Elliiki ayet olup, Mekki'dir.[1]
"O hak olan...
Nedir o hak olan... O gerçeği sana hangi şey bildirdi" (Hakka, 1-3).[2]
Bu ayetlerle İlgili
birkaç mesele vardır:[3]
Alimler, ayette yer
alan "Hakka" kelimesiyle kıyametin kastedildiği hususunda ittifak
etmişlerdir. Ama, "hakka" kelimesinin manasının ne olduğu hususunda
ihtilaf ederek şu izahları yapmışlardır:
1)
"Hak", var olan, mevcut olan demektir. O halde, "hakka" da,
meydana gelmesi zorunlu olan, mutlaka gelecek olan ve geldiği hususunda şüphe
olmayan kıyamet demektir.
2)
"Hakka" her şeyin, asıl mahiyeti nasılsa öylece anlaşıldığı zaman
demek olup, bu manasıyla bu ifade, senin, "Hakikatini bilmiyorum"
manasındaki deyimine varıp dayanır. Bu manaya göre "hakka" kelimesi,
aslında kıyamet ehli için olduğu halde, kıyametin kendisine nisbet edilmiş
olur.
3) "Hakka"
, haklar sahibi anlamında olup, bunlar da, doğruluğu kesin olan şeyler,
demektir. Kıyametin halleriyle ilgili olarak mesela, mükafaat, ceza vs. şeyler,
vukuu ve meydana gelmesi kesin olan şeylerdir. Binâenaleyh, bütün bunlar,
olması gerekli olan zorunlu haklardır.
4)
"Hakka" (hak, gerçek)
anlamındadır. Bu kelime ise 'dan daha husus? ve daha gerekli olandır. Nitekim
sen, mesela, "Hakkım.." anlamında,
dersin. Bu izaha göre, "hakka", hak anlamında olmuş olur ki,
bu İzah, birinci izaha yakın bir izahtır.
5) Leys
şöyle demektedir: "Hakka", gelmesi hak olan olup, bu, Cenâb-t
Hakk'ın, "Onun vukuunu yalanlayacak hiçbir şey yoktur" (Vakıa, 2)
ayetinin manası olmuş olur.
6)
"Hakka", her sapığın ve her hidayete ermiş kimsenin yaptıklarının
karşılıklarını almalarının hak ve gerçek olduğu, tahakkuk ettiği an demektir
ki, bu an da, kıyamettir.
7)
"Hakka", herkesin içinde bulunmasının zorunlu olduğu vakit demektir.
8)
Kendisinde bütün mükelleflerin amellerinin neticelerinin mevcut olduğu ve
gerçekleştiği hak, gün demektir. Çünkü o günde, mükafaat ve ceza tahakkuk
edecek ve artık gözetilmekten çıkmış olacaktır. Bu, Zeccâc'ın görüşüdür.
9) Ezherî de
şöyle der: "Benim görüşüme göre kıyamete bu ad, Allah'ın dini hususunda,
bâtıl ile mücadele eden herkesi yeneceği ve aldatacağı için verilmiştir. Buna
göre mana, "O, her hasımla mücadele eder ve onu yener" demek olup, bu
da senin, "Mücadele ettim, onu yendim, hakkından geldim.." anlamında
olan, ifadesine varıp dayanır.
10) Ebû
Müslim de, "Hakka, "Rabbinin sözü gerçekleşti" ifadesindeki
fiilin fail veznidir" demiştir.
İkinci Mesele:
Hakka, merfû mübtedâ; haberi ise, ifadesi olup, takdiri mana, "Hakka,
nedir o hakka? Hangi şeydir o?" şeklinde olur. Bu, onun şanını yüceltmek
ve dehşetinin azametinin had safhada olduğunu belirtmek içindir. Böylece bu
demektir ki, ism-i zahir, onun dehşetini daha fazla ifade edeceği için, zamirin
yerinde getirilmiştir. Bunun bir benzeri de, "Kâria, nedir o kâria
(kıyamet)..."(Kâria, 1-2) ayetidir.
"O gerçeği sana hangi şey
bildirdi..." Yani, "O hakka'nın
ne olduğunu, sana hangi şey bildirdi.." demek olup, bu da,
"Sen onun künhünü ve boyutlarını bilemezsin. Çünkü o, büyüktük ve
azamette, hiçbir kimsenin aklının ve vehminin ulaşamayacağı bir niteliktedir.
Binâenaleyh, sen her ne zaman, onun durumu hakkında bir tahminde bulunsan,
bilesin ki o, senin tahmininden daha büyüktür" demektir. iXoii lij
deyiminin tahliline gelince, merfû,
mübtedâ ve istifham; de, 'nın, istifham manasını taşımış olmasından dolayı
talîk edilmiş (yani, lafzan amelden ilga edilmiş) bir fiildir.[4]
"Semûd ile Âd,
patlayacak olan o kıyameti yalanladılar. Semûd, onlar, ölçü tanımayan korkunç
bir ses ile imha edildiler. Ad'a gelince, onlar da, uğultulu ve azgın bir
fırtına ile helak edildiler" (Hakka, 44). kelimesi, insanların kalblerini
korkunçluğu ve dehşeti ile hoplatan, semayı, inşikâk ve infitâr ile paramparça
eden, yeri ve dağları unufak edip temelinden söküp atmakta savuran, yıldızlan
da ışığını alıp söndürmek suretiyle yok eden anlamındadır. Cenâb-ı Hak, buyurdu da, bu zahir ismin yerine zamir
koyarak, meselâ demedi. Bundan maksad, işbu kar' manasının hakka, da da bulunduğunu açtkça
belirtmektir.
Cenâb-ı Hak, Hakka'dan
bahsedip, onun azametini ortaya koyunca, Mekkeliler için bir öğüt ve
kendilerini, bu yalanlamalarının neticesinden korkutmak için, bunun peşinden, o
kıyameti yalanlayıp da, böylece yalanlamaları sebebiyle başlarına gelen azabı
getirmiştir.[5]
"Semud'a gelince: Onlar, ölçü tanımayan
korkunç bir ses ile imha edildiler" ayetine gelince, bil ki,
"Tâğıye"nin ne demek olduğu hususunda şu izahlar yapılmıştır:
1) Tâğıye,,
şiddet ve kuvvet bakımından sınır tanımayan, haddi aşan, demektir. Nitekim
Cenâb-ı Hak, "sınırı aştı.." anlamında "Biz, (tufanda) su sının
aşınca (sizi gemide) taşıdık" (Hakka, 11) ve "Gözü sapmadı, haddi de
aşmadı..."(Necm, 17) buyurmuştur. Bu görüşe göre, ayetteki 1£& mahzuf
bir şeyin sıfatı olmuş olur. Alimler, bu mahzufun ne olduğu hususunda ihtilaf
etmişlerdir. Bu cümleden olarak kimileri, "Bu, kuvvet ve şiddet açısından
diğer naraları aşan, onları geride bırakan sayhadır. Nitekim Cenâb-ı Hak,
"Çünkü biz onların üzerine korkunç bir ses gönderdik de hayvan ağzına
konan kuru çalı çırpı ve otlar gibi oluverdiler" (Kamer, 54)
buyurmuştur" derken, diğer bazıları, bu mahzufun, "sarsıntı" olduğunu; bir diğer grup
da, bunun "yıldırım, nara..." olduğunu söylemişlerdir.
2) Buradaki
"tâğıye", tuğyan, haddi aşma, anlamındadır. O halde bu manaya göre bu
kelime, tıpkı, kâzlbe, bakiye, âklbe ve afiye kelimeleri gibi bir masdardır.
Buna göre mana, "Peygamberlerini yalanlayıp onları kabul etmedikleri için,
Allah'a karşı olan bu tuğyanları sebebiyle helak edildiler" şeklinde olur.
Bu görüş, İbn Abbas'tan nakledilmiştir. Müteahhirun uleması, bunu şu iki açıdan
tenkit etmişlerdir:
a) Zeccâc'ın
ifade ettiği bu görüşe göre: Cenâb-ı Hak, ikinci cümlede, sayesinde ilahî
azabın tahakkuk ettiği bir tür azabtan ki bu, ayetteki "... uğultulu ve azgın bir fırtına
ile..." ifadelerinin ortaya koyduğu bir azabtır-bahsedince, bu iki cümle
arasında bir münasebet olsun diye, birinci cümlede de aynı şeyin (azab) olması
gerekir.
b) Kadî'nin
ileri sürdüğü bu görüşe göre, şayet, ayetten kastedilen, onların dediği şey
olmuş olsaydı, o zaman ifadenin hakkının, "Bunun için, bundan Ötürü
(tuğyanları sebebiyle)..." denilmesi
gerekirdi.
3)
ifadesinin anlamı, "Semûd toplumundan, haddi aşan grup sebebiyle..."
şeklinde olup, bu da, "Onlar, o deveyi boğazlamayı, birbirlerine
emrettiler; derken, deveyi boğazladılar da, İşte haddi aşan bu grubun
uğursuzluğu sebebiyle tümü birden helak oldu.." demektir. Bu ifadeyle,
deveyi boğazlayan o bir adamın, derken, tümünün helak edilmiş olmaları
kastedilmiş olabilir. Çünkü onlar, o adamın yaptığına razı olmuşlardı. Bu adama
"tâğıye" denilmesi, tıpkı, ve denilmesi gibidir.[6]
ve azgın bir fırtına
ile helak edildiler.." ayetine gelince, gürültüsü ve soğuğu had noktaya
varmış rüzgar demektir. Bunun, kökünden
olmak üzere, soğuk anlamına geldiği de söylenmiştir. Kendisindeki bu soğuk
adeta tekerrür ettiği için, kelimede
şeklinde kök tekrarı yapılmıştır. O halde, bu demektir ki, bu rüzgar
alabildiğine soğuk olduğu için, kasıp kavurur, yakar.[7]
kelimesine gelince, bu
hususta da şu izahlar yapılmıştır:
1) Kelbî,
"O gün bekçilerine isyan eden, dolayısıyla da bekçilerini, ondan ne kadar
miktar çıktığını bilemedikleri rüzgar.." demiştir. Halbuki, bundan önce ve
sonra, o rüzgarlardan belli bir miktar çıkmıştır ve çıkmaya da devam edecektir.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) de, "Su, Nuh (Tufan) gününde, bekçilerini
dinlememiş, rüzgar da Ad gününde, bekçilerini dinlememiştir. Dolayısıyla da
onlar, bunun Önüne geçememişlerdir" buyurmuştur. Bu görüşe göre, ayetteki
ifadenin takdiri, "bekçilere karşı gelen..." şeklinde olur.
2) Atâ'nın
rivayetine göre İbn Abbas, Cenâb-ı Hakk'ın, bu ifade ile, "Rüzgar, Âd
kavmine isyan etti. Dolayısıyla da, mesela bir yapı ile kendilerini koruma veya
bir dağa sığınma, vb. bir yolla, onu geri çevirmeye kadir olamadılar. Çünkü o
rüzgar, Ad kavmini, bulundukları yerlerden söküp alıyor ve helak ediyordu"
manasını kastettiğini söylemiştir.
3) Bu
kelime, "isyan" anlamındaki "el-'utüwü" kökünden olmayıp,
bu, bir şeyin nihayeti, son haddi anlamına gelir ki, bu manaya göre bu kelime,
Araplann, "nihayete erdi, kurudu" anlamındaki ifâdesine varıp dayanır. Ve yine Cenâb-ı Hak
meselâ, "Ben, yaşlılığın son
noktasına varıp dayandım"
(Meryem, 8) buyurmuştur. O halde, ayetteki
kelimesinin anlamı, "kuvvet ve şiddette kemale ermiş, doruk noktaya
çıkmış.." demek olur.[8]
"(Allah) onu,
yedi gece sekiz gün, ardardmca üzerlerine musallat etti. Öyle ki, o kavmin bu
kasırga içinde, (nasıl) ölüp yıkıldığını görürdün. Sanki onlar, içleri bomboş
hurma kütükleri idiler" (Hakka, 7).
Mukâtil, ayetteki kelimesine, "O, onu onlara musallat
kıldı.." manasını verirken, Zeccac, "O rüzgârın hepsini onların
üzerine salıverdi.." anlamını verip, diğerleri de, "Allah o rüzgarı
onların üzerine salıverdi" manalarını vermişlerdir. Bütün bunlar,
müfessirlerden nakledilen görüşlerdir. Bana göre burada şöyle bir incelik
vardır: Çünkü, bazı kimseler, "O rüzgarlar, şiddetli olmuştur. Zira,
yıldız feleklerinin birbirleriyle birleşmeleri bunu gerektirmektedir"
demektedirler. Binâenaleyh, ayetteki
ifadesinde, bu görüşün doğru olmadığına bir işaret bulunmakta olup,
bunun, ancak Allah'ın takdiri ve kudreti ile meydana geldiğini beyan etme
vardır. Çünkü, eğer bu incelik söz konusu olmazsa, bunda bir korkutma ve ilahi
cezadan sakındırma husule gelmez.[9]
Cenâb-ı Hakk'ın,
"Yedi gece sekiz gün ardardmca..." buyruğuna gelince, bu ifadenin
ayette yer almamasının hikmeti şudur: Eğer, Cenâb-ı Hak bu ifadeye yer
vermeseydi, bu azabın, zaman olarak miktarı belli olmazdı. Binâenaleyh, Cenâb-ı
Hak, "yedi gece sekiz gün" buyurunca, bu zamanın miktarı malum olmuş
oldu. Hem sonra, birisi, bu azabı bu müddeti içinde belli aralıklarla olduğunu
sanabilirdi. İşte bu zannı da, "ardarda peşpeşe" anlamına gelen
ifadesi ile bertaraf etmiştir.[10]
Alimler,kelimesinin ne
demek olduğu hususunda ihtilaf ederek, şu izahları yapmışlardır:
1) Ekseri
ulemanın görüşüne göre, bunun anlamı, "ardarda" demek olup, ayetin
anlamı da, "Bu günler, o helak edici rüzgarları ile, onların üzerine
peşpeşe gelmiştir. Bu günlerde bir ara verme ve bir kesinti söz konusu
olmamıştır" şeklinde olur. Bu görüşe göre,
tıpkı ve kelimeleri gibi kelimesinin çoğuludur. Çünkü,
el-hasmu kelimesinin Arapça'da manası, "kökünü kazımak suretiyle sona
erdirmek" demektir. Kılıca da, düşmanı, düşmanlığını yerine getirmekten
alıkoyduğu için, el-hüsâm adı
verilmiştir. Binâenaleyh, bu rüzgarlar, bir andaki dinmeden, ardarda onların
üzerine geliverince, bunların, onların üzerine ardarda geliverişleri, tıpkı,
"dağlanıncaya kadar, dağlayan kimsenin, dağı, hastalıklı kısma tekrar
tekrar basışına benzetmiştir.
2) Rüzgarlar
her türlü hayrı kesmiş, her bereketin kökünü kazımıştır. Binâenaleyh, böylece
de "husûm" olmuşlardır. Yahut da, rüzgar, onların kökünü kazımış,
dolayısıyla da, onlardan geriye kimse kalmamıştır. Bu iki görüşe göre de
"husûm" kelimesi, hâsim
kelimesinin çoğuludur.
3) Bu
kelimenin, tıpkı ve kelimeleri gibi,
masdar olmasıdır. Böyle olması durumunda, bu kelime ya mukadder olan kendi kök
fiili ile mansub olur, ki buna göre ifadenin takdiri, "onların alabildiğine
kökünü kazıdı" anlamında şeklinde olur, yahut da, senin tıpkı, demen gibi sıfat olur, ve yahut da mef'ûlün
leh olur. Yani, "Allah o rüzgârları, onların üzerine, köklerini kazıması
için musallat etti" demektir. Süddî, bu kelimeyi kelimesinden hal olarak şeklinde okumuştur.
Yani, "Allah o rüzgarları onların üzerine, köklerini iyice kazıyıcı olarak
salıverdi" demektir.[11]
Bu günlerin,
Eyyamü'l-acûz (kocakarı fırtınaları) günleri olduğu da ileri sürülmüştür. Bu
günlere kocakarı günleri denmiştir, çünkü, Âd kavml'nden bir kocakarı bir
tünelde gizlenmiş de, rüzar onu da sekizinci gün oradan çıkarmış ve helak
etmiştir. Bu günlerin, kış günlerinin sonuncu günleri olduğu da ileri
sürülmüştür.
Ayetteki, "öyle
ki, o kavmin bu kasırga içinde, (nasıl) ölüp yıkıldığım görürdün"
ifadesine gelince, yani "kasırganın esişi içinde" demektir. Diğer
bazıları da, "O gece ve gündüzlerde" demişlerdir. "Sar'â"
(sarf1) kelimesinin çoğuludur. Mukâttl, bu kelimenin "ölüler"
manasına olduğunu; Cenâb-ı Hakk'ın bu ifadeyle, onların ölümleri sebebiyle
bayılıp düştüklerini, dolayısıyla ötüm sar'ası gibi, sar'aya tutulduklarını
kastettiğini söylemiştir.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, buyurmuştur ki bu, "Onlar
sanki, içleri bomboş hurma kütükleri gibidirler" demektir. "Nahl"
kelimesi, müennes, hem de müzekker için kullanılır. Nitekim Cenâb-ı Hak, bir
başka yerde, (Kamer, 20) buyurmuştur. Bu
ifade, şeklinde de okunmuştur. Sonra
onların, kökünden sökülmüş hurma kütüklerine benzetilmiş olmalarının sebebi,
iri yapılı ve cüsseli olduklarını anlatmak olabileceği gibi, bununla dallar
değil de köklerin kastedilmiş olması da muhtemeldir, yani, "O rüzgâr
onları söküp attı. Böylece onlar tıpkı hurma kütükleri gibi, büyük bir yığın
oluverdiler" demektir. "Nahl" kelimesinin "hâviye"
(bomboş) diye tavsif edilişi de şundan dolayıdır: Bu kelimenin, o kavmin sıfatı
olması ihtimal dahilindedir. Çünkü o rüzgar, onların içlerine girmiş ve onları,
tıpkı içleri bomboş hurma ağaçlan gibi yere sermiştir. Buradaki
"hâviye" kelimesinin, "bâltye" (çürümüş) manasında olması
da muhtemeldir. Çünkü kütükler çürüyünce, içleri boşalır. Böylece onlar, helak
edildikten sonra, çürümüş hurma ağaçlarına benzemiş olurlar.[12]
"Şimdi onlardan
hiç bir geriye kalan görüyor musun" (Hakka, 8).
Bu ayetle ilgili şöyle
iki mesele vardır:[13]
"Bâkiye"nin
tahlili hususunda şu üç izah yapılabilir:
a) Bu,
"bahiyye" (geri kalmak) manasınadır.
b) Bununla,
"nefsün bahlyetün" manası kastedilmiştir.
c) Bununla,
tıpkı "tagiye" ile "tuğyan" manasının kastedilmesi gibi,
"beka" manası da kastedilmiş olabilir.[14]
Bazı kimseler, bu
ayetle, "O kavmin soyundan geriye kimse kalmadı" manasının
kastedildiğini söylemişler ve görüşlerine de bu ayeti delil
getirmişlerdir. İbn Cüreyc şöyle der: "Onlar, yedi gece ve sekiz gündüz,
Allah'ın bu rüzgâr cezası içinde canlı idiler. Sekizinci günün aksamı
ölüverdiler ve rüzgâr onları taşıyıp denize attı. İşte Hak Teâlâ'nın,
"Şimdi onlardan hiçbir geriye kalan görüyor musun?" ayetinden ve "Ancak
evleri görünür oldu (geride kaldı)"(Ahkaf, 25) ayetinden murad budur.”[15]
"Firavun da,
ondan öncekiler de, altüst olanlar da, hep o hatayı işlediler" (Hakka, 9).
Bu, "Hravun'dan
önceki ümmetler de, tıpkı Firavun gibi kafir oldular" demektir.
Buradaki lafız olarak umumîlik ifade
eder, manası kafirlere hastır; "mü'minler değil de, ondan Önceki
kâfirler" demektir. Ebû Amr, Asım ve, kâfin kesresi ve bâ'nın fethasıyla, seklinde okumuşlardır.
Sîbeveyh şöyle
demektedir: birşeyi takib eden, peşinden
gelen şey için kullanılır. Nitekim sen "Çarşıyadoğru gitti" "Senden taraf benim bir hakkım var"
dersin ki, bu, "Seni takib eden şeyde benim hakkım var" demektir.
Daha sonra bu kelimenin anlam sahası genişletildi de, adeta "Senin üzerinde benim hakkım var"
manasında kullanılır oldu. O halde 'nin
manası, yanında, katında olanlar; yani
ona tabi olanlar ve ordusu" şeklinde olur. Bu kıraati, İbn Mes'ûd, Übeyy ve
Ebû Musa (r.ahm)'nın, şeklinde okuyuşları da destekler. Sadece Übeyy (r.a)'in,
bunu, (onunla birlikte olanlar) şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir.
Ayetteki
"mü'teklfflt" kelimesinin tefsiri daha önce geçmiştir. Bunlar, Lût
kavminden helak olanlardır. Bu kelime, "Altüst olmuş
topluluklar" takdirindedir.
Ayetteki ifadesi ile ilgili olarak da şu iki izah
yapılabilir:
a) "Hâtie"
de tıpkı, "hatâ" kelimesi gibi bir masdardır.
b) Bununla,
"büyük hatalı fiiller" manası kastedilmiştir.[16]
"Onlar Rablerinin
gönderdiği peygambere isyan ettiler. Bundan dolayı O (Rableri) de onlan
şiddetle çarptı" (Hakka, 10).
Bahsedilenler eğer
Firavun ve ondan Öncekiler ise, bu durumda, "Rablerinizin gönderdiği
peygamberi", Hz. Musa (a.s)'dır Yok eğer, bahsedilenler
"mü'teflkât" (altüst olmuş) kavimler ise, bu durumda kastedilen, Hz. Lut
(a.s)'dur. Vahidî şöyle der: "Bu konuda yapılacak İzah şudur: "İsyan
ettiler" ifadesi ile her İki ümmet kastedildiği için, "Resul"
kelimesi ile de, her iki peygamber kastedilmiştir. Dolayısıyla bu ifâde tıpkı
''Şüphesiz biz, Âlemlerin Rabbisinin resulüyüz" ifadesi gibi olur.
Ayetteki, "Bundan
dolayı o da onlan fazla bir şiddetle yakalaytverdi" ifadesine gelince,
birşey artıp, kabarıp, fazlalaşınca,
ifadesi kullanılır. Burada şöyle iki izah yapılabilir:
1) Nasıl
bunların fiilleri, kötülük bakımından, diğer kafirlerin fiillerinden İleri
İdiyse, azabları da şiddet bakımından diğer kafirlerin azablarından ileri ve
fazla olacak.
2) Firavun ve
hanedanının, dünyadaki cezaları,
ahiretteki cezalarıyla
birleştirilmiştir. Bunun delili
ise, "Onlar suya garkedildiler ve
akabinde de cehenneme sokuldular" (Nuh, 25) ayetidir. Ahiret cezası ise,
dünyanınkinden daha ileridir. Binâenaleyh bu, "O azab adeta büyümüş,
artmış" demektir.[17]
"Su bastığı
zaman, sizi gemide Biz taşıdık" (Hakka, 11).
Bu ifade, "Su
kendisini bekleyen bekçilerine isyan edip de onlar böylece ne kadar su
çıktığını bilemedikleri zaman..." demektir. Çünkü bu hadiseden önce ve
sonra, gökten inen her damla, bir ölçü ve takdir çerçevesinde olmuş ve
olacaktır. Diğer müfessirter ise bu ifadeye, "Su sınır tanımayıp,
bendlerini aşıp, herşeyin üstüne çıkıp hükümran olduğunda..." manasını
vermişlerdir.
Ayetteki,
"Sizi" ifadesi, "Siz babalarınızın sulbünde iken atalarınızı,
babalarınızı Biz gemide taşıdık" demektir. Bu hitabın muhatablarının, o
gemide olanların soyları olduklarında şüphe yoktur.
"El-Cariye',
"suda akıp giden, hareket eden gemi" manasına olup, bu da Nûh (a.s)un
gemisidir. Çünkü "geminin isimlerinden birisi de "câriye"dir.
"el-Cerâr" (cariyeler - gemiler)" (Rahman, 24) kelimesi de
böyledir.[18]
"Onu sizin için
bir öğüt, bir ibret yapalım ve onu belleyen kulaklar bellesin diye (böyle
yaptık)" (Hakka, 12).
Buradaki
"hâ" (onu) zamiri, neye racidir? Bu hususta iki izah yapılır:
a) Zeccâc,
bu zamirin, her ne kadar mercii, bu ayetlerde açıkça zikredilmemiş olsa da, o
malum tufan hadisesine raci olduğunu; ifadenin takdirinin, "Biz o
mü'minlerin kurtulup, kafirlerin suya garkoidukları o hadiseyi, bir ibret ve
öğüt kılalım diye..." şeklinde olduğunu söylemiştir.
b) Ferrâ bu
zamirin, "sefine" (Nuh'un gemisi)ne raci olduğunu söylemiştir ki bu
görüş zayıftır, birincisi doğrudur. Onun doğru oluşunun delili ise, ayetteki,
"Onu belleyen (duyan) kulaklar bellesin" ifadesidir. Çünkü buradaki
"onu" zamiri, birinci zamirin raci olduğu şeye racidir. İkinci görüşe
göre, bu zamirin "seflne"ye raci olması gerekir, bu da mümkin
değildir. Binâenaleyh birinci zamirin de "seffne"ye raci olması
mümkün değildir.[19]
Ayetteki, "Onu belleyen (duyan) kulaklar
bellesin" cümlesiyle ilgili şöyle iki mesele vardır:[20]
Kişinin gönlünde,
kafasında, hafızasında tutup ezberlediği şeyler için, ifadesi kullanılır.
Mesela, "ilmi aldım, ezberledim" ve "dediğini ezberledim"
denilir. Fakat insan, kendisi dışında bir yerde koruyup muhafaza ettiği şeyler
için ise, fiili kullanılır. Nitekim mesela, "Eşyayı,kabında korudum"
denilir. Şairin, olarak, koruyup muhafaza ettiğim şeylerin en habisi,
serdir" şeklindeki sözü de böyledir.
Bil ki ayetteki
"tezkire" (öğüt) yönü şudur: Bir toplumu gemi vasıtasıyla boğulmaktan
kurtarıp, bunların dışında kalanların suya garkedilmeleri, alemi idare edenin
kudretine, meşîetinin geçerliliğine, hikmet ve rahmetinin sonsuzluğuna ve kahrı
ile hükümranlığının şiddetine delalet eder.[21]
Hz. Peygamber
(s.a.s)'in bu ayet indiğinde "Ey Aİi, ayette bu bahsedilen kulağın,
Allah'dan senin kulağın olmasını istedim" dediği rivayet edilmiştir. Hz.
AH (r.a)'nin de "Bu duadan sonra, artık hiçbirşeyi unutmadım. Benim için
unutma diye birsey söz konusu olmadı" demiştir.
Buna göre eğer,
"Peki Cenâb-ı Allah niçin hem müfred, hem de nekire olarak,
buyurmuştur?" denilirse, biz deriz
ki: Onlar içinde, belleyip,
ezberleyenlerin az olduğunu bildirmek, onlardan az ezberleyenleri (öğrenenleri)
kınamak ve Allah'ın buyruğunu dinleyip belleyen bir tek kulağın, sevad-i azam
yani cemaat hükmünde sayıldığına, âlem onlarla dotu da olsa bunun dışında
kalanlara iltifat edilmeyeceğine işaret etmek içindir.[22]
Bütün kıraat
imamları, fiili, ayn'ın
kesresiyle şeklinde okurlarken, İbn Kestr'in, ayn'ın sükûnu ile şeklinde
okuduğu rivayet edilmiştir. Buna göre İbn Kesir, muzari harfini, mâbâdi ile
birlikte tıpkı, "fahz" kelimesi gibi kılmış, böylece de, fahz, kebd,
ketf kelimelerinin orta harfinin sakin kılınışı gibi, sakin kılmıştır. O böyle
yapmıştır. Çünkü muzari harfi, fiilden ayrılmaz ve böylece, kelimenin kök
(asıl) harfleri gibi olmuş olur. Bu yönüyle de, tıpkı, ve
diyen kimsenin sözü gibi olmuş olur ki, kâfin sükûnu ile olan fiili gibi olmuş olur.[23]
Bil ki Allah Teâlâ bu
üç kıssayı nakledip, bu kıssalarla kudretine ve hikmetine dikkat çekince;
kudretinin varlığı ile, kıyamet; hikmetinin varlığı ile de kıyametin vukuunun
mümkünlüğü sabit olmuş olur. Bu sabit olunca da kıyametin hallerinin bazı
tafsilatına başlamış, ilk önce kıyametin başlayışını ele almış ve şöyle
buyurmuştur:[24]
"Artık sûr'a bir
üflenişle üflendiğinde..." (Hakka, 13)
Bu ayetle ilgili bir
kaç mesele var:[25]
"Nefhâ"
kelimesi, hem merfû, hem de mansûb olarak okunmuştur. Merfu okunuşunun
sebebi, (üflendi) fiilinin, nâib-i faili
olmasından dolayıdır. Araya fasıla girdiği için de, bu fiili müzekker getirmek
güzei ve yerinde olmuştur. Kelimenin mansub okunuşunun sebebi ise şudur:
Ayetteki fiil, cer ve mecrûra isnâd edilmiştir (yani, nâib-i faildir). Bu
durumda "nefha" kelimesi, mef'ÛI-ü mutlak olarak mansub kılınmıştır.[26]
Bu "tek
üfleyiş" ile, birinci nefha (üfleyiş) kastedilmiştir. Çünkü alemin harab
oluşu (kıyamet) bu üfleyiş ile olacaktır. Buna göre eğer, "Peki o halde,
daha niçin, "arz" ikinci üfleyiş ite olacak iken, hemen akabinde,
"O gün huzura arzolunacaklar" (Hakka, 18) buyurulmuştur?"
denilirse, biz deriz ki: "Yevm (gün), bu iki nefhayı (üfleyişi), sayhayı,
nuşûru (dirilişi) arasat meydanında duruşu, hesabı ve saireyi içine alan, geniş
bir zamanın adıdır. İşte bundan Ötürü Hak Teâlâ, "O gün huzura
arzolunacaklar" buyurmuştur. Bu tıpkı senin, "Oraya falanca yıl
geldim" demen gibi olur ki, senin oraya gidişin, o yılın, zaman dilimlerinden
birinde cereyan etmiştir.[27]
"Yer ve dağlar,
yerlerinden kaldırılıp da birbirine bir çarpışla, hepsi toz haline geldiği
zaman..." (Hakka, 14).
Bu ayetle ilgili
olarak şu iki mesele var:[28]
Bu, ya kıyamet günü olacak
bir sarsıntı, yahut dağlar ile yeri taşıyabilecek şiddette esen bir rüzgar,
yahut herhangi bir melek, yahut da, herhangi bir vasıta olmaksızın, Allah'ın
kudreti ile, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp, bu iki kütle, yani yer kütlesi ile
dağlar kütlesi birbirine çarpıtıp, adeta unufak olup, toz-kum yığını haline
geldiği zaman..." demektir.
kelimesi, kelimesinden daha beliğdir. Ayetteki bu ifadeye,
"Öylesine bir yayılıp serildiler ki, adeta her ikisi de hiçbir
inişi-çıkışı olmayan dümdüz bir arazi haline geldiler" şeklinde de mana
verilmiştir. Buna göre ayet, "dümdüz olduğunda" senin, "Devenin
hörgücü, düz oldu" demene varıp dayanır. Yine Arapça'da, "Hörgücü
düz, erkek ve dişi deve" denilir. "Dühhftn" kelimesi de bu
köktendir.[29]
Ferrâ, buradaki kelimesinin ancak mansub okunacağım, çünkü
fiildeki zamirin fail olduğunu söylemektedir. Cenâb-ı Hak dememiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak dağları bir,
yeri de bir sayarak, tesniye halinde,
buyurmuştur. Bu tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın, "Gökler ve yer iki bitişik
idiler"(Enbiya, 30) ayeti gibidir. Hak Teâlâ bu ayette de, cemî olarak,
dememiştir.[30]
“İşte o zaman olan
olmuştur. Gök de yarılmış ve artık o gün zafa düşmüştür" (Vakıa, 15-16).
Bu, "İşte o gün
büyük kıyamet kopmuş, meleklerin inmesi için gök yarılmıştır. Artık o gün gök,
vahiyedir, yani, gevşemiş gücü-kuvveti kalmamış, sapasağlamken tıpkı
çırpılıp-atılmış yün gibi olur" demektir.[31]
"Melek ise o
(göğün) kenarlarında-bucaklarındadır. O gün Rabbinin Arşını, onlann üstünde
bulunan sekiz (melek) yüklenir" (Hakka, 17).
Bu ifadeyle ilgili bir
kaç mesele var:[32]
Buradaki
"melek" ile, tek bir melek değil, bütün melek cinsi, dolayısıyla cemî
mana kastedilmiştir.
Arapça'da,
"erca", kenar-bucak demektir. Nitekim û denir ki, bunların cernîsi,
"erca" şeklinde gelir. Bu kelime, "kuyu ve kabir kazma vb.
manalarında kullandır. Buna göre manâ. "Gök yarıidığında, melekler, o
yarılan yerlerden, göğün kenarlarına doğru yönetirler" demek olur.[33]
Eğer, "Hak
Teâlâ'nın, "Gök ve yerdeki herkes ölür
"(Zümer.68) ayetinden ötürü, melekler de sûr'a ilk üfleyişte
ölürler. Peki o zaman, göğün kenarlarına gittikleri daha nasıl
söylenebilir?" denilirse, biz deriz ki: Buna şu iki bakımdan cevap veririz:
1) Onlar bir
an, göğün bucaklarında durur, sonra ölürler.
2) "Ancak
Allah'ın diledikleri müstesna..." (Zûmer, 68) ifadesiyle, bu melekler
istisna edilmiştir.
Ayetteki, "O gün
Rabbtnin Arşını, onların üstünde bulunan sekiz (melek) yüklenir" ifadesi
ile İlgili şöyle birkaç mesele var:[34]
Bu "Arş"
"Arş’ı yüklenenler..."(Mü’min,7) ve "Meleklerin, Arşın etrafında
dönüp dolaştıklarını görürsün"(Zümer,75) ayetlerinde bahsedilen Arş'dır.[35]
"Onların
üsfünde... "ifadesindeki, "Onların" kelimesi kime racidir,
kimleri gösterir? Bu hususta da iki İzah yapılmıştır:
1) Doğruya
en yakın olan görüşe göre bununla, "göğün kenar bucağında olan o
meleklerin üstünde..." manası kastedilmiştir. Bundan maksad, bu meiekler
ile Arş'ı yüklenen melekleri birbirinden ayırmaktır.
2) Mukâtil
şöyle demektedir: "Bu, "Arş'ı taşıyanlar, onu kendilerinin,
başlarının üstünde taşırlar" demektir. Zamirin raci olacağı şey
getirilmezden önce zamirin getirilmesi caizdir. Bu tıpkı meselâ bir
kimsenin,”Evinde hüküm verir"
demesi gibidir.[36]
Hasan el-Basrî'den
nakledildiğine göre o, "Ben, onların, sekiz kişi mi, sekiz bin kişi mi,
yoksa sekiz saf mı, sekizbin saf mı olduklarını bilemiyorum" demiştir.
Bil ki ayetin bu
ifadesini, şu sebeplerden ötürü sekiz tane melek manasına almak daha uygun
olur:
1) Hz.
Peygamber (s.a.s)'in "Onlar bugün dörttürler. Kıyamet kopunca, Allah
onları diğer bir dörtle takviye eder de, böylece sekiz olurlar" değiği
rivayet edilmiştir. Yine rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle
buyurmuştur: "Bunlar sekiz melek olup, ayaklan yedinci kat yerin
dibindedirler. Arş ise bunlann başı üstündedir ve onlar, gözlerini yummuş
olarak, Allah'ı teşbih ederler."
Bu meleklerin
kimisinin aslan, kimisinin öküz, kimisinin de kerkenes kuşu şeklinde oldukları
ileri sürülmüştür. Şehr b. Harşed'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Bunlardan dördü, "Ey Rabbimiz, Seni teşbih eder, Sana hamdederiz.
Gücün yetmesine rağmen affettiğin için, hamd Sana aittir" diye teşbih
ederlerken; diğer dördü de, "Ey Rabbimiz, Seni teşbih eder, Sana
hamdederiz. Bilmene rağmen, onca sabrından ötürü hamd sana mahsustur" diye
teşbih ederler."
2) Ayetteki bu
kelimeyi, sekiz şahıs manasına almak, sekiz bin manasına almaktan daha
uygundur, çünkü ilgili lafız "sekiz") kesin olarak ifade etmektedir.
Binâenaleyh lafzın doğru olması için, artık "sekizbin" demeye ihtiyaç
yoktur. Bu durumda lafız, kendisinde "sekizbine" delalet
bulunmaksızın, "sekiz şahsa" delalet etmektedir. Dolayısıyla, bunu
birinci manaya almak vacib (gerekli) olur.
3) Ayet,
korkutma ve işin büyüklüğünü anlatma sadedindedir. Binâenaleyh ayetin bu
ifadelinden, "sekiz bin melek" yahut "sekiz saf melek" gibi
manalar kastedilmiş olsaydı, bu korkutmanın iyice yapılabilmesi için, böyle
denilmesi, yani açıkça ifade edilmesi gerekirdi. Şu halde, böyle söylenmediğine
göre, bu ayetle sekiz meleğin kastedildiğini anlıyoruz.[37]
Müsebbibe şöyle
der: "Eğer Allah
Teâlâ, Arş'da olmasaydı, Arş'ı
taşımak abes ve faydasız bir iş olurdu. Hele de bu husus,"O gün sizler
(huzura) arzolunacaksmız" (Hakka, 18) ayetiyfe te'kîd edilmişken... Çünkü
arz, ancak İlah'ın Arş'ında (tahtında) olması durumunda söz konusu olur."
Ehl-i tevhid, buna
şöyle cevap vermişlerdir: "Bu ifadeyle, Allah Teâlâ'nın, Arş'ında oturucu
olduğunun kastedilmiş olması imkansızdır. Çünkü Arş'ı taşıyan, Arş'da olanı da
taşıyor demektir. Eğer Allah Arş'da olsaydı, meleklerin O'nu da taşımış olması
gerekirdi ki böyle şey olamaz, bu imkansızdır. Çünkü bu, Allah Teâlâ'ntn,
Kendisini taşıyan o meleklere muhtaç olmasını ve onların Allah'dan daha
güçlü-kuvvetli olmalarını gerektirir ki bunların böyle olduğuna inanmak apaçık
bir küfürdür. Dolayısıyla burada mutlaka bir te'vil yapılması gerektiğini
anlıyor ve söyle diyoruz:[38]
"Ayetin
ifadesinin bu şekilde gelişinin sebebi şudur: Allah Teâlâ insanlara,
bilip-alışık oldukları üslublarla hitap etmiştir. Böylece mesela, Kendisi
adına, kullarının ziyaret edeceği bir ev (beytullah - Allah'ın evi)
yaratmıştır. Halbuki Kendisi orada oturuyor değildir. Allah, böyle şeyden
münezzehtir. Yine Allah, o Beytullah'ın bir köşesine, bir taş koydurmuştur. Bu
da, O'nun yeryüzündeki sağ eli mesabesindedir. Çünkü insanların başkanlarına,
sağ elini öpmek suretiyle saygı göstermeler), adetlerinden ve yapageldikleri
şeylerdendir. Yine Allah Teâlâ kulları üzerinde "halaza" melekleri
görevlendirmiştir. Bu, Allah Sübhânehû ve Tealâ'nın, unutabilmesinden ötürü
değildir. Fakat bütün bunlar, alışılagelmiş ve bilinen şeylerdir. Yine aynen
bunun gibi, padişah, adamlarını hesaba çekmek istediğinde, bir kürsü (taht)
üzerinde oturur ve böylece yardımcıları, tahtının etrafında dururlar. İşte
tıpkı bunun gibi Allah Teâlâ da kıyamet günü, bir Arş bulundurur. Melekler de
orada yer alır, o Arşın etrafında dönmeye başlarlar. Bütün bunlar, Cenâb-ı Hak,
o Arş üzerinde oturduğu ve ona muhtaç olduğu için değildir. Aksine Beytullah
(Ka'be) ve etrafındaki tavaf hususunda daha önce anlattığımız temsili bir
manadan ötürüdür.[39]
"O gün (huzura)
arzolunursunuz. Size ait hiçbir sır gizli kalmayacak" (Hakka, 18).
"Arz
olunma", hesaba ve sigaya çekilme demektir. Bu husus, denetimde bulunulsun
diye, ordunun padişaha arzeditmesine benzetilmiştir. Bu ifadenin bir benzeri
de, "Onlar Rabbîne, saf saf arzolunurlar" (Kehf, 48) ayetidir. Rivayet
olunduğuna göre, kıyamette üç türlü "arz" sozkonusudur: Bunların
ikisinde, mazeret beyan etmeler, hüccet getirmeler ve kınamalar yer alır.
Üçüncüsünde ise kitaplar saçılıp dağıtılır da böylece saîd yanî mutlu-bahtiyar
kimseler, (amel) defterlerini sağ eline alırlarken; helak olacak olanlar da sol
ellerine alırlar.
Cenâb-ı Hak daha
sonra, "Size ait hiçbir sır gizli kalmayacak" buyurmuştur. Bu
ifadeyle İlgili olarak şöyle iki mesele var:[40]
Ayetle İlgili olarak
şu iki izah yapılabilir:
1) Ayetin
manası, "Sizler, huzura arzolunursunuz ve size ait hiçbir şey saklı
kalmaz. Çünkü O Allah, herşeyi bilendir ve sizin hiçbir sırrınız O'na
saklı-gizli değildir" şeklindedir. Bunun bir benzeri de, "Allah'a
hiçbirşey gizli kalmaz" (Mümin, 16) ayetidir. Böylece ayetin anlatmak
istediği şey, alabildiğine bir tehdid, bir ikaz olup, bu da, "Sizler,
Kendisine hiçbirşey saklı-gizli kalmayacak bir zata arzolu nacaksın iz"
demektir.
2) Ayetten
kastedilen mana şudur: "Dünyada iken size saklı-kapalı kalan şeylerin
hepsi, kıyamet günü ortaya çıkar. Çünkü mü'minlerin halleri belirir, böylece
sevinçleri doruk noktasına ulaşır. Yine cehennemliklerin halleri de belirir ve
kederleri, rezillikleri perişanlıkları ortaya çıkmış olur." Bu mana,
"Ogün, (bütün) sırlar yoklanıp meydana çıkarılacak. Artık (o insan) için
ne bir kuvvet ne de bir yardımcı yoktur" (Tarık, 9-10) ayetiyle kastedilen
mananın aynısıdır. Ayetin bu ifadesinde, caydırma ve tehdidin en büyüğü
yatmaktadır ki bu da, rezil-ü rüsvay olma korkusudur.[41]
Bütün kıraat
imamları, ile şeklinde okurlarken, Ebû
Ubeyde, bunu "yâ" ile okumuştur ki bu, Hamza ve Klsâl'nin kıraatidir.
Ebû Ubeyde şöyle der: "Çünkü yâ'nın hem müzekker, hem de müennes için
olması caizdir. "Tft"lı fiil-i muzari ise sadeca müennes içindir.
Burada fiilin müzekkere isnadı caizdir. Çünkü "hafiye" sözü ile,
"gizlilik sahibi bir şey" manası kastedilmiştir. Aynı zamanda da
fâil-fiili arasına fasılası girmiştir."[42]
Bil ki Allah Teâlâ, bu
arzolunuşun neticesini de şöyle anlatmıştır:
"Artık kitabı sağ
eline verilmiş olana gelince der ki: "Alın okuyun kitabımı" (Hakka,
19).
Bu ayetle ilgili iki
mesele var:[43]
"Ha",
kendisi ile seslenilen bir sestir. Bundan, tıpkı ve kelimeleri gibi, "Al, tut" manası
anlaşılır. Ebu'l-Kasım, ez-Zeccacî şöyle der: "Bu hususta bir takım
değişik lehçeler var. Bunların en iyisi, Stbeveyhin Araplardan naklettiği
şeydir: Sibeveyh şöyle der: Arapların, şeklindeki sözleri de, mebnî emirlerden
biridir ki bu, "Ey genç al" demektir Araplar bunun hemzesini meftun
okuyarak, şeklinde, müzekkerin alemi
(işareti) sayarlar. Bu tıpkı, onlar
deyip, de, kâfin fethasını müzekkerterin alameti sayışları gibidir.
Tssniye için, cemî için, ve denir. Buradaki mîm, tıpkı, ve deki
gibidir. deki hemzede meydana gelen bu zamme ise, cemî mîm'inin
dammesidir. Çünkü bunun aslı, ve dür.
Böylece net bir zamme ile okudular, ama cemi kelimesi ile, tesniyeye
hükmettiler. Çünkü onlarca iki (tesniye), pek çok hususta, cemî hükmündedir.[44]
Tek bir ma'mûl
üzerinde iki âmil birleşirse, en yakın olanı onda amel ettirmek, ittifakla,
caiz olup, "Uzak olanı amel ettirmek caiz midir, değil midir?"
meselesinde, Kûfe'liler bunun caiz olduğunu; Basralılar ise caiz olmadığını
savunmuşlar ve görüşlerine bu ayeti delil getirmişlerdir. Çünkü ayetteki, ifâdesi, mef'ûl gerektirmektedir, yine ijjü.
fiili de mef'ûl gerektirmektedir. Şimdi "Kitabiye" ifadesini, mef'ul
olarak nasbeden, en uzaktaki âmil olsaydı, ifadenin takdiri, "İşte
kitabım" şeklinde olurdu. Bu durumda da, "Onu okuyun" denilmesi
gerekirdi. Bunun bir benzeri de, "Verin, üzerine bakır eriyiği
dökeyim" (Kehf, 96) ayetidir.
Bil ki, bu delil
tutarsızdır. Çünkü bu ayet, buradaki hadisenin, en yakın İfadenin amel ettiğine
delalet etmektedir. Bunda ise, zaten münakaşa söz konusu değildir. Münakaşa,
"en uzak olanı amel ettirmek caiz midir, değil midir?"
meselesindedir. Ayette ise, buna değinilmemiştir. Ayrıca zamir, bazan
hazfedilebilir. Çünkü, ifadenin açık olması, açıkça zamir getirmeye gerek
bırakmaz. Ve bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın, (Ahzab, 35) ayetinde olduğu gibidir.
(Buradaki Allah'a raci zamiri
hazfedilmiştir). Binâenaleyh burada da niçin böyle olmasın?
Kuleliler de şu
şekilde hüccet getirmişlerdir: Birinci Âmil, bulunma bakımından ikinciden
öncedir. Birinci âmil meydana geldiğinde, illet olmadan, illete bağlı olanın
meydana gelmesi imkansız olduğu için, birr mamulün olması gerekir. Binâenaleyh,
o mamulün, birinci amitin ma'mulü haline gelmesi, ikinci amilin meydana
gelişinden öncedir. İkinci amil ancak, o mamulün, birinci amilin mamulü haline
gelmesinden sonra vücut bulmuştur. Binâenaleyh, aynı hükmü iki illete
bağlamanın ve Önce olanın daha sonra olana bağlamanın imkansızlığı sebebiyle, o
mamulün, aynı zamanda ikinci amilin mamulü olması imkansız olur. Bu mesele,
Nahiv ilminin inceliklerindendir.[45]
ifadesindeki hâ, sekte
İçin olup ve kelimelerinde de böyledir.
Bu hâ'ların hakkı, vakf halinde sakin
olup, vasi halinde düşmeleridir. Bu ha'lar, mushafta bu şekilde yer alıp,
mushafta yer alan şeyin de, mutlaka lafızda da yer alması gerekip, lafızda
İsbat edilmeleri de ancak vakıf halinde yerinde ve makul olunca, pek yerinde
olarak ulema, işte bundan dolayı, buralarda, vakf yapmayı güzel saymışlardır.
Bazı kimseler cesaret izhar ederek, bu hâ'lan vasi halinde düşürmüşlerdir. İbn
Muhaysln, hâ'sız ve yâ'nın sükunuyla (şeklinde) okumuştur. Bir kısım kimse de,
mushafa ittibâen, hem vasi hem de vakf halinde hâ'yı isbat ederek okumuşlardır.[46]
Bil ki, Cenâb-ı Hak,
önce bu kimselerin sağ ellerine kitaplarının verildiğini bildirip sonra da,
(onlardan naklen), "Alın okuyun kitabımı" buyurunca bu, bu hadisenin,
sevinç açısından doruk noktaya ulaşmış olduğuna delalet etmiştir. Çünkü Allah,
onlara kitaplarının sağdan verildiğini bildirince, bu kimselerin kurtuluşa
erenlerden ve nimetleri elde edenlerden oldukları (zaten) anlaşılmıştı.
Dolayısıyla, bunun başkaları tarafından görülmesini, böylece o başkasının elde
ettiği şeyle berikilerin sevinmesini de arzuladığı için, böyle buyurmuştur.
Kitabını sağ eline atan bu kimsenin, hane halkına ve yakını olanlara böyle
diyeceği de ileri sürülmüştür,[47]
Daha sonra Cenâb-ı Hak
bu kimsenin şöyle dediğini nakletmiştir:[48]
"Çünkü ben,
hakikaten hesabıma kavuşacağımı biliyordum" (Hakka, 20).
Bu hususta şu izahlar
yapılabilir:
1) Buradaki
"zannetme" ifadesiyle, yakînen istidlalde bulunma manası
kastedilmiştir. Çünkü, istidlal yoluyla kesinlik kazanan bir şeyde, mutlaka
muhtelif düşünceler bulunur. Bundan dolayı "bilme", "zan"
kelimesiyle ifade edilmiştir.
2) Ayetin
takdirî manası, "Ben, hesabımla karşılaşacağımı ve Allah'ın beni
günahlarım sebebiyle muaheze edeceğini sanıyordum. Ama, Allah'ım, beni affetmek
suretiyle, bana lütufta bulundu ve beni günahlarımla sorgulamayarak, "İşte
kitabım okuyun..." deyiniz (dedi)" şeklindedir.
3) Ebû
Hureyre (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Kişi kıyamet gününde getirilir veJiendİsine kitabı verilir. Derken, onun
hasenatı, elinin üzerinde zuhur ederken, günahları da avucunun içine yazılır.
Derken, günahlarına bakar da üzülür. Bunun üzerine, kendisine, "Avucunu
ters çevir" denilir, böylece de o, elinin tersine bakar; hasenatlarını
görür ve sevinir. Sonra da, "işte kitabım, okuyunuz. Ben ilk bakışta,
alabildiğine muhasebe edileceğimi sanıyordum. Ama şu anda, Allah benden bu
kederi giderdi de, beni ferahlattı" der." Ama, bedbaht kimselere
gelince, durum, bunlar hakkında tamamen tersinedir."
4) buradaki
ifâdesi, "bildim"
manasındadır. Ama "itim makamında kullanılmıştır. Çünkü, zann-ı gâlib,
örfte ve ahkâmda "ilim" yerinde kullanılabilir. Nitekim Arapça'da,
"işin, şöyle olacağını yakîn gibi sanıyordum., (yakînen biliyorum)"
denilir.
5) Ayetten
kastedilen mânâ, "Ben, dünyada iken, dünyada yaptığım o ameller sayesinde,
kıyamette bu derecelere ulaşacağımı sanıyordum. Şu anda ise, yakîn mertebesine
ulaştırır" şeklindedir. Bu manaya göre, ayetteki "zan", kendi
manasında kullanılmış olur. Çünkü dünyalıklar, dünyada iken, bunun böyle
olacağına kesinkes hükmedemezler.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, kişinin akıbetinin nereye vardığını beyan etmek üzere, "İşte o,
hoşnut bir hayat içindedir.." (Hakka, 21) buyurmuştur. Bu hususla ilgili
iki mesele vardır:[49]
Cenab-ı Hak,
burada kelimesini, 'ye sıfat yapmıştır. Bu hususta şu iki izah yapılabilir:
a) Mânâ, "Bu yaşayış, rızaya nisbet edilmiştir" şeklinde Olur.
Bu manayla bu ifade tıpkı, "zırh sahibi; ok sahibi" aniamianna gelen
ve kelimeleri gibi olmuş olur. Nisbet iki türlüdür; birisi harfle yapılan
nisbet, diğeri de, kalıpla yapılan nisbet...
b) Yaşayan
şahıs kastedilmesine rağmen, Cenâb-ı Hak, memnun olma vasfını, yaşamaya mecazen
vermiştir.[50]
Alimler, sevabı
tarit ederken, onun, mutlaka menfaatti olması, şaibelerden arınmış olması,
mutlaka devamlı olması ve mutlaka tazimle-ululukla içice olması gerektiğini
ifade etmişlerdir. Binâenaleyh, buna göre mânâ, "Bu yaşayış, bu tür nitelikleri
taşıması halinde bütün yönleriyle beğenilmiş, memnun olunmuş bir yaşayış olmuş
olur" şeklindedir. O halde Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte o, hoşnut bir hayat
içindedir" ifadesi, bahsettiğimiz bütün bu şartların tamamını İhtiva eden
bir ifade olmuş olur.[51]
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "yüksek bir
cennette..." (Hakka, 22) buyurmuştur. Ki bu, "Hoşnut bir yaşayış
içinde olan herkes, yüksek bir cennette olur" demektir. "el-uluw,
yüksektik" kelimesiyle, şayet mekân bakımından yükseklik kastedilmişse,
bu, zaten mevcuttur. Çünkü cennet, göklerin üzerindedir.
Buna göre şayet,
"Cennetliklerin bir kısmının makamları, diğer bir kısmının makamlarından
üstte değil midir? Dolayısıyla, altta olan bu cennetlikler, yüce olan
cennetlerde olmuş olmazlar. Ne dersiniz.." denilirse, biz deriz ki:
Bunların bir kısmının diğerlerinin altında olması, cennetlerin yüksek olması ve
göklerin üzerinde bulunması hususunu zedelemez. Yok eğer, bu
"yükseklik" derece ve şeref bakımından söz konusu ise, durum böyledir.
Yok eğer bununla, cennetin binalarının yüksek, değerli olduğu kastedil misse,
durum yine aynıdır.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, v;b tyjai "Meyveleri de (çabuk devşirflecek cinsten olup)
yakındır" (Hakka, 23) buyurmuştur ki bu, "Onun meyvelerinin alınması
kolay ve alana yakındır. Kişi onu, istediği gibi alır. Eğer onu, eliyle almak
isterse, ister ayakta olsun, ister oturuyor olsun, isterse yanüstü yatmış
olsun, o meyve ona eğilir... Eğer, onların yaklaşmasını isterse,
yaklaşırlar.." demektir. el-Kutûf kelimesi, JıİaiH 'nun çoğulu olup,
devşirilmiş anlamındadır.[52]
''(Dünyada) geçmiş
günlerde takdim ettiğiniz (iyi amellerin) karşılığı olarak afiyetle yiyin
için" (Hakka, 24).
Bu, "onlara...
denilir; emri verilir" demek olup, bu İfadeyle ilgili birkaç mesele
vardır.[53]
Kimi alimler, ayetteki
"yeyiniz..." gibi emirlerin, ne vücub, ne de nebd ifade ettiklerini
söyleyerek, "Çünkü ahiret, mükellef tutulma yurdu değildir"
derlerken; kimileri de bu emirlerin nedb ifade etmesinin uzak bir ihtimal
olmadığını; çünkü bu emirlerin maksadının, o insanı yüceltmek o insanın kalbine
sevinç sokmak olduğunu söylemişlerdir.[54]
Ayetteki, (Hakka, 19) ifâdesinden dolayı, "O,
hoşnut bir yaşayış içindir" ifâdesinden sonra, "yeyiniz, içiniz"
cümlesinde hitap, çoğul sigasıyla yapılmıştır. Çünkü mânâ bakımından çoğuldur.[55]
Ayetteki, ifadesinin
manası, "daha Önce yapmış olduğunuz salih ameller" şeklindedir.
Çünkü, Arapça'da Islâf, fiilinin manası, "Sana, güzel ve iyilikle
dönmesini, sana gelmesini umduğun şeyleri Önceden yapmak" şeklinde olup,
buna göre bu kelime, tıpkı, "Allah rızası için borç verme" anlamında
olan nın masdarı olan gibi olur. Bir şey için malını
harcadığında, denilmesi de, varıp buraya
dayanır. Buna göre bu kelimenin manası, "Yapmış olduğunuz salih ameller
sebebiyle..." şeklinde olur. "Eyyâm-ı hfttlye" İfadesiyle de,
dünyadaki günler kastedilmiş olup
(Ahkaf, 17) ve (Bakara. 134)
ayetleri de böyledir. Kelbî, ayetin bu ifadesiyle "oruçlu günlerin"
kastedildiğini söylemiştir. Zira onlar, yeme ve içme ile emrolununca, bu, bu
yeme ve içmenin dünyada iken, oruç sebebiyle, Allah rızası için taatte bulunan,
yeme ve içmeden kaçınan kimseler için olduğuna delalet etmiş olur.[56]
İfadesi, bu kulların,
bu mükafaatı, amelleri sebebiyle hak eniklerine delalet eder ki, bu da, amelin,
mükafaatı gerektirdiğini gösterir. Hem, taat işi Allah'ın yaptığı bir fiil
olmuş olsaydı, o zaman Cenâb-ı Hak insana, onun yapmadığı bir şeyden dolayı
mükafaat vermiş olurdu ki, bu, muhaldir. (Bu görüş Mu'tezlle'ye ait olup) bunun
cevabı malumdur.[57]
"Kitabı sol eline
verilmiş olan kişiye gelince, o da derki: "Ah keşke, benim kitabım
verilmeseydi. Hesabımın da ne olduğunu bilmeseydim" (Hakka. 25-26).
Allah Teâlâ, bu
kimsenin, kitabına bakıp bakıp da, yaptığı işlerin kötülüklerin görünce,
alabildiğine pişmanlık duyduğunu ve bu pişmanlıktan ve mahcubiyyetten meydana
gelen o işkencenin cehennem azabından daha ileri olduğunu ve bu kimsenin,
"Keşke onlar beni, cehennem azabıyla azablandırsalardı da, bana, yaptığım
şeylerin kötülüklerini hatırlatan bu kitabı sunmasalardı da, ben de bu
mahcubiyyetin içine düşüvermeseydim,." dediğini beyan etmiştir. Ki bu,
senin, "Manevi azabın maddi azabtan daha şiddetli olduğu" hususuna dikkatini
çeker.
Ayetteki, ifadesine
gelince, bu da, "Bu, hesabının ne olduğunu bilmiyorum; çünkü bu, olmuş
bitmiş bir şeydir. Benim bu hesap hususunda bir katkım bir dahlim söz konusu
değildir. Bütün bunların hepsi, benim aleyhimedir" demektir.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Ah kesek o (ölüm hayatına) kati bir son verici olsaydı"(Hakka,
27) buyurmuştur. Bu, ifâdesindeki hâ zamirinin neye raci olduğu hususunda, şu
iki izah yapılabilir:
1) O, ilk
ölüme... Bu merci, her ne kadar önce geçmemiş ise de, ancak ne var ki bu çok
net bir biçimde zahir olduğu için, adeta geçmiş gibi olmuş olur. ise, hayata son veren demek olup, bu ifadede
her şeyin olup bittiğine, sona erdiğine bir işaret vardır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Namaz tamamen bittiğinde (Cuma, 10)
buyurmuştur. Arapça'da, "Öldü" anlamında, denilir. Buna göre mana, "Keşke, kendisi
ile öldüğüm o ilk ölüm, benim bir şeyimi sona erdirmiş olsaydı da, böylece daha
yeniden diriltilmeseydim ve bana verilen bu şey (kitab) ile karşı karşıya
gelmeseydim" şeklinde olur.
Katâde şöyle demiştir:
"Dünyada iken, insan katında ölümden daha kötü bir şey olmadığı halde, bu
kimse (ahirette) ölümü temenni etmiştir, ölümden daha kötü olan şey,
kendisinden dolayı ölümün arandığı azabtır, şeydir. Nitekim şair şöyle
demiştir:
"Ölüm her şeyden
daha büyük iken, şayet karşılaşırsam, kendisinden ötürü ölümü temenni edeceğim
şey, ölümden daha kötüdür."
2) Bu zamir,
bu kimsenin amel defterini mütalaa ettiğinde müşahede ettiği durum, hal" ifadesine racidir. Buna göre
mana, "Keşke, bu durum ve bu hal, bana hükmedilen o ölüm olsaydı.."
demek olur. Çünkü o, bu durumda, bu hali, Ölümün acı ve şiddetinden dolayı
taddığı şeyden daha kötü ve daha acı görmüş; böylece de, o ölümü, İşte bu hali
görünce temenni etmiştir.[58]
"Malım bana bir
fayda vermedi. (Bütün) saltanatım benden ayrılıp mahvoldu. (Allah buyurur):
"Tutun onu da, (ellerini) boynuna bağlayın. Sonra onu, o alevli ateşe
atın. Bundan sonra da onu, yetmiş arşın uzunluğunda bir zincir içinde oraya
sokun" (Hakka, 26-32). "saltanatım..." ifadesinden ne
kastedildiği hususunda da, şu iki izah yapılabilir:
1) Ibn Abbas bu ifadeye, "Dünyada iken Hz.
Muhammed'in aleyhine olarak istidlalde bulunduğum hüccetlerim benden silinip
gitti, kayboldu" manasını verirken, Mukâtll de, uzuvları kendisinin aleyhine
olarak müşrik olduğuna şehadet ettiğinde, "Hüccetlerim benden silinip
gitti" anlamını vermiştir.
2) "Malım
mülküm ve insanlara olan hükümranlığım zail otup gitti. Şimdi, fakir ve zelil
olarak kalakaldım" demektir. Bu ifadenin manasının, "Ben, mülküm ve
saltanatım sebebiyle, hak üzere olan kimselerle çekişir dururdum... Şimdi ise,
malım mülküm yok otup gitti, geriye yaptıklarımın vebali kaldı..."
şeklinde olduğu da ileri sürülmüştür.
Bil ki, Allah Teâlâ
ilk önce o mutlu (saîd) kimselerin sevinçlerini zikretmiş, daha sonra da
onların, güzel yaşayış içinde olduklarını yeyip-içtiklerini belirtmiştir. Aynen
bunun gibi, burada da şakî (bedbaht) kimselerin hüzün ve kederlerinden
bahsetmiş, daha sonra da onların ellerinin kollarının bağlandığından, yiyeceklerinin
irin, ölülerin teninden akan sıvı olduğundan bahsetmiştir. Bu işlerin ilki,
cehennem bekçilerinin, "Onu yakalayın.." deyip de, bunun üzerine o
kimsenin üzerine yüzbin meleğin yürüyüp, onun ellerini boynuna dolamalarıdır.
Ki, işte bu husus, Cenab-ı Hakk'ın, "(ellerini) boynuna bağlayın. Sonra
onu, o alevli ateşe atın..." ayetlerinin İfade ettiği husustur.
Müberred şöyle der:
"Tıpkı ve denildiği gibi, birisini
bir yerde icbaren tutup mevcut bulunduğunda, her iki babdan ve dersin. Binâenaleyh Cenab-ı Hakk'ın, hitabının manası, "Onu ancak cehennemde
hazır tutun, oraya atın..." demek olup, de, "en büyük ateş"
demektir. Cehenneme bu ad, insanlara hükümran olduğu için verilmiştir. Ayetteki kelimesine gelince, birbiri
içine girmiş, muntazam halkalar (zincir) demektir. Ardarda dizilen
her şeye "müselsel" denilir.[59]
Ayetteki,
ifadesinin manası şudur: Arapça'da
dirsek ile ölçüp takdir etmek anlamına gelir. Nitekim, "Dirseği ile
ölçüp takdir ettiğinde" ifadesi kullanılır. O halde, ayetteki ifadesiyle ilgili olarak şu iki açıklama
yapılabilir:
1) Ayetin
maksadı, onun bu kadar uzunlukta olduğunu belirtmek değil, tam aksine, uzun
oluş ile nitelemektir. Nitekim Cenab-ı Hak, "sayısız, hadsiz
hesapsız..." manasız anlamını kastederek, "Onlar için yetmiş defa
istiğfar etsek bile..."(Tevbe, 80) buyurmuştur.
2) Onun
boyunun bu kadar olduğnu belirtmektir. Sonra da ulema ahirette, her "zira'
"m yetmiş kulaç, her kulacın Mekke ile Küfe arasındaki mesafeden daha uzun
olduğunu söylem isterdir. Hasan el-Basrt de, "Bunun hangi zira' olduğunu
en iyi bilen Allah'tır" demiştir. Ayetteki, emrine gelince, Müberred şöyle der:
"Arapça'da, birisi bir kimseyi, bir şeyi bir yola soktuğunda, zapt-u rapt
altına aldığında ve denilir. Yani,
"Onu soktu; onu, soktum, zapt altına aldım." Kur'ân'ın kullandığı
ifade ise, şeklindedir. (Yani,
sülasîdir). Nitekim Cenâb-ı Hak, "Sizi cehenneme sokan ne
oldu..."(Müddessir,42) ve "Onu,
günahkarların kalbine soktuk... "(Şuara, 200) buyurmuştur. İbn Abbas da
şöyle demektedir: "Bu zincir, onun dübüründen girer boğazından çıkar;
sonra da, kafasını ayaklarıyla birleştirir." Kelbî de, şöyle demektedir:
"İpin inciye girmesi gibi, zincire girer, sonra da, kalan kısmı boynu
üzerinde toplanır." Burada söyle birkaç soru sorulabilir:[60]
Birinci Soru:
Bu zincirin uzun olduğunu belirtmenin hikmeti nedir?
Cevap:
Süveyd İbn Ebû Nuceyh şöyle demektedir: "Bütün cehennemliklerin o zincire
vurulduğu haberi bana ulaştı. Bütün, insanlar aynı zincirle bağlanınca, bu sebeple,
herbirine yapılacak azab, daha şiddetli olmuş olur."
İkinci Soru:
Zincirin onlara sokulması, mâkûldür. Ama, onların zincire sokulmasının manası
ne demektir?
Cevap: Onların
zincire sokulmaları, o zincirin onların bedenlerine dolanması, bütün cüzlerinin
birbirine girecek bir biçimde sıkıştırılması ve bu kimsenin, o zincirin
arasında sıkışmış, hareket edemez bir biçimde bulunması demektir. Ferra da
söyle der: "İfadenin manası, "Sonra onları o zincire sokun"
şeklindedir. Nitekim Arapça'da, "Başımı fese soktum..." denildiği
gibi, "Fesi başıma soktum..." da denilir. Ve yine Arapça'da, yüzüğe
giren parmak olduğu halde; "yüzük parmağıma girmiyor, olmuyor!" da
denilir.
Üçüncü Soru:
Peki Cenâb-ı Hak niçin dedi de, buyurmadı?
Cevap:
kelimesinin maddesine takdiminde, kelimesinin
'ya takdim olunuşunda bahsetmiş olduğumuz husus yatmaktadır. Ki bu da,
"Onu ancak, (başkasına değil) bu zincire sokun.." anlamıdır. Çünkü bu
zincir, zincirlerin en korkuncudur.
Dördüncü Soru:
Cenâb-ı Hak, bağlama ve cehenneme sokma işlerini ifade ederken fa edatını
kullanmış, bu zincire sokma işini de summe p edatı ile belirtmiştir. Şu halde,
aradaki fark nedir?
Cevap:
Buradaki kelimesi ile, sonralık manası kast edilmemiştir. Tam aksine kastedilen
şey, bu azabın derecelerindeki farklılıktır.[61]
Bil ki, Allah Teâlâ bu
korkunç azabı açıkça anlatınca, sebebini de zikretmek üzere şöyle buyurmuştur:[62]
"Çünkü o, O büyük
Allah'a inanmazdı. Yoksula yemek vermeye de teşvik etmezdi" (Hakka,
33-34).
Bu ifadelerin birincisi,
"kuvve-i aklle"nin; ikincisi de "kuvve-1 amellyye"nin
bozulduğuna bir işarettir. Burada birkaç mesele vardır:[63]
Cenâb-ı Hakk'ın,
"Yoksula yemek vermeye de teşvik etmezdi..." ifadesi ile ilgili
olarak şu iki açıktama yapılabilir:
a) "O,
yoksulun yemeğinin bol olmasına teşvik etmedi.."
b) Ayette
geçen kelimesi yiyeceğin ismi olup, "yedirmek" anlamında
kullanılmıştır. Bu tıpkı, " bağış" isminin, "vermek" anlamında kullanılması
gibidir. Nitekim şair "Senin otîayan
yüz (deveyi) vermenden sonra..." demiştir.[64]
Keşşaf sahibi şöyle
der: "Cenâb-ı Hakk'ın, "Yoksula yemek vermeye de teşvik etmezdi"
ifadesinde, yoksulları mahrum etmenin büyük bir günah olduğuna dair iki
kuvvetli delil vardır.
1) Cenâb-ı
Hak bu ifadeyi, küfür ifade eden cümleye atfetmiş ve bunu, küfrün emaresi ve
işareti saymıştır.
2) Yoksulu
yedirmeye teşvik etmeyenin durumu böyle iken, ya bilfiil yedirip içirmeyenin
durumu nasıl olur, düşünülsün diye, yedirmemeyi değil de, yedirmeye teşvik
etmemeyi zikretmiştir.[65]
Bu ayet, kafirlerin, namaz kılıp zekat vermedikleri
için, ilahi cezaya duçar olduklarına delalet eder ki "Kafirler, şeriatın
füruundan da (amelî
kısmından da) sorumludurlar" şeklindeki sözümüzden
kastedilendir. EbÛ'd Derdâ'nın, yoksullar için çokça çorba pişirmesi hususunda
hanımtnı da teşvik ettiği ve "Biz iman etmek suretiyle, o zincirin
yarısından kurtulduk; şimdi geriye kalan yarısından kurtulmayalım mı?!"
dediği rivayet olunmuştur. Ayetin bu ifadesi ile, kafirlerin yedirip
içirmediklerinin kastedildiği de ileri sürülmüştür. Yine bu ifadeyle, onların,
"Allah'ın, istemesi halinde yedirip içireceği kimseleri biz mi yedirip
içireceğiz..." (Bkz.Yasin,47) şeklindeki sözlerinin kastedildiği de
söylenmiştir.[66]
"Onun için, bu
gün burada, kendisine hiçbir yakın ve dost yoktur" (Hakka, 35).
Yani, "Ahirette
bu kimsenin bir "hamım", yani, kötülükleri kendisinden men eden; bu
kötülüklerden ötürü üzülen bir yakını yoktur" demektir. Çünkü onlar,
ahirette, birbirlerinden kaçarlar. Ve bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın, "Hiçbir
dost başka bir dostunu soramaz..." (Mearic, 10) ayetiyle, "Zalimler
için, boyun eğilen hiçbir dost ve bir şefaatçi yoktur" (Mü'min, ıs)
ayetleri gibidir.[67]
"Gıslînden başka
yiyecek de yoktur" (Hakka, 36).
Bu ayetle ilgili iki
mesele vardır:[68]
Rivayet olunduğuna
göre Ibn Abbas'a in ne demek olduğu
sorulmuş da, o da, "Bunun ne demek olduğunu bilemeyeceğim" demiş.
Kelbî ise şöyle demektedir: "Bu, azaba duçar edildiklerinde,
cehennemliklerden akan irin, kan ve sarı sudur." O halde vezninden
olup, kökündendir.[69]
yemek için hazırlanan
şeye denilir. Cehennemlikler yesin diye irin hazırlanıp sunulduğuna göre, bu,
onların yiyeceği olmuş olur. Şöyle de denebilir: Bu, o cehennemlikler için
yiyecek makamına konulduğu için, buna "taam- yiyecek" denilmiştir.
Nitekim şâir, "onların aralarındaki selamları, bir çeşit ağrı ve
sızıdır" anlamında, demiştir ki, darb ve vurma işi, selam olmaz. Ancak ne
var ki, onun yerine konulduğu için bu adı almıştır.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "gıslîn"in kimlerin yiyeceği olduğunu zikrederek "Ki onu,
suçlulardan başkası yemez..."(Hakka,37) buyurmuştur. Buradaki kelimesi
"günahkarlar" demek olup, bununla da, bilerek günah işleyenler
kastedilmiştir. Çünkü, bir kimse bilerek günah işlediğinde denilir ki, bunlar da, müşriklerdir. Hemze ya
ya çevrilerek, şeklinde okunduğu gibi,
hemze atılarak, şeklinde de okunmuştur. Ibn Abbas, bu kıraati tenkit ederek,
"Bu kelime şeklinde okunamaz. Çünkü hepimiz "adım atarız" adım atanlar anlamına gelir),.. Bunlar
ancak, "günahkar" olanlardır.
(Sabıfler) de denmez. Çünkü, bu manada bu kelime ancak şeklinde
kullanılır" demiştir. Ibn Abbas'ın tenkidine şu şekilde cevap verilir:
"Ayetin bu ifadesi ile, hakkı batıla karıştıranlar ve Allah'ın kanunlarını
çiğneyenler kastedilmiş olabilir."
Bil ki, Allah Teâlâ,
önce kıyametin mümkin bir şey olduğuna, sonra onun vuku bulacağına dair
deliller getirip, daha sonra da, saîd ve şaki kimselerin hallerinden
bahsedince, bu sözünü, Kur'an'a saygı ve tazim ile sonuçlandırarak şöyle
buyurmuştur:[70]
"Neler görüyor,
neler görmüyorsanız, (onlann hepsine) andederim ki..." (Hakka, 38-39).
Bu ifadeyle ilgili iki
mesele vardır:[71]
Kimi alimler ifadesi
ile, "yemin ederim ki" anlamının kastedildiğini, Ynın ise zaid
olduğunu; yahut da, önce geçmiş olan bir sözü red anlamında ("hayır, öyle
değil!11) dediğini söylerlerken, kimi alimler de, buradaki 'nın olumsuzluk için olduğunu, ifadenin,
"yemin etmem" anlamına geldiğini söylemişlerdir ki, buna göre ayetin
manası söyle olur: "Cenâb-ı Hak adeta, "Ben bu Kur'ân'ın, kerîm bir
Resulün sözü olduğuna yemin etmemi" demiş olur ki, bu da, "Çok net,
açık ve kesin olduğu için, yemin etmeye gerek yok..." demektir. Biz bu
meseleyi,
(Kıyame, 1) sûresinin başında tafsilatlı bir
biçimde ele alacağız.[72]
Cenâb-ı Hakk'ın,
"Neler görüyor, neler görmüyorsanız..." ifadesi, şümul bakımından, ne
varsa her şeyi İçine alan bir ifadedir. Çünkü, her şey bu iki kısımdan, yani ya
görülür, ya da görülmez olmaktan halî
değildir. Dolayısıyla da, yaratanı-yaratılanları; dünyayı-âhireti;
maddeyi-ruhu; insanı-cinni ve açık olanı-gizti nimetleri... hepsini içine alır.[73]
"O, çok şerefli
bir peygamberin sözüdür" (Hakka, 40).
Bil ki, Allah Tealâ,
Tekvîr Sûresl'nde bu ifadeye yer vermiştir. Alimlerin çoğu, oradaki bu ifade
ile Cebrail (a.s)'in; buradaki ile de, Hz. Muhammed (s.a.s)'in kastedildiği
kanaatindedirler Onlar şu şekilde istidlal etmişlerdir: Cenâb-ı Hak burada,
"O, çok şerefli bir peygamberin sözüdür'' buyurup, bundan sonra da,' 'Bu
bir şair, bir kâhin sözü değildir" demiştir. Halbuki Mekke müşrikleri,
Cebrail (a.s)'i şair ve kahin diye tavsif etmiyor, bu iki vasıfla Hz. Peygamber
(s.a.s)'i tavsif ediyorlardı. Ama Hak Teâlâ ((Tekvîr Sûresinde) ise, "Bu,
şerefli bir peygamberin sözüdür" buyurup "Bu şeytân-ı racîm'in sözü
değildir" deyince, mânâ "Bu, şerefli meleğin sözüdür, kovulmuş
şeytanın değil" şeklinde olmuş olur. Dolayısıyla buradaki, "Şerefti
elçi" ifadesinden, Hz. Muhammed (s.a.s), Tekvîr Sûresl'ndekinden de
Cebrail (a.s) kastedilmiş olabilir.[74]
İşte burada şöyle bir
soru yöneltilebilir: Ümmet, Kur'ân'ın, Allah'ın kelamı (sözü) olduğu hususunda
müttefiktirler. Ama verilen bu manalara göre, aynı sözün, hem Allah'ın, hem
Cebrail (a.s)'in, hem de Hz. Peygamber (s.a.s)'in olması gerekir ki bu
düşünülemez?., buna şu şekilde cevap verilebilir: Tek bir sözün, en ufacık bir
münasebetten ötürü bunların herbirine nisbet edilmesi mümkündür. Binâenaleyh
Kur'ân, Levh-i Mahfûz'dan dercedip izhar eden zat, Allah Teâlâ olduğu için,
O'nun kelamı; gökten yere indirilen olması münasebetiyle, Cebrail (a.s)'in
kelamı; insanlara açıklayıp, ona imana davet ettiği ve onu peygamberliğinin
delili kıldığı için de, Hz. Muhammed (s.a.s)'in kelamı olabilir.[75]
"O bir şair sözü
değildir. Siz ne az inanıyorsunuz! O, bir kahin sözü de değildir. Siz ne az
düşünüyorsunuz!" (Hakka, 41-42).[76]
Bu ayetlerle ilgili
bir kaç mesele var:[77]
İbn Kesir hariç,
kıraat imamlarının çoğu fiilleri, tâ ile ve muhatab sigasıyla, şeklinde
okumuşlardır. İbn kesir ise, bunları, yâ ile gâib sigası olarak okumuştur Binâenaleyh bunları muhatab sigasıyfa
okuyanlar, bu fiilleri, (Hakka, 38-39) ifadelerine göre okumuşlardır. Gâib
sigasıyla okuyanlar ise, "iltifat" üslubuna göre okumuş olurlar.[78]
Ayetteki, edatları, âlimlere göre zaiddir, sırf te'kid
için getirilmişlerdir. Ayetteki "Ai* ile ilgili olarak şu iki izah
yapılabilir:
1) Mukatil
şöyle der: "Cenâb-ı Hak buradaki "kelîl" (az) sözü ile, onların,
Kur'ân'ın Allah'dan olduğuna hiç inanmadıklarını kastetmiştir. Buna göre mana,
"Onlar hiç iman etmezler" şeklinde olur. Nitekim Araplar, "Bize
hiç gelmiyor" manasında, "Bize ne de az gelir" derler."
2) O
kafirler, kalben buna inanıyorlardı. Ama bundan hemen dönüyor, bu konuda
yaptıkları istidlalleri tamamlamıyorlardı. Baksana Hak Teâlâ, "O (kafir)
düşündü, ölçüp biçti. Sonra da,
"Bu ancak seçkin bir büyüdür" dedi" (Mûddessir, 18-24)
buyurmuştur.[79]
Hz. Peygamber
(s.a.s)'in şair olmayışını bildirirken, "ne az iman ediyorsunuz"un
ifadesini; kahin olmadığını bildirirken ise, "ne az tezekkür
edersiniz" ifadesini getirmiştir. Bunun sebebi şudur: Hak Teâlâ sanki,
"Bu Kur'ân bir şairin sözü değildir. Çünkü bunun özellikleri, bütün şiir
çeşitlerinden farklı. Fakat siz iman etmiyorsunuz, yani imana yönetmiyorsunuz.
İşte bundan dolayı da düşünmekten yüz çeviriyorsunuz. Eğer imana niyetlenmiş
olsaydınız, "o bir şair" şeklindeki sözünüzün yalan olduğunu
bilirdiniz. Çünkü Kur'ân'ın terkibi-üslubu-özelliği, bütün şiir çeşitlerinden
farklıdır. Yine bu Kur'ân, bir kahin sözü de değildir. Çünkü kahinlerin sözü,
şeytanlar ve şeytanların inkarından kaynaklanır. Binâenaleyh bunun, şeytanların
öğretmesiyfe olması mümkün değil. Fakat sizler, Kur'ân'ın nazmının nasıllığını
ve şeytanları kınadığını hesaba katmıyorsunuz. Dolayısıyla da bunun kehanet
nev'inden olduğunu söylüyorsunuz" demektetir.[80]
"(O), âlemlerin
Rabbinden bir indirilmedir" (Hakka, 43).
Bil ki bu ayetin bir
benzeri de, Şuarfl Sûresl'ndeki, "Şüphesiz bu Kur'ân, âlemlerin Rabbinin
indirmesidir. Onu, inzarcılardan olasın diye, senin kalbine Ruhu'1-Emtn
(Cibril) indirdi" (Şuâra, 192-194) ayetidir. Şu halde: Bu Kur'ân, Cenâb-ı
Hakk'ın indirdiği bir şey olduğu için, Rabbu'l-âlemîn'in kelamı; vasıtasıyla
indiği için Cebrail (a.s)'in kelamı; onunla insanları inzar (ikaz) ettiği için
de, Hz. Muhammed (s.a.s)'in kelamı (sözü)dür. Dolayısıyla Hak Teâlâ burada,
hem, "Bu şerefli bir peygamberin sözüdür" buyurmuş; bunun peşinden
de, problem ortadan kalksın diye,
"O, âlemlerin
Rabbinden bir indirilmedir" buyurmuştur. Ebu's-Simâl, takdirinde olarak,
şeklinde okumuştur.[81]
"Eğer bazı
sözleri, Bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı.’’ (Hakka, 44)
Bu, Mechûl olarak
(uydurulsaydı) şeklinde de okunmuştur. "Tekavvul", "kavi"
(söyleme) masdarının "mutavaat" sigasıdır. Çünkü bunda, söz
uyduranın, zorlanması söz konusudur. Nakledilen sözleri küçümsemek için,
"akâvil" denmiştir. Bu tıpkı "e'âcib" (acaib şeyler),
"edâhîk" (gülünç şeyler) gibidir. Buna göre sanki "ekâvii"
kelimesi, "kavi" (söz) kelimesinden, uf'üle veznindeki
"ukvüle" nin çoğulu olmuş olur. Buna göre mana, "Eğer o bize,
bizim söylemediğimiz bir sözü nisbet edecek olsaydı.." şeklinde olur.[82]
"Elbette onun sağ
elini ahverirdik. Sonra da hiç şüphesiz onun can damarım koparırdık"
(Hakka, 45-46).
Bu ayetle ilgili iki
mesele var:[83]
Ayetle ilgili olarak
şu izahlar yapılabilir:
1) Bu,
"Onun elinden yakalar ve boynunu vururduk" demektir. Cenâb-ı Hak
bunu, padişahların, kendilerine iftira edip, cezayı hakeden kimselere
uyguladığı cezaya benzeterek anlatmıştır. Çünkü padişahlar, böylesi kimselere
hiç zaman tanımaz, hemen boyunlarını vurdururlar. Hak Teâlâ burada özellikle
"yemîn" (sağ el) lafzını kullanmıştır. Çünkü cellat, öldüreceği
kimsenin ensesine darbeyi indirmek istediğinde sol elinden; boğazına indirmesi
ve kılıcı oradan vurmayı istediğinde ki bu, öldürülecek olan, kılıcı gördüğü
için, ona çok zor gelecek bir pozisyondur o zaman da sağ elinden yakalayıp
vurur.
Buna göre ayetteki
ifâdesi, "Onun sağ elini" takdirindedir. Ve tıpkı, ifâdesinin,
"Onun can damarını keseriz" manasında olması gibidir. Bu açık bir
tefsir olup, Hasan el-Basri'den nakledilmiştir.
2) Buradaki
"yemîn" kelimesi, kudret ve kuvvet manasınadır. Bu görüş Ferrâ,
Müberred ve Zeccâc'ın görüşüdür. Onlar bu hususta Şemmâh'ın şu beytini delil
getirmişlerdir:"Ne zaman bir şeref için bir sancak kaldırılsa onu Arabe,
kuvvetiyle alır, yakalar." Buna göre ayetin manası, "Biz, ondan bütün
gücünü çekip alırız" seklinde olur. Bu manaya göre 'deki zaid olmuş olur,
Mukatif, ayete,
"Biz ondan hak ile intikam alırız" manasını vermiştir. Bu görüşe
göre, ayetteki "yemîn", "hak" manasına olmuş olur ve tıpkı
"Siz bize, hak taraftan gelirsiniz" (Saffat,28).
Bil ki bu izahların
neticesi şu manaya varıp dayanır: "Eğer o (peygamber), Bize, Bizim
demediğimiz bir sözü nisbet edecek olsaydı, ya delil getirmek suretiyle onu,
bundan menederdik. Çünkü Biz, ona bu konuda muârazada bulunanları, getirip
karşısına dikerdik. Böylece bu konuda yalancı olduğu ortaya çıkardı. Böylece de
bu durum, onun davasının batılhğını gösterir, sözünü temelinden yıkardı. Yahut
da, uyduracağı sözü tam söyleyeceği zaman, bütün gücünü-kuvvetini çekip alarak
ona mani olurduk. Doğru söyleyenin yalan söyleyene karışmaması İçin, Allah'ın
hikmetinin gereği de budur."[84]
"Vetîn", kalbten uzanıp başa varan ve kesildiğinde
canlıların ölüverdiği damardır. Ebu Zeyd, bunun çoğulunun
"vütün"
şeklinde olduğunu, "evtlne" şeklinde de geldiğini, mesela (üç damar)
dendiğini; "mevtûn"un ise, "vetîn damarı kesilen" manasına
olduğunu söylemiştir. İbn Kuteybe de şöyle der: Cenâb-ı Hak, bu ifadeyle, "Biz
onun bu can damarını bilfiil keseriz" manasını değil, "Yalan
söylemesi halinde onu Öldürürüz ve o sanki bu daman kesilmiş gibi olur"
manasını kastetmiştir. Bunun bir benzeri de Hz. Peygamber (s.a.s)'in
"Hayber'deki o lokmanın (tefsiri) zaman zaman beni yoklar. İşte o anlar,
(sanki) can damarımın kesildiği anlardır" hadis-i şerifidir.(4)Buradaki
"ebhür", kalbe bağlı olan damar demek olup, bu kesildiğinde insan
ölür. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.s) adeta, "Bu o zehirin beni öldürdüğü
anlardır. İşte bu durumda, sanki can daman kesilmiş kimse gibi olurum"
demek istemiştir.[85]
"O zaman sizden
hiçbiriniz buna mani olamazdınız" (Hakka, 47).
Mukatil ve Kelbî
"Sizden hiç kimse Bizim böyle yapmamıza mani olamazdı" manasını
verirken; Ferrâ ve Zeccâc şöyle demektedir: "Hacizîn" kelimesi,
"ehad" kelimesinin sıfatı olabilir. Çünkü "ehad",
kendisinde müfred, cemî, müzekker ve müennesin eşit olduğu, genel bir nefy
(olumsuzluk ifadesi) için kullanılmış bir isimdir. "Peygamberlerinden
hiçbirini (İman hususunda, diğerlerinden) ayırmayız" (Bakara, 285) ve
"Sizler, herhangi bir kadın gibi değilsiniz, (Ey Peygamber
zevceleri)" (Ahzab, 32) ayetiehndeki "ehad" (bir - hiçbir)
kelimesi de bu manada kullanılmıştır." Bil ki "sizden"
ifadesindeki hitab bütün insanlaradır.
Bil ki Allah Teâlâ,
Kur'ân'ın Kendisi tarafından Cebrail (a.s) vasıtasıyla, şâir-kâhin olmayan Hz.
Muhammed (s.a.s)'e indirilmiş bir "hak" olduğunu beyan edince,
peşisıra da Kur'ân'ın ne olduğunu beyan etmek için şöyle buyurmuştur:[86]
"Şüphesiz ki bu
Kur'ân, muttakiler için bir derstir"
(Hakka, 48).
Bu hususu, Bakara
Sûresinin başında (Bakara, 2) ayetinin tefsirinde uzunca anlatmıştık.[87]
"İçinizde (onu)
yalanlayanların olduğunu, elbet biliyoruz" (Hakka, 49).
Bu, "İçinizden,
dünya sevgisinden ötürü, onu yalan sayanların bulunduğunu da biliyoruz"
demektir. Buna göre Hak Teâlâ sanki, "Kim dünya sevgisinden kendini
korursa, bu Kur'ân'dan öğüt almış ve bundan istifade etmiş olur. Kim de,
dünyaya meylediyorsa, bu demektir ki o da, bu Kur'ân'ı yalanlamış ve ona
yaklaşmamıştır" demektir.
Ben derim ki:
Mu'tezile, dalâlet ve küfrün Allah'dan olmadığı hususunda bu ayete tutunabilir.
Çünkü Hak Teâlâ, Kur'ân'ı, "muttakiler için bir öğüt" diye tavsif
etmiş; ama Kur'ân'ın, yalanlayıcılar için "bir saptırıcı" olduğunu
söylememiş, tam aksine, bu yalanlama ve dalaleti,
bizzat onlara nisbet
ederek, "içinizden (onu)
yalanlayanların
olduğunu elbet biliyoruz" buyurmuştur ki bunun bir benzeri de "Doğru
yolu bildirmek Allah'a aittir. (Ama) o yoldan sapanlar vardır" (Nahl, 9)
ayetidir. Bil ki Mu'tezile'nin bu tür iddialarına karşı cevab, daha önce
(defalarca) geçmiştir.[88]
"Muhakkak ki o,
kâfirler için bir pişmanlık (vesilesidir)" (Hakka, 50).
"O" zamiri,
neye racidir? Bu hususta şu iki izah yapılabilir:
a) Bu zamir,
Kur'ân'a racidir. Buna göre sanki, "Kur'an, kafirler eçin, ya kıyamette,
onu tasdik edenlere verilen mükafaatları
gördüklerinde; yahut da dünyada
mü1 mirilerin ulaşacağı saltanatı, güç-kudreti gördüklerinde, bir pişmanlık
vesilesi olur" denilmek istenmiştir.
b)
Mukâtil, buna, "Onların Kur'ân'ı
yalanlamaları, onlar için bir pişmanlık sebebidir" manasını vermiş ve
bunun delilinin, daha önce geçen, "içinizden (onu) yalanlayanların
olduğunu, elbet biliyoruz" (Hakka. 49) ayeti olduğunu söylemiştir.[89]
"Hiç şüphesiz ki
o (Kur'ân), hakka'l-yakîn'dir" (Hakka, 5).
Bu, "o kesin bir
gerçektir" yani "kendisinde batıllığın yer almadığı bir gerçek; bir
şüphenin bulunmadığı bir yakîn (kesin bilgi)dir" demek olur. Bu iki
sıfattan biri, te'kid için diğerine muzaf kılınmıştır.[90]
"O halde o büyük
Rabbinin adını teşbih et" (Hakka, 52).
Bu, "ya seni,
vahye ehil kıldığı için, O'na şükür olarak; yahut da kendisinden beri olduğu
yalancı vahyin kendisine nisbet edilmesine razı olmaktan O'nu tenzih et, O'nu
teşbih et" demektir. Bu ayetin tefsiri, A'la Sûresi'nin başında ve
Besmeto'nin tefsirinde geçmiştir. En iyisini ve en doğrusunu Allah Sübhânehû ve
Teâlâ bilir. Salat-u Selâm, ümmî bir peygamber olan, Hz. Peygamber (s.a.s)'et
onun âline ve bütün ashabına olsun. (Amin).[91]
[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/82.
[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/83.
[3] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/83.
[4] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/83-84.
[5] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/84-85.
[6] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/85-86.
[7] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/86.
[8] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/86.
[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/86-87.
[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/87.
[11] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/87-88.
[12] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/88.
[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/88-89.
[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ
Yayınları: 22/89.
[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/89.
[16] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/89-90.
[17] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/90.
[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/90-91.
[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/91.
[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/91.
[21] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/91-92.
[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/92.
[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/92.
[24] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/92.
[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/92-93.
[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/93.
[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/93.
[28] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/93.
[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/93.
[30] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/94.
[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/94.
[32] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/94.
[33] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/94.
[34] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/94-95.
[35] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/95.
[36] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/95.
[37] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/95-96.
[38] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/96.
[39] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/96.
[40] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/97.
[41] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/97.
[42] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/97.
[43] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/98.
[44] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/98.
[45] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/98-99.
[46] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/99.
[47] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/99.
[48] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/99.
[49] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/99-100.
[50] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/100.
[51] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/100.
[52] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/101.
[53] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/101.
[54] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/101.
[55] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/101-102.
[56] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/102.
[57] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/102.
[58] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/102-103.
[59] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/103-104.
[60] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/104-105.
[61] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/105.
[62] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/106.
[63] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/106.
[64] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/106.
[65] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/106.
[66] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/106.
[67] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/107.
[68] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/107.
[69] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/107.
[70] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/107-108.
[71] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/108.
[72] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/108.
[73] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/108.
[74] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/108-109.
[75] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/109.
[76] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/109.
[77] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/109.
[78] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/109.
[79] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/110.
[80] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/110.
[81] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/110-111.
[82] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/111.
[83] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/111.
[84] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/111-112.
[85] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/112.
[86] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/112-113.
[87] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/113.
[88] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/113-114.
[89] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/114.
[90] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/114..
[91] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/114-115.