Mekke-i Mükerreme'de
nazil olaiı sûrelerdendir. Altmış dokuz âyeti hâvidir.
Nimetullah Efendi'nin
beyanı veçhile kâmile, liyafcatıriia, müeyyid minindillâh olduğuna işaret ve
Resulullah'a hitaptır. Manası [Ey nimet-i İlâhiyenin feyezanına lâyık ve
mucizât-ı bahireyle müeyyed minindillâh olan insan-ı kâmil!] demektir.
[Nâs «Mücerret iman
ettik» demekle fitneyle müptelâ olun-mayarak terkolunurlar mı zannederler?]
Yani; insanlar
mallarında ve canlarında fitne olunmaksızın yalnız «Biz iman ettik» sözleriyle
terkolunacaklarmı ve imtihan olunmayacaklarını mı zannederler? Eğer böyle
zannederlerse bu misilli zan doğru değildir. Zira; mücerret «İman ettik» demek
onları her belâdan kurtaramaz. Çünkü; insanlar ve bilhassa müminler tekâlif-i
îlâhiyeden hasıl olacak meşakkatlarla, düşmanla mü-cahede ve muhaceretten hasıl
olacak mihnetlerle, fakr u faka belasıyla, mallarında noksan, canlarında
hastalık ve sair belâya ile müptelâ olurlar, onlara imtihan muamelesi yapılır
ki, mümin, münafıktan seçilsin; sâdık, kâzipten ayrılsın, imanında sebat
edenle etmeyip muztarip olanlar birbirinden farkolunsun ve herkes nazarında
halleri ma'lûm olsun, mümin olanlar sabırla derecata ve münafık olanlar da
nifaklarıyla Cehennem'ih derekâtına
müstehak oldukları anlaşılsın.
Evet! İmandı kâmil sahibini âhirette saha-i selâmete çıkarır, lâkin dünyada
sahibini Müslümanlar nazarında bütün ehl-i İslâmın nail olduğu hukuka malik
kılar, fakat her türlü belâdan kurtaramaz. Çünkü; dünya dâr-ı mihnet olduğundan
müd nün ve kâfir her cümlesi hissesine isabet eden belâya ile imtihan! dan geçer.
Şu kadar ki, mümin imanı sebebiyle o belânın âhiret-^ te mükâfatına nail olur
ve sabrından sevap alır. Binaenaleyh; çok kere mümin-i kâmil fâsık-ı fâcirden
daha ziyade belâya müptelâ olur ki,
sabrıyla derecât-ı âliyâta nail olsun. İmanında kemâl olmayanlar da bazı
belâya ile müptelâ olunca itikadını bozar, iman-, dan çıkar da haberi olmaz.
Fahri Râzi ve Kazî'nin
beyanları veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; Mekke'de (Ammar b. Yâsir), (Ayaş),
(Velid) ve (Seleme) gibi fukara-yı ashaba müşriklerin işkence etmelerinden
Eesulullah'a şikâyet etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yani
«Mü'min olmakla her belâdan kurtulmak lâzım gelmez» demektir. Yahut (Mehca' b.
Abdullah) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Mehcâ') yevm-i Bedir'de en evvel
şehid olan şüheda-yı İslâmiye-dendir. Yani «Mümin olmakla kâfirin silâhına
hedef olmamak lâzım gelmez» demektir.
HâzhVde beyan
olunduğuna nazaran Resulullah'm «(Mehca') şehitlerin büyüğüdür, Cennet'in
kapısı bu ümmetin şühedasından ilk önce Mehca'a açılacaktır» buyurduğu
mervidir. Peder ve validesinin (Mehca') .in şehadeti üzerine çok fezi' ve
feryad etmelerine binaen bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Hulâsa; bir kimse
mümin olmakla fitneye duçar olmamak ve fitneye tutulmamak lâzım gelmediği bu
âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.[1]
Vacip Tealâ müminin
imanı dünyanın levazımından olan be-lâyâdan kurtaramayacağını beyandan sonra
insanları belâ ile müptelâ kılmak yeni bir âdet olmayıp evvelden beri
kullarını imtihanın âdet-i İlâhiyeden olduğunu beyan etmek üzere
buyuruyor.
[Zat-ı ulühiyetime
yemin ederim ki, biz muhakkak şol kimseleri fitneyle müptelâ kıldık. Onlar
Kureyş müşriklerinden evvel geçtiler.]
[Bu iptilâ üzerine
Allahü Tealâ elbette sözünde sâdık ve imanında sabit olanları, kavlinde ve
fiilinde yalancıları bilir, onların sıdka ve kizbe dair olan hallerini nâsa
izhar eder.]
Yani; bizim insanları
müptelâ kılmamız ümmet-i Muhammede mahsus yeni bir âdet değildir. Zira; ümmet-i
Muhammedden evvel geçen milletleri ve.- enbiya-yı kiramı dahî zamanlarında
birtakım belâya ve meşakkatla müptelâ kıldık. Maahaza onlar da «Biz iman ettik»
demekle imanlarını izhar ederlerdi, fakat onların «İman ettik» demeleriyle
biz, onları iptilâsız mühmel olarak terketmedik,B onlar üzerine tekâlifimizi
inzal ve ibadeti farz kıldık, muharrematı terketmelerini emrettik ki, imanında
sâdık olanlar kâzip olanlardan ayrılsın. Çünkü; tekâlifle mükellef olunca
münafıklar itaattan i'razla imanlarında sâdık olmadıklarını izhar ve imanında
sabit olanlar da tekâlifin cümlesini kabul ederek mükellef olduğu vazifeyi
edaya sür'at ederler. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak imtihan muamelesini bilicrâ
sâdık olanları kâzip olanlarından tefrik etmekle her iki fırkanın halini
herkese ilân eder.
Medarik'te ve Kazî'de
beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ imtihan etmeden evvel sâdık veya kâzip
olanları bildiği halde bu âyette «İmtihanla bildi» demek «İmtihan ve iptilâ ile
her iki fırkanın hallerini halka izhar etti» demektir. Çünkü; sâdık olan hâl-i
zarrâ' ve hâl-i serrâ yani zarar ve sürür zamanlarının her ikisinde de sabır ve
şükreder; kâzip olan da hâl-i ferahında şükrederse de hâl-i kederinde cezi\
fezi* ve feryad ü figanla herşeyi inkâra başlar. Bu âyette if'âl babından
kıraat olunduğuna nazaran
i'lâm yani bildirmek manasınadır. Şu halde matıâ-yı nazım: [AllaThü Teâlâ sâdık
olanların yüzlerini yevm-i kıyamette beyaz, kâzip olanların yüzlerini siyah
kılmakla halka onların hâllerini bildirir] demektir. Binaenaleyh; sâdık olanlar
mesrur, kâzip olanlar me'yus olur; halk da onların hallerini görürler.
Hulâsa; insanların
iptilâdan hâlî olmayıp mümin ve kâfir herkesin kendine göre iptilâsı bulunduğu
ve iptilâ sebebiyle sâdık olanların kâzip olanlardan temeyyüz ettikleri yevm-i
kıyamette Allahü Tealâ'nm sâdıklarının sıdkını ve kâziplerin kizbini ilânla
herkese onların hallerini bildireceği bu âyetten müstefad olan fevaid
cümlesindendir.[2]
Vacip Tealâ kulların
mücerret «İman ettik» demekle fitneden hâlî olmayıp herbirini birçok tekâlifle
mükellef kıldığını beyandan sonra tekâlifi kabul etmeyenlerin muazzep
olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler bizi
scbkedeceklerini zannederler mi ki küfür ve sair günahları işlediler? Eğer
böyle hükmederlerse onların hükmettikleri şey ne fena oldu.].
Yani;.şol kimseler ki,
onlar şirk ve sair günahları işlerler ve bizi sebkederler, yani işlediklerini
bildirmez, ilm-i İlâhiyi tecavüz eder ve ilm-i İlâhi amellerine lâhik
olmayacağını mı zannettiler? Eğer günahları yanlarına kalacak ve intikaam-ı
İlâhiden kurtulacaklarını zannederlerse bu zanları yanlış ve hükümleri
fasittir. Zira; onların hükümleri pek çirkin bir hükümdür. Çünkü; günah üzere
dünyada azap görmemekten âhirette de azap görmemek lâzım gelmez.
Fahri Râzi'nin beyanı
veçhile bu, âyet «Seyyiat üzerine dünyada azap olmayınca âhirette dahî azap
olmaz» diyenleri red için nazil
olmuştur. Çünkü; kâfirlerden bir kısmı «Eğer seyyiat üzere âhirette azap
olsaydı dünyada da olurdu. Dünyada olmaması ahi-rette de olmayacağına delâlet
eder. Şu halde vaad-i İlâhî kullarını ibadete teşvik ve azabını beyan eden
vaîdi günahtan korkutmak içindir» demeleri üzerine bu itikadda olanların
itikadlarmın bâtıl olduğunu Vacip Tealâ bu âyetle iptal etmiş ve şu
^hükümlerinin gaayet kötü bir hüküm olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; âhi-reti
dünyaya kıyas etmek yanlış olduğu gibi hükümleri de delâil-i akliye ve
şer'iyeden hiçbirine müstenit değildir. Delilsiz hüküm ise bilkülliye itibardan
sakıttır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu hükmün gaayet çirkin bir hüküm olduğunu
beyan etmiştir ki,.bu misilli hükümden herkes içtinab etsin.[3]
Vâeip Tealâ dünyada
nâsın mühmel olarak terkolunmayıp elbette mükellef olduklarını ve mükellef
olduğu vazifeyi edadan is-tinkâf edenlerin muazzep olacaklarını beyandan sonra
vazifesini eda edenlerin amelleri zayi olmayacağını beyan etmek üzere
buyuruyor.
[Âhirette Allah'ın
rızasına mülâki olacağını ümid eden kimse âhiret için amel etsin. Zira;
mülakat için ta'yin olunan gün elbette gelecektir. Halbuki Allahü Tealâ
kullarının sözlerini işitir, itikad ve amellerini bilir.]
Yani; bir kimse âhirete
iman ve yevm-i kıyamette Cenab-ı Hakka mülâki olacağını ümid ederse mülakat
günü için amel-i sa-lih işlemekle hazırlansın. Zira; mülakat için Allah'ın
ta'yin ettiği ecel-i muayj^en elbette gelecek ve o günde Cenab-ı Hak herkesi
hazırladığı ameliyle mücazat edecektir. Zira; Allahü Tealâ cümle kullarının
zikrini, duasını ve günaha dair olan sözlerini işitir, bilûmum işlerini,
ihtiyaçlarını ve istediklerini, bilir.
Vacip Tealâ rızasına
mülakat için ta'yin ettiği âhiret gününün geleceğine şüphe olmadığına işaret
zımnında o günün geleceğini beyanda tahkika delâlet eden ve lâm-ı te'kidle buyurmuştur,
ki «Muhakkak ve elbette gelecek, şüphe yok»
demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı
veçhile bu âyette abdin âhirette nail olacağı derecata işaret vardır. Çünkü
abdin amelinde mertebe; üçtür: 'Birincisi; kalbiyle itikaadiyatın küllisini
tasdik etmektir. Tasdik; gözle görülmez, ancak Cenab-ı Hak ilmiyle bildiğinden
âhirette kuluna tasdikma mukaabil gözlerin görmediği ve kalb-i beşere hutur
etmedik nimetler ihsan edeceğine işaret için âhirette mülakat ümid edenlerin
amellerini bildiğini beyan etmiştir, ikincisi; amel-i lisanı olup lisanla amel
de mesmûât-tan olduğu cihetle kulakların duymadığı nimetleri vereceğine işaret
için kullarının işitilmek sânından olan amel-i lisanîlerini işittiğini beyan
etmiştir. Üçüncüsü; amel-i cevarihtir ki, azalarıyla işledikleri amellerini
gördüğünü diğer nususla beyan buyurmuştur ki, gördüğü amellere mukaabil
elbette mükâfat verecektir.
Hulâsa; yevm-i âhirete
imanla Cenab-ı Hakkın rızasına mülakat ümid eden kimsenin o gün için amel
hazırlaması lâzım olduğu ve mülakat için ta'yin olunan günün elbette geleceği
ve Allahü Tealâ'nıh kullarının sözlerini işitip amellerini bildiği bu âyetten
müstefad olan fevaid cümlesindendir.[4]
Vacip Tealâ kullarına
teklifini beyandan sonra tekliften [faydanın kullara ait olduğunu beyan etmek
üzere buyuruyor
[Eğer bir kimse
huzuzat-ı nefsaniyesinden vazgeçer,; ibadete sa'yile mücahede ederse ancak kendi menfaatına
mücahede eder.
Zira; Allahü Tealâ
âlemlerin ibadetlerinden ganîdir ve hiç kimsenin ibadetine ihtiyacı yoktur.]
Şu halde ibadetin menfaati; ancak ibadet eden kimseye aittir. Binaenaleyh;
Allah'ın kullarına ibadetle teklifi merhamet ve hallerini ıslah içindir, yoksa
kendi ihtiyacı için teklif etmiş değildir.
Nisâbûrî ve Hâzin'in
beyanları veçhile bu âyette Cenab-ı Hakkın kullarına beşaret vardır. Zira;
Vacip Tealâ âlemlerden ganî ve ihtiyaçtan berî olunca bütün mevcudatı bir şahsa
vermiş olsa hiç noksan târî olmayacağı cihetle dünya ve âhirette istediği kadar
nimeti istediği kuluna vermekte bir manî olmadığından abd Rabbin-den her
nimeti ister, ümid eder. Rabbi de istediği kadar vermeye kaadirdir. Kezalik bu
âyette kulları tehdit de vardır. Çünkü; Cenab-ı Hak cümle eşyadan ganî olunca
bütün eşyayı kahrıyla ihlâk ve bilhassa insanları azapla itlaf etmiş olsa hiç
bir noksan târî olmadığı gibi ihlâkine bir manî de bulunmadığı cihetle abdin
daima havf ve endişe etmesi lâzımdır ki, kusuruna binaen Allahü Tealâ'-nm her
zaman onu ihlâk etmek ihtimali mevcuttur. Binaenaleyh; bu âyette kulları tebşir
olduğu gibi tehdit de vardır.
Hulâsa; abdin
ibadetinden menfaat ancak kendine ait ve Allahü Tealâ'nın cümle âlemden,
bilhassa insanların ibadetinden ganî olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid
cümlesindendir.[5]
Vacip Tealâ amel eden
kimsenin amelinden menfaat ancak kendine ait olduğunu icmalen beyandan sonra
tafsîlen beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler ki,
onlar iman ettiler, imanlarının muktezası olan amel-i salih de işlediler.
Onların günahlarını biz elbette kefaret eder ve amellerinin güzeliyle
cezalandırırız,]
Yani; şol kimseler ki,
onlar Allah'a ve resulüne ihlâs üzere iman edip imanlarını amelleriyle isbat
ettiler. Onların zaman-ı cehalet ve dalâlette işledikleri günahlarını biz
elbette kefaret eder ve amel defterinden sileriz. Zira; küfrünü imanıyla ve
sair günahı ameliyle izale ederiz ve amellerinin en güzel cezasıyla cezalandırırız.
Yani müstehak oldukları sevabın kat kat fazlasmı veririz. Çünkü cezada hasen;
ameline-göre cezadır. Şu halde a h s e n ; müstehak olduğu cezanın fazlasıyla
mükâfattır. Binaenaleyh; imanıyla beraber amel-i salih işleyen kimselerin
cezaları istihkaklarından fazla olacağını beyanla bu âyette Cenab-ı Hak
kullarını ibadete terğib etmiştir. Ayette kâfirin ameline sevap olmayacağına
dahî işaret vardır. Zira; ahsen-i ceza imanla meşrut olunca imanı olmayan kimse
bab-ı İlâhide ecnebi olduğu cihetle hüsn-ü ceza olan atiye-i İlâhiyeye müstehak
olamaz ki, fazlasına müstehak olsun. Çünkü; asıl amelin cezasına müstehak olamayınca
fazlasına müstehak olamayacağı evleviyetle sabittir.
Fahri Râzi'nin beyanı
veçhile bu âyet amelin imana mugaayir olduğuna delâlet eder. Zira; ameli iman
üzerine atfetmek mugaayir olduğuna delildir. Çünkü; ma'tufun ma'tufunaleyhe
mugaayir olması kavaid-i Arabiye iktizasmdandır. Kezalik âyet; amel-i salihin
sevabının bakî olduğuna dahî delâlet eder. Fakat niyet-i halisa olmak şarttır.
Çünkü; niyet-i halisayla işlenmeyen amelde fayda olmaz ki, bekaa bulsun.
Âyette ceza; iki nevi zikrolundu. Zira, amel, ikidir: Birincisi; imandır ki,
onun cezası; seyyiatı kefarettir. İkincisi; amel-i salihtir ki, onun cezası;
ahsen-i ceza olan derecattır.
Hulâsa; imanla beraber
amel-i salihin cezası günahlara kefaret olacağı- ve amel-i salih işleyen
kimsenin fazlasıyla mükâfat göreceği bu âyetten müstefad olan fevaid
cümlesindendir.[6]
Vacip Tealâ kullarını
amel-i saliha terğib ettikten sonra amel-i ilin cümlesinden olan ebeveyne
ihsanla emretmek üzere buyuruyor.
[Biz insana ana ve
babasına güzel muamele etmesini vasiyet ettik.]
[Ey insan! Eğer
validen ve pederin senin için ilim olmayan birşeyle bana şirketmeni emrederler
ve seninle bu hususa dair mücahede ederlerse sen onlara itaat etme.]
[Zira; sizin neminiz
ancak banadır. Binaenaleyh; ben size amelinizi haber veririm.]
Yani; biz insana iman
ve amel-i salihle tekliften sonra validesine ve pederine ihsan etmesini
tavsiye ettik. Zira; insanın ebeveyni vücuduna sebep olduklarından onların
sebkeden hizmetlerine ve terbiyelerine mukaabil hüsn-ü muameleyle güzel hizmet
edip incitmemesini insan üzerine vacip kıldık ve ihsan etmesini emrettik ki,
ihsanında asla eza karışığı olmamak lâzımdır. Binaenaleyh; insanın ana ve
babasını küçük görmesi ve hakareti andırır muamelede bulunması caiz olmadığı
gibi ebeveyni huzurunda kemâl-i tevazu ve inkıyad üzere bulunmak vezaif-i şeı
'iyedendir. Şu halde insanın ebeveyninin bilûmum emirlerine itaati vaciptir.
Ancak ebeveyni eğer o insana şirkle ve sair günahla emrederlerse itaat etmemek
vaciptir. Zira; Halika ma'siyet olan şeyde mahlûka itaat caiz olamaz. Eğer
ma'siyetle emirlerine itaat ederse mes'ûl olur. Zira; cümlenin mercii huzur-u
Bârî'dir. Binaenaleyh; Ce-nab-ı Hak herkesin amelini kendine haber vereceğini
beyan etmekle bu misilli itaattan kullarını tehdid etmiştir.
Vacip Tealâ suret-i
meşrûada ebeveyne ihsanın mükemmel olmasına işaret için âyette lâfzını ta'zîme
ve teksire delâlet eden tenvinle nekre olarak irad buyurmuştur. Şu halde evlât
üzerine lâzım olan ebeveyne itaatin en yüksek tabakası olduğu gibi kemâl-i
ta'zim üzere bulunmak da lâzımdır. Binaenaleyh; ebeveyne azıcık kusur,
indallah pek büyük günahtır.
Beyzâvî ve Hâzin'in
beyanlarına nazaran bu âyet (Sa'd b, Ebi Vakkas) ve anası (Hamiyye) hakkında
nazil olmuştur. Çünkü; (Sa'd) Hazretleri İslâm olunca validesi ona gücendi ve
irtidad etmesini teklif ve İsrar etti. Hatta (Sa'd) eski dinine dönmezse ekmek
yemeyip su içmeyeceğini söyledi ve birkaç gün yemedi, içmedi. Bir gün (Sa'd)
Hazretleri «Ey anam! Eğer yüz canın olsa, birer birer çıksa ben din-î İslâm'ı
terketmem. İster ekmek ye, ister yeme» dedi. Validesi irtidadından ümidini
kesti ve ekmek yemeye başladı, onun üzerine bu âyet nazil oldu. Gerçi (Sa'd) m
validesi (Sa'd) a gücendi lâkin, bu gücenmesi bigayrıhakkm (Sa'd) ı şirke
davet için olup şirk ise rıza-yı İlâhinin hilâfına olduğundan rıza-yı İlâhi
hilâfına davete icabet caiz olmadığını Cenab-ı Hak beyan etti ve dedi ki «Ey
ebeveynine ihsanla me'mur olan insan! Eğer validen ve pederin senin ulûhiyete
ilmin olmayan birşeye ibadet ve şirketmeyi sana emreder, bu hususta seninle
mücahede eder, uğraşırlarsa onlara itaat etme ve rıza-yı İlâhi hilâfına tekliflerini
kabul eyleme, sözlerini dinleme. Zira; cümlenizin mercii-niz banadır.
Binaenaleyh; ben sizin herbirinizin amelinizi kendinize haber veririm. Şu
halde amelinizi rızama muvafık işlemeniz lâzımdır. »
Beyzâvî'nin beyanı
veçhile Vacip Tealâ bu âyette «İlmin olmayan şeye davet ederlerse itaat etme»
buyurmasıyla insan için sıhhatini bilmediği birşeye ittibâ* caiz olmadığını
beyan etmiştir. Âyetin zahiri haber ise de hakikatta manâsı emirdir. Yani «Biz
insana valideyni hakkında vasiyet ettik ve dedik ki "Ey insan! Sen
valideynine ihsan eder gibicesine ihsan et ki, ebeveynini hoşnut etmekle bizim
rızamızı tahsil etmiş olasın» demektir.[7]
Vacip Tealâ ebeveyn
hakkında ahkâmım beyan zımnında insanın iki sınıfına işaret etmişti ki biri
mümin, diğeri müşriktir. Şunlardan herbirinin ahkâmını beyan etmek üzere buyuruyor
[Şol kimseler ki,
onlar imanla beraber amel-i salih işlediler. Onları elbette biz salihîn
zümresine ithal ederiz.]
[Nâstan bazıları «Biz
Allahü Tealâ'ya iman ettik» derler ve imanını izhar ettikten sonra nâş
tarafından ezalanınca nâsın dünyada döğmekle azabını Allah'ın ahirette ateşle
azabı gibi kılar.]
Binaenaleyh; dininden
döner ve kalbinde küfrünü gizlemeye başlar. Şu halde nâsın azıcık ezası
küfrüne sebep olur.
[Zat-ı ulûhiyctime
yemin ederim ki, Rabbin Tealâ tarafından size nusret gelirse «Biz de sizinle
beraberiz» derler.]
[Böyle söylerler de
Allahü Tealâ âlemleri kalplerinde olan
gizli küfürlerini bilmez mi ve bilmedi mi zannederler?]
[Ve elbette Allahü
Tealâ, şol kimseler ki, iman ettiler, onları ve münafıkları bilir.]
Yani; imanla anıel-i
salihe devam edenleri biz enbiya ve evliya cemaatı içine ithal eder ve onların
girdikleri Cennet'e koyarız. Zira salâh; insanın mertebesinin nihayesi
olduğundan suleha-dan olanları suleha ile beraber bulundururuz, nâstan bazıları
«Biz Allah'a ve Resulüne iman ettik» deyip imanı izhardan sonra kâfirler
tarafından eza olununca dünyada kâfirlerin iman üzere azaplarını Allah'ın
ahirette küfrüzerine ateşle
azabına müsavi kılar,
dininden döner ve irtidad eder. Halbuki
azab-ı âhiret ebedî ve. şiddetli olduğundan dünya azabına asla kıyas kabul
etmez. Zatıma yemin ederim ki Habibim! Rabbin Tealâ tarafından size yardım
gelirse onlar da «Biz de gazada sizinle beraberiz. Binaenaleyh; ganimette
hakkımız vardır ve ahkâm-ı sair ede size müsaviyiz» derler, Müslümanlıktan
bahseder ve bir hak davasında bulunurlar. Maahaza kendileri münafıklardır.
Binaenaleyh; eğer muharebe ehl-i İslârnm aleyhine neticelenirse kâfirlerle
beraber olur. Müslümanlar aleyhine idare-i kelâm ederler. Böyle söylerler de
Allahü Tealâ âlemlerin ve bilhassa bunların kalplerinde olan küfrü herkesten
ziyade bilir olmadı mı? Elbette bilir. Binanealeyh; bir müd-det-i muvakkatada
Müslümanları aldatsalar da Allah'ı aldatamazlar. Elbette Allahü Tealâ
müminleri ve münafıkları bilir, müminleri nusretiyle i'zaz, "kâfirleri ve
münafıkları ihanetle izlâl ve bilhassa münafıkların nifaklarını meydana
koymakla âleme ^rüsvâ eder. Kütüb-ü fıkhiyede beyan olunduğu veçhile bir
müminin hâl-i ikrahta kalbi iman dolu olarak kelime-i küfrü söylemesi imanına
zarar vermez. Bu mesele bu âyete münafi değildir. Zira; mümin icbar sebebiyle
her ne kadar kelime-i küfrü tekellüm ederse de kalbinde imanı sabittir. Amma bu
âyette beyan olunan münafıklar kâfirlerden gördükleri eza üzerine lisanlarıyla
irtidad ettikleri gibi kalpleriyle de irtidad ederler. Binaenaleyh; kalbinde
imanı sabit olan müminin icbar sebebiyle kelime-i küfrü söylemesiyle, müna-fıkm
kalbinde küfrüyle beraber lisanıyla kelime-i küfrü tekellümü müsavi olamaz.
Tefsir-i Hâzin'de
beyan olunduğu veçhile bu âyet nâstan bir cemaat hakkında nazil olmuştur. Zira;
kâfirlerden, imanlarına binaen gördükleri eza üzerine «Dünyada iman üzerine
azapla ahirette küfür üzerine azap beyninde fark yoktur. Şu halde dünyada iman
edip kâfirlerin işkencelerine ma'ruz olacağımıza dünyada küfreder, ezadan
kurtuluruz. Ahirette küfrün azabım çekeriz» dediler ve küfrü irtikâb ettiler.
Âhiretin ebedî ve azabının şiddetli olduğunu unuttular. İşte bu misilli
kimseleri zem için Allahü Tealâ bu âyeti inzal etmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı
veçhile salih olan mümini salihîn zümresine ithalin manâsı; onların girecekleri daireye girmektir ki,
o daire de Cennet'tir. Amma eğer Cennet'e
girmekte âhad-ı ümmet enbiya ile beraber olsalar da derecâta nail olmakta ve
meratib-i âliyeye irtika etmekte bittabi' enbiya-yı izam hazaratıyla beraber
olamazlar. Çünkü; mansıb-ı nübüvvetin dere çatı başka ve gaayet âlîdir.
Binaenaleyh; âhad-ı ümmet o derecelere nail olamazlar.
Bu sûre'nin evvelinden
buraya gelinceye kadar on âyetin Medine'de nazil olduğu mervidir. Zira; bu
âyetlerde münafıklardan bahis vardır. Halbuki Mekke'de münafık yoktu. Çünkü;
Mekke'de nâs iki kısımdı. Biri halis mümin, diğeri kâfir-i muannid ve
mü-cahirdir ki, müslümanlardan korkuları olmadığından küfürlerini saklamaya
ihtiyaç görmezlerdi.
Hulâsa; iman eden ve
amel-i salih işleyenlerin salihîn zümresine dahil olacakları ve nâstan bir
kısmı iman ederlerse de imanlarında sebat olmadığından kâfirlerden gördükleri
eza üzerine ir-. tidad edip âhiret azabını dünya azabına müsavi kıldıkları ve
halbuki onlar her ne kadar küfürlerini saklasalar da Allahü Tealâ'-nın
kalplerinde olan nifakı ve müminle münafık olanları bildiği ve müminler için
hasıl olan galebeye ve emval-i ganimete «Biz de sizinle beraberiz» diyerek
iştirak etmek istedikleri bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.[8]
Vacip Tealâ
münafıkların ahvalini beyandan sonra kâfir mü-cahirlerin müminleri idlâl için
sevkettikleri sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Kâfirler müminlere
"Siz bizim tankımıza ittibâ' edin. Biz sizin günahlarınızı götürelim»
demekle müminleri iğfale çalıştılar. Halbuki onların günahlarından hiç birşey
götüremezler. Zira; onlar yalancılardır.]
Yani; kâfirler
müminleri ıdlâle çalışırlar. Cümle-i idlâllerinJ den biri de müminlere dediler
ki «Ey ahmak kişiler! Siz bizim ta-j rikımıza ittibâ' edin, putperest olun.
Bizim mezhebimize ittibâ'ıj nızdan dolayı günah varsa biz o günahı götürürüz ve
bundan neş'et edecek günahı bizim boynumuza atın. Zira; putperestlik âba ve ecdadımızın
dinidir. Eğer o anda günah olsaydı onlar bunu irtikâb etmezlerdi» demekle
ıdlâle sa'yettiler. Halbuki onlar müminlerin günahlarından bir zerre bile
götüremezler. Zira; onlar elbette ya} iancılardır. Çünkü; âhireti mu'tekid
olmadıklarından ehl-i imani
iğfal için bu sözleri
söylerler, maksatları da istihza etmektir.işte bu âyetin sırrı her zaman zuhur
etmektedir. Çünkü; kâj-firlerle münafıkların ehl-i imanı, âsîlerin ehl-i taatı,
fasıkların ehl-i ittikaayı ve müfsitlerin ehl-i salâhı ifsat ve ıdlâlleri her
zaman carîdir, yalnız asr-ı saadete münhasır değildir. Hele şu âyette beyan
olunan tarz üzere «Sen şu işi işle de vebali varsa benim olsun» sözü ekser-i
insanların lisanında çok zaman işitilir, imanı zayıf kimselere şeytan'm
vesvesesi de inzimam edince yoldan çıkar, taatını ma'siyete tebdil eder. Çünkü;
sözün insanlarda te'siri ve insanların sözle aldanması gayr-ı kaabil-i inkâr
bir hakikattir. Amma imanı kavı olanlar hiçbir zaman bu gibi hezeyana aldanmak
şöyle dursun bu sözleri red ve cerheder, asla imanına ve ibadetine halel
getirmez.
[Onlar kendi
günahlarını ve kendi günahlarıyla beraber ıdlal ettikleri kimselerin
günahlarını yani «Hallerinden dolayı kendilerine hasıl olan günahlarını
elbette götürürler ve götüreceklerdir. Yevm-i kıyamette iftira ettikleri
günahlarından elbette sual olunurlar.]
Yani; müminleri idlâl
için «Bizim dinimize ittibâ' edin, eğer ittibâ'ımz' günah olursa biz sizin
günahınızı götürürüz» diyen müşrikler kendi şirk ve sair günahlarıyla beraber
idlâl ettikleri kimseleri idlâl ettiklerinden hasıl olan günahın bir mislini
dahî kendi günahlarına inzimam ederek götürürler, fakat onlar, ıdlâl ettikleri
kimselerin günahlarının bir mislini
yüklenmelerinden o kimselerin günahlarını yüklenmiş olmazlar. Şu halde kendi
günahlarını ve ıdlâl ettikleri kimselerin günahlarının mislim yüklenirler,
yoksa o kimselerin günahlarının aynını yüklenmezler ki bu âyet evvelki âyete münafi
olsun, münafat yoktur, onlar ehl-i imanı ıdlâl etmelerinden ve Allah'a lâyık
olmadık şeyleri isnatla iftiralarından ve sair günahlarından yevm-i kıyamette
elbette suâl olunurlar.
Fahri Râzi'nin beyanı
veçhile bunların iftiralarında üç ihtimal vardır : Birincisi; mü'minleri ıdlâl
için küfürde kata yoktur, eğer hata varsa o hatayı biz yükleniriz demeleridir.
İkincisi; bu sözleri hasrı inkâr etmelerine mebni olduğu cihetle Hasrı inkâr
etmeleridir. Üçüncüsü; sizin günahınızı yükleniriz demeleridir ki, bir
kimsenin diğerinin hatasını götürmesi ihtimali yoktur. Zira; ( iS^ jjj ijj^j
jjj Xj ) bir kimse âha-
nn vizr ü vebalini
götürmez, bunlar yevm-i kıyamette sözlerinin hilafı zuhur edince herbirinden
suâl olunur, denilir ki «Hani idlâl ettiğiniz kimselerin günahlarını niçin
götürmezsiniz, iftiranıza sebep neydi, bu gibi iftiraya neden mecbur
olmuştunuz?» İşte bu gibi şeylerle suâl olunurlar.
Bu âyette «Kendi
günahlarının mislini günahlarıyla beraber götürürler» demek «Asıl günahları
neyse onu götürecekleri gibi ıdlâl ettikleri kimselerin günahlarının mislini
dahi asıl günahlarıyla beraber götürürler» demektir. Bu manâyı Resûlullah «Bir
kimse'şer'a muhalif kötü-birşey icadederse ilâyevmilkıyam o kötü şeyi işleyen
kimselerin o şeyi işlemelerinden hasıl olan günahm bir misli de icadeden
kimsenin defter-i a'mâline yazılır» buyurduğunu ha-dis-i' şerifiyle izah
etmiştir.
Hulâsa; ehl-i taatı
ıdlâl eden kimsenin hem kendi günahını hem de ıdlâl ettiği kimselerin
günahlarının birer mislini götürer ceği ve her birinden yevm-i kıyamette mes'ûl
olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[9]
Vacip Tealâ kullarına
teklifini ve mükellefin 'aksamım, mümine sevap vereceğim, kâfire azab
edeceğini, kâfirlerin ehl-i imanı ne gibi sözlerle ıdlâl ettiklerini, ıdlâl
edenlerin asıl günahlarıyla beraber ıdlâl ettikleri Kimselerin günahlarının
mislini de götüreceklerini ve yevm-i kıyamette herbirinden suâl olunacaklarını
beyandan sonra bu teklifin ümmet-i Muhammed'e mahsus olmayıp ümem-i saiifeden
dahî carî olduğunu ve ehl-i küfrün peygamberlerine itirazları evvelden beri
carî olan ahvalden bulunduğunu beyan etmek üzere :
buyuruyor.
[Zât-ı ulûhiyetime
yemin ederim ki, biz muhakkak Nuh (A.S.) ı kavmine resul gönderdik.
Binaenaleyh; kavmi içinde elli sene müstesna olarak bin sene karar etti ve
kavmini imana davet
etti.]
[Davetin te'siri
olmayınca onları zâlim oldukları haldi; ahzetti.]
[Onları tûfân
ahzedince biz Nuh (A.S.) la beraber ashab-i s< fineyi tufandan kurtardık ve
sefineyi yani Nuh (A.S.) m gemis ni âlemlere numune ve alâmet kıldık.]
Yani; kavm-i Nuh'un
envâ'-ı fısk u fücur ve zuim ü tuğyanla isyan ve ceng ü cidalle meşgul
oldukları zamanda onların ıslaha şiddetle muhtaç olmalarına binaen biz Nuh
(A.S.) ı irşad için muhakkak resul olarak gönderdik, elli sene müstesna olarak
bin sene onları hakka davet etti ve esna-yr davette onlar tarafından vâki olan
ezalara sabır ve tahammül eyledi, daveti asla te'sir etmeyince zulme devam
eder oldukları halde tûfân onları ahzetti ve cümlesi helak oldular. Biz Nuh
(A.S.) ı ve onunla beraber ashab-ı sefineyi ki, gemide bulunanları tufanla
helakten kurtardık, biz gemiyi ve onların helaklerine dâir olan hâdiseyi
onlardan sonra gelen âlemlere ibret için alâmet kıldık ki herkes ibret
alsınlar, zulüm ve saire gibi helaki mucip olan günahlardan vazgeçsinler.
Nisâbûrî, Beyzâvî,
Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile Nuh (A.S.) m ömrü bin elli senedir.
Çünkü; kırk yaşında nübüvvetini izhar eylediği, dokuz yüz elli sene kavmini
din-i hakka davet ettiği ve tufandan sonra altmış sene daha muammer olduğu
cihetle mecmuu bin elli sene eder. Diğer rivayette bin dört yüz sene muammer
olduğu mervidir. Gerçi bazı etibbâ ve hukema insanın Ömr-ü tabiisinin yüz yirmi
sene olduğunu iddia ediyorlarsa da bu iddia ekser-i insanların ahvâline nazarandır.
Herkesin kendi zamanının ahvaline göre hüküm vermesi bu gibi şeylerde âdettir.
Yoksa o ekserin hilâfına bazı kimselerin fazla yaşamaları muhal olmadığı gibi
harikulade olarak Hz. Nuh'un bin küsur sene yaşaması istib'âd olunacak bir
mesele değildir ve âyet-i celile de etıbbanın davasını sarahaten reddetmiştir
ve delâil-i akliye de âyetin mealine muvafıktır. Çünkü; insanın şu bünyeyle
bekaası ve devamı zatında mümkündür. Eğer mümkün olmasa hiç devam edemezdi.
Halbuki insanın bu cismiyle yetmiş, seksen sene ve daha ziyade muammer olduğu
ekseriyetle görülmektedir. Şu halde insanın bu cisimle devamında müessir
Vâcibül Vücud'un iradesidir. Binaenaleyh; seksen sene muammer olmasını irade
buyurduğu gibi onun fevkinde iki yüz, beş yüz veya bin sene daha muammer
olmasına iradesinin taallûkuna ne gibi mani tasavvur olunur? Eğer bünyenin
zaafı mani olur denirse ömrüne göre bünyesini kavî halketme-sine ne gibi mani
vardır? Yoksa ömr-ü tabiiin yüz yirmi sene olduğunu iddia edenler kudret ve.
iradeyi Ilâhiyeye hâil mi olacaklar? Etibbânm bu iddiaları zamanımızda yüz
otuz, yüz kırk sene muammer olanlarıyla dahi mecruhtur. Binaenaleyh bu iddia
naklin hilâfına bir iddia olduğu gibi akim dahi hilâfmadır. Bundan başka ömür;
insanlara bir atiye-i İlâhiyedir, bu atiye-i İlâhiyeyi kullarından menedecek
kimdir? Allahü Tealâ istediği kuluna istediği kadar Ömür verir. Çünkü; fâil-i
muhtardır. İstediğini işler, kimse karışamaz.
Beyzâvî'nin beyanı
veçhile bu âyetler Resulullah'ı tesliye için nazil olmuştur, Tesliyede ve kâfirleri tehditte
te'siri ziyade olacağına binaen müddet zikrolunmuştur. Yani «Habibim!
Müşriklerin inat ve istikbarlarmdan ve sana reva gördükleri ezalarından mahzun
olma. Zira; Nuh (A.S.) kavmini dokuzyüz elli sene davet ettiği halde gaayet az
kimseler iman etti, Hz. Nuh da sabır ve sebat eyledi, ahkâm-ı îlâhiyeyi
tebliğden hiçbir zaman hâlî kalmadı, kavminin ezalarını davete mani tutmadı. Şu
halde senin zamanın Hz. Nuh'un zamanına nisbetle gaayet az ve kısadır.
Binaenaleyh; senin de sabırla tebliğe devamın lâzımdır. Nuh (A.S.) sabretti,
akıbet düşmanları helak oldu. Şu halde sen de sabret. Düşmanların helak
olacaklardır. Binaenaleyh; müşrikler azaplarının te'hir olunduğuna mağrur
olmasınlar. Zira; Nuh (A.S.) dokuzyüz elli sene tebliğe devam etti ve o müddette
kavminin azabı te'hir olundu, bu te'hir onları azaptan kurtaramadı. Şu halde
Habibim! Senin düşmanlarına azabın te'hiri onları azaptan kurtaramayacağı
evlevi-yetle sabittir» demek olur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in
beyanlarına nazaran bu âyette «Dokuz yüz elli sene davet etti» denilmeyip de
istisna suretiyle «Elli sene müstesna olarak bin sene kavminin içinde meksetti»
denilmesinde iki fayda vardır. Birincisi; istisna, tahkika delâlet eder.
Çünkü; filân adam yüz sene yaşadı denilse bu sözün tahminî bir söz veyahut çok
yaşadığından kinaye olması muhtemel olduğundan filhakika yüz sene muammer
olduğuna delâlet etmez. Amma bir ay veya bir sene müstesna olarak yüz sene
yaşadı denirse bu sözde zan ve tahmin olmaz. Ancak hakikat olur. Binaenaleyh;
Hz. Nuh'un dokuz yüz elli sene kavmini davet ettiği hakikat olduğunu beyan
için istisna suretiyle varid olmuştur. İkincisi; hakîkî bir uzun müddeti
beyanla Resulünü fesliyedir. Enbiya-yı izam hazaratı içinden Hz. Nuh, kavmi
tarafından pek çok eza görenlerdendir. Hatta Nimetullah Efendi'nin beyanına nazaran
her davet ettikçe kavmi darp ve şetim gibi bir takım lâyık olmadık ef'âli reva
görür, cahil ve mecnun gibi şan-ı nübüvvete yakışmaz sözleri söylemekten
çekinmezlerdi. Hz. Nuh da bunların hiçbirinden müteessir olmaz, hemen
vazifesine devam ederdi.
Ashab-ı sefinenin Nuh
(A.S.) m oğlanları ve onların haremleri de dahil olduğu halde yetmiş sekiz
veya seksen kimse olduğuna ve su çekilince gemi Musul civarında (Cûdî) denilen
ufacık dağ üzerinde karar ettiğine dair tafsilât Sûre-i Hûd'da geçmiştir.[10]
Vacip Tealâ Resulünü
tesliye için Nuh (A.S.) m "kıssasına ic-malen işaretten sonra Hz.
İbrahim'in kıssasını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz İbrahim'i kavmine
resul olarak gönderdik sol zamanda ki, o zamanda ibrahim (A.S.) kavmine
hitabederek dedi ki «Ey kavmim! Siz Allah'a ibadet edin, şirk ve saire gibi
günahları ir-tikâbetmekten nefsinizi vikaaye etmekle Allah'tan korkun. Eğer
bilirseniz şu ibadet ve ittikaa sizin için herşeyden hayırlıdır. Çünkü; dünya
ve âhirette menfaatiniz buna mevkuftur.»]
Yani; biz İbrahim
(A.S.) ı resul olarak kavmine gönderdik. Zikret Habibim! Şol zamanı ki o
zamanda İbrahim (A.S.) kavmine "Allah'a ibadet edin ve Allah'tan korkun»
dedi. Çünkü; kavmi müddet-i medide ibadet-i İlâhiyeden çıkmışlar ve zulm ü
tuğyana dalmışlardı. Binaenaleyh; bir mürşid-i kâmile ihtiyaçları vardı. Bu
ihtiyaçlarına binaen biz İbrahim (A.S.) ı onları irşad için gönderdik. O da
onlara evamire imtisalle ibadet ve nevâhîden içtinapla ittikaa etmelerini
emretti ve nasihatma şunu da ilâve etti, «İşte şu ibadet ve ittikaa; eğer
bilirseniz sizin için her şeyden hayırlıdır». İbrahim (A.S.) bu sözünde
ibadetle emrinde tevhide ve ittikaa ile emrinde şirki terketmelerine işaret
etmiştir. Çünkü ibadetle emir; bilûmum vâcibatı eda ile emir olup vâcibatın en
büyüğü ise tevhid olduğundan ibadetle emir; tevhidle emri muta-zammındır.
Kezalik ittikaa ile emir; bilcümle muharrematı terkle emrolup muharrematm en
büyüğü ise şirk olduğundan ittikaa ile emir; şirki terkle emirdir.
Hulâsa; Hz. İbrahim'in
kavmine şu hitabında insana lâzım olan vazaif-i diniyenin cümlesini cemettiği
ve vezaif-i diniyenin bilcümle vâcibatı eda ve muharrematı terkten ibaret ve
bunların cümlesini ibadet ve ittikaa ile emrin cami, ibadet ve ittikaanm insanlar
için herşeyden hayırlı olduğu bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.[11]
Vacip Tealâ İbrahim
(A.S.) m kavmine birinci hitabesini beyandan sonra kavminin mezheplerinin
butlanını beyan zımnında irâd ettiği delillerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ey müşrikler! Siz
ancak Allah'ın dûnunda birtalmı putlar ibadet eder ve yalan söylersiniz.]
[Zira; şol şeyler ki,
siz Allah'tan gayrı olarak onlara ibadet edersiniz. Onlar sizin için rızık
vermeye malik olamazlar. Binaenaleyh; rızkınızı Allahü Tealâ'nm indinde
arayın.]
[Ve siz Allah'a ibadet
edin ve size verdiği rızık de Allah'a şükredin.]
[Zira; siz ancak onun
huzur-u manevîsine irca' olunursunuz.]
Çünkü; onun huzurundan
gayrı merciiniz yoktur. Şu halde her iyiliği ondan beklemeli, ibadetinizi ve
şükrünüzü ona hasretme-lisiniz.
Yani; «Ey müşrikler!
Siz ibadetinizi lâyık olduğu veçhüzere edâ etmiyorsunuz. Zira; Allah'ın gayrı
taştan ve ağaçtan yapılmış putlara ibadet edersiniz. Halbuki onların ibadete
istihkakları yoktur. Binaenaleyh; ibadete istihkaakı olmayan şeylere ma'bud
demekle ve girketmekle iftira eder ve yalan söylersiniz. Halbuki sizin ibadet
ettiğiniz şol şeyler ki, onlar size rızık vermeye malik değillerdir.
Binaenaleyh; siz rızkınızı Allah'tan isteyin, ibadetinizi ve şükrünüzü ona
hasredin. Çünkü; ancak merciiniz onun huzurudur. Binaenaleyh; ibadet ederseniz
menfaatiniz, kabahat ederseniz azabınız onun huzurundadır. Halbuki sizin
ibadet ettiğiniz putların menfaat ve mazarrata iktidarları yoktur.
Binaenaleyh; onlara ibadette fayda şöyle dursun o ibadetiniz size ayn-ı
azaptır» demekle mezheplerinin bâtıl olduğunu beyanla kavmini din-i hakka
davet etmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı
veçhile putlardan rızık istemek ma'ruf olmadığına işaret için putlara nispet
olunan rızık; nekre olarak ve
Allahü Tealâ'dan rızık istemek ma'ruf olduğuna işaret için Allah'a nispet
olunan rızık; ma'rife olarak varid olmuştur ki, her nevi rızkın Cenab-ı Hak'tan
istendiğine dahî işaret vardır. Çünkü; lâfzında (elif, lâm) cins için
olduğundan rızkın her nev'ine, azma ve çoğuna şamildir.
Hulâsa; müşriklerin
ma'bud ittihaz ettikleri putların hiçbir şeye malik olmadıkları gibi rızıktan
azıcık birşeyi bile ibadet edenlere vermeye de malik olmadıkları ve rızkın her
nev'ini Allah'tan istemek lâzım ve binaenaleyh; o rızkın şükrünü ve ibadeti
Allah'a hasretmek vacip olduğu, herkesin hata ve savap amelinin cezasını görmek
için huzur-u Bârî'ye rücû' edeceği bu âyetlerden müstefad olan fevaid
cümlesindendir.[12]
Vacip Tealâ Hz.
İbrahim'in kavmine tevhitle emrettiğini beyandan sonra emre imtisal etmeyip
resulünü tekzib edenleri teh-did etmek üzere buyuruyor
[Ey müşrikler! Eğer
siz benî tekzib ederseniz sizden evvel geçen ümmetler de nebilerini tekzib
etmişlerdi. Binaenaleyh; ben sizin tekzibinize ehemmiyet vermem. Zira resul
üzerini vacip olan; ancak açık ve herşeyi beyan eder tebliğdir.] |
Yani; «Ey kâfirler!
Eğer siz beni tekzib eder, sözümü dinlemez ve nasihatimi kabul etmezseniz
sizden evvel geçen kavm-i 'Hûd, Nûh, Salih ile sair peygamberan-ı zişanm
ümmetleri de onları tekzib etmişlerdi, tekziplerinin zararı kendilerine ait
oldu, resullerine bir zarar gelmedi. Binaenaleyh; resulleri onların tekziplerine
ehemmiyet vermediler. Kezalik sizin tekzibinize ben de ehemmiyet vermem. Zira
ben; taraf-ı İlâhiden size resulüm. Resul üzerine, ancak açıktan tebliğ etmek
vacip oldu. Şu halde ben de anlayabileceğiniz bir lisanla size tebliğ ettim,
vazifemi yerine getirdiğim için benim üzerime keder yoktur» demekle kavmine nasihat
etti.
Fahri Râzi, Kaazî ve
Medarik'in beyanları veçhile bu âyet İbrahim (A.S.) in kelâmını hikâye ve onun
kavmine hitabı olmak ihtimali olduğu gibi âyet cürnle-i muterize olarak Hz.
İbrahim'in kavmiyle olan mübahasesi arasında bizim Nebimizin Kureyş kavmine
vâki olan hitabını beyan olur, BeIâğ ; taraf-ı İlâhiden gelen ahkâmı ümmetine
beyan etmektir. Mübin ; nkrolunan mesailin delillerini ve berahin-i kafiyesini
ıkaame edip halka an-latmaktır. Binaenaleyh; bu âyet; beyanın yani nıesail
üzerine delil ikaame etmenin ihtiyaç zamanından te'hiri caiz olmadığına delâlet
eder. Çünkü; bir nebi mücerret mesaili beyanla iktifa edip delâili-ni
serdetmese vazifesini edâ etmiş olmaz. Zira; vazifesi yalnız tebliğ değildir,
belki delâili beyanla beraber tebliğdir. Çünkü; Cenab-ı Hak bu âyette:
buyurmadı, belki buyurdu. Binaenaleyh; halkın anlayamayacağı ve delâili beyan
olunamayan tebliğ hükümsüzdür, Şu halde ulemanın vaazında dahi hüküm böyledir.
Zira mücerret mesaili zikir; vaazda kâfi değildir, belki halkı uyandıracak
delâil-i akliye ve nakliyesini beyanla meseleyi izah etmek vaazın
üssüle-sasıdır. Beyzâvfnin beyanına nazaran beIdğ mübînle murad; asla şek
kalmamak, şüpheleri izale etmek, gizli kapaklı birşey kalmayıp herşeyi açıkça
beyan eylemek ve [Örtülü birşey kalmamaktır.
Hulâsa; her nebinin
ümmetleri tarafından tekzip olundukları ve resuller üzerine ancak açık surette
tebliğ vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[13]
Vacip Tealâ Hz.
İbrahim'in kavmine tebliğde evvelâ tevhide ve saniyen risalete işaret ettikten
ve davetini beyandan sonra üçüncü mertebede ahval-i âhireti işaret ettiğini
beyan etmek üzere buyuruyor.
[Onlar hasrı inkâr
ederler de nazar edip görmediler mi Allahü Tealâ halkı nasıl icat, sonra nasıl
iade eder? Zira; öldükten sonra iade etmek Allah üzerine daha kolaydır.] Çünkü;
bilûmum mevcudatı iptidaen icadı nasılsa sonra aynıyla iadesi de öyledir. Şu
halde iptidaen icadda şüphe var> mı ki, iadede şüphe ediyorlar, belki iade
iptidadan daha kolayda
[Yâ ibrahim! Sen
müşriklere de ki «Siz arz üzerinde seyr ü sefer edin. Nazar edin bakın ki,
Allahü Tealâ mahlûkaatı nasıl icad etti ve sonra neş'et-i âhireti nasıl icad
eder.» Zira; Allahü Tealâ herşey üzerine kaadirdir.]
Yani; ey müşrikler!
Hasrın vuku bulacağını defaten mahlûkaatı bilmekle bilemedihizse yeryüzünde
seyr ü sefer edin, görün ki, Allahü Tealâ mahlûkaatı nasıl icadetmiş.
Mahlûkaatm o kadar çokluğuyla beraber onların ahvalini, herbir cinsin
nevilerini, her ferdinde olan acayibi ve müştemil olduğu garaip üzere
yaratılışlarını görün ki, hasrın vücuduna kanaat gelsin, onların herbirinden ;
ibret alın ve halkın iptidaen icadında olan bedâyiden öldükten sonra tekrar
icad olunacağına intikâl ve neş'et-i âhiretin vücut bulacağını ve Allah'ın
kudretini itikaad edin. Zira^ Allahü Tealâ her-şeye kaadirdir ki, dünyada icada
nasıl kaadirse âhirette de iadeye öylece kaadirdir ve kudret-i İlâhiye gayr-ı
mütenahidir. Binaenaleyh; istediği gibi tasarruf eder. Şu halde iptidaen icadı
nazar-ı : tetkikten geçiren bir kimse âhirette tekrar icad olunacağında şüphe
etmez. Zira; âlemin her cüz'ü kudret-i kâmileye şahid-i âdildir.
[Allahü Tealâ dilediği
kulunu ta'zib, dilediğine merhamet ve ancak huzur-u İlâhiye kalbolumırsunuz.]
Yani; Allahü Tealâ
mülkünde mutasarrıf, müstakil ve her şeye kaadirdir. Binaenaleyh; dilediği
kulunu kusur sebebiyle ta'zibeder, dilediği kuluna hidayeti tevfikle merhamet
buyurur, dilediğine hırs verir ve hırsı sebebiyle dünyada rezil ve rüsvâ
etmekle azabeder, dilediğine de kanaat vermekle merhamet eder. Zira kanaat
sahibi; kanaati sayesinde herkes nazarında aziz ve muhterem olur.
Medarik'te beyan
olunduğu veçhile insanları Cenab-ı Hak su-u ahlâkla ta'zib ve hüsn-ü ahlâkla
lûtf u ihsanına müstagrak ettiği gibi bazılarını emr-i İlâhiden i'raz, hava ve
hevesine ittibâ'la ta'zib, bazılarını da emr-i İlâhîyi kabul, mucibiyle amel
ve sünnet-i nebeviyeye temessükle merhamet eder. Bu âyet; fırka-i ahiresiyle
ehl-i imanı tebşir ve ehl-i dalâli tehdid etmiştir. Çünkü; herkesin mercii ve
reddolunacağı ancak huzur-u İlâhi olunca ehl-i iman el--bette mesrur, ehl-i
dalâl elbette me'yııs olurlar. Çünkü; herkesin ameline göre ceza verecek
orasıdır.[14]
Vacip Tealâ ehl-i
dalâlin azaptan halâs olamayacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Sizin merdinizin
huzur-u ilâhî olduğunu bilince üzerinize vacip olan Allah'a iman ve itaat
etmektir. Zira; yerde ve gökte Al-lahü Tealâ'yı âciz kılıp intikaammdan
kurtulamazsınız.] Çünkü; cümlesi kabza-i kudret-i İlâhiyededir. Binaenaleyh;
semanın en yüksek tabakasına ve arzın en derin mahallerine firar etseniz kudretin
pençesinden kurtulmak imkânı yoktur. Elbette günahınızın cezasını göreceksiniz.
[Halbuki sizin için
Allah'ın gayrı umurunuza bir mütevelli ve düşmanlarınıza karşı size yardım
edecek bir yardımcınız yoktur.]
Binaenaleyh;
ibadetinizi ancak Allah'a hasretmeniz lâzımdır. Zira; Allah'tan gayrisi ibadete
sevap vermeye muktedir olamadığı gibi onlara ibadet ayn-ı azaptır.
İnsanın başkasını âciz
kılması; iki şeyle olabilir: Birincisi; kaçıp elinden kurtulmakla olur. Kaçmak
da ya semâ canibine veyahut arz canibine olur. Allahü Tealâ'nm kudreti her iki
ciheti ihata ettiğinden âsî olan kimse hangi cihete firar etse azaptan
kurtulamayacağını beyanla kullarını insafa ve itaata davet etmiştir. İkincisi;
bir mahalle istinad etmek veya bir dostun yardımıyla azaptan
kurtulabileceğinden bu cihetle de âsîlerin dostu ve yardımcıları olmadığını,
ancak Allahü Tealâ'nın kullarına yardım edeceğini beyanla ibadetlerini zat-ı
ulûhiyete hasretmelerini tavsiye etmiştir. Çünkü; yerden zuhur edecek ve
gökten nazil olacak azap ve belâdan Allah'ın gayrı kurtaracak ve defedecek bir
kimse olmayınca herkesin her şeyde Allah'a iltica etmesi ve ondan lütuf
beklemesi ve kahrından korkması lâzımdır.
Hulâsa; hiçbir âsînin
yere girmek veya semaya çıkmak suretiyle Allah'ı âciz kılıp azaptan
kurtulamayacağı ve insanlar için Allah'tan başka'bir yardımcı ve dost olmadığı
bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.[15]
Vacip Tealâ âsîlerin
hiçbir veçhile azaptan kurtulamayacaklarmı beyandan sonra kâfirlerin rahmet-i
İlâhiyeden me'yus olduklarını beyan etmek' üzere buyuruyor.
[Ve şol kimseler ki,
onlar Allah'ın âyetlerine ve yevm-i kıya mette hesabına mülâkaatına
küfrettiler. İşte şu kâfirler benim rahmetimden me'yus olurlar ve âyetlere
küfreden kâfirler için âhiret-te azab-ı elim vardır.] Çünkü; onlar azamet-i İlâhiye
ve kudret-i sübhaniyeye delâlet eden âyetlere ve âhirette ehl-i iman için hazırlanan
nimetlere mülâkaata küfrettiklerinden acıtıcı azaba müs-tehaklardır.
Binaenaleyh; rahmet-i İlâhiyeden me'yus olmalarına mukaabil nimetten mahrum ve
âhireti inkârlarına mukaabil azab-ı elînıle muazzep olacaklardır. Şu halde
insanlar âyetleri tetkikle kudret-i İlâhiyeye istidlal ve bu dünyanın icad
olunduğunu tetkik -le âhirete iman etmeli ki, azab-ı elimden kurtulmalı.[16]
Vacip Tealâ Hz.
İbrahim'in kavmini tarik-ı hakka.davet edip envâ-ı nesayihle davetini te'yki ve
kabul etmedikleri surette en-vâ-ı azapla helaklerine işaret ettiğini beyandan
sonra İbrahim (A.S.) m bu kadar sa'y ü ikdamına karşı kavminin asla mütenas-sıh
olmayarak' verdikleri cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
[İbrahim (A.S.) m
nasihatma karşı kavminin cevabı olmadı, ancak «Öldürün İbrahim'i veyahut yakın
ateşte» demekten ibaret oldu.]
[Onlar İbrahim (A.S.)
ı ateşe atınca Allı ten kurtardı.]
[İşte şu İbrahim'i
ateşten kurtarmakta imK olan kavim için Allah'ın kudretine büyük alâmetler
vardır.]
Yani; İbrahim (A.S.) m
kavmine nasihatinin te'siri olmayınca bu kadar beliğ vaazına karşı kavminin
cevabı olmadı, illâ «Katledin İbrahim'i, vücudunu kaldırın ortadan veyahut
yakın ateşte, sairlerine ibret olsun. Çünkü; dininize itiraz ettiğinden hadden
katlolunmak lâzım olduğu gibi cürmü gayet büyük olduğundan ibret için yakmaya
da lâyıktır» demekten ibaret oldu. Zira; onlar delâil-i muknia ile cevaba
muktedir değillerdi. Binaenaleyh; de-lâilden acizleri icabı zulme tasaddi
etmişlerdir. Onlar sözlerinden yakmak cihetini irtikâb edip ateşe atmışlarsa da
Allahü Tealâ onu ateşten kurtardı. İşte şu ateşin mazarratından kurtarmakta Allah'ın
kudretine pek büyük deliller vardır.
Gerçi İbrahim (A.S.) m
serdettiği delâile karşı «Öldürün veyahut ateşte yakın» demeleri cevap
olmadığı halde cevap denilmesine sebep; kemâl-i dalâletlerini ve cevaba
muktedir olmadıklarını beyanla cevap denilmesi tehekkümdür. Yakmakla emreden;
kavmin reisleri ve erkân-ı hükümet ise de avam-ı nâs da bu emre razı
olduklarından bu söz kavmin umumuna isnad olunmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı
veçhile Vacip Tealâ'nm Hz. İbrahim'i ateşten kurtarmasının keyfiyetinde üç
ihtimal vardır. Birincisi; ibrahim (A.S.) da bir hassa halketti ki, o hassa
ateşin tesirine mani oldu. İkincisi; îbrahim (A.S.) hâli üzere ateşe atıldı,
ateş de hali üzere terkolundu. Lâkin Allahü Tealâ Hz. İbrahim'den ateşin
tesirini menetti. Üçüncüsü,; Cenab-ı Hak
ateşi soğuk kıldı. Bu
üçüncü ihtimal (W ü-/' M ) âyetine muvafık olduğundan bu ciheti racihtir.
Gerçi bazı erbabı fen ateşte soğukluk
olmasını inkâr ederlerse de bu inkârları şu âyete muhalif olduğu gibi delâil-i
akliyeye dahi muhaliftir. Çünkü; hararetin tezayüdü ve tenakusu görülmektedir.
Meselâ; ateşi ne kadar çok yaksan körükle üfürmedikçe altını, gümüş ve sair
madeniyatı eritmez. Şu halde körükle üfürülünce hararet tezayüd ediyor ki, madeniyatı
eritiyor, üfürülmeyince eritememesi hararetin noksan olmasından olduğunda
şüphe yoktur.
Buna maddiyattan dahî
birçok misaller vardır ki, maden kömüründen hasıl olan ateşin hararetiyle
odundan hasıl olan ateşin harareti kıyas kabul etmez derecede farklı olduğu
cümlenin ma'-lûmudur. Şu halde ateşte hararet zatî değil, belki Cenab-ı Hakkın
halkıyla arızîdir. Çünkü; zatî olsaydı ziyade ve noksanı kabul etmezdi.
Halbuki kabul ediyor. Binaenaleyh; ateş, ateş olduğu halde insana te'sir
etmeyecek derecede hararetinin tenakus etmesi mümkündür ki, bunu yani şu
imkânı inkâr etmek aklın haricidir Er-bab-ı fennin beyanları, âdeti beyandır.
Çünkü; âdette ateş insanı yakar, lâkin âyette beyan olunan Hz. İbrahim'in
mu'cizatmdan harikuladedir. Âdetin hilafı hergeyi halketmek kudret-i İlâhiye
tahtında olduğundan kudretullaha iman eden kimsenin bu gibi hârikalara itiraz
etmeyeceğine işaret için Cenab-ı Hak âyetin âhirinde İbrahim (A.S.) a ateşin
te'sir etmemesinde imanı olan kavim için alâmet olduğunu beyan etmiştir ki,
«İmanı olmayan herşeye itiraz eder» demektir.[17]
Vacip Tealâ İbrahim
(A.S.) m ateşten kurtulunca tekrar davete başladığını ve kavminin
mezheplerinin batıl olduğunu ispat ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[İbrahim (A.S.)
kavmine hitabederek dedi ki «Sizin dünyaya mahsus beyninizde olan muhabbete
binaen Allah'ın gayrı birtakım putları ma'bud ittihaz ettiniz.]
[Dünyadan gittikten
sonra yevm-i kıyamette bazınız bazınıza küfür ve lanet eder, fakat orada küfür
ve lanet fayda vermez. Yevm-i kıyamette makaammız ateş, yeriniz Cehenııem'dir.
Halbuki sizi ateşten kurtaracak hiçbir yardımcınız da olmadı.] Çünkü; siz
Allah'ın gayrı elinizle yapmış olduğunuz taştan ve ağaçtan ma'mûl birtakım
cemadatı ma'bud ittihaz ettiniz ve bu ittihazınıza sebep de dünyada olan
muhabbetinizdir. Halbuki dünyadan geçtikten sonra bu muhabbet zail olur.
Binaenaleyh; âbidler ma'bud-lannıza küfreder. Zira; hakikat meydana çıkıp
onlardan fayda olmadığım görünce putlara küfre ve lanete başlar ve «Bizi siz
ıdlâl ettiniz demekle sebbedersiniz, fakat fayda etmez. Çünkü; merdiniz Cehennem'dir
ve Cehennem'den kurtaracak yardımcınız da yoktur» demekle kavmini ikaza
çalıştı.
Fahri Râzi'nin beyanı
veçhile dünyada muhabbetle murad; müşriklerle putlar arasındadır. Âbidler
ma'budlarma «Bizi siz ıd-lal ettiniz» demekle lanet ettikleri gibi ma'budlar da
onlara «Biz size, bize ibadet edin demedik. Sizin bize ibadetinizle biz de
Ce-hennem'e atılacağız» demekle âbidlere lanet ederler.
Yahut dünyada
muhabbetle murad; puta ibadet edenlerin aralarında olan muhabbettir. Çünkü;
onların hepsi putperestlikte bir din erbabı olduklarından yekdiğerini kardeş
tanır ve gaayet sıkı muhabbet ve birbirlerine putları tavsiye ederlerdi, fakat
yevm-i kıyamet olunca hakikat meydana çıkar. Binaenaleyh; yekdiğerine atf-ı
cürmederek lanete başlarlar. Çünkü; bâtıl üzere içtimain neticesi daima
kavgadır, dünyada bir ma'siyet üzere içtimâ' edip neticede ma'siyetin cezası
görülünce «Senden oldu, benden olmadı» gibi münazaalar hep bu kabilden âhirette
olacak münazaalara birer numunedir ve âyete muvafık olan da putperestlerin
birbirine muhabbetidir. 'Yahut âbâ ve ecdatlarına muhabbetlerine binaen onların
mesleklerini taklid ettiklerinden âhirette onlara «Siz sebep oldunuz» demekle
lanet edeceklerdir.[18]
Vacip Tealâ İbrahim
(A.S.) m kavmine nasihati te'sir etme yince onların içinden hicret ettiğini ve
yalnız Hz. Lût'un tâbi' ol duğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[İbrahim (A.S.) in
mucizesi üzerine Lût (A.S.) ona iman etti ve ibrahim (A.S.) «Ben Rabbimin
emrettiği mahalle hicret ederim. Zira Rabbim; düşmanlarına gaalip ve ef âli
hikmeti mutazam-mın aziz ve hakimdir» dedi.]
Yani; İbrahim (A.S.) m
mucizelerini ve bilhassa ateşin yakmadığını bıraderzadesi Lût (A.S.) görünce
herkesten evvel nübüvvetini tasdik etti ve İbrahim (A.S.) da kavm-i müşrik
içinden hicret edeceğini beyan ederek dedi ki «Ben Rabbimin emrettiği ve
rızasına muvafık olan mahalle hicret edeceğim. Zira; Rabbim gaalip ve kaahir
bir hakîm-i mutlaktır. Binaenaleyh; benim düşmanlarımdan intikaamımı aılr»
demekle hicrete karar verdi ve beraberinde haremi (Sara) ve biraderzadesi Lût
(A.S.) da hicret etmişlerdir.
Hâzin'in beyanına
nazaran Hz. İbrahim ve rüfekası Küfe civarında (Kevsa) denilen mahalden Şam
civarında (Harran) denilen mahalle hicret etmişlerdir. Hicreti, emr-i İlâhi
üzerine olduğuna ve Allah'in rızası için hicret ettiğine âyette delâlet
vardır. Rı-za-yi İlâhi için evvel hicret eden Hz. İbrahim olduğundan rıza-yi
İlâhiyi kasdederek dinini ihya için hicret edenler sünnet-i İbrahim'i ihya
etmiş olurlar.[19]
Vacip Tealâ Hz.
İbrahim'in kavminden görmüş olduğu cevr ü cefanın mükâfatını dünyada ve
âhirette verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz İbrahim'e oğlu
İshak'ı ve onun oğlu Ya'kuVu verdik, nübüvvetini ve kitabı onun zürriyetine
tevdi ettik.]
[Ve biz İbrahim (A.S.)
a dünyada ecrini verdik, âhirette muhakkak salihler zümresindendir.]
Yani; biz İbrahim
(A.S.) a oğlu İshak'ı ve hafidi Ya'kub'u hibe ve ikram olarak onun zürriyetine
emanet-i nübüvveti ve kü-tüb-ü semaviyeyi tevdi ettik. Neslinden birçok enbiya
halkettik. Tevrat, İncil, Zebur ve Kur'an gibi muazzam kitapları onun
zür-riyetinden resullere ihsan eyledik, dünyada evlât ve elsine-i nâsta zikr-i
cemil gibi mükâfatını verdik ve âhirette dahî muhakkak su-leha zümresindendir.
Beyzâvî'nin beyanı
veçhile âyette kitapla murad; cins olduğu cihetle kütüb-ü erbaaya şâmildir.
Binaenaleyh; Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'an cümlesi Hz. İbrahim'in neslinden
gelen ru-sül-ü kirama verilmiştir. Bundan dolayı cümle erbab-ı edyan Hz.
ibrahim'e muhabbet ederler ve bilcümle ehl-i âlemin nübüvvetini tasdik ve kemâlâtmı
teslim ettikleri; enbiya içinden ancak İbrahim (A.S.) olduğundan bütün
milletler Hz. İbrahim'in senasında bulunurlar.
Fahri Râzi'nin
beyanına nazaran İbrahim (A.S.) in dünyada ecri;, kavmi içinde yalnız olduğu
halde ateşe atmalarına mukaabil kılletini kesrete tebdil ederek evlât ve ahfat
verdi, zürriyetiyle dünyanın bir kısmını doldurdu, kavmi içinde akrabası
dalâletteydiler. Ona mükâfat olarak zürriyetinin ekserisi hidayet üzere olduğu
gibi birçok milletlerin ihtidasına sebep olacak enbiyanın ekserisini onun
zürriyetinden halketti. Kavmi içinde Hz. İbrahim'in malı ve cahı yokken birçok
mal ve öyle bir mansıp verdi ki, kadri ilâyevnıilkıyam cümleden âlîdir
ve,bilhassa ümmet-i Muhammed beş vakit namazda duâsıyla meşguldür ve (Şeyhül
mürselîn) denmekle âlem nazarmda şöhretyâb oldu. Şu sayılan nimetlerin cümlesi
dünyaya mahsustur. Âhirette de insan için en yüksek mertebe olan suleha
mertebesinde olacağı beyan olunmuştur.
Maksat; evlâd ü
ahfatla taltif ettiğini beyan olduğundan ejv-lâdmdan yalnız İshak ve ahfadından
Ya'kub (A.S.) ı zikirle iktifa olundu ve diğer evlâdı zikrolunmadı. Halbuki
zürriyetini beyanda cümle evlâdı dâhildir. İbrahim (A.S.) dan sonra gelen nâsın
birçokları Hz. İshak'm evlâdından gelen enbiyanın şeriatlarıyla amel
etmişlerdi. Ba'dehu cümlesinde mevcut hisal-i hamîdeyi cami olan bizim nebimiz
de İsmail (A.S.) neslinden geldi ve ilâyevmilkıyam jıâs onun şeriatıyla amel
etmekle mükellef kılınmışlardın[20]
Vacip Tealâ İbrahim
(A.S.) m ahvalinden bazılarım beyan fet tiği gibi Lût (A.S.) m kavmiyle vâki
olan mübahasâtmı beyan at mek üzere buyuruyor.
[Biz Azîmüşşan Lût'u
resul olarak kavmine gönderdik. Şol zamanda ki, o zamanda Lût (A.S.) kendi
kavmine dedi ki, «Siz âlemde sizden evvel hiç kimsenin işlemediği fahişeyi
işleyip meydana getiriyorsunuz.»]
Yani; biz Lût'u,
kavmini irşat ve ıslah için resul olarak gönderdik. Zikret Habibim! Şol zamanı
ki, o zamanda Lût (A.S.) kendi kavmine hitabederek dedi ki, «Ey kavmim! Siz
fena yolda gidiyor ve fena bir fiil işliyorsunuz ki, o fahişeyi işlemekte
âlemde sizi hiç bir kimse sebketmedi. Yani bu fiili işlemiş sizden evvel hiçbir
şahıs bulunmadı. Binaenaleyh; tıynetinizde olan habaset icabı bu çirkin fiili
siz icadettiniz» demekle kavmini tevbih etti ve bu fiili onlardan evvel işleyen
olmadığmı beyanla bu fülin son derecede çirkin olduğunu beyanla kavmini
zemmetti ve fahişeyi izah etmek üzere dedi ki:
[Ey kavmim! Siz
kendiniz gibi erkeklere mi kaza-yı şehvet eder ve onlara mı vatyedersiniz?
Halbuki onlar sizin emsalinizdir, siz yol kesip yolcuları soyuyorsunuz, mele-i
nasta meclislerinizde bilâperva münkeratı ortaya getirip işliyorsunuz da
Allah'tan korkup kullarından utanmıyor musunuz? Nesil için Allah'ın ta'yin ettiği
tariki terkle ta'yin olunmayan tarika mı sülük edersiniz?» demekle kavmini tekdir
etti.]
(Nâdî); Beyzâvî, Hâzin
ve Medarik'in beyanları veçhile bir kavmin sohbet ve konuşmak için intihab
ettikleri meclistir ki, köylerde odalar, kasabalarda kahvehaneler demektir. Şu
halde âyetin sarahati ve müfessirînin beyanları veçhile kavm-i Lût rüsvalık ve
fenalıkta nihayet derecede olan livatayı alenen meclislerde işlemekten
çekinmedikleri gibi onu herkesin gözü önünde işlemekle iftihar eder ve bu gibi
fuhşu saklamaya lüzum görmezlerdi. Halbuki bir günah nefsinde günah olduğu gibi
onu âleme izhar etmek de ayrı bir günahtır. Hatta Hâzin'in ve Medarik'in
beyanlarına nazaran bunlar meclislerinde birbirlerine livata etmekten
çekinmezler, asla utanmazlar ve yol kenarına otururlar, gelip geçenlere çakıl
taşı atmakla iz'aç ve istihza ederlerdi. Yol kenarında oturup gelip geçen
yolculara attıkları çakıldan kimin çakılı isabet ederse o misafire tasalluta
diğerlerinden ziyade o çakıl sahibi hak kazanmış olurdu. Ve o misafir o çakıl
sahibinin hissesine isabet etmiş nasibi addolunurdu. Kat'-i sebiIle murad;
kuttâ'-ı tarik gibi yol kesmek ve herkesin malını almak ve katil gibi
şeylerdir. Çünkü; Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bunların misafirlere
livata etmek üzere yol kesmek âdetleri olduğu gibi soymak, vurmak, kırmak ve
öldürmek için dahî yol keserlerdi. Yahut kat'-ı sebil le-murad; tarik-ı
tenasül olan nisvandan çocuk gelen tariki katı3 yani terketmektir ki, «Siz tarik-ı
tenasülü kat'eder de başka tarika mı sülük edersiniz» demektir.
Şehvet; sıfat-ı kabiha
ve behaime yakışan bir şey olduğu halde dünyanın
imarına me'mur olan insanda tenasülün ve nev'inin be^ kaasının lüzumuna binaen
Cenab-ı Hak şehveti halkedip o şehveti] kaza edecek mahalli ta'yinle insanlar
beyninde izdivacı meşru kıl^ dığından muayyen olan mahall-i tenasüle kaza-yı
şehvetle ihtiyat cini defe mezun kıldı. Binaenaleyh; taraf-ı İlâhiden ta'yin
olunan mahallin gayrıya kaza-yı şehvet haram olduğu cihetle livataya fahişe
denmiştir. Gerçi zinada nesil meydana gelmek mümkünse de zinadan hasıl olan
çocuğun nesebi ma'lûm olmadığından taht-ı himayesine alıp terbiye edecek kimse
bulunmadığı cihetle zinanın; nev'-i insanın bekaasına hizmet şöyle dursun
zıyaına sebep olduğundan zina da haram kılınmıştır ki, Allah'ın tayin ettiği
hududu tecavüz olduğu gibi gayrın hukukuna da taarruz vardır.
Hulâsa; kavm-i Lût'un
ahlâk-ı zemimeleri livata etmek, yo$ kesmek, yolcuları iz'âç ve istihza
eylemek, meclislerinde şan-ı in-j' saniye yakışmayacak ef âl-i kabiha icra
etmek, ıslık çalmak ve bir-j birinin yüzüne tükürmek gibi fena şeyler olduğu bu
âyetten müs-*j tefad olan fevaid cümlesindendir.[21]
Vacip Tealâ Hz. Lût'un
şu tekdirine karşı kavminin yerdiği;
cevabı beyan etmek üzere buyuruyor
[Kavm-i Lût'un cevabı
olmadı, illâ «Yâ Lût! Eğer sen stfzünd< sâdık olanlardansan bize Allah'ın
azabını getir» demekten ibare ani; kavm-i Lût'un, Lût (A.S.) m şu nasihatlarma
karşı ce-,; vapları, ancak «Eğer sözünde sâdıksan getir bize Allah'ın
azabını»*! demekten başka bir şey olmadı ki,
«Biz sözüne inanmaz ve fiilimizdenj]vazgeçmez devam ederiz. Binaenaleyh;
sen de dcğru söyleyenle! iensen bize isyanımız üzerine vaadettiğin azabı
getir» dediler.[22]
Vacip Tealâ şu
cevapları üzerine Hz. Lût'un salâh-ı hâl kes-bedeceklerinden kat'ı ümid ederek
tazarruunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Kavminden şu serkeşçesine
cevabı dinleyince Lût (A.S.) «Yâ Rabbi! Tarik-ı istikaametten çıkıp yeryüzünü
ifsadetmiş olan kavm-i müfsit üzerine bana mısret ver» demekle Rabbisinden yardım
istedi.] Çünkü; cevapları kafi olduğundan salâh ümidi kalmamıştı. Eğer salâh
ümidi olmuş olsaydı aleyhlerine dua etmezdi. Zira; enbiyadan hiç bir nebi
salâhı me'mûl olan kavmin helakine dua etmemiştir. Çünkü; onların kalpleri
sabırla dolu ve hilimle müte-halli olduklarından salâhı me'mûl olan kimselerin
kahrını istemezler.
Beyzâvî'nin beyanı
veçhile azaplarının aceleten gelmesine lâyık olduklarına işaret için Hz. Lût
kavmini beşer için en fena sıfat olan ifsatla tavsif etmiştir. Çünkü ifsat; hiç
kimsenin şahsı için kabul etmediği bir sıfat-ı zeminledir ki, müşrikler bile
kendilerinin bu sıfatla tavsif olunmalarına razı olmazlar.[23]
Vacip Tealâ Lût'un
duasını beyandan sonra duasının müste-cab olup kavminin helakine me'mur olan
meleklerin Hz. İbrahim'in huzuruna geldiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Vakta ki, bizim
resullerimiz müjdeyle İbrahim (A.S.) a geldilerse «Biz şu karye ahalisini
ihlâk edeceğiz» dediler.]
[«Zira; o karye
ahalisi zalim oldular» demekle helaklerinin sebebi zulüm olduğunu beyan
ettiler.]
Yani; kavm-i Lût
nehyolundukları ef'âl-i kabihayı terketme-yip devam ederek azaba
istihkaklarıyla beraber kendileri de velev istihza suretiyle.olsun azabın
gelmesini istemeleri üzerine bizim İbrahim (A.S.) a oğlu İshak'ı ve hafidi
Ya'kub'u vereceğimizi tebşire me'mur olan resullerimiz şu beşaretle huzur-u
İbrahim'e gelip vazife-i beşareti edadan sonra kavm-i Lût'u ihlâke dahi me'mur
olduklarını ilâve tarikıyla dediler ki «Biz şu karye ahalisini ihiâk edeceğiz.
Zira; o karye ahalisi evvelden beri zâlim oldukları gibi elyevm de zulme devam
ediyorlar. Binaenaleyh; zulümleri helaklerine sebeptir» demekle
me'muriyetîerinin ikinci safhasını beyan ettiler.
Hz. İbrahim'e gelen
meleklerin iki sıfatları olup birincisi; eser-i rahmet olan beşaret, ikincisi;
eser-i gazap olan ihlâktir. Fakat rahmet, gazap üzere sabık olmasına binaen
beşareti ihlâk üzerine takdim etmişlerdir.[24]
Vacip Tealâ meleklerin
«Biz Hz. Lût'un karyesi ahalisini ih lâk edeceğiz» demeleri üzerine ibrahim
(A.S.) in melekler muhaveresini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Meleklerin «Lût
(A.S.) m karyesi ahâlisini ihlâk edeceğiz» demelerine karşı İbrahim (A.S.)
«O*karyede Lût vardır, Allah'ın halis
kullarındandır» dedi. Melekler de «Biz o karyede olan kimseleri biliriz.
Elbette biz Lût (A.S.) i ve ehlini Allah'ın emri üzere helakten kurtaracağız.
Ancak Lût'un haremi, helaki mukadder olanlardandır. Binaenaleyh; kâfire olan
haremi helak olacak, diğer evlâd ü iyali helakten kurtulacaklardım dediler.]
Bu sözleriyle Hz. Lût'un selâmet bulacağını ve onun için endişeyi mucip birşey
olmadığını beyanla Hz. İbrahim'e te'minat verdiler.[25]
Vacip Tealâ meleklerin
Hz. Lût'un huzuruna geldiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Vakta ki, bizim
resullerimiz güzel şimali insan suretinde Lût (A.S.) in huzuruna geldilerse Lût
(A.S.) onların gelmesiyle fütur-landı, kendine bif durgunluk arız oldu, kavminin
kötü fiillerinden onları kurtarmak için kolu ve kuvveti daraldı, nasıl tedbir
edeceğinde tereddüd edip yoluyla tedbir edemediğinden mahzun oldu.]
[Melekler Lût (A.S.)
in bu halini görünce tesliye için dediler ki «Yâ Lût! Sen korkma ve mahzun
olma. Zira; biz sana ve ehline necat vereceğiz, ancak haremin helak olanlarla
helak olup azab-ı ebedîde bakî kalanlardandır» demekle Lût (A.S.) in korkusunu
izale ettiler.]
Yani; Cibril-i Emin ve
refikleri Hz. İbrahim'in huzurundan çıkıp beşer suretinde ve güzel delikanlı
kıyafetinde Hz. Lût'un huzuruna gelince Lût (A.S.) a kavminin suikasdmdan bir
korku arız oldu, ne yapacağım şaştı, takati daraldı, misafirleri nasıl muhafaza
edeceğini ve kavminin ellerinden nasıl
kurtaracağını düşündü, mahzun oldu, velhasıl meleklerin gelmesini iyiliğe
alâmet addetmedi. İşte melekler Hz. Lût'un bu telâşını görünce dediler ki «Ya
Lût! Korkma ve mahzun olma. Zira; biz seni ve sana tâbi olan ehlini
kurtaracağız, ancak sana tâbi olmayan haremin helak olacaklar zümresindendir.
Çünkü; hükm-ü İlâhi onun helakine lâhik olduğundan helakten kurtarmak mümkün
değildir» demekle Lût'u endişeden kurtardılar ve hakikati beyan ettiler.
Beyzâvî ve Medarik'in
beyanları veçhile «misafirlerin halâslarına dair tedbirden takati kaasir oldu-»
demektir. Çünkü; esasen kol manâsına ise de bu misilli makamda kuvvet ve
kudret manasınadır. Binaenaleyh; «Filânır kolu uzun» demek «Kudreti ve kuvveti
var» demektir. Şu hald€ bu cümle, bir hâdise hakkında tedbirden âciz manâsına
darb-ı meseldir ki, «Lût (A.S.) m misafirlere kolu daraldı, onları kavminir
su-u kasdmdan kurtarmak hususunda tedbirde kudreti kısa oldu Ne edeceğini
çok'düşündü» demektir. Gerçi Hz. Lût'un harem kavmi gibi fiil-i fahişi
işlememişse de kavmin fiiline razı olduğun dan ve misafirleri kavmine haber
vermekle Hz. Lût'a hiyanet etti ğinden helak olanlar zümresinden oldu. Çünkü
ma'siyete rıza; ayn-ma'siyettir.[26]
Vacip Tealâ meleklerin
Hz. Lût'u tesliyeden sonra me'muri yetlerini ve niçin geldiklerini beyan
zımnında söyledikleri sözle rini beyan etmek üzere buyuruyor.
[«Biz şu karye ahalisi
üzerine fasik olmaları sebebiyle sema dan bir miktar azap inzal edeceğiz»
dediler.]
[Zat-i ulûhiyetime
yemin ederim ki muhakkak biz o karyeden aklı olan kavim için açık ve herkesin
anlayacağı derecede alâmetler terkettik ki, görenler onlardan ibret alsın.]
Yani; melekler Lût
(A.S.) ı tesliyeden sonra vazife-i me'mu-riyetlerini beyan sadedinde dediler ki
«Biz elbette bu karye ahalisinin itaat-ı İlâhiyeden çıkıp fısk u fücuru
irtikâpları sebebiyle semadan onların helaklerine mahsus büyük bir azap inzal
edeceğiz. Zira; onlar fıskları sebebiyle helake müstehak oldu» demekle kavm-i
Lût'un helaki mukarrer olduğunu beyan ettiler ve zat-ı ulûhiyetime yemin ederim
ki, onların karyelerinde herkesin görebileceği derecede açık ve aklı olan
kavim için alâmet terkettik ki, ibret almak şanından olan ukalâ ibret alsınlar.
Bu gibi mühim
vak'alardan ibret alacak ve istifade edecek ukalâ olduğundan alâmeti, ukalâya
tahsisle bu gibi vukuuâttan ibret almayanlar aklı olmayan behaim menziline
tenzil olunmuşlardır.
Hâzin'in beyanı veçhile
âyet-i beyyineyle murad; hanelerinin harabeleri ve semadan dökülen taşlardır,
yahut beldelerini ihata eden siyah su ki, eiyevm (Bahr-i Lût) demekle meşhur
ve meşhuttur.
Hulâsa; kavm-i Lût'un
helakine sebep onların itaat-ı İlâhiyeden çıkıp fısk u fücurla ülfet etmeleri
olduğu ve bu misilli vukuattan ibret alacak ukalâ olup aklı olmayan ve behaim
menzilinde olanların istifade edemedikleri, halbuki bu gibi vukuuâtm bilûmum
insanları ibrete davet için beyan olunduğu ve onlar gibi fa-sıklarm her zaman
gazab-ı İlâhiden korkmaları lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid
cümlesindendir.[27]
Vacip Tealâ İbrahim ve
Lût (A.S.) m ümmetlerine olan na-sihatlarını beyandan sonra Şuayb (A.S.) m
ümmetiyle olan müba-hasesini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz ehl-i Medyen'e
biraderleri Şuayb (A.S.) i resul gönderdik. Şuayb (A.S.) kavmine resul olunca
dedi ki «Ey kavmim! Allah'a ibadet edin ve yevm-i âhiret için sevap ümid
ettiğiniz ameli işleyin, yeryüzünde fesad kasdedor olduğunuz halde yürümeyin»
demekle nasihat etti.]
[Şuayb (A.S.) m
ııasihatına karşı kavmi onu tekzib ettiler. Bu tekzipleri üzerine onları
zelzele tuttu ve sabah vakti evlerinde ölü oldular.]
Yani; biz Medyen
ahalisine biraderleri Şuayb'ı resul olarak ıslah için gönderdik. Şuayb (A.S.)
kavmine üç şey teklif etti; dedi ki «Ey kavmim! Siz Allah'a ibadet edin,
şirkten vazgeçin. Zira; Allah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse yoktur. Ancak
ibadete ehil Allahü Tealâ olduğu cihetle ibadetinizi Allah'a hasredin, yevm-i
âhirete iman edin, o gün için sevap bekleyin, sevap verilecek ve âhirette
fayda edecek ameller işleyin. Zira âhiretin azabı şiddetlidir. Binaenaleyh;
azabından korkun ve ifsadeder olduğunuz halde yeryüzünde yürümeyin, mekîlât ve
mevzunatta ziyade almak ve noksan vermekle halkın hukukuna tecavüzle ifsad
etmeyin» demekle nasihat edince Şuayb'ı tekziple imandan içtinab etliler.
Binaenaleyh; şiddetli seda ile zelzele oldu. Onları ih'lâk etti. Sabah vakti
evlerinde ölü olarak bulundular. Çünkü; nasihat dinlemeyen kimsenin akıbeti
helaktir.
Recfe ; zelzele
manasınadır. Sadalı ve sadasız olur, hatta onları ihlâk için Cibril-i Emin'in
sayhasıyla zelzele nasıl olduğu mervidir. Binaenaleyh; kavm-i Şuayb'm
helaklerinin keyfiyetini-beyanda bazı âyette sayha, bazı âyette recfe
zikrolunmuşsa da âyetler birbirine münafi değildir. Çünkü; recfeyle sayha
birbirinin şümulüne girer. Zira; recfeyle sayha birbirine lâzım ve melzum
kabilindendir. Şu halde ehl-i Medyen'in helakinde recfe ve sayha her ikisi de
mevcut olduğundan helaklerini beyan hususunda bazı âyette recfe ve bazı. âyette
sayha zikrolunmuştur.[28]
Vacip Tealâ
Medyen ahalisinin helaklerini beyandan sonra Ad ve Semûd kavminin helaklerini
beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz isyanları icabı
Ad ve Semûd kavimlerini dahî ihlâk ettik.]
[Halbuki ey Mekke
ahalisi! Onların meskenlerinden hakikat-i hâl ve helakleri sizin için tebeyyün
etti.] Zira; Yemen cihetlerine müsaferetinizde harabelerinde yüksek ebniyelerin
ve cesim kalelerin nasıl harap olduğunu nazar-ı ibretle görünce onların nasıl
helak olduklarım bilirsiniz. Binaenaleyh; onlardan ibret almanız lâzımdır.
[Ve şeytan onlara
amellerini tezyin etti, küfür ve sair günahlarını onlara gaayet güzel ve tatlı
gösterdi. Binaenaleyh; onları ta-rik-ı müstakim olan din-i haktan menetmekle
putlara ibadete onları terğib etti. Halbuki onlar ukalâdan, basiret sahipleri
ve nazar-ı istidlale muktedirlerdi. Dikkat etseler hakikati görürlerdi, lâkin
akıllarını mahalline sarfe t me diklerinden basarı basiretlerinden istifade
etmediler.] Maahaza resulleri vasıtasıyla onlar herşeyi gördüler, bildiler.
Zira; resulleri herşeyi beyan etti, fakat kabul etmediler. Binaenaleyh; helake
müstehak olarak helak oldular. Ey Mekke ahalisi! Eğer siz de resulünüzün
sözünü dinlemez ve emrine. it~ tibâ' etmezseniz onlar gibi siz de helak
olacaksınız.
[Biz Kaarûn'u,
Fifavun'u ve Hâmân'ı ihlâk ettik.] Halbuki Kaarûn'a verdiğimiz malı, servet ü
samanı dünyada kimseye vermedik, lâkin o malını mahalline sarf etmediği gibi
malı sayesinde tuğyan etti, hayat-ı dünyaya son derece mağrur olup gururu helakine
sebep oldu ve ilâyevmilkıyam nâsm lisanında darbımesel olarak kaldı. Kezalik
Firavun son derece kuvvet ve şevkete malik, dünyanın en büyük
hükümdarlarmdandı. Hatta şevketine mağrur olarak ulûhiyet davasına kadar
cesaret etmişti. Biz onu ve onun başvekâletini ihraz edip bütün kuvvet ve
kudretini isti'mâle kaadir olan veziri (Hâmân) ı ihlâk ettik. Şu halde ey Mekke
ahalisi! Sizin onlara nispetle malınız ve kuvvetiniz yok mesabesindedir. O
kadar kuvvet ve servete malik olanları ihlâk edince sizi ihlâk edeceğimiz
evleviyetle sabittir-. Binaenaleyh; sizi ıslah ve irşad için gönderi-len
resulünüze ittibâ' ve emrine itaat etmekle sebeb-i necat ve ça-rei selâmet
aramanız lâzımdır.
[Zat-ı ulûhıy etime
yemin ederim ki, onları ıslah için mu'ci-zatı bâhireyle Mûsâ (A.S.) muhakkak
rasûl olarak geldi, onları Allah'a ibadete ve tevhide davet etti. Onlarsa
yeryüzünde Allah'a ibadetten kendilerini büyük addettiler. Halbuki bu kibir ve
gurur-larıyla Allah'ın azabını sebkeder olmadılar.] Çünkü onların ietik-barları
elbette helaklerini mucipti. Binaenaleyh; ibadetten istik-barları zili ü
hakaarete ve azab-ı ebedîye müstehak olmalarına se-bep olmuştur.
Geride kalanlar
demektir. «Onlar sabikîn olmadılar» demek «Allah'ın azabını ileri geçip de
Allah'ın azabı onlan
ulaşamaz bir halde
geride kalmadı» demektir ki, azaptan hiç bû veçhile kurtulamayacaklarını beyan
etmektir.[29]
Vacip Tealâ herbirinin
azaptan kurtulamayıp helak oldukla rını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Onlar istikbar edince
biz herbirini isyanları, kibir ve gururları sebebiyle muahaze ettik.]
rüzgâr gönderdik.
[Binaenaleyh; bazıları
üzerine biz şiddetli O rüzgârla onları ihlâk ettik.]
bazılarını şiddetli
sayha tuttu, onunla
ihlâk ettik.]
[Ve âsîlerden
bazılarını biz Kaarûn gibi yere batırdık.]
[Ve onlardan bazılarını biz Firavun ve garkla ihlâk
ettik.]
[Halbuki Allahü Tealâ
onları ihlâkte zulmeder olmadı ve lâkin onlar hakkı kabul etmemek ve
resullerini tekzib etmekle nefislerine zulmeder oldular.] Binaenaleyh;
helakleri istihkaklarıy-ladır. Çünkü ömürleri oldukça zulümden hâli
kalmadılar.
Şu helak oldukları
beyan olunan akvamın cümlesi zulümde devam ettiklerine işaret için istimrara
delâlet eden muzari sıygasıyla varid olmuştur. Bunlardan herbirinin helaklerine
dair tafsilât sebkettiği için tekrara lüzum görülmemiştir.[30]
Vacip Tealâ ehl-i
şirkin helak olduklarını beyan ettiği gibi mesleklerinin gaayet zayıf ve bâtıl
olduğunu dahi beyan zımnında buyuruyor.
[Allah'ın gayrı dost
ittihaz edenlerin sıfatları ankebutun sıfatı gibidir. O ankebut ki ev yapar.
Halbuki bilmiş olsalardı evlerin en gevşek ve zayıfı ankebutun yaptığı evidir.]
Yani; şol kimselerin
sıfatları ve hal ü şanları ankebutun sıfatı ve hal ü şanı gibidir ki, onlar
Allah'ın gayrı putları kendilerine menfaat edecek zannıyla dostlar ittihaz
etmişlerdi. İşte onlar tıpkı ankebut gibidirler. Zira; kendi tükürüğünden ev
yapar, sonra onu terkeder, diğerini yapar ve daima Ömrünü bu minval üzere ifna
eder. Halbuki o evleri yapmakta emeği hep boştur ki, o evler soğuktan,
sıcaktan onu muhafaza edemediği cihetle hiç faydasını görmez. Çünkü; evlerin en
gevşek ve zayıfı ankebutun evidir. Eğer onlar bilmiş olsalar örümceğin evine
benzeyen itikadda bulunmazlardı. Zira; Allah'ın gayrı putları ma'bud ittihaz
edenlerin emekleri boştur. Çünkü; onlar âbâ ve ecdatlarını taklid eder ve
"onu bırakır, diğerini taklid eder. Halbuki cümlesi bâtıldır, hiçbirinde
fayda yoktur. Çalışmaları zâyidir. Zira; aklî ve naklî bir delile müstenid
olmadığından indallah makbul değildir. Binaenaleyh; ankebutun evinden daha
gevşek ve faydasız birşey olmadığı gibi kâfirlerin amellerinden daha gevşek
birşey yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanı
veçhile bu temsilde letafet vardır. Çünkü; içinde, barınmak için örümcek ev
yapar, emek çeker, fakat gaayet zayıf olduğundan hane sahibinin ufak bir
süpürgesiyle silinir, hanümanı harab olup evinden eser kalmadığı gibi kendi de
alelekser eviyle beraber helak olur. İşte putları veli ittihaz edenler
senelerce itikadları ve çekmiş oldukları zahmetleri örümceğin evi gibi hep heba
olur ve o ameliyle beraber kendileri de azab-ı ebedîye duçar olmakla helak
olur giderler.
Hz. Ali'den örümceği
ve evlerini hanede terketmek fakır iras ettiği mervi olduğu gibi (İbn-i Ömer)
Hazretleri de «örümcek şey-tan'dan mesholunmuştur. Öldürün» buyurmuştur.[31]
Vacip Tealâ
müşriklerin itikaad ve amellerinin örümcek yuvası gibi faydasız olduğunu
beyandan sonra müşrikleri tehdidet-mek üzere buyuruyor.
[AHahü Tealâ kendinden
başka kâfirlerin ibadet ettikleri ma'-budlarını bilir. Zira; Allahü Tealâ
herkese gaalip ve ef'âli hikmeti mutazammın bir hakîm-i müteâldir.]
Binaenaleyh; kullarından kendinin gayrı ma'bud ittihaz edenleri ve ma'budlarmı
bilir, onları ma'budlarıyla beraber ihlâkle intikam almaya kaadirdir. Lâkin
onlara istidrac olarak müsaade eder ki, «Bize biraz mühlet verilseydi düşünür
ihtida ederdik» demesinler. Şu manâ
âyette lâfzı istifhamiye
olduğuna nazarandır. Amma âyette lâfzı nafiye olduğuna nazaran manâ-yı nazım:
[Allahü Tealâ bilir ki, Allah'tan başka müşriklerin ibadet ettikleri ma'budları
hiçbir şey değildir. Zira; müşriklerin ma'budları Cenab-ı Hakka nispetle yok
mesabesindedirler. Binaenaleyh onlara ibadet; örümcek yuvası gibidir. Halbuki Allahü
Tealâ cümleye gaalip ve kendine ibadet edenleri her fenalıktan muhafazaya
kaadirdir ve cümle ef'âli hikmetten hâlî değildir] demektir. ,
[Şu durub-u emsali biz
nâsa beyan ederiz. Halbuki durub-u emsali idrak etmez, ancak âlim olanlar idrak
ederler.]
Yani; hayvanattan en
zayıf olan örümceğin yuvasına kâfirlerin amellerini temsil ve daha bunun
emsali darb-ı meselleri biz nâsa misal suretiyle beyan ederiz ki, nâs
amellerinin neden ibaret olduğunu açık surette bilsinler, ondan ibret alsınlar.
Halbuki durub-u emsalin faydasını idrak etmez, illâ eşyayı kemahüve hakkuhu
düşünen âlimler idrak ederler. Binaenaleyh; ilm ü irfanı olmayanlar durub-u
emsalden bir manâ çıkaramazlar.
Bu âyette Allah'ın
gayrıya ibadet eden müşrikleri cehille itham ve ta'riz vardır. Çünkü;
Medarik'in beyanı veçhile Cenab-ı Hakkın Kur'an'da sinekle, Örümcekle bazı.
meseleyi temsil etmesine müşrikler ta'nedip «Muhammed (S.A.) in Rabbisi misal
getirecek bir şey bulamadı. Binaenaleyh; hayvanatın en küçük ve ha-.kiri olan
örümcek ve sineği misal getirip onlarla temsil ediyor» demeleri üzerine bu
âyetin nazil olduğu mervidir. Halbuki bu gibi hayvanlarla temsilde kendilerinin
bunlardan, daha aşağı olduğunu beyanla tahkir olunduklarını idrak etmezler, bu
misilli durub-u emsali istihza ederlerdi. Cenab-ı Hak da onların ilm ü irfan
sahibi olmadıklarını ve o hayvanlardan daha aşağı mertebede olduklarını beyan
ve ta'riz için «Durub-u emsalin faydasını anlamaz, ancak ilm ü irfan sahipleri
anlar» demekle kendilerinin ilm ü irfandan bîbehre olduklarını beyan etmiştir.
Ufacık hayvanatla darb-ı mesele müteallik tafsilât Sure-i Bakara'da geçmiştir [32]
Vacip Tealâ
müşriklerin amelleri Örümcek yuvası gibi olduğunu beyandan sonra ehl-i imanı
tesliye etmek üzere
buyuruyor.
[Allahü Tealâ semâvâtı
ve arzı hakka mukaarin olarak halketti.
Zira; semâvât ve arzın hilkatında müminler için laha alâmet vardır.]
Yani; hiçbir kâfir
iman etmese kâfirin küfrü müminin imanı-mna şek iras etmez. Zira; semâvât ve
arzı hakkıyla Allah'ın hal-ketmesinde müminler için alâmet-i azîme vardır.
Delâile ehemmiyet verip ondan maksada istidlal ederek intifa' eden müminler
olup kâfirlerin bu gibi intifâ'dan mahrum olduklarına işaret için Cenab-ı Hak
bu misilli âyetlerde müminlere alâmet olduğunu tasrih etmiştir.
Hulâsa; Allahü
Tealâ'mn semavât ve arzı sabit ve mukarrer hakka mukafiiı olarak şu intizam
üzere halketmesinde ehl-i iman için vahdaniyet-i İlâhiye ve kudret-i
sübhaniyeye delâlet-i kafiyeyle delâlet eder alâmet olduğu ve ehl-i insafa
asla şek bırakmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[33]
Vacip Tealâ kâfirlerin
ahvalini zat-ı ulûhiyetin vücuduna delâlet eden delilleri beyandan sonra bazı
ahkâmını ümmetine tebliğ etmesini Resulüne emretmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Kitaptan
sana vah yolunan âyetleri sen ümmetine tilâvetle delâlet ettiği ahkâmı tebliğ
ve namazı vaktinde eda et. Zira namaz; -kötü şeylerden ve münkerattan seni
nehyeder.]
[Zatıma yemin ederim
ki, Allah'ın zikri herşeyden büyüktür.]
[Halbuki; Allahü
Tetflâ sizin işlediğiniz ef'âlinizin cümlesini bilir.]
Yani; yâ Ekrem-er
RusüU Sen müşriklerin inat üzere küfre devamlarına müteessif olma ve Kur'an'dan
sana vahyolunan âyetlerin elfazmı tilâvet ve ahkâmını onlara tebliğ et ki,
kalbine şifa ve gönlüne ferah olsun, sen şerait ve erkânına riayet ederek namazı
edaya devam et. Zira namaz fiili; kabih olan fahşadan ve şer'an fena addolunan
münkerattan seni nehyeder. Çünkü, namaz; insanın kalbinde huşu' ve azasında
inkıyad icabettiğinden insanları fena şeylerden meneder, Allah'ın zatı
cümlenin halikı ve büyüğü olduğu cihetle zikrullah herşeyden büyük ve
ibadetlerin efdalidir. Allahü Tealâ sizin cümle ef'âlinizi bilir, amelinize
göre cezanızı verir. Binaenaleyh; şu beyan olunan ibadetlere sa'yetme-niz
lâzımdır. Zira; ibadetiniz kadar ecre nail olacaksınız.
Bu âyette tilâvetle
emir; Resûlullah'a ise de Resûlullah'a emir | ümmetine dahî emirdir. Çünkü; Kur'an'da
ahkâm-ı fıkhiye; durub-u emsal ve ibretbahşolacak ümem-i salifenin ahvalini
beyan ' olduğundan Kur'an'm tekrar be tekrar tilâvetinde ferah ve sürür ; ve
her defa tilâvetinde fayda hasıl olur. Çünkü; Fahri Râzi'nin be- \ yanı veçhile
insanın mütalâa edeceği kitap; üç kısımdır: Birincisi; yalnız hikâyeden ibaret
olur. İnsan onu bir kere oku- 5. makla iktifa' eder. İkincisi; bir kitap ki
yalnız bir fennin ;; kavaidini ve mesailini mutazammın olur. İnsan onu
hıfzetmek için | tekrar be tekrar okur ve talip bulunursa gayra okutur. Üçüncüsü;
bir kitap ki hem kendi nefsine hem de gaynlara tilâvetinde fayda olur.
Binanealeyh; tekrar be tekrar okunmasında okuyana ve dinleyenlere fayda olur
ve tekrarı melal ve fütur vermez. İşte o kitap da Kur'an'dır. Çünkü Kur'an;
maddî ve manevî cümle âleme şifa ve doğru yolu gösterip irşadı mutazammın
olduğundan Cenab-ı Hak devam üzere tilâvetle emretmiştir.
İnsanın ameli üçtür.
Birincisi; kalbin ameli ki iti-kaddır. İkincisi; amel-i lisan ki zikrullahtır.
Üçüncüsü; namaz gibi bütün azanın amelidir. İtikaad-ı hak kalpte sabit olup
tekrar emre hacet olmadığından tekrarı vacip olan zikrullah ve namazla emirle
bu âyette iktifa olunmuştur.
«Namaz insanı fahşâ'
ve münkerattan nasıl nehyeder?» Fahri Râzi'nin beyanına nazaran namazın insanı
fahşâdan meninin keyfiyetinde üç ihtimal vardır:
Birinci ihtimal;
huzur-u kalple Allah'ın emrini yerine getirmek ve rızasını tahsil etmek için
namaz kılan kimse Cenab-ı Hakkm bende-i hâssı olduğundan nefsi hasis ve şeytan
gibi bab-ı İlâhiden matrudlarm ma'siyete teşvikine tebaiyet etmeyi kendine âr
ve ayıp addettiğinden gerek şeytan'ı ve gerek nefsini reddeder. Bu cihetle
namaz; onu fena şeylerden muhafaza eder. Bunun nazîri muazzam bir padişaha
hizmet eden kimse o padişahın nimet ve insanıyla yaşayıp dururken padişahın
hizmetini terkederek âdi bir kimsenin hizmetini ihtiyarla kendini rezil ettiği
gibi. Namaz kılan kimse de Allah'a kulluk ederken şeytan'm iğfalâtma aldanmakla
şeytan'ın kulu olmayı irtikâb etmez. Namaza devam eden ehl-i imanda bu hâl her
zaman müşahede olunmaktadır. Amma nadiren hem namaza hem de fuhşiyata devam
edenler de görülürse de nadire hüküm taallûk etmez. Maamafih namaza devam
eden kimseyi akıbet namazı menhiyattan menedeceğine dair Fahri Kâinat'tan bir
hadis-i şerif mervidir. Çünkü; ensardan bir delikanlı beş vakit namazı
Resûlullah'la beraber edâ ettiği halde fuhşiyata musir olduğu Resûlullah'a
haber verildiğinde Re-sûlullah «Namazı yakında onu fuhşiyattan nehyeder»
buyurup çok zaman geçmeksizin o delikanlının tâib ü müstağfir olduğu mervidir.
Şu halde «Namaza devam eden kimseyi elbette namaz ıslah eder» demektir.
İkinci ihtimal;
kazuratla meşgul olan kimsenin güzel elbisesi üzerinde o kazuratın bulunmasına
razı olmayıp elbise üzerinden onu izaleye çalıştığı gibi namaza devam eden kimse
kazurat mesabesinde olan fuhşiyatı kendine münasip görmez. Çünkü; namaz takva
libasının en güzeli olduğundan yevmiye beş defa bu libasla tezeyyün eden kimae
bir takım necaset kabilinden olan fuhşiyatı- kendine münasip görmeze Çünkü;
mescide gidip Allah derken taşra çıkıp hay huy demek kendine lâyık olmadığım
birgün elbette namazı onu tefekküre sevkeder. Nitekim de namaza devam edenlerin
diğerlerinden ziyade hâl-i salâha malik oldukları inkârı gayr-ı kaabil bir
hakikattir.
Üçüncü ihtimal; namaza
devam eden kimse Al-lahü Teaîâ'ya te hususiyet iktisab etmekle ashab-ı yemin
mertebesini ihraz ettiğinden ashab-ı şimal derekesine tenezzülünü ica-beden
fevahişi irtikâb'etmekten Cenab-ı Hak onu muhafaza eder demektir.
Beyzâvî'nin beyanına
nazaran bu âyette zikrullah la murad; namaz olmak ihtimali vardır. Zira
zikrullah; namazın umdesi olduğundan namazın insanı fahşâdan nehyettiğine
illet ve sebep olmak üzere zikrullahtan ibaret olan namaz cümle ibadetten
büyük denilmiştir. .
Hulâsa; Kur'an'ı
tilâvete ve namazı ikaameye devamın lüzumu ve namazın insanı fuhşiyattan
nehyettiği ve zikrullahın her-şeyden büyük olduğu ve Allahü Tealâ'nm insanların
efâlini tamamen bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[34]
Vacip Tealâ müşrikleri
irşadın tarikini beyandan sonra ehi-i kitabı irşadın tarikim beyan zımnında
buyuruyor.
[Ey müminler! Ehl-i
kitapla mücadele etmeyin, illâ güzel ta-riklarla mübahase edin. Ancak şol
kimseler ki, onlar ehl-i kitaptan zulmedenlerdir, onlarla mücadele edin.]
Yani; ey ehl-i iman!
Rabbinizin emrini yerine getirdikten sonra ehl-i kitabın kitabullahı
muhafazaya dikkat edip kitaptan ahkâm istinbat eden ulemasıyla şiddetli ve
gılzatlı mübahase etmeyin, illâ gaayet güzel tariklar intihab ederek mübahase
edin ki, onlarda olan huşunete liynetle ve gazaplarını hazımla nıukaabele
edin. Çünkü; onlar insaf ve adalet üzere hareket edince sizin de şiddeti
terkedip mülayim bulunmanız lâzımdır.. Ancak ehl-i kitaptan şol kimseler ki,
cizye ve haraç vermekten imtinâ'la, Allah'a veled isnadetmekle «Ve Allah'ın
(hâşâ) eli bağlıdır» demekle zulmettiler. Onlarla şiddetli mübahase ve onları
ilzam ve iskât edin, zulm
ü udvandan vazgeçinceye kadar uğraşın. Zira; haksıza hakkı . kabul ettirinceye
kadar çalışmak lâzımdır.
Hâzin'in beyanı
veçhile bu âyette milcadeIe -iha seneyle murad; Kur'an'ı onlara tefhim,
âyetleriyle hakka davet, delillerini mülâyemetle beyan ve onların fikirlerini
defaten istihfaf ederek dalâlete nispet etmemektir. Çünkü: ehl-i kitap bir
kitaba iman ettikleri cihetle müşriklere kıyas olunmaz. Elbette Allah'ın
kelâmından, ahkâmından, enbiyanın ahvalinden ve vahy-i İlâhiden haberdar
olduklarından kendileri âlimane ve insafla hareket ederler. Şu halde onların
bu hareketlerine karşı ulemâ-yı İs-lâmiyenin mücadeleyi terkederek âdâb-ı
münazaraya riâyetle hakimane mübahase edip hakkı meydana koymaya çalışması
lâzımdır. Amma onlardan birtakım muannidler cizye kabul etmez ve Hz. İsa
(hâşâ) Allah'ın oğlu demek gibi zulümde devam -edenlerle şiddetli mücadele
lâzımdır ki, onları ilzamla tarik-ı istikaamete davet edilsin.
Zalimlerle murad;
cizyeden imtina' eden ve zimmeti kabul etvıeyen ve ahdi nakzedenler olduğuna
nazaran manâ-yı nazım : Ey müminler! Siz cizye ve zimmeti kabul edenlerle
-gaayet mülayim ve tatlı lisanla mübahase edin. Ancak, ehl-i kitaptan şol
kimseler ki, onlar zimmetten çıktılar ve cizyeden imtina' ve ahdi nakzetmekle
zulmettiler. Onlarla şiddetli mücadele edin, hatta icabederse kılıca sarılınj
demektir. Binaenaleyh.bu âyet; ehl-i küfürle mübahasenin cevazına ve
mübahasenin usulünü ve itikaadi-yatın esasını tahkik için vaz'olunan ilm-i
kelâmı taallümün lüzumuna ye âdâb-ı münazaranın kavaidine riayet lâzım
olduğuna delâlet eder. Bu âyetin muharebe âyetiyle mensuh olduğunu beyan
edenler varsa da âyette zimmîlerle mücadelenin güzelini intihab etmekle emir
olduğu gibi zimmetten çıkanlarla şiddetli'mücadeleyle dahi emir olup şiddetli
mücadele ise kılıçla muharebe olduğundan mensuh değildir, belki muharebeyi
emreden âyete muvafıktır. Binaenaleyh; mensuh demeye ihtiyaç yoktur.[35]
Vacip Tealâ ehl-i
kitapla güzel mübahasenin cevazını beyandan sonra mücadelenin tanklarını beyan
etmek üzere
buyuruyor,
[Ey müminler! Cizye
kabul edip zimmette devam eden ehl-i kitaba siz deyin ki, »Ey ehl-i kilap!
Taraf-ı İlâhiden bize ve size inzal olunan kitaplara biz iman ettik, bizim ve
sizin ma'budumuz birdir ve biz o ma'buda inkıyad ederiz» demekle onlara
mukaabele edin.]
Yani; ehl-i kitap
kendi kitaplarından size bir mesele haber verirlerse siz onları tasdik veya
tekzib etmeyin, onlara şöyle mukaabele edin, deyin ki «Biz, Rabbimiz tarafından
kullarını ıslah için bize ve size inzal olunan kitaplara iman ettik. Nasıl iman
etmeyelim? Bizim ve sizin ma'budumuz birdir, ayrılık yoktur. Şu halde kitabın
cümlesini inzal eden ancak o ma'buddur. Binaenaleyh; biz o ma'budun emirlerine
ve kitaplarına kemâl-i ehemmiyetle inkıyad ederiz» deyin ki, onların
hiddetlerini teskin etmiş olasınız. Şu halde âyette ehl-i kitaba ta'riz vardır.
Çünkü; onlar ruhbanlarını erbab ittihaz ettiklerinden Allah'a inkıyadları
İâyıkı veçhüzere değildir.
Hâzin'de beyan
olunduğuna nazaran İmam-ı Buhârî'nin (Ebu Hüreyre) Hazretlerinden rivayet
ettiği bir hadiste Resûlullah "Ehl-i kitap kitaplarından size birşey haber
verdiklerinde tasdik veya
tekzib etmeyin. Belki âyet-i kerimesini nihayetine kadar kıraat edin» buyurmuştur.
Çünkü; onların haber verdikleri şey doğruysa tekzib caiz olmadığı gibi batılsa
tasdik de caiz olmaz ve onları incitmek de caiz değildir. Binaenaleyh; eslem-i
tarik «Biz kendi kitabımıza ve sizin kitabınıza iman ettik» demektir. Çünkü;
bazı rivayette Yahudiler Tevrat'ı İbranice okur, ehl-i İslama Arapçaya
tercümeyle beyan ederlerdi. Cenab-ı Hak bu âyette onlara suret-i hasenede
mukaabele etmek lâzım olduğunu beyan etmiştir. Binaenaleyh; Müslümanlarla
muahedesi olup muharip olmayan ehl-i kitaba bu âyette beyan olunduğu veçhile
üslûb-u hakîmaneyle mukaabele ve mülâyemetle müdafaa olunması tonbih ve tavsiye
buyurulmuştur.[36]
Vacip Tealâ ehl~i
kitaba karşı nasıl söyleneceğini beyandan sonra Kur'an'ı Resulüne inzal
ettiğini ve ehl-i kitaptan Kur'an'a iman edenler ve etmeyenler bulunduğunu
beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Geçmiş
resullere kitap inzal ettiğimiz gibi biz sana la Kuran gibi muazzam bir kitabı
inzal ettik.]
[Binaenaleyh; şol
kimseler ki, biz onlara kitap verdik. Onlar sana verdiğimiz kitaba iman
edprler.]
şu ehl-i Mekke'den de
Kur'an'a îman edenlei vardır.]
[Halbuki biz
âyetlerimizi inkâr etmez, illâ kâfirler inkâr eder-
Yani; müminler elbette
kütüb-ü sabıkaya iman ederler. Zira; Habibim! Kütüb-ü sabıka gibi biz sana Kur'an'ı
inzal ettik ki, o Kur'an kütüb-ü sabıkanın hak olduğunu tasdik ve enbiyanın cümlesine
imanı ta'rif eder. Şu halde Kur'an'a iman eden kütüb-ü sabıkaya ve enbiyaya
iman eder. Çünkü; Kur'an, onlara imanı emrediyor. Hâl böyle olunca şol
kimseler ki, biz onlara kitap verdik.
Onlardan (Abdullah b.
Selâm) ve onun arkadaşları gibi ehl-i kitap Kur'an'a iman ederler ve şu
Araplardan bazıları da Kur'an'a iman ederler. Zira; bizim âyetlerimizi inkâr
etmez, illâ kâfirler inkâr ederler. Yahut âyetin manâsı şöyledir : [Habibimî
Enbiya biraderlerine kitap inzal ettiğimiz gibi sana da inzal ettik. Şol kimseler
ki, biz onlara kitap verdik. Onlar kendi kitaplarına iman ederler ve onlardan
bazıları da Kur'an'a iman ederler ve bizim âyetlerimizi inkâr etmez, ancak'ehl-i
kitaptan ve Araplardan kâfir olanlar inkâr ederler] demektir.
Hâzin ve Beyzâvî'nin
beyanları veçhile kendilerine kitap verilen ehl-i kitap la raurad; zaman-ı
saadetten evvel geçmiş olan ehl-i kitaptır. Çünkü; onların cümlesi
kitaplarının beyanı veçhile gerek Resûlullah'a ve gerek Kur'an'a iman
ederlerdi. Binaenaleyh; bu âyette ehl-i kitabın Kur'an'a iman ettikleri beyan
olunmuştur. Amma Resûlullah'm zuhuru ve Kur'an'm nüzulü üzerine birçokları
hased ederek iman etmemişlerdir ve bir kısmının da iman ettiğini Cenab-ı Hak
cümle-i lâti-fesiyle beyan buyurmuştur. Şu halde ehl-i kitabın cümlesinin Kur'an'a
imanı inzalden evvel kitaplarının beyanı veçhile imandır. Bazılarının imanı yla murad; Resûlullah'ın bi'setinden
sonra imandır.[37]
Vacip Tealâ Kur'an'ı
inzalini beyandan sonra Kur'an'm vah-yolduğunu ispat için Resûlullah'm Kur'an
vahyolunrcıazdan evvelki ahvalinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusül!
Sen Kur'an'm inzalinden evvel bir kitap okur ve sağ elinle yazı yazar olmadın.
Eğer vahiyden evvel okur yazar olsaydın
müşrikler senin hakkında şüphe ederlerdi.]
Vu derlerdi ki. Muhammed
(S.A.) kütüb-ü sabıkadan istinsah etti ve eski kitapları okudu. Bu ahkâmı
onlardan öğrendi. Binaenaleyh: getirdiği vahiy değildir. İşte bu sözleriyle
müşrikler ta'ne-derlerdi. Şu halde vahiyden evvel okuyup yazmak olmayınca bu
^ibi isnadâta cür'et edenler olmuşsa da dinletememişlerdir. Çünkü; bu isnadın
esbabından okumak ve yazmak gibi birşoy olmadığından herkes nazarında yalan
olduğu zahirdir. Halbuki Kur'an şek ve şüpheye mahal değildir. Zira: Kur'an'm
nazm-ı bedii, ma-nâ-yı garibi ve üslûb-u hakimi mu'ciz ve harikuladedir.
Binaenaleyh: erbab-ı akıl Kur'un'ın vahyolduğunda tereddüd etmez. Amma akıl
müflisi ve kendini ukalâdan zanneden hunıakaa ve süfeha güruhu şekkeder. ve
i'razda bulunur.
Beyzâvİ'nin beyanı
veçhile Kur'an'dn sek edenlerin
kâfirler olduklarına isarcl için Cenab-ı Hak buyurmuştur ki,
şek icabeder esbap
bulunmayarak şekkeltiklerinden mubtıl uhva-. nivla zemmolunmuslardır.
[Belki Kur'an
kondilerino ilim verilen efadılın kalplerinde hak üzerine delâlet eden delâil-i
vazıha ve âyât-i beyyinedir, bizim hakka delâlet eden âyetlerimizi inkâr etmez,
illâ zâlimler inkâr ederler.)
Vacip Tealâ Kur'an'm
ehl-i ilmin kalplerinde mahfuz olduğunu beyanla tahrif olunmayacağına işaret
etmiştir. Binaenaleyh; Kür'an'ın diğer kitaplara nisbetle hıfzı gaayet kolay
olduğu cihetle kıyamete kadar hafızların kalplerinde mahfuz kalacak ve hiçbir
kimse değil bir kelimesini, tek bir harfini bile tağyir edemeyecektir. Amma
ehl-i iihad ve birtakım müfsidler Kur'an'ı okutmamaya ve hıfzım menetmeye
çalışırlarsa da murad-ı İlâhîye karşı hâib ü hâsir olmaktan başka birşey
kazanmazlar. Çünkü; Kür'an'ın hâmî-si Allah'tır. Binaenaleyh; Kur'an'ı inkâr
edenleri Cenab-ı Hakkın zulümle tavsif buyurması ehl-i İslâm için teselli
yönünden kâfidir.
Zira; zâlimlerin
akıbetleri daima rüsvâ olmaktır. Zâlimle mubtıl ikisi bir manâya olduğundan
bundan evvelki âyette »Âyetleri inkâr etmez, illâ mubtıller inkâr edenler»
denmesine ve bu âyette «İnkâr etmezler, ancak zâlimler inkâr ederler» demek
münafi de-üildir. Çünkü: her mubtıl zalim ve her zâlim mubtıldir.[38]
Vacip Tealâ Kur'an'm
vahyolduğunu beyandan sonra kâfirlerin şüphelerini beyan etmek üzere :
[Kâfirler «Keşke
Muhammed (S.A.) üzerine nübüvvetine de lâlet eder Rabbisinden bir âyet nazil
olmuş olaydı» dediler. Habi bim! Sen onlara de ki «Sizin istediğiniz âyetler
Allah'ın indinde dir. Ben ancak sizi azapla korkuturum, yoksa sizin istediğiniz
âyet istediğiniz zaman getirmeye me'mur değilim» demekle ceyap ver.'
Yani; yâ Ekrem-er
Rusül! Senin mucizatına kanaat etmeyeı müşrikler dediler ki «Ne olaydı Hz.
Muhammed üzerine Rabbis tarafından Salih (A.S.) m devesi ve Mûsâ (A.S.) m asası
gibi nü büvvetine delâlet eder alâmetler olaydı da biz de iman edeydik demekle
nübüvvetine itiraz ettiler. Onlar böyle deyince sen de on lara de ki
((Ayetlerin cümlesi Allahü Tealâ indinde mahfuz ve kab za-i kudretindedir.
Allahü Tealâ isterse halkeder, isterse etme2 Benim vazifem ancak iman
etmediğiniz surette azab-ı ilâhiyle siz inzar etmektir. Şu halde sizin
istediğiniz gibi başka mucize benin elimde değildir. Zira; mucizeyi halkedecek
Allahü Tealâ'dır». Bi naenaleyh; ümmetin her istediği mucizeyi getirmemekten net
mes'ûl olmadığı gibi nübüvvetine dahi bir halel gelmez. Çünkı bir kere nebinin
nübüvvetini ispata kâfi mucizesini meydana kov duktan sonra tekrar be tekrar
inat üzere mucize isteyenlere iste dikleri mucizeyi getirmeye me'mur değildir,
eğer ümmetin her istediğini getirecek olsa ahkâmını tebliğ ve şeriatını te'sis
haleldar olur. Zira; âhad-ı ümmetin istediği tükenmez ve herkes aklına geleni
istemekten geri durmaz ve onunla meşgul eder dururlarsa arada maksat fevtolur.[39]
Vacip Tealâ Resulünün
mucizesi kâfi olduğundan başka mucize isteyenleri, tevbih etmek üzere :
[Habibim! Nübüvvetinde
şekkederler de onlar üzerine tilâvet olunan kitabı bizim senin üzerine inzal
ettiğimiz mucize yönünden onlara kifayet etmedi mi? Elbette kifayet eder. Zira;
şu tilâvet olunan kitapta imanı olan kavim için büyük nimet ve mev'ize
vardır.]
Yani; ey Resul-ü
Zişan! Müşrikler senin nübüvvetinde şekkederler, başka mucize isterler de
bizim Cibril vasıtasıyla senin üzerine inzal ettiğimiz kitap onlar üzerine
tilâvet olunuyor. Nübüvvetine delâlet eder mucize yönünden onlara kâfi olmadı
mı? Halbuki Kuran başka mucizeden müstağnidir. Zira; bütün muarızları âciz
kıldığından mucizelerin etem ve ekmelidir, her zaman ve her sa-atta meydan-ı
mübarezede mu'terizierine meydan okuyup duruyor. Binaenaleyh; her zaman her
beldede ilâyevmilkıyam sabit ve nazil olduğu gün gibi herkesi mağlûp edip
duruyor, kafiyen inkıraz bulmaz ve galebesini kaybetmez. Amma mucizât-ri saire
böyle değildir. Zira; onlar bazı zamanda mevcut, diğer zamanda münkariz olur.
Kezalik bir beldede mevcut, diğer beldede yok olur. Meselâ asâ-yı Musa'nın
mucize olması Hz. Musa'nın hayatıyla meşrut olduğu gibi Hz. Musa'nın hayatında
dahi icab-ı hale göre harikulade halini iktisabeder. Yoksa Kur'an gibi her an,
her saat mucize olmaz. Şu halde Kur'an gibi bir mucize meydandayken onun gayrı
bir mucize istemek inat ve eser-i hamakattır. Zira; Kur'an'm inzalinde ve
bizzat Kur'an'da iman edenler için rahmet-i azîme ve nasihat-ı vefire vardır.
Çünkü; Kur'an, iman eden insanları saâdet-i dareyne îsâl eder. Binaenaleyh;
Kur'an taraf-ı İlâhide kullarına büyük ihsandır. Kur'an'a iman etmeyip mucize
olduğuna kabul etmeyen kâfirler hakkında rahmet olmak şöyle dursun helaklerine
bâdı olduğundan onlar haklarında iman etmediklerinden felâkettir. Çünkü;
Kur'an'dan intifa' etmek imanla mukayyeddir. Şu halde iman etmeyen intifa'
edemez.
Fahri Râzi'nin
beyanına nazaran bu âyette Resûlullah'm nübüvvetinin umumî olduğuna işaret
vardır. Zira; Resûlullah'm mucizesi umumî olarak zuhur etmiştir. Meselâ
Kur'an'ı işitmedik bir kavim olmadığı gibi Kur'an'm vasıl almadığı bir belde
dahi yoktur. Binaenaleyh; Resûlullah'm nübüvvet davası her yerde sabit ve
mucizesi her yerde bariz ve muarazasmdan herkes âciz olduğundan herkesin iman
etmesi vaciptir. Çünkü; Kur'an'ı mucizelik-ten iskaat eden onun mislini veya
bir kısa sûresini getirebilmeli Getiremeyince hak olduğunu bilip davetine
icabet etmek vaciptir[40]
Vacip Tealâ Kur'an'm
mucize yönünden kâfi olduğunu beyan dan sonra şu mucizeyle sabit olan risalete
iman etmeyenleri tehdk etmek üzere buyuruyor.
[Ey Resul-ü Mükerrem! İman
etmeyen muannitlere sendek «Ben nübüvvet davasında sâdikım ve sidkıma mucizem
de kâfidiı Ey müşrikler! Madem ki, bu mucizeye kanaat etmiyorsunuz! Ş halde
sizinle benim beynimde şahit yönünden AUahü Tealâ kâ oldu, başka şahit istemez.
Zira; Allahü Tealâ göklerde ve yerd olan herşeyi bilir.] Binaenaleyh; sizin
benim nübüvvetimi inkâr nızm hiç te'siri yoktur. Çünkü; Aîlahü Tealâ benim
resul olduğı mu, sizin inadınızı,
benim size Kur'an'ı tebliğ ettiğimi ve sizin ne gibi mukaabelede bulunduğunuzu
bilir ve şehadet eder. Şu halde siz ister tasdik edip saadete nail olun,
isterseniz tekzib edin şekaa-veliniz üzere dâim olun. Bana asla zararı yoktur.
Zira; AUahü Tea-lâ yerde ve göklerde olan cümle esrarı ve bilhassa sizin ve
benim halimizi bilir, saklı birşey yoktur"
demekle onları ilzam et.[41]
Vacip Tcalâ müşrikler,
ehl-i kitap ve Resulü arasında cereyan ecîe-n ahvali beyandan sonra gerek
müşriklerin ve gerek ehl-i kitabın mezheplerinin batıl olduğunu beyan etmek
üzere buyuruyor.
[Şol kimseler ki,
onlar bâtıla iman ve Allahü Tcalâ'ya küfrettiler. İşte onlar dünya ve âhirette
zarar edenlerdir.]
Yani; sol kimseler ki,
onlar şeytan'a iman ve onun emrine imtisal, hava ve heveslerine tebaiyetle
Allah'ın gayrıya ibadetle küfrettiler. İşte onlar imanı küfre değiştiklerinden
zarar ettiler ve zarar ancak onlara aittir. Çünkü; onların küfründen Allah'a
bir noksan arız olmadığı gibi küfürlerinin zararı kendilerinin gayrıya tecavüz
de etmez. Şu halde küfürlerinin zararı kendilerine münhasırdır.[42]
Vacip Tealâ kâfirlerin
azabı isti'câl ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Kâfirler
azabın aceleten gelmesini senden ister ve "Vaad ettiğiniz azap gelecekse
geliversin» derler.1
[Eğer onlara azabın
gelmesi için ta'yin olunmuş bir vakt-i muayyen olmamış olsaydı onların
istedikleri vakit, azap gelirdi. Ve lâkin ta'yin olunan vakit, muayyen
olduğundan o vakte te'hii olunmuştur.]
[Ve onların haberi
olmadığı ve bilmedikleri halde onlara aza* elbette füc'eten gelir.] Şu halde
acele etmesinler. Çünkü; er geç azap elbette gelecektir. Fakat ta'yin olunan
zamanı bekler. Bina^ enaleyh; kâfirlerin isticallerinin te'siri yoktur.
Beyzâvî'nin beyanı
veçhile bağteten gelecek azabın yevm-Bedir gibi azab-ı dünya olmak ihtimali
olduğu gibi herkesin mevt olmak ihtimali de vardır. Çünkü; herkesin eceli
ma'lûm olsa ece linin vaktini bildiğinden tevbeye itimad eder, envâ'-ı fısk u
fücun işlerdi ve yeryüzünü zulm ü tuğyan kaplardı. Binaenaleyh; Cenab-Hak
herkesin ecelini gizli kıldı ki, her saatte eceline muntazır olsun
Hâzin'in beyanına
nazaran bu âyet (Nadr b. Haris) hakkınd; nâzii olmuştur. Çünkü; (Nadr) m «Eğer
sözünde sadıksan yâ Mu hammed! Bizim üzerimize semadan taş yağdır» demesi
üzerine b' âyetin nazil olduğu mervidir.
[Habibim! Onlar senden
azabın aceleten gelmesini ISerleı Halbuki Cehennem kâfirleri elbette ihata
edecektir.]
Yani; kâfirler kendi
mezheplerinin hak olduğunu ve onunl azaptan kurtulup selâmet bulacaklarını ümid
ederek Habibim! Ser den azabın aceleten gelmesini isterler. Halbuki taraf-ı
İlâhiden 01 lara mev'ûd ve hazır olan Cehennem o kâfirleri elbette ihata ed(
çektir ve bugün Cehennem'de onların yerleri muayyendir. Çünki
bu dünyada Cehennom'in tabakalarını
icabeden seyyiât her taraflarını ihata etmiştir. Şu halde onları bu dünyada
Cehennem bilfiil ihata etmemişse de bilkuvvc ihata etmiş demektir. Zira:
onların irtikâb ettikleri cinâyâl ayn-ı Cehennem'dir.
Kâfirlerden hiç bir
fert hariç kalmayıp Cehennem'in cümlesini ihata edeceğine işaret için her ferde
şâmil olan ihata lafzı va-rid olduğu gibi ihatanın sebebi, küfür olduğunu beyan için ism-i
zamir yerinde ism-i
zahir olarak lâfzı dahi varid olmuştur. Çünkü; kâfirlerin zikri geçtiğinden
yerinde gelse manâ sahih olurdu ve lâkin Cchcnnem'e istihkaklarının sebebi
küfür olduğuna işaret olmazdı. Şu halde kâfirleri Cehennem'in ihatasının
.sebebi küfürleri olduğunu
beyan için
lâfzı gelmiştir.[43]
Vacip Tealâ Cehennem
azabının kâfirleri ihatasının keyfiyetini
beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zikret Ilabibimî Şol
günü ki, o günde onları üstlerinde ve ayaklarının altından azab-ı Cehennem
örtecek ve taraf-ı İlâhiden bir melek «Tadın amelinizin cezasını»'diyecek.] Şu
halde o günü ve o günde ihata edecek azabı bunların hatırlarına getir ki,
müte-nebbih olsunlar.
Yani; kâfirlerin
üstlerinden ve altlarından her taraflarını Cehennem azabı bürüdüğü zaman
Cehennem onları ihata edecektir. Şu beyan olunan azap cisimlerine mahsustur ve
yalnız bununla kalmayıp azab-ı ruhanî ile dahî muazzep olacaklardır. Zira; taraf-ı
İlâhiden onlara «Tadın amelinizin azabını»
denilecektir. Binaenaleyli, bu söz onlara ihanetle elem-i ruhaniyi
muciptir, vüHI|larımn hiçbir zaman azaptan hâlî kalmayacağına işaret için lâfzı varid olmuştur. Çünkü ğaşiy : birşeyi
tamamıyla selre-dip örtmek manasınadır. Binaenaleyh; »Onları azap setreder» demek «Azaptan hâlî
bir cihetleri ve zamanları olmaz»
demektir.[44]
Vacip Tealâ
müşriklerin ve chl-i kitabın ayrı ayrı hallerini ve herbirerlerinin itaata
rağbet etmedikleri cihetle azab-ı Cchcnnem'e müstehak olduklarını ve Cehennem,
azabı her taraflarını ihata edeceğini beyandan sonra kâfirlerin ehl-i imana
ezaya musir olmalarına binaen Cenab-ı Hak hicrete müsaade ettiğini beyan etmek
üzere buyuruyor.
[Ey benim mümin
kullarım! Benim arzım geniştir. İstediğiniz mahalle gidebilirsiniz. Sizin için
müsaade vardır. Ancak bana ibadet edin.]
Yani; ey benim Allah'a
ve Resulüne iman eden halis kullarım! Eğer siz imanınızın muktezası olan
amelinizi şeriatınızın beyanı veçhile edâ etmeye bir beldede fırsat bulamaz ve
muktedir olamazsanız o beldede karar etmeyin, belki o beldeden ibadetinizi
edaya müsait diğer bir beldeye hicret edin. Zira; benim arzım vâ-si'dir. Her
nereye gitseniz sizi istiab eder. Şu halde huzur-u kalple eda-yı ibadet
edebileceğiniz bir beldeye nakletmeye me'zunsunuz. Binaenaleyh; her yerde ve
her beldede ibadetinizi ancak bana hasredin.
Tefsir-i Taberi ve
Hâzin'in beyanlarına nazaran âyetin manâsı şöyle olmak muhtemeldir: [Eğer bir
beldede ma'siyet işlersenİ2 veyahut bir zâlim tarafından ma'siyetle
emrolunursanız ey mümin kullarım! O beldeden kaçın. Zira; arzım vâsi'dir.
İstediğiniz yere gidebilirsiniz.
Fakat her nerede olsanız ibadetinizi bana hasredin. Çünkü; benden başka ibadete
müstehak yoktur] demektir. Al-lahü Tealâ arzın vüs'atım beyanla rızkın vüs'atma
işaret etmiştir. Yani «Ey mümin kullarım! Eğer bir beldede ibadetinizi edada
güçlük görürseniz ibadet kolay olan diğer beldeye gidin. Pederlerinizden
mevrus olan mallarınızdan ve ülfet ettiğiniz beldelerinizden ayrıldığınıza mahzun
olmayın. Çünkü; arzım geniş, rızkım bol ve her tarafı benim mülkümdür. Siz de
benim kullarım olduğunuz için her nereye giderseniz Allah'ın kulları Allah'ın
mülküne gidecektir. Şu halde her nereye gitseniz ibadetinizi bana hasretmeniz
lâzımdır. Zira'; benim mülkümde sakin olup nimetlerimden yiyip rahat edeceğiniz
cihetle ibadetinizi mülkün ve nimetin sahibine tahsis etmeniz «vacip» demektir.
Tefsir-i Medarik'te
beyan olunduğu veçhile beldelerde ve arzın kıt'alarmda tefavüt vardır. Çünkü;
bazı beldede fitne ve fesat az olduğundan ibadet suhuletle eda olunur. Zira;
ahalisi salâha maildir. Bazı beldede şer ve fesat çok olduğundan ibadeti edada
müşkülât çekilir. Binaenaleyh; ahalisi salâha meyyal olan beldeyi in-tihab
etmek elbette evlâdır. (Sehil) Hazretleri «Âyetin manâsı bir beldede bid'atlar
ve ma'siyetler zuhur ederse o beldeden daha itaatli bir beldeye nakletmek
lâzım» buyurmuştur. Binaenaleyh; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dar-1 harpte
oturmak haramdır, ancak dar-ı İslama çıkmaya müsaade olur ve dar-ı İslâmda
rahat olacağını bilirse.
Tefsir-i Hâzin'de
beyan olunduğuna nazaran bu âyet Mekke'de kalan zuafâ-yı müminin hakkında
nazil olmuştur. Yani «Mekke'de imanınızı izhar ve ibadet etmekte müzayaka
görürseniz Medine'ye hicret edin. Zira; -arzım geniş» demektir. Yahut «Biz Mekke'den
hicret edersek sefalet çeker, fakr-ı hâle duçar oluruz» diyenler haklarında
nazil olmuştur. Yani «Korkmayın, hicret edin. Zira; arzım vâsi' ve rızkım bol,
aç kalmazsınız» demektir. Nisâbû-rî'de beyan olunduğu veçhile ibadın zat-ı
ülûhiyetten kinaye olan mütekellim zamirine muzaf olması ehl-i imanı teşrif ve
müşriklere ta'riz içindir.
Hulâsa; din hususunda
hicret edecek kimsenin rızk-için endişe etmemesi lâzım olduğu ve her nereye
gitse rızkı kendini bulacağı ve Allah'ın arzı ve rızkı bol olup cümlesini
istiâb ettiği ve her nerede bulunsa ibadeti Allah'a hasretmek lâzım olduğu bu
âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[45]
Vacip Tealâ ehl-i
imana hicretle emredip hicret ise memleketlerini, ahibbâyı ve ihvanı terki mucip
olduğu cihetle ehl-i imana hicret kerih olmasına binaen insanların en kerih
gördükleri mevtin bile vukuunu beyanla müminleri tesliye ve kederlerini tehvin
etmek üzere buyuruyor.
[Her nefis ölümü
tadacaktır ve öldükten sonra ancak bizim huzurumuza irca' olunursunuz.]
Yani; ey müminler! Siz
nefsinize tebaiyet edip ahbab ü yaran, akraba, taallûkaattan ve memleketten
ayrılmayı mucip olan hicreti kerih görmeyin, ancak kalbinizi bana raptedin.
Zira her nefis; ölümü tadacaktır, ölümün acısını tattıktan sonra elbette bizim
hu-zur-u manevîmize reddolunacaksınız. Binaenaleyh; hicretten endişe etmemek
lâzımdır. Çünkü; âkıbet-i emirde bu dünyadan hicret kafidir ve terketmesi ağır
olan vatan, ahbab ü yaran cümlesi ter-kolunacaktır.
Bu âyet-i celile her
şahsın öleceğini beyanla ibadete teşvik için bir düstur-u hakimdir ki, her
şahıs için her zaman ve her yerde cereyanı kafidir. Binaenaleyh; her şahıs
kendi nefsi için tatbik edip demeli ki «Ben bir nefsim. Her nefis Ölümü
tadacak. Binaenaleyh; ben de ölümü tadacağım». İşte böyle deyip ibadete
sa'yet-melidir. Bu kaaide; sûğrâ sehletülhusul tarikıyla efrad-ı insanın
kâffesinde carîdir. Meselâ «Zeyd bir nefistir. Her nefis ölümü tadacaktır,
Zeyd ölümü tadacaktır.» demektir.[46]
Vacip Tealâ bilûmum
kullarının huzuruna rücû' edeceklerini beyandan sonra huzuruna rücû' eden
müminlerin nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler ki,
onlar iman ettiler ve imanlarının muktezası olan amel-i salihi işlediler.
Onları elbette biz Cennet'teıı âlî köşklerde ve saraylarda ikaamet ve iskân
ederiz ki, o sarayların altından nehirler cereyan eder. Onlar da ebedî
Cennet'te kalıcı oldukları halde istirahat ederler. Dünyada güzel amel işleyen
âmillerin ecri olan Cennet-i A'lâ ne güzel oîdu.]
[Cennet-i A'Iâ'da kendileri
için saraylar hazırlanan erbab-ı amel şol kimseler ki, onlar müşriklerin
ezalarına sabrettiler ve ancak Rablerine itimad-ı tamla itimad ederler.]
Yani; Cennet'te
ikaamet edecek ve güzel ecre nail olacak âmiller şol kimseler ki, onlar umum
tekâlif-i İlâhiyenin meşakkatma ve düşmanlarının ezalarına, vatanlarından
hicrete, akran, ahbap ve| akrabalarının firkatına sabrettiler. Yalnız sabırla
da iktifa etmedi-! ler, belki ancak Rablerine her işlerinde itimad ettiler.
Binaenaleyh;! onlar ancak Allah'a rapt-ı kalbedip mâsivâdan alâkayı kestiler
kij herşeyi Allah'tan beklerler, Allah'ın gayndan birşey beklemezler.
"Elbette biz
onları ikaamet edecekleri bir men-§ zile inzal ederiz» demektir. ğurfenin
cem'idir. Ğurje ; âlî köşk ve yüksek saray dernektir. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile
bu âyet-i celile; kâfirlerin her taraflarını Cehermem'in ihaü edeceğini beyan
eden âyete mukaabildir. Yani «Müşriklerin her| taraflarını Cehennem ateşi ihata
ettiği gibi müminlerin de her taraflarım Cennet-i A'lâ'nın nimetleri ve yüksek
sarayları ihata edecek)-, demektir.[47]
Vacip Tealâ ehl-i
imanın sabrını ve tevekkülünü beyandan sonra sabra ve tevekküle sebep olan şeyi
beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yeryüzünde hareket
edip yürüyen birçok hayvanlar rızkını götüremez ki, gerek o hayvanları, gerek
sizi Allahü Tealâ merzuk eder. Zira; Allahü Tealâ sözünü işitir ve her halinizi
bilir.]
Yani; ey hicrette
rızıktan korkan müminler! Siz rızık için mahzun olup endişe çekmeyin. Zira;
Allahü Tealâ rızkınızı elbette verecektir. Çünkü; yeryüzünde hareket eden
hayvanattan pek çokları şuur ve idrakten âciz olduğundan rızkım kesbedemediği
gibi eline geçen rızkı yanında alıp götüremez. Halbuki Allahü Tealâ hem o
hayvanı hem de sizi merzuk ediyor. Şu halde rızık için hicreti terketmekte ve
keder eylemekte bir manâ yoktur. Binaenaleyh; bu gibi şeyleri dilinizle
söylemediğiniz gibi kalbinizle de düşünmeyin. Zira; Allahü Tealâ sözünüzü
işitir ve kalbinizde olan esrarınızı bilir. Binaenaleyh; rızkınızda ve sair
hususatınızda Allah'a itimad edin ve işinizi ona ısmarlayın. Çünkü;
ihtiyacınızı defe kaadir odur, onun gayrı yoktur. Esbab-ı rızka teşebbüs etmek
tevekküle mâni değildir. Binaenaleyh; çiftçinin hububatı ekmesi ayn-ı
tevekküldür, Çünkü; hububatı eker, ekinin bitmesini Allah'tan bekler ve kalbini
Allah'a bağlar. Zira; Allah'tan başka ekini bitirmeye kaadir kimse olmadığım
bilir. Hayvanat içinden karınca, fare ve insandan başka rızkını saklar ve
toplar bir hayvan olmadığı Medarik'in cümle-i beyanatmdandır. Şu halde
hayvanat içinde insandan ve karıncayla fareden daha ziyade haris bulunmadığı
ve akıbet korkusu ancak bunları istilâ ettiği anlaşılmaktadır.
Beyzâvî ve Medarik'in
beyanlarına nazaran Mekke'de iman eden müminleri müşriklerin pek çok işkence
etmelerine karşı Resûlullah Medine'ye hicret etmelerine işaret edince «Biz
diyar-ı gurbette nasıl maişet edelim? Oturacak evimiz, istifade edecek malımız,
ticaret edecek paramız, halimizi bilecek akraba ve ahbabımız yok.» demeleri
üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde-onların bu sözlerini redle
Cenab-ı Hak «Hayvanattan çokları gittikleri yere rızkını götüremezler ve lâkın
her nereye gitseler onları ve sizi Allahü Tealâ merzuk eder. Binaenaleyh;
hicret edeceğiniz mahalle rızkınızı götüremediğinizden korkmayın. Allahü Tealâ
sizi merzuk eder» buyurmuş ve hicret edenlerin aç kalmayacaklarını beyanla
hicrete teşvik etmiştir.[48]
Vacip Tealâ müminlerin
hallerini "ve nail olacakları dereceleri ve herkesin rızkını veren kendisi
olduğunu beyandan sonra kâfirlerin hallerini ve iftiralarını bey.an etmek
üzere buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime
yemin ederim ki Habibim! Eğer sen müşriklere sual edip, desen ki «Semâvâtı ve
arzı kim halketti, güneşi ve ayı kim muti' kıldı?» Onlar «Elbette bu işleri
yapan ve bunları halkeden Allahü Tealâ'dır» derler. Hâl böyle olduğunu
bildikleri halde Allah'a nasıl iftira ediyorlar ve Allah'a ibadeti terkle
putlara ibadet ederek nasıl şirkediyorlar?] Yerin ve göklerin halikı Allahü
Tealâ olduğunu bilince ibadetlerini ona hasretmek lâzımken Allah'a itaati
terketmeleri ne kadar garip birşeydir ki, tevhidi terkedip şirki irtikâb
ederler. İşte bu halleri şayan-ı taaccüp ve istiğraptır. Çünkü; Allah'ın azamet
ve kudretini bilerek onu terkedip ehass-i mevcudat olan putlara ibadet etmeleri
taaccüp olunmayacak birşey değildir.[49]
Vacip Tealâ
mahlûkaatını zikredip mahlûkat içinden bilhassa insanın bekaası rızka muhtaç
olduğundan rizka müteallik bazı ahkâmını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ
kullarından dilediğine rızkı bol ve dilediğine dar verir. Zira; Allahü Tealâ
herseyi ve herkesin halini bilir, her şahsın rızkını kendi nasıl isterse ona
göre o şahsa rızık verir, hiç kimse karışamaz.]
Yani; rızık kulların
arzularına tâbi' değildir, belki Allah'ın iradesine ve meşiyetine tâbi'dir.
Zira; Allahü Tealâ kullarından istediğinin rızkını bol, istediğinin dar verir.
Çünkü; Allahü Tealâ herkesin mesalihini, mefasidini ve rızkının miktarını bilir
ve muhtaç olan kulunun esbabına teşebbüsü üzerine rızkım nasibi miktarı
halkeder. Şu kadar ki, rızıkta kullar için esbaba tevessül lazımsa da sebebin
rızıkta te'sir-i tâmmı yoktur. Lâkin abdin iradesini sarfla esbabına tevessül
ettikten sonra rızkın husulü irade-i İlâhiyeye menuttur. Binaenaleyh; insan çok
zamanda birçok esbaba tevessül ettiği halde eline hiçbir şe}^ geçmez ve
şiddetle müzayaka içinde kalır. Eğer esbapta te'siri olsaydı daima halkolunur
ve hiçbir sebep te'sirsiz kalmazdı, lâkin vukuuât bunun aksine şahittir.[50]
Vacip Tealâ rızkın
esbabını halik kendi olduğuı rikleri ikaz etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Eğer sen
müşriklere suâl edip, desen ki «Semadan suyu inzal edip arzı öldükten sonra o
su sebebiyle ihya eden kimdir?» Onlar «Elbette Allahü Tealâ'dir» derler.]
[Yâ Ekrem~er Rusül!
Onların bu kararlan üzerine sen do ki . Yani «Meth ü sena ve öğülmek Allah'a
mahsustur. Çünkü; kullarına nimet veriyor ve münkirleri ilzam ediyor» demekle
müşriklerin hakikati itiraf ettiklerine şükret, belki onların ekserisi
söyledikleri sözlerin manâsını taakkul etmezler.] Zira; sözleri şirke
münafidir.
«Yani; habibim!
Semadan yağmur suyunu inzai eden kim olduğunu, ruhtan hâlî ceset menzilinde
olan toprağı kuruduktan sonra o yağmur suyuyla kimin ihya ettiğini sen
onlardan sorsan bütün mevcudatın mucidi Allahü Tealâ olduğunu ikrara mecbur
olarak derler ki »Gerek yağmuru yağdıran, gerek ölmüş arzı ihya eden ancak
Allahü Tealâ'dır». Ve bu sözleriyle kendilerini Uzam ederler de haberleri
olmaz. Çünkü; onlar Allah'ın mahlûkaatından gaayet âdı birtakım âciz taş ve
ağaç parçasına ibadet edip onları Allah'a şerik itikaad ettikleri cihetle
sözleri efâllerine münafidir. Şu halde kendi sözleriyle tuttukları meslekleri
arasında -tenakuz vardır. Zira; bir taraftan Allah'ın azametini ikrar, diğer
taraftan gaayet âciz mahlûklara ibadet etmeleri elbette tenakuzdur. Binaenaleyh;
bunların kendi kendilerini ilzam etmeleri şayan-ı şükran
olmasına binaen Habibim! Sen Allah'a
hamdet, de ki Yani «Hamd ü sena ehl-i şirki kendi sözleriyle ilzam eden Allahü
Tealâ'ya mahsustur». Bil ki, Habibim! Onların ekserisi söyledikleri sözün
manâsının, kendilerini ilzam ettiğini idrak etmezler. Çünkü; sözleriyle
ikrarlarını putlara ibadetleriyle inkâr ederler ve bu kaj dar açık tenakuzu
anlamazlar, bu ise âkil şanı değildir. Çünkü;' âkilin şanı söylediği sözü
düşünüp mucibiyle amel etmektir. Şu halde söylediği sözün manâsını düşünmediklerinden
aklı olmayan behâim menzilindedirler.
Beyzâvî'nin beyanı
veçhile bu âyette hamd; müşriklerin hakkı itiraf etmelerine binaen olduğu gibi
bu misilli dalâletten Cenab-ı Hakkın muhafazası üzerine olmak ihtimali dahi
vardır. Buna nazaran '(Ekserisi idrak
etmezler» demek «Habibim! Sen bu hale
hamdet, fakat senin niçin hamdettiğini
onların ekserisi bilmezler» demektir.[51]
Vacip Tealâ kendinin
halik olup kullarının rızkını verdiğini ve kâfirlerin bu hali ikraıiarıyla
beraber Allah'ın gayrıya ibadet ettiklerini beyandan sonra gayra ibadetlerinin
sebebi dünyaya meyi ü rağbetleri olduğunu ve dünyanın ise hiç değeri olmadığını
beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şu hayat-ı dünya
olmadı, illâ oyuncak oldu.]
[Halbuki dar-ı âhiret
eğer bilmiş olsalar hayat-ı dâimidir.]
Yani; müşriklerin ve
sair âsîlerin mağrur oldukları hayat-ı dünyanın bekaası olmayıp zevale ma'ruz
olduğu cihetle olmadı, ancak boşu boşuna bir meşguliyet ve oyuncaktan ibaret
oldu. Çünkü; dünya çocukların bir oyun ittihaz edip bir miktar oynadıktan
sonra bıkıp bozup dağıldıkları gibi insanlar da dünyada az bir müddet döner
dolaşır, meşgul olur, sonra vefat eder. Topladığı mallar dağılır, evlâtlar
ayrılır, yerinde kimse kalmaz herbiri ayrı bir yere gider. Halbuki dar-ı âhiret
hayat-ı ebediyedir inkıtâ'ı yoktur. Zira; ölüm yok, herşey devamlı, âfât ve
avarızdan salim ve süruru daimdir. Eğer ehl-i dünya âhiretin devamını
bilselerdi dünyayı âhiret üzerine tercih etmezlerdi. Dünyanın indallah kadri
olmadığına işaret için hakaarete delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Yani »Şu
değersiz, hakir dünya oyuncaktan ibaret'' demektir.
Beyzâvî'nin beyanı
veçhile bu âyelte lâfzında hayvan; hayat manâsına masdardir. Âhiretin hayatında
mübalâğa için hayat yerinde hayevan varid olmuştur. Zira: hayevanın
manâsında hayata lâzım olan hareke ve
ıztırap manâsı mevcut olduğundan dar-ı âhiretin hayatını beyanda hayat üzerine
hayevan tercih olunmuştur. Şu halde âyetin manâsı: | Dünyanın zevali sür'atli
olduğundan ehı-i dünyanın kararı olmayıp az bir zaman muammer olduktan sonra
mevtle iniikaal zarurî olduğundan adetâ hayat-ı dünya çocukların oyunları
gibidir. Amma dar-ı âhiret böyle değildir. Çünkü; oradan başka bir mahalle
intikal- olmadığından herşey hakîkî ve hayatı sermedîdir demektir.
La'b ile lehiv
beyninde fark; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Lab ; batılı irtikâptır. Lehiv
ise haktan i'razdır. Her. oyunda batılı
irtikâp olur ki, faydasız olan şey nazar-ı.Şeri'de hep bâtıldır. Oyun; haktan
i'razı dahi mutazammındır. Çünkü; oyun
zamanı oyunla meşgul olan kimse hakla meşgul olamaz.
İşte dünyada bu
manânın her ikisi de mevcut olduğundan lehv ü la'b ile tavsif olunmuştur.
Çünkü; dünyaya teveccüh-ü tamla ibadetten hâli geçirdiği zaman haktan i'raz
ettiği cihetle dünya lehivdir. Dünyaya teveccüh; menfaattan ârî olan şeyi bir
müddet-i muvakkata ihtiyar etmiş olduğu cihetle o dünya la'btır. Binaenaleyh;
bu âyette dünyaya lehv ü la'b denmiştir. Şu manâlar dünyadan bir maksad-ı sahih
murad etmeyip hemen dünyayı nefsine âlet ettiği takdirde demektir. Amma
şeriatın ta'rifi veçhüzere umur-u dünyayı vazifesi olan ubudiyete mani tutmamak
suretiyle helâlinde mal kazanmak meşru ve memduhtur. Yani »Dünyayı âhiretin
derecâtma vesile kılmalı, yoksa emeli yalnız |dünyaya hasrederek âhiretin
fevtine sebep kılmamah» demektir.[52]
Vacip Tealâ ibadeti
terke sebep olan hayat,-ı dünyaya rağbet ve bütün emeli ona hasretmek olduğunu
beyan ettiği gibi tevhidi terke sebep dünyaya şiddetle muhabbet olduğunu dahî
beyan etmek üzere buyuruyor.
[İnsanlar gemiye
bindiklerinde Allahü Tealâ için hulûsu din ile dua ederler.]
[Vakta ki, onlar
denizden necat bulup karaya çıktıkları y görülür ki, onlar şirkediyorlar.]
Yani; dünyaya
lüzumundan ziyade şiddetle muhabbet ederek âhireti bilkülliye arkaya atıp
nisyan eden kimseler denizde gemiye bindiklerinde onlar dini haîisenliveçhillâh
kılar oldukları halde Allah'a münacat eder yalvarırlar ve şirki tamamen
terkederek. arı duru Müslüman olurlar, putlara ibadet hatırlarından geçmez. Binaenaleyh;
ihlâs üzere ubudiyet ederler. Çünkü; deryada olan helakten ve şiddetten
Allah'ın gayrı kurtaracak bir kimse olmadığını bildiklerinden ancak Allah'a
iltica ederler. Vakta ki, biz onlara necat verip karaya çıkardık mı? Derhal
hal-i aslîlerine avdetle bir de görülür ki, şirkederler. Deryada olan
ilticalarını unutup, şirke devam ederler.
Bu âyet; ehl-i şirkin
bir hâl üzere bulunmayıp başları sıkıldığında tevhid, sıkıntıları geçince
şirke avdet ettiklerini beyanla zem için varid olmuştur. Şirke devam
ettiklerine işaret için istimrara delâlet
eden muzari suretiyle varid olmuştur. Bu hâl alelekser gemide fırtınaya tutulan
insanlarda görülür ki, gemide şiddeti görünce müslim, kâfir cümlesi son
ilticanın Cenab-ı Hakka olduğunu bilir ve hepsi birden «Allah Allah» sadasını
bârigâh-ı ehadiyete arzederler. O şiddet geçince bir de görülür ki, herkes eski
dininde devam ediyor.[53]
Vacip Tealâ onların
niçin şirkettiklerini beyan etmek buyuruyor.
[Bizim onlara
verdiğimiz nimetlere küfretmek ve onunla az bir zaman telezzüz eylemek için
şirkederler. Binaenaleyh; yakında şirkin zararını bilirler.]
Yani; onların sirke
devamları bizim onlara verdiğimiz nimet-i necata ve emval-i dünyaya küfretmek
ve putlara ibadetle bir müddet birbirlerine muhabbet ve dünya metâ'ıyla
intifa' eylemek içindir. Onların halleri böyle olunca su küfür ve
dalâletlerinin akıbetini bilirler ve yakında şirkin azabını görürler. Şu manâ
daki ta'lü için olduğuna nazarandır. Amma Beyzâvî'nin beyanı veçhile emir olmak
ihtimaline nazaran emri ehl-i küfrü tehdit içindir. Çünkü; hakikatta küfürle
emir caiz değildir. Şu halde âyetin manâsı: ] Bizim verdiğimiz nimetlere, onlar
küfür ve o nimetlerle intifa' etsinler. Küfürlerinin acısını elbette yakında
bilirleri demektir. Yani «Onlar küfretsinler bakalım, ne yapacaklar.
Akıbet zararını görürler» demek olur.
Makaam-ı tehditte bu
misilli kelâmın isti'mâli insanların muhaverelerinde dahi çoktur. Meselâ bir
kimse diğerini şarap içmekten menetmek için birçok nasihatta bulunur. Fakat
şarabı isti'mal eden kimseye nasihatinin asla te'sir etmediğini görünce hiddet
eder ve tehdid etmek üzere «Haydi şarabını iç, zevkine bak! Sen yakında onun
zararını görürsün. Fakat badeharabülbasra. O vakit nedamet edersin. Amma
nedamet fayda etmez» demekle hiddetini "izhar eder. Şimdi bu kimsenin «Haydi şarabını iç» demesi hakîkî bir emir
değildir, belki onu tehdid için söylenmiş bir söz olduğu gibi bu âyette Cenab-ı
Hak ehl-i küfrü tehdit için buyurmuştur. Yani onlara nasihat edildi,
dinlemediler. Karada şirkeder, gemiye biner, şiddeti görünce hakîkî bir mümin
gibi ihlâs üzere Allah'a yalvarır. Gemiden çıkıp selâmeti bulunca eski haline
avdetle şirkine devam eder. İşte bu gibilere Cenab-ı Hak gazabını izhar
ederek «Küfretsinler onlar bizim nimetlerimize ve telezzüz etsinler, fakat
akıbet zararını görürler» buyurmuştur
ki, küfürle emir değildir, belki onları tehdit için bir emirdir.[54]
Vâcip Tealâ ehl-i
küfrün gemide korku içinde bulundukları hallerini
beyan ettiği gibi hâl-i emniyette bulundukları hallerini dahi beyan etmek üzere
buyuruyor.
[Müşrikler bizim
nimetlerimizi inkâr ederler de kendi beldeleri olan Mekke'yi hurmet-i azîme ve
emniyet-i tâmme sahibi kıldığımızı bilmediler mi? Elbette bildiler ve onların
etrafından nâs birbirlerini nehb ü gaarat eder, birbirlerini esir alır, kapar,
kaçarlar. Bunları görmüyorlar mı? Ve kendileri Mekke sayesinde emin ve
istirahat üzere oturuyorlar, onu bilmediler mi?]
[Onlar şu nimetleri
gördükten sonra batıla iman ederler de Allah'ın nimetine mî küfrederler? Onlara
verdiğimiz emniyet ve istirahata karsı bâtıl olan putlara iman edip
nimetlerimize küfretmekten utanmazlar mı?]
«Nâs etraflarından
kapılıp kaçırılıyor, Araplar birbirlerini nehb ü gaarat ve katlediyoıiaı veya
esir alıp götürüyorlar. Bunları onlar görmüyorlar mı? Kendilerinin beldelerini
bu gibi vahşiyane cinayetlerden emin kıldığımızdan mı putları bize şerik
kılıyorlar» demektir. Şu halde Mekke ahalisi etraflarında olan kabaile
nisbetle envâ'-ı nimet .içinde oldukları halde o nimetlerin kadrini bilip
şükrünü eda etmek lâzımken bilâkis onlar küfrün en fenası olan şirki irtikâpla
nimet-i îlâhiyeye küfredip bâtıl putlara iman etmeleri tevbih ve tekdire şayan
olduğuna işaret için istifhavı-ı inkârı ile varid'olmuştur.[55]
Toalâ müşriklerin
zulümleri nihayete vardığını emiek u/ere buyuruyor.
[Ailahü Tealâ'ya yalan
olarak iftira eden veyahut hak olan şey kendine geldiğinde o hakkı lekzibeden
kimseden daha ziyade zâlim kim olabilir? Elbette kimse olamaz.]
[Kâfirler için
Cehcnnem'de makam olmadı mı? Elbette oldu.]
Yani; Ailahü Tealâ'ya
şirk ve veled isnadetmekle yalan olarak iftira eden kimseden daha ziyade zâlim
kim olur? Veyahut hak olan resul ve kitap kendine geldiğinde o hakkı tekzib
ederek iman etmeyen kimseden daha ziyade zulmü irtikâb eden kim olur? El-betto
bu gibi cinayetleri irtikâb eden kimseden daha ziyade zâlim olamaz. Bu misilli
cinayetleri irtikâb eden kâfirler için Cehennem1-de ikaamet mahalli olmadı mı?
Elbette onların, Allah'a iftira ve Resulünü tekziplerinin cezası olarak
Cehennem'de mahalleri vardır.
Ehl-i küfrün
Cehennem'de makamları; kendi istihkakları ve Cehennem'e girmelerine sebep; küfürleri
olduğuna işaret için ehl-i küfrün -isimleri
lafzıyla varid olmuştur.[56]
Vacip Tealâ
kâfirlerin ahvalini beyandan sonra müminlerin beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler ki,
onlar bizim dinimize yardım için mücahede ettiler. Elbette biz onlara doğru
yolumuzu tevfik ederiz. Halbuki Allah'ın muaveneti erbab-ı ihsanla beraberdir.]
Yani; şol kimseler ki,
bizim dinimize yardım ve Resulümüze muavenet için müşriklerle mücahede ettiler.
Elbette o mücahede edenlere mükâfat olmak üzere biz onları hidayette kılar ve
amellerine sevap veririz ve nza-yı İlâhimize onları îsâl edecek tarik-ı
müstakimi tevfik ederiz. Zira; Allah'ın muaveneti mücahede ve sair taâtı eda
ile ihsan edenlerle beraberdir.
Tefsir-i Hâzin ve
Medarik'te (Fazl b. İyaz) dan naklen beyan olunduğuna nazaran mücahedeyle
murad; ilim talebi için sa'y ü gayrettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: |Şol
kimseler ki, onlar ilim tahsili için sa'y ü gayret ettiler. Elbette biz onları
tah-sil-i ilim tarikında hidayette kılarız |
demektir.
Mücahede yle murad;
sünnet-i nebeviyeyi ikaame, ilimle amel ve günahına tevbe etmek manâsına olmak
muhtemeldir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran manâ-yı âyet: Şol kimseler ki,
onlar bizim vahdaniyetimize delâlet eden delillere nazarda ve meânîsini
teemmülde sa'y ü gayretle takatlarım sarfettiler. Elbette biz onları itikaad-ı
sahiha îsâl ederiz j demektir. Muhsininle murad; ibadâtı şeraitine riayet
ederek eda eden kimselerdir.[57]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4160-4161
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4161-4163
[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4163-4164
[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4164-4165
[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4165-4166
[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4166-4167
[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4167-4169
[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4169-4172
[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4172-4174
[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4174-4178
[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4178-4179
[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4179-4180
[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4180-4182
[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4182-4183
[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4183-4184
[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4184-4185
[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4185-4187
[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4187-4188
[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4189
[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4189-4191
[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4191-4193
[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4193-4194
[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4194
[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4194-4195
[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4195-4196
[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4196-4197
[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4197-4198
[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4198-4199
[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4200-4201
[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4201-4202
[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4203-4204
[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4204-4205
[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4205-4206
[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 9-10/4206-4208
[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4217-4218
[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4218-4220
[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4220-4221
[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4221-4223
[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4223-4224
[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4224-4225
[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4225-4226
[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4226
[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4226-4228
[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4228-4229
[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4229-4231
[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4231
[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4232-4233
[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4233-4234
[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4234
[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4235
[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4235-4237
[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4237-4238
[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4238-4239
[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4239-4240
[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4240-4241
[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4241-4242
[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal
Neşriyat: 11/4242-4243