"Asra yemin olsun
ki, insan ziyan içindedir. Ancak iman edip, salih amel işleyenler, birbirlerine
hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (onlar,
ziyandan/hüsrandan kurtulmuşlardır.)" [1]
Bunalım çağı, stres
çağı derken insanlık âleminin toptan zarara doğru koşarcasına gitmekte olan asrımızda,
kurtuluşun tek çaresi: Gerçek iman, salih amel, iyiliği emr, kötülükten
alıkoyacak bir otorite oluşturma ve Allah yolunda cihad etmektir. Hakla
tavsiye, İslâm'ı tüm gerçeğiyle yaşamak, taviz vermemek ve insanlara anlatmaktır.
Sabrı tavsiye ise, Allah yolunda cihad ederken, yoldaki engelleri kaldırma
çabası ve bu çalışma sırasında direnmek faaliyetidir.
İman, (e.m.n) kökünden
ifâl ölçüsünde bir mastardır. Lugatta, bir kişiyi söylediği sözde tasdik
etmek, söylediğini kabul etmek, gönül huzuru ile benimsemek, karşısındakine
güven vermek, şüpheye yer vermeyecek şekilde kesin olarak içten ve yürekten
inanmak demektir. [2]
Lugatta bu manaya
gelen iman, ıstılahta işe, Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat âlimlerince şöyle tarif
edilmiştir:
"Hazreti
Peygamber Aleyhisselâm'm Allah Teâlâ'dan getirdiği kesin olarak bilinen
hükümlerde (zarurat-ı diniye'de) O'nu tasdik etmek, O'nun haber verdiği şeyleri
tereddütsüz kabul edip, bunların gerçek ve doğru olduğuna gönülden inanmaktır.[3]
İslâm'a giriş,
kelime-i tevhidin mana ve mahiyeti bilinerek kalb ile tastik, dil ile ikrar
etmekle gerçekleşir. Yani, "Eşhedu enla ilahe illallah ve Eşhedu enne
Muhammeden Abduhu ve Rasulühü" cümlesine inanmak ve söylemek, imanın
rüknüdür. İman da, ancak amel etmekle kuvvetlenir ve olgunlaşır. Amel, iman
etmenin pratikteki görüntüsüdür.
"La ilahe
illallah", Allah'tan başka hiç bir ilâh yoktur. Allah'tan başka hiç. bir
ilâh kabul et-, miyorum. Batıla sapan, müşrik ve kâfir insanların yanlarından
çıkardıkları tüm yalancı, vydurma putları, tağutları ve ilâhları red ediyorum.
Tağutların hangi isimle isimlendirirlerse isimlendirsinler, her türlü
ideolojilerini, felsefelerini, siyasî, ekonomik, hukukî ve sosyal düzenlerini
red ve inkâr ediyorum, demektir.
Yönetim yani hakimiyet
hakkı yalnız ve yalnız Allah'ındır. Allah'tan gayrı bütün hüküm koyucuları,
kulları kendilerine kul edip, neva ve heveslerinden kaynaklanan kanunlarla
yönetenleri,. böylelikle Allah'ı inkâr etmiş ve Allah'a isyan etmiş olanları
red ediyorum.
Egemenlik konusunda
yalnız Allah'ı ve O'nun hükümlerini kabul ediyorum.
Ekonomi konusunda
yalnız Allah'ı ve O'nun hükümlerini kabul ediyorum;
Sosyal meselelerde
yalnız Allah'ı ve O'nun hükümlerini kabul ediyorum.
Hukuk konusunda yalnız
Allah'ı ve O'nun hükümlerini kabul ediyorum.
Hayatın tüm
birimlerinde yalnız Allah'ı ve O'nun hükümlerini kabul ediyorum.
"La ilahe"
bir; kesin reddiyedir, "İllallah" ise bir; kesin kabul etmektir.
"La ilahe",
bütün şeytanları, tağutları ve onların şeytanî, tağutî düzenlerini her şeyiyle
red etmek, "İllallah" ise, yalnız ve yalnız Allah'ın nizamını kabul etmektir. Allah'ı Rabb, ilâh ve hakim,
Rasulullah Aleyhisselâm'ı önder ve örnek bilip, itaat etmektir.
"La ilahe
illallah", tek başına iman etmeye yetmez. Sadece "La ilahe
illallah" demekle iman edilmiş sayılmaz. Mutlaka
"Muhammedu'r-Rasulullah" demek şarttır. Yani "Allah'tan başka
ilâh yoktur" deyip, Rasulullah Aleyhisselâm'ın risaletini ve nübüvvetini
kabul etmeyenler Mümin ve Müslim olamazlar. Dolayısıyla kelime-i tevhid,
"Allah'tan başka ilâh yoktur ve Muhammed Aleyhisselâm O'nun
Ra-sulü'dür" demektir. Çünkü Allah'a itaat farz kılındığı gibi,
Rasulullah Aleyhisselâm'a da itaat farz kılınmıştır. Kim Rasulullah
Aleyhisselâm'a itaat etmezse, Allah'a itaatsizlik etmiş, yani Allah'a karşı
isyan durumuna düşmüş olur.
Şimdi iman konusunda
Kitap ve Sünnetteki delillere bakalım.
Rabbimiz Allah
buyuruyor:
"Allah dedi ki:
İki ilâh edinmeyin, O, ancak tek bir ilâhtır. Öyleyse benden, yalnızca benden
korkun. Göklerde ve yerde ne varsa Onundur.
İtaat/kulluk da (din
de) sürekli olarak O'nundur. Böyleyken Allah'tan başkasından mı korkup sakınıyorsunuz?[4]
Rabbimiz Allah Celle
Celalühü, iman etmek ve imanın gereği olan salih amel işlemek hususunda
yalnızca kendisine itaat edilmesini emrediyor. İtaat noktasında bazı konularda
Allah'a, bazı konularda tağutî güçlere itaat etmenin iki ilâh edinmek ve bunun
da Allah'a ortak' koşmak olduğunu, dolayısıyla bu şekilde davrananların İslâm
dininden çıktıklarını yine Rabbimiz Allah beyan buyuruyorlar:
"Şüphesiz
kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra gerisin geri (küfre) irtidad
eden (dönen)leri şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır. İşte böyle;
çünkü gerçekten onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin karşılayanlara dediler ki;
"Size bazı işlerde itaat edeceğiz." Oysa Allah, onların saklamakta
olduklarını (sır olarak konuştuklarım) biliyor. Öyleyse melekler, onların
yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak? İşte
böyle, çünkü gerçekten onlar, Allah'ı gazablandıran şeye uydular ve O'nu razı
edecek şeyleri, çirkin karşıladılar, bundan dolayı (Allah), onların amellerini
boşa çıkardı.[5]
Demek ki, Allah'ın
dinini tamamen veya kısmen hoş görmeyenler, kabul etmeyenler, karşı çıkanlar,
'zamanımıza hitab etmiyor ve çağımıza uymuyor, çok gerilerdedir' deyip red
edenlere Müslümanlar, 'hayatî bazı meselelerde isteyerek size uyacağız1 derlerse,
bu sözler kendilerini İslâm dairesinin dışına çıkarıyor. Hele hele bir de
söylediklerini pratikte yaşarlarsa bu, tam bir irtidad olur. Dolayısıyla anlaşılıyor
ki, Müminler kâfirlerle İslâm'dan taviz vermek suretiyle hiç bir anlaşma
yapamazlar. Kâfirlere küfür üzere hiç bir zaman uyum sağlayamazlar.
Bütün anlaşmalar ve
savaşların ölçüsü İslâm olmalıdır. İslâm'ın prensiplerine göre kâfirlerle anlaşma
yapılır ve ya savaşılır. Kâfirlere uyma, itaat etme ve İslâm'dan taviz verme
hususunda Müslümanlara verilmiş bir yetki yoktur.
"Mü'min olanlar,
ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah'a ve Rasulü'ne iman ettiler, sonra hiç bir
şüpheye düşmeden Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte
onlar, sadık (doğru) olanların ta kendileridir.[6]
Mü'minler, Allah'a ve
Rasulullah Aleyhisselâm'a kendilerinden hiç bir katkıda bulunmadan nasıl iman
edilmesi gerekiyorsa öylece iman ettiler. Gerçekten iman etmiş olduklarını da
yaşayarak ortaya koydular. Rabbimiz Allah, onların imanına ve salih amellerine
şahid olduğu gibi, insanlar da şahid oldular.
Önderimiz ve örneğimiz
Rasulullah Aleyhîsselâm buyurdular:
"Sizden herhangi
birinin gönlü, benim getirdiğim dine tamamen tabi oluncaya kadar hakkıyla iman
etmiş olamaz.[7]
Hakkıyla iman etmenin
yegane şartı, Rasulullah Aleyhisselâm vasıtasıyla bizlere ulaşan hayat nizamı
olan İslâm'a tabi olmaktır. Bütün isteklerin, İslâm'a tabi olması lazımdır.
İsteklerin ve
heveslerin İslâm'a uymadığı ve ya İslâm'ın hayat nizamı devlet düzeni olarak
kabul edilmediği vakit, Onun zıttı olan tağutun kabulü, hevaü hevesin
ilâhlaştınldığı görülür.
"Ey Davud, gerçek
şu ki, biz seni yeryüzünde bir halife kıldık ve tutkulara (nevaya) uyma, sonra
seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah'ın yolundan sapanların, hesap
gününü unutmalarından dolayı onlar için şiddetli bir azab vardır.[8]
Hazreti Davud
Aleyhisselâm, yeryüzünde bir halife kılındığı gibi, bütün gerçek Mü'minler,
Mut-takiler ve Müstez'af Muvahhidler de yeryüzünün halifeleri[9] ve
varisleri kılınmışlardır.[10] Sünnetuîlah'm hikmeti ve
gereği budur.
Bu ilâhî veraset ve
hilafetin şartı da: Her şeyiyle Allah'a ve O'nun dinine teslim olup Rasulü'nün
izinden gitmektir. Ancak Mü'minler bu hilafete layıktır ye bu mukaddes mirasın
sahibi olabilirler. Eğer İslâm'dan sapılıp hayatî meselelerde İslâm'ın zıttına
heva ve hevese uyulacak olursa, ne yeryüzünün hilafetine yükselinebilinir, ne
de yeryüzünün varisleri olunabilinir. Böyle nevasını ilâh edinenlerin hakkı
zillet içinde ve tağutların esareti altında yaşamaktır.
İşte bir başka ilâhî
düstur:
"Kim Rabbinin
azametinden korkup nefsini, heveslerin sevkettiği kötülükten alıkoymuşsa, varacağı
yer elbette Cennettir." [11]
Kim de Rabbimiz
Allah'a tabi olmaz, O'nun emirlerine itaat etmez, Rasulullah Aleyhisselâm'm
sünnetini yaşamaz da, heva ve hevesine tabi olursa elbette ki, tamamen zarar
etmiş, çok alçak ve zelil bir duruma düşmüştür:
"Kendi istek ve
tutkularını (hevasım) ilâh edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil
olacaksın? Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklım kullanır mı
sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler, hayır, onlar yol bakımından
daha da şaşkın (ve aşağı)dırlar.[12]
Ve Rabbimiz Allah
Celle Celallühu, kendisine hiç bir şeyi ortak kılmadan iman etmemizi emrediyor.
Şeytanın, tağutun ve nefs-i emmarenin isteklerinin, kanunlarının ve
düzenlerinin tamamen red edilmesi, Rabbimiz Allah'ın emridir. Eğer şeytanın,
tağutun ve nefs-i emmarenin arzularına, düzenlerine, ideoloji ve felsefelerine
tabi olunur, hayat da onların kanunlarına uydurulacak olunursa iman iddiası boş
olur.
"Ey Ademoğulları,
ben size and vermedim mi ki, şeytana kulluk etmeyin, çünkü o, sizin için apaçık
bir düşmandır. Bana kulluk edin, doğru olan yol budur.[13]
"Sana indirilene
ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri (boşuna iddia
edenleri) görmedin mi? Bunlar tağutun önünde muhakeme olmayı istemektedirlerl.
Oysa onlar, onu (tağutu) reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan da onları uzak bir
sapıklıkla sapıtmak ister.[14]
"Buna rağmen sana
icabet etmeyecek olurlarsa, artık bil ki, onlar, gerçekten kendi heva (istek ve
tutku)larına uymaktadırlarl. Oysa Allah'tan bir kılavuz (doğru .yol gösterici)
olmaksızın, kendi istek ve tutkularına (nevalarına) uyandan daha sapık kimdir?
Hiç şüphe yok ki, Allah, zulmetmekte olan bir kavime hidayet vermez.[15]
Bu ayet-i kerimelere
dikkat edilecek olursa bugünkü islâm Dünyası'nın durumu apaçık ortaya çıkar. İslâm
Dünyası işgal altındadır. Şeytanın taraftarları olan tağutlar, hevaü
heveslerini ilâh edinmiş ve yanlarından çıkardıkları hükümlerle, hakimiyetlerini
ele aldıkları insanları yönetip, yönlendiriyorlar. Bu müstekbir müşriklere
itaat edilemeyeceği gibi, onlara karşı cihad etmek ve savaşmak farz-ı ayndır.
"Ey iman edenler,
hepiniz İslâm'a topyekün ve tam olarak giriniz, şeytanın adımlarını
izlemeyiniz. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.[16] diye
buyuran Rabbimiz Allah Celle Celalühu kime ve nasıl itaat edeceğimizi şöyle
beyan buyurmuştur:
"Ey iman edenler,
Allah'a itaat edin, Rasulu ne itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de
(itaat edin). Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah'a ve
Rasulü'ne döndürün. Şayet Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu,
hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.[17]
Müslümanlar, gerek
fert planında, gerek devlet planında, gerekse toplum planında olsun mutlaka
Allah'a, Rasulullah'a ve Mü'min/muttaki olan emir sahiplerine itaat etmek
zorundadırlar.
Ayetteki hitaba dikkat
edilecek olursa Rabbimiz Allah, "ey iman edenler" diye buyuruyor. Ey
gerçekten Allah'a, Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, Ahiret
gününe, Hayır ve
Şerrin Allah'tan olduğuna yani Kadere hiç bir şüphe duymadan iman edenler.
Alemlerin Rabbi olan Allah'ı yegane Rabb, İlâh ve Melik yani mutlak hakim,
hüküm koyucu, Rasulullah Aleyhisselâmı mutlak önder, lider ve örnek, Kur'an-ı
Kerim'i yegane yasa ve İslâm'ı da hayat nizamı olarak kabul edenler, sizin
itaat merciniz sadece şunlardır:
Allah ve Rasulü ile
sizin gibi gerçek Mü'min olan emir sahipleri. Emir sahipleri Allah ve
Rasulü'nün emriyle emrettikçe onlara tabi olunmalıdır. Yoksa size, kötülüğü ve
Allah ile Rasulü'ne karşı isyanı emrediyorlarsa onlara tabi olunmamah ve onlara
karşı konulmalıdır. Çünkü emirlerine tabi olunacak devlet adamları, komutanlar,
başkanlar, bakanlar, müdürler ve şeflerin Mü'min, Muttaki, Muvahhid ve
Muhsin olması lazımdır.
Allah ve Rasulü Aley-hisselâm
böyle buyurmuşlardır. Ayetteki "minküm" yani 'sizden, sizin gibi iman
edip, salih amel işleyen emir
sahiplerine itaat edin'
kaydı önemlidir.
Mü'minlerden ve muttakilerden olmayan,
ayrıca bâtılı, şirki, küfrü ve Allah'a isyan etmeyi emredenlerin emri
kesinlikle dinlenmemeli ve itaat edilmemelidir. Çünkü
onlar, Allah'ı, Rasulullah Aleyhisselâm'ı, İslâm'ı reddetmiş
ve küfre/şirke sapmışlardır. Veyahut İslâm'dan başka bir devlet ve cemiyet
nizamı kabul etmekle irtidad etmişlerdir.
Rabbimiz Allah Celle
Celalühu, Müminlere, ta-ğutları ve tağutî sistemleri kesinlikle reddetmelerini
emretmiştir. Ne Hristiyan ve Yahudi gibi gayr-ı müslim ehli Kitab'a ne de tüm
hayatî kurallan ve kanunları kendi kafalarından ortaya koyan beşerî
ideolojilere tabi olanlara tabi olmak kesinlikle yasaklanmıştır.
İşte ayet-i kerimeler:
"Ey iman edenler,
eğer kendilerine Kitap verilenlerden herhangi bir gruba boyun eğecek olursanız
sizi imanınızdan sonra tekrar küfre döndürürler.[18]
"Ey iman edenler,
eğer küfre sapanlara itaat ederseniz, sizi topuklarınız üzerinde gerisin geri
(küfre) çevirirler. Böylece büyük hüsrana uğrayanlara dönersiniz. Hayır, sizin
Mevlâ'nız Allah'tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.[19]
"Allah'a ve
ahiret gününe inanan bir Milletin, babaları, oğulları, kardeşleri yahud
akrabaları da olsa; Allah'a ve Rasulü'ne düşman olanlarla dostluk ettiğini
göremezsin.[20]
Bu ayette Rabbimiz
Allah, en yalan akrabaları bile olsa Mü'minler tarafından, kâfirlere yani Allah
ve Rasulü Aleyhisselâm'a isyan edenlere, İslâm nizamını devlet ve cemiyet
nizamı olarak kabul etmeyenlere karşı bir meylin, bir sevginin ve bir yardımın
olamayacağını beyan buyurduktan sonra, kâfir, müşrik, münafik ve mürted
tağutlardan tamamen ilişkisini kesip onlara karşı cihad eden Mü'minleri şöyle
övüyor:
"İşte onların
kalbine Allah iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir.
Onları, içlerinden ırmaklar akan Cennetlre sokacak, orada ebedî kalacaklardır.
Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar,
Allah'tan yana olanlardır. İyi bilin ki, Allah'tan yana olanlar, şüphesiz
kurtuluşa erenlerdir"
Önderimiz, liderimiz
ve yegane örneğimiz [21] Rasulullah
Aleyhisselâm şöyle buyurur:
"(Müslüman)
Devlet amirlerinin, sevdiği yahud sevmediği hususlardaki emirlerini dinlemek ve
ma'siyetle emrolunmadıkça itaat ve icabet etmek Müslim kişi üzerine vacib bir
haktır. Ma'siyetle em-rolunduğu zaman da onları dinlemek ve boyun eğmek yoktur.[22]
"Çünkü amire
itaat, ancak makul ve meşru olan emirler hakkındadır.[23]
Makul ve meşru,
şeriata yani İslâm'a yani Kitap ve Sünnet'e uygun olan demektir. Allah'a ve
Ra-sulullah Aleyhisselâm'a isyan etmek için verilen emir, kimin tarfindan
verilirse verilsin, o emir ve o emri veren red edilmeli, kesinlikle itaat edilmemelidir.
Böyle gayr-ı İslâmî emirlere ve amirlere karşı koymak, onun bu zulmünü eliyle,
diliyle gidermek, en azından kalbiyle buğz etmek Müslümanların baş
vazifelerindendir. [24]
Yine Rasulullah
Aleyhisselâm buyurdu:
"Allah'a isyan
hususunda (hiç kimseye) itaat yoktur. İtaat ancak meşru (olan )dadır.[25]
Herhangi bir Müslüman,
zalim, fasık, kâfir, müşrik, mürted, mülhid veya zamanımızın deyimiyle komünist,
sosyalist, faşist, ateist, ataist laik ve demokrat bir amirinin Allah'a ve
Rasulullah Aleyhisselâm'a isyan hususundaki hiç bir emrini dinleyemez ve itaat
edemez. Dünya menfaati için böyle bir emri dinler ve itaat edecek olursa hiç
bir zaman mesuliyetten kurtulamaz. [26]
Hal böyleyken İslâm
topraklarında, halkı Müslüman olan ülkelerde egemen tağutî güçlere nasıl olur
ki nza gösterilir, malıyla, canıyla iradesiyle destek olunur. Nasıl olur ki,
bu tağutların zulümlerine, isyanlarına karşı konulmaz ve onlara karşı el ile,
dil ile mücadele edilmez, kalb ile buğz edilmez. Aksine bu müstekbir tağutlara,
bu şeytanın yandaşlarına, bu emperyalizmin uşaklarına dua edilir, mal ile can
ile desteklenir!,... Bu ne gaflettir, bu ne şaşkınlıktır ve bu ne cehalettir.
Bu nasıl bir durumdur ki, her hali hüsran ve sonucu batıla, küfre sapıp ebedî
Cehennemlik olmaktır...
En zayıf imanın
belirtisi, İslâm topraklarındaki müstekbir şeytanîlere karşı kalben buğzetmek,
onlara kin ve nefret duymaktır. Bu imanın en zayıf noktasıdır. Ya bir de iman
iddiasında olanlar, bu tağutlara dua edip, onlara destek oluyorlarsa, artık
iman kalır mı?..
İmanın olgunu,
kuvvetlisi, tağutlara, işgalci müs-tekbirlere karşı kişiyi harekete getiren,
onlara karşı koyma mücadelesinde eliyle diliyle, cam ve malı ile cihad ettiren
imandır, işte Mü'mini cihad meydanına koşturan, kâfirlerle/müşriklerle yapılan
savaşlarda coşturan iman, böyle kamil bir imandır.
Evet, iman Allah'a ve
Rasuiü'nedir. İtaat Allah'adır, yani Kur'an-ı Kerim'e uymaktadır. İtaat Rasulullah
Aleyhisselâm'adır, yani kalî, fiilî ve takriri Sünnet-i Seniyye'nin bütününe
uymaktır. İtaat Mümin, rnüttakî ve adil emir sahiplerinin Allah ve Rasulu ne
uymak hususunda verdikleri emirleredir.
Rasulullah
Aleyhisselâm buyurdu:
"Her kim bana
itaat ederse, Allah'a itaat etmiştir. Her kim bana isyan ederse, Allah'a isyan
etmiştir. Her kim benim emirime itaat ederse, bana itaat etmiştir. Her kim de
benim emirime isyan ederse bana isyan etmiştir.[27]
Allah ve Rasulü
Aleyhisselâm'a itaat edip, emrinin altındaki bulunanları Kitap ve Sünnet'le yöneten
imama itaat vacibtir. Çünkü bu itaat Allah'a ve Rasul'ünedir. Bu İmamın İslamî
ölçülerde verdiği emirlere isyan etmek, Alîah ve Rasuİü'ne isyan etmek
demektir.
Rabbimiz Allah Celle
Celallühu, Allah ve Rasulullah Aleyhisselâm'a, her halükârda itaat eden Mü'min
kullarının vasfını şöyle beyan buyurmaktadır:
"Kim, Allah va
Rasuİü'ne itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği
Peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salihlerie beraberdir. Ne iyi arkadaştır
onlar. Bu fazl (bol ihsan) Allah'tandır. Bilen olarak Allah yeter.[28]
Ve yine buyurdu
Rabbimiz Allah:
"Şu halde bil,
gerçek şu kiy, Allah'tan başka ilâh yoktur.[29]
Kendinden' başka
yaratıcı Rabb, İlâh ve Melik olmayan Allah Celle Celalühu, Rasulullah
Aleyhisselâm'a itaat etmek hususunda şöyle buyurur:
"Biz
Peygamberlerden hiç kimseyi ancak Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden
başka bir şeyle göndermedik....... Hayır öyle değil, Rabbine andolsun,
aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme
içlerinde hiç bir sıkıntı bulunmaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça,
iman etmiş olmazlar.[30]
"Allah ve Rasulü,
bir işe hükmettiği zaman, Mü'min olan bir erkek ve Mü'min olan bir kadın için o
işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasulü'ne isyan
ederse artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapıtmıştır.[31]
"Peygamberin
çağrısını, kendi aranızda bir kısmınızın bir kısmını çağırması gibi saymayın.
Allah, sizden bir diğerinizi siper ederek kaçanları gerçekten bilir. Böylece
Onun emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir fitnenin isabet etmesinden
veya onlara acıklı bir azabın çarpmasından sakınsınlar.[32]
"De ki: Eğer siz
Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
bağışlasın. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. De ki: Allah'a ye Rasulü'ne
itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah, kâfirleri sevmez.[33]
Müstez'af Müminler ve
Mücahidler, Allah'a, Rasulullah Aleyhisselâm'a ve kendilerinden olan
'Ulu'l-Emr'e itaat noktasında hassas olmalıdırlar. Daru'l-İslâm'da, halifeli
'toplumda, İslâm Devletinin İmamına bey'at etmek ve meşru' emirlerine itaat
etmek erkek olsun, kadın olsun her Müslümana farzdır. Rasulullah Aleyhisselâm
buyurdu:
"Her kim İmama
(Ulu'lrEmr'e) itaatten bir_ el kadar ayrıhrsa, kıyamet gününde Allahü Teâlâ'ya ameli
hususunda, lehinde hiç bir hücceti olmayarak kavuşacaktır. Her kim de boynunda
bey at olmadığı halde ölürse, cahiliye ölümü ile Ölür.[34]
İmamet konusu, Ehl-i
Sünnet ve'1-Cemaat akidesinde yer alan konulardandır. Yani farzdır.
Farziyetini inkâr kulundur.
Ehl-i Sünnet
ve'1-Cemaat akaid ulemasından İmam Ebu'l-Mu'în en-Nesefî, akaid risalesinde
şöyle buyrur:
"Üzerimizden,
İslâm devlet başkanı olan İmamı görmeden bir günün geçmesi caiz değildir. İmam,
devlet başkanı olan Halife'dir. İmametin hak olduğunu kabul etmeyen kimse
kâfir olur. Çünkü dinî hükümlerden bîr kısmının caiz olması, imamın varlığına
bağlıdır. Cuma namazı, bayram namazları ve yetimleri evlendirmek gibi... İmamı
inkâr eden kimse farzları inkâr etmiş olur. Farzları inkâr eden de kâfir olur.[35]
Yine akaid ulemamızdan
İmam Ömer Nesefî, ise akaid risalesinde şunları kaydeder:
"Müslümanlar için
bir imama (siyasî lidere) mutlak surette ihtiyaç vardır. Müslüman halkla
ilgili dini hükümlerin infazı, cezaların tatbiki, düşmanlara karşı ülke
sınırlarının korunması, Müslümanlardan ordu teşkil edilmesi, sadakaların, yani
vergilerin toplanması, zorbaların, soyguncuların ve eşkiyanın zabtu rabt altana
alınarak kahredilmesi, Cuma ve bayram namazların ifa edilmesi, insanlar
arasında ortaya çıkan ihtilafların ortadan kaldırılması, hukuk üzerine kâim
olan şahidliklerin kabulü, velileri bulunmayan küçük yaştaki oğlan ve kızların
evlendirilmeleri ve ganimet mallarının taksim edilmesi gibi önemli hususlar
İmam sayesinde icra edilir.[36]
İmamet, farziyetini
inkâr etmenin küfür olduğu, inkâr edenlerin de kâfir olduğu bir konudur. Hal
böyle iken, imameti/hilafeti ortadan kaldırmak ve tekrar teşekkül etmesin diye
ordularıyla havada, denizde ve karada nöbet tutmak ne olur? Bunun İslâm'a göre
hükmü nedir?[37] Ya böyle bir düzeni
ayakta tutanların, yaşamasına ve devam etmesine hizmet edenlerin hükmü nedir?
Evet, iman dedik ve
gerçek imandan bahsediyorduk. Allah'a iman, Rasulullah Aleyhi s selâm'a iman
ve itaat etmek imanm rüknüdür. Bu arada Allah ve Rasulü'ne iman ve itaat eden
Ulu'l-Emr'e de itaatin farz olduğunu, Allah ve Rasulü'ne isyan edip, İslâm'ı
pratikte red eden emir sahiplerine karşı cihad etmenin gereğinden bahsettik. [38]
Bu konuda şu iki
ayet-i kerimeye de işaret edip daha sonra iman konusunda Rasulullah
Aley-hisselâm'ın hadislerine geçelim.
Rabbimiz Allah Celle
Celalühu buyuruyor ki: "Sen de sabah-akşam O'nun razasını isteyerek
Rabblerine dua edenlerle beraber sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü
isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini bizi zikretmekten gaflete
düşürdüğümüz, kendi istek ve tutkularına (nevasına) uyan ve işinde aşırılığa
gidene itaat etme.[39]
"O halde seninle
beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! ,
Ve aşın gitmeyin.
Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir. Zulmedenlere meyletmeyin. Aksi
halde size ateş dokunur (Cehennemde yanarsınız). Sizin Allah'tan başka
dostlarınız yoktur. Sonra da size yardım edilmez"[40]
Bu konuda müfessir
ulema şunları söylemektedir: "Zalim idarecilere ve onların dışındaki diğer
fa-sıklara yakınlık göstermeyin. Sonra sizi Cehennem ateşi yakar. Beyzavî şöyle
der: "Rükün, az eğilmektir. Yani onlara doğru az bir şekilde dahi olsa
yakınlık göstermeyin. Sonra yakınlık göstermeniz sebebiyle sizi ateş
yakar" Kendisinde zulümden az bir şey bulunan kimseye, birazcık eğilim
göstermek böyle olursa, zulüm ile damgalanmış zalimlere eğilim göstermek ve
onlara tamamen yaklaşmak hususunda ne dersiniz? Sizi, Allah'ın azabından koruyacak
kimseniz yoktur. Sonra bu belâya karşı size yardım edecek kimse de
bulamazsınız. Kurtubî şöyle der. 'Bu ayet, kâfirlerden ve isyankârlardan uzak
durmak gerektiğine delâlet eder. Çünkü onlarla beraber olmak, onlar gibi kâfir
ve isyankâr olmaktır. Zira onlarla beraber olmak, onlara sevgiden ileri gelir'
Mecburî hallerde zalimle zahiren dost olmak, bu yasaklamanın dışındadır.[41]
İman konusunda, İmam
Buharı ve İmam Müslim'in (Allah onlardan razı olsun ve rahmet eylesin)
beraberce rivayet ettikleri (muttefekun aleyh) hadislerden birkaç tanesini
kaydedelim.
Rasulullah
Aleyhisselâm şöyle buyurur:
"İslâm beş şey
üzerine bina olunmuştur: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in
Allah'ın Rasulü olduğuna Şahadet etmek, Namaz kılmak, Zekat vermek, Haccetmek,
Ramazan orucu tutmak.[42]
"La ilahe
İllallah deyinceye kadar insanlarla kıtal (savaş) yapmaklığım bana emrolundu.
Her kim 'La ilahe İllallah' derse, İslâm'ın hakkı olan kısas yolu müstesna
benden yana malını ve nefsini korumuştur, hesabı ise Allah'a kalmıştır.[43]
"Allah'tan başka
ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet, namazı ikame,
zekatı eda edinceye kadar insanlarla' savaşmak bana emrolundu. Onlar, bunları
yapınca kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak İslâm'ın hakkı
mukabili olmak müstesna. İnsanların (gizli işlerinden dolayı olan) hesapları
da Allah'a aittir.[44]
Dikkat edilecek olursa
"La illahe İllallah" Kelime-i Tevhidi ile, dosdoğru kılınacak namaz
ve hakkıyla eda edilecek zekat da beraber zikredilmiştir, insanlarla savaşmak,
onların "La ilahe illallah" demelerine kadar, yani yegane hakim
Allah'ın otoritesini ve hayat nizamı olarak da İslâm'ı kabul edinceye kadar
devam eder. İnsanlar, Allah'tan başka hüküm koyucu yani kanun yapıcı kabul
eder, onun koyduğu hükümlere tabi olurlarsa ve hayatlarında uygulayacak
olurlarsa, onlarla bu hallerinden vazgeçinceye kadar savaşılır. Onlar hem bilerek
ye severek tağuta tabi olur ve hem de "La illahe İllallah" diyecek
olurlarsa onların bu durumu iman etmelerine delalet etmez. Çünkü "La ilahe
illallah" demek, tüm tağutlan reddetmek demektir. Tağutları reddetmeden
iman etmek mümkün olmaz. Nitekim yukarıda bu konu delilleriyle izah edildi.
Şunu da beyan etmekte
fayda var. Bir kişi aynı kalble, hem imanın gereklerini tastik edecek, hem de
yine aynı kalble tağutun yani şirkin ve küfrün gereğini kabul edecek... Bu,
mümkün mü? Bir kalbin, iki zıd şeyi aynı anda kabul etmesi insanın fıtratına
aykırıdır. Bu kabullerden birisi yalandır. Yani bunlardan birisini kabul
etmemiştir. İman ile küfür aynı anda bir kalbte birleşmez. İman gelince küfür
gittiği gibi, küfür gelince ve tasdik olununca da iman gider. İkisinin bir
arada bulunamayacağı, akılla da, ilimle de ve nakille de isbatı sabittir.
Burada yine muttefekun
aleyh olan bir hadis-i şerifi nakletmek yerinde olur.
"Üç haslet kimde
bulnursa, o kimse bu has-letleriyle imanın tadını bulur: Allah ve Rasulü kendisine
başkalarından daha sevgili olmak, sevdiklerini yalnız Allah için sevmek,
Allah, kendisini küfürden kurtardıktan sonra yine küfre dönmekten ateşe
atılmasından hoşlanmadığı gibi hoşlanmamak.[45]
Gerçek bir kurtuluşun
şartı olan hakikî bir iman ve imanın gereği olan salih amelleri işleyen
Müminler, iyiliği emretmek ve kötülükten neh-yetmek suretiyle hakkı tavsiye
etmiş oluyorlar....
Rabbimiz Allah,
buyuruyor:
"Ey iman edenler,
Allah'tan O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.
Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a-Kur'an'a) sımsıkı yapışın, parçalanmayın.
Allah'ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler
idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O'nun nimeti sayesinde kardeş
kimseler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da
sizi O, kurtarmıştır. İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu
bulaşınız.
Sizden, hayra çağıran,
iyiliği emredip, kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar, kurtuluşa
erenlerdir.[46]
"Göklerde ve
yerde ne varsa Allah'ındır. İşler, dönüp, dolaşıp O'na varır. Siz? insanların
iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı Ümmetsiniz, iyiliği emreder,
kötülükten men eder ve Allah'a inanırsınız..[47]
Allah tarafından en
hayırlı Ümmet diye övülen Rasulullah Hazreti Muhammed Aleyhisselâm'ın Ümmeti
demek, Rasulullah Aleyhisselâm'ı izleyen ve O'na tabi olan Ümmet demektir.
Çünkü Rasulullah Aleyhisselâm buyurdular ki:
Her kim benim
Sünnetimden (hayat yolumdan) yüz çevirirse o, benden değildir.[48]
Kurtuluşun dördüncü
şartı da; birbirlerine sabrı tavsiye etmektir. Yani Allah yolunda cihad etmek
ve cihad faaliyetinde direnebilmek. Evet, hayat, iman ve cihad'dır. Buraya
kadar iman konusunu özet de olsa izah etmeye çalıştık. Bundan sonra cihad konusuna
geçebiliriz.
[1] Asr: 103/1-3.
[2] İbn Manzûr, Lisânu'I-Arab, Beyrut, ty. c.13. s.21.(E.M.N.İman
maddesi)
[3] Yrd. Doç. Dr. A.Saim Kılavuz, Anahatlanyla islâm
Akaidi ve Kelâm'a Giriş, Ensar Neşriyat, tst.1987, 3.17.
[4] Nahl, 16/51-52.
[5] Muhammed (Kıtal): 47/25-28.
[6] Hucurât: 49/15.
[7] imam Nevevî, Kırk Hadis, Hds. No: 41. Aynca bkz. Hatib
Tebrizî, Mişkatu'l-Mesâbih, el, s.55.
[8] Sâd: 38/26.
[9] Bkz. Bakara: 2/30.
[10] Rabbimiz Allah Celle Celalühu şöyle buyurur: "Biz
ise, yeryüzünde güçten düşrüîenlere (Mü'min Müstezaflara) lutufta bulunmak
onlan önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz ve (istiyoruz kî) onları
yeryüzünde iktidar- sahipleri olarak yerleşik kılalım. Firavun'a, Hâmân'a ve
askerlerine, onlardan sakınmakta olduklari şeyi gösterelim." Kasas:
28/5-6.
[11] Nâziât: 79/40-41.
[12] Furkan: 25/43-14
[13] Yâsîn: 36/60-61
[14] Nisa: 4/60.
[15] Kasas: 28/50.
[16] Bakara: 2/208.
[17] Nisa: 4/59.
[18] Al-i Imrân: 3/100.
[19] Al-i İmran: 3/149-150.
[20] Mücadele: 58/22.
[21] Rabbimiz Allah şöyle buyurur: "Andolsun sîzin
için, Allah ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için
Allah'ın Rasulü'nde güzel bir örnek vardır." Ahzâb, 33/21.
[22] Sahih-i Buharı, Kitabu'l-Ahkam, Bab: 4, hds.no.8.
[23] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Ahkam, Bab: 4, hds.no.9.
[24] Rasulullah Aleyhisselâm şöyle buyurdu:
"Sizden herhangi biriniz bir kötülük görürse onu hemen eliyle değiştirsin.
Eğer buna gücü yetmiyorsa kalbiyle değiştirsin, imanın en za-yıfi da
budur." Sahîh-i Müslim, Kitabu'l-fyman, Bab: 20, hds.no.78 (49)
[25] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-îmâre, Bab: 8, hds.no.39
(1840)
[26] Âmirin hİlaf-ı Kanun (kanuna aykırı) emri, Memuru mesuliyetten
kurtarmaz." Elmalı'h M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an dili, Eser Neşriyat,
lst.1979, c.2, sh.1375.
[27] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Ahkam, Bab: 1, hds.no. 1.
[28] Nisa: 4/69-70.
[29] Muhammet!: 47/19.
[30] Nisa: 4/64-65.
[31] Ahzab: 33/36.
[32] Nur: 24/63.
[33] Âl-iîmrân: 3/31-32.
[34] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Imâre, bab:13, hds.no.58
(1851)
[35] imam Ebu'l-Mu'în En,Nesefî, îslâm İnançları ve
Mezhebler Arasındaki Görüş Farkları, çev. Cemil Akpmar, Rabıta Yayınevi,
Konya, ty. s. 179.
[36] Bkz. Saaddin Taftazânî, Şerhu'l-Akâid (Kedağ, Dergâh
Yayınlan, îst. 1980, s.326.
[37] Hilafet Makamı, 3 Mart İ924 tarihînde ve 431 sayılı
kanunla Laik Demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları tarafından kaldırıldı.
Bu konuda resmi ideoloji tarafından hazırlanan ve Harp Okullarında okutulan
Türk İnkılâp Tarihi'nde şöyle denmektedir: "Atatürk, halifeliğin
kaldırılması gereğini biliyor ve bunu planlıyordu. Şöyle diyordu: "Ben
kişisel saltanatın kaldırılmasından sonra, başka unvanla aynı nitelikte bir
makamdan ibaret kalması gereken halifeliğin de ortadan kalkmış olduğunu kabul
ediyorum. Bunun elverişli zaman ve fırsatta söylenilmesini doğal
buluyorum." Atatürk, her zamanki gibi, olayların gelişmesini bekledi.
Halifeliğin kaldırılması, genç Türk Cumhuriyeti için zorunlu idi.
Cunhuriyet ilân edilmişti. Onun yanında dinsel bir gücü bulunmayan bir makamda,
Osmanlı ailesinden birisinin oturması mantıksızlıktı ve devletin geleceği için
zararlı idi...." T.C. Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı, Türk İnkıkâp
Tarihi, Harp Okulları için ders kitabı olarak hazırlanmıştır. 2.baskı, Gn.Kur.
Basımevi, Ank. 1973, s.122.
[38] Emperyalist kâfir güçler tarafından veya uzantıları
tarafından işgal edilen İslâm
toprakları,
Daru'l-îslâm'dan
Daru'l-Harb'e veya
Daru'I-Ridde'ye dönüşmüştür. Dünya
Müslümanlannı bağlayıcı bir İmam ve İmamet makamı yoktur. Böyle bir
durumda Müslümanlar ne yapmalıdırlar? Sorusunu Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat
fakihleri şöyle cevap vermişlerdir: "Gerekli ofan, Müslümanların kendi
aralarından birine bu görevi vermeleridir. Onda ittifak etmeleri vacibtir. Onu
kendilerine idareci olarak seçerler, O da kadı tayin eder. Böylece kendi
aralarında vuku bulan hadiselerin yargı organlarına aktarılması sağlanmış olur.
Yine buralarda kendilerine Cuma namazı kıldıracak bîr imam da nesbederler. insanın
mutmain olduğu, kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir, bu görüş
istikametinde amel edilmelidir. Nehir." İbn Âbidir, Reddü'l-Muhtar
Ale'd-dürri'l-Muhtar, çev. Mehmet Savaş, Samİl Yayınevi, lst.1985, c.12, s.
145.
[39] Kehf: 18/28.
[40] Hûd: 11/112-113.
[41] Muhammed Ali Es-Sabunî, Safvetü't-Tefasir, çev.
Doç.Dr. Sad-reddin Gümüş-Dr. Nedim Yılmaz, Ensar Neşriyat, îst. 1990, c.3,
s.131.
[42] Muhammed Fuad Abdulbaki, El-Lülüü ve'1-Mercan
Fim'ettefeka Aleyhi'ş-Şeyhân, Kitabu'1-Iman, bab:6, hds.no.9.
[43] El-Lülüü ve'1-Mercan, Kitabu'1-îman, bab: 8,
hda.no.14.
[44] EI-Lülüü ve'1-Mercan, Kitabu'1-îman, bab:8 hds.no.15.
[45] El-Lülüü ve'1-Mercan, Kitabu'1-îman, bab:15,
hds.no.26.
[46] Âl-i Imrân: 3/102-104.
[47] Âl-i îmrân: 3/109-110.
[48] Sahihi Buhârî, Kitabu'n-Nikah, bab:l, hda.no. 1.