1- Toplanma Günü Olan Teğ&bun (Aldanış) Günü:
2- Bugüne "Tegâbun Günü"Denilmesinin Sebebi ve
Bugündeki Aldanışın Mahiyeti:
3- Dünyevî İlişkilerde İnsanların Birbirlerini
Aldatmaları:
2- Eş ve Çocukların Düşmanlıkları ve Düşmanlığın Mahiyeti
ve Şekli:
3- Hanımın Kocasına Düşmanlığı Gibi, Kocanın da Hanımına
Düşmanlığı Mümkündür:
1- Güç Yettiğince Allah'tan Korkmak ile "Allah'tan
Gereği Gibi Korkmak":
2 Bu İki Ayet ile Âli İmran, 3/102. Âyeti Nasıl
Anlaşılabilir?
5- "Kendiniz İçin Hayır Olmak Üzere":
Rahman ve Rahim
Allah'ın Adt İle
Çoğunluğun görüşüne
güre Medine'de inmiştir. ed-Dahhak
Mekke'de inmiştir, demiştir. e!-Kelbî: Bu sûre hem Mekkîdîr, hem Medenîdir demiştir.
Onsekiz âyettir.
İbn Abbas'lan rivayete göre el-Teğâbun Sûresi Mekke'de inmiştir. Bundan, son taraflarında Avf b. Malik el-Eşcaî hakkında
Medine'de inmiş, birkaç âyet müstesnadır. O, Rasûlullah
(sav)'a hanımının ve çocuklarının kendisinden uzak durduklarından şikayette
bulununca, yüce Allah: "Ey iman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve
evlatlarınızdan size düşman olanlar vardır. O halde onlardan sakının" (Teğabun, 64/14) buyruğunCdan
itibaren) sûrenin sonuna kadar olan âyetleri indirdi.
Abdullah b. Ömer'den
de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Peygamber (sav) buyurdu ki: "Doğan herbir kişinin başının eklemlerinin birbirine geçtiği yerlerde mutlaka Teğâbun
Sûresi'nin baş tarafından bes âyet-1 kerime yazılı
olarak doğar."[1]
1. Göklerde
ve yerde olan herşey Allah'ı teşbih eder. Mülk de
yalnız O'nun, hamd de yalnız O'nundur ve O, herşeye kadirdir.
(Bu buyruk ve
açıklamaları) daha önceden birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır, (Bkz. Haşr 59/24; Cumua, 61/1..)[2]
2. Sizi
yaratan O'dur. Buna rağmen kiminiz kâfir oluyor, kiminiz de mü'min
oluyor. Allah yaptıklarınızı en iyi görendir.
İbn Abbas dedi ki: Allah, Âdemoğullannın kimisini mü'min,
kimisini kâfir olarak yarattı. Kıyamet gününde de oniarı
mü'min ve kâfir olarak dirilte-cektir.
Ebu Said el-Hudrî
rivayetle dedi ki: Bir öğleden sonra Peygamber (sav) bize bir hutbe verdi.
Olacak bazı şeyleri sözkonusu ederken dedi ki:
"İnsan-İar çeşitli hai
ve vasıflarda dünyaya gelirler. Kimisi mü'min olarak
doğar, mü'min olarak yaşar, mü'min
olarak ölür. Kimisi kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar, kâfir olarak ölür.
Kimisi mü'min olarak doğar, mü'min
oJarak yaşar fakat kâfir olarak ölür. Kimisi de
kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar ve fakat mü'min
olarak ölür."[3]
îbn Mesud dedi ki: Peygamber
(sav) şöyle buyurdu: "Allah Firavun'u annesinin kamında dahi kâfir olarak
yarattı. Zekeriyya oğlu Yahya'yı da annesinin
karnında mü'min olarak yarattı."[4]
Sahih'te İbn Mesud'un rivayet ettiği
hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Ve şüphesiz
sizden herhangi bir kimse cennet ehlinin ameliyle amel eder ve o kadar ki;
kendisi ile cennet arasında ya bir arşın yahut bir
kulaç kalır. Kitab(da
takdim edilen) onun aleyhine olmak üzere ileri geçer, bu sefer cehennemliklerin
ameli ile amel eder ve oraya girer. Ve yine sizden herhangi bir kimse cehennem
ehlinin ameli ile amel eder. Nihayet onun ile cehennem arasında bir kulaç
yahut bir arşın kalmışken kitab(da takdir edilen)
onun bu haline rağmen ileriye geçer ve cennet ehlinin ameli ile amel eder ve
oraya girer." Bu hadisi Buhari ve Tirmizi de rivayet etmiş olup hadiste "kulaç"dan sö-zedilmemektedir.[5]
Müslim'in Sahih'inde Sehl b. Sa'd es-Sâidî'den rivayete göre Rasülullah
(sav) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz kişi insanlar tarafından görüldüğü kadarıyla
cennet ehlinin ameli ile amel eder, halbuki o cehennemliklerdendir. Ve yine
kişi insanlar tarafından görüldüğü kadarıyla cehennem ehlinin ameli ile amel
eder, halbuki o cennetliklerdendir."[6]
İlim adamlarımız dedi
ki: Buyruğun anlamı ezelî ilmin malum olan her-şeye taalluk etmesidir. Onun
bildiği, murad ettiği ve hükme bağladığı şey cereyan
eder. Genel halleri itibariyle bir kişinin iman etmesini murad
etmekle birlikte bunun bu halini belirli bir vakte kadar da murad edebilir, küfür ete böyledir.
İlahi buyruklarda
hazfedilmiş sözler olduğu da söylenmiştir: Kiminiz mü'min,
kiminiz kâfir, kiminiz fâsık oluyor, demektir.
İfadede buna delâlet bulunduğundan dolayı hazfedilmiştir. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır.
Ondan başkaları ise:
İlâhî buyrukta hazfedilmiş lafızlar yoktur. Çünkü maksat her iki tarafı sözkonusu etmektir.
Bir grub ilim adamı da şöyle demiştin Ailah
insanları yarattı, sonra onlar kâfir oldular ve iman ettiler. Bu ilim adamları
derler ki: İfade: "Sizi yaratan O'dur" buyruğunda tamam olmaktadır.
Daha sonra onların niteliklerini belirterek: "Buna rağmen kiminiz kâfir
oluyor, kiminiz de mü'min oluyor" diye
buyurmaktadır. Bu da (anlatım üslubu itibariyle) yüce Allah'ın şu buyruğunu
andırmaktadır: "Allah bütün canlıları sudan yarattı. Onlardan bazısı
karnı üzerinde yürür..." (en-Nûr, 24/45) Bu ilim adamları derler ki: Allah
onları yarattı, yürümek ise o hayvanların fiilidir. el-Hüseyn
b. el-Fadi bu görüşü tercih ederek şöyle demiştir:
Şayet insanları müminler ve kâfirler olarak yaratmış olsaydı, yüce Allah
onları kendi fiilleri ile nitelendirerek: "Buna rağmen kiminiz kâfir
oluyor, kiminiz de mü'min oluyor" diye buyurmazdı.
Bu görüşün sahipleri Peygamber (sav)'ın şu hadisini
de delil gösterirler: "Her doğan fıtrat üzere doğar; ama onun anne babası
onu yahudi, hristiyan ya da mecıisi yaparlar."[7] Bu hususa
dair yeterli açıklamalar daha önceden er-Rûm Sûresi'nde (30/30. âyet, 1.
başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.
ed-Dahhâk dedi ki: Kiminiz
gizli hallerinde kâfir, açığa vurduğu hallerinde mü'mindir,
münafık gibt. Kiminiz de gizli halinde nıü'min, açığa vurduğu halinde ise kâfirdir, Ammâr ve benzerleri gibi.
Ata b. Ebi Rebah dedi ki; Kiminiz
Allah'ı inkâr eden, yıldızlara da iman eden bir kimsedir. Kiminiz ise Allah'a
iman eden, yıldızları da inkâr eden bir kimsedir.
Bu açıklamasıyla
yıldızların doğuş ve batışının birtakım olayları etkilediğini kabul edenlerin
inançlarına işaret etmektedir.
ez-Zeccâc
dedi ki -ki en uygun görüş ve ümmetin cumhurunun ve imamların benimsediği
görüş de budur- Allah kâfiri yaratandır. Küfrün yaratıcısı da Allah almakla
birlikte kâfirin k-üfrü kendisinin fiili ve
kendisinin kazancıdır. Mü'mini de yaratandır, imanın
yaratıcısı Allah olmakla birlikte mü'mi-nin imanı onun bir fiili ve onun bir kazancıdır. Kâfir
Allah'ın kendisini yaratmasından sonra kâfir otur ve küfrü tercih eder. Çünkü
yüce Allah böyle-sini onun hakkında takdir etmiş ve böyle hareket edeceğini
bilmiştir. Mü'min ve kâfirden herhangi birisinin
Allah'ın hakkında takdir ettiği ve tercih edeceğini bildiği halinden başka bir
şeyin var olması imkânsız bir şeydir Çünkü takdirden farklı bir şeyin var
olması bir acizliktir. Bilinenden farklı bir şeyin var olması da cahilliktir.
Yüce Allah'a her ikisi de yakışmaz. İşle bu anlayış cebrîlikten de, kaderîlikten de kurtulmayı sağlar. Şairin dediği gibi:
"Ey din hakkında
tetkik eden kimse durum şudur;
Ne kaderiyye
görüşü ne de cebriyyenin görüşü doğrudur, "
Sîlân dedi ki: Bir bedevî Basra'ya geldi. Ona: Kader
hakkındaki görüşün nedir? diye soruldu. Şöyie dedi:
Bu zanların aşırıya kaçtığı, anlaşmazlığa düşenlerin hakkında ihtilafa
düştükleri bir husustur, lîize düşen ise, O'nun hükmünden
içinden çıkamadığımız hususu, O'nun ezeli ilmine havale etmektir.
[8]
3. Göklerle
yeri hak üzere yarattı. Size suret verip suretlerinizi de güzel yaptı. Dönüş
yalnız O'nadır.
"Göklerle yeri
hak üzere yarattı" buyruğu daha önce birkaç yerde (meselâ, el-En'âm, 6/1. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yani
yüce Allah bunları, hakkında en ufak bir şüphenin sözkonusu
olmadığı kesin ve kat'i bîr hakikat olarak
yaratmıştır.
"Hak üzere" buyruğıındakî "be"ntn
"lâm" anlamında ulduğu da söylenmiştir.
Onları hak için yaratmıştır, demek olur. Bu da kötülük işleyenleri
işlediklerine uygun olarak cezalandırması, iyilik yapanları da en güzeliyle
mükâfatlandırması demektir,
"Size suret
verip, suretlerinizi de güzel yaptı" buyruğunda kastedilen Âdem (a.s)'dır.
Ona bir lütuf ve ihsan olmak üzere eliyle onu yaratmıştır, bu açıklamayı Mukatil yapmıştır.
İkinci görüşe göre
maksat, bütün İnsanlardır, Suret vermenin anlamına dair açıklamalar, bunun şekillendirmek
ve çizgilerini belirginleştirmek demek olduğu, daha önceden (el-Haşr, 59/24. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Eğer: Suretlerini
nasıl güzel yaptı, diye sorulaeak olursa, şöyle cevap
verilir; Yüce Allah insanlan bütün canlıların en güzeli,
suret itibariyle en göz kamaştırıcıları olarak yaratmıştır, Buna delil de
insanın hiçbir zaman suretini görmüş olduğu pek çeşitli suret ve şekillere
rağmen başka türlü olmasını temenni etmemesidir. Onun ayakta, dimdik bir
şekilde, yere kapaklanmaksızın yaratılmış olması da suretinin, güzelliğinin
bir parçasıdır. Nitekim yüce Allah, İleride -yüce Allah'ın izniyle- açıklaması
da geleceği üzere: "Andolsun Biz insanı ahsen-i takvimde yarattık" (et-Tin, 95/4) diye
buyurmaktadır.
"Dönüş yalnız
O'nadır." Herkese amelinin karşılığını verecektir.
[9]
4. Göklerde
ve yerde olanı bilir. Gizlediğinizi de, açıkladığınızı da bilir. Allah
göğüslerin içinde olanı çok iyi bilir.
Buyruğu daha önce
birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır. O gizliyi de, açığı da bilendir. Hiçbir şey
O'na gizli kalmaz.
[10]
5. Bundan
önce kâfir olanların haberi size gelmedi mi? Onlar bu sebepten amellerinin
cezasını tattılar. Onlar İçin çok acıklı bir azab da
vardır.
Hitab Kureyş'edir. Yani geçmiş
ümmetlerin kâfirlerine dair haberler size gelmedi mi? "Onlar bu sebepten
amellerinin cezasını tattılar." Oniara ceza
verildi. "Onlar İçin" âhirette "çok
acıklı" yani acıtıcı, can yakıcı "bir
azab da vardır." Bu da daha Önceden (el-Bakara, 2/10.
âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
[11]
6. Bunun
sebebi şu ki: Peygamberleri kendilerine apaçık delillerle geliyorlardı da
onlar: "Bizi bir insan mı hidayete götürecek" diyerek inkâr etmiş ve
yüz çevirmişlerdi. Allah da muhtaç olmadığını göstermişti. Allah muhtaç
olmayandır, her hamde lâyıktır.
"Bunun"
onlara yapılan bu azabın "sebebi şu ki: Peygamberleri kendilerine apaçık
delillerle" açık seçik belgelerle "geliyorlardı da onlar" kendilerine
gelen rasûlleri inkâr ettiler ve insanlardan rasûl gönderilmesini kabul etmeyerek "bizi bir İnsan
mı hidayete götürecek, diyerek inkâr etmiş ve yüz çevirmişlerdi."
Buyruktaki: "Bir
insan mı" !af2i mübtedâ olarak merfu gelmiştir. Bir fiilin takdiri ile merfu
olduğu da söylenmiştir. Fiilin çoğul gelmesi "beşer; insan" lafzının
manasının çokluk ifade etmesinden dolayıdır. Bundan dolayı: "Bizi
hidayete iletecekler" diye buyurulmuş;
"Bizi hidayete iletecek" denilmemiştir. Arapçada
bazan tekil çoğul anlamında da kullanılır. O
takdirde bu bir cins isim olur. "Beşer"in tekili
"insan"dır. Kendi lafzından tekili yoktur. Kimi zaman çoğul da tekil
anlamında kullanılabilir. Yüce Allah'ın: "Bu bir beşer değildir"
(Yusuf, 12/31) buyruğu gibi.
"... diyerek
inkâr etmiş" yani bu sözü söyleyerek inkâr ecmişierdi.
Çünkü onlar bu sözlerini küçümseyerek söylemişlerdi. Allah'ın kullarından dilediği
kimseyi peygamber olarak göndereceğini bilmemişlerdi.
Bir başka açıklamaya
göre onlar rasülleri inkâr elliler, ortaya konulan delillere
arkalarını döndüler, iman etmekten ve verilen öğütlerden yüz çevirdiler.
"Allah da" Mukatil'in açıklamasına güre mutlak egemenlik ve hakimiyetiyle
kullarının itaatine "muhtaç olmadığını göstermişti." Şöyle de açıklanmıştır:
Yüce Allah delilleri o kadar göstermiş, açıklamalarını o kadar ileri derecede
yapmıştı ki artık doğruya çağırmak ve hidayete iletmek için bundan daha
fazlasına ihtiyaç duyulmuyordu.
[12]
7. 0 kâfir
olanlar öldükten sonra asla diriltümeyeceklerini
İddia ettiler. De ki: "Hayır, Rabbim hakkı için elbette
diriltileceksiniz. Sonra da işlediğiniz mutlaka size haber verilecektir. Hem bu,
Allah'a göre pek kolaydır."
"O kâfir olanlar
öldükten sonra asla diriltilmeyeceklerinİ İddia
ettiler"
zannettiler.
"İddia etmek:
Zanna dayalı söz söylemek" demektir. Şureyh dedi
ki: Herşeyin bir künyesi vardır. Yalanın künyesi
ise;" İddia ettiler" ifadesidir.
Buyruğun -daha önce
Meryem Sûresi'nin sonlarında (19/77-80. âyetlerin tefsirinde) geçtiği üzere- Sehmoğullarından
el-As b. Vail ile Habbab'ın
arasında geçenler hakkında indiği söylenmiştir. Bundan sonra da bütün kâfirleri
gene] olarak kapsamıştır.
Ey Muhammedi "De
ki: Hayır, Rabbim hakkı için elbette diriltileceksiniz. " Kabirlerinizden
hayat bulmuşlar olarak çıkartılacaksınız. "Sonrada İşlediğiniz"
amelleriniz "mutlaka size haber verilecektir" bildirilecektir.
"Hem bu, Allah'a göre pek kolaydır." Çünkü (aklen)
yaratılmışı iade etmek ilk yaratmaya göre daha kolaydır.
[13]
8.0 halde
Allah'a, O'nun Peygamberine ve indirdiğimiz nura iman edin. Allah
yaptıklarınızdan haberdardır.
"O halde Allah'a,
O'nun Peygamberine ve indirdiğimiz nura" Kurana "İman edin"
buyruğu ile yüce Allah, onlara kıyametin kopacağını bildirdikten sonra, iman
etmelerini emretmektedir. Kur'ân da sapıklığın
karanlıklarından kurtuluş için kendisi iie doğruya
yol bulunan bir hidayet nurudur. "Allah yaptıklarınızdan haberdardır."
[14]
9. Sizleri
toplanma gününe toplayacağı o gün, işte o Teğâbun
günüdür. Kim Allah'a iman edip salih amel işlerse
kötülüklerini örter. Onu altından ırmaklar akan cennetlere -onlar orada ebedi
kalıcılar olmak üzere- sokar. Büyük kurtuluş işte budur.
Bu buyruğa dair
açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
[15]
"Sizleri toplanma
gününe toplayacağı o gün" buyruğunda yer alan: "O gün"
buyruğunda, amel eden (yedinci âyette geçen): "Size haber
verilecektir" anlamındaki yahutta ihtiva ettiği
tehdit manası dolayısı İle (8, âyetteki); "...haberdardır"
anlamındaki buyruklardır. Sanki yüce Allah: "Allah sizi toplayacağı o
gün, cezalandıracaktır" dîr ye buyurmuş gibidir.
Yahutta onda amel eden: "Hatırla ki"
anlamındaki takdiri fiildir.
"el-Gabn; Eksiklik" demektir. Bir kimseden bir şeyi gerçek
kıymetinden daha aşağı bir bedele alışı anlatmak üzere: "Onu ğabn elti, ğabnet-mek (aldattı, aldatmak)" denilir.
"Sizi
toplayacağı" buyruğu genel olarak "ye" harfi ile diye okunmuştur.
Buna sebeb de yüce Allah'ın (bir önceki âyette
geçen): "Allah yaptıklarınızdan haberdardır" buyruğudur. O bakımdan
burada da yüce Al-iah, olacağı haber vermektedir.
Diğer bir sebep ise daha önceden yüce Allah'ın adının zikredilmiş olmasıdır,
(Yani toplayacak olanın Allah olduğunun aniaşılmasıdır.)
Nasr, İbn Ebi
İshak, el-Cahderî, Yakub ve Sellam ise "nun" ile "Sizi toplayacağımız" diye
okumuşlar ve: "ve indirdiğimiz nura" (8. âyet) itibar ederek böyle
okumuşlardır.
"Toplanma günü
(yevmu'1-cem1)" ise yüce Allah'ın öncekileri, sonrakileri, insanları,
cinleri, semâ ehli ile yeryüzündekilerin hepsini bir araya getirip toplayacağı
gündür. Yüce Allah'ın her kulu ve onun amelini biraraya
getireceği gün olduğu söylendiği gibi, bugünde yüce Allah, zaiim
ile mazlumu biraraya getireceği için bu adı aldığı da
söylenmiştir.
Bir diğer görüşe göre
yüce Allah bugünde her peygamberi ve onun ümmetini biraraya
getirecektir.
Bir diğer görüşe göre
yüce Allah bugünde itaat edenleri mükâfatı ile günahkâr ve isyankârların
cezalandırılmasını bir arada yapacaktır.
"İşte o Teğâbun günüdür" yani kıyamet günüdür. Şair şöyle
demiştir:
"Ayrılık yurdunda
yaşamaktan ne beklerim ki
Şunu bilin ki istirahatler ancak Tteğâbun günü
olacaktır."
Kıyamet gününe "Teğâbun günü: Aldanış günü" denilmesinin sebebi
bugünde cennetliklerin cehennemlikleri aldatacağından dolayıdır. Yani cennet
ehli cenneti, cehennem ehli de cehennemi -mübadele yoluyla- almışlardır. Hayrı
şerre, iyiyi kötüye, nimetleri azaba değiştirmiş olduklarından ötürü aldanışları
sözkonusu olmuştur. Nitekim alışveriş yapıp da bu
hususta karşı tarafın aleyhine düşük kıymette olanı verir, daha üstün kıymette
olanı alan bir kimse Filanı ğabn ettim (alışverişte
aldattım)" denilir. İşle cennetliklerle cehennemlikler de böyledir.
-İleride açıklaması gelecektir. Elbise senden daha uzun olur da onun bir
kısmını dikecek olursan: "Elbiseyi kısalttım" denilir. Bu da bir eksiklik
anlamını ifade eder. "Koltuk altları ve baldırların yakın yerlerinde
eskimekten dolayı bükülen yerler" demektir.
Müfessirler der ki: O
ha]de "mağbûn; aldanmış kişi" ailesi ve
cennetteki mevkileri itibariyle aldanışa düşmüş olan kimsedir. O gün imanı terkettiği için herbir kâfirin
aldanış içerisinde olduğu açıkça ortaya çıkacağı gibi, her bir mü'minin iyilik hususundaki kusurları ve zamanı boşa
geçirmiş olması dolayı sı ile de aldanış içerisinde olduğu açıkça ortaya
çıkacaktır.
ez-Zeccac
dedi ki: Cennette mevkii yüksek olan bir kimse mevkii ondan daha aşağıda olanı ğabnetmis olacaktır.
[16]
Eğer: "Bir
aldanışın sözkonusu olması için arada nasıl bir
muamele olmuştur" diye soran olursa, ona şöyle cevap verilir: Bu,
alışverişe dair bir temsili ifadedir. Yüce Allah: "İşte onlar hidayet karşılığında
sapıklığı satın almış olanlardır. "(el-Bakara, 2/16) dîye buyurmakladır.
Kâfirlerin hidayet
karşılığında sapıklığı satın aldıkları ve ticaretlerinin kâr sağlamayıp aksine
ziyan ettiği belirtildiği gibi; burada da onların aldanış içerisinde olduklarını
belirtmektedir. Şöyle ki: Cennetlikler dünya karşılığında âhireti
satın almışlardır, cehennemlikler'ise âlıireti terkederek dünyayı satın
almışlardır. İşte bu -lafzın anlamını genişleterek ve gerçek anlamından ayrı
mecazî bir anlam vererek- bir çeşit değiş tokuşun ifadesidir.
Yüce Allah, insanları
iki kesime ayırmıştır. Bu kesimin biri cennetlik, diğeri
cehennemliktir. Herkesin cennet ve cehennemdeki yeri bellidir. Daha önce bu
sûrede ve başka yerlerde açıkladığımız gibi, kul bazen ilâhî yardımdan mahrum
kalır ve sonuçta cehennemlik olur. İlâhî tevfike mazhar olan kimse bunun sonucunda yardımdan mahrum olanın
mevkiine kavuşur, buna karşılık ilâhî tevfike mazhar olanın cehennem ateşindeki yeri de yardımdan mahrum
olana verilir. İşte sanki böylece bir değişim gerçekleşmiş ve bunun sonucıında da aldanış husule gelmiş gibidir.
Gerek dilde, gerek Kur'ân'da misaller ise açıklamak için kullanılır. Bütün
bunlar ilgili eserlerdeki geniş açıklamalardan derlenip toparlanmış örnekler
olup, bu kitapta da dağınık bir şekilde bu misaller geçmiş bulunmaktadır.
Daha önce; "mü'minler gerçekten felah bulmuşlardır" (el-Mü'minûn, 23/1) buyruğunda açıkladığımız gibi; böyle bir
değişimden "miras almak"Ia da haber
verilebilir.
Daha sonra
açıklanacağı üzere aldanış bugünden başka bir zamanda da gerçekleşebilir. Fakat
burada kastedilen sonunda telafi edilemeyecek ve sonu gelmeyecek olan bir
aldanıştır,
el-Hasen
ve Katade dedi ki: Bize ulaştığına göre aldanış üç
türlüdür: Bir kişi bir bilgiye sahib olur, onu
başkasına öğrettiği halde kendisi ona gereken önemi vermez, gereğince amei etmez ve bu ilim sebebiyle bedbaht olur. Buna karşılık
o ilmi ondan öğrenen kişi o ilim gereğince amel eder ve bu sayede kurtulur.
Bir diğeri sorgulanmasına sebeb teşkiİ
edecek çeşitli yollardan bir mal kazanır ve bu malı kullanmakta cimrilik
gösterir, bu mat sebebiyle Rabbine İtaatte kusur eder, bu malı hayırlı bir
şekilde kullanmaz. Diğer taraftan bu mal dolayısıyla hesaba çekilmeyecek
mirasçısına bırakır gider, o mirasçı da o malı Rabbine itaat uğrunda kullanır.
Bir diğeri ise kölesi bulunup kölesi Rabbine itaatin gereğini yaparak mutlu
olurken, efendi Rabbine isyan edecek amellerde bulunur ve sonunda bedbaht
olur.
Peygamber (sav)'dan
şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Kıyamet gününde yüce Allah erkeği ve
kadını huzurunda ayakta tutar. Yüce Allah her ikisine de şöyle der: Ne
diyecekseniz deyiniz? Adanı: Rabbım onun nafakasını
bana va-cib kıldın. Ben de
o nafakayı helal, haram demeksizin temin etmeye gayret ettim. İşte bu davacılar
benden bunu istiyor. Geriye ise onların haklarını verecek bir şeyim
kalmamıştır. Kadın da şöyle der: Rabbim ben ne diyebilirim? O haram yoldan
kazandı. Ben onu helal olarak yedim. Beni razı etmek için Sana isyan etti oysa
ben onun böyle yapmasına razı değildim. Benden uzak dursun, benden uzak kalsın.
Yüce Allah kadına: Doğru söyledin, der ve verilen bir emir ile erkek cehenneme
atılır. Kadın da verilen emir île cennete götürülür. Cennetin tabakalarından
onu görür ve şöyle der: Seni aldattık, seni aldattık. Biz senin kendisi
sebebiyle bedbaht okluğun aynı şeyden ötürü mutlu olduk."[17] İşte
Teğâbun günü budur.
[18]
İbnu'l-Arabî dedi ki: İlim adamlarımız yüce Allah'ın:
"İşte o Teğâbun günüdür" buyruğunu dünyevi
ilişkilerde aldatmanın caiz olmadığına delil göstermişlerdir. Çünkü yüce Aliah aldatmayı kıyamet gününe tahsis ederek: "İşte o Teğâbun günüdür" diye buyurmuştur. Bu özelleştirici
ifade dünyada aldanışın olmadığını ortaya koyar. Dolayısı ile satılan bir
malda kim bir aldanışı tesbit edecek olursa, eğer bu aldanışnıalın kıymetinin üçte birinden fa2İa ise geri
verilir. (İlim adamlarımızın arasından) Bağdatlı olanlar bu görüşü tercih
etmiş ve buna çeşitli şekillerle delil getirmişlerdir, Bunlardan birisi
Peygamber (sav)'ın Habban
b. Munkız'e söylediği: "Eğer alışveriş yapacak
olursan, o vakit: Aldatma yok, de ve senin için üç. gün süreyle muhayyerlik
(aldatma olursa malı geri çevirebilme tercihi) vardır."[19]
Bu oldukça tartışmalı
bir konu olup, biz bumı dair açıklamaları hilaf (mezheblerin görüş ayrılığının bulunduğu fıkhî)
meselelerde ele almış bulunuyoruz. Bunun püf noktası şudur: Dünyada aldatmak
dinin bir hükmü gereği olarak icma ile
yasaklanmıştır. Zira bu bütün dinlerde şer'an haram kı-iınmış bir aldatma çeşididir.
Fakat bunun basit bir bölümünden herhangi bir kimsenin kaçınabilmesi mümkün
değildir. Bu husus daha önce "buyu': alışverişler" bahsinde geçmiş
bulunmaktadır. Zira bizler eğer (basit bir aldanış dolayısıyla) malın geri
verileceği hükmünü verecek oiursak, hiçbir alışveriş ebediyyen geçerli olmaz. Çünkü bu kadarcık
bir aldanıştan uzak kalamaz. Ancak aldanış çok olur da bundan sakınma imkânı
bulunursa, o vakit bu aldanış sebebiyle malın geri verilmesi icab eder. Az ile çok arasındaki fark ise şe-riatte bilinen bir esastır.
İlim adamlarımız da bu sınır için üçte biri tesbit etmişlerdir.
Zira malda, vasiyette ve başka hususlarda da bu oranı öngörmüşlerdir. Buna
göre âyet-i kerimenin anlamı şöyle oîur: İşte o gün
-herhangi bir tafsilâta girilmeksizin mutlak olarak- caiz aldanışın olacağı bir
gündür. Ya-hutta; İşte o
gün ebediyyen telâfi edilemeyecek olan bir aldanış
günüdür. Çünkü dünyadaki aldanış iki türlü telâfi edilebilir; Ya bazı hallerde alışverişin geri çevrilmesi ile olur yahutta bir başka alışverişte ve bir başka malda kâr elde
ederek telâfi edilir. Cenneti kaybederek ziyana uğrayan bir kimsenin ise bu
ziyanının telâfisi ebediyyen sözkonusu
olmaz.
Kimi mutasavvıf ilim
adamı şöyle demiştir: Allah bütün insanlar hakkında aldanışı takdir
buyurmuştur. Rabbine aklanmadık bir şekilde kavuşmayacak hiçbir kimse yoktur.
Çünkü amelinin karşılığını alması, sevabını eksiksiz almadıkça mümkün
olmayacaktır. Rivayette belirtildiğine göre de Peygamber (sav) şöyle
buyurmuştur: "Allah'ın huzuruna çıkan herkes mutlaka pişman olarak
Allah'a kavuşur. Eğer günahkâr ise iyilik yapmadığı için, eğer iyilik yapan
birisi ise daha çok yapmadığı için (pişman olacaktır.)"[20]
"Kim Allah'a iman
edip, salih amel işlerse kötülüklerini örter... Cennetlere
sokar" buyruğundaki "örter" ve "sokar" anlamındaki
lafızları Nâfı' ve İbn
Âmir: “Örteriz" ile; "Sokarız" diye okumuşlardır. Diğerleri ise
(örter ve sokar anlamlarında) "ye" ile okumuşlardır.
[21]
10. Kâfir
olup, âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemliklerdir ve orada
ebedî kalıcıdırlar. O ne kötü dönüş yeridir!
"Kâfir olup
âyetlerimizi" Kur'ân-ı Kerimi
"yalanlayanlara gelince, onlar cehennemliklerdir ve orada ebedi
kalıcıdırlar. O ne kötü dönüş yeridir!" Daha önce birkaç yerde de geçtiği üzere yüce Allah, mü'minlerin
durumunu sözkomısu ettikten sonra kâfirlerin
durumunu böylece sözkonusıı etmektedir.
[22]
11. Allah'ın
izni olmadıkça hiçbir musibet gelip çatmaz. Kim Allah'a iman ederse, onun
kalbine hidayet verir. Allah herşeyi en iyi bilendir.
"Allah'ın
İ2nî" yani O'nun iradesi ve kazası (hükmü) "olmadıkça hiçbir musibet
gelip çatmaz."
el-Ferrâ
dedi ki: Allah'ın emri ile olmadıkça... demektir. Allah'ın ilmi ile
olmadıkça... diye de açıklanmıştır.
Denildiğine göre
âyetin nüzul sebebi şudur; Kâfirler: Eğer müslümanlann
üzerinde bulundukları hal hakkın kendisi ise ,Allah onları dünyada musibetlere
karşı elbetteki koruyacaktır. Yüce Allah bu buyruğu ile şunu açıklamaktadır:
Bir üzüntüyü yahut dünya ya da âhirette
bir cezayı gerektiren söz ya da fiil, tan ya da maldaki herbir musibet,
yüce Allah'ın ilmi ve kazası iledir.
"Kira Allah'a
iman «derse" Allah'ın izni ile olmadıkça ona hiçbir musibetin gelip
çatmayacağını bilir ve bunu tasdik ederse, "onun kalbine" sabır ve
(kadere) rıza için "hidayet verir." İman üzere kalbine sebat verir,
diye de açıklanmıştır. Ebu Osman el-Cîzî dedi ki: Kimin imanı sahih olursa, Allah da onun
kalbini sünnete uymaya iletir.
"Kim Allah'a iman
ederse, onun kalbine hidayet verir" buyruğunun şu demek olduğu da
söylenmiştir: Yani musibet esnasında bu kimse: "İnnâ
lil-lah ve innâ ileyhi râciûn:
Şüphesiz biz Allah'ınız ve muhakkak biz O'na döneceğiz" der. Bu
açıklamayı İbn Cübeyr
yapmıştır.
İbn Abbas dedi ki: Bu, yüce
Allah'ın o kimsenin kalbinde; başına gelen bir musibetin, onun gelip kendisini
bulmamasının imkânsız olduğunu ve ona gelip isabet etmeyenin, ona gelip isabet
etmesinin imkansız olduğunu, ya-kîn bir şekilde
bilmesi demektir.
el-Kelbî
dedi ki: Bu hidayet şudur: Kişi belâya maruz kaldığı vakit sabreder. Ona bir
nimet ihsan olunduğu vakit şükreder. Haksızlık yapıldığında bağışlar. Bir
diğer açıklamaya göre: Kalbine cennette sevaba nail olma hidayetini verir,
yolunu gösterir.
"Hidayet
verir" buyruğu genel olarak "ye" harfi üstün, "dal"
harfi de kesreli olarak okunmuştur. Buna sebeb ise
daha önceden "Allah" adının zikredilmiş olmasıdır. es-Sülemî ve Katade ise; "Kalbine
hidayet verilir" şeklinde "ye" harfini ötreli
ve "dal" harfini de üstün, meçhul bir fiil olarak ve "kalb" lafzındaki "be" harfini de (nâib-i fail: sözde özne) olarak ötreli
okumuşlardır, Çünkü bu, faili zikredilmemiş bir fiildir.
Talha b. Musarrif ve el-A'rec ise; "Hidayet veririz" şeklinde tazim
"nun"u ile; "Kalbine" lafzını da
("be" harfini) nasb ile okumuşlardır. İkrime ise; Kalbi yatışır, sükûnet bulur' diye sakin bir
hemze ile ve (kalbdeki) "be" harfini merfu olarak okumuştur. Kaibi
sükûn ve itminan bulur, demek olur. Malik b, Dinar da onun gibi okumuş olmakla
birlikte q, hemzeyi yumuşatarak (telyîn ile)
okumuştur.
"Allah herşeyi en iyi bilendir." Boyun eğenin ve işi O'nun
emrine havale edenin teslimiyeti iie O'nun emrinden
hoşlanmayanın hoşlanmayışı O'na gizli değildir.
[23]
12. Allah'a
itaat edin, Peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz Peygamberimize
düşen ancak apaçık tebliğdir.
13- (O) Allah'dır. O'ndan başka hiç bir ilah yoktur. O halde mü'min-ler yalnız Allah'a
tevekkül etsinler.
Yani başınıza gelen
musibetlerin üzerinİ2deki yükünü hafifletiniz. Allah'a itaatte uğraşınız, O'nun
Kitabı gereğince amel ediniz. Sünnetine göre hareket etmek suretiyle Rasûlüne itaat ediniz. Şayet itaatten yüz çevirecek olursanız,
Rasûlün tebliğden başka bir görevi yoktur.
"(O) Allandır.
O'ndan başka hiçbir İlah yoktur." O'ndan başka bir mabud
olmadığı gibi, O'ndan başka bir yaratıcı da yoktur. O halde yalnız O'na
tevekkül ediniz.
[24]
14. Ey İman
edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlâtlarınızdan size düşman olanlar vardır.
O halde onlardan sakının. Bununla beraber şayet affeder, kusurlarına bakmaz ve
hatalarını örterseniz, muhakkak Allah çok mağfiret edendir, çok esirgeyendir.
Bu buyruğa dair
açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
[25]
Yüce Allah'ın:
"Ey iman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlâtlarınızdan size düşman
olanlar vardır. O halde onlardan sakının" buyruğu ile ilgili olarak İbn Abbas şöyle demektedir: Bu
âyet-i kerime Medine'de Eşca'lı
Avf b. Malik hakkında inmiştir. Peygamber (sav)'a hanjmının ve çocuklarının kendisine karşı kaü davrandıklarından şikâyet edince, bu âyet-i kerime
nazil olmuştur. Bunu en-Nehhas zikretmektedir.
et-Taberî
de bunu Ata b. Yesar'dan naklederek şöyle dediğini
belirtmektedir: Teğâbun Sûresi'nin tamamı Mekke'de
inmiştir. Şu âyetler müstesna: "Ey iman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve
evlatlarınızdan size düşman olanlar vardır." Bu buyruğu Eşca'lı Avf b. Malik hakkında
inmiştir. Bunun eşleri ve çocukları vardı. Gazaya gitmek istedi mi onun için
ağlarlar ve onu yumuşatmaya çalışarak: bizi kime bırakacaksın, derler, o da
hemen yumuşar ve gitmeyip kalırdı. Bunun üzerine: "Ey iman edenler!
Muhakkak ki eşleriniz ve evlatlarınızdan size düşman olanlar vardır."
âyeti tümüyle Medine'de Eşca'lı Avf
b. Malik hakkında inmiştir. Sûrenin sonuna kadar geriye kalan diğer bütün
âyetler de Medine'de inmiştir.
Tirmizî'nin rivayetine göre İbn Abbas -şu; "Ey iman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve
evlâtlarınızdan size düşman olanlar vardır. O halde onlardan sakının"
âyeti hakkında bir adamın soru sorması üzerine şöyle demişti: Burada sözü
edilenler Mekkeliterden İslâm'a girip Peygamber
(sav)'a gelmek istedikleri halde; eşleri ve çocukları, kendilerini terkederek Peygamber (sav)'a gelmelerine razı olmayan
kimselerdir. Bunlar Peygamber (sav)'ın yanına gelip
insanların dinde derinlemesine bilgi sahibi olduklarını görünce, onları
cezalandırmak istediler. Bunun üzerine yüce Allah: "Ey iman edenler!
Muhakkak ki eşleriniz ve evlâtlarınızdan size düşman olanlar vardır. O halde
onlardan sakının" buyruğunu indirdi. Bu hasen, saiıih bir hadistir.[26]
Kadı Ebu Bekr b. el-Arabî dedi ki: Bu
düşmanlığın ne şekilde olduğunu açıklamaktadır. Şüphesiz ki düşman bizzat şahsı
dolayısıyla düşman değildir. O yaptığı davranışlarıyla düşmanlık eder. Buna
göre eş ve çocuklar düşmanın yaptığı işi yapacak olursa, onlar da düşman olur.
Kul ile (Allah'a) itaat arasına engel olmaktan daha çirkin bir iş de yoktur.
Sahih-i Buhari'de, Ebu Hııreyıe'nin rivayet ettiği hadiste Peygamber (sav) şöyle
buyurmuştur: "Şeytan Âdemoğluna karşı iman yolunda oturdu ona: Sen
kendinin ve atalarının dinini bırakıp iman mı edeceksin? dedi. Ademoğlu ona
muhalefet etti ve iman etti. Sonra şeytan onun karşısında hicretin yolu
üzerinde oturdu ve ona: Malını, aileni bırakıp hicret mi edeceksin, dedi. Ona
muhalefet etti ve hicret etti. Sonra şeytan ona karşı cilıad
yolu üzerindi; olurdu ve ona: Ölümüne sebeb teşkil
edeceksin, hanımların başkaları tarafından nikâhlanacak, malın paylaştırılacak
diye mi cihad edeceksin dedi, yine ona muhalefet etti
ve cihad etti. Sonunda öldürüldü, onu cennete koymak
da Allah'ın üzerinde bir hak oldu."[27]
Şeytanın oturması iki
şekilde olur: Biri vesvese ile oiur, ikincisi ise
eşlerin, çocukların ve arkadaşların bu doğrultuda istediklerini yapmaya itmesi
ile olur. Yüce Allah: "Biz onlara yakın arkadaşlar kıldık. Onlar da
önlerinde ve arkalarında olanı kendilerine süslediler." (Fussilet, 41/25) diye buyurmaktadır.
İsa (a.s)'ın hikmetli sözleri arasında şu da vardır: "Her kim
hanım, mal ve çocuk edinirse, o kimse dünyaya köle olur."
Sahih hadiste kulun bu
kabilden düşebileceği asgari köleliğin sınırı açıklanmaktadır. Peygamber (sav)
şöyle buyurmaktadır: "Helak olmuştur altının kölesi, helak olmuştur
dirhemin kölesi, helak olmuştur güzel kumaşın kölesi, helak olmuştur kadifeye
köle olan. Helak olsun ve başaşağı devrilsin, bir
yerine batan bir dikeni kimse oradan çekip almasın."[28]
Dinara, dirheme
(altına, gümüşe) kölelikten daha büyük bir aşağılık yeni bir elbise
dolayısıyla gayrete gelen bir hevesten daha bayağı bir arzu ve istek olamaz,
[29]
Erkeğin çocukları ve
eşi kendisine düşman olduğu gibi; aynı şekilde koca ve çocukları da yine aynı
yönden hanıma düşman olabilirler. Yüce Allah'ın: "Eşleriniz"
buyruğunun kapsamına erkekler de, dişiler de girer. Çünkü hepsi zaten her
âyetin kapsamına da girerler. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
[30]
"O halde
onlardan" size zarar verirler diye "sakının." Kişinin kendisine
gelecek zarara karşı kendisini koruması ve sakınması iki şekilde sözkonusu olur. Ya gelecek bedeni
bir zarar sözkonusudur, ya
dini bir zarar. Bedene gelecek zarar dünya ile alakalıdır, dine gelecek zarar
da âhiret İle alakalıdır. Yüce Allah, kulu bu
zarardan sakındırmış ve buna karşı onu uyarmıştır.
[31]
"Bununla beraber
şayet affeder, kusurlarına bakmaz ve hatalarını örterseniz, muhakkak Allah çok
mağfiret edendir, çok esirgeyendir" buyruğu ile ilgili olarak Taberî, İkrime'den şunu rivayet
çimektedir: Yüce Allah'ın: Ey İman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve
evlatlarınızdan size düşman l tanlar vardır. O halde onlardan sakının"
buyruğu hakkında dedi ki: Kişi Peygamber (sav)'ın
yanına gitmek ister fakat çoluk çocuğu: Gidip bizi nereye bırakacaktıri>
derlerdi. Fakat kişi İslâm'a girip dini bilgi sahibi olunca bu sefer şöyle
demeye koyulurdu: Andolsun daha önce beni bu işten
alıkoyan kimselere dönecek ve şunları şunları
yapacağım.
İşte bu sebeble yüce Allah: "Bununla beraber şayet affeder,
kusurlarına bakmaz ve hatalarını örterseniz, muhakkak Allah çok mağfiret
edendir, çok esirgeyendir" buyruğunu indirdi.
Mücahid de yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! Muhakkak ki
eşleriniz ve evlâtlarınızdan sise düşman olanlar vardır. O kaide onlardan
sakının" buyruğu hakkında dedi ki: Onlara dünya ile ilgili bir hususta
düşmanlık etmediler. Fakal onlara olan sevgileri
onlar için haram olan bir şeyi alıp. kendilerine vermelerine sebeb teşkil etti, Ayet-i kerime insanın eşi ve çocukları
sebebiyle işleyebileceği her türlü masiyet hakkında
umumidir. Sebebin özelliği hükmün genelliğine engel değildir.
[32]
15-
Mallarınız da, evlâtlarınız da sJzİn İçin ancak bir
imtihandır. Büyük mükâfat İse Allah nezdindedir.
"Mallarınız da,
evlâtlarınız da sizin için ancak bir imtihandır." Sizi haram kılınmış
şeyleri elde etmeye yüce Allah'ın hakkı olan şeyleri vermeyip, alıkoymaya ilen
bir sınama ve denemedir. O halde Allah'a isyanı gerektiren hususlarda onlara
itaat etmeyiniz. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:
'Kıyamet gününde bir adam getirilir de bunun çoluk çocuğu hasenatını yedi"
denilir.[33] Seleften birisi de şöyle
demiştir. Çoluk çocuk itaatlerin içindeki kurtçuklardır.
el-Kutebî:
"Fitne: Düşkünlük göstermektir" der. "Adanı kadına meftun oldu
(ona gönülden bağlandı)" ilenilir. "Fitne"nin mihnet
(imtihan)
anlamında olduğu da söylenmiştir. Şairin şu beytinde de bu anlamdadır:
"İnsanlar
dinlerinde mihnete uğradılar
Ve Affan'ın
oğlu geriye uzunca bir kötülük bıraktı,"
İbn Mesud dedi ki: Sizden
herhangi bir kimse: Allah'ım beni fitneden koru demesin. Çünkü aranızda
malına, ailesine ve gocuğuna geri dönen her-biriniz mutlaka bir fitne sahibi
demektir. O bakımdan bunun yerine şöyle desin: Allah'ım, ben Sana fitnelerin
saptırıcılarından .sığınırım.
d-Hasen
yüce Allah'ın: "Eşleriniz ve evlâtlarınızdan..." buyruğunda yer alan;
...dan" lafzını teb'îd (kısmîlik bildirmek) için
getirmiştir. Çünkü hepsi düşman değildir fakat yüce Allah'ın: "Mallarınız
da, evlatlarınız da sizin için ancak bir imtihandır" buyruğunda bu lafız zikredilnıemiştir. Çünkü mal ve evlatların fitneden
(imtihandan) uzak durmaları ve kalbin onlarla meşgul olmaması sözkonusu değildir.
Tirmizî ve başkalarının rivayet ettiklerine göre Abdullah b.
Küreydi; babasından şöyle dediğini rivayet etmiştir: Peygamber (sav)'ı hutbe
verirken gördüm. Bu sırada Hasan ile Hüseyin -ikisine de selâm olsun-
üzerlerinde kırmızı birer gömlek olduğu halde geldiler. Bir düşüp, bir
kalkıyorlardı. Peygamber (sav) indi, onları taşıdı ve önüne oturttuktan sonra
şöyle dedi: "Yüce Allah doğru söylemiştir. Gerçekten mallarınız ve
evlâtlarınız bir fitne (bîr imtihan)dır. Ben bu iki küçük çocuğa bir düşüp bir
kalkarken baktım da sözümü kesip onları yanıma kaldırmadan edemedim."
Sonra da hutbesine devam etti[34]
"Büyük mükâfat
ise Allah ne2dlndedir" buyruğunda kastedilen cennettir. En ileri mükâfat
tu budur. Müfessirlerin dediklerine göre ondan daha büyük bir mükâfat olmaz.
Lafız Buhârî'nin olmak üzere Buhâri
ile Müslim'de Ebu Said el-Hudri'den söyle dediği rivayet edilmektedir: Rasülullah (sav) buyurdu ki: "Yüce Allah
cennetliklere: Ey cennet ehli diyecek, onlar: Buyur Ralv
bjmiz, buyruğunu dinlemeye hazırız diyecekler. O:
Hoşnut oldunuz mu? diyecek, onlar: Nasıl hoşnut olmayız? Bize yarattıklarından
hiçbir kimseye vermediğin şeyier verdin. Bu sefer:
Size bunlardan daha üstün bir şey vereyim mit diye buyuracak, onlar; Rabbimiz,
bunlardan daha üstün nediı? diyecekler, o da şöyle
buyuracak: Üzerinize hoşnutluğumu
bırakırım ve ondan sonra da ebediyyen size gazab etmem."[35] Bu
hadis daha önceden de geçmişti. Şüphesiz ki rıza bütün emellerin en ileri
derecesidir. Sufiler bu hususu tahkik hakkında şunu
söylemişlerdir:
"Allah onunla
yarattıklarını imtihan etmiştir, Cehennemde, cennette O'ntın
kabzasmdadır. O'nun (insanı) terketmesi
ateşinden büyüktür, Vaslı iae
cennetinden de hoştur."
[36]
16. O halde;
gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun. Dinleyin, itaat edin. Kendiniz İçin
de hayır olmak üzere infak edin. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte
onlar umduklarını elde edenlerin ta kendileridir.
17. Eğer
Allah'a güzel bir şekilde ödünç verirseniz, onu size kat kat
arttırır ve günahlarınızı bağışlar. Allah Şekûrdur,
Halimdir.
"O halde
gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun. Dinleyin, itaat edin. Kendiniz için
de hayır olmak üzere infak edin..." buyruğuna dair açıklamalarımızı beş
başlık halinde sunacağız:
[37]
Tevil bilginlerinden
bir topluluk bu âyet-i kerimenin yüce Allah'ın: "Allah'tan nasıl korkmak
gerekirse öyle korkun" (Âl-i îmran, 3/102)
âyetini nes-hettiği
görüşündedir. Katade, er-Rabî
b. Enes, es-Süddî ve İbn Zeyd bunlar arasındadır.
Taberi şu rivayeti zikreder: Bana Yunus b. Abdi'1-A'lâ anlattı dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi dedi ki: İbn Zeyd yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! Allah'tan nasıl
korkmak gerekirse öyle korkun" (Al-i İmran,
3/102) buyruğu hakkında dedi ki: Bu çok ağır bir emir olarak geldi. Ashab: Bunun nasıl olması gerektiğini kim bilebilir yahut
ona kim ulaşabilir. Yüce Allah bu işin onlara çok ağır geldiğini bildiğinden bu
âyeti neshederek hükmünü onlar üzerinden kaldırdı ve
bu âyet) indirerek: "O halde gücünüzün yettiği kadar Allah'tan
korkun" diye buyurdu.
Âyetin muhkem olduğu,
unda herhangi bir neshin olmadığı da söylenmiştir. İbn
Abbas dedi ki: Yüce Allah'ın: "Allah'tan nasıl
korkmak gerekirse öyle korkun" (Al-i İmran,
3/102) buyruğu neshoimamiştır, fakat Allah'tan gereği
gibi korkmak Allah için gereği gibi cihad etmekle ve
Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasının etkisi altında kalmamakla, kendi
öz nefisleri babaları ve oğullan aleyhine olsa dahi adaleti ayakta tutmakla
olur. Bu daha önceden (Âl-i İmran, 3/102. âyetin
tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
[38]
Bu âyet-i kerime nesholmayıp, muhkem olduğuna göre et-Teğâbun
Sû-resi'nde yüce Allah'ın: "O halde gücünüzün
yettiği kadar Allah'tan korkun"
buyruğu nasıl
açıklanır ve Allah'tan nasıl korkmak gerekiyorsa, öylece korkmak emri ile
gücümüz yettiğince O'ndan korkmak emri birarada nasıl
anlaşılabilir? Allah'tan gereği gibi korkmak emri, Kur'ân-ı
Kerim buyruğu ile herhangi bir tahsis sözkonusu
olmaksızın ve herhangi bir şarta da bağlı olmayarak Kur'ân
ile farz kılınmaktadır. Gücümüz yettiğince Allah'tan korkmak emri ise bir şarta
bağlı olarak ondan korkmak emrini ihtiva etmektedir diyenlere şöyle cevap
verilir:
Yüce Allah'ın: "O
halde gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun" buyruğunun delâlet ettiği
ile; "Allah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun" (Al-i İmran, 3/102) buyruğunun anlamı ile ilgisi yoktur. Yüce
Allah: "O halde gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun" buyruğu ile
şunu kastetmektedir: Ey insanlar! Artık Allah'tan korkun ve sizin için fitne
kılınan mallarınızın ve evlatlarınızın fitnesi sizi yenik düşürmesin diye
O'nun gözetimi altında olduğunuzu bilin. Bunlar, sizin için farz olan küfür
diyarından, İslam diyarına hicret etmekten alıkoyarak hicret etme gücünüz ve
imkânınız varken, hicret etmeyi terk edecek hale gelmeyiniz. Çünkü yüce Allah:
"Nefislerine zulmedenler olarak canlarını alacağı kimselere melekler...
İşte Allah'ın onları affedeceği umulur" (en-Nisa, 4/97-99) buyruğu ile
gücü yetmeyen kimseleri hicreti terkettiklerinden
dolayı mazur görmekte; sirk diyarında herhangi bir çare ya
da hicrete yol bulamadığı için kalmaya devam eden
kimseleri affettiğini haber vermektedir. İşte yüce Allah'ın: "O
halde gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun" buyruğu da aynı şekilde
şirk diyarından, İslam diyarına hicret etmeyi, mallarınızın ve evlatlarınızın
fitnesine kapılarak terketmeyiniz, demektir, hu
açıklamanın doğruluğunun delillerinden birisi de yüce Allah'ın: "O halde
gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun" buyruğunun, hemen: "By iman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlatlarınızdan
size düşman olanlar vardır. O halde onlardan sakının" (et-Teğâbun, 64/14) buyruğundan sonra gelmesidir.
Az önceden geçtiği üzere bu âyet-i kerîmelerin çoluk çocuklarının kendilerini
engellemeleri neticesinde şirk diyarından, İslam diyarına hicret etmekte
geciken ve önceleri kâfir olan birtakım kimseler sebebiyle indiği hususunda
seleften Kur'ân-ı Keriın'in
tevilini bilen İlim ehli arasında herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Bütün
bunlar Taberi'nin tercih ettiği görüşlerdir,
"O halde
gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun" buyruğunun nafile olarak
yapılan ameller yahut sadakalar ile ilgili olduğu da söylenmiştir. Yüce
Allah'ın: "Allah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun" (Al-i İmran, 3/102) buyruğu inince, bu müslümanlara
ağır geldi ve topukları şişinceye, alınları yaralanıncaya kadar namaz kılmaya
koyuldular. Yüce Allah onların bu yüklerini hafifletmek üzere; "O halde
gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun" buyruğunu indirdi ve bundan
önceki âyet-i kerimeyi neshetti. Bu açıklamayı İbn Cübeyr yapmıştır.
el-Maverdî
dedi ki: Eğer bu nakil sabit değilse, bir masiyet
işlemeye zorlanan kimsenin bundan dolayı sorumlu olmaması ihtimali de vardır.
Çünkü bu durumdaki bir kişi, o masiyetten sakınabilme
gücüne sahih değildir.
[39]
"Dinleyin, İtaat
edin" buyruğu, size verilen öğütleri dinleyin, -size verilen emir ve
yasaklara itaat edin; demektir. Mu katil dedi ki: "Dinleyin" Allah'ın
Kitabından üzerinize İndirilenlere kulak verin demektir. Dinlemenin asıl anlamı
budur. "İtaat edin" size verdiği emir ya da
yasaklarda Rasûlüne itaat edin, demektir.
Katade dedi ki: Buna bağlı olarak; Peygamber (sav)'a
dinleyip itaat etmek esası üzere bey'at edilmiştir.
Bir başka açıklamaya
göre: "Dinleyin" yani dinlediğiniz şeyi kabul edin, demektir. Kabul
etmenin "dinlemek" diye ifade edilmesi dinlemenin neticesinin bu
oluşundan dolayıdır.
Derim ki: el-Haccac bu âyet-i kerimeyi okuyup, hükmünün münhasıran Ab-du'l-Melik b. Mervan hakkında
olduğunu ileri sürüp de: "O halde gücünüzün
yettiği kadar Allah'tan korkun. Dinleyin, itaat edin" buyruğu
Allah'ın emi-ri ve halifesi olan Abdu'l-Melik
b. Mervan hakkındadır. Bunun bir istisnası yoktur.
Allah'a yemin ederim eğer ben bir adama: Mescidin bir kapısından çıkmasını emredip,
o da bir başka yerden çıkacak olursa hiç şüphesiz kanı bana helaldir; derken
işi alabildiğine aşırıya götürmüş ve âyet-i kerimeyi bu şekilde tevil çtmekle yalan söylemiştir. Evel,
bu âyet-i kerime herşeyden önce Peygamber (sav)
hakkındadır, sonra onun ardından gelen emir sahihleri hakkındadır. Bunun delili
de yüce Allah'ın: "Allah'a itaat edin, Rasûle de
itaat edin ve sizden olan emir sahihlerine de" (en-Nisâ, 4/59)
buyruğudur.
[40]
"İnfak edin"
buyruğu İle kastedilenin zekât olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır, Nafile olan
nafakanın kastedildiği de söylenmiştir. ed-Dahhak: Bu cihad uğrundaki
harcamadır, demiştir. el-Hasen ise; Bu kişinin
kendisi için yaptığı harcamadır, demiştir.
İbnu'l-Arabî dedi ki: Bu görüşü ileri sürenin bu kanaati
belirtmesine se-beb, yüce
Allah'ın: "Kendiniz için" diye buyurmuş olmavSi
ve fakat ister farz, ister nafile olsun bütün sadaka türü infakların, kişinin
kendisine yaptığı infak ve harcamalar olduğunu farkedememiş
olmasıdır. Yüce Allah ise: "Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş
olursunuz, kötülük ederseniz kendi aleyhinize." (el-İsrâ,
17/7) diye buyurmaktadır. Kişinin hayır namına yaptığı herbir
şey aslında ancak kendi lehinedir. Doğrusu ise bu âyeti kerimenin umumi olduğudur.
Peygamber (sav)'dan rivayet edildiğine yöre bir adam una: Yanımda bir dinarım
var (onu ne yapayım), diye sormuş, Peygamber: "Onu kendine harca"
diye cevap vermiş. Adam: Bir dinarım daha var deyince, "onu hanımına
harca" diye buyurmuş. Bîr dinarım daha var deyince, "onu çocuklarına
harca" diye buyurmuş. Bir dinarım daha var deyince, "onu sadaka ver''
diye buyurmuştur[41]
Böylelikle önce
kişinin kendisinden sonra eşinden, sonra çocuklarından başlayarak devam etmiş
ve bundan sonra sadakayı sözkonusu etmiştir. İşte
şeriatta aslolan da budur.
[42]
"Kendiniz İçin de
hayır olmak üzere" buyruğundaki: "Hayır olmak üzere" lafzı Sibeveyh'e göre hazfedilmiş bir fiil dolayısıyla nasbedilmiştir. Buna da "Lafakedin"
fiili delâlet etmektedir. Şöyle buyurmuş gibidir: în: fak hususunda kendiniz
için hayırlı olan şeyler yapınız. Yahutta mallarınızdan
kendiniz için önden hayır gönderiniz, demiş gibidir,
el-Kisaî
ve el-Ferra'ya göre ise hazfedilmiş bir mastarın
sıfatıdır. "Kendiniz için hayırlı olan bir infak yapınız" demektir. Ebu Ubeyde'ye göre ise gizli bin 'nin haberidir. Bu da: "Sizin için hayır olacak (bir
infak yapın)" demektir.
"Hayır"!
malın kendisi kabul edenlere göre ise bu lafzın nasb
ile gelmesi "infakedin" buyruğu sebebi iledir.
(Buna göre buyruk: ...kendiniz için hayır (mal) infak edin, demek olur.)
"Kim nefsinin
cimriliğinden korunursa, İşte onlar umduklarını elde edenlerin ta
kendileridir" buyruğuna dair açıklamalar daha Önceden (el-Haşr, 59/9. âyet, 11, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Aynı
şekilde: "Eğer Allah'a güzel bir şekilde ödünç verirseniz, onu size kat kat arttırır" buyruğu ile ilgili açıklamalar da daha
önceden el-Bakara Sûresi (2/245. âyet, 1. başlıkta) ile el-Hadid
Sûresinde (57/11. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Ve günahlarınızı
bağışlar. Allah, Şekûrdur, Halimdir" buyruğu ile
ilgili olarak şükrün anlamına dair açıklamalar el-Bakara Sûresi'nde (2/52.
âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"HaHm" (cezalandırmakta) acele etmeyen demektir.
[43]
18. Gizliyi
de, açığı da bilendir. Azizdir, Hakimdir,
"Gizliyi de,
açığı da" yani görülmeyeni de, hazır olup görüneni de "bilendir."
O "Azizdir"
yani galip gelen ve kahir olandır. Bu anlamıyla buyruk fiil sıfatla nndandır. Yüce Allah'ın; "Kitabın indirilmesi Aziz
(mutlak galib), Hakim (her işi hikmet dolu) Allah tarafmdandtr" (ez-Zümer,
39/1) buyruğunda da bu anlamda kullanılmıştır. Yani herşeyi
yaratan, sapasağlam kılan, kahredici güce sahip Allah tarafından
indirilmiştir, demektir.
el-Hattabî
dedi ki: Bu (el-Aziz), kadri yüce ve üstün anlamına da gelebilir. Bu anlamda
olmak üzere "ayn" harfi kesreli olarak;
denilir. O zaman-"Aziz", kimse ona denk olamaz ve onun !>enzeri yoktur, anlamını da kapsar. Doğrusunu en iyi bilen
Allah'tır.
Mahlukatının işlerini
yönetmekte hikmeti sonsuz "Hakimdir." İbnu'1-En-barî dedi ki:
"el-Hakîm" eşyayı yaratması son derece muhkem olan demek olup "mufil" vezninden "fail" veznine
getirilmiştir. Yüce Allah'ın: "Elif, Lam, Râ,
İşte bunlar Hakim kitabın âyetleridir" (el-Câsiye,
45/2) buyruğunda da bu anlamda kullanılmıştır ki, muhkem (sapasağlam)
demektir. Bu da "muf al" vezninden
"faîl" veznine getirilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
[44]
(Teğâbun
Sûresi'nin sonudur. Allah'a hamd olsun).
[1] Bıllıâı-î. et-Tarihu't-Kebîr, [, 445; ayrifa İbn Hııcer, Fethu'l-Bâri,
XI, 4M3: F.hû [ laıim. fi-tabu'l-Mecrühin, Hal eh (tarihsiz), III, Sİ
İmam Kurtubi, el-Camiu
li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/385.
[2] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/386.
[3] Müsned, [II, 61
[4] Abdullah b. Adiyy, el-Kâmil
fi Duafâi'r-Ricâl, Beyrut İ409/19HH, VII, 33; hadisin
ravi-lerinden Nasr h Tarifin durumu i^'in hk.
aynı eser, VII, 30 vci.
[5] Buharı, III, 1212, VI, 2433; Müslim, IV, 2036; Tirmizi, IV, «6; İbn, Mâce. I, 29; Müs-ned, 1, İÜ2, 430
[6] Müslim. I, 112,
IV,
2042; Buhârl,
III,
1061,
IV, \ÎİS. 1541; Müsned,
V,
i$l
[7] Buhârl, 1, 456, 465; Müslim,
IV, 2047; Tirmizi, IV, 447; Ebû
Dâvûd, IV, 2«J; Muvatta. 1,
241, Müsned, II, 233, 275, 282, 393. 410, 481
[8] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/386-388.
[9] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/389.
[10] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/389-390.
[11] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/390.
[12] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/390-391.
[13] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/391-392.
[14] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/392.
[15] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/392.
[16] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/393-394.
[17] Ulaşabildiğimiz kaynaklarda tesbic
edemedik. Merhum müfessirin: "Rııviyc; rivayet
edildi" diye tad'if sigası
kullandığına da dikkat edelim
[18] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/394-395.
[19] Dârakutnî, 111, 55; İbn Mâce, II, 789; el-Huıneydi, Müsned, 11, 292; lieyhıtki, es-Sune-nü't-Kübra, V, 273 "...
aldatma yok, de" bölümüne kadar: Bufıârî, II,
745, H4H, H50, 851, VI. 2554; Müslim, II, 1165; Ebû
D&vûd, Fil, 2H2, Nesâİ.
Vli, 252; Muvatta, II, 635;
Müsned, II. 44, fil, 72, 80, S4, 107, 116, 129, III,
217
[20] Uluyabildiğimiz herhangi bir kaynakta tespit edemedik
[21] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/396-397.
[22] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/397.
[23] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/397-398.
[24] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/399.
[25] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/399.
[26] Tirmizî, V. 419: Taheriinî. Kebir, XI, 275; Hâkim, Müstedrek,
II, 532
İmam Kurtubi, el-Camiu
li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/399-400.
[27] İhn Hîbhân,
Sahih, X, 453; Ahmed b. Arar eş-Şeybiınî,
el-Ahâd ve'l-Mesânt, Riyâd 1411/1991, V, 137; Taberânî, Kebir, VII, 117; Beyhaki,
Şuabu'l-îman, IV, 21, 22, Hadisi Buhârl'de
teshil edemediğimiz gibi, Bııhari'ye nisbet «Jeni de teshir edemedik. Kıır-tuhi merhumun bir yanılması
bir istinsah hatası y;ı da hir okuma hafr.sı olabilir.
[28] Buhârl, III, 1057; İbn Mâce, II, 1386
[29] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/400-401.
[30] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/401.
[31] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/401.
[32] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/402.
[33] Kaynağını teshir edenindik
[34] Tirmisl, V, 65H; Nesâl, III, 192; Müsned, V, 354
[35] BuhArL
V.
2=TO.
VI. 27İ2; Müslim,
I, 70, İV, 2176; Tirmızî,
IV,
6H9; Müsned, 111. Ü5. [>4
[36] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/402-404.
[37] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/404.
[38] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/404-405.
[39] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/405-406.
[40] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/406-407.
[41] İbn Hibbân,
Sahih, X, 47; Hâkim, Müsledrek, I, S7S; EbüDâvûd, II, W, Müsncd, II, 251,
471
[42] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/407.
[43] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/407-408.
[44] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/408-409.