- 74 -
Mushaf’taki
sýralamaya göre kitabýmýzýn 74., Nüzûl sýralamasýna göre 4., Mufassal sûreler
kýsmýnýn altýncý grubunun altýncý ve son sûresi olan Müd-dessir sûresi, Mekke’de
nâzil olmuþtur. Âyetlerinin sayýsý 56’dýr.
Hamd yalnýz ve
yalnýz âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Allah’ýn Rasûlü’ne,
O’nun pâk aile halkýna ve ashabýna olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü
sen her þeyi iþitensin, her þeyi bilensin.
Rahmân ve Rahim olan Allah’ýn adýyla
1. Ey
örtüye bürünen Muhammed! 2. Kalk da uyar. 3. Rabbini yücelt. 4. Giydiklerini
temiz tut. 5. Kötü þeyleri terke devam et. 6. Yaptýðýn iyiliði çok görerek baþa
kakma. 7. Rabbin için sabret. 8-10. Sur’a üflendiði vakit, iþte o gün,
inkârcýlara kolay olmayan bir gündür. 11-14. Ey Muhammed! Tek olarak yaratýp,
kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan oðullar verdiðim ve nimetleri yaydýkça
yaydýðým o kimseyi Bana býrak. 15. Bir de verdiðim ni-metten artýrmamý
umar; 16. Hayýr hayýr; çünkü o, Bizim
âyetlerimize karþý son derece inatçýdýr. 17. Onu sarp bir yokuþa sardýracaðým.
18. Çünkü o, düþündü, ölçtü biçti. 19. Caný çýkasý, ne biçim ölçüp biçti! 20.
Caný çýkasý; sonra yine ne biçim ölçüp biçti! 21. Sonra baktý. 22. Sonra
kaþlarýný çattý, suratýný astý. 23. Sonra da sýrt çevirip büyüklük tasladý.
24-25. “Bu sadece öðretilegelen bir sihirdir. Bu Kur’an yalnýzca bir insan
sözüdür” dedi. 26. Ýþte bu adamý yakýcý bir ateþe yaslayacaðým. 27. Yakýcý
ateþin ne olduðunu sen nerden bilirsin? 28. O, ne geri býrakýr ne de azaptan
vazgeçer. 29. Ýnsanýn derisini kavurur. 30. Orada on dokuz bekçi vardýr. 31. Cehennemin
bekçilerini yalnýz meleklerden kýlmýþýzdýr. Sayýlarýný bildirmekle de, ancak
inkâr edenlerin denenmesini ve kendilerine kitap verilenlerin kesin bilgi
edinmesini ve inananlarýn da imanlarýnýn artmasýný saðladýk. Kendilerine kitap
verilenler ve inananlar þüpheye düþmesinler. Kalplerinde hastalýk bulunanlar ve
inkârcýlar: “Allah bu m
Alak
Sûresinin ilk âyetleri nâzil ol duktan sonra vahiy kesilmiþti (fetretü'l-vahy)*
Rasûlullah (s.a.s), buna çok üzülmüþ ve âdeta ne ya-pacaðýný þaþýrmýþtý. Cabir
Ýbn Abdullah (r.a.), vahyin gelmediði o dö-nemden söz ederken Hz. Peygamber
(s.a.s)'in þöyle söylediðini rivayet eder: "Bir gün yolda yürüyordum.
Aniden gökten bir ses iþittim. Baþýmý kaldýrdýðýmda, daha önce Hira maðarasýnda
gördüðüm o meleði, yerle gök arasýný dolduran bir kürsüde oturur vaziyette gördüm.
Dehþete kapýlarak, hemen eve döndüm. "Beni örtün, beni örtün" diye
baðýrýyordum. Evdekiler beni örttüler. Bunun üzerine Allah tarafýndan bu;
"Ey örtünen" ayetiyle baþlayan süre nâzil oldu."
Mekke
müþriklerinin Peygamber (s.a.s)'e karþý tavýr koyarken içinde bulunduklarý açmazý
ilginç bir þekilde ortaya koyan diðer bir ri-vayet de þöyledir: Hac günleri
gelmiþ, tüm Arap yarýmadasýndan topluluklar Mekke'ye gelmeye baþlamýþtý.
Mekkeli müþrikler telaþ içerisinde, insanlarý Hz. Peygamber (s.a.s)'den nasýl
uzak tutacaklarýnýn yollarýný arýyorlardý. Kendileri, Kur'an-ý Kerim'in çarpýcý
ilâhî üslubu karþýsýnda çaresiz kaldýklarý için, bu ilâhî mesajý duyan insanlarýn
etkilenip Peygamber'e uyacaklarýndan endiþe ediyorlardý. Bunun üzerine Mekkeli
müþriklerin ileri gelenlerinden olan Ebu Leheb, Ebu Süfyan, Velid Ýbn Muðire,
Nadr Ýbn Haris vb. Daru'n Nedvede toplandýlar. Aralarýnda þu konuþma geçti.
"Hac günleri geldi. Arap kabilelerinin elçileri gelmeye baþladý. Üstelik
onlar, hakkýnda bir þeyler duyduklarý Muhammed'in söylediklerini soruþturup duruyorlar.
Siz ise, onun hakkýnda farklý farklý þeyler söylüyorsunuz. Kimi deli, kimi
kâhin, kimi de þa-irdir diyor. Ancak her Arap bilir ki, bunlarýn hepsinin bir
tek kimsede bulunmasý mümkün deðildir. Onun için, herkesin kullanacaðý tek bir
kelime üzerinde karara varalým. Onlardan birisi kalkýp; "þairdir diyelim"
dedi. Velid buna itiraz ederek þöyle dedi: "Ben bir çok þâir dinledim.
Muhammed'in hiç bir sözü onlara benzemiyor" "Öyleyse kâhin-dir diyelim"
dediler. Velid; "kâhin bazen doðru söyler, bazen de yalan söyler. Muhammed
asla yalan konuþamaz" diyerek yine itiraz etti. Bu defa akýl hastasýdýr
diyelim dediler. Velid tekrar itiraz ederek þöyle de-di: "Akýl hastalarý
insanlara saldýrýr. Muhammed asla böyle bir þey yap-madý".
Velid
ayrýlarak evine gitti. Oradakiler Velid'in þirkten döndüðünü zannettiler. Bunun
üzerine Ebu Cehil, doðruca Velid'in evine giderek ona; "Abdu'þ-Þems! Sana
neler oluyor! Kureyþ bir þeyde ittifak ediyor, sen karþý çýkýyorsun. Onlar da
senin, delil getirerek dininden döndüðünü zannettiler" dedi. Velid;
"Benim bu iþ için de(ile ihtiyacým yoktur" dedi ve ekledi: "Ben
iyice düþündüm, o neden bir sihirbaz ol-masýn? Çünkü onun, babayla oðlun,
kardeþle kardeþin, karýyla kocanýn arasýný açtýðýný, onlarý birbirinden
ayýrdýðýný duydum ve onun mutlaka bir sihirbaz olduðuna karar verdim". Bu
sözü Mekke'de yaydýlar. Bunu duyan halk; "Muhammed sihirbazdýr" diye
baðýrmaya baþladý. Rasulullah (s.a.s), bu söylenenleri duyunca üzüntü
içerisinde eve döndü ve elbisesinin içine büzülerek yattý. Bunun üzerine;
"Ey örtülere bürünen " ayeti nâzil oldu.
Bu
olay, Mekke müþriklerinin ve sonraki çaðlarda hayatlarýný Ýslâm düþmanlýðýna
adamýþ inkârcýlarýn içinde bulunduklarý çeliþkili ruh yapýlarýný ortaya koymasý
açýsýndan ilginçtir. Görüldüðü gibi Velid b. Muðire; "Muhammed asla yalan
konuþmaz" dediðinde bunu, oradaki herkes susarak onaylamýþtý. Bu ayný
zamanda Peygamber (s.a.s)in getirdiði ilâhî mesajýn da tasdik edilmesi anlamýný
taþýr. Bir kimsenin yalan söylemesinin imkansýzlýðýný kabul etmek, söylediklerine
inanmayý zorunlu kýlar. O halde, müþriklerin inkarlarýnda ýsrar etmelerinin
sebebi nedir? Bir kimse, zâhiren ne kadar katý bir þekilde in-karda bulunursa
bulunsun; Allah'ýn takdir ettiði dünyevî ve uhrevî gerçeklerin somut olarak
kuþatmasý altýnda olduðu hissinden kendini as-la kutraramaz. Öyleyse o, Allah'a
karþý, bir ölçüde bilinçli bir baþkaldýrý içindedir. Kâfirlerin bir takým
dünyevi çýkarlardan dolayý inkar ederek isyanda bulunmalarý, onlarýn birer
zalim olmalarýna sebep olmuþ; bu da Ýslâm'la aralarýna onu anlamalarýný
engelleyen bir perde oluþturmuþtur.
Onlarýn,
küfürlerinde ýsrar ediþlerinin sebebi, Ýslâm'ýn gerçekliði hakkýndaki
þüphelerinden kaynaklanmýyordu. Riyaset ve zenginlikleri, böbürlenmelerine,
kendilerini diðer insanlardan üstün görmelerine sebep oluyordu. Toplumun
akýllarýnca en þereflileri kendileri olduðuna göre, Allah Teâlâ'nýn
peygamberlik gibi yüce bir görevi kendilerinden birine vermesi gerekirdi.
Câhiliye
yaþamýnýn pisliklerinin körelttiði akýllarý, Muhammed (s.a.s) gibi zenginliði
ve riyaset iddiasý olmayan mütevâzý birine risâ-letin verilmesini idrak
edemiyordu. Ona karþý olan hased ve kýskançlýklarý, sapýklýklarýnda inat
etmelerine sebep oluyordu. Bu, Kur'an-ý Kerim'de þöyle ifade edilir:
"Hayýr! (Onlarýn inanmalarý anlamadýklarýndan deðil) her biri kendilerine
ayrý ayrý sahifeler verilmesini ister" (52).
Sûre
daha baþlangýçta, insanlarý þirkin ve zulmün karanlýðýndan, zorbalarýn tahakkümünden
kurtarýp hidayete ulaþtýrmak için Ce-nab-ý Allah'ýn peygamber olarak seçtiði o
nezih kulun þahsýnda bütün mü'minlere sesleniyor: "Kalk ve insanlarý
uyar" (2). Bu hitap kýyamete kadar mü'minlerin kulaðýnda çýnlayacaktýr.
Allah Teâlâ, müslümana daldýðý derin uykudan, büründüðü örtüden sýyrýlýp, cehenneme
doðru sürüklenen insanlarý Allah'ýn dinine döndürmek için cihada ve mücadeleye
giriþmeyi, bu yolda karþýlaþýlacak meþakkatlere hazýr olmayý emrediyor.
Bu iþe
baþlamadan önce, bedenî ve ruhî bir ön hazýrlýðýn olmasý gereklidir. Allah
Teâlâ, bu terbiyeyi ihtiva eden emirleri verirken vurguladýðý noktalar, bir
müslümanýn cihad yolculuðunda yaþamasý gereken hayatýn üzerine bina edileceði
temel unsurlarý da bize sunmaktadýr: "Rabbini yücelt! Elbiseni temizle!
Azaba götürecek þeylerden sakýn! Yaptýðýn iyiliði çok görerek baþa kakma! Rabbin(in
rýzasý) için (müþriklerin eziyet ve sýkýntýlarýna þimdilik) sabret!"
(3-8).
Daha
sonra, inkarcýlarýn Allah Teâlâ'nýn verdiði nimetlere karþýlýk nankörlük
göstererek, açýk delillere inatla direnmeleri zikredilip kâfirler için çok
çetin bir gün olan diriliþ gününde yaptýklarý her þeyin hesabýnýn kendilerinden
sorulacaðý haber veriliyor: "Ben onu sarp yo-kuþa (cehennemdeki saûd
azabýna) sardýracaðým" (17).
Bundan
sonra gelen ayetlerde, kafirler, Peygamber (s.a.s)'i yalanlarken yapmýþ
olduklarý akýl dýþý hesaplar kýnanarak, ilâhi lânetle lânetlenmektedirler.
Onlar, Peygamber (s.a.s)'e akýllarýnca bir sýfat yakýþtýrýp Kur'an-ý Kerim'i de
insan sözü olarak nitelediler. Bu tipler için öteki kâfirlerden farklý olarak
özel bir cehennem hazýrlanmýþtýr: "Ben onu Sakar’a sokacaðým"(26).
Allah Teâlâ, kasem ederek onun azabýný kimsenin yalanlayamayacaðýný cehennemin,
yaþayýþýnda geri kalan veya ileri gidip azgýnlaþan kimseler için bir uyarý
aracý olduðu vurgulanarak, Âhirette cennetle ödüllendirilenlerin, cehennemliklere,
bu duruma düþmelerine neyin sebep olduðu yolundaki sorusuna verilen cevaplar
gözler önüne serilmek suretiyle gaflet içerisinde olanlar uyarýlmak isteniyor.
Onlar bu soruya þöyle cevap verirler: "Biz namaz kýlanlardan deðildik.
Yoksullara bir þey yedirmezdik" (Muhammed hakkýnda kötü sözler söylemeyi)
dalanlarla birlikte dalardýk. Ta ki ölüm bize gelinceye kadar (bu halde kaldýk)"(43-47).
Ýnkarcýlarýn
Ýslâm'a karþý cinneti andýran davranýþ biçimlerinin tutarsýzlýðý anlatýlýr ve
onlar için hiç bir kurtuluþ ümidinin olmadýðý belirtilerek, Kur'an'ýn, aklýný
kullanabilenler için bir öðüt olduðu ve insanlarýn ondan öðüt alýp almamakta
serbest davranabilecekleri bildirilir: "Kim dilerse ondan öðüt alsýn"
(55). Sûreyi, Allah Teâlâ, insanýn kaderinin kendi elinde olduðunu, Ýslâm'a
karþý büyük cürümler iþleyenlerin hidayet olunmayacaklarý; doðru yola iletilenlerin
ise buna layýk olduklarý için, Ýslâm'la nimetlendirildikleri gerçeðini bütün
çýplaklýðý ile ortaya koyan þu ayet-i kerime ile bitiriyor: "Allah dilemedikçe
de öðüt alamazlar. Ýþte o (öðüt alan, Allah tarafýndan) korunmaya da layýk
olandýr" (56).
Bu
mukaddimeden sonra inþallah sûrenin âyetlerini tanýmaya baþlayabiliriz. Rabbim
gereði gibi anlayýp amel etmeyi hepimize nasip buyursun.
1. “Ey
örtüye bürünen Muhammed!”
Müzemmil’in
baþýnda söylenenler burada da geçerlidir. Allah’ýn Resûlü eve döndüðünde ya “Zemmilûnî”
demiþ, üstü örtülmüþ, veya “Dessirûnî” demiþ ve üstü örtülmüþtü.
“Ey örtüsüne bürünen! Ey baþýný yorganýnýn altýna çeken! Gizlenen, saklanan, rahata
meyleden” gibi kinaye mânâlara da muhtemel olan bir kelime olarak Rasulullah
anlatýlýyor. Bu, “ey elbisesini giyip namaz için doðrulmaya çalýþan, namaza
davranan! Ey R
Ey örtünen,
bürünen peygamber! Kim örtmüþtü Rasulullah’ýn üstünü? Hatice örtmüþtü belki,
çevresi örtmüþtü, veya arkadaþlarý, þehri örtmüþtü. Halbuki mesaj alandý
Rasulullah. Kur’an’la tanýþan, onun getirdiði hayatý kendisine din kabul eden
birisi olarak ortaya çýkmýþtý Rasulullah, ama bunu sadece kendi hayatýnda uygulamýþ,
ya da sadece kendi þahsýnda, kendi hayatýnda sergilemiþti bunu. Ýþte bu sûre
bunun topluma yansýmasýný emredecek, Rasulullah’ýn kendi þahsýnda uyguladýðýný
dýþa taþýmasýný, taþýrmasýný isteyecekti.
Öyleyse “Ey
gece kýyam eden! Ey gece Allah’tan mesaj alýp gündüz ne yapamayacaðýný
bilemeyen Peygamber! Ey Müzemmille Nebî olup, nübüvvet elbisesini giyip, þimdi
de Müddessir’le de onu dýþa taþýmasý gereken Peygamber! Gece kýraat etmesi gerektiðini
an-layan, bunu kendisine din kabul eden, ama bunu sadece kendi dünyasýnda,
kendi hayatýnda yapan kiþi!”
2. “Kalk da
uyar.”
Þöyle de
anlaþýlabilir bunun mânâsý: “Ey bürünüp yatan! Ey bunun korkusunu çeken! Ey
kendisine güvenemeyen! Ey ne yapacaðý konusunda atak davranamayan kiþi! Ey
köþesine çekilen kiþi! Kalk ve uyar! Kalk ve inzar et!”
Rasulullah
öyleydi, bilemiyordu, kývranýyordu, korkuyordu. Ben bu iþin üstesinden nasýl
gelirim? Bunu insanlara nasýl ulaþtýrýrým? Ýn-sanlar beni dinlemez! diye korkuyordu.
Hiç kimsesi yoktu, yalnýzdý, kimsesizdi, güçsüzdü, parasýzdý, malsýzdý. Ya da
bilge deðildi, filozofluðu yoktu. Eski dilleri bilmezdi, okur-yazarlýðý yoktu.
Ne yapacaðýný, nereden baþlayacaðýný bilmiyor, köþesine çekilmiþ üzerini örttürmüþ
bekliyordu. Cenâb-ý Hakk diyor ki:
“Ey örtünüp bürünen! Kalk ve uyar! Veya
ey Ýslâm’ýn görüntüsü, örnek þahýs olarak, insanlara Ýslâm’ýn görüntüsü olarak
peygamberlik elbisesini giyen! Bu örnekliði üzerine kisve edinen peygamber!
Kalk, bu örneklik kisvenle görün! Onunla kýyam et! Azimle iþine baþla!”
Buna göre,
Müddessir, Rasulullah’ýn önceden bilinen bir sýfatý deðildir. Yani bu âyetler
gelmeden önce ne Rasulullah’ýn "Müzemmil" olduðu biliniyor, ne de
"Müddessir" olduðu biliniyor. “Efendim onun â-detidir, sünnetidir, kenara
bir müddet çekilmiþtir, ormana gitmiþ, daða, bayýra çekilmiþtir. Binaenaleyh
bizler de böyle bir süre bir tenhaya, insanlardan uzak bir köþeye, inzivaya çekilmek
zorundayýz” sözleri bâtýldýr. Tarihen Rasulullah Efendimizin böyle bir durumu
sabit deðildir. Sadece Peygamberliðe baþladýðý günlerde olmuþtur, o kadar.
Bizler de þu anda peygamberlik beklemediðimize göre bizim için böyle bir þey
söz konusu deðildir.
Ey
Müddessir! Müzzemmil’le birlikte söyleyecek olursak, ey gece kalkýp Kur’an
okuyan, ama gündüz ne yapacaðýný bilemeyen peygamber! Ey Müzzemmil’le "Gündüz
senin için uzun bir uðraþ var" mesajýný alan, ama bunun ne demek olduðunu,
nasýl bir uðraþ, nasýl bir yüzüþ olduðunu bilemeyen peygamber! “Kalk ve inzar
et!" Kalk ve uyar! Kalk ve insanlarýn cennet, ya da Cehennem yolunda olduklarýný
onlara duyur!
emriyle alâkalý Müzzemmil’de epey bir þeyler demiþtik. Müzzemmil’e
“Ayaða kalk! Kýyam et! Muhatap olduðun dinle beraber ayaða kalk! Ýnancýnla
ayaða kalkýp görün! Ya da dini ayaða kaldýr! Kalk ki uyarasýn!” gibi mânâlar
verilecektir.
“Peygamberim!
Kalk ve uyar! Kalk ki uyar! Kalk ki uyarasýn! Kalk ki uyarabilesin!” Ýnzarýn
hem cennetle hem de cehennemle alâkalý olduðunu biliyoruz. Ýnzarýn iki boyutudur
cennet ve cehennem. Meselâ sadece cehennem boyutunu veya sadece cennet boyutunu
söylemek eksiktir. Bunun ikisini birden söylemek zorundayýz. Meselâ “namaz kýl,
cennete gidersin” demek eksik bir uyarýdýr. “Namaz kýl, cennete gidersin ama,
cehennemden de kurtulursun” demek lazýmdýr. Veya “içki içme, cehenneme
gidersin!” demek eksiktir. “Ýçki içme, ce-henneme gidersin, ama cenneti de
kaybedersin” demek doðrudur. Çünkü cennete gitmek ayrý bir nimet, cehennemden
kurtulmak ta ayrý bir nimettir. Veya cehenneme gitmek ayrý bir azap, ama cenneti
kaybetmek de ayrý bir azaptýr. Bakýn Âl-i Ýmrân sûresinde Rabbimiz þöyle
buyurur:
“Onlara
elîm bir azap müjdele!”
Elim azap müjdelenmez deðil mi?
Elîm bir azap müjde konusu deðildir. Anlýyoruz ki buradaki tebþîr, azap haberi
olmaktadýr. Onlara elîm bir azabýn haberini ver demektir bunun mânâsý. Ýnzarda
da ayný þeyi görüyoruz. Yani dýþ görünüþü itibariyle bir müjde gibi görünse de,
aslýnda o korkutma demektir. Meselâ Rasulullah Efendimiz Buhârî hadislerinden
birinde diyor ki:
“Cennette kamçý kadar bir yer
dünya ve içindekilerin tümünden daha hayýrlýdýr.”
Düþünebiliyor musunuz? Kamçý
kadar bir yer ne olur? Hem in-ceciktir, hem düzensizdir, hem de kullaným alaný
olmayandýr. Ama cennette o kadarcýk bir yer bile dünya ve içindekilerden çok
daha ha-yýrlýdýr, diyor Allah’ýn Resûlü. Yine ayný hadisin devamýnda Rasulullah
diyor ki:
“Sizin akþam ve sabah Allah
yolunda cihad etmeniz (cehd-ü gayret için, Ýslâm’ýn izzet ve þerefini, Müslümanlarýn
namus, iffetlerini, neslini, aklýný biraz gayret etmeniz) dünya ve içindekilerinin
size verilmesinden daha iyidir.”
Ýþte bu bir uyarýdýr, bu bir
inzardýr, ama müjde türünde bir inzardýr aslýnda. Yani dikkat edin ha! Bak
böyle yaparsanýz neleri kazanýyorsunuz, böyle yapmazsanýz neleri
kaybediyorsunuz! deme adýna bir inzardýr bu.
Bir kýyam
emridir. Ama bazen ayaða kalkarak, bazen sürünerek, bazen yedirerek, bazen
gizlenerek Ýslâm’ýn emirleri icra etme, ayaða kaldýrma emridir.
Kalk ve
azmet! Kalk ve iþe baþla! Kalk ve inzar et! Kalk ki uyarabilesin! Anlýyoruz ki
uyarýnýn yolu, kalkmaktan geçmektedir. Uyarabilmenin yolu, kýyamdan geçmektedir.
Eðer biz kalkmamýþsak, kalka-mamýþsak, yani kýyamý gerçekleþtirememiþsek,
uyarýnýn anlamý yoktur. Kalkamamýþsak uyarmamýz da mümkün olmayacaktýr. Kalkýnca
uyarýlýr. “Kalk!” ve arkasýndan “uyar!” deniliyor.
Kýyam
neydi? Kýyam gece kalkýp vahiyle bütünleþmekti. Gece vahiyle beraber olmaktý,
Allah’la diyalog içinde olmak, Allah’ýn dediklerini anlamaya çalýþmaktý.
Müzzemmil’de anlatýldýðý gibi gece kalkýp “Ve Rattili’l Kur’ane”yi gerçekleþtirmekti.
Ýþte eðer bizler bu ký-yamý gerçekleþtirebilirsek, gece kalkýp Allah’la
istiþareyi, Allah’ýn âyetleriyle birlikte olmayý gerçekleþtirebilirsek, iþte o
zaman insanlarý uyarabileceðiz demektir. Unutmayalým ki gece kalkýp Allah
vahyiyle diyalog kuramamýþsak, gündüz insanlarý uyarma imkânýmýz da olmayacaktýr.
Öyle deðil mi, neyle uyaracaðýz bu insanlarý? Ne duyuracaðýz o zaman bu
insanlara?
Eðer
Rasulullah peygamberlik yükünü yüklendiði için insanlarý uyarmak zorundaysa,
biz de eðer peygamberin ümmeti olma yükünü, þerefini, izzetini, teklifini yüklenmiþsek,
iþte bunu omuzumuzda hissederek biz de kýyam edecek ve arkasýndan insanlarý
uyaracaðýz. Nere-de? Niþanda, düðünde, dernekte, dükkânda, okulda, çarþýda,
pazarda, panayýrda, yani dýþ dünyamýzda insanlarý uyaracaðýz. Bir de kendi iç
dünyamýzda, hanýmýmýzla, annemizle, babamýzla, komþumuzla, kendi iç dünyamýzda
kendi kendimizi de uyaracaðýz.
Sanki
Müzzemmil ile ferdî planda kulluk anlatýlýrken, Müddes-sir ile de sosyal kulluk
anlatýlýyor. “Ey Müslüman kiþi, sen kendin kýyam edip, kendi kendini inzar
ettiðin gibi, baþka insanlarýn kýyamý için de zemin hazýrlamalýsýn! Onlara da
hakký, hakikati duyurmalýsýn! Sen kendin cehennemden korunduðun gibi onlarýn da
cehennemden korunmalarýný saðlamalýsýn!” diyor Rabbimiz. Sonra uyarýnýn þöyle olduðunu
anlatýr:
3-6.
“Rabbini yücelt. Giydiklerini temiz tut. Kötü þeyleri terke devam et. Yaptýðýn
iyiliði çok görerek baþa kakma.”
Birincisi:
“Rabbini
büyükle! Rabbini yücelt! Büyüklüðün, yüceliðin ancak Rabbinin þanýndan
olduðunu, küçüklüðün, horluðun, hakirliðin Allah’tan baþkalarýna ait olduðunu
ilân edip tüm dünyaya haykýr! Ama önce kendin kabul et bunu! Sadece buna iman
deðil, bunu amel, söz, fiil, tavýr olarak ortaya koy!” denilmektedir.
Ýþte Ýslâm’ýn
ortaya konulmasýnýn bel kemiði budur. Kýyamýn þartý budur. Kýyamýn hedefi
budur. Dikkat ederseniz namazýn kýyamýna kalkýnca da: “Allahu Ekber” diye
baþlýyoruz. Hattâ biliyoruz ki Allah-u Zül-Celâl kendi isimlerinin, kendi
sýfatlarýnýn mahlukâtý üzerinde görülmesine sevinirmiþ de, yalnýz ‘kibriya’
sýfatýna razý olmazmýþ. Yani büyüklük ancak Allah’a aittir. Kibriya sadece
Rabbimize aittir, O’-nun dýþýnda herkes küçüktür. Meselâ, Allah Hamîd’dir. Ben
de Hamîd olmaya, yani övülmeye, övgüye lâyýk olmaya çalýþabilirim. Veya Allah Rezzak’týr.
Rýzký veren sadece O’dur. Ben Rezzak olamam ama benim elimde olan rýzký birilerine
vermeye çalýþýrým. Allah Tevvâp’týr. Tevbeleri, dönüþleri kabul edip
affedendir. Ben Tevvab olamam ama ben de Rabbimin sýfatýný üzerimde taþýyýp birilerini
affetmeye çalýþabilirim. Allah Settar’dýr. Ben de birilerinin ayýplarýný,
kusurlarýný örtmeden yana bir tavýr sergileyebilirim. Allah Rahmândýr, ben
Rahmân ol-mam, olamam ama ben de rahîm olarak merhametli olmaya, ya da merhamete
lâyýk olmaya çalýþýrým. Ama Allah Ekberdir, Kebirdir, Kibriya sýfatý vardýr O’nun,
ben bunu anladýkça, ben bunu kavradýkça küçücük olurum. Küçüldükçe küçülür, âciz
olduðumun farkýna varýrým. Ýþte Allah karþýsýnda kiþinin mutlak takýnmasý
gereken tavýr budur.
Ötekileri gücüm yettiðince üzerimde
taþýmaya çalýþacaðým. Meselâ Allah "Ehad" mý? Ben de öyle olacak mýyým?
Evet, kimse ba-na yardýmcý olmasa da, yeryüzünde kimse Allah’a kulluða yönelmese
de tek baþýma ben de Allah’a kulluk etmeye çalýþacaðým. Ya da Rab-bime, Rabbimin
istediði kulluðu icra etmede en önde olmaya, en önde gitmeye çalýþacaðým. Allah
Þâfî mi? Ben de þifayý Allah’tan bekleyen, ama birilerine daðýtan biri
olacaðým. Lâkin Allah’ýn büyüklüðü ko-nusunda küçücük olmaya çalýþacaðým.
Hatta Allah’ýn
Resûlü’nün bu âyet geldikten sonra hemen: “Allahu Ekber” Allah en büyüktür dediði,
Hz. Hatice annemizin de Rasulullah Efendimize uyarak “Allahu ekber” dediði ve ona
ilk desteði verdiði rivâyet edilir. Ama tabi ki bu, bunu sadece dille söylemek
anlamýna gelmeyecektir. Diliyle “Allahu Ekber” deyip hayatýyla bunu
yalanlamak hiçbir deðer ifade etmeyecektir. Diliyle her gün, her namazýnda “Allahu
Ekber” dediði halde “Filan spor en büyük, baþka büyük yok!” diye
baðýran kiþi, Allah’ý büyüklemiyor demektir.
Çünkü
Ýlâhlaþtýrýlanlar büyüktür. Kiþi neyi Ýlâh kabul etmiþse onu kendinden büyük
kabul ettiði için sözünü dinler. Þehvetini mý Ýlâhlaþtýrdý? Annesini, babasýný
mý ilâhlaþtýrdý? Karýsýný mý? Liderini, þeyhini, reisini mi Ýlâhlaþtýrdý? Onu,
sözü dinlenecek varlýk bildi de ondan. Yani büyük kabul etti de ondan.
Öyleyse
Allah büyüktür, baþka büyük yok! Hangi konuda? Her konuda. Ekonomik sorunlarýn
çözümünde mi? En büyük Allah! Allah’a sorulacak, Allah’a baþ vurulacak. Siyasal
bakýþ açýsý geliþtirmede mi? Allah en büyük. Sosyal iliþkilerde mi? Allah en
büyük. Kýlýk-kýyafet konusunda mý? Allah en büyük. Hukuk konusunda mý? Allah en
büyük. Aklýnýza ne geldiyse Allah en büyük, Allah en büyük… Hayatýn tüm
problemlerinin çözümünde Allah en büyük, baþka büyük yok! Câsiye’de de þöyle
buyuruyor Rabbimiz:
“Göklerde
ve yerde azamet O’nundur, O, güçlüdür, Hakimdir.”
(Câsiye 37)
Göklerde ve yerlerde kibriyâ,
göklerde ve yerlerde büyüklük sadece O’na aittir. Allah en büyüktür. Allah tek
büyüktür, baþka büyük yok. Hangi konuda? Her konuda. Her konuda en büyük Allah’týr.
Ekonomik sorunlarýn çözümünde mi? En büyük Allah’týr. Eðitim problemlerinin
halledilmesinde mi? Allah en büyük. Hukuk belirleme konusun-da mý? Allah en
büyük. Siyasal bakýþ açýsý geliþtirmede mi? En büyük Allah. Aile planlamasýnda
mý? En büyük Allah. Sosyal yasalarýn belirlenmesinde mi? En büyük Allah.
Ýnsanla alâkalý, varlýklarla alâkalý ak-lýnýza ne geldiyse her konuda Allah en
büyüktür. Çünkü Allah, kendisinden baþka Ýlâh olmayandýr, Allah tek Ýlâhtýr.
Ýnsanlarýn hayatýnda Ýlâhlaþtýrýlanlar
en büyüktür. Kiþi neyi Ýlâh kabul etmiþse onu kendisinden daha büyük kabul
ettiði için, sözü din-lenecek varlýk, yasalarý uygulanacak varlýk bildiði için
onu Ýlâh kabul eder ve onun sözünü dinler. Meselâ kiþi þehvetini mý Ýlâhlaþtýrdý?
Toplumunu mu Ýlâhlaþtýrdý? Çevreyi mi Ýlâhlaþtýrdý? Reisini, aðasýný, patronunu
mu? Taðutlarýný mý? Onu kendisinden büyük ve sözü dinlenecek varlýk bildiði
için Ýlâhlaþtýrmýþtýr.
Allah en
büyüktür, Allah tek büyüktür, kibriya sadece O’na ait-tir. Çünkü kâinattaki tüm
varlýklarý yoktan yaratan O’dur. Her þeyi meydana getiren O’dur. Hayatý yaratan
O’dur.
Ama siz
bilirsiniz, eðer yeryüzünde Allah’tan baþka büyükler kabul eder ve onlara itaat
etmeye kalkarsanýz, onlarý Allah makamýna koyarak onlarýn kanunlarýný uygulamaya
çalýþýr, “Efendim bunlar sanat büyükleri, bunlar ilim büyükleri, bunlar hukuk,
bunlar siyaset büyüklerimiz, bunlar devlet ve yönetim büyüklerimiz, bunlar
hikmet, bunlar tevbe, bunlar sýðýnma ve þefaat büyüklerimiz” diyerek Allah dýþýnda
kendinize bir takým büyükler bulur da Allah’a yapýlmasý gerekenleri onlara
yapmaya kalkýþýrsanýz, bilesiniz ki o zaman Allah Azîz ve Hakîmdir, sizden
intikam almasýný, sizi yerin dibine batýrmasýný da bilir.
En büyük
Allah, tek büyük Allah’týr. Þöyle biraz yükseðe çýkýn. Meselâ þöyle bir uçaða
binip 1000-2000 metre gökyüzüne
yükselin, içinde yaþadýðýnýz þu þehrin ne kadar küçüldüðünü göreceksiniz. Biraz
daha yükselin, deðil insanlarýn, þehrin bile karýnca kadar küçüldüðünü göreceksiniz.
Aya gidin, yýldýzlara gidin, daha ötelere, gidebildiðiniz kadar gidin. Dünyanýn
bir nokta bile kalmadýðýný hissedeceksiniz. Þimdi böyle minnacýk bir dünyanýn
içinde, minnacýk bir þehrin içinde, minnacýk bir evin içinde kendi yerinizi,
kendi varlýðýnýzý bulmaya çalýþýn. Böyle küçüldükçe küçülen bir dünyanýn
içinde, bir þehrin içinde, minnacýk bir evin içinde ben kendimi bir þey
zannedip sinirlenmiþim, ayaklarýmla kapýlarý tekmeleyip camlarý kýrmýþým, ne ki
bu? Ne önemi var ki bu benim yaptýklarýmýn?
Unutmayýn ki daha ötelerin de
sahibi, kürsînin de, arþýn da sa-hibidir Allah. Ne kadar küçüldük deðil mi? Bir
noktanýn trilyonda biri bile kalmadý deðil mi dünya? Öyleyse Allah büyük, baþka
büyük yok! Allah büyük, alemler küçüktür. Allah büyük, dünya küçüktür. Allah bü-yük,
biz küçüðüz. Peki biz ne zaman büyürüz? O büyükle diyalog ku-runca, O büyüðün
büyüklüðü ile irtibata geçince, büyükler büyüðüne kulluða yönelince, büyükler
büyüðünün desteðini kazanýnca, büyükler büyüðünün safýnda olunca. Öyleyse Allah’ý
büyükleyelim ve Allah’la beraber olmaya çalýþalým.
Hayatýn her
alanýnda Allah’ý söz sahibi kabul ederek Allah’ý büyükleyelim. Hayata Allah’ý
karýþtýrmamaya çalýþan tüm þeytanlarý ve þeytan sistemlerini reddederek Allah’ý
tekbir edelim. Hayatýmýzýn tümünde Allah’ý büyükleyelim. Malda ve canda Allah’ý
söz sahibi kabul ederek, Allah için maldan ve candan geçerek Allah’ý tekbir edelim.
Hayatýmýzýn tümünü O’nun emrine vererek Allah’ý büyükleyelim. “Mal da, can da
senindir Allah’ým! Ýþte kes dedin kesiyorum! Ver dedin, malýmý yoluna kurban
ediyorum! Yarýn inþallah canýmý da yoluna feda edeceðim! Sen þahit ol ki ben
buna hazýrým ya Rabbi!” diyerek Allah’ý büyükleyelim. Kýlýk-kýyafet konusunda
Allah’ýn istediðini tercih ederek Allah’ý büyükleyelim. Kazanma, harcama, çocuklarýmýzýn
eðitimi, hukuk konusunda ve tüm konularda yeryüzünde büyüklenen tüm müs-ekbirleri,
tüm sahte tanrýlarý ve tanrýçalarý küçülterek Allah’ý büyükleyelim. Sonra:
4.
“Giydiklerini temiz tut.”
“Elbiseni
de temizle! Elbiseni de tertemiz eyle! Esvabýný, elbiseni de artýk temizle
peygamberim!”
Elbise
kelimesi þu anlamlara gelir:
1. Vücumuzu
dýþ alemden koruyan, saklayan giysidir. Burada anlatýlan elbise acaba þu bizim
üzerimizdekiler mi, deðil mi, onu bilmi-yoruz. Eðer bunlar da elbise sayýlacak
olursa, o zaman buna göre meselâ mayo da elbise olacak veya tül perdeden
giyilen de elbise sa-yýlacaktýr. Nedir elbise öyleyse? Elbise, kiþinin vücut
hatlarýný örtecek, kiþiyi örtücü olan þeydir. Allah diyor ki, “Peygamberim, elbiseni
de te-mizle.”
Ýþte bu
âyetten dolayý diyorlar ki, Ýslâm öncesi ne müþriklerde, ne ehl-i kitap
arasýnda elbise temizliði diye bir þey söz konusu deðildi. Ýlk defa elbise
temizliðini gündeme getiren Ýslâm’dýr. Bakýyoruz þimdi de öyledir. Namaz kýlan
Müslümanlarýn dýþýnda dünyanýn hiçbir yerinde elbise temizliði diye bir þey
yoktur. Evet birinci mânâsýyla bizzat bu âyetin þu üzerlerimizdeki elbiselerin
temiz tutulmasý anlamýnda bir emir olduðunu zikrettik.
2. Elbise,
iffet ve namus mânâsýna da gelir. Meselâ Türkçe’de kullanýlan, “Eteði kirli”,
“Eteði temiz” veya “Uçkuruna düþkün” gibi söz-ler, elbiseyle iliþkin ama namus
ve iffeti çaðrýþtýran ifadelerdir. “Öyley-se ey peygamberim ve ey peygamber
yolunun yolcusu Müslümanlar! Elbiselerinizi temizleyin! Yani eteklerinizi temiz
tutun! Uçkurlarýnýza sahip çýkýn! Namuslarýnýza, iffetlerinize sahip olun! Namussuz
ve iffetsizler olmayýn!” anlamýna gelecektir bu emir.
3. Elbise,
kiþinin ahlâk ve faziletini anlatýr. Elbiseyle ahlâk ve fazilet kastedilir.
Hani "Üzerime bu güne kadar fýsk ve fücur elbisesi giymedim!" veya
"Dalkavukluk, dangalaklýk, kisvesine bürünme!" diye bir laf kullanýlýr.
Ýþte bu da elbise mânâsýna gelmektedir ve bu konuda da Rabbimiz bizden temizlik
istemektedir. Ahlâk temizliði ve fazilet örnekliliðinize dikkat edin denilmektedir.
Buna göre atalarýmýz,
“elbiseni ne zulmen ne de masiyet üzerine giyme! Elbiseni masiyet elbisesi
olarak giyme, zulüm elbisesi ola-rak ta giyme!” demiþlerdir. Böylelikle bu, o
elbisenin altýnda bir zâlim olmasýn, bir fâsýk olmasýn anlamýna gelecektir.
a. Yani
giyiniþ modelin, giyiniþ hedefin masiyetten, isyandan kaynaklanmasýn. Giyiniþ
modelin ve hedefin takvadan, Allah için yap-maktan, Allah için yaþamaktan kaynaklansýn.
Filanlarýn yanýnda açmaktan, kocanýn yanýnda kapatmaktan yana olmasýn deniliyor
ki, bu-nun ikisi de masiyettir, ikisi de günâhtýr.
b. Birde bu
elbisenin içinde zulüm yapma! Masiyet iþleme! Ya-ni öyle bir elbiselen ki, öyle
görüntüyle açýða çýk ki, o elbisenin içinde bir zâlim, bir asi bulunmasýn,
diyor Rabbimiz.
c. Veya
elbiseni helâl olan bir kazançtan yapmaya çalýþ. Helâl ve temiz olmayan bir
kazançtan olmasýn elbisen. Çünkü sen o elbisenin içinde Rabbine kulluk yapacaksýn.
Haramdan kazanýlmýþ bir elbiseyle yapýlan ibadeti Allah kabul etmez. Anlýyoruz
ki elbisenin temiz olmasý demek, paranýn, kazancýn temiz olmasý demektir.
4. Elbise,
siyab, bizzat kiþinin kendisi anlamýna gelir. Yani kiþinin dýþý söylenir de,
içi kast edilir. Elbiseni temizle emri, kendini temizle anlamýna gelir. Her
türlü maddî ve manevî, görünür ve görün-mez pisliklerden kendimizi temizlememiz,
arýndýrmamýz isteniyor bizlerden.
5. Kiþinin
karýsý, kýzý için de elbise, libas sözü kullanýlýr. Öyley-se elbiseni temizle,
elbiseni temiz tut demek, karýnýn, kýzýnýn namusunu, iffetini koru, onlarý
namuslu, iffetli hale getir anlamýna gelecektir. Çünkü bakýyoruz Bakara
sûresinde kadýnlarýmýz için Rabbimiz “libas” kelimesini kullanýyor:
“Hanýmlarýnýz
sizin için örtüdür, siz de onlar için elbisesiniz.”
(Bakara 187)
a. Elbise
kiþiyi örter ve onu dýþ etkenlerden korur. Kadýnlarýnýz da sizi örtüp haramdan
korumaktadýrlar. Sizler de kadýnlarýnýzý örtüp onlarý haramlara düþmekten
korursunuz.
b.
Kadýnlarýn kocalarý, kocalarýn da kadýnlarý için elbise olmalarý, temiz
olmalarý ve sahibine has olmalarý anlamýný da ihtiva etmektedir. Elbise, temiz
olmalýdýr. Kadýn temiz olmalýdýr, kadýn afife, erkek de iffet sahibi olmalýdýr.
Kadýn sadece kocasýna, kocasý da sadece karýsýna ait olmalýdýr. Kadýnýn
baþkalarýna gitmesi de, erkeðin baþkalarýna uzanmasý da mümkün deðildir.
c.
Elbisenin insan vücuduna yakýnlýðý neyse, karý-kocanýn da birbirlerine
yakýnlýðý da odur. Kadýn kocasýna, koca da karýsýna týpký elbisenin vücuda
yakýnlýðý gibidir. Libas, esasen onlarýn bizi haramdan korumalarý, bizim de
onlarý haramdan korumamýz demektir. Onlarýn bizi Allah’a kulluða
yönlendirmeleri, bizim de onlarý kulluða yönlendirmemiz demektir. Müslümanlar
dinlerini hanýmlarýyla tamamlarlar. Hanýmlar da kocalarýyla tamamlarlar. Onlar
onlara örtü, onlar da onlara örtüdür. Hayatý birlikte yaþarlar ve birlikte
Allah’a kulluða har-carlar.
Eðer
kadýnlarýmýz bizim için örtü olacaklarsa o zaman onlarý çok iyi eðitmek
zorundayýz. Bizi örtecek, bizi koruyacak biçimde onlarý eðitmek zorundayýz. Hem
kendimizi eðitmeli, hem de kadýnlarýmýzý eðitmeliyiz. Yani verdiðimiz
kararlarda, uygulamalarýmýzda, cennet yolunda ne onlar bize ayak baðý
olmalýlar, ne de biz onlara ayak baðý olmalýyýz.
Demek ki
kadýnlarýmýzý, kýzlarýmýzý da temizlemek zorundayýz. Bu Müslüman olarak bizim
yapmamýz gereken en temel görevlerimizden biridir. Bir hadisin beyanýna göre
yarýn cennetin kapýsýnda þöyle bir yazý yazýlacakmýþ: “Buradan deyyûslar giremez!”
Ne demektir deyyûs? Namusunu kýskanmayanlarýn, karýsýna, kýzýna birinin yan
gözle bakmasýna göz yumanlarýn, karýsýna birisinin farklý bakmasýna tahammül
edenlerin, Cennete giremeyeceklerini anlýyoruz. Öy-leyse Allah için evlenmek
üzere kýzlarýmýzý verdiklerimize, eðitmek üzere onlarý kendilerine teslim ettiklerimize
biraz dikkat etmeliyiz. Aslýnda kendimiz eðitmemiz gerekirken madem ki bunu
yapmýyor, götürüp birilerine teslim ediyoruz, bu teslim ettiklerimizin dinine,
imanýna, namusuna iffetine dikkat etmek zorundayýz.
Arkadaþýmýzýn
kadýnlarýn eðitimi ile sorduðu soruyla alâkalý burada Hz.
Ayþe annemizden Nesâi’de nakledilen bir hadis okuyup üzerinde kýsa bir açýklama yapalým inþallah.
“Bir kadýn Rasûlullah Efendimize
elinde tuttuðu bir mektubu uzattý, Allah Resûlü elini çekiverdi. Kadýn; ey Al-lah’ýn
Resûlü, size bir mektup uzattým almadýnýz dedi. Ra-sûlullah Efendimiz bunun
üzerine buyurdu ki; “Kadýn eli mi yoksa erkek eli mi olduðunu anlayamadým”
Kadýn dedi ki; elbette kadýn eli. Rasûlullah buyurdu ki; “Peki sen kadýn
olsaydýn ama týrnaklarýna kýna yakardýn”
Buyurdu.
Demek kadýnlarýn ellerine, týrnaklarýna kýna yakmalarý gerekiyor, sanki
kadýnlýklarýnýn þiarý olsun diye. Peki o eller açýkta kalacak da insanlar o
kýnalý parmaklarý mý seyredecekler? Onlarý seyredip zevk alacaklar anlamýna bir
yanlýþa mý kapý aralayacak bu? Öyle deðil tabii. Demek ki Rasûlullah Nesâi’de
böyle bir beyanda bulunuyor bize. Peki erkek eli olsaydý ne yapacaktý? Belki
musafaha edecekti, ya da elinden alýrken dokunabilecekti, ama kadýn eli olunca
ona göre titiz davranacaktý, bunu karþýdakine uyarýyor.
Sâd
Bin Ebi Vakkas peygamber Efendimizle beraber Hz. Ömer efendimizin bir
hatýrasýný bize naklediyor. Hz. Ömer Efendimiz Rasûlullah Efendimizin yanýna
girmek için izin istiyor. Onun yanýnda Kureyþten bir kýsým kadýnlar da vardýr.
Kendisiyle yüksek sesle konuþup ondan bir þeyler istiyorlarmýþ. Hz. Ömer
Efendimiz içeri girmek için izin isteyince hemen kadýnlar kalkarak perdeye
doðru koþuyorlar. Rasûlullah Efendimizde izin verip Ömer efendimiz içeri
giriyor. Bu arada Rasûlullah Efendimiz gülüyor. Ömer efendimiz; “Allah gülme günleri
versin ey Allah’ýn Resûlü” diye bunun sebebini soruyor. Rasû-lullah Efendimiz
buyuruyor ki; “Þu benim yanýmdakilerin durumlarýna güldüm. Senin sesini duyunca
hemen perdeye koþtular”. Ömer Efendimiz de; “Ey Allah’ýn Resûlü, onlarýn
çekinmelerine sen daha lâyýksýn ama” deyince, dönüp kadýnlara da þunu söylüyor:
Ey kendi canlarýna düþman olanlar, Rasûlullah’tan çekinmiyorsunuz da benden mi
çekiniyorsunuz? Bunun üzerine oradan kadýnlar þöyle cevap veriyorlar: Evet sen
Rasûlullah Efendimizden daha sert ve haþinsin. Rasûlullah aleyhisselâm; Caným
elinde olan Allah’a yemin olsun ki þeytan sana bir caddede rastlamýþ olsa
mutlaka yolunu deðiþtirirdi” buyurur.
Bu
hadis kadýnlarýn peygamber efendimizle ve Ömer efendimizle beraberliðini
anlatýyor. Rasûlullah Efendimiz ve Hz. Ömer kadýnlarla beraberliðinde iki
kýstas çýkarýyorlar karþýmýza, iki ölçü veriyorlar. Ya da erkekler olarak düþününce,
acaba bugünün erkekleri Hz. Ömer efendimiz gibi mi davransa, yoksa peygamber
aleyhisse-lâm gibi mi davransalar? Veya kadýnlar erkeklerin yanýnda Hz. Öme-r’in
yanýnda durduklarý gibi mi dursalar, yoksa Hz. Peygamber Efendimize karþý
aldýklarý tavrý mý alsýnlar? Böyle bir soru aklýmýza geliyor bu hadisten
dolayý. Ne dersiniz ey kadýnlar, erkeklerin yanýnda sanki o erkek peygamberimiz
miþ gibi mi davransanýz, yoksa Ömer miþ gibi mi tavýr alsanýz? Galiba erkekleri
de ikiye ayýrmanýz gerekmez mi burada örnek kadýnlar da olduðu gibi. Yâni eðer
o kadýnlar peygamber efendimizin yanýnda da Ömer efendimizin yanýnda olduklarý
gibi davransalar, bu defa o zaman peygamber efendimize bakýþlarý yanlýþ
olacaktý. Peki Rasûlullah Efendimizin yanýnda davrandýklarý gibi Hz. Ömer efendimizin
yanýnda davransalar bu defa da Ömer efendimiz adýna kanaatleri yanlýþ olacaktý.
Öyleyse görüyoruz ki Resûl Efendimizin onaylamasýyla o kadýnlarýn her iki
davranýþlarý da güzel ve yerindedir.
Ya
bize, yani size düþen ne ola ki? Babanýzýn, amca ve dayýnýzýn, dede ve
dedesinin yanýnda, oðul ve torununuzun, erkek yeðeninizin yanýnda, erkek
kardeþinizin yanýnda, kayýn pederinizin, süt babanýzýn, süt kardeþinizin
yanýnda, süt oðlunuz gibi size nikâhý düþmeyen erkeklerin yanýnda Rasûlullah
Efendimiz gibi davranabilirsiniz. Neden davranabilirsiniz? Þartlý, kayýtlý
söyledim. Tabi insanlarýn her birinin babasý, amcasý, dayýsý, dedesi, oðlu,
torunu veya erkek kardeþi hep Ýslâm’ýn istediði biçimde þefkat ve merhametle
kýzýna, kýz kardeþine, halasýna, teyzesine o tür bir bakýþ açýsýna sahip
olmayabilir. Ýmaný bozuk, Ýslâm’ý bozuk, ihsaný bozuk, dini, inancý bozuk insanlar
olabilir, ahlâk ve namus anlayýþlarý bozuk insanlar olabilirler. Onlarý saf
dýþý edip kenara almak için böyle bir tabir kullanmayý hissettim. Ama hani
genel geçer bir kural olarak namus ve iffet duygusuna sahip, kýzýný kýzý bilen,
kardeþini kardeþi bilen, onun namus ve iffetine sahip olmayý görev bilen
birisinin yanýnda elbette kadýnlar sanki Resûl-i Ekrem Efendimizin yanýndaki kadýnlar
gibi davranmalýlar ve rahat etmeliler. Ama onun dýþýnda kendilerine nikâh düþen
erkeklerin yanýnda eðer bulunmak zorundalar ise ciddi olsunlar, ya da bulunmamalarý
gereken noktadalar ise bulunmasýnlar.
Peki
ya siz erkekler, kadýnlarýn yanýnda peygamber gibi mi davranacaksýnýz, yoksa
Ömer efendimiz gibi mi? Yâni peygamber Efendimizin yanýndaki kadýnlarýn
rahatlýðý sizin yanýnýzda da olsun mu kadýnlara? Yoksa Hz Ömer gibi kadýnlar
sizin geleceðiniz yerden kaçsýnlar mý? Sokaða giriyorsunuz, bakýyorsunuz
sokakta hattâ bir baþka erkekle konuþan kadýnlar daðýlýveriyorlarsa, bu sizin
kötülüðünüz an-lamýna mý gelecek, yoksa Ömer Efendimize benzemenin þuuruyla
bi-raz rahatlayacak mýsýnýz? Galiba Ýslâm dininin yanýnýzda rahat etme-lerine
dair hükmü bulunan kadýnlar sizin yanýnýzda rahat etsinler, sizler Rasûlullah
Efendimizin rahatlatmasý unsurunu üzerinizde taþý-yýn, onlar size rahat
davransýnlar, soracaklarýný sorsunlar, isteyecek-lerini rahat istesinler. Yâni
yeðenleriniz, kýz kardeþleriniz, halalarýnýz, teyzeleriniz veya anneleriniz,
nineleriniz yanýnýzda rahat edebilsinler. Onun dýþýndakilere karþý sizin biraz
haþin, biraz sert davranmanýz bel-ki onlarýn hayrýna olacaktýr.
Bu
hadis bana baþka bir konu anlattý. Belki sizin de dikkatinizi çekmiþtir. Yâni
bir müslüman peygamberin yaptýðýný da yapacak, ama izin verdiðini de
yapabilecektir. Peygamber efendimizin hayatýnda o-lan tüm hal ve hareketleri,
tavýr ve davranýþlarý, kavil ve fiilleri hepsini üç ana bölümde
deðerlendiriyoruz.
1:
Rasûlullah Efendimizin söyledikleri, konuþtuklarý, ifade ettikleri ki bunlara
kavli sünnet diyoruz.
2:
Rasûlullah Efendimizin yaptýklarý, fiilleri, davranýþlarý, eylemleri,
hareketleri ki bunlara fiili sünnet diyoruz.
3: Bir
de Rasûlullah efendimizin izinleri, kabulleri, takrirleri, yâ-ni karþý
çýkmadýðýna dair iþaretler bulunan hareketleri ki buna da takriri sünnet
diyoruz.
Ýþte
sünnete uyma çabasýnda olan bir müslüman peygamberimizin fiili sünnetine uyduðu
zaman ne kadar sünnete uyduðu kabul edilirse, takriri sünnetine uyduðu zaman da
aynen o kadar sünnete uygun hareket etmiþ olacaktýr. Meselâ yaygýn bir
ifadesiyle kertenkeleyi Rasûlullah efendimiz bizzat kendisi yememiþ, yâni fiili
sünnete uyan birisi onu yemeyecektir. Ama Allah’ýn Resûlünün sofrasýnda yenmiþtir
ve peygamber onu yiyenlere laf etmemiþtir, öyleyse onun takriri sünnetine
uyarak bir baþkasý da yemiþse ona da âfiyet olsun, onun yaptýðý da sünnete
uygundur diyoruz.
Buradan
hareketle þimdi de Rasûlullah efendimizle Hz. Ömer Efendimizin hareketlerine
bakýyoruz. Biri kadýnlara farklý, diðeri farklý davranýyorlarsa ben acaba
kadýnlara sünnete uygun nasýl davranmalýyým? Bu örnekten anladýðým kadarýyla
eðer yanýmdaki kadýnlar pey-gamber
yanýndaki kadýnlar konumundalarsa ben onlara peygamber gibi davranacaðým, yok
eðer Ömer yanýndaki kadýnlar durumundalar-sa o zaman da ben onlara Hz. Ömer
gibi davranacaðým. Yâni benim yanýmda bulunan kadýnlar Rasûlullah Efendimizin
yanýnda bulunmasý konumunda olan kadýnlarsa ve ben Hz Ömer gibi davranýyorsam,
haksýzlýk etmiþ olacaðým, tersiyse o da haksýzlýk ve zulüm olacaktýr elbette.
Peki
insanlara din öðretme makamýnda olanlar, insanlara kitap ve sünnet, Allah ve
peygamber tanýtma konumunda olanlar hep peygamber makamýnda gibi mi saymalýlar
kendilerini? Ben iþte bu konuda sanki Hz. Ömer gibi davranýlmasý gerektiðini
özel vurgulamak istiyorum. Þahsen kendi adýma söyleyeyim, eðer ben kadýnlara
da, tanýdýðým tanýmadýðým ümmetin kadýnlarýna din anlatmak, kitap ve sünnet
duyurmak makamýnda isem, akrabalar dahil, komþular dahil Hz. Ömer Efendimizin
tavrýný sergilemek zorundayým. Çünkü töhmet makamýndan kaçmak zorundayýz. Daha
ciddi olmak zorundayýz. Ama bu ciddiyetin din anlatmaya engel olmamasý
gerektiðine de inanýyorum. Yâni kadýnlara da din anlatmak zorunda olduðuma
inanýyorum. Ama halama, ama teyzeme bir þeyler söyleyeceksem orada da peygamber
efendimiz tavrý makamýnda olmam gerektiðine inanýyorum.
Evet,
Allah’ýn dinini anlatmak konumunda olan insanlar elbette kadýnlara da erkeklere
de anlatsýnlar, ama kadýnlara anlatýrken biraz daha ciddi, biraz daha dikkatli
olsunlar.
Evet,
elbise dedik, elbiseni temiz tut dedik ve söz buraya kadar uzadý. Kadýnlarýnýzý
temizleyin, kadýnlarla iliþkilerinizi temizleyin dedik. Bütün bunlarýn dýþýnda
eðer burada kastedilen baþta dediðimiz gibi, bizzat üzerimizdeki elbiselerimizin
temizliði ise, o zaman bu elbiselerimizin temizliði iki anlama gelecektir:
a. Tip olarak, þekil olarak,
biçim ve model olarak temizliði,
b. Madde olarak temizliði.
1. Avret
yerlerini kapatmayan, ya da belli eden, ya da þeffaf hale getiren veya iþte þu
bizimkiler gibi kemana kýlýf çeker gibi giyilen elbise, temiz deðildir. Tip
olarak vücut hatlarýný tamamýyla örten, saklayan elbiseler temizdir, diðerleri
temiz deðildir.
2. Madde
olarak temizliði de elbisenin maddesinin, madde-i aslîyesinin temiz oluþunu
anlatýr. Meselâ, domuz derisinden yapýlan bir elbise ne kadar da tip olarak
uygun olsa da, temiz deðildir. Ya da idrarýn, kanýn, lekenin, pisliðin, domuz
leþinin üzerinde taþýndýðý bir el-bise temiz deðildir. Elbise hem tip, þekil
olarak avret yerlerini tümüyle örtücü olacak, maddesi temiz olacak ve de satýn
alýndýðý para temiz olacak.
Ýslâm’ýn
elbiseye de karýþtýðýný anlýyoruz buradan. Zaten Ýslâm’ýn karýþmadýðý bir konu
yoktur. Bizimle ilgili her konuya karýþýr Ýslâm.
6. Elbise bir de kiþinin onunla
büründüðü çevresi demektir. “Öyleyse ey peygamberim ve ey peygamber yolunun
yolcularý, çevrenizi temizleyin, etrafýnýzý temiz tutun,” diyor Rabbimiz. “Ortamý
temiz tutun, çevrenizde pisler, pislikler varsa, ahlâksýzlar, hayâsýzlar varsa,
hýyanet ve cinâyet þebekeleri, cehalet içinde olanlar varsa, iþte onlardan da
kendinizi çekip çevirin þöyle, bulaþmayýn onlara,” diyor Rabbi-miz.
Ey peygamberim!
Amelini ýslah et! Ahlâkýný güzelleþtir. Veya bir baþka mânâsýyla, o ortamý
düþünürsek elbiseni kýsalt, elbiseni sý-ða ve topla, mânâsýnadýr. Yani, “kollarý
sývayýp, etekleri toplayýp iþe giriþ! Ýþe baþla!” anlamýna gelecektir. “Peygamberim!
Eteklerin saða-sola dolaþýp durmasýn. Çamur mu karacaksýn? Defter mi düreceksin?
Para mý kazanacaksýn? Din mi duyuracaksýn? Teblið mi yapacaksýn? Cihada mý
gideceksin? Hadi durma ne yapacaksan eteklerini topla! Kollarý sýva ve iþe
baþla! Ýþe koyul” diyor Rabbimiz.
5. “Kötü
þeyleri terke devam et.”
Bakýn
burada bir hicret emri daha geliyor. Müzzemmil’de de böyle bir hicret emri
veriliyordu Rasulullah Efendimize. Orada:
“Peygamberim
onlardan güzel bir ayrýlýþla ayrýl!” deniyordu, burada da bir hicret emri var.
Demek ki ilk dönemlerde Ýslâm’ýn çift çift gelen ilk emirleriydi bunlar.
Bakýyoruz Ýslâm’ýn ilk günlerinde nâzil
olan Alak sûresinde iki defa:
“Oku” emrinin geldiðini
görüyoruz.
Sonra hemen arkasýndan bir
Daha geliyor. Sonra:
Ýki kere de oku emri geliyor.
Yine bakýyoruz Müzzemmil’de bir
Emri, bir kýyam emri gelirken,
ikinci olarak burada da bir
Kýyam emri daha geliyor. Sonra
orada bir hicret emri
Gelirken, burada ikinci defa bir
hicret emri geliyor:
Yine çift emirlerden birisinin de
sabýr konusunda verildiðini görüyoruz. Müzzemmil’de de sabret deniyordu, burada
da biraz sonra sabret peygamberim denilecek. Öyleyse anlýyoruz ki bunlar
ýsrarla Rasulullah’a yol gösterici emirlerdir, Ýslâm’ýn ilk rükünleridir ki
çift çift gelmiþlerdir.
”Kötü þeyleri terke devam et
peygamberim!” diyor Rabbimiz. Ama dikkat ederseniz az evvel de demiþti bunu
Rabbimiz:
Elbiseni temizle buyurmuþtu. Anlayabildiðimiz
kadarýyla önceki âyet gözle görülen pislikleri, bu ikincisi de gözle görülmeyen
pislikleri anlatýyor. Rics kelimesinin birkaç mânâsý vardýr:
1. Rics,
put, putlar demektir. “Ey peygamberim, çevrendeki putlarý, ya da insanlarýn
putlaþtýrdýklarý putlarý, aslý put olan veya sonradan put özelliði olan tüm
putlarý temizle! Hepsini ortadan kaldýr” demektir. Rics, esnâm veya evsân demektir.
Öyleyse senin putla, putçulukla ilgin alâkan olmasýn, demektir.
2. Rics,
günâh, þirk, zünûp ve azap anlamýna gelir. Öyleyse ey peygamberim ve ey
peygamber yolunun yolcularý, sizler bütün bunlardan, Allah’ýn azabýný ve gazabýný
gerektiren þeylerin tümünden hic-ret edin! demektir bunun mânâsý.
3. Rics,
þeytan anlamýna gelir ki, senin þeytanla ilgin kalmasýn, demektir. Ýkisini
birleþtirince þöyle diyeceðiz: Madde planýnda bulabildiðin, görebildiðin her
tür pislikten ve de mânâ planýnda anlayabildiðin put, þirk, küfür, nifak,
günâh, þeytan gibi veya putlarýn, putçuluðun deðiþik biçimde görünümleri gibi
her þeyden kendini uzak tut, onlardan ayrýl.
Babalarýmýzýn yanlýþlarýndan,
annelerimizin huysuzluðundan, toplumun gayr-i Ýslâmî düþüncelerinden, komþularýmýzýn
ahlâksýzlýðýndan veya bize empoze edilen Ýslâm dýþý hayat programýnýn tümünden
hicret edeceðiz, uzaklaþacaðýz. Bir de ricsten, putlardan, putçuluklardan,
þeytandan, þeytanetten uzaklaþacaðýz.
Eðer bütün
bunlarý amel etmek, iman etmek ve hayatlarýmýzý bunlarla düzenlemek üzere
okuyor, laf olsun diye okumuyorsak öyley-se biraz biraz taþýnalým bulunduðumuz
ortamlardan, alanlardan. Biraz biraz hicret etmeye çalýþalým bulunduðumuz
alanlardan. Hangi alanlarda bulunuyorduk? Mal-mülk alanýnda mýydýk? Moda
ortamýnda mýydýk? Ekran alanýnda mýydýk? Nerdeydik? Nereye yerleþtirmiþtik
kendimizi? O yerleþim alanlarýmýzý Ýslâm’ýn istediði yerleþim alanlarýna biraz
biraz deðiþtirelim, yani hicret edelim.
Buraya
kadar Rabbimiz dedi ki: “Ey Peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcularý!
Elbiseni temizle! Elbiseni, bedenini temiz tut! Amelini temizle! Zira ameli
temiz olana iyi elbiseli denir. Yahut kal-bini tüm kötülüklerden ve isyanlardan
temizle! Yahut nefsini tüm haksýzlýklardan temizle! Aileni, ehlini temizle!
Vaaz ve irþad yoluyla onlarý tertemiz ve iffetli hale getir! Kýzlarýna afif
Müslümanlarý seçerek kýzlarýný temizle! Oðlanlarýna da afife kýzlarý bularak
onlarý onlarla evlendirerek temizle! Yahut da kadýnlarýn temiz zamanlarýnda
onlarýn önlerinden faydalanarak kadýnlarýný temizle! Yahut ahlâkýný güzelleþtir!
Ya da dinini temizle! Yani þirki, pisliði, putlarý terk et!” Zaten Allah’ý en
bü-yük bilen kiþi elbette en büyük pislik olan putlarý ve tüm sahte Rableri ve
Ýlâhlaþanlarý terk edecektir.
6.
“Yaptýðýn iyiliði çok görerek baþa kakma.”
Az verip
çok þey bekleme! Yaptýðýn iyiliði çok görüp iyilik yaptýðýn kimsenin baþýna
kakma! Veya daha iyisini beklediðinden dolayý sen insanlara iyilikte bulunayým
deme! Yani “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” mantýðýyla hareket etme! Ben
bunu bir kere arabama bindirirsem, bu bana araba hediye edecek, diye bir
beklenti içine girme! Hareketlerini bunun üzerine kurma peygamberim!
Yaptýðýn
iþi çok görerek baþa kakma! Veya sen çok iyiliðe lâ-yýksýn zannederek
hareketini öylece düzenleme! Yaptýðýn iyiliklerden ötürü karþýndakini minnet
duygusu altýnda tutma! Az verip çok þey bekleme! Hem toplumsal planda, hem de
Allah’a karþý görevlerinde öyle davranma! Meselâ namazýmýzý kýlýyoruz, abdestimizi
alýyoruz, elbette Allah bizi cennete koyacaktýr deðil mi, diyerek az yaptýðýn
kulluðun karþýlýðýnda tam kulluðun gereði olan cenneti garanti görme!
Bir böyle, bir de
sosyal iliþkiler içinde karþýndakine iki âyet anlattýn diye iki çay içirmesini
bekleme! Ya da aferin demesini bekleme! Teblið ettim, duyurdum diye hemen
karþýndakilerin hayatlarýný deðiþtirmelerini bekleme! Çünkü o insanlar senden
baþkalarýný dinliyorlar, senin kitabýndan baþkalarýnýn kitaplarýný okuyorlar,
baþkalarýnýn kitaplarýndan bilgileniyorlar. Bir anda senin anlattýklarýný
kabule yanaþmalarýný bekleme, sabýrla anlat onlara, diyor Rabbimiz.
Veya “ben,
iþte kýrk yýldýr namaza devam eden, elli yýldýr ab-destsiz yere basmayan, yirmi
yýldýr hacceden, otuz yýldýr kürsülerse vaaz eden, þu kadar yýldýr hatimler
eyleyen biriyim” falan deme! Alimler, üç aylar orucunu tutmak yasak diyorlar.
Çünkü Ýslâm’da olmayan bir þeydir bu. Adam ben 12 yýldýr üç aylar orucu
tutuyorum diye övünüyor. Zaten yapman gerekmezken yapmýþsýn, bari aðzýný tutsaydýn
da öðünme vesilesi yapmasaydýn.
“Öyleyse
amelinle nazlanma! Ya Rabbi, senin için þöyle yaptým, böyle uðraþtým diyerek
yaptýklarýn konusunda öðünmeye kalkýþma. Bir de Allah’ýn emirlerini,
tekliflerini çoðumsayarak hayýrda zaaf gösterme!” mânâsýna geliyor. Hayýrda
yarýþacaðýz, hayýr konusunda zaaf göstermeyeceðiz. Malda hayýr, eylemde hayýr,
amelde hayýr peþinde olacaðýz. Allah’ýn bizden istediði bütün bu hayýrlarý çok
zannederek bu kadarýný da nasýl becerebilirim? diye zaafa düþmeyeceðiz. Rasûlullah’tan
ve onun þahsýnda bizlerden bunu istiyor Rabbimiz. Allah senden hayýr istemiþse,
bilesin ki onlar senin yapabileceðin cinsten hayýrlardýr. Senin gücünün
yetmediði hayýrlarý istemez Allah. Senin gücünü, kuvvetini, takatini bilir
Allah. Öyleyse içki içmemedeki hayrýn, zinaya yaklaþmamadaki hayrýn, gayret etmedeki
veya sakýnmadaki hayrýn hep gücün nispetinde emredilen hayýrlar olacaktýr.
Bir de bu
ifadenin Rasulullah’a özgü bir mânâsý var: “Sakýn nübüvvet konusunda ecir
bekleme! Bu konuda bir beklentin olmasýn ha sakýn!” demektir. Yani, “ben bu
insanlara Ýslâm’ý duyuruyorum, nü-büvvet ortaya koyuyorum, bana bunun
karþýlýðýnda ücret vermeliler” beklentisine girme! “Ben bu insanlara Müddessir
anlatýyorum, Bakara sûresini duyuruyorum, öyleyse bunlar bana bal yedirsinler,
baklava ikram etsinler!” demeyeceðiz. Maalesef ama maalesef, hoca efendiler
burada çok yanarlar gibi. Öyleyse bir þey yapýyorsak, karþýlýðýný insanlardan
deðil sadece Rabbimizden bekleyelim.
Bakýn,
burada aklýma bir örnek geldi, onu da aktarayým da ko-nu biraz daha iyi
anlaþýlmýþ olsun inþallah.
Dârimî’nin
Süneninden Kitabul ilim 653. sýrada yer alan bir hadis. Halife Süleyman Bin
Abdil Melik Mekke’ye giderken Medine’ye uðramýþ ve orada günlerce kalmýþtý.
Tabiin dönemi Emevî halifesi Sü-leyman Bin Abdil Melik Mekke’ye giderken
Medine’ye uðruyor ve orada uzunca kalýyor. Bir ara Medine’de Resûl-i Ekrem
efendimizin ashabýyla karþýlaþmýþ biri var mý diye sorar. Yani tabiin dediðimiz
sahabeyi gören, onlarla oturup görüþen, onlardan ilim alan, irfan alan,
pey-gamberi onlardan doðrudan öðrenen, peygamber dönemine, peygamber bilgisine
yakýn olan insanlardan birisi var mý diye sorar. Ya-nýndakiler dediler ki Ebu
Hazim isimli biri var dediler. Bunun üzerine ona haber gönderdi. Ebu Hazim
halifenin huzuruna girince halife diyor ki; “ey Ebu Hazim, nedir bu eziyet?”
Birden bire karþýdakine suç-lar gibi soru soruveriyor halife. Ama karþýsýndaki
ilim ve irfanýn sahibi, sahabe neslinin takipçisi, onlardan öðrendiði
þahsiyetin göstericisi, sanki þahsiyet âbidesi bu âlim zat diyor ki; “ya emiral
mü’minîn, ben-den ne eziyet gördün? Yani ne yaptým ben sana?” Halife Süleyman’ýn
kastý þuymuþ meðer: Medinelilerin ileri gelenleri hep yanýma geldiler, ama sen
gelmedin, keþke sen de gelseydin de görüþseydik, ille de haber mi göndermeliydik
þeklinde bir þikayette bulunur. Senin gelmemeni ben kendime eziyet kabul ettim
diyor. Bunun üzerine Ebu Hazim der ki; “Ey mü’minlerin emiri, doðru olmayan bir
þeyi söylemenden seni Allah’a sýðýndýrýrým. Allah’tan kork. Yani bu dediðin doðru
mu? Bugünden önce ne sen beni tanýmýþtýn, ne de ben seni görmüþtüm, niye
geleyim de? Yani öteki gelenler niye geldiler bilmem diyor, onlarý suçlamak
için filan deðil, ama ben seni tanýmýyorum, sen de beni tanýmýyorsun. Ben seni
ilk defa görüyorum, sen de beni ilk defa görüyorsun. Bir dalkavukluk, bir
yaðcýlýk için geleceksem Allah’a sýðýnacaðým. Deðilse böyle sana gelmek gibi
bir görevim mi vardý be-nim ki geleyim. Eðer sen benim yaþadýðým toplumun
emiri, halifesi isen emredersin ve iþte emrettin ben de geldim, deðilse ne diye
gelecektim?
Aralarýnda
uzunca bir konuþma geçer. Ebu Hazim halifenin sorduklarýný zerre kadar
yamulmadan cevaplandýrýr. Çünkü ne ondan bir korkusu, ne de bir beklentisi
vardýr. Nihayet halife ona bu bilgisinden ve kendisine anlattýklarýndan ötürü
dünyalýklar teklif eder, ama o bunu asla kabul etmez. Ama halife yine de ona
arkasýndan yüz dinar gönderdi. Yüz bin dolar mý? Takýlý kalmayýn miktarýna. Ve
der ki; ey Ebu Hazim, bunu Allah rýzasý için harca. Senin için yanýmda bunun
gibi daha çok var diye de bir pusula gönderir. Ebu Hazim onlarý þöyle bir
yazýyla halifeye geri çeviriyor. Ey emir senin benden isteyiþinin cid-di
olmayýþýndan, veya benim bu paralarý sana geri çeviriþimin onun ö-nemsizliði
sebebiyle olmasýndan Allah korusun. Yani benim bu geri çeviriþim kesinlikle
senin ciddiyetsizliðinden deðil, az diye deðil, çünkü ben bu kadar paranýn
peþinde olmaya senin için razý olmuyorum, kendim için nasýl razý olurum? Der ve
mektubunun sonuna Kasas sû-resinden Hz. Musa aleyhisselâmýn örneðini de ilave
eder.
Bildiniz
deðil mi Kasas’ta anlatýlan hadiseyi. Hz. Musa Mýsýr’da istemeyerek ve elinde
olmayarak bir kýptiye tokat vurur ve onu öldürür. Bu hadisenin akabinde hemen
Mýsýr’ý terk eder. Kaçar Mýsýr’dan ve Firavundan. Uzun bir çöl yolculuðunun
ardýndan Medyen’e ulaþýr. Orada bir su kuyusunun yanýnda hayvanlarýný sulayan
insanlar ve iki kýz görür. Kýzlar Þuayb aleyhisselâm’ýn kýzlarýdýr. Onlarýn hayvanlarýný
sulamalarýna yardým eder. Sonra oracýkta bir gölgeye çekilir ve der ki; Ya
Rabbi ben senden gelecek her hayra muhtacým. Açtý, garipti, yalnýzdý ama yine
de insanlardan deðil Allah’tan istedi. Oradakiler anlayamadýlar ama, kýzlar
anlamýþlardý. Babalarýna anlattýlar, o da ça-ðýrttý onu.
Eve
geldiler. Akþam yemeði hazýrdý. Haydi buyur dedi Þuayb as. Bunun üzerine Musa
a.s Allah’a sýðýnýrým dedi. Þuayb as neden dedi, yoksa aç deðil misin? Musa a.s
dedi ki; Evet açým ama, bu ha-zýrlanan yemeðin þu kýzlarýn iþine yardýmýmdan
dolayý olmasýndan korkarým. Böyle bir yardýmýn karþýlýðýný tüm dünya dolusu
altýnla de-ðiþmeyen bir ailenin çocuðuyum ben dedi. Biz dinimiz gereði yaptý-ðýmýz
hiçbir þeyi yer dolusu altýna mukabil bile olsa satmayan bir ai-lenin üyesiyim.
Dinim gereði bir þeyi sadece dinim gereði yaparým. Sadece Rabbimi razý etmek
için yaparým dedi. Bunun üzerine Hz. Þuayb da ona dedi ki; “Hayýr ey genç, bu
onun karþýlýðý deðildir, fakat bu benim ve atalarýmýn âdetidir, biz yemek
hazýrlar ve m
Yani
eðer ben müslüman olarak yapacaðým bir þeyin karþý-lýðýnda dünyalýk elde etmek
için sapar, sapýtýrsam olmaz öyle þey di-yordu sanki deðil mi? Böyle yazýyordu
Ebu Hazim. Eðer bu yüz dinar anlattýðým þeylerin karþýlýðýysa, leþ, kan ve
domuz eti çaresizlik halin-de bundan daha helaldir. Çünkü Allah izin veriyor
onlara. Yani benim durumumda olan herkese yüzer dinar gönderiyorsan ne âlâ deðilse
ben bunu kabul edemem diyordu.
Din
bildiðinden dolayý, din anlattýðýndan dolayý insanlarýn kendilerine verecekleri
hediyelere göz dikenlerin kulaklarý çýnlasýn. Allah için bu tür beklentilerden
uzak bir hayat yaþayalým. Ýsteyeceklerimizi sadece Allah’tan isteyelim. O bizi
herkesten güzel doyurur, bunu hiç bir zaman hatýrýmýzdan çýkarmayalým inþallah.
7. “Rabbin
için sabret.”
Ýþ karþýya
intikal etti mi, durum karþýya ulaþtý mý o zaman da Rabbin için sabret
peygamberim! Rabbin için dayan! Rabbin için diren, sabret! Býkma! Usanma
peygamberim! Ama bunu da Rabbin için yap! Sabretmen de Rabbin için olsun! Yani
çaresizliðinden dolayý de-ðil, insanlar hoþ görsünler diye deðil, “ne sabýrlý
adam!” desinler diye deðil, Rabbin öyle istediði için yap. En’âm sûresinin bir
âyet-i kerimesinde de bakýn Rasulullah Efendimize þöyle deniyordu:
“Senden önce
nice peygamberler yalanlandý ve kendilerine yardýmýmýz gelene kadar
yalanlanmalarýna ve sýkýþtýrýlmalara katlandýlar. Allah’ýn sözlerini
deðiþtirecek yoktur, andolsun ki peygamberlerin haberi sana da geldi.”
(En’âm 34)
Peygamberim,
yalanlanan sadece sen deðilsin! Senden önce de pek çok peygamberler yalanlanmýþtýr.
Pek çok peygamberler de iþkencelere maruz kalmýþlardýr. Hal böyleyken sana ne
oluyor ey pey-gamberim, sen niye kendi kendini kahrediyorsun? Niye yalanladýlar,
dinlemediler, alaya alýyorlar diye mahvoluyorsun? Ne oluyor sana? Düþün ki
senden önceki peygamberleri de yalanladýlar, dalga geçtiler, ama onlar tüm
yalanlamalara, tüm inkâr ediþlere karþý göðüs gerdiler, sabrettiler,
direndiler, dayandýlar. Yani onlar hep öyle sabrettiler de bu sabýrlarýnýn
sonunda onlara bizim yardýmýmýz geldi. Yardýmýmýz gelene kadar onlar sabrettiler.
Bu peygamberler kendilerine yardýmýmýz gelene kadar sabretmiþler, dayanmýþlar,
direnmiþler, yýlmamýþlar, durmamýþlar, dönmemiþler, yollarýna devam
etmiþlerdir.
Öyleyse
Allah’ýn sözlerini deðiþtirecek yoktur. Yeryüzünde Al-lah’ýn koyduðu yasalarýný
deðiþtirecek yoktur. Allah’ýn kelimelerinde deðiþme olmaz. Burada Allah’ýn kelimelerinden
ve bu kelimelerin deðiþmeyeceðinden maksat, doðruyla yanlýþ, hakla bâtýl,
imanla küfür, Allah yolu taraftarlarýyla þeytan yolu taraftarlarý arasýnda
süregelen savaþýn kanunudur. Hakla bâtýl arasýndaki çatýþma yasasýdýr. Allah’ýn
yeryüzünde koyduðu bu yasa hiç deðiþmeden devam etmektedir.
Bir de bu yasaya göre hak sahibi,
iman sahibi, takva sahibi kimselerin bu konudaki sabýrlarý, sadâkatleri, dirençleri
ve Allah’a olan tevekkülleri ve güvenlerini ispat etmeleri için uzun bir süre
imtihana tabi tutulmalarý, çeþitli eleklerden geçirilmeleri gerekmektedir. Böylece
bu denemelerden, bu potalardan geçirilirken hem istenmeyen cüruflarý atýlacak,
hem yüce hasletleri geliþtirilecek, hem de en sonunda kazandýklarý bu silâhlarla
küfür cephesi karþýsýnda dayanabilme ve zaferi elde edebilme noktasýna geleceklerdir.
Ýþte bu deðiþmeyen bir yasadýr. Her dönemde Müslümanlar bu yasadan geçirileceklerdir.
Ýþte bu yasa gereði yardýma ehil hale gelen Müslümanlara Allah’ýn yardýmý gelecektir.
Yine bu yasaya göre Müslümanlar hiçbir zaman kendilerine düþeni yapmadýklarý
sürece kendilerine Allah’ýn yardýmý gelmeyecektir. Mü’minler kendilerini deðiþtirmedikleri
sürece Allah onlarý asla deðiþtirmeyecektir. Ýþte Allah’ýn kelimelerinde
deðiþme olmaz ifadesinin mânâsý, anlayabildiðimiz kadarýyla budur.
Kâfirler
iman cephesine karþý hep savaþ açacaklar, kâfirler Müslümanlardan asla razý
olmayacaklardýr; bu bir yasadýr. Allah yolunun yolcularý bu kâfirlerin
tutumlarýna karþý, yalanlamalarýna karþý sabredecekler, yani her þeye raðmen
Allah’ýn dediðini yapmaya çalýþacaklar, kulluktan vazgeçmeyecekler, yollarýnda,
dâvâlarýnda þüpheye düþmeyecekler, yýlgýnlýk göstermeyeceklerdir; bu da bir yasadýr.
Nihâyet onlara Allah’ýn yardýmý gelecektir, bu da bir yasadýr. Tarih bo-yunca
bu hep böyle olagelmiþtir. Allah’ýn yasalarýný asla deðiþtirecek yoktur. Bu
yasalara uygun hareket eden kullarýna Allah’ýn vaadettiði yardýmý deðiþtirecek
yoktur.
Ey Resûlüm,
“Peki acaba bugün ben de Allah’ýn istediði gibi sabretsem bana da gelir mi
Allah’ýn yardýmý?” deme sakýn. Veya “bugün bizler de sabretsek acaba Allah bize
de yardým eder mi?” demeyin ey mü’minler! Elbette Allah’ýn yardýmý gelecektir.
Çünkü Allah’ýn kelimelerini, kanununu, düzenini bozacak, deðiþtirecek kimse yoktur.
Deðiþme olmaz bu konuda. Dünküler sabredince nasýl Allah’ýn yardýmý gelmiþse,
sizler de sabrettiðiniz takdirde size de gelecektir.
Ama bakýn
burada deniliyor ki: ²h¬A².@«4 «t¬±"«I¬7«: bunu þöyle anlamaya
çalýþýyoruz:
1. “Li
ecli Rabbik” anlamýnadýr bu. Yani Rabbinden dolayý, Rabbin dedi, Rabbin
istedi diye sabret peygamberim!
2. “Li
emri Rabbik” anlamýnadýr. Yani Rabbinin emri olarak, Rabbinin fermaný
olarak sabret!
3. “Li
sevâbi Rabbik” demektir. Rabbinden sevap beklemekten kaynaklanarak,
mükafatýný, sonucunu sadece Rabbinden u-marak sabret peygamberim!
4. “Li
Vaâdi Rabbik” Veya “Rabbinin vaadinden dolayý sabret!” mânâlarýna
gelecektir.
Peki nedir
Allah’ýn vaadi ki onun için sabredeceðiz? Allah’ýn vaadi, bu dinin dünyada
kemale erdirileceði, Müslümanlarýn yeryüzüne hakim olacaðý ve Allah’ýn nûrunu
tamamlayacaðý konusundaki va-adidir. Ýþte bunun için sabredeceðiz. Ýþte bunun
için her þart altýnda Allah’a kulluða devam edeceðiz. Ýþte bunun için
Rabbimizin istediðini icra konusunda direnecek, dayanacak ve döneklik yapmayacaðýz.
5. “Alâ
taatihî ve ferâizihî fasbir.” Öyleyse ey peygamberim! Kesinlikle her
þart altýnda Allah’ýn senden istediði itaate ve senden istediði farzlara,
vaciplere sabret. Onlarý yerine getirme konusunda asla yýlgýnlýk gösterme.
6. Bir de “Ale’l
ezâ ve’t-tekzib fasbir.” Bu ifade, eziyetlere ve yalanlamalara karþý
sabret, dayan, diren mânâlarýna gelmektedir.
Zaten
sabýr, tüm dünya alkýþlasa da, tüm insanlar boyun büküp, emre âmâde olsalar da,
ya da insanlar hep karþý gelip taþ yaðdýrsalar da, tüm dünya düþman kesilse de
kiþinin durumunda deðiþiklik yapmamasýdýr. Allah’a yaptýðý kulluðun deðiþmemesidir.
Her þeye raðmen kiþinin sabredip Allah’a kulluðuna devam etmesidir sabýr. Çünkü
biz insanlar için deðil, Allah için Müslümanýz. Öyleyse insanlar için deðil,
Allah için kulluðumuza sabredecek ve devam edeceðiz. Ýþte burada bize de
öðütlenen budur. Ýnsanlar toplansalar, onu tehdit etseler, veya ona kadýn-kýz
verseler, onu paraya-pula, ikrama boðsalar da sabreden, direnen, dayanandýr peygamber.
Biz de öyle olmaya çalýþacaðýz inþallah. Hiçbir tehdit, hiçbir satýn alma
taktiði bizi Rabbi-mizin istediði gibi yaþamaktan vazgeçirmemelidir.
Sen Rabbin için sabret peygamberim!
Kâfirler bazen çok olacaklar, sabret! Müslümanlar meskenet içinde olabilirler,
sabret! Gardiyanlarýn iþkencesi altýnda olacaksýn, sabret! Ekmekleriniz
ellerinizden alýnacak, evlatlarýnýz öldürülecek, kýzlarýnýz hayâsýzlaþtýrýlacak,
inkârcýlar, kâfirler galip gelebilecekler, sabret! Kurulu düzene baþkalarý
hakim olabilecek, sabret! Bunlarýn tamamý geçicidir unutma! Yani her þartta,
her konumda, en uygunsuz konumda bile, kiþi Allah’ýn de-diði kulluðu yapmaya
devam ederek sabredecektir.
Ýþte sabýr budur. Deðilse boyun
bükmek deðildir sabýr. “Ne ya-palým baþka çaremiz yokmuþ, kaderimiz böyleymiþ”
demek sabýr deðildir. Her þarta uyum saðlamak sabýr deðildir. Baský karþýsýnda
yolundan dönüvermek sabýr deðil, zillettir. Sen sabret peygamberim, çünkü:
8-10. “Sur’a
üflendiði vakit, iþte o gün, inkârcýlara kolay olmayan bir gündür.”
Boru
çalýndýðý zaman, sura üflendiðinde, yani birinci kýyamet koptuðunda, o gün
gerçekten çok çetin, çok zorlu bir gündür. Ýnsanlarýn zorlanacaðý bir gündür o
gün. Kâfirler için de hiç kolaylanmayacak bir zorluk vardýr o gün için.
11-15. “Ey
Muhammed! Tek olarak yaratýp, kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan oðullar
verdiðim ve nimetleri yaydýkça yaydýðým o kimseyi Bana býrak. Bir de verdiðim
nimetten artýrmamý umar.”
“Öyleyse
sen þu yalnýz olarak yarattýðýmý bana býrak peygamberim!” Bu ifade ilk gelen
sûrelerde üç defa geçiyor, Rabbimiz bunu üç yerde söylüyor. Birisi Kalem sûresinde,
birisi Müzzemmil sûresinde, ötekisi de iþte burada geçiyor. “Þu yalnýz olarak
yarattýðýmý sen bana býrak peygamberim! Yani sen onu bana býrak ey peygamberim!”
Rasulullah
bu noktada zorlanýyordu. Çünkü insanlar büyüktüler, insanlar müstekbirdiler,
insanlar galiptiler. Allah’ýn Resûlü’nü dinlemiyorlardý. Kabullenmiyorlardý Ýslâm’ý…Yola
gelmiyorlardý… Onlara yaklaþýlmýyordu bile, yanlarýna varýlamýyordu. Hatta bu dönemde
Rasulullah yakýnlarýný eve çaðýrmýþtý da, Ebu Leheb konuþmasýna bile izin
vermemiþti. Derdini anlatmasýna bile fýrsat tanýmamýþtý. Allah diyor ki bakýn: “Sen,
o ve benzerlerini bana býrak peygamberim! Tak-ma sen onlarý kafana!”
Peki kim o?
~®G[¬&«: a²T«V«' ²w«8«: Þu yapayalnýz yarattýðýmý, yapayalnýz yaratýlaný,
yalnýzca yarattýðýmý sen bana býrak. Bu iki anlama gelir:
Birincisi, adamýn
kendisine yöneliktir ve þöyledir: “Þu yapayalnýz, hiçbir þeye mâlik olmayarak
yarattýðým kimseyi sen bana býrak peygamberim. Yani ana karnýndayken, malý,
mülkü, çevresi, kredisi, evi, barký, hanýmý, akrabasý, çoluk-çocuðu, bilgisi,
ilmi, irfaný, gücü, kuvveti olmadan yapayalnýz, kendi baþýna yarattýðým kimseyi
sen ba-na býrak peygamberim.”
Öyle deðil mi ama? Ana rahmindeki
durumunuzu bir düþünün. Basit bir kan pýhtýsý, basit bir damla su. Eli yok,
ayaðý yok, aklý yok, fikri yok, gücü yok, kuvveti yok… Varlýðýndan bile
haberdar olmayan, kendisini bile korumaktan aciz bir varlýk deðil miydiniz?
Veya dünyaya geldiðiniz günü bir hatýrlayýn. Neyiniz vardý? Aklýmýz yoktu,
bilgimiz yoktu, malýmýz, gücümüz, çevremiz, kredimiz yoktu. Hatta baba evinde
bize ait bir odamýz bile yoktu. Hiçbir þeysiz, yapayalnýz, güçsüz, kuvvetsiz,
bakýþsýz, görüþsüz, konuþmasýz aciz bir varlýktýk. “Ýþte öyle yarattýðýmý sen
bana býrak peygamberim,” diyor Allah.
Diðer bir
anlayýþa göre bu Cenab-ý Hakk’ýn kendisine râci anlamýna gelecektir. Yani “yapayalnýz
yarattýðým, yaratma konusunda kimseye ihtiyacým olmadan, kimseyi yardýma
çaðýrmadan yarattýðým o kimseyi sen bana býrak peygamberim!” Allah bizi tek
baþýna, kimseden yardým almadan yaratmýþtýr.
Bu hepimizi ilgilendiren bir
tehdit unsurudur. Ne oluyor! Yapayalnýzdýk, kimsesizdik, hiçtik, bir þeyimiz yoktu.
Allah da bizi var etmek için kimseye sormamýþ, danýþmamýþ, kimseden yardým
falan da almamýþ. Öyleyse ne bu hâlimiz, diyeceðiz. Kim tarafýndan yaratýldýk?
Kimlere minnet duygusu içindeyiz? Kimin ekmeðini yiyor, kimin kýlýcýný
sallamaya çalýþýyoruz? Kim var etti bizi? Kime kulluk ediyoruz? Ne bu hâlimiz?
diyeceðiz. Þair þöyle diyor:
Yani
dünyaya çýrýlçýplak geldiðini unutma! Ama nasýl geldiysen öyle git. Günâhsýz
geldin, aciz olduðunu bile bile geldin, malýn-mülkün yoktu geldin, yine aynen
öyle gitmeye çalýþ.
Allah,
peygamber ve peygamber yolunun yolcularýna burada diyor ki: “Sen onu bana
býrak!” Ne özellikleri varmýþ bu kiþinin? Neler vermiþ Allah ona?
Mal-ý memdûdu varmýþ o kiþinin. Böyle
uzun uzadýya malý, mülkü, arazisi, çiftliði ve daha neleri, neleri vardý onun.
Tüm bu sahip olduklarýný ben verdim ona, diyor Rabbimiz.
Peki kim bu
adam? Kimi anlatýyor Rabbimiz burada? Ýþte sen, ben, biz.... Tüm piyasadaki
zenginler… Mallarý, mülkleri, paralarý, pul-larý, arazileri, çiftlikleri,
yazlýklarý, kýþlýklarý bulunanlar. Uzun uzadýya mal-mülk sahipleri anlatýlýyor.
Bir düþünün 30 yýl önce neyimiz vardý? Bir beþ yýl daha gidin, neyimiz vardý?
Biraz daha ileri gidin, evimiz ol-madýðý gibi evde bize ait bir bölümümüz bile
yoktu. Neydik? Gücümüz neydi? Fýrsatýmýz, imkânýmýz neydi? Paramýz, pulumuz
neydi? Diplomamýz, statümüz neydi? Þimdi kendimizde ne görüyoruz? Yokluðu ne çabuk
unutuyoruz?
Eðer þu
anda sen adamsan ve bütün bu imkânlara sahipsen, unutma ki bütün bunlarý sana
Allah verdi ve seni adam eden de Allah’týr. Þu anda aklým var diyorsan, onu
sana veren Allah’týr. Þu anda malým var, atým, arabam var diyorsan onu sana veren
O’dur. Ekonomik gücüm, siyasal gücüm, diplomam, doktoram var diyorsan bunlarý
da sana veren O’dur. Sahip olduðun, benim dediðin neyin varsa hepsini sana
veren O’dur. Baðýn, bahçenin, evin, barkýn, dükkânýn, tezgâhýn, paranýn, pulun,
çoluk-çocuðun sahibi kendiniz zannetmeyin. Hocalýðýmýzýn, bilgimizin, tecrübemizin,
çevremizin, kredimizin sahibi biziz zannetmeyelim. Bunlarýn tümünü bize veren
Allah’týr, bunu hiçbir zaman hatýrýmýzdan çýkarmayalým.
Kelimesi, “Kesîra” demektir. Yani daima, sürekli, kesintisiz, ay
be ay geliri gelen demektir. Yapayalnýz yarattým, tuttum ona mal verdim, ben
verdim onu! Ay be ay gelen o gelirini takdir eden benim. Niye unutuyor bunu?
Niye unutuyor da bana kafa tutmaya kalkýþýyor bu nankör insan?
Sonra ortada gezip dolaþan evlatlar,
çocuklar verdim ona. Üç tane, beþ tane, on üç tane çocuk verdim ona. Bunlar
söylenince bu kim? denecektir o zaman. Bu kimsenin Halid Bin Velid’in babasý
Velid bin Muðire veya baþka birisi olduðunu söylemiþler. Ama bizler de öyle
deðil miyiz? Allah bize de çoluk-çocuk vermedi mi? Bizim malýmýzý, mülkümüzü de
Allah vermedi mi? Bizi de Allah adam etmedi mi? Biz kendimiz mi bulduk bu sahip
olduklarýmýzý? Öyleyse burada anlatýlan o dönemde onlar olabilir ama bu dönemde
de biziz. Baþka ne vermiþ Allah ona?
“Bir de ona
döþedim de döþedim,” diyor Rabbimiz. Yani ona fýrsat, güç, kuvvet, akýl, þan,
þeref, makam, mevki, riyaset, saltanat verdim. Sahip olduðumuz tüm imkânlarýmýzý,
tüm fýrsatlarýmýzý veren Allah’týr. Eðer þu anda bu sûreyi size ben anlatýyorsam
bu fýrsatý da bana veren Allah’týr. Öyleyse bu ne benim üstünlüðüm, ne de sizin
al-çaklýðýnýz anlamýna gelmeyecektir. Allah’ýn bana verdiði imkanla þu anda
bunlarý size anlatýyorum. Yine sizler de Allah’ýn size lütfettiði im-kânlarla
þu anda beni dinliyorsunuz. Ben o kiþiye fýrsat ve imkân verdim de:
“Sonra da
bu nankör insan tamah eder ki, Allah ona daha da versin.” Bu verdiklerine daha
da ziyâde edilsin ister. Daha çok verilsin, daha fazla verilsin ister. Yâni
öyle hýrslý, öyle bencil ve harîs ki, her þey kendisinin olsun ister. Her þey
kendisine verilsin ister. Hep ik-rama boðulan kendisi olsun, hep cennete
gidecek olan kendisi olsun, ya da daha çok malý mülkü, imkâný, fýrsatýnýn
olmasýný ister. 300’le yaþarken 500’e doymaz, 500’le yaþarken 10.000’e doymaz.
Yâni doyumsuzdur adam. Doyumsuz olduðu için hep kendisine artýrýlmasýndan
yanadýr. Ama hayýr hayýr, mümkün deðil:
16. “Hayýr;
hayýr; çünkü o, Bizim âyetlerimize karþý son derece inatçýdýr. Onu sarp bir
yokuþa sardýracaðým.”
Onu sarp
bir yokuþa sardýracaðým, çünkü o bizim âyetlerimize karþý pek inatkâr
davranýyor. Arkadaþlar, buradaki “Âyâtinâ” dan maksat:
a. Kur’an-ý
Kerîm’idir. Yâni bizim kendisine hayat programý olarak gönderdiðimiz
kitabýmýzýn âyetlerine karþý pek inatçý davranýyor. Kitaba karþý eyvallahsýz
davranýyor, müstekbir davranýyor.
b. Bir hak
olan hakikat olan her þeydir. Bizden gelen her hakka karþý vurdumduymaz
davranýyor.
c. Ya da
burada anlatýlan kulluk örneði Rasulullah efendimizdir. Ona karþý da inatçý
davranýyor. Peygamberin örnekliðini reddediyor. Kullukta peygamber modeline
yanaþmýyor. Peygamberi tanýma ve peygamber gibi olma, peygamber gibi yaþama
konusunda pek inatçý davranýyor. Hakka istinat etmeyen imanýn devamcýsý
anlamýna inatçý davranýyor bu adam...Yâni öyle bir tavýr içinde ki adam, âyet
ne derse desin, Kur’an ne derse desin, o bildiðini okuyor. Kur’an ne derse
desin, Rasulullah ne derse desin o bildiðini yapmaya devam ediyor. Kitaba
raðmen, Peygambere raðmen o kendi kendine yol bulmaya çalýþýyor. Kitabý ve peygamberi
yok farz ediyor, gelmemiþ sayýyor. Kitaba ve peygambere müracaat etmeden de bir
hayat yaþayabileceðine inanýyor. Kitapsýz ve peygambersiz hayatýný düzenlemeden
yana bir tavýr sergiliyor. Kitabý ve peygamberi tanýmadan hayatýný sürdürme
konusunda inatkâr davranýyor. Ama böyle kitabý ve peygamberi tanýmadan da
hayatýný sürdürebileceðini zanneden kiþiye Allah diyor ki bakýn:
Ama biz onu
sarp bir yokuþa, dimdik bir yokuþa sardýracaðýz! “Saûd”, zor bir yokuþ, çetin bir
geçit demektir veya cehennemde bir dað demektir.
Rabbimiz
diyor ki onlarý zor bir yokuþa süreceðim, yollarýný zorlaþtýracaðým onlarýn.
Cennet yolunda yürümeyi, Ýslâm yolunda yü-rümeyi, kulluk yolunda yürümeyi
onlara zorlaþtýracak, Ýslâm’dan ve Müslümanca bir hayattan nefret ettirecek ve
küfür yolunu ona kolay getirecektir. Nitekim En’âm sûresinde de bu konu þöyle
anlatýlýyordu:
“Allah kimi
doðru yola koymak isterse onun kalbini Ýslâmiyet’e açar, kimi de saptýrmak
isterse, göðe yükseliyormuþ gibi, kalbini dar ve sýkýntýlý kýlar. Allah
böylece, inanmayanlarý küfür bataklýðýnda býrakýr.”
(En’âm 125)
Kalpleri
Ýslâm’a açýlan, Ýslâm yolu kolaylaþtýrýlan müminlere karþýlýk kimilerinin kalbi
de Ýslâm’a kapatýlmaktadýr. Allah kimi de saptýrmak, dalâlette býrakmak
isterse, adam kendisi dalâleti tercih eder Allah da onu dalâlette býrakmak
isterse birinci insanýn zýddýna onu göðsünü o kadar daraltýr ki, o kadar
sýkýntýlara sokar ki sanki gökyüzüne yükseliyormuþ gibi içinde büyük darlýk
hisseder.
Sapýtmak isteyen, saptýrmak
isteyen kimselerin kalplerinde de öyle bir darlýk, öyle bir huzursuzluk yaratýr
ki Allah, sanki bir aðaca deðil daða deðil de gökyüzüne týrmanýyormuþçasýna
sýkýntý ve isteksizlik hisseder. Gönlünü Ýslâm’dan ve kulluktan soðutuverir
Allah onun. Hoþlanmaz Allah’tan, hoþlanmaz peygamberden, nefret eder ki-taptan,
sevmez namazý, beðenmez tesettürü, rahat deðildir Ýslâm’-dan, idama gidiþ bilir
mescide gidiþi. Ve bunlar zorlaþtýrýlýrken tüm gü-nâhlar, tüm kötülükler de
kolay hale getirilecektir onun için.
Demek ki
yolun zorluðu o yolun fýtrata ters olmasýndandýr. Al-lah fýtratýna uygun
olmayan zor bir yola giren kimseye bu yolu kolaylaþtýrarak onun cehenneme yuvarlanmasýna
imkân saðlýyor.
Yine burada
zorlaþtýrýlacak olan önceki müminlerin zýddýna ha-yatlarýnýn, rýzýklarýnýn hayat
programlarýnýn zorlaþtýrýlmasýdýr. Tâ-hâ sûresinde bu husus þöyle anlatýlýr:
“Benim
Kitabýmdan yüz çeviren bilsin ki onun dar bir geçimi olur ve kýyamet günü de
onu kör olarak haþr ederiz.”
(Tâ-hâ 124)
18-23.
“Çünkü o, düþündü, ölçtü biçti; Caný
çýkasý, ne biçim ölçüp biçti! Caný çýkasý; sonra yine ne biçim ölçüp biçti!
Sonra baktý; Sonra kaþlarýný çattý, suratýný astý; Sonra da sýrt çevirip
büyüklük tasladý.”
Evet bak ki
o, ölçtü, biçti. Düþünüp taþýndý, ölçüp biçti. Geberesi, kahrolasý nasýl da
ölçüp biçti! nasýl da becerdi bunu!
Nasýl da taktir etti?
Bu «r²[«6
nin iki mânâsý var:
a. Bir
taaccüp mânâsý var. Nasýl da yaptý bunu, nasýl da ölçüp biçti böyle, anlamýna.
b. Bir de
inkâr mânâsý var. Keþke yapmasaydý! Keþke böyle ölçüp biçmeseydi! gibi bir
anlamý var.
Evet
inkârla birlikte bir þaþkýnlýk ifadesi var. Peygamberin sözünün böyle olduðunu
nereden buldu bu hain? Nasýl da yakýþtýrdý bunu ona? Kur’an hakkýnda nasýl da
böyle bir yakýþtýrmada bulundu? Rasulullah’ýn aðzýndan Kur’an’ý dinleyen bu
alçak nasýl da düþündü Kur’an hakkýnda bu sözü? Nasýl da yakýþtýrdý Kur’an’a bu
dediðini?
Müslümanlara da bugün insanlar
öyle acayip ithamlarda bulunuyorlar ki, bütün bunlarý nereden bulduklarýna,
nasýl bulduklarýna þaþýyoruz. Ýnsan bin yýl düþünse bulamaz bunlarý. Nereden
bulup ya-kýþtýrýyorlar, bunu anlamak gerçekten mümkün deðil. Meselâ bir Müs-lümana
ayný anda hem Vahhabî, hem de Ýrancý diyorlar. Bunu söyleyebiliyorlar bir
Müslüman hakkýnda. Bunu nasýl diyebiliyorlar?! Nerden çýkarýyorlar bunu?
Halbuki yeryüzündeki bütün insanlar birleþse, bir adamý, ayný anda hem Vahhabî,
hem de Ýrancý yapamazlar. Bunlar birbirlerine zýt þeylerdir. Birbirine taban
tabana iki zýt fikirdir bunlar. Bir adamý bir kazana atsalar, kýrk yýl kaynatsalar
yinede onu hem Vah-habî hem de Ýrancý yapamazsýnýz. Bunu nasýl diyebiliyorlar?
Nasýl ya-kýþtýrabiliyorlar? Nasýl ve nereden düþünüp bulabiliyorlar? Gerçekten
anlamak mümkün deðildir.
Veya meselâ
diyorlar ki bir Müslümana, “bu adam Kur’an’cýdýr ama fýkha karþýdýr. Bu adam
Kur’an’cýdýr ama sünnete karþýdýr.” Veya, “bu adam Kur’an-sünnet diyor ama
mezhebe karþýdýr.” Bunu nasýl diyebiliyorlar, anlamak mümkün deðildir. Düþünebiliyor
musunuz? Bir adam hem Kur’an’cý olacak, Kur’an’ý savunacak, hem de sünneti inkârcý
olacak, bu kesinlikle mümkün deðildir. Eþyanýn tabiatýna terstir bu. Çünkü Kur’an
bizzat sünneti emrederken veya sünnet bizzat Kur’-an’ý emrederken birine sahip
olduðunu iddia eden kiþi diðerine ilgisiz kalacak. Veya bir adam hem Kur’an’cý
olacak, hem de Ýmam Ebu Ha-nife’yi ve fýkhýný reddedecek, veya fýkýh peþinde
giderken Kur’an’a sýrt çevirecek, mümkün deðildir bu aslýnda. Eþyanýn tabiatýna
aykýrýdýr bu. Ama bakýn bunu þeytan yaptýrýyor. Þeytan düþündürüyor, bulduruyor
bunu insanlara ve insanlar bugün birileri hakkýnda bu tür iddialarda
bulunabiliyorlar. Allah diyor ki bakýn:
“Kahrolasý
nasýl da becerebildi bunu? Nasýl da düþünebildi bu-nu hain!” Meseleye bir
açýdan bir baktý, döndü bir baþka açýdan bir daha baktý, döndü bir baþka açýdan
bir daha baktý. Bir öyle ölçtü biçti, bir böyle ölçtü biçti, sonra «h«P«9 Åv$ baktý, bakýndý. Çevresine þöyle bir göz attý,
ya da çevresinin tepkisini ayarladý, nezaret etti, sonra «h«K«"«: «j«A«2
Åv$ Sonra ekþidi, buruþtu ve surat astý. Aslýnda hamlýk yaptý demektir bu
"basar" kelimesi. Yani vaktinden evvel kokmuþ ham koruk gibi ekþidi
ve surat astý. Sonra, «h«A²U«B²,!«: «h«"²(Ï! Åv$ Ardýný, arkasýný, sýrtýný,
ensesini döndü ve büyüklendi, müstekbir davrandý.
Anlýyoruz
ki kibirlenmek imana en büyük engeldir. Allah’a, Al-lah’ýn dinine, Allah’ýn
elçilerine karþý Müstekbir davrananlar asla iman edemezler. Her bir küfrün
arkasýnda yatan en büyük sebep kibirdir.
‘Kibir’,
büyüklenmek, ululuk ve büyüklük taslamak, böbürlen-mek, kendini ulaþýlmaz
görmek anlamlarýna gelir. Kendini baþkalarýn-dan üstün görüp, onlarý
aþaðýlamaya, onlara hakaret etmeye de kibir denir. Yine, inanmayanlarýn
kendilerini büyük ve üstün görerek, Al-lah’a ihtiyaçlarýnýn olmadýðýný sanarak
veya Allah’ýn karþýsýnda boyun eðmeyi gururlarýna yedirmeyerek inanmamaya da
kibir denilmektedir.
‘Kibir’, Haktan yüz çevirmek,
onu reddetmek; insanlarý hakir görmek-tir. O öyle bir duygudur ki onunla kiþi
övünmeyi yalnýzca kendine ya-kýþtýrýr. Bunun için insan kendini herkesten daha
büyük görür. En bü-yük kibir, hakký kabul etmekten yüz çevirmek, Allah’a
ibadeti kendine yakýþtýrmamaktýr. Allah’a karþý kibir göstermek küfürdür. Çünkü
böyle biri Allah’a itaat etmemekte ve O’nun emrini reddetmektedir. Allah’ýn
emrini alaylý bir þekilde reddeden kimse kâfir olur. Bir kimse kibirlene-rek
deðil de nefsine aldanarak, ya da unutarak günah iþlerse ona da âsi denir. ‘Kibir’, þeytaní bir
anlayýþ ve sýfattýr.
Kur’an-ý
Kerim, Rabbine karþý büyüklük taslayanlarýn kibirlerini daha çok ‘istikbar
etme-büyüklük taslama’ kavramýyla anlatýlmaktadýr.
Küfür ve inkârýn en önemli
sebebi kibirdir. Ýçerisinde kibir olan kimse, kendini çok büyük gördüðünden, ne
bir peygambere, ne de onun an-lattýðý gerçeklere kulak asmaz. O peygamberi ve
getirdiði gerçekleri kendinden aþaðý görür. Hatta kimileri, Allah’tan
bahsedildiði zaman, O’na karþý bile kibirlenir, O’na ve tehditlerine aldýrmaz,
O’na ihtiyaç duymaz, O’nun önünde eðilmeyi; kendi hevasý (aþýrý istekleri)
durur-ken, Allah’ýn emirlerine uymayý gururuna yedirmez ve karþý çýkar. Bu
tipik huy, bütün inkârcýlarýn huyudur.
Peygamberimiz
(sav) mü’minleri bu hadis (kötü) huydan sakýndýrmýþtýr. Bu kötü huy, insaný
ibadetten alýkor. Ýyilik düþüncesini öl-dürür. Diðer insanlara karþý haksýzlýk
yapmaya sevk eder. Ýnsanlara ait haklarýn kaybolmasýna sebep olur. Kardeþlik
duygularýný öldürür. Adaleti yok eder. Ýnsanlar arasýnda düþmanlýk ve hasýmlýk
duygularýný artýrýr. En önemlisi, Allah’a teslimiyetin önünde en büyük engeldir.
Al-lah karþýsýnda kendini kul ve zelil (en aþaðý bir konumda) göre insan; O
Allah’ýn büyüklüðüne teslim olur ve O’nun çizdiði sýnýrlarý aþmaz.
Peygamberimiz
buyuruyor ki: “Kalbinde zerre kadar iman bu-lunan kimse cehenneme girmez.
Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse de cennete giremez.” (Ebu Davud,
Libas/Hadis no: 4091, 4/59. Müslim, Ýman/147, Hadis no: 91, 1/93. A. b. Hanbel,
1/399, 451. Nak. el-Kibru ve’l Mütekebbirûn, s: 20)
“Allah
(cc) bana; ‘Alçak gönüllü olun, öyle ki kimse kimseye zulmetmesin, kimse
kimseye karþý böbürlenmesin’, diye vahyetti.” (Ebu Davud, Edeb/Hadis no: 4895,
4/274)
Kiþinin
güzel giyinmesi, Ýslâm’a uygun süslenmesi, çevresinin düzenli olmasý, hatta
pahalý eþya kullanmasý kibir deðildir. Kibir, hakký ortadan kaldýrmak, halký
aþaðýlamak ve kendini üstün görmektir. (Ebu Davud, Libas/Hadis no: 4092, 4/59)
Evet, aslýnda kavradý Rasulullah Efendimizin
okuduklarýný da, anladýðý haktan yüz çevirip iraz etti. Yani meseleyi bildi,
anladý ama etrafý izin vermedi. Peygamberin yanýndan çýktýðý zaman: “Ne oldu?
Ne anladýn? Nedir bu Muhammed’in okuduklarýnýn aslý? Ne yapalým bunun karþýsýnda?
Senin fikrin nedir?” diye sorduklarýnda Peygamberin okuduðu Kur’an âyetlerinden
etkilenen Velid bin Muðýre: “Salýverelim bu adamý! Dokunmayalým, salýverelim
kendi haline ve sonucunu bekleyelim. Bunu kendi haline bir býrakalým, çünkü
vallahi ben þiirin âlâsýný tanýrým, bu Muhammed’in dedikleri þiir deðil!
Ýçinizde benim kadar þiirden anlayanýnýz yoktur, vallahi bunun okuduklarýnýn
þiirle ilgisi yoktur. Ben sihiri, kehâneti de bilirim, vallahi Muhammed’in okuduklarýnýn
bunlarla da ilgisi yoktur. Vallahi ben görüyorum ki bu adam deli deðil, aklý baþýnda,
ne dediðinin farkýnda. En iyisi mi bana kalýrsa salýverin onu kendi baþýna.
Sonara bekleyip bakalým, eðer Arap buna galip gelirse, tamam iþi biter. Siz de
kurtulmuþ olursunuz. Yok eðer bu Araba galip gelirse, o zaman þeref sizin olur”
dedi.
Ebu Cehil, o cehlin, cehaletin
babasý, Peygamberin okuduðu Kur’an âyetlerinden onun da etkilendiðini anladý.
Hemen ona hediyeler takdim ederek þeytanlýk yaptý. “Hayýr hayýr, olmaz öyle
þey! Ona ve okuduðu þeye bir ad koyacaksýn ve bunu çevreye ilân edeceksin! Bir
þeyler demen lâzým buna! Bir þeyler yakýþtýrman lazým” diyerek hediyelere boðdu
onu, o da düþünüp taþýnýp ilân ediverdi. Ne diyelim buna? Kehanet desek olmaz.
Þiir desek tutmaz. Sihir desek hiç ilgisi yok. Þunu bunu desek olmaz. Bu akýllýydý
ya, düþündü, taþýndý, ölçtü, biçti. Diyecek bir tek þey buldu, dediler ki, dedi
ki: Bu Kuran baþka deðil ancak:
24-25. “Bu
sadece öðretile gelen bir sihirdir. Bu Kur’an yalnýzca bir insan sözüdür”
dedi.”
Öteden beri
ehlinden ehline tâlim edile gelen, öðretilegelen bir sihir, dediler. Ya da
diðer þiirlere, diðer sihirlere benzemeyen, onlardan ayrý, onlardan üstün bir sihirdir,
dediler.
Hani
Emperyalizmin sömürgeci uyduruðu olarak anlatýlýr. Afrika’ya bir uçak düþmüþ,
toplanmýþlar baþýna, ne olduðunu düþünmüþler, taþýnmýþlar. Epey tartýþmýþlar, konuþmuþlar
ve en sonunda demiþler ki: “Galiba bu iki yüz senelik kart bir sinektir. Baþka
olmaz demiþler bu olsa olsa yaþlanmýþ bir sinektir.”
Ya da bir
merkep gelmiþ köyün birine de, bu ne ki acaba? diye düþünmüþler, tartýþmýþlar.
Sonra görmüþ geçirmiþ bir adamý çaðýrmýþlar, demiþler ki: “Ýçimizde en yaþlý,
en tecrübeli sensin, bir bak ba-kalým bu nedir?” Adam þöyle bakmýþ, bakmýþ ve: “Bu
olsa olsa tavþanlarýn kart babasýdýr. Galiba, kelle kulak fazlaca büyümüþ, bu
yaþlý bir tavþandýr” demiþ.
Bunlarýn
Kur’an’a yakýþtýrdýklarý da bunlardan farksýz. Allah’ýn Resûlü’nden Kur’an
dinliyorlar ve diyorlar ki: “Bu insan sözünden baþka bir þey deðildir.” ¬h«L«A²7!
”²Y«5 žÒË! ³~«H´; ²–Ë! diyorlar.
Evet burada
böyle düþünen, taþýnan, ekþiyen, buruþan bir adamdan bahsediliyor. Bu Velid Bin
Muðýre olabilir, Ebu Cehil olabilir, Ebu Leheb de olabilir. Rivâyetlere göre
bunlardan biri olabilir, ama kýyamete kadar gelecek insanlar içinden Kur’an-ý
Kerîm’e karþý ayný tavrý sergileyenler olabilecektir. Yani bu kiþinin adý
önemli deðil, yolu, tipi ve karakteri önemlidir. Allah bu âyetleriyle bize
þöyle buyurur: “Ey kullarým! Bakýn ki vahiy karþýsýnda þöyle þöyle davrananlar
var. Bir baksanýza malým, mülküm, gücüm, kuvvetim, saltanatým, çoluk-ço-cuðum, iþim,
aþým var diye Kur’an’a karþý þu adamýn tutumuna bir ba-kýn!”
Peygamber
karþýsýnda bir insan var. Kur’an karþýsýnda, Kur’an okuyan peygamber karþýsýnda
bir insan var. Kendisine Kur’an arz edi-len, Allah’ýn âyetleriyle karþý karþýya
gelmiþ bir adam. Onu duyuyor, onun okuduðu âyetleri iþitiyor, anlýyor o adam.
Duyduktan, dinledikten ve anladýktan sonra kaþlarýný çatýyor, suratýný asýyor,
ölçüp biçiyor. Düþünüyor, taþýnýyor, hakikat olduðunu anlýyor ama reddetmesi gerektiðine
karar veriyor. Çünkü müstekbir birisi bu adam. Allah’ýn âyetlerine karþý
kibirli davranýyor. Allah yasalarýna ihtiyacý yok. Çünkü a-damýn týkýrý yerinde.
Mal-mülk, makam sahibi... Çoluk-çocuk sahibi, çevresi, kredisi vardý. Planlar
kuruyor, nasýl reddetsem acaba? diyor ve sonunda iftirayý basýyor.
“Bu öteden
beri tâlim edile gelen, nesilden nesle aktarýla gelen bir sihirden baþkasý
deðildir. Bu, bir insan sözünden baþkasý deðildir” diyor.
Evet hainler
dün de bugün de Allah’ýn âyetlerine sihir, insan sözü diyorlar, ama buna
kendileri de inanmýyorlar. Bu yalanlarýna as-lýnda kendileri de inanmýþ deðildir.
Çünkü eðer bu sihirse, eðer bu in-san sözüyse üstünde durmamalarý gerekiyordu
deðil mi bu kadar? Eðer bu bir insan sözüyse býrakýverselerdi, insanýn biri de
böyle konuþsaydý! Rasulullah’a mecnun dediler, deli dediler; peki hangi deliden
korkmuþlardý bu güne kadar? Þimdiye kadar hangi deliye bu kadar tedbir
almýþlardý? Veya hangi delinin arkasýna bu kadar insan düþmüþtü bu güne kadar? Bir
adam çýkýyor, eline aldýðý Allah’ýn kitabýný göstererek “taþa tapýnmayýn, Allah’a
tapýnýn!” diye baðýrýyor ve hemen “meczup bu adam” diyorlar. Peki meczupsa niye
bu kadar korkuyorsunuz ondan? Niye bu kadar tedbir almaya çalýþýyorsunuz?
Býrakýn bir deli de böyle söylesin! Hayýr, adamlar bu iþin farkýndalar. Deli
diyorlar, mecnun diyorlar, sihirbaz diyorlar ama dediklerine kendileri de inanmýyor.
Evet Allah’ýn
kitabýna bir beþer sözü dediler. Peki ya biz ne di-yoruz Kur’an’a? Birilerinin
sözünü dinliyoruz, bu anne diyoruz, bu baba diyoruz, bu âmir, bu müdür, bu bakan,
bu baþkan, efendi, þeyh di-yoruz ve sevdiðimizden ötürü dinliyor ve ona itaat
ediyoruz. Arzularýný yerine getiriyor, yasalarýný uyguluyor, elimizden kitaplarýný,
tâlimatlarýný düþürmüyoruz. Peki ya Allah sözünü okumaya dinlemeye niye ya-naþmýyoruz?
Bu Allah korusun da bizim toplumun umumî bir belâsý. Bakýn bu tavýr içinde
olanlara Allah ne diyor:
26-30.
“Ýþte bu adamý yakýcý bir ateþe yaslayacaðým. Yakýcý ateþin ne olduðunu sen
nerden bilirsin? O, ne geri býrakýr ne de azaptan vazgeçer. Ýnsanýn derisini
kavurur; orada on dokuz bekçi vardýr.”
Rabbimiz, “bu
alçak madem öyle dedi, madem öyle anladý, madem ki Kur’an’a karþý öyle bir
tavýr takýndý, ben de onu Sakara yaslayacaðým!” diyor. Sakarýn ne olduðunu Allah
söyleyeceði için biz söylemiyoruz. Ama þu kadar söyleyelim, Sakar, Kur’an’da
cehennemin isimlerinden biridir. Nar, Cahîm, Hutame, Haviye gibi cehennemin
isimlerinden biridir. Sen Sakarýn ne demek olduðunu nerden bileceksin? Ýfadesinin,
dinleyin, size onu ben anlatayým anlamýna geldiðini biliyoruz. Dinleyin onun ne
olduðunu ben anlatayým: Neymiþ o Sakar?
O öyle bir yer, öyle bir ateþ ki, ne
geri býrakýr ne de azabýndan vazgeçer. Yani o ateþ ne öldürür, ne de diriltir. Ne
öldürür ne de býrakýr. A’lâ sûresinde þöyle denir:
“O, orada
ne ölecektir ne de dirilecektir.”
(A’lâ 13)
Orada ne
ölebilecekler ne de yaþayabilecekler. Buna ne yaþamak denir, ne de ölmek. Ne
ölüp kurtulacaklar, ne de doðru dürüst insan gibi yaþayabilecekler. Ölümü
temenni ettiren bir azabýn içinde, ama ölümü de bulamadan ebediyen kalmak ve
unutulmak. Onlar için bu azaptan kurtaracak ölüm yoktur. Sonsuza dek ölümü
temenni ettirecek bu azabýn içinde kalacaklar.
Orada,
ateþin içinde ölmek de yok, insan gibi yaþamak ta yok. Ölmek olmadýðý gibi
yaþamak ta yok. Böyle ölümle yaþamak arasý kö-tü bir durum. Üstelik pislik taraftarlarý,
dünyada da kolayý deðil zoru tercih etmiþlerdi. Kâfirlik gerçekten çok zor. Hani
“takýl bana ve hayatýný yaþa!” derler ya, iþte böyle dünyada yaþadýklarý pis
bir hayatýn so-nunda takýlacak azaba, ama yaþamak yok. Deniliyor ki adamýn caný
boðazýna gelecek, ne çýkacak, ne de geri gelecekmiþ. Ne ölebiliyor, ne de
kurtulabiliyor, iþte böyle bir þey. Zaten insan da günâh mahalli, günâh makamýdýr.
O ateþ bir þey býrakmaz, adamýn
suyunu çýkarýr ama iþi bi-tirmez. Ýnsaný insanlýktan çýkarýr ama tamamen de öldürmez.
Yandý, kül oldu, bitti tamam, onu salývereyim demeyen bir ateþtir o.
Ýnsanýn derisini soyan, insaný
insanlýktan çýkaran, insana susamýþ, insana doymayan, insansamýþ bir ateþ. Hani
susamak, veya çaysamak var ya, iþte aynen onun gibi insansamýþ, insana susamýþ,
insana doymayan, “aman gelsin! aman gelsin!” diyen bir ateþtir o.
Bir de onun üzerinde on dokuz vardýr. Son
dönemlerde insanlardan kimilerini þeytan saptýrdý da, Allah korusun
peygamberlik iddiasýnda bile bulundular. Bunlar bu on dokuzun Kur’an’ýn merkezi
bir makam olduðunu bulmaya çalýþtýlar. Her þeyi bu on dokuzla çözmeye
çalýþtýlar. 19 mûcizesi, 19 gerçeði filan diye her þeyi buna bina etmeye, her
þey iþte buradadýr demeye getirdiler. Efendim besmele 19 harfmiþ, Kur’an’daki
bütün sûrelerin sayýsý 19’un bilmem kaç katýymýþ, sûrelerdeki kelimelerin
sayýsý 19’un kaçta kaçýymýþ, âyetlerin sayýsý þöyleymiþ gibi bir 19’lamadan
yana oldular. Sanki Kur’an 19’u anlatmak için gelmiþ, Kur’an sadece bir grafik
ya da iþte logaritma kitabýymýþ gibi ýsrarla bunu gündeme getirmeye çalýþtýlar.
Bu bâtýl, bunu anladýk. Çünkü Kur’an
hiçbir zaman bir matematik, fizik, logaritma öðreten bir kitap deðildir. Kur’an,
kulluk kitabýdýr, bize kulluðumuzu anlatmak için gelmiþtir.
Tamam bunu
anladýk ta peki burada anlatýlan 19 ne? Ne anlatýyor Rabbimiz burada? Nasýl
anlayacaðýz bu 19’u? Hucurât sûresinde Allah þöyle buyurur:
“Eðer
onlar, sen yanlarýna çýkýncaya kadar sabretselerdi þüphesiz onlar için daha iyi
olurdu.”
(Hucurât 5)
Evet eðer
onlar birazcýk sabretselerdi de sen onlara çýksaydýn onlar için daha hayýrlý
olurdu. Ýnsanlar nedense sabretmiyorlar ve ora-da duruyorlar. Sanki Kur’an
bitti, sanki vahiy bitti. Halbuki biraz devam ediverseler anlayacaklar. Biraz
devam ediverseler anlatacak Rabbimiz bunu ama öyle deðil. Kafayý takýyorlar bir
âyete ve onu onunla çözmeye, onu sadece onunla anlamaya çalýþýyorlar. Sanki Kur’an’da
bir tek «h«L«2 «}«Q²K¬# _«Z²[«V«2 âyeti var, baþka âyet yok. Orada din, vahiy,
Kur’an, mesaj bitti zannediyorlar ve onu onunla çözmeye çalýþýyorlar. Bu çok yanlýþtýr.
Kur’an’ý Kur’an’la anlamaya, sünnetle anlamaya çalýþacaðýz. Bir âyeti öteki âyetlerle
anlamaya çalýþacaðýz. Binaenaleyh buradaki 19’u on dokuzla anlamaya çalýþmanýn
anlamý yoktur. 19 mu dedi Allah? Buna aynen inanalým ve geçelim, bakalým Allah
bunu devamýnda nasýl anlatacak? Bir devam edelim okumaya, bakalým ne gelecek?
Bakýn âyetin devamýnda Rabbimiz þöyle buyuruyor:
31.
“Cehennemin bekçilerini yalnýz meleklerden kýlmýþýzdýr. Sayýlarýný bildirmekle
de, ancak inkâr edenlerin denenmesini ve kendilerine kitap verilenlerin kesin
bilgi edinmesini ve inananlarýn da imanlarýnýn artmasýný saðladýk. Kendilerine
kitap verilenler ve inananlar þüpheye düþmesinler. Kalplerinde hastalýk
bulunanlar ve inkârcýlar: “Allah bu m
Bir kere
neymiþ bu on dokuz? Bu, on dokuz melekmiþ, bunu anladýk. Allah cehennem
sohbetçilerini meleklerden yapmýþtýr.
Sonra yine anlýyoruz ki, Rabbimiz bu on
dokuz sayýsýný bize fitne, yani imtihan vesilesi kýldý, fitne konusu yaptý.
Hangi konuda imtihan konusu kýlýnmýþ bu 19 sayýsý? Az diye mi, çok diye mi? Bu
kadarcýk melekle ne yapýlabilir? Ne yapýlamaz diye mi? Ýþte bunu, bu sayýyý
kâfirlere bir imtihan vesilesi yaptýk, bir azap vesilesi yaptýk deniyor. Nitekim
Tahrim sûresinde de þöyle deniyordu:
“O
cehennemin üzerinde, Allah’ýn kendilerine ver-diði emirlere baþ kaldýrmayan,
kendilerine buyurulanlarý yerine getiren pek þedit melekler vardýr.”
(Tahrim 6)
Ýþte böyle
þedit diye tarif olunan, reisleri de Mâlik olan meleklerdir bunlar. Bunlar
cehennemin görevlileridir. Bunlarýn iddetleri, sayýlarý, âdetleri «h«L«2
«}«Q²K¬# olduðu, on dokuz olduðu da açýktýr. Ýþte burada anlatýlan budur.
Cehennemin 19 görevlisi, ðýlâz, þidât meleði varmýþ. Ýþte mesele bu. Ýþte
anlatýlan bu. On dokuz Melek. Ama on dokuz çift mi, tek mi? Yoksa on dokuz grup
melek mi, on dokuz tip melek mi? Yoksa
on dokuz görev mahalli olan melek mi, onu bilmeyiz. Bilmemiz de mümkün deðildir
zaten. Böyle gaybî bir konuda bunun dýþýnda Rabbimizden bir açýklama gelmemiþse,
o zaman aynen Rab-bimizin haber verdiði kadar iman eder ve teslimiyet
arzederiz.
Âyetin
bundan sonraki bölümünde Allah bunu niye kâfirlere imtihan vesilesi kýldýðýný
anlatmaya devam edecek. Ýnsanlar Rabblerinin haber verdiði bu sayýyý kabul
ediverseler tamam, imtihaný kaza-nacaklar ama kâfirler ve kalplerinde hastalýk
bulunanlar buna inan-mayarak kaybettiler. Böylece Allah’ýn haber verdiði gaybî
bir konuya iman etmeyenlerin, verdikleri haberler konusunda Allah’a itimat etme-yenlerin
küfrü ve inkârý açýða çýkarýlýrken, mü’minlerin de imanlarý ve teslimiyetleri
açýða çýkarýlýyor. Bakýn Rabbimiz diyor ki:
Rabbimiz, ehl-i
kitap da böylece daha bir yakîn kesb etsinler, daha bir yakîn kazansýnlar ve
Kur’an’a daha bir yakýn sarýlsýnlar diye bunu söyledik diyor. Peki acaba bununla
ehl-i kitap nasýl bir yakîn kazanacak?
1.
Birincisi, çünkü biz Tevrat’ta da bunu demiþtik, Ýncil’de de bunun aynýsýný
söylemiþtik. Ýncili ve Tevrat’ý tanýyan, Ýncil ve Tevrat’a inanan bu ehl-i
kitabýn bunu hemen bilmeleri, derhal anlamalarý ve derhal kendi ellerindekini
gönderen kaynaktan gelen bu son kitaba iman etmeleri gerekirdi. Bu kitap konusunda
yakîn sahibi olmalarý gerekirdi.
2. Tevrat
ve Ýncil onlara, Allah dediyse tamam kesindir! Allah ne demiþse tamam doðrudur!
Allah’tan gelen doðrudur! demeleri gerektiðini öðretiyordu. Çünkü Tevrat’a ve
Ýncil’e iman ettiklerini söyleyen bu insanlarýn ehl-i kitap olarak Allah’ýn
vahiy gönderdiðini, bilmedikleri þeyleri kendilerine Allah’ýn öðrettiðini
bilmeleri gerekiyordu. Dün kendilerine dediklerime inandýklarýný iddia eden bu
insanlar, þimdi de ben on dokuz dediysem yakînen anlayýversinler, diyor Allah.
3. Ya da
ehl-i kitap, kendi kitaplarýyla yakîn tanýþýklýklarýndan dolayý, böyle
peygamberin kendi kendine bilemeyeceði, bulamayacaðý, söyleyemeyeceði þeyleri,
ancak vahiyle Allah’tan aldýðýný bilmeli ve hemen iman etmelidirler deniyor.
Baþka ne için böyle demiþ Rabbi-miz?
“Bir de iman edenlerin de imanlarý
artsýn diye bunu dedik, veya bu âyeti indirdik” diyor Allah. Peki iman edenlerin,
mü’minlerin imanlarý nasýl artar bununla? Onu da þöyle anlýyoruz:
1. Bu âyeti
duyan mü’minler de “Allah’ým sen ne büyüksün! Allah’ým sen ne kadar yücesin ki,
sadece bir on dokuzla bu iþi hallediveriyorsun! Sadece on dokuz melekle bu
koskoca cehennemi hallediveriyorsun! Biz bunu bilmeyiz! Bilemeyiz! Anlayamayýz
ya Rabbi! Bizim aklýmýzýn bunu almasý mümkün deðildir ya Rabbi! Ama inanýyoruz
ki sen Azîmsin! Sen çok büyüksün ya Rabbi!” desinler, Allah’a karþý böyle bir
tazim, böyle bir teslimiyet duysunlar ve imanlarý artsýn diye biz bunu söyledik
diyor Rabbimiz.
2. Veya Kur’an’da
bir iman konusu daha gündeme gelsin de böylece mü’minler buna da inansýnlar da
imanlarý, iman konularý artýversin diye biz bunu indirdik, söyledik diyor
Allah. Zira her bir yeni âyeti tanýyýp inandýkça mü’minlerin imanlarý
artmaktadýr. Meselâ þu ana kadar bu sûreyi bilmiyorsak þimdi bir otuz âyet öðrendik, iman ettik ve
otuz âyetlik bir iman artýþýmýz oldu, ya da otuz iman birimi da-ha kazandýk demektir.
Öyleyse her yeni âyete inandýkça bir iman birimimiz daha oluyor demektir. O
halde bizler de bugün Rabbimizin âyetlerini tanýyarak iman birimlerimizi artýrmak
zorundayýz.
Ayrýca bir hikmeti daha varmýþ bu iþin:
“Ehl-i kitap ve mü’min-ler bu konuda þüpheye düþmesinler diye ben böyle yaptým,”
diyor Allah. Yani onlar böyle olunca þüpheye düþmezler. Niye düþsünler ki?
Allah dediyse tamam! Allah ne demiþse tamamdýr ve doðrudur. Ama geriye kalanlar
derler ki:
Kalplerinde yamukluk olanlar,
kalplerinde þek hastalýðý bulunanlar ve kâfirler þöyle derler: “Ne oluyor?
Allah bununla ne anlatmaya çalýþýyor? Ne demek istiyor ki? Neyi darp etmeye
çalýþýyor ki bununla Allah? Ya da bu darpla neyi kast ediyor ki? Ne bu? Neye
yarar bu? Allah’a yakýþýr mý bu?”
Açýn gözünüzü ve iyi dinleyin! Allah
dilediklerini hidâyete ulaþtýrýr, dilediklerini de dalâlette býrakýr. Yani Allah
hidâyet dileyenleri hi-dâyete ulaþtýrýr, delâlet isteyenleri de dalâlette
býrakýr. Kur’an kimilerini hidâyete ulaþtýrýrken kimilerini de dalâlette
býrakýr. Kimileri Kur’an’la hidâyet bulur, kimileri de Kur’an’la, Kur’an
sayesinde sapýklýklarýný, sapma noktalarýný anlar. Konu ile ilgili Bakara sûresi
26. âyetinde þöyle diyordu Allah:
“Þüphesiz
ki Allah sivrisineði ve ondan üstününü m
(Bakara 26)
Allah
münafýklar için bu m
Peki neymiþ
bu adamlarýn dertleri? Bütün dertleri Allah’ýn sinekten söz etmesiymiþ.
“Ey
insanlar! Size bir m
(Hac: 73)
“Allah
berisinde velîler edinenlerin hali örümcek gibidir ki, o bir ev yapmýþtýr. Ama
bilseler evlerin en zayýfý (çürüðü), hiç þüphesiz örümcek yuvasýdýr.”
(Ankebût: 41)
Allah bu
iki âyette örümcekten ve sinekten m
“Hak,
Rabbindendir. O halde sakýn þüphe edenlerden olma!”
(Bakara:
147)
“Rabbinden
gelen, gerçek hak ve hakikat odur! O halde sakýn siz þüphelenenlerden olmayýn!”
diyor Allah. Burada da aynen benzerini söylüyor. Allah dediyse tamam! Demek ki
bu konu ancak böyle anlatýlýrmýþ. Demek ki bu konu en güzel sinekle veya
örümcekle anlatýlýrmýþ. Demek ki bu konu böyle on dokuzla anlatýlýrmýþ. Allah
böyle anlatmýþ, baþkasýný bilmeyiz. Efendim iþte kadýn konusunda biraz þöyle
düþünsek. Niye? Ben kadýný Allah’tan daha mý iyi düþüneceðim yani? Allah’ýn
düþündüðü yetmiyor mu? Erkek konusunda þöyle yapsak! Hayýr, Allah en güzelini
ortaya koyuyorsa aynen ona teslim olacaðýz. Ne dediyse aklýmýzý, mantýðýmýzý
iþin içine karýþtýrmadan aynen kabul edeceðiz. O zaman bunun adýna iman
denecektir. Ýman edenler ne derlermiþ bakýn:
“Hak, Allah’tan gelendir. Hak, babamýn
bildiði, efendimin tasdik ettiði, hak toplumun öngördüðü, insanlarýn benimsediði,
hocalarýn yazdýklarý deðil, Allah’tan gelen, yani vahye mutabýk olan gerçektir.”
Ýþte mü’minler Allah’tan gelenlerin tamamýnýn hak olduðuna, gerçek olduðuna
iman edip imanlarýný artýrýrlarken, kâfirler ve kalplerinde nifak hastalýðý
bulunanlar da:
“Acaba ne
demek istiyor ki Allah bununla? Ne yapmak, nereye varmak istiyor ki?” diye güya
merak ediyor, ama asla kulluða yanaþ-mýyor. Ýrdeliyorlar güya ama bu irdelemeleri
kulluða yönelik deðil. Çünkü Allah bunlar için:
“Kalplerinde eðrilik bulunanlar fitne
aramak ve te’viline gitmek için Kur’an’ýn müteþabih âyetlerinin peþine
düþerler....”
(Âl-i
Ýmrân: 7)
buyuruyor.
Onlar diyor ki:
“Eh ne
varda burada? Ne anlayacaðýz da bundan? Bununla nereye kadar gidilebilir ki? Bu
nereye götürebilir bizi?” derler.
Bakýyoruz
bugün de öyle diyor insanlar. Bugün de kalplerinde nifak hastalýðý bulunan
insanlarý görüyoruz. Kur’an karþýsýnda ayný þeyleri söylediklerine þahit
oluyoruz. “Gelin ey Müslümanlar! Kur’an okuyalým! Kulluk kitabýmýz ne diyor bir
tanýyalým da onun istediði biçimde Müslüman olalým!” dediðimiz zaman, ayný insanlarýn
bugün de Kur’an’a karþý ayný ifadeleri kullandýðýna þahit oluyoruz: “Ne olacak
ya Kur’an’ý okuyup ta? Bu Kur’an ne anlatýyor? Bununla nereye kadar
varýlabilir? Bu nereye kadar götürür insanlarý? Bununla hayat mý düzenlenir ya?
Bununla þehir mi idare edilir? Bununla belediyecilik mi yapýlýr? Bununla para
mý kazanýlýr? Bununla makam mý kazanýlýr? Bununla devlete mi gidilir? Tamam
anladýk Kur’an da, yani ne olacak okuyunca? Bununla devlet mi kurulur? Bununla
cemaat mý örgütlenir? Bununla para mý kazanýlýr? Bununla iktidara mý gelinir?”
dediklerine þahit oluyoruz insanlarýn. Aynen bugünkülerin de bunlarý dediklerine
þahit oluyoruz. Kur’an okuyalým, Kur’an okuyalým. “Ýyi, anladýk da ne olacak
okuyup da? Oku, oku bununla nereye kadar gidilebilir? Ne iþe yarayacak bu
okuma? Bize baþka þeyler lazým. Bize örgütsel çalýþmalardan söz et. Bize
paradan, bize sanayileþmeden söz et!” diyenleri bugün de görüyoruz.
Ama Allah
diyor ki: “Biz bunu iman edenlerin imanlarý artsýn, küfredenlerin ve fâsýklarýn
da fýskýný artýralým, açýða çýkaralým diye böylece anlattýk.” O halde Kur’an kimilerinin
hidâyetini artýrýrken kimilerinin de dalâletini artýrmaktadýr. Yani kimileri
Kur’an’la hidâyet bulurken, kimileri de Kur’an’la, Kur’an sayesinde
sapýklýklarýný, sapýklýk noktalarýný anlarlar.
Kur’an’la
kimileri sapýtýrken, kimileri hidâyet bulur. Pek çoðu Kur’an’la sapýtýrken, pek
çoðu Kur’an’la yol bulur. Onlar aslýnda bu âyet sebebiyle sapmýþ deðildir,
zaten sapýktý bunlar da, bu âyetle sapýklýklarýný izhâr ediyorlar. Yani
bunlarda küfür ve nifak zaten vardý da, âyet bunu açýða çýkarmýþtýr. Yani þimdi
bunlar bu m
“Allah’ýn
ordularýný Allah’tan baþkasý da bilmez zaten. Allah’ýn ordularýnýn, Allah’ýn
meleklerinin mahiyetini bilmeniz de mümkün deðildir. Öyleyse araþtýrýp,
soruþturup, sorgulayýp durmaktansa böylece teslim olun! Böylece iman edin! Bu
on dokuzun ne olduðunu, nasýl olduðunu düþünmeyin! Düþünmeniz de gerekmez
zaten! Çünkü bu konu gaybî bir konudur, evet dediniz mi tamam sizden istenen budur,”
diyor Rabbimiz. Ben size sizin en baþ sýfatlarýnýzý sayarken ¬`²[«R²7@¬"
«–YX¬8ÌY< «w<¬HÅ7! demedim mi? Ben size gayb bilginin konusu deðil,
imanýn konusudur demedim mi? Gayb bilinmez inanýlýr demedim mi? Gaybý bilmeniz
gerekmez ki! Nereden çýkarýyorsunuz bunu? Niye uðraþýyorsunuz?
“Ve bu
ancak bu bir öðüttür, beþer düþünüp öðüt alsýn diye bir ültimatom, bir
muhtýradýr; düþünmek, öðüt almak isteyenler için bir tezkiradýr.”
32-37.
“Hayýr hayýr, öðüt almazlar. Ay’a, dönüp gelen geceye, aðarmakta olan sabaha
andolsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoðlunu
uyarýcý olarak anlatýlan cehennem büyük olaylardan biridir.”
Hayýr
hayýr! Neye hayýr? Bu on dokuzun ne olduðu konusundaki telaþa hayýr! Her þey bu
on dokuzda saklýymýþ gibi ýsrarla anlamak için bu on dokuzun üzerine gitmeye
hayýr. Bu bozuk düzen anlayýþa hayýr. Vahye karþý takýndýðýnýz bu bozuk
tavýrlarýnýza hayýr! Vahiyle kulluk iliþkisi içine gireceðiniz yerde onu bir
bilim kitabý yerine koymanýza hayýr! Onu bir logaritma kitabý zannetmenize
hayýr! Vahye karþý bu vurdumduymaz tavýrlarýnýza hayýr! Vahye karþý bu
müstekbir halinize hayýr! Kâfirlerden ve kalbi hasta olanlardan olmanýza hayýr!
Üstünüzde taþýdýðýnýz Velid bin Muðire sýfatlarýna hayýr! Ýmana yanaþmamanýza,
kalplerinizin yakîn kesb etmekten kaçýnýþýnýza hayýr! ŸÒ«6 Hayýr hayýr! Öyle
deðil! Ýþ sizin bildiðiniz gibi deðil, niye anlamaya yanaþmýyorsunuz?
Aya yemin olsun ki! Sýrtýný dönüp
giderken geceye yemin olsun ki! Sarardýðý, aðardýðý zaman sabaha yemin olsun
ki:
Herhalde büyüklerden birisidir o
Sakar. Büyük belâlardan birisidir o Sakar. Yani kâfirlerin atýlacaðý, girdirileceði,
boylatýlacaðý bir konudur ki o Sakar, büyüklerden biridir. Büyük haberlerden
biridir. Hani daha önce:
demiþti. Ya da “Nezîran
li’l-beþer” denmiþti. Sûrenin ta baþýna döneceðiz. Yani bu Sakar, bu
cehennem insanlar için bir uyarýcýdýr. Cehennem olmasaydý uyarý olmazdý.
Öyleyse biz de hem kendimiz, hem de baþkalarý için cehennemi uyarý kabul edecek,
uyaracaðýz, uyarýlacaðýz onunla. Ama
Ve de:
olarak kýyam etmemiz gerekecek,
kýyamý gerçekleþtirmemiz gerekecek tabii. Yani kýyamýn bir konusu da burada
anlatýlýr diyeceðiz.
Peki herkes
uyarýlamýyor mu? Herkes denileni anlamýyor mu? Herkes istenilen seviyeye
gelmiyor mu? Evet:
Öne geçmek
isteyenler de olacak, arkada kalmak durumunda olanlar da olacaktýr. Yani bu
âyetleri, Allah’ýn uyarýlarýný duyar duy-maz kulluða koþanlar da olacaktýr, itaatten
kaçanlar da olacaktýr. Öy-leyse bütün insanlar uyarýlacaktýr ama:
Olanlar da olacak, yani ha
uyarmýþsýn ha uyarmamýþsýn fark etmez olanlar, uyarýya karþý nötr davrananlar
da olacak:
Olarak uyarýlanlar, uyarýya
müspet cevap verenler de olabilecektir. Çünkü:
38-42.
“Herkes kazancýna baðlý bir rehindir; Ancak defteri saðdan verilenler böyle
deðildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: “Sizi bu yakýcý ateþe sürükleyen
nedir?” diye sorarlar.”
Evet
herkes, bütün insanlar kendi kazancýna rehindir. Herkes kendi kazancýna
baðlýdýr. Herkes kendi ne kazanmýþsa onunla rehindir. Yani Allah indinde borçlu
olarak kazancýna rehindir. Ýnsanýn saadet ya da felâketi kendi kazancýna
mütenasiptir. Ya çalýþýr, güzel ameller iþler, Allah’a borcunu ödeyerek kendini
kurtarýr ya da çalýþmaz, rehin olarak Allah’ýn elinde kalýr.
Bu âyeti þu
üç þekilde anlamaya çalýþýyoruz:
1. Herkes
ameliyle hesaba çekilmeye rehindir. Buradaki žÒË! ile Müslümanlarýn çocuklarý
kastedilmiþtir. Yani bu hesaba çekilme sorumluluðundan Müslümanlarýn çocukken
ölmüþ çocuklarý müstesnadýr, onlarýn hesabýnýn olmamasý anlatýlýr. Herkes ameliyle
hesaba çekilecektir.
2. Herkes,
her cehennemlik ateþe rehindir ancak cennetlikler müstesna þeklinde anlayanlar
da olmuþtur bunu.
3. Herkes
ameliyle rehindir, ancak Ashab’ul Yemin bundan müstesna denmiþtir. “Yani herkes
kendi gideceði yere biletini kendisi almaktadýr, kimseyi bu konuda zorlamam!”
diyor Allah. Cehenneme gidenler cehenneme kendilerini baðlýyorlar, kendilerini
cehenneme rehin tutuyor. Cehennemlikler amelleriyle, yaþadýklarý hayatlarýyla
kendi kendilerini cehenneme ipotek ediyorlar ama Cennetlikler bundan
müstesnadýr.
Sað ashabý, amel defterini saðlarýndan
alanlar bundan müstesnadýr.
Sorup soruþturacaklar mücrimlere. Sûrenin
bu bölümü gerçekten insanýn tüylerini ürpertiyor. Düþünün, yýðýnlarla insan
cehennemin kapýsýnýn aðzýna gelmiþler. Ýþin garibi bunlarýn içinde dünyada ben
de Müslümandým diyenlerden de pek çok insan var. Müslümanlar bunlarý görünce
þaþýracak ve sorup soruþturacaklar: “Yahu bu adam dünyada Müslümandý, ne iþi
var bunun burada acaba?” diyecekler. Soruþturacaklar: “Yahu ne oldu? Kim yaptý
size bunu? Kim getirdi sizi bu cehenneme?” diyecekler. Dünyada Müslüman gözüken
bu adamlardan dört cevap anlatýlýyor âyette:
43-46. “Onlar
derler ki: “Namaz kýlanlardan deðildik. Düþkün kimseyi doyurmuyorduk. Bâtýla dalanlarla
biz de dalardýk. Ceza gününü yalanlardýk. Ölüm bize o haldeyken geldi.”
Cennette Rabblerinin
devlet ve nimetlerine kavuþmuþ olan mü’minler kendi aralarýnda cehennemlikleri,
mücrimleri sorup soruþtururlar. Onlar bu konunun sözünü açýnca cehennem ve
cehennemlikler de gözlerinin önüne kadar getirilmiþtir. Mü’minler orada dünyada
tanýdýklarý, bildikleri simâlarý görürler. Dünyada mü’min zannettikleri, Müslüman
bildikleri kimi insanlarý orada ateþin içinde görünce þaþkýnlýklarýný dile
getirerek: “Ne oluyor? Hayrola? Ne iþiniz var sizin orada? Yoksa bir yanlýþlýk
filan mý oldu? Siz mü’min deðil miydiniz dünyada? Hangi rüzgar attý sizi bu
ateþin içine? Sizi bu cehenneme sürükleyen, bu ateþe iten sebep nedir?”
diyecekler ve sorup soruþturacaklar.
Diyorlar ki,
“biz namaz kýlanlardan deðildik!” Namaz kýlanlardan deðildik biz? Bunun birkaç
mânâsýný açýklamaya çalýþalým:
1. Dikkat
ederseniz “biz namaz kýlmýyorduk” demiyorlar da, “namaz kýlanlardan deðildik”
diyorlar. Belki kýlýyorduk ama, ne dediðimizi, ne okuduðumuzu, ne yaptýðýmýzý
anlamadan yatýp kalkýyorduk. Yani aslýnda biz namaz kýlmýyorduk ta namaz
gösterisinde bulunuyorduk, diyorlar.
2. Ya da
sadece namazla din kurtarma çabasýnda oluyorduk. Bizden sadece namaz isteyen,
hayatýmýzýn öteki birimlerine karýþmayan bir Allah’a inanýyorduk. Sadece
namazla kulluðun defterini dürüyorduk. Namazda mesaj almadýðýmýz gibi, yarým yamalak
aldýklarýmýzý da namaz sonrasý hayatýmýza taþýma diye bir derdimiz yoktu. Namazla
hayatý düzenleme diye bir endiþemiz yoktu.
3. Ya da
namaz kýlanlar gibi namaz kýlmýyorduk. Kim o namaz kýlanlar? Biz namazý kimden
öðrendik? Allah’ýn Resûlü’nden. Rasulul-lah: “Ben nasýl namaz kýlýyorsam siz
de öylece kýlýn! diyordu ya, iþte biz de öylece kýlmaya çalýþýyoruz.
Öyleyse biz namaz kýlanlardan deðildik sözü, namaz kýlanlar gibi, Peygamber
(a.s) gibi, sahâbe gibi namaz kýlmýyorduk, yani hayatýn mihveri olan, hayatý
düzenleyici olan bir namaz kýlmýyorduk demektir.
Hani Allah’ýn Resûlü:
“Kimin namazý onu kötülüklerden
menetmiyorsa o namaz sahibini Allah’tan uzaklaþtýrmaktan baþka bir iþe yaramaz”
diyordu ya, iþte böyle bir namaz
kýlýyorlarmýþ bunlar. Eh adamýn hayatýnda Peygamber yoksa, Peygamberi tanýmýyorsa
elbette namazý da yoktur. Peygamberi olmayanýn namazý olur mu? Namazda “En
büyük Allah!” dediðimiz halde namazýn dýþýndaki hayatýmýzda en büyük
falan, en büyük filan diyerek bu büyüklüðü daðýtmaya baþlamýþsa kiþi, veya “Yalnýz
sana kulluk yaparým Allah’ým!” dedikten sonra malýn, dükkanýn, müþterinin,
makamýn, âmirin, müdürün, çevrenin, toplumun, âdetlerin, modanýn kulu-kölesi
olmaya kalkýþmýþsa, baþkalarýnýn huzurunda eðilmekten sýrtý kamburlaþmýþsa
nasýl namaz diyeceðiz buna?
4. Baþka
bir mânâsý da, namaz kýlanlarla beraber deðildik de-mektir. Adam namaz kýlýyor
ama çevresi, eþi, dostu hep münafýk, fâ-sýk, facirse, oðlunu namaz kýlanla
evlendirmiyor, kýzýný namaz kýlana vermiyor, oðlunu, kýzýný eðitmek üzere namaz
kaçkýný insanlara teslim ediyor, arkadaþlarýný namaz kýlanlardan seçmiyor,
oðlunu, çevresini, ticaret ettiði, borç alýp verdiði, görüþüp konuþtuðu, düþüp
kalktýðý insanlar namazcý deðilse, ya da namaz kýlanlar kendi aralarýnda böyle
bir dayanýþma içine girmemiþlerse, onlar da Allah korusun yarýn bu duruma
düþecekler ve bu sözü söyleyenler arasýnda yer alacaklardýr.
“Bir de
bizler miskinleri doyuranlardan deðildik.” Malýmýzda çevremizdeki miskinlerin,
fakir-fukaranýn hakký olduðunu bilmiyorduk. Kazandýkça kazanýyor, yýðdýkça yýðýyor,
ama bunu Allah yolunda Allah’ýn kullarýna ulaþtýrma çabasý içine girmiyorduk.
Soframýzý biraz daha zenginleþtirme, biraz daha çeþidi artýrma, eþyalarýmýzý
biraz da-ha lüksleþtirme, arabalarýmýzý bir model daha yenileme, çevreye biraz
daha fazla hava atma, insanlarýn evlerinde, sofralarýnda bizi biraz da-ha fazla
konuþup gündemlerine almalarý, biraz daha fazla takdir, biraz daha fazla alkýþ
ve þöhret adýna çýrpýnýyorduk. Villalarýmýzý, köþklerimizi terk edip miskinlerin,
garibanlarýn hayatlarýna inmeyi, onlarýn ev-lerine gitmeyi aklýmýzýn ucundan
bile geçirmedik. Onlarý adam yerine koyup kendi hayat standartlarýmýza çekmeyi,
kendi harcamalarýmýzý, israflarýmýzý da kýsarak kendimizi onlarýn hayat
standartlarýna indirmeyi hiç düþünmedik. Yani onlarýn kendi yiyeceklerini
vermedik onlara. Bizim mallarýmýzýn içinde onlara verilmek üzere senin verdiklerini
kendimizin zannederek onlara vermedik” diyorlar.
“Bir de biz bâtýla, bâtýl tutkulara,
boþ þeylere, lüzumsuz þeylere dalanlarla birlikte dalýp gidiyorduk ki, ansýzýn
ölüm gelip bizi yakalayýverdi.”
“Evet, boþ
þeylere dalýp gidiyorduk. Bizi ilgilendirmeyen, dünyamýzý da, ahiretimizi de
ilgilendirmeyen boþ þeylere daldýkça dalýyorduk.” Yarýn mizana konulunca insaný
cennete götürücü olmayan her þey boþtur. Mizana konunca isterse insaný
cehenneme götürmesin ama cennete götürücü olmayan her þey boþtur.
Adam
özel krem rengi takke ördürüyor, rengini, desenini, modelini beðenmiyor,
bozdurup bir daha ördürüyor, boþ þey bunlar. Veya arabasýnýn renginde elbise
giymeye çalýþýyor. Veya tesbih illa da oltu taþý olacak diye onun peþine
takýlýyor. Adam tesbih alacak 150 sene
topraðýn altýnda kalmýþ olacak. Adam henüz evlenmemiþ, boþanmayý tartýþýyor. Kadýn,
kendisine farz olmayan Cumayý tartýþýyor, kocalarýnýn cuma iþlerini ayarlamaya
çalýþýyor. Ya da Etiyopya’yý, Arjantin’i konuþuyorlar. Gerçekten bunlarý konuþmamýzý
Allah mý istedi, bir düþünelim. Eðer yarýn bunlar bizim mizanýmýza konacak
cinsten þeyler deðilse, yarýn bizi cennete götürecek þeyler deðilse, boþ þeylerdir.
Bir bakýþ, bir düþünce, bir konuþma, bir okuma, bir davranýþ eðer cennetimize
vesile deðilse, boþtur.
Bugün
sabahtan akþama kadar konuþtuklarýnýzý bir düþünün. Neler konuþtuk? Dünyamýzý
da âhiretimizi de ilgilendirmeyen boþ þeyler miydi, yoksa mîzanýmýza konulacak
cinsten þeyler miydi? Ya da bizi cennete götürücü þeyler miydi, yoksa
cehennemin ta ortasýna dü-þürecek þeyler miydi? Nasýl yani, bir söz insaný
cehenneme götürür mü? Evet, bakýn Allah’ýn Resûlü Riyazu’s
Salihîn’de bize aktarýlan bir hadislerinde
þöyle buyurur:
“Bir insan manasýný düþünmeden
bir söz söyleyiverir ki, o söz nedeniyle cehennemin doðusu ile batýsý arasýndaki
mesafesinden daha uzak bir yerine düþüverir.”
Allah korusun. Kýzdýktan sonra aðzýnýzdan bir
söz dökülecek, siz ne dediðinizin farkýna bile varamayacaksýnýz, sonra onun
cezaya çarptýrýlacak bir söz olduðunu anlayacaksýnýz. Bunu sakinken bile ya-pamazsýnýz.
Bir sözün sonunda bakýyorsunuz ki insan cehennemin dibine yuvarlanýp gidiyor.
Birisine
yanlýþlarýný hatýrlatýyoruz, iyi bir müslüman olabilmesi için yapmasý gereken
þeyleri hatýrlatýyoruz, adam sonunda öyle bir deðerlendirme yapýyor ki, bizim
söylediklerimizin hepsini alýp götürüyor. Diyor ki adam; “hoca bana fýrça
çekti”. Halbuki Rasûlullah Efendimiz dinin nasihat olduðunu beyan ediyor. Din
öylece nasihat olarak ikame edilsin, var kýlýnsýn, onun hayatýnda benden
nasihat, benim ha-yatýmda ondan nasihat olarak din yaþansýn diye konuþuyorum,
adam sonunda diyor ki beni fýrçaladý. Dilimizin döndüðünce bir saat Allah ve
Resûlünün dediklerini ortaya koymaya çalýþýyoruz, ama sonunda içlerinden birisi
diyor ki; “hoca anlat, anlat dediklerin çok güzel ama bugün bunlar mümkün
olmaz” diyor. Onun aðzýndan çýkan bu söz dinleyenlerde ne iþtah býrakýyor, ne
ilgi býrakmýyor. Bu sözün neye mal ol-duðunu bilmiyor adam.
Bir de
öðrendiði âyet ve hadislerin ne anlama geldiði, kendilerinden nasýl bir kulluk
istediðini düþünmüyor insanlar. Oturuyoruz bir ortamda; bir þeyler anlat
diyorlar. Ben de diyorum ki; haydi hepiniz bi-rer âyet, birer hadis söyleyin de
onlar üzerinde anlatmaya baþlayayým. Baþlýyor birisi; bir adam ölünce, onun
ameli, malý mülkü, karýsý kýzý, hýsým akrabasý onunla birlikte mezara kadar gelir
diyor peygamberimiz. Evet, sonra ikisi geri döner mezarda sadece ameli kalýr.”
Ya öyle mi, nerede olurmuþ bu iþ diye ben sormaya baþlýyorum. Çünkü daha önce
duydunuz mu bilmem? Ama ben tekrar duyurayým; karþýmdakinin ifadesiyle bir adam
ölünce üç þey onunla birlikte mezara kadar gider. Malý, ehli ve ameli.
Bunlardan malý ve ehli geri döner, ameli onunla birlikte mezarda kalýr.
Siz
hiç gördünüz mü diyorum, adamýn yataðý, yorganý, masasý, sandalyesi, atý,
arabasý, bürosu, maðazasý, köþkü, yalýsý hepsi be-raber altýna tekerlekler
takýlarak mezara götürülsün, hiç gördünüz mü? Haydi akrabalarýnýn hepsi deðilse
de bir kýsmýnýn iyi kötü geldiðini görüyoruz da ötekilerin geldiðini görüyor
musunuz, gördünüz mü? Peki malý mülkü nasýl geliyor mezara diyorum. Nerde
görülmüþ bunlarýn mezara geldiði? Efendim kefeni gelmiyor mu? Eh geri gelmiyor
ama o orada kalýyor. Peki ya þekerleri? Hattâ o da onun deðildir. Onu da orada
yiyip bitiriyorlar, o da orada kalýyor, geri gelmiyor. Peki söyleyin diyorum,
bu hadisi neden siz böyle üzerinde düþünme-den anladýnýz? Eh amel etmek
istemediniz, bu hadisi öðrenmeden önceki ben ile öðrenen ben nasýl
davranmalýydým, bunu bilediniz, bu-nun üzerinde kafa yormadýnýz dedim.
Birine dedim ki; bir hadis oku da dinleyeyim. Bir hadis
okudu bana: “Bir müslümanýn bir baþka müslümana üç günden fazla küsmesi helal
deðildir” hadisi okudu. Ben dedim ki; peki ne anlayacaðýz bundan? Ne dedi bu
hadis bize? Valla orasýný bilmem, ben bu kadar ezberledim dedi. Bir dakika
dedim, ben bir baþka hadis biliyorum ki; Kâb Bin Malik ve iki arkadaþýna elli
gün küsmüþ sahabe. Nasýl olacak þimdi bu? Üstelik baþlarýndaki peygamber
Efendimiz de küstü. Hem üç gün diyor peygamber, hem elli gün diyor, bu ne
mennem þey? Ay-rýca mesela sahabe’den biri elinde sapanla taþ atan bir baþka sahabeye
diyor ki; eðer bunu býrakmazsan sana küserim. Küstü de nitekim. Ne olacak þimdi
bu? Diye onlarý öðrenilenlerle amel etmeye teþ-vik edince, içlerinden birisi
dedi ki; yani bu yaptýðýna gýcýklýk desek olmaz mý dedi. Yok, aðzýnýzdan çýkan
þeylere dikkat edin. Ne dediðinizi, neden dediðinizi ve bu dediklerinizin neye
mal olduðunu bilin.
Bir adamla anlaþmak istediniz, didindiniz, uðraþtýnýz, çabaladýnýz
olmadý. Sonunda dediniz ki; yok olmadý be arkadaþ, onunla yýldýzlarýmýz bir
türlü barýþmadý dediniz. Ne o? Yýldýzlarýnýz barýþmadý. Hiç düþündünüz mü bu
söz ne anlama geliyor? Tarihte nice toplumlar varmýþ yýldýzlara tapan. Onlarýn
inancýna göre her insanýn bir tanrý yýl-dýzý varmýþ gökyüzünde. O benim
yýldýzýmla onun yýldýzý, yani benim tanrýmla onun tanrýsý gökyüzünde
anlaþýrlarsa ben de yeryüzünde onunla anlaþýrmýþým. Onlar küser barýþmazlarsa,
ben de yeryüzünde çatlasam patlasam da onunla anlaþamazmýþým. Söyleyin peygamberin
yýldýzýyla bugünkülerin gökteki yýldýzlarý barýþmadý da ondan mý görüþmek istemiyorlar
peygamberle? Neden gitmiyorlar peygamberin ziyaretine? Neden sormuyorlar ona
problemlerini? Neden yanaþmý-yorlar peygamberin hadislerine? Haþa neredeyse
Allah’ýn yýldýzlarýyla bizimkilerin de irtibatý yok galiba.
Öyleyse aðzýmýzdan çýkan bir sözü, biz onu ne maksatla söylediðimizi
düþünüp söyleyelim. Hattâ o sözün eninde sonunda bizim mizanýmýza konulacak
olduðunu bilerek konuþalým. Mesela adam bir olayda çok ciddi olduðunu anlatmak
için yemin billah’ýn da ötesinde diyor ki; “anam avradým olsun ki” diyor. Bu ne
mennem þey? Ya da; “dinimden döneyim ki” diyor kimileri. Bunu nasýl söyleyebiliyor
adam? Þakasý bile olmaz ki bunun.
Veya meselâ iki kiþi tartýþýrlarken birisi; “la havle vela
guvvete illa billah” diyor, berikisi hemen ileri atýlýp; “býrak la havleyi! La
havle karýn doyurmuyor! La havlene baþlarým!” diyor. Nasýl söyleyebilir bunu
bir müslüman?
Meselâ
adamýn kalemine gösterdiði titizliði bir düþünün. Her kalemle yazamaz adam,
illa falan model ve filan marka olacak. Veya adamýn yemeðin tuzuna, biberine modeline
gösterdiði titizliði bir düþünün. Saatlerce akvaryum karþýsýnda veya televizyon
ekraný karþýsýnda öldürdüðü zamanlarý bir düþünün. Arabalarýnýn üzerinde gördükleri
ufacýk bir çizik karþýsýnda, “aman eyvah ne oldu? Nasýl oldu?” diye abananlarý
ve üzüntülerinden deliye dönenleri bir düþünün. Halbuki adamlarýn kendi inanç
dünyalarýndaki veya çocuklarýnýn itikat dünyalarýndaki çatlaklýklara neredeyse
araba girecek ama onu gördükleri yok adamlarýn. Hepsi boþ þeydir bunlarýn!
Bir ömür
boyu yaptýklarýmýzý bir düþünelim. Ne kadarý
dolu, ne kadarý boþ bir düþünelim. Meselâ bir ilkokul diyoruz beþ yýl harcýyo-ruz,
dönüp bir bakýyoruz ki bomboþ. Yani mübâlaða yapmýyorum inanýn orada
öðrendiklerimiz beþ haftaya sýðabilecek þeyler. Ondan sonra yaptýklarýmýzý
düþünelim. Hayatýn tümünü düþünelim. Acaba bu yaptýklarýmýzýn yaptýrýcýsý kimdi
de yaptýk? Allah dedi diye mi yaptýk? Yoksa toplum öyle istedi diye mi?
Çevremiz bundan razýdýr diye mi? Ya da âdetler veya Zerdüþt böyle buyurdu diye
mi yaptýk? Tüm yaptýklarýmýzý bir düþünelim. Neyle geçti bizim ömrümüz?
Oturamayacaðýmýz evler, yiyemeyeceðimiz paralar toplamakla mý geçti? Eðer böy-leyse, tüm hayatýmýz boþa gitmiþtir
Allah korusun.
Neyle
geçirdik ömrümüzü? Müzik dinleyerek mi? Kaldýrým çiðneyerek mi? Ekran baþýnda,
akvaryum önünde mi? Aynanýn önünde mi? Panayýr veya piknikte mi? Oya için, boya
için mi? Para-pul peþinde mi? Yoksa kendisine kulluk yapmaya çalýþtýðýmýz çevrenin
alkýþ tufanlarý arasýnda mý? Veya kulluða râci olmayarak, amele müstenit olmayarak
gayr-ý dinî ilimlerde tefekkuh adýna mý çýrpýndýk? Öyleyse eyvaaah bize! Vaah
bize! Yuh bize!!
Bakýn öyle
diyor cehennemdekiler. Bizler boþ þeylere, bizim dinimizi de, dünyamýzý da
ilgilendirmeyen, olsa da olur, olmasa da olur þeylerin peþine takýlýyorduk. Ya
da bizden istenmeyen þeylerin peþine veya kesinlikle haram olmayan ama bizden
istenmeyen þeylerin peþine takýlýyorduk. “Elbisenin tipi, biçimi, rengi,
modeli. Yemeðin modeli, tadý, tuzu, servis biçiminden tutun da, çayýn deminden,
kahvenin rengine varýncaya kadar, peynirin küflüsünden soðanýn cücüðüne kadar
her þeyi dert ediniyorduk da, Kitabý, sünneti dert edin-miyorduk” diyenlerden
birisi de biz olmak istemiyorsak, yarýn yaptýklarýmýza dikkat etmek zorundayýz.
Yarýn mizanýmýza konduðu zaman bizi periþan edecek boþ þeylerin peþinde deðil
de, bizi kesin cennete götürecek, Allah ve Resûlü’nün istediði þeylerin peþinde
olalým.
Bir de din
gününü yalan sayýyorduk biz. Ahiret endiþemiz yoktu bizim. Yukarýdaki suçlarýn
temel sebebi, asýl sebebi budur iþte. Ya-ni bir adamýn ahiret inancý bozulmuþsa,
hesaba çekilme þuuru pörsümüþse, o adamýn tüm hayatý bozulmuþ demektir. Ancak
dikkat ederseniz burada din gününü, ahiret gününü inkâr ediyorduk, reddediyorduk
demiyorlar da, “yalan sayýyorduk” diyorlar. Ýnkar etmekle yalan saymak ayrý
ayrý þeylerdir.
Yalan
saymak, inanmakla beraber gereðini yerine getirmemek demektir. Adam namaza inanýyor
ama kýlmýyor, örtünmesi gerektiðine inanýyor ama örtünmüyor. Yani inanýyor ama
inancýnýn gereðini yap-mýyor. Hani meselâ diyorsunuz adama: “Arkadaþ dýþarý mý
çýkýyorsun? Aman dikkat et! Dýþarýda çok þiddetli soðuk var, kar yaðýyor! Aman
pardösünü giymeden çýkma!” Adam kar nedir, soðuk nedir biliyor, pardösüsünü
giymesi gerektiðini biliyor, anlýyor ama yine de giymeden çýkmaya kalkýþýyorsa,
iþte bu yalan saymaktýr. Namazýn farz olduðunu, kýlýnmasý gerektiðini biliyor
ama yine de kýlmýyor. Bakýn burada da aynýsýný görüyoruz:
“Biz din
gününü yalan sayardýk.”
Bakýn, “din
gününü inkâr ederdik” deðil, “yalan sayardýk.” Meselâ adama soruyorsunuz: “Arkadaþ
ölecek misin?” “Tamam.” “Dirilecek misin?” “Tamam.” “Hesap-kitap var mý?” “Tamam.”
“Peki Allah Kâdir mi? Yapar mý bunu?”
Tamam, hepsine inanýyor adam. Ama ba-kýyoruz bu tamam saydýðý, bu inandýðý
konulara aldýrýþ etmeden yaþýyor adam. Yaþadýðý hayatta bu inandýðý þeylerin
kokusunu bile görmek mümkün deðil. Öyle bir hayat programý var ki, adamýn bu
inancýnýn hiç mi hiç etkisi yok.
Yani
imanýnýn, inandým dediði þeyin gereðini yapmýyor. Veya imanýný amele dönüþtürmüyor
adam. Çok korkunç bir suç deðil mi bu? Namaz kýlmasý gerektiðine inanýyor ama
kýlmýyor. Örtünmesi ge-rektiðine inanýyor ama örtünmüyor. Kur’an’ý, sünneti
tanýmadan Müslümanlýk olmayacaðýna inanýyor ama farklý yaþýyor. Çoluk-çocuðunu
eðitmesi gerektiðine inanýyor ama yaklaþmýyor. Ýþte yalan saymak budur ve çok
büyük bir suçtur. Öyleyse inandýk dediðimiz þeyleri a-mele dönüþtürmeye
çalýþalým inþallah.
Bizler
böyle dünyaya dalmýþ bir biçimde yaþayýp giderken:
Eyvah!
Eyvah ölüm gelip çatýverdi bize. Tam yapacaktýk, tam baþlayacaktýk ama ölüm
geliverdi. Hanýma ders baþlatacaktý ama iki sene sonra. Küs olduðu bir Müslüman
kardeþiyle barýþacaktý, onu affedebilecekti ama beþ sene sonra. Kur’an’ý
tanýyacaktý, anlayacaktý, ama yarýndan sonra, diyordu. Çocuklarýný eðitecekti
ama emekli olduktan sonra. Kur’an’ý ve sünneti tanýyacaktý ama evi bitirdikten
sonra. Rahmetli tam yapacaktý ama ölüm geliverdi. Ömrü kifâyet etmedi. Eyvah,
hesapsýz bir biçimde ölüm gelip iþini bitiriverdi.
Bizler
ahireti gündemimizden çýkarmýþtýk ta bu haldeyken ölüm geliverdi! Ýþte borç,
dert, senet, kürek, dükkan, tezgah, müþteri, kooperatif, diploma, doktora,
makam, koltuk, bordro, kademe, ödeme, akvaryum, çiçek, saksý, halý, mobilya
derken hiç beklemediðimiz bir anda ölüm geliverdi. Ýþte cehennemin kapýsýnýn
önündekilerin söyleyecekleri bunlar. Allah bizleri onlardan etmesin inþallah.
Anlýyoruz
ki iþte cehenneme gidecekler bunlardýr. Anlýyoruz ki bunlar bedenî
kulluklarýný, ya da bireysel kulluklarýný yapmýyorlarmýþ. Namaz gibi bireysel,
miskinleri doyurmak gibi toplumsal kulluklarýndan kaçýyorlardý. Veya namazla
bedenlerinde Allah’ý söz sahibi bil-miyorlar, ikramla da mallarýnda Allah’ý söz
sahibi kabul etmiyorlardý. Ya da namazla Allah’tan mesaj alýp infakla da bu
mesajý Allah kullarýna ulaþtýrma dertleri yoktu bu adamlarýn.
48-52.
“Artýk onlara, þefaatçilerin þefaati fayda vermez. Öyleyken, bunlara ne oluyor
ki öðütten yüz çeviriyorlar? Aslandan ürkerek kaçan yabanî merkeplere
benzerler. Hayýr; her biri önüne açýlývermiþ sahifeler verilmesini isterler.”
Onlara hiçbir þefaatçinin þefaati
fayda vermez. Hal böyleyken bu adamlara ne oluyor da tezkiradan, haritadan,
mihmandardan, pusuladan, yol bilenden yüz çeviriyorlar? Ne oluyor bunlara ki
Allah’ýn rahmeti gereði kendilerine açtýðý rahmet kapýlarýndan istifadeye ya-naþmýyorlar?
Nasýl oluyor? Neye güveniyorlar da kendilerine açýlan þefkat kucaðýndan,
aslandan ürken yaban merkepleri gibi ürküp kaçýyorlar? Kimden kime kaçýyor
bunlar?
Hayýr hayýr,
bunlarýn derdi her birinin önüne açýlmýþ sahifeleri, kitaplarý olsun isteðidir.
Hepsi, kendilerine mahsus kitaplarý olsun isterler. Yani bunlarýn hepsi
peygamber olmayý ister. Hepsine ayrý ayrý birer kitap verilsin, hepsinin
kendilerine mahsus kitaplarý olsun isterler. Hepsi kendilerinin özel kitaplarý
olsun ve hepsi de kendi kitaplarýna bakarak “Allah’ýn istediði budur! Allah’ýn
muradý budur! Benim kitapta böyle deniyor! Ben bunu kitabýmdan böyle anladým!”
demek ister. Dolayýsýyla benim anlayýþým doðrudur! Benim düþüncem, benim
metodum, benim dinim, benim yaþadýðým hayat doðrudur! Kesin doðrudur!
diyecekler, hiç kimseye baðýmlý olmayacaklar, Allah’ýn istediklerini istedikleri
gibi yorumlayacaklar.
Galiba
Peygamberi ve onun sünnetini diskalifiye etmeye çalýþanlarýn çabasý da bu gibi
görünüyor deðil mi? Yani Kur’an’ý peygamberin kitabý, peygambere gelen kitap,
peygamberin anlayýp yaþadýðý, peygamberin anlayýp uyguladýðý, örneklediði bir
kitap olmaktan çýkarýp kendilerince anlamak istiyorlar. Çünkü Kur’an’ý
peygamberin kitabý, peygamberin anlayýp yorumladýðý kitap olarak kabul edip
peygambere baðýmlý anlamaya çalýþtýklarý zaman,
düþüncelerine, anlayýþlarýna peygamberî bir sýnýr gelecektir. O zaman
hayatlarýna yasaklar ge-lecek, onun anlayýþýnýn dýþýna çýkamayacak ve daha bir
Müslümanca yaþamak zorunda kalacaklar. Ama peygamberi ve peygamberin sünnetini,
peygamberin anlayýþýný, peygamberin uygulamalarýný diskalifiye ederek Kur’an’ý
peygambere baðýmlý olmadan anlamaya çalýþtýlar mý, kendi istedikleri gibi
âyetleri yorumlama imkânlarý olacak, kendi arzularýna göre onu yorumlama imkâný
bulmuþ olacaklar. Ýþte peygamberi ve onun sünnetini silmek isteyenlerin tek
derdi budur. “Ben kitabýmdan bunu anladým. Benim kitapta bunlar var. Ben böyle
anladým, beni baþkasý baðlamaz” diyecekler ve keyiflerine uygun bir hayat
yaþama imkâný bulabilecekler.
53. “Hayýr;
daha doðrusu ahiretten korkmazlar.”
Hayýr
hayýr! Onlarýn yarýn endiþeleri yok. Hesap-kitap dertleri yok onlarýn. Ahiret
endiþeleri yok onlarýn da ondan. Peygamberi kenara aldýlar mý, artýk Kur’an’ý istedikleri
gibi yorumlayacaklar. Ama ahirette soracaðýz onlara bunun hesabýný, diyor
Rabbimiz.
54-55.
“Hayýr þüphesiz bu Kur’an bir öðüttür. Dileyen kimse öðüt alýr.”
Ýþte
bunlar, bu âyetler, bu Kur’an dileyip öðüt almak isteyenler için, bu kitapla
yol bulmak isteyenler için bir tezkiradýr, zikradýr. Tez-kira, kiþinin sürekli
hafýzasýnda canlý tutmasý ve hiç unutmamasý gereken þey demektir. Ýþte Kur’an’la
yol bulmak isteyenler için öncelikli olarak hatýrýnda canlý tutulmasý gereken
tezkiradýr bu âyetler. Yani bu âyetler asla unutulmamasý gereken zikralardýr.
Çünkü bu âyetler hayatýn kendileriyle düzenleneceði zikralardýr. Ama öðüt almak
isteyenler için bir deðer ifade eder bu âyetler. Dileyen Rabbine ancak bu
âyetlerle yol bulabilir. Çünkü tezkirasýz yol bulmak mümkün deðildir.
Tezkirasýz Allah’a yol bulmak ve O’na istediði biçimde kulluk yaparak O’nun
rýzasýný kazanmak mümkün deðildir.
Çünkü bu âyetler
tezkiradýr, haritadýr, pusuladýr, mihmandardýr, yol göstericidir. Öyle deðil
mi? Hem bu kitabý tanýmayacaksýnýz, hem kitabýn âyetleriyle beraber olmayacaksýnýz,
hem kitapsýz bir hayat yaþayacaksýnýz, hem tezkirayla yol bulmaya çalýþmayacaksýnýz,
hem haritayý elinize almayacaksýnýz, hem pusulaya müracaat etmeyeceksiniz. Yani
yol bilenin elinden tutmayacak, yolu yol bilene sormayacaksýnýz hem de yol
bulacaksýnýz. Mümkün mü bu? Öyleyse Rabbine yol bulmak isteyen bu kitapla
sürekli beraber olmak zorundadýr. Sürekli tezkirayla hareket etmeye çalýþmak
zorundadýr. Bunun baþka çaresi de yoktur diyor Rabbimiz.
56. “Allah
dilemeksizin öðüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya daha lâyýktýr ve baðýþlanmaya
daha ehildir.”
Allah ki,
takva ehlidir. Allah ki, kendisiyle yol bulunandýr. Allah ki, kendisine
sorulandýr. Allah ki, korumasý altýna girilen, hayatýn kendisi adýna ve
kendisinin belirlediði biçimde yaþanýlandýr. Allah ki, kullarýnýn kulluða yol
bulmalarý için kitap gönderendir. Yolu tarif etmek üzere kitap gönderen ve
kitabýn nasýl anlaþýlacaðýný, nasýl hayata ge-çirileceðini, Allah’ýn istediði
kulluðun nasýl icra edileceðini göstermek üzere örnek kul olarak peygamber
gönderendir. Allah ki, maðfiret et-meye ehil olandýr. Ýyi niyetle kendisine
kulluk yapmak isterken hataya düþenlere maðfiret edendir.
Rabbim bize
affýn ve maðfiretinle muamele buyur, çünkü sen maðfirete tek ehil olansýn. Bu
sûrenin de sonuna geldik. Rabbim gereðiyle amel eden kullarýndan eylesin. Vel
hamdü lillahi Rabbi’l âlemîn.