MEVDUDİ
İSLAMİ HAREKETİN
AHLAKI ESASLARI
MUKADDİME
İslam, Allah’ın yeryüzüne son çağrısıdır. Kıyamete kadar sürecektir. Bütün insanlığa yönelik ilahi çağrıdır. O sebepten bu çağrının ebediliğini ve bütün milletler, nesiller ve toplumlar için geçerliliğini muhafaza etmeyi bizzat Allah tekeffül etmiştir. Her türlü ahval ve şerait içinde hayatını idame ettirmesi için bu yüce çağrıyı destekleyici sebeb ve vesileleri yaratmıştır. Kuşatıcı özellikleri ve büyük hakikatları İslam’ın haraketli bir din olmasını gerektirmektedir. Zira hareket canlılık ve hayat emarelerindendir. Fakat İslam’ın haraketi körükörüne bir hareket değlidir. Hedefini kaybetmiş yolunu bilmeyen bir hareket değildir. Hele hele fırsatçı hiç değildir. Aksine programı müstakim, hedefi gayet açık ve net, üstün ahlaka sahip bir harekettir. O, Allah’ın insanları zulmetten nura çıkarmak için gönderdiği Rabbani yoldur. İnsanları doğru yola iletecek olan harakettir:
“İşte benim doğru yolum budur. Dosdoğrudur. Ona uyun. Başka yollara uymayın ki, sizi Allah’ın yolundan ayırmasın. Allah size bunları sakınasınız diye emretti.”
(En’am: 6/153)
Bu mübarek yol uzun zaman yukarılara doğru tırmandı ve bu müddet içinde bütün beşeriyyetin idaresini ele geçirdi. Onları islam ilkeleriyle yönetti. İnsanlık bu idarede gördüğü nimetlerin onda birini dahi tarih boyunca görmüş değildir. Zira bu idare adaleti yaymıştır. Adaleti müslümana ve zimmiye eşit olarak yaymıştır. Herkes tam hürriyete kavuşmuştur. Amir ile memur mahkemede yanyana durmuştur. İnsan, insanlık şerefini hissetmiştir. Bu dinin tarihini ve müslümanların yolunu azıcık olsun bilenler kesinlikle göreceklerdir ki tarih boyunca en adil en merhametli ve en cömert kumanda ve idareciler bu dinin salikleridir. Bu özelliklerin sadece İslam’a atfedileceği oradadır. Bu din Allah’ın onlara gönderdiği ve onların da aleme taşıdığı, götürdüğü dindir. Cahiliye çağında zikredilecek bir şeyleri yoktu. Ne insanlara doğru yolu göstermek ne de onları yönetmekten nasibleri vardı. Modern çağda İslam ile müslümanların arası açılmaya başladı. Bunu kopukluğu çöküş ve yıldızlarının sönmesi takip etti. İdare başkasına gidiş yenilgi ve çalkantılar onları sömürgenin avı haline getirdi. Sonunda kafirler idare eder, hükmeder oldular. İslam bağlarından geriye kalanları çözmeye başladılar.
Zillet, zayıflık ve helak acıları çeken nesiller yetişti. Aynı zamanda İslam’ın ruhundan uzak olan bu nesiller kainat sırlarını ve onu istihdam edip onlarla yaşama usluplarını da bilemez hale geldiler. Böylece içinde bulundukları acı durum geldiler. Böylece içinde bulundukları acı durum ve şekavetleri yüzünden kurtuluş yolunu kaybettiler. Evet bu nesil bir taraftan düşmanlarından kurtulmak istiyor öte yandan Allah’ın hakkın batıl ve mücadelesi konusunda koyduğu kanunları bilmiyor:
“Eğer Allah insanların bir kısmını diğer kısmıyla defetmeseydi yeryüzü fesada uğrardı. Fakat Allah, alemlere karşı lutuf sahibidir.” (Bakara: 2/251)
Ve bu nesil kendi bozukluğunu, fesadını değiştirmeden Allah’dan bulundukları hali değiştirmesini beklemektedir:
“Şüphesiz ki bir millet kendisini değiştirmedikçe Allah onu değişmemz.” (Ra’d: 13/11)
Madem ki adı müslüman, öyleyse hazırlanmadan esbabına tevessül etmeden kendisine zafer geleceğini düşünür. Fakat bilmez ki Allah bu çeşit insanlar için asla kanununu değiştirmez:
“Allah’ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın.”
(Fetih: 48/23)
Ve bu nesil düşündükleri gerçekleşmeyince ümitsizliğe kapılır. Çalışmadan, yorulmadan kendisinden harikulade işler bekledikleri bu dine olan güvenleri sarsılır.
Sonra bu şüpheleri İslam’ı tamamen terketme ve sömürücü batının üslubunu takip etme şekline dönüşür. Hatta bu durum bazı batı hayranları tarafından o kadar aşırı şekilde benimsenmiştir ki yeryüzündeki başarıları sebebiyle batılıların gerçek müslüman olduklarını iddiaya kadar varmştır.
İşte bu ortamda Üstad Ebu’l A’la el -Mevdudi kalemini eline alıp müslümanların dinlerine olan güvenlerini ihya etmeye, o yüce dinin hakikat, usulünü izah etmeye başlamıştır. Hastalıklarının gizli sebeblerini teşhis etmeye ve bu hastalıkların Kitab ve Sünnetteki ilaçlarını yazmaya başlamıştır.Kainat ile nasıl kaynaşıp onu kendi menfaatları doğrultusunda nasıl kullanacaklarının kanununu öğretmeye çalışmıştır. Bütün bunları bir konuşmada ifade etmiştir ki işte bu kitabın maddesini de o konuşma oluşturmaktadır.
Bu risale, müslümanların hayatta oynayacakları rolü açıklayarak başlamaktadır. Bu rol insanlığın idaresini üstlenmektir. Onlar musallat olmak ve üstünlük için değil. Hayır, adalet ve hidayetin genelleşmesi ve yaygınlaşması için.
“Eğer kendilerine yardım vadettiğimiz müminleri, yeryüzüne yerleştirip bir mevki versek, namazlarını dosdoğru kılarlar, zekatlarını verirler, iyiliği emrederler, kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin neticesi eninde sonunda Allah’a döner.” (Hac: 22/41)
Sonra bu rolün ehemmiyetini anlatıyor. Onun, nasıl dinin gaye ve özü olduğunu ve müslümanların bunu kavradıklarında güven içinde olacaklarını ve hatta insanlığın hürriyet saadet ve insanlık özelliklerinin tek sigortasının bu rol olduğunu açıklıyor. Sonra Üstad Mevdudi sözü bu noktaya nasıl gelineceğine naklediyor. Önderlik ve kumanda makamına nasıl gelineceğini ve Allah’ın kanunlarından şüphe edilmemesi gerektiğini anlatıyor.
Sonra insan varlığını ikiye ayırıyor: Yeryüzünde maddeye hükmeden kanunlara boyun eğmiş varlık ve maddi varlık ile yükselen ve maddi varlığı istediği şekilde istihdam eden ahlaki varlık. Daha sonra ahlakı da ikiye ayırmaktadır: Temel insani ahlak ki bu insanın dünya hayatında başarıya ulaşması için gereklidir. Bunlar; sabır, sebat, cesaret, faaliyet, irade kuvveti, kararlılık, ihtiyat, mesuliyet duygusu, çalışma aşkı, vekar, emanet, vefa v. s. olarak görünmektedir. İkinci olarak İslami ahlakı zikretmektedir. Bu da yukarıdaki insani ahlakların tamıyla birlikte müslümanın Allah’a yönelmesi ve çevresini genişleterek şerre gösterdiği sabrı hayra da göstermesi,sadece kendi kavmi arasında değil bütün insanlığa bu ahlakı yaymasıdır. Peşinden dünya ve ahirette Alah’ın yardım ve desteği gelecektir.
Üstad sonra da ahlak ile kumanda arasındaki ilişkiyi açıklıyor. İslami ahlakla ahlaklanmış ve maddi gücünü toparlanmış bir ümmet bulununca mutlaka kendisine komuta edecek makamı hazırlaması gerekir. Bu ümmet kaybolunca idare dizginlerini temel insani ahlaklara en fazla bağlı olan ve maddi kalkınmayı gerçekleştirilmiş olanlar ele geçirirler.
Sonra da İslami ahlakı birbirini takip eden dört mertebeye ayırarak tanzim eder. İman, İslam, Takva ve İhsan. Ve her birini imkan dahilinde açıklayarak müslümanları Kur’an-i ahlak ile ahlaklanmaya davet ediyor. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) in ahlakı da Kur’an idi. Müslümanların da onun makamına varis olduklarını, görevlerini üzerlerindeki emaneti yerine getirmeleri gerektiğini ifade ediyor. Çünkü müslümanlar çok salih bir nesilden de gelmiş olsalar görevlerini yapmadıkça Allah’ın vadine layık olamazlar.
“Bir zaman Rabbi, İbrahim’i birtakım emirlerle imtihan etmiş, o da bunları yerine getirmişti. Allah ona: Ben seni insanlara imam yapacağım dedi. O da: Neslimden de imam yap dedi. Allah da:Zalimler vadime erişemez dedi.” (Bakara: 2/123)
İşte böylece İslami hareketin İslami ahlak ile mukayed olduğu ortaya çıkıyor. Bir parmak ucu kadar o ahlaka muhalefet etmek veya bir göz kapayıp açıncaya kadar o ahlakı terketmek mümkün olmaz. Yükselme, ilerleme ve hakimiyet o ahlaka bağlılık oranına göredir.
Bu risale hakkındaki mülahazalara gelince; aslında bu bir konferanstır. Üstad Mevdudi milli bir lider ve konuşmasını bilen bir hatiptir. Yanlış mefhumları söküp atmak yanlış değerleri çürütmek ve onların yerine İslami olanlarını getirmek için çalışır. Bu çok meşakkatli bir iştir. Aynı zamanda kalabalıkları gayrete getiren, himmetlerini uyandıran ve duygularını harekete geçirerek İslamı tam olarak beyinlerine sokmaya uğraşır ve onların kalblerini uyandırır. Kalblerinin uyanması azalarını harekete geçirir. Bütün bunlar için cesurane hitabet metodunu istihdam etmesi zaruridir. Bu tür konuşmalarda sakındırırken tahzirde ve sevdirirken teşvikte mübalağa esastır. Bazı umumi ahkam verirken şiddetli davranmak esastır.
Bazıları bu tip usluplara dayanarak ve müslümanların içindeki kötü durumu gözönünde bulundurarak imanı sabit olanların dışında bütün müslümanları tekfir etme yoluna gitmişlerdir. Veya imanlarında şüphe ettikleri kanaatine varmışlardır. Halbuki kaynak olarak gösterdikleri Üstad Mevdudi bu kabil sözlerinden onların anladığı manayı kastedmediğini itiraf etmiş ve bu kitapta şunları söylemiştir:“Ancak şunda şüphe yok ki müslümanlardan birini şeriat ve kanun gereğince tekfir etmek ve din dairesinden çıkarmanın bu konu ile alakası yoktur. Bu hususta ihtiyat ve itinaya son derece ihtiyaç vardır.
Bizler bu risaleyi neşrederken, aşırı davrananlar ve müfritlerin mefhumlarını düzeltmelerine sebeb olması için Allah’a yalvarıyoruz. İslami hayatın tekrar harekete baştan başlaması, tek gayelerinin Allah, metodlarının Kur’an ve Peygamberin örnek ve imamları olmasını diliyoruz.
Allah azze ve celleden üstadın çalışmalarına bereket vermesini, davasına yardım etmesini diliyoruz. Şüphesiz, en güzel yardım eden ve en güzel sahip O’dur.
Mısır Talebe Federasyonu
Tanıtma ve Yayın Komisyonu
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Hamd yalnız Allah’a, salat ve selam kendisinden sonra peygamber gelmeyecek olana.
İşte bugün bizler Pakistan İslam CemaatıEmiri Üstad Ebu’l-A’la el-Mevdudi’nin nefis bir risalesini takdim ediyoruz. Gerçekten bu konferans büyük manalar taşıyan ve tehikeli konular işleyen bir konferanstır. Çünkü çok önemli bir mevzuyu incelemekte ve akıl sahiplerinin çözemediği, düşünürlerin aciz kaldığı bir meseleyi inceleyip tahlil etmektedir. Her şeyden önce insanlar küfür bayrağının yükselip İslam sancağının yere inmesine şaşmaktadırlar. Sonra da “Eğer iman ediyorsanız en üstün sizlersiniz.” Ali İmran: 3/139 ayetinin manasını bir türlü anlamıyorlar. Bunun üzerine kalkıp ayetin manasından uzak teviller ve zayıf görüşler ileri sürüyorlar. Bazıları bugünkü halimize bakıp bu ayetlere mana vermeye kalkışıyor ve gerçek mü’minler Avrupalılardır çünkü onlar şu anda galip gelmişler ve üstün olmuşlardır fikrine saplanıyor. Sonra bir parti kuruyor ve şiddetli bir hareket başlatıyor. Fakat sonunda içler acısı bir şekilde geri dönüyorlar.
Elinizdeki bu kitapçık İslam Cemaatının 31. 4. 1945 tarihinde aktedilen senelik kongresinde cemaat üyeleri ve taraftarları huzurunda genel merkezi olan Pencap kentinin doğusunda verilmiş bir konferanstır. Bu satırları yazan kimse o kongrede bulunmuş ve irticalen verilen bu konferansın kalplerdeki derin tesirini hala unutamamış olan biridir.
Bu kelimeleri yazarken eş, dost ve arkadaşların ve kardeşlerin bu konuşmadaki esaslara imtisal ettiklerini ve hatibin sağlık durumu ve Hindistan’da İslami hareketin geleceği mevzuunda ne kadar hassas davrandıklarını görmekteyim. Konuşmanın sonunda bu konuda da bir kaç kelime söylenmiştir. Hulasası bu konuşma davet tarihinde, tarihi bir konuşma olduğu kesindir. Ve beklenen etkisi kendisini göstermiştir.
Bu konuşmanın irticali bir konuşma olduğunu söyledim. Evet öyledir. Ama sonradan yazılarak üstad tarafından gözden geçirilmiş, konuşma dili olan ve bu bölgedekilerin kullandıkları dili olan urduca diliyle neşredilmiştir. Arapçaya çevrilmesini aziz kardeşimiz Muhammed Asım el-Haddad gerçekleştirmiş bu fakir de gözden geçirmiştir. İnşaallah arapça okuyan okuyucular nezdinde kabul görür de böylece faydası genelleşmiş olur.
Allah’tan bizi hayır ve reşad yolunda muvaffak kılmasını ayakların kaydığı yerlerden hata ve fesattan uzaklaştırmasını dileriz. Her şey O’na dönecek ve her şey O’nun kudreti dahilindedir ve sadece O’na güvenilir.
Mes’ud en-Nedvi
Pakistan 23. 12. 1371 Hicri
İSLAMİ HAREKETİN AHLAKİ ESASLARI
Zannediyorum yazılarımız ve risalelerimizden bizim nihai hedefimizin ve şu anda mevzuunu ettiğimiz mücadelenin nihai gayesinin sadece “inancımızı hayata hakim kılmak” olduğunu anlamışsınıızdır. Bundan bu dünyada erişmek istediğimiz şeye nail olmayı, yeryüzünü fasık ve facir idare ve hakimiyetlerinin kirlerinden temizlemeyi sonra da kamil imamlık nizamını kurmamızı kastediyorum. İşte bu çaba ve aralıksız süren bu mücadeleyi dünya ve ahirette Allah’ın rızasına kavuşmak için en büyük ve en başarılı bir vesile olarak görmekteyim.
Bizi üzen noktalardan birisi insanların tamamının -müslüman ve gayri müslim- bizim seçtiğimiz ve göz diktiğimiz bu hedefi görememeleridir. Müslümanlar bizim bu gayemizi sırf siyasi bir hedef olarak kabul ediyor, bu gayenin dini açıdan önemini ve yerini anlayamıyorlar. Gayri müslimler ise, İslam’a karşı mutaassıp olarak yetiştiklerinden ve İslam’ı bilmediklerinden fasık ve facir idarelerin insanlığın başına gelen bütün musibetlerin çıkış noktası olduğunu kavrayamıyorlar. Ve insan saadetinin dünya işlerini salih ve adil ellere terketmeye bağlı olduğunu idrak edemiyorlar. Bugün dünyada gördüğümüz her türlü zulüm, fesat, azgınlık ve insan ahlakındaki başıboşluk, medeniyet damarlarında dolaşmakta olan kahredici zehir, yeryüzündeki tüm araçların ve beşeri ilimler neticesinde ortaya çıkan bütün aletlerin insanı yok etmek için kullanılması, bu malzemelerin insanlığın saadeti yerine ve kurtuluşu yerine yıkılması için kullanılması bütün bunlar yeryüzünde idarenin Allah’tan uzaklaşmış ve topyekün maddeye tapmaya başlamış kimselerin elinde olmasındandır. Bu aşağılık, dünyanın arzularına kapılanmış kişilerin elinde olmasındandır.
Bugün birisi kalkıp yeryüzünü temizlemek istese ve fesat yerine salahı, anarşi yerine güveni, ahlaksızlık yerine güzel ahlakı, kötülüklerin yerine iyilikleri getirmek istese, insanları iyiliğe davet edip öğüt vermesi ve Allah’tan korkmalarını tavsiye etmesi ona yeterli olmayacaktır. Aksine gücü yettiği oranda salih insanları bir araya getirip onları dayanışma içinde bir kuvvet haline sokacak, dünyadaki medeniyet konvoyunu idare edenlerin elinden idareyi alabilecek ve yeryüzünde arzulanan liderlik için gerekli çalışmayı yapabilecek kıvama getirmesi şarttır.
Liderliğin önemi ve tehlikesi:
İnsan hayatının meselelerini birazcık olsun bilenler, insanlığın bozulma ve düzelme probleminin bağlı olduğu meselenin liderlik ve idareyi elde bulundurmak meselesi olduğunu rahatlıkla anlayabilirler. Tren gibi... Tren makinistin yönlendirdiği tarafa gider. Yolcular isteseler de istemeseler de aynı yöne gitmek zorundadırlar. İnsanlık medeniyeti de aynı şekilde onu idare eden ve yolunu çizen kimselerin istediği cihete gidecektir.
İnsanları, kendilerine idaredekilerin çizdiği yolu değiştiremeyecekleri apaçık ortadadır. Çünkü her şeyin hakimiyeti onların elindedir. İnsanların bütün işlerini düzenlemek hususunda mutlak hakimiyet sahibidirler. Kalabalıkların arzu ve emelleri onların isteğine bağlıdır. Çünkü kamuoyu oluşturmak, nazariyeler geliştirmek ve istedikleri şekilde sunmak için var olan bütün malzemelere araçlara onlara onlar sahiptirler. Ferdi eğitme, toplum düzenini kurmak ve ahlaki değerleri yenilemek onlara bağlıdır. Bu liderler ve idareciler Allah’a inanıp O’na verilecek hesabı düşünseler hayat nizamının tamamıyla hayır, kemal ve salah yolunda yürümesi muhakkaktır. Kötüler dinin himayesine girip kendilerini ıslah edeceklerdir. İyilikler artacak ve iyiler çoğalacaktır. En azından kötülüklerin kökü kazınmasa ve eseri giderilmese de artması önlenecektir. Ama bu idare, Allah ve Peygamberden uzaklaşmış, arzularına tabi olmuş ve fısku fucura dalmış kimselerin idaresi olursa elbetteki hayat nizamı taşıyla toprağıyla, büyüğüyle küçüğüyle, zulum, isyan ve fesat yolunda ilerler. Fikir, nazariye, ilim, edebiyat, siyaset, medeniyet, kültür, imar, ahlak, muamele, adalet ve kanunlarda fesat ve kargaşa başgösterir. Kötülükler gelişip büyür ve tehlikeli hale gelir. Yeryüzü iyilikleri kabul etmez, hava ve su iyiliklere karşı cimri davranır. Böylece yeryüzü zulum ve fesat ile dolar. Bu gibi düzenlerde kişinin şer yola tabi olması ve o yolda yürümesi kolaydır. Hayır yolunda yürümesi bir tarafa girip kalması dahi zorlaşır. Onun durumu kalabalık bir konvoyda yürüyen kimseye benzer. Kalabalığın gittiği tarafa gitmek isterse bir çaba sarfetmesi gerekmez. Kalabalık onu ister istemez sürükler. Ama kalabalığın aksi istikametine gitmek isterse mutlaka onlara muhalefet etmesi gerekir. Bütün gücünü toplamış da olsa birkaç adım ileriye gidemez. Çünkü kendisi bir adım ileriye atsa kalabalığın dalgası onu birkaç adım geriye sürükleyecektir. Toplum düzeni de böyledir. Eğer küfür yolunda yürümeye başlarsa birinin onlarla yürümek için bir çaba sarfetmesine hacet kalmaz. Kalabalık onu sürükler. Fakat bu eğri yolun aksi istikametinde bir yolda yürümek istese ne kadar çalışırsa çalışsın ne kadar mukavemet ederse etsin kalabalık onu fersah fersah ötelere sürükleyecektir.
Bu durum delile muhtaç anlaşılmayan bir nazariye değildir. Tam tersine bugüne kadar geçmiş olan olaylar bu durumun inkarı mümkün olmayan açık bir hakikat olduğunu ortaya koymuştur. Biraz olsun ilim ve marifetten nasibi olanların inkar edemeyeceği, görmemezlikten gelemeyeceği bir gerçektir. Geçtiğimiz asırda Hindistan’da vuku bulan dehşetengiz inkılab buna misal olarak yeterlidir. Şartların, görüş ve nazariyelerin nasıl değiştiğini ve hatta yaratılıştan kaynaklanan seciyelerin dahi nasıl alt üst olduğunu görmez misiniz? Düşünce metodları ve inceleme üslubları değişmiştir. Ahlak kuralları, şeref ve üstünlük ölçüleri de bir inkilaba düçar olmuştur. Bu inkılap ve değişme fırtınasından kurtulan var mıdır? Sabah akşam bu diyarda vuku bulan bu inkılabın sebebi nedir acaba? Ülkeyi idare edenlerden başka bir sebeb gösterebilir misiniz? Bu ülkenin idaresini ellerinde bulunduranlar ahalinin düşünce ve yapısını, yaşayış ve muamelelerini kendi özel yapılarına uydurdular. Bozuk kalıplarında şekil verdiler. Bir de dön şu inkılaba karşı duranlara göz at bakalım!Ellerinden geleni esirgemeyen bu insanların sonu nereye varmıştır? Direndiler mi yoksa çalışmalarını sürdürdükleri yerde mi kaldılar?Veya nereye kadar çalıştılar?Dün bu inkılaba karşı koyanların torunları bugün o inkilaba bağlanmışlar ve modern medeniyetin cereyanına çarpılmışlardır. Dün evlerin dışında kalmış olan bu medeniyetin fesat odakları bugün evlere kadar girmiştir. Dün çarşı ve sokaklarda kalan şer araçları bugün evlere girmiş vaziyettedir. İlim ve şeref ehli olup darbı mesel haline gelmiş bir çok aileden bugün dalalet, zındık, ilhad ve Allah’ı, ahiret gününü inkar eden çocukların yetişmesi gerçek değil midir? Olmamış mıdır? Bu tecrübeler ve müşhedelerden sonra kim kalkıp da idare ve liderlik meselesinin hayatı meselelerden ve temel meselelerden biri olduğunda tereddüt edebilir?Bu meselenin önemi ve tehlikesi bu asırda ortaya çıkmış bir şey değildir. Çok eski zamanlardan beri gözler önündeki bir gerçektir. Halk idarecilerin dini üzerinedir sözü malumdur. Hadislerde çok yerde ümmetin fesad ve salahından büyükleri ve alimlerinin sorumlu olduğu geçmiştir. Çünkü işler onların elindedir ve ellerinde liderlik sancağını taşımaktadırlar.
Dinin gerçek hedefi; kamil imamlık nizamını
kurmaktır:
Öyle zannediyorum ki, buraya kadar anlattıklarımdan bu meselenin dini açıdan ehemmiyeti kavranmıştır.Görünen odur ki: dinde, kulluğun başlangıcı Hakk’ın kulluğuna girmek, topyekun kulluk edip O’na itaat ile bağlanmak ve Allah’tan başkasına olan kulluk bağlarını çözüp atmaktır. Sonra mü’minlerin hayatlarında Allah’ın indirdiği ve Rasulullah (s.a.v.) in getirdiğinin dışında bir kanun olmamasını gerektirir. Daha sonra İslam, fesadın yeryüzünden kalkmasını, Allah’ın gazabını celbeden bütün münkeratın kökünden sökülüp atılmasını ister. İşte bu yüce gayelerin, insanoğlunun idaresi, dalalet ve küfür başlarının elinde olduğu müddetçe gerçekleşmesi asla mümkün değildir. Hak dine tabi olanlar da bu taifenin zulmüne boyun eğip teslim olmaktan başka bir şey yapamazlar. Tekkelerine kapanmış, dünyadan kopmuş ve bu zalim idarecilerin kendilerine vereceği sadakaları bekler halde Allah’ı zikrederler!!! Buradan da tekrar kamil imamlığın ve hak nizamı tesis etmenin nasıl dini gayelerden ve esaslardan biri olduğu ve ne derece önemli olduğu ortaya çıkar. Doğrusu insan bu farizayı unutur, ihmal eder ve onu yapmaktan çekinirse hiçbir amel ile Allah’ın rızasına ulaşamaz. Kitap ve sünnette cemaat ve itaatın gerekliliği hakkında varid olan nassları görmediniz mi? Hatta insan cemaattan bir kıl payı ayrılmış olsa, namaz kılıp oruç tutsa ve kendini müslüman zannetse de cemaattan ayrıldığı için öldürülmesi gerekir. Bu ağır cezanın sebebi sizce ne olabilir? Bunun sebebi dinin gerçek hedefinin, hukuk düzeni olan, kamil imamlık düzenini kurmak ve onu yeryüzünde kuvvetlendirmektir. Bütün bunlar ise cemaat kuvvetine bağlıdır. Cemaatın kuvvetini zayıflatan ve gücünü azaltan kimse İslam ve müslümanlara karşı namaz ve kelimei tevhid ile tedavisi mümkün olmayacak şekilde ağır cinayet işlemiştir. Namaz ile kelime-i tevhid ile bu cinayet telafi edilemez.
Sonra “Cihad” ın dini açıdan ne büyük bir yeri olduğuna bakınız ki; Kur’an cihadı terkedip ihmal edenler hakkında münafıklık hükmünü vermektedir. Çünkü cihad Hak nizamı kurmak için aralıksız çalışma ve sürekli bir mücadeleden başka birşey değildir. Kur’an kişinin imanınıve ihlasını cihad ile ölçmekte ve cihadı ölçü kabul etmektedir. Başka bir deyişle Allah’a ve Peygamberine inanan kimse batıl düzenin tasallutuna asla razı olması mümkün değildir. Yahut canını ve malını Hak nizamı kurmak için vermekten çekinmesi mümkün değildir. Bu konuda yaptığı işlerde zafiyet ve aşağılık gösteren her şahsın bazı şüpheler taşıdığı kesindir. Böyle olduktan sonra ona hangi ameli fayda verebilir?
Şu anda vaktimiz bu meseleyi teferruatıyla ele alıp incelemeye müsait değil. Ancak burada söylediklerimizi bu önemli hakikatın açıklaması için kafi görüyorum. Kısaca kamil imamlık nizamının kurulması İslam’da çok önemli bir yer teşkil etmektedir. Her Allah’a ve Peygambere inananın ve hak dine boyun eğenin hayatını İslam kalıbına sokmaya çalışmasıyla amelleri bitmiş sayılmaz. İmanının gereği olarak bütün gücüyle idarenin iplerini kafir ve zalimlerin elinden almaya Allah’dan ve hesap gününden korkanlara teslim etmeye çalışması gerekir. Yeryüzünde hak nizam kuruluncaya kadar çalışması gerekir. Allah’ın razı olduğu, dünya işlerinin düzeleceği ve kıvamının geleceği nizamı tesis edinceye kadar çalışmalıdır.
Eğer bu büyük hedef cemaat halinde çalışmayla mümkün olacaksa artık mutlaka yeryüzünde hak nizamın ilkelerine inanan, onları koruyan ve hayatta hak nizamı kurup itina ile işlerini idare etmekten başka hedefi olmayan bir cemaatın bulunması şarttır. Vallahi yeryüzünde hiç bir mü’min kalmasa ve sadece tek bir dahi bulunsa onun küfür nizamına boyun eğmesi batıl bir düzenin tasallutu altında yaşaması caiz değildir. Tek başına kalsa ve elinde hiçbir imkan olmasa dahi bu şekilde yaşaması doğru değildir. Yahut da ehveni şer diye bazı hilelerin arkasına girmeye çalışması doğru olamaz. Yapacağı tek şey:Allah’ın razı olacağı hayat düsturuna bütün insanlığı davet etmesidir. İsterse davetine kimse icabet etmesin. Ölünceye kadar doğru yolda sebat edip insanları ona davet etmek o doğru yoldan ayrılmaktan bin defa daha hayırlıdır. Kafirlerin liderliği altında zulüm dolu bir yolda yürümesinden bin kez daha hayırlıdır. Allah’ın kullarından kendisini dinleyen insanları bulunca onlardan bir cemaat oluşturup izah ettiğimiz gayeyi gerçekleştirmeye çalışmalıdır.
Allah’ın kitap ve sünnet hakkında bana verdiği bilgim ile ben ilahi dinin gereğinin böyle olduğunu görmekteyim ve anlamaktayım. Kitab-ı Aziz olan Kur’an bunu istemektedir. Nebiler ve Rasullerin yolu da budur. Ben bunda zerre kadar şüphe etmiyorum. Bu inancımın sarsılacağını da asla zannetmiyorum. Allah’ın kitabı beni teyid ettiği sürece, Peygamber sünneti arkamda olduğu müddetçe ve bu ikisi elimden tutup beni ciddi bir çalışmaya sevkettiği sürece bu inanç ve görüşten asla dönemem.
Yeryüzünde İmamlık konusunda Allah’ın
koyduğu kanun:
Bu çalışma ve gayretlerimizin maksadını idrak ettiysek bu gayeye erişmek için Allah’ın koyduğu kanunu bilmemiz ve idrak etmemiz gerekir. İçinde yaşadığımız şu kainatı Allah yaratmış ve şüphesiz her şey için muhalefeti mümkün olmayan belli bir kanun ve ölçü takdir etmiştir. Bu dünyada hiç bir şey istek ve arzu ile halis niyetlerle gerçekleşmez. Hiçbir şey kutsal ruhların bereketiyle semere vermez. Bu tür çalışmaların semere vermesi ve gerçekleşmesi için mutlaka Allah’ın koymuş olduğu şartların ve gereklerinin yerine getirilmesi iktiza eder. Mesela tarla ekiyorsan ne kadar iyi insan olursan ol, ne kadar çok tesbih çekersen çek ilahi kanunun gereklerini yerine getirmeden o tarladan tek bir tane dahi ürün çıkmaz. Çünkü tarlanın verimi için tohum ekecek, onu sulayıp gübreleyecek hasad edeceksin. Bunlar ilahi kanunlardır. Bunları yapmadan iyi niyyet ve iyi ahlak ile tarlanın ürün vermesi mümkün değildir. Aynı şekilde arzu ettiğiniz ve hasretle imamlık ve yeryüzü liderliğinin sadece dualar ve tatlı hayallerle gerçekleşmesi imkansızdır. Bu husustaki ilahi kanunu bilip gereklerini ve bütün şartlarını yerine getirmeniz lazımdır. Yeryüzünün hakimiyeti için gerekli şartları yerine getirmeniz şarttır. Bu çok önemli ve tehlikeli bir mevzudur. Yazdığımız bir çok yazı ve verdiğim konferanslarda bunu açıkladım. Fakat bu konuşmamda da aynı mevzuyu açıklayıp izah etmek istiyorum.
İnsan ve dünyadaki varlığı hakkında düşünürseniz birbirine zıt iki yönlü, ikisinin de bir arada bulunduğu bir varlık görürsünüz.
İnsanın birinci yönü, onun bir bedeninin bulunması ve bu alemdeki diğer canlıların tabi olduğu kanunların cereyan ettiği normal bir canlı varlık olmasıdır. Bu varlığın hayatı diğer canlı varlıkların hayatlarını sürdürdükleri normal araç gereç ve maddi asbaba bağlıdır. Bu varlığın tabi kanunlar çerçevesinde araç ve gereçler vasıtasıyla yapacağı işler dışında bir şey yapması mümkün değildir.
Diğer yönü ise sadece insan tecelli eden insanı diğer canlılardan ayıran yönüdür. O da insanın tabii olan şeylere boyun eğmeyen, aksine onlara hükmeden ahlaki varlığıdır. İnsan olmasıdır. Hatta bu yönü insanın bedenini bir alet gibi kullanır ve onun sayesinde bazı şeyler elde etmeye ve sebebler alemine hükmetmeye gayret eder. İnsanın çalışan güçleri ise Alah’ın ona bahşetiği ahlaki sıfatlarıdır. Burada ahlaki kanunlar hüküm sürer tabiat kanunları değil.
Ahlak insanın ilerleme ve gerilemesinin sebebidir:
İşte bu iki yön insanda müşterek olarak çalışır. Ve genellikle insanın ilerlemesi ve gerilemesi maddi ve ahlaki güçlerin ikisine birden bağlıdır. Eğer başarıya ulaşmışsa bu iki güç ile olmuştur. Yok kaybetmiş ve gerilemişse bu iki gücün kaybedilmesiyle olmuştur. Yahut ta bu iki gücü başkalarına nisbetle zayıftır. Fakat sizler meseleyi iyice düşünür ve ölçerseniz hayatta başarıya götüren gerçek nüfuz edici gücün maddi değil ahlaki güç olduğunu göreceksiniz. Maddi esbabın elde edilmesi ve gerekli aletlerin istihdamı başarının şartlarından olduğunda şüphe yoktur. Çünkü insan bu alemde yaşadığı sürece bu alet ve edevattan ve şartlardan müstağni olamaz. Fakat bütün bunlarla beraber doğru olan şudur ki: insanı yücelten ve alçaltan, insanın saadeti ve şekaveti konusunda en büyük pay manevi kuvvetindir. İnsana, taşadığı beden ya da canlı olduğu için insan denilmediğini hepiniz bilirsiniz. İnsana diğer varlıklardan ayıran özellik bir bedeninin bulunması, nefes alıp vermesi, doğurması değildir. Aksine onu sair varlıklardan ayıran ve onlara üstün kılan özellik; insanı tabiattan ayrı bir varlık yapmakla yetinmeyip onu yeryüzünde halife yapan özelliği, sadece ahlaki ve manevi özelliğidir. Ahlak insanlığın özü ve işin başı olduğuna göre insan hayatının saadet ve şekavetinin ahlak ile olduğunu ikrar etmek, itiraf etmek lazımdır. İşte insanlığın ilerlemesi ve gerilemesine hükmeden kanunlar ahlaki kanunlardır.
Bu gerçeği kavradıktan sonra, ahlakı inceleyecek olursak onun da iki önemli kısma ayrıldığını görürüz: Temel insani ahlak ve islami ahlak.
Temel İnsani Ahlak:
Temel insani ahlaktan maksat insanın ahlaki varlığının esası olan sıfatlardır. Bu dünyada insanın kurtuluş ve başarısı için mutlaka bulunması lazım gelen diğer bütün ahlakları içine alır. İnsanın gayesi doğru da olsa yanlış da olsa başarının sırrı bu sıfatlara bağlıdır. Bu ahlakları taşıyan Allah, Peygamber, vahiy ve ahirete ister inansın, ister inanmasın eşittir. İster temiz bir ruha sahip olup iyi niyet ve salih amel ile yolla çıksın isterse çıkmasın. Çalışması temiz bir gaye için olsun isterse kirli emeller peşinde koşsun. Bu sıfatları taşıyan kimse tam olarak onları uygularsa dünyada başarıya erişmesi kaçınılmazdır. Çok geçmeden sabah aydınlığı gibi başarısı ortaya çıkar. Bu sıfatları taşımayanları geçer. Yahut bu sıfatlara kendisinden daha az sarılmış olanları gerilerde bırakır. Bu şahıs ister iman nuruyla nurlanmış olsun isterse olmasın. Hayatı temiz olsun veya kirli olsun farketmez. Çalışmasının neticesinde ister hayır ister şer murad etsin değişmez. İnsan hiç şüphe yok ki mü’min olsun kafir olsun, salih olsun fasık olsun aşağıdaki sıfatları taşımadıkça başarı elde etmesi mümkün değildir. Eğer bir şahısta, irade kuvveti, işin peşini bırakmamak, azim, atılım, sabır, sebat, temkin, zorluklara tahammül, gayret, cesaret, kahramanlık, faaliyet, şiddet, kuvvet, gayeye ulaşma şevki, gerçekleştirmek istediği şey uğrunda her şeyini fedaya hazır olmak, kararlılık, ihtiyat, işlerin sonunu görebilme, düzenli çalışma, görev duygusu, mesuliyet hissi, çeşitli durumlarda tavır alma gücü ve durumu uygun şekilde idare edebilme kabiliyeti varsa şartlara ve imkanlara göre iş çevirebilme yeteneği, his, arzu ve isteklerine sahip olabilme gibi vasıflara sahipse ve insanları cezbedip gönüllerini fethedebiliyor kendini onlara sevdirebiliyor ve onları ihtiyaç duyduğu anda istihdam edebiliyorsa, bu sıfatları haiz olan şahıs mü’min de olsa kafir de olsa, salih de olsa facir de olsa başarıya ergeç erecektir.
Ferdin başarılı olabilmesi için az da olsa insanlığı ayakta tutan ve insan olmanın gerekleri sayılan bu sıfatları taşımasının yanısıra insana vekar ve güven veren, cömertlik, şefkat, nezaket, ileriyi düşünme, doğruluk, emanet, kötü alışkanlıklardan uzak durmak, ahde vefa , vekar, itidal, temizlik, nefse hakimiyet ve zihin açıklığı gibi evsafı taşıması gerekir.
İşte bu sıfatları bir cemaat veya ümmet fertlerinin çoğu kendinde taşırsa artık insanlığın serveti onda demektir. Ve insanlığın ana malına sahip demektir. Çünkü hiç şüphe yokki faal ve güçlü bir cemaat kuvveti, bu servet kendiliğinden bir araya gelip büyük bir cemaat kuvveti oluşturması mümkün değildir. Bunun gerçekleşmesi de başta ahlaki sıfatların yardımıyla olacaktır. Mesela bütün fertlerin yahut çoğunluğun tek bir gaye üzerinde ittifak etmeleri ve bu gayenin onlara kendi şahsi menfaatlarından daha sevimli olmasının yanısıra bu gayeyi kendi şahıslarından, mallarından ve evlatlarından üstün tutmaları gerekir. Hayır üzerine birbirleriyle yardımlaşmalı ve iyilikte birbirlerine destek olmalıdırlar. En azından toplu ve düzenli bir hareket için gerekli olan fedakarlığı göstermeleri şarttır. Sonra aldatıcı ve sadık olan lideri birbirinden ayırdetmeleri icab eder. Liderliklerini ve idarelerini ona layık olmayan şahıslara vermezler. Liderlerin ve idarecilerin ihlas ve iyi idare etme sıfatlarının yanısıra bir liderde bulunması lazım gelen sıfatları da taşıması gerekir. Cemaat veya ümmet idarecilerine itaatın ne demek olduğunu bilip ve onlara güvenip fikri, bedeni ve maddi bütün imkanlarını onların tasarrufuna vermeyi bekler hale gelmelidir. Aralarında cemaatlarına zarar verecek hiçbir şeye müsade etmeyecek faal ve canlı bir kamuoyu oluşmalıdır.
Eğer önünde doğru ve nezih bir gaye varsa senin, güvelerin yediği ağaçtan değil demirden silaha ihtiyacın vardır. Hafif bir vuruşa tahammülü olmayan silaha değil her şeye dayanan bir silaha muhtaçsın... İşte Peygamberimiz (s.a.v.) de “Cahiliyye döneminde de olsa eğer onda bir kıymetli cevher varsa müslüman olunca aynı cevher İslam’ın da hayırlılarıdır.” hadisinde bunları kasdetmiştir. Yani cahiliye döneminde de olsa eğer onda bir kıymetli cevher varsa müslüman olunca aynı cevher İslam’ın malı olacak ve İslamı anladığı takdirde o cevher kıymetini kaybetmeyecektir. Gerçekten de öyle olmamış mıdır?Müslüman olmadan birer cevher olanlar müslüman olduktan sonra büyük faydaları olmuş ve bu dinin bütün emirlerine kendilerinin ehil olduğunu isbat etmişlerdir. Aradaki fark kabiliyet ve kuvvetlerini masıyet ve şer yolunda kullanmalarıydı. İslam geldi o kabiliyet ve kuvveti hayra sevketti. Elhasıl toplumun dışladığı ve sürüklediği şahıslardan cahiliyede de İslam’da da bir fayda beklenmezdi. Peygamber (s.a.v.) in kısa sürede elde ettiği büyük zafer ve geniş futuhatın tek sebebi vardı o da; bu davayı üstlenmeye ehil insanları ve beşeri gücü Arap Yarımadasında bulmuş olmasıdır. Gördün mü?Rasulullah (s.a.v.) in ashabı gayretsiz, iradesiz, kendilerine güvenilmeyen ve itimat edilmeyen kimseler olsalardı hiç bu derece büyük zafer elde edilir miydi?
İslami Ahlak:
Şimdi ahlakın ikinci kısmını ele alalım. Bunu İslami Ahlak tabiriyle ifade ediyorum. Ahlakın bu kısmı temel insani ahlaktan ayrıbir şey değildir. Aksine temel insani ahlakı tamamlayıcı ve kemale erdirici mahiyettedir. İslam’ın getirdiği ilk şey insani ahlakıdoğru bir temele orturtmaktır. İnsani ahlakı bu doğru temele oturtunca, onu bütünüyle güzelliğe ve kemale ermiş bir ahlak haline getirir. İnsani ahlak mücerret haliyle ilk şekliyle hem hayır hem de şerde kullanılabilen bir güçtür. Keskin bir kılıç gibi. Bu keskin kılıç bir zalimin veya hırsızın elinde olduğu zaman zulum ve haksızlık için bir alettir. Bir mücahidin elinde olursa hakkave hayra hizmet eden bir alet olur. Bu yüzden insani ahlak bir ferd veya cemaatta mevcut ise o cemaatın sırf bu ahlakı taşıdığı için iyi ve düzgün olduğuna hükmedilemez. İyive doğru olabilmesi doğru yolda kullanılmış olmasına bağlıdır. Bunun için de İslam bu temel ahlakı hak ve hayır yoluna yönlendirmeyi kasteder. Tevhid çağrısının gereklerinden birisi de insanın sarfettiği bunca gayretlerin arkasında Rab Teala’nın rızasından başka bir şey gözetmemesidir. Düşünce ufkunu ve çalışma çapını Allah’ın tayin ettiği ölçülere uydurmasıdır. Bu temel ıslahın kaçınılmaz sonuçlarından birisi biraz önce zikredilen insani ahlakın tamamının doğru yola yönelmesidir. Ve bu ahlakın varlığıyla sadece ortaya çıkan güçlerin mübah yollarla sadece Hakkın kelimesini yüceltmek için kullanılmasıdır. Kendi nefsi, ailesi, milleti ve vatanı gibi caiz olan ve olmayan yollarda kullanmayıp sadece ilayı kelimetullah için kullanmasıdır. İşte böyle yapmak ahlakı mücerret bir kuvvet olmaktan çıkartıp onu kapsamlı bir hayır ve alemlere rahmet haline getirmektir.
Ahlak konusunda İslam’ın kastettiği ikinci husus bir taraftan temel insani ahlakı yerleştirip erkanını pekiştirmek bir taraftan da büyük oranda bu ahlakı insani hayat görünümlerine tatbik ederek genişletmektir. Bunun için sabrı misal olarak ele alalım; bir adam ne kadar sabırlı olursa olsun eğer sabrı şirke ve madeye tapmaya dayalı fikri köklerlebesleniyor ve bazı acil gayeler için ise, mutlaka belli bir noktada tahammülü kalmayacak ve sabrı tükenecektir. Ama eğer sabır gücünü tevhid inancından yani Allah rızasından başka gaye edinmeye bir düşünceden alırsa hırsız elinin ulaşamayacağı bir gizli hazine olur. Bu dünyada bulunması mümkün olan musibet ve belaların hiçbirinin karşısında duramayacağı büyük bir ordu olur. Sabır, müslüman olmayanlar için çok dar çerçevelidir. Müslüman olmayanı, savaşa dalmış, bomba, makinalı ateşiyle yapılan hücumlara karşı yüce dağlar gibi mukavemet edip karşı koyarken, öteyandan hafif bir sarsıntı önünde duygularına ve arzularına hakim olamayıp teslim olurken görürsün. Ama İslam öyle değildir. İnsan hayatının bütün yönlerine tatbik ederek genişletir. Sadece sayılı bazı tehlike ve musibetler karşısında aşılmaz bir duvar yapmak yetinmez. İnsanı doğru yoldan ayırmak isteyen her türlü tehlike, musibet, vesvese ve arzuların karşısında aşılmaz bir kale haline getirir.Gerçek şu kiİslam mü’minin hayatını sabır ve tahammül ile yoğurur. İslam’ın temel ilkeleri, fikir ve amel açısından mü’minlerin hayatı boyunca tehlike, musibet ve belaların her türlüsüne göğüs gererek doğru bir tarzda yaşamasını sağlar tahammül gücüyle yoğurur. Bu dünyada faydalı sonuca ulaşacağına dair bir kıvılcım kadar ümit görünmese de bu hal üzere yaşar. Hiçbir durum karşısında ne düşüncesinde ne de amelinde eğri yollara sapmayı ihtiyar etmez. Tatlı hayaller ve büyük menfaatlar yüzüne gülmüş olsa da yine hak yolda sebat eder. Şerden bu şekilde uzak durarak sabrının karşılığını ahirette alacağı inancıyla hayatı boyunca hayır yolunda yılmadan devam eder. Diğer temel ahlakları buna kıyaslayabilirsin. Hepsi sağlam ve sahih bir temelden yoksun olduğu için kafirlerin hayatında çok zayıf ve sınırlı olduğunu görürsün. Halbuki İslam bu ahlak türlerinin hepsini sağlam ve sahih temellere oturtuyor ve nüfuz dairesini genişleterek ele alıyor.
İslamın yerine getirdiği üçüncü husus temel ahlaka; binanın ilk katı olarak bakmasıdır. Bu birinci kata üstün ahlakı bina ederek onu güzelleştirir ve sağlamlaştırır. Böylece insanın şeref ve kemal derecelerinin en üstünde yüselmesini sağlar. İnsanın kalbini kibir, zulüm, kötülük, ahlaksızlık, vurdumduymazlığın kirlerinden temizler. Kalbine takva ve Allah’tan korkmak vera, hakka tabi olmak tohumlarını atar. Duygularını temizler ve kendine hakim olma ahlakını kazandırır. Böylece onu cömert. sevimli, şefkatli, nasih, emin, muhlis, adil ve her hususta sadık yapar. İnsanı terbiye ederek temiz bir hayat sürdürmesini sağlar. Ona hayırdan başka bir şey beklenmeyen bir ahlak kazandırır. İslam, insanı kendi şahsında salih bir kul yapmakla yetinmez. Onun feevkinde insanı “hayır anahtarı, şerrin engeli” haline getirir. Yani İslam yeryüzünde hayrın yayılmasını ve şerrin kaldırımasını insana terkeder. Bu ahlak, güzel hayat, cezbetme ve üstün kullanma gücünü herhangi bir cemaat kendinde uygulasa ve İslam’ın kendisine yüklediği görevi yerine getirmek için çalışsa dünya güçlerinden hiçbirisi ona mukavemet etmeye ve karşı çıkmaya güç yetiremez.
İmamlık konusunda Allah’ın koyduğu kanun:
İmamet konusunda Allah (c.c.) ezelde bir kanun koymuştur. Hala geçerli olan bu kanun dünya durdukça ve insanlık sürdükçe devam edecek ve geçerliliğini koruyacaktır. İşte şimdi kısaca bu kanunu açıklamak istiyorum:
Temel insani ve İslami ahlakı ile muttasıf, örgütlenmiş bütün maddi araçları istihdam eden bir toplum bulunmazsa dünyada idareyi mutlaka temel insani ahlaka en fazla bağlı olan ve maddi araçları kullananlar ele geçirecektir. İşte bu nizam Cenab-ı Hakkın iradesiyle bu şekilde devam edecektir. Alemin idaresini ve işlerin yürütülmesini çağdaş toplumlardan en güçlüsüne ve en ehliyetlisine verecektir.
Ama yeryüzünde islami ve insani ahlakıyla bütün topluluklardan üstün olan ve her türlü maddi imkanı gerektiği gibi kullanan örgütlenmiş bir topluluk bulunursa yeryüzünün hakimiyetini bu topluluğun karşısında başkasının ele geçirmesi imkansızdır. Çünkü bu, Allah’ın koyduğu kanuna aykırıdır. Kainatın fıtratına uygun değildir. Allah’ın kitabında yaptığı vaadlere aykırı düşer. Allah yeryüzünde fesadı sevmez. Yeryüzünü zulüm ve kötülüklerle dolduranların idare etmesinden daha büyük fesad da olmaz. Yeryüzünü idare etmeye elverişli ve Allah’ın rızasına uygun olarak idare edecek bir cemaat varken zalimlerin elinde bulunması fesadın ta kendisidir. Bilinmesi ve unutulmaması gerekir ki yeryüzüne hükmetmedeki ilahi kanun salih bir kul veya bir kaç salih müslüman bulunmasıyla asla değişmez. Bu fertler veli ve hatta peygamber de olsalar, sadece böyle birkaç kişinin bulunmasıyla Allah’ın kanunu değişmez.
Cenab-ı Hakkın vaadi, parçalanmış dağınık fertlere değildir. Allah sadece düzenli idare ve nizamı mükemmel olan kendisinin orta ümmet olduğunu veya en hayırlı ümmet olduğunu isbat eden cemaata vaadde bulunmuştur. Dağınık parçalanmış fertlere değil.
Yine bu hususta daima bilmeniz gereken bir şey var ki o da; imamet nizamında böyle bir topluluğun bulunmasıyla herhangi bir değişiklik ve inkılap asla olmayacaktır. Yani böyle bir topluluk bulunsa da gökten meleklerin inip fasıkları idareden uzaklaştıracağını ve onları idareye getireceklerini düşünüyorlara bu tamamen yanlıştır. Böyle bir cemaat ortaya çıkarsa yapacakları tek şey; küfür ve fasık güçlerine karşı her adımda ve her sahada mücadeleye devam edip imamete ehil olduklarını fedakarlık ve çalışmalarıyla isbat etmeleri gerekir. Bu, peygamerlerin dahi müstesna tutulmadıkları bir şarttır. Nasıl olur da bugün birisi kendisinin bu şart dışında kalmasını temenni edebilir.
Temel insani ahlakın gücü ile İslami ahlak’ın
gücü arasındaki fark:
Kur’an-ı Kerim ve tarih üzerindeki araştırmalarım beni maddi ve ahlaki güçler arasında Allah’ın değişmez sürekli ve dengeli kanunlarının bulunduğu gerçeğine götürdü. Ahlaki kuvvet tamamıyla temel insani ahlaka dayanmaktaysa da, maddi imkanların da büyük ehemmiyeti vardır. Hatta yeryüzünde maddi imkanları bulunan bir toplumun ahlaki kuvveti az da olsa hüküm sürmesi mümkündür. Öteyandan ahlaki kuvveti üstün olup maddi imkanları olmayan topluluklar da maddi imkansızlık yüzünden mağlup olurlar. Ama ahlaki kuvvet temel ve İslami ahlak silahlarıyla donanmış olursa işte o zaman ahlak maddi imkanlarının azlığına galebe çalıp sadece temel ahlaka ve maddi imkanlara dayanarak ortaya çıkmış güçleri mağlup eder.
Bu gerçeği şu oranlama ile daha iyi anlayacaksın. Temel ahlak maddi imkanlara 100 oranında muhtaç ise, temel ahlak ile İslami ahlak bir araya gelince maddi imkana 25 oranında dahi ihtiyaç kalmaz. Geriye kalan 75 derecelik maddi kuvveti, İslam ahlakı tabiatında gizli olan faktörlerle tamamlayacaktır. Hatta Peygamber devrinin tecrübelerinden öğrendiğimize göre, eğer İslami ahlak Peygamber (s.a.v.) ve ashabının (r.a.) ahlakı gibi olsa yüzde beşlik bir maddi güç yüzde yüzlük bir maddi güce denk olur. İşte bu hakikata Kur’an-ı Kerim şu ayetle işaret etmektedir:
“Eğer içinizden sabırlı yirmi kişi çıkarsa, iki yüz kişiye galip gelir.” (Enfal: 8/65)
Şu söylediklerimi sadece Rasulullah(s.a.v.) ve ashabı hakkındaki itikadımızdan dolayı söylemiyorum. Mucize ve keramet kabilinden şeyler naklettiğimi zannetmeyiniz diye sadece ona olan itikadımızdan değil bilakis söylediklerimiz bu amelde var olan yaratılıştan kaynaklanan ve sebep-sonuç kanununa uygun gerçeklerdir. Bu gerçeğin sebebi bulunduğu zaman sonucunun gerçekleşmesi mümkündür. Konuya iyice girmeden İslami ahlakın nasıl yüzde yetmişbeş hatta yüzde doksanbeşlik bir maddi gücün yerine kaim olduğunu anlatmak istiyorum.
Aslında şu aleme dikkatle göz gezdirmeniz bu gerçeği anlamanıza yetecektir. Altı sene önce alevlenen fesat yangını, sonunda Almanya’nın yenilgisiyle sonuçlandı. Harp değirmeni Japonları da yakında öğütecek ve onlar da yenileceklerdir. (Bu konferans II. Dünya Harbi sonlarına doğru verilmiştir.)
Şurasında şüphe yok ki her iki tarafta temel insani ahlak açısından hemen hemen eşit sayılırlar. Hatta Almanya ve Japonya’nın temel ahlak kuvveti açısından müttefiklerden üstün olduğunu bazı haller göstermektedir. Aynı şekilde tabii ilimleri ve bu ilimleri istihdamları açısından iki tarafı kıyasladığımızda her iki tarafın da birbirine denk ve rekabet halinde olduğunu görürüz. Hatta bu konuda Japonya değilse de Almanya’nın diğer büyük devletlerle at başı yarış ettiğini kimse inkar edemez. Ancak bir tarafı ötekine üstün kılan tek şey vardı. O da maddi imkanların uygun ve yerinde olmasıdır. Kazanan taraf, cephane, levazım ve maddi imkanlarının karşısındakine nisbetle kat kat fazla olmasından kazanmıştır. Buna hısmının elinde bulunmayan coğrafi konumunu da ekleyebilirsiniz. Bugün sayısı ve maddi imkanları az olan bir milletin sayısı ve maddi imkanları çok olan bir millet karşısında zafer elde etmesi beklenemez. Temel insani ahlaka bağlılığı ve tabii ilimleri istihdamı açısından düşmanını geçmiş dahi olsa sayısı ve maddi imkanları az olduğu için başarı elde etmesi düşünülemez. Çünkü kalkınmasını temel insani ahlak ve ilmi kuralara dayandıran her millet şu iki sonuçtan birine mahkumdur:Ya dünyayı kendine boyun eğdirmeye göz dikerek ırkçılık taassubu içinde boğulur ya da bazı evrensel ilkelerin bayrağını taşıyarak dünya miletlerini ona davet eder.
Birinci şıkkın gayesine ulaşması için dünya milletlerinin hepsinden daha kuvvetli maddi imkanları daha çok ve daha şanslı olması gerekir. Diğer dünya milletleri bu şeklilde ortaya çıkan bir millet karşısında sömürülmemek için mukavemet göstermek, bu tamahkar gücün karşısına çıkmak ve ona ateş püskürmek zorunda kalacaktır.
İkinci şıkka gelince; milletler bazı düşünce ve görüşleri kabul ederek, o devletin maddi çağrısına teslim olabilirler. Bu mümkündür. Fakat unutulmaması gerekir ki; kalbler mücerret tatlı ilkeler ve ballandırılmış kurallara pek meyletmez. Kalbleri etkilemek isteyenlerin samimi olduklarını, doğruluk, emanet, temizlik, sevgi, cömertlik, şefkat, şeref ve adalet duygularıyla beslendiklerini ispat etmeleri gerekir, Yine bu üstün ahlaklarının aşağılık gayelerden uzak olduğunu, savaşta ve barışta, zaferde ve yenilgide, dostluk ve düşmanlık anında ve her türlü olağanüstü hallerde kendilerinin kötü emellerden uzak olduklarını isbat etmeleri gerekir. Bu sebepten de bugün her milletin kalkınmasını temel insani ahlak kurallarına ve mücerret maddi kuvvete dayandırdığını görmektesiniz. Bunların çalışma ve çabaları eninde sonunda tamamıyla bazı kişisel veya toplumsal yahut da sırf kavmiyetçi hedefler gayeler gözettikleri ortaya çıkar. Irkçı planını açıklasın veya bazı evrensel çağrılar perdesi arkasında asıl niyetini gizlesin sonuç değişmez. Bugün İngiltere, Amerika ve Rusya’nın dış politikasını görmektesiniz. Bu kabil mücadelelerde görünen odur ki her millet, diğer milletin karşısına dikiliyor ve emellerini gerçekleştirmesine engel olmaya çalışıyor. Bu uğurda her türlü maddi ve manevi gücünü kullanıyor ve düşmanın kendi topraklarında gelişme sağlayacak bir yol açmasına asla izin vermiyor. Ancak düşmanın maddi gücüyle onu mağlup edip ezmesi hali müstesnadır.
Şimdi kabul edin ki bir topluluk var. Başlangıçta bu topluluk milletlerden birinin içinden çıksın. Ama bir cemaat yahut parti görünümüyle ortaya çıkmış olsun. Bu cemaat veya parti şahsi ve sınıf menfaatlerinden arınmış olsun. Kavmiyetçi bir görüş taşımasın. Yaptığı bütün çalışma ve sarfettiği bütün çabaları doğruluğuna inanmış olduğu bazı ilkeler usul ve esaslar muvacehesinde bu dünyada insani bir hayat nizamı kurmayı istemiş olsun. İnsanlığın saadet ve kurtuluşunu sadece bu yola tabi olmakta görsünler. Aynı zamanda bu topluluğun içinden çıktığı toplum kendilerinden bazı fark ve imtiyaz veya sınıf, bölge ve nesil gibi bazı üstünlük iddia edecekleri hususların bulunmadığında şüphe etmemiş olsunlar. Böyle bir topluluğa bütün insanlar eşit hak ve şartlarla girmeleri mümkün olsun. Ve her ferdin şartlarını taşıdığı takdirde liderliğe kadar yükselme hakkı olsun. Bunun için onun ırkı, nesli ve bölgesi engel teşkil etmesin. Hatta bu ilkelere inanmış olan mağlup birisi, ülkesini fetheden şahıs da liyakat görünce onu liderliğe getirsin ve onun liderliğine razı olsun. Bütün çalışma ve gayretlerinin ürünlerini bu layık kimseye teslim etsin, emirlerini dinlesin. Böyle bir topluluk çıksa ve insanları kendisine davet etse bu ilkelerin yayılmasından rahatsız olanlar elbette bu topluluğun karşısına çıkacak ve ilerlemesine engeller, manialar koyacaktır. İşte o vakit iki güç arasında mücadele başlar. Bu mücadele şiddetlendikçe bu topluluk sabır gösterip düşmanın karşısında şerefli bir ahlak numunesi sergilese sülukuyla fiili çalışmasıyla çabalarının arkasından sadece bütün insanları saadete götürmeyi istediklerini isbat eder.
Bu topluluk düşmanlarının şahısları ve kavmiyetlerine karşı savaş vermez onların sapıklıklarına ve yanlış programlarına karşı savaş verirler. Terkettiklerinde kardeş olabilecekleri yanlış programlarına karşı düşmanlık yaparlar. Savaştıkları kimselerin mallarına ve servetlerine tama etmezler. Ticaret ve sanatlarına el koymak istemezler. Sadece onların hidayete erişmeleri için itina gösterirler. Onları kurtaracak olan ruhi ve ahlaki saadetleri için çalışırlar. Yalan, hile ve kötülük ile muamele etmezler. Kötülüklere iyilikle karşılık verirler. Alçakça komplolara şereflice tedbir ile cevap verirler. İntikam hissi onları tecavüz ve zulme sevketmez. En tehlikeli durumlarda dahi inandığı ilkelerden asla taviz vermezler. Her halukarda doğruluk, ahde vefa, iyi muamele ve adaletten vaz geçmezler. Emanet ve nezahet vasıflarını taşıyarak kendilerini isbat ederler.
Harp meydanındaki iki taraf saf tuttuğunda yüzyüze geldiğinde: Caniler, içki tiryakileri, kumarcılar, kaba ve anlayışsız düşman askerleri bir tarafta, temiz, mütteki, abid, salih ve bu topluluğun şefkatli mücahitleri bir tarafta olmak üzere savaş için yüzyüze geldiklerinde bu temiz kişilerin insanlıkları ve üstünlükleri bariz şekilde ortaya çıkar. Düşman tarafından ellerine esir veya yaralı olarak düşenler onlardan gördükleri iyilik, şeref, yücelik ve temiz ahlakları habis ruhlarını etkiler ve yavaş yavaş küfür ve dalalet kirlerinden arınmaya başlarlar. Bu topluluk fertleri düşman eline esir düşseler onların insani cevherleri karanlık düşman toplumunda daha bariz şekilde müşahede edilir. Bu topluluğun bir toprağı ele geçirmesi yazılmışsa, o toprak üzerinde yaşayanlara intikam duygusuyla değil merhamet ve af hissiyle muamele ederler. Zulüm ve düşmanlık yerine şefkat ve insaf ile muamele ederler. Kalabalık yerine sevgi, kibir yerine yumuşak huyluluk, küfür yerine dua, asılsız ilkelere çağrı yerine hakka davet, ederek muamelede bulunurlar. Halk onların bu muamelerinde mal ve kadın istemediklerini emin kimseler olduklarını kendi sanatlarını ellerinden almaya çalışmadıklarını, iktisadi kaynaklarını kurutmak istemediklerini, kendilerini hakir görmediklerini ve hakaret etmediklerini kendilerine fena muamelede bulunmadıklarını bilakis idareleri altına giren toprak ahalisinden hiçbirinin hakkının çiğnenmemesine hiç kimsenin malına zarar verilmemesine vehaklarından mahrum edilmemelerine itina gösterdiklerini ahali arasında herhangi bir rezilliğe meydan vermeye, herhangi bir şekilde kimsenin hakkının çiğnenmemesine gayret ettiklerini görünce onlara olan bakışları elbette değişecektir. Düşman olan tarafın girdiği her yerde ahalinin şikayetleri yükselip haksızlık ve tecavüzler artarken bu topluluğun şu hareketleri elbette müsbet etki bırakacaktır. Böyle bir harp ile kavmiyet için yapılan harpler arasındaki büyük farkıgörebilirsin. Elbette üstün insanlık bu kabil harplerde maddi imkanları az da olsa, düşmanın kahredici, yıkıcı, öldürücü silahları karşısında zafer elde edecektir. Elbette üstün ahlak top ve bombayı mağlup edecektir. Savaşın en şiddetli anında dahi düşmanlar dost olmaya başlayacak ve maddi yenilgiden önce düşmanın kalblerini yenilgiye uğratacaktır. Cesedlerden önce ruhlar fethedilecektir. Bu topluluk kısa zamanda bölgeleri peşpeşe savaşmaksızın feth edecektir. İşte bu topluluk ciddi olarak görevini yapmak için azda olsa çok geçmeden bütün eksiklerini tamamlayacaklardır. Asker, kumandan, subay ve her türlü ihtiyaçları yavaş yavaş tamamlanacaktır. Aynı şekilde silah, cephane ve harp aletlerini düşman karargahlarından temin edeceklerdir.
Ben bunları mücerret tahmin üzerine söylemiyorum. Peygamber ve Hulafa-i Raşidin devrine bir göz attığınızda bunun gerçekten vaki olduğunu ve tarihin buna şahit olduğunu göreceksiniz. Bunun bugün de tahakkuk etmesi mümkündür. Bir şartla: o da; bu tecrübelerle yoğrulmuş cesaret gayret ve yeterli güce sahip adamlar bulunsun.
Zannediyorum buraya kadar anlatılanlardan kuvvetin asıl kaynağının ahlaki kuvvet olduğunu anlamışsınızdır. Bugün yeryüzünde temel insani ahlak ile İslami ahlakı birarada taşıyan bir topluluk bulunsa yeryüzüne o topluluktan başkasının hükmetmesi imkansızdır. Ve öyle zannediyorum ki bugün müslümanların niçin gerilediğini de anlamışsındır. Şurası da apaçık ortadadır ki hiçbir kavim ya da millet, maddi imkanları ve gerekli araçları istihdam etmedikçe, temel insani ahlak ile süslenmedikçe ve İslami cemaat ahlakı ile muttasıf bulunmadıkça yeryüzünün liderliğini ve idaresini ele geçiremez. Allah’ın değişmez kanunlarının muktezasınca kafirler İslami ahlaktan uzak dahi olsalar temel insani ahlaka sahip oldukları ve yeryüzünün idaresini üstlenmek için maddi imkanları kulanma hususunda daha becerikli olduklarını isbat etmiş ve hala etmektedirler. Eğer müslümanlar bundan rahatsız oluyor ve sıkılıyorlarsaAllah’ın kanununu değil kendilerini kınasınlar. Bunun neticesi olarak da kendilerini dünyanın idaresinden uzaklaştıran eksikliklerini tamamlamaya çalışmalıdırlar. Müslümanları, başkalarının uşağı haline getiren ve gerileten sebepleri gidermeye uğraşmalıdırlar.
İSLAMİ AHLAKIN DÖRT MERTEBESİ
İslami ahlak diye tarif ettiğimiz ahlak Kur’an ve Sünnet gereği; imanİslam, takva ve ihsan olmak üzere dört mertebeyi kapsar. Bunların dördü de yaratılış icabı birbirini takip eder. Bir sonraki bir öncekinden kaynaklanır ve sadece onun üzerine bina edilir. Birinci tabaka sağlam olmayınca, temel sağlam olmayınca, üzerine ikinci katın, tabakanın bina edilmesi tehlikeden beri değildir. Bunun için iman tabakası üzerine ikinci kat olan İslam tabakası onun üzerine takva onun da üzerine ihsan tabakası yapılarak bina sağlamlaştırılır. Bugün görünen manzara binanın temeli olan iman ile birlikte takva ve ihsanın bulunmamasıdır. Böyle olunca da iman olmadan ne İslam’ın ne de takva ve ihsanın bulunması mümkün değildir. Aynı şekilde iman zayıf ise binanın temeli olan bu unsur sallantıda ise bunun üzerine hiçbir bina inşa edilemez. İmkansızdır. Böyle çürük bir temele bina yapılsa bu da zayıf ve direkleri sallanan yıkılmaya hazır bir bina olmaktan öteye geçemez. Aynı şekilde eğer iman zayıf ise, mahdud ise İslam, takva ve ihsanın da topluca zayıf ve mahdut alması muhakkaktır. Madem ki iman sahih değil sağlam değil, yerleşip oturmamış birazcık dini anlamış kimse, bu imanın üzerine İslam’ı veya takvayı yahut da ihsanı bina etmenin tehlikesini görecektir. İslamdan önce imanı sağlamlaştırmak gerektiği gibi takvadan önce İslam’ı sağlamlaştırmak gerekir. İhsandan önce takvayı yerleştirmek şarttır. Fakat bugün insanları çoğu kez yaratılıştan konmuş olan bu sıralamayı unutmuş görmekteyiz. İman ve İslam köşkünü sağlamlaştırmadan temelleri atmadan takva ve ihsan peşinde koştuklarını ve asıl temele hiç ehemmiyet vermediklerini görmekteyiz. Bundan da kötüsü ve üzücü olanı iman ve İslam hakkında yanlış bazı düşüncelere kapılmış olmalarıdır. Giyimlerini, kuşamlarını, yemelerini, içmelerini, oturup kalkmalarını ve buna benzer zahiri bazı amellerini, bazı muayyen kalıplara döktüklerinde, takvalarının tamamlanacağını zannetmektedirler. Takvanın en üst mertebesine kavuşacaklarını vehmetmektedirler. Veya bazı nafileleri, zikirleri, virdleri ve benzeri müstehab amelleri işlemek suretiyle ihsanın en üst mertebesine ulaşacaklarını zannetmektedirler. Fakat takva ve ihsan sahibi olan bu zevatın hayatlarına baktığınız zaman, bunların henüz iman köşkünün temelini sağlam atmadıklarını, iman binasını muhkem yapmadıklarını gösteren emareleri görürsünüz. Bu gibi hatalar bulunduğu sürece İslami ahlakın unsurlarını tamamlamada başarıya ulaşmamız asla mümkün olamaz. Öyleyse bu dört mertebeyi tam olarak kavramamız lazımdır. Bu dört mertebenin düşünce yapısını kemale erdirmemiz kaçınılmazdır:İman,İslam, Takva ve ihsan. Bu dört mertebenin yaratılıştan kaynaklanan sırasını çok iyi kavramamız zaruridir.
İman:
İslami hayatın temeli olan imandan başlayalım. İmanın tevhidi ve peygamberliği ikrardan ibaret olduğunu bilmeyen yoktur. Bu ikisini ikrar eden kişi, İslam’a girmenin kanuni şartını yerine getirmiş ve inananlardan olmuştur. Böyle olunca kendisine müslümanlara yapılan muamelenin yapılmasına hak kazanmıştır. Fakat sadece kanuni bir işlemi tamamlamak kabilinden olan bu ikrar hemen üzerine İslam köşkünü diğer üç mertebesiyle bina etmek için kafi midir?Esef ve hüzün sebeblerinden birisi çoğu kimsenin bunu böylece kabul etmeleridir. Bu yüzden bu mücerred ikrarı görünce hemen üzerine İslam binasını kurmaya başlıyorlar. Hemen peşinden bu zayıf temellere takva ve ihsan tabakalarını atmaya çalışıyorlar ki, bu binanın ömrü asla uzun süremez, yıkılmaya dökülmeye hazırdır. Fakat kamil bir İslami hayat için, imanın her yönüyle, şumullu bir şekilde, bina köklerinin derinleşmesi lazımdır. İmanın şubelerinden herhangi biri eksik olursa o şube İslami hayatta eksik kalmış demektir. İmanın zayıf kaldığı noktada İslami hayatın binası zayıf ve çökmeye maruz kalmış demektir.
Mesela, buna misal olarak Allah’a imanı ele alalım. Allah’a iman, dinin başı ve ilk temel taşıdır. Allah’ı ikrar normal şeklini aşıp, derinleştikçe sayılamayacak derecede görünümlerle ortaya çıkar. Mesela, bazıları Allah’ın varlığına ve herşeyi yarattığına, zatında ortağı bulunmadığına inanırken başkaları sıfatlarını tehdit eder, hak ve tasarruflarını sınırlar ve kendi ilmi gücüne göre onun açığı ve gizliyi bildiğini, işitici ve görücü olduğunu, duaları kabul ettiğini, sadece ona ibadet edileceğini ve her türlü ibadetin sadece ona yapılabileceğini ikrar eder. Onun kitabının, kendi deyimlerine göre her türlü dini meselede tek kaynak olduğunu kabul eder. Şunda hiç şüphe yok ki bu tasavvurlardan sadece bir tanesiyle hayat nizamı oluşmaz. Tasavvur ne kadar dar olursa ve sınırlı olursa fiili hayattaki İslami boya ve ahlak o derece sınırlı olur. Hatta Allah’a iman konusunda yaygın dini tasavvurlara göre zirveye ulaşmış kimselerin İslami hayat hakkındaki görüşleri Allah’a itaat ile tağutlara boyun eğmeyi kabul edecek kadar yetersiz görürsünüz. Yahut ta arzuladıkları herşeyi bulabilmek için küfür düzenini İslam nizamına karıştırıp yeni bir terkip elde ettiklerini görürsünüz.
İmanın yer etmesi ve kökleşmesi de ferdlere göre değişiktir. Bazıları vardır. Allah’a iman ettiği halde Allah yolunda çok değersiz bazı şeyleri sarfetmeye yaklaşmaz gönlü razı olmaz. Bazıları da vardır Allah onlara malik oldukları bazı eşyalardan daha sevimlidir. Bazı eşyaları da kendilerine Allah’tan daha sevimli gelir. Bazıları vardır Allah yolunda malını hatta canını feda eder ama insanlar arasında edindiği itibar veya düşünceleriyle fedakarlığa yaklaşmaz. İşte bunlar, İslami hayatın istikametini tayin eden sağlam ölçülerdir. Ve işte böyle insan imani noktadan zayıf olduğu yerde islami ahlaka ihanet etmiş oluyor.
Doğrusu, kamil ve halis İslami hayat sarayı, beşer hayatının bütün yönlerini ihata eden tevhid inancının ikrarı olmadıkça mümkün değildir. İnsan hayatının ferdi ve ictimai yönlerini kapsayan insanın kendisinin ve elinde bulunan her şeyin Allah’ın mülkü olduğu ve gerçek sahibinin Allah olduğunu ikrar eden bir tevhid inancını ikrar etmelidir. Sahip olduğu her şeyin ve bütün alemin meşru sahibinin Allah olduğuna, onun tek mabud olduğuna, emir ve yasaklamanın ona ait olduğuna, hidayetin sadece ondan geldiğine inanmalıdır. Allah’a itaattan yüz çevirmenin yahut onun hidayetine ihtiyaç duymamanın veyahut ona zatında, sıfatlarında, tasarruf ve haklarında ortak koşmanın hangi şekil ve renkte zuhur ederse etsin dalalet ve küfür olduğuna bütün kalbiyle inanmalıdır.
Sonra bu bina -Allah’a iman binası- nın direklerinin sağlamlaşması, kişinin kesin olarak kendisinin ve elindeki her şeyin ona döneceğine inanmadıkça mümkün değildir. Nefsindeki sevgi ve nefret ölçüsünü atıp bu ölçüyü Allah’ın sevgi ve gazabına tabi kılmadıkça mümkün değildir. Nefsinden kibir ve büyüklenmeyi atmadıkça mümkün değildir. Nazariyelerini, fikirlerini, görüşlerini ve arzularını Allah’ın kitabında indirdiği ilmin kalıbı çerçevesinde şekillendirmedikçe Allah’a iman binası sağlam temellere oturamaz. Allah’a itaattan yüz çeviren bütün bağlılıkları omuzundan atarak karşısına geçmedikçe ve Allah sevgisini kalbine yerleştirmedikçe, tazim ve saygı bekleyen her putu gönlünün derinliklerinden çıkarıp atmadıkça, sevgisini nefretini, dostluğunu, düşmanlığını savaş ve barış Allah’ın rızasına uygun şekilde yönlendirmedikçe, Allah’a iman binasının temelleri sağlamlaşmaz. Nefsi, Allah’ın razı olduğu şeye razı olup, Allah’ın istemediğini istemez hale gelmelidir. İşte Allah’a iman mertebesinin gerçeği ve gayesi budur. İman, kapsamında, kemalinde ve kuvvetinde, nakıs ve sınırlı olduğu sürece takva ve ihsan nasıl mümkün olacaktır?Sakal uzatmak, elbise şekillerine önem vermek yahut tesbih çekmek yahut da geceleri namaz kılmak bu boşluğu kapatır mı?
İmanın diğer şubelerini, peygamberlere, kitaplara, ahirete imanı buna kıyaslayabilirsin. Mesela; kişinin peygamberi, kendisinin kumandanı, yol gösterici mürşidi ve her şeyinde önderi kabul etmedikçe peygamberliğe imanı kemale ermiş sayılmaz. Peygamber ölçülerine ters düşen her türlü itaat, irşat ve yolları reddetmesi gerekir. Aynı şekilde, kişi eğer kalbinde Allah’ın kitabında indirdiği ölçü ve kaidelerin dışında bazı ilkelerin ve kaidelerin hayata hakim olduğuna inanıyorsa kitaba olan imanı nakıs demektir. Veya kişinin kalbi ve ruhu, dünyanın, Allah’ın indirdiklerine tabi olmamasına ve hayat nizamı olarak kabul etmemesine, üzüntü duymuyorsa o kişinin kitaba olan imanı eksik demektir. Ahirete iman konusunda da durum aynıdır. Kişi dünya hayatını ahiret hayatına tercih ediyorsa ahirete olan inancı eksik demektir. Kemale ermemiş demektir. Dünyevi değerlere karşılık uhrevi değerleri reddediyorsa ve dünya hayatında attığı her adımda ahiret hayatının mesuliyetini hissetmiyorsa o kişinin ahirete olan imanı kemale ermemiş demektir. Bu temel ve dayanakların eksik olduğu yerde, kapsamlı İslami hayatın binası nasıl kurulur? İnsanlar İslami ahlak köşkünün, bu temel ve esaslar bulunmaksızın kurulacağını zannettiklerinden dolayı bugün takva ve ihsan kapılarının arkasına kadar onlara açık olduğunu görürsün. Takva ve ihsanın en üst mertebelerinin kapıları dahi onlara hatta Allah’ın indirdiklerinin gayrısıyla hükmeden hakimlere dahi bu kapıların açıldığını görürsün! Gayri şer’i esaslarla dava takip eden avukatlara dahi, küfür düzeninin emri altında, insan hayatını yönlendiren işçilere, insan hayatını kafir esaslara ve dinsiz siyasete dayalı olarak kurmak için birbiriyle yarışan liderlere dahi bu kapılar arkasına kadar açılmıştır. Bütün şahıslar zahiri görünümlerini bazı kalıplara uydururlar ve kendilerini bazı nafile zikir ve virdlere alıştırırlarsa bütün bu şahıslar müttaki ve ihsan sahibi sayılırlar!!!
İslam:
Biraz önce izah ettiğim iman esasları kökleşip kemale erdikten sonra yeryüzündeki layık yerine oturursa İslami ahlakın ikinci merdiveni olan İslam binasını o temellere oturtmak mümkündür. İslam imanın amel şeklinden zuhurundan başka birşey değildir. İmanın İslam ile alakası tohumun ağaç ile olan alakasına benzer. Ağaçta yetişen herşey, tohumda bulunan özelliklerdir. Hatta ağacı tahlil eden tohumunda bulunan ve bulunmayan şeyleri hemen tanırsın.
Toprağa tohum atmadan bir bitkinin yetişip dallanması veya verimli bir toprağa atılan tohumun bitmemesi aklından bile geçmez. İşte iman ile İslam arasındaki ilişki budur. İmanın bulunduğu yerde insanın fiili hayatında o imanın görünümü olan ahlak, muamele, insanlarla olan diğer ilişkilerin fiili olarak zuhuru kesindir. Eğer herhangi bir hususta gayri islami bir şey zuhur ederse o noktada ferdin imanı ya yoktur veya çok zayıftır. Eğer hayatı tamamen gayri islami bir şekilde sürüyorsa bilmen gerekir ki o kalb imandan sıyrılmıştır. Yahut iman semeresini veremeyecek kadar kuraktır verimsizdir.
Allah’ın bana kitab ve sünnet üzerinde takdir ettiği çalışmalarım neticesinde şuna kesin olarak inanıyorum ki: Bir kapte bulunan imanın islam görünümüyle amellerde zuhur etmemesi imkansızdır.
Sizden bu noktada fakih ve kelam alimlerinin iman ve amel arasındaki ilişki tartışmalarından zihninizi arıtmanızı rica ediyorum. Bu mevzuyu doğrudan doğruya Kur’an’ dan anlamanız mümkündür. Kur’an’dan anlaşılan o dur ki iman ve ameli olan islam birbirinden ayrı şeyler değillerdir. Allah Kur’an’ın birçok yerinde, itikaden inanmış, amelden müslüman olan kullarına vaadlerde bulunmuştur. Allah Kur’an’da münafıkları imanlarının azlığını delil olarak göstermiştir. Ancak müslümanlardan bir kişinin şeriat ve kanun hükmüyle tekfir edilip islam dairesinden çıkarılması bu noktayla ilgili değildir. Bu hususta çok ihtiyatlı ve temkinli davranmak lazımdır.
Şimdi ben burada fıkhi hükümler terettüp eden iman ve İslam’ı anlatacak değilim. Ben şu anda yarın Allah’ın huzurunda fayda veya zarar getirecek olan iman ve İslam’dan bahsediyorum. Uhrevi neticelerin terettüp ettiği iman ve İslamı anlatıyorum. Mücerret kanunu bir tarafa bırakıp gerçekçi bir gözle bakarsan hastalığı, kişinin, her şeyi Allah’a bırakması ve ona teslim oluşundaki kusurlarında görürsün. Nerede nefsinin rızası Allah’ın rızasından uzak ise, nerede dini bırakıp kendi işlerine koyulmuşsa ve nerede çaba ve gayretleri Allah yolunun dışında sarfediliyorsa işte orada o kişinin imanı eksik ve zayıftır. Tabiiki normal olarak yerleşmemiş olan iman ve islam temellerine takva ve ihsanı bina edemez. Zahiri şeklini ve elbiselerini takva sahiplerine benzetmeye çalışıp işlerinde onların yolunu takip eder görünmeye ne kadar gayret ederse etsin, hakikat ruhundan uzak olan çekici, zahiri görünümler, çok güzel olan bir şahsın, süslü elbiseler içinde ruhsuz, yerde yatan naaşı gibidir. Yerde yatan cesedin elbisenin ve kendisinin güzelliğine aldanıp ona ümid bağlayan gerçekçi bir gözle bakar bakma hakikat ortaya çıkar ve hayal kırıklığına uğrayıp hüsrana düçar olursun.
İşte o zaman kesin olarak anlarsın ki çirkin ve kısa boylu fakat yaşayan ve kuvvetli olan bir adam, ölü olan yakışıklı ve güzel elbise giymiş birinden daha hayırlıdır.
Evet! Kendini çekici zahiri şekillere kaptırman çok kolaydır. Fakat bunu yapmakla gerçekler alemine hiçbir etkin söz konusu değildir. Yahut ta Allahkatında ashabı kehfin köpeği kadar değerin olmaz. Yok eğer zahiri şekillere aldanmaz ve dini yüceltmede sana fayda verecek olan gerçek takva ve ihsanı murad edersen ve eğer ahirette hayır kefen ağır gelsin istersen, kesin olarak bilesin ki, iman tabakası sağlam, pekişmiş olmadıkça ve imanın görünümü olan islam -Allah’a fiilen bağlanmak ve itaat etmek- imanın yerleştiğine açıkça delalet etmedikçe yüksek olan takva ve ihsan tabakasını bina etmen asla mümkün değildir.
Takva:
Tafsilata girmeden takvayı ve manasını anlamaya çalışınız, gayret ediniz. Takva nedir? Belli bir elbise, muayyen bir görünüş veya belli bir yaşama şekli midir?Hayır takva; Allah korkusu ve ona itaat duygusundan oluşan nefsin bir halinden ibarettir. Hayatın her bölümünde bir görünüm olarak ortaya çıkar. Gerçek takva, kişinin kalbinin Allah korkusuyla ve ona kulluk duygusuyla nurlanmış olmasıdır. Kıyamet gününde Rabbinin huzurunda duracağını çok iyi bilmesi ve kavramış olmasıdır. Ve kesinkes bu dünya hayatının imtihandan başka bir şey olmadığını ve Allah’ın kendisini belli bir zaman için dünyaya gönderdiğini çok iyi idrak etmesi ve daimi olan geleceğinin tek bir şeye inhisar ettiğini bilmesidir. O da dünyada imtihan için elinde bulunan kuvvet ve kabiliyetini nasıl istihdam edeceğidir? Rabbani iradeye uygun olarak malik olduğu mal ve malzemeyi nasıl tasarruf edecek?Hayatının değişik noktalardan alakalı olduğu kimselerle muamelesi nasıl olacaktır? Bu duyguların kendisinde uyandığı her ferd kalbini uyandırmış, dini duygusu parıldamış ve arınmış demektir. Allah sevgisine uygun olmayan her şeyi kalbinden silip atmış ve kendisini hesaba çekebilmiş demektir. Nefsini hesaba çekip kendinde zuhur edecek rağbet ve meyillerin neler olduğunu, vaktini nasıl geçirdiğini gücünü ve kuvvetini nasıl kullandığını düşünür. Açıkca günah ve münker olan şeylerin yanısıra şüpheli şeylerden uzaklaşmaya başlar. Nefsindeki görev duygusu bütün emir ve vacibleri severek ve isteyerek yerine getirmeye icab eder. Allah korkusu onda büyük etki eder ve Allah’ın koyduğu hududa tecavüz eden nefsi hakkında korku duyunca sarsıntılar geçirir. Hukukullah ve kul haklarını muhafaza, artık adet haline gelir. Ve kalbi hakka ve doğruluğa muhalif olan her şeyi işlemekten korku duyar.
Bu keyfiyet insan hayatında belli bir şekilde ortaya çıkmaz veya sınırlı bir iş çerçevesinde görünmez. Aksine kişinin düşünce yapısına hakim olur. Hayatının bütün yönlerinde ortaya çıkar. Onun etkisi gereğince hanif bir siyret ve nezih bir ahlak ile yetişir. Değişik şekillerinin hepsinde belli bir tarzda sadece saflık ve temizlik bulunan bir nezih ahlak içinde yetişir.
Takvanın sadece bazı belli şekillere tabi olup devam ettirmek olduğunu kabul edenleri, sadece belli yollarla zahiri ve yapmacık bazı şekiller ve belli bir kalıp içinde kabul edenleri, takip ettikleri bu takva türünü muhafazada çok özen gösterdikleri, büyük gayretlerle yerine getirip nefislerinin razı olduğu bu takva türünü çok sıkı bir şekilde devam ettirdiklerini görürsün. Fakat aynı zamanda hayatlarının başka bir yönünde, takvayı bırakın, iman gereklerine muhalif olan düşünce, çalışma ve uğraşlarla dolu bir ahlak tarzı görünür. Bunlar, İsa (a.s.) ın kendi özel lisanıyla buyurduğu gibidirler: “Ey sinek kadar küçük bir şeyden boğazı tıkanıp deveyi yutan yöneticiler!” (İncil bab 23/34)
Gerçek takva ile sun’i takva arasındaki farkı anlaman için sana bir misal vereyim:İki adam düşün. Bunların biri iç ve dış temizliğine son derece riayet ediyor. Bu hususta son derece zevk sahibi. Hangi türünden olursa olsun pislikten nefret ediyor. İç temizliğini de tercih ediyor. Ona her şeyiyle sahip olmasa da olmayı arzuluyor. Öteki ise temizlik şuurundan tamamen yoksun, ama elinde bir liste var. Sağdan soldan bazı pisliklerin ismini toplayıp bu listeye yazmış. Bu listede bulunan pisliklerden son derece kaçınıyor. Öteyandan herhangi bir şekilde bu listeye girmemiş olan bir yığın pisliğe, listedeki pisliklerden daha ağır daha kötü pisliğe bulaşmış. Bu adamla birincisi hiç bir olur mu?
Sana burada anlatmak istediğim fark sadece bu değil. O şahsı, şu anlatacaklarım yanında pırıl pırıl görürsün. Takva ve veraları ufukları kaplamış olan bazıları vardır ki, cüz’i meselelerde mübalağa ile onları muhafazaya çalışırlar. Uzunluğuyla konan belli ölçüden kısa oldu diye sakalı kısa olanları fasık kabul ederler. Eteği topuklarından aşağıya sarkan herkesi ateşe girecek diye tehdit ederler. Mezheblerinin fer’i meselelerinde ona uymayanları nerdeyse dinden çıkarırlar. Bir taraftan böyle yaparlar. Öteyandan da dinin usulünü, büyük meselelerini ve temel ilkelerini yanlış göstermede son derece cömert davranırlar. Öyleki müslümanların hayatını şer’i ruhsatlar, siyasi menfaatlar üzerine bina ederler. Dinin ikamesi için çaba ve gayret sarfetmekten yüz çevirmelerine sayılamayacak kadar hileler icad ederler. Bütün gayretlerini ve mesailerini müslümanları küfrün, hakimiyeti ve düzenin emri altında “İslami Yaşayış” planı çizmeye verirler. Bunlar avam tabakasını böyle dar bir ortamda dini hayatlarını sürdürebileceklerine ikna etmiş liderlerdir. Gayri islami bir nizama hizmette mal ve canlarını verseler dahi mesuliyetleri olmaz ve bu ortamda dini bir hayat sürdürebilirler. Onun ötesinde gerçekleştirmek için herhangi bir yolda cihada gerek yoktur. Bundan daha kötüsü ve üzücü, hatta ağlatıcı olanı ise bu şahıslara birisi cüret ederek dinin gereklerini ve hakikatını anlatmaya çalışıp dinin ikamesi için çalışmaya sevketmeyi denese o şahıslar yüzlerini asıp söylenenlere aldırmamakla kalmazlar, ellerinden gelen her şeyi kullanıp bu çalışmalara engel olmaya bizzat gayret ederler. Bu zatların yaptıklarının takvalarına bir zarar vermemesi çok garip değil midir?Dini bir mantık taşıyan birisi bunların takvasından şüphe etmez mi?
Gerçek ve suni takva arasındaki fark daha değişik şekillerde zuhur eder. Eğer gerçek takvanın özünü anladıysan bunları kolayca idrak edebilirsin.
Sakın olaki su-i zan sizi benim hadislerde varid olan edeb ve ahkamı küçük gördüğüm düşüncesine götürmesin. Hadislerde varid olan zahiri görünümle ilgili elbise, giyecek gibi adabı küçük görmekten ve alaya almaktan Allah’a sığınırım. Bu kabil tehlikeli görüşlere cesaret etmek veya bunların aklımıza gelmesinden Allah’a sığınırım. Benim anlatmak istediğim takvanın gerçeği ve cevheridir, elle tutulan görünenleri değildir. Kalbinde takva gerçeği yer etmiş olan herkes doğruluk boyasıyla boyanmış ve katıksız İslam hayatı yaşıyor demektir.
İslam bütün şümulüyle o ferdin fikirlerinde, duygularında, arzularında, şahsi zevkinde, vakitlerini taksimde, gücünü kullanmada yaşama programı ve mücadelesinde, kazancında, harcamasında ve hayatının diğer bütün yönlerinde yavaş yavaş tecelli eder. Ama işi tersine çevirir de zahiri görünümleri hakikat tercih eder, görünüşlere ehemmiyet verirseniz ve fıtri olmayan suni bir yola zahiri emir ve ahkam’a suni olarak yönelir ve gerçek takvanın yetişmesi için toprağa tohum atmaz ve onu sulamazsanız daha önce zikrettiğimiz sonuçlardan başkasını elde edemezsiniz. Birinci şekilde kişi sabır, vekar ve temkine muhtaçtır. Burada netice yavaş yavaş elde edilir ve semere bir müddet gecikir. Aynen toprağa atılan tohumdaki gibi tohum yavaş yavaş fidana dönüşür kemale erer ve semeresini ve çiçeğini bir gün veya iki günde vermez. Bir ağaç tohumu uzun seneler sonra bu kıvama gelir. Bu yüzden tabiatlarında acelecilik bulunanlar bu yoldan çabuk usanırlar. İkinci şekilde ise neticeyi kolayca çabucak önümüzde şekilenmiş görürsünüz. O da tıpkı ağaca benzer bir odunu toprağa sokar ve üzerine yaprak ve meyve zannını uyandıracak şeyler asarsınız.
Bu ikinci yolun bugün revaçta olduğunu ve her yerde bunun birinci yola tercih edildiğini görürsünüz. Fakat gerçek ağacın gerçekleştirdiği ümid ve arzuların onda birinin dahi bu suni ağaçlardan elde edilmeyeceği inkar edilemeyecek kesin bir hakikattır.
İhsan:
Şimdi de ihsan’ı ele alalım. Bildiğiniz gibi ihsan İslam tabakalarının en üstünü ve en yükseğidir. İhsan aslında kişinin Allah’a ve peygamberine olan gönül bağıyla İslam’da eriyip yok olmasıdır. Kökleşmiş bir sevgi, sadık bir vefa, kıymetli varlıkları feda etmektir. Takvanın temel düşüncesi Allah’tan korkmaktır. Bu takva kişiyi Allah’ın gazabından korunmaya teşvik eder. İhsandaki temel düşünce de kişinin taşıdığı Allah sevgisidir. Bu sevgi kişiyi onun rızasını istemeye teşvik eder. Takva ile ihsan arasındaki farkı anlamanız için herhangi bir hükümette çalışan memurları misal vermek istiyorum. Bu memurlardan bazıları kendilerine verilen görevleri itaat duygusu içinde kendilerini o işte tamamen vererek yerine getiriyorlar. Hükümetin koyduğu kanun ve ölçülere sadık kalıp aykırı bir davranış içine girmiyorlar. Hükümetin menfaatine halel getirecek ve hükümeti karşılarına alacak bir şey asla yapmıyorlar. Bunların karşısında ikinci bir tabaka var ki onlar da hükümete samimi, sadıkane ve vefakarca bağlanmış ve hükümete yardım ediyorlar. Kendilerine verilen görevleri eksiksiz yerine getiriyorlar. Hatta kafalarını çalıştırıp, gayretlerini sarfederek çalışmak için yeni metodlar icad ederek hükümete menfaat sağlayacak ve onun adını yüceltecek işler yapıyorlar. Bu duygu ve düşüncelerinin gereği olarak kendilerinden istenenlerin fevkinde çalışmalar yapıyorlar. Hükümeti tehdit eden bir şey gördüklerinde onu korumak için canlarını, mallarını feda ediyorlar. Kanunların çiğnendiğini gördükçe onun acısını kalblerinde hissediyorlar. Hükümet aleyhinde bir vefasızlık gördüklerinde bu onları rahatsız ediyor ve ellerindeki bütün imkanlarla bu isyan ateşini söndürmeye ve kökünden söküp atmaya gayret ediyorlar. Bunların en büyük emelleri devletlerinin heybetli ve azametli olması, başı dik ve dünya devletleri arasında sözü geçer hale gelmesidir. Yeryüzünde tabi oldukları devlet bayrağının dalgalanmadığı bir köşe kalmasın istemektedirler. İşte bunlar devletlerine karşı ihsan sahibi olan kimselerdir. Ötekiler ise devletlerine takva sahibi olanlardır. Elbette ki takva sahibi olanlar hükümete vefakar olan memurların listesine girecek ve dereceleri yükselecektir. Ancak ihsan sahipleri öyle yüksek dereceye haiz olacaklardır ki takva sahiplerinin başları onların ayaklarına ulaşamayacaktır. Ne takva sahiplerinin ne de başkalarının yetişemeyeceği bir makama sahip olacaklardır. Aynı şekilde takva ve ihsan sahiplerini İslam ölçüleri içinde kıyaslayabilirsiniz. Evet takva sahipleri kendilerine güvenilen ve itimat edilen kimselerdir ama islamın kuvveti ve cevherindeki canlılığı sadece ihsan sahibi olan muhsinlerde bulunur. İslamın bu alemde yapılmasını istediği şeyleri yalnız bu tabakadaki muhsinler yapacaktır. Yerine getirecektir.
İhsanın bu hakikatını anladıysanız Allah’ın dininin küfür önünde mağlup olduğunu ve artık kafirlerin işi ele aldığını ve Allah’ın kanunlarının çiğnenmekle kalmayıp küfür önünde yok olmaya yüz tuttuğunu, şeriatın ihlal edildiğini sadece fiilen değil kanunen de yasak olduğunu ve artık yeryüzünde Allah’ın dininin hastalandığını, insanlığın ahlakında ve medeniyetinde küfrün galebesiyle fesada uğradığını İslam ümmetinin de hala süratle ahlaki ve ameli bazı sapıklıklarla bozulduğunu görenlerin durumunu düşün. Bütün bunları zaman zaman görüp hissettiği halde hayatları bulanmaz, rahatsız olmazlar ve şu utandırıcı hayattan kurtulup kamil ve salih bir hayat kurmak için gayrete girmezler.
Tam tersine Allah’ın kendilerine verdiği zeka ve aklı müslümanları kafirlerin kendilerine galip geldiğine ve bir şey yapamayacaklarına ikna etmeye gayret ediyorlar. Bu insanlar ihsan sahiplerinden sayılabilirler? Allah’ın emirlerine karşı gösterdikleri bu vurdumduymazlıktan sonra ihsanın o üstün tabakasına, mertebesine nasıl çıkarlar?
Sadece geceleri ihya ettikleri, kuşluk namazı kıldıkları, zikir ve virdlerini yerine getirdikleri ve ömürlerini bunlara sarfettikleri Kur’an ve hadis dersi yaptıkları ve fıkhın fer’i meselelerine ve mühim olmayan sünnetlere ehemmiyet verdikleri hayatlarını sürdürürler. Taraftarlarını nefis terbiyesi ve tezkiyesi için kurduklarını söyledikleri zaviyelerde hadis, fıkıh ve tasavvufun bazı nüktelerini kapsayan dindarlığa alıştırmaya devam ederler. Halbuki yaptıkları bu şeyler dinin özünü ve ayakta kalmasını sağlayacak hiçbir şeyi kapsamamaktadır. Allah’tan başkasının hakimiyetine teslim olmamak ve hakkın kelimesini yüceltmek için canını malını feda etmek olan, dinin özünden uzak vaziyette hayatlarını sürdürürler.
Vefakar ile hain düşman arasındaki bu fark dünyanın bütün devlet ve milletlerinde gözlenmektedir. Mesela devletin herhangi bir yerinde bir taife devlete isyan etse yahut dışardan bir düşman hücüma kalkışsa düşmanların ve hainlerin idaresini hoş görenler yahut onlardan memnun olanlar, aşağılık ve zilletlerini açığa vuran bir anlaşma yaparlar. Yahut düşmanlarının kontrolu ve himayesi altında bir düzen oluştururlar. Devletin büyük işlerinin tamamı bu düşmanların elinde, devlet hazinesi onların emrinde olur. Bu zavallılar da basit bazı işleri üstlenirler. Dünyada ne bir devlet ne de bir millet bu tip insanları kendilerine sadık ve muhlis kimselerden saymazlar. Küçük meselelerinde kendi milliliklerini koruma hususunda çok şiddetli de davransalar milli kıyafetlerini üzerlerinden çıkarmasalar da hiç bir millet ve devlet düşmanlarına meyleden bu tipleri kendisine halis ve sadık fertler olarak kabul etmez. Şu hükmümüzü ikinci dünya harbinde Almanya’nın sultasından kurtulan devletler doğrulamaktadırlar. O kavimler şu anda harbte ülkelerini istila edince Almanlara yardım eli uzatanlara nasıl muamele ettiklerini gördünüz mü?Dinsiz batı devlet ve milletlerinde vefa ve samimiyeti ölçen, tek bir ölçü var o da kişinin düşmana karşı çıkması, o düşmanı yok etmek için bütün gücünü sarfetmesi ve vefasını göstermek için bu istilacı güçleri kovmasıdır. Öyleyse bilmemiz lazım ki Allah dost ve düşmanlarını insanlardan daha iyi bilir. Zannediyor musun ki Allah sakalın uzatılmasına, tesbihlere, vird ve ezkara, nafilelere ve benzeri işlere aldanır?
Bu konudaki yanlış anlamaya misaller ve bu
yanlışlıkların izalesi:
Efendiler! Şimdi sözlerimi bitirmeden size mühim bir şeyi açıklamak istiyorum. Bugün müslümanların bir çoğunun zihinlerine bazı yanlış ve dar nazariyeler sebebiyle furu ve zahiri şeylerin ehemmiyeti hakim olmuştur. Hatta ne kadar çalışırsanız çalışınız ne kadar gayret sarfederseniz ediniz hangi yola başvurursanız vurunuz, bu basit ve boş meselelerden onları dinin asıl temellerine, dindarlığın cevherine gerçek İslami ahlaka çeviremezsiniz. Sanki onlar bu gibi şeyleri teferruatı ve cüzi meseleleri dinin esası yapmışlar ve dinlerini bu temele bina etmişlerdir! Bu yaygın veba, cemaatımızın bir çok üyelerinde de görünmekte ve bu davaya inanan bir çokları bunun etkisinde az da olsa kalmaktadırlar. Başlangıçta dinin hakikatını ve bu gibi şeylerin önemini, neyin öne alınıp neyin sona bırakılacağını anlatmak için olanca gücümle sarfettim. Bir de bana gelen haberlere göre bazıları cemaatın ruhaniyet dedikleri şeyden mahrum olduğunu iddia ediyormuş. Ve kendileri bu kelimenin, kendilerine göre manasına uygun olarak toplumdan kopuyorlarmış. Sonra da kalkıp bu cemaatın gayesini kendilerine gaye ediniyorlar ve peşinden nefis terbiyesi ruhaniyet terbiyesi adı altında zaviyelere dönüyorlarmış. Bu fikir ve görüşler bunca gayretlerimize rağmen dinin anlaşılması ve kavranması, müslümanlar nezdinde henüz açığa kavuşmamış olduğunu gösterir. İşte size biraz evvel “İman, İslam, Takva ve İhsan” ı anlattım. Eğer şu anlattıklarımda kitaba ve sünnete aykırı bir şey varsa beni doğruyu söyleyerek uyarınız. Şu söylediklerimi ben uydurmuyorum. Yok eğer şu anlattıklarımın hepsinin kitap ve sünnete uygun olduğunu itiraf ediyorsanız o zaman düşünün bakalım şu dinin gereklerinin bulunmadığı yerlerde ruhaniyet bulunabilir mi?Takva ve ihsan köklerinin pekişmediği yerde ruhaniyet bulunabilir mi? Amma dinin ilk emirlerinden zannettiğiniz fer’i meselelere gelince onların dindeki gerçek makamlarını açıklamak için biraz tafsilatlı malumat vereyim de omuzlarımdaki tebliğ mesuliyetinden kurtulayım.
Herşeyden önce düşünmeniz gerekir, Allah niçin Peygamberler göndermiştir?Dünyada ne eksikti ki Allah eksikleri gidermek için peygamber gönderdi?Hangi fesat vardı ki onu izale için peygamber gönderdi? Yani insanlar sakalsızdı da sakal bırakmalarını tebliğ etmek için mi peygamber gönderdi?Yoksa insanlar eteklerini yere sürüyorlardı da onları engellemek için mi gönderdi?Veyahut ta şu sizin çok ehemmiyet verdiğiniz sünnetleri kimse ihya etmiyordu da Peygamberler bunları teşvik için ve icra için mi gönderildiler? Yemin olsun ki bu meseleleri iyice düşünürseniz kalbleriniz size konuşarak şehadet edeceklerdir ki dünyanın fesat ve kötülükleri bu cinsten değildi! Peygamberler de bu gayeyle gönderilmemişti!Böyle değilse düşünün bakalım peygamberler dünyadaki hangi fesat ve kötülükleri izale için gönderilmişlerdir? Peygamberlerin insan hayatını süslemek ve gereklerini yerine getirmek için davet ettiği hasenat nelerdir?Söyleyebilir misiniz ve cevap verebilir misiniz ki yeryüzünde yaygın olup peygamberlerin kökünü kazımak için geldiği münkerat gerçek münkerler insanların Allah’a kulluklarını bırakıp beşeri kanun ve usullere tabi olup Allah huzurunda mesuliyet duygusundan uzak olduklarından başka bir şeydir. Ahlak fesada uğramış ve kulların hayatında hatalı usuller rayiç hale gelmiş ve fesat yeryüzünü doğusundan batısına kadar sarmıştı. Peygamberlerin gönderilmesinden maksat, insanlarda Allah’a kulluk ve bağlılık duygusunun, kıyamet günü Allah huzurundaki mesuliyet hissinin uyandırılmasıdır. Üstün ahlak’ın terakkisi, hayır ve salahın gelişip şer fesadın bayrağının indiği erkan ve usulleri ihtiva eden insani hayat nizamının kurulmasıdır. İşte peygamberlerin gönderilmesindeki asıl maksat budur. Ve bu maksada davet için gönderilmişlerdir. Sonuncuları olarak onların ve beşeriyetin efendisi olan Muhammed b. Abdullah (s.a.v.) gelmiştir.
Sonra Peygamber (s.a.v.) in bu gayeye ulaşmak için gözettiği sıraya bir bakınız. Her şeyden önce insanları imana davet etmiştir. İmanı onların kalbine temellerin en genişi üzerine iyice yerleştirmiş ve sağlamlaştırmıştır. Sonra bu iman edenlere dinin talim ve terbiyesini yavaş yavaş sindire sindire gereklerini yerine getirerek öğretmiştir. Onları fiili itaat olan İslam ve ahlaki temizlik olan takva ve Allah’ı sevmek ve sadece ona bağlanmak olan ihsan üzerine yetiştirmiştir. Sonra da bu düzenli muhlis mü’minlere cahiliyyetin fasit nizamını yıkma çalışmalarına başlamıştır. Yıkıp yerine salih nizamı kurma çalışmalarına başlamıştır. Bütün bunları Allah’ın ilahi kanunundan iktibas edilen medeni ahlak kaidelerine dayanarak yapmıştır.
Sonra bu iman edenler her yönleriyle -kalbleriyle, zihinleriyle, canlarıyla, ahlaklarıyla, düşünce ve ameleriyle- onun davetine icabet edenler hakiki manada müslüman, müttaki ve muhsin (ihsan sahibi) olmuşlardır. Allah’ın vefakar kullarının dönmesi gereken o amellere dönmüşlerdir. Bütün bunlardan sonra Peygamber (s.a.v.) onları mütteki ve muhsin kimseleri süsleyen, yemek, giymek, oturmak kalkmak gibi adabı öğretmiştir. Bu madenleri önce pisliklerden arındırmış sonra da dinar olarak basmıştır. Savaşçıları eğitmiş, sonra onlara savaş kıyafeti giydirmiştir. Kur’an ve sünneti inceleyenlerin gördüğü ve bileceği gibi işte Allah’ın razı olduğu doğru sıralama budur.Sünnete tabi olmak rabbani hidayet altında Peygamber (s.a.v.) in seçtiği çalışma proğramını kişinin seçmesinden ibaret ise ve üzerine düşen mesuliyetten kurtulmaktan ibaret ise, sünnet müttakilerin elbiselerini giymekten başka birşey değildir. Onların suni olan zahiri kalıbına tabi olup avam arasında rağbet bulan amellerinde onlara benzemeye çalışmaktan başka birşey çıkmaz ortaya. Mü’min, müslim, mütteki ve muhsinlerin ahlakıyla ahlaklanmaksızın onların hakiki sıfatlarını almaksızın onlara benzemekten başka birşey olmaz. Eğer sünnet bundan ibaretse bakır ve kurşun madenine dinar baskısı yapılarak sahte parayı pazara sürmek gibi bir şey ortaya çıkar. Veya insanları, eğitmeksizin asker elbisesi giydirip harp meydanına sevketmeye benzer. İşte bu hilelerden dolayı dinarlarınız pazarlarda geçerli değildir. Sahte askerleriniz size harp meydanlarından zaferler getirmiyorlar. Allah nezdinde neyin daha yüksek makamı haiz olduğunu biliyor musunuz?Farzedin ki Allah’a inanmış, tam bir mesuliyet duygusu taşıyan, Allah’ın kanunlarını son derece titizlikle koruyan, Allah’a bağlılık görevlerini tamamıyle yerine getiren ve bu uğurda samimi olup her türlü fedakarlığa katlanan bir adamınız olsun. Bu adamınız bütün bu özelliklerinin yanısıra dış elbisesi güzel olmasa, bazı adab kurallarını bilmese bu adamın Allah nezdinde en düşük mertebesi vefakar ve salih bir hizmetçi olmaktır. Adabının eksik olması onun bazı yüksek mertebelere çıkmasını engelleyebilir. Ama onun elbisesinin güzel olmaması yüzünden Allah bu ihlas ve bağlılığına rağmen onu ateşe atar diyebilir misiniz? Ona ecir vermez diyebilir misiniz?Sadece dış görünüşü güzel değil diye -haşa- Allah ona ecir vermeyecek diyebilir misiniz? Yine farzedelim ki sizin başka bir adamınız var. Ama bu adam dış kıyafetine son derece itina ediyor ve şer’i adaba o derecede riayet ediyor fakat Allah’a olan bağlılığı eksik, ona tabi olma duygusu noksan, iman hususunda hisleri zayıf. Allah bu dış güzelliğine önem vermeyen bu adama ne takdir eder dersiniz? Bu, büyük kanun kitaplarının karıştırılması gereken bir mesele değildir. Bilakis aklı selimi olan her insan bunu bilebilir. Hatta insanlardan biraz akıl sahibi olanlar biraz düşünebilenler bu adamın hiçbir takdir ve tazime layık olmadığını kolaylıkla anlarlar.
Bakınız işte batı hükümetleri önününüzde canlı misal olarak durmaktadır. Onlara göre yüksek derece ve makama neyin layık olduğunu biliyor musunuz?Bir subay, düşünüp taşınıp gecesini gündüzüne katarak, bütün gücünü kullanıp, devletinin adını yüceltmek için çalışır ve bu hususta hiçbir fedakarlıktan kaçınmaz ve iş ciddiyete binince canıyla ve malıyla meseleye sarılırsa onun makamını yükseltmekte ve ona hürmette kusur etmiyor ve aşırı derecede ona ehemmiyet veriyorlar. İsterse bu subay kalabalıkta ve edebsizlikte hadini aşmış olsun. Günlerce yüzünü tıraş etmemiş, perişan elbiseler giymiş, yemek ve içmek kurallarını bilmeyen ve danstan hiç anlamayan biri de olsa ona hürmette mübalağa gösterir ve makamını yükseltirler. Bunun tersi bir subay görseler, boyunda, giyiminde, kuşamında, adab kaidelerine, riayetine, toplumda geçerli kurallara uyma hususunda tam örnek biri olsa, ama devleti uğrunda fedakarlık ve devletine olan bağlılık eksik olsa, kendini ve kişisel menfaatlarını milli duygulara tercih etse, ciddiyet anında menfaatını düşünüp milli duyguları bir yana atsa, bu adam saygı duymayı ve makamını yükseltmeyi bırakın, divanı harbe vermekten hiç çekinmezler.
Aklı ermez dünya adamlarının hali bu iken bir zerrenin kendisine gizli kalamayacağı yüce Allah ne yapar zannediyorsunuz? Altın ile bakırı eşit tutar mı? Bakıra basılmış dinar kalıbına aldanır mı? Veya altına geçersiz para damgası basılsa onu anlamaz mı?
Biraz önce anlattıklarım üzerine benim zahiri güzelikleri inkar edip hakkında hadisler varid olan ahkam ve emirleri hafife aldığımı zannetmeyin. Bu emir ve ahkam zahiri hayatı islah etmek ve güzelleştirmek için varid olmuştur. Asla inkar edilemez ve hafife alınamaz. Benim söylediğim ve inandığı şu ki; Müslüman kulun, Allah ve peygamberinin emrettiği her şeye bağlanması tabi olması gereklidir. Yine inanıyorum ki din; ferdin dışını güzelleştirmesinden istediği gibi içini de güzelleştirmeyi ister. Fakat benim özellikle burada zihinlerinize yerleştirmek istediğim şey kulun iç dünyasının düzeltilmesinden daha önemli ve daha acildir. Dışınızı hakikat kalıbına sokmadan önce, içinizi hakikat cevheriyle aydınlatınız. Allah nezdinde takdire layık olan sıfat ve hasletleri elde etmek için bütün gücünüzü kullanınız ve düşününüz. Peygamberlerin teşvik ve terbiyesi için gönderildiği bu hasletlere sahip olmaya çalışınız. Zahiri süse gelince; insanın içindeki bu hasletlerin kendiliğinden dış güzeliğini getireceğine zerre kadar şüphem yok. Bu hasletlerde bazıları eksik kalsa da diğer mertebe ve merhaleleri tamamlarken onları da tamamlamak mümkündür.
Beyler! Dostlarım!
Bütün tafsilatıyla bir hakkı size anlatmak için huzurlarınızda bu uzun konuşmayı yaptım. Kıyamet günüAllah’ın huzurunda böylece görevimi yapmış olarak mesuliyetten kurtulmak istiyorum. Çünkü dünya hayatının değeri yok. Kişi yarın ne kazanacağını bilmez. İnsan nerede öleceğini de bilemez. Ben tebliğ ederek mesuliyetten kurtulmayı bir görev biliyorum. Eğer açıklamamı istediğiniz bir nokta varsa sorunuz.
Eğer hakka muhalefet edecek bir şey sudur ettiyse beni uyarınız ve o şeyi reddediniz. Eğer hakkı söylediysem Allah’ın meleklerin ve bütün insanların huzurunda buna şehadet ediniz. (Şahidiz, Şahidiz, sesleri...)
Netice olarak Allah’tan bizi hayır üzere bir araya getirmesini, dinini doğru olarak anlamaya bizi muvaffak kılıp, o anlayış üzere bizi sabit kılmasını ve istediği her şeyi yerine getirmemiz için bizi o yöne çevirmesini, bu doğru anlayış gereklerine uygun olarak görevlerinizi eda etmemize yönelmesi için dua ediyorum.
Allah’ım!Bize hakkı hak olarak göster ve ona tabi olmak nasib eyle. Batılı da batıl olarak göster ve ondan kaçınmamızı nasib eyle.
Bugün birisi kalkıp yeryüzünü temizlemek istese ve fesat yerine güveni, ahlaksızlık yerine güzel ahlakı, kötülüklerin yerine iyilikleri getirmek istese, insanları iyiliğe davet edip öğüt vermesi ve Allah’tan korkmalarını tavsiye etmesi ona yeterli olmayacaktır.
Aksine gücü yettiği oranda salih insanları bir araya getirip onları dayanışma içinde bir kuvvet haline sokacak, dünyadaki medeniyet konvoyunu idare edenlerin elinden idareyi alabilecek ve yeryüzünde arzulanan liderlik için gerekli inkılabı yapabilecek kıvama getirmesi şarttır.
İÇİNDEKİLER
Mukaddime 3
Giriş 9
İslami Hareketin Ahlaki Esasları 11
Liderliğin Önemi ve Tehlikesi 12
Dinin Gerçek Hedefi: Kamil İmamlık Nizamını
Kurmaktır 15
Yeryüzünde İmamlık Konusunda Allah’ın
Koyduğu Kanun 17
Ahlak İnsanın İlerleme ve Gerilemesinin Sebebebidir 19
Temel İnsani Ahlak 20
İslami Ahlak 22
İmamlık Konusunda Allah’ın Koyduğu Kanun 25
Temel İnsani Ahlakın Gücü İle İslami Ahlakın
Gücü Arasındaki Fark 27
İslami Ahlakın Dört Mertebesi 34
İman 35
İslam 39
Takva 41
İhsan 45
Bu Konudaki Yanlış Anlamaya Misaller ve
Bu Yanlışlıkların İzalesi 48