(22/112) İhlâs suresi
Mekke Dönemi
(4 ayet)
İhlâs suresi, Mekke döneminde ve peygamberliğin ilk yıllarında inmiştir. 4 ayetten oluşur. Vahiy kaynaklı hak dinin özünü ifade ettiği ve aslını özetlediği için “tevhid”; şirkin her çeşidini reddettiği için de “ihlâs” suresi adını almıştır. Nüzul (iniş) sırasına göre 22’nci, tertip sırasına göre de 112’nci suredir.
Bu surede, Allah anlatılır ve insanlara tanıtılır. Allah’ın tek ve bir, bütün evrenin asıl sebebi, insanların tek ilahı ve hak mabudu olduğu, O’nun eş ve çocuklarının bulunmadığı, dengi ve benzeri olmadığı bildirilir. Böylece hem tevhid ve ihlâs tam anlamıyla dile getirilir, hem de bütün batıl ve değiştirilmiş dinlerdeki yanlış inanç ve anlayışlar reddedilir.
İhlâs suresinin en önemli özelliği, Allah konusunda olanı kapsayan, olmaması gerekeni ise dışlayan tarif ve tasvirlerin onda yer almasıdır. Bunun için surenin Kuran bünyesindeki yeri ve yüksek değeri, Peygamber(as) tarafından şöyle dile getirilmiştir: “İhlâs suresi, Kuran’ın üçte birine denktir.” Yine o, tevhid vecizesi olan bu sureyi okumayı seven kişinin, Allah tarafından sevileceğini ve bu sevginin o kişiyi cennete götüreceğini müjdelemiştir.
Kaynaklarda, bu surenin inişine, Müşriklerin Allah’ın kimliğine, oğlu ve babası olup olmadığına ilişkin sorularının ve bu konudaki tevhide aykırı sözlerinin sebep olduğu belirtilir. Rivayete göre Müşrikler, Peygamber(as)’e gelip ondan Allah’ın soyunu ve sopunu açıklamasını isterler, bunun üzerine O’nun nasıl bir Allah olduğunu en özlü ve doğru biçimde anlatan İhlâs suresi iner.
Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla
De ki: “O Allah(dır), bir(tek)dir.
Allah, Samed (bütün varlığın asıl sebebi)dir.
Doğurmadı ve doğurulmadı,
O’nun hiçbir dengi de olmadı.
Vahiy Diliyle Allah
İslam’ın Allah inancı, en özlü biçimde İhlâs suresinde anlatılır. Bu yüzden surenin 1’inci ayetinde, “Rabb’in nasıldır, bize anlat?” sorusuna muhatap olan Peygamber(as)’den, bu soruyu “Bilmek istediğiniz Rabb, yeni bir ilah değil, ezelde ve lâyezelde hep bir olan Allah’tır.” şeklinde cevaplaması istenir.
Bu ayette yer alan ve “o” anlamına gelen “huve” zamirinin mercii konusunda, çeşitli yorumlar yapılmıştır. Ancak surenin nüzul sırası ve sebebi göz önünde bulundurulursa anılan zamirin, şimdiye kadar Peygamber(as)’e iletilen mesajlarda zikredilen, kendine özgü isim ve ünvana sahip olan “Rabb’e” raci olduğu söylenebilir. Yani, “O Rabb, yeni bir ilah değil, özel ismi ve kendine özgü sıfatlarıyla tanıtılan Allah’tır.” Bununla birlikte “o” zamirinin, söylenecek sözün önemini belirtmek için cümlenin önüne getirilen bir “zamir-i şan” olduğu da söylenmiştir. Zaten önemli olan, Allah’ın birliğidir. Ayetin esas maksadı da, O’nun birliği gerçeğini bütün insanlara duyurmaktır. Çünkü Allah, ikincisi olmayan bir tekdir.
Ayetin sonundaki “ahad” kelimesi, sözlükte “bir, bir tek, yegane ve biricik” gibi anlamlar taşıyan “v h d” kökünün türemiş şeklidir. “Ahad” la yakın anlamlı olan ve Allah’ın güzel isimleri arasında yer alan “Vâhid” ismi de, aynı kökten gelir. Ahad “tek”, “vâhid” ise “bir” olarak tercüme edilebilir.
“Ahad” ismi, Kuran’ın tamamında doğrudan doğruya sadece bu ayette Allah’ı niteler ve “artması mümkün olmayan, ikinci bir eşi ve benzeri bulunmayan bir tek Allah” anlamına gelir. Bunun için ayette “ahad”, diğer eş anlamlı sıfatların önüne geçirilerek “Allah lafzının aslî sıfatı” olarak kullanılmıştır. Şu halde bu sıfat, “Allah’ın ortağı ve benzeri yoktur, O her bakımdan bir ve tekdir” mesajını vermekte; surenin diğer ayetleri de bu mesajı desteklemektedir.
“Ahad” ile “vâhid”, aynı kökten gelen kelimeler olmakla birlikte yine de aralarında bazı anlam farkları vardır. Bu farkların en önemlileri şunlardır:
“Vâhid”, ahad’e dahildir, ancak “ahad” vâhid’e dahil değildir. Bunun için her vâhid, ahad anlamına gelmez.
Vahid ispatta, ahad ise nefiyde kullanılır. Meselâ “Bir adam gördüm” cümlesinde “vâhid”; “Hiçbir kimse görmedim” cümlesinde ise “ahad” sözcüğü kullanılır.
Vâhid ile Allah’tan başkası da nitelenebilir; ama ahad, sadece Allah’ı niteler.
Ahad, Allah’ın zatı, Vâhid ise sıfatları bakımından bir olduğunu gösterir. Bunun için, Allah’ın birliği, bütün Müslümanların ittifakla benimsediği bir prensiptir. Hemen hatırlatalım ki Allah’ın birliğini kabul edip onun sıfatlarının çok ve çeşitli olduğuna inanmak, şirk değildir. Ama aynı sıfatta birleşen zatların sayıca çokluğuna inanmak şirk olur.
Aslında her varlığın kendine mahsus bir birliği vardır. Hatta pek çok şey, bir özellikte birleşerek bir birlik (vahdet) bile oluşturabilir. Söz gelimi bir on, yüzlercesinden sadece biridir. Yine bir cismi parçalara ayırmak, onun birliğini bozmaksa da, varlığını yok etmek değildir. Bunun için çoğa, çok olduğu için var denilir, ama bir denilemez. Demek ki vahdet, varlığın nitelediği üzerine eklenmiş bir kavramdır. Bu yüzden bir varlığı vahdet (teklik) ile de, kesret (çokluk) ile de nitelemek mümkündür. Sözgelimi bizim sistemimizde güneş ve ay, tek ve ayrı varlıklardır. Ne var ki bunların teklikleri mutlak değil, izafidir. Çünkü onlar, her bakımdan tek ve eşsiz değillerdir; onlar da diğer gezegenler gibi yaratılmış varlıklardır.
Fakat Allah, her bakımdan birdir O, eşi ve benzeri olmayan tekdir. O’nun sıfat ve özellikleri de sadece kendine mahsus olup hiçbir yönden O’na ortaklık, denklik mümkün değildir. Bunun için “ahad” ortaklığı, sayılara ve parçalara ayrılmayı nefyeden selbi bir sıfattır. İşte bu yüzden, surenin ilk ayetinde “Allah’ın tek bir olduğu”duyurulmuştur. Bu duyuru, “Allah ilahlığında tekdir, O’ndan başka tapılacak ilah yoktur” mesajını içermektedir. Herkesin kolayca anlayabileceği ve mükellef olduğu tevhit de budur.
2’nci ayetin beyanına göre “Allah samed’dir.” Samed kelimesi, sözlükte “kasd” anlamına gelen “s m d” kökünün türemiş şeklidir. Bu kelime, “ihtiyaç ve dileklerde kendisine yönelinen, içinde boşluk olmayan kadri yüksek, şanlı, ulu ve bâki olan” gibi anlamlar taşır.
Kuran’ın tamamında bir kere geçen ve Allah’ı niteleyen Samed ismi, “her hususta kendisine başvurulan, kimseye muhtaç olmayan, fakat herkesin kendisine muhtaç olduğu Allah” anlamına gelir. Samed kelimesi, Arapça’da insanlar hakkında da kullanılır; ama bu ayette, Allah’ı niteleyen bir isim olarak yer alır.
Her şey, her yönden Allah’a muhtaçtır; herkes kendisine yöneldiği halde kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan sadece Allah’tır. Şu halde samed, Allah’ın eksiği ve ihtiyacı olmadığını, tam aksine O’nun ihtiyaçların karşılanmasında son merci olduğunu ifade eden bir isimdir. Çünkü Allah, yaratıcı olmak için yaratılmışlara muhtaç değildir, fakat bütün âlem O’na muhtaçtır. Görüldüğü gibi samed sözünde bir “tamlık ve eksiksizlik” anlamı vardır. Bunun için samed kelimesi, mevcut olan her şeyin Allah’a bağımlı olduğu, herkesin O’na yöneleceği ve döneceği mesajını vermektedir.
Kuran vahyinin inmeye başladığı dönemlerde müşrikler, Allah’a inansalar da O’nun uluhiyyette birliğini (ahadiyyetini) tanımıyorlardı. Yani onlar, Allah isminin ve uluhiyyetin birliği gerektirdiğini bilmiyorlardı. Bundan dolayı da çeşitli dilek ve ihtiyaçlarını, değişik değişik tanrılardan istiyorlardı. İşte bu yüzden surenin ilk ayetinde “Allah’ın tek bir” olduğu bildirilmiş; fakat “bu kadar çok ve çeşitli ihtiyaçlara bir tek Allah nasıl yetişir?” şeklinde hatıra gelebilecek bir tereddüdü gidermek için de, bu ayette “Allah’ın samed olduğu” belirtilmiştir. Çünkü her ihtiyacı karşılayan, her işi bitirecek ve maksada erdirecek olan Allah’tır. Bunun için Kuran’da: “Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz, ama O, hiçbir şeye muhtaç değildir..” buyurulmuştur.
3’üncü ayette, Allah’ın “oğul” olmadığı gibi O’nun evlâdının da bulunmadığı bildirilir. Allah ne baba, ne de oğuldur. O, herhangi bir yolla üremiş değildir. O’nun varlığının cinsi, benzeri ve nevi yoktur. Allah, hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi üremeye de ihtiyaç duymaz. Bunun için O’na babalık veya çocuk isnat etmek, dine ve dindarlığa uymaz.
Doğmuş ve doğurmuş olmak, canlılarda, özellikle de insanlarda görülen tabii bir durumdur. Halbuki Allah, kadimdir; sonradan yaratılan (hâdis), doğan, yaşayan ve ölen bir varlık değildir.
Bu ayette yer alan ve “doğurmadı” anlamına gelen “lem yelid” ifadesi, Allah’ın baba ve ana gibi insani niteliklerden uzak olduğunu; “velem yuled” ibaresi de, O’nun oğul olmadığını belirtir. Baba olmayanın oğlu da kızı da olmaz. O halde ne İsa(as) Allah’ın oğlu, ne de melekler O’nun kızlarıdır. Onların hiçbiri Allah’ın evladı değildir, tam aksine hepsi yaratılmış varlıklardır. Şu halde, yalana olan temayüllerinden dolayı “Allah çocuk doğurdu” diyenler, elbette yalan söylüyorlar. Bunun için Kuran, Hz.İsâ’yı Allah’ın oğlu kabul etmek suretiyle onu uluhiyet mertebesine çıkaran Hristiyanları uyarmakta ve işin doğrusunu şöyle açıklamaktadır:
“Ey incil’in izleyicileri! Dininiz(in temeli olan hakikat)in sınırlarını aşmayın ve Allah hakkında yalnız hakikati söyleyin! Meryem oğlu İsa Mesih sadece Allah’ın Elçisi, O’nun Meryeme ulaştırdığı kelimesi (vadinin gerçekleşmesi) ve O’nun tarafından yaratılan bir can idi. O halde Allah’a ve peygamberlerine inanın, ‘(Tanrı baba, oğul ve kutsal ruhtan oluşan bir) üçlüdür!’ demeyin. Kendi iyiliğiniz için (bu iddiadan) vazgeçin. Allah, tek ilahtır; çocuk sahibi olmaktan münezzehtir, göklerde ve yerde olan her şey O’na aittir, hiç kimse de Allah kadar güvene layık değildir.” Her şeyi yaratan Allah’ın, hiçbir zaman bir eşi bulunmadığına göre, nasıl olurda O, çocuk sahibi olabilir? Öyleyse “Bütün övgüler kendisi için bir oğul (döl) edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, güçsüzlükten, düşkünlükten ötürü herhangi bir yardıma-yardımcıya ihtiyaç duymayan Allah’a yakışır. İşte O’nu (hep böyle) yücelterek an.”
Görüldüğü gibi Allah, ancak yaratıklara yakıştırılabilecek “oğul” ya da “soy” gibi vasıflardan bütünüyle münezzehtir ve her türlü eksiklikten, yetersizlikten uzaktır.
Allah’ın bir evlat edinebileceği fikri, baba ile oğul arasında bir mahiyet benzerliğini öngörür. Halbuki Allah, her bakımdan eşsiz ve benzersizdir. İşte bu gerçeği vurgulamak için 4’üncü ayette, yaratılanların çokluğuna rağmen, Yaratıcı’nın tek ve benzersiz olduğu belirtilmiştir. Bu ayetteki “küfüv” kelimesi, sözlükte “denk ve benzer, eşit veya eşdeğer” gibi anlamlara gelir. Burada, Allah’ın eşsizliğini dile getirmektedir. Öyleyse Allah benzersizdir; hiçbir şey O’na benzemez ve denk tutulamaz. Çünkü Allah’ın hiçbir dengi, eşi ve eşiti yoktur. Bu yüzden O’nunla ne zıtlaşacak ne de birleşecek şekilde hiçbir eş, ortak veya rakip olamaz. Her şeyin bir eşi, benzeri yahut zıttı olabilir. Ama Allah’ın hiçbir dengi ve benzeri olmamıştır. Öyleyse hiçbir dengi ve ortağı olmayan bir tek Allah vardır; O’nun dışındakiler hep mahluk, sonradan yaratılmış varlıklardır.
Tevhid gerçeğinin talim ve telkin edildiği İhlas suresinde, İslam’ın Allah inancına ilişkin bilgiler en veciz biçimde sunulur. Önce Allah’ın birliği temel ilke olarak bildirilir; daha sonra uluhiyyetin manası açıklanır. Allah’ın ana, baba veya evlat sahibi olmaktan münezzeh olduğu, O’na eşdeğer bir denk bulmanın imkansızlığı vurgulanarak sure tamamlanır. Daha önceki ayetlerde zikredilen Rabb, sadece “Allah” adıyla tanıtılır. O’nun hakkında caiz olanlar ve olmayanlar açıkça dile getirilir. Bu bağlamda Müşriklerin Melekler, Yahudilerin Üzeyr, Hristiyanların da İsâ hakkındaki yanlış tasavvurları reddedilir. Allah tek “İlah”tır, fakat O, herhangi bir “fert” değildir ve bunlar tamamen birbirinden farklı şeylerdir.
GENEL TESPİTLER
Kuran’ın ana gayesi, insanlara rehberlik etmektir. Bunun için onda Allah’ın tabiatına dair uzun nazari tartışmalara yer verilmez; tam aksine Allah, her türlü kapalılıktan uzak, kısa, sade ve açık ifadelerle tanıtılır. Bunun en güzel örneği ise, İhlâs suresinde görülür.
Kuran’a göre Allah, vardır ve birdir. O, lutuf sahibidir, her şeye sahip ve kâdirdir. Allah’ın her şeye kâdir olması, öncelikle yaratma gücünde tezahür eder. O, göklerin yerin ve bu ikisi arasında bulunan her şeyin yaratıcısıdır. Bunun için bir şeyin yaratılması, Allah’ın “ol” emriyle meydana gelir. Çünkü O, bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece “ol” der, o da oluverir. Ayrıca Allah’ın yaratma fiili sürekli olduğundan o şu anda da devam etmektedir.
İman tanıklığının birinci maddesi, Allah’ın bir ve eşsiz olduğunu kabul etmektir. Bu yüzden Kuran’ın büyük bir bölümünde, Allah’ın yegâne ve tek ilah olduğu, O’nun eşi veya ortağı bulunmadığı vurgulanır. Böylece Allah’a ortak tutmak veya başka varlıkları O’na ortak etmek anlamındaki şirk, bütünüyle reddedilir. Bunun en önemli nedeni, Kuran’ın ilk muhataplarının çok sayıda ilahı tanımaları ve bunları Allah’a ortak koşmalarıdır. Çünkü Hz.Muhammed’in çağdaşları-şimdiki bazı çağdaş kimseler gibi-üstün ilah olarak Allah’ın varlığını kabul ediyorlar, ancak putlaştırdıkları diğer varlıkların daha alt düzeyde ilahlar olduklarını ve bunların Allah (üstün ilah) nezdinde kendilerine şefaat edeceklerini düşünüyorlardı.
Müşriklerin, Melekler için kullandıkları “Allah’ın kızları”, Yahudi ve Hristiyanların da Üzeyr ve İsâ hakkında kullandıkları “Allah’ın oğlu” ifadeleri, aile akrabalığı türünden bir yakınlığı değil, daha soyut bir akrabalığı ifade eder. Demek ki Kuran’da yer alan bu tür ibareler, Allah’ın (üstün ilahın) astı olan ve ilâhilik niteliğini paylaşan daha düşük varlıkları belirtmek için kullanılmıştır.
Allah’ın birliğinin temel işlevlerinden birisi, evrenin düzenliliğini ve değerini ortaya koymaktır. Çünkü evrende hiçbir karmaşa ve kuralsızlık yoktur. Bu da, Allah’ın birliğini göstermektedir. Eğer göklerde ve yerde başka tanrılar olsaydı, onlar kargaşa içinde olurlardı.
Allah, yüceler yücesidir ve mümkün olan her türlü mükemmelliğin üstündedir. Ama O, aynı zamanda bu mükemmellik olgusunun her noktasında hazır ve nazırdır. Yani Allah hem aşkın, hem içkin hem de yetkindir. Çünkü evrende olup bitenler, O’nun aşkınlığı kadar yakınlığını ve yetkinliğini de gözler önüne sermektedir. Bu yüzden Kuran’ın Allah hakkındaki ifadeleri, işlevsel bir muhtevaya ve insan zihninde ahlâki değerler üretici bir niteliğe sahiptir.
Doğru iman, bu varlık aleminin asıl sahibinin Allah olduğunun farkına varmaktır. Böyle bir imanın ilk sonucu da, Allah ile diğer varlıklar arasında hiçbir ortaklığın olmadığını anlamaktır. İmanda bu seviyeye ulaşan kimse, Allah’ı Allah, insanı da insan olarak tanır.
Mümin, Allah’a şeksiz inanıp şirksiz olarak ibadet eden ve O’nun dininin samimi takipçisi olan insandır. O, kâinat ve Kuran ayetlerine bakıp onlar üzerinde düşünerek Allah’ı bulabilir. Allah da kendine inanıp bağlanan mümin kişinin dostu olur. Ancak bu dostluğun devamı, insanın sürekli takva bilinciyle yaşamasına bağlıdır.