- 74 -

 

MÜDDESSÝR SÛRESÝ

 

 

 

         Mushaf’taki sýralamaya göre kitabýmýzýn 74., Nüzûl sýralamasýna göre 4., Mufassal sûreler kýsmýnýn altýncý grubunun altýncý ve son sûresi olan Müd-dessir sûresi, Mekke’de nâzil olmuþtur. Âyetlerinin sayýsý 56’dýr.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ýn adýyla”

 

 

 

Hamd yalnýz ve yalnýz âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Allah’ýn Rasûlü’ne, O’nun pâk aile halkýna ve ashabýna olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen her þeyi iþitensin, her þeyi bilensin.

 

 

Rahmân ve Rahim olan Allah’ýn adýyla

 

 

         1. Ey örtüye bürünen Muhammed! 2. Kalk da uyar. 3. Rabbini yücelt. 4. Giydiklerini temiz tut. 5. Kötü þeyleri terke devam et. 6. Yaptýðýn iyiliði çok görerek baþa kakma. 7. Rabbin için sabret. 8-10. Sur’a üflendiði vakit, iþte o gün, inkârcýlara kolay olmayan bir gündür. 11-14. Ey Muhammed! Tek olarak yaratýp, kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan oðullar verdiðim ve nimetleri yaydýkça yaydýðým o kimseyi Bana býrak. 15. Bir de verdiðim ni-metten artýrmamý umar;  16. Hayýr hayýr; çünkü o, Bizim âyetlerimize karþý son derece inatçýdýr. 17. Onu sarp bir yokuþa sardýracaðým. 18. Çünkü o, düþündü, ölçtü biçti. 19. Caný çýkasý, ne biçim ölçüp biçti! 20. Caný çýkasý; sonra yine ne biçim ölçüp biçti! 21. Sonra baktý. 22. Sonra kaþlarýný çattý, suratýný astý. 23. Sonra da sýrt çevirip büyüklük tasladý. 24-25. “Bu sadece öðretilegelen bir sihirdir. Bu Kur’an yalnýzca bir insan sözüdür” dedi. 26. Ýþte bu adamý yakýcý bir ateþe yaslayacaðým. 27. Yakýcý ateþin ne olduðunu sen nerden bilirsin? 28. O, ne geri býrakýr ne de azaptan vazgeçer. 29. Ýnsanýn derisini kavurur. 30. Orada on dokuz bekçi vardýr. 31. Cehennemin bekçilerini yalnýz meleklerden kýlmýþýzdýr. Sayýlarýný bildirmekle de, ancak inkâr edenlerin denenmesini ve kendilerine kitap verilenlerin kesin bilgi edinmesini ve inananlarýn da imanlarýnýn artmasýný saðladýk. Kendilerine kitap verilenler ve inananlar þüpheye düþmesinler. Kalplerinde hastalýk bulunanlar ve inkârcýlar: “Allah bu misalle neyi mu-rad etti?” desinler. Ýþte Allah, böylece, dilediðini saptýrýr, dilediðini de doðru yola eriþtirir. Rabbinin ordularýný ken-disinden baþkasý bilmez. Bu, insanoðluna bir öðütten ibarettir. 32-37. Hayýr hayýr, öðüt almazlar. Ay’a, dönüp gelen geceye, aðarmakta olan sabaha andolsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoðlunu uyarýcý olarak anlatýlan cehennem büyük olaylardan biridir. 38. Herkes kazancýna baðlý bir rehindir. 39-42. Ancak, defteri saðdan verilenler böyle deðildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: “Sizi bu yakýcý ateþe sürükleyen nedir?” diye sorarlar. 43. Onlar derler ki: “Namaz kýlan-lardan deðildik.” 44. “Düþkün kimseyi doyurmuyorduk.” 45. “Bâtýla dalanlarla biz de dalardýk.” 46. “Ceza gününü yalanlardýk.” 47. “Ölüm bize o haldeyken geldi.” 48. Artýk onlara, þefaatçilerin þefaati fayda vermez. 49. Öyleyken, bunlara ne oluyor ki öðütten yüz çeviriyorlar? 50-51. Aslandan ürkerek kaçan yabanî merkeplere benzerler. 52. Hayýr; her biri önüne açýlývermiþ sahifeler verilmesini is-terler. 53. Hayýr; daha doðrusu ahiretten korkmazlar. 54. Hayýr; þüphesiz bu Kur’an bir öðüttür. 55. Dileyen kimse öðüt alýr. 56. Allah dilemeksizin öðüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya daha lâyýktýr ve baðýþlanmaya daha ehildir.”

 

Alak Sûresinin ilk âyetleri nâzil ol duktan sonra vahiy kesilmiþti (fetretü'l-vahy)* Rasûlullah (s.a.s), buna çok üzülmüþ ve âdeta ne ya-pacaðýný þaþýrmýþtý. Cabir Ýbn Abdullah (r.a.), vahyin gelmediði o dö-nemden söz ederken Hz. Peygamber (s.a.s)'in þöyle söylediðini rivayet eder: "Bir gün yolda yürüyordum. Aniden gökten bir ses iþittim. Baþýmý kaldýrdýðýmda, daha önce Hira maðarasýnda gördüðüm o meleði, yerle gök arasýný dolduran bir kürsüde oturur vaziyette gördüm. Dehþete kapýlarak, hemen eve döndüm. "Beni örtün, beni örtün" diye baðýrýyordum. Evdekiler beni örttüler. Bunun üzerine Allah tarafýndan bu; "Ey örtünen" ayetiyle baþlayan süre nâzil oldu."

 

Mekke müþriklerinin Peygamber (s.a.s)'e karþý tavýr koyarken içinde bulunduklarý açmazý ilginç bir þekilde ortaya koyan diðer bir ri-vayet de þöyledir: Hac günleri gelmiþ, tüm Arap yarýmadasýndan topluluklar Mekke'ye gelmeye baþlamýþtý. Mekkeli müþrikler telaþ içerisinde, insanlarý Hz. Peygamber (s.a.s)'den nasýl uzak tutacaklarýnýn yollarýný arýyorlardý. Kendileri, Kur'an-ý Kerim'in çarpýcý ilâhî üslubu karþýsýnda çaresiz kaldýklarý için, bu ilâhî mesajý duyan insanlarýn etkilenip Peygamber'e uyacaklarýndan endiþe ediyorlardý. Bunun üzerine Mekkeli müþriklerin ileri gelenlerinden olan Ebu Leheb, Ebu Süfyan, Velid Ýbn Muðire, Nadr Ýbn Haris vb. Daru'n Nedvede toplandýlar. Aralarýnda þu konuþma geçti. "Hac günleri geldi. Arap kabilelerinin elçileri gelmeye baþladý. Üstelik onlar, hakkýnda bir þeyler duyduklarý Muhammed'in söylediklerini soruþturup duruyorlar. Siz ise, onun hakkýnda farklý farklý þeyler söylüyorsunuz. Kimi deli, kimi kâhin, kimi de þa-irdir diyor. Ancak her Arap bilir ki, bunlarýn hepsinin bir tek kimsede bulunmasý mümkün deðildir. Onun için, herkesin kullanacaðý tek bir kelime üzerinde karara varalým. Onlardan birisi kalkýp; "þairdir diyelim" dedi. Velid buna itiraz ederek þöyle dedi: "Ben bir çok þâir dinledim. Muhammed'in hiç bir sözü onlara benzemiyor" "Öyleyse kâhin-dir diyelim" dediler. Velid; "kâhin bazen doðru söyler, bazen de yalan söyler. Muhammed asla yalan konuþamaz" diyerek yine itiraz etti. Bu defa akýl hastasýdýr diyelim dediler. Velid tekrar itiraz ederek þöyle de-di: "Akýl hastalarý insanlara saldýrýr. Muhammed asla böyle bir þey yap-madý".

 

Velid ayrýlarak evine gitti. Oradakiler Velid'in þirkten döndüðünü zannettiler. Bunun üzerine Ebu Cehil, doðruca Velid'in evine giderek ona; "Abdu'þ-Þems! Sana neler oluyor! Kureyþ bir þeyde ittifak ediyor, sen karþý çýkýyorsun. Onlar da senin, delil getirerek dininden döndüðünü zannettiler" dedi. Velid; "Benim bu iþ için de(ile ihtiyacým yoktur" dedi ve ekledi: "Ben iyice düþündüm, o neden bir sihirbaz ol-masýn? Çünkü onun, babayla oðlun, kardeþle kardeþin, karýyla kocanýn arasýný açtýðýný, onlarý birbirinden ayýrdýðýný duydum ve onun mutlaka bir sihirbaz olduðuna karar verdim". Bu sözü Mekke'de yaydýlar. Bunu duyan halk; "Muhammed sihirbazdýr" diye baðýrmaya baþladý. Rasulullah (s.a.s), bu söylenenleri duyunca üzüntü içerisinde eve döndü ve elbisesinin içine büzülerek yattý. Bunun üzerine; "Ey örtülere bürünen " ayeti nâzil oldu.

 

Bu olay, Mekke müþriklerinin ve sonraki çaðlarda hayatlarýný Ýslâm düþmanlýðýna adamýþ inkârcýlarýn içinde bulunduklarý çeliþkili ruh yapýlarýný ortaya koymasý açýsýndan ilginçtir. Görüldüðü gibi Velid b. Muðire; "Muhammed asla yalan konuþmaz" dediðinde bunu, oradaki herkes susarak onaylamýþtý. Bu ayný zamanda Peygamber (s.a.s)in getirdiði ilâhî mesajýn da tasdik edilmesi anlamýný taþýr. Bir kimsenin yalan söylemesinin imkansýzlýðýný kabul etmek, söylediklerine inanmayý zorunlu kýlar. O halde, müþriklerin inkarlarýnda ýsrar etmelerinin sebebi nedir? Bir kimse, zâhiren ne kadar katý bir þekilde in-karda bulunursa bulunsun; Allah'ýn takdir ettiði dünyevî ve uhrevî gerçeklerin somut olarak kuþatmasý altýnda olduðu hissinden kendini as-la kutraramaz. Öyleyse o, Allah'a karþý, bir ölçüde bilinçli bir baþkaldýrý içindedir. Kâfirlerin bir takým dünyevi çýkarlardan dolayý inkar ederek isyanda bulunmalarý, onlarýn birer zalim olmalarýna sebep olmuþ; bu da Ýslâm'la aralarýna onu anlamalarýný engelleyen bir perde oluþturmuþtur.

 

Onlarýn, küfürlerinde ýsrar ediþlerinin sebebi, Ýslâm'ýn gerçekliði hakkýndaki þüphelerinden kaynaklanmýyordu. Riyaset ve zenginlikleri, böbürlenmelerine, kendilerini diðer insanlardan üstün görmelerine sebep oluyordu. Toplumun akýllarýnca en þereflileri kendileri olduðuna göre, Allah Teâlâ'nýn peygamberlik gibi yüce bir görevi kendilerinden birine vermesi gerekirdi.

 

Câhiliye yaþamýnýn pisliklerinin körelttiði akýllarý, Muhammed (s.a.s) gibi zenginliði ve riyaset iddiasý olmayan mütevâzý birine risâ-letin verilmesini idrak edemiyordu. Ona karþý olan hased ve kýskançlýklarý, sapýklýklarýnda inat etmelerine sebep oluyordu. Bu, Kur'an-ý Kerim'de þöyle ifade edilir: "Hayýr! (Onlarýn inanmalarý anlamadýklarýndan deðil) her biri kendilerine ayrý ayrý sahifeler verilmesini ister" (52).

 

Sûre daha baþlangýçta, insanlarý þirkin ve zulmün karanlýðýndan, zorbalarýn tahakkümünden kurtarýp hidayete ulaþtýrmak için Ce-nab-ý Allah'ýn peygamber olarak seçtiði o nezih kulun þahsýnda bütün mü'minlere sesleniyor: "Kalk ve insanlarý uyar" (2). Bu hitap kýyamete kadar mü'minlerin kulaðýnda çýnlayacaktýr. Allah Teâlâ, müslümana daldýðý derin uykudan, büründüðü örtüden sýyrýlýp, cehenneme doðru sürüklenen insanlarý Allah'ýn dinine döndürmek için cihada ve mücadeleye giriþmeyi, bu yolda karþýlaþýlacak meþakkatlere hazýr olmayý emrediyor.

 

Bu iþe baþlamadan önce, bedenî ve ruhî bir ön hazýrlýðýn olmasý gereklidir. Allah Teâlâ, bu terbiyeyi ihtiva eden emirleri verirken vurguladýðý noktalar, bir müslümanýn cihad yolculuðunda yaþamasý gereken hayatýn üzerine bina edileceði temel unsurlarý da bize sunmaktadýr: "Rabbini yücelt! Elbiseni temizle! Azaba götürecek þeylerden sakýn! Yaptýðýn iyiliði çok görerek baþa kakma! Rabbin(in rýzasý) için (müþriklerin eziyet ve sýkýntýlarýna þimdilik) sabret!" (3-8).

 

Daha sonra, inkarcýlarýn Allah Teâlâ'nýn verdiði nimetlere karþýlýk nankörlük göstererek, açýk delillere inatla direnmeleri zikredilip kâfirler için çok çetin bir gün olan diriliþ gününde yaptýklarý her þeyin hesabýnýn kendilerinden sorulacaðý haber veriliyor: "Ben onu sarp yo-kuþa (cehennemdeki saûd azabýna) sardýracaðým" (17).

 

Bundan sonra gelen ayetlerde, kafirler, Peygamber (s.a.s)'i yalanlarken yapmýþ olduklarý akýl dýþý hesaplar kýnanarak, ilâhi lânetle lânetlenmektedirler. Onlar, Peygamber (s.a.s)'e akýllarýnca bir sýfat yakýþtýrýp Kur'an-ý Kerim'i de insan sözü olarak nitelediler. Bu tipler için öteki kâfirlerden farklý olarak özel bir cehennem hazýrlanmýþtýr: "Ben onu Sakar’a sokacaðým"(26). Allah Teâlâ, kasem ederek onun azabýný kimsenin yalanlayamayacaðýný cehennemin, yaþayýþýnda geri kalan veya ileri gidip azgýnlaþan kimseler için bir uyarý aracý olduðu vurgulanarak, Âhirette cennetle ödüllendirilenlerin, cehennemliklere, bu duruma düþmelerine neyin sebep olduðu yolundaki sorusuna verilen cevaplar gözler önüne serilmek suretiyle gaflet içerisinde olanlar uyarýlmak isteniyor. Onlar bu soruya þöyle cevap verirler: "Biz namaz kýlanlardan deðildik. Yoksullara bir þey yedirmezdik" (Muhammed hakkýnda kötü sözler söylemeyi) dalanlarla birlikte dalardýk. Ta ki ölüm bize gelinceye kadar (bu halde kaldýk)"(43-47).

 

Ýnkarcýlarýn Ýslâm'a karþý cinneti andýran davranýþ biçimlerinin tutarsýzlýðý anlatýlýr ve onlar için hiç bir kurtuluþ ümidinin olmadýðý belirtilerek, Kur'an'ýn, aklýný kullanabilenler için bir öðüt olduðu ve insanlarýn ondan öðüt alýp almamakta serbest davranabilecekleri bildirilir: "Kim dilerse ondan öðüt alsýn" (55). Sûreyi, Allah Teâlâ, insanýn kaderinin kendi elinde olduðunu, Ýslâm'a karþý büyük cürümler iþleyenlerin hidayet olunmayacaklarý; doðru yola iletilenlerin ise buna layýk olduklarý için, Ýslâm'la nimetlendirildikleri gerçeðini bütün çýplaklýðý ile ortaya koyan þu ayet-i kerime ile bitiriyor: "Allah dilemedikçe de öðüt alamazlar. Ýþte o (öðüt alan, Allah tarafýndan) korunmaya da layýk olandýr" (56).

 

Bu mukaddimeden sonra inþallah sûrenin âyetlerini tanýmaya baþlayabiliriz. Rabbim gereði gibi anlayýp amel etmeyi hepimize nasip buyursun.

 

         1. “Ey örtüye bürünen Muhammed!”

 

         Müzemmil’in baþýnda söylenenler burada da geçerlidir. Allah’ýn Resûlü eve döndüðünde ya “Zemmilûnî” demiþ, üstü örtülmüþ, veya “Dessirûnî” demiþ ve üstü örtülmüþtü. “Ey örtüsüne bürünen! Ey baþýný yorganýnýn altýna çeken! Gizlenen, saklanan, rahata meyleden” gibi kinaye mânâlara da muhtemel olan bir kelime olarak Rasulullah anlatýlýyor. Bu, “ey elbisesini giyip namaz için doðrulmaya çalýþan, namaza davranan! Ey Risalet elbisesini giyinen! Risalet yükünü yüklenen!” mânâlarýna da gelmektedir.

 

         Ey örtünen, bürünen peygamber! Kim örtmüþtü Rasulullah’ýn üstünü? Hatice örtmüþtü belki, çevresi örtmüþtü, veya arkadaþlarý, þehri örtmüþtü. Halbuki mesaj alandý Rasulullah. Kur’an’la tanýþan, onun getirdiði hayatý kendisine din kabul eden birisi olarak ortaya çýkmýþtý Rasulullah, ama bunu sadece kendi hayatýnda uygulamýþ, ya da sadece kendi þahsýnda, kendi hayatýnda sergilemiþti bunu. Ýþte bu sûre bunun topluma yansýmasýný emredecek, Rasulullah’ýn kendi þahsýnda uyguladýðýný dýþa taþýmasýný, taþýrmasýný isteyecekti.

 

         Öyleyse “Ey gece kýyam eden! Ey gece Allah’tan mesaj alýp gündüz ne yapamayacaðýný bilemeyen Peygamber! Ey Müzemmille Nebî olup, nübüvvet elbisesini giyip, þimdi de Müddessir’le de onu dýþa taþýmasý gereken Peygamber! Gece kýraat etmesi gerektiðini an-layan, bunu kendisine din kabul eden, ama bunu sadece kendi dünyasýnda, kendi hayatýnda yapan kiþi!”

         2. “Kalk da uyar.”

 

         Þöyle de anlaþýlabilir bunun mânâsý: “Ey bürünüp yatan! Ey bunun korkusunu çeken! Ey kendisine güvenemeyen! Ey ne yapacaðý konusunda atak davranamayan kiþi! Ey köþesine çekilen kiþi! Kalk ve uyar! Kalk ve inzar et!”

 

         Rasulullah öyleydi, bilemiyordu, kývranýyordu, korkuyordu. Ben bu iþin üstesinden nasýl gelirim? Bunu insanlara nasýl ulaþtýrýrým? Ýn-sanlar beni dinlemez! diye korkuyordu. Hiç kimsesi yoktu, yalnýzdý, kimsesizdi, güçsüzdü, parasýzdý, malsýzdý. Ya da bilge deðildi, filozofluðu yoktu. Eski dilleri bilmezdi, okur-yazarlýðý yoktu. Ne yapacaðýný, nereden baþlayacaðýný bilmiyor, köþesine çekilmiþ üzerini örttürmüþ bekliyordu. Cenâb-ý Hakk diyor ki:

 

         “Ey örtünüp bürünen! Kalk ve uyar! Veya ey Ýslâm’ýn görüntüsü, örnek þahýs olarak, insanlara Ýslâm’ýn görüntüsü olarak peygamberlik elbisesini giyen! Bu örnekliði üzerine kisve edinen peygamber! Kalk, bu örneklik kisvenle görün! Onunla kýyam et! Azimle iþine baþla!”

 

         Buna göre, Müddessir, Rasulullah’ýn önceden bilinen bir sýfatý deðildir. Yani bu âyetler gelmeden önce ne Rasulullah’ýn "Müzemmil" olduðu biliniyor, ne de "Müddessir" olduðu biliniyor. “Efendim onun â-detidir, sünnetidir, kenara bir müddet çekilmiþtir, ormana gitmiþ, daða, bayýra çekilmiþtir. Binaenaleyh bizler de böyle bir süre bir tenhaya, insanlardan uzak bir köþeye, inzivaya çekilmek zorundayýz” sözleri bâtýldýr. Tarihen Rasulullah Efendimizin böyle bir durumu sabit deðildir. Sadece Peygamberliðe baþladýðý günlerde olmuþtur, o kadar. Bizler de þu anda peygamberlik beklemediðimize göre bizim için böyle bir þey söz konusu deðildir.

 

         Ey Müddessir! Müzzemmil’le birlikte söyleyecek olursak, ey gece kalkýp Kur’an okuyan, ama gündüz ne yapacaðýný bilemeyen peygamber! Ey Müzzemmil’le "Gündüz senin için uzun bir uðraþ var" mesajýný alan, ama bunun ne demek olduðunu, nasýl bir uðraþ, nasýl bir yüzüþ olduðunu bilemeyen peygamber! “Kalk ve inzar et!" Kalk ve uyar! Kalk ve insanlarýn cennet, ya da Cehennem yolunda olduklarýný onlara duyur!

emriyle alâkalý Müzzemmil’de epey bir þeyler demiþtik. Müzzemmil’e “Ayaða kalk! Kýyam et! Muhatap olduðun dinle beraber ayaða kalk! Ýnancýnla ayaða kalkýp görün! Ya da dini ayaða kaldýr! Kalk ki uyarasýn!” gibi mânâlar verilecektir.

 

         “Peygamberim! Kalk ve uyar! Kalk ki uyar! Kalk ki uyarasýn! Kalk ki uyarabilesin!” Ýnzarýn hem cennetle hem de cehennemle alâkalý olduðunu biliyoruz. Ýnzarýn iki boyutudur cennet ve cehennem. Meselâ sadece cehennem boyutunu veya sadece cennet boyutunu söylemek eksiktir. Bunun ikisini birden söylemek zorundayýz. Meselâ “namaz kýl, cennete gidersin” demek eksik bir uyarýdýr. “Namaz kýl, cennete gidersin ama, cehennemden de kurtulursun” demek lazýmdýr. Veya “içki içme, cehenneme gidersin!” demek eksiktir. “Ýçki içme, ce-henneme gidersin, ama cenneti de kaybedersin” demek doðrudur. Çünkü cennete gitmek ayrý bir nimet, cehennemden kurtulmak ta ayrý bir nimettir. Veya cehenneme gitmek ayrý bir azap, ama cenneti kaybetmek de ayrý bir azaptýr. Bakýn Âl-i Ýmrân sûresinde Rabbimiz þöyle buyurur:

         “Onlara elîm bir azap müjdele!”

 

Elim azap müjdelenmez deðil mi? Elîm bir azap müjde konusu deðildir. Anlýyoruz ki buradaki tebþîr, azap haberi olmaktadýr. Onlara elîm bir azabýn haberini ver demektir bunun mânâsý. Ýnzarda da ayný þeyi görüyoruz. Yani dýþ görünüþü itibariyle bir müjde gibi görünse de, aslýnda o korkutma demektir. Meselâ Rasulullah Efendimiz Buhârî hadislerinden birinde diyor ki:

 

“Cennette kamçý kadar bir yer dünya ve içindekilerin tümünden daha hayýrlýdýr.”

 

Düþünebiliyor musunuz? Kamçý kadar bir yer ne olur? Hem in-ceciktir, hem düzensizdir, hem de kullaným alaný olmayandýr. Ama cennette o kadarcýk bir yer bile dünya ve içindekilerden çok daha ha-yýrlýdýr, diyor Allah’ýn Resûlü. Yine ayný hadisin devamýnda Rasulullah diyor ki:

 

“Sizin akþam ve sabah Allah yolunda cihad etmeniz (cehd-ü gayret için, Ýslâm’ýn izzet ve þerefini, Müslümanlarýn namus, iffetlerini, neslini, aklýný biraz gayret etmeniz) dünya ve içindekilerinin size verilmesinden daha iyidir.”

 

Ýþte bu bir uyarýdýr, bu bir inzardýr, ama müjde türünde bir inzardýr aslýnda. Yani dikkat edin ha! Bak böyle yaparsanýz neleri kazanýyorsunuz, böyle yapmazsanýz neleri kaybediyorsunuz! deme adýna bir inzardýr bu.

 

         Bir kýyam emridir. Ama bazen ayaða kalkarak, bazen sürünerek, bazen yedirerek, bazen gizlenerek Ýslâm’ýn emirleri icra etme, ayaða kaldýrma emridir.

 

         Kalk ve azmet! Kalk ve iþe baþla! Kalk ve inzar et! Kalk ki uyarabilesin! Anlýyoruz ki uyarýnýn yolu, kalkmaktan geçmektedir. Uyarabilmenin yolu, kýyamdan geçmektedir. Eðer biz kalkmamýþsak, kalka-mamýþsak, yani kýyamý gerçekleþtirememiþsek, uyarýnýn anlamý yoktur. Kalkamamýþsak uyarmamýz da mümkün olmayacaktýr. Kalkýnca uyarýlýr. “Kalk!” ve arkasýndan “uyar!” deniliyor.

 

         Kýyam neydi? Kýyam gece kalkýp vahiyle bütünleþmekti. Gece vahiyle beraber olmaktý, Allah’la diyalog içinde olmak, Allah’ýn dediklerini anlamaya çalýþmaktý. Müzzemmil’de anlatýldýðý gibi gece kalkýp “Ve Rattili’l Kur’ane”yi gerçekleþtirmekti. Ýþte eðer bizler bu ký-yamý gerçekleþtirebilirsek, gece kalkýp Allah’la istiþareyi, Allah’ýn âyetleriyle birlikte olmayý gerçekleþtirebilirsek, iþte o zaman insanlarý uyarabileceðiz demektir. Unutmayalým ki gece kalkýp Allah vahyiyle diyalog kuramamýþsak, gündüz insanlarý uyarma imkânýmýz da olmayacaktýr. Öyle deðil mi, neyle uyaracaðýz bu insanlarý? Ne duyuracaðýz o zaman bu insanlara?

 

         Eðer Rasulullah peygamberlik yükünü yüklendiði için insanlarý uyarmak zorundaysa, biz de eðer peygamberin ümmeti olma yükünü, þerefini, izzetini, teklifini yüklenmiþsek, iþte bunu omuzumuzda hissederek biz de kýyam edecek ve arkasýndan insanlarý uyaracaðýz. Nere-de? Niþanda, düðünde, dernekte, dükkânda, okulda, çarþýda, pazarda, panayýrda, yani dýþ dünyamýzda insanlarý uyaracaðýz. Bir de kendi iç dünyamýzda, hanýmýmýzla, annemizle, babamýzla, komþumuzla, kendi iç dünyamýzda kendi kendimizi de uyaracaðýz.

 

         Sanki Müzzemmil ile ferdî planda kulluk anlatýlýrken, Müddes-sir ile de sosyal kulluk anlatýlýyor. “Ey Müslüman kiþi, sen kendin kýyam edip, kendi kendini inzar ettiðin gibi, baþka insanlarýn kýyamý için de zemin hazýrlamalýsýn! Onlara da hakký, hakikati duyurmalýsýn! Sen kendin cehennemden korunduðun gibi onlarýn da cehennemden korunmalarýný saðlamalýsýn!” diyor Rabbimiz. Sonra uyarýnýn þöyle olduðunu anlatýr:

 

         3-6. “Rabbini yücelt. Giydiklerini temiz tut. Kötü þeyleri terke devam et. Yaptýðýn iyiliði çok görerek baþa kakma.”

 

         Birincisi:

         “Rabbini büyükle! Rabbini yücelt! Büyüklüðün, yüceliðin ancak Rabbinin þanýndan olduðunu, küçüklüðün, horluðun, hakirliðin Allah’tan baþkalarýna ait olduðunu ilân edip tüm dünyaya haykýr! Ama önce kendin kabul et bunu! Sadece buna iman deðil, bunu amel, söz, fiil, tavýr olarak ortaya koy!” denilmektedir.

 

         Ýþte Ýslâm’ýn ortaya konulmasýnýn bel kemiði budur. Kýyamýn þartý budur. Kýyamýn hedefi budur. Dikkat ederseniz namazýn kýyamýna kalkýnca da: “Allahu Ekber” diye baþlýyoruz. Hattâ biliyoruz ki Allah-u Zül-Celâl kendi isimlerinin, kendi sýfatlarýnýn mahlukâtý üzerinde görülmesine sevinirmiþ de, yalnýz ‘kibriya’ sýfatýna razý olmazmýþ. Yani büyüklük ancak Allah’a aittir. Kibriya sadece Rabbimize aittir, O’-nun dýþýnda herkes küçüktür. Meselâ, Allah Hamîd’dir. Ben de Hamîd olmaya, yani övülmeye, övgüye lâyýk olmaya çalýþabilirim. Veya Allah Rezzak’týr. Rýzký veren sadece O’dur. Ben Rezzak olamam ama benim elimde olan rýzký birilerine vermeye çalýþýrým. Allah Tevvâp’týr. Tevbeleri, dönüþleri kabul edip affedendir. Ben Tevvab olamam ama ben de Rabbimin sýfatýný üzerimde taþýyýp birilerini affetmeye çalýþabilirim. Allah Settar’dýr. Ben de birilerinin ayýplarýný, kusurlarýný örtmeden yana bir tavýr sergileyebilirim. Allah Rahmândýr, ben Rahmân ol-mam, olamam ama ben de rahîm olarak merhametli olmaya, ya da merhamete lâyýk olmaya çalýþýrým. Ama Allah Ekberdir, Kebirdir, Kibriya sýfatý vardýr O’nun, ben bunu anladýkça, ben bunu kavradýkça küçücük olurum. Küçüldükçe küçülür, âciz olduðumun farkýna varýrým. Ýþte Allah karþýsýnda kiþinin mutlak takýnmasý gereken tavýr budur.

 

Ötekileri gücüm yettiðince üzerimde taþýmaya çalýþacaðým. Meselâ Allah "Ehad" mý? Ben de öyle olacak mýyým? Evet, kimse ba-na yardýmcý olmasa da, yeryüzünde kimse Allah’a kulluða yönelmese de tek baþýma ben de Allah’a kulluk etmeye çalýþacaðým. Ya da Rab-bime, Rabbimin istediði kulluðu icra etmede en önde olmaya, en önde gitmeye çalýþacaðým. Allah Þâfî mi? Ben de þifayý Allah’tan bekleyen, ama birilerine daðýtan biri olacaðým. Lâkin Allah’ýn büyüklüðü ko-nusunda küçücük olmaya çalýþacaðým.

 

         Hatta Allah’ýn Resûlü’nün bu âyet geldikten sonra hemen: “Allahu Ekber” Allah en büyüktür dediði, Hz. Hatice annemizin de Rasulullah Efendimize uyarak “Allahu ekber” dediði ve ona ilk desteði verdiði rivâyet edilir. Ama tabi ki bu, bunu sadece dille söylemek anlamýna gelmeyecektir. Diliyle “Allahu Ekber” deyip hayatýyla bunu yalanlamak hiçbir deðer ifade etmeyecektir. Diliyle her gün, her namazýnda “Allahu Ekber” dediði halde “Filan spor en büyük, baþka büyük yok!” diye baðýran kiþi, Allah’ý büyüklemiyor demektir.

 

         Çünkü Ýlâhlaþtýrýlanlar büyüktür. Kiþi neyi Ýlâh kabul etmiþse onu kendinden büyük kabul ettiði için sözünü dinler. Þehvetini mý Ýlâhlaþtýrdý? Annesini, babasýný mý ilâhlaþtýrdý? Karýsýný mý? Liderini, þeyhini, reisini mi Ýlâhlaþtýrdý? Onu, sözü dinlenecek varlýk bildi de ondan. Yani büyük kabul etti de ondan.

 

         Öyleyse Allah büyüktür, baþka büyük yok! Hangi konuda? Her konuda. Ekonomik sorunlarýn çözümünde mi? En büyük Allah! Allah’a sorulacak, Allah’a baþ vurulacak. Siyasal bakýþ açýsý geliþtirmede mi? Allah en büyük. Sosyal iliþkilerde mi? Allah en büyük. Kýlýk-kýyafet konusunda mý? Allah en büyük. Hukuk konusunda mý? Allah en büyük. Aklýnýza ne geldiyse Allah en büyük, Allah en büyük… Hayatýn tüm problemlerinin çözümünde Allah en büyük, baþka büyük yok! Câsiye’de de þöyle buyuruyor Rabbimiz:

 

         “Göklerde ve yerde azamet O’nundur, O, güçlüdür, Hakimdir.”

         (Câsiye 37)

 

         Göklerde ve yerlerde kibriyâ, göklerde ve yerlerde büyüklük sadece O’na aittir. Allah en büyüktür. Allah tek büyüktür, baþka büyük yok. Hangi konuda? Her konuda. Her konuda en büyük Allah’týr. Ekonomik sorunlarýn çözümünde mi? En büyük Allah’týr. Eðitim problemlerinin halledilmesinde mi? Allah en büyük. Hukuk belirleme konusun-da mý? Allah en büyük. Siyasal bakýþ açýsý geliþtirmede mi? En büyük Allah. Aile planlamasýnda mý? En büyük Allah. Sosyal yasalarýn belirlenmesinde mi? En büyük Allah. Ýnsanla alâkalý, varlýklarla alâkalý ak-lýnýza ne geldiyse her konuda Allah en büyüktür. Çünkü Allah, kendisinden baþka Ýlâh olmayandýr, Allah tek Ýlâhtýr.

 

Ýnsanlarýn hayatýnda Ýlâhlaþtýrýlanlar en büyüktür. Kiþi neyi Ýlâh kabul etmiþse onu kendisinden daha büyük kabul ettiði için, sözü din-lenecek varlýk, yasalarý uygulanacak varlýk bildiði için onu Ýlâh kabul eder ve onun sözünü dinler. Meselâ kiþi þehvetini mý Ýlâhlaþtýrdý? Toplumunu mu Ýlâhlaþtýrdý? Çevreyi mi Ýlâhlaþtýrdý? Reisini, aðasýný, patronunu mu? Taðutlarýný mý? Onu kendisinden büyük ve sözü dinlenecek varlýk bildiði için Ýlâhlaþtýrmýþtýr.

 

         Allah en büyüktür, Allah tek büyüktür, kibriya sadece O’na ait-tir. Çünkü kâinattaki tüm varlýklarý yoktan yaratan O’dur. Her þeyi meydana getiren O’dur. Hayatý yaratan O’dur.

 

         Ama siz bilirsiniz, eðer yeryüzünde Allah’tan baþka büyükler kabul eder ve onlara itaat etmeye kalkarsanýz, onlarý Allah makamýna koyarak onlarýn kanunlarýný uygulamaya çalýþýr, “Efendim bunlar sanat büyükleri, bunlar ilim büyükleri, bunlar hukuk, bunlar siyaset büyüklerimiz, bunlar devlet ve yönetim büyüklerimiz, bunlar hikmet, bunlar tevbe, bunlar sýðýnma ve þefaat büyüklerimiz” diyerek Allah dýþýnda kendinize bir takým büyükler bulur da Allah’a yapýlmasý gerekenleri onlara yapmaya kalkýþýrsanýz, bilesiniz ki o zaman Allah Azîz ve Hakîmdir, sizden intikam almasýný, sizi yerin dibine batýrmasýný da bilir.

 

         En büyük Allah, tek büyük Allah’týr. Þöyle biraz yükseðe çýkýn. Meselâ þöyle bir uçaða binip  1000-2000 metre gökyüzüne yükselin, içinde yaþadýðýnýz þu þehrin ne kadar küçüldüðünü göreceksiniz. Biraz daha yükselin, deðil insanlarýn, þehrin bile karýnca kadar küçüldüðünü göreceksiniz. Aya gidin, yýldýzlara gidin, daha ötelere, gidebildiðiniz kadar gidin. Dünyanýn bir nokta bile kalmadýðýný hissedeceksiniz. Þimdi böyle minnacýk bir dünyanýn içinde, minnacýk bir þehrin içinde, minnacýk bir evin içinde kendi yerinizi, kendi varlýðýnýzý bulmaya çalýþýn. Böyle küçüldükçe küçülen bir dünyanýn içinde, bir þehrin içinde, minnacýk bir evin içinde ben kendimi bir þey zannedip sinirlenmiþim, ayaklarýmla kapýlarý tekmeleyip camlarý kýrmýþým, ne ki bu? Ne önemi var ki bu benim yaptýklarýmýn?

 

Unutmayýn ki daha ötelerin de sahibi, kürsînin de, arþýn da sa-hibidir Allah. Ne kadar küçüldük deðil mi? Bir noktanýn trilyonda biri bile kalmadý deðil mi dünya? Öyleyse Allah büyük, baþka büyük yok! Allah büyük, alemler küçüktür. Allah büyük, dünya küçüktür. Allah bü-yük, biz küçüðüz. Peki biz ne zaman büyürüz? O büyükle diyalog ku-runca, O büyüðün büyüklüðü ile irtibata geçince, büyükler büyüðüne kulluða yönelince, büyükler büyüðünün desteðini kazanýnca, büyükler büyüðünün safýnda olunca. Öyleyse Allah’ý büyükleyelim ve Allah’la beraber olmaya çalýþalým.

 

         Hayatýn her alanýnda Allah’ý söz sahibi kabul ederek Allah’ý büyükleyelim. Hayata Allah’ý karýþtýrmamaya çalýþan tüm þeytanlarý ve þeytan sistemlerini reddederek Allah’ý tekbir edelim. Hayatýmýzýn tümünde Allah’ý büyükleyelim. Malda ve canda Allah’ý söz sahibi kabul ederek, Allah için maldan ve candan geçerek Allah’ý tekbir edelim. Hayatýmýzýn tümünü O’nun emrine vererek Allah’ý büyükleyelim. “Mal da, can da senindir Allah’ým! Ýþte kes dedin kesiyorum! Ver dedin, malýmý yoluna kurban ediyorum! Yarýn inþallah canýmý da yoluna feda edeceðim! Sen þahit ol ki ben buna hazýrým ya Rabbi!” diyerek Allah’ý büyükleyelim. Kýlýk-kýyafet konusunda Allah’ýn istediðini tercih ederek Allah’ý büyükleyelim. Kazanma, harcama, çocuklarýmýzýn eðitimi, hukuk konusunda ve tüm konularda yeryüzünde büyüklenen tüm müs-ekbirleri, tüm sahte tanrýlarý ve tanrýçalarý küçülterek Allah’ý büyükleyelim. Sonra:

 

         4. “Giydiklerini temiz tut.”

 

         “Elbiseni de temizle! Elbiseni de tertemiz eyle! Esvabýný, elbiseni de artýk temizle peygamberim!”

 

         Elbise kelimesi þu anlamlara gelir:

 

         1. Vücumuzu dýþ alemden koruyan, saklayan giysidir. Burada anlatýlan elbise acaba þu bizim üzerimizdekiler mi, deðil mi, onu bilmi-yoruz. Eðer bunlar da elbise sayýlacak olursa, o zaman buna göre meselâ mayo da elbise olacak veya tül perdeden giyilen de elbise sa-yýlacaktýr. Nedir elbise öyleyse? Elbise, kiþinin vücut hatlarýný örtecek, kiþiyi örtücü olan þeydir. Allah diyor ki, “Peygamberim, elbiseni de te-mizle.”

 

         Ýþte bu âyetten dolayý diyorlar ki, Ýslâm öncesi ne müþriklerde, ne ehl-i kitap arasýnda elbise temizliði diye bir þey söz konusu deðildi. Ýlk defa elbise temizliðini gündeme getiren Ýslâm’dýr. Bakýyoruz þimdi de öyledir. Namaz kýlan Müslümanlarýn dýþýnda dünyanýn hiçbir yerinde elbise temizliði diye bir þey yoktur. Evet birinci mânâsýyla bizzat bu âyetin þu üzerlerimizdeki elbiselerin temiz tutulmasý anlamýnda bir emir olduðunu zikrettik.

 

         2. Elbise, iffet ve namus mânâsýna da gelir. Meselâ Türkçe’de kullanýlan, “Eteði kirli”, “Eteði temiz” veya “Uçkuruna düþkün” gibi söz-ler, elbiseyle iliþkin ama namus ve iffeti çaðrýþtýran ifadelerdir. “Öyley-se ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcusu Müslümanlar! Elbiselerinizi temizleyin! Yani eteklerinizi temiz tutun! Uçkurlarýnýza sahip çýkýn! Namuslarýnýza, iffetlerinize sahip olun! Namussuz ve iffetsizler olmayýn!” anlamýna gelecektir bu emir.

 

         3. Elbise, kiþinin ahlâk ve faziletini anlatýr. Elbiseyle ahlâk ve fazilet kastedilir. Hani "Üzerime bu güne kadar fýsk ve fücur elbisesi giymedim!" veya "Dalkavukluk, dangalaklýk, kisvesine bürünme!" diye bir laf kullanýlýr. Ýþte bu da elbise mânâsýna gelmektedir ve bu konuda da Rabbimiz bizden temizlik istemektedir. Ahlâk temizliði ve fazilet örnekliliðinize dikkat edin denilmektedir.

 

         Buna göre atalarýmýz, “elbiseni ne zulmen ne de masiyet üzerine giyme! Elbiseni masiyet elbisesi olarak giyme, zulüm elbisesi ola-rak ta giyme!” demiþlerdir. Böylelikle bu, o elbisenin altýnda bir zâlim olmasýn, bir fâsýk olmasýn anlamýna gelecektir.

 

         a. Yani giyiniþ modelin, giyiniþ hedefin masiyetten, isyandan kaynaklanmasýn. Giyiniþ modelin ve hedefin takvadan, Allah için yap-maktan, Allah için yaþamaktan kaynaklansýn. Filanlarýn yanýnda açmaktan, kocanýn yanýnda kapatmaktan yana olmasýn deniliyor ki, bu-nun ikisi de masiyettir, ikisi de günâhtýr.

 

         b. Birde bu elbisenin içinde zulüm yapma! Masiyet iþleme! Ya-ni öyle bir elbiselen ki, öyle görüntüyle açýða çýk ki, o elbisenin içinde bir zâlim, bir asi bulunmasýn, diyor Rabbimiz.

 

         c. Veya elbiseni helâl olan bir kazançtan yapmaya çalýþ. Helâl ve temiz olmayan bir kazançtan olmasýn elbisen. Çünkü sen o elbisenin içinde Rabbine kulluk yapacaksýn. Haramdan kazanýlmýþ bir elbiseyle yapýlan ibadeti Allah kabul etmez. Anlýyoruz ki elbisenin temiz olmasý demek, paranýn, kazancýn temiz olmasý demektir.

 

         4. Elbise, siyab, bizzat kiþinin kendisi anlamýna gelir. Yani kiþinin dýþý söylenir de, içi kast edilir. Elbiseni temizle emri, kendini temizle anlamýna gelir. Her türlü maddî ve manevî, görünür ve görün-mez pisliklerden kendimizi temizlememiz, arýndýrmamýz isteniyor bizlerden.

 

         5. Kiþinin karýsý, kýzý için de elbise, libas sözü kullanýlýr. Öyley-se elbiseni temizle, elbiseni temiz tut demek, karýnýn, kýzýnýn namusunu, iffetini koru, onlarý namuslu, iffetli hale getir anlamýna gelecektir. Çünkü bakýyoruz Bakara sûresinde kadýnlarýmýz için Rabbimiz “libas” kelimesini kullanýyor:

 

         “Hanýmlarýnýz sizin için örtüdür, siz de onlar için elbisesiniz.”

         (Bakara 187)

 

         a. Elbise kiþiyi örter ve onu dýþ etkenlerden korur. Kadýnlarýnýz da sizi örtüp haramdan korumaktadýrlar. Sizler de kadýnlarýnýzý örtüp onlarý haramlara düþmekten korursunuz.

 

         b. Kadýnlarýn kocalarý, kocalarýn da kadýnlarý için elbise olmalarý, temiz olmalarý ve sahibine has olmalarý anlamýný da ihtiva etmektedir. Elbise, temiz olmalýdýr. Kadýn temiz olmalýdýr, kadýn afife, erkek de iffet sahibi olmalýdýr. Kadýn sadece kocasýna, kocasý da sadece karýsýna ait olmalýdýr. Kadýnýn baþkalarýna gitmesi de, erkeðin baþkalarýna uzanmasý da mümkün deðildir.

 

         c. Elbisenin insan vücuduna yakýnlýðý neyse, karý-kocanýn da birbirlerine yakýnlýðý da odur. Kadýn kocasýna, koca da karýsýna týpký elbisenin vücuda yakýnlýðý gibidir. Libas, esasen onlarýn bizi haramdan korumalarý, bizim de onlarý haramdan korumamýz demektir. Onlarýn bizi Allah’a kulluða yönlendirmeleri, bizim de onlarý kulluða yönlendirmemiz demektir. Müslümanlar dinlerini hanýmlarýyla tamamlarlar. Hanýmlar da kocalarýyla tamamlarlar. Onlar onlara örtü, onlar da onlara örtüdür. Hayatý birlikte yaþarlar ve birlikte Allah’a kulluða har-carlar.

 

         Eðer kadýnlarýmýz bizim için örtü olacaklarsa o zaman onlarý çok iyi eðitmek zorundayýz. Bizi örtecek, bizi koruyacak biçimde onlarý eðitmek zorundayýz. Hem kendimizi eðitmeli, hem de kadýnlarýmýzý eðitmeliyiz. Yani verdiðimiz kararlarda, uygulamalarýmýzda, cennet yolunda ne onlar bize ayak baðý olmalýlar, ne de biz onlara ayak baðý olmalýyýz.

 

         Demek ki kadýnlarýmýzý, kýzlarýmýzý da temizlemek zorundayýz. Bu Müslüman olarak bizim yapmamýz gereken en temel görevlerimizden biridir. Bir hadisin beyanýna göre yarýn cennetin kapýsýnda þöyle bir yazý yazýlacakmýþ: “Buradan deyyûslar giremez!” Ne demektir deyyûs? Namusunu kýskanmayanlarýn, karýsýna, kýzýna birinin yan gözle bakmasýna göz yumanlarýn, karýsýna birisinin farklý bakmasýna tahammül edenlerin, Cennete giremeyeceklerini anlýyoruz. Öy-leyse Allah için evlenmek üzere kýzlarýmýzý verdiklerimize, eðitmek üzere onlarý kendilerine teslim ettiklerimize biraz dikkat etmeliyiz. Aslýnda kendimiz eðitmemiz gerekirken madem ki bunu yapmýyor, götürüp birilerine teslim ediyoruz, bu teslim ettiklerimizin dinine, imanýna, namusuna iffetine dikkat etmek zorundayýz.

 

         Arkadaþýmýzýn kadýnlarýn eðitimi ile sorduðu soruyla alâkalý burada Hz. Ayþe annemizden Nesâi’de nakledilen bir hadis okuyup üzerinde kýsa bir açýklama yapalým inþallah.

 

“Bir kadýn Rasûlullah Efendimize elinde tuttuðu bir mektubu uzattý, Allah Resûlü elini çekiverdi. Kadýn; ey Al-lah’ýn Resûlü, size bir mektup uzattým almadýnýz dedi. Ra-sûlullah Efendimiz bunun üzerine buyurdu ki; “Kadýn eli mi yoksa erkek eli mi olduðunu anlayamadým” Kadýn dedi ki; elbette kadýn eli. Rasûlullah buyurdu ki; “Peki sen kadýn olsaydýn ama týrnaklarýna kýna yakardýn”

 

Buyurdu. Demek kadýnlarýn ellerine, týrnaklarýna kýna yakmalarý gerekiyor, sanki kadýnlýklarýnýn þiarý olsun diye. Peki o eller açýkta kalacak da insanlar o kýnalý parmaklarý mý seyredecekler? Onlarý seyredip zevk alacaklar anlamýna bir yanlýþa mý kapý aralayacak bu? Öyle deðil tabii. Demek ki Rasûlullah Nesâi’de böyle bir beyanda bulunuyor bize. Peki erkek eli olsaydý ne yapacaktý? Belki musafaha edecekti, ya da elinden alýrken dokunabilecekti, ama kadýn eli olunca ona göre titiz davranacaktý, bunu karþýdakine uyarýyor.

 

Sâd Bin Ebi Vakkas peygamber Efendimizle beraber Hz. Ömer efendimizin bir hatýrasýný bize naklediyor. Hz. Ömer Efendimiz Rasûlullah Efendimizin yanýna girmek için izin istiyor. Onun yanýnda Kureyþten bir kýsým kadýnlar da vardýr. Kendisiyle yüksek sesle konuþup ondan bir þeyler istiyorlarmýþ. Hz. Ömer Efendimiz içeri girmek için izin isteyince hemen kadýnlar kalkarak perdeye doðru koþuyorlar. Rasûlullah Efendimizde izin verip Ömer efendimiz içeri giriyor. Bu arada Rasûlullah Efendimiz gülüyor. Ömer efendimiz; “Allah gülme günleri versin ey Allah’ýn Resûlü” diye bunun sebebini soruyor. Rasû-lullah Efendimiz buyuruyor ki; “Þu benim yanýmdakilerin durumlarýna güldüm. Senin sesini duyunca hemen perdeye koþtular”. Ömer Efendimiz de; “Ey Allah’ýn Resûlü, onlarýn çekinmelerine sen daha lâyýksýn ama” deyince, dönüp kadýnlara da þunu söylüyor: Ey kendi canlarýna düþman olanlar, Rasûlullah’tan çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz? Bunun üzerine oradan kadýnlar þöyle cevap veriyorlar: Evet sen Rasûlullah Efendimizden daha sert ve haþinsin. Rasûlullah aleyhisselâm; Caným elinde olan Allah’a yemin olsun ki þeytan sana bir caddede rastlamýþ olsa mutlaka yolunu deðiþtirirdi” buyurur.

 

Bu hadis kadýnlarýn peygamber efendimizle ve Ömer efendimizle beraberliðini anlatýyor. Rasûlullah Efendimiz ve Hz. Ömer kadýnlarla beraberliðinde iki kýstas çýkarýyorlar karþýmýza, iki ölçü veriyorlar. Ya da erkekler olarak düþününce, acaba bugünün erkekleri Hz. Ömer efendimiz gibi mi davransa, yoksa peygamber aleyhisse-lâm gibi mi davransalar? Veya kadýnlar erkeklerin yanýnda Hz. Öme-r’in yanýnda durduklarý gibi mi dursalar, yoksa Hz. Peygamber Efendimize karþý aldýklarý tavrý mý alsýnlar? Böyle bir soru aklýmýza geliyor bu hadisten dolayý. Ne dersiniz ey kadýnlar, erkeklerin yanýnda sanki o erkek peygamberimiz miþ gibi mi davransanýz, yoksa Ömer miþ gibi mi tavýr alsanýz? Galiba erkekleri de ikiye ayýrmanýz gerekmez mi burada örnek kadýnlar da olduðu gibi. Yâni eðer o kadýnlar peygamber efendimizin yanýnda da Ömer efendimizin yanýnda olduklarý gibi davransalar, bu defa o zaman peygamber efendimize bakýþlarý yanlýþ olacaktý. Peki Rasûlullah Efendimizin yanýnda davrandýklarý gibi Hz. Ömer efendimizin yanýnda davransalar bu defa da Ömer efendimiz adýna kanaatleri yanlýþ olacaktý. Öyleyse görüyoruz ki Resûl Efendimizin onaylamasýyla o kadýnlarýn her iki davranýþlarý da güzel ve yerindedir.

 

Ya bize, yani size düþen ne ola ki? Babanýzýn, amca ve dayýnýzýn, dede ve dedesinin yanýnda, oðul ve torununuzun, erkek yeðeninizin yanýnda, erkek kardeþinizin yanýnda, kayýn pederinizin, süt babanýzýn, süt kardeþinizin yanýnda, süt oðlunuz gibi size nikâhý düþmeyen erkeklerin yanýnda Rasûlullah Efendimiz gibi davranabilirsiniz. Neden davranabilirsiniz? Þartlý, kayýtlý söyledim. Tabi insanlarýn her birinin babasý, amcasý, dayýsý, dedesi, oðlu, torunu veya erkek kardeþi hep Ýslâm’ýn istediði biçimde þefkat ve merhametle kýzýna, kýz kardeþine, halasýna, teyzesine o tür bir bakýþ açýsýna sahip olmayabilir. Ýmaný bozuk, Ýslâm’ý bozuk, ihsaný bozuk, dini, inancý bozuk insanlar olabilir, ahlâk ve namus anlayýþlarý bozuk insanlar olabilirler. Onlarý saf dýþý edip kenara almak için böyle bir tabir kullanmayý hissettim. Ama hani genel geçer bir kural olarak namus ve iffet duygusuna sahip, kýzýný kýzý bilen, kardeþini kardeþi bilen, onun namus ve iffetine sahip olmayý görev bilen birisinin yanýnda elbette kadýnlar sanki Resûl-i Ekrem Efendimizin yanýndaki kadýnlar gibi davranmalýlar ve rahat etmeliler. Ama onun dýþýnda kendilerine nikâh düþen erkeklerin yanýnda eðer bulunmak zorundalar ise ciddi olsunlar, ya da bulunmamalarý gereken noktadalar ise bulunmasýnlar.

 

Peki ya siz erkekler, kadýnlarýn yanýnda peygamber gibi mi davranacaksýnýz, yoksa Ömer efendimiz gibi mi? Yâni peygamber Efendimizin yanýndaki kadýnlarýn rahatlýðý sizin yanýnýzda da olsun mu kadýnlara? Yoksa Hz Ömer gibi kadýnlar sizin geleceðiniz yerden kaçsýnlar mý? Sokaða giriyorsunuz, bakýyorsunuz sokakta hattâ bir baþka erkekle konuþan kadýnlar daðýlýveriyorlarsa, bu sizin kötülüðünüz an-lamýna mý gelecek, yoksa Ömer Efendimize benzemenin þuuruyla bi-raz rahatlayacak mýsýnýz? Galiba Ýslâm dininin yanýnýzda rahat etme-lerine dair hükmü bulunan kadýnlar sizin yanýnýzda rahat etsinler, sizler Rasûlullah Efendimizin rahatlatmasý unsurunu üzerinizde taþý-yýn, onlar size rahat davransýnlar, soracaklarýný sorsunlar, isteyecek-lerini rahat istesinler. Yâni yeðenleriniz, kýz kardeþleriniz, halalarýnýz, teyzeleriniz veya anneleriniz, nineleriniz yanýnýzda rahat edebilsinler. Onun dýþýndakilere karþý sizin biraz haþin, biraz sert davranmanýz bel-ki onlarýn hayrýna olacaktýr.

 

Bu hadis bana baþka bir konu anlattý. Belki sizin de dikkatinizi çekmiþtir. Yâni bir müslüman peygamberin yaptýðýný da yapacak, ama izin verdiðini de yapabilecektir. Peygamber efendimizin hayatýnda o-lan tüm hal ve hareketleri, tavýr ve davranýþlarý, kavil ve fiilleri hepsini üç ana bölümde deðerlendiriyoruz.

 

1: Rasûlullah Efendimizin söyledikleri, konuþtuklarý, ifade ettikleri ki bunlara kavli sünnet diyoruz.

 

2: Rasûlullah Efendimizin yaptýklarý, fiilleri, davranýþlarý, eylemleri, hareketleri ki bunlara fiili sünnet diyoruz.

 

3: Bir de Rasûlullah efendimizin izinleri, kabulleri, takrirleri, yâ-ni karþý çýkmadýðýna dair iþaretler bulunan hareketleri ki buna da takriri sünnet diyoruz.

 

Ýþte sünnete uyma çabasýnda olan bir müslüman peygamberimizin fiili sünnetine uyduðu zaman ne kadar sünnete uyduðu kabul edilirse, takriri sünnetine uyduðu zaman da aynen o kadar sünnete uygun hareket etmiþ olacaktýr. Meselâ yaygýn bir ifadesiyle kertenkeleyi Rasûlullah efendimiz bizzat kendisi yememiþ, yâni fiili sünnete uyan birisi onu yemeyecektir. Ama Allah’ýn Resûlünün sofrasýnda yenmiþtir ve peygamber onu yiyenlere laf etmemiþtir, öyleyse onun takriri sünnetine uyarak bir baþkasý da yemiþse ona da âfiyet olsun, onun yaptýðý da sünnete uygundur diyoruz.

 

Buradan hareketle þimdi de Rasûlullah efendimizle Hz. Ömer Efendimizin hareketlerine bakýyoruz. Biri kadýnlara farklý, diðeri farklý davranýyorlarsa ben acaba kadýnlara sünnete uygun nasýl davranmalýyým? Bu örnekten anladýðým kadarýyla eðer yanýmdaki kadýnlar  pey-gamber yanýndaki kadýnlar konumundalarsa ben onlara peygamber gibi davranacaðým, yok eðer Ömer yanýndaki kadýnlar durumundalar-sa o zaman da ben onlara Hz. Ömer gibi davranacaðým. Yâni benim yanýmda bulunan kadýnlar Rasûlullah Efendimizin yanýnda bulunmasý konumunda olan kadýnlarsa ve ben Hz Ömer gibi davranýyorsam, haksýzlýk etmiþ olacaðým, tersiyse o da haksýzlýk ve zulüm olacaktýr elbette.

 

Peki insanlara din öðretme makamýnda olanlar, insanlara kitap ve sünnet, Allah ve peygamber tanýtma konumunda olanlar hep peygamber makamýnda gibi mi saymalýlar kendilerini? Ben iþte bu konuda sanki Hz. Ömer gibi davranýlmasý gerektiðini özel vurgulamak istiyorum. Þahsen kendi adýma söyleyeyim, eðer ben kadýnlara da, tanýdýðým tanýmadýðým ümmetin kadýnlarýna din anlatmak, kitap ve sünnet duyurmak makamýnda isem, akrabalar dahil, komþular dahil Hz. Ömer Efendimizin tavrýný sergilemek zorundayým. Çünkü töhmet makamýndan kaçmak zorundayýz. Daha ciddi olmak zorundayýz. Ama bu ciddiyetin din anlatmaya engel olmamasý gerektiðine de inanýyorum. Yâni kadýnlara da din anlatmak zorunda olduðuma inanýyorum. Ama halama, ama teyzeme bir þeyler söyleyeceksem orada da peygamber efendimiz tavrý makamýnda olmam gerektiðine inanýyorum. 

 

Evet, Allah’ýn dinini anlatmak konumunda olan insanlar elbette kadýnlara da erkeklere de anlatsýnlar, ama kadýnlara anlatýrken biraz daha ciddi, biraz daha dikkatli olsunlar.

 

         Evet, elbise dedik, elbiseni temiz tut dedik ve söz buraya kadar uzadý. Kadýnlarýnýzý temizleyin, kadýnlarla iliþkilerinizi temizleyin dedik. Bütün bunlarýn dýþýnda eðer burada kastedilen baþta dediðimiz gibi, bizzat üzerimizdeki elbiselerimizin temizliði ise, o zaman bu elbiselerimizin temizliði iki anlama gelecektir:

 

a. Tip olarak, þekil olarak, biçim ve model olarak temizliði,

 

b. Madde olarak temizliði.

 

         1. Avret yerlerini kapatmayan, ya da belli eden, ya da þeffaf hale getiren veya iþte þu bizimkiler gibi kemana kýlýf çeker gibi giyilen elbise, temiz deðildir. Tip olarak vücut hatlarýný tamamýyla örten, saklayan elbiseler temizdir, diðerleri temiz deðildir.

 

         2. Madde olarak temizliði de elbisenin maddesinin, madde-i aslîyesinin temiz oluþunu anlatýr. Meselâ, domuz derisinden yapýlan bir elbise ne kadar da tip olarak uygun olsa da, temiz deðildir. Ya da idrarýn, kanýn, lekenin, pisliðin, domuz leþinin üzerinde taþýndýðý bir el-bise temiz deðildir. Elbise hem tip, þekil olarak avret yerlerini tümüyle örtücü olacak, maddesi temiz olacak ve de satýn alýndýðý para temiz olacak.

 

         Ýslâm’ýn elbiseye de karýþtýðýný anlýyoruz buradan. Zaten Ýslâm’ýn karýþmadýðý bir konu yoktur. Bizimle ilgili her konuya karýþýr Ýslâm.

 

         6. Elbise bir de kiþinin onunla büründüðü çevresi demektir. “Öyleyse ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcularý, çevrenizi temizleyin, etrafýnýzý temiz tutun,” diyor Rabbimiz. “Ortamý temiz tutun, çevrenizde pisler, pislikler varsa, ahlâksýzlar, hayâsýzlar varsa, hýyanet ve cinâyet þebekeleri, cehalet içinde olanlar varsa, iþte onlardan da kendinizi çekip çevirin þöyle, bulaþmayýn onlara,” diyor Rabbi-miz.

 

         Ey peygamberim! Amelini ýslah et! Ahlâkýný güzelleþtir. Veya bir baþka mânâsýyla, o ortamý düþünürsek elbiseni kýsalt, elbiseni sý-ða ve topla, mânâsýnadýr. Yani, “kollarý sývayýp, etekleri toplayýp iþe giriþ! Ýþe baþla!” anlamýna gelecektir. “Peygamberim! Eteklerin saða-sola dolaþýp durmasýn. Çamur mu karacaksýn? Defter mi düreceksin? Para mý kazanacaksýn? Din mi duyuracaksýn? Teblið mi yapacaksýn? Cihada mý gideceksin? Hadi durma ne yapacaksan eteklerini topla! Kollarý sýva ve iþe baþla! Ýþe koyul” diyor Rabbimiz.

 

         5. “Kötü þeyleri terke devam et.”

 

         Bakýn burada bir hicret emri daha geliyor. Müzzemmil’de de böyle bir hicret emri veriliyordu Rasulullah Efendimize. Orada:

 

         “Peygamberim onlardan güzel bir ayrýlýþla ayrýl!” deniyordu, burada da bir hicret emri var. Demek ki ilk dönemlerde Ýslâm’ýn çift çift gelen ilk emirleriydi bunlar.

 

         Bakýyoruz Ýslâm’ýn ilk günlerinde nâzil olan Alak sûresinde iki defa:

 

“Oku” emrinin geldiðini görüyoruz.

 

Sonra hemen arkasýndan bir

 

 

Daha geliyor. Sonra:

 

 

Ýki kere de oku emri geliyor. Yine bakýyoruz Müzzemmil’de bir

 

Emri, bir kýyam emri gelirken, ikinci olarak burada da bir

 

Kýyam emri daha geliyor. Sonra orada bir hicret emri

 

Gelirken, burada ikinci defa bir hicret emri geliyor:

 

Yine çift emirlerden birisinin de sabýr konusunda verildiðini görüyoruz. Müzzemmil’de de sabret deniyordu, burada da biraz sonra sabret peygamberim denilecek. Öyleyse anlýyoruz ki bunlar ýsrarla Rasulullah’a yol gösterici emirlerdir, Ýslâm’ýn ilk rükünleridir ki çift çift gelmiþlerdir.

 

         ”Kötü þeyleri terke devam et peygamberim!” diyor Rabbimiz. Ama dikkat ederseniz az evvel de demiþti bunu Rabbimiz:

 

Elbiseni temizle buyurmuþtu. Anlayabildiðimiz kadarýyla önceki âyet gözle görülen pislikleri, bu ikincisi de gözle görülmeyen pislikleri anlatýyor. Rics kelimesinin birkaç mânâsý vardýr:

 

         1. Rics, put, putlar demektir. “Ey peygamberim, çevrendeki putlarý, ya da insanlarýn putlaþtýrdýklarý putlarý, aslý put olan veya sonradan put özelliði olan tüm putlarý temizle! Hepsini ortadan kaldýr” demektir. Rics, esnâm veya evsân demektir. Öyleyse senin putla, putçulukla ilgin alâkan olmasýn, demektir.

 

         2. Rics, günâh, þirk, zünûp ve azap anlamýna gelir. Öyleyse ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcularý, sizler bütün bunlardan, Allah’ýn azabýný ve gazabýný gerektiren þeylerin tümünden hic-ret edin! demektir bunun mânâsý.

 

         3. Rics, þeytan anlamýna gelir ki, senin þeytanla ilgin kalmasýn, demektir. Ýkisini birleþtirince þöyle diyeceðiz: Madde planýnda bulabildiðin, görebildiðin her tür pislikten ve de mânâ planýnda anlayabildiðin put, þirk, küfür, nifak, günâh, þeytan gibi veya putlarýn, putçuluðun deðiþik biçimde görünümleri gibi her þeyden kendini uzak tut, onlardan ayrýl.

 

         Babalarýmýzýn yanlýþlarýndan, annelerimizin huysuzluðundan, toplumun gayr-i Ýslâmî düþüncelerinden, komþularýmýzýn ahlâksýzlýðýndan veya bize empoze edilen Ýslâm dýþý hayat programýnýn tümünden hicret edeceðiz, uzaklaþacaðýz. Bir de ricsten, putlardan, putçuluklardan, þeytandan, þeytanetten uzaklaþacaðýz.

 

         Eðer bütün bunlarý amel etmek, iman etmek ve hayatlarýmýzý bunlarla düzenlemek üzere okuyor, laf olsun diye okumuyorsak öyley-se biraz biraz taþýnalým bulunduðumuz ortamlardan, alanlardan. Biraz biraz hicret etmeye çalýþalým bulunduðumuz alanlardan. Hangi alanlarda bulunuyorduk? Mal-mülk alanýnda mýydýk? Moda ortamýnda mýydýk? Ekran alanýnda mýydýk? Nerdeydik? Nereye yerleþtirmiþtik kendimizi? O yerleþim alanlarýmýzý Ýslâm’ýn istediði yerleþim alanlarýna biraz biraz deðiþtirelim, yani hicret edelim.

 

         Buraya kadar Rabbimiz dedi ki: “Ey Peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcularý! Elbiseni temizle! Elbiseni, bedenini temiz tut! Amelini temizle! Zira ameli temiz olana iyi elbiseli denir. Yahut kal-bini tüm kötülüklerden ve isyanlardan temizle! Yahut nefsini tüm haksýzlýklardan temizle! Aileni, ehlini temizle! Vaaz ve irþad yoluyla onlarý tertemiz ve iffetli hale getir! Kýzlarýna afif Müslümanlarý seçerek kýzlarýný temizle! Oðlanlarýna da afife kýzlarý bularak onlarý onlarla evlendirerek temizle! Yahut da kadýnlarýn temiz zamanlarýnda onlarýn önlerinden faydalanarak kadýnlarýný temizle! Yahut ahlâkýný güzelleþtir! Ya da dinini temizle! Yani þirki, pisliði, putlarý terk et!” Zaten Allah’ý en bü-yük bilen kiþi elbette en büyük pislik olan putlarý ve tüm sahte Rableri ve Ýlâhlaþanlarý terk edecektir.

 

         6. “Yaptýðýn iyiliði çok görerek baþa kakma.”

 

         Az verip çok þey bekleme! Yaptýðýn iyiliði çok görüp iyilik yaptýðýn kimsenin baþýna kakma! Veya daha iyisini beklediðinden dolayý sen insanlara iyilikte bulunayým deme! Yani “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” mantýðýyla hareket etme! Ben bunu bir kere arabama bindirirsem, bu bana araba hediye edecek, diye bir beklenti içine girme! Hareketlerini bunun üzerine kurma peygamberim!

 

         Yaptýðýn iþi çok görerek baþa kakma! Veya sen çok iyiliðe lâ-yýksýn zannederek hareketini öylece düzenleme! Yaptýðýn iyiliklerden ötürü karþýndakini minnet duygusu altýnda tutma! Az verip çok þey bekleme! Hem toplumsal planda, hem de Allah’a karþý görevlerinde öyle davranma! Meselâ namazýmýzý kýlýyoruz, abdestimizi alýyoruz, elbette Allah bizi cennete koyacaktýr deðil mi, diyerek az yaptýðýn kulluðun karþýlýðýnda tam kulluðun gereði olan cenneti garanti görme!

 

Bir böyle, bir de sosyal iliþkiler içinde karþýndakine iki âyet anlattýn diye iki çay içirmesini bekleme! Ya da aferin demesini bekleme! Teblið ettim, duyurdum diye hemen karþýndakilerin hayatlarýný deðiþtirmelerini bekleme! Çünkü o insanlar senden baþkalarýný dinliyorlar, senin kitabýndan baþkalarýnýn kitaplarýný okuyorlar, baþkalarýnýn kitaplarýndan bilgileniyorlar. Bir anda senin anlattýklarýný kabule yanaþmalarýný bekleme, sabýrla anlat onlara, diyor Rabbimiz.

 

         Veya “ben, iþte kýrk yýldýr namaza devam eden, elli yýldýr ab-destsiz yere basmayan, yirmi yýldýr hacceden, otuz yýldýr kürsülerse vaaz eden, þu kadar yýldýr hatimler eyleyen biriyim” falan deme! Alimler, üç aylar orucunu tutmak yasak diyorlar. Çünkü Ýslâm’da olmayan bir þeydir bu. Adam ben 12 yýldýr üç aylar orucu tutuyorum diye övünüyor. Zaten yapman gerekmezken yapmýþsýn, bari aðzýný tutsaydýn da öðünme vesilesi yapmasaydýn.

 

         “Öyleyse amelinle nazlanma! Ya Rabbi, senin için þöyle yaptým, böyle uðraþtým diyerek yaptýklarýn konusunda öðünmeye kalkýþma. Bir de Allah’ýn emirlerini, tekliflerini çoðumsayarak hayýrda zaaf gösterme!” mânâsýna geliyor. Hayýrda yarýþacaðýz, hayýr konusunda zaaf göstermeyeceðiz. Malda hayýr, eylemde hayýr, amelde hayýr peþinde olacaðýz. Allah’ýn bizden istediði bütün bu hayýrlarý çok zannederek bu kadarýný da nasýl becerebilirim? diye zaafa düþmeyeceðiz. Rasûlullah’tan ve onun þahsýnda bizlerden bunu istiyor Rabbimiz. Allah senden hayýr istemiþse, bilesin ki onlar senin yapabileceðin cinsten hayýrlardýr. Senin gücünün yetmediði hayýrlarý istemez Allah. Senin gücünü, kuvvetini, takatini bilir Allah. Öyleyse içki içmemedeki hayrýn, zinaya yaklaþmamadaki hayrýn, gayret etmedeki veya sakýnmadaki hayrýn hep gücün nispetinde emredilen hayýrlar olacaktýr.

 

         Bir de bu ifadenin Rasulullah’a özgü bir mânâsý var: “Sakýn nübüvvet konusunda ecir bekleme! Bu konuda bir beklentin olmasýn ha sakýn!” demektir. Yani, “ben bu insanlara Ýslâm’ý duyuruyorum, nü-büvvet ortaya koyuyorum, bana bunun karþýlýðýnda ücret vermeliler” beklentisine girme! “Ben bu insanlara Müddessir anlatýyorum, Bakara sûresini duyuruyorum, öyleyse bunlar bana bal yedirsinler, baklava ikram etsinler!” demeyeceðiz. Maalesef ama maalesef, hoca efendiler burada çok yanarlar gibi. Öyleyse bir þey yapýyorsak, karþýlýðýný insanlardan deðil sadece Rabbimizden bekleyelim.

 

         Bakýn, burada aklýma bir örnek geldi, onu da aktarayým da ko-nu biraz daha iyi anlaþýlmýþ olsun inþallah.

 

Dârimî’nin Süneninden Kitabul ilim 653. sýrada yer alan bir hadis. Halife Süleyman Bin Abdil Melik Mekke’ye giderken Medine’ye uðramýþ ve orada günlerce kalmýþtý. Tabiin dönemi Emevî halifesi Sü-leyman Bin Abdil Melik Mekke’ye giderken Medine’ye uðruyor ve orada uzunca kalýyor. Bir ara Medine’de Resûl-i Ekrem efendimizin ashabýyla karþýlaþmýþ biri var mý diye sorar. Yani tabiin dediðimiz sahabeyi gören, onlarla oturup görüþen, onlardan ilim alan, irfan alan, pey-gamberi onlardan doðrudan öðrenen, peygamber dönemine, peygamber bilgisine yakýn olan insanlardan birisi var mý diye sorar. Ya-nýndakiler dediler ki Ebu Hazim isimli biri var dediler. Bunun üzerine ona haber gönderdi. Ebu Hazim halifenin huzuruna girince halife diyor ki; “ey Ebu Hazim, nedir bu eziyet?” Birden bire karþýdakine suç-lar gibi soru soruveriyor halife. Ama karþýsýndaki ilim ve irfanýn sahibi, sahabe neslinin takipçisi, onlardan öðrendiði þahsiyetin göstericisi, sanki þahsiyet âbidesi bu âlim zat diyor ki; “ya emiral mü’minîn, ben-den ne eziyet gördün? Yani ne yaptým ben sana?” Halife Süleyman’ýn kastý þuymuþ meðer: Medinelilerin ileri gelenleri hep yanýma geldiler, ama sen gelmedin, keþke sen de gelseydin de görüþseydik, ille de haber mi göndermeliydik þeklinde bir þikayette bulunur. Senin gelmemeni ben kendime eziyet kabul ettim diyor. Bunun üzerine Ebu Hazim der ki; “Ey mü’minlerin emiri, doðru olmayan bir þeyi söylemenden seni Allah’a sýðýndýrýrým. Allah’tan kork. Yani bu dediðin doðru mu? Bugünden önce ne sen beni tanýmýþtýn, ne de ben seni görmüþtüm, niye geleyim de? Yani öteki gelenler niye geldiler bilmem diyor, onlarý suçlamak için filan deðil, ama ben seni tanýmýyorum, sen de beni tanýmýyorsun. Ben seni ilk defa görüyorum, sen de beni ilk defa görüyorsun. Bir dalkavukluk, bir yaðcýlýk için geleceksem Allah’a sýðýnacaðým. Deðilse böyle sana gelmek gibi bir görevim mi vardý be-nim ki geleyim. Eðer sen benim yaþadýðým toplumun emiri, halifesi isen emredersin ve iþte emrettin ben de geldim, deðilse ne diye gelecektim?

 

Aralarýnda uzunca bir konuþma geçer. Ebu Hazim halifenin sorduklarýný zerre kadar yamulmadan cevaplandýrýr. Çünkü ne ondan bir korkusu, ne de bir beklentisi vardýr. Nihayet halife ona bu bilgisinden ve kendisine anlattýklarýndan ötürü dünyalýklar teklif eder, ama o bunu asla kabul etmez. Ama halife yine de ona arkasýndan yüz dinar gönderdi. Yüz bin dolar mý? Takýlý kalmayýn miktarýna. Ve der ki; ey Ebu Hazim, bunu Allah rýzasý için harca. Senin için yanýmda bunun gibi daha çok var diye de bir pusula gönderir. Ebu Hazim onlarý þöyle bir yazýyla halifeye geri çeviriyor. Ey emir senin benden isteyiþinin cid-di olmayýþýndan, veya benim bu paralarý sana geri çeviriþimin onun ö-nemsizliði sebebiyle olmasýndan Allah korusun. Yani benim bu geri çeviriþim kesinlikle senin ciddiyetsizliðinden deðil, az diye deðil, çünkü ben bu kadar paranýn peþinde olmaya senin için razý olmuyorum, kendim için nasýl razý olurum? Der ve mektubunun sonuna Kasas sû-resinden Hz. Musa aleyhisselâmýn örneðini de ilave eder.

 

Bildiniz deðil mi Kasas’ta anlatýlan hadiseyi. Hz. Musa Mýsýr’da istemeyerek ve elinde olmayarak bir kýptiye tokat vurur ve onu öldürür. Bu hadisenin akabinde hemen Mýsýr’ý terk eder. Kaçar Mýsýr’dan ve Firavundan. Uzun bir çöl yolculuðunun ardýndan Medyen’e ulaþýr. Orada bir su kuyusunun yanýnda hayvanlarýný sulayan insanlar ve iki kýz görür. Kýzlar Þuayb aleyhisselâm’ýn kýzlarýdýr. Onlarýn hayvanlarýný sulamalarýna yardým eder. Sonra oracýkta bir gölgeye çekilir ve der ki; Ya Rabbi ben senden gelecek her hayra muhtacým. Açtý, garipti, yalnýzdý ama yine de insanlardan deðil Allah’tan istedi. Oradakiler anlayamadýlar ama, kýzlar anlamýþlardý. Babalarýna anlattýlar, o da  ça-ðýrttý onu.

 

Eve geldiler. Akþam yemeði hazýrdý. Haydi buyur dedi Þuayb as. Bunun üzerine Musa a.s Allah’a sýðýnýrým dedi. Þuayb as neden dedi, yoksa aç deðil misin? Musa a.s dedi ki; Evet açým ama, bu ha-zýrlanan yemeðin þu kýzlarýn iþine yardýmýmdan dolayý olmasýndan korkarým. Böyle bir yardýmýn karþýlýðýný tüm dünya dolusu altýnla de-ðiþmeyen bir ailenin çocuðuyum ben dedi. Biz dinimiz gereði yaptý-ðýmýz hiçbir þeyi yer dolusu altýna mukabil bile olsa satmayan bir ai-lenin üyesiyim. Dinim gereði bir þeyi sadece dinim gereði yaparým. Sadece Rabbimi razý etmek için yaparým dedi. Bunun üzerine Hz. Þuayb da ona dedi ki; “Hayýr ey genç, bu onun karþýlýðý deðildir, fakat bu benim ve atalarýmýn âdetidir, biz yemek hazýrlar ve misafirimizi aðýrlarýz” dedi. O zaman Hz. Musa oturdu ve yedi.

 

Yani eðer ben müslüman olarak yapacaðým bir þeyin karþý-lýðýnda dünyalýk elde etmek için sapar, sapýtýrsam olmaz öyle þey di-yordu sanki deðil mi? Böyle yazýyordu Ebu Hazim. Eðer bu yüz dinar anlattýðým þeylerin karþýlýðýysa, leþ, kan ve domuz eti çaresizlik halin-de bundan daha helaldir. Çünkü Allah izin veriyor onlara. Yani benim durumumda olan herkese yüzer dinar gönderiyorsan ne âlâ deðilse ben bunu kabul edemem diyordu.

 

Din bildiðinden dolayý, din anlattýðýndan dolayý insanlarýn kendilerine verecekleri hediyelere göz dikenlerin kulaklarý çýnlasýn. Allah için bu tür beklentilerden uzak bir hayat yaþayalým. Ýsteyeceklerimizi sadece Allah’tan isteyelim. O bizi herkesten güzel doyurur, bunu hiç bir zaman hatýrýmýzdan çýkarmayalým inþallah.   

 

         7. “Rabbin için sabret.”

 

         Ýþ karþýya intikal etti mi, durum karþýya ulaþtý mý o zaman da Rabbin için sabret peygamberim! Rabbin için dayan! Rabbin için diren, sabret! Býkma! Usanma peygamberim! Ama bunu da Rabbin için yap! Sabretmen de Rabbin için olsun! Yani çaresizliðinden dolayý de-ðil, insanlar hoþ görsünler diye deðil, “ne sabýrlý adam!” desinler diye deðil, Rabbin öyle istediði için yap. En’âm sûresinin bir âyet-i kerimesinde de bakýn Rasulullah Efendimize þöyle deniyordu:

 

       “Senden önce nice peygamberler yalanlandý ve kendilerine yardýmýmýz gelene kadar yalanlanmalarýna ve sýkýþtýrýlmalara katlandýlar. Allah’ýn sözlerini deðiþtirecek yoktur, andolsun ki peygamberlerin haberi sana da geldi.”

         (En’âm 34)

 

         Peygamberim, yalanlanan sadece sen deðilsin! Senden önce de pek çok peygamberler yalanlanmýþtýr. Pek çok peygamberler de iþkencelere maruz kalmýþlardýr. Hal böyleyken sana ne oluyor ey pey-gamberim, sen niye kendi kendini kahrediyorsun? Niye yalanladýlar, dinlemediler, alaya alýyorlar diye mahvoluyorsun? Ne oluyor sana? Düþün ki senden önceki peygamberleri de yalanladýlar, dalga geçtiler, ama onlar tüm yalanlamalara, tüm inkâr ediþlere karþý göðüs gerdiler, sabrettiler, direndiler, dayandýlar. Yani onlar hep öyle sabrettiler de bu sabýrlarýnýn sonunda onlara bizim yardýmýmýz geldi. Yardýmýmýz gelene kadar onlar sabrettiler. Bu peygamberler kendilerine yardýmýmýz gelene kadar sabretmiþler, dayanmýþlar, direnmiþler, yýlmamýþlar, durmamýþlar, dönmemiþler, yollarýna devam etmiþlerdir.

 

         Öyleyse Allah’ýn sözlerini deðiþtirecek yoktur. Yeryüzünde Al-lah’ýn koyduðu yasalarýný deðiþtirecek yoktur. Allah’ýn kelimelerinde deðiþme olmaz. Burada Allah’ýn kelimelerinden ve bu kelimelerin deðiþmeyeceðinden maksat, doðruyla yanlýþ, hakla bâtýl, imanla küfür, Allah yolu taraftarlarýyla þeytan yolu taraftarlarý arasýnda süregelen savaþýn kanunudur. Hakla bâtýl arasýndaki çatýþma yasasýdýr. Allah’ýn yeryüzünde koyduðu bu yasa hiç deðiþmeden devam etmektedir.

 

Bir de bu yasaya göre hak sahibi, iman sahibi, takva sahibi kimselerin bu konudaki sabýrlarý, sadâkatleri, dirençleri ve Allah’a olan tevekkülleri ve güvenlerini ispat etmeleri için uzun bir süre imtihana tabi tutulmalarý, çeþitli eleklerden geçirilmeleri gerekmektedir. Böylece bu denemelerden, bu potalardan geçirilirken hem istenmeyen cüruflarý atýlacak, hem yüce hasletleri geliþtirilecek, hem de en sonunda kazandýklarý bu silâhlarla küfür cephesi karþýsýnda dayanabilme ve zaferi elde edebilme noktasýna geleceklerdir. Ýþte bu deðiþmeyen bir yasadýr. Her dönemde Müslümanlar bu yasadan geçirileceklerdir. Ýþte bu yasa gereði yardýma ehil hale gelen Müslümanlara Allah’ýn yardýmý gelecektir. Yine bu yasaya göre Müslümanlar hiçbir zaman kendilerine düþeni yapmadýklarý sürece kendilerine Allah’ýn yardýmý gelmeyecektir. Mü’minler kendilerini deðiþtirmedikleri sürece Allah onlarý asla deðiþtirmeyecektir. Ýþte Allah’ýn kelimelerinde deðiþme olmaz ifadesinin mânâsý, anlayabildiðimiz kadarýyla budur.

 

         Kâfirler iman cephesine karþý hep savaþ açacaklar, kâfirler Müslümanlardan asla razý olmayacaklardýr; bu bir yasadýr. Allah yolunun yolcularý bu kâfirlerin tutumlarýna karþý, yalanlamalarýna karþý sabredecekler, yani her þeye raðmen Allah’ýn dediðini yapmaya çalýþacaklar, kulluktan vazgeçmeyecekler, yollarýnda, dâvâlarýnda þüpheye düþmeyecekler, yýlgýnlýk göstermeyeceklerdir; bu da bir yasadýr. Nihâyet onlara Allah’ýn yardýmý gelecektir, bu da bir yasadýr. Tarih bo-yunca bu hep böyle olagelmiþtir. Allah’ýn yasalarýný asla deðiþtirecek yoktur. Bu yasalara uygun hareket eden kullarýna Allah’ýn vaadettiði yardýmý deðiþtirecek yoktur.

 

         Ey Resûlüm, “Peki acaba bugün ben de Allah’ýn istediði gibi sabretsem bana da gelir mi Allah’ýn yardýmý?” deme sakýn. Veya “bugün bizler de sabretsek acaba Allah bize de yardým eder mi?” demeyin ey mü’minler! Elbette Allah’ýn yardýmý gelecektir. Çünkü Allah’ýn kelimelerini, kanununu, düzenini bozacak, deðiþtirecek kimse yoktur. Deðiþme olmaz bu konuda. Dünküler sabredince nasýl Allah’ýn yardýmý gelmiþse, sizler de sabrettiðiniz takdirde size de gelecektir.

         Ama bakýn burada deniliyor ki: ²h¬A².@«4 «t¬±"«I¬7«: bunu þöyle anlamaya çalýþýyoruz:

 

         1. “Li ecli Rabbik” anlamýnadýr bu. Yani Rabbinden dolayý, Rabbin dedi, Rabbin istedi diye sabret peygamberim!

 

         2. “Li emri Rabbik” anlamýnadýr. Yani Rabbinin emri olarak, Rabbinin fermaný olarak sabret!

 

         3. “Li sevâbi Rabbik” demektir. Rabbinden sevap beklemekten kaynaklanarak, mükafatýný, sonucunu sadece Rabbinden u-marak sabret peygamberim!

 

         4. “Li Vaâdi Rabbik” Veya “Rabbinin vaadinden dolayý sabret!” mânâlarýna gelecektir.

 

         Peki nedir Allah’ýn vaadi ki onun için sabredeceðiz? Allah’ýn vaadi, bu dinin dünyada kemale erdirileceði, Müslümanlarýn yeryüzüne hakim olacaðý ve Allah’ýn nûrunu tamamlayacaðý konusundaki va-adidir. Ýþte bunun için sabredeceðiz. Ýþte bunun için her þart altýnda Allah’a kulluða devam edeceðiz. Ýþte bunun için Rabbimizin istediðini icra konusunda direnecek, dayanacak ve döneklik yapmayacaðýz.

 

         5. “Alâ taatihî ve ferâizihî fasbir.” Öyleyse ey peygamberim! Kesinlikle her þart altýnda Allah’ýn senden istediði itaate ve senden istediði farzlara, vaciplere sabret. Onlarý yerine getirme konusunda asla yýlgýnlýk gösterme.

 

         6. Bir de “Ale’l ezâ ve’t-tekzib fasbir.” Bu ifade, eziyetlere ve yalanlamalara karþý sabret, dayan, diren mânâlarýna gelmektedir.

 

         Zaten sabýr, tüm dünya alkýþlasa da, tüm insanlar boyun büküp, emre âmâde olsalar da, ya da insanlar hep karþý gelip taþ yaðdýrsalar da, tüm dünya düþman kesilse de kiþinin durumunda deðiþiklik yapmamasýdýr. Allah’a yaptýðý kulluðun deðiþmemesidir. Her þeye raðmen kiþinin sabredip Allah’a kulluðuna devam etmesidir sabýr. Çünkü biz insanlar için deðil, Allah için Müslümanýz. Öyleyse insanlar için deðil, Allah için kulluðumuza sabredecek ve devam edeceðiz. Ýþte burada bize de öðütlenen budur. Ýnsanlar toplansalar, onu tehdit etseler, veya ona kadýn-kýz verseler, onu paraya-pula, ikrama boðsalar da sabreden, direnen, dayanandýr peygamber. Biz de öyle olmaya çalýþacaðýz inþallah. Hiçbir tehdit, hiçbir satýn alma taktiði bizi Rabbi-mizin istediði gibi yaþamaktan vazgeçirmemelidir.

 

         Sen Rabbin için sabret peygamberim! Kâfirler bazen çok olacaklar, sabret! Müslümanlar meskenet içinde olabilirler, sabret! Gardiyanlarýn iþkencesi altýnda olacaksýn, sabret! Ekmekleriniz ellerinizden alýnacak, evlatlarýnýz öldürülecek, kýzlarýnýz hayâsýzlaþtýrýlacak, inkârcýlar, kâfirler galip gelebilecekler, sabret! Kurulu düzene baþkalarý hakim olabilecek, sabret! Bunlarýn tamamý geçicidir unutma! Yani her þartta, her konumda, en uygunsuz konumda bile, kiþi Allah’ýn de-diði kulluðu yapmaya devam ederek sabredecektir.

 

Ýþte sabýr budur. Deðilse boyun bükmek deðildir sabýr. “Ne ya-palým baþka çaremiz yokmuþ, kaderimiz böyleymiþ” demek sabýr deðildir. Her þarta uyum saðlamak sabýr deðildir. Baský karþýsýnda yolundan dönüvermek sabýr deðil, zillettir. Sen sabret peygamberim, çünkü:

 

         8-10. “Sur’a üflendiði vakit, iþte o gün, inkârcýlara kolay olmayan bir gündür.”

 

         Boru çalýndýðý zaman, sura üflendiðinde, yani birinci kýyamet koptuðunda, o gün gerçekten çok çetin, çok zorlu bir gündür. Ýnsanlarýn zorlanacaðý bir gündür o gün. Kâfirler için de hiç kolaylanmayacak bir zorluk vardýr o gün için.

         11-15. “Ey Muhammed! Tek olarak yaratýp, kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan oðullar verdiðim ve nimetleri yaydýkça yaydýðým o kimseyi Bana býrak. Bir de verdiðim nimetten artýrmamý umar.”

 

         “Öyleyse sen þu yalnýz olarak yarattýðýmý bana býrak peygamberim!” Bu ifade ilk gelen sûrelerde üç defa geçiyor, Rabbimiz bunu üç yerde söylüyor. Birisi Kalem sûresinde, birisi Müzzemmil sûresinde, ötekisi de iþte burada geçiyor. “Þu yalnýz olarak yarattýðýmý sen bana býrak peygamberim! Yani sen onu bana býrak ey peygamberim!”

 

         Rasulullah bu noktada zorlanýyordu. Çünkü insanlar büyüktüler, insanlar müstekbirdiler, insanlar galiptiler. Allah’ýn Resûlü’nü dinlemiyorlardý. Kabullenmiyorlardý Ýslâm’ý…Yola gelmiyorlardý… Onlara yaklaþýlmýyordu bile, yanlarýna varýlamýyordu. Hatta bu dönemde Rasulullah yakýnlarýný eve çaðýrmýþtý da, Ebu Leheb konuþmasýna bile izin vermemiþti. Derdini anlatmasýna bile fýrsat tanýmamýþtý. Allah diyor ki bakýn: “Sen, o ve benzerlerini bana býrak peygamberim! Tak-ma sen onlarý kafana!”

 

         Peki kim o? ~®G[¬&«: ­a²T«V«' ²w«8«: Þu yapayalnýz yarattýðýmý, yapayalnýz yaratýlaný, yalnýzca yarattýðýmý sen bana býrak. Bu iki anlama gelir:

 

         Birincisi, adamýn kendisine yöneliktir ve þöyledir: “Þu yapayalnýz, hiçbir þeye mâlik olmayarak yarattýðým kimseyi sen bana býrak peygamberim. Yani ana karnýndayken, malý, mülkü, çevresi, kredisi, evi, barký, hanýmý, akrabasý, çoluk-çocuðu, bilgisi, ilmi, irfaný, gücü, kuvveti olmadan yapayalnýz, kendi baþýna yarattýðým kimseyi sen ba-na býrak peygamberim.”

 

Öyle deðil mi ama? Ana rahmindeki durumunuzu bir düþünün. Basit bir kan pýhtýsý, basit bir damla su. Eli yok, ayaðý yok, aklý yok, fikri yok, gücü yok, kuvveti yok… Varlýðýndan bile haberdar olmayan, kendisini bile korumaktan aciz bir varlýk deðil miydiniz? Veya dünyaya geldiðiniz günü bir hatýrlayýn. Neyiniz vardý? Aklýmýz yoktu, bilgimiz yoktu, malýmýz, gücümüz, çevremiz, kredimiz yoktu. Hatta baba evinde bize ait bir odamýz bile yoktu. Hiçbir þeysiz, yapayalnýz, güçsüz, kuvvetsiz, bakýþsýz, görüþsüz, konuþmasýz aciz bir varlýktýk. “Ýþte öyle yarattýðýmý sen bana býrak peygamberim,” diyor Allah.

 

         Diðer bir anlayýþa göre bu Cenab-ý Hakk’ýn kendisine râci anlamýna gelecektir. Yani “yapayalnýz yarattýðým, yaratma konusunda kimseye ihtiyacým olmadan, kimseyi yardýma çaðýrmadan yarattýðým o kimseyi sen bana býrak peygamberim!” Allah bizi tek baþýna, kimseden yardým almadan yaratmýþtýr.

 

Bu hepimizi ilgilendiren bir tehdit unsurudur. Ne oluyor! Yapayalnýzdýk, kimsesizdik, hiçtik, bir þeyimiz yoktu. Allah da bizi var etmek için kimseye sormamýþ, danýþmamýþ, kimseden yardým falan da almamýþ. Öyleyse ne bu hâlimiz, diyeceðiz. Kim tarafýndan yaratýldýk? Kimlere minnet duygusu içindeyiz? Kimin ekmeðini yiyor, kimin kýlýcýný sallamaya çalýþýyoruz? Kim var etti bizi? Kime kulluk ediyoruz? Ne bu hâlimiz? diyeceðiz. Þair þöyle diyor:

 

Hatýrýmdan çýkmasýn uryan cihana geldiðin,

Nice kim geldin yine anýn gibi gitmen gerek.

 

         Yani dünyaya çýrýlçýplak geldiðini unutma! Ama nasýl geldiysen öyle git. Günâhsýz geldin, aciz olduðunu bile bile geldin, malýn-mülkün yoktu geldin, yine aynen öyle gitmeye çalýþ.

 

         Allah, peygamber ve peygamber yolunun yolcularýna burada diyor ki: “Sen onu bana býrak!” Ne özellikleri varmýþ bu kiþinin? Neler vermiþ Allah ona?

 

Mal-ý memdûdu varmýþ o kiþinin. Böyle uzun uzadýya malý, mülkü, arazisi, çiftliði ve daha neleri, neleri vardý onun. Tüm bu sahip olduklarýný ben verdim ona, diyor Rabbimiz.

 

         Peki kim bu adam? Kimi anlatýyor Rabbimiz burada? Ýþte sen, ben, biz.... Tüm piyasadaki zenginler… Mallarý, mülkleri, paralarý, pul-larý, arazileri, çiftlikleri, yazlýklarý, kýþlýklarý bulunanlar. Uzun uzadýya mal-mülk sahipleri anlatýlýyor. Bir düþünün 30 yýl önce neyimiz vardý? Bir beþ yýl daha gidin, neyimiz vardý? Biraz daha ileri gidin, evimiz ol-madýðý gibi evde bize ait bir bölümümüz bile yoktu. Neydik? Gücümüz neydi? Fýrsatýmýz, imkânýmýz neydi? Paramýz, pulumuz neydi? Diplomamýz, statümüz neydi? Þimdi kendimizde ne görüyoruz? Yokluðu ne çabuk unutuyoruz?

 

         Eðer þu anda sen adamsan ve bütün bu imkânlara sahipsen, unutma ki bütün bunlarý sana Allah verdi ve seni adam eden de Allah’týr. Þu anda aklým var diyorsan, onu sana veren Allah’týr. Þu anda malým var, atým, arabam var diyorsan onu sana veren O’dur. Ekonomik gücüm, siyasal gücüm, diplomam, doktoram var diyorsan bunlarý da sana veren O’dur. Sahip olduðun, benim dediðin neyin varsa hepsini sana veren O’dur. Baðýn, bahçenin, evin, barkýn, dükkânýn, tezgâhýn, paranýn, pulun, çoluk-çocuðun sahibi kendiniz zannetmeyin. Hocalýðýmýzýn, bilgimizin, tecrübemizin, çevremizin, kredimizin sahibi biziz zannetmeyelim. Bunlarýn tümünü bize veren Allah’týr, bunu hiçbir zaman hatýrýmýzdan çýkarmayalým.

 

Kelimesi, “Kesîra”  demektir. Yani daima, sürekli, kesintisiz, ay be ay geliri gelen demektir. Yapayalnýz yarattým, tuttum ona mal verdim, ben verdim onu! Ay be ay gelen o gelirini takdir eden benim. Niye unutuyor bunu? Niye unutuyor da bana kafa tutmaya kalkýþýyor bu nankör insan?

         Sonra ortada gezip dolaþan evlatlar, çocuklar verdim ona. Üç tane, beþ tane, on üç tane çocuk verdim ona. Bunlar söylenince bu kim? denecektir o zaman. Bu kimsenin Halid Bin Velid’in babasý Velid bin Muðire veya baþka birisi olduðunu söylemiþler. Ama bizler de öyle deðil miyiz? Allah bize de çoluk-çocuk vermedi mi? Bizim malýmýzý, mülkümüzü de Allah vermedi mi? Bizi de Allah adam etmedi mi? Biz kendimiz mi bulduk bu sahip olduklarýmýzý? Öyleyse burada anlatýlan o dönemde onlar olabilir ama bu dönemde de biziz. Baþka ne vermiþ Allah ona?

 

         “Bir de ona döþedim de döþedim,” diyor Rabbimiz. Yani ona fýrsat, güç, kuvvet, akýl, þan, þeref, makam, mevki, riyaset, saltanat verdim. Sahip olduðumuz tüm imkânlarýmýzý, tüm fýrsatlarýmýzý veren Allah’týr. Eðer þu anda bu sûreyi size ben anlatýyorsam bu fýrsatý da bana veren Allah’týr. Öyleyse bu ne benim üstünlüðüm, ne de sizin al-çaklýðýnýz anlamýna gelmeyecektir. Allah’ýn bana verdiði imkanla þu anda bunlarý size anlatýyorum. Yine sizler de Allah’ýn size lütfettiði im-kânlarla þu anda beni dinliyorsunuz. Ben o kiþiye fýrsat ve imkân verdim de:

 

         “Sonra da bu nankör insan tamah eder ki, Allah ona daha da versin.” Bu verdiklerine daha da ziyâde edilsin ister. Daha çok verilsin, daha fazla verilsin ister. Yâni öyle hýrslý, öyle bencil ve harîs ki, her þey kendisinin olsun ister. Her þey kendisine verilsin ister. Hep ik-rama boðulan kendisi olsun, hep cennete gidecek olan kendisi olsun, ya da daha çok malý mülkü, imkâný, fýrsatýnýn olmasýný ister. 300’le yaþarken 500’e doymaz, 500’le yaþarken 10.000’e doymaz. Yâni doyumsuzdur adam. Doyumsuz olduðu için hep kendisine artýrýlmasýndan yanadýr. Ama hayýr hayýr, mümkün deðil:

 

 

         16. “Hayýr; hayýr; çünkü o, Bizim âyetlerimize karþý son derece inatçýdýr. Onu sarp bir yokuþa sardýracaðým.”

 

         Onu sarp bir yokuþa sardýracaðým, çünkü o bizim âyetlerimize karþý pek inatkâr davranýyor. Arkadaþlar, buradaki “Âyâtinâ” dan maksat:

 

         a. Kur’an-ý Kerîm’idir. Yâni bizim kendisine hayat programý olarak gönderdiðimiz kitabýmýzýn âyetlerine karþý pek inatçý davranýyor. Kitaba karþý eyvallahsýz davranýyor, müstekbir davranýyor.

 

         b. Bir hak olan hakikat olan her þeydir. Bizden gelen her hakka karþý vurdumduymaz davranýyor.

 

         c. Ya da burada anlatýlan kulluk örneði Rasulullah efendimizdir. Ona karþý da inatçý davranýyor. Peygamberin örnekliðini reddediyor. Kullukta peygamber modeline yanaþmýyor. Peygamberi tanýma ve peygamber gibi olma, peygamber gibi yaþama konusunda pek inatçý davranýyor. Hakka istinat etmeyen imanýn devamcýsý anlamýna inatçý davranýyor bu adam...Yâni öyle bir tavýr içinde ki adam, âyet ne derse desin, Kur’an ne derse desin, o bildiðini okuyor. Kur’an ne derse desin, Rasulullah ne derse desin o bildiðini yapmaya devam ediyor. Kitaba raðmen, Peygambere raðmen o kendi kendine yol bulmaya çalýþýyor. Kitabý ve peygamberi yok farz ediyor, gelmemiþ sayýyor. Kitaba ve peygambere müracaat etmeden de bir hayat yaþayabileceðine inanýyor. Kitapsýz ve peygambersiz hayatýný düzenlemeden yana bir tavýr sergiliyor. Kitabý ve peygamberi tanýmadan hayatýný sürdürme konusunda inatkâr davranýyor. Ama böyle kitabý ve peygamberi tanýmadan da hayatýný sürdürebileceðini zanneden kiþiye Allah diyor ki bakýn:

 

 

         Ama biz onu sarp bir yokuþa, dimdik bir yokuþa sardýracaðýz! “Saûd”, zor bir yokuþ, çetin bir geçit demektir veya cehennemde bir dað demektir.

 

         Rabbimiz diyor ki onlarý zor bir yokuþa süreceðim, yollarýný zorlaþtýracaðým onlarýn. Cennet yolunda yürümeyi, Ýslâm yolunda yü-rümeyi, kulluk yolunda yürümeyi onlara zorlaþtýracak, Ýslâm’dan ve Müslümanca bir hayattan nefret ettirecek ve küfür yolunu ona kolay getirecektir. Nitekim En’âm sûresinde de bu konu þöyle anlatýlýyordu:

 

 

         “Allah kimi doðru yola koymak isterse onun kalbini Ýslâmiyet’e açar, kimi de saptýrmak isterse, göðe yükseliyormuþ gibi, kalbini dar ve sýkýntýlý kýlar. Allah böylece, inanmayanlarý küfür bataklýðýnda býrakýr.”

         (En’âm 125)

 

         Kalpleri Ýslâm’a açýlan, Ýslâm yolu kolaylaþtýrýlan müminlere karþýlýk kimilerinin kalbi de Ýslâm’a kapatýlmaktadýr. Allah kimi de saptýrmak, dalâlette býrakmak isterse, adam kendisi dalâleti tercih eder Allah da onu dalâlette býrakmak isterse birinci insanýn zýddýna onu göðsünü o kadar daraltýr ki, o kadar sýkýntýlara sokar ki sanki gökyüzüne yükseliyormuþ gibi içinde büyük darlýk hisseder.

 

Sapýtmak isteyen, saptýrmak isteyen kimselerin kalplerinde de öyle bir darlýk, öyle bir huzursuzluk yaratýr ki Allah, sanki bir aðaca deðil daða deðil de gökyüzüne týrmanýyormuþçasýna sýkýntý ve isteksizlik hisseder. Gönlünü Ýslâm’dan ve kulluktan soðutuverir Allah onun. Hoþlanmaz Allah’tan, hoþlanmaz peygamberden, nefret eder ki-taptan, sevmez namazý, beðenmez tesettürü, rahat deðildir Ýslâm’-dan, idama gidiþ bilir mescide gidiþi. Ve bunlar zorlaþtýrýlýrken tüm gü-nâhlar, tüm kötülükler de kolay hale getirilecektir onun için.

 

         Demek ki yolun zorluðu o yolun fýtrata ters olmasýndandýr. Al-lah fýtratýna uygun olmayan zor bir yola giren kimseye bu yolu kolaylaþtýrarak onun cehenneme yuvarlanmasýna imkân saðlýyor.

 

         Yine burada zorlaþtýrýlacak olan önceki müminlerin zýddýna ha-yatlarýnýn, rýzýklarýnýn hayat programlarýnýn zorlaþtýrýlmasýdýr. Tâ-hâ sûresinde bu husus þöyle anlatýlýr:

 

         “Benim Kitabýmdan yüz çeviren bilsin ki onun dar bir geçimi olur ve kýyamet günü de onu kör olarak haþr ederiz.”

         (Tâ-hâ 124)

 

 

         18-23. “Çünkü o, düþündü, ölçtü biçti;  Caný çýkasý, ne biçim ölçüp biçti! Caný çýkasý; sonra yine ne biçim ölçüp biçti! Sonra baktý; Sonra kaþlarýný çattý, suratýný astý; Sonra da sýrt çevirip büyüklük tasladý.”

 

         Evet bak ki o, ölçtü, biçti. Düþünüp taþýndý, ölçüp biçti. Geberesi, kahrolasý nasýl da ölçüp  biçti! nasýl da becerdi bunu! Nasýl da taktir etti?

 

         Bu  «r²[«6  nin iki mânâsý var:

         a. Bir taaccüp mânâsý var. Nasýl da yaptý bunu, nasýl da ölçüp biçti böyle, anlamýna.

 

         b. Bir de inkâr mânâsý var. Keþke yapmasaydý! Keþke böyle ölçüp biçmeseydi! gibi bir anlamý var.

 

         Evet inkârla birlikte bir þaþkýnlýk ifadesi var. Peygamberin sözünün böyle olduðunu nereden buldu bu hain? Nasýl da yakýþtýrdý bunu ona? Kur’an hakkýnda nasýl da böyle bir yakýþtýrmada bulundu? Rasulullah’ýn aðzýndan Kur’an’ý dinleyen bu alçak nasýl da düþündü Kur’an hakkýnda bu sözü? Nasýl da yakýþtýrdý Kur’an’a bu dediðini?

 

         Müslümanlara da bugün insanlar öyle acayip ithamlarda bulunuyorlar ki, bütün bunlarý nereden bulduklarýna, nasýl bulduklarýna þaþýyoruz. Ýnsan bin yýl düþünse bulamaz bunlarý. Nereden bulup ya-kýþtýrýyorlar, bunu anlamak gerçekten mümkün deðil. Meselâ bir Müs-lümana ayný anda hem Vahhabî, hem de Ýrancý diyorlar. Bunu söyleyebiliyorlar bir Müslüman hakkýnda. Bunu nasýl diyebiliyorlar?! Nerden çýkarýyorlar bunu? Halbuki yeryüzündeki bütün insanlar birleþse, bir adamý, ayný anda hem Vahhabî, hem de Ýrancý yapamazlar. Bunlar birbirlerine zýt þeylerdir. Birbirine taban tabana iki zýt fikirdir bunlar. Bir adamý bir kazana atsalar, kýrk yýl kaynatsalar yinede onu hem Vah-habî hem de Ýrancý yapamazsýnýz. Bunu nasýl diyebiliyorlar? Nasýl ya-kýþtýrabiliyorlar? Nasýl ve nereden düþünüp bulabiliyorlar? Gerçekten anlamak mümkün deðildir.

 

         Veya meselâ diyorlar ki bir Müslümana, “bu adam Kur’an’cýdýr ama fýkha karþýdýr. Bu adam Kur’an’cýdýr ama sünnete karþýdýr.” Veya, “bu adam Kur’an-sünnet diyor ama mezhebe karþýdýr.” Bunu nasýl diyebiliyorlar, anlamak mümkün deðildir. Düþünebiliyor musunuz? Bir adam hem Kur’an’cý olacak, Kur’an’ý savunacak, hem de sünneti inkârcý olacak, bu kesinlikle mümkün deðildir. Eþyanýn tabiatýna terstir bu. Çünkü Kur’an bizzat sünneti emrederken veya sünnet bizzat Kur’-an’ý emrederken birine sahip olduðunu iddia eden kiþi diðerine ilgisiz kalacak. Veya bir adam hem Kur’an’cý olacak, hem de Ýmam Ebu Ha-nife’yi ve fýkhýný reddedecek, veya fýkýh peþinde giderken Kur’an’a sýrt çevirecek, mümkün deðildir bu aslýnda. Eþyanýn tabiatýna aykýrýdýr bu. Ama bakýn bunu þeytan yaptýrýyor. Þeytan düþündürüyor, bulduruyor bunu insanlara ve insanlar bugün birileri hakkýnda bu tür iddialarda bulunabiliyorlar. Allah diyor ki bakýn:

 

         “Kahrolasý nasýl da becerebildi bunu? Nasýl da düþünebildi bu-nu hain!” Meseleye bir açýdan bir baktý, döndü bir baþka açýdan bir daha baktý, döndü bir baþka açýdan bir daha baktý. Bir öyle ölçtü biçti, bir böyle ölçtü biçti, sonra «h«P«9 Åv­$   baktý, bakýndý. Çevresine þöyle bir göz attý, ya da çevresinin tepkisini ayarladý, nezaret etti, sonra «h«K«"«: «j«A«2 Åv­$ Sonra ekþidi, buruþtu ve surat astý. Aslýnda hamlýk yaptý demektir bu "basar" kelimesi. Yani vaktinden evvel kokmuþ ham koruk gibi ekþidi ve surat astý. Sonra, «h«A²U«B²,!«: «h«"²(Ï! Åv­$ Ardýný, arkasýný, sýrtýný, ensesini döndü ve büyüklendi, müstekbir davrandý.

 

         Anlýyoruz ki kibirlenmek imana en büyük engeldir. Allah’a, Al-lah’ýn dinine, Allah’ýn elçilerine karþý Müstekbir davrananlar asla iman edemezler. Her bir küfrün arkasýnda yatan en büyük sebep kibirdir.

 

‘Kibir’, büyüklenmek, ululuk ve büyüklük taslamak, böbürlen-mek, kendini ulaþýlmaz görmek anlamlarýna gelir. Kendini baþkalarýn-dan üstün görüp, onlarý aþaðýlamaya, onlara hakaret etmeye de kibir denir. Yine, inanmayanlarýn kendilerini büyük ve üstün görerek, Al-lah’a ihtiyaçlarýnýn olmadýðýný sanarak veya Allah’ýn karþýsýnda boyun eðmeyi gururlarýna yedirmeyerek inanmamaya da kibir denilmektedir.

‘Kibir’, Haktan yüz çevirmek, onu reddetmek; insanlarý hakir görmek-tir. O öyle bir duygudur ki onunla kiþi övünmeyi yalnýzca kendine ya-kýþtýrýr. Bunun için insan kendini herkesten daha büyük görür. En bü-yük kibir, hakký kabul etmekten yüz çevirmek, Allah’a ibadeti kendine yakýþtýrmamaktýr. Allah’a karþý kibir göstermek küfürdür. Çünkü böyle biri Allah’a itaat etmemekte ve O’nun emrini reddetmektedir. Allah’ýn emrini alaylý bir þekilde reddeden kimse kâfir olur. Bir kimse kibirlene-rek deðil de nefsine aldanarak, ya da unutarak günah iþlerse  ona da âsi denir. ‘Kibir’, þeytaní bir anlayýþ ve sýfattýr.

 

Kur’an-ý Kerim, Rabbine karþý büyüklük taslayanlarýn kibirlerini daha çok ‘istikbar etme-büyüklük taslama’ kavramýyla anlatýlmaktadýr.

Küfür ve inkârýn en önemli sebebi kibirdir. Ýçerisinde kibir olan kimse, kendini çok büyük gördüðünden, ne bir peygambere, ne de onun an-lattýðý gerçeklere kulak asmaz. O peygamberi ve getirdiði gerçekleri kendinden aþaðý görür. Hatta kimileri, Allah’tan bahsedildiði zaman, O’na karþý bile kibirlenir, O’na ve tehditlerine aldýrmaz, O’na ihtiyaç duymaz, O’nun önünde eðilmeyi; kendi hevasý (aþýrý istekleri) durur-ken, Allah’ýn emirlerine uymayý gururuna yedirmez ve karþý çýkar. Bu tipik huy, bütün inkârcýlarýn huyudur.

 

Peygamberimiz (sav) mü’minleri bu hadis (kötü) huydan sakýndýrmýþtýr. Bu kötü huy, insaný ibadetten alýkor. Ýyilik düþüncesini öl-dürür. Diðer insanlara karþý haksýzlýk yapmaya sevk eder. Ýnsanlara ait haklarýn kaybolmasýna sebep olur. Kardeþlik duygularýný öldürür. Adaleti yok eder. Ýnsanlar arasýnda düþmanlýk ve hasýmlýk duygularýný artýrýr. En önemlisi, Allah’a teslimiyetin önünde en büyük engeldir. Al-lah karþýsýnda kendini kul ve zelil (en aþaðý bir konumda) göre insan; O Allah’ýn büyüklüðüne teslim olur ve O’nun çizdiði sýnýrlarý aþmaz.

 

Peygamberimiz buyuruyor ki: “Kalbinde zerre kadar iman bu-lunan kimse cehenneme girmez. Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse de cennete giremez.” (Ebu Davud, Libas/Hadis no: 4091, 4/59. Müslim, Ýman/147, Hadis no: 91, 1/93. A. b. Hanbel, 1/399, 451. Nak. el-Kibru ve’l Mütekebbirûn, s: 20)     

 

“Allah (cc) bana; ‘Alçak gönüllü olun, öyle ki kimse kimseye zulmetmesin, kimse kimseye karþý böbürlenmesin’, diye vahyetti.” (Ebu Davud, Edeb/Hadis no: 4895, 4/274)

 

Kiþinin güzel giyinmesi, Ýslâm’a uygun süslenmesi, çevresinin düzenli olmasý, hatta pahalý eþya kullanmasý kibir deðildir. Kibir, hakký ortadan kaldýrmak, halký aþaðýlamak ve kendini üstün görmektir. (Ebu Davud, Libas/Hadis no: 4092, 4/59)

 

Evet, aslýnda kavradý Rasulullah Efendimizin okuduklarýný da, anladýðý haktan yüz çevirip iraz etti. Yani meseleyi bildi, anladý ama etrafý izin vermedi. Peygamberin yanýndan çýktýðý zaman: “Ne oldu? Ne anladýn? Nedir bu Muhammed’in okuduklarýnýn aslý? Ne yapalým bunun karþýsýnda? Senin fikrin nedir?” diye sorduklarýnda Peygamberin okuduðu Kur’an âyetlerinden etkilenen Velid bin Muðýre: “Salýverelim bu adamý! Dokunmayalým, salýverelim kendi haline ve sonucunu bekleyelim. Bunu kendi haline bir býrakalým, çünkü vallahi ben þiirin âlâsýný tanýrým, bu Muhammed’in dedikleri þiir deðil! Ýçinizde benim kadar þiirden anlayanýnýz yoktur, vallahi bunun okuduklarýnýn þiirle ilgisi yoktur. Ben sihiri, kehâneti de bilirim, vallahi Muhammed’in okuduklarýnýn bunlarla da ilgisi yoktur. Vallahi ben görüyorum ki bu adam deli deðil, aklý baþýnda, ne dediðinin farkýnda. En iyisi mi bana kalýrsa salýverin onu kendi baþýna. Sonara bekleyip bakalým, eðer Arap buna galip gelirse, tamam iþi biter. Siz de kurtulmuþ olursunuz. Yok eðer bu Araba galip gelirse, o zaman þeref sizin olur” dedi.

 

Ebu Cehil, o cehlin, cehaletin babasý, Peygamberin okuduðu Kur’an âyetlerinden onun da etkilendiðini anladý. Hemen ona hediyeler takdim ederek þeytanlýk yaptý. “Hayýr hayýr, olmaz öyle þey! Ona ve okuduðu þeye bir ad koyacaksýn ve bunu çevreye ilân edeceksin! Bir þeyler demen lâzým buna! Bir þeyler yakýþtýrman lazým” diyerek hediyelere boðdu onu, o da düþünüp taþýnýp ilân ediverdi. Ne diyelim buna? Kehanet desek olmaz. Þiir desek tutmaz. Sihir desek hiç ilgisi yok. Þunu bunu desek olmaz. Bu akýllýydý ya, düþündü, taþýndý, ölçtü, biçti. Diyecek bir tek þey buldu, dediler ki, dedi ki: Bu Kuran baþka deðil ancak:

 

 

         24-25. “Bu sadece öðretile gelen bir sihirdir. Bu Kur’an yalnýzca bir insan sözüdür” dedi.”

 

         Öteden beri ehlinden ehline tâlim edile gelen, öðretilegelen bir sihir, dediler. Ya da diðer þiirlere, diðer sihirlere benzemeyen, onlardan ayrý, onlardan üstün bir sihirdir, dediler.

 

         Hani Emperyalizmin sömürgeci uyduruðu olarak anlatýlýr. Afrika’ya bir uçak düþmüþ, toplanmýþlar baþýna, ne olduðunu düþünmüþler, taþýnmýþlar. Epey tartýþmýþlar, konuþmuþlar ve en sonunda demiþler ki: “Galiba bu iki yüz senelik kart bir sinektir. Baþka olmaz demiþler bu olsa olsa yaþlanmýþ bir sinektir.”

 

         Ya da bir merkep gelmiþ köyün birine de, bu ne ki acaba? diye düþünmüþler, tartýþmýþlar. Sonra görmüþ geçirmiþ bir adamý çaðýrmýþlar, demiþler ki: “Ýçimizde en yaþlý, en tecrübeli sensin, bir bak ba-kalým bu nedir?” Adam þöyle bakmýþ, bakmýþ ve: “Bu olsa olsa tavþanlarýn kart babasýdýr. Galiba, kelle kulak fazlaca büyümüþ, bu yaþlý bir tavþandýr” demiþ.

 

         Bunlarýn Kur’an’a yakýþtýrdýklarý da bunlardan farksýz. Allah’ýn Resûlü’nden Kur’an dinliyorlar ve diyorlar ki: “Bu insan sözünden baþka bir þey deðildir.” ¬h«L«A²7! ­”²Y«5 žÒË! ³~«H´; ²–Ë! diyorlar.

 

         Evet burada böyle düþünen, taþýnan, ekþiyen, buruþan bir adamdan bahsediliyor. Bu Velid Bin Muðýre olabilir, Ebu Cehil olabilir, Ebu Leheb de olabilir. Rivâyetlere göre bunlardan biri olabilir, ama kýyamete kadar gelecek insanlar içinden Kur’an-ý Kerîm’e karþý ayný tavrý sergileyenler olabilecektir. Yani bu kiþinin adý önemli deðil, yolu, tipi ve karakteri önemlidir. Allah bu âyetleriyle bize þöyle buyurur: “Ey kullarým! Bakýn ki vahiy karþýsýnda þöyle þöyle davrananlar var. Bir baksanýza malým, mülküm, gücüm, kuvvetim, saltanatým, çoluk-ço-cuðum, iþim, aþým var diye Kur’an’a karþý þu adamýn tutumuna bir ba-kýn!”

 

         Peygamber karþýsýnda bir insan var. Kur’an karþýsýnda, Kur’an okuyan peygamber karþýsýnda bir insan var. Kendisine Kur’an arz edi-len, Allah’ýn âyetleriyle karþý karþýya gelmiþ bir adam. Onu duyuyor, onun okuduðu âyetleri iþitiyor, anlýyor o adam. Duyduktan, dinledikten ve anladýktan sonra kaþlarýný çatýyor, suratýný asýyor, ölçüp biçiyor. Düþünüyor, taþýnýyor, hakikat olduðunu anlýyor ama reddetmesi gerektiðine karar veriyor. Çünkü müstekbir birisi bu adam. Allah’ýn âyetlerine karþý kibirli davranýyor. Allah yasalarýna ihtiyacý yok. Çünkü a-damýn týkýrý yerinde. Mal-mülk, makam sahibi... Çoluk-çocuk sahibi, çevresi, kredisi vardý. Planlar kuruyor, nasýl reddetsem acaba? diyor ve sonunda iftirayý basýyor.

         “Bu öteden beri tâlim edile gelen, nesilden nesle aktarýla gelen bir sihirden baþkasý deðildir. Bu, bir insan sözünden baþkasý deðildir” diyor.

 

         Evet hainler dün de bugün de Allah’ýn âyetlerine sihir, insan sözü diyorlar, ama buna kendileri de inanmýyorlar. Bu yalanlarýna as-lýnda kendileri de inanmýþ deðildir. Çünkü eðer bu sihirse, eðer bu in-san sözüyse üstünde durmamalarý gerekiyordu deðil mi bu kadar? Eðer bu bir insan sözüyse býrakýverselerdi, insanýn biri de böyle konuþsaydý! Rasulullah’a mecnun dediler, deli dediler; peki hangi deliden korkmuþlardý bu güne kadar? Þimdiye kadar hangi deliye bu kadar tedbir almýþlardý? Veya hangi delinin arkasýna bu kadar insan düþmüþtü bu güne kadar? Bir adam çýkýyor, eline aldýðý Allah’ýn kitabýný göstererek “taþa tapýnmayýn, Allah’a tapýnýn!” diye baðýrýyor ve hemen “meczup bu adam” diyorlar. Peki meczupsa niye bu kadar korkuyorsunuz ondan? Niye bu kadar tedbir almaya çalýþýyorsunuz? Býrakýn bir deli de böyle söylesin! Hayýr, adamlar bu iþin farkýndalar. Deli diyorlar, mecnun diyorlar, sihirbaz diyorlar ama dediklerine kendileri de inanmýyor.

 

         Evet Allah’ýn kitabýna bir beþer sözü dediler. Peki ya biz ne di-yoruz Kur’an’a? Birilerinin sözünü dinliyoruz, bu anne diyoruz, bu baba diyoruz, bu âmir, bu müdür, bu bakan, bu baþkan, efendi, þeyh di-yoruz ve sevdiðimizden ötürü dinliyor ve ona itaat ediyoruz. Arzularýný yerine getiriyor, yasalarýný uyguluyor, elimizden kitaplarýný, tâlimatlarýný düþürmüyoruz. Peki ya Allah sözünü okumaya dinlemeye niye ya-naþmýyoruz? Bu Allah korusun da bizim toplumun umumî bir belâsý. Bakýn bu tavýr içinde olanlara Allah ne diyor:

 

         26-30. “Ýþte bu adamý yakýcý bir ateþe yaslayacaðým. Yakýcý ateþin ne olduðunu sen nerden bilirsin? O, ne geri býrakýr ne de azaptan vazgeçer. Ýnsanýn derisini kavurur; orada on dokuz bekçi vardýr.”

 

         Rabbimiz, “bu alçak madem öyle dedi, madem öyle anladý, madem ki Kur’an’a karþý öyle bir tavýr takýndý, ben de onu Sakara yaslayacaðým!” diyor. Sakarýn ne olduðunu Allah söyleyeceði için biz söylemiyoruz. Ama þu kadar söyleyelim, Sakar, Kur’an’da cehennemin isimlerinden biridir. Nar, Cahîm, Hutame, Haviye gibi cehennemin isimlerinden biridir. Sen Sakarýn ne demek olduðunu nerden bileceksin? Ýfadesinin, dinleyin, size onu ben anlatayým anlamýna geldiðini biliyoruz. Dinleyin onun ne olduðunu ben anlatayým: Neymiþ o Sakar?

 

         O öyle bir yer, öyle bir ateþ ki, ne geri býrakýr ne de azabýndan vazgeçer. Yani o ateþ ne öldürür, ne de diriltir. Ne öldürür ne de býrakýr. A’lâ sûresinde þöyle denir:

 

         “O, orada ne ölecektir ne de dirilecektir.”

         (A’lâ 13)

 

         Orada ne ölebilecekler ne de yaþayabilecekler. Buna ne yaþamak denir, ne de ölmek. Ne ölüp kurtulacaklar, ne de doðru dürüst insan gibi yaþayabilecekler. Ölümü temenni ettiren bir azabýn içinde, ama ölümü de bulamadan ebediyen kalmak ve unutulmak. Onlar için bu azaptan kurtaracak ölüm yoktur. Sonsuza dek ölümü temenni ettirecek bu azabýn içinde kalacaklar.

 

         Orada, ateþin içinde ölmek de yok, insan gibi yaþamak ta yok. Ölmek olmadýðý gibi yaþamak ta yok. Böyle ölümle yaþamak arasý kö-tü bir durum. Üstelik pislik taraftarlarý, dünyada da kolayý deðil zoru tercih etmiþlerdi. Kâfirlik gerçekten çok zor. Hani “takýl bana ve hayatýný yaþa!” derler ya, iþte böyle dünyada yaþadýklarý pis bir hayatýn so-nunda takýlacak azaba, ama yaþamak yok. Deniliyor ki adamýn caný boðazýna gelecek, ne çýkacak, ne de geri gelecekmiþ. Ne ölebiliyor, ne de kurtulabiliyor, iþte böyle bir þey. Zaten insan da günâh mahalli, günâh makamýdýr.

 

O ateþ bir þey býrakmaz, adamýn suyunu çýkarýr ama iþi bi-tirmez. Ýnsaný insanlýktan çýkarýr ama tamamen de öldürmez. Yandý, kül oldu, bitti tamam, onu salývereyim demeyen bir ateþtir o.

 

         Ýnsanýn derisini soyan, insaný insanlýktan çýkaran, insana susamýþ, insana doymayan, insansamýþ bir ateþ. Hani susamak, veya çaysamak var ya, iþte aynen onun gibi insansamýþ, insana susamýþ, insana doymayan, “aman gelsin! aman gelsin!” diyen bir ateþtir o.

 

         Bir de onun üzerinde on dokuz vardýr. Son dönemlerde insanlardan kimilerini þeytan saptýrdý da, Allah korusun peygamberlik iddiasýnda bile bulundular. Bunlar bu on dokuzun Kur’an’ýn merkezi bir makam olduðunu bulmaya çalýþtýlar. Her þeyi bu on dokuzla çözmeye çalýþtýlar. 19 mûcizesi, 19 gerçeði filan diye her þeyi buna bina etmeye, her þey iþte buradadýr demeye getirdiler. Efendim besmele 19 harfmiþ, Kur’an’daki bütün sûrelerin sayýsý 19’un bilmem kaç katýymýþ, sûrelerdeki kelimelerin sayýsý 19’un kaçta kaçýymýþ, âyetlerin sayýsý þöyleymiþ gibi bir 19’lamadan yana oldular. Sanki Kur’an 19’u anlatmak için gelmiþ, Kur’an sadece bir grafik ya da iþte logaritma kitabýymýþ gibi ýsrarla bunu gündeme getirmeye çalýþtýlar.

 

Bu bâtýl, bunu anladýk. Çünkü Kur’an hiçbir zaman bir matematik, fizik, logaritma öðreten bir kitap deðildir. Kur’an, kulluk kitabýdýr, bize kulluðumuzu anlatmak için gelmiþtir.

 

         Tamam bunu anladýk ta peki burada anlatýlan 19 ne? Ne anlatýyor Rabbimiz burada? Nasýl anlayacaðýz bu 19’u? Hucurât sûresinde Allah þöyle buyurur:

 

         “Eðer onlar, sen yanlarýna çýkýncaya kadar sabretselerdi þüphesiz onlar için daha iyi olurdu.”

         (Hucurât 5)

 

         Evet eðer onlar birazcýk sabretselerdi de sen onlara çýksaydýn onlar için daha hayýrlý olurdu. Ýnsanlar nedense sabretmiyorlar ve ora-da duruyorlar. Sanki Kur’an bitti, sanki vahiy bitti. Halbuki biraz devam ediverseler anlayacaklar. Biraz devam ediverseler anlatacak Rabbimiz bunu ama öyle deðil. Kafayý takýyorlar bir âyete ve onu onunla çözmeye, onu sadece onunla anlamaya çalýþýyorlar. Sanki Kur’an’da bir tek «h«L«2 «}«Q²K¬# _«Z²[«V«2 âyeti var, baþka âyet yok. Orada din, vahiy, Kur’an, mesaj bitti zannediyorlar ve onu onunla çözmeye çalýþýyorlar. Bu çok yanlýþtýr. Kur’an’ý Kur’an’la anlamaya, sünnetle anlamaya çalýþacaðýz. Bir âyeti öteki âyetlerle anlamaya çalýþacaðýz. Binaenaleyh buradaki 19’u on dokuzla anlamaya çalýþmanýn anlamý yoktur. 19 mu dedi Allah? Buna aynen inanalým ve geçelim, bakalým Allah bunu devamýnda nasýl anlatacak? Bir devam edelim okumaya, bakalým ne gelecek? Bakýn âyetin devamýnda Rabbimiz þöyle buyuruyor:

 

         31. “Cehennemin bekçilerini yalnýz meleklerden kýlmýþýzdýr. Sayýlarýný bildirmekle de, ancak inkâr edenlerin denenmesini ve kendilerine kitap verilenlerin kesin bilgi edinmesini ve inananlarýn da imanlarýnýn artmasýný saðladýk. Kendilerine kitap verilenler ve inananlar þüpheye düþmesinler. Kalplerinde hastalýk bulunanlar ve inkârcýlar: “Allah bu misalle neyi murad etti?” desinler. Ýþte Allah, böylece, dilediðini saptýrýr, dilediðini de doðru yola eriþtirir. Rabbinin ordularýný kendisinden baþkasý bilmez. Bu, insanoðluna bir öðütten ibarettir.”

                            

         Bir kere neymiþ bu on dokuz? Bu, on dokuz melekmiþ, bunu anladýk. Allah cehennem sohbetçilerini meleklerden yapmýþtýr.

 

         Sonra yine anlýyoruz ki, Rabbimiz bu on dokuz sayýsýný bize fitne, yani imtihan vesilesi kýldý, fitne konusu yaptý. Hangi konuda imtihan konusu kýlýnmýþ bu 19 sayýsý? Az diye mi, çok diye mi? Bu kadarcýk melekle ne yapýlabilir? Ne yapýlamaz diye mi? Ýþte bunu, bu sayýyý kâfirlere bir imtihan vesilesi yaptýk, bir azap vesilesi yaptýk deniyor. Nitekim Tahrim sûresinde de þöyle deniyordu:

         “O cehennemin üzerinde, Allah’ýn kendilerine ver-diði emirlere baþ kaldýrmayan, kendilerine buyurulanlarý yerine getiren pek þedit melekler vardýr.”                                         

         (Tahrim 6)

 

         Ýþte böyle þedit diye tarif olunan, reisleri de Mâlik olan meleklerdir bunlar. Bunlar cehennemin görevlileridir. Bunlarýn iddetleri, sayýlarý, âdetleri «h«L«2 «}«Q²K¬# olduðu, on dokuz olduðu da açýktýr. Ýþte burada anlatýlan budur. Cehennemin 19 görevlisi, ðýlâz, þidât meleði varmýþ. Ýþte mesele bu. Ýþte anlatýlan bu. On dokuz Melek. Ama on dokuz çift mi, tek mi? Yoksa on dokuz grup melek mi, on dokuz  tip melek mi? Yoksa on dokuz görev mahalli olan melek mi, onu bilmeyiz. Bilmemiz de mümkün deðildir zaten. Böyle gaybî bir konuda bunun dýþýnda Rabbimizden bir açýklama gelmemiþse, o zaman aynen Rab-bimizin haber verdiði kadar iman eder ve teslimiyet arzederiz.

 

         Âyetin bundan sonraki bölümünde Allah bunu niye kâfirlere imtihan vesilesi kýldýðýný anlatmaya devam edecek. Ýnsanlar Rabblerinin haber verdiði bu sayýyý kabul ediverseler tamam, imtihaný kaza-nacaklar ama kâfirler ve kalplerinde hastalýk bulunanlar buna inan-mayarak kaybettiler. Böylece Allah’ýn haber verdiði gaybî bir konuya iman etmeyenlerin, verdikleri haberler konusunda Allah’a itimat etme-yenlerin küfrü ve inkârý açýða çýkarýlýrken, mü’minlerin de imanlarý ve teslimiyetleri açýða çýkarýlýyor. Bakýn Rabbimiz diyor ki:

         Rabbimiz, ehl-i kitap da böylece daha bir yakîn kesb etsinler, daha bir yakîn kazansýnlar ve Kur’an’a daha bir yakýn sarýlsýnlar diye bunu söyledik diyor. Peki acaba bununla ehl-i kitap nasýl bir yakîn kazanacak?

 

         1. Birincisi, çünkü biz Tevrat’ta da bunu demiþtik, Ýncil’de de bunun aynýsýný söylemiþtik. Ýncili ve Tevrat’ý tanýyan, Ýncil ve Tevrat’a inanan bu ehl-i kitabýn bunu hemen bilmeleri, derhal anlamalarý ve derhal kendi ellerindekini gönderen kaynaktan gelen bu son kitaba iman etmeleri gerekirdi. Bu kitap konusunda yakîn sahibi olmalarý gerekirdi.

 

         2. Tevrat ve Ýncil onlara, Allah dediyse tamam kesindir! Allah ne demiþse tamam doðrudur! Allah’tan gelen doðrudur! demeleri gerektiðini öðretiyordu. Çünkü Tevrat’a ve Ýncil’e iman ettiklerini söyleyen bu insanlarýn ehl-i kitap olarak Allah’ýn vahiy gönderdiðini, bilmedikleri þeyleri kendilerine Allah’ýn öðrettiðini bilmeleri gerekiyordu. Dün kendilerine dediklerime inandýklarýný iddia eden bu insanlar, þimdi de ben on dokuz dediysem yakînen anlayýversinler, diyor Allah.

 

         3. Ya da ehl-i kitap, kendi kitaplarýyla yakîn tanýþýklýklarýndan dolayý, böyle peygamberin kendi kendine bilemeyeceði, bulamayacaðý, söyleyemeyeceði þeyleri, ancak vahiyle Allah’tan aldýðýný bilmeli ve hemen iman etmelidirler deniyor. Baþka ne için böyle demiþ Rabbi-miz?

         “Bir de iman edenlerin de imanlarý artsýn diye bunu dedik, veya bu âyeti indirdik” diyor Allah. Peki iman edenlerin, mü’minlerin imanlarý nasýl artar bununla? Onu da þöyle anlýyoruz:

 

         1. Bu âyeti duyan mü’minler de “Allah’ým sen ne büyüksün! Allah’ým sen ne kadar yücesin ki, sadece bir on dokuzla bu iþi hallediveriyorsun! Sadece on dokuz melekle bu koskoca cehennemi hallediveriyorsun! Biz bunu bilmeyiz! Bilemeyiz! Anlayamayýz ya Rabbi! Bizim aklýmýzýn bunu almasý mümkün deðildir ya Rabbi! Ama inanýyoruz ki sen Azîmsin! Sen çok büyüksün ya Rabbi!” desinler, Allah’a karþý böyle bir tazim, böyle bir teslimiyet duysunlar ve imanlarý artsýn diye biz bunu söyledik diyor Rabbimiz.

 

         2. Veya Kur’an’da bir iman konusu daha gündeme gelsin de böylece mü’minler buna da inansýnlar da imanlarý, iman konularý artýversin diye biz bunu indirdik, söyledik diyor Allah. Zira her bir yeni âyeti tanýyýp inandýkça mü’minlerin imanlarý artmaktadýr. Meselâ þu ana kadar bu sûreyi bilmiyorsak  þimdi bir otuz âyet öðrendik, iman ettik ve otuz âyetlik bir iman artýþýmýz oldu, ya da otuz iman birimi da-ha kazandýk demektir. Öyleyse her yeni âyete inandýkça bir iman birimimiz daha oluyor demektir. O halde bizler de bugün Rabbimizin âyetlerini tanýyarak iman birimlerimizi artýrmak zorundayýz.

         Ayrýca bir hikmeti daha varmýþ bu iþin: “Ehl-i kitap ve mü’min-ler bu konuda þüpheye düþmesinler diye ben böyle yaptým,” diyor Allah. Yani onlar böyle olunca þüpheye düþmezler. Niye düþsünler ki? Allah dediyse tamam! Allah ne demiþse tamamdýr ve doðrudur. Ama geriye kalanlar derler ki:

         Kalplerinde yamukluk olanlar, kalplerinde þek hastalýðý bulunanlar ve kâfirler þöyle derler: “Ne oluyor? Allah bununla ne anlatmaya çalýþýyor? Ne demek istiyor ki? Neyi darp etmeye çalýþýyor ki bununla Allah? Ya da bu darpla neyi kast ediyor ki? Ne bu? Neye yarar bu? Allah’a yakýþýr mý bu?”

         Açýn gözünüzü ve iyi dinleyin! Allah dilediklerini hidâyete ulaþtýrýr, dilediklerini de dalâlette býrakýr. Yani Allah hidâyet dileyenleri hi-dâyete ulaþtýrýr, delâlet isteyenleri de dalâlette býrakýr. Kur’an kimilerini hidâyete ulaþtýrýrken kimilerini de dalâlette býrakýr. Kimileri Kur’an’la hidâyet bulur, kimileri de Kur’an’la, Kur’an sayesinde sapýklýklarýný, sapma noktalarýný anlar. Konu ile ilgili Bakara sûresi 26. âyetinde þöyle diyordu Allah:

      “Þüphesiz ki Allah sivrisineði ve ondan üstününü misal vermekten utanmaz. Ýman edenlere gelince onlar Rabblerinden gelen bir hak olduðunu bilirler. Beri taraftaki kâfirler de: “A! Ne oluyor? Allah bununla ne kast e-diyor acaba?” derler. Bu misal ile Allah pek çoklarýný saptýrýr.”

         (Bakara 26)

 

         Allah münafýklar için bu misali verince ya da Hac sûresi 73. âyetindeki örnekten söz edince, münafýklar, “Allah bu tür misaller ver-mekten münezzehtir” dediler de bunun üzerine Allah buyurdu ki: “Allah sivrisinekten ya da onun üstündeki bir þeyden misal vermekten çekinmez, utanmaz.”

 

         Peki neymiþ bu adamlarýn dertleri? Bütün dertleri Allah’ýn sinekten söz etmesiymiþ.

         “Ey insanlar! Size bir misal verilmektedir, þimdi onu dinleyin! Þüphe yok ki sizin Allah’ý  býrakýp da berisinde dua ettikleriniz bir sinek bile yaratamazlar. Velev ki hepsi bunun için toplanýp yardýmlaþsalar bile. Þâyet sinek onlardan bir parça koparsa, o dua ettikleriniz onu sinekten kurtaramazlar. Talip de zayýf, matlûb da! (Parça koparýp kaçan sinek de zayýf, kendisinden koparýlan da.)”

         (Hac: 73)

 

         “Allah berisinde velîler edinenlerin hali örümcek gibidir ki, o bir ev yapmýþtýr. Ama bilseler evlerin en zayýfý (çürüðü), hiç þüphesiz örümcek yuvasýdýr.”

         (Ankebût: 41)

 

         Allah bu iki âyette örümcekten ve sinekten misal verince bunlar gariplerine gidiyor insanlarýn. “Olacak þey midir bu? Allah sinekten bahsediyor, örümcekten söz ediyor, yakýþýr mý bu Allah’ýn þanýna?” di-ye yaygarayý basýyorlar. Allah da onlara þöyle cevap veriyor: “Bana a-kýl vermeye, bana yol göstermeye kalkmayýn! Þunu þunu anlatmalýydýn! Þundan, þundan bahsetmeliydin! Önce þunlarý anlatmalýydýn! Þu þu konulara hiç girmemeliydin!” diyerek bana yol göstermeyin! Benim dediðimi ben dedim diye kabul edin! Ben ne demiþsem, nasýl demiþsem öylece kabul edin!”

 

         “Hak, Rabbindendir. O halde sakýn þüphe edenlerden olma!”

         (Bakara: 147)

 

         “Rabbinden gelen, gerçek hak ve hakikat odur! O halde sakýn siz þüphelenenlerden olmayýn!” diyor Allah. Burada da aynen benzerini söylüyor. Allah dediyse tamam! Demek ki bu konu ancak böyle anlatýlýrmýþ. Demek ki bu konu en güzel sinekle veya örümcekle anlatýlýrmýþ. Demek ki bu konu böyle on dokuzla anlatýlýrmýþ. Allah böyle anlatmýþ, baþkasýný bilmeyiz. Efendim iþte kadýn konusunda biraz þöyle düþünsek. Niye? Ben kadýný Allah’tan daha mý iyi düþüneceðim yani? Allah’ýn düþündüðü yetmiyor mu? Erkek konusunda þöyle yapsak! Hayýr, Allah en güzelini ortaya koyuyorsa aynen ona teslim olacaðýz. Ne dediyse aklýmýzý, mantýðýmýzý iþin içine karýþtýrmadan aynen kabul edeceðiz. O zaman bunun adýna iman denecektir. Ýman edenler ne derlermiþ bakýn:

         “Hak, Allah’tan gelendir. Hak, babamýn bildiði, efendimin tasdik ettiði, hak toplumun öngördüðü, insanlarýn benimsediði, hocalarýn yazdýklarý deðil, Allah’tan gelen, yani vahye mutabýk olan gerçektir.” Ýþte mü’minler Allah’tan gelenlerin tamamýnýn hak olduðuna, gerçek olduðuna iman edip imanlarýný artýrýrlarken, kâfirler ve kalplerinde nifak hastalýðý bulunanlar da:

 

         “Acaba ne demek istiyor ki Allah bununla? Ne yapmak, nereye varmak istiyor ki?” diye güya merak ediyor, ama asla kulluða yanaþ-mýyor. Ýrdeliyorlar güya ama bu irdelemeleri kulluða yönelik deðil. Çünkü Allah bunlar için:

 

         “Kalplerinde eðrilik bulunanlar fitne aramak ve te’viline gitmek için Kur’an’ýn müteþabih âyetlerinin peþine düþerler....”

         (Âl-i Ýmrân: 7)                

 

         buyuruyor. Onlar diyor ki:

 

         “Eh ne varda burada? Ne anlayacaðýz da bundan? Bununla nereye kadar gidilebilir ki? Bu nereye götürebilir bizi?” derler.

 

         Bakýyoruz bugün de öyle diyor insanlar. Bugün de kalplerinde nifak hastalýðý bulunan insanlarý görüyoruz. Kur’an karþýsýnda ayný þeyleri söylediklerine þahit oluyoruz. “Gelin ey Müslümanlar! Kur’an okuyalým! Kulluk kitabýmýz ne diyor bir tanýyalým da onun istediði biçimde Müslüman olalým!” dediðimiz zaman, ayný insanlarýn bugün de Kur’an’a karþý ayný ifadeleri kullandýðýna þahit oluyoruz: “Ne olacak ya Kur’an’ý okuyup ta? Bu Kur’an ne anlatýyor? Bununla nereye kadar varýlabilir? Bu nereye kadar götürür insanlarý? Bununla hayat mý düzenlenir ya? Bununla þehir mi idare edilir? Bununla belediyecilik mi yapýlýr? Bununla para mý kazanýlýr? Bununla makam mý kazanýlýr? Bununla devlete mi gidilir? Tamam anladýk Kur’an da, yani ne olacak okuyunca? Bununla devlet mi kurulur? Bununla cemaat mý örgütlenir? Bununla para mý kazanýlýr? Bununla iktidara mý gelinir?” dediklerine þahit oluyoruz insanlarýn. Aynen bugünkülerin de bunlarý dediklerine þahit oluyoruz. Kur’an okuyalým, Kur’an okuyalým. “Ýyi, anladýk da ne olacak okuyup da? Oku, oku bununla nereye kadar gidilebilir? Ne iþe yarayacak bu okuma? Bize baþka þeyler lazým. Bize örgütsel çalýþmalardan söz et. Bize paradan, bize sanayileþmeden söz et!” diyenleri bugün de görüyoruz.

 

         Ama Allah diyor ki: “Biz bunu iman edenlerin imanlarý artsýn, küfredenlerin ve fâsýklarýn da fýskýný artýralým, açýða çýkaralým diye böylece anlattýk.” O halde Kur’an kimilerinin hidâyetini artýrýrken kimilerinin de dalâletini artýrmaktadýr. Yani kimileri Kur’an’la hidâyet bulurken, kimileri de Kur’an’la, Kur’an sayesinde sapýklýklarýný, sapýklýk noktalarýný anlarlar.

 

         Kur’an’la kimileri sapýtýrken, kimileri hidâyet bulur. Pek çoðu Kur’an’la sapýtýrken, pek çoðu Kur’an’la yol bulur. Onlar aslýnda bu âyet sebebiyle sapmýþ deðildir, zaten sapýktý bunlar da, bu âyetle sapýklýklarýný izhâr ediyorlar. Yani bunlarda küfür ve nifak zaten vardý da, âyet bunu açýða çýkarmýþtýr. Yani þimdi bunlar bu misallerde ne denilmek istendiðini anladýklarý zaman iman edecekler mi? Kesinlikle. Bunlarýn derdi iman deðil, bunlarýn derdi zaten imandan kaçmak. Buna delil arýyorlar!

 

         “Allah’ýn ordularýný Allah’tan baþkasý da bilmez zaten. Allah’ýn ordularýnýn, Allah’ýn meleklerinin mahiyetini bilmeniz de mümkün deðildir. Öyleyse araþtýrýp, soruþturup, sorgulayýp durmaktansa böylece teslim olun! Böylece iman edin! Bu on dokuzun ne olduðunu, nasýl olduðunu düþünmeyin! Düþünmeniz de gerekmez zaten! Çünkü bu konu gaybî bir konudur, evet dediniz mi tamam sizden istenen budur,” diyor Rabbimiz. Ben size sizin en baþ sýfatlarýnýzý sayarken ¬`²[«R²7@¬" «–Y­X¬8ÌY­< «w<¬HÅ7! demedim mi? Ben size gayb bilginin konusu deðil, imanýn konusudur demedim mi? Gayb bilinmez inanýlýr demedim mi? Gaybý bilmeniz gerekmez ki! Nereden çýkarýyorsunuz bunu? Niye uðraþýyorsunuz?

 

 

         “Ve bu ancak bu bir öðüttür, beþer düþünüp öðüt alsýn diye bir ültimatom, bir muhtýradýr; düþünmek, öðüt almak isteyenler için bir tezkiradýr.”

 

         32-37. “Hayýr hayýr, öðüt almazlar. Ay’a, dönüp gelen geceye, aðarmakta olan sabaha andolsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoðlunu uyarýcý olarak anlatýlan cehennem büyük olaylardan biridir.”

 

         Hayýr hayýr! Neye hayýr? Bu on dokuzun ne olduðu konusundaki telaþa hayýr! Her þey bu on dokuzda saklýymýþ gibi ýsrarla anlamak için bu on dokuzun üzerine gitmeye hayýr. Bu bozuk düzen anlayýþa hayýr. Vahye karþý takýndýðýnýz bu bozuk tavýrlarýnýza hayýr! Vahiyle kulluk iliþkisi içine gireceðiniz yerde onu bir bilim kitabý yerine koymanýza hayýr! Onu bir logaritma kitabý zannetmenize hayýr! Vahye karþý bu vurdumduymaz tavýrlarýnýza hayýr! Vahye karþý bu müstekbir halinize hayýr! Kâfirlerden ve kalbi hasta olanlardan olmanýza hayýr! Üstünüzde taþýdýðýnýz Velid bin Muðire sýfatlarýna hayýr! Ýmana yanaþmamanýza, kalplerinizin yakîn kesb etmekten kaçýnýþýnýza hayýr! ŸÒ«6 Hayýr hayýr! Öyle deðil! Ýþ sizin bildiðiniz gibi deðil, niye anlamaya yanaþmýyorsunuz?

 

         Aya yemin olsun ki! Sýrtýný dönüp giderken geceye yemin olsun ki! Sarardýðý, aðardýðý zaman sabaha yemin olsun ki:

 

Herhalde büyüklerden birisidir o Sakar. Büyük belâlardan birisidir o Sakar. Yani kâfirlerin atýlacaðý, girdirileceði, boylatýlacaðý bir konudur ki o Sakar, büyüklerden biridir. Büyük haberlerden biridir. Hani daha önce:  

 

demiþti. Ya da “Nezîran li’l-beþer” denmiþti. Sûrenin ta baþýna döneceðiz. Yani bu Sakar, bu cehennem insanlar için bir uyarýcýdýr. Cehennem olmasaydý uyarý olmazdý. Öyleyse biz de hem kendimiz, hem de baþkalarý için cehennemi uyarý kabul edecek, uyaracaðýz, uyarýlacaðýz onunla. Ama

Ve de:

 

olarak kýyam etmemiz gerekecek, kýyamý gerçekleþtirmemiz gerekecek tabii. Yani kýyamýn bir konusu da burada anlatýlýr diyeceðiz.

 

         Peki herkes uyarýlamýyor mu? Herkes denileni anlamýyor mu? Herkes istenilen seviyeye gelmiyor mu? Evet:

 

         Öne geçmek isteyenler de olacak, arkada kalmak durumunda olanlar da olacaktýr. Yani bu âyetleri, Allah’ýn uyarýlarýný duyar duy-maz kulluða koþanlar da olacaktýr, itaatten kaçanlar da olacaktýr. Öy-leyse bütün insanlar uyarýlacaktýr ama:

Olanlar da olacak, yani ha uyarmýþsýn ha uyarmamýþsýn fark etmez olanlar, uyarýya karþý nötr davrananlar da olacak:

 

Olarak uyarýlanlar, uyarýya müspet cevap verenler de olabilecektir. Çünkü:

 

         38-42. “Herkes kazancýna baðlý bir rehindir; Ancak defteri saðdan verilenler böyle deðildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: “Sizi bu yakýcý ateþe sürükleyen nedir?” diye sorarlar.”

 

         Evet herkes, bütün insanlar kendi kazancýna rehindir. Herkes kendi kazancýna baðlýdýr. Herkes kendi ne kazanmýþsa onunla rehindir. Yani Allah indinde borçlu olarak kazancýna rehindir. Ýnsanýn saadet ya da felâketi kendi kazancýna mütenasiptir. Ya çalýþýr, güzel ameller iþler, Allah’a borcunu ödeyerek kendini kurtarýr ya da çalýþmaz, rehin olarak Allah’ýn elinde kalýr.

 

         Bu âyeti þu üç þekilde anlamaya çalýþýyoruz:

 

         1. Herkes ameliyle hesaba çekilmeye rehindir. Buradaki žÒË! ile Müslümanlarýn çocuklarý kastedilmiþtir. Yani bu hesaba çekilme sorumluluðundan Müslümanlarýn çocukken ölmüþ çocuklarý müstesnadýr, onlarýn hesabýnýn olmamasý anlatýlýr. Herkes ameliyle hesaba çekilecektir.

 

         2. Herkes, her cehennemlik ateþe rehindir ancak cennetlikler müstesna þeklinde anlayanlar da olmuþtur bunu.

 

         3. Herkes ameliyle rehindir, ancak Ashab’ul Yemin bundan müstesna denmiþtir. “Yani herkes kendi gideceði yere biletini kendisi almaktadýr, kimseyi bu konuda zorlamam!” diyor Allah. Cehenneme gidenler cehenneme kendilerini baðlýyorlar, kendilerini cehenneme rehin tutuyor. Cehennemlikler amelleriyle, yaþadýklarý hayatlarýyla kendi kendilerini cehenneme ipotek ediyorlar ama Cennetlikler bundan müstesnadýr.

 

         Sað ashabý, amel defterini saðlarýndan alanlar bundan müstesnadýr.

 

         Sorup soruþturacaklar mücrimlere. Sûrenin bu bölümü gerçekten insanýn tüylerini ürpertiyor. Düþünün, yýðýnlarla insan cehennemin kapýsýnýn aðzýna gelmiþler. Ýþin garibi bunlarýn içinde dünyada ben de Müslümandým diyenlerden de pek çok insan var. Müslümanlar bunlarý görünce þaþýracak ve sorup soruþturacaklar: “Yahu bu adam dünyada Müslümandý, ne iþi var bunun burada acaba?” diyecekler. Soruþturacaklar: “Yahu ne oldu? Kim yaptý size bunu? Kim getirdi sizi bu cehenneme?” diyecekler. Dünyada Müslüman gözüken bu adamlardan dört cevap anlatýlýyor âyette:

 

         43-46. “Onlar derler ki: “Namaz kýlanlardan deðildik. Düþkün kimseyi doyurmuyorduk. Bâtýla dalanlarla biz de dalardýk. Ceza gününü yalanlardýk. Ölüm bize o haldeyken geldi.”

 

         Cennette Rabblerinin devlet ve nimetlerine kavuþmuþ olan mü’minler kendi aralarýnda cehennemlikleri, mücrimleri sorup soruþtururlar. Onlar bu konunun sözünü açýnca cehennem ve cehennemlikler de gözlerinin önüne kadar getirilmiþtir. Mü’minler orada dünyada tanýdýklarý, bildikleri simâlarý görürler. Dünyada mü’min zannettikleri, Müslüman bildikleri kimi insanlarý orada ateþin içinde görünce þaþkýnlýklarýný dile getirerek: “Ne oluyor? Hayrola? Ne iþiniz var sizin orada? Yoksa bir yanlýþlýk filan mý oldu? Siz mü’min deðil miydiniz dünyada? Hangi rüzgar attý sizi bu ateþin içine? Sizi bu cehenneme sürükleyen, bu ateþe iten sebep nedir?” diyecekler ve sorup soruþturacaklar.

 

         Diyorlar ki, “biz namaz kýlanlardan deðildik!” Namaz kýlanlardan deðildik biz? Bunun birkaç mânâsýný açýklamaya çalýþalým:

 

         1. Dikkat ederseniz “biz namaz kýlmýyorduk” demiyorlar da, “namaz kýlanlardan deðildik” diyorlar. Belki kýlýyorduk ama, ne dediðimizi, ne okuduðumuzu, ne yaptýðýmýzý anlamadan yatýp kalkýyorduk. Yani aslýnda biz namaz kýlmýyorduk ta namaz gösterisinde bulunuyorduk, diyorlar.

 

         2. Ya da sadece namazla din kurtarma çabasýnda oluyorduk. Bizden sadece namaz isteyen, hayatýmýzýn öteki birimlerine karýþmayan bir Allah’a inanýyorduk. Sadece namazla kulluðun defterini dürüyorduk. Namazda mesaj almadýðýmýz gibi, yarým yamalak aldýklarýmýzý da namaz sonrasý hayatýmýza taþýma diye bir derdimiz yoktu. Namazla hayatý düzenleme diye bir endiþemiz yoktu.

 

         3. Ya da namaz kýlanlar gibi namaz kýlmýyorduk. Kim o namaz kýlanlar? Biz namazý kimden öðrendik? Allah’ýn Resûlü’nden. Rasulul-lah: “Ben nasýl namaz kýlýyorsam siz de öylece kýlýn! diyordu ya, iþte biz de öylece kýlmaya çalýþýyoruz. Öyleyse biz namaz kýlanlardan deðildik sözü, namaz kýlanlar gibi, Peygamber (a.s) gibi, sahâbe gibi namaz kýlmýyorduk, yani hayatýn mihveri olan, hayatý düzenleyici olan bir namaz kýlmýyorduk demektir.

 

Hani Allah’ýn Resûlü:

 

“Kimin namazý onu kötülüklerden menetmiyorsa o namaz sahibini Allah’tan uzaklaþtýrmaktan baþka bir iþe yaramaz”

 

diyordu ya, iþte böyle bir namaz kýlýyorlarmýþ bunlar. Eh adamýn hayatýnda Peygamber yoksa, Peygamberi tanýmýyorsa elbette namazý da yoktur. Peygamberi olmayanýn namazý olur mu? Namazda “En büyük Allah!” dediðimiz halde namazýn dýþýndaki hayatýmýzda en büyük falan, en büyük filan diyerek bu büyüklüðü daðýtmaya baþlamýþsa kiþi, veya “Yalnýz sana kulluk yaparým Allah’ým!” dedikten sonra malýn, dükkanýn, müþterinin, makamýn, âmirin, müdürün, çevrenin, toplumun, âdetlerin, modanýn kulu-kölesi olmaya kalkýþmýþsa, baþkalarýnýn huzurunda eðilmekten sýrtý kamburlaþmýþsa nasýl namaz diyeceðiz buna?

 

         4. Baþka bir mânâsý da, namaz kýlanlarla beraber deðildik de-mektir. Adam namaz kýlýyor ama çevresi, eþi, dostu hep münafýk, fâ-sýk, facirse, oðlunu namaz kýlanla evlendirmiyor, kýzýný namaz kýlana vermiyor, oðlunu, kýzýný eðitmek üzere namaz kaçkýný insanlara teslim ediyor, arkadaþlarýný namaz kýlanlardan seçmiyor, oðlunu, çevresini, ticaret ettiði, borç alýp verdiði, görüþüp konuþtuðu, düþüp kalktýðý insanlar namazcý deðilse, ya da namaz kýlanlar kendi aralarýnda böyle bir dayanýþma içine girmemiþlerse, onlar da Allah korusun yarýn bu duruma düþecekler ve bu sözü söyleyenler arasýnda yer alacaklardýr.

 

         “Bir de bizler miskinleri doyuranlardan deðildik.” Malýmýzda çevremizdeki miskinlerin, fakir-fukaranýn hakký olduðunu bilmiyorduk. Kazandýkça kazanýyor, yýðdýkça yýðýyor, ama bunu Allah yolunda Allah’ýn kullarýna ulaþtýrma çabasý içine girmiyorduk. Soframýzý biraz daha zenginleþtirme, biraz daha çeþidi artýrma, eþyalarýmýzý biraz da-ha lüksleþtirme, arabalarýmýzý bir model daha yenileme, çevreye biraz daha fazla hava atma, insanlarýn evlerinde, sofralarýnda bizi biraz da-ha fazla konuþup gündemlerine almalarý, biraz daha fazla takdir, biraz daha fazla alkýþ ve þöhret adýna çýrpýnýyorduk. Villalarýmýzý, köþklerimizi terk edip miskinlerin, garibanlarýn hayatlarýna inmeyi, onlarýn ev-lerine gitmeyi aklýmýzýn ucundan bile geçirmedik. Onlarý adam yerine koyup kendi hayat standartlarýmýza çekmeyi, kendi harcamalarýmýzý, israflarýmýzý da kýsarak kendimizi onlarýn hayat standartlarýna indirmeyi hiç düþünmedik. Yani onlarýn kendi yiyeceklerini vermedik onlara. Bizim mallarýmýzýn içinde onlara verilmek üzere senin verdiklerini kendimizin zannederek onlara vermedik” diyorlar.

 

         “Bir de biz bâtýla, bâtýl tutkulara, boþ þeylere, lüzumsuz þeylere dalanlarla birlikte dalýp gidiyorduk ki, ansýzýn ölüm gelip bizi yakalayýverdi.”

 

         “Evet, boþ þeylere dalýp gidiyorduk. Bizi ilgilendirmeyen, dünyamýzý da, ahiretimizi de ilgilendirmeyen boþ þeylere daldýkça dalýyorduk.” Yarýn mizana konulunca insaný cennete götürücü olmayan her þey boþtur. Mizana konunca isterse insaný cehenneme götürmesin ama cennete götürücü olmayan her þey boþtur.

 

         Adam özel krem rengi takke ördürüyor, rengini, desenini, modelini beðenmiyor, bozdurup bir daha ördürüyor, boþ þey bunlar. Veya arabasýnýn renginde elbise giymeye çalýþýyor. Veya tesbih illa da oltu taþý olacak diye onun peþine takýlýyor. Adam tesbih  alacak 150 sene topraðýn altýnda kalmýþ olacak. Adam henüz evlenmemiþ, boþanmayý tartýþýyor. Kadýn, kendisine farz olmayan Cumayý tartýþýyor, kocalarýnýn cuma iþlerini ayarlamaya çalýþýyor. Ya da Etiyopya’yý, Arjantin’i konuþuyorlar. Gerçekten bunlarý konuþmamýzý Allah mý istedi, bir düþünelim. Eðer yarýn bunlar bizim mizanýmýza konacak cinsten þeyler deðilse, yarýn bizi cennete götürecek þeyler deðilse, boþ þeylerdir. Bir bakýþ, bir düþünce, bir konuþma, bir okuma, bir davranýþ eðer cennetimize vesile deðilse, boþtur.

 

         Bugün sabahtan akþama kadar konuþtuklarýnýzý bir düþünün. Neler konuþtuk? Dünyamýzý da âhiretimizi de ilgilendirmeyen boþ þeyler miydi, yoksa mîzanýmýza konulacak cinsten þeyler miydi? Ya da bizi cennete götürücü þeyler miydi, yoksa cehennemin ta ortasýna dü-þürecek þeyler miydi? Nasýl yani, bir söz insaný cehenneme götürür mü? Evet, bakýn Allah’ýn Resûlü Riyazu’s Salihîn’de bize aktarýlan bir  hadislerinde þöyle buyurur:

 

“Bir insan manasýný düþünmeden bir söz söyleyiverir ki, o söz nedeniyle cehennemin doðusu ile batýsý arasýndaki mesafesinden daha uzak bir yerine düþüverir.”

 

 Allah korusun. Kýzdýktan sonra aðzýnýzdan bir söz dökülecek, siz ne dediðinizin farkýna bile varamayacaksýnýz, sonra onun cezaya çarptýrýlacak bir söz olduðunu anlayacaksýnýz. Bunu sakinken bile ya-pamazsýnýz. Bir sözün sonunda bakýyorsunuz ki insan cehennemin dibine yuvarlanýp gidiyor.

 

Birisine yanlýþlarýný hatýrlatýyoruz, iyi bir müslüman olabilmesi için yapmasý gereken þeyleri hatýrlatýyoruz, adam sonunda öyle bir deðerlendirme yapýyor ki, bizim söylediklerimizin hepsini alýp götürüyor. Diyor ki adam; “hoca bana fýrça çekti”. Halbuki Rasûlullah Efendimiz dinin nasihat olduðunu beyan ediyor. Din öylece nasihat olarak ikame edilsin, var kýlýnsýn, onun hayatýnda benden nasihat, benim ha-yatýmda ondan nasihat olarak din yaþansýn diye konuþuyorum, adam sonunda diyor ki beni fýrçaladý. Dilimizin döndüðünce bir saat Allah ve Resûlünün dediklerini ortaya koymaya çalýþýyoruz, ama sonunda içlerinden birisi diyor ki; “hoca anlat, anlat dediklerin çok güzel ama bugün bunlar mümkün olmaz” diyor. Onun aðzýndan çýkan bu söz dinleyenlerde ne iþtah býrakýyor, ne ilgi býrakmýyor. Bu sözün neye mal ol-duðunu bilmiyor adam.

 

Bir de öðrendiði âyet ve hadislerin ne anlama geldiði, kendilerinden nasýl bir kulluk istediðini düþünmüyor insanlar. Oturuyoruz bir ortamda; bir þeyler anlat diyorlar. Ben de diyorum ki; haydi hepiniz bi-rer âyet, birer hadis söyleyin de onlar üzerinde anlatmaya baþlayayým. Baþlýyor birisi; bir adam ölünce, onun ameli, malý mülkü, karýsý kýzý, hýsým akrabasý onunla birlikte mezara kadar gelir diyor peygamberimiz. Evet, sonra ikisi geri döner mezarda sadece ameli kalýr.” Ya öyle mi, nerede olurmuþ bu iþ diye ben sormaya baþlýyorum. Çünkü daha önce duydunuz mu bilmem? Ama ben tekrar duyurayým; karþýmdakinin ifadesiyle bir adam ölünce üç þey onunla birlikte mezara kadar gider. Malý, ehli ve ameli. Bunlardan malý ve ehli geri döner, ameli onunla birlikte mezarda kalýr.

 

Siz hiç gördünüz mü diyorum, adamýn yataðý, yorganý, masasý, sandalyesi, atý, arabasý, bürosu, maðazasý, köþkü, yalýsý hepsi be-raber altýna tekerlekler takýlarak mezara götürülsün, hiç gördünüz mü? Haydi akrabalarýnýn hepsi deðilse de bir kýsmýnýn iyi kötü geldiðini görüyoruz da ötekilerin geldiðini görüyor musunuz, gördünüz mü? Peki malý mülkü nasýl geliyor mezara diyorum. Nerde görülmüþ bunlarýn mezara geldiði? Efendim kefeni gelmiyor mu? Eh geri gelmiyor ama o orada kalýyor. Peki ya þekerleri? Hattâ o da onun deðildir. Onu da orada yiyip bitiriyorlar, o da orada kalýyor, geri gelmiyor. Peki söyleyin diyorum, bu hadisi neden siz böyle üzerinde düþünme-den anladýnýz? Eh amel etmek istemediniz, bu hadisi öðrenmeden önceki ben ile öðrenen ben nasýl davranmalýydým, bunu bilediniz, bu-nun üzerinde kafa yormadýnýz dedim.

 

         Birine dedim ki; bir hadis oku da dinleyeyim. Bir hadis okudu bana: “Bir müslümanýn bir baþka müslümana üç günden fazla küsmesi helal deðildir” hadisi okudu. Ben dedim ki; peki ne anlayacaðýz bundan? Ne dedi bu hadis bize? Valla orasýný bilmem, ben bu kadar ezberledim dedi. Bir dakika dedim, ben bir baþka hadis biliyorum ki; Kâb Bin Malik ve iki arkadaþýna elli gün küsmüþ sahabe. Nasýl olacak þimdi bu? Üstelik baþlarýndaki peygamber Efendimiz de küstü. Hem üç gün diyor peygamber, hem elli gün diyor, bu ne mennem þey? Ay-rýca mesela sahabe’den biri elinde sapanla taþ atan bir baþka sahabeye diyor ki; eðer bunu býrakmazsan sana küserim. Küstü de nitekim. Ne olacak þimdi bu? Diye onlarý öðrenilenlerle amel etmeye teþ-vik edince, içlerinden birisi dedi ki; yani bu yaptýðýna gýcýklýk desek olmaz mý dedi. Yok, aðzýnýzdan çýkan þeylere dikkat edin. Ne dediðinizi, neden dediðinizi ve bu dediklerinizin neye mal olduðunu bilin.

 

         Bir adamla anlaþmak istediniz, didindiniz, uðraþtýnýz, çabaladýnýz olmadý. Sonunda dediniz ki; yok olmadý be arkadaþ, onunla yýldýzlarýmýz bir türlü barýþmadý dediniz. Ne o? Yýldýzlarýnýz barýþmadý. Hiç düþündünüz mü bu söz ne anlama geliyor? Tarihte nice toplumlar varmýþ yýldýzlara tapan. Onlarýn inancýna göre her insanýn bir tanrý yýl-dýzý varmýþ gökyüzünde. O benim yýldýzýmla onun yýldýzý, yani benim tanrýmla onun tanrýsý gökyüzünde anlaþýrlarsa ben de yeryüzünde onunla anlaþýrmýþým. Onlar küser barýþmazlarsa, ben de yeryüzünde çatlasam patlasam da onunla anlaþamazmýþým. Söyleyin peygamberin yýldýzýyla bugünkülerin gökteki yýldýzlarý barýþmadý da ondan mý görüþmek istemiyorlar peygamberle? Neden gitmiyorlar peygamberin ziyaretine? Neden sormuyorlar ona problemlerini? Neden yanaþmý-yorlar peygamberin hadislerine? Haþa neredeyse Allah’ýn yýldýzlarýyla bizimkilerin de irtibatý yok galiba.

 

         Öyleyse aðzýmýzdan çýkan bir sözü, biz onu ne maksatla söylediðimizi düþünüp söyleyelim. Hattâ o sözün eninde sonunda bizim mizanýmýza konulacak olduðunu bilerek konuþalým. Mesela adam bir olayda çok ciddi olduðunu anlatmak için yemin billah’ýn da ötesinde diyor ki; “anam avradým olsun ki” diyor. Bu ne mennem þey? Ya da; “dinimden döneyim ki” diyor kimileri. Bunu nasýl söyleyebiliyor adam? Þakasý bile olmaz ki bunun.

 

         Veya meselâ iki kiþi tartýþýrlarken birisi; “la havle vela guvvete illa billah” diyor, berikisi hemen ileri atýlýp; “býrak la havleyi! La havle karýn doyurmuyor! La havlene baþlarým!” diyor. Nasýl söyleyebilir bunu bir müslüman?

 

         Meselâ adamýn kalemine gösterdiði titizliði bir düþünün. Her kalemle yazamaz adam, illa falan model ve filan marka olacak. Veya adamýn yemeðin tuzuna, biberine modeline gösterdiði titizliði bir düþünün. Saatlerce akvaryum karþýsýnda veya televizyon ekraný karþýsýnda öldürdüðü zamanlarý bir düþünün. Arabalarýnýn üzerinde gördükleri ufacýk bir çizik karþýsýnda, “aman eyvah ne oldu? Nasýl oldu?” diye abananlarý ve üzüntülerinden deliye dönenleri bir düþünün. Halbuki adamlarýn kendi inanç dünyalarýndaki veya çocuklarýnýn itikat dünyalarýndaki çatlaklýklara neredeyse araba girecek ama onu gördükleri yok adamlarýn. Hepsi boþ þeydir bunlarýn!

 

         Bir ömür boyu yaptýklarýmýzý bir düþünelim.  Ne kadarý dolu, ne kadarý boþ bir düþünelim. Meselâ bir ilkokul diyoruz beþ yýl harcýyo-ruz, dönüp bir bakýyoruz ki bomboþ. Yani mübâlaða yapmýyorum inanýn orada öðrendiklerimiz beþ haftaya sýðabilecek þeyler. Ondan sonra yaptýklarýmýzý düþünelim. Hayatýn tümünü düþünelim. Acaba bu yaptýklarýmýzýn yaptýrýcýsý kimdi de yaptýk? Allah dedi diye mi yaptýk? Yoksa toplum öyle istedi diye mi? Çevremiz bundan razýdýr diye mi? Ya da âdetler veya Zerdüþt böyle buyurdu diye mi yaptýk? Tüm yaptýklarýmýzý bir düþünelim. Neyle geçti bizim ömrümüz? Oturamayacaðýmýz evler, yiyemeyeceðimiz paralar toplamakla mý geçti?  Eðer böy-leyse, tüm hayatýmýz boþa gitmiþtir Allah korusun.

 

         Neyle geçirdik ömrümüzü? Müzik dinleyerek mi? Kaldýrým çiðneyerek mi? Ekran baþýnda, akvaryum önünde mi? Aynanýn önünde mi? Panayýr veya piknikte mi? Oya için, boya için mi? Para-pul peþinde mi? Yoksa kendisine kulluk yapmaya çalýþtýðýmýz çevrenin alkýþ tufanlarý arasýnda mý? Veya kulluða râci olmayarak, amele müstenit olmayarak gayr-ý dinî ilimlerde tefekkuh adýna mý çýrpýndýk? Öyleyse eyvaaah bize! Vaah bize! Yuh bize!!

 

         Bakýn öyle diyor cehennemdekiler. Bizler boþ þeylere, bizim dinimizi de, dünyamýzý da ilgilendirmeyen, olsa da olur, olmasa da olur þeylerin peþine takýlýyorduk. Ya da bizden istenmeyen þeylerin peþine veya kesinlikle haram olmayan ama bizden istenmeyen þeylerin peþine takýlýyorduk. “Elbisenin tipi, biçimi, rengi, modeli. Yemeðin modeli, tadý, tuzu, servis biçiminden tutun da, çayýn deminden, kahvenin rengine varýncaya kadar, peynirin küflüsünden soðanýn cücüðüne kadar her þeyi dert ediniyorduk da, Kitabý, sünneti dert edin-miyorduk” diyenlerden birisi de biz olmak istemiyorsak, yarýn yaptýklarýmýza dikkat etmek zorundayýz. Yarýn mizanýmýza konduðu zaman bizi periþan edecek boþ þeylerin peþinde deðil de, bizi kesin cennete götürecek, Allah ve Resûlü’nün istediði þeylerin peþinde olalým.

         Bir de din gününü yalan sayýyorduk biz. Ahiret endiþemiz yoktu bizim. Yukarýdaki suçlarýn temel sebebi, asýl sebebi budur iþte. Ya-ni bir adamýn ahiret inancý bozulmuþsa, hesaba çekilme þuuru pörsümüþse, o adamýn tüm hayatý bozulmuþ demektir. Ancak dikkat ederseniz burada din gününü, ahiret gününü inkâr ediyorduk, reddediyorduk demiyorlar da, “yalan sayýyorduk” diyorlar. Ýnkar etmekle yalan saymak ayrý ayrý þeylerdir.

 

         Yalan saymak, inanmakla beraber gereðini yerine getirmemek demektir. Adam namaza inanýyor ama kýlmýyor, örtünmesi gerektiðine inanýyor ama örtünmüyor. Yani inanýyor ama inancýnýn gereðini yap-mýyor. Hani meselâ diyorsunuz adama: “Arkadaþ dýþarý mý çýkýyorsun? Aman dikkat et! Dýþarýda çok þiddetli soðuk var, kar yaðýyor! Aman pardösünü giymeden çýkma!” Adam kar nedir, soðuk nedir biliyor, pardösüsünü giymesi gerektiðini biliyor, anlýyor ama yine de giymeden çýkmaya kalkýþýyorsa, iþte bu yalan saymaktýr. Namazýn farz olduðunu, kýlýnmasý gerektiðini biliyor ama yine de kýlmýyor. Bakýn burada da aynýsýný görüyoruz:

 

         “Biz din gününü yalan sayardýk.”

 

         Bakýn, “din gününü inkâr ederdik” deðil, “yalan sayardýk.” Meselâ adama soruyorsunuz: “Arkadaþ ölecek misin?” “Tamam.” “Dirilecek misin?” “Tamam.” “Hesap-kitap var mý?” “Tamam.” “Peki Allah  Kâdir mi? Yapar mý bunu?” Tamam, hepsine inanýyor adam. Ama ba-kýyoruz bu tamam saydýðý, bu inandýðý konulara aldýrýþ etmeden yaþýyor adam. Yaþadýðý hayatta bu inandýðý þeylerin kokusunu bile görmek mümkün deðil. Öyle bir hayat programý var ki, adamýn bu inancýnýn hiç mi hiç etkisi yok.

 

         Yani imanýnýn, inandým dediði þeyin gereðini yapmýyor. Veya imanýný amele dönüþtürmüyor adam. Çok korkunç bir suç deðil mi bu? Namaz kýlmasý gerektiðine inanýyor ama kýlmýyor. Örtünmesi ge-rektiðine inanýyor ama örtünmüyor. Kur’an’ý, sünneti tanýmadan Müslümanlýk olmayacaðýna inanýyor ama farklý yaþýyor. Çoluk-çocuðunu eðitmesi gerektiðine inanýyor ama yaklaþmýyor. Ýþte yalan saymak budur ve çok büyük bir suçtur. Öyleyse inandýk dediðimiz þeyleri a-mele dönüþtürmeye çalýþalým inþallah.

 

         Bizler böyle dünyaya dalmýþ bir biçimde yaþayýp giderken:

 

         Eyvah! Eyvah ölüm gelip çatýverdi bize. Tam yapacaktýk, tam baþlayacaktýk ama ölüm geliverdi. Hanýma ders baþlatacaktý ama iki sene sonra. Küs olduðu bir Müslüman kardeþiyle barýþacaktý, onu affedebilecekti ama beþ sene sonra. Kur’an’ý tanýyacaktý, anlayacaktý, ama yarýndan sonra, diyordu. Çocuklarýný eðitecekti ama emekli olduktan sonra. Kur’an’ý ve sünneti tanýyacaktý ama evi bitirdikten sonra. Rahmetli tam yapacaktý ama ölüm geliverdi. Ömrü kifâyet etmedi. Eyvah, hesapsýz bir biçimde ölüm gelip iþini bitiriverdi.

 

         Bizler ahireti gündemimizden çýkarmýþtýk ta bu haldeyken ölüm geliverdi! Ýþte borç, dert, senet, kürek, dükkan, tezgah, müþteri, kooperatif, diploma, doktora, makam, koltuk, bordro, kademe, ödeme, akvaryum, çiçek, saksý, halý, mobilya derken hiç beklemediðimiz bir anda ölüm geliverdi. Ýþte cehennemin kapýsýnýn önündekilerin söyleyecekleri bunlar. Allah bizleri onlardan etmesin inþallah.

 

         Anlýyoruz ki iþte cehenneme gidecekler bunlardýr. Anlýyoruz ki bunlar bedenî kulluklarýný, ya da bireysel kulluklarýný yapmýyorlarmýþ. Namaz gibi bireysel, miskinleri doyurmak gibi toplumsal kulluklarýndan kaçýyorlardý. Veya namazla bedenlerinde Allah’ý söz sahibi bil-miyorlar, ikramla da mallarýnda Allah’ý söz sahibi kabul etmiyorlardý. Ya da namazla Allah’tan mesaj alýp infakla da bu mesajý Allah kullarýna ulaþtýrma dertleri yoktu bu adamlarýn.

 

         48-52. “Artýk onlara, þefaatçilerin þefaati fayda vermez. Öyleyken, bunlara ne oluyor ki öðütten yüz çeviriyorlar? Aslandan ürkerek kaçan yabanî merkeplere benzerler. Hayýr; her biri önüne açýlývermiþ sahifeler verilmesini isterler.”

        

         Onlara hiçbir þefaatçinin þefaati fayda vermez. Hal böyleyken bu adamlara ne oluyor da tezkiradan, haritadan, mihmandardan, pusuladan, yol bilenden yüz çeviriyorlar? Ne oluyor bunlara ki Allah’ýn rahmeti gereði kendilerine açtýðý rahmet kapýlarýndan istifadeye ya-naþmýyorlar? Nasýl oluyor? Neye güveniyorlar da kendilerine açýlan þefkat kucaðýndan, aslandan ürken yaban merkepleri gibi ürküp kaçýyorlar? Kimden kime kaçýyor bunlar?

 

         Hayýr hayýr, bunlarýn derdi her birinin önüne açýlmýþ sahifeleri, kitaplarý olsun isteðidir. Hepsi, kendilerine mahsus kitaplarý olsun isterler. Yani bunlarýn hepsi peygamber olmayý ister. Hepsine ayrý ayrý birer kitap verilsin, hepsinin kendilerine mahsus kitaplarý olsun isterler. Hepsi kendilerinin özel kitaplarý olsun ve hepsi de kendi kitaplarýna bakarak “Allah’ýn istediði budur! Allah’ýn muradý budur! Benim kitapta böyle deniyor! Ben bunu kitabýmdan böyle anladým!” demek ister. Dolayýsýyla benim anlayýþým doðrudur! Benim düþüncem, benim metodum, benim dinim, benim yaþadýðým hayat doðrudur! Kesin doðrudur! diyecekler, hiç kimseye baðýmlý olmayacaklar, Allah’ýn istediklerini istedikleri gibi yorumlayacaklar.

 

         Galiba Peygamberi ve onun sünnetini diskalifiye etmeye çalýþanlarýn çabasý da bu gibi görünüyor deðil mi? Yani Kur’an’ý peygamberin kitabý, peygambere gelen kitap, peygamberin anlayýp yaþadýðý, peygamberin anlayýp uyguladýðý, örneklediði bir kitap olmaktan çýkarýp kendilerince anlamak istiyorlar. Çünkü Kur’an’ý peygamberin kitabý, peygamberin anlayýp yorumladýðý kitap olarak kabul edip peygambere baðýmlý anlamaya çalýþtýklarý zaman,  düþüncelerine, anlayýþlarýna peygamberî bir sýnýr gelecektir. O zaman hayatlarýna yasaklar ge-lecek, onun anlayýþýnýn dýþýna çýkamayacak ve daha bir Müslümanca yaþamak zorunda kalacaklar. Ama peygamberi ve peygamberin sünnetini, peygamberin anlayýþýný, peygamberin uygulamalarýný diskalifiye ederek Kur’an’ý peygambere baðýmlý olmadan anlamaya çalýþtýlar mý, kendi istedikleri gibi âyetleri yorumlama imkânlarý olacak, kendi arzularýna göre onu yorumlama imkâný bulmuþ olacaklar. Ýþte peygamberi ve onun sünnetini silmek isteyenlerin tek derdi budur. “Ben kitabýmdan bunu anladým. Benim kitapta bunlar var. Ben böyle anladým, beni baþkasý baðlamaz” diyecekler ve keyiflerine uygun bir hayat yaþama imkâný bulabilecekler.

 

 

         53. “Hayýr; daha doðrusu ahiretten korkmazlar.”

 

         Hayýr hayýr! Onlarýn yarýn endiþeleri yok. Hesap-kitap dertleri yok onlarýn. Ahiret endiþeleri yok onlarýn da ondan. Peygamberi kenara aldýlar mý, artýk Kur’an’ý istedikleri gibi yorumlayacaklar. Ama ahirette soracaðýz onlara bunun hesabýný, diyor Rabbimiz.

         54-55. “Hayýr þüphesiz bu Kur’an bir öðüttür. Dileyen kimse öðüt alýr.”

 

         Ýþte bunlar, bu âyetler, bu Kur’an dileyip öðüt almak isteyenler için, bu kitapla yol bulmak isteyenler için bir tezkiradýr, zikradýr. Tez-kira, kiþinin sürekli hafýzasýnda canlý tutmasý ve hiç unutmamasý gereken þey demektir. Ýþte Kur’an’la yol bulmak isteyenler için öncelikli olarak hatýrýnda canlý tutulmasý gereken tezkiradýr bu âyetler. Yani bu âyetler asla unutulmamasý gereken zikralardýr. Çünkü bu âyetler hayatýn kendileriyle düzenleneceði zikralardýr. Ama öðüt almak isteyenler için bir deðer ifade eder bu âyetler. Dileyen Rabbine ancak bu âyetlerle yol bulabilir. Çünkü tezkirasýz yol bulmak mümkün deðildir. Tezkirasýz Allah’a yol bulmak ve O’na istediði biçimde kulluk yaparak O’nun rýzasýný kazanmak mümkün deðildir.

 

Çünkü bu âyetler tezkiradýr, haritadýr, pusuladýr, mihmandardýr, yol göstericidir. Öyle deðil mi? Hem bu kitabý tanýmayacaksýnýz, hem kitabýn âyetleriyle beraber olmayacaksýnýz, hem kitapsýz bir hayat yaþayacaksýnýz, hem tezkirayla yol bulmaya çalýþmayacaksýnýz, hem haritayý elinize almayacaksýnýz, hem pusulaya müracaat etmeyeceksiniz. Yani yol bilenin elinden tutmayacak, yolu yol bilene sormayacaksýnýz hem de yol bulacaksýnýz. Mümkün mü bu? Öyleyse Rabbine yol bulmak isteyen bu kitapla sürekli beraber olmak zorundadýr. Sürekli tezkirayla hareket etmeye çalýþmak zorundadýr. Bunun baþka çaresi de yoktur diyor Rabbimiz.

         56. “Allah dilemeksizin öðüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya daha lâyýktýr ve baðýþlanmaya daha ehildir.”

 

         Allah ki, takva ehlidir. Allah ki, kendisiyle yol bulunandýr. Allah ki, kendisine sorulandýr. Allah ki, korumasý altýna girilen, hayatýn kendisi adýna ve kendisinin belirlediði biçimde yaþanýlandýr. Allah ki, kullarýnýn kulluða yol bulmalarý için kitap gönderendir. Yolu tarif etmek üzere kitap gönderen ve kitabýn nasýl anlaþýlacaðýný, nasýl hayata ge-çirileceðini, Allah’ýn istediði kulluðun nasýl icra edileceðini göstermek üzere örnek kul olarak peygamber gönderendir. Allah ki, maðfiret et-meye ehil olandýr. Ýyi niyetle kendisine kulluk yapmak isterken hataya düþenlere maðfiret edendir.

 

         Rabbim bize affýn ve maðfiretinle muamele buyur, çünkü sen maðfirete tek ehil olansýn. Bu sûrenin de sonuna geldik. Rabbim gereðiyle amel eden kullarýndan eylesin. Vel hamdü lillahi Rabbi’l âlemîn.