MEARIÇ SÜRESİ 2

Meal 2

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 2

Ellibîn Senelik Gün. 2

Meal 3

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 4

Cehennem Kimi Çağırır?. 4

Din Gününden Maksad Nedir?. 5

Meal 6

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 6

 


MEARIÇ SÜRESİ

 

Meal

 

 Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1/3- Soran bir kimse, yükselme derecelerinin sahibi olan Allah katından kâfirlere gelecek ve hiç kimsenin mani olamayaca­ğı bir azabı sordu.

4- Melekler ve Ruh O'na (Allah'a) müddeti ellibin yıl olan bir günde çıkarlar.

5- (Ey Rasûlüm) artık (eziyetlere karşı) güzel bir sabırla sabır göster.

6- Kuşkusuz ki onlar, onu uzak görüyorlar.

7 - Biz ise onu yakın görmekteyiz.

8 - O gün, gökyüzü erimiş maden gibi olur.

9- Dağlar, atılmış yün gibi olurlar.

10 — Dost dostun halini sormaz. [1]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(1-10)   «Soran bir kimse, yükselme...»Bu Ayetlerin Tefsiri

Mekke Dönemi'nde nazil olmuştur. 44 ayettir.

Bu sureye aynı zamanda «Suret'uLMevakı» ve «Suret'u-Se'ele» denilmektedir. Kurtubi'nin naklettiğine göre bu sure ittifakla Mek-kî'dir. Mecma'ul-Beyan'da zikredildiğine göre «O kimseler ki on-lann mallarında belli bir hak vardır» ayeti Hasan Basri'ye göre Medenî'dir. Bu sure Şamlılara göre 43 ayettir. Başka sayıma göre 42'dir. Kelimeleri 224, harfleri ise 929'dur.

Birinci ayetin başındaki «Se'ele» dua etti, istedi demektir. «B» harfi ya zaiddlr veya «an» manasınadır. Yani bir sail, kâfirler için düşecek bir azap istedi! Bu azap Kıyamet Günü'nde kesinlikle on­lar için vaki olacaktır.

«H'l-Kafirîn» ibaresinin başındaki lam, âlâ mânâsım ifade eder. Yani kâfirlerin üzerine vaki olacaktır. Kâfirler'den maksat Nadr bin Haris'tir. O, «Ey Allahım, eğer bu Kutan senin katından gelen bir kitap ise bizim üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem verici bir azap getir» diye duada bulunmuştu ve onun bu is­teği de yerine geldi. Bedir Günü'nde öldürüldü. Onunla aynı ceza­ya Ukbe bin Ebi Muayt da çarptırılmıştı. Bunlardan başka hiç kimse insanların gözü Önünde ölüm için bağlanıp bırakılmamış­tı. (İbn Abbas ve Mücahid).

Bazı müfessirler «Burada duada bulunan kişi Ebu Cehü'dir» demiştir. Bazıları «Kureyş kâfirlerinden bir grubun sözüdür», di-ğerleri «Hz. Nuh'un sözüdür; çünkü O, kâfirler üzerine azabı is. temişti» derler. Bazıları da «Burada bu sözü söyleyen Hz. Peygam­berdir. Çünkü Hz, Peygamber kâfirlere azap göndermesini ve kâ­firlere galip gelmesini Cenab-ı Hak'tan istemiş ve bu da kesinlikle yerine gelmiştir» demişlerdir.

Sanki biri, «Azap kimin başına gelecektir?» veya «Ne zaman vaki olacaktır?» diye sormuş gibi, Cenab-ı Hak ona, «Bu işi bilen­den sor» demiştir.

Yâni onlar «Azap kimin için olacaktır?» diye sordular. Ce-nab-ı Hak da kâfirler için olacaktır, buyurdu.

Fiili, «Se'eele, Yes'elu» tarzında okuyan kimseler iki vecih kastediyorlar: 1 — Kureyş dilinde se'ele sual etmek, sormak de­mektir. 2 — İkincisi, «Sâle-yesîlü» akmak manâsım ifade eden «se-yelan» kökünden gelir. İbn Abbas'ın «Sale Sailun» şeklinde okuma­sı da buna delildir. Abdurrahman bin Zeyd, o vakit «Yesalu» ce­hennemde bir vadinin ismi olur, demiştir. Yani o vadi, azap gö­ren kâfirler için dolup taşar, O vadinin ismi sairdir. Bu, aynı za­manda Zeyd bin Sabit'in de tefsiridir. Salebi «Birinci yorum daha güzeldir» diyor.

«EUMearic», ma'rec'in çoğuludur. Üstün dereceler ve nimetler demektir. Yani uluvv sahibi, üstün derece ve nimetler sahibi olan Allah tarafından bu ceza kâfirlere gelmiştir. Öyleyse mearic, Ce-nab-i Hak'km mahlûkat üzerindeki nimetlerinin mertebeleridir. Bazıları «Mearic azamet ve yücelik demektir» demişlerdir. Yani azamet ve yücelik sahibi Allah'tan gelmiştir. Mücahid «Mearic ile gök merdivenleri kastedilmektedir .Bu da meleklerin iniş ve çıkış noktalandır» diyor. Bazılarına göre «Mearic» köşkler ve kasırlar demektir. Kasr ve köşkleri inşa eden, onların sahibi olan Cenab-ı Hak'tan kâfirler için bu azap gelmiştir. [2]

 

Ellibîn Senelik Gün

 

«Ta'rucu» fiili merdivenlerden çıkmak, yücelmek demektir. «Ruh»tan maksat Cebrail'dir. (İbn Abbas) Delili de «Onu Ruh'ul-Emin indirdi» ayetidir. Bazıları da «Bu başka bir melektir, büyük cüsselidir» demiştir. Ebu Salih «Ruh, Allah'ın, insan heyetinde fa­kat insan olmayan diğer mahlûklarıdır» diyor. Kubeyse bin Zü-heby, «Ruh'tan maksat öldüğü zaman insandan alınan ruhudur» der. «İleyhi» tabirindeki zamir onların yeri olan o mekâna yükse­lip gidiyor, demektir. Çünkü Sema, Cenab-ı Hak'kın ikram ve ih­sanının yeridir. Bazıları «Bu, Hz. İbrahim'in, kesinlikle «ben Rab-bime gidiciyim», sözü gibidir,» dediler. Yani Rabbimin emrettiği yere gideceğim. Bazıları da «İleyhi zamiri arşa raddir» demişler­dir. Melekler ve ruh Arş'a öyle bir günde yükselirler ki o günün miktarı ellibin senedir.

Vehb, Kelbi, Muhammed bin İshak «Meleklerin o mekâna çık­maları bir vakittedir. Eğer o vakit melekler tarafından kullanılmış olsa elli bin senelik bir zaman tutardı» demişlerdir.

Vehb diyor ki: «Yerin en alt tabakasından arşa kadar olan mesafe yürümekle ellibin senede gezilecek bir mesafedir». Bu ay­nı zamanda Mücahid'in de kavlidir. Bu ayet ile secde süresindeki «Bir günde ki onun miktarı bin senedir» ayeti arasında telif şöyle yapılmıştır: Cenab-ı Hak'km emrinin son noktası olan yerlerin en altından emrinin varacağı, göklerin üzerindeki mesafeye kadar geçecek zaman, ellibin senedir. Secde Suresi'ndeki ayet ise dünya se­masından yere iniş mesafesidir. Yani yerden göğe giden bin sene­lik bir mesafedir. Çünkü gök ile yer arasında beşyüz senelik bir mesafe vardır.

Mücahid, Hakem, îkrime, «Bu, dünya hayatînin ömrüdür» der. Yani dünya ilk yaratıldığı noktadan son noktaya kadar elli bin sene devam edecektir. Allah'tan başka hiç kimse ne kadar geçtiğini, ne kadar kaldığını, bilemez. Bazıları da «Bu ellibin seneden maksat, Kıyamet Günü'nün miktarıdır» der. Yani Kıyamet Günü'ndeki hük­mün miktarı bir mahlûk tarafından yürütülseydi eğer, ellibin sene­de tamamlanırdı. Bu, İkrime, Kelbi ve Muhamed bin Kâb'tan da rivayet edilmiştir.

Hasan Basri «Bu Kıyamet Günü'dür. Fakat Kıyamet Günü'nün tükenmesi, bitmesi yoktur» diyor. Ayetten maksat, onların hesap için durdukları vakti zikretmektedir ki o da dünya senelerinden ellibin senedir.

Ellibin seneden sonra cennetlikler cennette, cehennemlikler de cehennemde istikrar bulurlar.

İbn Abbas «Bu Kıyamet Günü'dür. Cenab-ı Hak kâfirler üzerin­de onu ellibin sene kadar kılar, sonra onlar istikrar için cehenneme gönderilirler» demiştir. Kurtubi, «İbn Abbas'tan gelen bu son yo­rum, bu ayetin yorumlan arasında en güzel olanıdır» der. Çünkü Kasım bin Esbağ, Ebu Said el-Hudri'nin hadisinden şöyle rivayet ediyor:

«O, miktarı ellibin sene olan bir günde olacaktır.» «Ey Allah'ın Rasûlü! Bu ne kadar uzundur?» dedim. Hz. Peygamber: «Nefsim1-elinde bulundurana yemin ederim, o mümin için hafifleştirilecek-tir. Hatta dünyada kıldığı bir farz namaz kadar hafif olacaktır» bu­yurdu.

Nuhas, bu sözün sıhhatli olduğuna Süheyl ve Ebu Hureyre'den gelen şu hadisi delil göstermektedir: «Miktarı ellibin sene olan bir günde malının zekâtını vermeyen bir kişi için, o mal ateşten yapıl­mış bir yılan olur. Onunla kişinin sırtı, yanları dağlanır. Bu azap, Allah insanlar arasında hükmedineeye kadar devam eder».

îşte bu hadis, ayetten maksadın Kıyamet Günü olduğunu ispat eder.

Bazıları «Ellibin ifadesinin zikredilmesi temsil içindir». Yani Kıyamet Günü'nün haşirdeki müddeti uzundur! Araplar şiddet gün­lerini daima uzunlukla vasıflandırırlar, sevinç günlerini ele kısa­lıkla.

Bazıları «Kelâm'da takdim ve tehir vardır» fikrindedir. Yani isteyen kişi, kâfirler için vaki olan bir azabı istedi ki, o azabın Al­lah cihetinden gelmesine mani olacak hiçbir şey yoktur, ~o da mik­tarı ellibin sene olan bir günde olur. O günde melekler ve ruh ona yükselirler.

«Sabr-ı Cemimden maksat, şikâyet olmaksızın ve Allah'tan baş­kasına perdeyi açmaksızın gösterilen sabırdır. Yani kavmin ara­sında musibet sahibinin kim olduğu bilinmemektedir. İbn Zeyd, «Bu ayet seyf (kılıç) ayetiyle neshedlimiştir» diyor. Onlar (Mekke-liler) ateşle olan azabı uzak görürler, vuku bulmayacağını söyler­lerdi. Fakat' biz onu yalan görüyoruz. Çünkü o gelecektir, geleceği kesin olan yakın demektir.

A'meş, «Burada onlar haşrt uzak görüyorlar, çünkü haşre iman etmiyorlar» der. Sanki muhal olmak cihetiyle onu uzak görüyorlar. Bazıları da «Bu günü uzak görürler, fakat biz onu yakın görürüz, yani biliriz demektir» diyorlar. Çünkü rüyet kökünden gelen «Nera» fiili mevcuda bağlıdır, yani mevcud olan görülür. Tıpkı «Falan müetehid şu meseleyi şöyle şöyle görüyor» sözü gibidir.

8. ayetin başındaki «Yevme» kelimesi, «Vakiin» kelimesine zarf olur. Yani gök erimiş bakır gibi olur ve bir günde onlara isa­bet eder. Veya yevme, «Nera» fiiline taalluk eder. Bu takdirde mâ­nâ «Biz onu göğün erimiş bakır gibi olduğu günde görürüz» demek olur. «Müht», yağın tortusudur. Bu, İbn Abbas'ın yorumudur. İbn Mesud «kalaydan bakırdan, gümüşten eritilmiş nesneye mühl de­nir» diyor. Mücahid «MühVden maksat kan ve irin olarak gelen nesnedir» der. Daha Önce Duhan ve Kehf Sureleri'nde izahat ve­rilmişti.

«Ihn» boyalı yün demektir. Hasan Basri, Basri, «Dağlar ihn gi­bi olacaklar» demiştir. Yani kırmızı yün gibi olacaklar. Bu, yün­lerin en zayıfıdır. İhn'in tekili «ehne» şeklinde gelir. Yani ayetin mânâsı dağlar şiddetli olduktan sonra yumuşak oluverirler. Der­lenip toplandıktan sonra paramparça olacaklardır. Rivayete göre kıyametin kopuşu anında ilk bozulan dağlardır. Onlar eritilmiş, dağıtılmış kumlar haline gelirler, sonra da boyanmış yün gibi olurlar. Daha sonra da fezaya giden bir toz halini alırlar.

«Hamim», akraba, koruyucu, insanın yakınları demektir. [3]

 

Meal

 

11/14- Onlara birbirleri gösterilecek. Günahkâr olan (kâfir), o günün azabından kurtulmak için çocuklarını, karısını, kardeşini, felakete karşı koruyan soyunu-sopumı, hatta yeryüzünde bulu­nan bütün mahlukati feda edip, sonra da kendisinin kurtulmasını diler.

15/18-  Hayır, hayır! Kurtulamayacaklar. Cehennem ateşi alevlidir. Deriyi yakıp kavurur. Yüz çeviren (taatten) dönen, ma­lı toplayıp yığan kimseleri kendine çeker.

19/21- Muhakkak ki insan hırslı yaratılmıştır. Ona bir sı­kıntı dokunsa çığlık koparır. Fakat bir iyilik dokunsa, hemen cim­ri kesilir.

22/27- Ancak namaz kılıp namazlarında devamlı olanlar, mallarında yoksul için belli bir hak bulunanlar, ceza gününü doğ­rulayanlar, Rablerinin azabından korkanlar böyle'değildirler.

28- Doğrusu Rablerinin azabından emin olunamaz.

29- Onlar ırzlarım korurlar.

30- Ancak eşleri veya sağ ellerinin malik bulunduğu (cari­yeleri)   başkadır Çünkü onlar   (eşlerinden ve cariyelerinden do­layı) kınanmazlar.

31- Lâkin bunun ötesini arayanlar artık onlar (sının) aşan­lardır.

32- Onlar kendilerine verilen emanete ve verdikleri söze ri­ayet edenlerdir,

33- Onlar şahidliklerinde dosdoğru davrananlardır.

34- Onlar namazlarını koruyanlardır.

35- İşte onlar cennetler içinde ağırlananlardır.

36/37-  (Ey Rasûlüm!) O kâfirlere ne oluyor ki sağından ve solundan (akın akın) sana doğru koşuyorlar.

38- Acaba onlardan her biri nimet cennetine sokulacağını mı umuyor?

39- Hayır!  Kuşkusuz ki biz onları kendilerinin de bildik­leri şeyden yarattık. [4]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(11-39)  «Onlara birbirleri gösterilecek. Günahkâr...» Bu Ayetlerin Tefsiri

11. ayetin başındaki «Yubesserune» fiili, onlar birbirlerini gö. rürler elemektir. Zira Kıyamet Günü'nde hiçbir mahlûk'un gözün­de cin ve insanlardan bir dostu bulunmaz. Kişi babasını, karde­şini, akrabasını, aşiretini görür, fakat ondan bir şey sormaz ve onunla konuşmaz. Çünkü herkes nefsiyle meşguldür.

îbn Abbas«Bw fiilin mânâsı artık onlar bir saat tanışırlar, on­dan sonra tanışmak yoktur» demiştir. Bazı haberlerde şöyle varid olmuştur: Kıyamet ehli tanıdıklarından zulm korkusuyla kaçar­lar.

îbn Abbas yine şöyle buyuruyor: «Onların bir kısmı diğerine gösterilir, tanışırlar. Sonra bir kısmı diğerinden kaçar». O halde bu tevile göre fiildeki zamir kâfirlere racidir. «Hum» zamiri de akrabalara gider. Yani kâfirlere akrabaları gösterilir.

Mücahid, «Allah Kıyamet Günü'nde müminlere kâfirleri gösterir demektir» der. O zaman «yubesserune»deki zamir mümin­lere, «hum» zamiri de kâfirlere racidir.

Mucrim'den maksat kâfirdir. O günün azabından maksat ce­hennem azabıdır.

«Tu'vihi» fiilinin mânâsı ona yardım eder demektir. (Müca-hid ve İbn Zeyd).

Malik, «O kendisini büyüten annesini feda etmeye kalkışır» diyor. Ebu Ubeyde «Fasile kelimesi, kabileden daha az akrabalar demektir» diyor.

Kişinin aile efradına, insanın bir parçası mânâsına gelen «Fa­sile» denilmiştir. Bunun sebebi onları insanın parçasına benzet­mektir.

15. ayetin başındaki «Kella» kelimesi ya «hakken» veya «la» nâsınadır. Burada iki ihtimal de vardır. Eğer «hakkan» mânâsına ise, kelâm «Yuncihi» üzerinde tamam olmuştur ki bu yeni bir kelâ­ma başlamak demektir. Eğer «La» mânâsına ise burada kelam ta­mamlanıyor. Yani onu Allah'ın azabından hiçbir fidye kurtaramaz. Bu kelâm tamam olduktan sonra «O cenhenem ateşi alev alev ya­nar, o sökücüdür» denilmiştir. Şeva'nm mânâsı el, ayak gibi in­sanın etrafıdır. Yani Öldürücü noktalan teşkil etmeyen azalar. Mâ­nâsı, ateş etrafları söker, etrafta herhangi bir et diye bir şey bı­rakmaz. İbn Abbas «Damarları söker» diyor. Bazıları «Eti söküp kuru deriyi bırakır», bazıları da «Dimağın tamamını yer, sonra eskisi gibi oluverir. Sonra yer, tekrar eskisi gibi olur» demiştir.

«Şeva» kelimesinin şevat'in çoğulu olduğu ve başın derisi mâ­nâsına geldiğini söyleyenler de vardır. Aynı zamanda iki el, iki ayak ve ademoğuliarınm başlan mânâsına da gelir. Öldürücü nok­ta teşkil etmeyen her azaya «şeva» denilebilir. [5]

 

Cehennem Kimi Çağırır?

 

O ateş dünyada Allah'ın taatinden yüz çevirmiş, imanı kabul etmemiş kimseleri çağınr: Ey müşrik, ey kâfir bana gel, der. İbn Abbas, «Kâfirlerle münafıkları, isimleriyle, fasih bir dille, bana gel ey kâfir, bana gel ey münafık diye çağırır, sonra onları kuşla­rın daneleri yutması gibi yutar» demiştir.

«Cemea» fiili malı derledi, «Ev'a» fiili ise onu kablara koydu demektir. Yani Allah'ın hakkı olan zekâtı ondan çıkarmadı. Böy­lece çok toplayan ve çok men eden oldu.

«Heluan» kelimesi çok haris ve çok korkak demektir. «İnsan» dan maksat kâfirdir. Yani kâfir hiçbir hayr ve şerr üzerine sab­retmez ve onlann içerisinde uygun olmayan icraatlarda bulunur, îkrime'ye göre «Heluan», çok sıkıntılı, demektir. Ebu Ubeyde «He-lua» o kimsedir ki hayr eline geçti mi şükretmez, zarar dokundu mu sabretmez» diyor. Allah'ın Rasûlü «İnsanlara verilen en şer­li haslet obur bir cimrilik, titreten, damarları yerinden söken bir korkaklıktır» buyurmuştur.

«Ancak namaz kılanlar» tabiri, ayette zikredilen «insan»âan maksadın insan cinsi olduğuna, bununla da kâfirlerin kastedildi­ğine delâlet eder. Nehai «Namaz kılanlardan maksat, namazı vak* k    tinde kılanlardır. Namazı terketmek ise nankörlüktür» demişlerdir. Bazılan «Ancak namaz kılanlar» tabirinden bütün müminlerin kastedüdiğini söylüyorlar. Çünkü onlar korkunun dehşetini, Rab-lerine olan yakinden ötürü mağlûp ederler,

«Namazlarında daimdirler», yani vakitleri gözetirler veya na­maz kıldıklarında sağa-solş, bakmazlar. Çünkü daim, sakin demek­tir. İbn Cüreyc ve Hasan'a göre onlar namazın nafile kısmını çok­ça işleyenlerdir.

«Malum hak», farz olan zekâttır. Bunu Katade ve İbn Şirin söylemiştir. Mücahid, «Zekâttan başka diğer haklardır» diyor. Ali bin Ebi Talha, İbn Abbas'tan şöyle rivayet eder: «Sila-i rahim» ve «Başkasının yükünü almak» demektir. Fakat birinci tefsir daha ssahihtir. Çünkü Cenab-ı Hak burada «hakki)} malum'la sıfatlandı­rıyor. Oysa zekâttan başka nesneler malum değildirler, az da ola­bilir, çok da olabilirler. [6]

 

Din Gününden Maksad Nedir?

 

«Din Günümden maksat, ceza günü, yani Kıyamet Günü'dür.

«Muşfikun» korkanlar demektir. Eabbinin azabından emin olmayanlar ise şirk koşan ve peygamberleri yalanlayan kimselerdir. Bazıları da «Hiç kimse Rabbinin azabından emin değildir. Her-    

kese vacib olan Allah'tan korkmaktır» demişlerdir.                          

«Şahitliklerini yerine getirirler», yani ister yakınları olsun is  Ve

terse uzak kimseler olsun, şahitliklerini inkâra kalkmazlar, değitirmezler. İbn Abbas «Şahitliklerinden maksat Allah'ın bir oldu ğuna, ortağı olmadığına, Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna     

inanmaları, şahitlik yapmaları demektir» diyor

«Emanet» kelimesi ismi cinstir Allah'ın emanetleri onun kapsamına girer. Çünkü Allah'ın kanunları O'nun emanetleridir. Bunlan kullarına teslim etmiştir. Aynı tabire insanların emanetleriyle diğer hailen de girer. Bu konu Nisa Suresi'nde geçmişti.             

«Namazlarını hıfzederler», yani abdestini, rükûnu, secdesini gereği gibi yaparlar. Bu, Müminun Suresi'nde geçmişti. Namaza devam etmek ayn muhafaza etmek de ayn mânâlar ifade eder. Devam onu eda etmek, onu herhangi bir meşguliyet nedeniyle unut­mamak ya da terketmemek demektir.

«Onu muhafaza etmek», abdestini yerli yerinde tutmak, va-kitlerini gözetlemek, rükünlerinde ta'dil-i erkâna riayet etmek, sün-net ve edeblerle onu tekid etmektir. Onu günahlara yaklaşmak su-

retiyle yakmaktan korumak demektir. Devam, namazın kendis ne; muhafaza ise namazın hallerine racidir.

«Muhtı'îne» kelimesi sürat gösterirler, acele yaparlar anlamı] dadır. Yani, onların durumu nedir? Sana süratle gelirler, etrafu da otururlar, fakat senin emrettiklerini yapmazlar. Bazilaı «Oı îar seni yalanlamakta niçin süratle hareket ediyorlar? demektir demiştir.

îbn Atiyye'ye göre bu kelime, itiraz ederler, yüz çevirirler de mektir! Kelbi «Sana hayretle bakarlar mânâsını ifade eder» de iniştir. Katade «Kastedicidirler demektir» diyor. Fakat bütün bı mânâlar birbirlerine yakındırlar. Bu ayet, Rasûl-ü Ekrem'le istih za eden münafıkların bir grubu hakkında nazil olmuştur. Bunla: peygamberin sohbetine geliyorlar, fakat ona iman etmiyorlardı.

«Kzbeleke» senin tarafın demektir, «izin» kelimesi cemaatlar gruplar halinde demektir. Yani senin sağında ve solunda grupla] teşkil edip, halkalar meydana getirirler. Her grup ayn bir hava dadır. (Ebu Ubeyde)

«izin» kelimesi çoğuldur, tekili izzet'dir. Sıhah-ı Cevherî'de be­lirtildiğine göre, İzzet, insanlardan bir grup demektir. Esmai, «Ev­de izin vardır» diyor. Yani evde insanlardan sınıflar vardır!

«Onlardan her biri nimet cennetine sokulacağını mı sanıyor yoksa?»

Bu ayet tefsir alimlerine göre şu hususta nazil olmuştur: Müşrikler peygamberin etrafına gelir, konuşmalarını dinlerlerdi. Buna rağmen onu yalanlarlar, aleyhinde yalanlar uydururlar, as-habla da istihza ederlerdi. «Eğer bunlar cennete gireceklerse ke­sinlikte biz bunlardan önce gireceğiz. Eğer bunlara cennetten bir şey verilirse kesinlikle ondan daha fazlası bize verilecektir» dedi­ler ve bu ayet o zaman nazil oldu.

39. ayetin başındaki «Kella» kelimesi ala» mânâsını ifade eder. Yani onlar cennete girmezler. Burada kelam bitiyor, sonra ikinci cümle başlıyor.

«Biz onları bildikleri maddeden yarattık», yani onlar nutfe-den, sonra kan pıhtısından, sonra et çiğneminden yaratılmış ol­duklarını biliyorlar. Diğer insanlar da bunlardan yaratıldıkların­dan haberdardırlar. O halde onlar için cenneti hak etmelerini ge­rektiren hiçbir üstünlük bahis konusu değildir ki onunla hak et­miş olsunlar. Cennet ancak iman ve salih amelle Allah'ın rahme-tiyle hak olunur. Bunlar müslüman fakirlerle istihza ettikleri ve gurura kapıldıktan için Cenab-i Hak «Onları bildikleri maddeden yarattık. Onlara bu gurur ve Tabir hiç de uygun değildir» diyor, Katade bu ayetin tefsirinde şunları söylüyor: «Ey Ademoğlu! Sen basit bir maddeden yaratıldın. O halde Allah'tan kork».[7]

 

Meal

 

40/41- Doğuların ve batıların Babbine yemin ederim ki on­ların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter ve kim­se de önümüze geçemez.

42- (Ey Rasûlüm) sen onlan (şimdilik) bırak da tehdid edildikleri günlerine kavuşuncaya kadar dalsınlar, oynaya dursun­lar.

43/44- Hatırlat o günü ki onlar sanki dikili bir şeye koşu­yormuş gibi gözleri (horluktan) aşağıya düşmüş ve kendilerini zil­let bürümüş bir halde kabirlerinden fırlayıp çıkarlar. İşte bu, on­ların tehdid edildikleri gündür. [8]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(40-44)   Doğuların ve batıların Rabbine...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Meşarik ve Meğarib», güneşin doğuş ve batış noktalandır. Tafsilatı Rahman Suresi'nde geçmişti.

Ebu Hayve, İbn Muhaysm ve Humeyd «Meşarik» yerine «meşrik», «meğarib» yerine de «mağrib» şeklinde, müfred olarak okumuşlardır.

«Biz onları helak edip silmeye ve onlardan fazilette, itaatta, malda daha hayırlısını getirmeye kadiriz», yani bizim elimizden, kuvvetimizden kurtulacak hiçbir şey yoktur ve hiçbir şey bizi aciz bırakmaz.

«Zerhum« onları bırak, bâtıla dalsınlar, dünyalarında oyna­dıkları gibi oynasınlar demektir. Bu ayet tehdid kabilindendir. Onları kendi haline bırak, sen neyle emrolunmuşsan onunla meş­gul ol. Onların şirki sana ağır gelmesin. Çünkü onlar va'dedildikle-riyle karşı karşıya geleceklerdir. Bu ayet kılıç ayetiyle neshedü-miştir.

«Ecdas» kelimesi cedes'in çoğuludur ve kabirler demektir. «Sira'an» kelimesi de süratle çıkacaklardır anlamına gelir. «Nvsub» kelimesi dikilerek kendisine tapılan nesne demektir. Bazıları «Nusub, şer ve belâ demektir» demişlerdir.

Bazılarına göre «Nusub» nisab'in çoğuludur. Yanında kurban kestikleri taş veya put demektir.

İbn Abbas «nusub» kelimesini gaye ve hedef manâsıyla tefsir etmiştir. Yani o, göz dikilen gaye ve hedeftir. Kelbi «Bayrak veya sancak gibi dikilen bir şey demektir» diyor. Hasan Basri, «Güneş doğduğu zaman Allah'tan başka tapmakta oldukları dikili taşlara süratle giderler. İlk gidenler de son gidenlere bakmazlar» demiş­tir.

«Yûfidûne» fiili süratle giderler demektir. «İfad» kökünden gelir ve sürat demektir.

«Haşiaten Ebsaruhum», yani gözleri zelilce yere kaymış bakı­yorlar. Allah'ın azabının geleceğini bildiklerinden gözlerini kaldı­ramıyorlar. Onları zillet kapsamaktadır. Katade ayete «Yüz kara­sı onları kapsamaktadır» mânâsını vermiştir.

«Terheku» fiili kapsayan mânâsını ifade eden «rehk» kökün­den gelir. Yani onlar zillet içerisine düşmüşlerdir. İşte o gün on­lara va'dedilen gündür. Yani dünyada kendilerine «o günde sizin için azap vardır» diye va'dedilen gün, işte bu Kıyamet Günü'dür. [9]

MEÂRİC SURESİNİN SONU

 



[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/254.

[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/255-257.

[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/257-260.

[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/262.

[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/263-264.

[6] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/264-266.

[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/266-268.

[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/269.

[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/270-271.