VAHDETE 7 ADIM... 2

Önsöz. 2

MISIR TANESİ DEĞİLİZ!.3

MÜSTEKBİRLERİN PROFESYONELLİĞİ!.4

ŞEYTANİ HESAPLARIN BOZULMASI5

VAHDETE DOĞRU YEDİ ADIM... 6

VAHDET İHTİYACI7

Vahdet Çağrısı9

VAHDET DÜZLEMİ11

VAHDET MÜKELLEFİYETİ12

VAHDET KİMLİĞİ13

VAHDET İLİŞKİLERİ16

İlişkilerde Temel Prensipler16

Kur'an-ı Kerim'e Yaklaşım.. 16

İhtilaflara Yaklaşım.. 20

Makul Karşılamamız Gereken İhtilaflar20

Israrla Ve Azimle Çözülmesi Gereken İhtilaflar21

Allah'a Bırakmamız Gereken İhtilaflar22

1- Tahrif edilmiş kaynağa davalı ihtilaflar23

2- İlme davalı ihtilaflar23

3- Akla davalı ihtilaflar24

Tasdik Ve Tekfir Meselesi25

İNSANLARA YAKLAŞIM... 32

GELENEKSEL DİNDARLARA YAKLAŞIM... 36

MÜSLÜMANLARA YAKLAŞIM... 39

VAHDET GÜNDEMİ45

SONUÇ.. 48


VAHDETE 7 ADIM

 

Önsöz

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

Hamd, sena ve övgülerin en güzeli, ezelde ve ebedde var olan, lutfuyla kainatı ve biz­leri yaratıp var eden, sayısız nimetlerle yaşatan ve rahmetiyle doğru yolu gösteren Allah (c.c.)'a mahsus­tur.

Salat ve selam da, alemlerin Rabbi tarafından sevilen, insanların ise tanıyıp, idrak edebilme nisbetince sevebildikleri, Efendimiz, önderimiz, Rehberimiz Hz. Muhammed Mustafa'ya, aline, ashabına ve onun yolunu izlemeye çalışan ümmeti üzerine olsun.

Vahdet konusundaki bu kitab çalışması, belki de en zorlandığım ve yeterince ısınamadığım bir araştırma konusu oldu. Bunun en önemli ne­deni, bana fantazi gibi gelen konulara karşı duydu­ğum soğukluk olsa gerek.

Diyeceksiniz ki, müslümanların vahdeti fantazi bir konu mu?

Yüce dinimiz islam'a göre en önemli farzlardan birisi olan vahdet konusuna, fantazi bir konu demek­ten elbetteki Rabbime sığınırım. Yolculuğa çıkan üç kişinin vahdetini önemseyen islam, Allah'ın dinine ta­lip olan milyonlarca müslümanın vahdetine hiç kuş­kusuz ki fazla, çok daha fazla önem vermektedir. An­cak günümüz müslümanîarının içinde bulunduğu durumu ve yaşanan realiteyi dikkate aldığımız za­man, böyle bir durumdaki müslümanların vahdetin­den ve vahdeti sağlayıvermelerinden bahsetmek, ne yazık ki ayakları yere basmayan fantazi bir yaklaşım olacaktır.

Ferd olan müslümanın doğru dürüst bir tanımı yapılmadan, ferdi benliklerde iç ve dış bütünlüğü sağlanma­dan, cemaati ifade eden “Biz” tanımını nasıl yapacak ve bu “Biz” ifadesindeki birlik ve bütünlüğü nasıl sağ­layacağız?

Vahdet sancağı, hiç kuşkusuz ki öncelikle kendi nefislerimize dikmemiz gereken bir sancaktır. Kendi nefislerinde vahdeti sağlamadan, müslümanlarla vah­det arayışına girenler, hiç istemeseler de birçok pratik açmazlarla karşılaşacaklardır!. Dolayısıyla kimlik, ki­şilik ve yönelişlerinde vahdete ulaşmış hangi muvahhidleri genel vahdete çağıracak, hangi müslümanlarla genel vahdete ulaşacağız?

Bilmiyorum!.

Günümüzdeki bazı müslümanların hallerine, bazı müslümanların yönelişlerine, bazı müslümanla­rın endişe ve korkularına baktığım zaman vahdetten umudlanmak bir yana, “Acaba ben başka bir dinde miyim?” gibi bir kuşkuya kapılıyorum. Beni oldukça hüzünlendiren bu kuşkudan hemen kurtulmak ister­ken yine vahdet ve vahdet duası geliyor aklıma. Rabbimin karşısında utandığımı, Rabbimin karşısında sı­kıldığımı hissediyorum!.

Ellerimi kaldıramıyor, dilimi döndüremiyorum Rabbime karşı!. Yapamı­yorum, yapamıyorum vahdet duasını!. Ne yazık ki vahdetten uzak, oldukça uzak olduğumuzu düşünüyo­rum.

Hüznüme şaşkınlık, şaşkınlığıma çaresizlik katı­lıyor!.

Asr-ı saadet dönemine bakmak, Resulullah (s.a.v.)'i dinlemek istiyorum. Ne var ki içinde bulunduğumuz bu durum, Efendimiz (s.a.v.)'in hiç karşılaşmadığı bir durumdur!. İman ve teslimiyet gösterdikleri İlahi davet ile İslam'a giren müslümanlar, islam'la beraber vahdet cemaatine de giriyorlardı. Bu müslümanlar azlıkla, bu müslüman­lar kıtlıkla, bu müslümanlar işkence ve eziyetle karşı­laşmışlardı, karşılaşmışlardı ama, bütün bunlardan daha beter olan ayrılık belasıyla karşılaşmamışlardı. İlahi vahyin ve Rahmet Peygamberinin öğretisine sa­dık kalarak böyle bir belaya geçit, böyle bir belaya fır­sat vermemişlerdi. Vahdete sımsıkı sarılan ve vahdeti

yaşayan bu müslümanlar “Allah rızası için ayrılma­yın” davetine muhataptılar. Oysa genel düzlemde çok ciddi ve çok vahim bir ayrılığı yaşayan günümüz müslümanları, “Ayrılmayın” davetinden önce “Allah rızası için birleşin!.” davetine muhtaçtırlar.

Evet, söylenecek söz, götürülecek davet bellidir.

“Allah rızası için birleşin!.”

“Allah rızası için bir ve beraber olun!.”

Peki bu davetin muhatapları da belli mi? Yaşa­dığımız coğrafyada kime götüreceksiniz ve kim dinle­yecek bu daveti?

Bu güzel sözü, güzel bir bohçaya koyarak gezin Türkiye'deki müslümanları. Bakalım bu güzel sözü gerçekten dinlemek isteyecek, bu söze kalplerini ve ku­laklarını açabilecek, sizi dinledikten sonra “Madem birlik istiyorsun o halde bize gel” demiyecek kaç kişiy­le karşılaşacaksınız!. Bazı tepkileri ve yaklaşımları önceden anlayabilen ferasetli bir müslümansanız, bel­ki de bohçanızı hiç açmadan, bohçanızdaki hayırlı daveti hiç gündeme getirmeden derin bir sessizlik için­de geri döneceksiniz!.

İşte bu gibi nedenlerden dolayı şimdilik fantazi gördüğüm bu konuya bir türlü ısınamıyor ve genel düzlemde güncel bir canlılık kazanamayacak olan bu araştırmayı sürdürmek istemiyordum.

Peki ne yapmamız gerekiyordu?

Bu önemli konuya hiç girmememiz ve bu konu­dan hiç bahsetmememiz mi?

Yoksa, yoksa yarınları beklememiz mi?

Tabi ki her ikisi de çözüm değildi. Muhatap ve mükellef olduğumuz bir farzı görmemezlikten gelme­miz mümkün olmadığı gibi yarınları beklemek de çö­züm değildi. Çünkü yarınları beklemek ve yarınlardan umudlanmak, yarınlara yönelik ciddi yönelişlerde, ka­lıcı ve ümud verici çalışmalarda bulunmamızla müm­kündü.

Ayrıca hazin bir iman erezyonunu yaşayan genel düzlemdeki müslümanlar için şimdilik fantazi olan bu konu, ciddi ve kalıcı çalışmalarda bulunan samimi kardeşlerimiz için birçok güncel meseleyi de içine alan önemli bir konuydu. Çünkü yaşadığımız coğrafyada Allah'ın dini adına yürütülen birçok çalışmada, ortak bir kıble ve istikamet sorunu vardı. Bu çalışmaları yü­rüten samimi müslümanlarda ortak 'bir kimlik sorunu vardı. Toplumla ve insanlarla olan ilişkilerde ortak bir tavır ve ortak bir davet sorunu vardı. Bütün bu so­runlar ise vahdet çerçevesinde ele alınması ve aynı çerçevede çözümlenmesi gereken sorunlardı. Nitekim bu gibi güncel sorunları vahdetin İşığında çözümleyen müslümanlar, hiç kuşkusuz ki bu ortak çözümlerle vahdete yönelen, vahdete yaklaşan müslümanlar ola­caktı.

işte meselenin bu yönünü önemsedik ve meseleye bu önemli boyutundan yaklaşarak çalışmalarımızı sürdürmeyi tercih ettik. Dolayısıyla bu kitab çalışması günümüz müslümanlarına yönelik genel bir vahdet çağrısı değil, bazı güncel sorunlarımızı ortak bir istikamette çözümleyerek vahdet zeminini oluşturmaya yönelik özel bir davettir. Yaşandıkça genelleşebilecek olan bu özel davetin gereğini yapanlar, umud ederiz ki bu vahdete engel kimliklerden ve böylesi kimlikle­rin vebalinden kurtularak vahdete yönelen müslüman­lar olacaktır.

Rabbimizden utanmadan, Rabbimizden sıkılmadan vahdet duasını yapabi­leceğimiz hallere, vahdet duasını yapabileceğimiz günlere kavuş­mak temennisiyle..

Mehmed ALAGAŞ İzmir - 1998

 

MISIR TANESİ DEĞİLİZ!.

 

Müslümanların önemli vasıflarından birisi, havf ve reca yani korku ve umud arasında olmaları­dır. Bilinçli bir müslüman, haklı nedenlere dayanan bir korku ve yine haklı nedenlere dayanan bir umud arasında­dır. Fakat ne gariptir ki günümüzde haksız yere umudlanan batıl fırka, grup ve meşrep mensuplan olduğu gibi, haksız yere umudlannı yitiren müslümanlar da bulunmak­tadır!.

Haksız yere umudlananlardan, batıl zanlar ile kendile­rini ve çevresindekileri aldatanlardan tek tek örnek vermemize gerek yoktur. Çünkü bir gözümüzü hafifçe açmamız, hafifçe aralamamız dahi, bu örneklerden yüzlercesini gör­memize yeterli olabilecektir. Uluslararası batıl değerlerle entegre olmalarına ve istikballerini demokrasinin yargısına teslim etmelerine rağmen “İstikbal İslam'ındır ve zafer ina­nanlarındır” diyerek kendilerini aldatan insanlar ve bu in­sanların biraraya toplandıkian yapılar ne yazık ki görmek istemediğimiz kadar çoktur. Dünya müstekbirlerinin gözeti­mindeki uzlaşma meralannda taviz hormonlanyla geliştiri­len bu yapılar, hormonlu bir dana gibi her geçen gün daha bir irileşmektedir!.

Oysa bu gibi yapılar ne kadar irileşirse irileşsin, bu yapılardaki insanların haksız umudları ne kadar büyütülürse büyütülsün müstekbirlerin şeytani tavizlerini Allah'ın yardımına tercih eden böylesi yapıların ve bu yapılarda bulunan insanların, İslam'ın istikbalinde söz sahibi olama­yacakları açıktır. Yaşadığımız coğrafyada İslam'ın istikbali, hiçbir kuşkunuz olmasın ki bu coğrafyadaki muvahhid müslümanların yaptıklanyla bir anlam, bu muvahhidlerin yapacaklanyla bir aydınlık kazanacaktır. Dolayısıyla batıl umutlarla derin bir aldanışı yaşayan kimselerin içinde bu­lundukları durumdan ziyade, tevhid akidesine sahip olmak­la beraber haklı nedenlere dayanmayan bazı endişeler ve yine haklı nedenlere dayanmayan bazı umudsuzluklar için­de olan kardeşlerimizin durumuna değinmek istiyoruz.

Mesela din olarak İslam'ı seçmelerine ve tevhidi bir akideye sahip olmalarına rağmen yaşadığımız dünyaya kendisinden kaynaklanan bir endişeyle bakan birçok kar­deşimizin şu anlatımlarıyla sık sık karşılaşmaktayız.

Birkaç istisna dışında, emperyalizm bütün bir dünya­ya hakim olmuş durumdadır, bilim, sanayi ve teknoloji, emperyalizme hizmet et­mektedir, silah sanayi onla elindedir, kapital onların elindedir, siyasi dizginler onların elindedir, ekonomik güç onların elindedir, teknoloji onların elindedir, medya onların elindedir ve böylesi imkanlara sahip olamayan insanlar, toplumlar, kitleler onların elindedir!..

Bütün bu güçleri görmemezlikten gelmek, yok kabul etmek mümkün müdür? Bunlardan bir kısmını ele geçirmeden, bunîara karşı nasıl üstünlük sağlanabilir? Evet, bütün bu endişeli ifadeler hakkın değil, görülen reali­tenin bir ifadesidir. Dolayısıyla bu anlatım, hak ile yeterli ilişki kuramamış insanlar açısından reel yani gerçek bir an­latımdır. Nitekim yaşanan realiteyi sadece bu açıdan göz­lemleyen insanlar, bu gerçekler karşısında umudsuz, bu gerçekler karşısında çaresizdirler.

Peki hakka ve hakkı esas alan müslümanlara göre durum böyle midir veya böyle mi olmalıdır?

Alemlerin Rabbi olan Allah (cc.) katında, emperya­listlerin sahip gözüktüğü bu gibi şeylerin ne önemi vardır?

Tüm medya onların elinde olsa dahi kalpler Allah'ın elinde değil midir?

Emperyalistlerin ellerinde bulunan atom bombalarının elektronik devrelerine küçük, küçücük bir böcek pislese, o bomba kendi helaklarına, kendi felaketlerine neden olmaz mı?

Dünyadaki bütün madenleri, bütün maddeleri birer si­lah haline getirseler, şanı yüce Rabbimizin kuvvet ve kudreti yanında bu nedir ki?

Bu sözlerimi duyan ve düşünen birçok kardeşim baş­larını sallayarak bana hak verecekler fakat diğer yandan kalplerindeki kuşku ve endişeyi şu cümleyle ifade edecek­lerdir; “Allah'a göre öyle, öyle ama, bize göre böyle!”

Evet, yersiz bir kuşkuyu ifade eden, yerli yerinde bir itiraftır bu!.

“Allah'a göre öyle, öyle ama, bize göre böyle!” “Ellerindeki güç ve silahlarla Allah'a hiçbir şey yapamazlar, hiçbir üstünlük sağlayamazlar, sağlayamazlar ama, bize gelince iş değişir!.”

Bu batıl korku sarhoşluğundan lütfen ayılahm, lütfen kendimize gelelim!.

Allah'ın dini söz konusu olduğu zaman, müslümanlar olarak kendimizi niye Allah'tan ayrı, Allah'tan gayrı düşünelim ki?

Allah (c.c.) bizlerin sahibi, Allah (c.c.) bizlerin yardımcısı, Allah (c.c.) bizlerin koruyucusu değil mi?

Rahman ve Rahim olan Rabbimizin izni olmadan, tüm müminlerin velisi olan Rabbimizin dilemesi olmadan, onlar bize ne yaparlar, ne yapabilirler ki!.

Saf ve temiz kalbli bir kardeşimle bu mevzuyu konu­şurken, bu kardeşime de aynı mutmainlikle, aynı yaklaşım­da bulunmuş ve “Allah'ın izni olmadan onlar bizlere hiçbir şey yapamazlar” demiştim. Bu kardeşim bir süre gözleri­me endişeyle bakarak “İyi, iyi de, onlar bunu biliyor mu?” dedi. Hem gülümsedim ve hem de bu temiz yürekli karde­şime şu fıkrayı anlattım.

Akli dengesini kaybeden bir adam, kendisini mısır tanesi yani darı zannediyor ve tavukların kendisini yiyeceğinden korkuyormuş. Akıl hastanesinde uzun bir süre tedavi gördükten sonra artık iyileştiğini ifade ede­rek hastaneden taburcu edilmesini istemiş. Kendisiyle bu hususta görüşen doktorun “Sen dan mısın?” sorula­rına devamlı olarak “Ben darı değilim” cevabını verin­ce, hastasının iyileştiğini kabul eden doktor, hastanın taburcu edilmesine karar vermiş. Eşyalarını toplayan hasta doktoruna veda edeceği zaman içini kemirmekte olan korkunç soruyu doktoruna sormadan edememiş.

“Doktor bey!. Ben darı değilim, değilim ama, (bi­ran susmuş ve sesini kısarak devam etmiş) bunu tavuk­lar biliyor mu?”

Evet, yenilecek ve yutulacak bir mısır tanesi olmadığımızı tavukların bilmesine gerek olmadığı gibi, Allah'ın müslümanlara yardımcı olduğunu, Allah'ın izni olmadan hiçbir şeyin müslümanlara en ufak bir zarar veremeyeceğini dünya müstekbirlerinin bilmesine de gerek yoktur. Bu gerçeği müslümanların bilme­si ve bu gerçeğe müslümanların teslim olması yeterlidir.

İşte meseleye bu açıdan baktığımız zaman, dünya müstekbirlerinin sahip oldukları imkanlara ve bu müstekbirlerin müsiümanlar üzerine yaptıkları hesaplara bakarak, çaresizliğe veya umudsuzluğa düşmememiz gerekir. Çünkü meseleye bu bilinç ve bu imanla yaklaştığımız zaman, hiç kuşkunuz olmasın ki hem gerçek kimliğimize kavuşacak ve hem de müstekbirlerin tüm şeytani hesapları bozulacak, tüm şeytani düzenleri yıkılacaktır.

Diyeceksiniz ki nasıl, nasıl yıkılacak bu şeytani düzenler, nasıl bozulacak bu şeytani hesaplar?

Dünya müstekbirlerinin elinde olan bütün imkanlara, dünya müstekbirlerinin elinde olan bütün araçlara sahip olmadan, bu şeytani hesapların bozulması, bozulabilmesi mümkün müdür?

İşte, bu gibi soruları yanıma alarak tüm ilgimi Rabbime ve Rabbimin kelamı olan Kur'an'a yönelttiğim zaman, hiçbir kuşku duymadan “Vallahi de mümkündür, Billahi de müm­kündür” diyorum!..

Yeter ki, yeter ki Kime kul olduğumuzu idrak edelim!..

 

MÜSTEKBİRLERİN PROFESYONELLİĞİ!.

 

Gözleme dayanan bazı reel anlatımlar yani dünya müstekbirlerinin birçok imkanlara sahip oldukları ve kendi sahalarında birer profesyonel gibi gözüktükleri doğrudur. Dünya geneline yayılmış istihbarat birimleriyle, kurumlarıy­la, kuruluşlarıyla ve birinci sınıf elemanlarıyla kendilerine göre gerçekten profesyoneldirler. Ancak durumu sadece bu açıdan gözlemleyerek “Profesyonel müstekbirler karşı­sında, amatör müslümanlar ne yapabilir ki!” demeyiniz.

Profesyonellik söz konusu olduğu zaman, Medine'ye hicret esnasında Efendimiz (s.a.v.)'i takip eden ve isminin Kurz bin Alkame Huza'i olduğu rivayet edilen iz sürücüsü aklıma geliyor. Resulullah (s.a.v.)'i hicret ederken takip eden bu iz sürücü, kendi branşında başlı ba­şına bir profesyonel idi. Herhangi bir insanın bu profesyo­nel iz sürücüden kurtulabilmesi, izini kaybettirebilmesi ade­ta mümkün değildi. Nitekim Efendimiz (s.a.v.)'i de aynı profesyonellikle takip etmiş ve Resulullah (s.a.v.) ile Ebubekir (r.a.)'ın bulunduğu Sevr mağarasının girişine kadar gelmişti.

Mağaranın girişine kadar gelen bu iz sürücü, mağaranın girişini kaplayan örümcek ağını görünce, nedenini anlayamadığı bir şaşkınlık ile geriye dönmüştü!.

Şimdi sormak istiyorum., kilometrelerce ilerdeki bir hedefi takip edebilen pro­fesyonel iz sürücüsüne, üç-beş metre ilersindeki hedefi göstermeyen ve bu profesyonel iz sürücüyü mağaranın gi­rişinden gerisin geriye döndüren amatörlük nedir?

Diyeceksiniz ki “Mağaranın girişindeki örümcek ağı!.”

Değil, tabi ki değil!.

Çünkü mağaranın girişindeki bozulmamış örümcek ağını görerek gerisin geriye dönmek, profesyonel bir iz sürücü için amatörlük değil, aklın ve gerçek profesyonelli­ğin tabi bir gereğidir. Oysa bu profesyonel iz sürücüsünün amatör, gerçekten amatör olan bir yanı vardı. İşte bu pro­fesyonel iz sürücünün amatör olan yanı, takip ederek pe­şine düştüğü hedef şahsı doğru tanımaması, doğru tanımlayamamasıydı.

Bu iz sürücü, iz sürme meselesinde başlı başına bir profesyonel ol­masına rağmen kimi takip ettiğim, kimin peşine düştüğü­nü bilmiyordu!. Nitekim Allah'ın yardımına mazhar olan bir peygamber takip ettiğini bilmeyen bu profesyonel iz sürücü, herşeyi hesaba katmasına rağmen, Allah'ın yardı­mını hesaba katmamıştı!.

Ve işte hesaba katmadığı bu husus, kilometrelerce ilerdeki bir hedefi takip edebilen onun gibi bir profesyonele, üç-beş metre ilersindeki hedefi gös­termiyor ve onu mağaranın kapısından geri döndürüyor­du!.

Ve Allah, ve alemlerin Rabbi olan Allah, alemlere rahmet olarak gönderdiği Resulullah (s.a.v.)'i, demirden zırhlarla ya da kalın kale duvarlarıyla değil, incecik bir örümcek ağıyla koruyordu!.

Tekar tekrar düşünülmesi gereken bu örneği dikkate alarak günümüze gelecek olursak, günümüzdeki profesyonel müstekbirlerin de bu profesyonel iz sürücü gibi olduk­larını görebiliriz. Bunlar kendi branşlannda birer profesyo­nel olmalarına rağmen kime dalaştıklarını, kiminle uğraştıklarını bilmeyen amatörlerdir. Kendileri için birer düşman telakki ettikleri müslümanların en küçük hareketle­riyle ilgilenmelerine ve istihbarat birimleri vasıtasıyla müs­lümanların en küçük eylemlerini dikkate almalarına rağ­men, hiç dikkate almadıkları ve hiç dikkate alamayacakları bir husus vardır.

İşte bu husus, Allah'ın yardımıdır.

Müslümanlara yönelik yüzlerce hesap, binlerce senar­yo hazırlayan bu profesyonellerin dikkate almadıkları ve dikkate alamayacakları yegane husus, Allah'ın yardımıdır. Mesela Türkiye'deki İslami uyanışla ilgili olarak bizlerin ne yaptığını veya benim gibi bir yaratılmışın ne yazdığını, ne söylediğini dikkate alan günümüz müstekbirleri, alemlerin yaratıcısı olan Allah'ın ne buyurduğunu, neleri vadettiğini ve ne yapacağını hiç dikkate almazlar.

Ne kadar tuhaf, ne kadar gülünç bir durum değil mi!.

Oysa akibetleri, benim yazdıklarıma ve benim sünne­time göre değil, Allah'ın kelamına ve Allah'ın sünnetine göre gerçekleşecektir. Ne var ki İslam'a inanmadıkları ve İslam'a teslim olmadıkları sürece bu İlahi gerçeği bilmeleri ve bu İlahi yardımı dikkate almaları mümkün değildir.

İşte, bütün şeytani senaryoları, bütün şeytani hesaplan bozacak olan husus, sahip oldukları materyalist dünya görüşü ile hiç dikkate almadıkları ve hiç dikkate alamayacak­ları bu İlahi yardım olacaktır.

O halde, şeytani hesapların bozulması için ne yapmamız ve neyi istememiz gerektiği belli değil mi?

 

ŞEYTANİ HESAPLARIN BOZULMASI

 

Evet, dünya müstekbirl erinin sahip oldukları imkanlara ve gözümüze dev gibi gözüken yapılanmalara bakarak çare­sizliğe veya umudsuzluğa düşmemize hiç gerek yoktur. Gü­nümüz müstekbirlerinin hangi imkanlara sahip oldukları bizlerden çok daha iyi bilen şanı yüce Rabbimiz, bu cahili realiteye karşı bizlere şu hak haberi vermektedir.

“Allah, sizin düşmanlarınızı daha iyi bilendir; bir veli (en güvenilir bir dost) olarak Allah yeter, bir yar­dımcı olarak da Allah yeter.” [1]

“Hatırlayın; hani sizler sayıca azdınız ve yeryü­zünde zayıf bırakılmışlardınız, insanların sizi kapıpyakalayıvermelerinden korkuyordunuz. İşte O, sizi (yerleşik kılıp) barındırandı, sizi yardımıyla destekle­di ve size temiz şeylerden rızıklar verdi. Umulur ki şükredersiniz.” [2]

İşte, bu ayet-i kerimelerden de anlaşılacağı üzere, müslümanlar üzerine yapılan tüm şeytani hesapların bozulması ve müslümanların bu şeytani hesaplardan kurtulması, sa­dece ve sadece bir şarta bağlıdır.

İlahi yardıma mazhar olmak!.

Bunun ne anlama geldiğini, İlahi yardıma mazhar ol­manın ne muhteşem bir durum olduğunu lütfen düşüne­lim!. Lütfen anlayalım ve iman edelim, tekrar tekrar iman edelim bu gerçeğe!.

Müstekbirlerin gafil oldukları, müstekbirlerin hesaba katmadıkları bu muhteşem yardımdan, bizler de gafil, bizler de habersiz olmayalım!. Çünkü bütün meselenin özü, bu İlahi gerçeğe bağlıdır.

Müslümanlar ile müstekbirler arasındaki, hak ile batıl arasındaki tüm mücadelelerin neticesi, sonsuz kuvvet ve kudret sahibi olan Rabbime andolsun ki bu İlahi yardıma, bu İlahi hakikate bağlıdır.

“Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi 'yapayalnız ve yardım­sız' bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? öyleyse müminler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler.”[3]

Bu açık, apaçık olan ayet-i kerimeye hakkıyle iman ettiğimiz zaman, ne yapacağımızı ve ne yapmamız gerektiğini de aynı açıklıkla görmüş, aynı açıklıkla bilmiş olacağız. Dolayısıyla iman etmiş müslümanlar olarak süper devlet fobile­rini, süper güç korkularını bir kenara bırakıp, önemle ve öncelikle bu İlahi yardımı cezbetmemiz ve bu İlahi yardıma layık olmamız gerekmektedir.

Çünkü tüm müslümanlar olarak Allah'dan başka velimiz, Allah'dan başka yardımcımız yoktur.

“Hayır, sizin mevlanız Allah'tır. O, yardım edenle­rin en hayırhsıdır.” [4]

“Gerçek şu ki, göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır; diriltir ve öldürür. Sizin Allah'tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur.” [5]

Peki, bu İlahi yardımı nasıl cezbedecek ve bu İlahi yardıma nasıl layık olacağız?

Şahsımıza veya nefsimize yönelik bir İlahi yardımı, ferdi yaklaşımlarımızla, ferdi amellerimizle cezbedebiliriz. Ancak bu İlahi yardımın sadece nefsimizi değil, bir bütün olarak tüm müslümanları kuşatmasını isti­yorsak, bu İlahi yardıma bir bütün olarak hep birlikte yö­nelmemiz, bu İlahi yardıma hep birlikte layık olmaya çalış­mamız gerekir.

İlahi yardıma hep birlikte layık olmaya çalışmamız demek, en açık ifadesiyle bu kutsal davada ayrılıktan sakınmamız ve hep birlikte olmamız demektir.

Çünkü Allah'ın yardımı cemaat üzerinedir, vahdete gönül vererek vahdete yönelen ve vahdetin gereğini yapan müslümanlar üzerinedir!.

 

VAHDETE DOĞRU YEDİ ADIM

 

Vahdet aklıma geldiği zaman, dudaklarımdan şu mıs­ralar dökülüyor.

“Orda, bir vahdet var uzakta 0 vahdet, kimin vahdetidir?”

Gözleri keskin olan bazı kardeşlerimiz, “O vahdet, bi­zim vahdetimizdir” diyeceklerdir.

Bilemiyorum!.

Gözlerim onların ki kadar keskin olmadığı için pek bilemiyor ve “İnşaallah söyledikleri doğrudur” diyorum.

Peki ben niye iyimser değilim?

Vahdetin görülebilir bir uzaklıkta, varılabilir bir yakın­lıkta olduğunu neden söyleyemiyorum?

Bunun nedeni hiç kuşkusuz ki Rabbimizle, Rabbimizin vaadleriyle, bu vaadlere imanla ilgili bir neden değildir. Bunun nedeni benle ilgili, bunun nedeni bizle ilgili, bunun nedeni bizim içinde bulunduğumuz du­rumla ilgilidir.

Şahsım adına itiraf etmem gerekirse, ibadet ve kulluğun ne anlama geldiğini bilen bir müslüman olarak, Rabbimin huzurunda gönül rahatiığı ile oku­yamadığım, okurken en fazla zorlandığım, en fazla sıkıldı­ğım ayet-i kerime şudur.

“Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yar­dım dileriz.” [6]

Herşeyi hakkıyle bilen Rabbimin huzurunda durarak bu ayet-i kerimeyi okurken, hal ve yaşantımla, hal ve yaşantımızla ilgili bu tekmili verirken, boynumun büküldüğü­nü, başımın iki omuz arasına gömüldüğünü hissediyorum. Namazlarda Fatiha suresini okuma zorunluluğu olmasa, belki de Rabbimin huzurunda utanıiası bir duruma düşme­mek için birçok namazda bu sureyi okumayacak, okumak istemeyeceğim!. İşin tuhaf tarafı Fatiha süresindeki bu ayet-i kerimeyi takip eden ayet-i kerimeler ise en fazla muhtaç olduğum, en çok okumak istediğim ayet-i kerime­lerdir.

“Bizi dosdoğru yola ilet. Kendilerine nimet verdik­lerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapıklarınkine değil.” [7]

Bu ikilem arasında bazen şaşinyorum, şaşkınca dü­şüncelere kapılıyorum!. Kendi kendime “Beşinci ayet-i kerimeyi atlayarak bu sureyi okuyayım mı?” diye aklımdan geçiriyorum!.

Tabi ki olmazdı, olamazdı!.

Çünkü altı ve yedinci ayet-i kerimelerdeki muhteşem duayı yapmaya hak kazanan müslümanlar, beşinci ayet-i kerimenin yani “Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Sen'den yardım dileriz” buyruğunun gereğini yaparak bu ayet-i kerimeyi kalbi bir mutmainlikle okuyan, okuyabi­len müslümanlardır.

Peki sizler, sizler bu ayet-i kerimeleri kalbi bir mutmainlik ile okuyabiliyor musunuz? Huzurunda durduğunuz Allah'tan hiç utanmadan, hiç sıkılmadan, hiçbir kalbi rahatsızlık duy­madan “Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Sen'den yardım dileriz..” diyebiliyor musunuz?

Allah'a kulluğu sadece namaz kılmak veya oruç tut­mak olarak algılayanlar, elbetteki evet diyeceklerdir. Ne var ki Allah'a kulluk, sadece namaz kılmak, sadece oruç tutmak veya hacca gitmek değildir. Allah'a kulluk demek, bütün bir yaşantıda sadece Allah'a yönelmek, hangi konu­da olursa olsun önemle ve öncelikle Allah'ın hükümlerini dikkate almak, bu İlahi hükümlere sımsıkı sarılarak Allah için yaşamak ve Allah için ölmek demektir.

Evet, var mı böyle yaşayan?

Var mı böyle yaşayarak, böyle kulluk ederek, aşağı­daki ayet-i kerimeleri kalbi bir mutmainlikle okuyan, okuyabilen?

“Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Sen'den yar­dım dileriz. Bizi dosdoğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapıkla­rınkine değil[8]

İstisnalar olabilir ancak genel çerçevedeki durum olumsuzdur. Olum­suz olduğunu da nereden biliyorsun, bunu da nereden çı­kartıyorsun demeyiniz. Genel düzlemde yaşanan ayrılıklar ve aykınlıklar, bu düzlemdeki olumsuzluğun yeterli bir gös­tergesi değil midir?

Günümüz müslümanları doğru, dosdoğru bir yolda birleşmemişlerse, bu durumun müsebbibi vahdet vaadin­den dönmeyecek olan Rabbimiz midir, yoksa bu vaadin gereğini yapmayan müslümanlar mıdır?

Tabi ki müslümanlardir, tabi ki günümüz müslümanlandır!. Çünkü günümüz müslümanları sadece Allah'a kulluk edip, sadece Allah'tan yardım dileyerek “Ya Rabbi bizi dosdoğru yola İlet. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğra­yanların ve sapıklarınkine değil..” duasında bulunsalar­dı, vaadinden dönmeyecek olan şanı yüce Rabbimiz müs-iümanların bu duasını elbetteki kabul edecek ve müslümanları elbetteki doğru, dosdoğru yolda birleştire­cekti. Tüm müslümanlar tarafından asırlardır okunan bu ayet-i kerimelerin, sadece ve sadece son yirmi yıldır gere­ği yapılsaydı, bugün içinde bulunduğumuz durum hiç kuş­kusuz ki başka, çok daha başka olacaktı!.

Ancak olmadı, olamadı!.

Çünkü her namazda defalarca okunan bu ayet-i keri­melere, itikadi ve ameli düzlemde defalarca ihanet edildi!.

Kardeşleriyle birlik ve beraberlik duası yapan diller ile, kardeşlerini itip-kakalayan eller, aynı vücudun ayrı uzuvları gibiydi!. Kendi nefislerinde birçok ayrılığı ve aykı­rılığı yaşayan aydınlar(!), edebi cümlelerle ümmetin bölün­müşlüğünden dert yanıyorlardı!. Kendilerini İslam'a nisbet eden ve her namazda defalarca “Bizi dosdoğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğra­yanların ve sapıklarınkine değil” duasında bulunan şaşkın kitleler ise, sanki böyle bir duada hiç bulunmamışlar gibi sapıkların yoluna girmek için kuyruğa geçiyorlar ve pislik bölgesi olan kuyruk sokumuna yaklaşabilmek için birbirleriyle yanşıyorlardı!.

Evet, günümüzde kendilerini müslümanlığa nisbet eden in­sanların şaşkınlığını ve tevhidi kavramış olan müslümanlar dağınıklığını dikkate aldığımız ve bu durumu Kur'an-ı Kerim'e göre değerlendirdiğimiz zaman, bu insanları kısa bir yoldan vahdete çağırmanın, vahdete çağmvermenin, boş bir çağrı olacağını anlamamız zor değildir. Nitekim bu durumu dikkate alarak yaşadığımız coğrafyadaki müslü­manları kısa ve kolay bir yoldan vahdeti sağlamaya değil, sabır ve sebat isteyen bir yoldan vahdet zeminini oluştur­maya davet edeceğiz. Bu davetimize esas teşkil edecek oian vahdet istikametindeki yedi adım ise, günümüz müs-îümanları için yeterli olmasa da, mutlaka ve mutlaka atıl­ması gerekli adımlar olacaktır. Çünkü Kur'an-ı Kerim bü­tünlüğünde zikredilen bu adımları atmadan vahdete yönelmemiz ve vahdet zeminine ulaşabilmemiz mümkün değildir.

 

VAHDET İHTİYACI

 

Herhangi bir şeyin gerçekleşmesi için, öncelikle bu­nun istenmesi, arzu edilmesi gerekmektedir. Arzu ve istek ise genel olarak ihtiyaçtan kaynaklanır. En çok istediğimiz şeyler, genel olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerdir. İhtiyaç ve istek konusunda bu kısa girişi yaptıktan sonra, meselemizle ilgili şu soruya geçebilir ve şu soruyu sorabilir­siniz.

“Yaşadığımız coğrafyadaki müslümanlar, birlik ve be­raberliğe ihtiyaç duyuyorlar, birlik ve beraberliği istiyorlar mı?”

Bu sorunuz karşısında hemen bir uğultu yükselecektir..

“İstiyoruz, tabi ki istiyoruz!. Müslümanlarla birlikte yapı kooperatifleri kurmak, müslümanlarla beraber ticaret yapmak, müslümanlarla birlikte limited şirketler kurmak istiyoruz!”

Bu cevaplar karşısında susuyorsunuz, “Hay Allah müstehakınızı versin” demiyorsunuz!. Dünyevi ihtiyaçlardan kaynaklanan bu gibi dünyevi istekleri bir kenara bırakarak, sorunuza daha bir açıklık getiriyorsunuz.

“Peki ya dava. bu yüce davada da biriik ve beraberliği istiyenler bu kadar çok mu?”

Bu sorunuz da cevapsız kalmıyor. Daha ziyade söz ve konuşma düzleminde de olsa, müslümanlar genel ola­rak böyle bir birlik ve beraberliğin gerçekleşmesini de isti­yorlar. Tabi ki bu ortak istekteki samimiyetler, bu ortak istekteki niyetler, bu ortak istekteki beklentiler birbirinden farklıdır!.

Meseleyi kişilere göre değerlendirdiğiniz zaman zul­me uğrayan, zorda kalan ve bütün bunların fevkinde davasının bilincinde olan müslümanlar, bu isteklerinde çok daha duyarlı, çok daha samimi bir yaklaşım gösteriyorlar. Teoride tağutu inkar etmelerine rağmen pratik yaşantıla­rında ferdi bir rehavet içinde olan ve adeta “Beni ısırmayan tağut, bin yıl yaşasın” dercesine bir kayıtsızlığı yaşa­yan müslümanlarda İse bu istek bir ayrıntı, bir fantezi niteliğinde!.

Peki nasıl olmalı?

Müslümanların birlik ve bütünlüğünü amaçlayan vah­det meselesine, bütün müslümanlar olarak nasıl yaklaşmalıyız?

Bu soru karşısında lütfen susun, lütfen susalım!.

Kendimize göre, grubumuza göre, mezheb ve meşre­bimize göre cevaplar üretmeyelim!. Vahdet meselesinde ciddi, vahdet meselesinde samimi isek, vahdetle ilgili tüm sorulara cevap verme hakkını, vahdet dininin sahibi olan.

Rabbimize verelim. Söz hakkını sadece ve sadece Rabbimize verelim ki; birleşenler ve birleşecek olanlar Rabbimizin hükmünde birleşip, ayrılanlar ve ayrılacak olanlar da Rabbimizin hükmünden ayrılmış olsunlar.

Şanı yüce Rabbimiz, müslümanların vahdeti ve bu vahdetin gereğiyle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır.

“Allah'a ve Resulüne itaat edin ve çekişip birbiri­nize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsiniz, gücünüz gi­der. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraber­dir.” [9]

“Küfredenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgun­culuk (fesad) olur.” [10]

Bu ayet-i kerimelerin ne anlama geldiğini açıklama­mıza tabi ki gerek yoktur. Çünkü bu ayet-i kerimelerin pratik tefsiri, yaşadığımız coğrafyada apaçık bir şekilde gö­zükmektedir. Günümüz müslümanlarının emperyalist güç­ler karşısındaki yılgınlıkları, güçsüzlükleri varsa ve yaşadığı­mız coğrafyada bir fitne, bir fesat yaygınlaşıyorsa, bunun en önemli nedeni müslümanların birbirlerine düşmeleri, birbirleriyle çekişmeleri ve birbirlerine veli olmamalandır.

Ne yazıktır ki dünya müslümanlan arasında henüz gerçekleşmemiş olan bu birlik, küfrün elebaşları olan dün­ya müstekbirleri arasında birçok konuda teşekkül etmiş bir durumdadır. Bazı düzlemlerde birbirlerine dost gözüken müslümanlar, kısmi ihtilaflara dayanan ayrılığı ve düşman­lığı yaşarlarken; çoğu kez birbirlerine düşman ve muhalif gözüken dünya müstekbirleri, emperyalist menfaatlere da­yanan beraberliği ve dostluğu yaşamaktadırlar.

Enfal suresi 73. ayet-i kerimede zikredilen “Küfre­denler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmaz­sanız...” buyruğunu düşündüğümüz zaman, şöyle bir so­ruyla karşılaşabiliriz.

Küfredenlerin kendi aralarında gerçekleştirdikleri bir veliliği, müslümanlar kendi aralarında niye gerçekleştirmesinler, neden gerçekleştiremesinler ki!. Birbirlerine veli ol­mak küfredenlere göre kolay, kolay da, müslümanlara göre zor mu?

Evet, birbirlerine veli olmak eylemi, küfredenlere göre ko­lay, müslümanlara göre zor bir eylemdir. Çünkü küfreden­lerin birbirleriyle dar çerçevedeki veliliği, nefsi ve engelsiz olan yokuşaşağı bir velilik iken; müslümanların birbirleriyle geniş çerçevedeki veliliği, iman, amel ve sabıra ihtiyaç du­yan engelli ve yokuşyukarı bir veliliktir. Daha açık bir ifa­deyle küfredenlerin birbirleriyle veliliği nefse ve nefsi istek­lere, şeytana ve şeytani vesveselere direnerek değil, bu vesveselerin akıntısına kendilerini bırakarak gerçekleştirdik­leri bir veliliktir. Müslümanların veliliği ise nefse ve nefsi isteklere, şeytana ve şeytani vesveselere direnerek, iman ve amel ile bu engelleri aşarak gerçekleştirdikleri bir veli­liktir. Bu nedenledir ki müslümanların birbirleriyle veliliği çok daha değerli, çok daha anlamlı ve çok daha güçlüdür.

Normal ve atıl düzlemlerde gerçekleştirilmesi zor olan bu veliliği tüm müslümanlara kolaylaştırabilecek yega­ne unsur ise Allah'a ve Allah'ın hükümlerine imandır. Şanı yüce Rabbimiz tüm müslümanlara  “Çekişip,  birbirinize

düşerseniz, birbirinize veli olmazsanız, çözülüp yılgın-laşırsınız, gücünüz gider ve yeryüzünde büyük bir fit­ne ve fesad olur” buyurmaktadır. Asr-ı saadet dönemi müslümanlarının pratik yaşantıda hiç karşılaşmadan iman ettikleri bu gerçekler, günümüz müslümanlarının müşahhas bir şekilde görerek tasdik ettikleri gerçeklerdir. Fitne ve fe­sadın yaygınlaşması, bu durum karşısında müslümanların yılgınlığa düşmeleri, kendilerini güçsüz hissetmeleri ne ya­zık ki iman etmenin ötesinde aynel yakin tasdik etmemiz gereken açık bir realite durumundadır.

İşte bütün bu olumsuzluklardan ne kadar uzak olmak, bu olumsuzluklardan ne kadar kurtulmak istiyorsak, ayrılık­lardan da o kadar uzaklaşmamız ve vahdeti de o kadar çok istememiz gerekmektedir. Çünkü şanı yüce Rabbimizin bu İlahi buyruğunda dert ile derman birlikte verilmekte­dir. Bütün bu dertlerin nedeni ayrılık olduğu gibi yine bü­tün bu dertlerin dermanı vahdettir. Kendi içimizdeki, kendi aramızdaki fitne ve fesadı kaldırarak vahdete yönelmeden, kendi dışımızdaki fitne ve fesadı kaldırmamız mümkün ol­mayacaktır.

Mesela “İstikbal İslam'ındır” derken, bu istikballe neyi kastettiğimizi, neyi tasavvur ettiğimi­zi düşünelim!.

Sımsıcak umudlarla kastettiğimiz ve tasavvur ettiğimiz kutsal gerçek, hiç kuşkusuz ki yaşadığımız coğrafyada ve bütün bir dünyada tevhid dininin hakim olmasıdır.

Peki bu nasıl olacaktır?

Yannlarda tevhid dini hakim olacaksa, böyle bir umudumuz, böyle bir beklentimiz varsa, bu umudumuz na­sıl gerçekleşebilecektir?

Bizlere bu umudu veren İlahi vahiy, bu umudun ger­çekleşmesini  müslümanların birlik ve beraberliğine yani vahdetine bağlamaktadır. Tevhid dininin herhangi bir coğ­rafyada hakim olması, hakim olabilmesi, hiç kuşkusuz ki bu tevhid mücadelesini verecek olan müslümanların tevhi­de yönelmesiyle, kendi aralarında tevhidi bir beraberliği yani vahdeti gerçekleştirebilmeleriyle mümkündür. Mesele bu noktaya geldiği zaman ittifak hususuna da kısaca de­ğinmemizde yarar vardır. Herhangi bir coğrafyada yaşa­yan müslümanlar değişik gruplara, değişik cemaatlere mensup iseler, ortak tehlikeye karşı vahdet değil de ittifak cephesinde mücadele vermeleri, bu coğrafyada tevhid di­ninin hakimiyetini sağlayabilir mi?

Afganistan örneğini dikkate alan ve yeterince değer­lendiren müslümanlar, pek tereddüt etmeden “Sağlamaz, sağlayamaz” diyeceklerdir. Ben de bu konuda pek farklı düşünmüyorum. Grup asabiyetlerinin bulunduğu   ittifak cepheleriyle verilen mücadelelerde, elde edilen başarılar daha ziyade kendi gruplarının fedakarlıklarına ve karşılaşı­lan başarısızlıklar da daha ziyade diğer grupların becerik­sizliğine verileceğinden, bu mücadelelerin sonucu ne olur­sa olsun müslümanların vahdetine olumlu bir katkıda bulunamayacaktır. Kaldı ki ortak ve vahim bir tehlikeyle karşı karşıya geldikleri zaman bile vahdeti gerçekleştireme­yen bu cemaatlerin, söz konusu tehlikeyi ortadan kaldır dıklan zaman vahdeti gerçekleştirebilmeleri çok daha zor olacaktır. Dolayısıyla ittifak olayın vahdet olarak telakki etmemiz ve ittifak meselesine vahdet sıcaklığı ile yaklaşa-bilmemiz mümkün değildir.

Tabi ki bununla beraber, müslümanların içinde bulu­nulan şartlan ve İlahi öğretiyi dikkate alarak müsbet ve gerekli gördüğümüz ittifaklar da vardır. Müsbet ve gerekli gördüğümüz bu ittifaklar, müslümanların genel vahdetine olumlu katkılarda bulunabilecek keyfiyetteki ittifaklardır. Erişilmesi gereken vahdete bir eşik mahiyetindeki bu itti­faklarda gözetilmesi gereken husus, hak ve hayırlı bir amelde bir araya gelen müslümanların bu kısmi birlik ile nasıl bir rahmetle karşılaştıklarını, nasıl güçlendiklerini his­setmeleri ve bu duygularla genel birliğe bir adım daha yak­laşmalarıdır. Rahmete vesile olarak gördüğümüz böylesi it­tifaklarda önemli olan ve öncelenmesi gereken husus, grup ya da cemaatlerin akli prensiplerden ziyade nakli il-kelerdeki ittifaklarıdır. Nakli yani İlahi olan hak ilkelerde it­tifakı sağlayan müslümanlar, hiç kuşkusuz ki vahdete yak­laşabilecek, vahdeti sağlayabilecek müslümanlardır. Çünkü bütün müslümanların iman ve ittifak etmeleri gereken İlahi gerçekler, müslümanlan kısmi bir ittifaka değil, genel bir vahdete götürecektir.

Netice olarak vahdetle ilgili ayet-i kerimelerde tüm müslümanlara verilen öğüt, birbirleriyle çekişmemeleri, aynı dinin müntesipleri olarak biraraya gelmeleri ve birbir­lerinin velileri olmalarıdır. Çünkü bunun başka bir çaresi, bunun başka bir alternatifi yoktur. Bu davayı tek başımıza veya bir grup müslümanla kaldıramayacağımıza göre, bu davaya gönül veren tüm müslümanlarla beraber olmamız ve bu ihtiyacın bilinçli olarak farkına varmamız gerekmek­tedir.

İlahi yardıma mazhar olmamız ve güçsüzlükten kur­tulmamız vahdetle mümkünse; fitne ve fesadın kalkması vahdetle mümkünse; zafer ve nusretimiz vahdetle müm­künse; İslam'ın hakimiyeti ve müslümanların kurtuluşu vah­detle mümkünse.

İlahi yardımı istediğimiz kadar, fitne ve fesadın kalkmasını istediğimiz kadar, zafer ve nusreti istediğimiz kadar, İslam'ın hakimiyetini ve müslümanların kurtuluşunu istediğimiz kadar, evet, bütün bunları istediğimiz kadar müslümanların vahde­tini de istememiz ve bu muhteşem vahdete talip olmamız gerekmektedir.

Çünkü bunun başka bir çaresi, çünkü bu derdin baş­ka bir devası yoktur. Dolayısıyie bunun farkına varan ve meseleyi böylesi bir açıklıkta gören bütün müslümanların, vahdet ihtiyacıyla ilgili olarak söylemeleri gereken ve söy­leyecekleri son söz aynı olacaktır.

“Vahdete muhtacız!.”

 

VAHDET ÇAĞRISI

 

Yaşadığımız coğrafyada birçok vahdet çağrılarıyla, birçok vahdet davetleriyle karşılaşmaktayız. Kimileri kemiyetlerini dikkate alarak bu davet hakkını kendilerinde gö­rürken, kimileri de keyfiyetlerini dikkate alarak aynı hakkı kendilerinde görmekte ve aynı çağrıda bulunmaktadırlar.

Peki, hangisi doğrudur!.

Açıkça ifade etmek gerekirse günümüzdeki bu gibi davetler, kişiler ve gruplar adına yapıldığı sürece hiçbirisi doğru değildir. Nitekim böylesi davetler ile müslümanların birliğini ifade eden vahdet meselesi bile müsiümanların daha çok ayrılmasına, müslümanların daha çok bölünmesi­ne neden olmaktadır. Hiç kuşkusuz ki her müminin, her müslümanın vahdet çağnsı yapmaya yetkisi vardır. Ancak bu yetki, Allah adına kullanılması gereken bir yetki olup, sadece ve sadece Allah'a çağırmayı hedef almalıdır. Nite­kim kendilerine iman ve itaat etmekle yükümlü olduğumuz peygamberler dahi insanları kendi adlanna, kendilerine da­vet etmemişler, önemle ve öncelikle Allah'a çağırmakla görevlendirilmişlerdir.

“Sana indirildikten sonra, sakın seni Allah'ın ayetlerinden alıkoymasınlar. Sen Rabbine çağır ve sa­kın müşriklerden olma.” [11]

Evet, müslümanları biraraya getirebilecek İlahi davetler, sa­dece ve sadece Allah'a yapılan davetler olacaktır. Allah'a yapılan davet ise hiç kuşkusuz ki şanı yüce Rabbimizin tüm insanlara gönderdiği Kur'an-ı Kerime yapılan davettir. Çünkü günümüz müslümanları bir Kitap, bir davet etrafın­da birbirleriyle kenetleşeceklerse, bu muhteşem bütünlük elbette ki Kur'an-ı Kerim ve Kur'an-ı Kerim'de beyan edi­len İlahi davet çerçevesinde gerçekleşecektir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de yer alan bu İlahi davet, “Ben müslümanım” diyen herkes için bağlayıcı bir davettir.

“Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrılmayın ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını birleştirip-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam bir ateş Çukurunun kıy ısındayken, oradan sizi kurtardı. Umu­lur ki hidayete erersiniz diye, Allah size ayetlerini işte böyle açıklar.” [12]

“Ey iman edenler, Allah'tan sakının ve doğru (sa­dık) olanlarla birlikte olun.” [13]

Şanı yüce Rabbimizin bütün müslümanları kuşatıcı bu vahdet çağrısını gözardı ederek ya da bu İlahi çağrıyı kendilerine nisbet ederek “Biz hakkız, bize gelin!.” gibi davetlerde bulunanlar, söyledikleri söz doğru olsa bile yaşa­dıkları coğrafyadaki diğer grupların taassubuyla karşılaşa­caklar ve umud ettikleri beraberliği gerçekleştiremeyecek­lerdir. Çünkü grup ya da fırka taassublannın yaşandığı coğrafyalarda gündeme getirilmesi gereken İlahi davet, bü­tün grup ve fırkalann üstünde olan İslam'a çağırmak ve İs­lam'da bütünleşmeyi amaçlamak olmalıdır.

Meseleye imamet açısından yaklaşan ve vahdet için bir imamı gerekli gören kardeşlerimiz “Hangi imamın etrafında birleşileceği belirlenmeden yapılan davetler, muğlak davetler olacaktır” diyebilirler. Tabi ki düşünülmesi gere­ken bir itirazdır bu!. Zaten farklı grup ve cemaatler adına yapılan davetlerin önemli bir nedeni de, vahdeti sağlaya­cak olan imamın kendi imamları olduğu kanaati değil mi­dir? Dolayısıyla vahdet için gerekli görülen imamet meşeleşi, vahdete engel bir nitelikle karşımıza çıkmıyor mu?

Peki bu ciddi sorun nasıl aşılacaktır?

Bu konuda Kurani bir öğüt, Nebevi bir örnek var mı­dır?

Kur'an-ı Kerim'in bu gibi konulara öncelikli yaklaşımı, taassuba taassupla karşılık vermemektir. Efendimiz (s.a.v.) ve beraberindeki mü'minler özellikle Medine döneminde grup ve cemaat taassubunun daha geniş çerçevesindeki ümmet taassubuyla karşılaşmışlardı. Ancak musevilerle hı-ristiyanlar arasında asırlardır süren bu ümmet tassubuyla karşılaşan müslümanlar, İlahi vahyin öğretisine sadık kala­rak üçüncü bir ümmet tassubuyla ortaya çıkmamışlardır. Museviler ve hıristiyanlar birbirlerine karşı kendi önderleri­ni, kendi peygamberlerini ölçü tanımaz bir şekilde yüceltir­lerken, müslümanlar kendi peygamberlerinin daha efdal olduğunu ileri sürmemişler ve böylesi bir batıl rekabete hiç girmemişlerdir. Asr-ı saadet dönemi müslümanlarınm bu konuda gösterdikleri tavır, İlahi vahyin kendilerine belirle­diği şu tavır olmuştur.

“Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene iman etti, müminler de. Tümü, Allah'a, meleklerine, Kitab'larına ve peygamberlerine inandı. “O'nun peygam­berleri arasında hiçbirini (diğerinden) ayırdetmeyiz. işittik ve itaat ettik. Rabbimiz bağışlamanı (dileriz). Varış ancak Sana'dır “ dediler.” [14]

“De ki: “Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İs­mail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa'ya, isa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilen­lere iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayırım yapmayız. Ve biz O'na teslim olmuşlarız.” [15]

Bu ayet-i kerimelerin gereğini yaparak ehl-i kitab arasındaki peygamber taassubuna benzer bir taassubla karşılık vermeyen müslümanların, ehl-i kitaba yönelik ön­celikli davetleri de şu olmuştur.

“De ki: “Ey Kitab ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olacak) bir kelimeye gelin. (Ki o da şudur:) Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rabler edinmeyelim.” Eğer yine de yüz çevi­rirlerse, deyin ki, “Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız.” [16]

İlahi vahye göre Resullere iman ve itaat çok önemli bir mesele olmasına rağmen, bu meseleden çok daha

Önemli olan mesele Allah'a iman ve itaat meselesidir. Önem ve öncelik boyutunda bu ayırımın yapılması, hiç kuşkusuz ki Allah ile Resullerinin arasını ayırmak değil sa­dece ve sadece Allah'a iman ve teslimiyeti öncelemektir. Nitekim Efendimiz (s.a.v.) ehl-i kitaba yaklaşırken Allah'a iman ve teslimiyet meselesini öncelemiş ve tüm ehl-i kitabı (Ehl-i kitaba göre tartışılabilir olan peygamberliğinden önce, tartışılmaz bir gerçek olan) “Ortak kelimeye yani Al­lah'a” davet etmiştir.

Peygamber (s.a.v.)'in gösterdiği bu hikmetli yaklaşımı, hiç kuşkusuz ki peygamber varisi olan alimlerin, alimlik vasfına sahip liderlerin de göstermesi gerekmektedir. Hiç­bir zaman ve hiçbir şartta Efendimiz (s.a.v.)'in hak olan peygamberlik iddiasından daha önemli olmayacak olan li­derlik ya da imamlık İddialarını arka plana bırakmalan, in­sanları önemle ve öncelikle Allah'a davet etmeleri, hikmet­li ve hayırlı yaklaşımın ta kendisi olacaktır. Ancak böylesi yaklaşımlarla vahdet için gerekli görülen imamet meselesi, vahdete engel niteliklerden arınacak ve ortak bir davet et­rafında biraraya gelerek ortak değer ölçüsüne sahip olan müslümanlar, imamet meselesinde de bu ortak değer ölçü­lerinden hareket ederek, ortak bir kanaate ulaşabilecekler­dir.

Netice olarak tüm insanları sadece ve sadece Allah'a davet etmeleri gerektiğini bilen ve bazı grup çalışmalarında bulunmalarına rağmen kendilerini grup taassubundan beri tutan müslümanların, vahdet davetiyle ilgili olarak söyle­meleri gereken ve söyleyecekleri sözler şunlardır.

Hiç kimseye ve hiçbir gruba “Bize gelin” demiyoruz. Hiç kimseye ve hiçbir gruba “Size geleceğiz” de demiyoruz.

Ne dediğimiz ve neyi arzu ettiğimiz açıktır.

“Gelin hep birlikte Allah ve Resulünün davetin” deme getirip, Allah ve Resulü'nün davetine icabet edelim Samimi bir yürek ile bu İlahi daveti gündeme getireı ve bu İlahi davete icabet eden müslümanlar, hiç kuşkusuz ki vahdet meselesine daha bilinçii yaklaşacaklar ve müslümanları kendilerine nisbet ederek “Müslümanlar bizdendir” gibi sakıncalı ifadeler kullanmak yerine, kendilerini müslümanlara nisbet ederek “Biz müslümanlardanız” gibi yapıcı ve hikmetli ifadeler kullanacaklardır. Çünkü umud ettiği­miz vahdet, müslümanları kendimize nisbet ederek değil, kendimizi müslümanlara nisbet ederek yaklaşabileceğimiz bir vahdettir. Nitekim Kur'an-ı Kerime uygun olan en gü­zel davet ve en güzel yaklaşım da budur.

“Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve “Ger­çekten ben müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kimdir?” [17]

Netice olarak vahdet çağrısı, hansi .mezhep veya meşrebe ilgi duyarsa duysun tüm müslümanların hiç tartışmadan, hiçbir yanlış yorum ve ta­assuba kapılmadan kabullenmeleri gereken açık bir çağrı olacaktır. Böyle bir çağrı ise hiç kuşkusuz ki Allah'ın adıyla Allah'a ve Allah'ın davetini beyan eden Kur’an-a yapılan bir çağrıdır.

Yerler, gökler ve bu ikisi arasında bulunan tüm ha­yırlı canlılar, hasret ve umutla böyle bir genel çağnyı beklemekte­dirler...

 

VAHDET DÜZLEMİ

 

Vahdet, hiç kuşkusuz ki İslami bir kavramdır. Vahdeti sadece birlik ve beraberlik olarak anlayan bazı kimseler “Müslü­manlar bir araya gelsinlerde, nerede gelirlerse gelsinler!.” gibi ucube bir düşünceye kapılmakta ve herbirisi kendi ka­falarına göre bazı sentetik zeminler oluşturmaktadır. Irkçı­lıktan faşizme, demokratlıktan liberalizme kadar değişik motifler taşıyan bu kaypak zeminler, hiç kuşkusuz ki İslami anlamda vahdetin sağlanacağı zeminler değildir.

İslama göre müslümanların birlik ve beraberliği önemlidir, önemlidir ama bu müslümanların nerede, hangi zeminde bir araya gelecekleri vahdetten daha önemli, çok daha önemli bir meseledir. Çünkü bizleri vahdete çağıran şanı yüce Rabbimiz, bizlere “Vahdeti sağlayında, nerede sağlarsanız sağlayın!.” diyerek bizleri bir başıboşluk İçinde bırakmamış, bu önemli konuda bizlere bir muhayyerlik vermemiştir. Şayet müslümanlara böyle bir muhayyerlik verilseydi, kavimleri tarafından yalnızlığa itilen birçok pey­gamber, kavimlerinin karşı çıkmayacağı bazı ortak payda­lar üretir ve bu paydalarda birlik sağlayarak, kavimlerinin “Sen fitne ve fesat çıkarıyorsun!” ithamlarına maruz kalmazlardı. Oysa biliyoruz ki vahdet meselesine hiçbir pey­gamber böyle yaklaşamazdı ve hiçbir peygamber de böyle yaklaşmamıştır.

O halde gerçekleşmesi istenilen vahdet, acaba hangi düzlemde, acaba hangi zeminde gerçek­leşecektir?

Böyle bir soruyla karşılaştığımız zaman aklımıza ilk gelen şey yaşadığımız coğrafyadaki muhtelif grup ve fırkalar olmakta, karşılaştığımız sorunun cevabım öncelikle bunlar arasında arama eğilimine kapılmaktayız, öncelikle şunu belirtmek isterim ki, insanları gruplara ayırarak zayıf­latmayı amaçlayan Firavunu ve bu firavuni yaklaşımı bil­meme rağmen yaşadığımız coğrafyadaki bütün gruplan böyle bir katagoriye dahil etmekten Rabbime sığınırım. Yaşadığımız coğrafyada hiç kuşkusuz ki firavun kaynaklı grup ve fırkalar bulunmaktadır. Kendilerini İslam'a nisbet ederek “Bizler sadece ıslah edicileriz” demelerine rağmen çağdaş firavunlara dost, Musalara ise düşman olan böylesi grup ve fırkalar, hiç kuşkusuz ki firavun kaynaklı birer fit­ne ve fesat yapılandır.

Ancak yaşadığımız coğrafyada böylesi fırkaların aksi­ne çok ciddi ve samimi çalışmalarda bulunan bazı grup ve cemaatlerin varlığı da bilinmektedir. Bu grup ya da cema­atlerin ortaya çıkış nedeni, firavuni kışkırtmalar değil, Rahmani kaygılardır. Genel vahdetin görülebilen engelleri karşısında böyle bir vahdetin kısa sürede gerçekleşemeye­ceğini idrak eden bazı samimi müslümanlar, iletişim imka­nı bulduklan müslümanlarla hak ve hayırda yardımlaşmayı esas alarak biraraya gelmişler ve bu müslümanlarla ortak ve ciddi çalışmalara yönelmişlerdir. Böylesi amaçlarla bira­raya gelen müslümanların samimi gayretlerle sürdürdükleri rahmani çalışmalar, elbetteki takdire şayan çalışmalardır. Vahdet meselesini değerlendirirken önemsememiz gere­ken husus, böylesi grup çalışmalarına tahkir ile değil, bu değerli müslümanlara hakettikleri saygıyı vererek yaklaş­mak olmalıdır. Çünkü müslümanların İlahi dava uğrunda grup grup çalışmalan, vahdet çatısı altında çalışmalarına kıyasla menfi, ferdi çalışmalarına kıyasla müsbet bir du­rumdur. Dolayısıyla bu gibi samimi grup çalışmalarına yak­laşılırken bunları parçalayıcı değil, daha genel bir düzlem­de birleyici ve bütünleyici bir amaç gözetilmelidir.

Grup çalışmalarına ilişkin bu genel yaklaşımı ifade et­tikten sonra biraz önceki sorumuzu yineleyebiliriz.,

Gerçekleşmesi istenilen vahdet, acaba hangi düzlemde, acaba hangi zeminde gerçek­leşecektir?

İşte bu soruya, herhangi bir grup adına cevap ver­mek mümkün değildir. Çünkü bazı istisna gruplarda vah­deti engelleyici dozda bir grup taassubu olmasa da, birçok karşı grupta böylesi bir taassup fazlasıyla bulunmaktadır. Bu istisna gruplar, diğer gruplara taassupla yaklaşmasa bile diğer gruplar bunlara taassupla yaklaşacaklardır. Dola­yısıyîe isteyerek ya da istemeyerek grup, mezhep ve meş­rep taassubuna kapılan, önemli ya da önemsiz birçok me­selede kendi aralarında cedelleşen, birbirleriyle rekabet eden grup ve fırkalara bakarak, herhangi bir grup veya fır­ka düzleminde bu vahdetin gerçekleşebileceğini söyleye­meyiz.

Peki siz, siz söyleyebilir misiniz?

Herhangi bir grup düzleminde, bu vahdet sağlanabilir mi?

Bağlı bulunduğunuz grup ya da fırka adına “Evet” di­yorsanız, sormak istediğimiz soru ve aradığımız cevap bu değildir. Çünkü size muhalif olan fırka veya grup mensup­ları da, kendi fırkaları veya grupları adına “Evet, bizim fır­ka veya grubumuzda bu vahdet gerçekleşir” diyeceklerdir. Burada önemli olan bir fırka veya grup müntesibi olarak, karşı grup veya fırkanın vahdet çağrısına katılıp-katılmayacağınızdır, “İrapta mahalli yok!. Söz konusu bile olamaz!.” di­yorsunuz değil mi?

İşte sizin kendi grup ya da fırkanız adına yapacağınız vahdet çağnnıza da karşı tarafın vereceği cevap aynı olacaktır!.

O halde bunun bir çıkışı, bir çözümü yok mudur?

Hangi gruba, hangi fırkaya bağlı olursa olsun, bütün müslümanların katılım gösterebilecekleri bir davet, bütün müslümanların bir araya gelebilecekleri bir vahdet düzlemi yok mudur?

Vardır, elbetteki vardır.

Ve bu düzlem, bütün müslümanların kendilerini nisbet ettikleri din düzlemidir. Zaten herhangi bir grup veya fırkaya bağlı olan samimi müslümanlar da, öncelikle kendilerini söz ko­nusu grup veya fırkalara değil, bu yüce dine nisbet etmek­tedirler. O halde bu ortak yaklaşımımızı neden ön plana çıkarmayalım ve bu ortak düzlemde neden bir araya gelmeyelim ki!.

Herhangi bir insanın ya da herhangi bir müslümanm kendisini hangi dine nisbet ettiği mi önemlidir yoksa hangi grup ya da fırkaya mı? Elbetteki önemsenmesi ve ön plana çıkarılması gereken gerçek, bu insanların ya da bu müslümanların kendilerini hangi dine nisbet ettikleri, hangi dine teslim olduklarıdır. Çünkü ebedi kurtuluş, insanların hangi dine girdikleriyle, hangi dine teslim olduklanyla ilgili bir kurtuluştur. Dolayısıyla meselenin bu yönünü önemse­memiz, meselenin bu yönünü ön plana çıkarmamız gerek­mektedir.

Bütün bu gerçekleri gözardı ederek, kendi grup, fırka ya da mezhep düzlemlerinde vahde­ti gerçekleştirmek isteyenler, kendi düzlemlerinde yalnız kalmaya mahkum olacaklardır. Çünkü dünya müslümanla-nnın umud edilen vahdetinin gerçekleşmesi, evrensel ve bütünleyici olmayan grup, fırka veya mezhep düzlemlerin­de değil, İslam dininin kendisine özgü evrensel düzleminde mümkün olabilecektir.

Vahdetin sağlanabileceği yegane düzlem, evrensel olan böyle bir düzlemdir..

 

VAHDET MÜKELLEFİYETİ

 

Günümüz müslümanlarına “Müslümanların vahdet mükellefiyetleri nedir?” şeklinde bir soru yöneltsek, genelde ortak olan şu cevabı alacağız.

Vahdet mükellefiyeti demek, vahdeti sağlama, vah­deti gerçekleştirme mükellefiyeti demektir. Bütün müsiümanlar vahdeti sağlamakla, vahdeti gerçekleştirmekle mü­kelleftirler.

Nitekim bu genel tariften hareket tıeden birçok kişi veya birçok grup, kendilerini vahdeti sağlamakla mükellef görüp, güçleri nisbetince bu mükellefiyeti yerine getirmeye çalışmaktadırlar. Bu gibi çalışmaların hangi neticelere var­dığı ise yaşadığımız coğrafyada görüldüğü gibidir. Herhan­gi bir şehirde veya herhangi bir bölgede tevhid akidesine sahip olan ve değişik nedenlerle üç-dört gruba aynlan müslümanlar, vahdeti sağlama mükellefiyetini kendilerinde görmekte ve gündeme getirdikleri vahdet çağnsına icabet etmeyen müslümanian cemaatten ayrılmakla, kendi dışla­rında vahdet çağnsı yapan müslümanları ise fitne ve fesat­çılıkla suçlamaktadırlar!.

Fitne ve fesatçılık suçlaması doğru mudur?

Ortada böyle bir suç ve böyle bir suçlu var mıdır? Yoksa faili meçhul cinayetlerin yaygınlaştığı günümüz toplumunda, faili meçhul fitnelerle, faili meçhul fesatlarla mı karşılaşıyoruz!.

Ortada böyle bir suçun yani fitne ve fesadın olduğu doğrudur.

Peki, gizlenmeyecek kadar açık, elle tutulacak kadar mü­şahhas olan bu suçun failleri kimlerdir?

Lütfen birbirimizi suçlamayı bir kenara bırakalım!. Bu açık suçun, apaçık olan failleri, vahdeti kendisinin gerçek­leştireceğini zanneden her kişi, vahdeti kendilerinin ger­çekleştireceğini zanneden her gruptur.

Şaşırdınız mı!.

Oysa şaşırmanıza hiç gerek yoktur!. Çünkü bütün müslümanların umud ettikleri vahdeti gerçekleştirecek olan yegane merci, sadece ve sadece Rabbimizdir.

“Herkesin (kendine mahsus) yöneldiği bir yon var­dır. Öyleyse (ey müminler siz de) hayırlarda birbirinizle yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri bir araya getirecektir. Hiç şüphesiz Allah, her şeye kadir­dir.” [18]

Evet, bütün müslümanları bir araya getirme yetki ve mü­kellefiyeti, sadece Rabbimize ait bir yetki ve mükellefiyet­tir. Dolayısıyla bu yetki ve mükellefiyeti bir müslümanın veya bir grubun yüklenmesi, bu yetkiyi kendilerine özel bir yetki olarak görmeleri, en hafif tabirle haddi aşmaları ma­nasına gelir. Kaldı ki mucizelerle gönderilen peygamberlerde dahi, böyle bir yetki ve mükellefiyet yoktur. Çünkü böyle bir mükellefiyet, yeryüzündekilerin tümüne sahip olan bir peygamberin bile, üstesinden gelemeyeceği bir mükellefiyettir.

“Ve (Allah) onların kalplerini (sevgi ile) birleştir­di. Sen, yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile, onların kalplerini birleştiremezdin. Ama Allah, onla­rın aralarını bulup, kaynaştırdı. Çünkü O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” [19]

Tabi ki bütün bunları, vahdet meselesini Allah'a havale edip, arkanıza kay­kılmanız için söylemiyoruz, Bütün müslümanların vahdetini Allah gerçekleştirecektir.

Allah gerçekleştirecektir ama, vahdeti gerçekleştirecek olan Allah (c.c), bu vahdetin gerçekleşmesiyle ilgili olarak tüm müslümanlara önemli bir mükellefiyet vermektedir. İşte bu mükellefiyet, müslümanların vahdetini engelleyici marazlardan, müslümanların vahdetini zedeleyici yaklaşımlardan şiddetle sakınmamızdır. Çünkü müslümanların vahdetiyle ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de bizlere yüklenen mükellefiyet budur. Daha açık bir ifadeyle bizler vahdeti gerçekleştirmekle değil, vahdetin gerçekleşmesine engel olan maraz ve yaklaşımlardan sa­kınmakla ve vahdete uygun bir kimliğe sahip olmakla mü­kellefiz. Dolayısıyla tüm müslümanların vahdetini umud eden ve kendilerini bu umudun gereğini yapmakla mükel­lef gören her müslümana, her gruba, her cemaate düşen görev, Öncelikle müslümanların vahdetini engelleyici tavır ve yaklaşımlardan sakınmaları, şanı yüce Rabbimizin vahdet vaadine layık bir kimliğe ulaşmalarıdır. Çünkü tüm müslümanların vahdetiyle ilgili en önemli ve en öncelikli mükellefiyetimiz budur.

Kısaca belirttiğimiz bu hususu kabul etmekle beraber, vahdet meselesine cahili taassupla yaklaşan kişi veya grupları işaret edip “İyi ama bunlar böyle yapmazlar, bunlar böyle yaklaşmazlar!.” diyerek meseleyi kendi dışımızdakilere göre değerlendirme, kendi dışımızdakilere göre olumsuzlaştırma durumunda değiliz!. Çünkü bu mesele onlar­dan önce bizimle, bizim kulluğumuzla, bizim ibadetimizle, bizim yönelişimizle ilgili bir meseledir.

Ayrıca şunu da bilmemiz gerekir ki, hak yolda vahdet, hiçbir zaman ve hiçbir konumda kitlesel olarak gerçekleşmemiştir. Vahdeti samimi bir şekil­de arzulayan müslümanların üzerlerine düşen sorumluluk, vahdeti engelleyen marazlardan öncelikle kendilerinin İçti­nap etmeleri ve vahdete layık bir kimliğe öncelikle kendi­lerinin ulaşmalarıdır.

Bizler vahdetle ilgili olarak üzerimize düşen bu ortak mükellefiyeti yerine getirip, vahdeti engelleyici söz ve ta­vırlardan sakınırsak, hiç kuşkusuz ki şanı yüce Rabbimiz de İlahi vaadini yerine getirecek ve vahdete layık müslümanları, layık oldukları rahmetli beraberliğe kavuşturacak­tır.

Yeter ki biz, kendi mükellefiyetimizi bilip, kendi mükellefiyetimizi yerine getirelim!.

 

VAHDET KİMLİĞİ

 

Müslümanlara ait birçok yayın organında, müslümanların vahdetinden ve bu vahdetin vazgeçil­mez bir gereklilik olduğundan bahsedilmektedir. Fakat ne gariptir ki, müslümanların vahdetinden bahseden bu yayın organları, söz konusu vahdetin nasıl bir kimlikte gerçekle­şebileceğine pek değinmiyorlar!.

Yoksa değinilmeye gerek duyulmayan ayrıntı bir konu mu bu!. Müslümanlar hangi kimlikte olurlarsa olsun­lar, söz konusu vahdeti gerçekleştirebilirler mi?

Hayır, tabi ki hayır!.

Çünkü günümüz müslümanlarının birbirlerine uzaklık­tan, birbirlerine yabancılıkları varsa, bu uzaklık ve yabancı­laşmalar, öncelikle bu müslümanların birbirlerinden farklı kimliklere, farklı yönelişlere sahip olmalanndan kaynaklan­maktadır. Nitekim değişik şehir, bölge ve gruplardaki müs­lümanlarla karşılaşıldığı ve bu müslümanlarla yeterince gö­rüşüldüğü zaman, bu müslümanların ilk ve yüzeysel ilişkilerde bazı ortak meseleleri gözükse de, bu ortak mese­lelere müdahale ve bu meselelerin çözümü konusunda bile sürüşlere göre şekillendiren müslümanlar, ne yazık ki kimlik noktasında birbirlerine yabancılaşmış müslümanlardır. Dolayısıyla vahdet için gerekli olan ortak bir kimli­ğe, ortala bir yönelişe sahip olmayan, kimlik konusunda birbirlerine yabancı olan müslümanların, içinde bulundukları bu olumsuz şartlarda bir ve beraber olabilmeleri tabi ki mümkün değildir!. Çünkü vahdet, önemle ve öncelikle kimliklerde başlar. Vahdete layık olan ve vahdete kavuşa­bilecek olan müslümanlar, öncelikle ortak bir kimliğe, or­tak bir yönelişe sahip olan müslümanlardır.

Peki bu nasıl gerçekleşecektir?

Yıllar önce yayınlamıza rağmen hala güncelliğini koruyan “Farklı kimliklerden, ortak kimliklere” başlıklı yazımızda da belirttiğimiz gibi, öncelikle bu olusuz durumların nedenlerini bilmekle ve bu nedenlere müdahale etmekle yükümlüyüz. Çümkü ayrılığa sebep olan nedenler yaşadıkça, bu nedenlerden kaynaklanan ayrılıklar da yaşanacaktır.

Değişik bölge ve gruplardaki müslümanların farklı kimliklere sahip olmaları, bu müslümanların yürüttükleri farklı çahşma programlanndan kaynaklanmaktadır. Birçok bölgede programlar yürütülmekte ve birbirinden farklı O|an birbirinden farklı kimliklerin  neden olmaktadır. Günümüz müslümanlarına farklı Kimlikler empoze eden bu çahşma programlan, genel olarak farklı mekanlarda veya farklı zamanlarda yaşa­mış değerli şahsiyetlerin eserlerine nisbet edilmektedir. Ni­tekim bu gibi kitapiar okunmakta ve bu kitaplarda beyan edilen görüşler ve tavsiye edilen çalışma programları şabloncu bir zihniyetle mevcut şartlara adapte edilmeye çalışıl­maktadır.

Oysa farklı mekan veya zamanlarda yaşayan müellif­lerin eserlerine, şabloncu bir zihniyetle yaklaşılmaması gerekir. Müteakip defalar belirttiğimiz gibi değişik ülkelerde, değişik zamanlarda ve değişik konumlarda yaşayan müellif­ler, karşılaştıkları sorunlan ve bu sorunların çözümüne iliş­kin görüşleri beyan ederlerken, içinde bulunduklan konu­mu ve yaşadıklan şartları dikkate almışlardır. Meseleleri ümmet düzleminde değerlendiren istisnai müelliflerin eser­leri dahi, içinde bulundukları şartlardan ümmete açılan bir mahiyet göstermektedir. Daha açık bir ifadeyle ümmete açılan yelpazenin açılım noktası, yine bu müelliflerin içinde bulundukları zaman ve mekandır.

Hiç kuşkusuz ki ümmeti ilgilendiren meseleler, bizleri de ilgilendiren ve ilgilenmemiz gereken meselelerdir. Söz konusu eserlerdeki bu meseleler elbetteki değerlendirilecek ve bu meselelerde beyan edilen görüşlerden elbetteki fay­dalanılacaktır. Ancak dikkate alınması gereken husus, dün­yanın birçok ülkesindeki ve yaşadığımız coğrafyadaki müs­lümanların farklı konumlarda ve farklı şartlarda bulunmalarıdır. İşte bu önemli farklılıkları dikkate aldığımız zaman, hangi müellife nisbet edilirse edilsin söz konusu eserlere şabloncu bir zihniyetle yaklaşılmaması gerektiğini anlayacak ve bu gibi eserlerden tahlilci bir yaklaşımla fay-danılması gerektiğini idrak edeceğiz.

Samimi niyetlerle ve kendilerine gıpta ettiğimiz gayretlerle birbirinden farklı ve mahalli program takip eden kardeşlerimizin, öncelikle bu önemli konuya dikkat etmele­rini istirham ediyoruz. Çünkü Türkiye şartlarında yaşayan, sadece Allah'a kulluk eden ve diğer insanlann da sadece Allah'a kulluk etmelerini isteyenomüslümanların yarınlarda bir ve beraber olmalannı istiyorsak, söz konusu olumsuzlu­ğa müdahale etmemiz ve farklı çalışma programlarından, ortak çalışma programlarına yönelmemiz gerekmektedir.

Aynı konumda yaşadığımız, aynı sorunlarla karşılaştığımız, aynı Rabbani tavırlarla yükümlü ve aynı güzel haslet­lere muhtaç olduğumuz için, aynı meselelere önem ver­memiz, bu meseleleri aynı kaynağa götürmemiz ve aynı hükümlere, aynı gerçeklere teslim olmamız gerekmektedir. Günümüz medyası tarafından gündeme gelmesine rağmen bulunduğumuz konumda bizim sorunumuz olmayan mese­leler bir kenara bırakılarak, asli ve ortak sorunlarımızı sa­mimi bir yönelişle Kur'an-ı Kerime götürdüğümüz zaman, hiç kuşkunuz olmasın ki arzu ettiğimiz ortak programımız, ortak görüşümüz, ortak tavırlarımız veya çok daha kısa bir deyişle ortak kimliğimiz günyüzüne çıkmış olacaktır. Nite­kim uzun yıllardır bu amaçla sürdürdüğümüz bir araştırma olan “Temel konularda Kuran öğretisi             isimli kitab çalış­mamızın sadece başlıkları dikkate alınsa, bunun hiç de zor olmadığı görülecek ve temel konularımızda bizlere apaçık prensipler veren bu Kur'an-ı başlıklar dahi, bizleri ortak bir kimliğe götürebilecektir.

Peki, bu ortak kimlik nedir, nasıl bir şeydir?

Bu sorunun sağlıklı bir şekilde cevaplanabilmesi için,

“Ortak” denilirken kimlerin, hangi müslümanların kastedil­diğini açıklamamız gerekir. Çünkü bu önemli sorunun, ki­şilere ve kişilerin yaşadıklan coğrafyaya göre değişebilecek cevaplan bulunmaktadır. Meseleye yeterli açıklık kazandı­rabilmek için, bu önemli soruyu öncelikle kendime yönel­terek, kendi adıma cevaplandırmaya çalışayım.

Ben Mehmed Alagaş, müslümanların ortak bir kimli­ğe kavuşmaları gerekir derken, hangi müslümanların, han­gi ortak kimliklerinden bahsediyorum?

Bu önemli sorunun, birbirlerine göre öncelikleri olan üç genel cevabı bulunmaktadır. İlk cevap, yaşadığım şehirle ilgili bir cevap olacaktır. İzmir'de yaşadığım İçin, öncelik­le kasdetmem gereken ve kasdettiğim müslümanlar, İz­mir'de yaşayan müslümanlardır. İzmir'de yaşayan müslümanîann bir ve beraber olabilmeleri için gerçekleştir­meleri gereken ortak kimlik, “İzmirli müslüman kimliği”dir. İkinci cevabım, yaşadığım ülkeyle ilgili bir cevaptır. Rumeliyi de İçine dahil ederek Anadolu diyebileceğimiz bu coğrafyada yaşadığım için, ikinci cevapta tüm Anadolu müslümanlarını kastediyor ve bu müslümanların gerçekleş­tirmeleri gereken ortak kimliğe, “Anadolu müslüman kimli­ği” diyorum. Üçüncü cevabım ise üzerinde yaşadığımız dünya ile ilgili olup, bu cevapta tüm dünya müslümanlarını kastediyor ve bu ortak kimliği, “Dünya müslüman kimliği” olarak tanımlıyorum.

Peki, müslümanların vahdetiyle ve ortak kimliğiyle ilgili bu soruya üç ayrı cevap vererek bölücülük mü yaptım? Tabi ki hayır!. Hakkı ve realiteyi dikkate alarak verdiğim cevaplar, bütün müslümanların içinde bulunduklan ve yaşadıkları açık bir gerçekliğin ifadesidir. Bu gerçekliği gözardı ederek söz konusu soruya sadece “Anadolu müsîüman kimliği” şeklinde verilecek bir cevap, yaşadığımız özel yöreye göre kısa ve eksik, dünya geneline göre uzun ve fazla bir cevap olacaktır. Burada önemli olan bu üç cevabı birbiriyle karış­tırmamak ve her cevabı kendi keyfiyetine göre kendi ye­rinde, kendi düzleminde değerlendirmektir. Çünkü yöre ile kültür ve kültür ile kimlik arasında önemli ilişkiler vardır. Yörelere göre değişebilen kültürler, o yöre İnsanları için normal olduğu gibi; İlahi vahye aykın olmamak kaydıyla bu kültürlerden kaynaklanan kimlik motifleri de yine aynı yörede yaşayan insanlar için normaldir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, yöresel kültürleri ve bu kültürden kaynaklanan farklı kimlik motiflerini, farklı yörelere taşı­mamak ve bu yörelerde dayatmacı bir üslupla gündeme getirmemektir.

Meseleyi örneklendirmek gerekirse, insanın bir genel tanımı, bir de özel tanımı vardır. İn­sanın genel tanımında belirtilen özellik ve vasıflar, bütün insanlarda bulunan ortak özellik ve vasıflardır. İnsanların el ayak, dil dudak, göz kulak sahibi olmaları, solunum, sindi­rim ve boşaltım sistemlerine sahip bulunmaları ve hepsin­den önemlisi İslam fıtratı üzere yaratılmış olmaları, tüm in­sanların ortak özellik ve vasıflandır. İşte bu ortak özellik ve vasıflardan kaynaklanan ortak tanımlama, insanın ve in­sanların genel tanımlamasıdır. Bu genel tanımlamada, insanların renk veya dil gibi özel vasıfları yoktur, Mesela milyarlarca insanın beyaz olmasından hareket ederek “İn­sanlar beyazdır ve beyaz olmaları gerekir!.” diyemezsiniz. Çünkü insanların rengi genel değil, etnik bir özelliktir.

Oysa daha önce de belirttiğimiz gibi insanın genel tanımla­masında yer alacak olan özellik ve vasıflar, bir kısım insan­larda değil, bütün insanlarda bulunması gereken özellik ve vasıflardır.

İnsanın özel tanımında ise bu insanın etnik kökenin­den, ailesinden, çevresinden ve kendi özel yapısından kaynaklanan tüm özellik ve vasıflara yer verilebilinir. Bu özel­lik ve vasıfların, diğer bütün insanlarda bulunma şartı yoktur. Çünkü bu tanımlama, adında da belirtildiği gibi in­sanın özel tanımlamasıdır.

İşte dünya müslüman kimliğinin tanımlaması, insanın genel tanımlaması gibidir. İnsanın genel tanımlamasına bazı özei vasıflarımızı ilave etmeye kalkıştığımız zaman na­sıl ki birçok anlaşmazlıklarla karşılaşacak isek, dünya müs­îüman kimliğimizi tanımlarken de bazı bölgesel veya yöre­sel  vasıflarımızı  katmaya  kalkışmamız aynı karışıklıklara neden olacaktır.

Tabi ki bütün bunları ifade ederken, yöresel veya bölgesel vasıflarımızı inkar edelim demiyoruz. Burada önemle belirtmek istediğimiz husus, yöresel özelliklerimi kendi yöre sınırlarımızın dışına çıkarmamamız, bu özelliklerimizi farklı yörelerde dayatmacı bir üslupla gündeme getirmememizdir. Mesela Anadolu müsîüman kimliğiyle ilgili özellik ve vasıflarımız, bizlerin dünyadaki bütün müslümanlarla değil, sadece Anadolu'da yaşayan müslümanlarla or­tak olan özellik ve vasıflarımızda. Meseleyi evrensel olan dünya düzlemine getirdiğimiz zaman, bu düzlemde ileri sü­receğimiz özellik ve vasıflarımızın, bütün dünya müslümanlarında bulunması gereken özellik ve vasıflar olması gere­kir. Nitekim dünya müslümanlarının ortak kimliği de, bütün dünya müslümanlarında bulunması gereken bu ortak özellik ve vasıflardan kaynaklanan bir kimliktir.

Dikkat edilecek olursa, ortak kimlik tanımlamamız, mahalli veya yöresel sı­nırlarda daha zengin ve daha geniş olmasına karşın, ev­rensel düzleme doğru ilerledikçe çerçevesi küçülmekte ve bütün müslümanları içine alacak bir biçimde genelleşmek­tedir.

Nitekim böyle de olmalıdır. Çünkü müslümanlarla olan ilişkilerimizin boyutları genişledikçe, özellik ve vasıflarımızın genelleşerek daralması gerekir. Mesela Allah'a İman etmek, en önemli ve en öncelikli kaynak olarak Kur'an-ı Kerim'e yönelmek, tağutları inkar etmek ve na­maz kılmak gibi özellikler, dünya müslümanlarının ortak ve genel özellikleridir. Dolayısıyla dünya müslüman kimli­ğini tanımlarken bu ortak özellikleri esas alarak tanımlar ve namaz meselesinde bu müslümanların nerelerde, nasıl ve ne şekilde namaz kıldıklarını dâir bazı farklı yaklaşımları bu genel tanımlamaya hiç dahil etmeden sadece “Namaz kılarlar” demekle yetiniriz. İşte bu ortak tanımlamalar esas alınarak ifade edilen kimlik, dünya müslümanlarının ortak kimliğidir. Evrensel bir vahdetin sağlanması, sağlanabilme­si için elzem olan, dünya müslüman kimliğidir.

Evet, müslümanların vahdeti derken ve müslümanların vahdetini arzularken, yöresel hedeflerin fevkinde dünya genelinde bir hedefimiz, bir. vahdet arzumuz var ise kalkış noktamızda gerçekleştirmemiz gereken en makbul ve en öncelikli kimlik, ülke ya da yöresel kimliğimizi inkar etme­den ikinci plana bırakan dünya müslümanı kimliği olacaktır. Çünkü dünya müslümanı kimliğinde sahiplenmemiz ge­reken genel vasıflar, tüm müslümanlar olarak tartışmadan kabul edeceğimiz temel vasıflar olup, bizleri ortak bir kimliğe yaklaştırabilecek en kolay adım olacaktır. Bu en kolay ve en elzem adımı atamayan daha açık bir ifadeyle dünya müslüman kimliğinde ortak bir tanıma, ortak bir kimliğe ulaşamayan müslümanlar, daha geniş çerçevedeki ülke ya da yöre kimliğinde hiçbir zaman ortak bir tanıma ve ortak bir kimliğe ulaşamayacaklardır. Çünkü bir dünya müslüma­nı olarak kimliğimizin temelini oluşturması gereken bu ge­nel vasıflar, hem ülke ve hem de yöresel kimliğimizin te­melini, İskeletini oluşturacak vasıflardır. Temel esaslarda anlaşamayan, temel tanımlarda biraraya gelemeyen müslümanlar, daha geniş tanımlamalarda kesinlikle biraraya ge­lemeyeceklerdir. Dolayısıyla vahdeti arzulayan müslüman­lar olarak bizleri birbirimize yaklaştıracak, bir ve beraber olmamızı sağlayacak ilk kimlik, tanımlaması kısa, gerçek­leştirilmesi kolay olan dünya müslümanı kimliğidir.

Peki bu kimliği nasıl oluşturacağız?

Bu evrensel kimliği oluşturabilmek için, yaşadığımız zaman ve mekanda sahip olduğumuz kimliği yöresel vasıflardan ayıklamaya çalışmak, hem zor, hem de karışık bir uğraşı olacaktır. Nelerin atılıp, nelerin atılmayacağı konu­sunda birçok ihtilaflar ve anlaşmazlıklar olabilecektir. Oysa bunun en kısa ve en kolay yoîu, dünya müslümanı kimliği­ni Kur'an-ı Kerim'i esas alarak genel bir çerçevede tanım­lamak ve bu öz tanımlamayı ön plana çıkarmaktır.

Kaldı ki ortak kimliğimizi ifade edecek olan bu öz ta­nımlama, bizlerin bilmediği veya bizlere yabancı olan bir tanımlama da değildir. Nitekim günümüz müslümanlarına, bütün müslümanların ortak kimliğini hangi esasîar belirlemeli veya müslümanlar hangi esaslarda birleşmeli sorusu­nu sorduğunuz zaman, genel olarak yadırgamadığınız şu cevapla karşılaşıyorsunuz.

“Müslümanlar asgari müştereklerde birleşmelidirler!”

Bu ifadeyi söyleyenlere asgari müştereklerin ne oldu­ğunu sorduğunuz zaman ise “Aynı Allah'a kul, aynı peygambere ümmet ve aynı Kitab'ın emir ve yasaklarına tabi olmak..” şeklinde bir cevap veriyorlar.

Ne tuhaf değil mi!.

Bütün bunlar asgari müştereklerimizmişL Peki bunlar asgari müştereklerimizse, azami müştereklerimiz ne ola

ki!..

Ve bizlere bu cevabı verenler, sanki bir ağacın dalın­dan, sanki bir ağacın yaprağından bahsediyorlar Oysa söyledikleri şey bir dal veya bir yaprak değil, koskoca bir gövdedir. Çünkü aynı Allah'a kul, aynı peygambere üm­met ve aynı Kitab'ın emir ve yasaklarına tabi olmamız, as­gari değil, azami ve muazzam müştereklerimizdir. Bütün müslümanlan ortak bir izzete, ortak bir onura, ortak bir kimliğe kavuşturacak olan, muhteşem müştereklerimizdir. Yeter ki bu muhteşem müştereklerimize sahip çıkıp, bu muazzam müştereklerimizin gereğini yapalım.

Sonra, daha sonra ise dikkate almamız gereken en önemli husus, vahdet düzleminde kendimizi tanımlarken ve tanıtır­ken, bu muazzam müştereklerimize göre tanımlayıp, bu müştereklerimize göre tanıtmamızdır. Çünkü bir müslüman olarak önemsememiz, ve öncelememiz gereken en önemli vasıflarımız, ortak kimliğimizin ortak esaslannı belirleyen bu vasıflarımızdır.

Vahdet düzleminde bütün dünya müslümanlarıyla or­tak bir eylemimiz olan namaz kılmayı değil de, nasıl na­maz kıldığımızı önemsememiz, namaz erkanıyla ilgili ola­rak bazı farklı görüşlerimizi ön plana çıkarmamız, bu görüşlerimiz doğru olsa dahi bizleri vahdet düzleminden ve vahdet kimliğinden uzaklaştıran bir yaklaşım olacaktır. Oysa vahdet düzleminde önemli olan ve ön plana çıkarıl­ması gereken gerçek, Allah'ın nzasını gözeten tüm dünya müslümanlarının ortak bir kıbleye yönelmeleri ve her gün beş vakit namaz kılmalandır. Nasıl namaz kıldığımız ise kendi adımıza ve kendi özel düzlemimizde önemseyebile­ceğimiz ancak genel vahdet düzleminde önemseyerek ön plana çıkarmayacağımız bir husustur. Çünkü genel vahdet düzleminde bu gibi ayrıntıları önemsemek, asıl itibariyle ayrılığı önemseyerek aynlıkçı bir kimliğe sahip olmak de­mektir. Kaldı ki bu husus vahdet için çok önemli olsaydı, vahdet dininin eksiksiz kaynağı olan Kur'an-ı Kerim, hiç kuşkusuz ki bunu da açıklardı.

Netice olarak oluşturmamız ve sahiplenmemiz gere­ken vahdet kimliği, bütün dünya müslümanlarıyla ortak vasıflarımız olan ve olması gereken esaslardan meydana gelen bir kimliktir. Kur'an-ı Kerim'in bütün müslümanlar için şart ve elzem gördüğü açık esaslardan meydana gelen bu ortak kimlikle vahdete yönelmek ve vahdete ulaşmak, Al­lah'ın izniyle kolay, gerçekten kolay olacaktır.

Yeter ki bu ortak kimliğe sahip olup, bu ortak kimliğimizi önemseyelim!.

 

VAHDET İLİŞKİLERİ

 

Vahdet konusunda en önemli meselelerden birisi, vahdet ilişkileridir. Çünkü günümüz müslümanlarının en fazla ihtilaf ettikleri, birbirlerinden farklı düşündükleri, fark­lı yaklaşım gösterdikleri meselelerin başında, ilişki meselesi gelmektedir. Dolayısıyla vahdet konusunda oldukça önemli olan bu ilişki meselesi, İlahi vahyi dikkate alarak itidal düz­leminde ele almamız ve yine itidalli bir şekilde çözümleme­miz gereken bir meseledir.

Evet, yaşadığımız toplumda İslami ve insani ilişkilerimiz na­sıl olmalıdır?

Vahdete talip olan ve vahdeti arzulayan müslümanla yaşadıkları coğrafyadaki insanlara, geleneksel dindarlara ve müslümanlara nasıl yaklaşmaları ve bunlarla nasıl bir ilişki geliştirmeleri gerekir?

Vahdet ilişkilerinde gözetilen ve gözetilmesi gereken ilk gaye, insantan biraraya toplamak mıdır, yoksa bu insanları tercihlerine ve yönelişlerine göre ayıklamak mıdır?

Toplamak mı esas alınmalıdır, yoksa ayıklamak mı?

Toplamayı esas alarak, insanları olumlu taraflarından tutmak mı doğrudur, yoksa ayıklamayı esas alarak, insanları olumsuz taraflarından dışlamak mı?

Vahdet ilişkilerinde, tasdik mi ön plana çıkanlmalıdır, yoksa tekfir mi?

Ne diyorsunuz?

Yaşadığımız coğrafyada uzun yıllardır icraata konul­muş olan bu iki ayrı yaklaşımdan, bu iki ayrı tavırdan hangisi doğrudur? Yoksa, yoksa bu iki ayrı yaklaşımın da doğ­ru ve yanlış yönlen var mıdır?

Bütün bu sorulara hiç kuşkusuz ki herkesin vereceği bazı cevaplar vardır. Şimdilik bu cevaplara geçmeden, bu cevapların hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu değerlendirmeden, toplumsal ilişkilerimizle yakından ilgili olan üç meseleye değinmemiz, bu üç meseleye açıklık ge­tirmemiz gerekecektir.

 

İlişkilerde Temel Prensipler

 

Toplumsal ilişkilerde birbirinden ayrı ve birbirinden farklı düşünen müslümanların, bu ayrılık nedenleri genel olarak aşağıda zikredeceğimiz üç meseleye farklı yaklaş­malarından kaynaklanmaktadır. Müslümanlar olarak toplumsal ilişkilerimizde ortak bir çizgiye, ortak bir tavıra sa­hip olabilmemiz, bu üç meselede ortak bir yaklaşım oluşturabilmemize bağlıdır.

Kur'an-ı Kerim'e ve ihtilaflara yaklaşım başlıklannda ele alacağımız ilk iki mesele, bizlere ortak bir ölçü ve yaklaşım vermesi bakımından önem kazanan meselelerdir.

Üçüncü başlıkla ele alacağımız tasdik ve tekfir meselesi ise toplumsal ilişkilerimizle ilgili en önemli mesele olup, bütün önyargılarımızı, sevgilerimizi, nefretlerimizi, dost ve düş­manlıklarımızı bir kenara bırakarak itina ve itidalle çözme­miz gereken bir meseledir. Çünkü yukanda da belirttiğimiz gibi bu meselelere yaklaşımda bir vahdet sağlayamadan, toplumsal ilişkilerimizde bir vahdet sağlayabilmemiz müm­kün olmayacaktır.

 

Kur'an-ı Kerim'e Yaklaşım

 

Vahdet meselesini ciddi bir düzlemde konuştuğumuz müslümanlaria, kaynak meselesini konuşmamıza, yönelme­miz gereken en önemli ve en öncelikli kaynağın Kur'an-ı Kerim olduğunu belirtmemize gerek yoktur. Çünkü vahdet konusunda muhatap almak istediğimiz müslümanlar, zaten bu meselenin bilincinde olan ve vahdeti sağlayabilecek en öncelikli kaynağın Kur'an-ı Kerim olduğunu idrak eden müslümanlardır. Dolayısıyla bu müslümanlarla konuşma­mız gereken mesele kaynak meselesi değil, kaynağa yöne­liş meselesidir.

Bazı İslam dışı çevrelerin sık sık telaffuz ettikleri “Herkesin Kuran anlayışı farklı” sözleriyle ilk karşılaştığım zamanlar, bu sözlere karşı çıkmış ve “Bu sizin kuruntunuzdur” demek istemiştim. Çünkü biliyor ve iman ediyordum ki Kur'an-ı Kerim kendisine samimi bir kalple yönelen bü­tün müslümanlan ortak bir çizgiye, ortak bir mücadeleye davet eden bir vahdet kitabıdır. Ne var ki ilerleyen yıllarda karşılaştığımız reaiite, İslam dışı çevrelerin söz ve ithamla­rını kısmen doğrular mahiyette gelişti. Kur'an-ı Kerime yö­neldiğini söyleyen ve gerçektende ciddi bir cehdle Ku’an-a yönelen bazı kardeşlerimiz, birken ikiye, ikiyken üçe ayrıl­maya başladılar!.

Peki ne olmuştur, neden böyle olmuştur?

Kendilerini samimi bir şekilde Kur'an'a nisbet etmele­rine ve “Müslümanların vahdetini sağlayacak yegane kaynak Kur’an’dır” demelerine rağmen Kur'an-ı delillerle birbir­lerini itham ederek hazin bir bölünmeyi yaşayan kardeşlerimizin bu durumu, Kur'an-ı Kerim'den kaynakla­nan haklı bir durum mudur?

Değildir, elbetteki değildir!.

Tevhid dininin en önemli ve en öncelikli vahdet kay­nağı olan Kur'an-ı Kerim, hiç kuşkusuz ki müslümanlan ayrılığa değii birlik ve beraberliğe davet eden bir Kitab'dır. Kur'an-ı Kerim'de müslümanların ayrılmasına haklı neden olarak getirilebilecek ne bir sure, ne bir ayet, ne de bir harf vardır. Dolayısıyla ayrılık nedenlerini Kur'an-ı Kerime nisbet eden kardeşlerimizin karşı karşıya bulundukları so­run, kaynak değil, kaynağa yöneliş sorunudur.

Bu sorunun en önemli boyutu ise Kur'an-ı Kerim'i bir bütün olarak ele almamak, bu yüce Kitaba bir bütün ola­rak yönelmemektir. Nitekim aynı İlahi kaynağa yönelmele­rine rağmen ihtilafa düşen grupların, birbirleriyle çekişen müslümanların bu durumlan, Kur’an-ı Kerim’e eksik ya da bölük pörçük yaklaşmalarından kaynaklanan bir durumdur. Daha kısa ve daha acı bir ifadeyle, Kur’an-ı Kerim’e bölük pörçük yaklaşanlar, netice olarak Kur'an'ı Kerim'ideğil, kendilerini bölmekte ve kendileri bölünmektedir!.

Söz konusu ettiğimiz bu müslümanlar, hiç kuşkusuz ki Ehl-i kitab gibi Kur'an'ın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkar etme sapıklığına düşen kimseler değildir. Samimi bir şekilde Kur'an-ı Kerim'e yönelen bu kardeşlerimizin içine düştükleri önemli bir yanılgı, herhangi bir meselede İlahi kelamı sonuna kadar dinlememek, bu meseleyi Kur'an-ı Kerim'in bütünlüğünde değerlendirmemektir. Araştırdıklan meselede ilk karşılaştıkları ya da önyargılarına, önduygularına, önsezilerine en uygun bulduklan ayet-i kerimeleri esas alarak Kuran-ı bir bakış kazandıklannı zanneden bu müslümanlar, tartışma düzlemlerinde şu benzer ifadeleri kullanmaktadırlar.

“Bu mesele Kur'an'a göre böyledir!.”

“Yanılıyorsun, o mesele Kur'an'a göre şöyledir!.”

“İkiniz de yanılıyorsunuz. O mesele Kur'an'a göre ke­sinlikle böyledir!.”

Birbirinden farklı yaklaşımlann, birbirinden farklı gö­rüşlerin, birbirinden farklı yorumların ortak ifadesi hep aynıdır.,

“Kur'an'a göre!.”

Oysa ne kadar büyük, ne kadar iddialı bir sözdür bu!.

Kur'an-ı Kerim'in bir tane olduğunu bilmesem, “Birbi­rinden farklı olan bu iddialarınız hangi Kuranlara, Kur'an'ın hangi versiyonlarına göre?” diyeceğim. Halbuki biliyoruz ki Kur’an bir tanedir, Tahrif edilmiş bir ikinci nüs­hası, tevil edilmiş bir ikinci versiyonu yoktur. Bazı türkçe meallerde kısmi farklılıklar olsa da, bu gibi kısmi farklılıklar ortak mesajı etkileyecek, ortak mesajı değiştirecek farklılık­lar da değildir. O halde aynı olan Kur'an'dan bu farklı hükümler nasıl çıkarılıyor ve bu farklı hükümler “Kur’an’a göre böyledir!.” iddialarıyla nasıl ileri sürülüyor!. Halbuki herhangi bir meseleyi sadece birkaç ayet-i kerimeye göre değerlendiren bütün müslümanların, bu kısa değerlendir­me sonucunda vardıkları neticeyi “Kur’an-a göre böyledir” gibi genel bir ifadeyle değil, “Şu ayet-i kerimelere göre böyledir” gibi makul bir ifadeyle ileri sürmeleri gerekir. Çünkü herhangi bir meselede “Kur’an-a göre böyledir” ifa­desini kullanabilmeleri için, o meseleyi içine alan konuyu mutlaka ve mutlaka Kur'an-ı Kerirn'in bütünlüğünde incele­meleri, o konudaki birkaç ayet-i kerimeyi değil, o konuyla ilgili bütün ayet-i kerimeleri dikkate almaları gerekmekte­dir. Dolayısıyla böyle bir yaklaşım, Kur’an-a yönelik tüm araştırmalarda esas kabul edilmesi gereken bir yaklaşım­dır.

Kur'an'ı Kerim'e yaklaşımla ilgili bu1 meseleyi bir ör­nek vererek değerlendirmemiz, oldukça önemli olan bu meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilecektir. Mesela hidayet yani doğru yola erişme meselesini ele alalım. Her­hangi bir insan, hidayet meselesiyle ilgili olarak Kur'an'ı Kerim'de şu ayet-i kerimelerle karşılaşabilir.

“Allah kime hidayet verirse o artık hidayeti bul­muştur; kimi de şaşırtıp-saptırırsa artık onlar da hüs­rana uğrayanlardır.” [20]

“De ki: “En 'üstün ve apaçık' delil Allah'ındır. Eğer O dileseydi elbette tümünüzü hidayete yöneltip iletirdi.” [21]

İnsanların hidayet bulmasıyla ilgili olarak sadece bu ayet-i kerimelerle karşılaşan bir insan, hidayet meselesinde kısaca şu sonuca varabilir.

“Hidayetin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) dilediğine hidayet eder, dilediğini de şaşırtıp-saptınr. Bu bir İlahi takdir, bu bir kaderdir. Dolayısıyla müşriklerin, kafirlerin ve bütün sapıkların içinde bulundukları durum ve bunların hi­dayete ulaşamamaları, Allah'ın bunlar hakkında hidayeti dilemeyip, sapıklığı dilemesi nedeniyledir!.” Hidayetle ilgili olarak bunlan söyledikten sonra da, yukarıdaki iki ayet-i kerimeyi açık bir delil olarak zikrederek, bu görüşünü pe­kiştirir!.

Artık bu insana bir şey anlatmanız oldukça zordur. Çünkü hidayet meselesini, Kur'an'ı Kerim'e göre değerlendirdiğini zannetmekte ve bu görüşüne sımsıkı sarılmakta­dır!.

Kur'an'ı Kerim'e vakıf olmayan kimseler tarafından İtirazsız kabul edilebilecek olan bu görüşle, Kur'an'ı Kerim'in bütünlüğüne göre hem eksik veçhem de yanlış bir görüştür. Nitekim bu önemli konuda Kur'an'ı Kerim'in bü­tünlüğüne yöneldiğimiz zaman, hidayet meselesiyle dolay­sız ilgili olan 160'tan fazla ayet-i kerimeyle karşılaşıyoruz. Bütün bu ayet-i kerimeler, meseleye değişik boyutlardan yaklaşmakta ve meseleyi genel bir açıklığa kavuşturmakta­dır.

Hidayet, hiç şüphesiz ki Hadi, yani yegane hidayet edici olan Allah (c.c.)'a aittir. Hadi olan Rabbimizin dilediğine hidayet etmesi ise, yine Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen gerçekler­dendir. Ancak Rabbimizin bu dilemesiyle ilgili olarak şu soruyu sormamız gerekir.

Dilediğine hidayet eden Rabbimizin bu dilemesi, mesnetsiz, hikmetsiz veya tesadüfi bir dileme midir?

Şanı yüce Rabbimizi hiçbir kuşku duymadan tenzih ederiz ki, Rabbimizin bir kişi hakkında hidayeti dilemesi, kesinlikle ve kesinlikle tesadüfi değildir.

Çünkü Hadi olan, dilediğine hidayet edecek olan Rabbimizin bir diğer sıfatı da Adi, yani adalet sıfatıdır. Dolayısıyla Rabbimizin her dilemesinde zulümden en ufak bir iz olmadığı ve ola­mayacağı gibi, her dilemesi de bir adaletin tecellisidir.

Mesela Firavunun sapıklığı, Musa (a.s.)'ın ise hidayeti haketmesi, Firavunun ve Musa (a.s.)'ın kendi eylem ve yönelişleriyle ilgili bir hadisedir. Nitekim hidayet meselesini Kuranı Kerim'in bütünlüğünde değerlendirdiğimiz zaman, meselenin tüm gerçek boyutları ortaya çıkmaktadır. Hadi olan şanı yüce Rabbimiz, hidayetten uzaklaşanların, sapık­lığı hakedenlerin, hangi eylem ve yönelişlerle bu duruma düştüklerini, dolayısiyle kimlere hidayet etmediğini ve et­meyeceğini açıkça beyan etmektedir.

“Allah, kendisine mülk verdi diye, Rabbi konu­sunda İbrahim'le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani ibrahim: “Benim Rabbim diriltir ve öldürür” de­mişti; o da: “Ben de öldürür ve diriltirim” demişti. (O zaman) İbrahim : “Şüphe yok, Allah güneşi doğudan getirir, (haydi) sen de onu batıdan getir” deyince, o küfre sapan böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” [22]

“Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inan-mayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; ona sağanak bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. On­lar kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kafirler topluluğuna hidayet ver­mez.” [23]

“Bu, gerektiği gibi şahidliği yapmalarına veya ye­minlerinden sonra yeminlerin reddedilmesinden kork­malarına daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının ve dinleyin. Allah, fasıklar topluluğunu hidayete erdir­mez.” [24]

“Bir kısmına hidayet verdi, bir kısmı da sapıklığı haketti. Çünkü bunlar, Allah'ı bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymak­tadırlar.” [25]

“Allah'ın ayetlerine inanmayanları Allah hidayete ulaştırmaz ve onlar için acıklı bir azab vardır.” [26]

“Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinenler (şöyle der­ler:) “Biz, bunları bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsın­lar diye ibadet ediyoruz.” Hiç şüphesiz Allah, kendi aralarında, hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, kafir olan kimseyi hidayete eriştirmez.” [27]

“Firavun ailesinden imanını gizlemekte olan mü' min bir adam dedi ki: “Siz, benim Rabbim Allah'tır diyen bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o, size Rabbinizden apaçık belgelerle gelmiş bulunmaktadır. Buna rağmen o eğer bir yalancı ise yalanı kendi aley­hinedir; ve eğer doğru söyleyen ise, (o zaman da) size va'dettiklerinin bir bölümü size isabet eder. Şüphesiz Allah, ölçüyü taşıran, çok yalan söyleyeni hidayete er­dirmez.” [28]

Sadece bir kısmını zikrettiğimiz bu ayet kerimeler­de, kimlere hidayet edilmediği ve edilmeyeceği beyan edilmektedir. Bu ayet-i kerimelere dikkat edilirse, insanları hi­dayetten uzaklaştıran eylem ve yönelişlerin, insanların kendi insiyatiflerinde olan ve insanların kişisel tercihleriyle gerçekleşen kendi eylem ve yönelişleri olduğu görülecektir.

Ve yine aynı Kur'an'ı Kerim'de hidayeti hakeden, hi­dayete layık olan kimselerin de eylem ve yönelişleri belirtilmekte ve hidayeti isteyen herkes, bu eylem ve yönelişle­re davet edilmektedir.

“Bu (Kur'an), insanlar için bir beyan, sakınanlar için de bir hidayet ve öğüttür.” [29]

“Musa'nın kabaran öfkesi (gazabı) yatışınca lev­haları aldı. (Onlardan biri) Nüshasında “Rablerinden korkanlar için bir hidayet ve bir rahmet vardır” (yazılıydı).” [30]

“Her   ümmet   içinde  kendi  nefislerinden  onların üzerinde bir şahid getirdiğimiz gün, seni de onlar üze­rinde bir şahid olarak getireceğiz. Biz Kitab'ı sana, her şeyin açıklayıcısı, müslümanlara da bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.” [31]

“Müminler için bir hidayet ve bir müjdedir.” [32]

“İhsan yapmakta olanlara bir hidayet ve bir rah­mettir.” [33]

“Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete eriştirdikleridir ve onlar, temiz akıl sahihleridir.” [34]

“Allah'ın izni olmaksızın hiçbir musibet (hiç kim­seye) isabet etmez. Kim Allah'a iman ederse, onun kal­bini hidayete yöneltir. Allah, her şeyi bilendir.” [35]

Evet, sadece bir kısmını zikrettiğimiz bu ayet-i kerimeleri dikkate alarak hidayet meselesini değerlendirecek olursak, şunları söyleyebiliriz.

Yegane Hadi olan Allah (c.c.) dilediğine hidayet eder. Şanı yüce Rabbimizin haklarında hidayet dilemediği ve hidayet etmediği kimseler; Allah'ın ayetlerine inanma­yan, şeytanı dost edinen, zulmeden, haddi aşan, kafir, müşrik, yalancı, fasık ve zalim oian kimselerdir.

Rahman olan Rabbimizin hidayet ettiği kimseler ise; Allah'a içten yönelen, sadece Allah'tan korkan, Allah'a, Resulüne ve Kitab'ina iman edip, teslim olan, sözün en güzeli olan Kur'an'a uyan, ihsanda bulunan, Allah'ı birleyen ve karşılaştığı musibetlere Allah için sabreden kimselerdir.

İşte hidayet meselesindeki bu kısacık değerlendirme, kısa olmasına rağmen Kur'an-ı Kerim'in bütünlüğünü dikkate alan bir değerlendirmedir. Bölücü veya kısır bir yakla­şımla kaleme alınan çitler dolusu eserden, çok daha kıy­metli ve hak bir değerlendirmedir.

Kur'an'ı Kerime bir bütün olarak yaklaşmak mesele­sine metod bazında bir diğer örnek verecek olursak, me­sela Kur'an'ı Kerim insan gerçeğini değişik surelerde, muhtelif ayet-i kerimelerle beyan etmektedir. Bazı ayet-i kerimelerde kalbe ve kalbi durumlara açıklık getirilirken, bazı ayetlerde ise nefse, duyu organlanna, akıla, düşünce­ye, insanın psikolojik ve sosyolojik yönlerine açıklık getiril­mektedir.

İşte Kur'an'ı Kerime göre insanı tanımlayabilmek için, bütün bu gerçekleri dikkate almamız ve bu gerçekleri yerli yerine koymamız gerekmektedir. Çünkü bu konuyla ilgili bütün gerçekleri tesbit etmek ne kadar önemliyse, bu gerçekleri yerli yerine koymak da o kadar önemlidir.

Yaklaşımla ilgili bu gerçekleri dikkate almayan her­hangi bir kimse, Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen bu gerçeklerden sadece bir tanesini, mesela kalp gerçeğini alıp, insan gerçeğini sadece kalbe göre tanımlarsa, bu tanım eksik ve yanlış bir tanım olacaktır. Bir diğer yanlış yakla­şım ise kalple ilgili gerçekleri Kur'an'ı Kerim'den alıp, insa­nın diğer yönlerine kişisel görüş ve yorumlarla tanım getir­meye çalışmaktır. Oysa böylesi yaklaşımlarla tanımlanan insanda, herhangi bir canlılık emaresi olmayacaktır. Nitekim bu gibi kısır yaklaşımlarla tanımlanan insan veya müs-lüman kimliği, toplumların dirilmesine vesile olabilecek canlı bir kimlik değildir.

Aynca şunu da belirtmek isterim ki karşılaştığımız herhangi bir meselede öncelikli cevap hakkını Kur'an-ı Kerim'e bırakmak ve Kur'an-ı Kerim'in cevabını sonuna kadar dinlemek ne kadar önemliyse, bunun kadar önemli ve ön­celikli olan diğer bir husus ise Kur'an-ı Kerim'in verdiği ce­vabı açıklama ve yorumlama hakkını da yine Kur'an-ı Ke-rim'e vermektir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'i yani İlahi kelamı ilk tefsir etme hakkı, yine Kur'an-ı Kerim'in yani İlahi kela­mın öncelikli bir hakkıdır.

Kendi ayet-i kerimelerine yine kendi ayet-i kerimeleriyle açıklık getiren Kur'an-ı Kerim, bu hakkı öncelikle kendisinde görmektedir. Dolayısıyla ilk cevap verme hakkı­nı Kur'an-ı Kerime bıraktığımız gibi, verilen birçok cevabın açıklama ve yorumlama hakkını da Kur'an-ı Kerime bırak­tığımız zaman, emin olunuz ki temel meselelerimizde hiç­bir ihtilafımız, hiçbir ayrılığımız kalmayacaktır.

Daha önceki birçok çalışmamızda ifade ettiğimiz gibi, herhangi bir ayet-i kerimeyle karşılaştığımız zaman, bu ayet-i kerimeye karşı yönelişimiz., bu ayet-i kerimeye güzel bir mana vermek için değil, bu ayet-i kerimenin gerçek ve güzel manasını kavra­mak için olmalıdır.

Çünkü bizlerde, biz yaratılmışlarda, bu ayet-i kerimelerin güzelliğine güzellik, gerçekliğine gerçeklik katabilecek hiçbir şey yoktur. Bu ayet-i kerime­ler, bizlerin tanımlamasıyla tanımlanabilecek, bizlerin an­lam yüklemesiyle anlam kazanabilecek ayetler değildir.

Bu ayetlerin anlamı, bu ayetlerin güzelliği, zaten Kur'an-ı Kerim'in bütünlüğünde ve bu ayet-i kerimelerin özünde bulunmaktadır. Bize düşen görev ayetlere mana vermek değil, Kuran bütünlüğünü dikkate alarak bu ayet-i kerimelerin manasını anlamaya çalışmaktır.

İşte böylesi bir düşünce yöntemi, tanımlayıcı değil, arayıcı bir düşünce yöntemidir. Kur'an-ı Kerim'den faydalanmak isteyen günümüz müslümanlarına gerekli olan ve bütün müslümanlarının muhtaç oiduğu düşünce yöntemi de, arayıcı olan böylesi bir yöntemdir. Düşünsel faaliyetler­le ilgili bu yönteme dikkat edildiği zaman, birçok ihtilaflar giderilebilecek ve Kur’an-ı Kerim'in bütünlüğünde vahdet sağlanabilecektir. Çünkü Allah'ın ayetleri hakkında ihtilafa düşenler, Allah'ın ayetlerini kendilerine göre tanımlayanlar ve bu ayetleri kendilerine göre yorumlayanlardır.

Oysa Allah'ın ayetlerine tanımlayıcı değil, arayıcı bir düşünce yöntemiyle yöneldiğimiz zaman, aradığımız ve bulduğumuz şeyler birbirinden farklı veya birbiriyle çelişkili olmayacaktır.

Yaşadığımız birçok ortak sorunlarımızı, bütün bunları dikkate alarak ve bu bilinçle Kuran-ı Kerime götürdüğümüz zaman; hiç şüphesiz ki karşılaşaca­ğımız ortak gerçeklerle Kur'an-ı Kerim'in hakikat atmosfe­rine girmemiz ve bu atmosferde vahdetle tanışmamız mümkün olacaktır.

Çünkü özlem duyduğumuz vahdetin ışık kaynağı olan Kur'an'ı Kerim,bizleri aynı gerçeğe, aynı hakikate, aym yola davet edecektir.

 

İhtilaflara Yaklaşım

 

İnsanların olduğu her yerde, hiç kuşkusuz ki birçok ihtilaflar da olacaktır. însanlan doğru tanımlayıp, insanların farklı ve tartışmacı yaratıklar olduğunu dikkate aldığımız zaman, bu durumu belli bir öl­çüye kadar makul karşılamamız gerekir. Birçok konuda birbirinden farklı yönelişlere, farklı değer ölçülerine sahip olan insanlar, elbetteki ihtilaflara düşecekler ve bu ihtilaflar çerçevesinde tartışacaklardır. Bu nedenledir ki insanlar ya­şadığı sürece, yeryüzünde bu ihtilafların kökünü kazıyabil­mek, bu ihtilafları ortadan kaldırabilmek mümkün olmayacaktır.

İnsanları ortadan kaldırmadan, ihtilafları ortadan kaldıramayacağımız gerçeğini dik­kate aldığımız zaman, ihtilafların kökünü kazımak gibi üto­pik bir hedefe değil, ihtilaflara bilinçli yaklaşmak gibi reel bir hedefe yönelmemiz gerektiğini anlayabiliriz. Çünkü in­sanlar arasında vuku bulan tüm ihtilaflar, başlangıç itibariy­le meyvesi belirsiz tohumlar gibidir. Bu ihtilaf tohumlarının meyvesini belirleyen en önemli unsur ise ihtilafların keyfi­yetinden ziyade insanların bu ihtilaflara yaklaşım ve yo­rumlama biçimleridir.

Mesela maddi konulardaki bir ihtilaf, bazen insanların cömertliğine, sadakada bulunmalarına ve bazı haklarından vazgeçerek daha olgun bir kimliğe ulaşmalarına neden olurken; bazen de bu insanların birbirlerine küsmelerine, kavga etmelerine ve hatta birbirlerinin canına kastetmeleri­ne neden olmaktadır. Fikri konulardaki bir ihtilaf da, ba­zen insanların birbirlerini dinlemelerine, birbirlerini daha iyi anlamalarına, fikirlerinin olumlu yönde değişmesine ve gelişmesine katkıda bulunurken, bazen de bu insanların cedelleşmelerine, birbirlerini tahkir ve tekfir etmelerine ne­den olmaktadır.

Oysa birbirlerinden farklı neticelere sebeb olan bu ih­tilaflar, çoğu zaman birbirine benzer olan aynı ihtilaflardır. İhtilaflar aynıdır, aynıdır ama, bu ihtilaflara insanlann yaklaşımlan farklıdır ve bu farklı yaklaşımlar, farklı neticelere sebebiyet vermektedir. Dolayısıyla ihtilaf konusunda en önemsememiz gereken mesele, ihtilaflara yaklaşım mese­lesidir. Çünkü herhangi bir ihtilafın müsbet veya menfi so­nuçlara neden olması, genellikle bu gibi ihtilaflara yakla­şımla ilgili bir meseledir. Evet, ihtilaf konusuna bu genel girişi yaptıktan sonra, ihti­lafların vahdet meselesiyle ilgili olan yönüne yani müslümanlar arasındaki ihtilaflara nasıl yaklaşmamız gerekir me­selesine geçebiliriz. Günümüz müslümanlan için bu konunun çok önemli olduğunu belirtmemize tabi ki gerek yoktur. Çünkü hepimizin bildiği gibi müslümanların ayrıl­masına, müslümanların dağılmasına, müslümanların birbirlerine düşmesine neden olan birçok fitne ve fesadın köke­ninde, küçük veya büyük bazı ihtilaflar bulunmaktadır. Dolayısıyla bu fitne ve fesadın ortadan kalkabilmesi, söz konusu ihtilaflara Kur'ani bir bilinç ve rahmetle yaklaşma­mıza, yaklaşabilmemize bağlıdır.

Yıllar önce çalışma programımıza aldığımız ve gücü­müz nisbetince araştırmaya çalıştığımız bu konu, geniş bir kitab çalışmasında değerlendirilmesi gereken bir konu ol­masına rağmen vahdet meselesiyle ilgisini dikkate alarak bu konuyu kısaca özetlemeye çalışacağız.

Tüm ihtilaflarımızın yegane çözüm kaynağı olan Kur'an-ı Kerim, ihtilaf meselesiyle ilgili olarak müslümanlara üç genel yaklaşım vermektedir. Bunlardan birisi makul karşılamak, diğeri ısrar ve azimle çözümlemeye çalışmak, bir diğeri ise Allah'a bırakmaktır. Şimdi bu üç yaklaşımın ne olduğunu ve bu yaklaşımlarda esas alınan ihtilafları kı­saca değerlendirelim.

 

Makul Karşılamamız Gereken İhtilaflar

 

İhtilafla ilgili konumuzun başında “İnsanlann olduğu her yerde, ihtilaflar da olacaktır” demiştik. Herbiri ayrı bir İnsan olan müslümanlar arasında da, elbetteki birçok ihti­laflar olabilecektir. Müslümanlar arasında vuku bulacak olan bu ihtilaflardan, makul karşılamamız gereken ihtilaf­lar, İlahi vahyin müslümanlara seçim muhayyerliği, tasar­ruf yetkisi, ictihad ve tercih hakkı verdiği meselelerdeki ih­tilaflardır. Yarattığı insanın ne olduğunu ve bizlerin söz konusu meselelerde hangi ihtilaflara düşeceğini hakkıyle bilen şanı yüce Rabbimiz, hiç kuşkusuz ki bu gibi ihtilaflar­la bizleri sınamakta, bizleri denemektedir.

Bu ihtilaflar karşısındaki kulluk mükellefiyetimiz, söz konusu ihtilafları ortadan kaldırıp-kaldıramayacağımız noktasında değil, nefsi ve şeytani vesveselere aldanarak bu ihtilafları bir fitne ve fesat nedeni durumuna getirmemek hususundadır. Çünkü bu ihtilafları ortadan kal­dırmaya çalışmamız, insanlann tabi durumlarından kaynaklanan bu gibi ihtilaftan ortadan kaldırmamıza değil, bu ihtilafların birer fitne ve fesat sebebi olmasına neden olacaktır. Şeytanın ortamı kızıştırıcı bir ateşle yaklaştığı bu gibi ihtilaflar, bilinçli müslümanların suyla yaklaşması gereken ihtilaflardır.

Müslümanların muhayyer bırakıldıkları bu gibi meselelerdeki ihtilaflar, insanlann fıtratını, farklı özelliklerini, farklı yaklaşımlarını, farklı önceliklerini dikkate aldığımız zaman makul karşılamamız gereken ihtilaflardır. Bu yakla­şım, elbetteki dinden taviz vermek ya da tevhid dinini ze­delemek anlamına gelen bir yaklaşım değildir. Çünkü ihti­lafa neden olan bu mesele, şayet müslümanların ihtilafa düşmeden tek bir görüşte birleşmeleri gereken bir mesele olsaydı, tevhid dininin sahibi olan Rabbimiz hiç kuşkusuz ki kesin bir hüküm vazeder ve bu meselede müslümanlara muhayyerlik vermezdi. Dolayısıyla bu gibi ihtilaflar, orta­dan kaldırıp yokedemeyeceğimiz ancak makul karşılayarak pasifize edebileceğimiz ihtilaflardır.

Bu gibi ihtilaflarda birbirine karşıt görüşlerden her­hangi birisini kabullensek ve bu görüş bizlere çok doğru, çok güzel gelse dahi, bizlere doğru ve güzel gelen bu gö­rüşü illa ki karşı tarafa empoze etme kaygı ve ısrarına kapılmamamız gerekir. Çünkü bu gibi ihtilafların fitne ve fe­sada yol açmasını engellemenin yegane yolu; ihtilaf meselesini çok öncül ve çok önemli bir mesele durumuna getirmeden kendi görüşümüzü makbul, karşı tarafın görü­şünü makul karşılamamız ve bunun da ötesinde iç dünya­mızda küçük bir “Belki”ye yer vermemizdir.

Belki, karşıt görüş daha doğru olabilir!.

 

Israrla Ve Azimle Çözülmesi Gereken İhti­laflar

 

Müslümanların makul karşılamayacakları, kesinlikle ve kesinlikle çözmeye çalışacakları ihtilaflar, dinimizin asli meselelerinde meydana gelebilecek olan ihtilaflardır. Çünkü İslam dini, tevhidi önceleyen İlahi bir dindir. Şayet teslim olduğumuz bu din, beşer kaynaklı bir din olsaydı, beşerden kaynaklanan bazı ihtilafları makul karşıladığımız gibi herbiri birer beşer olan hocaların ve şeyhlerin dine nisbet ettikleri ihtilafları da makul karşılaya­bilirdik. Oysa biliyoruz ki dinimizin esasını belirleyen bütün gerçekler, tüm müslümanlar tarafından tartışılmadan kabul edilmesi gereken İlahi gerçeklerdir. Şanı yüce Rabbimiz di­nimizin esasını belirleyen bu meselelerde en ufak bir ayrılı­ğın, en ufak bir ihtilafın olmaması için, bu gibi temel me­selelerde hüküm vazetme yetkisini (peygamber dahi olsa) hiçbir beşere vermemiştir.

Dolayısıyla dinimizin temel meselelerinde ihtilafa yol açan beşer kaynaklı bütün görüşler, ne kadar çağdaş, ne kadar akli olursa olsun, hoşgörüyle karşılayacağımız görüş­ler değildir. “Dinimiz akıl dinidir” diyenler, belki bu sözleri­me karşı çıkabileceklerdir. Dinimizin akla ve akletmeye ne kadar çok önem verdiğini bilmeme rağmen “Dinimiz akü dinidir” demekten yine de Rabbime sığınırım. Çünkü seve­rek ve sevinerek teslim olduğumuz bu din, önemle ve ön­celikle iman dinidir. Allah'a ve Allah'ın hükümlerine, terte­miz bir kalb ile inanma, teslim olma dinidir. Bu dinin tevhidi bir içerik kazanması ise beyan ettiği tevhidi gerçek­lerin beşeri astanna birbirinden farklı akli yorumlar getire­rek değii, bu gerçeklerin İlahi aslına iman ve teslimiyetle mümkündür.

Meseleyi bu şekilde gündeme getirdiğimiz zaman (köylü Ahmed efendi gibi iman etmek istemeyen) bazı aydınlar(!) “İnsanlar standart yarauklar değildir. Dayatmacı ol­mamanız ve farklılıklara saygı göstermeniz gerekir” diyerek itiraz ediyorlar.

İnsanlar elbetteki ayn ayn mizaçlara, ayrı ayn yete­neklere ve bazı konularda ayn ayrı görüşlere sahiptirler.

Ancak müslüman demek, mîcazı, yeteneği ve bazı konulardaki görüşleri ne olursa olsun, ortak bir davete iman eden, ortak bir çağnya teslim olan insan demektir. İnsanlar standart yaratıklar de­ğildir, değildir ama “Ben müslümanım” diyen insanların, İlahi ölçüden kaynaklanan birçok ortak standartları vardır. “Biz müslümanlar” derken kastettiğimiz gerçek, kişisel farklılıklarımızın fevkindeki bu ortak standartlarımız, bu or­tak kabullerimizdir.

Allah'ın zatında ve sıfatlarında birliği, ortak bir kabu­lümüzdür, Kur'an-ı Kerim'in inanmamız ve yaşamamız gereken İlahi bir Kitab olduğu, ortak kabulümüzdür.

Şeytan ve dostlanm düşman kabul etmemiz, ortak bir kabulümüzdür.

Bu nedenledir ki “Biz” tanımı, bu gibi ortak kabulleri­mizi ifadelendirilen bir tanımdır. Dolayısıyla dinimizin temel meselelerindeki bu ortak kabullerimize de farklı yakla­şımlar, farklı değerlendirmeler, farklı görüşler ruhsatı verdiğimiz zaman, “Biz” tanımının yerine “Ben” tanımı, “Bizim dinimiz” yerine “Benim dinim” ifadesi gelmiş olur. Oysa biliyor ve iman ediyoruz ki şanı yüce Rabbimiz her­kesin mizacına, herkesin yaklaşımlarına göre ayrı ayn din­ler göndermemiştir.

Bütün bunları dikkate alarak, İslam'ın bizlere muhay­yerlik hakkı vermediği bütün temel meselelerdeki kabul ve redlerimizde farklılıklar olmaması gerekir. Bu farklılıklarımızı giderecek olan yegane unsur ise bu meselelerde be­yan edilen İlahi gerçeklerdir.

İlahi gerçeklere yaklaşım konusunda makul karşılaya­bileceğimiz farklılıklar, bu gerçeklere iman ve teslimiyet noktasında değil, bu İlahi gerçekleri öncelemek boyutunda kendini gösterebilir. Bir kardeşimize göre oldukça önemli ve öncelikli olan İlahi bir gerçek, diğer kardeşimize göre aynı önceliğe haiz olmayabilir. Ancak her iki kardeşimizin de kabul ve tasdik ettiği gerçeklerdir bunlar. Kaldı ki bu önemseme ve önceleme konusundaki farklılıklarımızın da en asgariye indirilmesi gerekir. Rabbimizin önemle vurgu­ladığı ve nüzul sırasındaki hikmete binaen öncelediği tüm gerçekler, bütün müslümanlar olarak önemsememiz ve öncelememiz gereken gerçeklerdir.

Evet, tevhid dininin esaslarını beyan eden İlahi gerçekler, tüm müslümanların hiçbir ihtilafa düşmeden kabul etmeleri ve yaşamalan gereken gerçeklerdir. İlahi kaynaklı olan bu dosdoğru gerçekleri, beşeri mülahazalarla çatallandırmaya çalışmak ne kadar yanlış ise; İlahi kaynaklı olan bu gerçek­lerin yerine veya yanına, beşer kaynaklı görüşlerin konul­maya çalışılması da o kadar yanlıştır. Falanca hocanın veya filanca imamın bir görüşünü, İslam'ın olmazsa olmaz bir unsuruymuş gibi din adına ileri sürmek, bu görüş doğru olsa dahi çok yanlış bir yaklaşımdır. Çünkü beşer kaynaklı böyle bir görüşü din adına ileri sürmek, dinde tevhide de­ğil, tefrikaya neden olacaktır. Bazı kimseler “Bu görüş doğru olsa bile mi?” diyerek istifhamlarını dile getireceklerdir.

Evet, din adına ileri sürülen bu görüş doğru olsa bile!.

Çünkü müslümanların din adına gerçekleştirecekleri vahdet, akli değerlendirmeler ve kavrayışlarla değil, kalbi tasdik ve imanla gerçekleştirebilecekleri bir vahdettir. Daha açık bir ifadeyle tüm müslümanlan bir araya getirebilecek olan gerçeklerin, bütün müslümanların iman et­mekle yükümlü oldukları gerçekler olması gerekmektedir. Dolayısıyla kendisine karşı imani bir mükellefiyetimizin ol­madığı bir hocanın veya bir imamın görüşü, doğru olsa bile dünya müslümanları için bağlayıcı bir görüş değildir. Dünya müslümanları için imani bir bağlayıcılığı olmayan böyie bir görüşü İslam adına ileri sürmek, hiç kuşkusuz ki İslam'da tevhide değil, tefrikaya neden olacaktır.

Netice olarak, müslümanların vahdetini ve bu vahdeti sağlayan tev­hidi ne kadar önemsiyorsak, İslam'ın temel meselelerinde vazedilen tevhidi gerçekleri de o kadar önemsememiz ve bu meselelerde en küçük bir ayrılığa, en küçük bir ihtilafa yer vermememiz gerekir. Temel meselelerdeki İhtilafları hoş karşılamak, hiç kuşkunuz olmasın ki fitne ve fesadı hoş karşılamak olacaktır.

Ve böylesi batıl yaklaşımlar, hak olan İslam dinini, bir kuşku ve şüphe dini haline getirecektir. Oysa tüm kuşkulardan uzak olan İslam dini, mü'min kalplere mutmainlik veren müstakim bir dindir. Bu mutmainliği ve müstakimliği yaşayan müslümanlar, hiçbir temel meselesinde “Allah böyle buyuruyor, falanca veya fi­lanca da böyle buyuruyor. Acaba hangisini, hangi hükmü esas alayım” istifhamına kapılmazlar. Bu konuda en ufak bir kuşkuya, en ufak bir ihtilafa düşmezler. Çünkü bu dos­doğru müslümanların teslim olduklan gerçek, tabi oldukları hüküm bellidir.

“Onlar hala cahiliyye hükmünü mü arıyorlar?. Ke­sin bilgiyle inanan bir topluluk için, hükmü, Al­lah'tan daha güzel olan kimdir?” [36]

 

Allah'a Bırakmamız Gereken İhtilaflar

 

“Her ihtilafın bir çözümü vardır ve her ihtilaf çözüm­lenmelidir” diyerek her işi çözmeye, her ihtilafı sonuçlandırmaya meraklı bazı kimseler, bu başlığı biraz tuhaf karşı­layacaklardır. Oysa meseleyi Kur'an-ı Kerime göre değerlendirdiğimiz zaman, Kur'an-ı Kerim bazı ihtilafları ahirete bırakmakta ve bu ihtilafları çözümleyecek olan İlahi hükmün, ahirette bizzat Allah (c.c.) tarafından verileceğini beyan etmektedir.

“Yahudiler dedi ki: “Hıristiyanlar bir şey (herhan­gi bir temel) üzere değillerdir.” Hıristiyanlar da: “Ya­hudiler bir şey (herhangi bir temel) üzere değillerdir.” dedi. Oysa onlar kitabı okuyorlar. Bilmeyen (bilgisiz) ler de, onların söylediklerinin benzerini söylemişlerdi. Artık Allah, kıyamet günü anlaşmazlığa düştükleri şeyde aralarında hüküm verecektir.” [37]

“Hani Allah, isa'ya demişti ki: “Ey İsa, doğrusu senin hayatına Ben son vereceğim, seni kendime yük­selteceğim, seni küfredenlerden (onların hile ve iftira­larından) temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar küfre sapanların üstüne geçireceğim. Sonra dö­nüşünüz yalnızca Banadır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim.” [38]

“Andolsun, Biz İsrailoğullarını, hoşlarına gidecek güzel bir yurda yerleştirdik ve onları temiz nimetler­den rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, araların­da anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda kıyamet günü hüküm verecektir.” [39]

“Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinenler (şöyle der­ler:) “Biz, bunlara bizi Allah'a daha fazla yaklaştır­sınlar diye ibadet ediyoruz.” Hiç şüphesiz Allah, kendi aralarında, hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden hü­küm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, kafir olan kimseyi hidayete eriştirmez.” [40]

“Onlara bu emirden apaçık belgeler (deliller) ver­dik. Fakat onlar kendilerine ilim geldikten sonra, yal­nızca aralarındaki 'hakka tecavüz ve azgınlıktan' do­layı ihtilafa düştüler. Şüphesiz senin Rabbin, hakkında ihtilafa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” [41]

Sadece bir kısımını zikrettiğimiz bu ayet-i kerimeleri dikkatle okuduğumuz zaman, şanı yüce Rabbimizin bazı ihtilafların çözümünü daha açık bir ifadeyle bu ihtilafların hükme bağlanmasını, kıyamet gününe ertelediğini görebili­riz. Tabi ki düşünmemiz, tefekkür etmemiz ve hikmetini anlamaya çalışmamız gereken bir durumdur bu!.

Şanı yüce Rabbimiz bazı ihtilafların çözümünü, apa­çık bir hükme bağlanmasını, neden kıyamet gününe, neden ahirete bırakıyor?

Kur'an-ı Kerim nazil olurken, söz konusu ihtilaflara ilişkin hükümler de neden nazil olmuyor?

Bu ihtilaflara ilişkin hükümleri, en güzel bir yaklaşım­la, en güzel bir üslupla tebliğ edebilecek olan Efendimiz (s.a.v.)'e, bu hükümler neden bildirilmiyor?

İşte konumuzla ilgili olarak sormamız gereken bu gibi sorularla beraber söz konusu ihtilafların mahiyetini ve mu­haliflerin keyfiyetini düşündüğümüz zaman, şu gerçekle karşılaşmamız zor olmayacaktır.,

Söz konusu ihtilaflara ilişkin bu hükümler, muhalif ta­rafları muhatap alarak Kur'an-ı Kerim'de nazil olsaydı dahi, bu ihtilaflar yine çözümlenemezdi.

Çünkü, çünkü insanlarda derin saplantı haline gelmiş bazı ih­tilaflar vardır ki, bu ihtilafların çözümü sadece İlahi hükme değil, İlahi hükümle beraber İlahi bir ,Hakim'e de gerek duymaktadır. Daha açık bir ifadeyle bu gibi ihtilaflar, mu­halif taraflarla İlahi hükmün arasına (rahmet peygamberi Resulullah (s.a.v.) dahi olsa) bir beşerin girmesiyle çözüm­lenebilecek ihtilaflar değildir. İnsanlarda derin saplantı hali­ne gelmiş böylesi ihtilaflar, sadece ve sadece mutlak Ha­kim olan Rabbimizin aracısız vereceği hükümle çözümlenebilecek ihtilaflardır.

Çözümü Rabbimize kalan bu gibi ihtilafların mahiyeti­ni ve muhalif tarafların keyfiyetini anlayabilmemiz için, yukanda zikrettiğimiz ayet-i kerimelerle beraber Kur'an-ı Ke­rim'de konumuzla ilgili diğer ayet-i kerimeleri de dikkate almamız gerekecektir. Bütün bu değerlendirmeleri yaptığı­mız zaman söz konusu ihtilafların mahiyetini kısaca şu başlıklarda tanımlayabiliriz.

 

1- Tahrif edilmiş kaynağa davalı ihtilaflar

 

Yahu­dilerin ve hıristiyanların çözümü mümkün olmayan birçok ihtilaftan, asıl itibariyle kaynağa dayalı ihtilaflardır. Nitekim yahudi ve hıristiyanların birçok konuda birbirlerini itham etmeleri ve din adına birbirleriyle ihtilafa düşmeleri, hiç kuşkusuz ki kendilerini nisbet ettikleri tahrif edilmiş semavi kitaplardan ve din adına ahkam kesen rahip ve hahamlar­dan kaynaklanıyordu. Semavi kabul edilen kaynak kitablar, din adamlarının nevalarına göre tahrif edilmişse ve tahrif edilen bu kaynak kitablar, kendi taraftarları açısın­dan kesin doğru telakki ediliyorsa, tahrif edilmiş kaynakla­ra dayalı bu gibi ihtilaflar, bizler tarafından kesinlikle ve kesinlikle çözüme ulaştırılabilecek ihtilaflar değildir. Çünkü bu ihtilafları çözüme ulaştırabilmenin ilk şartı, kaynak meselesini çözümlemek ve muhalif tarafları ortak bir kaynak­ta buluşturabilmektir. Ne var ki muhalif taraflar kendi kay­naklarına itikadi bir saplantı ile tutunduklanndan bu mümkün olmayacak ve tahrif edilmiş kaynaklar olduğu sü­rece, bu kaynaklara dayalı ihtilaflar da sürüpgidecektir.

Meseleye yahudi ve hıristiyanlardan örnek vermemiz, müslümanların ya da müslümanım diyenlerin böylesi ihtilaflardan uzak oldukları anlamına gelmemektedir. Kaynak meselesinde netleşmemiş müslümanların ya da müslüma­nım diyenlerin arasında da, ne yazık ki asırlardır benzer ihtilaflar yaşanmaktadır. Efendimiz (s.a.v.)'e nisbet edilen her sözü İlahi vahiy gibi kaynak kabul eden hadisçilerie tefsirciler arasında; şeyhlerinden sadır olan her lafı, İlahi kelam gibi kabul eden softalarla fıkıhçılar arasında vuku bulan birçok ihtilaf, asıl itibariyle kaynağa dayalı ihtilaflardır. Beşeri kaynaklara İlahilik vasfı verildiği ve İlahi zanne­dilen bu kaynaklara, Allah'a iman eder gibi iman edildiği zaman, bu kaynaklara dayalı ihtilaflar, kesinlikle ve kesin­likle çözüme ulaşabilecek ihtilaflar değildir.

Halbuki tüm dünya müslümanları için yegane İlahi kaynak, Kur'an-ı Kerim'dir. Bu müslümanların din adına faydalanacakları ve mutlaka faydalanmaları gereken ikinci kaynak ise korunmuş olan Kur'an-ı Kerim'in tasdik ve teyid ederek koruduğu sahih sünnettir. Ancak altını çizerek belirtmek isterim ki, sahih sünnet dünya müslümanlarıyla ihtilaflanmızı çözümleyebileceğimiz değil, din adına fayda­lanacağımız bir kaynaktır. Bu kaynaktan faydalanırken karşılaşılan ve daha ziyade mezhebi yaklaşımların neticesi olan farklılıkların ise (makul karşılayacağımız ihtilaflar başlı­ğında da belirttiğimiz gibi) makul karşılanması ve müslü­manların ayrılığına neden olacak bir ihtilaf durumuna geti­rilmemesi gerekir.

Anlamamız ve iman etmemiz gdreken yegane gerdünya müslümanlarının vahdetini sağlayabilecek olan kaynağın, sadece ve sadece Kur'an-ı Kerim olduğudur. Bu gerçeği kabul etmeyen, birçok beşeri kaynağı İlahi zanne­den ve İlahi zannettiği bu gibi kaynaklara bilinçsizce iman eden kimselerin, böylesi kaynaklardan hareket ederek sür­dürdükleri ihtilaflar, mutlak Hakim olan Rabbimizin kıya­met günü hükme bağlayacağı ihtilaflardır. Kaynak mesele­sinin çözümlenemediği bu gibi ihtilaflar çerçevesinde uzun uzadıya tartışmaya ve cedelleşmeye hiç gerek yoktur.

 

2- İlme davalı ihtilaflar

 

Bu başlık, bazı kardeşlerimize tuhaf gelecek ve bu kardeşlerimiz “Hiç, ilme dayalı ihtilaf olur mu?” diyeceklerdir. Doğru bir istifhamdır bu. Çünkü ilim dediğimiz gerçekler, hiç kuşkusuz ki birbiriyle çelişen, birbiriyle ihtilafa düşen gerçekler değildir. Fakat ne gariptir ki kendilerine ilim verilen nice kimseler, kendi­lerine ilim verildikten sonra anlaşmazlığa düşen kimseler olmuşlardır.

“Andolsun, Biz İsrailoğullarını, hoşlarına gidecek güzel bir yurda yerleştirdik ve onları temiz nimetler­den mıhlandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, araların­da anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda kıyamet günü hüküm verecektir.” [42]

“Onlara bu emirden apaçık belgeler (deliller) ver­dik. Fakat onlar kendilerine ilim geldikten sonra, yal­nızca aralarındaki 'hakka tecavüz ve azgınlıktan' do­layı ihtilafa düştüler. Şüphesiz senin Rabbin, hakkında ihtilafa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” [43]

Yukarıda da belirttiğimiz gibi ilim dediğimiz gerçek­ler, birbiriyle çelişen, birbiriyle çatışan gerçekler değildir. Ancak bu gerçeklerden hareket ederek ilimde derinleş­mek, doğru bir yönteme ve dosdoğru bir istikamete gerek duyar. Söz konusu ilim, İlahi hakikatlerle ilgili bir ilim ise böyle bir ilimde derinleşmek ise doğru bir yöntem ve isti­kametin yanısıra iman ve amele de gerek duymaktadır. Dolayısıyla iman, amel ve istikameti dikkate almadan sa­hip oldukları ilimde derinleşmek isteyen şaşkınlar, kendile­rini nefs ve hevanın tatlı esintisine bırakarak ilimde derinleşmek adına, ilimde serkeşleşmektedirler. İlmin kapısın­dan tevazu sahibi bir fakir gibi içeri gireceklerine, hiç girliklcri kapıdan birer zengin edasıyla dışan çıkan bu kimiler, geçmişte ve günümüde örneklerine bolca rasladığıinız kimselerdir. Tarihte hangi sapık yönelişi ele alırsa­nız alın, bu yönelişte bulunanların kalkış noktasında bazı doğrulara tutunduğunu görebilirsiniz. Mesela vahdet-i vü­cut safsatasını savunan kimseler, kendilerine göre kelime-i tevhid gerçeğinden hareket ederek bu görüşe ulaştıklarını iddia eden kimselerdir, Günümüz dünyasında ise tağutların maslahatını gözetebilmek ve İslam'la laikliği barıştırabilmek için yıllarca araştırma yaptıklarını iddia eden bazı akade­misyenler, bu konuda verebileceğimiz çağdaş örneklerden­dir. Doğrulardan hareket ederek yanlışlara varan ve var­dıkları bu yanlışlara doğruymuş gibi iman eden böylesi kimselerle tartışabilmek, söz konusu ihtilafları ortadan kal­dırabilmek mümkün değildir. Çünkü bu kimselerle karşı karşıya gelip-tartıştığınız zaman, sıkıştıkları an kalkış nokta­sında esas aldıkları bazı doğruların içine saklanıvereceklerdir. Kalkış noktasındaki doğruları kalkan, bu doğrulardan hareket ederek vardıkları yanlışları kılıç olarak kullanan bu kimseler, samimi olmadıklan sürece anlaşabileceğimiz, söz konusu ihtilafları çözümleyebileceğimiz kimseler değildir.

 

3- Akla davalı ihtilaflar

 

Kendisini İlahi vahiyden müstağni veya İlahi vahyin üstünde gören her yaratılmış nesne, bu nesne akıl dahi olsa sapıklıktan kurtulamaz. Dolayısıyla “Dinimiz akıl dinidir” dedikten sonra aklını İlahi vahyin üstünde bir seçici, bir tasdik ve tanımlama mercii olarak gören, aklına gelen ve akli gözüken her görüşe iman eden akılhlar, akıllanna iman etmekle en büyük akılsızlığı yapan kimselerdir. Çünkü dizginlerini İlahi vahye teslim etmeyen ve soyut gerçeklerden ziyade somut reali­teden etkilenen akıl, karşılaştığı tüm meseleleri soyut olan İlahi vahye göre değil, somut olan realiteye göre değerlen­direcek ve yaşanan realite bir cahiliye ise cahili gerçekliğin samimi bir savunucusu durumuna gelecektir.

Akıl sapması diyebileceğimiz bu hastalığın iki önemli virüsü, realistlik ve akılperestliktir. Gayet iyi biliyoruz ki aküperestlik yeıine akılcılık desek ve bu iki virüsü akılcılık ve realistlik olarak tanımlasak, birçok müslüman da dahil olmak üzere herkese sevimli gözükecek popüler virüslerdir bunlar. Nitekim son yirmi otuz yıldır bu coğrafyadaki müslümanlar için en büyük musibet, realiteyi dikkate alan akıllı aydınlar ve akıllı liderler değil midir?

Oysa beşeri aklı, İlahi vahyin Önüne geçirmek, akılcı­lık değil akılperestliktir. Akılperestlik ise gerçek düzlemde, en büyük akılsızlıktır. Çünkü İlahi vahyin denetiminde ol­mayan akıl, nefs ve nevanın denetiminde olup, ister iste­mez nefsin bencilliğini, nefsin maslahatını gözeten bir uşak durumuna düşmüştür. Mesela münafıklar, böyle bir akıl sapması içinde bulunan kimselerdir. Günümüzdeki bazı şaşkınlar gibi Allah'ın düşmanlarını dost kabul etmele­ri de, realiteden hareketle bazı akli maslahatlar gereği yaptıkları bir tercihtir.

“Allah'ın kendilerine karşı gazablandığt bir kaumi veli (dost ve müttefik) edinmekte olanları görmedin mi? Onlar ne sizdendirler, ne de onlardan. Kendileri de (gerçeği) bildikleri halde, yalan üzere yemin etmek­tedirler.”

“Allah, onlara şiddetli bir azab hazırlamıştır. Doğ­rusu onların yapmakta oldukları ne kötüdür.”,“Onlar, yeminlerini bir siper edindiler, böylece Al­lah'ın yolundan alıkoydular. Artık onlar için alçaitıcı bir azab vardır.”,“Onlara ne malları, ne çocukları, Allah'a karşı ken­dilerine hiçbir şeyle yarar sağlayamaz. Onlar ateşin hal­kıdır, içinde ebedi olarak kalıcıdırlar.”,“Allah'ın onların hepsini dirilteceği gün, (onlar) siz­lere yemin ettikleri gibi O'na da yemin edeceklerdir ve kendilerinin bir şey üzerine olduklarını sanacaklardır. İyi bilin ki onlar, yalan söyleyenlerin ta kendileridir.”,“Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle de onla­ra Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsra­na uğrayanların ta kendileridir.” [44]

Demokrasi ve hoşgörü adına kafirlerle dost olan, Allah'a kul olmak isteyen insanları böyle bir hoşgörü­ye ve uzlaşmaya davet eden, kendilerine göre gayet akıllıca ve gerçekçi olan ko­nuşmalarıyla kendilerini doğru yolda zanneden böylesi kimselerle, hangi düzlemde konuşacak ve ihtilaflarımızı hangi ölçülere göre çözümleyeceğiz ki!.

Bunlar aklı, bizler nakli esas alıyoruz.

Bunlar akla, bizler nakle iman ediyoruz.

Bunlar realiteye göre hakkı değiştirmeye çalışırlar­ken, bizler hakka göre realiteyi değiştirmeye çalışıyoruz.

Peki bunlarla nasıl anlaşacak, ihtilafları hangi ölçüye göre çözümleyeceğiz?

Lütfen kendinizi yormayın. İlahi vahyi ve İlahi ölçülen öncelemeyen akılperestlerle, ihtilaflarımızı çözebileceğimiz bir düzlem yoktur. Cahili realitenin muhteşem somut “Ugurıdan gözlerini ayıramayan bu akılperestlere, İlahi vahyın soyut gerçekliğinden bahsettiğiniz zaman,” Doğru söylüyorsunuz, doğru söylüyorsunuz ama şu koskoca reali­teyi görmüyor musunuz?” diyeceklerdir. Sadece ve sadece mani yaklaşımlarla somutlaşarak akıl terazisinde bir ağırlık meydana getirebilecek olan İlahi gerçekler, bu nedenledir ki aklı değil imanı önceleyen müminler için mutlak bir değer ölçüsüdür. Dolayısıyla aynı değer ölçüsüne sahip ol­mayan insanlar, elbetteki aralarındaki ihtilafları çözümleyemeyecek olan insanlardır.

Evet, ihtilaflarla ilgili olarak bu çok kısa açıklamayı yaptıktan sonra, umud ederiz ki bazı ihtilafları çözümlemeye kal­kışmanın, boş bir uğraşı olacağı açıklık kazanmıştır. Yuka­rda zikrettiğimiz bir ayet-i kerime, bu konuyu tamamen aydınlatabilecek bir ayet-i kerimedir.

“Allah'ın onların hepsini dirilteceği gün, (onlar) Sizlere yemin ettikleri gibi O'na da yemin edeceklerdir Ve Gençlilerinin bir şey üzerine olduklarını sunacaklar­dır, iyi fanin fa onlar, yalan söyleyenlerin ta kendileri­dir.” [45]

Düşünebiliyor ve anlayabiliyor musunuz!..

Herşeyi hakkıyle bilen şanı yüce Rabbimizin huzurunda bile bir şey üzere olduklarına dair yeminlerini ve iddialarım sürdürecek olan böylesi kimseler, böylesi güruh-lar' biz yaratılmışlar karşısında doğruyu kabul edip, doğruya teslim olurlar mı?

Hayır, elbetteki hayır!.   

Dolayısıyla Rahman ve Rahim olan Rabbimizin hük­me bağlayacağı böylesi ihtilaflar karşısında faydasız tartış­malara, zararlı cedelleşmelere girmeden, bu ihtilafları Al­lah'a bırakmamız gerekecektir. Çünkü bu gibi ihtilafların bizlere göre yegane çözümü, bu ihtilafları illa ki çözmeye çalışmadan tartışmalardan uzaklaşmamız ve çözümü Al­lah'a bırakmamızda. Nitekim karşılaştığımız tüm ihtilafları çözümleyebilecek yegane kaynak olan Kur'an-ı Kerim, böylesi ihtilafların çözümü konusunda bizleri bu yaklaşıma davet etmektedir.

“De ki; “Ey gökleri ve yeri yaratan, gaybı ve müşahade edilebileni de bilen Allah'ım. Anlaşmazlığa düş­tükleri şeylerde, kullarının arasında Sen hüküm vere­ceksin.” [46]

 

Tasdik Ve Tekfir Meselesi

 

Yaşadığımız ülkedeki müslümanların en ciddi mesele­lerinden birisi, tasdik ve tekfir meselesidir. Tasdik ve tekfir meselesi, günümüz müslümanlarının genellikle itidalde du­ramayıp ifrata veya tefride düştükleri bir meseledir. Bunun önemli bir nedeni, bazı meselelerdeki itidal çizgisi, geniş ve rahat bir çizgi olmasına rağmen; tasdik ve tekfir mese­lesindeki itidal çizgisi, diğerlerine nazaran biraz daha dar, biraz daha hassas bir çizgidir. Dolayısıyla bu çizgiyi anla­mak ve bu hassas çizgide durabilmek, birr.r daha fazla dikkat istemektedir.

Evet, içinde yaşadığımız bu ülkede kimlerin müslümanlığını tasdik etmemiz, kimleri ise tekfir etmemiz gerekmektedir? Gerçekten aydınlarıması ve çözümlenmesi gereken karma­şık bir durumdur bu!. Çünkü yaşadığımız ülkede hak-batıl mücadelesi varsa, bu mücadelenin her iki tarafı da, müslüman olduklannı iddia eden kimselerdir!. Nitekim birçok karmaşa ve kargaşa da, bu gibi iddialardan kaynaklanmak­tadır.

Bu ülkede sadece müslüman olanlar “Ben müslümanım” dese, ya da “Ben müslümanın” diyenler müslüman olsa hiç kuşkusuz ki birçok mesele netleşecek ve hak-batıl ara­sındaki mücadele bu bulanıklıktan kurtulacaktır.

Fakat öyle değildir!.

Yaşadığımız coğrafyada İslam'ı ihya etmek isteyenler de, İslam'ı imha etmek isteyenler de “Ben müslümanım” demektedirler. Müslümanların karşısında, “Ben müslüman değilim” diyen bir zümre, “Ben müslüman değilim” diyen bir grup yoktur.

Erinden paşasına, işçisinden patronuna, milletinden milletvekiline kadar herkes müslüman ol­duğunu iddia etmektedir!. Bu iddialan bir ganimet sanan ve çok kolay bir yoldan ve çok kısa bir zamanda kitleleşme hevesine kapılarak bu iddialan hiç sorgulamadan tas­dik eden müslümanlar ise, bu bilinçsiz tasdik ile müslüman yandaşlar değil, müslüman sıfatı verdikleri düşmanlar ka­zanmışlardır!.

İşte tasdik meselesindeki sorunumuz budur. Çünkü “Ben de müslümanım” iddiasını siyasi veya politik nedenlerle bilinçsiz bir şekilde tasdik etmek, yukarıda da belirtti­ğim gibi bu tastiği yapanlara müslüman yandaşlar değil, müslüman sıfatı verdikleri muhalifler, müslüman sıfatı ver­dikleri düşmanlar kazandıracaktır.

Oysa “Ben de müslümanım” iddiası, İslam'a göre isbat gerektiren bir iddiadır. Bu iddiada bulunan herkes Kur'an-ı Kerimle ve Kur'an-ı Kerim'de çerçevesi çizilen kulluk fıkhıyla karşı karşıyadır. İslam hiç kuşkusuz id zorla­yıcı bir din değildir. İslam'ın her insana verdiği bir muhay­yerlik, bir tercih hakkı vardır. Fakat bu muhayyerlik ve ter­cih hakkı, İslam'ı kabul edip-etmeme noktasındadır. İslam'ı isteyen kabul eder, isteyen kabul etmez. İslam'ın bu konu­da herhangi bir baskısı, herhangi bir zorlayıcılığı yoktur. Ancak İslam'ı kabul ettikten ya da kabul ettiğini söyledik­ten sonra bu muhayyerlik ortadan kalkar. Çünkü müslü­man olduğunu iddia eden herkesin, müslüman gibi olma yani gücü nisbetince İslam fıkhını yaşamaya çalışma mü­kellefiyeti vardır. Altını çizerek tekrar etmek istiyorum.

“Müslüman olduğunu iddia eden herkesin, müslüman gibi olma yani gücü nisbetince İslam fıkhını yaşamaya çalışma mükellefiyeti vardır”

İşte bu son yazdığım cümle, “Ben de müslümanım” diyen kitlenin daha ziyade kalburüstü kesiminden bazı hınltıların, bazı homurtulann çıkmasına neden olan bir cümle­dir. Çünkü bu hınitı ve homurtu sahipleri böyle bir müsltimanlık istemiyorlar.

“Biz müslümanız fakat şeriata karşıyız!.” diyen bu aydınlar(!), bu ifadeleri ile şeratsız bir müslümanlık, şeriatsız bir din istemektedirler!.

“Biz Allah'a inanıyoruz. Fakat bizlere Allah'ın ayetle­rini, Allah'ın hükümlerini sakın okumayın!.” diyen bu müstekbirler, konuşmayan ve işlerine hiç kanşmayan bir Allah istemektedirler!.

İyi, iyi de, konuşmayan bir Allah ve şeriatsız bir din var mıdır?

Konuşmayan tanrı(!), hepimizin bildiği gibi putperest­lerin elleriyle yaptıklan ve bilmem ne tanrısı diyerek yöneldikleri putlardır. Yoksa bunlar, bu akıllı şaşkınlar da, alem­lerin Rabbi olan Allah (c.c.)'ı böyle bir put yerine mi koymak istiyorlar? İslam'ın ne olduğu, ne olmadığı konu­sunda Allah susacak, Allah susacak da bu şaşkınlar mı ko­nuşacak?

Elbetteki şanı yüce Rabbimizi tenzih ediyor, tekrar tekrar tenzih ediyor ve böylesi sapıklann “Biz de müslümanız” iddialarını tasdik etmekten yine O'na sığı­nıyoruz. Çünkü böyle bir iddiayı tasdik etmek, bizlerden Önce onların kendilerine düşen bir görevdir. Böyle bir id­diada bulunuyor ve bu iddialannda samimi iseler öncelikle kendi inanç ve davranışlarıyla bu iddialarını tasdik etmeleri gerekir. Kendi itikad ve yaşantılarıyla kendi iddialannı tek­zip ediyorlarsa, bu boş ve anlamsız iddiayı bizler nasıl tas­dik edebiliriz ki.

Türkiye'de yaşayan müslümanların bu konuyla ilgili olarak karşılaştıktan ikinci ciddi mesele ise tekfir meselesidir. Çünkü yaşadığımız coğrafyada tevhidi gerçeklerle kar­şılaşan ve Kur'an-ı Kerim bütünlüğünde ortaya konulan İslami bir kimliği sahiplenen birçok kardeşimiz, Kur'an-ı Kerim'de beyan edilen bu kimliğe uymayan herkesi tekfir etme eğiiimindedir. Müslümanlık iddiasında bulunan müstekbirleri ve bu müstekbirlerin açık küfürlerini gördükten sonra bu müstekbirlerle beraber aynı iddiada bulunan mustazafları, aynı iddiada bulunan geniş halk kesimlerini de tekfir eden bu anlayış, hiç kuşkusuz ki Kur'an-ı Kerime göre tahlil ve tenkid edilmesi gereken bir anlayıştır.

İnsan dergisini yayınladığımız 80 li yıllarda bu önemli konuyla ilgiii tahlil ve tenkidi yaptığımız zaman, bazı zorluklarla karşılaşmıştık. Karşılaştığımız bu zorluk, tekfir me­selesinde beyan ettiğimiz bazı görüşlerin, değişik müfessir­lerin kısmi görüşlerine göre tekzip edilmek istenmesiydi. Gerçi bu müfessirlerin nihai olarak ne dediği ile bizlerin ne dediği yeterince anlaşılmış olsaydı, belkide bazı keskin çı­kışlar hiç olmayacaktı. Ancak bir kısım kardeşlerimiz tara­fından bu yapılmamış ve müfessirlerin bazı nasslara dayalı yorumu, nass olarak telakki edilerek, bu kardeşlerimizin tekfir meselesindeki anlayışları ve yaklaşimlan daha bir ka­tılaşmıştır.

Oysa ki hangi müfessir olursa olsun, bu müfessirlerin kişisel veya tevil sınırlarına giren yorumlan, müslümanların asli meselelerinde kesin bir kanıt olarak ileri sürülemez. Çünkü nassa dayalı yorumlar, nasslardan kaynaklanmasına rağmen nass değildir. Önemli onlan bu gibi yorumların hakka, hakikate, zamana ve mekana en uygun olanını tesbit etmek ve bu yorumlardan böyle bir bilinçle faydalanabilmektir. Fakat yaşadığımız coğrafyada yayınlanan birçok tefsir, bu tefsirlerin müfessirlerine göre değerlendirilmekte, benimsenmeyen veya İlgi duyulmayan bir müfessirin bütün söyledikleri gözardı edilebildiği gibi, sevilen bir müfessirin de bütün söyledikleri kabul görebilmektedir. Oysa ki bu müfessirler ne kadar samimi ve ne kadar yetenekli olurlar­sa olsunlar, insan olmalan hasebiyle bu müfessirlerin de bazı konularda yanılabilecekleri dikkate alınmalıdır. Dolayı-sıyle samimi ve sahalannda yetkin birçok müfessirin geri­de bıraktığı eserlerden faydalanan dünya müslümanlarına düşen görev, bu müslümanlan hayırlarla yadederek nan­körlükten sakınmak ve bu müslümanların eserlerinde bazı yanılgılar varsa, bu yanılgıları tesbit ederek yaygınlaşması­na engel olmaktır. Çünkü bilinçli müslümanlara yakışan tavır bu olduğu gibi, değerli müfessirleri rahatlatacak ve hoşnut edecek yaklaşım da budur. Meseleyi şimdilik daha fazla uzatmadan söz konusu eserlerde bazı özel nasslardan hareket edilerek genel yorumlar yapıldığını ve bu genel yorumlardan yanlış hükümler çıkarıldığını söyleyebiliriz. Bu konuda tek tek ömek vermek ve bu örnekleri değerlendir­mekten ziyade yanlış yorumlara neden olan yaklaşımlara açıklık getirmemiz daha faydalı olabilecektir.

Kur'an'ı Kerim'deki bir hüküm tefsir edileceği zaman, bu hükmün nerede, ne zaman ve hangi konumdaki kimseleri muhatap ve mükellef gördüğü, mutlaka ve mut­laka dikkate alınması gereken bir husustur. Gerçi belirttiği­miz bu husus, genel olarak kabul edilen bir kaide olması­na rağmen, bu kaideye her zaman riayet edildiğini söyleyemeyiz. Nitekim müslümanların gündemine giren ve ayet-i kerimelere nisbet edilen bazı yanlış yorumlar, özel­likle bu kaidenin gözardı edilmesinden kaynaklanmaktadır. Kur’a-ı Kerim hiç kuşkusuz ki tevhidi bir hareketi baştan sona anlatan, bu hareketin merhalelerini ve her merhale­nin kendine özgü fıkhını beyan eden bir Kitab'tır. Müslü­manların sık sık gündemine giren tekfir vakası, tabi ki Kur'an'ı Kerim'de de bulunan bir vakadır. Ancak birçok meselede olduğu gibi tekfir meselesi de Kur'an-ı Kerim'in bütünlüğünde ve hareketin merhalelerine göre değerlendi­rilmesi gereken bir meseledir.

Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki, tekfir meselesi, Kur'an-ı Kerim'de tek başına değerlendirilebilecek bir mesele değildir. Mesela tekfir meselesiyle ilgili olup, bu mese­leye ışık tutabilecek diğer önemli meselelerden birisi, top­lumsal azgınlık meselesidir. Toplumsal değişimi arzulayarak ciddi çalışmalarda bulunan müslümanlar için tekfir meselesinden çok daha fazla önemsenmesi gereken bu mesele, “Toplumsal azgınlık nedir ve sebebleri neler­dir?” gibi sorularla Kur'an'ı Kerime götürülmesi gereken bir meseledir. Çünkü bir toplumun neden ve nasıl azdığı bilinmelidir ki, bu nedenlere müdahale edilebilmesi ve bu nedenlerden kaynaklanan azgınlıkların izale edilebilmesi mümkün olabilsin.

İşte tekfir meselesiyle de ilgili olan bu soru ile Kur'an'ın bütünlüğüne yöneldiğimiz zaman, bu sorunun Kur'an'ı Kerim'de iki ayrı boyuttan değerlendirildiğini görü­rüz. Mekki surelerde ağırlık kazanan birinci boyuta, batılı yaşayan bir toplumun hakkı kabul etmeme ve hakka çıkamama nedenleri üzerinde durulur. Medeni surelerde ağırlık kazanan ikinci boyutta ise hakkı yaşayan bir toplumun ba­tıla meyletme ve batıla düşme nedenlerine açıklık getirilir. Toplumsal azgınlık meselesini batıldan hakka ve haktan batıla olmak üzere iki ayn boyutta beyan eden Kur'an'ı Ke­rim, her iki boyutta da tekfir vakasını gündeme getirmek­tedir.

Fakat ne zaman?

Hareketin hangi merhalesinde, hangi fiillerin faillerini tekfir etmektedir?

Her iki boyutta yer alan tekfir vakası, ferdi ve genel tekfir olmak üzere iki ayrı niteliğe sahiptir. Ferdi tekfir, bazı fiillerin failini muhatap alan ancak genele şamil kılın­mayan tekfirdir. Genel tekfir ise tekfir konusuyla ilgili Özel­likleri belirten bir zümreyi veya bir toplumu kapsayan tek­firdir. O halde tekfir meselesi dört ayrı grupta incelenmesi gereken bir meseledir. Bunlardan ikisi batılı yaşayan caniliyye toplumlarıyla ilgili olup, ferdi ve genel tekfir niteli­ğindedir. Diğer ikisi ise hakkı yaşarken batıla düşebilen toplumlarla ilgili olup bunlarda ferdi ve genel tekfir niteli­ğindedir.

Tekfir meselesiyle ilgilenen bütün kardeşlerimizin, çok kısa olarak belirttiğim bu tasnifi, mutlaka ve mutlaka dikkate almaları gerekmektedir. Çünkü ciddi Kuran araş­tırmalarında bulunan bütün kardeşlerimiz tarafından altı çi­zilerek kabul edilebilecek olan bu gerçeklerin yeterince an­laşılmaması ya da yanlış yorumlanması, tekfir meselesinde birçok yanılgılara neden olabilmektedir. Nitekim bazı tef­sirlerde yer alan yanılgılı yorumlar, bu önemli konunun yeterince anlaşılmarnasından kaynaklanmaktadır. Bu tefsir­lerin muhtelif yerlerinde, İslam devletinde yaşayan kimse­leri muhatap alan ayet-i kerimelerden hareket edilerek cahiliyye toplumlarında yaşayan kimseler de tekfir edilebilmektedir. Yukarıda belirttiğimiz hususları yeterince anlamayan kimselere makul gözüken bu yaklaşımdaki te­mel yanılgı, gerçek İslam toplumu ile kendilerini İslam'a nisbet eden cahiliyye toplumları birbirinden farklı kabul edilmesine rağmen, İslam toplumuyla ve İslam toplumun­da yaşayan müslümanlarla birlikte, cahiliyye toplumlarının ve bu toplumlarda yaşayan insanların da aynı hükümlerle yargılanmasıdır. Nitekim bu yaklaşımı doğru kabul eden ve bu yaklaşıma sahip çıkan kardeşlerimiz, İslam toplumunu ve İslam toplumunda yaşayan müslümanlan muhatap alan ayet-i kerimelerden hareket ederek, cahiliyye toplumlannı ve bu toplumlarda yaşayan insanları da tekfir edebilmekte­dirler.

İşte bu yaklaşım, açılması ve eleştirilmesi gereken bir yaklaşımdır.

Konumuzla ilgili olarak cahiliyye toplumlarını, kendi­lerini semavi bir dine veya semavi bir kitaba nisbet edenler ve nisbet etmeyenler olarak iki ayrı grupta değerlendirebiliz. Bu iki ayrı niteliğe sahip toplumlar bulunduğu gibi, bu iki ayrı niteliği bünyesinde kaynaştıran toplumlar da bulun­maktadır. Nitekim bazı ülkelerde yönetici kesim ve halkın bir kısmı putperest olmakla beraber, halkın büyük bir ço­ğunluğu kendilerini semavi bir dine veya semavi bir kitapa nisbet eden insanlardır. Cahiliye toplumlarını iki ayrı grup­ta değerlendirmemizin nedeni elbetteki Kur'an'ı Kerim'dir. Çünkü Kur'an'ı Kerim bu iki ayırımı yapmakta ve putpe­rest toplumlarla, kendilerini semavi bir kitaba nisbet eden toplumlara farklı yaklaşmaktadır. Putperest toplumların, putperestlikle ilgili birçok yöneliş ve fiilleri genel olaral tekfir edilmesine rağmen kendilerini semavi bir kitaba nis­bet eden ve Kur'an'ı Kerim ifadesiyle Ehl-i Kitab olan top­lumlara daha farklı yaklaşılmaktadır. Bu yaklaşımdaki en önemli farklılık, Ehl-i Kitab ifadesiyle geniş bir kitle kastedilmesine rağmen bu kitlenin genel bir tanıma ve yargıya dahil edilmemesi, “Onların arasında şöyle, şöyle kimseler vardır” seklindeki İlahi hitaplarla bu kitlenen zümrelere ayrılması ve bu zümrelere farklı yaklaşılmasıdır. Ehl-i Kitaba karşı genel yaklaşım ise daha sonraki aşamalardaki mey­dana gelen, bir yaklaşımdır. Meselenin bu boyutunu şimdilik noktalayarak konuyla ilgili yanlış yorumlara ve yanlış yaklaşımlara açıklık getirelim.

Bir toplumun İslam toplumu olması ile bu toplumun kendilerini İslam'a nisbet etmesi tabi ki farklı şeylerdir. Herhangi bir cahiliyye toplumu kendisini İslam'a nisbet etse de, elbetteki biz bu nisbeti batıl telakki eder ve söz konusu toplumu, İslam toplumu kabul etmeyiz. Fakat son­ra, sonra ne yapılması gerekmektedir?

Bazı müfessirlere nisbet edilen ve kabul gören genel yaklaşıma göre; kendilerini İslam'a nisbet eden bir toplumun bu nisbeti dikkate alınmakta ve kendilerine “Madem ki İslam olduğunuzu iddia ediyorsunuz!.” denilerek, bu top­lum gerçek İslam toplumuyla ve İslam toplumunun mükel­lef olduğu hükümlerle karşı karşıya getirilmekte ve dolayısıyla bu nisbetlerinin batıl olduğu açıklık kazanmaktadır. İşte bu noktaya kadar gayet makul olan bu yaklaşım, aynı mecrasında akmaya devam ettiği zaman birçok yanılgılara ve tehlikeli sonuçlara neden olan bir yaklaşımdır. Nitekim bazı İslam mütefekkirlerine nisbet edilen düşüncelerin, teoride olmasa da pratikle karşılaştığı ve çıkmaza girerek du­mura uğradığı noktalar, zikrettiğimiz yaklaşımın aynı mec­rada akmasının bir neticesidir. Oysa kendilerini İslam'a nisbet eden bir toplumu bu yaklaşımla değerlendirdikten ve nisbetlerinin batıl olduğuna açıklık kazandırıldıktan son­ra, bu yaklaşımın durdurulması gerekmektedir.

Fakat durmamıştır, durdurulamamışdır bu yaklaşım!.

Kendilerini İslam'a nisbet eden cahiliyye toplumları bu yaklaşımla değerlendirildikten sonra cahiliyye toplumlarında yaşayan ve kendilerini İslam'a nisbet eden fertler de aynı yaklaşımla değerlendirilmeye devam edilmiştir. İşte bu nokta, birçok yanılgının başlangıç noktasıdır. Bu mecrada gelişen ve gelişecek düşünceler, insanları ister istemez İki ayrı çıkmaza götürecektir. Birinci çıkmaz, haksız tekfir ola­yı ile birçok ilişkilerin düğümlenmesi, ikinci çıkmaz ise müslüman olma keyfiyetinin erişilmesi güç bir hedef duru­muna getirilmesidir.

Ve bu iki çıkmazın ana nedeni, İslam toplumuyla ve İslam toplumunda yaşayan müslümanlarla birlikte, cahiliyye toplumlarının ve bu toplumlarda yaşayan insanların da aynı hükümlerle karşı karşıya getirilmesidir. Halbuki herhangi bir toplumun, herhangi bir cemaatin, herhangi bir ferdin İslami mükellefiyeti, zamana, mekana, konuma ve duruma göre (birbiriyle çelişmeden gelişim göstererek) değişebilen mükellefiyetlerdir.

Konumuzun başında tekfir meselesiyle ilgili en önem­li meselelerden birisinin toplumsal azgınlık meselesi olduğunu belirtmiş ve toplumsal azgınlığın, haktan batıla ve ba­tıldan hakka olmak üzere iki ayrı istikametinden söz etmiştik. Bu iki ayrı istikameti dikkate almayan ve önem­semeyen kimselerin, tekfir meselesinde hiç konuşmamala ve susmalarını istirham ediyoruz. Çünkü tekfir mesele­si, bu istikametlerle çok yakından ilgili olan bir meseledir.

Mesela iki insan ele alalım.

Bunlardan birincisi İslam toplumunda yaşayan bir müslüman, diğeri ise cahiliyede yaşayan herhangi bir in­san olsun. İslam toplumunda yaşayan müslüman, herhangi bir küfür fiilini işlediği zaman, bu müslüman haktan batıla meyletmiş olur. Haktan batıla meylederek küfre giren bir kimseye  İslam'ın yaklaşımı,  dinin ve İslam  toplumunun maslahatını gözeterek tekfir etmektir. Dikkat edilirse İs­lam'daki bu tekfir eylemi, çok önemli iki maslahata binaen yapılan bir eylemdir. Bunlardan birincisi dinin maslahatıdır ki söz konusu küfür fiilini İşleyen kişi tekfir edilerek, bu fiil ve bu fiili işleyen fail, tertemiz bir din olan İslam'dan uzaklaştırılmıştır. İkinci gözetilen maslahat ise müslümanların maslahatıdır. Çünkü İslam toplumunu meydana getiren kimseler, birbirlerini tanımasalar da kendilerinden gözüken insanların müslüman oldukları ön kabulüyle hareket ede­rek karşı tarafa güven duyan kimselerdir. Dolayısıyla müslümanlardan gözükmesine rağmen küfür fiilini işleyen bu kimse tekfir edilerek, müslümanlar hem bu küfür fiilinden şiddetle sakındırılmakta ve hem de küfür fiilini işleyen kim­senin şerrinden korunmaktadır. Meselenin bu boyutunu daha fazla açmadan örnek verdiğimiz ikinci insana geçe­lim. Cahiliyede yaşayan bu insan aynı küfür fiilini işleyerek İslam'ı kabul etmezse, bu insan batıldan hakka gelmeyen bir insan durumundadır.

Peki, bu insana İslam'ın yaklaşımı nasıldır?

Aynı küfür fiilini işleyerek haktan batıla meyleden bir insanı hemen tekfir ettiği gibi, batıldan hakka gelmeyen bu insanı da hemen tekfir etmekte midir?

Hayır!. Elbetteki hayır!.

İslam'ın bu insana yaklaşımı, hak ve batıl tamamen ortaya çıkıncaya kadar bu insana yönelik tebliği sürdür­mek ve Sünnetullah'ın bir gereği olarak mühlet vermektir.

Haktan batıla meyleden kimseye tebliğ ve mühlet hakkının verilmemesi ise İslam toplumunda yaşayan ve İslam'la müşerref oian böyle bir kimsenin, toplumsal baskı, toplumsal yanılgı ya da bilmemezlik gibi bir mazerete sahip olmamasıdır. Oysa uzun yıllar batıl bir yaşantı içinde bulunarak kendilerine empoze edilen batıl değer ölçülerin­den etkilenen insanlar, bu toplumsal etkileşimin bir netice­si olarak karşılaştıkları hakkı kısa sürede algılayıp, bu hak­ka teslim olamayabilirler. Dolayısıyla İslam'ın bu gibi insanlara karşı müslümanlara vazettiği yaklaşım, bu insanları tekfir etmeden onlardan yumuşak sözle ayrılmak, o in­sanların anlayabileceği değişik versiyonlarla, hikmetle ve güncel örneklerle İslami tebliği devam ettirmek ve hak ta­mamen ortaya çıkıncaya kadar onlara mühlet vermektir. Dikkat edilirse, haktan batıla meylederek küfre giren kimseyi dinin ve müslümanların maslahatı gereği tekfir eden İslam, batıldan hakka gelmemek için ayak direyen insanı da, bu insanın muhtemel maslahatı için tekfir etmemektedir. Daha açık bir ifadeyle İslam'a göre herhangi bir insanı tekfir et­mek veya tekfir etmemek, kin, öfke, düşmanlık gibi nefsi nedenlerden değil, dinin, müslümanların ve insanların maslahatlan gözetilerek yapılan bir eylemdir.

Verdiğimiz bu ikili örnek düşünüldüğü zaman, haktan batıla ve batıldan hakka olan bu iki ayrı istika­metin, hem tekfir meselesinde ve hem de herhangi bir in­sanın durumunu değerlendirirken önem kazanacağı anlaşı­lacaktır. “Herhangi bir insanın durum değerlendirmesiyle, bu istikametlerin ne ilgisi var?” demeyin. Mesela herhangi bir taşı suya attığımız zaman meydana gelecek olan halka­ları ele alalım. Taşırı düştüğü merkezdeki ilk halkaya A, bir sonrakine B ve daha sonrakine C diyelim. A halkası terte­miz bir İslam'ı, B halkası bidat ve hurafelerle karışık bir İs­lam anlayışını ve C halkası da küfür düzlemini temsil etsin.

Şimdi bana B konumundaki insanın durumunu sorsalar, bu soruya cevap vermeden önce söz konusu insanın daha önce nerede olduğunu soranm. Bu insan daha önce A düzlemindeyse, birçok tevhidi gerçeklen kavramasına rağmen B düzlemine kaymışsa, bu insanın durumu çok menfidir. Çünkü bu insan, haktan batıla meyleden bir insandır. Söz konusu insan daha önce C düzlemindeyse ve C düzleminden B düzlemine geçmişse, ben bu durumu müsbet bir gelişme olarak telakki ederim. Çünkü bu insan henüz hakka gelmemekle beraber, hakka yönelen bir in­san durumundadır. Dikkat edilirse burada önemli olan isti­kamettir. İstikameti batıldan hakka doğru ise müsbet, hak­tan batıla doğru ise menfi bir durumdur. Dolayısıyla daha önceleri muvahhidlerin safında olan bir müslümanı, her­hangi bir belamın arkasında namaz kılarken gördüğümüz zaman göstermemiz gereken tepki ile; daha önceleri marksist olan bir genci aynı bel'amın arkasında namaz kı­larken gördüğümüz zaman göstermemiz gereken tepki bir­birinden farklıdır. Önceleri marksist olan gencin bu duru­munu, namaza teveccüh ve İslam'a meyil olarak telakki ederek müsbet karşılarız. Yöneldiği ve meylettiği dini he­nüz bilmeyen bu gence, tekfir değil tebliğle yaklaşmamız gerektiğini biliriz. Söz buraya geldiği zaman tekfir mesele­sinde sıkça gündeme gelen bir soruya da açıklık kazandır­mamız gerekecektir.

İslam'a göre bilmemek mazeret midir?

Bu ciddi soruya “Mazerettir” ve “Mazeret değildir” di­yerek birbiriyle kutupSaşan önemli bir çoğunluk vardır. Biz ise bu iki ayn kutuplaşmaya dahil olmadan, meselenin tahlil edilerek çözümlenebileceği kanaatindeyiz. Öncelikle şunu belirtmek isteriz ki bu mesele, toplumların keyfiyetine göre farklı düzlemlerde ele alınması gereken bir mese­ledir. Meseia İslam toplumunda, toplumun ahenk ve nizamıyla ilgili olarak tüm vatandaşlara defalarca tebliğ edilen İslami prensiplerde, bilmemek mazeret değildir. Çünkü bu prensipleri öğrenmek müslümanların, öğretmek ise yetkili­lerin görevidir. Dolayısıyla İslam toplumunun ahenk ve nizamıyla ilgili olarak yetkililerin bildirmekle, müslümanların bilmekle yükümlü oldukları İslami prensiplerde, bilmemek mazeret değildir.

Hak ile batılın birbirine karıştırıldığı ve çoğu zaman batılın hakmış gibi empoze edildiği cahili toplumlarda ise durum farklıdır. Böylesi toplumlarda yaşayan insanları kas­tederek “Bilmemeleri mazerettir ya da mazeret değildir” di­yebilmemiz için, bu insanlann bilmeleri gereken şeyin ne olduğuna açıklık getirmemiz gerekir.

Evet, bu insanların bilmeleri gerekirken bilmedikleri şeyler nelerdir?

Tabi ki konumuz İslam olduğu için, bu soruya İslami perspektiften cevap verilecek ve “Bir İnsanın müslüman olabilmesi ve İslam'da kalabilmesi için bilmesi gereken ger­çeklerdir” denilecektir.

Peki sormak istiyorum.

Bir insanın müslüman olabilmesi ve İslamlda kalabil­mesi için bilmesi gereken gerçekler nelerdir?

Hiç kuşkusuz ki birçok kardeşim, bu soruya uzun ve detaylı cevaplar verebilecek bir birikime sahip kardeşlerimdir. Oysa meselenin aydınlanabilmesi için bu soruya hepimizin malumu olan cevapları vermek yerine, insanlann bil­ileri gereken İslami gerçekleri ikiye ayırmamız gerekecekir.

Bunlardan birincisi, tebliğe muhtaç olmayan fıtri ger­çeklerdir. Diğeri ise tebliğe muhtaç gerçeklerdir. Mesela herhangi bir insan, ister cahiliye toplumunda yaşıyor ol­sun, isterse bir dağ başında bulunuyor olsun, bu kainatı yaratan bir Yaratıcıya iman etmekle yükümlüdür. Çünkü Kalu belada tasdik ettiğimiz bu gerçek, herkesin fıtratında bulunan ve tebliğe gerek duymayan bir gerçektir.  Şanı yüce Rabbimizin isimleri, sıfatları, insanlara yönelik emir ve nehiyleri ise tebliğe muhtaç gerçeklerdir.  Dolayısıyla tebliğe muhtaç gerçekler konusunda hak tebliğle karşılaş­mamış ve bunun ötesinde bu gibi konularda batıl tel­kinlerin saldırısına uğramış olan  insanların,  hak tebliğe muhtaç olan böylesi gerçekleri bilmemeleri bir mazerettir. Bu mazereti dikkate alarak bilmemekten ya da yanlış bil­mekten kaynaklanan bir yanlışa, bir şirke düşen insana olan İslami yaklaşımımız, bu yanlış fiili esas alarak tekfire değil, bilmemesini esas alarak tebliğe yönelmemizdir. Çün­kü tebliğe muhtaç olan gerçekler konusunda, bilmemenin bir mazeret olduğunu kabul ediyoruz. Bazı kardeşlerimiz bu yaklaşımımıza karşı çıkarak “Oku emrini veren Kur'an-ı Kerim ortadadır. Okusunlar, öğrensinler” diyeceklerdir. Elbetteki Kur'an-ı Kerime ilgisiz kalmamaları, bilmeleri gere­ken gerçekleri okuyarak öğrenmeleri gerekmektedir. An­cak kendilerine göre haklı veya haksız nedenlerle onların bu “Oku” emrinin gereğini yapmamaları, aynı Kitab'ın bizlere yüklediği “Tebliğ edin” emrini görmemezlikten gelme­mizi gerektirmez.

Bu önemli mesele,1 itidal ve insafla ele alınması gere­ken bir meseledir. Batıl bir itikad ve batıl bir yaşantı içinde olan bir insan, ne anlama geldiğini bilmeden kelime-i tevhidi söylediği zaman nasıl ki o kimseye hemen “Müslüman” sıfatı vermiyorsak ve vermememiz gerekiyorsa; ne anlama geldiğini bilmeden şirk ya da küfür sözünü söyledi­ği zaman da, o kimseye hemen “Kafir” veya “Müşrik” sıfa­tını vermememiz gerekir.

Bilmemenin mazeret olup-olmadığı, dikkate alınıp-alınmayacağı konusuyla ilgili olarak Buhari ve Müslim'de şöyle bir hadis rivayet edilmektedir.

İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: Ben, pey­gamberlerden (aleyhimüsselam) birinin acıklı bir hikayesini anlatmış olan Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ı şu anda sanki tekrar seyrediyor gibiyim. Demişti ki:

“Kavmi ona şiddetle vurup yaralamıştı. O hem akan kanlarını sili­yor, hem de: “Allahım, kavmimi mağfiret et, çünkü onlar bilmiyorlar” demişti.”

Evet, kendi dışımızdaki insanlara karşı göstermemiz gere­ken bu insaflı, bu itidalli, bu merhametli yaklaşımı, kendi içimizdeki kardeşlerimize yani müslümanlara karşı da gös­termemiz lazımdır. Çünkü tekfir meselesinde haddi aşan bazı kimseier, geleneksel anlayış içindeki bazı salih kimse­lere zulmettikleri gibi kendilerine ve gerçekten müslüman olan kimselere de zulmetmektedirler. Bu kimseler, Kur'an-ı Kerime bir bütün olarak,yaklaşmak adına öyle bir müslü­man tanımlaması getiriyorlar ki, yaşadığımız coğrafyada bu tanıma göre müslüman olabilene aşkolsun!.

Bu kimselerin temel yanılgısı, İslam toplumunda yaşayan müslümanlarla birlikte, cahiliyye toplumlannda yaşayan insanlan da aynı hükümlerle karşı karşıya getirmeleridir. Böyle bir yaklaşımın neticesi ise müslüman olma keyfiyetinin erişilmesi güç bir hedef durumuna getirilmesi ve haksız tekfir olayı ile birçok ilişki­lerin düğümlenmesidir. Halbuki herhangi bir toplumun, herhangi bir cemaatin, herhangi bir insanın İslami mükellefiyeti, zamana, mekana, konuma ve duruma göre (birbi­riyle çelişmeden gelişim göstererek) değişebilen mükellefi­yetlerdir.

Mesela bana, “Bir müslüman nasıldır, neleri yapar, neleri yapmaz” şeklinde bir soru sorsalar, Kur'an-ı Kerim bütünlüğündeki kamil müslüman tanımını bilmeme rağmen hemen cevap vermez ve söz konusu.müslümanın durumunu, nerede ve hangi şartlarda yaşadığını sorarım. Çünkü bu soruya de­taylı cevap verebilmemiz, Kur'an-ı Kerim'in dikkate aldığı hususlan, bizim de dikkate almamamıza bağlıdır. Nitekim konumuzun başında “Kur’an-ı Kerim'deki bir hüküm tefsir edileceği zaman bu hükmün nerede, ne zaman ve hangi konumdaki kimseleri mükellef tuttuğu mutlaka ve mutlaka dikkate alınmalıdır” demiştik. Çünkü müslüman olma key­fiyeti ve bu keyfiyetin getirdiği mükellefiyetler, müslümanların içinde bulunduğu konuma göre gelişim ve değişim gösteren mükellefiyetlerdir. Cahili bir toplumda yaşayan müslümanların mükellefiyetleri ile İslam toplumunda yaşa­yan müslümanların mükellefiyetleri tabi ki birbirinden fark­lıdır. Bazı kimselerin hikmetini anlayamadığı bu farklılıklar, Rahman ve Rahim olan Rabbimizin bizler için rahmet olan şu hükümlerinden kaynaklanmaktadır.

“Allah hiçbir kimseye güç yetireceğinden başkası­nı yüklemez.” [47]

“Hiçbir nefse gücünün kaldırabileceği dışında birşey yüklemeyiz..” [48]

“Allah hiçbir nefse, verdiğinden başkasını teklif et­mez.” [49]

Müslümanların mükellefleriyle ilgili ayet-i kerimeleri bu hükümlerin ışığında tefsir etmemiz gerektiği gibi tekfirle ilgili ayet-i kerimeleri de yine bu hükümlerin ışığında ve . müslümanların konumuna göre tefsir etmemiz gerekir. Mesela Medeni surelerde zikredilen bazı ayet-i kerimeler­de, müslümanlara sakınmaları gereken fiiller bildirilmekte ve bunlardan sakınmadıkları zaman mü'min ve müslim olmadıklan beyan edilmektedir. Bu fiiller arasında her hangi bir ayırım yapmadan, cahiliyye toplumunda yaşayan müslümanları bu fiillerle karşı karşıya getirmek, bilerek veya bilmeyerek yapılan bir zulümdür. Çünkü (İslam devletinde yaşayan müslümanları mükellef tutan bu hükümlerde “Al­lah'ın sizlere lütfettiği bu devlete, bu nimete, bu imkanlara rağmen şunlara yapmazsanız veya bunlan yaparsınız..” İn­celiği bulunmaktadır. Mesela tağuta itaat, Allah'ın hükmü­ne rağmen bir itaat olduğu zaman, bu itaat tağuta kulluk­tur. Bu gerçek, fazla tartışmadan kabul edilebilecek bir gerçektir. Fakat bu gerçeğin kabul edilmesi, meselenin ay­dınlanması için yeterli değildir. Nitekim birçok düşünür bu gerçeğe paralel bir bir yaklaşım göstermesine rağmen, bu yaklaşımdan hareketle yanlış vadilere sürüklenebilmiştir. Bu yanılgının nedeni “Allah'ın hükmü” ifadesiyle kasdedilen ve kasdedilmesi gereken şeyin, yeterince anlaşılmamasından kaynaklanmaktadır.

Tağuta itaat, Allah'ın hükmüne rağmen bir itaat ise bu itaat tağuta kulluktur.

Açık bir gerçeği içeren bu cümledeki “Allah'ın hük­mü” ifadesinden ne anlamamız gerekmektedir?

Bu konudaki genel kanı, Kur'an'ı Kerim'de zikredilen hükümlerin tamamını kapsamaktadır. İtikadı açıdan bu hükümlerin hepsine iman etmek elbetteki İslami bir mükellefiyetimizdir. Ancak iman edilen bu hükümler “Amel iman­dan bir cüzdür” görüşüyle birleştirildiği zaman, ister-istemez haksız tekfir vakasıyla karşılaşılacaktır. Bu yanılgı­nın sebebi, “Allah'ın hükmü” ifadesinden ne anlaşılması gerektiğinin yeterince açıklık kazanmamasıdır, Kur'an'ı Kerim, hepimizin bildiği ve iman ettiği gibi, Allah'ın hüküm­lerin bildiren ve beyan eden bir Kitab'tır. Bir müslüman olarak Kur'an'ı Kerim'deki bütün hükümlere muhatap oldu­ğumuz gibi, bu hükümlere İman etmekle de mükellefiz. Ancak muhatap olduğumuz bazı hükümlere karşı İslami mükellefiyetimiz, ameli değil   itikadi bir mükellefiyettir. Daha açık bir ifadeyle itikadi mükellefiyetimiz bütün hü­kümleri kuşatmasına   rağmen, ameli mükelefiyetimiz içinde bulunduğumuz konum itibariyle bütün hükümleri kuşatıcı değildir. Nitekim meseleyi ameli düzlemde değer­lendirdiğimiz zaman, hiçbir kuşku duymadan iman etmek­le mükellef olduğumuz bazı hükümlerle, içinde bulunduğu­muz konum itibariyle ameli düzlemde henüz mükellef olmadığımızı müşahade ederiz. Dolayısıyla Kur'an-ı Ke­rim'de zikredilen bütün hükümleri, içinde bulunduğumuz konum itibariyle ameli düzlemde mükellef olduğumuz ve henüz mükellef olmadığımız hükümler şeklinde değerlen­dirmemiz gerekir.

İşte meselenin bu boyutu dikkate alındığı zaman “Al­lah'ın hükmü” ifadesinden ameli düzlemde ne anlamamız ve ne anlaşılması gerektiği de açıklık kazanacaktır. Yukarı­da zikrettiğimiz cümlede geçen “Allah'ın hükmü” ifadesin­den, ameli düzlemde anlamamız gereken şey, içinde bu­lunduğumuz konum itibariyle mükellef olduğumuz hükümlerdir.

Şanı yüce Rabbimiz cahili toplumlarda yaşayan ferdi müslümanları, cemaat yapısına geçen müslümanları ve dar'ul İslam'a kavuşan müslümanları, bu müslümanların içinde bulundukları konum itibariyle değişik hükümlerle mükellef tutmaktadır. Bu hükümleri birbiriyle mukayeseli olarak değerlendirdiğimiz ve Medine döneminde nazil olan bazı hükümlerin, Mekke döneminde neden nazil olmadığı­nı yeterince araştırdığımız zaman, hem birçok hikmetlerle karşılaşacak ve hem de aşağıdaki ayet-i kerimelerin ne an­lama geldiğini daha iyi idrak edebileceğiz.

“Allah hiçbir kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez..” [50]

“Allah hiçbir nefse, verdiğinden başkasını teklif etmez..” [51]

Evet, Rahman olan Rabbimiz hiçbir nefse güç yetireceğin­den başkasını yüklemez, yüklemez ama, ne yazık ki Rabbimizin yüklemediğini yüklenen ve etraflarına da yüklemeye çalışan kardeşlerimiz bulunmaktadır!. Oysa Rahman ve Rahim olan, engin lutfu ile insanlara verdiklerinin sadece bir kısmını talep eden Rabbimiz, “Güç yetirebileceğimiz hükümlerle mükellefiz” cümle­sindeki “Güç yetirebileceğimiz” ifadesinden ne anlamamız gerekir?

İnsanların sahip olduklan kişisel güç, insanlann yapı­larına, durumlarına ve yeteneklerine göre değişebilen bir güç olduğuna göre, “Güç yetirebileceğimiz..” ifadesine ge­nel olarak hangi doğru anlamı veya hangi doğru ölçüyü vermemiz gerekir?

Meseleyi herkes kendi kişisel gücüne göre değerlen­direrek genel kanaatler ileri sürerse, elbetteki birçok ihtilaf­lar meydana gelecektir. Nitekim bazı samimi kardeşlerimiz güç yitirerek yaşadıklan bazı hükümleri, güç yetirerek ya­şanması gereken hükümler olarak İleri sürmekteler ve di­ğer insanian da bu hükümlerle mükellef tutmaktadırlar. Dolayısıyla haksız tekfir vakalarının bir nedeni de, böylesi yaklaşımlar olmaktadır. Bu gibi ihtilaf ve yaklaşımlardan uzaklaşabilmek için bu önemli meseleyi Kur'an'ı Kerim'e götürdüğümüz zaman güç meselesinde genel olarak şu gerçeklerle karşılaşırız.

1-  İslam cemaatinin bulunmadığı bir ortamda ferdi mükellefiyeti içeren bir hüküm, İlahi daveti kabul eden bü­tün müslümanlara şamil kılınan bir hüküm ise bu hüküm bütün insanların güç yetirebilecekleri bir hükümdür. İnsanların, insan olma hasebiyle sahip olduklan kişisel güç, bu hükmün yaşanabilmesi için yeterli bir güçtür. Nefsi maraz­ları ve zaaflan ileri sürerek “Benim buna gücüm yetmez” demek, batıl bir yaklaşımdır. Çünkü genele şamil kılman bu  hükümde, insanlann yapılanna, konumlarına ve yete­neklerine göre değişebilen kişisel gücün tavanı değil, Rabbini ölçüye göre tabanı esas alınmaktadır.

2- İlahi davetin değişik merhalelerinde sadece Resulullah (s.a.v.)'i muhatap alan hükümleri ise nübüvvetle, imametle, tebligatla, ilgili hükümler olmak üzere muhtelif gruplarda değerlendirebiliriz. Müslümanlar içinde bulun­dukları konum ve yüklendikleri misyon itibariyle bu hü­kümlerden bazılarıyla mükelleftirler. Mesela İlahi daveti şa­hıslarında sembolleştirmekle yükümlü olan öncü ve örnek müslümanlar, tebligatla ve mübelliğle ilgili hükümleri yaşa­makla mükelleftirler. Ancak yaşadıkları bu hükümleri ge­nele şamil kılma yetkisinde değillerdir. Çünkü davetçi müslümanların fıkhı ile davete muhatap olan ve daveti kabul eden müslümanların fıkhı arasında belirgin farklar vardır. İlahi daveti gündeme getiren bir müslüman, cahüiye toplu­munda yaşamasına rağmen İsİam toplumunda yaşayan müslümanların mükellef olduklan birçok ferdi hükümleri şahsında yaşayabilir. Müslümamn bu davranışı kutlanacak ve gıpta edilecek bir davranıştır. Ne var ki kendisinin güç yetirebildiği bu davranışlara, başka insanların da güç yetirebilmesini bekleyemez. Bunu bekleme yetkisinde olmadı­ğı gibi bu davranışları gösteremeyenleri tekfir etme yetki­sinde de değildir. Çünkü İslam'ı kabul eden fertlere yüklenecek mükellefiyetlerde gösterilmesi gereken genel tavır, davetçinin kişisel potansiyeline göre değil davete muhatap olan insanların sahip oldukları kişisel potansiyel­lerin tabanına göre tesbit edilir. İlahi davete muhatap olan insanlann genel konumlarına göre hikmetli bir gelişim gösteren bu taban esnasında, nefsi marazlardan kaynaklanan zafiyetler dikkate alınmadığı gibi öncü müslümanların sahip olduklan aşkın potansiyel de dikkate alınmamakta ve taban esası bu iki ayrı kutuba göre tesbit edilmemekte­dir.

3- Gelişmiş bir cemaat yapısına kavuşan müslümanlara genel bir hüküm vazedileceği zaman, bu hükümlerde kişisel potansiyeller değil, cemaat potansiyeli dikkate alın­maktadır. Mesela davetin ilk merhalelerinde sadece Resulullah (s.a.v.)'i muhatap alan bir hüküm, Efendimiz (s.a.v.) ve bu hükme güç yetirebilen müslümanlar tarafından ya­şanmasına rağmen genele şamil kılınan bir hüküm değil­dir. Dolayısıyla bu hükmü yaşayanlar kutlanırken, yaşama-yanlann tekfir edilmesi söz konusu değildir. Fakat görüyoruz ki davetin ilk merhalelerinde genel şamil kılın­mayan bir hüküm, müslümanlar gelişmiş bir cemaat huku­kunu yaşamaya başladıktan sonra genele şamil kılınmakta­dır. Çünkü fert halindeyken bu hükme güç yetiremeyen müslümanlar, böyle bir cemaat yapısına kavuştukları za­man cemaat potansiyeline sahip olmaktalar ve bu cemaat potansiyeli ile güç kazanabilmektedirler. Artık kişisel potansiyelerin azlığı veya yetmezliği bir mazeret değildir. Çünkü cemaate şamil kılınan bir hükmün, cemaate bağlı fertler tarafından yaşanmasından hem bu fertler ve hem de cemaat sorumludur. Bir İslam cemaatinde genele şamil kılman bir hüküm varsa, bu cemaate bağlı olan müslüman­lar ferdi düzlemde bu hükümleri yaşamakla mükellef olduk­lan gibi, bu hükümleri kişisel güçleriyle yaşayamayan kar­deşlerine yardım etmekle de mükelleftirler. Kur'an'ı Kerim'de İslam cemaatını muhatap alan hükümler ise, hiç kuşkusuz ki davetin merhalesine ve cemaatin sahip olduğu potansiyele göre hikmetli bir gelişim göstermektedir.

Netice olarak güç meselesine bütün bunları dikkate alarak yaklaşmamız, kendimizin güç yetirebildiği bir şeyle, herkesi mükellef tutmamamız gerekir, Mesela herhangi bir hakkı gaspedildiği zaman bunu göğüsleyebilen, bu hakkını geri alabilmek için tağuti kurumlara başvurmaktan sakınan kardeşlerim vardır. Kardeşlerimin bu yaklaşımını makbul bir takva olarak görmeme rağmen; bu yaklaşımı İslami bir teşvik olarak değil, İslami bir mükellefiyet şeklinde genele şamil kılmalarını ise makul karşılıyamıyorum. Çünkü böy­lesi konularda takva esas alınarak fetva verilmez. Mustazaf bir müslümanın kendisine göre oldukça önemli olan ve İs­lam'a göre de meşru olan bir hakkı gaspedilmişse, benim bu müslümana “Hakkını alabilmen için hiçbir tağuti kuru­ma başvurma” diyebilmem için, bu müslümana hakkını alabileceği ya İslami bir kurum göstermem ya da bu müs­iümanın gaspedilen hakkını bizzat gidip benim almam ge­rekir. Bunları yapamıyorsam, susmayı tercih ediyorum. Bu müslümana “Hakkını alabilmen için tağuti kurumlara baş­vurman caizdir” demekten Allah'a sığındığım gibi, çaresiz kalarak bu başvuruyu yapan müslümanîan tekfir etmekten de Allah'a sığınıyorum. Ve bu vesileyle Rahman olan Rabbimizin af ve mağfiretine, hepimizin, hiç istisnasız hepimi­zin muhtaç olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

Şimdi sözü daha fazla uzatmadan ve buraya kadar yazdıklanmızı çok kısa bir mukaddime kabul ederek mese­leyi genel bir çerçeve içine almak istiyoruz.

Tasdik ve tekfir meselesi, dünya müslümanlarının oldukça hassas yaklaşmaları gereken meselelerdir. Çünkü herhangi bir insanın müslümanlığını tasdik etmek ya da herhangi bir insana müşrik veya kafir diyerek tekfir etmek, bizlerin insiyatifine bırakı­lan ve muhayyer olduğumuz meseleler değildir. Allah adı­na ve Alah'ın nzası için tasdik veya tekfir etmemiz gerekti­ği zaman, hiç şüphesiz ki Kur'an-ı Kerim'i dikkate almamız ve Kur'an-ı Kerim'de beyan edilen meselemizle ilgili ayet-i kerimeleri yerine, zamanına ve muhatabına göre değerlendirmemiz gerekecektir. Bu önemli meseleyi Kur'an-ı Kerim'e göre değerlendirmek demek, elbetteki Kur'an'dan ha­bersiz insanları, Kur'an-ı Kerimle yargılamak demek değil­dir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de beyan edilen gerçekler, öncelikle ve öncelikle tebliğ edilmesi gereken gerçeklerdir.

Bu gerçekler tebliğ edilecektir ki, insanların bu gerçekler karşısındaki tutumları, bu ger­çekler karşısındaki inanışlan ortaya çıkabilsin. Bu gerçekler tebliğ edilmeden ve bu tebliğ açıklık kazanmadan, insanla­ra mü'minlik, müslümanlık, müşriklik, kafirlik gibi sıfatlar vermek, Kur'ani bir yaklaşım değildir. Çünkü mü'minlik, müslümanlık, müşriklik, kafirlik gibi sıfatlar, tüm insanlann İlahi vahiy karşısındaki yaklaşımlarına, İlahi gerçekler karşı­sındaki tutum ve inanışlarına göre kazanacakları sıfatlardır. Dolayısıyla bizlere düşen görev, muhatabımızın iddiası ne olursa olsun (bu iddiayı tasdik veya tekzip etmeden önce) ona insan olarak yaklaşmak, insan olarak tanımlamak, in­san olarak değer vermek ve ona İslam'ı''tebliğ etmektir. Bu tebliği reddeden insanları da sıfatlandırmakta acele etme­yip, İlahi tebliği reddetme nedenlerini anlamaya, bu ne­denleri izale ermeye çalışarak, tebliğimize sabır, tebliğimize merhamet, tebliğimize süreklilik kazandırmamızdır.

Bu tebliğ süresince bizler için önemli olan, bu daveti kimlerin kabul ettiği, İlahi gerçeklere kimle­rin teslim olduğudur. Çünkü İlahi davetin ilk dönemlerinde İslam dinine kimlerin dahil olmadıklarına değil, kimlerin dahil olduklarına önem verilmektedir. Tabi ki doğru ve hikmetli bir yaklaşımdır bu. Çünkü İslam toplumunda kimlerin İslam'dan çıktığı önemli iken, cahiliyye toplumlarında ise kimlerin İslam'a girdiği önemlidir. Dolayısıyla bu ülkeyi dar'ul İslam, bu toplumu da İslam toplumu görmediğimizden kimlerin tekfir edilmesi gerektiğini değil, bu toplumda kimlerin müslüman olduğunu, kimlerle kardeşlik hukuku­muzu, kimlerle velilik hukukumuzu yaşamamız gerektiğini önemsemeliyiz.

Evet, yazdıklarımızla ilgili birçok ayet-i kerimeler ve örnek­ler vermekten kaçınarak meseleyi çok kısa olarak değer­lendirmek istememize rağmen kitab sınırlarım zorlamış bu­lunuyoruz. Fakat yine de meseleye duyarlı ve itidalli kardeşlerimizin, kısa cümlelerdeki uzun manaları anlayabil­dikleri ve tekfir meselesine yönelik bu gibi yaklaşımlarla il­gili olarak genel bir kanaate sahip olabildikleri umudundayız.

İfrat ve tefride yönelik yaklaşımların kutuplaştığı ve her kutubun bazı ayet-i kerimeleri seçerek görüşlerini savunduğu böylesi önemli meselelerin ortak bir neticeye ula­şabilmesi, bu gibi meselelere tarafgirlikten uzak bir İtidalle yaklaşılmasına ve söz konusu meselenin Kur'an-ı Kerim'in bütünlüğünde değerlendirilmesine bağlıdır.

Bu önemli meselede ifrat veya tefride düşmelerine rağmen bu durumlarının farkına varamayan kardeşlerimi­ze, kendilerini tanımalarıyla ilgili olarak küçük bir ipucu vermek istiyorum. Herhangi bir meselede sahip olduğunuz görüşünüzü yüzlerce ayet-i kerimeyle çok akli olarak sa­vunmanıza rağmen, o meseleyle ilgili birkaç farklı ayet-i kerimeyi görmemezlikten gelmeye, gündeminize almama­ya veya tevillerle zorlamaya meyledebiliyorsanız, söz konu­su meseleyi Kur'an'ın bütünlüğüne göre çelişkisiz değil, de­lil olarak ileri sürdüğünüz yüzlerce ayet-i kerimeye göre çelişkili değerlendiriyorsunuz demektir. Oysa bizleri biraraya getirebilecek olan değerlendirme, söz konusu meseleyi Kur’an'ın bütünlüğünde ele alan çelişkisiz değerlendirme olacaktır. Dolayısıyla müslümanlar arasında yaşanan bu gibi çelişkiler, kendisinde hiçbir çelişki  bulunmayan Kur'an'ın bütünlüğünde değerlendirildiği zaman, çelişkisiz bir neticeye ulaşılabilecektir.

Vahdet ilişkilerindeki temel prensiplerle ilgili olarak bu kısa girişi yaptıktan sonra, bu ilişkileri geliştireceğimiz muhatapları üç ayrı tasnife tabi tutarak, meseleyi müstakil başlıklarda ele alabilir ve özellikle tasdik ve tekfir meselesi­ni daha açık bir hale getirebiliriz.

Sözkonusu başlıkları değerlendirirken, aynı konuyla ilgili daha önceki kitab çalışmalarında belirttiğimiz muhtelif hususlara da değinecek ve gerekli gördüğümüz bazı yakla­şımları tekrar gündeme getireceğiz. Bu tekrarlarda bulunmamızın bir nedeni, bu meselelere İlahi vahiyden kaynak­lanan dünkü yaklaşımlarımız ile bugünkü yaklaşımlarımız arasında bir fark olmaması, diğer önemli nedeni ise tekrar zorunda kaldığımız bu gerçeklerin, pratik yaşantıda somutlaşıncaya kadar tekrar tekrar gündeme getirilmesi gereken gerçekler oluşudur.

 

İNSANLARA YAKLAŞIM

 

Severek ve sevinerek teslim olduğumuz İslam, tüm insanlığa gönderilen ve dili, rengi, kavmi ne olursa olsun, her insana değer veren bir dindir. İslam'ın in­sana değer vermesi, hiç kuşkusuz ki insanların desteğini sağlamak ve insanların desteğiyle güç ve izzet kazanmak için değildir. Çünkü yüce İslam dini, herhangi bir müntesibi olsun veya olmasın, zaten aziz bir dindir: İzzet kazan­ması için insanların katılımına, güç kazanması için insanla­rın desteğine ihtiyacı yoktur. Bu yüce dinin sahibi, izzet ve gücün mutlak sahibi olan Allah, (c.c.)'dır.

Yerleri ve gökleri, bitkileri ve hayvanları boşu boşuna yaratmayan Rabbimiz, hiç Kuşkusuz ki insanları da boşu boşuna yaratma­mıştır. İnsanların yaratılış gayeleri, dünyevi olan bütün fani ve geçici hedeflerin ötesinde, ebedi bir hedef için kulluk yapmaları ve böyle bir kulluk ile İlahi rızaya hoşnutluğa kavuşma! andır. Ve her insan, böylesine gör smli bir hedefe, böylesine muhteşem bir fırsata sahip ola­rak dünyaya gelmektedir.

İşte insana önem, işte insana değer, işte insana anlam kazandıran özellik, her insanın böyle bir hedefe ve böyle bir fırsata namzed olarak dünya­ya gelmesinden kaynaklanmaktadır. Bu fırsatın gereğini yaptıkları zaman İlahi nzaya ve ebedi cennet hayatına ka­vuşabilecek olan insanlar, yaratılış gayelerine sırt çevirdik­leri zaman ise hiçbir azabla kıyaslanamayacak olan ebedi cehennem azabiyla karşı karşıya gelmektedirler. Bu ne­denledir ki insanı önemseyen, insana değer veren yakla­şımların en yücesi, cennetle cehennem arasındaki tüm in­sanları, ebedi kurtuluşa, ebedi cennet hayatına davet eden yaklaşımlardır. Nitekim şanı yüce Rabbimiz Kur'an'ı Kerim'de bütün bir İnsanlığı muhatap alarak ve onları ebedi kurtuluşa davet ederek insanları önemsemekte ve onlara insan olarak en anlamlı değeri vermektedir.

Tabi ki şanı yüce Rabbimizin insanlara verdiği değer ve insanlara tanıdığı haklar, günümüzdeki İnsan Haklan Kuruluşlarının insanlara verdiği bazı haklarla örtüşse de, bu haklar farklı içeriklere, farklı boyutlara sahiptir. Bu gibi beşeri kuruluşların insanlara daha ziyade teori düzleminde verdikleri haklan dikkate alarak “Bu haklar İslam'da da vardır, İslam dini de insanlara böyle yaklaşıyor” demek, aşağılık kompleksinden kaynaklanan tepkisel bir yanlıştır. Çünkü bu gibi beşeri kuruluşlann insanı tanımlayışı ve in­sana yaklaşımı ile Rahman olan Rabbimizin insanı tanım­layışı ve insana yaklaşımı, birbirinden farklı boyutlarda ele alınması gereken meselelerdir.

İnsan Haklan Kuruluşları, yeryüzünde hazır buldukları ve Allah'tan müstağni görerek adeta ilahlaştırdıkları insanlara, eşitlik ve özgürlük adına züğürt cömertliği ile haklar dağıtan kuruluşlardır. Bu gibi kuruluşların, asıl itibariyle insanlar üzerinde bir haklan, insanlar üzerinde bir hukuklan yoktur. Rahman olan Rab­bimiz ise bu insanlan yaratan, bu insanları yaşatan ve bu insanlar üzerinde saymakla bitiremeyeceğimiz haklan olan bir Rabdir. Tüm insanların sahibi olan ve insanlara “Kul” sıfatı veren Rabbimiz ile bu insanlar üzerinde hiçbir haklan olmayan ve insanlara “Özgür” sıfatı veren böylesi kuruluş­ların insanlara yaklaşımları ve insanlara tanıdıkları haklar, hiç kuşkusuz ki farklı içeriklere, farklı keyfiyetlere sahip haklar olacaktır.

Bu farklılıkların diğer önemli bir nedeni İse beşeri yaklaşımlar insanların dünyevi maslahatını önemserken, İlahi vahiy insanların öncelikle uhrevi maslahatını önemsemektedir. İnsanların çok kısa olan dünyevi maslahatı ile insanların ebedi olan uhrevi maslahatını önceleyen bu iki yaklaşım arasındaki fark ise, fani olan dünya yaşantısı ile ebedi ahiret yaşantısı arasındaki fark gibidir. Dolayısıyla in­sanı önemseyen ve insana değer veren yaklaşımların en yücesi, cennetle cehennem arasındaki tüm insanlann uhre­vi maslahatını gözeterek, insanlan ebedi kurtuluşa, ebedi cennet hayatına davet eden yaklaşımlardır.

İnsanı 60-70 yıl ömrü olan bir canlı gibi değil, ebedi  hayata  mazhar  bir  canlı olarak  tanımlayan Rabbani yaklaşım, hiç kuşkusuz ki insanı ve insanlığı ger­çek düzlemde tanımlayan, insana ve insanlığa gerçek düz­lemde değer veren bir yaklaşımdır.

Kur'an-ı Kerim'in bizlere vazettiği bu Rabbani ve rah­metli yaklaşımına iman eden müslümanlar olarak, İslam'a ve müslümanhğa değer verdiğimiz gibi insana ve insanlığa da değer vermemiz gerekir. Çünkü cennet ve cehennem gibi iki ayrı akibetle karşı karşıya olan insanlan,insani de­ğerlerin yücelerek somutlaştığı müslüman bir kimliğe davet edebilmemiz, önce onlann doğal insani değerlerine sahip çıkmamızla ve bu insani değerleri bir kalkış düzlemi kabul etmemizle mümkündür.

Meseleye yeterince vakıf olamayan bazı kardeşleri­miz, bu yaklaşımı eleştirebilmek için “Toplumdaki müşriklerle ve kafirlerle nasıl sıhhatli ve olumlu ilişkiler kurabili­riz!” diyeceklerdir. Çünkü bu kardeşlerimiz, küfür veya şirk fillerine karşı göstermeleri gereken ve gösterdikleri tepkiyi, aynı şekilde bu fiillerin faillerine karşı da göstermektedir­ler.

İşte temel yanılgı buradadır!.

Oysa denizde boğulmakta olan bir insanı kurtarmak için; nasıl ki önce dibe batırıp, sonra yukarıya çekmek gibi bir uygulamada bulunmuyorsak; küfri veya cahili bataklıkta debelenen insanları kurtarmaya çalışırken de, onları aşağı-Uyarak, onları tekfir ederek önce dibe batırmamıza hiç ge­rek yoktur.

İslam'a göre küfür ya da şirk olan fiilleri, elbetteki hoş görmemekle, elbetteki reddetmekle mü­kellefiz. Ancak bu fiilleri reddetmekle yükümlü olmamıza rağmen, fiillerle failleri birbirinden ayırmamız ve işledikleri fiillerde bilinçsiz olan faillere karşı biraz daha farklı, biraz daha esnek yaklaşarak, bu insanlarla tekfiri öncelemeyen tebliğ ilişkilerine girmemiz gerekir.

Çünkü İslam'ın öncelediği insan ilişkileri, asıl itibariyle insanı dışlamayı değil, insanı kurtarmayı ve insanı kazanmayı amaçlayan ilişkilerdir. Birçok çalışmamızda belirttiğimiz gibi bu ilişkilerde tasdik veya tekfir de­ğil, tahlil ve tebliğ ön plana çıkarılmıştır. Tahlilin ilk aşa­masında fiil ve fail birbirinden ayrılmakta, birçok fiilinde bi­linçsiz olan faile, bir insan olarak değer verilmektedir. Tahlilin ikinci aşamasında ise failin fiilleri birbirinden ayrılmakta, doğru ve güzel fiilleri tasdik edilirken, yanlış ve çir­kin fiilleri öncelik esası dikkate-alınarak peyderpey eleştiril­mekte ve konuyla ilgili doğru ve güzel fiiller tebliğ edilmektedir.

Bilinçli bir mübelliğ için bu tahlil ve tebliğ süreci, teb­liğe muhatap alınan insanların eşikte kabul edildiği bir süreçtir. İslami tebliğin apaçık bir hale gelinceye kadar de­vam ettirildiği bu eşik sürecindeki insanlara, müslim veya kafir sıfatlanni vermemiz gerekmez. Henüz iman ve küfür bilincinde olmayan bu insanları, bütün bir tebliğ sürecinde insan olarak sıfatlandı/mamız ve bunlara insan olarak de­ğer vermemiz gerekmektedir. Nitekim Mekki surelerin bir­çok yerinde, atalar geleneğine uyarak küfür ya da şirk fiil­lerine bulaşan kimselerin “Ey müşrikler!” veya “Ey kafirler!” hitaplarıyla değil, “Ey insanlar!.” hitabıyla muha­tap alınması, anlatmaya çalıştığımız bu gerçeği beyan et­mektedir. Bu Kur'ani yaklaşımın özünde, Allah'a inandıkla­rını söylemelerine rağmen bilmeyerek Allah'tan başka şeylere ibadet eden kimseler müslüman kabul edilmemekle beraber, onların yine de insan olarak muhatap alınması ve onlara bir insan olarak değer verilmesi sözkonusudur.

Bazı kardeşlerimiz ilk dönemlerde nazil olan Kafirun süresindeki bir emir olan “De ki: Ey kafirler” hitabını örnek göstererek, küfür fiilini işleyen her faile, fiilinde bilinçli olup-olmadığına bakılmaksızın “Kafir” denilmesi gerektiğini söyleyeceklerdir. Oysa bu sureden böyle bir hüküm çıkara bilmek için, hiç olmazsa surenin bütünlüğünü dikkate al­mamız gerekir. Bu surede yer alan “Ey kafirler” hitabı, sure nazil olduğu zaman kafirlerin zümresinde bulunan ve daha sonra İslam'la müşerref olan herkesi değil, surede de açıklandığı gibi İslam'a gelmeleri, İslam'a girmeleri söz ko­nusu  olmayan  kafirleri  muhatab  almaktadır.  Efendimiz (s.a.v.) “Ey kafirler” diyerek bu İlahi vahyin gerektirdiği tavn ortaya koymasına ve Mekke'de gerçekten böylesi ka­firlerin bulunduğuna iman etmesine rağmen, bu hitaba kimlerin dahil olup-olmadığını bilmiyordu. Bunu bilen ye­gane merci, bu İlahi hitabın sahibi olan Rabbimizdi. Çün­kü Efendimiz (s.a.v.) İslam'a girmeleri söz konusu olmayan bu kafirlerin kim olduğunu bilseydi, cehennemlik olduğu kesinlik kazanan insanları cennete davet etmek için uğraş­mazdı. Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki, şanı yüce Rabbimizin  Sünnetullah'inda  peygamberlerine yönelik böyle bir sünnet, böyle bir bilgilendirme yoktur. Buna en açık örneklerden birisi, Rahman olan Rabbimizin Hz. Musa ve Harun (a.s.)'a yönelik şu emridir.

“İkiniz Firavuna gidin, çünkü o, azmış bulun­maktadır. Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür, ya da içi tür erkorkar.” [52]

Yüzbinlerce insana zulmeden, çoiuk-çocuk binlerce insanı katleden böyle bir Firavun zamanımızda yaşasaydı (ki yaşamadığını söylemiyorum); müslümanların “Böyle bir Firavuna ne yapalım?” sorusu, “Elinize geçtiği yerde katle­din” şeklindeki binlerce cevapla karşılık bulabilirdi. Halbuki Rahman olan Rabbimizin emri, yukandaki ayetlerde be­yan edildiği gibidir. Burada konumuzla ilgili olarak dikkate almamız gereken husus, Rabbimizin “Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür, ya da içi titrer-korkar” buyruğudur.

Umulur ki öğüt alıp-düşünür!.

Firavunun kesinlikle ve kesinlikle öğüt almayacağını bilen ve umud etmekten münezzeh olan Rabbimiz, böyle bir umudu Hz. Musa'ya vermekte ve tüm peygamberlerin, tüm mübelliğlerin karşı tarafa böyle bir umud ve böyle bir üslup ile tebliğde bulunmalarını emretmektedir.

Evet, karşımızdaki Firavun dahi olsa, ona kurtulabilmesi mümkün bir insan olarak değer vermek ve onu bu umudla İslam'a davet etmek!.

Verdiğimiz bu örnek, “İslam insanlara değer veriyor mu, vermiyor mu?” tartışmalarını, bu tartışmalardan çok daha büyük bir nokta ile sona erdirebilecek bir örnektir. Dikkat ederseniz İs­lam'ın mustazaflara ve yoksullara, İslam'ın fakirlere ve güç­süzlere, İslam'ın gafillere ve çaresizlere olan yaklaşımları­nın ötesinde, İslam'ın Firavuna olan yaklaşımından örnek veriyoruz. Allah (c.c.)'ın yarattığı yüzbinlerce insana zulme­den, çoluk-çocuk binlerce insanı katleden Firavuna dahi böyle yaklaşılmasını emreden dinimiz, böylesine muhteşem bir rahmet dinidir. Ve rahmet dininin sahibi olan Rabbi­miz, rahmetle tanış olan herkesin “Vallahi Rahman'dır, Bil­lahi Rahmandır” şahadetinde bulunacağı bir Rabdir.

Rahman'ın kulları olan biz müslümanların da, İlahi davet için muhatap aldığımız bütün insanlara, öncelikle insan oldukları için değer vermemiz, onlara rah­metle yaklaşarak merhamet etmemiz ve onlan böyle bir merhametle  kurtuluşa  davet  etmemiz  gerekir.   Nitekim Kur'an'ı Kerime göre Rahman'm kulları olan onurlu müslümanlar, iyiyi kötüden ayırd edemeyen, kendileriyle alay eden, kendilerine değer vermeyen cahillere dahi, insan ol­maları hasebiyle bir değer vermekte ve onlara “Selam” di­yerek, onlann selametini dilemektedirler.

“O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üze­rinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendi­lerine muhatap oldukları zaman da “Selam” derler.” [53]

Cahili toplumlarda yaşayan ve İlahi davetle yükümlü olan bu rahmet temsilcileri, iyiliğe iyilikle karşılık verdikleri gibi kötülüğe dahi yine iyilikle, iyiliklerle karşılık vermekte­dirler.

“Ve onlar Raklerinin yüzünü (hoşnutluğunu) iste­yerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendile­rine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir.” [54]

“İşte onlar; sabretmeleri dolayısıyla ecirleri iki defa vejilir ve onlar kötülüğü iyilikle uzaklaştırıp ken­dilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.” [55]

Kötülüğü iyilikle uzaklaştırmak, hiç kuşkusuz ki kötülük yapan insanlara acımakla, onlara merhamet etmekle ilgüi bir hadisedir. Ölümcül bir hastanın tüm hakaretlerine tahammül eden insanlar, nasıl ki o hastaya acıdıklan için tahammül ediyorlarsa; müslümanlar da kötülerin adım adım yaklaştıkları cehennem azabını dikkate alarak onlara acımakta ve onlan bu feci akibetten, yöneldikleri cehennem azabından kurtarabilmek İçin onlara iyilik ve merhametle yaklaşmaktadırlar.

Çevresindeki insanlara iyilik ve merhametle yaklaşa­rak,onlara güzel muamelede bulunan bir müslümanın, cahiller veya şirke bulaşan insanlar tarafından seviimesi, bu müslümanın elbetteki kimlik ve kişiliğini gölgelemez. Bir müslümanın böylesi davranışlarda bulunarak müslüman olduğu için sevilmesi, çevresindeki insanlara fiili bir tebliğ olup, sözlü tebliğ için de rahmetli bir zemin oluşturacaktır. Çünkü tüm insanlar, insan olarak değer verdikleri, insan olarak sevdikleri kimselerin sözlerini dikkate alarak dinle­yebilirler. Kaba, hırçın veya bencil davranışlanmızla nefre­tini uyandırdığımız bir insana, İslami bir mesajı iletmemiz, iletebilmemiz tabi ki mümkün değildir.

Topluma mesaj götürmek isteyen bir müslümanın, İslam'ın sınırlan içindeki güzel davranışlarda buluna­rak ve insanlann İslam'a yakınlaşmasını umarak, bu İnsan­lar tarafından sevilmeyi istemesi, nefsi bir istek veya bir maraz da değildir. Çünkü müslümanlar bilirler ve iman ederler ki, bütün bir insanlık kendilerini sevse; bu sevgi, müslümanların Rabbimiz katındaki durumlarını değiştir­mez. Müslümanlar İçin önemli oian Rabbimizin bizleri sev­mesi ve bu sevgiye layık olmamızdır. Dolayısıyla bu bilinç­teki bir müslümanın, insanlar tarafından sevilmeyi istemesi, bu müslüman için nefsi bir istek veya riya değil­dir. Burada önemli olan husus, o insan tarafından sevilme­miz değil, o insanın bir müslümanı sevmesi, bir müslümam sevebilmesi ve bu sevgiyle müslümanlığa yakırılaşabilmesidir.

Mesela şahsım olarak insanların beni sevmesini ve severek dinlemelerini isterim. Onlara kendimi sevdirebilmek için onlar gibi ölçüsüz davranmaktan Rabbime sığın­makla beraber, Rabbimin belirlediği sınırlar dahilindeki güzel davranışlarla, her vicdanda bulunan insani duygulan uyandırabilmek için özen gösteririm. Çünkü bilirim ki,benim bir müslüman olarak sevilmem, beni seven in­sanları İslam'a yaklaştırabilecek bir sıcaklık, bir yumuşaklık olacaktır. Meselenin bu boyutuna dikkat ettiğim gibi, bu­nun aksi bir durumuna düşmekten de Rabbime sığınırım. İnsanlarla olan ilişkilerimde yaptığım bir hatadan dolayı, şahsımda İslam'ın ve müslürnanlığın yargılanmasından Al­lah'a sığınırım. Böylesi bir hatada bulunduğum zaman o insana “İslam'da ve müslümanlıkta böyle bir davranış yok­tur. Yaptığım bu hata İslam'dan değil, benden kaynakla­nan bir hatadır. Dolayısıyla bende gördüğün bu hatayı İs­lam'a nisbet ederek, İslam'ı bu şekilde değerlendirme..” derim. Çünkü güzel hal ve davranışlarla bir kişiyi İslam'a yakınlaştırmanın büyük bir hayır olduğunu bildiğim gibi, kötü ve çirkin davranışlarla bir kişiyi İslam'dan uzaklaştır­manın da başlı başına bir şer olduğunu bilir ve gücüm nisbetince bu serden sakınmaya çalışırım.

Günümüz müslümanlarının, bu hususları dikkate ala­rak insanlarla olan ilişkilerini yeniden gözden geçirmeleri gerekir. İnsanları dışlayıcı veya hor görücü tavırlarla insanlara yaklaşmak, müslümana ve müslümanın misyonuna yakışmayacak davranışlardır. Çünkü toplumla alışveriş için­de olabilmek, toplumdan bazı toplumsal gerçekleri alırkentopluma iletilmesi gereken mesajı verebilmek, toplumdaki insanlarla İslam'a göre olumlu olan böylesi ilişkilere girebil­memizle mümkündür.

Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki, insanları sömürmek isteyen politikacılar, insanlara düşman oldukları halde dost gibi yaklaşırlarken, tüm insan­ları ve insanlığı kurtarmak isteyen müslümanlar, insanlara neden düşman gibi yaklaşsınlar ki!.

Oysa insanların dünyevi zulümlerden kurtulmaları ve ebedi hayatlarını kazanmaları için mücadele veren, onları hem dünyevi ve hem de uhrevi kurtuluşa davet eden müs­lümanlar, ezilmiş halkların ve mustazaf insanların gerçek dostlarıdırlar. Basın-yayın faaliyetleriyle kafaları iğdiş edi­len, dostlarını düşman, düşmanlarını dost olarak tanıyan insanlar bu gerçeği bilmeseler dahi, öncelikle müslümanların bu gerçeği bilmeleri ve insanlara bu gerçeğin verdiği güven ve sıcaklıkla yaklaşmaları gerekir. Nitekim meseleye bu şekilde yaklaşan ve insanların hayrına vesile olmak iste­yen bütün müslümanlar, insanlarla olan tüm ilişkilerinde, insanlarla yaptıkları alışverişlerde, iyilikten ve fedakarlıktan yana olan müslümanlardır.

Müslümanların yoksul ve fakirlere yardım ederlerken din ayınmı gözetmeyen bir yaklaşımda bulunmalan da, insana değer veren aynı gerçekliğin bir başka boyutunu gös­termektedir. Çevremizdeki insanlara meşru işlerinde yar­dım etmemiz, onlara merhametle yaklaşmamız, aç ve yoksulların ihtiyaçlarını Allah adına gidermeye çalışmamız, insanlann birçok gerçeği müşahhas olarak görmelerine ne­den olmaktadır.

İktidar heveslisi politikacılar “Bizleri oylarınızla iktidara getirin de, sizlere yardım edelim!” yalanlarını uydururlarken, müslümanlar yeryüzünde iktidar olmadan, iktidara gelmeden bu insani işlevi yerine getirmektedirler. Nitekim İlahi davete öncelikle yoksullann ve fakirlerin icabet etme­si, müslümanların yaklaşımlarıyla somutlaşan bu İlahi ger­çeği, öncelikle yoksulların ve fakirlerin görmelerindendir.

İslam'ın insana değer verdiğini ve insanın, İslam ile değer kazandığını bilmelerindendir.

 

GELENEKSEL DİNDARLARA YAKLAŞIM

 

Hak ile batılın birbirine karıştırıldığı cahili bir toplum­ca yaşadığımız açık bir gerçektir. Bu toplumdaki büyük çoğunluk, kendilerini İslam'a ve Kur'an-i Kerim'e nisbet ede­rek müslüman olduklarını iddia eden insanlardır. “İslam bizim dinimiz, Kur’an bizim Kitab'ımız” diyen bu kitlenin, söz konusu iddialarını dinleyip, yaşantılarını gözlemlediği­miz zaman tabi ki şaşırıyoruz!. Çünkü biliyor ve iman edi­yoruz ki, İslam böyle bir din ve Kur'an-ı Kerim'in emrettiği yaşam, böyle bir yaşam değildir!.

Peki bu iddiada bulunan insanların durumu nedir? Bu sorunun cevabını bulabilmek, “İslam bizim dini­miz, Kur’an bizim Kitab'ımız” diyerek kendilerini semavi bir dine nisbet eden bu insanları İlahi vahye göre tanıyabil­mek ve ben değilim. Onları Ehl-i Kitab'a ben benzetmi­yorum. Onlar kendileri, bizzat kendileri Ehl-i Kitab'a benzernişler. Çünkü Ehl-i Kitab'ın içine düştüğü yanlışlıkların, Ehl-i Kitab'ın içine düştüğü yanılgıların, Ehl-i Kitab'ın içine düştüğü sapıklıkların, benzer versiyonlarla “Biz müslüma­nız” diyen bu kitlede de bulunduğuna şahit oluyorum.

Yahudiler ve hıristiyanlar, kendilerine verilen semavi kitabları sayfa ve satırlarda tahrif ederlerken; “Biz müslümanız” diyen bu kitlede de benzer tahrifat sayfa ve satır­larda değil, bu İlahi Kitab'a yaklaşım ve yaşama düzlemin­de yapılmıştır.

Yahudiler ve hıristiyanlar, peygamberlerini ilahlaştırıp, din adamlannı Rab telakki ederlerken; “Biz müslümanız” diyen bu kitlede de, Efendimiz (s.a.v.)'in sözleri (İlahi vahiy gibi telakki edilerek) ilahlaştırılıp, hocalar ve şeyhler Rab ittihaz edilmiştir.

Yahudiler ve hıristiy anlar, Allah'a verdikleri söz ve ahitlerden nasıl dönmüşlerse; “Biz müslümanız” diyen bu kitlede de Allah'a verilen söz ve ahitlerden dönülmüştür.

Yahudiler ve hıristiyanlar, dinle ilgili kelime ve kav­ramları nasıl tahrif etmişlerse; “Biz müslümanız” diyen bu kitlede de dinle ilgili birçok kavram tahrif edilmiştir.

Yahudilerin ve hıristiyanlann din adamları, az bir paha  karşılığında  Allah'ın  ayetlerini  nasıl  gizlemişlerse; “Biz müslümanız” diyen bu kitlenin birçok din adamları da, az bir paha karşılığında Allah'ın ayetlerini gizlemişlerdir.

Yahudiler ve hıristiyanlar, Allah'a ve Allah'ın dinine nasıl iftiralarda bulunmuşlarsa; “Biz müslümanız” diyen bu kitlede de benzer iftiralarda bulunulmuştur.

Yahudiler ve hıristiyanlar, nasıl ki din adına küfür geleneğine, zan ve bidatlere uymuşiarsa; “Biz müslüma­nız” diyen bu kitlede de din adına birçok zan ve bidatle­re uyulmuştur.

Yahudiler ve hıristiyanlar, nasıl ki dinde haddi aş­mışlar, dinlerini bir alay ve oyun konuşu edinmişlerse; “Biz müslümanız” diyen bu kitlede de hadler aşılmış, din alay ve oyun konusu edinilmiştir.

Yahudiler ve hıristiyanlar, nasıl ki tağuta inanmışlar ve küfredenlerle dostluklar kurmuşlarsa; “Biz müslüma­nız” diyen bu kitlede de tağuta inşnılıp, küfredenlerle dostluklar kurulmuştur.

Yahudiler ve hıristiyanlar, nasıl ki günahta ve ha­ram yiyicilikte birbirleriyle yarışmışlarsa; “Biz müslüma­nız” diyen bu kitlede de günah ve haram yiyicilikte bir­birleriyle yarışılmıştır.

Yahudiler ve hıristiyanlar, nasıl ki fırkalaşarak bir­birlerine düşman olmuşlarsa; “Biz müslümanız” diyen bu kitlede de fırkalaşarak birbirlerine düşman olunulmuştur.

Şimdi sormak istiyorum.,

“Sen müslümanları nasıl Ehl-i Kitab'a benzetirsin?” diyenlere apaçık bir şekilde sormak istiyorum. Kur'an-ı Kerim'den yüzlerce ayetle, günümüz yaşantısından bin­lerce   örnekle   delillendirebileceğimiz   bu   tanımlamaya göre biz mi onları Ehl-i Kitab'a benzetiyoruz, yoksa on­lar mı Ehl-i Kitab'a benzemişlerdir?

Evet onlar, ne yazık ki “Biz de müslümanız” diyen bu şaşkın­lar Ehl-i Kitab'a benzemişlerdir. Bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek Kiîab'ın tarihi yanılgıla­rını tekrarlayan bu insanlar, Kur'an-ı Kerim ifadesiyle bi­rer Ehl-i Kitab durumuna düşmüştendir.

Peki bizlerin, biz müsiümanlann, Ehl-i Kitab'a benzeyen bu kitle­ye yaklaşımları nasıl olacaktır? Kur'an-ı Kerim bizleri bu konuda nasıl  tavira, nasıl bir yaklaşıma davet etmek­tedir?

Kur'an-ı Kerimin Ehl-i Kitab'a yaklaşımdaki en önemli incelik, Ehl-i Kitab ifadesiyle geniş bir kitle kastediimesine rağmen bu kitlenin genel bir tanıma ve genef bir yargıya dahi! edilmemesi, “Onların arasında şöyle, şöyle kim­seler vardır” şeklindeki İlahi hitaplarla bu kitlenen deği­şik zümrelere ayrılması ve bu zümrelere farklı yaklaşıl­masının Altın: ç-zerek tekrarlamak istediğim bu incelik, yaşadığımız coğrafyadaki Ehl-i Kitab kitlesine doğru yaklaşımlarda bulunmak isteyen müslümanların mutla­ka ve mutlaka dikkate almaiarı gereken bir inceliktir. Ni­tekim Kur'an-ı Kerim'in Ehl-i Kitab'a yönelik bu  Kur’an-ı Kerim'in azapla müjdelediği bu kimseler, bazı dini gerçeklere vakıf olan ve bu gerçekleri gizleyen kimselerdir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'in muhtelif yerlerinde bu kimseleri belirtmek için “Kendilerine Kitab verilenler” ifadesi yerine “Kendilerine Kitab'tan bir pay (bir nasip) verilenler” ifadesi kullanılmaktadır.

Kendilerine Kitab'tan bir pay verilenleri görme­din mi? Onlar, tağuta ve cibt'e inanıyorlar ve diğer küfredenler için: “Bunlar, iman edenlerden daha doğ­ru bir yoldadır” diyorlar.

İşte bunlar Allah'ın kendilerini lanetlediğidir. Allah'ın kendisini lanetlediğine hiçbir yardımcı bula­mazsın.

Günümüz toplumunda da kendilerini Kur'an'a nis-bet etmelerine rağmen bu Kur’an'dan habersiz kitleler ol­duğu gibi; kendilerine bu Kur’an'dan bir pay, bir nasip verilen hocalar, üstadlar, akedemisyenler de bulunmak­tadır. İşte kendilerine Kur'an'dan bir pay, bir nasip veril­mesine rağmen üç-beş kuruş dünya menfaati ya da tağut korkusu gibi batıl nedenlerle bildikleri bu hakkı gizleyen, bu hakkı değiştirmeye çalışan kimseler, yuka­rıdaki ayet-i kerimelerle karşı karşıya gelen ve azapla müjdelenen kimselerdir.

Peki, kendilerini semavi bir dine, semavi bir Kitab'a nisbet eden kitlenin içindeki böylesi kimselere azap vaadeden Rabbimiz, aynı kitle içersinde bulunmasına rağmen salih yönelişlerde bulunan kimselere nasıl yaklaşmaktadır? Çünkü hepimizin bildiği gibi bu geniş kitlenin içer­sinde böylesi bel'amlar bulunduğu gibi Allah'a ve ahiret gününe iman eden, büyüklük taslamayan, emanete ve verdikleri söze sadakat gösteren, din adına ne biliyorsa onu yaşamaya çalışan, bildikleri kadarıyla iyiliği emredip-kötülükten sakındırmaya gayret eden, Allah ve ahi­ret korkusuyla hasenatta bulunan, samimî bir huşuyla namazlarını kılan kimseler de bulunmaktadır.

İşte bunlara, geleneksel bir din anlayışı içindeki bu dindarlara şanı yüce Rabbimizin yaklaşımı nedir ve bu geleneksel dindarlara bizlerin nasıl yaklaşması gerekmektedir?

Bu önemli sorunun bizle ilgili bölümünü cevaplan­dırmadan önce, Rahman olan Rabbimizin bu zümreyi nasıl tanımladığını ve bunlara nasıl yaklaştığını aşağı­daki ayet-i kerimeler ışığında anlamaya  çalışmalıyız.

“Onların tümü bir değildin Kitab Ehli'nden ayak­ta (namaza) duran bir ümmet (grup) vardır ki gece vakitlerinde secdeye kapanarak Allah'ın ayetlerini okurlar.”,“Bunlar, Allah o ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar, İşte bunlar salih olanlardandır.”,“Onlar hayırdan her ne yaparlarsa, elbette ondan yoksun bırakılmazlar. Allah, muttakileri bilendir.” [56]

“Gerçek şu ki, iman edenler ile yahudiler, sabiiler ve hıristiyanlardan Allah'a ve ahiret gününe inanıp, salih amellerde bulunanlara korku yoktur, onlar mah­zun da olacak değildirler.” [57]

Düşünülmesi gereken ayet-i kerimelerdir bunlar!.

Tevhid dininin sahibi olan, tevhidi önemseyen ve önceleyen Rabbimiz, birçok tevhidi gerçekten bihaber olmalarına rağmen Allah'a ve ahiret gününe iman ede­rek, salih amellerde bulunan kimselere rahmetle yaklaşmaktadır. Çünkü birçok tevhidi gerçek, tebliğe muhtaç gerçekler olmasına rağmen; Allah'a iman meselesi, tebli­ğe muhtaç bir mesele olmadığı gibi, dünya insanlarının genel olarak bildiği ahirete iman meselesi de, bu insan­lar için tebliğe muhtaç bir mesele değildir. Dolayısıyla tahrif edilmiş semavi bir dinde bulunmalarına rağmen bu dinin bozulmamış doğruları olan gerçeklere sarılan yani “Allah'a ve ahiret gününe iman edip, salih amellerde bu­lunan kimselere” rahmetle yaklaşılmaktadır.

Günümüzdeki bazı kardeşlerimiz bu yaklaşımın aksine tevhidi gerçeklerin bilinmesi ve iman edilmesi şartını da ileri sürmekte, Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyi tek başına bir değer olarak kabul etmemektedir­ler. Nitekim böyle bir yaklaşımdan hareket ederek bu geleneksel dindarları tekfir ettikleri gibi “Allah'a ve ahiret gününe iman etmeme rağmen tevhidi gerçeklerle karşı­laşmadan önce ben de müslüman değildim” diyerek, kendi geçmişlerini de tekfir etmektedirler. Oysa Kur'an-ı yaklaşım böyle değildir.

“Bu (Kur'an)dan önce, kendilerine Kitab verdikle­rimiz buna inanmaktadırlar.”,“Onlara okunmakta olduğu zaman: “Biz ona inandık, gerçekten o, Rabbimizden olan bir haktır, şüphesiz biz bundan önce de müslümanlar idik” der­ler.”,“İşte  onlar;  sabretmeleri  dolayısıyle  ecirleri  iki defa verilir ve onlar kötülüğü iyilikle uzaklaştırıp ken­dilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.” [58]

Ayet-i kerimede yer alan “Biz bundan önce de müslümanlar idik” iddiası, dikkat edilirse Rabbimizin tekzip ettiği değil, “Ecirleri iki defa verilir” buyurarak tasdik ettiği bir iddiadır. Daha açık bir ifadeyle din adına bildiği doğrulara iman eden, bu doğruları yaşamaya çalı­şan kimseler, Rabbimiz nezdinde bu bildiklerinden so­rumlu olmakta ve bildikleri bu doğrulara yönelik iman ve teslimiyetlerine göre değerlendirilmektedir.

Peki, bütün bu gerçekleri dikkate alması gereken bizle­rin, bizlerin ne yapması gerekmektedir? Bu gerçeklerden hareketle “Ben Allah'a ve ahiret gününe inanıyorum” di­yen herkesi müslüman görmek, müslüman kabul et­mek durumunda mıyız?

Hayır, elbetteki hayır!.

Şimdiye kadar yazdıklarımıza tekfire eğilimli bazı kardeşlerimiz karşı çıkarlarken, bu “Hayır” cevabımıza da tasdiğe eğilimli kimseler karşı çıkacaklardır. Çünkü yukarıda zikrettiğim benzer ayet-i kerimelerden hareket ederek Allah'a ve ahiret gününe iman ettiklerini söyle­yen herkesin müslümanhğını tasdik eden bu kimseler, bana “Bu ayet-i kerimeleri görmüyor musun? Yoksa görmemezlikten mi geliyorsun?” diyeceklerdir.

Allah'a hamdolsun ki görüyorum!. 

Gördüğüm ve gözardı etmeden gündeme getirdi­ğim bu ayet-i kerimelerde, şanı yüce Rabbimizin “Allah'a ve ahiret gününe iman edip, salih amellerde bulunanla­ra” rahmetle yaklaşacağı beyan edilmektedir. Elbetteki bu İlahi gerçeğe iman ediyor, elbetteki bu İlahi gerçeği tasdik ediyorum.

Ancak büyük bir önemle belirtmek isterim ki, ayet-i kerimelerde beyan edilen bu müjdeli duruma kimlerin girip-girmediği; kişilerin hem amelleriyle ve hem de bu kişilerin din adına neleri bildiği, hangi gerçeklerle karşılaştığı, hangilerini tasdik, hangilerini tekzip ettiği ile, yani bu kişilerin iç dünyalarıyla, kalbi durumlarıyla, kalbi yaklaşımlarıyla ilgili bir hadisedir.

Ve ben bir beşerim, beşer olmam hasebiyle, iç dünyaların ve kalbi du­rumların mutlaka dikkate alınması gereken hususlarda hüküm vermeyi, kalblere vakıf olan Allah'a bırakıyorum. Zaten ayet-i kerimelerde beyan edilen gerçekler de, bu insanların bizlerin değil, Rabbimiz katındaki durumlarını beyan eden gerçeklerdir. Bu gerçeklerin bizle ilgisi ve ilişkilerimize yansıma şekli ise Allah'a ve ahiret gününe iman edip, salih amellerde bulunanlardan gördüğümüz böylesi geleneksel dindarların, ayet-i kerimelerde beyan edilen müjdenin kapsamına girebileceklerini dikkate ala­rak onları tekfir etmememiz ve onların salih amellerine değer vermemizdir.

Hüsnüzanna dayalı olan bu yaklaşımımızı daha ileri götürerek onların müslüman olduğuna hükmetme­miz ya da müslüman olduklarına şahadet etmemiz ise Kur'an-ı Kerim'deki müslüman tanımını dikkate almakla yükümlü olan bizler için mümkün değildir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in bizlere tarif ve tafsil ettiği bir müslü­man tanımı vardır. Kelime-i tevhidin esas alındığı bu ta­nım, Kur'an-ı Kerim'le mükellef olan bizlerin mutlaka ve mutlaka dikkate alması gereken bir tanımdır. Daha açık bir ifadeyle bizlerin herhangi bir insana “Sen müslümansın” diyebilme yetkimiz, Kur'an-ı Kerim'deki bu tevhidi ta­nımın içinde, bu tevhidi tanımın sınırları dahilinde veri­len bir yetkidir.

Bu nedenledir ki “Ben Allah'a ve ahiret gününe inanıyorum” diyen herkesi müslüman görebilmemiz, müslüman kabul edebilmemiz bir yana; kelime-i tevhidden bihaber olmasına rağmen “Ben Allah'a ve ahiret gü­nüne inanıyorum” deyip beş tane cami yaptıran, bin tane fakiri doyuran ve gözyaşıyla namaz kılan bir kim­seyi bile (ki bu kimse Rabbimiz katında bizlerden çok daha değerli de olabilir) “Müslüman” olarak sıfatlandırabilmemiz mümkün değildir. Çünkü yukarıda da belirtti­ğimiz gibi bizlerin böyle bir yetkisi yoktur.

Kur'an-ı Kerim'in bizlere vazettiği müslüman tanı­mının dışına çıkarak o insana “Müslüman” sıfatını ver­mekten Allah'a sığındığımız gibi, “O insan Rabbimizin nezdinde müslüman değildir” demekten de Allah'a sığı­nırız. Çünkü kişilerin hem amelleriyle ve hem de iç dünyalarıyla, kalbi durumlarıyla ilgili olan bu mesele, sa­dece ve sadece Rabbimizin hükme bağlayacağı bir me­seledir. Bizlerin bu kimseler hakkındaki temenni ve dua­ları, elbetteki hayr ve rahmet içerikli olacaktır. Allah'a ve ahiret gününe iman edip, salih amellerde bulunanlardan gördüğümüz bu kimseler, inşallahu Teala Rabbimizin rahmetle yaklaşacağını beyan ettiği kimselerdendir.

Evet, bütün bunları dikkate alarak kendilerini semavi bir dine ve İlahi bir Kitab'a nisbet ederek “Biz müslümanız” diyen kimselerin bu iddialarını tasdik veya tekzip etme telaşına kapılmadan, insani düzlemde muhatab aldığı­mız bu kimseleri, söz konusu iddialarını tasdik edebile­ceğim aydınlık bir düzleme davet etmemiz gerekmektedir. Böyle bir davetin sağlıklı ve sürekli bir zemine otu­rabilmesi ise bu insanlara sabırla ve insafla yaklaşma­mıza bağlıdır. Birçok tevhidi gerçekle karşılaşmadıkları için önemli yanılgılara düşen insanları müşrik olarak tanımladıktan sonra “Müşriklerin kıldıkları namazın, tut­tukları orucun hiçbir faydası yoktur” diyerek o insanların uzun yıllara dayalı amellerini bir çırpıda silivermek, bu ilişkileri başlamadan bitirecektir.

Müşriklerin kıldığı namazın, tuttuğu orucun elbetteki faydası yoktur. Kur'an-ı Kerim'in beyan ettiği bu ger­çek, her müşrik için geçerli olan bir gerçektir. Bizler bir­çok kitab çalışmamızda bu gerçeği gündeme getirmemi­ze ve bu gerçekle insanları  sakındırmak istememize rağmen bu gerçekten hareketle kendilerini İslam'a nisbet eden böyle bir kitleyi hiçbir zaman genel olarak tekfir et­medik. Hiç kuşkusuz ki bu kitlenin içinde müşrik ve kafir olan kimseler vardır. Fakat böylesi kimselerin yanısıra birçok tevhidi gerçekten bihaber olmalarına rağmen din adına bildikleri bazı doğrulara iman eden ve bu doğrular istikametinde salih amellerde bulunmaya çalışanlar da vardır. Zaten bu başlıkta anlatmaya çalıştığımız Kur'an-ı yaklaşım da, bu insanların farklı statülerde değerlendirilmesi yani Allah'a ve ahiret gününe iman ederek salih amellerde bulunan kimselerin tekfir edilmemesi gerektiği değil midir? Kur'an-ı Kerim'in tahlile dayalı bu yaklaşımı­nı gözardı ederek Ehl-i Kitab'ın genel itikadını dikkate aldığımız zaman, Ehl-i Kitab içindeki herkesi tekfir etme­miz ve bu  kitle içersindeki hiç kimsenin salih amellerine değer vermememiz gerekir. Oysa biliyoruz ki Kur'an-ı Kerim, Ehl-i Kitab içindeki bazı insanların Allah'a ve ahi­ret gününe inanıp, salih amellerde bulunmalarını dikka­te almakta ve bu insanların söz konusu amellerine değer vermektedir. Dolayısıyla bizlerin de meseleye bu dikkatle yaklaşmamız ve Rabbimizin kabul edebHeceai salih amelleri daha itidalli, daha insaflı değerlendirmemiz gerekir.

Daha açık bir ifadeyle, muhatap aldığımız.insanların Allah'a ve ahiret gü­nüne iman etmelerini takdirle karşılayarak, bu imana tevhidi bir bakış, tevhidi bîr içerik kazandırmaya çalışma­lıyız.

Allah'a ve ahiret gününe iman eden insanların sa­lih amellerini, salih davranışlarını önemseyerek, bu amel ve davranışlara yine tevhidi bir berraklık, tevhidi bir anlam kazandırmalıyız. Çünkü İslam'ı ve İslam'ın ön­celikli kaynağı Kur'an-ı Kerim'i esas alarak sabır, sebat ve merhametle sürdürmemiz gereken vahdet ilişkileri, insanları kazanmayı esas alan böylesi rahmetli iliş­kilerdir.                                        

Bu ilişkilerdeki öncelikli hedefimiz, tekfire yönele­rek cehennemliklerin değil, tebliğe yönelerek cennetlikle­rin sayısını fazlalaştırmaktır. Dolayısıyla insanların gü­zel ve hak olma iddiaları varsa, bizlere düşen görev bu iddiaların boş ve yalan iddialar olduğunu ortaya çıkar­mak değil, yumuşak bir üslupla insanları bu iddialarının gereğini yapmaya davet etmektir. Çünkü önemsenmesi ve öncelenmesi gereken husus, kötülüğün isbat edil­mesi değil, iyiliğe teşvik ite iyiliğin ortaya çıkarılmasıdır.

Rahmeti esas alan bu ilişkilerdeki davetimizin odak noktasını ise hiç kuşkusuz ki Kur'an-ı Kerim oluşturacak­tır. Çünkü din adına bildiklerini yaşamaya çalışan bu in­sanlara, bilmedikleri İlahi gerçekleri anlatmakla mükelle­fiz.   Dolayısıyla   en   açık  ve   en  öncelikli   görevimiz.

Allah'a ve ahiret gününe iman edip, salih amellerde bu­lunan ve kendilerini Kur'an-ı Kerim'e nisbet ederek “Kur’an bizim Kitab'ımızdır” diyen bu gibi geleneksel din­darlara iyilik ve güzellikle yaklaşıp, onları bu güzel iddialarına, yani kendilerini nisbet ettikleri Kur'an-ı Kerim'e da­vet etmek olacaktır.

 

MÜSLÜMANLARA YAKLAŞIM

 

Müslümanlarının en acil ve en önemli meselelerin­den birisi, birbirleriyle ilişki ve iletişim meselesi olsa gerek. Çünkü zaman zaman büyük özlemlerde ve iddialarda bulunan günümüz müslümanları, henüz birbirleriyle sıhhatli ve olumlu ilişkilere girebilmiş, birbirlerini yeterin­ce tanıyıp, yeterince anlayıp, yeterince sevebilmiş değil­lerdir.                                             

Yaşadığımız coğrafyadaki bütün müslümanları geniş bir yere toplayarak “Müslümanların birbirlerini sevmelerini, birbirleriyle kaynaşarak bir ve beraber olma­larını kimler istiyor?” diye bir soru sorsak, herhalde imamlık kaygısı taşıyan bazı grup liderleri istisna olmak üzere bütün müslümanlar ellerini kaldıracaklar ve dağları inletecek bir sesle “Ben istiyorum, biz istiyoruz!.” di­yeceklerdir.

Peki bu nasıl olacaktır?

Müslümanlar birbirlerini nasıl sevecek, birbirleriyle nasıl kaynaşacaklardır?

Ne kadar kolay ve ne kadar zor bir soru değil mü. İlahi vahye göre gayet kolay olan bu soru, günümüzdeki yaşanan realiteye ve bu batıl realite içinde boğulan müslümanlara göre ne yazık ki çok zor bir sorudur. Çünkü birbirlerini günümüz medyasının kasıtlı haber­leriyle ve birçok grup iiderinin suçlayıcı anlatımlarıyla ta­nıyan müslüman kitleler, bu önyargılı tanımlamanın te­sirine girerek birbirlerinden ayrı ve birbirlerine düşman bir hale gelmişlerdir. Tağutu bırakıp birbirlerine buğzeden, birbirleriyle çekişen, birbirleriyle cedelleşen bu müs'ümanlann nasıl biraraya gelebilecekleri, birbirlerini nasıl sevip, birbirleriyle nasıl kaynaşabilecekleri gerçekten zor bir somdur.

“Teorik karşılığı kolay olan bu soruyu pratikte zor hale getirenler kimlerdir?” diye bir soru sorsam, bazı sa­mimi kardeşlerim “Şeytan ve dostlarıdır” diyeceklerdir. Elbettaki şeytan ve dostlarını bu fitneden uzak görme­yecek ve kardeşlerimizin verdiği bu cevabı yadırgama­yacağız. Nitekim şeytanı ve şeytanın yaklaşımlarını Kur'an-ı Kerim'den tanımaya ve anlamaya çalışan bir müslüman olarak, bu lanetli yaratığın günümüze yan­sıyan şeytani fiillerini hiç şaşırmadan gayet tabi karşılı­yorum. Bu fiiller ne kadar kötü ve ne kadar vahim ofur-sa olsun, kendi kendime “Şeytandır, şeytanlığını yapacak” diyorum.

Beni şaşırtan husus, Kur'an-ı Kerim'de zikredilen birçok şeytani fiilin, gü­nümüz toplumunda şeytanın bariz dostları tarafından değil, müslümanlık iddiasında bulunan bazı kimseler ve yine müslümanlık iddiasında bulunan bazı liderler tara­fından işlenmesidir!.

Mesela şeytanın en önemli, en vahim, en tehlikeli fiillerinden birisi, müslümanların arasını ayırmak, müslümanları  birbirlerinden ayrı, birbirlerine düşman hale getirmektir.

“Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düş­manlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve na­mazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz, değil mi?” [59]

“Kullarıma, (birbirlerine) sözün en güzel olanını söylemelerini, söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp boz­maktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşma­nıdır.” [60]

Şimdi bu ayet-i kelimelerdeki şeytani misyonu dik­kate alarak yaşadığımız coğrafyaya bakın ve bu kor­kunç fiillerin kimler tarafından işlendiğini görün!.

Müslümanların arasına fitne ve fesat sokarak, müslümanların arasını ayıran bu müslüman(!)lara(!) ne diyeceğinizi, bunları nasıî tanımlayacağınızı düşünün!. Açıkça ifade etmemiz gerekir ki, vaziyet ettikleri müslümanların diğer müslümanları sevmesine, diğer müslümanları kardeş bilmesine, diğer müsKimartlarla kaynaşmasına engel olan kişiler, Rahmani bir cemaai lideri değil, şeytani bir misyonun sahibidirler. Çünkü müslümanlan birbirinden ayırmayı amaçlayan bu mis­yon, şeytanın misyonudur!.

Allah (c.c.) müslümanları sevin ve müslümanlara güvenin buyururken; “Kendinizden olmayan müslüman­lara güvenmeyin” diyen bu liderler, Yahudilerin “Kendi­nizden olmayana güvenmeyin” sözünü tekrarlayan ve bu batıl sözü kendi fırkasına telkin eden fitneci liderlerdir.

Oysa şanı yüce Rabbimîz, vahdetin zıddı olan ay­rılık ve çekişmelerle ilgili olarak tüm dünya müslümanlarına şöyle buyurmaktadır.

“Allah'a ve Resulüne itaat edin ve çekişip birbiri­nize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsiniz, gücünüz gi­der. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraber­dir.” [61]

Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'ın mü'minlerin ve­lisi ve mü'minlerle beraber olduğu, Kur'an-ı Kerim'in bir­çok yerinde zikredilen açık bir gerçektir. Bu gerçeği dik­kate alarak ve dikkate almanızı isteyerek, yukarıdaki ayet-i kerimeyle ilgili olarak şunu sormak istiyorum.

Mü'minlerle beraber olan Rabbimiz, mü'minler birbirleriyle çekişip, birbirleriyle cedelleşip, birbirleriyle cepheleştikleri zaman, bu cedelleşmeye ve bu cepheleşmeye katılıyor mu?

Rahman sıfatıyla bir grubun, Rahim sıfatıyla diğer grubun yanında yer alıyor mu?

Hayır, elbetteki hayır!.

Çünkü ayet-i kerimede de çekişip birbirlerine dü­şen müslümanların, yılgınlaşacakları ve güçlerini kaybedecekleri bildirilmektedir. Yılgınlaşan ve güçlerini kay­beden müslümanların ise Allah ile beraber olmadıkları ve Allah'ın yardımından uzaklaştıkları açık bir gerçektir, Böylesi durumlarda Allah (c.c.)'ın kimlerle, hangi müslümanlarla beraber olduğu, aynı ayet-i kerimenin deva­mında açıklık kazanmaktadır.

“Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle bera­berdir.”

Bu ayet-i kerimede zikredilen ve övülen sabır, el­betteki haksız olduğumuzu bilerek susmamız, haksız olduğumuzu bilerek cedelleşmeye girmememiz değildir. Allah'ı ve Allah'ın yardımını bizlerle beraber kılacak olan bu sabır, haklı iken sabretmemiz, haklı iken ce­delleşmeye girmememizdir.

Hiç kuşkusuz ki hakkı tebliğ etmek başka, hak olan tebliğde cedelleşmek başkadır. Bizlere örnek ve önder olan Efendimiz (s.a.v.) hakkı tebliğ etmiş ancak hakta ce-deileşmemiştir. Çünkü nefsi duygulann ön plana çıkacağı cedelleşme ile karşı tarafa kabul ettirebileceğimiz bir hak, karşı tarafı ikna edebileceğimiz bir gerçek yoktur.

Oysa hakka sahip olmak ve hakkı tebliğ etmek, hak­tan ayrı düşünemeyeceğimiz sabır mükellefiyetini de beraberinde getirir. Bizlerin bir ayetle ve bir örnekle iki günde anladığımız bir hakkı, bazı insanlar on ayetle ve yüz örnekle iki ayda veya iki yılda anlayabilirler. Dolayisiyle hak­ka önem verdiğimiz kadar sabıra da önem vermemiz ve gücümüz yettiğince sabırh olmamız gerekmektedir. Çünkü hakkın meyve vermesi, bu hakkın sabırla sulanmasına, sa­bırla yeşertilmesine bağlıdır.

Konumuzun başında “Günümüz müslürnanları, henüz birbirleriyle sıhhatli ve olumlu ilişkilere girebilmiş, birbirleri­ni yeterince tanıyıp, yeterince anlıyabilmiş değillerdir” de­miştik.

Aslında yeterince tanınmayan, yeterince anlaşılma­yan esas unsur müslümanlıktır. Günümüz coğrafyasında müslümanlığın değeri ve müslümanın kıymeti bilinmemek­tedir. Falanca müslümana filanca müslümanı sorduğunuz zaman, duymaktan bıkıp usandığınız şu ifadelerle karşılaşı­yorsunuz.,

Müslümandır, müslümandır Ama .... !.

Beni rahatsız eden bu “Ama” kelimesi hiç kullanılma­sın, bu “Ama” kelimesi hiç söylenmesin demiyorum. Çünkü hepimiz için kullanılması gereken bir “Ama” ve bu amadan sonra söylenecek bazı doğru eleştiriler ve doğru nasihatler vardır. Burada önemli olan ve beni rahatsız eden husus; Ama'dan sonra söylenecek olan sözlerin, Ama'dan önce söylenen “Müslümandır” ifadesinden daha önemli kabul edilmesidir!.

Müslümandır ama falan gruptadır!.

Müslümandır ama şu eksikleri, bu yanılgıları vardır!.

Müslümandır ama bizim liderimizi sevmez!.

Bütün bu amalardan sonra gelen ifadeler, hiç kuşku­suz ki insanı dinden çıkaran anlamlan içeren ifadeler de­ğildir. Çünkü böyle olsaydı, zaten amadan önce “Müslü­mandır” ifadesi kullanılmazdı. O halde amadan sonra gelen ifadeler, bir insanın dinden çıktığını belirten ifadeler değilse, bu ifadeler o insanın müslümanlığından daha önemli değildir. Böylesi durumlardan en fazla önemseme­miz gereken husus, amadan önce söylenen “Müslüman” ifadesidir. Dolayısıyla o insana karşı bir tavır, o insana karşı bir yaklaşım belirleyeceğimiz zaman, o insanın müslümanlığını esas almamız ve o insanın müslümanlığına de­ğer vererek bir tavır belirlememiz gerekmektedir.

Çünkü değerli olan müslümanlar, müslümanlığa ve müslümanlara değer veren müslü-manlardır. Müslüman olarak değer kazanabilmemiz, müslümana ve müslümanlığa değer vermemizle mümkündür. Herhangi bir müslüman, başka bir müslümana değer ver­miyorsa, bu şaşkın kardeşimiz önce kendine, kendi müslü­manlığına değer vermiyor demektir. Oysa kendisini değerli kılan asıl vasfı müslümanlık ise, müslümanlık vasfına deöer verdiği gibi, aynı temel vasıfa sahip olan diğer müslüman-İara da değer vermesi gerekir. Dolayısıyla müslümanlarla olan ilişkilerimizde gözetmemiz gereken önemli bir esas, müslümanlara değer vermemiz ve bu değer istikametinde müslümanlara sevgiyle, müslümanlara merhametle yaklaşmamızdır.

Kur'an-ı Kerim'i esas alan müslümanlar olarak, Rabbimizin bizleri bağışlaması için bağışlayıcı olma­mız, affetmesi için affedici olmamız gerekmektedir. Çünkü Allah rızası için birbirlerini affeden ve birbirlerini bağışlayan müslümanlar, hiç şüphesiz ki Allah'ın affına ve bağış­lamasına mazhar olan müslümanlardır. Dolayısıyla herhan­gi bir müslümanın şahsımıza yönelik bir hatasını, şahsımıza yönelik bir ezasını affettiğimiz zaman; başkasını affetmiş olmanın büyüklüğünü değil, başhbaşına bir nimet olan böyle bir vesüe ile İlahi affa mazhar olmanın hazzını yaşamamız gerekir. Nitekim imarı ettikler!' Kur'an-ı Kerim'i esas alarak birbirlerine karşı bağışlayıcı ve affedici olarak yaklaşan müslümanlar, bu konuyla ilgili olarak Rablerine şöyle bir duada bulunmaktadırlar.

“Bir de onlardan sonra gelenler derler ki: “Rabbimiz, bizi ve iman ile daha önce bizi geçmiş olan kar­deşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman etmiş olan­lara karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten Sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin.” [62]

Bütün müslümanlar için af ve bağışlama dileyen bu müslümanlar, aynı zamanda kardeşlerine karşı kalplerinde hiçbir kin bulunmaması için de Rabierine dua etmektedirler.

Ya Rabbi! Müminlere karşı kalplerimizde kin bı­rakma..

Rablerine böylesine samimi bir duada bulunan müminler, hiç şüphesiz ki kardeşlerine karşı kin duymak­tan nefret ederek sakınan mü'minlerdir.

Peki sizler, sizler de böyle misiniz? Samimi bir kalp ve yürek ile 'Ya Rabbi! Müminlere karşı kalplerimizde kin bırak­ma diyenlerden misiniz?

Durun, hemen cevap vermeyin!.

Ben sizlerin her hayırlı duaya hiç duraksamadan “Amin” diyen müslümanlardan olduğunuzu biliyorum. Bunu biliyorum, bunu biliyorum ama öğrenmek istediğim husus, bu gibi hayırlı dualara “Amin” derken, ne kadar yürekten, ne kadar samimi olduğunuzu anlayabilmektir. İs­terseniz küçük, küçücük bir soruyla, İslam'a göre büyük bir haslet olan bu duruma açıklık getirebiliriz.

İki seçenekten birini tercih etmek zorunda kalsanız, kalplerinizde damar tıkanıklığı olsun mu İstersiniz, yoksa müslümanlara karşı kin mi?

İşte bu küçücük soru karşısında duraksayanlar, durdukları yerde kafalarını kaşıyanlar, damar tıkanık­lığının dünyevi tehlikesini dikkate almalarına rağmen müs­lümanlara karşı duyulacak kinin çok daha vahim olan dün­yevi ve uhrevi tehlikesinden gafil olan kimselerdir. Oysa ayet-i kerimede zikredilen “Ya Rabbi! Müminlere karşı kalplerimizde .ktn bırakma” duasının gerçek sahibi olan müslümanlar, herhangi bir müslümana kin duydukları za­man; duydukları bu kini, irinli veya tümörlü bir yara gibi gören ve bu yaradan bir an önce kurtulmak isteyen müslü-manlardır. Ve aynı ayet-i kerimede “Ya Rabbi kardeşleri­mizi affet, kardeşlerimize merhamet et” diyen bu müslü­manlar, affedilmesini istedikleri kardeşlerini öncelikle kendileri affeden müslümanlardır. Dolayısıyla bizlerin de bu rahmani duada bulunabilmesi, böyle bir bilince sahip olmamıza ve Rabbimizin merhamet etmesini dilediğimiz tüm müslümanlara öncelikle bizlerin merhametle yaklaş­masına bağlıdır.

Müslümanlara sevgiyle ve merhametle yaklaşmamız demek, hiç kuşkusuz ki bu müslümanların vahim yanlışlarını doğru kabul etmemiz veya ciddi hatalarını görmemeziikten gelmemiz, hoşgörüyle karşılamamız anlamında değildir. Meseleyi bu şekilde tanımlayan bazı çevrelere göre müslümanları hak ve hakikate çağıran birçok kardeşimiz, ne ya­zık ki fitne çıkarmakla ve müslümanları bölmekle suçlanı­yorlar. Oysa Kur'an-ı Kerim'in esas alındığı vahdet ilişkilerinde gözetilmesi gereken birlik, şaşkınlıkta ve sapık­lıkta değil, hak ve hakikatte birlik demektir.

Kendilerini İslam'a nisbet eden bazı grupların “Biz hakkız” iddiası karşısında, elbetteki hak kaynağa yönelecek ve elbetteki bu iddiayı hakka göre değerlendireceğiz. Çün­kü İlahi ölçüyü dikkate almayan bu kimselerle beraber ol­mak adına, haddi aşari bir hoşgörü içine girebilmemiz ke­sinlikle mümkün değildir. Geleneksellikle modemizmin birbirine karıştığı gruplara, fırkalara, partilere mensup kim­selerin, İslam merkezli bazı güzel davranışlara, bazı güzel hasletlere sahip olduklarını tabi ki biliyoruz. Fakat bunlan bilmemiz, böylesi grup veya partilerdeki çok ciddi eksiklik­leri, çok vahim yanlışlıklan görmemize engel değildir.

Tarikat müritierindeki bazı güzel hasletlere, bazı gü­zel hallere bakarak, bu müritleri sömüren ve bu müritlere İlahtık taslayan şeyhleri mazur görebilmemiz mümkün mü­dür?

Müntesiplerini tağuttan ve tağuti görüşlerden, tağuti eylemlerden sakındırmayan, hatta ve hatta onları bazı İslami(!) kaygılarla tağuti kurumlara, tağuti eylemlere teşvik eden ve türk kavmiyetçiliğini evrensel ümmet anlayışının önüne geçiren bir nurculuk(!) zihniyetini, gerçek nurun kaynağı olan İslam adına nasıl hoşgörebiliriz ki!,

Kur'an-ı Kerim bizleri müstekbirlerden, müstekbirlerin gittiği şeytani yollardan, şeytani yöntemlerden ve bu müstekbirlerle uzlaşmaktan sakındırırken, bizleri demokrasi adına partilere ve tağuti sistemlerle entegre olmaya çağı­ran yeşilimsi demokratlara icabet etmemiz, icabet edebil­memiz mümkün müdür?

Tabi ki hayır!.

Ne böylesi zihniyetleri hoş görmemiz, ne bunlara ica­bet etmemiz ve ne de bu sapıklıklar karşısında diisiz şey­tan gibi susmamız mümkündür!. Çünkü inandığımız ve teslim olduğumuz İslam, böylesi sapıklıklardan münezzeh olduğu gibi, biz müslümanları da böylesi sapıklıklar karşı­sında susmaya değil, hakkı yaşayan ve hakikati konuşan şahitler olmaya davet etmektedir. Nitekim Kur'an'ı Kerim'i veya Resulullah (s.a.v.)'in sünnetini dikkate alacak olursak, insanlann veya müslümanların içine düştükleri yanılgılar; huzursuzluk çıkmasın, ayrılık olmasın, birlik bozulmasın denilerek gözardı edilmiyor, bu gibi yanılgılar veya sapma­lar genellikle isim zikredilmeden beyan ediliyordu.

Fiili malum, faili meçhul bu beyanlarla. bu uyanlarla karşılaşan müslümanlar ise söz konusu hatalan öncelikle kendi dışlarında değil, kendilerinde ara­yan ve bu gibi sapmalardan öncelikle kendilerini, kendi nefislerini arındırmak isteyen müslümanlardır. Zikredilen hata bir yakınında, bir kardeşinde varsa, onları da merha­metle ikaz etmekte ve düzelmeleri İçin sabırla gayret gös­termektedirler.

Ayrıca şu hususu da belirtmek isterim ki, masumluktan uzak birer canlı olan müslümanların iş­ledikleri bazı hatalar, şayet musibeti ve zaran genele yansı­ma .sn özel hatalar ise; bu gibi hatalann isim zikredilme­den dahi genele yansıtılmaması ve özel ilişkilerde giderilmeye çalışılması gerekmektedir. Herhangi bir müslüman hata yaptığı zaman, o müslümana merhametle yakla­şıp, nasihat etmek yerine, müslümanın bu hatasını değişik kulis konuşmalarında gündeme getirmek, müslümanların arasını ayırmak olup, söz konusu özel hatadan çok daha zararlı olan genel bir hatadır. Bu vahim hatayı yapanlar, bilerek veya bilmeyerek şeytanın dedikodu elçisi, şeytanın vesvese mübelliği durumuna düşmektedirler.

Bu gibi meseleler bazı kardeşlerimize klasik gelse de, gerçekten çok önemsememiz ve ilişkilerimizde öncelememiz gereken meselelerdir. Çünkü herhangi bir müslümanın yıllar önce yaptığı ve rücu ederek tevbe ettiği bir hata dahi, günümüzdeki bazı kulis konuşmalannda hala aynı sı­caklıkla gündeme getirilmekte ve müslümanlar böylesi de­dikodularla birbirlerine buğz etmektedirler. Oysa Resulul­lah (s.a.v.), bütün müminlerin birbirini seven, birbiriyle kaynaşan bir vücud gibi olduklannı beyan ediyor. Bu örne­ği düşünmemiz, bu örneği hissetmemiz gerekmez mi? Me­sela vücudumuzdaki herhangi bir uzvumuz, bazı hastalıklar nedeniyle işlevinde aksaklıklar yaptığı zaman, o uzvumuzu hemen kesip atıyor muyuz? Atmıyoruz, atamıyoruz!.

Hastalanan, sakatlanan, yaralanan uzvumuzu merha­metsiz bir şekilde kesip atmak yerine, o uzvumuza merha­metle yaklaşıp, tedavi cihetine gidiyoruz.

Elimizdeki bir yara için, ayaklarımız kilometrelerce yolu bıkmadan, usanma­dan yürüyebiliyor. “Elden ve eldeki yaradan bana ne? Ya­ralı eli kesip atın!” demiyor. Çünkü el ve ayak ile, göz ve kulak ile, dil ve dudak ile bir bütün olduklarını, bu bütün­lükle anlam ve hayatiyet kazandıklanm biliyorlar.

Peki müslümanların bütünlüğü de, böyle bir bütünlük değil mi?

Birbirlerine veli olmaları gereken ve birbirlerine veli olan müslümanlar da, birbirlerine lazım, birbirlerine elzem değil mi? 0 halde neden, neden birbirimize bu bilinçle, bu merhametle yaklaş­mayalım?

Geçtiğimiz yıllarda sabırsız bir müslüman, bana sık sık hataya düşen bir kardeşinden dert yanarak “Mehmed abi, o müsltimanın pisliğini temizlemekten bıktım” dedi. Kaç kere temizlediğini sorduğumda “Belki on, belki on-beş” dedi. Biraz durduktan sonra tuvalette kaç senedir ta­haretlendiğini sordum. Mevzuyu değiştirdiğimi sanmış ola­cak ki biraz şaşkınlıkla “Yirmi yıldan fazla” dedi. “Yirmi yıldır taharetlenmekten bıkmadın mı?” soruma hafifçe gülümsemekle cevap verdi. Ben de gülümseyerek “O karde­şine, devamlı taharetlediğin yerler kadar değer veriyorsan, temizlemeye devam et” dedim. Verdiğim bu örneğin çok kaba bir örnek olduğunu bilmeme rağmen, benzer hatala­ra düşen müslümanların yine de düşünmelerini ve bu kaba örnekteki ince gerçeği görmelerini istirham ediyorum. Çünkü “Müslümanlar bir vücud gibidir” buyuran Efen­dimiz (s.a.v.)'in bu Örneğindeki vücud da, hatalardan müs­tağni masum bir vücud değildir. Müslümanlar bilerek veya bilmeyerek elbetteki bazı hatalara düşeceklerdir. Önemli olan bu hatalann merhametle giderilmesi, bu hatalann sa­bırla temizlenebilmesidir. Bu temizlik yapılmadığı zaman söz konusu hata, söz konusu pislik, sadece bir uzuva değil, bütün bir vücuda nisbet edilecek, bütün bir vücudu rahatsız edecektir. Nitekim “Müslümanlar birbirini yıkayan iki el gibidir” benzetmesi de, bu ellerin zaman zaman kirie-nebileceğine ve karşılıklı yardım ile yıkanması gerektiğine işaret etmektedir.

Verilen örneklerden de anlaşılacağı üzere, birbirleriyle olan tüm ilişkilerinde hayn ve yardımlaş­mayı esas alan müslümanların, bir ve takvada yardımlaşmaları ise herhangi bir tartışma veya pazarlık konusu de­ğildir. Çünkü müslümanlar, müsiüman olmakla zaten bu mükellefiyeti kabul eden kimselerdir. Bütün müslümanlarla hayırlı işlerde yardımlaşmayı ibadet telakki ettikleri gibi; günah veya haddi aşmada yardımlaşmayı değil, birbirlerini güzel bir dille uyarıp, bu kötülüklerden engellemeyi pren­sip edinmişlerdir.

“İyilik ve takva konusunda yardımlasın, gü­nah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah'tan korkup-sakının. Gerçekten Allah, sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” [63]

“Küfredenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgun­culuk (fesad) olur.” [64]

Yaşadığımız dünyada fitne ve bozgunculuk varsa, bunlann nereden kaynaklandığı yukandaki ayet-i kerimede beyan edilmektedir. Müslümanlar birbirlerine dost ve yar­dımcı oldukları zaman, alemlerin Rabbi Allah (c.c.) da bu müslümanların yardımcısı olmakta ve müslümanların karşı­sına çıkan dünya müstekbirleri çaresiz kalmaktadır.

Ancak, müslümanların karşısına yine müslümanlar çıktığı za­man, müslümanlar birbirlerine düşüp, birbirleriyle çekiştik­leri zaman, dünya emperyalistlerinin işi oldukça kolaylaş­maktadır. Çünkü böyle bir durumda, dünya müstekbirlerinin karşısında; birbirlerine veli, birbirlerine yardımcı olmayan ve dolayısıyle Allah'ın yardımından da uzaklaşan bilinçsiz et yığınları bulunmaktadır!.

Bazı kardeşlerimiz bu yazdıklarımızı dikkate almakla beraber yine de müslümanlardan haklı nedenlerle ayrıldıklannı düşünebilirler, Oysa müslümanlardan ayrılmanın hiç­bir haklı nedeni yoktur. Birçok konuyu diğer müslümanlar­dan daha iyi anlamış, daha iyi kavramış ve daha iyi yaşıyor olabiliriz. Bu kavradığımız ve yaşadığımız hususlar, gerçekten çok önemli hususlar da olabilir. Ancak karşı ta­rafı en genel çerçevede müslüman olarak görüyorsak, bu gerçekleri bilmemiz ve bu gerçekleri o müslümanlara he­nüz kabul ettirememiş olmamız, o müslümanlardan ayni-mamız, ayrı düşmemiz için bir sebeb değildir.

İslam'ın emrettiği vahdet için bir araya gelmeleri ge­reken müslümanlar, hiç kuşkusuz ki hatadan ve eksiklikten münezzeh masum müslümanlar değildir. Bizlerde de bu­lunduğu gibi her müslümanın bazı hatalan, bazı eksiklikleri bulunabilecektir. Bu hata ve eksikliklerden hareket ederek başkalarını devamlı tenkid eden, kendi nefislerinin avukatlı­ğını, başkalarının İse yargıçlığını yapan bazı müsiümanlar, kendilerinin değil, çevresindeki müslümanların adeta kusur­suz olmasını istemektedirler!. Çevresindekilerin kusur ve yaniışiannı aramaktan aynaya bakmaya fırsatları olmayan bu eleştirmenler, kendilerinin gelmediği bir hale, kendilerinin gelmediği bir kimliğe, öncelikle başkalarının gelmesini beklemektedirler!.

Kusursuz dost arayan bu kusurlu zihniyet, Uhud savaşının akabinde Medine'de bulunsaydı, Resulullah (s.a.v.)'in emrine rağmen mevziilerini terkeden ve Hz. Hamza gibi birçok müsiümanin şehit olmasına neden olan okçuları herhalde öldürmeye kalkarlardı! Okçu müslü­manların yaptıklan bu cürmü sohbetlerde ve kulis konuş­malarında büyük bir hareretle gündeme getirerek, onlara karşı tavır alırlar ve müslümanian da bu tavıra davet eder­lerdi. Bu tavıra iştirak etmeyenlere ise “Sizler de onlardan­sınız, sizler de yarınlarda mevziinizi terkedecek insanlarsı­nız” diyerek, böyle bir olayla ikiye, böylesi konuşmalarla üçe bölünebilirlerdi.

Halbuki bu olayı yaşayan müslümanlar, hiç de böyle yapmamışlardır. Olumsuz bir olay ile ikiye, dedikodular ile üçe bölünmemişlerdir!. Kur'an-ı Kerim'in ve Efendimiz (s.a.v.)'in rahmetli denetimi altında bulunan bu müslümanlar, karşılaştıkları olumsuz bir olayın, daha büyük olumsuz­luklara neden vermesinden sakinmışlardır. Çünkü bir veya birkaç müslümanın yaptığı yanlış bir eylem, eylem olarak yanlış ve olumsuz olmasına rağmen, bu olumsuzluktan ha­reket ederek aynlmak, tefrikaya düşmek çok daha büyük bir olumsuzluktur. Nitekim Kur'ant Kerim bütün müslümanları bu konuda önemle uyarmaktadır.

Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. “Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerini­zin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam bir ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umu­lur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini işte böyle açıklar.” [65]

“Allah'a ve Resulüne itaat edin ve çekişip birbiri­nize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gi­der. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraber­dir.” [66]

İlk ayet-i kerimedeki “Dağılıp ayrılmayın” hükmü, Allah'ın ipine sımsıkı sanlan müminler için başka bir şarta bağlanmamıştır. Yani haksız olduğunuz meselelerde ayrılmayın, haklı olduğunuz meselelerde ise müslümanlardan aynlabiîirsiniz şeklinde bir anlamı yoktur. Müslüman bir kimse yorum ve içtihada açık olan meselelerde, haklı veya haksız da olsa müslümanlardan aynlmaz, aynlamaz. Mese­la Hz. Ali (r.a.) bazı konularda müslümanlardan farklı dü­şünmesine rağmen, bu farklı görüşünü beyan etmiş fakat müslümanlardan ayrılmamış, aynlmamaya gayret göster­miştir. Nitekim şanı yüce Rabbimiz bizlerden, biz müslü­manlardan da bunu istemektedir. Müslümanların birbirle­rinden ayrılmalarını veya birbirlerinin arasını bozmalarını değil, bazı nedenlerden dolayı bozulan aralan dahi bulmalarını, düzeltmelerini emretmektedir.

“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşleri­nizin arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz.” [67]

Müslümanlar için rahmet dileyen Rahman'ın, binlerce rahmete vesile olacak İlahi emri budur. Bunun aksine müslümanların arasını bozmak İsteyen şeytan ve dostları ise karşılaştıkları her fırsatta müslümanlarla ilgili olarak ba­tıl isnatlarda ve iftiralarda bulunmuşlar ve elbetteki bulun­maya devam edeceklerdir. Kur'an-ı Kerim'in bu konudaki emirlerini dikkate almakla yükümlü olan müslümanlar, ma­hiyetini kesin olarak bilmedikleri böyle bir batıl isnatla veya iftirayla karşılaştıkları zaman, bu gibi iftiraları reddet­mek ve müsiüman kardeşleri hakkında hüsnüzan beslemek durumundadırlar.

“Onu (iftirayı) işittiğiniz zaman, erkek müminler ile kadın müminlerin kendi nefisleri adına hayırlı bir zanda bulunup: “Bu, açıkça uydurulmuş iftira bir söz­dür” demeleri gerekmez miydi?” [68]

İlk hadisesiyle ilgili olarak nazil olan bu ayet-i kerime­deki “Kendi nefisleri adına hayırlı bir zanda bulu­nup.” ifadesine dikkat edecek olursak, iftiraya maruz ka­lan bir mümine hakkında hayırlı bir zanda bulunup “Bu, açıkça uydurulmuş iftira bir sözdür” demek, asıl İtiba­riyle kişinin kendi müslümanlığı, kendi müminliği, kendi nefsi hakkında hayırlı bir zanda bulunmasıdır. Çünkü mümin ve müslim kimliğine değer veriyorsak, “Müminler ve müslimler, şunlan şunları yapmaz” diyorsak, aslını bil­mediğimiz bir çirkin habere nasıl inanabilir ve kendimizin de bir mensubu olduğumuz müminler kimliğini, böyle bir haberle nasıl kirletebiliriz ki!.

Aslını bilmediğimiz çirkin bir habere inanarak müminler ve müslimler hakkında kötü bir zanda bulunma­mız, onlardan önce bizim mü'min kimliğimizi lekelemez, bizim müslim kimliğimizi kirletmez mi?

Fakat ne yazık ki günümüz müslümanlan bu önemli konuda yeterince bilinçli değillerdir. İslam düşmanlarının veya cahil kimselerin uydurdukları yalan haberlere ravileri dikkate alarak kendileri inanmasalar bile, bu yalan haberi başkalarına naklederek, yalan haberin sadık ravileri duru­muna düşmekteler ve bu yalan haberi, inanılır bir haber durumuna ektirmektedirler!. Oysa doğruluğunu bilmedikle­ri bir haberle karşılaştıklan zaman, bu haberi ya duydukla­rı yerde gömmeleri, ya da bu haberi tahkik etmeleri ge­rekmektedir.

Ama böyle olmuyor!.

Özellikle grup taassuplarının yaşandığı düzlemlerde, muhalif gruplardaki müslümanlarla ilgili kötü bir habere (sanki rahmetli bir vahiy inmiş gibi) sevinçli bir imanla yak­laşılmakta ve bu kötü haber sahte bir üzüntü, açık bir he­yecan ve gizli bir sevinçle dilden dile dolaştırılmaktadır, Ve sonrada, ve sonrada eller semaya kaldırılıp, suizanla kararmış kalplerle, dedikoduyla kirlenmiş dillerle “Ya Rabbi bizlere rahmet et, bizlere yardım et” duasında bulunuluyor!. Gö­nüllerden arşa değil, ağızlardan burna bile yükseimeyen böylesi dualar ile İlahi affa ve İlahi yardıma mazhar olaca­ğımız zannediliyor!.

Lütfen kendimizegelelim!.

Müslümanlar -elbetteki umumu ilgilendiren hatalan, umumu ilgilendiren yanlışları gündeme getirecekler ve diğer müslümanların bu gibi yanlışlardan sakınmalanna gay­ret göstereceklerdir. Fakat bunu yaparken insaflı ve itidalli olmamız, şeytani vesveselere, şeytani kışkırtmalara kapılmamamız gerekir. Çünkü müslümanların en büyük düşma­nının, yine müslümanlar olacağını gayet iyi bilen ve dolayısıyla müslümanların arasını ayırmak, müslümanlan birbirine düşman etmek isteyen şeytan aleyhiiiane, müslü­manlan insaf ve itidalden uzak bir vadiye davet etmekte­dir.

Nitekim bu şeytani davetin tesirinde' kalan müslüman­lar, birbirlerini devamlı olumsuz yönleriyle görmekte ve bu olumsuz yönleriyle anlatmaktadırlar. Tabi ki böylesi bir ba­kış ve böylesi yaklaşımlar, müslümanların düzelmesine ve birbirlerini sevmelerine değil, birbirlerine buğz etmelerine ve aynlmalanna neden olmaktır.

Bu gibi hatalara düşmememiz için, bütün müslümanların öncelikle birbirlerine olumiu yönlerini dikkate alarak bakmalan, olumlu yönleriyle de­ğerlendirmeleri ve olumlu yönleriyle tanımlamalan gerekir. Müslümanlar arasındaki sevgiyi, dayanışmayı ve yakınlaş­mayı arttıracak olan bu rahmetli yaklaşımı gerçekleştirebil­mek için, bu konuda dikkat etmemiz gereken iki önemli husus vardır..

Bunlardan birincisi bütün müslümanlara, bu müslümanların olumlu ve güzel yönlerini dikkate alarak bakmak, bu müslümanlan öncelikle bu güzel ve olumlu yönleriyle değerlendirmektir.  İkincisi ise bir müslümana diğer bir müslümandan   bahsederken,  söz  konusu   müslümanın olumlu ve güzel yönlerini dikkate alarak bahsetmektir. Daha açık bir ifadeyle söz konusu müslümanm hayrını an­latan, haynnı nakleden, hayırlı bir ravi olmamızdır. Bunu gerçekleştirmenin en kolay yolu ise, herhangi bir müslümandan bahsedeceğimiz zaman, o müslümanım yanımızda, yanıbaşımızda olduğunu kabul et­mektir. O müslüman yanımızdayken ondan nasıl bahsede­cek, sözümüze ve ifade tarzımıza nasıl dikkat edeceksek; o müslümanm yokluğunda da aynı nezaketi, aynı rahmeti dikkate almak durumundayız. Çünkü o müslüman yanımız­da olmasa da, o müslüman bizi görmese de, o müslüman bizi duymasa da, o müslümanm sahibi, o müslümanm Rabbi olan Al­lah (c.c.) bizi görmekte ve bizi duymaktadır. Nitekim bizleri her yerde gören ve işiten şanı yüce Rabbimiz, biz müs­lümanları gıybetten menetmekte ve gıybet etmeyi, öiü eti yemeye benzetmektedir. Bu benzetmedeki ölü veya ceset, kendisi hakkında gıybette bulunduğumuz kardeşimizin ce­sedidir. Onun gıyabında konuşurken söylediklerimize mü­dahale edemeyecek, kendisini savunamayacak durumda olan bu kardeşimiz, ölü bir ceset gibidir. İşte bu durumda­ki kardeşimizin gıybetini yapmak, hoşlanmayacağı sözleri onun gıyabında konuşmak; o kardeşimizin ölü etini ısırmak ye onun savunmasız cesedini gibidir.

Peki bizler, biz müslümanlar, canlı aslandan diyar diyar kaçan, fakat ölü bir aslanla karşılaştıkları zaman onun cesedi­ne saldıran akbabalar veya leş kargaları gibi miyiz?

Tabi ki değiliz, tabi ki olmamalıyız!.

Allah'ı dikkate alan ve Allah'tan korkan bir müslü­man, müslüman kardeşinin hakkını, müslüman kardeşi­nin hukukunu, bu kardeşinin hem varlığında ve hem de yokluğunda gözeten kimsedir. Çünkü Allah'tan korkan bir müslüman, kardeşi hakkında ya hayır konuşmayı veya susmayı tercih eden bir kimliğe, bir kişiliğe, bir ka­raktere sahiptir. Dolayısıyla bazılarımıza basit gibi gö­zükecek olan bu rahmetli yaklaşımlara sahip olduğu­muz, kardeşlerimize hayırlı bir gözle bakıp, onlar hakkında hayır konuştuğumuz zaman; hiç şüpheniz ol­masın ki müslümanlar birbirlerini darja çok sevecekler, birbirlerine daha fazla yaklaşacaklardır.

Buraya kadar anlattıklarımızı samimi bir şekilde tasdik edecek olan bazı kardeşlerimiz “İyi, iyi de, bu gibi nasihatler değişik anlatımlarla birçok kez gündeme gel­di, fakat gözle görülebilir bir yararı olmadı!” diyebileceklerdir.

Söylenen bu söz ve yapılan bu tesbit doğru olabi­lir!.

Ancak gündeme gelen bu nasihatlerin bir faydası olmamışsa, bu durumdaki yanlışlık yapılan nasihatlerde değil, bu nasihatlere yaklaşım biçimindedir. Çünkü gün­deme getirilen bu gibi nasihatler, ne yazık ki bazı istis­nalar dışında muhatapsız kalan nasihatler olmuştur. Bu nasihatlerle karşılaşan birçok müslüman, bu nasihatleri başkalarının yaşamasını beklemişlerdir!. Meseleye en iyim­ser ve en olumlu yaklaşanlar ise bu nasihatlerin hep birlik­te yaşanmasından yana olmuşlar ve “Gelin hep birlikte bu hükümleri, gelin hep beraber bu prensipleri yaşayalım” de­mişlerdir.

Tabi ki bu da olmamıştır!..

Çünkü bu önemli mcele, pratik yaşantımızda toptan halledilebilecek bir mesele değildir. “Ben” düzleminde halledilmeden, “Biz” düzleminde halledilmesi mümkün olma­yan bu soruna, öncelikle “Ben” düzleminde yaklaşmamız gerekmektedir. Herhangi bir hastalıktan muzdarip olduğu­muz zaman, bu hastalığa derman olan ilacı kullanmak için nasıl nasıl ki diğer hastaları beklemiyor, “Diğer hastalar kullanırsa, ben, de kullanırım” demiyorsak, bizler için şifa olan bu İlahi prensiplere de aynı şekilde yaklaşmalıyız. Bizler için şifa olan bu prensipleri yaşamamız, kimlik ve kişiliklerde bir devrim gerçekleştirecekse, bu devrimi önce­likle kendi nefislerimizde gerçekleştirmeliyiz.

Asr-ı saadet dönemindeki müslümanların birbirleri ile ilişkileri ve yaşadiklan kardeşlik, hiç şüphesiz ki örnek almamız gereken bir kardeşliktir. Bu seçkin müslümanların yaşadıkları bereketli ilişkileri ve rahmetli kardeşlikleri göre­rek, bunların erişilmez olduğunu düşünmek ve zamanımız­da böylesi kardeşliklerden umud kesmek yanlıştır. Çünkü cahiliyenin karanlığından, tevhidin aydınlığına kavuşan bu müslümanlar, sihirli bir değnek ile bir halden diğer bir hale geçmemişlerdir.

Bu müslümanlardaki değişiklik, İlahi hükümlere iman ve teslimiyet ile gerçeklşmiştir. Nitekim bu insanları değiştiren İlahi hükümler, bizlerin de erişebileceği bir yerdedir. Yeter ki bu hükümlere onlar gibi iman etmesini ve onlar gibi teslim olmasını bilelim. Hiç kuşku duymadan iman ettiğimiz Kur'an'ı Kerim müslü­manların birbirlerine böyle yaklaşmalarını emrediyorsa, bu İlahi emirlerle öncelikle kendimizi, kendi nefislerimizi mükellef tutalım.

Önce ben adam olayım, önce ben güzelleşeyim anlayışı, hiç kuşkusuz ki ben­cil bir anlayış değildir. Çünkü bütün müslümanlar İslami anlamda adam oima, kimlik ve kişiliklerini güzelleştirme gibi tüm hayırlarda, birbirlerine karşı “Önce siz buyurun!” demekle değil, bu hayırlarda birbirleriyle yanşmakla mükel­leftirler.

Daha önceki birçok çalışmamızda belirttiğimiz gibi, karşı tarafın bir sahabe gibi olmasını beklemeden, öncelikle bizim, bizlerin birer sahabe gibi olması gerekir. Çünkü hesap gününde, kendisine güzel davranışlarda bulunulanlar değil, güzel davranışlarda bulunanlar mükafatlarıdırılacaktır. Nitekim Ali'yi Hz. Ali, Ömer'i Hz. Ömer ya­pan gerçek, müslümanlardan gördükleri güzel davranışlar değil, kendilerinin müslümanlara gösterdikleri güzel davra­nışlardır. Bir insan yıllarca fedakar davranışlara muhatap olsa, kendisine yöneltilen bu davranışlarla fedakar olmaz. Fedakar olmak, fedakar davranışlara muhatap olarak de­ğil, fedakar davranışlarda bulunarak gerçekleşir. Nitekim çevresine fedakar davranan bir insan, çevresinden hiçbir fedakarlık görmese dahi, o insan yine fedakar, çok daha fedakar bir insandır. Dolayısıyla sahabe gibi olmak, sahabe gibi olabilmek, sahabe muamelesine muhatap olmamızla değil, sahabe muamelesini yapmamızla, sahabe gibi davranmam.

Evet, çok genel olarak ele aldığımız müsiümanlarla iliş­kiler meselemiz ve bu meselemizle ilgiii değindiğimiz sorunlar, bilgisizlikten ziyade bildiklerimizi yaşamamaktan kaynaklanan sorunlardır. Meselenin teorik düzleminde yüzlerce ayet-i kerimeyi delil getirerek gayet rahat ko­nuştuğumuz, pratik düzleminde ise binlerce musibetle karşılaştığımız bu ilişkiler meselemizde, açılması gere­ken tıkanıklıkları açmak, çözülmesi gereken düğümleri çözmek istiyorsak, Rahman olan Rabbimizin rızasını gözeterek meseleye şöyle yaklaşmalıyız.

Düğüm bendedir ve öncelikle benim çözmem ge­rekir!.

 

VAHDET GÜNDEMİ

 

Herhangi bir grubun, herhangi bir topluluğun ne mal olduğunu ve hangi akibete yöneldiklerini anlamak istiyorsanız, bunların ne konuştuklarına, hangi meselelerle meşgul olduklarına ve neleri tartıştıklarına dikkat etmeniz yeterli olacaktır. Çünkü insanların ve toplumların gelişimi, müsbet veya menfi istikamette değişimi, bu insanların gündemleriyle yakından ilgili bir hadisedir. İnsanlar'gündeme aldıkları meseleler çerçevesinde düşünüp, bu meselelerde be­yan edilen görüş ve yorumlarla beslenerek, kimlik ve ki­şiliklerini geliştirmektedirler. Dolayısıyla insanların ne ko­nuştukları, hangi meseleleri düşündükleri ve bu meselelerde hangi görüşlerden beslendikleri önemli bir hadisedir.

Gündem meselesine bu kısa girişi yaptıktan ve bu kısa girişin biraz uzunca düşünülmesini temenni ettik­ten sonra konumuzla ilgili ilk soruyu sorabiliriz.

Son yıllarda Türkiye'nin gündemi ve bu gündemin en ağırlıklı meselesi nedir?

Bu soruya genel bir ittifakla verilecek cevap “İslam” olacaktır. Gerçekten son yıllarda Türkiye gündemindeki ağırlıklı mesele İslam'dır. Müslümanlar da, müslümanım di­yenler de ve müslüman düşmanları da İslam'ı konuşmakta­dırlar. Bazılan için bir din, bazıları için bir etiket, bazıları için bir hobi, bazıları için bir fobi olan İslam, herkes tara­fından ilgi duyalan ve konuşulan bir meseledir.

Türkiye'de İslam'ın konuşulması, güzel ve müsbet bir durum mudur?

Tabi ki bu sorunun cevabı, İslam adına hangi mese­lelerin konuşulduğuna, hangi meselelerin tartışıldığına ve bu meselelerde hangi görüşlerin beyan edildiğine bağlı bir cevap olacaktır. Bunları dikkate almadan “İslam'ın gündemde olması başlı başına hayırdır” demek, başlı başına bir gaflet olacaktır. Çünkü biliyoruz ki şeytanın da günde­mi İslam'dır ve bu lanetli yaratık birçok müslümandan çok daha fazla İslam'la ve İslami meselelerle ilgilenmektedir. Fakat yine biliyoruz ki şeytanın İslam'a olan ilgisi, İslam'ı ihya etmek için değil imha etmek içindir. Dolayısıyla “İs­lam'ın konuşulması, güzel ve müsbet bir durum mudur?” sorusuna cevap vermeden önce, İslam adına kimlerin, ne maksatla, ne konuştuklarını dikkate almamız gerekecektir.

Peki, son yıllarda Türkiye'de İslam adına kimler, hangi maksatla, neleri konuşuyor?

Elbetteki zor bir soru değildir bu!. Kütüphanelerdeki kitablarını kapalı tutup, televizyonlarını açan herkes, bu kolay sorunun, çok daha kolay olan cevaplarını biliyorlar. Sizlerin de bildiği bu cevaplardan birkaç tanesini zikrede­rek, Türkiye'de İslam adına hangi meselelerin konuşuldu­ğuna bir göz atalım.

Ezan türkçe okunsun mu, okunmasın mı?

Namaz türkçe kılınsın mı, kılınmasın mı?

Kadınlar cenaze namazı kılsın mı, kılmasın mı?

Kadın imam olur mu, olmaz mı?

Sakız çiğnemek orucu bozar mı, bozmaz mı?

Sormak istiyorum, bizim meselelerimiz bunlar mı? Musalla taşına yatırı­lan İslam düşmanlarının bile cenaze namazının kılındığı bir ülkede, bu namazların kılınıp-kılınmayacağını değil de, bu namazlara kadınların katılıp-katılmayacağînı mı tartışaca­ğız? Erkeklerden dahi imam yetiştiremediğimiz ve erkek imamlara hasret olduğumuz bir ülkede, kadınların imamlı­ğını mı tartışacağız? Tağutlara kulluk etmenin, Allah'ın hü­kümlerini çiğnemenin Allah'a kulluğu bozup-bozmadığım konuşacağımıza, sakız çiğnemenin orucu bozup-bozmadığını mı konuşacağız?

Yoksa, yoksa genellikle ezanda kulağı, namazda gözü olma­yan ve “Biz milletiz, ümmetçilik olmayacak” diyerek kavmi yetçi bir din sevdasına düşen kimselerin gündeme getirdik­leri türkçe ezan ve türkçe namaz meselesini mi tartışacağız?

“Kabe arapların olsun, Çankaya bize yeter” diyen bu kimseler, elbetteki özgür iradeleri ile türkçe ezan okuyup, Kabe yerine Çankaya'ya yönelip, kadın erkek aynı safta durup, başlar açık, burunlar dik vaziyette türkçe namaz kı­labilirler. Nefislerini ilah, vesveselerini vahiy, entellerini peygamber yerine koydukları bu dine, istedikleri türkçe bir isim de verebilirler. Çünkü bunlar özgür insanlardır, iste­dikleri haltı, istedikleri tabaktan, istedikleri kaşıkla yiyebilir­ler.

Biz onlara niye karışacak, yediklerimizi ve dilimizi neden bulaştıracağız ki?

Yeter ki İslam'ı rahat bıraksınlar!.

Yeter ki bu saçmalıklara İslam ismini vermesinler!.

Çünkü alemlerin Rabbi Allah (c.c.)'ın razı olacağı yegane din olan İslam, tek Hanlı ve tek peygamberli bir dindir. Kendilerini ilah veya peygamber yerine koyan entellerin, hocaların veya politikacıların batıl safsatalarını değil, yegane İlah olan Allah (c.c.)'ın hak hükümlerini ve Resulullah (s.a.v.)'in pak sünnetini dikkate alır. Dolayısıyla İslam'daki gündem anlayışı, bu İlahi gerçeklikten kaynaklanan ve insanlar için/hayati öneme haiz mesele­leri içeren bir gündem anyışıdır. Nitekim Mekke döne­mindeki insanların güncemi, bu gerçekliği apaçık bir şe­kilde ortaya koyan İlahi vahyin belirlediği bir gündemdir. Mekke dönemindeki mü'minler de, müslümanlar da, müşrikler de, kmirler de kabul ettikleri veya karşı çıktık­ları aynı İlate gerçekleri konuşuyorlardı. İnsanların gündemini İlahi vahiy belirtiyor ve insanlar bu vahiy çerçeve­sindekonuşuyorlardı. Peki bizlerin de, biz müslümanların da İlahi vahyi gündeme getir­memiz ve İlahi vahyin öncelediği meseleleri konuşma­mız gerekmiyor mu? Kur'an-ı Kerim'deki bazı ayetleri battl gündemlere bir baston olarak değil, anlamamız ve yaşamamız gereken ayet-i kerimeleri hak gündemin orta direği olarak ileri sürmemiz gerekmez mi?

O halde neden, “İslam'da kelime-i tevhidin manası nedir ve bu ma­nanın günümüz coğrafyasındaki müslümanlara yükle­diği mükellefiyetler nelerdir?” gerçeklerini dile getirmiyo­ruz.

O halde neden, “Kula kulluk ne demektir ve İslam'da kula kulluk var mıdır?” sorusunu tartışmıyoruz? O halde neden, “İslam'da Allah'ın hükmüne rağmen hüküm konu­labilir mi?” meselesini konuşmuyoruz?

Yoksa bu gibi önemsiz meseleleri bırakarak, mu­salla taşına yatıracağımız İslam'ın cenaze namazını kimlerle kılacağımızı mı tartışalım?

Yoksa gözlerimizi televizyon ekranlarında kendileri­ni ve müslümanlık anlayışını şişleyen Rufailere çevirip, kulaklarımızı da kadirilerin def seslerine yönelttikten sonra bizler de oynayalım, bizler de oynatalım mı?

Söyleyin, söyleyin Allah aşkına!. Ortada bir rezalet, ortada bir maskaralık, ortada batıl gündemler varsa, bizlerin, biz müslümanların ne yapması gerekir?

Şeytan ve dostlarının oluşturduğu bu gündemler ne kadar ilginç, ne kadar popüler olursa olsun, bu batıl gündemlerde ve bu gündemlere katılmakta hayır var mıdır?

Şeytanın üflediği kavalın hangi deliğini açık, hangi deliğini kapalı bırakırsak bırakalım, çıkacak bütün na­meler, şeytani nameler olmayacak mı?

Lütfen kendimize, kendimize gelelim!. Bu batıl gündemlerde ve bu gündemlere taraf ya da tarafsız olarak katılmakta hiçbir hayır olmadığını bilelim.

Ve yine bilelim ve yine iman edelim ki, bizleri vahdetin aydınlık ve bereketli vadisine götürecek olan gündemler, vahdet dini­nin en önemli meselesi olan tevhidin ve tevhidi gerçekle­rin öncelendiği gündemler olacaktır.

Tevhidi önceleyen ve tevhidi gerçekliğe göre nasıl müslüman olunacağını önplana çıkaran böylesi gündemle­ri, hiç kuşkusuz ki şeytan ve dostlan oluşturmayacaktır, Çünkü onlar tevhidin konuşulmasını, çünkü onlar tevhidi dünya görüşünün tartışılmasını, çünkü onlar binlerce ayet-i kerimeyle beyan edilen muhkem gerçeklerin değerlendiril­mesini istemezler. Onların istedikleri bazı ihtilaflı meselele­rin konuşulması, bu ihtilafların körüklenmesi ve insanların zihni kargaşa içine düşmeleridir. Dolayısıyla tevhidin konu­şulmasını ve tevhid içerikli gündemlerin oluşmasını istiyor­sak, bunları bizim, biz müslümanların yapması gerekir. Tabi ki bunun gerçekleşmesinde en önemli görev, müslümanlara hitap eden ve müslümanların günde­mini oluşturan basın-yayın faaliyetlerine düşmektedir. He­pimizin bildiği gibi müslümanlara hitap eden basın-yayın organlan, müslürnanların gündemini oluşturmakta önemli bir yere, önemli bir etkinliğe sahiptirler. Konuşulmasında ve tartışılmasında fayda ya da zarar gördüğümüz birçok mesele, müslümanların gündemine bu basın organlan vasıtasıyla girmektedir. Çünkü müslümanlar ilgi ve eğilimlerine göre bu basın organlarından bazılarını sahiplenmekte ve bunların gündeme getirdikleri meseleleri konuşarak, bu meselelerde beyan edilen görüşleri genel olarak benimsi-yerek, bu görüşler istikametinde şekillenmektedirler. Nite­kim falanca derginin' okurlan ile filanca gazetenin okurları arasında meydana gelen farklılıklar, genel olarak bu basın organlarındaki farklı gündemlerden ve bu gündemlerdeki farklı görüşlerden kaynaklanmaktadır. Bu önemli konuda,

birçok meseleden habersiz olan okuyucuyu kesimini suçlamak, açık bir haksızlık olacaktır. Okuyucu kesimindeki müslümanları farklı meseleler ve değişik görüşlerle birbi­rinden ayıran ve bunun da ötesinde birbirine düşman hale getiren, ne yazık ki bazı basın organlarıdır. Allah'ın razı olacağı din adına konuşan birçok basın organları arasında, ne yazık ki İslami sorumluluktan kaynaklanan bir dialog, bir birliktelik yoktur. Hatta ve hatta müslümanların vahde­tinden bahseden birçok basın organı, ebebiyatını yaptıkları bu vahdeti kendi kadrolarında dahi gerçekleştirebilmiş de­ğillerdir. Aynı derginin veya aynı gazetenin bir tarafında İs­lam'dan taviz verilmeyeceği, verilemeyeceği belirtilirken, diğer tarafında laik ve demokratik yollarla İslami hedeflere varılabileceği safsatasından bahsedilmektedir.

Oysa Allah'ın dini adına gündem oluşturmak ve bu gündemlerde İslam adına konuşmak müslümanların korkuyla, endişeyle ve büyük bir dikkatle yaklaşmaları gere­ken bir meseledir. Çünkü İslam adına yazdığınız yazılar ve ileri sürdüğünüz görüşler, sadece sizi ve sizin hayatınızı değil, başka insanlann da hayatını ve akıbetini etkilemekte­dir. Hayat kargaşası içinde zaten çok az olan vakitleri olan müslümanların, bu vakitl rini aldığınız ve bu vakitlerini meşgul ettiğiniz zaman, müslümanlara bu geçici vakitlerin­den daha güzel olan kalıcı doğrular vermeniz gerekir. Türkiye'de yaşayan müslümanların acil meseleleri, asırlardır tartışılan ihtilaflı meseleleri çözebilmek, bu meseleleri bir sonuca bağlayabilmek değildir. Asırlardır tar­tışılan bu gibi meseleler, tartışıldığı sürece dünya  müslümanlarının vahdetine değil, ihtilaf ve ayrılmaları­na vesile olacak meselelerdir. Çünkü bu gibi meselelerdeki ihtilaflar, Kur'an-ı Kerim'den değil, farklı rivayetler­den ve farklı yorumlardan kaynaklanan ihtilaflardır. Kaldı ki Kur'an-ı Kerim'in apaçık hükümleri etrafında henüz vahdet oluşturamayan günümüz müslümanlarının, farklı rivayetler etrafında vahdet oluşturacağı nasıl bek­lenebilir ki!.

Konuşmamız gereken, hep birlikte önemsemengiz ve hep birlikte öncelememiz gereken meseleler, Kur'an-ı Kerim'in bizler için önemsediği ve öncelediği temel meselelerdir. Bu temel meselelerde Kur'an-ı Kerim'e yöneldiğimiz zaman, hiç, ama hiç şüpheniz olmasın ki, Kur'an-ı Kerim bizleri fark­lı vadilere, farklı kimliklere davet etmeyecektir.

Bir kısmımıza ailenize karşı böyle davranın der­ken, diğer bir kısmımıza şöyle davranın demiyecektir!.

Bir kısmımıza Ehl-i Kitab'ı cehennemle tekfir edin derken, diğer bir kısmımıza cennetle müjdeleyin demiyecektir!.

Müstekbirlere karşı, tağutlara karşı, şeytan ve dostlarına karşı tavrımızı bildirirken, zenginler ve politikacılar şöyle davransın, işçiler ve fa­kirler böyle davransın demiyecektir!.

En kısa ifadesiyle Kur'an-ı Kerim, bizleri çelişkilere ve bizleri ayrılıklara değil, hepimizi ortak bir yönelişe, ortak bir kimliğe davet edecektir. Çünkü temel mesele­lerimize, asli sorunlarımıza açıklık getiren bu ayet-i keri­meler, müteşabih değil muhkem ayet-i kerimelerdir. Farklı anlaşılması mümkün olmayan, apaçık beyan edilen bu muhkem ayet-i kerimeler, bizlere ortak bir gün­dem oluşturabilecek ve bizleri ortak bir kimlikte biraraya getirebilecek ayet-i kerimelerdir.

Yeter ki bu temel meselelerimize yönelip, yeter ki bu meselelerdeki muhkem ayetleri günde­me getirelim. Hiç kuşkunuz olmasın ki temel meselelerimizdeki bu muhkem ayet-i kerimeler bizleri biraraya geti­rebilecek ve ayaklarımızı sırat-ı müstakim üzere muhkemleştirecektir. (Nitekim “Temel konularda Kur'an öğre­tisi” isimli kitab çalışmamız, sözünü ettiğimiz temel meselelerimizdeki muhkem ayet-i kerimeleri ve birbiriyle hiçbir çelişkisi olmayan İlahi gerçekleri açıkça görebileceğimiz bir tasnif ça­lışması niteliğindedir.)

Evet, kendimizle, iç yapımızla, davranışlarımızla, kimlik ve kişiliğimizle ilgili iç gündem meselemizi muhkem ayetlerle çözümleyen Kur'an-ı Kerim, yaşadığımız top­lumdaki insanlara yönelik davet sorunumuzu yani dış gündem meselemizi de çözümleyecek bir Kitab'tır.

“İnsanları Allah adına nereye davet edelim?” soru­su, Kur'an-ı Kerim'in herkes tarafından görülebilecek kadar büyük harflerle cevap verdiği bir sorudur.

“Andolsun, biz her ümmete: “Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının” (diye tebliğ etmesi için) bir pey­gamber gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kimi de sapıklığı hak etti. Ar­tık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkla­rı sonucu görün.” [69]

“Sana indirildikten sonra, sakın seni Allah'ın ayetlerinden alıkoymasınlar. Sen Rabbine çağır ve sakın müşriklerden olma.” [70]

“Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve “Ger­çekten ben müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kimdir” [71]

Sadece birkaç tanesini zikrettiğimiz bu ayet-i kerime­lerden de anlaşılacağı üzere, tüm insanlara ve tüm insanlı­ğa götürmemiz gereken davet, açık, apaçık bir davettir., İnsanları tağuta kulluktan sakındırmak ve bu insanları sadece Allah'a ve Allah'a kulluğa da­vet etmek.

Kur'an-ı Kerim'in apaçık bir şekilde verdiği bu cevabı tartışmak, bu cevabı eleştirmek, bu cevabın neshedildiğini ileri sürmek isteyenler var mı?

Önce soluna, sonra sağma, sonra tekrar soluna ba­karak karşıya geçmek, yani mevzuyu değiştirmek isteyen hocalara, üstadlara, profesörlere, doçentlere, akademis­yenlere soruyorum “İnsanlan tağuta kulluktan sakındırmak ve sadece Allah'a kulluğa çağırmak, İslam'ın en önemli ve en öncelikli daveti değil mi?” Peki sizler, gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında insanlara İslam adına hitap eden sizler, sizler neden insanlara tağu-tun ne olduğunu anlatıp, insanlan tağuta kulluktan sakın­dırmıyorsunuz?

İslam adına en küçük meselelerin en büyük derinlik­lerine dalarak ne kadar bilgili, ne kadar kültürlü insanlar olduğunuzu gösteriyorsunuz, gösteriyorsunuz da, insanları tağuta kulluktan sakındırarak bir müslüman olduğunuzu neden göstermiyorsunuz?

Yoksa müslüman değil misiniz?

Yoksa, onca ilminize rağmen tağuiun ne olduğunu bilmiyor musunuz?

Yoksa tağuttan korkup, Allah'tan korkmayanlardan mısınız?

Söyleyin Allah aşkına nedir bu haliniz ve nesiniz siz? “La ilahe” demekten ve günümüz coğrafyasında bu­nun ne anlama geldiğini açıklamaktan korkuyorsanız, in­san olmanız hasebiyle bu korkunuzu aniayışla karşılayabili­riz. Böyle bir durumda sizleri hiç hor görmeden, sizleri hiç suçlamadan, sizler için dua edebiliriz.

Fakat, İslami tebliğin ilk kelimeleri olan “La ilahe” gerçeğini söyleyemiyor, bunun ne anlama geldiğini insanlara açıklayamıyorsanız, haddinizi bilerek susmanız, Allah'tan korka­rak, Allah'tan utanarak susmanız gerekmez mi? Hiçbir kuşkunuz olmasın ki yaşadığımız coğrafyada bu gerçekleri anlatan ve anlatmaya devam edecek olan müslümanlar vardır. Sizlerde olan ilimlere değil, sizlerde bulunmayan yüreğe ve imana sahip bu kardeşlerimiz, köy kahvelerinde, şehir sokaklarında, evlerde, dükkanlarda ve binbir meşak­katle çıkardıkları dergilerde bu gerçekleri anlatmaktalar, in­sanlara bu tebliği götürmektedirler. Zaten Türkiye'de İslam adına bir kıpramş, İsiam adına bir uyanış varsa, söz konu­su hadise sizlerin akademik konuşmalarıyla değil, bu müs-lümanlann basit ve sade tebliğleriyle gerçekleşmiştir.

Evet, vahdeti arzulayan müslümanlar olarak, insanlara yönelik davetlerimizde de bu ortak noktaya gelmemiz ve ortak bir sese kavuşmamız gerekmektedir. Çünkü Kur’an-ı Kerim'i dikkate alarak insanlara götürmemiz gereken davet, aynı İlahi gerçekliği ifade eden ortak bir davettir.

“İnsanları tağuta kulluktan sakındırmak ve bu insanları sadece Allah'a ve Allah'a kulluğa davet etmek.”

Bu İlahi davetin tüm müslümanların dilleriyle ortak bir sese dönüşmesi, hiç kuşkunuz olmasın ki Türki­ye'de ortak bir gündem meydana getirecektir. Nitekim şanı yüce Rabbimizin emri de, insanlara bu gerçeklerin götürülmesi ve insanlara bu gerçeklerin açıklanması değil midir?

Her insanın anlayabileceği, her insanın kavrayabileceği sadelikte olan bu ger­çekleri, insanlara yine anlayabilecekleri sadelikte ve an­layabilecekleri örneklerle götürmemiz gerekmektedir. İnsanlara apaçık bir şekilde tebliğ edilmesi gereken bu meselelerde detayın detayına inmek, çoğu zaman ilmi bir derinlik değil, nefsi bir aldanıştır. Nitekim şeytanın uşaklığını yapan münafık bilginler, detayların detayına inerek konudan yırtmayı, konudan sapmayı amaçlarlar. Yüzeyde sapsalar, sapkınlıkları açığa çıkacağı için de­taylara inerek, detaylarda sapmayı tercih ederler. İslami mesajın İlahi aslını bırakıp, beşeri astarına inen bu mü­nafıklar, İlahi aslını saptıramadıklan gerçeği, beşeri as­tarından saptırmaya kalkanlardır.

Oysa samimi ve bilinçli müslümanlar, birçok konu­da detaya inmeye hiç gerek görmezler. Birçoklarına göre yüzeysel olan hak, bu müstümanlar için gayet açık ve gayet yeterli bir haktır. Çünkü bunların gayesi, hak olan gerçeği uzun uzadıya irdelemek değil, en kısa yoldan hakkı yaşamak ve insanları bu apaçık hakkı ya­şamaya davet etmektir. Bu nedenle gereksiz detaylara inerek veya inmeye çalışarak, İlahi daveti anlaşılmaz bir hale sokmazlar. Nitekim konumuzla ilgili olarak Buhari'de zikredilen bir haberde, Hz. Ali (radıyallahü anh) şöyle demiştir.

“İnsanlara anlayacakları şeyleri (anlayacakları şekilde) anlatın. Allah ve Resulünün tekzib edilmeleri­ni ister misiniz?” Evet, bütün bunları dikkate alarak, insanlara yönelik da­vetlerimizde bu ortak açıklığa gelmemiz ve ortak bir sese kavuşmamız gerekmektedir. İlahi davetin tüm müslümanların dilleriyle ortak bir sese, ortak bir anlatı­ma dönüşmesi, Türkiye'de ortak bir gündem meydana getirecektir. Yeter ki şeytani vesveseleri, şeytani gün­demleri bir kenara bırakarak İlahi vahye kulak verelim.

İlahi vahye kulak verelim ki, ortak gündemimizdeki rahmet, Rahman'ın en bü­yük rahmeti olsun!..

 

SONUÇ

 

Bu kitab çalışmamızın muhtelif yerlerinde de belirt­tiğimiz gibi, vahdetle İlahi yardım ve İlahi yardımla zafer, birbirinden ayrılmayan gerçeklerdir. Bunları birbirinden ayırabilmemiz, “Birisi olmasa da ötekisi olsun” diyebilmemiz mümkün değildir. Çünkü müslümanlardan ve vahdetten ayrılmamız demek İlahi yardımdan, İlahi yardımdan ayrılmamız demek fetih ve zaferden ayrılmamız demektir.                                             

Bu İlahi gerçeği gözard: ederek, İslam'ın zaferi veya iktidarı(!) için müslûmanları bırakıp, güç ve iktidar sahipleri olarak gördükîeri kafirleri dost edinenler, kafir­lerin iltifatlarına ve bazı beşeri yardımlarına kavuşmala­rına karşılık İlahi yardımdan uzaklaşan şaşkınlardır. Oysa bu konuda tüm müslûmanları uyaran ayet-i keri­meler, küçük çocuklarımızın bile anlayabileceği açıklık­taki ayet-i kerimelerdir.

“Mü'minler, müminleri, bırakıp da kafirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah'tan hiçbir şey (yardım) yoktur. Ancak onlardan korunma gayesiyle sakınma(nız) başka. Allah, sizi asıl kendisiyle sakındı­rır. Varış ancak Allah'adır.” [72]

“Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka velileriniz yoktur, son­ra yardım da göremezsiniz.” [73]

Müslümanlar için hayati öneme haiz bu uyanlar­dan gafil olanlar, İlahi yardımın ne olduğunu, ne anlama geldiğini idrak edemeyen şaşkınlardır!. Hiç düşündü­nüz mü İlahi yardım nedir, nasıl bir şeydir? İlahi yar­dımdan mahrum koskoca bir ordunun ne yapabileceğini ve İlahi yardıma mazhar tek bir kişinin neleri başarabile­ceğini hiç düşündünüz mü?

Tabi ki kendime de sordum bu soruyu!.

Dalında kurumuş bir yaprağın dahi Allah'ın ilmi ve dilemesi ile düşeceğini beyan eden ayei-i kerimeleri te­fekkür ederek, daldaki kurumuş bîr yaprağa baktım. Rahman olan Rabbim dilemediği zaman bütün dünya bir araya gelse, bu kurumuş yaprağı dalından düşüre­meyeceklerini, hem Vallahi hem Billahi kesinlikle ve ke­sinlikle düşüremeyeceklerini bilerek iman ettim. Sonra kendime döndüm. Kuvvet ve kudret sahibi Rabbimin yardımıyla oynattığım parmağıma bakmaya başladım. İlahi yardımsız yapabileceğim bir şey, küçücük bir şey bulmak istedim.

Yoktu, Vallahi yoktu!.

Rabbimin yardımıyla koskoca bir dağı delebilecek, bir ton ağırlığındaki ineği boğazlayacak olan ben; Rab­bim yardım etmese, küçücük bir sineğe karşı bile aciz, küçücük bir böceğe karşı bile çaresiz bir yaratıktım!.

Peki, Rabbimizin yardımı olmadığı zaman küçücük bir sineğe karşı bile aciz duruma düşecek olan bizler, İlahi

yardım olmadan dünya müstekbirleri karşısında nasıl ayakta durabilecek ve onlarla nasıl mücadele edebilece­ğiz ki?

Muhtacız, Rabbim şahittir ki muhtacız İlahi yardıma!. Ve muh­taç olduğumuz bu İlahi yardıma ve muhtaç olduğumuz bu rahmete kavuşmak istiyorsak, bunları istediğimiz ka­dar vahdeti de istememiz, vahdeti de arzulamamız gere­kir. Çünkü müslümanları nusrete götürecek olan İlahi yardım ile vahdet, birbirinden ayrılmaz gerçeklerdir.

Lütfen biraz daha itidalli, biraz daha insaflı olarak, biraz daha yakınlaşalim birbirimize. Biraz daha, daha daha yakınlaşalım birbiri­mize. Tevhide iman eden ve tevhide gönül veren müslümanlar olarak, vahdetten daha önemli İhtilaflarımızın olmadığını bilelim. Söz konuşu ihtilafların değil, bu ihti­laflarda ifrada ve tefride düşmüş olmanın zilletini yaşa­dığımızı   görelim.                             

Ve itidalde olmaya, itidalde bulunmaya çalışalım!. İfrattakiler bizi tefritte, tefrittekiler bizi ifratta görse bile itidali savunmaya devam edelim. Çünkü dünya müslümanlarının vahdeti, ifratta veya tefritte değil, İlahi vahyin beyan ettiği itidalde gerçekleşebilecektir. Dolayısıyla müslümanları ifrada veya tefride götüren bazı ayet yorumlarını değil, bütün müslümanları itidale da­vet eden İlahi vahyin kendi bütünlüğünü dikkate ala­lım.

Evet, önemle ve öncelikle İlahi vahyi dikkate almamız gereken vahdet meselesiyle ilgili bu kitab çalışmasında,

İlahi vahye mutabık olmayan sözlerimle karşılaşmışsa-nız, bu sözlerimin üstünü karalayabilir, bu sözlerimi en yakın çöp kutusunun, en pis köşesine atabilirsiniz. An­cak İlahi vahyi içeren söz ve yaklaşımların altını çizme­niz, bu gerçeklerin gereğini yapmanız gerekmektedir. Çünkü umud edilen vahdede yönelmenin, İlahi vahyin öğretisinden başka bir yolu, İlahi vahyin öğretisinden başka bir çaresi yoktur.

Vahdete yaklaşmamız, vahdete yakınlaşabilmemiz de, İlahi vahyin bizlere sunduğu bu gerçekleri bilmemizle değil, sadece ve sa­dece yaşamamızla mümkündür. Çünkü tüm doğrulara hayat veren, tüm gerçekleri yeşerten unsur, bu doğrula­rın ve gerçeklerin yaşanmasıdır. Yaşanan küçük bir doğru, yaşanmayan nice büyük doğrulardan çok daha etkili, çok daha tesirlidir.

Bir müslüman ve her müslüman için imandan sonra en önemli şey, iman edilen gerçeği yaşamak, yaşayabilmektir. Bunu bildiğim içindir ki bana yazar denil­mesinden ciddi bir rahatsızlık duyuyor ve meşhur bir ya­zar değil, meçhul bir yaşar olmak istiyorum. Nitekim hergün karşımda olan bilgisayarımın üzerine yazdığım şu cümle, bu isteğimi ifade eden bir cümledir.

“Güzel yazmanın edebi, güzel yaşamanın ebedi değeri vardır.” Sizler de bu gerçeği dikkate alarak güzel yazan veya güzel konuşan kimselere  değil, güzel yaşayan kimselere gıpta ediniz. Çünkü gıpta edilmesi gereken müslümanlar,  güzel  yazanlar veya güzel  konuşanlar değil, güzel yaşayan müslümanlardır. Yazmak veya konuşmak, sadece ve sadece bunlar yaşandığı zaman ebedi bir anlam, ebedi bir değer kazanmaktadır. Önemli ofan güzel gerçeği yaşamak, güzeli yaşatabilir.

Vahdet meselesinde de yapmamız gerek Vahdete doğru atılması elzem olan yedi adım büdurğunu bilmemiz ve bu adımlar konusunda uzun uzadıva konuşmamız değil, pratik yaşantımızda bu adımlan at­mamız, bu adımları atabilmemiz bizi vahdete yakla çaktır. Hak olan gerçeğe, bu hakkı sadece bilerek değil bildiğimiz hakkı yaşayarak ulaşabiliriz.

Tabi ki bizleri vahdete yaklaştıracak olan bu hakkı yaşarken, bizleri vahdetten uzaklaştıracak ciddi bir hata, ciddi bir yanılgı olan “Biz hakkız” iddiasına da kapılmamamız gerekir. Çünkü kendimizi hakka değil, hakkı kendimize nisbet etmek, bizleri vahdetten uzaklaştıracak çok ciddi bir yanılgıdır. Mesela birbirleriyle açık bir rekabet içinde olan yahudiler ve hıristiyanlar, hak peygamber olarak ka­bul ettikleri Hz. İbrahim (a.s.)'i ısrarla kendilerine nisbet ediyorlardı. Bunu bir üstünlük ve olma vesilesi ka­bul ettikleri İçin her iki taraf da “İbrahim bizdendir, bizim dinimizdedir” diyorlardı. Kur'an-ı Kerim yahudi ve hıristi-yanların bu cedelleşmesine değinerek, öncelikle bu tar­tışmanın ne kadar batıl olduğuna açıklık getirmektedir.

“Ey Kitab ehli, İbrahim konusunda ne diye çeki­şip tartışıyorsunuz? Tevrat da, incil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Yine de akıl erdirmeyecek misi­niz?” [74]

Peki, Rahman ve Rahim olan Rabbimiz, yahudi ve hıristiyanların birbirleriyle cedelleştikleri bu konuda, Efendimiz (s.a.v.)'i ve tüm müslümanları nasıl bir yaklaşıma davet etmektedir? İşte bu önemli sorunun cevabı da, aşağı­daki ayet-i kerimelerde beyan edilmektedir.

“Dediler ki: “Yahudi veya Hıristiyan olun ki hida­yete eresiniz.” De ki: “Hayır, (biz) Hanif (muvahhid) olan İbrahim'in dini (üzereyiz); o müşriklerden değil­di.” [75]

“İbrahim, ne yahudi idi ne de hıristiyandı: Ancak o, hanif (muvahhid) bir müslümandı, müşriklerden de değildi. Doğrusu, insanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar, bu peygamber ve iman edenlerdir. Allah, müminlerin velisidir.” [76]

Bu ayet-i kerimelere dikkat edilirse, Efendimiz (s.a.v.) ve tüm müslümanlar Hz. İbra­him {a.s.)'ı kendilerine değil, kendilerini Hz. İbrahim (a.s.)'a nisbet etmektedirler. Nitekim doğru ve hak olan yaklaşım da budur.

Bazı kardeşlerimiz “Hakkı kendimize nisbet etme­miz ile kendimizi hakka nisbet etmemiz arasında çok önemli fark var mıdır?” diyebilirler. Elbetteki bu iki yak­laşım arasında önemli, çok önemli bir fark vardır. Çün­kü nisbet edilen birşey, kendisinin nisbet ettirildiği şeye göre tanımlanır. Mesela “Biz hakkız” diyerek, hakkı kendimize nisbet ettiğimiz zaman, hakkın tanımı bizde aranır. Halbuki “Biz haktanız”dediğimiz zaman, bizim tanımımız hakta aranır. Biraz düşündüğünüz zaman bu iki yaklaşımın birbirinden ne kadar farklı olduğunu anlayabilir ve bu farklılığın hangi musibetlere yol açabi­leceğini görebilirsiniz.

Evet, yahudi ve hıristiyanlarm Hz. İbrahim (a.s.) hakkın­daki bu cedelleşmesine benzer bir cedelleşme, günü­müz İslam aleminde de yaşanmaktadır. İslam aleminde­ki   bazı   mezhepler,   bazı   meşrepler ve  bazı  fırkalar, ısrarla ve inatla Resulullah (s.a.v.)'i kendilerine nisbet et­mekte ve kendilerinin hak olduklarını ileri sürmektedirler. Medine'deki vahdet anlayışından ayrıldıktan sonra kimi Şam tarafına, kimi Yemen tarafına meyleden bu ekoller, birbirleriyle Medine tartışması yapmakta ve kendilerinin Medine'deki vahdet anlayışına daha yakın, daha Medeni olduklarını iddia etmektedirler. Tabi ki asırlardır sürege­len bu tartışmalar sonuçsuz kalacak tartışmalardır. Çün­kü bunlardan hiçbirisi Medine değildir. Oysa hangisinin Medine'ye daha yakın ve daha medeni olduğunu tartışacağımıza, gerçek Medine'ye ve Medine'deki vahdet anlayışı­na talip olsak ya!.                          

Resulullah (s.a.v.)'i kendimize, kendi mezhebimize, kendi meşrebimize, kendi grubumuza nisbet edeceğimi­ze, kendimizi Resulullah (s.a.v.)'e nisbet etsek ya!.

“Biz hakkız” diyerek, hakkı kendimize göre tanım­layacağımıza, “Biz haktanız” diyerek kendimizi hakka göre tanımlasak ve bu ortak tanımda biraraya gelsek ya, gelsek ya, gelsek ya Rabbi!.



[1] Nisa: 4/45.

[2] Enfal: 8/26.

[3] Al-i İmran: 3/160.

[4] Al-i İmran: 3/150.

[5] Tevbe: 9/116.

[6] Fatiha: 1/5.

[7] Fatiha: 1/6-7.

[8] Fatiha: 1/5,7.

[9] Enfal: 8/46.

[10] Enfal: 8/73.

[11] Kasas: 28/87.

[12] Al-i İmran: 3/103.

[13] Tevbe: 9/119.

[14] Bakara: 2/285.

[15] Al-i İmran: 3/84.

[16] Al-i İmran: 3/64.

[17] Fussilet: 41/33.

[18] Bakara: 2/148.

[19] Enfal: 8/63.

[20] A'raf: 7/178.

[21] En'am: 6/149.

[22] Bakara: 2/258.

[23] Bakara: 2/264.

[24] Maide: 5/108.

[25] A'raf: 7/30.

[26] Nahl: 17/104.

[27] Zümer: 39/3.

[28] Mumin: 40/28.

[29] Al-i İmran: 3/138.

[30] A'raf: 7/154.

[31] Nahl: 16/89.

[32] Neml: 27/2.

[33] Lokman: 31/3.

[34] Zümer: 39/18.

[35] Teğabün: 64/11.

[36] Maide: 5/50.

[37] Bakara: 2/113.

[38] A1-i İmran: 3/55.

[39] Yunus: 10/93.

[40] Zümer: 39/3.

[41] Casiye: 45/17.

[42] Yunus: 10/93.

[43] Casiye: 45/17.

[44] Mücadele: 58/14,19.

[45] Mücadele: 58/18.

[46] Zümer: 39/46.

[47] Bakara: 2/286.

[48] En'am: 6/152.

[49] A'raf: 7/62.

[50] Bakara: 2/286.

[51] A'raf: 7/62.

[52] Taha: 20/43,44.

[53] Furkan: 25/63.

[54] Ra'd: 13/22.

[55] Kasas: 28/54.

[56] Al-i imran: 3/113,115.

[57] Maide: 5/69.

[58] Kasas: 28/52, 54.

[59] Maide: 5/91.

[60] İsra: 17/53.

[61] Enfal: 8/46.

[62] Haşr: 59/10.

[63] Maide: 5/2.

[64] Enfal: 8/73.

[65] Al-i İmran: 3/103.

[66] Enfal: 8/46.

[67] Hucurat: 49/10.

[68] Nur: 24/12.

[69] Nahl: 16/36.

[70] Kasas: 28/87.

[71] Fussilet: 41/33.

[72] Al-i İmran: 3/28.

[73] Hud: 11/113.

[74] Al-i İmran: 3/65.

[75] Bakara: 2/135.

[76] Al-i İmran: 3/67-68.