşı ayrımcılık şeklinde sonuç doğurmamalı, onu kamu alanındaki haklarından
mahrum etmemelidir."
"9. İnsanların dinî ve felsefî inanç ve kanaatleri ile inançlarına göre yaşama
haklarını kullanmaları; açık ve yasallığını hukukun üstünlüğü ilkesinden alan
bir kamu düzeni kuralı olmadıkça kimsenin cezalandırılmasına, kamu görevinden
uzaklaştırılmasına, eğitim ve diğer kamu hizmetlerinden yoksun bırakılmasına
sebep veya gerekçe kılınamaz. Laiklik ilkesi insan haklarında mutlak eşitlik
ilkesi ile adalet ilkesinin tarafsız uygulanmasından hiçbir dinî veya felsefî
görüşe ödün vermeme anlamında bir anayasal tanıma kavuşturulmalı, ikinci aşamada
da bütün mevzuat gözden geçirilerek vatandaşların ciddi boyutlara varan endişe
ve ıztırapları giderilmelidir."
Bize göre de İslâm'ı laikleştirmeye veya laikliği İslâmîleştirme'ye çalışmak
abesle meşgul olmaktır; çünkü İslâm bir dindir, kaynağı ilâhîdir, aşkındır,
beşer üstüdür; insanlığa yol göstermek, dünya hayatlarını Allah rızasına uygun
yaşamalarını ve ahirette de mutlu olmalarını sağlamak için gelmiştir,
karışmadığı, ilgi dışı bıraktığı bir alan yoktur. Ancak çağrısını ilim, hikmet,
ikna ve güzel öğütle yapar, kimseyi dini benimsemeye ve yaşamaya zorlamaz...
Laiklik ise başka bir tarihin, felsefenin ve bunalımın eseridir, dini daha
doğrusu kiliseyi devlet ve siyasetin dışına çıkarmayı hedeflemiş, bunda da
muvaffak olmuştur.
Laiklik ilkesini benimsemiş bir ülkede Müslümanlar yaşıyorlarsa devletin yapması
gereken şey, laikliği din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde tanımlamak; devletin
varlık ve bütünlüğüne, başkalarının hak ve özgürlüklerine, kamu düzenine zarar
vermedikçe her türlü inanç ve kanaatin benimsenmesini, ifade edilmesini,
öğretilmesini, yaşanmasını ve örgütlenmesini serbest bırakmaktır. Böyle bir
ortamda Müslümanlar, başkalarıyla bir arada uyumlu yaşayacaklar ve kimsenin hak
ve özgürlüklerine tecavüz etmeyeceklerdir; böyle yapacaklardır; çünkü dinleri
onlardan bunu istemektedir. Bunu istemektedir; çünkü "dinde zorlama yoktur" ve
Allah Teâlâ kullarını, güçlerinin yetmediği bir fiil veya talep ile yükümlü
kılmaz.
LAİKLİĞİ HER ALANA YAYMAK
Resmi TV kanalında devamlı program yapan bayan batılılaşma, Batı'yı örnek alarak
değişme ve gelişme konusu üzerine bir şeyler söylerken "laikliği hayatın her
alanına taşımak ve yaymak"tan da söz ediyor. Bu cümleyi anlamlı kılabilmek için
"toplum hayatının her alanına..." şekline soksak bile Türkiye'de olan ve daha da
şiddetlenerek devam etmesi istenen laiklik anlayış ve uygulaması ile Batı'da
olanı karşılaştırdığımız zaman bayanın temennisi yine anlamsız ve yersiz
kalıyor. Çünkü "toplum hayatını veya kamu alanını dinden ve dinin etkisinden
arındırma" manâsında alındığı anlaşılan laiklik, Batı'ya nisbetle Türkiye'de
toplum hayatının bütün alanlarına sızmış bulunmaktadır, eğer gaflet yüzünden
bazı alanlara sızmamışsa bunun da tamamlanması için gerekli tedbirlere
başvurulmaktadır. Dönüp Batı'ya baktığımızda görülen manzara şudur: Daha bir iki
ay önce ABD Başkanı bir genelge çıkararak devlet dairelerinde, kamuya ait
alanlarda bireylerin inançlarını yaşamaları özgürlüğünün genişletilmesini, bu
cümleden olarak memur ve işçilerin -can güvenliği vb. gibi engeller
bulunmadıkça- başörtüsü, sarık, sakıl gibi konularda serbest bırakılmalarını,
dairelerde ve iş yerlerinde ibadetlerini yapmalarına imkan tanınmasını,
çalıştıkları yerlerin duvarlarına dini sembol ve metinleri ihtiva eden levhaları
asmalarına izin verilmesini istemiştir. Daha iki ay önce konferanslar vermek
üzere gittiğim Almanya ve Belçika'da din görevlileri ve öğretmenlerden aldığım
taze bilgilere göre bu ülkelerde (buna Hollanda, Fransa, İngiltere gibi ülkeler
de dahildir) gerek din dersi öğretmenleri ve gerekse Müslüman çocukların,
inançlarına uygun din eğitim ve öğretimi verme ve alma, ibadet etme, kılık ve
kıyafete bürünme, yüzme dersine katılmama gibi konularda geniş bir "din ve
vicdan özgürlüğü" hakkı anlayış ve uygulamasından yararlandıkları görülmektedir.
Bunun için öğretmen veya öğrencinin, ilgili merciden (dini kurum ve
kuruluşlardan) bir belge götürerek "davranışının dini inancından
kaynaklandığını" belgelemesi kafi gelmektedir.
Yukarıdaki örnekler kamu alanlarında bireyin dinî hayatını serbestçe yaşamasıyla
ilgili olanlardır. Avrupa ve Amerika'da meclisler açılırken din adamlarının
hazır bulunup dua etmeleri, başkanların Mukaddes Kitap üzerine yemin etmeleri,
bazı Avrupa ülkelerinde devlet başkanının aynı zamanda kilisenin ve dinî
teşkilatın da başkanı olması gibi -dinin kamu alanında bulunduğu ve etkili
olduğu- örnekler de vardır. Bu ülkelerde kanunlar yapılırken, kararlar alınırken
halkın dinî inançları da gözönünde tutulmakta, düşünce ve inanç hürriyetini
kısıtlama sonucu doğuracak mevzuat çıkarmak ve uygulamalar yapmaktan titizlikle
uzak durulmaktadır.
Eğer Batı örnek alınarak değişme ve gelişme isteniyorsa "laikliği hayatın her
alanına taşıma" konusunda Batı normlarının ve uygulamalarının hayli uzağında
olduğumuz, onların anlayışına ters düşen anlayış ve uygulamalar içinde
bulunduğumuz, inancını yaşamak isteyen insanlara dünyayı zindan ettiğimiz apaçık
görülmektedir. Ama biliyorum, buna karşı ileri sürecekleri makul (!) gerekçeleri
vardır: "Bizim özel durumumuz ve şartlarımız var, Batı'yı örnek alırken de
bunları gözardı edemeyiz, gün gelir Batılılar gibi adam (!) olursak anılan
uygulamalara biz de yer verebiliriz..." İyi de bu "özel durum ve şartları, adam
olmanın kriterlerini" kim belirliyor, "adam olduğumuza" kim karar veriyor?
Bunlar tayin edilmiş, hatta edilmemiş (kendilerine böyle bir selahiyet ve görev
verilmemiş) bir zümre ise, sübjektif ölçütler kullanıyor ve halka rağmen toplum
mühendisliğine kalkışıyorlarsa bu sistemin adı nedir ve dünyanın neresinde
(doğusunda mı batısında mı), tarihin neresinde (Orta Çağ'da mı, başka çağda mı)
bulunmaktadır?
BAŞKAN HİZMET EDENDİR
İslâmî geleneğimizde "topluluğun efendisi onlara hizmet edendir" şeklinde ifade
edilen bir özdeyiş vardır. Bu cümleyi iki şekilde anlamak mümkündür: a) Bir
kimse içinde yaşadığı topluluğa hizmet ederse, onun rütbesi, makamı, şöhreti,
serveti ne olursa olsun topluluğun velinimeti olur, efendisi gibi muamele
görmeye, saygı gösterilmeye, değer verilmeye liyakat ve ehliyet kazanır. b)
Topluluğun efendisi, başkanı, yöneticisi onlara hizmet ederse bu unvanı ve
makamı hak eder, etmezse yalnızca adı başkan, efendi vb. olur ama kendisi bu
unvanların insanı olamaz, bu unvan ve makamların hak ettiği saygı ve itaatı hak
edemez. Bu iki mânadan hangisini alırsak alalım sonu; yöneticinin hakim değil,
hadim (hizmet eden), hizmet edenin de başa geçmeye layık olduğuna çıkar, bizi bu
sonuca ulaştırır.
Hz. Ömer halife olunca ilk hitabesinde halka şöyle seslenmişti: "Ben Allah'a
itaat ettiğim ve Rasulü'nün izinden gittiğim sürece bana itaat edin, yoldan
saparsam itaat etmeyin." Halife daha cümlesini bitirmeden birisi kılıcına
sarılarak ayağa kalkmış ve ona şöyle seslenmişti: "Sen hakka bağlılık ve
itaattan saparsan şu kılıçla seni yola getiririz!". Hz. Ömer, yönetilenlerden
gelen böylesine canlı ve etkili bir takip, denetim ve katılım karşısında Allah'a
şükretmişti. Hz. Peygamber'in intikalinden otuz yıl kadar sonra saltanat geldi,
artık kılıç zoruyla başa geçen yöneticiler buyuruyor, halk da itaat ediyordu; ne
seçim, ne söz, ne tenkit ve ne de denetim hakkı vardı. Asırlar boyu saltanatla
yönetilen Müslümanlar koyun sürülerine dönüştüler; siyasete karışmak, devletin
işine burnunu sokmak, kusur bulmak, yönetenleri takip edip eğri gittiklerinde
düzeltmek onların -ve yönetimde güçbirliği yapanlardan başka hiçbir kimsenin-
işi değildi. Derken bu durumdan şikayet edenler saltanatın selahiyetlerini
daraltmak ve kısmen kontrol altına almak üzere meşrutiyet idaresini getirdiler,
arkasından da cumhuriyet geldi. Her iki değişiklik de halkın şuurlu mücadelesi
ve katkısı sonunda değil, tepeden inme geldiği için yönetime katılma bakımından
"koyun sürüsü", "insan topluluğu" haline dönüşemedi. Çok partili demokrasiye
geçildiğinde -demokratik yönetim adı altında- parti saltanatı başladı, halk ne
kendi bilgi, tercih ve iradesi ile vekilini seçebildi, ne de seçtiğini kendi
menfaati (millet ve memleket yararı) bakımından denetleyip hesap sorabildi. Onun
işi ve vazifesi tanıdığı, beğendiği, hayır umduğu kimselere değil, futbol takımı
tutar gibi tuttuğu partiye, belli süreler sonunda oy vermekten ibaretti. Halkın
oyları ile iktidara getirdiği parti/partiler, aslan payını kendilerine ve
yandaşlarına (seçkinlere, sermaye babalarına, medyaya, zinde güçlere...)
ayırdıktan sonra halkı oyalayacak ufak tefek tavizlerle durumu uzun zaman idare
ettiler. Ancak bu ufak tefek tavizleri iyi kullanan halk, dünyadaki büyük
değişimin de etkisi ile hem öz kültürü, hem de öz menfaati (ekonomik hayat)
bakımından önemli mesafeler katetti, halkına yabancılaşmamış yeni bir nesil
yetişti, Anadolu Aslanları boy gösterdi, yıllardır belli gurupların tekelinde
bulunan bazı imkanlar ve makamlar halktan gelen, halkı temsil eden kimselerin de
ellerine geçmeye başladı. Bu değişme ve gelişme belirtileri, menfaatleri
haleldar olan, tahakküm ve sömürü güçleri tehlikeye düşen zümreleri harekete
geçirdi; bunlar, hassas noktaları kullanarak, iyi niyetli fakat eksik bilgili,
belli konularda şartlanmış bazı güçleri hayali tehlikelerle tahrik ederek bu
gelişmeye dur deme seferberliğini başlattılar. Bu süreçte birçok yanlışlık
yapılıyor, milleti temsil etmek üzere seçilmiş kimseler binbir hesap içinde
susuyorlar, pusuyorlar. Halk koyunluktan kurtulamadığı ve "demokrasi ile
yönetilen bir ülkenin, yöneticilere ve bürokratlara üstten bakan hakim
vatandaşları" haline gelemediği için yılgın, suskun, pısırık ve -dipte büyük
fırtınalar koptuğu halde üstü sakin deniz gibi- hareketsiz.
Hem halkımızın geleneğinde, hem de bugün içinde yönetildiği söylenen
demokrasilerin tabiatında mevcut olan "halkın hakimiyet, denetim, takip, tenkit,
yola getirme, iktidardan düşürme, buyurma" vazife ve selahiyetlerini kullanması,
hem buhranlardan çıkmak, hem de, yeni buhranların içine düşmemek için
vazgeçilemez şarttır. Yaşları, başları, ahlak ve kişilikleri ne mahiyette ve
durumda olursa olsun seçilmiş veya atanmış kimselere mutlak güven ve itaat caiz
değildir; halk uyanarak, şuurlanarak, sivil örgütler oluşturarak, denetim ve
katılımın mekanizmalarını kurarak hem yönetime katılacak, hem de (halkın) gücünü
kullanan yöneticileri (seçilmişleri ve atanmışları) denetleyecektir.
Meşruiyet sınırlarının dışına çıkmadan halkın hakimiyetini nasıl hissettireceği,
yönetime nasıl katılacağı, nasıl "el öpen, diz çöken" değil, "eli öpülen, önünde
diz çökülen" güç olacağı konusunu bir başka yazıda ele alalım.
MÜTEKAİD EMEKLİ
Belli bir hizmet süresinden sonra -çalıştığı zamana nisbetle- daha az bir
ücretle/maaşla vazifesinden ayrılan ve hayatının geri kalan kısmını en azından
aynı işte çalışmayarak geçiren kimselere eskiden mütekaid denirdi; şimdi ise
emekli denilmektedir. Yazının başlığı olan "mütekaid emekli" bir sıfat tamlaması
şeklinde yazıldı; çünkü belli bir süre emek çekip hizmet etttikten sonra
işyerinden, vazifesinden ayrılan kimseler ikiye ayrılmaktadır: a) Emeğini başka
bir işte ve hizmette devam ettirenler, b) Geçmiş emeği (hizmeti, işi) ile
yetinip oturanlar. Arapça'da oturmak manasına gelen "ku'ûd" kökünden alınan
mütekaid "oturan" demektir ve bu sıfat, hizmete devam eden emeklilere değil,
oturan emeklilere yakışmaktadır.
Çeşitli yerlerde ve münasebetlerde meslekten olan ve olmayan emeklilerle
karşılaşıyoruz. Bunların büyük bir kısmının oturmayı tercih ettiklerini görerek
üzülüyoruz. Kendilerine örnek olur düşüncesiyle hem hizmet verdiği köyün, hem de
kendisinin adını vermeden bir "isimsiz kahraman'dan söz etmek istiyorum. Bu
kahraman yetmiş yaşına yakın bir hanımefendi; hali vakti de yerinde. Birçok
yaşıtı bayan gibi kışın kışlık, yazın yazlık evinde oturma, eş-dost, ahbap ve
yârân ile çene çalıp dedikodu yapma, gününü gün edip hoş vakit geçirme imkânına
sahip. O, bütün bunları bir yana bırakıyor, yanına birçok mushaf, yeni
okuyacaklar için elifba cüzü (Kur'ân alfabesi), abdest ve namazı öğreten video
kasetleri yanında çocuklara bizi, bizim değerlerimizi anlatan çizgi filim ve
normal filim kasetleri ve videosunu alarak bir köye geliyor, burada bir ev
kiralıyor, büyük-küçük demeden isteyenlere Kur'ân okutuyor, işin ehli olanlara
tasdik ettirdiği kitaplara dayalı din bilgisi veriyor, videodan filim
seyrettiriyor. Mushafları ve alfabeleri hediye ediyor, kimseden bir kuruş
almıyor ve hemen her gelene de küçük-büyük birşeyler ikram etmeye çalışıyor.
Hayatının tamamını ibadet haline getirmiş bulunan bu cennetlik (olası) kadın
herkes tarafından seviliyor, saygı görüyor.
Oturan emekliler içinde gücü, bu isimsiz kahramanınkine denk veya ondan daha
fazla niceleri var. Hiç değilse her yılın belli bir kısmını buna benzer fahrî ve
hasbî hizmetlere ayırmaları halinde ülkemizde neler olmaz! Mahrum bölgelere
çeşitli hizmetler götürülür, bu hizmetlerin düzgün, etkili ve verimli
yürüyebilmesi için örgütlenilir, kimileri örgütlenme faaliyetinde, kimileri de
örgütlerin götüreceği hizmetlerde çalışırlar. Geçmiş emeğinden geçineceği kadar
para alamayanlara (oturmayan emeklilere) bir miktar ücret de verilebilir.
İslâm'da farz-ı kifaye diye bir kavram vardır. Bundan maksat, her mü'mine
değilse de toplumun ihtiyacını giderecek kadar kimseye farz oan vazifeler ve
hizmetlerdir. Türkiye'de veya bir başka yerde yerine getirilmeyen bir vazife,
ihmal edilmiş bir hizmet, giderilmemiş bir ihtiyaç varsa ve bu yüzden insanlar
maddî veya manevî açlık, sefalet, sefahet, ihtiyaç, sıkıntı ve mutsuzluk içinde
bulunuyorlarsa, mü'minler bundan sorumludur. Bu durumda rahat etme hakları
yoktur. Her bir mü'mine farz olan ibadetler gibi bundan da sorguya
çekileceklerdir.
İsimsiz kahraman diye andığımız hocahanım herhalde bu sorumluluktan kurtulmanın
ve elinden geleni yapmış olmanın gönül rahatlığı, huzuru ve mutluluğu içindedir.
Bu dünyada ona bunlar yetsin; ahirette ise Allah'ın ona hazırladıklarını ne
gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş, ne de beşer hayali onlara erişebilmiştir.
BİR NOT: Bir köyümüzde her yıl yaz Kur'ân kurslarına (câmilere) giden çocuk
sayısı bu yıl üç misline çıkmıştır. Bu artışta köy imamının veya bir başkasının
özel gayreti olmamıştır. Yalnızca yasaklama teşebbüsü bu artış için yetmiş ve
artmıştır.
İSLÂMÎ EĞİTİMDE
ÇEVRE MESELESİ
Bir dine inanan kimsenin onu öğrenme, öğretme, benimsetme ve yaşama imkanı
bulması, bu konularda maddi ve manevi engellerle karşılaşmaması, din ve vicdan
hürriyetinin en önemli unsurlarındandır. Örnek olarak Türkiye'de yaşayan bir
Müslüman'ı ele alalım; Müslüman dinini öğrenmek ister, çocuklarına ve
eğitiminden sorumlu olduğu kimselere bunu öğretmek ister, öğrendiği dine uygun
olarak yaşamak ister, çocuklarının da kendisi gibi inanmasını, Allah Teâlâ'ya
kulluk etmesini, bunun için uygun eğitimi almasını arzu eder; bunları ister
çünkü dini ve vicdanı kendisini buna mecbur etmektedir. Türkiye'de -İmam-Hatip
Liseleri hariç- hiçbir okulda yalnızca İslâm dini öğretilmez, kısmen öğretilse
bile İslâmî iman, ibadet ve ahlak eğitimi verilmez. Anayasa'da "isteğe bağlı din
eğitimine" yer verilmiş olmasına rağmen bu eğitimi verecek kurumlar ve araçlar
devlet tarafından oluşturulmamıştır, sivil kurum ve kuruluşlara da din eğitimi
verme imkanı tanınmamıştır. Diyelim ki, bir kısım Müslümanlar özel imkanlar
bularak, istinaî yollara başvurarak çocuklarına İslâmî eğitim vermeye muvaffak
oldular; onların da karşısında, bu eğitim için hiç de müsait olmayan bir çevre
(mahalle arkadaşları, okullar, medya, san'at, sokak ve dini kuralların
çiğnendiği, hiçe sayıldığı hayat alanları...) vardır. Suudî Arabistan ve İran
örneklerinde olduğu gibi bütün eğitim çevresi mecburi olarak İslâmî eğitime
uygun hale getirilse bile bu uygulamanın da birçok problem doğurduğu
görülmektedir. Ayrıca bugün dünya öylesine küçülmüş, iletişim o kadar kolay ve
yaygın hale gelmiştir ki, resmi ve herkese açık alanlarda duruma hakim olunsa
bile insanların özel mekanlarında dünyaya açılmalarını önlemek nerede ise
imkansızdır. Müslüman dünyayı durduramaz, çevreyi kontrol edemezse, bunları
yapamayınca da binbir emek ile yaptığı devamlı yıkılır, su üzerine yazmışcasına
yazarken silinirse ne yapacak, mevcut çevre içinde İslâmî eğitimi nasıl
verecektir? İslâmî devlet ve düzen taleplerinin önemli sebeplerinden biri de
işte bu gerilimdir, çıkmazdır, sıkıntıdır, paradokstur.
İslâmî eğitim bakımından uygun çevreyi oluşturmaya çalışırken ülke veya dünya
içinde gettolaşmak nasıl sakıncalı ve belki de imkansız ise genel ahlak ve edep
kavramını unutmak, ferdin özgürlüğüne ağırlık verirken milyonların bağlı
bulunduğu değerler sistemini çökertecek ihlallere imkan vermek, hatta teşvik
etmek de o kadar sakıncalıdır. Kur'ân-ı Kerim'in ifadesine göre "insan nefsi
serbest bırakıldığında dince kötü olana çeker, meyleder, götürür." Dinin
insandan talepleri ham nefsin istemediği şeylerdir, dinin yasakladıkları ise
eğitimsiz nefse hoş gelen nesneler, davranışlar ve ilişkilerdir. Kendisine
İslâmî eğitim verilecek olan süje, cazibesi birbirine eşit olan A ile B
karşısında değildir, A dince iyi, doğru ve güzeldir, fakat işin başında -
uygunsuz çevrede ise devamlı olarak - ona meyil ve itibar edilmez, B ise dince
kötü, yanlış ve çirkindir, fakat nefse cazip gelmekte, uygun olmayan eğitim
çevresinde teşvik görmektedir. Bu dini ve sosyo-psikolojik gerçek karşısında
İslâmî eğitim verecek olan kimseye çevrenin yardımcı olması, en azından işini
zorlaştırmaması gerekir. Bunun da yolu genel edep ve ahlak kavramını, Türkiye
gibi ülkelerde İslâm'ı da kaale alarak oluşturmaktır.
Durum ne olursa olsun bugün çocuklara ve gençlere İslâmî eğitim vermenin önünde
önemli güçlükler ve engeller vardır. Bu güçlüklerin başında ise müsait olmayan
çevre gelmektedir. Böyle çevrelerde İslâmî eğitimi başarıya ulaştırabilmek için
Müslümanlar'ın şu tedbirlere başvurmaları yardımcı olabilir:
1. Aynı değerleri paylaşanların birbirlerine yakın oturmaları ve aralarında
dostluk, hısımlık ilişkileri kurmaları. (Bunun amacı gettolaşmak değildir,
çevreyi nisbeten kontrol altında tutmak ve mikrobu bünyenin yeneceği ölçüde
vermektir. Tasavvufta kullanılan bir terim ile ifade etmek gerekirse "halvet der
encümen: kalabalık içinde yalnızlık" halini elde etmek, olumsuz etkilenmeden
kurtulup olumlu etkileme imkanına kavuşmaktır.)
2. Anaokulundan üniversiteye kadar özel okullar açmak, çocuklara buralarda hem
kaliteli öğrenim yaptırmak, hem de değerlerimize yabancılaşmalarını engellemek.
3. Medya, san'at, eğlence gibi alanlara el atarak İslâmî eğitime uygun çevreler
oluşturmaya çalışmak.
4. Sivil toplum örgütlerini kullanarak milli, dini değerlerimize ters düşen,
geleneğimizde günah ve ayıp sayılan ilişki ve davranışların sanat ve medya
vasıtasıyla teşvik edilmesini, yayılmasını, bunlara karşı umursamazlık
kazanılmasını engellemeye, ayıpların ve günahların özel mekanlarda olmasını ve
kalmasını sağlamaya çalışmak.
5. Çocuklara dünya hayatlarını ve mutluluklarını sağlayacak bir öğretim, eğitim
ve iş vermeyi önemsemek kadar İslâmî eğitim vermeyi de önemsemek, hatta buna
öncelik vermek. Onlara şefkatle, anlayışla, hikmet ve basiretle yaklaşmak,
sevmeyi ve sevdirmeyi bilmek.
6. Kamu alanını dindarlardan arındırma niyet ve eylemlerine karşı usûlüne uygun
ve etkili mücadelede bulunmak.