SURE-I ANKEBUT.. 2

YİRMİBİRİNCİ CÜZ.. 17


SURE-I ANKEBUT

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olaiı sûrelerdendir. Altmış dokuz âyeti hâvidir.

Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile kâmile, liyafcatıriia, müeyyid minindillâh olduğuna işaret ve Resulullah'a hitaptır. Manası [Ey nimet-i İlâhiyenin fe­yezanına lâyık ve mucizât-ı bahireyle müeyyed minindillâh olan insan-ı kâmil!] demektir.

[Nâs «Mücerret iman ettik» demekle fitneyle müptelâ olun-mayarak terkolunurlar mı zannederler?]

Yani; insanlar mallarında ve canlarında fitne olunmaksızın yalnız «Biz iman ettik» sözleriyle terkolunacaklarmı ve imtihan olunmayacaklarını mı zannederler? Eğer böyle zannederlerse bu misilli zan doğru değildir. Zira; mücerret «İman ettik» demek on­ları her belâdan kurtaramaz. Çünkü; insanlar ve bilhassa mümin­ler tekâlif-i îlâhiyeden hasıl olacak meşakkatlarla, düşmanla mü-cahede ve muhaceretten hasıl olacak mihnetlerle, fakr u faka be­lasıyla, mallarında noksan, canlarında hastalık ve sair belâya ile müptelâ olurlar, onlara imtihan muamelesi yapılır ki, mümin, mü­nafıktan seçilsin; sâdık, kâzipten ayrılsın, imanında sebat edenle etmeyip muztarip olanlar birbirinden farkolunsun ve herkes naza­rında halleri ma'lûm olsun, mümin olanlar sabırla derecata ve mü­nafık olanlar da nifaklarıyla    Cehennem'ih derekâtına müstehak oldukları anlaşılsın. Evet! İmandı kâmil sahibini âhirette saha-i se­lâmete çıkarır, lâkin dünyada sahibini Müslümanlar nazarında bü­tün ehl-i İslâmın nail olduğu hukuka malik kılar, fakat her türlü belâdan kurtaramaz. Çünkü; dünya dâr-ı mihnet olduğundan müd nün ve kâfir her cümlesi hissesine isabet eden belâya ile imtihan! dan geçer. Şu kadar ki, mümin imanı sebebiyle o belânın âhiret-^ te mükâfatına nail olur ve sabrından sevap alır. Binaenaleyh; çok kere mümin-i kâmil fâsık-ı fâcirden daha   ziyade belâya müptelâ olur ki, sabrıyla derecât-ı âliyâta nail olsun. İmanında kemâl ol­mayanlar da bazı belâya ile müptelâ olunca itikadını bozar, iman-, dan çıkar da haberi olmaz.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile âyetin sebeb-i nüzu­lü; Mekke'de (Ammar b. Yâsir), (Ayaş), (Velid) ve (Seleme) gi­bi fukara-yı ashaba müşriklerin işkence etmelerinden Eesulullah'a şikâyet etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yani «Mü'min olmakla her belâdan kurtulmak lâzım gelmez» demektir. Yahut (Mehca' b. Abdullah) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Mehcâ') yevm-i Bedir'de en evvel şehid olan şüheda-yı İslâmiye-dendir. Yani «Mümin olmakla kâfirin silâhına hedef olmamak lâ­zım gelmez» demektir.

HâzhVde beyan olunduğuna nazaran Resulullah'm «(Mehca') şehitlerin büyüğüdür, Cennet'in kapısı bu ümmetin şühedasından ilk önce Mehca'a açılacaktır» buyurduğu mervidir. Peder ve vali­desinin (Mehca') .in şehadeti üzerine çok fezi' ve feryad etmeleri­ne binaen bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Hulâsa; bir kimse mümin olmakla fitneye duçar olmamak ve fitneye tutulmamak lâzım gelmediği bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.[1]

 

Vacip Tealâ müminin imanı dünyanın levazımından olan be-lâyâdan kurtaramayacağını beyandan sonra insanları belâ ile müp­telâ kılmak yeni bir âdet olmayıp evvelden beri kullarını imtiha­nın âdet-i İlâhiyeden olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.                  

[Zat-ı ulühiyetime yemin ederim ki, biz muhakkak şol kim­seleri fitneyle müptelâ kıldık. Onlar Kureyş müşriklerinden evvel geçtiler.]

[Bu iptilâ üzerine Allahü Tealâ elbette sözünde sâdık ve ima­nında sabit olanları, kavlinde ve fiilinde yalancıları bilir, onların sıdka ve kizbe dair olan hallerini nâsa izhar eder.]

Yani; bizim insanları müptelâ kılmamız ümmet-i Muhammede mahsus yeni bir âdet değildir. Zira; ümmet-i Muhammedden evvel geçen milletleri ve.- enbiya-yı kiramı dahî zamanlarında birtakım belâya ve meşakkatla müptelâ kıldık. Maahaza onlar da «Biz iman ettik» demekle imanlarını izhar ederlerdi, fakat onların «İman et­tik» demeleriyle biz, onları iptilâsız mühmel olarak terketmedik,B onlar üzerine tekâlifimizi inzal ve ibadeti farz kıldık, muharrematı terketmelerini emrettik ki, imanında sâdık olanlar kâzip olanlar­dan ayrılsın. Çünkü; tekâlifle mükellef olunca münafıklar itaattan i'razla imanlarında sâdık olmadıklarını izhar ve imanında sabit olanlar da tekâlifin cümlesini kabul ederek mükellef olduğu vazi­feyi edaya sür'at ederler. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak imtihan mua­melesini bilicrâ sâdık olanları kâzip olanlarından tefrik etmekle her iki fırkanın halini herkese ilân eder.

Medarik'te ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ imtihan etmeden evvel sâdık veya kâzip olanları bildiği halde bu âyette «İmtihanla bildi» demek «İmtihan ve iptilâ ile her iki fır­kanın hallerini halka izhar etti» demektir. Çünkü; sâdık olan hâl-i zarrâ' ve hâl-i serrâ yani zarar ve sürür zamanlarının her ikisinde de sabır ve şükreder; kâzip olan da hâl-i ferahında şükrederse de hâl-i kederinde cezi\ fezi* ve feryad ü figanla herşeyi inkâra baş­lar. Bu âyette if'âl babından kıraat olunduğuna nazaran i'lâm yani bildirmek manasınadır. Şu halde matıâ-yı nazım: [AllaThü Teâlâ sâdık olanların yüzlerini yevm-i kıyamette beyaz, kâzip olanların yüzlerini siyah kılmakla halka onların hâllerini bildirir] demektir. Binaenaleyh; sâdık olanlar mesrur, kâzip olanlar me'yus olur; halk da onların hallerini gö­rürler.

Hulâsa; insanların iptilâdan hâlî olmayıp mümin ve kâfir her­kesin kendine göre iptilâsı bulunduğu ve iptilâ sebebiyle sâdık olanların kâzip olanlardan temeyyüz ettikleri yevm-i kıyamette Al­lahü Tealâ'nm sâdıklarının sıdkını ve kâziplerin kizbini ilânla her­kese onların hallerini bildireceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[2]

 

Vacip Tealâ kulların mücerret «İman ettik» demekle fitneden hâlî olmayıp herbirini birçok tekâlifle mükellef kıldığını beyandan sonra tekâlifi kabul etmeyenlerin muazzep olacaklarını beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler bizi scbkedeceklerini zannederler mi ki küfür ve sair günahları işlediler? Eğer böyle hükmederlerse onların hük­mettikleri şey ne fena oldu.].

Yani;.şol kimseler ki, onlar şirk ve sair günahları işlerler ve bizi sebkederler, yani işlediklerini bildirmez, ilm-i İlâhiyi tecavüz eder ve ilm-i İlâhi amellerine lâhik olmayacağını mı zannettiler? Eğer günahları yanlarına kalacak ve intikaam-ı İlâhiden kurtula­caklarını zannederlerse bu zanları yanlış ve hükümleri fasittir. Zi­ra; onların hükümleri pek çirkin bir hükümdür. Çünkü; günah üze­re dünyada azap görmemekten âhirette de azap görmemek lâzım gelmez.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu, âyet «Seyyiat üzerine dün­yada azap olmayınca âhirette dahî azap olmaz» diyenleri red için nazil olmuştur. Çünkü; kâfirlerden bir kısmı «Eğer seyyiat üzere âhirette azap olsaydı dünyada da olurdu. Dünyada olmaması ahi-rette de olmayacağına delâlet eder. Şu halde vaad-i İlâhî kullarını ibadete teşvik ve azabını beyan eden vaîdi günahtan korkutmak içindir» demeleri üzerine bu itikadda olanların itikadlarmın bâtıl olduğunu Vacip Tealâ bu âyetle iptal etmiş ve şu ^hükümlerinin gaayet kötü bir hüküm olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; âhi-reti dünyaya kıyas etmek yanlış olduğu gibi hükümleri de delâil-i akliye ve şer'iyeden hiçbirine müstenit değildir. Delilsiz hüküm ise bilkülliye itibardan sakıttır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu hük­mün gaayet çirkin bir hüküm olduğunu beyan etmiştir ki,.bu mi­silli hükümden herkes içtinab etsin.[3]

 

Vâeip Tealâ dünyada nâsın mühmel olarak terkolunmayıp el­bette mükellef olduklarını ve mükellef olduğu vazifeyi edadan is-tinkâf edenlerin muazzep olacaklarını beyandan sonra vazifesini eda edenlerin amelleri zayi olmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Âhirette Allah'ın rızasına mülâki olacağını ümid eden kim­se âhiret için amel etsin. Zira; mülakat için ta'yin olunan gün el­bette gelecektir. Halbuki Allahü Tealâ kullarının sözlerini işitir, itikad ve amellerini bilir.]

Yani; bir kimse âhirete iman ve yevm-i kıyamette Cenab-ı Hakka mülâki olacağını ümid ederse mülakat günü için amel-i sa-lih işlemekle hazırlansın. Zira; mülakat için Allah'ın ta'yin ettiği ecel-i muayj^en elbette gelecek ve o günde Cenab-ı Hak herkesi hazırladığı ameliyle mücazat edecektir. Zira; Allahü Tealâ cümle kullarının zikrini, duasını ve günaha dair olan sözlerini işitir, bi­lûmum işlerini, ihtiyaçlarını ve istediklerini, bilir.

Vacip Tealâ rızasına mülakat için ta'yin ettiği âhiret gününün geleceğine şüphe olmadığına işaret zımnında o günün geleceğini be­yanda tahkika delâlet eden ve lâm-ı te'kidle  buyurmuştur, ki «Muhakkak ve elbette gelecek, şüphe yok»  de­mektir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette abdin âhirette nail olacağı derecata işaret vardır. Çünkü abdin amelinde mertebe; üçtür: 'Birincisi; kalbiyle itikaadiyatın küllisini tasdik etmektir. Tasdik; gözle görülmez, ancak Cenab-ı Hak ilmiyle bil­diğinden âhirette kuluna tasdikma mukaabil gözlerin görmediği ve kalb-i beşere hutur etmedik nimetler ihsan edeceğine işaret için âhirette mülakat ümid edenlerin amellerini bildiğini beyan etmiş­tir, ikincisi; amel-i lisanı olup lisanla amel de mesmûât-tan olduğu cihetle kulakların duymadığı nimetleri vereceğine işa­ret için kullarının işitilmek sânından olan amel-i lisanîlerini işit­tiğini beyan etmiştir. Üçüncüsü; amel-i cevarihtir ki, aza­larıyla işledikleri amellerini gördüğünü diğer nususla beyan bu­yurmuştur ki, gördüğü amellere mukaabil elbette mükâfat vere­cektir.

Hulâsa; yevm-i âhirete imanla Cenab-ı Hakkın rızasına müla­kat ümid eden kimsenin o gün için amel hazırlaması lâzım olduğu ve mülakat için ta'yin olunan günün elbette geleceği ve Allahü Tealâ'nıh kullarının sözlerini işitip amellerini bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[4]

 

Vacip Tealâ kullarına teklifini beyandan sonra tekliften [fay­danın kullara ait olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor

[Eğer bir kimse huzuzat-ı nefsaniyesinden vazgeçer,; ibadete sa'yile mücahede ederse ancak kendi menfaatına mücahede eder.

Zira; Allahü Tealâ âlemlerin ibadetlerinden ganîdir ve hiç kimse­nin ibadetine ihtiyacı yoktur.] Şu halde ibadetin menfaati; ancak ibadet eden kimseye aittir. Binaenaleyh; Allah'ın kullarına ibadet­le teklifi merhamet ve hallerini ıslah içindir, yoksa kendi ihtiyacı için teklif etmiş değildir.

Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette Cenab-ı Hak­kın kullarına beşaret vardır. Zira; Vacip Tealâ âlemlerden ganî ve ihtiyaçtan berî olunca bütün mevcudatı bir şahsa vermiş olsa hiç noksan târî olmayacağı cihetle dünya ve âhirette istediği kadar ni­meti istediği kuluna vermekte bir manî olmadığından abd Rabbin-den her nimeti ister, ümid eder. Rabbi de istediği kadar vermeye kaadirdir. Kezalik bu âyette kulları tehdit de vardır. Çünkü; Ce­nab-ı Hak cümle eşyadan ganî olunca bütün eşyayı kahrıyla ihlâk ve bilhassa insanları azapla itlaf etmiş olsa hiç bir noksan târî ol­madığı gibi ihlâkine bir manî de bulunmadığı cihetle abdin daima havf ve endişe etmesi lâzımdır ki, kusuruna binaen Allahü Tealâ'-nm her zaman onu ihlâk etmek ihtimali mevcuttur. Binaenaleyh; bu âyette kulları tebşir olduğu gibi tehdit de vardır.

Hulâsa; abdin ibadetinden menfaat ancak kendine ait ve Al­lahü Tealâ'nın cümle âlemden, bilhassa insanların ibadetinden ga­nî olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[5]

 

Vacip Tealâ amel eden kimsenin amelinden menfaat ancak kendine ait olduğunu icmalen beyandan sonra tafsîlen beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar iman ettiler, imanlarının muktezası olan amel-i salih de işlediler. Onların günahlarını biz elbette kefa­ret eder ve amellerinin güzeliyle cezalandırırız,]

Yani; şol kimseler ki, onlar Allah'a ve resulüne ihlâs üzere iman edip imanlarını amelleriyle isbat ettiler. Onların zaman-ı ce­halet ve dalâlette işledikleri günahlarını biz elbette kefaret eder ve amel defterinden sileriz. Zira; küfrünü imanıyla ve sair günahı ameliyle izale ederiz ve amellerinin en güzel cezasıyla cezalandı­rırız. Yani müstehak oldukları sevabın kat kat fazlasmı veririz. Çünkü cezada hasen; ameline-göre cezadır. Şu halde a h s e n ; müstehak olduğu cezanın fazlasıyla mükâfattır. Binaenaleyh; ima­nıyla beraber amel-i salih işleyen kimselerin cezaları istihkakla­rından fazla olacağını beyanla bu âyette Cenab-ı Hak kullarını iba­dete terğib etmiştir. Ayette kâfirin ameline sevap olmayacağına dahî işaret vardır. Zira; ahsen-i ceza imanla meşrut olunca imanı olmayan kimse bab-ı İlâhide ecnebi olduğu cihetle hüsn-ü ceza olan atiye-i İlâhiyeye müstehak olamaz ki, fazlasına müstehak ol­sun. Çünkü; asıl amelin cezasına müstehak olamayınca fazlasına müstehak olamayacağı evleviyetle sabittir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet amelin imana mugaayir olduğuna delâlet eder. Zira; ameli iman üzerine atfetmek mugaayir olduğuna delildir. Çünkü; ma'tufun ma'tufunaleyhe mugaayir ol­ması kavaid-i Arabiye iktizasmdandır. Kezalik âyet; amel-i salihin sevabının bakî olduğuna dahî delâlet eder. Fakat niyet-i halisa ol­mak şarttır. Çünkü; niyet-i halisayla işlenmeyen amelde fayda ol­maz ki, bekaa bulsun. Âyette ceza; iki nevi zikrolundu. Zira, amel, ikidir: Birincisi; imandır ki, onun cezası; seyyiatı kefarettir. İkincisi; amel-i salihtir ki, onun cezası; ahsen-i ceza olan derecattır.

Hulâsa; imanla beraber amel-i salihin cezası günahlara kefa­ret olacağı- ve amel-i salih işleyen kimsenin fazlasıyla mükâfat göreceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[6]

 

Vacip Tealâ kullarını amel-i saliha terğib ettikten sonra amel-i ilin cümlesinden olan ebeveyne ihsanla emretmek üzere buyuruyor.

[Biz insana ana ve babasına güzel muamele etmesini vasiyet ettik.]

[Ey insan! Eğer validen ve pederin senin için ilim olmayan birşeyle bana şirketmeni emrederler ve seninle bu hususa dair mücahede ederlerse sen onlara itaat etme.]

[Zira; sizin neminiz ancak banadır. Binaenaleyh; ben size amelinizi haber veririm.]

Yani; biz insana iman ve amel-i salihle tekliften sonra valide­sine ve pederine ihsan etmesini tavsiye ettik. Zira; insanın ebe­veyni vücuduna sebep olduklarından onların sebkeden hizmetleri­ne ve terbiyelerine mukaabil hüsn-ü muameleyle güzel hizmet edip incitmemesini insan üzerine vacip kıldık ve ihsan etmesini emrettik ki, ihsanında asla eza karışığı olmamak lâzımdır. Bina­enaleyh; insanın ana ve babasını küçük görmesi ve hakareti andı­rır muamelede bulunması caiz olmadığı gibi ebeveyni huzurunda kemâl-i tevazu ve inkıyad üzere bulunmak vezaif-i şeı 'iyedendir. Şu halde insanın ebeveyninin bilûmum emirlerine itaati vaciptir. Ancak ebeveyni eğer o insana şirkle ve sair günahla emrederlerse itaat etmemek vaciptir. Zira; Halika ma'siyet olan şeyde mahlûka itaat caiz olamaz. Eğer ma'siyetle emirlerine itaat ederse mes'ûl olur. Zira; cümlenin mercii huzur-u Bârî'dir. Binaenaleyh; Ce-nab-ı Hak herkesin amelini kendine haber vereceğini beyan et­mekle bu misilli itaattan kullarını tehdid etmiştir.

Vacip Tealâ suret-i meşrûada ebeveyne ihsanın mükemmel ol­masına işaret için âyette lâfzını ta'zîme ve teksire de­lâlet eden tenvinle nekre olarak irad buyurmuştur. Şu halde evlât üzerine lâzım olan ebeveyne itaatin en yüksek tabakası olduğu gibi kemâl-i ta'zim üzere bulunmak da lâzımdır. Binaenaleyh; ebevey­ne azıcık kusur, indallah pek büyük günahtır.

Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Sa'd b, Ebi Vakkas) ve anası (Hamiyye) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Sa'd) Hazretleri İslâm olunca validesi ona gücendi ve irtidad et­mesini teklif ve İsrar etti. Hatta (Sa'd) eski dinine dönmezse ek­mek yemeyip su içmeyeceğini söyledi ve birkaç gün yemedi, iç­medi. Bir gün (Sa'd) Hazretleri «Ey anam! Eğer yüz canın olsa, birer birer çıksa ben din-î İslâm'ı terketmem. İster ekmek ye, is­ter yeme» dedi. Validesi irtidadından ümidini kesti ve ekmek ye­meye başladı, onun üzerine bu âyet nazil oldu. Gerçi (Sa'd) m va­lidesi (Sa'd) a gücendi lâkin, bu gücenmesi bigayrıhakkm (Sa'd) ı şirke davet için olup şirk ise rıza-yı İlâhinin hilâfına olduğundan rıza-yı İlâhi hilâfına davete icabet caiz olmadığını Cenab-ı Hak beyan etti ve dedi ki «Ey ebeveynine ihsanla me'mur olan insan! Eğer validen ve pederin senin ulûhiyete ilmin olmayan birşeye ibadet ve şirketmeyi sana emreder, bu hususta seninle mücahede eder, uğraşırlarsa onlara itaat etme ve rıza-yı İlâhi hilâfına tek­liflerini kabul eyleme, sözlerini dinleme. Zira; cümlenizin mercii-niz banadır. Binaenaleyh; ben sizin herbirinizin amelinizi kendini­ze haber veririm. Şu halde amelinizi rızama muvafık işlemeniz lâ­zımdır. »

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette «İlmin ol­mayan şeye davet ederlerse itaat etme» buyurmasıyla insan için sıhhatini bilmediği birşeye ittibâ* caiz olmadığını beyan etmiştir. Âyetin zahiri haber ise de hakikatta manâsı emirdir. Yani «Biz insana valideyni hakkında vasiyet ettik ve dedik ki "Ey insan! Sen valideynine ihsan eder gibicesine ihsan et ki, ebeveynini hoş­nut etmekle bizim rızamızı tahsil etmiş olasın» demektir.[7]

 

Vacip Tealâ ebeveyn hakkında ahkâmım beyan zımnında in­sanın iki sınıfına işaret etmişti ki biri mümin, diğeri müşriktir. Şunlardan herbirinin ahkâmını beyan etmek üzere buyuruyor

[Şol kimseler ki, onlar imanla beraber amel-i salih işlediler. Onları elbette biz salihîn zümresine ithal ederiz.]

[Nâstan bazıları «Biz Allahü Tealâ'ya iman ettik» derler ve imanını izhar ettikten sonra nâş tarafından ezalanınca nâsın dün­yada döğmekle azabını Allah'ın ahirette ateşle azabı gibi kılar.]

Binaenaleyh; dininden döner ve kalbinde küfrünü gizlemeye baş­lar. Şu halde nâsın azıcık ezası küfrüne sebep olur.

[Zat-ı ulûhiyctime yemin ederim ki, Rabbin Tealâ tarafından size nusret gelirse «Biz de sizinle beraberiz» derler.]

[Böyle söylerler de Allahü Tealâ    âlemleri kalplerinde olan gizli küfürlerini bilmez mi ve bilmedi mi zannederler?]

[Ve elbette Allahü Tealâ, şol kimseler ki, iman ettiler, onları ve münafıkları bilir.]

Yani; imanla anıel-i salihe devam edenleri biz enbiya ve ev­liya cemaatı içine ithal eder ve onların girdikleri Cennet'e koya­rız. Zira salâh; insanın mertebesinin nihayesi olduğundan suleha-dan olanları suleha ile beraber bulundururuz, nâstan bazıları «Biz Allah'a ve Resulüne iman ettik» deyip imanı izhardan sonra kâfir­ler tarafından eza olununca dünyada kâfirlerin iman üzere azap­larını Allah'ın ahirette   küfrüzerine ateşle azabına   müsavi kılar, dininden döner ve irtidad eder. Halbuki azab-ı âhiret ebedî ve. şid­detli olduğundan dünya azabına asla kıyas kabul etmez. Zatıma yemin ederim ki Habibim! Rabbin Tealâ tarafından size yardım gelirse onlar da «Biz de gazada sizinle beraberiz. Binaenaleyh; ga­nimette hakkımız vardır ve ahkâm-ı sair ede size müsaviyiz» der­ler, Müslümanlıktan bahseder ve bir hak davasında bulunurlar. Maahaza kendileri münafıklardır. Binaenaleyh; eğer muharebe ehl-i İslârnm aleyhine neticelenirse kâfirlerle beraber olur. Müs­lümanlar aleyhine idare-i kelâm ederler. Böyle söylerler de Allahü Tealâ âlemlerin ve bilhassa bunların kalplerinde olan küfrü her­kesten ziyade bilir olmadı mı? Elbette bilir. Binanealeyh; bir müd-det-i muvakkatada Müslümanları aldatsalar da Allah'ı aldatamaz­lar. Elbette Allahü Tealâ müminleri ve münafıkları bilir, mümin­leri nusretiyle i'zaz, "kâfirleri ve münafıkları ihanetle izlâl ve bil­hassa münafıkların nifaklarını meydana koymakla âleme ^rüsvâ eder. Kütüb-ü fıkhiyede beyan olunduğu veçhile bir müminin hâl-i ikrahta kalbi iman dolu olarak kelime-i küfrü söylemesi imanına zarar vermez. Bu mesele bu âyete münafi değildir. Zira; mümin icbar sebebiyle her ne kadar kelime-i küfrü tekellüm ederse de kalbinde imanı sabittir. Amma bu âyette beyan olunan münafıklar kâfirlerden gördükleri eza üzerine lisanlarıyla irtidad ettikleri gibi kalpleriyle de irtidad ederler. Binaenaleyh; kalbinde imanı sabit olan müminin icbar sebebiyle kelime-i küfrü söylemesiyle, müna-fıkm kalbinde küfrüyle beraber lisanıyla kelime-i küfrü tekellü­mü müsavi olamaz.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet nâstan bir cemaat hakkında nazil olmuştur. Zira; kâfirlerden, imanlarına bi­naen gördükleri eza üzerine «Dünyada iman üzerine azapla ahi­rette küfür üzerine azap beyninde fark yoktur. Şu halde dünyada iman edip kâfirlerin işkencelerine ma'ruz olacağımıza dünyada küfreder, ezadan kurtuluruz. Ahirette küfrün azabım çekeriz» de­diler ve küfrü irtikâb ettiler. Âhiretin ebedî ve azabının şiddetli olduğunu unuttular. İşte bu misilli kimseleri zem için Allahü Tea­lâ bu âyeti inzal etmiştir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile salih olan mümini salihîn züm­resine ithalin manâsı;    onların girecekleri daireye girmektir ki, o daire de Cennet'tir. Amma eğer Cennet'e girmekte âhad-ı ümmet enbiya ile beraber olsalar da derecâta nail olmakta ve meratib-i âliyeye irtika etmekte bittabi' enbiya-yı izam hazaratıyla beraber olamazlar. Çünkü; mansıb-ı nübüvvetin dere çatı başka ve gaayet âlîdir. Binaenaleyh; âhad-ı ümmet o derecelere nail olamazlar.

Bu sûre'nin evvelinden buraya gelinceye kadar on âyetin Me­dine'de nazil olduğu mervidir. Zira; bu âyetlerde münafıklardan bahis vardır. Halbuki Mekke'de münafık yoktu. Çünkü; Mekke'de nâs iki kısımdı. Biri halis mümin, diğeri kâfir-i muannid ve mü-cahirdir ki, müslümanlardan korkuları olmadığından küfürlerini saklamaya ihtiyaç görmezlerdi.

Hulâsa; iman eden ve amel-i salih işleyenlerin salihîn zümre­sine dahil olacakları ve nâstan bir kısmı iman ederlerse de iman­larında sebat olmadığından kâfirlerden gördükleri eza üzerine ir-. tidad edip âhiret azabını dünya azabına müsavi kıldıkları ve hal­buki onlar her ne kadar küfürlerini saklasalar da Allahü Tealâ'-nın kalplerinde olan nifakı ve müminle münafık olanları bildiği ve müminler için hasıl olan galebeye ve emval-i ganimete «Biz de sizinle beraberiz» diyerek iştirak etmek istedikleri bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.[8]

 

Vacip Tealâ münafıkların ahvalini beyandan sonra kâfir mü-cahirlerin müminleri idlâl için sevkettikleri sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler müminlere "Siz bizim tankımıza ittibâ' edin. Biz sizin günahlarınızı götürelim» demekle müminleri iğfale çalıştı­lar. Halbuki onların günahlarından hiç birşey götüremezler. Zira; onlar yalancılardır.]

Yani; kâfirler müminleri ıdlâle çalışırlar. Cümle-i idlâllerinJ den biri de müminlere dediler ki «Ey ahmak kişiler! Siz bizim ta-j rikımıza ittibâ' edin, putperest olun. Bizim mezhebimize ittibâ'ıj nızdan dolayı günah varsa biz o günahı götürürüz ve bundan neş'et edecek günahı bizim boynumuza atın. Zira; putperestlik âba ve ec­dadımızın dinidir. Eğer o anda günah olsaydı onlar bunu irtikâb etmezlerdi» demekle ıdlâle sa'yettiler. Halbuki onlar müminlerin günahlarından bir zerre bile götüremezler. Zira; onlar elbette ya} iancılardır. Çünkü; âhireti mu'tekid olmadıklarından ehl-i imani

iğfal için bu sözleri söylerler, maksatları da istihza etmektir.işte bu âyetin sırrı her zaman zuhur etmektedir. Çünkü; kâj-firlerle münafıkların ehl-i imanı, âsîlerin ehl-i taatı, fasıkların ehl-i ittikaayı ve müfsitlerin ehl-i salâhı ifsat ve ıdlâlleri her za­man carîdir, yalnız asr-ı saadete münhasır değildir. Hele şu âyette beyan olunan tarz üzere «Sen şu işi işle de vebali varsa benim ol­sun» sözü ekser-i insanların lisanında çok zaman işitilir, imanı za­yıf kimselere şeytan'm vesvesesi de inzimam edince yoldan çıkar, taatını ma'siyete tebdil eder. Çünkü; sözün insanlarda te'siri ve insanların sözle aldanması gayr-ı kaabil-i inkâr bir hakikattir. Amma imanı kavı olanlar hiçbir zaman bu gibi hezeyana aldan­mak şöyle dursun bu sözleri red ve cerheder, asla imanına ve iba­detine halel getirmez.

[Onlar kendi günahlarını ve kendi günahlarıyla beraber ıdlal ettikleri kimselerin günahlarını yani «Hallerinden dolayı kendile­rine hasıl olan günahlarını elbette götürürler ve götüreceklerdir. Yevm-i kıyamette iftira ettikleri günahlarından elbette sual olu­nurlar.]

Yani; müminleri idlâl için «Bizim dinimize ittibâ' edin, eğer ittibâ'ımz' günah olursa biz sizin günahınızı götürürüz» diyen müş­rikler kendi şirk ve sair günahlarıyla beraber idlâl ettikleri kim­seleri idlâl ettiklerinden hasıl olan günahın bir mislini dahî kendi günahlarına inzimam ederek götürürler, fakat onlar, ıdlâl ettikleri kimselerin günahlarının bir mislini yüklenmelerinden o kimselerin günahlarını yüklenmiş olmazlar. Şu halde kendi günahlarını ve ıdlâl ettikleri kimselerin günahlarının mislim yüklenirler, yoksa o kimselerin günahlarının aynını yüklenmezler ki bu âyet evvelki âyete münafi olsun, münafat yoktur, onlar ehl-i imanı ıdlâl etme­lerinden ve Allah'a lâyık olmadık şeyleri isnatla iftiralarından ve sair günahlarından yevm-i kıyamette elbette suâl olunurlar.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bunların iftiralarında üç ihti­mal vardır : Birincisi; mü'minleri ıdlâl için küfürde kata yoktur, eğer hata varsa o hatayı biz yükleniriz demeleridir. İkincisi; bu sözleri hasrı inkâr etmelerine mebni olduğu cihetle Hasrı inkâr etmeleridir. Üçüncüsü; sizin günahı­nızı yükleniriz demeleridir ki, bir kimsenin diğerinin hatasını gö­türmesi ihtimali yoktur. Zira; ( iS^ jjj ijj^j jjj Xj  ) bir kimse âha-

nn vizr ü vebalini götürmez, bunlar yevm-i kıyamette sözlerinin hilafı zuhur edince herbirinden suâl olunur, denilir ki «Hani idlâl ettiğiniz kimselerin günahlarını niçin götürmezsiniz, iftiranıza se­bep neydi, bu gibi iftiraya neden mecbur olmuştunuz?» İşte bu gibi şeylerle suâl olunurlar.

Bu âyette «Kendi günahlarının mislini günahlarıyla beraber götürürler» demek «Asıl günahları neyse onu götürecekleri gibi ıdlâl ettikleri kimselerin günahlarının mislini dahi asıl günahlarıy­la beraber götürürler» demektir. Bu manâyı Resûlullah «Bir kim­se'şer'a muhalif kötü-birşey icadederse ilâyevmilkıyam o kötü şeyi işleyen kimselerin o şeyi işlemelerinden hasıl olan günahm bir mis­li de icadeden kimsenin defter-i a'mâline yazılır» buyurduğunu ha-dis-i' şerifiyle izah etmiştir.

Hulâsa; ehl-i taatı ıdlâl eden kimsenin hem kendi günahını hem de ıdlâl ettiği kimselerin günahlarının birer mislini götürer ceği ve her birinden yevm-i kıyamette mes'ûl olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[9]

 

Vacip Tealâ kullarına teklifini ve mükellefin 'aksamım, mü­mine sevap vereceğim, kâfire azab edeceğini, kâfirlerin ehl-i imanı ne gibi sözlerle ıdlâl ettiklerini, ıdlâl edenlerin asıl günahlarıyla beraber ıdlâl ettikleri Kimselerin günahlarının mislini de götüre­ceklerini ve yevm-i kıyamette herbirinden suâl olunacaklarını be­yandan sonra bu teklifin ümmet-i Muhammed'e mahsus olmayıp ümem-i saiifeden dahî carî olduğunu ve ehl-i küfrün peygamberle­rine itirazları evvelden beri carî olan ahvalden bulunduğunu be­yan etmek üzere :

buyuruyor.

[Zât-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, biz muhakkak Nuh (A.S.) ı kavmine resul gönderdik. Binaenaleyh; kavmi içinde elli sene müstesna olarak bin sene karar etti ve kavmini imana davet

etti.]

[Davetin te'siri olmayınca onları zâlim oldukları haldi; ahzetti.]

[Onları tûfân ahzedince biz Nuh (A.S.) la beraber ashab-i s< fineyi tufandan kurtardık ve sefineyi yani Nuh (A.S.) m gemis ni âlemlere numune ve alâmet kıldık.]

Yani; kavm-i Nuh'un envâ'-ı fısk u fücur ve zuim ü tuğyanla isyan ve ceng ü cidalle meşgul oldukları zamanda onların ıslaha şiddetle muhtaç olmalarına binaen biz Nuh (A.S.) ı irşad için mu­hakkak resul olarak gönderdik, elli sene müstesna olarak bin sene onları hakka davet etti ve esna-yr davette onlar tarafından vâki olan ezalara sabır ve tahammül eyledi, daveti asla te'sir etmeyin­ce zulme devam eder oldukları halde tûfân onları ahzetti ve cüm­lesi helak oldular. Biz Nuh (A.S.) ı ve onunla beraber ashab-ı sefineyi ki, gemide bulunanları tufanla helakten kurtardık, biz ge­miyi ve onların helaklerine dâir olan hâdiseyi onlardan sonra ge­len âlemlere ibret için alâmet kıldık ki herkes ibret alsınlar, zu­lüm ve saire gibi helaki mucip olan günahlardan vazgeçsinler.

Nisâbûrî, Beyzâvî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile Nuh (A.S.) m ömrü bin elli senedir. Çünkü; kırk yaşında nübüvvetini izhar eylediği, dokuz yüz elli sene kavmini din-i hakka davet etti­ği ve tufandan sonra altmış sene daha muammer olduğu cihetle mecmuu bin elli sene eder. Diğer rivayette bin dört yüz sene mu­ammer olduğu mervidir. Gerçi bazı etibbâ ve hukema insanın Ömr-ü tabiisinin yüz yirmi sene olduğunu iddia ediyorlarsa da bu iddia ekser-i insanların ahvâline nazarandır. Herkesin kendi za­manının ahvaline göre hüküm vermesi bu gibi şeylerde âdettir. Yoksa o ekserin hilâfına bazı kimselerin fazla yaşamaları muhal olmadığı gibi harikulade olarak Hz. Nuh'un bin küsur sene yaşa­ması istib'âd olunacak bir mesele değildir ve âyet-i celile de etıb­banın davasını sarahaten reddetmiştir ve delâil-i akliye de âyetin mealine muvafıktır. Çünkü; insanın şu bünyeyle bekaası ve devamı zatında mümkündür. Eğer mümkün olmasa hiç devam edemezdi. Halbuki insanın bu cismiyle yetmiş, seksen sene ve daha ziyade muammer olduğu ekseriyetle görülmektedir. Şu halde insanın bu cisimle devamında müessir Vâcibül Vücud'un iradesidir. Binaen­aleyh; seksen sene muammer olmasını irade buyurduğu gibi onun fevkinde iki yüz, beş yüz veya bin sene daha muammer olmasına iradesinin taallûkuna ne gibi mani tasavvur olunur? Eğer bünye­nin zaafı mani olur denirse ömrüne göre bünyesini kavî halketme-sine ne gibi mani vardır? Yoksa ömr-ü tabiiin yüz yirmi sene ol­duğunu iddia edenler kudret ve. iradeyi Ilâhiyeye hâil mi olacak­lar? Etibbânm bu iddiaları zamanımızda yüz otuz, yüz kırk sene muammer olanlarıyla dahi mecruhtur. Binaenaleyh bu iddia nak­lin hilâfına bir iddia olduğu gibi akim dahi hilâfmadır. Bundan başka ömür; insanlara bir atiye-i İlâhiyedir, bu atiye-i İlâhiyeyi kullarından menedecek kimdir? Allahü Tealâ istediği kuluna iste­diği kadar Ömür verir. Çünkü; fâil-i muhtardır. İstediğini işler, kimse karışamaz.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetler Resulullah'ı tesliye için nazil olmuştur, Tesliyede ve kâfirleri tehditte te'siri ziyade olaca­ğına binaen müddet zikrolunmuştur. Yani «Habibim! Müşriklerin inat ve istikbarlarmdan ve sana reva gördükleri ezalarından mah­zun olma. Zira; Nuh (A.S.) kavmini dokuzyüz elli sene davet et­tiği halde gaayet az kimseler iman etti, Hz. Nuh da sabır ve sebat eyledi, ahkâm-ı îlâhiyeyi tebliğden hiçbir zaman hâlî kalmadı, kavminin ezalarını davete mani tutmadı. Şu halde senin zamanın Hz. Nuh'un zamanına nisbetle gaayet az ve kısadır. Binaenaleyh; senin de sabırla tebliğe devamın lâzımdır. Nuh (A.S.) sabretti, akıbet düşmanları helak oldu. Şu halde sen de sabret. Düşmanların helak olacaklardır. Binaenaleyh; müşrikler azaplarının te'hir olun­duğuna mağrur olmasınlar. Zira; Nuh (A.S.) dokuzyüz elli sene tebliğe devam etti ve o müddette kavminin azabı te'hir olundu, bu te'hir onları azaptan kurtaramadı. Şu halde Habibim! Senin düş­manlarına azabın te'hiri onları azaptan kurtaramayacağı evlevi-yetle sabittir» demek olur.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyette «Do­kuz yüz elli sene davet etti» denilmeyip de istisna suretiyle «Elli sene müstesna olarak bin sene kavminin içinde meksetti» denil­mesinde iki fayda vardır. Birincisi; istisna, tahkika delâ­let eder. Çünkü; filân adam yüz sene yaşadı denilse bu sözün tah­minî bir söz veyahut çok yaşadığından kinaye olması muhtemel olduğundan filhakika yüz sene muammer olduğuna delâlet etmez. Amma bir ay veya bir sene müstesna olarak yüz sene yaşadı de­nirse bu sözde zan ve tahmin olmaz. Ancak hakikat olur. Binaen­aleyh; Hz. Nuh'un dokuz yüz elli sene kavmini davet ettiği haki­kat olduğunu beyan için istisna suretiyle varid olmuştur. İkin­cisi; hakîkî bir uzun müddeti beyanla Resulünü fesliyedir. Enbiya-yı izam hazaratı içinden Hz. Nuh, kavmi tarafından pek çok eza görenlerdendir. Hatta Nimetullah Efendi'nin beyanına na­zaran her davet ettikçe kavmi darp ve şetim gibi bir takım lâyık olmadık ef'âli reva görür, cahil ve mecnun gibi şan-ı nübüvvete yakışmaz sözleri söylemekten çekinmezlerdi. Hz. Nuh da bunların hiçbirinden müteessir olmaz, hemen vazifesine devam ederdi.

Ashab-ı sefinenin Nuh (A.S.) m oğlanları ve onların harem­leri de dahil olduğu halde yetmiş sekiz veya seksen kimse oldu­ğuna ve su çekilince gemi Musul civarında (Cûdî) denilen ufacık dağ üzerinde karar ettiğine dair tafsilât Sûre-i Hûd'da geçmiştir.[10]

 

Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Nuh (A.S.) m "kıssasına ic-malen işaretten sonra Hz. İbrahim'in kıssasını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz İbrahim'i kavmine resul olarak gönderdik sol zamanda ki, o zamanda ibrahim (A.S.) kavmine hitabederek dedi ki «Ey kavmim! Siz Allah'a ibadet edin, şirk ve saire gibi günahları ir-tikâbetmekten nefsinizi vikaaye etmekle Allah'tan korkun. Eğer bilirseniz şu ibadet ve ittikaa sizin için herşeyden hayırlıdır. Çün­kü; dünya ve âhirette menfaatiniz buna mevkuftur.»]

Yani; biz İbrahim (A.S.) ı resul olarak kavmine gönderdik. Zikret Habibim! Şol zamanı ki o zamanda İbrahim (A.S.) kavmine "Allah'a ibadet edin ve Allah'tan korkun» dedi. Çünkü; kavmi müddet-i medide ibadet-i İlâhiyeden çıkmışlar ve zulm ü tuğyana dalmışlardı. Binaenaleyh; bir mürşid-i kâmile ihtiyaçları vardı. Bu ihtiyaçlarına binaen biz İbrahim (A.S.) ı onları irşad için gön­derdik. O da onlara evamire imtisalle ibadet ve nevâhîden içti­napla ittikaa etmelerini emretti ve nasihatma şunu da ilâve etti, «İşte şu ibadet ve ittikaa; eğer bilirseniz sizin için her şeyden ha­yırlıdır». İbrahim (A.S.) bu sözünde ibadetle emrinde tevhide ve ittikaa ile emrinde şirki terketmelerine işaret etmiştir. Çünkü iba­detle emir; bilûmum vâcibatı eda ile emir olup vâcibatın en bü­yüğü ise tevhid olduğundan ibadetle emir; tevhidle emri muta-zammındır. Kezalik ittikaa ile emir; bilcümle muharrematı terkle emrolup muharrematm en büyüğü ise şirk olduğundan ittikaa ile emir; şirki terkle emirdir.

Hulâsa; Hz. İbrahim'in kavmine şu hitabında insana lâzım olan vazaif-i diniyenin cümlesini cemettiği ve vezaif-i diniyenin bilcümle vâcibatı eda ve muharrematı terkten ibaret ve bunların cümlesini ibadet ve ittikaa ile emrin cami, ibadet ve ittikaanm in­sanlar için herşeyden hayırlı olduğu bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.[11]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m kavmine birinci hitabesini be­yandan sonra kavminin mezheplerinin butlanını beyan zımnında irâd ettiği delillerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey müşrikler! Siz ancak Allah'ın dûnunda birtalmı putlar ibadet eder ve yalan söylersiniz.]

[Zira; şol şeyler ki, siz Allah'tan gayrı olarak onlara ibadet edersiniz. Onlar sizin için rızık vermeye malik olamazlar. Binaen­aleyh; rızkınızı Allahü Tealâ'nm indinde arayın.]

[Ve siz Allah'a ibadet edin ve size verdiği rızık de Allah'a şükredin.]

[Zira; siz ancak onun huzur-u manevîsine irca' olunursunuz.]

Çünkü; onun huzurundan gayrı merciiniz yoktur. Şu halde her iyiliği ondan beklemeli, ibadetinizi ve şükrünüzü ona hasretme-lisiniz.

Yani; «Ey müşrikler! Siz ibadetinizi lâyık olduğu veçhüzere edâ etmiyorsunuz. Zira; Allah'ın gayrı taştan ve ağaçtan yapılmış putlara ibadet edersiniz. Halbuki onların ibadete istihkakları yoktur. Binaenaleyh; ibadete istihkaakı olmayan şeylere ma'bud demekle ve girketmekle iftira eder ve yalan söylersiniz. Halbuki sizin iba­det ettiğiniz şol şeyler ki, onlar size rızık vermeye malik değiller­dir. Binaenaleyh; siz rızkınızı Allah'tan isteyin, ibadetinizi ve şük­rünüzü ona hasredin. Çünkü; ancak merciiniz onun huzurudur. Bi­naenaleyh; ibadet ederseniz menfaatiniz, kabahat ederseniz azabı­nız onun huzurundadır. Halbuki sizin ibadet ettiğiniz putların men­faat ve mazarrata iktidarları yoktur. Binaenaleyh; onlara ibadette fayda şöyle dursun o ibadetiniz size ayn-ı azaptır» demekle mez­heplerinin bâtıl olduğunu beyanla kavmini din-i hakka davet et­miştir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile putlardan rızık istemek ma'ruf olmadığına işaret için putlara nispet olunan rızık; nekre olarak ve Allahü Tealâ'dan rızık istemek ma'ruf olduğuna işaret için Allah'a nispet olunan rızık; ma'rife olarak varid olmuştur ki, her nevi rızkın Cenab-ı Hak'tan istendiğine da­hî işaret vardır. Çünkü; lâfzında (elif, lâm) cins için olduğundan rızkın her nev'ine, azma ve çoğuna şamildir.

Hulâsa; müşriklerin ma'bud ittihaz ettikleri putların hiçbir şeye malik olmadıkları gibi rızıktan azıcık birşeyi bile ibadet eden­lere vermeye de malik olmadıkları ve rızkın her nev'ini Allah'tan istemek lâzım ve binaenaleyh; o rızkın şükrünü ve ibadeti Allah'a hasretmek vacip olduğu, herkesin hata ve savap amelinin cezasını görmek için huzur-u Bârî'ye rücû' edeceği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.[12]

 

Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in kavmine tevhitle emrettiğini be­yandan sonra emre imtisal etmeyip resulünü tekzib edenleri teh-did etmek üzere buyuruyor

[Ey müşrikler! Eğer siz benî tekzib ederseniz sizden evvel ge­çen ümmetler de nebilerini tekzib etmişlerdi. Binaenaleyh; ben sizin tekzibinize ehemmiyet vermem. Zira resul üzerini vacip olan; ancak açık ve herşeyi beyan eder tebliğdir.]                |

Yani; «Ey kâfirler! Eğer siz beni tekzib eder, sözümü dinle­mez ve nasihatimi kabul etmezseniz sizden evvel geçen kavm-i 'Hûd, Nûh, Salih ile sair peygamberan-ı zişanm ümmetleri de on­ları tekzib etmişlerdi, tekziplerinin zararı kendilerine ait oldu, resullerine bir zarar gelmedi. Binaenaleyh; resulleri onların tek­ziplerine ehemmiyet vermediler. Kezalik sizin tekzibinize ben de ehemmiyet vermem. Zira ben; taraf-ı İlâhiden size resulüm. Resul üzerine, ancak açıktan tebliğ etmek vacip oldu. Şu halde ben de anlayabileceğiniz bir lisanla size tebliğ ettim, vazifemi yerine ge­tirdiğim için benim üzerime keder yoktur» demekle kavmine na­sihat etti.

Fahri Râzi, Kaazî ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyet İb­rahim (A.S.) in kelâmını hikâye ve onun kavmine hitabı olmak ihtimali olduğu gibi âyet cürnle-i muterize olarak Hz. İbrahim'in kavmiyle olan mübahasesi arasında bizim Nebimizin Kureyş kav­mine vâki olan hitabını beyan olur, BeIâğ ; taraf-ı İlâhiden gelen ahkâmı ümmetine beyan etmektir. Mübin ; nkrolunan mesailin delillerini ve berahin-i kafiyesini ıkaame edip halka an-latmaktır. Binaenaleyh; bu âyet; beyanın yani nıesail üzerine delil ikaame etmenin ihtiyaç zamanından te'hiri caiz olmadığına delâlet eder. Çünkü; bir nebi mücerret mesaili beyanla iktifa edip delâili-ni serdetmese vazifesini edâ etmiş olmaz. Zira; vazifesi yalnız teb­liğ değildir, belki delâili beyanla beraber tebliğdir. Çünkü; Ce­nab-ı Hak bu âyette: buyurmadı, belki buyurdu. Binaenaleyh; halkın anlaya­mayacağı ve delâili beyan olunamayan tebliğ hükümsüzdür, Şu halde ulemanın vaazında dahi hüküm böyledir. Zira mücerret me­saili zikir; vaazda kâfi değildir, belki halkı uyandıracak delâil-i akliye ve nakliyesini beyanla meseleyi izah etmek vaazın üssüle-sasıdır. Beyzâvfnin beyanına nazaran beIdğ mübînle murad; asla şek kalmamak, şüpheleri izale etmek, gizli kapaklı birşey kalmayıp herşeyi açıkça beyan eylemek ve [Örtülü birşey kal­mamaktır.

Hulâsa; her nebinin ümmetleri tarafından tekzip olundukları ve resuller üzerine ancak açık surette tebliğ vacip olduğu bu âyet­ten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[13]

 

Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in kavmine tebliğde evvelâ tevhide ve saniyen risalete işaret ettikten ve davetini beyandan sonra üçün­cü mertebede ahval-i âhireti işaret ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlar hasrı inkâr ederler de nazar edip görmediler mi Allahü Tealâ halkı nasıl icat, sonra nasıl iade eder? Zira; öldükten sonra iade etmek Allah üzerine daha kolaydır.] Çünkü; bilûmum mev­cudatı iptidaen icadı nasılsa sonra aynıyla iadesi de öyledir. Şu halde iptidaen icadda şüphe var> mı ki, iadede şüphe ediyorlar, bel­ki iade iptidadan daha kolayda

[Yâ ibrahim! Sen müşriklere de ki «Siz arz üzerinde seyr ü sefer edin. Nazar edin bakın ki, Allahü Tealâ mahlûkaatı nasıl icad etti ve sonra neş'et-i âhireti nasıl icad eder.» Zira; Allahü Tea­lâ herşey üzerine kaadirdir.]

Yani; ey müşrikler! Hasrın vuku bulacağını defaten mahlû­kaatı bilmekle bilemedihizse yeryüzünde seyr ü sefer edin, görün ki, Allahü Tealâ mahlûkaatı nasıl icadetmiş. Mahlûkaatm o kadar çokluğuyla beraber onların ahvalini, herbir cinsin nevilerini, her ferdinde olan acayibi ve müştemil olduğu garaip üzere yaratılışlarını görün ki, hasrın vücuduna kanaat gelsin, onların herbirinden ; ibret alın ve halkın iptidaen icadında olan bedâyiden öldükten son­ra tekrar icad olunacağına intikâl ve neş'et-i âhiretin vücut bula­cağını ve Allah'ın kudretini itikaad edin. Zira^ Allahü Tealâ her-şeye kaadirdir ki, dünyada icada nasıl kaadirse âhirette de iadeye öylece kaadirdir ve kudret-i İlâhiye gayr-ı mütenahidir. Binaen­aleyh; istediği gibi tasarruf eder. Şu halde iptidaen icadı nazar-ı : tetkikten geçiren bir kimse âhirette tekrar icad olunacağında şüp­he etmez. Zira; âlemin her cüz'ü kudret-i kâmileye şahid-i âdildir.

[Allahü Tealâ dilediği kulunu ta'zib, dilediğine merhamet ve ancak huzur-u İlâhiye kalbolumırsunuz.]

Yani; Allahü Tealâ mülkünde mutasarrıf, müstakil ve her şeye kaadirdir. Binaenaleyh; dilediği kulunu kusur sebebiyle ta'zibeder, dilediği kuluna hidayeti tevfikle merhamet buyurur, dilediğine hırs verir ve hırsı sebebiyle dünyada rezil ve rüsvâ etmekle azabeder, dilediğine de kanaat vermekle merhamet eder. Zira kanaat sahibi; kanaati sayesinde herkes nazarında aziz ve muhterem olur.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile insanları Cenab-ı Hak su-u ahlâkla ta'zib ve hüsn-ü ahlâkla lûtf u ihsanına müstagrak ettiği gibi bazılarını emr-i İlâhiden i'raz, hava ve hevesine ittibâ'la ta'­zib, bazılarını da emr-i İlâhîyi kabul, mucibiyle amel ve sünnet-i nebeviyeye temessükle merhamet eder. Bu âyet; fırka-i ahiresiyle ehl-i imanı tebşir ve ehl-i dalâli tehdid etmiştir. Çünkü; herkesin mercii ve reddolunacağı ancak huzur-u İlâhi olunca ehl-i iman el--bette mesrur, ehl-i dalâl elbette me'yııs olurlar. Çünkü; herkesin ameline göre ceza verecek orasıdır.[14]

 

Vacip Tealâ ehl-i dalâlin azaptan halâs olamayacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Sizin merdinizin huzur-u ilâhî olduğunu bilince üzerinize vacip olan Allah'a iman ve itaat etmektir. Zira; yerde ve gökte Al-lahü Tealâ'yı âciz kılıp intikaammdan kurtulamazsınız.] Çünkü; cümlesi kabza-i kudret-i İlâhiyededir. Binaenaleyh; semanın en yüksek tabakasına ve arzın en derin mahallerine firar etseniz kud­retin pençesinden kurtulmak imkânı yoktur. Elbette günahınızın cezasını göreceksiniz.

[Halbuki sizin için Allah'ın gayrı umurunuza bir mütevelli ve düşmanlarınıza karşı size yardım edecek bir yardımcınız yoktur.]

Binaenaleyh; ibadetinizi ancak Allah'a hasretmeniz lâzımdır. Zira; Allah'tan gayrisi ibadete sevap vermeye muktedir olamadığı gibi onlara ibadet ayn-ı azaptır.

İnsanın başkasını âciz kılması; iki şeyle olabilir: Birin­cisi; kaçıp elinden kurtulmakla olur. Kaçmak da ya semâ ca­nibine veyahut arz canibine olur. Allahü Tealâ'nm kudreti her iki ciheti ihata ettiğinden âsî olan kimse hangi cihete firar etse azap­tan kurtulamayacağını beyanla kullarını insafa ve itaata davet et­miştir. İkincisi; bir mahalle istinad etmek veya bir dostun yardımıyla azaptan kurtulabileceğinden bu cihetle de âsîlerin dos­tu ve yardımcıları olmadığını, ancak Allahü Tealâ'nın kullarına yardım edeceğini beyanla ibadetlerini zat-ı ulûhiyete hasretmele­rini tavsiye etmiştir. Çünkü; yerden zuhur edecek ve gökten nazil olacak azap ve belâdan Allah'ın gayrı kurtaracak ve defedecek bir kimse olmayınca herkesin her şeyde Allah'a iltica etmesi ve on­dan lütuf beklemesi ve kahrından korkması lâzımdır.

Hulâsa; hiçbir âsînin yere girmek veya semaya çıkmak sure­tiyle Allah'ı âciz kılıp azaptan kurtulamayacağı ve insanlar için Allah'tan başka'bir yardımcı ve dost olmadığı bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.[15]                 

 

Vacip Tealâ âsîlerin hiçbir veçhile azaptan kurtulamayacaklarmı beyandan sonra kâfirlerin rahmet-i İlâhiyeden me'yus ol­duklarını beyan etmek' üzere buyuruyor.

[Ve şol kimseler ki, onlar Allah'ın âyetlerine ve yevm-i kıya mette hesabına mülâkaatına küfrettiler. İşte şu kâfirler benim rah­metimden me'yus olurlar ve âyetlere küfreden kâfirler için âhiret-te azab-ı elim vardır.] Çünkü; onlar azamet-i İlâhiye ve kudret-i sübhaniyeye delâlet eden âyetlere ve âhirette ehl-i iman için ha­zırlanan nimetlere mülâkaata küfrettiklerinden acıtıcı azaba müs-tehaklardır. Binaenaleyh; rahmet-i İlâhiyeden me'yus olmalarına mukaabil nimetten mahrum ve âhireti inkârlarına mukaabil azab-ı elînıle muazzep olacaklardır. Şu halde insanlar âyetleri tetkikle kudret-i İlâhiyeye istidlal ve bu dünyanın icad olunduğunu tetkik -le âhirete iman etmeli ki, azab-ı elimden kurtulmalı.[16]

 

Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in kavmini tarik-ı hakka.davet edip envâ-ı nesayihle davetini te'yki ve kabul etmedikleri surette en-vâ-ı azapla helaklerine işaret ettiğini beyandan sonra İbrahim (A.S.) m bu kadar sa'y ü ikdamına karşı kavminin asla mütenas-sıh olmayarak' verdikleri cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[İbrahim (A.S.) m nasihatma karşı kavminin cevabı olmadı, ancak «Öldürün İbrahim'i veyahut yakın ateşte» demekten ibaret oldu.]                                                                               

[Onlar İbrahim (A.S.) ı ateşe atınca Allı ten kurtardı.]

[İşte şu İbrahim'i ateşten kurtarmakta imK olan kavim için Allah'ın kudretine büyük alâmetler vardır.]

Yani; İbrahim (A.S.) m kavmine nasihatinin te'siri olmayın­ca bu kadar beliğ vaazına karşı kavminin cevabı olmadı, illâ «Kat­ledin İbrahim'i, vücudunu kaldırın ortadan veyahut yakın ateşte, sairlerine ibret olsun. Çünkü; dininize itiraz ettiğinden hadden katlolunmak lâzım olduğu gibi cürmü gayet büyük olduğundan ibret için yakmaya da lâyıktır» demekten ibaret oldu. Zira; onlar delâil-i muknia ile cevaba muktedir değillerdi. Binaenaleyh; de-lâilden acizleri icabı zulme tasaddi etmişlerdir. Onlar sözlerinden yakmak cihetini irtikâb edip ateşe atmışlarsa da Allahü Tealâ onu ateşten kurtardı. İşte şu ateşin mazarratından kurtarmakta Al­lah'ın kudretine pek büyük deliller vardır.

Gerçi İbrahim (A.S.) m serdettiği delâile karşı «Öldürün ve­yahut ateşte yakın» demeleri cevap olmadığı halde cevap denilme­sine sebep; kemâl-i dalâletlerini ve cevaba muktedir olmadıklarını beyanla cevap denilmesi tehekkümdür. Yakmakla emreden; kav­min reisleri ve erkân-ı hükümet ise de avam-ı nâs da bu emre razı olduklarından bu söz kavmin umumuna isnad olunmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm Hz. İbrahim'i ateşten kurtarmasının keyfiyetinde üç ihtimal vardır. Birin­cisi; ibrahim (A.S.) da bir hassa halketti ki, o hassa ateşin te­sirine mani oldu. İkincisi; îbrahim (A.S.) hâli üzere ateşe atıldı, ateş de hali üzere terkolundu. Lâkin Allahü Tealâ Hz. İb­rahim'den ateşin tesirini menetti.    Üçüncüsü,;   Cenab-ı Hak

ateşi soğuk kıldı. Bu üçüncü ihtimal (W ü-/' M ) âyetine mu­vafık olduğundan bu ciheti racihtir. Gerçi bazı erbabı fen ateşte soğukluk olmasını inkâr ederlerse de bu inkârları şu âyete muha­lif olduğu gibi delâil-i akliyeye dahi muhaliftir. Çünkü; hararetin tezayüdü ve tenakusu görülmektedir. Meselâ; ateşi ne kadar çok yaksan körükle üfürmedikçe altını, gümüş ve sair madeniyatı erit­mez. Şu halde körükle üfürülünce hararet tezayüd ediyor ki, ma­deniyatı eritiyor, üfürülmeyince eritememesi hararetin noksan ol­masından olduğunda şüphe yoktur.

Buna maddiyattan dahî birçok misaller vardır ki, maden kö­müründen hasıl olan ateşin hararetiyle odundan hasıl olan ateşin harareti kıyas kabul etmez derecede farklı olduğu cümlenin ma'-lûmudur. Şu halde ateşte hararet zatî değil, belki Cenab-ı Hakkın halkıyla arızîdir. Çünkü; zatî olsaydı ziyade ve noksanı kabul et­mezdi. Halbuki kabul ediyor. Binaenaleyh; ateş, ateş olduğu halde insana te'sir etmeyecek derecede hararetinin tenakus etmesi müm­kündür ki, bunu yani şu imkânı inkâr etmek aklın haricidir Er-bab-ı fennin beyanları, âdeti beyandır. Çünkü; âdette ateş insanı yakar, lâkin âyette beyan olunan Hz. İbrahim'in mu'cizatmdan harikuladedir. Âdetin hilafı hergeyi halketmek kudret-i İlâhiye tahtında olduğundan kudretullaha iman eden kimsenin bu gibi hârikalara itiraz etmeyeceğine işaret için Cenab-ı Hak âyetin âhi­rinde İbrahim (A.S.) a ateşin te'sir etmemesinde imanı olan kavim için alâmet olduğunu beyan etmiştir ki, «İmanı olmayan herşeye itiraz eder» demektir.[17]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m ateşten kurtulunca tekrar da­vete başladığını ve kavminin mezheplerinin batıl olduğunu ispat ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[İbrahim (A.S.) kavmine hitabederek dedi ki «Sizin dünyaya mahsus beyninizde olan muhabbete binaen Allah'ın gayrı birtakım putları ma'bud ittihaz ettiniz.]

[Dünyadan gittikten sonra yevm-i kıyamette bazınız bazınıza küfür ve lanet eder, fakat orada küfür ve lanet fayda vermez. Yevm-i kıyamette makaammız ateş, yeriniz Cehenııem'dir. Halbu­ki sizi ateşten kurtaracak hiçbir yardımcınız da olmadı.] Çünkü; siz Allah'ın gayrı elinizle yapmış olduğunuz taştan ve ağaçtan ma'mûl birtakım cemadatı ma'bud ittihaz ettiniz ve bu ittihazını­za sebep de dünyada olan muhabbetinizdir. Halbuki dünyadan geç­tikten sonra bu muhabbet zail olur. Binaenaleyh; âbidler ma'bud-lannıza küfreder. Zira; hakikat meydana çıkıp onlardan fayda ol­madığım görünce putlara küfre ve lanete başlar ve «Bizi siz ıdlâl ettiniz demekle sebbedersiniz, fakat fayda etmez. Çünkü; merdi­niz Cehennem'dir ve Cehennem'den kurtaracak yardımcınız da yoktur» demekle kavmini ikaza çalıştı.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dünyada muhabbetle murad; müşriklerle putlar arasındadır. Âbidler ma'budlarma «Bizi siz ıd-lal ettiniz» demekle lanet ettikleri gibi ma'budlar da onlara «Biz size, bize ibadet edin demedik. Sizin bize ibadetinizle biz de Ce-hennem'e atılacağız» demekle âbidlere lanet ederler.

Yahut dünyada muhabbetle murad; puta ibadet edenlerin ara­larında olan muhabbettir. Çünkü; onların hepsi putperestlikte bir din erbabı olduklarından yekdiğerini kardeş tanır ve gaayet sıkı muhabbet ve birbirlerine putları tavsiye ederlerdi, fakat yevm-i kıyamet olunca hakikat meydana çıkar. Binaenaleyh; yekdiğerine atf-ı cürmederek lanete başlarlar. Çünkü; bâtıl üzere içtimain ne­ticesi daima kavgadır, dünyada bir ma'siyet üzere içtimâ' edip ne­ticede ma'siyetin cezası görülünce «Senden oldu, benden olmadı» gibi münazaalar hep bu kabilden âhirette olacak münazaalara bi­rer numunedir ve âyete muvafık olan da putperestlerin birbirine muhabbetidir. 'Yahut âbâ ve ecdatlarına muhabbetlerine binaen onların mesleklerini taklid ettiklerinden âhirette onlara «Siz se­bep oldunuz» demekle lanet edeceklerdir.[18]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m kavmine nasihati te'sir etme yince onların içinden hicret ettiğini ve yalnız Hz. Lût'un tâbi' ol duğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[İbrahim (A.S.) in mucizesi üzerine Lût (A.S.) ona iman etti ve ibrahim (A.S.) «Ben Rabbimin emrettiği mahalle hicret ede­rim. Zira Rabbim; düşmanlarına gaalip ve ef âli hikmeti mutazam-mın aziz ve hakimdir» dedi.]

Yani; İbrahim (A.S.) m mucizelerini ve bilhassa ateşin yak­madığını bıraderzadesi Lût (A.S.) görünce herkesten evvel nübüv­vetini tasdik etti ve İbrahim (A.S.) da kavm-i müşrik içinden hic­ret edeceğini beyan ederek dedi ki «Ben Rabbimin emrettiği ve rızasına muvafık olan mahalle hicret edeceğim. Zira; Rabbim gaa­lip ve kaahir bir hakîm-i mutlaktır. Binaenaleyh; benim düşman­larımdan intikaamımı aılr» demekle hicrete karar verdi ve bera­berinde haremi (Sara) ve biraderzadesi Lût (A.S.) da hicret et­mişlerdir.

Hâzin'in beyanına nazaran Hz. İbrahim ve rüfekası Küfe ci­varında (Kevsa) denilen mahalden Şam civarında (Harran) deni­len mahalle hicret etmişlerdir. Hicreti, emr-i İlâhi üzerine olduğu­na ve Allah'in rızası için hicret ettiğine âyette delâlet vardır. Rı-za-yi İlâhi için evvel hicret eden Hz. İbrahim olduğundan rıza-yi İlâhiyi kasdederek dinini ihya için hicret edenler sünnet-i İbra­him'i ihya etmiş olurlar.[19]

 

Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in kavminden görmüş olduğu cevr ü cefanın mükâfatını dünyada ve âhirette verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz İbrahim'e oğlu İshak'ı ve onun oğlu Ya'kuVu verdik, nü­büvvetini ve kitabı onun zürriyetine tevdi ettik.]

[Ve biz İbrahim (A.S.) a dünyada ecrini verdik, âhirette mu­hakkak salihler zümresindendir.]

Yani; biz İbrahim (A.S.) a oğlu İshak'ı ve hafidi Ya'kub'u hibe ve ikram olarak onun zürriyetine emanet-i nübüvveti ve kü-tüb-ü semaviyeyi tevdi ettik. Neslinden birçok enbiya halkettik. Tevrat, İncil, Zebur ve Kur'an gibi muazzam kitapları onun zür-riyetinden resullere ihsan eyledik, dünyada evlât ve elsine-i nâsta zikr-i cemil gibi mükâfatını verdik ve âhirette dahî muhakkak su-leha zümresindendir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyette kitapla murad; cins olduğu cihetle kütüb-ü erbaaya şâmildir. Binaenaleyh; Tevrat, Ze­bur, İncil ve Kur'an cümlesi Hz. İbrahim'in neslinden gelen ru-sül-ü kirama verilmiştir. Bundan dolayı cümle erbab-ı edyan Hz. ibrahim'e muhabbet ederler ve bilcümle ehl-i âlemin nübüvvetini tasdik ve kemâlâtmı teslim ettikleri; enbiya içinden ancak İbra­him (A.S.) olduğundan bütün milletler Hz. İbrahim'in senasında bulunurlar.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran İbrahim (A.S.) in dünyada ecri;, kavmi içinde yalnız olduğu halde ateşe atmalarına mukaabil kılletini kesrete tebdil ederek evlât ve ahfat verdi, zürriyetiyle dünyanın bir kısmını doldurdu, kavmi içinde akrabası dalâlettey­diler. Ona mükâfat olarak zürriyetinin ekserisi hidayet üzere oldu­ğu gibi birçok milletlerin ihtidasına sebep olacak enbiyanın ekse­risini onun zürriyetinden halketti. Kavmi içinde Hz. İbrahim'in malı ve cahı yokken birçok mal ve öyle bir mansıp verdi ki, kadri ilâyevnıilkıyam cümleden âlîdir ve,bilhassa ümmet-i Muhammed beş vakit namazda duâsıyla meşguldür ve (Şeyhül mürselîn) den­mekle âlem nazarmda şöhretyâb oldu. Şu sayılan nimetlerin cüm­lesi dünyaya mahsustur. Âhirette de insan için en yüksek mertebe olan suleha mertebesinde olacağı beyan olunmuştur.

Maksat; evlâd ü ahfatla taltif ettiğini beyan olduğundan ejv-lâdmdan yalnız İshak ve ahfadından Ya'kub (A.S.) ı zikirle iktifa olundu ve diğer evlâdı zikrolunmadı. Halbuki zürriyetini beyanda cümle evlâdı dâhildir. İbrahim (A.S.) dan sonra gelen nâsın bir­çokları Hz. İshak'm evlâdından gelen enbiyanın şeriatlarıyla amel etmişlerdi. Ba'dehu cümlesinde mevcut hisal-i hamîdeyi cami olan bizim nebimiz de İsmail (A.S.) neslinden geldi ve ilâyevmilkıyam jıâs onun şeriatıyla amel etmekle mükellef kılınmışlardın[20]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m ahvalinden bazılarım beyan fet tiği gibi Lût (A.S.) m kavmiyle vâki olan mübahasâtmı beyan at mek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan Lût'u resul olarak kavmine gönderdik. Şol zamanda ki, o zamanda Lût (A.S.) kendi kavmine dedi ki, «Siz âlemde sizden evvel hiç kimsenin işlemediği fahişeyi işleyip mey­dana getiriyorsunuz.»]

Yani; biz Lût'u, kavmini irşat ve ıslah için resul olarak gön­derdik. Zikret Habibim! Şol zamanı ki, o zamanda Lût (A.S.) ken­di kavmine hitabederek dedi ki, «Ey kavmim! Siz fena yolda gidi­yor ve fena bir fiil işliyorsunuz ki, o fahişeyi işlemekte âlemde sizi hiç bir kimse sebketmedi. Yani bu fiili işlemiş sizden evvel hiçbir şahıs bulunmadı. Binaenaleyh; tıynetinizde olan habaset icabı bu çirkin fiili siz icadettiniz» demekle kavmini tevbih etti ve bu fiili onlardan evvel işleyen olmadığmı beyanla bu fülin son derecede çirkin olduğunu beyanla kavmini zemmetti ve fahişeyi izah etmek üzere dedi ki:

[Ey kavmim! Siz kendiniz gibi erkeklere mi kaza-yı şehvet eder ve onlara mı vatyedersiniz? Halbuki onlar sizin emsalinizdir, siz yol kesip yolcuları soyuyorsunuz, mele-i nasta meclislerinizde bilâperva münkeratı ortaya getirip işliyorsunuz da Allah'tan kor­kup kullarından utanmıyor musunuz? Nesil için Allah'ın ta'yin et­tiği tariki terkle ta'yin olunmayan tarika mı sülük edersiniz?» de­mekle kavmini tekdir etti.]

(Nâdî); Beyzâvî, Hâzin ve Medarik'in beyan­ları veçhile bir kavmin sohbet ve konuşmak için intihab ettikleri meclistir ki, köylerde odalar, kasabalarda kahvehaneler demektir. Şu halde âyetin sarahati ve müfessirînin beyanları veçhile kavm-i Lût rüsvalık ve fenalıkta nihayet derecede olan livatayı alenen meclislerde işlemekten çekinmedikleri gibi onu herkesin gözü önünde işlemekle iftihar eder ve bu gibi fuhşu saklamaya lüzum görmezlerdi. Halbuki bir günah nefsinde günah olduğu gibi onu âleme izhar etmek de ayrı bir günahtır. Hatta Hâzin'in ve Meda­rik'in beyanlarına nazaran bunlar meclislerinde birbirlerine livata etmekten çekinmezler, asla utanmazlar ve yol kenarına otururlar, gelip geçenlere çakıl taşı atmakla iz'aç ve istihza ederlerdi. Yol kenarında oturup gelip geçen yolculara attıkları çakıldan kimin çakılı isabet ederse o misafire tasalluta diğerlerinden ziyade o ça­kıl sahibi hak kazanmış olurdu. Ve o misafir o çakıl sahibinin his­sesine isabet etmiş nasibi addolunurdu. Kat'-i sebiIle murad; kuttâ'-ı tarik gibi yol kesmek ve herkesin malını almak ve katil gibi şeylerdir. Çünkü; Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bunların misafirlere livata etmek üzere yol kesmek âdetleri oldu­ğu gibi soymak, vurmak, kırmak ve öldürmek için dahî yol keser­lerdi. Yahut kat'-ı sebil le-murad; tarik-ı tenasül olan nisvandan çocuk gelen tariki katı3 yani terketmektir ki, «Siz ta­rik-ı tenasülü kat'eder de başka tarika mı sülük edersiniz» de­mektir.

Şehvet; sıfat-ı kabiha ve behaime yakışan bir şey olduğu halde dünyanın imarına me'mur olan insanda tenasülün ve nev'inin be^ kaasının lüzumuna binaen Cenab-ı Hak şehveti halkedip o şehveti] kaza edecek mahalli ta'yinle insanlar beyninde izdivacı meşru kıl^ dığından muayyen olan mahall-i tenasüle kaza-yı şehvetle ihtiyat cini defe mezun kıldı. Binaenaleyh; taraf-ı İlâhiden ta'yin olunan mahallin gayrıya kaza-yı şehvet haram olduğu cihetle livataya fa­hişe denmiştir. Gerçi zinada nesil meydana gelmek mümkünse de zinadan hasıl olan çocuğun nesebi ma'lûm olmadığından taht-ı hi­mayesine alıp terbiye edecek kimse bulunmadığı cihetle zinanın; nev'-i insanın bekaasına hizmet şöyle dursun zıyaına sebep oldu­ğundan zina da haram kılınmıştır ki, Allah'ın tayin ettiği hududu tecavüz olduğu gibi gayrın hukukuna da taarruz vardır.            

Hulâsa; kavm-i Lût'un ahlâk-ı zemimeleri livata etmek, yo$ kesmek, yolcuları iz'âç ve istihza eylemek, meclislerinde şan-ı in-j' saniye yakışmayacak ef âl-i kabiha icra etmek, ıslık çalmak ve bir-j birinin yüzüne tükürmek gibi fena şeyler olduğu bu âyetten müs-*j tefad olan fevaid cümlesindendir.[21]

 

Vacip Tealâ Hz. Lût'un şu tekdirine karşı   kavminin yerdiği; cevabı beyan etmek üzere buyuruyor

[Kavm-i Lût'un cevabı olmadı, illâ «Yâ Lût! Eğer sen stfzünd< sâdık olanlardansan bize Allah'ın azabını getir» demekten ibare ani; kavm-i Lût'un, Lût (A.S.) m şu nasihatlarma karşı ce-,; vapları, ancak «Eğer sözünde sâdıksan getir bize Allah'ın azabını»*! demekten başka bir şey olmadı ki,   «Biz sözüne inanmaz ve fiilimizdenj]vazgeçmez devam ederiz. Binaenaleyh; sen de dcğru söy­leyenle! iensen bize isyanımız üzerine vaadettiğin azabı getir» de­diler.[22]

 

Vacip Tealâ şu cevapları üzerine Hz. Lût'un salâh-ı hâl kes-bedeceklerinden kat'ı ümid ederek tazarruunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kavminden şu serkeşçesine cevabı dinleyince Lût (A.S.) «Yâ Rabbi! Tarik-ı istikaametten çıkıp yeryüzünü ifsadetmiş olan kavm-i müfsit üzerine bana mısret ver» demekle Rabbisinden yar­dım istedi.] Çünkü; cevapları kafi olduğundan salâh ümidi kalma­mıştı. Eğer salâh ümidi olmuş olsaydı aleyhlerine dua etmezdi. Zi­ra; enbiyadan hiç bir nebi salâhı me'mûl olan kavmin helakine dua etmemiştir. Çünkü; onların kalpleri sabırla dolu ve hilimle müte-halli olduklarından salâhı me'mûl olan kimselerin kahrını iste­mezler.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile azaplarının aceleten gelmesine lâ­yık olduklarına işaret için Hz. Lût kavmini beşer için en fena sıfat olan ifsatla tavsif etmiştir. Çünkü ifsat; hiç kimsenin şahsı için ka­bul etmediği bir sıfat-ı zeminledir ki, müşrikler bile kendilerinin bu sıfatla tavsif olunmalarına razı olmazlar.[23]

 

Vacip Tealâ Lût'un duasını beyandan sonra duasının müste-cab olup kavminin helakine me'mur olan meleklerin Hz. İbra­him'in huzuruna geldiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki, bizim resullerimiz müjdeyle İbrahim (A.S.) a gel­dilerse «Biz şu karye ahalisini ihlâk edeceğiz» dediler.]

[«Zira; o karye ahalisi zalim oldular» demekle helaklerinin sebebi zulüm olduğunu beyan ettiler.]

Yani; kavm-i Lût nehyolundukları ef'âl-i kabihayı terketme-yip devam ederek azaba istihkaklarıyla beraber kendileri de ve­lev istihza suretiyle.olsun azabın gelmesini istemeleri üzerine bi­zim İbrahim (A.S.) a oğlu İshak'ı ve hafidi Ya'kub'u vereceğimizi tebşire me'mur olan resullerimiz şu beşaretle huzur-u İbrahim'e gelip vazife-i beşareti edadan sonra kavm-i Lût'u ihlâke dahi me'­mur olduklarını ilâve tarikıyla dediler ki «Biz şu karye ahalisini ihiâk edeceğiz. Zira; o karye ahalisi evvelden beri zâlim oldukları gibi elyevm de zulme devam ediyorlar. Binaenaleyh; zulümleri helaklerine sebeptir» demekle me'muriyetîerinin ikinci safhasını beyan ettiler.

Hz. İbrahim'e gelen meleklerin iki sıfatları olup birin­cisi; eser-i rahmet olan beşaret, ikincisi; eser-i gazap olan ihlâktir. Fakat rahmet, gazap üzere sabık olmasına binaen beşareti ihlâk üzerine takdim etmişlerdir.[24]

 

Vacip Tealâ meleklerin «Biz Hz. Lût'un karyesi ahalisini ih lâk edeceğiz» demeleri üzerine ibrahim (A.S.) in melekler muhaveresini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Meleklerin «Lût (A.S.) m karyesi ahâlisini ihlâk edeceğiz» demelerine karşı İbrahim (A.S.) «O*karyede Lût vardır, Allah'ın halis kullarındandır» dedi. Melekler de «Biz o karyede olan kim­seleri biliriz. Elbette biz Lût (A.S.) i ve ehlini Allah'ın emri üze­re helakten kurtaracağız. Ancak Lût'un haremi, helaki mukadder olanlardandır. Binaenaleyh; kâfire olan haremi helak olacak, di­ğer evlâd ü iyali helakten kurtulacaklardım dediler.] Bu sözle­riyle Hz. Lût'un selâmet bulacağını ve onun için endişeyi mucip birşey olmadığını beyanla Hz. İbrahim'e te'minat verdiler.[25]

 

Vacip Tealâ meleklerin Hz. Lût'un huzuruna geldiklerini be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki, bizim resullerimiz güzel şimali insan suretinde Lût (A.S.) in huzuruna geldilerse Lût (A.S.) onların gelmesiyle fütur-landı, kendine bif durgunluk arız oldu, kavminin kötü fiillerinden onları kurtarmak için kolu ve kuvveti daraldı, nasıl tedbir edece­ğinde tereddüd edip yoluyla tedbir edemediğinden mahzun oldu.]

[Melekler Lût (A.S.) in bu halini görünce tesliye için dediler ki «Yâ Lût! Sen korkma ve mahzun olma. Zira; biz sana ve ehline necat vereceğiz, ancak haremin helak olanlarla helak olup azab-ı ebedîde bakî kalanlardandır» demekle Lût (A.S.) in korkusunu izale ettiler.]

Yani; Cibril-i Emin ve refikleri Hz. İbrahim'in huzurundan çıkıp beşer suretinde ve güzel delikanlı kıyafetinde Hz. Lût'un hu­zuruna gelince Lût (A.S.) a kavminin suikasdmdan bir korku arız oldu, ne yapacağım şaştı, takati daraldı, misafirleri nasıl muhafaza edeceğini ve kavminin ellerinden nasıl kurtaracağını düşündü, mahzun oldu, velhasıl meleklerin gelmesini iyiliğe alâmet addet­medi. İşte melekler Hz. Lût'un bu telâşını görünce dediler ki «Ya Lût! Korkma ve mahzun olma. Zira; biz seni ve sana tâbi olan eh­lini kurtaracağız, ancak sana tâbi olmayan haremin helak olacak­lar zümresindendir. Çünkü; hükm-ü İlâhi onun helakine lâhik ol­duğundan helakten kurtarmak mümkün değildir» demekle Lût'u endişeden kurtardılar ve hakikati beyan ettiler.

Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile «misafirlerin halâslarına dair tedbirden takati kaasir oldu-» de­mektir. Çünkü; esasen kol manâsına ise de bu misilli makamda kuvvet ve kudret manasınadır. Binaenaleyh; «Filânır kolu uzun» demek «Kudreti ve kuvveti var» demektir. Şu hald€ bu cümle, bir hâdise hakkında tedbirden âciz manâsına darb-ı me­seldir ki, «Lût (A.S.) m misafirlere kolu daraldı, onları kavminir su-u kasdmdan kurtarmak hususunda tedbirde kudreti kısa oldu Ne edeceğini çok'düşündü» demektir. Gerçi Hz. Lût'un harem kavmi gibi fiil-i fahişi işlememişse de kavmin fiiline razı olduğun dan ve misafirleri kavmine haber vermekle Hz. Lût'a hiyanet etti ğinden helak olanlar zümresinden oldu. Çünkü ma'siyete rıza; ayn-ma'siyettir.[26]

 

Vacip Tealâ meleklerin Hz. Lût'u tesliyeden sonra me'muri yetlerini ve niçin geldiklerini beyan zımnında söyledikleri sözle rini beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Biz şu karye ahalisi üzerine fasik olmaları sebebiyle sema dan bir miktar azap inzal edeceğiz» dediler.]

[Zat-i ulûhiyetime yemin ederim ki muhakkak biz o karye­den aklı olan kavim için açık ve herkesin anlayacağı derecede alâ­metler terkettik ki, görenler onlardan ibret alsın.]

Yani; melekler Lût (A.S.) ı tesliyeden sonra vazife-i me'mu-riyetlerini beyan sadedinde dediler ki «Biz elbette bu karye ahali­sinin itaat-ı İlâhiyeden çıkıp fısk u fücuru irtikâpları sebebiyle se­madan onların helaklerine mahsus büyük bir azap inzal edeceğiz. Zira; onlar fıskları sebebiyle helake müstehak oldu» demekle kavm-i Lût'un helaki mukarrer olduğunu beyan ettiler ve zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, onların karyelerinde herkesin göre­bileceği derecede açık ve aklı olan kavim için alâmet terkettik ki, ibret almak şanından olan ukalâ ibret alsınlar.

Bu gibi mühim vak'alardan ibret alacak ve istifade edecek ukalâ olduğundan alâmeti, ukalâya tahsisle bu gibi vukuuâttan ib­ret almayanlar aklı olmayan behaim menziline tenzil olunmuşlar­dır.

Hâzin'in beyanı veçhile âyet-i beyyineyle murad; hanelerinin harabeleri ve semadan dökülen taşlardır, yahut belde­lerini ihata eden siyah su ki, eiyevm (Bahr-i Lût) demekle meş­hur ve meşhuttur.

Hulâsa; kavm-i Lût'un helakine sebep onların itaat-ı İlâhiye­den çıkıp fısk u fücurla ülfet etmeleri olduğu ve bu misilli vuku­attan ibret alacak ukalâ olup aklı olmayan ve behaim menzilinde olanların istifade edemedikleri, halbuki bu gibi vukuuâtm bilû­mum insanları ibrete davet için beyan olunduğu ve onlar gibi fa-sıklarm her zaman gazab-ı İlâhiden korkmaları lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[27]

 

Vacip Tealâ İbrahim ve Lût (A.S.) m ümmetlerine olan na-sihatlarını beyandan sonra Şuayb (A.S.) m ümmetiyle olan müba-hasesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz ehl-i Medyen'e biraderleri Şuayb (A.S.) i resul gönder­dik. Şuayb (A.S.) kavmine resul olunca dedi ki «Ey kavmim! Al­lah'a ibadet edin ve yevm-i âhiret için sevap ümid ettiğiniz ameli işleyin, yeryüzünde fesad kasdedor olduğunuz halde yürümeyin» demekle nasihat etti.]

[Şuayb (A.S.) m ııasihatına karşı kavmi onu tekzib ettiler. Bu tekzipleri üzerine onları zelzele tuttu ve sabah vakti evlerinde ölü oldular.]

Yani; biz Medyen ahalisine biraderleri Şuayb'ı resul olarak ıslah için gönderdik. Şuayb (A.S.) kavmine üç şey teklif etti; dedi ki «Ey kavmim! Siz Allah'a ibadet edin, şirkten vazgeçin. Zira; Allah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse yoktur. Ancak ibadete ehil Allahü Tealâ olduğu cihetle ibadetinizi Allah'a hasredin, yevm-i âhirete iman edin, o gün için sevap bekleyin, sevap veri­lecek ve âhirette fayda edecek ameller işleyin. Zira âhiretin azabı şiddetlidir. Binaenaleyh; azabından korkun ve ifsadeder olduğunuz halde yeryüzünde yürümeyin, mekîlât ve mevzunatta ziyade al­mak ve noksan vermekle halkın hukukuna tecavüzle ifsad etme­yin» demekle nasihat edince Şuayb'ı tekziple imandan içtinab et­liler. Binaenaleyh; şiddetli seda ile zelzele oldu. Onları ih'lâk etti. Sabah vakti evlerinde ölü olarak bulundular. Çünkü; nasihat din­lemeyen kimsenin akıbeti helaktir.

Recfe ; zelzele manasınadır. Sadalı ve sadasız olur, hatta onları ihlâk için Cibril-i Emin'in sayhasıyla zelzele nasıl olduğu mervidir. Binaenaleyh; kavm-i Şuayb'm helaklerinin keyfiyetini-beyanda bazı âyette sayha, bazı âyette recfe zikrolunmuşsa da âyetler birbirine münafi değildir. Çünkü; recfeyle sayha birbirinin şümulüne girer. Zira; recfeyle sayha birbirine lâzım ve melzum kabilindendir. Şu halde ehl-i Medyen'in helakinde recfe ve sayha her ikisi de mevcut olduğundan helaklerini beyan hususunda bazı âyette recfe ve bazı. âyette sayha zikrolunmuştur.[28]

 

Vacip Tealâ Medyen   ahalisinin helaklerini   beyandan sonra Ad ve Semûd kavminin helaklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz isyanları icabı Ad ve Semûd kavimlerini dahî ihlâk et­tik.]

[Halbuki ey Mekke ahalisi! Onların meskenlerinden hakikat-i hâl ve helakleri sizin için tebeyyün etti.] Zira; Yemen cihetlerine müsaferetinizde harabelerinde yüksek ebniyelerin ve cesim kale­lerin nasıl harap olduğunu nazar-ı ibretle görünce onların nasıl helak olduklarım bilirsiniz. Binaenaleyh; onlardan ibret almanız lâzımdır.

[Ve şeytan onlara amellerini tezyin etti, küfür ve sair günah­larını onlara gaayet güzel ve tatlı gösterdi. Binaenaleyh; onları ta-rik-ı müstakim olan din-i haktan menetmekle putlara ibadete on­ları terğib etti. Halbuki onlar ukalâdan, basiret sahipleri ve nazar-ı istidlale muktedirlerdi. Dikkat etseler hakikati görürlerdi, lâkin akıllarını mahalline sarfe t me diklerinden basarı basiretlerinden is­tifade etmediler.] Maahaza resulleri vasıtasıyla onlar herşeyi gör­düler, bildiler. Zira; resulleri herşeyi beyan etti, fakat kabul etme­diler. Binaenaleyh; helake müstehak olarak helak oldular. Ey Mek­ke ahalisi! Eğer siz de resulünüzün sözünü dinlemez ve emrine. it~ tibâ' etmezseniz onlar gibi siz de helak olacaksınız.

[Biz Kaarûn'u, Fifavun'u ve Hâmân'ı ihlâk ettik.] Halbuki Kaarûn'a verdiğimiz malı, servet ü samanı dünyada kimseye ver­medik, lâkin o malını mahalline sarf etmediği gibi malı sayesinde tuğyan etti, hayat-ı dünyaya son derece mağrur olup gururu he­lakine sebep oldu ve ilâyevmilkıyam nâsm lisanında darbımesel olarak kaldı. Kezalik Firavun son derece kuvvet ve şevkete malik, dünyanın en büyük hükümdarlarmdandı. Hatta şevketine mağrur olarak ulûhiyet davasına kadar cesaret etmişti. Biz onu ve onun başvekâletini ihraz edip bütün kuvvet ve kudretini isti'mâle kaadir olan veziri (Hâmân) ı ihlâk ettik. Şu halde ey Mekke ahalisi! Sizin onlara nispetle malınız ve kuvvetiniz yok mesabesindedir. O kadar kuvvet ve servete malik olanları ihlâk edince sizi ihlâk edeceğimiz evleviyetle sabittir-. Binaenaleyh; sizi ıslah ve irşad için gönderi-len resulünüze ittibâ' ve emrine itaat etmekle sebeb-i necat ve ça-rei selâmet aramanız lâzımdır.

[Zat-ı ulûhıy etime yemin ederim ki, onları ıslah için mu'ci-zatı bâhireyle Mûsâ (A.S.) muhakkak rasûl olarak geldi, onları Allah'a ibadete ve tevhide davet etti. Onlarsa yeryüzünde Allah'a ibadetten kendilerini büyük addettiler. Halbuki bu kibir ve gurur-larıyla Allah'ın azabını sebkeder olmadılar.] Çünkü onların ietik-barları elbette helaklerini mucipti. Binaenaleyh; ibadetten istik-barları zili ü hakaarete ve azab-ı ebedîye müstehak olmalarına se-bep olmuştur.

Geride kalanlar demektir. «Onlar sabikîn olma­dılar» demek «Allah'ın azabını ileri geçip de Allah'ın azabı onlan

ulaşamaz bir halde geride kalmadı» demektir ki, azaptan hiç bû veçhile kurtulamayacaklarını beyan etmektir.[29]

 

Vacip Tealâ herbirinin azaptan kurtulamayıp helak oldukla rını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlar istikbar edince biz herbirini isyanları, kibir ve gurur­ları sebebiyle muahaze ettik.]

rüzgâr gönderdik.

[Binaenaleyh; bazıları üzerine biz şiddetli O rüzgârla onları ihlâk ettik.]

bazılarını şiddetli sayha tuttu, onunla

ihlâk ettik.]

[Ve âsîlerden bazılarını biz Kaarûn gibi yere batırdık.]

[Ve onlardan   bazılarını biz Firavun ve garkla ihlâk ettik.]

[Halbuki Allahü Tealâ onları ihlâkte zulmeder olmadı ve lâ­kin onlar hakkı kabul etmemek ve resullerini tekzib etmekle ne­fislerine zulmeder oldular.] Binaenaleyh; helakleri istihkaklarıy-ladır. Çünkü ömürleri oldukça zulümden hâli kalmadılar. 

Şu helak oldukları beyan olunan akvamın cümlesi zulümde devam ettiklerine işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla varid olmuştur. Bunlardan herbirinin helakle­rine dair tafsilât sebkettiği için tekrara lüzum görülmemiştir.[30]

 

Vacip Tealâ ehl-i şirkin helak olduklarını beyan ettiği gibi mesleklerinin gaayet zayıf ve bâtıl olduğunu dahi beyan zım­nında buyuruyor.

[Allah'ın gayrı dost ittihaz edenlerin sıfatları ankebutun sıfatı gibidir. O ankebut ki ev yapar. Halbuki bilmiş olsalardı evlerin en gevşek ve zayıfı ankebutun yaptığı evidir.]

Yani; şol kimselerin sıfatları ve hal ü şanları ankebutun sıfatı ve hal ü şanı gibidir ki, onlar Allah'ın gayrı putları kendilerine menfaat edecek zannıyla dostlar ittihaz etmişlerdi. İşte onlar tıpkı ankebut gibidirler. Zira; kendi tükürüğünden ev yapar, sonra onu terkeder, diğerini yapar ve daima Ömrünü bu minval üzere ifna eder. Halbuki o evleri yapmakta emeği hep boştur ki, o evler so­ğuktan, sıcaktan onu muhafaza edemediği cihetle hiç faydasını görmez. Çünkü; evlerin en gevşek ve zayıfı ankebutun evidir. Eğer onlar bilmiş olsalar örümceğin evine benzeyen itikadda bu­lunmazlardı. Zira; Allah'ın gayrı putları ma'bud ittihaz edenlerin emekleri boştur. Çünkü; onlar âbâ ve ecdatlarını taklid eder ve "onu bırakır, diğerini taklid eder. Halbuki cümlesi bâtıldır, hiçbi­rinde fayda yoktur. Çalışmaları zâyidir. Zira; aklî ve naklî bir de­lile müstenid olmadığından indallah makbul değildir. Binaena­leyh; ankebutun evinden daha gevşek ve faydasız birşey olmadığı gibi kâfirlerin amellerinden daha gevşek birşey yoktur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu temsilde letafet vardır. Çün­kü; içinde, barınmak için örümcek ev yapar, emek çeker, fakat gaayet zayıf olduğundan hane sahibinin ufak bir süpürgesiyle sili­nir, hanümanı harab olup evinden eser kalmadığı gibi kendi de alelekser eviyle beraber helak olur. İşte putları veli ittihaz edenler senelerce itikadları ve çekmiş oldukları zahmetleri örümceğin evi gibi hep heba olur ve o ameliyle beraber kendileri de azab-ı ebe­dîye duçar olmakla helak olur giderler.

Hz. Ali'den örümceği ve evlerini hanede terketmek fakır iras ettiği mervi olduğu gibi (İbn-i Ömer) Hazretleri de «örümcek şey-tan'dan mesholunmuştur. Öldürün» buyurmuştur.[31]

 

Vacip Tealâ müşriklerin itikaad ve amellerinin örümcek yu­vası gibi faydasız olduğunu beyandan sonra müşrikleri tehdidet-mek üzere buyuruyor.

[AHahü Tealâ kendinden başka kâfirlerin ibadet ettikleri ma'-budlarını bilir. Zira; Allahü Tealâ herkese gaalip ve ef'âli hik­meti mutazammın bir hakîm-i müteâldir.] Binaenaleyh; kulların­dan kendinin gayrı ma'bud ittihaz edenleri ve ma'budlarmı bilir, onları ma'budlarıyla beraber ihlâkle intikam almaya kaadirdir. Lâkin onlara istidrac olarak müsaade eder ki, «Bize biraz mühlet verilseydi düşünür ihtida ederdik» demesinler.    Şu manâ âyette lâfzı istifhamiye olduğuna nazarandır. Amma âyette lâfzı nafiye olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Allahü Tealâ bilir ki, Allah'tan başka müşriklerin ibadet ettikleri ma'budları hiçbir şey değildir. Zira; müşriklerin ma'budları Cenab-ı Hakka nispetle yok mesabesindedirler. Binaenaleyh onlara ibadet; örümcek yuvası gibidir. Halbuki Allahü Tealâ cümleye gaalip ve kendine ibadet edenleri her fenalıktan muhafazaya kaadirdir ve cümle ef'âli hik­metten hâlî değildir] demektir.  ,

[Şu durub-u emsali biz nâsa beyan ederiz. Halbuki durub-u emsali idrak etmez, ancak âlim olanlar idrak ederler.]

Yani; hayvanattan en zayıf olan örümceğin yuvasına kâfirle­rin amellerini temsil ve daha bunun emsali darb-ı meselleri biz nâsa misal suretiyle beyan ederiz ki, nâs amellerinin neden ibaret olduğunu açık surette bilsinler, ondan ibret alsınlar. Halbuki du­rub-u emsalin faydasını idrak etmez, illâ eşyayı kemahüve hakkuhu düşünen âlimler idrak ederler. Binaenaleyh; ilm ü irfanı olmayanlar durub-u emsalden bir manâ çıkaramazlar.

Bu âyette Allah'ın gayrıya ibadet eden müşrikleri cehille it­ham ve ta'riz vardır. Çünkü; Medarik'in beyanı veçhile Cenab-ı Hakkın Kur'an'da sinekle, Örümcekle bazı. meseleyi temsil etmesi­ne müşrikler ta'nedip «Muhammed (S.A.) in Rabbisi misal geti­recek bir şey bulamadı. Binaenaleyh; hayvanatın en küçük ve ha-.kiri olan örümcek ve sineği misal getirip onlarla temsil ediyor» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Halbuki bu gibi hayvanlarla temsilde kendilerinin bunlardan, daha aşağı olduğunu beyanla tahkir olunduklarını idrak etmezler, bu misilli durub-u emsali istihza ederlerdi. Cenab-ı Hak da onların ilm ü irfan sahi­bi olmadıklarını ve o hayvanlardan daha aşağı mertebede olduk­larını beyan ve ta'riz için «Durub-u emsalin faydasını anlamaz, ancak ilm ü irfan sahipleri anlar» demekle kendilerinin ilm ü ir­fandan bîbehre olduklarını beyan etmiştir. Ufacık hayvanatla darb-ı mesele müteallik tafsilât Sure-i Bakara'da geçmiştir [32]

 

Vacip Tealâ müşriklerin amelleri Örümcek yuvası gibi oldu­ğunu beyandan sonra ehl-i imanı tesliye etmek üzere

buyuruyor.

[Allahü Tealâ semâvâtı ve arzı hakka   mukaarin olarak halketti. Zira; semâvât ve arzın hilkatında müminler için laha alâmet vardır.]

Yani; hiçbir kâfir iman etmese kâfirin küfrü müminin imanı-mna şek iras etmez. Zira; semâvât ve arzı hakkıyla Allah'ın hal-ketmesinde müminler için alâmet-i azîme vardır. Delâile ehemmi­yet verip ondan maksada istidlal ederek intifa' eden müminler olup kâfirlerin bu gibi intifâ'dan mahrum olduklarına işaret için Cenab-ı Hak bu misilli âyetlerde müminlere alâmet olduğunu tas­rih etmiştir.

Hulâsa; Allahü Tealâ'mn semavât ve arzı sabit ve mukarrer hakka mukafiiı olarak şu intizam üzere halketmesinde ehl-i iman için vahdaniyet-i İlâhiye ve kudret-i sübhaniyeye delâlet-i kafi­yeyle delâlet eder alâmet olduğu ve ehl-i insafa asla şek bırakma­dığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[33]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin ahvalini zat-ı ulûhiyetin vücuduna de­lâlet eden delilleri beyandan sonra bazı ahkâmını ümmetine tebliğ etmesini Resulüne emretmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Kitaptan sana vah yolunan âyetleri sen ümmetine tilâvetle delâlet ettiği ahkâmı tebliğ ve namazı vaktinde eda et. Zira namaz; -kötü şeylerden ve münkerattan seni nehyeder.]

[Zatıma yemin ederim ki, Allah'ın zikri herşeyden büyüktür.]

[Halbuki; Allahü Tetflâ sizin işlediğiniz ef'âlinizin cümlesini bilir.]

Yani; yâ Ekrem-er RusüU Sen müşriklerin inat üzere küfre devamlarına müteessif olma ve Kur'an'dan sana vahyolunan âyet­lerin elfazmı tilâvet ve ahkâmını onlara tebliğ et ki, kalbine şifa ve gönlüne ferah olsun, sen şerait ve erkânına riayet ederek na­mazı edaya devam et. Zira namaz fiili; kabih olan fahşadan ve şer'an fena addolunan münkerattan seni nehyeder. Çünkü, na­maz; insanın kalbinde huşu' ve azasında inkıyad icabettiğinden in­sanları fena şeylerden meneder, Allah'ın zatı cümlenin halikı ve büyüğü olduğu cihetle zikrullah herşeyden büyük ve ibadetlerin efdalidir. Allahü Tealâ sizin cümle ef'âlinizi bilir, amelinize göre cezanızı verir. Binaenaleyh; şu beyan olunan ibadetlere sa'yetme-niz lâzımdır. Zira; ibadetiniz kadar ecre nail olacaksınız.

Bu âyette tilâvetle emir; Resûlullah'a ise de Resûlullah'a emir | ümmetine dahî emirdir. Çünkü; Kur'an'da ahkâm-ı fıkhiye; durub-u emsal ve ibretbahşolacak ümem-i salifenin ahvalini beyan ' olduğundan Kur'an'm tekrar be tekrar tilâvetinde ferah ve sürür ; ve her defa tilâvetinde fayda hasıl olur. Çünkü; Fahri Râzi'nin be- \ yanı veçhile insanın mütalâa edeceği kitap; üç kısımdır: Bi­rincisi; yalnız hikâyeden ibaret olur. İnsan onu bir kere oku- 5. makla iktifa' eder. İkincisi; bir kitap ki yalnız bir fennin ;; kavaidini ve mesailini mutazammın olur. İnsan onu hıfzetmek için | tekrar be tekrar okur ve talip bulunursa gayra okutur. Üçün­cüsü; bir kitap ki hem kendi nefsine hem de gaynlara tilâve­tinde fayda olur. Binanealeyh; tekrar be tekrar okunmasında oku­yana ve dinleyenlere fayda olur ve tekrarı melal ve fütur vermez. İşte o kitap da Kur'an'dır. Çünkü Kur'an; maddî ve manevî cümle âleme şifa ve doğru yolu gösterip irşadı mutazammın olduğundan Cenab-ı Hak devam üzere tilâvetle emretmiştir.

İnsanın ameli üçtür. Birincisi; kalbin ameli ki iti-kaddır. İkincisi; amel-i lisan ki zikrullahtır. Üçün­cüsü; namaz gibi bütün azanın amelidir. İtikaad-ı hak kalpte sabit olup tekrar emre hacet olmadığından tekrarı vacip olan zik­rullah ve namazla emirle bu âyette iktifa olunmuştur.

«Namaz insanı fahşâ' ve münkerattan nasıl nehyeder?» Fahri Râzi'nin beyanına nazaran namazın insanı fahşâdan meninin key­fiyetinde üç ihtimal vardır:

Birinci ihtimal; huzur-u kalple Allah'ın emrini yerine getirmek ve rızasını tahsil etmek için namaz kılan kimse Cenab-ı Hakkm bende-i hâssı olduğundan nefsi hasis ve şeytan gibi bab-ı İlâhiden matrudlarm ma'siyete teşvikine tebaiyet etme­yi kendine âr ve ayıp addettiğinden gerek şeytan'ı ve gerek nef­sini reddeder. Bu cihetle namaz; onu fena şeylerden muhafaza eder. Bunun nazîri muazzam bir padişaha hizmet eden kimse o padişahın nimet ve insanıyla yaşayıp dururken padişahın hizme­tini terkederek âdi bir kimsenin hizmetini ihtiyarla kendini rezil ettiği gibi. Namaz kılan kimse de Allah'a kulluk ederken şeytan'm iğfalâtma aldanmakla şeytan'ın kulu olmayı irtikâb etmez. Nama­za devam eden ehl-i imanda bu hâl her zaman müşahede olunmaktadır. Amma nadiren hem namaza hem de fuhşiyata devam eden­ler de görülürse de nadire hüküm taallûk etmez. Maamafih nama­za devam eden kimseyi akıbet namazı menhiyattan menedeceğine dair Fahri Kâinat'tan bir hadis-i şerif mervidir. Çünkü; ensardan bir delikanlı beş vakit namazı Resûlullah'la beraber edâ ettiği hal­de fuhşiyata musir olduğu Resûlullah'a haber verildiğinde Re-sûlullah «Namazı yakında onu fuhşiyattan nehyeder» buyurup çok zaman geçmeksizin o delikanlının tâib ü müstağfir olduğu mervi­dir. Şu halde «Namaza devam eden kimseyi elbette namaz ıslah eder» demektir.

İkinci ihtimal; kazuratla meşgul olan kimsenin güzel elbisesi üzerinde o kazuratın bulunmasına razı olmayıp el­bise üzerinden onu izaleye çalıştığı gibi namaza devam eden kim­se kazurat mesabesinde olan fuhşiyatı kendine münasip görmez. Çünkü; namaz takva libasının en güzeli olduğundan yevmiye beş defa bu libasla tezeyyün eden kimae bir takım necaset kabilinden olan fuhşiyatı- kendine münasip görmeze Çünkü; mescide gidip Al­lah derken taşra çıkıp hay huy demek kendine lâyık olmadığım birgün elbette namazı onu tefekküre sevkeder. Nitekim de namaza devam edenlerin diğerlerinden ziyade hâl-i salâha malik oldukları inkârı gayr-ı kaabil bir hakikattir.

Üçüncü ihtimal; namaza devam eden kimse Al-lahü Teaîâ'ya te hususiyet iktisab etmekle ashab-ı yemin merte­besini ihraz ettiğinden ashab-ı şimal derekesine tenezzülünü ica-beden fevahişi irtikâb'etmekten Cenab-ı Hak onu muhafaza eder demektir.

Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyette zikrullah la murad; namaz olmak ihtimali vardır. Zira zikrullah; namazın um­desi olduğundan namazın insanı fahşâdan nehyettiğine illet ve se­bep olmak üzere zikrullahtan ibaret olan namaz cümle ibadetten büyük denilmiştir. .

Hulâsa; Kur'an'ı tilâvete ve namazı ikaameye devamın lüzu­mu ve namazın insanı fuhşiyattan nehyettiği ve zikrullahın her-şeyden büyük olduğu ve Allahü Tealâ'nm insanların efâlini tama­men bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[34]

 

YİRMİBİRİNCİ CÜZ

 

Vacip Tealâ müşrikleri irşadın tarikini beyandan sonra ehi-i kitabı irşadın tarikim beyan zımnında buyuruyor.

[Ey müminler! Ehl-i kitapla mücadele etmeyin, illâ güzel ta-riklarla mübahase edin. Ancak şol kimseler ki, onlar ehl-i kitap­tan zulmedenlerdir, onlarla mücadele edin.]

Yani; ey ehl-i iman! Rabbinizin emrini yerine getirdikten son­ra ehl-i kitabın kitabullahı muhafazaya dikkat edip kitaptan ah­kâm istinbat eden ulemasıyla şiddetli ve gılzatlı mübahase etme­yin, illâ gaayet güzel tariklar intihab ederek mübahase edin ki, on­larda olan huşunete liynetle ve gazaplarını hazımla nıukaabele edin. Çünkü; onlar insaf ve adalet üzere hareket edince sizin de şiddeti terkedip mülayim bulunmanız lâzımdır.. Ancak ehl-i kitap­tan şol kimseler ki, cizye ve haraç vermekten imtinâ'la, Allah'a veled isnadetmekle «Ve Allah'ın (hâşâ) eli bağlıdır» demekle zul­mettiler. Onlarla şiddetli mübahase ve onları ilzam ve iskât edin, zulm ü udvandan vazgeçinceye kadar uğraşın. Zira; haksıza hakkı . kabul ettirinceye kadar çalışmak lâzımdır.

Hâzin'in beyanı veçhile bu âyette milcadeIe -iha seneyle murad; Kur'an'ı onlara tefhim, âyetleriyle hakka da­vet, delillerini mülâyemetle beyan ve onların fikirlerini defaten istihfaf ederek dalâlete nispet etmemektir. Çünkü: ehl-i kitap bir kitaba iman ettikleri cihetle müşriklere kıyas olunmaz. Elbette Al­lah'ın kelâmından, ahkâmından, enbiyanın ahvalinden ve vahy-i İlâhiden haberdar olduklarından kendileri âlimane ve insafla ha­reket ederler. Şu halde onların bu hareketlerine karşı ulemâ-yı İs-lâmiyenin mücadeleyi terkederek âdâb-ı münazaraya riâyetle ha­kimane mübahase edip hakkı meydana koymaya çalışması lâzım­dır. Amma onlardan birtakım muannidler cizye kabul etmez ve Hz. İsa (hâşâ) Allah'ın oğlu demek gibi zulümde devam -edenlerle şiddetli mücadele lâzımdır ki, onları ilzamla tarik-ı istikaamete da­vet edilsin.

Zalimlerle murad; cizyeden imtina' eden ve zimmeti kabul etvıeyen ve ahdi nakzedenler olduğuna nazaran manâ-yı na­zım : Ey müminler! Siz cizye ve zimmeti kabul edenlerle -gaayet mülayim ve tatlı lisanla mübahase edin. Ancak, ehl-i kitaptan şol kimseler ki, onlar zimmetten çıktılar ve cizyeden imtina' ve ahdi nakzetmekle zulmettiler. Onlarla şiddetli mücadele edin, hatta icabederse kılıca sarılınj demektir. Binaenaleyh.bu âyet; ehl-i kü­fürle mübahasenin cevazına ve mübahasenin usulünü ve itikaadi-yatın esasını tahkik için vaz'olunan ilm-i kelâmı taallümün lüzu­muna ye âdâb-ı münazaranın kavaidine riayet lâzım olduğuna de­lâlet eder. Bu âyetin muharebe âyetiyle mensuh olduğunu beyan edenler varsa da âyette zimmîlerle mücadelenin güzelini intihab etmekle emir olduğu gibi zimmetten çıkanlarla şiddetli'mücade­leyle dahi emir olup şiddetli mücadele ise kılıçla muharebe oldu­ğundan mensuh değildir, belki muharebeyi emreden âyete muva­fıktır. Binaenaleyh; mensuh demeye ihtiyaç yoktur.[35]

 

Vacip Tealâ ehl-i kitapla güzel mübahasenin cevazını beyan­dan sonra mücadelenin tanklarını beyan etmek üzere

buyuruyor,                                                                          

[Ey müminler! Cizye kabul edip zimmette devam eden ehl-i kitaba siz deyin ki, »Ey ehl-i kilap! Taraf-ı İlâhiden bize ve size inzal olunan kitaplara biz iman ettik, bizim ve sizin ma'budumuz birdir ve biz o ma'buda inkıyad ederiz» demekle onlara mukaabele edin.]

Yani; ehl-i kitap kendi kitaplarından size bir mesele haber ve­rirlerse siz onları tasdik veya tekzib etmeyin, onlara şöyle mukaa­bele edin, deyin ki «Biz, Rabbimiz tarafından kullarını ıslah için bize ve size inzal olunan kitaplara iman ettik. Nasıl iman etmeye­lim? Bizim ve sizin ma'budumuz birdir, ayrılık yoktur. Şu halde kitabın cümlesini inzal eden ancak o ma'buddur. Binaenaleyh; biz o ma'budun emirlerine ve kitaplarına kemâl-i ehemmiyetle inkı­yad ederiz» deyin ki, onların hiddetlerini teskin etmiş olasınız. Şu halde âyette ehl-i kitaba ta'riz vardır. Çünkü; onlar ruhbanlarını erbab ittihaz ettiklerinden Allah'a inkıyadları İâyıkı veçhüzere de­ğildir.

Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran İmam-ı Buhârî'nin (Ebu Hüreyre) Hazretlerinden rivayet ettiği bir hadiste Resûlullah "Ehl-i kitap kitaplarından size birşey haber verdiklerinde tasdik veya tekzib etmeyin. Belki âyet-i kerimesini niha­yetine kadar kıraat edin» buyurmuştur. Çünkü; onların haber ver­dikleri şey doğruysa tekzib caiz olmadığı gibi batılsa tasdik de caiz olmaz ve onları incitmek de caiz değildir. Binaenaleyh; eslem-i tarik «Biz kendi kitabımıza ve sizin kitabınıza iman ettik» demek­tir. Çünkü; bazı rivayette Yahudiler Tevrat'ı İbranice okur, ehl-i İslama Arapçaya tercümeyle beyan ederlerdi. Cenab-ı Hak bu âyette onlara suret-i hasenede mukaabele etmek lâzım olduğunu beyan etmiştir. Binaenaleyh; Müslümanlarla muahedesi olup mu­harip olmayan ehl-i kitaba bu âyette beyan olunduğu veçhile üslûb-u hakîmaneyle mukaabele ve mülâyemetle müdafaa olunması tonbih ve tavsiye buyurulmuştur.[36]   

 

Vacip Tealâ ehl~i kitaba karşı nasıl söyleneceğini beyandan sonra Kur'an'ı Resulüne inzal ettiğini ve ehl-i kitaptan Kur'an'a iman edenler ve etmeyenler bulunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Geçmiş resullere kitap inzal ettiğimiz gibi biz sana la Kuran gibi muazzam bir kitabı inzal ettik.]

[Binaenaleyh; şol kimseler ki, biz onlara kitap verdik. Onlar sana verdiğimiz kitaba iman edprler.]                

şu ehl-i Mekke'den de Kur'an'a îman edenlei vardır.]

[Halbuki biz âyetlerimizi inkâr etmez, illâ kâfirler inkâr eder-

Yani; müminler elbette kütüb-ü sabıkaya iman ederler. Zira; Habibim! Kütüb-ü sabıka gibi biz sana Kur'an'ı inzal ettik ki, o Kur'an kütüb-ü sabıkanın hak olduğunu tasdik ve enbiyanın cüm­lesine imanı ta'rif eder. Şu halde Kur'an'a iman eden kütüb-ü sa­bıkaya ve enbiyaya iman eder. Çünkü; Kur'an, onlara imanı em­rediyor. Hâl böyle olunca şol kimseler ki, biz onlara kitap verdik.

Onlardan (Abdullah b. Selâm) ve onun arkadaşları gibi ehl-i ki­tap Kur'an'a iman ederler ve şu Araplardan bazıları da Kur'an'a iman ederler. Zira; bizim âyetlerimizi inkâr etmez, illâ kâfirler in­kâr ederler. Yahut âyetin manâsı şöyledir : [Habibimî Enbiya bi­raderlerine kitap inzal ettiğimiz gibi sana da inzal ettik. Şol kim­seler ki, biz onlara kitap verdik. Onlar kendi kitaplarına iman ederler ve onlardan bazıları da Kur'an'a iman ederler ve bizim âyetlerimizi inkâr etmez, ancak'ehl-i kitaptan ve Araplardan kâ­fir olanlar inkâr ederler] demektir.

Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile kendilerine kitap ve­rilen ehl-i kitap la raurad; zaman-ı saadetten evvel geç­miş olan ehl-i kitaptır. Çünkü; onların cümlesi kitaplarının beyanı veçhile gerek Resûlullah'a ve gerek Kur'an'a iman ederlerdi. Bina­enaleyh; bu âyette ehl-i kitabın Kur'an'a iman ettikleri beyan olunmuştur. Amma Resûlullah'm zuhuru ve Kur'an'm nüzulü üze­rine birçokları hased ederek iman etmemişlerdir ve bir kısmının da iman ettiğini Cenab-ı Hak cümle-i lâti-fesiyle beyan buyurmuştur. Şu halde ehl-i kitabın cümlesinin Kur'­an'a imanı inzalden evvel kitaplarının beyanı veçhile imandır. Bazılarının   imanı yla murad; Resûlullah'ın bi'setinden

sonra imandır.[37]

 

Vacip Tealâ Kur'an'ı inzalini beyandan sonra Kur'an'm vah-yolduğunu ispat için Resûlullah'm Kur'an vahyolunrcıazdan ev­velki ahvalinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Sen Kur'an'm inzalinden evvel bir ki­tap okur ve sağ elinle yazı yazar olmadın. Eğer vahiyden evvel okur yazar olsaydın    müşrikler senin hakkında şüphe ederlerdi.]

Vu derlerdi ki. Muhammed (S.A.) kütüb-ü sabıkadan istinsah etti ve eski kitapları okudu. Bu ahkâmı onlardan öğrendi. Binaen­aleyh: getirdiği vahiy değildir. İşte bu sözleriyle müşrikler ta'ne-derlerdi. Şu halde vahiyden evvel okuyup yazmak olmayınca bu ^ibi isnadâta cür'et edenler olmuşsa da dinletememişlerdir. Çün­kü; bu isnadın esbabından okumak ve yazmak gibi birşoy olmadı­ğından herkes nazarında yalan olduğu zahirdir. Halbuki Kur'an şek ve şüpheye mahal değildir. Zira: Kur'an'm nazm-ı bedii, ma-nâ-yı garibi ve üslûb-u hakimi mu'ciz ve harikuladedir. Binaena­leyh: erbab-ı akıl Kur'un'ın vahyolduğunda tereddüd etmez. Amma akıl müflisi ve kendini ukalâdan zanneden hunıakaa ve süfeha gü­ruhu şekkeder. ve i'razda bulunur.

Beyzâvİ'nin beyanı veçhile Kur'an'dn sek edenlerin   kâfirler olduklarına isarcl için Cenab-ı Hak buyurmuştur ki,

şek icabeder esbap bulunmayarak şekkeltiklerinden mubtıl uhva-. nivla zemmolunmuslardır.                                 

[Belki Kur'an kondilerino ilim verilen efadılın kalplerinde hak üzerine delâlet eden delâil-i vazıha ve âyât-i beyyinedir, bizim hakka delâlet eden âyetlerimizi inkâr etmez, illâ zâlimler inkâr ederler.)

Vacip Tealâ Kur'an'm ehl-i ilmin kalplerinde mahfuz olduğu­nu beyanla tahrif olunmayacağına işaret etmiştir. Binaenaleyh; Kür'an'ın diğer kitaplara nisbetle hıfzı gaayet kolay olduğu cihetle kıyamete kadar hafızların kalplerinde mahfuz kalacak ve hiçbir kimse değil bir kelimesini, tek bir harfini bile tağyir edemeyecek­tir. Amma ehl-i iihad ve birtakım müfsidler Kur'an'ı okutmamaya ve hıfzım menetmeye çalışırlarsa da murad-ı İlâhîye karşı hâib ü hâsir olmaktan başka birşey kazanmazlar. Çünkü; Kür'an'ın hâmî-si Allah'tır. Binaenaleyh; Kur'an'ı inkâr edenleri Cenab-ı Hakkın zulümle tavsif buyurması ehl-i İslâm için teselli yönünden kâfidir.

Zira; zâlimlerin akıbetleri daima rüsvâ olmaktır. Zâlimle mubtıl ikisi bir manâya olduğundan bundan evvelki âyette »Âyetleri inkâr etmez, illâ mubtıller inkâr edenler» denmesine ve bu âyette «İnkâr etmezler, ancak zâlimler inkâr ederler» demek münafi de-üildir. Çünkü: her mubtıl zalim ve her zâlim mubtıldir.[38]

 

Vacip Tealâ Kur'an'm vahyolduğunu beyandan sonra kâfirle­rin şüphelerini beyan etmek üzere :

[Kâfirler «Keşke Muhammed (S.A.) üzerine nübüvvetine de lâlet eder Rabbisinden bir âyet nazil olmuş olaydı» dediler. Habi bim! Sen onlara de ki «Sizin istediğiniz âyetler Allah'ın indinde dir. Ben ancak sizi azapla korkuturum, yoksa sizin istediğiniz âyet istediğiniz zaman getirmeye me'mur değilim» demekle ceyap ver.'

Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Senin mucizatına kanaat etmeyeı müşrikler dediler ki «Ne olaydı Hz. Muhammed üzerine Rabbis tarafından Salih (A.S.) m devesi ve Mûsâ (A.S.) m asası gibi nü büvvetine delâlet eder alâmetler olaydı da biz de iman edeydik demekle nübüvvetine itiraz ettiler. Onlar böyle deyince sen de on lara de ki ((Ayetlerin cümlesi Allahü Tealâ indinde mahfuz ve kab za-i kudretindedir. Allahü Tealâ isterse halkeder, isterse etme2 Benim vazifem ancak iman etmediğiniz surette azab-ı ilâhiyle siz inzar etmektir. Şu halde sizin istediğiniz gibi başka mucize benin elimde değildir. Zira; mucizeyi halkedecek Allahü Tealâ'dır». Bi naenaleyh; ümmetin her istediği mucizeyi getirmemekten net mes'ûl olmadığı gibi nübüvvetine dahi bir halel gelmez. Çünkı bir kere nebinin nübüvvetini ispata kâfi mucizesini meydana kov duktan sonra tekrar be tekrar inat üzere mucize isteyenlere iste dikleri mucizeyi getirmeye me'mur değildir, eğer ümmetin her istediğini getirecek olsa ahkâmını tebliğ ve şeriatını te'sis haleldar olur. Zira; âhad-ı ümmetin istediği tükenmez ve herkes aklına ge­leni istemekten geri durmaz ve onunla meşgul eder dururlarsa ara­da maksat fevtolur.[39]

 

Vacip Tealâ Resulünün mucizesi kâfi olduğundan başka muci­ze isteyenleri, tevbih etmek üzere :

[Habibim! Nübüvvetinde şekkederler de onlar üzerine tilâvet olunan kitabı bizim senin üzerine inzal ettiğimiz mucize yönünden onlara kifayet etmedi mi? Elbette kifayet eder. Zira; şu tilâvet olu­nan kitapta imanı olan kavim için büyük nimet ve mev'ize vardır.]

Yani; ey Resul-ü Zişan! Müşrikler senin nübüvvetinde şekke­derler, başka mucize isterler de bizim Cibril vasıtasıyla senin üze­rine inzal ettiğimiz kitap onlar üzerine tilâvet olunuyor. Nübüvve­tine delâlet eder mucize yönünden onlara kâfi olmadı mı? Halbuki Kuran başka mucizeden müstağnidir. Zira; bütün muarızları âciz kıldığından mucizelerin etem ve ekmelidir, her zaman ve her sa-atta meydan-ı mübarezede mu'terizierine meydan okuyup duruyor. Binaenaleyh; her zaman her beldede ilâyevmilkıyam sabit ve na­zil olduğu gün gibi herkesi mağlûp edip duruyor, kafiyen inkıraz bulmaz ve galebesini kaybetmez. Amma mucizât-ri saire böyle de­ğildir. Zira; onlar bazı zamanda mevcut, diğer zamanda münkariz olur. Kezalik bir beldede mevcut, diğer beldede yok olur. Meselâ asâ-yı Musa'nın mucize olması Hz. Musa'nın hayatıyla meşrut ol­duğu gibi Hz. Musa'nın hayatında dahi icab-ı hale göre harikula­de halini iktisabeder. Yoksa Kur'an gibi her an, her saat mucize olmaz. Şu halde Kur'an gibi bir mucize meydandayken onun gayrı bir mucize istemek inat ve eser-i hamakattır. Zira; Kur'an'm inzalinde ve bizzat Kur'an'da iman edenler için rahmet-i azîme ve nasihat-ı vefire vardır. Çünkü; Kur'an, iman eden insanları saâdet-i dareyne îsâl eder. Binaenaleyh; Kur'an taraf-ı İlâhide kullarına büyük ihsandır. Kur'an'a iman etmeyip mucize olduğuna kabul et­meyen kâfirler hakkında rahmet olmak şöyle dursun helaklerine bâdı olduğundan onlar haklarında iman etmediklerinden felâket­tir. Çünkü; Kur'an'dan intifa' etmek imanla mukayyeddir. Şu halde iman etmeyen intifa' edemez.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyette Resûlullah'm nü­büvvetinin umumî olduğuna işaret vardır. Zira; Resûlullah'm mu­cizesi umumî olarak zuhur etmiştir. Meselâ Kur'an'ı işitmedik bir kavim olmadığı gibi Kur'an'm vasıl almadığı bir belde dahi yok­tur. Binaenaleyh; Resûlullah'm nübüvvet davası her yerde sabit ve mucizesi her yerde bariz ve muarazasmdan herkes âciz oldu­ğundan herkesin iman etmesi vaciptir. Çünkü; Kur'an'ı mucizelik-ten iskaat eden onun mislini veya bir kısa sûresini getirebilmeli Getiremeyince hak olduğunu bilip davetine icabet etmek vaciptir[40]

 

Vacip Tealâ Kur'an'm mucize yönünden kâfi olduğunu beyan dan sonra şu mucizeyle sabit olan risalete iman etmeyenleri tehdk etmek üzere buyuruyor.

[Ey Resul-ü Mükerrem! İman etmeyen muannitlere sendek «Ben nübüvvet davasında sâdikım ve sidkıma mucizem de kâfidiı Ey müşrikler! Madem ki, bu mucizeye kanaat etmiyorsunuz! Ş halde sizinle benim beynimde şahit yönünden AUahü Tealâ kâ oldu, başka şahit istemez. Zira; Allahü Tealâ göklerde ve yerd olan herşeyi bilir.] Binaenaleyh; sizin benim nübüvvetimi inkâr nızm hiç te'siri yoktur. Çünkü; Aîlahü Tealâ benim resul olduğı mu, sizin inadınızı, benim size Kur'an'ı tebliğ ettiğimi ve sizin ne gibi mukaabelede bulunduğunuzu bilir ve şehadet eder. Şu halde siz ister tasdik edip saadete nail olun, isterseniz tekzib edin şekaa-veliniz üzere dâim olun. Bana asla zararı yoktur. Zira; AUahü Tea-lâ yerde ve göklerde olan cümle esrarı ve bilhassa sizin ve benim halimizi bilir, saklı birşey yoktur"  demekle onları ilzam et.[41]

 

Vacip Tcalâ müşrikler, ehl-i kitap ve Resulü arasında cereyan ecîe-n ahvali beyandan sonra gerek müşriklerin ve gerek ehl-i kita­bın mezheplerinin batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar bâtıla iman ve Allahü Tcalâ'ya küfret­tiler. İşte onlar dünya ve âhirette zarar edenlerdir.]

Yani; sol kimseler ki, onlar şeytan'a iman ve onun emrine im­tisal, hava ve heveslerine tebaiyetle Allah'ın gayrıya ibadetle küf­rettiler. İşte onlar imanı küfre değiştiklerinden zarar ettiler ve za­rar ancak onlara aittir. Çünkü; onların küfründen Allah'a bir nok­san arız olmadığı gibi küfürlerinin zararı kendilerinin gayrıya te­cavüz de etmez. Şu halde küfürlerinin zararı kendilerine münha­sırdır.[42]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin azabı   isti'câl ettiklerini   beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Kâfirler azabın aceleten gelmesini senden ister ve "Vaad ettiğiniz azap gelecekse geliversin» derler.1

[Eğer onlara azabın gelmesi için ta'yin olunmuş bir vakt-i muayyen olmamış olsaydı onların istedikleri vakit, azap gelirdi. Ve lâkin ta'yin olunan vakit, muayyen olduğundan o vakte te'hii olunmuştur.]

[Ve onların haberi olmadığı ve bilmedikleri halde onlara aza* elbette füc'eten gelir.] Şu halde acele etmesinler. Çünkü; er geç azap elbette gelecektir. Fakat ta'yin olunan zamanı bekler. Bina^ enaleyh; kâfirlerin isticallerinin te'siri yoktur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bağteten gelecek azabın yevm-Bedir gibi azab-ı dünya olmak ihtimali olduğu gibi herkesin mevt olmak ihtimali de vardır. Çünkü; herkesin eceli ma'lûm olsa ece linin vaktini bildiğinden tevbeye itimad eder, envâ'-ı fısk u fücun işlerdi ve yeryüzünü zulm ü tuğyan kaplardı. Binaenaleyh; Cenab-Hak herkesin ecelini gizli kıldı ki, her saatte eceline muntazır olsun

Hâzin'in beyanına nazaran bu âyet (Nadr b. Haris) hakkınd; nâzii olmuştur. Çünkü; (Nadr) m «Eğer sözünde sadıksan yâ Mu hammed! Bizim üzerimize semadan taş yağdır» demesi üzerine b' âyetin nazil olduğu mervidir.

[Habibim! Onlar senden azabın aceleten gelmesini ISerleı Halbuki Cehennem kâfirleri elbette ihata edecektir.]

Yani; kâfirler kendi mezheplerinin hak olduğunu ve onunl azaptan kurtulup selâmet bulacaklarını ümid ederek Habibim! Ser den azabın aceleten gelmesini isterler. Halbuki taraf-ı İlâhiden 01 lara mev'ûd ve hazır olan Cehennem o kâfirleri elbette ihata ed( çektir ve bugün Cehennem'de onların yerleri muayyendir. Çünki bu dünyada Cehennom'in tabakalarını icabeden seyyiât her taraf­larını ihata etmiştir. Şu halde onları bu dünyada Cehennem bilfiil ihata etmemişse de bilkuvvc ihata etmiş demektir. Zira: onların irtikâb ettikleri cinâyâl ayn-ı Cehennem'dir.

Kâfirlerden hiç bir fert hariç kalmayıp Cehennem'in cümle­sini ihata edeceğine işaret için her ferde şâmil olan ihata lafzı va-rid olduğu gibi ihatanın sebebi,  küfür olduğunu beyan için ism-i

zamir yerinde ism-i zahir olarak lâfzı dahi varid ol­muştur. Çünkü; kâfirlerin zikri geçtiğinden yerinde gelse manâ sahih olurdu ve lâkin Cchcnnem'e istihkakla­rının sebebi küfür olduğuna işaret olmazdı. Şu halde kâfirleri Cehennem'in   ihatasının   .sebebi   küfürleri   olduğunu   beyan   için lâfzı gelmiştir.[43]

 

Vacip Tealâ Cehennem azabının kâfirleri ihatasının  keyfiye­tini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zikret Ilabibimî Şol günü ki, o günde onları üstlerinde ve ayaklarının altından azab-ı Cehennem örtecek ve taraf-ı İlâhiden bir melek «Tadın amelinizin cezasını»'diyecek.] Şu halde o günü ve o günde ihata edecek azabı bunların hatırlarına getir ki, müte-nebbih olsunlar.

Yani; kâfirlerin üstlerinden ve altlarından her taraflarını Ce­hennem azabı bürüdüğü zaman Cehennem onları ihata edecektir. Şu beyan olunan azap cisimlerine mahsustur ve yalnız bununla kal­mayıp azab-ı ruhanî ile dahî muazzep olacaklardır. Zira; taraf-ı İlâ­hiden onlara  «Tadın amelinizin  azabını»  denilecektir. Binaenaleyli, bu söz onlara ihanetle elem-i ruhaniyi muciptir, vüHI|larımn hiçbir zaman azaptan hâlî kalmayacağına işaret için  lâfzı varid olmuştur. Çünkü ğaşiy : birşeyi tamamıyla selre-dip örtmek manasınadır. Binaenaleyh;  »Onları azap setreder» de­mek «Azaptan hâlî bir cihetleri ve zamanları olmaz»  demektir.[44]

 

Vacip Tealâ müşriklerin ve chl-i kitabın ayrı ayrı hallerini ve herbirerlerinin itaata rağbet etmedikleri cihetle azab-ı Cchcnnem'e müstehak olduklarını ve Cehennem, azabı her taraflarını ihata ede­ceğini beyandan sonra kâfirlerin ehl-i imana ezaya musir olma­larına binaen Cenab-ı Hak hicrete müsaade ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey benim mümin kullarım! Benim arzım geniştir. İstediğiniz mahalle gidebilirsiniz. Sizin için müsaade vardır. Ancak bana iba­det edin.]

Yani; ey benim Allah'a ve Resulüne iman eden halis kulla­rım! Eğer siz imanınızın muktezası olan amelinizi şeriatınızın be­yanı veçhile edâ etmeye bir beldede fırsat bulamaz ve muktedir olamazsanız o beldede karar etmeyin, belki o beldeden ibadetinizi edaya müsait diğer bir beldeye hicret edin. Zira; benim arzım vâ-si'dir. Her nereye gitseniz sizi istiab eder. Şu halde huzur-u kalple eda-yı ibadet edebileceğiniz bir beldeye nakletmeye me'zunsunuz. Binaenaleyh; her yerde ve her beldede ibadetinizi ancak bana has­redin.

Tefsir-i Taberi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyetin manâsı şöyle olmak muhtemeldir: [Eğer bir beldede ma'siyet işlersenİ2 veyahut bir zâlim tarafından ma'siyetle emrolunursanız ey mümin kullarım! O beldeden kaçın. Zira; arzım vâsi'dir. İstediğiniz yere gidebilirsiniz. Fakat her nerede olsanız ibadetinizi bana hasredin. Çünkü; benden başka ibadete müstehak yoktur] demektir. Al-lahü Tealâ arzın vüs'atım beyanla rızkın vüs'atma işaret etmiştir. Yani «Ey mümin kullarım! Eğer bir beldede ibadetinizi edada güç­lük görürseniz ibadet kolay olan diğer beldeye gidin. Pederleriniz­den mevrus olan mallarınızdan ve ülfet ettiğiniz beldelerinizden ayrıldığınıza mahzun olmayın. Çünkü; arzım geniş, rızkım bol ve her tarafı benim mülkümdür. Siz de benim kullarım olduğunuz için her nereye giderseniz Allah'ın kulları Allah'ın mülküne gide­cektir. Şu halde her nereye gitseniz ibadetinizi bana hasretmeniz lâzımdır. Zira'; benim mülkümde sakin olup nimetlerimden yiyip rahat edeceğiniz cihetle ibadetinizi mülkün ve nimetin sahibine tahsis etmeniz «vacip» demektir.

Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile beldelerde ve ar­zın kıt'alarmda tefavüt vardır. Çünkü; bazı beldede fitne ve fesat az olduğundan ibadet suhuletle eda olunur. Zira; ahalisi salâha ma­ildir. Bazı beldede şer ve fesat çok olduğundan ibadeti edada müş­külât çekilir. Binaenaleyh; ahalisi salâha meyyal olan beldeyi in-tihab etmek elbette evlâdır. (Sehil) Hazretleri «Âyetin manâsı bir beldede bid'atlar ve ma'siyetler zuhur ederse o beldeden daha ita­atli bir beldeye nakletmek lâzım» buyurmuştur. Binaenaleyh; Fah­ri Râzi'nin beyanı veçhile dar-1 harpte oturmak haramdır, ancak dar-ı İslama çıkmaya müsaade olur ve dar-ı İslâmda rahat olaca­ğını bilirse.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet Mekke'­de kalan zuafâ-yı müminin hakkında nazil olmuştur. Yani «Mek­ke'de imanınızı izhar ve ibadet etmekte müzayaka görürseniz Me­dine'ye hicret edin. Zira; -arzım geniş» demektir. Yahut «Biz Mek­ke'den hicret edersek sefalet çeker, fakr-ı hâle duçar oluruz» di­yenler haklarında nazil olmuştur. Yani «Korkmayın, hicret edin. Zira; arzım vâsi' ve rızkım bol, aç kalmazsınız» demektir. Nisâbû-rî'de beyan olunduğu veçhile ibadın zat-ı ülûhiyetten kinaye olan mütekellim zamirine muzaf olması ehl-i imanı teşrif ve müşriklere ta'riz içindir.

Hulâsa; din hususunda hicret edecek kimsenin rızk-için en­dişe etmemesi lâzım olduğu ve her nereye gitse rızkı kendini bulacağı ve Allah'ın arzı ve rızkı bol olup cümlesini istiâb ettiği ve her nerede bulunsa ibadeti Allah'a hasretmek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[45]

 

Vacip Tealâ ehl-i imana hicretle emredip hicret ise memleket­lerini, ahibbâyı ve ihvanı terki mucip olduğu cihetle ehl-i imana hicret kerih olmasına binaen insanların en kerih gördükleri mev­tin bile vukuunu beyanla müminleri tesliye ve kederlerini tehvin etmek üzere buyuruyor.

[Her nefis ölümü tadacaktır ve öldükten sonra ancak bizim huzurumuza irca' olunursunuz.]

Yani; ey müminler! Siz nefsinize tebaiyet edip ahbab ü yaran, akraba, taallûkaattan ve memleketten ayrılmayı mucip olan hic­reti kerih görmeyin, ancak kalbinizi bana raptedin. Zira her nefis; ölümü tadacaktır, ölümün acısını tattıktan sonra elbette bizim hu-zur-u manevîmize reddolunacaksınız. Binaenaleyh; hicretten endi­şe etmemek lâzımdır. Çünkü; âkıbet-i emirde bu dünyadan hicret kafidir ve terketmesi ağır olan vatan, ahbab ü yaran cümlesi ter-kolunacaktır.

Bu âyet-i celile her şahsın öleceğini beyanla ibadete teşvik için bir düstur-u hakimdir ki, her şahıs için her zaman ve her yer­de cereyanı kafidir. Binaenaleyh; her şahıs kendi nefsi için tatbik edip demeli ki «Ben bir nefsim. Her nefis Ölümü tadacak. Binaen­aleyh; ben de ölümü tadacağım». İşte böyle deyip ibadete sa'yet-melidir. Bu kaaide; sûğrâ sehletülhusul tarikıyla efrad-ı insanın kâffesinde carîdir. Meselâ «Zeyd bir nefistir. Her nefis ölümü ta­dacaktır, Zeyd ölümü tadacaktır.» demektir.[46]

 

Vacip Tealâ bilûmum kullarının huzuruna rücû' edeceklerini beyandan sonra huzuruna rücû' eden müminlerin nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar iman ettiler ve imanlarının muktezası olan amel-i salihi işlediler. Onları elbette biz Cennet'teıı âlî köşk­lerde ve saraylarda ikaamet ve iskân ederiz ki, o sarayların altın­dan nehirler cereyan eder. Onlar da ebedî Cennet'te kalıcı olduk­ları halde istirahat ederler. Dünyada güzel amel işleyen âmillerin ecri olan Cennet-i A'lâ ne güzel oîdu.]

[Cennet-i A'Iâ'da kendileri için saraylar hazırlanan erbab-ı amel şol kimseler ki, onlar müşriklerin ezalarına sabrettiler ve an­cak Rablerine itimad-ı tamla itimad ederler.]

Yani; Cennet'te ikaamet edecek ve güzel ecre nail olacak âmil­ler şol kimseler ki, onlar umum tekâlif-i İlâhiyenin meşakkatma ve düşmanlarının ezalarına, vatanlarından hicrete, akran, ahbap ve| akrabalarının firkatına sabrettiler. Yalnız sabırla da iktifa etmedi-! ler, belki ancak Rablerine her işlerinde itimad ettiler. Binaenaleyh;! onlar ancak Allah'a rapt-ı kalbedip mâsivâdan alâkayı kestiler kij herşeyi Allah'tan beklerler, Allah'ın gayndan birşey beklemezler.

"Elbette biz onları ikaamet edecekleri bir men-§ zile inzal ederiz» demektir. ğurfenin cem'idir. Ğurje ; âlî köşk ve yüksek saray dernektir. Nisâbûrî'nin beyanı veç­hile bu âyet-i celile; kâfirlerin her taraflarını Cehermem'in ihaü edeceğini beyan eden âyete mukaabildir. Yani «Müşriklerin her| taraflarını Cehennem ateşi ihata ettiği gibi müminlerin de her taraflarım Cennet-i A'lâ'nın nimetleri ve yüksek sarayları ihata ede­cek)-, demektir.[47]

 

Vacip Tealâ ehl-i imanın sabrını ve tevekkülünü beyandan sonra sabra ve tevekküle sebep olan şeyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yeryüzünde hareket edip yürüyen birçok hayvanlar rızkını götüremez ki, gerek o hayvanları, gerek sizi Allahü Tealâ merzuk eder. Zira; Allahü Tealâ sözünü işitir ve her halinizi bilir.]

Yani; ey hicrette rızıktan korkan müminler! Siz rızık için mahzun olup endişe çekmeyin. Zira; Allahü Tealâ rızkınızı elbet­te verecektir. Çünkü; yeryüzünde hareket eden hayvanattan pek çokları şuur ve idrakten âciz olduğundan rızkım kesbedemediği gi­bi eline geçen rızkı yanında alıp götüremez. Halbuki Allahü Tealâ hem o hayvanı hem de sizi merzuk ediyor. Şu halde rızık için hic­reti terketmekte ve keder eylemekte bir manâ yoktur. Binaena­leyh; bu gibi şeyleri dilinizle söylemediğiniz gibi kalbinizle de dü­şünmeyin. Zira; Allahü Tealâ sözünüzü işitir ve kalbinizde olan esrarınızı bilir. Binaenaleyh; rızkınızda ve sair hususatınızda Al­lah'a itimad edin ve işinizi ona ısmarlayın. Çünkü; ihtiyacınızı defe kaadir odur, onun gayrı yoktur. Esbab-ı rızka teşebbüs etmek te­vekküle mâni değildir. Binaenaleyh; çiftçinin hububatı ekmesi ayn-ı tevekküldür, Çünkü; hububatı eker, ekinin bitmesini Allah'­tan bekler ve kalbini Allah'a bağlar. Zira; Allah'tan başka ekini bitirmeye kaadir kimse olmadığım bilir. Hayvanat içinden karınca, fare ve insandan başka rızkını saklar ve toplar bir hayvan olma­dığı Medarik'in cümle-i beyanatmdandır. Şu halde hayvanat için­de insandan ve karıncayla fareden daha ziyade haris bulunmadığı ve akıbet korkusu ancak bunları istilâ ettiği anlaşılmaktadır.

Beyzâvî ve Medarik'in beyanlarına nazaran Mekke'de iman eden müminleri müşriklerin pek çok işkence etmelerine karşı Resûlullah Medine'ye hicret etmelerine işaret edince «Biz diyar-ı gur­bette nasıl maişet edelim? Oturacak evimiz, istifade edecek malı­mız, ticaret edecek paramız, halimizi bilecek akraba ve ahbabımız yok.» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde-onların bu sözlerini redle Cenab-ı Hak «Hayvanattan çokları git­tikleri yere rızkını götüremezler ve lâkın her nereye gitseler onları ve sizi Allahü Tealâ merzuk eder. Binaenaleyh; hicret edeceğiniz mahalle rızkınızı götüremediğinizden korkmayın. Allahü Tealâ sizi merzuk eder» buyurmuş ve hicret edenlerin aç kalmayacaklarını beyanla hicrete teşvik etmiştir.[48]

 

Vacip Tealâ müminlerin hallerini "ve nail olacakları dereceleri ve herkesin rızkını veren kendisi olduğunu beyandan sonra kâfir­lerin hallerini ve iftiralarını bey.an etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki Habibim! Eğer sen müş­riklere sual edip, desen ki «Semâvâtı ve arzı kim halketti, güneşi ve ayı kim muti' kıldı?» Onlar «Elbette bu işleri yapan ve bunları halkeden Allahü Tealâ'dır» derler. Hâl böyle olduğunu bildikleri halde Allah'a nasıl iftira ediyorlar ve Allah'a ibadeti terkle putlara ibadet ederek nasıl şirkediyorlar?] Yerin ve göklerin halikı Allahü Tealâ olduğunu bilince ibadetlerini ona hasretmek lâzımken Allah'a itaati terketmeleri ne kadar garip birşeydir ki, tevhidi terkedip şirki irtikâb ederler. İşte bu halleri şayan-ı taaccüp ve istiğraptır. Çünkü; Allah'ın azamet ve kudretini bilerek onu terkedip ehass-i mevcudat olan putlara ibadet etmeleri taaccüp olunmayacak birşey değildir.[49]

 

Vacip Tealâ mahlûkaatını zikredip mahlûkat içinden bilhassa insanın bekaası rızka muhtaç olduğundan rizka müteallik bazı ah­kâmını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ kullarından dilediğine rızkı bol ve dilediğine dar verir. Zira; Allahü Tealâ herseyi ve herkesin halini bilir, her şahsın rızkını kendi nasıl isterse ona göre o şahsa rızık verir, hiç kimse karışamaz.]

Yani; rızık kulların arzularına tâbi' değildir, belki Allah'ın iradesine ve meşiyetine tâbi'dir. Zira; Allahü Tealâ kullarından is­tediğinin rızkını bol, istediğinin dar verir. Çünkü; Allahü Tealâ herkesin mesalihini, mefasidini ve rızkının miktarını bilir ve muh­taç olan kulunun esbabına teşebbüsü üzerine rızkım nasibi miktarı halkeder. Şu kadar ki, rızıkta kullar için esbaba tevessül lazımsa da sebebin rızıkta te'sir-i tâmmı yoktur. Lâkin abdin iradesini sarf­la esbabına tevessül ettikten sonra rızkın husulü irade-i İlâhiyeye menuttur. Binaenaleyh; insan çok zamanda birçok esbaba tevessül ettiği halde eline hiçbir şe}^ geçmez ve şiddetle müzayaka içinde kalır. Eğer esbapta te'siri olsaydı daima halkolunur ve hiçbir se­bep te'sirsiz kalmazdı, lâkin vukuuât bunun aksine şahittir.[50]

 

Vacip Tealâ rızkın esbabını halik kendi olduğuı rikleri ikaz etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Eğer sen müşriklere suâl edip, desen ki «Semadan suyu inzal edip arzı öldükten sonra o su sebebiyle ihya eden kim­dir?» Onlar «Elbette Allahü Tealâ'dir» derler.]

[Yâ Ekrem~er Rusül! Onların bu kararlan üzerine sen do ki . Yani «Meth ü sena ve öğülmek Allah'a mahsustur. Çünkü; kullarına nimet veriyor ve münkirleri ilzam ediyor» de­mekle müşriklerin hakikati itiraf ettiklerine şükret, belki onların ekserisi söyledikleri sözlerin manâsını taakkul etmezler.] Zira; sözleri şirke münafidir.

«Yani; habibim! Semadan yağmur suyunu inzai eden kim ol­duğunu, ruhtan hâlî ceset menzilinde olan toprağı kuruduktan son­ra o yağmur suyuyla kimin ihya ettiğini sen onlardan sorsan bü­tün mevcudatın mucidi Allahü Tealâ olduğunu ikrara mecbur ola­rak derler ki »Gerek yağmuru yağdıran, gerek ölmüş arzı ihya eden ancak Allahü Tealâ'dır». Ve bu sözleriyle kendilerini Uzam ederler de haberleri olmaz. Çünkü; onlar Allah'ın mahlûkaatından gaayet âdı birtakım âciz taş ve ağaç parçasına ibadet edip onları Allah'a şerik itikaad ettikleri cihetle sözleri efâllerine münafidir. Şu halde kendi sözleriyle tuttukları meslekleri arasında -tenakuz vardır. Zira; bir taraftan Allah'ın azametini ikrar, diğer taraftan gaayet âciz mahlûklara ibadet etmeleri elbette tenakuzdur. Bina­enaleyh; bunların kendi kendilerini ilzam etmeleri şayan-ı şükran olmasına binaen Habibim! Sen Allah'a hamdet, de ki Yani «Hamd ü sena ehl-i şirki kendi sözleriyle ilzam eden Allahü Tealâ'ya mahsustur». Bil ki, Habibim! Onların ekserisi söyledikleri sözün manâsının, kendilerini ilzam ettiğini idrak etmezler. Çünkü; sözleriyle ikrarlarını putlara ibadetleriyle inkâr ederler ve bu kaj dar açık tenakuzu anlamazlar, bu ise âkil şanı değildir. Çünkü;' âkilin şanı söylediği sözü düşünüp mucibiyle amel etmektir. Şu halde söylediği sözün manâsını düşünmediklerinden aklı olmayan behâim menzilindedirler.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette hamd; müşriklerin hakkı itiraf etmelerine binaen olduğu gibi bu misilli dalâletten Cenab-ı Hakkın muhafazası üzerine olmak ihtimali dahi vardır. Buna na­zaran    '(Ekserisi idrak etmezler» demek «Habibim!    Sen bu hale hamdet, fakat senin niçin hamdettiğini onların ekserisi bilmezler» demektir.[51]

 

Vacip Tealâ kendinin halik olup kullarının rızkını verdiğini ve kâfirlerin bu hali ikraıiarıyla beraber Allah'ın gayrıya ibadet ettiklerini beyandan sonra gayra ibadetlerinin sebebi dünyaya meyi ü rağbetleri olduğunu ve dünyanın ise hiç değeri olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu hayat-ı dünya olmadı, illâ oyuncak oldu.]

[Halbuki dar-ı âhiret eğer bilmiş olsalar hayat-ı dâimidir.]

Yani; müşriklerin ve sair âsîlerin mağrur oldukları hayat-ı dünyanın bekaası olmayıp zevale ma'ruz olduğu cihetle olmadı, ancak boşu boşuna bir meşguliyet ve oyuncaktan ibaret oldu. Çün­kü; dünya çocukların bir oyun ittihaz edip bir miktar oynadıktan sonra bıkıp bozup dağıldıkları gibi insanlar da dünyada az bir müd­det döner dolaşır, meşgul olur, sonra vefat eder. Topladığı mallar dağılır, evlâtlar ayrılır, yerinde kimse kalmaz herbiri ayrı bir yere gider. Halbuki dar-ı âhiret hayat-ı ebediyedir inkıtâ'ı yoktur. Zi­ra; ölüm yok, herşey devamlı, âfât ve avarızdan salim ve süruru daimdir. Eğer ehl-i dünya âhiretin devamını bilselerdi dünyayı âhiret üzerine tercih etmezlerdi. Dünyanın indallah kadri olmadı­ğına işaret için hakaarete delâlet eden lâfzı varid olmuş­tur. Yani »Şu değersiz, hakir dünya oyuncaktan ibaret'' demektir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyelte lâfzında hayvan; hayat manâsına masdardir. Âhiretin hayatında mü­balâğa için hayat yerinde hayevan varid olmuştur. Zira: hayevanın manâsında hayata lâzım olan hareke ve ıztırap manâsı mevcut ol­duğundan dar-ı âhiretin hayatını beyanda hayat üzerine hayevan tercih olunmuştur. Şu halde âyetin manâsı: | Dünyanın zevali sür'atli olduğundan ehı-i dünyanın kararı olmayıp az bir zaman muammer olduktan sonra mevtle iniikaal zarurî olduğundan adetâ hayat-ı dünya çocukların oyunları gibidir. Amma dar-ı âhiret böy­le değildir. Çünkü; oradan başka bir mahalle intikal- olmadığından herşey hakîkî ve hayatı sermedîdir demektir.

La'b ile lehiv beyninde fark; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Lab ; batılı irtikâptır. Lehiv ise  haktan i'razdır. Her. oyunda batılı irtikâp olur ki, faydasız olan şey nazar-ı.Şeri'de hep bâtıldır. Oyun; haktan i'razı dahi mutazammındır.    Çünkü; oyun zamanı oyunla meşgul olan kimse hakla meşgul olamaz.

İşte dünyada bu manânın her ikisi de mevcut olduğundan lehv ü la'b ile tavsif olunmuştur. Çünkü; dünyaya teveccüh-ü tam­la ibadetten hâli geçirdiği zaman haktan i'raz ettiği cihetle dünya lehivdir. Dünyaya teveccüh; menfaattan ârî olan şeyi bir müddet-i muvakkata ihtiyar etmiş olduğu cihetle o dünya la'btır. Binaenaleyh; bu âyette dünyaya lehv ü la'b denmiştir. Şu manâlar dünyadan bir maksad-ı sahih murad etmeyip hemen dün­yayı nefsine âlet ettiği takdirde demektir. Amma şeriatın ta'rifi veçhüzere umur-u dünyayı vazifesi olan ubudiyete mani tutma­mak suretiyle helâlinde mal kazanmak meşru ve memduhtur. Yani »Dünyayı âhiretin derecâtma vesile kılmalı, yoksa emeli yalnız |dünyaya hasrederek âhiretin fevtine sebep kılmamah» demektir.[52]

 

Vacip Tealâ ibadeti terke sebep olan hayat,-ı dünyaya rağbet ve bütün emeli ona hasretmek olduğunu beyan ettiği gibi tevhidi terke sebep dünyaya şiddetle muhabbet olduğunu dahî beyan et­mek üzere buyuruyor.

[İnsanlar gemiye bindiklerinde Allahü Tealâ için hulûsu din ile dua ederler.]

[Vakta ki, onlar denizden necat bulup karaya çıktıkları y görülür ki, onlar şirkediyorlar.]

Yani; dünyaya lüzumundan ziyade şiddetle muhabbet ederek âhireti bilkülliye arkaya atıp nisyan eden kimseler denizde gemiye bindiklerinde onlar dini haîisenliveçhillâh kılar oldukları halde Allah'a münacat eder yalvarırlar ve şirki tamamen terkederek. arı duru Müslüman olurlar, putlara ibadet hatırlarından geçmez. Bi­naenaleyh; ihlâs üzere ubudiyet ederler. Çünkü; deryada olan he­lakten ve şiddetten Allah'ın gayrı kurtaracak bir kimse olmadığını bildiklerinden ancak Allah'a iltica ederler. Vakta ki, biz onlara necat verip karaya çıkardık mı? Derhal hal-i aslîlerine avdetle bir de görülür ki, şirkederler. Deryada olan ilticalarını unutup, şirke devam ederler.

Bu âyet; ehl-i şirkin bir hâl üzere bulunmayıp başları sıkıldı­ğında tevhid, sıkıntıları geçince şirke avdet ettiklerini beyanla zem için varid olmuştur. Şirke devam ettiklerine işaret için istimrara delâlet eden muzari suretiyle varid olmuştur. Bu hâl alelekser gemide fırtınaya tutulan insanlarda görülür ki, gemide şiddeti görünce müslim, kâfir cümlesi son ilticanın Cenab-ı Hakka olduğunu bilir ve hepsi birden «Allah Allah» sadasını bârigâh-ı ehadiyete arzederler. O şiddet geçince bir de görülür ki, herkes eski dininde devam ediyor.[53]

 

Vacip Tealâ onların niçin şirkettiklerini beyan etmek buyuruyor.

[Bizim onlara verdiğimiz nimetlere küfretmek ve onunla az bir zaman telezzüz eylemek için şirkederler. Binaenaleyh; yakında şirkin zararını bilirler.]

Yani; onların sirke devamları bizim onlara verdiğimiz nimet-i necata ve emval-i dünyaya küfretmek ve putlara ibadetle bir müd­det birbirlerine muhabbet ve dünya metâ'ıyla intifa' eylemek için­dir. Onların halleri böyle olunca su küfür ve dalâletlerinin akıbeti­ni bilirler ve yakında şirkin azabını görürler. Şu manâ daki ta'lü için olduğuna nazarandır. Amma Beyzâvî'nin beyanı veçhile emir olmak ihtimaline nazaran emri ehl-i küfrü tehdit içindir. Çünkü; hakikatta küfürle emir caiz değildir. Şu halde âyetin manâsı: ] Bizim verdiğimiz nimetlere, on­lar küfür ve o nimetlerle intifa' etsinler. Küfürlerinin acısını elbet­te yakında bilirleri  demektir. Yani  «Onlar küfretsinler bakalım, ne yapacaklar. Akıbet zararını görürler» demek olur.

Makaam-ı tehditte bu misilli kelâmın isti'mâli insanların mu­haverelerinde dahi çoktur. Meselâ bir kimse diğerini şarap içmek­ten menetmek için birçok nasihatta bulunur. Fakat şarabı isti'mal eden kimseye nasihatinin asla te'sir etmediğini görünce hiddet eder ve tehdid etmek üzere «Haydi şarabını iç, zevkine bak! Sen yakın­da onun zararını görürsün. Fakat badeharabülbasra. O vakit neda­met edersin. Amma nedamet fayda etmez» demekle hiddetini "izhar eder.   Şimdi bu kimsenin    «Haydi şarabını iç» demesi hakîkî bir emir değildir, belki onu tehdid için söylenmiş bir söz olduğu gibi bu âyette Cenab-ı Hak ehl-i küfrü tehdit için buyur­muştur. Yani onlara nasihat edildi, dinlemediler. Karada şirkeder, gemiye biner, şiddeti görünce hakîkî bir mümin gibi ihlâs üzere Allah'a yalvarır. Gemiden çıkıp selâmeti bulunca eski haline av­detle şirkine devam eder. İşte bu gibilere Cenab-ı Hak gazabını iz­har ederek «Küfretsinler onlar bizim nimetlerimize ve telezzüz et­sinler, fakat akıbet zararını görürler»    buyurmuştur ki, küfürle emir değildir, belki onları tehdit için bir emirdir.[54]

 

Vâcip Tealâ ehl-i küfrün gemide korku içinde bulundukları hallerini beyan ettiği gibi hâl-i emniyette bulundukları hallerini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Müşrikler bizim nimetlerimizi inkâr ederler de kendi belde­leri olan Mekke'yi hurmet-i azîme ve emniyet-i tâmme sahibi kıl­dığımızı bilmediler mi? Elbette bildiler ve onların etrafından nâs birbirlerini nehb ü gaarat eder, birbirlerini esir alır, kapar, kaçar­lar. Bunları görmüyorlar mı? Ve kendileri Mekke sayesinde emin ve istirahat üzere oturuyorlar, onu bilmediler mi?]

[Onlar şu nimetleri gördükten sonra batıla iman ederler de Allah'ın nimetine mî küfrederler? Onlara verdiğimiz emniyet ve istirahata karsı bâtıl olan putlara iman edip nimetlerimize küfret­mekten utanmazlar mı?]

«Nâs etraflarından kapılıp kaçırı­lıyor, Araplar birbirlerini nehb ü gaarat ve katlediyoıiaı veya esir alıp götürüyorlar. Bunları onlar görmüyorlar mı? Kendilerinin beldelerini bu gibi vahşiyane cinayetlerden emin kıldığımızdan mı putları bize şerik kılıyorlar» demektir. Şu halde Mekke ahalisi et­raflarında olan kabaile nisbetle envâ'-ı nimet .içinde oldukları hal­de o nimetlerin kadrini bilip şükrünü eda etmek lâzımken bilâkis onlar küfrün en fenası olan şirki irtikâpla nimet-i îlâhiyeye küfre­dip bâtıl putlara iman etmeleri tevbih ve tekdire şayan olduğuna işaret için istifhavı-ı inkârı ile varid'olmuştur.[55]

 

Toalâ müşriklerin zulümleri nihayete vardığını emiek u/ere buyuruyor.

[Ailahü Tealâ'ya yalan olarak iftira eden veyahut hak olan şey kendine geldiğinde o hakkı lekzibeden kimseden daha ziyade zâlim kim olabilir? Elbette kimse olamaz.]

[Kâfirler için Cehcnnem'de makam olmadı mı? Elbette oldu.]

Yani; Ailahü Tealâ'ya şirk ve veled isnadetmekle yalan olarak iftira eden kimseden daha ziyade zâlim kim olur? Veyahut hak olan resul ve kitap kendine geldiğinde o hakkı tekzib ederek iman etmeyen kimseden daha ziyade zulmü irtikâb eden kim olur? El-betto bu gibi cinayetleri irtikâb eden kimseden daha ziyade zâlim olamaz. Bu misilli cinayetleri irtikâb eden kâfirler için Cehennem1-de ikaamet mahalli olmadı mı? Elbette onların, Allah'a iftira ve Resulünü tekziplerinin cezası olarak Cehennem'de mahalleri var­dır.

Ehl-i küfrün Cehennem'de makamları; kendi istihkakları ve Cehennem'e girmelerine sebep; küfürleri olduğuna işaret için ehl-i küfrün -isimleri  lafzıyla varid olmuştur.[56]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin   ahvalini beyandan    sonra müminlerin  beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar bizim dinimize yardım için mücahede ettiler. Elbette biz onlara doğru yolumuzu tevfik ederiz. Halbuki Allah'ın muaveneti erbab-ı ihsanla beraberdir.]

Yani; şol kimseler ki, bizim dinimize yardım ve Resulümüze muavenet için müşriklerle mücahede ettiler. Elbette o mücahede edenlere mükâfat olmak üzere biz onları hidayette kılar ve amel­lerine sevap veririz ve nza-yı İlâhimize onları îsâl edecek tarik-ı müstakimi tevfik ederiz. Zira; Allah'ın muaveneti mücahede ve sair taâtı eda ile ihsan edenlerle beraberdir.

Tefsir-i Hâzin ve Medarik'te (Fazl b. İyaz) dan naklen beyan olunduğuna nazaran mücahedeyle murad; ilim talebi için sa'y ü gayrettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: |Şol kimseler ki, onlar ilim tahsili için sa'y ü gayret ettiler. Elbette biz onları tah-sil-i ilim tarikında hidayette kılarız |  demektir.

Mücahede yle murad; sünnet-i nebeviyeyi ikaame, ilimle amel ve günahına tevbe etmek manâsına olmak muhtemeldir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran manâ-yı âyet: Şol kimseler ki, onlar bizim vahdaniyetimize delâlet eden delillere nazarda ve meânîsini teemmülde sa'y ü gayretle takatlarım sarfettiler. Elbette biz onları itikaad-ı sahiha îsâl ederiz j demektir. Muhsininle murad; ibadâtı şeraitine riayet ederek eda eden kimselerdir.[57]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4160-4161

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4161-4163

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4163-4164

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4164-4165

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4165-4166

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4166-4167

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4167-4169

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4169-4172

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4172-4174

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4174-4178

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4178-4179

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4179-4180

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4180-4182

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4182-4183

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4183-4184

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4184-4185

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4185-4187

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4187-4188

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4189

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4189-4191

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4191-4193

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4193-4194

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4194

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4194-4195

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4195-4196

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4196-4197

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4197-4198

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4198-4199

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4200-4201

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4201-4202

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4203-4204

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4204-4205

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4205-4206

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4206-4208

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4217-4218

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4218-4220

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4220-4221

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4221-4223

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4223-4224

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4224-4225

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4225-4226

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4226

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4226-4228

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4228-4229

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4229-4231

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4231

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4232-4233

[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4233-4234

[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4234

[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4235

[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4235-4237

[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4237-4238

[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4238-4239

[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4239-4240

[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4240-4241

[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4241-4242

[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4242-4243