SAYFA 321
|
O |
|
|
O |
| |
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ
(1) مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ
رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ
(2) لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ وَأَسَرُّوا
النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُوا
هَلْ هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنْتُمْ
تُبْصِرُونَ
(3) قَالَ رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ
فِي السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
(4) بَلْ
قَالُوا أَضْغَاثُ أَحْلَامٍ بَلْ افْتَرَاهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌ فَلْيَأْتِنَا
بِآيَةٍ كَمَا أُرْسِلَ الْأَوَّلُونَ (5)
مَا آمَنَتْ قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ
(6) وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلَّا
رِجَالًا نُوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنتُمْ لَا
تَعْلَمُونَ (7) وَمَا جَعَلْنَاهُمْ
جَسَدًا لَا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ
(8) ثُمَّ صَدَقْنَاهُمْ الْوَعْدَ
فَأَنجَيْنَاهُمْ وَمَنْ نَشَاءُ وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ
(9) لَقَدْ أَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا
فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ (10)
|
21- el-ENBİYA SURESİ
(Mekke’de inmiştir, 112 ayettir.)
Rahman ve Rahim Allah’ın
adıyla...
1)
İnsanların hesaba çekilecekleri (gün) yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet
içinde yüz çevirdiler.
2)
Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir ihtar gelse, onlar bunu, hep alaya
alarak dinlerler.
3)
Kalpleri hep eğlencede(gaflette),hem o zalimler şu gizli fısıltıyı yaptılar:
Bu (Muhammed), sizin gibi bir beşer olmaktan başka nedir ki! Siz şimdi
gözünüz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?
4)
(Peygamber) dedi ki: Rabbim, yerde ve gökte (söylenmiş) her sözü bilir. O,
hakkıyla işiten ve bilendir.
5)
"Hayır, dediler, (bunlar) saçma sapan rüyalardır; bilakis onu kendisi
uydurmuştur; belki de o, şairdir. (Eğer öyle değilse) bize hemen, öncekilere
gönderilenin benzeri bir âyet getirsin."
6)
Bunlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir belde iman etmemişti; şimdi bunlar mı
iman edecekler?
7)
Biz, senden önce de, kendilerine vahiy verdiğimiz kişilerden başkasını
peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz.
8)
Biz onları (peygamberleri), yemek yemez birer (cansız) ceset olarak
yaratmadık. Onlar (bu dünyada) ebedî de değillerdir.
9)
Sonra onlara (verdiğimiz) sözü yerine getirdik; böylece, hem onları hem de
dilediğimiz (başka) kimseleri kurtuluşa erdirdik; müsrifleri de helâk ettik.
10)
Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâla
akıllanmaz mısınız?
|
|
|
O |
|
|
O |
|
“
SAYFA 322
|
O |
|
|
O |
| |
وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَأَنشَأْنَا
بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ (11)
فَلَمَّا أَحَسُّوا بَأْسَنَا إِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَ
(12) لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُوا
إِلَى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ
(13) قَالُوا يَاوَيْلَنَا
إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ (14)
فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوَاهُمْ حَتَّى جَعَلْنَاهُمْ حَصِيدًا
خَامِدِينَ (15) وَمَا
خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ
(16) لَوْ أَرَدْنَا أَنْ
نَتَّخِذَ لَهْوًا لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا إِنْ كُنَّا
فَاعِلِينَ (17) بَلْ نَقْذِفُ
بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ
وَلَكُمْ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ (18)
وَلَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَنْ عِنْدَهُ لَا
يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ
(19) يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ
وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ (20)
أَمْ اتَّخَذُوا آلِهَةً مِنْ الْأَرْضِ هُمْ يُنشِرُونَ
(21) لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ
إِلَّا اللَّهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ
عَمَّا يَصِفُونَ (22) لَا
يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ
(23) أَمْ اتَّخَذُوا مِنْ
دُونِهِ آلِهَةً قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ هَذَا ذِكْرُ مَنْ مَعِي
وَذِكْرُ مَنْ قَبْلِي بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ الْحَقَّ
فَهُمْ مُعْرِضُونَ (24)
|
11)
Zalim olan nice beldeyi kırıp geçirdik; arkasından da nice başka
topluluklar vücuda getirdik.
12)
Azabımızı hissettiklerinde bir de bakarsın ki oralardan (azap
bölgesinden) kaçıyorlar!
13)
"Kaçmayın! İçinde bulunduğunuz refaha ve yurtlarınıza dönün! Çünkü
size sorular sorulacak!"
14)
"Vay başımıza gelenlere! dediler; gerçekten biz zalim
insanlarmışız."
15)
Biz kendilerini, kuruyup biçilmiş ekine, sönmüş ateşe çevirinceye
kadar bu feryatları sürüp gider.
16)
Biz, göğü, yeri ve bunlar arasındakileri, oyuncular olarak
yaratmadık.
17)
Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi tarafımızdan
edinirdik. biz yapanlardan değiliz.
18)
Bilakis biz, hakkı bâtılın tepesine bindiririz de o, bâtılın işini
bitirir. Bir de bakarsınız ki, bâtıl yok olup gitmiştir.
yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!
19)
Göklerde ve yerde kimler varsa O'na aittir. O'nun huzurunda
bulunanlar, O'na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar.
20)
Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz tesbih ederler.
21)
Yoksa, yerden birtakım tanrılar edindiler de, onlar mı
diriltecekler?
22)
Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve
gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki
Arş'ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan
münezzehtir.
23)
Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya
çekileceklerdir.
24)
Yoksa O'ndan başka birtakım tanrılar mı edindiler? De ki: Haydi
delillerinizi getirin! İşte benimle beraber olanların Kitab'ı ve
benden öncekilerin Kitab'ı. Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler;
bu yüzden de yüz çevirirler.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 323
|
O |
|
|
O |
| |
وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ
لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِي (25)
وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمَانُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ
(26) لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ
وَهُمْ بِأَمْرِهِ يَعْمَلُونَ (27)
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا
لِمَنْ ارْتَضَى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِهِ مُشْفِقُونَ
(28) وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ إِنِّي
إِلَهٌ مِنْ دُونِهِ فَذَلِكَ نَجْزِيهِ جَهَنَّمَ كَذَلِكَ نَجْزِي
الظَّالِمِينَ (29) أَوَلَمْ يَرَى
الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا
فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنْ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا
يُؤْمِنُونَ
(30)
وَجَعَلْنَا فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا فِيهَا
فِجَاجًا سُبُلًا لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ (31)
وَجَعَلْنَا السَّمَاءَ سَقْفًا مَحْفُوظًا وَهُمْ عَنْ آيَاتِهَا مُعْرِضُونَ
(32) وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ
وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ
(33) وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ
أَفَإِيْنْ مِتَّ فَهُمْ الْخَالِدُونَ (34)
كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ
فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ (35)
|
25)
Senden önce hiçbir resûl göndermedik ki ona: "Benden başka İlâh
yoktur; şu halde bana kulluk edin" diye vahyetmiş olmayalım.
26)
Rahmân (olan Allah, melekleri) evlât edindi, dediler. Hâşâ! O,
bundan münezzehtir. Bilakis (melekler), lütuf ve ihsana mazhar
olmuş kullardır.
27)
O'ndan (emir almazdan) önce konuşmazlar; onlar, sadece O'nun emri
ile hareket ederler.
28)
Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını
da, yapacaklarını da) bilir. Allah rızasına ulaşmış olanlardan
başkasına şefaat etmezler. Onlar, Allah korkusundan titrerler!
29)
Onlardan her kim: "Tanrı O değil, benim!" derse, biz onu
cehennemle cezalandırırız. İşte biz, zalimlere böyle ceza veririz!
30)
İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları
birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı
görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?
31)
Onları sarsmasın diye yeryüzünde bir takım dağlar diktik. Orada
geniş geniş yollar açtık; ta ki maksatlarına ulaşsınlar.
32)
Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan gibi yaptık. Onlar ise,
gökyüzünün âyetlerinden yüz çevirirler.
33)
O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı... yaratandır. Her biri bir
yörüngede yüzmektedirler.
34)
Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen
ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar?
35)
Her canlı, ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle
de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 324
|
O |
|
|
O |
| |
وَإِذَا رَآكَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ يَتَّخِذُونَكَ إِلَّا هُزُوًا أَهَذَا
الَّذِي يَذْكُرُ آلِهَتَكُمْ وَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمَانِ هُمْ كَافِرُونَ
(36)
خُلِقَ الْإِنسَانُ مِنْ
عَجَلٍ سَأُرِيكُمْ آيَاتِي فَلَا تَسْتَعْجِلُونِي
(37)
وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنتُمْ صَادِقِينَ
(38) لَوْ يَعْلَمُ الَّذِينَ كَفَرُوا
حِينَ لَا يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمْ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ وَلَا
هُمْ يُنْصَرُونَ (39) بَلْ
تَأْتِيهِمْ بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ رَدَّهَا وَلَا هُمْ
يُنظَرُونَ (40) وَلَقَدْ اسْتُهْزِئَ
بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا
بِهِ يَسْتَهْزِئُون (41) قُلْ مَنْ
يَكْلَؤُكُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنْ الرَّحْمَانِ بَلْ هُمْ عَنْ
ذِكْرِ رَبِّهِمْ مُعْرِضُونَ (42)
أَمْ لَهُمْ آلِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مِنْ دُونِنَا لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَ
أَنفُسِهِمْ وَلَا هُمْ مِنَّا يُصْحَبُونَ (43)
بَلْ مَتَّعْنَا هَؤُلَاءِ وَآبَاءَهُمْ حَتَّى طَالَ عَلَيْهِمْ الْعُمُرُ
أَفَلَا يَرَوْنَ أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا
أَفَهُمْ الْغَالِبُونَ (44)
|
36)
(Resûlüm!) Kâfirler seni gördükleri zaman: "Sizin ilâhlarınızı
diline dolayan bu mu?" diyerek seni hep alaya alırlar. Halbuki
onlar, çok esirgeyici Allah'ın Kitabını inkâr edenlerin ta
kendileridir.
37)
İnsan, aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır. Size âyetlerimi
göstereceğim; benden acele istemeyin.
38)
"Eğer, diyorlar, doğru iseniz, ne zaman (gerçekleşecek) bu
tehdit?"
39)
İnkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından (saran) ateşi
savamayacakları, kendilerine yardım dahi edilmeyeceği zamanı bir
bilselerdi!
40)
Bilâkis kendilerine o (kıyamet) öyle âni gelir ki, onları
şaşırtır. Artık, ne reddedebilirler onu, ne de kendilerine mühlet
verilir.
41)
Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi; ama onları
alaya alanları, o alay konusu ettikleri şey kuşatıverdi.
42)
De ki: Allah'a karşı sizi gece gündüz kim koruyacak? Buna rağmen
onlar Rablerini anmaktan yüz çevirirler.
43)
Yoksa kendilerini bize karşı savunacak birtakım ilâhları mı var?
(O ilâh dedikleri şeyler) kendilerine bile yardım edecek güçte
değildirler. Onlar bizden de alâka ve destek görmezler.
44)
Evet, onları da, atalarını da barındırdık. Nihayet ömür
kendilerine (hiç bitmeyecek gibi) uzun geldi. Oysa onlar, bizim
gelip (kâfirlere ait) araziyi çevresinden eksilteceğimizi
görmezler mi? Şu halde, üstün gelen onlar mı?
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA
325
|
O |
|
|
O |
| |
قُلْ إِنَّمَا أُنذِرُكُمْ بِالْوَحْيِ وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ
الدُّعَاءَ إِذَا مَا يُنذَرُونَ (45)
وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ
لَيَقُولُنَّ يَاوَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ
(46) وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ
الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَإِنْ
كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا وَكَفَى بِنَا
حَاسِبِينَ (47) وَلَقَدْ
آتَيْنَا مُوسَى وَهَارُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَاءً وَذِكْرًا
لِلْمُتَّقِينَ (48) لَّذِينَ
يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَهُمْ مِنْ السَّاعَةِ مُشْفِقُونَ
(49) وَهَذَا ذِكْرٌ مُبَارَكٌ
أَنزَلْنَاهُ أَفَأَنْتُمْ لَهُ مُنكِرُونَ
(50) وَلَقَدْ آتَيْنَا
إِبْرَاهِيمَ رُشْدَهُ مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا بِهِ عَالِمِينَ
(51) إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ
وَقَوْمِهِ مَا هَذِهِ التَّمَاثِيلُ الَّتِي أَنْتُمْ لَهَا
عَاكِفُونَ (52) قَالُوا
وَجَدْنَا آبَاءَنَا لَهَا عَابِدِينَ
(53) قَالَ لَقَدْ كُنتُمْ أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ فِي
ضَلَالٍ مُبِينٍ (54) قَالُوا
أَجِئْتَنَا بِالْحَقِّ أَمْ أَنْتَ مِنْ اللَّاعِبِينَ
(55) قَالَ بَل رَبُّكُمْ رَبُّ
السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الَّذِي فَطَرَهُنَّ وَأَنَا عَلَى ذَلِكُمْ
مِنْ الشَّاهِدِينَ (56)
وَتَاللَّهِ لَأَكِيدَنَّ أَصْنَامَكُمْ بَعْدَ أَنْ تُوَلُّوا
مُدْبِرِينَ (57)
|
45)
De ki: Ben, sadece, vahiy ile sizi ikaz ediyorum. Fakat, sağır
olanlar, ikaz edildikleri zaman bu çağrıyı duymazlar.
46)
Andolsun, onlara Rabbinin azabından ufak bir esinti dokunsa, hiç
şüphesiz, "Vah bize! Hakikaten biz zalim kimselermişiz!" derler.
47)
Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye,
hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş,) bir hardal tanesi
kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören
olarak biz (herkese) yeteriz.
48)
Andolsun biz, Musa ve Harun'a, takvâ sahipleri için bir ışık, bir
öğüt ve Furkan'ı verdik.
49)
(O takvâ sahipleri ki) onlar, görmedikleri halde Rablerine candan
saygı gösterirler. Yine onlar, kıyametten korkan kimselerdir.
50)
İşte bu (Kur'an) da, bizim indirdiğimiz hayırlı ve faydalı bir
öğüttür. Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?
51)
Andolsun ki İbrahim’e daha önceden, doğru yolu bulma imkanı
vermiştik ve biz onu bilenlerdik.
52)
Hani babasına ve kavmine demişti ki: “İbadet edip durduğunuz bu
heykeller de ne oluyor?”
53)
“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk.” De-diler.
54)
Dedi ki: “Andolsun siz ve atalarınız apaçık bir sa-pıklık
içindesiniz.”
55)
“Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa oyun oynayan-lardan
mısın?” dediler.
56)
Dedi ki: “Hayır, sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir,
onları kendisi yaratmıştır ve ben de buna şa-hitlik edenlerdenim.”
57)
“Andolsun Allah’a, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben
sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuraca-ğım.”
|
|
|
O |
|
|
O |
|
51)
Andolsun ki Biz İbrahim’e daha önceden, küçükken, din ve dünya hususunda doğru
yolu bulma, çeşitli hayırlara ulaşma imkanı vermiştik. Onu Allah’ın birliğini
düşünmeye ve delil getirmeye muvaffak kıldık. Biz onun kendisine verdiğimiz
peygamberliğe ve üstünlüğe layık, ehil bir kimse olduğunu biliyorduk.
52)
Hani bir zamanlar İbrahim babası Azer’e ve müşrik kavmine demişti ki: “İbadet
edip durduğunuz, tapındığınız, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu
heykeller, putlar da ne oluyor?”
53)
“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk, biz de onların yolundan
gidiyoruz.” dediler.
54)
İbrahim dedi ki: “Andolsun siz ve atalarınız o putlara taptığınız için apaçık
bir sapıklık içindesiniz. Çünkü onlar cansızdır. Ne yararları, ne zararları
olur, ne de sizi duyabilirler.”
55)
“Sen bize gerçeği mi getirdin, söylediğinde ciddi misin? Yoksa bizimle
eğlenip oyun oynayanlardan mısın? Bizimle dalga mı geçiyorsun? Söylediğin bu söz
gerçek mi, yoksa şaka mı?” dediler.
56)
İbrahim dedi ki: “Hayır, aksine sizin ibadete layık olan Rabbiniz, ilah
oldukları iddia edilen bu putlar değil, göklerin ve yerin hiçbir örneğe ihtiyaç
duymaksızın yaratıcısı olan Rabbiniz Allah’tır. Ben de şehadeti ile davaları
sona erdiren bir şahit gibi, kesin ve açık delillerle Allah’ın birliğine
şahitlik edenlerdenim.”
57)
“Andolsun Allah’a, sizler arkanızı dönüp bayram yerine gittikten sonra, ben
sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracak ve onlara zarar verme yollarını
arayacağım.”
SAYFA 326
|
O |
|
|
O |
| |
فَجَعَلَهُمْ جُذَاذًا إِلَّا كَبِيرًا لَهُمْ لَعَلَّهُمْ إِلَيْهِ
يَرْجِعُونَ (58) قَالُوا مَنْ
فَعَلَ هَذَا بِآلِهَتِنَا إِنَّهُ لَمِنْ الظَّالِمِينَ
(59) قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى
يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُ إِبْرَاهِيمُ
(60) قَالُوا فَأْتُوا بِهِ عَلَى أَعْيُنِ النَّاسِ
لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ (61)
قَالُوا أَأَنْتَ فَعَلْتَ هَذَا بِآلِهَتِنَا يَاإِبْرَاهِيمُ
(62) قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا فَاسْأَلُوهُمْ إِنْ
كَانُوا يَنطِقُونَ (63)
فَرَجَعُوا إِلَى أَنفُسِهِمْ فَقَالُوا إِنَّكُمْ أَنْتُمْ
الظَّالِمُونَ (64) ثُمَّ
نُكِسُوا عَلَى رُءُوسِهِمْ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَؤُلَاءِ يَنطِقُونَ
(65) قَالَ
أَفَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُكُمْ شَيْئًا وَلَا
يَضُرُّكُمْ
(66)
أُفٍّ لَكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَفَلَا
تَعْقِلُونَ
(67)
قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانصُرُوا آلِهَتَكُمْ إِنْ كُنتُمْ فَاعِلِينَ
(68) قُلْنَا يَانَارُ كُونِي
بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ
(69) وَأَرَادُوا بِهِ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمْ
الْأَخْسَرِينَ (70)
وَنَجَّيْنَاهُ وَلُوطًا إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا
لِلْعَالَمِينَ (71)
وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ
وَيَعْقُوبَ نَافِلَةً وَكُلًّا جَعَلْنَا صَالِحِينَ
(72)
|
58)
Derken, ona başvururlar diye büyükleri dışında on-ların hepsini
paramparça etti.
59)
Dediler ki: “İlahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o
zalimlerdendir.”
60)
Dediler ki: “Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları
diline doladığını işittik.”
61)
Dediler ki: “Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona
şahid olsunlar.”
62)
Dediler ki: “Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?”
63)
Dedi ki: “Hayır, bu yapmıştır, bu onların büyükle-ridir; eğer
konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin.”
64)
Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: “Muhakkak asıl zalimler
sizlersiniz.”
65)
Sonra başaşağı edildiler de: “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar
konuşamazlar.”
66)
Dedi ki: “O halde, Allah’ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve
zararı dokunmayan şeylere mi ibadet edi-yorsunuz?”
67)
“Yuh size ve Allah’tan başka ibadet ettiklerinize. Hâlâ
akıllanmayacak mısınız?”
68)
Dediler ki: “Eğer yapacaksanız, onu yakın ve ilah-larınıza
yardımda bulunun.”
69)
“Ey ateş, İbrahim’e karşı serin ve selamet ol!” de-dik.
70)
Ona bir tuzak kurmak istediler, fakat biz onları da-ha çok hüsrana
uğrayanlar kıldık.
71)
Onu ve Lut’u kurtarıp içinde, alemler için bereket-lendirdiğimiz
yere çıkardık.
72)
Ona İshak’ı bağışladık, üstüne de Yakub’u; her bi-rini salihler
kıldık.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
58)
Derken İbrahim, belki ona başvururlar, bu işi kimin yaptığını öğrenirler,
putların aciz olduğu ortaya çıkar ve kavminin aleyhine delil olur diye büyükleri
dışında putların hepsini balta ile paramparça etti, onları bir kırıntı haline
getirdi. Sonra da baltayı büyük putun boynuna astı.
59)
Bayramdan döndükten sonra ilahlarına bakıp onlara yapılanı gördüklerinde, bunu
yapanı araştırıp kınayarak şöyle dediler: “İlahlarımıza bunu kim yaptı?
Şüphesiz o zalimlerden biridir. Çok büyük bir suç işlemiştir. Çünkü o, saygı ve
hürmete layık olan ilahlara karşı gelmeye cüret etmiştir.”
60)
İbrahim’in: “Vallahi, putlarınıza tuzak kuracağım” sözünü işiten şahıs dedi ki:
“Biz, kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını, onları
yerdiğini, ayıpladığını ve onlara sövdüğünü işittik. Belki de ilahları
parçalayan odur.”
61)
Bunun üzerine Nemrut ve kavminin ileri gelenleri dediler ki: “Öyleyse,
İbrahim’i insanların, herkesin gözü önüne getirin, onu herkesin gözü önünde
sorgulayalım ki, insanlar ona verilecek cezaya şahid olsunlar da bu olaydan
ibret alıp bir daha aynı şeyi yapmasınlar.”
62)
Nemrut ve kavminin ileri gelenleri İbrahim’i getirip ona dediler ki: “Ey
İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın? İlahlarımızı parçalayan sen misin?”
63)
İbrahim onları susturmak ve aleyhlerine delil getirmek amacıyla dedi ki:
“Hayır, bilakis onları bu büyük put parçalamıştır. Sizin kendisiyle beraber bu
küçük putlara tapmanıza kızdı da onları kırdı. Eğer konuşabiliyorlarsa, bu
putlara, kendilerini kimin kırdığını sorun.”
64)
Kendi vicdanlarına dönerek olayı düşündüler ve şöyle dediler: “Muhakkak asıl
zalimler sizlersiniz. Çünkü siz, konuşamayan bir varlığa ibadet ediyorsunuz.”
65)
Sonra bu gerçeği itiraftan vazgeçip, kibir ve taşkınlığa, eski inanç ve
tartışmalarına dönerek başaşağı edildiler de ısrar ve inatla dediler ki: “Ey
İbrahim! Allah’a yemin ederiz ki, senin de çok iyi bildiğin gibi bu putlar
konuşamaz ve cevap veremezler. Onlara sormamızı bizden nasıl istiyorsun?”
66)
İbrahim dedi ki: “O halde, Allah’ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve
zararı dokunmayan cansız şeylere mi ibadet ediyorsunuz, onlara mı
tapıyorsunuz?”
67)
“Yuh size ve Allah’tan başka ibadet ettiklerinize. Yaptığınız işin
çirkinliğini, bu putların ibadete layık ve münasip olmadığını ve ibadetin ancak
Allah’ın hakkı olduğunu anlamıyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”
68)
Bu delil karşısında susup da cevap veremez hale geldiklerinde, kaba kuvvete ve
işkenceye başvurdular. Dediler ki: “İlahlarınıza yarım etmek ve intikamlarını
almak için İbrahim’i ateşe atıp yakın. Siz, gerçekten putların yardımcıları
iseniz, böyle yapın.”
69)
Biz de dedik ki: “Ey ateş, İbrahim’e karşı serin ve selamet, soğuk ve
esenlikli ol!”
70)
Nemrut ve kavminin ileri gelenleri, ateşte yakmak suretiyle İbrahim’e bir tuzak
kurmak istediler, fakat biz onları insanların en çok hüsrana uğrayanları kıldık.
Çünkü Allah’ın peygamberine tuzak kurdular. Allah da tuzaklarını başlarına
geçirdi.
71)
İbrahim’i ve yeğeni Haran oğlu Lut’u kâfirlerin eziyetlerinin yapıldığı Irak
bölgesinden kurtarıp içinde, alemler için nehir ve ağaçlarla
bereketlendirdiğimiz, çok peygamberler gönderdiğimiz Şam bölgesine çıkardık.
72)
İbrahim Rabbinden çocuk istedikten sonra ihtiyar ve yaşlı olmasına rağmen ona
İshak’ı bağışladık, üstüne de o istemediği halde fazladan İshak’ın oğlu Yakub’u
verdik; her birini, İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u salihler, hayırlı ve iyi
kıldık.
SAYFA 327
|
O |
|
|
O |
| |
وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا وَأَوْحَيْنَا
إِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَإِقَامَةِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاءَ
الزَّكَاةِ وَكَانُوا لَنَا عَابِدِينَ
(73) وَلُوطًا آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَنَجَّيْنَاهُ
مِنْ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَتْ تَعْمَلُ الْخَبَائِثَ إِنَّهُمْ
كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاسِقِينَ (74)
وَأَدْخَلْنَاهُ فِي رَحْمَتِنَا إِنَّهُ مِنْ الصَّالِحِينَ
(75) وَنُوحًا إِذْ نَادَى مِنْ
قَبْلُ فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ مِنْ الْكَرْبِ
الْعَظِيمِ (76) وَنَصَرْنَاهُ
مِنْ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا إِنَّهُمْ كَانُوا
قَوْمَ سَوْءٍ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ
(77) وَدَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ
إِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ إِذْ نَفَشَتْ فِيهِ غَنَمُ الْقَوْمِ
وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِدِينَ (78)
فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا
وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ
وَكُنَّا فَاعِلِينَ (79)
وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَكُمْ لِتُحْصِنَكُمْ مِنْ
بَأْسِكُمْ فَهَلْ أَنْتُمْ شَاكِرُونَ
(80) وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ عَاصِفَةً تَجْرِي
بِأَمْرِهِ
إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ
عَالِمِينَ
(81)
|
73)
Ve onları, emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara
hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermelerini
vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
74)
Lût'a gelince, ona da hüküm (hakimlik, peygamberlik, hükümdarlık)
ve ilim verdik; onu, çirkin işler yapmakta olan memleketten
kurtardık. Zira onlar (o memleketin halkı), gerçekten fena işler
yapan kötü bir kavimdi.
75)
Onu (Lût'u) rahmetimize kabul ettik; çünkü o, sâlihlerden idi.
76)
Daha önce Nuh da dua etmiş, biz onun duasını kabul etmiştik.
Böylece, kendisini ve (iman eden) yakınlarını büyük sıkıntıdan
kurtarmıştık.
77)
Onu, âyetlerimizi inkâr eden kavimden koruduk. Gerçekten onlar,
fena bir kavim idi; bu yüzden topunu birden (suya) gömdük.
78)
Davud ve Süleyman'ı da (an). Bir zaman, bir ekin konusunda hüküm
veriyorlardı: bir gurup insanın koyun sürüsü, geceleyin başıboş
bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz onların
hükmünü görüp bilmekte idik.
79)
Böylece bunu (bu fetvayı) Süleyman'a biz anlatmıştık. Biz, onların
her birine hüküm (hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik.
Kuşları ve tesbih eden dağları da Davud'a boyun eğdirdik.
(Bunları) biz yapmaktayız.
80)
Ona, savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh yapmayı
öğrettik. Artık şükredecek misiniz?
81)
Süleyman'ın emrine de kasırga (gibi esen) rüzgârı verdik; onun
emriyle içinde bereketler yarattığımız yere doğru eserdi. Biz
herşeyi biliriz.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
73)
İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u, emrimizle doğru yolu gösteren, kendilerine uyulan
önder ve liderler kıldık. Allah’ın emriyle insanlara dine giden yolu
gösterirler. Onlara ilimle ameli birleştirmek için hayırlar yapmayı, namazı
rükun ve şartlarını yerine getirerek huşu içerisinde devamlı kılmalarını ve
zekâtı vermelerini vahyettik. Onlar bizi birleyen ve yalnızca samimiyetle bize
ibadet eden kimselerdir.
SAYFA 328
|
O |
|
|
O |
| |
وَمِنْ الشَّيَاطِينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا
دُونَ ذَلِكَ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظِينَ
(82) وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِي
الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
(83) فَاسْتَجَبْنَا لَهُ
فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِنْ ضُرٍّ وَآتَيْنَاهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ
مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَذِكْرَى لِلْعَابِدِينَ
(84) وَإِسْمَاعِيلَ وَإِدْرِيسَ
وَذَا الْكِفْلِ كُلٌّ مِنْ الصَّابِرِينَ
(85) وَأَدْخَلْنَاهُمْ فِي رَحْمَتِنَا إِنَّهُمْ مِنْ
الصَّالِحِينَ (86) وَذَا
النُّونِ إِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ أَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ
فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ
إِنِّي كُنتُ مِنْ الظَّالِمِينَ (87)
فَاسْتَجَبْنَا لَهُ
وَنَجَّيْنَاهُ مِنْ الْغَمِّ وَكَذَلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِنِينَ
(88)
وَزَكَرِيَّا إِذْ نَادَى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْدًا
وَأَنْتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ (89)
فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيَى
وَأَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُ إِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي
الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًا وَكَانُوا لَنَا
خَاشِعِينَ (90)
|
82)
Şeytanlar arasından da, onun için dalgıçlık eden (ve inciler
çıkaran) ve bundan başka işler görenler vardı. Biz onları gözetim
altında tutuyorduk.
83)
Eyyub'u da (an). Hani Rabbine: "Başıma bu dert geldi. Sen,
merhametlilerin en merhametlisisin" diye niyaz etmişti.
84)
Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için
bir hatıra olmak üzere onun duasını kabul ettik; kendisinde dert
ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik ve ona aile efradını, ayrıca
bunlarla birlikte bir mislini daha verdik.
85)
İsmail'i, İdris'i ve Zülkifi de (yâdet). Hepsi de sabreden
kimselerdendi.
86)
Onları rahmetimize kabul ettik. Onlar hakikaten iyi kimselerdendi.
87)
Zünnûn'u da. O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini
asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde:
"Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten
ben zalimlerden oldum!" diye niyaz etti.
88)
Bunun üzerine onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık.
İşte biz müminleri böyle kurtarırız.
89)
Zekeriyya'yı da (an). Hani o, Rabbine şöyle niyaz etmişti: Rabbim!
Beni yalnız bırakma! Sen, vârislerin en hayırlısısın, (her şey
sonunda senindir).
90)
Biz onun da duasını kabul ettik ve ona Yahya'yı verdik; eşini de
kendisi için (çocuk doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar (bütün bu
peygamberler), hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize
yalvarırlardı; onlar, bize karşı derin saygı içindeydiler.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 329
|
O |
|
|
O |
| |
وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهَا مِنْ رُوحِنَا
وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَا آيَةً لِلْعَالَمِينَ
(91) إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ
أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِي
(92) وَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُمْ
بَيْنَهُمْ كُلٌّ إِلَيْنَا رَاجِعُونَ
(93) فَمَنْ يَعْمَلْ مِنْ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ
فَلَا كُفْرَانَ لِسَعْيِهِ وَإِنَّا لَهُ كَاتِبُونَ
(94) وَحَرَامٌ عَلَى قَرْيَةٍ
أَهْلَكْنَاهَا أَنَّهُمْ لَا يَرْجِعُونَ
(95) حَتَّى إِذَا
فُتِحَتْ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ
وَهُمْ مِنْ كُلِّ حَدَبٍ يَنسِلُونَ
(96)
وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ فَإِذَا هِيَ شَاخِصَةٌ أَبْصَارُ
الَّذِينَ كَفَرُوا يَاوَيْلَنَا قَدْ كُنَّا فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا
بَلْ كُنَّا ظَالِمِينَ (97)
إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ
أَنْتُمْ لَهَا وَارِدُونَ (98)
لَوْ كَانَ هَؤُلَاءِ آلِهَةً مَا وَرَدُوهَا وَكُلٌّ فِيهَا
خَالِدُونَ (99) لَهُمْ فِيهَا
زَفِيرٌ وَهُمْ فِيهَا لَا يَسْمَعُونَ
(100) إِنَّ الَّذِينَ سَبَقَتْ لَهُمْ مِنَّا الْحُسْنَى
أُوْلَئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَ (101)
|
91)
Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem'i de an.) Biz ona ruhumuzdan
üfledik; onu ve oğlunu cümle âlem için bir ibret kıldık.
92)
Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek
ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise
bana kulluk edin.
93)
(İnsanlar) kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini
bozdular. Halbuki hepsi bize döneceklerdir.
94)
Bu durumda her kim mümin olarak iyi davranışlar yaparsa onun
çabasını görmezlikten gelmek olmaz. Zira biz onu yazmaktayız.
95)
Helâk ettiğimiz bir belde için artık (yeniden mâmur olmak)
imkânsızdır; çünkü onlar geri dönemeyeceklerdir.
96)
Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği
zaman;
97)
Ve gerçek vaad (ölüm, kıyamet) yaklaşınca, birden, inkâr edenlerin
gözleri donakalır! "Yazıklar olsun bize! (derler), gerçekten biz,
bu durumdan habersizmişiz; hatta biz zalim kimselermişiz."
98)
Siz ve Allah'ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız.
Siz oraya gireceksiniz.
99)
Eğer onlar birer tanrı olsalardı oraya (cehenneme) girmezlerdi.
Halbuki hepsi (tapanlar da tapılanlar da) orada ebedî
kalacaklardır.
100)
Orada onlara inim inim inlemek düşer. Yine onlar orada (hiçbir iyi
haber) duymazlar.
101)
Tarafımızdan kendilerine güzel âkıbet takdir edilmiş olanlara
gelince, işte bunlar cehennemden uzak tutulurlar.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 330
|
O |
|
|
O |
| |
لَا يَسْمَعُونَ حَسِيسَهَا وَهُمْ فِي مَا اشْتَهَتْ أَنفُسُهُمْ
خَالِدُونَ (102) لَا
يَحْزُنُهُمْ الْفَزَعُ الْأَكْبَرُ وَتَتَلَقَّاهُمْ الْمَلَائِكَةُ
هَذَا يَوْمُكُمْ الَّذِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ
(103) يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاءَ
كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ
نُعِيدُهُ وَعْدًا عَلَيْنَا إِنَّا كُنَّا فَاعِلِينَ
(104) وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي
الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِي
الصَّالِحُونَ (105) إِنَّ فِي
هَذَا لَبَلَاغًا لِقَوْمٍ عَابِدِينَ
(106)
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ
(107) قُلْ إِنَّمَا يُوحَى
إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَهَلْ أَنْتُمْ
مُسْلِمُونَ (108) فَإِنْ
تَوَلَّوْا فَقُلْ آذَنْتُكُمْ عَلَى سَوَاءٍ وَإِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ
أَمْ بَعِيدٌ مَا تُوعَدُونَ (109)
إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنْ الْقَوْلِ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ
(110) وَإِنْ أَدْرِي
لَعَلَّهُ فِتْنَةٌ لَكُمْ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ
(111) قَالَ رَبِّ احْكُم
بِالْحَقِّ وَرَبُّنَا الرَّحْمَانُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا
تَصِفُونَ (112)
|
102)
Bunlar onun uğultusunu duymazlar; gönüllerinin dilediği nimetler
içinde ebedî kalırlar.
103)
En büyük dehşet dahi onları tasalandırmaz. Melekler kendilerini
şöyle karşılar: İşte bu size vâdedilmiş olan (mutlu) gününüzdür.
104)
(Düşün o) günü ki, yazılı kâğıtların tomarını dürer gibi göğü
toplayıp düreriz. Tıpkı ilk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar
o hale getiririz. (Bu,) üzerimize aldığımız bir vaad oldu. Biz, (vâdettiğimizi)
yaparız.
105)
Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da: "Yeryüzüne iyi kullarım
vâris olacaktır" diye yazmıştık.
106)
İşte bunda, (bize) kulluk eden bir kavim için bir mesaj vardır.
107)
(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.
108)
De ki: Bana sadece, sizin ilâhınızın ancak bir tek Allah olduğu
vahyedildi. Hâla müslüman olmayacak mısınız?
109)
Eğer yüz çevirirlerse de ki: (Bana emrolunanı) hepinize açıkladım.
Artık size vâdolunan şey (mahşerde toplanma zamanınız) yakın mı
uzak mı, bilmiyorum.
110)
Şüphesiz Allah sözün açığını da bilir, gizli tuttuklarınızı da
bilir.
111)
Bilmiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizi denemek ve bir
zamana kadar sizi (imkânlardan) faydalandırmak içindir.
112)
(Muhammed:) Rabbim! (Onlar hakkında) adaletinle hükmünü ver. Bizim
Rabbimiz Rahmân'dır. Sizin anlattıklarınıza karşı yardımı
umulandır, dedi.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 331
|
O |
|
|
O |
| |
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
يَاأَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ
شَيْءٌ عَظِيمٌ
(1)
يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ
وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَى
وَمَا هُمْ بِسُكَارَى وَلَكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ
(2) وَمِنْ النَّاسِ مَنْ
يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ
مَرِيدٍ (3) كُتِبَ عَلَيْهِ
أَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ فَأَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْدِيهِ إِلَى
عَذَابِ السَّعِيرِ (4)
يَاأَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِنْ الْبَعْثِ
فَإِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ
عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ
لِنُبَيِّنَ لَكُمْ وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحَامِ مَا نَشَاءُ إِلَى
أَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا
أَشُدَّكُمْ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ إِلَى
أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا
وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ
اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ
(5)
|
22- el-HACC SURESİ
(Mekke’de inmiştir, 78 ayettir.)
Rahman ve Rahim Allah’ın
adıyla...
1)
Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyamet vaktinin depremi
müthiş bir şeydir!
2)
Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutur, her
gebe kadın çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş bir halde
görürsün. Oysa onlar sarhoş değillerdir; fakat Allah'ın azabı çok
dehşetlidir!
3)
İnsanlardan, bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışmaya giren ve
her inatçı şeytana uyan birtakım kimseler vardır.
4)
Onun (şeytan) hakkında şöyle yazılmıştır: Kim onu yoldaş edinirse
bilsin ki (şeytan) kendisini saptıracak ve alevli ateşin azabına
sürükleyecektir.
5)
Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin
ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (aşılanmış
yumurtadan), sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş
canlı et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık
ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, belirlenmiş bir
süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak
dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi
büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder; yine içinizden kimi de
ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür; ta ki bilen bir kimse
olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin. Sen, yeryüzünü de
kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat biz, üzerine yağmur
indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya
çiftten) iç açıcı bitkiler verir.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 332
|
O |
|
|
O |
| |
ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّهُ يُحْيِ الْمَوْتَى
وَأَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (6)
وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ
اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ (7)
وَمِنْ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ
عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُنِيرٍ
(8) ثَانِيَ عِطْفِهِ لِيُضِلَّ
عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذِيقُهُ يَوْمَ
الْقِيَامَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ (9)
ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ
بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ (10)
وَمِنْ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ
خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انقَلَبَ عَلَى
وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ
الْمُبِينُ (11) يَدْعُوا مِنْ
دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَمَا لَا يَنْفَعُهُ ذَلِكَ هُوَ
الضَّلَالُ الْبَعِيدُ (12)
يَدْعُوا لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ لَبِئْسَ الْمَوْلَى
وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ (13)
إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ
جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ
مَا يُرِيدُ (14) مَنْ كَانَ
يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنصُرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ
فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاءِ ثُمَّ لِيَقْطَعْ فَلْيَنظُرْ
هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ
(15)
|
6)
Çünkü Allah hakkın ta kendisidir; O, ölüleri diriltir; yine O, her
şeye hakkıyla kadirdir.
7)
Kıyamet vakti de gelecektir; bunda şüphe yoktur. Ve Allah
kabirlerdeki kimseleri diriltip kaldıracaktır.
8)
İnsanlardan bazısı, bir bilgisi, bir rehberi ve aydınlatıcı bir
kitaba dayanmaksızın, Allah hakkında tartışır.
9)
Allah yolundan saptırmak için yanını eğip bükerek (kibir ve azamet
içinde) Allah hakkında tartışmaya kalkar. Onun için dünyada bir
rezillik vardır; kıyamet gününde ise ona yakıcı azabı
tattıracağız.
10)
İşte bu, önceden yapıp ettiklerin yüzündendir (denilir). Elbette
Allah kullarına haksızlık edici değildir.
11)
İnsanlardan kimi Allah'a yalnız bir yönden kulluk eder. Şöyle ki:
Kendisine bir iyilik dokunursa buna pek memnun olur, bir de
musibete uğrarsa çehresi değişir (dinden yüz çevirir). O,
dünyasını da, ahiretini de kaybetmiştir. İşte bu, apaçık ziyanın
ta kendisidir.
12)
O, Allah'ı bırakıp, kendisine ne faydası, ne de zararı dokunacak
olan şeylere yalvarır. Bu, (haktan) büsbütün uzak olan sapıklığın
ta kendisidir.
13)
O, zararı faydasından daha (akla) yakın olan bir varlığa yalvarır.
O (yalvardığı), ne kötü bir yardımcı, ne kötü bir dosttur!
14)
Muhakkak ki Allah, iman edip iyi davranışlarda bulunan kimseleri,
zemininden ırmaklar akan cennetlere kabul eder. Şüphesiz Allah
dilediği şeyi yapar.
15)
Her kim, Allah'ın, dünya ve ahirette ona asla yardım etmeyeceğini
zannetmekte ise, artık o kimse tavana bir ip atsın;; sonra da
(ayağını yerden) kessin! Şimdi bu kimse baksın! Acaba, hilesi (bu
yaptığı), öfke duyduğu şeyi gerçekten engelleyecek mi?
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 333
|
O |
|
|
O |
| |
وَكَذَلِكَ أَنزَلْنَاهُ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي
مَنْ يُرِيدُ
(16) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا
وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِئِينَ وَالنَّصَارَى وَالْمَجُوسَ
وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ
الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
(17) أَلَمْ تَرَى أَنَّ اللَّهَ
يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ
وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ
وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِنْ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ
الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنْ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ إِنَّ
اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ (18)
هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ فَالَّذِينَ كَفَرُوا
قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍ يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُءُوسِهِمْ
الْحَمِيمُ (19) يُصْهَرُ بِهِ
مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ (20)
وَلَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ
(21) كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ
يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيهَا وَذُوقُوا عَذَابَ
الْحَرِيقِ (22) إِنَّ اللَّهَ
يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي
مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ
ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ
(23)
|
16)
İşte böylece biz o Kur'an'ı açık seçik âyetler halinde indirdik.
Gerçek şu ki Allah dilediği kimseyi doğru yola sevkeder.
17)
Mümin olanlar, yahudi olanlar, sâbiîler, hıristiyanlar, mecûsîler
ve müşrik olanlara gelince, muhakkak ki Allah, bunlar arasında
kıyamet gününde (ayrı ayrı) hükmünü verir. Çünkü Allah her şeyi
hakkıyla bilendir.
18)
Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay,
yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu
Allah'a secde ediyor; birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur.
Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir
kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.
19)
Şu iki gurup, Rableri hakkında çekişen iki hasımdır: İmdi, inkâr
edenler için ateşten bir elbise biçilmiştir. Onların başlarının
üstünden kaynar su dökülecektir!
20)
Bununla, karınlarının içindeki (organlar) ve derileri
eritilecektir!
21)
Bir de onlar için demir kamçılar vardır!
22)
Izdıraptan dolayı oradan her çıkmak istediklerinde, oraya geri
döndürülürler ve: "Tadın bu yakıcı azabı!" (denilir).
23)
Muhakkak ki Allah, iman edip iyi davranışlarda bulunanları,
zemininden ırmaklar akan cennetlere kabul eder. Bunlar orada altın
bileziklerle ve incilerle bezenirler. Orada giyecekleri ise
ipektir.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 334
|
O |
|
|
O |
| |
وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنْ
الْقَوْلِ وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ
(24) إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا
وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذِي
جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَاءً الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِي وَمَنْ
يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحَادٍ بِظُلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ
(25) وَإِذْ بَوَّأْنَا
لِإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ أَنْ لَا تُشْرِكْ بِي
شَيْئًا وَطَهِّرْ بَيْتِي
لِلطَّائِفِينَ وَالْقَائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ
(26)
وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلَى كُلِّ
ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ
(27) لِيَشْهَدُوا مَنَافِعَ
لَهُمْ وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ فِي أَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ عَلَى
مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ فَكُلُوا مِنْهَا
وَأَطْعِمُوا الْبَائِسَ الْفَقِيرَ (28)
ثُمَّ لِيَقْضُوا تَفَثَهُمْ وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ
وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ
(29) ذَلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللَّهِ فَهُوَ
خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّهِ وَأُحِلَّتْ لَكُمْ الْأَنْعَامُ إِلَّا
مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنْ الْأَوْثَانِ
وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ (30)
|
24)
Ve onlar, sözün en güzeline yöneltilmişler, övgüye lâyık olan
Allah'ın yoluna iletilmişlerdir.
25)
İnkâr edenler, Allah'ın yolundan ve -yerli, taşralı- bütün
insanlara eşit (kıble veya mâbed) kıldığımız Mescid-i Harâm'dan
(insanları) alıkoymaya kalkanlar (şunu bilmeliler ki) kim orada
(böyle) zulüm ile haktan sapmak isterse ona acı azaptan
tattırırız.
26)
Hani biz İbrahim’e Evin yerini tayin etmiş ve şöyle demiştik:
“Bana hiçbir şeyi şirk koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükû
ve sucûd edenler için Evimi terte-miz tut.”
27)
“Ve insanlar arasında haccı ilân et! Gerek yaya, gerekse uzak
yollardan gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler.”
28)
Kendileri için bir takım yararlara şahid olsunlar ve kendilerine
rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine belli günlerde Allah’ın
adını ansınlar. Artık bunlardan yiyin ve zorluk çeken yoksulu da
doyurun.
29)
Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerlerine ge-tirsinler ve
Beyt-i Atik’i tavaf etsinler.
30)
Durum böyle. Her kim, Allah'ın emir ve yasaklarına saygı
gösterirse, bu, Rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır.
Size okunanların dışında kalan hayvanlar size helâl kılındı. O
halde, pislikten, putlardan sakının; yalan sözden sakının.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
26)
Hani bir zamanlar biz İbrahim’e inşa etmesi için Beytullah’ın yerini tayin etmiş
ve ilham edip şöyle emretmiştik: “Bana hiçbir şeyi şirk, ortak koşma,
Ka’be’yi yalnızca Allah rızası için ve Allah adına yap, tavaf edenler, orada
kıyama duranlar, ikamet edenler, kıyam edenler, rükû ve sucûd edenler için Evimi
maddi ve manevi her türlü pisliklerden tertemiz tut.”
27)
“Ve insanlar arasında haccı ilân et! İnsanları, Beytullah’ı haccetmeye davet
ederek onlara seslen. Gerek yaya, gerekse uzak yollardan gelen yorgun düşmüş
develer üstünde sana gelsinler.”
28)
Kendileri için dini ve dünyevi bir takım yararlara şahid olsunlar ve Allah’ın
kendilerine rızık olarak verdiği nimetlere, deve, sığır, koyun, keçi gibi
hayvanlardan dolayı şükretmek için bayram günlerinde, Zilhiccenin on gününde,
yahut arefe gününden veya kurbanın birinci gününden itibaren teşrik günlerinin
sonuna kadar olan günlerde Mekke’ye gönderilen kurbanları ve diğer kurbanlık ve
hayvanları keserken üzerine Allah’ın adını ansınlar. Artık müstehab kurban
oldukları takdirde bu kurbanların etlerinden yiyin ve zorluk çeken, eli darda
olan, yoksulluğun zayıf düşürdüğü fakiri de doyurun.
29)
Kurbanı kestikten sonra ihramlı iken kendilerine bulaşan kirleri gidersinler. Bu
da traş olarak, saçları kısaltarak, saç kirlerini gidererek, bıyık ve tırnaklar
kesilerek olur. Allah’a itaat maksadıyla, adadıkları ve kendilerine gerekli
kıldıkları adakları yerlerine getirsinler, kurbanları kessinler ve Beyt-i Atik
adı da verilen Kabe’nin etrafında ifada yani ziyaret tavafını yapsınlar.
SAYFA 335
|
O |
|
|
O |
| |
حُنَفَاءَ لِلَّهِ غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ
فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنْ السَّمَاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ أَوْ
تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ
(31) ذَلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ
شَعَائِرَ اللَّهِ فَإِنَّهَا مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ
(32) لَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ
مَحِلُّهَا إِلَى الْبَيْتِ الْعَتِيقِ
(33) وَلِكُلِّ أُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنْسَكًا لِيَذْكُرُوا
اسْمَ اللَّهِ عَلَى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهِيمَةِ
الْأَنْعَامِ فَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَلَهُ
أَسْلِمُوا وَبَشِّرْ الْمُخْبِتِينَ
(34) الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ
وَالصَّابِرِينَ عَلَى مَا أَصَابَهُمْ وَالْمُقِيمِ الصَّلَاةِ
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ (35)
وَالْبُدْنَ جَعَلْنَاهَا لَكُمْ مِنْ شَعَائِرِ اللَّهِ
لَكُمْ فِيهَا خَيْرٌ فَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهَا صَوَافَّ
فَإِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْقَانِعَ
وَالْمُعْتَرَّ كَذَلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
(36) لَنْ يَنَالَ اللَّهَ
لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا وَلَكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنْكُمْ
كَذَلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللَّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ
وَبَشِّرْ الْمُحْسِنِينَ (37)
إِنَّ اللَّهَ يُدَافِعُ عَنْ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ اللَّهَ لَا
يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ (38)
|
31)
Kendisine ortak koşmaksızın Allah'ın hanifleri. Kim Allah'a ortak
koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar
kapmış, yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürüklemiş (bir nesne)
gibidir.
32)
Durum öyledir. Her kim Allah'ın hükümlerine saygı gösterirse,
şüphesiz bu, kalplerin takvâsındandır.
33)
Onlarda (kurbanlık hayvanlarda veya hac fiillerinde) sizin için
belli bir süreye kadar birtakım yararlar vardır. Sonra bunların
varacakları (biteceği) yer, Eski Ev'e (Kâbe'ye) kadardır.
34)
Biz, her ümmete -(Kurban kesmeye uygun) hayvan cinsinden
kendilerine rızık olarak verdiklerimiz üzerine Allah'ın adını
ansınlar diye- kurban kesmeyi gerekli kıldık. İmdi, İlâhınız, bir
tek İlah'tır. Öyle ise, O'na teslim olun. O ihlâslı ve mütevazi
insanları müjdele!
35)
Onlar öyle kimseler ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer;
başlarına gelene sabrederler, namaz kılarlar ve kendilerine rızık
olarak verdiğimiz şeylerden (Allah için) harcarlar.
36)
Biz, büyük baş hayvanları da sizin için Allah'ın (dininin)
işaretlerinden (kurban) kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır.
Şu halde onlar, ayakları üzerine dururken üzerlerine Allah'ın
ismini anınız. Yan üstü yere düştüklerinde ise, artık (canı
çıktığında) onlardan hem kendiniz yeyin, hem de ihtiyacını
gizleyen-gizlemeyen fakirlere yedirin. İşte bu hayvanları biz,
şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik.
37)
Onların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır; fakat O'na sadece
sizin takvânız ulaşır. Sizi hidayete erdirdiğinden dolayı Allah'ı
büyük tanıyasınız diye O, bu hayvanları böylece sizin istifadenize
verdi. Güzel davrananları müjdele!
38)
Allah, iman edenleri korur. Şu da muhakkak ki Allah, hain ve
nankör olan herkesi sevgisinden mahrum eder.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 336
|
O |
|
|
O |
| |
أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللَّهَ
عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ (39)
الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ إِلَّا أَنْ
يَقُولُوا رَبُّنَا اللَّهُ وَلَوْلَا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ
بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ
وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فِيهَا اسْمُ اللَّهِ كَثِيرًا وَلَيَنصُرَنَّ
اللَّهُ مَنْ يَنصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ
(40) الَّذِينَ إِنْ
مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوْا الزَّكَاةَ
وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنْ الْمُنْكَرِ وَلِلَّهِ
عَاقِبَةُ الْأُمُورِ (41)
وَإِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ
وَثَمُودُ (42) وَقَوْمُ
إِبْرَاهِيمَ وَقَوْمُ لُوطٍ (43)
وَأَصْحَابُ مَدْيَنَ وَكُذِّبَ مُوسَى فَأَمْلَيْتُ
لِلْكَافِرِينَ ثُمَّ أَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ
(44) فَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ
أَهْلَكْنَاهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ فَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا
وَبِئْرٍ مُعَطَّلَةٍ وَقَصْرٍ مَشِيدٍ
(45) أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ
قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا فَإِنَّهَا
لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي
الصُّدُورِ (46)
|
39)
Kendileriyle savaşılanlara (müminlere), zulme uğramış olmaları
sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah,
onlara yardıma mutlak surette kadirdir.
40)
Onlar, başka değil, sırf "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için
haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir
kısım insanları (kötülüklerini) diğer bir kısmı ile defedip
önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah'ın ismi bol bol
anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır
giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak
surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir.
41)
Onlar ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı
kılar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler.
İşlerin sonu Allah'a varır.
42)
Eğer onlar seni yalanlıyorlarsa, onlardan önce Nuh'un kavmi, Ad,
Semûd yalanladılar.
43)
İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de.
44)
Medyen halkı da yalanladılar. Musa da yalanlanmıştı. İşte ben o
kâfirlere süre tanıdım, sonra onları yakaladım. Nasıl oldu benim
onları reddim (cezalandırmam)!
45)
Nitekim, birçok memleket vardı ki, o memleket (halkı) zulmetmekte
iken, biz onları helâk ettik. Şimdi o ülkelerde duvarlar, (çökmüş)
tavanların üzerine yıkılmıştır. Nice kullanılmaz hale gelmiş
kuyular ve (ıssız kalmış) ulu saraylar vardır.
46)
(Sana karşı çıkanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira
dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları
olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler
içindeki kalpler kör olur.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
43)
Aynı şekilde İbrahim’in, Lût’un ve Şuayb’ın kavmi de rasulleri ve Allah’tan
getirdikleri hakikatleri yalanlamışlardı.
SAYFA 337
|
O |
|
|
O |
| |
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَنْ يُخْلِفَ اللَّهُ وَعْدَهُ
وَإِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ
(47) وَكَأَيِّنْ مِنْ
قَرْيَةٍ أَمْلَيْتُ لَهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ ثُمَّ أَخَذْتُهَا
وَإِلَيَّ الْمَصِيرُ
(48) قُلْ يَاأَيُّهَا
النَّاسُ إِنَّمَا أَنَا لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ
(49) فَالَّذِينَ آمَنُوا
وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ
(50) وَالَّذِينَ سَعَوْا فِي
آيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ
(51) وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ
قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ إِلَّا إِذَا تَمَنَّى أَلْقَى
الشَّيْطَانُ فِي أُمْنِيَّتِهِ فَيَنْسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي
الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللَّهُ آيَاتِهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ
حَكِيمٌ (52) لِيَجْعَلَ مَا
يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ
وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَفِي شِقَاقٍ
بَعِيدٍ (53) وَلِيَعْلَمَ
الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ
فَيُؤْمِنُوا بِهِ فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْ وَإِنَّ اللَّهَ
لَهَادِ الَّذِينَ آمَنُوا إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
(54) وَلَا يَزَالُ الَّذِينَ
كَفَرُوا فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ حَتَّى تَأْتِيَهُمْ السَّاعَةُ بَغْتَةً
أَوْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَقِيمٍ
(55)
|
47)
(Resûlüm!) Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Allah
vâdinden asla dönmez. Muhakkak ki, Rabbinin nezdinde bir gün sizin
saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.
48)
Nice ülkeler var ki, zulmedip dururlarken onlara mühlet verdim.
Sonunda onları yakaladım. Dönüş yalnız banadır.
49)
De ki: Ey insanlar! Ben ancak sizin için apaçık bir uyarıcıyım.
50)
İman edip sâlih ameller işleyen kimseler için mağfiret ve bol
rızık vardır.
51)
Ayetlerimiz hakkında (onları tesirsiz kılmak için) birbirlerini
geri bırakırcasına yarışanlara gelince, işte bunlar,
cehennemliklerdir.
52)
(Ey Muhammed!) Biz, senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik
ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de
(beşerî arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın
katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi âyetlerini (lafız ve
mana bakımından) sağlam olarak yerleştirir. Allah, hakkıyla
bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
53)
(Allah, şeytanın böyle yapmasına müsaade eder ki) kalplerinde
hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için, şeytanın kattığı
şeyi bir deneme (vesilesi) yapsın. Zalimler, gerçekten (haktan)
oldukça uzak bir ayrılık içindedirler.
54)
Bir de, kendilerine ilim verilenler., onun (Kur'an'ın) hakikaten
Rabbin tarafından gelmiş bir gerçek olduğunu bilsinler de ona
inansınlar, bu sayede kalpleri huzur ve tatmine kavuşsun. Şüphesiz
ki Allah, iman edenleri, kesinlikle dosdoğru bir yola yöneltir.
55)
İnkâr edenler, kendilerine o saat ansızın gelinceye, yahut da
(kendileri için hayır yönünden) kısır bir günün azabı gelinceye
kadar onun (Kur'an) hakkında hep şüphe içindedirler
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 338
|
O |
|
|
O |
| |
الْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فَالَّذِينَ آمَنُوا
وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ
(56) وَالَّذِينَ كَفَرُوا
وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا فَأُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ
(57) وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي
سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ قُتِلُوا أَوْ مَاتُوا لَيَرْزُقَنَّهُمْ
اللَّهُ رِزْقًا حَسَنًا وَإِنَّ اللَّهَ لَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
(58) لَيُدْخِلَنَّهُمْ
مُدْخَلًا يَرْضَوْنَهُ وَإِنَّ اللَّهَ لَعَلِيمٌ حَلِيمٌ
(59) ذَلِكَ وَمَنْ عَاقَبَ
بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِهِ ثُمَّ بُغِيَ عَلَيْهِ لَيَنصُرَنَّهُ
اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ
(60) ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي
النَّهَارِ وَيُولِجُ
النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَأَنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ
(61)
ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ
دُونِهِ هُوَ الْبَاطِلُ وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ
(62) أَلَمْ تَرَى أَنَّ
اللَّهَ أَنزَلَ مِنْ السَّمَاءِ مَاءً فَتُصْبِحُ الْأَرْضُ
مُخْضَرَّةً إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ
(63) لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ
وَمَا فِي الْأَرْضِ وَإِنَّ اللَّهَ لَهُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ
(64)
|
56)
O gün, mülk Allah'ındır. İnsanlar arasında hüküm verir. (Bu hüküm
gereği) iman edip iyi davranışlarda bulunanlar Naîm cennetlerinin
içindedirler.
57)
İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar için
alçaltıcı bir azap vardır.
58)
Allah yolunda hicret edip sonra öldürülen yahut ölenleri hiç
şüphesiz Allah güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Şüphesiz
Allah, evet O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.
59)
Allah onları, herhalde memnun kalacakları bir girilecek yere
sokacaktır. Allah, kesinlikle tam bir bilgi sahibidir, halîmdir.
60)
İşte böyle. Her kim, kendisine verilen eziyetin dengi ile karşılık
verir de, bundan sonra kendisine yine bir tecavüz ve zulüm vaki
olursa, emin olmalıdır ki, Allah ona mutlaka yardım edecektir.
Hakikaten Allah çok bağışlayıcı ve mağfiret edicidir.
61)
Böylece (Allah, haksızlığa uğrayana yardım edecektir ve buna
kadirdir). Çünkü Allah, geceyi gündüze katar, gündüzü geceye
katar. Şu da muhakkak ki Allah, hakkıyla işiten ve görendir.
62)
Böyledir. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O'nun dışındaki
taptıkları ise bâtılın ta kendisidir. Gerçek şu ki Allah, evet O,
uludur, büyüktür.
63)
Görmedin mi, Allah, gökten yağnmur indirdi de bu sayede yeryüzü
yeşeriyor. Gerçekten Allah çok lütufkârdır. (her şeyden)
haberdardır.
64)
Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Hakikaten Allah, yalnız O
zengindir, övgüye değerdir.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 339
|
O |
|
|
O |
| |
أَلَمْ تَرَى أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ
وَالْفُلْكَ تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ وَيُمْسِكُ السَّمَاءَ
أَنْ تَقَعَ عَلَى الْأَرْضِ إِلَّا بِإِذْنِهِ إِنَّ اللَّهَ
بِالنَّاسِ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ (65)
وَهُوَ الَّذِي
أَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ إِنَّ الْإِنسَانَ
لَكَفُورٌ
(66) لِكُلِّ أُمَّةٍ
جَعَلْنَا مَنسَكًا هُمْ نَاسِكُوهُ فَلَا يُنَازِعُنَّكَ فِي
الْأَمْرِ وَادْعُ إِلَى رَبِّكَ إِنَّكَ لَعَلَى هُدًى مُسْتَقِيمٍ
(67) وَإِنْ جَادَلُوكَ فَقُلْ
اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ (68) اللَّهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا
كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ (69)
أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاءِ
وَالْأَرْضِ إِنَّ ذَلِكَ فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ
يَسِيرٌ (70) وَيَعْبُدُونَ
مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَمَا لَيْسَ
لَهُمْ بِهِ عِلْمٌ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ نَصِيرٍ
(71) وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ
آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ تَعْرِفُ فِي وُجُوهِ الَّذِينَ كَفَرُوا
الْمُنْكَرَ يَكَادُونَ يَسْطُونَ بِالَّذِينَ يَتْلُونَ عَلَيْهِمْ
آيَاتِنَا قُلْ أَفَأُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذَلِكُمْ النَّارُ
وَعَدَهَا اللَّهُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَبِئْسَ الْمَصِيرُ
(72)
|
65)
Görmedin mi, Allah, yerdeki eşyayı ve emri uyarınca denizde yüzen
gemileri sizin hizmetinize verdi. Göğü de, kendi izni olmadıkça
yer üzerine düşmekten korur. Çünkü Allah, insanlara çok şefkatli
ve çok merhametlidir.
66)
O, (önce) size hayat veren, sonra sizi öldürecek, sonra yine
diriltecek olandır. Gerçekten insan, çok nankördür.
67)
Biz, her ümmete, uygulamakta oldukları bir ibadet tarzı gösterdik.
Öyle ise onlar (ehl-i kitap) bu işte seninle çekişmesinler. Sen,
Rabbine davet et. Zira sen, hakikaten dosdoğru bir yoldasın.
68)
Eğer seninle münakaşa ve mücâdeleye girişirlerse: "Allah
yaptığınızı çok iyi bilmektedir" de.
69)
Allah kıyamet gününde, ihtilâf etmekte olduğunuz konulara dair
aranızda hüküm verecektir.
70)
Bilmez misin ki, Allah, yerde ve gökte ne varsa bilir? Bu, bir
kitapta (levh-i mahfuzda) mevcuttur. Bu (eşya ve olayların
bilgisine sahip olmak), Allah için çok kolaydır.
71)
Onlar, Allah'ı bırakıp, Allah'ın kendisine hiçbir delil
indirmediği, kendilerinin dahi hakkında bilgi sahibi olmadıkları
şeylere tapıyorlar. Zalimlerin hiç yardımcısı yoktur.
72)
Âyetlerimiz açık açık kendilerine okunduğunda, kâfirlerin
suratlarında hoşnutsuzluk sezersin. Onlar, kendilerine
âyetlerimizi okuyanların neredeyse üzerlerine saldırırlar. De ki:
Size bundan (bu öfke ve huzursuzluğunuzdan) daha kötüsünü
bildireyim mi? Cehennem! Allah, onu kâfirlere (ceza olarak)
bildirdi. O, ne kötü sondur!
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 340
|
O |
|
|
O |
| |
يَاأَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ إِنَّ
الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا
وَلَوْ اجْتَمَعُوا لَهُ وَإِنْ يَسْلُبْهُمْ الذُّبَابُ شَيْئًا لَا
يَسْتَنقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ
(73) مَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ
قَدْرِهِ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ
(74) اللَّهُ يَصْطَفِي مِنْ
الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا وَمِنْ النَّاسِ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ
(75) يَعْلَمُ مَا بَيْنَ
أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ
(76) يَاأَيُّهَا الَّذِينَ
آمَنُوا ارْكَعُوا وَاسْجُدُوا وَاعْبُدُوا رَبَّكُمْ وَافْعَلُوا
الْخَيْرَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (77)
وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ هُوَ اجْتَبَاكُمْ
وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ مِلَّةَ أَبِيكُمْ
إِبْرَاهِيمَ هُوَ سَمَّاكُمْ الْمُسْلِمينَ مِنْ قَبْلُ وَفِي هَذَا
لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى
النَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا
بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ
(78)
|
73)
Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah'ı
bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bunun için bir araya
gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey
kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden
istenen de!
74)
Onlar, (Bu âciz putları Allah'a ortak koşmak suretiyle) Allah'ın
kadrini hakkıyla bilemediler. Hiç şüphesiz Allah, çok kuvvetlidir,
çok üstündür.
75)
Allah meleklerden de elçiler seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah
işitendir, görendir.
76)
Onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını da,
yapacaklarını da) bilir. Bütün işler Allah'a döndürülür.
77)
Ey iman edenler! Rükû edin; secdeye kapanın; Rabbinize ibadet
edin; hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.
78)
Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri seç-miş ve din
konusunda size bir güçlük yüklememiştir. Atanız İbrahim’in
milletine. Bundan daha önce de, bunda da sizi müslümanlar olarak
adlandırdı. Ta ki ra-sul size şahid olsun, siz de insanlara karşı
şahidlik ede-siniz. Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve
Al-lah’a sarılın. Mevlanız O’dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel
yardımcı.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
78)
Allah’ın dinini yüceltmek için, elinizden gelen bütün güç ve kuvvetinizi
harcayarak, mallarınız, canlarınız ve dillerinizle Allah yolunda hakkıyla cihad
edin. Allah, yüce dini İslam’a yardım etmeniz için diğer milletler içerisinden
sizleri seçmiş, en mükemmel dini ve en şerefli rasulü size göndermiştir. Bu din
hususunda üzerinize hiç bir güçlük ve zorluk yüklememiş, sizi gücünüzün
yetmediği şeylerle yükümlü kılmamıştır. Zaruret hallerinde size ruhsatı seçme
izni vermiştir. Namazları kısaltmak, teyemmüm, ölmüş hayvan eti yemek, hastalık
ve yolculuk durumlarında oruç tutmamak bunun örnekleridir. Bilakis bu din, yüce
hanif dinidir. İşte kendisinde güçlük ve zorluk bulunmayan bu dininiz, atanız
İbrahim’in dinidir. Ondan ayrılmayın. Çünkü o, dosdoğru bir dindir. Allah daha
önceki kitaplarda da, Kur’an’da da size müslümanlar adını verdi. Sizin için din
olarak İslam’ı seçti. Madem ki Yüce Allah bu şerefi sadece size verdi, öyleyse
O’na ibadet edin ve emirlerini reddetmeyin. Ta ki risaletini tebliğ ettiğine
dair rasul size şahid olsun, siz de rasullerin kavimlerine tebliğ ettiklerine
dair insanlara karşı şahidlik edesiniz. Madem ki Allah, bu yüce mertebe için
sizi seçti, o halde verdiği nimetlerden dolayı şükür olarak namazı rükun ve
şartlarını yerine getirerek, huşu içerisinde devamlı olarak kılın, zekâtı verin
ve Allah’ın sağlam ipine, Kur’an ve sahih sünnete sarılın, selefi salihinin
yolundan ayrılmayın, yalnızca Allah’a güvenin ve bütün işlerinizde O’ndan yardım
isteyin. Mevlanız, yardımcınız, destekciniz, işlerinizi omuzlayan O’dur. İşte
Allah, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcıdır.