A-
KUR'AN'DA İNSANIN KÂİNATI ARŞTIRIP ÖĞRENMEĞE YÖNELTİLMESİ
B-
HZ. MUHAMMED'İN TABİAT OLAYLARINA BAKIŞI VE GÖKLER HAKKINDA İNSANLARI
AYDINLATMASI
Ortak yanları bir
tarafa bırakırsak her medeniyet diğerinden ayrı bir özelliğe sahiptir. Hatta
birine göre medenîlik olan şey ötekine göre gayri medenîlik olabilir. İslâm bir
din olarak kendine has medeniyetinin temellerini ilk gelen on âyetle atmıştır.
Kur'an-ı Kerim'in geliş sırasında ilk istek,
Yaratan Allah adına okumaktır. Bu ilk
âyetlerde, genel olarak yaratmaktan ve sonra insanın yaratılışından söz
edildi. İnsanı ve onun dışındaki âlemi yaratan aynı varlıktır. Yüce Allah
insana ilk olarak bu gerçeği öğretmiştir. İnsan öğrenimde kalemi kullanan bir
varlıktır ki bilginin yazıyla tesbiti düşüncesini de
ona Allah vermiştir. Bunlar ilk gelen ve 'Alak
süre-" sinde yer alan ilk beş âyetten Öğrendiklerimizdir. Bundan sonra Kur'an'dakiı Müddessir sûresinin
şu ilk beş âyeti gelmiştir:
Ey bürünüp sarınan
(peygamber)! Kalk, artık (insanlığı) uyar Sâdece Rabbini büyük tanı
Elbiseni tertemiz yap ötü şeylerden tamamiyle uzak dur.
'Alak
sûresi ilk âyetlerinde yer alan okuyup öğrenme görevini burada öğretip uyarma (inzâr) vazifesi izledi ve bu iki yönlü görev, öğrenim müesseselerinin
kurulmasına ihtiyaç gösterdi. Mekke 'de bir kısım evlerde gizli olarak
yürütülen bu faaliyetler daha sonra gene orada açığa çıktı ve Medine'de ilk
yıl içerisinde bu hizmetler için belli bir yapı; "suffa"
denilen bir mahal tesis edildi ve daha sonra da bu gibi yapı ve mahallerin
sayılan gittikçe çoğaldı. Tek Allah'ın yüce bilinmesi ve yüceliğinin dile
getirilmesi emri de inananlara O'na ibâdet mükellefiyetini yükledi ve bunun
için de mescitler yapıldı.
İslâmın ilk başında elbiselerin tertemiz giyilmesi de
istendi. Bu istek zorunlu olarak iki ayrı temizliği beraberinde getirmiştir,
bunlar; beden temizliği ile mekân (çevre) temizlikleridir. Çünki
giysileri tertemiz olanlar, onları kirli bedenlerine giyemiyecek,
pis bir yere oturamıyacak ve kirli bir çevrede dolaşamıyacaklardır. Sıralamada onuncu âyette ise günah ve
suç olan îtikad, zihniyet ve davranışlardan uzak
durulması emredil inektedir. Ruhî ve îmanı temizliği öngören bu âyet maddî
temizliği emreden âyetin yanı başında yer almıştır. Böylece bu yeni Din daha
işin başında insanlardan; Yüce veBir olan Allah 'a
ibâdet, Kur' an'dan veKâinat'tan bilgi elde etme,
her çeşidiyle temizlik, suç ve günah olan işlerden uzaklaşma olmak üzere dört
şey istiyor ve müslümanların kuracakları medeniyeti
bu dört ana temele oturtuyordu. İbadet için camiler, ilim tahsili için medrese,
temizlik için çamaşırhaneler ve hamamlar yapıldı. Ruhî temizlikten ayrılıp
günah ve suç işliyenleri yola getirmek için adliye
ile diğer gerekli kurumlar oluşturuldu. Bunlardan birinin çöküşü diğerlerini de
çökerteceği gibi birinin diğerine ters düşmesi de istenen seviyelere
gelinmesini engeller ve arzulan-mıyan durumlar
meydana getirir. İlme sırt çeviren bir din gerçek olmıyacağı
gibi ilimsiz bir medeniyet de kurulamaz. Kurulmuş bir medeniyeti de ilimsiz
yaşatmak ve geliştirmek mümkün değildir. İlim de araştırma ve okumaya dayamr. Burada ilgi çekici olan bir husus da bu yeni dinin
kendi kitabını, okuyup öğrenme ve bilgileri bir araya toplama gibi anlamlara
gelen "Kur 'an" adı ile isimlendirmiş olmasıdır. Bu, yeryüzüne ilk
indirilen kelime olan " İkra' " dan
türemedir.
İslâm düşüncesinde,
insandan, okuması ve araştırması istenen iki çeşit âyet vardır. Bunlar Kur'an-ı Kerîrn'deki âyetlerle
onun dışındaki varlık âyetleridir. Bunlardan birinciler okuyup düşünme ötekiler
de araştırma ile öğrenilip anlaşılırlar. Her iki çeşit âyet de insanı Allah'ın
varlık, birlik ve yüceliğine götürürler. Biz varlık ve oluşumların da Kur'an âyetleri dışında birer âyet olduklarım gene bu
kitaptan ve onu bize sunan Peygamberimiz
Hz. Muhammed -Sallallahu aleyhi ve sellem-
(571-632 m.)' den Öğreniyoruz. Meselâ biz Kur'an'da
şöyle bir ifâde buluruz:
"Biz, gökyüzünü
korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise göğün âyetlerinden yüzçeviricidirler".[1]
Mufessirlere göre; güneş, ay, yıldızlar ve onların bir hesap
içinde yürüyüşleri, dönüşleri ve göklerdeki her türlü şey burada
"âyet" olarak sunuldular. [2]Bir
diğer sûrede de gene ay ve güneş birer âyet olarak takdim edilmişlerdir.[3]
Böylece tüm varlık ile bütünleşen Kur'an bir kâinat
kitabı olma özelliğini kazanmıştır. Anlam olarak "âyet" bir şeyin
varlığını ve niteliklerini ortaya koyan diğer şey demektir. Kur'an-ı Kerim'de özellikle A11 a h' m varlığını ve O 'nun yüce kudretini ortaya koyan nesneler ve onlara bağlı
olaylar bu ismi almışlardır. Bu tür âyetler ele alınıp incelenmeden Yüce Allah
gereği gibi bilinemiyeceğinden insan bu kitapta
onları araştırıp öğrenmeğe davet edilmiştir. Kur'an'daki
şu âyetler bu açıdan gerçekten ilgi çekicidirler:
- Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için
gerçekten âyetler vardır.
- Allah'ın sizi yaratmasında ve yeryüzünde
üretip yaymakta olduğu her bir canlıda da sağlam bilgi edinecek bir topluluk
için âyetler vardır.
- Gece ile gündüzün
peşi sıra değişmesinde, Allah'ın gökten rızık indirip
onunla yere, ölümünden sonra, can vermesinde, rüzgârlan
evirip çevirmesinde de aklım kullanan topluluklar için gene âyetler (dersler)
vardır.
İşte bunlar Allah'ın
âyetleridir ki sana onları gerçek olarak ) okuyoruz. Artık onlar Allah ve Onun
âyetlerinden sonra hangi söze inanırlar"[4]
Görüldüğü gibi burada Kur'an içindeki âyetlerle tabiat ve tüm kâinattaki âyetler
birleştirilerek birlikte insan önüne konulmuşlardır. Kur'anda
aynı unsurları içeren daha başka âyetler bulmak da mümkündür'.[5]
İnsanları
uyaran ve
bilgilendiren Kur'an âyetleri ile kâinat âyetleri,
beyinlerini ve ruh dünyalarını A11 a h 'a ve gerçeklere açmak istemiyen peşin hükümlü inkarcılara fayda vermezler ki biz
bunu da gene Kur'an'dan öğreniyoruz:
" - Deki (Ey
Muhammed); göklerde ve yerde neler var, bakıp araştırın. Fakat inanmıyan bir topluma âyetler {deliller) ve uyarılar fayda
sağlamaz".[6]
Kur'an âyetlerini tefsir edenlerle varlık ve tabiat
âyetlerini inceleyip açıklıyanlar AUah ve yaratılış hakkında sonuçta aynı noktaya gelirler
ve İslâm açısından bu iki tefsir ve açıklama hiç bir zaman birbirine zıt
düşemez. Ancak her iki alanda çalışanların yanılmalarından söz edilebilir. Müslümamn önüne Kur'an ve tabiat
âyetlerinin birlikte konulması, onun, araş turnalarında müsbet
bir netice elde edebilmesi için inançlarından sıyrılma gibi bir yola girmesine
gerek bırakmamıştır. O, bunun aksine varlık âyetlerinin içine daha büyük bir
imanla dalacak, varlığı, ona ilişkin olayları, hayâtı, başlangıcı ve sonu
öğrenmek için onları çok yönlü bir araştırmaya tâbi tutacaktır. Araştırmanın
başarısı için imansızlığı zarurî görenlerin bu araştırmalarında ve ilimde
aldıkları mesafe ölçüsünde karşılarına dâima Bir Allah gerçeği ve buna ilâve
gene karşılarına Kur'an'da ortaya konulan gerçekler
çıkacaktır. Durum böyle olunca da işe inançsız olarak başlayıp devam etmenin
kazandıracağı bir şey yoktur. Müslümana böyle bir
şeyi öğütlemek onun dini açısından gerçekten çok gülünç olur. Hiç kimse incelemekte
olduğu bir varlık ve bir âlemin içinden Allah'ı çıkarıp atma gücüne sahip
değildir. Kabul edilse de edilmese de O, bütün onları içten kuşatmıştır. Herşey O'nunla incelenmek
zorundadır ki ilk vahyedilen ayetteki ilk besmeleyle
ortaya konulan gerçek de budur.
İlk âyeti besmele olan
Fatiha sûresi gökler sayısı olan 7 âyetten ibarettir. Bu sûre ile sâdece Kur'an'a değil aynı zamanda oradan yedi âlem göklere ve
sonuçta da bu âlemlerin tek rabbı Allah'a doğru bir
açılım başlar. Bu sebeple burada önce, kendisinden gâib
olarak sözedilen Rabb artık
mu-hatab olarak görülür. Her çeşit varlık ve âlemleri
derinlemesine incelemenin sonucu da böyle olur. Fatiha hem Kur'an
ve hem de oradan Allah ve O'nun âlemlerine doğru bir açılımdır ki işte o bu
adını böyle bir açılımdan alır. Nüzul sırası itibariyle en son gelen Nasr sûresinde de böyle bir açılımdan söz edilir. Buradaki
"feth" de yalnızca beldelere doğru bir
açılım olarak görülmemelidir. Bu fetih aynı zamanda âlemlere ve kalplere doğru
bir açılımdır. Buradaki Son daha böyük bîr açılımın
başlangıcıdır. Mushaf'ın tertibindeki en son Nâss
sûresi de Fatiha gibi besmelesiyle 7 âyettir. Burada Allah defalarca
kendisinin, insanlığın Rabb ve Meliki olduğunu
vurgulayarak O bu rablığını âlemler yerine artık
insanlık üzerinde teksif ettirmiştir. İlk başta Fatiha sûresinde mü'min insan doğrudan Rabb'e
yönelmişti. İnsan burada bu ilk başta içinde bulunduğu âlemden manevî yolda
O'na doğru yükseliş arzusunu dile getiriyor ve insaniyetini geliştirme yolunu
arıyordu.
Gerçekten Kur'an, içindeki âyetlerle kendi dışındaki varlık
âyetlerini birleştiren bir kitap olarak dikkat çekmektedir. Biz burada onun
sâdece bu küreyi değil tüm varlığı anlatan ve kendisini Kâinat Kitabı olma
özelliğine sahip kılan âyetlerini açıklamaya devam edeceğiz. Şimdi biz ondan
bir bölüm okuyalım:
"- Ölüden diriyi, diriden de ölüyü O çıkarıyor.
Yeryüzünü ölümünün ardından O canlandırıyor. İste siz de (kabirlerinizden) böyle
çıkarılacaksınız.
- Sizi topraktan
yaratmış olması Onun âyetlerinden (varlığım gösteren delillerden) dir. Sonra siz, (her tarafa) yayılan insanlar oldunuz.
- Kaynaşıp huzur
bulmanız için size kendi (cinsi) nizden eşler yaratıp
da aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de, O'nun (varlığına delil olan)
âyetlerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir topluluk için ibretler vardır.
- O'nun âyetlerinden
biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizın ve
renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunlarda âlimler için alınacak
dersler vardır...
- Göğün ve yerin O'nun
buyruğu ile ayakta durması da O'nun " âyetlerindendir. Sonra sizi bir tek
çağrı ile çağırdığında hemen yerden çıkacaksınız.
- Göklerde ve yerde
olanlar hep O'nundur. Hepsi ona boyun eğmiştir.
- O, ilkten mahluku
yaratıp sonra onu geri döndürecek (ve yeni den yaratacak) olandır ki bu, Onun
için pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar Onundur ve O, tek kadir
ve hikmet sahibidir"[7]
Burada ilk âyette,
cansız maddelerin canlı nesneleri oluşturması, canlının Ölü hale gelişi veyahutta maddenin parçalanması ve çoğalmasında ve nesnelerin
madde alış-verişinde artı (+) ve eksi (-) güçlerin etkileri gibi konular genel
bir ifâdeyle dile getirildi. Daha sonra insanın yaratılışı, onun maddî ve ruhî
yapısı, insanlarda renk ve dil farklılıklarının ortaya çıkışı gene burada
inceleme konusu haline getirilmiştir. Yer ve gökleri ayakta tutan güce ve yaratılışın
ilk başlangıç durumuna, ve en sondan ilk baştaki gibi yeni bir varlık ve hayata
geçileceği gibi konulara gene bu yukardaki
âyetlerde dikkat çekilmiş olmaktadır. Daha doğrusu burada diğer âyetlerde
olduğu gibi insana bunları ele alıp inceleme görevi verilmiştir.
Kur'an-ı Kerîm, ayağımızı bastığımız yerküresi hakkında bazı
temel bilgiler verip onu yer altı ve yer üstüyle araştırmaya davet ettiği gibi,
-bizi kuşatan hava tabakası ve onun içindeki bulutlar hakkında da bilgiler
vermiş ve buradan daha ileriye giderek göklerden bahsetmiş ve bu bilgilerden
hareketle araştırmalarımızı tüm kâinata yöneltmemizi istemiştir. Biz yukardaki âyetlerin yanı sıra diğer bazı âyetlerde de bu
durumları göstermeğe çalışacağız.
Kur'an-ı Kerîm'in geldiği çevreyi düşünelim. Orası dağları
olduğu kadar düzlükleri de olan bir yerdir. İnsan orada vasıta olarak
genellikle deve üstündedir. Gökyüzü berraktır ve bulutlar her zaman özlenir
olmuştur. Kurey asıllı ünlü müfessir-filazof Fahruddîn er-Râzî (544-606 h/1150-1210 m) kitabında bu çevre
insanlarının durumunu şöyle anlatır:
"Arap, çoğunlukla
devesi üzerinde gezer. Düşünceye daldığı zaman gözüne ilk takılan bindiği
devesidir; onu garip bir yaratılışta bulur. Yukarı bakınca da gökten başka bir
şey görmez. Sağma soluna bakar, dağları görür, aşağı bakınca da yeri görür.
İşte Yüce Allah bütün bunlar üzerinde ona düşünmesini öğütler".[8] Evet
Allah, bu ortamda develerinin üstünde yol alan insanlara şöyle seslenir:
" - Deveye bakıp
incelemiyorlar mı, o nasıl yaratılmıştır?
- Göğe (bakıp
araştırmazlar mı) o nasıl yükseltilmiştir?
- O dağlara (bakmazlar
mı) nasıl dikilmiştir onlar?.
- O yere (bakıp
incelemezler mi) o nasıl yayılıp döşenmiştir?"[9]
Ayetteki deve diye
tercüme ettiğimiz "ibil" kelimesi, İslâm
öncesi devirde, eş anlamından dolayı, bulut anlamına da geldiğinden bir kısım
müfessir-ler burada onun bu mânasını tercih
etmişlerdi.[10] Bu anlayışa göre insan önce
bulutu, sonra onun ötesindeki âlemi düşünmeğe davet edilmiş ve yerden önce de
onun dağlarına dikkati çekilmiş olmaktadır. Mekke döneminde gelen bu âyetler,
varlığı ve yaratılışı anlayıp Allah'a inanıncaya kadar, insanı ne devesinin
üstündeyken ve ne de başka bir yerdeyken rahat bırakmamışlardır. İşte gene şu
tarzda gelen âyetler:
" - Üstlerindeki
göğe bakıp gözlemezler mi? Onu nasıl bina ettik ve nasıl onu donattık. Onda hiç
bir gedik yoktur.
- Yere de (bakıp
incelemiyorlar mı?) Onu yayıp döşedik, ona sabit dağlar koyduk. Orada gönül ve
iç açıcı her türden bitkiler
bitirdik.
- (Biz bütün bunları)
bize yönelen her kulun gönül gözünü açmak ve ona ders vermek için yaptık".[11]
Burada son olarak,
insanın yer ve göklerdeki mükemmelliği görüp oradan Yüce Yaratıcı 'ya gidebilmesi için onlara inceleme gözüyle bakması istenmektedir.
Yer ve göklerin
mükemmelliğine rağmen, insanın üstündeki boşlukta gezip duran, bazan parçalanan, saçılan cisimler onun dünyasına düşebilir
veya bizzat dünyasında çöküntüler olabilir. Neden hayatı tümüyle yok eden veya
büyük zararlar veren düşüşler, çöküntüler olmuyor! Bunlar da Kur'an-ı Kerimde inceleme ve gözleme konusu yapılarak şöyle
deniliyor:
" - Onlar,
önlerinde ve arkalarında bulunan göğü ve yeri görmüyorlarmı?
Dilersek onları yere batırırız, ya da üzerlerine gökten
parçalar düşürürüz. Şüphesiz bunda (Rabbine) yönelen her kul için elbet bir
ders vardır" [12]
Büyüklü küçüklü
milyarlarca gök taşlarını ve dağılıp parçalanan yıldız artıklarını dünyaya düşürmiyen tedbir nedir veya biz neden yerin dibine
batmıyoruz? Burada yalnız hava tabakasının koruyucu durumundan ve cazibe
kanunları ile genel dengelerden söz edilmiyor. Aynı zamanda yerin iç yapısına
dikkatler çekiliyor. Önceki âyetlerde ise yerin görünen dış yapısı dile
getirilmiştir. Sâdece görünenin bilinmesi bir eksikliktir ve ilimde bütünleşme
için yeterli olmıyacaktır. Sâdece görüneni bilmedeki
eksiklik gene K u r ' an tarafından dile getirildi: "Onlar dünya
hayatından sâdece görüneni biliyorlar. Öteki hayat hakkında ise onlar tamamen
bilgisizdirler".[13]
Görünenlerden hareketle görünmiyen ve farkedilmiyen şeylerin araştırılması da gene bu kitapta
istenmiştir. Meselâ gölge hareketleri; gölgenin uzayıp kısalması, dünyanın
kendi mihveri etrafında ve güneşin karşısında dönmesinden kaynaklanıyor. İlmî
açıklama budur, fakat burada araştırmadan olayın gerçek sebeplerini
göremiyoruz. İşte Kur'an'da bu olaya şöyle değinilir:
" - Rabbinin
(işini) görmedinmi, gölgeyi O nasıl uzatmıştır? Eğer
O dileseydi onu elbet sakin de yapardı. Sonra Biz güneşi ona bir delil yaptık.
- Sonra onu (uzayan
gölgeyi) azar azar kendimize çektik".[14]
Burada büyük
incelikler vardır. Gölgenin uzayıp kısaldığını herkes görüyor. Fakat bunun
gerçek sebebi konusunda geçmişte hemen herkes aldanmıştır. Burada elbetteki
herkese görünen şeyi görmemiz istenmiyor. Biz bu âyetlerdeki bizi hayretlere
düşüren incelikleri "dünyanın kendi mihveri etrafındaki dönüşü"
başlığı altında ele alacağımızdan burada onlara yer veremiye-ceğiz.
Yukardaki âyetlerin çoğunda "nazar: fiili kullanıldıki bu sâdece bakma olmayıp; düşünme, gözlem,
inceleme ve araştırma gibi anlamlar da ifâde eder. Bazı âyetlerde ise "ru 'ye: görme" fiili kullanılmıştır. Görme, araştırma
ve incelemeden sonra ulaşılan neticedir ve bilme anlamına da gelmektedir.
Kur'an-ı Kerîm'de bazan topyekün yaratılış ele alınırken bazan
yukarda görüldüğü gibi tek tek olaylar dile
getirilmiştir. Meselâ şimşeğin çakması ve gölge hareketlerinin yanı sıra
kuşların nasıl uçtuklarının gözlenmesi hususunda âyetler vardır.[15]
İnsanlar ve
hayvanlarda olduğu gibi bitkilerin ve hatta cansız nesnelerin erkekli-dişili
ve birbirinin karşıt zıddı olmak üzere iki çift olduklarını gene biz Kur'an'dan öğrenme imkânına sahip olabiliyoruz:
"Yeryüzüne bir
bakmazlarını ki orada biz her güzel çiftten nice bitkiler bitirdik"[16]
Gökteki sağlamlık ve
genişleme olayı ve yerin döşenmesindeki güzellik dile getirildikten sonra ise
orada şöyle deniliyor:
"Her şeyden de
iki çift yarattık. Olurki düşünüp öğüt ve bilgi
alırsınız" [17]
Bu âyette yukardakinîn aksine ifâde daha genel görünüyor ve muhtemelen
canlı-cansız her şeyin erkek-dişi ve artı-eksi güç yüklü olarak çift yaratıldıkları
ifâde ediliyor'.[18] Gözleme-inceleme
anlamlarında kullanılan "nazar" ve görme-bilme mânalarına gelen
"ru'ye" den farklı olarak bu âyette,
düşünüp bilgi ve Öğüt alma anlamlarında "tezekkür" fiili kullanılmıştır.
Aslında her gözlem ve araştırma olayı, düşünüp bilgi ve dersler alma olayını da
beraberinde getirir ve Kur'an'da düşünüp bilgi ve
dersler alma işine çok önem verilir. Gerekli bilgi ve öğütlere ulaşmak için
düşünme gerekir. Düşünme de insanı diğer canlılardan ayıran
aklın çalışmasıdır ve Kur'an'da insan bedenî
tembelliğinden daha çok, aklını kullanıp düşünmemekten yâni zihnî faaliyetleri
ve tefekkür alanında gösterdiği tembelliğinden ötürü uyarılmıştır. Çünki uzuvların faal hâle gelmesi de buraya bağlıdır. Bu
yeni dinde şuursuz ve bilgisiz kulluk, makbul bir dindarlık olarak =
görülmemiştir. Düşünme, ileri adım atmanın başlangıç noktasıdır ve en sonda da
ona ilk baştaki kadar ihtiyaç vardır. İnsan kendini tanıma ve kendi dışındaki
âlemi öğrenme hususunda başlangıca göre, kıyaslanamıyacak
kadar mesafe katetmiştir. Gerçek din olmadan bu
alınan mesafeler, ilmî bütünlüğün meydana gelmesi için yeterli olmaz. Gerçek
din ise varlığın ve tüm âlemlerin Yaratan 'la bağlantısını kurar. Bilim yoluyla
da bazan bu bağlantı kurulabilir. Fakat kulluk görevinin nasıl yapılacağını ancak din ortaya
koyar, İnsan oğlu ilim yoluyla hem kendi bünyesi içindeki ve hem de kendi dışındaki
âlemde kendisini hayrete düşürecek âyetleri; varlıkların oluşum ve işleyiş
kanunlarını ve yaratılıştaki o mükemmelliği tanıyacaktır. Dört kitabın
sonuncusu Kur'an-1 Kerîm'den öğrendiğimize göre
"Yüce Bir Allah ve hak din" gerçeği, bunu tanı mıy
ani arın karşısına, ilmin çok ileri merhalelerinde bütün açıklığı ile
dikilecektir. Ve şimdi şu âyete bakalım:
"Gerek ufuklarda
(dış âlemde) ve gerek kendi varlıklarındaki '' âyetlerimizi onlara göstereceğiz
de sonuçta O'nun gerçek olduğu apaçık meydana çıkacaktır. Rabbinin her şeye şâhid olması yeterli değilmi?"[19]
Müfessirlerin pek çoğu
burada Kur'an'm gerçekliğinin anlaşılacağından ve
Allah'ın birliğinin ortaya çıkacağından söz ettiler. Bazıları da; onlara
gösterilen nesne ve olayların gerçek yüzünü kavrayacakları, tarzında bir yorum
getirdiler.[20] İlmî ilerleme her zaman
ve her yerde onu gerçekleştirenleri imana götürmiyebilir
ki biz farklı tefsiri bir yana bırakırsak şu âyetlerden böyle bir hüküm
çıkarabiliriz:
" - Andederim toplu
hâle geldiği zaman aya
- Siz hiç şüphesiz o halden bu hâle
bineceksiniz
- Öyleyse onlara ne oluyor ki îman etmiyorlar
- Karşılarında Kur'an
okunduğu zaman eğilmiyorlar!"[21]
Ayetteki "o
halden bu hâle binme" ifâdesi, büyük bir ihtimalle, katedilecek
ilmî merhaleleri ve göklerde alınacak mesafeleri, dile getirmektedir. Bu erişilen
merhalelerde keşfedilenlerle Kur'an'da anlatılanlar
arasında bir aynılık bulunması karşısında bile inanmıyanlar
burada İlâhî bir tenkide uğramışlardır.
İslâm dininin ana
kitabında tesadüfi bir yaratılışın olmadığı ısrarla vurgulandı ve bu hükme
varılması için tüm varlığın gerçekçi biçimde ele alınıp incelenmesi istendi:
" Onlar...
göklerin ve yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler (ve şöyle
derler;) Ey Rabbimiz, sen bunları boş yere yaratmadın".[22]
Ku r ' an 'da böyle düşünenler övülürken böyle olmıyanlar varlığı ve hayatı incelemeğe başlangıç için
düşünmeye davet edildiler:
" Kendileri
hakkında iyiden iyiye düşünmediler mi? Allah, o gökleri, o yeri ve ikisi
arasında bulunan nesneleri ancak hak ve belli bir süre için yaratmıştır.."[23]
Kâinatın hak olarak
yaratılması demek; onun ve Yaratıcısının insan düşüncesinde gerçek yerlerini
almaları, demektir. Tefsirci İbn Kesîr (ö. 774 h/1372
m)'in yorumuyla onlar; gerek yüksek ve gerek yakın âlemlerde ve ara yerlerde
Allah'ın boş yere bir şey yaratmış olmadığı bilgisine erişmek için
düşünmelidirler.[24]
Düşünce sâdece düşünce
olarak kalmamalıdır. Düşünce, araştırma ve Öğrenmeğe yöneltilmelidir. Varlığın
mâhiyeti, maddenin yapısı ve madde Ötesi nesneler araştırılmalıdır. Yokluktan
varlığa veya bir varlıktan diğerine ve karmaşık yapılı nesnelere nasıl geçilmiş ve yaratılma nasıl başlamıştır? Bunların çözümü,
maddenin ve tüm evrenin hangi durumda olduğunu ve nereye doğru gittiğini de
açıkça ortaya koyacaktır. Meseleyi bu şekilde köklü biçimde temelinden ele
alma, Kur'an-i Kerîm'de bir buyruk olarak şöyle
karşımıza çıkar:
" - Görmediler mi
Allah yaratmaya nasıl başlıyor ve sonra onu nasıl geri çeviriyor? Şüphesiz bu,
Allah'a göre kolaydır.
- Deki; yeryüzünde
gezip dolaşın da Allah'ın ilkin yaratmaya nasil
başladığına bakıp araştırın. Bundan sonra Allah son yaratılışı (ahireti) de yaratacaktır. Gerçekten Allah'ın her şeye gücü yeter"[25]
Beni fazlasiyle etkiüyen ve sık sık okuma ihtiyacını duyduğum bu iki âyet, ilmî
araştırmaların hangi boyutta ele alınacağını göstermektedir ve yaratılmış her
şeyi; başlangıcını ve sonunu araştırma konusu yapmaktadırlar. Yaratılma nasıl
başlayıp devam ediyor ve neyin hangi merhalesinde yeni bir yaratılış söz konusu
olacaktır? İşte bu iki Kur'an âyeti bütün bunları
içermekte ve bu çeşit araştırmalar yapan merkezlerin kapılarına yazılmayı
ha-ketmiş bir ifâdeye sahip bulunmaktadırlar. Şam beldesinden müfessir İbn Kesîr bu âyetlerin açıklamalarını şöyle yapar;
"Allah gökler ve oralarda yarattığı parlak yıldızlar, yerler ve içlerinde
yarattığı; ova, dağ, vadiler, kır ve çöl bölgeler, ağaçlar, meyveler, nehirler
ve denizler gibi insanın kendi dışında kalan nesnelerden ibret ve bilgi alması
için burada ona yol göstermiştir".[26]
Bütün boyutlarıyla
kâinat vt, onun idare kanunları gibi bir anlam ifâde
eden "melekût "un gözlenip incelenmesi de
gene Kur'an'da karşımıza yukardakilere
benzer İlahî bir istek olarak çıkmıştır. Bu istek şöyle bir ifâdeyle dile
getirilmiştir:
" Onlar göklerin
ve yerin melekûtuna ve Allah'ın yarattığı herhangi
bir nesneye ve belkide ecellerinin yaklaşmış
olabileceğine bakıp araştırmazlar mı? Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar!"[27]
Burada insanların
önüne Kur'an sayfaları ile tüm evrenin sahifeleri açılır ve bu ikisine inanmıyanlara
artık bir söz olamıyacağı vurgulanır. Ayette geçen
"melekût" ifâdesi, aslen Kureyşli olup İran ve Türk illerinde yetişip ilmî
faaliyetlerde bulunan şöhretli müfessir filozof Fah-ruddîn er-Râzî (544-606
h/1150-1210 m) tarafından şu tarzda bir açıklamaya tâbi tutulmuştur; "Yer
ve göklerin melekûtuna bakıp araştırma, ancak onların
kısımlarını (tek tek parçalarını) bildikten sonra
mümkün Olur".[28]
Bunun için olmalıdır ki bazan Allah, çok küçük ve
insanların nefret ve kötü gözle baktıkları şeyleri meselâ Kur'an'm
ifadesiyle bir sivrisinek ve onun da ötesinde daha küçük yaratıkları, onların
önüne büyük bir şey olarak koyar:
" Gerçek şu ki
bir sivrisinek olsun ve onun ötesinde daha küçük şey olsun, her hangi bir şeyi,
Allah misâl getirmekten çekinmez''[29]
Bu, en küçük
canlıların ve mikropların incelenmeğe alındıklarında, insanın o dünya içinde
bile şaşkına döneceğinin ifâdesinden başka bir şey değildir. En küçük
yaratıklar dünyası da yer ve göklerin melekûtunun bir
parçasıdır.
Mezopotamya ve onun
kuzey bölgelerinde hüküm süren Babillilerin
yıldızlara tapındıklarını ve onları gözlemek için de çok yüksek kuleler
yaptıklarını herkes bilir. Nemrutlar idaresinde Bâbil
'de tevhid mücadelesine girişen Hz.
İbrahim (S), daha genç yaştayken yıldızların, yaratıcı olmayıp onların
yaratılan nesneler oldukları inancını yaymaya başlayınca çok büyük bir tepki
gördü ve neticede ateşte yakılma cezasma çarptırıldı.
Yaygın kanaata göre bu ceza Türkiye 'nin Ur fa şehrinde infaz edildi ve fakat İlâhi güç sönen
bir yıldızda olduğu gibi, hazırlanan o dev ateşin bütün etkilerini aldı. Hz. İbrahîm 'in bu mücâdelesi ve bu olay Kur'an-ı Kerimde ayrıntılı biçimde anlatılır.[30]
Yanlış bir temel üzerine oturtulmuş bir dindeki kanaatları
değiştirmek gerçekten zordur. Hele bunlar göklerle ilgiliyse o zaman iş daha da
zorlaşır ve gökler hakkında doğruları söyliyenler
için ölüm talebiyle mahkemeler kurulur. Hz. İbrahîm
Yüce Allah'ın verdiği yüksek görüş ve bilgi sayesinde, kendi toplumunun inanç
bakımından tam bir yanlışlık içinde olduğunu gördü ve gene bu sayede o,
maddenin, tabiat olaylarının ve tüm evrenin gerçeğini kavradı. Kur'an'da onun bu durumu şöyle ifâde edilir:
" Biz,
Yukarda verdiğimiz
benzer bir âyette ise aynı şeyleri bizim de görmemiz istenmektedir. Hz. İbrahim'e gösterilen "melekût:
ne olduğu ve gözleyip görme olayının hangi boyutta gerçekleştiği hususunda müfessirlei değişik görüşler ortaya koydular. Bazıları bunu
mülk olarak anlarken bir kısımları da; arştan tutun da en aşağıdaki yerlere
kadar, Allah'ın tüm yer ve gökleri İbrahîm'e açtığını, söylerler ki Ebû Hanîfe'nin hocaları silsilesi
içinde yer alan İbrahîm en-Nehâ'î bunlardandır. İslâmî ilk asır müfes-sirlerinden Dahhâk (ö. 105 h/723
m) ise; göklerde yıldızlar ile yeryüzündeki denizler, dağlar ve bitkiler gibi
nesnelere âit gerçeklerin ona gösterildiğinden sözeder.[32]
Böylece İbrahîm Peygamber'in îmanı, görüp bilmeye de dayanarak iyice şuurlanır ve o edindiği bu gerçek bilgiler sayesinde,
özellikle İlm-i nucûmda
ileri giden ve fakat yanlışlıklara düşüp kayan kendi toplumunu aşıp onlara
mantıkî yollardan karşı çıkar. Hz. İbrahîm bir yandan
kendi toplumu ile mücâdele ederken öteyandan o
eksiksiz tüm gerçekleri kavrama çabası içine girmiştir. Biz bu noktada onu,
ölünün bile nasıl dirileceğinin merakı içerisinde buluruz. Hayatı sona ermiş ve
varlığı yok olmuş bir şey, yeniden bir varlığa ve hayata nasıl döndürülecektir!
Kur ' an 'da onun bu merakına şöyle temas edilir:
"Hani ibrahîm; Ey
Rabbim, ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster, dedi de Allah; yoksa Bana
inanmadın mı, demişti. O da; inandım fakat bunu kalbimin (gözümle görerek)
tatmin olması için istiyorum, demişti..." .[33]
Burada önemli olan
Allah'ın bu merakı hoş karşılaması ve bir deneyle bunu ona göstermiş olmasıdır.
Aslında Hz. İbrahîm'in yeniden diriliş konusunda bir
şüphesi yoktur. Çünki daha önce geçen konuşmasında o;
"Benim Rabbim hem diriltir, hem öldürür"[34]
demektedir. Buradan anlaşılıyor ki o, diriltmenin nasıl gerçekleştirileceği
hakkında görerek bir bilgi sahibi olmak istiyor. H z. M u h a m m e d (S) de bir konuşmasında bu merakı yerinde bulmuş ve
şöyle demiştir: "Bizim İbrahîm den daha çok merak içinde olmaya hakkımız
vardır".[35]
Endülüslü müfessİr Kurtubî (ö. 671 h/1272
m)'den öğrendiğimize göre, İslâm bilginleri, îman'in
bilgiye dayanmasının gerekli olup ol-mıyacağı
konusunda görüş ayrılığına düştüler. İlk iş, varlığa bakıp ondan ibret almak
ve edinilen bilgilerden yola çıkarak îmana erişmekmidir,
yoksa îman için bilgiye ve delillere ihtiyaç yokmudur?
el-Kadî gibiler; ilk farz ve görevin araştırıcı gözle
kâinata bakmak ve oradan yola çıkarak Allah'ın varlığına inanmak olduğunu ve bu
yapılmadan Allah'ın bir zaruret olarak bi-linemiyeceğini, savunurlar. Ünlü hadisci
İmam Buharî (194-256 h/809-899 m) bu yola giderek
kitabına; "söz ve işten önce ilim" diye bir başlık koymuştur. el-Kadî; Allah'ı bilmiyenin câhil
olduğunu ve câhil olanın da kâfir olacağım sözlerine ekler. Buna karşılık bir
kısım âlimler; Allah ve Peygamberine îmanın ilk farz olduğu ve bundan sonra da
araştırıcı gözle varlığa bakıp oradan edinilen delillerle Allah'ı bilmenin
geleceği görüşündedirler. Onlara göre insanların çoğu bu ikinci şeyi yapamazlar
kiKurtubî 'nin kendisi de
bu görüşü tercih etmiştir.[36]
Aslında her iki görüşte de insanı çevreli-yen âlemin incelenmesi vardır ve
aradaki fark öncelik-sonralik meselesidir. Benim kanaatıma göre kalbe gelip ilk yerleşen şey
"îman"dır. Burada önemli olan insanın nasıl bir îmana sahip
olacağıdır. Yukardaki görüşleri buyana bırakıp
İslâm'ın izlediği yola bakarsak görürüzki varlık ve
kâinat hakkındaki Kur'an âyetlerinin hemen hepsi
Mekke döneminde nazil olmuşlardır. İlk önce insana, inanması için gerekli
bilgiler verilmiş ve bu bilgiler verilirken bir yandan da ondan inanması
istenmiştir. Bir kısım insanların inanması için az bir bilgi yeterli olmuş, bir
kısımları da daha çok malumata ihtiyaç duymuştur. Verilenlerin hiç birisiyle yetinmiyenler ve daha doğrusu bunlara kulaklarını tıkamış
olanlar da az değildir. Fakat Kur ' an, ne kadar gerekliyse sâdece o miktarın
hepsini vermiştir ve ondan Öteye insandan aklını kullanmasını istemiştir. Eğer
akıl ve zekâ gözönünde bulundurulmadan bütün her şey
insanın önüne konulup da akla ve zekâya iş birakılma-saydı
o zaman, her şeyi hazır bulan hayvanlar gibi, İnsanın akıl ve zekâsı gelişmez
veya dumura uğrardı. Bunun için olmalıdır ki yukarda anlattığımız gibi bütün
varlıklara ve tüm kâinata K u r ' a n' da birer âyet gözüyle bakılmıştır.
İnsanın yapacağı şey her iki âyet çeşidini; Kur'an-ı
Kerîmin içindekilerle dışındaki varlık âyetlerini bir araya getirip birlikte
mütalaa etmesidir. Bunların arasında hiç bir çelişki çıkmamıştır ve çıkmıyacaktır. Bu, bazı batılı bilim adamlarınca da kabul
edilmiş bir durumdur.[37] Nasılki Kur'an içinde çelişki
yoksa onun Kâinatla da çelişkisi yoktur. Her ne kadar Kur'an
âyetleriyle ilgiliyse de burada şu âyete yer vermenin uygun olacağı kanaatındayını.
" Onlar hâla Kur'an'ı gereği gibi dü§ünmiyecekler mi? Eğer Allah'tan başkası tarafından olsaydı
elbet içinde birbirini tu mıyan bir çok şeyler
bulurlardı".[38]
Daha henüz Kur'an'la tanışmamış, dünyada milyarlarca insan vaı dır. Kur'an'a aldırış etmiyen bir kısım insanlar da bilim yoluyla bir gün b
kitapta anlatılanların ve Hz. Muhammed (S)'in
bildirdiklerinin gerçeklj ğini
kavnyacaklardir. Hz.
Peygamberin öğretileri kıyamete kadar insanlı^ aydınlatmaya devam edecektir ki
şu aşağıdaki âyette buna dikkat çekilmiş tir: "(Peygamber) onlardan henüz
kendilerine katılıp erişememiş buluna, diğerlerine dahi (hikmeti Öğretir)"[39] Bu
âyetin geldiği sırada Peygam ber,
orada bulunan iranlı Selmân
(r.)'in omuzuna elini koyarak şöyl
demiştir: "Eğer îman Süreyya yıldızına asılı olsaydı, bu adamın
milletinde) bazı kimseler onu (gidip) oradan alırlardı". Hadisin bir diğer
geliş şeklinde îman yerine ilim kelimesi kullanılmıştı.[40] Bunu
sâdece İranlılara hasret mek elbetteki doğru
değildir, çünki âyetin ifâdesi geneldir ve o anda Hz Peygamber, yanında diğer milletlerden Selmân'i bulduğu için misâ olarak
onun milletini vermiştir.
Kur'an'da "îman" bilgi temeline oturtulup onunla şuurlandinldığ gibi hukuk da ahlâk temeline oturtulmuştur.
Bu sebeple ahlâkla ilgil âyetler, çoğunlukla hukukla
ilgili olanlardan önce germişlerdir. Ahlâk temeline dayanmıyan
bir hukuktan fayda sağlanamaz ve ahlâk çökünce hukuku da beraberinde çökertip
sonuçta devletin yıkılışına yol açar. Eğeı Kur'an'la tabiat arasında bir çelişki bulunamazsa aynı
şekilde onun ahlakî ve hukukî esasları ile de ferdin ve toplumun tabiatı ve menfaatlari arasında bir çelişki bulunamıyacaktır.
Eğer ötekiler doğruysa berikiler de doğrudur. Herşey
ve herkes kendi tabiatına; mevcûdiyyetinin kuruluş ve
oluşum biçimine göre bir seyir takıbeder ve bir iş ve
bir hareket ortaya koyar ki Kur'an'da bu durum şöyle
ifâde edilir:
"Deki; her biri
kendi aslî tabiatına göre hareket eder. O halde kimin daha doğru yolda
bulunduğunu Rabbin en iyi bilendir"[41]
Bu âyette, insanın
maddî-ruhî yapısı ve onun bu yapısıyla sergileyece-biçimleri
ve ortaya koyabileceği işlerden sözedilmektedir ki bu
diğer tabiat varlıkları için de geçerlidir. Bizim koyduğumuz kanunlar, yaratılışın
kanunlarına uygun olmalıdır. Bu da yaratılış kanunlarını bilmemizi gerektirir.
Madde, ruh ve madde
ötesi şeyler, hepsi "kâinat: evren" demlen bir bütünü oluştururlar.
Kâinat "âlemler" den meydana gelmiştir ve sayıları hakkında bir şey
söylememiz mümkün değildir. Kur'an, İlahî bir kitap
olarak; "Hamd (şükür) âlemlerin Rabbinedir:
"cümlesiyle başlar. Bu ifâdede Yüce Allah'ın bir tek olmasına karşılık
âlemlerin çokluğundan söz edilmiştir. Aslen soyu Kureyş
'e kadar uzanan, İran ve Türk illerinde doğup yetişen ve gene bu bölgelerde
ilmî faaliyetlerde bulunan müfessir-filozof Fahruddîn
er-Râzî (544-606 h/1150-1209 m) âlem ısıtılanını
açıklarken şöyle yazıyor:
"Şunu bilki bu kelime, sahili olmıyan
bir denizdir. Çünki âlem, Allah'tan başka her şeyin
ismidir. Allah'tan gayrı olan nesne ya cisim olur veya
o cisimdeki bir durum olur. Yahutta o ne bir cisim
(madde) veya ne de ondaki bir haldir ki bunlar da ruhlardır. Cisimlere gelince
bunlar ya yıldızlara mahsus (felekî)
veya unsur (cevher)e âit şeyler olurlar. Felekiyata âit olanların ilki, övgüsü
yapılan Arş'tır, ondan sonra da Kürsî gelir.
Akıllı olan kişinin;
Arş, Kürsî, bunların nitelikleri ve ahvâlini bilmesi,
sonra; Levh-i mahfuz, Kalem, Raf raf,
Beytü'l-mâmur, Sidretü'l-münte-hâ'mn ne olduklarım ve
onların gerçeğini düşünmesi gerekir. Gene akıllı kişi; göklerin tabakaları,
onların genişlemesi, göklerin ecrâmı (:yıldız ve gezegenleri),
onların boyut ve uzaklıkları hakkında düşünmelidir. Sonra yine bu kişinin sabit
ve gezegen yıldızları iyice düşünmesi gerekir. Gene onun; dört unsur (cevher)
âlemini ve mâden, nebat ve canlılar olmak üzere o dört unsurdan meydana gelen
üç varlık âlemini düşünmesi gereklidir. Sonra o, sivri sinek ve bit gibi hakîr
ve zayıf yaratıkları, Allah'ın hangi hikmetle yaratmış olabileceğini düşünecek
ve buradan eşyada meydana gelen olaylar (:a'râd)a ve
onların uzak-yakin çeşitlerine intikal edecek ve her
bir çeşitten meydana gelecek olan faydalan düşünecektir. Oradan da yüksek ve
alçak ruhların mertebelerini bilmeye yönelecektir... Eğer o, bütün bu şeylerin
hepsinden gücü ölçüsünde bir şey elde ederse o zaman onun kafasında Âlem 'in ne
olduğunu tanıma hususunda zerre kadar bir bilgi oluşacaktır.[42]
Râzî gerçekten tabiat ve gök bilimlerine en fazla yer
veren bir mü-fessirdir. Ona göre bizzat Kur'an bu alana önem verdiği için kendisi de bir müfessir
olarak onu izlemiştir. Onun uzay ve gökler hakkındaki âyetleri tefsir ederken
verdiği bilgilerin toplamı, 32 ciltlik eseri içinde tahminime göre bir ciltlik yekünden az değildir, hatta o, tefsirini gök bilimleriyle
doldurduğu gerekçesiyle bazılarından şiddetli tenkitler almıştır ki bunu biz
şimdi onun kendisinden dinliydim:
"Câhil ve ahmak
adamlardan biri geliyor ve bana; Sen Allah kitabının tefsirini gök ve yıldızlar
bilimi (: ilmü'l-hey'e ve
en-nucûm) ile doldurdun, bu ise alışılmışlara
aykırıdır, diyor. Bu zavallıya şunu söylerim; Sen gereği gibi Allah'ın kitabını
düşünseydin, bu tenkidinin pek çok yönlerden yanlış olduğunu anlardın. Şöyleki; a) Yüce Allah, yer ve göklerin durumları ile ge-ce-gündüzün ardarda durmadan değişmesi, ışık ve karanlık durumlarının keyfiyyeti, güneş, ay ve yıldızların hallerine bağlı
hikmetlerle ve gene Kendi ilim ve kudretini gösteren delillerle Kitabını
doldurmuştur. Allah, o kitaptaki sûrelerin çoğunda bu durumlardan bahsetti ve
defalarca da bunları tekrar etti. Eğer onları araştırmak, onların durumlarını
düşünmek caiz olmasaydı Allah, Kur'an-ı Kerimi bunlarla
doldurmazdı, b) Allah; üstlerindeki göğe hiç bakıp gözlemiyorlar mı? Onu nasıl
bina ettik ve süsledik. Onun hiç bir gediği ve çatlağı da yoktur (Kâf, 6), diyor. Allah burada gökleri nasıl bina ettiğini
düşünmeğe teşvik ediyor. Göklerin nasıl yapıldığı ve onlardan her birinin nasıl
yaratıldıkları düşünülmeden İlm-i hey'et
(:gÖk bilimi) nin bir
anlamı olmazdı, c) Allah gene diyor ki; yer ve göklerin yaratılışı, insanların
yaratılışından elbet daha büyük bir iştir, fakat insanların çoğu bunu
bilmiyorlar (Mü'min, 57). Allah göklerde olan ecrâm (: yıldız ve gezegenler v.s.) deki eşsiz yaratılış ve
hilkatlerindeki şaşırtıcıhkların insan vücudunda
olanlardan çok daha fazla ve çok daha büyük ve mükemmel olduğunu da bu âyette
açıklıyor. Sonra yine O; kendi varlıklarınızda dahi (nice ibretler var) görmü-yormusunuz! (Zâriyat, 21), diyerek bu sefer insan vücudunu düşünmeğe çağırıyor.
Bütün bunların durumları ve kendilerine yerleştirilen hayret verici şeyler
hakkında bilgi sahibi olmak için düşünmenin farziyyetini
ortaya koyan bu delillerden daha büyük delil yoktur, d) Yüce Allah Al-i îmran, 191. âyette, yer ve göklerin yaratılışını düşünce
konusu yapanları övmüştür. Bu yasak olsaydı övermiydi...".[43]
F. Râzî'nin
de belirttiği gibi Kur'an-ı Kerîm gerçekten İlâhî bir
kitap olarak yaratılış, kâinat ve göklerle ilgili olay ve konulara en çok yer
veren özelliğe sahip olmuştur. Bu kitapta, eğer doğru tesbit
ettiysem gök (:Semâ:) kelimesi 310 yerde, ar d kelimesi de 451 yerde geçmektedir. Kur'andaki toplam
sûrelerin yaklaşık 1/6'inin yaratılış, yıldızlar ve uzayla ilgili olay ve
konulardan isim almış olması da onun bu yönünü göstermesi bakımından ilgi
çekicidir. Biz bu sûreleri anlamlarıyla beraber şöyle sıralıyabiliriz:
1- Mâide
(:gökten indirilen sofra), 2- İsrâ' (Hz. Peygamberin gök yolculuğu için gece seyahati), 3- Ra'd (:gök gürlemesi), 4- Fâtır
(yer ve gökleri bölüp yaratan), 5- Duhan (:gökten
gelecek duman), 6- Necm : yıldız, 7- Kamer :ay, 8- Me'âric (:yükselip çıkılan yerler), 9- Tekvîr
(:güneşin dürülüp söndürülmesi), 10- İnfitâr (:göğün
yarılıp bölünmesi), 11- İnşikak (: göğün yarılması),
12- Burûc: burçlar, 13- Tank (:delici yıldız), 14- Fecr, 15- Şems :güneş, 16- Duha
(:güneşin yükselip aydınlatması), 17- Zilzâl
:zelzele, 18-Felak (ikaranliği
yarıp çıkan sabah).
Bütün bunlar, Kur'an-i Kerîm'in geldiği insanlığın; yaratılış, madde ve
madde ötesi ile kâinata yönelik araştırma-Öğrenme hamlesi başlatmasının
gereğini ortaya koymakta ve aynı zamanda da insanlığın böyle bir çağ ve
merhaleye gireceğinin tâ o zamandan mücdesini
vermektedirler.
Kur'an ilk gelen âyetinde Din ve Bilimi "besmele"
rumuzuyla sonsuz varlık Allah adına başlatıp bütünleştirmiş ve daha sonra gelen
bir âyette de Bilimin sonsuzluğa doğru giden aşama ve merhaleleri olduğu
kaydedilmiştir.[44]
Hz. Muhammed
(571-632 m) hiç şüphesiz bir araştırıcı değild ve o
diğer peygamberler gibi ancak bir tebliğci ve yol göstericidir. Bunun beraber
biz onun, Kur'an-ı Kerimdeki emir ve istekler
doğrultusunda dâiir etrafındaki tabiata inceleyici
bir gözle baktığını görürüz. Ünlü hadisçi Buhi rî'nin verdiği bilgiye bakılırsa Peygamber (S);
"Deveye bakıp araştı) mallar mı o nasıl yaratıldı. Göğe bakıp incelemezler
mi o. nasıl yükseltildi Gâşiye, 18-19" âyetleri
her okunduğunda başını kaldırıp göklere bakardı.[45] Gene
Buhârî ve diğer bir kısım kaynaklardan öğrendiğimize
göre H; Peygamber, gecenin üçte ikisi gibi bir zaman geçtikten
sonra kalkıp gökler bakar; gökleri araştırırdı. Daha henüz küçük yaşta olan
Abdullah İbn Abbas (r.) Peygamberin gece namazını öğrenmek için teyzesi
ve Resulü] lahın hanımı Meymûne
(r.)'nin odasında geceler. O bundan sonrasını şoy le anlatıyor: "Resûlüllah ev halkı ile bir saat kadar sohbet yaptı ve sonn yatıp uyudu. Gecenin üçte ikisi veya üçte bir kadar
bir zaman olunca oturu\ göğe baktı ve; Gerçekten
göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzüı ardarda gelip değişime uğramalarında akıl sahipleri için
elbet ibret veric deliller vardır (Al-i Imrân, 190) âyetini okudu". Bundan sonra da o kalkrj abdest aldı ve namazını kıldi[46] Biz
bu olayda Hz. Peygamberin bir vazîft
gibi namazdan Önce kâinatı temaşa ettiğini görüyoruz. Bu yukardaki
âyet ilt onu takip eden:
" Onlar (akıl
sahipleri) ayakta, otururken ve yanüstü yatarker hep Allah'ı hatırlayıp anarlar ve gökler ile yerin
yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler (ve şöyle) derler: ey Rabbimiz!
Sen bunları boş yere yaratmadın"
anlamındaki âyetler
gelince Peygamber sabaha kadar düşünceye dalmış, sabah olunca hanımı Aişe (r.) ye ve diğer bir habere göre de sabah ezanı için
gelen Bilal (r.)'e yeni gelen bu âyetleri haber vererek; "Bunları okuyup
da tefekkür etmiyene yazıklar olsun" demiştir!.[47] Bu
son âyet, İfadesi itibariyle göklerin sürekli gözlenmesini Öngörmektedir ki bu
da ancak gözlem evleriyle mümkün olabilir. Diğer yandan âyet, ibadetle gözlemi
birlikte ele almış ve gözlem yapmayı ibadet çeşitlerinden biri olarak ortaya
koymuştur. Gözlemde sürekliliğin esas olması dolayisiyle
olmalıdır ki rivayet biliminin pîri sayılan İmam Buhârî
(194-256 h/809-869 m), Peygamber'in yukarda bahsettiğimiz gözlemlerine
kitabının "edeb" bölümü içerisinde yer
verirken öte yandan aynı olayı, Allah'ın birlik ve yüceliğine götüren bir yol
ve bir ibâdet olması dolayisiyle de onu ayrıca "tevhîd" bölümüne yazmıştır. Edep; müs-lümanın sürekli izliyeceği yolu
ve kendine ahlâk edindiği davranışıdır.
Müslümanlıkta ibâdet
zamanlarının güneş ve ayın hareketlerine göre belirlenmesi ister istemez ilk müslümanlan onların hareketlerini izlemeğe ve bii takvim belirlemeğe yöneltmiştir. İbâdetlerini
zamanlarında yerine getirmek istiyen müslüman bu takvimi titizlikle izlemek durumundadır. Bunun
için olmalıdır kiHz. Peygamber şöyle demiştir:
"Allah'ın en
hayırlı kulları, Onu anmak için güneş, ay, yıldızlar ve gökleri îtina ile izliyenlerdir"[48]
Peygamber (S) gece
yarılarında kılman teheccüd namazlarından sonra
yaptığı dualarında; "Yer ve gökleri yarıp bölerek yaratan Allah - Fâtır, âyetini okumuş[49] ve
gene aynı şekilde o duaları arasına; "Allah, sabahı yarıp çıkarandır. O,
geceyi bir sükûnet, güneş ve ayı bir hesap olarak yaratandır - En'âm, 96" anlamındaki âyeti sokuşturmuştu^49). Onun
özellikle geceleyin böyle dualar yapması, o vakitlerde gökleri daha iyi
gözlemesinden ve bunun yanı sıra daha iyi manevî neticeler almasından ileri
gelmiş olabüir.
Hz. Muhammed (S)'e kadar olan zaman süreci içerisinde
çoğunlukla insanlık, gök olayları karşısında yanılgıya düşmüş ve onları
kehânet ve falcılıkla yorumlama yoluna gitmiş ve hatta yıldızlara tapınmaya
kadar işi ileri götürenler olmuştur. Tek Allah inancı ile bağdaşmıyan
ve tabiat olaylarını gerçekçi bir yaklaşımla ele almıyan
bu eski inanç ve zihniyetlerle İslâm şiddetli bir mücadele içine girmiştir ki
biz Kur'an-ı Kerîmin hemen her yerinde ve onun
peygamberi Hz. Muhammed (S)'in uyarıları arasında
bunları açıkça görürüz. Bu zihniyetler yıkılmadan ve gökleri bastığımız toprak
gibi görmeden İslâm'ın, diğer dinlerden farklı tek Allah inancını yerleştirmek
mümkün olamazdı. Hatta bu insanların bir kısmı sâdece vahiy değil peygamberin
rızkının bile göklerden gelmesi gerektiği inancı ile Hz.
Muhammed'in peygamberliğine karşı çıkmışlardır. Kur'an
bu olayı: "Ona (gökten) bir hazîne atılmalı değilmiydi"
tarzında vermiştir.[50] İnsanlar
müslüman olduktan sonra da eski zihniyet kalıntıları
bir süre daha onlarda devam etmiştir. Şüphesiz bu, bilgi eksikliğinden
kaynaklanan bir durumdur ve özellikle de dine yeni giren müslümanların
ilklere göre aydınlanmaya daha çok ihtiyaçları vardır. Hicretin 9. yılı gibi
geç bir zamanda bile biz bahsi geçen zihniyetleri taşıyan müslümanlarla
karşılaşıyoruz. Meselâ Hz. Peygamberin Mısırlı Mâriye (r.)'den olma oğlu İbrahim'in defni sırasında bir
güneş tutulması olur. Olayın bundan sonrası hadis kaynaklarında şöyle
anlatılır: "insanlar; güneş İbrahim'in ölümünden dolayı tutuldu, dediler.
Bunun üzerine Resûlüllah; güneş ve ay hiç kimsenin
ölümü ve ne de doğumu için tutulmazlar. Onlar, Allah'ın âyetlerinden ibret
verici iki delildirler. Onları tutulmuş gördüğünüzde namaz kılın ve düa edin, diye buyurdular" [51]Hz. Muhammed krallık dâvasında bulunmadığı için bu olaydan
istifâde yoluna gitmez ve onu sıradan bir tabiat olayı olarak tanımlar. Muhtemelen
bu veya bir başka olay münasebetiyle Peygamber, yukardakine
benzer uyanlarda bulunup aydınlatıcı bilgiler vermiştir. Güneş ve ay tutulmalarının
tabiî olaylardan olduğunu bildiren Peygamber bu gibi durumlarda iki rekâtlık
bir namazın yanı sıra Allah'ın anılıp yüceltilmesini istemiş ve ayrıca bu yolla
Allah'ın insanları korkutup uyardığını ve onlara, varlığını gösteren ibret
verici tabiat olaylarını (:âyetleri) gösterdiğini, sözlerine ilâve etmiştir.[52] Onun
nakledilen bir diğer konuşması da şöyledir:
" Bir kısım
insanlar, şu güneş ve şu ay tutulmalarının ve şu yıldızların doğuş yerlerinden
kayıp gitmelerinin, yeryüzü halkından büyük kimselerin ölümleri sebebiyle
olduğunu düşünüyorlar.
Şüphesiz onlar yalan
söylüyorlar. Bunlar sâdece, kullarının ibret alacağı, yüce Allah'ın
âyetlerinden (ve yaratıklarından) dır"[53]
Hz. Muhammed (S) her fırsatta insanlara doğru düşünceyi
yerleştirmeğe çalışıyor ve insanların gök olaylarına tabiî ve gerçekçi gözle
bakmaları için gayret ediyordu. Ünlü hadisçi Müslim (ö. 261 h/874 m) bize kitabında
şöyle bir olay nakleder:
Peygamberin
arkadaşları onunla beraber otururlarken bir yıldız atılmış (kaymış) tıda ortalık aydınlanmıştı. Resûlüllah
onlara; cahiliyye devrinde bunun gibi bir yıldız
atıldığı zaman sizler ne derdiniz, diye sordu da oradakiler; Allah ve Resulü en
iyi bilendir. Bizler ise; bu gece büyük bir kimse doğdu ve büyük bir 35. kimse öldü, diye düşünürdük
dediler. Resûlüllah onlara; şüphesizki
bu yıldız, hiç kimsenin ölümü ve hayatı için atılmaz (kayıp düşmez) dedi".[54]
K u r ' a n d a
insanlar, yaratılışı ve yaratıkları düşünmeğe davet edildiler. Bunu daha Önceki
konu İçerisinde gördük. Al-i îmran, âyet 191'de; yer
ve göklerin yaratılışını düşünenler ve bütün bunların boş yere yaratılmadığı bilincine
varanlar övülmüşlerdir. Fakat insanlar neyi gözleyip düşüneceklerdir? Endülüs
'ten müfessir Kurtubî (ö. 671 h/1272 m)'nin anlattıklarına bakılırsa; Peygamber zamanında bir kısım
insanlar Allah hakkında düşünceye dalarlar. Peygamber bu durumda olan bir
topluluğun yanına gelerek onları uyarma babında şöyle der; "Yaratılışı;
yaratıkları düşünün, Yaratanı düşünmeyin, çünki siz
Onu değerlendiremezsiniz"'. [55]Esere
bakmadan onun mîmarını düşünmeye kalkışan bu insanların elbetteki bir yere varmaları
ve Allah'ın gücünü, Onun sıfatlarım takdir etmeleri mümkün değildir. Bazı
kaynaklar Hz. Peygamberin, düşünceyi ibâdet sayan bir
sözlerine yer verirler.[56] Bu,
İslâm ölçüleri ve anlayışı içinde gözlem, araştırma ve neticede oradan Allah'a
varma veya Allah'ı, sahip olduğu sıfatlarla daha iyi tanımaya yönelik bir
tefekkür olmalıdır. Nitekim Peygamber; gözliyerek ve
görerek inanmanın haber almaya dayanan inanmak gibi olmadığını söylüyor.
Meselâ Hz. İbrahîm, kalbinin kesin inanca sahip
olması için Allah'tan ölüyü nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini
istemişti. Bununla ilgili olarak gelen bir âyet üzerine Peygamber (S);
"Haber almak, gözle görmek gibi değildir"[57]
demiş ve gene bu olayla ilgili bir konuşmasmda da;
"Biz merak etmeğe İbrahim'den daha çok hak sahibiyiz" diye
söylemiştir.[58]
Tabiata gözlemci bir
gözle bakıp düşünceyi doğru bir temele oturtmak lâzım gelir, Hz. Muhammed(S) gök ve tabiat olaylarına kehânet ve falcılıkla
yaklaşılmasına şiddetle karşı çıktı. Buna rağmen kehânet düşüncesinden kurtulamıyanlar onu bile bir kâhin gibi görmekten
kendilerini alamadılar.[59]
İnsanların görmedikleri veya kendilerine doğru kanallardan bilgi ulaşmadığı
âleme Kur'an'da "gayb"
denilmiş ve bunu da Allah'dan başka hiç kimsenin
bilmediği ısrarla vurgulanmıştır. Böylece insanlık, kendilerini yanlış
bilgilendiren ve bilgilendirecek olanlara karşı uyarılmış ve bunun yanı sıra
daha önce gördüğümüz gibi doğru bilgiye erişmenin yollan açıkça ortaya
konulmuştur. Kendilerine vahiy gelen peygamberlerin dışındakiler bu yolları
izlemek durumundadırlar. Bunun içindir kibizHz.
Muhammed 'in, hiç bir gerçeğe dayanmıyan ve
yıldızlardan kehânetle bilgi vermeğe kalkışan müneccim (arrâf)lere karşı savaş başlattığını ve insanları onlardan uzak
tutmaya çalıştığını görüyoruz. O, bu uyarılan çerçevesinde M ü s 1 i m 'in
kaydettiği bir sözlerinde şöyle demektedir:
" Kim müneccime
gidip (öğrenmek için) ona bir şey sorarsa kırk gece onun namazı kabul
olunmaz".[60]
Hz. Peygamber bir başka zamanda da bu gibi kimselerle
oturulmamasını istemiştir.[61] Hz. Muhammed, kâhinlerin verdiği haberlerde doğruların da
bulunabileceğini fakat onların, doğrulara yüz yalan kattıklarını da sözlerine
ilâve etmiştir.[62] Gökler hakkında doğru
bilgi edinme ya; Kur'an
gibi hak olan vahye veya müşahhas ve maddî alıntılara ve gene böylesi delillere
yahut da hesabı sonuçlara dayanır. Kur'an'dan sonra
gökten vahiy alma yolu ebediyyen kapanmıştır. Bazı
kimseler bu yolla bilgi aldıklarım iddia edebilirler. Bunlar iyi niyetli de
olabilirler. Fakat yolları sapıktır ve Kur'an'ı dışlamaya
yöneliktir. Bu yolla kitap ve din oluşturmaya kalkışanlar bilip bilmeden
şeytan yoluna girmişlerdir.
Hz. Peygamber, göklerde meydana gelen değişim ve
hâdiselerin kötüye yorumlanarak insanlık dünyasmın
korkutulmasın! yerinde bulmamış ve aksine onları ilim açısından birer nîmet ve
fırsat olarak görmek gerektiği inancını aşılamış olmalı ki daha sonra,
müfessirlerin pîri sayılan Abdullah b.Abbas (ö. 68
h/687 m) bu tâlimlere zıt tutumları kınama yoluna gitmiştir. O diyorki; "Biz Peygamber zamanında ibret verici
hâdiseleri (âyetleri) birer bereket olarak görüyorduk. Sizler ise bugün onları
korkutucu şeyler olarak görüyorsunuz".[63]
Ashaptan sonraki dönemin ünlü bilginlerinden Katâde
(ö. 118 h/736 m) de, "Biz en yakın göğü kandillerle donattık -Fussûet, 12" anlamındaki âyeti açıklarken yıldızlara
gayri tabiî yaklaşımları tenkit yoluna gitmiştir.[64] Bir
olayı onun gerçek sebebine bağlamak bir ilim işidir. Eğer hâdise, onunla hiç
bir ilgisi bulunmıyan bir sebebe bağlanıyorsa orada
cehalet veya inkâr vardır. Biz Hz. Peygamber'in şöyle
bir uyarısına daha tanık oluruz; "Allah gökten her ne zaman bir bereket
indirirse insanlardan bir kısmı şüphesizki o nimete
nankörlük etmişlerdir. Allah yağmur indirir de bir kısım kişiler; şu yıldızdan
dolayı ve yıldız şöyle şöyle olduğu için yağmur
yağmıştır, derler".[65]
Burada yağmurun kendi gerçek sebeplerine dayandırilmaması
tenkit edilmiştir.
Hz. Muhammed (S) bu konularda sâdece yol göstermek ve
uyarılarda bulunmakla kalmadı aynı zamanda o, Allah'ı tanımaya yetecek miktarlarda
yaratılış ve kâinatla ilgili bazı bilgiler de verdi. Meselâ Hz.
Ömer (r.) onun bir gün ayağa kalkıp, yaratılışın başlaması hakkında kendilerine
bazı bilgiler verdiğini, anlatır. Bir keresinde o, kendisinden bu gibi şeyleri
Öğrenmek için Yemen 'den gelen bir küme insana bilgi verir ve onlara; başlangıçta
sâdece yüce Allah'ın var olduğunu, Arşın su üzerinde bulunduğunu ve sonra da
yer ve göklerin yaratıldığını, anlatır.[66] Ebû Zerr (r.) de Resûlüllah'ın bir gün kendilerine; güneşin nereye doğru
akıp gittiğini, sorduğunu ve sonra da bu konuda gene kendisinin verdiği
bilgileri nakleder.[67] Bazanda sınamak için özellikle yahudiler
tarafından ona bazı sorular sorulur. O da bunlara cevap verirken herkese bilgi
vermiş olur. Meselâ biz, yahudilerin; yer ve göklerin
yaratılışı hakkındaki sorulan karşısında Peygamberin ayrıntılı bilgi verdiğini
göriiyoruz.[68] Ebû Hureyre (r.)'nin anlattığına göre; bir gün Hz.
Peygamber onun elinden tutmuş ve yeryüzünün yaratılışı ve hayatın ortaya çıkış
süreçleri içerisinde geçirilen altı safhayı ayrıntılarıyla ona anlatınıştır[69] ki
biz bunlara ilerde kendi bahisleri içerisinde yer vereceğiz. Peygambere hemen
her şey soruluyor, o da bunlara uygun gördüğü cevaplan veriyordu. Meselâ bir
soru üzerine Peygamber; insanın şahsiyet ve cinsiyetini, Allah'ın izniyle,
erkek ve kadın (dişi) cinsiyet hücrelerinden birinin diğerlerini geride
bırakarak atılıp öne geçmesi (:seb-kat)
olayına bağlamıştık.[70]
Biz Hz. Peygamberin verdiği bilgileri kendi bahisleri
içerisinde ayrıntılı olarak ele alacağımızdan şimdilik bu kadarla yetineceğiz.
Diğer yandan varlık biliminin elde edilişinde esas, gözlem ve araştırma olduğu
için hem Kur'an ve hem deHz.
Muhammed tarafından insanlar bu yola yöneltilmişler ve onlara sâdece başlangıç
için ve bir de dinî ihtiyaçlar için gereken ölçüde bilgiler verilmiştir. Fakat
bu araştırmamızın tümü içerisinde görüleceği gibi gene de bu bilgiler
zannedildiği gibi az bir yekûn teşkil etmezler. [71]
[1] Enbiyâ, 21/32.
[2] Zcmahşerî.
Keşşaf, 111/59-60; İbn Kesîr, Tefsir, (1/507; Ebû ei-Fcrec,
Zâdiül-Mesîr. V/349.
[3] Isrâ,
17/12.
[4] Câsiye,
45/3-6.
[5] Bakara, 2/164.
[6] Yunus, 10/101.
[7] Rûm, 30/19-22,25-27.
[8] Fahruddîn
er-Râzî, et-Tefsîr el-Kebîr(:MefâlîhıTl-Gayb), XXXI/158.
[9] Gâşiye,
88/17-20
[10] Bak. İbn
Kuteybe, Garîbu'l-Kur'an. 5: Zemahşerî, VI/229; Faİmıddîn er-Râzî, XXXI/158; Kurlubî, el-Câmi' li-Ahkâm e!-Kıır'an, XX/35.
[11] Kaf,
50/6-8.
[12] Sebe,
34/9.
[13] Rum, 30/7.
[14] Furkan
25/45; Taberi bu gölgenin fecrin doğuşu ile güneşin
doğuşu arasında oluşan gölge olduğunu söyler. C. XIX/12.
[15] Nahl,
16/79; Mülk, 67/19; Açıklama için bak. İbn Kesir,
Tefsîr, 11/341.
[16] Şu'arâ,26/7.
[17] Zâriyât,
51/47-49.
[18] Benzer bir açıklama için
bak. İbn Kuleybe, 422.
[19] Fussilet,
41/53.
[20] Bak. Kuriubî,
XV/374-375.
[21] İnşikak,
84/18-21.
[22] Âli İmrân
3/191.
[23] Rûm, 30/8.
[24] İbn
Kesir 111/49.
[25] Ankebût,
29/19-20.
[26] İbn
Kesîr. Tefsir, HI/32-33.
[27] A'râf,
7/185.
[28] F. er-Râzî,
et-Tefsîr el-Kebîr, XV/78.
[29] Bakara, 2/26; Ayeîin İlgili bölümü "onun üstündeki daha büyük şey
olsun" (arzında da tercüme edilmiştir.
[30] Bak. En'âm,
6/75-81; Enbiyâ, 21/69.
[31] En'âm,
6/75.
[32] Kurîubî,
VI1/23-24.
[33] Bakara, 2/260.
[34] Bakara, 2/258.
[35] İbn
Hibban, Sahîh, VIII/30, No. 6175.
[36] Bak. Kurlııbî,
VII/33I vd.; Buharî için
bak. ilim, 11.
[37] Mauncc
Bucaılle, kitabında bu kanaatini açıkça belirtmiştir.
Bak. s. 220.
[38] N
[39] Cum'a,62/3.
[40] İbn
Hibbân, Sahîh, IX/207, No. 7264-7265.
[41] îsrâ,
17/84.
[42] R Râzî,
Mefâtîhu'1-Gayb, XI1/147.
[43] F. Fâzî,
XIV/121.
[44] Yûsuf, 12/76.
Prof. Dr. Celal Yeniçeri, Uzay Ayetleri
Tefsiri, Erkam Yayınları: 23-40.
[45] Buhârî,
Edeb, 118.
[46] Buhârî,
Edeb, 118; Tevhîd, 27.
[47] Bak. Kurtubî,
IV/310; Zemahşerî, Keşşaf, 1/220.
[48] Hâkim, Müstecirck,
1/51.
[49] İbn
Mâce, İkame, 180.
[50] Furkân,
25/8.
[51] Buhârî,
Küsûf, 1; Müslim, Küsûf, 10.
[52] Bak. Buhârî,
Küsûf, 6, 13; Bed'iil-halk, 4;'Müslim, küsûf, 1; Nesâî, Küsûf, 10. 12.
[53] Ahmed,
Müsned, V/16: IV/269.
[54] Müslim, Selâm, 124.
[55] Kurtubî.
IV/314.
[56] Bak. Aclûnî,
Keşf el-Hafâ', 11/358, No.
3038; Kurtubî, IV/314.
[57] Beyhakî,
el-Esmâ' ve's-Sıfât, 508; Ayet için bak. Bakara
2/260.
[58] İbn
Hibbân, Sahîh, VIII/30, No. 6175.
[59] Bak. Tûr, 52/29; el-Hâkka,
69/42.
[60] Müslim, Selâm, 125; Aynca bak. Bagavî, IH/255, No.
3554.
[61] Bak. Ahmed,
Müsned, 1/78.
[62] Bagavî,
Masabîh es-Sünne, III/255,
No. 3553.
[63] İbn
Hibban, Sahîh, IV/223, No. 2843.
[64] Bak. Buhârî,
Bed'ül-halk, 3.
[65] Müslim, İman, 126.
[66] Buharı, Bed'ül-halk,
1; Tevhîd, 22.
[67] Bak. Müslim, İman, 250.
[68] Hâkim, U/543; Zehebî, 11/543; Taberî, Tcfsîr, XXIV/61.
[69] Taberî,
Tefsir, XII/3.
[70] Buhâri,
Menâkıbu'l-Ensâr, 51.
Ayrıca bak. İbn. Kesir 11/304.
[71] Prof. Dr. Celal Yeniçeri,
Uzay Ayetleri Tefsiri, Erkam Yayınları:41-46.