KÖR,  TOPAL VE HASTA ÜZERİNE,  SAVAŞA ÇIKAMADIKLARINDAN DOLAYI 

BİR VEBAL  YOKTUR

 

Sizinle beraber yemek yemelerinde veya savaşdan geri kalmalarında) kör üzerine bir sıkıntı ve vebal yoktur. Topal üzerine de bir sıkıntı ve vebal yoktur.. Hasta üzerine de bir sı­kıntı ve vebal yoktur.»

«Sizin üzerinize de, gerek kendi evlerinizde, gerekse ba­balarınızın evlerinde veya annelerinizin evlerinde veya erkek kardeşlerinizin evlerinde veya kız kardeşlerinizin evlerinde ve­ya amcalarınızın evlerinde veya balalarınızın evlerinde veya dayılarınızın evlerinde veya teyzelerinizin evlerinde veya kâh­yası olup anahtarları ellerinizde bulunan evlerde, ya da sâdık dostlarınızın evlerinde yemenizde bir sıkıntı ve vebal yoktur. Hep bir arada veya ayrı ayrı yemenizde de bir vebal yoktur. Öyle ki, evlere girdiğiniz vakit, kendinize Allah tarafından be­reket, esenlik ve güzellik dileyerek selâm verin. Allah size âyet­leri, düşünüp anlayasmız diye böylece açıklar.»  [1]

İslâm'da teklif takate göredir; takatin fevkinde teklif ya-pımaz. Bakare sûresi 286. âyetle bu husus beyân edilerek buyuruluyor ki: «Allah hiç bir kimseye gücünün yeteceğinden baş­kasını yüklemez..»

Bu kaide gereğince, savaşa cıkamıyacak olan kör, topal ve hasta üzerine bir vebal yoktur. Çünkü savaşın şiddet ve ağır­lığı bunların gücünün fevkındedir. Tevbe sûresinde bu husus şoyie tasrîh ediliyor: «Allah'a ve Resulüne hayırhah olmak şar-tiyle ne zaifîere, ne hastalara, ne de fakirlikten seferde harca­yacaklarını bulamsyanlara (savaştan gcii kalmalarında) bir gü­nah ve mes'uliyet yoktur.» [2]

Nitekim Atâu'I-Horasanî ve Zeyd bin Eşlem'e göre bu âyet de cihâd hakkında inmiştir. Bâzı müfessirlere göre ise, Eshâb-i Kiram (Allah hepsinden razı olsun!) kör, topal ve hastalarla oturup yemekten bir vebal altında kalır endişesiyle çe­kinirlerdi. Çünkü kör, sofradaki yemeğin ne olduğunu göreme­diğinden lâyıkıyla karnını doyuramaz, başkası onun hakkına te­câvüz etmiş olabilir; topal rahat oturamıyacağmdan o da sof­radan yeteri kadar istifâde etmiyebilir; hasta ise başkası ka­dar yemek yiyemiyeceğinden hakkı zayi edilebilirdi.. İşte bu zahirî sebepler mü'minleri adı geçen üç sınıftan biriyle oturup yemek yemekten alıkoyuyordu. Bunun üzerine yukarıdaki âyet-i kerîme indi.

Bu, Saîd bin Cübeyr ve Maksem'in kavlidir. Bir kısım âlim­ler de aynı görüştedir.

Dahak'a göre, Esbâb-i kiram, bi'setten önce saydığımız üç sınıfla  kendi izzet ve şereflerini, onların da kir ve pasım dü­şünerek  oturup yemezlerdi. Bu sebeble yukarıdaki âyet na­zil oldu.

Mücâhid'den yapılan rivayete göre, mü'minlerden bâzısı a'mâ. topal veya hastayı alıp kendi babalarının veya kardeşle­rinin veya halalarının veya teyzelerinin evine götürürlerdi. On­lardan kötrüm olanları bu hâli yadırgar ve «bunlar bizi alıp kendi hısımlarının evine götürüyorlar, acaba hısımlarının bu-

na rızası var mıdır?» diye söylenirlerdi. Bu sebeple yukarıdaki âyet indi..

Müfessir Süddiy'e göre, mü'minlerden biri babasının ve­ya kardeşinin ya da oğlunun evine gider; evdeki hanım ona yemek ikram ettiğinde  evin erkeğinin müsaadesi alınma­mıştır endişesiyle  yemezlerdi. Cenâb-ı Hak, bu gibi yakın hı­sım ve dostlarının evinde yemek yemelerinde bir vebal olmadı­ğını beyânla yukarıdaki âyeti indirdi. [3]

Fukahâdan bir kısmı bu âyetten, «akrabanın nafakası bir­biri üzerine vâcibdir» hükmünü istidlal etmiştir. Nitekim meş­hur olan rivayete göre İmâm Ebû Hanîfe ile İmâm Ahmed bin Hanbel'in kavli de budur.

Ya kâhyası olup da anahtarları elin­de bulunan mü'minlerdir ki kendilerine teslim edilen yiyecek maddelerinden yemeği uygun görmezlerdi. Allah (C.C.) kâh­yaların mâruf şekilde yemelerinde bir vebal olmadığını bu âyet­le beyan buyurdu. Ya da Hazret-i Peygamber (S.A.V.) ile sefe­re çıkıldığında mü'minlerin bir kısmı evinin anahtarım dost­larına teslim eder ve «ihtiyaç hissettiğiniz şeylerden yiyip kul­lanmanızı size helâl ediyoruz» diye tavsiye ve müsaadede bulu­nurlardı. Medine'de kalıp kendilerine anahtar teslim edilenler, «belki onlar evlerindeki yiyecekleri gönül hoşnutluğuyla bize helâl kılmamişlardır,» şüphe ve endişesiyle bir şey yemezlerdi. Bu sebeple Cenâb-ı Hak şüphe ve tereddüde mahal olmadığım yukarıdaki âyetle bildirdi..

Bu âyete dayanarak Katâde der ki: «Yakın dostunuzun evi­ne girdiğinizde müsaadesini almadan yemeğini yiyebilirsiniz.» [4]

«Hep bir arada veya ayrı ayrı yemenizde bir sıkıntı ve vebal yoktur.»

Bu cümlenin tefsir ve izahında Ali bin Ebî Talha, İbni Abbas (R.A.)dan şöyle rivayet eder:

«Ey îmân eden­ler! Birbirinizin mallarını kendi aranızda bâtıl sebeplerle ye­meyin,» [5] mealindeki âyet indiği zaman mü'minler bir ara­da yemek yemekten çekindiler ve dediler ki: «Allah birbirinizin mallarını kendi aranızda bâtıl sebeplerle yemeyin, diye emre­diyor. Yiyecek maddeleri ise bizim en üstün malımız sayılır. O halde bir arada oturup yememiz mahzurludur.»

İşte bu sebeple yukarıdaki âyetle bunda bir vebal olmadı­ğı, bunu bâtıl sebeplerle yenilen mallara kıyas etmenin doğru olmıyacağı bildirildi.

O devirde ise Benî Kinâne kabilesinde, Hazret-i İbrahim'­den kalma şu âdet câriydi: Hiç kimse yalnız başına oturup ye­mezdi; bir dost veya misafir bulununcaya kadar aç beklerdi. Cenâb-ı Hak buna lüzum olmadığını beyânla, «hep bir arada veya ayrı ayrı yemenizde bir vebal yoktur» mealindeki âyeti indirdi,  [6] bu hususta mü'minlere gerekli ruhsatı verdi. Yal­nız ne var ki, bir arada yemek daha iyidir. Nitekim rivayete göre bir adam Hazret-i Peygamber'e (S.A.V.) gelerek:

— Ya Resûlellah, dedi, biz yiyoruz ama doymuyoruz!?

Hazret-i Peygamber (S.A.V.) ona şu cevabı verdi:

«Anlaşılan siz ayrı ayrı yiyorsunuz. Yemeğinizin üzerine toplanın, Allah'ın ismini anın; o zaman yemekte size bir bere­ket hâsıl olur.» [7]

Diğer bir hadîste de:

«Hep birlikte yeyin, ayrılmayın, ayrı ayrı yemeyin! Çünkü be­reket cemaatle beraberdir.»  [8]

«Evlere girdiğinizde ken­dinize selâm verin!»

Saîd bin Cübeyr, Hasan el-Basrî, Katâde ve Zühriy'e göre,, «birbirinize selâm verin» demektir. Câbir bin Abdullah (R.A.) ise bu âyetin tefsirinde diyor ki: «Evinize çoluk çocuğunuzun yanma girdiğinizde onlara bereket ve esenlik dileyerek selâm verin!»

Rivayete göre, Hazret-i Câbir (R.A.) kendi evine girdiğin­de bunu tatbik ederdi.. İbni Cüreyc diyor ki: Bu hususta Atâ'-dan sordum, dedim ki: «Evden çıkıp tekrar girildiğinde selâm vermek vâcib midir?» O, «hayır» dedi, «ben bunun vâcib oldu­ğunu hiç bir kimseden duymadım ve böyle bir rivayet de bil­miyorum. Ancak böyle yapmak bana çok sevimli geliyor; unut­madığım müddetçe tatbik ediyorum.»

Hazret-i Mücâhid diyor ki:

— «Mescid-i saadete girdiğinizde, «es-Selâmü alâ Resûlillâh» deyin. Kendi evinize ehlinizin yanına girdiğinizde onlara selâm verin.. İçinde kimse bulunmayan bir eve girdiğinizde,. «es-Selâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi's-Sâlihîn» deyin.[9]

Katâde'den de buna yakın bir rivayet yapılmıştır. Evde kimse olmadığında melekler selâmı alıp cevaplandırırlar.

Hafız Ebûbekir el-Bezzar'm yaptığı rivayete göre, Hazret-î Enes bin Mâlik şöyle demiştir: Hazret-i Peygamber (S.A.V.) beş şey ile bana tavsiyede bulundu:

«Yâ Enes! Abdesti tastamam al ki ömrün artsın.. Ümme­timden rastladığın herkese selâm ver ki iyiliklerin çoğalsın.. Kendi evine girdiğin zaman ehline selâm ver ki evin hayrı çoğal­sın.. Duhâ (kuşluk) namazını kıl.. Çünkü bu namaz senden ön­ceki evvâbîn (Hakka samimiyetle gönül çevirip bağlananların) namazıdır. Ya Enes! Küçüğe merhametli, büyüğe saygılı ol ki, kıyamet günü benim dost ve arkadaşlarımdan olasın..» [10]

Bütün bu rivayetlerden şu mânayı çıkarıyoruz: «Kendi evi­ne girdiğin zaman içinde kimse varsa bereket ve esenlik dileye­rek kendi nefsine ve Allah'ın saîih kullarına selâm ver..»

Kendinize selâm verin »in mânası işte bu­dur.

Ayrıca âyette dikkatle üzerinde durulacak hususlardan biri de belirtilen akraba ve dostların evinde yemek, onların müâde-sini almadan da caiz olur mu?

a) Âlimlerden bir kısmına göre müsâadeleri alınmazsa caiz değildir. Çünkü her mal sahibine aittir; her türlü tecavüz ve müdâhaleden masundur. Akrabası bile olsa sahibinden izin alın­madan dokunulmaz..

b) Bâzısına göre ise, izin alınsa da, alınmasa da caizdir. Çünkü Cenâb-ı Hak bunda bir vebal olmadığını beyân etmiş, izin alınmasını şart olarak göstermemiştir. Akrabalığın kendi­si bizzat izin olmuş oluyor.

c) İbni Arabi'ye göre, yemek çok ve mebzul olduğunda ne-

seb ciheti dikkate alınarak izinsiz de yenilmesinde bir vebal yoktur. Az olur, ancak ev halkına yetecek kadar bulunursa, o zaman izin almak gerekir. Çünkü Hazret-i Peygamber (S.AV..):

«Hiç  bir   müslümanın malı helâl değildir; meğer ki gönül hoşnutluğuyla (izni alınırsa) helâl olur.» [11]

Birincilerin delili: Hazret-i Peygamber (S.A.V.)in Ebü Tal-haya ait Beyraha adlı bahçesine girip oradaki tath sudan, mü­saade almadan içtiği rivayetidir.

Bizim bu husustaki tedkikatımıza göre, Ebû Talha'nm Haz­ret-i Peygamber'e mutlak müsaadesi vâki olmuştur. Bu bakım­dan her gidişte izin almaya lüzum görülmemiştir. [12]


 

[1] Nûr sûresi, âyet: 61.

[2] Tevbe sûresi,  âyet:  91.

[3] Tefsîr-i Kurtubî - İbıı-I Kesir - Ebûbekir Râzi / Ahkâmii'I-Kur'ân

[4] Tefsir-ı Ibni Kesif Hafız İmâduddin:  C. 3, S. 305."

[5] Nisa sûresi, ayet:  29.

[6] İbni Kesîr - Katâde - İbni Atiyye.

[7] Ahmed bin Hanbel - Ebû Dâvud  - İbni Mâce.

[8] İlmi Mâce:   Hazret-i Ömer'den..

[9] İbni Kesir: C. 3, S. 305. Kurtubî - Ebûbekir Râzî.

[10] Hafız Ebûbekir el-Bezzar:   Enes bin Mâlik'den.

[11] Kurtubî:  C. 12, S. 316.

[12] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/267-273.