Vasitiyye Akidesi

Çeviren: Kollektif

 

TEVHİD YAYINLARI

 

 

EL-AKİDETU'L-VASITİYYE.. 2

Sünnet Hakkında: 5

Allah'ın Beraberliği Ve Yüceliği: 6

Kur'an: 7

Ru'yetullah: 7

Kabir Halleri: 7

Hesap, Mizan ve Sırat: 8

Şefaat: 8

Kader: 8

İman-Amel ve Tekfir: 9

Ehl-İ Sünnefin Sahabe Hakkındaki Görüşü: 10

Keramet Haktır: 11

Kur'an, Sünnet Ve İcma Esasları: 11

Emr-İ Bi'1-Maruf Ve Nehy-İ Ani'l-Münker Yapıp Cemaat Hareketlerini Korumaları: 11

EL-AKİDETÜ'L-VASITİYYE ÜZERİNE TARTIŞMA.. 12

İbn Teymiye'ye Yapılan İftiralar Ve Ona İthaf Edilen Kitaplar: 12

El-Akidetü'1-Vasıtiyye Ve Yazılış Sebebi: 13

İtirazlara Cevaplar 18

Mu'tezile: 18

VASITİYYE MÜNAZARASININ ÖZETİ. 22

(Şeyh Alemü'd-din'in nakli) 22

Vasitıyye Müzakeresinin Bir Diğer Özeti 24


EL-AKİDETU'L-VASITİYYE

 

Vasıt kadılarından biri, Şeyhulislam'a-Allah rahmet et­sin- kendisi ve ailesi için esas olacak bir akide yazmasını istedi.

Şeyhülislam ona cevap olarak şu risaleyi yazdı:

Hamd, Rasulü'nü hidayet ve hak dinle gönderen Allah'a (c.c.) mahsustur. Onu hak dinle gönderdi ki o'nu (hak din) bütün dinlere üstün kılsın. Şahit olarak Allah (c.c.) yeter. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur. Sadece O var­dır, ortağı yoktur. Bunu ikrar ediyor ve O'nu birliyorum. Yi­ne şehadet ederim ki Muhammed (s.a.v.) O'nun kulu ve elçisidir. Salat ve selamı o elçisinin, al ve ashabının üzeri­ne olsun.

Bu kıyamete kadar gelecek Fırka-i Naciye'nin Ehli sün­net inancıdır ki; Allah'a (c.c), meleklerine, kitaplarına, rasullerine, Ölümden sonra dirilmeye, hayır ve şerrine iman et­mektir.

İmanın temel prensipleri bunlardır. Bunların geniş açık­lamasına gelince:

Allah'a (c.c.) iman kapsamına giren şeyler; tahrif ve ta­til, tekyif (nasıilık) ve temsil (yaratıklara benzetme) olmaksızın Kitab'ında vasıflandırdığı ve Rasulullah'ın (s.a.v.) O'nu nitelediği üzere iman etmektir. Ehl-i Sünnet inanır ki:

"O'na benzer hiçbir şey yoktur. O işitendir, gören­dir. (Şura: 42/11)

Allah'ın (c.c.) kendisini vasfettiği şeyleri, O'nun hakkın­da reddetmez, kelimeler ters yüz ederek manalandırmaz, isim ve ayetlerinde ilhada sapmaz, sıfatlarının nasıllığı üze­rinde durmaz ve onları yaratıklarınkine benzetmezler.O Subhan'ın ne bir adaşı, ne dengi ne de bir benzeri vardır. O yaratıklarıyla kıyaslanmaktan münezzeh ve yücedir. O ken­disini de, başkasını da daha iyi bilendir. Endoğru ve en güzel sözlü O'dur. Yaratıkları O'na ulaşamaz.

Ayrıca peygamberleri, bilmeden kendisi hakkında konu­şanların aksine doğrudurlar ve doğrulanmışlardır. Bu sebep­ledir ki yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Kudret ve şeref sahibi Rabbin, onların taktıkları sıfatlardan yücedir (münezzehtir). Selam gönderilen peygamberlere, hem de alemlerin Rabbi Allah'a" (Saffat: 37/180-182)

Yüce Allah bu ayette, peygamberlere muhalif kimsele­rin kendisine taktıkları sıfatlardan kendisini tenzih ediyor ve söylediklerinin eksiklik ve kusurdan uzak olması sebebiy­le peygamberlere selam diyor.

Her türlü eksiklikten münezzeh olan Allah (c.c), kendi­sini tavsif ve isimlendirdiği şeylerden red ile kabulün arasını birleştirmiştir. Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat'm, peygamber­lerin getirdiklerinden bir sapmaları yoktur. O, dosdoğru yoldur. Allah'ın kendilerine nimetini bahşettiği peygamber­lerin, sıddıkların, şehitlerin, salihlerin yoludur o.

Kur'an'ın üçte birine eşit olan İhlas Suresinde kendisi­ni nitelemesi de bu cümledendir. Bu surede şöyle buyuru­yor:

"De ki: O Allah birdir. Allah sameddir (her şey Ona muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şeyin başvu­racağı, yardım dileyeceği tek varlık O'dur.) doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır. (İhlas: 112/1-4)

Yine Kuran'in kadri en büyük ayetinde kendisini tavsi­fi de bu cümleye girer. Söz konusu ayette şöyle buyuruyor:

"Allah ki Q'ndan başka ilah yoktur, daima diri ve ya­ratıklarını koruyup yöneticidir.. Kendisini ne bir uyuk­lama, ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan kendisinin katın­da kim şefaat edebilir? Onların önlerinde ve arkaların-

da olanı bilir. O'nun ilminden, ancak kendisinin diledi­ği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koruyup gözetmek, kendisine ağır gelmez. O yücedir, büyüktür."

(Bakara: 2/255)

Bu sebepledir ki, gece bu ayeti okuyan kişi o gece boyun­ca Allah'ın (c.c.) koruması alında olur ve sabahlayıncaya ka­dar şeytan ona yaklaşamaz.

Yine şu aşağıdaki ayetler de bu cümledendir:  .

"Ve ölmeyen (diriy)e tevekkül et." (Furkan: 25/58) "O, ilktir (kendisinden önce hiçbir varlık yoktur), son­dur (kendisinden sonra bir varlık yoktur. Her şey yok olur­ken O kalacaktır), zahirdir (delilleriyle varlığı gün gibi açıktır) batındır, (zatının hakikati gizlidir, akıllar O'nun özünü idrak edemez), O her şeyi bilendir." (Hadid: 57/3)

"O yegane hikmet sahibi, her şeyden haberdar olan­dır. (En'am: 6/18)

"Yerin içine gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni, oraya çıkanı bilir. (Sebe: 34/2)

"Gaybın anahtarları O'nun yanındadır, onları O'ndan başkası bilmez. (O) karada ve denizde olan her, şeyi bilir. Düşen bir yaprak ki mutlaka onu bilir- yerin karanlıklarına gömülen tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta olmasın. (En'am: 6/59)

"Bir dişinin gebe kalması ve doğurması hep O'nun bil-gisiyledir. (Fatır: 35/11)

"Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve Allah'ın bilgi­sinin, her şeyi kuşattığını bilesiniz. (Talak: 65/12)

"Şüphesiz rizık veren, sağlam kuvvet sahibi olan an­cak Allah'tır. (Zariyat: 51/58)

"O'na benzer hiçbir şey yoktur. O işitendir, gören­dir." (Şura: 42/11)

"Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah işitendir, görendir. (Nisa: 4/58)

"Bağına girdiğin zaman 'kuvvet ancak Allah'a mah­sustur' demen gerekmez miydi. (Kehf: 18/39)

"Allah dileseydi onların arkasından gelenler, kendile­rine açık belgeler gelmiş olduktan sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat anlaşmazlığa düştüler. Onlardan ki­mi inandı, kimi de inkar etti. Allah dileseydi, birbirleri­ni öldürmezlerdi. Ama Allah dilediğini yapar. (Bakara: 2/253)

"Size (haram oldukları) okunacak olanların dışında kalan hayvanlar sîzin için helal kılındı. Yalnız ihramda iken avı helal saymamak şartıyla. Allah istediği hükmü ve­rir. (Maide: 5/1)

"Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslam'a açar, kimi de saptırmak isterse onun göğsünü, (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar. (En'am: 6/125)

"İyilik edin, doğrusu Allah iyilik edenleri sever. (Bakara: 2/195)

"Adil olun, Allah adalet (le hareket) edenleri sever. (Hucurat: 49/9)

"Onlar size dürüst davrandıkça siz de onlara dürüst davranın, çünkü Allah muttakileri sever."  (Tevbe: 9/7)

"Allah tevbe edenleri sever, temizlenenleri sever. (Bakara: 2/222)

"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah'da sizi sevsin. (Al-i İmran: 3/31)

"Allah yakında öyle bir toplum getirecek ki (O) onla­rı, sever, onlar da O'nu severler. (Maide: 5/54)

"Allah kendi yolunda birbirine kenetlenmiş binalar gi­bi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saff: 61/4)

"O bağışlayandır, çok sevendir. (Buruc: 85/14)

"Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla."

"Rabbimiz, rahmet ve bilgi bakımından her şeyi kap­lamıştır. (Mü'min: 40/7)

"Müminlere karşı, çok merhamet edendir. (Ahzab: 33/43)

"Rahmetim her şeyi kuşatmıştır. (A'raf: 7/156)

"Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı. (En'am: 6/54)

"O, bağışlayan, esirgeyendir. (Ahkaf: 46/8)

"En iyi koruyan Allah'tır ve O, merhametlilerin merhametlisidir. (Yusuf: 12/64)

"Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan ra­zı olmuşlardır. (Mücadele: 58/22)

"Her kim bir mümini kasten öldürürse onun cezası, içinde ebedi kalmak üzere (gideceği) Cehennemdir. Al­lah ona gazap etmiş, lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlanmıştır. (Nisa: 4/93)

"Çünkü onlar, Allah'ı kızdıran şeylerin ardınca git­tiler. O'nu razı edecek şeylerden hoşlanmadılar." (Muhammed: 47/28)

"Ne zaman ki bizi kızdırdılar, biz de onlardan intikam aldık. (Zuhruf: 43/55)

"Fakat Allah, onların davranışlardan hoşlanmadı da onları durdurdu. (Tevbe: 9/46)

"Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah yanında en sevilmeyen iştir. (Safı: 61/3)

"Onlar buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve melekle­rin gelmesini ve işin bitirilmesini bekliyorlar değil mi?"

(Bakara: 2/210)

"Onlar kendilerine meleklerin gelmesini, yahut Rab-bînin gelmesini ya da Rabbinin bazı ayetlerinin gelme­sini mi bekliyorlar? Rabbinin bazı ayetleri geldiğin­de. (En'am: 6/158)

"Hayır, yer çarpılıp parçalandığı zaman, melekler sıra sıra olduğu halde, Rabbin geldiği zaman."(Fecr: 89/21-22)

"O gün ki gök bulutlarla parçalanır ve melekler bö­lük bölük indirilir. (Furkan: 25/25)

"Yalnız Rabbinin, celal ve ikram sahibi yüzü (vechi) baki kalacaktır. (Rahman: 55/27)

"O'nun yüzü (vechi)nden başka her şey helak ola­caktır. (Kasas: 28/88)

"Elimle yarattığıma secde etmekten seni ne alıkoy­du? (Sad: 38/75)

"Yahudiler: 'Allah'ın eli bağlıdır' dediler. Kendileri bağlandı ve söylediklerinden ötürü lanetlendiler. Ha­yır, Allah'ın iki eli de açıktır, dilediği gibi verir." (Maide: 5/64)

"Rabbinin hükmüne sabret, çünkü sen, gözlerimiz önündesin. (Tur: 52/48)

"Onu (kulumuz Nuh'u) da tahtalar (dan yapılmış) çi­viler (le birbirine çakılmış gemi) üzerinde taşıdı. (Kendi­sine karşı) nankörlük edilen (kulumuz)e (bizden) bir mü­kafat olmak üzere (gemi), gözlerimizin önünde akıp gidiyordu. (Kamer: 54/13-14)

"(Ey Musa), gözümün önünde büyüyesin diye senin üzerine benden bir sevgi koydum   (Taha: 20/39)

"Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şi­kayette bulunan (kadın)ın sözünü işitti. Allah, aranızda geçen konuşmaları işitiyordu. Çünkü Allah işitendir, görendir" (Mücadele: 58/1)

"Allah: 'Allah fakirdir, biz zenginiz' diyenlerin sözü­nü işitti.  (Al-i İmran: 3/181)

"Yoksa biz, onların sırlarım ve gizli konuşmalarını işitmez miyiz sanıyorlar? Hayır, işitiriz ve yanlarında bu­lunan elçilerimiz de (her yaptıklarım) yazarlar. (Zuhruf: 43/80)

Şu ayetler de böyledir:

"Korkmayın, dedi. Ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm. (Taha: 20/46)

"Allah'ın (daima kendisini) gördüğünü bilmiyor mu?" (Alak: 96/14)

"O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor. Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor). Çünkü O işitendir, bilendir. (Şuara: 26/218,220)

"De ki: Yapın (yapacağınızı), yaptığınız işleri Allah da görecek, Rasulü de, müminler de.  (Tevbe: 9/105)

"Allah gücü pek çetin olandır. (Ra'd: 13/13)

"Tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en iyi (tuzak kuranı)dır"   (AI-i İmran: 3/54)

"(Bu şekilde) bir tuzak kurdular. Biz de onlar hiç far­kında olmadan onlara bir tuzak kurduk"(NemI: 27/50)

"Onlar bir tuzak kuruyorlar. Ben de bir tuzak kuru­yorum. (Tarık: 86/15, 16)

"Bir iyiliği açığa vurur veya gizlerseniz yahut bir kö­tülüğü affederseniz (bilin ki) Allah da affedicidir, güçlü­dür."                                                      (Nisa: 4/149)

"Affetsinler, geçsinler (hoş görsünler), Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah bağışlayan, esirgeyendir. (Nur: 24/22)

"Üstünlük (izzet) Allah'ın, Rasulü'nün ve müminle­rindir. (Münafikun: 62/8)

"İblis dedi ki: "Senin izzetine yemin ederim ki, onla­rın tümünü azdıracağım. (Sad: 38/82)

"Büyüklük ve ikram sahibi Rabbi'nin adı ne yücedir" (Rahman: 55/78)

"O'na kulluk et ve O'na kullukta sabret. Hiç O'nun adıyla anılan birini biliyor musun?"    (Meryem: 19/65)

"Hiçbir şey onun dengi olmamıştır.  (İhlas: 112/5)

"Öyleyse siz de bile bile Allah'a eşler koşmayın." (Bakara: 2/22)

"İnsanlardan kimi Allah'ı bırakır. O'na eşler tutar, Allah'ı sever gibi onları severler. İnananlar ise en çok Al­lah'ı severler. (Bakara: 2/165)

"Çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, acizlikten ötürü bir yardımcısı da bulunmayan Allah'a hamdolsun, de ve O 'nu hakkıyla tekbir et. (İsra: Î7/111)

"Göklerde ve yerde bulunanların hepsi Allah'ın şanının yüceliğini anmaktadır. Mülk O'nundur, ha m d O'nundur. O !*er şeye kadirdir. (Teğabun: 64/1)

"Alemlere uyarıcı olsun diye kulu (Muhammed)'e Furkan'ı (hakkı batıldan ayıran Kur'an) indiren Allah ne yücedir. O Allah ki göklerin ve yerin mülkü (ve yönete-mi) O'nundur. Hiç çocuk edinmemiştir, mülkünde orta­ğı yoktur. Her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, mu­kadderatını tayin etmiştir. (Furkan: 25/1-2)

"Allah çocuk edinmemiştir. O'nunla beraber hiçbir ilah yoktur. (Olsaydı) o takdirde her ilah kendi yarattı­ğını alıp götürürdü ve birbirlerine üstün gelmeye çalışır­lardı, Allah onların yakıştırdıklarından münezzehtir. Görünmeyeni de, görüneni de bilir. Onların ortak koş­tukları şeylerden yücedir. (Mü'minun: 23/91-92)

"Allah'a meseller vermeye (birtakım benzerler ortaya çıkararak Allah'ı onlara benzetmeye ve O'nu koştuğunuz or­taklarla kıyaslamaya) kalkmayın. Şüphesiz Allah bilir, siz bilmezsiniz.  (Nahl: 16/74)

"De ki: Rabbim ancak kötülükleri, gerek açığını ge­rek gizlisini, günahı ve haksız yere saldırmayı, hakkın­da hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşma­yı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi haram etmiştir." (A'raf: 7/33)

"Rahman, Arş'a istiva etti.  (Taha: 20/5)

"Sonra Arş'a istiva etti." ifadesi ise Kur'an'da altı yer­de geçiyor.

"Rabbiniz o Allah'tır ki gökleri ve yeri attı günde yarattı, sonra Arş'a istiva etti. (A'raf: 7/54)

"Rabbiniz o Allah'tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş'a istiva etti. (Yunus: 10/3)

"Allah O'dur ki gökleri görebileceğiniz bir direk ol­madan yülseltti, sonra Arş'a istiva etti. (Rad: 13/2)

"Rahman Arş'a istiva etti."

"Sonra Arş'a istiva etti; O Rahman'dır. (Furkan: 25/59)

"O Allah ki gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri al­tı günde yarattı, sonra Arş'a istiva etti. (Secde: 32/4)

"O, odur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra da Arş'a istiva etti, (Hadid: 57/4)

"Ey İsa! Ben seni vefat ettireceğim. Bana yükseltece­ğim. (Al-i İmran: 3/55)

"Hayır, Allah onu (İsa'yı) kendisine yükseltti."(Nisa: 4/158)

"Güzel söz O'na çıkar, iyi amel O'na yükselir (veya iyi ameli de Allah'a yükselten O'dur.)  (Fatır: 35/10)

"Firavun dedi ki: Ey Haman, bana yüksek bir kule yap ki sebeplere erişeyim (göklerin yollarına). Musa'nın ilahına çıkıp bakayım. Çünkü ben onu (Musa'yı) yalan­cı sanıyorum. (Mü'min: 40/36, 37)

"Gökte olan (Allah)'in sizi yere batırmayacağindan emin misiniz? O zaman yer birden sallanmaya başlar. Yoksa siz gökte olanın üzerinize taş yağdırmayacağından emin misiniz? (O zaman) tehdidi nasılmış bileceksiniz."

(Mülk: 67/16,17)

"O'dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş'a istiva etti. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ine­ni, ona çıkanı bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir. (Hadid: 57/4)

"Üç kişi gizli konuşa mutlaka dördüncüleri O'dur. Beşin altıncısı da mutlaka O'dur. Bundan az, bundan çok da olsalar, nerde bulunsalar mutlaka onlarla beraberdir. Sonra Kıyamet günü onlara yaptıklarını haber verir. Çünkü Allah her şeyi bilendir. (Mücadele: 58/7)

"Üzülme, Allah bizimle beraberdir. (Tevbe: 9/40)

"Çünkü Allah korunanlarla (muttakilerle) ve iyilik edenlerle beraberdir. (Nahl: 16/128)

"Sabredin, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. (Enfal: 8/46)

"Nice az topluluklar var ki, Allah'ın izniyle çok top­luluklara galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraber­dir."                                                   (Bakara: 2/249)

"Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir? (Nisa: 4/87)

"Allah'tan daha doğru söyleyen kim olabilir?" (Nisa: 4/122)

"Ve yine Allah demiş ki: Ey Meryemoğlu İsa...(Maide: 5/116)

"Rabbinin sözü (kelamı) hem doğrulukça hem de ada letçe tamam olmuştur. (En'am: 6/115)

"Ve Allah Musa ile konuşmuştu. (Nisa: 4/164)

"Allah onlardan kimiyle konuştu. (Bakara: 2/253)

"Musa tayin ettiğim vakitte bizimle buluşmaya gelip de Rabbi onunla konuşunca. (A'raf: 7/143)

"Ona Tur'un sağ tarafından seslendik ve O'nu kendi­siyle özel konuşmak için yaklaştırdık."(Meryem: 19/52)

"Rabbin Musa'ya o zalim kavme git diye seslendi. (Şuara: 26/10)

"Rableri onlara (Adem ile Havva'ya) ben sizi o ağaç­tan menetmemiş miydim diye seslendi."    (A'raf: 7/22)

"O gün, onlara seslenerek; 'iddia ettiğiniz ortaklarım nerede?'der. (Kasas: 28/62)

"O gün onlara seslenerek, gönderilen (elçilere) cevap verdiniz der. (Kasas: 28/65)

"Eğer müşriklerden biri eman dileyip yanına gelmek isterse onu yanına al ki Allah'ın sözünü (kelamını) işit­sin."                                                        (Tevbe: 9/6)

"Oysa bunlardan bir grup vardı ki, Allah'ın sözünü (kelamını) işitirlerdi de düşünüp akıl erdirdikten sonra bile bile onu değiştirirlerdi. (Bakara: 2/75)

"Onlar Allah'ın sözünü değiştirmek istiyorlar. De ki: Siz bizimle gelemezsiniz. Allah önceden böyle bu­yurdu."                                                 (Fetih: 48/15)

"Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. O'nun sözlerini (kelimeleri) değiştirecek yoktur."(Kehf: 18/27)

"Bu Kur'an İsrailoğullarına ayrılığa düştükleri şey­lerin bir çoğunu anlatıyor. (Nemi: 27/76)

"Bu sana indirdiğimiz feyz kaynağı (mübarek) bir Ki­taptır. (En'am: 6/92)

"Biz bu Kur'an'i bir dağa indirseydik, Allah'ın kor­kusundan onu baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün."

(Haşr: 59/21)

"Biz bir ayetin yerine başka bir ayet getirdiğimiz za­man ne indirdiğini Allah bilirken- bunları sen uyduru­yorsun derler. Hayır çokları bilmiyor. De ki: İman eden­lerin imanlarını sağlamlaştırmak ve müslümanlara yol gösterici ve müjde olmak üzere onu Ruh'ul-Kudüs (Ceb­rail) Rabbinden hak (ve hikmet) gereğince indirdi. Biz onların ona bir insan öğretiyor, dediklerini biliyoruz. Hak'tan saparak meylettikleri o adamın dili a'cemi (ya­bancı) dir, bu ise apaçık Arapça dildir. (Nahl: 16/101,103)

"Yüzler var ki; o gün ışıl ışıl parlar Rabbine bakar. (Kıyamet: 75/22, 23)

"Koltuklar üzerinden bakarIar."(Mutaffifîn: 83/23)

"Güzel davrananlara en güzel karşılık (Cennet) ve fazlası (Allah'ı görmek) vardır. (Yunus: 10/26)

"Orada istediklerini bulurlar. Katımızda daha fazla­sı (Allah'ı görmek) var. (Kaf: 50/35) Allah'ın Kitabında, bunlara benzer çok ayet vardır. Kim hidayet gayesiyle Kur'an'i okur, düşünürse o kimseye hak yol açıkça belli olur.[1]

 

Sünnet Hakkında:

 

Sünnet, Kur'an'ı tefsir eder, onu açıklar, ona işaret eder, Kur'an'ı anlatır ve Rasulullah'm (s.a.s.), tavsif ettiği, marifet ehlinin de kabulüne mazhar olmuş sahih hadislere de aynı şekilde iman etmek vaciptir.

Mesela şu hadisler böyledir:

"Rabbiniz her gece, gecenin son üçte biri kaldığında dünya semasına iner ve 'var mı bana dua eden, onun duası­na icabet edeyim, var mı benden isteyen, istediğini vereyim, var mı bana isiğfar eden, ona mağfiret edeyim', der.[2]

"Allah kulunun tevbesi sebebiyle, birinizin, yitirdiği devesini bulduğunda sevindiğinden daha çok sevinir.[3]

"Allah biri diğerini öldüren ve ikisi de Cennet'e giren iki kişiye güler.[4]

"Rabbimiz, kullarının hallerinin değişmesi yakın ol­masına rağmen ümitsizliklere şaşar. Daralmış, ümitsiz düşmüş halinize bakar bakar da durmadan güler. Rahat­lamanızın yakın olduğunu bilmektedir.[5]

"Cehennemlikler, Cehennem'e durmadan atılırken Cehennem 'daha yok mu, daha yok mu?' der. İzzet sa­hibi Rab, Cehennem'e ayağını (diğer bir rivayete göre tabanını) koyuncaya kadar, bu şekilde devam eder. O, ayağını koyar koymaz Cehennem toplanır, yumulur ve yeter, yeter der.[6]

"Allahu Teala: Ey Adem, der. Adem (a.s.): "Buyur ya Rabbi, emret" diye cevap verir. Bunun üzerine ona şöy­le seslenilir: Zürriyetinden Cehennem'e girecekleri seç ayır.[7]

"Sizden hiç kimse yoktur ki, Rabbi onunla arada ter­cüman olmaksızın konuşacak olmasın.[8]

Hastayı rukye konusunda da şöyle buyurur:

"Ey gökte olan Rabbimiz Allah, ismin mukaddestir. Rahmetin nasıl gökte ise emrin de gökte ve yerdedir. Rahmetini yere indir. Bizim günahımızı, hatalarımızı bağışla. Sen iyilerin Rabbisin. Rahmetinden bir rahmet bu sızıya şifandan bir şifa indir. Sonra hasta iyileşirdi.[9]

"Ben göktekinin emini olduğum halde bana emni­yet etmez misiniz?[10]

"Arş suyun üstünde Allah'da Arş'ın üstündedir ve si­zin ne üzere, ne halde olduğunuzu O bilir.[11]

Rasulullah'm (s.a.s.) cariyeye söylediği şu söz de böyle:

"Allah nerede?" Cariye:

"Gökte."

"Ben kimim?"

"Sen Allah'ın Rasulû'sün." Bunun üzerine Rasuluilah:

"Onu azad et, çünkü mümindir.[12] buyurdu.

"İmanın en faziletlisi, her nerede olursan ol, Allah'ın seninle beraber olduğunu bilinendir.[13]

"Sizden biriniz namaza kalktığı zaman yüzü tarafına tükürmesin, sağ tarafına da tükürmesin. Çünkü Allah onun yüzü tarafındadır. Soluna veya ayağının altına tükürsün.[14]

"Allah'ım! Ey yedi göğün ve büyük Arş'ın Rabbi. Ey bizim ve her şeyin Rabbı. Ey taneyi ve çekirdeği ve se­nin alnından tutacağın her canlının şerrinden sana sığı­nırım. Evvel sensin, senden önce hiçbir şey yoktur. Ahir sensin, senden sonra bir şey yoktur. Zahir sensin, üstün­de bir şey yok batın sensin, senden beri bir şey yok. Benden borcu kapat. Beni muhtaç etme, fakirlikten ha­las et.[15]

Ashab, zikir yaparlarken seslerini yükseltince de şöyle buyurmuştu:

"Ey insanlar, nefesinize acıyınız. (Yavaş tekbir getiri­niz). Çünkü siz ne bir sağıra çağırıyorsunuz, ne de uzak­taki birine sesleniyorsunuz. Doğrusu şu ki, iyi işiten ve size çok yakın olan Allah'a dua ediyorsunuz. Dua ettiği­niz Allah sizden her birinize, bindiği binitin boynun­dan bile yakındır.[16]

"Doğrusu Rabbinizi ayın ondördünde, dolunayı gör­düğünüz gibi sıkışıklık olmadan, itişip kakışmadan gö­receksiniz. Öyleyse eğer güneşin doğması ve batmasın­dan önceki namazları (sabah ve ikindiyi) geçirmemek elinizdeyse geçirmemeye bakın, (zamanında kılın).[17]

İşte Rasulullah (s.a.s.)'ın Rabbini, Rabbinin kendisine bil­dirdiklerine göre, bize bildirip tanıttığı bu ve buna benzer daha nice hadis vardır.

Firka-i Naciye olan Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat, Allah'ın Kitabında haber verdiklerine inandıkları gibi, bütün bu ha­dislere de inanır, hepsine de hiçbir tahrif (bozma ve çarpıt­ma), hiçbir tatil (işlevsiz kılma), hiçbir tekyif (keyfiyet iza­fe etme) hiçbir temsil (denk ve benzer tanıma) olmaksızın iman ederler.

Üstelik, nasıl Muhammed ümmeti diğer ümmetleri için­de orta (vasat) bir ümmet ise, onlara bütün fırkalar içinde or­ta bir fırkadırlar.

Evet, onlar Allah'ın (c.c.) sıfatları konusunda Cehmiy-ye ile, Müşebbihe arasında vasattırlar.

Allah'ın (c.c.) filleri konusunda, Kaderiyye ve Cebriy-ye arasında vasattırlar

Allah'ın (c.c.) vaidi (tehdidi) konusunda Mürcie ile Ka­deriyye ve Vaidiyye mensupları arasında vasattırlar.

İmani ve dini isimlendirmeler konusunda, Haruriyye ile Mutezile, Mürcie ve Cehmiyye arasında vasattırlar.

Rasulullah'ın sahabileri konusunda ise, Rafizilerle Ha­riciler arasında vasattırlar.[18]

 

Allah'ın Beraberliği Ve Yüceliği:

 

Allah'a iman ile ilgili olarak söylediklerimizin içine, gerek Allah'ın Kitabında haber verdiği, gerek Rasulullah'dan (s.a.s) tevatüren gelen ve gerekse selefin icma et­tiği şu hususa iman etmek girmektedir. Allah Sübhanehu, göklerinin üstündeki Arş'mın üzerindedir. Mahlukatının üzerinde yüce bir yerdedir. Yine o, nerede olurlarsa olsun­lar onlarla beraberdir. Onların ne yaptıklarından haberdar­dır. Nitekim bunlar şu ayette birlikte zikredilmiştir:

"O'dur ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş'a istiva etti. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ine­ni ona çıkanı bilir. Nerede olsanız, o sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir. (Hadid: 57/4)

Bu ayette geçen "O sizinle beraberdir" sözü O'nım yaratıklarıyla karışmış olduğu anlamında değildir. Çünkü dil, böyle bir mana anlamayı gerektirmiyor.

Üstelik bu hem selefin icma'ına, hem Allah'ın kullarına verdiği selim fıtrata aykırıdır. Ay bile, Allah'ın ayetlerinden bir ayet, benzeri yaratıklarının en küçüğü iken, gökte yer­leştirilmiş olduğu halde yolcusuyla, yolcu olmayamyla be­raberdir, nerede olurlarsa olsunlar onlarla beraberdir. Allah Sübhanehu'da Arş'ın üstünde, mahlukatım gözetler, onla­rı denetler, onlara hükümrandır. Ve onlardan haberdardır. İş­te ayetteki "O sizinle beraberdir." sözü bu ve benzeri rububiyyet manasına işaret etmektedir.

Allah Sübhanehu'nun zikrettiği "Arş'ın üstünde olma­sı, bizimle beraberliği" şeklindeki bütün sözleri, hakiki anlamıyla hak sözlerdir, tahrif edilmez. Ancak bu sözler yalan yanlış kanaatlerden muhafaza edilmelidirler. Mesela: "O göktedir" sözünün dış görüşüne bakarak, göğün O'nu taşı­dığını, O'nu gölgelendirdiğini sanmak gibi. Bu kanaat iman ve ilim ehlinin icmaıyla batıl bir şeydir. Çünkü Allah'ın Kürsi'si gökleri ve yeri kaplamıştır. Allah zeval bulmasınlar di­ye gökleri ve yeri tutmaktadır. Yerin üzerine düşmesin di­ye de izni olursa o başka göğü tutmaktadır.

"Göğünjerin O'nun emriyle ayakta durması O'nun ayetleridir."(Rum: 30/25)

Allah'a (c.c.) iman ile ilgili olarak zikrettiklerimizin içine, O'nun yaratıklarına yakın ve dualara icabet edici olduğuna iman etmek de girer. Nitekim şu ayette ikisi birlik­te zikredilmiştir:

"Kullarım beni sana sorarlarsa, şüphesiz ben yakınım, bana dua edenin duasına icabet ederim. O halde onlar da benim çağrıma icabet etsinler, bana iman etsinler ki doğru yolu bulmuş olsunlar. (Bakara: 2/186)

Rasulullah'ın (s.a.s) zikrederlerken seslerini yükselten ashaba söylediği şu sözde de aynı husus geçmektedir:

"Ey insanlar, nefesinize acıyın, ne sağıra sesleniyor­sunuz, ne uzaktaki birine. Dua ettiğiniz (Allah) her biri­nize, bindiği devesinin boynundan daha yakındır.[19]

Bu bakımdan gerek Kur'an'da, gerekse sünnette zikredi­len Allah'ın yakınlığı ve beraberliği, O'nun yüceliği ve üstte oluşuyla tezat değildir. Çünkü Allah Sübhanehu'nun hiçbir sıfatına eşi benzeri yoktur, yakınlığında yüce, yüce­liğine yakındır.[20]

 

Kur'an:

 

Kur'an'm, Allah'tan (c.c.) indirilmiş yaratılmış olmayan, O'ndan başlamış ve O'na dönecek yüce bir kelam olduğu­na Allah'ın (c.c.) Kur'an'ı hakikat olarak konuştuğuna, Muhammed'e (s.a.s) indirdiği haliyle de yine başkasının de­ğil ancak gerçek bir Allah (c.c.) kelamı olduğuna Kur'an hakkında "Allah kelmanin ifadesi ve rivayeti" demenin ca­iz olmayıp hatta insanlar onu okuyup mushaflara yazdıkla­rında bile gerçekten bir Allah kelamı olma özelliğini kaybet­mediğine, çünkü kelamın ilk söyleyene nisbet edilip akta­rana ve tebfiğ edene nispet edilmeyeceğine iman etmek, Allah'a (c.c.) ve kitaplarının kapsamındadır.    

O harfleri ve manaları ile bir bütün olarak Allah (c.c.) ke­lamıdır. Ne manasız harflerden ne de harfsiz manalardan iba­rettir.[21]

 

Ru'yetullah:

 

Allah'a, kitaplarına ve peygamberine iman ile ilgili ola­rak söylediklerimizin içine, müminlerin Kıyamet günü Al­lah'ı tıpkı güneşi, bulutsuz bir günde apaçık gördükleri ve­ya ayın ondördünde dolunayı rahat rahat seyrettikleri şekil­de gözleriyle açıkça göreceklerine, bu sırada Kıyamet Ara­sat'ında olacaklarına, ayrıca Cennet'e girdikten sonra Allahu Teala nasıl istiyorsa O'nu Öylece göreceklerine iman da girmektedir.[22]

 

Kabir Halleri:

 

Ölüm sonrası ile ilgili olarak Rasulullah'ın (s.a.v.) ha­ber verdiği şeylere, kabirdeki fitnelere, azaba, nimetlere ve son güne (ahirete) iman cümlesindendir.

Kabir fitnesinden (sınavından) maksat şudur: İnsanlar kabirlerinde sınanacak, sorguya çekilecek ve kişiye, "Rabbin kim, dinin ne, peygamberin kim", diye sorulacak, bu hal­de Allah müminlere gerek dünyadaki, gerekse ahiretteki de­ğişmez söz üzere sebat nasip edecek ve her mümin" Allah, Rabbim, İslam, dinim, Rasulullah (s.a.v.) da peygamberimdir" diyecek. Şüpheli kimse ise,  ben ne bileyim, insan­ları duydum, bir şeyler söylüyorlardı, ben de söyledim" di­yecek. Bunun üzerine demir balyozla dövülecek. Öyle bir feryad koparacak ki, insanlar dışında her şey o feryadı işitecek. Eğer insanlar tunu duyacak olsaydı bayılır, ölürlerdi.[23]

Bu imtihandan sonra da ya nimetler veya azap başlar. Kı­yamete kadar böyle devam eder. Kıyamet gelince, ruhlar ce­setlere döndürülür. Ondan sonra Allah'ın (c.c.) Kitabında ve Rasulullah'in (s.a.v.) dilinden (sünnette) haber verdiği, müminlerin icma ettiği Kıyamet kopar.

İnsanlar kabirlerinden alemlerin Rabbi'ne doğru ayakla­rı yalın, çıplak ve sünnetsiz olarak kalkarlar. Güneş yaklaşır ve kulaklarına kadar tere batarlar.[24]

 

Hesap, Mizan ve Sırat:

 

Teraziler kurulur, kulların amelleri tartılır:

"Kimlerin tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimlerin tartılan hafif gelirse işte onlar da kendilerini ziyana sokar, Cehennem'de temelli kalacak onlardır. (Mümin: 23/102-103)

Divanlar, yani amel defterleri dağıtılır, kimi sağ eliyle alır, kimi sol eliyle kimisi de arkasından. Nitekim Allah Sub-hanehu:

"Her insanın (amel) kuşunu boynuna doladık. Kıya­met günü onun için açılmış olarak bulacağı bir kitap (amel defteri) çıkaracağız. Kitabını oku, bugün hesap sorucu olarak nefsin sana yeter. (İsra: 17/13-14)

Allah (c.c.) yaratiklanm hesaba çeker. Mümin kulu ile yal­nız kalır. Mümin, tıpkı Kur'an ve Sünnet'te geçtiği üzere günahlanm itiraf eder. Kafirler ise iyilikleri ve kötülükleri tartılan kimseler gibi bir hesaba çekilmezler. Çünkü onların iyilikleri yoktur. Ancak amelleri sayılır, tek tek hesap edilir, kendilerine bildirilir, ikrar edip cezalarını çekerler.

Kıyamet alanında Rasulullah'ın (s.a.v.) varılan havzı bulunacaktır. Suyu, sütten beyaz, baldan tatlıdır. Kaplan, gö­ğün yıldızlan sayısıncadir. Uzunluğu da, genişliği de bir ay­lık mesafedir. Kim ondan bir defa içerse artık ebediyyen su-s anlayacaktır.

Ateşle Cennet arasında bir sırat köprüsü, Cehennem üzerine kurulacak, insanlar üzerinden amellerine göre geçe çeklerdir. Kimisi bir göz açış müddeti içinde geçecek, kimi şimşek hızıyla, kimi rüzgar gibi, kimi bir küheylan süratiy­le, kimi deve binicisi gibi, kimi koşarak, kimi yürüyerek, ki­mi sürünerek geçip gidecek, kimisi de kapılıp Cehennem'e atılacaktır. Şöyle ki, köprü üzerinde insanları amellerine gö­re kapan kancalar olacaktır. Sonunda Sırat'ı geçenler Cennet'e gireceklerdir.

Sırat'ı geçtikleri zaman ateşle Cennet arasında bir köp­rü üzerinde duracaklar, birbirlerinden hakları alınacak, kı­sas edilecekler, böylece ıslah edilip temizlendiklerinde Cennet'e girmelerine izin verilecektir.

Cennet'in kapısı ilk olarak Rasuhıllah'ın (s.a.v.) isteği üzerine açılacak ve Cennet'e ilk giren ümmet onun ümme­ti olacaktır.[25]

 

Şefaat:

 

Rasulullah'm (s.a.v.) Kıyamet günü üç şefaati vardır:

1-  Birinci şefaati mevkıf[26] ehline yapacağı şefaattir. Adem, Nuh, İbrahim, Musa ve Meryem oğlu İsa'ya (a.s.) ya­pılan şefaat müracaatlarından sonra en son olarak Rasulul-lah'a (s.a.v.) müracaat olunacak ve onun şefaatıyla mevkıf ehli arasında hükmedüecektir.

2- İkinci şefaati Cennet ehlinin Cennet'e girmeleri için yapacağı şefaattir. Bu iki şefaat O'na (s.a.v.) mahsus şefa­ati ardır.

3- Üçüncü şefaat ise ateş hak etmiş olanlar için yapıla­caktır. Bunu i£in hem O (s.a.v.) hem diğer peygamberler, hem de sıddıklar ve başka kimseler şefaat edecektir. Ateşi haketmiş olanların ateşe atılmaması, girmiş olanların çıkma­sı için şefaat olunacak, ayrıca Allah (c.c.) şefaat olmaksızın yalnızca kendi fazlı keremiyle Cehennem'den grup grup insanları çıkaracak, dünyalılardan bu kadar kimse girdiği hal­de Cennette yine fazla yerler kalacak, bu sebeple Allah (c.c.) Cennet için başka gruplar yaratıp onları da oraya ko­yacaktır.

Ahiret yurdunun içerdiği hesap, mükafat ve mücazat Cennet ve Cehennem ile bunların ayrıntıları semavi kitap­larda Rasulullah'tan (s.a.v.) nakledilen mesur haberlerde zik-redife gelmiştir. Rasulullar tan (s.a.v.) nakledilen ilmi mi­rasta da bunlara dair yeterli ve sadra şifa mevcuttur. Bunla­rı istiyen bulabilir.[27]

 

Kader:

 

Fırka-i Naciye olan Ehli Sünnet ve'1-Cemaat, kadere hayrına ve şerrine iman eder. Kadere iman iki derecedir. Her derece için de iki durum söz konusudur:

1- Kadere imanda ilk derece. Allah'ın (c.c.) ezeli ilmine göre mahlukatm ne yapacaklarını bildiğine iman etmek, taatleri, isyanları nzıklan ve ecelleri gibi bütün hallerine va­kıf olduğuna inanmaktır.

Allah (c.c), bundan sonra mahlukatm kaderlerini Levhi Mahfuz'a yazmıştır. Nitekim Allah'ın (c.c), ilk yarattığı şey kalemdir. Ona 'yaz' dedi. Kalem 'ne yazayım' dedi. Allah (c.c), 'Kıyamet'e kadar olacakları yaz' dedi. Artık insanın başına gelecek bir şey asla gelmemezlik edemez. Gelmeye­cek bir şeyin de gelmesine ihtimal yoktur. Kalemler kuru­muş, sayfalar durulmuştur.[28]

Nitekim Allahu Teala şöyle buyurur:

"Bilmez inisin ki Allah, gökte ve yerde ne varsa hep­sini bilir. Bu (bilgisi) bir kitap (Levhi Mahfuz) dadır. Bu, Allah'a kolaydır. (Hacc: 22/70)

"Ne yerde ne de kendi canlarınızda meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta (yazılmış, ezeli bilgimizde tesbit edilmiş) olmasın. Doğrusu, bu Allah'a kolaydır. (Hadid: 57/22)

Allah'ın (c.c.) ilmine tabi olan bu takdir, çeşitli zaman­larda toplu ve ayrıntılı olarak meydana gelir. Mesela; Allah (c.c.) Levhi Mahfuz'a murad ettiklerini yazmıştır. Cenini ya­rattığı zaman da ona ruh üflemeden önce bir melek gönde­rir ve meleğe dört kelime emredilir, rızkını, ecelini, ameli­ni şaki (Cehennemlik) mi, said (Cennetlik) mi olacağını (aşağı yukarı böyle) yaz denilir. İşte bu kaderi, eskiden aşı­rı Kaderiyye inkar edermiş. Bugün bunu inkar eden azdır.

2- Kadere imanda ikinci derece, Allah'ın (c.c.) yürürlük­teki iradesi ve her şeyi kuşatan kudret meselesidir. Bu da Al­lah'ın (c.c.) ne isterse olduğuna, neyi istememişse olmadı­ğına, göklerde ve yerde bütün hareket ve sükunun ancak O'nun iradesiyle meydana geldiğine, mülkünde sadece O'nun muradının hakim bulunduğuna, ne var ne yoksa her şeye yalnızca O'nun güç yetirdiğine iman etmektir. Bu ba­kımdan, yerde ve gökte hiçbir yaratık yoktur ki, onun yara­tıcısı Allah Subhanehu olmas'n. O'ndan başka ne yaratıcı vardır, ne de rab.

Bununla birlikte Allah (c.c), kullarına, kendisine ve peygamberlerine itaati emretmiş ve kendisine isyan etmek­ten nehyetmiştir. O Subhan muttakileri, iyilik yapanları, adaletli hareket edenleri sever. İman edip salih amel işleyen­lerden razı olur. Kafirleri sevmez. İtaatsiz toplumlardan razı olmaz. Çirfeini emretmez. Kullarının küflüne razı olmaz. Bozgunculuğu sevmez.

Kullar gerçek fail (işi yapan)dirler. Allahv(c.c.) ise kul­ların fiillerinin yaratıcısıdır. Aslında mümin olan, kafir olan, iyi olan, kötü olan, namaz kılan, oruç tutan kuldur. Kul­lar kendi işlerinde güç yetirirler, iradeleri vardır. Allah  (c.c.) Iıem onların, hem güçlerinin, hem de iradelerinin ya­ratıcısıdır. Nitekim şöyle buyurur:

"Aranızdan doğru hareket etmek dileyenler için... Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe, siz bir şey dilemeyemezsiniz. (Tekvir: 81/28-29)

Kaderin bu derecesini, Rasulullah (s.a.v.) tarafından bu ümmetin mecusileri diye isimlendirilen[29] Kaderiyye'nin ta­mamı inkar etmişlerdir. İçlerinde ispat ehli bir grup çok aşın gitmiş, kulun hiçbir gücü ve ihtiyarı (seçeneği) olma­dığını söylemişlerdir. Ayrıca bunlar, Allah'ın (c.c.) fiil ve hükümlerini hikmet ve maslahatlarını, O'nun fiil ve hü­kümlerinin dışında tutarlar.[30]

 

İman-Amel ve Tekfir:

 

Ehl-i Sünnet'in usulünden biri de şudur: Din ve iman, hem söz, hem ameldir. Kalbin, dilin ve organların amelidir ve iman itaat ile artar, isyan ile azalır.

Bununla birlikte onlar (Ehli Sünnet) ehli kıbleyi, Hari­cilerin yaptığı gibi sırf isyanları ve günah-ı kebairleri (büyük günahları) sebebiyle tekfir etmezler. Aksine masiyetlere rağmen din kardeşliği devam eder. Nitekim Allah Sübha-nehu ve Teala kısas ayetinde şöyle buyurmuştur:

"Fakat kim (yani katil), kardeşi tarafından affedilir­se, o zaman (affedenin örfe göre) uygun olanı yapması (uy­gun diyeti istemesi, affedilenin de) güzele onu ödemesi ge­rekir." (Bakara: 2/178) "Eğer inanlardan iki grup vuruşurlarsa onların ara­sını düzeltin. Şayet biri ötekisine saldırırsa Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla vuruşun. (Allah'ın buyruğuna) dönerse artık onların arasını ada­letle düzeltin ve adil olun. Allah adaletli hareketedenle­ri sever. Muhakkak müminler kardeştirler. Kardeşleri­nizin arasını düzeltin."  (Hucurat: 49/9-10)

Onlar, fışkı, zahir olanları büsbütün imansız sayarak, ebedi Cehennem'de kalacağını da söylemezler.

Mutezile, böylelerini imansız sayarak sonsuza kadar Ce­hennem'de kalacakları görüşündedirler. Halbuki fasık, iman dairesi içindedir. Nitekim:

"Mümin bir köle azad etmesi gerekir." (Nisa: 4/92) (şeklindeki bir mümini hata ile Öldürene ceza takdir ederek onu iman dâiresinde sayan) ayette ve benzerlerinde bu du­rum söz konusudur.

"Müminler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, kendilerine Allah'ın ayetleri okundu­ğu zaman (bu ayetler) onların imanlarını artırır. (Enfal: 8/2)

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Zina eden, zina ettiği zaman, mümin olduğu halde zi­na etmez.[31]

"Çalan, çaldığı zaman, mümin olduğu halde çal­maz.[32]

"Halkın gözleri önünde kıymetli bir şeyi yağma eder­ken, mümin olarak yağma etmez.[33]

Bu sözlerde olduğu gibi, böyleleri mutlak mümin is­miyle anilmayabilirler. Bu bakımdan ehli sünnet bu gibi kinv seler için "İmam eksik mümin" veya "İmanı sebebiyle mümin, büyük günahı sebebiyle fasık" derler. Yani ona, ne mutlak "iman" ismi veriyor, ne de tamamen verilmezJik ediyor. [34]

 

Ehl-İ Sünnefin Sahabe Hakkındaki Görüşü:

 

Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaatin esaslarından birisi de Rasu-lullah'ın (s.a.v.) ashabına karşı kalben saygılı olmaları ve dil­lerini tutup, onları şu ayette nitelendirildikleri gibi an­malarıdır:

"Onlardan sonra gelenler derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi yarlığa, kalplerimizde inananlara karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, Sen çok şefkatli, çok merhametlisin. (Haşr: 59/10)

Onlar Rasulullah'ın (s.a.v.) şu sözüne itaat üzeredirler:

"Ashabımı dilinize dolamayınız. Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse bile, onların ne bir müd (832 gram)lük ne de ya­rısı kadarlık bir infaklarına ulaşabilir.[35]

Ehl-i Sünnet ashabın Kitap, Sünnet ve icma ile sabit olan faziletlerini ve mertebelerini de kabul eder, fetihten (Hu-deybiye Anlaşmasından) önce infak edip savaşlardan üstün tutar, muhacirleri ensara takdim eder.

Allahu Teala'nın Bedir ehline (iki üçyüz küsur idiler):

"İstediğinizi yapın, çünkü sizi yarlığadım." buyurdu­ğuna iman eder, Rasulullah'ın (s.a.v.) haber verdiği üzere ağaç altında biat eden Hudeybiye ashabın'dan hiç birinin Ce-hennem'e girmek şöyle dursun, Allah'ın (c.c.) onlardan, onlann Allah'tan (c.c.) razı olduklarına inanırlar. Bunlar ise bindörtyüz kişiden fazla idiler.

Rasulullah'ın (s.a.v.) Cennetle müjdelediği Aşere-i Mü-beşşere'nin Sabit b. Kays b. Şemmas ve diğerlerinin cennet­lik olduğuna inanırlar.

Müminlerin emiri Ali b. Ebu Talip (r.a.) ve başkasından tevatüren rivayet edildiği üzere bu ümmetin Rasulullah'tan (s.a.v.) sonra en hayırlısının Ebu Bekir, sonra Ömer, sonra

Osman, sonra Ali (r.anlıum) olduğunu ikrar ederler. Nitekim rivayetler bu şekildedir ve ashab (r.a.), Osman'ı biatte (hi­lafette) takdim hususunda icma etmişlerdir. (Onu, Ali'den Önce halife seçmişlerdir.)

Gerçi Ehl-i Sünnetten bazısı Ebu Bekir ve Ömer'den (r.a.) hangisinin daha faziletli olduğunda ittifak etmekle birlikte Osman ve Ali hakkında ihtilaf etmişler, bir kısmı Os­man'ı öne alıp başka bir şey söylememiş veya "Osman üçüncüdür, Ali dördüncüdür" demişler, bir kısmı da Ali'yi öne almış, bir kısmı fikir beyan etmemiş, fakat iş ehli sün­net yanında Osman 'in mukaddem olduğu görüşüyle netice­lenmiştir. Şu var ki, Osman ve Ali meselesi Ehl-i Sünnetin çoğunluğuna göre, muhalif olanların dalaletle nitelendiği esaslardan değildir. Bu konuda sapıklıkla nitelenme hilafet açısındandır. Şöyle ki, ehli sünnet Rasulullah'tan (s.a.v.) son­ra halifenin önce Ebu Bekir, sonra Ömer, sonra Osman ve sonra da Ali olduğu (yani bunların fiilen vaki olan hilafet­lerinin meşru olduğu) inancındadırlar. Dolayısıyla kim bun­lardan birinin hilafetinde suçlama yapar, meşru halife olma­dıklarını söylerse evindeki eşekten daha şaşkın bir sapık ofur.

Ehl-i Sünnet Rasulullah'ın (s.a.v.) ehli beytini sever, onları dost bilir, Rasulullah'ın (s.a.v.) onların hakkında varid olan vasiyyetine riayet ederler. Şöyle ki Gadir-i Hum'da şöyle buyurmuştu:

"Ehli beytim hakkında size Allah'ı hatırlatırım. Eh­li beytim hakkında size Allah'ı hatırlatırım.[36]

Kureyş'ten bazısının Haşimoğullarma eziyet ettiğinden yakınan amcası Abbas'a da aynı şekilde:

"Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, sizi Al­lah için ve benim akrabam olmanız sebebiyle sevme­dikçe iman etmiş olmazlar.[37] buyurmuştu.

Yine şöyle buyurur:        

"Allah İsmailoğullarını seçkin kıldı. Onlardan Ki-nane'yi, Kinane'den Kureyş'i, Kureyş'ten Haşimoğulla-rım Haşimoğullarından da beni seçmiştir.[38]

Aynı zamanda onlar, müminlerin anneleri olan ezvacı tahiratı (Peygamberimizin pak eşlerini) dost bilir, onları ahi-rette de Rasulullah'ın (s.a.v.) hanımları olacaklarına, özel­likle çocuklarının annesi, kendisine ilk iman eden, pey­gamberliğinde desteği olan ve yanında yüce bir mertebeye sahip bulunan Hatice'nin (r.a.) de böyle olduğuna inanırlar.

Ebu Bekir Sıddik'ın (r.a.) kızı ve Rasulullah'ın (s.a.v.):

"Aişe'nin kadınlara üstünlüğü, tiridin diğer yemek­lere üstünlüğü gibidir.[39] buyurduğu, Aişe-i Sıddıka hak­kındaki inançları da böyledir.

Onlar sahabeye buğzeden ve dil uzatan Rafizilerin yolun­dan uzak dururlar.

Ehli beyte söz ve hareketleriyle eza veren Nasibe'nin de gittiği yoldan gitmez, sahabe arasında meydana gelmiş an­laşmazlıklarda dillerini tutarlar, içlerinden kin tutmazlar. Şöyle derler: Onlar hakkında rivayet edilen bu nahoş şeyle­rin bir kısmı yalandır, bir kısmına ilaveler yapılmış, eksil­tilmiş ve saptırılmıştır. Doğru ve sahih olanlarında ise on­lar aslında mazurdurlar. Şöyle ki: Ya içtihad etmiş ve isa­bet etmişlerdir veya hata etmişlerdir.

Bununla birlikte onlar elbette bütün sahabilerin masum oldukları, büyük, küçük hiçbir günah işlemeyecekleri inan­cında değildirler. Aksine genel anlamda onların da günah­ları olabilir. Ancak onların öyle ileri ve öyle faziletli amel­leri vardır ki, bunlar onlardan sadır olan- tabii olmuşsa-şeylerin bağışlanmasını mucibtir. Hatta onlardan sonra ge­leceklerin affedilmez kötülükleri bile onlar için bağışlanır.

Çünkü onların, kötülükleri silip süpüren ve kendinden son­rakilerde olmayan iyilikleri, hasenatları vardır. Nitekim Rasulullah'm (s.a.v.) sözleriyle sabittir ki, onlar:

"En hayırlı nesil[40]dir. ve:

"Onların bir müd (832 gram) lık tasadduklan sonra­kilerin Ulnıd dağı kadar altım sadaka olarak vermelerin­de daha faziletlidir.[41]

Sonra eğer herhangi birinden bir günah sadır olmuşsa, olur ki, tevbe etmiştir veya onu silip süpürecek hasenat iş­lemiştir veya önceden işlediği salih amelleri ve ilk nesil ol­ma şerefi vardır veya Rasulullah'm (s.a.v.) şefaatiyla -ki on­lar bu şefaata en layık nesildir- affedîlmiştir. Yahutta başı­na bir musibet gelmiş ve günahına kefferat olmuştur. Şim­di bunlar kati günahları hakkında bile geçerli olduğuna gö­re, nasıl olur da içtihad ettikleri şeylerde geçerli olmaz? Hem eğer isabet ettilerse, iki, hata ettilerse bir ecir alacak ve ha­taları mağfiret edilecektir?

Sonra nahoş karşılanacak hareketleri toplansa hiç de­necek kadar az olsun. Bunlar Allah'a ve RasulU'ne imanla­rı, Allah yolundaki cihadları, hicret ve yardımları, bere­ketli ilim ve salih ameller gibi faziletleri ve güzellikleri yanında devede kulak kalır.

O neslin (r.a.) hayatım, Allah'ın (c.c.) onlara ihsan etti­ği faziletleri, ilmi ve basiretli bir şekilde gözden geçiren her­kes, onların peygamberlerden sonra mahlukatın en hayırlı­ları olduklarını, onlar gibisinin gelmediğini, gelmeyeceği­ni ve onların ümmetlerin Allah (c.c.) katında en hayırlısı, en şereflisi olan Mtfhammed (s.a.v.) ümmetinin en seçkin nes­li olduklarım yakinen anlar.[42]

 

Keramet Haktır:

 

Ehli Sünnetve'l-Cemaatın esaslarından birisi de, velile­rin kerametlerini Allah'ın (c.c.) elinde meydana getirdiği çe­şitli ilmi üstünlükleri, mükaşefeleri, güç ve tesirleri gibi harikulade halleri tasdik etmeleridir.

Nitekim Ashabi-i Kehf vesaire gibi eski ümmetlerden nakledilen bu tür kerametlerle, bu ümmetin ilk nesilleri ashab ve tabiin ile diğer nesillerden nakledilen kerametler böyledir. Bu kerametler Kıyamete kadar da bulunacaktır.[43]

 

Kur'an, Sünnet Ve İcma Esasları:

 

Sonra Rasulullah'ın (s.a.v.) sünnetine (asarına) batınen ve zahiren tabi olmak, ilk müslümanlar olan Muhacir ve En-sar'm yolundan gitmek ve Rasulullah'ın şu vasiyyetini tut­mak da Ehl-i Sünnet ve'I-Cemaatin yolundandır. Buyurur ki:

"Benim ve benden sonraki hidayete erdirilmiş raşid halifelerimin yolundan gidin. Buna sımsıkı sarılın, asla bu yoldan ayrılmayın. Sonradan çıkan şeylerden sakının. Çünkü sonradan çıkan her şey bidattir ve her bidat dalalettir."[44]

Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat'ten olanlar en doğru sözün Allah sözü, en hayırlı yolun Muhammed'in (s.a.v.) yolu olduğunu bilir, Allah'ın sözünü insanların sözüne tercih eder, Rasulullah'ın yolunu herkesin yoluna takdim ederler. İşte bu sebeple Ehlü'l-Kitap ve's-Sünneh (Yani Kur'an ve Sünnet ehli) diye de adlandırılmışlardır.

Bunlar Ehlü'î-Cemaa diye de adlandırılmışlardır. Çün­kü cemaat içtima (toplanmak) demektir ve fırka (aynlık)nın zıttıdır. Gerçi cemaat toplanmış olan grup anlamında bir isim haline gelmiştir. Ayrıca icma, ifim ve dinde dayanılan üçün­cü bir asıl olduğu için onlara Ehlti'l-Cemaa denmiştir.

Onlar, din ile ilgili olan zahiri ve batini şeyleri de insan­ların yaptığı her şeyi bu üç esas (Kur'an, Sünnet ve icma-) ile Ölçerler. Kabul edilmeye en layık icma ise selefi salihinin yaptığı icmadir. Çünkü onlardan sonra ihtilaf artmış, ümmet dağılmıştır. [45]                                                              

 

Emr-İ Bi'1-Maruf Ve Nehy-İ Ani'l-Münker Yapıp Cemaat Hareketlerini Korumaları:

 

Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat'ten olanlar, söz edilen bu esas­lar yanında şeriatın emrettiği şekilde iyiliği emreder, kötü­lüklerden nehyederler; idareciler ister iyi olsunlar, ister fa-cir (buna bakmadan) haccı, cihadı, cumayı ve bayramları ayakta tutar, cemaatleri muhafaza ederler.

Ümmete karşı samimi ve ihlash hareket ederler. İnançla­rı Rasulullah'ın (s.a.v.) şu sözlerinde yerini bulmaktadır:

"Müminler parçaları birbirini destekleyen bina gibi­dirler. (Veya müminler bir bina gibidirler) birbirlerine des­tek olurlar.[46]

Rasululiah (s.a.v.) bunu söylerkenparmaklarını birbiri­ne geçirdi.

"Müminler birbirini sevmek, birbirine merhametli olmak ve nazik davranmak hususunda bir tek vücuda benzerler ki vücudun bir azası rahatsız olunca diğer aza­lar da rahatsız olur, ateşler içinde uykusuz kalırlar.[47]

Onlar belalara sabrı, bollukta şükrü ve kaderin acılığına rıza göstermeyi tavsiye eder, güzei,amellere ve yüce ahla­ka çağırırlar. Onların bu itikadı, Rasulullah'ın (s.a.v.) şu sö­zünde yerini bulmaktadır:

"Müminlerin imanca en kamil olanları ahlakı en gü­zel olanlarıdır.[48]

Onlar seninle ilgilenmeyen akraba ile ilgiyi kesmemem, sana vermeyene vermeni, sana haksızlık edeni affetmeni ön­görür. Ana-babaya iyilik yapmanı, sılaı rahimi gözetmeni, güzel komşuluk yapmanı, yetimlere, yoksullara ve yolcula­ra iyilik etmeyi, köleye iyi muameleyi emreder. Övünmek­ten, böbürlenmek ten, îecavüzkarlıktan, haddi aşmaktan, haklı veya haksız nasıl olursa olsun yaratıklara karşı müte­caviz davranmaktan nehyeder, yüce ahlakı emreder, düşük­lüğü menederler.

Onlar yaptıkları her şeyde, söyledikleri her sözde mutla­ka Kur'an ve Sünnet'e tabi olmuşlardır.

Onların tarikati İslam'dır. Allah'ın Peygamberimizle gönderdiği dindir. Ancak Rasuîullah (s.a.y.):

"Ümmetinin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını biri hariç -ki o cemaattir- diğerlerinin hep Cehennemde olduğunu." bildirdiği diğer bir rivayette:

"Onlar (yani Fırka-i Naciye) bugün benim ve ashabı­mın bulunduğu yolda olanlardır.[49]dediği için her türlü şaibeden uzak, saf ve halis İslam' a sarılanlar işte onlar Eh­li Sünnet ve'1-Cemaat'tir. İçlerinde sıddıklar, şehidler ve salihler vardır. Kimisi hidayet önderidir, karanlıkların lamba­larıdır, mesur menkıbelere, dilden dile dolaşan faziletlere sa­hiptirler, kimisi de ebdal yani müslümanlarm hidayet ve di­rayet üzere olduklarına, icma ettiği imam (önder)lardır.

Ehl-i Sünnet'ten olanlar, Rasulullah'ın (s.a.v.):

"Ümmetimden bir taife daima hak üzere sabit ve gö­rünür bulunacaktır. Onlara, onları yardımsız bırakan­ların da, onlara muhalefet edenlerin de kıyamete kadar  hiçbir zararı olmayacaktır.[50]buyurduğu kimselerdir.

Allahu Teala'dan niyazımız odur ki, bizi onlardan kılsın, kalplerimizi artık hidayete erdirmişken saptırmasın, bize ka­tından rahmet bahşeylesin. Şüphesiz O'dur, yeganebaeiş. sa­hibi. En iyi bilen Allah'tır. Allah (c.c), Muhammed'e. ali­ne ve ashabına salat ve selam eylesin.[51]

 

EL-AKİDETÜ'L-VASITİYYE ÜZERİNE TARTIŞMA

 

Bütün hamdler, alemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan, din gününün sahibi Ailalva(c.c) mahsustur. Şehadet ederim ki, Allah'tan (c.c.) başka hiçbir ilah yoktur. Yega­ne ilah O'dur ve hiçbir ortağa, hiçbir arka çıkana ve hiçbir yardımcıya muhtaç değildir. Yine şehadet ederim ki, Mu­hammet! (s.a.v.), O'nunmahlukata gönderdiği kulu veelçi-sidir. Allah (c.c.) O 'na, aline ve sair kullarına bol bol salat ve selam eylesin.

Hükümdarların Mısır'dan ülkemiz emirine, kendisine Cehmiyye, İttihadiyye,,Rafiza ve diğer kindar gruplarca yapılan başvuru üzerine gönderdiği mektup uyarınca itikat konusunda akdedilen üç toplantıda geçenlerden hatırlayabi­ldiklerimi yazmamı çok kez istemişlerdir.

O mektup üzerine emir dört mezheb kadısının, vekille­rini, değerli ve sözü geçer müftü ve şeyhlerin toplanması­nı emretti. Onlar o zaman niçin toplandıklarım bilmiyorlar­dı. Olay, hicri 705 yılının mübarek Recep ayının sekizinde, salı günü meydana geldi.

Emir bana, bu toplantıyı senin için yapıyoruz, bana hü­kümdarın yazılı emri geldi, itikadını soracağım. Mısır'a yazıp gönderdiğin ve insanları inanmaya davet ettiğin kitap­larında ne var ne yok Öğreneceğim. Sanıyorum emir:

"Hükümdar kadıları ve fatihleri de toplamamı ve mevzu-yu araştırmalarını emretti" dedi.

Ben itikad denen şey ne benden alınır, ne benden büyük birinden. Bu Allah'tan (c.c), Rasulullah'dan (s.a.v.) ve ümmetin selefinin icma ettiği şeylerden alınır. Yani Kur'an'da ne varsa ona inanmak vacip (farz) dir. Sahih ha­dislerde geçen şeylere de bu şekilde inanılır. Mesela, Buha-ri ve Müslim'deküer gibi, dedim.[52]

 

İbn Teymiye'ye Yapılan İftiralar Ve Ona İthaf Edilen Kitaplar:

 

Yazıp gönderdiğimi söylediğiniz kitaplara (mektuplara) gelince, ben doğrusu hiçbir zaman durup dururken kimseye bu konuda propaganda amacıyla hiçbir şey yazmadım. Sadece soru soranlara gerek Mısır'dan olsun, gerek başka yerden, ce­vap yazmışımdır. Doğrusu benîm adıma uydurulmuş bir kitab (mektup)m Darüs's-Sultan hocası emir Ruknü'd-Din Caşnekir'e ulaştırıldığından haberim var. Tahrif edilmiş bir itikadı içeri-yormuş, ama hakikatine vakıf değilim. Ancak uydurulmuş ol­duğunu biliyorum;                              

Aynea Mısır'dan bana, gerek itikad konusunda, gerekse baş­ka hususlarda soru sormaya gelenler oluyor. Ben de onlara Ki­tap, Sünnet ve selefin icma ettiği şeylerle cevâp veriyorum.

Emir: "İnancını bize yazmanı istiyoruz" dedi. Yazın de-dirh, Emir, Şeyh Kernalüd'-Din'in yazmasını emretti. Şeyh ona Allah'ın sıfatlan, kader, iman, vaid, hilafet ve halifelerin fazilet dereceleri ile ilgili meselelerde mücmel itikadı yazdı.

Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat'm mücmel itikadı ise şudur: Allah'ın ve Rasulullah'ın (s.a.v.) vasfettîği şekilde Al­lah'a (c.c.) inanmak, tahrif, tatil, tekyif ve temsile sapmamak, Kur'an-ı Kerim'in de yaratılmamış bir Allah kelamı olup, O'ndan başlandığına ve O'na döneceğine iman etmek, Al­lah'ın (c.c.) hem kullarının fiillerini, hem diğer şeyleri yarat­tığına, dilediğinin olduğuna, dilemediğinin olmadığına, itaati emredip itaati sevdiğine ve bundan razı olduğuna, günahtan yasaklayıp buntfân hoşlanmadığına, kulun hakikaten fail (ya­pan) olup Allah'ın (c.c.) onun fiilinin yaratıcısı olduğuna, iman ve dinin kavil (söz) ve amel olup artıp edilmediğine, eh­li kıbleden hiçbir kimseyi günahları sebebiyle tekfir edemeye­ceğimize, hiçbir ehli imanı ebedi cehennemlik sayamayacağı­mıza, Rasulullah'tan (s.a.v.) sonra (mejra) halifelerin sırarıyla Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali olup fazilet bakımından da aynı sıralamaya tabi olduklarına, Ali'yi Osman'a takdim edenlerin muhacir ve ensar'ı önemsememiş olacağına iman etmektir. Bu şekilde veya buna yakın bir şey söyledim. Doğrusu şimdi çok zaman geçmiş bulunuyor. Ne yazdırdı­ğım tam hafızamda değil. Fakat o zaman yazılmıştı.

Sonra emire ve meclisteki lere dönerek, grupların bana ya­lan attıklarını biliyorum. Daha önceden de atıyorlardı. Bu iti­kadı ezberimden yazdırırsam, belki 'bazısını gizlemiştir veya müdahane ve mudara ediyordur', diyebilirler. Onun için, Tatarların Suriye'ye gelmesinden takriben yedi yıl önce yazılmış bir itikadı getireyim dedim.

Yazılı itikad gelmeden önce de bir şeyler söylemiş çok fena kızmıştım. Tabii yıllar geçti, şu kadarım hatırlıyorum. Grupların bana yalan attıklarım, hükümdara jurnal ettikle­rini biliyorum. Bir şeyler söylemiş.kendimi şöyle savunmuş­tum. Mesela dedim ki: İhtiyaç vaktinde İslam'a benden başka kim sahip çıkıyor. Delilleri kim açıklıyor, kim izah ediyor, İslam düşmanlarıyla kim mücadele ediyor, İslam'ı sahihine kim doğrultuyor, herkes bu işe yanaşmazken bunu kim yapıyor;, hani delilini ortaya koyan, savunan? Kimse yokken ben delilini ortaya koydum, ben İslam için mücade­le ettim. Ona, insanları beri çekmeye çalıştım. Şimdi bu adamlar bana dil uzattıktan sonra başkasına nasıl uzatmaz­lar? Şimdi bir yahudi bile hükümdardan adalet ve insaf istese insaf etmesi gerekir. Yani ben hakkımdan feragat ede­bilir, etmeyebilirim de, ondan insaf da isteyebilir, yalan söyleyen bu adamların getirilip yalan söylediklerini anlayıp beni tasdik etmelerini de talep edebilirim. Doğrusu bu şekil­den çok şeyler söylemiştim: Fakat yıllar geçti. Bu sözlerim üzerine emir, divan katibi Muhyiddin'e bunları yazmasını işafetetti.                                                        

Ayrıca bana yazdıklarımdan herhangi bir hususta muhalefet edenin mezhebini ondan daha iyi bilirim, dedim. Fakat bunu yazılı akide gelmeden önce mi, sonra mı dedim bilmiyo­rum. Ancak o getirilip okunduktan sonra akide ile ilgili hiç­bir fasıl yoktur ki, onda ehli kıbleden herhangi birilerinin ak­si görüşü olmasın. Bu akidenin her bir cümlesi grup ve fır­kalardan mutlaka birine terstir. Sonra akideyi getirene haber saldım. Akideyle birlikte kendi el yazımla notlarım olduğu halde evden geldi, el-Akidetü'I-Vasitiyye hazırdı.[53]

 

El-Akidetü'1-Vasıtiyye Ve Yazılış Sebebi:

 

Onlara bu akidenin yazılış sebebini açıkladım. Dedim ki: Vasıt bölgesinden, Şafii mezhebli ve Vasit'ın çevre kadıla­rından Raziyü'd-din el-Vasiti adlı bir şeyh hac niyetiyle çıkmış, bize de uğramıştı. Hayırlı ve dindar bir zat idi. Ge­rek bu ülkelerde, gerek Tatar devleti içindeki insanların cehaletinden, zulmün alıp yürümesinden, dinin ve ilmin zayıflamasından yakınarak benden hem kendine hem aile­sine esas olarak bir akide yazmamı istedi. Özür dileyerek, "insanlar bu konuda müteaddit akideler yazmış bulunuyor, sen sünnet imamları (ehli's-sünne) nm yazdığı bir akideyi al, oku" dedim. Israr etti ve "ancak senin yazdığın bir aki­de olsun istiyorum" dedi. İkindiden sonra oturup, bu akide­yi ona yazdım. Halen Mısır'da, Suriye'de ve diğer ülkeler­de bir çok nüshaları yayılmış bulunuyor,

Bunun üzerine emir, şüpheyi gidermek için benim oku-.   mamamı işaret ile akideyi katibi Şeyh Kemalü'd-Din'e ver­di. Şeyh onu mieclistekilere kelime kelime okudu. Meclis-tekiler dinliyor, isteyene istediği yer tekrar okunuyor, iste­diği yerde tartışma açılıyordu. Emir de aynı şekilde çeşitli yerlerde sorular yöneltiyordu. İnsanlar meclistekilerden bir grubun taşıdığı aksilik ve garazkarlığı -ki bunun bir kısına vakıftılar- anladılar. Bunun bir kısmı i'tikad konusunda idi, bazısı da başka sebeplere dayanıyordu.

Bu meclislerde geçen konuşmaların ve tartışmaların zik­rine imkan yok. Çünkü yazılamayacak kadar çok. Fakat aklıma gelenlerin her ne kadar yıllar geçmiş, toplantılarda sesler yükselmiş, bir çok şey gürültüye gelmiş ise de- bir öze­tini yazayım:

Akidenin baş tarafı zikredilip, Allah'a iman ile ilgili ola­rak "Allah ve Rasuluilah'm, Allah'ı vasfettiği şekilde hiçbir tahrif, tatil, tekyif ve temsile sapmaksızın" kısmı okununca birisi itiraz etti. Dedi ki: Tahrif ve tatilden maksat nedir? Adam. bu ifade, tevilcilerin kullandığı ve sözü vücuben ve­ya cevazen zahiri anlamından başka bir anlamda kullanmak demek olan tevil sözcüğünü reddediyor demek istiyordu.

Dedim ki: Sözlerin anlamından başka bir şekilde kulla­nılması (tahrif) Allah'ın (c.c.) kitabında kötülediği üzere söz­cüğün ifade ettiği anlamdan uzaklaştırılmasıdır.

Mesela Cehmiyye:

"Allah Musa ile konuşmuştur." (Nisa: 4/164) ayetini "Allah Musa'yı hikmet tırnaklarıyla yaralamıştır." şeklin­de tevil ederler. Karamita'nm Batmilerin. Cehmiyye'nin, Rafıza'nın, Kaderiyye'nin ve diğer başkalarının tevilleri de böyledir. Ben bunları söyleyince (içinden pazarlığa de­vam ederek) sustu.

Başka meclislerde de niçin tevil sözcüğünü kullanmayıp da tahrif sözcüğünü kullandığımı zikretmiştim. Çünkü tah­rif sözcüğü Kur'an'da yerilen bir sözcüktü, ben de bu aki­de de Kitap ve Sünnete ittibayı gözetmiştim. Bu sebeple Al­lah'ın (c.c.) yerdiği tahrif sözcüğünü kullanarak "tahrife sapmaksızın" dedim. Tevil sözünü "tevil ile veya tevilsiz" şeklinde olumlu ve olumsuz olarak zikretmedim. Çünkü tevil kelimesinin kaideleri konusunda, yerinde açıkladığım gibi, bir çok manası var.

Ayrıca tevil kelimesi Allah'ın (c.c.) Kitabında, müteahhirin usulcii ve fakihlerinistılahındaki tevil lafzı ile bir çok tefsirci ve selefin ıstılahındaki tevil lafzından da ayrı bir an­lamdadır. Çünkü tevil adı verilen bazı kavramlar sahihtir ve bazısı seleften de nakledilmiştir. Dolayısıyla sahibi de oldu­ğuna delil bulunan bir terimi 'tevile sapmaksızın' diyerek olumsuz kullanmadım. Çünkü sahih olduğuna delili bulun­duğu ve seleften nakledildiğine göre, bu tahrif değildir.

Ayrıca ona şunu da söyledim: "Temsile sapmaksızın" şeklinde bir ifade kullandım "teşbihe sapmaksızın" deme­dim. Çünkü Allah Kitabında temsil lafzını olumsuz olarak kullanıyor. Şöyle ki:

"O'nun asla hiçbir misli (benzeri) yoktur." (Şura: 42/11)

"O'nun bir adaşım (bir dengini, mislini) biliyor musu­nuz?" (Meryem: 19/65)[54]

Bu bakımdan temsil sözcüğü Allah'ın (c.c.) Kitabında ve Rasuluîîah'ın (s.a.v.) sünnetinde olmayan bir sözcükten daha sevimli geldi. İsterse öbürüyle olumsuz bir kullanışta hem sahih bir mana, hem fasit bir mana kastedilebilir olsun.

Onların (ehl-i sünnetin) Allah'tan, kendisini vasfettiği şeyleri nefyetmediklerini, kelimeleri yerlerinden kaydırıp saptırmadıklarını ve ne Allah'ın isimlerinde, ne ayetlerin­de ihtilafa düşmediklerini zikredince de, meclistekilerin biri bu sözlerimde kendisine karşı açık bir red bulunduğu­nu sezdiği için diş bilemeye başladı. Ancak söylediği, benim sözlerime cevap değildi. Bildiğim sorulan sormayı denedi, cevabını bildiğim için imkan bulamadı.

Ayete'l-Kürsi'yi zikredince, sanıyorum emir ('onu oku­yana sabahlayıncaya kadar şeytan yaklaşamaz.') sözü­müzü sordu. Buna karşılık olarak fıtır sadakasını çalan hak­kındaki Ebu Hureyre hadisini ve bu hadisi Buhari'nin sahihinde rivayet ettiğini söyledim. Bu sefer tecsim ve teşbihi reddetmek meselesinden sözetmeye başladılar ve sözü çok uzatıp bazılarının bu konuda bize isnat ettikleri şeyleri öne sürdüler.

Dedim ki: "Tekyife ve temsile sapmaksızın" şeklindeki sözüm her batılı dışarda bırakıyor. Bu iki ismi ben özellik­le seçtim. Çünkü tekyif ismi seleften gelen meşhur bir söz­dür ve bundan Allah tenzih edilmiştir. Nitekim Rabia, Ma­lik, İbn Uyeyne ve başkaları, alimlerin hüsnü kabul göste­rip kullandıkları şu sözü söylemişlerdir: "İstiva malumdur, keyfiyyeti (tekyif) meçhuldür, iman edilmesi vaciptir, on­dan sual etmek ise bidattir." Dolayısıyla selefi salihin tek-yifin bizim için malum olmadığında ittifak etmiştir. Bu se­beple onlara uyarak "tekyife sapmaksızın" dedim.

Ayrıca, bu nass ile de reddedilmiştir. Çünkü Allah'ın (c.c.) sıfatlarının geçtiği ayetlerin teviline (manasına), vasfedilen (Allah'ın) hakikati ile sıfatlarının hakikati dahil­dir. Bu tevili (manayı) ise ancak Allah (c.c.) bilir. Nitekim bu konuyu müstakil bir esasta ele alarak, bu esası tevil ve mana açısından inceleyip sözün manasını bilmemizle, ara­sındaki farkı gösterdim.

Temsil dahi (tıpkı tekyif gibi) hem nass ile hem icma ile reddedilmiştir. Üstelik akıl da bunun ve tekyifin reddedil­mesinden yanadır. Çünkü yaratıcının künhü insan tarafından bilinemez. Bu arada bu söylediklerimi selefin mezhebi ola­rak nakleden Hattabi'nin sözünü de naklettim. Selefin mez­hebi ise Allah'ın (c.c.) sıfatlarını bildiren ayetleri ve hadis­leri olduğu gibi kabul edip, onları keyfiyet ve teşbihten tenzih etmektir. Çünkü sıfatlar konusu Allah'ın (c.c.) zatı ko­nusunun bir bölümüdür. Aynı usul ile ele alınır, aynı şekil­de irdelenir. Yani nasıl ki, Allah'ın (c.c.) zatını ispat var ol­duğunu ispat ise ve keyfiyyetini (tekyifıni) isbat değilse ay­nı şekilde sıfatlarım ispat da onların var olduğunu ispattır.

Keyfiyyetlerini ispat değildir.

İieri gelen bir muhalif, o halde dedi, bu durumda 'O di­ğer cisimler gibi olmayan bir cisimdir* demek caiz olur. Ben ve faziletli hazmından biri 'Allah kendisinin ve Rasulü'niin vasfettiği şeylerle vasfedilir denildi. Şimdi Kitap ve Sün-net'te Allah cisimdir diye bir şey yok ki, böyle bir soru sormak icab etsin' dedik.

Mecliste hazır bulunan dindarliğıyla bilinen bir kadı bi­ze isnad edilen ve hakkımızda söylenenlerin açıkça reddedil­mesini isteyerek teşbih ve tecsimden Allah'ın olabildiğin­ce tenzihi konusunda uzun bir konuşmaya başladı. Olabil­diğince tenzih konusunda bir çok yerde söz ettim ve "tahri­fe, tatile tekyife ve temsile sapmaksizm" dedim. Bu sözle­rime başlarken de Allah'ın kendisinin Kitabında ve Rasu­lü'niin (s.a.v.) Sünnetinde vasfettiği şeylerle iman etmek Al­lah'a (c.c.) imandır. Tabii "Tahrif, ta'til, tekyif ve temsil ol­maksızın" dediğimi hatırlattım. Sonra dedim ki: Rasulul-lah'ın Rabbini vasfettiği ve marifet ehlince kabul edilen sahih hadislerle Rasulullah'ın (s.a.v.) ne olursa olsun haber verdiği emsali sahih hadislere iman etmek vaciptir. Çünkü fırka-i naciye olan Ehl-i Sünnet ve'I-Cemaat Allah'ın Kita­bında haber verdiklerine inandıkları gibi bütün bunl^raYia tahrife, ta'tile, tekyif ve temsile sapmaksizm iman ederler. Özellikle şu var ki onlar, ümmetin fırkaları içinde vasat fırkadırlar. Nitekim bu ümmet de diğer ümmetlerin vasatı­dır. Onlar Allah'ın sıfatlan konusunda ta'til ehli olan Ceh-miyye ile temsil ehli olan Müşebbihe arasında vasattırlar.

Bu adaletli l^akim (erriiri kastediyor) onları eğip büktü­ğünü, taassub gösterdiklerini bilip .yardım edenin az oldu­ğunu görüp onlardan da çekilince; "Sen İmam Ahmed'in iti­kadını tasnif etmişsin, bu Ahmed'in itikadıdır" diyorsun. Ya­ni emir bu sözüyle, kişi mezhebi üzere yazabilir, buna itiraz edilmez. Çünkü bu mezhep de tabi olunan (hak) birmezheptir, demeye getiriyordu. Amacı hasımların karşı çıkışlarına son vermekti.

Ben bütün selefi salihinin itikadını topladım. Bu itikad İmam Ahmed'e has değildir. İmam Ahmed, Peygamberin (s.a.v.) getirdiklerinin bir tebliğcisi durumundadır sadece. Eğer İmam Ahmed, Rasulullah'm getirmediği bir şeyi ken­di nefsinden söylemiş olsaydı onu kabul etmezdik. O halde bu Muhammed'in (s.a.v,) akidesidir, dedim.

Defalarca şunu söyledim: Ben, bana bu konuda en ufak bir itirazı olana üç yıl süre verdim. Eğer bana Rasulullah'ın (s.a.v.):

"Nesillerin en hayırlısı, peygamber olduğum nesildir, sonra onları takip edenler, sonra onları takip eden­ler.[55] buyurarak övdüğü üç neslin herhangi bir mensu­bundan söylediklerime ters bir şey getirirse ben de ondan dönerim (dedim). İster Hanefi, ister Maliki, ister Şafii,, ister Hanbeli, ister Eş'ari, ister hadisçi, ister sufi, isterse başka­sı olsun ilk üç neslin hepsinden söylediklerime muvafakat eden nakiller getirmek düşer.

Başka meclislerde şunu da söyledim. Dedim ki: "İmam Ahmed'e başkalarından daha çok sünnet ve Rasullullah'dan (s.a.v.) nakiller ulaştığı mihnete duçar olduğu, bidatçıları reddetmek durumunda kaldığı için bu konuda bilgisi ve sözleri başkasından, tabii olarak daha çok olmuş, sünnette daha belirgin bir sima haline gelmiştir. Böyle değil dersek bile aslında hakikat Mağribli alim ve salihlerden bir zatın de­diği gibidir:

"Mezheb, Malik ile Şafii'nin zuhur (bu mezhep ile sivrilip ortaya çıkma) ise Ahmed b. Hanbel'indir."

Yani Ahmed'in bulunduğu mezheb bütün İslam imam­ların üzerinde olduğu mezhep idi. Tabii ki aralarında ilim, bu ilmi açıklama hakkı ortaya koyup, batılı reddetmek konusunda farklılıklar olacaktır.

"Akide"deki "Peygamber'in sahih hadislerde Rabbini vasfettiği ve ilim ehlinin hüsnü kabul gösterdiği şeyler kısmı ile müttefakun aleyh olan ve Buhari ve Müslim'de Ra-sulullah'tan (s.a.v.) rivayet edilen Ebu Said hadisi, yani:

Allah Kıyamet günü:

Ey Adem' buyurur. Adem:

Buyur ya Rabbi' der. Allah Teala;

Ateşe girecekleri (halk arasından) çıkarıp gönder', der. Adem:

Yarabbi! Cehenneme gönderileceklerin miktarı ne kadardır?' diye sorar. Allah Teala:

Her bin kişiden dokuzyüz doksan dokuzu!' diye ce­vap verir.[56] hadisi söz konusu olunca Emir, meclisteki!e re bu hadis sahih midir diye sordu. Ben 'evet', dedim. Bu ha­dis, Buhari ve Müslim'de vardır ve kimse bu konuda muha­lefet etmemiştir. Hasım ikrar etmek durumunda kaldı. Meclistekiler de buna muvafakat ettiler.

Emir kendisinin bir talebi olmak üzere harf ve ses mese­lesinde söz edilmesini istedi.

Dedim ki; İnsanların bir çoğu, İmam Ahmed'in ve asha­bının "Okuyanların sesi, mushafîarın mürekkebi kadimdir, ezelidir" dediklerim nakleder. Nitekim Mecdü'd-Din İb-nü'1-Hatib ve başkası böyle bir nakil yapmaktadır. Ancak bu yalandır, iftiradır. Ne Ahmed, ne Ahmed'in ashabından ve başkasından hiçbir müslüman alim bunu söylememiştir.

Ayrıca "Akide" ile beraber getirdiğim, içinde Ahmed'e ait ve Ebu Bekir el-Hallal'ın "Sünnet" kitabında İmam Ah-med'den naklettiği ifadeler bulunan bir not defteri ile îmam'ın talebesi Ebu Bekir el-Mervezi'nin İmam Ahmed'in ona çağdaş imamların ve sair ashabının sözlerinden derle­diği bir mecmuayı da getirmiştim. Bunlardaki ifadeler "Kim 'Kurarû okuyuşum mahluktur' derse Cehmi'dir, kim 'mah­luk değildir' derse bidatçıdır" şeklinde idi.

Sonra dedim ki; Eş'ari. Makalat isimli kitabında Ehl-i Sünnet'ten ve hadisçilerclen naklettiği, kendisinin de inandığı görüşün bu olduğunu söylüyor. Peki, dedim şimdi "Okuyu­şum kadimdir, sesim mahluk değildir, sesim kadimdir" gi­bi sözler söyleyenlere ne demeli?

tmam Ahmed'in ifadeleri Allah'ın (c.c.) bir ses ile, konuş­ması ile kulun sesi arasındaki farkı belirtme yönündedir. Nitekim bunu Sahih'in sahibi Buhari ve diğer sünnet imam­ları "kulların fiillerinin yaratılması" konusunda zikretmiştir.

Eskiden bana sorulmuş bir meselenin de cevabını getir­miştim. Soru 'Harf ve ses' konusu ile, 'Arş'da zahir olan' ko­nusunda talaka yemin eden hakkında idi. Bu konudaki o es­ki cevap ile tafsilatı zikrederek hem Kur'an'm mutlak şekil­de harf ve ses olduğunu söylemenin ve hem harf ve ses ol­madığını söylemenin üçüncü hicri asırdan sonra ortaya çık­mış birer bidat olduklarını söyledim ve cevabım budur dedim.

Bu mesele Cehmi tavırlı ve bazısı mecliste hazır bulunan bağnaz bir grubun, gelişi güzel söz ettiği bir mesele idi. Ce­vap kendilerine ulaşınca sustular. Akıllarınca onların Ehl-i sünnetin görüşü sandıkları görüşle cevap vermiş olsaydım istedikleri yaygaraya fırsat bulacaklardı. Onların sözlerine uygun cevap verseydim onlarla mutabık kalmam hususun­da emellerine ulaşacaklardı. Fakat cevap olarak Ehl-i Sün­neti Ehl-i Sünnet yapan bariz görüşüki Ehl-i Sünnetten on­ların naklettiği görüş idi, onu sadece bazı cahiller söylüy­ordu- alır almaz apışıp kaldılar. Bu görüşte Kur'an'm tamamının harfleri ve manaları ile birlikte Allah kelamı olduğu, ne sadece harflerine, ne de sadece manalarına Kur'an denemeyeceği yer alıyordu.

Bu konuşma sırasında ayrıca Sadrud-Din İbnül-Vekil'e durmadan çelişkilere düştüğünü, gelip gidip ağız değişti

diğini bu bakımdan işinin gücünün müslümanlan bölmek, aralarında fitne çıkarmak olduğunu açıklamak üzere "ben­de Şeyh Ebu'I-Beyan'a ait bir akide var, orafla 'kim Kur'an' in bir tek harfi bile mahluktur derse kafir olmuştur' deniyor. Sen de bu söze bir haşiye çıkarak 'bu söz İmam Şa­fii'nin ve Şafii imamlarının görüşüdür' şeklinde kendi elle­rinle yazmışsın, şimdi Allah'a böyle bir din tutuyorsun, bunu itiraf et", dedim. Ben de böyle deyince Şeyh Kemalü'd-Din b. ez-Zemelkani, onun bunu nasıl söylediğine hayret et­ti. İkinci toplantıda Zemelkani İbnü'l-Vekile İbn Dirbas 'İntişar" isimli kitabında Şafii'den senin yaptığın nakli ya­pıyor dedi. Üçüncü mecliste de İbnü'l-Vekil sözü tekrar bu konuya getirdi. Bunun üzerine Şeyh Kemalüddin Sadrud-Din İbnü'I-VekiPe o toplantıda Şeyh Takiyyuddin (İbn Teymiye) ve Kur'an'ın bir tek harfinin bile mahluk olduğu­nu söyleyen kafirdir demiştin dedi. Bunu tekrar tekrar söy­ledi. Artık Şeyh Kemalüddin çok kızmıştı sesini yükseltti ve dedi ki: Bu adam nasıl ki Muhammed (İmamü'I-Harameyn) ve sair insanlar mahluk ise Kur'an'ın bütün harfleri de mahluktur diyen ashabımız Eş'ari kelamcılan tekfir edi­yor, ashabımızın tekfir edilmesine dayanamayız." Bu sefer İbnü'l-Vekil bu sözünü inkar ederek: "Ben böylesöyleme-dim, sadece kim Kur'an'ın bir harfini inkar ederse kafir olur dedim." dedi. Meclistekiler itiraz ettiler ve hayır tam şöyle şöyle dedin, önce bir şey deyip sonra da başka bir şey söylemek sana yakışmıyor dediler. Birisi de böyle söyleme­di dedi. Diğerleri eğip bükünce böyle söylediğini işitmedik diyerek çevirdi. Nihayet Sultan'in naibi (emir) araya girdi ve biri yalari.söylüyor, biri yalancı şahidük yapıyor, dedi. Şeyh Kemalü'd-Din kızarak, bü sefer kadılar kadısı Necmü'd-Diiı eş-Şafii'ye, ashabını tekfir eden İbnü'l-Vekil'i al-tedebîlmek İçin yardım istemek üzere döndü. Kadı Necmü'd-Din, ben o sözü işitmedim dedi. Şeyh,Kemalü'd-Dinbunada kızarak, kelimesi kelimesine hatırlamıyorum ancak bu söz İmam Şafii'ye lekedir. Şafiilere utançtır, mezheblerinin alim­leri imamlar tekfir ediyor da sahip akılmıyor, anlamında bir şey söyledi.

Bu arada Şeyh Kemalü'd-Din'in kadı Necmü'd-Din hak­kında bir şey söyleyip söylemediğini duymadım. Bunu baş­kalarına sordum. Duymadıklarını söylediler. Fakat Kadı Necmü'd-Din az önceki ayıplamanın Şafii mezhebi kadısı ol­ması ve Şafii ashabına sahib çıkmaması gerekçesiyle kendi­sini hedef aldığı Şeyh Kemalüd-Din'in böyle demek istedi­ğini sanmıştı. Bu sebeple kadı sinirlenerek, 'şahit olun, ben kendimi bu görevden alıyorum', dedi ve mukaddem oluş se­bebini, liyakatini cemaati diline dolamadığını (iffetini) zik­retmeye başladı. Bu arada bunlar hakkında sultan emirini şa­hit tutuyordu. Ben de onu tazim eder mahiyette sözler söy­ledim, bu makama layık olduğunu belirttim. Bunu göreve de­vam etmesi için yaptım.

Daha sonra Kur'an meselesi ve bu arada "Kur'an'ın Al­lah kelamı olup mahluk olmadığına O'ndan başladığına ve O'na döneceğine, iman da O'na imandandır" sözümüz gün­deme gelince birisi "O'ndan başlamış ve O'na dönecek olma­sına" itiraz etti. Meclistekiler bunun açıklanmasını istediler.

Dedim ki: Bu söz seleften sabit olmuş mesur bir sözdür. Mesela; Amr b. Dinar nakleder ve der ki: Yetmiş senedir o insanlarla beraber oluyorum. "Allah yaratıcıdır. O'ndan başkası mahluk (yaratılmış) tur. Fakat Kur'an bunun dışın­dadır, çünkü Kur'an, Allah'ın mahluk olmayan kelamıdır, O'ndan başlamış ve O'na dönecektir" diyorlardı.

Bir çok zat bu konuda Rasulullah'tan (s.a.v.) sahabe ve tabiinden rivayet edilen haberleri bir araya toplamışlardır. Hafız Ebul Fazl, b. Nasır Hafız Ebu Abdullah el-Makdisi bu zatlardandır. "O'ndan başlamıştır" sözlerinin manasına ge­lince yani: "Kur'an'ı Allah konuşmuş, katından O indir­miştir, Kur'an Cehmiyye'nin dediği gibi" havada veya baş­ka bir yerde yaratılmış, ya da "Allah'tan başkasından başlamış" değildir.  

"O'na dönecek" olmasına gelince bu, Allah' (c.c.) onu kı­yamete doğru mushaflardan ve zihinlerden ahp götürecek, ne zihinlerde ondan bir kelime, ne mushaflarda ondan bir harf kalmayacak anlamındadır. Bu açıklamaya meclisteki-lerin çoğu muvafakat etti. İtirazcılar ise sustular.

Başka bir mecliste de onlardan birisine İmam Kadiri'nin biraraya getirdiği akideyi göstermek suretiyle hitap etmiş­tim. O akidede "Kur'an Allah kelamıdır, O 'ndan çıkmıştır" ibaresi vardı. Bunu üzerine o kişi bu sözde durdu. Peygam-ber'den (s.a.v.) aynı şekilde:

"Kullar Allah'a, O'ndan çıkan (yani Kur'an) ile yak­laştıkları kadar hiçbir şeyle yaklaşmamıştır.[57] buyurmuş, Habbab b. Eret de; "A kardeşceğizim, Allah'a gücün yetti­ği kadar yaklaş. O'na O'ndan çıkandan daha sevimli bir şeyle asla yaklaşılamaz." demiştir dedi. Birde Ebu Bekr'in (r.a.) sözü var. "Müseylemetü'l-Kezzab'ın Kur'an (diye uydurdukları) okununca "bu söz bir ilahtan (illden) çıkma­mıştır" der.

Akide'de geçen ve onlarla ilgili olarak "Kuran'm gön­derilmiş olan, mahluk olmayan Allah kelamı olduğuna, O'ndan başladığına ve O'na döneceğine, Allah'ın onu ha­kikaten konuştuğuna Muhammed'e (s.a.v) indirilen bu Kur'an'ın hakikaten Allah kelamı olduğuna ve başkasının kelamı olmadığına, o Allah kelamının bir yansıtılması ve ifa­desidir demenin mutlak şekilde caiz olmadığına, aksine onu insanlar okurken veya mushaflara yazarken de Allah kela­mı olmaktan çıkmayacağına çünkü kelamın ilk söyleyene, hakikaten o söymemiştir diye isnat olunacağına, aktarana, tekrar edene nispet olunamayacağına inanmak" şeklindeki ifadeler söz konusu olunca birisi Kur'an'ın Allah'ın (c.c.) hakikaten konuşmuş olmasını kabul etmekle birlikte hakikaten Allah kelamıdır sözünden rahatsız oldu.

Daha sonra kendisine mecazın nefyinin sahih olduğu, hal­buki bunun (kelamın) reddinin caiz olmadığı açıklanıp, es­kilerin nakledilegelen sözlerinin, şairlere nispet edilen şi­irlerinin hakikaten onların sözleri olduğu izah edilerek Kur'an'ın Allah'a (c.c.) nisbetinin bundan aşağı kalmaya­cağı söylenince o da bunu kabul etti. Dolayısıyla Kur'an meselesinde söylenenlerin hepsini, onu Allah'ın (c.c.) haki­katen konuştuğunu ve onun hakikaten Allah kelamı olup başkasının kelamı olmadığını bütün cemaat kabul etmiş oldu.

Akidedeki söz ilk olarak onu söylemiş olana nispet edi­lir, aktarana ve tekrar edene değil ifadesi geçince bu ifade­yi çok güzel buldular, büyüttüler. fonu'1-Vekil ve^ başkaları gibi en büyük hasımlardan biri bu ifadenin tazimine girişerek ve bu özlü sözden dolayı sevincini belirterek "Şüphemizi giderdin, göğsümüzde şifa oldun" gibisinden sözler söyledi.

Ahiret gününe iman ile ilgili tafsilet ve bunu ifade tarzı da hoşlarına gitti, bunu da büyüttüler.

Kadere iman konusu ve bunun iki derecede olması ile sa­ir yüce kaidelere varıncaya kadar hepsi aynı şekilde karşı­landı.

Fışkı zahir günahkar hakkındaki söze karşı da aynı tutum takınıldı. Ancak o en büyük hasım buna itiraz etti. Bunu da­ha sonra zikredeceğim.

İnatçı itirazcıların, akide tamamen okunduktan ve ince­lendikten sonra yaptıkları itiraz dört soruda toplanıyordu.

1- Birincisi "îman ve dinin söz ve amelden meydana geldiğine, artıp eksildiğine; hem kalbin, hem dilin, hem de organların ameli olduğuna iman, fırka-i naciyenin esasların-dandır, sözümüz idi.

Dediler ki, bunun fırka-i naciyenin esaslarından olduğu söylendiği zaman, buna inanmayan ve mesela bizim ke-lamcı ashabımız gibi 'iman tasdikten ibarettir' diyenlerle

'iman tasdik ve ikrardan ibarettir', diyenler fırka-i naciye-nin dışında kalır. Naciye (kurtulanlar) den olmayınca helak olanlardan olmaları gerekir.

Diğer üç sorulan: "-ki bunlar onların mesnedi idi- söz­lerimiz dolayısıylaydi. Allah'a (c.c.) iman ile ilgili olarak söylediklerimiz içinde, Allah'ın (c.c.) Kitabında haber ver­diklerine iman, RasuluIIah'dan (s.a.v) tevatüren gelenlere iman, ümmetin selefinin icma ettiklerine iman da vardır, de­miş ve şöyle devam etmiştir: Bu cümleden olarak Allah Subhanehu'nun göklerinin üstünde, Arş'mm üzerinde oldu­ğuna, yaratıklarının üzerinde bir yüce yerde (aliyy) olup, on­lar nerede olurlarsa olsunlar onlarla beraber bulunduğuna, her ne yaparlarsa bildiğine iman etmek lazımdır. Nitekim bu hususların hepsi şu ayette bir arada zikredilmiştir:

"O'dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş'a istiva etti. Yere gireni ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilir. Nerede olursanız, O sizinle beraber­dir. Allah yaptıklarını görmektedir? (Hadid: 57/4)

Buradaki, "O sizinle beraberdir" demek, yaratıklarıy­la karışım halindedir demek değildir. Çünkü dil, bu anlamı ifade etmez. Ayrıca ümmetin selefinin icmasına, mahluka-tm Allah (c.c.) tarafından yaratılan fıtratına da aykırı bir an­layıştır. Hatta Allah'ın (c.c.) ayetlerinden biri ve yarattığı en küçük şeylerden olan ay bile göğe konulmuş, fakat nerede olursa olsunlar yolcu olan, yolcu olmayan herkesle beraber­dir, O Sübhan da Arş'in üstünde mahlukatmı gözetlemek­te, onları hükmü altında tutup onlara muttali olmakta, rubu-biyetinin daha nice manalanyla rablığı ile tasarruf etmekte­dir. Bizimle beraber olduğu, Arş'ın'ın üstünde olduğu ifa­de olunan bütün bu sözler hakikâti üzere haktırlar, tahrife (eğip bükmeye) ihtiyaçları yoktur. Ancak yanlış anlamlar­dan kurtarılmalıdır.

2- İkinci soru: Birisi şöyle dedi: Gelen (ayet, hadis ve rivayetlerde geçen) lafzı ikrar ederiz. Mesela; Abbas hadi­si, Ev'al hadisindeki ifadeler gibi. Evet "Allah Arş'm üs­tündedir." Göklerin üstündedir demiyoruz, Arş'm üzerin­dedir de demiyoruz. Sözlerine devamla dediler ki:

"Rahman Arş'in üzerine istiva etti." (Taha: 20/5) deriz. 'Allah Arş'a istiva etti" veya "istiva edicidir" deme­yiz. Bu manayı defalarca tekrar ettiler. Yani gelen lafzın ay­niyle tekrar edileceğini, yerine müradif (eş anlamlı) in ge­tirilemeyeceğini, onun manasının asla verilemeyeceğini kesinlikle bu Allah'ın (c.c.) bir sıfatına işaret eder deneme­yeceğini söylediler ve bu konuda ikinci mecliste uzun uzun söz edeceğiz dediler. İnşaallah bunu da zikredeceğim.

3- Aya benzetme yaptın. Bununla, Allah'ın (c.c.) gök­te olmasını ayın gökte olmasına benzetmek söz konusu!

4- "Hakikati üzere haktır" dedin. Hakikat, lüğavi (söz­lük) anlamdır. Bu bakımdan istivanın lüğavi hakikatmdan sadece ve sadece cisimlerin oturması, yerleşmesi ve üstte olması anlaşılır. Araplar bu kelimeyi cisimlerin bu halini ifa­de etmek için kullanmışlardır. O halde hakikati üzere ka­bul bal gibi tecsim (Allah'ı cisimleştirmek) tir. Hem böy­le demek, hem de tecsimi reddedip, tecsim yoktur demek bir çelişki ya da işi geçiştirmektir.

Sorularını şöyle cevapladım: 'Fırka-i naciyenin itikadı­dır' şeklindeki sözümde fırka-i naciyeden maksat Rasulullah'm kurtulacağını söylediği fırkadır. Şöyle buyurur:

"Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacak. Yetmişikisi Cehennemde, biri Cennette olacak. Cennette olan bugün benim ve ashabımın bulunduğu yolda olanlardır.[58]

Dolayısıyla bu itikad, Rasulullah'tan (s.a.v.) mesurolan ashabından (r.a) nakledilen itikaddır. Ashab ve onlara tabi olanlar ise fırka-i naciyedir. Çünkü bir çok sahabiden iman artar ve eksilir dediği nakledilmiştir. Bu konuda söy­lediklerimin tamamı sahabeden lafzı ve manası sabit isnad-larla rivayet olunmuş (meş'urat)tır. Sonrakilerin onlara mu­halefet etmesinin bir zararı olmaz.

Sonra onlara şunu da söyledim: Bu itikadın herhangi bir noktasında onlara muhalefet eden herkesin helakte olma­sı gerekmez. Çünkü ihtilaf eden kimse içtihad etmiş fakat isabet etmemiş olup Allah'ın (c.c.) mağfiret ettiği biri ola­bilir veya aleyhine hüccet sabit olacak bilgi bu konuda ken­disine ulaşmış olmayabilir. Veya böyle iyi amelleri olabilir ki, Allah (c.c.) onlar sebebiyle günahlarını silip affetmiştir. Öyleyse hatalıyı içine alan tehdit lafızlarını, tevil edeni ita­atkarı, affettirici iyiliklere sahip olanı, mağfur kişiyi ve benzerlerini de içine alması gerekmiyor. Zaten layık olan da budur. Bu söz doğrusu şuna varıyor: Kim onlar gibi inanır­sa bu inancı sebebiyle kurtulur. Aksine inanan ise kurtula­bilir de kurtulmayabilir de. Bu "susan kurtulur" demek gi­bidir. (Yani konuşan mutlaka ölmez.)

Şimdi ikinci soruya dönelim: Önce onlara söylediğim her lafzın, mesela "Göklerin üstündedir", "Arş'ın üzerindedir" "Arş'm üstündedir" gibi bütün ifadelerin Rasulullah'tan (s.a.v.) mesur olduğunu söyledim. Ve cevabı yazın dedim. Katip yazmaya başladı. Sonra topluluktan biri 'bugün mec­lis çok uzadı başka bir toplantıya ertelense' dedi ve 'cevabı siz yazar, o meclise getirirsiniz' diye ekledi. Buna katılan­lardan birisi de cevabın yazılarak sözün bitirilmesini, soru­ların ve itirazların dağılıp gitmesine, sebebiyet verilmeme­sine işaret etti. Hasımlar ise hazırlıklarını görmek, mütalaa etmek, gelmeyen arkadaşlarını getirmek, akideyi aralarında enine boyuna incelemek, dolayısıyla tam ve itiraz edecek yer­ler tespit etmek için cevabın yazımının ertelenmesi amacını güdüyorlardı. Neticede sözün Cuma günü tamamlanma­sında söz birliği edildi. Bunu kararlaştırıp kalktık.

Allah (c.c.) Sünnet'i ve (Ehl-i Sünnet) cemaatını aziz eden bidat ve dalalet ehlinin burnunu yere sürten bir fırsat ortaya çıkarmış, hücceti kaim, doğru yolu ayan beyan eyle­mişti. İkinci mecliste olanlar sayesinde bir çok insanın gön­lünde bir şeyler kımıldamaya başlamış, istiva konusuna da­ir olan Hameviyye Fetvası (el-Meseletü'l-Hameviyye), ha­beri sıfatlar ve sair itikadı konulardaki cevaplarımı düşün­meye başlamışlardı.[59]

 

İtirazlara Cevaplar

 

Receb'in 12.sinde Cuma günü, ikinci meclis toplandı. Öbür mecliste bulunmayan bir çok üstadlanm da getirmiş­lerdi. Ayrıca Safiyyü'd Din el-Hindi de getirdikleri ara­sındaydı. "Bu, cemaatin en faziletlisi ve bizim kelam ilmin­de üstadımızdır" dediler. Aralarında konuşmuşlar, anlaşıp görüş birliğine varmışlar, bu meclise Önceki meciiste sahip olmadıkları bir güç ve yakınlık ile gelmişlerdi. Çünkü Ön­ceki meclis onları ansızın yakalamıştı. Gerçi soru sorulan, cevapları veren, tek başına münazara eden, muhataplarına olan benim için de bu ani bir toplantı olmuştu.

Ben de önceki mecliste bugüne tehir edilmesini istedik­leri sorulara cevap olarak yazdıklarımı getirmiştim. Toplan­tıya başlayınca Allah'a (c.c.) İbn Mes'ud'un (r.a.) hacet hutbesi ile giriş yaparak hamdettim ve şunları söyledim:

"Allah bize cemaat olmamızı, birbirimizlealışıp kay­naşmamızı emretmiş, bizi ayrılık ve ihtilaftan nehyetmiştir. Kur'an'da bize şunları emretmiştir:

"Ve topluca Allah'ın ipine yapışın, ayrılmayın."(Al-iİmran: 3/103)

"Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya senin onlarla hiçbir iüşkin yoktur. (En'am: 6/159)

"Kendilerine açık deliller geldikten sonra ayrılığa düşüp ihtilaf edenler gibi olmayın."(Al-i İmran: 1/105)

Rabbimiz birdir, kitabımız birdir, Peygamberimiz birdir. Dinimizin temelleri ayrılmaya, ihtilaf etmeye tahammül etmez. Ben müslömanlar arasında cemaat olmayı gerektiren şeyi söylüyorum. Bu şey selefin ittifak ettiği şeydir ve ce­maat uygun görüyorsa Allah'a (c.c.) hamd olsun. Değilse ar­tık kim bundan böyle bana muhalefet ederse onun gerçek yü­zünü ortaya dökerim, perdeleri aralarım, dinleri devletleri fesada uğratan bozuk mezhepleri açıklarım. Ve ben zamanın hükümdarına derdimi posta aracılığıyla dökerim. Bu mecliste size söylemeyeceğim şeyleri ona bildiririm. Doğ­rusu barışta söylenecek söz başka, savaş halinde söylenecek söz başkadır.

Şunları da söyledim: Hiç şüphe yok ki, insanlar arasın­daki anlaşmazlıklar bitmiyor. Birisi ben Hanbeliyim diyor, öbürü ben Eş'ariyim diyor. Aralarında ayrılmalar, fitneler, hakikatim bilmedikleri konular üzerinde anlaşmazlıklar oluyor. Ben de zikrettiğim hususta mezheplerin ittifakını açıklayan şeyler getirmiştim. "Tebyinü Kizbi'l-Müfteri fi-ma Yensibü ile'ş-Şeyh Ebi'l-Hasen el-Eş'ari" (iftiracının Eş'ari'ye nispet ettiği konularda yalanının açıklanması) isimli ve Hafız Ebu'l-Kasım İbn Asakir'inte' lif ettiği kita­bı da yanıma almıştım. Dedim ki Eş'ari'nin övgüye layık ha­berlerini içeren bunun gibi bir kitap tasnif edilmemiştir, orada "İbane"' isimli kitabında zikrettiği ifadelerini zikret­miştir.[60]

 

Mu'tezile:

 

Mu'tezile'den söz edilince Emir. 'Mutezile'nin anlamı­nı sordu. Dedim ki. insanlar eskilerde fışkı açık olan günah­kar hakkında ihtilaf etmişti. Bu dinde ortaya çıkan ilk ihti­laftı. Mesele şu idi: Açıkça fısk içinde bulunan günahkar mümin midir, kafir midir? Hariciler kafirdir dediler» Cema­at mümin olduğunu söyledi. Bir grup da o fasık (isyan­kardır, mümin veya kafir değildir, onu iki nokta arasında dü­şünürüz (Menziletün beynel-Menzileteyn) diyerek, onu Ce­hennemde kalacaklardan saydılar. Hasenü'l-Basri'nin ve ashabının meclisinden ayrıldılar (itizal) ve bu sebeple Mu'te­zile (yani ayrılanlar) diye adlandırıldılar.

Büyük şeyh(leri), cübbesine ve sangına bakmadan "mese­le dediğin gibi değil" deyip çıktı. Müslümanların, dedi. İlk ihtilaf ettiği mesele kelam meselesidir. Kelamcılar, bu ko­nularda söz (kelam) ettikleri için kelamcı diye ad 1 andırıl mı ş-lardir, ve bunu (kelamcı lafını) ilk söyleyen Amr b. Ubeyd'dir. Sonra onun ölümünü takiben Ata b. Vasıl böy­le söyledi ve buna yakın bir şeyler de zikretti. Ona kızdım, hata ettin dedim, bu söz icmaya aykırı bir yalandır, artık ne edeb var ne mürüvvet! Benimle konuşurken edebli de dav-ranmiyorsun, üstelik isabetli cevap da vermiyorsun. Sonra dedim ki: İnsanlar kelam konusunda Me'mun'un halifeliğin­de ve daha sonra, ikinci yüzyılın sonlarında ihtilaf ettiler. Mu'tezile ise bundan çok önce vardı. Hasenü'l-Basri'nin Ölü­münden sonra Amr b.Ubeyd'in zamanında ikinci yüzyılın başlarında vardırlar. Ve bunlar (Mu'tezile mezhebindekiler), ne kelam meselesinde konuşmuşlar, ne de bu konuda bir tar­tışmaya girmişlerdi. İlk bidatleri esma, ahkam ve vaid meselelerinde konuşmaları olmuştur.

O büyük şeyh bu sözlerim üzerine, bunu Şehristani "el-Milel ve'n-Nihal" isimli kiabında zikrediyor dedi. Dedim ki Şehristani onları kelamcılar başlığında, onlara niçin ke­lamcılar dendiğini açıkladığı bölümde zikretmiştir. Mutezi­le isminde zikretmemiştir, halbuki Emirbana Mu'tezile is­mini sordu! Meclistekiier de onun bu hareketini yadırgadı­lar, hata ettin dediler. Sözlerim esnasında ben İslam'da or­taya çıkmış her bidati ilk defa kimin ortaya çıkardığını ve ni­çin ortaya çıkardığını bilirim dedim. Ayrıca dedim, Şehris-tani'nin "kelamcılar ismi"nde zikrettiği doğru değildir. Çünkü kelamcılar kelam isminde niza etmeden evvel de kelamcı diye adlandırılıyor, Vasü b. Ata'nm kelamcı oldu­ğunu söylüyor, onu kelamcılıkla vasfediyorlardı. Kelam meselesinde insanlar (henüz o zaman) ihtilaf etmemişlerdi.

Ayrıca ben ve başkası o adam Vasıl b. Ata'dır diyoruz. Yani itirazcının zikrettiği gibi Ata b. Vasıl diye biri yoktur. Üstelik Vasıl. Amr b. Ubeyd'in ölümünden sonra yaşamamıştır; onun çağdaşlarındandır.

Rivayet edilmiştir ki, Vasıl bir defasında bir konuşma yapmış, Amr b. Ubeyd de eğer bir peygamber gönderilseydi bundan daha güzel konuşma yapamazdı demiş. Fesahati meşhurdu. Hatta peltek idi. "ra" harfinin bulunduğu kelime­leri kullanamazdı da denilmiştir. Ona emilin bir kuyu (bir) kazılmasını (hafr) emrettiği söylenmiş, bunun üzerine (em­ri ilgililere aktarırken 'ra' harfini kullanmayarak) komutan yolda bir kuyu kazılmasını emretti.

(ev azelkaide en yaklibe kaliybu filcadeh) demiş. (Bu da Vasıl'ın Amr ile çağdaş olduğunu gösterir.)

Söz Eş'ari 'nin söylediklerine gelince içlerinde önde ge­len bir şeyhleri: "Şüphesiz İmam Ahmed kadri büyük bir imam, hem İslam imamlarının en büyüklerindendir. Ancak ona bir bidat çıkarmış kimselerden mensup olanlar var" dedi.

Dedim ki: Evet bu doğru, ama İmam Ahmed'e has bir Özellik değil. Belki hemen hemen hiçbir imam yok ki, uzak olacağı topluluklar kendisine mensup olmuş olmasın. İmam Malik'e mensup bazı insanlar var ki, Malik onlardan uzak­tır. Şafii'ye mensup bazı insanlar var ki, Şafii onlardan uzaktır. Ebu Hanife'ye mensup bazı insanlar var ki Ebu Hanife onlardan uzaktır. Musa'ya (a.s.) mensup bazı in­sanlar var ki, Musa onlardan uzaktır. İsa'ya (a.s.) mensup ba­zı insanlar var ki, İsa (a.s.) onlardan uzaktır. Ali b. Ebi Ta-lib'e mensup bazı insanlar var ki, Ali (r.a.) onlardan uzak­tır. Peygamber'e (s.a.v.) de Karamita'dan. Batıniyye'den ve başka fırkalardan nice dinsizler, nice münafıklar mensup ol­muşlardır ama O (s.a.v.), onlardan uzaktır.

O önde gelen şeyh sözleri esnasında "İmam Ahmed'e Ha-şeviye'ye ve Müşebbihe'den de bir çok insan mensup olmuş­tur" veya buna benzer bir şey dedi.

Dedim ki: Müşebbihe ve Mücessime'den olanlar İmam

Ahmed'in ashabı dışındaki diğer mezhep ashabı arasında İmam Ahmed'in ashabında olduğundan daha çoktur/

Hani şu kurt boylarını (bilirsiniz, onları)n hepsi Şa­fii'dir. Onlardaki müşebbihe vemücessime taraftarlığı baş­ka hiçbir insanda yoktur. Ciylan halkının da kimisi Şa­fii'dir, kimisi Hanbeli. Ama halis Hanbelilere gelince onlar arasında, başkalarında olan kadar bu tipten şeyler yoktur, di­ye ilave ettim.

Mücessimeci Kerramilerin hepsi Hanefi'dir diyerek ce­vabı tamamladım. Haşeviyye lafzına da temas ettim. Ancak bu temas Emir'in veya başka birinin sorusuna cevap olarak mıydı, yoksa doğrudan bir temas mıydı bilmiyorum. Bu sözcüğü ilk ortaya atanların Mu'teziie olduğunu söyledim. Çünkü onlar Cemaat veSevad-i A'zam'ahaşv ismini verir­ler. Rafiziler ise cumhur derler. Halbuki haşv, insanların ge­neli ve çoğunluğu demektir ve ileri gelen güzide kişiler dı­şında kalanları gösterir. Araplar bu adam insanların haşvin-dendir (yani avamdandır) derler. Aynı şekilde bu adam in­sanların cumhurundandir (yani avamdandır) da denilir.

Bu şekilde bir ismi kullanan kimse Amr b. Ubeyd'dir. "Abduliah (r.a.) haşevi idi" şeklinde bir sözü var. Bu sebep­le nasıl ki, RafizilerCemaat'e Cumhur demişlerse, Mutezi-Hler de Haşv dediler. Ayrıca, bilmiyorum ya ikinci meclis­te veya birincisinde ilk defa "Allah bir cisimdir" diyen Hi-şam b. el-Hakem er-Rafizi'dir, dedim.

O önde gelen şeyh'e İmam Ahmed'in (r.a.) ashabı için­de senin kasdettiğin mana ile haşevi olan kimdir, söyle de­dim, Esrem mı, Ebu Davud mu. Mervezi mi, Hallal mı, Ebu Bekr Abdü'l-Azizmi, Ebu'l-Hasenet-Temirni mi, îbn Hamidmi, Kadı Ebu Ya'lami. Ebu'l-Hattabmı, İbn Akil mi kim? Sesimi yükselttim ve isimlerini söyle, bazılarını say ba­kalım kimmiş onlar? dedim. İbnü'l-Hatib (Fahnrd-Din er-Razi)'nin insanlara mezhepler konusunda söylediği yalanlar, ettiği iftiralarla mı şeriat güme gidecek, dinin şiarları si­linip kaybolacak?

O ve başkalarının rivayet ettiğine göre onlar (İmam Ah-med'ler vs.) kadim olan Kur'an okuyucuların sesleridir, yazanların mürekkebidir, ses ve mürekkeb kadimdir, ezeli­dir diyorlarmış. Kim demiş bunu? Onların böyle dedikleri­ni hangi kitapta görmüşler? Söylesene! Şu da var. Onlardan nakledildiğine (veya İbnu'l-Hatib (Razi'nin) naklettiğine) göre iddia ettiği gerekçe ve onlara yamadığı sebep nedeniy­le Allah (c.c.) ahirette görülmeyecekmiş! (Kim demiş bunu?) Bu ve benzeri sözlerle bu şeyhe layık olduğu şekilde verdim veriştirdim. Cemaatinin büyüğü ve ustasıydı bir, bu şekil­de bir muameleyi hakedecek kadar akla ve dine sahipti iki. Akide'nin ona baştan sona okunmasını da istedim. Çünkü bi­rinci mecliste yoktu. İkinci meclise ondan destek almak için getirmişlerdi.

Güvenilir bir zat bana anlattı: O önde gelen şeyh meclis­ten çıkıp gittikten sonra kendisiyle karşılaşmış, ona meclis hakkında fikrini söyle demiş. Adam, ne benim, ne falanın bir suçu var. Çünkü Emir bir şey sordu, o da cevap verdi. Hal­buki ben başka bir şey sordu sanmıştım. Şeyh şunu da söy­lemiş: Onlara (kendini getirenlere) sizin o adama (İbn Tey-miye'ye) bir itirazınız olamaz. O te'vilin terkedilmesinden yana, siz ise te'vilden yanaşınız. Doğrusu iki görüş de Eş'ari'nin görüşü. Ayrıca şeyh, ben te'vilin terkedilmesi gö­rüşünü tercih eder, onun ettiği vasiyyeti de çıkarırım. O vasıyyette te'vilin terkedilmesi görüşü yer alıyor.

Bu olayı bana anlatan güvenilir zat bana şunları da söy­ledi: Şeyhe dedim ki: "Hakkında edindiğim habere gere meclis biterken -İbn Teymiye cemaatin kendine muvafakat ettiğini ortaya koyunca- kabul veya red şeklinde benden hiçbir şey yazmayın demişsiniz, bu niye?" Şeyh iki sebep­le böyle söyledim, dedi. Bir kerre ben birinci mecliste akide'nin tamamı okunurken yoktum. İkincisi, ikinci meclise geldim, çünkü arkadaşlarım benim, desteğimi sağlamak için istemişlerdi. Onlarla ters düşmek uygun olmazdı. Bu se­beple her iki tarafa (kabul veya red) bir şey söylemedim.

Ben (İbn Teymiye) bütün akidenin bu şeyhe bir daha okunmasını defalarca istemiş, cemaatten biri bunun uzun sü­receğini belirterek sorularının olduğu yerlerin okunmasını salık vermişti. Ona "hakikat" sözcüğü büyük gelmişti. Şey­he o kısmı okudular. Şeyh "lafzın delaleti" ile ilgili güzel bir araştırma sundu. Ben de güzel buldum, onu bundan dolayı övdüm ve dedim ki: Şüphesiz Allah "hakikaten" diridir, hakikaten bilendir, hakikaten işiticidir, hakikaten gören­dir. Bu konu bütün taifelerden Ehl-i Sünnet ve Sıfatiyye (Al­lah'ın sıfatlarını kabul edenler) arasında ittifak edilmiş bir konudur. Bu konuda bidatçılar bazı açılardan karşıt görüş­lerde ısrar etmiş olsalar bile hiç şüphe yok ki, Allah vardır, yaratıklar da vardır ve vücud (varlık) sözcüğü Allah ile ya­ratıklar için ister müşterek bir lafız olarak kullanılmış olsun, ister hem lafzan, hem de anlam bakımından ortaklaşa içine alan bir tetabuk (teva'tu) suretiyle kullanılmış olsun, ister­se tetabuk'un bir türü olan teşkik suretiyle kullanılmış olsun farketmez. Çünkü bütün durumlarda hem Allah (c.c.) ger­çekten mevcut, hem de yaratıklar gerçekten mevcuttur. Bu ismin hakikat anlamıyla hem yaratıcıya, hem yaratılana is­nat edilmesinde herhangi bir sakınca yoktur. Bu konumda üç görüşten (iştirak, tevatu ve teşkik) birini diğerine tercih de etmiyorum, çünkü amacım tamamen gerekleşmiş bulu­nuyor. Evethımacım bütün taifelerin görüşleriyle ilgili ola­rak söylediklerini yazmak, selefin ve onlara tabi olanların, söylediklerim konusunda ittifak halinde olduklarını, dört mezhebin ileri gelen alilmlerinin Eş'ari'nin ve ona tabi olanlardan büyük simaların bu görüş üzere bulunduklarını açıklamaktı. Doğrusu ikinci meclis öncesinde, Şafii alimlerden büyük zatlar, Eş'ari, Hanefi ve başka mezhep mensup­ları yanıma gelmişlerdi. Böyle bir meclisten endişeliydiler.

Kendi açılarından bir tefrikanın çıkmasından, İslam ce­maatinin bölünmesinden korkuyorlardı. Zikrettiklerimi des­tekleyecek delili ortaya koymuş olsam veya onların arkadaş­ları arasında imam olan zatlardan bu delile katılanlar çıkmaz­sa bir gruplaşma olacak, kendilerine genel meclislerde mez­heplerinin görüşlerinden ayrılmak zor gelecekti. Çünkü ay-nlsaydılar düşmanlarına fırsat vermiş olacaklardı. Halbuki (bence) onların mezhep imamları arasında bunu söyleyen­ler olur, buna dair delil tespit edilir ve bu görüşün selefin mezhebi olduğu belirlenirse kendi içlerinde, hak olması hasebiyle inanacaklarına inanabilecekleri gibi selef görüşü­ne inanma imkanları da olacaktı. Hatta Hanefilerin ileri gelenlerinden bir zat benimle buluşarak bu İmam Ahmed'in görüşüdür ve bu görüş üzere kalmıştır deseydin çekişme bi­terdi dedi. Böylece bu görüş metbu' (hak) bir mezhep oldu­ğu için hasımlarının hedefi olmaz, kazanan da, karşı çıkan da muvafakatini belirtme zahmetine katlanmazdı demek istiyordu. Ben hemen hayır vallahi dedim, bu görüş sadece İmam Ahmed'e ait değil. Bilakis ümmetin selefinin ve ha­dis imamlarının görüşü. Hatta, dedim, bu Rasulullah'ın (s.a.v) da itikadıdır. Çünkü ağzımdan çıkan her söz, ya bir ayet ya bir hadis veya selefin icma ettiği bir şeydir. Üstelik seleften bu icmalarmı nakledenleri, her taifeden dört müç-tehidden, kelamcılardan, hadisçilerden, sufıyyeden hangi­siyse onu da zikrediyorum...!

Şafii'lerin büyüklerinden benimle konuşan bir zata zik­rettiğimiz selefin ve Şafii mezhebi imamlarının görüşü olduğunu açıklamak için "Eş'ari"nin ve bu hasımların dedi­ğini dememiş olan Eş'ari mezhebi imamlarının görüşünü de zikrediyorum. Bunu yapmanın sebebi her Şafii güç bulsun, selefin mezhebine uygun olan Eş'ari'nin görüşüne inanan herkes destek alsın diyedir. Bakın şunu da iade edeyim ki, haberi, sıfatları te'vil ettiğine dair Eş'ari'den nakledilen görüş onun sözleri arasında yeri olmayan bir görüştür. O gö­rüş onun yolunda giden bir grubun görüşüdür, Eş'arilerin bir görüşü vardır. Eş'ari'nin iki görüşü yoktur, dedim.

Mecliste ben, Allah'ın (c.c.) bütün isimlen ile yaratıklar da isimlendirilmiştir, mesela vücud (var oluş) lafzı hakikat anlamıyla vacip (olan Allah) ile mümkün (olan yaratıklar) hakkında, o üç görüş üzere (iştirak, tevatu ve teşkik) söylen­miştir deyince iki büyük sima bu iştirak yoluyla mı. yoksa tevatu yoluyla mı şeklinde bir münakaşaya girdiler.

Birisi bu mutavati (her kullanıldığı varlık hakkında doğ­ru) bir lafızdır, dedi. Diğeri ise, terkib zorunda kalınması için müşterek (bir varlık için bir anlamda başka varlık için baş­ka bir anlamda olan) bir lafızdır dedi.

Bu beriki şunu da söyledi: Fahruddin Razi, bu münaka­şanın, Allah'ın (c.c.) vücudunun (varlığının), mahiyyetiy-le aynı olup olmadığına dayandığını zikretmiştir. Kim 'her şeyin vücudu mahiyyetiyle aynıdır." derse lafzın iştirak yoluyla kullanıldığını söylemiş olur. Kim de vücudunun, ma-hiyyeti üzerine zaid (ilave) bir miktar olduğunu söylerse, laf­zın tevatu yoluyla kullanılmış olduğunu söylemiş olur.

Bu açıklama üzerine birinci zat bu lafızların tevatu yo­luyla kullanıldığı görüşünü çıkarmak için, vücudun mahiyet üzerine zaid (fazla) olduğunu söyleyenlerin görüşünü terci­he yöneldi. İkinci zat, Eş'ari'nin veEhl-i Sünnet'in görüşü, vücudun mahiyyetiyle aynı olduğu şeklinde değildir, dedi. Birincisi bunıt-reddetti.

Araya ben girdim, dedim ki: Ehl-i Sünnet kelamcılarına göre her şeyin vücudu mahiyetinin aynıdır. İkinci görüş, ya­ni her şeyin vücudu mahiyyeti üzerine zaid bir miktardır gö­rüşü ise Mutezile'ye aittir. Her iki görüştekiler de bir yön­den isabet etmişlerdir. Çünkü doğrusu bu isimleri tevatu yoluyla söylenmiş olmasıdır. Nitekim bunu başka bir yerde tesbit etmiş, terkib şüphesinin varid olmayacağını bilinen iki cevap ile belirtmiştim.

Fakat bu münakaşanın, her şeyin vücudunun mahiyyetiyle aynı olup olmadığına dayandırılması ise, Îbnü'l-Hatib'e (Fahruddin Razi) nispet edilmiş bir yanlıştır. Çünkü biz her ne kadar bir şeyin vücudu mahiyyetiyle aynıdır demiş ol­sak bile, bundan, bu ismin o şey ve benzeri hakkında sade­ce lafzi iştirak yoluyla söylenmiş olması çıkarılamaz. Çün­kü bütün cins isimlerde bu söz konusudur.

Şöyle ki, mesela sevad (siyahlık) bir isimdir ve hem bu siyahlık için hem şu siyahlık için tevatu yoluyla söylenmiş­tir. Ve bu siyahlıkla şu siyahlık tamamen birbiriyle aynı ol­mayabilir. Çünkü isim, o ikisi arasındaki ortak miktarı jös-termektedir. Bu ortak miktar külli mutlaktır. Itlak şartıyla mutlak (yani hiçbir özelliği, kaydı, şartı vs. olmayan mut­lak) ancak zihinde bulunabilir. Ama, bundan dolayı dışarda mevcüd ayn (varhk)lar arasındaki ortak miktarı reddet­mek de gerekmez. Eğer gerekliliği söylenirse, o zaman mutavati isimler -ki bunlar mevcut isimlerin çoğunluğudur ve genellikle cins isimleri böyledir- bir şeyi ve ona benzeyen ister varlık, ister Özellik, ister türemiş, ister türememiş, is­ter mantıki bir cins, ister fıkhı bir cins olsun veya olmasın, herşeyi içine alır, hatta dildeki cins isimlere bütün cinsler, sınıflar, türler vs. girer ve bunların hepsi mutavati isimler­dir. Zatları ise dışarda farklı farklıdır ortadan kalkardı.

Birisi bazılarına ta"n etmek amacıyla "akidede" mez­kur hadislerin tekrar okunmasını istedi. Maksadım anlaya­rak ona, herhalde Ev'al hadisine yani Abbas b. Abdi'1-Mut-talib hadisine ta'n etmek için hazırlanıp geldin, dedim. İşi zora koşmak için ellerinden geleni yapmışlardı. Nihayet Zekiyyu'd-Din Abdu'l-Azim'in sözünü ettiği ve Buhari ta­rihindeki Abdullah b. Amira'nm Ahnef ten işittiği bilinmi­yor" şeklindeki görüşünü buldular.

Dedim ki: Bu hadisi[61]Ebu Davud, fbn Mace, Tirmizi ve başka sünen sahipleri rivayet etmekle birlikte aslında hadi­sin iki meşhur tariki (senedi) vardır. Birine ta'n edilmiş ol­ması, diğerine ta'n edilmesini gerektirmez. Adam, söz ko­nusu olan îbn Amira değil mi? Buhari onun Ahnef'ten işit­tiği bilinmiyor dememiş mi? dedi. Dedim ki: Bu hadisi, imamların imamı İbn Huzeyme Tevhid kitabında -ki bu ki­tabında sadece ad lir. adilden yaptığı ve peygambere mevsul olan nakillerle ihticac etmiştir- rivayet etmiştir.[62] Şimdi, dedim, kabul redden önde gelir, Buhari, İbn Amira'nm Ah­nef ten işittiği bilinmiyor diyor, (işittiğini reddediyor) "Bütün insanlar işittiğini bilmiyor" demiyor ki! O halde buna da­ir başkası mesela imamlar imamı İbn Huzeyme bilgi sahi­biyse, bu isnadı geçerli kılacak bir bilgisi varsa, onun bu bil­gisi ve kabulü başkasının bilmemesine ve reddine baskındır.

Cemaat bu sözlerime katıldı. İçlerinden biri beni burada aktarmam uygun olmayacak derecede övmeye girişti. Bu ara­da Akide'de olmayan, ancak çeşitli meselelerde verdiğim ce­vaplarla ve onların akide'den anlamış olabilecekleriyle il­gili bazı konularda tartışmaya başladılar. Büyüklerinden biri Beyhaki'nin (r.a.) "Kitabü'l-Esmai ve's-Sıfaf'ını getir­mişti. Dedi ki:

Bu kitapta Seleften "vectTi te'vil ettikleri rivayet edi­lir. Dedim ki: Herhalde sen Allahu Teala'nm:

"Doğu da, batı da Allah'ındır, onun için nereye döner­seniz Allah'ın 'vechi' oradadır." (Bakara: 2/115) ayeti­ni kastediyorsun?" Evet, dedi, Mücahid, Şafii ve başkaları, "yani Allah'ın kıblesi" diye te'vil etmişlerdir. Evet, dedim, bu Mücahid, Şafii ve başkalarından rivayet edilen sa­hih bir görüştür, doğrudur ama bu ayet sıfat ayetlerinden de­ğildir. Kim vechi (ve dolayısıyla bu ayeti) Allah'ın sıfatla­rından sayarsa yanılır. Nitekim bir grup böyle bir hata etmiş­tir. Hatadır, çünkü sözün gelişi diğer anlamın kastedildiği­ne işaret etmektedir. Şöyle ki, Allah:

"Doğu da, batı da Allah'ındır, onun için nereye döner­seniz Allah'ın vechi oradadır" buyuruyor. Doğu ve batı ise birer yöndür. Vech de yön (cihet) anlamına gelir. Mesela hangi vechi kastediyorsun denir. Bu "hangi ciheti" demek­tir. Ben bu vechi irade ediyorum, denir ki bu, ''bu ciheti" de­mektir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Herkesin yöneldiği bir yönü (veçhesi) vardır." (Bakara: 2/148)

Onun için birinci ayette "nereye dönerseniz Allah'ın vechi oradadır." buyrulmuştur. Vani nereye istikbal ve teveccüh ederseniz...[63]

 

VASITİYYE MÜNAZARASININ ÖZETİ

(Şeyh Alemü'd-din'in nakli)

 

Saltanat naibi Efrem'in meclisinde Şeyhülislam İbn Teymiye'ye itikadını sorunca, daha önce Vasıtiyye akidesini ya­nında getirmiş olan Şeyh, 'bu akideyi yedi sene önce. Tatar­lar Suriye'ye gelmeden yazdım', dedi. Takiben akide meclisde okundu.

Sonra Alemitd-Din, Şeyhülislamın şunları söylediğini nakleder:

Akide-i Vasıtiyye'yi yazma sebebim şu ki, hayırlı ve dindar Vasıt kadılarından biri. Tatar devletinin hükmü altın­daki ülkelerinde insanların bulunduğu hali. cehaletin ve zulmün başını alıp gittiğinden, dinin ve ilmin ortadan kalk­maya yüz tuttuğundan yakınarak kendisi için bir akide yaz­mamı istedi. İnsanlar, 'sünnet imamlarının akidelerini yaz­mış bulunuyorlar, dedim. İsteğinde ısrar etti ve ben ancak senin yazdığın bir akideyi isterim dedi. Bu akideyi ikindi­den sonra oturup yazıverdim. Ben böyle deyince Emir (na-ib) katibine işaret etti. Katib akideyi meclistekilere harf harf okudu. Birisi şu sözüme itiraz etti. "Allah'ın kendisi­ni vasfettiği ve Rasulü'nün Allah'ı vasfettiği şeylere, tahrif, ta'til. tekyif ve temsile sapmaksızın iman etmek Allah'a iman etmek cümlesindendir.'* Bundan maksadı, lafzı zahi­ri anlamından cevazen veya vücuben çıkarmak demek olan te'vüi reddetmenin bu ifade ile münderic olduğuydu.

Şunu söylddim: Ben te'vil sözcüğünü bırakıp, tahrif söz­cüğünü kullandım. Çünkü tahrif sözcüğü Kur'an'ın yerer-rek kullandığı bir isimdir. Ben bu akide'de Kuran ve Sün-net'ten kıl payı kadar bile ayrılmamaya dikkat ettim. Bunun için Allah'ın (c.c.) yerdiği tahrif sözcüğünü menfi olarak kul­lanıp "tahrife sapmaksızın" dedim. Te'vil sözcüğünü kullan­madım. Çünkü te'vilin bir çok manası var. Nitekim bunu.kaidelerle ilgili bölümde açıkladım. Üstelik şu da var ki, te'vil sözcüğü Kur'an-ı Kerim'de usulcü ve fıkihi müteahhirin alimlerin ıstılahında kullanıldığımdan ayrı bir anlamda kul­lanılıyor. Tefsirci ve seleften bir çoğunun ıstılahında da ayrı bir anlam taşıyor.

Ayrıca, dedim, olumsuz olarak temsil sözcüğünü kullan­dım, teşbihi kullanmadım. Çünkü Aüahu Teala temsili Kitab'ının şu ayeti ile reddetmiştir:

"Onun benzeri gibi olan hiçbir şey yoktur." (Şura: 42/11)

Teşbihin ve tecsimin reddedilmesinden söz etmeye baş­ladılar ve sözü uzatarak bazılarının bu konuda bana isnat et­tikleri şeyleri dile getirdiler.

Dedim ki: "Tekyife ve temsile sapmaksızm" sözüm her batılı dışarda bırakıyor. Bu iki ismi seçmişsem seleften tek-yif me'sur olduğu için seçtim. Nitekim Rabia, Malik. İbn Uyeyne ve başkaları, alimlerin kabul ettiği şu sözü söylemiş­lerdir: "İstiva bilinmektedir, ancak keyfiyeti (tekyif) meç­huldür, buna iman vaciptir, sormak bidattir." Yani bu sele­fimiz keyfiyeti bizim için malum olmadığında ittifak etmiş­lerdir. Ben de onlara uyarak tekyifi reddettim. Bu aynı za­manda nassla da reddedilmiştir. Çünkü sıfat (Allah'tan bah­seden) ayetlerin te'vili içine mevsuf (olan Ali ah)' m hakika­ti girer. Sıfatlarının hakikati ise bilinemez. Bu gibi şeylerin te'vilini ancak Allah (c.c.) bilir. Nitekim bu konuyu te'vil ve mana ile, kelamın manasını bilmemizle te'vilini bilmemiz arasındaki farka dair müstakil bir kaidede (fetva) yazdım.

Aynı şekilde temsil de hem nassla, hem eski icma ile reddedilmiştir. Üstelik akıl da temsil ve tekyifin reddedil­mesinden yanadır. Çünkü yaratıcının künhü insan tarafından bilinemez. Bu arada Hattabi'nin. bu görüşü selefin mezhe­bi olarak naklettiğini söyledim. Bu mezhep "sıfat ayetleri­ni ve hadislerinin keyfiyetini bir tarafa bırakarak, teşbihe kaçmadan zahiri anlamlarıyla almaktı. Çünkü sıfatlar konu­su zat konusunun bir bölümü idi. Sıfat bahsi, zat bahsi gi­bi ele alınmalı, aynı usulden gidilmeliydi. Madem ki Allah'ın zatını ispat, vücudunu (var olduğunu) ispat olup, keyfiyyetini ispat değildi, aynı şekilde sıfatlarını ispat da var olduk­larını ispat olacak, keyfiyyetlerini ispat olmayacaktı."

O zaman büyük muhaliflerden biri 'öyleyse Allah (c.c.) diğer cisimler gibi olmayan bir cisimdir', demek caiz olur dedi. Ben ve bir faziletli zat dedik ki: "Allah kendini vasfet-tiği ve Rasulü'nün vasfettiğiyle vasfedilir." Kitap ve Sün-net'te 'Allah cisimdir diye bir şey yok ki böyle bir soru ge­reksin. Allah'ın cisim olduğunu ilk söyleyen kişi Hişam b. Hakem er-Rafizi dir.

Söz bizim ''nasıl ki bu ümmet diğer ümmetler içinde or­ta (vasat) bir ümmetse, aynı şekilde Ehl-i Sünnet de, ümme­tin fırkaları içinde vasattır, Allah'ın sıfatlan konusunda cehmi ta'tilciler ile temsil ehli olan müşebbihe arasında vasattırlar" şeklindeki ifademize gelince, "sen, İmam Ah-med'in itikadını tasnif ettin" dediler. Tabisi olan bir mezhep olması sebebiyle münakaşanın kesilmesi amacını güdüyor­lardı.

Ben, dedim, bütün selef-i salihinin itikadını tahric ettim, bu konuda İmam Ahmed'in ayrıcalığı yok. Üstelik bu aki­denin herhangi bir noktasında bana muhalefet edene üç yıl da süre tanımıştım, İlk üç nesilden söylediklerime ters bir tek harf getirse ben söylediğimden vazgeçerim. Bana ise, Ha­nefi, Şafii, Mâliki, Hanbeli, Eş'arı, Ehl-i Hadis ve sair her grubu ile ilk üç nesilden nakiller getirmek düşer, dedim.

Sonra muhalifim harf ve ses konusunda konuşulmasını is­tedi. Dedim ki: "İmam Ahmed ve ashabından Kuran oku­yanların sesi, mushaflann mürekkebi kadimdir, ezelidir" şeklindeki bu rivayet yalandır, iftiradır, bunu ne İmam Ah­med, ne müslümanların alimlerinden herhangi bir söyle-

mişir. Bir de not defteri çıkardım. İçinde Ebu Bekir el-Hal-lal'in "KitabüVSünne"Mnde İmam Ahmetl'tlen zikreyledi-ği şeylerle İmam Ahmed'in talebesi Ebu Bekir Mervezi'nin gerek İmam'ın gerek zamanındaki alimlerin ifadelerinin bir derlemesi ve bu arada şu sözleri vardı: "Kim Kur1 an oku­yuşum mahluktur derse cehmidir, kim mahluk değildir der­se bidatçıdır." Şimdi dedim. Okuyuşum ezeldir, sesim ka­dim (ezeli)dir diyene ne söylemeli?

Bizim muhalif bu sefer "Haşeviyye, Müşebbihe... içinde İmam Ahmed'e mensup birçok insan var...!" veya onun gibi bir şeyler dedi. Dedim ki: Müşebbihe ve Mücessime'den olanlar İmam Ahmed'in ashabı dışındakilerde onunkilerden daha çoktur. Mesela şu kurt milletinin hepsi Şafii mezhe­binden. Onlardaki miişebbihecilik ve mücessimecilik başkalarında yok. Ciylanlılann içinde Şafii'ler de var. Han-belilerde! Halis Hanbeli olanlarda ise bu türden başkaların­da bulunan şeyler bulunmuyor. Mücessime Kerramilerin de hepsi Hanefi!

Ona şunu da söyledim: Senin kasdettiğin anlamda asha­bımız içinde haşevi olan kim var? Esrem mi, Ebu Davud el-Mervezi mi, Ebu Bekir Abdü'1-Aziz mi. Hallal mı. Ebu'l-Hasen el-Temimi mi, İbn Hamid mi. Kadı Ebu Ya'la mı. Ebu'l-Hattab mı, İbnü'I-Akil mi? Sesimi de yükselttim. Adlarını say, söyle kim onlardan Haşevi. dedim. İbnü'l-Hatib (Fahru'd-Din Razi)'nin insanlara mezheplerinde at­tığı iftiralar, ettiği yaîanlaria mı şeriat güme gidecek, dinin şiarları yok olup kaybolacak? Hem o. hem başkası onlardan şöyle dediklerini nakletmişler: Onlar ezeli olan Kur*an oku­yucuların sesleri, yazanların kullandığı mürekkebtir, de­mişler. Ses ve mürekkeb kadimdir, ezelidir demişler. Bunu kim demiş? Onlardan böyle bir söz söylediklerini İbnü'1-Ha-tib (Fahru'd-Din Razi) hangi kitapta görmüş? Hadi söylese­ne! Ondan bir de şöyle bir nakli var: Onun iddia ettiği gerekçe ve onlardan naklettiği mukaddime {ön yargı, hipotez) nedeniyle Allah (c.c.) ahirette görülmeyecekmiş. Kuran meselesine ve O'rnm Allah'ın (c.c.) mahluk olmayan kela­mı olduğunu, O'ndan başlamış olup O'na döneceği ifadesi­ne gelindiğinde birisi, O'ndan başlamıştır, O'na dönecektir, kısmına itiraz etti. Açıklama istediler. Dedim ki: Bu sözü so­ruyorsunuz, bu seleften mesur ve sabit olan bir sözdür. Me­sela Amr b. Dinar nakleder ve der ki: "O insanlarla yetmiş yıldır beraberliğim var. Allah (c.c.) yegane yaratıcıdır, ge­risi mahluktur. Kur'an hariç. Çünkü o, Allah'ın yaratılma­mış kelamıdır. O'ndan başladı. O'na dönecek" diyorlardı. Ondan başladı, yani onu O konuştu, katından O indirdi de­mektir. Cehmiyye'nin dediği gibi Kur'an havada (boşluk­ta) veya başka bir yerde yaratılmış, Allah'tan (c.c.) başka­sından başlamış değildir. O'na dönecektir sözü de şu: Kıya­mete doğru Allah onu mushaflardan ve sinelerden çekip alacak ve artık ne bix sinede bir kelime, ne bir mushafta bir harf kalmayacak. Bu sözüme meclistekilerin çoğunluğu muvafakat etti. Hemen şunu söyledim: Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kullar Allah'a O'ndan çıkanla (yani Kur'an ile) yak­laştıkları kadar hiçbir şeyle yaklaşmamışlardır.[64]

Habbab b. Eret de şöyle söylemiştir: "A kardeşcağızım. Allah'a gücün yettiğince yaklaş. O'na O'ndan çıkandan daha sevimli bir şeyle de asla yaklaşamayacaksın!"

Gerçek olarak Kur'an Allanın konuşmasıdır ve gerçek­ten Muhammed'e (s.a.v.) indirdiği bu Kur'an O'nun kela­mıdır, başkasının kelamı değildir. Bundan dolayı onu Al-Ialrın (c.c.) kelamının bir ifadesi ve aktarılması olarak de­ğerlendirmek caiz olmaz. Aksine insanlar, onu okurken, mushaflara yazarken onların okuması, yazması. Kur'an'ı Allah'm kelamı olmaktan çıkarmaz. Çünkü kelam sözü gerçekten ilk söyleyene nispet edilir, tekrar edene değil dedim.

Birisi Allah'ın (c.c.) onu hakikaten konuşmuş olmasını teslim etmekle birlikte onun hakikaten Allah (c.c.) kelamı olduğu şeklindeki tespitimden rahatsız oldu. Sonra bunu da kabul etti. Çünkü kendisine mecazı reddetmenin sahih ol­duğu açıklanmıştı. Kur1 an nefyediimesi ise sahih olamazdı. Eskilerin sözlerini, şairlere nispet edilen şiirlerin hakikaten onların kelamı olduğu da açıklanmıştı.

Bu arada "kelam ancak onu gerçekten ilk söyleyene nis­pet edilir, aktarana değil" şeklindeki sözümü beğendiler.

Allah'ın {c.c). Arşın üstünde ve bizimle beraber oldu­ğu konusundaki selef icmaının hakikati üzere hak (bir ifa­de) olduğunu tahrif edilmesine ihtiyaç bulunmadığını, an­cak yanlış anlaşılmalardan komnulması gerektiğini açıkla­dım. AllahuTeala'nm; "Her nerede olursanız olun, O si­zinle beraberdir." buyruğunun anlamı. O'nun maiıiukat ile karışım halinde olduğunu ifade etmez. Çünkü dil böyle bir anlamı gerektirmez. Ayrıca bu selefin icmama ve Allah'ın (c.c.) insani an yarattığı fıtrata aykırıdır. Ay bile Allah'ın en küçük yaratıklarından O'nun bir ayeti olup göğe konuklu­ğu halde, nerede olursa olsun yolcu ile beraberdir" dedim.

"Hem vacip (olan Allah) hem mümkün (olan mahlukat) hakkında hakiki anlamıyla kullanılmış olan vücud (varlık) ke­limesi gibi olan ve mahlukata da isim olarak verilen Al­lah'ın (c.c.) bütün isimleri../' deyince iki büyük imam, bu­nun iştirak yoluyla mı, yoksa tevatu yoluyla mı söylendiği ko­nusunda münakaşa ettiler. Biri bu gibi lafızlar mutavatf dır de­di. Öbürü terkib zorunda kalınmamasi için müşterektir, dedi.

Bu beriki şunları ilave etti: Fahruddin Razi bu tartışma­ların O'nun vücudunun mahiyeti ile aynı olup olmadığından kaynaklandığım! bunun için kim bir şeyin vücudunun, ma­hiyetinin aynı olduğunu söylerse bu kelimenin iştirak yoluy­la kullanılmış olduğunu, kim de vücudu mahiyeti üzerine zaid (fazlalığı olan) bir miktardır derse, bunun tevatu yoluy­la kullanılmış olduğunu söylemiş olacağını söyledi. Bunun üzerine birinci zat tevatu yoluyla söylenilmiş olmasını hak­lı çıkarmak için vücud mahiyet üzerine zaiddir diyenlerin gö­rüşünü tercih etmeye koyuldu. İkinci zat ise, vücudunun mahiyetiyle aynı olduğu görüşünün Ehl-i Sünnet'in ve Eş"arinin görüşü olduğunu ifade etti. Biricisi bunu reddetti.

Dedim ki: Ehl-i Sünnet kelamcılanna göre her şeyin varlığı mahiyetinin aynıdır. Diğer görüş Mutezile'nindir. On­lara göre bir şeyin vücudu mahiyetine eklenmiş bir miktar­dır. Her iki grup da bir açıdan isabet etmiştir. Çünkü doğ­ru olan. bu isimlerin tevatu yoluyla söylenmiş olmasıdır. Ni­tekim bunu başka bir yerde açıklamıştım.

Ancak bu münakaşanın bir şeyin vücudunun mahiye­tiyle aynı olup olmadığı ihtilafına dayandığı görüşü İbnii'l-Hatib (Razi)e nispet edilen bir yanılgıdır. Çünkü bir şeyin vücudu, mahiyetinin aynıdır desek, bu (vücud) ismin şunun ve bir başkasının hakkında sadece lafzı müştereklikle söy­lenmiş olması gerekmez. Nitekim bütün cins isimlerdeki du­rum budur. Şöyle ki: Mesela siyahlık ismi şu veya bu siyah­lık hakkında tevatu yoluyla söylenmiştir. Ancak bundan dolayı dışarda mevcut ayn (nesne)ler arası ortak miktar­dır, reddetmek gerekmez. Öyle yapılırsa muta vatı isimlerin hepsi güme gider. Halbuki dillerde mevcut isimlerin çoğun­luğu - ki bunlar bir şeye ve benzerlerine verilen cins isim­lerdir- ister varlık ismi olsun ister sıfat, ister türemiş olsun, i.ster mantıki bir cins olsun, ister fıkhi olsun ve ister olma­sınlar hepsi mutavati isimlerdir. Hatta dildeki cins isimle­rin içine cinsler, sınıflar, türler ve benzeri şeyler de girer. Bunlar da hep mutavati isimlerdir. Adı oldukları nesneler ise, hariçte birbirinden ayrılırlar. Zehebi dedi ki: (bunu Afe-mü'd-Din söylüyor). Sonra bunun selefi iyi bir itikad oldu­ğunda ittifak hasıl oldu.     [65]           

 

Vasitıyye Müzakeresinin Bir Diğer Özeti

 

Kaidesi Abdullah b. Teymiye'den; şeyh. imam, alim, fazıl ve büyük insan Zeynud-Din'e Allah kendisini evliyasının süsüyle donatsın, dünya ve ahirette seçkinlerinin ke­rametine nail kılsın, düşmanlarına karşı o en büyük zafer müjdesini versin, nimetlerine ve özellikle minnet buyurdu­ğu, İslam'ın, sünnetini ve Ehl-i Sünnet'in şeytana ve dost­larına galibiyeti nimetine şükretmek nasip eylesin.

Ben sana Allah'ı (c.c.) över, O'nahamdederim. O"ndan başka hiçbir ilah yok. Ancak O'durhamde layık olan. Pey­gamberi Muhammed'e de en üstünüyle salat ve selam ede­rim.

Zat-ı alilerine bildirmek isterim ki, Allah (c.c.) bize ve bütün müslümanlara en büyük zaferi, apaçık bir fethi ihsan eylemiştir. Geri zekalılar onu hakkıyla anlayamaz, diller ke­maliyle anlatamaz ama ondan Allah'ın (c.c.) nasip ettiği ka­dar bir nebze bir şeyler zikredeceğim.

Receb pazartesi günüydü. Hüküm naibi, dört mezhep kadılarından, naiblerinden müfti ve şeyhlerden Necmü'd-Din, Şernsü'd-Din. Takıyyü'd-Diıı, Cemalü'd-Din, Nec-mü'd-Din naibi Celalü'd-Din, Şemsü'd-Din'in emiri Şemsü'd-Din b. el-Izz, Takiyü'd-Dhrin emiri İzzü'd-Din, Ce-maiü'd-Din'in emiri Necmü'd-Din, ŞeyhKemalü'd-Dinb. Zemelkani, Şeyh Kemalü'd-Din b. Şersi, Şafiilerden îb-nü'1-Vekil, Hanefılerden Şeyh Burhamr d-Din b. Abdi'1-Hak, Malikilerden Şeyh Şemsü'd-Din el-Hariri, Şafiilerden Şeyh Şihabü'd-Din el-Mecd, Şeyh Muhammed b. Kavvam, Şeyh Muhammed b. İbrahim el-Erınevi isimli kişileri topladı.

Arkasından, naib itikadı sordu (Şeyhülislam) itikat ne be­nim ne benden büyük birinin inhisarında değildir. Aksine itikad. Allah (c.c.) ve Rasulü (s.a.v.) ile ümmetin selefinin ic-

ma'ından alınır. Yani Allah'ın Kitabından, Buharı, Müslim ve diğeri erindeki maruf hadislerden ve ümmetin selefinden doğru bir şekilde gelen (rivayetler)den alınır.

Emir bunun üzerine, 'itikatın bir suretini yazmanı istiyo­ruz' dedi. Şeyhülislam dedi ki:

'Şu an ezberimden bir şeyler söylesem yalancılar belki bir kısmını gizlemiştir veya geçiştiriyor (müdahele) derler. Ben bu meclisin akıllarda olmadığı ve Tatarların gelişinden yıllarca önce yazmış olduğum Akide-i Vasrtiyye'yi getire­ceğim deyip getirdim.' Bu şekilde is imlendirilmesinin sebe­bi şu idi: Vasıt kadılarından Şafii mezhebine mensup bir zat Şeyhülislam'dan bir akide yazmasını istemişti. Yaklaşık yirmi yıl önce hacca giderken gelmişti. Büyük salah sahibi, pek dindar bir zattı. Şeyhülislamdan bir akide yazmasını is­tedi. Şeyhülislam ona. bu konuda çok şeylerin yazıldığını ve bu Ehl-i Sünnet akaidinden hangisini isterse alabileceğini söyledi. Adam, senin yazmanı istiyorum, diyordu. Şey­hülislam da ikindiden sonra oturup bu akideyi yazdı.

Şeyhülislam bu sözünde, (herhalde akide benden alınmaz vs. nin) anlamım zikretti. Sonra akide meclis tekile re baştan sona kadar kelime kelime okundu. Bazı yerler tartışıldı. Meclistekiler arasında bazılarının kalbinde Şeyhülislam'a karşı Allah bilir neler vardı. Bunlar kendisiyle bu kitap (Akide-i Vasitiyye) üzerinde konuştuklarında içindeki Eh­li Sünnet vel-Cemaat'in yoluna aykırı şeyleri günyüze çı­karı vereceklerini sanıyorlardı.

Üç konuda üç soru ortaya attılar.

1- Fırka-i Naciye'den olanların itikadı diye isimlendiril­mesi,

2- Hakikaten (Allah Arş'a) istiva etti sözü ve

3- (Allah) göklerin üstünde ifadesi

Şeyhülislam, emir tarafından katip olarak tayin edilen Şeyh Kemalü'd-Din b. Zemelkani'ye, cevaplarını yaz dedi. Meclis kuşluk vakti başlamış, hemen hemen ikindiye ka­dar uzamıştı. İkinci bir meclise ertelenmesini işaret ettiler. 12 Recep Cuma gününe ertelendi. Bu sefer hem onlar, hem de beraberinde es-Safiyy'ü'I-Hindi de gelmişti. İkinci mec­liste ben de vardım. Meclis toplandığında haberim yoktu. Bu­günlerde Fusus'u araştırmış, mütalaa etmişler, elimizden ge­len her şeyi yapalım diye anlaşmışlardı.

Cuma namazından sonra geldi, Meclis başladı. Oradaki­ler es-Safiyyü'1-Hindi'ye övgüler yağdırdılar. Bir grup onun bu konuda cemaatin şeyhi ve büyüğü olduğunu söylü­yor, bu dalda insanların onun elinde yetiştiğini ifade ediyor­du. Şeyhülislanrlaonun konuşması için anlaşmışlardı. Bir Şeyhülislam, bir o sırayla konuşacaklardı.

Şeyhülislam hemen konuşmaya İbn Mesud'un (r.a.) hut-besiyle girerek Allah'a hamdü sena da bulundu. Ve dedi ki:

Allah bize cemaat olmayı, konuşmayı emretmiş, ayrılık­tan, ihtilaftan nehyetmiştir. Rabbirniz bir, Rasulümüz bir, Ki­tabımız bir, dinimiz bir. Dinin esaslarından selefin, müslü-rnan imamların herhangi bir anlaşmazlıkları yok. Bu esas­larda fırkalaşma helal değildir.

Allah (cc.) şöyle buyurmuştur:

"Ve topluca Allah'ın ipine yapışın, ayrılmayın." (Al-i İmran: 3/103)

"Dinlerini parça parça edip grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. (En'am: 6/159)

Diğer konu, insanların üzerinde anlaşamadıkları bir me­seledir. Bu beriki 'ben Hanbeliyim1 der. Şu öteki 'ben Eşa-ri'yim' der. Bakın işte Eşari'nin ve ashabının büyüklerinin mesela Ebu Bekrb. el-Bakıllani'nin kitaplarını getirdim. Ay­rıca Maliki, Şafii, Hanbeli mezheplerine mensup sufi şeyh­lerden bütün selefin görüşlerini nakledenleri de ortaya ko­yup selefin tamamının tek bir inançta birleştiklerini ispat et­tim.

Ebu Hanife'nin ashabından Muhammed b. Hasen ve Ta-havi gibi ileri gelen zevatın nakilleriyle. onların dini esas­larından olan Allah'ın (c.c.) sıfatlan gibi konularda söyle­diklerini de getirmişti. Hafız b. Asakir'in "îbane" isimli kitabında zikrettiklerinden bir faslı ve kendisinin İmam Ahmed'in görüşünde olduğu kısmını okudu. Ayrıca Kadı Ebu Bekrel-Bakilfani'nin "Kitabü'l-Temhid"ini hazır etmiş, İmam Malik ve onun ashabından İbn Ebi Zeyd, Kadı Abdü'l-Vehhab gibi büyük kimselerin nakillerini getirmiş. Maliki büyüklerinin Allah'ın Arş'ı üzerine zatıyla istiva ettiğini açıkça anlattıklarını belirtmişti.

Ondan sonra şöyle söyledi: Bu zikrettiklerim selefin mezhebidir. İşte onların ve onların görüşlerini nakleden dört mezhep mensuplarının, hadisçilerin, kelamciların, mu­tasavvıfların kendi ifadelerini söylüyorum. Bunların Kitap ve Sünnet uygunluğunu gösteriyor, içinde akla aykırı bir şey olmadığını belirtiyorum.

Eğer Allahu Teala bu konuda cemaatin kalplerini birleş-tirirse, o zaman alemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun. Fakat biri çıkar muhalefet ederse söyleyeceğim başka birine söy­lenecek söz olur, sırlan ortaya dökerim, perdeleri kaldırırım, açıklamak lazım geleni açıklarım, hükümdarla görüşür, ona başka şeyler söylerim.

O gün katılanlar oldukça fazlaydı. Meclistekilere gerek sohbet, gerek nakiller ve gerekse "Vasıtiyye* Akidesi" dışın­da bazı şeylerle ilgili önemli tartışmalar ortaya atılmıştı. Bunlar Kur'an ve istiva meselesinde kendisine takriben 12 yıl önce sorulmuş eski sorulara hazırladığı cevap okunurken olmuştu. Cevabını okudu. "Hameviyye" fetvasındaki bazı ifadeleri de sordular. Akıllarına ne kadar cevap geldiyse söy­lediler ve sorumuz bunlardan ibaretti, artık hiçbir mesele­miz kalmadı dediler. Böylece Şeyhülislam onların soruları­nı cevaplayınca muvafakat ettiler ve njeclis böylece dağildi. Onlara, "söylediğim herhangi bir şeye kim muhalefet edi­yorsa, muhalefetini kendi eliyle yazsın, bununla ilgili ola­rak seleften yapacağı nakilleri, yapsın, veya herkes bir aki­de de yazabilir, bunlar devlet adamlarına (vulat'l-umura) ar-zolunur, Kitap ve Sünnet'e uygun olan bilinir de demiş. Ayrıca şu ilavede de bulunmuştu: Kim seleften, benim söy­lediklerime aykın tek bir harf getirirse söylediklerimden vaz­geçer ona uyarım. Ben ise, selefin, görüşlerini benim sun­duğum şekilde zikrettiklerine dair ne kadar nakil varsa hep­sini getiririm. Ben selefe uygunluk içindeyim ve onların yo­lunu savunma durumundayım. Hanefi, Maliki. Şafii. Han-beli, Eş'ari, hadisçi, mutasavvıf bütün taife imamları da söylediklerime muvafakat halindedirler.

Ona zahir (lafız hakkında da) soru sordular, uygun mu­dur, değil midir, dediler. Bu akide de mevcut değil, dedi, ben selefin mezhebini nakledenlerin çoğundan nakiller yaparak cevap veriyorum. Hattabi'den, Ebu Bekrel-Hatib"den Be-ğavi'den, Ebu Bekir'den, Ebu'l-Kasım et-Tamimi'den, Ebu'l-Hasen el-Eşari'den, İbnü'l-Bakillani'den, Ebu Os­man es-Sabuni"den. Ebu Ömer b. Abdi'l-Berr'den. Kadı Ebu Yala'dan, Es-Seyf el-Amidi"den ve başkalarından key-fiyyeti ve teşbihi nehyettiklerini (yani sözü zahir anlamıy­la kabul edip, keyfiyyetine dalmadıklarını) Allah'ın sıfatla­rı bahsinin. Allah'ın zatı bahsinin bir bölümü olduğunu, bu yüzden aynı tarzda ele alınması, aynı metodla işlenme­si gerektiğini, zatını ispatın var olduğunu, ispat olup keyfiy-yetinin sabit olmadığına göre, aynı şekilde sıfatlarını ispa­tının da var olduklarını, ispatı olup keyfiyetlerinin ispatı ol­madığını belirttiklerini naklediyorum.

Bir taife "selefin mezhebi zahir (i mana) nın murad ol­madığıdır" şeklinde bir nakil yapmıştı. Dedi ki: Bu iki nak­lin arasını şöyle bulabiliriz: zahir kelimesi müşterek (iki ay­rı anlamı olan) bir kelimedir. Ancak yaratılmışlara yaraşan bir zahir (i mana Allah hakkında) murad edilmez. Ancak Al­lah'ın azamet ve kibriyasına layık bir mana Allah hakkın­da murad edilen manadır. Şüphesiz Allah'ın diridir, bilicidir, güçlüdür, işiticidir ve görücüdür gibi isim ve sıfatlan O'nun hakkında ancak şanına layık bir mana ile söylenebilir.

Bu konuda derin tartışmalar oldu. Onları ancak insanlar­dan az kimseler anlayabilirdi.

Allahu Teala'nm celaline layık bir şekilde Arş'ına isti­va ettiğini açıkladı. O, müşebbihenin söylediği gibi yaratıl­mışın yaratılmış üzerine olmasına benzer bir şekilde Arş üs­tündedir demiyorum dedi. Celimi tatilcilerin dediği gibi ne gökler üstünde, ne Arş üstünde bir rab yoktur da denilemez. Aksine söylenecek söz O'nun göklerinin üstünde, Arş'mm üzerinde ve yaratıklarından ayrı olduğudur.

"Cihet" sözcüğünü de ele alarak, müşterek mana taşıdı­ğını ve hakiki anlamında olduğunu belirtti.

Kendisine Kur'an ve ses meselesiyle ilgili sorular da soruldu. Bunları geniş geniş cevapladı. Eskiden verdiği bir cevap vardı. Dedi ki: Kim kulun Kur'an okurkenki sesi ve­ya mushafın mürekkebi kadim (ezeli)dir. derse hatalıdır, sa­pıktır. Bunu ne İmam Ahmed'in ashabından biri, ne de da­ha başka hiçbir alim söylemiştir.

Onların, Kur'an ancak okuyanın sesinden veya mushaf-taki mürekepten ibarettir, bununla birlikte o yine kadim (ezeli)dir, dediklerine ilişkin olarak yapılan nakil yalan­dır, iftiradır. Ahmed böyle bir şey söylememiştir. İmam Ahmed'in ashabının, İmam Malik, Şafii. Eşari mezhebinde-kilerin ve başkalarının şu ifadelerini de getirmişti: "Kim Kur'an'ı okuyuşum mahluk değildir derse o, bidatçıdır." Şimdi onu okuyan sesim mahluk değildir veya ezelidir di­yene ne söylemeli? Bu meselede güzel şeyler söyledi, kısa­ca harfi reddetmenin bidat olduğunu, böyle bir şeyi ne İmam Ahmed'in ne de tabileri bulunan diğer mezhep imam­larının söylemediğini ispatladı. Aksine, dedi, selefin mezhebi şudur: Kur’an, harfleri ve mana!arıyla Allah kelamıdır. Her kelam (söz) hakiki anlamıyla ilk söyleyenine nispet edilir; aktarana, tekrar edene değil. "Allah bir sesle konuş­muştur" diyerek Ebu Said'in (r.a.) Sahihayn'da mevcut ha­disini zikretti. Bunun üzerine Maliki emiri, sen "Şüphesiz Allah bir sesle seslenir.[66] diyorsun deyince Şeyhülislam "Peygamber böyle söylüyor, eğer o(nun dediği)ne inanıyor­san evet Muhammed b. Abdullah'ın (s.a.v.) sözü bu, tabii sence de Rasul ise!" dedi.

Şeyhülislam ne zaman bir hadis zikredip onun Sahihayn (Buhari ve Müslim) de olduğunu söylese, hükümdar emiri, meclistekilere Peygamber böyle mi söylemiş diye soruyor, onlar evet diyorlardı. Bunun üzerine peygamberin söyledi­ğine inanan (görüş edinen)e hangi söz söylenebilir? diyor­du. Bu sefer Şeyhülislamca dönerek söylediklerini kendin­den mi söylüyorsun diye sordu. Şöyle cevap verdi: "Hayır, hepsini bu ümmetin Peygamber'inden (s.a.v.) naklediyor, İs­lam taifelerinin bunları tıpkı benim gibi seleften naklettik­lerini, İslam imamlarının bu (selefi) yol üzerine bulunduk­larını açıklıyorum ve diyorum ki, ben bu yolu savunuyorum, savunacağım ve bana muhalefet eden herkesin mezhebini (kendisinden) daha iyi biliyorum."

Şeyhülislam. Maliki emirine ve es-Safîyyü'1-Hindi'ye müthiş içerlemişti. Onları öyle bir susturdu ki müzakereler­le ilgili artık tek kelime konuşmadılar. Daha ufak tefek bir çok şeyler var ki bu sahifeler sığmaz.

Meclisten sonra Şafii bir zat "Kurtubi" tefsirinde geçen "selefin Allahu Teala'nın Arş'a hakikaten istiva ettiğini, in­kar etmedikleri, cihetin reddine inanmadıkları, rasuller ne haber verdiyse dillerinden onu düşürmedikleri, özellikle Arş'ın zikredilmesinin onun en büyük mahluk olmasından kaynaklandığı, selefin istivanın keyfiyyeti hakkında bilgi­miz yok, hakikati bilinemez dedikleri, nitekim İmam Ma-lik'in (r.a.) de istiva (nın dildeki anlamı) malumdur. Keyfiy-yeti meçhuldür, iman edilmesi vaciptir, ondan sual etmek bidattir. dediği" şekildeki rivayeti aktannca (Şeyhülislam'ı kız­dıran) o Maliki zat 'bunu bilmiyorduk' dedi.

Yine meclisten sonra İbnü'l-Vekil ve başkaları her zaman olduğu gibi anlatılmayacak kadar çok yalanlar, uydurmalar. çelişkiler içine girdiler.

Artık kulağına gelecek ve söylediklerimle çelişen bütün yalanlan ve iftiraları bilmiş olasın,

Mısır'da işler ne merkezde, şu ana kadar pek bilgimiz ol­madı. Sadece hükümdarın mektubunda falan şeyhin bir aki­de yazdığı, insanları ona davet ettiği, birilerinin bu hareke­ti yadırgadığı, dolayısıyla onun için bir meclis akdolunsun, neler oluyor anlaşılsın dendiği zikrediliyordu. Sen on­ları güzelce açıklar, bildirirsin.

Allah'ın (c.c.) selamı, rahmeti ve bereketi senin ve bü­yük imam, faziletli, alim, gözümüzün nuru üstad îzzü'd-Din'in üzerine olsun, en değerli selamlar olsun.[67]



[1] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 3-14.

[2] Buharı, Teheccüd: 14, Tevhid: 35; Müslim, Sal^tü'l-Müsafirin: 168-171.

[3] Buharı, Daavat: 4; Müslim, Tevbe: 1-8. '

[4] Buhari, Cihad: 28; Müslim, İmaret: 128-129.

Bunların biri cihadda şehit olan mümin, diğeri ise onu şehit eden, son­ra müslüman olan ve o da cihatta şehit olan kişidir. Sahabenin sorusuna Rasulullah (s.a.v.) böyle cevap vermiştir.

[5] İbn Mace, Mukaddime: 13; Ahmed: 4/11-13.    

[6] Darimi, Rikak: 122; Ahmed: 3/13.

[7] Euhari, Tefsir Sure: 22/1; Rikak: 45; Tevhid: 32; Ahmed: 1/388.

[8] Buhari, Menakıb: 25; Zekat: 9; Rikak: 49; Tirmizi, Kıyamet: 1.

[9] Ebu Davud; Tıb: 19; Ahmed: 4/21.

[10] Buhari, Megazİ: 61; Müslim, Zekat: 144; Ahmed: 3/4.

[11] Ebu Davud; Sünnet: 18, Ahmed: 1/207.

[12] Müslim, Mesacid: 33; Ebu Davud, Salat: 167.

[13] Suyuli, el-fethti'1-Kebir: 1/208.

[14] Buharı, Salat: 33, 38; Müslim, Zühd: 74.

[15] Müslim, Zikir: 61, 62; İbnMace, Dua: 15.

[16] Ruhari,Cihad: 131; Meğazi: 38; Daavat: 31; EbuDavud, Vitir: 26.

[17] feuhari, Mevakit: 16: Tefsir Sure: 50/2;,Tevhid: 24; Ebu Davud, Sünnet: 19.

[18] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 14-17.

[19] Buhari, Cihad: 131; Meğazi: 38; Daavat: 31; Ebu Davud, Vitir: 26.

[20] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 17-19.

[21] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 19.

[22] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 20.

[23] Nesei, Cenaiz: 110; Ahmed: 3/4. Hadisin dövülme ihbarına ka­dar olan kısmı, Buhari, İlim: 24; Müslim, KüsufVl1; Muvatta, Küsuf: 4 ve Ahmed : 4/345'de vardır.'

[24] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 20-21.

[25] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 21-22.

[26] Kıyamet günü hesap çekmek üzere insanların toplanıp bekleye­cekleri yar

[27] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 22-23.

[28] Ebu Davud, Sünnet, 17; Tirmizi, Kader: 17; Kıyame: 59; Ahmed: 5/317.

[29] EbuDavud, Sünnet: 17, Acluni, Keşfü'1-Hafa: 2/119(1861.)

[30] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 23-25.

[31] Buharı, Mezalim, 30, Egribe: 1, Müslim, tman: 100, İbn Mace, Fiten: 3.

[32] Buharı, Mezalim, 30, Egribe: 1, Müslim, tman: 100, İbn Mace, Fiten: 3.

[33] Buharı, Mezalim, 30, Egribe: 1, Müslim, tman: 100, İbn Mace, Fiten: 3.

[34] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 25-26.

[35] Buharı, Fezailü Ashabı'n-Nebi: 5, Müslim, Fezailü's-Sahabe: 22!, 222.

[36] Darimi, Fezailü'l-Kur'an: f, Ahmed: 2/J 14, 4/367.

[37] Ahmed: 1/208,4/165.

[38] Müslim, Fezail: 1, Tirmizi, Menakıb: 1, Ahmed: 4/107.

[39] Bulıari, Et'ame: 25, 30, Fezailü's-Salıabe: 30, Enbiya: 32, 46, Müslim, Fezailii's-Sahabe: 70, 89.

[40] Buhari, Şehadat: 9, Fezailii Ashabı'n-Nebi: 1, Tirmizi, Fiten: 45.

[41] Buhari, Fezailü Ashabı'n-Nebi: 5, Müslim, Fezailü's-Sahabe: 221,222.

[42] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 27-30.

[43] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 31.

[44] Ebu Davud, Sünnet: 5, Tirmizi, İlim: 16, İbn Mace, Mukaddime: 6.

[45] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 31-32.

[46] Buhari, Edeb: 27, Müslim, Birr: 66, 67

[47] Ebu Davud, Sünnet: 14, Tirmizi, Rada: 11, İman: 6.

[48] Ebu Davud, Sünnet: 1, Tirmizi, îman: 18, İbn Mace, Fiten: 17.

[49] Tirmizi, îman: 18.

[50] Buhari, l'tisam: 10,Tevhid: 29, Müslim, İman: 247.

[51] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 32-34.

[52] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 35.

[53] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 36-38.

[54] Ayelte geçen semiyy, "misi" an lam ma.geliyor. Bkz. İbn Manzur UsanU'1-Arab: 14/403.

[55] Tirmizi, Fiten: 45, Şehadet: 4, Buharı, Şehadet: 9.

[56] Buhari, Enbiya: 7, Müslim, İman: 379-44

[57] Tirmizi, Fezailü'-l-Kur'an: 17; Ahmed: 5/268, 6/256. 48

[58] Ebu Davud, Sünnet: 1; Tirmizi, İman: 18; İbn Mace, Fiten: 17; Ahmed: 2/332, 3/145.

[59] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 38-53.

[60] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 54-55.

[61] Ebu Davud, Sünnet: 19, İbn Macc, Mukaddime: 13.

[62] Kitabü't-Tevhid ve İsbatü Sıfatı'r-Rabb, İbn Huzeyme, İstiva babı, s: 101, 302. İbn Huzeyme'nin rivayetine göre hadis şöyledir: ''Bize Ahmed b. Nasr anlattı. Size ed-Deştki Abdu'r-Rahman b. Abdilİah er-Razi haber verdi, dedi. Abdu'r-Rahman, bize Amr b. Ebi Kays anlattı dedL.Ab-bas b. Abdi'l-Muttalib bir toplulukla beraber Batha (Mekke vadisi)nda otu­ruyordu. İçlerinde Rasululjah da vardı. Birden üzerinde bir bulut (Seha-bet) göründü. Baktılar Rasulullah, bilir misiniz bunun ismi nedir?" buyur­du. Evet, dediler, bu sehab-buluttur. Rasulullah: '"Peki müzn (değil mi)?" buyurdu. Müzn de denir, dediler. Rasulullah, peki 'anan' (da olmaz mı)? buyurdu. 'Anan da (olur) dedüer. Sonra şöyle buyurdular: Gökle yer arası ne kadardır bilir misiniz? Hayır vallahi bilmiyoruz, dediler. Buyur­du ki: 'İkisinin arasındaki uzaklık üstünde göğe kadar ya 71, ya 72 veya 73 yıldır". Aynı şekilde 7 göğü saydı. Sonra şöyle buyurdu: '"Yedinci göğün üstünde bir deniz vardır, üstüyle altının arası, bir göğün diğer gökle arası kadardır. Allah ise bütün bunların üstündedir." Velid b. Ebi Sevr bu ha­disi Ahnef b. Kays tarikıyîa rivayet etmiştir. Ahnef, bana Abbas b. Abdi'l-Muttalib anlattı, dedi Abbas dedi ki: "Batha'da bir toplulukla beraber otu­ruyorduk. Aralarında Rasululİah (s.a.v.) da vardı..." Aynı anlamda hadisi zikredip (bitirdi). Şunu da söyledi: "Yedinci göğün üstünde bir deniz vardır. Altı ile üstirarasj bir gökle diğeri arası katl.mlır. Denizin üstünde ise sekiz dağ keçisi (ev'al) vardır." (İbn Huzeyme'nin sözü bitti.)

Bu hadiste geçen Ev'al (dağ keçileri)ni sarihler, "dağ keçileri suretinde 8 melek" diye açıkladılar. Hadisin İbn Mace ve Ebu-Davud tarafından yapılan rivayetinde şu ilave vardır: "...Onun üzerinde sekiz dağ keçisi varılır. Tırnakları ile uylukları arası bir gökle diğej gök arası kadardır. Sırt larında da Arş vardır. Arş'ın üstü ile altı arası bir göğün diğer gökle arası kadardır. Sonra Allah bunun üstündedir" (Ebu Davud, Sünnet: !9; İbn Mace, Mukaddime: 13; Alımed: 1/206). Ahmed'in rivayetinde ise, mesafeler 500 sene olarak, verilmiş ve hadis 'Allah'a Adem oğullarının hiçbir şeyi gizli kalmaz' şeklinde bitirilmiştir.

[63] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 55-65.

[64] Tirmizi, FezailU'l-Kur'an: 17; Ahmed: S/268, 6/256: 70

[65] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 66-72.

[66] Buhari, Tevhid: 32.

[67] İbn-i Teymiyye, Vasıtiyye Akidesi, Tevhid Yayınları: 73-80.