KUR’AN COĞRAFYASI
1- İSİMLER VE YER ADLARI ÇERÇEVESİNDE KUR'ÂN'A GENEL BAKIŞ
A- İnsanın Yaratılıştan Getirdiği En Temel Özelliği Olarak İsimleri Bilmesi
2- Allah'ın Adem'e İsimleri Öğretmesi
3- Adlardaki Anlam/İsim-Müsemma İlişkisi/Adların Dili
B- GENEL OLARAK KURÂN-I KERİMDE GEÇEN İSİMLER
1- Kur'ân'da Geçen Zaman Dilimleri
2- Kur'ân'da Geçen Bitki Adları
3- Kur'ân'da Geçen Hayvan Adları
4- Kur'ân'da Geçen Gök Cisimlerinin Adları
7- Kur'ân'da Geçen Kitab Adları
8- Kur'ân'da Geçen Melek Adları
9- Kur'ân'da Geçen Kabile Adları
10- Kur'ân'da Geçen Şahıs Adları
a- Kur'ân'da Geçen Peygamber Adları
b- Kur'ân'ın İndiği Dönemden Önce Yaşayan Kişilerin Adları
b3. Hz. Meryem'in Adının Geçmesi
c- Kur'ân'ın İndiği Dönemde Yaşayan Kişilerin Adları
c2- Ebu Leheb'in Adının Geçmesi
C- Yer Adları Bilimi (Toponymy) Ve Kuranda Yer Adları
a- Tabiata Ve Fiziksel Koşullara Dayanan Adlar/Çevreyle İlgili Olanlar
b- İnsanlar Ve Topluluklara Dayanan Adlar/Bireyle İlgili Olanlar
2- Kur'ân-ı Kerimde Yer Adlarının Zikrediliş Sebep Ve Hikmetleri
a- Yerin İnsan Hayatındaki Öneminin Vurgulanması
b- Kur'ân'da Geçen Yer Adlarının Allah'ın Şeâirinden Olması
c- Medeniyetin İlk Merkezlerine Dikkat Çekilmesi
d- Anlama Canlılık Kazandırılması
e- İbret Ve Model Oluşturmak İçin Merkezlerin Anılması
f- Din-Tarih-Medeniyet Ve Kültür Bağlarının Canlı Tutulmasının İstenmesi
g- İnsan Hayatındaki Yerleşik Hayat Tutkusuna Dikkat Çekilmesi
h- Doğal Ve Yapay Çevreye İslam’ın Verdiği Önemin Vurgulanması
2- KURÂN-I KERİM'DE YER ADLARI
C. AHİRETTEKI YER ADLARI/METAFİZİK YER ADLARI
1963 de Konya'da doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini Konya'da tamamladı. 1984 de S.Ü. İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Aynı üniversite bünyesinde Yüksek Lisans ve Doktora programlarını tamamladı. 1983-85 tarihleri arasında Diyanette, 1986-1989 tarihleri arasında Ö.Lale Erkek Lisesinde çalıştı. 1989-1992 tarihleri arasında Avusturya'da cami görevlisi olarak hizmetini sürdürdü. 1993 de tekrar Milli Eğitime geçerek Konya Ilgın İmam Hatip ve Konya Merkez İmam Hatip Liselerinde Meslek Dersleri Öğretmenliği yaptı. 1995 yılında İ.Ü. Darende İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri Ana Bilim Dalı, Tefsir Bilim Dalı Öğretim üyeliğine atanan ve 1999 yılında Doçent olan yazar, halen C.Ü.İlahiyat Fakültesinde aynı görevine devam etmektedir. Çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yazan yazarın yayınlanmış eserleri şunlardır:
l- Şehid Sahâbiler, Muhammed Fehmi'den tercüme. Esra Yayınları, Konya, 1990.
2- Hz-Peygamber(s)in Dilinden Dualar ve Tefsiri, İttifak Kültür Serisi, Konya, 1996.
3- Namaz Duaları ve Sureleri, Suffe Yayınları, 1997; Dua ve Süreleriyle Namazın Anlaşılması, Uysal Yayınları, Konya, 2001 (Genişletilmiş II. Baskı).
4- Kur'ân Aydınlığında Seyahat, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1998.
5- Kur'ân Niçin ve Nasıl Okunmalı, Uysal Kitabevi, Konya, 1988.
Sosyal bir varlık olan insanın kendini ifade edebilmesi ve hem cinsleriyle tanışıp kaynaşarak birarada yaşayabilmesinde adların ayrı bir yeri vardır. Adlar, insanın onsuz yaşayamacağı 'şeyler'i algılayıp başkalarına anlatmasını sağlayan araçlardır. Adlar sayesinde İnsan, çok uzağında olan soyut-somut her şeyi ifade edebilmektedir.
Eşyaya ad verme, İnsanın sahip olduğu ve onu diğer canlılardan ayıran en önemli yetilerindendir. İnsanın, kendi nevi şahsına münhasır olan konuşma yetisi, adlarla kaim olur. Ad vermede önemli olan, müsemmaya uygun olarak verilmiş olmasıdır. Müsemmayâ uygun bir ad verme, müsemmanın/eşyanın kimi özellikleri hakkında bilgi vererek eşyayı tanımamıza katkı sağlar. Bu yüzden ad vermede, isim-müsemma ilişkisi oldukça önem arzeder.
İnsanın, hammaddesinden yaratılıp üzerinde yaşadığı ve sonunda tekrar bağrına döneceği yer'in de insan hayatında ayrı bir önemi vardır. Genel olarak 'yer' (arz) diye adlandırılmış olsa da, her yerin kendine has bir takım özellikleri ve ayrıcalıkları vardır. Bu nedenle yerin her bir bölümü farklı adlarla anılmıştır. Bu 'yer adları' hem ait oldukları yerlerin farklı özelliklerinin anlatılabilmesini, hem de yerlerin kolayca tanınıp ifade edilebilmesini sağlamışlardır. Yer adları, yerlerin fizikî bazı özellikleri hakkında ipuçları vermelerinin yanısıra, o yerde yaşayan nisanlar ve onun üzerinde kurulmuş kültür ve medeniyetler hakkında da bilgi verirler. Yine onlar, ait oldukları yerlerde yaşayan hayvanlar, bitkiler ve diğer maddeler hakkında bilgi kaynaklarıdır. Kısaca 'yer adları', yerlerin tarih ve kültür hazineleridir.
Temel konusu insan ve insanla ilgili şeyler olan Kur'ân-ı Kerim, insanın hayatında önemi büyük olan adlar ve yer adlarını kullanır. O, anlattığı hakikatlerin arasına serpiştirdiği yer adlarıyla, insanlığın tarih ve kültür mirası ile ilgili, hem fizikî, hem de siyâsî haritalar çizer.
Kur'ân'da anılan bu yer adlarıyla oluşan ve Kelamullahın kendine özgü bir şekilde sunulan 'Kur'ân Coğrafyası', Tarih, Coğrafya, Edebiyat başta olmak üzere pek çok sosyal bilime altyapı oluşturmaktadır.
Kur'ân, yalnızca dünyadaki yer adlarını vermekle de kalmaz. O'nun Coğrafyasında dünyadaki yer adları yanında fizik ötesi alemde bulunan yer adlarının da önemli bir yer işgal ettiği görülür. Kur'ân Coğrafyasının içerisinde bulunan bu fizik ötesi dünya ile ilgili yer adları, öteden beri insanların ilgisini çekmeye ve onların düşünce ufuklarını genişletmeye devam etmektedir. Hatta fizikî dünya ile İlgili araştırmalarında önemli mesafeler katetmiş olan İnsan, araştırmalarını yerkabuğunun ve uzayın derinliklerine, dünya ötesi alemlere yöneltmiş durumdadır.
Bilimsel araştırmalarda doyumsuz olan insanın bu yönelişlerinde elbette 'Alemlerin Rabbi olan Allah'ın Kitabı'nın da söyleyeceği şeyler vardır. Nitekim Kur'ân, bizlere bu konuda da azımsanamayacak kadar veri sunmuştur. Tabiki kendine has üslubuyla. En çok okunan ve hakkında en fazla araştırma yapılan kitap olma özelliğini koruyan Kur'ân'ın 'yer adları' konusunda söyledikleri ile ilgili yapılan çalışmaların yeterli düzeyde olduğu söylenemez. O'nda geçen yer adlarının oluşturduğu 'Kur'ân Coğrafyası', günümüz insanına derli toplu bir şekilde sunulamamıştır. Özellikle Din/İnanç Turizminin giderek önem kazandığı dünyamızda, Kur'ân’ın işaret ettiği ve tüm insanlığı ilgilendiren yerler, tam olarak tanımlanarak insanlığın merakını cezbedecek biçimde ortaya konulamamıştır.
İşle bu mütevazı çalışma, Yüce Yaratıcının üzerimizdeki sayısız nimetlerinin en büyüğü olan 'ad verme ve adlar'ın insan hayatındaki yerine dikkat çekerek Kur'ân'da geçen yer adları hakkında derli toplu ve pratik bilgiler verme amacına yönelik olarak hazırlanmıştır. Çalışmada Kur'ân'da geçen 'yer adları' ile kavramlar, alfabetik bir sıralama ile açıklanmıştır.
Bu çalışmamızda, değerli görüş, katkı ve yardımlarını bizden esirgemeyen herkese şükranlarımı arzederken, araştırmanın bu konuda yapılacak yeni çalışmalara katkıda bulunmasını ve 'Kur'ân Coğrafyası'nın insanlığın barış dolu bir dünya kurmasına vesile olmasını dilerim. Zira Kur'ân'da geçen yer adlarının felsefesini kavramak, bu dünyanın 'Barış (İslam) Diyarı', öteki dünyanın da 'Barış Yurdu' (Dârü’s-Selâm) olması durumunda anlamlı hale gelecektir.
Ali Akpınar
2000/Sivas
Diğer pek çok bilim gibi, Coğrafya'nın da alanı kesin sınırlarla belirlenmemiş olduğundan, bu bilimin içerisine bir bütün olarak yer yuvarlağı girdiği gibi; cansız küreler (katı yeryüzü, hava, su), canlı küre (bitkiler ve hayvanlar), insan ve ortaya koyduğu işler de girmektedir. Bu itibarla Latince bir kelime olan Coğrafya (Geography), içerisinde insanla ilgili konuların yer tuttuğu bir tabiat bilimi, yahut tabiî bilimlerle manevî bilimler arasında geniş bir yer tutan, bunları birbirine bağlayan bir yeryüzü bilimi diye tanımlanmıştır. [1]
Muhatabı tüm insanlık olan kutsal kitabımız Kur'ân şu veya bu sebeple manevî bilimlerden bahsettiği gibi, tabiî bilimlerden de bahsetmiş, bu iki bilim grubunu içice işlemiştir. Pek çok bilimle ilgili olan Coğrafya da, Kur'ân'ın temas ettiği bilimler arasında yer alır. Çeşitli vesilelerle Kur'ân, yeryüzü ve gökyüzü coğrafyasına değinir. Onda bu dünya coğrafyası üzerinde durulduğu gibi, öteki dünya coğrafyasından da bahsedilir.
Yeryüzünde ve yeryüzünden (toprak) yaratılan insan, yeryüzü ile içice bir hayat sürdürmektedir. Yerin, insan hayatında çok ayrı bir yeri vardır. Onun beslenme, barınma gibi hayatını sürdürebilmesi için muhtaç olduğu gereksinimlerinin kaynağı da yeryüzüdür. Bu yüzden insan, yeri işler, eker, biçer. İmar eder, onun altını üstüne getirir, onun omuzlarında dolaşır, geçimini sağlar, üretir, tüketir, yer uğruna savaşır, yerle yorulur, yerle dinlenir, ruhunu yerde dinlendirir, gönlünü yerle eğlendirir ve yerle birlikte geçirdiği yorucu bir hayatın ardından yine onun bağrına kendini bırakır. Yer, tüm imkan ve nimetleriyle insanın emrine verilmiş ve ona armağan edilmiştir.
Yerleşik bir hayat yaşamak zorunda olan insanın bir yeri sürekli yurt edinmesi, yurt edindiği yer uğruna pek çok fedakarlıklarda bulunması, onun maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşıladığı mekan olması gibi sayısız nedenlerle, kimi yerlerin insan hayatında çok ayrı bir önemi vardır. Kimi yerler, taşıdığı misyon itibarıyla tüm insanlığı ilgilendirir. Kimi yerler vardır, insanlığın tarihinde birer kilometre taşları mesabesindedirler.
İşte yerin insan hayatındaki bu çok önemli fonksiyonu, yerle ilgili bir çok bilimin doğmasına yolaçmıştır. Yüce Kitabımız da pek çok ayetinde, insanla yakından ilgili olan yerden bahsetmekte ve kimi yerlere dikkat çekmektedir. O. bir taraftan yerin önemini vurgularken, bir yandan da Allah'ın büyük ayetlerinden saydığı yer şekillerine dikkat çekmiş ve insanlık tarihinde unutulmaz yerleri olan kimi mekanları zikretmiştir. Kitabın muhataplarına düşen ise, onun andığı ve dikkat çektiği bu yerleri araştırıp incelemek, tanımak, önemini kavramak ve Kur'ân'da anılış hikmetlerini tesbit etmektir. Bu Kitabın ayetlerinin daha doğru, daha kalıcı ve daha kolay bir şekilde anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. Emin el-Hûlî, bunun önemini özetle şöyle vurgulamaktadır: "Kur'ân etrafında yapılacak bir araştırmada şu iki yaklaşım birlikte gerçekleştirilmelidir:
Kur'ân'a yakın özel araştırma ve Kur'ân'a uzak genel araştırma. Bunların ilkinde Kur'ân'ın tarih ve tesbiti, kıraati, dili ve Kur'ân ilimleri gibi konular ele alınır. İkincisinde ise, Kur'ân'ın ortaya çıktığı ve yaşadığı maddî ve manevî çevre ile ilgili araştırma gündeme gelir. Kur'ân'ın indiği dönemdeki Arap ruhu, Arap mizacı. Arap zevki, Arabın dini ve sosyal yönleri gibi Biz Kur'ân'da geçen Hıcr, Ahkâf, Eyke, Medyen gibi yer adlarını. Semud'un yurttan, Ad'ın evlerini okur da bu yerler hakkında etraflı bilgi sahibi olmazsak, Kur'ânın bu yerler ve halkından bahsediş maksadını tam olarak nasıl anlayabiliriz? Bütün bunlardan açık bir ders, beklenen hikmet ve hidayet etkili bir biçimde nasıl gerçekleşebilir?" [2]
İşte bu çalışmamızda biz, Kur'ân'ın 'yer' ve 'yerler'den bahseden ayetlerini incelemeye gayret edeceğiz. Bu konuda zihinlerde oluşan kimi sorulara cevaplar arayarak kimi Kur'ân ayetlerinin somut anlatımlarla daha kolay anlaşılmasına katkıda bulunmaya çalışacağız.
Çalışmamızda önce genel olarak 'ad' kavramı ve 'Kur'ân'da ad' konusu üzerinde durduk. Bu ilk bölümde, ilk insan Hz. Adem'e ve onun şahsında insanlığa öğretilen isimler konusuna açıklık getirmeye çalıştık. Kur'ânda geçen yer adlarının zikrediliş esprisini kavramamıza yardımcı olacağı düşüncesiyle, Kur'ânda geçen diğer adlar ve zikrediliş nedenleri üzerinde durduk. Sözkonusu bu adların, Kur'ân'da geçiş yoğunluğu hakkında net bir bilgi verebilmek için dağılım grafikleri çizdik.
İkinci Bölümde, Kur'ân'da geçen özel ve genel yer adları üzerinde durduk. Bunun için Kur'ân ayetlerini tarayarak önce dünyadaki yer adları, daha sonra da ahiretteki yer adlarına değinip adı geçen yerleri tanıtmaya çalıştık. Ağırlıklı olarak ise, dünyadaki özel/belirli yer adları üzerinde durduk, Kur'ân'da geçen genel yer şekillerine değinerek Kur'ân coğrafyasının siyasî ve fizikî haritalarını sunmaya çalıştık.
Üzülerek söyleyelim ki, kaynaklarımızda Kur'ân'da adı geçen yerlerle ilgi" haritalara çok fazla rastlayamadık. Son dönemde yapılan çalışmalar içerisinde bu konuda en geniş kaynak Hüseyin Mu'nis tarafından hazırlanmış olan Atlasu Târihi'I İslam ile araştırmamızı bitirdikten sonra elimize geçen Şevkî Ebû Halil'in Atlastı'I-Kur'ân" [3] adlı çalışmalardır. Biz, Kur'ân'da adı geçen yerlerle ilgili Hüseyin Mu'nis ve Şevkî Ebû Halil'in adı geçen bu çalışmaları yanında, Mcvdûdî'nin Tefhîmü'l-Kur'ân'ı, Kitab-ı Mukaddes ve Şurrâb'ın Meâlimü'l-Esîra'sından aldığımız bazı haritalara yer verdik.
Kur'ân'da geçen bu yer adlarından bir kısmı, net olarak bilinen yerleri oluştururken; bir kısım yerler hakkında ise kaynaklarımızda farklı görüşler yer almıştır. Biz mümkün mertebe bu görüşlerin hepsini vermeye çalıştık. Özellikle çok eski tarihî yerlerle ilgili bu farklı bilgilen test etme imkanı bulamadık. Fakat yerler'le ilgili farklı bilgileri vererek adı geçen yerin nerede olduğu konusunda düşünceleri biraz olsun netleştirmeye çalıştık.
Çalışmamızda kimi şaz kıraat ve görüşlerde yer adları olduğu söylenen Cem’, Nak’ Sarim, Hard, Leyke gibi kelimelere de yer verdik. Yine genel yer adı gibi görünen, fakat kaynaklarımızda belirli yer adları olarak algılanan yerleri de, belirli yer adları bölümünde vermeyi uygun bulduk. Hem özel yer adı, hem genel yer adı, hem de metafizik yer adı olarak anlaşılan kimi kelimeleri her bölümde ayrı ayrı ele aldık.
Kur'ân'da geçen yer adlarının doğru teleffuz edilebilmesini sağlamak için, parantez içerisinde Arapçalarını vermeyi uygun bulduk. Şurasını da açık yüreklilikle belirtelim kî, çokça yer adı ve özel isim geçen çalışmamızda verilen isimler içerisinde bir takım yanlış telaffuzlar olabilir. Bu konuda uzman araştırmacıların uyarı ve katkılarının bizleri memnun edeceğini şimdiden belirtmekte fayda vardır.
Kur'ânın genel olarak yer, zaman ve şahıs adlarına fazla yer vermeyen üslûbu yanında, kimi adlara yer verişini ve bir adı birden fazla tekrarlayışını önemsedik, bunun sebep ve hikmetlerini tesbit etmeye gayret ettik. Genellikle yer adlarının geçtiği ayetleri verdik, ama o yer adıyla ilgili başka ayetleri, konuyu dağıtmamak için vermedik. Zaman zaman onlara işaret etmekle yetindik.
Kur'ânda geçtiğini teshil ettiğimiz tüm yer adlarını, kolayca bulunabilmesi için alfabetik sıraya göre vermeyi uygun bulduk. Farklı adlarla anılan yer adları, alfabetik sıraya göre ilk geçtikleri yerde ayrıntılı olarak ele alınmış, sonraki yerlerde ise bu ilk geçtiği yerlere atıflarda bulunulmuştur. Sözgelimi Bekke ve Mekke adlarıyla anılan Mekke ile ilgili bilgileri Bekke maddesinde verdik.
Bir yer adı ile ilgili bilgi verilirken, önce o yer adının sözlük anlamını sözlüklerden tesbit etmeye çalıştık, daha sonra o ismin veriliş nedeni ve o yerin tarihi üzerinde durduk. Ardından o yer adının geçtiği ayetleri ve Kur'ân'da anılış hikmetlerini tefsir kaynaklarımızın yardımıyla ortaya koymaya çalıştık. Bunun için önce Coğrafya. Dilbilim ve Topanymy bilimleriyle ilgili kaynaklardan ön bilgiler derledik. Ardından İbn Manzûr'un Lisânî’l-Arab, Rağıb'ın Müfredat, Fbu'l-Bekû'nin Külliyât, Tehânevî'nin Mevsûa, Yakut el-Hamevî'nin Mu'cemi’l-Büldân adlı eserleriyle; Taberî, İbn Cevzi, İbn Kesîr, Kurtubî, Elmalılı, Mevdûdî ve Süleyman Ateş tefsirleri başta olmak üzere çeşitli tefsir kaynaklarından büyük ölçüde yararlandık.
Ayetlere atıflarda bulunurken önce sûre sıra numarası, sonra sûre ismi, daha sonra da âyet numaraları verilmiştir. Kütüb-i Tis'ada bulunan hadislere yapılan atıflar, el-Mu'cemül-Müfehres'in usulüne göredir. Diğer hadislerin ise geçtikleri kaynaklar cilt ve sayfa numaraları ile gösterilmiştir.
Dipnotlarda geçen kaynak isimleri, yazar ve kitap isimleriyle kısaca yazılmıştır. Kaynakların cilt numaraları Romen rakamlarıyla, sayfa numaraları ise Arap rakamlarıyla yazılmıştır. Dipnotlarda kullanılan eserler hakkında ayrıntılı bilgiler kaynaklar bölümünde verilmiştir. Dipnotlarda mümkün mertebe adı geçen eser ve benzeri kısaltmalara yer verilmemiştir. Şahıs adlarından sonra gelen rakamlar sırasıyla, adı geçen kişinin Hicrî ve Milâdî vefat tarihlerini göstermekledir. Kaynakçada geçen isimlerin vefat tarihlerini orada verdiğimiz için, metin içerisinde vermedik.
Çalışmamızda geçen ayetlerin meallerini verirken büyük ölçüde H. Basri Çantay ve Diyanet meallerinden yararlandık.
Problem:
"Rahman, Kur'an'ı öğretti, insanı yarattı ona açıklamayı öğretti."
"Oku, senin Rabbin kerem sahibidir. O, kalemle öğretti. İnsana bilmediğini öğretti."
"O, Adem'e isimleri tümüyle öğretti."
Araştırmamızın ilk bölümünün temelini oluşturan bu ayetlerle ilgili olarak şu soruları sorup onlara cevaplar bulmaya çalışalım:
Rahmanın öncelikle insana öğrettiği nedir?
Yaratmadan hemen sonra gelen ilahî tecelli 'öğretme' ve 'öğrenme'nin insan hayatındaki yeri nedir?
Rahmanın insana öğrettiği 'beyan'dan kasıt nedir?
Adem'e öğretilen isimler nelerdir? Öğretilenler, Adem'in Şahsında tüm insanlığa mı öğretilmiştir?
Adem'e öğretilen isimlerle, yeryüzü hilafeti arasındaki ilişki nedir? Yeryüzünün imarı, isimleri bilmeye mi bağlıdır?
Adem'i meleklerin önüne geçiren şey, isimleri birbir haber vermesi midir?
Adem'e öğretilen 'esma' nedir? Eşyanın isimleri mi, eşyayı tanıyıp algılama yeteneği mi, algıladığını isimlerle ifade etme yeteneği mi, lisan oluşturma yeteneği mi?
Adem'e öğretilen yalnızca eşyanın isimleri mı, yoksa manaları mı, yahut her ikisi midir?
Eşyaya isimlen veren kim? Allah mı, insan mı? Eşyaya isimleri Allah vermişse, Adem'in algılaması isimlendirme eyleminden sonra mı olmuştur? Eşyaya isimleri Adem vermişse, o eşyayı/müsemmayı önce algılamış sonra isimlerini mivermiştir?
Allah, önce meleklere, onlar bilemeyince Adem'e neyi arzetmiştir? O an varolan şeyleri mi, yoksa kıyamete kadar varolacak şeyleri mi? Kap kaçak gibi bir takım şeyleri gösterip bunları haber verin mi demiş, yoksa neyi arzetmiş ve meleklerin haber vermediğini Adem nasıl haber vermiştir?
İsim, 'Sümüv’ kökünden alamet, bir şeyin tepesi, ona delalet eden şey, onun niteliği ve özelliği anlamında bir kelimedir. Yükseltilmiş olması nedeniyle gökyüzüne de 'sema' denmiştir. İsim kelimesinin 'vesm' kökünden türetildiği de söylenmiştir. 'Vesm' dağlama sonucu kalan iz, eser demektir. [4]
Sözlükte isim, eşyadan herhangi birisi için konulan ve bir anlamı olan kelimedir. Kavram olarak isim, bir şeyi zihne ulaştırmak için alamet ve delil olan lafız, sıfat yahut fiildir.
Gramercilere göre ise isim, fiil ve harflerin dışındaki kelimedir'' [5] Başka bir tanıma göre isim, birini diğerinden ayırt edebilmek için cevher (öz) yahut araz (özden olmayan geçici şey) için konulmuş lafızdır. [6]
Tanımlardan da anlaşılacağı üzere, isimler, eşyayı algılamamıza, mahiyetini kavrayıp hakikatına nüfuz etmemize yarayan araçlardır. İsimler, insanı meleklerden ayıran ve onlardan üstün olmasına yol açan 'Yeryüzü halifeliği' görevinin layıkıyla yerine getirilebilmesi için gereken araçlardır, isimler ruhun öğeleri, bilginin nuranî güçleridir. Zira yeryüzü halifeliği, yeryüzünün mevcut düzenini korumayı, onun geliştirilerek imarını, işlerin düzenlenmesini ve her şeyin yerli yerince konulmasını gerekli kılmaktadır. Bu ise, eşyayı tanıyıp onu yerli yerince kullanmakla mümkündür. Eşyayı tanımamak ve onu yerli yerince kullanmamak ise, yeryüzünde düzenin bozulmasına, fesadın yaygınlaşıp kan dökülmesine yol açar. Bunlar ise, meleklerin haklı olarak yeryüzü halifesine yakıştıramadıkları şeylerdir.
Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerimin ilk sayfalarında, Adem'in yaratılış kıssasını anlatırken şöyle buyurur:
"Hani Rabbin meleklere 'Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim' demişti; melekler, 'Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz seni överek yüceltiyor ve seni devamlı takdis ediyoruz' dediler.
Allah 'Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim' dedi. Ve Adem'e bütün isimleri öğretti, sonra eşyayı meleklere gösterdi. 'Eğer sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini bana söyleyin' dedi.
Cevab verdiler 'Sen münezzehsin, Senin bize öğrettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen hem bilensin, hem Hakim'sin'.
Allah 'Ey Adem onlara isimlerini söyle' dedi. Adem isimlerini söyleyince, Allah 'Ben gökler ve yerde görünmeyeni biliyorum, sizin açıkladığınızı ve gizlemekte olduğunuzu da bilirim, diye size söylememiş miydim?' dedi.
Meleklere, 'Adem'e secde edin' demiştik. İblis müstesna hepsi secde ettiler, o ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkar edenlerden oldu.
'Ey Adem! Eşin ve sen cennette kal, orada olandan istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz' dedik.
Şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırttı, onları bulundukları yerden çıkardı.
Onlara 'Birlbirinize düşman olarak inin, yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz' dedik.
Adem, Rabbi’nden kelimeleri aldı. Rabbi de bunun üzerine tevbesini kabul etti. Şüphesiz O tevbeleri daima kabul edendir, merhametli olandır.
İnin oradan hepiniz, tarafımdan size bir yol gösteren gelecektir; Benim yoluma uyanlar için artık korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir' dedik. İnkar eden kimseler ve ayetlerimizi yalan sayanlar cehennemlik olanlardır, onlar orada temelli kalacaklardır." [7]
Kıssada geçen cümlelerden biri de şu ayettir:
"O, Adem'e tümüyle isimleri öğretti." [8]
Ayet açıklanırken çeşitli yorumlar yapılmıştır. Bunları şöyle özetleyebiliriz:
Yüce Allah isimleri belirleyip Adem'in ruhuna nakş ve ilham etti. Adlandırılan şeylerin isimlerini Adem'e öğretti. Bir şeyin hakikatini öğrenmek, onun ismini öğrenmekten daha önemlidir, Dolayısıyle Yüce Allah, Adem'e eşyanın içyüzünü, özelliklerini, öğretmiştir. Nitekim ayetteki cümle, 'adlandırılan şeylerin isimlerini (esmâe'l-müsemmeyât) Adem'e öğretti' ve 'isimlerin verildiği şeyleri (müsemmeyati'l-esmâ) Adem'e öğretti' şeklinde yapılan takdirlerle açıklanmaya çalışılmıştır. [9]
Kavramlar, insanoğlunun eşyayı algılamasına yarayan araçlardır? Gerçekte insanoğlunun eşya ile ilgili tüm bilgisi, onlara isimler vermesine dayanır. Bu nedenle Adem'e her şeyin isminin öğretilmesi, onlarla ilgili bilginin de öğretilmesi anlamına gelir. [10] Adem'e bugün var olan her şeyin ismi ve manası öğretilmiş olmalıdır ki, bu öğretme Adem için bir üstünlük nedeni olsun. Ayetteki 'csmâ' kelimesinin marife olması ve 'küllehâ' ifadesiyle kayıtlanmış olması bu tezi desteklemektedir. [11] Bu konuda ünlü dil bilgini Câhız (255/868) şunları söyler: "Allah'ın Adem'e isimleri öğretip manalarını öğretmemesi sözkonusu olamaz. Çünkü müsemmasız isim, içi boş bir zarf gibidir. Eğer Yüce Allah, Adem'e manasız olarak isimleri vermiş olsaydı bu, hareketsiz donuk bir takım şeyleri ona vermesi demek olurdu. Zaten bir lafız anlamıyla birlikle isim olur. Mana isimsiz olur, ama isim asla manasız olmaz."[12]
Bir başka anlayışa göre ise, Allah Adem'e gerektiğinde belirleyip kullanacak yeteneğe haiz bir ruh üfürmüştür. Bir başka deyişle Adem'e bilgi yüklenmiştir. Tıpkı bir bilgisayar harddiskine bilgi ve programlar yüklendiği gibi bütün eşyamın ismi ve manası kendisine yüklenmiştir. Ne ki ekran mesabesindeki Adem'in diline ancak o an için gerekli ve lazım olanlar aksetmiştir. Ama ona yüklenen onun söylediklerinden ibaret değildir. Daha ileri boyutta bu yükleme işinin tüm insan cinsine yüklendiğini de söyleyebiliriz. Nitekim meleklerin Adem'e secde edişlerinin anlatıldığı bir başka Kur'ân suresinde şu şekilde çoğul ifade kullanılmıştır;
"And olsun ki, sizi yarattık, sonra şekil verdik, sonra meleklere, 'Adem'e secde edin' dedik: İblis'ten başka hepsi secde etti, o secde edenlerden olmadı.” [13]
"O insana bilmediğini öğretti" [14] ayetinde öğrenmeye konu olarak insanın anılması da bu tezi desteklemekledir.
Ademe İlahî olarak yapılan bu bilgi yüklenme işinde, Ademoğulları için bir teşvik sözkonusudur. Buna göre babalarının bu durumu oğullarına hatırlatılarak Allah'ın, katından beşerin özüne yerleştirdiği bu bilgi birikimini geliştirip kemale doğru ilerleme adına bir yönlendirme sözkonusudur. Ademoğlu kendisini, meleklerden öne çıkaran bu yönünü iyi bilmeli ve babasından geçme özünde gizlenmiş bu bilgi yükünü geliştirerek kullanmalı ve gereği gibi değerlendirmelidir. Babaya yaraşır evlal olmak da buna bağlıdır. Zaten sosyal bir varlık olan insanın [15] temel yaratılış gayelerinden biri de birbirleriyle tanışmalarıdır. Nitekim bir ayette bu husus şöyle açıklanmıştır: "Ey insanlar' Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız." [16]
Farklı boy ve ırklara mensup olan insanların birbirleriyle tanışabilmeleri ise anlaşabilmelerine bağlıdır. Anlaşabilmek konuşmayı, konuşmak ise kelime ve anlamları gerekli kılar.
Ayette öğretti anlamına 'ta'lîm' kökü kullanılmıştır. Bu kökün ait olduğu babdaki kelimelerin ta'diye, teksir, dönüşüm, nisbet, teveccüh, ihtisar, kabul anlamlarının yanısıra 'tefa'ul' babındaki tekellüf anlamı da vardır.[17] Tekellüf, bir şeyi aşama aşama elde etmektir. Ta'lim kökünü de bu bağlamda ele alırsak, öğretme işinin bir çırpıda değil, kademe kademe olduğu anlaşılabilir. Arapçada 'terbiye' (eğitim) de bir şeye kademe kademe ulaştırıp tedricen eriştirmektir. [18] Buradan Adem'in/onun şahsında insanın bu isimleri bir çırpıda bildirme ile öğrenmediği tedricen belleyeceği anlaşılabilir. Buna göre önce Adem'e tüm eşyayı tanıyıp öğrenme alt yapısı verilmiştir, Adem ve ondan sonra onun çocukları da bu özlerindeki ilâhî vergiyi kapasitelerine göre geliştirmişlerdir.
Ayete göre bu öğretme işi, ilhamın da ötesinde aracısız olarak gerçekleşmiştir. Bu da ya Adem'e gösterilen şeyin isminin manasıyla birlikle ona telkin edilmesiyle olmuştur, ya da kendisine gösterilen şeyin ismini ifade edebileceği bir zihin gücünün ilka edilmesiyle olmuştur. Böylece o, konuşma ve lisan ile ifade edebilme yetisine sahip olmuştur. Talîm kökünde, telkîn yanında bilgi sahibi olmak ta vardır. Her ne şekilde olursa olsun insanın içinden geçen şeyi dil ile ifade edebilme yetisine sahip olması, onun diğer cinslere üstün olmasını sağlamıştır. Aynı şekilde bu yetinin farklı farklı olması da, insanların birbirlerinden üstün olabilmesine yol açmıştır. Bu yetinin farklı şekillerde gelişip bilgi olarak dış dünyaya yansıması ile kimi insan diğerinden üstündür.
Bilgi, gerçeğin bir tecellisi, kelam ise bilginin tezahürüdür. Asıl bilgide gerçeğin bir yüzü, kelamda da o yüzün naibi vardır. İşte isimler, manaların kalıplarıdır. Meleklerde manaların kendileri vardır, ama kalıpları yoktur. Adem'e ise bilginin hem anlamı hem de kalıbı verilmiştir. O, bu yönüyle meleklerin önüne geçmiş ve onların takdir ve ta'zimini haketmiştir.
Bilginin oluşumu müsemmalara isimlerin verilmesi ve bu isim ve müsemmaların manalarının belirlenmesiyle olmuştur. Çünkü isimler, bir insanın zihnindekileri, başkalarının zihnine taşıma araçlarıdır. İsimler sayesinde insan diğer varlıklardan üstün olmuştur. Sözgelimi hayvanlar, güç, fiziki görünüş ve faydalı olma bakımından insandan daha ileri noktada olsalar bile, eşyayı isimlendirme ve bunu manalandırarak konuşma hususunda insanların seviyesine çıkamamışlardır. Nitekim yukarıdaki ayetlere göre Adem'in isimleri öğrenme ve öğrendiklerini aktarma işini yapmaktan melekler bile aciz kalmışlardır. Buna göre Allah, Adem'e isimleri öğretmekle, ona eşyanın ne olduğunu tasvir edebilme yeteneğini vermiştir. Bu bağış aynı zamanda onun bilgi edinebilme kabiliyeti demektir. [19] Adem'e isimlerin öğretilmesi, çeşitli bilimsel gerçeklerin ona verilmesi demektir. Böylece Adem, evrendeki mevcut ilmi gerçekleri ve varlıkları anlama kabiliyetine sahip olmuştur. [20] Adem, Allah'ın kendisine bahşettiği bu meziyet sayesinde yeryüzünde yaşama sanatını kazanmıştır. Dolayısıyla o, yeryüzüne gönderildiği zaman ne yapacağını bilmez bir halde değil, kendine öğretilen isimler sayesinde nasıl hareket edeceğini, nasıl yaşayacağını bilen biriydi. [21]
Adem'in meleklerden üstün olması, o gün için mevcut olmayan şeylerin isimlerini bilmekten öte, mevcut olan şeylere isim verip onları ifade edebilme yetisi iledir. Çünkü o an için mevcut olmayan şeyleri meleklerin haber vermesi mümkün değildir. Oysa Allah, onlardan arzetliği şeylerin isimlerini haber vermelerini istemiştir.
Ayette geçen 'el-Esmâ' kelimesinin başındaki 'el’ takısı ya istiğrak içindir, ya da ahd-i haricî içindir. Birinciye göre Allah, Adem'e tüm eşyanın isimlerini öğretmiştir. İkinciye göre ise, Allah ona öğretmeyi istediği isimleri öğretmiştir.
Ayetle Adem'e öğretilen isimlerin ne olduğu açıklanmamış, ama 'tüm hepsini' (küllehâ) ifadesiyle öğretilen şeylerin çok kapsamlı olduğu vurgulanmıştır. Yapılan açıklamalara göre ona öğretilen isimler insanların birbirleriyle tanışıp anlaşmalarına yarayacak tüm isimler, kıyamete dek olmuş olacak her şeyin ismi, Allah'ın isimleri, [22] meleklerin isimleri, Adem oğullarının isimleri, yahut eşyanın isimleri, yahut da dillerdir. Bu konuda
Katâde (118/736), şunları söyler:
"Yüce Allah Adem'e, tüm isim, sanat, yerin imarıyla ilgili bilgiler, yiyecekler, ilaçlar, madenlerin çıkarılması, ağaç dikimi, kısaca din ve dünyanın imarıyla ilgili her şeyi öğretmiştir." Bir başka görüşe göre O, o an için yaratılan ve kıyamete dek yaratılacak olan her şeyin ismini ve konuşulacak dillerin tümünü öğretmiştir. [23]
Burada önemli olan ise, Adem'in o an için mevcut olan ve hem kendisine hem de meleklere arzedilen eşyanın isimlerini algılayarak ifade edebilmesidir. Yani Adem'e verilen yetenek, o anda pratiğe dönüşmüş ve Adem kendisine arzcdilenleri birbir saymış bu da meleklerin hayretini mucip olmuştur. Burada, meleklerin yaratılışları itibarıyla, insandan farklı olarak sahip oldukları hassaları da gözönünde bulundurulduğunda, Adem'e arzedilen şeylerin çok daha kapsamlı olduğu söylenebilir. Ayetteki 'tümüyle' ifadesi onlara arzedilen şeylerin lümü anlamına olsa gerekir. Böylece isim verme ve lisan bilgisinin özünü esasını Allah Adem'e öğretmiş, Ademoğulları da bu kelimeleri kavramlaştırmışlardır. Adem'e öğretilen isimlerin içinde melek, cin, insan gibi akıllı varlıklar olduğundan, bu öğretilen isimler için Arapçada akıllılar için kullanılan çoğul zamiri olan 'hüm' ve 'hâülâi' kelimeleri kullanılmıştır.
Ayette'dikkatimizi çeken çok önemli bir husus ta şudur:
Ayette geçen 'el-Esmâ' (isimler) kelimesine dönen zamirlerden ilki müennes 'hâ' zamiridir. "Allah, Adem'e isimleri tümüyle öğretti" cümlesinde geçen zamir. Arapçada cansızlar için kullanılan 'hâ' zamiridir ve bu kullanımda 'el-esmâ' kelimesinin lafzı gözetilm'ıştir. Aynı kelimeye dönen sonraki dört zamir 'hüm' ve bir ism-i işaret olan 'hâülâ' kelimeleri. Arapçada akıllı ve canlılar için kullanılan kelimelerdir. Bu kullanımda da 'el-esmâ' kelimesinin manası gozetilmiştir. Buradan şöyle bir sonuç çıkarmamız mümkündür:
İsimler Adem'e öğretilmeden önce cansız ve donuktular. Ama onlar Adem'de ve onun dilinde canlılık kazanıp hayat bulmuşlardır. Bu da Adem'in söz konusu isimleri müsemmaları ile birlikte öğrenip onlara canlılık kazandırması demektir.
Ayette isimlerin bildirilmesi için 'inbâ' kelimesinin kullanılması da oldukça dikkat çekicidir. Bu kök, aynı anlama gelen 'ihbar'dan öte, çok önemli ve büyük yararı olan bir şeyi bildirmek anlammadır. Dolayısıyla bu kelime Adem'in isimleri öğrenip onları ifade etmesinin ne derece önemli ve büyük bir şey olduğunu vurgulamaktadır.
Ayete göre insan cinsinin ilk fıtrat ve zatî sıfatı, esmayı öğrenmiş olmasıdır. Dolayısıyle ilim ve kelam insanın zatî sıfatıdır. Konuşma hassası insan ruhunun mahiyetinin bir parçası, onun zatî sıfatıdır. İnsan dil şerefi ile müşerref olmuş, gerektiği şekilde isimleri söyleyebilme yeteneği ile donatılmıştır. Sonuç olarak Usan Adem'in halife oluşunun bir sonucu değil, halife oluş sebebidir. O, bu temel özelliği ile halife olmaya hak kazanmıştır.[24]
Adem olmak, konuşan olmayı beraberinde getirmiştir. Adem'e ruh üfürülmeşinin [25] bîr anlamı da, ona konuşma yeteneğinin verilmesidir. Adem yasak ağaçtan yiyerek cennetten yeryüzüne inmekle fıtratındaki İlim ve eşyanın isimlerini bilme yeteneğini kaybetmemiştir. Nitekim cennetten kovulup yeryüzüne inen Adem'in tevbe edişi anlatılırken şöyle buyurulmuştur:
"Derken Adem Rabbinden kelimeleri aldı.," [26] Aynı şekilde,
"Rahman Kur'an'ı öğretti insanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti." [27] ayetinde Rahman'ın kullarına olan rahmet tecellileri, nimetleri sayılırken insan cinsine Kitabı (Kur'ân) ve beyanı öğretmesi en başta sayılmıştır. Ayette geçen 'beyan’ insanın kendini, iç dünyasını, duygu ve anlayışını başkalarına anlatabilmesini sağlayan konuşma ve dili kullanma yeteneğidir. [28] Konuşma ve açıklama yetisi, insanı diğer varlıklardan- ayıran en temel iki husustur. Bu iki hususun ardında akıl, şuur, idrak ve fehim gibi insanı insan yapan özellikler vardır. Beyan gücüyle, insanın içinde gizli ve örtülü manalar hayat bulur. [29] İnsana düşen ise kendisine ilahî bir nimet olarak bahşedilen bu yeteneklerinin kıymetini bilmesi, onlara sahip çıkması, onları geliştirerek günyüzüne çıkarması, onları yerli yerince kullanması ve korumasıdır. İşte bütün bunlar, bu İlahî nimetlere karşılık bir şükür ifadesidir.
Sonuç olarak meleklerden farklı olarak Adem'e önce eşya ve özellikle de zürriyeti ile ilgili bilgi verilmiş, bu bilgilere ait isim ve dil öğretilmiştir. [30] Bu öğretme ameliyesi hakkında söylenenleri iki maddede toplamamız mümkündür:
1- Yüce Allah, Adem'e her şeyin isim ve manasını birlikte öğretmiş ve bu öğrendiklerini melekler huzurunda ifade etmiştir. Bu durumda Adem ya o an için var olan şeylerin ismini öğrenmiştir; ya da o anda var olanlarla birlikte, kıyamete dek var olacak olan her şeyin ismini öğrenmiştir.
2- Yüce Allah, Adem'in şahsında tüm insanları, eşyayı yeri-zamani gelince ve gerektiğinde kullanabileceği bir yeteneğe sahip kılmıştır. Aynı şekilde O, bu bilgiyi kullanma, algıladığını bilgiye ve ifadeye dönüştürme, yeri ve zamanı gelince yeni kelimeler üretme yetisini de Adem'e yüklemiştir. İnsanların birbirleriyle tanışıp anlaşmalarını sağlayan dil (lisan) oluşturma ve kullanma da, bu yetinin içindedir. Başka bir deyişle Adem'in özüne yerleştirilen bu ayeti, Adem'in çocuklarına da geçmiş ve onların dünyaya gelişlerinde getirdikleri fıtrat'ları içerisinde yer almıştır. Nitekim bu konuda bir başka Kur'ân ayetinde şöyle buyurulur:
"Hani Rabbin, Ademoğullarından, onların sırtlarından soylarını alıp onlara: 'Ben sizin Rabbiniz. değil miyim' diyerek onları kendilerine şahit tutmuştu. Onlar da: 'Evet şahidiz' demişlerdi. Bu, kıyamet günü, 'Bizim bundan haberimiz yoktu' dersiniz veya 'Daha önce babalarımız, Allah'a ortak koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir soyuz, bizi, boşa çalışanların yaptıklarından ötürü helak eder misin?' dersiniz diyedir." [31]
Bu ayetle ilgili olarak çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan yaygın olan görüşe göre. Yüce Allah, tüm insanların ruhlarını yaratarak 'Elest Bezminde’ ayette geçen bu soruyu onlara yöneltmiş ve onlardan söz konusu edilen cevabı almıştır. [32] Zemahşerî, Beyzavî, Ebû Hayyan. Ebu's-Suud, Kasımî, Reşid Rıza, Tabatabaî ve Ateş gibi müfessirlerin seslendirdikleri diğer bir görüşe göre ise, ayette ruhlar alemine işaret yoktur. İnsan ruh ve bedeni ile birlikle yaratılmıştır. Ayet, insan nesillerinin, atalarının bellerinden alınarak insanların içine Allah'ı' tanıma duygusunun verildiğini, insanın yaratılışından gelen bu duygu ve sezgi ile Allah'ın varlığını ve birliğini kabul ve itiraf ettiğini anlatmaktadır. İbare, temsil ve tahyil türündendir. Yani Yüce Allah, sulblerinden insanların nesillerini çıkarıp varlığına ve birliğine delalet eden delillerini onlara gösterdi. Sanki O, hak ile batılı ayırt etme yeteneğine sahip olan akıllarını onlara şahit tuttu. O'nun Rububiyyetini ikrara götürecek şeyi onlara yükledi. Sonunda da onlar, kendilerine 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' sorusunun yöneltildiği bir menzile geldiler ve sanki onlar bu temsili soruya akıl ve kabiliyetlerini kullanarak lisan-i hal ile 'Ne münasebet, elbette sen bizim rabbimizsin' cevabını verdiler. Nitekim Kur'ân'da bol miktarda temsili anlatımlar [33] yer almıştır. [34] "Hakka yönelerek kendini Allah'ın insanlara yaratılışta verdiği dine ver.." [35] ayeti ve
"Her doğan fıtrat üzere doğar, (İslama yatkın olarak dünyaya gelir.) Sonra ana-babası onu ya yahudileştirir, ya hristiyanlaştırır, yahut mecusi yapar. Ana-baba Müslüman ise çocuk da Müslüman olarak kalır." [36]
Hadisi ile de paralel olan bu ikinci görüş, bizim konumuzla ilgili olan ikinci görüşü desteklemektedir. Buna göre, Adem'in çocuklarının fıtratına kazınan, özlerine yüklenen-Allah'ı tanıma ve O'nun Rububiyetini kabul etme yetisi gibi; Adem'e başlangıçta her şeyin isimlerinin yüklenmesi de Adem'in şahsında, tüm insanların özlerine eşyayı algılama ve ifade edebilme yetisinin yüklenmesi gibidir.
Aslında her iki maddede söylenenler birbirini tamamlayıcı mahiyettedir. Şöyle ki, ilk insana o an için var olan şeylerin öğretilmiş olması bile, öğrenme ve öğretme ameliyesi için bir başlangıç, bir örnek, bir model, bir temel ve bir altyapı oluşturmuştur. Bu ise, sonraki öğrenmeler için son derece önemli bir husustur. Zaten Yüce Allah, bu yaratılış kıssasını, son kitabında kıyamet öncesinin son kuşağı olan insanlara hatırlatmakla, Allah'ın ilk insana öğretmesinin aslında tüm insanlığa öğretme demek olduğuna dikkat çekmiştir. Bu, tüm insanlığa bir tahdis-i nimet (nimet hatırlatması) olmak üzere anlatılmıştır.[37]
Eşyaya isim verme, insanı meleklerden ayıran Allah vergisi bir sırdır. İnsandaki ifade gücü, isimlerle kolayca sağlanır. İsimler olmasaydı ifade etmekte, meramımızı anlatmakta, birbirimizle anlaşmakta zorlanırdık. Hatta konuşmak imkansız hale gelir, anlatmak istediğimiz bir şeyi yahut kimseyi her zaman yanımızda taşımak; yahut o anlatmak istediğimiz şey yada kimsenin yanına gitmek zorunda kalırdık. İşte bunun için diyoruz ki, Adem bu bilgi ve yeteneklerle dünyaya gelmiş, Ademoğulları da babalarının özünde bu kınan bu gücü kullanarak sosyal bir varlık olarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu özde olan yetenek, insanın karşılaştığı yahut ürettiği yeni ve değişik şeylerde yeni isimlerle kendini göstermiş ve insanlık tarihinde çok geniş bir adlar kolleksıyonunun oluşmasına yol açmıştır.
Bu açıklamaların ardından yukardaki soruları kısa kısa cevaplandırmamız yerinde olacaktır sanırız:
Rahman'ın Adem'in şahsında insana öğrettiği, onun yeryüzü halifeliğini layıkıyla yerine getirmesini sağlayacak olan her şeydir. Bu her şeyin başında da isimler ve onların yerli yerince kullanılma yeteneği gelir. Rahman'ın bu öğretme süreci, ilk insanın aklını kullanması, aklî bulgularını konuşma yeteneği ile dış dünyaya aktarabilme becerileri ile donatılması ile başlamış, inen kitaplar ve gönderilen peygamberlerle bu süreç gelişerek devam etmiştir. Zaten inen İlahî kitaplar ve peygamberler temelde bu yeteneğin doğru bir biçimde kullanılması, tahrif ve yanlış anlama gibi nedenlerle yerinden oynayan parçaları yeniden yerlerine oturtma amacına yönelik olarak gelmiştir.
Adem'e öğretilen isimler, o an için var olan ve hem meleklere hem de Adem'e arzedilebilen şeylere [38] mantıklı bir biçimde/müsemmaya uygun olarak isim verme ve bu isimleri yerli yerince kullanabilme yeteneğidir. Bu yetenek meleklerin huzurunda Adem'in konuşma ve ifade etme gücü ile pratiğe dönüşmüştür. Ve bu yeti tüm Ademoğullarının ayrılmaz bir parçası olmuştur.
Fesat ve teröre geçit vermeden yeryüzünün imarı demek olan 'hilafet' misyonunu gereği biçimde yerine getirebilmek, eşyayı yerli yerine koymak ve kullanmakla mümkündür. Bu da müsemmaya uygun isimler koymak ve bu isim müsemma ilişkisini bozmadan sürdürebilmekten geçer. Nitekim Kur'ân "kelimeleri yerlerinden değiştiren" [39] tahrifçilerden bahseder ve onları şiddetle kınar. Ayetlerde işaret edilen ve Yahudi mesleği olan bu tahrif, ya Kitaptaki bir kelimenin yerini değiştirmekle, ya yanlış yorumlarla sözü asli manasından dışarı çıkarmakla, ya da sözü eğip bükerek asli manasının dışında kullanmakla, kısaca tercümede, yorumda ve sözün nakledilmesinde olmuştur.[40]
İnsandaki bu konuşma ve meramını ifade edebilme gücü Allah vergisi bir güçtür. İnsanı diğer varlıklardan ayıran ve hatta onların önüne geçmesini sağlayan en önemli hassadır. Tabiki insan kendisine bahşedilen bu ilahî gücü, İlâhî iradenin öngördüğü doğrultuda kullanırsa meleklerden üstün olabilir. Ama insan/bu gücü, istismar ederek İlâhî iradenin ölçülerini çiğneyerek kullanmaya kalkarsa, bu yeryüzünün imarını değil, yeryüzünde düzenin bozulması ve barış ortamının ortadan kalkmasını sağlar. Buna sebep olan insanın meleklerden üstün olması şöyle dursun, hayvanlardan da aşağı derekelere düşeceğini Kur'ân bize bildirmektedir.
Allah'ın Adem'e öğrettiği ve meleklerin suskun kaldıkları bir noktada haber verdiği çok önemli şey, öncelikle o an için var olan, yahut meleklerin müşahade edebildikleri şeylerin isimleridir. Adem, bu isimleri, müsemmalarıyla uygun düşecek şekilde öğrenmiş, zihninde kurmuş ve geliştirdiği diliyle dış dünyaya aktarabilmistir. Adem'i tüm bu yetilerle donatan Yüce Kudrettir. [41] M. Arnold'un dediği gibi, insan gemisini bu dünyaya demirlemeden önce, henüz daha cennetin kıyısında iken, Tanrı ona bir yığın 'sözler' belletti ve sözün gereğini yerine getirmeyi ona emretti. Bu gerçeği St. John "Başlangıçta Söz vardı ve Söz Tanrıyla birlikteydi ve Söz Tanrıydı" [42] diyerek tekrarlar. Kur'ân'a göre, insanın barış içerisinde yaşayabilmesi için ona söz ilka edilmekle kalmamış, bu söz onun fıtratına yerleştirilmiş, onun bu sınırlar içerisinde korunması emredilmiş, tahrif etmeden ve eğip büğmeden korunması istenmiştir. [43]
Bütün bu açıklamaların ışığında biz ilk insanın ilkel insan olduğu varsayımına da katılmıyoruz. Eğer yeryüzünde ilk insan Hz. Adem ve eşi ise, ilk insan, Yüce Yaratıcı tarafından kendisine isimlerin öğretildiği, evrendeki bilgileri keşfetme ve algıladıklarını ifade edip başkalarına anlatabilme yetisine sahip, bu meziyyetiyle de meleklerin önüne geçmiş ve Allah'ın kendisine biçtiği cennet kültürünü, giyim kuşamıyla, yeme içmesiyle bizat yaşamış ve en önemlisi de tüm bu bilgi ve becerilerini kendinden sonrakilere taşıyarak bu konuda bilgi, beceri ve sosyalleşmenin, kısaca medeniyetin altyapısını oluşturmuş kültürlü ve medenî bir insandır.
İsim-müsemma, diğer bir deyişle sözcük-nesne ilişkisi öteden beri düşünür ve dilbilimcilerin üzerinde durduğu bir konudur. Sözgelimi ünlü düşünür Platon (m. ö. 347) sözcükle anlattığı nesne arasında tam bir ilişki olduğunu, her nesnenin yaratılıştan kendine uygun bir adının olduğunu, rastgele herkesin ad kurma ve verme ustası olamayacağını, bunu yalnız bir nesneye yaratılıştan verilmiş olan adı göz önünde tutan, bu adın şeklini harf ve hecelere vermesini bilen bir kişinin yapabileceğini söyler. [44]
Her kelimenin kullanıldığı şeyle mutlaka bîr ilgisi vardır. Anlam kelimenin kullanımı sırasında doğar. Anlam, ruhun cesedde birleştiği gibi kelimede birleşmez, o kullanımda ortaya çıkar. Bu yüzden kullanımın değişmesine göre kelimenin anlamı da.değişir. [45] Bir yere, bir devre, bir kişiye, yahut bir eşyaya bir ismi kim verirse versin, o isim ait olduğu müsemmanın (adlandırıldığı şeyin) bir ya da bir kaç temel özelliğini yansıtır. Gerçi kimi isimlendirmeler mana gözetilerek yapılırken, kimi isimlendirmeler herhangi bir mana gözetilmeden yapılır.
Arapçada mana gözetilerek yapılan isimlendirmelerde kimi zaman, isimlendirilen şeyin yeri gözetilir. Pisliğin 'geniş çukur' anlamına gelen 'ğâit' diye isimlendirilmesi gibi. Bazen kelimenin türevlerinden yararlanılır. Malum (bilinen) bir şeye 'İlim' demek gibi. Kimi zaman isimlendirilen şeyin benzediği şey onun ismi olur. Ahmak bir kişinin 'eşek' diye isimlendirilmesi gibi. Bazen bir şey, benzeri bir şeyle isimlendirilir. Siyaha, 'karanlık' demek gibi. Kimi zaman da bir şey sonunda dönüşeceği duruma göre adlandırılır. Üzüme, 'şarap' demek gibi.[46]
Öte yandan isim müsemmanın aynı mıdır, yoksa gayrı mıdır, yahut isim müsemmanın ne aynısı ne de gayrisi mıdır konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. [47] Burada söz konusu olan tartışma, sözgelimi 'at’ kelimesinin bu adla anılan hayvanın bizzatihi kendisi olup olmadığında değildir. Tartışma, ismin delalat ettiği şey hakkındadır. İsim adlandırıldığı şeyin tıpatıp aynısı mıdır, yoksa haber verilen şeyin bir özelliğini mi yansıtır sorusunun cevabındadır. Bu noktada Eşarî, isimleri şu şekilde üçe ayırmıştır: 'Şey, zat' gibi kimi isimler müsemmanın aynıdır. Yüce Allah'a ait olan 'âlim, kadir' gibi kimi isimler müsemmanın ne aynıdır, ne de gayrıdır. 'Hâlık, râzık' gibi kimi isimler ise müsemmanın gayrıdır.[48]
Bütün bu tartışmalar bir yana, isimlerin müsemmalarının tüm yönlerini yansıttığını söylemek oldukça güçtür. Özellikle müsemma çok yönlü ve çok kapsamlı olursa, onun bu zenginliğini bir iki isme sığdırmak çok zordur. Bu yüzden olacak ki, Yüce Allah'ın çok sayıda adı vardır. En güzel isimler O'nundur. O'nu tanımak, her şeyden önce bu isimleri tanımaya bağlıdır. Sözgelimi 'Allah' adı kapsamlı bir isim olsa bile, Yüce Allah, tüm isim ve sıfatlarıyla ancak tanınabilir. Başka bir deyişle bir kişi, Allah'ın isim ve sıfatlarını tanıdığı ölçüde O'nu tanımış ve O'na yaklaşmış olur.
Kur'ân ve Kitap ismi başta gelse bile, aynı şekilde kutsal kitabımız Kur'ân da böyledir. Onun için de çok sayıda isim sayılmıştır Kur'ân'da. Kur'ân'ın bölümleri olan surelere verilen isimler de böyledir. Sözkonusu bu isimler de ait oldukları surenin tüm içeriğini yansıtmaz. Belki de surenin çok önemli bîr yönünü öne çıkarmakta ve muhatabın dikkatini çekmektedir. Bu yönüyle sure isimleri semboliktir [49] denilebilir.
Kişi adları gibi Kur'ân'daki sure adları da sembolik sayılabilirler. Çünkü kişi adları tümüyle ait oldukları kişiyi yansıtmadığı gibi; sure adları da tüm içerik ve yönleriyle sureyi yansıtmamaktadırlar. Ama bu, bir sure adının o sure ile hiçbir ilgisinin bulunmadığı anlamına gelmez. Kaldı ki. Fatiha, İhlas gibi bir kaç surenin dışında kalan sure adları, sure içerisinde geçen kelimelerden özenle seçilerek verilmiştir. Bu seçimde, surenin içeriğini bir kelime ile yansıtma yanında, dikkat çekici ve çarpıcı bir isim verme de gözönünde bulundurulmuştur.
Aslında bu söylediklerimiz tüm isimler için sözkon usudur. Manayı zihne yaklaştırmak, müscmmayı biraz daha anlaşılır ve kolay tanınır hale getirmek için verilen isimler, müsemmanın aynı da değildir, gayrı da. Belki müsemmanın bir yada bir kaç yönünü yansıtan, müsemmayı çağrıştıran bir parçasıdır. Bir parçasıdır dedik, çünkü isimler olmadan müsemmadan bahsetmek neredeyse imkansızdır.
Adlandırmada müsemmanın yaratılması, isimlendirmeden öncedir. Bu yüzden isimlendirmeden önce, müsemma tüm yönleri ve özellikleriyle ortadadır. Aynı şekilde müsemmayı tanımak, onun ismini tanımaktan öncedir. Zira müscmmayı tanımadan, ismini tanımanın çok fazla bir anlamı yoktur. Müsemmayı yansıtma açısından isimleri verenin bilgili ve kültürlü olması son derece önemlidir. Her şeyden önce ad veren, müsemmayı çok iyi taşımalıdır. Aksi takdirde isimler, müsetnmalarını tam olarak yansıtmazlar. Bu bakımdan isimler, isim verenin kapasitesi hakkında da bilgi verirler bize. Gerçi bazen isimler, müsemmayı olduğu gibi yansıtmaktan öte, olması gerektiğini vurgulamak için bir beklenti ile verilir. Sözgelimi çocuğuna bir peygamber yahut bir kahraman isimini veren baba, onun o peygamber yahut kahraman gibi yüce bir insan olmasını istediği için o ismi ona verir. Örneğin Yüce Allah 'bizleri 'Müslüman' adıyla adlandırdığını' [50] söylüyor. Gerçekten de 'Müslüman' adı biz insanların olması gereken hallerine en uygun olan ve en kapsamlı bir isimdir. Arlık diğer isimler onun gerisinde ve gölgesinde kalırlar. Bu ada layık olmayı arzulayan kişî, o ismi kendisine uygun gören Yaratıcının öngördüğü biçimde bir hayat ile o ismin içini doldurmaya çalışmalıdır. Bu bakımdan, insana biçilen ve ona uygun görülen 'Müslüman' ismi, insan için ulaşılması gereken bir hedeftir.
Dilimizdeki 'Birine kırk yıl deli dersen deli olur, veli dersen veli olur' sözü, isimlerin insanın şahsiyetinin oluşmasında önemli bir yerinin olduğunu vurgulamak için söylenmiştir. Tabi bu, söylenen ismin anlamını bilerek, o ismi kullanmakla mümkündür. Bu yüzden isimlerde anlam da çok önemlidir. Arapçada 'özel isimlerde mana aranmaz' (Bl-Muallem lâ yüallel) şeklinde bir deyim vardır. Ama, Yüce Allah. İsim verirken anlamı gözetmiştir. Aksi takdirde O'nun rastgele isim verdiğini söylemek durumunda kalırız ki, bu O'na yaraşmaz. Nitekim putlarına haketmedikleri halde yüceltici isimler veren müşrikler Kur'ân'da kınanmışlardır:
"Hiç şüphesiz artık Rabbinizin azap ve öfkesini hak ettiniz. Allah'ın hiçbir delil indirmediği, isimlerim de siz ve babalarınızın koyduğu putlar hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin, doğrusu ben de izinle beraber bekleyenlerdenim" [51]
"Bunlar sizin ve abalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir, Allah (uları destekleyen bir delil indirmemiştir. Onlar sadece sanıya ve canlarının istediğine uymaktadırlar. Oysa onlara Rablerinden and olsun ki doğruluk rehberi gelmiştir." [52]
Müşrikler putlarına çok izzetli anlamına 'Uzzâ', ilah anlamına 'Lât' diyorlardı. Oysa o putlarda ne izzet vardı, ne de onlar ilah olabilirlerdi. Onlara bu yüceltici isimleri vermekle onlar yücelmiş olmazlardı. Çünkü o putlar bu isimlere layık değildiler. Bu isimleri onlara putçular bir delil ve haklı bir gerekçeye dayanarak değil, sadece zan ve nevalarının arzularına uyarak takmışlardı. Bu yüzden putlara biçilen bu isimler müsemmalarıyla hiç alakaları olmayan kuru adlardı. Oysa isimlendirme, isim ve müsemma arasındaki bağlantı demektir.[53]
Allah Teâlânın Hz. Adem'e eşyanın isimlerini öğretirken, o isimleri anlamlarıyla birlikte ona öğrettiğini yukarda söylemiştik. [54] Aynı şekilde Hz. Peygamber de isimlerde manayı gözetmiş, güzel isimlere dikkat çekmiş, yeni doğan çocuklara bizzat isim vermiş, ana-babanın çocuklarına güzel isim vermekle sorumlu olduğuna dikkat çekmiş, güzel isimlerle tefe'ül etmiş (onları uğur saymış) ve anlamı hoş olmayan isimleri değiştirmiş ve bu çirkin isimlerden sakındırmıştır. [55] Bir hadislerinde O (a.s.), şöyle buyurur:
"Kıyamet günü siz, hem kendi adınız ve hem de baba adlarınızla çağırılacaksınız. Bu yüzden kendize güzel adlar koyunuz." [56]
Nitekim Allah Rasülü (a.s.) bir yerleşim merkezine girdiği zaman oranın adını sorar, eğer anlamlı bulur ve beğenirse sevinci yüzünden belli olur, beğenmezse beğenmediği yüzünden anlaşılırdı. [57] Şu rivayet, Peygamberimizin (a.s.) yerlerin ve yolların adları ve anlamlarıyla ilgilenip çirkin anlamlara gelen yerlerden hoşlanmadığını, güzel anlamlara gelen yer adlarından hoşlanıp uğur saydığını anlatan örneklerden sadece biridir: Hz. Peygamber, Hayber'e giderken, bir kavşakta durup Hayber'e giden yolların adını sorar. O yollardan adları 'Hazen' (keder), 'Şâs' (kibir, kötü), 'Hatip' (oduncu) olanlardan hoşlanmayıp onları tercih etmez ve adı 'Merhab' (neşe, ferah) olan yolun adından hoşlanıp o yolu izleyerek Hayber'e varır.[58]
Problem:
Kur'ân'da ne tür isimler geçer?
Kur'ân'ın genel uslübü, yer, zaman ve şahıs isimlerine fazla yer vermemek iken bazı yer, zaman ve şahıs adlarının Kur'ân'da geçiş nedeni ne olabilir?
Kur'ân'da geçen isimler, gerçek isimler mi, yoksa sembol isimler midir? Yoksa Kur'ân, gerçek hayatta var olan isimleri birer sembol olarak mı zikretmektedir?
Kur'ân kıssalarında genellikle yer, zaman ve şahıs isimleri zikredilmez. Bu şekilde de, anlatılan kıssadan ders ve ibret alınırken zihnin ayrıntı bilgiler içerisinde meşgul edilmemesi sağlanır. [59] Bu durum kıssalardaki mesajın evrensel bir boyuta taşınmasını da sağlamış olur. Ama Hz. Peygamberin nübüvveti ve vahyin tesbiti, yahut yanlış bilgilerin düzeltilmesi için zaman zaman kıssalarda ayrıntıya girildiği ve kimi şahıs ve yer isimlerinin zikrcdildiği de olur. Örneğin Yusuf kıssası ilk sebebe mebni olarak, Hz. Meryem ve Hz. İsa kıssaları ise son sebebe mebni olarak enine boyuna anlatılır. [60]
Kur'ân, Allah'ın meramının, insanların diliyle onlara anlatıldığı kelimeler kolleksiyonudur. Kur'ân'ın dili, insanın dilidir. Ne ki insanın dili Kur'ân'da Yüce Allah tarafından kullanılmıştır. Bir dil seviye bakımından farklı kişilerin dilinde bile farklı bir şekil alırsa, Allah'ın kullanımında çok daha farklı bir şekil almış olması gayet tabidir. Bu farklılık onun anlaşılmadığını gerektirmez, ama anlaşılabilmesi için bir ön çalışmayı gerektirebilir. Dolayısıyla anlama bakımından olmasa bile Kur'ân uslüp ve tarz bakımından kulların sözlerinden farklıdır. Kur'ân'ın, kulları bir benzerini getirmekten aciz bırakan bu i'câz ve îcâzı onun kullar tarafından anlaşılmazlığını gerektirmez. Aksine Kur'ân, insanlar tarafından anlaşılsın diye indirilmiştir. Kullar tarafından anlaşılabilmesi için Kur'ân apaçık bir kitap olarak indirilmiş ve kolaylaştırılmıştır. Onun anlatımında, biz kulların anlatımlarında kullandığı özellikler en güzel bir şekilde yer almıştır. İşte anlatımda isimlerin kullanılması da bunlardandır. Kur'ân kendine has üslubuyla pek çok ayetinde isimlere yer vermiştir. Yüce Allah, kitabında kimi peygamberlerin isimlerini, kimi kişilerin, kimi zamanların, kimi yerlerin isimlerini özellikle zikretmiş, onlara dikkat çekmiştir. Şahıs, yer, zaman, bitki, hayvan, cisim ve benzeri isimler Kur'ân'da azımsanamayacak ölçüde geçmektedir. Elbette bunun pek çok nedeni vardır. Şimdi bu isimler ve onların zikrediliş nedenleri üzerinde kısaca duralım;
Kur'ân, gece ve gündüzün sürelerini düzenleyenin Allah olduğunu bildirerek zamanın asıl sahibine dikkat çeker. [61] Zamanın sahibi olarak Allah Tealayı kabullenmek ise, zamanı, O'nun ölçüleri doğrultusunda kullanmakla mümkün olur. Zamanlar, Allah'ın ölçüleri doğrultusunda gcçirilmezse sahibine karşı nankörlük ve ihanet edilmiş olur.
Kur'an-ı Kerim, pekçok ayetinde değişik kavramlar kullanarak zamana ve zamanın dilimlerine dikkat çekmiştir.
Tıpkı mekana ve bazı mekanlara; insana ve bazı insanlara; peygamberlere ve bazı peygamberlere özellikle dikkat çektiği gibi. Ama Kur'an'da, Türkçede daha çok kullanılan ve Arapça bir kelime olan "zaman" kelimesi geçmez. Bu kelime hadislerde çokça kullanılmıştır. Kur'an'da zaman ve zaman dilimlerinin karşılığı olarak kullanılan kelimelerin başlıcaları ise şunlardır:
Zaman anlamına dehr'den bahseder genel olarak Kur'an. [62]
Asırlar anlamına kurûn'dan bahseder. [63]
Ardından çağa asra yemin eder. [64]
Belirlenmiş vakit diyerek kıyamete dikkat çeker. [65]
Yine kıyamet için, bir an anlamına saat kelimesi geçer Kur'an'da. [66]
Yıl anlamına sene [67] ve yine aynı anlamda âm [68] kelimeleri geçer.
Ay anlamına şehr kelimesine yer verilir: Bu meyanda ayların sayısının on iki olduğu ve bunlardan dördünün haram aylar (el-eşhürü'1-hurum) olduğu bildirilir. [69] Yine bilinen hac aylarına (eşhürü'm-ma'lûmât) dikkat çekilir.[70]
Yüzlerce ayette gün karşılığı olarak yevm kelimesi kullanılır. [71]
Pek çok ayette günün dilimleri olan, gündüz(nehar) fecr, sabah, kuşluk(duha) öğle(zuhr), ikindi(asr), akşam(mağrib), yatsı(ışa) ve gece(leyl)ye dikkat çekilmiştir.
Ve an'dan bahseder Kur'an. [72]
Kur'an zaman ve zamanın dilimleri için seçtiği bu değişik kavramlara dikkat çekerken genel olarak zamanın önemini vurgulamak ister. Ama o, bir tarih ve coğrafya kitabı olmadığından zaman konusunda ayrıntılı tarihlere girmez. Çünkü onun adeti hemen her konuda genel prensipler koymaktır.
Öte yandan bazı zaman dilimleri, onlarda meydana gelmiş çok önemli olaylar sebebiyle yahut onlarda işlenen güzellikler nedeniyle Kur'an'da özellikle anılma şerefini haketmişlir. Nitekim Kur'an'da şöyle buyurulmuştur: "..Onlara Allah'ın günleri ile öğüt ver." [73]
Ayette insanlık tarihinin çok önemli olaylarla geçen günlerini hatırlatarak öğüt verilmesi özellikle istenmiştir. [74] Sözgelimi, yer ve göklerin yaratıldığı gün [75] Hz. Musa ile Firavn'un sihirbazlarının buluşma günü olan zinet (bayram) günü [76], Firavn'nun sonrakilere ders olması için bedeninin kurtarıldığı gün [77]. Hz. Yahya'nın doğduğu
öldüğü ve dirileceği gün [78], yine Hz. İsa'nın doğduğu-öldüğü ve dirileceği gün [79], Takva mescidinin yapıldığı ilk gün [80], iki ordunun karşılaştığı (Bedir) günü [81], dinin tamamlandığı gün [82], tayyıbatın helal kılındığı gün [83], büyük hac günü [84], Huneyn günü [85], Cuma günü [86], ahiret günü hesap günü, diriliş günü [87] gibi günlere Kur'an'da işaret edilmiştir. Aynı şekilde gecelerden Hz. Musa'ya vadedilen kırk gece, "Kadir Gecesi" [88]. "İsra gecesi" [89] "Mübarek bir gece" [90] özellikle anılmıştır.
Gerçekten de her insanın hayatında unutamadığı çok önemli günler vardır. Bu günler acı tatlı hatıralarıyla hep yadedilir, diğer günlerin önüne çıkartılır. Örneğin bir doğum günü, bir düğün günü, bir ölüm günü, bir kuruluş yahut tarihten siliniş günü. Hatta bu çok önemli günler adına tarih bile düşülmüş ve sonuçta bu özel günler tarihe ve insanlığa mal olmuştur. Sözgelimi bir Nuh Tufanı, Hz. İsa'nın doğum günü. Fil vakası, Hicret günü, İstanbul'un fetih günü gibi insana inen Kur'an da insanın bu eyilim ve özelliklerini gözeterek inmiş olup bazı günleri diğer bazılarının önüne çıkararak anmıştır. Elbette bir kısım günlerin öne çıkarılması diğer anların önemsiz görüldüğü anlamına gelmez.
Bu cümleden olarak Kur'an cahiliyye insanının erkek çocuğun doğum gününde sevindiği, kız çocuğun doğum gününde ise üzüntüye garkolmasını kınayarak erkek olsun kız olsun doğum günlerinde sevinmenin [91] insan psikolojisinin tabi bir gereği olduğunu vurgulamıştır. Yanışım aileleri ve toplumları için çok önemli günler olan Hz. Yahya ve Hz. İsa'nın doğum günlerini özellikle anmıştır. Yine Kur'an'da Hz. İsmail [92] Hz. İshak [93], ve Hz. Yahya'nın [94] doğum müjdeleri üzerinde durulur, Yakub [95] ve Süleyman peygamberlerin ölüm anları [96] anlatılır.
Kendisine neden özellikle Pazartesi günü nafile oruç tutulduğu sorulunca Peygamberimiz (a.s.)
"Çünkü ben o gün doğdum ve bana Kur'an o günde inmeye başladı." [97] buyurarak doğum gününün ve kendisine vahyin ilk geldiği günün hayatındaki önemini vurgular.
Aynı şekilde Medine'de muhacirlerin ilk çocuğu Abdullah b. Zübeyr dünyaya gelince, Medine sokaklarında Müslümanlar sesli tekbirler getirerek doğumu adeta kutlamışlardır. [98] Sünnette çocuğun ilk doğum günlerinde (doğumun 7. veya 14. veya 21. günlerinde) kesilmesi tavsiye edilen akîka kurbanı da bir çeşit doğum gününün İslamî kutlamasıdır. [99]
Öte yandan, Kur'an-ı Kerimde ayların sayısının on iki olduğu ve onlardan dört tanesinin haram ay olduğu, ayların isimleri zikredilmeden bildirilir. [100] O aylardan sadece bir tanesinin adı açıkça Kur'an'da geçer. O da Ramazan Ayıdır.
"O Ramazan ayı ki, insanlara hidayet rehberi olan, doğru yola götüren, hakkı batıldan ayıran parlak delillerle dolu Kur'an onda indi.." [101]
Şimdi bu on iki ayın içerisinden özellikle Ramazan ayının seçilip anılmasının hikmetlerini anlamaya çalışalım:
Ramazan, yakma anlamına Rameza kelimesinin mastarıdır. Aylara isim verildiği sırada bu ay sıcak günlere denk geldiği için bu isim verilmiştir. Oruç ibadetinin bu ayda farz kılındığı düşünülerek orucun açlık ve susuzluk sebebiyle insanı yaktığı veya oruçlunun günahlarını yaktığı için bu ismin verildiği de söylenmiştir. [102]
Aslında bu ayın özellikle Kur'anda anılış sebebini ayet açıklamaktadır. Şöyleki, Kur'an o ayda inmiştir. Buna göre, bu ayın Kur'anda anılması ve oruç ibadetinin özellikle o ayda farz kılınması Kur'an'ın o ayda inmiş olmasındandır. [103]
Kur'an'ın o ayda inmesi, Kur'an'ın Ramazan ayında toptan dünya semasına inmesi veya bu ayda inmeye başlaması olarak anlaşılmıştır. Kaynaklarımız Kur'an'ın dışındaki diğer kutsal suhuf ve kitabların da bu ayda indiğinden bahsederler. [104]
Kur'an, Allah'a rağmen değil, Allah'a göre yaşayan, O'nun emirlerini tutup yasaklarından kaçınan müttakîler için hidayet rehbiridir. [105] Kur'an öncesi dönemdeki tevhid ehline de farz kılınması sebebiyle evrensel bir ibadet olan oruç ibadetinin nihai gayesi de takvaya ulaşmaktır.
"Ey iman edenler! Takvaya eresiniz diye, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de oruç farz kılındı." [106] Demekki oruç ibadetinin hedefi ile Kur'an'ın iniş hedefi örtüşmektedir. İşle oruç ve Kur'an, oruç ve Kur'an ayı olan Ramazan ayını Kur'anda anılmaya değer kılmıştır.
Kısaca söylemek gerekirse, Kur'ân genel olarak zamana ve daha geniş anlamda zamanın tüm dilimlerine dikkat çekmiş ve onların önemini vurgulamıştır. Öte yandan insanlık tarihinin dönüm noktaları olan kimi zamanlara ve her insanın hayatında ayrı bir yeri olan zamanlara yer verilmiştir. Yine önemli ibadet zamanları belirlenirken, Kur'ân'da zaman mefhumu işlenmiştir.
İnsan. Allah'ın kendisi için biçtiği ve dayayıp döşediği şu evrende hayatını sürdürmek zorunda olan bir varlıktır. Onun yaratıldığı şu dünyada var olan canlı-cansız, bitki-hayvan her şey insan içindir. İnsanın onlarsız yaşaması düşünülemez. İşle bu yüzden insanın birlikte ve içice yaşadığı bitkiler ve hayvanlar insanın konuşma dilinde de önemli bir yer tutmaktadırlar. [107] İnsana, insan diliyle hitap eden Kur'ân da, insanın bitki ve hayvanlarla olan bu birlikteliğine ve insan hayatındaki önemine dikkat çekmek için sık sık onlardan bahseder. Bitkilerden bahseden onlarca ayetten bir kaçı şöyledir:
"O, gökten su indirendir. Her bitkiyi onunla bitirdik, ondan bitirdiğimiz yeşilden, birbirine benzeyen ve benzemeyen yığın yığın taneler, hurmaların tomurcuklarından sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve nar çıkardık. Ürün verdiklerinde ürünlerine solgunlaşmalarına bir bakın. Bunlarda, inananlar için, şüphesiz, deliller vardır." [108]
"Yukarıdan size su indiren O’dur. Ondan içersiniz hayvanları otlattığınız bitkiler de onunla biter. Allah onunla size ekinler, zeytin ve hurma ağaçları, üzümler ve her türlü ürünü yetiştirir. Düşünen kimseler için bunda ders vardır.” [109]
"Yeryüzüne bakmazlar mı? Orada, bitkilerden nice güzel çiftler yetiştirmîşizdir. Şüphesiz bunlarda Allah'ın kudretine işaret vardır, ama çoğu inanmazlar.” [110]
"Allah, yeri canlı yaratıklar için meydana getirmiştir: Orada meyveler, salkımlı hurma ağaçları, kabuklu taneler, güzel kokulu otlar vardır. (Ey insanlar ve cinler!) Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?"[111]
"İnsan, yiyeceğine bir baksın. Doğrusu suyu bol bol indirmekteyiz. Sonra yeryüzünü iyice yarmakta ve orada taneli ekinler, üzümler, sebzeler, zeytin, hurma ağaçları ve bahçelerde koca koca ağaçlı'meyveler ve çayırlar bitirmekteyiz. Bunlar sizin ve hayvanlarınız için geçimliktir." [112]
Tesbitlerimize göre şu bitki adları Kur'ân'da yer almıştır;' [113]
Ades (mercimek) (I),
Baki (sebze) (1),
Kazb (sebze) (1),
Basal (soğan) (1),
Darî' (kötü kokulu bir cehennem dikeni) (1)
Ebb (yonca, çayır) (1),
Nebat (ot, bitki) (9),
Necm (ot) (1),
Mera (ot, yeşillik) (2),
Hadır (yeşillik) (1) (toplam 14),
Fâkihc-fevâkih(14),
Semer-semera-semerât (22),
Kutuf (2),
Ükül (7) (meyve) (toplam 45).
Fûm (1) sarımsak (1),
Habbe (dane) (9),
Sünbül-Senâbîl-Sünbülât (buğday başağı) (5),
Zer'züru' (ekin) (II), Asf (ekin yaprağı) (2),(toplam 27)
Hamt (dikensiz ağaç, yahut Erakl ılgın ağacı) (1),
İneb(2)-A'nâb(9)(üzüm)(11),
Kâfur (kokulu kâfur ağacı) (1)
Kıssa (hıyar, acur) (1),
Nahle (hurma) (11)- Nahîl (7)-nahle (hurma ağacı) (2)-Lîne (hurma ağacı) (1), Rutabb (taze yaş hurma) (I) (toplam 22),
Nakîr (2), Neva (1), Kıtmîr (1) (çekirdek) (toplam 4),
Rayhân (güzel kokulu bir bitki) (2),
Rummân (nar) (3),
Sidr (Arabistan kirazı) (2),
Şecer-şecera (ağaç) (26),
Talh(muz) (l),
Tin (incir) (1),
Verak-veraka (yaprak) (3),
Verde (gül) (l),
Yaktın (kabak) (1),
Zakkum (acı bir cehennem ağacı) (3),
Zencebîl (baharat bitkisi, zencefil) (1),
Zeytûn (zeytin) (6).
Grafik I
Zeytin 6
Üzüm 11
Nar 3
Muz 1
Kiraz 2
İncir1
Hurma 22
Grafik II
Kur'ân'da Geçen Meyvelerin Dağılım Grafiği
Görüldüğü üzere Kur'ân'da meyvelerden, Kur'ânın ilk muhataplarının en fazla tanıyıp yararlandığı hurma, üzüm ve zeytinin adı geçmektedir.
Hububat 27
Kabak 1
Mercimek 1
Salatalık Sarımsak 1
Soğan 1
Kur'ân'da Geçen Sebzelerin Dağılım Grafiği
Görüldüğü üzere Kur'ân'da, sebzegillerden en çok Kur'ân'ın ilk muhataplarının en fazla yararlandığı tahılgiller geçmektedir
Sebze 2
Ot 14
Meyve 45
Diken 1
Çekirdek 4
Ağaç 26
Grafik III
Kur'ân'da Geçen Genel Bitki Adlarının Dağılım Grafiği
Görüldüğü üzere Kur'ân'da genel bitki adlarından en fazla, ilk muhatapların kendilerini ve hayvanlarını en çok ilgilendiren meyve, ağaç ve ot geçmektedir.
Kur'ân'da adları geçen bitkiler listesi incelendiğinde şu sonuçları elde etmemiz mümkündür:
Kur'ân genel olarak meyve, sebze, ağaç ve ottan bahsetmektedir. Bunlar, insanların en çok yararlandığı bitkiler olarak kullara. Allah tarafından bir nimet hatırlatması olarak Kur'ân'da geçmekledir. Gerçekten de bitkilerin insan hayatındaki yeri tartışılmazdır. İnsan çok yönlü olarak bitkilerden yararlanır ve onlarla içli dışlı bir hayat sürdürür. Bitkiler, hem insanın beslenme ihtiyacını gidermesinde önemli bir yer tutarlar, hem de onun sağlıklı bir hayat sürmesine katkı sağlarlar. Aynı zamanda bitkiler, evrenin en güzel, süsleridir. Bu yüzden olacak ki, dünya bahçelerine de, Ahiretin güzel yurduna da bol ve sık ağaçlı anlamında 'cennet' denmiş ve inanan kişi iki dünya cennetine talip olmuştur. Zaten insan, dünyada olduğu gibi, ahirette de bitkilerle birlikte yaşayacaktır.
Kur'ân'da meyvelerden en fazla hurma ve üzüm anılmaktadır. Bu iki meyvenin, hem Kur'ân'ın ilk muhatapları ve sıcak mevsimin insanları olan Arapların hayatında; hem de tüm coğrafyalarda yaşayan diğer insanların hayatında önemi büyüktür. Bu meyveleri zeytin, nar, kiraz, muz, ve incir izlemektedir, Hurma ve üzüm, Kur'ân'ın ilk muhataplarının yaşadığı Hicaz bölgesinde bolca yetişen ve bölge insanının çokça tükettiği iki üründür. Anayurdu Filistin olan zeytin de, Tâif çevresinde yetişen," [114] Arapların yeme ve yağını yakmada büyük ölçüde tükettikleri bir bitkidir. Fakat, Kur'ân'da adı geçen bu ürünler yalnızca Hicaz bölgesi insanını değil, tüm insanlığı yakından ilgilendiren çok önemli bitki türleridir.
Sebzelerden ise, ilk sırayı buğdaygiller almaktadır. Onu mercimek, soğan, sarımsak, salatalık ve kabak izlemektedir. Kur'ân'da anılan bu sebze ve meyveler, hemen herkesin bildiği ve bolca yararlandığı bitkilerdir.
Yine Kur'ân'da gül, kâfur, zencefil ve reyhan gibi baharat çeşitleri de geçmektedir. Dünya bitkileri yanında cehennem dikeni, zakkum gibi acı ve zehirli bitkiler de, Kur'ân'da yer almaktadır.
Çeşitli meyve, sebze ve diğer bitki çeşitlerinin Kur'ân'da anılması, anlatıma canlılık kazandırmış ve onu renklendirmiştir. Adı geçen bitkilerden yalnızca 'zeytûn' bîr Kur'ân suresine ad olmuştur. Bu da, bu bitkinin önemini ortaya koymaktadır.
Hayvanlar da bitkiler gibi, insanlar için yaratılmış, onların hizmetine sunulmuş canlılardır. İnsanlar, besin ihtiyacını karşılamada, giyim eşyalarının yapımında, taşımacılıkta tarih boyunca hayvanlardan istifade etmişlerdir. Teknik ne kadar gelişirse gelişsin hayvanlardan yararlanma hiç eksilmemiştir. Hayvanlar insanlar için hem iyi bir arkadaş olmuş, hem de çevrenin güzelliği ve ekolojik dengenin korunmasına önemli katkılar sağlamışlardır. Hayvanlar, tıp, psikoloji, astronomi ve savaş gibi bilim dallarında da önemli bir denek olarak kullanılmaya ve bu alanlarda da insanlığa hizmet etmeye devam etmektedirler. Evrende sayısız renk, çeşit ve özellikte yaratılmış olan hayvanlar, Allah'ın insana bahşettiği nimetlerin başında yer alırlar. İnsanlar öteden beri hayvanlarla içiçe bir hayat yaşamışlardır. Onlardan kimini evlerinde ağırlamış, kimi onların av hayatlarında mücadele ettikleri hasımları olmuş, kimi bilimsel araştırmaların konusu olmuş, kimi de şiir ve edebiyat parçalarını süslemiştir. İşte Kur'ân, pek çok ayetinde hayvanların insan hayatındaki önemli yerine ve hayvanların yaratılışındaki ilahî kudrete dikkat çekmektedir. O ayetlerden bir kaçını vermek istiyoruz:
"Hayvanları da yaratmıştır. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve bir çok faydalar vardır. Onların etlerini de yersiniz,. Onları getirirken de, gönderirken de zevk alırsınız. Kendi kendinize zor varacağınız memleketlere, yüklerinizi taşırlar. Doğrusu Rabhiniz şefkatlidir, merhametlidir. Sizin için atları, katırları ve merkepleri binek ve süs hayvanı olarak yaratmıştır. Bilmediğiniz daha nice şeyleri de yaratır." [115]
"Hayvanlarda da size ibretler vardır. Onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından, içenlere halis ve içimi kolay süt içiririz" [116]
"Ehli Hayvanlarda size ders vardır: onlardan çıkan sütten size içiririz: onlarda daha bir çok menfaatiniz vardır. Onlardan yersiniz. Hem onların ve hem de gemilerin üzerinde taşınırsınız" [117]
"Binek olarak kullanmanız ve yemeniz için hayvanları sizin için yaratan Allah'tır. Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır: gönüllerinizde ki arzulara, onlara binerek ulaşırsınız onlarla ve gemilerle taşınırsınız."[118]
"Bu insanlar, devenin nasıl yaratıldığına bir bakmazlar mı?" [119]
Bîr çok Kur'ân suresine de adı olan hayvanlardan her biri müstakil bilimsel araştırmaların konusu olacak boyutladır. Biz, burada bu hayvanlardan Kur'ân'da geçenleri ve geçiş yoğunluğunu vermekle yetiniyoruz. Kur'ân Mu'ceminden. Kur'ân'da geçtiğini tesbit edebildiğimiz hayvan adları [120] ve dağılımları şöyledir:
Ankebût (Örümcek) (2),
Bakar (inek) (9),
Baûd (sivrisinek) (1),
Biğâl (katırlar) (1)
Cemel-Cimâle(2) Baîr(2)-Büdün (l)-Damir (I)-'İşâr (gebe develer) (l)-İbil (2)-Nâka (7) (deve)-Rikâb (toplam 16 kere),
Cerâd (çekirge) (2),
Dâbbelü'1-Arz (ağaç kurdu) (I),
Dafadı' (kurbağalar) (1),
Da'n (koyun)(l)-Ğanem (3)-Na'ce (2)(koyun) (toplam 6),
Tayran Ebabil (Kuş sürüsü) (1),
Enam (Deve, sığır, koyun cinsi) (26)
Fil (fil) (1),
Ğurâb(karga)(2),
Hayl (5)-Adiyât(l)-Ciyâd (1) (at) (toplam 7) .
Hımâr (2)-Hamîr (2)-Humur (1) (eşek) (toplanı 5),
Hınzır (4)- Hanâzîr( I) (domuz) (toplam 5),
Hüdhüd (birkuşadı) (1),
Kasvera (arslan) (1) ,
Kelb (köpek) (5),
Kırade (maymun) (3),
Kummel (haşerat) (1),
Ma'z(keçî) (l),
Nahl(arı) (1),
Nemi (karınca) (3),
Selva (bıldırcın) (3),
Hût (5)-: Hîtân (1) Nün (1) (balık) (loplam 7).
Sü'bân.(yılan) (2)-Hayyc (1) (toplam 3),
Tayr-Tâir (kuş) (19);
Zi'b (kurt) (3)
Zübâb (kara sinek) (2).
Yılan 3
Sivrisinek 1
Örümcek 2
Maymun 3
Kuş 19
Kurt 3
Kurbağa 1
Köpek 5
Koyun 6
Keçi 1
Katır 1
Karınca 3
Karga 2
Karasinek 2
İnek 9
Hüdhüd 1
Haserat 1
Fil 1
Eşek 5
Ebabil Kuşu 1
Domuz 5
Deve 16
Davar DeveSığır 26
Çekirge 2
Bıldırcın 3
Balık 7
At 7
Arslan 1
Arı 1
Ağaç Kurdu 1
Grafik IV
Kur'ân'da Geçen Hayvanların Dağılım Grafiği
Görüldüğü üzere Kur'ân'da adı geçen hayvanlar, insanlığa yarar ve zarar vermeleri bakımından öncelikle Kur'ân'ın ilk muhataplarını ve diğer insanları yakından ilgilendiren hayvanlardır. Bunlardan en fazla adı geçen hayvanların başında ise davar, deve ve sığır cinsi ile, kuş, at, eşek ve köpek gelmektedir.
Grafik V
Kur'ân'da Adı Geçen Evcil Hayvanların Dağılım Grafiği
Görüldüğü üzere Kur'ân'da en çok adı geçen evcil hayvanların başında Kur'ânın ilk muhataplarını ve diğer insanları yakından ilgilendiren davar, sığır ve deve cinsi gelmektedir.
Kur'ân'da geçen hayvanlar listesinde, etleri helal ve haram kılınan hayvanların, evcil hayvanların, çoğu insanın bildiği hayvanların, ve kimi kıssaların kahramanı olan hayvanların ağırlıkta olduğu görülür. Bu hayvanları evcil hayvanlar, yabanî hayvanlar, kuşlar, balıklar ve böcekler olarak gruplandırabiliriz.
Evcil hayvanları ise, eti yenen ve yenmeyen olarak iki grupta değerlendirmemiz mümkündür.
Eti yenen evcil hayvan olarak Kur'ân'da, deve, sığır, koyun. keçi geçmekte; eti yenmeyen evcil hayvan olarak ise at, katır, köpek geçmektedir.
Yabani hayvanlar içerisinde arslan, fiI, maymun, kurt ve yılan Kur'ân'da anılmıştır.
Kuşlardan ise bıldırcın, karga, hüdhüd ve ebabil kuşları geçmektedir.
Deniz hayvanlarından balık ve kurbağa yer alırken; böcekgillerden arı, karınca, çekirge, örümcek, karasinek, sivrisinek, ağaç kurdu gibi hayvanlar yer almıştır. Haşerat dediğimiz böcekler, ya geçmiş toplumların helak olmasına neden olan hayvanlar olarak anılmış, yahut da kimi benzetmelerde kullanılmıştır.
Yoğunluk olarak ise, deve-sığır-koyun cinsi anlamına gelen 'enam' yirmi altı rakamıyla en fazla anılan kelime olarak listenin başına geçmekledir. Onu 19 rakamıyla kuş, 16 rakamıyla deve, 9 rakamıyla inek, 7 rakamıyla at ve balık, 6 rakamıyla koyun, 5 rakamıyla eşek, köpek ve domuz izlemektedir.
Dolayısıyla Kur'ân, herkes tarafından tanınan ve çoğu insanın öteden beri yararlandığı hayvanlardan çokça bahsetmiştir. Yanısıra Kur'ân, değişik vesilelerle, otuz kadar hayvan çeşidinden söz etmiştir. Bunların içerisinde kara deniz ve hava hayvanları olduğu gibi evcil ve yabanî hayvanlar da vardır. Bunlardan Bakara, Enam, Nahl, Neml, Ankebût, Nûn, Adiyât ve Fîl adlı hayvanlar Kur'ân surelerine isim olmuştur. Kur'ân'da zikredilen bu hayvanların özellikleri, çevre ve insan hayatındaki yeri incelendiğinde görülür ki bunlar sıradan canlılar değildir. Kısaca bu hayvanlardan her biri, yaratılış, insan hayatı ve çevreye katkıları açısından birer ayet mesabesindedir.
Kur'ân, pek çok ayetinde göklerin yaratılışına dikkat çekmiş, gökyüzünün insanların hizmetine sunulduğunu, en güzel bir biçimde ve yerli yerince yaratılmış olduğunu vurgulamıştır. (İçyüzden fazla ayette semâ ve semâvât (gök ve gökler) kelimeleri geçmiştir. Üç ayette 'bürûc' kelimesi ile gökyüzündeki gezegenlere genel olarak işaret edilmiştir. Yine pek çok ayette, şimşek, gök gürültüsü ve yıldırım gibi gökyüzünde meydana gelen tabiî olaylara dikkat çekilmiştir. Bu meyanda bir kısım gök cisimleri de Kur'ân'da yer almıştır. Kur'ân'da adı geçen bu gök cisimlerinin insanların en fazla yararlandıkları ve onlarsız yapamayacakları cisimler olduğu görülür. Bunlar anılmakla, hem Yüce Allah'ın eşsiz cisimler yaratmadaki ulaşılmaz kudreti anlatılmış, hem de bu cisimlerin kullar için şükrü ifa edilmez büyük nimetler olduğuna işaret edilerek bu konuda onlar uyarılmışlardır. Bu gök cisimlerinden Şems, Kamer, Necm ve Târik, Kur'ân surelerine ad olarak seçilerek önemleri vurgulanmıştır. Kur'ân'da adı geçen gök cisimleri ve dağılımları şöyledir:
Ehille (hilaller) (1),
Kamer (27) (toplam 28 kere).
Necm (yıldız) (4)-Nücûm (9),
Şems (33),
Şi'ra (parlak bir yıldız) (1),
Târik (sabah yıldızı yahut genel olarak yıldız) (2),
İnsanın hayatında 'din' olgusunun tartışılmaz bir yeri olduğu gibi, tarih boyunca inanların inançları gereği kabullenip taptıkları tanrıların da ayrı bir yeri olmuştur. Doğru bir Allah inancı yanında, insanların mabud edindikleri hu tanrılar/putlar, çoğu insanın başına iş açmış, düşünce ve eylem planında onun farklı kulvarlarda koşmasına neden olmuştur.
Aslında ilk insanda var olan tek tanrı inancıdır. Ne varki Ademin çocukları, zaman zaman bu tek ve doğru tanrı anlayışından sapmış ve Allah dışındaki birtakım şeyleri O'nun yerine koyabilmişlerdir. Yüce Allah, gönderdiği peygamber ve indirdiği kitaplarıyla bu sapmalara dikkat çekmiş ve tevhidin yeniden sağlanmasını murad etmiştir. İşte O'nun son kitabı olan Kur'ân'daki ayetlerin çoğu da, tevhid temellerini işlemektedirler. Çünkü Kur'ân'ın ilk muhatapları, Ka'be'nin içini dışını çeşitli putlarla doldurmuş kimselerdi. Kur'ân'ın indiği dönemde putçuluk sadece Mekke ile sınırlı kalmamış, tüm Arabistan'da ve hatta dünyanın pek çok yerinde etkin ve yaygın bir hal almıştı. Bu yüzden şirkin, putperestliğin yanlışlığını bildiren bir çok ayette bazı putların adları da geçmektedir. Tesbitlerimize göre Kur'ân'da şu kelimelerin put adı olarak yer aldığını gördük:
Ved, Süvâ', Yeğûs, Yefık, Nesr, Ba'l, Lât, Uzzâ, Menât, Rücz, Cibt, Tâğût, Raşâd, Azer. Kur'ân'ın bu put isimlerine neden yer verdiğini kavrayabümemiz için, bunlar hakkında kısa bilgiler vermek yararlı olacaktır:
Bunlardan Ved, Süvâ, Yeğûs, Yeûk, Nesr Nuh kavminin putları olup sırasıyla erkek, kadın, arslan at ve akbababa şeklinde yapılmış heykellerdi. Her biri bir kabileye hastı. Bu putlar, daha sonra Araplara da geçmiş, çeşitli Arap kabileleri bunlara tapmaya başlamışlardı. Araplardaki putçuluğun altyapısını oluşturması ve kimi Arap kabilelerinde bu putlara hala tapılıyor olması onların adlarının Kur'ân'da geçmesine neden olmuştur.[121]
Ba'l sözlükte, ağa, efendi, reis, sahip, koca [122] anlamlarına gelir. BabiI'den Mısıra kadar ortadoğunun önemli bir bölümünde yaşayan geniş halk kitleleri tarafından benimsenmiş bir puttu.' [123] Pulculuğu Mekke'ye ilk getiren kişi olduğu ileri sürülen Amr b. Luhay'n Şam'dan getirip Ka'benin içine koyduğu putun adının Ba'l olduğu söylenmiştir. [124]
Lât, Uzzâ, Menât, Kureyş'in putları olup aynı ayetlerde birer kere geçmektedirler. [125] Bu isimler Yüce Allah'ın isimlerinden türetilmiştir. Şöyleki, Lât, 'Allah': Uzzâ, Allah'ın 'azîz' isminden; Menat ise, kader, ölüm yahut İlah manasına 'menâ’dan türemiş 'tanrıça' anlamına dişil isimlerdir. [126] Bu putlardan Uzza putu Mekke'deki Kureyş ve Kinane kabilelerine Menat putu Medine'deki Evs ve Hazrec kabilelerine, Lât putu da Tâipteki Sekîf kabilesine aitli. Kur'ân'ın Mekke'de inen ilk surelerinden birinde geçmiş olması, onun öncelikle Mekke Medine ve Tâif ile yakından ilgilendiğini gösterir. [127]
Rücz, [128] bir görüşe göre put ismidir.[129]
Cibt, [130] bir görüşe göre pul yahut pullar demektir. [131]
Tağût, [132] bir görüşe göre genel olarak put demektir.[133]
Raşâd, [134] bir görüşe göre Firavn'un putlarından birinin adıdır.[135]
Azer,' [136] bir görüşe göre put ismidir.[137]
Salihlerin kutsanarak nasıl putlaştınldıkları, [138] Allah'ın kimi isim ve sıfatlarının nasıl cisimleştirilerek bir takım nesnelere verildiğine dikkat çekmek, aynı duruma diğer insanların düşmemesini sağlamak için bu isimler Kur'ân'da yer almıştır. Adı geçen putların insanlığın ikinci atası kabul edilen Hz. Nuh'un kavminin putlarıyla, Kur'ân'ın indiği donem insanının putları olması da dikkat çekicidir. Aslında putperestlerin çoğu, Allah'a inanan kimselerdi. Onlar, putların konuşmaz cisimler olduklarını da biliyorlardı. Şu kadar var ki, onlar kendi hükümlerini Allah'a maletmek ve böylece yaptıklarına meşruiyet kazandırmak için, onları putlara söyleterek yapıyorlardı. Böylece putları Allah'a ortak koşmuş oluyorlardı. Suçlarını örfbas etmek için de putlara Allah'ın isim ve sıfatlarından bir takım isimler yakıştırıyorlardı. İşte Kur'ân, kelime anlamları bakımından anlamlı bu put isimlerine yer vererek bu sapıklığa tüm insanların dikkatini çekmiştir.
Cin kelimesi, [139] sözlükte örtülü, gizli, gölgeli olan anlamlarına gelir. Cinler ateşten yaratılmış varlıklardır. Onlar da insanlar gibi sorumluluk taşıyan, nefisleri olan, iyileri ve kötüleri olan, duyu organlarıyla algılanamayan soyut varlıklardır. Yüce Allah, nurdan melekleri, çamurdan insanları yarattığı gibi, dumansız ateşten de cinleri yaratarak kudretini izhar etmiştir. İşle Yüce Allah'ın erişilmez gücüne dikkat çekmek, insanlarla benzer bir sorumluluk taşıyan cinlerin iyi ve kötülerinden insanlara örnekler sunmak ve yine cinlerin insanlara verebileceği bir takım zararlara karşı onları uyarmak için pek çok ayette bu metafizik kavrama yer verilmiştir. Bu cümleden olarak 29 kere 'cin' kelimesi, 7 kere 'cânn' (cinler), ve 10 kere 'cinne' (cinler) kelimesi Kur'ân'da geçmektedir. Bir de kimi ayetlerde, belirli cinler için farklı kelimeler de kullanılmıştır. Bu cin adları ve dağılımları şöyledir:
Ifrît (Rahmetinden ümit kesti, anlamına gelen 'Eblese' kökünden türemiş bir kelime olup dehasıyla işbitiren bir cindir.)
(O İblîs (ll),
Şeytan (70) -Şeyâtîn (18) (toplam 88.)
Yüce Allah'ın kullarıyla yazılı iletişimini sağlayan kutsal kitaplar, insanlığın ruhen ve fikren olgunlaşmasında en eski ve en temel kaynaklardır. İşte bu kaynakların önemini anlatmak, kitap indirmenin Allah'ın büyük bir nimeti olduğuna insanların dikkatini çekmek ve son kitap Kur'ân'dan önceki kitapların tahrif edildiğini bildirmek gibi sebeplere mebni olarak Kur'ân'da, kimi kutsal kitapların adı geçmiştir. Kur'ân'da adı geçen kutsal kitaplar ve dağılımları şöyledir:
Tevrat (18): Hz. Musa'ya indirilmiş olan kitaptır.[140]
Zebur (3)-Zübür (6): Sözlükte kaim yazı, tehdit, akıl gibi anlamlara gelen 'zbr' kökünden türetilen ve 'Zübûr' diye de okunan Zebur kelimesi, Hz. Davud'a indirilmiş olan ve sadece hikmetli sözlerden oluşan kitabın adıdır. Kelimenin çoğul formunda olan 'zübür' kelimesi ise Kur'ân'da, Hz. Davud'a verilen kitap anlamında kullanıldığı gibi; önceki toplumların kıssaları, sonrakilere verilen kitab, Levh-i Mahfuz gibi anlamlar için de kullanılmıştır.[141]
İncîl (12): Hz. İsa'ya indirilmiş kutsal kitaptır.
Suhuf (8): 'Sahîfe' kelimesinin çoğulu olan bu kelime, Hz. İbrahim ile Hz. Musa'ya verilen kitap ve Kur'ân için kullanılmıştır. [142]
Kur'ân (68): Hz. Muhammed'e, Cibrîl adlı melek aracılığıyle, yaklaşık yirmi üç yılda peyderpey indirilmiş olan son kitaptır. Kur'ân'ın bir takım özelliklerini bildiren yüzden fazla ismi de değişik ayetlerde geçmiştir.[143]
Görüldüğü gibi, bu isimlerden en fazla Kur'ân'ın kendi adı yer almıştır. Onu Tevrat ve İncil izlemiştir. Bu da, tüm insanlık için son kutsal kitap olan Kur'ân'ın önemine dikkat çekme yanında; Kur'ân'ın muhatapları olan Yahudi ve Hristiyanların kitapları ile de ilgilenildiğini göstermektedir. Kur'ân o kitapların da İlâhî/kutsal kitaplar olduğunu teyîd ederken, onların insanlar tarafından değiştirilip bozulduğuna vurgu yapar.
Sözlükte haberci, elçi, güç ve kuvvet anlamlarına gelen melek, [144] Allah'ın emriyle çeşitli görevleri yerine getiren, göze görülmeyen, nurânî ve soyut varlıklardır. Kur'ân'ın pek çok ayetinde bu kelimeye yer verilmiştir. Şöyle ki, bu kavram, 13 ayette tekil olarak 'melek' kelimesi, iki ayette ikil olarak 'melekeyn’ şeklinde, 73 kere de çoğul olarak 'melâike' şeklinde geçer. Bunun yanısıra, İnsanın dünya ve ahiret hayatında önemli bir yeri olan özel bir takım melekler için de şu isimler Kur'ân'da yer almıştır:
Cibrîl (3): Ccbrîi, Cebreîl, Cebrail, Cebrâyil diye de okunan bu kelime vahiy meleğine ad olmuştur.[145]
Hârût ve Mârût: (1) Babil'de insanlara sinirin haram olduğunu, yahut imtihan için onlara sihir yapılışını öğreten iki melektir.[146]
Kaîd (1): İnsanın sağında ve solunda oturan ve yaptıkları amelleri gözetleyip kaydeden iki melektir.[147]
Mâlik (1): Cehennemden sorumlu meleğin adıdır.[148]
Melekü'1-Mevt (1): Bir ayette ölüm meleği Azrail için kullanılmıştır.[149]
Mikâl (1): Mîkâîl diye de okunan bu kelime, tabiat işlerini düzenleyen meleğin ismidir.[150]
Rûh: Pek çok ayette geçen, can, rahmet, Kur'ân ve genel olarak melek anlamlarında kullanılan bu kelime, yalın olarak ve Ruhu'l-Kudüs, Ruhu'1-Emîn şeklinde büyük melek Cebrâîl için de kullanılmıştır.[151]
Yüze yakın ayette melekten bahsedilmiş olmasına rağmen, Kur'ân, mahiyetlerini tam olarak kavrayamadığımız bu soyut varlıkların isimleri konusunda çok fazla ayrıntıya girmemiştir. Kur'ân, bu nuranî varlıkların varolduklarına dikkat çekerek insanı soyut şeylere inanmaya hazırlar, onun yalnız olmadığına vurgu yapar ve melekler gibi temiz olmaya insanı özendirir. Kur'ân'da meleklerden en fazla, tarih boyunca insanlığın hayatında çok önemli bir yeri olan vahiy meleğinden sözedilir. Bunların dışında, çeşitli rivayetlerde geçen sair melek isimleri ise, Kur'ân'da geçmez.
Kur'ân'da adı geçen kabileler incelendiğinde görülür ki, bu toplumlar çok eski dönemlerde ve insanlığın anayurdu sayılan bölgelerde yaşayan, kurdukları medeniyetler ve yaptıkları olumlu-olumsuz ilginç şeylerle Kur'ân'a geçen ve insanlık tarihinde çok önemli yeri olan kabilelerdir. Bunlardan da, en çok Semûd, Ad ve Medyen adları Kur'ân'da geçer. Kur'ân'da adları geçen kabileler ve dağılımları şöyledir:[153]
Âd (24): I. Âd diye anılan bir kavim olup Hûd peygamberin gönderildiği on-on üç kabileden oluşan üç dört bin kişilik bir topluluktur.[154]
Kureyş (1): Mekke'deki büyük Arap kabilelerinden, Ka'beye gelen hacılara hizmetleriyle tanınan ve daha çok ticaretle uğraşan Hz. Muhammed'in kabilesidir.
Medyen (10): Şam ve Medîne arasında, Kızıldeniz kenarında bir yerleşim merkezi olan Medyen'de yaşamış olan Hz. Şuayb'ın kavmidir. Medyen, hem Medyen b. İbrahim oğullarının adı, hem de onların yaşadığı yurdun adıdır. Medyen halkı, ölçüde tartıda eksik tartan, halka haksızlık eden, yol kesen, günahkar bir kavimdi.[155]
Res (2): Peygamberlerini yalanlayıp bir kuyuya, yahut bir hendeğe gömen ve sonuçta helak olan bir toplumdur.
Rûm (1): Miladdan önce V. asırda bu isimle bir Avrupa imparatorluğu kuran eski bir toplumdur.
Sebe"(2): Miladdan önce X. asırda Doğu Yemen'de devlet kuran çok eski bir medeniyetin sahibi bir toplumdur.
Semûd (26): II. Âd diye anılan bir toplum olup Hz. Salih'in kavmidir. Dağlarda kayaları oyarak sağlam evler yapan, variyetli ve uzun ömürlü bir toplumdur. Semud kavminin yurdu, Hicaz'la Şam arasında Vadilkura'ya kadar uzanan Hicir bölgesidir. [156]
Uhdûd (1): Yemen'de bir grup inanmış insanı dinlerinden döndürmek için, kazdıkları çukurlardaki ateşicre atarak öldüren, Necran yahudilerinden bir kabiledir.
Ye'cûc-Me'cûc (2): Yafes b. Nuh oğullarından iki kabile adıdır.
Evrensel bir dinin kitabının, tevhid ve insanlık tarihinin evrensel isimlerini anmasından daha tabi ne olabilirdi ki? Bu evrensel adların, insanlığın ve onunla beraber oluşan kültür ve medeniyetin doğuş yerlerinden, tarihin iyi-kötü evrensel kahramanlarından, herkes için gerekli ve herkesin onsuz yaşayamayacağı bitki ve hayvan isimlerinden seçilmiş olması, tüm Kur'ân muhataplarını yakından ilgilendirmektedir.
Allah'ın kitabı hem sunduğu mesajlar, koyduğu ilkeler itibariyle evrenseldir; hem de davetçilere yol gösterme bakımından evrensel metodlarla doludur. Hemen her sayfası onlarca şahıs ve yer ismi ile dopdolu olan Muharref Tevrat ve İncil'in [157] aksine Kur'an, isimlere fazla yer vermez. Böylece O evrensel mesajlarının belli yer, zaman ve şahıs isimleriyle sınırlandırılmasına, hükümlerinin daraltılmasına izin vermez. Aynı şekilde o, davetçinin bir takım isimlere takılıp kalarak davetin önünü tıkamasına da göz yummaz. Buradan Kur'an'ın hiçbir isme yer vermediği anlaşılmamalıdır. O gerekliğinde canlı ve müşahhas örnekler sunabilmek için isimlere de yer verir, ama bu çok azdır.
Sözgelimi Kur'an'da binlerce Peygamber içerisinden sadece yirmi beşi, temsilen ve insanlara mesaj verecek yönleriyle anlatılmıştır. Onların hayatı kronolojik tarihî bilgiler ve biyografik bir anlatımın ötesinde ayrıntıya girilmeden Kur'an muhatabına lazım olacak yönleriyle anlatılmıştır. Onlardan kimi çok kısa bir kaç ayette anlatılırken, kimi de pek çok ayetin temasını oluşturmuştur. Hatta kimi, bazı Kur'an surelerine isim olmuş, Kur'an'ın birden fazla yerinde farklı yönleriyle anlatılmıştır. Nüzul sırasına göre Kur'an'da ilk ismi geçen kişi Yunus peygamberdir. O, ikinci sırada inen Kalem suresinin 48. ayetinde 'Sahibü'1-Hût' (Balık sahibi) diye geçmekle ve bu ayette Hz. Peygamberden Mekke müşriklerinin tepkilerine karşı Yunus peygamber gibi sabretmesi istenmektedir.
Yanısıra, geçmiş dönemde yaşamış salih kişilerden sadece İmran, Uzeyr,Tubba' ve Lokman'nın isimleri geçer Kur'an'da. Önceki dönemin kafirlerinden ise sadece Karun, Haman, Cahıt, ve Azer'in adı geçer.
Lakap [158] olarak ise Kur'an öncesi dönem salihlerinden İlyas, Zülkifl ve Zülkarneyn; Kur'an öncesi dönem kafirlerinden ise Fir'avn'a rastlanır. Ayrıca Yakub peygamberin lakabı olarak İsrail; İsa peygamberin lakabı olarak 'Mesîh' kelimeleri geçer, İlyas'ın Hz. İdris'in; Zülkifl'in ise Hz. İlyas'ın lakabı olduğu da söylenmiştir. [159]
Hanımlardan ise sadece Hz. Meryem'in adı geçer Kur'an'da.
Dikkat edilirse buraya kadarki açıklamalarımızda işaret ettiğimiz şahıs isimleri Kur'an öncesi dönemde yaşamış kimselerdir. Yani Kur'an'ın andığı bu isimler, bu ayetlerin indiği dönemde yaşamayan kişilerdir. Özellikle olumsuz kişilikleriyle bâtıl cephesinde anılan isimler, kendi sahalarında sembolleşmiş kimselerdir. Sözgelimi Karun kapitalistliği, Hâman zalim fikir babalığı, Câlut zalim silahşorluğu/askerliği, Âzer pulculuğu, Firavn ise bunların hepsini kapsayacak zalim devlet başkanlığı ile alemleşmiş/tarihe mal olmuş kimselerdir. Sermaye babası, şeytânı fikir/medya babası, silah babası, put babası... Kur'an'ın deyişi ile mütraf, lehve'l-hadisçi, zâlim, fâsık güruh. Zulüm düzenlerinin altyapısını oluşturan çevrelerdir tüm bunlar. İşte Kur'an her dönemdeki benzer çevrelere evrensel mesajını sunabilmek için, bu sembol isimleri anmıştır. Ama bu isimler, ismin sahibi tek bir kişinin adı olmaktan çıkmış; aynı özellikleri taşıyan benzer çevrelerin ortak ismi olsun diye zikredilmiştir. Artık Karun, yalnızca Hz. Musa döneminde yaşamış o sermaye babasının adı değildir. Diğerleri de öyle. Nitekim "Her Musa için bir firavn; her firavn için bir Musa vardır" sözü bunun için söylenmiş olmalıdır.
Kur'an'da geçen bu isimleri okuyan Müslüman, kendi bulunduğu toplum ya da çağda bu isimlere layık kimselerle karşı karşıya kalabileceğini gözönünde bulundurmalı, onlardan gelecek tehlikelere nasıl karşılık/tepki vereceğini belirlemeli, onlara katlanmasını ve onlarla meşru zeminde mücadele etmesini bilmelidir. Onlardan dolayı ne yılgınlığa düşmeli, ne de ölçüyü aşmalıdır. İşte bunun için söz konusu isimlere Kur'an'da yer verilmiştir. Yoksa bu isimlerin geçtiği ayet ve o ayetlerden çıkan hüküm, ders ve sonuçları onların dönemine has kılarak bu ayetleri tatil etmek Kur'an'ın ruhuna uygun bir davranış değildir. Zira Kur'an'da geçen her ayet, temas edilen her konu ve her çıkan hüküm günümüze ışık tutucudur. Geçmiş döneme ait kıssaların temel anlatılış gayesi de budur.
Kur'an'ın indiği dönem insanlarından Kur'an'da ismi geçenlere gelince; Kur'an'ın indiği dönem insanlarından hem mümin erkek ve kadınlarla ilgili, hem de inanmayan erkek ve kadınlarla ilgili pek çok ayet vardır. Ama bu ayetlerde bu kişilerin isimleri açıkça geçmez. Bu ayetlerin kimler hakkında indiklerini biz tefsirlerden öğrenmekteyiz. Ayetlerin kimler hakkında indiğini öğrenmek, ayetin canlı/müşahhas bir örnekle daha doğru anlaşılmasına önemli ölçüde katkı sağlar. Ama asıl önemlisi, ayette sözü edilen kişinin ismi açıkça geçmemekle, ayetin hedeflediği hüküm-ders-hikmetin daha geniş platformlara taşınmasına kapı açılmasıdır. Örneğin sahabenin büyükleri ile ilgili ayetler, bu sahabîleri ve özellikle de ayetin inmesine sebep olan tavırlarını tanımakla ayetlerin daha doğru ve kolay bir şekilde anlaşılması sağlanır. Yanısıra ayetteki manaların benzer tavır ve özellikteki diğer müminlere taşınması da söz konusu olur. Aynı şekilde Mekke müşrikleri hakkında inmiş ayetler, o müşriklerin ve özellikle o ayetin inişine sebep olan tavırlarının tanınmasıyla daha kolay ve sağlıklı bir biçimde anlaşılır. Aynı şekilde benzer karakterdeki müşriklere ayetin taşınması/hükmünün uygulanması sağlanmış olur.
Bunun yanında Kur'an'da, Hz. Peygamberin ismi dışında, Kur'ân'ın indiği dönemde yaşamış insanlardan yalnızca ikisinin ismi açıkça geçer.
Kur'an'ın hem önceki dönemdeki kişilerin isimlerine fazla yer vermeyişi, hem de indiği dönemin insanlarından sadece ikisini- birini künye, diğerini de yalın isim olarak- zikretmesinden çıkarabileceğimiz sonucu şu şekilde özetleyebiliriz:
İslam, bir takım isimlere takılıp kalınamayacak, onlarla sınırlanamayacak kadar evrensel bir dindir. Onun bu evrensel mesajını anlarken, yaşarken ve insanlara sunarken isimlere takılıp kalmamalı, onun ölümsüzlüğü, değişebilen bir takım fanilere indirgenmemelidir. İslam düşmanlarının da, İslam önderlerinin de göbek isimleri ile uğraşarak, onları ön plana çıkartarak davetin sınırlarını daraltmamalı, yapay engeller koyarak davetin önünü kapamamalı ve gereksiz yeve düşmanların tepki ve saldırılarına hedef olunmamalıdır. Böyle bir tavır hem Kur'an'a hem de sünnete uygun bir tavırdır. Bu Kur'ân’î metod, her dönemin davetçisinin uyması gereken son derece önemli ve anlamlı bir yoldur.
Nitekim Peygamberimiz, ashabı içerisinde bile olumsuz bir davranışa şahit olduğunda, o davranış sahibinin ismini vermeden, hatayı yüze vurmadan, ikaz ve irşadını genelleştirerek şöyle derdi.
"İnsanlara ne oluyor ki, şöyle söylüyorlar”? [160]
Namazda gözlerini semaya dikenleri ikaz ederken de O, şöyle diyordu:
"Bir takım kimseler, namaz kılarken, dua ederken ya gözlerini semaya kaldırmaktan vaz geçerler, ya da gözleri kör olur." [161]
Bu girişten sonra Kur'ân'da adı geçen kişileri incelemeye geçebiliriz:
Kur'ân'da yirmibeş peygamberin ismi geçer. Bunlar şunlardır:
Adem, İdris, Nuh, Hud, Salih, İbrahim, İsmail, İshak, Lût, Yakub, Yusuf, Eyyûb, Zülkifl, Şuayb, Musa, Harun, İlyas, Elyesea, Yunus, Davud, Süleyman, Lokman, Üzeyr, Zülkarneyn, Zekeriyya. Yahya, İsâ, Muhammed Aleyhimüsselam. Bunlardan Lokman, Üzeyr ve Zülkarneyn gibi bazı isimlerin peygamber olup olmadığı tartışmalıdır. [162] Kur'anda adı geçen yirmi beş peygamber şöyle bir dağılım tablosu oluşturmaktadır:
Yahya 5
Zekeriya 7
İlyesea 2
İlyâs 3
Yunus 5
Zülkifl 2
Eyyub 4
Süleyman 17
Davud 16
Harun 20
Musa 136
Şuayb 11
Salih 9
Hud 4
Lüt 27
Yusuf 27
Yakub 16
İshak 17
İsmail 12
İbrahim 69
İdris 2
Nuh 43
Asem 25
Grafik VI
Kur'ân'da Adı Geçen Peygamberlerin Dağılım Grafiği
Grafik VI
Kur’an’da Adı Geçen Peygamberlerin Dağılım Grafiği
Görüldüğü üzere Kur'ânda en fazla Musa peygamberin adı geçmekte, onu sırasıyla Hz. İbrahim, Hz. Nuh, Hz. İsa ve diğer peygamberler izlemektedir. Bunlardan Hz. Nuh insanlığın II. alası olarak kabul edilen kişi; Hz. İbrahim Yahudiler, Hristiyanlar, Müslümanlar ve Mekke Müşrikleri tarafından tanınan önemli bir sembol kişi; Hz. Musa ve Hz. İsa ise Kur'ânın öncelikli muhataplarından ikisi olan Yahudî ve Hrisliyanların peygamberleridir.
Kur'ân'ın muhatabı olan son peygamber Hz. Muhammed'in ismi, dört ayette 'Muhammed', bir ayette de 'Ahmed' olmak üzere toplam beş ayette geçer. Hepsi de Medine'de inmiş olan bu ayetler şöyledir:
"Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti. Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz? Geriye dönen, Allah'a hiçbir zarar vermez. Allah şükredenlerin mükafatını verecektir." [163] "Muhammed içinizden her hangi bir adamın babası değil, Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir." [164]
"İnanıp yararlı iş işleyenlerin ve Muhammed'e, Rablerinden bir gerçek olarak indirilene inananların kötülüklerini Allah örter ve durumlarını düzeltir." [165]
"Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkarcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler.." [166]
"Meryem oğlu İsa: 'Ey İsrailoğulları! Doğrusu ben, benden önce gelmiş olan Tevrat'ı doğrulayan, benden sonra gelecek ve adı Ahmet olacak bir peygamberi müjdeleyen, Allah'ın size gönderilmiş bir peygamberiyim' demişti. Ama o elçi, kendilerine belgelerle geldiği zaman: 'Bu, apaçık bir sihirdir' demişlerdi" [167]
Bu iki isim dışında Hz. Peygamberin zatı ve sıfatlarıyla ilgili Kur'ân'da yüz kadar kelime zikredilmiştir.[168]
Kur'ân'da adı geçen peygamberlerin toplu olarak anıldıkları ayetler şöyledir:
"Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini, İmran ailesini birbirinin soyundan olarak alemlere tercih etti. Allah işitendir, bilendir:” [169]
"Nuh'a, ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a vahyettiğimiz gibi şüphesiz sana da vahyettik. Davud'a da Zebur verdik."[170]
"Bu, İbrahim'e, milletine karşı verdiğimiz hüccetimizdir. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Doğrusu Rabbin Hakimdir, bilendir. Ona İshak'ı, Yakup'u bağışladık, her birini doğru yola eriştirdik. Daha önce Nuh'u ve soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf’u, Musa'yı ve Harun'u (ki işlerini iyi yapanlara böylece karşılık veririz), Zekeriya'yı, Yahya'yı, İsa'yı ve İlyas'ı (ki hepsi iyilerdendir), İsmail'i, Elyesa'yı, Yunus'u, Lut'u (ki hepsini dünyalara üstün kıldık) doğru yola eriştirdik. Babalarından, soylarından, kardeşlerinden bir kısmını seçtik ve doğru yola eriştirdik." [171]
“Ad kavmine de, kardeşleri Hud'u gönderdik."[172]
"Semud kavmine de kardeşleri Salih'i gönderdik.” [173]
"Medyen halkına da kardeşleri Şuayb'ı gönderdik."[174]
"İsmail, İdris ve Zülkifl hakkında anlattığımızı da an; onların her biri sabredenlerdendi." [175]
Kur'ân, insanlığa gönderilen tüm peygamberlerden bahsetmediğini bizzat kendisi şöyle açıklar:
"And olsun ki, senden önce de bir çok peygamberler gönderdik; sana onların kimini anlattık, kimini anlatmadık.." [176]
Demek ki Kur'ân'da insanlığa gönderilen tüm peygamberlerin ismi geçmez. Kur'ân'da ismi geçen peygamberler ise, ya Kur'ân'ın indiği dönem insanının ismini duyduğu peygamberler, yahut yine Kur'ân'ın muhatapları olan Ehl-i Kitabın bildiği peygamberler, ya da hayatlarında ve tevhid mücadelelerinde insanlığa çok önemli mesajlar bulunan peygamberlerdir. İnsanlığa gönderilen binlerce peygamber içerisinden bu saydıklarımız seçilmiş ve tüm peygamberleri temsilen zikredilmişlerdir.
Zaten bu adı geçenlerin de hayatları kronolojik bir sıraya göre ve biyografik bir anlatım tarzıyla değil Kur'ân'ın kendine has üslûbu ile anlatılmıştır. Kimi peygamber üzerinde çok kısa durulurken, kiminin hayatı uzun uzun ve birden fazla yerde anlatılmıştır. Bu hem anlatılan peygamberin insanlık tarihinde ne kadar önemli bir yeri olduğunu vurgular, hem de insanlığın anlatılan peygamberin hayatından alması gereken çok önemli mesajlar olduğuna dikkat çeker. Adı geçen peygamberlerin yaşadıkları bölgeler de Mezopotamya diye bilinen insanlık tarih ve medeniyetinin beşiği sayılan bölgelerdir.
İmrân (3): Hz. İsa'nın annesi Hz. Meryem'in babası olan kişidir. Onun Hz. Musa ile Hz. Harun'un babası olduğu da söylenmiştir. [177] ÂI-i İmran, bir Kur'ân suresine de ad olmuştur.
Lokman (2): Kendisine ilim ve anlayış bahşedilen, Habeş asıllı salih bir kulun adıdır. Lokmanın filozof mu yoksa peygamber mi olduğu tartışmalıdır. Çoğunluk onun hikmetli söz söyleyen, tecrübeli bir filozof olduğu kanaatini taşımaktadır. Onun terzi, yahut çoban, yahut da marangoz olduğuna dair rivayetler de vardır. [178] Aynı zamanda bir sure adı da olan Lokman ismi, oğluna verdiği hikmetli öğütleriyle Kur'ân'da geçmektedir.
Meryem (34): Kur'ân'ın ismini andığı tek kadın olan Hz. Meryem hakkında aşağıda ayrıntılı bilgi verilecektir.
Talût (2): İsrailoğullarından ilim ve beden bakımından Allah'ın lutfuna mazhar olan ve Câlut ile savaşıp onu katleden melik olup Tevrattaki adı Şâvel'dir. İbranice Tâlut, uzun boylu anlamına gelen bir kelimedir.[179]
Tübba1 (2): Yemen'de kurulan Himyeriyye Devleti meliklerinden birinin lakabıdır. Tübba, ateşperest bir kimse iken Müslüman olmuştur. Tübba'ın Ka'be'ye ilk örtü takan kişi olduğu söylenmiştir. Kavmi ise inanmamış ve helak olmuştur. Tübba' adının, Yemen kralları için kullanılan bir unvan olduğu da ileri sürülmüştür. Tübba' kavminin Kur'ân'da anılış sebebi, helak olan toplumlar içerisinde Mekke müşriklerine en yakın kimseler olmasıdır.[180]
Üzeyr (1): İsrailoğullarının sürgününden sonra Tevratı topladığı söylenen ve onların önde gelenlerinden bir kimsedir. Tevratı, ezbere bilenlerden derleyip topladıktan sonra, kavmine 'Allah bana Tevratı bahşetti' dediğinden 'Allah'ın oğlu' olarak nitelendirilmiştir. Kur'ân, bir ayetinde onun ismini anarak indiği dönemdeki Yahudiler arasında da yaygın olan bu sapmaya işaret etmiştir. Tevrattadaki adı Azrâ'dır. [181]
Zülkarneyn (3): Bilgin, İlmiyle amil, adalet ve hikmet sahibi İskender b. Filaffıs'un künyesi olduğu söylenmiştir. Yeryüzünün doğusu ile batısını gezip dolaştığı yahut dünya ve ahiretin iki mülkünü elde ettiği için bu isimle anılmıştır. Onun bîr peygamber hükümdar olduğu da söylenmiştir. Zamanının tüm insanlarını Ye'cûc ve Me'cûc fitnesine karşı korumak için tarihi şeddi yapan şahıstır. [182] Tüm bu çok yönlü ve güzel hasletleri sebebiyle Kur'ân'da anılmaya değer bulunmuştur.
Zülkarneyn 3
Üzeyr 1
Tubba' 2
Talut 2
Meryem 34
Lokman 2
İmran 3
Grafik VII
Kur'ân'da Adı Geçen İnanan Kişilerin Dağılımı Görüldüğü üzere peygamberlerin dışında inanan kişilerden en fazla Hz. Meryem'in adı geçmektedir. Bu da bize Kur'ân'ın öncelikli muhataplarının başında İsrailoğullarının geldiğini göstermektedir.
Âzer (1): İbrahim peygamberin babasının adı yahul lakabı olduğu söylenmiştir. [183] Hz. İbrahim gibi Levhid tarihinde çok önemli bir peygamberin babasının putçu olması son derece ilginç ve anlamlı olduğundan onun adının açıkça Kur'ân'da geçtiği söylenebilir.
Azîz (4): Hz. Yusuf'u satın alıp yetiştiren Mısır hazine bakanının adıdır. Bir görüşe göre ise, Kıptî dilinde kral anlamına gelen bir kelimedir. [184] Kur'ân'ın en tafsilatlı kıssası olan Yusuf kıssasının önemli bir kahramanı olarak iki ayette onun adı olarak, iki ayette de yine kıssanın önemli bir kahramanı olan karısı sözkonusu edildiğinde 'Aziz'in karısı şeklinde anılmıştır.
Büşrâ: "Bîr kervan geldi, sucularını gönderdiler; sucu kovasını kuyuya saldı, 'A' Müjde! (Yâ Büşrâ) İşte bir oğlan' dedi..." [185] ayetinde 'müjde' anlamına gelen 'Büşrâ' kelimesinin kervanda bulunan bir kişinin adı olduğu da ileri sürülmüştür. Kelimenin başında bulunan ‘Yâ' nida edalı bu görüşü desteklemektedir. [186] Bu anlayışa göre ayetin anlamı şöyledir: "Ey Büşrâ! İşte bir oğlan.."
Câlût (3): Putlara tapan bir kavmin, Tâlût tarafından öldürülen kralıdır.[187]
Firavn (74): Hz. Musa döneminde Mısır kralının adı yahut lakabı olduğu söylenmiştir. Musa peygamberin karşısında yer alan Firavn'un asıl adının Musab b. Velid. Rayyân b. Velid, Velid b. Rayyan, Faytûs, Müğîs isimlerinden biri olabileceği de ileri sürülmüştür. Firavn isminin, tüm Mısır kralları için kullanılan bir unvan olduğu da söylenmiştir. [188] Mravn adı, ilk olarak üçüncü sırada inen Müzzemmil suresinin 16. ayetinde geçmektedir. Bunun temel sebebini şu şekilde açıklayabiliriz:
Hz. Peygamber (a.s.) döneminde Arabistan yarımadasında çok sayıda Yahudi topluluğu bulunmaktaydı. Yahudilerin Mekke toplumu üzerinde sosyal, dinî, kültürel ve ekonomik etkileri vardı. Mekke toplumu Hz, Musa ve Firavn kıssasından haberdardı. Bu yüzden Kur'ân ilk inen ayetlerinde Firavn kıssasına işaret ederek inkarcıları korkutup uyarmak istemiştir. [189]
Kur'ân'da Hz. Musa'dan sonra en çok ismi geçen kişilerden biridir Firavn. Aslında o, tüm inkarcı liderler için sembol olmuş bir isimdir. Çünkü tarih boyunca iktidar sahiplerinden sadır olabilecek tüm zulüm ve kötülükler Firavn'un şahsında toplanmıştır. Ondan bahseden Kur'ân ayetlerine bakıldığında, onun şu cürümlerin adamı olduğu görülür:
Rablık davasında bulunmak, büyüklenmek, Allah'ın peygamberine başkaldırmak, Peygamberle muaraza için kahinlerle işbirliği yapmak, gerçekleri yalanlamak, güç ve iktidarını tevhide karşı kullanmak, bozgunculuk yapmak, haddi aşmak, tahtını koruma uğruna küçücük çocukları katlettirmek, inananlara olmadık işkence ve eziyetler yaparak onları katletmek, inanan eşini işkenceyle şehid etmek vb. Firavn'un tüm bu isyan ve azgınlığının had safhaya ulaşması gibi, onun ordusuyla birlikle denizde boğularak helak edilişi ve kendisinden sonrakilere tarihi bir ibret oluşu da onun Kur'ân tarihine, inkarcıların listebaşı olarak geçmesine neden olmuştur.
Hâmân (6): Hz. Musa dönemindeki Firavn'un veziridir. Hâmân, Astroloji denilen, yıldızlara bakarak hüküm çıkarma işinde son derece mahir birisidir. [190] Veziri olmakla, Firavn'un işlediği cürümlere ortak olması hasebiyle Kur'ân da anılmıştır.
Kârûn (4): İsrailoğullarının para babalarından birinin adıdır. Kimya ilminde mahir, son derece yakışıklı bir adam olan Kârûn, Hz. Musa'nın amcaoğlu olup aynı zamanda onun eniştesidir. [191] Hazinesinin çokluğu ile tarihe geçmiş ve bu konuda darb-ı mesel olmuş bir kişidir, Toplum içerisindeki saygınlığı ve mali gücü ile Firavn ve veziri Haman'nın işbirlikçisi olduğundan ve variyetle azan kimselere ibretli bir örnek olması için Kur'ân'da anılmıştır.
Nesî’ (1): "Sapıtmak için hürmetli ayların yerlerini değiştirip geciktirmek (en-Nesf), küfürde gerçekten ileri gitmektir.." [192] ayetinde geçen ve ayların yerini değiştirerek geciktirme anlamına gelen Nesî' kelimesinin Araplar arasında ilk defa bu işi yapan şahsın adı olduğu ileri sürülmüştür. [193] Bu görüşten hareketle, Allah'ın haram aylarının yerlerini değiştirmekle, Allah'ın belirlediği ölçüleri değiştirme de ilklerden olduğu için isminin anıldığı söylenebilir.
Samirî (3): İsrailoğullarının büyük kabilelerinden biri olan Sâmire kabilesine mensup bir buzağı heykeltraşçısıdır. Firavn'un, ordusuyla birlikle boğularak helak edilmesinden sonra, İsrailoğullarıyla birlikte sahile çıkan Sâmirî, Hz. Musa'nın yokluğundan yararlanarak onlara süs eşyalarından bir buzağı yapıp ona tapmalarını sağlamıştı. [194] Büyük bir mucizeyi görüp Firavn'un zulmünden kurtulduktan sonra çok sağlam bir inanca sahip olması gereken İsrailoğulları toplumunu, basit ve gülünç bir şekilde saptırdığı için, tüm yoldan çıkanlara ibret olmak üzere Kur'ân ayetlerinde anılmıştır.
Samiri 3
Nesî' 1
Kârûn 4
Hamân 6
Firavn 74
Câlût 3
Büşrâ 1
Azîz 4
Âzer 1
Grafik VIII
Kur'ân'da (Kur'ân Öncesi Dönem) Adı Geçen İnanmayan Kişilerin Dağılım Grafiği
Görüldüğü üzere inanmayan kişiler arasında Kur'ân'da en fazla ismi geçen kişi, Mekkelilerin kıssasından haberdar olduğu ve tüm tevhid düşmanları için sembol isim olan Firavn'dur.
Şimdi yer adlarının Kur'ân'da geçiş hikmetini anlamamıza katkı sağlaması açısından, Kur'ân'ın indiği dönemden önce yaşayan kadınlardan yalnız birinin Kur'ân'da geçişinin esprilerini anlamaya çalışalım:
Kur'ân'da kadın adı olarak yalnızca Hz. Meryem'in ismi geçer, hem de otuz dört ayette. Arap kültüründe önde gelen kişiler, hanımlarının ve kızlarının adlarını açıkça söylemez ve onlardan bahsetmek sözkonusu olunca 'eşimiz, ailemiz, ehlimiz,' gibi kinaye lafızlarıyla onları anarlardı. Kur'ân da bu geleneğe uyarak yalnızca Hz. Meryem ismine yer vermiştir. Çünkü Meryem, sıradan bir kadın değildi. O, kadınların en seçkini, küfürden, günah ve fuhuştan uzak kalmış temiz. İffetli, Allah'ın ikramlarına daha dünyada iken nail olmuş bir örnek hanımdı. [195] Onun hayatı, kadınlar başta olmak üzere tüm insanlar için sayısız örneklerle doludur.
İsrailoğulları Hz. Meryem ve onun babasız dünyaya gelen çocuğu Hz. İsa hakkında ileri geri konuştukları için Yüce Allah onun ismini açıkça zikretmiş hem de onların iddialarını tamamen geçersiz kılmak ve Hz. Meryem'in dedikodulardan tamamen uzak olduğunu tekidli bir biçimde anlatmak için tekrar tekrar onun ismini açıkça anmıştır.[196]
Meryem, İbranice'de 'Rabbin hizmetçisi kadın, kul' anlamında bir kelimedir. Arapça'ya Mariye olarak geçmiştir.[197] Arapçada kadın özelliklerinden uzaklaşmış kadın için [198] 'meryem' kelimesi kullanılır. Çünkü Hz. Meryem, Beyt-i Makdisin hizmetinde bulunmakla alışılmışın dışında erkeklerin yapageldiği bir görevi üstlenmiştir. [199]
Hz. Meryem'in adının geçliği ayetlerin on yedisinde Meryem İsmi, İsâ b. Meryem (Meryem oğlu İsâ) şeklinde [200], dördünde Mesîh b. Meryem (Meryem oğlu Mesîh) şeklinde [201], ikisinde 'İbn Meryem' (Meryem oğlu) şeklinde [202] geçer. Kalan on bir ayette ise Hz. Meryem'den bahsedilir ve onun adı geçer. Bu ayetlerin onunda [203] sadece 'Meryem' adı geçerken, bir ayette [204] de 'Meryem bint İmran' (İmran kızı Meryem) şeklinde geçmiştir.
Hz. Meryem'in isminin açıkça anılmasının diğer sebebleri olarak şunlar zikredilebilir:
Hz. Meryem sıradan bir kadın değildir. O, hiçbir erkekle beraber olmadığı/evlenmediği halde (betül) hamile kalıp çocuk doğurmuş ve Hz. İsa'ya anne olmuştur. Hz. Meryem, doğar doğmaz mabedde ibadete adanmış; Allah'ın hizmetçisi anlamına gelen "Meryem" ismine uygun bir kulluk sergilemiş; bir başına, kirli bir toplumda temiz kalmasını bilmiş, iffet âbidesi bir hanım olmayı başarmış; bu özellik ve güzellikleriyle Kur'ân'da anılmaya ve bir Kur'an suresine isim olmaya layık olmuştur.
Öte yandan, bu temiz kadına Yahudi ve Hıristiyanlar olmadık sözler söyleyince, onu iffetsizlikle suçlayarak yahut ona İlahlık payesi vererek haddi aşınca, Cenab-ı Hak hem onlara susturucu bir cevap vermek, hem de onu aklamak, onun temiz, iffetli bir anne/kul olduğunu açıklamak için ismini ayetlerinde anmıştır.
Yine Allah'ın erişilmez kudreti gereği babasız olarak Hz. Meryem'den dünyaya gelen Hz. İsa'nın, babasız ama nesebi sahih bir evlat olduğunu belgelemek için "Meryem oğlu İsa" diye takdim edilmiştir.
Bir ayette geçen 'Ba’l kelimesinin de bir kadın adı olduğu söylenmiştir.
Peygamberimiz (a.s.) dışında, Kur'ân'ın indiği dönemde yaşayan kimselerden yalnızca iki isim [205] Kur'ân'da geçmektedir. Bunlardan biri, bir mü'min olan Zeyd b. Harise, diğeri ise, kafir Ebu Leheb'dir. Bu iki isim dışındaki Müslüman ve Müslüman olmayanlarla ilgili ayetler vardır, ama onların ismi Kur'ân'da açık olarak geçmez. Bu yüzden bu iki ismin açık olarak Kur'ân'da geçişi oldukça dikkat çekicidir ve üzerinde durulmaya değerdir. O halde, bu iki ismin Kur'ân'da geçiş esprisini anlamaya çalışalım.
Peygamberimiz (a.s.), peygamber olmadan önce Arap geleneğine uygun şekilde köle olarak aldığı Zeyd b. Harise'yi evlatlık edinmişti. İşte bu yüzden müşrikler Zeyd'i, 'Muhammedin oğlu' olarak çağırıyorlardı. Onun Hz. Peygamberin oğlu olmadığını tescil etmek için ismi açıkça geçmiştir. [206] Nitekim Kur'ân bu konuya şöyle açıklık getirir:
"Muhammed içinizden her hangi bir adamın babası değil, Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.” [207]
Hz. Zeyd'in adının geçtiği sözkonusu ayet de şöyledir:
"Sonunda Zeyd eşiyle ilgisini kestiğinde onu seninle evlendirdik, ki evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlarla evlenmek konusunda müminlere bir sorumluluk olmadığı bilinsin. Allah'ın buyruğu yerine gelecektir."[208]
Hz.Zeyd'in başka mü'minlere benzemeyen pek çok yönü bulunmaktadır. Ebu Leheb'in tüm olumsuzlukları şahsında toplayan, bir kötülük odağı olması gibi, Hz. Zeyd de şahsında güzelliklerin toplandığı bir şahsiyetti. Şöyle ki, Hz. Zeyd ilk Müslümanlardandır. O, Hz Peygamber’in yanında köle olarak kalmayı, hür olarak ailesinin yanına dönmeye tercih etmiş genç ve yiğit bir Müslümandı. Evlatlık edinme yasaklanmadan önce Hz. Peygamber'in evlatlığı/oğulluğu olmuş bir delikanlı idi. Yüce Allah, Hz. Peygamberin oğlu olma şerefini ondan alınca yerine Kitabında anılma şerefini lütfetmiştir. Nitekim Peygamberimiz konuyla ilgili ayetleri kendisine okuyunca sevinçten göz yaşlarını tutamayarak "Demek benim adım Kur'ân'da anıldı öyle mi?" demişti. [209] O, Köle asıllı olmasına rağmen, hür ve asil bir aileden olan Hz. Zeynep'le evlenerek, İslam'ın eşitlik ilkesini/reformunu şahsında tescil etmiş biri idi. Bereketli bir ömürden sonra, Hz. Peygamber'in atamasıyla komutanı olduğu İslam ordusunun başında Mute'de şehid olarak ömrünü tamamlamış, söz konusu ayette de belirtildiği üzere Allah ve Peygamber'inin nimet ve ihsanlarına ererek tarihe malofmuştur.
Ama onun açık ismiyle Kur'ân'da anılışınm temel espirisi, nikah ve talak konusunda hükmün isimlerle sabit olmasıdır. Çünkü nikahı elinde tutan koca olarak Zeyd'in, hanımını boşadığı sabit olduktan sonra Hz. Zeynep'in Peygamberimizle evlenmesi söz konusu olabilecekti. Hz. Zeyd'in hanımını boşadığı kesin bir şekilde belirtilerek, "Evlatlığın boşadığı hanımla babalık evlenemez; hâşâ Muhammed, Zeyneb'e göz koydu, onunla evlenmeyi tasarladı" şeklinde dile getirilen dünkü cahiliye ve bugünkü müsteşrik spekülasyonları etkisiz/geçersiz kılınmıştır. Bu yüzden de, Zeyd'in ismi açıkça geçmiştir.
Kur'ân onu, adının herkes tarafından bilinmesi nedeniyle, yahut Abdüluzza (Uzza putunun kulu) isminin çirkin bir anlam taşıması nedeniyle künyesiyle anmıştır. [210] Öte yandan isimle anılmak, künye ile anılmaktan daha evladır. Çünkü isim asıldır. Bu yüzden Yüce Allah, kitabında peygamberleri künyeleriyle değil, isimleriyle anmıştır. Ebu Leheb'i ise künyesiyle anmıştır. [211]
Ebu Leheb'in anıldığı sözkonusu ayette şöyle buyuruiur; "Ebu Leheb'in elleri kurusun, kurudu da!"[212]
Bunca Mekke müşriği içerisinde yalnızca Ebu Leheb'in Kur'an'da geçmesinin ve açık adı İle değil de künyesiylc zikredilmesinin pek çok sebebi vardır. Bunlardan bir kaçı şöyledir:
Ebu Leheb, şahsında tüm olumsuzlukları toplamış biriydi. O, Hz. Peygamber’e yakınlığına rağmen, ona ilk karşı çıkan ve bu konuda müşrikleri örgütleyen kişidir. Hz. Peygamber'e karşı kötü bir amca, kötü bir komşu, hanımı ile birlikte kötü bir aile ve Hz. Peygamber'in davasına karşı da amansız/azılı bir düşmandı. Tüm bu konularda kötülükleri şahsında toplamış ve ilahî kudretçe iterde de Müslüman olmayacağı bilindiğinden tescülenmiş/mühürlenmiş, şirk cephesinin önderi olarak Kur'an'da anılmayı haketmiş sembol bir künye idi o. Onun künyesinin zikredilmesiyle, kıyamete dek gelecek olanlara kalıcı bir ders verilmek istenmiştir.
Bütün bunlara rağmen biz, onun asıl adı ile değil de künyesi ile anıldığını görmekteyiz. Çünkü onun 'Uzza putunun kulu' anlamına gelen "Abduluzza" adı çirkin bir isimdi. Yanısıra, asıl adının açıkça anılması ile, Müslüman olması için önü tamamen kapatılmamış oluyordu. Eğer o, İslam'ı seçmiş olsaydı künye adı olan Ebu Leheb suresi, o özelliklere haiz diğer kötülük odakları için okunacaktı. Kaldı ki, sonuçta Ebu Leheb de, karısı da müşrik olarak ölüp gitmişlerdir. Zaten "alev babası" anlamına gelen bu künye ile onun cehennemdeki akibetine işaret edilmiştir. [213] Bu konuda tercihe şayan görüş, Ebu Leheb künyesinin, hor ve hakir görmek için Kur'ân'ın ona taktığı bir künye olmasıdır. [214] Bu görüş, İslamın ilk yıllarında ve altıncı sırada inen bir surede böyle bir kişi adının geçmiş olmasını daha makul bir hale getirmektedir. Aksi takdirde, daha ilk günden Kur'ân'ın bir müşriğin ismini açıkça anarak adeta onun Müslüman olmasının önünü kapattığı şeklinde izahı zor bir sorunun akla gelmesi söz konusudur.
Problem:
Yer Adları Bilimi nedir, nelerden bahseder?
Kur'ân'daki yer adlarının, yer adları bilimine göre değerlendirilmesi nasıl olmalıdır?
Bir kısım yer adlarının Kur'an'da geçiş esprisi nedir?
Kur'ân'da geçen yer adlarının belirlenmesindeki başlıca etkenler nelerdir?
Mekan da denilen yer, fülin maddî ve hissi ortamını teşkil eder. Mekanlar belirli ve belirsiz mekanlar olmak üzere iki grupta incelenebilirler. Bunlardan belirli mekan, sınırları çizilmiş, zahiri hislerimizle algılanabilen oda, ev, okul, bahçe gibi yerlerdir. Belirsiz mekan ise, hudutları çizilmemiş, yalnız başına gözümüzle algılanamayan yerlerdir. Altı yön dediğimiz
Ön-arka, alt-üst, sağ-sol ile, yan, orta, ara hiza gibi mekanlara delalet eden kelimeler belirsiz mekanlardır.[215]
Dil biliminin kollarından biri de sözcük kavram ilişkisi yanında daha çok özel adları inceleyen ve yer adları (toponymy) ile şahıs adları (antroponymy)nı içine alan adbilgîsi adbilim (onomastics) dir. [216]
Toponymie, Avrupa'da son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalarda bağımsız bir bilim kolu haline gelmiştir. Eski tabirle 'Mahallî Esâmi' ve 'Coğrafî Lisaniyat' demlen ve 'Toprağın dili' diye tanımlanan bu bilim dalı, yer adlarının yapı, anlam ve kökenlerini inceler. Bu bilim dalının dağ, tepe, bel, sırt gibi yer şekilleri üzerinde duran bölümüne 'oroymy'; dere, çay, ırmak, göl gibi adları konu alan bölümüne 'hydronymy' denir. Bu bilim dalı ile uğraşanlara 'toponymiste' denilmiştir. Türkçe'de bu bilim dalına 'yer adları bilimi denmiştir. Bu bilim dalı, yer adlarının önemini, doğuşunu ve yayılışını araştırıp inceler.
Bu dalda yapılan çalışmalar, bütün yer adlarının bir anlam taşıdığını tesbit etmiştir. [217] Ünlü dilbilimcisi Adolf Bach, "Bir ulusun ad hazinesi, onun geçmişteki ve bugünkü zihinsel-ruhsal durumunun anlatımıdır" [218] diyerek ad bilim dalının önemine dikkat çeker.
Yer adları üzerinde yapılan araştırmalar, yalnızca dil çalışmaları olarak kalmamakta, toplumsal gelişmelere de ışık tutmaktadır. [219] Yer adları, tarih çalışmalarında bir kaynak olarak kullanılabilmektedir. Çünkü yer adlarının verilişi tesadüfi değildir. Sonradan anlamla doğru orantılı olarak verilmiştir. Her yer adının bir tarihsel arka planı vardır. Sözgelimi yer adları verilirken, kişi adları, adlandırılan yerin tabi durumu, o yerde yetişen bitki adları, renkler, meslekler ve savaşlar başta olmak üzere o yerde meydana gelen önemli olaylar etkili olmuştur.[220]
Çeşitli din ve kültürlerde yer, su, dağ, taş/kaya, ağaç kültleri önemli bir yer tutar. Örneğin Yahudiler Sinâ Dağını, Araplar Arafat Dağını, Moğollar Burhan-Kaldun'u kutsal sayarlar. [221]
Yer adları, bir yerin coğrafî, tarihî ve genel karakterini tanıma ve tanıtmada önemli rol oynar. Yer adları fikir açıcıdır, rastgele verilmiş değildir, her birinin üzerinde durup düşünmeye değer. Alman coğrafya bilginleri Wenzel ve Hellbach, "yer ve mevki adları, bir göçebe step halkının düşünce tarzından doğmuştur" derler. [222] İnsan, bir taraftan kendi adını veya diğer insanlarla bütünleşen ortak şahsiyetini toprağa nakşederek onun üzerindeki hakimiyetini sembolleştirirken, diğer taraftan da tabiatın kendi üzerindeki etkisini dile getirmekten kaçınamamıştır. [223] İşte bu etkileme ve etkilenme insanın yaşadılış yerlere verdiği isimlere yansımıştır.
Gerçekten de incelendiğinde görülür ki, yer adları adlandırıldıkları yerlerin karakteristik özelliklerini taşırlar. Başka bir deyişle yerlere 'ismiyle müsemma' adlar verilmiştir. Nitekim bugün dünya milletleri, yer adlarından hareket ederek, kendi egemenlikleri altında olmayan toprakların bir zamanlar kendilerine ait olduğunu gerekçe göstererek hak iddia edebilmekte ve bunda etkili olabilmektedirler. Bu yüzden yer adları görmezden gelinemeyen bir bilim dalıdır.
Anadoludaki yer adları üzerinde yapılan çalışmalar, yer adlarının şu sebeplere dayanılarak verildiğini ortaya koymuştur.
Bu veriler, genel olarak tüm dünya coğrafyasındaki yer adlarının veriliş nedeni hakkında temel bilgiler vermektedir. [224]
1- Çevrenin coğrafî özellikleri ve jeolojik yapısını yansıtan yer adları.
2- Çevredeki renkleri yansıtan yer adları.
3- Çevrenin genel niteliklerini yansıtan yer adları.
4- Bitki örtüsü, hayvanlar ve yapılar gibi çevrede bulunan varlıkları yansıtan yer adları.
1- Kişi adları ve unvanlar.
2- Dinle ilgili olanlar.
3- Meslekle ilgili olanlar.
4- Akrabalıkla ilgili olanlar.
İslam literatüründe yeryüzünün tavsifi anlamına gelen 'coğrafya' ile ilgili eserler için, 'Suretü'1-Arz', 'Kat'u'l-Arz’, 'Resmü'r-Rub’ı’I-Ma'mûr', 'Suretti Ma'muri'l-Arz’ 'Resmü'l-Arz' gibi tabirler kullanılmıştır. Bu ilme ise, 'İlmü'l-Mesalik ve'l-Memâlik' (Yol ve ülkeler bilimi), 'İlmü'l-Bürûd' (Posta bilimi) gibi adlar verilmiştir. Öteden beri coğrafya eserlerinin riyazî ve tarihî iki yönü olmuştur. Riyâzî yön yeryüzünü, semavî bir cisim gibi incelemiş, tarihî yön ise daha çok insanlar ve ülkeleri konu almıştır. Coğrafya İslam eserlerinde ilk olarak X. asrın ortalarında İhvânü's-Safâ risalelerinde 'Suretü'1-Arz’ anlamında kullanılmıştır. Kur'ân, coğrafî bilgiler içeren en güvenilir ve en eski bir metindir. [225]
Kur'ân'da dortyüzden fazla ayette yeryüzü anlamına gelen 'Arz' kelimesi kullanılmıştır. Bu ayetlerde yeryüzünün Allah tarafından eksiksiz ve en güzel bir biçimde yaratıldığı, süslendiği, insanların ve tüm canlıların hizmetine sunulduğu, onlara boyun eğdirildiği vurgulanmıştır. Kur'ân'a göre, diğer yaratılanlar gibi yeryüzü de boşuna ve anlamsız olarak yaratılmamış, aksine pek çok gayeye mebni olarak halkedilmiştir. Her şeyden önce tüm aksamı ile yeryüzü, Yüce Allah'ın azametini kanıtlayan açık ve büyük bir ayet, güçlü bir delildir. Kur'ân ayetlerinde yeryüzünün özellikleri anlatılırken farklı kelimeler özenle seçilmiş ve yerin çok değişik yönlerine işaret edilmiştir. Bu kelimelerin her biri, yerin bugün bilinen ve bilinmeyen pek çok özellik ve güzelliklerine delalet eden ve uzman bilim adamlarınca üzerinde durulması gereken işaretlerdir. Bu ayetlerin bir kısmı şöyledir;
"Gökleri ve yeri gerçekle (hakla) yaratan O'dıır.."[226]
"Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık." [227]
"O, yeryüzünü size bir döşek (firâş) ve göğü de bir bina kıldı" [228]
"Yeryüzünü Biz yayıp döşedik (feraşnâ). Ne güzel döşeyiçiyiz (Mâhidûn)! " [229]
"Sizin için yeryüzünü beşik kılan (mehd), yollar açan, gökten su indiren O'dur." [230]
"O, size yeri beşik kılmış (mehd) ve orada, doğru gidesiniz diye yollar var etmiştir.” [231]
“Biz yeryüzünü bir beşik (mihâd), dağları da onun için birer direk kılmadık mı?" [232]
"Yeryüzünde dolaşabilmeniz, orada yollar ve geniş geçitlerden geçebilmeniz için, onu size yayan (bisât) O'dur."[233]
"Ardından yeri düzenlemiştir (dehâhâ). Suyunu ondan çıkarmış ve otlak yer meydana getirmiştir. Dağları yerleştirmiştir. Bunları sizin ve hayvanlarınızın geçinmesi için yapmıştır." [234]
"Yere ve onu yayana (dahâhâ) andolsun!" [235]
"Onlar dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına (sütıhat) bir bakmazlar mı?" [236]
"Yağmurun dönüşünü sağlayan göğe ve yardan (sad’) yeryüzüne and olsun!" [237]
"Biz yeryüzünü, dirilerin ve ölülerin toplantı yeri yapmadık mı? Orada yüksek yüksek sabit dağlar var edip size tatlı sular içirmedik mi?" [238]
"Yeryüzünü, size boyun eğdiren (zelûl) O'dur; öyleyse yerin sırtlarında dolaşın, Allah'ın verdiği rızıktan yiyin; sonunda dönüş O'nadır." [239]
"Sizin için yeri durak (karâr), göğü bina eden, size şekil verip de, şeklinizi güzel yapan, sizi temiz şeylerle rızıklandıran Allah'tır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir!" [240]
"İnsanların hangisinin daha iyi iş işlediğini ortaya koyalım diye, yeryüzünde olan şeyleri, yeryüzünün süsü (zinet) yaptık. Şüphesiz biz yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak haline getirebiliriz." [241]
"Göklerde olanları, yerde olanları, hepsini sizin buyruğunuz altına vermiştir. Doğrusu bunlarda, düşünen kimseler için dersler vardır." [242]
"Allah, yeri canlı yaratıklar için meydana getirmiştir. Orada meyveler, salkımlı hurma ağaçları, kabuklu taneler, güzel kokulu otlar vardır." [243]
"Görmüyorlar mı ki, biz yeryüzünü etrafından gitgide eksiltmekteyiz." [244]
"Gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yükselten, sonra arşa hükmeden her biri belli bir süreye kadar hareket edecek olan güneş ve ayı buyruğu altına alan, işleri yürüten, ayetleri uzun uzun açıklayan Allah'tır; ola ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanırsınız. Yeri düzleyen (medde), orada dağlar, nehirler var eden, her türlü üründen çift çift yetiştiren, gündüzü geceyle bürüyende O'dur. Doğrusu bunlarda, düşünen kimseler için ibretler vardır. Yeryüzünde, hepsi de aynı su ile sulanan, birbirine komşu toprak parçaları, tek ve çok köklü üzüm bağları, ekinler, hurma ağaçları vardır. Fakat onları şekil ve lezzetçe birbirinden farklı kılmışızdır. Düşünen kimseler için bunda ibretler vardır." [245]
"Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah'ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgarları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutları döndürmesinde, düşünen kimseler için deliller vardır," [246]
"Onlar, üstlerindeki göğü nasıl yapmışız, süslemişizdir bir bakmazlar mı? Onda hiçbir çatlak da yoktur. Allah'a yönelen her kula öğüt ve bir belge olarak yeryüzünü yaydık (medednâ), oraya sabit dağlar yerleştirdik, orada her güzel türden yetiştirdik. Gökten bereketli bir su indirdik, kullara rızık olmak üzere onunla bahçeler, biçilecek taneli ekinler, küme küme tomurcukları olan uzun boylu hurma ağaçları yetiştirdik. O su ile ölü yeri dirilttik. İşte insanların diriltilmesi de böyledir." [247]
"De ki, 'Hamd Allah'a mahsustur, seçtiği kullarına selam olsun. Allah mı daha iyidir, yoksa O'na koştukları ortaklar mı?' Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indirip onunla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği, güzel güzel bahçeler meydana getiren mi? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? Hayır; onlar taptıklarını Allah'a eşit tutan bir toplumdur. Yoksa yeri, yaratıklarının oturmasına elverişli kılan ve aralarında ırmaklar meydana getiren, yeryüzüne sabit dağlar yerleştiren, iki deniz arasına engel, koyan mı? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? Hayır; çoğu bilmezler. Yoksa, darda kalana, kendisine yakardığt zaman karşılık veren, başındaki sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünün sahipleri yapan mı? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? Pek kıt düşünüyorsunuz. Yoksa, karanın ve denizin karanlıklarında size yol bulduran, rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci gönderen mi? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? Allah, koştukları eşlerden yücedir. Yoksa, önce yaratan, sonra da yaratmayı tekrar edecek olan; size gökten ve yerden rızık veren mi? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? De ki, 'Eğer doğru sözlülerden iseniz, açık delilinizi getirin." [248]
"İnkar edenler, gökler ve yer yapışıkken (ratk) onları ayırdığımızı (fetaknâ) ve bütün canlıları sudan meydana getirdiğimizi bilmezler mü? İnanmıyorlar mı? Yeryüzüne, insanlar sarsılmasın diye sabit dağlar yerleştirdik; rahat gidbilsinler diye aralarında geniş yollar var ettik. Göğü karışıklıktan korunmuş bir tavan kıldık; oysa onlar bundaki delillerden yüz çeviriyorlar." [249]
Pek çok ayette de ibret almak için yeryüzünde gezip dolaşılması istenmiştir:
"Sizden önce neler gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezin de, yalancıların sonunun ne olduğuna bir bakın." [250]
Görüldüğü üzere Kur'ân genel olarak yeryüzü üzerinde uzun uzadıya durmuş ve yerin yaratılış şekil, gaye ve hikmetlerini vurgulamış, bunun yanısıra yerin bazı özel bölgelerine işaret ederek onların isimlerini anmıştır.
Konuya, isimler konusunda Kur'ân üslûbunun temel özelliklerine kısaca değinerek girmek istiyoruz. Yer, zaman ve şahıs isimleri öncelikle Kur'ân kıssalarıyla ilgilidir. Kur'ân kıssaları, önemsiz ve gereksiz ayrıntılardan, zaman ve mekan kayıtlarından uzak kalarak sırf iş ve olay açısından insanlığa hükmeden kanunlara ışık tutan ve muhataplarını mükemmel insan tasavvuruna yükselten bir niteliğe sahiptir. Kur'ân kıssalarının gerçek kahramanı, anlatılan olayların çevresinde döndüğü insanın bizzat kendisi değildir. Gerçek kahraman, insanın inancına, ahlak ve davranışlarına sıkı bir şekilde bağlı olan tarihi kanundur. Kıssa kahramanı, mesela Hz. İbrahim ve onun muhatapları değil, tevhid ile şirktir. Hz. Yusuf ile ev sahibesi değil, Yusuf'taki iffet ile kadındaki şehvet ve hiyanettir. [251] Kıssalar konusunda Kur'ân'ın, Kitab-ı Mukaddesten ayrıldığı noktalardan biri de, olayların geçtiği yer isimlerinin, şahıs ve tarihlerinin Kur'ân'da çok fazla ve ayrıntılı olarak zikredilmemesidir. [252] Yine Yüce Allah, insan zihnini fizikî dünyadan kopararak fizik ötesi bir dünyaya, yani mücerrede bağlamak için mekan isimlerini örtülemiş olabilir. [253] Bir iki örnek verecek olursak, Bakara suresi 60. ayetinde çölde su arayan Hz. Musa'nın asasını vurarak pınarların fışkırdığı taşın (Hacer) [254] nerede olduğu Kur'ân'da belirtilmemiştir. Yine Kehf ve Kalem surelerinde iki ayrı bahçeden bahsedilmektedir, ama bu bahçelerin yer isimleri Kur'ân'da geçmez. Meryem suresi 22. ayette sözkonusu edilen Hz. Meryem'in gebe kalınca çekildiği ıssız ve uzak mekanın (mekanen kasıyyen) ve 23. ayette geçen hurma ağacının (cizı'n-nahle) nerede olduğu belirtilmez. Aynı şekilde Kehf suresi 93. ayetinde anlatılan Zülkarneyn'in uğradığı iki dağın neresi olduğu Kur'ân'da geçmez. Kehf suresinde uzun uzadıya kıssaları anlatılan Ashab-ı Kehf (Mağara Arkadaşları) kıssasındaki kahramanların İsimleri, sayıları, olayın geçtiği yer ve zaman Kur'ân'da açık olarak geçmez. Yine aynı surede anlatılan Hz. Musa ile arkadaşının yolculuk yaptıkları ve salih bir kul ile buluştukları yerler Kur'ân'da geçmez. Zuhruf suresi 31. ayette sözü edilen ve müfessirlerin tümü tarafından Mekke ve Tâif olduğu kabul edilen, iki şehirin adları da Kur'ân'da geçmez. Örnekleri çoğaltabiliriz. Bel ki biz tarihî bir takım bilgiler ışığında bu yerleri tesbit edebiliriz. Ama bu teshillerin bağlayıcılık tartışmalıdır. Anlatılan bu kıssa ve olaylarda önemli olan, onlardan alınacak derslerdir. Belki de bu derslerin her yerdeki herkesi ve her çağı kuşatması hedeflendiğinden, olayların kahraman ve mekan isimlerine yer verilmemiştir. Ama tüm bunlara rağmen Kur'ân'da kimi şahıs isimleri gibi, kimi yer adları da geçmektedir. Bize düşen ise, bu isimlerin zikrediliş sebeplerini tesbit etmeye çalışmaktır.
Eşsizliği, kapsamlılığı, evrenselliği teslim edilmiş bir kitap olan Kur'ân'ın ele aldığı tüm konuların, onda geçen tüm isimlerin sayısız hikmeti ve sebebi vardır. Onda bulunan hiçbir şey boş, anlamsız ve gayesiz değildir. Sözgelimi Kur'ân'da anlatılan geçmiş döneme ait bir kıssadan günümüz insanının alacağı sayısız ibret ve dersler vardır. Bu anlamda Kur'ân'da tekrar gibi gözüken konuların bile, bulundukları ayet ve sure bağlamında ele alındığında tekrarın ötesinde bir anlam ifade ettikleri görülür. Aynı şekilde Kur'ân'da geçen eş anlamlı ama farklı lafızların da, aslında birbirine yakın olsa bile birbirinden farklı anlamlar içerdiği bir gerçektir. [255] Örnek vermek gerekirse, Araplar bina olsun olmasın bir topluluğun oturup eğleştikleri yere "Dâr" demişler ve bu kelimenin çoğulu olan "dür" ve "diyar" kelimelerini "mahalle" anlamında kullanmışlardır. Yine onlar küçük yerleşim birimlerini "Karye" diye adlandırmışlardır. Karye, insanların toplandığı her turlu mekana denirken, [256] "beled" daha düzenli ve şehirleşmiş olan alanlar için kullanılmıştır. [257] Evler arasındaki sınır demek olan "Mısır" kelimesini ise "şehir" anlamında kullanmışlardır. Etrafı surlarla çevrili daha büyük yerleşim merkezleri de "Medine" olarak isimlendirilmiştir. [258] Yahut sınırları belirlenmiş yerleşim merkezleri için "mısır" kullanılırken, kalesi bulunan şehirler için "medine" kelimesi kullanılmıştır. Kur'ân'da "dar" kelimesi başta olmak üzere "karye, mısır ve medine" kelimeleri pek çok ayette geçer. Bu itibarla Kur'ân, yerleşim merkezleri için zengin bir kelime kolleksiyonu sunmuştur diyebiliriz.
Yine mesela Kur'ân'da bir şehir için hem Mekke, hem de Bekke kelimesi kullanılmıştır. İki kelime arasındaki farka dikkat çeken bilim adamları Mekke isminin harem bölgenin genel adı, Bekke isminin ise sadece mescidin bulunduğu yer olduğunu söylemişlerdir. Aynı şekilde aynı yer için kullanılan iki Kur'ân kelimesi olan Eyke ve Leyke kelimeleri arasında da benzer bir farkın olduğu söylenmiştir. Yine Peygamber şehri için, Yesrib ve Medine isimlerine yer verilerek ilk isimle İslam öncesi şehre, sonraki isimle ise İslamî dönemdeki şehre işaret edilmiştir. [259]
Kur'ân'da geçen yer adlarının öncelikle onun ilk muhataplarının üzerinde yaşadığı Hicaz bölgesi, yahut onların çeşitli vesilelerle gidip gördüğü çevre ülkeler olduğu görülür. Yani bu noktada Kur'ân yakın hitab tarzına uygun bir yol izlemiştir. Örneğin Kur'ân'da Hicaz bölgesi, yerleşim merkezleri, dağları, vadileri, meraları, iklimi ve diğer özellikleri ile pek çok ayette işlenir. Sıcak bölge insanının öncelikle aradığı gölgelikler, su kaynakları ve yine o bölge insanının temel ihtiyaç maddeleri olan içecek ve yiyecekler Kur'ân'da çokça geçer. Yanısıra Hicaz insanının çeşitli seyahatlerde gördüğü deniz, deniz ürünleri, deniz ulaşımı ve deniz kıyısındaki yerleşim merkezlerinden de Kur'ân söz eder. [260]
Öte yandan Kur'ân, farklı dillerden kelimeleri kullanarak her topluma hitap eden evrensel bir kitap olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Onda ilk muhataplarının yaşadıkları Hicaz bölgesinde bulunan sadece Mekke ve Medine'nin adı açıkça geçmiş, aynı bölgede bulunan Taife ise atıfta bulunulmuştur. Ama Hicaz'a komşu olan daha pek çok yer adı da Kur'ân'da yer almıştır. Kur'ân'da geçen yer adlarını gösteren haritalarda, onun yelpazeyi ne kadar geniş tuttuğu görülebir. Kur'ân'da Arapça olmayan kelimenin olup olmadığı tartışmalı bir konu olsa bile [261], Kur'ân'ın, Arapçanın dışındaki dillerde de ortak olarak kullanılan bir takım yer adlarını kullandığı rahatlıkla söylenebilir. Örnek olarak Farsçada kullanılan "Tennûr", Rumcada kullanılan "Rakîm", Nebtıcede kullanılan "Sînâ", İbranicede kullanılan "Tuvâ", Süryaniecde kullanılan "Tûr", "Yem" [262] kelimelerini verebiliriz. Tüm bu gerçekler, diğer evrensel mesajları içermesi gibi, yer adları konusunda da Kur'ân'ın dar bir bölgeyi konu edinen yerel bir kitap olmadığını ortaya koymaktadır.
Kur'ân'da geçen yer adlarının tarihlerini incelediğimizde, bunların çoğunun adını bir şahıs yahut kabile adından aldığını görürüz. Bunlardan bir kısmı ise, adını ya üzerinde meydana gelmiş bir olaydan almıştır, yahut da taşıdığı belirgin bir takım tabiî özelliklerden almıştır.
Kur'ân'ın indiği toplumun dili ve kavramlarıyla inmiş olmasından hareketle, onun adını andığı yerleşim merkezlerinin, Kur'ân'ın inişinden önce kullanılan ve alışılagelen adlarıyla anıldığını söyleyebiliriz. Adı geçen yerlerin kimi Kur'ân'ın indiği dönemde hala varolan yerler, kimi ise yıkılıp yokolmuş olsa bile geride kalan harabe ve kalıntılarda, yahut insanların dilinde izlerine rastlanabilen yerlerdir. Şu kadar varki, Kur'ân, adını zikrettiği bu yerleşim merkezleriyle ilgili kimi açıklamalarıyla bu kavramlara yeni bir boyut kazandırmış, o yerler hakkındaki yanlış kanaatleri izale etmiş ve onları olması gereken noktalara çıkarmıştır. Örneğin Kur'ân inmeden önce adı 'Yesrib' olan Medine, Hz. Peygamberin bu adı kendine layık görmesi ve Kur'ân'ın da bunu onaylamasıyla yeni bir misyon kazanmıştır.
İşte Kur'ân'da geçen bu genel ve özel yer adlarının da Kur'ân'da geçişinin sayısız hikmetleri vardır. Biz bu hikmet ve esprilerin kimini anlayabiliriz, ama anlayamadıklarımız da olabilir. Başka bir deyişle bizim anlayamadığımız bir hikmeti, bir başkası bulup çıkarabilir. Elbette her bilenin üstünde, bir "daha iyi bilen" vardır. Biz çalışmamızın bu bölümünde Kur'ân'da zikredilen yer adlarının, zikrediliş nedenlerini genel olarak ve maddeler halinde sunmaya çalışacağız.
Kur'ân'da azımsanamayacak kadar özel yer adları, yer şekilleri ve metafizik yer adları geçer. Bu isimlerin çoğunu yeryüzündeki yer adları oluşturur. Çünkü insan yeryüzünde yaratılmıştır. [263] Onun hammaddesi yeryüzü toprağıdır. O ondan yaratılmış, ömrünü doldurduğunda yine yerin kucağına dönecek ve öteki hayata başlamak için tekrar yerden çıkarılacaktır. [264] O, yeryüzünde sınava tabi tutulmuştur. Ona ahiret mutluluğunu kazandıracak olan yeryüzündeki hayat mücadelesidir. Bu yüzden, insan için yeryüzü değerlidir.
Önemlidir. Zaten tıpkı diğer yaratılan şeyler gibi yeryüzü de, insanın emrine verilmiş, onun için yaratılmıştır.[265]
Pek çok Kur'ân ayetinde insandan yeryüzünde gezip dolaşması, yeryüzünü incelemesi, işlemesi, imar etmesi istenmiştir. Bu yüzden Kur'ân'da geçen yer adları ile, insanın hayatında yerin ayrı bir öneminin olduğuna, yerle içice bir hayat yaşamasının gereğine dikkat çekilmiştir. Gerçekten de insan, mutlu bir hayatı da yerde yaşar, mutsuz bir hayatı da. Yeryüzü onun için ya cennet olur, ya da zindan. Daha doğrusu, yeryüzünü cennet yapan da, zindan yapan da insanın kendisidir. Onun öldükten sonraki konaklama yeri de yerin bağrıdır. Tıpkı anonim bir tekerlemede söylendiği gibi:
Kısmetindir gezdiren, yer yer seni
Akıbet bir gün gelir yer, yer seni.
Onun için onun adı oldu yer
İnsanı o kendi besler, kendi yer.
Yüce Allah, üzerinde meydana gelen çok önemli olaylar nedeniyle kimi yerleri, kimi yerlere üstün kılmıştır. Tıpkı kimi zamanları, kimi zamanlara üstün kıldığı gibi. İşte Allah katında kimi ayrıcalıklara sahip olan yerler Kur'ânda anılmaya değer bulunmuştur. Bu hiçbir zaman, anılmayan yerlerin değersiz olduğu anlamına gelmez. Elbette Yüce Allah'ın yarattığı her yerin ayrı bir önemi ve değeri vardır. Hiçbir şey anlamsız ve boşuna değildir. Ama kimi yerlerin, diğer yerlere göre bir takım ayrıcalıkları olabilir. Nitekim bîr hadiste "Allah'a en sevimli gelen yerler mescidier en sevimiz gelen yerler ise çarşı-pazarlar" [266] olduğu belirtilmiştir. Bu kimi peygamberlerin kimine üstün kılınması gibi bir şeydir. [267]
Önemine binaen kimi yer adları, yer şekilleri ve gök cisimlerinin adlan, bir çok Kur'ân suresine de ad olarak seçilmiştir. Ahkâf, Beled. Hicr, Kehf, Tîn, Tur, Rûm, Kâf, Kevser, Burûc, Kamer, Necm, Şems,Târik gibi.
Yine Kur'ân kimi yerler üzerine yemin ederek, buraların önemini vurgulamıştır. Örneğin Yüce Allah, Tûr Dağına, Tîn ve Zeytûn Dağlarına, Emin Belde Mekke'ye yemin ettiği gibi göklere, yıldızlara, güneşe, aya, yeryüzüne ve denizlere yemin etmiştir. Kur'ân'da göklere ve yere yemin edilerek, onları kadîm sanan insanlara, onları ve Yaratıcısını anarak bu anlayışın yanlış olduğuna dikkat çekilmiş ve onların sonradan yaratılmış cisimler olduğuna işaret edilmiştir. [268] Zaten Kur'ân'daki yeminler, Kur'ân'ın ana ve önemli konularını tesbitte birer işaret taşıdır.[269]
Şaîre veya şiârenin çoğulu olan şeâir kelimesi, ibadet ve kurbe için belirlenmiş özel alametler demektir. [270] Şeâir, bazen ibadetin kendisi için, bazen de ibadet yeri için kullanılır. Ezan, cemaatle namaz, özellikle cuma ve bayram namazları, hac, ihram, kurban vb. dinin şeâiri cümlesindendir. Aynı şekilde camiler, minareler, hac menasiki (İhram yerleri Mikatlar, Cemreler, Meşa'r-i Haram, Arafat, Safa-Merve vb.), özel ve kutsal yerler de şeâirdendir, Safa ve Merve tepeleri, Meşaru'l-Haram [271] da bu ikinci gruptandır. [272] Bunların hepsi, kapsamlı tevhîd inancının burçları mesabesindedir.[273]
Bu konudaki ayetler şöyledir:
"Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın şeâirindendir." [274]
"Ey inananlar! Allah'ın sedirine, hürmet edilen aya, (Ka'be'ye) hediye olan kurbanlığa, gerdanlıklar takılan hayvanlara, Rablerinden bol nimet ve rıza talep ederek Beyti Haramda gelenlere sakın hürmetsizlik etmeyin." [275] "Bu böyledir: kişinin Allah'ın şeâirine hürmet göstermesi, kalplerin Allah'a karşı gelmekten sakınmasındandır. Bu şeâirde (kurbanlıklarda) sizin için belli bîr süreye kadar faydalar vardır. Sonra bunlar Beyt-i Atîk'de, Ka'be'de son bulurlar." [276]
"İşte kurbanlık deve ve sığırları Allah'ın size olan şeâirinden kıldık." [277]
Örneklerden de anlaşılacağı üzere, Kur'ân'da geçen yer adlarının pek çoğu Allah'ın ve O'nun dininin şeâirinden sayılmıştır. Şeâire saygı duyulması, saygısızlık edilmemesi de ayetlerde özellikle belirtilmiştir. Bunun esprisi ise Allah'ın şeâirinden ve dinin nişanelerinden olan bu yerlerin tanınması, misyonunun kavranması, sahiplenilmesi, onların maddi ve manevi kirlerden korunması olsa gerekir. Kur'ân bu sembolize yer adlarına dikkat çekmekle ve adeta tevhidi birlik için hedef göstermektedir. Her biri bir bayrak mesabesindeki bu sembolleri, gezin görün, tanıyın, önemlerini kavrayın, onlara sahip çıkın ve onların gösterdiği tevhidî çizgide bir hayat yaşayın demek istemektedir. Öyle olunca, dolu dolu tarih yüklü olan bu yerler tevhid tarihinin temel taşları, sırat-ı müstakimin kilometre göstergeleri olarak algılanmalı ve vermek istediği mesajlar bu gözle okunmalıdır.
İnsanlığın ana yurdunun neresi olduğuna dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Anayurdun Mezopotamya, Doğu Afrika yahut Arap Yarımadası olabileceği ileri sürülmüştür. Bugün yapılan araştırmalar insanın ilk ana yurdunun Arap Yarımadası olduğu noktasında odaklaşmaktadır. Arap Yarımadasından ilk göç dalgası Mezopotamya ve kuzeyde Anadoluya, ikinci göç dalgası da Doğu ve Kuzey Afrikaya uzanmıştır. Jeoloji bilginleri, buzullar devrinden hemen sonra, Arabistan’ın bugünkü kum çölleri ve kurak bölgeleri yerinde sık ve geniş ormanlar, büyük ırmaklar bulunduğunu, iklim şartlarının insanların türeyip çoğalmasına elverişli olduğunu, daha sonra kuraklığın başladığını söylemektedirler. [278] Nitekim bir tarih atlası incelendiğinde, Milattan önce ve sonraki dönemlerde kurulan medeniyetlerin genelde adı geçen bu bölgelerde yoğunlaştığı rahatlıkla görülebilir.
Kur'ân'da geçen özel yer adları incelendiğinde görülür ki, anılan o yerler insanların ilk yurtları, medeniyetlere beşik olan beldelerdir. Bu yönüyle bir hayat düsturu ve din kitabı olan Kur'ân, hayatın ve medeniyetin temelini oluşturan bir coğrafyayı okuyucularına çizer. Kur'ân'ın çizdiği bu haritada, ilk insandan Kur'ân'ın indiği döneme kadarki İnsanların yaşadıkları önemli merkezler işaretlenmiş, insanlık ve dîn tarihinin siyasî haritası çizilmiştir. Kur'ân, zikrettiği yer şekilleriyle de bu haritanın adeta fizikî çizimini sunmuştur. Zaten İnsanlığın ortak değerleri olan bu yer isimleri Kur'ân'ın dışındaki kutsal kitaplarda da geçmiş ve insanlığın şiir-nesir diğer edebî eserlerinde de sık sık kullanılmıştır.
Kur'ân'da geçen yer adları genellikle Arab beldeleri, Mısır, Şam ve Irak topraklarında odaklaşır. Bu durum, Kur'ân'ın belli bir bölgeye hitap eden yerel bir kitap olarak algılanmasına yol açmamalıdır. Zira bir kere Kur'ân, ilk muhataplarının bildikleri, yaz ve kış seyahatlerinde gezip gördükleri ve konuşmalarına konu olan yerlerden bir kısmını öncelikle anmıştır. Sözgelimi Kur'ân'ın ilk muhataplarının hayatlarında önemli bir yer tutan Tâif, Habeşistan, Yemen, Sana, Kudüs, Tebuk gibi yerlerin adı Kur'ân'da geçmez. Kur'ân'ın zikrettiği yer adları, yalnızca onun ilk muhataplarını yahut ona inananları değil, tüm insanlığı ilgilendiren tarih ve medeniyetin kilometre taşlarıdır.
Kur'ân'ın genel üslûbu, yer, zaman ve şahıs isimlerine çok fazla yer vermemesidir. Bununla o, bütün zamanı, her yeri ve herkesi kuşatan evrensel bir anlatımı hedeflemiştir. Bu genel ve temel üslûbuna rağmen Kur'ân yer yer isimlerden ve yer adlarından bahseder. Bu şekilde o, canlı, etkili ve kalıcı bir anlatımı hedeflemiştir. Çünkü kimi ayrıntılar, merak saiki ile dopdolu olan insanda, daha fazla etki meydana getirir. Yine isimlere yer vermek suretiyle, anlatım daha somut hale getirilerek kolaylaştırılmıştır. Çünkü Kur'ân'ın yer verdiği isimlerin çoğu, herkes tarafından az-çok bilinen meşhur isimlerdir. Bu yerler özellikle zikredilerek, anlatılan olayların ütopik olaylar değil, yaşanmış olaylar olduğunun da altı çizilmiştir. Bu şekilde anlatılan olayların canlı olarak zihinlerde yer etmesi ve kalıcı olması sağlanmıştır.
Kur'ân'da adı geçen yerleşim merkezleri, tarih ve din kitaplarının anlata anlata bitiremediği özellik ve güzelliklere, sayısız hatıralara sahip olan yerlerdir. Kur'ân bu güzel ve özel yerleri, hem Allah'ın kullarına bir nimet hatırlatması olarak sunmuş, hem geçmişi günümüze taşıyarak temeli tarihe dayanan bir âtiyi hedeflemiştir. Geçmiş olumlu ve olumsuz yönleriyle, sonrakilere ibret olsun diye anlatılmakla, önemli yer isimlerine dikkat çekilerek de bu anlatım somutlaştırılmaktadır. Sözgelimi Kur'ân'ın anlattığı yerleşim merkezleri, coğrafî ve stratejik konum bakımından yeni yerleşim merkezleri için iyi bir model oluşturmuştur. Öte yandan, öncekilerin o yerlerde yapıp ettiklerinin başlarına neler açtığı anlatılarak benzer kötü durumlara düşülmemesi istenmiştir.
Din, tarih, medeniyet, kültür insanlığın ortak değerlendir. Bunların iyi bilinmesi, insanları birbirine yakmlaşttrır, kaynaştırır, kardeş yapar. Çünkü günlük hayatta tanışırken bile, karşımızdaki kişinin nereli olduğunu bilmek, tanışmanın boyutlarını belirler? [279] Sözgelimi, bizim doğup büyüdüğümüz yerden, yahut doğum yerimize yakın bir yerden olan bir kişi ile tanışmak bizde farklı duygular oluşturur. Aynı şekilde sonradan gidip gördüğümüz, yahut sonradan hakkında bilgi sahibi olduğumuz bir yerden bir kişi ile tanışmamız da bizde farklı duygular çağrıştırır. Ya da sevmediğimiz, düşmanlık ve zararını gördüğümüz bir yerden biriyle tanışmamız çok daha başka duyguların biz de oluşmasına neden olur. Bu yüzden, insanlar arası ilişkilerde 'hemşehrilik' önemli bir sosyolojik etkendir. Bugün bile küçüldüğünü söyleyip durduğumuz dünyada, küçük bir köyden yahut şehirden olanların, büyük metropollerde örgütleşerek büyük işler başardıkları bir gerçektir. İşte din ve tarihin kilometre taşlarını oluşturan yerleşim merkezlerini anmakla Kur'ân, bu bağların kopmadan insanlığın düşünce hayatına ve gidişatına ışık tutmasını istemiştir.
Örneğin İsra suresi anlatılırken Kudüs'teki Mescid-i Aksa'nm, Mekke'deki Mescid-i Haram ile birlikte özellikle anılması, tevhid birliğini net bir biçimde ortaya koyar. Çünkü Mescid-i Aksa, pek çok peygamberin yaşadığı, tevhid mücadelesini sürdürdüğü bölgenin ortasında bulunmaktadır. Bu itibarla o. Ka'be'den önce Hz. Peygamberin de ilk kıblesi olmuştur. İki kıblenin İsra ayetinde birlikte anılması, tevhidin tarihî köklerinin birliğine işaret etmesi bakımından oldukça anlamlıdır. Nitekim Hz. Peygamber
"Biz peygamberler baba bir kardeşleriz, hepimizin dini birdir" [280] buyurarak bu tevhid birliğini net bir biçimde ortaya koymuştur. Tevhid dininin farklı merkezlerinin Kur'ân'da geçmesi, İslamın yerel bir din olmadığını anlatması bakımından da önemlidir. Bu, o merkezler hakkında tarihi bir birikimi olan, dini hayatında o merkezlerin ayrı bir yeri bulunan tüm insanların merakını celbetmiş ve sonunda onların da İslamla tanışmalarına zemin hazırlamıştır. İşte bu yüzden, özellikle dinî merkezlerin orjinal halleriyle korunup tanıtılması, din bağını geliştirerek insanları birbirlerine yaklaştırması ve din turizminin gelişmesi açısından da büyük önem arzetmektedir.
İnsan, genel olarak bir yerde yerleşik olarak yaşamayı kendisine ilke edinmiş bir varlıktır. Çünkü bu, ona beslenme, barınma, tanışma başta olmak üzere pek çok alanda bir takım yaşama kolaylıkları sağlamıştır. İnsandaki bu tutku 'vatan/yurt' olgusunu doğurmuştur. Vatanından uzakta olmak, yolculuk, bir sıkıntı sebebi sayılmıştır. Tarih boyunca yurdundan edilmek/sürgün insan için en büyük ceza sayılmış, insanlar vatanlarından ayrı düşme yahut vatanlarında özgürce yaşama haklarının ellerinden alınma endişeleriyle yaşamışlar, yurtlarını kaybetmemek için her şeylerini ortaya koymuşlardır. Bu konuda Kur'ân'da yer alan ayetlerden bir kaçı şöyledir:
"Ey İsrailoğulları! Birbirinizin kanını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarından çıkarmayacağınıza dair biz sizden söz almıştık. Herşeyi görerek bunları kabul etmiştiniz" [281]
"Musa ve Harun için şöyle dediler: 'Doğrusu bu ikisi, sihirleriyle sizi yurdunuzdan, çıkarmak isteyen iki büyücüdür.." [282]
"Eğer Allah onlara sürgünü yazmamış olsaydı, elbette onları dünyada başka şekilde cezalandıracaktı..." [283] “Kavminin Lut'a cevabı şöyle oldu: 'Onları memleketinizden çıkarın.." [284]
Öte yandan yer, yurt/vatan sevgisinin insan hayatında ayrı bir yeri vardır. İnsanın doğduğu ve doyduğu yerler, hayatının unutulmaz belgezarlarıdır. Nitekim şu ayette peygamberlerin yurtsever insanlar olduğu vurgulanmıştır. "Güçlü ve anlayışlı olan kullarımız İbrahim, İshak ve Yakup'u da an. Biz onları daima yurdu düşünen (zikra'd-dâr), içten bağlı kimseler kıldık. Doğrusu onlar katımızda seçkin, iyi kimselerdendirler." [285]
Ayette geçen 'zikra'd-dâr' ifadesi, ahiret yurdu cenneti düşünen olarak anlaşıldığı gibi, dünya yurdu olarak da anlaşılmıştır. [286]
Yine insanların, üzerinde yaşadıkları yerlere nisbet edilerek anılmaları da yerin insan hayatındaki önemini vurgulamakladır. Sözgelimi Kur'ân'da pek çok toplum, yurtlarıyla anılmıştır. Ashab-ı Medyen (Medyenliler), Ashab-ı Eyke (Eykeliler), Ashab-ı Hıcr (Hıcırliler), Ashab-ı Kehf, Ashab-ı Rakım, Ashab-ı Rass, Ashab-ı Uhdûd, Ashab-ı Karye, Ashab-ı Cennet, Ashab-ı Kubur gibi. Aynı şekilde insanlar, ahirette varacakları yerlerle de anılmışlardır. Ashab-ı Cennet, Ashab-ı Nâr, Ashab-ı Cahîm, Ashab-ı Sair gibi. Bu ifadelerde dost-arkadaş-yaran anlamına gelen 'ashab' kelimesinin özellikle seçilmiş olması da oldukça dikkat çekicidir. Tüm bunlar, dünya ve ahirette, yerin/yurdun insan hayatındaki önemini ortaya koymaktadır. Öyleki kimi yerlerin isimleri, özellikleri ve üzerlerinde gerçekleşen olaylar nedeniyle, sakinlerinin adlarının önüne geçmiş ve o yerlerin sahipleri, kendi isimleriyle değil yerlerin adlarıyla anılır olmuşlardır. Bazen sakinler yaşadıkları yerlere isimlerini vermiş, bazen de yerler sakinlerine adlarını vermişlerdir. Öteden beri Arab-İslam geleneğinde kişiler, doğup büyüdükleri yerlere nisbet edilerek anılmışlardır. Kur'ân sureleri de indikleri yerlere göre Mekkî ve Medenî olmak üzere iki grupta değerlendirilmişlerdir.
Aynı şekilde peygamberler, öncelikle kendi toplumlarına gönderilmişler ve 'Yâ Kavmi' (Ey benim milletim!) [287] diyerek bu yurt ve ırk bağına dikkat çekmişlerdir. Biz, her peygamber ve her insan gibi Hz. Peygamberde (a.s.) de bu sevginin dile getirildiğini görmekteyiz. Sözgelimi O, elli üç yıllık yurdu Mekke'den çıkarılmak zorunda bırakıldığında, hicret ederken Mekke'ye dönüp şunları söylemiştir:
"Vallahi! Ey Mekke, biliyorum ki sen, Allah'ın yarattığı yerlerin en hayırlısı ve Allah'a en sevgili olanısın! Eğer senin halkın beni, senden çıkarmamış olsaydı, senden çıkmazdım!" [288] Hicretle birlikte yerleşip yurt edindiği Medîne ile ilgili de şunları söyler.
"Allahım! Mekke'yi bize sevdirdiğin gibi Medîne'yi de bize sevdir! Allahım! Medîne'yi bize rızkı bol ve ferah bir yurt kıl!.." [289] Hz. Aişe ise yurt sevgisini şöyle dile getirir:
"Hicret olmasaydı Mekke'den dışarı çıkmazdım. Çünkü ben, gökyüzünü en iyi Mekke'de izlerim. Hilalin Mekke'deki kadar güzel göründüğü başka bir yer bilmiyorum. Gönlüm, Mekke'de huzur bulduğu kadar başka hiçbir yerde huzur bulmamıştır." [290]
Yurt sevgisi, insanları yurt sevgisinin İmandan olduğuna dair hadis uydurmaya sevketme noktasına kadar götürmüş, önemli bir duygudur. [291] Hatta kimi yerlerin aşırı derecede kutsanması, çeşitli sapmalara bile neden olmuştur.
Yine Peygamberimiz değişik vesilelerle söylediği sözlerle, doğa sevgisini dile getirmiştir. Örneğin O, Uhud dağı ile ilgili olarak "Uhud dağı bizi, biz de onu severiz" [292] buyurmuştur. Abdullah b. Ömer'in başını çektiği pek çok sahabi, Hz. Peygamberin hatıratını canlı tutmak için onun, geçtiği, konakladığı yerleri titizlikle araştırmışlardır.[293]
Kur'ân'da geçen bu yer adları, öncelikle ilk muhatapları Arapların bildiği, şiirlerinde kullandıkları yerlerdir. Ama Kur'ân, yelpazeyi geniş tutarak insanlık tarihinde önemli bir yere sahip olan başka merkezlere de dikkat çekerek evrensel bir coğrafî harita sunmuş ve bu şekilde tüm insanlar arası bir yurt bağının kurulmasını hedeflemiştir.
Kur'ân'da geçen yer adları, ekolojik denge ve çevre düzenlemesinin sağlıklı bir biçimde sağlanıp korunması ile İslâmî şehircilik anlayışının oluşmasına ışık tutması açısından son derece önemlidir. Kur'ân, insanlığın ve dolayısıyle dinin ana yurdu ve merkezi olan merkezlere işaret ederek hem onları kutsamış, hem de insanlığa şehircilik modelleri sunmuştur. Sözgelimi, Ka'be, Mescid-i Aksa, İrem, Eyke, Hıcr, Medâin, Medyen, Sebe', Babil, Arz-ı Mukaddese, Mekke, Medîne gibi merkezlerin zikredilmesi, anılan bu merkezlerin korunması yanında; bu vurgu, kurulacak yeni yerleşim merkezlerine, yeni mabed ve evlere ışık tutmuş, mimari yapı konusunda onlara örneklik etmiştir. Zaten İslam, ekolojik dengeye büyük önem vererek, yapılaşma ve şehirleşmenin bu dengeyi bozmadan gerçekleşmesini istemiştir.
Mekke'nin harem bölge sayılıp hayvan ve bitkilerinin koruma altına alınması, buna paralel olarak Medine'nin harem bölge olarak kabul edilip sit alanı olarak korunması, yine Tâifin sit alanı olarak ilan edilmesi [294] bu söylediklerimizin en güçlü belgeleridir. Kısaca "Şehirlerin Anası" (Ümmü'l-Kurâ) diye adlandırılan Mekke ve onun merkezinde olan "Antik Ev" (el-Beytü'I-Atîk) diye nitelendirilen Ka'be, İslamî şehircilik için ana proje yahut tip proje örnekleri olarak yeni yapılaşmaları etkilemiştir.
'Hıkf kelimesinin çoğulu olup kum yığınları demektir. [295] Arabistan yarımadası genelde kum yığınlarından oluştuğundan, Ahkâf kavramı, genel olarak tüm bölgeyi içine alabilir. Zaten Kur'ân'da bölgenin sınırları belirtilmemiştir. Ancak tarihçiler ve müfessirler bölgenin yerini belirlemeye çalışmışlardır.[296]
Bu görüşlere göre Ahkâf. Umman ile Had' ımevi arasındaki kum dağları, [297] Hz. Hûd'un peygamber olarak gönderildiği ve Âd kavminin yaşadığı bölgedir. Arap Yarımadasının güney tarafı ile, Hadramevi'in kuzeyinde bir yer olup doğusunda Umman, batısında er-Rub'u'1-Hâlî bulunmaktadır. Bugün bu bölgede hiç bir bitki ve insan yaşamamaktadır. İncecik kumuyla ıssız bir çöl görünümündeki bu bölgeye hiç kimse girmeye cesaret edememekledir. [298] Hûd peygamberin kabrinin burada olduğu rivayet edilmiştir. [299] Bugün Mukalla diye bilinen kasabanın yaklaşık 125 mil kuzeyinde 'Kabr-i Hûd' diye bilinen bu yere günümüzde Arap Yarımadasından binlerce kişi gelerek merasimler yapmaktadır. 'Urs' denilen bu merasimlerin yapılması ve bölgede bazı harabelerin bulunması Ad kavminin burada yaşamış olma ihtimalini güçlendirmektedir. [300]
Kur'ân'da bir surenin de adı olan 'Ahkâf kelimesi, söz konusu surede bir kere, şu şekilde geçmektedir.
"Ad kavminin kardeşi Hud'u an; ondan önce ve sonra, 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin' diyen nice uyarıcılar gelip geçmişken, O, Ahkâf bölgesindeki kavmini uyarmış 'Doğrusu sizin için, büyük günün azabından korkuyorum' demişti." [301]
Rivayetlere göre azgın bir toplum olan Ad kavminin kralı, El-Halcân b. ed-Dehm idi. Putlara tapan bu topluma Hz. Hûd, peygamber olarak gelmişti. Ama onlar, Allah'ın peygamberini dinlemediler, Allah da onları önce üç yıl yağmur yağdırmayarak kıtlıkla, ardından da bir kasırga ile helak etmiştir.[302]
Arâ, çıplak arazi anlamına gelen bir kelimedir. [303] Rivayetlere göre Yunus peygamber, Musul bölgesindeki Ninova kentinde yaşayan bir topluma gönderilir. Onları tevhide davet eder, fakat onlar kendisini yalanlarlar. Onların helak olmak üzere olduklarını anlayan Hz. Yunus orayı terkeder. Rum Denizinde bir gemiye biner. Gemidekiler onu denize atarlar, denizde bir balık onu yutar. Bir müddet balığın karnında kaldıktan sonra Yüce Allah, onu balığın karnından çıkarır, ağaç ve otu olmayan bir sahile atar. [304] Sözkonusu çıplak sahilin Dicle Nehri kenarı yahut Yemen bölgesinde bir yer olduğu söylenmiştir. [305]
Bu kelime iki ayette şu şekilde geçermektedir:
"Halsiz bir halde iken kendisini (Yunus'u balığın karnından) sahile (Arâ') çıkardık." [306]
"Rabbinin katından ona bir nimet ulaşmasaydı, kınanmış olarak sahile (Arâ') atılacaktı." [307]
Sözlükte 'bilme, anlama, tanıma ve güzel koku’ anlamlarına gelen Arafat kelimesi, cem'(çoğul) formunda [308] bir kelime olup Mekke ile Tâif yolu üzerinde, doğu taraftan Mekke'ye 23 km. uzaklıkta, doğu, güney ve kuzey doğudan dağlarla çevrili bir büyük alanın adıdır. Sözkonusu alan doğudan batıya 6.5 km, kuzeyden güneye 11-12 km. uzunlukta olup toplam 13.68 kilometre karedir. Hacc’ın farzlarından biri olan vakfe burada yapılır.
Arafe günü, burada vakfeye durulduğu [309] ve insanlar burada birbirleriyle tanıştıkları için [310] bu isim verilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) "Hac Arafat'tır" [311] buyurarak Kurban bayramı arafe günü, ibadet kastıyla Arafat'ta durma demek olan 'vakfe'nin hac ibadetinin önemli bir rüknü olduğuna dikkat çekmiştir.
Hz. Adem'in cennetten çıkarıldıktan sonra tevbesi kabul edilerek Hz. Havva ile burada buluşmasından dolayı; yahut Cebrail'in Hz. Adem'e (yahut Hz. İbrahim'e) [312] haccın menasikini öğrettikten sonra 'öğrendin mi?' (E arafte?) diye sorması nedeniyle bu ismin verildiği de söylenmiştir.[313]
Bunun yanısıra, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen insanların burada biraraya gelip birbirleriyle tanışmaları, yahut günahlarını itiraf ederek Allah'tan af dilemeleri, affedildikten sonra güzel ilahî bir kokuya sahip olmaları nedeniyle bu ismin verildiği de ileri sürülmüştür.[314]
Arafat kelimesi Kur'ân'da bir ayette şu şekilde geçer:
"Rabbiniz'den refah istemenizde bir engel yoktur. Arafat’tan indiğinizde, Allah'ı Meş'arü'l-Haram'da anın; O'nu, size gösterdiği şekilde zikredin. Nitekim siz önceleri hiç şüphesiz sapıklardandınız." [315]
Set, baraj, büyük sel ve taşkın akan anlamında bir kelime olan Arim, bir görüşe göre vadi adıdır. [316] Kur'ân'da sözü edilen Arim, Sebe' Devletinin eski merkezi olan Me'rib şehri yakınındaki su şeddidir. Sebe' Seddi de denilen bu sed, kurak bir bölge olan Me'rib ve çevresini sunî sulama ile sulayabilmek için iki dağ arasına yapılan büyük barajın adıdır. Yüksekliği yaklaşık olarak 60 metre, genişliği 60 metre, uzunluğu ise 620 metre olan bu baraj toplam 9600 hektarlık bir alanı sulamaktaydı. Kur'ân bu güzel bölge için 'Beldetün tayyıbetün'tabirini kullanır. [317] Bölgenin can damarı olan baraj çeşitli dönemlerde defalarca yıkılmış ve her seferinde yeniden inşa ve tamir edilmiştir. Bugün bu dönemlerle ilgili çeşitli kitabeler mevcuttur. [318] Yemen'de yapılan kazılarda 'arim' kelimesinin sık sık baraj /set anlamında kullanıldığı görülmüştür.[319]
Kur'ân'da bir ayette şu şekilde geçmektedir:
"Fakat onlar yüz çevirdiler: bunun için biz de üzerlerine Arim selini gönderdik, onların bahçelerini, buruk yemişli ılgınlık ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik." [320] Ayette söz konusu edilen selin İslam'ın zuhurundan dörtyüz sene önce meydana geldiği söylenmiştir. [321]
Kur'ân'da pek çok ayette geçen 'arz’ kelimesinin şu anlamlarda [322] kullanıldığı tesbit edilmiştir:
a- Cennet: Örneğin şu ayette bu anlamda kullanılmıştır:
"Onlar (cennetlikler) 'Bize verdiği sözde duran ve bizi bu yere (arz) varis kılan Allah'a hamdolsun. Cennette istediğimiz yerde oturabiliriz. Yararlı iş işleyenlerin ecri ne güzelmiş!' derler.” [323]
"And olsun ki, Tevrat'tan sonra Zebur'da da yeryüzüne (arz) ancak iyi kullarımın mirasçı olduğunu yazmıştık."[324]
b- Arasat: Şu ayette kıyamet günündeki Arasat [325] denilen yer kastedilmiştir:
"Yeryüzü (arz) Rabbinin nuruyla aydınlanır, kitap açılır, peygamberler ve şahitler getirilir ve onlara haksızlık yapılmadan, aralarında adaletle hüküm verilir." [326]
c- Şam'daki mukaddes yer: "Hor görülen yahudileri, bereketlendirdiğimiz yerin (arz) doğularına ve batılarına mirasçı kıldık..." [327]
Ayette geçen yeryüzünden kasıt doğu ve batısıyla Şam'dır. [328]
"Sonra İsrailoğularına: 'Bu memlekette (arz) siz oturun, kıyamet koptuğunda hepinizi bir araya getiririz? dedik."[329] Ayetteki arzdan kastın Filistin-Ürdün, yahut Şârn-Mısır olduğu söylenmiştir.[330]
d- Mekke-Medine: Şu ayette Mekke yahut Medîne [331] için kullanıldığı söylenmiştir:
"Yeryüzünde (arz) az sayıda olduğunuz ve zayıf sayıldığınız için insanların sizi esir olarak alıp götürmesinden korktuğunuz, zamanları, hatırlayın.."[332]
e- Mısır: Şu ayetlerde bu anlamda kullanıldığı söylenmiştir:
"Musa kavmine: 'Allah'tan yardım dileyin ve sabredin; yeryüzü (arz) şüphesiz Allah'ındır, kullarından dilediğini ona mirasçı kılar; sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır' dedi." [333]
"..Çünkü Firavun o yerde (arz) hakimdi. O, gerçekten aşırı gidenlerdendi." [334]
"Musa ile Harun'u göstererek: 'Bu iki sihirbaz, sihirleriyle sizi yurdunuzdan (arz) çıkarmak, sizin en üstün dininizi ortadan kaldırmak istiyorlar." [335]
"Biz işte böylece Yusufu o yere (arz) yerleştirdik.” [336]
f- Hayber: Şu ayette bu anlamda [337] kullanılmıştır:
"Yerlerini (arz), yurtlarını, mallarını ve henüz ayağınızı dahî basmadığınız yerleri (arz) Allah size miras olarak verdi. Allah her şeye kadir olandır." [338]
h- Tüm yeryüzü: Arz kelimesi onlarca ayette yeryüzü anlamında kullanılmıştır. Bu ayetlerin kimisinde yeryüzünün tamamı, kimisinde ise yeryüzünün bir kısmı kastedilmiştir. Bu ayetlerden bir kaçını vermekle yetiniyoruz:
"O, yeryüzünü (arz) size bir döşek ve göğü de bir bina kıldı.." [339]
"..Hükümranlığı gökleri ve yeri (arz) kaplamıştır, onların gözetilmesi O'na ağır gelmez. O yücedir, büyüktür." [340] "Yedi gök, yer (arz) ve bunlarda bulunanlar O'nu teşbih eder; O'nu hamd ile teşbih etmeyen hiç bir şey yoktur; fakat siz, onların teşbihlerini anlamazsınız. Doğrusu O halim olandır, bağışlayandır." [341]
"Ey inanmış kullarım! Benim yarattığım yeryüzü (arz) geniştir. O halde güven içinde olacağınız yere (arz) gidip yalnız bana kulluk ediniz. " [342]
"Kesin olarak inananlara, yeryüzünde (arz) ve kendi içinizde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?" [343]
"Yerin (arz) başka bir yerle, göklerin de başka göklerle değiştirildiği, her şeye ustun gelen tek Allah'ın huzuruna çıktıkları günde, sakın Allah'ın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma; doğrusu Allah güçlüdür, öc alandır." [344]
ı- Mahşer: Şu ayette bu anlamda kullanılmıştır:
"Yerin (arz) başka bir yerle (arz), göklerin de başka göklerle değiştirildiği, her şeye üstün gelen tek Allah'ın huzuruna çıktıkları günde, sakın Allah'ın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma; doğrusu Allah güçlüdür, öc alandır," [345]
Kur'ân'da dörtyüzden fazla ayette geçen arz kelimesi, en fazla yeryüzü anlamına kullanılmıştır. Bununla yeryüzünün insanlar için yaratıldığına, insanların emrine amade kılındığına ve yeryüzünün Yüce Yaratıcının en büyük ayetlerinden biri olduğuna dikkat çekilmiştir. Evet yeryüzü, bizi Yüce Allah'a götüren, O'nun azamet ve kudretini bize hatırlatan bir büyük ayetler mecmuası, Allah'ın üzerimizdeki nimetlerinden bir nimet manzumesi ve ilahî bir emanettir.
Kutsal ve pisliklerden arınmış yer anlamına, Beyt-i Makdis ve çevresine verilen addır. [346] Beytullah (Allah'ın evi) anlamına 'İlyâ' da denmiştir. [347] Bu yerin Mescid-i Aksa'nın bulunduğu Kudüs ve Lübnan dağı çevresi olabileceği gibi, Şam, Mısır ve hatta Fırat ile Mısır arasında bir yer olabileceği [348] daha geniş anlamda Hz. İbrahim, İsbak ve Yakub peygamberlerin vatanı olan Filistin olabileceği söylenmiştir.[349]
Kur'ân'da şöyle geçer:
"(Musa kavmine:) 'Ey kavmim! Allah'ın size yazdığı kutsal yere girin, ardınıza dönmeyin, yoksa kaybedenler olarak dönersiniz” demişti. [350]
Akkadca 'Bâb' kapı, 'il' ise tanrı anlamına olup 'Babil' tanrının kapısı anlamına gelir. [351] Orada geceleyen bir topluluğun dilleri birbirine karıştığı için bu anlama gelen 'bâbil' diye isimlendirildiği de söylenmiştir. [352] Bağdat'ın 80 km güney doğusunda ve Fırat kenarında eski bir Sasâni şehridir. Babil devleti orada kurulmuş olup Hamurabî önde gelen devlet adamlarından biridir, [353] Nuh tufanından sonra yeryüzünde ilk kurulan şehrin Babil olduğu söylenmiştir. Babil şehri, manzarası hoş, binaları görkemli, bahçeleri geniş güzel bir şehirdir. 1. Kisrâ şehri yıkmıştır. Babil bölgesinde Hz. İbrahim'in doğduğu ve ateşe atıldığı yer de bulunmaktadır.[354]
Kur'ân'da şöyle geçer:
"Babil'de, melek denilen Harut ve Marufa bir şey indirilmemişti." [355]
Sözlükte olgun, tamam, kamil anlamına gelen, ayın en parlak ve dolgun halini ifade eden bedir, Medine'ye 150 km. uzaklıkta Mekke'ye giden yolda bugün mamur büyük bir beldedir? [356] Benî Nâr oğullarından Bedir b. en-Nâr (yahut Bedir b. Yahlud b. Nadr b. Kinane)'in kazdığı bir kuyudan bu ismi almıştır? [357] Bedir, Hz. Peygamberin (s.a.v.) Kureyş müşrikleriyle yaptığı ve zaferle sonuçlanan ilk savaşın yapıldığı yerdir.[358]
Kur'ân'da Cenab-ı Hak, Kureyş kafirlerinin cehennem kuyularına atılacaklarına telmih etmek için [359] bu ismi bir kez şu şekilde anmıştır:
''And olsun ki, siz düşkün bir durumda iken, Bedir'de, Allah size yardım etmişti; Allah'tan sakının ki şükredebilesiniz.” [360]
Mekke şehrinin öteki ismidir. Kelimenin başındaki 'bâ’ harfinin 'mim' harfinin yerine geldiği söylenmiştir. Ölüleri içine çekip aldığından, günahlara gideren kutsal bir şehir olduğundan, suyu az olduğundan, dağlarından sel suları çekilip toplandığından yahut dört bir yandan insanları kendisine çektiğinden, yahut da yeryüzünün merkezi, özü kaymağı olduğundan şehire bu anlamlara gelen 'mekke' kökünden Mekke denmiştir. Bir diğer görüşe göre ise 'ıslık çalma' anlamına gelen 'mükâ'dan bu isim verilmiştir. Çünkü cahiliyye döneminde Araplar ıslık çalarak Ka'beyi tavaf ederlerdi. [361]
Başındaki 'bâ’ harfinin kelimenin aslından olduğunu savunan görüşe göre ise, kibirlilerin boynunu kırıp zelil ettiğinden yahut tavaf nedeniyle izdiham yeri olduğundan Bekke denmiştir. Çünkü sözlükte 'Bkk' kökü yarmak, koparmak, ayırmak, alçaltmak ve kalabalıklaşmak anlamlarına gelir. [362]
Mekke isminin harem bölgesinin adı, Bekke isminin ise sadece mescidin olduğu yerin adı olduğu söylenerek iki kelime arasındaki farka dikkat çekilmiştir.[363]
Mekke için, şehirlerin anası anlamına Ümınü’l-Kıtrâ, insanların orada birbirlerine merhamet edişlerine bakılarak Ümm-ü Rahm (Rahmet anası), kalabalık olup birbirleriyle itişip kakışmalarına bakılarak Ümm-ü Zalim (Zahmet anası), yoldan çıkıp sapanı kırıp geçen bir yer anlamına Bâsse yahut inkar edilenin sürüp çıkarıldığı yer anlamına Nasse isimleri de kullanılmıştır. Cahiliyye şiirinde şehir için 'Salâh' (kurtuluş) adı da kullanılmıştır? [364]
Mekke, tarihî bir şehirdir. Milâdî II. asırda yaşamış olan Batlamyus, Coğrafyaya dair yazdığı kitabında 'Macoraba' adıyla Mekke'yi anmıştır. Buradan da Mekke'nin ondan önce var olan bir medeniyet şehri olduğu anlaşılmaktadır. Cahil iye dönemi yazılarında bu isim geçmese bile, Mekke'nin Allah'a yaklaştıran bir yer olduğu gözönünde bulundurulduğunda Arapçadaki 'makrab' (yaklaştıran) kelimesinin bu ismi çağrıştırdığı söylenebilir. Zaten kimi tarihçiler 'Mekke' adının, Babil dilinde ev anlamına gelen 'Mükâ' kelimesinden türediğini de söylemişlerdir. [365]
Yeryüzünün en eski ve en kutsal beldesi, medeniyetin beşiği olması, vahyin doğduğu ve son peygamberin doğup büyüdüğü yer olması hasebiyle şehir, Kur'ân'da bir yerde Bekke, bir yerde de Mekke olarak şu şekilde geçer: "Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Bekke'de, dünyalar için mübarek ve doğru yol gösteren Ka'be'dir. Orada apaçık deliller vardır, İbrahim'in makamı vardır kim oraya girerse, güvenlik içinde olur; oraya yol bulabilen insana Allah için Ka'be'yi haccetmesi gereklidir. Kim inkar ederse, bilsin ki; doğrusu Allah alemlerden müstağnidir." [366]
"Sizi onlara üstün kıldıktan sonra, Mekke bölgesinde, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan geri tutan, savaşı önleyen O'dur. Allah yaptıklarınızı görendir." [367]
İkinci ayette 'Batn-ı Mekke' denmesi, Mekke isminin daha genel bir bölgenin adı olduğu görüşünü desteklemektedir.
Ümmü’l-Kurâ kelimesi de iki ayette şu şekilde geçer:
"Bu Kur'ân, Ummü't-Kurâ ve çevresindekileri uyarman için sana indirdiğimiz ve kendinden öncekileri doğrulayıcı mübarek bir kitaptır.," [368]
"Ümmü’l-Kurâ ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için, sana böyle Arapça bir Kur'ân vahyettik.” [369]
Ayetlerde Mekke'nin kutsal ve kadim ev Ka'be şehri olduğu vurgulanmakta, tevhid tarihinin merkezi olduğuna işaret edilmekte, Hz. Peygamber döneminin ve vahyin orada başladığına değinilmektedir. Mekke'den 'Ümmül-Kurâ’ diye bahseden son iki ayette ise Mekke, tüm yerleşim merkezlerinin anası ilan edilerek merkeze alınmıştır. O, bu yönüyle tevhid, medeniyet ve insanlığı çok yakından ilgilendiren benzeri konularda, diğer yerleşim merkezlerine önderlik ve örneklik etmiştir. Mekke'nin 'Ümmü'l-Kurâ' adıyla anılmasında, onun İslam öncesi olduğu gibi İslamdan sonra da coğrafî ve stratejik konumu yanında, insanların İslam'a girmesindeki etkinliğinin de etkisi olmuştur. Çünkü Mekke, kutsal Ka'beyi bağrında barındırmakla Mekke içinden ve dışından pek çok kişiyi kendine çekmekle, önemli bir tarih, medeniyet ve ticaret merkezi olma konumunu sürekli canlı tutmaktaydı. Mekkelilerin Hz. Peygambere karşı olan tavırları çevredeki diğer insanların İslam'a girmesini geciktirdiği gibi, fetihten sonra Mekkelilerin müslüman olması da pek çok yerleşim merkezinin kitleler halinde müslüman olmasını da kolaylaştırmıştır.
Kur'ân'da bir surenin de adı olan Beled, sınırları belirlenmiş yer, yerleşim yeri, vatan anlamına bir kelime olup pek çok Kur'ân ayetinde Mekke için kullanılmıştır. Çoğulu 'bilâd' ve 'büldân' gelir. [370]
Beled kelimesi, şu ayetlerde Mekke için kullanılmıştır:
"İbrahim söyle demişti: 'Rabbim! Bu şehri güvenli kıl beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut'." [371]
"Bu, şehre yemin ederim: ki sen bu şehirde oturmuşsun."[372]
"And olsun bu güvenli şehre.." [373]
Aynı anlama gelen Belde kelimesi de, bir ayette Sebe' kavminin güzel şehri için (belde tayyibe) [374], bir ayette de yine Mekke için kullanılmıştır:
"Ben, yalnız her şeyin sahibi olan ve bu kutlu kılınmış şehrin (belde) Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Müslümanlardan olmakla ve Ku'ran okumakla emrolundum." [375]
Çoğulu olan 'bilâd' kelimesi tüm yerleşim merkezleri için kullanılmıştır.[376]
İnsanın geceleyin sığındığı yer, ev [377] anlamına gelen bu kelime Kur'ân'ın pek çok ayetinde Ka'benin karşılığı olarak kullanılmıştır. Bunlardan yedi ayette el-Beyt ve Beyt şeklinde [378], iki ayette de [379] kelimeyi Yüce Allah kendi zatına izafe etmiş ve 'Beytî' (Evim) şeklinde geçmiştir. Kur'ân'da bu kelime, genel olarak ev, han, mescid, Ka'be, cennet evi, arı kovanı, mağara gibi anlamlarda kullanılmıştır. Bundan başka genel olarak ev anlamında tekil ve çoğul (büyüt) olarak da kullanılmıştır. [380] İbadet yeri anlamına kullanıldığı ayetlerin birinde, bu kelimenin nekre (belirsiz) olarak kullanılması, ibadetlerin yalnızca belli mabedlere hasredil memesi gerektiğine ve tüm evlerde ibadet yapılabileceğine işaret etmektedir. Sözkonusu ayet şöyledir:
"Allah'ın yüksek tutulmasına ve içlerinden adının anılmasına izin verdiği evlerde (Büyüt), insanlar sabah akşam O'nu teşbih ederler.” [381]
Nitekim bir ayette de evlerin namazgah haline getirilmesi istenerek şöyle buyurulmuştur:
"Biz ek Musa ve kardeşine söyle vahyettik: Kavininiz için Mısır'da evler hazırlayın ve evlerinizi (büyûteküm) kıble (namazgah) yapın, namazlarınızı da adamakıllı kılın. Müminleri müjdele.[382]
Atîk çok eski, azat edilmiş ve şerefli anlamlarına [383] gelen bir kelimedir. Azmanlardan kurtarıldığı için yahut yeryüzünün en eski mabedi olduğu için, yahut Nuh tufanından kurtulduğu için Beytullaha 'el-Beytü'l-Atîk' ismi verilmiştir. [384] Bu adlandırmada zaman boyutu ile ilgili olarak Beytullahın çok eski bir mabed olması yahut da çok değerli ve kıymetli bir mekan olması gözetilmiştir.
Nitekim eski çağlardan kalma eserler için asâr-ı atîk dendiği gibi, Latince antik/antika da denmiştir. [385] Büyük sahâbî Hz. Ebubekir'e de, cehennemden azat edilmiş anlamına yahut, soyu temiz anlamına 'Atîk’ lakabı verilmiştir. [386]
Beyt-i Atîk olan Ka'be'yi toplu olarak 'insanlar için kurulan ilk ev, özgürlük ve başkaldırı sembolü' olarak ifade etmek mümkündür. [387] Nitekim Kur'ân'daki Ka'be tanımları içerisinde 'kıyam' yani 'başkaldırı yeri’ tanımı açıkça geçer. [388]
el-Beytü'l-Atîk ifadesi, Kur'ân'da iki ayette şu şekilde geçer:
"Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Adaklarını yerine getirsinler. Beyt-i Atîki tavaf etsinler." [389]
"Bu nişanelerde sizin için belli bir süreye kadar faydalar vardır. Sonra bunlar Beyt-i Atik'de son bulurlar." [390]
Mekke'de bulunan Ka'be'ye, orada avlanma, ot ve ağaçlarının yolunup kesilmesi yasaklanarak hürmetli/kutsal bir yer kılındığı için [391], başka bir deyişle diğer yerlerde yasak olmayan bir takım şeylerin orada Allah tarafından haram kılınmasından dolayı [392] bu isim verilmiştir. Nitekim Mekke fethinde Peygamberimiz bu gerçeği şöyle açıklamıştır:
"Yüce Allah, Mekke'yi fil ordusundan korumuştur. Mekkelilere Peygamber’ini ve müminleri musallat etmiştir. Mekke'de savaşmak benden önce hiç kimseye helal edilmedi. Bana da bir günün belirli bir anında helal kılındı. Artık benden sonra kimseye bu, helal kalınmayacaktır. Onun avı ürkütülmemeli, otu yolunmamalı, ağacı kesilmemelidir. Oradaki buluntu şeyler de ancak sahibini arayıp bulmak için alınabilir." [393] Rivayetlere göre Mekke'nin harem hudutları Hz. İbrahim tarafından belirlenmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.), Mekke fethinden sonra, bu hudutlara işaret eden ve farklı mesafelerde bulunan bu abide duvarları bizzat tamir ettirmiştir. Bu sınırlar arasında kalan bölgenin yüzölçümü yaklaşık 200 kilometrekaredir. [394]
Mekke ve Ka'be'nin Allah Teâlâ tarafından 'haram bölge' kılınmasının temel esprisi, kulları Allah'ın ölçülerine göre yaşamaya hazırlamak, barışı sağlamaya ve çevreyi korumaya onları alıştırmaktır. Nitekim on iki aydan dördünün Haram ay olarak nitelendirilmesi ve Hz. Peygamber tarafından Medine'nin de harem bölge ilan edilmesinin temel hedefi bu olsa gerekir.
Bu tabir Kur'ân-ı Kerimin iki ayetinde 'el-Beytü'1-Haram', bir ayette de 'el-Beytü'1-Muharram' şeklinde geçmektedir:
"Ey inananlar. Allah'ın nişanelerine, hürmet edilen aya, (Ka'be'ye) hediye olan kurbanlığa, gerdanlıklar takılan hayvanlara, Rablerinden bol nimet ve rıza talep ederek Beyt-i Haram'a gelenlere sakın hürmetsizlik etmeyin..."[395]
"Allah, hürmetli ev Ka'be'yi, hürmetli ayı, kurbanı, boynu tasmalı kurbanlıkları insanların faydası için ortaya koydu." [396]
"Rabbimiz! Ben çocuklarımdan kimini, namaz kılabilmeleri için senin kutsal evinin yanında, ziraata elverişsiz bir vadiye yerleştirdim..." [397]
Bu kelime on beş ayette de [398] 'el-Meseidü'1-Haram' şeklinde geçmektedir. Bunlardan bir kaçı şöyledir:
"Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.." [399]
"Mescid i Haram'ın yanında, onlar savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın..." [400]
"Ey inananlar! Doğrusu puta tapanlar pistirler, bu sebeple, bu yıllardan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar." [401]
"Sana hürmet edilen ayı, o aydaki savaşı sorarlar. De ki: 'O ayda savaşmak büyük suçtur. Allah yolundan alıkoymak, O'nu inkar etmek, Mescid-i Haram'a engel olmak ve halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyük suçtur. Fitne çıkarmak ise öldürmekten daha büyüktür”. [402]
Semud kavminden geriye kalanlara ait Aden'de bulunan ve bütün şehrin su ihtiyacını karşılayan kuyudur.[403] Suyundan yararlanılmadığı için muattal kuyu anlamına bu isim verilmiştir. [404]
Kur'ân'da bir ayette şu şekilde geçer:
"Nice kasabaların halkını haksızlık yaparken yok ettik. Artık çatıları çökmüş, kuyuları metruk, sarayları bomboş kalmıştır.” [405]
Arapçada'kuyu' kelimesi, yerleşim bölgesi anlamına da gelir. Buna göre ayet kullanılmaz hak gelmiş metruk memleketlere de işaret etmiş olabilir. [406]
Sözlükte yer, çevresindeki toprak parçalarından farklılık gösteren arazi parçası ve ülke anlamlarına gelen buk'a kelimesi, İslam dünyasında türbe, zaviye ve özellikle eğitim yeri için kullanılmıştır. [407]
Buk'a, Kur'ân'da bir yerde şu şekilde geçer:
"Oraya gelince, kutlu yerdeki vadinin sağ yanındaki ağaç cihetinden: 'Ey Musa! Şüphesiz ben alemlerin Rabbi olan Allah'ım' diye seslenildi." [408]
Ayet, kayınpederi Şuayb peygamberin yanında vadedilen süreyi tamamlayan Hz. Musa'nın Medyen'den Mısır'a giderken uğradığı Tür dağı eteklerindeki vadiye işaret etmektedir. [409]
Sözlükte toplamak, bir araya getirmek anlamına gelir. Akşam İle yatsı namazları birleştirilerek kılındığı için, şeytanı taşlamak üzere taşların toplandığı yer olan Müzdelife'ye cem' de denilmiştir. [410] Hz. Ali ve İbn Mesûd "Düşman topluluğunun içine dalanlara (andolsun..)" [411] ayetindeki cem' kelimesini Müzdelife diye anlamışlardır. [412] Buna göre ayetin anlamı şöyle olur:
"Müzdelife'ye dalan hacılara andolsım."
Kur'ân'da Meşaru'l-Haram ismi de bir ayette şu şekilde geçer:
"Rabbiniz'den refah istemenizde bir engel yoktur. Arafat'tan indiğinizde, Allah'ı Meş'arü'l-Haram'da anın; O'nu, size gösterdiği şekilde zikredin. Nitekim siz önceleri hiç şüphesiz sapıklardandınız." [413]
Meş'ar kelimesi, alamet, nişan, şiar anlamına gelir. Haccın menasiklerinden bîri olan namazın cem edilmesi burada yerine getirildiğinden bu isim verilmiştir. [414]
Cennet, sık ağaçlarıyla zemini örtülü bahçe anlamına gelir. [415] Ahiret yurdu eennet, yeryüzü bahçelerine benzetilerek, yahut nimetleri şu an bizden gizli olduğu için bu isimle adlandırılmış ve Kur'ân'da çoğul olarak anılmıştır. Çünkü cennet çoktur. Kaynaklarımız Firdevs, Adn, Naîm, Daru'I-Huld, Me'vâ, Daru's-Selâm ve İlliyyûn adında yedi cennetten bahsederler. [416] Bu isimlerin her biri Kur'ân'da geçmekte olup bunlar ayrı bir bölümde ilerde ele alınacaktır.
Kur'ân'da geçen Adem'in eşiyle birlikle oturup eğleşmesi istenen cennetin neresi olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür:
Onun, ahiret yurdu cennet olduğu söylenmiştir. Buna göre Adem oraya mukim olarak değil misair olarak girip yerleşmişti. A'raf süresi 19. ayeti olan "Ey Adem! Sen ve esin cennette kalın ve istediğiniz, yerden yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın yoksa zalimlerden olursunuz" ayetinden Hz. Adem'in cennette yaratıldığı anlaşılabilmektedir. Nitekim onun bir Cuma günü cennette yaratıldığını bildiren hadisler vardır. [417]
Tercih edilen diğer görüşe göre ise o, Filistin'de yahut Faris-Kirman arasında bulunan yeryüzü bahçelerinden biridir. Adem'in yasak meyveyi yemesinden sonra inişi de o yeryüzü bahçesinden Hind arzına olmuştur. Zira Adem'in yaratılışı yerde olmuştur. [418] Onun yaratıldıktan sonra semaya çıkarıldığı ayetlerde açıklanmamıştır. Nitekim Adem'in yaratılışı ile ilgili olarak Yüce Allah "Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim" [419] buyurduktan sonra onun semaya çıkarıldığından hiç söz etmemiştir. Eğer Adem'in cenneti ahiretteki Huld cenneti olsaydı, oradan çıkması söz konusu olmaz, oraya şeytan da yaklaşamaz, ve şeytan onu aldatmak için "Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi?" [420] demezdi. Hem Ahiret cenneti imtihan ve yükümlülük yeri değildir. Oysa Yüce Allah Adem ve eşini o cennetteki ağaçtan yememekle yükümlü tutmuştu. Yine şeytan Adem'e secde etmekten kaçınınca cennetten kovulmuştu. Artık onun kovulduktan sonra bir kere daha Ahiret cennetine yaklaşması sözkonusu olamazdı. Oysa şeytan, Adem ve eşine yaklaşarak onların yasak ağaçtan yemelerine neden olmuştu.
Buraya kadar ki açıklamalardan Adem'in cennetinin Ahiret cenneti değil, bir yeryüzü bahçesi olduğu anlaşılıyor. [421] Tabiki bu açıklamalar, onun sınandığı bu bahçenin (cennetin) sıradan bir bahçe olduğu anlamına gelmez. Elbette o bahçe Yüce Allah'ın "Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın de ne de güneşin sıcağında kalırsın" [422] diye nitelediği bol ağaçlı ve meyveli bereketli özel bir bahçe idi. O bahçe, sakinlerini acıktırmayacak, susatmayacak ve yorgunluk vermeyecek kadar güzel ve hoş bir bahçe idi. Ne ki, Adem ve eşi yasaklanan ağaçtan yiyince bulundukları bahçeden çok daha basit, meşakkatli bir yere indirildiler.[423]
Kur'ân'da cennet kelimesi, hem Adem'in cenneti için, hem başka yeryüzü bahçeleri için hem de Ahiret cenneti için pek çok ayette kullanılmıştır.
Kur'ân'da iki yerde dünyadaki bahçe sahiplerinin kıssası anlatılır. Bunlardan biri Kehf suresinde [424] diğeri ise Kalem suresindedir. [425] Bunlardan ilkinde anlatılan bahçe İsrailoğullarından bir kıralın iki oğluna bıraktığı bir bahçedir. [426] İkincisinde sozkonu edilen bahçenin Yemen bölgesinde bulunan Davran adlı şehirde bir bahçe olduğu ve anlatılan olayın Hz. İsa'dan sonra gerçekleştiği ileri sürülmüştür. [427]
"Yoksullara yardım etmeye güçleri yeterken böyle konuşarak erkenden gittiler" [428] ayetinde geçen 'hard' kelimesi güç kuvvet anlamına geldiği gibi, onun sözkonusu bahçenin adı olduğu söylenmiştir. [429] Buna göre mana şöyle olur:
"Erkenden bahçeye gittiler." Kıssanın yer aldığı surenin akışından, söz konusu bahçe sahipleri kıssasının Kur'ân'ın ilk muhatapları tarafından bilindiğini söyleyebiliriz. Çünkü bu ikinci bahçe sahipleri kıssası, ikinci sırada inen Kalem suresinde yer almıştır. [430]
Sözlükte cömertlik anlamına gelen cûd kökünden türeyen Cûdî, Dicle'nin doğu yakasında ve Musul bölgesinde bir dağın adıdır. Hz. Nuh'un gemisi bu dağ üzerinde karaya demir atmıştır. Dağın tepesinin avuç içi gibi olması, geminin demir atmasına ve gemidekilerin barınmasına elverişli olması nedeniyle bu isim verilmiştir. [431]
Cûdî dağı, Güneydoğu Anadolu bölgesinde Türkiye-Irak sınırına 15 km. uzaklıkta ve Sımak il merkezine 17 km. mesafededir. Elips biçiminde olan dağ üzerinde iki bin metreyi aşan dört doruk vardır. Bunların en yükseği 2114 metredir. Bu tepelerin 2017 metre yükseklikte olanı 'Nuh peygamberin ziyaret tepesi' adını taşır. [432]
Kaynaklarımız, dağın eteğinde, tufandan kurtulanlar tarafından kurulmuş 'Karye Semânîn' (Seksenler Köyü) adlı bir kasaba ve 'Deyru'I-Cûdî' adlı bir manastırdan bahsederler. [433]
Yüce Allah, Cûdî dağını Hz. Nuh ile, Tûr dağını Hz. Musa ile, Mekke'deki Hıra dağını da Hz. Muhammed ile şereflendirmişlir. [434]
Cûdî kelimesi, insanlık tarihinde çok önemli bir yeri olan Nuh tufanına işaret edilerek Kur'ân'da bir ayette şu şekilde geçer:
"Yere, 'Suyunu çek!', göğe, 'Ey gök sen de tut!' denildi. Su çekildi, iş ek bitti; gemi Cûdî'ye oturdu. 'Haksızlık yapan toplum Allah'ın rahmetinden uzak olsun' denildi." [435]
Sözlükte büyük mesken, konak, şehir, yurt, vatan ve ülke anlamlarına gelen dâr kelimesi [436] Kur'ân'da kırksekiz yerde geçmektedir. Bazı müfessirlere göre kelime, bu ayetlerde şu dört anlamda kullanılmıştır: [437]
a- Mesken [438]
b- Cennet [439]
c- Cehennem [440]
d- Medîne-i Münevvera [441]
'En yakın yer’ anlamına gelen bu ifade ile Şâm bölgesi yahut da Mezopotamya kastedilmiştir. Çünkü Rumlar Ezre'ât ve Basra'dan sonra Şâm bölgesinde yenilmişlerdir. [442] Bu ifade Kur'ân'da şöyle geçmektedir:
"Elif, Lam, Mim. Rumlar en yakın bir yerde yenildiler. Onlar bu yenilgilerinden sonra bir kaç yıl içinde galip geleceklerdir." [443]
Eyke, ağaçları sık ve birbirine örülmüş koruluk ve orman demektir. Şuayb peygamberin kavmi Medyenlilerin yurdudur. Tebuk'un kuzeyinde, Ürdün nehrinin doğu yakasında bir yer olup Leyke diye de isimlendirilmiştir. Bir görüşe göre, Eyke yerleşim merkezinin adı, Leyke ise genel olarak bu bölgenin adıdır. [444] Nitekim ilk mushaflarda Şuarâ suresinin 176. ayetinde 'Leyke’ şeklinde, Hıcr suresinin 78 ile Kâf suresinin 14. ayetlerinde 'el-Eyke' şeklinde yazıldığı kaynaklarımızda yer almıştır. [445]
Kur'ân'da, Eyke'de yaşayan ahali anlatılırken dört ayette şu şekilde geçer:
"Eykeliler (Ashâbu’l-Eyke) de, şüphesiz zalim kimselerdi. " [446]
"Eykeliler de peygamberleri yalanladı." [447]
Sözlükte şiddet ve kızgınlıkla menetmek, toplumdan uzak durmak [448] gibi anlamlara gelen ve şu ayette geçen 'Hard' kelimesinin bir köy adı, yahut bahçe adı olduğu da ileri sürülmüştür:
"Yoksulları menetmeye (hard) güçleri yeten adamlar tavrıyla erkenden gittiler." [449]
'Hard' kelimesini, yer adı olarak aldığımızda ayetin anlamı şöyle olur:
"Yoksullara yardıma güç yetirenler oldukları halde erkenden Hard'e gittiler."
Sözlükte menetmek, akıl, engel, yasak, himaye ve korunan şey anlamlarına gelen Hıcr, Medîne-Şâm arasında bulunan Vadİl-Kurâ yakınında bir Şam beldesi olup Semud kavminin yurdudur. Mcdain-i Salih de denilen Hıcr, Medîne-Tebuk yolu üzerindeki Teyma'nın yaklaşık 110 km. güneybatısına düşer. Muhafazalı bir yer olması nedeniyle bu isimle adlandırıldığı ileri sürülmüştür. Semud kavmine ait ilginç ve sanatsal kalıntılar [450] olan bu beldeye Tebuk gazvesine giderken Peygamberimiz [451] uğramış ve orada konaklamıştır. [452]
Semud kavminin başkenti olan Hıcr, bugün Medîne'nin kuzeybatısnda bulunan Şehru'l-Ulâ'dan bir kaç kilometre uzakla bulunmasına; Medine'den Tebuk'e giden hem kara ve hem de tren yolu üzerinde olmasına rağmen, Hz. Peygamberin tarihi uyarısına uyan müslümanlar burada konaklamamaktadırlar. [453] Yakın tarihlerde krallık tarafından bu bölgeye bir şehir inşa edilmek işlenmişse de, ulemanın lanetli bir yerin yeniden ihyasına muhalefet etmesi üzerine, krallığın bu arzusu gerçekleşmemiştir. [454]
Kur'ân'da bir sureye de ad olan Hıcr kelimesi, o bölgede yaşayan ahali anlatılırken, bir yerde şu şekilde geçer: "And olsun ki, Hicr halkı (Ashabu'l-Hicr) peygamberi yalanlamışlardı." [455]
Bundan başka 'hıcr' kelimesi, dört ayetle haram, yasak [456] anlamında kullanılmıştır.
Evtâs'ta [457] bir yer ismi olup adını Amelikalılardan Huneyn b. Kaniye b. Mehlâil'den almıştır. [458] Huneyn gazvesi burada yapılmış olup bugün bu vadi, doğudan Mekke'ye 26 km. uzaklıkta, baş tarafı es-Sadr, alt tarafı ise eş-Şerâi' diye anılmaktadır. [459]
Kur'ân'da, müslümanların hayatında bir dönüm noktası olan bir savaşta Allah'ın yardımıyla muzaffer oldukları anlatılırken, bîr ayelte şöyle geçmektedir:
"And olsun ki Allah size bir çok yerlerde ve çokluğunuzun sizi böbürlendirdiği fakat bir faydası da olmadığı, yeryüzünün geniş olmasına rağmen size dar gelip de bozularak arkanıza döndüğünüz Hımeyn gününde yardan etmişti." [460]
Taş anlamına gelen irem kelimesi [461], îsraiioğullarının Tîh çölü ile Doğu Ürdün dağlarından Hısmâ sıradağlarından birinin adıdır [462], İrem, Şeddat'ın Allah'ın mümin kullan için hazırladığı cennete özenerek [463] yaptırdığı görkemli sarayın adı [464], yahut da bir kabile adıdır [465] Adını Ad kavminin babalarından Âd b. Avs b. İrem b. Sam b. Nuh'dan almıştır. Tefsircüerin çoğu İrem'in Ad kavminin büyük şehirlerinden biri olduğunu, İskenderiye yahut Dımeşk olabileceğini söylemişlerdir. [466]
Tefsircilerin akıl, mantık, hikmet ve felsefe ile tabiat kanunlarıyla karşılaştırıp ölçmeden sadece rivayetlere dayanarak kimi asılsız bilgileri eserlerine aldıklarını söyleyen İbn Haldun, [467] bu asılsız rivayetlerden birisinin de İrem ile ilgili uydurmalar olduğuna dikkat çeker ve ayette geçen 'İmâd' kelimesinden kaslın sütunlu binalar olmayıp çadır direkleri [468] olduğunu iddia eder. Buna göre ayetteki 'İreme Zâti'1-İmâd'dan kasıt, sütunlarla bina edilmiş ve çeşitli kaynaklarda anlatıla anlatıla bitirilemeyen ve Yemen'in ortasında bulunan Aden sahrasında böyle dillere destan ve cennet misali bir şehrin bulunduğuna dair bir iz ve emmareye rastlanmamıştır. Oysa rivayetler sahabe döneminde bu şehrin mevcud olduğunu söylerler ki, bunun aslı yoktur [469] Öte yandan Âd ve Semud kavmine ait kıssalar Tevrat'ta geçmemektedir. Kur'ân'ın ilk muhatapları bunları eski Arap rivayetlerinden bilmekte, Şam ve Yemen yolculuklarında onlara ait kalıntıları görmekleydiler. Şöyleki Ad kavminin yurtları 'Hadramevi' diye bilinen Güney Yemen; Semud kavminin yurtları ise Arap Yarımadasının kuzeyinde Şam topraklarında olup 'Medâin-i Salih' diye bilinmekteydi. Arap tacirleri yolculuklarında her iki bölgeye de uğramaktaydılar. [470]
Kelime, güçlü ama isyankar bir toplumun helak edilişine dikkat çekilirken, bir ayelte şöyle geçer:
"Rabbinin, hiçbir memlekette benzeri ortaya konmayan sütunlara sahip İrem'de oturan Ad kavmine ne ettiğini görmedin mi?" [471]
Ululuk, büyüklük anlamına bir kelimedir. [472] Kübik formdaki evlere ka'be denmiştir. [473] Ka'be'ye kübik formundan dolayı yahut ululuğundan dolayı bu isim verilmiştir. [474]
Rivayetlere göre, Yüce Allah, gök halkının Beyt-i Ma'mûru tavaf ettikleri gibi, yeryüzü halkının da tavaf ve ziyaret etmeleri için, Beyt-i Ma'mûrun yerde bir örneği olmak üzere meleklere Ka'beyi inşa ettirmiştir. Ka'be ikinci kez Hz. Adem tarafından, daha sonrada Nuh tufanındaki yıkılışından sonra Hz. İbrahim tarafından yeniden yapıldı. Daha sonra çeşitli dönemlerde yeniden inşa edilmiş, yahut tamir görmüştür. [475]
Kur'ân ayetlerine göre ise Ka'be'nin yapımı Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail tarafından gerçekleştirilmiştir. [476] Bu konuda Kur'ân'da şöyle buyurulur:
"Ka'beyi, insanlar için toplanma ve güven yeri kılmıştık. İbrahim'in makamını namaz yeri edinin, dedik. Evimi ziyaret edenler, kendini ibadete verenler, rüku ve secde edenler için temiz tutun diye İbrahim ve İsmail'e ahd verdik, İbrahim: "Rabbim! Burasını emin bir şehir kıl, halkından, Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır' demişti. Allah da: 'İnkar edeni de az bir müddet geçindirir, sonra da onu ateşin azabına uğramak zorunda bırakırım, ne kötü sonuç' buyurmuştu. İbrahim ve İsmail, Ka'benin temellerini yükseltiyordu. 'Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz ki, Sen hem işitir hem bilirsin' dediler.” [477]
"Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Mekke'de, dünyalar için mübarek ve doğru yol gösteren Ka'be'dir." [478] “Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada kıyama duranlar, rüku edenler ve secdeye varanlar için Evimi temiz tut' diye İbrahim'i evin yerine yerleştirmiştik. İnsanları hacca çağır; yürüyerek veya binekler üstünde uzak yollardan sana gelsinler. " [479]
Ka'benin arka duvarlarının uzunluğu 12 m., diğer iki duvarının uzunluğu 10 m., yüksekliği ise 15 m. dir. Mekke'nin etrafını kuşatan dağlardan getirilmiş siyah taşlardan yapılmıştır. [480] Dört köşesinden kuzey köşesi 'er-Ruknü'l-Irak', güney köşesi 'er-Ruknü'l-Yemânî, batı köşesi 'er-Ruknü'ş-Şâmî, doğu köşesi ise kutsal taş Hacerü'l-Esved'in bulunmasından dolayı 'er-Ruknü'l-Esved' diye adlandırılmıştır. [481]
Ka'be'ye Allah'ın evi anlamına Beytullah, azat edilmiş ev anlamına Beytü’l-Atık, kendisiyle alay edenler yakıp mahveden anlamına Hatime, zulüm ve isyanda bulunanları sürüp çıkaran anlamına Bâsse, haram ev anlamına Beytü'l-Haram, kutsal-mübarek anlamına Kadîs adları da verilmiştir. [482] Ona verilen bu isimlerle, onun farklı yönlerine ve taşıdığı yüklü anlamlara dikkat çekilmiştir.
Ka'be ismi Kur'ân'da iki ayette şu şekilde geçmiştir:
"Ey inananlar! Siz ihramlı iken av öldürmeyin. İçinizden kim onu öldürürse, onun üzerine öldürdüğü hayvanın benzeri bir ceza vardır. Buna Ka'beye varacak bir kurban olmak üzere içinizden adalet sahibi iki kişi hükmeder.," [483]
"Allah Ka'beyi insanlar için bir nizam (kıyam) kıldı..." [484]
Kübik form, müleaâl (aşkın) olanı simgeler. Kübizmde metafizik bir öz vardır. Ka'be, bir kıblegah olmaktan öte, Yüce Allah'ın yeryüzündeki bir alameti, bir nişanıdır. Buna göre Ka'be, mutlak istikrarın en altta, yeryüzündeki yankısıdır. Ona yönelmekle dikey ve yatay olmak üzere ikili bir hareket gerçekleşir:
Dikey hareketle ölümlünün ölümsüze, sonlunun sonsuza yönelişi; yatay hareketle ise insanın insana yönelişi simgelenir. Zaten Ka'beye 'Atîk Ev' denilerek, onun bir hürriyet abidesi/simgesi olduğuna dikkat çekilmiştir. [485] Gerçektende hac ve umre ibadetini yerine getirenler o özgür beytin etrafında dönerek, namaz kılanlar da o özgürlük abidesine yönelerek Allah'tan başkasına kul olmaktan kurtulup hakiki özgürlüğe kavuşmuş olduklarını bayraklaştırmış olurlar.
Yeryüzünün ilk evi Ka'be'nin kübik formu ilk kurulan evleri etkilemiştir. İnsanlar Ka'beye hürmeten evlerini dairevî, Ka'beden alçak ve ona belli mesafelerde yapmaya özen göstermişlerdir. [486] Ka'benin 'ilk ev' oluşu, onun ilk yapı olmasından öte; hidayet, bereket ve özgürlük kaynağı/sembolü/anıtı olması nedeniyledir. Kur'ân ayetlerine göre Ka'be, hidayet, özgürlük, güven, düzen, dirlik, birlik, istikrar kaynağıdır. Nitekim onun ilk ev olduğunu bildiren ayette, onun alemlere hidayet sembolü mübarek bir ev olduğuna özellikle dikkat çekilmiştir. Ayetlerde, Onun için 'kıyam, mesabe, emn, mübarek, hidayet' kelimeleri kullanılarak bu anlamlar vurgulanmıştır.[487]
Ka'be'yi yeryüzünün ilk mescidi olarak niteleyen Kur'ân, aynı zamanda onu merkeze almış ve ondan uzakta olan Kudüs'ün tarihî mescidi için 'Uzak Mescid' (el-Mescidü'1-Aksâ) tabirini kullanmıştır. Gerçekten de İslamın kıblesinin de Ka'be olarak belirlenmesiyle başta tüm yeryüzü mescidleri olmak üzere, tüm yerlerin kıblesi, imamı, kalbi Ka'be olmuştur. Tıpkı Ka'be şehri Mekke'nin şehirlerin anası (Ümmü'l-Kurâ) ilan edildiği gibi, Ka'be de mabedlerin anası, merkezi kabul edilmiştir. Zaten Mekke'nin, şehirlerin anası/merkezi olmasında Ka'be faktörü gözardı edilemez. İşte tüm bu nedenlerden dolayı Ka'be, bu ismiyle yahut başka isimlerle pek çok ayetle anılmıştır.
Köy, kasaba, şehir, ülke, yerleşim merkezi anlamınadır. Çoğulu 'kura' olarak gelir. [488]
Kur'ân'da yerleşim merkezleri için kullanılan karye kelimesi ile değişik merkezler kastedilmiştir. [489] Sözgelimi kimi ayetlerde 'karye' şeklinde nekre (belirsiz isim) olarak geçmiş [490] ve bu ayetlerde genel olarak yerleşim merkezleri kastedilmiş ve çoğunlukla Allah'ın değişmez yasalarının bu yerleşim merkezlerinde nasıl cereyan ettiğine dikkat çekilmiştir. Şu örneklerde bunu görebiliriz:
"Bunun gibi, her şehrin (karye) bir taktın ileri gelenlerini orada hile yapan suçlular kıldık. Oysa yalnız kendilerine hile yaparlardı farkına varmazlar." [491]
"Yok ettiğimiz her hangi bir şehrin (karye) elbette belli bir yazısı vardır." [492]
"Bir şehrî (kurye) yok etmek istediğimiz zaman, şımarık varlıklarına yola gelmelerini emrederiz, ama onlar yoldan çıkarlar. Artık o şehir (karye) yok olmayı hak eder. Biz de onu yerle bir ederiz." [493]
"Hiçbir şehir (karye) halkını kendilerine öğüt veren uyarıcılar gelmeden yok etmedik. Biz zalim değiliz." [494]
Kimi ayetlerde ise 'el-Karye' şeklinde marife (belirli isim) olarak geçmiş [495] ve bu ayetlerde belli yerleşim merkezlerine işaret edilmiştir. Bu ayetlerde 'el-Karye' kelimesi ile Beyt-i Makdis, Şâm, Mekke, Eyle [496], Medyen, Taberiye, Mısır, Sedûm, Antakya şehirlerinin kastedildiğini müfessirlerimiz açıklamışlardır.
Bir ayette [497] 'Ehl-i Karye’ denilerek Antakya, yahut Übülle yahut da Bâcervân'a işaret edilmiştir. [498] Yine aynı kelime bir ayette [499] 'Karyetüke' (senin şehrin), iki ayette [500] 'Karyetüküm (sizin şehriniz), bir ayette [501] 'Karyetünâ' (Bizim şehrimiz), bir ayette de 'el-Karyeteyn' (iki şehir) şeklinde geçmiştir. [502]
Kelimenin çoğul formu olan 'Kura' kelimesi, iki ayette [503] 'Ümmü'1-Kurâ' şeklinde Mekke için kullanılmış, on dört ayette [504] ise genel yerleşim merkezleri için kullanılmıştır.
Kehf, sözlükte dağdaki mağara anlamına gelir. Arapçada mağara geniş ise 'kehf, dar ve küçük ise 'ğâr' diye adlandırılır.[505]
Kur'an'da sözkonusu edilen Kehf, Şâm civarında Beika'ya yakın bir yerin adıdır. Rakîm de denmiştir. Bazıları buranın Kur'ân'da kıssaları anlatılan Ashab-ı Kehf'in yeri olduğunu söylemiştir. Fakat doğru olan görüşe göre Ashab-ı Kehf'in yeri Rum beldelerindedir. Buna göre mağarada uyuyanlar olayının geçtiği şehir M.Ö. ikinci yüzyılda kurulmuş ve o zamanlar bir putperest şehri olan Efes (Ephesus) tir. [506] Ayasuluk da denilen Antik Efes, Anadoluda kurulan ilk hristiyan merkezidir. Hz. Meryem'in burada yaşadığı ileri sürülmüştür. İşte Kur'ân'da kıssaları anlatılan Ashab-ı Kehfin (Mağara ehli, hristiyan kaynaklarına göre yedi uyurlar) Efes'te olduğu iddia edilmiştir. Nitekim M. S. 448 de Efes Panayırdağı eteklerinde bulunan cesetlerle bu olay gündeme gelmişir.[507] Kur'ân, sözkonusu mağaranın yeri hakkında bilgi vermez. Sadece mağaranın konumunun kuzey-güney istikametinde olduğunu söyler. [508]
Mağaranın bulunduğu yer ile ilgili olarak çok çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Onun İspanya, Cezayir, Mısır, Ürdün, Suriye, Afganistan, Doğu Türkistan ve Anadoluda olabileceği söylenmiştir.
Ashab-ı Kehf için Anadoluda da üç tane yer [509] gösterilmiştir. Bunlar Efes, Tarsus ve Efsus/Afşin'dir.[510]
Kimi araştırmacılar ise, Umman'da bulunan mağaranın Ashab-ı Kehfi'in mağarası; Ürdün'de bulunan Betrâ şehrinin de Rakîm olduğunu ve Ashab-ı Kehf ile Ashab-ı Rakîm'in ayrı ayrı kimseler olduğunu ileri sürmüşlerdir. [511]
Kur'ân'da bir surenin de adı olan Kehf, sözkonusu surede adı ayette geçmektedir. Bunlardan biri şu ayettir. "Yoksa sen Kehf ve Rakım ehlini şaşılacak ayetlerimizden mi zannettin? " [512]
Güzel ev anlamına gelen Makamun Kerîm, [513] Mısır topraklarında. Feyyûm denen yerdir, denilmiştir. Bir başka görüşe göre ise Makamun Kerîm, mimberlerdir. [514]
Kur'ân'da şöyle geçer:
"Ama biz Firavun ve adamlarını bahçelerden, pınar başlarından, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece oralara İsrailoğullarını mirasçı kıldık." [515]
Hz. İbrahim'in Ka'be'yi yeniden inşa ederken kullandığı ve üzerinde ayak izleri bulunan taşın adıdır. Bir başka görüşe göre Hz. İbrahim'in gelinine başını yıkatırken ayağını bastığı yahut Hz. Hacer'in üzerinde oğlu Hz. İsmail'i yıkadığı taştır. [516]
Önceleri Makam-ı İbrahim'in üzerine küçük bir namazgah yapılmış, daha sonra genişletme çalışmalarında bu namazgah yıkılmıştır. Bugün tavaftan sonra bu hatırayı canlı tutmak için taşın bulunduğu cam anıtın önünde iki rekat tavaf namazı kılınır. [517] Makam-ı İbrahim’in tümüyle harem bölge yahut Arafat, Müzdelife ve Mina bölgesi olduğu da söylenmiştir. Nitekim İbn Abbas'ın "Hacc’ın tümü Makam-ı İbrahim'dir" dediği rivayet edilmiştir. Doğru olan görüş ise, ilk görüştür. [518]
Bu ifade Kur'ân'da iki ayette şöyle geçer:
"Ka'beyi, insanlar için toplanma ve güven yeri kılmıştık. İbrahim'in makamını namaz yeri edinin, dedik.” [519] "Orada (Mekke'de) apaçık deliller vardır, İbrahim'in makamı vardır." [520]
İki denizin birleştiği yer anlamında bir ifadedir. Kur'ân'ın bir ayetinde geçen iki denizin birleşme yerlerinin neresi olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Ürdün ve Kalzem denizleri, yahut Mağrib ve Zükak denizleri, yahutta doğuda Faris ile batıda Rum denizleri olduğu söylenmiştir. [521] Bu iki denizin birleştiği yerde bulunan şehrin İfrikıyye yahut Tance olduğu söylenmiştir. [522] Mevdudî, iki denizin birleştiği yerin Mavi Nil ile Beyaz Nil'in birleştiği bugünkü Hartum şehri olduğunu söyler. [523] Hz. Musa'nın Sina'da yaşadığı gözönünde bulundurulursa iki denizin birleştiği yerin Kızıldeniz ile Akdeniz arasında bir yer olması en uygun olanıdır.[524]
Kur'ân'da Hz. Musa ile, ilahî rahmet ve ilme ermiş salih bir kulun buluşma yerlerine işaret edilerek şu şekilde geçer:
"Musa, genç arkadaşına: 'Ben iki denizin birleştiği yere ulaşmağa, yahut yıllarca yürümeye kararlıyım' demişti. İkisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca, balıklarım unutmuşlardı, balık bir delikten kayıp denizi boyladı." [525]
Medine'ye 347 km. uzaklıkla Hıcr vadisinin bulunduğu bölgedeki şehirlere verilen addır. [526] Lût kavminin oturdukları bu bölge en büyüğü Sedûm olan dört yahut yedi şehirden oluşmakla idi. [527] Nitekim "Şehir halkı, sevinerek geldiler" [528] ayetindeki şehirden kastın Sedûm/Sodom şehri olduğu söylenmiştir. [529] Yine "Üstelik siz kendilerine yazık edenlerin yerlerinde oturdunuz." Ayetinde geçen yerlerden (mesâkin) kastın Medâin-i Salih olduğu söylenmiştir. [530]
Medâin kelimesi üç ayetle Firavn dönemi Mısır şehirleri [531] için şu şekilde kullanılmıştır:
"Onu ve kardeşini eğle şehirlere toplayıcılar gönder, bütün bilgin sihirbazları sana getirsinler' dediler" [532] Bu ayetlerde sözkonusu edilen şehirler Firavn'un egemen olduğu ülkenin şehirleridir.
Sözlükte, kalesi bulunan şehir anlamına gelen Medîne kelimesinin çoğulu 'Medâin' ve 'Müdün' şeklinde gelir. [533] On dört ayette geçen bu kelime Kur'ân'da kimi ayetlerde Firavn dönemi Mısır başkenti için," [534] bir ayette Lut kavminin şehirlerinden Sedûm için, [535] bir ayette Ashab-ı Kebf'in şehri (bir rivayete göre Üfsüs) için, [536] bir ayette Hz. Musa'nın arkadaşı ile birlikte uğradiğı şehir (bir rivayette Antakya) için, [537] bir ayette Yasin suresinde söz konusu edilen elçilerin uğradığı şehir (bir rivayette Antakya) için, [538] bir ayette Semud kavminin şehri için [539] dört ayette de Peygamber (a.s.) şehri için [540] kullanılmıştır. Peygamber şehri Medine dışında anılan şehirler, ahalilelerinin kötülükleriyle anılmış olduğundan, şehirlerin ismi açıkça zîkredilmemiştir. Eğer bu şehirlerin adları açıkça zikredüseydi, bu yerler uğursuz sayılacak, buralarda yaşamayı kimse istemeyecek ve burada yaşayanlar hep kötülüklerle anılacaklardı.
İslam öncesi ismi Yesrib idi. Oraya ilk yerleşen kişi olan İrem b. Sâm b. Nuh oğullarından Yesrib b. Vâil'in adını almıştır. Bu rivayet de, şehrin Hz. Peygamberden önce de önemli bir merkez olduğuna işaret etmektedir. [541] Kur'ân'da şu ayette bu isimle anılmıştır:
"İçlerinden bir takımı: 'Ey Yesrib'liler! Tutunacak yeriniz yok, geri dönün' demişti." [542]
Ayet, münafıklardan bahsettiği için şehir, cahiliyye dönemindeki adıyla anılmıştır. [543]
Yesrib kelimesi, fesat anlamına gelen 'serb', yahut kınama anlamına gelen 'tesrib' kelimesini [544] çağrıştırdığından dolayı bu isim Peygamberimiz (s.a.v) tarafından Medîne olarak değiştirilmiştir. [545] Hz. Peygamberin hicretiyle birlikte Medîne, İslamın siyasal merkezi ve Peygamber şehri olmuştur. Peygamberimizin (s.a.v.) kabri de bu şehirdeki Mescid-i Nebi içerisindedir. Hadiste Medîne için, 'şehirleri yiyen şehir' [546] nitelemesi yapılarak İslamın merkezi olmakla fethedilen toprakların tüm ganimetlerini çekip toplamasına ve diğer bölgelere hakim olmasına dikkat çekilmiştir. Nilekim 'Şehirlerin anası Mekke bile Medine'de kurulan devlet eliyle fethedilmiştir. [547]
Kur'ân'daki şu ayetlerde geçen Medîne'den kasıt Peygamber şehrî Medîne'dir:
“Çevrenizde'ki bedeviler içinde ikiyüzlüler ve Medîne'liler için de ikiyüzlülükte direnenler vardır. Onları siz değil, ancak biz... biliriz. Kendilerine iki defa azap edeceğiz; onlar sonra da büyük bir azaba uğratılırlar." [548] "Medîne'lilere ve çevrelerinde bulunan bedevilere, savaşta Allah'ın peygamberinden geri kalmak, kendilerini ona tercih etmek yaraşmaz." [549]
"İkiyüzlüler, kalplerinde fesat bulunanlar, şehirde bozguncu haberler yayanlar, eğer bundan vazgeçmezlerse, and olsun ki, seni onlarla mücadeleye davet ederiz; sonra çevrende az, bir zamandan fazla kalamazlar." [550] "Münafıklar 'Eğer bu savaştan Medine'ye dönersek, şerefli kimseler alçakları and olsun ki, oradan çıkaracaktır' diyorlardı. Oysa, şeref Allah'ın, peygamberinin ve inananlarındır, ama ikiyüzlüler bu gerçeği bilmezler." [551]
"Daha önceden (Medine'yi) yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler" [552] ayetinde geçen 'Dar' ve 'İman' kelimelerinin Medine'ye işaret ettiği söylenmiştir. [553]
Medîne'ye bundan başka şu isimler de verilmiştir:
Taybe, Tâbe, Tayyibe, Miskîne, Cebâr, Câbira, Mahbûre, Yended, Azrâ', Mecbûre, Muhabbebe, Mahbûbe, Merhume, Kasıme, Arzullah, Harem, Daru's-Selam, Daru'l-Hicra, Daru's-Sünne, Âsime.. [554] Bundan başka daha yüzlerce isim sayılmıştır. Medine'nin bu kadar çok isimle anılması, onun önemli bir yer olduğunu göstermektedir. Çünkü her bir isim onun bir yada bir kaç yönüne, belirgin özellik ve güzelliğine dikkat çekmektedir.
Yesrib'in bölge adı; Medine'nin ise o bölgedeki yerleşim merkezinin adı olduğu da söylenmiştir. Genel olarak 'el-Medîne' şeklinde harf-i tarifli kullanıldığında Hz. Peygamberin şehri kastedilmekte, 'medine' şeklinde harf-i tarifsiz kullanıldığında ise şehir anlamına gelmektedir. [555] İtaat etti, boyun eğdi anlamına gelen 'dâne’ kökünden 'itaat edilen yer' anlamına bu isim verilmiştir. Din kelimesi de aynı kökten türetilmiştir. [556]
Medine, Peygamberimiz tarafından tıpkı Mekke gibi harem bölge ilan edilerek ağaçlarının kesilmesi, avının avlanması, kan dökmek, taşının-toprağının başka yere taşınması yasaklanmıştır. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Her peygamberin bir harem bölgesi vardır. İbrahim peygamberin Mekke'yi harem bölge yaptığı gibi, ben de Medîne'nin iki kara taşlığı arasını harem bölge yaptım. Medîne'nin taze otları biçilmez, ağaçları kesilmez ve orada savaş için silah taşınmaz...Allahım! İbrahim, senin kulun ve elçin olduğu gibi; ben de senin kulun ve elçinim. İbrahim'in Mekke'yi harem yaptığı gibi, ben de Medîne'nin iki kara taşlığı arasını harem yaptım.." [557]
Peygamber şehri Medine'nin 'Münevvera' diye, Mekke'nin 'Mükerrame' diye, Kudüs'ün de 'Kudüs-ü Şerif diye isimlendirilmesi ise Türkler döneminde olmuştur. [558]
İslamın sosyal ve siyasal alanda yayılmasına çok önemli katkısından dolayı Peygamber şehri Medine Kur'ân'da anılmaya değer bulunmuştur. Onun Kur'ân'da anılış nedenlerinden biri de, Kur'ân'ın anakonularından biri olan 'Yahudiler'in çok önemli ve muhkem kalelerinin Medine'de bulunmasıdır. Onun cahiliyye dönemi adı olan 'Yesrib'in de Kur'ân'da anılması, İslamî dönemle önceki dönemin mukayese edilmesini sağlamıştır. Medine, hem ilk dönem müslümanlarının hayatında önemli bir yer tutmuş, hem de sonraki dönem müslümanlarına din, devlet ve medeniyet merkezi olarak ışık tutmuş, âdil ve fâdıl devlet ve merkezlerinin kurulmasına model olmuş bir İslam şehridir.
Şâm ve Medine arasında, Kızıldenz kenarında bir yerleşim merkezinin adıdır. Şehir adını Medyen b. İbrahim'den almıştır. Hz. Şuayb, bu bölgede bulunan insanlara peygamber olarak gönderilmiştir. Hz. Musa'nın Şuayb peygamberin davarlarını suladığı kuyu da bu şehirdedir. [559] Akabe körfezinin batı kıyısı üzerindeki Makna denilen yerin kuzeyine bir kaç mil mesafede bulunan bu yer, bugün el-Bid' diye anılan küçük bir yerleşim yeridir. [560]
Kur'ân'da şu on ayette Medyen adı geçmektedir:
"Medyen halkına da kardeşleri Şuayb'i gönderdik." [561]
"Kendilerinden önce olan Nuh, Ad, Semud toplumlarının, İbrahim halkının, Medyen ve altüst olmuş şehirler halkının haberleri onlara gelmedi mi?" [562]
"..Bilin ki Semud kavmi Allah'ın rahmetinden uzaklaştığı gibi Medyen halkı da uzaklaştı” [563]
"Seni yalancı sayıyorlarsa bil ki, onlardan önce Nuh kavmi. Ad, Semud, İbrahim kavmi, Lut kavmi ve Medyen halkı da peygamberlerini yalancı saymış ve Musa da yalanlanmıştı. Ama ben, kafirlere önce mehil verdim, sonra da onları yakalayıverdim. Beni tanımamak nasılmış görsünler!" [564]
"Medyen'e doğru yöneldiğinde: 'Rabbimin bana doğru yolu göstereceğini umarım' dedi. Medyen suyuna geldiğinde, davarlarını sulayan bir insan topluluğu buldu..." [565]
"..Bunun için, Medyen halkı arasında yıllarca kalmıştın. Sonra, ey Musa, peygamberlik görevini yüklenecek bir yaşa gelince dönüp geldin." [566]
"Ama biz nice nesiller var etmiştik. Sen, Medyen halkı arasında bulunup, onlara ayetlerimizi okumuyordun, fakat o haberleri sana gönderen biziz." [567]
Mekânun Karîb, yakın yer anlamında bir ifadedir. Beyt-i Makdis kayasının üzeri ve bu kayanın yeryüzünün semaya en yakın yeri olduğu, yeryüzünün ortasında bulunduğu söylenmiştir.[568]
Kur'ân'da bir yerde şöyle geçer:
"Bir çağrıcının yakın bir yerden çağıracağı güne kulak ver." [569] Rivayetlere göre İsrafil adlı melek sura son kez üfürüp Beyt-i Makdiste bulunan söz konusu kayanın üstünde durarak şöyle seslenecektir;
"Ey insanlar! Haydi bakalım hesaba. Şüphesiz Allah Teâlâ, sorgulanmanız için toplanmanızı ferman ediyor!" [570]
Mekânun Şarkî, doğu tarafı, doğudaki yer anlamında bir ifadedir. Araplara göre doğu tarafı, batı tarafından daha kutsal görülürdü. [571] Hristiyanlara göre namaz için kıble doğu tarafı idi. Rivayete göre Hz. Meryem, hayız gördüğü için yahut başka bir sebepten dolayı kendisini ibadete adadığı mescidin doğu tarafına çekilmişti. [572] Şu ayet buna işaret etmekledir:
"Kitapta Meryem'i de an. O, ailesinden ayrılarak, doğu yönünde bir yere çekilmişti. [573]
Bekke maddesine bakınız.
Safa ve Merve, Hz İbrahim tarafından Allah'a emanet edilerek susuz bir vadide bırakılan Hz. Hacer'in oğlu Hz, İsmail ile birlikle susuzluktan ölme endişesiyle koşa koşa gidip geldiği iki küçük tepedir. Hacer'in bu hatıratını yaşatmak için, bu iki tepecik arasında yedi kere gidip gelme (sa'y) hac ve umrenin vecibelerinden sayılmıştır. [574] Bu tepeciklerden Sala sa'yin başlangıç tepesi, Merve ise bitiş tepesidir. [575] Safa, saf, kusursuz ve sert taş anlamına olup safi taşlardan oluştuğu için Safa tepesine bu ad verilmiştir. Merve ise yumuşak taş anlamındadır. [576] Cahiliyye döneminde bu iki tepe üzerinde İşar ve Naile adlı iki put bulunmakta ve iki tepe de cahiliyye nişanelerinden sayılmaktaydı. İslam geldikten sonra müslümanlar bu iki tepe arasında sa'yetmeyi pek hoş görmediler. Onların bu tereddütlerini gidermek üzere bu tepeletin adlarının geçtiği ayet inmiştir. [577]
"Her şeyin çiftine de, tekine de and olsun" [578] ayetinde geçen ve anlamı hakkında çok farklı görüşler ileri sürülen 'Şef (çift) kelimesinden kastın Safa ve Merve tepeleri olduğu da söylenmiştir. [579] Bu görüşe göre ayette Safa ve Merve tepelerine yemin edilmektedir.
Hac ibadetinin önemli merkezlerinden biri olan bu iki tepe, hem önemine binaen, hem de kendileriyle ilgili cahilî kanaat ve düşünceleri gidermek için Kur'ân'da bir ayette şöyle geçer:
"Şüphesiz Safa ile Merve Allah'ın nişanelerindendir. Kim Ka'be'yi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini de tavaf etmesinde bir beis yoktur. Kim gönülden iyilik yaparsa, karşılığını görür. Doğrusu Allah şükrün karşılığını verendir ve bilendir." [580]
'Uzak Mescid’ anlamına gelen bu terkipten kasıt Beyt-i Makdis, öteki adıyla İIyâ'dır. Mescid, İshak yahut Yakuta peygamber zamanmda; yahut da Davud peygamber devrinde yapımına başlanıp tam anlamıyla Hz. Süleyman devrinde bitirilmiş olan mabeddir. [581] Mescid-i Aksa, Kudüs-ü Şerif hareminin tümünü kapsar. O zaman Mescid-i Aksa'dan sonra mescid olmadığından, yahut Mekke ile Kudüs arası uzak bir mesafe olduğu için en uzak mescid anlamına bu isim verilmiştir. [582] Mekke'deki Mescid-i Haram'ın Hz. Adem yahut ondan önce melekler tarafından yapılıp, daha sonra Hz. İbrahim’ tarafından aynı temeller üzerine yeniden inşa edilip yükseltildiği gibi [583] Mescid-i Aksa da Hz. Adem döneminde yahut ondan önce yapılmış; daha sonra Hz. Davud yahut Hz. Süleyman tarafından aynı temeller üzerine yeniden inşa edilmiştir.[584]
Mescid-i Aksa, Mescid-i İlyâ (Allah'n Mukaddes Evi), Arz-ı Mukaddese, Beyt-i Makdis (Kutsal ev), Kudüs (Kutsal), Şellem, Erselim (veya Erşelem, veya Erşelîm), Beyt-i Âyil, Sayhûn, Kasrûn.. gibi İsimlerle de anılmıştır. [585] Ayette Kur'ân'ın inişinden asırlarca önce yapılan bu mabedin 'mescid' olarak adlandırılmış olması da oldukça manidardır. Bununla Hz. Adem'den peygamberimize kadarki tüm peygamberlerin din (İslam) birliğine işaret edilmiş ve aynı dinin değişik dönemlerde yapılan mabedieri için de aynı isim (mescid) kullanılmıştır.
Mescid, namaz ibadetinde 'secde'nin önemini vurgulamak için, 'secde edilen yer' anlamına gelen bir kelimedir. İlâhî kaynaklı dinlerin mabedleri için Kur'ân'da şu kelimeler kullanılmıştır; Savmia
(çoğulu Savâmi'), Bîa (çoğulu Biye'), Salât (çoğulu Salavât), mescid (çoğulu Mesâdd) [586], Kıble [587], Musalla [588], Beyi (çoğulu Büyüt), Mihrar. [589] Kudüs'teki mübarek mabed için 'Mescid' diyen yukardaki İsra suresi ayeti Mekke'de inmiştir. Ayet indiğinde Mescid-i Aksa henüz İslam'ın hakimiyetine girmemişti. Buna rağmen o tarihî mabed 'mescid' olarak isimlendirilmiştir. Bu, hem mabedlerin temel misyonunun bir olduğuna işaret eder, hem ds Kur'ân'ın kendinden önceki kutsal kitapları tasdikleyerek inmiş olması gibi, kendinden önceki dönemin mabedlerinin saygınlığını da koruduğunun açık belgesidir.
İşte Tevhid birliğine dikkat çekmek ve davetin ilk intişar yeri olan Filistin bölgesi ile ikinci intişar yeri olan Arabistan arasındaki coğrafî bağlantıyı vurgulamak için İsra mucizesi Mekke-Kudüs arasında gerçekleşmiştir. Böylece her iki bölgedeki davet ve tevhid mücadelesi iyice tanınıp sağlıklı bir biçimde değerlendirilerek ibret alınması hedeflenmiştir. İşte bu yüzden olacak ki, İsra mucizesinin bahsedildiği ayette de her iki bölgenin merkezleri durumunda olan iki mescid anılmıştır:
"Kulunu (Muhammedi) bir gece Mescid-i Haram'dan, kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın şanı yücedir. Doğrusu O, işitir ve görür." [590] Öte yandan İsra mucizesinde Hz. Peygamber, önce Mescid-i Aksa'ya götürülerek, bu kutsal mekanı görmekle manen hazırlanmış ve buradan elde ettiği maddi belgelerle İsra yolculuğunu inkarcılara karşı isbat edebilmiştir. [591]
Mescid-i Aksa'nın adının geçtiği ayette bahsedilen ve 'mübarek kılınan yer'in ise Şâm olduğu ileri sürülmüştür. Süryanice güzel-hoş anlamına gelen Şâm ismini Hz. Nuh'un oğlu Şam'dan almıştır. Bir başka görüşe göre ise, Yemen'e, Ka'be'nin sağına düştüğü için 'Yemen' adı verilirken, soluna düştüğü için Şam'a da bu isim verilmiştir. [592] Yüce Allah, etrafında akıttığı nehirler ve bitkilerle orayı hem madden bereketlendirmiş, hem de pek çok peygamber göndererek manen mübarek kılmıştır. [593] İsra mucizesinde uğrak yeri seçilerek ve Kur'ân'da anılarak da bu bereket bir kez daha tescil edilmiştir.
Mescidu Dirar, zararlı mescid demektir. Büyük ölçüde Tevrat ve İncil ezberinde olan din bilgini Ebû Amir'in yönlendirmesiyle, müslümanları birbirine düşürmek için, münafıklar tarafından Medine'de Kubâ' mescidinin yanıbaşına inşa edilen ve Kur'ân'da 'zarar veren mescid' diye anılan mesciddir. Anılan mescid, banilerinin Peygamberimizin gelip mescidlerinde namaz kıldırarak açılışını yapmasını beklerken, inen ayetler üzerine Peygamberimiz tarafından yıktırılan, enkazı yaktırılıp yeri çöplük haline getirilen mesciddîr. [594] Bu mescidden bahseden sözkonusu ayetler şöyledir:
"Zarar vermek, inkar etmek, müminlerin arasını ayırmak, Allah ve Peygamberine karşı savaşanlara dalta önceden gözcülük yapmak üzere bir mescid kurup: 'Biz sadece iyilik yapmak isledik' diye yemin edenlerin yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah şahittir. O mescide hiç girme! Senin ilk gününden ben Allah'a karşı gelmekten sakınmak için kurulan mescitte bulunman daha uygundur. Orada, arınmak isteyen insanlar vardır. Allah, arınmak isteyenleri sever. Yapısını, Allah'tan sakınmak ve Onun hoşnutluğuna ermek için yapan kimse mi daha hayırlıdır yoksa, yapısını kayacak bir yar kıyısına yapıp da onunla beraber cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden kimselere doğru yolu göstermez. Yaptıkları bina, kalplerinde şüphe ve ızdırap kaynağı olmakta kalpleri paralalana kadar devam edecektir, Allah bilendir, hakimdir.” [595]
el-Bey tü'l-Atik maddesine bakınız.
Cem' maddesine bakınız.
Yeryüzünün doğuları ve batıları anlamına gelen ve bir ayetle geçen [596] bu ifade ile Şâm ve Mısır'ın kastedildiği ileri sürülmüştür. [597] Bu ifadeden kastın doğusuyla batısıyla tüm yeryüzü olduğu da söylenmiştir.[598]
Bir çok yer/yurt demektir. Vatan, kişinin doğup büyüdüğü ve yaşadığı yerdir. [599] 'Vtn' kökünden türeyen ve 'yerler' anlamına gelen 'mevâlın' kelimesi, 'mevtin' kelimesinin çoğulu olup Huneyn savaşından önce, Hz. Peygamber ve ashabının yaptığı savaş yerleri olan Bedir, Kurayza, Nadir, Hideybiyye, Hayber, Mekke gibi yerler için bir ayette kullanılmışür. [600] Söz konusu ayet şöyledir:
"And olsun ki Allah size bir çok yerlerde ve çokluğunuzun sizi böbürlendirdiği fakat bir faydası da olmadığı, yeryüzünün geniş olmasına rağmen size dar gelip de bozularak arkanıza döndüğünüz Huneyn gününde yardım etmişti." [601]
Sınırları belirlenmiş her beldeye mısır adı verilir. [602] Mısır, doğu ile batı ayrımında bir sınır kenti olduğu için, yahut kendisine yönelinen, ayrılmak istenmeyen yer anlamına geldiği için bu isimle adlandırılmıştır. [603] Adını Mısır b. Beysar b. Kıbt'en almıştır. [604] Mısır bölgesine Füstât ismi de verilir. Rivayetlerde Allah'ın hazineleri' (Hazâinullah) diye anılan Mısır, Hicrî 19. senede Amr b. el-As tarafından fethedilmiştir.[605]
İnsanlık tarihinin önemli kilometre taşlarından biri olan Mıssr şehrî Kur'ân'da beş ayette geçer:
"Ey Musa! Bir çeşit yemeğe dayanamayacağız, bizim için Rabbine yalvar, bize, yerin bitirdiği sebze, hıyar, sarmısak, mercimek ve soğan yetiştirsin' demiştiniz de, 'Hayırlı olanı daha düşük şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre (tnısran) inin, şüphesiz orada istediğiniz vardır' demişti..." [606]
Ayetteki şehrin, şehirlerden bir şehir olduğu söylenirken, bir başka görüşe göre bu şehrin Filistin şehirlerinden Mısır olduğu söylenmiştir. [607]
"Musa ve kardeşine: 'Mısır'da milletinize evler hazırlayın; evlerinizi namazgah edinin, namaz kılın' dîye vahyettik, inananlara müjde et. [608]
"Mısır'da onu satın alan kimse karısına: 'Ona güzel bak, belki bize faydası olur yahut da onu evlat ediniriz' dedi."[609]
"Yusufun yanına geldiklerinde, o, anasını babasını bağrına bastı, 'Allah'ın dileğince, güven içinde Mısır'da yerleşin' dedi." [610]
"Firavun, kavmine şöyle seslendi: 'Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?” [611]
Evin en şerefli ve yüksek yeri ve kıble anlamlarına gelen [612], camilerde imam için hazırlanan bir makam olan mihrab, manastır ve kiliseleri birbirine bağlayan ve yerden biraz yüksek olarak inşa edilen hücreler için de kullanılmıştır." [613] Kur'ân'da bîr ayetle çoğul olmak üzere (mehârib) toplam dört ayette, belli mabedlerin mihrablarını kastederek şu şekilde geçer:
".. Zekeriya ne zaman mihraba girdiyse Meryem'in yanında bir yiyecek buldu.." [614]
"Zekeriya mihrabda namaz kılmakta iken melekler ona seslendi.." [615]
"Zekeriya mihrabda kavminin karşısına çıkıp onlara 'sabah akşam teşbih edin' diye işaret etti." [616]
"Sana o davacıların haberi geldi mi? Hani onlar (Davud'un bulunduğu yere girmek için) mihraba tırmanmışlardı." [617]
"Cinler Süleyman'a dilediği şekilde mihrablar yaparlardı..” [618]
İyi güzel yer anlamına gelen 'Mübevvee Sıdk', İsrailoğullarının Mısır'dan çıktıktan sonra gelip yerleştikleri Filistin bölgesindeki [619] Ürdün, Şâm, Beyt-i Makdis, Mısır, Medîne arasında kalan Yesrib toprağıdır. [620]
Kur'ân'da bir ayette şöyle geçer:
"And olsun ki, İsrailoğullarının iyi bir yere yerleştirdik, onlara temiz rızıklar verdik, kendilerine bir bilgi gelene kadar ayrılığa düşmediler." [621]
Mü'tefikât kelimesi, sözlükte, altüst, tersyüz olmuş anlamınadır. Hz. Lut'un kavminin helak edildiği yerler için kullanılmıştır. [622] Sa'be, Sa'de, Umra, Dûmâ ve Sedûm adlı beş yerleşim merkezine verilen addır. [623] Bu şehirlerin en büyüğü Sedum şehri idi.Sedum, Şâm ile Medine arasında bir yerdir. [624]
Rivayete göre Hz. İbrahim Filistin bölgesine; Hz. Lut ise Mülefike bölgesine peygamber olarak gönderilmişlerdir. [625]
Bugün bu bölgede 'Ölü Deniz’ (Dead Sea) de denilen Lût gölü bulunmaktadır. Rivayetlere göre pis kokulu ve deniz seviyesinden dörtyüz metre daha aşağıda bulunan bu göl, daha önceleri yoktu. Ancak bölgenin altını üstüne getirebilecek büyük sarsıntılarla böyle bir gölün oluşmuş olması muhtemeldir. 1965 te bölgede yapılan araştırma ve kazılar, gölün güney kısmında yirmi binden fazla mezar tesbit etmiştir. Bu da, bir zamanlar buralarda, büyük şehirlerin varolduğunu ve bunların yere batarak yok olduklarını doğrulamaktadır. [626]
İnsanlık tarihinin yerin dibine geçirilerek helak olunanlar sayfasında önemli bir yere sahip olan Mü'tefikât kelimesi, Kur'ân'da üç yerde şu şekilde geçer:
"Kendilerinden önce olan Nuh, Ad, Semud kavimlerinin, İbrahim kavminin, Medyen ve altüst olmuş şehirler halkının haberleri onlara gelmedi mi? " [627]
"Firavun, ondan öncekiler ve alt üst olmuş kasabalarda oturanlarda suç işlemişlerdi." [628]
"Lut kavminin kasabalarını yere batıran, onları gömdükçe gömen O'dur." [629] Olay bîr başka yerde de şöyle anlatılır:
"Memleketlerini alt üst ettik, Üzerlerine sert taş yağdırdık. Bunda, görebilen insanlar için ibretler vardır. O şehrin kalıntıları işlek yollar üzerinde hala durmaktadır. Bunda inananlar için ibret vardır." [630]
Sözlükte nak', dağılıp yayılan toz ve suyun biriktiği yer anlamlarına gelir. [631]
"Ve tozu dumana katanlara yemin olsun.." [632]
Ayetinde geçen 'Nak' kelimesinin Arafat ile Müzdelife arasında bulunan bir yer ismi olduğu söylenmiştir. [633] Buna göre ayetin anlamı şöyle olur:
"Nak' vadisinde tozu dumana katan hacılara yemin olsun." Aynı görüşe göre, bir sonraki ayette de Müzdelile vadisinin diğer adı olan Cem' vadisine yemin edilmiştir. [634]
Kur'ân'da iki ayette geçen [635] ve Rabve, Ribve, Rubve ve Rabâve formlarında okunan [636] bu kelime yüksek tepe anlamında olup Bakara suresinde bu anlamda kullanılmıştır. Öteki ayette ise belli bir yer adı olarak tanımlanmıştır. Bu ayette geçen bu tepenin neresi olduğuna dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Dımeşk şehri olduğu, yahut Âd kavminden Ceyrun b. Saîd'in kendi adına yaptırdığı ve bol sütunlu bir şehir olduğu, yahutta Hz. Meryem'in küçükken sığındığı Nasıra adlı bir şehir olduğu ve Nasarâ isminin de buradan geldiği söylenmiştir. [637] Bu konuda Ebu Hüreyre şunları söyler:
"Filistin'de bulunan Ramle şehrine sahip çıkın. Çünkü Yüce Allah onun hakkında 'Her ikisini de, pınarı bulunan, oturmaya elverişli yüksek bir yere yerleştirdik buyurmuştur." [638] Bu rivayette sözkonusu edilen ayet şöyledir:
"And olsun ki Musa'ya, doğru yola girsinler diye Kitap verdik. Meryem oğlunu da, annesini de mucize kıldık. Her ikisini de, pınarı bulunan, oturmaya elverişli yüksek bir yere yerleştirdik.” [639]
Sözlükte rakîm, divit, kurşun levha, kitap gibi anlamlara gelir. Onun bir dağ yahut yerleşim merkezi adı olduğu da söylenmiştir. [640] Bir görüşe göre ise Rakîm, Ashab-ı Kehfin bulunduğu şehirin adıdır. [641]
İçerisinde mağara bulunan bir vadi ismi, Ashab-ı Kehfin köpeklerinin adı, yahut İsimlerinin yazılı olduğu kitabe adı, mağaranın ağzını kapatan taşın adı olduğu da ileri sürülmüştür. Ashab-ı Kehfin bulunduğu söz konusu şehrin Kostantıniyye'ye altı fersah uzaklıkta olduğu söylenmiştir. [642] Rakîm'in Ürdün'ün doğu tararlarında bir yer olduğu da ileri sürülmüştür. [643] Bİr grup ilim adamı da Kehf ehli ile Rakîm ehlinin Rum diyarında yaşamış ayrı ayrı toplumlar olduğu görüşüne varmışlardır.[644]
Neyin adı ve neresi olduğu tartışmalı olan bu kelime, Kur'ân'da şu ayette geçer:
"Yoksa sen Kehf ve Rakîm ehlini şaşılacak ayetlerimizden mi zannettin?" [645]
Sözlükte ras, taş ve tuğla ile örülmemiş kuyuya denir. [646] Semud kavminden bir kesim, yahut Yemame yerleşim merkezlerinden biri, veya Felc'de [647], yahut Azerbeycan'da, yahut Yemame'nin aşağısında, yahut da Antakya'da bir kuyu ismi; Necd'de bir vadi yahut bir nehir adı [648], yahut Yemen'in Sayhad bölgesinde bir yer [649] veya Yemame yerleşim merkezlerinden bir kent [650] olduğu söylenmiştir. Raslilerin peygamberlerini kuyuya gömen bir toplum olmalarından bu bölgenin bu adla adlandırıldığı söylenmiştir. Raslilerin kimler olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşleri şu şekilde özetleyebiliriz:
a- Rasliler, putperest bir toplum olup, onun iki kabilesi Kademan ve Yaman kendilerine peygamber olarak gönderilen Hz. İbrahim'in oğlu Hanzala b. Saffan'ı yalanlayıp öldürmelerinin akabinde topyekün helak edilmiştir.[651]
b- Kendilerine Yahuzâ b. Yakub oğullarından bir peygamber gönderilen, Onu kuyuya atmaları sonucu helak edilen agaçperest bir toplumdur.
c- Bir kuyu kenarında yaşayan ve kendilerine Şuayb peygamber gönderilen, azgınlıklarını sürdürmeleri sonucu kuyunun yıkılmasıyla helak edilen bir toplumdur.
d- Yasin suresinde kıssası anlatılan ve adının Habibü'n-Neccar olduğu ileri sürülen davetçiyi katledip kuyuya atanlardır.
e- Onlar peygamberlerini katledip etini yiyen ve kadınlarına ilk defa siniri öğreten bir toplumdur. [652]
f- Taberî, Raslilerin, Buruc suresinde kıssaları anlatılan hendek sahipleri olduğunu savunur. [653]
Ras kelimesi, Kur'ân'da iki yerde şöyle geçer:
"Ad, Sernud kavimleri ile Rass'lileri ve bunların arasında bir çok nesilleri de yerle bir ettik.” [654]
"Onlardan önce Nuh kavmi, Rass'liler, Semud, Ad, Firavun kavimeri, Lut’un kardeşlen, Eykeliler, Tubba kavmi de yalanlamışlardı; evet bunların hepsi peygamberleri yalanlamışlardı da tehdidim gerçekleşmişti. " [655]
Rûm kavminin adı olup tekili rûmîdir. Rumlar bu ismi ataları Rûm b. Aysû (Iysû) b. İshak b. İbrahim'den almışlardır. [656] Anadolu coğrafyası başta olmak üzere iklim, bolluk ve bereket bakımından en verimli yerlerden oluşmuş geniş bir bölgenin adıdır. [657] Diyar-ı Rûm, Rumeli, Roma [658] şeklinde yer ismi olarak kullanılan bu kelime bir ayette şu şekilde geçer:
"Elif, Lam, Mim. Rumlar en yakın bir yerde yenildiler." [659]
Merve maddesine bakınız.
Sarh, tezyinatlı yüksek köşk demektir. [660] Hz. Süleyman'ın Sebe' melikesini ağırlamak için cinlere yaptırdığı camdan köşktür.[661]
"Ona: 'Köşke gir' dendi; salonu görünce, onu derin bir su zannetti, eteğini çekti. Süleyman: 'Doğrusu bu camdan yapılmış mücella bir salondur' dedi. Melike: 'Rabbimz Şüphesiz ben kendime yazık etmişim. Süleyman'la beraber, alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum' dedi.” [662]
Kaynaklarımız ayette sözkonusu edilen köşkün Hz. Süleyman'ın Sebe' kraliçesini ağırlamak için Kudüs'te yaptırdığı muhteşem köşk olduğunu söylemişlerdir. [663]
Bir görüşe göre, hiçbir şey bitmeyen kumluk yer, kesilip biçilmiş yahut koyu karanlık gece anlamına gelen 'Sarım' kelimesi, [664] Yemen bölgesinde bir yer adı olup, geçtiği ayette söz konusu edilen bahçenin bulunduğu yere işaret etmektedir. [665] Geçtiği ayet şöyledir:
"Ama onlar daha uykudayken Rabbinin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi sarıverınişti de bahçe kapkara (sarim) kesilmişti." [666]
Ayette geçen 'Sarîm' kelimesini, bir yer adı olarak aldığımızda mana şöyle olur:
"..Bahçe Sarîm beldesi gibi oluvermişti."
Yemen'de bir şehir olup şu an harap vaziyettedir. Hz. Süleyman devrinde yaşamış olan ve Kur'ân'da kıssası anlatılan kraliçenin yaşadığı şehirdir. Arim selinin yıktığı şeddin bulunduğu şehir de burasıdır. Bu sed, bölgeyi sürekli tahrip eden sel sularını durdurup toplamak için yapılmıştı. Demir ve taşlardan sağlamca yapılmış olan bu sed ile oluşturulan büyük baraj ile hem sulama yapılıyor hem de suyu içme suyu olarak kullanılıyordu. Sebe' bölgesi azaptan önce oldukça verimli, güzel manzaralı, yolları geniş ve düz, suyu bol, dillere destan bir yerdi. Adını Sebe' b. Yeşcub b. Ya'rub b. Kahtan'dan almıştır. [667] Tarihçiler Sebe'lilerin tarihinin miladdan önce 950 yılına kadar uzadığını söylerler. Bu da Sebe' yurdunun insanlık tarihinde çok önemli ve eski bir medeniyet merkezi olduğunu ortaya koyar. Nitekim kaynaklar, Hicrî dördüncü asırda Sebe'lilerin enkazlarına rastlandığını söylerler." [668]
Bir Kur'ân suresinin de adı olan Sebe' iki ayette geçer:
"Çok geçmeden Hüdhüd gelip Süleyman'a: "Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sana Sebe'den doğru bir haber getirdim. Ora halkına hükmeden, her şeyden kendisine bolca verilen ve büyük bir tahta sahip olan bir kadın buldum; onun ve milletinin Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Göklerde ve yerde gizli olanları ortaya koyan, gizlediğiniz ve açıkladığımı şeyleri bilen Allah'a secde etmemeleri için şeytan, kendilerine, yaptıklarını güzel göstermiş, onları doğru yoldan alıkoymuştur. Bunun için, doğru yolu bulamazlar. O çok büyük arşın sahibi olan Allah'tan başka tanrı yoktur" dedi." [669]
"Sebe'lilerin yurtlarında Allah'ın kudretine bir işaret vardır: Sağlı sollu iki bahçe vardı. Onlara: 'Rabbinizin verdiği rızıktan yiyin ve O'na şükredin. İşte hoş bir şehir ve bağışlayan bir Rab' denmişti. Fakat onlar yüz çevirdiler; bunun için biz de üzerlerine Arim selim gönderdik, onların bahçelerini, buruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik .[670]
Sed, dağ, engel anlamına gelir. [671] Ye'cûc ve Me'cûc, Sâm b. Nuh oğullarından olan bozguncu iki kabiledir. Ayetlerde geçen şeddin nerede olduğu konusunda farklı görüşler vardır. [672] Ayette geçen iki dağın Hazar Denizi ile Kara Deniz arasında uzanan sıra dağların bir bölümü olduğu ileri sürülmüştür. [673] Kimi tarihçiler de ayette sözkonusu edilen şeddin, uzaydan dünya üzerinde görüldüğü söylenen tek insan yapıtı olan Çin şeddi olduğunu söylemişlerdir. Oysa bu sed, Dağıstan ve Kara Deniz ile Hazar Denizi arasında yer alan ve Kafkasya'nın iki şehri olan Derbent ve Daryal arasına inşa edilmiştir. Kara Deniz ve Daryal arasında, aralarını büyük bir ordunun geçemeyeceği derin vadilerin ayırdığı yüksek dağlar vardır. Fakat Derbent ile Daryal arasında bu tür dağlar yoktur ve dağların araları geçit verecek şekilde geniştir. Eski çağlarda kuzeyden gelen vahşi ve göçebe kabileler güneydeki toprakları bu geçitlerden yararlanarak istila ederlerdi. Bu akınlardan tedirgin olan Pers kralları, saldırılardan korunmak için elli mil uzunluğunda, 29 fit [674] yüksekliği ve 10 fit genişliği olan bir duvar yapmak zorunda kalmışlardı. Bu duvarın kalıntıları bugün bile görülebilir. Müslüman tarihçiler, bu duvarın Züll-Karneyn tarafından yaptırıldığını ileri sürerler. [675]
İnsanlık tarihinin önemli eserlerinden olan bu şedden bahseden ayetler şöyledir:
"Sonunda, iki dağın arasına varınca, orada neredeyse hiç laf anlamayan bir millete rastladı. Dediler ki: 'Zülkarneyn! Doğrusu Yecuc ve Mecuc bu ülke de bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?' 'Rabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım. Bana demir kütleleri getirin’ dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: 'Körükleyin’ dedi. Demirler akkor haline gelince: ''Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim’ dedi. Artık Yecuc ve Mecuc onu ne aşabildiler ve ne de delip geçebildiler. [676]
Şam'da bir vadi olduğu söylenmiştir. [677] Geçtiği ayet şöyledir:
"Oraya gelince, kutlu yerdeki vadinin sağ yanındaki ağaç cihetinden: 'Ey Musa! Şüphesiz Ben alemlerin Rabbi olan Allah'ım” diye seslenildi.[678]
"Bu yüzden Semud milleti zorlu bir sarsıntı ile yok edildi" [679] ayetinde geçen Tâğıye kelimesinin Semûd kavminin helak edildiği yer [680] yahut İslam öncesi Tâifte bulunan Lât putunun diğer adı olduğu söylenmiştir.[681]
"Allah inananlardan, ağaç altında sana baş eğerek el verirlerken, and olsun ki hoşnut olmuştur" [682] ayetinde işaret edilen ve bugün Mekke'nin batısında Mekke'ye 22 km. mesafede Cudde yolu üzerinde bulunan Hudeybİyye mevkiindeki Semura ağacının altıdır. [683] Hicretin altıncı yılında umre yapmak için 1400 kişilik sahabesiyle yola çıkan Hz. Peygamberin umre yapmasına izin vermeyen Mekke müşriklerine elçi olarak gönderdiği Hz. Osman'ın müşriklerce öldürüldüğüne dair haberlerin gelmesi üzerine ashabıyla altında ölüm beyati [684] yaptıkları bu ağaç hakkında kaynaklarımızda farklı rivayetler vardır. Yaygın olan rivayete göre, insanlar sürekli bu ağacı ziyaret edip altında namaz kılmaya başlayınca Hz. Ömer bu davranışlarından dolayı onları azarlamış ve ağacı kestirmiştir. [685]
Tennûr, birbirine yakın formlarda, hemen hemen tüm dillerde ekmek yapılan yer için kullanılan bir kelimedir. [686] "Sonunda emrimiz geldiğinde ve tandır feveran ettiğinde" [687] ayetinde geçen ve Nuh tufanını başlatan özel bir sembol olan 'tennur' kelimesi, tercih edilen görüşe göre suyu kaynatmaya başlayan bir tandır olarak anlaşıldığı gibi; [688] yeryüzü, yahut yeryüzünün en yüksek bölümü olarak da anlaşılmıştır. [689] Ayette sözkonusu edilen olayın meydana geldiği yerin Küfe mescidinin bulunduğu yer, yahud Hindîstanda bir yer, yahut da Şam'da Aynu Verde denilen ve Hz. Nuh'un evinin uzağında kalan bir yer olduğu söylenmiştir. [690]
"Allah: 'Orası onlara kırk yıl haram kılındı; yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Sen, yoldan çıkmış millet için tasalanma' dedi.” [691] Ayette geçen 'yetîhûne' kelimesi şaşkın şaşkın dolaşma yanında, Tîh'te kalmak anlamına da gelmektedir. [692] Mısır'dan çıkan İsrailoğulları Sina yarımadasına Arabistanın kuzey sınırıyla Filistin'in güney sınırının birleştiği yerin yakınındaki Faran çölünde uzun bir müddet dolaşmışlardır. [693] İşte bu çöl, 'Ben-i İsrail Çölü' diye de anılan, Eyle, Mısır, Kulzüm denizi ve Serât dağları arasında bulunan, kırk fersah uzunluk ve genişliğindeki, taşlık ve kumluk Tîh çölüdür. [694]
"İncir ve zeytine and olsun" [695] ayetinde geçen Tîn ve Zeytûn kelimelerini ilk dönem müfcssirlerinin çoğu incir ve zeytin yemişlerine hamletmişlerdir. Çünkü bu iki yemiş, insanlar için son derece yararlı besinlerdir. Ancak Tîn suresinin ikinci ve üçüncü ayetlerinde Tûr i Sînâ ve Emin Belde'nin zikredilmesi, Tin ve Zeytün'un da yer adlarına delalet ettiği görüşünü desteklemektedir. Nitekim kimi tefsirciler [696] Tîn kelimesinin Dimeşk mescidi; Zeytûn kelimesinin ise İlyl [697] mescidi olduğunu söylemiştir. [698] Aynı şekilde Tîn ve Zeytün'un Beyt-i Makdis yanında bulunan iki dağın adı olduğu da ileri sürülmüştür. Bu görüşe göre bu dağların bu isimlerle adlandırılmaları incir ve zeytin ağaçlarının buralarda çokça yetişmesindendir, Hz. İsa'nın doğduğu yerin yahut kaldığı evin bu iki dağın bulunduğu bölgede olduğu ileri sürülmüştür. Bu son görüşe göre Yüce Allah surenin başında, Hz. İsa, Hz. Musa ve Hz. Muhammed (s.a.v.) in yaşadıkları yerlere yemin etmiştir. Surenin akışına uygun olan da bu görüştür.[699]
Bu açıklamalara göre surenin ilk ayetleri şöyledir: Tîn ve Zeytûn dağlarına andolsun. Sina dağına andolsun. Ve bu güvenli sehire andolsun."
Dilcilerin açıklamalarına göre, tûr dağ demektir. Bazıları, özellikle ağaç yetişmeyen çıplak dağlara tûr dendiğini söylemişlerdir. [700] Tûr, Mısır'ın kuzey doğusunda Afrika'yı Asya'ya bağlayan tarihi yarımadaya verilen addır. [701] O, bu adı, Tûr b. İsmail b. İbrahim'den almıştır. [702] Bir başka görüşe göre, Tûr i Sînâ ve Tûr i Zeylâ Beytü'l-Makdis yanında bulunan iki dağın adıdır. İbranicede 'Sînâ’ mübarek, Tûr' ise dağ anlamına gelen iki kelimedir. Arapçada meyveli ve ağaçlı dağlara 'tûr', ağaçsız dağlara ise 'cebel' adı verilir. [703] Hz. Adem ile Hz. Havva'nın kabirlerinin Tûr dağında olduğu da söylenmiştir.[704]
Tevhid tarihinin önemli merkezlerinden biri olan Tûr, Kur'ân'da on ayette geçmektedir. Bunlardan üçünde yalın olarak geçmekte ve onlarda İsrailoğullarından alınan misaka işaret edilmektedir.
"Sizden kesin söz almıştık, Tûr'u yükselterek tepenize dikmiştik." [705]
Hz. Musa, Tevrat ile gelince İsrail oğulIarı onu kabule yanaşmadılar. Bunun üzerine Yüce Allah, Tûr'u tepelerine bir gölge gibi kaldırıp onlardan söz almıştır. [706]
İki ayette Tûr'un sağ yanına (Canib Tûr'il Eymen) İşaret edilmektedir:
"Ona Tûr'un sağ yanından seslenmiş ve konuşmak için onu yaklaştırmıştık." [707]
"Ey İsrailoğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık, Tûr'un sağ yanını size vadettik.." [708]
Normal durumda dağın sağı ve solundan söz edilemeyeceği için ayette geçen dağın sağ yanından kasıt, dağın doğu tarafıdır. Hz. Musa, Medyen'den Mısır'a giderken Tûr'un güneyinden geçtiği için Musa dağa yüzünü döndüğünde, dağın doğusu sağında, batısı ise solunda kalıyordu. [709]
Şu iki ayette de Tûr'un bir yanına (Canib Tûr) işaret edilmektedir:
"Musa süreyi doldurunca, ailesiyle birlikte yola çıktı. Tûr tarafından bir ateş gördü." [710]
"Sen, Musa'ya hitap ettiğimiz zaman Tûr'un yanında da değildin." [711]
Şu ayette Tûr i Sînâ' olarak geçmektedir:
"O suyla, içinde, yediğiniz bir çok meyveler bulunan hurmalık ve üzüm bağları, Tûri Sina'da yetişen; yiyenlere, yağ ve katık veren zeytin ağacını var ettik." [712]
İki ayette de Tûr'a yemin edilmektedir. Bunlardan birinde yalın olarak yemin edilirken, diğerinde ise Tûr i Sînîn' diye yemin edilmektedir; "Tûr'a yemin olsun ki.." [713]
"And olsun Tür i Sinine.." [714]
Ayetlerde Hz. Musa'nın peygamberlikle şereflendirildiği dağa yemin edilerek bu dağın önemine dikkat çekilmiştir. [715]
Filistinde bulunan Tûr dağının yanında bir vadi adıdır. [716] Bu vadi, Yüce Allah'ın Hz. Musa ile konuşması ve Hz. Musa'nın Mısır'dan çıktıktan sonra oraya uğramasıyla şereflenen kutsal bir yerdir. [717]
Kur'ân'da iki ayette geçer:
"Musa ateşin yanına gelince: 'Ey Musa!' diye seslenildi: 'Ben şüphesiz senin Rabbin'im; ayağındakileri çıkar; çünkü sen, kutsal bir vadi olan Tuvâ'dasın.” [718]
"Musa'nın başından geçen olay sana geldi mi? Tuva'da, kutsal bir vadide, Rabbi ona şöyle hitap etmişti: 'Firavun'a git; doğrusu o azmıştır”.[719]
Vadinin yakın tarafı anlamına gelen bu ifadenin zıddı olan 'el-Udvetü'l-Kusvâ' ifadesi de vadinin uzak tarafı anlamına gelip her ikisi de aynı ayette geçmektedir. [720] Bedir savaşını yapan iki ordunun karargah kurdukları yerleri bildiren bu ifadelerden ilki müslümanların bulunduğu tarafa, ikincisi ise Mekkeli müşriklerin bulunduğu yere işaret etmekledir. Buna göre İslam ordusu Bedir vadisinin Medine'ye yakın tarafında, şirk ordusu ise uzak tarafında (Mekke tarafında) bulunmaktaydı. [721]
Sözkonusu ayette şöyle buyurulmaktadır:
"Siz vadiye en yakın (el-Udevetü'd-Dünya) ve onlar da en uzak (El-Udvetü'l-Kusvâ) yamaçta idiler; kervanın süvarileri sizden daha aşağıdaydı.."
Suudî Arabistan'ın güneyinde Nccran [722] şehrinde kazılmış hendeklere verilen addır. Şehidlerin ruhunu tebcil etmek üzere Hz. Ömer'in emriyle bir mescid yapılan ve Medînetü'l-Uhdûd (Hendekler şehri) diye anılan bu bölge bugün harabe halindedir. [723] Kendi kızkardeşi ile evlenecek kadar sapıklıkta ileri giden bir kralın inanan insanları cezalandırmak için kuyu gibi derin ve geniş hendekler kazıp ateşle doldurduktan sonra, inananları içine altığı ve onların yanarak can vermelerini seyrettiği kaynaklarımızda anlatılmaktadır. [724] İnsanlık tarihinde inanan İnsanları ateş dolu hendeklere atarak katletme pek çok kez tekrarlanmış ve değişik rivayetlerde bu katliamlara dikkat çekilmiştir. [725]
Uhdûd kelimesi, bu insanlık ayıbını hatırlatarak işkencecilere bir uyanda bulunmak, işkence ile şehid olanların ruhlarını şad etmek ve benzeri işkencelere katlanmak zorunda kalanlara moral vermek için Kur'ân'da bir yerde şu şekilde geçer.
"Hazırladıkları hendekleri, tutuşturulmuş ateşle doldurarak onun çevresinde oturup, inanmış kimselere dinlerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenlerin canı çıksın.” [726]
Medine'nin kuzeyinde bir dağın adıdır. [727] Peygamberimizin
"Bu bir dağdır, o bizi sever, biz de onu severiz" [728] dediği ve Mekke müşrikleriyle yapılan ikinci büyük savaşın gerçekleştiği dağın adıdır. Diğer dağlardan ayrı tek başına bir dağ olduğu için, tek anlamına gelen 'ehad' kökünden bu isimle anılmıştır. [729]
Uhud, şaz bir kıraate göre, Uhud savaşından bahseden şu ayette geçer:
"Peygamber arkanızdan sizi çağırırken, kimseye (ehad) bakmadan kaçıyordunuz kaybettiğinize ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye, Allah sizi kederden kedere uğrattı. Allah, işlediklerinizden haberdardır." [730]
Ayette geçen 'kimseye' anlamındaki 'ehad’ kelimesi, 'Uhud' diye de okunmuştur. [731] Buna göre mana, "Peygamber arkanızdan sizi çağırırken, Uhutta hiç bakmadan kaçıyordunuz" olur.
Bekke maddesine bakınız.
Tarihte ilk defa dağ ve tepelerde oydukları taş evlerde yaşadığı sanılan toplum Semud kavmidir. Semud kavmi Arabistan'ın kuzeybatı kısmında yer alan ve başkenti Medine-Tebuk demiryolu üzerindeki istasyon şehri Medain-i Salih olan Hıcr bölgesidir. [732] Tarihçi İbn Baluta hicrî sekizinci asırda Mekke'ye giderken Kızıl dağlara oyulmuş Semud evlerini gördüğünü söyler. [733] Şu ayette de onların yaşadığı bir vadiye işaret edilmektedir: "Vadide kayaları kesip yontan Semud kavmine, memleketlerde aşırı giden, oralarda bozgunculuğu artıran, sarsılmaz, bir saltanat sahibi Firavunca Rabbinin ne ettiğini görmedin mi.” [734]
Bu Kur'ân ifadesiyle, ekilip dikilmeye elverişli olmayan Mekke Vadisi kastedilmiştir. [735] Hz. İbrahim hanımı Hz. Hacer ile oğlu Hz. İsmail'i bu vadiye yerleştirdiğinde Yüce Allah'a dua ederken şu şekilde bu ifadeyi kullanmıştır.
"Rabbitniz! Ben çocuklarımdan kimini, namaz kılabilmeleri için senin kutsal evinin yanında, ziraata elverişsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! İnsanların gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için onları ürünlerle vızıldandır.” [736]
Tûr maddesine bakınız. Geçtiği ayet şöyledir:
"Ot aya gelince, kutlu yerdeki vadinin sağ yanındaki (el-Vâdi'l-Eyınen) ağaç cihetinden: 'Ey Musa! Şüphesiz ben alemlerin Rabbi olan Allah'ım' diye seslenildi." [737]
Tür maddesine bakınız. Geçtiği ayet şöyledir:
"Ben şüphesiz senin Rabbinim; ayağındakileri çıkar; çünkü sen, kutsal bir vadi (el-Vâdi'I-Mukaddes) olan Tuvâ'dasın." [738]
Yüce Allah, Hz. Musa'nın bulunduğu bu vadinin güvenli ve kutsal bir vadi olduğuna işaret etmek ve ona saygı göstermesini sağlamak için ayakkabılarını çıkarmasını emretmiştir. [739]
"Tuva'da, kutsal bir vadide, Rabbi ona şöyle hitap etmişti.." [740]
Karınca Vadisi 'anlamına gelen bu tabir bir ayette geçmektedir.
"Sonunda, Karınca Vadisine geldiklerinde bir karınca: 'Ey Karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman'ın ordusu farkına varmadan sizi ezmesin' dedi." [741]
Bazı tefsirciler ayette geçen 'Vadi'n-Neml'in. Suriye'de bu isimle bulunan ve Nemle adlı bir kabilenin yaşadığı vadi olduğunu söylemişler ise de bu görüş tutarlı değildir. Çünkü Arapçada hayvan isimleriyle anılan kabilelerden bahsedilirken yalın hayvan adıyla değil, sözgelimi 'Beni Kelb', 'Beni Esed' denir. Oysa ayette de'bir karınca dedi'denilerek burasının karınca vadisi olduğu açıkça vurgulanmıştır. [742] İlim adamlarımız sözkonusu vadinin Tâif yahut Şam'da karıncası bol bir vadi olduğunu söylemişlerdir. [743] Hz. Süleyman Şâm seferine giderken bu vadiye uğramıştır. [744]
Kenarı ve derinliği anlaşılmayan deniz, suyu tuzlu ve acı deniz, yahut suyu tatlı nehir anlamlarına gelen 'yem' kelimesi [745] şu ayetlerde yedi kere geçer:
"Bu sebeple onlardan öç aldık, ayetlerimizi yalan sayıp umursamadıkları için onları denizde boğduk." [746]
Ayette sözkonusu edilen deniz, İsrailoğullarının Hz. Musa ile birlikte Hravnun zulmünden kaçarak Sina Yarımadasına giderken geçmek/orunda kaldıkları denizdir. Deniz, Hz. Musa'nın asası ile denize vurmasıyla ikiye ayrılmış ve denizin ortasında açılan yoldan Musa ve beraberindekiler geçip sahil'e, selametle çıkarlarken onları izleyen Firavn askerleriyle birlikte boğulup kahrolmuştur. [747] Adı geçen denizin hangi deniz olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. O Tevrata göre Kızıldenizdir. Onun Sirbonian Denizi yahut Süveyş Körfezi, yahut körfezin kuzey kısmı, yahutta herhangi bir deniz olduğu söylenmiştir. [748]
"Allah: 'Ey Musa! İstediğin sana verildi' dedi. Zaten sana başka bir defa da iyilikte bulunmuş ve annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmiştik: Musa'yı bir sandığa koy da suya bırak; su onu kıyıya atar, bana da, ona da düşman olan biri onu alır. Ey Musa! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kıldım." [749]
Bu ayette geçen sudan kasıt ise Mısır'daki Nil nehrinin sularıdır. Nehrin suyu tatlıdır. Rivayete göre annesi Hz. Musa'yı dünyaya getirince Firav-n'un çocuğunu Öldürmesinden korktuğundan onu, bir sandığa koyup Nil nehrine bırakmıştır.[750]
"Musa: 'Defol! Doğrusu artık hayatta, 'Bana dokunmayın!' demenden başka yapacağın yoktur. Senin için asla kaçamayacağın bir ceza daha vardır. Durup üzerinde titrediğin tanrına bak, onu yakacağız, sonra denize dökeceğiz' dedi." [751]
Ayette geçen denizden kastın ise Firavn alinin boğulduğu deniz olduğu söylenmiştir.[752]
el-Medinetü'l Münevvera maddesine bakınız.
et-Tîn maddesine bakınız.
Yaptığımız araştırmada, seksene yakın belli yer isminin Kur'ân'da geçtiğini gördük. Bu isimlerden bazısı aynı yer için kullanılmış farklı isimler olup herbiri, o yerin farklı yönlerine dikkat çekmektedir. Bekke-Mekke, Medine-Yesrib, Beyt-Beyt-i Atik-Beyt-i Haram-Ka'be-Mescid-i Haram aibi.
Bu isimlerden kimi genel yer adları için kullanıldığı gibi, özel yer adı olarak ta kullanılmıştır. Arz, belde, beyt, cennet, karye, mısır, medine vb.
Adı geçen bu yer isimlerinin genellikle, insanlık ve medeniyet tarihinin beşiği mesabesinde olan, tevhîd mücadelesinin değişik safhalarıyla yoğun olarak geçtiği yer adları, mescid adları olduğu görülmektedir. Ama bu coğrafya içerisinde yerleşim yerleri ve mescidler yanında, belirli dağlar, vadiler, denizler ve diğer yerler de yer almaktadır. Adı geçen bu yer isimleri büyük ölçüde Kur'ân'ın ilk muhatapları tarafından bilinmekteydi. Onlar bu yerleri ya bizzat gezip görmüşlerdi, ya da bu yerler hakkında bilgi sahibi idiler. Bu da bize bu yerlerin geçtiği ayetleri daha iyi anlayabilmek için, tıpkı ilk muhataplar gibi bu yerler hakkında bilgi sahibi olmanın önemini anlatmaktadır.
Kur'ân'da sözkonusu edildiği halde, adı açıkça anılmayan kimi yerler de vardır. Ne varki, bizim konumuz Kur'ân'da adı açıkça geçen yerler olduğundan biz onlara yer vermedik.
Kur'ân'da geçen bu yer adlarının geçme yoğunluğu hakkında bir fikir vermek için bu yerlerin, kaç kere geçtiğini gösterir dağılım grafiklerini vererek konuyu bitirmek istiyoruz:
Tağiye 1
Sebe' 2
Sarim 1
Rum 1
Rass 2
Rakım 1
Mütefikat 3
Mısır 5
Meyden 10
MedineYesrib 15
Medain 3
İrem 1
Hıcr 5
Eyke 4
Beke MekkeÜ.Kura 4
Bedir 1
Babi 1
Arz-ı Mukaddese 1
Ahkaf 1
Grafik IX
Kur'ân'da Geçen Yerleşim Merkezleri Dağılım Grafiği
Görüldüğü üzere Kur'ân'da adı geçen yerleşim merkezleri içerisinde en fazla Medine, Medyen, Hıcr, Mısır ve Mekke'nin adı geçmektedir. Bunlardan Medine ve Mekke İslam'ın doğduğu ve geliştiği merkezler, diğerleri ise Kur'ân'ın ilk muhataplarının gelip geçtiği ve yakından bildikleri yerlerdir.
Grafik X
Mevatin 1
Karye 56
Dar 48
Cennet 147
Beyt 65
Beled 19
Arz 464
Kur'ân'da Geçen Genel Yer Adlarını Bildiren Kelimeler Grafiği
Görüldüğü üzere Kur'ân'da anılan genel yer adlarından en fazla, herkesi yakından ilgilendiren yeryüzü (arz) ve cennet geçmekte, onları diğerleri izlemektedir.
Mihrab 4
M.Dırâr 1
M.Aksa 1
M. Haram 15
Ka'be 2
B. Haram 18
B. Atîk' 2
Grafik XI
Kur'ân'da Geçen Belirli Mescidlerin Dağılım Grafiği
Görüldüğü üzere Kur'ân'da anılan mescidlerden en fazla, Kur'ân'ın ilk muhataplarını ve muslümanları çok yakından ilgilendiren Mekke'deki Mescid-i Haram Kabe'nin adı geçmektedir.
Zeytun 1
Uhud 1
Tur 10
Tin 1
Safa 1
Rabve 2
Cudi 1
Arafat 1
Grafik XII
Kur'ân'da Geçen Belirli Dağların Dağılım Grafiği
Görüldüğü üzere Kur'ân'da anılan dağlardan en fazla, Kur'ân'ın yakın muhataplarından Yahudiler'i yakından ilgilendiren Tûr dağının adı geçmektedir.
Kuran-ı Kerimde, yukarda açıkladığımız belli yer isimleri geçtiği gibi, belirsiz yer şekilleri de geçmektedir. Dağ, tepe, tümsek, bayır, yokuş, pınar, akarsu, nehir, deniz, kara, ova, çöl, kayalık, kuyu, mağara, gedik gibi pek çok kelime geçer ayetlerde. Bunlardan çoğu, dünyadaki tabiî yer şekilleridir ki, bunların insanlık hayatında, kültürel ve sosyal oluşumlarda çok önemli bir yeri vardır. Zaman zaman aynı isimlerin ahiretteki bir takım yerler için kullanıldığı da görülmektedir.
Kur'ân, öncelikle bu yer şekillerinin de Allah'ın kulları üzerindeki nimetlerinden biri olduğuna dikkat çeker. Kimi zaman anlatmak istediği hakikatleri bu yer şekillerinden yararlanarak anlatır. Kimi zaman da bîr kıssa sunulurken, olayın geçtiği yer, genel olarak bir yeryüzü şekli olarak verilir ve anlatılan kıssanın mesajının hem herkes tarafından kolayca anlaşılması, hem de belli biryere bağlı kalınmadan evrensel olarak anlaşılması hedeflenir.
Şimdi Kur'ân ayetlerinden tesbit edebildiğimiz bu yer şekillerine kısa kısa işaret edelim: [753]
Büyük dağ anlamına gelen 'alem' kelimesinin çoğuludur. [754] İki ayette çoğul formunda geçer:
"Denizde yüce dağlar gibi gemilerin yürümesi O'nun varlığının delillerindendir " [755]
Sarp yol, dağdaki aşılması zor dik geçit demektir. [756] Beled suresinde iki kere, mecazi anlamda [757] geçer:
"Ama o, zor geçidi aşmaya girişemedi. O zor geçidin ne olduğunu sen bilir misin'/O geçit, bir köle ve esir azadetmek, yahut, açlık, gününde, yakım olan bir öksüzü, yahut toprağa serilmiş bir yoksulu doyurmaktır." [758]
Göz ve göze, pınar [759] anlamlarına gelen bu kelime hem dünya pınarları hem de ahiret pınarları için on dokuz ayette geçer. Bunlardan onunda çoğul formunda 'uyun' şeklinde geçer. [760] Kaynak anlamında kullanılan 'ayn' kelimesi, bir ayetle [761] cehennemin kızgın su kaynakları için kullanılmıştır.
Tuzlu yahut tatlı sudan oluşan bol su, deniz, derya, karanın zıddı olan bir kelimedir. Çoğulu 'bihâr' ve 'cbhur' gelir. [762] İki ayette 'bihâr' bir ayette 'ebhur' beş ayette tesniye olarak ve 33 ayette 'bahr' olmak üzere toplam 41 ayette geçer. [763]
Çöl, bâdiye [764] anlamında bir kelime olup şu ayette geçer:
"..Şeytan, benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni hapisten çıkarcın, sizi çölden getiren Rabbim bana pek çok iyilikte bulundu.[765]
Kara parçası anlamınadır. [766] On iki ayette geçer. Onlardan biri şöyledir:
"İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar.." [767]
Herhangi bir toprak parçası anlamı nadir. [768] Bir ayette şu şekilde geçer:
"Oraya gelince, kutlu verdeki (el-buk'a) vadinin sağ yanındaki ağaç cihetinden: 'Ey Musa! Şüphesiz ben alemlerin Rabbi olan Allah'ım' diye seslenildi" [769]
Kale anlamına Türkçeye geçmiş olan 'burç' kelimesinin çoğulu olan bu kelime, Kur'ân'da bir ayette 'kaleler' anlamında, üç ayette de gökyüzündeki 'burçlar' anlamında kullanılmıştır: [770]
"Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde bulunsanız bile, ölüm size yetişecektir." [771]
"And olsun ki, gökte burçlar meydana getirdik, onları bakanlar için donattık." [772]
Dağ anlamında bir kelime olup çoğulu 'cibâl' gelir. [773] Altı ayette tekil olarak, 33 ayette ise çoğul olmak üzere 39 kere geçer. Onlardan biri şöyledir:
"Allah yarattıklarından size gölgeler yapmış; dağlarda sığınacağınız barınaklar var etmiştir.." [774]
Sık ağaçlı bahçe anlamına gelen, tekil ve çoğul formlarıyla 147 kere geçen bu kelime için önceki bölümdeki 'cennet' maddesine bakınız.
Kuyu [775] demektir. İki ayette geçer:
"Yusuf’u götürüp bir kuyunun derinliklerine bırakmayı kararlaştırdılar." [776]
Uçurum, yar [777] anlamına bir ayette geçer:
"Yapısını, Allah'tan sakınmak ve Onun hoşnutluğuna ermek için yapan kimse mi dahi hayırlıdır; yoksa, yapısını kayacak bir yar kıyısına yapıp da onunla beraber cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi?" [778]
Dağdaki gedik, mağara anlamındadır. [779] Hz. Peygamberin hicret esnasında uğradığı ve Ebu Bekir ile birlikte üç gün kaldıkları, Mekke-Medîne yolu üzerindeki Sevr mağarasına [780] işaret edilerek bir ayette şöyle geçer:
"Ona (Muhammed'e) yardım etmezseniz, bilin ki, inkar edenler onu Mekke'den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah ona yardım etmişti.,." [781]
Bahçe [782]" anlamına gelen 'hadîka’ kelimesinin çoğulu olan bu kelime, iki ayette dünya bahçeleri için, bir ayette de cennet bahçeleri için kullanılmıştır:
"Allah mı daha iyidir, yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indirip onunla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği, güzel güzel bahçeler meydana getiren m;?.." [783]
"Sonra yeryüzünü iyice yarmakta ve orada taneli ekinler, üzümler, sebzeler, zeytin, hurma ağaçları ve bahçelerde koca koca ağaçlı meyveler ve çayırlar bitirmekteyiz” [784]
"Doğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara kurtuluş, bahçeler, bağlar, yaşıtlar ve dolu kadehler vardır.” [785]
Tümsek, tepe, bayır anlamına gelen [786] bu kelime bir ayette şöyle geçer:
"Yecuc ve Mecuc'un şeddi yıkıldığı zaman her tepeden (heryerden) boşanırlar.” [787]
Çukur anlamına gelen bu kelime bir ayette geçer:
"..Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı.." [788]
Düz toprak ve engin çöl anlamındadır. Çoğulu 'kîa’ şeklinde gelir. [789] Bir ayette kelimenin tekili, bir ayette de çoğulu şu şekilde geçer:
"Sana dağları sorarlar; de ki: 'Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin." [790]
"İnkar edenlerin işleri engin göllerdeki serap gibidir.." [791]
Toprak parçası anlamına gelen ve Türkçede de kullanılan 'kıt'a' kelimesinin çoğulu olup bu formda İki ayette geçer:
"Yeryüzünde, hepsi de aynı su ile sulanan, birbirine komşu toprak parçaları, tek ve çok köklü üzüm bağları, ekinler, hurma ağaçları vardır.." [792]"..Allah'a karşı onları savunacak yoktur; yüzleri, geceden kara bir parçayla örtülmüş gibidir." [793]
Temiz su kaynağı-pınar anlamına gelen bu kelime dört ayetle geçer. Bunlardan ikisinde dünyadaki temiz su kaynakları için, ikisinde ise cennetteki pınarlar için kullanılmıştır:
"Meryem oğlunu da, annesini de mucize kıldık. Her ikisini de, pınarı bulunan, oturmaya elverişli yüksek bir yere yerleştirdik." [794]
"De ki: 'Suyunuz yere batarsa, söyleyin, size kim temiz bir su kaynağı getirebilir?” [795]
"Baş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur." [796]
Mağara kelimesinin çoğulu olup bir ayette geçer:
"Bir sığınak veya mağara yahut girecek bir yer bulmuş olsalardı, çarçabuk oraya yönelirlerdi.." [797]
Kenar, tenha yer anlamında olup bir ayette geçer:
"Gemi, dağlar gibi dalgalar içinde onları götürürken, Nuh, bir kenarda ayrı kalmış olan oğluna 'Ey oğulcuğum! Bizimle beraber gel, kafirlerle birlik olma' diye seslendi.” [798]
Sırtlar, dağlar, yollar, kenarlar anlamına gelen ve 'menkıb' kelimesinin çoğulu olan bu kelime [799] bir ayette şöyle geçer:
"Yeryüzünü, size boyun eğdiren O'dur; öyleyse yerin sırtlarında dolaşın, Allah'ın verdiği rızıktan yiyin; sonunda dönüş O'nadır." [800]
Otlak [801] anlamına Türkçeye geçmiş bir kelime olup iki ayette geçer:
"Suyunu ondan çıkarmış ve otlak yer meydana getirmiştir." [802]
"O, yeşillikler bitirmiştir." [803]
Tepe, yol [804] anlamına gelen bu kelime tesniye olarak şu ayette kullanılmıştır:
"Biz ona eğri ve doğru iki yolu (necdeyn) di göstermedik mi?"[805]
Işık, ferahlık ve genişlik anlamına gelen neher kelimesi, Türkçedeki nehir/ırmak anlamına Kur'ân'da kullanılmıştır. [806] Üç ayette 'neher’ şeklinde tekil, 51 ayette ise 'cnhâr' şeklinde çoğul olarak geçer. [807] Tekil olarak geçen ayetlerin ikisinde [808] dünyadaki nehirlere birinde [809] ise, cennet nehirlerine işaret edilmiştir. Çoğul formundaki kelimelerin ise, büyük bir bölümünde cennet zemininden akan ahiret nehirlerinden bahsedilmekte; sekiz, ayette [810] ise dünyadaki nehirlere işaret edilmektedir.
Sabit, köklü dağ anlamına gelen 'râsî' kelimesinin çoğulu olup altı ayette geçer:
"Orada yüksek yüksek sabit dağlar var edip size tatlı sular içirmedik mi?” [811]
Bahçe anlamına gelen 'ravza' kelimesi ile çoğulu olan 'ravzât' kelimesi cennet bahçeleri anlamına iki ayette geçer:
"Ama inanıp yararlı iş işleyenler, ağırlanacakları bir bahçede bulunurlar." [812]
"İnanıp yararlı işler işleyenler cennet bahçelerindedirler." [813]
Yüksek yer, tepe anlamında bir kelime olup şu ayette geçer:
"Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız.” [814]
İki ayette [815] kaya anlamında, şu ayette ise, Hz. Musa'nın ilahî ilim ve rahmete ermiş kul ile buluşma yeri olan sahildeki kayalık [816] anlamında kullanılmıştır:
"O da: 'Bak sen! Kayalığa vardığımızda balığı unutmuştum. Bana onu hatırlamamı unutturan ancak şeytandır. Balık şaşılacak şekilde denizde yolunu tutup gitmiş' dedi." [817]
Dağ, yüksek bir dağ parçası anlamına gelen [818] bu kelime iki formunda şu ayette kullanılmıştır:
"Zülkarneyn, 'Bana demir kütleleri getirin' dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: 'Körükleyin dedi.” [819]
Kıyı anlamına Türkçede kullanılan bir kelime olup bir ayette geçer:
"..Musa'yı bir sandığa koy da suya bırak: su onu kıyıya atar.” [820]
Dağ anlamına gelen bu kelime bir ayette şu şekilde geçer:
"Bunun üzerine biz Musa'ya: 'Değneğinle denize vur' diye vahyettik. Hemen deniz ikiye ayrıldı, her parçası yüce bir dağ gibiydi." [821]
Türkçede de kullanılan vadî kelimesi [822], Kur'ân'da Mekke vadisi, Mukaddes Tuvâ vadisi, Karınca Vadisi (Vadi'n-Neml) gibi özel vadileri anlatmak için kullanıldığı gibi, cins isim olarak di kullanılmıştır. Şu iki ayette bu anlamda kullanılmıştır. "Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve yapmadıklarını yaptık dediklerini görmez misin?" [823]
"Katettikleri her vadi, onlar için yazılır:” [824]
Kelimenin çoğulu olan evdiye' kelimesi de şu iki ayette geçer:
"Allah gökten su indirir, dereler onunla dolar taşar.." [825]
"O azabın, yayılarak vadilerine doğru yöneldiğini gördüklerinde: 'Bu yaygın bulut bize yağmur yağdıracaktır' dediler." [826]
Kaynak, pınar anlamına şu iki ayetin ilkinde tekil olarak, ikincisinde ise çoğul olarak geçer:
"Şöyle söylediler: 'Bize, yerden kaynak (yenbû') fışkırtmadıkça sana inanmayacağız" [827]
"Allah'ın gökten bir su indirip, onu yerdeki kaynaklara (yenâbî') yerleştiren, sonra onunla çeşitli renklerde ekinler yetiştiren olduğunu görmez misin.” [828]
Kaynak 25
Vadi 10
Tepe 6
Nehir 54
Mera 2
Kara 19
Kale 5
Deniz 41
Dağ 50
Çukur Yar 5
Bahçe154
Grafik XIII
Kur'ân'da Geçen Yer Şekilleri Dağılım Grafiği
Görüldüğü tizce Kur'ân'da anılan yer şekillerinden en fazla, Kur'ân'ın ilk muhataplarını yakından ilgilendiren bahçe, nehir-deniz-kaynak ve dağ kelimeleri geçmekledir.
Tablodan da anlaşılacağı üzere Kur'ân'ı bağ-bahçe dağ, vadi kara, deniz, kaynak ve nehir kavramlarından çokça bahsetmiştir. Bu kavramlar, farklı kelimelerle ifade edilerek hem anlatıma renk katılmış, hem de onların değişik özellik ve yönleri öne çıkarılmıştır. Yoğunlukla zikredilen bu kavramlar, insan hayatında her bakımdan önemi büyük olan yerlerdir. Sözgelimi bağ-bahçe için cennet, ravda, mera kelimeleri; dağ-tepe için a'lâm, cebel, ravâsî, menâkıb, sadef, tavd, akabe, necd, hadeb, ri rabve kelimeleri; kara için berr, buk'a, kıt'a, ka', bedv, sahra, vâdî kelimeleri; deniz ve çeşitli sular için bahr, ayn, neher, maîn, yenbu' kelimeleri kullanılmıştır. Gerçekten de anılan bu yer şekilleri, yapıları, görünümleri, iklime katkıları, canlıların çeşitli İhtiyaçlarını karşılamaları bakımından çok önemli yerler, en Önemlisi ds Yüce Allah'ın kudretini belgeleyen açık kevnî ayetlerdir.
Kur'ân-ı Kerimde dünya üzerindeki maddi yer adları yanında, öteki alem dediğimiz ve şimdilik bizim için fizik ötesi olan alemle ilgili bir kısım yer adlarına da değinilmiştir. Bunlardan çoğu Ahiret yurdunu oluşturan cennet ve cehennem adlarından oluşurken, kimi de kitabının ilk ayetinde 'Alemlerin Rabbi' olduğunu açıklayan 'yeriyle göğüyle her şeyin melekûtünü elinde tutan' [829] Yüce Allah'ın erişilmez ve kavranamaz kudretini bildiren yerlerin adlarından meydana gelmektedir. Adı geçen bu isimler hakkında tefsirlerde birbirinden farklı pek çok açıklamalar yer almıştır. Biz metafizik olan bu yer adları ile ilgili ayetleri verip muhtemel mana ve anlayışlara kısaca temas etmekle yetineceğiz. Zira anılan bu yerleri kavramak, sınırlarını belirlemek ve görüp bildiğimiz dünya coğrafyasını anlatır gibi anlatıp tasvir etmek hem son derece güç, hem de cüretkarlıktır. Ama şurası da bir gerçektir ki, bu metafizik yer adları Kur'ân'da yer almış, dikkatlerimize sunulmuş ve bu konuda merak saiklirimiz adeta tahrik edilmiştir. Nitekim bu metafizik yerler adlandırılırken, fizik aleminde kullanılan kimi isimler seçilmiştir. Zaten insan rüya ve hayal alemlerinde zaman zaman içerisinde bulunduğu coğrafyanın sınırları dışına çıkıp fizik ötesi yerlere seyahatler edebilmektedir. Yanısıra ölüm sonrası hayata şimdiden hazırlanabilmek için, ölüm, kabir ve ahiret hallerini düşünmek hep tavsiye edilegelmiştir. Çünkü hayal dünya-ahiret, değerler madde-mana ile birlikte bir bütün olduğu gibi, coğrafya da fizik-metafizik yerleriyle bir bütündür.
Tam anlamıyla kavrayamadığımız bu yer adlarının Kur'ân'da zikrediliş hikmetlerinin başında, Yüce Allah'ın nelere kadir olduğuna dair erişilmez gücü karşısında kul olarak bize aczimizi bildirmek, ötelere ve öteki dünyaya merakımızı celp etmek, ötelerdeki o güzellikleri haketmek için gayret etmek ve ötelerdeki sıkıntılı yerlere düşmemek için şimdiden tedbir almak gelir.
Abkar, cinler yurdu demektir. Sonraları abkar, insan, hayvan, giysi olsun her şeyin en iyisine, en güzeline ve enfesine denilir olmuştur. [830] Nitekim şu ayetle cennet döşekleri için bu kelime kullanılmıştır.
"Cennetlikler orada yeşil yastıklara ve harikulade işlemeli döşeklere (Abkarî) yaslanırlar.” [831]
Bir yerde devamlı kalma anlamına gelen Adn kelimesinin Cennetin bir ismi, yahut tüm cennetlerin genel adı olduğu söylenmiştir. [832] Zemininden ırmaklar akan, sakinlerinin süslü ipek elbiseler giyecekleri cennetler olarak çoğul formunda onbir ayette geçer. Onlardan biri şöyledir:
"Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara, temelli kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler, Adn cennetlerinde hoş meskenler vadetmiştir. Allah'ın hoşnut olması en büyük şeydir. İşte büyük kurtuluş budur.” [833]
Sarp yol, dağdaki aşılması zor dik geçit, anlamına gelen Akabe'nin cehennemde bir dağ adı olduğu da söylenmiştir. [834] Kur'ân'da şöyle geçer:
"Ama o, zor geçidi aşmaya girişemedi. O zor geçidin ne olduğunu sen bilirmisin? O geçit, bir köle ve esir azadetmek, yahut, açlık gününde, yakını olan bir öksüzü, yahut toprağa serilmiş bir yoksulu doyurmaktır.” [835]
Çatı, asma çardağı, taht anlamlarına gelir. Allah'ın arşı İse, içyüzünü ancak Yüce Allah'ın bildiği ve beşerin kavrayamadığı şeydir. [836] Bu konuda Kur'ân'da şöyle buyurulur:
"Rabbiniz, gökleri ve yeri. altı günde yaratan ve sonra arsa hükmeden.. Allahtır.." [837]
"Arş'ı su üzerinde iken, hanginizin daha güzel işi işleyeceğini ortaya koymak için, gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur." [838]
"Melekleri, Arşın etrafını çevirmiş oldukları halde, Rablerini hamd ile överken görürsün." [839]
"Melekler onun çevresindedirler o gün Rabbinin Arşını onlardan başka sekiz tanesi yüklenir." [840]
"Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. O'ndan başka tanrı yoktur. O, yüce Arşın Rabbidir." [841]
Kur'ân ayetlerinde tekil olarak kullanılan 'Arş' kelimesi, tefsircilerin çoğu tarafından 'en büyük varlık alemi' olarak anlaşılmıştır. [842]
"Kaynayacak denize and olsun" [843] ayetindeki denizin neresi olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hz. Ali, onun arşın altında suyu bol bir deniz olduğunu, sura birinci üfürüşten sonra kırk sabah insanların üzerine yağmur yağdıracağını ve bununla yerden bitercesine insanların kabirlerinden doğrulup kalkacağını, söyler. Sahih olan diğer görüşe göre ise sözkonusu deniz, yeryüzü denizidir. [844]
Müminlerin ölüm ile kıyamet arasındaki süre içerisinde kalacakları yer demektir. Onların tekrar dünyaya dönmelerine engel olduğundan bu isim verilmiştir. [845] İki ayette [846] iki deniz akıntısının arasındaki engel anlamına kullanılan 'berzah' kelimesi şu ayette de yukardaki anlamda kullanılmıştır:
"Onlardan birine ölüm gelince: 'Rabbim! Beni geri çevir, belki, yapmadan bıraktığımı tamamlar, İyi iş işlerim' der. Hayır; bu söylediği sadece kendi lafıdır. Tekrar diriltilecekleri güne kaçlar arkalarında geriye dönmekten onları alıkoyan bir engel (Berzah) vardır.” [847]
Ma'mur ev veya ma'mur mabed anlamına gelen el-Beylü'l-Ma'mûr kelimesi şu ayetle geçmektedir:
"Mamur eve yemin olsun ki.." [848]
Rivayetlere göre, yeryüzünde insanlar için kurulan ilk ev Ka'be, varlığın varoluş sürecinde Ka'be'den de önce melekler için yedinci semada [849] kurulmuş ev de Beyt-i Ma'murdur. [850] Ka'be'nin temel işlevi insanların onu tavaf etmesi olduğu gibi, Beyt-i Ma'murun temel işlevi de meleklerin onu tavaf etmesidir. Nasıl ki insan Ka'beyi ziyaret ve tavaf edip bağışlanma diliyor ve hakikatin dünyasına açılan pencereden sızan nura doğru koşuyorsa, insanın yaratılışına itiraz ettikten sonra melekler de, kendilerini bağışlatmak ve tevhidin nur kaynağı ile daha sıkı bîr irtibata geçmek için o evi ziyaret edip tavaf ediyorlar. Mamur eve neden olan insan, insanın tavaf ettiği Ka'benîn semadaki modeli Beyt-i Mamurdur. Mamur ev, Ka'be'yi, Ka'be Mekke'yi, Mekke de diğer şehirleri doğurdu. Buna göre tarihin bir döneminde ortaya çıkan şehirlerin ilk çekirdek şehri Mekke, Mekke'nin kalbi Ka'be, Ka'be'nin modeli Arşın altında kurulmuş olan Beyt-i Mamurdur. Şehirler ve medeniyet bir merkezin etrafında dönen, tavaf eden içice dairelerdir. [851]
Özetle söylemek gerekirse, Adem'in yaratılışına itiraz etmekle meleklerin düşüşten kurtulmak için tavaf ettikleri Beyte karşın; Adem'in ana yurt cennetteki yasak ağaçtan yemesi sonucundaki düşüşten (hubut) kurtulup gurbet diyarından özlemini duyduğu ana yurduna kavuşabilmek için tavaf ettiği Beyt Ka'be'dir. İşte iki beytin yapılış nedeni ve işlevi. Demek oluyorki hem işlev yönünden, hem de yapı bakımından Mamur Ev, dünya evlerine ve yerleşim yerlerine modellik yapıyor. Buna göre yerleşim merkezlerinin işlevi Allah'a layıkıyla kulluk yapmaya imkan vermeli ve her bakımdan mamur olmalıdır. Manen O'ndan ve O'nun ölçülerinden kopmadığı gibi, fizikî olarak da mükemmel ve estetik olmalıdır.
Yüksek köşk, kale anlamına Türkçeye geçmiş olan 'burç' kelimesinin çoğulu olan bu kelime, Kur'ân'da bir ayette 'kaleler' anlamında, üç ayetle de gökyüzündeki 'burçlar’ anlamında kullanılmıştır:
Yeryüzü haritasında şehirler neyse, sema haritasında da yıldız takımlarının her biri olan burçlar da odur. [852]
"And olsun ki, gökte burçlar meydana getirdik, onları bakanlar için donattık." [853]
Şu bir ayette de yıldızların yerleri için 'Mevakıu'n-Nücûm' tabiri kullanılmıştır:
"Hayır; yıldızların yerleri üzerine yemin ederim ki.." [854]
Alevi çok şiddetli ateş demektir. Kur'ân'da hem Hz. İbrahim'in atıldığı dünya ateşi için, [855] hem de cehennem ateşi için 26 kere kullanılmıştır. [856] O ayetlerden biri şöyledir:
''İnkar edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar alevli ateş ehlidirler." [857]
Farsça asıllı bir kelime olup derin kuyu ve çukur anlamına [858] ahirette inkarcıların cezalandırılacağı ateş yurdu için 77 kez kullanılmıştır. Ayrıca Kur'ân'da, Cehennem için şu kelimeler de kullanılmıştır: Nâr, Cahîm, Hâviye, Saîr, Lazâ, Sekar, Hutarne, Dâru'l-Bevâr, Dâru'l-Fasikîn, Felak, Gay, Mevbik. Sâil, Saûd, Siccin, Saîr, Suûr, Veyl. Bunların kimi cehennem için isim, kimi de onun bir niteliği olarak geçmiştir.
Önceki bölümde geçen Cennet maddesine bakınız. Teshillerimize göre, isim ve niteleme sıfatı olarak Kur'anda cennet için şu kelimeler de kullanılmıştır: Adn, Cennettü’1-Me'vâ, Dâru'l-Huld, Dâru'l-Mukame, Dâru'l-Müttekîn, Dâru's-Selam, Firdevs, İlliyyûn, Naîm, Kevser, Tesnim.
Ahiret Cenneti, Ahiretteki mutlu hayatın tamamı değil bir parçasıdır. Ahiretle salih amel işleyen, inanan iyi insanlar için Allah'ın hoşnutluğu, göz aydınlığı, gönül huzuru gibi daha pek çok güzellikler vardır. [859] Kur'ân, dünyada insanların alışık oldukları özellik ve güzellikler açısından cenneti genişçe tasvir etmiştir. İnsanın göz ve gönül zevkini tatmin edip onu dinlendiren, huzur ve mutluluğa erdiren sık ağaçlar, rengarenk bitkiler, pınarlar, nehirler, gölgeler ve benzeri güzellikler Kur'ân'da yer alır. Bu konuda bize düşen ise cennet tasviri ile ilgili Kur'ân ayetleri ve sahih Sünnetle yetinmektir. Cennetin çok yönlü özellik ve güzelliklerine işaret etmek için Kur'ân'da farklı isim ve sıfatlar kullanılmıştır. Aslında onların herbiri cennetin farklı yönlerini öne çıkararak farklı /evk ve tutkulara sahip insanları onlara yönlendirmektedir. Aynı şeyleri cehennem için de söylememiz mümkündür.[860]
Me'vâ, dönüp dolaşıp gelinen ve durulan yer demektir. Me'vâ cenneti, meleklerin ve şehidlerin ruhlarının barındığı cennettir. [861] Kur'ân'da şöyle geçer:
"Orada Sidretü'l-Müntehanın yanında) Me'va cenneti vardır." [862]
"İnanıp yararlı iş işleyenlere gelince, onların yaptıklarına karşılık, konak olmak üzere Me'vâ cennetleri 'vardır.”[863]
Nimetler yurdu anlamında cennetin tamamı için kullanılmış bir isimdir. [864] Ondört ayette geçer. Onlardan biri şöyledir:
"İnanıp yararlı iş işleyenler için, Allah'ın vadi gereğince temelli kalacakları nimet cennetleri vardır. O; güçlüdür, hakimdir.” [865]
Helak yurdu anlamına şu ayette kullanılmıştır:
"Allah'ın verdiği nimeti nankörlükle karşılayanları ve toplumlarını helak, olacakları yere (Dâru'I-Bevâr), yaslanacakları cehenneme götürenleri görmüyor musun?" [866]
Doğru yoldan çıkanların yurdu anlamına gelen bu ifade, bir görüşe göre cehennem için [867] şu ayette kullanılmıştır:
"Size yoldan çıkanların yurdunu göstereceğim." [868]
Cennet ehl-i sonsuza kadar kalacağı için cennete 'sonsuzluk yurdu’ anlamına bu isim verilmiştir. [869]
"İpe böyle; Allah'ın düşmanlarının cezası ateştir. Ayetlerimizi bile bile inkar etmeleri karşılığı olarak orası, onların temelli kalacakları yerdir (Daru'l-Huld)." [870] ayetinde cehennem için de bu ifade kullanılmıştır.
Ahiret için son yurt anlamında 'Dâru'l-Ahire' [871] denildiği gibi kalıcı yurt anlamında 'Daru'l-Karar' da denilmiştir. Kur'ân'da şöyle geçer:
"Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı geçicidir, ama ahiret, doğrusu işte o, kalınacak yurttur.” [872]
İkamet, konaklama yurdu anlamına cennet için kullanılmış bir ifadedir. [873] Kur'ân'da şöyle geçer:
"Bizi lutfuyta, temelli kalınacak cennete (Daru'l-Mukame) O yerleştirdi. Orada bize ne bir yorgunluk ne de usanç gelecektir.”[874]
Allah'tan sakınanların yurdu anlamına cennet için kullanılmıştır. Bir ayette şöyle geçer:
"Sakınanların yurdu ne güzeldir!" [875]
Yorgunluk ve fanilikten salim [876], bîr adı da Selam olan Yüce Allah'ın yurdu olduğu için [877] cennete verilmiş bir isimdir. Kur'ân'da şöyle buyurulmuştur:
"Rablerinin katında selam yurdu (Dâru's-Selâm) onlarındır. O, işlediklerinden itürü onların doslarıdır." [878] "Allah, Selam yurduna çağırır ve dilediğini doğru yola eriştirir.” [879]
"De ki Felakin Rabhine sığınırım” [880] ayetinde geçen felak hakkında pek çok görüş ileri sürülmüş olup bunlardan biri de onun cehennemin bir adı, yahut cehennemde bir kuyu, yahut hücre olduğudur. [881]
Bağ bahçe, yahut çeşitli bitkilerin bittiği vadiler anlamına bir kelimedir. [882] Birinde 'Firdevs cennetleri' şeklinde çoğul formunda, birinde ise tekil formunda olmak üzere iki ayette cennet için kullanılmıştır.
"Ama inanıp yararlı iş işleyenlerin konakları Firdevs cennetleridir." [883]
Hadislerde cennetin en yükseğinin Firdevs olduğu belirtilmiştir. [884]
Taşkınlık ve azgınlık anlamına gelen ğayyın cehennemde bir vadi yahut bir nehir adı olduğu söylenmiştir. [885] Şu ayette bu anlamda kullanılmıştır:
"Onların ardından, namazı bırakan, şehvetlerine uyan bir nesil geldi. İşte bunlar cehennemin ğay vadisine düşerler." [886]
Kızgın ateşli Cehennem çukuru, uçurum anlamına bir ayette şu şekilde geçmekledir:
"Tartılan hafif gelen/erin yeri ise bir çukurdur (hâviye). O çukurun ne olduğunu sen nereden bileceksin? O. kızgın bir ateşti r.'[887]
İçine atılan her şeyi yiyip yutan, tutuşturulmuş obur ve kızgın ateş anlamına iki ayette şu şekilde geçmekledir: "Hayır; o, and olsun ki Hutame'ye atılacaktır. Hutame'nin ne olduğunu sen nereden bileceksin? O, yüreklere çökecek olan. Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir." [888]
Cennetin en yüksek ve en şerefli yeri olduğu söylenmiştir. Kelimenin akıllılar için kullanılan cemi formunda oluşuna bakılarak kastedilenin cennetlikler olduğu da söylenmiştir. [889] Kur'ân'da iki kere şöyle geçer:
"Ama iyilerin defteri ılliyyûn'dadır. llliyyûn'un ne olduğunu sen bilir misin? O, gözde meleklerin gördüğü, yazılı bir kitaptır:” [890]
Kur'ân'da bir surenin ismi olan ve surenin ilk ayeti olarak geçen [891] Kâf kelimesi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Onun Allah'ın yahut Kur'an'ın isimlerinden bir isim olduğu söylendiği gibi, onun bir harf olduğu da söylenmiştir. Yanısıra onun cehennemde bir dağ adı, yahut var olup olmadığı tartışılan, yeryüzünü kuşatan bir dağın adı olduğuda söylenmiştir. [892]
"Allah, gökleri göreceğiniz direkler olmaksızın yükseltendir" [893] ayetinin tefsirinde, göklerin, yer ile göğü kuşatan ve zümrüdden yapılmış bir dağ olan Kâf Dağının üzerinde bulunan görünmez bir direk üzerinde olduğu da söylenmiştir. [894]
"Doğrusu sana Kevser'i vermişizdir." [895] Ayette geçen Kevserin ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Onun her çeşit ve bol hayır, ilim, Kur'ân, peygamberlik, çok sayıda ümmet olduğu söylenirken, yaygın olan görüşe göre onun Hz. Peygamberin havza yahut cennette bir nehir olduğu da ileri sürülmüştür. Hadislerde o cennet nehrinin özellik ve güzellikleri uzun uzun anlatılmıştır. [896]
İki ayette geçen 'kürsî' kelimesi, bu ayetlerden birinde [897] taht, oturulacak yer anlamına Hz. Süleyman'ın tahtı için kullanılmıştır. Diğer ayette ise Allah'a izafe edilerek şu şekilde kullanılmıştır:
"O'nun Kürsîsi gökleri ve yeri kaplamıştır.” [898]
Ayetteki 'Kürsî' kelimesi, yedinci semanın üstünde ve Arşın altında bulunan makam, Allah'ın ilmî-gücü-kudreti, yahut Allah'ın Arşı olarak anlaşılmıştır. [899]
"Doğrusu sana vahyedilen bu Kitap, Levh-ı Mahfuz'da bulunan şanlı bir Kur'an'dır." [900] Ayetle geçen Levh-ı Mahfuz, şeytanlardan, her türlü tahrifattan korunmuş ve Kur'ân başta olmak üzere diğer ilahî kitap nüshalarının bulunduğu ve keyfiyeti bizce meçhul, Allah katında özel bir yerdir. [901]
Dumansız ve katıksız ateş anlamına cehennemin adı olarak [902] şu ayette geçmektedir:
"..Orada deriyi soyup kavuran, alevli ateş (lezâ) vardır." [903]
Bir ayette de aynı kökten ve yine cehennem ateşini niteleyen 'telazza' kelimesi geçmektedir:
"Sizi alevler saçan (telazzâ) ateşle uyardım.” [904]
İstenen her şeyin olduğu güzel ve sürekli oturma yeri, hak meclisi anlamına cennete bu isim verilmiştir. [905] Bir ayette şöyle geçer:
"Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, güçlü hükümdarın katında, cennetlerde, ırmaklarda ve hak meclisindedider. [906] Şu ayette geçen 'Kadem-i Sıdk'ın da ahiretteki sonsuz cennet makamı olduğu söylenmiştir: [907]
"..İnsanları uyar ve inananlara. Rableri katında Kadem-i Sıdk olduğunu müjdele." [908]
Her türlü kötülük, afet, yokluk ve istenmeyen şeyden korunmuş güvenli yer anlamında cennet için kullanılmıştır. [909] Bir ayette şöyle geçer:
"Allah'a karşı gelmekten sakınmış olanlar ise, güvenli bir yerde, bahçelerde ve pınar baskınlıdadırlar." [910]
Birisi, yüksek derecelere sahip olan Allah karından, inkarcılara gelecek ve savunulması imkansız olacak azabı soruyor. Melekler ve Cebrail miktarı elli bin yıl olan o derecelere (Meâric) bir günde yükselirler." [912]
"Kitapta İdris’i de zikret, çünkü o dosdoğru bir peygamberdi. Biz onu yüce bir yere yükselttik." [913]
Ayette geçen yüce yerin dördüncü kat semada, yahut altıncı kat semada, yahut yedinci kat semada, yahut da cennette bir makam olduğu ileri sürülmüştür. [914]
"O gün Allah: 'Bana ortak olduklarını iddia ettiklerinize seslenin' der. Onları çağırırlar, fakat hiçbirisi onların çağrılarına gelmez- Aralarına bir cehennem deresi (mevbik) koyarız. [915] Ayette geçen 'mevbik' kelimesi, helak edici yer, düşmanlık, azap anlamları yanında cehennemde derin bir derenin adıdıryi.[916]
Ateş anlamına gelen bu kelime, dünya ateşi [917], “harp ateşr" [918] ve cehennem ateşi anlamlarında 145 kere geçmektedir. Cehennemde en acıklı ve en acılı azabın ateşle olacağına işaret için, cehennemin isimleri içerisinden en fazla bu kelime kullanılmıştır. Cehennem ateşi anlamına gelen ayetlerden biri şöyledir:
"..O halde, inkar edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taş olan ateşten sakının." [919]
Kaya anlamına gelen bir kelimedir.
"Yavrucuğum! Yapılan iş, bir hordal tanesi kadar bile olsa ve bir kaya (sahra) içinde, ya da göklerde veya yerde bile olsa, doğrusu Allah onu ortaya çıkarır” [920] ayetinde geçen 'sahra' kelimesinin dünya kayaları olduğu söylendiği gibi, onun yerlerin ve göklerin ötesinde bir alem olduğu da söylenmiştir. İbn Abbas, onun yedi arzın ötesinde veya yedi kat yerin altında, dünyanın üzerinde kurulduğu bir kaya olduğunu söyler. Ayette onun yerler ve göklerden ayrı olarak zikredilmesinden hareketle, onun yer ve göklerin haricinde ve yedi arzın ötesinde bir sahra olduğu da ileri sürülmüştür. İlim bu açıklamalardan, ayette geçen 'sahra'nın ayrı bir alem olduğu sonucu çıkartılmıştır. [921]
"Birisi, gelecek olan azabı soruyor" [922] ayeti, 'Seele sâil’ diye okunduğu gibi 'Sâle sâil’ yahut 'Sâle seyl' diye de okunmuştur. Son iki okuyuşa göre kelime bir cehennem vadisini ifade eder ve ayetin anlamı, "Cehennemdeki bir vadi, inkarcıların üzerine azabıyla aktı" şeklinde olur. [923]
Saîr, tutuşturulmuş ateş demektir. Cehennem azabını anlatan 16 ayette geçer. [924]
"Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar, zaten onlar çılgın aleve (saîr) atılacaklardır," [925]
İki ayette âz [926] 'şuur' kelimesi, delilik, eza ve tutuşturulmuş ateş anlamına kullanılmıştır.'' [927] Onlardan biri şöyledir:
"Doğrusu suçlular sapıklık ve çılgınlık yahut çılgın ateşler (şuur) içindedirler." [928]
"Onu sarp bir yokuşa sardıracağım" [929] ayetinde geçen 'saûd’ kelimesi, sarp yokuş, zorlu azap anlamlarına gelir. Onun cehennemde tırmanılmak zorunda kalınan ve her şeyi eriten bir ateş dağı olduğu da söylenmiştir. [930]
Eriten anlamına cehennemin isimlerinden bindir. Cisimleri erittiği İçin bu isim verilmiştir. [931] Dört ayette şöyle geçer. "Ateşe yüzüstü sürüldükleri gün, onlara: 'Cehennemin (Sekar) dokunan azabını tadın' denir." [932]
"İşte bu adamı yakıcı bir ateşe (Sekar) yaslıyacağım. Yakıcı ateşin (Sekar) ne olduğunu sen nereden bilirsin? O, ne geri bırakır ne de azaptan vazgeçer, insanın derisini kavurur. Orada on dokuz bekçi vardır." [933]
"Suçlulara: 'Sizi bu yakıcı ateşe (Sekar) sürükleyen nedir?' diye sorarlar. Onlar derler ki: 'Namaz kılanlardan değildik. Düşkün kimseyi doyurmuyorduk. Batıla dalanlarla biz de dalardık. Ceza gününü yalanlardık, ölüm bize o haldeyken geldi'." [934]
"Yükseltilmiş tavan gibi olan göğe and olsun." [935]
Çoğunluk ayette geçen tavan gibi yükseltilmiş yerin gökyüzü olduğunu söylerken, bazıları onun Arş olduğunu ileri sürmüşlerdir. [936]
"Sabırlarının karşılığı, cennet ve oradaki ipeklerdir. Meyve ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkmış ve onların koparılması kolaylaştırılmıştır. Çevrelerinde gümüş kaplar ve billur kaseler dolaştırılır. Billurları gümüş gibi parlaktır, onları ölçüp ölçüp, dağılırlar. Orada, zencefil karışık bir tasla içirilirler. O pınara 'Selsebi’, denir." [937] Ayette geçen 'Selsebîl' cennette bir pınar ismidir. [938]
Kur'ân'da gökyüzü anlamında 120 kere 'es-Semâ', 190 kere bu kelimenin çoğul formu olan 'es-Semâvât' kelimesi geçmektedir. [939] Dokuz ayetle göklerin sayısının yedi olduğu bildirilmiştir. [940] Yedi sayısının, çokluktan kinaye mi, yoksa göklerin rakam değerini mi bildirdiği tartışmalıdır. Bilinen ise göklerin birden fazla olduğudur. Kur'ân'da yeryüzü anlamına gelen 'arz' kelimesinin hep tekil, 'semâ' kelimesinin ise hem tekil, hem de çoğul olarak zikredilişinden yola çıkan Kurtubî, her göğün diğerinden ayrı bir cins olduğunu söyler. [941]
Sözlükle ıslak, nemli toprak anlamına gelen bu kelime, müfessirlerin açıklamalarına göre şu ayelte, yedi kat yerin altı anlamında [942] kullanılmıştır;
"Göklerde ve yerde, her ikisi arasında ve toprağın altında bulunanlar O'nundur." [943]
"Sakının. Çünkü kötülerin kitabı muhakkak 'Siccin' dedir. Siccin'in ne olduğunu sana bildiren nedir? O, yazılmış bir kitaptır." [944] Ayelte geçen 'Siccîn'in kötülerin amel defterlerinin altına konulduğu yedi kat yerin altında bir kaya, aşağı bir tabaka, yahut bir zindan olduğu söylenmiştir.[945]
"And olsun ki o, onu (Cebrail'i) diğer bir defada Sidretü't-Münteha'nın yanında gördü. Me'va cenneti onun yanındadır. O zaman Sidre'yi bürüyen buruyordu." [946]
Ayette geçen ve ulaşılabilen en son nokta anlamına gelen 'Sidretü'I-Münteha'nın Peygamberimize ilahî füyuzat ve nimetlerin sunulduğu özel yerin adı olduğu yahut Peygamberimize altında beyan edilen ve Yüce Allah'ın sekine indirdiği ağaç olduğu söylenmiştir. Zaten 'Sedr' bir çeşit ağaçtır. [947] Sidretü'l-Müntehanın yedinci kat semada ve Arşın sağ tarafında, yahut altıncı kat semada olduğu söylenmiştir. [948]
"Böylece, günahlarım itiraf ederler. Çılgın alevli cehennemlikler kahrolsunlar!" [949]
Ayette geçen ve 'kahrolsunlar’ diye tercüme edilen 'sühk' kelimesinin cehennemde bir vadi olduğu da söylenmiştir. [950] Buna göre ayetin manası şöyle olur:
"Suhk vadisi, çılgın alevli cehennemlikler içindir."
"Sonunda misk kokusu bırakan, ağzı kapalı saf bir içecekten içerler. İyi şeyler için yarışanlar, bunun için yarışsınlar. Onun kalkışı gözdelerin içtiği yüce kaynaktandır." [951] Ayette geçen Tesnîm' cennette bir pınar adıdır. Cennetliklerin en gözde içeceği olduğundan, yahut yukardan cennetliklerin üzerine döküldüğünden 'yüce-yüksek' anlamına gelen 'tesnîm’ kökünden mastar formunda bir kelimedir. [952]
"O en yüksek ufukta idi" [953] ayetinde geçen 'en yüce ufuk' ya güneşin doğduğu yer, ya da güneşin batım yerindeki yerdir. Hz. Peygamber, İsra yolculuğunda Cebrail'i kendi suretinde burada görmüştür. [954]
Pek çok ayette yirmi yedi kere [955] geçen ve Allah'ın kitabını tahrif edenlere, inkarcılara, müşriklere, zalimlere, iftiracılara, yalancılara, ölçüde tartıda hile yapanlara, dedikodu-gıybet yapanlara ve riyakarlara vadedilen 'Veyl', cehennem vadisi yahut, cehennem kapısı veya kuyusunun adı; yahut da Arapların 'kahrolsun, yazıklar olsun, yuh olsun' anlamında kullandığı bir beddua ifadesidir. [956]
Kur'ân'da geçen fizik ötesi yer isimlerinin genellikle cennet, cehennem isimleri, cennet ve cehennemin bölümleri ve Yüce Allah'ın zatı ile ilgili isimler olduğu görülür. Bu isimlerin Kur'ân'da geçmesinin temel esprisi, fizikî hayatın bir de fizik ötesi bölümünün olduğunu anlatmak, Yüce Allah'ın bu dünyada görüp algıiayabildiklerîmizin ötesinde, daha ne yerler yaratmaya kadir olduğuna dikkat çekmek, İnsanların düşünemeyecekleri nice şeyleri planlayıp program!ayanın alemlerin Rabbi olduğunu vurgulamak ve belki de insanı daha farklı ve yeni şeyler düşünmeye, üretmeye yönlendirmektir. Nitekim tarih boyunca insanlar, dünyada ahiret-teki cennetin konforunu yakalamaya çaiışmiş, suçluları cezalandırmak İçin olmadık cehennemî yöntemler geliştirmişlerdir.
Metafizik yer isimleri, insanların olumlu ve olumsuz açıdan düşünce ufuklarını açmıştır. Öte yandan cennet için farklı anlamlarda birçok ismin zikredilmesi, hem cennetin değişik yer ve özelliklerini bize tanıtmış; hem de cennetin çok yönlü kavranmasına katkı sağlamıştır. Aynı durum cehennem için de sözkonusudur. İkiyüze yakın ayette çeşitli isimleriyle cennete, üçyüzden fazla ayette de çeşitli isimleriyle cehenneme işaret edilerek ahiret hayatının insan için önemi vurgulanmıştır.
Kur'ân fizikî dünya ile ilgili yerlerden bahsettiği gibi, fizik ötesi yer adlarına da yer vererek her iki dünyayı da ciddiye almış ve iki dünyaya da dikkat çekmiştir. Anlamayı somutlaştırıp biraz olsun kolaylaştırmak için fizik ötesi yer adları için çoğu zaman, fizikî dünyada kullanılan yer adları seçilmiştir. Buna rağmen, fizik ötesi yerlerin nerede olduğu ve nasıllığı hakkında zihinlerde farklı şeyler oluşsa da, onların içyüzünü en iyi Yüce Allah bilir. İnsanlar ise, öteki dünyada o fizik ötesi alemi yakından gördükçe onların mahiyetini daha iyi ve doğru bir şekilde kavrayacaktır. Öteki dünyadaki o yerlerin mahiyetini merak etme, öteki aleme gitmekten korkmamayı ve belki de zaman zaman onu arzulamayı beraberinde getirmektedir.
Yüce Yaratıcı, kendi 'di'yle, 'en güzel ve 'en mükemmel bir biçimde' özel olarak yaratıp 'Ruh'undan üfürdüğü Ademoğlunu, melek ve cinler başta olmak üzere tüm diğer canlılardan farklı özellik ve yetilerle donatmıştır. Melekler, cinler, hayvanlar, bitkiler ve diğer canlılar tek boyutlu olarak yaratılırken; insanoğlu Yüce Allah'ın pek çok isminin kendi özüne aksetmesiyle çok yönlü bir varlık olarak yaratılmıştır. Onun o çok yönlülüğü ve yaratılıştaki bu ayrıcalığı, ağır sorumluluğunu da beraberinde getirmiştir. Allah ile insanlar arasında elçilik görevi yapan Peygamberler insanlardan seçilmiş ve öncelikle insanlara gönderilmiştir. Yüce Yaratıcı melek aracılığı ile ya da doğrudan o 'Rasüller'i ile konuşmakla insan cinsiyle konuşmuştur. Yine Allah'ın mesajlarını içeren Kitaplar da öncelikle insanı muhatap alarak indirilmiştir.
Allah Teâlâ'nın insanın özüne özel olarak yerleştirdiği 'fıtrat'ın yanısıra, Peygamber ve Kitab ile insan, İlâhî mesajlarla adeta donanmıştır. Bu şekilde onun eğitim ve öğretimini bizatihi Yüce Allah üstlenmiştir. İnsana bilmediklerini O öğretmiş, anlama ve anladıklarını ifade etme gücü olan 'beyan'ı ona O lütfetmiş ve onun atası Adem'in şahsında tüm Ademoğullarına 'herşeyin ismini’ bizzat O öğretmiştir. Bu İlâhî eğitim sürecinden geçen Ademoğlu, dünyada hazır bulduğu ve o bulduklarından ürettiği eşyayı doğru bir şekilde algılama, onları anlama ve onlara uygun adlar takarak anladıklarını başkalarına aktarma 'yeti'sine sahip seçkin bir varlık olmuştur.
Eşyaya isim verme yetisi, her şeyden önce insanoğluna atadan kalma bir mirastır. Ata Hz. Adem, o yetiyi doğrudan Allah'tan almıştır. Fakat Adem, Allah'tan aldığı 'kelimelerle' o yetiyi/gücü geliştirmiştir. Ondan sonra, onun çocukları da aynı yolu sürdürmüşlerdir. Artık eşyayı algılayıp aktarabilme için ona 'ad verme' insanoğlunun en önemli bir meziyeti olmuştur. Kimi zaman bu yeti ve meziyet hedefinden sapmış olsa da, çoğu zaman müsemmaya uygun isimler verme eylemi hız kesmeden devam etmiştir. Bu eylem, yeni kelimeler, yeni cümleler, yeni dillerin oluşmasını sağlamıştır. Bu karmaşık süreç içerisinde doğan ve gelişen diller, insanların birbirleriyle kaynaşıp anlaşmalarına ve birbirleriyle tanışıp yakınlaşmalarına katkıda bulunmuştur. Öyleki kendine has bir biçimde 'konuşan canlı' olarak insan, diğer canlılardan ayrılmıştır.
Sosyal bir varlık olarak hemcinsleriyle bir arada yaşama zorunda olan insan, başkalarıyla anlaşıp ihtiyaçlarını gidermede başkalarından yararlanma ve çeşitli açılardan kendini ifade edip başkalarına tanıtma tutkularını yerine getirirken büyük ölçüde 'adlar'dan yararlanır. Bu bakımdan adlar, insanın vazgeçilmez araçlarıdır. İnsanı merkeze alan Kur'ân da bu itabarla 'ad' konusu üzerinde durmuş, diğer kutsal kitaplara nazaran adlara çok fazla yer vermeme eğilimine rağmen, azımsanamayacak kadar kişi ve yer adlarını anmışlır. Kur'ân'ın temas ettiği her konu gibi, adlar da üzerinde durulmaya değer bir konudur. Kur'ân, hangi ayetlerde, hangi olayları anlatırken, hangi adlara, niçin yer vermiştir, sorusu, bu açıdan önemlidir. Kur'ân, insanın dünya ve ahiret hayatında önemli bir yeri olan adları özellikle zikretmiştir. Anlattığı gerçeklerin daha doğru ve kolayca anlaşılmasını ve ezberlenmesini sağlamak için kimi adları anmıştır.
Bu meyanda yerleşik hayat tutkunu olan insana hitap ederken kimi yerler de özellikle anılmıştır. Her şeyden önce bu yerler, üzerinde durulup düşünülmesi ve içerdiği mesajların ibretle okunması gereken, Allah'ın şeâiri ve O'nun kevnî ayetlerindendir. Kur'ân'da adı geçen bu yer adları içerisinde, insanlık tarih ve medeniyetinin önemli kilometre taşları olan yerler vardır. Genel olarak tüm insanlığı ilgilendiren özel ve genel yer adları vardır. Hem bu dünyada, hem de öteki dünyada bulunan yer adları vardır. Bu yerler anılarak dikkatler o yerlere çekilmek islenmiş; insanların o yerleri tanıyarak oralarda meydana gelen olayların taşıdıkları mesajlardan ibret almaları hedeflenmiştir. Kur'ân'ın değişik sayfalarında adını anarak çizdiği coğrafî haritalar, hem o yerlerin önemini vurgulamış, hem anlama canlılık katmış, hem de anılan yer adlarıyla, anlatılan olayların daha net bir şekilde kavranılmasına katkıda bulunmuştur.
Kur'ân'da anılan yer adlarının kiminin sınırları, kesin olarak bilinmektedir. Ama bunun yanında, anılan bir yerin bulunduğu mevki ile ilgili kaynaklarımızda çok farklı rivayetlerin bulunduğu da olmuştur. Bu yüzden Kur'ân'da adı geçen yerleri bizzat yerinde görüp inceleme zorlaşmaktadır. Geçmişte yazılan ansiklopedik coğrafî eserlerde bu yerler, bizzat görülerek o zamanın şartları nisbetinde sınırları belirlenmeye çalışılmıştır. Bu meyanda çağdaş bilim adamlarından Muhammed Hamidullah, Mevdûdî gibi bazı isimler de, bu yerlerle ilgili olarak yerinde araştırmalar yapmışlarsa da, bunlar yetersiz kalmaktadır. Bu konuda kaynaklarımızda açıklanan yerlerin, yerinde görülerek, anıldıkları ayet bağlamında birbirleriyle karşılaştırılarak yeniden ele alınması, sınırlarının belirlenmesi, haritalarının çizilmesi, fotoğraflanması ve belgesellerinin çekilmesi, öncelikle yapılması gereken çalışmalardandır. Bu noktada özellikle Kur'ân bilgisine sahip Coğrafya ve Toponymiste bilim adamlarına büyük görevler düşmektedir.
Çağımızda müstakil bir bilim alanı haline gelen 'Yer Adları İlmi' Toponymy, sosyal, siyasal ve ahlâkî bakımlardan insanlığı ilgilendirmeye, insanların zihinsel ve ruhsal durumları hakkında fikir vermeye, beşeriyeti etkilemeye devam etmektedir. Bu bilim dalıyla ilgilenenler, diğer kutsal kitaplar gibi, Kur'ân'ın da bu bilim dalıyla ilgili pek çok doküman içerdiğini gözardı etmemelidirler. Zira Kur'ân'ın andığı yer adları, tüm insanlığı ilgilendiren çok yönlü yerlerdir. Bu isimleri anmak ve onlara dikkat çekmekle Kur'ân, Tarih, Arkeoloji, Edebiyat, Sosyoloji gibi pek çok bilim dalı için de, sağlam ve sağlıklı bir altyapı oluşturur niteliktedir.
Kur'ân'ın andığı ve üzerinde durduğu yer adları, yalnızca bu sonlu dünya ile de sınırlı kalmamakladır. O, hayatı dünya ve ahiret bütünlüğü içerisnde ele alarak iki dünyanın da önemli merkezlerine dikkat çekmiştir. Kur'ân'ın yer verdiği fizik ötesi yer adları, kesin olarak kavranamasalar bile, bu onların üzerinde hiç durulmayacak anlamına gelmemelidir. Zaten merak saikiyle dolu olan insan, o fizik ötesi yerlere de ilgi duymakta, onları tanımaya ve hatta onları fizikî dünyada görmeye/kurmaya gayret etmektedir. Nitekim pek çok hadiste, bu yerler ayrıntılı bir biçimde tanıtılmıştır.
Yerleşik hayat tutkunu olan insan, Kur'ân'ın işaretlediği tüm bu yerleri tanıyıp onlar üzerinde durarak ve onların taşıdıkları mesajları anlayarak yer adlarının geçtiği ayetleri daha bilinçli, daha canlı bir şekilde okuyacak ve böylece Kur'ân'ı anlama eylemine katkıda bulunmuş olacaktır. Kur'ân'ın yer adlarını anma felsefesini kavramak, hem tarihî günümüze taşıyıp tarihten ibret almayı sağlayacak, hem de yeni yerlerin adlandırılması ve kurulmasını da olumlu ölçüde etkileyecektir.
1. Abdülbakî Muhammed Fuad, el-Mu'cemü'l-Müfehres li Elfâzı'l-Kur'ânil-Kerîm, Kahire 1988.
2. Abdülfettah el-Kadi Esbab-ı Nuzül,Tercüme, Akdemir Salih, Ankara, 1986,
3. Aclûnî İsmail b. Muhammed (1162/1748), Keşfü’l-Hafâ ve Müzîlü’l-Elbâs..(2 c), Kahire, ty.
4. Ahmed b. Hanbel (241/855), el-Müsned (6 c), İstanbul, 1982.
5. Akpınar Ali, Kur'ân Aydınlığında Seyahat, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1998.
6. Akpınar Ali, Kur'ân Niçin ve Nasıl Okunmalı, Konya, 1988.
7. Aksan Doğan, Anadolu Yer Adları Üzerine En Yeni Araştırmalar, Türk Dili Araştırmaları Yıllğı Belleten, 1973-1974, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1974.
8. Aksan Doğan, Her Yönüyle Dil (3 c), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1982.
9. Alderson A. D, Bütün Yönleriyle Osmanlı Hanedanı, Çeviren: Ş. Severcan, İstanbul, 1999.
10. Ali Fehmi Haşim, "Kur'ân'da Arapça Olmayan Kelimeler Var mı?", K. Kerim Anlamlarının Çevirileri, İskanbul, 1986.
11. Alûsî Şihabüddin Mahmud (12701\854), Ruhu'l-Meânî (16 c), Beyrut, 1994.
12. el-Askerî Ebû Hilâl (295/ 907), el-Furûkul-Luğaviyye, Mısır, 1353.
13. Aleş Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri (10 c), İstanbul, 1989.
14. Ateş Ali Osman, İslama Göre Cahiliyye ve Ehl-i Kitab Örf ve Adetleri, İstanbul, 1996.
15. Aydemir Abdullah, İslamî Kaynaklara Göre Peygamberler, Ankara, 1992.
16. Bayraktar Mehmet, "Asr-ı Saadette Çevre Bilinci", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslam (5 c), Beyan Yayınları, İstanbul, 1994.
17. Belâzürî Ahmed b. Yahya b. Cabir (279/892), Fütuhu’l-Büldân, Beyrut, 1987.
18. el-Belensî Ebû Abdillah Muhammed b. Alî (782/1380), Tefsîru Mübhemât’l-Kur'ân (2 c), Dâru'l-Garbi'l-İslâmî, Beyrut, 1991.
19. Beyyûmî Muhammed, Dirâsât Târihıyye Mine'l-Kur'âni'l-Kerim (4 c), Beyrut, 1988.
20. Beyzâvî Ebu Sâid Abdullah b. Ömer (791/1388-1389), Envârü't-Tenzil ve Esrârü't-Te'vit, Mecmûatün Minet-Tefâsîr'in içerisinde (6 c), Daru İhyâi't- Türâsi'l Arabi, Beyrut, ty.
21. Bozkurt Nebi, "Asr-ı Saadette Evler ve Ev Hayatı", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslam (5 c), Beyan Yayınları, İstanbul, 1994.
22. Buhârî Muhammed b. İsmail (256/869-870), Sahihu'l- Buhârî (8 c), İstanbul, 1979.
23. Bukâî Ebû Hasen İbrahim b. Ömer (885/1480), Nazmu'd-Dürer fî Tenâsübi'l-Ayât ve's-Süver (22 c), Mısır, 1969.
24. Bulaç Ali, İlk Ev ve İlk Şehir, Komisyon, İslam Geleneğinden Günümüze Şehir ve Yerel Yönetimler (2c), İlke Yayınları, İstanbul, 1996.
25. el-Bûtî Ramazan, Min Ravâil'l-Kur'ân, Dimeşk, 1975.
26. Canan İbrahim, Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye, İstanbul, 1982.
27. Cürcânî Seyyid Şerif (816/1413), et-Ta'rifât, İstanbul, 1300.
28. Çantay Hasan Basri (1316/1956), Kur'ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerîm (3c), İstanbul, ty.
29. Derveze İzzet, Asru'n-Nebil Kur'ân'a Göre Hz. Muhammenin Hayatı,Tercüme: Mehmet Yolcu, İstanbul, 1995.
30. Derveze İzzet, et-Tefsîru'l-Hadîs, Dimeşk, 1962.
31. Dia, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1988-1998.
32. Dilaçar Agop, Dil, Diller ve Dilcilik, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1968.
33. Doğan Mehmet, Büyük Türkçe Sözlük, İz Yayıncılık, İstanbul, 1996.
34. Döğen Şaban, İslam ve Coğrafya, İstanbul, 1997.
35. Ebû Amr Osman b. Saîd ed-Dânî (444/1052 ), el-Mukni' fi Resmi Mesâhıfi'l-Emsâr, Kahire, 1978.
36. Ebu'1-Bakâ Eyyub b. Musa el-Huseynî (1094/1683), el-Külliyât Mu'cemün fi’l-Mustalahât ve’l-Furûku'l-Luğaviyye, Beyrut, 1992.
37. Ebû Dâvûd Süleyman b. Eşas-es-Sicistâni (275/888), Sünen (4c) Beyrut, ty.
38. Ebû Hayyân Muhammed b. Yusuf (745/1344),el-Bahrü’l-Muhît (11\c) Daru'l fıkr ,Beyrût, 1992.
39. Ebu's-Suûd Muhammed b. Muhammed (982/1574), İrsâd'ül-Akli's-Selim, (9c) Dâru'I- Mushaf, Beyrut, ty.
40. Ece Hüseyin Kerim, Hz. Adem, İstanbul, 1998.
41. Erdem Mustafa, Hazreti Adem (İlk İnsan), Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1993.
42. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (1361\1942), Hak Dini Kur'ân Dili (9 c), İstanbul, ty.
43. Emin el-Hûlî (1386/1966), Kur'ân Tefsirinde Yeni Bir Metod, Çeviren: Mevlüt Güngör, İstanbul, 1995.
44. el- Endülûsî Abdullah b. Abdilaziz el-Bekrî (487/1094), Mu'cemü Mâ Üstu'cime min Esmâ’l-Bilâd vel-Mevâddı', Beyrut, 1983.
45. Eren Hasan, Yer Adlarımızın Dili, Türk Dili Araştırmaları Yıllğı Belleten,1965, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1966.
46. Eröz Mehmet, Sosyolojik Yönden Türk Yer Adları, Türkiye'de Yer Adı Verme Usulleri, Türk Yer adları Sempozyumu Bildirilen, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1984.
47. Ezrakî. Ebû Velid Muhammed (250/864), Ahbaru Mekke, Çeviren: Y. Vehbi Yavuz, Ka'be ve Mekke Tarihi, İstanbul, 1974.
48. Fazhırrahman (1409/1988), Ana Konularıyla Kur’ân, Çeviren, Alparslan Açıkgenç, Ankara, 1990.
49. Fîruzabâdî Muhammet) b. Ya'kub (817/1414), Sesâra Zev’t-Temyîz fî Letâifî'l-Kitâbu’l-Azîz (6c), Beyrut, ty.
50. İbn Aşûr Muhammed Tâhir, Tefsîru’t-Tahrîr ve’l-Tenvîr (30 c), Baskı yeri ve tarihi yok.
51. İzbırak Reşat, Coğrafya Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1992.
52. Hançerlioğlu Orhan, Felsefe Ansiklopedisi Kavramlar ve Akımlar, İstanbul, 1979.
53. Hamevî Yakut b. Abdillah (626/1228), Mu'cemi’l-Büldân (7 c), Beyrut, 1990.
54. Hâzin Muhammed b. İbrahim (725/), Lübâbü't-Tevîl fî Meân’t-Tenzîl, Mecmualün Mine't-Tefâsîr'in içerisinde, Beyrut, ty.
55. Hımyerî Muhammed b. Abdülmumin, er- Ravdu'l-Mutâr fî Haberi'l-Aktâr, Müessesetü Nâsiru’s-Sekâfe, Beyrut, 1975.
56. Hüseyin Mû'nis, ez-Zehrâü'l-A'lâmi’-Arabî Atlastı Târihi’l-İslâm, Kahire 1977.
57. İbnü'l-Cevzî Ebu'l-Ferac (597/1200), Zâdi’l-Mesîr fî İlm’t-Tefsîr (9c), Beyrut, 1984.
58. İbn Cinnî Ebu'1-Feth Osman, el-Hasâis (3c), el-Heyetü'l-Mısrıyye, 1986.
59. İbn Haldun (808/1406), Mukaddime, Çeviren, Zakir Kadirî Ugan, İstanbul, 1986.
60. İbn Kayyım el-Cevziyye (751/1350), Cennetteki Hayat, Çeviren, İ. Hakkı Sezer, Konya, ty.
61. İbn Kesîr Ebu'1-Fidâ (714/1372), Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azîm (4c), Beyrut, 1982.
62. İbn Macc (275/888), Sünen, İstanbul, ty.
63. İbn Manzûr Cemalüddin Muhammed b. Mükram (711/1311), Lisânül-Arab (5 c), Beyrut, 1990.
64. İbn Sa'd (230/844), et-Tabakâtü’l-Kübrâ (9c), Daru Beyrut, Beyrût, 1957.
65. İnan Abdülkadir, Türk Boylarında Dağ, Ağaç ve Pınar Kültü, Ankara, 1991.
66. İncil, Bkz. Kitab-ı Mukaddes.
67. İsfehânî, Rağıb (502/1108), el- Müfredat fi Garibi'l-Kur'an, Dâvu Kahraman, İst. 1986.
68. Karaboran Hilmi, Türkiye'de Mevki Adları Üzerine Bir Araştırma,Türk Yer adları Sempozyumu Bildirileri, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1984.
69. Kasımî Muhammed Cemalüddin (1332/1914), Mehasinü't-Te'vîl (16c), Kahire, ty.
70. Kazvînî Zekeriyya b. Muhammed b. Mahmud (682/1283), Âsâru'l-Bilâd ve Ahbaru'l-Ibâd, Dar Sâdır, Beyrut, ty.
71. Kandehlevî Muhammed Yusuf (1384/1965), Hayatü's-Sahâbe (3c), Beyrut, 1993.
72. Keskioğlu Osman, Nüzulünden İtibaren Kur'ân-ı Kerim Bilgileri, TDVY, Ankara, 1989.
73. Kılıç Sadık, İslamda Sembolik Dil, İnsan Yayınları, İstanbul, 1995.
74. Kılıç Sadık, Yemin Olsun ki Aksâmü'l-Kur'ân, İhtar Yayınları, İstanbul, 1996.
75. Kitab-ı Mukaddes Eski ve Yeni Ahit, K. Mukaddes Şirketi, İstanbul, 1997.
76. Koç Nurettin, Dilbilgisi Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1992.
77. Komisyon, İslam Ansiklopedisi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1965.
78. Komisyon, İslamda İnanç ve İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi (4 c), İstanbul, 1997.
79. Köksal M. Asım, İslam Tarihi (\8c), İstanbul, 1987.
80. Köksal M. Asım, Peygamberler Tarihi (2 c), Ankara, 1992.
81. Kurtubî Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed (671/1272), el-Cami’l-Ahkami’l-Kur'ân (20 c), Beyrut, 1952.
82. Maurice Bucaille, Müsbet İlim Yönünden Tevrat, İnciller ve Kur'ân, Tercüme: Mehmet Ali Sönmez, Ankara, 1997.
83. Mâverdî, Ali b. Muhammed (450/I058), el-Ahkâmü’s-Sültaniyye ve'l-Velâyâtü’d-Diniyye, Kuveyt, 1989.
84. Mecmau Luğati'l-Arabiyye, Mu'cemü Elfâzı'l-Kur'âni'l-Kerîm (2 c), Mısır, 1990.
85. Mevdûdî Ebu'1-A'lâ (1400/1979), Tefhimü’l-Kur ân (7 c), İstanbul, 1996.
86. Mevdûdî Ebu'1-A'lâ (3400/1979), Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber (2 c), Tercüme: Ahmed Asrar, Pınar Yayınladı, İstanbul 1,983.
87. Mevlana Şiblî, Tercüme: Ömer Rıza Doğrul, Asr-ı Saadet, Amidî Matbaası, İstanbul, 1921.
88. Molla Hatır Halil İbrahim, Fedâilü’l-Medineti’l-Münevvera (3 c), Beyrut, 1993.
89. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi (2 c), İstanbul. 1980.
90. Muhammed Saîd İsbir ve Bilal Cüneydî, eş-Şâmil Mu'cemün fî Ulûmil-Lugati’l-Arabiyye ve Mustalahâtihâ, Beyrut, 1985.
91. Mukâtil b. Süleyman (150/767), el-Vücûh ve'n-Nezâir, Hz. Ali Özek, İlmî Neşriyat, İstanbul, 1993.
92. Münâvî Abdürraûf (1031/1621), Feyzü’l-Kadîr Şerhu'l-Câmiı's-Sağîr (6 c), Beyrut, ty.
93. Müslim b. Haccac (261/874), es-Sahih, Mısır, 1955.
94. Necip Fazıl, Esselâm, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, ty.
95. Nesâî Ebu Abdirrahman (330/941), Sünen (6 c), Beyrut, ty.
96. Nevevî Muhyiddîn (676/1277), el-Ezkârul-Müntehabe min-Kelami Seyyidi’l-Ebrâr, İstanbul, 1955.
97. Özdem Ragıp, Dil Türeyisi Teorilerine Toplu Bir Bakış, Ankara, 1944.
98. Özlürk Yaşar Nuri, Kur'ân'daki İslam, İstanbul, 1994.
99. Philip K. Hitti, Siyasî ve Kültürel İslam Tarihi (4 c), Çeviren: Salih Tuğ, İstanbul, 1982.
100. Râzî, Muhammed b. Hüseyin Fahruddin (606/1209), et-Tefsiru'l- Kebir (32c), Daru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Tahran, ty.
101. Reşid Rıza Muhammed (1354/1935), Tefsîrü'l-Menâr (12c), Daru'l-Fikr, Kahire, 1923.
102. Sabûnî Nureddin, Maturidiyye Akaidi, Çevirtil, Bekir Topaloğlu, Ankara, 1978.
103. Sarbay Ahmet, "Lût Kavminin İzlerini Ararken", Tarih ve Medeniyet Dergisi, XII, İstanbul, Şubat/1995.
104. Seyyid Abdüllatif, Kur’ân’ın Zihni İnşası, Çeviren, M. Kürşat Atalav, İstanbul, 1995.
105. Subhî es-Salih, Mebahıs fi Ulûmi’l-Kur'ân, Der Saadet Yayınları, İstanbul, ty.
106. Suyûti Celalüddin (911/1505), el-Müzhir fî Ulümü’l-Luğa (2 c) Beyrut, 1987.
107. Suyûtî Celalüddin (911/1505), el-İtkân fî Ulûmü’l-Kur’ân (2 c), Mısır, 1978.
108. Suyûtî Celalüddin (911/1505), Muterakül-Akrân fî İ'câzi'l-Kur'âny Beyrul, 1988.
109. Suyûtî Şemsüddin (880/1475), İthafu'l-Ehıssâ bi-Fedâili’l-Mescidi’l-Aksâ (2 c), Mısır, 1982.
110. es-Süheylî Abdurrahman (581/1185), Gavamidu Esmâi'l-Mübheme vel-Ehâdîsil-Müsnede fi'l-Kur'ân, Dâru'l-Fikri'I-Arabî, Beyrut, 1988.
111. Şeriati Ali, İnsan, Çeviren, Şâmil Öcal, Ankara 1990.
112. Şevkî Ebû Halil, Atlasü'l-Kur'ân Emâkin-Akvâm-A'lâm, Beyrut, 2000.
113. Şurrâb Muhammed b. Mubammed Hasen, el-Meâlimü’l-Esîra fi's-Sünne ve's-Sîra, Dâru'l-Kalem, 1991.
114. Tabatabâî Muhammed Huseyn, el-Mîzân fi Tefsîri’l-Kurxân(2\ c), Beyrut, 1971.
115. Tabbâra Afif Abdülfettâh, Mea'l-Enbiyâ fil-Kur'âni'l-Kerîm, Dersaadet Kitabevi, İstanbul, ty.
116. Taberî İbn Cerîr (310/922), Câmiu'l-Beyân an Te'vili Âyi'l-Kur'ân (30 c), Beyrut, 1988.
117. Tabersî Ebu Ali el-Fadl b. el-Hasen, Mecmau'l-Beyân fî Tefsiri'l-Kur'ân (6 c), Beyrut, ty.
118. Tantavî Cevheri, el-Cevâhir fî Tefsîri’l-Kur'âni'l-Kerîm (13 c), Beyrut, ty.
119. Tehânevî Muhammed Ali (1158/1745), Mevsûatu Keşşafi İstılâhâtil-Fünûn ve'l-Ulûm (2c), Beyrut, 1996.
120. Tevfîk Benû,Târîhü’l-Arabi'l-Kadîm, Beyrut, 3996.
121. Tirmizî Ebu İsa (279/892), Sünen (5 c), Mısır, 1975.
122. The New English Bible, Oxford, 1970.
123. Yaşar Hüseyin, Kur'ân'da Anlamı Kapalı Ayetler, Beyan Yayınları, İstanbul, 1997.
124. Yalçın Cavit, Kavimlerin Helaki, İstanbul, 1996.
125. Yeniçeri Celal, Uzay Ayetleri Tefsiri, Erkam Yayınları, İstanbul, 1995.
126. Yeniyıldız Bahaddin, Türkiye'de Yer Adı Verme Usulleri, Türkiye’de Yer Adı Sempozyumu Bildirileri, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1984.
127. Yıldırım Cemal, Bilim Tarihi, İstanbul, 1974.
128. Yıldırım Suad, Kur'ân-Kerim ve Kur'ân İlimlerine Giriş, İstanbul, 1985.
129. Zemahşerî Carullah Muhammed b. Ömer (538/1143), el-Keşşafan Hakaiki’t-Tenzîl ve Uyuni'l-Ekâvîl (4 c), Beyrut, ty.
130. Zerkeşî Bedruddin Muhammed b. Abdillah (794/1391). el-Bürhan fî Ulûmi’l-Kur’ân (4 c), Beyrut, 19
[1] Bkz. İzbırak Reşat, Coğrafya Terimleri Sözlüğü, Giriş, s, VII ve 61-62.
[2] Bkz. Emin el-Hûlî, Kur'ân Tefsirinde Yeni Bir Metod. s, 76-82.
[3] Dr. Şevkî bu çalışmasında Hz. Adem'den başlayarak Kur'ân'da adı geçen peygamberlerle ilgili ayetleri derlemiş ve o peygamber ve kavimlerinin yaşadıkları yerleri kısaca belirttikten sonra bunları haritalar üzerinde göstermeye çalışmıştır.
[4] İbn Manzûr, Lisâni’l-Arab. 'Semâ' ve 'Vesm' maddeleri: Cürcânî, et-Ta'rifât. s. 24; İsfehârn, el-Müfredât, s, 355; Ebu'1-Bekâ, el-Külliyât, s, 83: Râzî, et-Tefsîrü'l-Kebir. II, 176; İbn Âşûr, Tefsiri't-Tahrîr, I, 408-409.
[5] Ebu'1-Bekâ, el-Külliyât, s, 83; Tehânevî, Mevsüa Keşşafı İstılâhâti'l-Fiifiûn. I, 181; Beydâvî, Envâru't-Tenzil, Mecmuatu'n-Mine'l-Tefâsîr. I, 102; Ebu's-Suûd, İrşâdü Akli Selîm, I, 84; Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, 1,314.
[6] İbn Manzûr, Lisâni’l-Arab, 'Semâ' Maddesi. Türkçede 'ad' kavramıyla karşılanan isim, canlı ya da cansız, somut ya da soyut varlıkları, kavram ve duyguları belirleyen sözcük, diye tanımlanmıştır. Nurettin Koç, Dilbilgisi Terimleri Sözlüğü, s, 18. Türkçede, bir sözcüğün zihinde uyandırdığı kavrama da 'anlam' denilmektedir. Bkz. Nurettin Koç, Dilbilgisi... s, 28.
[7] Bakara: 2/30-39.
[8] Bakara: 2/31.
[9] Râzi, et-Tefsîrü'l-Kebîr, II, 176; Hbû Hayyan,el-Bahru'l-Muhît, I, 146.
[10] Mevdûdî, Teflûmü’l-Kur'ân, I, 62.
[11] Bkz. İbn Aşur, Tefsiru't-Tahrir, 1,409.
[12] Tehânevî, Mevsuatu Keşşafı İsttlâhâti'l-Fümîn, Takdim, 1,22.
[13] Araf: 7/11.
[14] Alak: 96/5.
[15] İnsana bu ismin verilişi ile ilgili olarak şu üç görüş ileri sürülmüştür: Bu görüşlere göre 'E-n-s' kökünden ünsiyet eden, cana yakın olan sosyal varlık anlamına; yahut ‘N-s-y' kökünden unutan anlamına; yahut da 'M-v-s' kökünden hareket eden, kımıldayan anlamına insan denmiştir. Bkz. İsfehânî, el-Müfredât, s, 776; İbnü'l-Cevzî, Zâdi’l-Mesîr, I, 47: Fîruzabâdî. Besâir, V, 139; VI, 22. Aslında insanda, adındaki bu üç özelliğin üçü de mevcuttur. O, hem başkalarıyla birlikte yaşayan sosyal bir varlıktır, hem sürekli hareket halinde koşturan bir varlıktır, hem de unutkan bir varlıktır.
[16] Hucurat: 49/13.
[17] Muhammed Saîd İsbir ve Bilal Cüneydî, eş-Şâmil Mu'cemun fi Ulûmi'l-Lugati'l-Arabiyye ve Mustalahâtihâ, s, 655-656.
[18] Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, I, 64.
[19] Fazlurrahman, Ana Konularıyla Ku'rân, s, 70.
[20] Ali Şedatî, İnsan, s, 21.
[21] Ece Hüseyin Kerim, Hz. Adem, s, 152.
[22] Bir anlayışa göre, insanın dışındaki tüm varlıklar Allah'ın isimlerinden kısmi olarak nasiplenmişlerdir. Ancak insan O'nun tüm isimlerinden nasiplenmiştir. Sözgelimi melekler, Allah'ın 'Sübbüh, Kuddûs’ isimlerinden nasiplendiklerinden sürekli O'nu hamd ile teşbih ederler. Şeytan O'nun 'Cebbar. Mütekebbir' isimlerinden pay almış ve bu yüzden kibirlenip isyan etmiştir. İnsan ise O'nun tüm isimlerinden nasiplendiği için kimi zaman O'na itaat etmiş, kimi zaman ise O'na karşı gelmiştir. İşte yukardaki ayet buna işaret etmektedir. Ayete göre Yüce Allah, insanın yaratılışına tüm celal ve cemal isimlerini yüklemiş ve onu bu isimler doğrultusunda bir kişilik sergilemeye müheyya kılmıştır. Nitekim Yüce Allah şeytan için şöyle buyurmakladır: "Ben seni ellerimle yaratmışken, seni secdeden alıkoyan nedir?" Sâd: 38/74. İnsanın yaratılışı ile ilgili olarak ise "Ben ona ruhumdan üfledim" buyurmuştur. Hicr: 15/29, Secde: 32/9. Sâd: 38/72. Bkz. Tehânevî, Meusuatu Keşşafı Istılâhâti'l-Fünûn, I, 183.
[23] Tabersî, Meanau'l-Beyân, I. 168; Suyûtî, el-Müzhir fi Ulûmi'l-Lıtğa, I, 28-30.
[24] Bkz. Râzî, et-Tefsîrü'l-Kebîr, II, 176-177; Ebû Hayyan, el-Bahru'l-Muhît, 1, 145-146; Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, I, 308-311; İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, 'Semâ' Maddesi, XIV, 402; İbn Âşûr, Tefsiru't-Tahrîr, 1,410-413.
[25] Nitekim bu konuda Kur'ân'da şöyle buyurulmuştur: "Rabbin meleklere: 'Ben, balçıktan, işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın' demişti." Hıcr: 15/28-29; Sâd: 38/72. Ayrıca bkz. Secde: 32/9; Enbiya: 21/91.
[26] Bakara: 2/37. Hz: Adem'in Rabbinden aldığı kelimelerden maksat şu ayettir: "Her ikisi, 'Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz' dediler." Araf: 7/23.
[27] Rahman: 55/1-4.
[28] Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, VII, 4661-4663; İbn Aşûr, Tefsiru't-Tahrîr, XXVU,232.
[29] İbn Manzur, Lisanü'l-Arab, Byn Maddesi; Zemahşerî, Keşşaf, IV, 443; Mevdûdî, Tefîm,VI,66.
[30] Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, I, 312-325.
[31] Araf: 7/172-173.
[32] Bu konuda vand olan uzun hadis ve rivayetler için bkz. Taberî. Câmiu'l-Beyân, IX, 110-118. Çağdaş tefsircilerimizden Mevdûdî, ayette anlatılan olayın sembolik bir anlatım değil, fizikî dünyada ayniyle vaki olmuş bir olay olduğunu savunur. Bkz. Mevdudî, Tefhimii'l-Kur'ân, II, 113.
[33] "Sonra, duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne: 'İsteyerek veya istemiyerek buyruğuma gelin' dedi. İkisi de: 'İsteyerek geldik' dediler." (Fussilet: 4111) ayeti bu sembolik anlatımlar için güzel bir örnektir. Zaten Grek asıllı bir kelime olan 'sembol’, açıklanamazın, anlaşılabilirle ifade biçimidir. Bkz. Kılıç Sadık, İslamda Sembolik Dil, s, 56. Aslında yer ve gök ile lafzı olarak bir konuşma söz konusu değildir. Bunun gibi Allah ile zürriyetler arasında da bir karşılıklı konuşma ve anlaşma sözkonusu olmamıştır. Nitekim ayette de, Adem'in zürriyetinden değil, Ademoğullarının zürriyetlerinden bahsedilmiştir. Öte yandan bir anlaşmaya tanıklık yapabilmek için, onun iyice bilinmesi ve olayın iyice hatırlanması gerekir. Oysa doğan her kişi, Allah Teala ile böyle bir anlaşma yaptığını hatırlamaz ki ona tanıklık etsin. Ama her kişi, Allah'ın kendisine bahşettiği akıl nimeti ile Yüce Yaratanı tanıyıp kabul edecek bir yetiye sahiptir.
[34] Bkz. Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 129; Beyzavî, Envaru't-Tenzîl. II, 661- 665; Ebu Hayyan, el-Bahru'l-Muhît, IV, 420-421; İbn Kesîr, Tefsîm'l-Kur'ân'il-Azîm, II, 261-264; Ebu's-Suûd, İrşâd, III, 289-291; Tabatabâî, el-Mîzân, VIII, 306-312; Kasımı, Mehâsinü't-Te'vîl, VII, 2896-2898; Reşid Rıza, Tefsîru'l-Menâr, 1X, 386-388; Ateş, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, III, 412-414. Konu ile ilgili olarak bu görüşü seslendiren yorumcularla, ilk görüşü savunan rivayetçilerin kullandıkları deliller ve birbirlerine verdikleri cevapları Tabatabâî ve Reşid Rızâ, tefsirlerinde enine boyuna ele alıp tartışmışlardır. Bkz. el-Mîzân, VIII, 306-331; Tefsîmi-Menâr, IX, 386-404.
[35] Rum: 30/30.
[36] Müslim, Kader 22-25.
[37] Bilim tarihçileri, bilimin insanlığın ortak kafa ürünü olduğunu, köklerinin ilk insanların toplumsal yaşamlarına kadar uzandığını söylemişlerdir. Yine bilim tarihçilerine göre bilimsel gelişme, ya yavaş fakat sürekli ilerleyen bir bilgi üretme ve çoğaltma sürecidir. Ya da bilimde gelişme, teorik düzeyde yer alan köklü düşünme değişikliklerinin bir sonucudur. Bilimin gelişimi karmaşık bir olaydır. Bir cephesinde gelişimin evrim, diğer cephesinde ise devrim niteliğini taşıdığını görmekteyiz. Bkz. Yıldırım Cemal, Bilim Tarihi, s, 13 ve 16.
[38] Burada şöyle bir tabloyu da zihnîmizde canlandırabiliriz: Yüce Allah, zaman ve mekanların sınırını aşarak meleklerin huzurundaki Adem'e tüm zaman ve mekanlardaki eşyayı, bir filim şeridinde olduğu gibi, yahut bir bilgisayar disketinde yüklü olduğu gibi arzetmiş ve onların isimlerini söylemesini istemiş olabilir. Adem'e o an için yaratılmış olan ve ilerde yaratılacak tüm şeylerin isimlerini öğretmiştir, şeklinde ileri sürülen görüş de bunu desteklemektedir. Bu Yüce Allah için olmayacak bir şey değildir.
[39] Nisa: 4/46; Maide: 5/13,41.
[40] Bkz. Râzî. et-Tefsîm'l-Kebîr, III, 338; İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, II, 99; Elmalılı. Hak Dini Kur'ân Dili, II, 1362.
[41] Dilin doğuşu ile ilgili çeşitli varsayımlar ileri sürülmüştür. Bunlardan bir kaçı şöyledir: Doğadaki sesleri yansıtma isteği, çeşitli olaylar karşısında ruh ve bedenle ilgili duyuların etkisiyle çıkarılan sesler, ortak çalışma ve birlikte iş yapma. Bkz. Doğan Aksan, Her Yönüyle Dil, I, 94-100. Romalı düşünürlere göre, insanları dilin türlü seslerini çıkarmaya sevkeden tabiattır; eşyanın isimlerini doğuran şey de ihtiyaçtır. Bkz. Ragıp Üzdem, Dil Türeyişi Teorilerine Toplu Bir Bakış, Ankara, 1944. s, 24. Sûn dönemde yapılan bilimsel araştırmalar, dillerin önce basit ses ve hecelerden oluştuğunu, daha sonra bu ses ve hecelerin gelişip mürekkep hale gelerek kelimeleri oluşturduğunu ortaya koymuştur. Dilin oluşumundaki bu süreç çocuğun dillenmesinde açık bir biçimde kendini gösterir. Yine bu araştırmalara göre dillerin tarihi gelişimi sürecinde kimi diller varlığını sürdüremezken, kimi yeni diller doğmuştur. Bkz. Tehânevî, Mevsua'tu Keşşafı İstılâhâti'l-Fünûn, Takdim, I, 23. Bu anlayış çocuğun dillenme süreci için doğru ise de, çocukluk dönemi olmayan ilk insanın Rabbinin huzurunda, melekleri hayran bırakacak şekilde mükemmel konuşuşunıı açıklamakta eksik ve yetersiz kalmakladır. Bu yüzden bu kuramların hiç birinde dilin Allah vergisi ve ilahî öğreti olması üzerinde durulmamış olması oldukça dikkat çekicidir. Oysa Kur'ân bunun üzerinde ısrarla durur. Bu bağlamda Aristo, "ses tabiî ve İlahîdir, onun kullanışı ise beşerî ve ihtiyaridir" diyerek dil hakkındaki görüşünü özetlerken; bir Yunan düşünürü otan Epikurus da şunları söyler: "İsimlerin vazında düşüncenin hiç bir rolü yoktur. İnsan eşyaya tabiatın ilhamı ile ad vermiştir.." Bkz. Ragıp Özdem, Dil Türeyişi, s, 19, 21. Müslüman düşünürler de dilin doğuşu ile ilgili farklı göruşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşleri dört grupta toplamak mümkündür: Kendiliğinden tabi olarak gelişmiştir, Allah'ın vad'ı ile ortaya çıkmıştır, insanların vad'ı ile ortaya çıkmıştır, dildeki kelimelerin bîr kısmı Allah'ın bir kısmı ise insanların vad'ı ile ortaya çıkmıştır. Bunlardan ünlü dilci İbn Fâris, dilin tevkîfî olduğunu, yani Allah vergisi olduğunu söyler. Dilin Allah vergisi olduğu görüşünde olanlar da, bunun bir anda ve bir çırpıda olduğunu söylemiyorlar. Onlara göre Yüce Allah, kendi zamanında muhtaç olduğu dilediği kadar ismi önce Adem'e öğretmiş, Adem'den sonra Hz. Muhammed'e kadar diğer peygamberler aracılığı ile bu öğretme işi devam etmiş, böylece diller oluşmuştur. Dilin tevkîfî olduğunu söyleyenler şu delillerle görüşlerini desteklemeye çalışmışlardır: "Allah, Adem'e tümüyle eşyanın isimlerini öğretti" ayeti buna delildir. Yine Yüce Allah, Necm suresi 23. ayetinde, anlamsız ve mantıksız olarak putlara bir takım isimler verenleri kınayarak onların adlandırma işinde başarısız olduklarına dikkat çekmiştir. Rum suresi 22. ayetinde dillerin farkıt farklı oluşu Allah'ın ayetlerinden sayılarak dilin Allah vergisi olduğu vurgulanmıştır. Eğer dil, geleneksel olarak konulmuş olsaydı, konuşmalarda sürekli yeni kavramların türemesine ihtiyaç duyulur ve bu ilanihaye devam ederdi. Oysa durum böyle olmamış diller belli noktada teşekkül etmiştir. Dilin insanlar tarafından sonradan oluşturulduğunu söyleyenler ise kendilerini şöyle savunmuşlardır: Eğer dil tevkîfî olsaydı, peygamberliğin dilden önce olması gerekirdi ki Allah'ın peygamberlerle anlaşabilmesi mümkün olsun. Oysa "Biz her bir peygamberi ancak kendi kavminin diliyle gönderdik" (İbrahim: 14/4) ayeti dilin peygamberlikten önce olmasını gerektirmektedir. "Allah, Adem'e tümüyle eşyanın isimlerini öğretti" ayetinden maksad, neden dilin vaz'i için ilham olmasın? Yine Adem'e öğretilen isimleri, neden Adem'den önce bir başka toplum koymuş olmasın? Tarafların delil ve birbirlerine verdikleri cevaplar bu şekilde sürüp gidiyor. Bkz. Suyûfî, el-Müzhir fî Ulûmi'l-Luğa, I, 9-20. Bu konuda İbn Cinnî şunları söyler: Çoğu düşünürlere göre dil, vahiy eseri (tevkîfî) değil sonradan insan tarafından konulmuştur. Bazıları ise "Allah Adem'e isimleri tümüyle öğretti" ayetinden hareketle dilin Allah vergisi olduğunu ileri sürmüşlerdir.. İlk görüşe göre dil, tabiattaki seslerden esinlenme neticesinde sonradan doğmuştur.. Uzun yıllar pek çok araştırmacı gibi beni de meşgul eden bu girift konuda her iki görüşün de haklılık payının olduğu söylenebilir. Bkz. İbn Cinnî, et-Hasâis, 1.41-48.
[42] Aslında bu sözler Yuhanna'ya göre İncil'in ilk cümlelerinden alınmadır. Yuhanna İncil'i şöyle başlar: "Kelam başlangıçta var idi ve Kelam Allah nezdînde idi ve Kelam Allah idi." İncil, Yuhanna 1.
[43] S. Abdüllatif. Kur'ân’ın Zihni İnşası, s, 34-35
[44] Bkz. Doğan Aksan, Her Yönüyle Dil, ili, 142-143. Platon'un bu görüşünde 'nesnenin yaratılışta verilmiş olan adı' ifadesi oldukça dikkat çekicidir. Bu konuda kimi dilciler lafız ile anlam arasındaki ilginin tabiî ve zaruri olduğunu ileri sürerken, kimi de bunun tabiî olmakla birlikte zaruri olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bkz. Ragıp özdem. Dil Türeyişi, s, 33-34.
[45] Tehânevî, Mevstıa'tu Keşşâfi İstılâhâti'l-Fünûn, Takdim. 1,17.
[46] Ebu'l-Bekâ, el-Külliyât, s, 303.
[47] Dilcilerden Ebû Ubeyde, isim müsemmanın kendisidir, derken; Sibeveyh, isim müsemmanın kendisi değildir, der. Bkz. İbn Manzûr, Lisâni’l-Arab, 'Semâ' Maddesi, XIV, 402; Ebu'1-Bekâ, el-Külliyât, s, 83; Kelamcıların ihtilafları için bkz. Nureddin es-Sabûnî, Maturidiyye Akaidi, s, 79-81.
[48] Bkz. Tehânevî, Mevsua'tu Keşşâfi İstılâhâti'l-Fünûn, I, 181-182; Nureddin es-Sabûnî, Maturidiyye Akaidi, s, 79.
[49] Sembol/simge, metafizikte görünmeyeni dile getiren şeydir. Simgesel yaklaşıma göre, dinlerin tüm kavramları simgeseldir. Gerçek anlamlar bu simgelerin ardında gizlidir. Bkz. Hançerlioğlu Orhan, Felsefe Ansiklopedisi, VI, 93-95. Buna göre bir şeyin sembolik olduğunu söylemek, o şeyin gerçek hayatla olmadığı anlamına gelmez. Belki simgesel anlatım, tam olarak kavranamayan ve kavranamadığı için de tam olarak anlatılamayan bir şeyin anlaşılabilir kalıplara dökülerek anlatımıdır. Biz, Kur'ânda geçen adların sembolik olduğunu söylerken, onların gerçek hayatta olmadığını söylemiyoruz. Aksine gerçek hayatta var olan yahut olmuş olanların, olmaya devam edebileceklerine İşaret etmek istiyoruz. Geçmiş kavimlerin ve geçmiş dönemde yaşamış kişilerin Kur'ânda anılma esprisi temelde bu olsa gerektir.
[50] Bkz. Hac: 22/78.
[51] Araf: 7/71.
[52] Necm: 53/23; Ayrıca bkz. Yusuf: 12/40; Ra'd: 13/33.
[53] Bkz. Râzî, et-Tefslru'l-Kebîr, XIV, 160; XXVIII, 299-300; Ebussuud, İrşâdü’l-Akli's-Selim, VIII, 159; Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, VII, 4598-99.
[54] Ayetlerde öğretilen isimler için akıllılar için kullanılan çoğul zamirle (aradahüm) ve işaret isiminin (hâülâ') kullanılmış olması akıllı-akılsız tüm isim ve müsemmayı ona öğretti ve sonra onları haber vermesini istedi tezini desteklemektedir. Ancak bir başka kıraatte ayetin 'aradahâ' ve 'aradahünne' şeklinde okunması, müsemmayı değil sadece esmayı sundu tezini desteklemektedir. Bkz. Tabersî, Mecmaı el-Beyân, I, 169.
[55] Geniş bilgi için bkz. Nevevî, el-Ezkâr, 254-263. Yer adlarıyla ilgili olarak bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Yerleri, isimlerine göre değerlendiriniz." Hadisi açıklarken Munâvî şunları söylemektedir: "Uğradığınız yerlerin adlarının manasını inceleyip düşünün, bir yerin adının çirkin olduğunu görürseniz, o yere bu çirkin ismin verilişinin bir nedeni olduğunu düşünün ve oradan bir an önce çıkmaya bakın. Çünkü isimlerin manaları, isim verilen şeyle yakından ilgilidir." Nitekim Peygamberimiz başta olmak üzere pek çok şahabı ve tâbii çirkin yer adlarıyla karşılaştıklarında ya o ismi değiştirmişler, ya da oradan bir an önce ayrılmaya bakmışlardır. Bkz. Münâvî, Feyzu'l-Kadîr, I, 552-553.
[56] Ebû Davüd, Edeb 69.
[57] Bkz.Ebu Davud, Tıb 24.
[58] Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, V. 120-121
[59] Bkz. Mû,Min Ravâit'l-Kur'ân, s, 95.
[60] Bkz. Bûtî. Miti Ravâi’l-Kur'ân s, 197-198.
[61] Müzzemmil: 73/20.
[62] Bkz. Casiye: 45/24; İnsan: 76/1.
[63] Bkz. Tahâ: 20/51, Kasas: 28/43. Kur'ân'a göre Hz. Adem'den Firav'un helakına kadar olan dönem Kurûnü'1-Ûlâ (İlk Asırlar), Firavn'ıın helakından yahut Tevrat'ın nüzulünden Hz. Muhammed'in peygamber olarak gelişine yahut Hicret edişine kadar ki dönem Kurunü’1-Vüsta (Orta Asırlar), bundan kıyamete kadarki dönem de 'Kurûnü'1-Uhrâ' (Son Asırlar) diye nitelendirilmiştir. Bkz. Elmalılı, Hak Dini, V, 3739.
[64] Asr: 103/
[65] Araf: 7/187; Hicr: 15/38; Sad: 38/81.
[66] Bu anlamda onlarca ayet vardır. Bkz. M. Fuad Abdülbakî, el-Mu'cem.
[67] Yedi ayette 'sene' kelimesi, on iki ayette ise bu kelimenin çoğulu olan 'sinîn' kelimesi geçer. Bkz. M. Fuad Abdülbakî, el-Mu'cem.
[68] Bu kelime Kur'ânda dokuz ayette geçer. Bkz. M. Fuad Abdülbakî, el-Mu'cem.
[69] Tevbe: 9/36. Pek çok ayette haram aylara dikkat çekilerek barış dini İslam, insanları bu aylarda savaş yapmamaya yani barışa hazırlar. Bkz. Bakara: 2/194, 217; Maide: 5/297; Tevbe: 9/2, 5.
[70] "Hac bilinen (Şevval, Zilkade, Zilhicce) aylardadır." Bakara: 2/197.
[71] Bkz. M. Fuad Abdülbakî, el-Mu'cem.
[72] Bu kelime, sekiz ayette geçer. Bkz. M. Fuad Abdülbakî, el-Mu'cem.
[73] İbrahim: 14/5.
[74] Bkz.Mevdûdî, Tefhimü'l-Kur'ân, II. 537; Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili,V, 30I5.
[75] Tevbe: 9/36.
[76] Taha: 20/59.
[77] Yunus: 10/92.
[78] Meryem: 19/15.
[79] Meryem: 19/33.
[80] Tevbe: 9/108.
[81] Al-i İmran: 3/155,166; Enfal: 8/41,48.
[82] Maide: 5/3.
[83] Maide: 5/5.
[84] Tevbe: 9/3.
[85] Tevbe: 9/25.
[86] Cuma: 62/9.
[87] Bu konudaki yüzlerce ayet için bkz. M. Fuad Abdülbakî. el-Mucem.
[88] Kadir: 97/1-3.
[89] İsra: 17/1.
[90] Duhan: 44/3
[91] Nahl: 16/58; Zuhruf: 43/17.
[92] Saffat: 37/101.
[93] Hûd: 11/71; Hicr: 15/55; Saffa: 37/112; Zariyat: 51/28..
[94] Al-i İmran: 3/39; Meryem: 19/7.
[95] Bakara: 2/133.
[96] Sebe: 34/14.
[97] Müslim, Siyam 197; Ahmed, V, 299.
[98] Yahudiler, Mekke'den Medine'ye göç eden muhacirlere "size büyü yaptık, artık sizin çocuğunuz olmayacak" diye sataşmaktaydılar. Koparılan bu yaygara, Medine havasına alışamadıklarından ilk sene hiç çocukları olmayan muhacirlerden bazısını etkilemişti. Bu yüzden muhacirlerin Medine'de dünyaya gelen ilk çocuğu Abdullah dünyaya gelince, Müslümanlar bunu tekbirlerle kutlamışlardır. Bkz. Koksal Asım, İslam Tarihi, VIII, 311. Bütün bu açıklamalardan doğum gününe önem vermenin meşruluğunu çıkarmamız mümkündür. Nekl bu önem verme bugünkü cahiliyye kutlamalarına benzememelidir. Peygamberimizin kendi doğum gününü oruçla, Müslümanların çocuklarının doğum gününü tekbirle yadettikleri düşünülürse; Müslümanlar da kendilerinin ve çocuklarının doğum günlerini Allah'a şükür ve ibadet fırsatı olarak değerlendirebilirler. Hz. Peygamber'in doğum gecesi olan 'Mevlid Gecesi' de bu çerçevede değerlendirilebilir kanaatindeyiz. Zira tamamen insanî eğilimlerden kaynaklanan bu günlere, yapılan yanlış uygulamaları bahane ederek "İslamda bunun yeri yok" diyerek tamamen karşı çıkmak kanaatimizce pek tutarlı bir tavır değildir.
[99] Bkz. Canan İbrahim, Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye, s, 85-88.
[100] "Doğrusu Allah katında ayların sayısı on ikidir. Gökleri ve yeri yarattığı günkü Allah'ın yazısında bunlardan dördü haram aylardır..." Tevbe: 9/36.
[101] Bakara: 2/185.
[102] Zemahşerî, Keşşaf, 1, 336
[103] Ayet "Kur'an o ayda indi" diye anlaşıldığı gibi "o ay hakkında, oruçla ilgili Kur'an ayeti indi" diye de anlaşılmıştır. Bkz. Zemahşerî, Keşşaf, I, 336; Beyzavî, Envaru't-Tenzîl, 1,259-260.
[104] Ramazan'ın ilk gecesi Suhut'-u İbrahim, altıncı gece Tevrat, 23. gece İncil, 17 veya 27. gece de Kur'an inmiştir. Bkz. Râzî, Mefatthu't-Ğayb, V. 84; Kurtubî. el-Cami'. II. 298; Beyzavi, Envaru't-Tenzîl. I, 260; Hamidullah Muhammed, İslam Peygamberi, II, 853: Keskioğlu Osman, K. Kerim Bilgileri, 31-32.
[105] Bakara: 2/2.
[106] Bakara: 2/183.
[107] Kur'anda geçen bitki ve hayvanlarla ilgili bilimsel açıklamalar için Tantavî Cevheri'nin el-Cevâhir'ine bakılabilir. Örnek olarak Karınca için bkz. XIII, 136-165; kuşlar için XIII, 172-181: Örümcek için XIV. 144-159.
[108] Enam: 6/99.
[109] Nahl: 16/10-11.
[110] Şuarâ: 26/7-8.
[111] Rahman: 55/10-13.
[112] Abese: 80/25-32.
[113] Aranan kelimenin kolayca bulunabilmesini sağlamak için, listeleri alfabetik olarak sıralamayı uygun bulduk. Parantez içerisindeki rakamlar, Kur'ân Mucemine göre tesbit edilmiş olup kelimenin Kur'ânda kaç kere geçtiğini göstermektedir. Aslında Kur'ânda geçen her bir bitki ve hayvan müstakil olarak ele alınıp incelenmeye değerdir, ama biz konuyu dağıtmamak için bunların isimlerini vermek ve dağılımlarına dikkat çekmekle yetiniyoruz.
[114] Bkz. Derveze. Kur'âna Göre Uz. Muhammedi'in Hayatı. I, 82-83.
[115] Nahl: 16/5-8.
[116] Nahl: 16/66.
[117] Müminim: 23/21-22.
[118] Mümin: 40/79-80.
[119] Gaşiye: 88/17.
[120] Bu hayvanların yanında, tüm hayvanları kapsayan genel bir ifade olan 'dâbbe' ve çoğulu olan 'devâbb' kelimesi, 'hayvanlar anlamında 19 yerde geçmektedir. Bkz. M. Fuad Abdülbakî. el-Mu'cem,.
[121] "İnsanlara: 'Sakın tanrılarınızı bırakmayın, Ved, Suva, Yağus, Yeuk ve Nesr putlarından asla vazgeçmeyin' dediler." Nuh: 71/23. Bkz. İbnü'I-Cevzî, Zâdü'l-Mesır, VIII, 374; Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi... I, 478-479; Beyyûmî, Dirasât. lV, 11-15; Dervezc, Kur'âna Göre Hz. Muhammed'in Hayatı, I, 323-324. Bu putlardan Yeğûs putu, Taif yakınlarındaki Curaş şehrinde bir mabedde bulunmakta olup Muzhic kabilesine ait bir puttu. Bkz. Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 541.
[122] Arapça 'Rab’ kelimesiyle eş anlamlı olan bu kelime, İlyas peygamberin yaşadığı bölge olan Ba'lbek'e isim olmuştur. Bkz. İbn Kesîr, Tefsir, IV, 20.
[123] Kelime, Bakara: 2/228; Nisa: 4/127; Hud: 11/72; Nur: 24/31 ayetlerde koca anlamında, şu bir ayette de put anlamında kullanılmıştır: "İlyas peygamber kavmine: 'Allah'a karşı gelmekten sakınmazmısınız? Yaratanların en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da Ba'l putuna mı taparsınız?' demişti." Saffat: 37/125. Bkz. Mevdûdî. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi.., I, 479.
[124] Dcrveze, Kur'âna Göre biz. Muhammed'in Hayatı, I, 325.
[125] Ey inkarcılar! Şimdi Lal, Uzza ve bundan başka üçüncüleri olan Menafin ne olduğunu söyler misiniz? Demek erkekler sizin, dişiler Allah'ın mı?" Necm: 53/19-21.
[126] Bkz, İbnü'I-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr,VIII, 71-72 Elmalılı. Hak Dini.VII, 4593-4594.
[127] Bkz. Derveze, Kur'âna Göre Hz. Muhammed'in Hayatı, I, 321-322; Hamidullah, İslam Peygamberi, 1,518, 524; 11,903-904.
[128] Rüczü terke devam et." Müddessir: 74/5.
[129] Ayette geçen rücz kelimesinin, put ismi olduğu görüşü yanında, onun günah, şirk, kötülük, azap. şeytan anlamlarına da gelebileceği söylenmiştir. Bkz. İbnü'l-Cevzi Zâdü'l-Mesîr. IX. 401-402.
[130] Kendilerine Kitap verilmiş olanların. cihte ve (ağıtta kanıp, inkar edenlere: “Bunlar, inananlardan daha doğru yoldadırlar' dediklerini görmedin mi?" Nisa: 4/5 1.
[131] Cibt'in put anlamından başka, sihir, kahin, şeytan, insan azmanı anlamlarına gelebileceği de söylenmiştir. Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, I, 107. '
[132] Tağut kelimesi Kur'ânda sekiz ayette geçer Bkz. Bakara: 2/256, 257; Nisa: 4/51, 60, 76; Maide: 5/60; Nahl: 16/36; Zümer: 39/17. Bunlardan son ikisi Mekke'de inmiş ayetlerdir. Bunlardan Nahl süresindeki ayet, tüm peygamberlerin evrensel gönderiliş sebebini şöyle açıklamaktadır: "And olsun ki, her ümmete: 'Allah'a kulluk edin, tağuttan kaçının' diyen peygamber göndermişizdir.."
[133] Tağut kelimesi de put, şeytan, kahin, sahir anlamlarında anlaşılmıştır. İbn Kuteybe, "Taş, heykel olsun, şeytan olsun, Allah'tan başka tapılan her şey cibt ve tağuttur" diyerek kapsamlı bir tanım yapmıştır. Bkz. İbnü’l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, I, 107-108. Cibt ve Tağut'un Kureyş kabilesinin iki heykelinin adı olduğu da ileri sürülmüştür. Bkz. Derveze. Kur'âna Göre Hz. Muhammed'in Hayatı, I, 327.
[134] Firavun: “Ben size kendi görüşümden başkasını söylemiyorum. Ben size ancak doğru yolu gösteriyorum' dedi." Gafir: 40/29.
[135] Suyûti,el-İtkam, 11,181.
[136] "Hani İbrahim, babası Azer'e. 'Putları tanrı olarak mı benimsiyorsun? Doğrusu ben seni ve milletini açık bir sapıklık içinde görüyorum' demişti." Enam: 6/74. Ayetteki Azer kelimesi put ismi olarak alındığında, ayetin meali şöyle olur: "Hani İbrahim babasına 'Azer putunu tanrı olarak mı benimsiyorsun?' demişti." Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, 111,71.
[137] Azer'in bir put ismi olduğu yanında, onun Hz. İbrahim'in babasının adı, yahut lakabı, yahut da 'ey yanlış yapan! anlamında bir kelime olduğu da söylenmiştir. Bkz. Îbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mestr, III, 71; Zerkeşî, el-Berkân, I,159; II, 462.
[138] Kaynaklarımızda Ved, Suvâ', Yeûk, Yeğus ve Nesr isimlerinin bazı salih kimselerin adları olduğu, onlar ölünce kavimlerinin, onların hatıratını yaşatmak için onların oturdukları yerlere bir takım şeyler diktikleri, onlardan sonra gelenlerin ise onlara tapmaya başladıkları anlatılmıştır. Bkz. Îbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mestr, VIII, 373; Suyûtî, et-İtkam. 11, 181.
[139] Geniş bilgi için bkz. İslamda İnanç ve İbadet Ansiklopedisi, 1,336-338.
[140] Fîruzabâdî, Besâir, V, 203
[141] Bkz. İsfehânî, el-Müfredât. ss 309; Fînızabâdî. Besâir, III, 122-123.
[142] Bkz. İsfehânî, el-Müfredât, s. 406.
[143] Bkz. Akpınar Ali, Kur’ân Niçin ve Nasıl Okunmalı, s. 12-35.
[144] Geniş bilgi için bkz. İslamda İnanç ve İbadet Ansiklopedisi, III, 187-190.
[145] Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, I, 117-1 18.
[146] Bu iki ismin geçtiği ayetteki 'melekeyn’ (iki melek) kelimesi 'melikeyn' (iki kral) şeklinde de okunmuştur. Bu ikinci okunuşa göre adı geçen Harût ve Marufun iki kral olduğu da söylenmiştir. Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, I. 122-124.
[147] Bkz. Kaf: 50/17; İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VIII, 9-10.
[148] Bkz. Zuhruf: 43/77; İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VII, 327-328.
[149] Bkz. Secde: 32/11.
[150] Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, 1,119
[151] Bkz. Şuara: 26/193, Meâric: 70/4, Nebe': 78/38, Kadr: 97/4; Fîmzabâdî, Besâir, III, 105; İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, I, 112. Yukarda sayılan bu kelimelerden başka şu kelimelerin de melek adı olduğu ileri sürülmüştür: Berk (şimşek anlamında dört ayette geçer), Ra'â (gök gürültüsü anlamına gelen ve aynı zamanda bir sure adı olan bu kelime 2 ayette geçer). Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü't-Mesîr, I, 43-44. Sekine, Sicili, Zülkarneyn isimlerinin de melek adı olduğu ileri sürülmüştür. Bkz. Suyûti,el-İtkan,180.
[152] Bkz. Suyûtî, el-İtkan, II, 181 Bu kabilelerin yaşadıkları yerler de, genel olarak Kur'ânda zikredildiğinden o yerlerden bahsedilirken, bu kabileler hakkında daha ayrıntılı bilgiler ilerde verilecektir.
[153] Bkz. Suyûtî, el-İtkan, II, 181. Bu kabilelerin yaşadıkları yerler de, genel olarak Kur'ânda zikredîldiğinden o yerlerden bahsedilirken, bu kabileler hakkında daha ayrıntılı bilgiler ilerde verilecektir.
[154] Bkz. M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, 1,117-118.
[155] Bkz. M. Asım Köksal. Peygamberler Tarihi, 1, 327-328.
[156] Bkz. M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, I, 125-126.
[157] Önceki kutsal kitaplarda kıssalar genelde tarihî bir bilgi olarak anlatılmıştır. Kur'ân'da ise örnek ve ders alınacak yönleriyle. Kur'an'ın kendine özgü üslubuyla öz olarak anlatılmıştır. Bkz. Dervcze, et-Tefsînri-Hadîs.l, 54.
[158] Lakap, ismi dışında kişiyi övmek yahut yermek için sonradan verilen unvan; Künye ise. Ebû veya Üm (baba veya ana) kelimeleri ile birlikle kişiye sonradan takılan addır. Bkz. Cürcani, Tarifât, s, 187,193.
[159] Bkz. Suyûtî, el-İtkan, ll, 183-184.
[160] Bkz. Ebû Davûd, Edeb 6.
[161] Bkz. Müslim, Salât 8.
[162] Bkz. M. Asım Koksal, Peygamberler Tarihi, I, 10-11.
[163] Al-i İmran: 3/144.
[164] Ahzab: 33/40.
[165] Muhammed: 47/2.
[166] Fetih: 48/29.
[167] Saf: 61/6.
[168] Bkz. Fîruzabâdî, Besâir, VI. 11-13.
[169] Al-i İmran: 3/33-34.
[170] Nisa: 4/163.
[171] Enam: 6/83-87.
[172] Araf: 7/65. 76
[173] Araf: 7/73.
[174] Araf: 7/85.
[175] Enbiya: 21/85.
[176] Mümin: 40/78; Nisa: 4/164.
[177] İbnü’l-Cevzi Zâdü'l-Mesîr, 1,375.
[178] Îbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VI, 317-318: Fîruzabâdî, Besâir, VI, 90-91
[179] Endilûsî, Mu'cem, ll, 5; Fîruzabâdî, Besâir, VI, 82.
[180] Îbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, V, 347-348; Şevkî Ebû Halil, Atlasü'l-Kur'ân, s, 128.
[181] Endülûsî, Mu'cem, II, 761; İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, III, 423-424.
[182] Fîruzabâdî, Besâir, VI, 89.
[183] Azer'in bir put ismi yahut bir kınama ifadesi olduğu da söylenmiştir. Hz. İbrahim'in babasının adının Târuh’ olduğu şeklinde rivayetler kaynaklarda yer almışsa da, bu tutarlı değildir. Kur'ân ayetinde 'Azer' bir şahıs adı olarak anıldığında bunun İbrahim peygamberin babası olduğu açıkça anlaşılır. Bkz. Enam: 6/74; İbnü'l-Cevzî, Zâdli'l-Mesîr, III, 70-71.
[184] Endülûsî. Mü'cem, 11,763; İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, IV, 214.
[185] Yusuf: 12/19.
[186] Bkz.İbnü'l-Cevzi, Zâdü'l-Mesîr, 111, 194.
[187] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, 1, 299.
[188] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr. 1,77-78; Fîruzabâdî, Besâir, VI. 69-71
[189] Bkz. Derveze, et-Tefsîrû'l-Hadîs, 1,82-83. 82
[190] Fîruzabâdî, Besâir, VI, 72.
[191] Fîruzabâdî, Sestir VI, 73.
[192] Tevbe: 9/37.
[193] Bkz.Suyûti,el-İtkan,ll,181.
[194] Fîruzabâdî, Besâir, VI, 74-75.
[195] Bkz. Beyyûmî, Dirâsât, III, 280-281
[196] Zerkeşî. el-Burhân fî Ulûmi'l-Kur'ân, 1, 163.
[197] Kurtubî, el-Câmi', IV, 68; Âlûsî, Ruhu'l-Meânî, 1,501: III, 219-220; Fîruzabâdî, Besâir, VI, 109.
[198] Dilimizdeki 'erkek fatma' ifadesinin kullanılması da tıpkı bunun gibidir.
[199] İbn Âşûr. Tefsin et-Tahir, 1,594.
[200] Bkz. Bakara: 2/87, 253; 3 Al-i İmran: 3/45; Nisa: 4/157, 171; Maide: 5/46. 78, 110, 112, 114. 116; 19 Meryem: 19/34; Ahzab: 337; 57 Hadid: 57/27; Saf: 61/6. 14.
[201] Bkz. Maide: 5/17 (İki kere). 72,75; Tevbe: 9/31;
[202] Bkz. Müminûn: 23/50; Zuhruf: 43/57.
[203] Bkz. Al-i İmran: 3/36, 37, 42, 43. 44, 45; Nisa: 4/156, 171; Meryem: 19/16,27.
[204] Bkz.Tahrim: 66/l2.
[205] "Göğü, kitap diirer gibi durduğumuz zaman.." (Enbiyâ: 21/104) ayetinde geçen ve kitap anlamına gelen 'es-Sicil' kelimesinin Peygamberimizin vahiy katiplerinden birinin adı olduğu söylenmişse de, Peygamberimizin bu isimde bir sahabisinin olmadığı ve bu konuda gelen rivayetlerin uydurma olduğu gerekçesiyle bu görüş kabul edilmemiştir. Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, V, 395.
[206] Zerkeşî, el-Burhânil Ulûmi'l-Kur'ân, I, 163.
[207] Ahzab: 33/40.
[208] Ahzab: 33/37.
[209] Bkz. Kurtübî, el-Câmi XIV, 193-194.
[210] Zerkeşî, el-Bürhân fi Ulûmi'l-Kur'ân, 1. 162; İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l- Mesir, IX, 259.
[211] Kuvlubî, el-Câmi', XX, 236; Suyûti, el-İtkân, II. 183.
[212] Mesed: 111/1.
[213] Bkz. Ebu's-Suûd, İrşâd, IX, 210.
[214] Bkz. Derveze, et-Tefsîrû'l-Hadîs, I, 122.
[215] Bkz. Cürcani, Tarifât, s, 227; Doğan Mehmet, Büyük Türkçe Sözlük, s, 752, 1142-1143; Yaşar Hüseyin. Kur'ânda Anlamı Kapalı Ayetler, s, 29-30.
[216] Dilaçar Agop, Dil, Diller ve Dilcilik, s, 52; Aksan Doğan, Her Yönüyle Dil, III. 101-102; Eröz Mehmet, Sosyolojik Yönden Türk Yer Adları, s, 43; Toponymy, bu bilim dalının İngilizce karşılığı olup Almanca ve Fransızca karşılığı olarak da yine 'toponymie' kelimesi kullanılmaktadır. Bkz. Nurettin Koç, Dilbilgisi Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1992. s. 19. 312; Doğan Mehmet, Büyük Türkçe Sözlük, s, 1081. Mevki adı anlamına daha özel olarak, 'mikrotonymie' ismi de kullanılmıştır. Bkz. Karaboran Hilmi, Türkiye'de Mevki Adları Üzerine Bir Araştırma, s, 97.
[217] Eren Hasan, Yer Adlarımızın Dili, s, 155; Nurettin Koç, Dilbilgisi Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1992, s, 61; İzbırak Reşat, Coğrafya Terimleri Sözlüğü, s, 347.
[218] Nurettin Koç, Dilbilgisî Terimleri Sözlüğü, İstanbul. 1992, s, 169.
[219] Nurettin Koç, Dilbilgisi Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1992, s, 312.
[220] Eren Hasan, Yer Adlarımızın Dili, s, 160-162.
[221] İnan Abdülkadir, Türk Boylarında Dağ, Ağaç ve Pınar Kültü, s. 253.
[222] Aksan Doğan, Her Yönüyle Dil, III, 109-111; Aksan Doğan. Yer Adları..., 184-187: Karaboran Hilmi, Türkiye'de Mevki Adları Üzerine Bir Araştırma, s. 143-145.
[223] Yeniyıldız Bahaddin, Türkiye'de Yer Adı Verme Usulleri, s, 28.
[224] Karaboran Hilmi, Türkiye'de Mevki Adlan Üzerine Bir Araştırma, s, 109.
[225] Bkz. Komisyon, İslam Ansiklopedisi. III, 202-203. VIII. asırdan itibaren Müslümanların Coğrafya ilmine hizmet ve katkıları ile bu konuda verilen eserler için bkz. Doğen Şaban, İslam ve Coğrafya, s, 147-220.
[226] Enam: 6/73, İbrahim: 14/19, Hicr: 15/85, Ankebût: 29/44, Zümer: 39/5, Ahkaf: 46/3, Münafikûn: 63/3.
[227] Enbiyâ: 21/16. Ayrıca bkz. Sâd: 38/27. Dühan: 44/38.
[228] Bakara: 2/22.
[229] Zariyât: 51/48.
[230] Tâhâ: 20/53.
[231] Zuhruf: 43/10.
[232] Nebe': 78/6.
[233] Nuh: 71/19-20.
[234] Naziat: 79/30-33.
[235] Şems: 91/6.
[236] Fecr: 88/9-20.
[237] Tarık: 86/12.
[238] Mürselat: 77/25-27.
[239] Mülk: 67/15.
[240] Ğafir: 40/64.
[241] Kehf: 18/7-8.
[242] Casiye: 45/l3
[243] Rahman: 55/10-12.
[244] Ra'd: 13/41, Enbiyâ: 21/44.
[245] Ra'd: 13/2-4.
[246] Bakara: 2/164, ayrıca bkz. Al-i İmran: 3/190, Yunus: 10/6, Rum: 30/22, Casiye: 45/5.
[247] Kâf: 50/5-8.
[248] Neml: 27/59-64.
[249] Enbiya: 21/30-32.
[250] AI-i İmran: 3/137, Enam: 6/11, Yusuf: 12/109, Nahl: 16/36, Hacc: 22/46. Neml: 27/69, Ankebüt: 29/20, Rûm: 30/9.42, Fatır: 35/44, Ğafir: 40/21, 82. Muhammed: 47/10 Bkz. Akpınar Ali, Kur'ân Aydınlığında Seyahat, s,27-38.
[251] Bkz. Yıldırım Suad. K. Kerim ve Kur'ân ilimlerine Giriş, s, 109.
[252] Bkz. Maurice Bucaille, Müsbet ilim Yönünden Tevrat, İcdiler ve Kur'ân, s, 327-369.
[253] Yaşar Hüseyin, Kur'ânda Kapalı Ayetler, s, 274.
[254] Mevdûdî on iki delikli bu kayanın bugün Sına Dağı yakınlarında görülebildiğini söyler. Bkz. Mevdûdî, Tefhüm, T, 79.
[255] Eş anlamlılık anlamına gelen 'terâdüf'ün Arap dilinde olup olmadığı ötedenberi tartışılan bir konudur. Arab dilinde teradufün olmadığını ileri sürenler, bir şeyin yalnızca bir tek isminin olabileceğini, o şey için sayılan diğer kelimelerin ise, o şeyin farklı yanlarına dikkat çeken sıfatlar olduğunu, her sıfatın da diğerinden farklı anlamlara geldiğini söylemişlerdir. Bu görüş sahipleri örneğin kılıç için kullanılan 'seyf kelimesinin isim olduğunu, ama yine kılıç için kullanılan 'mühenned, husâm, sârim gibi kelimelerin kılıcın keskin ve yalınlığını bildiren sıfatlar olduğunu söylemişlerdir. Fiiller için de durumun aynı olduğu söylenmiştir. Sözgelimi gitmek için kullanılan 'zehâb, müdıy, intılak’ kelimeleri farklı anlamlara gelmektedirler. İsimlerde teradüf genellikle, o isimleri koyanların farklı kişiler olmasından kaynaklanmıştır. Az da olsa aynı kişilerin, bir şey için birden fazla isim koydukları da olmuştur. Teradüf, konuşma ve yazı dilinde genişlik, anlam zenginliği, şiirde vezin ve çeşitli edebî sanatların ifade edilmesine yardımcı olmuştur. Arap dilinde bal için seksen kadar, kılıç için elliden fazla kelime kullanılmıştır. Bkz. Suyûtî. el-Müzhir, 1,402-413.
[256] Bkz. İsfehânî, el-Müfredât. s. 607.
[257] Bkz. İsfehânî, el-Müfredât, s, 77.
[258] Bkz. Bozkurt Nebi, "Asr-ı Saadette Evler ve Ev Hayatı', Asr-ı Saadette İslam, V, 37.
[259] İlgili maddelere bakınız.
[260] Örnekler için bkz. Derveze, Kur'ân'a Göre Hz. Mukanvned'in Hayatı, I, 24-34.
[261] Farklı görüşler için bkz. Suyûtî, el-İtkân, I, 178-180. Kur'ânda Arapça olmayan kelimelerin bulunmadığı, Kur'ân kelimelerinin ise tamamıyla indiği dönem Arap toplumunun kullandığı kelimeler olduğu tezini örnekleriyle ortaya koyan makale için bkz. A. Fehmi Haşim, "Kur'ânda Arapça Olmayan Kelimeler Var mı?", K. Kerim Anlamlarının Çevirileri, s, 70-87.
[262] Bkz. Suyûtî, el-İtkan, I, 180-184.
[263] "Hani Rabbin meleklere 'Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim' demişti.." Bakara: 2/30.
[264] “Sizi yerden yarattık, oraya döndüreceğiz, sizi tekrar oradan çıkaracağız." Taha: 20/55.
[265] “O, yeryüzünü size bir döşek ve göğü de bir bina kıldı.." Bakara: 2/22. "Sizin için yeryüzünü döşeyen, yollar açan, gökten su indiren O'dur." 20 Taha: 20/53. "Allah'ın yerde olanları ve emriyle denizlerde yürüyen gemileri buyruğunuz altına vermiş olduğunu: buyruğu olmaksızın yere düşmemesi için göğü O'nun tuttuğunu görmez misin? Doğrusu Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametli olandır." Hacc: 22/65. "Göklerde olanları, yerde olanları, hepsini sizin buyruğunuz altına vermiştir. Doğrusu bunlarda, düşünen kimseler için dersler vardır. " Casiye: 45/13.
[266] “Peygamberlere iman hakkında Kur'ân'da "onları birbirinden ayırt etmeyiz" (Bakara: 2/136, 285; Al-i Îmran: 3/84) buyurulmuş; hem de "İşte bu peygamberlerden bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Onlardan Allah'ın kendilerine hitabettiği derecelerle yükselttikleri vardır." (Bakara: 2/253) buyurulmuştur. Önceki ayette İman ve peygamber olma konusunda tüm peygamberlerin eşit olduğu vurgulanırken; sonraki ayette peygamberlerin kendi içlerinde derece farkının olabileceğine işaret edilmiştir.
[267] Müslim, Mesâcid 288.
[268] Kılıç Sadık, Yemin Olsun ki, s, 53.
[269] Bkz. Kılıç Sadık, Yemin Olsun ki, s, 18-21.
[270] İbnü'l-Cevn, Zâdül-Mesîr.1 164:11,272
[271] Bkz. Cem' maddesi.
[272] Elmalılı, Hak Dini, 1, 554; III, 1552.
[273] Kılıç Sadık, İslamda Sembolik Dil, s, 49.
[274] Bakara: 2/158.
[275] Maide: 5/2.
[276] Hacc: 22/32.
[277] Hacc: 22/36.
[278] Philip K. Hitti, İslam Tarihi, I, 26.
[279] Tâif dönüşü bir bağa sığınan Hz. Peygamberin (a.s.), kendisine üzüm ikram eden köle Addas ile tanışırken, onun Yunus peygamberin şehri Ninovah oluşunu öğrendikten sonra bunu tebliği için kullanması oldukça manidardır. Bkz. Köksal Asım, İslam Tarihi, V, 72-73. Bu yüzden olacak ki, tanışmalarda muhatabın nereli olduğunu öğrenmek önemli bir husus kabul edilmiştir. Nitekim bir hadiste Şöyle buyurulmuştur: "Bir kişi, biriyle tanıştığı zaman onun adını, baba adını nereli ve kimlerden olduğunu sorsun. Çünkü bu dostluğa en uygun olan yoldur." Tirmizî, Zühd 54; Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, l 74; Münâvî. Feyzu'l-Kadîr, 1,304.
[280] Buhari, Enbiya 48; Müslim, Fedâil, 143-145; Ebu Davud, Sünnet 13; Ahmed, 11, 319..
[281] Bakara: 2/84.
[282] Taha: 20/63. Ayrıca bkz. Taha: 20/57; A'raf: 7/110, 123; Şuara: 26/35.
[283] Haşr: 59/3.
[284] A'raf: 7/82; Neml: 27/56.
[285] Sâd: 38/45-47.
[286] 'Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VII, 146. H. Basri Çantay. ayette; 'ahiret kaydının olmadığını gerekçe göstererek, ayetin vatanperverliğe beliğ bir biçimde işaret etliğini söyler. Bkz. Çantay, Kur'ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerîm, III, 817.
[287] Bu ifade ile başlayan elliye yakın Kur'ân ayeti vardır. Bkz. M. Fuad Abdülbakî, el-Mu'cem, Kvrn maddesi.
[288] Ahmed, IV, 305; Tirmizî, Manakıb 68. Bir başka rivayette de Hz. Peygamber şöyle dua etmiştir: "Allahım! Doğrusu Sen, beni, benim en sevdiğim yerlerin birinden çıkarıyorsun. Öyleyse Sen, beni. Sana en sevimli gelen bir yere yerleştir!" Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, I, 213-214.
[289] Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, V. 99.
[290] Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, V, 212.
[291] Vatan sevgisi imandandır" sözünün mevzu ama manası sahih bir söz olduğuna dair açıklamalar için bkz. Adûhî, Keşfu'l-Hafa, 1,414-415.
[292] Uhud maddesine bakınız.
[293] Abdullah b. Ömer, Hz. Peygamberin geçtiği yerleri titizlikle araştırır ve onların hepsinde namaz kılardı. Yine o, peygamberin gölgesinde oturduğu bir ağaç altına özen göstermiş, kurumaması için onu sulamıştır. Hz. Ayşe, hiç kimsenin Abdullah kadar, peygamberin izlerini araştırıp sürmediğini söyler. İbn Ömer, kendisine deli denilecek kadar bu konuda hassastı. Bkz. Kandehlevî, Hayata's-Sahabe. II, 373-375; Ahmed, 11,40; İbn-Sa'd, Tabakat, IV, 145.
[294] Hz. Peygamberin şehirciliği ve çevre bilinci için bkz. Bayraktar Mehmet, Asr-ı Saadette Çevre Bilinci, Asr-ı Saadette İslam. V, 213-238.
[295] İsfehânî, el-Müfredat, 181; Hımyerî. Ravd, 14-15; İbn Manzür, Lisânü'l-Arab, Hkf maddesi: Mevdûdî, Tefhim. V. 354.
[296] Bkz. Beyyûmî, Dirâsât, I, 246.
[297] Suyutî, el-İtkan, ll, 182; Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, V, 142.
[298] Şurrâb, el-Meâtimü'l-Esîra, s. 20; Mevdûdî. Tefhim, V. 355. 1992 yılında yapılan kazı çalışmaları sonucu Ad kavmine ait bölgenin Umman'ın sahile yakın bir yerinde olduğu teshil edilmiş ve kumların altından çıkan şehre Kumların Anlantısı Ubar' adı verilmiştir. Ubar'da yapılan kazı ve araştırmalar, buranın bir zamanlar çok yüksek kule ve görkemli yapılardan oluşan bir şehir olduğunu ortaya koymuştur. Bkz. Yalçın Cavit. Kavimlerin Helaki, s, 34-40.
[299] Bkz. Endülûsî. Mu'cemü Mâ Üstu'cime, I, 119-120.
[300] Mevdûdî, Tefhim, V, 355; Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi... I, 410-411; Beyyûmî, Dirâsât, I, 248-249. Ad kavminin helaki ile ilgili Kitab-ı Mukaddes'le herhangi bir bilgi yoktur. Bkz. Yalçın Cavit, Kavimlerin Helaki, s, 39.
[301] Ahkâf: 46/21.
[302] Humyen, Ravd, 15.
[303] İsfehânî, el-Müfredât, s, 497: İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VII, 88; İbn Manzûr. Lisânü’l-Arab, Arv maddesi.
[304] Bkz. Yunus: 10/99; Saffat: 37/143-149; Kalem: 68/48-50. İbnü'l-Cevzî, Zâdu'l-Mesîr, IV, 65-66: VII, 86-88.
[305] İbn Kesîr; Tefsir... IV, 21.
[306] Saffât: 37/145.
[307] Kalem: 68/49.
[308] Arafat kelimesinin 'arafe' kelimesinin çoğulu olmayıp her ikisinin de tekil halinde aynı yerin adları olduğu da söylenmiştir. Bkz. Abdullah Boks, Arafat, Dia, III, 261.
[309] Şurrab, el-Meâlimü'l-Esîra. s, 189; Abdullah Boks, Arafat. Dia, III, 261.
[310] İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Arf maddesi.
[311] İbn Mace, Menâsik 57; Ebu Davud, Menasik 68; Tirmizî, Tefsîr 3.
[312] İbnü'l-Cevzî, Zâdi’l-Mesîr, I, 213.
[313] İsfehânî, el-Müfredat, 496; Hımyerî, Ravd, s, 409; İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Arf maddesi.
[314] Hamevî, Mu'cemü’l-Büldân, IV, 117; Abdullah Boks, Arafat, Dia, III, 261.
[315] Bakara: 2/198.
[316] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab. Arm maddesi; Belensî. Tefsîru Mübhemâti'I-Kur'ân. II, 384; Şurrab, el-Meâlimi’l-Esîra, s, 189; Süheylî, Gavâmid s, 150; Mecma', Mucem, II, 761; İbnü'l- Cevzî, Zâdi’l-Mesîr, VI, 445; Beyyûmî. Dirâsât, I, 311-312; Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, IV, İ23; Ömer Faruk Harman, Arim, Dia- III. 373.
[317] Bkz. Sebe: 34/15.
[318] Bkz. Ömer Faruk Harman, Arim, Dia, III, 374; Arim Selinin meydana geldiği tarih (M.S. 542), Tevrat ve İncil'den sonra olduğundan, bu konuda Kitab-ı Mukaddes'te herhangi bir bilgi yoktur. Bkz.Yalçın Cavit, Kavimlerin Helaki, s, 60-61
[319] Mevdudî, Tefhim, IV, 517.
[320] 34 Sebe : 34/16.
[321] Bkz. Şevkî Ebû Halil, Atlasü’l-Kur'ân, s, 147.
[322] Bkz. Mukatil b. Süleyman. Vücûh, s, 91-93; Fîruzabâdî, Besâir, II, 54-56.
[323] Zümer: 39/74.
[324] Enbiya: 21/105, Çoğu tefsirciye göre ayette varis olunacak arzdan kasıt cennettir. Bunun dünya, yahut Arz-ı Mukaddes olduğunu söyleyenler de olmuştur. Bkz,. İbnü'l-Cevzî, Zâdu'l-Mesîr, V, 397.
[325] Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VII, 198.
[326] Zümer: 39/69.
[327] Araf: 7/137.
[328] Bir başka görüşe göre bu yerden kasıl Mısır, yahut tüm yeryüzüdür. Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, III. 253.
[329] İsra: 17/104.
[330] Bkz. İbnu'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, V, 95.
[331] Ayette sözkonusu edilen yerin Mekke yanında, Medine ile Fars ve Rum diyarı olabilceği de söylenmiştir. Bunlardan Mekke kabul edilirse ayet, hicret öncesini; Medine kabul edilirse Hendek savaşını; Rum diyarı kabul edilirse Tebuk gazvesini anlatmış olur. Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, III, 343.
[332] Enfal: 8/26.
[333] Araf: 7/128. Bir başka görüşe göre de kastedilen Şam'dır. Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, III, 246.
[334] Yunus: 10/83; Kasas: 28/4, 39.
[335] Taha: 20/63.
[336] Yusuf: 12/21,56.
[337] Ayette ilk geçen arz kelimesinin Hayber, ikinci arz kelimesinin ise Fars ve Rum diyarı yahut. Mekke, yahut Hayber, yahut ta kıyamete dek müslümanların fethedecekleri tüm yerler anlamına geldiği söylenmiştir.
Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VI, 375.
[338] Ahzab: 33/27.
[339] Bakara: 2/22.
[340] Bakara: 2/255.
[341] Îsra: 17/44.
[342] Ankebut: 29/56.
[343] Zariyat: 51/20-21.
[344] İbrahim: 14/47-48.
[345] İbrahim: 14/47-48.
[346] İsfahânî, el-Müfredat, 598.
[347] Hımyerî. s, 68; Süheylî, Gavâmid, s, 45; Şurrab, el-Meâlimü’l-Esira, s, 40.
[348] Bkz. Abdurrahman Küçük, Arz-ı Mev'âd, Dia, III, 444. Tevratla sözkonusu yerden 'Kenan diyarı, diyar, gurbet diyarı, memleket, arz-ı mevûd, iyi ve geniş diyar, süt ve bal akan diyar, bütün memleketlerin süsü gibi nitelemelerle bahsedilir. Bkz. Tekvin, XI, 31; XV, 8; XVII, 8; XXVI. 2-3; Çıkış, III, 8; VI, 4; Tesniye, XI, 9; XXVI, 15; İşaya, 57, 33; Levililer, XX, 24; Yeremya, XI. 5; XXXII. 22; İbranilere Mektup, XI, 9; Hezekial, XX, 6, 15.
[349] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, II, 323; Mevdudî, Tefhim, I, 472.
[350] Maide: 5/21. Ayrıca şu ayetlerde de Arz-ı Mukaddese işaret olunur: Maide: 5/22-26; Araf: 7/137; Enbiya: 21/71, 105; Kasas: 28/5-6.
[351] Sargon Erdem, Babil, Dia, IV. 392.
[352] Endülûsî, Mu'cemü Mâ Üstu'cime, I, 219; İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mes'ir, I, 125.
[353] Mecma', Mu'cem, I, 117; Kazvînî, Âsâru'l-Bilâd, s, 304; Ateş Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, I, 205.
[354] Belensî, Tefsîru Mübhemâli'l-Kur'ân, I, 169-17; Hımyerî, Ravd, s, 73. K. Muaddese göre Babil, Nuh tufanından sonra ilk kudretli adam olan Nemrud krallığının başladığı Sinear (Sürner) ülkesindeki dört şehirden biridir. Bkz. Tekvin X, 10.
[355] Bakara: 2/102.
[356] Suyûtî, İtkan, II, 182; Şurrâb, el-Meâlimü’l-Esîra, s, 44.
[357] Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, I, 425.
[358] Bedir savaşı ile ilgili geniş bilgi için bkz. Mustafa Fayda, Bedir Gazvesi, Dia, V, 325-327.
[359] Süheylî, Gavâmid s, 33; Belensî, Tefsîru Mübhemati'I-Kur'ân, I, 307; Hımyerî, Ravd, s, 84.
[360] Al-i İmran: 3/123.
[361] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Mkk maddesi; Fîruzabâdî, Besâir, IV, 515. Müşrikler tavaf ederlerken Mukka kuşu gibi ıslık çalmazlarsa, haclarının kabul edilmeyeceğine inanırlardı. Mekke'nin bu ismi alışı da buradan kaynaklanmaktadır. Bkz. Ateş A. Osman, İslama Göre Cahileyye, s, 156. Nitekim müşriklerin ibadetlerini anlatan bir ayette buna işaret edilmektedir: "Onların Kabe'deki tapınmaları sadece ıslık çalmak (mükâ’) ve el çırpmaktan başka bîr şey değildir..." Enfal: 8/35.
[362] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Bkk maddesi; Kurtubî, el-Câmi IV, 138-139; Firuzabadi, Besâir, II, 266; Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, I, 562-563.
[363] Bkz. İsfehânî, el-Müfredat, 74; Endülûsî, Mu'cemu Mâ Üstu'time, 1,269; Suyûti, el-İtkan, II, 182; Ezrakî, Ahbaru Mekke, s, 23; Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultaniyye, 201; Hımyerî, Ravd, s, 93-95; Ebu'1-Bakâ, el-Kıdliyât, s, 253; İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, I, 425; Suyûtî, Mu'terakü'l-Akrân. II, 81; Hamevî, Mu'cemit'l-Büldân, V, 210-211. Bekke ismi, şu şekilde Zebur'da da geçmektedir: "Ne kutludur senin evinin sakinleri ki daima sana hamdederler; ne kutludur o insan ki kuvveti sendendir. Evine giden yollara gönül veren adam Bekke vadisinden geçerken onu pınar eder." Bkz. Mezmur 84/1-6. K. Mukaddes çevirmenleri ayette geçen Bekke'yi 'göz yaşı vadisi' olarak değiştirmişlerdir. Oysa Mezmur'un sozkonusu ayeti 'As they pass through the thirsty valley.. şeklindedir. Bkz. The New English Bible, Oxford, 1970, Psalms 84/6. Bu cümle Türkçe'ye 'Onlar ağlayış vadisini geçerken..' diye tercüme edilmiştir. Bkz. i Mezmurlar 84/6. Oysa cümlede geçen 'thirsty valley’ ağlayış vadisi değil, susuz/kurak vadi anlamınadır. Bu ifade de 'Mekke' kelimesinin sözlük anlamıyla ve yine Mekke vadisi için Kur'ân’ın kullandığı 'Vadin gayri zî zer' (ekinsiz kurak vadi) ifadesiyle örtüşmektedir. Mekke'nin çok eski tarih kaynaklarında geçtiğine dair mütalaalar için bkz. Mevlana Şiblî, Asr-ı Saadet, Tercüme: Ömer Rıza Doğrul, 1, 169-173.
[364] Mâverdî, el-Ahkâmü's-Sultaniyye, 202; Endülûsî, Mucemü Mâ Üstu'cune, I, 269-270. Mekke ve Ka'be için elliye yakın isim sayılmıştır. Zûtuvâ, Kûsî, Haram, Beled, Arîş, Ma'taşe Nessâse, Rees, Makdese, Kâdise, Nâşşe, Tâc, Kibere, Sübbûha, Arş, Ümm-i Rahman, el-Beledü'l-Emin, el-Mescidü'1-Esnâ bunlardan bir kaçıdır. Her bir isim farklı yönlerden Mekke'nin üstünlüklerine işaret etmektedir. Bkz. Ezrakî, Ahbâru Mekke, s, 25-26; Hamevî, Mu'cemi’l-Büldân, V, 21 1-212.
[365] Bkz. Tevfîk Berrû, Târîhul-Arabi’l-Kadîm. s, 165-166.
[366] Al-i İmran: 3/96-97.
[367] Fetih: 48/24.
[368] Enam: 6/92.
[369] Şûra: 42/7. Her iki ayet de, Kur'ânın sadece Mekke bölgesinin kitabı, Hz. Muhammed'in yalnızca Mekkelilerin peygamberi olmayıp, Mekke merkezli tüm yeryüzünün evrensel kitabı ve peygamberi olduğuna işaret edilmekte, sonuçta İslam’ın belli bir coğrafyanın dini değil, tüm yeryüzü insanlığına hitap eden bir din olduğuna dikkal çekilmektedir.
[370] İsfehânî, el-Müfredat, s, 77; İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Bld maddesi.
[371] İbrahim: 14/35; Bakara: 2/126.
[372] Beled: 90/1-2.
[373] Tîn: 95/3.
[374] Bkz. Sebe': 34/15.
[375] 27 Neml: 27/91.
[376] Bkz. Al-i İmran: 3/196; Fîruzabâdî, Besâir, II, 272.
[377] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Byt maddesi.
[378] Bakara: 2/125, 127, 158; Al-i İmran: 3/96, 97; Enfal: 8/35; Kurayş: 106/3.
[379] Bkz. Bakara: 2/125; Hacc: 22/26.
[380] Fîruzabâdî, Besâir, II, 196-197.
[381] Nûr: 24/36.
[382] Yunus: 10/87.
[383] İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Atk maddesi; Elmalılı, Hak Dini, V, 3400-3401..
[384] İsfehânî, el-Müfredat, 482; Şurrâb, el-Meâlimü'I-Esîra, s, 186; İbnü'l-Cevzî, Zâdivi-Mesîr, V, 427-428; İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Alk maddesi; Mevdûdî. Tefhim, fil, 361. Bir başka görüşe göre ise, Beylullaha giren ve tevhid üzere ölen kimseyi Yüce Allah cehennemden azat edeceği için bu isim verilmiştir. Bkz. Suyûtî, Mu'terakü’l-Akrân, II, 86. İlim adamlarımız yeryüzünde ibadet için ilk yapılan evin Ka'be olduğu konusunda görüş birliği içerisindedirler. Ancak ibadet dışında başka maksatlarla Kabe'den önce bir takım binaların yapılıp yapılmadığı konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bkz. Mâverdî. el-Ahkâmü’s-Sultaniyye, 203.
[385] Bkz. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, s, 58. Arapçada Atîk kelimesi, aynı anlama gelen 'kadîm' kelimesinden daha özel bir anlama gelmektedir. Şöyleki, benzerlerine göre değişip bozulmadan kalmış olan eski şeylere atîk denir. Bu yüzden gökyüzü için 'atîk' denmez. Bkz. el-Askerî, el-Furûk, s, 94. Ama yeryüzü mabedlerinin en eskisine işaret etmek amacıyla Ka'be için bu kelime kullanılmıştır. Çünkü mabedler eskir, yıkılır ve yokolur gider. Ama Ka'benin diğer mabedler gibi tarihten silinip gitmediğini vurgulamak için Ka'be özellikle 'atîk' kelimesi ile nitelendirilmiştir. Zira değişik dönemlerde Ka'be'nin binası tahrib olmuş ise de, onun bulunduğu yer ve insanlık tarihindeki önemi hep baki kalmıştır. Bu da diğer mabedler yanında Ka'be için önemli bir ayrıcalıktır.
[386] Nevevî, el-Ezkâr, s, 260; Asıl adı Abdullah b. Osman olan Hz. Ebubekir bir gün peygamberimizin huzuruna girince ona şöyle demiştir: "Ey Ebubekir! Sen Allah'ın cehennemden azat ettiği (atîk) kimsesin." İşte bundan sonra ona Atîk denmiştir. Bkz. İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Atk maddesi; Fîruzabâdî, Besâir, IV, 18.
[387] Bulaç Ali, İlk Ev ve İlk Şehir, I, 22.
[388] Bkz. Al-i İmran: 3/97.
[389] Hacc: 22/29.
[390] Hacc: 22/33.
[391] Îbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, II, 429.
[392] Fîruzabâdî, Besâir, II, 456.
[393] Buhârî, İlim 39; Müslim, Hacc 447; Ebû Davud, Menasik 90.
[394] M. Hamidullah, İslam Peygamberi, II, 889.
[395] Maide: 5/2.
[396] Maide: 5/97.
[397] İbrahim: 14/37.
[398] Bkz. Bakara: 2/144, 149, 150, 191, 196, 217; Maide: 5/2; Enfal: 8/34; Tevbe: 9/7, 19, 28; İsra: 17/1; Hac: 22/25; Fetih: 48/25, 27.
[399] Bakara: 2/144, 149, 150.
[400] Bakara: 2/191.
[401] Tevbe: 9/28.
[402] Bakara: 2/217, ayrıca bkz. Enfal: 8/34; Hacc: 22/25; Fetih: 48/25.
[403] Süheylî, Gavâmid s, 120; Belensî, Tefsîru Mübhemâtü’I-Kur'ân, II, 236.
[404] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Ati maddesi.
[405] Hac: 22/45.
[406] Mevdûdî, Tefhim. III, 375.
[407] Bkz. Mehmet İpşirli, Buk'a, Dia, VI, 386-387.
[408] Kasas: 28/30.
[409] Mevdûdî, Tefhim, IV, 179.
[410] Endlilûsî, Mu'cemü Mâ Üstu'cime, II, 392-393; Şurrâb, el-Meâlimü'l-Esîra, s, 92, 275; Himyerî, Ravd, s, 171; Hamevî, Mu'cemü’l-Büldân, II, 189. İnsanları topladığı için yahut cennetten yeryüzüne inen Adem ile Havva'nın bir araya geldikleri yer olduğu için bu isimle adlandırıldığı da söylenmiştir. Bkz. İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Cma maddesi.
[411] 100 Adiyat 5.
[412] Hımyerî, Ravd, s, 171; İbnü'I-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, IX, 209.
[413] Bakara: 2/198.
[414] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesir, I, 213; Suyûtî, Mu'terakü'l-Akran, II. 303.
[415] Arapçada içerisinde hurma ve üzüm ağaçları bulunan bahçeye 'cennet', bu iki meyvenin bulunmadığı bahçeye ise 'hadika' denir. Bkz. İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Cnn maddesi.
[416] Bkz. İsfehânî, el-Müfredat, 138.
[417] Bkz. Müslim, Münafikûn 27.
[418] Tevrat'a göre de, ilk insan Adem'in yaratıldıktan sonra konulduğu yer Aden'de (Eden) bir bahçedir. Bkz. Tekvin, II, 7-17. Aden kelimesinin etimolojik anlamından hareketle Adem'in ilk ikametgahının bahçeden daha mükemmel bir yer olduğu söylenmiştir. Bkz. Erdem Mustafa, Haznü Adem, s, 30-34. Hristiyanlar da cennetin yeryüzünde bir yer olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Buna göre Adem, cennetten, cennetin hemen yakınında bulunan ve ilk defa yaratıldığı yere çıkarılmış ve orada yaşamıştır. Bkz. Aynı eser, s, 106.
[419] Bakara: 2/30.
[420] Taha: 20/120.
[421] Bu görüşte olanlar Übey b. Ka'b, Abdullah b. Abbas, Vehb b. Münebbih, Süfyan b. Uyeyne, Mtinzir b. Sa'id, Ebu Hanife, Ebu Müslim el-İsehânî, Mutezile, Kaderiyye ve çağdaş düşünürlerden İkbal. Bkz. Erdem Mustafa, Hazreti Adem, s, 150-154.
[422] 20 Taha: 2o/118-119.
[423] Bkz. Tabbâra, Mea'l-Enbiyâ fi’l-Kur'âni'l-Kerîm. s, 39-40; Elmalılı, Tefsîr, I, 321-322; S. Hayri Bolay, Adem, Dia, I, 360-361.
[424] Bkz. Kehf: 18/32-45.
[425] Bkz. Kalem: 68/17-41.
[426] Bkz. İbnü'l- Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, V, 138.
[427] Bkz. İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mesîr. VIII, 335; Süheylî, Gavâmid s, 203; Şevkî Ebû Halîl, Atîasû'l-Kur'ân, s, 152.
[428] Kalem: 68/25.
[429] İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VIII, 336.
[430] Bkz. Derveze, et-Tefsîru’l-Hadîs, I, 54.
[431] Mecma', Mu'cem, I, 255; Şurrâb, el-Meâlimü'l-Esîra, s, 93; Hımyerî, Ravd, s, 150, 181; Hamevî, Mu'cemü’l-Büldân, II, 208; Köksal Asım, Peygamberler Tarihi, I, 102-105; Hikmet Tanyu. Câdî Dağı, Dia, VIII, 79.
[432] Kitab-ı Mukaddes'te Hz. Nuh'un gemisinin konduğu dağın Cûdî dağı değil Ağrı dağı (Ararat dağı) olduğu ileri sürülmüssede (Bkz. Tekvin VIII, 4) bunun, Ağrı dağının konumu itibarıyla geminin demirlenmesine ve gemidekilerin barınmasına uygun olmayışı nedeniyle tutarlı bir görüş olmadığı, belki K. Mukaddes yazarlarının yanlış yorumlamalarından kaynaklandığı ispat edilmiştir. Geniş bilgi için bkz. Hikmet Tanyu, Cûdî Dağı, Dia, VIII, 79-80; İslam Ansiklopedisi, III, 223-224; Mevdûdî, Tefhim, Il, 395-396; Beyyûmi Dirasât, IV, 57-58; Yalçın Cavit, Kavimlerin Helaki, s, 15-21. Nitekim Yakut el-Hamevî (1299), bu konuda lafzı olarak Arapça'ya çevrilen bir Tevrat metninden hareketle geminin Cûdî dağına oturduğunu kaydeder. Bkz. Hamevî, Mu'cemi’l-Büldân, III, 162-163. Nitekim Hz. İsa'dan önce kaleme alınan eserlerde Hz. Nuh'un gemisinin oturduğu dağın Cûdî dağı olduğu yazılıdır. Bkz. Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi.., 1,406. Son dönemde yapılan bazı bilimsel araştırmalar da Nuh peygamberin gemisinin demir attığı dağın Cûdî dağı olduğunu isbat ve ilan etmiştir. Bkz. Yalçın Cavit, Kavimlerin Helaki,1, 20-21.
[433] İslam Ansiklopedisi, III, 224.
[434] Kurtubî, el-Câmi IX, 42.
[435] Hud: 11/44.
[436] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Dvr maddesi.
[437] Bkz. İbrahim Çelik, Dâr, Dia, VIII, 482.
[438] Bkz. A'raf: 7/78, 91.
[439] Bkz. Nahl: 16/30.
[440] Bkz. İbrahim: 14/28.
[441] Haşr: 59/9.
[442] Ateş Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, VII, 6-7
[443] Rûm: 30/1-4.
[444] Endülûsi, Mu'cemü Mâ Üstu’cime, I, 216; Suyûtî, el-İtkan, II, 182; Şurrâb, el-Meâlimü’l-Esîra. s, 40; İbn Manzûr, Lisânu'l-Arab, Eyk maddesi; Beyyûmî, Dirâsâî. I, 291. Medyenliler ağaca taptıkları için onlara bu ismin verildiği de söylenmiştir. Bkz. İbn Kesîr, Tefsîr.., III, 345.
[445] Bkz. Ebû Amr ed-Dânî, el-Mukni', s, 29.
[446] Hicr: 15/78.
[447] Şuara: 26/176; Sâd: 38/13; Kaf: 50/14
[448] Bkz. İsfehânî, el-Müfredat. 162; Fîruzabâdî, Besâir, II, 448.
[449] Kalem: 68/25.
[450] Hamevî, Mu'cemü'l-Buldân, II, 255. Bu konuda Kur'ânda şöyle buyurulmuştur: "İşte, haksızlıklarına karşılık çökmüş bulunan evleri! Bunda, bilen bir toplum için şüphesiz, ders vardır." Neml: 27/52. Kaynaklar, Hıcr'in batısında 'Asâlis' denilen beş ayrı büyük kum kayasının bulunduğunu, bu kayaların içerisinde sanat değeri yüksek oyma binaların mevcut olduğunu bildirirler. Bkz. İslam Ansiklopedisi, V/1, 475. Hatta kayaların içine oyularak yapılan koskoca ve bol miktarda binadan hareketle buranın nüfusunun 400-500 binden az olmayacağını söyleyenler bile olmuştur. Sekizinci asırda yaşayan İbn Batuta, hac yolculuğunda bu bölgeye uğramış ve buralarda kırmızı renkli dağlarda kayalara oyularak yapılan, canlı renk ve süsleriyle tazeliğini koruyan bina kalıntılarına rastladığını anlatır. Mevdûdi de 1959 yılında bölgeye yaptığı seyahatte bu tarihi eser ve harabeleri gözleriyle gördüğünü anlatır. Bkz. Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi.., 1, 414-415, 420.
[451] Peygamberimiz buradan geçerken, ashabına buradan su almamalarını, buranın suyuyla önceden yoğurulan hamurların atılmasını yahut onların develere yedirilmesini emretmiş (Buharî, Enbiya 17) ve "Kendileine zulmedenlerin meskenlerine, onaların başına gelen felaketin sizin de başınıza gelmemesi için ağlayarak girin, aksi halde girmeyin" buyurarak hızla oradan uzaklaşmıştır. (Buharî, Tefsir 15/2; Müslim, Zühd 1.) Bir başka rivayete göre Hıcrda konaklayan Peygamberimiz, gece yalnız başına hiç kimsenin dışarı çıkmamasını istemiş ve bu yasağa uymayan iki kişinin başına olmadık şeyler gelmiştir. Bkz. Endülûsî, Mu'cemü Mâ Üstu'cime, I, 426. Yine Peygamberimiz, bu yerde bir kuyuya işaret ederek bunun Salih'in dişi devesinin su içtiği kuyu, bir geçidi göstererek buranın da devenin geçtiği geçit olduğunu söylemiştir. Bkz. Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi,, I, 415.
[452] Suyutî, el-İtkan, II, 182; Belensî, Tefsîru Mübhemâi’I-Kur'ân, I, 478; Şurrab, el-Meâlimü'l-Esîra, s, 97; Kazvînî, Asâru'l-Bilâd, s, 90-91; İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Her maddesi. Ö. Faruk Harman, Hicr, Dia, XVII, 454. Hz. İsmail ile annesi Hz. Hacer'in kabirlerinin bulunduğu söylenen ve Ka'be'nin sınırları içerisinde bulunduğu halde bugün Ka'be'nin duvarları dışında bırakılmış olan yere de 'Hıcru'l-Ka'be' adı verilir. Bkz. Şurrâb, el-Meâlimü'l-Esîra, s, 97; Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, II, 255.
[453] Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi.., I, 415.
[454] İslam Ansiklopedisi, V/1,475.
[455] Hıcr: 15/80.
[456] Bkz. Enam: 6/138; Furkan: 25/22, 53; Fecr: 89/5.
[457] Hevazin kabilesinin yurdudur. Bkz. Hımyerî, Ravd, s, 62.
[458] Belensî, Tefsîru Mübhemâtü’l-Kur'ân, I, 537-538; Süheylî, Gavâmid s, 64.
[459] Şurrab, el-Meâlimü'l-Esîra, s, 104; Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, II, 359.
[460] Tevbe: 25/25.
[461] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Erm maddesi.
[462] Şurrâb, el-Meâlimü'l-Esîra, s, 26.
[463] Kazvînî, Âsâru'l-Bitâd, s, 15-16.
[464] Belensî, Tefsîru Mübhemâü’l-Kur'ân, s, II, 240. Mücahid ve Katade, İrem'in Ad kabilesinin bir kolu olduğunu söylemişlerdir. Bkz. Himyerî, Ravd, 22.
[465] Belensî, Tefsîru Mübhemâti'l-Kur'ân, s, II, 711.
[466] Bkz. Hımyerî, Ravd, 22-24; Suyûtî, Mu'terakü'l-Akrân, II, 41; Hamevî, Mu'cemi’l-Büldân, I, 185.
[467] Bkz. İbn Haldun, Mukaddime, I, 19.
[468] Tefsirlerimizde 'İmâd' kelimesi, çadır direkleri yanında uzun boy, güç kuvvet ve sağlam bina diye anlaşılmıştır. Bkz. İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mestr, IX, 111-112.
[469] İbn Haldun, Mukaddime, I, 28-31.
[470] Bkz. Derveze, et-Tefsîru'1-Hadîs, I, 150.
[471] Fecr: 89/6-8.
[472] Kadının göğüsleri gelişip büyüdüğü zaman 'Kaıbeti'1-Mere' (kadın büyüdü) denir. Yine tümsek olduğu için topuklara da ka'b denmiştir. Bkz. Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Suhaniyye, 204; İsfehânî, el-Müfredat, 651; Fîruzabâdî, Besâir, IV, 357. Nitekim kelime abdest ayetinde topuklar (ka'beyn) için kullanılırken (Maide: 5/6); bir ayette de göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış (kevâıb) cennet kızları için kullanılmıştır. (Nebe': 78/33)
[473] İsfehinî, el-Müfredat, 651; İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Ka'b maddesi.
[474] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, II, 429.
[475] Bkz. Azrakî, Ahbanı Mekke, 1,34-51; Haraevî, Mu'cemü'l-Büldân, IV, 526-530.
[476] Beyyûmî, Dirâsât, I, 183-185.
[477] Bakara: 2/125-127.
[478] Al-i İmran: 3/96.
[479] Hacc: 22/26-27.
[480] Onun Hz. Adem tarafından Tur-i Sina, Tur-i Zeytun (Zeyta), Lübnan, Cûdî ve Hıra dağlarından getirilen taşlardan yapıldığı da söylenmiştir. Bkz. Aydemir Abdullah, İslamî Kaynaklara Göre Peygamberler, 34; Köksal Asım, Peygamberler Tarihi, i, 43.
[481] Komisyon, İslam Ansiklopedisi, VI, 6-7.
[482] Ezrakî, Ahbaru Mekke, s, 22-24.
[483] Maide: 5/95.
[484] Maide: 5/97.
[485] Kılıç Sadık, İslamda Sembolik Dil, s, 69-72.
[486] Bulaç Ali, İlk Ev ve İlk Şehir. I, 41-42.
[487] Ka'be, Necip Fazıl'ın dizelerinde şöyle ifade edilir: "Ka'be, Allah'ın Evi; bir nokta yere konmuş, ötelerin pertevi. Maddeye vurup donmuş. I Mücerretten bir alem, Mikap şeklinde bir sır. O alemle bu alem arasında bir sınır.." Necip Fazıl, Esselâm, s, 42.
[488] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Krv maddesi.
[489] İsfehânî, el-Müfredât. 607.
[490] Bkz. Enam: 6/123; A'raf: 7/4, 94; Yunus: 10/98; Hicr: 15/4; NahI: 16/112; İsra: 17/16, 58; Enbiyâ: 21/6, 1 1; Hacc: 22/45, 48; Furkan: 25/55; Şuara: 26/208; Neml: 27/34; Kasas: 28/58; Sebe': 34/34; Zuhruf: 43/23; Talak: 65/8.
[491] Enam: 6/123.
[492] Hıcr: 15/4.
[493] İsra: 17/16.
[494] Şuara: 26/208.
[495] Bkz. Bakara: 2/58 (Beytü'l-Makdis, Eriha, Mısır yahut Şam, İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, I, 110; Süheylî, Gavâmid s, 20); Bakara: 2/259 (Beytü'l-Makdis, İ. Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, İ, 308); Nisa: 4/75 (Mekke, İ. Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, II, 132); Araf: 7/161, 163 (Eyle yahut Medyen yahut Taberiye, İ. Cevzî, ZâdÜ’l-Mesîr, III, 276); 12 Yusuf 82 (Mısır, İ. Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, IV, 268); Enbiya: 21/74 (Sedum, İ. Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, V, 370); Furkan: 25/40 (Sedum, İ. Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VI, 91); Ankebut: 29/31, 34 (Sedum, İ. Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VI, 270); Yasin: 36/13 (Antakya, İ. Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VII, 10; Süheylî, Gavâmid s, 152). Hepsi için bkz. Zerkeşî, el-Bürhân, l, 159.
[496] Eyle, Akabe körfezinin kuzey doğusunda bulunan eski bir sahil şehridir. Bkz. Komisyon, İslam Ansiklopedisi, IV, 420.
[497] Kehf : 18/77.
[498] İ. Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, V, 175; Süheylî, Gavâmid s, 107.
[499] Bkz. Muhammed: 47/13. Bu ayette Mekke kasdedılmiştir.
[500] Bkz. Araf: 7/82; Neml: 27/56. İki ayette de Hz, Lut'un yaşadığı yer murad edilmiştir.
[501] Bkz. Araf : 7/88. Ayette kasdedilen Hz. Şuayb'ın yurdudur.
[502] Bkz. Zuhruf: 43/31. Ayette sözkonusu edilen iki şehir Mekke ve Taiftir. Bkz. İ. Cevzî, Zâdü'l-Mestr, VII, 311.
[503] Bkz. Enam: 6/92; Şura: 42/7.
[504] Bkz. Enam: 6/131; Araf: 7/96, 97, 98; Hud: 11/100, 102, 117; Yusuf: 12/109; Kehf: 18/59; Kasas: 28/59 (iki kere); Sebe: 34/18 (iki kere); Ahkaf: 46/27; Haşr: 59/7, 14.
[505] İbnü’l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, V, 107; İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Khf maddesi.
[506] Mevdûdî, Tefhim, III, 154-157.
[507] Bkz. O. Seyfi Yücetürk, Ayasutuk, Dia, IV, 227-228; Yalçın Cavil. Kavimlerin Helakı, s, 77-80..
[508] Bkz. Kehf: 18/17.
[509] Bkz.Suyûtî, Mu'terakü’l-Akrân, II. 229; İsmet Ersüz, Ashab-ı Kehf, Dia, 111,465-467.
[510] Gezilerimizde her üç yerdeki mağara ve mescid yetkililerinden aldığımız bilgiler mağaranın da Kur'ânda anlatılan konuma uygun olduğu şeklinde idi. Bu da, her bölge insanının bu kutsal yerleri sahiplenme arzularını ortaya koymaktadır.
[511] Şurrab, el-Meâlimü'l-Esîra, s, 233.
[512] Kehf: 18/9. Ayrıca bkz. Kehf: 18/10, 11, 16, 17,25.
[513] İbnü'l- Cevzî, Zâdü’t-Mesir, VI, 125.
[514] Süheylî, Gavâmid s, 128.
[515] Şuara: 26/57-59.
[516] İbnü'l' Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, 1, 142; Hamevî, Mu'cemü'l-Buldân. V, 191-192.
[517] Belensî, Tefsiru Mübhemâti'l-Kur'ân, I, 177-178; Şurrâb, el-Meâlimü'l-Esîra, s, 277.
[518] İbnu'I- Cevizi. Zâdü'l-Mesîr, I, 141.
[519] Bakara: 2/125.
[520] Al-i İmran: 3/97.
[521] Süheylî, Gavâmid s, 105; İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, V, 164.
[522] İbnü'l- Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, V, 164.
[523] Mevdûdî, Telhîm.IIl, 182.
[524] Ateş Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, V, 316; Subhı Salih Mebâhıs, s, 224..
[525] Kehf : 18/60-61.
[526] Şurrâb, el-Meâlimü'l-Esîra, s, 241.
[527] Süheylî, Gavâmid s, 90-91; Kazvînî, Âsâru'l-Buâd, s, 453.
[528] Hıcr: 15/67.
[529] Bkz. Mevdûdî, Tefhim, II, 579.
[530] Bkz. Şevkî Ebû Halîl, Atlasit'l-Kur'ân, s, 297.
[531] İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, III, 239.
[532] A'raf: 7/11.1; Şuara: 26/36, 53.
[533] İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Mdn maddesi.
[534] Bkz. Araf: 7/123; Kasas: 28/15, 18, 20.
[535] Bkz. Hicr: 15/67.
[536] Bkz. Kehf : 18/19.
[537] Bkz, Kehf: 18/82. Bu şehrin Eyle (Akabe), Tance şehri de olabilceği söylenmiştir. Yüce Allah, bu şehir ahalisinin cimriliklerinin ve miafirperver olmayışlarının sonraki kuşaklara yansımaması ve bu yörelerde yaşayanların kıyamete kadar bu kötü sıfatlarla anılmamaları için şehrin yerini açıkça zikretmemiştir. Bkz. Şevkî Ebû Halîl, Atlasü’l-Kur'ân, s, 293-294.
[538] Bkz. Yasin: 36/20.
[539] Bkz. Neml: 27/48.
[540] Bkz. Tevbe: 9/101, 120; Ahzab: 33/60; Münafikûn: 63/8.
[541] Tevfîk Berrû, Târîhu'l-Arabi'I-Kadîm, s, 184-185.
[542] Ahzab: 33/13.
[543] Suyûtî, Mu'terakü'l-Akrân, III, 402; Halil İbrahim Molla Hatır, Fedâilü't-Medineti'l-M'ûnevvera, I, 165.
[544] Nitekim 'tesrîb' kelimesi "Bugün size karşı bir kınama/serseniş (tesrîb) yok!.." ayetinde bu anlamda kullanılmıştır. Yusuf: 12/92.
[545] el-Endülüsî, Mu'cemü Mâ Üstu'cime, IV,1389; Suyûtî, el-İtkan, II, 182; Süheylî, Gavâmid s, 144; Şurrâb, el-Meâlimü'l-Esîra, s, 169; Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, V, 493.
[546] Buhari, Fedâilu'l-Medine 2; Malik, Medine 5.
[547] Halil İbrahim Molla Hatır, Fedâilü’l-Medineti’l-Münevvera, I, 158-159.
[548] Tevbe: 9/101
[549] Tevbe: 9/120.
[550] Ahzab: 33/60.
[551] Münafikûn: 63/8.
[552] Haşr: 59/9.
[553] Halil İbrahim Molla Hatır, Fedâilü'l-Medineti'l-Münevvera, I, 165-166.
[554] Süheylî, Gavâmid s, 143; Belensî, Tefsîru Mübhemâti’l-Kur'ân, II, 343; Endülûsî, Mu'cemü Mâ Üstu'cime, IV, 1201-1202; Şurrâb, el-Meâlimü'l-Esîra, 169, 244; Halil İbrahim Molla Hatır, Fedâilü'l-Medineti'l-Münevvera, l, 155-156; Hamevî, Mu'cemi’l-Buldân, V, 98.
[555] Gerçi Kur'ânda on dört ayette geçen bu kelime hep el-Medine şeklinde geçmiş ve bunlardan sadece dördünde Hz. Peygamberin şehri kastedilmiştir.
[556] Belensî, Tefsîru Mübhemâti'l-Kur'ân, II, 344.
[557] Bkz. Belâzürî, Fütûhıt'l-Büldân, s, 14-15; Halil İbrahim Molla Hatır, Fedâilü'l-Medineti'l-Miinevvera, l, 58-150; III, 350.
[558] Şurrâb, el-Meâlimü’l-Esîra, s, 243.
[559] Hımyerî, Ravd, s, 525-526; İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, III, 228; Kazvînî, Âsâru'l-Bilâd, s, 261; Hamevî, Mu'cemü’l-B'ûldân, V, 92; Mevdûdî, Tefhim, II, 63-64; Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi.., 1,441-449; Beyyûmî, Dirâsât, I, 291. Medyen, K. Mukaddes'te 'Midyan' şeklinde geçer. Bkz. Tevrat, Çıkış 2/15-16.
[560] Mevdûdî, Tefhim, IV, 173.
[561] Araf: 7/85; Hûd: 11/84; Ankebût: 29/36.
[562] Tevbe: 9/70.
[563] Hûd: 11/95.
[564] Hacc: 22/42-44. Kitab-ı Mukaddes'te de Medyenlilerin helakından bahsedilmiş ve başkalarına ibret olarak sunulmuştur: "Ey Allah! Susma, durma, bu azgınlara Midyana yaptığın gibi yap.." Mezmur, 83/1-9.
[565] Kasasas: 28/22-23.
[566] Taha: 20/40.
[567] Kasas: 28/45.
[568] Süheylî, Gavâmid s, 179; İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mesîr. VIII, 24-25.
[569] Kâf: 50/41.
[570] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VIII, 24.
[571] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, V, 216.
[572] İbn Kesîr, Tefsîru'1-Kur'âni'l-Azîm, III, 114.
[573] Meryem: 19/16.
[574] Ezrakî, Ahbâru Mekke, s, 347-350.
[575] Endülûsî, Mu'cemü Mâ Ustu'cime, IV, 1217-1218; Şurrâb, el-Meâlimü'l-Esîra, s, 159,
[576] İsfchânî, el-Müfredât, 418; İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, 1, 164. Bir rivayete göre, Safa adlı bir erkek, Merve adlı bir kadınla zina edince. Yüce Allah ikisini de taş yapıp bu iki tepeye koymuş, insanlara ibret olsun diye de isimleri bu tepelere verilmiştir. Bkz. Kazvînî, Asâru'l-Bilâd, s, 119.
[577] Bkz. Abdülfettah el-Kadî, Esbab-ı Nüzul, s, 23-24.
[578] Fecr: 89/3.
[579] Aynı görüşe göre ayetteki 'vetr'den murad ise Kabe'dir. Başka bir görüşe göre ise şef Kabe ile Mescid-i Nebi, vetr ise Mescid-i Aksâ'dır. Bkz. İbnü'l- Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, IX, 107.
[580] Bakara: 2/158.
[581] Süheylî, Gavâmid s, 97; Beyyûmî, Dirâsât, III, 115-128.
[582] İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, V, 5; Şemstiddin es-Suyûtî, İthâfu'l-Ehıssâ, I, 93.
[583] Deliller için bkz. Şurrâb, el-Meâlimü'l-Esîra, s, 62.
[584] Şurrâb, el-Meâlimü'l-Esîra. s, 55-64; Köksal Asım. Peygamberler Tarihi, II, 210.
[585] Şemsüddin es-Suyûtî, Îthâfu'l-Ehıssâ, I, 93-94.
[586] Bu dürt kelime çoğul formunda şu ayette geçer: "..Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah'ın adı çokça anılan manastırlar (savâmi), kiliseler (biye'), havralar (salavât) ve mescidler (mesâcid) yıkılır giderdi..."Hac: 22/40. Ayette Hz. Musa dönemi mabedi 'Savmia', Hz. İsa dönemi mabedleri 'Bîa ve Salât' ile Hz. Muhammed dönemi mabedleri olan 'mescidler' birlikte anılmıştır. Bkz. İbn Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, V,437. Bununla mabedleri farklı adlarda anılmış olsa bile, aslında temeli ilâhî olan hak dinin mabed ve ibadet birliğine işaret edilmektedir. Ayette tüm bu mabedlerin temel misyonunun da 'içerisinde Allah'ın çokça anılması' olduğu özellikle vurgulanmıştır.
[587] Şu ayette bu kelime namazgah anlamında kullanılmıştır: "Biz de Musa ve kardeşine şöyle vahyetîik: Kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın ve evlerinizi namazgah (kıble) yapın, namazlarınızı da adamakıllı kılın. Müminleri müjdele." Yunus: 10/87.
[588] Bir ayette şöyle geçer: "..Siz de İbrahim'in makamından bir namazgah (musalla) edinin.." Bakara: 2/125
[589] İlgili maddelerde bu iki kelime hakkında bilgi verilmiştir.
[590] İsrâ: 17/1.
[591] Bkz. İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, V, 5.
[592] Süheylî, Gavâmid 97.
[593] İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mesîr. V, 5.
[594] Bkz. İbnü'l- Cevzî, Zâdü’l-Mestr, III, 498-499; İbn Kesîr, Tefsir... II, 387-388.
[595] Tevbe: 9/107-110.
[596] Bkz. Araf : 7/137.
[597] Suyûtî, Mu'terakü'l-Akrân, II, 311.
[598] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, III, 253.
[599] Curcânî, Ta'rifât, 253.
[600] Bkz. İbn Kesîr, Tefsir, II, 343; Ebû Hayyan, el-Bahru'l-Mıthît. V, 23-24; AIûsî, Ruhu'l-Meânî, VI, 106.
[601] Tevbe: 9/25
[602] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Msr maddesi.
[603] İsfehânî, el-Müfredât, 712; İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, I, 89.
[604] Belensî, Tefsiru Mübhemâti'l-Kur'ân, I, 157. Adını Mısr b. Mısrayem b. Hâm b. Nuh'dân aldığı da söylenmiştir. Bkz. Kazvînî, Asâru'l-Bilâd, s, 263; Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, V, 160.
[605] Hımyerî, Ravd, s, 552-554.
[606] Bakara: 2/61.
[607] İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, I, 89.
[608] Yunus: 10/87.
[609] Yusuf: 12/21.
[610] Yusuf: 12/99.
[611] Zuhruf: 43/51.
[612] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Hrb maddesi.
[613] İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, I, 380; Mevdudî, Tefsir, I, 253.
[614] Al-i İmran: 3/37.
[615] Al-i İmran: 3/39.
[616] Meryem: 19/II.
[617] Sad: 38/21.
[618] 34 Sebe': 43/13.
[619] Mevdûdî, Tefhim, II, 362.
[620] Süheylî, Gavâmid s, 71; İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, IV, 62.
[621] Yunus: 10/93.
[622] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Efk maddesi; İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, III, 468. Lut kavminin helaki ile ilgili olay, yapılan tahminlere göre M. Ö. 1800 yıllarında olmuştur. Bkz. Yalçın Cavit, Kavimlerin Helakı, s, 52.
[623] Süheylî, Gavâmid s, 205.
[624] Köksal Asım, Peygamberler Tarihi, I, 246.
[625] Hımyerî, Ravd, s, 566.
[626] Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi.., I, 430, 439-440; Tabbârâ, Mea'l-Enbiyâ.., s, 146; İbn Kesîr, Tefsir... III, 344; İslam Ansiklopedisi, VII, 91-93; Sarbay Ahmet, "Lût Kavminin İzlerini Ararken", Tarih ve Medeniyet Dergisi, XII, 55-59; Yalçın Cavit, Kavimlerin Helakı, s,45-53.
[627] Tevbe: 9/70.
[628] Hakka: 69/9.
[629] Necm: 53/53-54.
[630] Hicr: 15/74-77. Rivayetlere göre Hicrî 332 yılında Lut kavminin tersyüz edilen yurdu harap bir halde bulunmakta, oralarda hiç kimse oturmamakta ve etrafta damgalanmış, siyah ve parlak taşlar görülmekte idi. Köksal Asım, Peygamberler Tarihi, I, 257.
[631] İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab. Nka maddesi.
[632] Adiyat: 100/4.
[633] Suyutî, el-İtkan, II, 183.
[634] İbnü'I-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, IX, 209.
[635] Bkz. Bakara: 2/265; Müminün: 23/50.
[636] Bkz. İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Rbv maddesi; İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, 1,319.
[637] Süheylî, Gavâmid s, 124; Suyûtî, Mu'terakü'l-Akran, II, 191; Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, III, 29-30. İncil'e göre Hz. Meryem, İsa peygamberi doğurduktan sonra biri Mısır, diğeri Nasıra olmak üzere iki kez yurdundan ayrılmıştır. Bkz Matla 2/13-23. Kur'ân ayetinde geçen Rabve'nin bunlardan hangisi olduğunu kestirmek zordur. Bkz. Mevdûdî, Tefhim, III, 418.
[638] Endülûsî, Mu'cemü Mâ Üstu'cime, II, 637; Şurrab, el-Meâlimü’l-Esîra, s, 130.
[639] Müminun: 23/50.
[640] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Rkm maddesi.
[641] Suyûtî, el-İtkan, II, 182; Şurrâb, el-Meâlimü'l-Esîra, s, 329; Hamevî, Mu'cemil'l-Büldân, III, 69.
[642] İsfehânî, el-Müfredât, 293; İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mestr, V, 107-108; Süheylî, Gavâmid s, 102; Belensî, Tefsîru Mübhemâti'l-Kur'ân, ll, 143-145; Suyûtî, Mu'terakü'I-Akran, II, 190; Hımyerî, Ravd, s, 271; Rruzabâdî, Besâir, III, 95; Mevdûdî, Tefhim, III, 153. Bazı tefsirciler K. Mukaddeste (Yeşu 18/27) geçen tarihi Petra şehri Rakem'in ayette bahsedilen Rakîm olduğunu ileri sürmüşlerse de, modern arkeloglar Petra ile Rakîm'in aynı yerler olmadığı görüşündedirler. Mevdudî de Rakîm ile kastedilenin kitabe olduğu görüşünü tercih eder. Bkz. Mevdûdî, Tefhim, III, 153-154.
[643] Şurrâb, el-Meâlimü'l-Esîra, s, 129.
[644] Himyerî, Ravd, s, 272.
[645] Kehf: 18/9.
[646] Ebu'l-Bekâ, el-Külliyat, s, 465; İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Rss maddesi.
[647] Belensî, Tefsîru Mübhemâtü’l-Kur'ân, II, 270.
[648] Hımyerî, Ravd, s, 272.
[649] Endülûsî, Mu'cemü Mâ Üstu'cime, II, 652; III, 849.
[650] Taberî, Câmiu'l-Beyân, XIX, 13-14; İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, Vl,90; Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, III, 50-51.
[651] Hımyerî, Ravd, s, 272; İbnü'l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, VI, 90; Mevdûdî, Tefhim, III, 52; Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi.,, I, 467.
[652] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VI, 90.
[653] Bkz. Taberî, Câmiu'l-Beyân, XIX, 14.
[654] Furkan: 25/38.
[655] Kâf: 50/12-14.
[656] Suyûtî, Mu'ter akü'I-Akran, II, 201; İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Rvm maddesi; Hamevî, Mü'cemü'l-Büldân, III, 110.
[657] Kazvînî, Âsâru'l-Bilâd, s, 530
[658] Rûme aynı zamanda Medine'de bir kuyu adıdır. Bkz. İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Rvm maddesi.
[659] Rûm: 30/1-2.
[660] İsfehânî, el-Müfredâl, 412; İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Srh maddesi.
[661] İbnü'l-Cevzî, Zâdü’lMesîr, VI, 178.
[662] Neml: 27/44. Sarh kelimesi iki ayette de Fir'avn'un Haman'a yaptırdığı kule için kullanılmıştır. Bkz, Kasas: 28/38; Gâfir: 40/36.
[663] Mevdûdî, Tefhün, IV, 116-119. Hz. Süleyman'ın' yaptırdığı muhteşem sarayın bugün yalnızca 'Batı Duvarı' ayaktadır. Burası Yahudilerce 'Ağlama Duvarı' olarak adlandırılmakladır. Bkz. Yalçın Cavit, Kavimlerin Helaki, s, 71.
[664] Bkz. İsfehânî, el-Müfredât, 413; Fîruzabâdî, Besâir, Eli, 411.
[665] Bkz. Suyûtî, İtkân, II, 182.
[666] Kalem: 68/19-20.
[667] Himyerî Ravd, s, 302; İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VI, 443-444; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Sbe maddesi; Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, III, 203-204. Eski çağlardan beri bu Arap kavmi bütün dünyaca bilinen M. Ö 2500 tarihli Ur kitabelerinde Sebum diye bahsedilen Sebe kavmi, Kitab-ı Mukaddeste de geçmektedir. Bkz. Mevdûdî, Tefhim, IV, 521; İslam Ansiklopedisi, X, 269; Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, 10/7, 28; Mezmurlar 72/15; Yeremya 6/20; Hezekiel 27/22; 38/13; Eyüp 6/19.
[668] Bkz. Tevfîk Berrû, Târîhu'l-Arabi'l-Kadîm, s, 72-73; Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi.., I, 440-447.
[669] Neml: 27/22-26.
[670] Sebe': 34/15-16.
[671] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Sdd maddesi.
[672] Bkz. Hımyerî, Ravd, s, 308-310.
[673] Bkz. Mevdûdî, Tefhim, III, 195.
[674] Fit, bîr ayaklık (30.5 cm.lik) bir uzunluk ölçüsüdür. Doğan Mehmet, S. Türkçe Sözlük, s, 384. Mil ise, Coğrafî mil 1854 m, kara mili 1609 m. olarak değişir. Bkz. Aynı eser, s, 774.
[675] Kazvînî, Asâni't-Bilâd, s, 596; Mevdûdî, Tefhim, İli, 197-198; Ayrıca bkz. Ateş Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, V, 324-326. Bkz. Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, 10/2; Hezckiel, 38/40. Günümüzde Karadeniz ile Hazar Denizi arasında kuzeyden güneye uzanan ve tabiî bir duvar gibi duran Kafkas sıradağları arasında 'Daryal Boğazı' denilen tek bir geçit bulunmaktadır. Bu geçilde, tarihin çok eski zamanlarında yapılıp günümüze kadar gelen, özellikleri Kur'ânda anlatılan şeddin özelliklerine uyan demirden yapılma duvar kalıntılarına rastlanmaktadır. Bkz. el-Ferhân, Tefsîr..,s, 122-123.
[676] Kehf: 18/93-97.
[677] Belensî, Tefsîru Mübhemâtü’I-Kur'ân, II, 285.
[678] Kasas: 28/30.
[679] Hakka: 69/5.
[680] Suyûtî, el-İtkan, II, 182.
[681] Şıırrâb, el-Meâlimü'l-Esîra, 170.
[682] Fetih : 48/18.
[683] Süfaeylî, Gavâmid s, 176; Şurrâb, el-Meâlimi’l-Esîra, s, 97.
[684] Rıdvan beyati denilen bu beyat ve beyattan sonra müşriklerle yapılan Hudeybiyye anlaşması hakkında geniş bilgi için bkz. Mevdûdî, Tefhim, V, 393-402.
[685] İbn Sa'd, Tabakât, II, 100; İbnü'l- Cevil, Zâdü'I-Mesîr. VII, 434. Başka bir rivayete göre ise, Ridvan beyatinden bir kaç sene sonra o ağacı arayan sahabe diğer ağaçlarla karıştığı için sözkonusu ağacı ayırt edememişlerdir. Aynı yer.
[686] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Tnr maddesi.
[687] Hûd: 11/40; Müminim: 23/27.
[688] Bkz. Mevdûdî, Tefhim, II, 394; III, 413.
[689] Bkz. Mevdûdî, Tefhim, III, 413; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Tnr maddesi.
[690] İbnü'I-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, IV, 105-106; Suyûtî, doğru olanın onun Küfe Mescidi içerisinde olduğunu söyler. Bkz. Suyûtî, Mu'terakü'l-Akrân, III, 78; Aydemir Abdullah, İslam? Kaynaklara Göre Peygamberler, s, 50; Beyyûmî, Dirâsât, IV, 77-78. Tennûr'un Tarsus yakınlarında bulunan Massîsa adlı yerleşim merkezinin yakınında ve alt tarafından Seyhan nehrinin aktığı bir dağ adı olduğu da söylenmiştir. Bkz. Hamevî, Mu'cemü'l-Biddân, II, 59 ve V, 169.
[691] Maide: 5/26.
[692] Bkz. Suyûtî, Mu'terakü'1'Akrân, III, 376; Elmalılı, Tefsir, III, 1649-1650.
[693] Mevdûdî, Tefhîm, I, 473; Kazvînî, Âsâru't-Buâd, s, 174. Bu dolaşma K. Mukaddes'in Sayılar, Tesniye ve Yeşu bölümünde anlatılmaktadır.
[694] İslam Ansiklopedisi, XII/1, 279-280; Hamevî, Mu'cemu’l-Büldân, II, 81.
[695] Tîn : 95/1.
[696] Aralarında İbn Abbas, Dahhâk, Abdurrahman b. Zeyd, Katade, İkrime ve Muhammed b. Kab el-Kurazî'nin bulunduğu müfessirler bu görüşü seslendirmişlerdir. Bkz. İbn Aşûr, Tefsir, XXX, 421; Endulûsî, Mu'cemü Mâ Üstu'cime, l, 330; III, 898.
[697] İlyâ, Beyt-i Mukaddes şehrinin öteki adıdır. Bkz. İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Eyl maddesi.
[698] Süheylî, Gavâmid s, 226; Belensî, Tefsîru Mübhemâü'l-Kur’ân, II, 728-729.
[699] Belensî, Tefsîru Mübhemâtil-Kur'ân, II, 727; Taberi, Câmiu'l-Beyân, XXX, 239-240; Râzi, Tefsir, XXXII, 9-10; İbn Aşûr, Tefsir, XXX, 420-421; İbnü'l-Cevzî, Zâdu'l-Mesîr, IX, 169; İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Tyn maddesi; Suyûtî, Mu'terakü’l-Akrân, II, 132; Hamevî, Mu'cemü'I-Büldân, II, 81; Ateş Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, X, 532; Şevkî Ebû Halîl, Atlasü’l-Kur'ân, s, 166. Bir başka anlayışa göre Tîn süresinin ilk âyetlerinde Cenab-ı Hak; "incir" yaprağı ile Cennette gölgelenen ilk insan Hz. Adem'in devrine; zeytûn ile, kuşa "Zeytin" dalını tutuşturup gönderen ve tufanın sona erdiği bu şekilde anlaşılan Hz. Nuh'un devrine; Allah'ın Hz. Musa ile konuştuğu dağ olan "Tur" ile, Hz. Musa'nın devrine; "Emin Belde" Mekke ile, Hz. Muhammed'in devrine dikkat çekmiştir. Zira bu dört tarih çağı insanlık tarihinin çok önemli devreleridir. Bkz. Merâğı, Tefsir, XXX, 194. Öte yandan Medine civarındaki Yahudilere ait kimi bahçelerde incir ağacının yetiştiği kaynaklarımızda yer almıştır. Bkz. M. Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 646. Ama ayetlerde geçen Zeytûn ve Tin (incir) kelimeleri öncelikle bu meyvelerin çokça yetiştiği ve İsa peygamberin yurdu olan Filistin'i hatırlatmaktadır. Yoksa ayetteki Tîn kavramının, İncir Ağacı dibinde İrfana ulaştığı söylenen Buda ile bir ilgisi yoktur. Bkz. M. Hamidullah, İslam Peygamberi, l, 701.
[700] İsfehânî, el-Müfredât, 460; Hımyerî, Ravd, s, 397.
[701] Şurrâb, el-Meâlimü’l-Esîra, s, 176; Mecma', Mu'cem, I, 616; İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Tvr maddesi.
[702] Süheylî, Gavâmid s, 137; Belensî, Tefsîru Mübhemâti'l-Kur'ân, II, 727; Endülûsî, Mu'cemü Mâ Üstu'cime, III, 897.
[703] Süheylî, Gavâmid s, 226; Belensî, Tefsîru Mübhemâti'l-Kur'ân, II, 726-727; İbnü'l- Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, IX, 170; Hamevî, Mu'cemü'l- Buldân, IV, 54-55.
[704] Belensî, Tefsîru Mübhemâti'l-Kur'ân, I, 141.
[705] Bakara: 2/63, 93; Nisa: 4/154. K. Mukaddeste bu olay dağın bir duman halinde onların üzerinde görünmesi şeklinde anlatılmaktadır. Bkz. Çıkış, 19/18; 20/18-19.
[706] Suyûtî, Mu'terakü'l-Akrân, II, 219.
[707] Meryem: 19/52.
[708] Taha: 20/80.
[709] Mevdûdî, Tefhîm, III, 223.
[710] Kasas: 28/29.
[711] Kasas: 28/46. Aynı surenin 44. ayetinde de ".. O vakit sen batı tarafında (Canibü’l-Ğarbiyy) hazır değildin.." denilerek aynı yere işaret edilmektedir.
[712] Müminim: 23/20.
[713] Tûr: 52/1.
[714] Tin: 95/2. K. Mukaddeste Tur dağı. Tanrı dağı Horeb ve Sina Dağı olarak geçmektedir. Bkz. Çıkış, 3/1; 4/27; 19/18-23- 31718; 33/6.
[715] Mevdûdî, Tefhîm, V, 527.
[716] Endülûsî, Mu'cemü Mâ Üstu'cime, III, 896; Şurrâb, el-Meâlimu'l-Esîra, s, 176; İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Tvy maddesi; Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, IV, 50-51.
[717] Mevdûdî. Tefhîm, VII, 27.
[718] Tahâ: 20/11-12. Hz. Musa'dan ayağındaki nalinleri çıkarmasının istenmesinin nedenleri hakkında onların murdar deriden mamul olması, Kutsal vadinin toprağına basarak berekete ermesi, bir tevazu göstergesi olması, yahut nalinlerini çıkararak o yere saygı göstermesinin istenmesi gibi hususlar zikredilmiştir. Bkz. Kurtubî, el-Câmi, XI, 172-173. Bunlardan en tutarlı olanı tevazu ve saygı göstergesi olması için nalinlerin çıkarılmasıdır. Nitekim başı açık, yalın ayak olmak bir tevazu göstergesi olarak dilimize de geçmiş, Ka'be de yalın ayak olarak tavaf edilmektedir. Bir görüşe göre ise, nalinler çocuktan kinaye olup, onun o mübarek yere yerleşmesi istendiği için böyle buyurulmuştur. Bkz. Bukaî, Nazmu'd-Dürer, XII, 276.
[719] 79 Naziat 15-17.
[720] Bkz. Enfal: 8/42.
[721] Bkz. Îbnü'l-Cevzî, Zâdü’I-Mesîr, 111, 361-362.
[722] Sözkonusu olayın Habeşistan'da, Yemen'de İsrailoğulları yurdunda geçtiğine dair başka rivayetler de vardır. Bkz. İbnü'l- Cevzî, Zâdü’I-Mesîr, IX,79.
[723] Endülûsî, Mücemü Mâ Üstu'cîme, I, 121; Şurrâb, el-Meâlimü’l-Esîra, s, 23; Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 667.
[724] Hımyerî, Ravd, 18; İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, IX, 74-79; İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Hdd maddesi; Hamidullah. İslam Peygamberi. I, 309-310, 313. Hendek sahiplerinin kıssasını uzun uzun anlatan hadîs için bkz. Müslim, Zühd 17. Uhdut kıssası hakkında tarihçilerin farklı görüşleri için bkz. Beyyûmî, Dirâsât, 1,356-364.
[725] Bkz. Mevdûdî, Tefhim, VII, 82-85.
[726] Burûc: 85/4-7.
[727] Şurrâb, el-Meâlimü'l-Esîra, s, 20; Hamevî, Mu’cemu’l-Büldân, I, 135.
[728] Buharı, İtisam 16; Cihad 71, 74; Etime 28; Zekat 54; Müslim, Fedâil 10; Hacc 462; İbn Mace, Menasik 104.. Uhud kelimesinin birbirlik kökünden türetildiği göz önünde bulundurulduğunda bu sözüyle Hz. Peygamber, isim ve müsemmasıyla beraber Uhud dağını sevdiğini belirtmiş, hem de tabiat ve çevre sevgisini dile getirmiştir.
[729] Hımyerî, Ravd, s, 13.
[730] Al-i İmran: 3/153. Uhud savaşına aynı surenin 120-172 ayetleri arasında temas edilmiştir.
[731] İbnü'1-Cevzi, Zâdü'l-Mesir, I, 477; Suyûtî, el-İtkan, II, 182.
[732] Mevdûdî, Tefhîm, 11,55.
[733] Mevdûdî, Tefhim, II, 581.
[734] Fecr: 89/9-12.
[735] İbnü'l-Cevzi, Zâdü'l-Mesîr, IV, 366.
[736] İbrahim: 14/37.
[737] Kasas: 28/30.
[738] Tahâ: 20/12.
[739] Hz. Musa'nın ayakkabılarının ölmüş eşek derisinden mamul olmasından dolayı, yahut necaset bulunduğundan çıkarmasının istendiğine dair çeşitli görüşler ileri sürülmüşse de bunlar muteber değildir. Kur'ânda da bu konuda açık bir şey yoklar. Bkz. Taberî, Câmiu'l-Beyan, XVI, 144; İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, V, 273; Aydemir Abdullah, İslam'ı Kaynaklara Göre Peygamberler, s, 127-128.
[740] Naziat: 79/16.
[741] Neml: 27/18.
[742] Bkz. Mevdûdî, Tefhim, IV, 99-100.
[743] İbnü'1-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VI, 161; Tantavî, et-Cevâhir, XIII, 136.
[744] Kazvînî, Âsâru'l-Bilâd, s, 279; Hamevî,Mu'cemü’I-Buldân, V, 399. Neml Vadisinin Esdûd ve Gazze arasında bulunan Askalân sırtında bir vadi olduğu da söylenmiştir. Bkz. Şevkî Ebû Halîl, Atlasü'l-Kur'ân, s, 93.
[745] İsfehânî, el-Müfredât, s, 848; İbn Manzûr, Lisânül-Arab, Ymm maddesi; Beyyûmî, Dirâsât, II, 249; Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, V, 510
[746] Araf: 7/136; Tahâ: 20/78; Kasas: 28/40; Zariyat: 51/40.
[747] Bkz. Yunus: 10/90-92; Şuara: 26/61-63; ....
[748] Farklı görüşlerin tartışması için bkz. Beyyûmî, Dirâsât, II, 245-250.
[749] Tahâ: 20/36-39; Kasas: 28/7.
[750] İbnü'l-Cevzi-Zâdü'l-Mesîr, V, 284; Suyûtî, Mu'terakü'I-Akrân, III, 66; İbn Manzûr, Lisânü'I-Arab, Ymm maddesi. K. Mukaddeste 'Irmak’ olarak geçer. Bkz. Tevrat, Çıkış 2/1-10.
[751] Tahâ: 20/97.
[752] Bukai, Nazmu'd-Dürer, XII, 337. 198
[753] Biz burada tabiî yer şekillerine yer verdiğimizden. Sûr (sur), Sarh (köşk, kule), Husûn (kaleler), Sayâsî (kaleler), Kasr (saray), Bünyan (binalar), Biya (kiliseler), Savâmi’ (maaştırlar), Salavât (havralar), gibi Kur'ânda geçen sunî yapılara yer vermedik. Burada yer verdiğimiz ve çoğu insanın bildiği bu yer şekillerinin coğrafî bir terim olarak kısa tanımlarını vererek bu kavramların zihinlerde daha net ve doğru anlamlar oluşturmasını sağlamaya çalıştık.
[754] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Alnı maddesi. Dağ, çevresine göre bir kabartı durumunda olan inişli çıkışlı bir yer biçimi, diye tanımlanmıştır. Bkz. İzbirak Reşat. Coğrafya Terimleri Sözlüğü, s, 79. Dağ, görünümüyle, havası, suyu ve bitkisiyle öteden beri insanların dikkatini çekmiş, insanları etkilemiş, onların kültür ve edebiyatlarında önemli bîr yer tutmuştur.
[755] Şura: 42/32; 55 Rahman: 55/24.
[756] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab. Akb maddesi.
[757] Ayette geçen 'Akabe'nin cehennemde bir vadi sırat köprüsünün altında bir yokuş yahut ateş, cehennemdeki yetmiş katman (dereke), yol, kurtuluş volu anlamlarına geldiği de söylenmiştir. Tercihe şayan görüşü ise, onun mecazi bir ifade oluşudur. Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, IX, 134. Akabe aynı zamanda, hicret öncesi Hz. Peygamberle bir grup Medinelinin beyat ettikleri, Mekke'deki tepenin adıdır. Hac ibadetinde şeytan taşlanan yere de bu isim verilmiştir. Bkz. Şurrab, el-Meâlimü'l-Estra, s, 194.
[758] Befed: 90/11-14.
[759] Yeraltındaki suların kendiliğinden yeryüzüne çıkmasıyla oluşan sulara kaynak denmiştir. Bkz. İzbırak Reşat, Coğrafya Terimleri Sözlüğü, s. 196-197. Dilimizde menba', göze, pınar, bulak, eşme gibi adlarla da anılan kaynak suları, oluşturdukları manzaraları, şifa kaynakları olmaları ve içme suyu olarak kullanılmalarıyla insan hayatında çok önemli bir yer tutmaktadır.
[760] Bkz. Muhammed Fuad Abdülbakî, el-Mit'cem, Ayn maddesi.
[761] “Kızgın bîr kaynaktan içirilirler." Ğaşiye: 88/5. Aynı surenin on ikinci ayetinde yine aynı kelime cennet pınarları için kullanılmıştır.
[762] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Bhr maddesi. Coğrafî bir terim olarak deniz, yerkabuğunun çukurlarını doldurmuş ve birbirine bağlı sular Örtüsü diye tanımlanmış; dilimizde bahr, derya, deniz gibi adlarla anılmıştır. Bkz. İzbirak Reşat, Coğrafya Terimleri Sözlüğü, s, 91. Yeryüzünün üçte ikisini kaplayan denizler, İklime etkileri, oluşturdukları tabiî manzara ve görünümleriyle, ihtiva ettikleri sayısız ürünleriyle insan hayatında çok önemli bir yer tutarlar.
[763] Bkz. Muhammed Fuad Abdülbakî, el-Mu'cem, Bhr maddesi.
[764] Coğrafî bir terim olarak çöl, bitki örtüsünün hiç bulunmadığı, ya da seyrek ve cılız olduğu çok kurak yerlere verilen addır. Dilimizde sahra, badıye olarak da kullanılmaktadır. Bkz. İzbırak Reşat, Coğrafya Terimleri Sözlüğü, s, 77. Yeryüzünün önemli bir yerini oluşturan çöller, ötedenberi insanlığın sosyal ve kültürel yaşamlarının oluşumunda önemli bir yer tutarlar.
[765] Yusuf: 12/100.
[766] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Brr maddesi. Coğrafî bir terim olarak kıta olarak da adlandırılan kara, kendisine bağlı yakın adalarla birlikte büyük toprak parçası demektir. Bkz. İzbırak Reşat, Coğrafya Terimleri Sözlüğü, s, 187. Farklı özellikleriyle kara parçalarının, ötedenberi üzerinde yaşadıkları yurtları olarak insanlığın sosyal ve kültürel hayatında ayrı bir yeri vardır.
[767] Rum: 30/41.
[768] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab. Bka maddesi.
[769] Kasas: 28/30.
[770] Fîruzabâdî, Besâir, fi, 234.
[771] Nisa: 4/78.
[772] Hicr: 15/16. Ayrıca bkz. Furkan: 25/61; Buruc: 85/1.
[773] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Akb maddesi.
[774] Nahl: 16/81.
[775] Kuyu, yeraltı sularının yer üstüne çıkarılarak insanlığın kullanımına sunulabilmesi için çeşitli şekillerde açılmış yerdir. Bkz İzbırak Reşat, Coğrafya Terimleri Sözlüğü, s, 225.
[776] Yusuf: 12/10, 15.
[777] Coğrafî bir terim olarak uçurum, kalın ve çatlaklı kalker tabakalarının bulunduğu yerlerde görülen ve çapı bir kaç santimetre ile bir kaç yüz metre arasında değişen, derinliği ise ikiyüz ile üçyüz metreyi bulan doğal oyuklara verilen addır. Bkz. İzbirak Reşat, Coğrafya Terimleri Sözlüğü, s, 322. Yâr ise, deniz ve göl kıyılarındaki dimdik yüksek yerlere denir, Bkz. İzbırak Reşat, Coğrafya Terimleri Sözlüğü, s, 335.
[778] Tevbe: 9/109.
[779] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, övr maddesi. Coğrafî bir terim olarak mağara, eriyebilen taşların geniş yer tuttuğu bölgelerde suyun eritmesi yüzünden doğmuş türlü büyüklükteki geniş yer altı oyuklarına denir. Bkz. İzbırak Reşat, Coğrafya Terimleri Sözlüğü, s, 232. Ötedenberi insan ve hayvanlar başta olmak üzere pek çok canlının sığınağı olmuş olan mağaralar kültürel ve sosyal hayatımızda önemli bir yer tutmuşlardır.
[780] İbnu'l- Cevzî, Zâdü’l-Mesîr. 111, 439-440. Sevr dağı, Mekke'ye iki-üç mil uzaklıkta ve yüksekliği bir mil olan bir dağdır. Dağın tepesinde bir mağara vardır ve tepeden deniz görünmektedir. Bkz. Köksal Asım, İslam Tarihi, VI, 156.
[781] Tevbe: 9/40.
[782] Sebze, meyve ve çiçek yetiştirilen, süs ve güzel manzarasından yararlanmak için yapılan toprak alanlarına bahçe denir. Bkz. İzbırak Reşat, Coğrafya Terimleri Sözlüğü, s, 27.
[783] Neml: 27/59-60.
[784] Abese: 80/26-31.
[785] Nebe': 78/31-34.
[786] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Hdb maddesi.
[787] Enbiya: 21/96.
[788] Al-i İmran: 3/103. Aynı kökten 'hâfira' kelimesi de bir ayette geçmektedir: "Derler ki: 'Biz eski halimize mi döndürüleceğiz?" 79 Naziat: 79/10. Ayetle geçen 'hâfira' kelimesi, bir şeyin önceki hali, içerisine çukur kazılmış yer, cehennem ateşi anlamlarına gelir. Buna göre ayet şöyle de anlaşılmıştır: "Biz yeni bir yaratılışla yeryüzüne mi döndürüleceğiz?" "Biz cehennem ateşine mi döndürüleceğiz?" Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdül-Mestr, IX, 18-19.
[789] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Kva maddesi.
[790] Tahâ: 20/105-107
[791] Nur: 24/39.
[792] Ra'd: 13/4.
[793] Yunus: 10/27.
[794] Müminün: 23/50.
[795] Mülk: 67/30.
[796] Saffat: 37/45-47. Ayrıca bkz. Vakıa: 56/18.
[797] Tevbe: 9/57.
[798] Hud: 11/42.
[799] İbn Manzür, Lisânü'l-Arab, Nkb maddesi.
[800] Mülk: 67/15.
[801] Otlak, dağlarda yahut çukur düzlüklerde hayvanların doğrudan doğruya otlayarak yerinde yedikleri yerlere denir. Bkz. İzbırak Reşat, Coğrafya Terimleri Sözlüğü, s, 257.
[802] Naziat: 79/31.
[803] A'Iâ: 87/4.
[804] Kur'ânda tabi ve sunni, maddi ve manevi yol anlamına pek çok kelime geçmektedîr. Sebîl, sırat, tarik, cüded, fec, ficâc gibi. Ayrıntılı bilgi için bkz. Akpınar Ali, Kur'ân Aydınlığında Seyahat, s, 22-23 ve 40-41.
[805] Beled: 90/10. Ayetteki 'necdeyn' kelimesi, hayır-şer iki yol, iki tepe olarak anlaşıldığı gibi; annenin iki göğsü olarak da anlaşılmıştır. Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, IX, 132; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Ned maddesi; Firuzabâdî, Besâir, V, 16-17 .
[806] Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesir, VII, 1103-104. Nehir, akarsuların büyüğüne denir. Dilimizde akarsuların küçüğü için de ırmak kelimesi kullanılır. Bkz. İzbırak Reşat, Coğrafya Terimleri Sözlüğü. s, 248.
[807] Bkz. Muhammed Fuad Abdülbakî, el-Mu'cem, Nhr maddesi.
[808] "Doğrusu Allah sizi bir ırmakla deneyecektir.." Bakara: 2/249; “Bahçenin arasından bir de ırmak akıtmıştık." Kehf: 18/54.
[809] “Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, güçlü hükümdarın katında, yüksek bir derecede, cennetlerde ferahlık (neher) ve aydınlık içindedirler." Kamer: 54/54. Ayet şöyle de anlaşılmıştır: "..Onlar cennetler ve nehirler içerisindedirler." Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mestr, V, 103.
[810] Bakara: 2/74, 266; Ra'd: 13/3: İbrahim: 14/32; Nahl: 16/15; Neml: 27/61; Nuh: 71/12.
[811] Mürselat: 77/27. Ayrıca bkz. -21 Enbiya: 21/31; Neml: 27/61; Lokman: 31/10; Fussilet: 41/10; Kâf: 50/7.
[812] Rûm: 30/15.
[813] Şura: 42/22.
[814] Şuara: 26/128.
[815] Bkz. Lokman: 31/16; Fecr: 89/9.
[816] Bkz. İbnü'l- Cevzi A, Zâdü'l-Mesîr, V, 165-166.
[817] Kehf: 18/63.
[818] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Sdf maddesi.
[819] Kehf: 18/95-96.
[820] Taha: 20/39.
[821] Şuara: 26/63
[822] Coğrafî bir terim olarak vadî, sürekli inişi bulunan uzun çukurluk dîye tanımlanmış çok yaygın bir yeryüzü biçimidir. Bkz. İzbırak Reşat, Coğrafya Terimleri Sözlüğü, s, 327.
[823] Şuara: 26/225-226.
[824] Tevbe: 9/121.
[825] Rad: 13/17.
[826] Ahkaf: 46/24.
[827] İsra: 17/95.
[828] Zümer: 39/21.
[829] Bkz. A'raf: 7/185; 23 Müminim: 23/88; Yasîn: 36/83. Ayetlerde geçen 'meleküt’ kavramı, mülk, bütün gökler ve' göküstli şeyler ile bütün yerler ve yeraltı şeyler ve Allah'tan başkasının bilemeyeceği tüm her şey, diye anlaşılmıştır. Bkz. Kurtubî, el-Cami'. VII, 23-24; XII, 145; İbn Kesîr, Tefsir... II, 573; III, 36.
[830] İsfehânî, el-Müfredât, s, 481; Şurrâb, el-Meâlimü'l-Esîra, s, 186; Fîruzabâdî, Besâir, IV, 16; Hamevî, Mü'cemü'l-Büldân, IV, 86.
[831] Rahman: 55/76.
[832] İbn Kayyım, Cennetteki Hayal, s, 131.
[833] Tevbe: 9/72, Ayrıca bkz. Ra'd: 13/23, Nahl: 16/31, Kehf: 18/31, Meryem: 19/6', Taha: 20/76, Fatır: 35/33, Sâd: 38/50, Mümin: 40/8, Saf: 61/12, Beyyine: 98/8.
[834] Suyûtî, Mu'terakü'l-Akrân, II,.41. Ayrıca Yer Şekilleri bölümündeki 'Akabe' maddesine bakınız.
[835] Beled: 90/11-14.
[836] İsfehânî, el-Müfredât, s. 493: Fîruzabâdî, Besâir, IV, 42-43.
[837] Araf : 7/54; Yunus: 10/3; Ra'd: 13/2; Taha: 20/5; Furkan: 25/59' Secde: 32/4; 57 Hadid: 57/4;
[838] Hud: 11/7.
[839] Zümer: 39/75.
[840] Hakka: 69/17
[841] Müminün: 23/116; Enbiya: 21/22; Neml: 27/26; Zuhruf: 43/82.
[842] Bkz. Yeniçeri Celal, Uzay Ayetleri Tefsiri, s, 96-98.
[843] Tür: 52/6.
[844] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VIII, 47; Suyûtî, Mu'terakü'l-Akrân, II. 436-437; Yeniçeri Celal, Uzay Ayetleri Tefsiri, s, 95-96
[845] Suyutî, Mu'terakü’l-Akran, II, 86.
[846] Bkz. Furkan: 25/53; Rahman: 55/20.
[847] Müminün: 23/99-100.
[848] Tur: 52/4.
[849] Beyt-i Ma'mur'un kaçıncı semada olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Enes b. Malik, onun yedinci kat semada olduğunu Peygamberimize dayandırarak söylerken, Hz. Ali onun altıncı kat semada olduğunu, Ebu Hüreyre ise onun dünya semasında olduğunu ileri sürer. Bkz. İbnü'1-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VIII, 46-47.
[850] Beytu'l-Ma'mûrun meleklerin mabedi olduğu görüşü yanında, onun bir zamanlar Ka'be'nin yerinde bulunan daha sonra semaya yükseltilen bir mabed olduğu yahut Ka'be'nin bir diğer adı olduğu da söylenmiştir. Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VIII, 47; Suyûtî, Mu'terakü'l-Akrân, II, 87; Mevdûdî, Tefhim, V, 527-528; Abdurrahman Küçük, Beytü’l-Ma'mûr. Dia, VI, 94-95.
[851] Mâverdî, el-Ahkâmü's-Sultaniyye, 203; Bulaç Ali, İlk Ev ve İlk Şehir, I, 25-28.
[852] Fîruzabadî, Besâir, II, 234; Elmalılı, Hak Dini. V, 3608-3609; VIII, 5688-5689.
[853] Hicr: 15/16. Ayrıca bkz. Furkan: 25/61; Buruc: 85/1.
[854] Vakıa: 56/75.
[855] Bkz. Saffât: 37/97.
[856] Bkz. Fîruzabâdî, Besâir, II, 369-370.
[857] Maide: 5/10.
[858] İsfehânî, el-Müfredât, s, 143; Râzî, el-Tefsîru'l-Kebîr, V, 203.
[859] Örnek olarak şu ayetleri verebiliriz: "Allah, 'Ey kullarım! Bugün size korku yoktur, siz üzülmeyeceksiniz' der. Bunlar, ayetlerimize inanmış ve kendilerini bize vermişlerdir. Şöyle denir: 'Siz ve eşleriniz, ağırlanmış olarak cennete giriniz.' Onlar için altın kadeh ve tepsiler dolaştırılır, canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Sîz orada temellisiniz, işlediklerinize karşılık, size miras verilen işte bu cennettir." Zuhruf: 43/68-73. Ayrıca bkz. Rahman: 55/63-78. 73. Orada sizin için bol yemiş vardır, onlardan yersiniz.
[860] Bkz. Derveze, et-Tefsîru'l-Hadis, I, 57-59.
[861] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VIII, 69; İbn Kayyım, Cennetteki Hayat, s, 130-131.
[862] Necm: 53/15.
[863] Secde: 32/19.
[864] İbn Kayyım, Cennetteki Hayat, s, 133.
[865] Lokman: 31/8-9. Ayrıca bkz. Maide: 5/65. Tevbe: 9/21, Yunus: 10/9, Hac: 22/56, Şuara: 26/85, Saffat: 37/43, Tur: 52/17, Vakıa: 56/12, 89, Kalem: 68/34, Mcaric: 70/38. İnfitar: 82/13, Mutaffifin: 83/22.
[866] İbrahim: 14/28-29.
[867] Ayette geçen fasıkların yurdunun Firavn'un yurdu Mısır, yahut Amalikalıların harab olmuş yurdu, yahut da fasıkların yıkılıp yok oldukları yer anlamlarına geldiği de söylenmiştir. Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesir. III. 260.
[868] Araf: 7/145.
[869] İbn Kayyım, Cennetteki Hayat, s, 130.
[870] Fussilet: 41/28.
[871] Bkz. Bakara: 2/94; Enam: 6/32; Araf: 7/169; Yusuf: 12/109; Nahl: 16/30; Kasas: 28/77, 83; Ankebut: 29/64; Ahzab: 33/29.
[872] Mümin: 40/39.
[873] İbn Kayyım, Cennetteki Hayat, s, 130.
[874] Fatır: 35/35.
[875] Nahl: 16/30.
[876] Suyûti, Mu'terakü'I-Akran, ll, 173.
[877] İbn Kayyım, Cennetteki Hayat, s, 129.
[878] Enam: 6/127.
[879] Yunus: 10/25.
[880] Felak: 113/1.
[881] Felak, karanlığı yarıp aydınlatan sabah, yaratıkların tümü, cehennemde bir ağaç, yerin bitkilerle çatlaması, bulutların yağmurla patlaması, karanlığın ışıkla yarılması gibi infilak eden her şey, diye de anlaşılmıştır. Bkz. İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, IX, 272-273.
[882] İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, IX, 199-200; İbn Kayyım, Cennetteki Hayat, s, 133.
[883] Kehf: 18/307; Müminim: 23/11.
[884] Bkz. İbnü'l- Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, IX, 199.
[885] Ayrıca ğayy'ın, hüsran, azap ve şer olduğu da söylenmiştir. İbnü'l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, V, 246.
[886] Meryem: 19/59. Ayetin son kısmında geçen 'ğayy' kelimesinin manası gözönünde bulundurularak 'onlar azgınlıklarının cezasına uğrayacaklardır' diye de tercüme edilmiştir.
[887] Karia: 101/8-ll.
[888] Hümeze: 104/5-7.
[889] İsfehânî, el-Müfredât. s, 516. Kelimenin Arşın altında asılı ve üzerinde iyilerin amellerinin yazıldığı bir levha, yahut yedinci sema, Sidretü'l-Münteha yahut yerlerin en yücesi olduğu da söylenmiştir. Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mestr, IX, 57.
[890] Mutaffifîn: 83/18-21.
[891] Kâf: 50/1.
[892] Bkz, İbn Manzür, Lisânü'I-Arab, Hkf ve Kvf maddeleri; İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VIII, 3-4; Hâzin, Lubâbü't-Te'vîl, VI, 59; Hamevî, Mu'cemü'I-Büldân. IV. 338; Elmalılı, Hak Dini, VI, 4491-4495; Ateş Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, IX, 14. Elmalılı konu ile ilgili rivayetleri ve tartışmaları verdikten sonra şunları söyler: "Bizce insaf, rivayetleri yalanlamak değil, bir doğru yorumu bulmaktır." Bkz. Aynı yer.
[893] Ra'd : 13/2. Ayet "Allah, görmekte olduğunuz gökleri, direksiz olarak yükseltendir.." diye de anlaşılmıştır.
[894] Bkz. Hâzin, Lübâbü't-Te'vîl, II. 467.
[895] Kevser: 108/1.
[896] Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, IX, 247-249.
[897] Sâd: 38/34.
[898] Bakara: 2/255.
[899] Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, I, 304; Fîruzabâdî, Besâir, IV, 342; Ateş Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, 1, 450-452; Yeniçeri Celal, Uzay Ayetleri Tefsiri, s, 98-99.
[900] Burûc: 85/21-22.
[901] İsfehânî, el-Müfrcdât, s, 689; İbnü's-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, IX, 79. Süleyman Ateş, ayette geçen Levh-i Mahfuz'un Tevrat'ın aslı olduğunu ileri sürer. Bkz. Ateş Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, X, 402-403.
[902] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VIII, 361.
[903] Mearic: 70/15.
[904] Leyl: 92/14.
[905] İbn Kayyım, Cennetteki Hayat, s, 134-135.
[906] Kamer: 54/54-55.
[907] Ayette geçen 'Kadem-i Sıdk' ifadesi, sevab, saadet, şefaat, yüksek derece, Hz. Peygamberin kendisi olarak da anlaşılmıştır. Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, IV, 5-6.
[908] Yunus: 10/2.
[909] İbn Kayyım, Cennetteki Hayat, s, 134.
[910] Duhan: 44/51-52.
[911] Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VIII, 359.
[912] Meâric: 70/1-4.
[913] Meryem: 19/56-57.
[914] Bkz. İbnü’l-Cevzi, Zâdü'l-Mesîr, V, 241.
[915] Kehf: 18/52.
[916] Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, V, 155-156.
[917] Bkz. Ra'd: 13/17; Taha: 20/10; Enbiya: 21/69; Kasas: 28/29; Vakıa: 56/71..
[918] Bkz. Maide: 5/64.
[919] Bakara: 2/24.
[920] Lokman: 31/16.
[921] Bkz. Yeniçeri Celal, Uzay Ayetleri Tefsiri, s, 93-94.
[922] Meâric: 70/1.
[923] Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VIII, 358-359.
[924] Bkz. Nisa: 4/10, 55; İsra: 17/97; Hacc: 22/4; Furkan: 25/II; Lokman: 31/21; Ahzab: 33/64; Sebe': 34/12; Fatır: 35/6; Şura: 42/7: Fetih: 48/13; Mülk: 67/5, 10. 11; İnsan: 76/4; İnşikak: 84/12.
[925] Nisa: 4/10.
[926] Kamer: 54/24, 47.
[927] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VIII, 101.
[928] Kamer: 54/47.
[929] Müddessir: 74/17.
[930] Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'I-Mesîr, VIII, 405-406.
[931] İbnü'l-Cevzî, Zâdü’l-Mestr, VIII, 101. Yaşar Nuri, Elmalılı'nın 'Sekar' ik ilgili olarak yaptığı "Bunun te'vilini ancak Allah bilir.. Allah Teala’nın şimdi sizin anlayamayacağınız ve ilerde ortaya çıkacak öyle bir kuvvet ve kudretleri vardır ki, onların içyüzünü ancak kendisi bilir" (Elmalılı, Hak Dini, VIII, 5459) şeklindeki açıklaması ve Reşat Halife'nin bilgisayar kullanarak ayette de geçen 19 sayısı ve kalmanlarıyla ile ilgili onaya koyduğu Kur'ân'ın mucizevî yönlerine de dayanarak ayette geçen 'Sekar’ kelimesinin 'bilgisayar' olduğunu söyler. Bkz. Öztürk Y. Nuri, Kur'ân'daki İslam, s, 18-21. Bizce bu görüş zorlama bir yorum olup birtakım teknik gelişmelerin Kur'ânda yerini bulma eyilimine tipik bîr örnek teşkil etmektedir.
[932] Kamer: 54/48.
[933] Müddessir: 74/26-30.
[934] Müddessir: 74/42-47.
[935] Tür: 52/5.
[936] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VIII. 47.
[937] İnsan: 76/12-18.
[938] İbnü'l-Cevzî, Zâdü’l-Mesir, VIII, 438.
[939] Bkz. M. Fuad Abdulbakî, el-Mu'cem, Smv maddesi.
[940] Bkz. Bakara: 2/29; İsra: 17/44: Müminun: 23/86; 17, Fussilet: 41/12; Talak: 65/12; Mülk: 67/3; Nuh: 71/15: Nebe': 78/12.
[941] Bkz. Kurtubî, el-Cami, II, 192.
[942] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, V.270; Yeniçeri Celal, Uzay Ayetleri Tefsin, s, 94-95.
[943] Tahâ: 20/6.
[944] Mutaffifîn: 83/7-9.
[945] İbnu'l-Cevzî, Zâdü'I-Mestr. IX, 54.
[946] Necm: 53/14-16.
[947] İsfehânî, el-Müfredât, s, 331-332; Bir başka görüşe göre de Sidratü'l-Müntehâ, Hz. Peygambere ilk vahyin geldiği Hîrâ dağında bir ağaçtır. Bkz. Ateş Süleyman, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, X, 111.
[948] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VIII, 69.
[949] Mülk: 67/11.
[950] Îbnü'l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, VIII, 320.
[951] Mutaffifîn: 83/25-28.
[952] Îbnü'l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, VIII, 60; Belensi, Tefsîru Mühhemâti'l-Kur'ân, II, 689; Suyûtî, Mu'terakü'l-Akrân, II, 124-325.
[953] Necm: 53/7.
[954] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VIII, 64-65.
[955] Bkz. Bakara: 2/79; İbrahim: 14/2; Meryem: 19/37; Enbiya: 21/18; Sâd: 38/28; Zümer: 39/22; Fussilet: 41/6; Zuhruf: 43/65; Câsiye: 45/7; Zariyat: 51/60; Tur: 52/11 Mürselat: 77/15, 19, 24, 28, 34, 37, 40, 45, 47,49; Mutaffifîn: 83/I, 10; Hümeze: 104/1; Mâûn: 107/4.
[956] İsfehânî, el-Müfredât, s, 840-841; İbnü'l-Cevzî, Zâdü't-Mesîr, I, 106; Fîruzabâdî, Besâir, V, 289-291.