16.CÜZ
SAYFA 301
|
O |
|
|
O |
| |
قَالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكَ إِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِي صَبْرًا
(75) قَالَ إِنْ سَأَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ
بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْنِي قَدْ بَلَغْتَ مِنْ لَدُنِّي عُذْرًا
(76) فَانطَلَقَا حَتَّى إِذَا أَتَيَا
أَهْلَ قَرْيَةٍ اسْتَطْعَمَا أَهْلَهَا فَأَبَوْا أَنْ يُضَيِّفُوهُمَا
فَوَجَدَا فِيهَا جِدَارًا يُرِيدُ أَنْ يَنقَضَّ فَأَقَامَهُ قَالَ لَوْ
شِئْتَ لَاتَّخَذْتَ عَلَيْهِ أَجْرًا (77)
قَالَ هَذَا فِرَاقُ بَيْنِي وَبَيْنِكَ سَأُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا
لَمْ تَسْتَطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا (78)
أَمَّا السَّفِينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاكِينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ
فَأَرَدْتُ أَنْ أَعِيبَهَا وَكَانَ وَرَاءَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ
سَفِينَةٍ غَصْبًا (79) وَأَمَّا
الْغُلَامُ فَكَانَ أَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَشِينَا أَنْ يُرْهِقَهُمَا
طُغْيَانًا وَكُفْرًا (80) فَأَرَدْنَا
أَنْ يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِنْهُ زَكَاةً وَأَقْرَبَ رُحْمًا
(81) وَأَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ
لِغُلَامَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِي الْمَدِينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنزٌ لَهُمَا
وَكَانَ أَبُوهُمَا صَالِحًا فَأَرَادَ رَبُّكَ أَنْ يَبْلُغَا أَشُدَّهُمَا
وَيَسْتَخْرِجَا كَنزَهُمَا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ
أَمْرِي ذَلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْتَطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا
(82)
وَيَسْأَلُونَكَ عَنْ ذِي
الْقَرْنَيْنِ قُلْ سَأَتْلُو عَلَيْكُمْ مِنْهُ ذِكْرًا
(83)
|
75)
(Hızır:) Ben sana, benimle beraber (olacaklara) sabredemezsin,
demedim mi? dedi.
76)
Musa: Eğer, dedi, bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık
etme. Hakikaten benim tarafımdan (ileri sürebilecek) mazeretin sonuna
ulaştın.
77)
Yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek istediler.
Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak
üzere bulunan bir duvarla karşılaştılar. (Hızır) hemen onu doğrulttu. Musa:
Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın, dedi.
78)
(Hızır) şöyle dedi: "İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Şimdi
sana, sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim."
79)
"Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu kılmak
istedim. (Çünkü) onların arkasında, her (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir
kral vardı."
80)
"Erkek çocuğa gelince, onun ana-babası, mümin kimselerdi. Bunun için
(çocuğun) onları azgınlık ve nankörlüğe boğmasından korktuk."
81)
(Devam etti:) "Böylece istedik ki, Rableri onun yerine kendilerine, ondan
daha temiz ve daha merhametlisini versin."
82)
"Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir
hazine vardı; babaları ise iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki çocuk
güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini
çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında
sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur."
83)
(Resûlüm!) Sana Zülkarneyn hakkında soru sorarlar. De ki: Size ondan bir
hatıra okuyacağım.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
“
SAYFA 302
|
O |
|
|
O |
| |
إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ وَآتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ
سَبَبًا (84) فَأَتْبَعَ
سَبَبًا (85) حَتَّى إِذَا
بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ
وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًا قُلْنَا يَاذَا الْقَرْنَيْنِ إِمَّا أَنْ
تُعَذِّبَ وَإِمَّا أَنْ تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا
(86) قَالَ أَمَّا مَنْ ظَلَمَ
فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَى رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ
عَذَابًا نُكْرًا (87)
وَأَمَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُ جَزَاءً الْحُسْنَى
وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ أَمْرِنَا يُسْرًا
(88) ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا
(89) حَتَّى إِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا
تَطْلُعُ عَلَى قَوْمٍ لَمْ نَجْعَلْ لَهُمْ مِنْ دُونِهَا سِتْرًا
(90) كَذَلِكَ وَقَدْ أَحَطْنَا
بِمَا لَدَيْهِ خُبْرًا (91)
ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا (92)
حَتَّى إِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِنْ دُونِهِمَا
قَوْمًا لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا
(93) قَالُوا يَاذَا
الْقَرْنَيْنِ إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ
فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلَى أَنْ تَجْعَلَ بَيْنَنَا
وَبَيْنَهُمْ سَدًّا (94)
قَالَ مَا مَكَّنَنِي فِيهِ رَبِّي خَيْرٌ فَأَعِينُونِي بِقُوَّةٍ
أَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًا
(95) آتُونِي زُبَرَ الْحَدِيدِ
حَتَّى إِذَا سَاوَى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انفُخُوا حَتَّى إِذَا
جَعَلَهُ نَارًا قَالَ آتُونِي أُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْرًا
(96) فَمَا اسْتَطَاعُوا أَنْ
يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا
(97)
|
84)
Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kudret sahibi kıldık, ona)
her şey için bir sebep verdik.
85)
O da bir yol tutup gitti.
86)
Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar
buldu. Onun yanında (orada) bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz:
Ey Zülkarneyn! Onlara ya azap edecek veya haklarında iyilik etme
yolunu seçeceksin, dedik.
87)
O, şöyle dedi: "Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabbine
gönderilecek; sonra Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak."
88)
"İman edip de iyi davranan kimseye gelince, onun için de en güzel
bir karşılık vardır. Ve buyruğumuzdan, ona kolay olanını
söyleyeceğiz."
89)
Sonra yine bir yol tuttu.
90)
Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine
doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık.
91)
İşte böylece onunla ilgili her şeyden haberdardık.
92)
Sonra yine bir yol tuttu.
93)
Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir
sözü anlamayan bir kavim buldu.
94)
Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye'cûc ve Me'cûc
bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman
için sana bir vergi verelim mi?
95)
Dedi ki: "Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha
hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar
arasına aşılmaz bir engel yapayım."
96)
"Bana, demir kütleleri getirin." Nihayet dağın iki yanı arasını
aynı seviyeye getirince: "Üfleyin!" dedi. Artık onu kor haline
sokunca: "Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim"
dedi.
97)
Bu sebeple onu ne aşmaya muktedir oldular ne de onu delebildiler.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 303
|
O |
|
|
O |
| |
قَالَ هَذَا رَحْمَةٌ مِنْ رَبِّي فَإِذَا جَاءَ وَعْدُ رَبِّي جَعَلَهُ
دَكَّاءَ وَكَانَ وَعْدُ رَبِّي حَقًّا (98)
وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ فِي بَعْضٍ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ
فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعًا (99)
وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِلْكَافِرِينَ عَرْضًا
(100) الَّذِينَ كَانَتْ أَعْيُنُهُمْ فِي
غِطَاءٍ عَنْ ذِكْرِي وَكَانُوا لَا يَسْتَطِيعُونَ سَمْعًا
(101) أَفَحَسِبَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنْ
يَتَّخِذُوا عِبَادِي مِنْ دُونِي أَوْلِيَاءَ إِنَّا أَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ
لِلْكَافِرِينَ نُزُلًا (102) قُلْ
هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمَالًا
(103) الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ
يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا (104)
أُولَئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَائِهِ
فَحَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فَلَا نُقِيمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَزْنًا
(105) ذَلِكَ جَزَاؤُهُمْ جَهَنَّمُ بِمَا
كَفَرُوا وَاتَّخَذُوا آيَاتِي وَرُسُلِي هُزُوًا
(106) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا
وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلًا
(107)
خَالِدِينَ فِيهَا لَا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلًا
(108) قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّي
لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا
بِمِثْلِهِ مَدَدًا (109) قُلْ
إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ
وَاحِدٌ فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَاءَ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا
وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا (110)
|
98)
Zülkarneyn: Bu, Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin vâdi
gelince, O, bunu yerle bir eder. Rabbimin vâdi haktır, dedi.
99)
O gün biz onları, birbirine çarparak çalkalanır bir halde
bırakmışızdır; Sûr'a da üfürülmüş, böylece onları bütünüyle bir
araya getirmişizdir.
100)
Ve, gözleri beni görmeye kapalı bulunan, kulak vermeye de tahammül
edemez olan kâfirleri o gün cehennemle yüz yüze getirmişizdir.
101)
Ve, gözleri beni görmeye kapalı bulunan, kulak vermeye de tahammül
edemez olan kâfirleri o gün cehennemle yüz yüze getirmişizdir.
102)
Kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi
sandılar? Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.
103)
De ki: Size, (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana
uğrayanları bildirelim mi?
104)
(Bunlar;) iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında
çabaları boşa giden kimselerdir.
105)
İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden, bu
yüzden amelleri boşa giden kimselerdir ki, biz onlar için kıyamet
gününde hiçbir ölçü tutmayacağız.
106)
İşte, inkâr ettikleri, âyetlerimi ve resûllerimi alaya aldıkları
için onların cezası cehennemdir.
107)
İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için makam
olarak Firdevs cennetleri vardır.
108)
Orada ebedî kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler.
109)
De ki: Rabbimin sözleri için derya mürekkep olsa ve bir o kadar da
ilâve getirsek dahi, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz
tükenecektir.
110)
De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. bana, İlâh'ınızın,
sadece bir İlâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine
kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi
ortak koşmasın.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 304
|
O |
|
|
O |
| |
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
كهيعص (1)
ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا
(2) إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَاءً خَفِيًّا
(3) قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ
الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَائِكَ
رَبِّ شَقِيًّا (4) وَإِنِّي خِفْتُ
الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَائِي وَكَانَتْ امْرَأَتِي عَاقِرًا فَهَبْ لِي مِنْ
لَدُنْكَ وَلِيًّا (5) يَرِثُنِي
وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا
(6)
يَازَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ
اسْمُهُ يَحْيَى لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا
(7)
قَالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَكَانَتْ
امْرَأَتِي عَاقِرًا وَقَدْ بَلَغْتُ مِنْ الْكِبَرِ عِتِيًّا
(8)
قَالَ كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ
قَبْلُ وَلَمْ تَكُنْ شَيْئًا (9)
قَالَ رَبِّ اجْعَل لِي آيَةً قَالَ آيَتُكَ
أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا
(10)
فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ مِنْ الْمِحْرَابِ
فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ أَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا
(11)
|
19- MERYEM SURESİ
(Mekke’de inmiştir, 98 ayettir.)
Rahman ve Rahim Allah’ın
adıyla...
1)
Kâf. Hâ. Yâ. Ayn. Sâd.
2)
Rabbinin, kulu Zekeriyya’yı rahmetle anışıdır.
3)
Hani o, Rabbine gizlice seslendiğinde:
4)
Demişti ki: “Rabbim, şüphesiz kemiklerim gevşedi ve baş
yaşlılık aleviyle tutuştu. Rabbim, sana duam sayesinde hiç bedbaht
olmadım.”
5)
“Doğrusu ben, arkamdan gelecek yakınlarım adına korkuya
kapıldım. Hanımım da kısırdır. Bundan dolayı bana kendi katından
bir veli bağışla!”
6)
“Bana mirasçı olsun. Ya'kub Hanedanı’na da mi-rasçı olsun.
Rabbim, onu rızana lâyık kıl!”
7)
“Ey Zekeriyya! Şüphesiz biz seni, adı Yahya olan bir çocukla
müjdelemekteyiz. Daha önce ona kimseyi adaş yapmadık.”
8)
Dedi ki: “Rabbim, hanımım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son
sınırına vardığım halde, benim nasıl oğlum olabilir?”
9)
Dedi ki: “İşte böyle. Rabbin: ‘Bu benim için kolay-dır.
Daha önce sen hiçbir şey değilken, seni de yarat-mıştım.’
buyurdu.”
10)
Dedi ki: “Rabbim, bana bir alâmet ver.” Buyurdu ki:
“Senin alâmetin, sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla
konuşamamandır.”
11)
Bunun üzerine, mâbetten kavminin karşısına çıkarak onlara:
"Sabah akşam tesbih edin" diye işaret verdi.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
1)
Kâf. Hâ. Yâ. Ayn. Sâd. Huruf-u Mukattaa’ hakkında Bakara: 2/1 ayetinin tefsirine
bakın.
2)
Bu, Rabbinin, kulu Zekeriyya’ya (a.s.) rahmetini anmasıdır. Ey Muhammed bunu
sana anlatacağız.
3)
Hani Zekeriyya (a.s.), Hz. Meryem’in ihlasını görünce, mabette, hemen hemen
işitilmeyecek kadar gizli bir sesle Rabbine dua edip yalvarmıştı:
4)
Zekeriyya (a.s.) riyadan uzak, ihlaslı bir şekilde boyun eğerek demişti ki:
“Rabbim, kuşkusuz yaşlılık sebebiyle kemiklerim zayıflayıp gevşedi, kuvvetim
gitti ve kuru otlar üstünde ateşin yayıldığı gibi aklık başımda yayıldı. Rabbim,
hiçbir zaman duamı reddetmedin, bilakis beni lütuf ve ihsana alıştırdın. Daha
önce duamı kabul ettiğin gibi şimdi de duamı kabul buyur.”
5)
“Doğrusu ben, ölümümden sonra amcam oğulları ve aşiretimin dini inançlarını
kaybetmelerinden, ilim ve peygamberliğe layıkıyla varis olamayacağından kırktum.
Hanımım da yaşlı ve kısır bir kadındır. Bundan dolayı bana kendi katından, lütuf
olarak salih bir veli, yardımcı, oğul armağan et!”
6)
“Bu oğul, bana ve dedeleri Ya'kub oğullarına da ilim ve peygamberlikte
mirasçı olsun. Rabbim, sen onu rızana lâyık kıl, onu rızanı kazanacak bir kişi
eyle, onu senin katında kendisinden razı olunan kimse kı, hükmüne razı
olanlardan eyle!”
7)
Allah (c.c.) buyurdu ki: “Ey Zekeriyya! Şüphesiz melekler vasıtasıyla biz
seni, adı Yahya olan bir çocukla müjdeliyoruz. Daha önce bu adı kimseye
vermedik. Erdemlilik ve olgunlukta onun bir benzeri yoktur.”
8)
Zekeriyya (a.s.) hayret ve sevinçle dedi ki: “Rabbim, hanımım yaşlı ve kısır
olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, kemiklerim yaşlılıktan
kurumuşken benim nasıl oğlum olabilir? Bana hangi vasıta ile çocuk vereceksin!?”
9)
Zekeriyya’ya (a.s.) gelen melek dedi ki: “Evet. İşte böyle. Allah (c.c.) bu
çocuğu yaşlı olmanıza rağmen sizden yaratacaktır. Ey Zekeriyya! Rabbin şöyle
buyurdu: ‘Yaşlı bir erkek ile kısır ve yaşlı bir kadından çocuk yaratmak benim
için pek kolaydır. Çünkü daha önce siz annelerinizin rahminde ve babalarınızın
sulbünde anılmaya değer hiçbir şey değilken, sizi ben yaratmıştım. Bana göre
kolay veya zor diye bir şey yoktur. Ben bir şeye “ol!” dersem o şey hemen
oluverir.”
10)
Zekeriyya (a.s.) dedi ki: “Rabbim, bana karımın hamile olduğunu gösteren bir
alâmet, işaret, delil ver.” Allah (c.c.) buyurdu ki: “Senin alâmetin,
sende dilsizlik, hastalık ve yaratılış bozukluğu olmadığı halde üç gün üç gece
insanlarla işaretleşme dışında konuşamamandır.”
11)
Zekeriyya (a.s.) bu halde iken mâbetten kavminin karşısına çıkarak onlara:
"Sabah akşam Allah’ı tesbih edin" diye işaret verdi.
SAYFA
305
|
O |
|
|
O |
| |
يَايَحْيَى خُذْ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا
(12)
وَحَنَانًا مِنْ لَدُنَّا وَزَكَاةً وَكَانَ تَقِيًّا
(13)
وَبَرًّا بِوَالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُنْ جَبَّارًا عَصِيًّا
(14)
وَسَلَامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ
يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا (15)
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مَرْيَمَ إِذْ
انتَبَذَتْ مِنْ أَهْلِهَا مَكَانًا شَرْقِيًّا
(16)
فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجَابًا فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا
رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا
(17)
قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَانِ مِنْكَ إِنْ كُنتَ تَقِيًّا
(18)
قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا
(19)
قَالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ
أَكُنْ بَغِيًّا (20)
قَالَ كَذَلِكِ قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَلِنَجْعَلَهُ
آيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِنَّا وَكَانَ أَمْرًا مَقْضِيًّا
(21)
فَحَمَلَتْهُ فَانتَبَذَتْ بِهِ مَكَانًا قَصِيًّا
(22)
فَأَجَاءَهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ
يَالَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا
(23)
فَنَادَاهَا مِنْ تَحْتِهَا أَلَّا تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ
تَحْتَكِ سَرِيًّا (24)
وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا
جَنِيًّا (25)
|
12)
"Ey Yahya! Kitab'a vargücünle sarıl!" Daha çocuk iken ona
hikmet verdik.
13)
Katmızdan ona bir kalp inceliği ve temizlik de. O, çok sakınan bir
kimse idi.
14)
Ana-babasına çok iyi davranırdı; o, isyankâr bir zorba değildi.
15)
Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kaldırıla-cağı gün ona
selam olsun!
16)
Kitap'ta Meryem'i de an. Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafında
bir yere çekilmişti.
17)
Sonra, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, biz ona
ruhumuzu gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde
görünmüştü.
18)
Dedi ki: “Gerçekten ben, senden, Rahman’a sığını-rım! Eğer
sakınan bir kimse isen.”
19)
Dedi ki: “Ben, yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk
bağışlamam için Rabbinin bir elçisiyim.”
20)
Dedi ki: “Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de olmadığım
halde benim nasıl çocuğum olabilir?”
21)
Dedi ki: “İşte böyle. Rabbin: ‘Bu banim için kolay-dır.
Biz, onu insanlar için bir ayet ve bizden bir rahmet kılacağız.’
buyurdu. Bu, hüküm ve karara bağlanmış bir iş idi.”
22)
Böylelikle ona hamile kaldı, sonra onunla ıssız bir yere çekildi.
23)
Derken doğum sancısı onu kuru bir hurma ağacına sürükledi. Dedi
ki: "Keşke, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!"
24)
Aşağısından ona şöyle seslendi: "Tasalanma! Rab-bin senin
altında bir ark kılmıştır."
25)
"Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine ta-ze, olgun
hurma dökülsün."
|
|
|
O |
|
|
O |
|
12)
Zekeriyya’nın (a.s.) çocuğu Yahya (a.s.) doğup büyüdükten ve olgunluk çağına
erdikten sonra Allah (c.c.) ona şöyle buyurdu: "Ey Yahya! Tevrat’a kuvvetli
ve ciddi bir şekilde sarıl, emirlerini yerine getir, yasaklarından kaçın!"
Biz Yahya’ya çocukluğundan itibaren hikmet ve akıl üstünlüğü verdik. Daha
ergenlik yaşına ermeden, Allah’ın Kitab’ı Tevrat’ı anlatmayı ona nasip ettik.
13)
Biz bunu, onun ana babasına, katımızdan bir rahmet; kendisine de bir şefkat
olsun ve onu kötü huylardan arındıralım diye yaptık. Yahya, Allah’a karşı
sorumluluğunun bilincinde olup, O’nun emirlerin yerine getirip yasaklarından
kaçınmak suretiyle Allah’ın azabından çok sakınan bir kimse idi. Yahya
tertemizdi. Günah işlemeye asla yönelmedi.
14)
Yahya’yı ana-babasına itaatli kıldık. Onlara çok iyi davranıyordu. Rabbine karşı
isyankâr ve kibirli bir zorba değildi.
15)
İnsanların son derece zayıf ve Allah’a muhtaç oldukları yerler olan doğduğu
günde, öleceği günde ve diriltilip kabirden çıkartılacağı günde de Allah’ın
selamı Yahya’nın üzerine olsun!
16)
Ey Muhammed! Kitap'ta Allah’ın sonsuz gücünü gösteren enteresan Meryem kıssasını
da hatırla. Bu kıssa, “Yahya’nın doğumu” kıssasından daha enteresandır. Çünkü
bu olay, kocasız bekar bir kızın doğum yapmasıdır. Böyle bir doğum ise kısır bir
kadının yaşlı kocasından gebe kalıp doğum yapmasından daha enteresandır. Hani
bir zamanlar Meryem, zamanını Allah’a ibadete tahsis etmek için ailesinden
ayrılıp Beytü’l-Makdis’in doğusunda bir yere çekilmişti.
17)
Sonra, kendisiyle kavmi arasına, görünmesine engel olacak bir perde çekmişti.
Derken, biz ona yarattığımız temiz ve kutsal ruhlardan biri olan Cebrail’i
gönderdik. Cebrail kendisine yüzü beyaz, saçları kıvırcık ve azaları düzgün
tastamam bir insan şeklinde göründü ki Meryem ona alışsın ve ondan kaçmasın.
Eğer ona melek şeklinde görünseydi mutlaka ondan kaçar ve sözünü dinleyemezdi.
Meryem’in bu son derece güzel insan şeklindeki melekten Allah’a sığınmış olması
onun iffetli olduğunu gösterir.
18)
Meryem onu görünce ürperdi, kendisine bir kötülük yapmak maksadıyla gelmiş
olmasından korktu ve şöyle dedi: “Gerçekten ben, senden, Rahman olan Allah’a
ve onun korumasına sığınırım! Eğer Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde
olup, O’nun emirlerin yerine getirip yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’ın
azabından sakınan bir kimse isen beni bırak ve bana eziyet etme.”
19)
Cebrail (a.s.) Meryem’de meydana gelen korkuyu gidermek için ona dedi ki:
“Korkma, benden sana zarar gelmez. Ben, yalnızca, sana her türlü günahtan
arınmış, tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için gönderilmiş Rabbinin bir
elçisiyim.”
20)
Meryem hayretle dedi ki: “Bana evlenmediğim için bir insan eli değmediği,
iffetsiz de olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir? Hangi sıfatla benim
böyle bir çocuğum bulunur?!”
21)
Cebrail dedi ki: “Durum böyledir. Her ne kadar senin eşin olmasa da
Rabbin senin oğlan çocuğu olmasına hükmetmiştir. Rabbin: ‘Bu banim için
kolaydır. Biz, onu peygamber göndererek insanlar için bir ayet, mucize ve bizden
bir rahmet kılacağız.’ buyurdu. Bu, hüküm ve karara bağlanmış bir iş idi. Onun
varlığına, dünyaya geleceğine önceden hükmedilmiştir. Bu ne değişir, ne de
tebeddül eder. Çünkü bu önceden Allah’ın ezeli ilminde mevcuttur.”
22)
Cebrail Meryem’in gömleğinin yakasına üfürdü. Üfürük Meryem’in içine girdi,
bundan hamile kaldı ve eşi olmadığı halde çocuk doğurmasından dolayı ailesinin
kendisini ayıplamasından korktuğu için, çocuk karnında olduğu halde, onlardan
ayrılıp uzak bir yere gitti.
23)
Derken doğum sancısı onu kuru bir hurma ağacına sığınmaya zorladı ki doğum
anında o ağaca dayansın. Meryem, doğacak bu çocukla imtihan edileceğini
anlayınca dedi ki: "Keşke, bundan önce ölseydim de hafızalardan unutulup
gitseydim!"
24)
Cebrail hurma ağacının altından ona şöyle seslendi: "Tasalanma! Rabbin senin
önünde akmakta olan küçük bir ark meydana getirdi."
25)
"Kuru hurma dalını kendine doğru silkele ki, Allah’tan bir ikram olarak
üzerine taze, lezzetli, olgun hurma dökülsün."
SAYFA 306
|
O |
|
|
O |
| |
فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْنًا فَإِمَّا تَرَيْنَ مِنْ الْبَشَرِ
أَحَدًا فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَانِ صَوْمًا فَلَنْ
أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنسِيًّا (26)
فَأَتَتْ بِهِ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُ قَالُوا يَامَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ
شَيْئًا فَرِيًّا
(27)
يَاأُخْتَ هَارُونَ مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ
أُمُّكِ بَغِيًّا (28)
فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي
الْمَهْدِ صَبِيًّا (29)
قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِي الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا
(30)
وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنتُ
وَأَوْصَانِي
بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيًّا
(31)
وَبَرًّا بِوَالِدَتِي وَلَمْ يَجْعَلْنِي
جَبَّارًا شَقِيًّا (32)
وَالسَّلَامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدْتُ وَيَوْمَ أَمُوتُ وَيَوْمَ
أُبْعَثُ حَيًّا (33)
ذَلِكَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ قَوْلَ الْحَقِّ الَّذِي فِيهِ
يَمْتَرُونَ (34)
مَا كَانَ لِلَّهِ أَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٍ سُبْحَانَهُ إِذَا قَضَى
أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
(35)
وَإِنَّ اللَّهَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَذَا صِرَاطٌ
مُسْتَقِيمٌ (36)
فَاخْتَلَفَ الْأَحْزَابُ مِنْ بَيْنِهِمْ فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ
كَفَرُوا مِنْ مَشْهَدِ يَوْمٍ عَظِيمٍ
(37)
أَسْمِعْ بِهِمْ وَأَبْصِرْ يَوْمَ يَأْتُونَنَا لَكِنْ الظَّالِمُونَ
الْيَوْمَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (38)
|
26)
"Artık ye, iç, gözün aydın olsun! Eğer herhangi bir beşer
görecek olursan de ki: Ben, Rahman'a oruç ada-dım; artık bugün
hiçbir insanla konuşmayacağım."
27)
Böylece onu taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: “Ey Meryem!
Hakikaten sen iğrenç bir şey yaptın!”
28)
“Ey Harun'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir ki-şi değildi;
annen de iffetsiz değildi.”
29)
Bunun üzerine ona işaret etti. dediler ki: "Biz, be-şikteki bir
sabî ile nasıl konuşuruz?"
30)
Dedi ki: "Ben Allah'ın kuluyum. Bana Kitab'ı verdi ve beni nebi
kıldı."
31)
"Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı; yaşa-dığım sürece
bana namazı ve zekâtı emretti."
32)
"Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı."
33)
"Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kaldı-rılacağım gün
selam banadır."
34)
İşte, hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu İsa -hak söz olarak-
budur.
35)
Allah'ın çocuk edinmesi, olacak şey değil. O, yüce-dir. Bir işe
hükmettiğinde ona sadece "Ol!" der o da he-men oluverir.
36)
“Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir.
Öyleyse sadece O'na ibadet ediniz. Dos-doğru yol budur.”
37)
Sonra guruplar kendi aralarında ayrılığa düştüler. Büyük güne
şahit olunduğu zamanda vay o kâfirlerin haline!
38)
Bize gelecekleri günde nasıl işitirler, ne biçim gö-rürler! Fakat
o zalimler bugün açık bir sapıklık içinde-dirler.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
26)
"Ey Meryem! Artık bu lezzetli ve taze hurmadan ye ve bu selsebil denilen
tatlı sudan iç. Bu doğan çocuktan dolayı gözün aydın olsun, gönlünü hoş tut,
üzülme! Eğer insanlardan herhangi birini görürsen ve sana doğan çocuğun durumunu
sorarsa de ki: “Ben, Rahman olan Allah rızası için sükut etme ve konuşmama orucu
adadım; artık bugün hiçbir insanla asla konuşmayacağım. Bana konuşmamam
emredildi."
27)
Meryem, nifastan temizlendikten sonra oğlu İsa’yı kucağına alarak kavmine geldi.
Kavmi Meryem’i ve oğlunu görünce işi büyüttüler, yadırgadılar ve dediler ki:
“Ey Meryem! Hakikaten sen çok garip ve iğrenç bir şey yapmışsın!”
28)
“Ey ibadet ve itaatte Harun'a benzeyen, adeta onun kız kardeşi olan Meryem!
Senin baban kötü, günahkâr bir kişi değildi; annen de iffetsiz değildi, zina
etmemişti. Sen bunu nasıl yaptın! Halbuki sen iyilik ve ibadeti ile tanınmış
temiz bir evin çocuğusun.”
29)
Meryem onlara cevap vermedi. Kendisiyle konuşmaları ve soru sormaları için
İsa’ya işaret etti. Onlar hayretle dediler ki: "Biz, beşikteki meme emen bir
çocukla nasıl konuşuruz!? O henüz beşikte annesinin sütünden gıda alıyor."
30)
İsa (a.s.) o esnada annesinin memesini emiyordu. Konuşmaları işitince meme
emmeyi bırakıp yüzünü onlara çevirdi. Ve onlarla konuştu, dedi ki: "Ben
Allah'ın bir kuluyum. Beni babasız olarak kudretiyle yarattı. Rabbim bana
İncil’i verdi ve beni nebi olmaya hükmetti."
31)
"Ben nerede olursam olayım ve nereye girersem gireyim Allah bende kullar için
hayır, bereket ve menfaat yaratmıştır. Yaşadığım müddetçe bana namaz kılmayı ve
zekât vermeyi emretti."
32)
"Ve beni anneme karşı iyi davranan ve saygılı bir kimse kıldı; beni hayatımda
hiçkimseye karşı bedbaht, gururlu, kibirli bir zorba kılmadı."
33)
"Doğduğum gün, öleceğim gün ve kabrimden diri olarak kaldırılacağım gün
Allah’ın selamı benim üzerime olsun."
34)
İşte, Meryem oğlu İsa hakkında söylenilen doğru söz budur. Yoksa Hristiyanların,
“O Allah’ın oğludur” veya Yahudilerin “O veled-i zinadır” şeklindeki
anlattıkları gibi değildir. Onlar İsa hakkında kuşku ve şüphe etmektedirler.
35)
Allah'ın çocuk edinmesi, olacak şey değil. Çocuk edinmek Allah için caiz
değildir. Ona yakışmaz da. Allah çocuktan ve ortaktan uzaktır. Çünkü çocuk
edinmek hiçbirşeye gücü yetmeyen aciz, zayıf ve muhtaç kimselerin şanındandır.
Allah bir şey yaratmak isteyip de bunun için hükmettiğinde ona sadece "Ol!"
der o da hemen oluverir. Meşakkat çekmeye veya yarılmaya gerek duymaz. Bir
şeye “Ol” demesiyle meydana getirme kudretine sahip ve zengin olan Yüce Allah
çocuk edinmek için kadınları hamile kılmaya ihtiyacı yoktur. “Ol” emriyle
meydana getirdiği kimseye ise onun oğlu denmez bilakis kulu denir. İşte bu
hususiyete sahip olan birinin çocuğu olması nasıl düşünülebilir?!
36)
Hz. İsa beşikte iken kavmine dedi ki: “Muhakkak ki kendisinden başka ibadete
layık olmayan Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse sadece O'na
kulluk ediniz. O’ndan başka ibadet edilen tüm sahte ilahları ve tağutları
reddediniz. İşte kendisinde eğrilik bulunmayan dosdoğru dinin yolu budur. O’na
uyun, başka yollara uymayın.”
37)
Sonra Ehl-i Kitabın gurupları Hz. İsa hakkında ihtilaf ettiler kendi aralarında
birçok gruplara ayrıldılar. Onlardan bir kısmı Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu
olduğunu iddia eder. Bazıları da onun veled-i zina olduğunu iddia eder. O büyük
ve korkunç güne şahit olunduğu zaman hesap ve ceza korkusu geldiğinde vay o
kâfirlerin haline!
38)
Onlar Bize gelecekleri o büyük ve korkunç günde nasıl işitirler, ne biçim
görürler! Fakat o zalimler bu dünyada haktan uzak, açık bir sapıklık ve gaflet
içindedirler.
SAYFA 307
|
O |
|
|
O |
| |
وَأَنذِرْهُمْ يَوْمَ الْحَسْرَةِ إِذْ قُضِيَ الْأَمْرُ وَهُمْ فِي
غَفْلَةٍ وَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (39)
إِنَّا نَحْنُ نَرِثُ الْأَرْضَ وَمَنْ عَلَيْهَا وَإِلَيْنَا
يُرْجَعُونَ (40)
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا
نَبِيًّا (41) إِذْ قَالَ
لِأَبِيهِ يَاأَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ
وَلَا يُغْنِي عَنْكَ شَيْئًا (42)
يَاأَبَتِ إِنِّي قَدْ جَاءَنِي مِنْ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ
فَاتَّبِعْنِي أَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا
(43)
يَاأَبَتِ لَا تَعْبُدْ الشَّيْطَانَ إِنَّ
الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمَانِ عَصِيًّا (44)
يَاأَبَتِ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنْ الرَّحْمَانِ
فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِيًّا (45)
قَالَ أَرَاغِبٌ أَنْتَ عَنْ آلِهَتِي يَاإِبْراهِيمُ لَئِنْ لَمْ
تَنتَهِ لَأَرْجُمَنَّكَ وَاهْجُرْنِي مَلِيًّا
(46)
قَالَ سَلَامٌ عَلَيْكَ سَأَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي إِنَّهُ كَانَ بِي
حَفِيًّا (47)
وَأَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَأَدْعُو رَبِّي
عَسَى أَلَّا أَكُونَ بِدُعَاءِ رَبِّي شَقِيًّا
(48)
فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ
مِنْ دُونِ اللَّهِ وَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَكُلًّا
جَعَلْنَا نَبِيًّا
(49)
وَوَهَبْنَا لَهُمْ مِنْ رَحْمَتِنَا وَجَعَلْنَا
لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا (50)
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسَى إِنَّهُ كَانَ
مُخْلَصًا وَكَانَ رَسُولًا نَبِيًّا (51)
|
39)
Sen onları hasret günü hakkında uyar. Çünkü onlar bir gafletin
içine dalmış oldukları halde ve henüz iman etmemişken iş olup
bitmiştir.
40)
Yeryüzüne ve üzerindekilere ancak biz mirasçı olu-ruz ve onlar
ancak bize döndürülürler.
41)
Kitab’ta İbrahim’i de an; çünkü o, doğru bir nebi idi.
42)
Babasına demişti ki:
“Babacığım, işitmeyen, gör-meyen ve
sana hiçbir
faydası
olmayan şeylere niçin ibadet ediyorsun?”
43)
“Babacığım, gerçek şu ki, bana sana gelmeyen bir bilgi geldi;
artık bana uy ki, seni düzgün bir yola ilete-yim.”
44)
“Babacığım, şeytana ibadet etme, çünkü şeytan Rahman’a isyan
etmişti.”
45)
“Babacığım, gerçekten ben sana Rahman’dan bir azabın
dokunmasından korkuyorum. O zaman, şeytanın dostu olursun.”
46)
Dedi ki: “Ey İbrahim! Sen benim
ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni
taşlarım. Uzun süre benden ayrıl gi!”
47)
Dedi ki: “Selam sana! Senin için
Rabbimden bağış-lanma dileyeceğim. Çünkü O, bana çok lütufkârdır.”
48)
“Sizden de Allah’tan başka dua ettiklerinizden de ayrılıyor ve
yalnız Rabbime dua ediyorum. Umarım ki Rabbime dua etmekle bahtsız
olmam.”
49)
İşte onlardan ve Allah’tan başka
ibadet ettiklerin-den ayrılınca biz ona İshak’ı ve Yakub’u armağan
ettik ve hepsini de nebi kıldık.
50)
Onlara rahmetimizden armağan ettik ve onlar için yüce bir doğruluk
dili verdik.
51)
Kitap’ta Musa’yı da an. Çünkü o
ihlasa erdirilmiş bir rasul ve bir nebi idi.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
39)
Sen onları kötülük edenlerin, hayırda kusur edenlerin üzüntü ve pişmanlık
duyacakları hasret günü adı da verilen kıyamet gününe karşı mahlukatı uyar.
Çünkü o gün onlar, dünyada iken bir gafletin içine dalmış oldukları halde ve
henüz öldükten sonra dirilmeye iman etmemişken iş olup bitmiş, Allah’ın emri
yerine getirilmiştir. İman ehli cennette, şirk ve küfür ehli ise cehennemdedir.
40)
Yeryüzüne ve üzerindeki hazine ve ensanlara ancak biz mirasçı oluruz ve onlar
hesap ve ceza için ancak bize döndürülürler.
41)
Ey Muhammed! Yüce Kitap olan Kur’an-ı Kerim’de
Allah’ın dostu İbrahim’i an, onun kıssasını insanlara anlat. Şüphesiz o, çok
doğru bir peygamberdi, doğruluktan ayrılmazdı. Doğrulukla peygamberliği
birleştirmişti. Sözünde, verdiği haberlerde ve uyarılarında doğru söyleyendi,
yalancı değildi. Allah ona vahiy göndererek onu nebi (peygamber) yaptı.
42)
Hani bir zaman İbrahim, nazik bir şekilde babasına
hitap ederek, hidayet ve imana yönelmesini isteyerek şöyle seslendi: “Ey
babacığım! Hiçbir şeyi işitmeyen, hiçbir şeyi görmeyen, sana hiçbir şekilde
fayda sağlamayan veya senden herhangi bir zararı savmayan taşa niçin tapıyorsun?
Bunlara tapmakla ne kazandığını zannediyorsun? Sen, bunları bırak da duanı
işiten, her halini görüp seni kuşatan, senden bütün zararları uzaklaştırmaya
gücü yeten Allah’a kulluk et.”
43)
“Babacığım! Bana, Allah’tan vahiy yoluyla, senin bilemeyeceğin ilim ve
Allah’ın mukaddes sıfatlarına dair bilgi geldi. Nasihatımı kabul et. Bana uy.
Böyle yaparsan sana sapmayacağın doğru yolu gösteririm. Tehlikelerden kurtuluş
bu yoldadır. Bu yol, Allah’ın yoludur, İslam dinidir. Onda eğrilik yoktur.”
44)
“Babacığım! Kâfirlik ve putlara tapma hususunda Şeytan’ın emrine uyma.
Kuşkusuz Şeytan, Âdem’e secde etmeyerek Rahman olan Allah’a isyan etmiştir,
emrine karşı gelmiştir. Rabbine ibadet etmeyi gururuna yedirememiştir. Kim
Şeytan’a uyarsa, Şeytan onu saptırır.”
45)
“Ey babacığım! Ben, senin inkârda ısrar etmek suretiyle kâfir olarak ölmenden,
dolayısıyla Allah’ın elem verici azabına uğramandan ve ebediyyen cehennemde
şeytanın arkadaşı olmandan korkuyorum.”
46)
Babası Azer ona dedi ki: “Ey
İbrahim! Sen benim tanrılarıma ibadet etmiyor ve onlardan yüz mü çeviriyorsun?
Eğer ilahlarıma sövmeyi ve onları ayıplamayı bırakmazsan seni mutlaka taşlayarak
öldüreceğim veya sana ağır sözler söyleyip hakaret ederek seni sözle
taşlayacağım. Haydi, uzun bir süre, ebediyyen benden uzak ol! Yoksa seni
cezalandırırım.”
47)
İbrahim babasına şöyle cevap verdi:
“Selam sana, benim tarafımdan güven içinde ol. Benden sana bir eziyet ve bir
kötülük gelmez. Babalık hakkına göstermem gereken saygıdan dolayı, bundan böyle
sana rahatsız edecek herhangi bir şey söylemeyeceğim. Allah’tan, seni doğru yola
iletmesini ve günahlarını bağışlamasını isteyeceğim. Şüphesiz O, bana çok
lutfedici ve durumumla çok ilgilenicidir. Benim yaptığım duaları kabul
etmektedir.”
48)
“Sizi, taptığınız putlarla başbaşa bırakıp yurdunuzdan ayrılıyorum. Ben, ihlaslı
bir şekilde, sadece tek olan Rabbime ibadet ederim. Kendisine ibadet ederken
gösterdiğim ihlas dolayısıyla, Rabbimin beni bedbaht kılmayacağını, dualarımı
kabul edeceğini umuyorum.”
49)
Nihayet onları, Allah’ı terkederek taptıkları
putlarla başbaşa bırakıp onlardan ayrıldığında, ayrılık hasretini gidermek için
ona İshak ile İshak’ın oğlu Yakub’u lutfettik. Onların her ikisini de nebi
(peygamber) kıldık.
50)
İbrahim’e, İshak’a, Yakub’a, hepsine
mal, çocuk, ilim ve amel gibi, dini ve dünyevi her türlü iyi şeyi verdik. Onlara
insanlar arasında güzel bir şan şöhret verdik. Çünkü beğenilen özellikleri
olduğu için bütün din mensupları onları över. Kıyamete kadar Hz. İbrahim’e ve
aile efradına selâtu selâm getirirler.
51)
Ey Muhammed! Yüce Kitap olan Kur’an-ı Kerim’de
Allah’ın kelamullahı Musa’yı da an, onun kıssasını insanlara anlat. Allah,
kendisiyle konumak için mahlukatı arasından sadece onu seçti. Çünkü o ihlasa
erdirilmiş yüce bir rasul ve tertemiz bir nebi idi.
SAYFA 308
|
O |
|
|
O |
| |
وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ الْأَيْمَنِ وَقَرَّبْنَاهُ
نَجِيًّا (52)
وَوَهَبْنَا لَهُ مِنْ رَحْمَتِنَا أَخَاهُ هَارُونَ نَبِيًّا
(53)
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِسْمَاعِيلَ إِنَّهُ
كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولًا نَبِيًّا
(54)
وَكَانَ يَأْمُرُ أَهْلَهُ بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ وَكَانَ عِنْدَ
رَبِّهِ مَرْضِيًّا (55)
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِدْرِيسَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا
(56)
وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا (57)
أُوْلَئِكَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ
مِنْ النَّبِيِّينَ مِنْ ذُرِّيَّةِ آدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ
نُوحٍ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْرَائِيلَ وَمِمَّنْ
هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُ
الرَّحْمَانِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا
(58)
فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلَاةَ وَاتَّبَعُوا
الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا
(59)
إِلَّا مَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَأُوْلَئِكَ يَدْخُلُونَ
الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ شَيْئًا
(60)
جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدَ الرَّحْمَانُ عِبَادَهُ بِالْغَيْبِ
إِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَأْتِيًّا (61)
لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا إِلَّا سَلَامًا وَلَهُمْ رِزْقُهُمْ
فِيهَا بُكْرَةً وَعَشِيًّا (62)
تِلْكَ الْجَنَّةُ الَّتِي نُورِثُ مِنْ عِبَادِنَا مَنْ كَانَ
تَقِيًّا (63)
وَمَا نَتَنَزَّلُ إِلَّا بِأَمْرِ رَبِّكَ لَهُ مَا بَيْنَ أَيْدِينَا
وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذَلِكَ وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا
(64)
|
52)
Ona Tûr’un sağ yanından seslendik ve gizlice söyleşmek için
yakınlaştırdık.
53)
Ona rahmetimizden kardeşi Harun’u nebi olarak bağışladık.
54)
Kitap’ta İsmail’i de an. Çünkü o doğru sözlü bir rasul ve bir nebi
idi.
55)
Ehline namazı ve zekâtı emrediyordu ve o, Rabbi katında
kendisinden razı olunandı.
56)
Kitap’ta İdris’i de an. Çünkü o doğru bir nebi idi.
57)
Biz onu yüce bir mekâna yükselttik.
58)
İşte bunlar Allah’ın kendilerine nimet verdiği Âdem’in soyundan,
Nûh ile taşıdıklarımızın soyundan, İbrahim ve İsrail soyundan olan
nebilerdendir. Bizim doğru yola ilettiğimiz ve
seçtiklerimizdendir. Onlara Rahmân’ın ayetleri okunduğunda
ağlayarak secdeye kapanırlardı.
59)
Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı
bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride
sapıklıklarının cezasını çekecekler.
60)
Ancak tevbe edip, iman eden ve iyi davranışta bulunan kimseler
hariçtir. Bunlar, cennete, girecekler. Ve hiç bir haksığlağa
uğratılmayacaklardır.
61)
O cennet, çok merhametli olan Allah'ın, kullarına gıyaben
vâdettiği Adn cennetleridir. Şüphesiz O'nun vâdi yerini
bulacaktır.
62)
Orada boş söz değil, hoş söz duyarlar. Ve orada, sabah-akşam
kendilerine ait rızıkları vardır.
63)
Kullarımızdan, takvâ sahibi kimselere verdiğimiz cennet işte
budur.
64)
Biz ancak Rabbinin emri ile ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar
arasında olan her şey O'na aittir. Senin Rabbin unutkan değildir.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
52)
Biz Medyen’den gelmekte olan Musa’nın sağ yanında kalmakta olan Tûr dağından:
“Ey Musa! Şüphesiz ben Alemlerin Rabbi olan Allah’ım” kavli ile seslendik ve
onunla gizlice söyleşmek, münacatta bulunmak, kelamımızı duyurmak için onu
melekut alemine yakınlaştırdık, perdeleri aradan kaldırdık, onunla vasıtasız
konuştuk.
53)
Ona rahmet ve nimetimizden ötürü “Bana ailemden bir vezir, kardeşim Harun’u
ver.” şeklindeki duasını kabul ederek kardeşi Harun’u kendisine yardımcı
olsun diye nebi olarak bağışladık, lutfettik. Harun’u ona destek ve yardımcı
yaptık.
54) Ey
Muhammed! Yüce Kitap olan Kur’an-ı Kerim’de, İbrahim’in oğlu, deden kurbanlık
İsmail’i de an, onun kıssasını da insanlara anlat. Çünkü o doğru sözlü, sözünde
duran, verdiği sözü yerine getiren bir rasul ve bir nebi idi. Allah, nebilik ve
rasullük sıfatlarını onda toplamıştı.
55)
İsmail, ehline, ailesine, halkına, kavmine dinin direği olan namazı rükun ve
şartlarına uyarak huşu içirisinde devamlı kılmayı ve toplumun mutluluğunun
gerçekleşmesine vesile olan zekâtı vermeyi emrediyordu. İsmail Rabbi katında
kendisinden razı olunan bir kimse idi.
56) Ey
Muhammed! Yüce Kitap olan Kur’an-ı Kerim’de, İdris’i de an. onun kıssasını da
insanlara anlat. Çünkü o bütün hallerinde doğruluktan ayrılmayan dürüst bir nebi
idi. Kendisine Allah’tan vahiy geliyordu.
57)
Biz onu yüce bir mekâna yükselttik, onun şanını ve itibarını, peygamberlik ve
Allah’a yakınlık şerefiyle yücelttik.
58)
İşte bu surede adları geçen nebi ve rasuller Allah’ın kendilerine nimet verdiği
Âdem’in soyundan, Nûh ile gemide taşıdıklarımızın soyundan, İbrahim ve İsrail
soyundan olan değerli nebi ve rasullerdendir. Bizim kendilerine iman nasip
ettiğimiz, doğru yola ilettiğimiz ve vahiy için seçtiğimiz kimselerdendir.
Onlara Rahmân olan Allah’ın ayetleri okunduğunda, Allah korkusundan ağlayarak
secdeye kapanırlardı. Halbuki onların mertebeleri yüksek ruhları yüce ve Allah’a
yakın idiler.
SAYFA 309
|
O |
|
|
O |
| |
رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَاعْبُدْهُ
وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِهِ هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا
(65)
وَيَقُولُ الْإِنسَانُ أَئِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ
أُخْرَجُ حَيًّا (66)
أَوَلَا يَذْكُرُ الْإِنسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ
يَكُنْ شَيْئًا (67)
فَوَرَبِّكَ لَنَحْشُرَنَّهُمْ وَالشَّيَاطِينَ ثُمَّ
لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِيًّا
(68)
ثُمَّ
لَنَنزِعَنَّ مِنْ كُلِّ شِيعَةٍ أَيُّهُمْ أَشَدُّ عَلَى الرَّحْمَانِ
عِتِيًّا
(69)
ثُمَّ لَنَحْنُ أَعْلَمُ بِالَّذِينَ هُمْ أَوْلَى
بِهَا صِلِيًّا (70)
وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْمًا
مَقْضِيًّا (71)
ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا
جِثِيًّا (72)
وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ
كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا أَيُّ الْفَرِيقَيْنِ خَيْرٌ مَقَامًا
وَأَحْسَنُ نَدِيًّا (73)
وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَحْسَنُ أَثَاثًا
وَرِئْيًا (74)
قُلْ مَنْ كَانَ فِي الضَّلَالَةِ فَلْيَمْدُدْ لَهُ الرَّحْمَانُ
مَدًّا حَتَّى إِذَا رَأَوْا مَا يُوعَدُونَ إِمَّا الْعَذَابَ
وَإِمَّا السَّاعَةَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ شَرٌّ مَكَانًا
وَأَضْعَفُ جُندًا (75)
وَيَزِيدُ اللَّهُ الَّذِينَ اهْتَدَوْا هُدًى
وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَابًا
وَخَيْرٌ مَرَدًّا (76)
|
65)
(O) göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbidir. Şu
halde O'na kulluk et; O'na kulluk etmek için sabırlı ve metânetli
ol. O'nun bir adaşı (benzeri) olduğunu biliyor musun? (Asla
benzeri yoktur).
66)
İnsan der ki: "Öldüğüm zaman sahi diri olarak (kabrimden)
çıkarılacak mıyım?"
67)
İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz
kendisini yaratmışızdır?
68)
Öyle ise, Rabbine andolsun ki, muhakkak surette onları şeytanlarla
birlikte mahşerde toplayacağız; sonra onları diz üstü çökmüş
vaziyette cehennemin çevresinde hazır bulunduracağız.
69)
Sonra her milletten, rahman olan Allah'a en çok âsi olanlar
hangileri ise çekip ayıracağız.
70)
Sonra, orayı boylamaya daha çok müstahak olanları elbette biz daha
iyi biliriz.
71)
İçinizden, oraya uğramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Rabbin için
kesinleşmiş bir hükümdür.
72)
Sonra biz, Allah'tan sakınanları kurtarırız; zalimleri de diz üstü
çökmüş olarak orada bırakırız.
73)
Kendilerine âyetlerimiz ayan beyan okunduğu zaman inkâr edenler,
iman edenlere: İki topluluktan hangisinin (hangimizin) mevki ve
makamı daha iyi, meclis ve topluluğu daha güzeldir? dediler.
74)
Onlardan önce de, eşya ve görünüş bakımından daha güzel olan nice
nesiller helâk ettik.
75)
De ki: Kim sapıklıkta ise, çok merhametli olan Allah ona mühlet
versin! Nihayet kendilerine vâdolunan şeyi -ya azabı veya
kıyameti- gördükleri zaman, mevki ve makamı daha kötü ve askeri
daha zayıf olanın kim olduğunu öğreneceklerdir.
76)
Allah, doğru yola gidenlerin hidayetini artırır. Sürekli kalan iyi
işler, Rabbinin nezdinde hem mükâfat bakımından daha hayırlı, hem
de âkıbetçe daha iyidir
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 310
|
O |
|
|
O |
| |
أَفَرَأَيْتَ الَّذِي كَفَرَ بِآيَاتِنَا وَقَالَ لَأُوتَيَنَّ مَالًا
وَوَلَدًا (77)
أَاطَّلَعَ الْغَيْبَ أَمْ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمَانِ عَهْدًا
(78)
كَلَّا سَنَكْتُبُ مَا يَقُولُ وَنَمُدُّ لَهُ مِنْ الْعَذَابِ مَدًّا
(79)
وَنَرِثُهُ مَا يَقُولُ وَيَأْتِينَا فَرْدًا
(80)
وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ آلِهَةً
لِيَكُونُوا لَهُمْ عِزًّا (81)
كَلَّا سَيَكْفُرُونَ بِعِبَادَتِهِمْ وَيَكُونُونَ عَلَيْهِمْ ضِدًّا
(82)
أَلَمْ تَرَى أَنَّا أَرْسَلْنَا الشَّيَاطِينَ عَلَى الْكَافِرِينَ
تَؤُزُّهُمْ أَزًّا (83)
فَلَا تَعْجَلْ عَلَيْهِمْ إِنَّمَا نَعُدُّ لَهُمْ عَدًّا
(84)
يَوْمَ نَحْشُرُ الْمُتَّقِينَ إِلَى الرَّحْمَانِ
وَفْدًا (85)
وَنَسُوقُ الْمُجْرِمِينَ إِلَى جَهَنَّمَ وِرْدًا
(86)
لَا يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَنْ
اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمَانِ عَهْدًا
(87)
وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمَانُ وَلَدًا
(88)
لَقَدْ جِئْتُمْ شَيْئًا إِدًّا (89)
تَكَادُ
السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ
وَتَنشَقُّ الْأَرْضُ وَتَخِرُّ الْجِبَالُ هَدًّا
(90)
أَنْ دَعَوْا لِلرَّحْمَانِ وَلَدًا
(91)
وَمَا يَنْبَغِي لِلرَّحْمَانِ أَنْ يَتَّخِذَ وَلَدًا
(92)
إِنْ كُلُّ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ
إِلَّا آتِي الرَّحْمَانِ عَبْدًا (93)
لَقَدْ أَحْصَاهُمْ وَعَدَّهُمْ عَدًّا
(94)
وَكُلُّهُمْ آتِيهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَرْدًا
(95)
|
77)
Âyetlerimizi inkâr eden ve "Muhakkak surette bana mal ve evlât
verilecek" diyen adamı gördün mü?
78)
O, gaybı mı bildi, yoksa Allah'ın katından bir söz mü aldı?
79)
Kesinlikle hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabını
uzattıkça uzatacağız.
80)
Onun dediğine biz vâris oluruz, (malı ve evlâdı bize kalır);
kendisi de bize yapayalnız gelir.
81)
Onlar, kendilerine bir itibar ve kuvvet (vesilesi) olsun diye
Allah'tan başka tanrılar edindiler.
82)
Hayır, hayır! (Taptıkları), onların ibadetlerini tanımayacaklar ve
onlara hasım olacaklar.
83)
Görmedin mi? Biz, kâfirlerin üzerine, kendilerini iyice
(isyankârlığa) sevkeden şeytanları gönderdik.
84)
Öyle ise onlar hakkında acele etme. Biz onlar için (günlerini)
teker teker sayıyoruz.
85)
Takvâ sahiplerini heyet halinde çok merhametli olan Allah'ın
huzurunda toplayacağımız gün.
86)
Günahkârları da susuz olarak cehenneme süreceyiz.
87)
O gün Rahmân (olan Allah)'ın nezdinde söz ve izin alandan
başkalarının şefâata güçleri yetmeyecektir.
88)
"Rahmân çocuk edindi" dediler.
89)
Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız.
90)
Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar
yıkılıp düşecektir!
91)
Rahmân'a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden.
92)
Halbuki çocuk edinmek Rahmân'ın şanına yakışmaz.
93)
Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahmân'a
gelecektir.
94)
O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tesbit etmiştir.
95)
Bunların hepsi de kıyamet gününde O'nun huzuruna tek başına
(yapayalnız) gelecektir.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 311
|
O |
|
|
O |
| |
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمْ
الرَّحْمَانُ وُدًّا (96)
فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّقِينَ
وَتُنذِرَ بِهِ قَوْمًا لُدًّا (97)
وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هَلْ تُحِسُّ مِنْهُمْ مِنْ
أَحَدٍ أَوْ تَسْمَعُ لَهُمْ رِكْزًا (98)
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
طه (1)
مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى
(2)
إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى
(3)
تَنزِيلًا مِمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلَا
(4)
الرَّحْمَانُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى
(5)
لَهُ مَا فِي
السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ
الثَّرَى
(6)
وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى
(7)
اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى
(8)
وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى
(9)
إِذْ رَأَى نَارًا فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا
إِنِّي آنَسْتُ
نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ
هُدًى
(10)
فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِي يَامُوسَى (11)
إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِي
الْمُقَدَّسِ طُوًى (12)
|
96)
İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok
merhametli olan Allah, bir sevgi yaratacaktır.
97)
Biz Kur'an'ı, sadece, onunla Allah'tan sakınanları müjdeleyesin ve
şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin dilinle
kolaylaştırdık.
98)
Biz, onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Sen, onlardan
herhangi birinden hissediyor veya onlara ait cılız bir ses
işitiyor musun?
20- TAHA SURESİ
(Mekke’de inmiştir, 135 ayettir.)
Rahman ve Rahim Allah’ın
adıyla...
1)
Tâ. Hâ.
2)
Biz, Kur'an'ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah'tan
korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.
3)
Biz, Kur'an'ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah'tan
korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.
4)
Yeri ve yüce gökleri yaratan Allah tarafından peyderpey
indirilmiştir.
5)
Rahmân, Arş'a istivâ etmiştir.
6)
Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan şeyler ile toprağın
altında olanlar hep O'nundur.
7)
Eğer sen, sözü açıktan söylersen, bilesin ki O, gizliyi de,
gizlinin gizlisini de bilir.
8)
Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O'na
mahsustur.
9)
Musa’nın haberi sana ulaştı mı?
10)
Hani o, bir ateş görmüş ve ailesine: Bekleyin! Eminim ki bir ateş
gördüm. Belki ondan size bir meş'ale getiririm veya ateşin yanında
bir rehber bulurum, demişti.
11)
Oraya vardığında kendisine: Ey Musa! diye seslenildi:
12)
Muhakkak ki ben, evet ben senin Rabbinim! Hemen pabuçlarını çıkar!
Çünkü sen kutsal vâdi Tuvâ'dasın!
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 312
|
O |
|
|
O |
| |
وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى
(13)
إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمْ
الصَّلَاةَ لِذِكْرِي (14)
إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ
بِمَا تَسْعَى (15)
فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ
هَوَاهُ فَتَرْدَى (16)
وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَامُوسَى (17)
قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا
وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى
غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى
(18)
قَالَ أَلْقِهَا يَامُوسَى
(19)
فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى
(20)
قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى
(21)
وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ
سُوءٍ آيَةً أُخْرَى (22)
لِنُرِيَكَ مِنْ آيَاتِنَا الْكُبْرَى
(23)
اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى
(24)
قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي (25)
وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي
(26)
وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي
(27)
يَفْقَهُوا قَوْلِي (28)
وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا مِنْ أَهْلِي (29)
هَارُونَ أَخِي (30)
اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي
(31)
وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي
(32)
وَالسَّلَامُ عَلَيَّ يَوْمَ
وُلِدْتُ وَيَوْمَ أَمُوتُ وَيَوْمَ أُبْعَثُ حَيًّا
(33)
وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا
(34)
إِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَصِيرًا (35)
قَالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يَامُوسَى
(36)
وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً أُخْرَى
(37)
|
13)
Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver.
14)
Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur.
Bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl.
15)
Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Herkes peşine koştuğu şeyin
karşılığını bulsun diye neredeyse onu gizleyeceğim.
16)
Ona inanmayan ve nefsinin arzularına uyan kimseler sakın seni
ondan alıkoymasın; sonra mahvolursun!
17)
Şu sağ elindeki nedir, ey Musa?
18)
O, benim asamdır, dedi, ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak
silkelerim; benim ona başkaca ihtiyaçlarım da vardır.
19)
Allah: Yere at onu, ey Musa! dedi.
20)
Onu hemen yere attı. Bir de ne görsün, hızla sürünen bir yılan
değil mi!
21)
Allah buyurdu: Al onu! Korkma! Biz onu şimdi ilk haline sokacağız.
22)
Bir de elini koltuğunun altına sok ki, bir başka mucize olmak
üzere o, kusursuz ve lekesiz beyazlıkta çıksın.
23)
Ta ki, sana, (böylece) en büyük âyetlerimizden bazılarını
gösterelim.
24)
Firavun'a git. Çünkü o iyice azdı.
25)
Musa: Rabbim! dedi, yüreğime genişlik ver.
26)
İşimi bana kolaylaştır.
27)
Dilimden (şu) bağı çöz.
28)
Ki sözümü anlasınlar.
29)
Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver,
30)
Kardeşim Harun'u.
31)
Onun sayesinde arkamı kuvvetlendir.
32)
Ve onu işime ortak kıl.
33)
Böylece seni bol bol tesbih edelim.
34)
Ve çok çok analım seni.
35)
Şüphesiz sen bizi görmektesin.
36)
Allah: Ey Musa! dedi, istediğin sana verildi.
37)
Andolsun biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 313
|
O |
|
|
O |
| |
إِذْ أَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّكَ مَا يُوحَى
(38)
أَنْ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِفِيهِ فِي
الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِي
وَعَدُوٌّ لَهُ وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي وَلِتُصْنَعَ
عَلَى عَيْنِي (39)
إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى مَنْ
يَكْفُلُهُ فَرَجَعْنَاكَ إِلَى أُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا
تَحْزَنَ وَقَتَلْتَ نَفْسًا فَنَجَّيْنَاكَ مِنْ الْغَمِّ
وَفَتَنَّاكَ فُتُونًا فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ
جِئْتَ عَلَى قَدَرٍ يَامُوسَى (40)
وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي
(41)
اذْهَبْ أَنْتَ وَأَخُوكَ بِآيَاتِي وَلَا تَنِيَا
فِي ذِكْرِي (42)
اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى
(43)
فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى
(44)
قَالَا رَبَّنَا إِنَّنَا نَخَافُ أَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَا أَوْ أَنْ
يَطْغَى (45)
قَالَ لَا تَخَافَا إِنَّنِي مَعَكُمَا أَسْمَعُ وَأَرَى
(46)
فَأْتِيَاهُ فَقُولَا إِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ
فَأَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ وَلَا تُعَذِّبْهُمْ قَدْ
جِئْنَاكَ بِآيَةٍ مِنْ رَبِّكَ وَالسَّلَامُ عَلَى مَنْ اتَّبَعَ
الْهُدَى (47)
إِنَّا قَدْ أُوحِيَ إِلَيْنَا أَنَّ الْعَذَابَ
عَلَى مَنْ كَذَّبَ وَتَوَلَّى (48)
قَالَ فَمَنْ رَبُّكُمَا يَامُوسَى
(49)
قَالَ رَبُّنَا الَّذِي أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى
(50)
قَالَ فَمَا بَالُ الْقُرُونِ الْأُولَى
(51)
|
38)
Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik:
39)
Musa'yı sandığa koy; sonra onu denize bırak; deniz onu kıyıya
atsın da, benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. ve
benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim.
40)
Hani, kız kardeşin gidip "Ona bakacak birini size bulayım mı?"
diyordu. Böylece seni, gözü gönlü mutluluk dolsun ve üzülmesin
diye annene geri verdik. Ve sen, birini öldürdün de seni endişeden
kurtardık. Seni iyiden iyiye denemeden geçirdik. Bunun için
yıllarca Medyen halkı arasında kaldın. Sonra takdire göre (bu
makama) geldin ey Musa!
41)
Seni, kendim için elçi seçtim.
42)
Sen ve kardeşin birlikte âyetlerimi götürün. Beni anmayı ihmal
etmeyin.
43)
Firavun'a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı.
44)
Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.
45)
Dediler ki: Rabbimiz! Doğrusu biz, onun bize aşırı derecede kötü
davranmasından yahut iyice azmasından endişe ediyoruz.
46)
Buyurdu ki: Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve
görürüm.
47)
Haydi, ona gidin de deyin ki: Biz, senin Rabbinin elçileriyiz.
İsrailoğullarını hemen bizimle birlikte gönder; onlara eziyet
etme! Biz, senin Rabbinden bir âyet getirdik. Kurtuluş, hidayete
uyanlarındır.
48)
Hakikaten bize vahyolundu ki: (Peygamberleri) yalanlayan ve yüz
çevirenlere azap edilecektir.
49)
Firavun: Rabbiniz de kimmiş, ey Musa? dedi.
50)
O da: Bizim Rabbimiz, her şeye hılkatini (varlık ve özelliğini)
veren, sonra da doğru yolu gösterendir, dedi.
51)
Firavun: Öyle ise, önceki milletlerin hali ne olacak? dedi.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 314
|
O |
|
|
O |
| |
قَالَ عِلْمُهَا عِنْدَ رَبِّي فِي كِتَابٍ لَا يَضِلُّ رَبِّي وَلَا
يَنسَى
(52)
الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ الْأَرْضَ مَهْدًا وَسَلَكَ
لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا وَأَنزَلَ مِنْ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجْنَا
بِهِ أَزْوَاجًا مِنْ نَبَاتٍ شَتَّى (53)
كُلُوا وَارْعَوْا أَنْعَامَكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِأُوْلِي
النُّهَى (54)
مِنْهَا خَلَقْنَاكُمْ وَفِيهَا نُعِيدُكُمْ وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ
تَارَةً أُخْرَى (55)
وَلَقَدْ أَرَيْنَاهُ آيَاتِنَا كُلَّهَا فَكَذَّبَ وَأَبَى
(56)
قَالَ أَجِئْتَنَا لِتُخْرِجَنَا مِنْ أَرْضِنَا بِسِحْرِكَ يَامُوسَى
(57)
فَلَنَأْتِيَنَّكَ بِسِحْرٍ مِثْلِهِ فَاجْعَلْ بَيْنَنَا وَبَيْنَكَ
مَوْعِدًا لَا نُخْلِفُهُ نَحْنُ وَلَا أَنْتَ مَكَانًا سُوًى
(58)
قَالَ مَوْعِدُكُمْ يَوْمُ الزِّينَةِ وَأَنْ يُحْشَرَ النَّاسُ ضُحًى
(59)
فَتَوَلَّى فِرْعَوْنُ فَجَمَعَ كَيْدَهُ ثُمَّ أَتَى
(60)
قَالَ لَهُمْ مُوسَى وَيْلَكُمْ لَا تَفْتَرُوا
عَلَى اللَّهِ كَذِبًا فَيُسْحِتَكُمْ بِعَذَابٍ وَقَدْ خَابَ مَنْ
افْتَرَى (61)
فَتَنَازَعُوا أَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ وَأَسَرُّوا النَّجْوَى
(62)
قَالُوا إِنْ هَذَانِ لَسَاحِرَانِ يُرِيدَانِ أَنْ يُخْرِجَاكُمْ مِنْ
أَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِمَا وَيَذْهَبَا بِطَرِيقَتِكُمْ الْمُثْلَى
(63)
فَأَجْمِعُوا كَيْدَكُمْ ثُمَّ ائْتُوا صَفًّا وَقَدْ أَفْلَحَ
الْيَوْمَ مَنْ اسْتَعْلَى (64)
|
52)
Musa: Onlar hakkındaki bilgi, Rabbimin yanında bir kitapta
bulunur. Rabbim, ne yanılır ne de unutur, dedi.
53)
O, yeri size beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su
indirendir. Onunla biz çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.
54)
Yeyiniz; hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz bunda akıl sahipleri
için (Allah'ın kudretine) işaretler vardır.
55)
Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve
bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.
56)
Andolsun biz ona (Firavun'a) bütün (bu) delillerimizi gösterdik;
yine de yalanladı ve diretti.
57)
Dedi ki: Bizi, yaptığın büyü ile yurdumuzdan çıkarasın diye mi
geldin, ey Musa?
58)
Öyle ise, muhakkak surette biz de sana, aynen onun gibi bir büyü
getireceğiz. Şimdi sen, seninle bizim aramızda, ne senin, ne de
bizim muhalefet etmeyeceğimiz uygun bir yerde buluşma zamanı
ayarla.
59)
Musa: Buluşma zamanınız, bayram günü, kuşluk vaktinde insanların
toplanma zamanı olsun, dedi.
60)
Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Hilesini (sihirbazlarını)
topladı; sonra geri geldi.
61)
Musa onlara: Yazık size! dedi, Allah hakkında yalan uydurmayın!
Sonra O, bir azap ile kökünüzü keser! İftira eden, muhakkak
perişan olur.
62)
Bunun üzerine onlar, durumlarını aralarında tartıştılar; gizli
gizli fısıldaştılar.
63)
Şöyle dediler: "Bu ikisi, muhakkak ki, sihirleriyle sizi
yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak
isteyen iki sihirbazdırlar sadece."
64)
"Öyle ise hilenizi kurun; sonra sıra halinde gelin! Muhakkak ki
bugün, üstün gelen kazanmıştır."
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 315
|
O |
|
|
O |
| |
قَالُوا يَامُوسَى إِمَّا أَنْ تُلْقِيَ وَإِمَّا أَنْ نَكُونَ أَوَّلَ
مَنْ أَلْقَى
(65)
قَالَ بَلْ أَلْقُوا فَإِذَا حِبَالُهُمْ
وَعِصِيُّهُمْ يُخَيَّلُ إِلَيْهِ مِنْ سِحْرِهِمْ أَنَّهَا تَسْعَى
(66)
فَأَوْجَسَ فِي نَفْسِهِ خِيفَةً مُوسَى
(67)
قُلْنَا لَا تَخَفْ إِنَّكَ أَنْتَ الْأَعْلَى
(68)
وَأَلْقِ مَا فِي يَمِينِكَ تَلْقَفْ مَا صَنَعُوا إِنَّمَا صَنَعُوا
كَيْدُ سَاحِرٍ وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُ حَيْثُ أَتَى
(69)
فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سُجَّدًا قَالُوا آمَنَّا
بِرَبِّ هَارُونَ وَمُوسَى (70)
قَالَ آمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ
إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمْ الَّذِي عَلَّمَكُمْ السِّحْرَ فَلَأُقَطِّعَنَّ
أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ
ع فِي جُذُوعِ النَّخْلِ وَلَتَعْلَمُنَّ أَيُّنَا أَشَدُّ عَذَابًا
وَأَبْقَى (71)
قَالُوا لَنْ نُؤْثِرَكَ عَلَى مَا جَاءَنَا مِنْ الْبَيِّنَاتِ
وَالَّذِي فَطَرَنَا فَاقْضِ مَا أَنْتَ قَاضٍ إِنَّمَا تَقْضِي هَذِهِ
الْحَيَاةَ الدُّنْيَا (72)
إِنَّا آمَنَّا بِرَبِّنَا لِيَغْفِرَ لَنَا
خَطَايَانَا وَمَا
أَكْرَهْتَنَا عَلَيْهِ مِنْ السِّحْرِ وَاللَّهُ خَيْرٌ وَأَبْقَى
(73)
إِنَّهُ مَنْ يَأْتِ رَبَّهُ مُجْرِمًا فَإِنَّ لَهُ جَهَنَّمَ لَا
يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَا (74)
وَمَنْ يَأْتِهِ مُؤْمِنًا قَدْ عَمِلَ الصَّالِحَاتِ فَأُوْلَئِكَ
لَهُمْ الدَّرَجَاتُ الْعُلَا (75)
جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ
فِيهَا وَذَلِكَ جَزَاءُ مَنْ تَزَكَّى
(76)
|
65)
Dediler ki: Ey Musa! Ya sen at veya önce atan biz olalım.
66)
Hayır, siz atın, dedi. Bir de baktı ki, büyüleri sayesinde ipleri
ve sopaları, kendisine gerçekten koşuyor gibi görünüyor.
67)
Musa, birden içinde bir korku duydu.
68)
"Korkma! dedik, üstün gelecek olan kesinlikle sensin."
69)
"Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını yutsun. Yaptıkları,
sadece bir büyücü hilesidir. Büyücü ise, nereye varsa (ne yapsa)
iflah olmaz."
70)
Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar; "Harun'un ve
Musa'nın Rabbine iman ettik" dediler.
71)
(Firavun) Şöyle dedi : Ben size izin vermeden önce ona inandınız
öyle mi! Hakikat şu ki o, size büyü öğreten ulunuzdur. Şimdi
elleriniz ile ayaklarınızı tereddüt etmeden çaprazlama keseceğim
ve sizi hurma dallarına asacağım! Böylece, hangimizin azabının
daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız.
72)
Dediler ki: "Seni, bize gelen açık açık mucizelere ve bizi
yaratana tercih edemeyiz. Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu
dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin."
73)
"Bize, hatalarımızı ve senin bize zorla yaptırdığın büyüyü
bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah, (mükâfatı) en
hayırlı ve (cezası) en sürekli olandır."
74)
Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, cehennem
sırf onun içindir. O ise orada ne ölür ne de yaşar!
75)
Kim de iyi davranışlarda bulunmuş bir mümin olarak O'na varırsa,
üstün dereceler işte sırf bunlar içindir.
76)
İçinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri!
İşte arınanların mükâfatı budur.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 316
|
O |
|
|
O |
| |
وَلَقَدْ أَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي فَاضْرِبْ
لَهُمْ طَرِيقًا فِي الْبَحْرِ يَبَسًا لَا تَخَافُ دَرَكًا وَلَا
تَخْشَى (77)
َأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهِ فَغَشِيَهُمْ مِنْ الْيَمِّ مَا
غَشِيَهُمْ
(78)
وَأَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ وَمَا هَدَى
(79)
يَابَنِي إِسْرَائِيلَ قَدْ أَنجَيْنَاكُمْ مِنْ عَدُوِّكُمْ
وَوَاعَدْنَاكُمْ جَانِبَ الطُّورِ الْأَيْمَنَ وَنَزَّلْنَا
عَلَيْكُمْ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى (80)
كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَلَا تَطْغَوْا فِيهِ
فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبِي وَمَنْ يَحْلِلْ عَلَيْهِ غَضَبِي فَقَدْ
هَوَى (81)
وَإِنِّي لَغَفَّارٌ لِمَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ
اهْتَدَى (82)
وَمَا أَعْجَلَكَ عَنْ قَوْمِكَ يَامُوسَى
(83)
قَالَ هُمْ أُولَاءِ عَلَى أَثَرِي وَعَجِلْتُ
إِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضَى (84)
قَالَ فَإِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِنْ بَعْدِكَ وَأَضَلَّهُمْ
السَّامِرِيُّ (85)
فَرَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفًا قَالَ يَاقَوْمِ
أَلَمْ يَعِدْكُمْ رَبُّكُمْ وَعْدًا حَسَنًا أَفَطَالَ عَلَيْكُمْ
الْعَهْدُ أَمْ أَرَدْتُمْ أَنْ يَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبٌ مِنْ
رَبِّكُمْ فَأَخْلَفْتُمْ مَوْعِدِي (86)
قَالُوا مَا أَخْلَفْنَا مَوْعِدَكَ بِمَلْكِنَا وَلَكِنَّا حُمِّلْنَا
أَوْزَارًا مِنْ زِينَةِ الْقَوْمِ فَقَذَفْنَاهَا فَكَذَلِكَ أَلْقَى
السَّامِرِيُّ (87)
|
77)
Andolsun ki biz Musa'ya: Kullarımla birlikte geceleyin yola çık da
(size) yetişilmesinden korkmaksızın ve (boğulmaktan) endişe
etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç, diye vahyetmiştik.
78)
Bunun üzerine o, askerleri ile birlikte onların peşine düştü.
Deniz onları gömüp boğuverdi.
79)
Firavun, kavmini saptırdı, doğru yola sevketmedi.
80)
Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık; Tûr'un sağ
tarafına (gelmeniz için) size vâde tanıdık ve size kudret helvası
ile bıldırcın eti lütfettik.
81)
Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yeyiniz, bu
hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz; sonra sizi gazabım
çarpar. Her kim ki kendisini gazabım çarparsa, hakikaten o,
yıkılıp gitmiştir.
82)
Şu da muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan,
sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi bağışlarım.
83)
Seni acele ile kavminden ayrılmaya sevkeden nedir, ey Musa!
84)
Musa: İşte, dedi, onlar da benim peşimdeler. Ben, memnun olasın
diye sana acele ile geldim Rabbim.
85)
Allah buyurdu: Senden sonra biz, kavmini imtihan ettik ve Sâmirî
onları yoldan çıkardı.
86)
Bunun üzerine Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü. Ey
kavmim! dedi, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu
halde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin
gazabının inmesini mi istediniz ki, bana olan vâdinizden döndünüz?
87)
Dediler ki: Biz sana olan vâdimizden, kendi kudret ve irademizle
dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısır'lıların) zinet eşyasından bir
takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde
Sâmirî de atmıştı.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 317
|
O |
|
|
O |
| |
فَأَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ فَقَالُوا هَذَا
إِلَهُكُمْ وَإِلَهُ مُوسَى فَنَسِيَ (88)
أَفَلَا يَرَوْنَ أَلَّا يَرْجِعُ إِلَيْهِمْ قَوْلًا وَلَا يَمْلِكُ
لَهُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا (89)
وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هَارُونُ مِنْ قَبْلُ يَاقَوْمِ إِنَّمَا
فُتِنتُمْ بِهِ وَإِنَّ رَبَّكُمْ الرَّحْمَانُ فَاتَّبِعُونِي
وَأَطِيعُوا أَمْرِي (90)
قَالُوا لَنْ نَبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِفِينَ حَتَّى يَرْجِعَ إِلَيْنَا
مُوسَى (91)
قَالَ يَاهَارُونُ مَا مَنَعَكَ إِذْ رَأَيْتَهُمْ ضَلُّوا
(92)
أَلَّا تَتَّبِعَنِي أَفَعَصَيْتَ أَمْرِي
(93)
قَالَ يَبْنَؤُمَّ لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَتِي وَلَا بِرَأْسِي إِنِّي
خَشِيتُ أَنْ تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَلَمْ
تَرْقُبْ قَوْلِي (94)
قَالَ فَمَا خَطْبُكَ يَاسَامِرِيُّ (95)
قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِهِ
فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِنْ أَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذَلِكَ
سَوَّلَتْ لِي نَفْسِي (96)
قَالَ فَاذْهَبْ فَإِنَّ لَكَ فِي الْحَيَاةِ أَنْ تَقُولَ لَا مِسَاسَ
وَإِنَّ لَكَ مَوْعِدًا لَنْ تُخْلَفَهُ وَانظُرْ إِلَى إِلَهِكَ
الَّذِي ظَلَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًا لَنُحَرِّقَنَّهُ ثُمَّ
لَنَنسِفَنَّهُ فِي الْيَمِّ نَسْفًا (97)
إِنَّمَا إِلَهُكُمْ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ وَسِعَ
كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا (98)
|
88)
Bu adam, onlar için, böğürebilen bir buzağı heykeli icat etti.
Bunun üzerine: İşte, dediler, bu, sizin de, Musa'nın da
tanrısıdır. Fakat onu unuttu.
89)
O şeyin, kendilerine hiçbir sözle mukabele edemeyeceğini,
kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını
görmezler mi?
90)
Hakikaten Harun, onlara daha önce: Ey kavmim! demişti, siz bunun
yüzünden sadece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok
merhametli olan Allah'tır. Şu halde bana uyunuz ve emrime itaat
ediniz.
91)
Onlar: Biz, dediler, Musa aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan
asla vazgeçmeyeceğiz!
92)
(Musa, döndüğünde)Dedi: Ey Harun! bunların dalâlete düştüklerini
gördüğün vakit seni engelleğen ne oldu.
93)
(Neden) benim yolumu takip etmedin? Emrime âsi mi oldun?
94)
(Harun:) Ey annemin oğlu! dedi, saçımı sakalımı, yolma! Ben,
senin: "İsrailoğullarının arasına ayrılık düşürdün; sözümü
tutmadın!" demenden korktum.
95)
Musa: Ya senin zorun nedir, ey Sâmirî? dedi.
96)
O da: Ben, onların görmediklerini gördüm. Zira, o elçinin izinden
bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu
böyle nefsim bana hoş gösterdi, dedi.
97)
Musa: Defol! dedi, artık hayatın boyunca sen: "Bana dokunmayın!"
diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir ceza günü var.
Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemin ederim, biz onu yakacağız;
sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!
98)
Sizin ilâhınız, yalnızca, kendisinden başka ilâh olmayan
Allah'tır. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 318
|
O |
|
|
O |
| |
كَذَلِكَ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنْبَاءِ مَا قَدْ سَبَقَ وَقَدْ
آتَيْنَاكَ مِنْ لَدُنَّا ذِكْرًا (99)
مَنْ أَعْرَضَ عَنْهُ فَإِنَّهُ يَحْمِلُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ
وِزْرًا (100)
خَالِدِينَ فِيهِ وَسَاءَ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ حِمْلًا
(101)
يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ وَنَحْشُرُ الْمُجْرِمِينَ يَوْمَئِذٍ
زُرْقًا (102)
يَتَخَافَتُونَ بَيْنَهُمْ إِنْ لَبِثْتُمْ إِلَّا عَشْرًا
(103)
نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ إِذْ يَقُولُ
أَمْثَلُهُمْ طَرِيقَةً إِنْ لَبِثْتُمْ إِلَّا يَوْمًا
(104)
وَيَسْأَلُونَكَ عَنْ الْجِبَالِ فَقُلْ يَنسِفُهَا رَبِّي نَسْفًا
(105)
فَيَذَرُهَا قَاعًا صَفْصَفًا (106)
لَا تَرَى فِيهَا عِوَجًا وَلَا أَمْتًا
(107)
يَوْمَئِذٍ يَتَّبِعُونَ الدَّاعِي لَا عِوَجَ
لَهُ وَخَشَعَتْ الْأَصْوَاتُ لِلرَّحْمَانِ فَلَا تَسْمَعُ إِلَّا
هَمْسًا (108)
يَوْمَئِذٍ لَا تَنفَعُ الشَّفَاعَةُ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ
الرَّحْمَانُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلًا (109)
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ
بِهِ عِلْمًا (110)
وَعَنَتْ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ الْقَيُّومِ وَقَدْ خَابَ مَنْ حَمَلَ
ظُلْمًا (111)
وَمَنْ يَعْمَلْ مِنْ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا يَخَافُ
ظُلْمًا وَلَا هَضْمًا (112)
وَكَذَلِكَ أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا وَصَرَّفْنَا فِيهِ مِنْ
الْوَعِيدِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ أَوْ يُحْدِثُ لَهُمْ ذِكْرًا
(113)
|
99)
İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana
anlatıyoruz. Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir zikir verdik.
100)
Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz ki kıyamet gününde o, ağır bir
günah yükünü yüklenecektir.
101)
Bu kimseler, onda ebedî kalırlar. Onlar için kıyamet gününde bu ne
kötü bir yüktür!
102)
O günde Sûr'a üflenir ve biz o zaman günahkârları, gözleri gömgök
bir halde mahşerde toplarız.
103)
Aralarında birbirlerine gizli gizli şöyle derler: "Dünyada sadece
on gün kaldınız."
104)
Aralarında konuştukları konuyu biz daha iyi biliriz. Onların en
olgun ve akıllı olanı o zaman: "Bir günden fazla kalmadınız" der.
105)
Sana dağlar hakkında sorarlar. De ki: Rabbim onları ufalayıp
savuracak.
106)
Böylece yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır.
107)
Orada ne bir iniş, ne de bir yokuş görebileceksin.
108)
O gün insanlar, dâvetçiye (İsrafil'e) uyacaklar. Ona karşı yan
çizmek yoktur. Artık, çok esirgeyici Allah hürmetine sesler
kısılmıştır. Bu yüzden, fısıltıdan başka bir ses işitemezsin.
109)
O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından
başkasının şefaati fayda vermez.
110)
O, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onların ilmi
ise bunu kapsayamaz:
111)
Bütün yüzler, diri ve her şeye hakim olan Allah için eğilip boyun
bükmüştür. Zulüm yüklenen ise, gerçekten perişan olmuştur.
112)
Her kim, mümin olarak iyi olan işlerden yaparsa, artık o, ne
zulümden ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.
113)
Biz onu böylece Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda ikazları
tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki onlar korunurlar; yahut da o
kendileri için bir ibret ortaya koyar.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 319
|
O |
|
|
O |
| |
فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ
مِنْ قَبْلِ أَنْ يُقْضَى إِلَيْكَ وَحْيُهُ وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي
عِلْمًا (114)
وَلَقَدْ عَهِدْنَا إِلَى آدَمَ مِنْ قَبْلُ
فَنَسِيَ وَلَمْ نَجِدْ لَهُ عَزْمًا
(115)
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ
فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَى
(116)
فَقُلْنَا يَاآدَمُ إِنَّ هَذَا عَدُوٌّ لَكَ
وَلِزَوْجِكَ فَلَا يُخْرِجَنَّكُمَا مِنْ الْجَنَّةِ فَتَشْقَى
(117)
إِنَّ لَكَ أَلَّا تَجُوعَ فِيهَا وَلَا تَعْرَى
(118)
وَأَنَّكَ لَا تَظْمَأُ فِيهَا وَلَا تَضْحَى
(119)
فَوَسْوَسَ إِلَيْهِ الشَّيْطَانُ قَالَ يَاآدَمُ
هَلْ أَدُلُّكَ عَلَى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَا يَبْلَى
(120)
فَأَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْآتُهُمَا وَطَفِقَا
يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِ وَعَصَى آدَمُ رَبَّهُ
فَغَوَى (121)
ثُمَّ اجْتَبَاهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ
وَهَدَى (122)
قَالَ اهْبِطَا مِنْهَا جَمِيعًا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ فَإِمَّا
يَأْتِيَنَّكُمْ مِنِّي هُدًى فَمَنْ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ
وَلَا يَشْقَى (123)
وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا
وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى
(124)
قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَنِي أَعْمَى وَقَدْ كُنتُ بَصِيرًا
(125)
|
114)
Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O'nun vahyi
tamamlanmazdan önce Kur'an'ı (okumakta) acele etme ve "Rabbim,
benim ilmimi artır" de.
115)
Andolsun biz, daha önce de Âdem'e ahit (emir ve vahiy) vermiştik.
Ne var ki o, (ahdi) unuttu. Onda azim de bulmadık.
116)
Bir zaman biz meleklere: Âdem'e secde edin! demiştik. Onlar hemen
secde ettiler; yalnız İblis hariç. O, diretti.
117)
Bunun üzerine: Ey Âdem! dedik, bu, hem senin için hem de eşin için
büyük bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra
yorulur, sıkıntı çekersin!
118)
Şimdi burada senin için ne acıkmak vardır, ne de çıplak kalmak.
119)
Yine burada sen, susuzluk çekmeyecek, sıcaktan da bunalmayacaksın.
120)
Derken şeytan onun aklını karıştırıp "Ey Adem! dedi, sana ebedîlik
ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?"
121)
Nihayet ondan yediler. Bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri
göründü. Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (Bu
suretle) Âdem Rabbine âsi olup yolunu şaşırdı.
122)
Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tevbesini kabul etti ve doğru yola
yöneltti.
123)
Dedi ki: Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan (cennetten)
inin! Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime
uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.
124)
Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir
hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.
125)
O: Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten
görür idim!, der.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 320
|
O |
|
|
O |
| |
قَالَ كَذَلِكَ أَتَتْكَ آيَاتُنَا فَنَسِيتَهَا وَكَذَلِكَ الْيَوْمَ
تُنسَى
(126)
وَكَذَلِكَ نَجْزِي مَنْ أَسْرَفَ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِآيَاتِ رَبِّهِ
وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَشَدُّ وَأَبْقَى
(127)
أَفَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ الْقُرُونِ
يَمْشُونَ فِي مَسَاكِنِهِمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِأُوْلِي
النُّهَى (128)
وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَكَانَ لِزَامًا وَأَجَلٌ
مُسَمًّى (129)
فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ
طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا وَمِنْ آنَاءِ اللَّيْلِ
فَسَبِّحْ وَأَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضَى
(130)
وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَى مَا مَتَّعْنَا
بِهِ أَزْوَاجًا مِنْهُمْ
زَهْرَةَ الْحَيَاةِ الدُّنيَا لِنَفْتِنَهُمْ
فِيهِ وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَأَبْقَى (131)
وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلَاةِ وَاصْطَبِرْ
عَلَيْهَا لَا نَسْأَلُكَ رِزْقًا نَحْنُ نَرْزُقُكَ وَالْعَاقِبَةُ
لِلتَّقْوَى (132)
وَقَالُوا لَوْلَا
يَأْتِينَا بِآيَةٍ مِنْ رَبِّهِ أَوَلَمْ تَأْتِهِمْ بَيِّنَةُ مَا
فِي الصُّحُفِ الْأُولَى
(133)
وَلَوْ أَنَّا أَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ
قَبْلِهِ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَا
أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولًا
فَنَتَّبِعَ آيَاتِكَ مِنْ قَبْلِ أَنْ نَذِلَّ وَنَخْزَى
(134)
قُلْ كُلٌّ مُتَرَبِّصٌ فَتَرَبَّصُوا فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ أَصْحَابُ
الصِّرَاطِ
السَّوِيِّ وَمَنْ اهْتَدَى (135)
|
126)
(Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama
sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!
127)
Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine inanmayanı işte böyle
cezalandırırız. Ahiret azabı, elbette daha şiddetli ve daha
süreklidir.
128)
Bizim, onlardan önce nice nesilleri helâk etmiş olmamız
kendilerini yola getirmedi mi? Halbuki onların yurtlarında gezip
dolaşırlar. Bunda, elbette ki akıl sahipleri için nice ibretler
vardır.
129)
Eğer Rabbinden, daha önce sâdır olmuş bir söz ve tayin edilmiş bir
vâde olmasaydı, (ceza onlar için de dünyada) kaçınılmaz olurdu.
130)
(Resûlüm!) Sen, onların söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından
önce de batmasından önce de Rabbini övgü ile tesbih et; gecenin
bir kısım saatleri ile gündüzün etrafında (iki ucunda) da tesbih
et ki, sen, Allah'tan hoşnut olasın, (Allah da senden!).
131)
Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi
faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme!
Rabbinin nimeti hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.
132)
Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık
istemiyoruz; (aksine) biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç,
takvâ iledir.
133)
Onlar: (Muhammed) bize Rabbinden bir mucize getirmeli değil miydi?
dediler. Önce gelen kitaplardakinin apaçık delili onlara gelmedi
mi?
134)
Eğer biz, bundan (Kur'an'dan) önce onları bir azapla helâk
etseydik, muhakkak ki şöyle diyeceklerdi: Ya Rabbi! Bize bir elçi
gönderseydin de, şu aşağılığa ve rüsvaylığa düşmeden önce
âyetlerine uysaydık!
135)
De ki: Herkes beklemektedir: Öyle ise siz de bekleyin. Yakında
anlayacaksınız; doğru düzgün yolun yolcuları kimmiş ve hidayette
olan kimmiş!
|
|
|
O |
|
|
O |
|