ÇAĞINDAN
SORUMLU KİŞİ
Yahya
b. Muaz (rh.a.) şöyle diyor:
-
Âlimler, Muhammed (s.a.s.)’in ümmetine anne ve babalarından da şefkatlidirler.
Çünkü anne ve babaları onları, dünya ateşinden, âlimler ise ahiret ateşinden
korurlar.[28]
Merhametli,
vicdanlı, şefkatli, imanlı ve salih amel sahibi bir anne ve baba çocukları için
neleri düşünüyor, neleri istiyor, neleri yapıyorlarsa, muttaki âlimler,
onlardan daha çok şeyleri ümmet için istiyor ve yapıyorlar... Muvahhid ve
mücahid İslâm ulemâsı, peygamberlerin varisleri olduklarının şuurunda ve
idrakindedirler... Onların her biri, ümmet için çoban olduklarının ve
kendilerine vacib olan sorumluluklarının farkındadırlar...
Abdullah
İbn Ömer (r.anhuma)’nın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
“Her
birileriniz çobandır ve her birileriniz elinizin altındakinden sorumludur.”[29]
Bir
anne ve babanın evladından sorumluluğundan daha çok âlim, ümmetten sorumludur...
Bir anne ve baba nasıl ki, çocuklarının sıhhatinden, hasta olduğunda tedavisinden
ve ameliyatından, eğitim ve öğretiminden, edeb, terbiye ve güzel ahlakından,
ikti
Ebu’d
Derda (r.a.) şu tesbitte bulunmuştur:
-
Öğrenci olmadıkça âlim olamazsın.
Kendisiyle amel etmedikçe ilimden dolayı âlim olamazsın.[30]
İbn
Mübarek (rh.a.) ise şöyle der:
-
Âlim, okumaya devam ettiği müddetçe âlimdir. Ne zaman âlim olduğunu zanneder ve
ilmini arttırmaktan vazgeçerse, işte o zaman cahil olur.[31]
Kendisini
sorumlu olarak kabul eden muttaki âlim, kendisine yalnız ve yalnız Rasulullah
(s.a.s.)’i önder ve hayat örneği edinmiş,[32]
Rabbi Allah’ı sevdiği için O’nun emriyle Rasulü (s.a.s.)’e uymuş,[33]
zamanın en uyanığı olan bir kişidir. Yalnızca Allah’dan korkan ve ne olursa
olsun, neye malolursa olsun, Allah’ın ayetlerini dosdoğru okuyup beyan eden,[34]
onları asla dünya malına ve menfaatına değişmeyen izzetli ulemâ, okudukları
Rabbleri Allah’ın kitabına göre “Rabbanîler” olmuşlardır...
Rabbimiz
Allah şöyle buyurur:
“Öğrendiğiniz
ve ders verdiğiniz kitaba göre Rabbanîler olunuz.”[35]
Bu
ayeti açıklayan İslâm ulemâsı şunları demişlerdir:
ed-Dahhak
(rh.a.):
-
Kur’ân’ı okuyan herkese fakîh olmak bir borçtur, dedi.
el-Hasan
(rh.a.):
-
Hakimler ve âlimler, demiştir.
Said
b. Cübeyr (rh.a.) ise, Rabbanîler için:
-
Âlimler, fakîhler, demiştir.[36]
İbn
Abbas (r.anhuma):
-
“Rabbanîler olunuz” demek, hâlimler ve fakîhler olunuz demektir, dedi.
Ve:
-
Rabbanî, insanlar üzerinde ilim ile siyaset icrâ eden ve büyük ilimden evvel,
küçük bilgilerle terbiye eyleyen kimseye denir, demiştir.[37]
İmam
Taberî (rh.a.), “Rabbaniyyîn” kelimesi hakkında şunları söylemiştir:
-
Rabbaniyyîn kelimesi, “Rabbaniyyun” kelimesinin çoğuludur. Bunun manası ise, insanları
yetiştiren, işlerini düzene koyan ve onları sevk ve idare eden, demektir.
Bu
nedenle, âlimler de, fakîhler de, hikmet sahibleri de, liderler de, eğiticiler
de, “Rabbaniyyîn” kelimesinin ihtiva ettiği mânâya girmektedirler. Çünkü
bunlardan her biri, kendi ihtisasları alanında insanları yetiştirirler,
eğitirler, işlerini düzeltirler, sevk ve idare ederler.[38]
Rabbimiz
Allah, Rabbânîlerin durumlarını ve vazifelerini şöyle beyan buyurur:
“Nice Peygamberlerle birlikte bir çok Rabbânî (bilgin)ler savaşa
girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı
ne gevşeklik gösterdiler, ne de boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever.
Onların söyledikleri: ‘Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki
aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize
kâfirler topluluğuna karşı yardım et’ demelerinden başka bir şey değildi.
Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi.
Allah iyilikte bulunanları sever.”[39]
“Onların çoğunun günahta, düşmanlıkta ve haram yiyicilikte çabalarına
hız kattıklarını görürsün. Yapmakta oldukları ne kötüdür.
Bilgin-yöneticileri (Rabbâniyyun) ve yüksek bilginleri (Ahbar) onları,
günah söylemelerinden ve haram yiyiciliklerinden sakındırmalı değil miydi?
Yapmakta oldukları ne kötüdür.”[40]
Bütün
izzetin Allah Teâlâ’ya aid olduğunu[41]
ve Allah’a gerçekten iman edip salih amel işleyen mü’minlerin de izzet sahibi
şahsiyetler olduklarını[42]
bilen ilim sahibleri, her ne olursa olsun hakkı ve adaleti savunmaları, batılı
ve zulmü ortadan kaldırmaları gerekir... Kesinlikle batılı hakka, zulmü adalete
karıştırmamalıdırlar... Ak, ak olmalı, kara da kara olmalı bilenlerin katında
ak ile kara karıştırılacak olursa, ne ak kalır, ne de kara kalır... İkisinin
karışımından ne ak, ne de kara olan gri ve grinin tonları meydana gelmiş
olur... Bu, hak ile batılı karıştırmaktır... Hak ile batılı birbirine
karıştıranlar ve bu ihaneti hak olarak gösterenler, ya cidden cahildirler, ya
da korkunç haindirler...
Rabbimiz
Allah şöyle buyurur:
“Ey
Kitab Ehli, niçin hakkı batıl ile karıştırıyor ve bildiğiniz hâlde hakkı
gizliyorsunuz?”[43]
“Hakkı,
batıl ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki,) siz (gerçeği) biliyorsunuz.”[44]
Muttaki
âlimler, hakka karıştırılmış batılı, hakkın içinden söküp çıkaran ve hakkın üstüne
atılan batıl perdesini kaldırıp hakkın apaçık ortaya çıkmasını sağlayan mücahid
kişilerdir... Ümmet-i Merhumenin içinde kıyamete kadar bu şahsiyetlerden bir
çokları bulunacak ve hiç noksan olmayacaktır...
Muğire
b. Şu’be (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
“Ümmetimden
bir tâife, kendilerine Allah’ın emri gelinceye (yani kıyamet kopuncaya) kadar
hak üzerinde birbirine yardımcı olmakla devam edecek ve bunlar, (muhalefet edenlere)
daima galib olacaklardır.”[45]
Bu
hadisin şerhinde şunlar beyan olmuştur:
İmam
Ahmed b. Hanbel (rh.a.):
-
Bunlar, ehl-i Hadis değilseler, kimler olacağını ben de bilmiyorum, demiştir.
İmam
Nevevî (rh.a.) şöyle der:
-
İhtimal ki, bu tâife, muhtelif mü’minler arasına dağılmıştır. Bazıları
cengaver yiğitler, bir takımları fukaha ve hadis ulemâsı, kimisi zahid, kimisi
emr-i bi’l-ma’rufu yapan zevattır. Hepsinin bir yerde toplu bulunmaları lazım
gelmez. Bilâkis muhtelif yerlerde bulunurlar.[46]
Çağından
ve toplumdan sorumlu olduğunun idrakinde olan mücahid âlim şahsiyet,
dünyevîleşmemek için elindeki bütün gayreti sarfeder... O ilmini Allah yolunda
kullanmak isteyen, gayesi Allah’ın rızasını kazanmak ve insanların iman üzere
olmaları için hidayetlerine vesile olmayı arzu eden bir kişiliğe sahibdir...
Onun tek gayesi, Rabbi Allah’ın kendisinden razı olacağı gibi bir hâl ve tavır
içinde olup gerekli kulluk vazifelerini yerine getirmektir... Allah’ın rızasını
kazanmak için kullandığı ilmiyle, bütün insanlık âlemine hizmet edip onlara
hidayet rehberi ve hidayet vesilesi olmak ister... İlmiyle âmil olan âlimler,
bu iyi niyet ve bu ihlâs ile hareket ettikçe kıymetleri artar...
Abdullah
İbn Mes’ud (r.a.), bu konuya dikkat çekerek şunları beyan ediyor:
-
Eğer ilim ehli, ilmi(n değerini) koruyup onu liyakatli olanların yanına koymuş
olsalardı, ilim sayesinde zamanlarındaki insanların büyükleri olacaklardı.
Lakin âlimler, ilim vasıtasıyla dünya ehlinden birtakım menfaatler sağlamak
için ilmi, değerlendirmeden dünya ehline mebzulen vermeye giriştiler. Bu
sebeble dünya ehli yanında âlimlerin değeri de düştü.
Ben,
sizin Peygamberiniz (s.a.s.)’den şöyle buyururken işittim:
“Kim
çok arzuları tek arzu -ahirete aid arzu- hâline döndürürse Allah, onun dünyaya
aid arzusu için yeterlidir. Ve kim ki, dünya ahvali hakkındaki arzuları dağılırsa
veya arzular kendisini dağıtırsa, onun dünyanın hangi deresinde helâk olduğuna
Allah, iltifat etmeyecektir.”[47]
Çağının
problemlerini çözmekten ve toplumları maddî veya manevî krizlerden kurtarıp
istikamet üzere olmalarına yardımcı olmaktan sorumlu olan muttaki ulemâ, bu sorumluluğunu
her zaman ilk planda tutmalıdır... O, bunca bilgisiyle bilmezler gibi davranmamalı
ve dünyevîleşmemelidir... Onun tek gayesi Allah olmalıdır... Muradı, Allah’a
kul olup O’nun rızasını kazanmaktır...
Ebu
Osman Said b. İsmail el-Hîrî (rh.a.) şöyle demiştir:
-
Her bir şeyde muradı Allah olmayan kimsenin, her işte var olan ilâhî hazdan nasibi
eksik olur. Bu sebeble, nihâî düşünce ve mak
Çağından
sorumlu olan âlim, bu inanç ve bu duygularla hareket etmesi gerekir... O,
yüksek bir vicdana, kuvvetli bir imana sahib olan bir kişidir... Bundan dolayı
hiçbir haksızlığa, zulme ve sömürüye rıza gösteremez... Hak çiğnenirken seyirci
olamaz!.. Her zaman ve her mekânda, yeryüzünün zorba güçlerine rağmen hakkın
gereğini yerine getirir, adaletle davranır ve hep mazlumun yanında yer alıp
zalime karşı çıkar...
Bu
kesin inançtan dolayı Ashab-ı Kiram’dan Ebu Zerr (r.a.) ensesini göstererek
şöyle demiştir.
-
(Beni öldürmek için) kılıcı şuraya koysanız, ben de Rasulullah’dan işitmiş olduğum
bir sözü, siz işinizi tamamlayıncaya kadar infaz edebileceğimi, yani ilân edeceğimi
bilsem yine infaz ederim.[49]
Ebu
Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir:
-
İnsanlar:
“Ebu
Hüreyre, çok hadis rivayet ediyor” deyip duruyorlar. Halbuki Allah’ın kitabın’da
şu iki ayet olmasaydı hiçbir hadis nakletmezdim.
Ebu
Hüreyre, bu sözden sonra:
“Gerçekten,
apaçık belgelerden indirdiklerimizi ve insanlar için Kitab’ta açıkladığımız hidayeti
gizlemekte olanlar, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de (bütün) lânet
ediciler.
Ancak tevbe edenler, (kendilerini ve başkalarını) düzeltenler ve
(indirileni) açıklayanlar(a gelince;) artık onların tevbelerini kabul ederim.
Ben, tevbeleri kabul edenim, esirgeyenim.”(Bakara, 2/159-160)
Muhacir
kardeşlerimizi, çarşılarda alış-veriş etmek meşgul ederdi. Ensar kardeşlerimizi
de mallarında çalışmak meşgul ederdi. Ebu Hüreyre ise, karın tokluğuna
Rasulul-lah’dan ayrılmazdı da, onların hazır bulunmadığı meclislerde hazır
bulunur ve onların belleyemedikleri sözleri bellerdi.[50]
Çağın
problemlerini ve toplumun sıkıntılarını bilen muvahhid âlim, problemleri çözerken,
toplumun sıkıntısını giderirken, insanların ihtiyacı olan şeyleri beyan etmeye
çalışır... Onları ilgilendirmeyen, hatta duyduklarında kendileri için fitne
olabilecek
Bundan
dolayı Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir:
-
Rasulullah (s.a.s.)’den iki kap ilim belledim. Bunlardan birisini neşrettim.
Diğerine gelince, onu neşretseydim, benim şu boğazım kesilirdi.[51]
Yaşadığı
çağın önderleri ve içinde bulundukları toplumun hidayet rehberi olan muttaki
ulemâ, maddî ve manevî sorumluluğundan dolayı
Mücahid
ve muvahhid İslâm ulemâsı, tarih boyu yüklenmiş olduğu ağır vazifesinin sorumluluğunu
idrak etmiş ve üzerine düşeni yerine getirmeye gayret etmişlerdir... Âlimlerin
kıymeti, ilimlerinin gereği olan salih ameli işlemek ve istikamet üzere
olmaktan ileri gelmektedir.
Enes
b. Malik (r.a.)’dan.
Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kıyamette
âlimlerin mürekepleri ile şehidlerin kanları tartılır. Âlimlerin mürekkepleri
ağır gelir.”[52]
Muttaki
âlim, kendisine ve diğer insanlara faydalı ilmi elde eder, ilmini hayır yolunda
sarf ederek toplumuna faydalı olmaya çalışır... Faydasız olan şeylerin peşine
düşmez ve insanlara fayda vermeyecek şeyleri beyan etmez... Sadece konuşmuş
olmak için konuşmaz, her konuştuğu şey bir hikmet ve hayırdır... Eğer hikmet ve
hayır konuşulacak ortam yok ise, susar ve onun bu susması da başlı başına bir
hayırdır...
Abdullah
İbn Abbas (r.anhuma), Rasulullah (s.a.s.)’in iman ve cihad mektebinde eğitim ve
öğretim görüp her biri bir insan-ı kâmil olan Ashab-ı Kiram’ı şöyle anlatıyor:
-
Rasulullah (s.a.s.)’in Ashabı kadar hayır olan hiçbir topluluk görmedim.
(Rasulullah) vefat edinceye kadar O’na hepsi Kur’ân’da bulunan
“Sana,
haram olan o ayı sorarlar.”(Bakara, 2/217)
Ve:
“Sana,
kadınların ay hâlini de sorarlar.” (Bakara, 2/222) ayeti bunlardandır.
(İbn
Abbas, sözünün devamında) şöyle dedi:
-
Onlar, başkasını değil,
Ammar
b. Yasir (r.anhuma)’dan bir mes’ele soruldu. O da:
-
Bu, henüz meydana geldi mi? diye sordu.
(Soranlar:)
-
Hayır, dediler.
(Ammar,
o zaman) şöyle dedi:
-
(O hâlde) meydana gelinceye kadar bizi (rahat) bırakın! Sonra meydana
geldiğinde sizin için onu (hâlletme) zahmetine gireriz.[54]
es-Salt
b. Rasîd (rh.a.) anlatıyor:
Ben,
Tavus’a bir mes’ele sordum.
Bana:
-
Bu, meydana gelmiş mi? dedi.
-
Evet, dedim.
-
Vallahi mi? dedi.
-
Vallahi, dedim.
Bunun
üzerine şöyle dedi:
-
Arkadaşlarımız, Muaz b. Cebel’den bize haber verdiler ki, o şöyle demiştir:
“Ey
insanlar, belânın (hükmünde) başınıza gelmesinden önce acele etmeyiniz. Çünkü
siz, şayet onun (hükmünde), başınıza gelmesinden önce acele etmezseniz,
müslüman-ların içinde (kendilerine bir şey) sorulduğu zaman (cevabı) isabetli
kılacak, söz söylediği zaman doğruya ulaştıracak, kimseler bulunmaya devam edecektir.”[55]
İlmiyle
âmil olan muvahhid âlimler, mes’eleleri tartışma ortamına getirmez ve onu ehli
olmayanlarla konuşup ayağa düşürmezler... Onlar, insanlara hangi mes’eleyi
arzedecekler ise, onun Kur’ân’dan, Sünnet’ten, İcmâ’dan ve Kıyas’tan delilini
beyan eder, bu deliller sonucu şu görüşü benimsediklerini açıklarlar... Buna,
herhangi bir itiraz olursa, yine delillerle konuyu aydınlatırlar... Hele hele
ilmi olmayan ve usûlden anlamayanlarla ilmi herhangi bir mes’eleyi, tartışmak
şöyle dursun konuşmaya bile yanaşmazlar. İlmî mes’eleler, ancak ehli olan ve
takva sahibi ilim adamlarıyla konuşulup görüşülür... Ehli olmayanlarla ilmî
mes’eleleri konuşmak, ilme büyük bir saygısızlık ve zulüm olur...
Muttaki
âlimin, ehli olmayanlarla ilmî mes’eleleri konuşmayı reddetmesi, onları küçük
gördüğünden veya gururlu-kibirli oluşundan değil, ilmin kıymetini bilip ilme
karşıki hürmetinden ileri gelir... Âlim şahsiyetin, ehil olmayan kişilerle
ilmî bir mes’elenin görüşülmesini uygun görmemeleri, muvahhid mü’minlerin
önderi Rasulullah (s.a.s.)’in bir emrinden dolayıdır...
Enes
b. Malik (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
“Ehil
olmayan insanların yanına ilim bırakan kimse, domuzların boynuna cevher, inci
ve altın gerdanlık takan adama benzer.”[56]
Bundan
dolayı âlimler, ilmî mes’eleleri uygun olmayan ortamlarda beyan etmekten çekinirler...
Ve kendileriyle tartışmak isteyen ehil olmadıkları gibi haddlerini de bilmeyen
kişilerle muhatab olmaz, onlarla tartışmazlar!..
Enes
b. Malik (r.a.)’dan.
Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurur:
“Batıl
ve haksız yolda iken mücadeleyi bırakana cennetin kenarında, hak yolda iken
cidalı (tartışmayı) terk edene cennetin ortasında ve huyunu güzelleştirene cennetin
en yüce mevkiinde köşk yapılır.”[57]
İbn
Abbas (r.anhuma)’dan.
Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kardeşinle
münakaşa etme, onunla (kırıcı şekilde) şaka etme ve ona, yerine getiremeyeceğin
va’dde bulunma!”[58]
Ebu
Umame (r.a.)’dan.
Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurur:
“Hiçbir
kavim hidayete erdikten sonra, batılı hak ve hakkı batıl göstermek sûretiyle
mücadele ve çekişmelerde bulunmadıkça dalâlete gitmemiştir.”
Sonra
Rasulullah (s.a.s.) şu ayeti okudu:
“Onu,
yalnızca bir tartışma konusu olsun diye (örnek) verdiler. Hayır, onlar
tartışmacı ve düşman bir kavimdir.” (Zuhruf, 43/58)[59]
Ehil
olmayan insanların yanında ilmî
Ebu
Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Ra-sulullah (s.a.s.):
“(Bir
yerde) oturup hikmetli konuşmayı dinledikten sonra (konuşmacı) arkadaşından işittiği
(sözlerin) yalnız şerr (yani yanılma, unutma veya dil sürçmesi eseri) olanı anlatan
kişinin durumu, şu adamın durumuna benzer ki, çobanın yanına varır ve:
-
Ey çoban, bana, koyunlardan kesilmeye elverişli (semiz) bir koyun ver, diye
talebte bulunur.
Çoban
da:
-
Git de, koyunların en iyisinin kulağından tut (götür) der.
Bunun
üzerine adam, gidip sürünün köpeğinin kulağından tutar.”[60]
Bu
tipte ve bu düşüncede olan kişiler, her zaman ve her toplumda bulunması ihtimal
dahilindedir... Bunun için bu konuda hassas olmak gereklidir...
Sorumlu
âlimin görevi çok ağırdır... Bir yandan nefsiyle cihad ederken, diğer yanda
her türlü kötülük ve kötülerle mücadele içinde olmalıdır... Muttaki âlim, hiçbir
zaman “Bana ne!” dememeli ve vazifesini ihmal etmemelidir... Her zaman ilmiyle
âmil olan ihlas sahibi olma şahsiyetinde bir kusur etmemelidir...
Merhamet
olunmuş ümmetin müctehid âlimlerinden İmam Hasan el-Basrî (rh.a.), şu ibretli
tesbitte bulunmuştur...
Şöyle
diyor İmam Hasan el-Basrî (rh.a.):
-
İlim sahibleri dışında olan insanların tümü helâke uğramışlardır. İlim sahibi
olanların da amel edenleri dışındakileri helâke uğramışlardır. Amel edenlerin
de ihlaslıları dışında kalanlar, helâke uğramışlardır. İhlaslılar ise, büyük
bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.[61]
Sehl
(rh.a.) şöyle demiştir:
-
İlmin hepsi dünyalıktır. Ahiret için olanı, kendisiyle amel edilendir. Amelin
hepsi havadır. Ancak Allah rızası için olan başka.
İnsanlar
hep ölüdürler, yalnız âlimler ölü değil. Âlimler de sarhoşturlar, yalnız amel
edenler müstesnâ. Amel edenler de aldanmıştır, yalnız ihlas ile amel edenler
başka. İhlâs ile amel edenler de neticeyi bilinceye kadar korkudadır.[62]
İmam
Hasan el-Basrî (rh.a.), sorumluluğunun ve vazifesinin şuurunda olan muttaki âlim
şahsiyet için şunları beyan ediyor:
-
Akıllı ve âlim kişi odur ki, dünyasını harab eder ve harab ettiği dünyanın
enkazı üzerine ahiretini inşâ eder. Ahiretini harab edip de bunun enkazı
üzerine dünyasını inşâ etmez.[63]
Başka
bir beyanında şöyle diyordu İmam Hasan el-Basrî (rh.a.):
-
Hakikaten kişi, ilimden bir konuyu elde edip, onunla amel ederdi de bu, onun
için dünya ve içindekilerinin kendisinin olması, sonra da bunları ahiret
(yoluna) vermesinden daha hayırlı olurdu.
(Önceleri)
adam, ilim tahsil ettiği zaman bunun (te’sirinin) onun basiretinde, huşû’unda,
dilinde, elinde, namazında ve zühdünde görülmesi gecikmezdi.[64]
Fudayl
b. Iyaz (rh.a.), sorumlu ulemânın vazifesinin ne kadar çetin olduğunu ve vazifesini
hakkıyla yapanların azınlıkta kaldığını beyan ile şunları söylemiştir:
-
Şimdiki zamanda üç şeyi aramayınız, zirâ bulamazsınız:
İlmi,
ameline mutabık olan âlim aramayınız, zirâ böyle birini bulamaz ve âlimsiz kalırsınız.
Ameline
muvafık ihlâsı bulunan bir âmil aramayınız, zirâ böylesini bulamaz ve amelsiz
kalırsınız.
Kusursuz
dost aramayınız, zirâ böyle birini bulamaz ve dostsuz kalırsınız.[65]
Ümmetin
derdiyle dertlenen ve zulme uğramış, toprakları işgal edilmiş mustaz’af mü’min
müslümanlara rehberlik eden muttaki ulemâ böyle ciddî beyanlarla yolumuzu
aydınlatmakdadır.
Ebu’d-Derda
(r.a.)’ın beyanıyla:
-
Âlimlerin sözleri olmasa, biz neyiz ki?[66]
İlim,
amel etmek ve dünya-ahiret faydası için öğrenilir... Dünyada iman üzere, izzet
ve şeref üzere bir hayat sürmek için ilme ihtiyaç vardır... Kendisiyle amel
edilen ilim, âmil olan kişiyi ebedî saadete ulaştırır, ahiretini ma’mur
yapar...
Safvan
b. Assal el-Muradî (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah
(s.a.s.)’in yanına geldim. O, kırmızı bürdesine yaslanmış vaziyetteydi.
O’na:
-
Ya Rasulullah, ben, ilim öğrenmeye geldim, deyince,
Rasulullah
(s.a.s.):
“Merhaba,
ilim öğrenmek isteyen kişi. İlim öğreneni melekler, kanatlarıyla kuşatırlar.
Sonra onun öğreneceği şeye olan sevgilerinden dolayı, dünya göğüne ulaşıncaya kadar
birbirlerinin üzerlerine yığılırlar.”[67]
İlmiyle
âmil olan ve sorumluluğunun şuurunu idrak eden muvahhid ve mücahid âlimler, hep
beraber Allah’ın ipine sarılıp[68]
Rabbimiz Allah’ın şu emirlerini yerine getirmeye çalışmışlardır... Bu günün
İslâm ulemâsı, selefleri olan muttaki âlimler gibi, sorumluluğu kuşanmış,
vazifesini idrak ederek ümmetin kurtuluşu için var gücüyle çalışmaktadır.
Şöyle
buyurur Rabbimiz Allah:
“Sizden
hayra çağıran, iyiliği (ma’rufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran
bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”[69]
“Allah’a
çağıran, salih amellerde bulunan ve: ‘Gerçekten ben müslümanlardanım.’ diyenden
daha güzel sözlü kimdir?”[70]
[28] İmam Gazâlî, A.g.e., C.1, Sh.37.
[29] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Cuma, B.11, Hds.18.
Kitabu’l-Ahkam,
B.1, Hds.2.
Sahih-i
Müslim, Kitabu’l-İmare, B.5, Hds.20.
Sünen-i
Ebu Davud, Kitabu’l-Harac, B.1, Hds.2928.
Sünen-i
Tirmizî, Kitabu’l-Cihad, B.27, Hds.1757.
İmam
Buhârî, Edebü’l-Müfred, B.108, Hds.212.
[30] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.29, Hbr.299.
[31] İmam Gazâlî, A.g.e., C.1, Sh.152.
[32] Bkz. Ahzab, 33/21.
[33] Âl-i İmrân, 3/31.
[34] Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Ayetlerimizi
az bir değer karşılığında değişmeyin, ve yalnızca Benden
korkun.” Bakara, 2/41.
[35] Âl-i İmrân, 3/79.
[36] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.32, Hbr.334-336.
İmam
Kurtubî, A.g.e., C.4, Sh.259.
[37] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İlm, B.11 (Bab başlığında).
[38] et-Taberî, A.g.e., C.2, Sh.301.
[39] Âl-i İmrân, 3/146-148.
[40] Mâide, 5/62-63.
[41] Bkz. Nisa, 4/139.
[42] Bkz. Munafikun, 63/8.
[43] Âl-i İmrân, 3/71.
[44] Bakara, 2/42.
[45] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İ’tisam, B.10, Hds.42.
Kitabu’t-Tevhid,
B.29, Hds.85.
Kitabu’l-Menakıb,
B.28, Hds.141.
İmam
Buhârî (rh.a):
-
Bunlar, İlim sahibleridir, demiştir.
Sahih-i
Müslim, Kitabu’l-İmare, B.53, Hds.170-171.
Kitabu’l-İman, B.71, Hds.247.
Sünen-i
Ebu Davud, Kitabu’l-Fiten, B.1, Hds.4252.
Sünen-i
İbn Mace, Mukaddime, B.1, Hds.10.
Kitabu’l-Fiten, B.9, Hds.3952.
Sünen-i
Tirmizî, Kitabu’l-Fiten, B.25, Hds.2287.
İmam
Tirmizî (rh.a.) şöyle diyor:
Muhammed
b. İsmail (Buhârî), Ali el-Medinî’den naklen:
-
Onlar, hadisçilerdir, dedi.
[46] Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İst.1983, C.9,
Sh.141.
[47] Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.23, Hds.257.
Kitabu’z-Zühd, B.2, Hds.4106.
Ahmed
İbn Hanbel, Kitabu’z-Zühd, C.1, Sh.42, Hds.119.
[48] Beyhakî, Kitabu’z-Zühd, Sh.81, No:119.
[49] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İlm, B.11 (Bab başlığında).
Sünen-i
Dârimî, Mukaddime, B.46, Hbr.551.
[50] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İlm, B.43, Hbr.59.
Kitabu’l-Muzara’a,
B.21, Hds.29.
Sahih-i
Müslim, Kitabu Fedailu’s-Sahabe, B.35, Hds.2492.
Sünen-i
İbn Mace, Mukaddime, B.24, Hbr.262.
Zubeyr’ubn
Harb, Kitabu’l-İlm, Sh.176, Hbr.96 ve 107.
[51] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İlm, B.42, Hbr.61.
[52] Aclunî, Keşfu’l-Hafa, C.2, Sh.400, Hds.3281.
Not:
Şirazî, İbn Abdi’l-Berr ve İbn Cevzî rivayet etmişlerdir.
Munavî:
-
Hadisin senedleri zâiftir, derken, İbn Ğaras da hadisin zâif olduğu görü-
şündedir.
Aliyyu’l-Karî,
Zayıf Hadisleri Öğrenme Metodu, çev. Ahmed Serdaroğlu,
İst.1986,
Sh.105.
İmam
Gazalî, A.g.e., C.1, Sh.25. İmam Hasan el-Basrî (rh.a)’ın sözü
olarak.
[53] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.18, Hbr.127.
[54] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.18, Hbr.125.
[55] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.19, Hbr.155, B.17, Hbr.118.
[56] Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.17, Hds.224.
[57] Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.7, Hds.51.
Sünen-i
Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.57, Hds.2061.
Sünen-i
Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B.8, Hds.4800.
[58] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.57, Hds.2063.
[59] Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.7, Hds.48.
Sünen-i
Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B.44, Hds.3468.
[60] Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z-Zühd, B.15, Hds.4172.
İmam
er-Rûdânî, A.g.e., C.1, Sh.60, Hds.256. Ebu Ya’lâ’dan.
Aynı eserin, C.1, Sh.412,
Tahric: 256’da aynı hadisin, Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.2, Sh.405, ve 508’de
olduğu beyan edilmiştir.
[61] Said Havva, el-Esas Fi’s-Sünne - İslâm
Akaidi, çev. M. Ahmed Varol,
Vdğ.,
İst.1992, C.10, Sh.11.
NOT:
İmam Hasan el-Basrî (rh.a.)’ın bu sözleri, bazı kitablarda veya bazı
kişiler
tarafından hadis olarak rivayet edilmişse de, hadis olmadığı ve
hiçbir
muteber hadis kaynağında bulunmadığı ehil olan âlimler tarafından
beyan
olunmuştur. Sağanî (rh.a.) bunun için:
- İftira
edilmiş bir hadistir, demiştir.
Bkz.
Aclunî,
Keşfu’l-Hafa, C.2, Sh.312, No:2796.
Şevkanî,
el-Fevaidu’l-Mecmua Fi’l-Ehadisi’l-Mevzua, Kahire, 1960,
Sh.257.
Sağanî,
Risale Fi’l-Mevzuat, Mısır, T.Y., Sh.5.
[62] İmam Gazâlî, A.g.e., C.1, Sh.156.
Ebu Talib
el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, çev. Prof. Dr. Yakup Çiçek, İst.1999,
C.2,
Sh.201.
Fahruddin
er-Râzî, A.g.e., C.2, Sh.296 (Kısmen).
[63] Ferideddin Attar, Tezkiretü’l-Evliya, çev. Doç. Dr. Süleyman
Uludağ,
İst.1991,
Sh.83.
[64] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.34, Hbr.391.
Abdullah
İbnü’l-Mübarek, Kitabu’z-Zühd, Sh.29, Hbr.79.
[65] Ferideddin Attar, A.g.e., Sh.136.
[66] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.34, Hbr.396.
[67] İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.1, Sh.128, Hds.9. İmam Ahmed,
Taberânî,
İbn Hıbban ve Hakim rivayet etmişlerdir.
Hakim:
-
Senedi sahihtir, demiştir.
[68] Bkz. Âl-i İmrân, 3/103.
[69] Âl-i İmrân, 3/104.
[70] Fussilet, 41/33.