KUR’AN’DA HİKMET KAVRAMI
1) H-K-M Fiilinin Filolojik Analizi
a- Men Etmek, Kontrol Etmek, Hakimiyeti Altına Almak
c- İşi Sağlam Yapmak, Sağlamlaştırmak, Kesin, Apaçık Hüküm
d- Yüzün Ön Kısmı, Alın, Şan, Şeref
3- Hikmetin Terim Anlamı ve Müfessirlerin Görüşleri
B- Hikmet Kavramı ile Yakın Anlam Alanına Giren Kavramlar
C- Hikmet Kavramı ile Zıt Anlam Alanına Giren Kavramlar
D- Hikmet Kavramının Tarih İçerisindeki Semantik Gelişimi
4- İlkçağ Filozoflarının Hikmet Anlayışı
E- İslami İlimlerde Hikmet Kavramı
c- İslam Filozoflarının Hikmet Hakkındaki Görüşleri
A- Ahlak Felsefesi Olarak Hikmet İlmi ve Konu Hakkındaki Görüşler
1- Nazari Hikmet (Teorik Ahlâk) İlmi
Nazari Hikmet İlmi Üç Kısma Ayrılır
2- Ameli Hikmet (Pratik Ahlâk) İlmi
Ameli Hikmet İlmi Üç Kısma Ayrılır
KUR'AN'DA HİKMETİN KAYNAKLARI VE ANLAMLARI
A- Bilgi Açısından Hikmetin Kaynağı
B- Kur’an Açısından Hikmetin Kaynağı
C- Hikmet Kavramının Kur’andaki Anlamları
2- Nübüvvet Kurumu ve Nebilerin Pratiği
5- Akli Delil, Anlayış, İlim, Dinde Derin Kavrayış
D- Hikmet Kavramının Geçtiği Ayetler ve Anlam Çerçevesi
Kitab'ın insan hayatında bir canlı rehber haline gelemeyişinin sebeblerinden birisi de kavramlarının anlaşılamaması ya da yanlış anlamların yüklenilmesidir. İnsanlar arasındaki ihtilaf, çelişki, tefrika ve ayrılığın temelinde yatan nedenlerden birisi de budur. Halbuki kitabların gönderiliş gayesi insanlar arasında varolan çelişkileri gidermek ve ihtilafları ortadan kaldırmaktır. Ancak bu durumun tam tersi, insana ilim geldikten sonra aralarındaki çekememezlik, kin ve aşırılıklardan kaynaklanan sebeplerden ötürü bu amaca insanlık tarihinde hiç ulaşılamadı. Bu gayenin gerçekleşmemesi belki insanın tabiatına daha uygundur. Hatta yaratılış gayesinden bakıldığında, Kitab'ın hakem rolü, bu çelişkinin olmasıyla daha bir anlam kazanmış olmaktadır. İnsana şah damarından daha yakın olan Allah, insanı çelişkileriyle, tutarsızlıklarıyla, olumlu ve olumsuz yönleriyle mükemmel bir varlık halinde yaratmış, ancak bu fıtratı keşfedip kabul ve red edişi insanın hür iradesine bırakarak bu tekamüle uygun düşecek reçeteyi göndermiştir.
Kur'ân, insanlığa sunduğu dünya görüşünü kavramsal bir çatıya oturtur. Bu kavramlardan bazıları "İman, küfür, şirk, din, ibadet, rab, ilah, hükm ve aynı kökten gelen hikmettir. Birbiriyle bağlantılı olan kavramların anlam örgüsünü kavramak, aynı zamanda diğer kavramlar hakkında da bir bilgiye sahip olmayı gerektirir. Kur'ân mesajının algılanma ve iletişim araçları diyebileceğimiz kavramlarından haberdar olmakla, aynı zamanda içeriğinden de haberdar oluruz. Bunu gerçekleştirebilmek için atacağımız her adımı; hesaplı, yerli yerinde, geçmiş, hal ve geleceği göz önünde bulundurarak atmak gerekir, işte Kur'ân, bu isabetli düşünce ve eyleme hikmet demektedir.
Rabbimiz kendisini hikmet sahibi, kitabını hikmetli, gönderdiği peygamberlerine de çok hikmet verdiğini buyurmaktadır. "Kendine hikmet verilen kimsenin de çok hayır verilen"[1] olarak nitelendirilmesi, üzerinde derinlemesine düşünülmesi gereken bir konudur. Çünkü hikmet, sadece Kitab olmadığı gibi, yalnızca peygamberlere verilen ilim ve yetenek de değildir. Aslında hikmet varlığın varolma nedenidir.
Hakim/hikmetli bir yaşam, hikmeti kendisine kılavuz edinmiş bilge insan yetiştirmekle mümkündür. Eğer bir toplumu eğitim, kültür ve siyaset alanında yönlendiren önderleri kendisine, yaratıcısına ve toplumuna karşı sorumluluk bilinci ile donanmadıysa bu toplumda erdemden bahsetmek çok zordur. Özlemini çektiğimiz erdemli birey ve toplumun gelecekte oluşmasına bir katkı inancı ile hikmetin esas ve ilkelerini bize öğreten Kitab'a ve O'nun anlam dünyasına dönmekle mümkün olabileceğini düşünerek bu araştırmaya karar verdik. Araştırmamız üç bölümden oluşmaktadır.
I. Bölümde hikmet kavramının, sözlük ve terim anlamları yanında, hikmet kavramının eş anlam ve zıt anlam alanına giren kavramlarla ilişkisi tahlil edilerek konu ile ilgili müfessirlerin görüşlerine yer verilmiştir. Ayrıca tarihi gelişimi ele alınarak, düşünce tarihindeki önemini ve ilk çağlarda nasıl anlaşıldığı hususuna değinildi. İslami ilimlerle ilişkisi üzerinde durularak; fıkıh, kelam, tasavvuf felsefe ve ahlak ilimlerinde hikmetin ele alınış biçimleri ve bu ilimlerde meşhur alimlerin konu hakkındaki görüşlerine kısaca yer verilmiştir.
II. Bölümde hikmetin bir ilim dalı olarak çeşitleri ve içeriği açıklanmaya çalışılmıştır. Ahlak felsefesi olarak hikmetin ahlak ilmindeki önemini belirtmek amacıyla meşhur bazı ahlakçıların görüşlerine yer verildi. Ayrıca teorik ve pratik esasları incelenerek hikmeti elde etme yolları izah edilmiştir.
III. Bölümde ise hikmet kavramının bilgi kaynakları ve Kur'ân açısından kaynağı ele alınmıştır. Ayrıca Kur'ân'ı Kerim'de Allah'ın hakim/hikmetli, Kitabın ve insanın hikmetli olma özelliklerine ve hikmet sahibi oluşlarındaki sırra da işaret edilmiş ve çalışmamızın esasını oluşturan hikmet kavramının ayetlerde hangi anlamlarda kullanıldığı maddeler halinde verilmiştir. Ayrıca müfessirlerin anlamlarla ilgili görüşleri ve hikmet kavramının geçtiği ayetler verilerek hangi kavramlarla beraber kullanıldığı tesbit edilerek, anlam çerçevesi çizilmeye çalışılmış ve kavram hakkında genel bir sonuca varılmaya gayret gösterilmiştir.
Müfessirlerin görüşleri konusunda, ilk klasik tefsir olan Taberi, Razi ve diğer belli başlı tefsirlere başvurulmuş, çağdaş müfessirlerin görüşleri de zikredilmiş, görüşler birinci kaynaktan verilmeye çalışılmıştır. Kaynaklar gösterilirken tefsirlerin ve müellifin meşhur ismi verilmiştir. Kur'ân ayetleri verilirken: Önce sure ismi, sure numarası ve ayet numarası verilmiştir. Yer verilen görüşlere dayanak teşkil eden Kur'ân ayetlerinin metni verilmeyenler dipnotla gösterilmiştir. Ayetlerin mealleri genellikle Elmalılı ve Süleyman Ateş'in meallerinden verilmiştir. Ayrıca bu çalışma üslup ve bilgi yönünden gözden geçirilmiş olup ekleme, çıkarma ve değişiklikler yapılmıştır.
Bu çalışmamızda yapmak istediğimiz; sadece Kur'ân-ı Kerim'de hikmet kavramının anlam alanlarını tesbit etmek olmayıp; İlkçağ İslam Düşünce Tarihinde ve İslam'ın Klasik Çağında oluşan ilimlerle ilişkisini tespit etmek ve bu konuda şimdiye kadar ortaya çıkan görüşleri gücümüz çerçevesinde biraraya getirmek ve bu kültür hazinesinin vahiyle ilişkisini kurmak, bundan sonra yapılacak daha geniş bir araştırma için zemin hazırlamaktır. Hikmet hakkında çok şey söylenmesine rağmen bildiğimiz kadarıyla geniş çaplı ilmi bir araştırma yapılmamıştır. Tefsir alanında en geniş bilgi Elmalılı'da bulunmaktadır. İslam Felsefesi alanında İlhan Kutluer'in 'Felsefe Tasavvuru adlı kitabı bu sahada en geniş araştırma örneğidir. Kelam ve Hadis ilmi alanında birkaç makale mevcut olup onlardan da faydalandık. Ancak şunu da ifade etmeliyiz ki, hikmet kavramının çok boyutlu olması; soyut bir anlam alanına sahip bulunması ve vahye uygun pratik değerler sistemini kapsamasından, tüm ilimlerle ilişkisinden dolayı bu konuyu tüm çerçevesi ile ortaya koyduğumuzu iddia etmiyoruz.
Ancak çalışmamız sonunda Kur'ân'ın hikmete yüklediği-" kime hikmet verildiyse, ona çok hayır verilmiştir"-ilahi buyruğundan nasiplenme temennimiz gerçekleşirse araştırmamız kısmen de olsa amacına ulaşmış demektir.
Araştırmalarım esnasında her türlü fikir ve görüşlerinden faydalandığım tüm emeği geçen arkadaş ve dostlara; tez konusunun seçiminde ve planın oluşumunda yardımlarını esirgemeyen, araştırmalarım esnasında yakın alaka ve yardımlarından dolayı saygıdeğer danışman hocam Yrd. Doç. Dr. Hasan Keskin Bey'e en içten şükranlarımı arzetmeyi bir borç bilirim. Tezin yazımında ve oluşumunda her türlü katkılarından dolayı eşime teşekkür ederim.
Bilal Tan
25. 11. 1997
Hikmet kelimesi h-k-m fiilinden türeyen bir mastardır. H-k-m maddesi fiil, masdar ve isim olarak Kur'ân-ı Kerim'de 210 defa geçmektedir. [2] Hikmet kelimesi; hüküm, hakimiyet, hükümet, mahkeme, muhakeme, ihkam, hakem gibi kelimelerle aynı köktendir. Bu fiil temelinde her hangi bir şeyi ıslah için menetmek, sakındırmak, alıkoymak [3], zapt etmek [4], tutmak [5] ve emretmek gibi manaları ihtiva etmektedir.[6]
H-k-m fiilinden türeyen kelimelerin Arap dilinde hangi anlamlarda kullanıldığını şiir, ayet ve hadis metinlerinden örnekler vererek maddeler halinde şu şekilde sıralayabiliriz:
H-k-m fiili bir canlıyı (hayvan veya insan) engellemek, kontrol etmek veya kendi hakimiyeti altına alıp istediği şekilde yönlendirmek anlamında kullanılmaktadır. Araplar bu anlamdan hareketle "hayvanı gemledim, onu engelledim" [7] ifadesini kullanmaktadırlar. Araplar "gem"e yine bu anlamda hayvanı engelleyip hayvanın sağa sola sapmadan, binicinin kontrolünü sağladığı için bu tabiri kullanmışlardır. [8] Burada biniciyi tehlikeye sokacak aşırılıklardan menetme söz konusudur. Bu konu ile ilgili olarak Züheyr [9]'in şu beytinde söz konusu kelime engelleme anlamında kullanılmıştır.
"Sürücünün atına daireler çizdirerek uzaklaşması ki, ona keten ve deriden kamçılarla engel (hakim) olmuştur."[10]
Burada biniciyi tehlikeye sokacak, hayvanın her türlü aşırılıklarını kontrol etmek veya menetmek için uhkitmet kelimesi kullanılmıştır.
Aynı şekilde h-k-m fiili insanı kötülüklerden ve yanlış eylemlerden engellemek, hakimiyet altına alıp yönlendirmek anlamında kullanılmıştır."Sefihi (akılsız, ahmak, malını israf eden)engelledim"[11] ve "falanı menettim" tabirlerinde engellemek manası vardır.Yargıç veya hükmedene engellemeden dolayı hâkim denilmiştir, Çünkü o zalimi zulümden alıkoymaktadır. [12]
Bu manada Cerir [13] şiirinde kelimeyi şöyle kullanmıştır;
"Ey Hanife oğulları! Sefihlerinizi engelleyin, korkarım ki size öfkelenirim".[14]
Bir hadisi şerifte h-k-m fiili sözünü ettiğimiz anlamda kullanılmaktadır.
"Çocuğunu engellediğin gibi, yetimi de engelle" [15] hadisindeki hakkim tabiri çocuğunu fesaddan, kötü alışkanlık ve davranışlardan nasıl alıkoyuyorsan öylece yetimi de koru. Yani çocuğunun lüzumsuz yere malını israf etmesini nasıl engelliyorsan, yetimin malını da aynı şekilde koru ve gözet. [16]
Bütün bu kullanımlar engelleyerek koruyup gözeten, hakimiyet sahibi olan velinin veya sahibin tasarruflarını ifade eden tedbirlerle ilgili kullanımlardır.
H-k-m fiilinin anlamlarından biri de hükmetmek,yargılamaktır. Yani lehte ve aleyhte yargılayıp sonuçlandırmak, [17] uyuşmazlığı çözümlemek ve bir işte karar vermektir.[18]
"Bir şey hakkında hükmetmek" o şeyin nasıl olup olmadığına veya o şey hakkında bir durumun olumlu, olumsuz olarak belirlenmesine karar vermek demektir. Başkasının bu kararı kabul edip etmemesi arasında bir fark yoktur. [19]
Buna örnek olarak ".. İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder..." [20]
"İçinizden iki adil kişinin karar vereceği.." [21] ayetlerini gösterebiliriz. Bu maddede söz konusu olan anlam, bir iş veya şey hakkında, iyi veya kötü bir sonuca varmak, karar vermek veya çözüm ortaya koymaktır.
H-k-m fiilinden türeyen muhkem ve istihkam kelimeleri sağlam olmak, yerleşmek ve bir işi sağlam yapmak anlamlarında kullanılmaktadır. [22] "Bir şeyi sağlamlaştırdım" tabirindeki ahkeme fiili İstahkeme "sağlam oldu" anlamında kullanılmıştır. [23] Şu ayetlerde de "Allah şeytanın attığını yokeder, sonra ayetlerini sağlamlaştırır." [24] Bir kitabtır ki, hikmet sahibi, her şeyden haberdar olan, tarafından ayetleri sağlamlaştırılmış ve güzelce açıklanmıştır." [25] bu konuyla ilgili olarak h-k-m fiili sağlamlaştırmak anlamında kullanılmaktadır.
Burada ayetlerin sağlamlaştırılmasından maksat şeytanın ve taraftarlarının şerrinden, tahrifatından korunmasıdır. Ayrıca emir, yasak, helal, haram, müjde ve tehditlerin açıklanması, muhkemliğin bir boyutu olup, ayetlerin her türlü karışıklık ve belirsizlikten uzaklaştırılmasıdır. [26]
Yine istihkam ve muhkem kelimeleri insan için kullanıldığında, kîşinin dini ve dünyası için her türlü zararlı düşünce, alışkanlık ve davranışlardan sakınması manasındadır. [27] Ayrıca bu kullanımlar Kur'an'ın sağlamlılığı, her türlü çelişki ve tahrifattan korunmuş olması için de kullanılır.
“O hikmetli zikirdir." [28] hadisi şerifi Kurân'ın lehte ve aleyhte hüküm veren, içinde hiçbir çelişki ve tutarsızlığın olmadığı [29] faydalı hükümleri ihtiva etmesi yönüyle muhkem [30] anlamı kastedilmiştir. Aynı şekilde İbn-i Abbas [31] 'tan gelen şu rivayette yer alan "Resulullah (a.s) zamanında muhkemi okudum", ifadesindeki muhkem ile Kur'ân'ın mufassalı, benzersizliği ve neshedilmemesi kastedilmektedir. [32]
Ayrıca istihkam kelimesi aşağıdaki şiirde sağlam anlamında kullanılmaktadır:"Toplumuna lüzumsuz ve hevasına göre söz söylemeyen ileri görüşlü mü’min kişi, (müstahkim) sağlam kişidir. [33] ile "Muhkem ayetler, kitabın anasıdır..."[34]ayetinde yer alan muhkem kelimesi, lafız ve mana yönünden her türlü benzerlik ile şüphenin olmadığı kesinlik ve sağlamlık anlamında kullanılmıştır. [35] Şu ayette ise muhkem kelimesi hükmü apaçık, kesin anlamında kullanılmıştır:
"İnananlar" (savaş hakkında) bir sure indirilmeli değil miydi?" derler. Fakat muhkem bir sure indirilip de içinde savaştan sözedilince, kalblerinde hastalık olanların sana ölümden bayılıp düşen kimsenin baktığı gibi baktıklarını görürsün. Onlara ölüm gerektir." [36]
Ayrıca muhkem; hükümleri mensuh olmayan (yürürlükten kalkmayan) ve netliğinden dolayı duyan kişiye- peygamberlerin kıssalarında oduğu gibi- tevil imkanı bırakmayan ayet veya sure demektir. [37]
H-k-m' den türeyen hakemetün kelimesi yüzün ön kısmı, alnı, başı anlamında kullanıldığı gibi; "İnsanın hakemesi" mecazi olarak şan, şeref ve makam anlamında da kullanılmaktadır. [38] "Allah hakemesini yükseltti" sözü, şanını yüceltti anlamındadır. [39] Hz. Ömer (r.a) [40] 'in rivayet ettiği "Muhakkak ki kul alçak gönüllülük gösterdiği zaman, Allah onun hakemesini yüceltir." [41] hadisinde yer alan hakeme kelimesi şeref ve makam anlamında olup, Allah indinde kulun makamının yüceldiğini ifade etmektedir. [42]
Yine "Falan hakemesi yüce olandır" ifadesinde hakeme şan, şeref anlamındadır. [43] Halbuki "insanın hakemesi" yüzünün en alt kısmı (çenesi)dir, ancak burada istiare yapılmıştır. Yüceltilmesi ise izzetli olmaktan kinayedir, çünkü zelil olanın sıfatı, başının eğik olmasıdır. [44]
H-k-m fiilinin müfaale babı olan hâkeme kelimesi suçlunun davacı tarafından hâkimin huzuruna çağrılması manasındadır. [45]
Yine h-k-m'nin iftial babı olan ihtakeme kelimesi davayı hakime götürmek, hakimin huzurunda mahkemeleşmek anlamındadır. [46]
"Falanı Allah'ın huzurunda mahkemeye davet ettik" sözünde onu Allah'ın hükmüne davet ettik anlamı kasdedilmektedir. [47] Konuyla ilgili olarak Kur'an'ı Kerim'de sadece bir yerde "Hakem olarak tağut'a başvurmak istiyorlar." [48] ayetinde h-k-m'nin türevi olan tahâkeme fiili mahkemeleşmeyi istemek anlamında kullanılmıştır. Dikkat edilirse bu kalıbın kullanılmasında da yapılan zulüm ve haksızlıkları önlemeye yönelik bir girişimi ifade eder. Ancak burada adaleti yerine getirecek zannıyla her-türlü zulüm ve tuğyanın kaynağı olan tağuta başvuranların başvurusunu kınamak maksadıyla zikredilmiştir.
H-k-m fiilinden türeyen bir isim olan el-hakem "hükmeden, hüküm vermekte maharet kazanmış kişi [49] hükmü infaz eden" [50] anlamındadır."Onu malımda hakem yaptım" ifadesindeki hakem kelimesi, malımda hükmü geçerli/bağlayıcı olan kişi [51] manasındadır. Hakem aynı zamanda taraf tutma arzusunu meneden kimsedir. [52]
Hakemle ilgili olarak yüce Allah Kur'an'ı Kerim'de bir ayette kendisi hakkında, iki ayette de insanların hakemliğinden bahsederek şöyle buyurmaktadır.
"Eğer karı koca arasının açılmasından endîşeye düşerseniz, erkeğin ailesinden bîr hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin".[53]"
Allah size mufassaları kitab indirmiş iken ben Allah'tan başka hakem mi isteyeceğim..." [54]
"Aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapmadıkça..." [55]
Bu ayetlerde de görüldüğü gibi hakem kelimesi hükmüne, görüşüne başvurulan kişi ve kişiler anlamında kullanılmıştır. Kur'an-ı Kerim'de Allah, kitab ve elçinin; taraf tutmayacağını vurgulayarak, bütün hükümleri kulları ıslah edecek mahiyette olduğunu, hükmüne başvurulması gereken tek merci olarak önermektedir. Taraf tutmayan kimse ise, herkese hakkını verendir. Bunlar da Allah, resulü ve mutlak adaleti kendisine gaye edinmiş müminlerdir.
H-k-m fiilinin tef’il babında ismi faili olan muhakkim kelimesi, hakem, uzman, tecrübeli önder (ihtiyar), güçlü, hikmet sahibi [56] nefsini hevadan ve her türlü kötülükten sakındıran, mükemmel kişi[57]anlamında kullanılmaktadır.
"Allah'tan başka hüküm koyan yoktur" [58] görüşünü ileri sürerek iki hakemi reddettiklerinden dolayı Hariciler'e muhakkim denilmiştir. [59] Aynı şekilde muhakkim kelimesi hadislerde de kullanılmıştır:
"Muhakkak ki cennet muhakki (e)mler içindir." [60] hadisindeki muhakkem kelimesinden; düşmanın eline düşüp de şirk koşma ile öldürülme arasında tercihe zorlandıklarında, imanlarında sebat edip ateş hendeklerine atılarak şehid edilen Ashab-ı Uhdud kasdedildiği gibi, kıyamete kadar İslami davaya gönül verip de bu yolda eziyet ve işkenceye uğrayan bütün müslümanlar da kasdedilmektedir. [61] Çünkü onlar hikmetteki derinliğe, tevhidde sebat ederek ve bu yolda her türlü işkenceye direnerek ulaşmışlardır. [62] Aynı şekilde nefsine karşı insaflı, doğru ve dürüst olan kişi [63] anlamında kullanıldığında da yukarıdaki gaye dolaylı da olsa gerçekleşmiş olmaktadır.
Yine başka bir hadiste Resulullah (a.s) Cennette bir ev vardır ki-onun özelliklerini söyledikten sonra-şöyle dedi: Oraya nebi, sıddık, şehid veya muhakkemden başkası giremez." [64] Buradaki muhakkem ifadesi, nefsinin isteğine boyun eğmeyen veya nefsini her türlü kötülükten sakındıran kişi anlamında kullanılmaktadır.
Tarfe b. Abdb [65], muhakkem kelimesini şiirinde aynı anlamda kullanmıştır.
"Toprağın altında batıl ortaya çıkmadan, keşke muhakki(e)m ve verilen öğüt sesiniz olsaydı."
Buradaki muhakki (e)m hikmet ehli ve tecrübeli ihtiyar (önder) manasında kullanılmıştır. [66]
Hakim kelimesi, alim ve hikmet sahibi, işleri sağlam yapan [67] doğru görüşe sahip akıllı kimse olup, kendisini nefsani arzulardan alıkoyan [68] filozof kimse diye tanımlanmaktadır. Yine hakîm feîl vezninde fail olarak hâkim, yargıç anlamında da kullanılmaktadır.
Ayrıca eşyayı layık olduğu yere yerleştiren [69] ve tecrübelerin olgunlaştırdığı kişiye de hakîm denir.[70] Kim sanatının inceliklerine ve estetiğine dikkat ederek bir işi yaparsa ona da hakîm denir. [71]
Hakîm kelimesi aşağıdaki beyitte şöyle ifade edilmiştir.
"Eğer hükmetmek istiyorsan, buğzedeceğin kimseye ölçülü (yavaşça, mühlet vererek) buğzet [72] Esmai [73], "hükmetme" tabirinin,"hakim (bilge) olmak" manasında olduğunu söyleyerek buğzetme de olsa,hikmetli olmanın şartı, tedrici ve dengeli olmaktır. [74] demektedir.
Hakîm kelimesi hem Kur'ân-ı Kerim ve hem de Allah için kullanılmaktadır. Hakîm kelimesi Kur'ân-ı Kerim hakkında kullanıldığında lehinize ve aleyhinize hükmeden veya hiçbir çelişkisi ve tutarsızlığı bulunmayan anlamında kullanılmaktadır;
"Elif lam ra, işte bunlar, o hikmetli Kitab'ın ayetleridir." [75]
"Bunlar üstün hikmettir! Ama uyarılar fayda vermiyor." [76]
"Şunlar Rabbinin, hikmetten sana vahyettigi (emirleri)indendir..." [77]
Hakîm kelimesi Allah için kullanıldığında ise hükmeden, varlıkları en mükemmel şekilde bilen ve yaratan, birbiriyle uyumlu bir şekilde düzene koyan olması anlamındadır. [78]
Bu konuda : "Allah hüküm verenlerin en iyisi değil midir? [79]
"Dediler ki: Sen yücesin, bizim senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur.
“Şüphesiz sen bilensin, hakîmsin." [80] bu ayetler örnek gösterilebilir, Hakîm kelimesinin önemi Kur'ân-ı Kerim'de doksan yedi defa kullanılmasından da anlaşılmaktadır.
Bu maddelerin genel bir değerlendirilmesi şöyle yapılabilir: Hikmet kelimesinin kendisinden türemiş olduğu h-k-m maddesinin; insanı kötülükten, çirkin olandan, zulümden, insanın onur ve şerefine layık olmayan her türlü his, duygu, düşünce ve eylemden uzaklaştıran bir ahlak felsefesi olduğu gibi, kamu alanında sosyal ve siyasi-hukuki çerçevede kalarak-normlar belirleyip, adalet ölçülerine uygun kurallar koyan; bireysel ve toplumsal çürüme ve çözülmenin önlemini alan bir kapsamı söz konusudur. Eylem felsefesine uygun ahlaki bir zemin oluşturmak için de hukuk normlarını evrensel düzeyde belirleyip herhangi bir şekilde taraf tutma ve imtiyaz tanıma gibi tutarsızlıklara sapmadan, insanı kemale erdiren ve özgürleştiren bir içeriğe sahiptir.
H-k-m maddesinin insan üzerindeki etkisi; işi ehline veren, insanı zahiri bir ehliyetle birlikte yaptığı işe derinliğine nüfuz eden bir bilgelik (hakim) sıfatı kazandırmasıdır. Sonuç olarak zikredilen dilsel yaklaşımların hepsi hikmet kavramının boyutlarını ve sonuçlarını ifade eden anlamlardan ibarettir. Bu dilsel analizlere göre hikmet, hakikate karşı insanoğlunun değişen konjüktüre uygun isabetli duruşunu öğreten bir ilimdir.
Hikmet kelimesi Kur'an-ı Kerim'de 20 yerde geçmektedir. Hüküm manasında mastar ya da isim olup, sefihlik, cehalet ve fesaddan menetmek, sakındırmak, alıkoymak; [81] zaptetmek, ayırmak, emretmek ve tutmak [82] gibi anlamları içerir. Ayrıca cehaletten alıkoyan şey, [83] söz ve fiilin sağlamlığı ve mükemmelliğidir. [84] Yine hikmet kelimesi, insanı soylu davranışa, cömertliğe çağıran ve kötü şeylerden alıkoymak için öğüt veren, sakındıran sözdür. [85] Özet olarak hikmet; herşeyi kendisine yakışan biçimde yerine koymaktır ki, bu da işte isabetlilik ve uygunluğu gerektirdiği gibi [86], her türlü akılsızlık/serserilikten sakınarak, makul, isabetli ve doğru görüşe sahip olmak ve adaleti gerçekleştirmektir. [87]
Genellikle insanı yanlış yollara düşmekten koruyup doğru yola ilettiği için düşünceye hikmet denildiği gibi, kişiyi cehaletten koruduğu için akla ve ilme de hikmet denilmiştir. Bundan dolayı hikmetin tanımı ilim ve akıl ile hakka isabet etmek olarak da tanımlanmıştır. [88]
Hikmet kelimesi Allah için kullanıldığında varlıkları en mükemmel şekilde bilmesi ve yaratmasıdır. İnsanın hikmeti ise, varlıkları bilip hayırlı işler yapmasıdır. [89]
Fesaddan engelleyici, iyiliği elde etme yönüyle hüküm, hikmet, hükümet, muhkemlik, hepsi aynı kapsam içerisindedir. Her nerede fesadı ve kötülüğü gidermek, menfaat ve iyiliği temin etmek varsa, orada hikmet manası vardır. [90]
Klasik sözlüklerde bu lügat anlamını aşan terimsel anlamlar da verilmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır: Adalet, ilim, hilm, nübüvvet, Kur'ân, İncil, Allah'a itaat, dinde ince kavrayış, gereği ile amel, haşyet, fehm (anlayış), vera, ilim ve amelde isabet, Allah'ın emrini tefekkür etmek ve uymak? [91] akıl, sebeb, illet, doğru söz, kamil akıl, yüce bilgi, gizli sır, ne olduğu anlaşılmayan sebeb, hakikat ve ancak Yüce Allah'ın bilebileceği şey anlamları da verilmiştir. [92]
Ayrıca şunu da ifade etmek gerekir ki müracaat kaynağımız olan Arap lügatçileri arasında farklı bir manayı sadece İbn Düreyd [93] vermiştir. Diğer lügatçiler [94] bilinen manaların dışında bir mana vermemişlerdir. Şüphesiz bu Arap lügatçiliğinin dini terminoloji ve bedevi Arap şiirine verdikleri önemi belirtir. Ancak İbn Düreyd [95] bu genel yorumun dışına çıkarak hikmeti şu anlamda tanımlamıştır:
"Hikmet müminin yitiğidir! [96] hadisiyle alakalı olarak şöyle der; "insanı uyaran, harekete geçiren, soylu davranışa çağıran ve kötü olan her şeyden alıkoyan her kelime (söz ve hadis) bir hikmettir, bir hükümdür. Bazı şiirler hikmettir, bazı belagatlı stilde olanlar ise sihirdir.[97] İbn Düreyd [98]'in bu tanımını Dimitri Gutas şöyle yorumlamaktadır:
"İbn Düreyd'in tanımı Kur'ân'dan sonraki ilk kaynaklarda bizim hikmetin ne anlama geldiğine kesin olarak karar vermemizi sağlayacak tarzda kelimenin kullanışı ile ilgili delillendirilmiştir. Hikmet müennes ve tekil isim, maxim (vecize) anlamına gelir. Aynı tekil kelime 'vecizelerin toplamı' veya vecizeler anlamına gelecek şekilde de kullanılmıştır. [99] Bu anlam İbn Kuteybe [100] 'den yapılan şu iktibasta görülmektedir: "Tevrat şöyle der: İsa onlara... darbı meseller ve vecizeler (hikmet) söylediğinde..." [101] Bu hikmetin kollektif (toplu) kullanımına bir örnek teşkil etmektedir. Bunun gibi Ebul-Ferec el-İsfehani [102], el-Afvar [103]'nın bir beytine "bedevilerin vecize (hikmet)lerinden veya ahlak kurallarından birisi" diye işaret ederken, [104] hikmetin çoğul kelime olan adab ile birlikte kullanılması hikmetin kollektif kullanımına delalet eder. Bir sözler topluluğundan alınan her hangi bir sözden bahsederken kelime minel-hikme veya kelimetün hikmetun ifadeleri kullanılmıştır. Tirmizi [105] ve İbni Mace [106]'nin rivayet ettikleri "Hikmet mümin'in yitiğidir" hadisinden el-kelime olarak bahsederler. [107] İbni Düreyd ise haber olarak bahseder. [108] Bunların bir araya getirilmesi hikmet literatürünü oluşturmuştur. [109] İslam öncesi devrin meşhur bilgelerinden Eksem b. Sayfi hakkında İbn Düreyd [110] "Eksem vecizeler literatürüne ait olan bir çok sözler söyledi." der. [111] Buraya kadar ifade edilenler Kur'ân sonrası Arapça'ya delil gösterilir. Bu manalarda problem söz konusu değildir. Ancak İslam öncesi anlamıyla alakalı olarak net bişey söyleyebilmek zordur. Şair Zeban b. Seyyarın hikmet sözcüğünü[112] kullandığı şiirinde düstur/vecize/mesel manası kelimenin bulunduğu yere bilinen manasından daha uygundur.
"Ziyad en-Nabiğa [113] kehanete danıştı, fakat onun kehanetler konusunda hiç tecrübesi yoktur. Sanki Lokman b. Ad vecizeleriyle (düstur, hikmet) kendisine işaret veriyormuş gibi geri durdu." [114]
Yukarıda dikkati çeken nokta, hikmet ile habir arasında bir ilginin kurulmasıdır. Vecize (mesel) veya tembih evvelce elde edilmiş tecrübelerden çıkar. Aynı manada Cevheri [115] muhakkem kelimesini Tarafa'nın yazdığı bir mısrada "kendisine hikmetin atfedildiği yaşlı ve tecrübeli adam" olarak geçtiğini açıklar. [116] Buna göre geçmiş tecrübelerinden genel doğruyu veya davranış düsturunu çıkarma kabiliyeti olan ve dolayısıyla bunlardan yararlanabilen, herhangi bir durumda bir çıkış yolu bulabilen kimse bir hakimdir. Hakimin bu manasına İslam öncesi kaynaklarda çok delil vardır. Lokman'a atfedilen bir vecize şöyledir:
"Bilen (alim) veya hakim olan kimse vakur bir sessizlikle insanları kendisine çağırır; alim fakat zihni karışık (ahraqu: doğru istikameti göremeyen, iletişim kabiliyeti olmayan) kimse de boş lakırdı ile insanları kendisinden uzaklaştırır" [117]
Her iki tür insan da alim olarak karakterize edilmiştir. Dolayısıyla bilginin kendisi değil, fakat onu uygulama ve söyleme kabiliyeti insanı hakîm yapar. Cahiliye şairlerinden A'sa [118] 'nın şu methiyesi buna bir örnektir. "Sen konuştuğun zaman Lokman'dan daha güzel vecizeler söylüyorsun. Çünkü o doğru ifadeleri bulamıyordu." [119] Burada Lokmanın yetersizliği ile alakalı olan şey bilgi değil duruma uygun olanı telaffuz edememektir, İslam öncesi devirde Himyer krallarının birinin huzurunda geçen bir karşılıklı konuşmada "İnsanların en hakîm olanı kimdir?" sorusuna "Sessiz olan ve bunu aklında koruyan, gözlemleyen ona göre tedbir alan ve verilen nasihata göre hareket edendir." [120] şeklinde cevap verilmiştir.
Tüm bunlardan anlaşılan, İslam öncesi hakim, hikmetler konusunda kendi tecrübelerinden yarar temin edebilen veya başkalarının nasihatlarından (hikem ve mevaiz) faydalanan kimsedir. Yine önemli unsurlardan birisi, konuşmanın uygun olmadığı durumlarda vakur bir sessizlik hikmet olarak tanımlanmıştır. [121] İslam öncesi Arapça'da hikmet doğru davranış öğüdünde bulunan tecrübe ürünü vecizeye atfedilirdi. Hakîm aynı zamanda bu veciz ifadeleri ortaya koyabilen kimsedir. İslam devrinde hikmetin bu manası değişmemiş ancak kaynağı genişlemiştir. Tecrübe ile birlikte, Allah ve O'na ibadet geçmiştir, [122] Konu ile alakalı olarak Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kalb'den yükselen ve dili yenen hikmet pınarları olmadan hiç kimse kırk gün kendisini yanlızca ibadete adayamaz." [123] Hasan el-Basri [124] 'nin Hz. Musa (a. s) hakkındaki "olgunluğa erişince biz ona basiretlilik (hüküm) ve ilim verdik." [125] ayetini şöyle yorumladığı rivayet edilir: "Gençliğinde Allah'a hakkıyla ibadet edene Allah ihtiyarlığında hikmet verir." [126] Her iki durumda da ibadetin (kulluk) hikmete götürdüğü görülmektedir. [127]
Hikmet kelimesi terimsel anlamda çok farklı tanım ve yorumlara tâbi tutulmuştur. Genellikle hikmet kavramı fesadın kaldırılıp iyiliğin sağlandığı, korunduğu ve devam ettirildiği her ortam ve durum için söz konusu olmuştur. Ancak, farklı yorum ve tanımları da yapılmıştır. Diğer tarafta hikmet, ilim ve kudret yönüyle hem yaratıcı olan Allah'ın sıfatı hem de varlık alanında insanın sıfatı olması hasebiyle bir takım farklılıkların doğmasına neden olmuştur. [128] En genel çerçevesi ile Hikmet; menfaat, iyilik ve ihkam manası yönüyle her iyi ve güzel ilim ve salih amelin ismidir. Düşünsel tutarlılığı esas ve ilk adım kabul etmekle birlikte, bireysel ve toplumsal yaşam biçimine kurallar koymaya çalışır. Yani ilmin, bilginin öncülük ettiği bireysel ve toplumsal davranış kalıplarına şekil ve anlam verir. Çağa ve şartlara göre ortaya çıkan sahih yaşam biçiminin özünü teşkil eder.
Bütün bunlarla birlikte bazı noktalarda ortak tesbit ve tanımlar da söz konusu olmuştur. Biz ortak tesbit ve tanımlara geçmeden önce, geçmişten günümüze kadar tesbit edebildiğimiz kadarıyla ne tür tanımlar yapıldığı hususu üzerinde duracağız. Bu görüşleri bir araya getirmiş ve özetlemiş olan Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır [129] 'ın tefsirinden özet alıntılar yaparak yararlanma yoluna gideceğiz. Bu maddelere ilaveten tesbit ettiğimiz diğer tanım ve görüşleri de yer yer zikredeceğiz.
Bu yorumlardan sonra şimdiye kadar yapılmış olan kısa tanım ve yorumları da vermeye çalışacağız.
1- Mücahid [130] 'e göre sözde ve yapılan işte isabet, ilim ve fıkıhtır. [131]
2- Mukatil [132] ve İbni Kuteybe [133] 'ye göre hikmet ilim ve ameldir. [134]
3- İbrahim en-Nehai [135] 'ye göre hikmet, eşyanın manalarını bilmek ve anlamaktır. [136]
4- Zeyd b. Eşlem [137] 'e göre hikmet Allah'ın emrini, işini akletmektir. [138]
5- Şureyh [139], İbn Mesud [140], Ebü'l-Aliye [141]'ye göre hikmet anlamak demektir. [142]
6- Mutezile ve Rebi b. Enese göre hikmet anlama kuvvetidir. [143]
7- Cürcânî [144] 'ye göre hikmet icat ve ilim demek olup, eşyanın hakikatlarını varlıkta bulundukları durumda beşeri güç ölçüsünde hikmet kavramının filolojik analizi araştırmaktır. [145]
8- Hikmet eşyayı yeri ve mertebesine koymaktır. [146]
9- Hikmet doğru ve güzel fiillere sabır ve sebatla devam etmektir. [147]
10- Hikmet siyasette insanın gücünün yettiği kadar Allah'a uymasıdır. [148]
11- Fahrettin Razi [149] 'ye göre Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmaktır. [150]
12- İbn Kasım'a göre hikmet Allah'ın emrini düşünüp tefekkür etmek ve O'na tabi olmaktır. [151]
13- Hikmet illetsiz işaret, yani üzerinde illet düşünülmeyen Hak Teala'dan kayıtsız şartsız gelip, şek ve şüphe, zaaf ve fesat ihtimali bulunmayan, niçin ve neden diye araştırmaya ihtiyaç bırakmayan işarettir. [152]
14- Hikmet bütün durumlara hakkı şahit tutmaktır. [153]
15- Hikmet din ve dünyanın düzgünlüğüdür. [154]
16- Hikmet ilahi bilgi ve sırlar ilmidir. [155]
17- Hikmet ilham gelmesi için sırrı soyutlamaktır. [156]
18- Süddi [157],İkrime, Şafii ve Rebi b. Enes'e göre nübüvvettir. [158]
19- Ali b. Ebi Talha [159],İbn Abbas'dan rivayetle, Ebü'l-Aliye [160], Katade [161]'ye göre hikmet Kur'ân'ı, nasih ve mensuhunu, muhkem ve müteşabihini, başlangıç ve sonlarını, helal ve haramını ve misallerini bilmektir. [162]
20- İbn Mesud [163], Dahhak [164], İbnAbbas [165], Ebü'l-Aliye [166], Rebi b. Enese göre hikmet Kur'ân'dır. [167]
21- Hikmet, bütün ilahi kitabların içerdiği ve sunduğu bilgidir. [168]
22- İbn Mes'ud [169], İbn Merduyeh, Ebü'l-Aliye'ye göre hikmet Allah korkusudur. Gerçekten Allah korkusu her hikmetin başıdır. [170]
23- Hikmet Kur'ân'ı anlamaktır. [171]
24- Hasan Basri [172] 'ye göre hikmet Allah'ın dini konusunda Allah'tan korkmak, takva sahibi olmaktır. [173]
25- Zeyd b. Eşlem [174] 'e göre hikmet akıldır. [175]
26- İmamı Malik [176] 'e göre hikmet, dinde fıkıh sahibi olmak ve Allah'ın rahmet ve fazlından kalblere koymuş olduğu bir şeydir. [177]
27- Rebi b. Enes'e göre hikmet korkudur. [178]
28- İbn Kesir [179]'e göre hikmet Kitab ve sünnet bilgisi ile onların gereğince amel etmek ve her şeyi yerli yerine koymaktır. [180]
29- Muhamtned Esed [181] ve Mevdudi [182] 'ye göre hikmet insandaki sağduyu yahut doğru ile eğriyi birbirinden ayırma yeteneğine işaret eder. [183]
30- Maturidi [184] 'ye göre hikmet isabet, ilim, akıl ve fıkıhtır. [185]
31- Cürcânî [186] 'ye göre hikmet ilimle ilgili akıl gücünün tüm hali olup, ifrat ve tefrit arasındaki dengeli (orta), bilimsel akli bir güçtür. [187]
32- Katip Çelebiye göre hikmet mevzuun sebeblerini,hakikatini, beşer kudretinin erişebildiği kadar haddi zatında oldukları gibi aramak olan ilimdir. [188]
33- Nakib el-Attasa göre hikmet kendisinde bilgi olan kişinin bu bilgiyi, adaleti tezahür ettiren bir tarzda tatbik etmesini sağlayan tanrı vergisi bir bilgidir. [189]
34- Ali Medara göre hikmet mantıklı düşünmek gerçekleri araştırmak ve gerçek bilgidir. [190]
35- Bursalı İsmail Hakkı [191] 'ya göre hikmet vahiy nasıl mevhibei enbiya ise hikmette mevhibei evliyadır. [192]
36- Katade [193],İmamı Şafii [194] 'ye göre hikmet sünnettir. [195]
37- Küleyni'ye göre hikmet zıddı hata olan kavramdır. [196]
38- Hikmet tüm yaratıcı, farkediş güçlerinin ortak adıdır. [197]
39- Tehanevi [198] 'ye göre hikmet kesin delildir. [199]
40- Hikmet mekarimi ahlak, mehasini efal ve Kur'ân'ın cami olduğu hakaik ve nüketi mezayasıdır. Ve tehzibi ahlaktır. [200]
41- Hikmet, şuhud ve imandır. [201]
42- İbn Abbas [202],Ebu Derda'ya göre hikmet Kur'ân'ın derinlik boyutudur. O'nu okuyup üzerinde tefekkür etmektir. [203]
43- Hikmet; öyle bir anlayıştır ki yazılmaz. Ancak ehli tarafından hissedilebilen bâtın bir ilimdir. Ayrıca sağlam ve doğru söz olup, hakkı ortaya koyan ve şüpheyi gideren selim aklın hükmüdür. [204]
44- İkrime'ye göre hikmet; teorik bilgisi ve faziletli davranış kalıplarıyla, insanın güç yetirebildiği ölçüde nefsini olgunlaştırdığı, nebi vasıtasıyla veya ilhamla aldığı emirlerin tümüdür. [205]
45- Henry Corbine göre hikmet kitabın dış yüzü ile çelişmeyen iç yüzünün beyanıdır. [206]
46- Hikmet, olaylara Allah'ın iradesini bize izhar ettiği yönde intibak etmektir. [207]
47- Hikmet evrenin sırlarını çözmek, ibadetlerin sırlarını kavramak, eşyanın hakikatini anlamak, baktığı yerde Allah'ın ayetlerini, tecellilerini, isimlerini cilvelerini görmek, bütün bu cilvelerden geçip ayetleri aşıp Allah'a ulaşmak, bunun yolunu keşfetmek, bu yolda dosdoğru yürümek, kâinat kitabıyla Kur'ân kitabının ve bunların özü olan insan kitabının aynı olduğunu kavrayıp yürüyen kitab olmaktır. [208]
48- Hikmet, kendisiyle amel edilen dini kuralların ve şeriatın maksadını, maslahatını, faydasını ve esrarını bilmektir. Bu da, Resulullah (a.s)'ın davranışları, sireti, evinde, ashabı ile beraber, savaşta ve barışta, seferde ve ikamette, darlıkta ve bollukta; kapalı ve açık gelen Kur'ân ayetlerinin hükümlerini, esrarını ve faydalarını ortaya çıkarıp, pratik davranış haline getiren sünnetidir. [209]
49- Hikmet, kendisinden faydalanılan şer'i ilimdir ki, bu da geçmiş toplumların sonunu düşünerek ibret almak, dinin maslahatını ve şeriatın esrarını kavramak demektir. [210]
50- Mukatil [211]'e göre [212] hikmet kelimesi Kur'ân'ı Kerim'de dört manada kullanılmaktadır:
a) Kur'ân'ın nasihatleri manasında “Allah'ın size verdiği nimeti ve size öğüt olsun diye indirdiği kitabı ve hikmeti anın". [213]
b) Hikmet ki anlama ve ilim manasında "Andolsun biz Lokman'a hikmet verdik.” [214]
c) Hikmet peygamberlik manasında "Doğrusu biz İbrahim ailesine Kitabı ve hikmet'i verdik" [215]
d) Hikmet Kur'ân'dır. "Rabbinin yoluna hikmetle çağır ".[216]
5- Hikmet, ahkamın kaynağı, ilim, amel ve sözde yakini bilgi ve kesinliktir. [217]
52- Hikmet, sefehi engelleyen şeydir. Sefeh ise her kötü çirkin şeydir. [218]
53- İbn Düreyd [219]'e göre "İnsanı uyaran, harekete geçiren, soylu davranışa çağıran ve kötü olan her şeyden alıkoyan şeydir." [220]
Yukarıda ortaya konulmaya çalışılan sözlük ve terim ile ilgili bir çok anlamın hikmet kelimesi ile ilgisi konusunda bizim de katıldığımız Muhammed Hüseyin Fadlullah'ın bir tenkidini de buraya almayı uygun gördük.
"Hikmet kelimesi, lügatçiler tarafından -adetleri veçhile- birkaç anlamlı olarak ifade edilmiştir. Bu anlamlar incelendiğinde, bunların lügat anlamı olmaktan çok terimsel anlamlar olduğu görülmektedir. Biz de bu tabire açıklık getirmek istediğimizde bunun lafzi anlamlarını sınırlamak yerine bu anlamların karşılaştığı bazı harici anlamlara değinmek durumunda kalacağız.
Lügatçilerin hikmetle ilgili açıklamalarında nelerle karşılaşıyoruz. Biraz araştırmayla bu kelimeye adalet, yumuşaklık, nübüvvet, cehaletin karşıtı olan unsurlar, fesadı önleyen unsurlar, gerçeğe uygun söz, eşyayı yerli yerine oturtmak, işin doğrusu, en iyi olanı en iyi bilgi ile kavramak gibi anlamlar yüklendiğini görüyoruz. Evet, bunlar hikmet kavramına dair yapılan açıklamaların bir bölümüdür. Acaba bu açıklamaları gerçekten söylendiği gibi anlam olarak kabul edebilir miyiz?
Bu soruya olumlu bir cevap verilebileceğini zannetmiyoruz. Tersine lügatçilerin değerini düşürmeden veya onları kötülemeden bu soruya olumsuz cevap vermenin vakıaya daha uygun düşeceği kanaatindeyiz. Çünkü dilcilerin görevi bir kelimenin ifade edebileceği terimsel anlamları teşhis etmek değil, tersine onların temel görevi yanhzca kelimenin dildeki kullanım alanını tesbit etmek ve kullanımların doğrusunu yanlışından ayırdetmek olmalıdır. O halde dilcilerin yapması gereken, bir kelimenin Araplar katında kullanım alanlarını çeşitli şekillerde ifade etmektir. Ancak, sundukları bu anlamlar kelimenin terimsel anlamları niteliğinde olmamalıdır.
Evet bu soruya olumsuz cevap vermenin vakıaya daha uygun düşeceğini söyledik. Çünkü biz lügatçilerin hikmet kelimesi için sıraladıkları bu ifadelerin gerçekte hikmetin anlamları olmadığını düşünüyoruz. Bu ifadelerin kullanıldığı yerlere baktığımızda, zihinlerimizde bu ifadelerin herhangi bir yankı uyandırdığını görmemiz mümkün değildir.
Hikmet kelimesini duyduğumuzda kendi kendimize bu kelime "adaleti, yumuşaklığı, bilgiyi, nübüvveti veya diğer anlamlardan birisini çağrıştırıyor" dememiz imkansızdır. Aynı şekilde "hakîm/hikmetli" sözünün de adaletli, yumuşak, bilgili veya peygamber anlamını çağrıştırması mümkün değildir.
Ancak biz bu anlamların hikmetin lafzi anlamlarını karşılamadığını söylemekle beraber hikmetin geniş kapsamı içerisinde hikmetle buluştuklarını da inkar etmiyoruz. Peki o halde hikmetin kelime anlamı nedir? Kullanım alanlarını göz önünde bulundurduğumuzda,anladığımız kadarıyla hikmet lafzına en uygun düşecek mana eşyanın/nesnenin yerli yerine konması veya işin doğrusu ve özü olmalıdır. Hikmet kelimesi duyulduğunda zihinde çağrışım yapan ve zihne doğru koşan anlam budur.Ancak, bu anlamın kelimenin biricik anlamı olduğunu da iddia etmiyoruz. Sadece bu anlamın, kelimeye en uygun düşen anlam olduğunu savunuyoruz. Ayrıca dilimizde hikmet sıfatının uyanıklık, esneklik ve tecrübe kelimeleri ile buluştuğunu görüyoruz. Bu bakımdan biz, bu özelliklere sahip olan insanı hikmetli insan sayarız. Çünkü uyanıklık, esneklik ve tecrübe, bir insanın en isabetli görüşü ortaya koymasına yardımcı olan, onun yanlış adımlar atmasına, yanlış şeyler yapmasına engel olan özelliklerdir. Bu özelliklere sahip olan insan hikmetin yaygın anlamında olduğu gibi eşyayı/nesneyi yerli yerine koyabilecek olan insandır. "Problemleri hikmetle çözdü" veya "konu hakkında hikmetle davrandı" şeklindeki kullanımlarda bizim bu dediklerimizi açıklayıcı niteliktedir. Bu kullanımlardan da anlaşılan, nesnenin yerli yerine oturtulması şeklindeki "sağlam gidiş"tir. Buna göre hikmet kavramını gerçeğe uygun söz şeklinde de anlamamız mümkündür. Çünkü sözün gerçeğe uygun olması da bir yönüyle hakkı yerine koymayı ifade etmektedir.
Ancak bu doğrultuda hikmet sıfatını alim, adil, halim kimse ve peygamber için kullanabilme imkanımız doğar çünkü hikmetin, geniş kapsamı içerisinde yer alan ilim, adalet, yumuşaklık gibi özellikler de sahiplerine "eşyayı yerli yerine koyma" yeteneğini kazandırmaktadır. Alim, araştırırken ve düşünürken; yumuşak kimse müsamaha ve affederken; dil kimse, hüküm verirken; peygamber ise davet edip tebliğde bulunurken eşyayı yerli yerine koymaktadırlar. Ancak bunlar hikmetin kendisi değil neticesi durumundadır. Esasen eşyayı yerli yerine koyma melekesini elde etmek, çeşitli sanat ve meslekleri çalışarak öğrenmek ve elde etmek gibi basit bir konu olmayıp sosyal problemlere, olaylara ve düşüncelere vakıf olmayı gerektiren bu hususların ayrıntılarına, inceliklerine ve çıkış noktalarına kafa yormayı gerektiren karmaşık bir konudur. Hikmetten söz eden bazı ilahi tabirler, hikmetin bu yönünü daha iyi anlamamıza yardımcı olacaklardır: "Şüphesiz, kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir..." [221] Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Davud (a.s) dan bahseden bir ayeti kerime [222], hikmeti Allanın kullarına ve peygamberlerine imtihan olsun diye bahşettiği büyük ilahi nimetlerden saymaktadır:
"Ve Allah O'na büyük bir Mülk ve hikmet bahşetti..." [223]
Bu ayette hikmetin kitapla beraber zikredilmiş olması hikmetin bireysel üstünlük bakımından insanı kitabın seviyesine yükselten bir özellik olabileceğini de düşündürmektedir. Hikmet ve Kitab'ın birlikte kullanımı hakkında Kur'ân'da başka örnekler de vardır. Özetle hikmet kelimesi kapsamı itibariyle eşyayı/nesneyi yerli yerine oturtmak veya işin doğrusu ve özü anlamına gelmektedir. Ancak, değişik alanlarda kullanıldığı kadar çeşitli prensiplere de sahip olan bir kavramdır. Hikmet kelimesinin kullanım alanlarından çıkardığımız sonuç budur." [224]
Bunları gerçekleştirmek için ise ilme ihtiyaç vardır. Allah gönderdiği vahyi ilim diye nitelendiriyor ve ilk yaratıştan başlayarak son resule kadar insanı ilimle donatmıştır. [225] İlmin (hikmetin) kaynağı Allah'tır. Amele dönüşmesinde ise ilk önce akli çerçevede anlaşılması gerektiğinden bu nedenle insanın temiz akıl taşıması şartı ortaya çıkmaktadır. [226]
Bu tanım ve değerlendirmeler hikmet kavramının tek boyutla ele alınacak bir kavram olmadığını göstermektedir. Çünkü bir kısım alimler masdar manasını öne çıkarırken, kimisi de mananın sonucunu öne çıkarmış, bir kısmı ilmi (nazari) yönünü, diğer bir kesim ahlak ve amel yönünü, kimisi de insanın iç boyutu öne çıkarmak suretiyle değerlendirmeler ve yorumlar yapmışlardır. [227]
Belki bütün bunlar, tanımdan öte yorumlar ve fikri mülahazalardır. Böyle olması, hikmetin insanın güç ve kapasitesini aşan bir anlam dünyasma sahip olması ve Kur'an'ın bakışının da bu istikamette oluşundan kaynaklanmaktadır. Her insanın akıl gücü aynı olmadığı için hikmet tanım ve yorumunun farklı olması da bunu destekler mahiyettedir. Bu çerçeve içerisinde düşünüldüğünde aslında hiçbir tanım dışarda kalmamaktadır. Öncelikli olarak göz önünde bulundurulması gereken husus lügat manasının amaç ve hedefleri içerisinde terimsel bir anlam kazandırılmasıdır. Bu konuda amaç, bir yandan güzel olanı faydalı ve yararlı olanın kazanılması,korunması,diğer yandan kötü,çirkin ve zararlı olanın ise defedilmesi, temizlenmesi veya bulaşmasını önleme çabasıdır. Hedef ise, insanın yaratılış hikmetine uygun bireysel ve toplumsal alanda ahlaklı, yeryüzünü imar etmek, adaleti tesis edip sosyal ve siyasi bir barış ortamı oluşturup tüm insanlığın mutluluğunu temin etmek, bu yolda çaba ve gayret göstermektir. Bilge birey ve toplum bu aşamalardan geçerek oluşabilir.
Hüküm, hikmet ve hükümet kavramları; anlam yönüyle engelleyen, koruyan, faydalı olanı meydana getiren, zararlı olanı defeden ve insanın maslahatını tecrübeleriyle gözeten birey ve toplumun adalet ve erdemini ifade eder. Önder kişi böyle bir mükellefiyet altındadır. Bunları yapabilmesi için toplum içinde sözüne, eylemine ve emrine uyulan bilge kişi olması lazımdır. Ayrıca bu bilge kişinin bilgeliğinin ispatı; toplumun her türlü edemine sahip çıkan, koruyan ve geliştiren bir şahsiyet olması gerekmektedir. Bu çerçevede temiz aklın vahiy (ilim) ile buluştuğu nokta, Allah rızasını dileyen bir niyet, onu salih bir amelle kurtuluşa vesile kılabilecek bir ibadet yapmaktadır. Bu tablo içerisinde hikmet'in kaynağı Allah olmakla birlikte onu ortaya çıkaracak ve insanın yararına sunacak olan çaba ve gayrettir. Çaba ve gayretin hayırla neticelenmesi; iyi bir niyet, salih bir amel, her şeyin zamanına ve şartlarına uygun pratiği ile mümkündür.
Hükm kelimesi h-k-m maddesinin müteaddi ve lazım şeklinin masdarıdır. Hakeme yahkumu, müteaddi olup masdarı hükm gelir. Sözlükte menetmek, lehte ve aleyhte karar vermek, hüküm vermek demektir. [228] Islah amacıyla menetmektir [229] Hükm; ilim, derin anlayış, adil yargı anlamlarına da gelir. [230] Buna göre, bu kelimenin yargılama ve uyuşmazlığı çözümleme gücünden dolayı otorite anlamını da içermektedir. İslam düşüncesinin bazı eğilimlerinde, hakimiyet kelimesinin benimsenişinde bu anlamlardan etkilenme durumu sözkonusudur. [231] İsmi fail olan hâkim, bu vasıflan taşıyan hükmü verip aynı zamanda infaz eden kimsedir. [232] Fiilin ikinci kullanımı ise hakume-yahkumu olarak lazım şeklidir. Hakîm olmak manasına gelir. Masdarı müteaddi fiilin aynısıdır. Hakim, bilgin, hikmet sahibi, işlerini en güzel biçimde yapan anlamındadır. [233]
Hüküm kelimesi ile hikmet arasında ince bir farklılık olmakla birlikte, maddenin aslı itibariyle her iki kelimede de salah kasdıyla menetme vardır. Hüküm hikmetten daha geniş bir anlama sahip olup, her hikmet bir hükümdür, ancak her hüküm hikmet değildir. [234] Çünkü hikmette fesadı engelleyen bir hüküm olmakla birlikte, hükümde her zaman fesadı engelleme durumu sözkonusu değildir. Konu ile ilgili olarak bir hadisi şerifte "Şiirde bir hüküm vardır" [235] buyurulmaktadır. Yani şiirde, akılsızlıktan (sefeh) ve cehaletten alıkoyan, koruyan, öğüt veren faydalı bir söz vardır. Bunlar da hikemî ve ibret dolu sözlerdir. Bu hadisin başka bir rivayetinde de hüküm lafzı yerine hikmet kullanılmıştır [236]Yine başka bir hadiste;"Hilafet Kureyş'e,hüküm Ensara mahsustur.” [237] buyurulmaktadır. Burada hüküm vermede ensarın daha mütehassıs olduğu ifade edilmek istenmiştir. Çünkü onların içinde fakih olan Muaz bin Cebel, Ubey bin Ka'b ve Zeyd bin Sabit vardı. [238] Verilen bu örneklerin hepsinde hüküm kelimesi dini veya dünyevi herhangi bir konuda karar vermek, iki şeyin arasını ayırmak, bir yargıda bulunmak anlamını ifade etmektedir.
Hüküm kelimesi bir çok ayette nübüvvet [239] veya ilme [240] atfedilmiştir. Razi [241]
"Allah kendisine kitabı, hükmü ve nübüvveti verdikten sonra..." [242] ayetini şöyle tefsir etmektedir: "Semavi kitablar önce nazil olur; sonra da peygamberin aklında o kitabı anlama melekesi meydana gelir. İşte hasıl olan bu melekeye Cenabı Hak, "hüküm" kelimesiyle işaret etmiştir. Çünkü dilciler ve müfessiıier "hükm"ün ilim manasında olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Nitekim Allah (c.c), "Henüz çocuk iken, ona hükmü verdik."[243] yani "ilim ve anlayış verdik" buyurmaktadır. Sonra, "peygamber o kitabı anladığı zaman, onu halka tebliğ eder..." [244]
1- Allah'ın hükmü (Ahsenu/Hayru/Ahkemu'l- Hakimin) anlamında: "Allah, hüküm verenlerin en iyisi değil midir?" [245] Bu ayette Allah; "insanı en güzel bir şekil ve mahiyette yarattıktan sonra en aşağı bir duruma döndürdüğünü, ancak iman edip iyi işler işleyenlerin bundan müstesna olduklarını bildirmekte ve insana hitaben, nasıl olur da, işlerin karşılığının verilmeyeceğini zannetmeyi, takbih ve inkar ile sormaktadır. Yaratan Rabbin mümin ile münkiri, zalim ile mazlumu, iyi ile kötüyü oldukları durumda bırakması, sonuçlarını ortaya koymaması düşünülemez. Bu hikmetsizliği işlemeyeceğini "Hakimlerin Hakimi değil midir?'' vasfıyla bildirmiş oluyor." [246]
a- Allah'ın Hüküm/Kitab/Nübüvvet/İlim Vermesi: Allah'ın hüküm vermesi müfessirler tarafından genellikle hikmet olarak yorumlanmıştır.
"İbrahim milletine şöyle diyerek dua etti: Rabbim! Bana hüküm ver, beni iyiler arasına kat." [247]
b- Peygamberlerin Hükmü Anlamında: "Aralarında çıkan tartışmalı işlerde seni hakem yapıp sonra senin verdiğin hükme karşı, içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar."[248]
c- Peygamberlere Verilen Akıl, Anlayış veya Nübüvvet Anlamında: [249] "Henüz çocuk iken ona hüküm verdik."[250] ve "Lut'a da hüküm ve İlm verdik. [251]
d-İnsanlar İçerisinde Hakimlerin Hükmetmesi Anlamında: "Adaletle hükmedin, Allah adaletle hükmetmenizi emreder.'' [252]
e- Yahudi ve Hristiyanların Hükmü Anlamında: "İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken seni nasıl hakem yapıyorlar.." [253] ve "İncil sahipleri de, Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsinler.." [254]
f- Cahiliyye Hükmü Anlamında: "Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar?" [255]
g- Allah'ın Emri Anlamında: "Allah'ın hükmüne sabret, çünkü sen gözlerimizin önündesin..." [256]
h- Kur'ân (Vahiy) Anlamında: "Ve işte biz onu, Arapça bir hüküm olarak indirdik..." [257]
Kur'ân'ın kullanımında görüldüğü gibi hüküm,mutlak anlamda yargılama ve uyuşmazlığı çözümleme anlamındadır.Bu anlam devletin üç gücüne, yasama, yürütme ve yargılama gücüne işaret eder. [258] Aynı zamanda; yasa, Kur'ân, peygamberlere verilen anlayış, akıl, fıkh ve kavrama gücü anlamlarını da kapsamaktadır.[259] Hüküm bu ifade edilen anlamlarda hikmetle aynı paydayı paylaşmakla birlikte, aralarındaki en büyük fark; hikmet mutlak iyiliği kapsarken, hüküm hem iyi, hem de kötü yargıyı kapsamaktadır. Yargının sonuçları yönünden Allah'ın hükmü, herşeyin karşılığını verme, uyuşmazlıkları sonuçlandırma bakımından tartışılmayacak şekilde kesindir. İnsanların, hangi merci adına olursa olsun verdikleri hükümler az veya çok tartışmaya açıktır, çünkü yanlışlanabilme ve farklı bir yorum getirme ihtimali her zaman mevcuttur.
Adl kelimesi misl, denk, eş gibi manalara gelmektedir. [260] Adl kelimesi lügatlerde geçen anlamlarıyla şöyle maddeleştirilebilir:
a- Düzeltmek, düz oturmak, tadil-tashih etmek,
b- Eğri bir yoldan doğru bir yola kaymak, saymak, geçmek,
c- Eş, eşit, muadil olmak,
d- Dengede tutmak, dengelemek, tartmak [261] doğru olmak, doğru davranmak, aynı düzeyde yapmak, müsavat anlamlarına geldiği gibi, "meyletmek, sapmak" anlamlarına da gelir; yalnız bu anlamda masdarı "adl" değil "udul"dür. [262] A-d-l fiilinin masdarı olan "Adalet", sapmanın ve zulmün zıddıdır.[263] Adalet; istikamet demektir. [264] Şeriatta; mahzurlu olanlardan kaçınmak suretiyle hak yolda istikamet üzere olmaktır. "Adl",ifratla tefrit arasında orta yol, orta iş demektir. [265]
Adl denkliği basiretle idrak olunanı, "ıdl" ise duyularla idrak olunanı ifade eder.[266] "Adalet" iki kategoridir: Birincisi akla dayanır ve devamlıdır; bu kategoriye giren davranışlar daima adil ve güzeldir. Sözgelişi iyiliğe iyilikle karşılık vermek, zarar vermeyene zarar vermemek gibi. İkincisi kanun ve kaideye dayanır, dolayısıyla izafidir ve zaman içinde değişebilir. Bu tür adalet, bazan mukabele yoluyla ve mecazen "kötülük, tecavüz" gibi kelimelerle de ifade edilir. Mesela kötülüğe kötülükle mukabele etmek gibi. Ayrıca kısas, diyet, tazminat, misilleme de bu kategoriye giren örneklerdir. [267]
Ayrıca Kur'ân'da "kıst" ve "mizan" kelimeleri de bazı nüans farklarına rağmen adaleti ifade ederler. Kavramsal olarak manası "dosdoğruluğu zihinde kesinlikle yer etmiş, sabitleşmiş şeydir."[268] Kur'ân'da "adalet" kavramı çeşitli şekillerde kullanılmıştır. Bunları;
I- sözde adalet [269];
II- hükümde adalet, insaf etmek [270];
III- Allah'ın emrine uygun olarak salah'ın, felah'ın esbabına tevessülde adalet [271] ;
IV- barışta adalet [272];
V- şahitlikte adalet [273];
VI- ticari ilişkilerde adalet [274];
VII- Allah'a eş koşmamak [275] şeklinde [276] belirtebiliriz.
Adalete engel [277] olan şeyler de şunlardır: Heva ve heves [278] ve inançtan dolayı zorlama. [279]
Allah'ın fiilleri, sıfatları yönüyle, ölçü ve oran anlamında adalet Allah'ın hakim ve alim oluşunun tezahürüdür. Tabiatta herşey ölçülü ve oranlıdır. Adıl oluşu ile hiçbir varlığın hakkını ihlal etmez, yerde bırakmaz, herkese hak ettiğini verir. Hakim (hikmetli) oluşu ise yaratılış nizamı en güzel, en uygun nizamıdır. Yani mümkün olan en iyi nizamdır. [280] Ahlaki anlamda adalet; "hikmet, iffet ve cesaret gibi üstün niteliklerin (faziletlerin) bir insanda toplanmasıyla oluşan bir erdemdir."[281] ölçü, denge ve mizan, indirilen vahyin pratik yönü, hikmet ise Kur'ân'ın teorik yönüdür.[282]
İslamda adaletsizlik, insan ile Allah, insan ile insan, insan ile toplum arasında görünür olmakla birlikte, hiç azımsanmayacak önemli bir tatbikatı da kişi ile kendi nefsi arasındadır. [283] Bunun ortadan kaldırılabilmesi ise ahlaki anlamda hikmetin hedefine ulaşabilmesi, kişinin kendi nefsinde adaletli olması ile gerçekleşir. Kur'ân sorumluluğu bireye yüklediğinden dolayı hikmetlilik, İnsanın kemale ermesi ile gerçekleşir. İnsanın kemali ise adalettedir. Toplumsal adalet, ahlaki adalete tabidir.
"Bilgeler insanın iki boyuta sahip olduğuna inanırlar. Biri bedeni güçler, diğeri olağanüstü güçler boyutu. Fizik ötesi boyutu itibariyle kemal, hikmette iken, fiziki yapı itibariyle kemali adalettedir. Bilgelere göre kamil insan; akli, nazari konularda bilgece, pratik konularda insani, ahlaki açıdan ise yüzde yüz adaletli olan insandır. Onlara göre, hikmetin kendisi orijin itibariyle kemaldir". [284] Aslında hikmet, herşeyi yerli yerine koyma anlamında adaletle eşanlamlı bir kelimedir. Ayrıca adalet haksızlığı ve zulmü önlediğinden dolayı, hikmetin kelime anlamıyla aynı anlam alanına sahiptir.
Basara fiili görmek, bilmek, bakmak, sezmek [285] manalarını ifade eder. "Tebassur" bir şeyi tanımak, bilmek demektir. "İstibsar" ve "tebassur" "fi" harfi ceriyle kullanıldıklarında, derin derin düşünmek anlamını taşır. [286] Basar göz demektir. [287] Basar, Cenab-ı Hakkın görmeye konu olan şeyleri tam olarak idrak ettiğini ifade eden kemal sıfatıdır, ancak bu şekilde Kur'ân-ı Kerim'de geçmez. [288] Basir kelimesi, Kur'ân-ı Kerim'de elli bir yerde geçer, bunların her birinde Allah'ın sıfatı olarak kullanılmıştır. İbnul-Cevzi [289] Kur'ân'da basir sıfatının dört ayrı anlama geldiğini belirterek bunları "sezen", "gözüyle gören", "kesin delil (hüccet) sayesinde gerçeği idrak eden" ve "ibret gözüyle bakan" şeklinde sıralar. [290]
Basiret ise kalbin anlama, kavrama, bilme, görme gücü [291] deruni his, iç bakış, sezgi [292] bir şeyin iç yüzüne vakıf olma, sezgi [293] sağduyu, bilinçli kestirişe dayanarak anlamak, kavramak [294] anlamlarına gelir. Terimsel olarak kutsal nur ile nurlandırılmış kalbin kuvvetidir ki, kalb bu kuvvet ile eşyanın hakikatlerini ve içlerini, beden gözünün, eşyanın suretlerini ve dış yüzlerini gördüğü gibi görür. Hakimler bu kuvveti, el-Akiletun-Nazariyye ve el-Kuvvetul-Kutsiye diye adlandırmışlardır. [295]
Allah'ın en çok Kur'ân'da geçen isimlerinden biri olan basir kelimesinin ğayb ile ilgili kelimelerle ilişkisi vardır. Vakıa, 85. ayette, Allah'ın insana insanlardan yakın olduğu ifade edildikten sonra "... fakat siz göremezsiniz. " ifadesiyle insanların gaybı göremeyeceğini, ama Allah'ın yerin ve göklerin gaybıni bildiğini ve insanların yaptıklarını gördüğü fikri beraber kaydedilmiştir. [296]
Basiret gücü duyulara bağlı idrake karşılık, Yaratıcı Kudretten kaynaklanan ve sonsuzu yakalayan bir idraktir. Kur'ân, insanı da kendine çevrilmiş olarak tanıtır ve böylece insanın iç dünyasının inceliklerini ancak duyular üstü bir idrakle kavrayabileceğimizi dikkatlerimize sunar. [297]
Kur'ân-ı Kerim'de görme anlamı yanında, özellikle "hakikati keşfetme, doğru yolu tanıma, gerçeği yanlıştan ayırma yeteneği" manalarında kullanılmış ve bu bakımdan manevi körlük veya dalaletin zıddı olarak gösterilmiştir. [298] Aslında basiret, ilahi basar sıfatının kullardaki tecellisidir. Bu tecelliden nasibi olmayanların gözlerinde perde vardır. [299]Ve bu sebeple gerçekleri göremezler. [300] İnsanların gerçekleri görmelerine ışık tuttuğu için Kur'ân ayetleri besair (basiretler)diye adlandırılmıştır. [301]
Kur'ân'da küfür, nifak, hırs, kin gibi olumsuz inanç ve duygular yüzünden kalb gözü körleşmiş ve basireti bağlanmış kimseler hakkında sörler [302],kalpleri olup da onunla idrak edemeyenler [303], bakar körler" [304] gibi tabirler kullanılmaktadır. İnananları basiretli, kafirleri kör saymaktadır. Kur'ân'da kendilerinden ulü'l-ebsar [305], ulü'l-elbab [306] ulü'n-nüha [307] diye sözedilen basiret sahipleri, hislerine kapılmadıkları ve nefislerini günahlarla kirletmedikleri için maddi ve manevi hakikatleri olduğu gibi görür ve ona göre hareket ederler [308] Basiretin beş duyudan birisi ile görmenin ötesinde ruhi bir meleke olduğunu ifade eden hadisler de mevcuttur [309].
Gazzali [310] 'ye göre; akıl, buna bağlı olarak ilim kuvveti, tezkiye ve tasfiye sonucu ulaşılmış, şehvet ve gadabın esiri olmayan bir hale gelip; ilahi nurla teyid edilirse basiret halini alır. Basiret, faydalı ilimle artırılır. Akıl hayırların inceliklerini anlamak ve faydaların inceliklerine muttali olmak için kalbe gelen hatıraları düşünüp anlamaya yönelir de basiret nuru ile yüzü kendisine açılır ve mutlaka onu yapmağa hükmeder. [311]
İbn Kayyım [312]'da Gazzali [313] ile aynı düşünceleri paylaşarak, "basiret; Allah'ın, kulunun kalbine attığı bir nurdur ki, bunun sayesinde kişi şüphe, tereddüt ve hayretten kurtulur ve geleceğinden endişe etmez." [314] diye açıklar.
Muhammed Esed [315] ise; "De ki: İşte benim yolum budur. Allah'a basiretle davet ederim. Ben ve bana uyanlar... Allah'ın şanı yücedir, ben ortak koşanlardan değilim."[316] ayetinin tefsirinde basireti; zihinsel olarak görmek, sezmek, kestirerek görmek anlamında soyut bir çağrışım yaptığını, bu itibarla sağduyuya, bilinçli kestirme ile anlamaya, kavrama yeteneğine işaret ettiğini, mecaz olarak "aklın kabul edilebileceği" yada "akılla doğrulanabilir delil, kanıt" anlamını ifade ettiğini belirtmektedir. [317] Bunun içindir ki Hz. Peygamberin Allah'a çağrısı insan aklına uygun ve onunla doğrulanabilir bilinçli bir anlayışın, kavrayışın sonucu olarak tanımlanmaktadır. Din, ahlak ve maneviyat konusundaki sorunlara yaklaşım tarzındaki doğruluğu, olgunluğu ve bütünlüğü hülasa eden bu ifade çoğu zaman "belki akledersiniz", "düşünürsünüz", "fıkhedersiniz", "tefekkür edersiniz" ifadelerinde yankılanır. [318]
Netice olarak insanın enfüsi ve afaki ayetlere bakıştaki derinliği yakalayabilmesi ve basiret sayesinde hikmete ulaşabilmesi, bu kavramın insanın hayatı ile ne kadar içice olduğunu göstermektedir. Basiretin bu yönüyle hikmet kavramıyla bir ilişkisi olduğu gibi, varlığı derinliğine kavrayarak, ona göre her şeyi yerli yerine koyma ve insanın eşya ile ilişkisinde doğruya isabet etmesinde direkt etkilidir. Bu nedenle basireti bağlanmış, yani hakikati keşfetme, doğru yolu tanıma, gerçeği yanlıştan ayırma yeteneği ve sağduyusunu yitirmiş insanların tebliğde, toplumda ve siyasette insanlığa faydalı bir şey yapmaları mümkün olamayacaktır.
İnsanı batıl, çirkin ve kötü şeylere uymaktan sakındıran, meneden [319] akıl manasına gelir. Neha fiilinden türemiştir. Bu fiilin manası menetmek, yasaklamak demektir. [320] Emretmenin zıddıdır. Emri bil maruf ve nehyi anil münker düsturu İslam'ın temel esaslarındandır. Nehyi anil münker el, dil ve kalb (düşünce) ile yapılır. Sözlü yapılması ile fiili müdahale arasında gayenin gerçekleşmesi yönünde bir fark yoktur.[321] Yeter ki hedeflenen gaye ve hikmet gerçekleşmiş olsun.
Akla bu ismin verilmesinin sebebi insana yakışmayan hal ve hareketlerden sakındırmasındandır. [322] Taberi [323] kelimenin düşünce boyutunu değerlendirerek "bunda selim akıl sahipleri için ibretler vardır."[324] ayetinde geçen ulü'n-nüha kavramına; tefekkür eden, ibret alan, delil sahibi kişiler anlamını vermiştir. [325] Görüldüğü gibi Kur'ân insanların kâinat üzerinde, Allah'ın ayetlerini düşünerek, kötü fiil ve düşüncelerden sakınmalarını istemektedir. Varlığın yaratılış düzen ve uyumu üzerinde tefekkür ve tedebbür eden akıl sahiplerine çağrıda bulunarak ibret almalarına vesile olmaktadır. Netice olarak hem nehyi anil münker boyutu, hemde güzel şeyler üzerinde düşünüp varlığın ve eşyanın künhünü kavramayı, hikmetinden haberdar olmayı ifade ettiğinden dolayı hikmet kavramı ile ilişkisi söz konusudur. İnsanın faydalı olanı düşünüp, elde etmesi, zararlı olandan kaçınması için düşünüp taşınmasına hikmet dendiği gibi, fesadı engelleyici rolünden dolayı nüha kavramı ile aynı anlam alanına sahiptir.
Yasağı, korumayı ve sakındırmayı ifade eden bir kavramdır. Sözlükte menetmek, koruma altına almak, yasaklamak, örtmek, haram kılmak [326] manalarına gelir, insanı her türlü gayri ahlaki fiil ve davranışlardan alıkoyduğu için akla hicr denilmiştir.[327] Fena [328]"Araplarda, birisi kendi nefsini zabtı rabt altına aldığında hicr sahibi (akıl sahibi)dir" demektedir. Ayrıca bir başkasına bir şeyi veya yeri yasaklamak, oraya girmesine izin vermeme anlamında kullanılmıştır. [329] Taberi [330] Fecr suresi 5. ayetinin tefsirinde hicr kelimesini delil, akıl sahibi, İbn Abbas [331] ve Katade'den gelen rivayetlerde nuhye, akıl, lübb, görüş sahibi manası verdiklerini, Hasan Basri [332]'den gelen rivayetlerde ise hilm sahibi manasını verdiklerini kaydetmektedir. Ayrıca bu kelimelerin lafızları farklı olmakla birlikte manalarının aynı olduğunu da eklemektedir. [333]
Kabe'de hıcr adı verilen yer için de bu kelime kullanılır. Çünkü o, tavaf edenleri Şam tarafındaki duvara ilişmekten alıkoyar. Hukuki anlamda hakimin birisinin tasarruf yetkisini elinden almasına da hacr denilir ki aynı manaları ihtiva eder. Kur'ân'da "... size iyi haber yasaktır" [334], müşriklerin "bu davarlarla ekinler yasaktır" [335] ayetlerinde her yasak manasında, "Zifafa girdiğiniz eşlerinizin ellerinizde bulunan üvey kızları" [336] ayetinde ise Hucur kelimesi el altında, korunan anlamında kullanılmıştır. Netice olarak, hicr kavramı insan için düşünceyi, tedbiri tavsiye edip, kötü ve aşırı söz ve davranışlardan sakındırmayı ifade ettiğinden hikmetin manası ile bir bütünlük arzetmektedir.
Bir şeyi bilmek, anlamak, derinlemesine kavramak [337] maharet, ustalık [338] demektir. Cürcânî [339] 'ye göre fıkıh, konuşanın kelamından ne kastettiğini anlamaktır. [340] El-İsfehani [341]'ye göre ise bilinen bir bilgi ile bilinmeyen bir bilgiye ulaşmaktır ki, ilimden daha özel bir anlama sahiptir.[342] Elmalılı [343] 'ya göre işe "Bir şeyi, bir sözü illet ve hikmetiyle zevkine vararak anlamak ve hatta tatbik edecek surette anlamaktır. [344] Fakih de "bir konuyu derinden kavrayan, ince anlayış sahibi" kimse demektir. [345]
Fıkıh kelimesi ilk dönemlerde Kur'ân ve Hadis'te olduğu gibi sözlük anlamıyla kalmış, İslam toplumunun gelişimine paralel olarak gelişen çeşitli ilim dalları gibi fıkhın manası da hicri II. yüzyılın sonlarından itibaren değişmiş bireysel ve toplumsal alanın kurallarına isim olmuştur. [346]
Fıkıh kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de yirmi yerde çeşitli fiil kalıplarıyla geçmekte olup, olumsuz şekliyle gerçeklikten, görünen ve hissedilenden veya gerçekten asıl gerçeğe varamamak, fıkhedememek anlamında kullanmıştır. [347] Kur'ân bir işin veya sözün gayesini, maksadını, sırrını, hikmetini, ruhunu anlama olarak ifade etmektedir. Ve hikmetle aynı manadadır. [348]
Tevbe suresi 81. ayette: "Allah'ın Elçisinin arkasından oturmakla sevindiler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten hoşlanmadılar. "Sıcakta sefere çıkmayın." dediler. De ki:"Cehennemin ateşi daha sıcaktır!" Keşke anlasalardı!" buyurularak ifade edilen anlamlara işaret edilmektedir. Aynı zamanda fıkhın merkezi kalbdir. Kalpleri mühürlenenler, üzerleri kabuk bağlayanlar asla fıkhedemezler. Şu ayette bu husus belirtilmektedir:
"Geride kalan kadınlarla beraber olmaya razı oldular, kalblerine mühür -damga vuruldu artık fıkhetmezler".[349] Kur'ân şu ayette de olduğu gibi İslami toplumun kuruluşunda ve onun bir ilim üzere sürdürülmesi için, dinde tefakkuh eden(ihtisas, ustalık, maharet, akademik çalışma vb.) bir topluluğun bulunmasını istemektedir. "İnananlar toptan savaşa çıkmamalıdır. Her topluluktan bir taifenin dini iyi öğrenmek (liyetefakkahu) ve milletlerini geri döndüklerinde uyarmak üzere geri kalmaları gerekli olmaz mı? Ki böylece belki yanlış hareketlerden çekinirler."[350]
İsra suresinde ise; "Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu teşbih eder; O'nu hamd ile teşbih etmeyen hiç bir şey yoktur; fakat siz onların teşbihlerini anlamazsınız...[351] ayetinde gaybi boyuta bir işaret olduğundan, insanın idrak etme duyularının ötesinde bir alan içerdiğinden "fıkhetme" olumsuz yönü ile kullanılmıştır. Ayrıca burada şunun da vurgulanması gerekir; fıkhî bilgi sınırlı şeylerin kavrayışı olup, ilahi bilgi değil, beşeri bilgidir, insanın enfüsi ve afaki dünyasında yaratılış hikmetine ve güzelliğine gözlerin çevrilerek, ayetler üzerine düşünülmesi tavsiye edilirken; görünenden haraketle,yaratanın gaye ve hikmetini kavramanın tavsiye edildiği anlaşılmaktadır. [352]
Bütün bu ayet ve açıklamalardan anlaşılan şey; fıkhın bir muamelat bilgisini aşan, aşkın bilgi ve bilincin beşeri görüntüsü olup, tüm hayatı kuşatmasıdır. Allah Kurân'ı, kitabı ve hikmeti indirerek ve öğreterek, insanların gerek din hususunda, gerekse hayatı ilgilendiren tüm hususlarda kavrayış sahibi olsunlar istemiştir.
Netice olarak "kendisine hikmet verilene, çok hayır verildiği" buyruğu çerçevesinde fıkıh, fıkhetmek hayır içerisinde hikmetin sonuçlarından bir sonuçtur. Bunu elde edebilmek için dua etmek [353],ayetler üzerinde düşünmek [354] ve İslami mücadele içerisinde yer almak [355] gerekir. Hikmet ile fıkhetmenin buluştuğu noktalardan birisi bizzat İslami mücadeleye katılmaktır. [356]
Sözlükte bir şeyi kalble bilmek, anlamak, akletmek [357] veya muhatabın lafzında mana tasavvur etmek [358] demektir. Bilginin hissi veya akli idrakle ilişkisini gösteren veya bu çeşit idraki özdeş kılan kavramlardan birisidir. [359] El-Kindi [360]fehm'i felsefi anlamda"amaçlananı bütünüyle kavramayı sağlayan güç"[361]olarak tanımlar. Mutezile ise hikmeti, "anlama kuvveti" manasında almıştır. [362] İsfehani [363]'de fehm'i "insanın kendisiyle güzel manalar gerçekleştirdiği güç"[364] olarak tanımlamaktadır. Kur'ân-ı Kerim'de fehm kavramı sadece bir yerde fiil şeklinde geçmektedir. [365] İsfehanî [366] bu yorumu çerçevesinde; Hz. Süleyman m kalbine, zihnine, ilham edilerek bu gücün kendisine verildiğini ve Hz Süleyman (a.s)'ın da onu meleke halinde güç olarak kullandığı, kendisine gelen davayı bu özelliği [367] ile çözdüğünü ifade etmektedir.
Taheri [368], bu ayetin tefsirinde hüküm (nübüvvet) ve ilim (Allah'ın hükümlerinin bilgisi)in hem Hz. Davud'a, hem de Hz. Süleyman'a verildiğini, ancak davanın hükmünün belirtilmesinin sadece Hz. Süleyman (a.s)'a öğretildiğini kaydetmektedir. Nisaburi öğretilenin hüküm ve fetva verme [369] olduğunu söylemektedir. M. Ali Sabuni ve Seyyid Kutub [370] "Fehhemna" tabirini ilham edip öğretmek [371] şeklinde tefsir etmektedirler. Bu müfessirlerin tefsirlerinden de geçtiği gibi ayetleri açıklama veya yorumlama bilgisi olarak tefsir edilen fehm kavramı; hem içerik yönüyle, hem de geldiği kaynağı bakımından hikmetle bir benzerliği sözkonusudur. Çünkü bu anlama bilgisi sayesinde hak ile batıl birbirinden ayrılmakta, davalar sonuca bağlanmakta ve adalet gerçekleşmektedir. Zaten hikmetin gerçek fonksiyonu da budur. Hikmetin tanımım İbrahın en-Nehai [372] "eşyanın manalarını bilmek ve anlamak"; Şureyh [373] ise "sadece fehm" olarak tanımlamaktadır.[374] Her bilgi hikmet olmamaktadır, anlama da şarttır. Elmalılı [375], hikmetin gerçek anlamının fiilen anlama [376] olduğunu ifade etmektedir. Demek ki hikmet ve fehm de ilahi bir bağıştır, fehmi olmayan hakim olamaz.
Sonuç olarak anlama (fehm); ister güç, kuvvet, yetenek olsun; isterse bilfiil anlama olsun, fehmden yoksun olan bir insanın hikmet sahibi olması mümkün değildir. Ayrıca anlayış, eşyanın hakikatini kavrama ile doğrudan ilişkili olduğundan hikmetin tanımı içerisinde değerlendirilmiştir. Hikmetin özü fehm olduğu gibi, aynı zamanda hikmeti elde etmenin aracıdır. Akıl kuvvetine sahip herkeste derece derecedir. Hikmeti kavrayıp gereğini yerine getirenler en üstün dereceyi elde etmiş kimselerdir. Hz. Süleyman (a.s) gibi, adaleti ayakta tutmak isteyen herkese Allah bu bağışını esirgemez.
Sözlükte "iki şeyin arasını ayırmak" [377] manasına gelen f-r-k kökünden masdar olup, hakla batılı, imanla küfrü, helal ile haramı ayırıp belirlemek anlamında kullanıldığı gibi, zıt değerlere sahip olan şeylerin birbirinden seçilip ayrılmasını sağlayan ölçüye de denilmektedir.[378] Furkan farık veya mefruk manasına da gelir. Bu suretle mühim davaları halledip çözümleyen kati (kesin) burhanlara, mucizelere furkan ismi verildiği gibi, karanlığı yarıp sona erdirdiğinden dolayı sabah manasına da gelmektedir. [379]
Bu genel anlamından hareketle gerçeği kanıtlayan delil ve sezgiye, doğru bilgilere ve şüpheden kurtuluşa da furkan denir. [380] Tefsirlerde ve sözlüklerde Kur'ân'da geçen yedi ayetten her birinin konusuna göre mana verilerek "Kur'ân, Tevrat veya üç büyük kitap, delil, yardım, denizin açılması, bedir günü, kurtuluş ve başarı" anlamları ile açıklanmıştır.[381] Muhammed Esed [382] ise "doğru ile eğriyi ayırt etmeye yarayan insan aklı ve gerçeklik bilgisi ile ahlaki ve manevi planda değerlendirme yeteneği [383] olarak açıklamaktadır.
El-İsfehani [384],"Ey iman edenler, eğer Allah'tan korkarsanız (ittika ederseniz) sizin için bir furkan verir. " [385] ayetinin tefsirinde furkanı nur, rahmet, başarı, hak ile batılı ayırt etme bilinci, sükunet ve rahatlama olarak açıklar. [386] A. Cevadi Amuli bu ayetin tefsirini şöyle yapmaktadır:
"Furkan,batini bir nur olup onun vesilesi ile güzel çirkinden,iyi kötüden ayrılır.Hak ile batılın ayırtedilmemesinin sırrı takvasızlıktır. İnsan her alanda (eğer o alanın takvasını korursa) nasibini alır. [387]
Çünkü "... sizde olanlar tükenir, ama Allah katında olanlar sonsuzdur."[388]
Kevser kelimesi kesretten mübalağa siygasıdır. Çokluğun gayesine varan şey demektir. [389] Pek çok şey hayır, bolluk bereket [390], cennette bir ırmak, nübüvvet, Kur'ân, hikmet, İslam [391] manaları verilmiştir. Kur'ân'da kullanıldığı tek örnek olan kevser, Hz. Peygamber'e vahiy, bilgi, hikmet, iyilik ve hem bu dünyada hem de ahirette şerefli ve onurlu olmak gibi soyut ve manevi anlamda iyi ve güzel olan herşeyden bolca ihsan edilmesini anlatmaktadır. [392] Genel olarak mü'minleri de kapsayan, iç huzuru yakalamada ve kalbin manevi hazza ulaşmasında etkili olan ilahi rahmetin bir ifadesidir.
Hz. Peygamber'e verilen kevserin zıt anlamlısı olan ebter kelimesi surenin sonunda ifade edilerek, anlamının ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Ebterin manası güdük, ardı arkası kesilecek, nesli nesebi, iyi adı, sanı kalmayacak olandır. [393] Kelimenin manası diken olmakla birlikte ıstılahi olarak "tek başına kalan şey, adam, hoşlanılmayan, başarısız, sonu olmayan iş" anlamında kullanılıp; bir şahsın iyilik ve hayırdan nasibi kalmadıysa, bir kimse eş, dost ve akrabalarıyla ilişkisini kestiyse veya çocukları ölüp neslini sürdürecek kimsesi yoksa ona ebter denir. "[394] Bütün bunlar ve tarihi arka plan düşünüldüğünde, İkrime’den gelen rivayette kevsere anlam olarak verilen nübüvvet, çok hayır, Kur'ân, hikmet, İslam [395] manaları uygun olmaktadır. Çünkü verilen hayır veya hikmet, ahiretten çok dünyayı kapsamaktadır. Eğer dünyada çok hayır elde ederse, kendisine verilen hikmet sayesinde olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü zikredilen kevser, çok hayır anlamında olup, hikmetle aynı anlam alanına sahiptir.
Sonuç olarak kevser hikmetin semeresidir, sonucudur. Hikmetin bir çok peygambere verildiği ifade edilir, ancak kevser sadece Hz. Peygamber'e verilmiştir. Bu yönüyle kevser, hikmetten daha dar bir anlam alanına sahip olup, hikmetin kapsam alanındadır. Hikmetin gereğini yerine getiren her mümin; sonsuz bir hayır, kesintisiz bir ecir ve hiç unutulmayacak bir şan, şeref olan kevseri hak etmiş olur. Pratik olarak yolu ise, Allah için namaz kılmak, Allah'ın yolundan alıkoyacak her şeyi kurban etmektir.
Marifet a-r-f'nin masdarıdır. Arefe fiili bir şeyin eseri, izi üzerinde derinliğine düşünerek, tefekkür ederek o şeyi bilmek, anlamak, tanımaktır.[396] Marifet kavramı ilim karşılığında kullanılmakla beraber ilme göre daha özel anlamlar taşır.[397] Allah'ın bilgisi için arafe fiili kullanılmaz. Marifetle ulaşılan bilgi sınırlı bilgidir.[398] Marifet, bir şeyi olduğu gibi idrak etmektir. Bu, kendinden önce bilmemezlik bulunan bir bilmedir. İlim böyle değildir. Bu nedenle Allah Teala arif değil, alim diye nitelendirilir.[399] El-Kindi [400] marifeti "sarsılmayan görüş" diye tanımlar.[401] Bir başka görüş de şüphe kabul etmeyen ilim anlamındadır.[402] İlim ateşi görmekse, marifet ona dokunmaktır. Bu itibarla marifet ilme nisbetle hakikati daha net, daha keskin olarak bize tanıtan bilgi olarak yorumlanmaktadır.[403] Marifet inkarın zıddıdır; [404] maruf ise, Allah'a itaat konusunda bilinen her türlü davranış olup, söz veya fiil olarak aklın ve dinin güzel saydığı her şeydir. [405]
Marifet Allah'ı tanıma anlamında; delil getirmek ve delile dayanmak suretiyle ulaşılan, O'nun hakkında bir bilgi anlamına gelmektedir. Burada marifet bizzat Allah'ı bilmek değil, O'nun var olduğunu eserlerinden bilmekdir. [406] Nakib el-Attas marifetten kasıt "hem ilm, hem de hal olması gerekir. İlm ile ulaşılan makamlar, hal ilminin kapısını açması gerekir. İşte marifet ruhun bir makamdan o makamın gerektirdiği hale geçişini düzenler". [407]
Kur'ân'da arafe fiili yetmiş bir ayette geçmektedir. Bunlardan 44 tanesi isim şeklindedir. Kur'ân-ı Kerim de alametlerinden, izlerinden, eserlerinden hareketle bir bilme şekli [408]; akıl ve hisle idrak etme şeklinde bir bilme [409]; birisine bilgi aktarma [410];itiraf etme [411];tanışıklık [412];ard arda takip etme [413]; güzel olan, şeriatça güzel görülen fiil manasında [414];güzellikte, marufta tâbi olma [415] şeklinde kullanılmıştır.
Kur'ân ".. sen onları yüzlerinden tanırsın" [416] ayetinde 'arefe' kökünden bilmeyi, tanımayı; alametlerinden, yani cihada gittiğinden dolayı çalışamamış, nafakasını sağlayacak durumları olmamış bundan dolayı da fakir kalmış, ama sizden de istemeye utanan, bu kadar da edepli ve temiz duygulara sahip bu insanları sen yüzlerinden okur ve tanırsın[417] şeklinde kullanmıştır. Yine aynı şekilde münafıklar hakkında da;
"Biz dikseydik, onları sana gösterirdik, sen onları simalarından tanırdın ve onları sözlerinin üslubundan tanırdın...."[418] ayetinde isim verilmemekle birlikte hal ve hareketleri ile bu insanların tanınabileceği vurgulanmaktadır.
Netice olarak hikmetin tanımında da ifade edildiği şekilde, eşyanın görünen eserlerinden hareketle özünü kavramayı, Allah'ı yarattıkları ile bilmeyi veya her şeyi olduğu gibi idrak etmeyi ifade ettiğinden hikmetin bir yönüyle, marifet benzer veya yakın anlam alanına sahiptir.
Hayr;"hâra" fiilinin masdarıdır. "Hara", tercih etmek, seçmek, hayırlı olmak güzel davranmak, iyi davranmak anlamlarına gelmektedir. Çoğulu, "huyur"dur.[419] Hayr; şerr'in zıddı olan faydalı şey; akıl, mal, adl gibi herkesin rağbet ettiği şeydir [420] Hayr kelimesi isim, fiil ve sıfat olarak Kur'ân-ı Kerim'de ikiyüzden fazla ayette geçmektedir. Kur'ân'daki anlatıma göre, hayr'ın hem dünya meseleleri hem de dini itikad sahasını içine aldığını [421] görmekteyiz. Hayr'ın dünya meseleleri sahasında en çok kullanımı, bu sözcüğün, mal (servet) sözcüğünün anlamdaşı olarak kullanımıdır. [422]
"Hayr" sözcüğü, "iyilik" anlamına kullanılmıştır. ''Her ne iyilik ederseniz, bu kendiniz için olacaktır... ve her ne iyilikte (hayr) bulunursanız o size tam olarak geri verilecek ve siz asla haksızlığa uğramayacaksınız. Ve her ne iyilik (hayr) ederseniz Allah ondan haberdardır...” [423] buyurulmaktır.[424]
"Hayr" sözcüğü, Kur'an-ı Kerim'de "Allah'ın nimeti [425], Allah'ın özel nimeti olan vahiy, [426] inanç ve gerçek itikad [427], hayırlı iş [428], kamil mü'min [429] anlamlarında kullanılmaktadır. Ancak verilen örneklere bakıldığında hayr sözcüğünün dini meseleler sahasında manalarının başlıca iki sınıfa dahil olduğu görülecektir: Biri, kaynağı Allah'ta bulunan "iyilik" diğeri de insanın hasıl ettiği "iyilik"tir. [430] Hayr kavramı, hikmetle beraber sadece Bakara:2/269'da kullanılır.
"Hikmet verilen kimseye çok hayr verilmiştir,., "bu ayetin öncesine baktığımızda hikmetin zikredilişinin sebebini görüyoruz. Bu da mü'minleri, şeytanın fakirlikle korkutmasına engel olmak, onları cimrilikten kurtarıp, cömert bir insan yapmak ve verilecek malın en güzelini vermeye alıştırmak amaçlarını taşımaktadır. Kur'ân bunu, indirilen vahyin emrine göre düşünerek infak eden hikmet sahibi, kimsenin akledebileceğini ifade etmektedir.[431] Bunları yapamayan ise hikmetten nasip almamış, hiçbir hayr'a nail olmamış kimseler olarak takdim edilmektedir.
Elmalılı [432] bu ayetin tefsirinde şöyle diyor; "Hikmetsiz binde bir hayr'a kavuşturulursa, bir hikmet ile binlerce hayr'a kavuşturulur. Hikmet dünya ve ahiretin hayrını içerir. Hikmetsiz hayr ise bir var bir yoktur."[433] Bir çok hayır hikmettedir. En kamil hikmette büyük ve genel hayrdır. Demek ki hikmet, iyi ile kötüyü ayırt eden bir akıl sayesinde iyiliği celbeden, hayra erişmeye vesile olma gibi bir özelliği vardır. Hikmetle yapılan her iş hayr olur, hayrla sonuçlanır.
Dübür veya dübr; önün zıddı, arka, sırt manasına gelip, bir şeyin dübürü veya dübrü, o şeyin sonu, akıbeti, sonucu demektir.[434] Tedebbür bir işin sonucunu başından hesab etmektir.[435] Tedbir bir işin arkasını görerek ona göre gereğini tayin etmektir. [436] Tedebbür; nazar tefekkür, itibar ve taakkul gibi düşünmeyi ifade eden bir kavramdır. Tedebbürdeki düşünme eylemi geleceğe yöneliktir. Geçmişe yönelik olursa tezekkür olur. [437]
Kur'ân'da iki yerde tedebbür olarak ve iki yerde de idğamlı (yeddebberu) şeklinde olmak üzere dört yerde geçmektedir. Hepsi de Kur'ân üzerinde düşünmeyi ifade eden ayetlerdir. Tefekkür deliller üzerinde düşünmek iken; tedebbür işin varacağı son akibet hakkında düşünmektir.[438] Kur'ân'ın tedebbür emri, herşeyin hareket noktası ve gayesi hakkında düşünmeyi ihtiva etmektedir. Düşünme bir ibadet olduğu gibi, yanlışları eleyip kesin bilgiyi doğuran entellektüel bir faaliyet ve bilgi için de vazgeçilmez bir yöntemdir. [439] Tasavvuf bu düşünme biçimini ruhi arınma olarak görür. [440] İnsanın kendi akıbeti üzerinde düşünmesi ve ayrıca Kur'ân okuyarak onun derin anlamı üzerinde tefekküre dalması tedebbürdür.
Bu konu ile ilgili olarak Abdullah b. Mesud [441] "Herkim, öncekilerin ve sonrakilerin ilmini arzularsa Kur'ân'ı harmanlasın, onu iyice tedebbür etsin."[442] demektedir. Çünkü Kur'ân Hz. Peygamberin anlatımıyla her vadide ve mevsimde devşirilmeyi bekleyen, tazeliğini hiç yitirmeyen bir turfanda gibidir.[443] Kur'ân’ın pasajları düşünmeyi, bilgi ve marifeti yüceltirken, onun mübelliği ve mübeyyini yani yorumcusu olan Hz. Peygamber (a.s) de her fırsatta tefekkür ve tedebbürü yüceltmiştir. [444] Böylesi Kur'ân'î ve nebevi tavır müslümanların bilgiye, düşünceye olan aşklarını ilk dönemlerde canlı tutarak "müşriklerin dilinden de olsa hikmeti alınız [445] anlayışını getirmiş. Bilgi ve düşüncenin önünde hiçbir duvar bırakmamıştır. Hikmetin kendisi olan vahy üzerinde tedebbür etmemek; körlük, akledememek ve sağırlık olarak nitelendirilmektedir. Kur'ân kendisine hikmet verilen insanın en büyük özelliği olarak tedebbürü öngörür.
Sonuç olarak tedebbür; hikmetin elde edilmesinde bir ön hazırlıktır. Kendisine hikmet verilen insanın vasfı tedebbür etmektir. Doğru bir düşünme biçimine sahip olmayan kimsenin, isabetli bir eyleme sahip olması düşünülemez; o halde hikmet bu iki özelliğin toplamı ise, tedebbür özelliğine erişemeyen kimse hikmetten de nasiplenememiş demektir.
Şeara fiilinden türemiş olup, bilmek, akletmek, duyularla idrak etmek, hissetmek ve anlamak manalarına gelmektedir. [446] Şaire, ince zekası ve bilgisinden ötürü şair denmiştir. "Şiir" ince bilginin adıdır. [447] Aynı kökten gelen "şiar" kelimesi de sembol, parola, alâmet, kendisiyle tanınan arma, işaret [448] ve şuurda bir bilinç veya normalin üzerinde haberdar olma manası vardır. [449] Şuur, ferdin belirli, her hangi bir andaki ruhsal yaşayışının tümüdür. Zihnin kendi ruhsal hallerini vasıtasız olarak tanımasıdır. [450] Cahiliye Araplarının şiire ve şaire büyük değer vermelerinin sebebi; önemli işlerini ve hayati kararlarını almadan önce, şairlerin görüş ve düşüncelerine başvurmaları ve verdikleri hükme göre hareket etmeleri, onların büyük bir bilinç ve hissediş düzeyinde olduklarını ve ruhlarla, cinlerle irtibatlı oldukları inancını taşımalarından kaynaklanmaktadır. Hz Peygambere şâir ve mecnun demelerinin arkasında yatan inanç da buydu. Kur'ân bunu eleştirir ve reddeder. [451]
Bilinçlik (şuurluluk), bir kimseye ne yaptığını bilme, doğru olanı seçme, anlama yetisi verir.[452] İnsanoğlu eşya ve olayları, bir başka ifadeyle hayatı yorumlarken, onunla ilişkide bulunurken insani bir şuurla hareket eder. Şuur olmadan hiçbir şeyin farkında olunamaz ve bilinemez. Ahlaki davranışlarımız; şuurlu, zaruri bir mükemmelleşmenin sonucudur. Bu sonucu ortaya çıkaran şey, neyi nasıl ve niçin yapacağının farkında olan, arzu ve iradenin eseridir. Bundan dolayı şuurdan kurtulmadıkça sorumluluktan kurtulamayız. [453] Kur'ân insanda daima uyanık ve sağlıklı bir şuurun, bilincin olmasını istediğinden içki vb. uyuşturucu maddeleri yasaklamıştır. Şahıs olarak insan şehadetle tam şuuru kazanmaktadır.[454] Aşağıda verdiğimiz ayet şuurlu bir şehadetin özelliğini açıklar mahiyettedir.
"Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız, Elçi de size şahit olsun. Biz Elçi'ye uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, eskiden yöneldiğin Kabe'yi kıble yaptık. Bu Allah'ın yol gösterdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz Allah, insanlara şefkatli, merhametlidir." [455] Bu ayette çağrı, kendi benliğimizin farkında olmamızadır. Bu iman ilanıyla, aklını kullanmaya, kendi serbest iradesi ve hürriyeti içinde hareket etmeye ehil olarak kendi şuurumuzu kazanmaktır.[456]
Şuur, hem dış dünyada ve hem de iç dünyamızda bize bilgi kaynağıdır. Kur'ân-ı Kerim şuur kavramını fiil halinde kullanır. Manevi bir farkediş, anlama ve idrak etmeyi ifade etmeyi yani insana göre ğayb olan bir alanı ele aldığından şuur kavramını olumsuz kullanır. Çünkü gaybi olgulara duyularla sezgilerle ulaşılamaz. [457]
Yapılması gereken insanın iç dünyasına ve çevresine dönerek gücü dahilinde olan alanda varlığı, hikmetli vahyin esprisi içerisinde ele alarak yorumlamaktır. Eğer bireyin iç dünyasında böyle bir şey yoksa kendisine, çevresine ve yaratıcısına yabancılaşması ile birlikte farkında olmayarak, ahirette hüsrana uğrayacağı vahiy tarafından vurgulanır. Netice olarak kendisinin, yaratıcısının ve varlığın şuurunda olmayan, yani sarhoş olan insanın hikmetle hareket etmesi zordur. Davranışlarımızın anlamlı olması şuurlu olmamıza bağlıdır. Şuur düzeyi yüksek olan kimse, o oranda da hikmet sahibi demektir. Demek ki, şuur hikmetli olmanın ön şartıdır. Şuursuz bir hikmetten bahsedilmesi mümkün olmadığı gibi, hikmetsiz bir şuurdan da bahsedilemez. Bunlar birbirini tamamlayan bir bütünün parçalarıdır. Şuur; akleden hikmetli birey ve toplumun ayrılmaz parçasıdır.
Takva, vikaye masdarından türetilmiş bir isimdir. Vikaye, bir şeyi eziyet ve zarar veren şeyden korumak [458] bir şeyi saklamak, muhafaza etmek, ıslah etmek anlamlarına gelmektedir. [459] Takva kelimesinin içerisinde bu anlamlan bulmak mümkündür. Nitekim takvaya, nefsi günah işlemekten muhafaza etmek, [460] veya nefsi, bir fiili yapma veya terkten dolayı kazanacağı neticeden korumak anlamları verildiği gibi [461], tamamen mecz olmuş ve bütünleşmiş insan şahsiyeti ve bütün olumlu parçaların birleşmesi ile meydana gelen kararlılık, şeklinde anlam verilmektedir. [462]
Korunmayı kabul etmek, diğer bir ifadeyle korunmaya girmek, elem ve zarar verecek şeylerden sakınıp kendini iyice korumak demek olan ittika ve onun ismi olan takva [463] İslami Istilahda genel olarak: "insanın kendisini Allah'ın vikayesine (muhafazasına) koyarak, ahirette zarar ve eleme sebeb olacak şeylerden titizlikle koruması, yani günahlardan geri durup hayr olan işlere sarılması" diye tarif edilmiştir. [464]
Takva, cahiliyye döneminde, hayvan olsun, insan olsun, canlı varlığın dışardan gelecek yıkıcı bir kuvvete karşı kendisini savunması olarak anlaşıldığı ve dini anlam taşıdığı kaydedilmektedir. [465] Daha sonraları, muttaki denildiğinde, Allah'ı birleyen mü'min anlaşıldığı belirtilmektedir. [466] Fakat şunu da belirtmek gerekir ki, takva Kur'ân'da bu öz manasını yitirmemekle beraber, daha geniş bir anlam kazanarak yepyeni bir mefhum oldu. [467] Zira Kur'ân'da ittika veya takva çeşitli yerlerde birbirinden biraz farklı üç anlamda kullanılmıştır. Bunlar şirkten korunmak, İslam'a girdikten sonra büyük ve küçük günahlardan sakınmak, kalbi hikmet kavramının filolojik analizi meşgul edecek her şeyden temizleyip Allah'a yönelmek anlamında saf dindarlık ve tam huşu içerisinde olmaktır. [468]
Takvanın özü kişiyi Allah'ın gazabına uğramaktan koruyacak olan Allah korkusudur. [469] Takva hiçbir şüphenin hayatın hiçbir safhasında etkilemeyeceği bir iç benlik meselesidir. Allah korkusu ile tutuşan bir vicdan canlanır. Kişinin Allah'a minnet borcu duymasından, Allah'a karşı olan vazifelerinin şuurunda olmasından, O'na hesap vereceğinin farkında olmasından kaynaklanan ve kendisine bahşedilen zaman dilimi içerisinde gücünü ve kabiliyetini nereye sarf ettiğini, diğer varlıklara karşı nasıl davrandığına bağlı olduğuna ilişkin tam bir bilinçten kaynaklanır. [470]
Takvanın kendisi, bilginin (marifet) ve salih amelin ürünüdür. Bu yönüyle takva sınırsızdır. Çünkü Allah'ın ilmi tükenmez ve gereklerini yerine getirmek için de insan ömrü yetmez. Bundan dolayı Rabbimiz "Allah'tan gücünüz yettiği kadar sakının."[471] buyurur. Ancak insan sınırlı bir takva ile yükümlü değildir, çünkü takvanın her bir derecesi, daha üst bir gücün ortaya çıkmasına ortam hazırlar. Takva insanı güçlendiriyorsa ve insan gücü ölçüsünde takvalı olmak gerekliyse bu durumda takva için bir sınır yoktur.[472] Bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır:
"Allah'tan sakınırsanız, size iyiyi kötüden ayrıcak bir anlayış (furkan) verir."[473] Yani takvalıysanız bu gücü verir, hak ile batılı ayırma gücünün sıradan insanın öğrenim görmekle ulaşabileceği bir yol olmadığı anlaşılmaktadır. [474] Bir başka ayette
"Ey iman edenler, Allah'tan gereği gibi sakının" [475] Yani takvanın gerektiği şekilde ve Allah'a layık olacak şekilde, tarzda takvalı olun. Eğer siz takvayı aşkın, sınırsız güce sahip olan Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde hareket etme olarak görüyorsanız, aynı şekilde takva yolunda Allah size sınırsız bir enerji ve güç verecek demektir. Takva ile hikmetin birarada zikredildiği Bakara suresinin 231. ayetinde:
"Kadınları boşadığınız zaman, bekleme sürelerini bitirdiler mi, ya onları iyilikle tutun, ya da iyilikle bırakın; haklarına tecavüz edip zarar vermek için onları (yanınızda) tutmayın. Kim bunu yaparsa kendine yazık etmiş olur. Allah'ın ayetlerini eğlence yerine koymayın; Allah'ın size olan nimetini ve kur"an’ı'da hikmet kavramı vermek için Kitab ve hikmetten size indirdiklerini düşünün, Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah her şeyi bilir. " Mevdudi [476], bu ayetin tefsirinde
"Yani, Allah'ın sizi büyük sorumluluk gerektiren bir konuma getirdiğini unutmayın. O size kitabı vermiş, hikmeti öğretmiş ve sizi bütün ümmetlere önder kılmış-hakkın şahitleri kılmış. Bu nedenle safsata yaparak Allah'ın ayetleri ile oynamamanız, şer'i kuralları istismar etmemeniz ve tüm dünyaya doğru yolu göstermeniz beklenirken, evlerinizde, zavallı ve adalet dışı bir hayat sürmeniz size yakışmaz." [477]
Elmalılı [478] "Siz Onun nimetlerini unutur, bu kitabı hikmetin kadrini bilmez, hukukunu muhafaza etmez, ahkamına riayet eylemezseniz tasavvur edemeyeceğiniz envai ikaba giriftar olacağınızı bilmelisiniz."[479]
Bu ayette hikmetin zulmü ve sömürüyü engelleyici bir fonksiyonu olduğu aşikardır. Kendi ehline karşı kederde de olsa, adaleti emreder. Kişi kendi evinde takva esasına uygun hareket etmesi gerekir. Takva hikmet ilişkisi sebeb-sonuç ilişkisidir. Allah'ın gönderdiği kitab ve hikmetle verilen öğüt sayesinde mümin takva sahibi olur. Hikmetin olmadığı yerde takvadan bahsedilemez.
Sözlükte keşfetme, sezme, ileri görüşlülük, bir şey hakkında iyice düşünmek, delille bir şeyi ispat etmek [480] gibi manalara gelen firaset kelimesi dar anlamda bir kimsenin dış görünüşüne bakarak onun ahlak ve karakteri hakkında tahminde bulunmayı ifade eder. Geniş anlamda ise akıl ve duyu organları ile bilinemeyen, ancak sezgi gücü ile ulaşılan bilgi alanlarını kapsar.[481] Cürcâni [482] ise "Hakikat ehlinin ıstılahında, kesin bilginin keşif yoluyla elde edilmesi, gaybın görülmesi" [483] diye kaydetmektedir. Kaynaklarda hikemi ve tabii, riyazi ve ilahi olmak üzere üç firasetten söz edilir. Hikemi ve tabii fivaset anlayışı İslam dünyasına İslam öncesi kültürlerden geçmiştir. Aristo'dan (Sırru'l-Esrar) ve cahiliye dönemi İlmü'l-Kıyafe (iz sürme) den etkilendiği kaydedilmek-
bikmet kavramının, filolojik analizi tedir. [484]
Genellikfe keskin bir zeka ve üstün bir sezgi gücüne sahip olan kişilerin sıkı bir perhiz ve çile sonucu ruhi ve fikri yönlerini güçlendirerek firaset sahibi olmaları mümkün görülmektedir. Veya Allah'ın kalbine attığı bir nur ile kulun hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan, faydalıyı zararlıdan ayırmasına ve muhatablarının karekterlerini teşhis etmesine ilahi firaset denir. [485] "Mü'min'in firasetinden sakınınız, zira o Allah'ın nuru ile bakar" [486] hadisi de buna işaret eder.
Firaset; kalbin, Hakkın nuruyla görmesi demektir. Kalb o nur ile mugayyebatı görür. Ancak iman derecelerinde ileri giden kimselerin firaseti doğrudur. [487]Bir çok müfessir Hicr,[488] ayetinde ki mütesevvimin ifadesini ilhamdan kaynaklanan firaset şeklinde anlamışlardır, Taberi [489],mütevessimin ifadesine Mücahid [490]'in, müteferris (firaset ehli) manası verdiğini ve kendisi de bir takım hadisler zikrederek bu görüşü temellendirmeye çalışmıştır. [491]
Ramazan Altıntaş, fırasetin hidayetin ileri mertebelerinden olduğunu ifade ederek, Hz Süleyman ve Davud (a.s)'ın hükümdeki isabetlerini firaset olarak değerlendirmektedir. Ayrıca içtihatta isabetin hikmet olduğunu ifade ettikten sonra, zeka kıvraklığı ve derin bir anlayış gücünü de firaset olarak yorumlamaktadır. [492]
Netice olarak anlam ve sonuçları bakımından firaset kavramı hikmet kavramı ile hemen hemen aynıdır. Ancak fırasetin Kur'ân'da hiç geçmemesi hikmetin kapsamı içerisinde değerlendirilebilir. Fakat herkesin kendisine göre indi bir yorumla firaseti spekülatif bir alana çekmesi mümkündür. Manevi bir hal olduğundan dolayı hiç kimse için belge ve delil olamaz. Veya Nisaburi [493]'nin ifadesi ile hiç kimse kendisinin firaset sahibi olduğunu da iddia etmemelidir. [494] Kimse firasetinden dolayı üstün ve farklı görme gibi bir kutsallık kapısını aralamamalıdır. Zaten firaset sahibi olan, tevazu sahibidir. Tekebbürün emaresi onda görülmez. Netice itibariyle hikmet firaset ilişkisi sebep-sonuç ilişkisidir, hikmetin olduğu yerde firasetten söz edilebilir.
Beyinsizlik, akılsızlık, hafiflik, ahmaklık, cahillik, bilmemek gibi anlamlara gelmektedir. [495] Sefeh; sevinç ve öfkeden insanın zihninde, işinde ve davranışında meydana gelen hafiflikten ibarettir ki, kişiye akla ve şeriata aykırı işler yaptırır. [496]
Sefih; hem dünyevi hem de uhrevi anlamda tasarruflarında isabet kaydetmeyen kişidir. [497] Hem budalalığa varan hafiflik, fikirsizliktir ki, zıddı ağırbaşlılık ve tam akıllılıktır.[498]Sefehe; aklı ve dini eksik olmasından kaynaklanan ve bunlara aykırı şeyler söyleyip yaptığından ahmak ve fasık adı verilmiştir. Fasıkta Allah'a isyan söz konusu iken, akli noksanlıkta (sefeh) böyle bir durum sözkonusu değildir.[499] Hukuki anlamda çocuk olsun, büyük olsun, erkek veya kadın olsun kötü yönetim ve tasarrufu nedeniyle malını telef etmesinden dolayı [500] hakim tarafından sefihin tüm tasarrufları (alım-satım) elinden alınır.[501]
Sefeh (sefih) kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de dokuz yerde geçmektedir. Bu kelime iki anlamda kullanılmaktadır. Birincisi, kendisini üstün görüp; İslama düşman ve müslümanları ayak takımı, cahil ve yobaz olarak Ağlayan kesim; bunlar, her şeyi ve her şeyin iyisini kendilerinin bildiğini zannederek ilahi mesaja karşı çıkar, mü'minleri de beyinsiz görürler.
Kur'ân'ı Kerim bu manada sefehi; inançta, doğru yoldan sapanların müşrik ve kafirlerin sıfatı olarak kullanmıştır. Hud (a.s)'ın kıssasında [502] müşriklerin Hud (a.s)'ı beyinsizlikle suçlamaları; resulün bir çılgınlık içinde olduğunu ve akla aykırı şeyler peşinde koştuğunu iddia ederlerken sefih olarak nitelendiriyorlardı. Bu anlayış, kendilerinden başka kimsenin toplum hakkında proje geliştirebilecek bir akli kapasiteye sahip olamadığı iddiasını taşıyordu. Bu davet müşrik oligarşik yapıyı ve bu yapıyı ayakta tutan mele ve mütrefin konumunu tartışan ve reddeden bir davettir. [503] Münafıklar [504] kendilerini soylu, makam mevki sahibi zannedip, aslı astarı olmayan, kendilerinden daha düşük bir sosyal yaşantı sürdürenlerle aynı konumda olmayı istemediklerinden, mü'minleri beyinsiz bir güruh olarak nitelendirmişlerdir. Ku'ran ise esas beyinsizlerin, akledemeyenlerin, iyi ile kötüyü birbirinden ayırdedemeyenlerin onlar olduğunu; bu cehaletlerinden dolayı fakirliği bahane ederek çocuklarını öldürdüklerini [505] belirtir. Ayrıca cahilliklerinden nefsini helak edip yok eden; saptıran, cahil, ahmak kimseden başkasının İbrahim milletinden (din) yüz çevirmeyeceğini [506] ve Allah'ın emirlerinden şüphe etmenin ancak beyinsizlik [507] olacağını belirtmektedir.
Beyinsizlik mali harcamalarda da söz konusu olduğundan Kur'ân mü'minlere, velilere veya ulü'1-emre (yetki sahiplerine) [508] seslenerek, kimsesi olmayan yetim ve öksüzler, aklı ermeyen genç-ihtiyar, kadın ve erkeğe sahip çıkarak, onların tasarruflarına el koyup, onlar adına bir kayyum tayin ederek, onların menfaat ve maslahatlarını gözetecek harcama, yatırım yapıp-yedirip giydirmelerini istemektedir.
Ayrıca sefihliğinden dolayı malından mü'minlerin iç ve dış düşmanlarına yardım ederek ya da zararlı bir ideolojiyi yaymak için Allah'ın dini ve müslümanlarla savaşmak için harcama yapan müslüman, bu yolda az da harcasa malının sefihidir.O halde sefih, toplumun gücüne, dinine ve inanana zarar vermek için mal harcamasında sapık, şaşıran kimsedir. Beyinsizce mali tasarruf; sapıtmaya, Allah'ın dinine ve müslümanlara düşmanlık açısından kafirin niteliğine çok yakındır. [509]
Kur'ân sağlıklı bir toplumun inşasında ilk önce itikadi bir cehalet ve beyinsizliği yok eder, bireyi ıslah etmeye çalışır. İtikadi yönden hidayete ermiş fert ve toplulukların hidayetin gösterdiği ölçülere göre harcama ve yatırım yapmalarım isteyerek, bireyi ve toplumu ifsad edecek her türlü harcama ve yatırımı yasaklamaktadır. Her şeyin bir ilim üzere olmasını, ön yargı ve araştırılmaksızın yapılacak her türlü eylemin bir zulüm olacağını belirtir. [510]
Netice olarak; Hikmet bir ilim üzere neyi, nasıl yapacağını bilmek ve bu ilme uygun fiilde isabet etmek demektir. Sefehlik ise bir ilim olmaksızın, ön yargı ile hareket edilerek neyi, nereye konulacağını bilmeden işlerde karışıklık ve düzensizlik meydana getirme halidir. [511] Cahilce yapılan her eylem (sefeh), zulme sebeb olduğundan dolayı fesada yol açacağından toplumun yozlaşıp, çürümesine neden olur. Demek ki hikmet, bireyi ve toplumu bir medeniyetin merkezine doğru götürürken, sefeh ise, çürüme ile birlikte yokoluşa götürür. Özetlersek, sefeh'in Kur'ân terminolojisinde itikadi bir boyutu vardır. Müslümanların sefihçe mallarını harcamaları da bu kapsama girer. Sefihlikte israf ve aşırılık sözkonusu iken, hikmetlilikte tutumluluk, denge ve itidal vardır.
Bütün bu açıklamalar şekil-1 de özetlenmiştir: [512]
İLİM HİKMET HAKİM ADALET ADİL
CEHL SEFEH SEFİH ZULÜM ZALİM
Zaleme fiilinin masdarı olan zulmün; İbn Faris [513] 'e göre iki kök manası vardır: Birincisi, ziya ve nurun zıddı, İkincisi, bir şeyi, kendi yerinden başka bir yere koymak anlamına geldiğini belirtir. [514] Başka yer'e koymak, ya noksanlaştırmak ya da fazlalaştırarak veya zamanını, mekanını değiştirmek suretiyle olur. Zulmet ise, aydınlığın zıddı karanlıktır. [515] Bu kök aynı zamanda zorbalık, sapıklık, çarpıtma ve kötülük isteme gibi anlamları da kapsar. [516]
Zulüm, hakkı merkezinden, mecrasından başka mecraya çekmek, tecavüz anlamındadır. Bu sebepten dolayı, küçük ve büyük günahlar için, zulüm kelimesi kullanılır. [517] Zulmün ahlak ilmi sahasındaki en mühim anlamı; sınırları belli olan bir şeyin haddini aşmak, tecavüz etmek ve başkasının hakkını ihlal etmektir. [518] Zulüm üç şekilde değerlendirebilir. Birincisi, Allah ile insan arasındaki zulüm: Bunun en büyüğü küfür, şirk ve nifaktır. Bu yüzden Allah şöyle buyurmuştur: "Muhakkak şirk, büyük bir zulümdür."[519] Ayrıca Allah'ın lanetinin zalimler üzerinde olduğu [520]; Allah'ın zalimlere büyük bir azab hazırladığı [521]; Allah'a yalan söyleyenin [522]; Allah'a iftira atanın [523] en büyük zalim olduğu belirtilmekle zulmün, küfürle ve nifakla izahı yapılmıştır, ikincisi, insanın diğer insanlarla arasındaki zulüm ve işkence: Bunlar cana, organlara ve mala tecavüzlerdir. Haksızlık, hak yeme gibi şeyler de böyledir. Üçüncüsü ise, insanın kendi nefsiyle arasındaki zulüm: Rahbaniyet (dünyaya tamamen sırt çevirmek) veya nevanın, zevklerin esiri olmak [524]
Gerçekte bu üç zulmün hepsi (aldatma, dolandırıcılık, iftira, ihanet, işkence) insanın nefsine yaptığı zulümde toplanmaktadır.Bunun için Allah şöyle buyurmuştur:"Onlar Allah'a zulmetmediler,ancak nefislerine zulmettiler." [525] Nefse zulüm kavramı, tefekküridir ve insanı içinde bulunduğu sıkıntı ve hoşnutsuzluklar üzerinde düşünmeye çağırır. Ayrıca İslam'ın bu geniş zulüm idraki, "insanlığın siyasi tecavüzden korunması hususunda İslam'ın çağımıza yapabileceği eşsiz ve köklü katkısı sayılabilecek insan haklarıyla ilgili bir söylemin husule gelmesine yol açabilir." [526]
Zulüm kavramı her türlü suistimal (kötüye kullanma, kötü şekilde istifade etme) ve istismardır. Bir yandan da kayba neden olmak, diğer yandan ölçüyü aşmak ya da ölçünün çok aşağısında anlamını taşır. Doğru yoldan şaşmak zulmün baş anlamıdır, hakikata iman etmemek, hakikati gizlemek ya da saptırmak yani yalan da bir zulümdür. [527]
Kur'ân açık bir şekilde göstermektedir ki dünyadaki bütün zulümler insan elinin eseridir, Allah en küçük anlamda bile zulmetmez. [528] Zulme karşı savaşmak sadece zulmün muhatabı olanların görevi değildir. Kur'ân zulme uğrayanların yanında savaşmayı bütün onur sahiplerinden, bir insanlık borcu olarak istemektedir. [529]
Elmalılı [530], hikmetin manalarını zikrettikten sonra zulüm hakkında şunları söylüyor:
"Hayır tohumu ekmek için yapılması gereken infakları isyan, günah ve şerlere sarfederek, şer tohumu ekmek veya itaatlere yönelik olması gereken adakları günahlara dönüştürmek, mallarını gizleyip, borç olan sadakaları vermemek, engellemek...Kötü ve bozuk şeyleri infak etmek veya gösteriş, iyiliği başa kakma ve eziyet ile infak etmek suretiyle zulmedenler, kendilerine yazık etmiş olurlar.Allah'ın hikmet sistemi bunları cezalandıracaktır. [531]
Bütün bunları temizleyecek olan "Hikmetin başı Allah korkusudur."[532] hadisi şerifinin ihtiva ettiği mana ve muhtevadır. Sonuç olarak hikmetin pratiği adalet olurken, zulmün pratiği ise fesad ve bozgunculuktur. Her yönden birbirine zıt kavramlardır.
Cehile fiili eski sözlüklerde iki mana verilir. Birincisi meşhur olan ilmin zıddı "bilgisizlik", ikincisi ise "hafif meşreblilik"dir. [533] Ağır başlılığın zıddı olan hafif meşreblilik, hafiflik veya münasebetsiz olan her hareketlilik cehile fiili ile ifade edilmiştir. [534] İsfehani [535], cehlin üç manaya geldiğini belirtir: Birincisi, ilmin zıddı, ikincisi, doğru ve gerçek olanın tersine inanma, üçüncüsü ise yapılması gerekenin tersini yapma şeklinde tasnif eder. [536] Ancak bu manalardan ayrı olarak, başta Goldziher [537] olmak üzere bazı çağdaş araştırmacılar İslami kaynaklara ve özellikle Kur'ân'ın üslubundan hareketle "cehalet" kelimesinin ilmin zıddı olmakla birlikte, birinci derece hilmin zıddı olduğunu kaydetmektedirler. Yani yumuşaklığın, tevazuun, akıllılığın, bağışlama ve sükunetin (hilm) karşıtı olduğunu ifade ederler. [538]
Hareketlilik ve hafiflik insanın tabiatı ile ilgili olduğu için cehalet veya cahillik; kendi başına, kimseyi takmayan, bağımsız, özgür, her şeyden azade gibi sınırsız bir hareket serbestisi tanımaktadır. Bundan dolayı cahiliyede "enfu" (burnu büyük) tabiri biraz farklılıklar olmakla birlikte hâlâ halk arasında tabir olarak kullanılan, "burnun büyümüş" tabiri karşıdaki kişinin istiğnasını, büyüklenmesini, gurur ve kibrini ifade etmek için kullanılır [539] Bugün Anadolu'da "delikanlı" olarak ifade edilen, bir çeşit gayrı ahlakiliği ve aşırılıkları meşrulaştıran anlayışın da bu anlamla yakınlığı vardır. Hiçbir değerin müdahale ettirilmediği alan olarak karşımıza çıkmaktadır. [540]
Cahil, ilimsizliğin hakim olduğu bir ortamda heva rüzgarının önünde bir yaprak misalidir. Orası artık hevanın, kızgınlığın, öfkenin, delikanlılığın, sınır tanımazlığın, kaba ve zorba otorite veya liderlerin dayatmalarının hakim olduğu bir mekandır. [541] Allah Teala kitabı ve hikmeti bu ortama indirerek burnu büyüklerin burunlarını sürtmüş, karşı çıkma, tehdit, işkence, boykot ve dayatmalara rağmen hikmetini tesis ettirmiştir. Kur'ân ve hikmet bu zihniyet ve onun savunucularının halk üzerindeki hakimiyetine son vermek için tâbilerini arındırmış, bilgisizliklerini okuma ve yazma öğreterek gidermiştir. Her türlü dayatma yerine ikna olmayı, kabalık yerine nezaketi, fedakarlığı, özveriyi, savaş yerine barışı ve sevgiyi, getirerek yeni bir dünya inşa etmeye çalışmıştır. [542] Cehalet, çirkinlik ve zarar[543]olduğu gibi Kur'âni hayat tarzına aykırı bir anlayış ve hayat biçimini kabullenmektir.
Netice olarak, cehalet ve cahiliyye bedevi bir kalabalığın veya insan yığınının ilimsizlikten kaynaklanan hayat tarzı, Kur'ân ve hikmet gönderilerek, verilerek ve öğretilerek medeni bir toplum haline getirilmiş, insanlar arasında ortaya çıkmış hayırlı ve dengeli bir ümmet olmuştur. Hikmetin olmadığı yerde cehalet, hikmetli toplumun oluşmadığı yerde de cahiliyye toplumu var demektir. Bu durumu şu şekilde gösterebiliriz
Kitab ve Hikmet İnsan Toplum Medeni Toplum Medeniyet;
Sonuçları: Bilgi, İlerleme, İnsan Hakları, İkna ve Değişim, Hoşgörü, Barış, Disiplin ve Saadet Cehalet İnsan Toplum Bedevi Topluluk Yozlaşma ve Çöküş;
Sonuçları: Bilgisizlik, Geri Kalmışlık, Diktatörlük ve Kölelik, Baskı, Terör, Buhran ve Çöküş
Gaflet sözlükte "bir şeyi yeterli ölçüde dikkat ve özen göstermediği için unutmak, dalgınlıkla veya unutmadığı halde terk ve ihmal etmek, bir şeyin gerekliliği ortada iken idrak edilememesi, aldanmak, farketmemek, boş bulunmak", gibi anlamlara gelir. [544] Cürcâni [545] "nefsin kendi arzusuna uyması ve vakti boş geçirmesi" [546] İsfehani [547] ise"yeterince uyanık ve dikkatli davranılmadığı için insana arız olan yanılgı hali" [548] diye tanımlarlar.
Kur'ân'ı Kerim maddi ve manevi menfaatlerini akleden, hatırlayan ve ona göre hareket edenleri zâkir, ulü'l-elbab, akledenler olarak nitelendirir; bunu yapmayanlara gafil demektedir. Ayetlerde genel olarak Allah'ın gafil olmadığı [549], herşeyden haberdar, hikmet sahibi olduğu vurgulanır. İnsanların bazılarının Kur'ân'a karşı duyarsız olduklarından dolayı gafil [550], kafir; bazılarının ise uyanık oldukları zikredilerek mümin oldukları belirtilmiştir. [551] Gafil olanlar aniden azaba çarptırılma [552] ve cehenneme atılma [553] ile tehdit edilirken; sabah akşam Allah'ı zikrederek gafil olmayanlar ise cennetle müjdelenir. İslam hukukunda sefeh ile ilişkisi kurularak, hacre konu olup olmayacağı tartışılmıştır. [554] Gafletin bir manası da tecrübesizlik olduğundan, zaman içerisinde tecrübe kazanılarak yok edileceği ifade edilir. Ayrıca çağdaş İslam hukukçularının bir çoğu gafilin sefeh gibi davrandığı, bunun da bir tür sefihlik olduğu görüşündedirler. [555]
Gaflet bilmeden, farkında olmadan [556] manasına kullanıldığı gibi; bile bile vahye düşmanlık [557] anlamında da kullanılmıştır. Gaflette, söz ve fiillerde kasıt olabilir veya olmayabilir. Her halükarda Kur'ân uyanık olmaya, bilgi ve gereğini yapmaya davet eder. [558] Netice olarak hikmet her türlü gafleti ortadan kaldırmak için gönderilmiştir. Bir başka ifade ile hikmeti elde etmek gafletten uzak olmakla mümkündür.
Zann kelimesi, sözlük anlamı itibariyle, sanma, sezgi, şüphe, kesin bilgi, kesin olmayan bilgi manalarına gelir. [559] Henüz emareleri açıkça meydana çıkmamış bir sahada ve mahiyeti bilinmeyen bir konuda akıl yürüterek tahminde bulunmak [560] olduğu gibi tedebbür ve düşünme sonucu oluşan kesin bilgiye de denir. [561] Tereddütlü ve ihtimalli de olsa bir hüküm aşamasına gelen zihni bir durumu ifade etmektedir. Zan kendisine uygun tarafı seçmiş olmakla birlikte, hâlâ diğer tarafa da ihtimal taşımadır. [562]
Lügat kitablarında kesin bilgi ifadesi geçmekle birlikte; Kur'ân böyle bir bilgiyi mutlak referans olarak kabul etmez. Ancak zann kavramını kesin bilgi ifade etmeyen manasında kullanmakla [563] birlikte, bazı yerlerde olumlu bir anlam yüklemektedir. [564]
Kur'ân zannı iki anlamda kullanır. Birincisi bilgi, kestirmek, yakın; ikincisi ise vehm ve kuruntudur. Ayrıca Kur'ân bazı zannları tasvib etmekle birlikte [565], bazılarını da eleştirmektedir. [566] Kur'ân'ın eleştirdiği zann, müşrik ve münafıkların kuruntu ve evhamlarına dayalı Allah ve yaratılış hakkında, gaybi konulardaki ileri geri konuşmalarıdır. Bu konuya örnek olarak;
"Yeryüzünde bulunanların çoğuna uysan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zannediyorlar ve onlar sadece saçmalıyorlar."[567] ayetini gösterebiliriz. Kur'ân'ın bilgi olarak gördüğü zanna ise şu ayeti örnek gösterebiliriz;
"Onlar, Rablerine kavuşacaklarını gözetir ve gerçekten O'na döneceklerini bilirler (zannederler)."[568] Bu örneklerin birincisinde belgeye dayalı olmayan vehm ve kuruntudan bahsedilirken, ikincisinde ise kesin bilgiye yakın bir ümidi ifade etmektedir.
Elmalılı [569] ise; "Ey iman edenler, zannın bir çoğundan sakınınız" [570] ayetini tefsir ederken, zannın bir kısmının günah olduğuna işaretle: "Çünkü zann ihtimal üzere bir hüküm olduğundan bir kısmı hakka hiç isabet etmez, etmeyince de başkasının hakkı taallûk eden hususta o surette aleyhine hüküm, bühtan ve iftira ve bir vebal olur".[571] yorumunu yapmaktadır.
Mevdudi [572] ise bu ayeti şöyle yorumlamaktadır: "Burada kişi mutlaka zannetmekten değil, fazlaca zannetmekten ve her zannettiğine tâbi olmaktan menedilmiştir. Bunun sebebi de zannın bir kısmının günah olması gösterilmiştir.
Netice olarak şu söylenebilir: Zannın bilgi ve ahlak ilişkisini ağırlıklı olarak insanların dünya görüşleri, inançları belirliyor. İnsan aklının ve idrakinin kuşatamadığı aşkın ve gaybi alanla ilgili tüm zannlara olumsuz bakılırken, insan tecrübesi ve beşeri boyutla ilgili alan, ahlaki bir yoruma tâbi tutulmaktadır. Bilgilenme boyutu ile de kesin bilgi gibi değer taşımadığını iyi yönleriyle zannla hareket edilmesinin yerilecek bir durum olmadığı çıkartılabilir. Ancak"atıp tutma"diye nitelendirebileceğimiz kuruntu, vehm, sanı ve tahminlerden kaçınılması öğütlenmektedir. Gerek bilgi felsefesi ve gerekse ahlaki anlamda kişinin ve davranışlarının hikmetli olup olmaması bakımından bir ilişki sözkonusudur. Hikmet zannla elde edilemeyeceği gibi, zannla hareket edenlerin hikmete nail olması mümkün değildir. Çünkü hikmet yakînî bilgi ifade eder, zann ise bilgiden birşey ifade etmez.
Lağv kelimesi kendisine itibar edilmeyen, boş, lüzumsuz, çirkin [573] her türlü faydasız, beyhude [574] anlamsız şeyi içine alır ve bu meyanda günahı, yalanı da kapsar. [575]
Kur'ân çirkin, yalan ve insanlarla alay eden boş ve lüzumsuz sözleri kategorileştirerek hükmünü verir. Lağv (boş sözü) iki şekilde değerlendirir. Birincisi boş, münasebetsiz, yararı olmayan; yani söylemiş olmak için söylenen ve söyleyenin değerini dinleyenler arasında basitleştiren sözlerdir. Bu sözlerin hiç birisine değerli, üzerinde düşünülecek, dinlenilecek ve gereği yerine getirelecek bir söz olarak bakmaz. Örneğin: "O müminlerdir ki yalana şahitlik etmezler. Lağv'a geldikleri vakit kerimane geçerler." [576] Mevdudi [577] bu ayeti şöyle yorumluyor: "Gerçek kullar Lağva, rastladıklarında, sanki bu pislik yığınıymış gibi vakarla geçerler. Ahlaksızlık, iğrenç sözler ve terbiyesizlik kiriyle zevklenmek için oralarda eğlenmedikleri gibi, her hangi bir tür kiri duymamak, görmemek veya kire bulaşmamak için bilerek ve kasıtlı olarak kirin bulunduğu yerlere gitmezler "[578] Mü'min imtihan bilinci kuşanmış, bu bilincin yüklediği sorumlulukla hareket eder, hayatını bu ciddiyetle sürdürür. Ahlak dışı hiçbir şeye meyletmedeği gibi koğuculuk, gıybet, iftira, yalan, güldürmece, çekiştirme, talk show, müstehcen şeylerle imtihan anını boş geçirmez."[579]Kur'ân mü'minlerin tavrını belirledikten sonra o ciddiyetlerine yakışır bir üslupla, onlar arasında lağv olabilecek, alışkanlık,dikkatsizlik veya doğru sanılarak yapılanlardan, sorumlu tutmayacağını belirtirken de zımnen Allah adına alış veriş veya diğer ilişkilerde sürekli kullanılan bir malzeme olması hususunda da dikkatli olunmasını ister. [580] Kur'an-ı Kerim'de, cennette hiç kimseye faydası olmayan, lüzumsuz bir sözün ve yalanın olmayacağını, Allah'ın böyle münasebetsiz sözlerle uğraşmayacağı hikmetine uygun söz söyleyeceği ifade edilir:" Orada ne boş bir laf (Lağv) işitirler, ne de bir tekzib (yalan)'ı, bir karşılık ki Rabbinden bir bağış yeter mi yeter!."[581]
Bu öğütler mü'minlere ahlaki noktada sürekli canlı tutulması gereken altın kurallardır. Lağv (boş söz) mü'minin, olgun, hikmetli bir şahsiyet olarak yetişmesine engel olduğu gibi, çağının kaderini değiştirebilecek hikmetli bir toplumun oluşmasında büyük bir engeldir. Çünkü lağv, bireyi ve toplumu zihinsel olarak uyuşturan, büyücülerin medyatik sihri gibidir. Ayrıca Kur'ân lağv kelimesini kafirlerin İslam'a karşı verdikleri mücadelelerinin (medyatik) kurumsal yönü olarak ortaya koymaktadır. Bu konuya işaretle şöyle buyurmaktadır: "Bir de o küfredenler: Şu Kur'ân ı dinlemeyin ve ona yaygara (lağv) yapın, belki bastırısınız."[582] Medyasını devreye sokarak yaygara koparmış ve Kur'ân'ın anlaşılmasını önlemeye çalışmışlardır.[583] Bu aldatma ve bastırma ile ilgili Kur'ân Lehvel Hadis (laf eğlencesi, talk show)'in insanı oyalayan, işinden alıkoyan, asılsız hikaye, masal, güldürü, şarkı ve gevezeliklerin [584] de Allah yolundan saptıran, zihni uyuşturan olduğunu belirterek şöyle buyurur; "İnsanlardan kimi var ki, bilgisizce (insanları) Allah yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için boş hadisi (eğlence sözünü) satın alır. işte onlara küçük düşürücü bir azap vardır."[585] Bu ayette özellikle (iştira) satınalma kelimesi bugün bu sahalarda yapılan ticari sektöre işaret eder ve bu sektörde yer alanlara dikkat edilmesi gerektiğini de tenbih eder. Netice olarak hikmet; yazılı, sözlü ve görsel, her türlü beyhude, çirkin ve lüzumsuz söz ve yaşantıdan beridir.
Kur'an-ı Kerim'de haddi aşmayı, ifratı ifade eden birçok kavram olmakla birlikte biz sadece birkaçına değinmekle yetineceğiz. İ'tida haddi aşmak, hakka tecavüz etmek, hak yoldan sapmak [586] manalarına gelir. Mu'ted haddi aşan azgın kimsedir. Haksızlıkta ölçüyü aşan [587] anlamı en kuvvetli şekliyle mu'tedin esim [588] kelimesinde zikredilir. Hadd’ bir şeyin kendisine varıp dayanacağı son nokta-çizgi demektir. Allah'ın koyduğu tüm sınırlara yaklaşan, bozan ve sürekli çiğneyip bunu bir meleke haline getirenler vardır. Aşırı gitmek bunun ahlak haline getirenlerin sıfatıdır. Onlar artık Allah'ın hududlarını hatırına getirmeyen, yani günahta, haksızlıkta aşırı giden, hayrı engelleyen kişidir. Mukatil [589] de bu manaları vererek her türlü kötülükte doruk noktası [590] şeklinde tanımlamaktadır. Razi [591]; İ’tida kavramını şöyle yorumluyor: "İnsanın iki melekesi vardır: Birincisi; kuvve-i, nazariyye, ki bunun doruk noktası, hakkı zatı gereği tanımakta yatmaktadır. İkincisi; kuvve-i ameliyye, ki bunun da doruk noktası, hayrı, sırf onu yapmak, işlemek için tanımada yatmaktadır. İ'tida kuvve-i ameliyyenin zıddı olup, şehvet ve garezi hislerle meşgul olmaktır ki bunun sahibi esimdir, Zira şehevi hislere kendini veren kimse, ibadet ve taate nadiren zaman ayırır. Çoğu kez de bu kıyamete iman etmesine mani olur." [592]
Bu kavramın ifade ettiği 'aşırılık, haddi aşmayı, zulmü ve tecavüzü kendisine meslek edinen huy haline getiren ve bu yolda önderlik yapan kimsedir Kur'ân-ı Kerim'de genellikle bu kavramla ahlaki ve hukuki yönden konulan hadlerin, haram ve yasakların çiğnenmesidir. Beni İsrail'in peygamberlerini öldürmesi [593]; iman etmemek [594]; ceza gününü tekzib [595]; şirk [596]; yalancılık [597]; katl'de haddi aşmak [598]; savaşı başlatmak [599]; gayri meşru talak [600]; kadına zarar vermek için boşama [601] gibi günahları içine alır.
Kur'ân-ı Kerim'de haddi aşmayı ve tecavüzü ifade eden kelimelerden birisi de Utuvv kelimesidir, Utuvv "taatten çıkmak"; ıslahına imkan olmayıp devam eden hal olarak tanımlanıyor. [602] Mücahid, [603] tuvv kelimesinin batıla iyice dalmak [604] olduğunu belirtmiştir. "Bununla beraber (karşımıza çıkacaklarını)ümit etmeyenler dediler ki: O melaike bizim üzerimize indirilse ya, yahut Rabbimizi görsek a! Doğrusu nefislerinde kendilerini büyüklendiler, büyük azgınlık ettiler'' [605] Bütün ayetlerde mütecaviz, serkeş, haddi aşan bir topluluğun aşırılıklarını ifade etmek için kullanılırken, Meryem suresinde [606] Hz. Zekeriyya'nın yaşlılığını, Hakka suresinde [607] ise Ad kavmini yok eden, engellenemeyen rüzgarı ifade eder. [608]
Ayrıca şatata kelimesi kök manası bakımından haddi aşmak, taşkınlık, ileri gitmek, doğrudan iyice uzaklaşmak, hak ve ölçüden adam akıllı uzaklaşmak, görüşte (fikir, düşünce) aşırı gitme [609] manasında kullanılır. Bu kelime toplam üç yerde [610] zulümde ifratı, Allah hakkında yalanı [611],açıkça zulümü [612] ve haksızlığı gösterirken; Cin suresinde [613], sefihin Allah hakkında söylemiş olduğu son derece aşırı, gayrı makul,temelsiz bir sözü olan Allah'a çocuk isnadıdır. [614]
Aşırılığı ifade eden bir başka kavram tağa; kök manası itibariyle sınırları aştı, azdı, azgın oldu, taşkınlaştı, ölçüsüz şekilde hareket etti, mutad ölçüyü itaatsizce geçti, müsrif oldu, ölçü dışı oldu, maksatsız oldu [615] gibi manalara gelen kelime dini ve ahlaki anlamda günahta ve isyanda en uç noktaya varmak [616], küfürde aşırı olmak, zulüm ve günahlarda ileri gitmek [617] gibi anlamlara gelir. Aşırılığı 'suyun kabararak yatağını aşması, sınırları aşması' örfi manasından alır [618] ve insanın yaratılmışlığını unutarak, küstahlaşmasını ifade eder. İstiğna hiçbir şeye kendini bağımlı hissetmeme, muhtaçlığı red ve herkes üzerinde kendini görüp azmak.[619] Tağut ise, Allah dışında ve Allah'a karşı haddi aşıp, mabudluk taslayan, alternatif hüküm ve hayat tarzı dayatıp, insanları Allah yolundan alıkoyan kişi, kurum, resmi ve gayrı resmi ideoloji ve sistemlerdir. [620] Burada önemli nokta tuğyanı yaşayan ve yaşatan kudret, güç [621] sözkonusudur. Kur'ân bunlara karşı mücadeleyi şiar edinenleri müjdeliyor. [622] Kur'ân-ı Kerim'de peygamberlerin kaale alınmaması [623], Allah'a imansızlık ve hürmetsizlik [624] vasıfları ifade edilirken en büyük firavun ve firavunlar için de bu fiil kullanılır. [625]
Netice olarak aşırılığı, ifrat ve tefridi ifade eden bu kelime ve kavramlar hikmet terimi ile her yönden zıt anlam alanına sahiptirler. Çünkü her aşırılıkta bir zulüm varolup, bu zulmün gereği her şeyi layık olduğu yerden alıkoyma sözkonusudur. Hikmet ise herşeyi layık olduğu yere koyma düşüncesi ve pratiğidir.
Beğa fiilinin masdarı olan bağy; zulmetmek, kibirlenmek, haktan dönmek, tecavüz etmek, iftira etmek, böbürlenerek yürüme [626], beğenilme hususunda hadde tecavüz etme, haddi aşma anlamlarına gelir. [627] Bağy; kibir, zulüm, haddi aşmak, aşırı gitmek, hased, başkasına haksızlık ederek zulüm yapmaktır. [628]
Bağy, iki guruptur: Birincisi övülen bağy; adaletten ihsana, farzlardan nafilelere geçmektir. Ancak pek çok yerde bağy denilince ikincisi, yani zemmedilen bağy kasdedilir. [629] Kur'ân'da seksene yakın yerde çeşitli kalıplarla fiil olarak ve yirmi civarında yerde de isim olmak üzere yüze yakın yerde geçmektedir. Ayetlerde bağy hem lügat hem de terim anlamında kullanılmıştır. Kasas ve Şura surelerinde [630] azgınlık; Kasas [631]'da bozgunculuk; Tevbe [632]'de fitne çıkarmak; Hucurat [633]'da tecavüz etmek, saldırmak; Al-i İmran [634]'da aramak; yine Al-i İmran ve Araf [635]'da Allah'ın dininde eğrilik olduğunu söyleyerek haddi aşmak; En'am ve Araf [636]'da (Rab) aramak olarak geçer.
Aynı kelimeden türeyen ibteğa fiili "bir şeyi istemede çaba göstermek" anlamındadır. Eğer istenilen şey iyiyse eylem de iyidir. Nitekim Kur'ân'da "Yüce Rabbin vechini ibtiğa" [637],"Rabbinin rahmetine ibtiğa "[638] ve özellikle "Allah'tan lütuf ve Allah'ın fazlını ibtiğa" [639] şekillerinde geçtiği gibi "kalplerinde maraz olan kişilerin fitne ve tevilini ibtiğa" ile müteşabihlere uydukları da belirtilir.[640]
Bağy kelimesi; zulüm,insanlara sebepsiz olarak otorite kurmak, zor kullanmak, ayıplarını araştırmak, gıybetlerini yapmak, haktan batıla geçmek gibi şeylerdir. [641] Düşmanlıkta, zulümde aşırı gitmektir. Bağy akrabaya vermenin, iyilik etmenin karşıtıdır.[642] Şeytani ve vehmi bir kuvvet olan bağy, devamlı bir biçimde insanlara hükümran olmaya, onlara tepeden bakmaya, riyasetini ve liderliğini öne sürmeye çaba sarfetmektir. [643] ayette, herkese, özellikle akrabaya yardım etmek emredilirken bunun karşıtı olan bağy, yani insanlara saldırmak, başkasının hakkını gasbetmek, zorbalık, egoizm men edilmiştir. [644]
Bağy; genel ahlak kurallarını aşan ve yaratıcı olsun yaratıklar olsun, diğerlerinin haklarını çiğneyen her türlü kötü davranıştır. [645] Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, bağy; insanlara, akrabaya, iyilik etme yerine onlara zulmetme, onlara otorite kurup, zor kullanma ve egosunu tatmin etmedir ki Allah bunu yasaklamıştır. Hikmet ile bağy arasında ilişki ise; biri itidal, denge, bireysel ve toplumsal yönde ahlaklılığı ifade ederken, diğeri aşırılık, tecavüz ve karışıklık yaratmayı ifade eder.
Serafe fiilinin if’al babında masdar olan "israf"; haddi aşmak, ölçüsüz yapmak ve insanın yapmış olduğu her fiilde hadde tecavüz etmesi demektir. [646] İsraf, genellikle infakta olur. İsrafta bazan miktara, bazan da keyfiyete itibar edilir. Süfyan bu hususta; çok az da Allah'a itaat dışında infak edilen her şey israftır demiştir. [647] İsraf, doğru ölçüyü aşmak ya da ihlal etmek anlamındadır. İsrafın birincil anlamı, başkasının hakları sözkonusu olmaksızın meşru sınırların ötesine geçmek, aşırı harcamada bulunmak ve bu nedenle de itidal sahibi olmamak, aşırılık yapmaktır. [648]
Kur'ân'da konuyla ilgili ayetlerde bu husus çok açık zikredilmiştir:
"Onlar sarfettikleri zaman ne israf ederler, ne de cimrilik, ikisi arasında bir yol tutarlar."[649]
"Ey insanlar! her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin, yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah müsrifleri sevmez. [650]
Bu iki ayette de israf ölçüsüzlük anlamına gelmektedir. [651] Yukarıdaki ayette israf, asli manası olan haddi aşmak anlamındadır. [652] Kur'ân-ı Kerim'de israf kelimesi, bir çok yönleriyle, Allah inancına karşı gelerek normal sınırın dışına çıkmak anlamında kullanılmaktadır. Müsrif bu çok yaygın anlamıyla, imana karşı koyarken şiddet gösteren ve Allah'ı inkarda ileri giden kimse olmaktadır. [653]
"Firavun ve erkanının kendilerine fenalık yapmasından korktukları için, toplumun az bir kesimi dışında kimse Musa'ya inanmamıştı. Çünkü firavun yeryüzüne hakimdi. O gerçekten müsriflerdendi."[654] Kur'ân-ı Ker'im'de israf kelimesi, kafir ve küfür [655], şirk [656], livata [657] anlamlarında kullanılmıştır. Sonuç olarak Kur'ân israf ve ondan türeyen kavramları şu şekilde kullanır: İsraf kelimesi bir çok yerde Allah'ı inkar ve O'na inanmama hususunda karşı koyup meydan okuma anlamındadır. Bazı yerlerde de, saçıp savurmaya eşit olan harcamadaki ölçüsüzlüğü ifade eder. [658] Bu yönüyle her türlü haddi aşma ve aşırılık olan israf her şeyi yerli yerinde kullanma ve harcama olan hikmetle zıd bir durum arzetmektedir. Hikmet itidalin, dengenin ve adaletin koruyucusu iken, israf ise her türlü sapkınlık, dengesizlik ve zulmün sebebidir.
Bezara fiilinden gelir. Fiilin anlamı tohum ekmek, dağıtmak, ölçüsüz dağıtmaktır. Bezr; tohum, nesil demektir. Fiilin tefil babındaki masdarı olan tebzir; tohumu gereken yere atmamak ve böylece onu kaybetmek, karşılığında bir şey almamak demektir. Vereceği malın miktarını bilmeyen kişi görünüşte tohum saçıp zayi eden kişi gibidir. [659]
Kur'ân'da, sahip olduğu malı dağıtma hususunda şaşırma ve sapma olayı için yerine göre tebzir ve sefeh tabiri kullanılmış; böyle olanlar da mübezzir veya sefih olarak isimlendirilmiştir.[660]
"Akrabaya, düşküne, yolcuya hakkını ver; saçıp savurma; saçıp savuranlar şüphesiz şeytanlarla ardeş olmuş olurlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür." [661] Saçıp savurma ifadesiyle yasaklanan, saçıp savurmadan anlaşılan, belirlenen yerler dışında yapılan ve genel yararı zarara çeviren uygunsuz harcama- Bu sebeple ayet, yasaklamadan sonra saçıp savuranları şeytanlara bağlamış ve Allah'a nankörlük edenler olarak tanıtmıştır. Böylece saçıp savuranlar, az veya çok da dağıtsalar mallarını kötülük ve haksızlıklara harcayanlardır. [662]
Ayette geçen tebzir kelimesi ile ifade olunan israfı, İbn Abbas [663] ve İbn Mesud [664] "yersiz sarfedilen şey" olarak tefsir ediyorlar. Mücahid [665] ise bu konuda şöyle demektedir: "Bir kimse yerli yerine vermek şartıyla bütün servetini sarfetse yine israf etmiş sayılmaz. Fakat yersiz olarak verdiği bir ölçek veya birkaç gram şey dahi israftır. [666] İsraf ve tebzir arasında umum husus farkı bulunmaktadır. Yani israf umumi, tebzir ise hususidir. Sadece mal ve harcama hususundaki ifrata tebzir denilirken, bunlar da dahil diğer tür ifrat ve haddi aşmaya da israf denilir. [667] Hikmetli olan kişi malını her türlü saçıp savurma ve cimrilikten koruyan, malını yerli yerinde, Allah yolunda harcayandır. Şeytanın fakirlik korkusuyla aldatmasına kanmayarak hikmete hak kazanandır. Tebzir ise bireyin ve toplumun ekonomik durumu düşünülmeden gelişigüzel yapılan mali israfı ifade eder. Hikmet ekonomik ve siyasi kalkınmanın temeli iken, tebzir her türlü enflasyonist ortamın sebebidir. Bu yönüyle hikmet ve tebzir birbirine zıt anlam alanlarına sahiptirler.
Malı tutmanın, hapsetmenin uygun olmadığı yerde malı tutmaktır. Bunun zıddı cömertlik (cud) tir.[668] Buhl (cimrilik) iki kısımdır: Birincisi kendi malında buhl, ikincisi başkasının malında buhl. Bunun ikisi de zemmedilmiştir. [669]
"Bahil" den kasıt genellikle bir kimsenin para biriktirmesi, ne kendine ne de çoluk çocuğuna sarfetmemesi için kullandığımız cimrilik ile sınırlı değildir. Bu kelime aynı zamanda, iyilik ve hayır için Allah yolunda mal sarfetmemek anlamına da gelir. Bu bakımdan kendi rahatı, eş ve çocuklarının eğlencesi için çok cömertçe mal sarfeden, ama hayırlı bir iş için cebinden beş kuruş bile çıkmayan kişi de "bahil" dir, cimridir. [670]
Kur'ân'da yedi ayette geçen "buhl" ve çeşitli fiil şekilleri, genellikle zekatı vermemek, Allah yolunda infak etmemek, başka verenlere engel olmak manasında kullanılmıştır. Tevbe suresinde [671] zekatı kin tutarak veren ya da açık açık herhangi bir şey vermeyi reddeden zengin Mekkeliler, İslam'ı benimsedikten sonra bile, Allah tarafından cimrilikle tavsif edilmiştir. [672] Ayetlerde geçen Allah yolu'nda infak etmemek, vermemekten kasıt ya da onların tel'in edilmesi, genel olarak cimrilik değil, belirli dini faaliyet sahasındaki cimriliktir, yani ebedi cehennem cezasına çarptırılanlar, Allah yolunda cimri olanlardır. [673]
Kur'ân'da cimriliği ifade eden başka kelimeler de kullanılır. "Hasis", "katır","şuh" bu kelimelerdendir, İsra suresinde [674] kullanılan "katur", bahil ile aynı anlamdadır. Yani buhl eden, hasis, eli sıkı yahut cimri kişi demektir. Furkan suresinde [675] de israfın zıddı olarak kullanılmıştır. Kur'ân "şuh" kelimesini, cimriliğin yahut tamahkârlığın son derecesi olarak kullanmaktadır. [676] "Şuh" ile "buhl" arasındaki fark; buhl cimrilik hareketinin kendisini gösterir, şuh ise, ruhun, cimrice eylemleri gerekli kılan özel durumunu gösterir. [677] Bu üç kavram ferdi ve toplumsal boyutu ile her türlü aşırılığı ifade eden kavramlardır. Aşırılık itidal seviyesine döndüğünde hikmet olur. Bu yönüyle zıt iki kavramdır.
Fehaşe fiilinin masdarı olan "fuhş, fahşa, fahişe"; aşırı derecede çirkin ve kötü olan fiiller ve sözler demektir.[678] Fahşa yahut fahişe, ölçünün ötesinde kötü ve tiksinti verici olan herhangi bir şeyi belirtir. [679] Kur'ân-ı Kerim'de yedi âyette "fahşa", onüç ayette "fahişe" dört ayette de "fevahiş" şeklinde kullanılmıştır.
Kur'ân da çok sık olarak "su" ile bağlantılı olarak kullanılır.
"Şeytanın izinden gitmeyin. O sizin aşikar hasmınızdır. Size su' ve fahşa'dan başka bir şeyi tembih etmez".[680] Bu ayetlerden anlaşılacağı gibi su' ile fahşa arasında büyük bir bağlantı vardır. Hatta hemen hemen anlamdaş kabul edilebilir. [681] Yusuf [682] ve İsra [683] süresindeki ayetlerde "fahşa" kelimesi zina anlamındadır. Bakara [684] ve Araf [685] surelerindeki ayetlerde fahşayı şeytanın emrettiği açıkça belirtilmiştir. Bunun tam tersine, Allah tüm fahşayı kesinlikle yasaklamakta ve adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emretmektedir. [686] Bu ayetteki "fahşa" kelimesi ile bazı görüşleri şöyle belirtebiliriz:
Fahşa, çirkinlikte aşırı gitmek demektir. Bundan maksat zinadır. [687] Ayette bahsedilen "fahşa"nın, zina, cimrilik ve ister büyük ister küçük, ister fiille ister sözle ilgili olsun, her türlü günah anlamına geldiği ileri sürülmüştür. [688]
Fahşa; çirkinlikte aşırı olan sözlü ve fiili günahlardır. Mesela: Yalan, bühtan, şeriatı küçük görmek, zina, livata gibi. [689] Fahşa şehvette aşırı gitmektir. Fahşa, adaletin karşıtıdır. Çünkü itidal yolundan ifrat tarafına girilmiştir. [690] Fahşa Allah'ın haddlerini çiğnemektir. [691] Ankebut suresinde [692] namazın uzaklaştırdığı kötü şeyler arasında fahşa da zikrolunmakta, ancak münkerin yanında zikrolunması ve ayetin sonunda da Allah'ı zikir ve O'na ibadetten alıkoyan herşeye şamil olabileceğini söyleyebiliriz. [693]
Fahşa kelimesi, gayri ahlakı, müstehcen, kötü, çirkin, adi, terbiyesiz;. herşeye veya genel beğeni ve edep kurallarına uymadığı için duyulması ve görülmesi uygun kaçmayan şeyleri; zina, fuhuş, homoseksüellik, çıplaklık, açıklık, hırsızlık, soygun, içki, kumar, dilencilik, terbiyesizce konuşma ve benzeri şeyleri içerir. Aynı şekilde bu ahlaksızlıkları toplumsallaştırmak ve yaymak da fahşanin içine girer. [694]
Netice olarak şunu diyebiliriz: insanın, sevgilerinin doyurulmasında, Allah'ın çizdiği normal ve fıtri sınırların dışına taşıp, sapık yollarda tatmin araması fahşa, fuhş ve fahişedir. Hikmet tüm bu kötü davranış ve hayat şeklini değiştirmek için Allah tarafından verilmiştir. Bundan dolayı hikmete, ahlaki anlayışta “Allah'ın ahlakı ile ahlaklanmak” [695] olarak da tanım yapılmıştır. Hikmet sözlü, ameli, ilmi ve ahlaki anlamda dengeli ve vasat bir meleke olduğundan her türlü aşırılıklardan uzaktır. Kendisine hikmet verilen kimse çok hayır verildiğinden, şimdiye kadar açıklanan kötü söz ve davranışların hepsinden beridir. Düşünsel ve ahlaki anlamda olgunluğu yakalayarak, toplumda onurlu, şahsiyetli bir örneklik sergiler.
Müslüman filozoflara göre hikmet (felsefe) insanlığın yaşıyla yaşıttır. Çünkü bilgelik Hz. Adem (a.s)'le başlamış, O'na vahyin verilmesi ile birlikte hikmet de verilmiştir Bu görüş Kur'an tarafından desteklenirken, tarih boyunca insanoğlunun kutsal saydığı tüm metinler tarafından da onaylanmaktadır. İnsanlık hiçbir zaman hikmetten yoksun kalmamıştır. [696] İlk medeni toplum peygamberlik müessesesi ile başladığına göre, hikmetin kaynağı Allah, ilk temsilcisi peygamber olması nedeniyle nebevi bir özellik taşır. Büyük Hermes'in Hz. İdris (as) olduğu konusunda İslam ve batı kaynaklarında üzerinde durulan hususlardandır. [697] Hikmet, peygambersiz veya peygamberin mesajının tahrif olduğu bazı dönemlerde ve toplumlarda felsefe olarak şekil değiştirdiyse de sürekli özünü korumuştur. Tarih boyunca böyle anonim bir özellik taşıyan hikmet veya felsefe bir tekniğin, bir bilimin adı olmaksızın aklın mutlak bilgisi anlamında kullanılmıştır. Ayrıca hikmet kelimesi, nakli bilimlere karşılık olmak üzere akli bilimlerin tamamını kapsayan bir anlam verilerek kullanılmıştır. Bu çerçevede felsefe kelimesini Yunanlılar'dan alan müslümanlar, kelimeyi hikmet karşısında kullanmışlardır. Bu kelime ilahiyat, fizik, matematik, siyaset, ahlak bilimlerini de aşan bir genel anlama sahip olduğundan, bu akli bilimlerin tamamını kendisinde toplayan kimseye de filozof demişlerdir. [698]
İnsanlık tarihine hikmet perspektifinden baktığımızda inişli çıkışlı bir seyir izlediği anlaşılmaktadır. Tarih boyunca toplumların çeşitli evrelerinde, farklı toplum ve şartlarda farklı isim ve şekillerle yaşamıştır. Özünü korumakla birlikte kaybolmaya yüz tuttuğu her topluma peygamberler gönderilmiş ve tarih sahnesinde hikmetin ihya önderliğini genellikle bu elçiler üstlenmişlerdir. Daha sonraki dönemlerde veya peygambersiz toplumlarda hakikat arayıcıları, insanın kurtuluşunu ve mutluluğunu önceleyen bilge kişiler bu mirasa sahip çıkmışlardır. Bu sahip çıkış Hz. Peygamberin dilinde şöyle ifadesini bulmuştur: "Hikmet mü'minin yitiğidir. Onu nerede bulursa almaya en çok hak sahibidir" [699] Bu rivayet, çerçevesinde İslam tarihinin ilk filozofu sayılan El Kindi [700] şöyle diyordu:
Bize hangi kaynaktan gelirse gelsin, bize ister geçmiş nesillerden, ister yabancı halklardan gelmiş olsun gerçeği öğrenmek ve kendimize mal etmekten utanmamalıyız. Hakikati arayan için hakikattan daha değerli hiçbir şey yoktur. Hakikat hiçbir zaman kendisine ulaşanı ucuzlatmaz ve alçatmaz, aksine onu onurlandırır ve ona soyluluk kazandırır. [701]
Hikmet ifadesini en güzel şekilde peygamberin dilinde ve tebliğinde bulduğuna göre, Mezopotamya veya Ortadoğu, hikmetin bölge ve vatanı olarak yeşerdiği, filizlendiği yerdir. Çünkü tarihi vesikalar bu bölgenin insanlığın ilk yerleştiği ve peygamberlerin ilk gönderildiği topraklar olduğunu bize göstermektedir. Hikmet, bu peygamberler yurdundan Hint, Çin, İran, Mısır ve Yunan gibi merkezlere yayılmıştır. Yunan'da farklı form ve ifade biçiminde ortaya çıkmış, felsefe olarak adlandırılmış olsa da özü itibariyle hikmet korunmuş ve felsefenin İslami öğreti ile çelişmesi sözkonusu olmamıştır. [702] İbn Bacce [703] bu konuda şöyle diyor:
"Kimi insanlar, felsefenin kadim toplumlar ve cahiliyyeye ait bir şey olduğunu sanır ve ona karşı çıkar. Oysa insanın mahiyetini araştıran ve bizi Allah'ın marifetine götüren hikmet ilimleri maddi yarar sağlayan bütün tabiat ilimlerinden daha üstündür."[704]
İslam'da, hikmet anlayışı vahiy kaynaklı olup olumlu bir anlam içermesine rağmen, hicri II. asırdan itibaren hellenistik felsefenin tercümesiyle başlayan yabancı düşüncelerin tesirleri ile çeşitli tartışmalar ve çeşitli gruplar ortaya çıkmış, neticede felsefe olumsuz bir tepki ile karşılaşmıştır.[705] Felsefe, Gazzali [706]’nin aritmetik, geometri, mantık gibi bazı bölümlerinin dine aykırı olmadığını ilan edene kadar sünni ekol tarafından dışlanmıştır. Gazzali [707]'den sonra bu muhite de yerleşerek kelam ve tasavvuf üzerinde tesirli olmuştur. Bu dönemden sonra hikmet ilmi iki ana bölüme ayrılarak, mücerret bilgilere nazari (kuramsal) hikmet, tatbiki bilgilere ameli (uygulamalı) hikmet denildi. [708]
İslam filozofları vahye bağlı düşünce tarzı ve bunun tabii sonucu olan hikmetle, salt akli bilgiyi içeren felsefe arasındaki temel ayırımın farkında olmalarına rağmen, bu iki kavramı birbirinin yerine kullanmışlardır, İslam hakîm (bilge)lerinin felsefi bağlamda yapmak istedikleri bütün kültürlerde nübüvvet temeline dayalı hikmet ve ilimleri İslam'ın kapsayıcılığı içinde yoğurmak, özümlemek, böylelikle insanlık tarihinin en zor fakat en önemli işini başarmaktı. Bu yolun önde gelen isimlerinden Suhreverdi [709] 'ye göre, hikmet daha önceleri eski Hindular, iranlılar, Babilliler, Mısırlılar ve Yunanlılar arasında vardı. Bu hikmetin Aristo'ya kadar devam ettiğini Aristo'nun ise bu hikmeti akılcılıkla sınırlandırıp sona erdirdiğini söyler. Ona göre hikmeti Allah tarafından insanlara öğreten felsefe bilimlerinin kurucusu İdris peygamber veya Hermes'tir. Bu hikmet daha sonraları iki kola ayrılmış bir kolu İran'a uzanırken diğer kolu Mısır'a ulaşmıştır. Mısır'dan da Yunanistan'a varmış ve nihayet bu iki kaynaktan İslam'a gelmiştir.[710] Farabi de aynı görüşü dile getirerek, felsefenin kadim çağlarda Irak Keldanileri arasında doğduğunu oradan Greklere, Greklerden Süryanilere ve sonra Araplara geçtiğini belirtmektedir. [711]
"Sicistani [712] 'nin Sivanul-Hikme'de belirttiğine göre Lokman Hekim, Davud (a.s)'ın çağdaşıydı. Şam bölgesinde yaşıyordu. Yunanlı Empedokles ondan hikmeti aldı ve Yunanistan'a dönünce kâinatın yaratılışından söz etmeye başladı. Yunanlılar Lokmanı sohbetlerinden dolayı hakim diye vasıflandırıyorlardı. Onlarda ise ilk hakim Empedokles'tir. İkinci hakim olarak Pisagor [713]'u kabul ederlerdi. O da hikmeti Hz. Süleyman (a.s)'ın izleyicilerinden almıştı. Geometriyi Mısırlılar'dan Girit ve Kıbrıs vasıtasıyla Yunanistan'a götürmüştü".[714] Lokman'ın hikmeti, diğer İslami kaynaklarda da kaydedildiğine göre, İslam gelmeden önce Arapların elinde en değerli ilim hazinesi olarak bulunmaktaydı. [715]
Farklı değerlendirmelerden anlaşıldığına göre hikmetin ilk öğreticisinin İdris (a.s) olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu da gösteriyor ki aralarında uzun zaman geçmesine rağmen peygamberler birbirlerinin takipçisi olmakla kalmayıp, bozulan vahyi tashih ettikleri gibi, hikmeti de tashih etmişlerdir. [716] İlahi ve evrensel olan hikmetin önemi bütün ırk ve coğrafyaları kuşatan bir şekilde şöyle ifade edilmiştir: Hikmet, Greklerin (aklına)başına, Arapların (lisan)diline, Farislerin kalbine, Çinlilerin ellerine indiği rivayet edilmektedir. [717]
Bu durum gösteriyor ki insanlık tarihinde vahiy kaynaklı bilgi kaybolmasına rağmen, vahyin yolunu takib eden, onu yorumlayan akli bilginin hüküm sürdüğü dönemlerde hakimler ortaya çıkmış, hikmetin korunarak daha sonraki nesillere aktarılması başarılmıştır. Ancak hikmetin öne çıkan yönü bölgeden bölgeye, nesilden nesile ve topluluktan topluluğa göre farklılıklar arzetmiştir. Hiçbir zaman insanlık hikmetin feyzinden uzaklaşmamıştır. Sadece rengi değişmiştir. Buna en güzel örnekleri Yunan'da yedi hakime parelel olarak İran'da Avestanın bahsettiği hakimleri, Hint'te Budda, Jaina'dan önce ve sonra gelen hakimleri görüyoruz. Onların peygamberler gibi halktan uzakta, inziva ve uzletleri, züht ve tefekküre dalışları, böylece ilahi hakikate ulaştıktan sonra, hikmeti halka öğretmek için tekrar topluma geri dönüşleri önemli bir gerçektir. [718]
Hikmet; dünyanın doğusunda Mezopotamya, Mısır, İran, Hint ve Çin gibi belli başlı merkezlerde geleneksel anlamda ortaya çıkarken; batısında görülen Yunanistan'da ise bu doğulu ve dini karekteri ancak Pisagor [719]'a kadar korunabilmiş; ondan sonra özellikle Sokrat, Eflatun ve Aristo ile Yunan düşüncesi ve ilimleri ilahi izleri aklileştiren felsefi bir kimlik kazanmıştır.
İslamiyetin doğuşu ile Hz. Muhammed (a. s) tebliğinde üç temel noktaya temas ediyordu: Biri, görece seküler bir forma dönüşmüş insanı asıl yaratılış kimliğinden uzaklaştıran "din dışı" düşünce ve öğretileri reddetmek; ikincisi saf hikmete dayanmakla beraber, çevresel, tarihsel, geleneksel ve beşeri etkiler sonucu değişikliğe uğramış din, düşünce ve öğretilerdeki yerleşik bozuk unsurları ayıklamak kısaca bütün kültürlerde var olan tevhidi yeniden diriltmekti. [720] Üçüncüsü ise şimdiye kadar insanlığın kısmen haberdar olduğu, kıyamete kadar insana rehberlik edecek hikmetin temel prensiplerini oluşturan ed-Dinî öğretmek ve göstermekti. Bize Kitab'ı ve hikmeti öğretmek üzere gelen son peygamber, tamamlanmış ve kemale erdirilmiş bir din bırakarak gitti. [721] Son peygamberin kendisi ile zamanın sonu arasındaki mesafe iki parmak arası kadardır. Yani insanın yeryüzündeki hayatı olan tarihini gün dönümüne benzetirsek, şimdi biz ikindi vaktini yaşıyoruz. Tarihin şafağında Adem, kuşluk vaktinde Nuh, öğle vaktinde İbrahim ve ikindi vaktinde ise son peygamber olan Hz. Muhammed'tir. [722]
Bu gerçekten hareketle hikmet, tarih boyunca sürekliliğini korumuş, gönderilen peygamberler vasıtasıyla gerçekleştirilmiştir. "Hikmetin etkisini tamamen kaybettiği, onu çağrıştıran her türlü unsurun kökten tasfiye edildiği tek düşünce biçimi hiç kuşkusuz Avrupa'da görülen rönesans sonrası kültür ve felsefedir. Belki ilk" defa aydınlanma 19. yüzyılda metafiziği bilimlerden arındırma ve seküler batı düşüncesi tümden hikmetten yoksun bir düzünce ve kültür formu geliştirmeye teşebbüs etmiştir. " [723]
İslam dünyasında nebevi öğreti ile beraber 8. yüzyıldan başlamak üzere 12. yüzyıla kadar müslümanların evrimin tersini izleyen bir çizgi berinde Yunan'dan İslami düşünce ve maneviyat iklimine intikal ettirdikleri bu felsefe ve ilimlerde yine de hikmetin korunmuş unsurları vardı. Bilhassa Meşşailer, bu felsefe ve seküler kültüre karışmış hikmeti ayıklayıp ortaya çıkardılar. [724] Bu dönemde Amiri [725], İbn Sina [726], Gazzali [727], Suhreverdi [728], İbni Rüşd [729], Fahreddin er-Razi [730], ve Muhyiddin İbn Arabi [731] gibi İslam'ın özgün kalıpları içinde hikmetin evrensellik ve sürekliliğini vurgulayan bir çok sentezci zeka yetişmiştir. [732]
Bu dönem fazla uzun sürmeden meşhur muhaddis İbnü's-Salah eş-Şehrezuri [733] 'nin bazı dindar çevrelerin felsefeye bakışını yansıtan fetvası belki son noktayı koymada büyük role sahiptir. Çağının dehası olan Kemaleddin b. Yunus el- Mavsili'ye [734] akın akın gelen talebeler içerisinde İbnü's-Salah da vardır. Fakat uzun uğraşılara rağmen İbnü's-Salah'ın kafasına mantık girmiyordu. Kemaleddin 'kendine işkence etmekten vazgeçmen en iyisi' deyip ona nasihat ettikten sonra İbnü's Salah mantığı bırakır, fakat mantığı bırakmakla yetinmez, kendisine felsefe ve mantığın öğrenilmesi ve öğretilmesi hususunda sorulan soruya şu fetvayı yayınlar: "Felsefe, aptallığın temelidir [735]. Tüm sapıklıkların ve yanlışlıkların sebebidir. Felsefe ile iştigal eden, şeriatın güzelliklerini göremez olur. Felsefe çalışan yahut öğreten Allah'tan uzaklaşıp, şeytana yaklaşır. Mantık felsefenin girişidir, kötünün girişi ise kötüdür. Dolayısıyla onunla uğraşma şeriatın mubah gördüğü bir şey değildir. Ne sahabe, ne tabiin, ne de müctehid imamlar onu mübah görmüşlerdir. Şer'i ilimlerde mantık ıstılahlarını kullanma ihtiyacı yoktur. Şeriat ve şer'i ilimler tamamlanmıştır. Bu ilimlerin üstadları felsefe ve mantık ortada yok iken ilmi derinliği ortaya koymuşlardır. Bir faydasına inanıp felsefe ve mantıkla uğraşanın şerrinden müslümanları korumak sultanın vazifesidir. Sultan böylelerini medreselerinden çıkartmalı, hâlâ aynı şeyle meşgul olup olmadıklarını takip ettirmeli, filozofların itikadına bağlı olduğunu açıkça söyleyen ise, İslam ve kılıç arasında tercihe zorlanmalıdır. " Benzeri resmi bir genelge İbn Rüşd [736] 'ün akidesinden şüphelenilmeye başlanıldığında yayınlanmıştır. [737] Bu ve benzeri fetvalar alimlerin felsefe ile meşgul olmalarına engel teşkil etmiştir. Bu yüzden İslam dünyasında düşünceye dayalı yeni fikir ve ilimlerin gelişimi engellenmiştir.
Hikmetin tarihini değerlendirirken nebevi hikmet'in temel teşkil ettiğini ve hikmetin asıl yurdunun Mezopotamya olduğunu ifade etmiştik. Mezopotamya kökenli dinlerden olan Sabiiliğin [738] hikmet anlayışından kısaca bahsederek nebevi hikmet'i kabul edip etmediğini ortaya koymuş olacağız.
Sabiiler insanı üç unsura ayırırlar: Papria (Ceset), Nişimta (Ruh) ve Ruha (can yada nefs). Sabiiler varlıkta dualist bir doktrine sahip olduklarından aydınlık-karanlık, şeytan ve melek, ışık alemi-sufli alem diye ayrıma giderler, madde karanlıktır. İnsan cesetten (maddeden) kurtulunca ışık alemine yükselince huzura kavuşur. Ayrıca karanlık güçlerle ışık alemi (aydınlık) güçleri arasında sürekli bir mücadele vardır. Bu mücadelenin galibi olmak için ışık alemi elçilerini göndererek insanlar arasında elçiler (peygamberler) seçerek karanlık güçlere kalkan olmuşlardır. Sabii inancına göre Ademin cesedine konulan ruh (Adakas, Adakasmama, Adakasziva gibi isimler verilir), bütün insanların cesetlerine konulan ruhun prototipidir. Bir nevi karanlığa bırakılan ruh, yeryüzündeki hayatından memnun değildir. Işık alemini arzulamaktadır. Bu ızdıraptan kurtulabilmesi için onun ışık elçisi ile irtibata geçip, ondan ilahi bilgiyi alması gerekiyor. [739]
Sabiilikte ışık aleminin bir parçası olan ruhun kurtuluşunun ışık alemine ait bazı unsurlar vasıtası ile olması gerekir. Bu aracı unsurlar ilahi bilgi ya da hikmet (gnosis) ve bu bilgiyi ruha ulaştıran kurtarıcı ya da aydınlatıcı (redcemer) varlıktır. Sabii kaynaklarında monda terimiyle ifade edilen gizli ve kutsal bilginin kaynağı ilahi ışık alemidir. Bu bilginin süfli alemden kaynaklanan çıkarımlar ya da gözlemler yoluyla elde edilmesi asla mümkün değildir. Beş duyu ile elde edilen bilgiden tamamen farklıdır. Ruha kötülük eden, ışık alemi ile ilişkisi olamaz ve o alemden bilgi alamaz. Kurtarıcı bilgi kazanılan bilgi değil bahşedilen yada verilen bilgidir. Hiç kimse çalışarak hikmeti (Monda) elde edemez. Ancak o bilgiler elçiler vasıtası ile iletilir. Bu bilgiyi kişinin alabilmesi için ortamı hazırlaması gerekiyor. Gerekli şartlar ise vaftiz ve yüce varlığa yönelme ile olur. Sabitlikte inanılan bilgi yüce ışık varlığının yani Tanrının bilgisidir (vahiydir). Bilgi (hikmet)yi Kuşta diye nitelendiren pasajlar da vardır. [740]
"Şefkatli ışık Kuşta! Gir, düşmüş arkadaşlarının evine git, sen seçilmiş olansın, övülensin. Bütün aileni başarıyla kuransın. Sen mükemmel bir mücevhersin, kendisinde kusur olmayan seçkinsin. Sen ışık ülkesine yol, mükemmelliğin yolusun. Sen gidip doğru kalpte yerleşen ezeli ve ebedi hayatsın. Efendim sana karşı ilgisiz olana ve yolunu hafif meşreplik alışkanlıklarına sapana yazıklar olsun. Sen mükemmellik zırhısın, kendisinde hata olmayan gerçeksin. Sen bilgesin (hakim) latifsin,sen ismini seven herkese hikmeti ve hamdi öğretirsin..." [741]
Yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla Sabiilikte hikmet bilgisi, anlayışı, yeteneği Tanrı tarafından verilen bir lütuftur. Bu lutfa mazhar olabilmek için maddi (karanlık) olan şeylerden uzaklaşarak bir uzlet hayatı yaşamak, ibadet ederek bir iç aydınlığa sahip olmak gerekir. İslam'ın manevi boyutu ile kısmen örtüşmekle birlikte, İslami hikmette maddi gerçekliğin ıslahını önceleyen pratik bir yönü vardır.
Konu ile ilgili olarak doğu hikmetinin bilgelerinden Buda [742], öğretisinde nazari hikmete engel olan beş etkenden bahseder: Bunlardan birincisi, nefsi hazlar; ikincisi, kötü kalplilik, nefret veya kızgınlık; üçüncüsü, uyuşukluk ve cansızlık; dördüncüsü, tahrik ve pişmanlık; besincisi, ise kuşkucu şüphe ve tereddütlerdir. Bu beş etken, doğru düşünme ve kavramanın önünde engel olduğu gibi, tüm gelişmelere de karşı çıkar. Ayrıca onların egemenliği altına girdiğimiz zaman, hangi şeyin iyi veya kötü, hangi şeyin doğru veya yanlış olduğunu kavrayamayız. Bu engelleri ortadan kaldırmanın yolu ise, insanı sürekli uyanık tutabilecek özelliklere sahip olmakla mümkündür. İnsanı uyanık tutacak hasletleri ise şöyle sıralar:
a- Dikkat: Tüm fiziksel ve zihni eylemlerde bilinçli, dikkatli olmak.
b- Araştırma: Karşılaştığı tüm sorunları araştırma.
c- Enerji: Amaca ulaşana kadar azimle çalışma enerjisi.
d- Neşe: Pesimist, karanlık veya melankolik ruhi bir tutuma karşıt olan bir yetenek.
e- Bedenin ve ruhun gevşemesi: Bütün kasılmalara karşı yürümek.
f- Tefekkür: Yolu yürürken içinde bulunulan tefekkür.
g- Sükunet: Hayatın tüm değişimlerine sükunetle ve şaşırmadan karşı koyma yeteneği. Kısmen müslüman filozoflarda da olan bu öğretiler -eşyayı olduğu gibi görme/hakikatini idrak etme gibi öngörüler- Budizm'de biricik hakikat olan Nirvana [743] ya ulaştıran hikmeti elde etmenin altyapısını oluşturur. [744] Buda'ya göre hikmet/prajna, dördüncü soylu hakikate (magga) uymakla elde edilir ki, bu orta yoldur. Hikmete giden yol ise, nefsi nazların aşırılığından sakınmak ve onlara bağımlılıktan kurtulmaktır. Bunlardan kurtulmak Sekiz Katlı Soylu Yol'a girmek ve o yolda yürümekle mümkündür. Bu Sekiz Katlı Soylu Yol üçlü bir eksene göre düzenlenmiştir:
a- Ahlaki Davranış (Sıla)
Doğru söz
Doğru eylem
Doğru varolma imkanları
b- Zihni Disiplin (Samadhi)
Doğru gayret
Doğru dikkat
Doğru tefekkür
c- Hikmet (Prajna)
Doğru düşünce
Doğru kavrayış
Budizm her şeyin merkezinde merhameti görür. Ahlakiliği, evrensel aşkı, yardımseverliği, iyiliği, hoşgörüyü ve ayrılıkçı duyguyu yenme kapasitesini içinde barındıran merhametin gelişmesi ve diğerleri için geçerli ve doğru eylemin ne olduğunu seçmeyi mümkün kılan zihni disiplin demek olan hikmetin gelişmesi ile dengelenmelidir. Bunu gerçekleştiren hayatın sırrını keşfeder ve eşyanın hakikatini oldukları gibi görür. [745]
Özelleşmiş tanımı dışında felsefe ve hikmet menşei bakımından daha önce de ifade ettiğimiz gibi Mezopotamya kökenlidir. Sonraları Hint, İran ve Mısır'a, oradan da Yunanistan'a geçmiştir. "Felsefe kavramı ilk defa Yunanlılar'da ortaya çıkıncaya kadar özellikle Homer ve Heziyod'un dönemine kadar sözlüklerde dahi geçmiyordu. Felsefeyi ilk defa 'hikmet sevgisi' anlamında kullanan Pisagor’dur" [746]
İlkçağda felsefe insanın içinde yaşadığı dünya üstüne edindiği bütünsel (evrensel) bilgiyi dile getiriyordu. Felsefe'nin amacı bilgiyi sevmek ve aramak olmakla birlikte aynı zamanda akla uygun davranmayı da içeriyordu.[747] "Hakim, ilkçağ sitelerinde o dünyanın ideal düzenine uygun bir hayat tarzı kurarak bu hayat içerisinde manevi bir terbiye ile yetişirdi. Hakimin ideali, dünya düzeni ile akıl düzeni arasında ahenk kurmaktı. İşte Hakimin içinde yaşadığı bu ilk çağ sitelerinde [748] sosyal hayat kesin sınırlarla birbirlerinden ayrılmış ve bir kasttan diğerine geçiş yoktu."[749] Hakimler kitablarından çok davranışlarıyla örnek olmuşlardı. Yunan'da böyle hayat sürdürülürken eş zamanlı veya daha önceden başlayarak Çin'de Konfiçyus Hint'te Buda, İran'da. Zerdüşt aynı şekilde kültür ve medeniyetin kurulmasında öncülük ediyorlardı. Medeniyetlerin kuruluşuna öncülük eden hakimler peygamberlere benzer bir hayat yaşamışlardır. Mücadelelerine, hazırlık dönemi dediğimiz halktan uzakta uzletle başlamış olmaları, inziva dönemlerinde zühd ve tefekküre dalışları, ilk hakikata ulaştıktan sonra da halkına dönüp onlara öğretmenlik yapmış olmaları ortak yönlerini teşkil eder. Peygamberle aralarındaki yegane fark vahiy almamaları, gaybtan haber verememeleridir. İlkçağ filozoflarının hikmet anlayışları, yaşadıkları hayatı, olması gerekeni, ideal olan akli olarak tanımlamaktan ibaretti. Zihni aydınlanmış bu bilge kişilerin misyonu peygambersiz toplumlarda hayati bir öneme sahiptir. Bu kısa bilgiden sonra, onları daha iyi tanımak için bir kaçının hikmet tanımını aşağıda verelim.
a- Pythagoras [750] hikmeti "eşyanın doğasına ilişkin bilgi manasında kullanmıştır. [751]
b- Heraklitos [752] ise "bilgelik tek bir şeyden ibarettir, her yeri ve her şeyi düşünceyi tanımaktır."[753] Bir başka tanımında ise:"Hikmet insanların hakikat karşısındaki vaziyet (duruş)leridir." [754] Bu tanımını şöyle açıklar:
"Tabiatın hakim prensibi savaştır. Alem birbirine zıt iki kuvvetin çarpışmasından doğmuştur. Uyuşmamazlık şuur halini almış mücadele demektir. Bu suretle tabiatın savaş prensibi manevi tezat halini alınca bu zıtların birleşmesini doğurmaktadır. Böylece zıtların birleşmesinden bir ahenk ortaya çıkmakta ve Heraklit buna adalet demektedir. Mademki tabiat zıtlardan ibarettir, öyleyse bütün zıtların üstünde değişenin ve değişmeyenin çelişkisi vardır. Hikmet, bu değişmenin aslını bulmaktır. Hikmetin sırrı ise değişmeyi değişmez bir tarzda izah etmektir Herşey değişir fakat değişme değişmez. [755]
c- Sokrates [756]'e göre felsefe "insanın kendini tanımasıdır. "İnsan cisim, nefs arazlardan ibarettir. Nefs cisim olmayıp cevher olduğuna göre insan kendi varlığını tanıyınca cismi de arazlarıyla birlikte tanımış olur. [757] Başka bir tanımında ise hikmeti şöyle tanımlar: Hikmet kendi kendimizi yenmektir, oysa cahillik kendi kendimize yenilmektir." Veya "Hikmet yeni bir boyuta duyulan özlemdir, mistik ve çalışma tarafından yenilenen, yeni ve daha iyi bir dünya için eyleme doğru yönelen bir insan boyutudur."[758]
d- Eflatun [759] felsefeyi; "İnsanın gücü ölçüsünde ebedi ve külli olan varlıkların hakikatını, mahiyet ve sebeblerini bilmesidir."[760] Ve "zihnin hakikat, iyilik ve güzellik gibi en yüksek kıymetleri üzerinde kendi kendine yaptığı düşüncelerdir" [761] şeklinde tanımlar. Eflatun siyaset felsefesinde ise; hakimler hüküm sürmedikçe, hükümdarlar hikmete uygun hareket etmedikçe; yani devlet ve hikmet ayrı ellerde kaldıkça bugün devletlerin çektikleri dertlerden onları kurtarmak imkansızdır. Hükümdar filozoflar halkı idare etmelidir [762] diye hikmetin önemine işaret etmektedir.
e- Aristothales [763] 'e göre felsefe, "ilk illetler veya prensiplerin araştırılmasıdır. [764] Felsefe varlık ilmidir". Bu anlayışa göre felsefenin bütün ilimleri kuşatması, ansiklopedik bir ilim olması gerekir. Aristo'ya göre külli bir ilim olan felsefe içinde her ilmin ayrı bir yeri vardır. [765]
i- Epikuros [766] 'a göre felsefe," bir yaşam bilimidir. Mutlu bir yaşam sağlamak için tasarlanmış eylemsel bir sistemdir". [767]
g- Seneca [768] 'ya göre felsefe "İnsanı nezaket ve terbiyeye hazırlar. Günlerimizi cazip kılmaya ve boş zamanlarımızın tatsızlıklarını gidermeye yarar; ruhu terbiye eder, hayatı düzenler, yapılması veya yapılmaması gerekeni gösterir, konuşmayı değil hareket etmeyi öğretir. Koyduğu kanuna göre insanın yaşaması ve hayatını, söylediklerine uydurmasını ister. Hikmet insan zihninin yetkin iyiliğidir.Felsefe,hikmet sevgisi ve araştırmasıdır. Sevgi, araştırmanın gayesidir. " [769]
Görüşleri ifade edilen ilkçağ filozoflarının ilim ve hikmet aracılığıyla hakikatin bilgisini ararken, arayışın yönü farklı olabildiği gibi yolları ve yöntemleri de farklı olmuştur. Her ne kadar hakikat bir ve tek ise de onun varlıktaki tecelli ve tezahürleri tekil değil, çok ve çoğulcudur. Bu bilgi yolları ve çeşitlerinin de tekil olamayacağını, farklı ve hatta bir diğerine karşıt kavramsal modellerin mümkün ve meşru olabileceğini gösterir. Farklı içtihad ve görüşler bilgi niteliği, tezahürü ve formları konusundaki ihtilaflar yeryüzünde ve insanlıkla birlikte sürecektir. Dikkat edilirse ilk çağ filozoflarının varlık ve insan hakkındaki düşüncelerindeki nasibleri farklı farklı olmuş, ve insan olmanın farklılığı ve zenginliği olarak ortaya çıkmıştır.
Cahiliye barbarlık ve vahşetin hüküm sürdüğü dönemdir. "Cehile" zorbalaştı manasına geldiğinden hangi zamanda olursa olsun, zorbalığın, vahşetin, barbarlığın, dayatmanın olduğu düzen ve zamanı ifade eder, [770] Kur'ân'a göre hidayete karşılık, her türlü sapıklığı satın almak; fuhuş, bilgisizce tartışma, insanlarla alay etmek, boş sözlerle meşgul olmak, zina etmek, açılıp saçılmak vb. [771] gibi ameller cehaletten kaynaklanan, cahil kişi ve toplulukların yapabileceği amellerdir. [772]
Muhammed El-Behiy Kur'ân'ı Kerim'de cahiliye kavramını dört ana başlıkta şekillendirildiğini belirterek şöyle bir tasnif yapıyor. [773] Birincisi isteğe uyma, hükümde adaletsiz davranma, hatırlıları ve yakınları gözetme, insanları mevkilerine göre ayırıma tabi tutmadır. Allah şöyle buyuruyor:
"Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, onların keyiflerine uyma ve onların, Allah'ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın! Eğer dönerlerse bil ki Allah, bazı günahları yüzünden onları felakete uğratmak istiyordur. Zaten insanlardan çoğu, yoldan çıkmışlardır. Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? İyi bilen bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?" [774]
İkincisi hiddet ve gazablanma, akıl ve mantığa göre hükmetmemedir. Allah şöyle buyuruyor:
"Mekke'nin göbeğinde, sizi onlara galip getirdikten sonra onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çeken O'dur. Allah, yaptıklarınızı görmektedir. " "Onlar öyle kimselerdir ki inkar ettiler, sizin Mescid-i Haram'ı ziyaret etmenize ve bekletilen kurbanların yerlerine varmasına engel oldular. Eğer orada, kendilerini bilmediğiniz için tepeleyeceğiniz ve bilmeyerek tepelemenizden ötürü, kendileri yüzünden kınanacağınız inanmış erkekler ve inanmış kadınlar olmasaydı (Allah sizin savaşmanıza engel olmazdı. Böyle yaptık) ki Allah, dilediğini rahmetine soksun. Şayet (inananlar ve inanmayanlar) birbirinden ayrılmış olsalardı elbette onlardan inkar edenleri, acı bir azaba çarptırırdık. O zaman inkar edenler, kalplerine öfke ve gayreti, o cahiliyye (çağının) öfke ve gayretini koymuşlardı, Allah da Elçisine ve mü'minlere huzur ve güvenini indirdi; onları takva kelimesine (sebata ve ahde vefaya) bağladı. Zaten onlar, buna layık ve ehil idiler. Allah, her şeyi bilendir."[775]
Üçüncüsü yaşama ve ölme şeklindeki yersiz kuruntuya dayalı korkaklık duygusudur. Allah şöyle buyuruyor:
"Sonra o üzüntünün ardından (Allah) size bir güven, bir kısmınızı bürüyen bir uyku indirdi; bir kısmınız da kendi canlarının kaygısına düşmüştü. Allah'a karşı cahiliyye zannı gibi haksız bir zanda bulunuyorlar, "bu işten bize bir şey var mı?" diyorlardı. De ki: "Bütün iş, Allah'a aittir." Onlar sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar. Diyorlar ki: "bu işten bize bir fayda olsaydı, (iş bizim sözümüze kalsaydı) burada öldürülmezdik. "De ki: "Evlerinizde dahi olsaydınız, yine üzerine öldürülmesi yazılmış olanlar, mutlaka (vurulup) yatacakları yeri boylardı. Allah göğüslerinizdekini denemek, kalblerinizdekini açığa çıkarmak için (bunları başınıza getirdi.) "Allah göğüslerin özünü bilir." [776]
Dördüncüsü kadın açısından ortaya çıkan ve kadının erkeği sürükleme çabasının doğurduğu sonuçtur. Allah şöyle buyuruyor:
"Ey Peygamber kadınları, siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah'ın buyruğuna karşı gelmekten) korunuyorsanız, sözü yumuşak (kıvrak) bir eda ile söylemeyin ki, kalbinde hastalık bulunan kimse tamah etmesin; güzel, (kuşkudan uzak bir biçimde) söz söyleyin. Evlerinizde oturun, ilk cahiliyye (çağı kadınları) nın açılıp kırıtması gibi açılıp kırıtmayın. Namazı kılın, zekatı verin, Allah'a ve resulüne itaat edin. Ey ehl-i beyt (ey peygamberin ev halkı), Allah sizden, kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor [777]
Ramazan Altıntaş ise; Kur'an'da cahiliyyenin sathi düşünce, olayların içyüzüne nüfuz edememek, insanın kendi özbenliğini tanıyamaması... [778]; müslüman olmadan önceki hayatı [779]; bilgisizlik [780]; ve direkt kullanılmazsa da anlam itibariyle zorbalık, hilmin karşıtı [781] olarak kullanıldığını ifade etmektedir. [782] Özel olarak cahiliye devri, peygamberliğin verilmesinden önceki Arap yarımadasının bulunduğu hali ifade etmektedir.Her türlü kayırıcılığın yapıldığı kabile, zenginlik ve gücün ortaya koyduğu bir zulüm devridir. Yoksa Araplar ilimden, fenden tamamen nasipsiz ilkel insanlar değildi. [783] Herşeyden önce yarımada Hz. İbrahim (a.s)'dan bu yana kutsal bir mekana sahipti. Dini merkez olmanın getirdiği avantajla, ticari bir hayat ve bunun sonucu olarak çevre ülke veya topluluklarla kültürel bir ilişki içerisindeydiler. Ticari faaliyetlerin yoğun olduğu dönemlerde, panayırlarda edebi ve kültürel etkinlikler söz konusuydu. Arabistan'da İslam'dan evvelki devirde bazı mektebler vardı. Kız ve erkek talebelerin okuduğu bu yerler, Mekke, Taif, Anhac, Hire, Dumetu'l Cendel ve Medine gibi şehirlerdeydi. [784] Bazı rivayetlerdeki okuma yazmanın sınırlı olduğu, İslam'ın geldiği sıralarda 17 kişinin okuma yazma bildiği [785] şeklindeki yaygın kanaat çağımızda bazı ilim adamları tarafından yanlış kabul edilmektedir.[786] Bunlardan başka edebi faaliyetler de vardı. Her kabile kendi şairlerinin şiirlerini kaydeder,hatta bazen tarihi hadiseleri bile tesbit ederdi. Kabile antlaşmaları, hususi mektuplar ve bonolar gibi yazışmalar da yapılmıştı. Ayrıca birçok kaynakta zikri geçen Daniel'in kitabı ve hikmet kitabları ve şecere cetvelleri gibi dini kitabiyat da mevcuttu. [787]
Bunlarla birlikte kehanet, bütün ilimleri içine alıyordu ve bu yönüyle hikmet ilminin yerini tutuyordu. Bunun sebebi ise kahinlein iyi veya kötü ruhlarla bağlantı içerisinde oldukları ve gaybten haber aldıklarına dair olan inançları idi. Aşağıda vereceğimiz birtakım ilimlerle ilgili kavramlar bu durumu kanıtlamaktadır. İnsanların veya hayvanların kum veya toprak üzerindeki ayak izlerini inceleyerek sahibini keşf ve tayin etme bigisi (Kıyafet); insanın şekil ve durumundan, renginden sözlerinden ve işlerinden o kişinin ahlak ve menakıbını, iyiliğini, kötülüğünü, keşfetme bilgisi olan (Firaset); Rüya tabiri; kuşların durumundan uğur çıkarma (İyafet); kuşların uçması yahut ötmesinden çıkarılan anlamlar (Zecr); yıldızlardan hayat ve gelecek hakkında bilgi edinme (Nücum), kahinlerin uğraştığı konuların başında gelmekteydi. Ayrıca hava durumları bilgisi (Enva), tıp bilgilerinin yanında mitoloji bigileri (Esatir), şiir, hutbe, darbı mesel söyleme ve yorumlama da kahinlerin uğraş alanları arasında yer almaktaydı. [788]
Cahiliye devrinde Arapların diğer milletler kadar olmasa da, dini, sosyal, siyasi, kültürel, edebi bir konumları söz konusu idi. Bu zeminde onlara önderlik eden insani erdeme çağıran hakimleri vardı. Buna örnek olarak "Söyle bize... Cahiliyemizin harikalarını, çünkü onlar hikmet ve tecrübenin (kaynaklarıdır)."[789] sözü gösterilebilir. Kaynaklar cahiliyye döneminde kavimleri ve kabileleri içerisinde sözü dinlenilen, kendisine danışılan, hemen her türlü toplumsal faaliyetin başkanlığını yürüten hakimlerin isimlerini de zikreder. Bunlar Eksem b. Sayfi, Hacib b. Zurare, Ekra İbn Habis, Rabia b. Muhaşin, Damre b. Ebi Damre Temim kabilesinden, Amir b. ez-Zarib, Gaylan b. Seleme, el-Kays'dan; Abdulmuttalib, Ebu Talih, As b. Vail, Ala b. Harie Kureyş'den; Rebia b. Hizar el-Esed'den; Yamur b. eş-Şeddah, Safvan b. Umeyye, Selma İbn Nevfel, el-Kinane kabilesinden, bunlardan başka kadın hakimelerden bahsedilir. Suhr bnt. Lokman (kızkardeşi), Hind bnt. el-Hasen (Husn), Cuma bnt. Habis, Amir b. ez-Zabir'in kızı.[790]
Bu çerçevede cahiliye devrinde de hikmetin bir yeri olduğu anlaşılmaktadır. Kur'ân'ı anlayıp ona karşı çıkacak veya kabul edecek bir kültürel alt yapısı olan cahiliye Arapları, yukarıda isimlerini zikrettiğimiz hakimleri vasıtası ile sözlü bir hikmet edebiyatına sahiptiler. Hikmet kavramının bu dönemde darb-ı mesel şeklinde kullanılmasının yanında akıllılık, ilim, irfan, dirayet, bilgece söz [791] vb. manalarda da kullanıldığını söylememiz mümkündür. Buna delil olabilecek bir belge olarak Müslim'in İmran b. Husayn'dan rivayet şu hadistir: "İmran b. Husayn (ra) Nebi (sav)'den "Utanmak, hayırdan başka bir şey getirmez" buyururken işitmiştir. İmran bunu rivayet ettiği sırada Buşeyr b. Ka'b "Hikmette, bir kısım hayanın vakar, bir kısmının da sekinet olduğu yazılmıştır" diye eklemede bulunduğunda, İmran: "Ben sana Resulullah'tan hadis söylüyorum, sen ise bana kendi sayfalarından söylüyorsun," demiştir." [792] Yani serzenişte bulunmuştur.
Son olarak cahiliye devri hikmet anlayışını değerlendirirken hikmet kavramıyla ilgili ayetlerin [793] genel temasından "hikmetin akli bir bağış olduğu, onunla sahibinin üstün akıllı, hükmünde isabetli, sağlam görüşlü, söylediği yaptığı her şeyde iyiyi hakkı ve olgun olanı esas aldığı anlaşılmaktadır. Ayetler doğrudan Arapların peygamberlikten önceki durumu ile ilişkili değillerse de kavramın Kur'ân'da pek çok defalar kullanılmış olması, onun anlamının ve içeriğinin Araplarca bilindiğini, üzerinde çok konuşulan önemli meselelerde, büyük problemlerde kendilerine baş vurduğunu,onların da üstün bir akıl, parlak bir düşünce ile meselelerine baktıklarını ilham etmektedir.[794]
Hadis külliyatında hikmetten bahseden rivayetlerin mevcudiyeti, hikmet kavramının gerek Hz. Peygamber ve gerekse sahabe tarafından nasıl kullanıldığını araştırmaya bizi şevketti. Bu çerçevede hadisler içerisinde akla ilk gelen hadis, şüphesiz Tirmizi [796] ve İbn Mace [797]'nin rivayet ettiği şu meşhur (anlam bakımından) hadistir: "Hikmet mü'minin yitiğidir, onu nerede bulursa almaya en çok hak sahibidir."[798] "kabına bakmaz" [799] hadisidir. [800] Bu hadis hikmetin tüm kültür ve medeniyetlerin temelinde olduğuna işaret ederek, hakikat veya hakikata götürecek değerlere karşı hiçbir önyargı taşınmamasını öğütlemektedir. Müslümanlar için hikmetin kaybolmuş mal olması düşüncesi; Kur'an tarafından verilmekle birlikte, pratik olarak fetihlerle birlikte kültürel coğrafya genişleyince açıkça ortaya çıktı. Çünkü yeni medeniyetler ve ürünleri ile tanıştıklarında hikmetin kendileri ile kayıtlı olmadığı, bilakis Allah'ın evreni bir hikmet üzere yarattığını ve o hikmetten evren içinde yaşayan insanlara verdiği kesintisiz bir lütuf ve ihsan olduğunun farkına vardılar. Bu hadisin de işaret ederek verdiği kendine güven ve derinlikli anlayış, müslümanların yeni tanıştıkları coğrafyanın üstünlüklerini kabullenerek çeşitli uluslara ait tecrübe ve birikimlerden faydalanmalarına sebep oldu. Hikmete olan aşk ve bağlılık bu tavrı gerektirmekte idi. [801] Selman’ın Ebu Derda'ya yazdığı bir mektupta bu düşünce şöyle dile getirilir:
"Şüphe yok ki ilim, insanların başına üşüştükleri su kaynakları gibidir. Onu bu, şu alır. Bu suretle Allah onunla birçok kimseyi faydalandırır. Söylenmeyen hikmet de ruhu olmayan ceset gibidir. Ortaya çıkarılmayan ilim ise, kendisinden harcama yapılmayan bir hazine gibidir. Alimin örneği de ancak, karanlık bir yolda kendisine rastlayanların aydınlandığı ve herkesin de ona hayır duada bulunduğu lamba taşıyan bir adam gibidir. [802]
Yine hikmetin önemini belirtmesi bakımından şu hadisleri de zikretmek gerekir:
"Yalnız iki şey hased (gıbta) edilmeye değer; bunlar da: Allah'ın kendisine vermiş olduğu hikmetle hükmeden ve onu halka öğreten kişi ile; Allah'ın mal verdiği kimsedir ki o malı hak yolunda harcar." [803]
Bir başka hadiste: "Allah yeryüzündekilere azab etmek ister, çocuklara hikmetin öğretildiğini işitince, bundan vazgeçer." Mervan "Kur'ân hikmeti" ilavesi yapmıştır. [804] "Kardeşini kendisiyle doğru yola (tehdiha) ilettiğin hikmet kelimesinden (söz) daha güzel hediye yoktur" [805] İbn Abbas [806] "Hikmet nübüvvet dışındaki isabettir" [807] demiştir.
Hikmet ile ilgili hadisleri ve özellikle ilk zikrettiğimiz hadisin yorumunu hadis sarihleri hadis sahihmiş gibi yorumunu yapmışlardır. Bu konudaki yorumlar genellikle et-Tîbî'nin Mişkat şerhindeki açıklamalarına dayanır. Ali el-Kari bu yorumlara dayanarak hikmeti şöyle tanımlar:
Hikmet, kökleri akıl ve nakille sağlamlaştırılmış olup, ince bir manaya delalet eden, manaları bozulma, hata ve fesaddan korunmuş olan şeydir." [808]
Rivayet edilen bu hadislerden anlaşıldığı kadarıyla hikmet insanı hakka, hakikata ileten, doğrunun kendisiyle bilindiği, kendisiyle isabetli hükmün verildiği tüm isabetli söz ve fiillerin bilgisi, kaynağı ve hassası olarak özetlenebilir. Bu ifadeler Kur'ân'ın hikmete yüklediği anlamın özüne uygundur. Burada dikkati çeken husus; insanların sürekli teşvik edildiği bir ilim olarak karşımıza çıkmasıdır. Ancak hikmet ilminin sistemleştirilmiş bir çerçevesinden bahsedilemez. Bu ilimden maksat; bütün ilimlerin sırrının saklı olduğu, insanın hidayet rehberi olan vahiy kastedilmiş olabileceği gibi, insanoğlunun ispatlanmış doğru değer ve bilgileri de kastedilebilir. Hikmetin övgüye layık bir başka yönü ise sadece ilim olarak değil, insan şahsiyetinin şekillenmesinde pratik bir değer ifade etmesidir. Hikmet sahibi; diğer insanlar içerisinde doğru ve faydalı bilgi ile pratiği temsiliyette öne çıkmış özgün kişiliktir. Bunu en güzel temsil edenler ise peygamberlerdir.
Ayrıca hikmetin konuşulup yayıldığı topluluk ve meclislerden övgü ile bahseden rivayetler de vardır: "Hikmetin konuşulup yayıldığı meclis ne güzel meclistir..."[809] "Allah'ım İbn Abbas [810] 'a hikmet ve te'vili öğret" [811] Hz. Ali [812] 'yi övücü mahiyette "Ben hikmetin şehriyim, Ali ise kapısıdır" [813] Yemenlilerin hasletlerini övücü mahiyette ise "Yemenliler ince gönüllüdür, İman Yemenlidir, fıkıh Yemenlidir, hikmet de Yemene mensubtur."[814] gibi.
Ayrıca hikmeti ehline öğretmenin ve herkesin hikmet ehli olamayacağı, onu kavrayıp sahip çıkamayacağı gerçeğini vurgular nitelikte ise şöyle bir rivayet nakledilmektedir: "Hikmeti işitip de işittiğinin en kötüsünü nakledenin misali bir adam gibidir ki o, bir sürü sahibine gelir ve; bana kesilebilecek bir koyun ver, der. Sürü sahibi: Git ve dilediğinin kulağını tut der. Adam gidip sürünün köpeğinin kulağını yakalar.[815] Başka bir rivayette ise herkesin hikmete layık olmadığını ifade etmek için şöyle denilmektedir: "Bâtılı hakimlere anlatma, sonra sana çok kızarlar, Hikmeti cahillere anlatma!. Sonra (onu anlamayıp) seni yalanlarlar. İlmi ehlinden menetme, günaha girersin, onu ehli olmayana da verme, sana cahil denir. Şüphe yok ki malında sana düşen bir vazife olduğu gibi, ilminde de sana düşen bir vazife vardır."[816] İmamı Malik'den rivayet edildiğine göre Lokman Hekim oğluna "Yavrum! Alimlerle otur, onların dizlerinin dibinden ayrılma. Çünkü Allah yeri, göğün yağmuru ile dirilttiği gibi kalbleri de hikmet nuru ile diriltir.[817] Vehb b. Münebbih çocuğuna şöyle tavsiyede bulunuyor: "Yavrum, Hikmet'e sarıl! Çünkü hayrın tamamı hikmettedir. O, küçüğü büyüğe karşı, köleyi hür olana karşı büyültür.
Efendinin efendiliğini arttırır, fakiri hükümdarların meclisine oturtur" [818] Zikredilen tüm hadis ve rivayetlerde hikmet; hayatın ve varlığın künhüne vakıf olmak için elde edilmesi gereken özgün bilgi,bu bilgi ile insanoğlunun kendisine, çevresine ve yaratıcısına karşı sorumluluk bilincini aşılayan ve insanları nezaketle iyiliğe davet edip kötülükten alıkoyan, gönülleri fetheden her kişi veya toplumun ahlakını ifade eden bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu özelliği öğretim ve eğitim belli bir dereceye kadar vermekle birlikte, temel etken hayat bilgisi dediğimiz tecrübelerdir. Sonuç olarak hadislerde bahsedilen hikmet, Kur'ân'ın bahsettiği hikmetle uyum içindedir. Bu çerçevede bilge kişi; ilahî ve insani bilgi ile yetenekleri gücü oranında yorumlayıp güncelleştirip, yaşadığı hayatı bir reçete olarak sunan kimsedir. Bilginin saflığı derecesinde arınmış hikmet ehli her türlü övgüye layıktır. Çünkü ona çok hayır verilmiştir.
Fıkıh kelimesi sözlükte ince kavrayış, anlamak, derinliğine kavramak anlamlarına gelir.[819] Terim olarak bir şeyi hikmetiyle zevkine vararak ve hatta tatbik edecek surette anlamaktır.[820] Ayrıca ilim ve fehim gibi yakın anlamlı kavramlara göre daha özel ve yüce bir anlam taşır.[821] Istılahta, bir ilim dalı anlamı verilerek şöyle tanımlanmıştır; Fıkıh tafsili delillerden alınmış seri ameli hükümleri bilmek veya bu hükümlerin kendisidir.[822] Fakih de bir konuyu derinden kavrayan, ince anlayış sahibi kimse demektir. Fıkıh kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de 20 yerde çeşitli fiil kalıplarıyla geçmektedir.[823] Kur'ân'da yer alan fıkıh kelimesi, ince anlayış, keskin idrak ve konuşanın gayesini anlamak manalarında kullanılmıştır.[824]
İslamın ilk devirlerinde fıkıh bir ilim dalı haline gelmeden önce, fıkıh kelimesi sözlük anlamı çerçevesinde kalmakla birlikte, Kur'ân ve hadis kaynaklı dini bilgiyi de ifade ediyordu. Hicri II. asrın sonlarından itibaren İslam'ın bireysel ve toplumsal hayata dair ameli hükümleri bilmeyi ve bu konuyu inceleyen bilim dalı olarak terim anlamı oluşmaya başlamıştır.[825]
Ana kaynaklarda, düşünsel bir metodİa elde edilen dini bilgilerin hemen tamamına fıkıh isminin verilmesini Ebu Hanife [826] zamanına kadar götüren tarihi kayıtlar vardır. [827] Ayrıca fıkhın hikmet anlamına geldiğini; temizlik, alışveriş, icari vb. şeri hükümlerin zahirleriyle uğraşan bir ilim olmadığını,bu anlamın daha sonra ortaya çıktığını ve fıkha bu anlamın verilmesinin, Kur'ân-i olmayıp ıstılahı olduğunu savunan görüşler de sözkonusudur.[828]
Kur'ân ve sünnette varmak istenilen amaç insan hayatını yönlendiren hükümlerin davranışla birlikte, niyet ve duygu dünyasını değiştirerek olgunlaştırmaktır. Naslarda vurgulanan "şahsi, medeni, siyasi, askeri, ve diğer tüm çeşitleriyle, şeri hükümleri okuyan kimsenin esas amacının; hak, adalet, doğruluk, ahit ve akitlerde emanet ve vefa duygusu, acıma, sevgi, karşılıklı anlayış, iyilik ve benzeri yüce erdemleri gerçekleştirmek olduğunu görür. Ayrıca zulüm, ihanet, ahid ve akitlerini bozma, yalan, sertlik, aldatma, sahtekarlık, faiz, rüşvet ve haksız kazançta olduğu gibi insanların mallarını haksız yere yemek gibi kötülüklerden uzaklaşmayı gerçekleştirmek için de tavsiyelerde bulunduğunu, kötülüklerin en kötüsü ve zararlısı olan din ticareti yasakladığını anlar".[829] İşte bunları kavramak; fıkıh veya nazari hikmet olduğu gibi, bunları bir davranış haline getirip gereğini yerine getirmek de ameli hikmet veya fıkıhtır. Ancak tarihi seyir içerisinde fıkhın bu anlam ve amacı gözardı edilerek bireysel ve toplumsal kurallar bütünün hukuki sebep ve sonuçları ile uğraşan bir ilim dalı haline geldiği aşikardır. Fıkıh ile hikmet ortak paydalarını kaybedince birisi ruhtan yoksun bir hukuk metni haline geldi, diğeri ise hayatın hiçbir yönüyle ilgisi kalmayan soyut felsefesi spekülasyonlar veya mistik bir yaklaşım halini aldı. Tam bu dönüm noktası, İslam'ın varlığı yorumlayan tevhidi (bütüncül) dünya görüşünün İslami ilimlerde etkisini kaybetmeye başladığı ve belki farkında olmayarak seküler bir anlayışın ortaya çıkış miladı olarak değerlendirilebilir. Bir tek yaratıcı olan Allah, varlığı görünen -algılanan veya görünmeyen- algılanmayan cephesiyle bir bütün şeklinde yaratmış olup her iki yönünü birbirinden ayrılmayacak şekilde şahsileştirmiştir. Maddi ve ruhi yönü ayrı ayrı ele almak varlığı esas yaratılış amacından saptırarak parçalamak demektir. Bu çerçevede parçalanmış fıkıh alt bilim dallarına ayrılarak bu parçacılık telafi edilmeye çalışılmıştır. Sonuç olarak, fıkıh ve hikmet ortak paydaya sahip olmalarından kaynaklanan bir ilişki içerisinde olmakla birlikte; hikmet bir ilim dalı olarak ele alındığında, fıkıh ilmi hikmet ilminin bir şubesi konumundadır. Fıkıh ile hikmet arasındaki ilişkiyi daha iyi ortaya koymak için, fıkıh usulü bölümlerinden olan; hikmeti teşri, gaye, maslahat ve illet kavramları üzerinde durmak istiyoruz. Şimdi bunları kısaca ele alalım;
Allah Teala insanı, yeryüzüne abesle iştigal, oyun ve eğlence olsun diye göndermemiştir. Aksine ona bir takım sorumluluklar ve halifelik misyonu yüklemiştir. Halifelik misyonu, insanı diğer varlıklardan ayıran ve üstün kılan en önemli özelliği olmuştur. Konuyla ilgili Rabbimiz şöyle buyuruyor: "Zannediyor musunuz ki, biz sizi abes olarak yarattık "[830] Aynı şekilde yeryüzündeki görev ve sorumluğunu ifade eden bir başka ayeti kerimede "Ben yeryüzünde bir halife (kılacağım) yaratacağım..."[831] buyurmaktadır. Halife, halifelik makamı veren mercie karşı sorumlu olup, yetkisini ondan alır. Halifelik misyonunun sağlıklı yerine getirilmesi, yaratıcının iradesi doğrultusunda gerçekleşebilmesi için insanoğluna akıl verildiği gibi onunla yetinmeyerek, rahmetinin bir eseri olarak elçilerini belgelerle göndermiştir. Belgelerin hakikat yönü müminler tarafından tartışılmamakla birlikte, yorumlamada farklılıklar ortaya çıkmış, sonraki dönemlerde ihtilafların kaynağı olduğu gibi, mezheblerin doğuşuna da zemin hazırlamıştır. Sözkonusu farklılaşmanın nedenlerinden birisi de kanun koyarken bir hikmet gözetilmiş midir? Veya kanun koyucunun maksadı nedir? Böyle bir maksat varmıdır ve biz o maksadın çerçevesini belirleyebilir miyiz? Hükmün kendisi üzerine bina edildiği illet veya hikmetin varlığı veya yokluğu, hükmün varlığı veya yokluğunu gerektirir mi? vb...
Allah Teala insanı bu amaçları gerçekleştirebilecek özelliklerle donatmış, bu esas ve gaye üzere yaratmıştır. Bu yaratışı gerçekleştirirken, onlara bir takım amaç ve hedefler belirlerken, bunu-iki kavramla ifade etmektedir. Halk (yaratış) ve emr (kanun). Bu iki kavramı ifade ederken şöyle buyuruyor.
"Dikkat edin halk'da emr'de Allah'ındır." Halk'dan maksat yaratış ve yaratıklarıdır. [832] Emr'den maksat da şeriat, din yani kitabi emirlerdir. Her iki iradenin kendine has gaye, maslahat ve sebebleri söz konusudur. İşte bu yaratışın, gaye, sebeb ve maslahatlarına hikmeti tekvin (yaratış hikmeti); din ve emirleri ile ilgili gaye, maslahat ve sebeblerine de hikmeti teşri (kanun koyma) diyoruz. Müsbet, akli ve tecrübi ilimlerin konusu tekvindeki illetler, sebebler ve hikmetlerdir.Din, ibadet,ubudiyet,edeb ve terbiye gibi hususların konusu ise emr'deki sebebler ve hikmetlerdir.[833]
Allah Teala tekvini (yaratılış) hikmet gereği ayetlerini afak ve enfüste gösterip; bunlar üzerinde insanları düşünmeye davet ederek "Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün değişmesinde akıl sahipleri (Ulul Elbab) için birtakım ayetler vardır."[834] buyurmaktadır. Yine "nefisleri üzerinde düşünmediler mi? Allah gökleri ve yeri ve aralarında olan şeyleri sırf hak ile yaratmıştır. "[835] Bu ayetlerin sevkediliş ve hitab esprisi, bize maddi ve manevi yaratılan ne varsa hepsinin bir sebeb ve hikmet üzere yaratıldığını, bunların üzerinde düşünülüp ibret alınması gerektiğini göstermektedir. İşte bu anlayışa sahip ve gereğini yerine getirmeye çalışanlar kitabı mübinde hikmet sahibi ve ulü'l-elbab olarak nitelendirilmektedir. Eğer yaratılanlar arasında bir düzensizlik, tesadüf, saçmalık ve uyumsuzluk olsaydı insanların onlar üzerinde düşünmesine gerek kalmaz ve böyle bir çağrı da yapılmazdı.
Aynı çağrı teşrii hikmet dediğimiz insanların uyması gereken kurallar konulurken gözetilen gayeler ifade edilirken de sözkonusudur. Bu gayeler ibadetlerde olduğu gibi emir ve yasaklarda da söz konusudur. Hukuk normlarının tümünde kanun koyucunun bir takım gayeleri vardır. Bunlar hikmetler, yararlar ve çıkarlardır. Bazı hikmetler kapalı olabilir. Ve onu sezmekte bilginlerin anlayışları farklı olabilir.[836] Ancak hiçbir şey bu gayeden yoksun değildir.
Teşrii hikmet, bir çeşit din felsefesi olduğundan her çeşit dinî hükümlerin araştırılmasını, bunların vaaz ve teşri edilmelerini, maksat ve faydalarını, aralarındaki münasebet ve irtibatı incelemeyi konu edinmektedir. İslam'da teşrideki hikmetten fıkıh ve usulü fıkıh alimleri bahsetmişlerdir. İbadet ve ahlaki hükümlerdeki hikmet üzerinde uzunca durmuşlardır. Bu arada hükema'nın yorumları da gözardı edilemeyecek kalite ve yoğunlukta olmuştur. Aslında fıkıh usulü ve fıkıh, bir takım hukuki kural ve normları ortaya koymaktan öte, bir teşri felsefesi olması gerekirdi.Fıkıh usulünde de hikmet,hükmün teşri kılındığı manevi sebep veya anlam olarak da yorumlanmıştır.[837] Özet olarak teşrii hikmet, şariin (kanun koyucunun) maksat ve muradını kavrama, kuralları bu maksat ve murada uygun yorumlayarak bir hayat tarzı oluşturma uğraşısıdır.
Sözlük anlamı bir şeyin sonu, sınırı,[838] hududu olup, hükmün sondan önce sabit olmasını, nihayetten sonra bulunmamasını gerektirir. [839] Herhangi bir söz diziminde lafza içkin olarak bulunan nihai gaye-maksat her ne kadar lafız aracılığı ile bize ulaşıyorsa da onu geçici ve kalıcı olarak mümkün kılan hükümdür. Bir yönüyle maksada hükmün hikmeti de diyebiliriz. [840]
Bilginlerin büyük çoğunluğu, Allah'ın koyduğu hükümlerde bir takım gayeler hedeflediği ve bu gayelerin sonuç itibariyle insanlar için bir fayda sağlama, onlardan zararı savma olduğu hususunda görüş birliği etmişlerdir.[841] Bu gayelerin bilinmesi fıkıh usulünün en önemli konularından olan hikmeti teşri ile ilgilidir. Konunun özünü "Allah hüküm koyarken bir maslahat, bir gaye, bir fayda gözetmiş midir?" sorusu teşkil etmektedir.[842] Allah fiillerinde böyle bir gaye güttüğü gibi, insanların fiilleri de bir gaye ile malûldürler. "İslam'ın en büyük gayesi yaratılış nedenimiz olan kulluk görevimizi en güzel şekilde yerine getirmemizi temindir. Bu yüzden peygamberler gönderilmiş ve ilahi şeriatler konulmuştur. Hz, Peygamber (a.s)'in "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim." [843] buyurması da gösteriyor ki, İslam'ın çeşitli şeri hükümler getirmesinden maksat, bir hukuk ortaya koymaktan öte, konulan bu hukuku, kulluğun gerçekleşmesi ve güzel ahlakın yerleşmesinde bir vesile kılmaktır."[844]
Yine şeri hükümler insanların nefsani zevkleri, behimi arzuları, süfli istekleri için konulmamıştır. Hiç kimse onları nevasına göre yorumlayıp uygulayamaz.[845] Bu yönüyle hükümlerin asli ve tali diye iki maksadı vardır. Bunlar:
Asli maksatlar; bunların konulmasında mükelleflerin hiçbir hazzı yoktur. Bütün dinlerde geçerli olan dini, canı, aklı, nesli ve malı muhafaza etmektir. Bunlar umumi ve mutlaktır.[846] Tüm şeri hükümler böyledir. Zamana şartlara duruma göre farklılık arz etmezler. Bu maksatlar şahsi ve hususi değildir.
Tâli maksatlar; Bu maksatlar da mükelleflerin çıkarları, yararları, arzuları, ihtiyaçları ve hazları gözetilmiştir. [847] Bu açıklamalardan da ortaya çıkan sonuç, bir hüküm konulurken tüm gayeler gözönünde bulundurulmuştur.
Bu çerçevede Allah Teala'nın hukuktan gözettiği maksatlar; "adaletin tesisi, zulmü engelleme, sıkıntıyı giderme ve zarurete tabi olma gibi prensiplerdir" [848] diyebiliriz. Hz. Peygamber döneminden başlayarak sahabe ve ondan sonra gelen fukaha döneminde, nasların lafzı ile maksadı arasındaki denge korunmaya çalışılmıştır. Hz Peygamber (a.s), Kur'ân ayetlerindeki emirlerin anlam ve amaçlarını göz önünde bulundurmuştur. Lafızlara takılan sahabeleri de uyararak ayetlerin anlam ve amacına yönlendirmiştir. Bu yönlerdirmeler sonucu, sahabe şari'in maksadını yakalamada külli bir yaklaşıma ulaşmıştı. [849] Özet olarak bir kimsenin fakih olmasında sadece nasların zahirine vukufiyetin yetmeyeceği, gözetilen hikmet ve maksatlara vukufiyetin gerekli olduğu ortaya çıkmaktadır. Hz Ömer [850] (r.a) nassların gaye ve maksatlarını, vaz ediliş hikmetini en güzel bir şekilde tatbik eden halifedir. [851] Örnek olarak; müellefe-i kulub'a zekatın verilmemesi [852] tatbikatı ile ekonomik ve siyasi yenilikleri bu çerçevede ele alınabilir. Nassların maksat ve heplerini göz önünde bulundurduğundan dolayı adaleti (hikmeti) kendinden sonraki nesiller tarafından takdirle yadedilmiştir. Zaten gözetilen maksadı gerçekleştirmeyen her tasarruf batıldır.[853] Bu yönleriyle fıkıh usulündeki gaye ile hikmetin insanın fiillerinde göstermek istediği ruhsal dinamik aynı noktada birleşmektedir. Bunu asgari şartlarda gerçekleştirmenin yolu kanun koyucunun maksadını, hitab ettiği toplumun yaşadığı hayat ve dilin özelliklerini bilmek gerekir.
Sa-le-ha fiili fesadın zıddı [854] anlamına gelmektedir. Bu fiil kökünden gelen maslahat, sulhun gerektirdiği, menfaat [855] yarar, iyiliğe vasıta olan şey anlamına gelir. [856] Lezzet ve onun vesilesi, tabiata uygunluk [857] anlamlarını da ifade etmektedir. Fıkıh usulünde ise; "şari'in, hakkında hüküm belirtmediği ve geçerli olup olmadığına dair şer'i bir delil bulunmayan yarar"[858] şeklinde tarif edilmektedir. Gazzali maslahattan kasdedilen şey, şari'in maksatlarını korumak olduğunu ifade etmektedir. [859] Yine maslahattan maksat; şartlara, duruma ve ortama uygun olan iş, insanların yararına ve çıkarına olan davranış, hayra ve salaha vesile olan eylemdir. Zıddı mefsedet ve mazarrattır. Bu anlamda maslahat, hikmet ve menfaat manalarına gelir.[860]
Maslahat, Allah'ın insanlar için vazettiği hükümlerin mihverini teşkil etmektedir. Maslahatın maksadı, beşerin hayatı için zaruri olan din, mal, can, nesil ve aklı korumaktır. Bu beş temel amacı korumaya yönelik herşey maslahat çerçevesinde değerlendirilir [861] İslam esas itibariyle birey ve toplumun maslahat ve menfaatlerine son derece önem vermiştir, insanın eylemleri maslahat ve mefsedet yönüyle değerlendirilmiştir.[862] Kur'ân, insanın maslahatlarını azami derecede gerçekleştirmek, mefsedetlerini ise en asgariye indirmek için gönderilmiştir.
"Celb'i menfaat ve defi mefsedet" bütün emir ve yasakların esasını teşkil etmektedir. Alemde hayırla şer, salahla fesat, menfaatle mefsedet, güzellikle çirkinlik, iyilikle kötülük, faziletle ile reziletin yanyana olması hikmetin gereği olduğundan, maslahat ve meftedetin dereceleri vardır.[863] İslam'ın ilk hedefi maslahatı tümüyle gerçekleştirmek ve mefsedeti de yok etmektir. Ancak bu insana bağlı olduğundan genellikle mümkün olmaz. Bundan dolayı öncelikli hedefi mefsedeti ortadan kaldırmaktır. 'Defi mefsedet celb'i maslahattan evladır" sözünün manası da budur.[864] Maslahat iki kısımdır:
ca)- Kamu yararı (el-Maslahatü'1-âmme): Ümmetin hepsinin veya çoğunluğunun salahı bulunan yarardır. Bu durumlarda, ferdi yararlara ancak ümmet topluluğunun üyeleri olmaları açısından bakılır. [865]
cb)- Özel yararlar: Her birinden fiillerin meydana gelmesi itibariyle fertlerin çıkarı bulunan şeylerdir. Fertlerin ıslahı ile kendilerinden oluşan toplumun salahı da elde edilmiş olur. Sefehi süresince sefihin (akli melekeleri olgunlaşmamış) malını korumak ve bundan dolayı hacz (hakimin veya velisinin izni şartı) etmek böyledir.[866] Bütün bunlara göre saf bir yarardan bahsetmek mümkün değildir, Ancak insanlar fazla yararlıyı, az yararlının önüne geçirirler; mefsedette de böyledir, az zararlıyı çok zararlıya tercih ederler. [867] Dinin maslahat ve mefsedet (yarar-zarar) esası İslam tarihi boyunca maddeleştirilmiş ve bir takım umumi kaideler çıkarılmıştır. Bu kuralların uygulanması, bazen dinin maslahat ve mefsedet (hikmet) esaslarını aşabilmiştir.
Ayrıca maslahat prensibinde genel kuralları aşarak toplumun halihazırdaki veya gelecekteki menfaatleri koruma adına kural dışı karar ve eylemlerde bulunmak da gizlidir. Ancak iktidarda olanların kamu yararı bahanesi ile menfaatlerini garanti altına alma gibi sıkıntıları da sürekli sözkonusu olmuştur. Tarih boyunca ve günümüzde bu prensipten hareketle birçok yanlış uygulamalara imza atılmıştır ve atılmaktadır.
Sonuç olarak Kur'ânın hikmet anlayışı; insanı bireysel ve toplumsal boyutu ile uygulanan hukuk vasıtası ile eğitmek ve terbiye etmek, bilgi ve kültür yönü ile de çağa önderlik eden bir ümmet haline getirmektir. Çünkü hikmet anlayışı değiştirerek davranışlarına ahlaki normlar getirerek, bireyi ve toplumu olgunlaştırır. Böylece insan-toplum, insan-varlık, insan-Allah ilişkisini dengede götürme ve hiçbir tarafa zulmetmeme çabasını sürekli kılar. Günübirlik değil; olguyu, insanı ve hatta varlığı aşan bir felsefi derinlikle çağları aşan bir hukuk anlayışı verir. İslam hukuku, getirdiği ilkelerle tarihin çeşitli zaman dilimlerinde bunu başarmıştır. Fakat genel olarak insanlardaki iç aydığınlığın kaybolup yok olması ile sıkıntılar başlamış, yozlaşma ve çürümeler söz konusu olmuştur, İslam'ın gönderiliş espirisini göz önünde bulundurmayan her anlayış ve uygulama bu gaye ve maslahattan uzaktır. Gaye ve maslahattan uzak olan her uygulama ise hikmetten yoksundur.
İlletin sözlük anlamı; sahibini ihtiyaç dolayısı ile meşgul eden hades, bulunduğu şeyin niteliğini değiştiren şey, [868] hastalık ve sebep [869] demektir. İlletin özür, bahane, sebeb, bâis gibi [870] anlamları da vardır. Kişi hasta olunca 'O'na illet arız oldu denilir. Hastalığın illet adını almasının sebebi, hasta olan kişiyi kuşatması yahut onun hasta üzerinde tekrarlanmasıdır. İllet harflerine de bu sebeble bu ad verilmiştir. Çünkü bu harfler bulundukları kelimelerin yapılarında değişiklik meydana getirirler. İlletin ıstılahı anlamı ise; "Hükme alem kılınan, kendisi bulunduğu zaman hükmün de bulunduğu ve hükmü tarif eden şeydir." [871]
İmamı Gazzali [872]; ise illetin terim anlamım; "Hükmün dayanağını yani şer'in hükmünü kendisine bağladığı ve hükme işaret kıldığı şeydir."[873] diye yapmaktadır. İllet hükmün teşriine münasip olan vasıftır. İllet bulununca hüküm bulunur. İllet değişince hüküm de değişir. Zina ya da hırsızlık suçlarının cezasını düşünürsek, bu fiiller tekerrür edince ceza da tekerrür eder. Fakat bu iki fiilin illeti böyle değildir. İllet burada insanların ırzını ve malını koruma altına almaktır. Bu illet hiç değişmeyeceği için hükümde hiç değişmeyecektir. Fakat müellefe-i kulub'a zekat vermenin illeti değiştiği için hüküm de değişmiştir.[874]
Hikmet; şari'in (kanun koyucu) hüküm koyarken kullar lehine gözetmiş olduğu menfaattir.[875] Usulcüler hikmet kelimesini iki şekilde kullanmışlardır. Birincisi hükmün konmasına uygun düşen durum; ikincisi ise hükmün konmasından amaçlanan sonuç ve korunmak istenen menfaat anlamını kastetmişlerdir.[876] Bu iki şekilde hikmetle illet aynı anlamda kullanılmıştır. İllet, hükmün konmasını münasip gösteren durumu (hikmet) içeren açık ve istikrarlı vasıf anlamında hikmetten ayrılır.[877] Sonuç olarak, hükmün hikmeti o hükümden güdülen amaç,yani şariin o hükmü koymakla gerçekleştirilmesini istediği maslahat veya giderilmesini istediği mefsedettir.[878] Hükmün illeti hükmün kendisi üzerine bina edildiği,hükmün varlığı kendi varlığına, yokluğu da kendi yokluğuna bağlandığı açık ve istikrarlı niteliktir.
Kelam Allah Teala'nın zatından, sıfatlarından, başlangıç ve son itibariyle yaratıklardan bahseden veya deliller vasıtası ile elde edilmiş olan, itikadi ve şeri kaideler ilmidir.[879] Aklı ve delilleri kullanması yönüyle kelam ve felsefe ortak bir paydada birleşirler, ancak felsefenin akla öncelik tanıması yönüyle kelamdan ayrılır. [880] Kelamcılar, hikmeti dil bilginlerinin "bilgi ve davranışta mükemmellik" şeklindeki tanımlarından hareketle Allah'ın ilminde ve fiillerinde eşsiz mükemmelliğinin gereği olarak, Allah'ın her yaptığının bir gayeye matuf olduğu sağlam ve mükemmel yapma gücüne sahip olduğu şeklinde tanımlamışlardır.[881] Allah her türlü gayesiz ve abes fiilden uzaktır. Eğer böyle bir şey düşünülürse, Allah'ın her şeyi bilme ve herşeye güç yetirme sıfatlarına aykırı olabileceği gibi ilahlık sıfatına da aykırı olduğundan acziyetin kanıtı olur. Ayrıca Allah'ın her fiili kullarını faydalandırmak amacıyla mefsedeti önleyen sağlam bir sistem oluşturma gayesini güttüğü gibi, fiillerinde mutlak tasarruf sahibidir ve yaptıklarından sorgulanamaz.[882]
Bütün bunlarla birlikte kelamcılar Allah'ın yaratılış hikmeti üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Muteziliiere göre Hakim olan Allah, bir fiili ancak bir hikmete göre yapar; maksatsız fiil boş ve abestir. Allah mahlukatı insanları faydalandırmak için yaratmıştır.[883] Maturidiler'e göre, Allah'ın fiillerinin hikmet ve illet ile bağlantılı olması bir eksiklik değil, bir kemaldir. Çünkü Allah gelişi güzel iş yapmaktan (abes ve sefehten) münezzehtir.[884] Hikmet, ilim ve kudrete tâbidir; ilim ve kudreti ziyade olan Zatın hikmeti de ziyade olur.[885] Maturidilere göre, Allah'ın yarattığı ve emrettiği her işte bir hikmet, bir illet, bir maslahat ve sebep vardır. Bu da insan aklı tarafından anlaşılabilir. Cebriyye ve Eş’ariyye bu çeşit bir hikmet ve illeti reddederler. Ancak Mutezile hikmeti zaruri görürken, Maturidiler hikmetin; lütuf, ihsan, atâ yolu ile gerçekleştiği kanaatindedirler.[886]
Herşeyi en güzel biçimde yarattığını, canlı cansız tüm varlığı bir düzen ve sistem içinde birbiriyle uyumlu şekilde yaşattığını, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadığını,[887] Allah'ın yaptıkları sebebiyle sorgulanmayacağı ile ilgili ayette [888] ise, hikmetin yokluğuna değil, O'nun hikmet, gaye ve maslahatlarının fiillerini kısıtlamadığına işaret edebileceği gibi, tasarruf, tedbir ve otoritesinin sorgulanmayacağına da delildir. Netice olarak insan sınırlılığı nedeniyle sonsuz hikmetlerle dolu kâinatın sırlarından ancak kendi bilgisi ve akli imkanları nisbetinde bir kısmını anlamakta, esasını ve tümünü kavrayamamaktadır. Sonsuz olan ilahi kudretin, sonsuz hikmetlerle sıkı sıkıya ilişkili olduğu muhakkaktır. Zaten Yaratan ile yaratılan arasındaki hikmet de buradadır.[889] Allah ve O'nun yarattıkları hakkında bir ilim üzere düşünme ve tefekkür etme kelam ilmini de yüceltir.
Tasavvuf, tarihsel olarak kendini ilk önce dünyevi törelere ve kuru fıkıhçılığa karşı zahit bir protesto olarak gösterdi; fakat sonra eski kültürlerin bir çok ilmi felsefi öğretilerini de içine aldı. Kişisel takva ve manevi temizlik için bir çaba eken, nihai gerçekliğin tecrübi bilgisini elde etmede batini bir yönteme ve hikemi bir doktrine dönüştü. Tasavvuf oldukça bireyci bir doktrin olmasının yanında akılcılığı da küçümser. Onun bilgi teorisi felsefî düşünceyi de hor görür. Ve doğru bilginin, ancak doğrudan sezgisel bir deneyimle elde edilebileceğini iddia eder.[890]
Tasavvufun bu doktiriner yaklaşımı hikmeti aklın dışında bir yaklaşımla ele almakla da gösterir. Hikmet akla değil imana, sevgi ile kavranan bir bilgiye dayandırılmaktadır. Derin anlamlı bir deneyden çok, sezgi ile kavranan bir düşünceye hikmet adını vermektedir. Tasavvuf kendisini, ilahi bir coşkunlukla aklın sınırlarını aşan, çoklukta birliği herşeyde Tanrı'yı gören bir aşk olarak tanımlar. Aşk ise, insanı hikmete ulaştıran, alemi özünde saklı sırları anlamaya yarayan bir güçtür. [891]
Hikmet, zihnin ilham ile herşeyin künhüne erecek şekilde nurları vermesi halidir. Bu şekilde sahip olunan bilgiye de hikmeti işrak denir. [892] Mutasavvıf, dini hayatı ifrat derecesinde uygulayarak iç aydınlanma gerçekleştirmek için dünyadan vazgeçme yollarını öğrenir, dünya-ukba ikilemini ikincisi lehine olmasını ister.[893] Bu şekilde bir anlayış ve yaşam tarzı içerisinde hikmete farklı yorumlar getiren mutasavvıflar kendilerini hikmetin temsilcileri saymışlardır. İbnul-Arabi [894] hikmeti hususi bir ilmin bilgisidir, ancak ilimle hikmet arasında şöyle bir fark vardır: İlim maluma tabidir, hikmet böyle olmayıp, bir şeyin böyle olmasına hükmeder."[895] şeklinde yorumlamaktadır. Mevlâna, hikmeti öz bilgi olarak ele almakla beraber, düşünce tarihinde olduğu gibi, çeşitli formlar altında ele alır:[896]
"Buğday saman ambarına layık değil, saman da buğday ambarında yok olur gider. Her ikisini bir araya karıştırmak, hikmete uymaz; eleyip ayırmak gerek...
"Ben bir hazineydim dedi Tanrı, hem de gizli.. Bunu duy da cevherini kaybetme, meydana çıkar.[897]
"Tabiattan, hayalden doğan hikmet, ululuk sahibinin ışığının feyzinden doğan hikmet değildir."[898]
"Nefs ile şeytanın ikisi de bir bedendir; fakat kendilerini iki gösterdiler. Nitekim melekle akıl da birdir; hikmetler yüzünden iki şekle büründüler." [899]
Erzurumlu İbrahim Hakkı [900] ise hikmeti velilere has, kaynağı ilham olan, öğretimle kazanılmayıp riyazetle elde edilen bilgi saymaktadır, "İlm-i hal, ilm-i irfan, ilm-i aşk, ilm-i bâtın, ilm-i ledün, ilm-i sudur, ilm-i kulub" adlarıyla da anılan hikmet Allah'ı bilmekten ibarettir."[901]
Bu hususi bilgi tasavvufi anlayışın ortaya koymaya çalıştığı ledünni bilgidir.
Ledünni bilgi (ilim): Mutasavvıflar, 'ilmi ledünni'sözüyle, kula vasıtasız verilen ilmi kastederler. Bu ilim, Allah Teala'nın ilhamı ve kuluna bir öğretisidir. Nitekim Allah Teala Hızır (a.s)’a, Musa (a.s)'yı vasıta kılmaksızın ledünni bir ilim vermiştir.
"Biz (Hızır)'a katımızdan bir vahiy vermiş ve tarafımızdan (gayba dair özel) bir ilim öğretmiştik." [902] Rahmet ve ilmi ledünni çalışarak elde edilemez. Allah'ın 'ledünnün de olan 'indinde olandan daha yakın ve daha özeldir.[903] Bundan dolayı Allah Teala şöyle buyurmuştur:
" De ki: Rabbim beni (girdireceğin yere) doğruluk girdirişiyle girdir. Beni (çıkaracağın yerden) doğruluk çıkarışıyla çıkar. Bana katından yardımcı bir kuvvet ver." [904]
Ledünni bilginin elde edilebilmesi için de daima tefekkür edilmesi gerekir. Bu sayede gizli olan şeyler açılır, hallerinin iç yüzleri görülür. Hikmet nurları bu tefekkür sonucunda kalbe gelir.[905] Sülemi [906] bu düşüncesiyle varlığa veya dünyaya yönelik bir tasarıdan öte nefsin afet ve kusurlarını gidereceğini ifade eder.[907] Kelabazi de aynı yaklaşımı ortaya koyarak hikmet ilmini nefsin afetlerini bilme ve tanıma, nasıl eğitileceğini, huyların nasıl değişebileceğini, şeytanın tuzaklarından nasıl korunacağını öğreten [908] bir ilim olarak değerlendirir. Tusi [909] ise hikmeti isabet,yani Hz. Peygamberin sünneti,adabı,ahlakı, halleri ve öğrettiği gerçekler olarak tarif etmektedir.[910]
Sonuç olarak kaynağını vahiy, akıl ve tecrübeden alan hikmet, varlığın sebep-sonuç ilişkisinden hareketle hakikatın bilgisini elde edip, bu bilgiye göre insan varlık ilişkisini olması gerektiği şekilde inşa etmek iken; tasavvuf hikmeti sadece bireylerin tecrübi, sezgisel ve imani olgunluğu sonucu elde edilen gizli bir bilgi, iç aydınlık ve keşf yoluyla ilahi sırların, bilgilerin kalbe gelmesi şeklinde görmektedir.
Felsefe kelimesinin aslı, Filo-sofia şeklinde yazılan bir deyimdir. Bu deyim ilkçağ düşüncesinden alınmıştır.[911] Filo sözü sevgi anlamında; So-fia kelimesi ise, bilgelik (hikmet) bilgi manasmdadır. Şu halde fılosofia kelimesinin sözlük manası 'hikmet sevgisi' anlamına geliyor.[912] Bu kelime batı dillerine bu telaffuza uygun geçmesine rağmen Arapça ve Türkçe'ye felsefe olarak geçmiştir. [913]
Klasik fikir tarihçisi Diogenes Leartius [914]'a göre kelime ilk defa Pythagoras [915] tarafından kullanılmıştır. Ona göre hiç kimse sofia sahibi (hikmet sahibi) olamaz, çünkü sofia (hikmet) ancak tanrıların inhisarındadir. Çünkü insanların tüm bilgileri bilmesi mümkün değildir. Sadece onu sevmekle yetinilebilir. Ve bu yolda çalışılır ve ulaşmaya gayret sarf edilebilir. Her şeyin sadece Allah tarafından bilinebileceği, insanların yanlızca hakikat hakkında az veya çok bilgi sahibi olabilecekleri yeniçağ felsefesinin babası olarak tanınan Descartes [916] tarafından da savunulmuştu. [917]
Descartes [918] ise felsefeyi şöyle tanımlamaktadır:
"Felsefe sözünden bilgeliğin uygulamaya konması anlamına geldiğini ve bilgelikten sadece işlerde tedbirli olma anlamının çıkartılmamasını, insanın yaşamını sürdürebilmesi için olduğu gibi, sağlığını koruması ve tüm sanatların bulunması için bilmesi gereken herşeyin tam bir bilgisi olduğunu; ve bu bilginin şöyle olması amacıyla ilk nedenlerden çıkarımının gerekli olduğunu ki saf olarak felsefe yapmak diye adlandırılan bu bilgiyi elde etmeye yönelik çalışma yapmak için bu ilk nedenlerden yani ilkelerden başlamak gerektiğini... Gerçekte tamamen bilge olan sadece Tanrı'dır, yani tüm şeylerin gerçeğinin tam bilgisine yalnız Tanrı sahiptir; ama insanların daha önemli gerçeklerin bilgisine az veya çok sahip olmaları oranında az veya çok bilgeliğe sahip olduğunu söyleyebiliriz. "[919]
Başka bir tanımda ise;
"İnsanın kendini sevk ve idare etmek için kendi gözlerinden istifade etmesi, şüphesiz ki gözü kapalı olarak başkalarının ardından yürümesinden daha hayırlıdır... Felsefesiz yaşamak gözü kapalı yaşamaktır...Yanlız hayvanlardır ki durmaksızın vücutlarını besleyecek yiyeceği aramakla uğraşırlar. Çünkü bütün işleri vücutlarını korumaktır... İnsanların temelli düşüncesi, ruhun gerçek gıdası olan bilgeliği (hikmeti) aramak olmalıdır... Ayrıca Descartes milletlerin medeni olmaları ve yücelmelerini de felsefe eğitimine bağlar ve bir toplumda ne kadar çok filozof olursa o kadar medenileştiğini ifade eder... "[920]
Alman filozofu Hegel [921] ise felsefeyi hakikat sevgisine olan inanç ve nesnelerin derin olarak incelenmesi şeklinde tarif ederek diyor ki: "Hakikat sevgisine ve zihin kudretine olan inanç, felsefi araştırmanın ilk şartıdır... Felsefe önce umumi olarak düşünce tarafından nesnelerin derin olarak incelenmesi diye tarif olunabilir.[922]
Şimdiye kadar felsefe ve hikmet üzerine söylenilenler şu gerçeği ortaya koyuyor ki; felsefe, akıl sahibi insanın varlık hakkındaki bilgisi, düşüncesi ve bu bilgiyi elde etmek için verdiği uğraş ve etkinliktir. Filozofların tarifleri farklı görünse bile ilahi kaynağı noktasında birleşmişlerdir. Felsefe veya hikmetin bütün sırları bu varlık dünyasının içindedir. Bu sırlardan hareketle ilkçağda, İslam dünyasında, hatta Avrupa'da yetişen filozoflarda hikmet ve felsefe, insan ruhunu ve zekasını besleyen bir manevi gıda sayılırdı, insanı kuşatan bütün varlıklara karşı merakımızı tatmin eden bir ilim olarak felsefe ortaya çıkıyordu. Felsefe veya hikmet dışında kalan ilimler, varlık nesnelerine belli bir açıdan bakıyorken, felsefe (hikmet) mümkün olan bütün yönlerden maddi ve manevi alemi incelemek istiyordu.[923] Hikmet ilkçağdan itibaren külli her şeyi kuşatan bir bilgi olarak algılanırken, diğer ilimler bu mutlak ve külli bilginin bir şubesi, alt bölümü şeklinde değerlendiriliyordu. Ancak ilkçağdan itibaren felsefenin, hikmetten nasiplenmeye çalışan filozofun etkinliği sayıldığından hikmetin tam karşılığı olarak algılanması mümkün değildi. Mutlak hikmet binasının içinde bütün ilimler mevcuttu. Çünkü hikmet konusu yönünden en faziletli bilgi, en doğru ve en sağlam bilgi ve ilk sebeplerin bilgisi olması hasebiyle diğer tüm ilimlere doğru ilkelerini veren mutlak bir (el-hikmetü'1-mutlaka) ilimdir. [924] Her ilim bu binada bir oda değerindeyken, odaların üstünde yer alan çatı felsefe sayılıyordu.[925] Yani felsefe bütün ilimlerin üstünde yer alırken, Hikmet ise çatıyı da içine alan binanın kendisi, evrensel bilgi olarak değerlendirildi.[926] Daha sonraki dönemlerde felsefe hikmet yerine kullanılır oldu. Bundan sonra felsefe ve hikmet arasındaki ilişki ve benzerliklere değinerek konuyu açıklamaya çalışacağız.
Konusu itibariyle felsefe; varlığı ele aldığına göre, yalnız duyu verileri ile kavradığımız şeyler, olaylar değil, zihinle idrak ettiğimiz, akılla prensiplerini düşündüğümüz, soyut şeyler, tarihi olaylar, şuurumuzda yaşadığımız ruhi haller, hadiseler, toplum yaşamındaki değerler, kanaatler ve var olanların bir çeşidi olması itibariyle varlık kavramı içine girerler.[927]
Konusu gereği diğer ilimlerden en büyük farkı, bütün bilgileri ve değerleri kuşatıcı olmasıdır. Felsefe ve hikmet arasında bir farklılık söz konusu değildir. Ancak kaynak bakımından hikmet, vahye ve nübüvvete bağlı bir düşünce tarzı ve tabii tezahürleri olmakla birlikte, felsefenin mutlak akli bilgiyi içeren bir ilim olma özelliği vardır. İslam filozoflarının bu farkı bildikleri halde her iki kavramı birbirinin yerine kullanmaları sözkonusu olmuştur.[928]
Burada yeri gelmişken rahmetli Hilmi Ziya Ülken [929]'in felsefe ile halk hikmeti konusundaki görüşlerini de kısaca verelim.
"Gerçekten zihnin işleyişine ait her teşebbüs felsefe değildir. 'Halk sözleri, halk hikmeti atasözleri, mitolojik düşünce v. s adları ile toplanan bir çok kollektif veya anonim zihin mahsulleri vardır ki içlerinde güzel sözler, derin buluşlar, halkın tabiri ile hikemiyat bulunduğu halde onlara felsefe demek manasız olur. Örnek Beydaba nın Kelile ile Dimne'si, Hariri'nin Makamatı, Şeyh Sadi'nin Bostan ve Gülistanı, La Fontaine'in 'hikayeleri veya masallları, Dante'nin 'İlahi Komedyası' v. s. 'de felsefe değildir. Bu gibi eserlerin içerisinde çok derin cümleler bulunur, seçme sözlere bayılanlar bunlarda "bin ilim ve felsefe kitabında olmayan hakikatlerin sıkıştırılmış" olduğunu iddia ederek bu eserlerde üstün felsefi bir değer ararlar. Böyle düşünenler aynı zamanda iki hatayı birden işlemektedirler. Bir yandan bu eserlere felsefe demekle onların asıl değerleri olan telkin ediciliği, ilhamı, sevgiyi, sanatın doğrudan doğruya verdiği inceliği, güzelliği küçümsemiş, onlar hakkında yanlış bir hükümle özdeğerlerinden uzaklaştırmış olurlar. Öte yandan da felsefe eserlerinin ruhu olan sistemlilik, açıklık, bilgi, varlık ve değerlere ait bir açıklama olma vasıflarını inkara gidiyorlar ve felsefenin kendine mahsus kıymetini görmüyorlar. Hakimane edebiyat veya edebi hikmetin felsefe ile karıştırılması nasıl yanlışsa fikir kırıntılarını ihtiva eden ilim eserlerini veya muhakeme ve akıl yürütme mahareti gösteren bazı hukuk ve ahlak eserlerini de felsefe ile karıştırmak, felsefe saymak aynı derecede yanlıştır".[930]
Sonuç olarak ifade ettiğimiz gibi insanlığın tüm bilgileri vahiy kaynaklıdır. Felsefe ve hikmet insanın vahye yakın ve uzaklığı ölçüsünde farklılık gösterir. Bilgi vahye ne kadar yakın ise hikmet, ne kadar uzak ise de felsefedir. Hikmette ilahi aşkınlık ve gizemlilik, ilham, telkin ediktik ön plandayken; felsefede ise şuurlu bir şekilde duyularla varlığını kavradığımız mutlak aklın bilgisi olan sistemlilik ve açıklık ağırlığını hissettirir.
Genel anlayışa göre filozof, akıl gücü ile basit-girift, organik-inorganik varlıklardaki mevcut düzeni sebep-sonuç ilişkisi içinde kavrar; böylece kozmosun bilgisi filozofun aklında tecelli ederek o ilahi bir kişilik (teşebbüh bi'l-ilah)kazanmış olur.[931] Hakîm ise hakikatin bilgisini yakalama ve doğru düşünebilme, tefekkür ve yaşayabilme noktasında çok boyutludur.[932] Onun için hakîm, filozofun sahip olduğu bilgilere ek olarak 'kendisini gerçek dışı bilgilerden ve nefsani arzulardan alıkoyan, dosdoğru bir düşünce ve davranış istikametine sahip kimse [933] diye tanımlanabilir. Bu çerçeve içerisinde Cürcânî [934] hükemayı 'sözleri ve fiilleri sünnete uygun (muvafık) olan kimselerdir' diye tarif eder.[935]
Hakim vahyi esas alırken, filozof vahyi esas almaz, her şeyi aklileştirir, eşyayı değil, kavramları görür. Filozof isteklerine, arzularına akılla bir düzen verirken, hakîm aklı vahyin çerçevesi içerisinde kullanır.[936] Vahye uzaklık veya yakınlık hakim ile filozof kavramlarını da farklı tanımlamalara yol açmıştır. İslam dini insanı kemal noktasına ulaştırmak istediğinde vahyi esas alır, akla ise onu kendi beşeri tabiatına ve şartlarına uygun yorumlama ve yaşama geçirici rolünü verir. Hakikatin bilgisini araştıran veya onu karşılayan kişide aranan temel özellik akli melekedir. Ancak Allah, verisi olmayan akli melekeyi tek başına kabul etmediğinden peygamberleri vasıtasıyla vahyini göndermiştir. Akıl ile peygamber ilahi muradı gerçekleştirmede birbirine yardımcı olan iki elçidir. İşte burada hakim kişi vahyi ve varlığı okumada aklını kullanır. Kitabi ayetlerde görmediğini, kevni ayetleri okurken aklı bir çeşit kitabi ayet rolünü üstlenir. Bu çerçevede İslam hakimlerinin gerçekleştirmek istedikleri bütün kültürlerde nübüvvet temeline dayalı olarak gelişen ve çağlarına intikal eden hikmeti ve ilimleri İslam'ın kapsayıcılığı içinde yoğurmak, özümlemek ve böylelikle insan tarihinin en zor fakat en önemli işini başarmaya çalışmışlardır. Bu yönüyle hakîm, filozofu da içine alan bir işlev görmektedir. İslam filozofları aklı ve vahyi birbirinden ayırmayarak İslam'ın tevhidi bütünlüğü içerisinde değerlendirmişlerdir. Şimdi İslam filozoflarının hikmet veya felsefe hakkındaki görüşlerine kısaca değinmeye çalışalım.
ca) El-Kindi: [937] Kindi felsefeyi sanatların değer ve mertebe yönüyle en üstünü olduğunu söyler ve felsefeyi şöyle tanımlar: "İnsanın gücü ölçüsünde varlığın hakikatini bilmesidir." Çünkü filozofların bilgiden amacı gerçeğin bilgisini yakalamak, davranışının amacı ise sürekli fiil değil, gerçeğe göre davranmaktır.[938] Felsefe, insanın kendini tanımasıdır. Felsefe, insanın gücü yettiği ölçüde, Allah'ın fiillerine benzemeye çalışmaktır. El-Kindi bu tarifleri ile felsefenin (hikmetin) külli ve ebedi şeylerin hakikatlarını ve sebeplerini öğrenerek bu ideaların hangi kudret tarafından yaratıldığını kavrayarak ilahi bir kişilik kazanacağını iddia eder.[939] Ayrıca Kindi, felsefe ve hikmeti aynı anlamda kullanarak hakikat (hikmet) bilgisinin peygamberlere verildiğini, insanın aklı ile ortaya koyduğu şeylerin felsefe olduğunu, insanın hakikati vahiy ve ilhamla elde edeceğini söyler.[940]
cb)- Farabi: [941] Farabi hikmet ile felsefeyi aynı anlamda kullanmıştır. Ona göre peygamber de filozof da faal akılla (Cebrail) ilişki kuran seçkin insanlardır. Peygamber vahiyle, filozof ise akli düşünme ve derin tefekkürle bilginin saf kaynağına ulaşacağını iddia ederek şöyle der: "Vahiy, bir kimsenin fa'al aklından münfail aklına taşınca o kimse tam manasıyla hakim, filozof ve akıl erbabından olur. Vahiy bir kimsenin faal aklından (Cebrail) muhayyile kuvvetine taşınca, o kimse peygamber olur; gelecekten haber verir ve ilahın aklettiği bir varlık ile hazırdaki cüziyyat hakkında haber verir..."[942]
Farabi [943] felsefeyi çok kısa tarif eder." Varolmaları bakımından varlıkların bilinmesidir" der. Varolmaları bakımından varlıkların bilmesinden maksat, idrak ettiğimiz bütün nesnelerin bilinmesidir. Yani bunları akıl ve deneyle tanımak, gerçek yüzlerini tanımaktır. [944] Zaten hikmet aklın eşyayı en üstün bilgi ile ve kendini aklederek bilmesidir. Bilgi ile en üstün şey bilinir. Bilginin en üstünü ise zeval bulmayan sürekli bilgidir ki işte bu da O'nun (Allah'ın) kendi zatını bilmesidir.[945] Bu tanımıyla Kindi’den etkilendiği ortaya çıkmaktadır.
cc) İbn Sina: [946] İbni Sina, İslami nasslara getirdiği batini yorumlarla işraki felsefenin temellerini atmıştır. İbni Sina’nın amacı Yunan felsefesi ile doğu geleneğinde hikmet ve dayanağı Kur'ân ile İslam ilimlerini birleştirmek ve başarılı olabilmektir. Farabi'nin görüşlerini İslami düşünce çerçevesinde biraz yumuşatmıştır. [947] Felsefe (hikmet) hakkında şöyle demektedir: "Felsefenin (hikmetin) gayesi, nesnelerin hakikatlarına bir insanın vakıf olabileceği kadar vakıf olmaktır... "İbn-i Sina insan aklının hudutlu olduğunu, bu sebebten dolayı eşyanın hakikatini ancak vakıf olabileceği kadar bilebileceğine işaret eder. [948] Veya "Hikmet, ilim ve amel sınırları içinde mümkün olan son sınıra kadar insan nefsinin olgunluğa ulaşmasıdır. İlimle eşyanın tasavvur ve tanınması gerçekleşir, amel yönünden ise adalet denilen bir ahlak oluşur," [949] İbn Sina felsefe, ilk felsefe, ilahi ilim, metafizik ve hikmeti aynı anlamda kullanarak şöyle bir değerlendirme yapar:
"Bu ilmin konusu varlıktır. Zorunlu olarak sebepleri, sebeplerin sebeplerini, prensiplerin prensiplerini ve cevherleri içine alır. Bundan dolayı bu konu konuların ve bunu içine alan ilim ilimlerin en soylusudur. Çünkü bütün ilimler ona dayanır, gerçekliklerini ve güçlerini ondan alırlar. O bilginin en güzel konusunun en güzel ilmidir.[950]
Aklı işitilerek öğrenilenlerin anahtarı olarak kabul eder. Eğer akıl insanın his ve davranışlarına yön verebilirse kötülüğü emredici yönünü asgariye indirmiş olur. [951] Erdemi yakalamak ancak akla en üst değeri vermekle mümkündür. Akla verdiği önemle ideal noktayı hikmet olarak nitelendirerek şöyle demektedir: "Hikmet insanı aklın elde edebileceği bilginin kesin ve gerçek delillere dayandırılarak elde edilmesidir." veya "Hikmet insanı gücün yettiği ölçüde nazari ve ameli hakikatların tasavvur ve tasdik edilmesi ile nefsin yetkinlik kazanması" diye tanımlamaktadır. [952] Hikmeti kazanmak için aklın eğitilmesi, doğru düşünme yollarının elde edilmesi gerekir. Hikmet gayesini gütme derecesini elde etmiş olan akla uyan kişi doğru yoldadır.[953]
cd) İbn Rüşd: [954] İbn Rüşd din ile felsefeyi (hikmeti), bir gerçeğin iki ayrı izah tarzı olarak görmüştür. Felsefe ile din arasında bir çelişki söz konusu ise bu insanların anlama kapasiteleri ve getirdikleri yorumlarla ilgilidir.[955] Çünkü şeriat; var olanları akıl ile değerlendirmeye ve bu yolla varlığın bilgisini araştırmaya davet etmektedir.[956] Nitekim Allah Teala "Ey basiret sahibleri ibret alın" [957] "Göklerin ve yerin melekutuna ve Allah'ın yarattığı şeylere bakmazlar mı?"[958] buyurarak akletmeye, düşünmeye araştırmaya ve ibret almaya davet etmektedir. İbn Rüşd, Eşari ve Gazali'ye yönelik eleştirisinde felsefe (hikmet) konusunda şu savunmayı yapar:
"Etrafındaki eksiklikten, konuya bakışın kötü düzenlemiş olmasından, arzularının kendine baskın gelmiş olmasından veya kendisinin o konuyu anlamasını sağlayacak bir öğretici bulamamış olmasından dolayı, şaşkın bir kişi felsefeye bakıp, şaşırmışsa; bu ona bakıp ehil olanları felsefeden engellememizi gerektirmez."[959] Ve şeriatın maksadı sadece gerçek bilgiyi ve gerçek ameli öğretmektir. Gerçek bilgi Allah Tealayı ve diğer var olanları olduğu şekilde bilmektir. [960] "Ve demek istiyorum ki hikmet şeriatın arkadaşı ve süt kardeşidir. Ona mensup olanlardan gelen eziyet ise eziyetlerin en şiddetlisidir. Ayrıca ikisi tabiatları itibariyle kardeş, cevherleri ve özleri itibariylede iki dost oldukları halde; aralarında düşmanlık, boğuşma ve nefret bulunması da bizi fazlasıyla üzmektedir."[961]
ce) İhvân-ı Safa: İslam dünyasında X. asrın ikinci yarısında yaşayan İhvân-ı Safa (temizlik kardeşleri) adlı felsefi hareket [962] felsefeye hikmet sevgisi şeklinde bir anlam vererek şöyle tanım getirmişlerdir: "Felsefe varlığın/eşyanın hakikatlerine derinlemesine nüfuz etmektir. Bundan başka sözün ve davranışın ilim ve akla uygun olmasıdır. Eşyanın batınını, hakikatini kavramaktır."[963] Veya "Felsefe, ilkönce insanın ilimleri sevmesi, ortasında gücü oranında nesnelerin/varlığın hakikatini kavraması ve sonunda ise söz ve davranışın ilme ve akla uygun olmasıdır."[964] Felsefeyi hikmeti açıklayan bir ilim olarak görerek, risalelerinde felsefe ve hikmet kavramını birbirinin yerine kullanmışlardır.[965] Aynı zamanda hikmeti (felsefe) bütün ilimlerin ana/esası sayarak, diğer ilimleri hikmet ilminin alt bilim dalları saymışlardır.[966]
İhvân-ı Safa, Allah, alim ve hikmet sahibi olmanın gereği yarattığı her şeyi bir hikmete göre yaratır ve hikmetli fiil O'na vacibtir. Göklerdeki ve yerdeki herşeyin bir hikmete göre sağlam bir şekilde yaratılmış olmasının kavranması, beşeri idrakin ötesinde Allah'ın kendilerine ilham vererek kalbini hidayete erdirdiği ve göğsünü hikmet nuru ile genişlettiği/aydınlattığı kimselere nasip olacağını savunmuşlardır. Konu ile ilgili olarak şu ayeti delil getirirler: "...Dilediğinden başka ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar.."[967] Benzeri yaklaşımları Kur'an'daki müteşâbih ayetlerin yorumlanmasında da savunarak, ancak kendilerine hikmet verilenlerin müteşâbih ayetleri anlayabileceğine inanıyorlardı ve kendilerini de bu sınıfa ait görüyorlardı. [968]
Ahlâk, Arapça'da seciye, tabiat, huy gibi manalara gelen hulk ve huluk kelimesinin çoğuludur. İslami terminolojide halk insanın fizik yapısını, hulk ise manevi yapısını ifade eder.[969] İslami kaynaklarda bu tabirler iyi ve kötü huyları, fazilet ve reziletleri ifade etmek için kullanılmıştır. Kişinin İslam'dan aldığı doğru bilgi, nefsinin kötü emellerine engel teşkil eder ve tabiatında bir değişiklik yaparak, hikmetli bilginin ve isabetli davranışın yansıması olarak ahlakın oluşmasına zemin hazırlar. Özellikle eski cahiliyye ahlak anlayışının altında yatan dünyevi ve kabilevi mantığın yıkılmasında bireysel ve toplumsal arınmayı gerçekleştirmede vahiy bilgisi önemli rol oynamıştır. İslam, aşiret ruhunun, rekabet ve küçümseme duygusuyla geçici hazlara düşkünlüğün doğurduğu kaba ve hoyrat geleneklerin karşısına, insanın nefsini dizginlemesi, tabiatını öfke ve şiddetten koruması anlamına gelen hilm ve şefkati koymuştur. Böylece mücadeleyi kendi nefsine döndürmesi İslam ahlakının temelini oluşturuyordu.[970]
İslam ahlakının asıl kaynağını oluşturan Kur'ân ve onun yaşam boyutu olan sünnet; güzel örneğini, Hz. Peygamberin ahlakından soran sahabeye, Hz. Aise (r.a)'nin verdiği "O'nun ahlakı Kur'ân ahlakıdır"[971] cevabında ifadesini bulur. Bu hadisten de anlaşıldığı kadarıyla, insanın yapabileceği her şey bir ahlaki pay taşımakta olup ve İslam'da ahlak, bir düşünceden çok bir eylemdir. İman Allah'ın zatını bilmekten öte, O'nun iradesine uymak olarak algılanan bir eylem ahlakıdır. [972] Kur'ân-ı Kerim'de ahlak kelimesi yer almamakla birlikte, tekili olan huluk iki yerde geçmektedir. Birincisi
"Bu (davranışınız), sadece evvelkilerin ahlak (ve geleneğidir) "[973] ayetinde yer alan hulk kelimesi, geçmişin yaptıklarını taklit ederek tekrar etmek, geleneğine uymak veya onların huylarını huy edinmek, izinde gitmek manasında kullanılmıştır.[974] ikincisi ise
"Sen büyük bir ahlak üzerindesin "[975] ayetinde de hulk kelimesi huy, seciye, meleke, maneviyat, din, Kur'ân terbiyesi [976] manasında kullanılmıştır.
İslam ahlakı, bu dinamik yapısı ile bilgi ve fazilet bakımından insanın hayatında sürekli etkilidir. Bunun için insan, Kur'ân-ı Kerim'e göre, öncelikle inanç sevgisini kazanmalı, fenalıklardan ve isyankarlıkdan nefret etmeli [977] kalbini, yani iç dünyasını Allah şuuru (zikrullah) ile huzura kavuşturmalıdır. İslam'ın öngördüğü ahlaki tekamülün ulaşacağı son nokta, insanın gaye bakımından çıkar kaygılarını, hatta cennet ümidi ve cehennem korkusunun da ötesinde bu düşünce ve davranışlarını Allah'ın emrine ve rızasına uygun düşüp düşmeyeceği kaygısına göre değerlendirme yapmasıdır.[978]
İslam'ın ilk dönemlerinde ahlaki anlamda böyle bir yaşam biçiminin oluşturulması mümkün oldu. Daha sonraki dönemlerde birtakım ihtilaf ve fitnelerin, karışıklıkların çıkması ile kelami ve ahlaki bölünmelerin ortaya çıkması ile ahlaki yaşam tarzı ki bu anlayış; yaptığı herşeyde kendisini Allah'a karşı sorumlu hisseden ve bu hali duygusal zeminde sürekli canlı tutan bir anlayıştır- hızını kaybederek bireysel ve toplumsal çürüme/yozlaşma ve yokoluşun kaynağını teşkil eder. Bu bölünmeler yaşanan tüm siyasi, ahlaki, kültürel ve dini unsurlarda kendini gösterdi. Ahlaki sistem, İslam'ın öngördüğü tevhidi bütünlükte bireysel ve toplumsal hayatta dengeli etkili olması gerekirken; zikredilen bölünmeler bu etkiyi kısmen de olsa engellemiş oldu. Kısa zamanda siyasi ve fıkhi mezheblerin düşünce usullerine yansıdı. Ahlaka Mutezile, usuli hamse çerçevesinde gaye yönünden bakarken; Maturidiler, kulların fiilerini ahlaki bir zemine oturtmak için gaye ve maslahat prensibini öne çıkardılar. Bu durum sadece insanların eylemleri ile sınırlı kalmadı, Allah'ın fiilleri de değerlendirmelere tabi tutuldu. Allah hakim olmasının gereği bir işi, bir gaye için yapacağından, gayesiz yapılan iş boş ve anlamsızdır. Bundan dolayı Allah'ın tüm fiilleri gayeli dolayısıyla hikmetlidir. Ancak Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığından, gayesi sadece kulların faydasınadır tarzında yorumlar yapılırken, diğer yandan Allah'ın fiileri bir hikmete göredir ve Allah'ın bu hikmetli fiili bir zorunluluktur şeklinde yorumlar yapılırken, hikmeti ilahi tasarrufu sınırlandırma sayarak kabul etmeyen görüşler de ortaya çıkmıştır.[979] Farklılaşan yorumlar tarih boyunca devam ederek İslam'ın yerleştirmek istediği tevhidi yorumlar kaybolmaya mahkum oldu.
Hikmet, gaye anlamında ele alındığında hem Allah'ın fiilleri ve hem de kulların fiilleri bir gaye veya gayeler doğrultusunda meydana gelmektedir. Bu anlayıştan hareketle hikmet insanın düşünce ve eylemi ile doğrudan alakalı, İslam'ın öngördüğü ahlaki erdemleri ile sıkı bir ilişki içerisindedir. Ahlaki anlamda eylemi gayeli kılan doğru ve kesin bilgi olduğuna göre, bilgi ve eyleme birlikte sahip olmayana hikmet sahibi, hakim denemez. İslam filozofları, hulk ve huluk'un çoğulu olan ahlakı, nefiste yerleşik olan yatkınlıklar şeklinde tarif etmişlerdir. Bu yatkınlıklar sayesinde fiiller, nefisten herhangi bir fikri ve iradi güçlüğe hacet kalmaksızın sadır olur. Eğer bu yatkınlıklar iyi olursa, nefisten faziletler kötü olursa reziletler sadır olur. İşte ahlakın temel vazifesi nefis hakkında bilgiler vermek ve nefsi kendisinden faziletli fiiller sadır olacak şekilde terbiye etmektir. Ayrıca İslam filozofları ahlakı ruhani bir tababet (tıp) olarak da kabul etmişlerdir. Sadece nazari ahlakın (hikmet) ahlak eğitiminde onların programında yer almasının sebebi budur.
Fahrettin er-Razi [980] hikmeti Allah'ın ahlakı ile ahlaklanmak olarak tanımlar.[981] Allah'ın ahlakı ile ahlaklanmak onun gönderdiği emir ve yasaklarının sınırları içerisinde yaşamak ve tavsiyelerini her şeyden önce yerine getirmek demektir. Allah yolunda harcamayı tavsiye eden Bakara: 261-268 ayetlerinden sonra zikredilen Bakara 269 ayeti ile 251. ayetlerindeki hikmeti el-Behiy, pratik davranış metodu olarak yorumlamaktadır. Ayrıca Hz. Davud (a.s)'a verilen hikmet, ahlak ve düzgün davranıştır. Gerçekten Hz. Davud (a.s)'ın üstün ahlak ve Allah'a iman yolunda yüksek şecaat sahibi olduğu bilinmektedir.[982] Pratik davranış metodu veya ahlak, bilgisizce elde edilen bir özellik değildir. Tersine İslam nazari hikmet dediğimiz gerçeklik bilgisi ile elde edilen bir düşünsel haslet kazandırarak birbirinden ayrı değerlendirmelere yer vermemiştir. Bu gerçeklik bilgisini hayat içerisinde denenerek, sağlaması yapılarak tecrübeye dayalı bir ahlaki altyapı oluşturulması gerekir. Hayatı pratik kurallar şeklinde düzenlemeyen bir hikmetten bahsedilemez. Çünkü hikmet ahlaki boyutu ile hayatın her yönüne rengini veren ve o renge uygun ilim ve amel ahengi oluşturan bir fazilettir.
İslam bilginleri hikmetin öncesinde gerçeklik bilgisi, sonucunda hayırlı amel vardır demişlerdir. Bir diğer önemli nokta; hikmet ilmi, müslüman filozoflar tarafından İlmü'l-ulûm olarak kabul edilmesidir, [983] Diğer ilimler ise hikmet ilminin alt birimi olarak kabul edilmiştir. Hikmet ilmi olgusal ilimle vahyi ilmin buluştuğu nokta olarak tespit edilmiş ve beşer aklının ıslahı şeklinde bir gaye atfedilmiştir. Bu tanım ve gayeler çerçevesinde birbirine yakın zamanda yaşayan ilk filozofların hazırladıkları hikmet pınarından yakın zamana kadar filozoflar yararlanmışlardır.[984] Bu açıklamalardan sonra kısaca İslam filozoflarından ahlak felsefesi (ameli hikmet) ile ilgili eser yazmış olan İbn Miskeveyh [985],Gazzali, Kınalızade Ali Efendi [986] 'nin görüşlerinden bahsedeceğiz. Bunlardan başka ahlak ve ahlak felsefesi ile ilgili eser yazan ilk müslüman filozof el-Kindi 'nin eserleri bize kadar ulaştığına dair bir bilgi mevcut değildir, başka kitaplardan iktibaslarla bilgi sahibi olunmuştur.[987]
1- İbn Miskeveyh:[988] Ahlak felsefesi deyince akla gelen ilk eser, İbn Miskeveyh'in Tehzibul-Ahlakıdır. İslam dünyasında kaleme alınan bir çok ahlak kitabı için bu eser adeta bir örnek eser teşkil etmiştir. Gazzali [989]'den Kınalızade Ali Efendiye varıncaya kadar her müellif, ahlak sahasına İbn Miskeveyh'in lambası ile girmiştir.[990] İbn Miskeveyh, "hikmeti düşünen ve ayırt eden nefsin bir fazileti olarak kabul edip.bütün varlıkları var olmaları itibariyle bilmek veya bir başka ifadeyle hikmet, ilahi ve insani olayları bilmektir,"[991] diye tanımlar. Nefis, bu hikmetle fiillerden hangisinin yapılması ve hangisinin ihmal edilmesi gerektiğini bilir.[992]
İbn Miskeveyh'e göre insanın terbiye edilecek melekeleri üçtür: Alışkanlık (faziletlerin kazanılması), taklit (iyi kullanılırsa başkalarının tecrübelerinden ve akıllarından faydalanma), uyanıklık (ruhen uyanmak). Faziletler de hikmet, şecaat, rikkat ve adalettir. Bu hasletlerin terbiye edilmesi ahlakın güzelleşmesi ve olgunlaşması için fertler diğer insanların yardımına muhtaçtır. Bu sebeple fertlerin birarada yaşamaları zorunludur. İnsan için en büyük fazilet diğerlerini sevmektir. İnsanlar birarada yaşayarak kemale ulaşabilirler, bundan dolayı ahlak sosyal ahlak olmalıdır. Dünyevi işler konusunda tembelliği fazilete engel olduğu gerekçesi ile reziletler arasında sayar. Bundan dolayı tasavvufun zahitlik felsefesini yerer.[993] Hayatta mala ihtiyaç zorunludur; çünkü mal hikmet ve erdemin açığa çıkması için yararlıdır.[994]
İbn Miskeveyh tasavvufu uzlet ve tariki dünya belki dinidir, fakat ahlaki değildir.[995] diye eleştirmiştir. İbn Miskeveyh Cavidan Hırad (ezeli hikmet, akıl) adlı Farsça eserinde hikmetin evrensel ve sürekli olduğunu, ezeli bir akıl ve hikmetin varlığından bahsederek, onun devirden devire, ulustan ulusa değişmeyen tarih ötesi bir hakikat, kendini çağlar boyu çeşitli kültür havzalarında daima tezahür ettiren Halidi Hikmet olarak. nitelendirir.[996] Hikmeti nefsin fiillerini değerlendirirken, faziletler içerisinde zikreder. Bu faziletlerle ancak ahlakın olgunlaşacağını ifade eder. Ayrıca her faziletin kapsamına giren faziletlerin olduğunu, hikmetin kapsamına giren faziletlerin taksim ve tanımını şöyle yapar;
a- Zeka; nefiste sonuçların süratle ve kolaylıkla ortaya çıkmasıdır.
b- Hatırlama; aklın ve vehmin ortaya koyduğu olaylara ait suretlerin tesbitidir.
c- Akletme; nefsin varlıkları olduğu gibi kavramasındaki uygunluktur.
d- Zihin berraklığı; sonuç ortaya çıkarmak için nefiste bulunan bir kabiliyettir. Zihin keskinliği ve gücü ise önce bilinenden zorunlu olarak çıkan şeyi nefsin derinliğine düşünmesidir.
e- Kolay öğrenme; nefsin bir gücü olup, keskin anlayıştır. Nazari konular bununla kavranılır [997] demektedir.
İbni Miskeveyh [998] bu faziletlerle hikmete kolay ulaşılacağını ancak bunun; faziletlerin gerçeklerini anlamak ve tanımlamaktan geçtiğini söyler. Özellikle hikmeti sefihlikle aptallık arasında orta bir yol olarak ifade eder. Sefıhlikten ise düşünce gücünü gereksiz yerde ve gereksiz biçimde kullanmayı kasdeder. Aptallık sözünden ise düşünce gücünü iptal etmeyi ve bir yana atmayı kasdeder. Burada aptallığın yaratılışça eksiklik anlamına gelmediğini aksine isteyerek düşünce gücünü iptal etmek [999] olduğunu söyler.
2- Gazzali [1000]: [1001]Gazzali'ye göre ahlak, ruhta yerleşmiş bir nitelik olup, düşünce ve iç güdüye ihtiyaç duyulmaksızın bütün eylem ve işlemler ondan kolaylıkla meydana gelir. Eğer ruhta yerleşen o nitelikten, akıl ve şeriatça iyi ve güzel olan fiiller meydana gelirse ona güzel ahlak denir. Bu ahlaki kuvvetlerin itidal ve ahenginden faziletler meydana gelir. Gazzali [1002] faziletleri dörde ayırır. Bunlar diğer faziletleri de kapsayacak şekilde hikmet, adalet, şecaat ve iffettir. Hikmet; akıl kuvvetinin faziletidir. Gazzali hikmeti ahlaki ve ilmi (nazari) diye iki kısma ayırır. Ahlaki hikmet, fiillerin doğruluğunu bilmek, hayatın düzeni nazari hikmetin yardımıyla gerçekleşir. Nazari hikmet (akıl) ise meleklerden külliyatı alır. Ahlaki faziletin içine hile ahmaklık gizlenmiştir. Kişi hile ile düzenbaz, ahmaklık ile de kıt anlayışlı olur.[1003] Şecaat; gadap kuvvetinin faziletidir. İffet, şehvet kuvvetinin faziletidir. Adalet, bütün bu kuvvetlerin gerekli olan tertip üzere olmasıdır. [1004] Bu dört hususta kemal mertebesine yükselen ancak Resulullah (a.s) dir. Diğer insanlar Resulullah'a yaklaştığı nisbette Allah'a yaklaşmış sayılır. [1005]
Gazzali [1006]'ye göre hikmet faziletinin unsurları şunlardır:
a- Güzel tedbir (Cevdetur-reviyye): Şerrin defedilmesi,düşmana mukavemet, toplum veya ailenin yönetiminde sana ve başkalarına düşen büyük hayırları kazanma hususunda uygun ve faziletli olanı ortaya çıkarmada doğru görüştür.
b- İşlek zihin (Cevdetuz-zihn): Görüşlerin birbirine benzer ve karışık olduğu hallerde doğru hükmü verme kudretidir.
c- Parlak görüş (Nikayetur-rey): İşlerde övülen akıbete ulaştırıcı sebeplere vukuf süratidir.
d- İsabetli tahmin (Savabuz-zan): Doğru tahmin, müşahedelerin gerektirdiği hakka uygunluktur. [1007]
Gazzali [1008] 'ye göre ilim kuvvetinin itidal ve güzelliği, sözlerde yalan ile doğrunun, inançlarda hak ile batılın, amellerde güzel ile çirkinin arasındaki farkın anlaşılması ile olur.[1009] Bu kuvvetin iyi ve düzgün olması sonucunda ondan hikmetin semeresi hasıl olur. Hikmet ise iyi karakterlerin başıdır.
3- Kınalızade Ali Efendi: [1010] Kınalızade hikmeti; "harici varlıkları ilk planda ne halde ise o halde bilmektir.[1011] İnsanda bulunan nazari kuvvet güzel huyla bezenmiş olup denge üzere işler meydana gelirse buna hikmet denir." [1012] diye tanımlamaktadır. Ahlak felsefesini de (hikmeti ameliyye) üç bölümde inceler;
Birinci bölümde hikmetin tanımı ve çeşitlerini zikrettikten sonra bireysel ahlak ve faziletleri, ikinci bölümde aile ahlakı, üçüncü bölümde de devlet ahlakının felsefesi üzerinde durur.[1013] Kınalızade hikmetin kapsamına giren faziletleri şöyle açıklar:
a- Zeka; onun sebebi ile ön bilgilerden neticeye ulaşmak kolay olur.
b- (Sürat-ı Fehm) Çabuk anlama; gerekli olan şeylerden hareketle süratli intikal olur ve lüzumlu kılınana ulaşılır. Zeka, fikirde ve düşünmede olur.
c- Safay-ı Zihn (Zihin duruluğu); onunla nefs ızdırapsız ve zahmetsiz olarak isteklere ulaşmaya hazır olur.
d- Suhuleti Taallüm (Kolay öğrenme); Nefse tezlik, çabukluk hasıl olur.
e- Hüsnü Taakkul (Doğru düşünme); Onunla istekleri elde etmek ve aramakta her maddeye münasip olan hat ve miktarı korur, riayet eder. Ne vacip olanı terk ve ihmal eder, ne de yeri ve gereği olmayanı alıp kullanır.
f- Tahaffuz (Belleme); Onunla nefs düşünüp elde ettiği akli ve değişken suretleri gerektiği gibi kayıt altına alarak korur.
g- Tezekkür (Düşünme); Onunla nefs ezberleyerek koruduğu nesneleri her ne zaman istenirse hatırlar. [1014]
Hikmet, kendisine uygun fiillerin (davranışların) ortaya konulduğu sağlam ilimdir.[1015] Hikmet ilmi ilim dalı olarak adeta temelinden çatısına kadar her şeyi ihtiva eden bir yapıya benzetilmektedir. Bu yapıya hikmet binası denilebilir. Çünkü bunun içinde bütün ilimler mevcuttur. Her ilim, bu binanın içindeki bir oda gibidir. [1016] Her millet bu binanın bir veya birkaç odasına ulaşıp yararlanabilmişlerdir. Bundan dolayı denilmiştir ki: "Hikmet, Arabların diline, Yunanlıların aklına, Çinlilerin ellerine indi.” [1017] Bu söz aynı zamanda hikmetin uluslar üstü kimliğine işaret ederek hikmetin hiçbir ulus, coğrafi bölge ve asra hasredilemeyeceğini de ifade etmektedir. İnsanlık tarihi boyunca her nesil veya kuşağın katkısı kısmi olmuş, bu yerel katkılar evrensel ebedi hikmete zenginlik unsuru olmuştur. Hikmeti kendi yerel kimliğinde eritemediği gibi kendi boyasının rengini de verememiştir. Zaman ferisinde gelişim seyrine, katkıların derecesine ve konularına göre hikmet çeşitli kısımlara ayrıldı. Hikmet ilk önce Hind Brahman ve Budistler üe Çin Budistleri arasında doğdu. İranda Zerdüşt hikmeti, Kıbtiler-e kehanet hikmeti şeklinde tanındı. Daha sonra doğudaki milletlerden Yunanlılara geçti, orada ıslah edildi, düzeltildi, alt birimlere (ilim dallarına) ayrıldı ve kısımlara bölündü. [1018] Bu bölümlemeyi aşağıda gösterilen insanlığın ilk dönemlerinden 12. yüzyıla kadar, müsluman filozofların katkılarıyla oluşan ilimlerin sınıflandırılmasını gösteriyor. İslam bilim ve felsefe dünyasında hikmet ilim dalı olarak tüm ilimlerin başlangıç noktasını oluşturur. Hikmet ilmi temel kaynak; diğer ilimler ondan doğan kollardır. Hikmet ilmi, tüm varlık ilmini içine alan bir bina, diğer ilimler o bina içerisinde insanlığın ihtiyacı ve çalışması sonucu oluşturmuş olduğu bir oda değerindedir. Hikmet ilminin kaynağı ilahi, nebevi olmakla birlikte, bütün din, ırk ve coğrafyaları aşan, ama hepsini kapsayan insanlığın ortak mirası ve ürünüdür.
HİKMET İLMİ Nazari Hikmet Alet İlimleri Ameli Hikmet
Melali zik Ontoloji Teoloji Teleoloji Cüzi ilim İlkeleri
Matematik Fizik Aritmetik T. Fizik Geometri Mineraloji Astoronomi Botanik Müzik Zooloji
Optik Psikoloji
Mekanik Meteoroloji Tıp Kimya Tarım
Lisan İlmi Mantık Ahlak (Ferd) Aile
Siyaset
Sarf
Nahiv
Belagat
Kitabet
Kıraat
Aruz
Isagoji
Makul at
İbare
Kıyas
Burhan
Cedel
Safsata
Hitabet
Şiir
Medeni ilim (Fıkıh, Kelam dahil)
Şekil II [1019]
Ahlak felsefecileri, ilim dalı olarak hikmeti genellikle nazari ve ameli olmak üzere ikiye ayırırlar. Birincisi, insanın bilgisiyle, ikincisi, davranışlarıyla ilgilidir. Birincisinde başarılı olmak düşünsel/nazari olgunluğa, ikincisinde başarılı olmak ise ameli olgunluğa götürür. Her ikisinin de bir şahısta toplanması eksiksiz, hakiki saadetin gerçekleşmesi anlamına gelir. [1020] Ameli hikmeti üç ana konuya ayırmışlardır. Birincisi bireyin ahlaki olgunluğunu ele alır; ikincisi ailenin ahlaki olgunluğunu, yani eşlerin birbirine karşı sorumluluklarını, çocukların hak ve sorumluluklarını; üçüncüsü ise şehirlerin veya ülkenin ahlaklı, faziletli yönetimini konu edinir.[1021]
Nazari hikmet, bizim güç ve irademizin tesiri olmayan harici varlıklardan bahseden bir ilim dalıdır. [1022] Yaratılış açısından eşyanın sebep-sonuç ilişkisi ve içyüzüne vakıf olma [1023] ile itikadi, [1024] akli, dini problemleri ele alır. Nazari hikmet; varlığı ve hakikatini tanımak, eşyanın mahiyetini ilimle bilmektir ki, insana dünyada olgunluk, ahirette hakiki saadet kaynağı olur. Zira insan, zekası sayesinde görünen varlığı ve eşyanın mahiyetini doğru bir metod ile kavrar ve açık delillerle ortaya koyarsa, idrak safhasında kesin bir tasdik hasıl olur. O zaman Cenab-ı Hakk'ın sıfatları hakkında doğru hükümler, mücerret akıllar, temiz ruhlar, gezegenler ve bütün felekler... hakkında olduğu gibi, insan hakkında da tutarlı bir fikre, yakîni bir inanca sahip olarak dünyada olgunluğun zirvesine, ahirette ise doğru inancın temin ettiği hakiki saadete ulaşaşabilir. Ayrıca bedenin gizli örtülerini yararak bu yolla kendi varlığı hakkında sahip olacağı bilgi, kişiye muazzam bir sevinç ve büyük bir sürur verir.[1025]
Razi [1026],hikmet konusunda bu açıklamalara benzer yorumlar yaptıktan sonra, Kur'ân-ı Kerim'de nazari hikmete delil olabilecek ayetler zikretmiştir. Bunlardan bazı ayetler şunlardır:
"Hz. İbrahim (a.s)'ın "Rabbim bana bir hüküm ihsan et" [1027],
Hz. Musa (a.s)'ya hitaben " Şüphe yok ki Allah benim, ben... benden başka hiçbir İlah yoktur. " [1028],
Hz. İsa (a.s)'ın "Ben muhakkak ki Allah'ın kuluyum. O, bana kitab verdi ve beni peygamber yaptı, nerede olursam mübarek kıldı."[1029],
Hz. Muhammed (a.s) hakkında "Bilki, Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur."[1030] ayeti ile bütün resuller için "O kendi emri ile kullarından kimi dilerse, ona vahiy ile melekleri indirir. Benden başka hiçbir ilah olmadığı gereği ile uyarınız diye.. ."[1031] gibi verilen bu ayetlerde,[1032] dua, istek, vahiy, tefekkür, emir, tavsiye ve konuşma gibi konular teorik/nazari hikmet içerisinde değerlendirmiştir.
a- İlmi Alâ/İlahiyat: [1033] Hariçte ve zihinde cismani bir maddeden uzak olan varlıklardır. Cenab-ı Hakk, mücerret akıl ve ruh... gibi. Bunlardan bahseden ilme ilahi ilim (ilmi alâ) denilmektedir. [1034] Zira cismin maddesi sefil ve noksandır. Konuların en şereflisini içine aldığından bu isim verilmiştir. Şereflilik madde ötesi veya metafizik konular olmasından kaynaklanmaktadır.
b- İlmi Riyazi: Zihinde maddeden uzak, fakat zihin dışında maddeye muhtaç olan varlıklardır. Küre, üçgen ve dörtgen gibi... Bunların hariçte muayyen maddesi vardır. Bu ilme matematik (ilmi riyazi) veya ilmi evsat denilmektedir. Zihinde maddeden uzak olmakla yüce, hariçte maddeye muhtaç olmakla bir yönden düştüğü için vasat olup, bundan dolayı ilmi evsat denilmiştir. Bu ilim dört kısımdır.
ba. Heyet/Astronomi: Bu ilim dalı iki şekilde bilinir; birincisi astroloji, ikincisi ise astronomidir. Astroloji rüya tabiri ve falcılık gibi müsbet olmayan bir ilimdir. Astronomi ise gökteki cisimlerin şekillerini, birbiriyle ilişkilerini ve alem içindeki mevkilerini, sayılarını, hareket vb. konumlarıyla ilgili ilim dalıdır. [1035]
bb. Hendese/Geometri: Her türlü cismin çizgi, yüzey ve hacimlerinde şekillerin miktarlarını birbiriyle ilişkilerini, nokta ve açılarını ölçen bir ilim dalıdır. [1036]
be. Hesap/Aritmetik: Sayıların her türlü hallerini inceleyen ilim dalıdır. [1037]
bd. Musiki: [1038] Sesi terbiye ederek bir besteyi makamına uygun olarak söylemeyi kavramaktır.[1039] Melodilerin çeşitlerini, neden, niçin, ve nasıl terkib edildiklerini, daha tesirli ve dokunaklı olmaları için yapılması gerekenleri inceleyen bir ilimdir.[1040]
c- İlmi Tabii: Zihinde ve hariçte maddeye muhtaç olan bundan bahseden ilme "ilmi tabii" veya "ilmi esfel” denir. Zira tabiat, hareket ve sükûnun başlangıcıdır. [1041] Bu ilmin esfel diye nitelendirilmesi maddeyi konu edinmesinden kaynaklanmaktadır. Madde ruhu kirlettiğinden, karanlık ve zulmet kelimeleri ile ifadelendirildiği gibi, ruhun yücelmesine engel olmasından, dünyaya hapsetmesinden de kaynaklanan ve melekut alemine göre aşağı olmasından dolayı esfel diye isimlendirilmiştir. Bununla birlikte arılığa zıt olan kirliliği ifade etmesinden dolayı bu şekilde isimlendirilmesi sözkonusudur. Ancak tüm bu yorumlarla beraber ilmi tabii sayesinde içinde yaşadığımız dünyanın gerçekliğini kavrama açısından önemli bir yere sahiptir. Bugün modern fen bilimi övünülecek bir seviyeye geldiyse müslüman bilim admlarının bu katkıları sayesinde olmuştur.
İnsanoğlu, nazari hikmetle hak itikada sahip olur. Kendini uygun ilimlerle süsler, batıl itikadlar ve her türlü cehaletten kurtulduktan sonra ameli hikmeti de elde ederek güzel ahlak ve iyi huyları geniş ölçüde bilir.[1042] Netice olarak nazari hikmet akli ve itikadi konuları kapsadığı gibi; diğer beşeri ilimleri de içine alan bir ilim dalıdır. Bireysel ve toplumsal ahlakın içine giren sosyal ve siyasi ilimlerin dışında tüm teknik ve tabii ilimleri içine alır. İhvan-ı Safa bu ilimlere ek olarak Mantık ilmini de eklemiştir. [1043]
Ameli hikmet; bizim güç ve irademizin tesiri altında olan ve onlarsız meydana gelmeyen harici varlıklardan bahseder ki, buna da ameli hikmet denir. [1044] Fertlerin fıil ve amellerinin nasıllığından ve insan nefsinden bahseder. Hangi amelin salih, hangisinin fasid ve çirkin olduğunu ve sonuçlarının menfi ve müsbet yönlerini ele alır. Çirkin huylardan kişi kendisini bu amelle temizler. Kur'ân-ı Kerim'de buna şöyle değinilir: "Nefsini tertemiz yapan kişi muhakkak umduğuna ermiştir, onu (nefsini) alabildiğine (günahla) örten kişi ise elbette ziyana uğramıştır."[1045] Aynı şekilde nazari hikmetle,ameli hikmetin ilişkisini ifade etmesi bakımından Şu söz önemlidir. "İlim ağacı amel meyvesini vermezse, itibar dairesinin dışında kalır."[1046]
Müfessir Razi nazari hikmette olduğu gibi, ameli hikmetle ilgili ayetlere de değinmektedir: Hz. İbrahim (a.s)'ın "Ve beni salih kimselere kat [1047]
Musa (a.s)'a Allah; "Öyleyse bana ibadet et. " [1048],
Hz. İsa (a.s), "Bana, hayatta bulunduğum müddetçe namazı, zekatı emretti." [1049],
yine Hz. Muhammed (a.s) hakkında, "Günahın için mağfiret dile" [1050] ve bütün peygamberler için "Öyleyse benden korkun."[1051] ayetlerinin hepsi ameli hikmettendir. İnsanın mükemmel hali, fikri ve ameli hikmetle oluşur.[1052] Ayetlerde görüldüğü gibi, ameli ahlak, ahlak felsefesini meydana getirmektedir. Ahlak, bu felsefenin üzerine inşa edilmiştir. Davranışların kendisi yerine, kaynaklandığı hikmeti konu edinir.
a- Ferdi/Bireysel Ahlâk İlmi: Bir başka şahıs değerlendirilmeye tabi tutulmadan, tek bir kişiden meydana gelen fiil ve amellerdir. Bunlardan bahseden ameli hikmete "İlmi Ahlak" derler. Bu ilimde ferdîn huyu, alışkanlıkları, iyi ve kötü davranışları ele alınır, iyi ve övünülecek huya nasıl sahip olunur. Çirkin ve yerilen huydan nasıl kaçınılır? Buna benzer problemlerden bahseder. [1053] Bireysel ahlakın gayesi, kişiyi terbiye ederek, şahsiyetini olgunlaştırmaktır. Çünkü İslam'da ahlaki ve dini sorumluluk tamamen şahsidir. Bu gerçeği şu ayetlerle örneklendirebiliriz: "Herkesin kazandığı iyilik kendine, işlediği fenalık yine kendinedir."[1054]
"Hiçbir kimse başkasının yükünü yüklenmez' [1055]
"Babanın çocuğa, çocuğun babasına hiçbir hayrının dokunmayacağı günden korkun."[1056]
"Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır." [1057]
Sorumluluğu hatırlattıktan sonra bireyin iyi yönlerini ise şöyle ifade etmektedir:
"Bilmiyorsanız, ilim ehline sorunuz."[1058]
"Bizim yolumuzda mücahede edenleri muhakkak ki yollarımıza iletiriz."[1059]
"O kullarımı müjdele ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar... " [1060] Sorumluluklarını hiç hatırlamayan ve aşırı giden kullarını şöyle uyarır:
"Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın..."[1061]
"Birbirinizi öldürmeyin..."[1062]
“Yalan sözden sakının''[1063]
"Şüphesiz Allah gururlananları sevmez" [1064] İslam ahlak felsefesini ferdden başlayarak yerleştirmeye çalışır. Dairesel bir açılımla aile, akraba, çevre ve kentten yayılarak evrensel ahlak kurallarını yerleştirmeye çalışır.
b- Aile Ahlakı İlmi: Ev halkının fiil ve eylemlerinden bahseden ilim" dir. Buna "İlmu tedbiril-menzil (aile ahlakı) denir. Bütün ev halkı (anne, baba, çocuklar, dede, torun) ile hizmetliler ve çalıştırdıkları işçilerin birbirileriyle olan ilişkilerinde uyması gereken kuralları ele alan bir ilim dalıdır. Davranışlardaki bozukluk veya tutarlılık oranında ailenin mutluluk ve saadetine sebep olur. Bütün bunlar ameli hikmetin konusudur. Aile; bireyden topluma ilk adım olup, aynı zamanda bireyin tek başına elde ettiği ahlakı bu kurumda deneyerek tepkileri aldıktan sonra, kuramsal olan ahlaki ilkelerini kurallar halinde sosyalleştirme işlevini de yerine getirmiş olur. Sosyal ahlakın ilk adımı sayılan aile ahlakı, bireysel ahlaktan keyfiyet ve kemiyet olarak da farklılaşarak kısmi sosyal bütünlüğün sağlanmasında pay sahibi olur. Yerel de olsa toplumsal alana katkısından dolayı bireyler arası hak ve sorumlulukların doğmasına vesile olur. Kur'an'ın kamusal alana ilk müdahale ettiği yer ailedir. Çünkü aile, bireyin davranışlarının başkasını olumlu veya olumsuz şekilde etkilediği, karşılıklı hukukun oluştuğu en küçük toplum birimidir. Kur'an karşılıklı hak ve sorumlulukların prensiplerini koyarak ahlak felsefesini oluşturmaya çalışır. Ahlak felsefesinin temeli oluşturulurken ebeveyne hürmet ve saygı Allah'a itaattan sonra zikredilerek verilen önem vurgulanmak istenerek şöyle buyurulur:
"Rabbin irade buyurdu ki: O'ndan başkasına tapmayın, ana ve babanıza iyilik edin. (Ana-babanın) yanlız biri, yahut ikisi eline baktıkları sırada kocarlarsa, sakın onlara 'bıktım, usandım' deme! Onları azarlama! Onlara sözün tatlısını, (gönül alıcısını) söyle! Onlara merhametinden tevazu kanatlarını yerlere kadar indir de: Yarabbi! Onlar beni küçüklüğümde nasıl (esirgeyerek, koruyarak) büyüttülerse, Sen de onlara öylece acı, öylece (esirge) de!" [1065]
Aile kurumunun yarısı sayılan çocuklar üzerinde ebeveynin istedikleri şekilde tasarrufta bulunamayacaklarına örnek olarak "...Fakirlik korkusuyla evlatlarınızı öldürmeyin. Biz sizin de,onların da rızkını veririz" [1066] buyurulmaktadır.Aileyi meydana getiren eşlerin birbirine karşı hak ve sorumlulukları konusunda ise: "...Erkeklerin maruf veçhile, kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da onlar üzerinde hakları vardır. Yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derece var...[1067]buyurur.Ailenin teşekülü ve korunması[1068],evliliğin amaçları[1069], müşterek istişare ve rıza [1070] geçinememe durumunda ise taraflara zulüm edilmemesi için de [1071]
ahlaki ve hukuki düzenlemeler yapar. Ayrıca yakınların hakkının verilmesini de tavsiye ettiği gibi, mirasta herkese hakkının verilmesini ister [1072]
c- Siyaset/Yönetim Ahlâkı İlmi: Bütün köy, kasaba, şehir veya ülkede yaşayan halkın genel tavır, davranış ve fiillerinden bahseden ilmu Tedbirul-Medine" (devlet ahlakı) denir.[1073] Kendisini içinde yaşadığı topluma karşı sorumlu hisseden bireyler topluluğunun ahlakını kapsadığı gibi, toplumu yöneten sorumluluk mevkiinde olan yöneticilerin bireysel ahlakını ve yönetme siyasetlerini, ulusal ve uluslararası siyasetlerini kapsayan bir ahlak felsefesidir. Bu ahlak felsefesi birey ve aileyi içine alan, bireyin ve ailenin kendine has özelliklerini koruyarak geliştiği, toplumu meydana getirirken yerel özelliklerini aşarak onlardan daha evrensel özellikler meydana getiren, bu özelliklerde kendisini ifade edebilen bir üst kimlik oluşturarak mensubiyet duygusunu geliştiren, geleneğinden hız alan, geleceğini de içinde yaşadığı kültürel ve felsefi moral değerlerden hareketle kuran bir anlayış verir. İşte bu siyaset felsefesi bir devlette yaşayan insanların mutluluk ve saadeti için, iktidara gelen yöneticilerin uyması gereken kuralları kapsadığı gibi, halkın bir medeniyet kurma mücadelesinde geçmesi gereken merhaleleri de içine alır.Farabi [1074],bu anlayıştan hareketle yönetme ve yönetilme felsefesini şehir/devlet ve halkı aynı kategori içinde sınıflara ayırarak kurar. Siyaset felsefesini erdemli şehir/devletin başkanında doğuştan olması gereken özelliklerini sayarak ortaya koyar.[1075] Daha sonra erdemli şehir/devlete karşı olan şehir/devletin halkın özelliklerini inceleyip yorumlamaktadır.[1076] Erdemli bir devlette devlet başkanı olacak insanın hikmetli olma şartının olmazsa olmaz şart olduğunu şöyle vurgulamaktadır: "Hikmet riyasetin şartı olmaktan çıktığı gün-diğer şartlar bulunmuş olsa da-fazıl (erdemli)şehir kralsız kalır. Şehri idare eden reis olmayınca, şehir tehlikeye maruz kalır ve gecikmez yıkılır [1077] Şehir veya devlet; kimliklerini kazanan fertlerin oluşturduğu en küçük birim olan ailelerin güç birliği yaparak bir üst kimlikte oluşturdukları sosyal ve siyasi yapının adıdır. Ahlak felsefesi açısından ele aldığımızda, siyaset felsefesi en son aşamadır. Ferdin ahlakı ile başlayan süreç, aile ahlakı ile olgunlaşarak, devlet ahlakı ile doruğa ulaşır.
Kur'an sosyal ve siyasi ahlakı değerlendirirken topluma uyması ve sakınması gereken normlar belirlerken, devlet ahlakının da sınırlarını tayin ederek karşılıklı hak ve sorumluluklara sahip felsefi bir derinlikle bütünleştirir. Hayatın hiçbir yönünü dışarda bırakmayan bu bakış açısı ahlak felsefecilerinin de ilham kaynağı olmuştur. Kur'an sosyal ahlakın yozlaşmaması için ahlaki ve cezai müeyyidelerle toplumu uyararak şu konularda dikkatli olmalarını ister: Haksız yere adam öldürme [1078], hırsızlık,[1079] aldatma,[1080] her çeşit gasp ve mülk edinme [1081], ihanet, iftira, zulüm, suç ortaklığı, haksızlıkları savunma, taahhütlere sadakatsizlik, [1082] aldatma ve yalan şahitlik[1083], gerçeği gizlemek [1084], kötü söz ve hakaret [1085], alay etme ve küçük görücü fiiller [1086], tecessüs, iftira, kötü haberler ve ona kanma, [1087] haysiyet ve namus ihlali ve tüm kötülüklere karşı müslümanları kayıtsız kalmamaları [1088] için uyarmaktadır. Bu kötü eylemlere karşı da sosyal hayatın ilahi bir renk alması için insanlığa örnek ve önder olacak müminlere şu tavsiyelerde bulunmaktadır: Size bir şey emanet edildiyse o emaneti ehline verin ve her türlü akillerinizi meşru bir şekilde ifa edin. [1089] Eğer şahitlik edecekseniz adil şahitlik edin,[1090] siz her zaman barıştan yana olun, zalimlere meyletmeyin, zayıf ve kimsesizlere iyilikte bulunun.[1091] Haddi aşmayın, kötülüğe karşı iyilikle cevap verin, affedin ve iyiliğe davet ederek kötülükten sakındırın. [1092] İlmi yayın, dost ve misafirperver, mallarınızın en güzelinden vererek cömert olmaya çalışın ki cimrilik hastalığına yakalanmadan toplumu diriltebilesiniz.[1093] Kur'an toplumsal yönde yaşamı belli ahlaki standartlara bağladıktan sonra yönetenlerin davranış ve ahlakının nasıl olması gerektiği hususunda bize ahlaki ilkeler sunmaktadır. Başkanın veya devlet başkanın birincil vazifesi meşruiyetin parçası olan halka danışmak.
"Senin onlara tatlılıkla muamele etmen, Allah'ın rahmetinden idi. Kaba, katı yürekli, nobran olsaydın, onlar senin başından dağılırlardı. Onların suçunu bağışla, onların yadığanmalarını dile. İşlerde onlara danış karar verince de Allah'a dayan, Çünkü Allah kendisine dayananları sever." [1094] Devlet başkanı için, halk içinde kendi konumunun garantisi olan adaleti tesis etmek, herkesi liyakatına göre görevlendirmek ve kimseye zulmetmemek, hertürlü kayıkçılık ve menfaatten uzak bir anlayış ve siyaset geliştirmek görevlerinin başında gelir. [1095] İdareciler asla halkına karşı fikri, siyasi, ahlaki ve maddi bir ihanet içinde olamaz. Çünkü elde ettiği iktidar koltuğunu şahsi ve ailevi menfaatleri için kullanan veya halkın kültürel ve manevi şahsiyetini yoketmeye çalışan şer güçlerle gizlice işbirliği yapan eden hangi makamda olursa olsun en büyük ihaneti yapmıştır. Her türlü yozlaşma ve yolsuzluğa karşı İslam bireyin gönlüne kendisine, halkına ve Allah'a karşı sorumluluk bilinci ile donatmıştır. Zaten sorumluluk duygusu ve bilinci en iyi gelişen kişi halk tarafından iktidara getirilmesi gerekir. Bu kriterlere göre seçimini yapmayan bir halk Farabi'nin deyimi ile 'bu halk saadeti tanımayan ve düşünmeyen, onlar ancak sıhhat, servet, şehvet, saygı ve itibar kazanmak, eğlence gibi görüntülere hayatın gayesi gözüyle bakan cahil veya fasık şehrin halkıdır'.[1096] Aynı şekilde Kur'an halkın ödevlerine de; displinli, hayırda itaat eden, [1097] bir ideal etrafında birlik olan [1098],düzeni bozma ve yıkıcılıktan sakınarak işlerde istişare eden [1099],yurt savunmasına hazırlanan ve düşmanla işbirliğine girmeyen [1100] şeklinde ifade etmektedir. Son olarak da Kur'an'ın uluslararası siyasete ilişkin tavrına da kısaca değinerek bitirelim. Kur'an uluslararası siyasette evrensel barışa ihtimam gösterir.[1101] Baskı yapmadan, kini tahrik etmeden istibdat ve ifsada çalışmadan kurtuluş akidesini öğütler. [1102] Tarafsızların güvenliğine dokunmamak, iyi komşuluk ve adaleti tesis etmek, [1103] savaş durumunda kendini savunmak, savunmasız kimselere yardım etmek, anlaşmalara bağlı kalmak, ırk ve cins ayırımının ötesinde insani kardeşliği ölçü almayı temel prensip kabul eder.[1104]
Bu bölümde insanoğlunun hikmeti elde etmesi için üzerinde bulundurması gereken teorik esaslardan bahsedeceğiz. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi müslüman filozoflar hikmeti ilimlerin anası (ilmül-ul’m) [1105] saymalarından dolayı, hikmet tüm ilimleri içinde barındıran, bir başka ifadeyle bütün ilimleri kapsayan bir ilimdir. Bunu Nihat Keklik bir binaya benzeterek şöyle yorumlamaktadır:
"Diğer ilimler hikmet binası içerisinde birer oda mesabesindedirler, tüm binayı kapsayan hikmettir. Bu yorumun sonucu olarak, hikmet binasının kurulabilmesi veya temelinin atılabilmesi için, ilk önce bir arsaya ihtiyaç vardır, işte hikmet binasında bu arsaya tekabül eden şey, akıldır." [1106]
Akıl, Arapça bir kelimedir. Sözlük anlamı, engellemek, alıkoymak, menetmek, kayıt altına almak, bağlamak,[1107] manasına gelen akıl kelimesi, felsefe ve mantık terimi olarak, varlığın hakikatini idrak eden, maddi olmayan, fakat maddeye tesir eden basit bir cevher; maddeden şekilleri soyutlayarak kavram haline getiren ve kavramlar arasında ilişki kurarak önermelerde bulunan, kıyas yapabilen güç demektir. [1108] Bir şeyi akletmek, anlamak, hakikati üzere idrak etmek [1109] manasını taşıdığından, insanın her çeşit faaliyetinde doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ve güzeli çirkinden ayıran bir güç olarak akıl ahlaki, siyasi ve estetik değerleri belirlemede en önemli fonksiyona sahiptir. [1110]
Akıl, insanı diğer canlılardan ayıran bir özellik olup, ilim elde etme kuvvetine ve bu kuvvet sayesinde elde edilen ilme de akl denilmiştir. [1111]
Nakib el-Attas, aklın "kayıt altına alma", "alıkoyma" manalarına işaret ettikten sonra kelimeler yoluyla bilginin ereğini kayıt altına alan ve tutan fıtri bir sahipliği göstermektedir [1112] şeklinde ifade etmektedir. Yine akıl, yukarıda ifade edilen anlamdan hareketle, ilimle insanı koruyan, kale içine alan ve helak edici etkenlerden koruyan kalbi/ruhi bir kuvvettir.[1113] Meydan Larousse'da akıl için "insanın kendi davranışını bilmesine, yargılamasına ve tayin etmesine yarayan kabiliyet" [1114] şeklinde tanım yapılmaktadır.
Maturidi'ye göre sağlam akıl; Allah'ın varlığını, birliğini kavrama sorumluluğundadır. Ancak herkes aklını doğru kullanma, dolayısı ile doğruya ulaşma başarısını gösteremeyebilir. Çünkü insanların kişisel özelliklerine göre aklın kullanışı değişir. Zaten akıl, çeşitli tabiat ve arzularla donatılmış olarak yaratılmıştır. Dolayısı ile akıl herkes tarafından aynı başarıyla kullanılamadığı için, insanları farklı sonuçlara götürebilir. Bundan dolayı, aklın görevi dinin aslının ve özünün bilinmesini sağlamaktır. [1115] Bununla birlikte Maturidi aklı bilginin kaynağı sayıp, aynı zamanda dini ve ahlaki bilgide de bir ölçü kabul eder. Diğer bilgi kaynaklarının güvenilirliğini akıl sağlar, haber aklın süzgecinden geçirilirse bir bilgi değeri olur. [1116] Gazzali [1117], hikmeti akıl kuvvetinin itidalli halinden doğduğunu, ifratının cerbeze, hile; tefritinden de eblehlik, ahmaklık ve cinnet meydana geldiğini ifade ederek aklın önemini vurgulamıştır.[1118] Çağdaş İran düşünür ve mütefekkirlerinden olan Ayetulllah Mutahhari'nin akıl hakkında, Musa İbn Cafer'den naklettiği şu yorum insan hayatında aklın konumunu belirlemede hayati bir önem arzettiği anlaşılmaktadır:
"Allah'ın iki hücceti vardır, bunlardan birincisi insanın iç peygamberi olan akıldır, ikincisi de fani-bizim gibi insan-olan ve hakka davet etmiş olan peygamberlerdir. Allah'ın bu iki hücceti birbirini tamamlamaktadır. Eğer sadece akıl olsa ve enbiya olmasa, insan tek başına kendi saadet yolunu bulamaz. Yine eğer sadece enbiya olsa ve akıl olmasa insan yine saadet yolunu bulamaz. Çünkü akıl ve nebinin ikisi birlikte bir görevi yerine getirmektedir. Bunlardan birini diğerinden üstün saymak yanlış olabileceği gibi, aldı diğerinden üstün görmek de yanlıştır. Ve Allah hiçbir peygamberini, onun aklını kemale erdirmeden görevlendirmedi. [1119]
Bu görüşlerden sonra, akıl hususunda Kur'ân ne diyor ona bakalım: Kur'ân'ı Kerim'e göre insanı insan yapan, onun her türlü aksiyonlarına anlam kazandıran ve ilahi emirler karşısında insanın yükümlülük ve sorumluluk altına girmesini sağlayan akıldır. [1120] Kur'ân'da akıl kelimesi biri geçmiş diğerleri geniş zaman kipinde olmak üzere 49 yerde fiil şeklinde geçmektedir.[1121] Bu ayetlerde genellikle akletmenin yani aklı kullanarak doğru düşünmenin üzerinde durulmuştur. Kur'ân terminolojisinde akıl 'bilgi edinmeye yarayan güç' ve 'bu güç ile elde edilen bilgi' anlamında kullanılmıştır. Ve özellikle aklın kullanmayanları kötü bir azab [1122] ile tehdit etmiş, bütün insanlığı uyarmış, akıllarını kullananların ise cehennem azabından kurtulacaklarını [1123] müjdelemiştir.[1124]
Özet olarak söylemek gerekirse Sadık Kılıç'ın ifadesiyle akıl ve akılla donanmış olmak, din karşısında sorumlu tutulabilmenin 'olmazsa olmaz' bir şartıdır.Allah'ın kullarına verdiği bir nimet olan "akıl ışığı",din ile birleştiğinde,'ışık üstüne ışık' olur.Kur'ân-ı Kerim,gerek Hz.Muhammed'in muhatabları olan Mekke müşriklerini, gerekse bütün insanları akıllarını kullanmaya, bu yolla içine düştükleri çelişkili, sapık hayat tarzı ve telakkisinden kurtulmaya davet etmektedir. Doğrudan "akl kelimesinin geçtiği oldukça manidar olan bir ayet üzerinde dikkatleri yoğunlaştırmak istiyoruz." Yoksa akılları mı emrediyor onlara bunu? (hayır) Fakat onlar azgın bir toplulukturlar." [1125]
Bütün bu izah ve yorumlar da gösteriyor ki gerek sözlük ve ıstılah manası ve gerekse Kur'ân'ın verdiği önem itibariyle aklı olmayanın hikmetinden bahsetmek mümkün değildir. Akıl İslam'a göre hikmet sahibi olmanın şartı, rüknü, veya aklın kendisidir. Hakîm olan Allah tarafından verilen bir hikmettir. Bu yönüyle hikmetin temeli, esası akıldır. Akli olmayanın dini olmadığı gibi, hikmeti de elde edemez. Akıl hikmetin kendisi olmasa da (bir çok müfessir hikmete akıl manası da vermişler [1126], aklın bütün isabetli fiilleri hikmetin kapsamındadır.
Bundan önceki bölümde selim aklın insanı kötülüklerden, fesaddan alıkoyduğu için ve bunu yaparken bir bilgi üzere yaptığını ifade etmiştik.
Bu fonksiyona haiz olan akıl,gerek anlam itibariyle ve gerekse fonksiyonel yönden hikmet olduğunu belirtmiştik. Acaba hikmeti elde ederken veya hikmet (akıl) üzere tefekkür ederken, doğru düşünüp düşünmediğimiz, düşüncelerimizde isabetli ve tutarlı olup olmadığımızı da öğrenmemiz gerekiyor mu? Akıl bağlantıları yaparken sağlıklı ve uygun olarak mı yapıyor? Yoksa yanlış, eksik işlemler de yapar mı? Bütün bunlar zihnin kanunları dediğimiz kuralları bilmemizi ve onlara göre hareket etmemizi gerektirir. Biz burada zihnin kanunları konusuna girmeyeceğiz, çünkü araştırmamızın dışında kalır. Zihnin kanunları selim akıl sahibi herkesin sahib olduğu bir özelliktir.
Bu konuda Nihat Keklik şöyle demektedir: "Hikmet binasının temelini atabilmek hesap işidir. Şayet hesaplar yanlış yapılırsa, inşa edilecek bina, günün birinde mutlaka çöker. "[1127] Eğer akletmek, tefekkür etmek, en uygun söz ve düşünceyi ifade etmekse, bu eylemlerde bir takım çelişki ve tutarsızlıklar ortaya koyuyorsak ne kendimizi ne de başkasını inandırabiliriz. İşte bu eksikliklerden kurtulabilmemiz için düşüncelerimizi doğru bir mantığa oturtmamız gerekiyor. Zihnin kanunları dediğimiz bu ilkeler üç tanedir. Ayniyet (özdeşlik), çelişmezlik, üçüncü şıkkın imkansızlığı.[1128] İlkeler her akıl sahibi olan insanda varolan ilkelerdir. Bu konu mantığın konuları arasına girdiğinden, bu konuya fazla girmeden Kur'ân'ın bakışını kısaca ifade etmeye çalışacağız. Kur'ân taklidi, insanların düşüncelerine ve doğru düşünmelerine engel teşkil eden en büyük etken olarak görür. Konuyla ilgili olarak Kur'ân şöyle buyuruyor:
"Onlara, 'Gelin Allah'ın indirdiği Kitab'a ve peygambere uyun’ dendiğinde, 'Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter' derler; ya ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?,[1129]
İkinci olarak şahsi ihtiras, aklın yerini almış his, arzu ve istekler/heva sahibi olanlar [1130] ki bunların durumunu da şöyle ortaya koyuyor:
"Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz ayetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik, onu ayetlerimize üstün kılardık; fakat o ,dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalan sayan kimselerin hali böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler. " [1131]
"Hevesini kendine tanrı edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın? "[1132] Üçüncü olarak da başkasının otoritesine körü körüne tabiiyet, bir çok kimsenin içinde bocalamakta olduğu cahillik ve yanılma illeti bu sonuca sürüklemiştir. [1133] İnsan için körü körüne birine tabiiyet, ya cehaletten, ya menfaatten veya aşırı sevgi ve korkudan olur. Bu haller insan için aklı fonksiyonsuz hale getiren bir tür sarhoşluk halidir. [1134] Kulağa gözü ve aklı devre dışı bırakan her eylem abes ve gayesizdir. Bu hallerin oluştuğu ortamlar, genellikle dini ve siyasi despotizmin hakim olduğu ortamlardır. Bu konuda Kur'ân onların akıbetini şöyle ortaya koyuyor:
"Ve dediler ki:"Rabbimîz, biz liderlerimize ve büyüklerimize uyduk da bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz, onlara iki kat azab ver ve onlara büyük bir lanet eyle? [1135]
Ayette ifade edildiği şekliyle sonu helak olan bu insanların hikmetle buluşabilmeleri mümkün değildir. Çünkü akıllarını çalıştırmakla mükellef olan bu insanlar akli fonksiyonlarını yitirmiş durumdadırlar.
Konu ile ilgili ayetleri çoğaltmak mümkündür. Ancak konuyu fazla ayrıntıya boğmadan burada kesmek istiyoruz. Sonuç olarak hikmetin esaslarından birisi doğru bir mantığa sahip olmaktır. Aklı doğru muhakeme yapmaktan alıkoyan her türlü sığ düşünce, önyargı, araştırmaya dayalı olmayan teslimiyetten kaçınmak gerekir ve aklı sağlıklı çalıştıramamanın sonucu olan tutarsız, saçma görüş ve düşüncelerden uzak olmak için mantık ilmi öğrenmek gerekir. Çünkü mantık aklı düzeltmeye, yanlış yapılması mümkün olan tüm şeylerde insanı doğru yola yöneltmeye yarayan kanunları veren ve hatadan koruyan kanunları öğreten bir ilimdir.[1136]
Sözlükte "son, uç, nihai nokta, zirve, ideal örnek" gibi anlamlara gelir. [1137] Abesin zıddıdır. Abes ise "Faydası bilinmeyen bir iş yapmaktır. Yapan için bir maksadı olmayan şey (iş ve davranış)dir.” [1138]
Hikmette garaz ve maksat önemlidir. Hikmete göre yapılan iş demek, mutlak bir gaye gözetilerek yapılan iş ve eylem demektir. Gayesiz, maksatsız, abes, rastgele ve iş olsun diye yapılan işlerin hikmetle bir ilgisi yoktur. Bu durum insanın fiilleri için geçerli olduğu gibi Allah'ın fiilleri için de geçerlidir. [1139] Gelişi güzel yapılan işlere, sefihlik ve gafillik, budalalık denir ki bu tanımlar hikmetin zıddıdır.[1140] İslam düşüncesi tarihinde gaiyyet doktrini Kur'ân'la irtibatlı olarak illiyet, ilahi inayet, hikmet, nizam ve gaye delili problemleri çerçevesinde ele alınmış ve tartışılmıştır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'in evrende bir nizamın bulunduğunu ve bu nizamın bir gayeye yönelik olduğu, hiçbir şeyin boşuna yaratılmayıp, bir hikmete dayalı olarak var edildiği vurgusu sürekli tekrar edilir.[1141]
Bu konuyla ilgili olarak "Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah her şeye kadirdir. Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahiplerine şüphesiz deliller vardır "[1142] buyuruluyor. Aynı şekilde Kur'ân-ı Kerim'de insanın başı boş yaratılmadığı, ahireti olmayan bir dünya hayatının manasız olduğu vurgulanıyor.
"Allah: Pek az kaldınız, keşki bilseydiniz! Sizi boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi sandınız? der"[1143] ayetine göre yaratılışın bir gayesi vardır. Varlık içerisinde yer alan insanoğlunun da başıboş bırakılmadığını [1144] her davranışın karşılığının verileceğini [1145] her bir şeyin, bir hikmet ve gayeye bağlı bulunduğunu hiçbir şeyin tesadüfü olmadığını gösterir. Kur'ân sürekli insana, varlıkta tesadüfe yer olmadığını vurgular, varlıktaki sebeb sonuç ilişkisine dikkatleri yoğunlaştırır, ilahi hikmetleri anlamaya davet eder. [1146] Hikmet, gayeler üzerine düşünme olup; aklın başka bir kullanımıdır. Akılla donatılmış, belli bir düzen ve gaye üzerine yaratılan varlık içerisinde yer alan insan attığı her adımın, düşündüğü her şeyin belli bir gaye ve hedefe doğru gittiğini bazan farkında olabilir, bazan olmayabilir, işte her zaman varlığın ve kendimizin farkında olabilmemiz için, gayeci bir zihin yapısına sahip olmalıyız. Gayesi olmayan, başıboş, manasız bir ilim ve eylemin hikmetle bir bağlantısı olamaz.
Hikmette fayda ve maslahat temel unsurlardandır. Gerçi her fayda bir hikmetin ifadesi değildir. Görünürde her hikmette bir faydanın olması gerekmez. Ama insanın bazan algılamayacağı menfaatler de olabilir. Bir gayeye matuf olan her işin semeresi faydadır. Bu sonuç kısa, orta ve uzun olabileceği gibi; dünyevi veya uhrevi, maddi veya manevi olabilir, insanoğlu varlıktaki faydayı zaman içerisinde görme durumunda olabilir.[1147] Kur'ân'ın hükümleri ve varlığı yorumlayıcı külli kaide ve prensipler şeklindedir. İnsanların içinde bulunduğu kültürel durum ve kapasiteye göre farklı yorumlanması da eklenince, fayda ve maslahatın Kur'ân'ın muradına uygun tespit etmek güçleşir. Kur'ân nasslarının bu yapısı, menfaatin kazanılması, mefsedetin uzaklaştırılması hususunda farklı zaman ve şartlara göre yeni bir yaklaşım olması ve insana büyük bir özgürlük sahası bırakması yönünden de insanoğluna büyük bir imkan sağlar. Maslahat; şart ve ortama uygun olan iş, insanların yararına ve çıkarına olan her davranış, hayra salaha vesile olan eylemdir.[1148] Kur'ân'ın hedefi ise çağa ve şartlara uygun maslahatları gerçekleştirerek çözüm üretmektir. Hükümler insanların gelişen şartlarına uygun çözümler sunmasaydı veya nasslar insanların şartlarına uygun çıkarsamaları yapamayacağı bir katılık taşısaydı, Kur'ân'ın her çağa ait maslahat ve faydayı gözetmesi ve gerçekleştirmesi mümkün olmazdı.
Bu faydaların temini ve mefsedetlerin defi hususunda maslahat, hikmet ve hikmetli davranmanın temel prensibidir. Maslahat gerek şahsi, gerekse toplumsal yönden faydayı temin için istisnai hallerin meydana gelmesi halinde, genel amacın hukuki zeminin dışında bir hüküm ve eylem ortaya konularak hikmete hizmet edilmiş olur. Mefsedet ve zararın yok olduğu her zeminde hikmetin sonuçları meydana gelir.
Varlık içerisindeki denge, uyum ve insicam; hikmete uygun maslahatları gözönünde bulundurarak, azami faydayı temin için gayret göstermekle sürekli olur. Hikmet faydadan daha özel bir konumu [1149] olmasından dolayı, tüm menfaat ve faydalar hikmete hizmet ettikleri sürece Meşrudur. Hikmetle kayıtlanmayan hiçbir fayda ve maslahat manevi açıdan meşru bir zemine oturmaz. Sadece maddi bir takım menfaatlerin elde edilmesinde kişiye faydası olur
Sonuç olarak fayda ve maslahat insanın dünyevi çıkar ve menfaatlerini teminde bir araç durumundadır. Ancak bu çıkar ve menfaatler ilahi hikmetin gerektirdiği amaç çereçevesinde gelişirse kutsal bir gayenin sonuçları olurlar. Hikmetle kayıtlanmayan maslahat ve menfaat, şeytanın maslahat ve menfaati olabilir. Fayda ve maslahat hikmetin kapsamı içerisinde olması yönüyle aralarında sıkı bir ilişki söz konusudur.
Hikmete dayanan bir bilgi ve işte, varlıklar arasındaki irtibatın ve olaylardaki sebep-sonuç ilişkisinin behemehal dikkate alınması gerekir. Ancak bu sayede her şeyi yerli yerine koymak ve doğru değerlendirme mümkün olabilir. İllet-malul, müessir-eser, sebep-netice münasebetlerini gözönünde tutmayan bilgiler, işler tutumlar ve davranışlar hikmetten yoksundur. [1150] Bu bağlamda hikmet; sebep sonuç ilişkisinin doğru bir şekilde kurulması ve bunun tezahürleri [1151] olarak değerlendirilebilir. Hikmet verilen kimse, sebep ve neticeleri bilme hassası verilen kimsedir. Bu düşünce hassasını harekete geçirebilmek için Kur'ân-ı Kerim insanları şöyle uyarıyor: "Celalim hakkı için, onlara kıssalardan öyleleri de geldi ki, onlarda zecredecek (batılda kalmayı önleyen) haberler var; bir hikmeti baliğa! Fakat inzarlar (uyarılar) fayda vermiyor.” [1152] Bu ayette geçmiş ümmetlerin haberleri, gayesine ulaşmış hikmetler olarak sunuluyor. Yani "Biz bu ümmetlerin yaşadıkları hadiseleri, boşa anlatmadık; bunların bir gayesi vardır. Bu gaye,Allah'ın vaadinin hak olduğunu biz kullara açıkça göstermektedir. Bunlar tarihsel gerçekliklerdir. Ve ibret alanlar için kesin delillerdir" [1153] Kısaca bu ayette gaye belirlenmekte,gayeye ulaştıracak isabetli yol gösterilmektedir.Yani amaç-araç,sebep-sonuç ilişkisi verilmektedir. Sonuç olarak hikmetin şartlarından birisi de insanın afaki ve enfüsi dünyasında sebep-sonuç ilişkisini isabetli kurarak düşünmesi ve ibret alarak hareket etmesidir. Gayesi olmayan rastgele, sebebi bilinmeyen belirsiz her tür düşünce ve eylem abesle iştigal olmaktan kurtulamaz.
Bilgi; Arapça ilim, marifet, malumat, hikmet, burhan, sultan, ayet manalarında kullanılmaktadır. Genel olarak insan zihnine konu olan her şey demektir. Sözlük anlamıyla ilim, mutlak olarak bilmek, bir şeyin şuurda hasıl olması demektir. Sağlam olarak bilmek, kesin olarak bilmek, deneyerek bilmek, bir şeyin gerçeğini bilmek manalarına da gelir. [1154] Cehl'in zıddı [1155] olarak tanımlandığı gibi zannın zıddı olarak da tanımlanmıştır.[1156] İslami terminolojide daha ziyade bilen ile bilinen arasındaki ilişki, yahut bilme eyleminin belli bir ifade şekline bürünmüş sonucu olarak anlaşılmıştır. [1157] İlk İslam filozofu Kindi[1158], bilgiyi 'eşyanın hakikatlarıyla kavranması [1159] Gazzali [1160]'de Kindi ye yakın tanım getirerek'" aklın, eşyanın hakikatini ve şekillerini alması veya eşyayı olduğu gibi bilmek ve tanımaktır "[1161] demektedir. Çağdaş düşünürlerden Nakib el-Attas bilgiye farklı bir açıdan bakarak şöyle tanımlamıştır: "Mahlukat düzeni içerisinde nesnelerin uygun yerlerini bilmektir. Böyle bir bilgi varlık düzeni içerisinde Allah'ı hakkıyla değerlendirmeyi de sağlayacaktır." [1162] Bir başka tanımda bilgiye biraz daha açıklık getirmektedir. "İnsanın eşya ve olaylar hakkında ki yorumları ve isimlendirmesidir. Kur'ân bu konuya eşyanın isimleri veya varlıkların isimleri diye eğilir."[1163] Bir bakıma bilgi, insanın kendisi ve dışındaki varlıklara,onların hareketlerine,hareketlerindeki ilişkilere, anlam vermesi, isimlendirmesi, kendisi ile başkalarına tanıtma yorumlama aracı olarak kullandığı sembollerdir.[1164]
Felsefi anlamda eşya ve hakikati hakkındaki hükümlerimizi, nasıl oluştuğu, bu bilgilerin oluşurken hangi aşamalardan geçtiği hangisinin kesin hangisinin şüphe veya zan boyutunda olduğu konusu araştırmamızın dışında olduğu için bu konuya girmiyoruz. Ancak oluşan veya sahip olduğumuz bilgiler sıradan gelişigüzel değildir.Bu bilgiler hikmet binasının odalarını belirleyen,duvarlarını meydana getiren tuğlalardır. Onları birbirine bağlayan harç ise akıldır. [1165] Aklın sistemli ve doğru hükümleri doğru kıyasları neticesinde varlık ile ilişkide, hikmetin tanımına uygun olarak en güzel (üstün) bilgi ile eşyanın hakikatini bilme ve ona göre tavır ve ilişki kurma gerçekleşmiş olur.
Kur'ân-ı Kerim peygamberlere ve onlar vasıtası ile bütün insanlığa ilim, kitap ve hikmetin öğretildiğinden sık sık bahseder ve böylece vahiy müessesesinin ilahi bir mektup olduğu hakikatini hatırlatır. Allah insana ilmi vermek için elçiler gönderir ve bu elçilerini bizzat kendisi arındırarak dilediği kadar ilmi onların kalbine kor. Elçilerde kendilerine inanan insanların kalblerini tezkiye eder. Ve tezkiye edilmiş kalblere ilim yerleştirir ki, bu isimler bilgisidir. Ve eşyanın bilgisinin anahtarıdır.[1166]
"Sonra o (ca)nlar, gerçek tanrıları olan Allah'a döndü(rülüp götürülürler. Doğrusu hüküm, yanlız O'nundur; O hesap görenlerin en çabuğudur. [1167]
"Nitekim biz size, ayetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size Kitab'ı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan, bir peygamber gönderdik." [1168]
Çoğu kez epistemolojik bir mana ifade eden hikmet, kitap gibi kelimeler anlama (fhm), farkında olma (ş'er), akletme (akl) vs. gibi terimlerle ilim ifade edilir. [1169] Kur'ân-ı Kerim'de bilgi (ilim), en sık kullanılan anlamıyla ilahi vahiyden kaynaklanan yani bizzat Allah'ın verdiği bilgidir. İlahi mesaj olarak ilim başlı başına bir kanıt olma özelliğini de taşır. [1170]
"Sana ilim geldikten sonra onların heveslerine uyarsan..."[1171] ayetinde kesin ve kanıtlanmış bilgiyi ifade eder. Bilgi problemi açısından bakıldığında Kur'ân'ın bilgi kaynağını, vahiy başta olmak üzere duyular, akıl yahut bunun ötesinde kalbi sezgi olarak tesbit mümkün görülmektedir. Vahiy karşısında bilme ile inanmanın birbirine dönüşmesi de tabiidir. Zira ilke olarak vahiy mutlaktır; duyu ve akıl idrakleri ise onu destekleyen ve doğrulayan tecrübi ve nazari bilgilerdir. Bilginin değeri açısından Kur'ân-ı Kerim kesinlik mefhumunu öne çıkarır. İlmel yakin, hakkal yakın, aynel yakın [1172] tabirlerini kullanır. Zann, şekk, reyb kavramlarını ters yönden alakalı olarak kullanır. [1173] Ayrıca bilginin hissi veya akli idrakle ilişkisini gösteren şuur, fehm ve fikh gibi terimleri de kullanır.[1174]".
Gazzali vahiyle terbiye edilmiş akıl kuvvetinin ilim kuvvetini meydana getirdiğini ve bunun da hikmet olduğunu ifade etmektedir. [1175] Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız Kur'ân-ı Kerim'in ilim anlayışını, Gazzali pratik sonuçlarını gösterecek şekilde yaşamakla kazanılacağını belirtmektedir.[1176]
Mutlak anlamda ilim vahiy olmakla birlikte insanların ilme karşı tavırları ve kavrayış biçimleri farklı olmaktadır, bu da hakikati yakalayıp yakalamama ile eşdeğerdedir. İlahi kaynaklı hikmeti doğru algılayabilmek insanların bakış açılarına ve tepkilerine bağlıdır, insani boyutu ile gerçek ilimle sahte ilmi Muhammed İkbal şöyle değerlendiriyor:
"Bir perde bizi kendi orijinimizden ayırmaktadır; şimdi biz, yuvalarının yolunu şaşırmış olan kuşlar gibiyiz. İlim şayet kirlenir ve dejenere olursa, basiretimiz için perdelerin en büyüğünü oluşturur. Ama nihayetsiz hikmeti ve varoluş harikasını temaşayı gaye ediniyorsa, ilim aynı zamanda bir hedef ve bizi götüren kılavuzdur. İlim, seslere ve harflere kanat verir. Eğer kalbini yüce hakikate bağlarsa adı "peygamberlik"tir; ama, Allah'a yabancı kalırsa bir dinsizlik olur.[1177]
Aşktan yoksun ilim insanlık için bir uğursuzluk sebebi, yaydığı ışık da yerlerin ve denizlerin karanlık geceleri gibidir. Onaylanan ilim, evrene ilahi aşkın bakışını da kapsar, bu aşk, Mutlak Varlık'a yol bulma, son tahlilde O'na sığınma heyacanıdır. Bu ilim bu aşktan beslenmelidir. Bu aşktan soğumuş, ona yabancılaşmış ilimse, en çok bir düşünceler tiyatrosuna benzer. Sahnelenen oyunda, Samiri'ninki gibi bir büyüdür. Bir göz bağlamadır.[1178] Öyleyse donma tehlikesine uğrayan insan ruhunu ısıtmak için akıldan aşka, maddeden manaya, dar ilimcilikten metafiziğin şiirine bir köprü kurulmalıdır. [1179] Aşkın yönü ile baktığımızda insan varlık içerisinde sınırlı bir yere sahip olduğu gibi, ilmi de aşkınlık karşısında çok sınırlı kalmaktadır. Bunu Max Planck çok güzel ifade etmektedir: "İlim, tabiatın son sırrını keşfedemeyecektir. Çünkü en son tahlilde anlaşılıyor ki, biz bunun sonucu olarak da keşfetmeye çabaladığımız sırrın bir parçasıyız. "[1180] İlim, yaratılış sırrı çerçevesinde ilahi kaynaklı oluşu bizi de içine alıp kendi parçası yapmaktadır, insanoğlunun kendisini yaratan ilmi belli oranda keşfetmesi mümkündür, ancak onu kuşatması mümkün değildir.
FKR masdarımn mücerred fiili fekera ve tefeul babından tefekkera aynı manalara gelip bir şey hakkında aklın, zihnin çalıştırılması demektir.[1181] Rağıb'a göre bilinenden ilme varma kuvvetine fikr, bu kuvvetin faaliyetine de tefekkür denir.[1182] O halde akla sahip olan herkesin başvurması gereken bir yoldur, bir nevi aklı kullanma yoludur. Akıl nazar ve tefekkür yoluna başvurarak, analiz ve sentez görevini yapmaktadır.[1183] "Mühendisler belli bir arsayı dikkate alarak, kendi tasavvuruna ve zihin yapısına göre bir proje/plan yaparsa, işte onlar gibi filozof/hakîmler de kendi akıl arsaları üzerine bir plan yaparlar ki buna tefekkür/düşünce ismi verilir. Akıl, adeta bir makina olarak kabul edilirse tefekkür onun çalışmasına benzetilebilir. Çalışma kavramı nasıl makina kavramından ayrı düşünülemezse, tefekkür de akıldan ayrı olarak tasavvur edilemez. "[1184] Tefekkür yalnızca insanlar içindir; Allah için kullanılmadığı gibi, hayvanlar için de kullanılmaz. Bazıları fikr ve tefekkürün 'bir şeyi oğmak, oğarak kabuğunu yok edip hakikatına ermek anlamındaki ferk, ten "r" ile "k"nin yer değiştirmesiyle meydana geldiğini' söylemişlerdir. Sözcüğün böyle bir değişim geçirip geçirmemesinden öte, tefekkürde kabuğu aşmak ve içe doğru hareket etme anlamı vardır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de de tefekkürün Allah'ın kelimeleri, tüm nesneler, olaylar ve oluşlar üzerinde akıl yorup, bir sonuca varmak, ibret almak, bu nesne, olay ve oluşların gizlediği kabuğu delip gizli olan hikmete ulaşmaya çalışmak manasında kullanıldığını görüyoruz.[1185]
Gazzali [1186] tefekkürü bir kuvvet olarak değerlendirerek; "Tefekkür kuvveti terbiye olunur ve gerektiği gibi ıslah olunursa, Allah Teala'nın haber verdiği gibi onunla hikmet hasıl olur... Hikmetin meyvesi itikatta, hak ile batılın arasını, sözde doğru ile çirkinin arasını ayırdetmektir". [1187] Aynı şekilde nefsin ayıplarını söz ve eylemlerin gerçeğini bilme kuvveti olan hikmet, tefekkür ve ilim kuvvetinin itidaliyle kazanılır. [1188]
"Hangi biriniz, kendisi ihtiyarlamış ve çocukları da güçsüzken, altlarından ırmaklar akan, hurma, üzüm ve her çeşit meyveleri bulunan bahçesinin, ateşli bir kasırganın kopmasıyla yanmasını ister? Düşünesiniz diye Allah size ayetlerini böylece açıklar."
"Ey inananlar! Kazandıklarınızın temizlerinden ve size yerden çıkardıklarımızdan sarfedin; iğrenmeden alamıyacağınız pis şeyleri vermeye kalkmayın. Allah'ın müstağni ve övülmeye layık olduğunu bilin"
"Şeytan sizi fakirlikle korkutarak cimriliği ve hayasızlığı emreder; Allah ise kendisinden mağfiret ve bol nimet vadeder. Allah'ın lütfü boldur, O her şeyi bilir"
“Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır."[1189]
Bu ayetlerde Allah'ın verdiği nimetlerden infakta bulunmayanların ummadıkları en çaresiz ve güçsüz bir anda bu nimetlerin ellerinden gidivermesi, insanın iç dünyasında nasıl bir çaresizlikle karşı karşıya getirdiği belirtilmekte ve elden çıkanın yeniden kazanılmasının da imkansız olduğu şartlar sahnelenerek her türlü maddeperestliğin başlangıcı olan cimrilik yerilmektedir. Ayrıca insanın onur ve şerefini aşağılayan kendisinin iğrenip alamayacağı şeyi kardeşine layık gören bir anlayışın hikmete aykırı olduğu hatırlatılarak, böyle değersiz olan şeyleri Allah'a nasıl layık görebilirsiniz? Zımnen fakire verilen Allah'a verilmiş gibidir. Bir sonraki ayetlerde infakın güzel olan şeylerden olmasını, şeytanın insanı kötü ve iğrenç şeyleri elden çıkarmasını isteyeceğini ve kötü, çirkin olanı güzel göstermeye çalıştığını belirtir. Bütün bunların yapılabilmesi için müminin varlık, mal ilişkisini iyi bir şekilde değerlendirmesi ve ibadet bilincinin yerleşebilmesi için gönderilen hikmetler [1190] üzerinde tefekkür etmesiyle mümkündür. Ancak ayetler bunu yapabileceklerin temiz akıl sahipleri olduğunu bize göstermektedir. Bütün bunların elde edilmesi hakîm olan aklın gereği tefekkür etmekle mümkün olur. Kur'an tefekkür yapmayanları sağır, dilsiz, düşünmeyen canlıların en şerlisi olarak nitelendiriyor.[1191]
Kur'ân'ın pasajları düşünceyi, bilgiyi, marifeti yüceltirken, onun mübelliği ve mübeyyini, yani yorumcusu olan Peygamber (a.s)de her fırsatta tefekkür ve tedebbürü yüceltmiştir. Herhangi bir sınırlama ve daraltmada bulunmaksızın, son derece kapsayıcı bir ifade ile düşüncenin taçlanmış ürünleri olan hikmeti ve marifeti, her Kur'ân mü'mininin halis malı ilan etmiş nafile ibadete karşı, düşünme ve bilgi üretme faliyetini tercih edeceğini söylemek suretiyle de, insanın özü ve ruhundaki bilgi ve düşünceye doğru olan sonsuz aşk ve kanatlanışın yollarını ardına kadar açmıştır. Böylesi Kur'ân'ı ve nebevi bir tavırdır ki ilk mü'minlerde bilgi ve düşünceye karşı müthiş bir aşk, atılım elde etme tutkusu meydana getirmiş; düşünce ve onun ürünlerine karşı beşer tarihinin kaydetmiş olduğu en büyük müsamaha ve ünsiyet psikolojisini geliştirmiştir. [1192]
Sözlükte “İş, çaba, fiil, çalışma" gibi [1193] canlı varlığın gayeli olarak yaptığı iş diye de tarif edilmiştir. Buna göre amel fiil kelimesinden daha özel bir mana ifade eder. Çünkü fiil, bilgisiz ve gayesiz olarak yapılan işleri de kapsamaktadır. [1194] İslami literatürde amel kelimesi "emir, tavsiye veya yasaklara konu olan, sonunda ceza veya mükafat bulunan tutum ve davranış" anlamını kazanmıştır. Ayrıca amel kelimesi, söz ve inanmayı da içine alır. İslami kaynaklarda iman "kalbin ameli" sayılmıştır.[1195] Dinin emir ve yasaklarına göre ameller salih ve gayri salih adını alırlar. Ahlakçılar mubah olan davranışları "manasız işleri terk etmek kişinin müslümanlığının güzelliğindendir." [1196] hadisini delil göstererek, mubahları dinin iyi ve doğru gayeler için yapılması üzerinde durmuşlardır. Ameller, insanın bedeni veya organları ile yaptığı iş ve eylemlere zahiri, duygu ve düşünceleri de batini (kalbi) ameller diye ikiye ayrılır. Namaz vb. ibadet ve davranışlar zahirleri oluştururken, inanmak tasdik etmek düşünmek, ibret almak, küfür, sevmek, iyi niyet gibi durumlarda batini davranışları ifade eder. [1197] Her özgür amel (hareket ve sükun) üç şeyle tamamlanır, ilim, irade ve kudret. Zira insan bilmediğini irade edemez, mutlaka bilmesi gerekir, irade etmediğini de işleyemez....[1198] Amelle ilgili bu değerlendirmelerden sonra şunu ifade etmek gerekir. Hikmet; sadece mücerret, nazari değil, bilakis ameli, tatbiki ve tecrübi bir bilgidir. Hikmetin bir yüzü bilgi iken diğer yüzü, bilgiye muvafık iş ve eylemdir. Yani hikmet sıhhatli, doğru bir bilgiye dayanan düzenli ve mükemmel iştir.[1199] Zaten hikmetin tanımı amel veya ilmin en güzel şekilde davranış ve şahsiyete dönüşmüş hali olarak değerlendirilmektedir. Ebu Nasr Serrac et-Tusi [1200] hikmeti tanımlarken şöyle diyor: "Hikmet, isabettir; yani hz. peygamberin sünneti, adabı, ahlakı, halleri ve öğrettiği gerçeklerdir."[1201] Muhammed el-Behiy İsra suresinin 23 'ten 39'a kadar olan ayetleri "O kimseler gibi olmayın ki, Allah'ı unutmuşlar; Allah da onlara kendilerini unutturmuştur." [1202] ayetini zikrettikten sonra hikmetin tanımını "İnancın karşılığı fiili bir davranış kuralı" şeklinde yapmaktadır. Toplumsal yönüyle uygulama şeriat olduğuna göre, şeriat da hikmet demektir.[1203] İnsan teorik bilgileri elde edip gücü oranında üstün işleri yaparak hikmetin gereğini yerine getirmiş olur. [1204] İslam bilginleri amelle birlikte bilgiyi hikmet olarak değerlendirmişlerdir. Kur'ân-ı Kerim'de ilim, amel, alim kavramları arasında sıkı bir bağ söz konudur. Mesela “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? [1205] "Ancak bilgin kullar Allah'a gereğince saygı gösterir." [1206] ayetlerinden bilginin derinlikli boyutunu hazmederek hayatına aktarıp, şahsiyetini terbiye eden kulları, indirilen hikmetin gereğini yerine getirenler olarak vasıflandırmaktadır. Hikmet kavramının zikredildiği ve Allah'ın dilediği kimseye hikmet nimetinden ihsan edeceğini bildirdiği ayetin öncesine baktığımızda insanı malı ile terbiye eden pratik bir davranış olan infaktan bahseder. [1207] Fahreddin er-Razi [1208] hikmeti "işleri en doğru ve en uygun biçimde yapmak,yerli yerine koymak" olarak tanımladıktan sonra bunun en mükemmelini peygamberlerin yapabileceğini ifade ediyor. [1209] Ahlakçılar hikmeti davranış ilmi olarak gördüklerinden,şahsiyetin terbiyesinde,ahlakın olgunlaştırılıp kemale erdirilmesinde en büyük payeyi vermişlerdir.[1210]
Sonuç olarak müminin hikmeti olan davranış; deruni bilgi kaynaklıdır. Sahih bilgiden rengini ve şeklini almış, onunla yoğrulmuş, hayatı şekillendiren etkinlik ve isabetliliğe sahiptir. Ahlakın hayat kaynağı olan vahiyden ilhamını alır
Hilm kelimesi metanet, güç, fiziki bütünlük ve sağlık, teenni, sükûnet, bağışlama, yumuşak huyluluk, ahlak ve karakter sağlamlığı, fazla duygusal olmama, ihtiyat ve ılımlık gibi [1211] insanın öfke anında kötü sözden, kendisine kötülük yapan kişiye karşı öfkeden, kendini alıkoyması [1212] gücü yettiği halde nefsi zaptetme ve cezayı erteleme [1213] gibi manalara gelir. Öfkenin kahredilmesi ve ıslahıyla hilm hasıl olur. Bu hiddeti yenmek, yutmak, nefsi öfkeden men etmektir. [1214] Buna göre halim günümüzde medeni insan diye adlandırılan kişidir. Bunun zıddı olan cahil ise azgın, arzularının esiri, hayvani iç güdülerini takip eden, vahşi, şiddet taraftarı ve aceleci bir karaktere sahip olan barbar kimsedir. [1215] Cahiliyye devrinde hilm çoğunlukla ahmaklık ve budalalık sayılıyordu. [1216] Cehl bir alevle yanmak ise, hilm kendine hakim olmak ve teenni ile karar vermektir. Cehl en ufak bir kızgınlıkta itidalini yitirip kendine hakim olamayan delikanlı insana özgü bir hareket tarzıdır. [1217] Hilm içerik olarak, kanı tepesine çıktığında şiddete başvuran çöl Arabının fevriliğinin zıddır. Böylelikle hilm, ticari çıkarlarını en öne koyan bir iş adamının soğuk kanlılığı anlamına gelmektedir. [1218] Yapılan açıklamalar hilmin pasif bir özellik olduğu şeklinde yanlış bir fikre götürebilir. Kuzunun sakin durması gibi bir huy hatıra gelebilir. Durum böyle değildir. Tersine hilm, ruhun öyle aktif ve olumlu bir gücüdür ki insan onunla, kendisini şaşkına çevirecek olan ihtiras ve öfkesine gem vurup onu dindirmesidir. Hilm üstün bir akıl gücünün işaretidir. Gücün olmadığı yerde hilm olmadığı gibi hilm yönetilen değil, yönetenlerin vasfıdır. Halim, düşmanını affeden, yukarıdan, üstün mevkiden ona kibar davranandır. [1219] Bu durum en güzel şekilde Allah'a yakışır. [1220] Ve hikmet sahibi kimse Allah'ın bu sıfatı ile sıfatlanmak durumundadır. Allah merhametlidir; ama bu basit bir merhametlilik değil, kuvvet ve kudret üzerine dayalı bir merhametlilik, derin hikmete bağlı bir affetmedir ki ancak sınırsız bir kudretle beraber bulunursa böyle hikmetli bir af söz konusu olabilir. Onun için halim daima gerisinde şiddetli cezalandırma imkanını da taşır. [1221] Hilm zayıflık ve acizlik işareti değil, kudret ve kuvvet işaretidir. Hilm içinde büyük güç, yüksek enerji taşıyan özel bir alçak gönüllülüktür, En göze çarpan tarafı vakardır. Vakar tekebbürle ayrı ayrı şeylerdir. Yine cahiliye döneminde hilmin karşıtı olan hamiyyetul cahiliyye, şerefi ayaklar altına alınan cahil insanın gösterdiği sert tepkinin ifadesidir. [1222] Vahiyle beraber hikmetin kaynağı olan akıl, hilmle beraber olursa normal görevini yapar, cehaletle beraber olunca yapamaz. Çünkü akıl ve zekanın temeli hilmdir. Bundan dolayı hilme akıl manası da vermişlerdir. [1223]
Hilmin ilerlemiş veya ileri götürülmüş şekli olan tevazu ve teslimiyet İslam olarak doğmuştur. Hilm insanlar arası bir ilişki tarzıdır, Allah'a karşı böyle bir şey olamaz. Kur'ân-ı Kerim'de baştan sona hilm ruhu hakimdir. İnsanlar arası ilişkilerde ihsan ile adaletle haraket etmek, zulümden kaçınmak, şehvet ve ihtiraslarına gem vurmak yersiz kibir ve gururdan sakınmak, bütün bunlar hilm ruhunun belirtileridir. [1224] Bu ruhun ifradı ise insanda ki gadab hissinin korkaklık ve mıymıntılığa, acze ve zavallılığa doğru denge çizgisinden kayması [1225] helake, değerlerin ve ahlakın deformasyonuna sebeb olacağı muhakkaktır. Kur'ân-ı Kerim hilm ruhunun dengede tutulmasına, indirilen kitap ve hikmetin gereğini yerine getirmekte görmektedir. [1226] Hz. Ali (r.a) hilm-hikmet ilişkisini şöyle açılıyor: "Hilm hikmetin meyvesidir; gerçekse dalları ve budaklarıdır,"[1227] Hikmetin ifade edildiği ayetlerde bilgi ve amel birlikteliği ile insana erdem ve adalet duygusu verilir. [1228] Kur'ân-ı Kerim verilen hikmet sayesinde insanın bilgi-eylem uyurnunun şartı olarak hilm ruhunu insanlar arası ilişkilerde harç yapılmasını ister. Rabbine karşı ise hilm ruhunuda yok ederek, aşarak gönülden teslimiyet ister.
Kur'ân'ın insanlara getirdiği ilk emir "oku"dur. Çünkü her şeyin anahtarı okumaktadır. İnsan zihni alt yapısını okumakla oluşturur. Ve ilk okunması gereken kitap Kur'ân'dır. Çünkü hayat hakkında ve diğer tüm ilimler hakkında ilk ivmeyi ondan almamız gerekir. [1229] Elmalılı [1230],okumayı tanımlarken; sözü gelişi güzel söylemekten daha güzel, en uygun bir şekilde bir birine bağlayarak ağızdan sesle çıkarmaktır. Bu ezberden veya yüzünden olabileceği gibi gizli veya açıkta olabilir. [1231]
Okumak kelimesi Arapça'da kıraat, tilavetve tertil sözcükleri ile karşılanmaktadır. Alak süresindeki "oku" emrini okumak melekesinin tekrarla elde edilebileceğini tenbih sadedinde tekid olarak yorumlayan Elmalılı [1232], bunu, başkalarına tebliğ ve imla için okumak olarak değerlendiriyor. [1233] Okuma emri telaffuz etmek/dile getirmek manasında çevrilebilir, ancak ayetlerde zikredilen okuma emri bir dış kaynaktan ziyade burada Kur'ân mesajından alınan sözleri veya düşünceleri yüksek sesle olsun veya olmasın ama anlamak niyetiyle bilinçli olarak zihnine nakş etmeyi ifade eder. [1234] Tertil terimi öncelikle bazı şeyleri görünür şekilde, en uygun bir düzen içinde ve acele etmeden bir araya getirmek anlamına gelir. [1235] Tertil kelimesi bir metnin okunuşu ile ilgili olarak kullanıldığı takdirde, metni düşünce süzgecinden geçirerek sakin ve ölçülü bir okumayı anlatır. [1236] Tilavet kelimesi gerek cismin gerekse yaptıklarını takip anlamında ardına düşmek, izlemek manasına gelmektedir.[1237] Kur'ân'da sözlük manasında kullanılmakla birlikte kitabı tilavet etmek, okumakla birlikte düşünerek tefekkür ederek tahrif ve karıştırmadan sakınarak, lafız ve manalarını gözeterek, saygılı, dikkatli, devamlı bir surette okuyarak temiz bir kalb ve ağızla, bilmediklerini, anlamadıklarını bilenlerden sorarak, ders yaparak, edebli bir şekilde okumayı ve bu kitaba iman edip [1238] okumanın gereğini yerine getirenleri anlatır. Eğer kişi hikmeti elde etmek istiyorsa; problemlerini Kur'ân'ın sonsuz vahyine arzetmesi, geçmişten ibret almak istiyorsa yine O'ndan öğüt alması; eğer şimdi ve gelecek hakkında bir tasarısı varsa yine Kur'ân'ın bilgisine sunması gerekir. Hikmeti elde etmenin başlangıç noktası okumaktır. Kur'ân'ın eksenine oturmuş gerçek bir okuyuş her zaman ve çağda insanları ve toplumları diriltmenin (ba'su ba'del mevt)in bir başlangıcı ve vesilesidir. [1239] "Okumak bir araçtır, amacı öğrenmektir. Öğrenmenin de araçları olmalıdır, insanı kemale ulaştırmayan öğrenmenin ne anlamı var? Kur'ân ısrarla bunun üzerinde durur. Kur'ân'a göre okumak ve öğrenmek insanın kurtuluşu için olmalıdır."[1240] Okumanın gereğini yerine getirmeyenler Kur'ân'da şöyle eleştiriliyor.
"Kitab'ı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyilikle emredersiniz? Düşünmez misiniz ?" [1241]
"Yahudiler, "Hıristiyanlığın bir temeli yoktur" dediler, Hıristiyanlar da, "Yahudiliğin bir temeli yoktur" dediler; oysa onlar Kitabların da okuyorlar. Bilgisizler de tıpkı onların söylediklerini söylemiştir. Allah, Kıyamet günü, anlaşmazlığa düştükleri şeylerde onların arasında hüküm verecektir. "[1242]
"Kendilerine Tevrat öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların durumu, sırtına kitap yüklenmiş merkebin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini yalanlayan kimselerin durumu ne kötüdür! Allah zalimleri doğru yola eriştirmez."[1243]
Ayetlerde, eyleme geçmeyen, insani erdemlerini yitirmiş, hep başkasına tavsiyede bulunup kendisi yapmayan, nefislerini unutan ölü insanlara hikmet verilmeyeceği anlatılmaktadır. Çünkü hikmetin verilme şartı önce kitabı yatay ve dikey anlamda derinliğine okumaktır. Daha sonra elde ettiği kitabi bilgiyi nefsinde içselleştirerek, bilgi ve eylem birlikteliği ile isabetli bir tavırla yaşayan kimse hikmeti elde eder. Demek ki hikmetin başlangıç noktası okumaktır. İlk insan ve hikmetin ilk temsilcisi Hz. Adem (a.s) eşyayı okumakla başlamış, daha sonra peygamberlerin babası olan Hz. İbrahim (as) kâinatı okumuş ve son Nebi (as)'ye verilen ilk "oku" emri ile de varlığın bilgisini içinde toplayan Kitab-ı Kerim'i okumuştur. Elçiler bu okumalar ile insanlığın tükenmez hazinesi hikmeti elde etmişlerdir. Aşağıdaki ayet, bu nimetin büyüklüğünü ifade etmesi açısından önemli bir belgedir.
"Allah peygamberlerden ahit almıştı: "And olsun ki size Kitab, hikmet verdim; sizde olanı tasdik eden bir peygamber gelecek, ona mutlaka inanacaksınız ve ona mutlaka yardım edeceksiniz, ikrar edip bu ahdî kabul ettiniz mi ?" demişti, "ikrar ettik" demişlerdi de: "Şahid olun, Ben de sizinle beraber şahidlerdenim" demişti."[1244] Okumak; âb'ı hayattır, ondan faydalanmak için mezara kadar ondan içilmesi gerekir. "Kendilerine verdiğimiz Kitab'ı gereğince okuyanlar var ya, işte ona ancak onlar inanırlar. Onu inkar edenler ise kaybedenlerdir." [1245]
Kur'ân'a göre bilgi edinmenin yollarından biri de dinlemektir. Dinlemede iradi bir eylem ve bir tercih, kasıt, maksat sözkonusudur. İşitmede ise ihtiyarilik sözkonusu olabileceği gibi gayri ihtiyari insanın istemediği şeyleri de işitme durumuyla karşılaşabilir. Kur'ân-ı Kerim okuma kadar değer verdiği dinleme hakkında "Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız. "[1246] Çünkü "Bu kitab (Kur'ân) Rabbinizden gelen basiretlerdir ve iman edecek bir kavim için bir hidayet ve rahmettir.[1247] Ancak ona kulak verenler belgeleri görüp hidayete erebilirler. [1248] Burada başka bir hakikat ortaya çıkıyor ki, o da okumadan önce işitmek, dinlemek ve susmaktır. Varlığın hakikatini anlamak ve hikmeti elde etmek isteyen kimsenin, önce iyi bir dinleyici olması gerekir. Zira duyamayan okuyamaz, okumadığından insanoğlu cahil kalır ve hikmetten nasibini alamaz. Öğrenmek için dinlemek, yaşamak için dinlemek, ibret ve öğüt almak için dinlemek, terbiye olmak için dinlemek şarttır. Bu hassas noktayı bakın Kur'ân ne kadar net ve dikkat çekici bir şekilde beyan ediyor:
"Bir de hiç bilmediğin bir şeyin ardınca gitme, çünkü kulak, göz ve kalb (gönül), bunların hepsi o şeyden sorumludur."[1249] Aksini yapanlar hakkında Kur'ân şunları söylüyor:
"O size Kitab'ında şunu da indirmiştir: "Allah'ın ayetlerinin inkar edildiğini ve onlarla eğlenildiğini işittiğiniz zaman başka bir konuşmaya dalmalarına kadar o heriflerin yanlarında oturmayın, yoksa sizde onlar gibi olursunuz. Şüphesiz ki Allah münafıklarla kafirleri, topunu birlikte cehennemde bir arada toplayacaktır." [1250]
Ayette müminler, Allah'ın hoşuna gitmeyecek şeylerin kulağa gelmesi ve kötü sonuçlar doğurma ihtimaline karşı uyarılıyor. Eğer kulakardı edilirse, zaman içerisinde aşinalık kazanarak, hak ile batılı, çirkin ile güzeli, doğru ile yalanı, gerçek ile iftirayı birbirinden ayırt eden hassanın yitirilmesi ile kafirlerle dost ve arkadaş olmayı meşru görebilir. Şeytan ve dostları, arkadaşlarını bu tehlikelerden korumak için "Bir de dedi ki o küfredenler: Şu Kur'ân'ı dinlemeyin ve ona yaygara yapın, belki bastırırsınız." [1251] Buradan çıkan sonuç, insanların dinlemeden öte neyi nasıl dinleyecekleri hususunda bilinçli olması gerekir. [1252] Kur'ân-ı Kerim insanları duyma yetilerini sağlıklı kullanıp kullanmama hususunda iki kategoriye ayırır:
a- Duyma yetilerini sağlıklı kullanamayanlar: Bunlar fiziki olarak duymakla birlikte doğru ve hakka uygun yorum yapamayan, duyduğu her hakikata karşı ön yargıyla hareket eden kimselerdir. Bu ön yargılardan dolayı Kur'ân-ı Kerim'in vermek istediği mesajı anlamadıklarından onları sağır, hatta ölü olarak isimlendirmektedir.
"Yoksa çoklarının söz dinlediklerini veya aklettiklerini mi sanırsın? Onlar şüphesiz davarlar gibidir, belki daha da sapık yolludurlar.”[1253] "Andolsun ki cehennem için de birçok cin ve insan yarattık; Onların kalbleri vardır ama anlamazlar; Gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi hatta daha da sapıktırlar. lşte bunlar gafillerdir." [1254] "Sen, ölülere şüphesiz ki işittiremezsin; dönüp gideri sağırlara da çağrıyı duyuramazsın."[1255]
Kur'ân-ı Kerim insanlara şu eğitimi vermek istiyor: Hak nereden gelirse gelsin, kim tarafından söylenirse söylensin hiçbir art niyet taşımadan dinlenilmesi gerekir. [1256] Ve Hz Peygamber'den gelen rivayette "Hikmet müminin yitiğidir. Nerede bulursa onu alır," [1257] başka bir rivayette ise "kabına bakmaksızın"[1258] ilahi hikmete karşı tekebbür içinde olanların sonucunu da şu ayette açıklıyor.
"Eğer kulak vermiş veya akletmiş olsaydık, çılgın alevli cehennemlikler içinde olmazdık" derler."[1259]
b- Duyma yetilerini sağlıklı kullananlar'dan ise övgü ile söz etmektedir. İşte bunlar hikmet ehli, ön yargısız, özlerini bozmamış, akıllarını kullanan, ilmin, bilginin aşığı olan insanlardır. Kur'ân bu hususu şöyle anlatır:
"Şeytana ve putlara kulluk etmekten kaçınıp, Allah'a yönelenlere, onlara, müjde vardır. Ey Muhammed’ Sözü dinleyip de, en güzel söze uyan kullarımı müjdele. İşte Allah'ın doğru yola eriştirdiği onlardır. İşte onlar akıl sahiplerdir." [1260]
Ayetten anlaşıldığına göre burada en büyük özellik önce sözü dinleyip sonra eğrisini doğrusundan ayırmak için aklı kullanma gerekliliğidir. Aşağıdaki ayetler bu vasıflara sahip olan insanların iç dünyalanndaki samimiyeti ve ihlası şöyle ortaya koymaktadır.
"İnananlar ancak, o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalbleri titrer, ayetleri okunduğu zaman bu onların imanlarını artırır. Ve Rabblerine güvenirler; namaz kılarlar; kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince sarf ederler. İşte gerçekten inanmış olanlar bunlardır. Onlara Rabblerinin katında, mertebeler, mağfiret ve cömertçe verilmiş azıklar vardır." [1261]
Sonuç olarak hikmete ulaşmanın şartlarından birisi ön yargısız, her türlü kötü düşüncelerden sıyrılmış bir şekilde dinlemek, dinledikten sonra faydalı ile zararlıyı, önemli ile önemsizi, doğru ile yanlışı birbirinden ayırarak kimin söylediğine (kabına) bakmadan alabilmektir.
Kur'ân-ı Kerim'e göre bilgi edinmenin, varlık hakkında bir hükme, yargıya varabilmenin en önemli kriterlerinden birisi de gezi, gözlem, müşahade, deney/tecrübedir. Kur'ân-ı Kerim insanın sadece çevresini gözlemlemesini yeterli bulmayarak, gezerek, seyahat ederek, ayrıca sadece yer yüzüne değil güç yetiriliyorsa göklerin hudutlarını aşabilmeyi hedef gösterir. [1262] Ama ona şimdilik gücünüz yetmiyorsa, o halde kulluğunuz ve gücünüzün bilincinde olarak evrendeki düzen ve uyum üzerinde [1263] gözlemler yapın.
Gözlem "Kâinat hakkında bilgi toplamanın ana yollarından biridir. Gözlemek, dikkat etmek algıyı zenginleştirir. Çünkü gözle birlikte diğer duyularda aktif durumdadırlar. Gözlemde, olayların tabii şartlar içerisinde incelenmesi, ilişkilere/bağlantılara dikkat edilerek, dış alemde oluşan ve yok olan şeylerin hareketlerinden, belirtilerinden bir anlam çıkarma, sonuca varma veya tanımlama işlemi söz konusudur.[1264] İfade ettiğimiz şekliyle varlık hakkında bilgi elde etmenin bir metodu, yolu da gözlem/müşahade ve tecrübedir. [1265] Burada tecrübe, deney şeklinde anlaşılabileceği gibi-laboratuvar tetkikleri gibi-, içinde yaşadığı toplumu, sosyal, siyasi, dini, kültürü incelemiş, yaşının çeşitli dönemlerinde, gözlemleyerek ve yaşayarak bir sonuca varmış hikmet ehli; hayat tecrübesiyle neyin iyi, neyin kötü olduğunu kavramış tecrübeli yaşlı, gün görmüş insanın yargıları [1266] olarak da değerlendirilebilir. Tecrübelerin olgunlaştırdığı kişi kesin bilgiye/ şartlar aynı kaldığı sürece ulaşır. Ve bu Kur'ân-ı Kerim'in ifadesi ile sünnetullah olur. Sünnetullah, insanları bir takım yargılara varmalarını, varlık hakkında belli şartlarda aynı kuralların geçerliliğini öğrettiğinden hikmetle ilişkisi vardır. Kur'ân-ı Kerim nesnel bir tarih anlayışını sünnetullah çerçevesinde verir. İnsanlar beşeri şartlarını değiştirmedikleri sürece hiç kimseye torpil geçilmeyeceğini [1267] ve bunları da gözlemlemelerini öğütlüyor:
"Kendilerine bir uyarıcı gelince, ümmetler içinde en doğru yolda gidenlerden biri olacaklarına, andolsun ki bütün güçleriyle Allah'a yemin etmişlerdi; fakat kendilerine uyananın gelmesi, yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü düzen kurmak ile uğraştıklarından sadece nefretlerini artırdı. Oysa pis pis kurulan kötü tuzağa ancak sahibi düşer. Öncekilere uygulana gelen yasayı görmezler mi? Sen Allah'ın yasasında bir değişiklik bulamazsın. Sen Allah'ın yasasında bir başkalaşma da bulamazsın. Yeryüzünde gezip, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmezler mi ? Onlar, kendilerinden daha kuvvetliydiler. Göklerde ve yerde Allah'ı aciz bırakabilecek yoktur. Şüphesiz O bilendir, Kadir olandır." [1268]
Yine Kur'ân sosyal, siyasi ve dini gerçekliğe olduğu gibi, tabiata, evrene ve onun yaratılış düzenine karşı duyarsız olanları şöyle tanımlıyor:
"Andolsun ki cehennem için de birçok cin ve insan yarattık; Onların kalbleri vardır ama anlamazlar; Gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi hatta daha da sapıktırlar. İşte bunlar gafillerdir." [1269]
Bunlar evrendeki eşya ve olguların varlık sebeblerini kavramayan ve bu deliller üzerinde tefekkür etmeyip yüce yaratıcıya ulaşamayan insanlardır. Bir başka ifadeyle, bu kesim görünen kevni kitabla, onu yorumlayarak insana rehberlik eden muhkem ve korunmuş kitabın ayetlerine karşı tüm duyarlılıklarını yitirmiş insanlardır. Kur'ân, Hz. Musa (a.s) ve ilim verilen kişi (Hızır) kıssasında bize gösteriyor ki; "Olayların gerisinde muhakkak bir hikmet vardır. Hiçbir olay başı boş, hedefsiz ve kontrolsüz meydana gelmez. [1270] Kur'ân insanlara bu eğitimi verirken bazan hikmetlerini-Hz. Musa, Hızır misali gibi-açiklıyor, bazan da insanı araştırma ve tefekküre davet ederek kendisinin bulmasını istiyor." [1271]
İnsanın kâinata hikmetle bakması Kur'ân için önemli ve kaliteli bir bakıştır. "İnsanın kâinata hikmetle bakması, ondaki yapıcı eli görmesi, ruh terbiyesi açısında da önem taşır. Bu düşünce insanı, kâinatla ve yaratıcısıyla uyumlu bir varlık haline getirir. [1272] İnsanın sağlıklı gözlem yapabilmesi için duygu ve düşünce bazında hazırlanmış olması, [1273] ön yargılardan uzak, neyi nasıl gözlemleyeceklerini bilen, merak edilen konuları ortaya çıkarabilecek tabii bir ortamın olması gerekir. [1274]
Kur'ân'da gözlem iki şekilde ifade edilmektedir: İç gözlem ve dış gözlem. Modern psikolojinin iç gözlemi sadece insanın ruhsal boyutunu kapsarken, Kur'ân bütün insan varlığını gözleme tabi tutarak, bu konuda şöyle buyuruyor:
"O'nun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar varlığımızın belgelerini onlara hem dış dünyada ve hemde kendi içlerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi?"[1275] Seyyid Kutub bu ayetin tefsirinde şöyle demektedir:
"Allah Teala burada insanoğluna bu kainatın bazı gizliliklerini göstereceğini, kendi iç dünyasının kapalı noktalarını açıklayacağını vaad etmektedir. Hem dış dünyada hem de iç dünyada bu dinin, bu kitabın, bu nizamın kendilerine seslenen bu sesin hak olduğunu gösterinceye kadar belirteceğini vaad etmektedir. Allah'dan daha doğru sözlü kim vardır? Allah vaadini doğru çıkarmış insanlara his vaadin üzerinden ondört yüzyıl geçtikten sonra iç ve dış dünyadaki ayetlerini açıklamış ve her gün de açıklamaktadır. İnsanoğlu dikkatle baktığında o günden bu yana bir çok şeyleri keşfetmiş olduğunu görür.''[1276]
Demek ki hikmet, görünen olguların insanlarca kavranılamayan arka planı, olayları kendine çeken mecra, eşyanın görünen sebeblerini aşan saklı gerçekler olarak zaman içerisinde karşımıza çıkmaktadır. [1277] Bu hakikati kavrayabilmek için, kâinat kitabının dış yüzü ile çelişmeyen, iç yüzünün beyanı [1278] olan kitab ve hikmeti özümsemek ve bu hikmet kitabından aldığımız ruhla gözlemlerin yapılması ortaya çıkmaktadır.
Vaha fiilinin masdarı olan vahiy kelimesi sözlükte, gizli ve süratli bir şekilde bildirmek demektir.[1279] İlham etmek [1280] ima ve işaret,[1281] fısıldamak,[1282] emretmek,[1283] telkin etmek,[1284] ve yazmak gibi manaları vardır.[1285] Vahiy ayrıca vesvese vermek ve içgüdü manalarına da gelmektedir.[1286] Ayrıca Kur'ân'da geçtiği şekliyle ilim, hikmet, şifa ve nur kelimeleri de vahiy karşılığında kullanılmıştır.[1287]
Vahiy iki varlık arasında vuku bulan bir haberleşme şeklidir. İki-şahıs-münasebetli konuşma ve kelimelerden oluşur. Kendisine iletilen peygamber açısından sübjektif bir olgu ve tecrübe olmakla birlikte, insanlara iletildiği andan itibaren objektif bir hal olarak evrenselleşir. [1288] Bu haberleşmenin sözlü olması zaruri değildir. Yani kullanılan işaretler daima dil işaretleri olması gerekmez. Bu haberleşmede daima sır ve gizlilik esastır. Haberleşme daima özeldir, üçüncü bir kişinin haberleşmenin muhtevasını anlaması mümkün değildir.[1289] Vahyin hızlılık, gizlilik ve ima edici özelliği şu beyitlerde görülmektedir:
"Baktım ona, güzellikleri
aklımı karıştıracak tonda,
Bakışım vahyetti ona, sevdiğimi,
ve o vahiy iz bıraktı yanaklarında"[1290]
Beyitte vahiy kelimesi İslam öncesi şiirde kullanılan kelimelerden biridir. Kurulan iletişimde kendisine vahyediien şeyin sonucu, iletilen emrin tesiriyle vahiy alan elçiyi harekete geçirmesi, vahye uygun tutum ve davranış içine sokması en belirgin özelliğidir, iletilen bir bakıma müessir faktör, harekete geçirici bir güç, rolü oynamaktadır. Bu durum, peygamberi tebliğ ve mücadeleye sevkeden faktördür. Diğer varlıklara veya peygamber dışındaki insanlara olan vahiy veya ilham iletilenin gereğini yerine getirme veya uygun davranmadır.[1291] İsra suresinde 23. ayetten başlayıp 39. ayete kadar, hikmet olarak nitelendirilen vahiy, oniki esastan, emir ve yasaktan bahseder. Bu yönüyle hikmet, doğru ve kesin bilgi (vahiy) olmakla ile birlikte, aynı zamanda ona uygun hareket tarzının adıdır. Vahiy bir bilginin veya işaretin iletimi iken hikmet, bilgi ile birlikte ona göre yaşamaktır.
Ayrıca vahiy, Allah'ın bütün varlıklara fıtratlarına uygun hareket etme yöntemini bildirme yolu ve insanlarla da konuşma şekli olmasına rağmen; hikmet, sadece insanlara verilen bir bilgi ve güç olup, insanın onu benliğinde yaratıcı bir güç haline getirip şuurlu bir şekilde davranışa yansıtması yönüyle farklılaşır. Yine varlıklara gönderilen vahyin, o varlıkların kendi varlık düzenlerinde, sistemlerinde gönderilen vahyin gereğini yerine getirme zorunluluğu varken, insana verilen vahiy veya hikmetin gereğini yerine getirme zorunluluk değil, iradidir. [1292]
Bu açıklamalar çerçevesinde Rağıb el-İsfehanî [1293]'nin hikmet tanımı vahiyden farklı değildir: "Hikmet Allah açısından, eşyanın bilinmesi ve tutarlı, anlamlı bir biçimde vücuda getirilmesidir. İnsan açısından ise varlıkların bilinmesi ve hayır üretilmesidir."[1294] Allah açısından hikmete şu ayetler zikredilebilir:
"Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve arza: "İsteyerek veya istemeyerek (buyruğuma) gelin" dedi. "İsteyerek buyruğuna geldik" dediler.
"Böylece onları, iki günde yedi gök yaptı ve her göğe emrini (kanunlarını) vahyetti. Biz, en yakın göğü lambalarla ve koruma ile (koruyucu güçlerle) donattık. İşte bu, o güçlü, bilen (Allah)'ın takdiridir."[1295]
Bu ayetlerde ve başka ayetlerde yaratılışın bir hikmet üzere olduğu ve yaratılanların ilm/vahy üzere bir sistem içerisine yerleştirildiği ve korunduğu ifade edilmektedir.[1296]
Allah Teala Kur'ân-ı Kerim'de, kitab ve hikmeti çoğu kez beraber zikretmiştir. [1297] Bazı yerlerde tek başına hikmeti zikretmiştir. [1298] Beraber zikrettiği ayetlerde vahiyden ayrı bir bilgi, bilinç, güç veya anlayış olduğu ortaya çıkmaktadır. Veya kitabdan peygamberin ve müminin elde ettiği veri, anlayış veya güç de olabilir. Tek başına zikredilen ayetlerde ise bir çeşit kitabın bilgisini de içine alabilecek bir ruh, bir aydınlanma, furkan ve hayırdır.
Kur'ân lokman (a. s) hakkında "Andolsun biz Lokmana, Allah'a şükret diye hikmet verdik..."[1299] ve diğer insanlar hakkında da "Hikmeti dilediğine verir, kime hikmet verildiyse, ona çokça hayır verilmiştir." [1300]
A. Nedim Serinsu'nun deyimiyle "İnsan şuurunun (bilinç) yedi penceresinden yedincisi olan vahiy ve ilham penceresi", diğerleriyle ilişkisi olmakla beraber hepsinden geniş olmasından dolayı, insanın kalbine inip çıkan ruh ve basiretin, kuvvet ve zayıflığına göre gerçeklikten haberdar oluruz, [1301] Bu haberdar oluş düzeyi hikmeti alma ve yakalama düzeyidir. Bu tamamen ferdi bir iç bilinç ve enfüsi ayetleri görme ile ilgili olup, sübjektiftir. Literal/lafzi bir bakış açısıyla Kur'ân hikmeti etâ (vermek), cae-bi (getirmek), evha (vahyetti), aileme (öğretme), enzele (indirme) gibi fiillerle kullanarak aileme (öğretti) dışındaki tüm fiilleri Allah'ın fiilleri olarak vermektedir. Bu da kaynağının Allah olduğu, vahiy ve ilham ile verildiğini ortaya koyuyor. Ancak hikmet sadece vahiyle sınırlı değil "akıl ve duyularla elde edilen bilginin" kavrayış derinliğine ulaşması neticesinde de hikmetten söz edilebilir. [1302]
İlham lehm fiilinden türemiş, sözlükte herhangi bir şeyi "kalbe atmak" [1303], lokmayı bir çırpıda yutmak [1304] ve feyz yoluyla bildirmek [1305] demektir. Kelime aynı zamanda yakalamak, kavramak ve keşfetmek manasına gelen sezgi anlamını da ifade eder. [1306]
Seyyid Şerif Cürcani ilhamı, "herhangi bir mananın tefekkür ve istidlal yoluna başvurulmaksızın insanların kalbine yerleştirilmesi" [1307] şeklinde tarif etmiştir. Gazzali de "ilham nefsi küllinin nefsi cüziyi insaniyyeyi safveti, kabulü ve istidadının kuvveti kadar tenbih etmesidir. İlham, vahyin eseridir. Vahiyde gaybi emirler sarahaten anlatılır, ilhamda ise ta'nzidir. İlhamdan meydana gelen ilme ledünni ilim denir. Hikmetin hakikatına ilmi ledünniden ulaşılır... Zira hikmet mevhibe-i ilahiyedendir. "[1308] Bu şekilde elde edilen bilgi sofilerin dışında hiçbir alim tarafından hüccet olarak kabul edilmemiştir.
Maturidi [1309]'ye göre ilham doğruluğu herkesçe kabul edilebilecek bir bilgi sağlamaz. Onun sağladığı bilgi kişisel ve rölatiftir. Onun için herkes kendisinin doğru olduğunu ve kendisinin hakikati bildiğini iddia eder. Halbuki doğruluklarını gösterecek delilleri yoktur. [1310]
İlham kelimesi Kur'an'da "(Allah) ona (nefse) günahlarını da takvasını da ilham etti."[1311] tarzında yalnız bir yerde geçmektedir. Zemahşeri [1312], Nesefi [1313] ve Elmalılı [1314] gibi müfessirler "elhame" fiilini, Allah'ın nefse iyilik ve kötülükleri öğretmesi ve kavratması şeklinde yorumlayarak; insanın çalışmasına paralel değil, doğuştan verilen bir kabiliyet olarak değerlendirmişlerdir. [1315]
Razi [1316] ise "ilhama yaratmak anlamı vererek; günahları ve takvayı nefiste yarattı" şeklinde tefsir etmiştir. [1317] Elmalılı [1318] bu ayetin tefsirinde ledünni bilgiyi "vahy ve nübüvvet" olarak tefsir etmekledir.[1319]
İlhamın vahiy gibi umumiyet ve sıhhati söz konusu değildir. Rahmani olduğu zannedilen şeytani olabilir. Genel olarak kalbe dört şekilde ilham ve telkin yapıldığı söylenebilir.
a- Şeytani telkin: "Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fsıldarlar. Rabb'in dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları, uydurdukları şeylerle başbaşa bırak.”[1320]
"(Kesilirken) üzerine Allah'ın adı anılmayan (hayvan)lardan yemeyini! Çünkü o(nu yemek), yoldan çıkmaktır. Şeytanlar, dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için fısıldar (telkinde bulunurlar)lar. Eğer onlara uyarsanız, şüphesiz siz de ortak koşanlar gibi olursunuz."[1321] ve
"Şeytan sizi fakirlikle korkutur, (fakir düşeceğinizi söyleyerek sadaka vermekten geri kalmanızı ister) ve size çirkin şeyleri yapmayı emreder. Allah ise size kendi tarafından bağışlama ve lütuf va'dediyor. Şüphesiz Allah (ın lütfü) geniştir, (O) bilendir." [1322] ayetleri bunu ifade etmektedir.
b- Nefsi telkin: "Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis, daima kötülüğü emredicidir. Meğer Rabb'imin esirgediği bir nefis ola. Rabb'im bağaşlayan, esirgeyendir." [1323]
"Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz çünkü biz ona şah damarından daha yakınız" [1324].
c- Meleki telkin:"'Rabbimiz Allah'tır' deyip, sonra doğru olanların üzerine melekler iner: "Korkmayın, üzülmeyin,size söz verilen cennetle sevinin! derler. Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Orada size canlarınızın çektiği her şey var. Orada size her şey var." [1325]
"Rabbin meleklere vahyediyordu ki: 'Ben sizinle beraberim, siz inananları pekiştirin; ben inkar edenlerin yüreklerine korku salacağım; vurun boyunlarının üstüne, vurun onların her parmağına!" [1326]
Bu konuda Resulullah (a.s) şöyle buyuruyor: "İnsanın kalbinde iki telkin meydana gelmektedir. Biri melektendir. O iyiliği va'deder ve hakkı tasdik eder. Buna nail olan onun Allah'tan olduğunu bilsin ve Allah'a hamdetsin. Diğeri de şeytandır. O kötülüğü va'deder. Hakkı yalanlar. Ve hayrı nehy eder. Kalbinde bunu bulan da şeytandan Allah' a sığınsın." Rasulullah sonra "Şeytan sizi fakirlikle korkutup cimrilik ve hayasızlığı va'd ve telkin eder." mealindeki ayeti okudu. [1327]
d- Rabbani ilham: [1328] "Hidayet bulanlara gelince Allah onların hidayetlerini arttırmış ve onlara korunmalarını (kendilerini kötü sonuçtan koruyacakları vasıtaları) vermiştir."[1329]
Hülasa bütün bu delil olarak gösterilen ayet ve hadisler, tefsir ve yorumlar gösteriyor ki, Allah dilemesine bağlı olarak, kendi isteğini aracı kılmaksızın doğrudan insanın kalbine ilka ediyor ve bu sözsüz bir şekilde gerçekleşiyor. Bir nevi sözsüz vahiy niteliğine benzer bir durum. [1330] Ancak yukarıda da belirtildiği üzere insanın içine doğan bu ilhamın veya telkinin şeytani olmaması için Allah yolunda mücadele temel şarttır. "Bizim uğrumuzda mücahede edenleri elbette kendi yollarımıza ulaştıracağız. Hiç şüphesiz Allah, muhsinlerle beraberdir."[1331] İçe doğan düşüncenin, ilhamın rahmani olmasının bilinmesi; hak ile batılı, şeytani ile rahmaniyi ayırmanın bir diğer şartı "Eğer Allah'a (sığınıp) korunursanız, O size bir furkan verir..."[1332] ayetinin belirttiği şekildedir. Ancak bu halin sürekliliği gereklerini yerine getirerek dua etmekle mümkündür. "Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalblerimizi eğriltme, bize katından bir rahmet ver, kuşkusuz sen çok bağış yapansın." [1333] Takva ile Allah'a yöneliş ilhamın/vahiy rahmani olduğunu gösterir: Şu ayet bu duruma en iyi örnektir: "Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve doğru yola iletti." [1334] Ayrıca doğru yolda oluşun ve ilhamın rahmani olduğunun garantisi ise sürekli Kur'an-ı okumak ve onunla dostluğu geliştirmekle mümkündür: "İşte sana da böyle emrimizden bir ruh vahyettik. Sen Kitab nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi doğru yola ilettiğimiz bir nur yaptık. Şüphesiz sen doğru yola götürüyorsun." [1335]
"Rabb'in bal arısına şöyle vahyetti: "Dağlardan, ağaçlardan ve kurdukları çardaklardan evler edin!" [1336]
Görüldüğü gibi ilham kavramı, içerdiği anlamlar yönünden oldukça kapsamlıdır. Kur'an-ı Kerim bilgi kaynağı olarak ilhamı kabul etmesine rağmen, Kur'ân-ı Kerim'in bahsettiği ilham, alan ve veren arasında sübjektif bir vakıadır. Belgelenemediğinden insanlar için bağlayıcı bir yönü yoktur. Bireysel bir tecrübe olduğundan, bu bilginin akıl ve duyularla elde edilen bilgi ile desteklenmesi ve nassların zahirine ters düşmemesi gerekir.
İlhamdan elde edilen ledünni bilginin hikmetle ilişkisi; bilginin kaynağı olması itibariyledir. Elde edilen bilginin geçerliliği yukarıda zikredilen şartlar çerçevesinde değerlendirilmesi yapıldıktan sonra hikmetin kaynağı olabilir. Ancak yine de ilhamın doğruluğunu tayin edecek bir ölçü olmadığından vahyin bütününe uygun, kelamın zahirine ters düşmeyecek ruhi haller kişinin kendisini bağlamak kaydıyla değerlendirilebilir. Örnek olarak zikredilen ayetlere baktığımızda insanların uyması gereken, tebliğ edilmesi gereken, yasak ve emir ihtiva eden bilgiler olmadıgı ortaya çıkar. Örnek olarak "Ve biz Musa'ya vahyettik ki değneğini yere at." [1337] Buradaki bildirim herhangi bir dil kullanılmadan ve aracı koymadan, Allah insanın kafasını o biçimde çalıştırır ki insan Allah'ın iradesini derhal anlar."[1338] Dikkat edilmesi gereken nokta buradaki vahiy/ilham mücadele ortamında Hz. Musa (a.s)'ın Allah'ın iradesini yerine getirmesi ile gerçekleşmiş olmasıdır. Hz. Musa (a.s)'ın getirdiği ve insanlara tebliğ ettiği vahiy ile bir ilişkisi sözkonusu değildir.
Mü'minin ilhamdan kaynaklanan hikmete nail olması; ancak Allah için Kur'ân'ın şahitliğini enfüsi ve afaki anlamda bir mücadele ile doğru orantılı olarak gelişir. Bu sadece riyasetle değil; ahlak ve adalet zemini üzerine bina edeceği, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel mücadele ile mümkündür.
Sezgi kelimesinin Arapça karşılığı hadsdır. Hads'ın sözlük anlamı zann, tahmin, sezgi, seziş demektir. [1339] Bergson sezgiyi "kendisinde biricik ve tanımı imkansız olan şeyle birleşmemizi sağlamak için, bizi bir varlığın içine sürükleyen zihni sempati" [1340] veya "zihnin en dalgın gözüktüğü anda doğuveren hiç bilinmedik keşifler, her zaman değilse de ekseriya, önceden kullanılmış uzun bir cehdin, aynı fikirleri tekrar tekrar ele almaktan yorulmak bilmez ve arası kesilmez, inatçı bir düşüncenin gayede vardığı en yüksek bir nokta"olarak değerlendirir. Bilgisiz ve ön hazırlığı olmayan, dış dünyanın bilgileriyle tekamül etmemiş bir zihnin ani aydınlanmasını (sezgi) kabul etmez. [1341]
İslam dünyasında sezgiyi bir bilgi çeşidi olarak gören mutasavvıflar, sezgiyi; ilham, kalbi bilgi, keşf, feyz, ledünni bilgi vb. kavramlarla ifade etmişlerdir. Onlara göre bilgiler akıl ve nakille belli ölçüde alınır, en yüksek ve yüce bilgi sezgi ile elde edilir. İbn Arabi [1342] bu konuda "Veliler, bilgilerini, peygambere vahiy getiren meleğin aldığı kaynaktan almaktadır." demektedir. [1343]
Bazıları akli ve nakli ilimlere ek olarak sezgiyi metafizik yakine götüren en emin bilgi olarak kabul ederler, İslam filozofları akledilir gerçeklerin iki yoldan kavranabileceğini savunarak; biri, dış dünya ile irtibatımızda duyularla elde ettiğimiz bilgiler, diğeri ise kalbin derinliklerinde kimsenin izah edemeyeceği bir doğma neticesinde elde edilir [1344] demişlerdir.
Sufiler bu bilginin ancak nefsi arzu ve şehvetlerden arınmış insanlara verileceğini iddia ederken, İbn Rüşd [1345] bunlara itiraz ederek bu bilginin bütün insanları kapsamamakla birlikte, herkesin çalışması, tezkiyesi ve mücadelesi neticesinde, delillere sarılması ile gücü nisbetince elde edeceğini ifade eder, bir köşeye çekilerek riyazetle elde edilen bir yol olmadığını iddia eder. [1346]
Sezginin bir bilgi kaynağı olduğunu iddia edenler, ilham kavramında zikredilen ayetleri delil olarak sunmaktadırlar. Elmalılı [1347] Yusuf suresinin 34. ayetinde geçen rih (Yusuf'un kokusunu duyuyorum) kelimesinin mucizevi bir güç olmakla birlikte telepatiye telmih olduğunu ifade etmektedir. [1348]
Sezgiyi bilgi kaynaklarından kabul etmeyenler de vardır. Çünkü onu doğrulayacak bir ölçüt sözkonusu değildir. Doğrulamayı kendisi verir, delil yerine kesinlik duygusu hakimdir. Kesinlik duygusu ise kişilere göre değişir. Sezgide mantıksal bir ölçüt yerine rölatif olan psikolojik ölçüte bırakmaktadır. [1349]
Netice olarak ilhamla hemen hemen aynı anlama gelen sezgi, hikmetin elde edilmesinde ferdin psikolojik bir halinin sonucu olan sübjektif bir bilgi olmaktan öteye gitmemektedir. Herkesin kavrayabileceği delillere, mantıksal ölçütlere dayanmadığından tartışılan bir bilgi türüdür. Ayrıca hiç kimse bu bilginin kendi tekelinde olduğunu iddia edemez ve bu hal ile üstünlük iddia edemez
Bu kelime, hissetmek, duyularla bilmek [1350], algılamak, anlamak, görmek, zannetmek, kesin olarak bilmek gibi manalara gelir. [1351] El-Hasse duyu anlamındadır, çoğulu ise havassdır. Bu kelime beş duyu ile algılanan bir bilmeyi ifade eder. [1352] Kindi [1353]; duyuları, nefsin duyu güçlerinden biri kanalıyla maddi varlıkların suretini algılaması veya nefsin duyulardan biri kanalıyla nesneleri algılama gücüdür" [1354] diye tanımlamaktadır. Bu konu ile ilgili olarak [1355]ayet "İsa onların küfrünü hissedince (ehasse)" ile [1356]ayet "Azabımızı hissettikleri vakit, hemen oradan üzengi tepiyorlardı (hayvanlarını mahmuzluyorlardı) "bize duyuların çevrelerinden algıladıkları emare ve işaretlerle insanların nasıl bilgi sahibi olduklarını ve bu bilgiler neticesinde tavır değişikliklerine nasıl gittiklerini gösterir bir belgedir.
Duyular, çevresiyle daima ilişki içinde bulunan insanın istihbarat elamanlarıdır. Ancak onların bize verdiği bilgilerle hayata uyum sağlayabiliriz. Dışımızda mevcut olan varlık ve olayları onlar sayesinde organize edebiliriz. [1357] Duyular hafızanın ve zihnin en sadık dostları ve yardımcılarıdır. Onlar sayesinde varlık hakkında bilgiler elde edebiliyoruz. Onlar vasıtasıyla vahyi alıyoruz, anlamaya ve yaşamaya çalışıyoruz. Onlarsız bir insandan veya onların bize vermediği bir bilgiden bahsedemeyiz. Onları sağlıklı kullanmak demek; tüm önyargılardan arınmış, dogmatik düşüncelere prim vermeyen, araştıran ve belgelere dayalı mantıksal akli doğrulara göre hareket etmek demektir. Bu şekilde hayata ve varlığa karşı duyularını kullanamayan veya kullanmayanlar için Kur'ân şöyle buyurmaktadır:
"Andolsun, cehennem için de bir çok cin ve insan yarattık ki kalbleri var, fakat onlarla anlamazlar; gözleri var, fakat onlarla görmezler; kulakları var, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapık... Ve işte gafiller onlardır!" [1358]
Duyular genelde beş olarak bilinir. Aslında bilim adamları bunları ona kadar çıkararak deri duyusunu bir değil, dokunma, sıcak, soğuk ve ağrı olarak dört adet kabul etmişlerdir. [1359] Duyularla elde edilen verilerin işleme tabi tutulması algı yetisi ile mümkündür. Algı yetisi sadece duyularla dış dünyaya açılır, benlik, şuur vasıtası ile içe açılır. Duyularla elde ettiğimiz verileri sağlıklı elde edilmesi ve farkına varabilmemiz şuur veya bilinç ile mümkündür. Ayrıca bu bilgilerimizin kaynağı olan duyusal verilere ilaveten duygusal veriler de sözkonusudur. Bu duygusal veriler dış dünyadan elde ettiğimiz duyusal verilere tepki olabileceği gibi uzun süre zihnimizi meşgul eden bir takım sorunların sonucu ve zihindeki faaliyetlerin sonucu da olabilir. Acıma, üzüntü, sevgi, nefret, korku v.b. duyusal verileri kendisi ile elde ettiğimiz organlar olmakla birlikte, duygusal tepki ve verilerin bir organı yoktur. O adeta benliğimizi saran bir konumda gözükür. [1360] Bütün bunlar bizim zihnimizde oluşan bilgilerin ön malzemeleridir. Bu malzemeler olmayınca zihnimizin kavramsal bir düşünce üretmesi sözkonusu değildir. Bu veriler zihinde kavramsal düzeyde zihinsel bir birikime ulaştıysa bu tecrübe olur. [1361] Tecrübe, bilgi ile davranışın uyumu neticesinde insanın hayatı boyunca sık sık başvurduğu tükenmez bir kaynaktır. İnsana rehberlik eden bu kaynak birçok denemeden geçerek elde edilmiştir. Duyuların bilgiyi beslediği, kaynaklık ettiği amelin sağlamasını yaptığı tecrübe ile hikmet arasında sıkı bir ilişki vardır. Çünkü lugatlarda hakîm (hikmet sahibi) tecrübeli, gün görmüş kimse olarak değerlendirilmiştir. [1362]
Dış dünyadan elde ettiğimiz duyusal veriler kesindir. Ancak onların kavramsal boyutta insan hayatında bir düşünce şeklini alabilmesi için akılda çeşitli işlemlerden geçerek irade tarafından hüküm verilir. Hüküm verme işleminden sonra akıl kendinde oluşturduğu kalıplarla bir takım çıkarımlarda bulunur. Biz buna akıl yürütme diyoruz. [1363] Aklın dış dünyadan duyularla elde edilen verileri düşünme ve çıkarım vasıtasıyla hayatta olaylara ve eşyaya karşı tutumunda ortaya koyduğu isabet oranı, bu bilgi ve çıkarımların doğruluklarıyla doğru orantılı olarak gelişir. İşte bu süreç ve sürecin sonucunda elde edilen doğru ve yüce bilgiler ve onların insan hayatına yön veren hakimiyetleri ve isabetlilikleri Kur'ân tarafından hikmet olarak tanımlanıyor. Bunu bütün peygamberlerin hayatında görebiliriz. Özellikle Kur'ân'da zikredilen Hz. Davud (a.s), Hz. Süleyman (a.s) ve Hz. Lokman (a.s) örnekleri önemlidir. Bu yüce değerlendirmeyi duyular ve duyularla elde edilen bilgilerin çok iyi kullanılmasında görmek gerekir. Çünkü bu yeteneklerini en üst seviyede kullanamayanlara Rabbimiz vahyini vermez. Bu duyu ve duygusal araçların iyi kullanılmaması, eksik veya yanlış kullanılması halinde uyarılar vasıtasıyla elçiler düzeltilmiştir. [1364]
Kur'ân bilginin sonradan kazanıldığını ve duyusal bilginin önemini vurgular şekilde şöyle buyurur:
"Allah sizi annelerinizin karnında bir şey bilmediğiniz halde çıkarmış, size kulak, göz ve kalb vermiştir." [1365] Ayrıca duyusal ve duygusal verilerin bilinci ve sorumluluğunu idrak ederek hareket etmeleri tavsiye edilerek şöyle buyurulur:
"Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalb, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur .[1366] Ve "Onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık. Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör. "[1367] Bu ayetten çıkan sonuç şudur. Göz ve kulak olmayınca- en çok kullandığımız duyu organları- imtihandan söz etmek mümkün değildir, imtihanın illeti göz ve kulak sahibi olmak, kazanmak için de iyi kullanmak gerekir. İmanlarında bir şüphe olmamasına rağmen görmenin önemi ile ilgili olarak Hz. İbrahim (a.s) ve Hz. Musa (a.s)'ın istekleri üzerinde ibretle düşünülmesi gerekir. Kitab insanı sadece aklın soyut verileri ile başbaşa bırakmaz, yer yüzünde dolaşılması, yere, göğe ve varlığa bakarak duyulan hakkıyla kullanmamızı istiyor. Bu konuyla ilgili yüzlerce ayet vardır. [1368]
Ayrıca Kur'ân duyularını sağlıklı kullanmayanları ölüler olarak değerlendirir.
"Ancak işitmesi olanlar davete icabet ederler. Ölenlere gelince onları Allah diriltir; sonra hepsi O'nun huzuruna çıkarılırlar. "[1369] "Yoksa sen onların çoğunun işittiklerini, düşündüklerini sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yoka (hayvanlardan) daha sapıktır." [1370]
"(Ey Muhammed), sen mi sağıra işittireceksin, yahut körü ve apaçık sapıklıkta olanı doğru yola ileteceksin" [1371] "ve akıllarını iyi kullansalardı cehennemde olmazlardı. "Ve dediler ki: "Eğer söz dinleseydik, şu çılgın ateşin halkı arasında bulunmazdık!"[1372]
Sonuç olarak maddi herhangi bir arıza, bebeklik ve aşırı yaşlılık neticesinde oluşan zaafîyetler hariç, hikmeti elde etmede duyu organlarımızın bize verdiği bilgiler kesin, sağlıklı bilgilerdir. Birincil derecede önceliğe sahiptirler. Bu duyulara sahip olmayanların sorumluluğu olmaz. Ancak bunları kullanmayanlar hikmeti elde edemedikleri gibi, kötü sonuca da katlanmak mecburiyetinde kalırlar.
H-k-m maddesinde açıkladığımız gibi hakim; işleri sağlam yapan, [1373] doğru görüşe sahip olan, [1374] eşyayı layık olduğu yere yerleştiren [1375] ve salah maksadı ile meneden [1376] olduğundan dolayı, hakimin en bariz vasfı her türlü zulmü engellemesidir. Hakimin hikmeti ise, saçmalığı, yanlışlığı önlediği gibi her türlü manasız, boş, gayesiz ve münasebetsiz söz ve fiillerden kaçınmasıdır. Bahsedilen bu özelliklere en mükemmel şekilde layık olan Allah'tır.
Hakim kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de 97 defa geçmektedir.[1377] Allah için kullanıldığında hükmeden, hakim; varlıkları en mükemmel şekilde bilmesi, yaratması ve birbiriyle uyumlu bir şekilde düzene koymasıdır.[1378] Bütün bunlar bir hikmet üzere veya hikmete göre yapıldığından hakim hikmet sahibi demektir.
Ebu Hilal El-Askeri [1379] alim ile hakîm arasındaki farkları şöyle açıklar: Hakîm şu üç anlamdadır:
a- Sağlam kılan,
b- Hikmetli, Kur'ân-ı Kerim'de olduğu gibi: "Her hikmetli iş, o mübarek gecede apaçık ayrılır." [1380] Allah bu manada hikmetle vasıflandırılırsa, bu O'nun fiili sıfatlarındandır.
c- Hakim, eşyanın ahkamını bilen (alîm) anlamındadır. Allah bu anlamda hikmetle vasıflandırılırsa, bu O'nun zati sıfatlarından olur. [1381]
Allah'ı tavsif eden hakim kelimesi bazan eliflamlı, bazan eliflamsızdır. Otuzbiri mekki, altmışı medeni ayetlerde yer alır.[1382] Bu vasfın kullanılışmdaki özellikleri şöyle açıklayabiliriz:
a- 'Hakîm' sıfatı hiçbir yerde münferid değildir.
b- 'Hakîm Habîr' şekli dört ayette geçer. Hepsi de mekkidir. [1383] Bu ayetlerde Allahü Teala'nın tüm varlığa hükmetmesinin gereği olarak, bütün sırları içine alan Habîr sıfatının, Hakim sıfatı ile beraber kullanılmasının nedeni herşeyden haberdar olmanın öyle sıradan bir iş olmadığı; hiçbir şeyin kendisinden saklı kalmayacağını, mülkünde olup biten herşeyden haberdar olduğu ve bu sıfata uygun icraatlarda bulunduğu ifade edilmektedir. Bu sıfatlara uygun ayetlerini indirdiğini ve ayetlerin hertürlü çelişki ve tutarsızlıktan uzak olduğunu, varlığın normlarını belirleyen en mükemmel bilgiye sahip olduğunu belirtir. Neticede kitabı gönderme, hayati ve ölümü takdir etme yetkisi Allah'a aittir.
c- 'Aliyy Hakim' bir mekkî ayette bulunur: "Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle, yahut perde arkasından konuşur; yahut izniyle dilediğini vahyedecek bir elçi gönderir. O, yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir." [1384] Aliyy sıfatı Allahu Teala'nın insanların kendisi hakkında söyledikleri, düşündükleri, tasavvur ve tahayyül derecesinin ötesinde ve üstünde olduğunu belirtmek için kullanılmıştır. Zikredilen ayette bu yüce sıfatın hakim sıfatı ile beraber kullanılmasının gayesi; elçi de olsa, Allah'ın bir beşeri muhatab alırken bu yüceliğe aykırı bir iletişime imkan olmadığı ve insanlar tarafından dile getirilen böyle bir olgunun ilahi hikmete uygun olmayacağı vurgulanmaktadır.
d- 'Hakîm Hamîd' bitişmesi, yalnız bir ayette görülür: "Onlar kendilerine gelen Kur'an'ı inkar ettiler. Halbuki o, öyle eşsiz bir kitabdtr ki; ne önünden, ne de arkasından onu boşa çıkartacak bir söz gelmez. (O) hikmet sahibi ve çok övülen tarafından indirilmiştir."[1385] Mevsufsuz, özel isim durumundadır.[1386] Kur'an'da Alemlerin Rabbi, Rahman, Rahim, Din Gününün Maliki olduğu, gökleri ve yeri yarattığı, göklerde ve yerde hükümran, hakim ve habir olduğu, tutarsızlıklardan uzak bir kitabı kullarına indirdiği için hamde layık olduğu belirtilmiştir. [1387]" Halbuki Allah ihsanda bulunsa da -Kitab ve resul gönderme gibi- bulunmasa da hamde layıktır. Çünkü bütün kemal sıfatlarının kendisine aidiyeti bakımından hamiddir. Bu hamid olma sıfatı diğer sıfatlar gibi kutsi zat için sonsuzdur. [1388]
e- 'Vasi' Hakim' yalnız bir medeni ayette şekli vardır: "Eğer (eşler) ayrılırlarsa, Allah bol nimetiyle onların her birini zengin eder. Allah'ın (nimeti) geniştir. O hikmet sahibidir." [1389] Darlıktan genişliğe, fakirlikten zenginliğe, zorluktan kolaylığa, kötülükten iyiliğe, çaresizlikten, çözümsüzlükten çözüm üretmeye doğru insanın yolunu vasi sıfatı ile açan Allah, insanın tabiatına uygun bir gaye ve amaçla yapmaktadır. Allah'ın insana rehberlik eden sıfat ve fiillerinin sonsuzluğu, vasi olmasından neşet etmektedir.
f- 'Tevvab Hakim' yalnız bîr medeni ayette yer alır. Lian ayetlerinin (zina suçlamasında kendisinden başka şahidi olmayan eşlerin hakim huzurunda karşılıklı lanetleşmesi) sonunda şöyle buyurmaktadır: "Ya Allah'ın size lütfü ve rahmeti olmasaydı ve Allah tevbeleri çok kabul eden ve hikmet sahibi olmasaydı (ne yapardınız)?'[1390] Tevvab, itaatına yönelerek dönen kullarının istedikleri şeylere rücu ederek tevbe işini her yönüyle çok yapan demektir. Mübalağa ölçüsünde gelmesi hem tevbeyi kabulünün çokluğuna, hem de kendisine yeniden dönen kullarının çokluğuna delalet eder. Tevvab sıfatının hakîm sıfatı ile beraber kullanılması, tevbeleri kabul edişin bir hikmete bağlı olarak gerçekleştiğine bir işarettir.
g- 'Alim Hakim' şekli 35 yerde varid olmuştur. Mekke devrinde, takdim tehirle "Hakim Alim" tarzı esastır.
İlim bir şeyi bütün gerçek yönleriyle bilmektir."[1391] Allah'ın vasfı olarak: 'Olmuş olanı, olmakta olanı ve gelecekte olacak şeyleri bilen, kendisine kâinattan hiçbir şey gizli kalmayan ve ilmi küçük-büyük, zahir-batın her şeyi kuşatan' şeklinde tarif edilir. [1392] Kur'an-ı Kerim'de Kitab/vahiy ile ilgili olarak; Hz. Peygambere Kur'an'ın bir Hakim'in katından verildiğini,[1393] kimin peygamber seçileceğini, [1394] vahiy alırken elçinin tüm şeytani vesvese ve ilkalardan korunarak, ayetlerin sağlamlaştırıldığını [1395], ancak bedevi/vahye önyargılı olanların bu durumu anlayamamalarının doğal olduğu belirtilerek [1396] Alîm-Hakîm sıfatı zikredilmektedir.
Bireysel ve toplumsal sorunlarla ilgili olarak Alîm-Hakim maddesi cariye ve hür kadınların fuhuş-zina suçları tespit edildiğinde verilecek cezanın, [1397] Hz. Aişe'ye atılan iftira sonrası müminlerin kendi aralarındaki dedikodu ve yorumlar hususunda iyi niyet ve hüsnü zan taşımaları konusunda uyarılırken, [1398] kadınların hakkı olan mehirin verilmesinde hassas davranilması hususunda erkekler uyarılırken, [1399] bir mümini hataen öldürme ve cezası, [1400] mirasın taksimatında gereken özenin gösterilmesinde, [1401] savaşta kafirlerle mücadelede cesaretli olma ve onları takip hususunda gevşeklik gösterilmemesi [1402],elçinin/önderin münafık ve kafirlere itaat etmemesi"[1403], Hz. Peygamberin hanımlarına kızarak helal olan herhangi bir şeyi/yiyeceği kendisine haram kılma yetkisi olmadığı ve yeminin çözülmesi gerektiği,[1404] müşriklerin yiyecekler hakkında bu haram, şu helal şeklinde ileri geri konuşmaları, ahkam kesmeleri, [1405] hicret eden kadınların casus olmadıkları, mümin oldukları teşhis edildikten sonra kafirlere geri verilmemeleri,[1406] çocukların uyku vakitlerinde anne-babalarının yatak odalarına girerken izin almaları,[1407] zekatın verileceği yerlerin[1408] zikredildiği ayetlerde bu tabir kullanılmaktadır.
Allah'ın göklerde ve yerdeki sınırsız hükümdarlığı, kudretinin sonsuzluğu, ilminin tükenmezliği, her şeyi kuşatması ve bunun gereği olarak insanoğlunun kalbinde gizlediği planlarına varıncaya kadar, insandan haberdar olması, menfi ve müsbet yaşamının karşılığını ahirette vermesini insanlara tebliğ ederken Alîm-Hakîm terkibini kullanmaktadır: Allah bütün insanların kalblerindeki ihaneti bilir,[1409] dırar mescidini yapma planları ile ilgili münafıkların kalblerinde gizlediklerini de bilmektedir. [1410] Savaşla müminlerin gönüllerini ferahlandırması ve öfkelerini gidermesi,[1411] kafirlerin ticari ambargolarıyla, gelecek fakirlik ve sıkıntılara göğüs germe hususunda teşvikte bulunması hikmetinin gereğidir.[1412] Savaştan geri kalanları affeder veya cezalandırır, [1413] ancak imanlarına zulüm karıştırmayanları Allah derecelerle yükseltir. [1414] Herkesi ahirette bir araya getirecek [1415] ve her türlü şirkin cezasını verecektir. [1416] Hz. Yusuf kendi hayat hikayesini anlattıktan sonra, aslında bu sırrın arkasında O, açık-gizli herşeyi bilen-Hakîmin olduğunu zikretmektedir.[1417] Bunun gibi göklerde ve yerde yegane hükümdar, [1418] bu hükümranlığın gereği göklerde ve yerde ne varsa herşey/herkesin Allah'ı iradi ve gayri iradi teşbih etmektedir.[1419]Hakimiyetinin gereği Allah dilemedikçe hiç kimse dileyemez.[1420] Peygamberlerini gönderir, [1421] melekler de bu hükümranlığını tasdik ederler, [1422] eğer insanoğlu gönderilen elçilere iman ederse onlara imanı sevdirir, küfrü ve füsuku çirkin gösterir,[1423] Hudeybiye'de olduğu gibi kalblere sekinet indirir ve her türlü korkudan emin kılar [1424]ve günahlardan tevbe edilirse Allah tevbeleri kabul eder, [1425] eğer tevbeye yanaşmazlarsa herkes kendi aleyhine yapmış olur [1426] buyurarak ilim ve hikmetini insana açıklamaktadır.
h- 'Aziz Hakim’ şekli, Kur'ân'da 47 ayette zikrolunmuştur. Aziz sıfatı esmayı hüsnadan en çok Hakim ismiyle beraber kullanılmıştır.[1427] 'Aziz' İzz masdarından sıfattır. Hattabi [1428] "Kendisine üstün gelinemeyen güçlü seklinde tarif etmiştir."[1429] Taberi [1430] ise "irade ettiği hiçbir şey kendisine mümteni olmayan, cezalandıracağı ve intikam alacağı hiçbir kimsenin elinden kurtulamadığı" [1431] şeklinde tarif etmektedir.
Aziz Hakîm terkibi genellikle medeni surelerde gelmiştir ve kullanımı gücün, kudretin ve iradenin hikmetini öğretir. Bu kullanım şu ayetlerde görülmektedir: Allah yaratışı ilk başlatan, herşeyi yaratan, dirilten ve büyük şan sahibi, [1432] göklerde ve yerde her şeyin Rabbi, hamd O'na mahsus, [1433] herşey/herkes O'nu teşbih eder,[1434] göklerin ve yerin orduları O'nun [1435] göklerde ve yerde O'na hiçbir şey gizli değildir ve insanı ana rahminde dilediği şekilde şekillendirir.[1436] Bütün bunlara melekler, ilim sahipleri şahitlik eder [1437] ve rahmetinden dilediğine kısar, dilediğine de yağdırır, kimse hesabını soramaz. [1438] Hz. İsa'nın hayat hikayesi anlatılırken, bu gaybi haberleri ancak gerçek bir ilah haber verebilir, o da Allah'tır. [1439] Allah her şartta yardım eder,[1440] Bedir ve Uhud'da olduğu gibi, [1441] müminler birbirlerinin velisidir ve Allah kalbleri uzlaştırır.[1442] Ahlaki ve sosyal planda ise şu ayetlerde Aziz-Hakim kullanımı görülmektedir: Hırsızlık yapan erkek-kadınların ellerini kesin, [1443] boşanan eşlerin karşılıklı birbirlerinin haklarını korumaları gerekir.[1444] Veliler/yöneticiler yetimlerin haklarını koruma altına almaları görevleridir, [1445] ve öleceklerin, eşinin durumunu gözönünde bulundurarak vasiyette bulunması, [1446] gizli-açık ne infak ederlerse Allah herşeyi bildiği gibi, [1447] samimiyetle yönelerek dua edenlerin dualarını da kabul eder. [1448] Vahiy ve nübüvvet kurumu için gelen ayetlerde de Aziz-Hakim lafızları kullanılır: Kitab/vahyi parça parça indiren, [1449] insanların Allah'a karşı mazeretleri kalmasın diye, Nuh (as)'dan beri her topluma kendi üyelerinden, kendi dillerini konuşan elçiler gönderen Allah, [1450] Hz. İbrahim'in duasını da kabul ederek, ümmiler içinde, onlara ayetleri -ki bu ayetleri yazmak için ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkeb olsa ve yedi deniz daha yardıma gelse yine de Allah'ın kelimatı tükenmez- [1451] okuyan, onları arıtan, kitab ve hikmeti öğreten bir resul gönderen, [1452] bu kurumun çok şerefli olduğu, [1453] bu sorumluluğu alan elçi hiç usanmadan, yılmadan/yıkılmadan davasını tebliğ eder ve Allah'a sonsuz güven içindedirler. [1454] Bu elçilere tâbi olup onun yoluna kendisini adamış olanların kalblerine sekinet indirir, başarıya ulaştırır.[1455] Ahirette de cennete nail olmaları için melekler dua ederler [1456] ve Cennet Allah'ın vadidir. [1457] Kendisini adamayanların da ayakları hak yoldan kayar ve ahirette resuller onlara aleyhlerinde şahid getirilerek cezasını çeker [1458] Bunlar kötülüğün örneğidirler, [1459] putçu düşünce ve sıtratejileri örümcek ağı gibi zayıf [1460] olduğu gibi hiçbir hakikatleri de yoktur. [1461] Bunlara ilaveten Yahudilerin İsa (as) hakkında, 'öldürdük' iddialarını yalanlarken [1462] ve Hz. İbrahim'in öldükten sonra dirilme konusundaki isteği dile getirilirken de aziz-hakim isimleri kullanılır. [1463]
Ayrıca Kur'ân-ı Kerim'de Allah'a ait sıfat olarak Ahkamu'l-Hakimin [1464] geçmektedir. Hakim; hüküm sahibi, hüküm kendisine ait olan ve hükmünü yürüten anlamındadır. Hayru'l Hakimin "Hakimlerin en hayırlısı" vasfı Kur'ân'da üç defa geçmekte olup [1465] hepsi de mekkidir. Hakem vasfı ise"hükmü elinde tutan" manasında Allah'ın sıfatı olarak bir defa [1466] Kur'ân'da geçmektedir. Allah Teala için eşyayı bilip, onları hikmetle yaratan [1467], bütün fiillerinde hikmet ve maslahatı gözeten [1468] işlerin neticelerini bilen, her malumata sahib [1469] gibi manalara gelmektedir. İnsanın sıfatı manasında ise iki defa [1470] geçmektedir. [1471]
Mutezile'ye göre, hakim olan, bir fiili ancak bir hikmet ve bir makat için işler; ya faydalanmak için ya da faydalandırmak için yapar. Allah faydadan münezzeh olduğuna göre, fiillerini kullarının faydası için vapar.[1472] Eş'arilere göre ise, Allah'ın fiillerinde hikmet vardır. Ancak bu hikmet sahibi oluşu, zorunlulukla değil, cevaz suretiyledir. Failin kasıt ve iradesine uygun olarak meydana gelir.[1473] Hanefi ve Maturidiler ise Allah'ın fiilleri bir zaruretle değil, hikmetinin gereği, ihsan olarak meydana gelir. [1474]
Allah Teala hikmetsiz iş yapmaktan, abes ile meşgul olmaktan münezzehtir.[1475] Kur'ân akıl sahihlerinin ağzından "Ey Rabbimiz sen bunları bâtıl olarak boşuna, yaratmadın. Sen (bâtıl yaratıştan) pak ve münezzehsin."[1476] buyurmaktadır. Bunlardan kasıt yer ve göklerdeki mahlukattır. Bâtıl ise boş, abes ve oyun kabilinden olan hikmetsiz şeylerdir. [1477] Allah bâtılı suyun üzerindeki köpüğe benzetir [1478] ve başka bir ayette bâtılı tefsir edercesine şöyle buyurur:
"Biz göğü de yeri de, ikisinin arasında bulunan şeyleri de oyun olsun diye yaratmadık." [1479] Allah Teala'nın bütün fiilleri doğru ve hikmetlidir. Çünkü Allah, bizzat kendi mülkünde tasarrufta bulunmaktadır. Malikin mülkündeki tasarrufu mutlak olarak hak ve güzeldir.[1480] Hakim hiçbir şeyin cahili olmayan her şeyi neticeleri ile bilen demektir.[1481] Tüm takdiri hikmete dayanmaz ve hiç kimse O'nun takdirine karşı koyamaz. [1482] Yaptığını nizam ve hikmetle sağlam yapar. Kutsiyet ve izzetine ters olan, şirk ve küfür gibi hallere izin veriyor, zalim, fasık ve kafiri ihmal ediyor, yüze çıkarıyor görünse de bunların da bir hikmeti vardır. Öyle olmasa izzeti ilahiyyenin yüceliği bilinmez, onlar büyük azablara müstehak olmaz, mü'minler yüce fazilet ve derecelere ulaşamazdı. Cihad için hikmet kalmazdı. [1483]
Netice olarak hikmet; en üstün bilgi ile eşyayı doğası üzere bilmek, yaratmak ve ona göre en mükemmel standartlarda birbirine uyumlu, bir sistem içerisinde yer vermekse; Allah en mükemmeline sahihtir. Hiç bir şeye ve sebebe muhtaç olmadan hikmetle yapan ve yaratan hakimdir. [1484] Yaratıcı bir benliğin büyüklüğü ve en büyük nasibi hikmettir. [1485] İnsan için büyük nasib hikmetse, hikmeti veren, yaratan aşkın bir hikmete sahibtir. Zaten kendisi hikmettir. Çünkü O, yaratışında, tasarrufunda, hüküm ve hakimiyetinde, tedbirinde, vermesinde, almasında, hikmetle hareket eder. Yoktan varettiği varlığı saf hikmetle yoğurmuştur. O'nun hakîm sıfatı, kelime ve kavramların ifade edemeyeceği aşkınlıkta kâinatı aydınlatan ve ona esas gerçekliğini veren bir nurdur. Bu nurdan peygamberler başta olmak üzere; canlı, cansız her şey nasibini alır.[1486]
Hülasa Allah her şeyi bir hikmet üzere bilip yarattıysa bütün varlık hikmet nurunu ondan alıyorsa, Allah saf hikmettir. Yaratılanlar o saflığa yakınlığı derecesinde hikmet sahibidirler. Allah'ın hakim veya hikmet sahibi vasfını böylece açıkladıktan sonra kitabının hikmet yönünü açıklamaya geçebiliriz.
Hikmeti; İsfehani [1487] Allah açısından "eşyayı doğası üzere, tabii şekliyle, anlamlı ve tutarlı bir şekilde bilip yaratması" olarak tanımlarken [1488], yaratmadan önce "bilme" kelimesini kullanması eşyadan önce bilgi, yaratmadan önce bilginin olması, yani Allah'ın ilim sahibi olmasından dolayı her şeyi bir bilgi üzere yaratmasını vurgulamaktadır. Allah Teala'nın hakim ve hakem olması, her şeyi düzenli ve tutarlı yapması ve yaratması; ayrıca hakemliği ve hüküm kendisine ait olduğundan dolayı düzensizliği ve bozukluğu, fesadı, tefessühü menedip kullarını hikmeti gereği bu hükümlerle ıslah ve terbiye edendir. Bütün bunları yaparken, bir ilim üzere yapması yaratıcı olmanın gereğidir. Kendisi ilim sahibi olduğu gibi, kullarını da bilgi sahibi yapmış, onları cahil bırakmamıştır. [1489]
Kullarını bilgilendirirken, onların arasından seçtiği elçileri vasıtasıyla bilgisini tenezzül ettirerek yapmıştır. Bilginin, insanın anlayacağı bir dile ve biçime aktarılarak insana ulaştırılmasına vahiy diyoruz. Son gelen vahiy olan Kur'ân, insana lazım olabilecek tüm külli bilgileri ihtiva etmektedir. Kendisini hikmet sahibi hakîm olarak nitelendiren Allah, gönderdiği kitabı da hakîm diye vasfetmiştir. Bazı ayetlerde muhkem, bazılarında da hikmet olarak vasıflandırmıştır Hakîm kavramı Kur'ân'da 97 defa geçmekle birlikte, Kur'ân-ı Kerim veya Allah indinde-ki bilgi (levh-i mahfuz, kitab-ı meknun) için altı defa kullanılmaktadır. Aynı manaya gelebilecek muhkem ve muhkemat kelimeleri de iki defa [1490] geçmektedir. Fiil şeklinde (uhkimet) sadece bir [1491] ayette geçmektedir. [1492]
Hakîm lafzı Kitab'ın vasfı olarak kullanıldığında hikmet anlamındadır.[1493] Kitab'ın hakîm olarak nitelendirildiği ayetler de şöyle zikredilmektedir:
"Elif lam ra. İşte şunlar, o hikmetli Kitab'ın ayetleridir."[1494]
"Elif lam mim. İşte şunlar hikmetli Kitab'ın ayetleridir."[1495]
"Ha mim. Apaçık Kitab'a andolsun ki, Biz, düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kur'an yaptık. O, katımızda bulunan ana Kitab'tadır.Yücedir, hikmetlidir." [1496]
"Ha mim. Apaçık Kitab'a andolsun ki, Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz uyarıcız. Her hikmetli emir, o gecede ayırd edilir."[1497]
"Yasin. Hikmetli Kur'an'a andolsun." [1498]
"İşte bu sana okuduğumuz, o ayetlerden ve hikmetli zikirdendir."[1499]
Hikmetin Kur'ân olduğu görüşü İbn Mesud [1500], İbn Abbas [1501],Dahhak [1502],Cüveybir, Ebul Aliye [1503]ve Rebi' b. Enes'in görüşü olarak rivayet edilmektedir. [1504]
Hikmeti sonsuz olan Allah'ın, kitabı da sonsuz bir hikmete sahibtir. Bu kitabın hikmetin sonsuz olması hükümleriyle, meseleleriyle çözmesiyle, ayetlerinin, surelerinin sıralanışı ile, lafızlanyla, kitab şekliyle hikmeti sonsuzdur. Zaman ve mekanı kuşatacak şekilde lafızlarının esnek seçilmesiyle hikmeti sonsuzdur. Her şeyi yerli yerince koyarak ve tüm insanlığa rehberlik etmesi yönüyle hakîm veya hikmeti sonsuzdur. [1505] Özetle varlığın varoluş bilgisi olması bakımından hikmeti sonsuzdur. Razi [1506], "İşte bu sana okuduğumuz (kıssalar) ayetlerden ve hikmet dolu zikirdendir. "[1507] ayetinin tefsirinde hakîm lafzını şöyle açıklamaktadır
a- Hakim kelimesi,Kadir (muktedir) yani ismi fail,Kadir ve Hakim anlamında olduğu gibi, Kur'ân'da kendisinden hükümler elde edilen anlamında el-Hakimdir. Bunun delili ise "Allah peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların ihtilafa düştükleri şeyler hakkında hüküm vermesi için hak kitablar indirdi.[1508] Kur'ân hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayırmak için inanç ve amelde hâkim gibidir.
b- Telifinde, nazmında, ihtiva ettiği ilimlerin çokluğunda hikmet sahibidir.
c- Hakim, muhkem (sağlam, korunmuş) manasındadır.
d- İhtiva ettiği hüküm ve hikmetler sebebiyle,Kur'ân'ın hikmeti söylediği,hikmeti dile getirdiğinin söylenmesidir. [1509]
Kur'ân hikmeti kapsadığı için hakimdir. Aynı zamanda Kur'ân'da yalan, fazlalık, eksiklik, iftira bulunmadığından dolayı da sapasağlamdır, yani muhkemdir. Nakzedilme imkanı olmadığı gibi, onda bir tutarsızlığın bulunması da mümkün değildir. [1510] Kur'ân'ın her bir ayeti, alemlerin Rabbinin bir kelamı olarak, ya açık açık, ya işareten, ya lafzen, ya manen, ya mecazen, ya imaen, ya mefhumu muhalifi ile bir çok manayı içinde barındırıp, hiç kimseyi nasipsiz bırakmadığından dolayı hikmetlidir. [1511] Hz. Peygamberin risaletine delil, Tevrat ve İncil'i tasdik edici olması yönüyle de hakimdir. [1512] Allah Teala'nın hükmü ve iradesi taalluk ettiğinden dolayı bütün manasıyla hakimdir [1513] Mevdudi [1514] Yunus suresi birinci ayetin tefsirinde, müşriklere karşı Kur'an'ın hiçbir beşer sözüne (kehanet, şiir, güzel söz) benzemediğini ve hikmet dolu olduğunu, eğer kulak vermezlerse bu hikmetten yoksun kalacakları [1515] şeklinde bir yorum yapmaktadır.
Kur'ân için kullanılan muhkem lafzı da hakîm kelimesine yakın anlamlar taşımaktadır. Kur'ân'da şu ayetlerde geçmektedir:
"İnananlar '(savaş hakkında)bir sure indirilmeli değil miydi?' derler. Fakat hükmü açık (muhkem) bir sure indirilip de onda savaştan söz edilince, kalblerinde hastalık bulunanların sana ölümden bayılıp düşen kimsenin bakışı gibi baktıklarını görürsün. Onlara ölüm gerektir."[1516]
"Kitab'ı sana O indirdi. Onun bazı ayetleri muhkemdir (ki) Onlar Kitab'ın anasIdir. Diğerleri de müteşabihtir..." [1517]
Muhkem kelimesini Taberi [1518] şöyle açıklamaktadır: "Bu Kur'ân öyle bir kitabtır ki; ayetleri noksanlıklara ve bâtıla karşı muhkem kılınıp sağlamlaştırılmıştır. Bir şeyin sağlamlaştırılması, ıslah edip korumaktır. Kur'ân'ın ayetlerinin muhkemleştirilmesi ise sağlamlığının bozulması, ona batılın karışması, çarpıtılarak kusurlu hale getirmek gibi gerek öncesi -indirilirken- ve gerekse ayetlerinin açıklanması ve tebliğ edilmesi esnasında korunması demektir".[1519] Kur'ân'ın kendisi için muhkemlik sözkonusu olduğu gibi, ayetleri için de kullanılmıştır. Hud birinci ayette "uhkimet ayatihi", "ayetleri sağlamlaştırılmış”ın manası 'her türlü iç bütünlüğü bozabilecek tenakuz, çelişki, bozukluk ve noksanlıktan uzak tertip edilmiş, konuları ve lafızları arasında bir çarpıklık sözkonusu değildir' demektir. [1520] Muhkem ve muhkemat hem kitab ve hem de ayet yönüyle her türlü muğlaklıktan, kapalılıktan, belirsizlik ve giriftlikten uzak bir açıklık, kesinlik ve kat'iliktir. [1521] Bu özellikleriyle insanlara çağrıda bulunur. Eğer bu özelliklere sahip olmada kapalı, karmaşık, felsefi bir takım teorilerle dolu olsaydı herkes anlayamazdı. Herkese çağrısı olmayan ve herkesin kapasitesine göre bir mesaj ihtiva etmeyen bir kitab hikmetli olamaz. Bundan dolayı Muhammed Gazali [1522] hikmeti Kur'ân'ın öğretilerinden elde edilen şey olarak [1523] tanımlamaktadır.
Yine insan için; içgüdü, duyular, akıl, vahiy ve peygamberlik diye dört basamaklı bir rehberlikten sözedilir. Bu basamakların ilk üçü birbirini kontrol etme ve düzeltme için bir üsttekine muhtaçtır. [1524] Buna göre en üst basamakta yer alan vahiy (Kur'ân) sağlam, açık, her tür çelişki ve tutarsızlıktan uzak olmazsa, en yüce rehberiyet hikmet vasfını kaybetmiş olur.
Netice olarak hakîm ve muhkem kitab demek; sapasağlam, her türlü fesaddan korunmuş, mensuh olmayan [1525], apaçık, kıyamete kadar insanların nasibleneceği bir kitabtır. O,her devrin gelişen ideolojilerine cevap verebilecek bir donanıma sahiptir. Belli bir zaman ve döneme ait veya topluma ait olsaydı tüm varlığı ve zamanı kuşatamadığından hikmetli kitab vasfını yitirmiş olurdu.
Hikmetli kitab özelliğini ve diğer tüm özelliklerini en veciz ifadelerle, Hz. Peygamberden rivayet edilen bir fitne hadisinde şöyle anlatılıyor:
"Fitneler gecenin karanlığı gibi üzerinize çöreklendiği zaman, Kur'ân'a sarılınız. Çünkü Kur'ân şefaat eder ve şefaati kabul eder. Aleyhte tanıklıkta bulunur ve tanıklığı onaylanır. Onu kendisine imam edinen kişiyi cennete götürür. Onu arkasına atan kişiyi de cehenneme sürükler. O, en iyi yola ileten bir yol göstericidir, o meseleleri nihai olarak çözümleyen bir hüküm kitabıdır, bir açıklamadır, kesin bilgilerin kaynağıdır. O, hak içeriklidir, şaka değildir. Onun zahiri ve batını vardır. Zahiri hikmet, bâtını ise ilimdir. Zahiri ahenk, bâtını ise, derinliktir. Onun yıldızları vardır, yıldızlarının üzerinde de yıldızları vardır. Olağan üstülükleri sayısızdır, alışılmadık nitelikleri ise tam olarak kavranamaz. Kur'ân'da hidayet lambaları ve hikmet meşaleleri vardır. Adaleti, hakkı bilenler için iyiliği gösterir. Şu halde kişi gözünü dört açsın, bakışını netleştirsin, çarpıklıktan, bozukluktan kurtulsun, dik başlılığın karmaşık duygularının dışına çıksın. Çünkü tefekkür, algılama yeteneğini yitirmemiş kalbin hayatıdır. Tıpkı elinde meş'alesi olan bir kişinin karanlıkların ortasında yol alması gibi; kurtuluş kolayca sağlanır ve çevreye yönelik korkulu gözetlemeler en aza iner."[1526]
Hikmet, peygamberlere verilen en büyük nimetlerdendir. Bu büyük lütuf; adalet, ilim, hilm, nübüvvet, Kur’ân, İncil, Allah'a itaat, dinde fıkıh, gereğiyle amel, gereği gibi Allah'tan korkmak, anlayış, vera, akıl, söz ve fiilde isabet, Allah'ın emrine tabi olma ve tefekkür [1527] gibi; Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla insanı muhatab aldığı günden bugüne kadar, hikmet kavramı ilahi ve insani boyutuyla düşünsel ve pratik olarak tüm birikimlerin orjinal ismidir. Bu kadar geniş kapsamlı değerlendirme ve yorumlardan dolayı hikmete din manası da verilmiştir. Çünkü yüzyıllar boyu insanı hem ferdi, hem de toplumsal boyutuyla derinlemesine etkilemiş, ahlaki, siyasi ve kültürel anlamda insanoğlunu ilahi bir maya ile yoğurmuş, insanoğlunun kaderini bütün boyutuyla etkilemiştir.[1528]
Hikmet, hangi kalıba girerse girsin, başlangıcı nerede olursa olsun, hangi millet bugüne taşırsa taşısın, kimin etkisi ağır basarsa bassın, bütün bunlar insani boyutta yerel ve geçici, mevsimlik değişim ve görünümlerdir. Çünkü o hiçbir zaman ilahi özünü kaybetmemiştir. Ve bu ilahi özün yeryüzüne taşıyıcıları ve ilk temsilcileri peygamberlerdir. Vahyin mübelliğ ve mübeyyini oldukları gibi, hikmetin de mübelligi ve mübeyyinidirler. Çünkü Hikmet ilahi kaynaklı olup Kur'ân-ı Kerim'de hikmetin peygamberlere verildiğini, peygamberlerin öğrettiğini ve hikmetle geldikleri özellikle vurgulanır.[1529]
Doğru ve meşru düşünme tarzı, ve onun pratiği vahye sımsıkı istinad ettiği sürece bir değer ve anlam kazanır. Ve İslam düşüncesi bugünlere kadar geldiyse ilahi vahiy ve hikmetten uzaklaşmamış olmasındandır. Bütün kültürel, sanatsal ve bilimsel mirası İslam hikmeti olarak değerlendirdiğimizde peygamberlerin ve getirdikleri mesajın ne kadar önemli olduğu ortaya çıkar.[1530]Bugün insanlık medeniyeti her yönüyle büyük bir sıçrama gerçekleştirdiyse, insanın fıtratının sesi olan bu nebevi hikmetin farklı ideoloji ve düşünce sistemlerinin içinde bir yitik gibi varlığını sürdürmesinde aramak gerekir.
Peygamberler aldıkları kitab ve hikmet gereği toplumlarının önünde yalnızca pratik ve sosyal bir reformcu değil, ahlaki ve iktisadi bir ıslahatçı, suskun halk yığınlarının önüne düşen, zorba güçlere başkaldıran bir devrimci değil, bunların yanında toplumu ve bireylerini kültürel ve manevi anlamda hakikate ulaştırma çabasında olan birer rehberdirler. Çağrılarının deruni bir boyut kazanması kendilerine verilen ilim ve hikmetin gereğidir. Bu yönüyle peygamber aynı zamanda kendi toplumunun hakimidir, irfan ve düşünce hayatını derinlemesine yönlendirmiş ve etkilemiştir. [1531] Bu süreçte insanlar,ilahi öğretinin vasıflarını kazanacak bir potansiyel oldukları halde, bu nebevi önderlik ve eğitim olmayınca sapıklık içinde kalmışlardır. Bunun için İslam'da ilahi talim ve terbiye ve şahsiyetin olgunlaşması nebevidir. Nebevi tarih bize şahsiyetin ve toplumun terbiye ve ıslahının bilgi (marifet ve hikmet), örnek alma (aynileşme) ve amel (ibadet, zikir) olmak üzere üç boyutta geliştiğini gösterir. [1532]
Saadet yani mutluluk pratik hikmet planında erdemli ahlakı kazanmakla ve teorik hikmet planında ise doğru görüşlere ulaşmakla elde edilebilir. Zaten Allah peygamberlerini bu iki gaye için göndermiştir. Gerek hakiki filozofların, gerekse peygamberlerin öğrettiği hikmet yaratılış gerçekliğini kendisiyle kavradığımız bilgidir. Bu alemdeki büyük küçük her hikmetin aslı peygamberlerdir. [1533] Onlar her dönemde geleceğe ışık tutan, her türlü ilahi sıfatların zuhur mahalli, tüm hikmeti üzerlerinde toplamış örnek insanlardı. [1534] Onlar, insanlığı etkileme ve yönlendirme hareketinin, ilahi tenzilin yüce insani merkezleridir. Sadece o merkezlerde insanlar hikmetin eğitim ve öğretiminden geçerler, bu konuda ilk bilge, hakim Hz. Adem'dir.
Peygamberler insanlığa önder ve örnek olmakla birlikte, Allah'la insan arasındaki bağın hikmet boyutunun da temsilcileridirler. Kur'ân hikmeti elçilere verdiğini ve onların insanları bu hikmetle eğittiğinden bahsederek şöyle buyurur: "Hakikaten Allah mü'minleri minnettar kıldı; zira içlerinde kendilerinden bir resul (elçi) ba's buyurdu (çıkarıp gönderdi), onlara Allah'ın ayetlerini okuyor, onları tezkiye ediyor, onlara kitab ve hikmet öğretiyor; halbuki bundan evvel açık bir dalal (sapkınlık, şaşkınlık) içinde idiler. "[1535] Bu büyük bir lütuftur.[1536] Şeriatın güzelliklerini, sırlarını ve faydalarını öğreterek [1537], sizler okuma yazma bilmezken, kitab ve yazıyı belletiyor. Her türlü hikmeti içine alan hukuk ilmi ve şartlarını, kanun koymadaki hikmeti, yüksek ahlakı, toplumun sırlarını, insanlığın menfaatini, dünya ve ahiret ilmini, kâinat nizamında geçerli ve hükümran olan kanunları ve ilahi sünnetin sonucunu, bunların tatbik ve uygulama şeklini sözlü ve fiili sünneti ile öğretiyor.[1538]
İlahi öğretinin tek temsilcileri olan peygamberler ve özelde peygamberimizin uygulamaları, keyfiyet itibariyle sünnet-uyulması tavsiye ve emredilen yol-olmakla birlikte; Kur'ân'da kitabla paralel ve kitabla birlikte hikmetin verilişinden, inzalinden, öğretiminden bahsedilmektedir. Acaba peygamberin sünneti, uygulamaları hikmet kavramı içerisinde değerlendirilebilir mi? Bu yorum sadece peygamberimizi mi kapsar? Yoksa diğer peygamberlere de hikmet verildiğine göre kitabın dışında mıdır? Bu hikmetler günümüze kadar gelebildi mi? Yoksa Kur'an'ın bize bildirdiği kadarla mı yetineceğiz? Veya tarihi rivayetlerin onlar adına bize aktardığı bilginin tespiti için ne tür esaslar belirlenmesi gerekir? Onların sünnetlerinin bağlayıcılığından da söz edilebilir mi? boyutu ve çerçevesi nasıl belirlenebilir? Yoksa hikmet apayrı bir vahiy, ilham veya yetenek midir? Tesbit edebilmenin ölçütü, kriteri nedir? Bu sorular daha da çoğaltılabilir. Ancak bu soruların cevablanabileceği yer veya etraflıca tartışılıp yorumlanabilecek yer hadis usulüdür. Burada sadece hikmetle ilişkisinden doğan sorulara cevap aramaya çalışacağız.
Hz. Peygamberin sünnetinin hikmet olduğu veya hikmetten kastedilenin Hz. Peygamberin sünneti olduğu anlayışı Şafii [1539]'nin risale'sinde yer alan ve Şafii'ye atfedilen şu pasaja dayanır; " Şafii Peygamberlere kitab ve hikmetin verilmesinden bahseden ayetleri [1540] zikrettikten sonra şöyle bir açıklama yapmaktadır: "Allah Kitab'tan söz etmiştir ki, bunun karşılığı Kur'ân'dır. Hikmeti de artmıştır ki, kendisine ilmi bakımından saygı duyduğum biri; Hikmet Resulullah'ın sünnetidir, demektedir. Bu yaklaşımın Allah'ın ayetlerine daha uyum sağladığını sanıyorum. Yine de Allah bilir. Çünkü Kur'ân'dan hemen sonra hikmet anılmıştır. Allah insanlara kitabı ve hikmeti öğretmekle övünür. Allah bilir ya, hikmetin sünnetin dışında bir şey olduğunu söylemek mümkün değildir. Kitaba paralel bir anlamda anılmıştır. Allah'ın resuline boyun eğilmesini zorunlu kılmasının yanısıra, insanlara onun buyruklarına uymaları için de teşvik etmiştir. Allah'ın Rasulûllah'a imanı kendisine imanla eşit değerlendirdiği için, Allah, kitabı ve Resulullah'ın sünnetinin dışında bir şeye bağımlı olunabilir demek, caiz değildir." [1541]
Taberi [1542], [1543]ayetinde geçen hikmeti [1544], Razi [1545],[1546]: ayetinde geçen hikmeti , İbn Kesir [1547], Bakara: 151. ayetinde geçen hikmeti [1548],Şevkani [1549],[1550]: ayetinde geçen hikmeti [1551],Zemahşeri [1552], [1553]ayetinde geçen hikmeti [1554],Elmalılı [1555],[1556] ayetinde geçen hikmeti [1557] sünnet olarak tefsir ederken, Mevdudi [1558] ise [1559]ayetinde geçen hikmeti "Hz. Peygamberin insanlara öğrettiği bütün değerli şeyleri kapsayan geniş anlamlı bir kelimedir."[1560] diye tefsir etmektedirler. Bu açıklamalar hikmetin sadece sünnet olduğu anlamına gelmemektedir. Çünkü hikmetle ilgili ayetlerden sadece [1561]ayetinde geçen hikmet kelimesinin sünnet manası üzerinde bir yoğunluk sözkonusudur. Müfessirler hikmetin geçtiği diğer ayetlerin anlamları üzerinde de yorum yapmışlardır. Fakat farklı görüşler zikretmişlerdir.
Şafii'nin zikrettiği ayetlerde ortaya çıkan tablo şöyle özetlenebilir:
a- Hz. Peygamber'in fonksiyonu sadece Kitab'ın metnini insanlara ulaştırmaktan ibaret olmayıp, Kitab yanında Hikmeti veya bilmediklerini insanlara öğretmek, onları kötülüklerden arındırmak da onun görevleri arasındadır.
b- Yine Hz. Peygamber'in görevi sadece "nakil-tebliğ" değil, aynı zamanda tebliğ ettiğini öğretmektir.
Onun okuduğu ayetler Kur'ân ayetleri olduğuna göre; hikmetin, Kur'ân dışında bir şey olması gerektiği ilk anda akla gelmektedir. Burada hikmete farklı bir yorum getirilse bile, Hz, Peygamber'in ayetler dışında başka bir şeyler öğrettiği gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bu gerçeği sünnet çerçevesinde değerlendirmek en doğal olanıdır.[1562] Ancak Şafii'nin başkasından naklettiği ve kendisinin de benimsediği görüşü sanki sünnetin başka bir vahiy gibi indirildiği izlenimini vermektedir. Halbuki böyle bir şeyin ispatlanması zordur. Bu yaklaşım sünnetin tümünün vahiy mahsulü olduğu anlayışını getirir, bu da bir iddiadan öteye gidemez, ancak tamamen dışında olduğu ve sıradan bir yaşamın ürünü olduğu da söylenemez.
Zikredilen ayetler çerçevesinde hikmet'in sünnet olduğu görüşü -özellikle [1563]ayet- tamamen yanlış bir görüş değildir. Ancak eksiktir, çünkü hikmet sünnetle sınırlandırılamaz.[1564] Rasulullah'ın sünneti bir bütün olarak ele alındığı zaman-subut keyfiyeti ayrı-en alt düzeyde vahyin onayını almış, "Takriri Vahiy'diye niteleyebileceğimiz bir davranışlar bütünüdür. Kur'ân'ın açılımıdır ve içinde hikmeti de saklı tutmaktadır. [1565] Fakat Hikmet'in verilmesi, indirilmesi sadece son peygamber Hz. Muhammed (a.s)'le sınırlı değildir. Çünkü Kur'ân başka peygamber ve insanlara hikmet verdiğinden bahsederek; "İsa'ya kitabı ve hikmeti [1566], Davud'a hükümranlık ve hikmet [1567], İbrahim ailesine kitab ve hikmet [1568], tüm peygamberlere [1569], Lokmana hikmet [1570] ve insanlardan dilediğine hikmet verdiğini [1571] ve bunun büyük bir hayır olduğunu açıklamaktadır. Demek ki hikmet bir peygamberin veya peygamberlerin sünneti ile sınırlı değildir, bütün bir insanlığın yaşamı ile ilgilidir.
Sonuç olarak hikmetin en emin temsilcileri olan nebiler kitabı alıp öğretmelerinin yanısıra, hikmeti de alıp öğretmişlerdir. Bu nebileri pratik bir arınma olan tezkiyeye götürmüştür. Nebilerin taşıdığı hikmet, sadece öğüt üretmede başarılı olan bir öğüt değil, insanı elinden tutup bir aksiyonun, hareketin içine çekerek oluşum seyrine dahil eden bir hikmettir.[1572]
Nebiler, vahyin sunduğu mantalite, meleke, feraset ve ilham ile ilahi kitabın paralelinde, fakat onun verileri dışında bir takım değerler de üreterek toplumlarını ıslah etmeleri, bunlar da genel anlamda hikmettir. Yaratıcı bir benliğin büyüklüğü ve en büyük nasibi hikmettir. Bu nasib bakımından nebiler bir numarada yer alırlar. [1573] Hz. Peygamber'in ehl-i beyti de bu hikmet nasibi ile seçkinleşen bir kadrodur.[1574] Peygamberler aldıkları kitab ve hikmet sayesinde neyi nasıl yapacağını bilen, doğru olan ve doğru yolda yürüyen, ince ve derin kavrayışlı, mücadelelerinde başarılı şahsiyetler olarak [1575] insanlığa önderlik etmişlerdir.
Alemlerin Rabbi, Yaratıcısı, Maliki ve Hakimi, insanı yaratmış ve onu öğrenme, konuşma, anlama ve doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırma melekeleriyle donatmıştır. Ona seçme, istediğini yapma özgürlüğü vermiştir.[1576] Ayrıca insanı bu özellikleri ile başbaşa başıboş bırakmamıştır. İnsanı kendi mülkünde kendisine ibadet edilmesi için yarattığını bildirmiş ve ibadet yollarını da bildirmiştir. Bu ibadet yollarını öğretirken cehaletten kaynaklanabilecek şaşmaları önlemek için kitab gönderip okumalarını, öğrenip gereğini yerine getirmelerini tavsiye etmiştir. Bu ayetleri okumak için onları akılla donatmıştır. Okunacak ayetler üç kategoride değerlendirilmiştir. Afaki, enfüsi ve kitabi ayetler veya başka bir deyişle kitab, kâinat ve insan ayetini aklen okuyabilmesi için imkanlar hazırlamıştır. Dünya ve içindekileri insanın emrine musahhar kılarak, insanı orada hakimiyet sahibi ilan etmiştir. [1577] İnsanın kendi kendisiyle ve varlıkla barış içerisin'de yaşayabilmesi için elçiler göndermiştir. Beraberinde kitab ve hikmeti indirerek, elçi vefat ettikten sonra, elçinin izinden sapmamak ve hak ve adaletle hükmetmeleri için yollarını açmıştır. [1578]
Ancak insanı irade ve hareketinde serbest bırakarak ileri süreceği tüm mazeretleri ortadan kaldırmıştır. Herhangi bir yola zorla yöneltme sözkonusu olmamıştır. Allah gönderdiği kitab ve hikmete göre doğru ile yanlış, hak ile batıl, çirkin ile güzel, faydalı ile faydasız, gayeli ile abesi ortaya koymuştur.[1579] Kur'ân'ın konusu insan, hitabı insana, tüm mesajı insan içindir. Getirdiği perspektifte insanı iki şekilde değerlendirir: Mü'min, kafir; inanan, inkar eden; şükreden, nankör; alim, cahil; hakim, sefih; hidayete eren, sapık vb, Bir sıfatın olduğu yerde diğer sıfatın yokluğu gerekir. Araştırmamız çerçevesinde ikinci kategoride gösterilen yozlaşmış, sefih, nankör insanın özelliklerini bir kenara bırakıp; mü'min, hakim, şükreden ve varlığının bilincinde olan insanın hikmeti elde etme yolunda kitab nasıl bir yol gösteriyor veya hikmet bilinci nasıl oluşur, ne tür özelliklerden bize ışıklar gönderiyor, kısaca onlar üzerinde durup, niteliğini araştırmaya çalışacağız.
Hikmeti elde etmek için iyi ile kötüyü birbirinden ayırıp, herşeyi layık olduğu yere koymak gerekir. Bunu yapabilmenin ölçütü ise eşya veya varlık hakkında sıhhatli bir bilgiye sahib olmak gerekir. Bu sıhhatli bilgiyi elde etmek için, düşünmek, tefekkür, akletmek ve derinlemesine okumak lazım gelir. Kur'ân, böyle düşünen ve hikmeti elde eden, herşeyin üstesinden gelen ve diğer insanlar içerisinde öne çıkmış, kendisini kanıtlamış şahsiyetlerden bahseder. Bu özelliklere sahib olan insanları çeşitli vasıflarla ifade eder. Bu ifadeler üzerinde kısaca duracağız. Hikmet ehli olan şahsiyetlerin ne tür özellikleri vardır, onları açıklamaya çalışacağız.
a- Ulü'1-Elbab: Lübb kelimesi doğru düşünmeyi ifade eden kelimelerdendir. [1580] Lübb, sözlükte "bir şeyin özü, hakikati, ondan sızan halis kısım" [1581] manasında akim her tür şaibe ve karışıklıktan arınmış halini ifade etmek için kullanılır. [1582] Cürcânî [1583] bu özelliği göz önünde bulundurarak lübbü "Evham ve tahayyülat kılıflarından arınmış kutsi bir nur ile aydınlanmış akıl" diye tanımlamıştır. [1584] Ceviz, badem gibi meyvelerin iç kısmına lübb denildiği gibi, insanın özünü akıl teşkil ettiğinden lübb denilmiştir. Ancak lübb kelimesi akıldan daha özel bir özelliğe sahihtir. Her lübb akıl olabilir, ama her akıl lübb değildir. [1585]
Lübb kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de 16 yerde geçmektedir. Hepsinde Ulu'l-Elbab şeklinde çoğul kullanılmaktadır. [1586] Taberi [1587] ulü'l-elbabı Allah'ın verdiği öğüdü, haberleri, emir ve nehiyleri idrak ederek anlayan, ibret alan ve faydalanan akıl sahipleridir. [1588] Fahreddin Razi [1589], ulü'l- elbabı kamil akıl sahipleri olarak tefsir ettikten sonra, bunların Kur'ân'ı anlama hususunda akıllarını kullandıklarını kaydeder. [1590] Kasımi [1591], temiz akıl sahipleri ki, onlar zann ve vehmin örtüsünü kaldırarak araştıran, ilimde derinleşmiş ve zahiri de bu şekilde etkileyen kimselerdir. [1592] Mevdudi [1593], ise ulü'l-elbabı dünya hayatının çekiciliklerinin kendilerine Allah'ı unutturmadığı kimseler [1594] olarak değerlendiriyor.
Temiz akıl sahipleri; dini ve dünyevi bilgiyi birleştiren veya başka bir ifade ile din ve dünya ayrımı yapmadan varlığı tevhidi bir bütünlük içinde okuyarak aydınlanan kimselerdir. Dini bilgi insanın iç dünyasını aydınlatırken, müsbet ilim ise dış dünyasını aydınlatır.[1595]Aslında ikisinden birisinin yokluğu diğerinin yokluğunu gerektirmese bile, insan, varlık ve Allah'la iletişimi sağlıklı ve dengeli olayacaktır. Kur'ân bu anlayışa sahip olan ve bu uğurda mücadele edenleri, temiz akıl sahibi ilan ederek, zihni kirleten tüm pisliklerden rafine olmuş akıllara sahip olanların düşünüp ibret alabileceklerini [1596],bilgin kimselerin gereği gibi Allah'a saygı [1597] gösterebileceklerini ifade etmektedir. Elmalılı [1598],ulü'l-elbab'ın özelliklerini [1599]ayetlerinde zikredilen vasıfları maddeleştirerek şöyle bir tasnif yapmaktadır:
a-"Allah'a (verdikleri sözü) ahdini ifa ederler." [1600]'de zikredilen Allah'ı rabb olarak kabul etme sözünü bozmazlar.
b- Allah'ın riayet etmelerini istediği hukuka riayet ederler. Bu hukuk akraba, mü'min, komşu ve tüm insanların bütün haklarını gözetirler, onların hiçbir şeylerine tecavüz etmezler.
c- Allah'tan korkarlar (haşyet) gazabından sakınır, masiyetten çekinirler.
d- Kötü hesabtan korkarlar. Bu hesabtan önce nefislerini murakabe ve muhasebe eder dururlar.
e- Rablerinin rıza ve cemaline ermek için sabrederler. Halka karşı ne gösteriş ne de gönüllerinde ziynet ve iftihar hissi beslemeyerek, Allah rızası için zahmetlere katlanarak, hak yolunda sabır ve sebat ederler.
f- Namazı ikame ederler.
g- Kendilerine nasib ettiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak ederler.
h- Ve kötülüğü iyilikle defederler. Çünkü Fussilet suresinde [1601] böyle bir tavır, Allah tarafından övülen ve ecri de Allah'a ait olan bir davranış olarak takdim edilmektedir. [1602]
Bu ayetlerde zikredilen hal ve hareketi düşünecek, layıkı ile ibadet edecek ancak ulü'l-elbab'tır. Ulü'l-elbabın özelliği, aklî düşünce ile birlikte benliğine işlemiş, ahlak haline getirilmiş bir davranıştır. Netice olarak hikmete ermenin kaynağı tezekkürdür. Bu da temiz akıl, temiz kalb ile olur. Allah'ın verdiği aklı, şehvetlere ve şeytanın vesveselerine kaptıranlar enfûsi ve afakî ayetleri tefekkür ve tezekkürden mahrumdurlar. Bunu yapmayanlar hikmete eremezler. Hikmet yolunda yürümek özleri temiz, en iyiyi tercih etme melekesine sahib olanların işidir. [1603] Kendisine hikmet ve kitab verilen ise, geçmiş kitablarda bulunan tüm güzel bilgileri almış demektir.[1604] En büyük hikmet Kur'ân'ın hikmetidir. O da üzerinde düşünerek, tefekkür ederek elde edilir. Ondan sonra nebevi hikmettir. Onu da, Hz. Peygamber Kur'ân'ı nasıl ahlak haline getirip yaşadıysa, o şekilde yaşamakla elde edilir. Diğer hikmetler amacına uygun tefekkür, tezekkür ve çabayla elde edilir.
b- Rasihun Fi'l-İIm: Raseha bir şeyin içine iyice yerleşip sağlamlaşmak anlamına gelmektedir. [1605] Istılahı anlamda rasih, ilimde kesinliğe ulaşmış olan ve kendisine hiçbir şüphenin arız olmadığı kimsedir.[1606] Taberi [1607]'ye göre ilimde rasih olanlar; ilmin inceliklerine vukufıyet kazanmış, bilgilerine ve ilimlerine hiçbir şüphe ve karışıklık bulaşmayacak derecede iyice belleyip hıfzetmiş olan kimselerdir. [1608] Razi [1609] ise ilimde rasih olan, yakini ve kati deliller ile Allah'ın zat ve sıfatlarını bilen kimsedir. O'nun batıl ve anlamsız şeyler söylemediğine inanan kimselerdir. Onlar Kur'ân'dan ayetler duyup, kati deliller de onun zahirinin murad edilmesinin caiz olmadığına, aksine bundan muradın zahiri manadan başka bir mana olduğuna delalet edip, sonra onlar bunun manasının ne olduğunu, tayinini Allah'ın ilmine havale edip ve bu mananın, her ne olursa olsun, kesinlikle hak ve gerçek olduğuna kati olarattiklerinde... İşte Allah'ı bilme hususunda derinleşmiş olanlar bunlar olmuş olurlar. [1610] Elmalılı [1611], ilimde rusuhu bulunanları, eğilmez, eğrilikten hoşlanmaz, ilimde güçlü, bildiğini bilmediğini seçebilen, malumatıyla meçhulatını mümkün mertebe halle kadirdirler. [1612] Suhreverdi [1613] rasihi "sözden tam anlaşılması gerekeni anlayanlardır. "[1614] diye tanımlar.
Kurtubi [1615]'nin nakline göre hocalarından Ebul Abbas'ın rasihunun tevili bilenler olduğunu; eğer herkesin bilebileceği muhkem lafızlardan fazla bir şey bilemeyeceklerse rasih olmaları neyi ifade eder ki? Müteşabihat farklı farklıdır. Bir kısmı hiçbir şekilde bilinemez. Kıyametin ne zaman kopacağı gibi. Allah'ın kendisine bıraktığı müteşabihatın dışında rasihlerin bazı müteşabihleri bilebileceğini ifade etmiştir. [1616] Ebu Derda'dan nakledildiğine göre Hz. Peygambere ilimde derinleşmiş olanlar hakkında sorulan soruya verdiği cevabta, Resulullah rasihi "Yeminini tutan, sözü doğru, kalbi istikamet üzere, karnına haram lokma girmeyen ve namusunu koruyan kimse, işte o ilimde rasih kimse" diye vasfetmiştir. [1617]
Netice olarak ortaya çıkan ortak tanım; rasihun, ahlaki ve ilmi yeterlilik ve meziyetlerle donanmış olan, kesinlik ifade eden delillerle doğru sonuçlara gitmeyi amaç edinen, bütün say'ü gayretini sarfettikten sonra, yine işin hakikatim Allah'a havale eden, muhkemin de müteşabihin de Kur'ân'da bulunuş hikmetlerini hep düşünen (tezekkür), bütün bu çabaları esnasında devamlı olarak "Ey Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi sapıtma" [1618] diye dua eden abid aydınlardır. [1619] Süleyman Ateş bu el-Kitab tabirinden Kur'ân'dan önce inmiş Kutsal Kitab'ın kastedildiğini ve bilginlerin de ehli kitab bilgini olduğu yorumunu yapmaktadır.[1620] Ancak ehli kitabın bilgini de olsalar, ilimde derinleşenler yukarıda aktardığımız özelliklere sahip olanlardır.
Rasihun; kitab üzerine bir takım spekülasyonların yapılarak mevcut otoritelerin siyasi ve dini nüfuzlarını /hakimiyetlerini meşrulaştırma çabalarına katılarak kalplerin kaydığı fitnenin ve şirkin yayılmasına zemin hazırlandığı çalışmalardan uzak duran kimselerdir, ilimde sağlamlaşmış kudret ve güç kazanmış, ayaklarının kaydığı yerlerde ve anlayışların acze düştüğü veya korkuların kalpleri sardığı bir ortamda sarsılmayan kimselerdir. [1621] Demek ki hikmete ermek için sadece bilgide yeterlilik /derinleşmek ölçü değildir. Bilgiyi iç bilinç haline getirmiş, ibadet aşkı ile bilginin önderliğinde mücadele edip, hakka isabet için, dua eden, erdemli bilginler ancak hikmet ehlidirler. Tarih boyunca hikmetin korunması da ancak böyle mümkün olmuştur. Bilgiyi, ayakları kaymadan sadece Allah'ın rızasına ermek ve kullara faydalı olmak için kullanırlar. Son cümle olarak hakim, bilgisinin ulaştığı noktada ayakları kaymadan,dimdik ayakta durarak, her türlü esintiye karşı direnen, dinin/hakikatin şahitliğini yapan akıl sahibi kimsedir.
c- Ulü'l-İlim: ilim kavramının önemi üzerinde daha önce durmuştuk. Hikmetin tanımında da ifade ettiğimiz gibi, hikmet ilimdir. Ancak ilmin her çeşidi hikmet değildir. Allah Teala Kur'ân'da ilim sahiplerinin derecelerini beyan ederek önemini insana açıklamıştır. İlim, varlığın sırrını çözmede, gönderilen vahyin anlaşılmasında ve rehberliğinde büyük bir fonksiyona sahiptir. Ayrıca Kur'ân ilmi sözlük anlamında, Allah'ın bilgisi anlamında, vahyin getirdiği bilgi ve mü'minin vahiy yardımıyla elde ettiği imani bilgi anlamında kullanılmıştır. [1622]
Allah Kur'ân'ı bir ilim üzere indirmiş [1623],vahyi ilim olarak nitelendirmiş [1624],kendisini alim ve ilmiyle herşeyi kuşattığını [1625],varlıkta hiçbir şeyin ilimsiz oluşmadığını bildirmiştir. Bundan dolayı Allah bilenlerle bilmeyenleri [1626] bir tutmamış, en çok bilginlerin Allah'tan korkacaklarını ve saygı duyacaklarını [1627] belirterek ayrıcalıklı konumlan ortaya çıkmıştır. Kur'ân nazarında bilgin Allah'ın birliğini kati delillerle bilen kimsedir.[1628] İlmin bu özelliği olması alimi diğer insanlardan ayırmaktadır. Çünkü alim aynı zamanda elde ettiği bilgiyle uygun bir yaşam tarzı çizen kimsedir. Bilgi, zihni birtakım teoriler değildir. Bundan dolayı Allah, meleklerden sonra ilim sahiplerinin Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ettiklerini buyurarak [1629] diğer insanlar içerisinde payelerini yükseltmiştir. Bunların şahitliği sıradan, zanna, vehme dayalı bir şahitlik değildir. Bilgiye, delile ve metodolojik bir düşünceye dayalıdır.
Ehli ilimden görünüp, adalet ve hakkaniyet ölçülerinden sapan, adaleti ayakta tutmayanların şehadet etmemelerinin bir önemi yoktur. [1630] Çünkü ilim sahibi olmanın şartı adaleti, hakkı ayakta tutup şehadet etmektir. Onlar bu tavırlarıyla topluma önderlik ederler. Hz. Peygamber bu konuda şöyle buyurur:
"Alimler gökteki yıldızlar gibidir. Yıldızlar nasıl ki karanlıkta yol gösterirse, onlar da yeryüzünde rehberdirler." [1631]
"Alimler peygamberlerin varisidirler." [1632]
d- Ulü'n-Nüha: Nüha nühyenin cemisi olup akıl manasındadır. [1633] Ulü'n-Nüha akıl sahipleri demektir. Kur'ân-ı Kerim'de iki yerde kullanılmıştır. Taberi [1634] "Delil, tefekkür ve tedebbür sahibi olup ibret alan kimseler olarak [1635] açıklıyor. Razi [1636]
"Biz onlardan evvel nice nesilleri helak ettik. Bu onları hidayete sevketmedi mi ? Halbuki kendileri de onların yollarında yürüyüp duruyorlar. Bunda selim akıl sahihleri için elbette ibret verici ayetler vardır. "[1637] ayetinin tefsirinde, nüha veya nehy aklın meziyetine delalet eder. Çünkü nehy (bir şeyden geri durdurma) sayesinde kötülükten vazgeçen akıllı kimseler için geçerlidir. Bazıları ehlü'l-vera, ehlü't-takva tabiri de kullanmışlardır. [1638] İbn Kesir [1639]
''Yeryüzünde gezmediler mi ki düşünebilecekleri kalbleri, işitecekleri kulakları olsun. Zira gözler kör olmaz; fakat (asıl) göğüslerdeki kalbler kör olur. [1640]
"Bugün yurtlarında dolaştıkları nice kuşakları daha önce helak etmiş olmamız, hâlâ onları yola getirmedi mi! Şüphesiz bunda ibretler vardır, işitmiyorlar mı ?"[1641] ayetlerini zikrettikten sonra bu uyarıyı gözardı etmeden, bunları düşünen sağduyu sahipleri ve müstakim bir kalbe sahip olanlar diye tanımlamaktadır. [1642] Kasımı [1643]'de [1644]' yı delil getirerek selim akıl sahipleri diye kayıdetmektedir.[1645] İbn Aşur [1646],aklın nüha diye isimlendirilmesinin sebebi, helaka vesile olabilecek kötü işlerden alıkoyması ve son vermesidir. [1647] Mevdudi [1648] akıllarını hakkı bulmak için kullananlar [1649] diye, Elmalılı [1650] ise, batıla ve kötü şeylere uymaktan sakındıran bir akla sahip olanlar [1651] diye yorumluyor.
Sonuç olarak her türlü akli melekeyi iyi bir şekilde kullanıp, geçmiş olaylar ve cereyan eden hadiseler üzerinde tefekkür ve teemmül edip, ona uygun bir düşünce elde eden ve meşru bir hayat tarzı ortaya koyan insanlar bu kötü sonuçtan sakınabilirler. Öğüde kulak verdikleri gibi, her türlü delili kullanarak yanlışlardan sakınırlar. Kevni ayetleri böyle tefekkür edenler, Allah'ın dış dünyada/afakta yarattığı hikmeti elde ederler. Nüha sahipleri hikmete uygun bir tekamül çizgisi elde ederler.
e- Ulü'1-Ebsar: Ebsar kelimesi hem duyu organı olan gözün görmesi, hemde kalbi (manevi) bir görme diyebileceğimiz, zahirin arka planında, özünde saklı olan, görmeyi ifade eder.[1652] Bu görme işlemi derinlemesine varlığı okuma olduğu gibi, iç bakış ve sezgi olarak da ifade edilebilir. [1653] İsfehani [1654], kalbin idrak etme, görme kuvveti [1655] olarak açıklar. Cürcâni [1656] ise, kutsal nur ile nurlanmiş kalbin kuvvetidir ki, kalb bu kuvvetle eşyanın hakikatlannı ve içlerini, beden gözünün eşyanın suretlerini ve dış yüzlerini gördüğü gibi görür. [1657]
Tanımlardan anlaşılan şey, duyular üstü bir görmeyi, bir yakalayış tarzını ifade eder. Eşyanın dış yüzünü baktığı anda, onu tüm boyutları ile kestirir ve eşya görünmeyen yüzü ile de zihinde idrak edilir.
Ebsar kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de manevi körlüğün zıddı olarak [1658] kullanılır, insanların gerçekleri görmelerine ışık tuttuğu için Kur'ân ayetlerine de besair (basiretler) denilmiştir.[1659] Kur'ân küfür nifak ehli için basiretsiz, basireti bağlanmış kimseler [1660] bakar körler [1661] sayar. Bu kelime hem Allah hem de insanlar için kullanılır. Hz. Peygamber (a.s)'in dilinde "De ki: İşte yolum. Ben basiret üzere Allah'a davet ederim ve bana tabi olanlar...[1662] ayette insanlar içerisinde en büyük basirete vahyi alan peygamber (a.s)'ın sahip olduğu ve eğer mü'minler de rasulleri takip ederlerse davetlerinde basiret üzere olurlar. Yani araştırarak bir bilgi üzere davet ederler. [1663]
Ulul-Ebsar tabiri ise hislerine kapılmayan, nefislerini günahlarla kirletmeyen, maddi ve manevi hakikatları olduğu gibi gören kimselerdir. İbn Abbas, Ulu'l-ebsar'ı ince akıl, fikir ve basiret sahipleri [1664] şeklinde tefsir etmektedir. Mü'minlerin Bedir'de kafirleri yenmesi anlatılarak "Bunda ulul-ebsar için ibretler vardır... "[1665], gece ile gündüzün birbirini takip etmesini anlatarak "Bunlarda gözü olanlar için ibretler vardır."[1666] Ey akıl sahipleri indirilenleri, sebebleri teemmül edin [1667]
Netice olarak, ilmi ve ahlaki olgunluğa erişmiş, her şeyi hakikati üzere gören ulul-ebsar, kendisini, çevresini, geçmişini de iyi tahlil edebilen ve öğüt alabilen kimsedir. Basiretli olabilmenin şartı ise gönderilen basiretleri gücü nisbetince derinlemesine okuyup, okumaya uygun ibadet ve yaşam ortamı oluşturabilmektir. Kur'ân'ın kendisini hem basiretler, hemde hikmet diye ifade etmesi, insana rehberliğindeki ortak amacı göstermektedir.
f- Mütesevvimun: Veseme fiili sözlükte damgalamak, işaretlemek, nişan koymak manalarına gelir. [1668] Tevesseme ise tahayyül etmek, iyice düşünmek, ibret almak, iyi bilmek ve öğüt almak manalarına [1669] gelir. Tevessüm masdarı, Zekanet (isabetli ve doğru zan, sezgi), Fıtnat (anlayış, maharet), Firaset (işin iç yüzüne vakıf olma) manalarına da gelir. [1670] Sözlük manalarından çıkan ortak mana iyice düşünerek bir şeyin hakikatine nüfuz etmektir. Bu nüfuzdan dolayı sanki onun üzerinde iz bırakıyor gibi bir tesir sözkonusudur.
Tevessüm kelimesi Kur'ân'ı Kerim'de sadece bir yerde ismi fail şeklinde geçmektedir. Ayette Lut (a.s)'ın kavminin azgınlaşması sonucu gelen azabı "elbete fikri feraseti olanlar için ibretler vardır."[1671] buyurulmaktadır.
Taberi [1672] ayette geçen el-Mütevessimin kelimesini Mücahid [1673]'in Müteferris (feraset ehli), İbn Abbas [1674] ve Dahhak [1675] nazar sahibi, Katade [1676] ibret alan, İbn Zeyd [1677] mütefekkir [1678] manasını verdiğini kaydediyor. Taberi [1679] bu ayetin firaset konusunda temel bir delil olduğunu belirtir. Ve Hz. Peygamber'in "Mü'minin fırasetinden sakının, çünkü o Allah'ın nuru ile bakar.[1680] buyurduğunu, daha sonra "Bunda işaretten anlayanlara (nice) ibretler vardır. "[1681] ayetini okuduğunu belirtmektedir. [1682]
İbn Kesir [1683] de İbn Cerir et-Taberi [1684] ile aynı görüşleri tekrar eder. [1685] Zemahşeri [1686] ise bir şeyin hakikatına nüfuz edinceye kadar düşünen, araştıran, delillerle işin mahiyetini kavrayanlar olarak tefsir etmektedir. [1687]
Kur'an'da hikmet kavramı Razi [1688],alimlerin fıraset ehli, tahkiki bakışla bakanlar, tefekkür edip, inceden inceye düşünenler, ibret alanlar, basiret sahibi gibi manalar verdiklerini kaydettikten sonra Zeccac’ın şu yorumuna yer veriyor: "Bu kelimenin Arapça'daki hakiki manası bakış ve incelemelerinde son derece ciddi ve sebatlı olup, eşyanın (herşeyin) alametini, vasfını ve özelliğini bilen kimselerdir." der. Razi [1689] ise mütevessimi eşyanın hakikatına delalet eden hususiyeti araştıran kimsedir, diye yorumlamaktadır.[1690]
Beydavi [1691],hikmete ulaşan gerçek akıl sahiplerinin, kalbi karışıklıktan temizlenmiş ve hevaya uymaktan uzaklaşmış kimseler olduğunu, ayetin işaret ettiği gibi eşyanın zahirine bakarak hakikatına nüfuz ettiklerini ifade eder. [1692]
Netice olarak mütevessimun da bu bölümde ele aldığımız diğer (Ulü'l-elbab, Rasihun fî'l-ilm, ulü'1-ilm, ulü'l-ebsar) sınıflar gibi ilmi derinliğe ulaşmış, duyuları kullanarak, araştırmayla elde ettiği zahiri bilgilerin yanında onları aşmış, görünüşten mana çıkarabilen, irfan zenginliği elde etmiş, bu ilmi derinliği derecesinde takva sahibi olan kimselerdir. Hakiki hikmeti vahye kulak vererek, gözlerini vahyin işaret ettiği yönlere çevirerek maddi ve manevi, zahir ve bâtın her şeyden faydalanabilendir. Bu terim ve tamlamalarla ifade edilen insanlar, pozitif bilimlerde uzmanlaşanları içine almakla birlikte, bunlar daha çok insanlığın kaderini etkileyen, sosyal bilimci, siyaset bilimci, tarihçi ve teologlardır.
Şimdiye kadar hikmet kavramının diğer kavram ve ilimlerle ilişkisini tesbit etmeye çalıştık. Bu kısımda ise hikmet kavramının Kur'ân-ı Kerim’e hangi anlamlarda kullanıldığını tesbit etmeye çalışacağız. Ayrıca müfessirlerin görüşlerini de belirteceğiz. Kur'ân-ı Kerim'de hikmet kelimesi bazı yerlerde tek başına, bazı yerlerde ise kitabla birlikte zikredilmiştir..
Hikmet kelimesinin filolojik tahlilinde de değindiğimiz gibi, kelimenin aslı sefehlikten, fesaddan, çirkinlik ve kötülükten alıkoymanın bilgi ve pratiği anlamında gelmiş geçmiş bütün vahiyler hikmet olarak değerlendirilmiştir.[1693] Bu manayı gözönünde bulundurarak İbn Mesud [1694], İbnAbbas [1695],Dahhak [1696], Cüveybir, Ebu'l Aliye, Rebi b. Enes hikmete Kur'ân manası vermişlerdir. [1697]
Hikmet kelimesinin "vahiy" anlamında kullanıldığı ayetler ve müfessirlerin bu ayetler hakkında yaptıkları yorumlar şöyledir :
a- "Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çok hayır verilmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır."[1698] Bu ayette geçen hikmet kelimesi Kur'ân olarak yorumlandığı gibi, tefsir, tevil ve sözde isabet olarak da yorumlanmıştır.[1699] Taberi [1700] bu ayette geçen hikmeti "dilediği kuluma söz ve fiillerde anlayış ve isabetliliği ihsan ederim. Akıllı kimseler ancak bundan öğüt alır ve düşünürler."[1701] şeklinde yorumlamaktadır. Zemahşeri [1702] ve Ebu's-Suud [1703] bu ayette geçen hikmeti amelin ilme uygunluğu [1704] şeklinde; Kurtubi [1705] ise kendisine hikmet ve Kur'ân verilen kimse geçmiş kitabların bütün faziletli ilimlerini almış demektir.[1706] şeklinde yorumlamaktadırlar. Nisaburi [1707] ve Şevkani [1708] bu ayeti akıl ve anlayış [1709] olarak tefsir ederler. İbn Aşur [1710] sağlam ilim ve bu ilme uygun davranış [1711];Meraği [1712] "faydalı ilim ki onunla gerçekler (hakikatlar) ile evhamlar birbirinden ayrılır, vesvese ile ilhamı birbirinden ayırmak kolaylaşır"[1713] şeklinde yorumlamaktadır. Reşid Rıza [1714], bu ayette geçen hikmeti, M. Abduh [1715]'un sahih bilgi ile tefsir ettiğini ifade ettikten sonra; kendisi, hikmeti nefiste, eyleme yöneltme iradesine hükmeden muhkem (sağlam) bir sıfat olarak tanımlar. Ne zaman amel doğru bilgiden kaynaklanmışsa, o zaman saadete götüren faydalı ve salih amel hikmet olmaktadır. M. Abduh ''hikmeti dilediğine vermekten kasıt; aletini /aklını ona, mükemmel ve sahih bilgilerini elde etmede güzel kullanma başarısıyla birlikte vermektir. Akıl idrak edilenlerin ve düşüncelerin ölçüldüğü doğru tartıdır. Onunla tasavvurat ile tasdikat türlerinin arası ayırtedilir. Ne zaman hakikatler kefesi ağır basarsa ve vehimler kefesi hafif gelirse, o zaman ilham ve vesvesenin arasını ayırmak kolaylaşır" şeklinde tefsir etmektedir. Bu yorum İbn Abbas [1716]'tan rivayet edilen Hikmet, Kur'ân'daki fıkıhtır. Çünkü hikmet; Kur'ân'daki hidayeti, illet ve hikmetleri ile ahkamı bilmektir. "[1717] tanımıyla uyum içindedir. Bursevi ise bu ayete ilim ve amele teşvik eden ve onu ortaya koyan Kur'an'ın öğütleri anlamını vererek bu sayede ilim elde edilir ve ona uygun davranış ortaya konur.[1718] demiştir. Ebul-Beka, bu ayetteki hikmetten kasıt, ifrat /cerbeze ile tefrit/belahet arası dengeli, oturaklı fiillerin kendisinden sudur ettiği melekedir."[1719] diye tefsir ederken, Mevdudi [1720] hak ile batılı birbirinden ayıran bilgi [1721] olarak; Talat Koçyiğit ve İsmail Cerrahoğlu ise Menafa benzer bir yorum nakletektedirler. [1722] Dikkat edilirse ayette geçen hikmet kelimesinin hangi anlama geldiği hususunda müfessirler arasında görüş birliği sözkonusu değildir. Belki hakikate en yakın yorum M. Abduh'un yaptığı yorumdur. Ancak nihai hakikat Kur'an'da olması sebebiyle hikmet'e Kur'ân manası verilebilir.
b- "Andolsun onlara (bâtılda kalmalarını) önleyecek haberler geldi Bunlar üstün hikmettir. Ama uyarılar fayda vermiyor." [1723] Taberi [1724],bu ayeti "Bu Kur'ân, gayesine ermiş bir hikmettir. Uyanlar onlara yarar sağlamıyor. Çünkü onlar O'ndan yüz çevirip yalanlıyorlar." [1725] şeklinde yorumlamaktadır.Razi [1726] ise "Bu uyarıdaki sıralama, peygamberler gönderme, ilgili delilleri açıklama, geçmiş ümmetlerin başına gelenleri ibret olarak sunma, önemli haberlerin yer aldığı şeyleri indirme, kıyamet ve delilleri, bütün bunların hepsi gayesine ulaşmış bir hikmet/ Kur'an olarak hikmeti baliğadır [1727] şeklinde bir izah getirmektedir. Kurtubi [1728] hikmetün baliğatün ifadesini "Nice mühim haberler" [1729] ayetinden bedel olarak "Onlara, herbiri gayesine ermiş bir hikmet/Kur'ân gelmiştir." manası kastedilmiştir [1730] diye tefsir etmiştir. Kasımi [1731] ise her çeşit bozukluk ve karışıklıktan uzak, en kesin kanıt ve belgeleri ihtiva eden gayesine ermiş hükümler [1732] olarak tefsir eder. Bu ayette görüşlerini aktardığımız müfessirler ayrıntılarda farklı şeyler zikrettikleri gözükse de, asıl olarak Kur'an'a atıfda bulunmuşlardır. Bu uyarılar ister kıyamet alametleri olsun, isterse geçmiş ümmetlerin hayat serüvenleri olsun durum değişmez, çünkü verilen bilginin kaynağı yine Kur'an'dır. Bu yönüyle Kur'ân hikmettir.
c- "Bunlar Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir... "[1733] Bu ayeti Taberi "bunlar Rabbinin sana vahyettiği şeylerdir. "[1734] tarzında yorumlarken; Zemahşeri "bu ayetlere fesada engel olan, kuvvetli söz olmasından dolayı hikmet denilmiştir." [1735] şeklinde bir tefsir yapmaktadır. Kasımi ise buradaki hikmeti akılla doğru bir şekilde hükmetmek ve nefsi örnek olacak şekilde terbiye etmektir. [1736] Meraği ise Allah hakkındaki bilgi veya kendisi ile amel edilen hayırlı bilgi tarzında yorumlamaktadır.[1737] Belki şimdiye kadar zikrettiğimiz ayetler içerisinde hikmet Kur'an'dır anlamına en uygunu bu ayettir. Çünkü ayetlerin sibakına/öncesine baktığımızda, Kur'an'ın insanların düşünce ve davranışına vermek istediği normatif ahlaki öğretileri görürüz. Bunlar da bizzat Kur'an'ın ayetleridir. .
d- "Sen hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna davet et... "[1738] Taberi burada zikredilen hikmeti vahiy ve kitab [1739] olarak tefsir eder. Razi ise bu ayetteki hikmeti kati ve kesin delil şeklinde tanımladıktan sonra şöyle bir izah yapar:
"Kamil ve güçlü kimseleri hak dine hikmetle, yani kati ve yakîni delillerle; avam halkı güzel öğütle, yani yakini ikna edici ve zanni delillerle davet et; gürültü koparanlar ile de en güzel ve en mükemmel olan cedel/tartışma yoluyla konuş."[1740]
Zemahseri ilgili ayetteki hikmeti; doğru ve muhkem söz ki, o hakkı ortaya koyan ve açıklayan, şüpheyi gideren açık bir delildir.[1741] şeklinde yorumlarken, Kasımi ve Meraği bu ayetteki hikmeti; belgelerle şüpheyi gideren ve hakkı ortaya çıkaran sağlam söz [1742] şeklinde tefsir etmektedirler.
Hikmet kelimesinin nübüvvet-risalet manasında kullanıldığı ayetler ise Besair'de şöyle kaydedilmiştir;
a- " Davud, Calut'u öldürdü, Allah Davud'a hükümranlık ve hikmet verdi..."[1743]
"... Ona hikmet ve faslel-hitab verdik. "[1744] Bu ayette hikmetle beraber verilen Fasle'l-hitab kelimesi, hikmeti güzel bir biçimde koruma, onunla hükmetme ve başkasına en iyi şekilde tebliğ etme olabilir. Fasl kelimesi bir şeyi diğerinden aralarında açıklık olacak şekilde ayırmaktır ki [1745], hem söz hem de eylem için [1746] kullanılır. Ayrıca Fasle'l-hitab'da hatıra gelen düşünceleri açıklama yeteneği, güzel konuşma, işlerin içyüzünü anlama, davaları adaletle ikna edici bir üslupla çözüme kavuşturma anlamları da vardır. Fasle'l-hitab verilen kimse hikmet bilgisini bu güzel yeteneği ile insanlara ulaştırır ve problemlerini çözer. [1747] Kendisine hikmetle beraber faslel-hitab verilen kişi; Kitab'ın işaret ve teşvik ettiği bilgi ile çalışır, tebliğini mev'ize ve hikmetle yapar, hükmü ise hakkı ortaya koyan son söz olur. Hz. Davud (as)'ın Fasle'l-hitabı Kitab /vahiy'dir veya ondan çıkardığı yorumdur. Herşeyi birbirinden ayıran bu güç Hz. Davud'da simgeleşmiştir. Hitabetinin etkileyici gücü burdan kaynaklanmaktadır. Bu da anlamca sözü en mükemmel şekilde yüce gayeleri gerçekleştirecek bir güce sahip olmakla mümkündür. [1748] Bu ayetlerde zikredilen hikmet kelimesi hükümranlıkla birlikte ilahi bilgiyi içinde taşıyan nübüvvet müessesesidir.
b- "Ona kitabı ve hikmeti öğretecek...[1749] Bu zikredilen ayetlerde hikmetin nübüvvet ve risalet manasına olduğu görüşü; Süddi,Rebi b.Enes ve Mukatil’den rivayet edilmiştir.[1750] Taberi [1751] Nisa: 54.ayetteki hikmet kelimesinin, okunan kitabın dışında kendisine vahyedilenler olduğunu belirttikten sonra, Süddi [1752]'den hikmetin nübüvvet olduğu rivayetini de kaydetmektedir. [1753] İbn Kesir [1754] kitabın gerçeği ile hükmetmek [1755] şeklinde anlam verirken, Razi [1756],Mukatil [1757]'in bu ayette geçen hikmet kelimesine nübüvvet manası verdiğini [1758] ifade etmektedir.
Taberi [1759],[1760] ' de hikmet kelimesini peygamberlik müessesesi olarak yorumlamaktadır. [1761] Yine [1762]'deki hikmet kelimesini Razi [1763], Kurtubi [1764], İbn Kesir [1765], Kasımi [1766] nübüvvet olarak açıklamaktadırlar.
[1767]'deki hikmet kelimesini Elmalılı [1768] nübüvvet, ilim ve amelde sağlamlık [1769], Tabatabai [1770] nübüvvet [1771] olarak tefsir etmektedirler.
[1772]ayetteki hikmet kelimesini Taberi [1773] sünnet [1774],[1775]ayeti; Taberi [1776] sünnet [1777],İbn Kesir [1778] nübüvvet [1779]olarak tefsir etmektedir. Taberi [1780],[1781] deki hikmeti sünnet [1782] olarak yorumlamaktadır; [1783]ayette geçen hikmet kelimesini Kurtubi [1784]"kitabta nas bulunmayan bir hususta Allah'ın muradını Resulün diliyle açıklanması şeklinde ortaya çıkan sünnet [1785]; İbn Kesir [1786] hepsini sünnet [1787] Kasımi [1788] sünnet" [1789] olarak tefsir etmektedirler. Neticede Kitab'da hikmet kelimesi peygamberimiz ve diğer peygamberlerin yaşayış tarzı olarak ifade edilirken, müfessirler bunu kabul etmelerine rağmen bu hikmet anlayışına farklı ayetleri delil getirmişlerdir
Besair sahibi, bu manaya uygun şu ayeti zikretmektedir : "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et... "[1790] Bu ayetteki hikmet kelimesini, Taberi [1791] kitaba [1792] ;Zemahşeri [1793], Razi [1794], İbn Kesir [1795] kitab ve sünnet [1796] Ebu Suud [1797], Şevkani [1798], Alusi [1799], Meraği [1800] ve Kasımı [1801] sağlam, muhkem, tüm şüpheleri gideren delil [1802] olarak tefsir etmektedirler. Bu yorum kitabın ayetlerini kapsadığı gibi, akli ve ilmi bir takım delilleri de içine alır.
Emir ve yasaklarla ilgili zikredilen ayetler ise, İsra suresinin 22-38. ayetleridir. Taberi [1803], bu ayetlere; güzel ahlaka dair emrettiğimiz hususlardır. Şirkten uzaklaşıp, Allah'ı birlemek her hikmetin başıdır. İnsan tevhidi yitirince hiçbir şey fayda vermez." şeklinde kısa bir izah getirmektedir. [1804]
Razı [1805] bu emir ve yasakları yirmibeş madde halinde sıralayarak şöyle yorumlamaktadır :
1- "Allah ile beraber başka bir tanrı edinme." [1806]
2- 3- "Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmeyin" diye hükmetti" [1807] buyruğu, Allah'a ibadeti emretme ve başkasına ibadeti yasaklama gibi iki mükellefiyeti ihtiva etmektedir.
4- "Ana babaya iyi muamele edin" [1808]. Daha sonra Cenabı Hak iyi muamelenin ne olduğunu anlatmak için şu beş şeyi zikretmiştir:
5- "Onlara "öf" (bile) deme"
6- "Onları azarlama",
7- "Onlara güzel söz söyle" [1809]
8- "Onlara acıyarak tevazu kanadını indir"
9- "Ey Rabbim... kendilerine merhamet et" de. [1810].
10- "Hısıma (akrabaya)
11- "Yoksula
l2- "Yolda kalmışa hakkını ver
13- "Malını saçıp savurma" [1811].
14- "Şayet Rabbinden umduğun rahmeti arayarak onlardan sarf-ı nazar edersen, kendilerine yumuşak söz söyle" [1812].
15- "Elini, boynuna bağlı olarak asma, onu büsbütün de saçıp savurma, yoksa pişman bir vaziyette oturup kalırsın" [1813].
16- "Evlatlarımzı fakirlik korkusuyla öldürmeyiniz" [1814]
17- "Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz bir hayasızlıktır, kötü bir yoldur" [1815]
18- "Allah'ın haram kıldığı cana, haklı bir sebep olmadıkça kıymayınız" [1816].
19- "Kim mazlum olarak öldürülürse, biz onun velisine bir yetki veririz" [1817].
20- "O da öldürmede israf (aşırı) gitmesin
21- "Ahdi yerine getirin" [1818].
22- "Ölçtüğünüz vakit ölçüyü tam yapın.
23- "Doğru terazi ile tartın" [1819].
24- "Senin için hakkında bir bilgi olmayan şeyin ardına düşme" [1820]
25- "Yeryüzünde kibrü azametle yürüme" [1821].
Allah Teala bütün bunları, bu ayetlerde birlikte zikretmiş ve "Allah ile beraber başka bir tanrı edinme. Sonra kınanmış ve kendi başına (yardımsız) bırakılmış olursun" [1822] buyurarak başlamış, yine "Allah ile beraber başka bir tanrı edinme ki, sonra yerilmiş ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın" [1823] ifadesi ile sona erdirmiştir.
"Bu ayetlerde zikredilen hükümler, bütün din ve milletlerde gözetilmesi gereken, neshi ve iptali kabul etmeyen emir ve yasaklardır. Bundan dolayı muhkem ve hikmettir. Hikmet, bizzat sahib olduğu güzellikten ötürü kendisiyle amel etmek ve hayrı bilmekten ibarettir. Allah mükellefiyetlere tevhidi emretmekle başladı ve aynı şekilde bitirdi." [1824]
Zemahşeri [1825], fesadın bulaşmadığı sağlam söz (ayet) manasında olduğunu ve İbn Abbas [1826] 'tan "Bu oniki ayetin Hz. Musanın levhalarında olduğunu" rivayetini de naklederek, bu ayetlerin başında ve sonunda şirkten nehyetmenin; tevhid'in bütün hikmetlerin başı olduğu yorumunu yapmaktadır.[1827]
Alusi [1828], Ebu Suud [1829], Şevkani [1830] ve Meraği [1831] bu ayetle ilgili olarak, yasama bilgisi ve amel etmek için hakkı ve hayrı bilmektir [1832] şeklinde yorum yapmaktadırlar.
Muhammed Esed [1833] ise "Çoğu zaman bilgelik yahut derin bir bilgi ve vukufa dayanan ince, derin bir gerçeği dile getiren söz" anlamına gelen hikmet ismi "önledi" yahut "kişiyi ya da bir nesneyi istenmeyen tarzda olmaktan ya da davranmaktan alıkoydu" anlamında yukarıdaki ayette özellikle "Allah katında hoş karşılanmayan şeylere" atıfta bulunulduktan sonra geçtiğine göre, insandaki sağduyu yahut doğruyla eğriyi birbirinden ayırma yeteneğine işaret eder. Bu da ahlaki değerler konusunda Allah'ın tayin ettiği mutlak bir ölçünün varlığını gerekli kılar. "[1834] şeklinde açıklama yapmaktadır.
Kasımî [1835] ise, selim akılla hükmetmek, nefsi güzel şekilde ıslah etmek [1836] yorumunu yapmaktadır. Süleyman Ateş bu ayetlerle ilgili yapılan yorumların kısmen dışına çıkarak, hikmeti Hz. Musa'ya verilen levhalar ve asıl vahyedenlerin kaynağı olan temel ilahi kitabın adı olarak tefsir etmektedir.[1837] M. El-Behiy ise bu ayette geçen hikmet kelimesinin "inancın karşılığı, fiili davranış kuralı" olarak [1838] yorumlamaktadır.
Besair’de; [1839]
a- "İbrahim ailesine de kitab ve hikmet verdik."[1840] ayetinde geçen hikmet kelimesi güzel nasihatlar, öğüt anlamında yorumlanmaktadır. Razi Mukatil’in şu ayetlerde geçen hikmet kelimesini de "vazu nasihat” manasında kullandığını kaydetmektedir. [1841] Ancak ayetin siyak ve sibakından çıkan sonuç; hikmet kelimesinin Kitab'ın bilgisi sayesinde nübüvvet ve hükümranlık makamına uygun bilgi ve bilgece yaşam tarzı anlamında olduğu söylenebilir.
b- "Kadınları boşadığınız zaman, bekleme sürelerini bitirdiler mi, ya onları iyilikle tutun, ya da iyilikle bırakın; haklarına tecavüz edip zarar vermek için onları (yanınızda) tutmayın. Kim bunu yaparsa kendine yazık etmiş olur. Allah'ın ayetlerini eğlence yerine koymayın; Allah'ın size olan nimetini ve size öğüt vermek için Kitab ve hikmetten size indirdiklerini düşünün, Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah her şeyi bilir "[1842] Razi [1843], bu ayetteki kitab ve hikmeti, kendisiyle öğüt verilen şey [1844] olarak tefsir etmektedir. Kurtubi ise buradaki hikmetin, "Kitab'ta nas olmayan bir hususta Allah'ın muradını Resul (a.s)'ün diliyle açıklanması şeklinde ortaya çıkan sünnettir." [1845] derken, Meraği [1846] buradaki hikmeti, hükümlerin vazediliş sırrı ve o hükümlerde saklı olan maslahat ve menfaatlerin açıklanması [1847] şeklinde tefsir yapmaktadır. İbn Aşur [1848] da Meraği’nin bu görüşlerini benzer şekilde tekrar etmektedir.[1849]
c- “Allah'ın sana lütfü ve acıması olmasaydı, onlardan bir grup, seni saptırmağa yeltenmişti. Onlar sadece kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana Kitab'ı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediğin şeyleri öğretti. Allah'ın sana lütfü, cidden büyüktür."[1850] Taberi, bu ayetle ilgili hikmeti; Kur'an'ı anlama bilgisi olarak tefsir etmektedir. [1851] Elmalılı bu ayetteki hikmeti genel bir tanımlamaya tabi tutarak şöyle demektedir; "Hikmet ilim ve amelde hakka ve doğruya isabet için en büyük haslet, zahir ve bâtında, hatadan ve zarardan koruyan bir ilahi rahmettir. "[1852]
d- "Andolsun ki,Allah, müminlere büyük lütufta bulundu.Zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan, kendilerini yücelten ve kendilerine Kitab ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi "[1853] Taberi bu ayetteki hikmeti sünnet olarak tefsir etmektedir.[1854] Razi bu ayetteki hikmet kelimesini de şeriatın güzellikleri, sırları, faydaları [1855] olarak yorumlamaktadır. Elmalılı [1856] ise bu ayette geçen hikmet kelimesinin tefsirinde Razi [1857]'nin yorumunu tekrar etmektedir. [1858]
Ayrıca Firuzabadi, Besaifde nasihat ve öğüt manasında "İşte bunlar, kendilerine kitab, hüküm, nübüvvet verdiğimiz kimselerdir... "[1859] ayetini zikretmektedir.
Kur'ân'da ifade edilen hikmet kelimesinin anlayış ve ilim anlamında olduğuna delil olarak şu ayetler zikredilmektedir :
"Henüz çocuk iken biz ona (Yahya) hüküm (hikmet) verdik."[1860] Taberi [1861],Yahya (a.s)'a çocukken verilen hükmün kitabı anlama gücü [1862] olduğunu; Razi [1863] ise hükmün üç manaya geldiğini ifade ederek; bunların hikmet, akıl ve nübüvvet [1864] olduğunu kaydetmektedir.
"İşte bunlar, kendilerine kitab, hüküm (hikmet) ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir."[1865] Bu ayette geçen hükm kelimesi ile de kitabı ve içindeki hükümleri anlama kabiliyetinin [1866] kastedildiği kaydedilmektedir.
"Ona hikmet ve kesin hüküm verme selahiyeti vermiştik. "[1867] ayetindeki hikmet kelimesini Zemahşeri [1868] Zebur ve şeriat ilmi olarak yorumlarken [1869], S. Ateş ise gerçeğe uygun bilgi [1870] Tabatabai [1871] nübüvvet ve gerçeğin bilinmesi ve insanın faydalandığı ilim [1872] olarak tefsir etmektedirler.
"Ona Kitab'ı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil’i öğretecek, İsrailoğullarına şöyle diyen bir peygamber kılacak: "Ben size Rabb'inizden bir ayet getirdim..."[1873] ve "Hani Allah peygamberlerden kesin bir söz (misak) almıştı:
"Andolsun size Kitab ve hikmetten verip sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir elçi geldiğinde, ona kesin olarak iman edecek ve ona yardımda bulunacaksınız.."[1874] ayetlerindeki hikmet kelimesini Razi [1875] ve Ebu's-Suud [1876] ilimler ve ahlakı güzelleştirmek [1877] Alusi [1878] fıkıh, helal ve haram bilgisi [1879], Meraği [1880] ve Tabatabai [1881] iradeyi faydalı amele teşvik eden sahih bilgi [1882], Reşid Rıza [1883] kitabı, yazı ve yazı yazma; hikmeti iradeyi faydalı amele sevkeden sahih bilgi [1884] diye tefsir etmektedir, Kasımı [1885] ve Vehbi Efendi ahlakı olgunlaştırmak [1886], Seyyid Kutub [1887] ise ruhi bir hal [1888] olarak tefsir etmektedirler.
" Allah'a şükret' diye Lokmana hikmet verdik. Şükreden kimse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim inkar ederse (bilsin ki), Allah muhtaç değildir, övgüye layıktır. "[1889]
Lokman (a. s)'a verilen hikmet konusunda Taberi [1890] dinde anlayış, sözde isabet ve akıl diye tefsir ettikten sonra, Mücahid [1891]'den nübüvvetin dışındaki anîayış, akıl, sözde isabet, doğru ve gerçeği verdik [1892] görüşünü nakleder. Zemahşeri [1893], Lokman'dan rivayet edilen "Susmak hikmet, fakat bunu yapan çok azdır"sözünü zikrettikten ona hikmet olarak hakiki ilim verildi, onunla şükr ve ibadet ederdi [1894] şeklinde tefsir etmektedir.
Razi [1895] ise bu ayette zikredilen hikmetle ilgili görüşünü şöyle açıklamaktadır:
"Amel-ilim uygunluğu verilen kimseye, hikmet verilmiş demektir. Bir kimse bir şeyi öğrenir, ama onun faydalı ve faydasız yönlerini bilmezse, bu kimseye hakîm denilmez. Bu kimse olsa olsa şanslı olur. İnsan biri diğerinden daha mühim olan iki şey bilir ve daha mühim ile meşgul olursa yaptığı ilmine uygun olur ve hikmet olmuş olur. Mühim olanı ihmal ederse, ilmine uygun hareket etmediğinden hikmet olmaz. O halde hikmet, yapılması gerekli olan şeylerin, en önemlilerini yapmak demektir." [1896]
Kurtubi [1897] Lokman (a.s)'a verilen hikmetin; inançta doğru ve gerçek olan, dinde ince anlayış ve akıl [1898] olduğunu belirtmektedir. Meraği [1899]Lokman (a.s)'a verilen hikmetin; akıl, maharet ve zeka [1900]olduğu açıklamasını getirmektedir. Alusi [1901] ise; insan nefsinin kemale ermesiyle ortaya çıkan, elde edilen ilim ve gücü nisbetince faziletli amellere tam bir meleke kazanmakla tamamlanan olgunluk [1902] diye tefsir etmektedir. Tabatabai [1903] hikmeti, cehalet ile aşırılık (cerbeze) arasında orta yolu gösteren faydalı ilim, ameli bir marifettir [1904] diye ifade etmektedir.
Elmalılı [1905] Lokman (a.s)'a verilen hikmetin ne olduğu konusunda geçmiş görüşleri tekrar ederek "bilge olan (hakim) kişiye yakışan ilim ve amel bakımından bunun şükrünü yerine getirmektir. Kendine hikmet verilenler içinde nankörlük ederek, küfre sapanlar da vardır. Hikmeti Allah'tan bilmeyip de ben yapıyorum, ben yaratıyorum diyerek şükretmezse, suistimal ederse kendi aleyhine yapar" [1906] şeklinde açıklamaktadır. S. Ateş ise ayette Lokman (a.s)'a öğretilen hikmetin onu ebeveynine şükretmeye yönelttiği anlaşılır [1907] diye açıklar. Bu ayetin devamındaki ayetlerde hikmetin tezahürleri öğüt şeklinde tek tek anlatılmaktadır. Firuzabadi burada zikredilen hikmetin, şer'i ahkâma uygun aklî delil ve Lokman (a.s)'a verilen hikmetin ise şeriata ve akla uygun söz [1908] olduğu yorumunu yapmaktadır.
Hikmet kavramının geçtiği ayeti kerimeler nüzuluna göre şöyle sıralanabilir. Kur'an-ı Kerim'de nüzul sırasına göre 37. sırada yeralan Kamer suresinde hikmet kavramı ilk defa şöyle geçmektedir:
"Kıyamet vakti yaklaşır, ay yarılır. Onlar bir delil görünce hâlâ yüz çevirirler ve: "Süregelen bir büyü" derler. Yalanlarda kendi heveslerine uyarlar. Ama her işin varacağı bir sonucu vardır. Andolsun ki onları bu durumlarından vazgeçirecek nice haberler kendilerine gelmiştir. Bu haberlerin her birinde üstün anlayış vardır (hikmetün baliğatün). Ama uyarılar fayda vermiyor."[1909]
"Onların söylediklerine sabret; kuvvetli kulumuz Davud'u an! Çünkü o daima Allah'a yönelirdi. Doğrusu Biz, akşam sabah onunla beraber teşbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik. Her biri ona yönelmekteydi. Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiştik. Ona hikmet ve kesin hüküm verme selahiyeti vermiştik." [1910]
"23. Rabbin yalnız kendisine tapmanıza ve ana babaya iyi davranmanıza hükmetmiştir. Eğer ikisinden biri veya her ikisi senin yanında kocayacak olursa, onlara "öf" bile deme ve onları azarlama, onlara onurlu söz söyle.
24. Onlara acıyarak alçak gönüllülük kanatlarını ger ve "Rabbim küçükken beni büyüttükleri gibi sen de onlara acı" de.
25. İçinizde olanı Rabbiniz en iyi bilir. Eğer iyi kimselerseniz bilin ki O, kendisine başvuranları bağışlar.
26. Yakınlara, düşküne, yolcuya hakkını ver, ama saçıp savurma.
27. Doğrusu, saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Oysa şeytan Rabbine karşı çok nankördür.
28. Rabbinden umduğun iyiliği elde etmek için bir şey veremeyeceğinden ötürü hak sahiplerinden yüz çevirecek olursan, hiç değilse onlara hoş söz söyle.
29. Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme ve büsbütün de açıp tutumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın. 30. Doğrusu, Rabbin, dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine yetecek kadar verir. Çünkü O, kullarını görür, bilir.
31. Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da Biz rızıklandırıyoruz. Doğrusu, onları öldürmek büyük günahtır.
32. Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o çirkin bir iştir ve kötü olan bir yoldur.
33. Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Haksız yere öldürülenin yakınına kesin bir belge vermişizdir. Artık o da öldürmekte aşırı gitmesin. Doğrusu ne de olsa yardım görmüştür.
34. Ergin çağına ulaşana kadar, yetimin malına en güzel şeklin dışında yaklaşmayın. Antlaşmayı yerine getirin. Çünkü verilen sözden dolayı hesap sorulacaktır.
35. Bir şeyi ölçtüğünüz zaman, ölçüyü tam tutun ve doğru terazi ile tartın. Böyle yapmak sonuçta daha güzel ve daha iyidir.
36. Bilmediğin şeyin ardına düşme. Doğrusu, kulak, göz ve yürek, işte bunları hepsi ondan sorguya çekilir.
37. Yeryüzünde böbürlenerek yürüme, doğrusu yeri delemezsin ve boyca dağlara erişemezsin.
38. Bunların hepsi, Rabbinin katında beğenilmeyen kötü şeylerdir.
39. Bunlar,Rabbinin sana bildirdiği hikmetlerdir. Sakın Allah'tan başka tanrı edinme, yoksa yerilmiş ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın. " [1911]
" 'Allah'a şükret' diye Lokman'a hikmet verdik. Şükreden kimse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim inkar ederse (bilsin ki), Allah muhtaç değildir, övgüye layıktır. "[1912]
"İsa açık belgeleri getirdiği zaman: "Size hikmeti getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklamak üzere geldim. Allah'a karşı saygılı olun ve bana itaat edin" demişti. "[1913]
"Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır; onlarla en, güzel biçimde tartış. Rabbin, kendi yolundan kimin saptığını en iyi bilendir. Doğru yolda olanları da en iyi bilen odur. " [1914]
"Rabbimiz! içlerinden kendilerine, senin ayetlerini okuyacak, kitabı ve düşünmeyi (hikmet) öğretecek ve onları arıtacak bir elçi gönder. Çünkü yüce ve bilge olan ancak sensin. "[1915]
"Kadınları boşadığınızda, müddetleri sona ererken, onları güzellikle tutun, ya da güzellikle bırakın, haklarına tecavüz etmek için onlara zararlı olacak şekilde tutmayın; böyle yapan şüphesiz kendisine yazık etmiş olur. Allah'ın ayetlerini de alaya almayın; Allah'ın üzerinize olan nimetini, öğüt vermek üzere size indirdiği kitab ve hikmeti anın, Allah'tan sakının, Allah'ın her şeyi bildiğini bilin. "[1916]
"Allah'ın izni ile onları bozguna uğrattılar; Davud Calut'u öldürdü, Allah Davud'a hükümranlık ve hikmet verdi ve ona dilediğinden öğretti. Allah'ın insanları birbirleriyle savması olmasaydı yeryüzünün düzeni bozulurdu. Fakat Allah alemlere lütufkardır."[1917]
"Nitekim Biz size, ayetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size Kitab'ı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan, bir peygamber gönderdik. "[1918]
"Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır. "[1919]
"Ona Kitab'ı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek, İsrailoğullarına şöyle diyen bir peygamber kılacak: "Ben size Rabb'inizden bir ayet getirdim. Ben size çamurdan kuş gibi bir şey yapıp ona üfleyeceğim, Allah'ın izniyle, hemen kuş olacaktır; anadan doğma körleri, alacalıları iyi edeceğim; Allah'ın izniyle, ölüleri dirilteceğim; yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber vereceğim. İnanmışsanız bunda size delil vardır."[1920] "Hani Allah peygamberlerden kesin bir söz (misak) almıştı: "Andolsun size Kitab ve hikmetten verip sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir elçi geldiğinde, ona kesin olarak iman edecek ve ona yardımda bulunacaksınız." Demişti ki: Bunu ikrar ettiniz ve bu ağır yükümü aldınız mı? "Onlar: İkrar ettik" demişlerdi de "Öyleyse şahid olun, ben de sizinle birlikte şahid olanlardanım," demişti. "[1921]
"Andolsun ki, Allah, mü'minlere büyük lütufta bulundu: Zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan, kendilerini yücelten ve kendilerine Kitab ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi." [1922]
"Sizin evlerinizde okunan Allah ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah latifdir ve haber alandır." [1923]
"Allah'ın sana lütfü ve acıması olmasaydı, onlardan bir grup, seni saptırmağa yeltenmişti. Onlar sadece kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana Kitab'ı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediğin şeyleri öğretti. Allah'ın sana lütfü, cidden büyüktü."[1924].
"Yoksa Allah'ın, lütfundan insanlara verdiği (vahiyler) yüzünden onları kıskanıyorlar mı? Oysa Biz İbrahim ailesine de Kitab ve hikmet vermiş ve onlara büyük bir mülk bağışlamıştık."[1925]
"O'dur ki ümmiler içinde, kendilerinden olan ve onlara Kitab ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi. Oysa onlar, önceden sapıklık içinde idiler."[1926]
"Allah demişti ki: Ey Meryemoğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla, hani seni Ruhul-Kudüs ile desteklemiştim; beşikte ve yetişkin iken insanlarla konuşuyordun; sana Kitab'ı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğrettim. Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yaratıyor, içine üflüyordun, benim iznimle kuş oluyordu; anadan doğma körü ve alacalıyı benim iznimle iyileştiriyordun; benim iznimle ölüleri hayata çıkarıyordun ve İsrailogullarını senden savmıştım; hani sen onlara açık deliller getirdiğin zaman, içlerinden inkar edenler: "Bu açık bir büyüden başka bir şey değildir. " demişlerdi. "[1927]
Biz bu değerlendirmede bazı temel noktaları belirleyecek kısa yorumlarda bulunacağız.
Hikmet terimini ayet çerçevesinde anlam vermeye çalıştığımızda; Zuhruf/63'de Hz. İsa (a.s)'nın hikmeti getirmesinin sebebi İsrailoğulları arasında meydana gelen sorunların çözüme bağlanmasıdır. Bu çerçevede hikmetin anlamı, vahyi bilgi ve kitabın bir bölümü anlamına gelir ki bu anlam beyyinat kelimesinin yorumu şeklinde Hz. İsa'nın dilinden aktarılır.Siyak ve sibakına baktığımızda gaybi olan bir konu hakkındaki ihtilaflarına ancak vahiy çözüm getirebilir.
Lokman/12" deki hikmet, şükrü hatırlatan ve şükre yönelten, nankörlüğe engel olan öğüt verici hassasiyet şeklinde değerlendirilebilir. Bu öğüt verici hassasiyet daha sonraki ayetlerde Lokman (a.s)'ın oğluna nasihatlarında ortaya çıkar. Bu bilincin gereği oğluna öğüt vererek şu konulara değinmektedir: Allah'a şirk koşmanın dünyadaki en büyük zulüm olduğu ve tüm zulümlerin bu zulümden kaynaklandığını belirterek ilk önce şirkten kaçınması gerektiğini vurgulamaktadır. Ayrıca takvanın esası olan Allah'ın yaratıcı ve ilahlık sıfatlarına uygun saygınlıkta Allah'a karşı sorumluluk duyması gerektiği hususunu öğütlemektedir. Bununla birlikte Allah'ın her yerde hazır ve nazır olduğu bilinci insanı düşünsel anlamda mükemmel bir dereceye çıkartır. Bu düşünsel hal, insanı sürekli yaratıcısı ile beraber olduğu hissine götürür ve bu his kişinin bir başkasının yanında kendi saygınlığını zedeleyecek davranışlardan kaçınmasını gerektirir. Saygı duyulan merci kendisini yoktan vareden, her türlü nimeti bir lütuf olarak veren ve onu yaratılanlar içerisinde şerefli ve övünelecek bir makama çıkartan Allah ise, bu duygu insanı hayatı boyunca süfli hal ve hareketlerden daha fazla uzak kalmayı sağlar. Böylece bu nazari hikmet zihni olgunluğu gerçekleştirdiği gibi, insanı bu zihinsel birikime uygun saygın davranışlara da sevkeder. Ve bundan sonraki ayetlerde kuramsal hikmetin doğal sonucu olan eylem ve ibadet devreye girmektedir. Bunlar ise; namaz, iyiliği tavsiye ve kötülükten sakındırma, sabır,insanlardan yüz çevirerek küçümsememe, böbürlenerek yürümeme, büyüklük taslayarak şuna buna bağırmama veya sözlerini ve davranışlarını her türlü övünme ve kendini beğenmiş görüntülerinden arındırma şeklinde değerlendirilebilir. Bireyi ilgilendiren hikmet bu şekilde özetlenmektedir. Nahl Suresi: 125'de ise hikmetin dışarıya/muhataba yönelik yüzünü ortaya koyarak öğütle beraber, davet mücadelesinde muhatabları hakikat ile karşı karşıya getiren, uyaran kesin ve açık deliller/belgeler kapsamı olduğu ortaya çıkmaktadır. Yine Sad: 20'de kişiyi ibadete yönelten bir özellik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu iç arınma sayesinde insanlar arasında hak ve adaletle hükmetmeyi öğütleyen bir güç, bu gücün kaynağı Allah'ın kitaptaki emir, yasak ve öğütleri de [1928] hikmet olmaktadır. Ayrıca geçmiş toplumların başından geçen olayları hatırlatarak uyarması da [1929] bir öğüttür. Bu öğüdün fayda vermesi için, öğüde engel olan şer güçlerin temizlenmesi gerekir.[1930] İşte burada hikmet, kaynağı vahiy olan ve insan her türlü kötülüğe karşı mücadele alanına çeken iç dinamizm, öğüt veya ruh diye nitelendirilebilir. Bu ayetlerde hikmetin kitab ile birlikte zikredilmemesi, kitabın verdiği bilgi ve öğüdü de içine alan ibretli söz ve davranışlar olmasındandır. Burada hikmet, davranışın doğru ve uygun olmasını yönlendiren, pratiği kontrol eden bir hassasiyettir. [1931]
Kitab kavramıyla beraber zikredilen hikmet [1932] kavramı iki çerçevede anlaşılabilir: Kitabın bir parçası olarak değerlendirilebildiği gibi; kavramdan hareketle hikmet kelimesinin kitabtan ayrı bir anlama gelmesi de mümkündür. Hikmetin verilmesi kitabın verilmesi gibi değildir. Hikmetin indirilmesini tıpkı Hadid suresinde demirin indirilmesi gibi değerlendirebiliriz. Allah demiri vahiy gibi indirmemiştir. Demir yeryüzünde bu dünyanın bir parçası olarak insanlığın istifadesine sunulmuştur. Ancak insanın demirden faydalanabilmesi onun keşfedilmesi ve işlenip yararlı hale getirilmesi ise insanlığın çaba ve gayreti ile mümkün olabilmiştir. Bunun gibi hikmet; kesbi bir bilgi olması sebebiyle ancak çalışma ve gayret sonucu elde edilebilir. Bir başka ifade ile hikmet, varolan ilahi, tabii ve insani kaynaklar iyi kullanılarak elde edilebilir. Kur'ân Allah'ın dilediği kimseye hikmeti bu şekilde verdiğini ifade etmektedir. Peygamberlerin hayatındaki hikmet; vehbi olarak vahiy, ve kesbi olarak da onun sözlü ve fiili yorumudur. İnsanın hayatında ise tefekkürle birlikte vahyi anlaması ve yaşamasıdır. Diğer bir ifade ile hayatın bilgi ve pratiğinin toplamıdır.
Marifelik/belirlilik ve nekrelik/belirsizlik bakımından hikmet kavramı incelendiğinde sadece hikmetin iki yerde nekre olarak kullanıldığı ortaya çıkar. Nekre bir cinsin tüm bireylerini içine alır, dış dünyada belirli bir nesneyi göstermeyip zihni ve aklidir. Manası tayin edilmediğinden müphem ve kapalı olup, başka bir kelimenin anlam şümulüne de girmez. [1933] Kendi dışındakileri kapsar ve kendisini sınırlayan bir vasıf olmadığından hikmet kelimesinin nekre olarak geçtiği Kamer Suresi beşinci ayeti, Kur'an öncesi ibret dolu, uyarıcı ve öğüt verici bütün gaybi, geçmiş haberleri içine alır. Adeta insanlık tarihine işaret ederek şöyle demek ister: Ey insanoğlu! Senden önce gelmiş geçmiş farklı renk, dil, bölge ve inançlardaki insanlık tarihine bak! Hangi deneme ve aşamalardan geçirildiğini incele ve üzerinde tefekkür ederek, eğer aynı sonuca razı değilsen ona göre seçimini yap. Âl-i İmran seksen birinci ayette ise nekre olarak zikredilen hikmet kelimesi, peygamberlerden geçmişi geleceğe bağlayan kutsal nübüvvet zincirindeki halkalardan herhangi birisini koparmamaları, ayırmamaları hususunda aldığı sözü kapsayan geniş bir alanı içermektedir.
Marife ise tayin ve tahsis edilmiş kelime olması [1934] bakımından benzerlerinden sıfatla ayrılmıştır. Geriye kalan onsekiz yerdeki hikmet kelimesinin hepsi marife olarak geçmektedir. Bu kelimelerdeki marifelik, Kur'an tarafından çerçevesi çizilmiş ve içi farklı anlamla doldurularak diğer hikmet kelimelerinden ayrı bir anlama sahip olduğu şeklinde değerlendirilebilir.
Bu yorumu destekleyecek kanıt olarak da, hem müfessirlerin farklı ayetlerdeki hikmet kelimesine farklı anlamlar vermeleri ve hem de hikmet kelimesinin farklı kelimelerle birlikte ve tek başına kullanımında sanki anlamının çerçevesini, o beraber kullanıldığı kelimeler ve ayetler çizmiş gibi görünmesidir. Mesela Hikmet kelimesi mülk kelimesi ile beraber kullanıldığında, hakimiyet kurmanın ve hükümran olmanın kuramsal ve kurumsal boyutlarını kapsayan bir anlamla karşılaşırız. Bu alan yönetim, kültür, sosyal ve etik tüm siyasi strateji ve faaliyetleri içeren bir anlama sahiptir. [1935]
Hikmet kelimesi kitab kelimesi ile beraber kullanıldığında ise, kitabın lafzını gözetmekle birlikte lafzı aşan, ayetleri derinlemesine idrak eden bir zihniyeti, bir bakış açısını anlatır. Bu da insanın ancak Allah'ın muradını yakalama gayret ve samimiyeti ile vahyi yaşam kuralı haline getirmeden önce çağının şartlarını inceleyen, birey ve toplumun kültürel ve sosyal gelişmişlik düzeyini gözönünde bulunduran derin bir tefekkürle elde edilebilir. Tarih içerisinde bunu en güzel şekilde gerçekleştiren önderler peygamberlerdir. Onun için Kur'an hikmetin önderleri olarak elçileri gösterir.[1936]
Hikmet kelimesinin tek başına kullanıldığı ayetlerde ise, insana verilen vahiy ve akıl; iki büyük nimet olarak sunulmakla birlikte birbirini tamamlayan bir bütünün parçaları olarak ifade edilmektedir. Olgunlaşmış/tecrübi akıl tek başına hikmet olmakla birlikte, bu akıl kaynağını ve gücünü vahiyden, eğitimden, çevresel faktörlerden, geçmiş tecrübelerden, olgulardan ve kâinattan alarak kemale ulaşır. [1937]
Bu bilgi ve pratiğin hangi kavramlarla çerçevesinin çizildiğini şu şekilde gösterebiliriz.
HİKMET KAVRAMININ AYET ÇERÇEVESİ
Yakın Anlam Zıt Anlam Hikmetle Birlikte
Kullanılan Fiiller
Çerçevesi Çerçevesi
TEORİK
Ayat
Kitap
Beyyinaî
Rahmet
Nimet
Fazilet
İhsan
Mülk
Faslû'l-hitap
Şekil El
PRATİK
Zikir
Şükür
Takva
Maruf
Şahitlik
Misak
Mev'ize
Tezkiye
TEORİK
Küfür
Şirk
Cehalet
Haset
Fitne
PRATİK
Zulüm
pala!
İstihza
Fesat
Zarar
Evhâ (1) Enzele (2) Atâ (6)
Câebi(1) Telâ (2) Aileme (4)
(Kelimelerin yanındaki rakamlar fiilin Kur'an-ı Kerim’de kaç defa kullanıldığını gösterir.)
Allah Teala insanlığı hidayete erdirmek için Kur'an-ı Kerim'i insanların dilinde indirmiştir. Kur'an; mesajını kavramlar, vurgular, teşbihler, mecazlar vs. örgüsü ile bizlere sunar, iletmek istediği kapsamlı anlatımları kavramlar vasıtasıyla ifade eder. Kavramlardan habersiz olan bir insanın Kur'an'ın mesajını sağlıklı anlaması imkansız gibidir. Aslında kelimelerin herbirisi bizim belli bir görüş açısını içine sığdırdığımız bir dünya görüşü ve bakış açısını temsil eder. Kavram denilen anlam çerçevesi böyle bir perspektifin kristalleşmesidir. Yani kavram, görüş açısının aldığı,az ya da çok değişmezlik arzeden bir formdur.Bundan dolayı Kur'an'ın değişmezlik arzeden dünya görüşünü kavramak, kullandığı kavramları idrak etmekten geçer. Semantik de böyle kristalleşerek kelimeye dönüşmüş görüş açılarının tahlili ve tetkidir.
Ayrıca mefhumları ifade eden kavramlar sayesinde görülmeyenler hakkında, en azından onu kabullenenler için, bir çeşit bilgi imkanı doğar. Kur'an metni kendine ait özel üslubundan ötürü, bakmasını, okumasını ve yorumlamasını bilenler için geniş bir yorum perspektifine açık, çaba ve gayretleri teşvik edicidir.
Bu gayeden hareketle hikmet terimini tercih ettik. Araştırmalarımıza terimin dil yönünden incelemesini yaparak başladık. Lügatte hikmet h-k-m fiilinden türeyen bir mastar ve isimdir. H-k-m maddesi fiil, masdar ve isim olarak Kur'ân-ı Kerim'de 210 defa geçmektedir Hikmet kelimesi tek başına veya kitab kelimesi ile birlikte 20 ayette geçmektedir. Anlam yönünden hikmet kelimesi; hüküm, hakimiyet, hükümet, mahkeme, muhakeme, ihkam, hakem gibi kelimelerle aynı kökten olup; bu madde temelinde herhangi bir şeyi ıslah etmek için menetmek, sakındırmak, alıkoymak gibi anlamları ihtiva etmektedir.
Kur'an-ı Kerim, hikmeti kendisinden türediği h-k-m maddesinin çeşitli kalıplarını kullanarak evrenin yaratılış gayesini açıklamak, elçilerin gönderiliş amaçlarını ifade etmek, insanın geçmişi ve geleceği hakkında öğüt ve uyanlarda bulunmak, yaşanılan hayatın menfi ve müsbet sonuçlanmasının kurallarını belirtmek, bireysel ve toplumsal sorunlara çözüm önerilerini sunmak ve yaratılış gayesine uygun birey ve toplum projesini ortaya koymak için bu maddeyi kullanır. Bunları ifade ederken evrenin yaratıcısını hakîm, kendini de hikmetli olma vasfı ile vasıflandırmaktadır. Kur'an-ı Kerim'de Allah (c.c.) hakim kelimesini kendisi için kullandığında hükmeden, varlıkları en mükemmel bir ilimle birbirleriyle uyumlu bir şekilde yaratarak düzene koyan ve herşeyi bilen anlamında kullanmaktadır. Yani Allah'ın hakîm olması "her şeye yaratılışını verendik [1938] ayetinde ifade edildiği gibi, Allah herşeyi bilir, yaratılışı ile o şey neyi hak ettiyse onu ona veren demektir. Burada hikmetin ilimden farklı olarak hükmeden, etkileyici, mutasarrıf özelliğini ortaya koymaktadır. İlim ise maluma tabidir.
Kitabı için ise ayetleri sağlamlaştırılmış, şeytan ve taraftarlarının şerrinden, tahrifatından korunmuş anlamında kullanmaktadır. Ayrıca hikmet muhkem manasında; emir, yasak, helal, haram, müjde ve tehditlerin açıklanması, ayetlerin her türlü karışıklık, çelişki, tutarsızlık ve belirsizlikten uzaklaştırılması anlamında kullanılmıştır.
Kur'an-ı Kerim'de hikmetin kitapla beraber zikredilmiş olması, insanı bireysel üstünlük bakımından kitabın seviyesine yükselten bir özellik olabileceği düşüncesine sevketmektedir. Hikmet kelimesi kapsamı itibariyle eşyayı/nesneyi yerli yerine oturtmak veya işin doğrusu ve özü anlamına gelmektedir. Demek ki hikmet tertip ve düzen ilmidir, her şeye hakkını verendir.
Kur'an-ı Kerim'le birlikte, hadislerde de hikmet kelimesi kullanılmıştır. Hadislerde geçen hikmet terimi ilim, isabetli söz, veciz ve anlamlı söz, vahyin işaret ettiği hakikatler, anlama ve idrak yeteneği, özet olarak insanoğlunu doğru düşünmeye ve isabetli eyleme sevketmede rehberlik eden ilim olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun en güzel ifadesi Tirmizi ve İbn Mace'nin rivayet ettiği şu hadistir: "Hikmet müminin yitiğidir, onu nerede bulursa almaya en çok hak sahibidir." Bu hadise göre insanı uyaran, harekete geçiren, soylu davranışa çağıran ve kötü olan her şeyden alıkoyan kelime, söz ve hadis bir hikmettir. Bu nedenle insanlık tarihinde farklı isimlerle de anılsa, her din, millet ve düşünce tarafından hikmet ilmi, ilimlerin en yücesi olarak tanımlanmış ve kutsanmıştır. Risalet görevi ile gönderilen bütün peygamberler hikmetin yayılmasında önderlik etmişlerdir. Hz. Peygamber (as) de hikmete sahip olan fert ve toplulukları övmüştür. Hikmete nail olmaları için dostlarından bazılarına dua etmiştir. Bu öneminden dolayı hikmet ilmi tarih boyunca bütün ilimlerin anası olarak anılmıştır.
Felsefi anlamda; varlığın özünü kavrama ve Allah'ın hükümlerine göre varlığın niteliklerini bilme, Allah ile evren arasındaki varlık bağlantılarını derinden kavrama olarak tanımlanmıştır. Felsefe sahasında ilk çağdan beri gelen düşünceleri yeni bir yorumla değerlendirme ve varlığın içinde saklı olan ana ilkeleri/ilk nedenleri anlama uğraşısı olan felsefe ile aynı anlamda kullanılmıştır. Tasavvufta hikmet varlığın hakikatini anlamak ve kavramak olarak anlaşılmış, buna aşk ve deruni bir sezgi gücüyle ulaşılacağı inancı tarih boyunca savunulagelmiştir. Siyasette ise, adalet veya kanunlara aykırı tedbirler getiren hükümetin dayandığı ve ileri sürdüğü yüksek menfaat düşüncesi anlamında kullanılmış ve hâlâ kullanılmaktadır. Bütün bu yorumlarla birlikte, Hikmet lafzına en uygun düşecek mana eşyanın/nesnenin yerli yerine konması veya işin doğrusu ve özü olmalıdır. Hikmet kelimesi duyulduğunda zihinde çağrışım yapan ve zihne doğru koşan anlam da budur. Bu özelliklere sahip olan insan hikmetin yaygın anlamında olduğu gibi, eşyayı/nesneyi yerli yerine koyabilecek olan insandır. "Problemleri hikmetle çözdü." veya "konu hakkında hikmetle davrandı" şeklindeki kullanımlarda bizim bu dediklerimizi açıklayıcı niteliktedir. Çünkü eşyanın yerli yerine oturtulması ve sözün gerçeğe uygun olması da bir yönüyle hakkı yerine koymayı ifade etmektedir. Bu özellikleri taşıyanlar bu dünyada kutlu insanlar olduğu gibi ahirette de kurtuluşa erecek olanlardır.
Hülasa; öğüde kulak veren, vahiyden nasiplenen, aklını olayların sebep-sonuç ilişkisini doğru kurup hükme varmada isabetli davranan insanlara has elde edilen yönlendirici bilgi, tecrübe ve iç aydınlık diye yorumlanabilir. Çünkü hikmet davranışın doğru ve uygun olmasını yönlendiren, pratiği kontrol eden bir hassasiyettir.
Sonuç olarak HİKMET kelimesi için boyutları geniş anlamda belirlenmiş ve birçok tanımı içine alabilecek şöyle bir çerçeve çizebiliriz: İnsan hikmete iki şeyle ulaşabilir; birincisi akıl, ikincisi vahiy Hikmet; aklın tecrübe ile veya aklın vahiyle kesiştiği /buluştuğu noktada, söz ve davranışı her türlü kötülük ve fesattan alıkoymak için, insanın iç dünyasını /kalbini tesiri altına alarak, düşüncesini afaki ve enfüsi boyutlara yönlendiren, etkileyen, yeni ve özgün bir formla ortaya çıkartarak, insanoğlunun varlıkla ilişkisini doğru bir biçimde belirleyen ve öğreten tüm bilgi ve çabaları içine alan, insani söz ve fiillerin kaynağıdır..
Allah en iyisini bilir.
1- Abdulbaki Muhammed Fuad, el-Mu'cemü'l-müfehres li elfâzi'l-Kur'âni'l-kerim, İstanbul,1986.
3- Abdulvahhab Hallâf, Umu usuli'l-fıkh, İstanbu l,1991.
4- Aclûni İsmail b. Muhammed, Keşfü'l-hafâ ve müztlü'l-ilbas amm, iştehere mine'l- ehadîsal, elsineti'n-n,s, (nşr. Ahmed el-Kalaş)Beyrut, 1351 (I-II).
5- Açıkgenç Alpaslan, "Kur'ân'da İlim Kavramı Çerçevesinde Tarihselliğe Bir Yaklaşım ve Bunun Tefsir
Yöntemine Katkısı", Kuala Lumpur, ty.
6- Ahmet Rıza, Mu'cemu metni'l-luğa, Beyrut, 1985 (I-V).
7- Albayrak Halis, Kur'ân'da İnsan Gayb İlişkisi, İstanbul, 1993.
8- Altıntaş Ramazan, Bütün Yönleriyle Cahiliyye Kavramı, Konya,1990.
9- Kur'ân'da Hidayet ve Dalâlet, İstanbul, 1995.
11- Armand Cuvıllıer, Felsefe Yazarlarından Seçilmiş Metinler, (çev: M, Mukadder Yakupoğlu), Ankara,1995.
12- Amûlî Abdullah Cevadi, Kur'ân'da Keramet, (trc. Hicabi Kırlangıç), İstanbul, 1995.
13- Aristo, Metafizik, 1. kitap, (trc. Ülken Hilmi Ziya), Beylerbeyi, 1935.
14- Arvasi S. Ahmed, İnsan ve İnsan Ötesi, İstanbul, 1988.
15- Asım Efendi, Kâmûs Tercemesi, İstanbul, 1305 (I-IV).
16- Askeri Ebu Hilâl, el-Furûkfi'l-luğa, Beyrut, 1980/1400.
17- Atalar M. Kürşat, Düşüncede Devrim, Ankara, 1996.
18- Ateş Süleyman, Sülemi ve Tasavvufi Tefsiri, İstanbul, 1969.
19- Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul, 1991 (I-XII).
20- Kur'ân'ı Kerim ve Yüce Meali, İstanbul, ty.
21- Attas Nakib, Modern Çağ ve İslami Düşünüşün Problemleri, (trc. Mahmut Erol Kılıç), İstanbul, 1989.
22- İslam ve Laiklik, (trc. Selahaddin Ayaz), İstanbul, 1994.
23- Aydın Mehmet, "İslama Göre İlim", Dokuz Eylül Üniversitesi ilahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 3, İzmir, 1986 .
24- "Ahlak" md., Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul,1989.
25- Ayhan Halis, Eğitim Bilimlerine Giriş, İstanbul, 1995.
26- Azami Muhammed Mustafa, ilk Devir Hadis Edebiyatı, (trc. Hulusi Yavuz), İstanbul, 1983.
27- Belazûrî, Ebul Abbas Ahmed b. Yahya b. Cabir, Fütûhu'l-büldân, (nşr. Rıdvan Muhammed Rıdvan), Beyrut, 1987/1407.
28- Baljon J, M. S., Kur'ân Yorumunda Çağdaş Yönelimler, (trc. Şaban Ali Düzgün) Ankara, 1994.
29- Behiy Muhammed, min Mefâhimi'l-Kur'ân fi'l-akide ve's-sülûk, Abadan, ty.
30- Beydavî, Kadı Ebu'1-Hayr Nasiruddin Abdullah b. Ömer eş-Şirazi, Envaru't-tenzil esraru't-te'vil, Beyrut, 1990/1410.
31- Bilmen Ömer Nasuhi, Muvazzah İlmi Kelam, İstanbul, 1972.
32- Hukuku İslamiyye Istılahatı'l- Ftkhıyye Kamusu, İstanbul, 1985 (I-VIII).
33- Boer ,T. J, İslamda Felsefe Tarihi, (trc. Yaşar Kutluay), Ankara, 1960.
34- Bolay Süleyman Hayri, "Akıl” md, Diyanet İslam Ansiklopedisi.
35- Buharî, Ebu Abdillah Muhammed b. İbrahim, Sahihu'l-Buhari, (thk: Abdülaziz b. Abdillah b. Baz), İstanbul, 1992.
36- Bulaç Ali, "İslam Dünyasında Hikmeti Yeniden Diriltmek", Bilgi ve Hikmet Dergisi, Kış 1/1993.
37- İslam Düşüncesinde Din Felsefe/Vahiy Akıl ilişkisi, İstanbul, 1995.
38- "Kur'ânı Bir metin Olarak Antropolojik Gözle Okumak", ty., yy.
39- Nuhun Gemisine Binmek, İstanbul, 1994.
40- "Nübüvvetin Hikmet ve Felsefe Üzerindeki Etkisi", İslami Araştırmalar Dergisi, Sayı 4, Nisan 1987.
41- "Hikmet" Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, İstanbul,1991.
42- Bursevî İsmail Hakkı,Tefsmi'l-ruhi'l-beyân, (nşr: Halil Eser), İstanbul, 1389.
43- Bustanî Abdullah, el-Bustân, Mu'cemu lugavi mutavvil, Beyrut, 1992.
44- Cahiz Ebi Osman Amr İbn Bahr, Kitâbü'l-hayevân, (nşr: Abdusselâm M. Hârûn), Mısır, 1966/1386 (I-VII).
45- el-Beyân ve't-tebyin, (nşr: Abdusselâm M. Hârûn), Beyrut,1993/1414 (I-IV).
46- Cebeci Lütfullah, Kur'ân'a Göre Takva, İstanbul, 1985.
47- Kur'ân'da Şer Problemi, Ankara,1985.
48- Cevherî İsmail b. Hammad, es-Sıhâh tacu'l-luğa ve sıhâhu'l-arabiyye, (thk: Ahmed Abdulğafur Attar), Beyrut, 1990 (I-VI).
49- Corbîn Henry, İslam Felsefesi Tarihi, (trc. Hüseyin Hatemi), İstanbul, 1986.
50- Cündioğlu Dücane, Anlamın Buharlaşması ve Kur'ân, İstanbul, 1995.
51- Cürcanî eş- Şerif Ali b. Muhammed, Kitâbu't- tarifât, (nşnMuhammed b. Abdulhakim el- Kâdî) Beyrut, 1991 /1411
52- Çağırıcı Mustafa, İslam Düşüncesinde Ahlâk, İstanbul, 1989
53- "Ahlak" mâ., Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul,1989
54- Çamdibi H. Mahmut, Din Eğitimine Giriş, İstanbul, 1989
55- Şahsiyet Terbiyesi ve Gazali, İstanbul, 1994
56- Çelik İbrahim, "Furkan" md. Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul,1996
57- Çoban Mehmet, "İlk Bilgi", Kelime Dergisi, say. 3 yıl, 8/1986
58- Darîmî Ebu Muhammed Abdullah b. Abdurrahman b. Fadl Es Semerkandi, Sünen-i Dârimî, (thk:Mustafa Rayb el-Buğa), İstanbul, 1992
59- Demirci Muhsin, Vahiy Gerçeği, İstanbul, 1996
60- Derveze izzet, (Asrun-nebi), Kura'n'a Göre Hz. Muhammed'in Hayatı, (trc. Mehmet Yolcu), İstanbul, 1995 (I-III)
61- Develioğlu Ferit, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ankara, 1962
62- Dewey John, Düşüncenin Terbiyesi, (trc. Orhan Etker, Sabri Akdeniz, Baha Arıkan), İstanbul, 1957
63- Dodurgali Abdurrahman, İbn Sina Felsefesinde Eğitim, İstanbul, 1995
64- Doğrul Ömer Rıza, Tanrı Buyruğu, (Kur'ân'ı Kerim Tercüme ve Tefsiri Şerifi), İstanbul, 1947
65- Draz M. Abdullah, Kur'ân Ahlakı, (trc:Emrullah Yüksel, Ünver Günay), İstanbul, 1993
66- Ebu Ceyb Sa'di, el-Kâmûsu'1-fıkhiyye, Şam,1988/1408
67- Ebu Zehra Muhammed, İslam Hukuk Metodolojisi, (trc. Şener Abdulkadir), Ankara,1979
68- Ebü’l-Beka Eyyub b. Musa el-Hüseyni el- Kufevi,el-Kitâb el-külliyât, Mu'cemu fi'l-mustalahat ve'1-furuku'l-lugaviyye, (thk:Adnan Derviş, Muhammed Mısri), Beyrut, 1992/1412
69- Ebu’s-Suûd Muhammed İbn Muhammed el-İmadi, İrşadu'l-akli selim ila mezaya'l-Kur'ân'il-kerim, Beyrut, ty. (I-V)
70- Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul, 1982 (I-IX)
71- Kur'ân'ı Kerim ve Meali, (hzr, Dücane Cündioğlu), İstanbul, 1993
72- Emin Ahmet, Fecrü'l-İslam, (trc. Ahmet Serdaroğlu), Ankara, 1976
73- Endülisî Ebi Muhammed Abdulhak b. Galib b. Atiyye, el- Muharraru'l- veciz fi tefsîri'l -kitâbi'l -aziz, (thk: Abdusselam Abduşşafi Muhammed), Beyrut, 1993 /1413
74- Eraydın Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul, 1994
75- Erdoğan Mehmet, Akıl Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İstanbul, 1995
76- İslam Hukukunda Ahkamın Değişmesi, İstanbul, 1990
77- Ersoy Mehmet Akif, Kur'ân’ı Kerim'den Ayetler, (hzr: Ömer Rıza Doğrul), İstanbul,1976
78- Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetnâme, (Sad: Turgut Ulusoy) Hasankale, 1991, (I-IV)
79- Esad Mahmud, Tarihi Dini İslam, (sad. A. Lütfı ve Osman Kazancı), İstanbul,I983
80- Esed Muhammed, Kur'ân Mesajı, (trc. Ahmet Ertürk, Cahit Koytak), İstanbul, 1996
81- Fadlullah Muhammed Hüseyin, Kur'ân'da Davet Metodu, (trc. Sıbğatullah Kaya), İstanbul, 1994
82- Farabi, el-Medinetü'l-fâzıla, (trc. Nafiz Danışman), İstanbul, 1990
83- İhsaü'1-ulum, (trc. Ahmet Ateş), İstanbul, 1990
84- Fayda Mustafa, "Cahiliye" md. Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul,1993
85- Fazlurrahman Ensâri, İlimden Felsefeden Dine, (trc. Kemal Kuşçu), İstanbul, 1967
86- Ana Konularıyla Kur'ân, (trc. Alpaslan Açıkgenç), Ankara, 1987
87- Ferra Ebi Zekeriyya Yahya b. Ziyad, Meâni'l-Kur'ân, (thk: Muhammed Ali Neccar), Beyrut, 1980 (I-III)
88- Fernand Schwarz, Kadim Bilgeliğin Yeniden Keşfi, (trc:Ayşe Meral Aslan), İstanbul, 1997
89- Fersahoğlu Yaşar, Kur'ânda Zihin Eğitimi, İstanbul, 1996
90- Ferahidi Ebi Abdirrahman el-Halil bin Ahmed, Kitabu'l-ayn, (thk:Mehdi el-Mahzumi, İbrahim es-Samerai), Beyrut, 1988/1408 (1-VIII)
91- Firüzabadî Mecduddin Muhammed b. Yakub, Besâiru zevi't-temyiz fi letaifil-kitabi'l aziz, (thk:Muhammed Ali Neccar), Beyrut, ty. (I-VI)
92- Kâmûsu'l-muhit, Beyrut, 1991/1412 (I-IV)
93- Garaudy Roger, 20. Yüzyıl Biyografisi, (trc. A. Zeki Ünal), Ankara, 198
94- Yaşayan İslam, (trc. Mehmet Bayraktar), İstanbul, 1995
95- Gazalî Muhammed, Kur'ân'ı Anlamada Yöntem, (trc. Emrullah İşler), Ankara, 1993
96- Gazalî Ebû Hamid, İhyâu-ulûmuddin, Mısır.ty. (I-IV)
97- Mîzânu'l-amel, Mısır,ty.
98- el-Müstâsfâ min ilmi usul, Bulak,1324 (l-II)
99- el-İktisâd fi'l-itikâd, heyrut, 1988
100- Mearkü'1-Kuds (Hakikat Bilgisine Yükseliş), (Çev. Serkan Özburun), İstanbul,1995
101- Gölpınarlı Abdulbaki, Nehcü'l-belâğa, İstanbul, 1972
102- Gutas Dimitri, Classical Arabic Wisdom Literatüre: Nature And Scope, leournal of the American Oriental Society ,Yale University, 101. 1, 1981.
103- Gündüz Şinasi, Sabiiler Son Gnostikler, Ankara, 1995.
104- Gürbüz Faruk, Kufân'da Denge, İstanbul, 1997.
105- Hadduri Macid, İslamda Adalet Kavramı, (trc Selahaddin Ayaz), İstanbul, 1991.
106- Halebi Ahmed b.Yusuf, Umdetü'l-huffaz fi tefsiri eşrefi'l-huffaz, Mu'cemu'l-lugavi li elfazi'l-kur'ân'il kerim, (thk:Muhammed Tunci), Beyrut, 1993/1414 (I-IV).
107- Hanbeli Şakır, Usulü'l-fikhı'l-İslami, 1368/1948, yy.
108- Hançerlioğlu Orhan, Felsefe Ansiklopedisi, (Kavramlar ve akımlar), İstanbul, 1979.
109- Hatemi Hüseyin, Temel Kaynaklardan Yararlanmada Yöntem, İstanbul,1988.
110- Hatiboğlu Mehmet Said, Hz. Peygamberin Vefatından Emevilerin Sonuna Kadar Siyası İçtimai Hadislerle Hadis Münasebetleri, Yayınlanmamış Doçentlik Tezi,ty.
111- Havva Said, el-Esas fit-tefsîr, (trc: M. Beşir Eryarsoy), İstanbul, 1990 (I-XVI).
112- Hessen j., Bilgi Teorisi, (trc. Yunus Kazım Koni), Beylerbeyi, 1939.
113- İbn Abdürabbîh Ebi Ömer Ahmed b. Muhammed el-Endülisi, Kitâbu'l-'ikdil ferît, Beyrut, ty.
114- İbn Aşûr Muhammed Tahir, İslam Hukuk Felsefesi, (trc. Vecdi Akyüz, Mehmet Erdoğan), İstanbul, 1988.
115- Tefsîrü't-tahrk ve't-tenvir, ty. (I-XXX).
116- İbn Düreyd, Ebi Bela Muhammed b. el-Hasen, Cemheretü'l- luğa, Beyrut, 1987 (I-III).
117- İbn Faris Ebul Hasen Ahmed,Mu'cemu mekayisu’l-luğa,(thk:Abdusselam Muhammed Harun), Beyrut,1991 (I-VI).
118- Mucmelu'l-luğa, (thkZüheyr Adüimuhsin Sultan), Beyrut,1986 (I-IV).
119- İbn Haldğn, Mukaddime, (trc. Zakir Kadiri Ugan), İstanbul, 1986 (I-III) .
120- İbn Hanbel, Ahmed b. Muhammed, el-Müsned, İstanbul,1992 (I-IV).
121- İbn Hişam Ebi Muhammed Abdulmelik, es-Siretun-nebeviyye, (thk:muhammed Ali Kutub, Muhammed ed-Dali Balta), Beyrut, 1995/ 1416 (I-V).
122- İbn Kayyım el Cevziyye, Ebi Abdillah Muhammed b. Ebi Bekr b. Eyyub, Medâricü's-salikin, beyne menazile iyyakena'budü ve iyyakenestain, Beyrut, ty. (l-III).
123- İbn Kesir İmadüddin Ebi'l-Fida İsmail,Tefsîru'l-kur'ân' il azim, Beyrut 1994/ 1415 (I-IV)
124- İbn Kuteybe Ebu Muhammed Abdullah b. Müslim Ed-Dineveri, Uyûnü'l- ahbâr (nşnYusuf Ali Tavil-Müfid Muhammed Kumeyha), Beyrut,1986 (I-IV).
125- İbn Mace Ebu Abdillah Muhammed İbn Yezid el-Kazvini, Sünen, (thk: Muhammed Fuat Abdulbaki), Beyrut,1952 (MI).
126- İbn Manzûr Ebul Fadl Cemaleddin Muhammed İbn Mükerrem, Lisânü'l-arab,(thk: Abdullah Ali el-Kebir, Muhammed Ahmed Hasbullah, Haşim Muhammed Şazeli), Kahire, ty. (I-VI).
127- İbn Miskeveyh, Tehzibü'l-ahlâk (ahlakı olgunlaştırma), (trc. Abdulkadir Şener,Cihat Tunç,İsmet Kayaoglu), Ankara, 1983.
128- İbn Rüşd, Faslü'l-makâl, (Felsefe Din ilişkisi), (trc. Bekir Karlığa), İstanbul, 1992.
129- İbn Sina Ebu Ali el-Hüseyin İbn Abdullah, el-Burhan min kitabi'ş-şifa (TM:Abdurrahman Bedevi), Kahire, 1966.
130- İbn Sina Ebu Ali el-Hüseyin İbn Abdullah, eş-şifa el- ilahiyat, (Neşr: İbrahim Medkur, thk:G. Anavvati, Said Zayid), ty., yy. (I-II).
131- İbnü'l-Arabî Ebi Bekr Muhammed b.Abdullah,Ahkârnu'l-kur'ân, (thk: Muhammed Abdulkadir Ata), Beyrut,1988/1408 (I-IV).
133- İbnü'n-Nedim, el-Fihrist fî ahbâri'l-ülemâi'l-musannifin mine'l-kudemâ vel-muhaddisîn ve esmâi kütübihim, 1985, yy.
134- İbnü'1-Esir Mecdud-din Ebu's-Se'adet el-Mübarek b. Muhammed el-Cezeri, en-Nihâye fi garibil hadis, (thk:Tahir Ahmed ez-Zavi, Mahmud Muhammed et-Tanahi) Beyrut, ty (I-V).
135- İhvan-u’s-Safa, Resâilu İhvâni's-safâ, (thk: Arif Tamer), Beyrut, 1995.
137- İsmail b. Abbad, el-Muhit fi'l-luğa, thk: Muhammed Hasan el-Yasin), Beyrut, 1994 (I-XI).
138- İz Mahir, Tasavvuf (mahiyeti büyükleri ve tarikatlar), (nşr. M. Ertugrul Düzdağ), İstanbul, 1990.
139- İzmirli İsmail Hakkı, İslam Felsefesi Tarihi I, İstanbul, 1338.
141- İzutsu Toshihiko, Kur'ân'da Allah ve İnsan, (trc. Süleyman Ateş), İstanbul, ty.
142- Dini ve Ahlaki Kavramlar, (trc. Selahattin Ayaz), İstanbul, 1991.
144- Karabaşoğlu Metin, Kur'ân Okumaları, İstanbul, 1996.
145- Karaman Hayreddin, "Fıkıh Md. ", Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1996.
146- Kasımî Muhammed Cemaleddin, Tefsirul-kasımi, mehasinu't-te'vil, (tsh: Muhammed Fuad Abdulbaki), Kahire, ty. (I-XVII).
147- Keklik Nihat,-Felsefenin İlkeleri, (Felsefeye Giriş), İstanbul, 1982.
148- Kelabazî, Doğuş Devrinde Tasavvuf, Taarruf, (hzr. Süleyman Uludağ), İstanbul, 1979.
149- Kermî Hasan Said, el-Hâdî ila lügati'l- arab, Beyrut, 1991/1411 (I-IV).
150- Kılıç Sadık, Fıtratın Dirilişi, İstanbul, 1991.
151- İslamda Sembolik Dil, İstanbul,1995.
152- Ruhsal Yozlaşma Toplumsal Çürüme, Ankara, 1987.
153- Kınalızade Ali Efendi, Ahlâkı Alâî, (hzr. Hüseyin Algül), İstanbul, ty.
154- Kindi, Felsefi Risaleler, (trc Mahmut Kaya), İstanbul, 1994.
155- Kırbaşoğlu Hayri, İslam Düşüncesinde Sünnet, Ankara,1993.
156- Kılavuz Ahmet Saim, Anahatlarıyla İslam Akaidi ve Kelama Giriş, İstanbul,1997.
157- Kocabaş Şakir, İslamda Bilginin Temelleri, İstanbul,1997
158- Koçyiğit Talat, Cerrahoğlu İsmail, Kur'ân'ı Kerim Meal ve Tefsiri, Ankara, 1985.
159- Konyalı Vehbi Efendi, Hülâsatül-beyân fi tefsîrül Kur'ân, İstanbul,1966 (I-XVI).
160- Kurtubî Ebu Abdillah Muhammed İbn Ahmed, el-Cami li ahkami’l-Kur'ân (tsh:Ahmed Abdulhalim el-Berduni), Beyrut, 1985/1405 (I-XX).
162- "Gaiyyet Md. "Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1996.
163- "Düşünme Md. " Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1994.
164- Kutub Muhammed, İslam Düşüncesinde Sanat, (trc. Akif Nuri), İstanbul,1979.
165- Kutub Seyyid, Fizilâli'l-kur'ân, Beyrut, 1995/1415 (I-VI).
166- Lahbabî M. Aziz, İslam Şahsiyetçiliği, (trc. İsmail Hakkı Akın), İstanbul,1972.
167- Malik b. Enes, Muvatta, (thk: Beşşar Avad Maruf-Mahmud Muhammed Halil), İstanbul, 1992 (I-II)
168- Maturîdî Ebi Mansur Muhammed b.Muhammed b.Mahmud, Kitabu't-tevhid, (thk: Fethullah Huleyf), İstanbul, 1979.
169- Medar Ali, İnsan Eğitiminin Kur'ân't Metodu, (trc: Ali Yüksel), İstanbul, 1987.
170- Merağî Ahmed Mustafa, Tefsîru'l-meraği, (thk Abdusselam Abduşşafî Muhammed), Beyrut, ty. (I-X).
171- Mevdüdi Ebü'l Alâ, İslami Hareketin Ahlaki Dinamikleri, (trc. Namık Yazıcı), İstanbul, 1986.
172- Tefiıimül Kur'ân, (trc. Nazife Şişman, Yusuf Karaca, Muhammed Han Kayani, İsmail Bosnalı, Ali Ünal, Hamdi Aktaş), İstanbul,1986 (I-VII).
173- Mevlana, Mesnevi, (Çev;Veled İzbudak, Gözde geç: Abdülbaki Gölpınaılı), İstanbul, 1991, (I-VI).
Meydan Larousse, İstanbul, ty.
174- Mu'cemu Elfazi'l-Kur'ân'il-Kerim, Mısır Arap Cumhuriyeti Dil Kurumu, Kahire, 1988.
175- Mutahhari Murtaza, Adli İlahi, (trc. Hüseyin Hatemi), İstanbul, 1988.
176- Hayatın Hedefi, (trc. Kerim Güney), İstanbul, 1986.
177- İnsanı Kamil, (trc. Şeyhmus Okur), İstanbul, 1989.
178- Kur'ân'i Araştırmalar (1) (trc. Cafer Bayar), İstanbul,1996.
179- Felsefe Dersleri I, (trc. Ahmet Çelik), İstanbul, 1997.
181- Nasr Seyyid Hüseyin İslamda Düşünce ve Hayat, (frc. Fatih Tatlılıoğlu) İstanbul ty .
182- Nesaî Ebu Abdinahman Ahmed b.Şuayb b.Ali b. Bahr b.Sinan b.Dinar, es-Sünenü'l-kübrâ, (thk:Abdülfettah Ebu Gudde), İstanbul,1992.
183- Nesefî Abdullah b. Ahmed b. Mahmud, Tefsînı nesefı, Medâriku't-tenzil ve Hakâikut-te'vil, (thk İbrahim Muhammed Ramazan), Beyrut, 1979/1408 (1-11) .
184- Nevin Abdulhalık Mustafa, İslam Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, (trc. Vecdi Akyüz), İstanbul, 1990.
185- Nisaburî Nizamuddin el-Hasen b. Muhammed b. Hüseyin el-Kumi, Ğaraibu'l Kur'ân ve rağaibu'l furkan, Beyrut, 1980/1400 (Taberi kenarında).
186- Özaydar Sabrı, Psikoloji, İstanbul, 1970.
187- Özbek Abdullah, Bir Eğitimci Olarak Hz. Muhammed, Konya, 1988.
188- Özcan Hanifı, Epistemolojik Açıdan İman, İstanbul, 1992.
189- Maturidi'de Bilgi Problemi, İstanbul, 1993.
190- Maturidi'ye Göre Dini Çoğulculuk, İstanbul, 1995.
191- "Maturidi'ye Göre Hikmet Terimi", İslami Araştırmalar Dergisi 2, Ocak 1988.
192- Özsoy Ömer, Sünnetullah, Ankara,1994.
193- Özşenel Mehmet,"Hikmet Hadisi Üzerine Bir İnceleme "Divan ilmi Araştırmalar Dergisi, 2, 1996.
194- Öztürk Yaşar Nuri, Kur'ân'ın Temel Kavramları, İstanbul,1993.
195- Pazarlı Osman, İslamda Ahlak, İstanbul, 1972.
196- Rağıb el-İsfehani Ebi'l-Kasim el-Hüseyin b. Muhammed, el-Müfredât fi ğaribi'l-Kur'ân, (thk Muhammed Seyyid Kîylâni), Mısır, 1961/1381.
197- Razi Fahreddin Muhammed b. Ömer b. Hüseyin b. Hasan İbni Alî, Mefâtîhu'l-ğayb, (Tefsîru'l-kebir), (nşr: M. Muhyiddin Abdülhamîd), Beyrut, 1990/1411 (I-XXXII).
198- Reşid Rıza Muhammed, Muhammedi Vahy, (trc. Salih Özer), Ankara, 1991.
199- Tefsîru'l-Kur'ân'il-hakim, eş-şehir bi tefsîri'l-menar, Beyrut, ty. (I-XII).
200- Russel Bernard, Felsefede İbni Metod, (trc. Hamdi Akverdi), İstanbul, 1940.
201- Sabûni Muhammed Ali, Safvetü’l-tefasir, İstanbul, 1987(I-III).
202- Maturidiyye Akaidi, (trc. Bekir Topaîoğlu), İstanbul, 1978.
203- Saka Şevki, Kur'ân'ı Kerim'in Davet Metodu, İstanbul,1991.
204- Selvî Dilaver, Kur'ân ve Tasavvuf, istanbul, 1997.
205- Serdar Ziyaeddin, Hilal Doğarken, (trc. Sahabettin Yalçın), İstanbul, 1994.
206- Serinsu A. Nedim, Kur'ân Nedir?, İstanbul, 1996.
207- Sezen Yumni, Tarihi Maddeciliğin Tahlil ve Tenkidi, İstanbul, 1984.
208- Sicistanî Ebi Bekr Muhammed bin Aziz, Ğaribul Kur'ân, Dımışk, 1993/1414.
209- Sühreverdî, Avarifu'l-mearif, (trc. H. Kamil Yılmaz, İrfan Gündüz), İstanbul, 1993.
211- Şaban Zekiyyüddin, İslam Hukuk İlminin Esasları, (trc. İbrahim Kafi Dönmez), Ankara, 1990 .
212- Şafii Muhammed İdris, er-Risâle, (thk:Muhammed Seyyid Kîylânî), İstanbul, 1985.
213- Şehrîstanî Muhammed b. Abdülkerim, el- Milet ve'n-Nihal, ( tash: Ahmed Fehmi Muhammed), Beyrut, 1992.
214- Nihâyetü'l-ikdâm fi 'ilmi'l-kelâm, yy. ,ty.
215- Şener Abdulkadir, Kıyas İstihsan İstislah, Ankara, 1981.
216- Şevkanî Muhammed İbn Ali İbn Muhammed, Fethu'l kadir, (el-Cami beyne fetmeyi'r-rivaye ve'd-diraye min ilmi't-tefsir), (thk:Abdurrahman Umeyra), Mısır, 1964 (I-VI).
217- İrşâdü'l-Fuhûl ilâ tahkîki'l-hak min ilmi'l-usul, Beyrut, ty.
218- Tabatabai Muhammed Hüseyin, elMizânfi tefsîri'l-kur'ân ,Beyrut, 1991 (I-XXI).
219- Taberî Ebi Cafer Muhammed b. Cerir, Câmiu'l-beyân fi tefsîri'l-kur'ân, (thk:Beyrut, 1980/1400 (I-XXX).
221- Gazzâli'nin Düşünce Sisteminin Temelleri, İstanbul, 1989.
222- "Bilgi Md. ", Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1992.
223- Tehanevi Muhammed b. Ali b. Ali, Keşşâfü istilahatil fünun, Beyrut, ty. (I-III).
224- Tilmsani Afifüddin Süleyman, Esmâü'l-Hüsnâ, (trc: Selahaddin Alpay), İstanbul,1996.
225- Tirmîzî Ebu İsa Muhammed İbn İsa İbn Sevre, Câmiu's-sahih (Sünenu't-tirmizi) (nşr:Ahmed Muhammed Şakir), İstanbul, 1992.
226- Topaloğlu Bekir, "Basir Md. " Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul,1992.
227- Topçu Nureddin, Bergson, İstanbul, 1968.
228- Tueyleb Abdulmunim Ahmed, Fethu'r-rahman fi tefsîri'l-Kur'ân, Suudî Arabistan, 1995 (I-VII).
229- Tûsî Ebu Nasr Serrac, el-Luma, (hzr. H. Kamil Yılmaz), İstanbul, 1996.
230- Ukaylî Ebu Cafer Muhammed b. Amr, Kitabu'd-duafai'l-kebir, (thk. Abdülmu'ti Emin Karaci), Beyrut, 1984.
231- Uludağ Süleyman, İslam Düşüncesinin Yapısı, İstanbul, 1985.
233- "Abes Md", Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1989
234- "Amel Md", Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul,1989.
235- "Basiret Md" Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul,1992.
236- "GafletMd. "Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1996.
237- "Firaset Md. " Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1996.
238- Ülken Hilmi Ziya, İçtimai Doktrinler Tarihi, İstanbul, 1941.
239- Felsefeye Giriş 1, Ankara,1957.
240- Ünal Ali, Kur'ânda Temel Kavramlar, İstanbul,1986.
241- Watt W. Montgomery,Hz. Muhammedin Mekkesi, (trc. M. Akif Ersin) Ankara, 1995.
242- Yahya Osman, Ulamın Derimi Tezahürleri, (trc. Sabri Hizmetli), Ankara, 1985.
243- Yakıt İsmail, Mevlana ve Goethe'de Hikmet ve Felsefe, İsparta, 1995.
244- Yerlîkaya İlhan, "Basiret Md", Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1992.
245- Yurdagur Metin, "Basar Md", Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1992.
246- Yıldırım Suad, Kur'ânda Uluhiyyet, İstanbul,1987.
247- Yüksel Emrullah, "İlahi Fiillerde Hikmef, Erzurum Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı, 8, Erzurum, 1988.
248- Zeccac Ebu İshak İbrahim b. es-Seri, Meâni'l-Kur'ân ve irabuhu, (thk: Abdulcelil Abduhşelebi), Beyrut, 1988/1408 (I-V).
249- Zemahşeri Ebu'l-Kasım Carullah Mahmud İbn Ömer, el-Keşşafan hakaikı gavamizi't-tenzîl ve uyunil-ekâvîl fi vikûhi't-te'vîl, Beyrut, ty. (1-IV).
250- Esasü't-belâğa, Beyrut, ty.
251- Zencani Mahmut İbni Ahmed, Tehzibu's-sıhâh, (thk:Abdüsselam Muhammed Harun), Ahmed Abdulgafur, Mısır,1952.
252- Zeydan Abdulkerim, el-Veciz fi usutü'l-fıkhıyye, İstanbul, 179.
253- el-Medhâl li diraseti'l-İslamiyye, Bağdat, ty.
[1] Bakara: 2/269.
[2] Abdulbaki, Mu'cem, 212-215.
[3] İbn Fâris, Mücmel, I, 246; İbn Fâris, Mekâyis, II, 91; Sicistani, Ğaribul Kur'ân, 181.
[4] İbn Fâris, Mücmel, I, 246; Ahmet Rıza, Metnü'1-Luğa, II, 139.
[5] İbn Fâris, Mücmel, I, 246.
[6] Yakıt, Mevlana Ve Goethe'de Hikmet ve Felsefe, SDÜİFD say. 2, s. I.
[7] Cevheri, Sıhâh, V, 1902; İbn Fâris, Mücmel, I, 246, İbn Fâris, Mekâyis, II, 91; Sicistanî, Ğaribul Kur'ân, 181; İbn Manzûr, Lisân, II, 953; İsfahânî Müfredat, 126; Kermi, Hâdî, I, 509; İsmail b. Abbad, Muhit fîl-Luğa, II, 387
[8] Cevheri, Sıhâh, V, 1902; İbn Fâris, Mücmel, 1, 246; İbn Fâris, Mekâyis, II, 91; Fîruzâbâdi, Kâmûs, IV, 137; İsfahani, Müfredat, 126; İbnü'l Esir, en-Nihâye, I, 420; Halebî, Umdetül Huffaz, I, 507; İsmail b. Abbad, Muhit fil-Luğa, II, 387; Kermî, Hâdî, I, 509.
[9] İslam Ansiklopedisi, Meb, XIII, 639-642; (Züheyr b. Ebi Sulma el Muzani (m. VI-VII asır). Cahiliyye devri Arab şairlerinden olup, İmru'l Kays ve Nabiğa ile birlikte eski şiirin üç büyük sanatkarlarındandır. Eski şiirin ana mevzularını başarıyla işlemiş ve en beğenilenleri kasidelerinden methiyelerdir.)
[10] Cevheri, Sıhâh, V, 1902.
[11] Cevheri, Sıhâh, V, 1902; İbn Fâris, Mücmel, I, 246, İbn Fâris, Mekâyis, 11,91; Zemahşeri, Esasü'l-belağa, 137; Firahidi, Kitabu'l Ayn, 111,66; Ahmet Rıza, Metnül-Lüğa, II, 139.
[12] İbnü'l-Esîr, en-Nihâye, 1,420; İbn Düreyd, Cemheretül Lüğa, I, 564; İbn Fâris, İbn Fâris, Mekâyis, II, 91.
[13] (?-733 ?m.) İA, III,109 (Cerir b. Atiye Mudari Temim kabilesinin bir kolu olan Beni Kuleyb b. Yarbu aşiretine mensuptur. Emeviler devrinin en önemli Arab hicivcisidir. Muaviye zamanında şöhret kazanmıştır. Cerir şiirlerinde bedevi gibi görünür.)
[14] Cevheri, Sıhâh, V, 1902; İbn Fâris, Mücmel, 1, 246, İbn Fâris, Mekâyis, 11, 91; İsfahanı, Müfredat, 126; Firahidî, Kitabul Ayn, III, 67; Halebî, Umdetül Huffaz, I, 507; Kermî, Hâdî, I, 509; İsmail b. Abbad, Muhit fil-Luga, II, 387.
[15] İbnü'l-Esîr, en-Nihâye, I, 420.
[16] İbnü'1-Esîr, en-Nihâye, I, 420; İbn Manzûr, Lisân, II, 953; Halebî, Umdetül Huffaz, 1,510.
[17] İbn Manzûr, Lisân, II, 952; Halebi, Umdetül Huffaz, I, 509; Kermî, Hâdî, I, 509.
[18] Cevheri, Sıhâh, V, 1901; İsfahani, Müfredat, 126; Bustânî, el-Bustân, 354.
[19] Cevheri, Sıhâh, V, 1901; İsfahânî, Müfredat, 126.
[20] Nisa: 4/58.
[21] Maide: 5/95.
[22] İbnü'1-Esîr, en-Nihâye, I, 419; Firahidî, Kitabu'l Ayn, III, 67; İbn Manzûr, Lisân, II, 952; İsmail b. Abbad, el-Muhit fil-Luğa, II, 387; Kermî, Hâdî, I, 510.
[23] Cevheri, Sıhâh, V, 1902; Firahidi, Kitabu'l Ayn, III, 67; İbn Manzûr, Lisân, II, 953; İsmail b. Abbad, el-Muhit fil-Luğa, II, 387.
[24] Hac: 22/52.
[25] Hud: 11/1.
[26] Firuzâbâdî, Kâmûs, IV, 137; İbn Manzûr, Lisân, II, 952.
[27] İbn Manzûr, Lisân, II, 953; Kermî, Hâdî, I, 510.
[28] İbnü'1-Esîr, en-Nihâye, I,419.
[29] İbnü'1-Esîr, en-Nihâye, I,419; İbn Manzûr, Lisân, II, 952.
[30] İsfahani, Müfredat, 127.
[31] 68/687.
[32] İbnü'1-Esîr, en-Nihâye, I, 419.
[33] İbn Manzûr, Lisân, II, 953.
[34] Al-i İmran: 3/7.
[35] Taberî, Câmi'u'l-beyân, III, 113; İsfahani, Müfredat, 128; Halebî, Umdetül Huffaz, I, 508.
[36] Muhammed: 47/20.
[37] Fîrûzâbâdi, Besair, II, 487-488; Halebî, Umdetül Huffaz, I, 508.
[38] İbn Manzûr, Lisân, II, 954; Kermî, Hâdî, I, 511; Firuzâbâdî, Kâmûs, IV, 137; İsmail b.Abbad, el-Muhit fil-Luga, II, 388. fl.
[39] İbn Manzûr, Lisân, II, 954; İbnü'1-Esîr, en-Nihâye, I, 420; Kermî, Hâdî, I, 511.
[40] 24/644.
[41] İbnü'1-Esîr, en-Nihâye, I, 420; İbn Manzûr, Lisân, II, 954.
[42] İbnü'1-Esîr, en-Nihâye, I, 420; İbn Manzûr, Lisân, II, 954; İsmail b. Abbad, el-Muhit fil-Luğa, II, 388.
[43] İbnü'1-Esîr, en-Nihâye, I, 420; İbn Manzûr, Lisân, II, 954; İsmail b. Abbad, el-Muhit fil-Luga, II, 388.
[44] İbnü'1-Esîr, en-Nihâye, I, 420; İbn Manzûr, Lisân, II, 954; İsmail b. Abbad, el-Muhit fil-Luga, II, 388.
[45] Cevheri, Sıhâh, V, 1902; Zemahşeri, Esasü'l-Belâgâ,, 137; İbn Manzûr, Lisân, II, 952; Fîruzâbâdî, Kâmûs, IV, 137; İsfahânî, Müfredat, 127; Kermî, Hâdî, I, 510.
[46] Cevheri, Sıhâh, V, 1902; Zemahşeri, Esasü'l belağa, 137; İbn Manzûr, Lisân, H, 952; Fîruzâbâdî, Kâmûs, IV, 137; Kermî, Hâdî, I, 510.
[47] Firahidi, Kitabu'l Ayn, III, 67; İbn Manzûr, Lisân, II, 952; Kermî, Hâdî, I, 509; İsmail b.Abbad, Muhit fil-Luğa, II, 387.
[48] Nisa: 4/60.
[49] Cevheri, Sıhâh, V, 1902; Firahidî, Kitabu'l Ayn, III, 66; İsfahani, Müfredat, 127; Kermî, Hâdî, 1,510.
[50] Firahidî, Kitabu'l Ayn, III, 66; Zemahşeri, Esasü'l-Belâğâ,, 137; Fîrûzâbâdi, Kâmûs, IV, 137.
[51] Firahidî, Kitabu'l Ayn, III, 66; Zemahşeri, Esasü'l-Belâğâ,, 137; İbn Manzûr, Lisân, II, 952.
[52] Firahidî, Kitabu'l Ayn, III, 66; Zemahşeri, Esasü'l-Belâğâ,, 137; İbn Manzûr, Lisân, II, 952.
[53] Nisa: 4/35.
[54] Enam: 6/114.
[55] Nisa: 4/65.
[56] İbn Fâris, Mücmel, I, 246, İbn Fâris, Mekayis, II 91; Cevheri, Sıhâh, V, 1902; Kermî, Hâdî, I, 511; -.sim Efendi, Kâm”s Tercemesi, IV, 245; İsmail b. Abbad, el Muhit fil-Luğa, II, 387.
[57] İbn Manzûr, Lisân, II, 952; Fîruzâbâdî, Kâmûs, IV, 137; İsmail b. Abbad, el Muhit fil-Luga, II, 387; Kermî, Hâdî, I, 511.
[58] Tirmizî, Zekat, 158.
[59] Firahidî, Kitabu'l Ayn, III, 66 ;Cevheri, Sıhâh, V, 1902 ; İbn Manzûr, Lisân, II, 952; İsmail b. Abbad, el Muhit fil-Luğa, II, 388;
[60] Cevheri, Sıhâh, V, 1902; İbnü'1-Esîr, en-Nihâye, 1, 419; İbn Fâris, Mekayis, II, 91; Zemahşerî, Esasü'l-Belâğâ,, 137; İbn Manzûr, Lisân, II, 953; Fîruzâbâdî, Kâmûs, IV, 137.
[61] Cevheri, Sıhâh, V, 1902 ; İbnü'1-Esîr, en-Nihâye, I, 419; İbn Fâris, Mekayis, II,92; İbn Manzûr, Lisân, II, 953; İsfahânî, Müfredat, 128; Halebi, Umdetül Huffaz, I, 510; Fîruzâbâdî, Besâir, II,492.
[62] İsfahani, Müfredat, 128; Halebî, I, 510; Kermî, Hâdî, I, 511.
[63] İbnü'1-Esîr, en-Nihâye, I, 420; İbn Manzûr, Lisân, II, 953.
[64] İbnü'1-Esîr, en-Nihâye, I, 420.
[65] İslam Ansiklopedisi, XI,765-767; (Tarfe b. Abd el Bekri (?-560?), miladi VI. asrın başlarında yaşamış bir Arab şairi olup, muallaka sahiplerindendir. Tar (a)fe lakabı olup, asıl adı Amr'dır. Şiirlerinde açık dini unsurlar gözükmez.).
[66] İbn Fâris, Mücmel, I, 246. İbn Fâris, Mekayis, 11,91; Cevheri, Sıhâh, V, 1902; İbn Manzûr, Lisân, II, 953.
[67] Cevherî, Sıhâh, V, 1901; Zemahşeri, Esasü'l-Belâgâ,, 137; Ebü'1-Bekâ, Külliyât, 380; İbn Manzûr, Lisân, II, 951; Kermî, Hâdî, I, 511; İsmail b. Abbad, el Muhit fil-Luğa, II, 387.
[68] Ebü'1-Bekâ, Külliyât, 380; Kermî, Hâdî, I, 511.
[69] İbn Manzûr, Lisân, II, 951.
[70] İbn Fâris, Mekayis, II,91; İbn Manzûr, Lisân, II, 953.
[71] İbnü'l-Esîr, en-Nihâye, I, 419; İbn Manzûr, Lisân, II, 951.
[72] Cevheri, Sıhâh,V, 1901 ; İbn Manzûr, Lisân, II, 951.
[73] 215/830.
[74] Cevheri, Sıhâh,V, 1901.
[75] Yunus: 10/1.
[76] Kamer: 54/5.
[77] İsra: 17/39.
[78] İbn Manzûr, Lisân, II, 951; İsfahani, Müfredat, 127.
[79] Tin: 95/8.
[80] Bakara: 2/34.
[81] İbn Fâris, Mücmel, I, 246; İbn Fâris, Mekâyis, II, 91; Zemahşerî, Esasü'l-Belâğâ, 137; Sicistâni, Ğarîbu'l Kur'ân, 183; Ahmet Rıza, Metnu'l Luğa, II,139; Bustâni, El Bustân, 354.
[82] İbn Fâris, Mücmel, I, 246; Cevheri, Sıhâh, V, 1902; İbn Manzûr, Lisân, II, 953; İsfahanı Müfredat, 126; Halebî, Umdetül Huffaz, I, 510; Kurtubi, el-Câmi, III, 330; Ebü'1-Bekâ, Külliyât, 382; Fîruzâbâdî, Kâmûs, IV, 137, Besâir, II, 487; Kermî, Hâdl, I, 509.
[83] İbn Fâris, Mücmel, 1, 246; Mekâyis, II, 91 Cevheri, Sıhâh, V, 1901 ; İbn Manzûr, Lisân, II, 953.
[84] Endülüsî, Tefsir, I, 364; Ebü'1-Bekâ, Külliyât, 382; Tehânevi, Keşşaf, I, 370; Kermî, Hâdî, I, 510; Merâğî, Tefsir, 1, 41; İbn Âşûr, Tefsîrü't-tahrîr, III, 61; Tabâtabâî, el-Mîzân, XXIII, 191.
[85] İbn Düreyd, I, 564.
[86] Ebü'1-Bekâ, Külliyât, 382;
[87] Kermî, Hâdî, I, 510.
[88] İsfahani, Müfredat, 127; İbn Fâris, Mekâyis, II,91; Kermî, Hâdî, I, 510; Ebü'1-Bekâ, Külliyât, 382; Elmalılı, Hak Dini, II, 915.
[89] İsfahânî, Müfredat, 127; İbn Manzûr, Lisân, II, 953; Tehânevi, Keşşaf, I, 370; Ebü'l-Bekâ, Külliyât, 382.
[90] Fîruzâbâdî, Kâmüs, IV, 137; Ebü'1-Bekâ, Külliyât, 382; Saka, Davet Metodu, 95.
[91] Ebü'1-Bekâ, Külliyât, 382; Zeccac, Meani'l Kur'ân ve İrabuhu, 1,351; Kurtubî Tefsîr, III, 330; Fîruzâbâdî, Kâmûs, IV, 137, Besâir, II, 487; Tabatabai, el-Mizan, XXIII, 191, III, 228; Meydan Larousse, V, 851; ->sım Efendi, Kâm°s Tercemesi, IV, 244; Ahmet Rıza, Metnu'l Luga, II, 140; Bustânî, El Bustân, 354.
[92] Ebül-Bekâ, Külliyât, 382; Ateş, Çağdaş Tefsîr, 1,468; Ahmet Rıza, Metnu'l Luğa. II, 139; Bustânî, El-Bustân, 354; Uludağ, İslamda Emir ve Yasakların Hikmeti, 7.
[93] 321/933.
[94] İbn Fâris, Mücmel, I, 246; Cevheri, Sıhâh, V, 1901-1902; İbn Manzûr, Lisân, II, 951-953; Zemahşeri, Keşşaf, 137; İsfahani, Müfredat, 127-128.
[95] 321/933.
[96] Tirmizî, İlm, 19; İbn Mâce, Zühd, 15.
[97] İbn Düreyd, Cemhere, I, 564.
[98] 321/933.
[99] Gutas Dimitri, Wisdom Literatüre, 50.
[100] 276/889.
[101] İbn Kuteybe, Uy°n, II, 118.
[102] 356/967.
[103] 570.
[104] Gutas Dimitri, Wisdom Literatüre, 50 (Ağani, 11/44' e atfen).
[105] 279/892-3.
[106] 273/877.
[107] Tirmizî, İlm, 19; İbn Mâce, Zühd, 15.
[108] İbn Düreyd, Cemhere, I, 564.
[109] Gutas Dimitri, Wisdom Literatüre, 50.
[110] 321/933.
[111] İbn Düreyd, Cemhere, I, 564.
[112] Gutas Dimitri, Wisdom Literatüre, 51.
[113] "Nabiğa ez-Zübyani Ebu Akrab, Ebu Umame Ziyad b. Muaviye b. Zubab, m. s. VI. asır'da yaşamış, hicretten az önce ölmüş ünlü dört arap şairindendir.Ne zaman doğduğu hakkında bir bilgi yoktur."bkz:İslam ansiklopedisi, meb. IX, 7-12.
[114] Câhiz, Hayevân, 5/555; Gutas Dimitri, Wisdom Literatüre, 51.
[115] 398/1007.
[116] Cevheri, Sıhâh, V, 1902.
[117] İbn Kuteybe, Uy°n, II, 138.
[118] 629.
[119] Gutas Dimitri, Wisdom Literatüre, 51 (Abdul Kadir El Bağdadi, Hizanatül Adab, I, 545 'e atfen)
[120] İbn Abdürabbih, el-'İkdü'l-ferid, II, 256.
[121] İbnü'1-Esîr, en-Nihâye, I, 419; Halebî, Umdetül Huffaz, I, 507.
[122] Gutas Dimitri, Wisdom Literatüre, 52 ( Not:Ancak kaynak değişmemiş, başka kaynak eklenmiştir. Tecrübe vb. yukarıda ifade edilenler yerini korumuştur.).
[123] İbn Abdürabbih, el-‘İkdü'l-ferid, II, 232.
[124] 110/728.
[125] Kasas: 28/14.
[126] İbn Kuteybe, Uy°n, II, 138.
[127] Gutas Dimitri, Wisdom Literatüre, 52.
[128] Uludağ, Emir ve Yasak, 7.
[129] 1352/1942.
[130] 103/721.
[131] Taberi, Câmi'u'l-beyân, IH, 60; İbn Kesir, Tefsîrü'l-Kur'ân, I, 329; Ebu Su°d, İrşâdu'l-Akli Selim, I, 262; Kurtubi, el-Câmi', III, 330; Elmalılı, Hak Dini, II, 916; Havva, el-Esas, II, 168.
[132] 150/767.
[133] 276/889.
[134] Taberi, Câmi'u'l-beyân, I, 436; Ebu Suûd, İrşâdu'1-Akli Selim, 1,262; Kurtubi, el-Câmî', III, 330; Elmalılı, Hak Dini, II, 916; Mehmed Vehbi, Hülasatü'l-Beyân, II, 500.
[135] 95/714.
[136] İbn Kesir, Tefsîrü'l-Kur'ân, I, 330; Ebu Suûd, İrşâdu'1-Akli Selim, I, 262; Kurtubî, el-Câmi', III, 330; Âlûsi, Rûhu'l-me'ânî, XXI, 83; Cürcânî, Ta'rîfât, 104; Elmalılı, Hak Dini, II, 917.
[137] 182/798.
[138] İbn Kesîr, Tefsirü'l-Kur'ân, I, 330; Kurtubi, el-Câmî', III, 330; Elmalılı, Hak Dini, II, 919.
[139] 82/701.
[140] 32/652.
[141] 90/709.
[142] İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, I, 330; Elmalılı, Hak Dini, II, 919; Havva, el-Esas, II, 168.
[143] Taberi, Câmi'u'l-beyân, XII, 105; Âlûsî,Rûhu'l-me'ânî, I, 387; Râzî, Mefâtîhu'1-ğayb, VII, 67; Elmalılı, Hak Dini, II, 919.
[144] 816/1413.
[145] Cürcâni, Ta'rîfât, 104; Elmalılı, Hak Dini, II, 919.
[146] Alûsî, Rûhu'l-me'âni, I, 387; Cürcâni, Tar’îfât, 105; Elmalılı, Hak Dini, II, 920; Kınalızâde, Ahlâki Alâi, 28.
[147] Elmalılı, Hak Dini, II, 921.
[148] Elmalılı, Hak Dini, II, 921.
[149] 606/1210.
[150] Râzî: Mefâtîhu'l-ğayb, VII, 67; Elmalılı, Hak Dini, II, 921.
[151] Kurtubî, el-Câmî', III, 330; Eimalılı, Hak Dini, II, 926.
[152] Elmalılı, Hak Dini, II, 926.
[153] Elmalılı, Hak Dini, II, 926.
[154] Elmalılı, Hak Dini, II, 926.
[155] Elmalılı, Hak Dini, II, 926; Mehmet Vehbi, Hülasatü'l-beyân, II, 500.
[156] Elmalılı, Hak Dini, II, 926; Koçyiğit, Cerrahoglu, Tefsîr, I, 232.
[157] 136/753.
[158] Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXIII, 88; İbn Kesir, Tefsîrü'l-Kur'ân, I, 330; Kurtubî, el-Câmî', III, 330, XIV,59; Râzî, Mefâtîhu'1-ğayb, VII, 67 Elmalılı, Hak Dini, II, 926; Mevdudi, Tefhim, I,167; Havva, el-Esas, I,168; Kasimî,Tefsîru'l-Kasimi,V, 1328.
[159] 143/760.
[160] 90/709.
[161] 118/736.
[162] Taberi, Câmi'u'l-beyân, III, 60; İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, I, 330; Kurtubî, el-Câmî', III, 330; Âlûsî, Rûhu'l-me'ânî, III, 42; Elmalılı, Hak Dini, II, 928; Havva, el-Esas, I, 169.
[163] 32/652.
[164] 105/723.
[165] 68/687.
[166] 90/709.
[167] Taberi, Câmi'u'l-beyân, III, 60; Zeccâc, Meani'l Kur'ân, I, 351; İbn Kesîr. Tefsîrü'l-Kur'ân, I, 329; Râzî, Mefâtîhu'1-ğayb, VII, 67; Mevdudi, Tefhim, I,167.
[168] Ateş, Çağdaş Tefsir, I, 258.
[169] 32/652.
[170] İbn Kesir, Tefsîrü'l-Kur'ân, I, 330; Elmalılı, Hak Dini, II, 928; Havva, el-Esas, II, 169.
[171] Taberi, Câmi'u'l-beyân, III, 60; Kurtubi, el-Câmî', III, 330; Elmalılı, Hak Dini, II, 928.
[172] 110/728.
[173] Kurtubî, el-Câmî', III, 330; Elmalılı, Hak Dini, II, 928.
[174] 182/798.
[175] Taberi, Câmi'u'l-beyân, III, 60; İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, I, 330; Âlûsî, Rûhu'l-me'ânî, III, 42; Havva, el-Esas, II,168.
[176] 179/795.
[177] Taberi, Câmi'u'l-beyân. III, 60; İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, 1, 329; Kurtubî, el-Câmî', III, 330.
[178] Taberi, Câmi'u'l-beyân, III, 60; Kurtubî, el-Câmî', III, 330; Elmalılı, Hak Dini, II, 928.
[179] 774/1373.
[180] İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, 1,330; Âlûsî, Rûhu'l-me'ânî, XV, 77 ; Havva, el-Esas, II,168.
[181] 1992.
[182] 1979.
[183] Mevdudi, Tefhim, I, I67; Esed, Kur'ân Mesajı, II, 568.
[184] 333/944.
[185] Mâturîdi, Kitabü't-Tevhid, 97.
[186] 816/1413.
[187] Cürcâni, Tari’fât, 104
[188] İslam Aniklopedisi, Meb, V, 481.
[189] Attas, Modern Çağ ve İslami Düşünüşün Problemleri, 174.
[190] Medar, İnsan Eğitiminin Kur'an'i Metodu, 89.
[191] 137/1724.
[192] Bursevî, Rûhu'l-Beyan, 1,432.
[193] 24/644.
[194] 204/820.
[195] Şâfiî, er-Risâle, 45;Taberî, Câmi'u'l-beyân, XXIII, 88; Kurtubî, el-Câmi', III,157; Âlûsî, Rûhu'l-me'ânî, XXII, 20; Merâgi, Tefsîru'l-Merâği, XXII, 5.
[196] Öztürk, Kur'ân'ın Temel Kavramları, 183.
[197] Öztürk, Kavramlar, 184.
[198] 1158/1748.
[199] Tehânevî, Keşşaf, I, 370; Âlûsî, Rûhu'l-me'ânî, XIV, 254.
[200] Mehmet Vehbi, Hülasatü'l-beyân, I, 261, II, 603.
[201] Ferrâ, Meani'l Kur'ân, II, 401.
[202] 68/687.
[203] Âlûsî, Rûhu'l-me'ânî, I, 387, III, 41; Hatemi, Temel Kayn. Yarar. Yöntem.100; Kılıç Sadık, Ruhsal Yozlaşma Toplumsal Çürüme, 76.
[204] Kasımî, Tefsîru'l-Kasımî, VI, 2210; X, 3877, 3929.
[205] Kasımî, Tefsîru'l-Kasımî, XXIII, 4795.
[206] Henry Corbın, İslam Felsefesi Tarihi, 9.
[207] Ayhan Halis, Eğitim Bilimlerine Giriş, 60.
[208] Ünal, Kavramlar, 187.
[209] Merâği, Tefsîru'l-Merâği, II, 19, 177; III, 153; I, 214.
[210] İbn Âşûr, Tefsîrü't-Tahrîr, II, 425.
[211] 150/767.
[212] Râzî, Mefâtîhu'1-ğayb, VII, 67; Elmalılı, Hak Dini, II, 928; Ebu Suûd, İrşâdu'1-Akli Selim, I, 262; Âlûsî, Rûhu'l-me'ânî, III, 42 ; Doğrul, Tanrı Buyruğu, II, 98.
[213] Bakara: 2/231.
[214] Lokman: 31/12.
[215] Nisa: 4/54.
[216] Nahl: 16/125.
[217] Âlûsî, Rûhu'l-me'ânî, III, 41.
[218] Şevkanî, Fethu'l-kadir, I, 289.
[219] 321/933.
[220] İbn Düreyd, Cemhere, 1,564.
[221] Bakara: 2/269.
[222] Bakara: 2/2.
[223] Nisa: 4/54.
[224] Fadlullah, Kur'ân'da Davet Metodu, 48-51.
[225] Bakara: 2/31-34, 213; İsra: 17/28-39.
[226] Bakara: 2/269.
[227] Elmalılı, Hak Dini, II, 929.
[228] İsfahani, Müfredat, 127; Fîrûzâbâdî, Besâir, II, 487; Kermi, Hâdî, I, 510.
[229] Cevheri, Sıhâh, V, 1901; İbn Fâris, Mücmel, I, 246, İbn Fâris, Mekayis, 11,91; İbn Manzûr, Lisân, II, 952; Halebî, Umdetül Huffaz, I, 509; Kermî, Hâdî, I, 510.
[230] İbnü'1-Esîr, en-Nihâye, I, 419.
[231] Nevin Mustafa, Muhalefet, 86-87.
[232] Fîrûzâbâdî, Besâir, II, 487.
[233] Cevheri, Sıhâh, V, 1901.
[234] İsfahani, Müfredat, 127; Ebü'1-Bekâ, Külliyât, 382; Halebî, Umdetül Huffaz, I, 509.
[235] Dârimî, Edeb, 87; Tirmizî, Edeb, 69; İbn Hanbel, Müsned, I, 269, 273, 303;.
[236] Dârimî, Edeb, 87; Tirmizî, Edeb, 69; İbn Hanbel, Müsned, I, 269, 273, 303; İbnü'l-Esîr,en-Nihâye, I, 419
[237] İbnü'1-Esîr, en-Nihâye, I, 419; İbn Abdihi Rabbih, İkdu'l-Ferid, IV.258; (Hilafetin Kureyşiliği ile ilgili; "Hz. Peygamberin insanları kıymetlendirmede kabileyi ölçü alacak kadar basit düşünebileceğini kabul etmek, herşeyden evvel O'na hakarettir. İslam hiçbir kimseyi diğerinin önüne, nesebi sebebiyle koymuş değildir. İslam'da fazilet ölçüsü, ancak takva, yeterlilik ve müsbet iştir. "Hatiboğlu, Siyasi İçtimai Hadislerle, 19).
[238] İbn Hanbel, Müsned, IV, 185; İbnü'1-Esîr, en-Nihâye, I, 419.
[239] Bkz: (Al-i İmran: 3/79; En’am: 6/89; Casiye: 45/16).
[240] Bkz: (Yusuf: 12/22; Kassas: 28/14; Enbiya: 21/74).
[241] 606/1210.
[242] Al-i İmran: 3/79.
[243] Meryem: 19/12.
[244] Râzî, Mefâtîhu'l-ğayb, VIII 97-98.
[245] Tin: 95/8; Ayrıca Bkz: (Maide: 5/43,50; Yunus: 10/109; A’raf: 7/87; Hûd: 11/45; Yusuf: 12/80).
[246] Yıldırım, Kur'ân'da Uluhiyyet, 176.
[247] Şuara: 26/83 Ayrıca Bkz: (Şuara: 26/83; Yusuf: 12/22; Kassas: 28/14; Enbiya: 21/74, 78, 79; Al-i İmran: 3/79; En’am: 6/89; Casiye: 45/16).
[248] Nisa: 4/65; Ayrıca Bkz: (Maide: 5/42,44; Azhab: 33/36; Nûr: 24/51; Sad: 38/22, 26;).
[249] Taberî, Câmi'u'l-beyân, XVI, 42; Nisaburi, Tefsîr, XVI, 34, (Taberi kenarında) .
[250] Meryem: 19/12.
[251] Enbiya: 21/74; Ayrıca Bkz: (En’am: 6/89; Yusuf: 12/22; Sad: 38/20; Enbiya: 21/74; Nisa: 4/104).
[252] Nisa: 4/58; Ayrıca Bkz: (Nisa: 4/135; Maide: 5/8; Sad: 38/26).
[253] Maide: 5/43.
[254] Maide: 5/47.
[255] Maide: 5/50.
[256] Tur: 52/48; Ayrıca Bkz: (Kalem: 68/48; Tarık: 86/24).
[257] Rad: 13/37.
[258] Nevin Mustafa, Muhalefet, 86-93.
[259] Bkz: Fîrûzâbâdî, Besâir, II, 488-489; Mu'cemu Elfazi'l-Kur'an'il-Kerim, Mısır Dil Kurumu, I, 311-3.
[260] İbn Manzûr, Lisân, IV, 2839; Fîrûzâbâdî, Kâmûs, IV, 20.
[261] İbn Manzûr, Lisân, IV, 2838-2842; Fîrûzâbâdî, Kâmûs, IV, 20-21; Macid Hadduri, İslamda Adalet Kavramı, 22.
[262] Fîrûzâbâdî, Kâmûs, IV, 20-21.
[263] İbn Manzûr, Lisân, IV, 2838.
[264] İbn Manzûr, Lisân, IV, 2838.
[265] Cürcânî, Ta'rîfât, 161.
[266] İbn Manzûr, Lisân, IV, 2840.
[267] İsfahânî, Müfredat, 325.
[268] İbn Manzûr, Lisân, IV, 2840.
[269] Enam: 6/152.
[270] Nisa: 4/58.
[271] Bakara: 2/123.
[272] Hucurat:49/9.
[273] Talak: 65/2.
[274] Enam: 6/152; İsra: 17/35.
[275] Enam: 6/1.
[276] İbn Manzûr, Lisân, IV, 2839.
[277] Maide: 5/8.
[278] Nisa: 4/135.
[279] Behiy, Mefâhim, 213-214.
[280] Mutahhari Murtaza, İlahi Adalet, 70, 80.
[281] İbn Miskeveyh, Tezhib, 15.
[282] Gazali, Kur'ân'ı Anlamada Yöntem, 173-174.
[283] Attas, İslam ve Laisizm, 101-102.
[284] Mutahhari, Adli İlahi, 75.
[285] İsfahânî, Müfredat, 49; İbn Manzûr, Lisân, I, 290.
[286] İbn Manzûr, Lisân, I, 290.
[287] İsfahani, Müfredat, 49; İbn Manzûr, Lisân, I, 290.
[288] Yurdagür, "Basar" md, DİA, V, 101.
[289] 691/1292.
[290] Topaloğlu, "Basir" md, DİA, V, 102.
[291] İsfahânî, Müfredat, 49; İbn Manzûr,.Lisân, 1, 291.
[292] Lahbabi, İslam Şahsiyetçiliği, 29.
[293] Yerlikaya, "Basiret Md", DİA, V, 103.
[294] Esed, Kur'ân Mesajı, II, 480.
[295] Cürcânî, Ta'rîfât, 60; Elmalılı, Hak Dini, III, 2018.
[296] Albayrak, İnsan Gayb İlişkisi, 145.
[297] Öztürk, Kavramlar, 53.
[298] Bkz. (En’am: 6/50,104; Hûd: 11/24; İsra: 17/72; Neml: 27/81).
[299] Bakara: 2/7.
[300] Yasin: 36/9.
[301] Araf: 7/203; Kasas: 28/43.
[302] Bakara: 2/18.
[303] Araf: 7/179.
[304] Araf: 7/197.
[305] Haşr: 59/2.
[306] Zümer: 39/9.
[307] Taha: 20/54.
[308] Yerlikaya, "Basiret" md, DİA, V, 103.
[309] Buharı, Menâkıb, 24; Müslim, Cenaiz, 7, 9.
[310] 505/111l.
[311] Gazzâli, İhya, III, 45.
[312] 691/1292.
[313] 505/1111.
[314] Uludağ, "Basiret Md", DİA, V, 103.
[315] 1992.
[316] Yusuf: 12/108.
[317] Esed, Kur'ân Mesajı, II, 480.
[318] Esed, Kur'ân Mesajı, II, 480.
[319] İsfahânî, Müfredat, 507; İbn Manzûr, Lisân, VI, 4565.
[320] İbn Manzûr, Lisân, VI, 4564.
[321] İsfahani, Müfredat, 507; İbn Manzûr, Lisân, VI, 4565.
[322] Râzî, Mefâtihu'1-ğayb, XV, 535; Elmalılı, Hak Dini, V.3324; Havva, el-Esas, IX, 51.
[323] 310/923.
[324] Taha: 20/54, 128.
[325] Taberi, Câmi'u'l-beyân, XVI, 133.
[326] İsfahânî, Müfredat, 109; İbn Manzûr, Lisân, I, 784.
[327] İbn Kesir, Tefsîrü'l-Kur'ân, IV, 541; Râzî, Mefâtîhu'1-ğayb, XXXI, 164, 165; Elmalılı, Hak Dini, VIII, 5799.
[328] 207/822.
[329] Ferrâ, Meânil-Kur'ân, III, 260.
[330] 310/923.
[331] Kalem: 68/687.
[332] 110/728.
[333] Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXX, 110-111.
[334] Furkan: 25/22
[335] Enam: 6/138
[336] İsfahânî, Müfredat, 507; İbn Manzûr, Lisân, VI, 4565
[337] İsfahani, Müfredat, 384; İbn Manzûr, Lisân, V, 3450
[338] Ebu Ceyb, el-Kâm"sü'l-Fikhiyye, 125
[339] 816/1413
[340] Cürcânî, Ta'rîfât, 183
[341] 502/1108
[342] İsfahânî, Müfredat, 384
[343] 1352/1942
[344] Elmalılı, Hak Dini, III, 1901
[345] Karaman, "Fıkıh Md", DİA, XIII, 1
[346] Karaman, "Fıkıh Md", DİA, XIII, 1.
[347] Ünal, Kavramlar, 472.
[348] Elmalı, Hak Dini, II, 917.
[349] Tevbe: 9/87 Bkz. ( A’raf: 7/46; A’raf: 7/179).
[350] Tevbe: 9/122.
[351] İsra: 17/44.
[352] En’am: 6/97-98.
[353] Bkz. Taha: 20/28.
[354] Bkz. Enam: 6/97-98.
[355] Tevbe: 9/87.
[356] Bkz. (Tevbe: 9/87; Bakara: 2/251'i karşılaştırınız. ).
[357] İbn Manzûr, Lisân, IV, 3481; Fîruzâbâdi, Kâm’s, IV, 227.
[358] Cürcânî Ta'rifât, 184.
[359] Taylan, "Bilgi"md, DİA, VI, 158.
[360] 260/873.
[361] Kindi, Risaleler, 63.
[362] Razi, Mefâtîhu'1-ğayb, VII, 67; Elmalılı, Hak Dini, II, 919.
[363] 502/1108.
[364] İsfahâni, Müfredat, 386.
[365] Enbiya: 21/79.
[366] 502/1108.
[367] İsfahânî, Müfredat, 386.
[368] 310/923.
[369] Taberî, Câmi'u'l-beyân, XVII, 38; Nisaburi/Tefsîr, XVII, 38 (Taberi kenerında); Havva, el-Esas, IX, 210.
[370] 1966
[371] Sâbûnî, Safvetü't tefâsîr, II, 270; Kutub, Fizilâl, IV, 2389.
[372] 95/714.
[373] 82/701.
[374] Elmalılı, Hak Dini, II, 917-919.
[375] 1352/1942.
[376] Elmalılı, Hak Dini, II, 919.
[377] İbn Manzûr, Lisân, V, 3398; Fîruzâbâdî, Kâmûs, III, 397.
[378] İsfahânî, Müfredat, 377; Cürcânî, Ta'rîfât, 181; İbn Manzûr, Lisân, V, 3398; Taberi, Câmi'u'l-beyân, IX, 148.
[379] Elmalılı, Hak Dini, V, 3561; IV, 2392.
[380] Çelik İbrahim, "furkan" md., DİA, XIII, 220.
[381] İsfahani, Müfredat, 378; İbn Manzûr, Lisân, V, 3399.
[382] 1992.
[383] Esed, Kur'ân Mesajı, I, 15; I, 328.
[384] 502/1108.
[385] Enfal: 8/29.
[386] İsfahani, Müfredat, 378.
[387] Amuli, Kur'ân'da Keramet, 63-65.
[388] Nahl: 16/96.
[389] İbn Manzûr, Lisân, V, 3829; Fîruzâbâdî, Kâmûs, II,176; Ersoy, K. Kerimden ayetler, 31-32.
[390] Taberî, Câmi'u'l-beyân, XXX, 207-208; Esed, Kur'ân Mesajı, III,1314 ; Mevdudi, Tefhim VII, 262; Elmalılı, Hak Dini, IX, 6180.
[391] Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXX, 207-208; İsfahânî, Müfredat, 436; İbn Manzûr, Lisân, V, 3829; Ersoy, Ayetler, 32-36.
[392] Esed, Kur'ân Mesajı, III, 1314.
[393] İbn Manzûr, Lisân, 1,205; Fîruzâbâdî, Kâmûs, I,689; Elmalılı, Hak Dini, IX, 6208.
[394] Mevdudi, Tefhim, VII, 270.
[395] Taberî, Câmi'u'l-beyân, XXX, 208; Elmalılı, Hak Dini, IX, 6182; Mevdudi, Tefhim, VII, 265.
[396] İsfahânî, Müfredat, 331; İbn Manzûr, Lisân, IV, 2897.
[397] Taylan, "Bilgi Md"., DİA, VI, 158,.
[398] İsfahânî Müfredat, 331; İbn Manzûr, Lisân, IV, 2897.
[399] Cürcânî, Ta'rîfât, 232.
[400] 260/873.
[401] Kindî, Risaleler, 70.
[402] Fersahoğlu, Zihin Eğitimi, 160.
[403] Taylan, Gazzali'nin Düşünce Sisteminin Temelleri, 96-98.
[404] İsfahâni, Müfredat, 331.
[405] Cürcânî.Ta'rifât, 233.
[406] Özcan, Dini Çoğulculuk, 37.
[407] Attas, İslam ve Laisizm, 97.
[408] Muhammed: 47/30.
[409] Bakara: 2/79; Maide: 5/83.
[410] Tahrim: 66/3.
[411] Mü'min: 40/11; Mülk: 67/11; Tevbe: 9/102.
[412] Fetih: 48/13.
[413] Mürselat: 77/1.
[414] Araf: 7/199; Bakara: 2/229, 231, 240.
[415] Bakara: 2/128, 178, 180, 235.
[416] Bakara: 273.
[417] Muhammed: 47/30.
[418] Bakara: 2/273.
[419] İbn Manzûr, Lisân, II, 1298.
[420] İsfahani, Müfredat, 160.
[421] İzutsu, Kur'ân da dini ve Ahlaki Kavramlar, 286.
[422] Elmalılı, Hak Dini, IV, 6021; İzutsu, Ahlaki Kavramlar, 287; Bkz. Bakara: 2/180.
[423] Bakara: 2/272-274.
[424] Ayrıca Bkz: (Bakara: 2/54,61,103,105,110,215; Ali İmran: 3/15, 26, 30, 150; Nisa: 4/19, 25; Zilzal: 99/7); Abdulbaki, Mu'cem,"hyr"md., 249-251.
[425] Al-i İmran: 3/26,73-74.
[426] Bakara: 2/105,269; Nahl: 16/30.
[427] Enfal: 8/70.
[428] Maide: 5/48; Enbiya: 21/90.
[429] Sad:38/46-47.
[430] İzutsu, Ahlaki Kavramlar, 289.
[431] Mevdudi, Tefhim, I, 167.
[432] 1352/1942.
[433] Elmalılı,Hak Dini, II, 914.
[434] İsfahani, Müfredat, 164; İbn Manzûr, Lisân, II, 1317.
[435] Kutluer, "düşünme" md, DİA, X, 53.
[436] Elmalılı, Hak Dini, VI, 3859.
[437] Kutluer, "düşünme" md, DİA, X, 53.
[438] Cürcânî, Ta'rîfât, 69; Havva, el-Esas, III, 220.
[439] Kâdî Abdülcebbâr, el-Muğnî, XII, 533.
[440] Kutluer, "düşünme" md, DİA, X, 53.
[441] 32/652.
[442] Gazzâlî, İhya, I, 290.
[443] Hanbel Ahmet, Müsned, I, 7.
[444] Kılıç, Sembolik Dil, 179-180.
[445] İbn Abdürabbih, İkdü'l-ferîd, II, 232.
[446] İsfahani, Müfredat, 262; İbn Manzûr, Lisân, III, 2273.
[447] İsfahâni, Müfredat, 262; İbn Manzûr, Lisân, III, 2274.
[448] İsfahani, Müfredat, 262; İbn Manzûr, Lisân, III, 2274.
[449] Fazlurrahman, Ana Konularıyla Kur'ân, 203.
[450] Bkz: Fersahoğlu, Zihin Eğitimi, 29.
[451] Bkz. (Tur: 52/30; Yasin: 36/69; Enbiya: 21/5; Saffat: 37/36; Hakka: 69/41).
[452] Özbaydar, Psikoloji Ders Kitabı, 18.
[453] Arvasi, İnsan ve İnsan Ötesi, 23.
[454] Lahbabi, İslam Şahsiyetçiliği, 35.
[455] Bakara: 2/143.
[456] Lahbabi, İslam Şahsiyetçiliği, 52.
[457] Albayrak, Kur'ân'da İnsan Gayb İlişkisi, 146-147.
[458] İbn Manzûr, Lisân,VI,4901; Fîruzâbâdî, Kâmûs, IV.582, Besâir,V,256; İsfahânî, Müfredat, 530.
[459] (İbn Manzûr, Lisân,VI,4901; ->sım Efendi, Kâmûs Tercümesi, IV, 1221.
[460] İsfahâni, Müfredat, 530.
[461] Cürcânî, Ta'rîfât, 78-79.
[462] Fazlurrahman, Ana konularıyla Kur'ân, 91.
[463] Cebeci, Kur'ân'a Göre Takva, 47.
[464] Elmalılı, Hak Dini, I, 69.
[465] İzutsu, Kur'ân da Allah ve İnsan, 25.
[466] İzutsu, Kur'ân da Allah ve İnsan, 299.
[467] Cebeci, Kur'ân'a Göre Takva, 17.
[468] Ateş, Çağdaş Tefsir, I, 31-32.
[469] Mevdudi, İslami Hareketin Dinamikleri, 85.
[470] Mevdudi, İslami Hareketin Dinamikleri, 81.
[471] Tegabün: 64/16.
[472] Amulî, Kur'ân'da Keramet, 43.
[473] Enfal: 8/29.
[474] Amulî, Kur'ân'da Keramet, 44.
[475] Al-i İmran: 3/102.
[476] 1979.
[477] Mevdudi, Tefhim, I, 143.
[478] 1352/1942.
[479] Elmalılı, Hak Dini, II, 792.
[480] İbn Manzûr, Lisân, V.3379.
[481] İbn Manzûr, Lisân, V.3379; Uludağ , "firaset" md, DİA, XXIII, 116.
[482] 816/1413.
[483] Cürcânî, Ta'rîfât, 181.
[484] İbn Manzûr, Lisân, V,3379; Uludağ, "Firaset" md, DİA, XXIII, 116.
[485] Uludağ, "Firaset" md, DİA, XXIII, 116; Çamdibi, Şahsiyet Terbiyesi ve Gazzali, 200.
[486] Tirmizi, Tefsir, 16.
[487] Ateş, (Tasavvufun Ana İlkeleri) Süleminin Risaleleri, 30.
[488] Hicr: 15/75.
[489] 310/923.
[490] 103/721.
[491] Taberî, Câmi'u'l-beyân, XIV/31-32.
[492] Altıntaş, Hidâyet ve Dalâlet, 141-144.
[493] 368/978.
[494] Uludağ, "firaset" md., DİA, XIII, 117.
[495] İsfahanı, Müfredat, 234; İbn Manzûr, Lisân, II, 2032-2033; Firuzâbâdî, Kâmûs, IV 408.
[496] Cürcânî, Ta'rîfât, 132; Fîruzâbâdî, Kâmûs, IV, 408.
[497] İsfahânî, Müfredat, 234.
[498] Elmalılı, Hak Dini, I, 234.
[499] Elmalılı, Hak Dini, 1,1292.
[500] Taberî, Câmi'u'l-beyân, IV, 165-366.
[501] Zeydan, el-Veciz fi usulü'1-fıkh, 97.
[502] Araf: 7/66-67.
[503] Behiy, Mefâhim, 244.
[504] Bakara: 2/13.
[505] Enam: 6/140.
[506] Râzî, Mefâtihu'1-ğayb, II,147.
[507] Bakara: 2/142.
[508] Nisa: 4/59.
[509] Behiy, Mefâhim, 146.
[510] Cin: 72/5.
[511] Özcan, "Maturidiye göre Hikmet", İAD, II, 44-45.
[512] Özcan, "Maturidiye göre Hikmet", İAD, II, 45.
[513] 395/1005.
[514] İbn Fâris, Mücmel, III, 468-469; Fîruzâbâdi, Kâmûs, IV, 205.
[515] İsfahani, Müfredat, 315.
[516] Ziyâüddîn, Hilal Doğarken, 115.
[517] İsfahani, Müfredat, 315.
[518] İzutsu, Allah ve İnsan, 222.
[519] Lokman: 31/13.
[520] Hud: 11/18.
[521] İbrahim: 14/22; Furkan: 25/37.
[522] Zümer: 39/32.
[523] Enam: 6/93,144.
[524] Bakara: 2/231; Kasas: 28/16; Fatır: 35/32.
[525] Nahl: 16/73; İsfahani, Müfredat, 316; Bkz: (Bakara: 2/57; Ali-İmran: 3/117, 135; Nisa: 4/64; A’raf: 7/23, 160, 170 vd.).
[526] Ziyâüddîn, Hilâl Doğarken, 116-117.
[527] Attas, İslam ve Laisizm, 102.
[528] Bkz: (Nisa: 4/40; Yunus: 10/44; Kehf: 18/49).
[529] Öztürk, Kavramlar, 679; Bkz: (Nisa: 4/75; Şura: 42/42).
[530] 1352/1942.
[531] Elmalılı, Hak Dini, II, 930.
[532] Acl°nî, Kesfü'1-hafâ, I, 135.
[533] İbn Manzûr, Lisân, 1,713; Fîruzâbâdî, Kâmûs, III, 517-518.
[534] İbn Manzûr, Lisân, 1,713-714.
[535] 502/1108.
[536] İsfahani, Müfredat, 102.
[537] 1921.
[538] İzutsu, Allah ve İnsan, 258-259; Fayda, "cahiliye" md. DİA.VII, 17-19.
[539] Altıntaş, Bütün Yönleriyle Cahiliye Kavramı, 3.
[540] Altıntaş, Hidâyet ve Dalalet, 202.
[541] İzutsu, Allah ve İnsan, 258-264.
[542] Bkz. (Bakara: 2/151, 251; Al-i İmran: 3/48; Nisa: 4/54, 113; Nahl: 16/125; Ahzap: 33/34.
[543] Gazzâli, İhya, III, 144.
[544] Ebü'1-Bekâ, Külliyât, 206; İbn Manzûr, Lisân, IV, 3277; Fîruzâbâdî, Kâmûs, IV,36.
[545] 816/1413.
[546] Cürcânî, Ta'rîfât, 186.
[547] 502/1108.
[548] İsfahâni, Müfredat, 362.
[549] Bakara: 2/74,85.
[550] Araf: 7/179.
[551] Araf: 7/205.
[552] Meryem: 19/39.
[553] Araf: 7/146; Yunus: 10/7-8.
[554] Uludağ, "Gaflet" md. ,DİA, XIII, 284.
[555] Uludağ, "Gaflet" md. ,DİA, XIII, 284.
[556] Nisa: 4/102.
[557] Araf: 7/179; Meryem: 19/28.
[558] Yasin: 36/6.
[559] İbn Manzûr, Lisân, IV, 2762; Fîruzâbâdî, Kâmûs, IV,348.
[560] İsfahânî, Müfredat, 317.
[561] İbn Manzûr, Lisân, IV, 2762.
[562] Özcan, Epistemolojik Açıdan İman, 157.
[563] Altıntaş, Hidâyet ve Dalâlet, 157.
[564] Nur: 24/12.
[565] Nur: 24/12.
[566] Sad: 38/27.
[567] Enam: 6/116; Bkz:(Enam: 6/148; Nisa: 4/157; Yunus: 10/36, 66; Fussilet: 41/22-23; Fetih: 48/12; Kehf: 18/35, 36; Fussilet: 41/50; İsra: 17/101-102; Kassas: 28/38; Mü’min: 40/37).
[568] Bakara: 2/46; Bkz: (Bakara: 2/249-230; Al-i İmran: 3/154; Yunus: 10/24; Hûd: 11/42; Nur: 24/12; Sad: 38/24; Kıyamet: 75/28; Hâkka: 69/20; Cin: 72/5-12).
[569] 1352/1942.
[570] Hucurat: 49/12.
[571] Elmalılı, Hak Dini, VIII, 4471.
[572] 1979.
[573] İbn Manzûr, Lisân, IV, 4049; Fîruzâbâdî, Kâmûs, IV.348 İsfahânî, Müfredat, 451; Cürcânî, Ta'rîfât, 206.
[574] İbn Manzûr, Lisân, IV, 4049; Elmalılı, Hak Dini, V, 3614; Fîruzâbâdî, Kâmûs, IV.348.
[575] İbn Manzûr, Lisân, IV, 4050; Mevdudi, Tefhim, III, 541.
[576] Furkan: 25/71-72; Bkz. (Mü’minün: 23/3; Kassas: 28/55).
[577] 1979.
[578] Mevdudi, Tefhim, III, 541.
[579] Mevdudi, Tefhim, III, 364-365.
[580] Bakara: 2/225; Maide: 5/89.
[581] Nebe: 78/35-36 Bkz. (Tûr: 52/,23; Vakıa: 56/25; Gâşiye: 88/11).
[582] Fussilet: 41/26.
[583] Elmalılı, Hak Dini, VI, 4199; Mevdudi, Tefhim, V, 183.
[584] Elmalılı, Hak Dini, VI, 3838; Öztürk, Kavramlar, 341.
[585] Lokman: 31/6 Bkz. (Tekasür: 102/1; Münafikun: 63/9; Nur: 24/37; Hicr: 15/3; Abese: 80/10; En’am: 6/32; Ankebût: 29/64; Muhammet: 47/36; Hadid: 57/20; Cuma: 62/11; En’am: 6/70; A’raf: 7/51; Mü’minûn: 23/17).
[586] İbn Manzûr, Lisân, IV, 2846-2847; Fîruzâbâdî, Kâmûs, IV,521; İsfahâni, Müfredat, 326.
[587] Âlûsî, Rûhu'l-me'ânî, XXIX, 27.
[588] Kalem: 68/12; Mütaffifin: 83/12.
[589] 150/767.
[590] Râzî, Mefâtîhu'l-gayb, XXX,74.
[591] 606/1210.
[592] Râzî, Mefâtîhu'1-ğayb, XXXI, 93.
[593] Bakara: 2/61; Al-i İmran: 3/112.
[594] Yunus: 10/74.
[595] Mütaffifin, 83/12.
[596] Kaf: 50/25.
[597] Maide: 5/107.
[598] Bakara: 2/190.
[599] Bakara: 2/194.
[600] Bakara: 2/229.
[601] Bakara: 2/231.
[602] İsfahânî, Müfredat, 321; İbn Manzûr, Lisân, IV, 2804; Fîruzâbâdî, Kâmûs, IV.520.
[603] 103/721.
[604] Râzî, Mefâtîhu'1-ğayb, XIV,135.
[605] Furkan: 25/21; Zâriyât: 51/44; Mülk: 67/21; Bkz: (Talak: 65/8; A’raf: 7/77,166; Zâriyât: 51/44; Meryem: 19/69; Hâkka: 69/6).
[606] Meryem: 19/8.
[607] Hakka: 69/6.
[608] Kurtubi, el-Câmî', XVIII, 259.
[609] İsfahânî, Müfredat, -260 ; İbn Manzûr, Lisân, III, 2263-2264; Fîruzâbâdî, Kâmûs, II, 543-544.
[610] Kehf: 18/14.
[611] Elmalılı, Hak Dini, V, 323.
[612] Sad: 38/32.
[613] Cin: 72/4.
[614] Elmalılı, Hak Dini, VIII, 5400.
[615] İbn Manzûr, Lisân, IV, 2678; Fîruzâbâdî, Kâmûs, IV,516.
[616] Zencâni, Tehzib,III, 1016.
[617] İsfahani, Müfredat, 304.
[618] İsfahani, Müfredat, 304; İbn Manzûr, Lisân, IV, 2678.
[619] Âlûsi, Rûhu'l-me'ânî, XXX/182.
[620] İsfahanî, Müfredat, 305; Elmalılı, Hak Dini, II, 869-870; Mevdudi, Tefhim, 1,160.
[621] Öztürk, Kavramlar, 558-559.
[622] Zümer: 39/17.
[623] Bkz: (Bakara: 2/15; Maide: 5/68; Zâriyat: 51/53; Tûr: 52/32; Şems: 91/11).
[624] Bkz: (Maide: 5/68; En’am: 6/110; Mü’minün: 23/75; Tûr: 52/32; Nebe: 78/22).
[625] Kılıç, Günah Kavramı, 144-145; Bkz: (Tâhâ: 20/24,43,45; Nâziât: 79/17; Fecr: 89/11).
[626] İbn Manzûr, Lisân, 1,323; Fîruzabâdî, Kâmûs, IV, 440.
[627] İsfahani, Müfredat, 55; İbn Manzûr, Lisân, 1, 323; Fîruzâbâdî, Kâmûs, IV,440.
[628] İbn Arabi, Ahkâmü'l-kur'ân, III, 155; Taberî, Tefsir, VI, 109; Râzî, Mefâtîhu'1-ğayb, X, 82; Nisaburî, Tefsir, VI, 110; Kurtubî, el-Câmî', X, 166.
[629] İsfahani, Müfredat, 56.
[630] Kasas: 28/76; Şura: 42/27.
[631] Kasas: 28/77.
[632] Tevbe: 9/4748.
[633] Hucurat: 49/9.
[634] Al-i İmran: 3/85.
[635] Al-i İmran: 3/99; Araf: 7/86.
[636] Enam, 6/164; Araf: 7/140.
[637] Leyl: 93/20.
[638] İsra: 17/27.
[639] Bakara: 2/198; Nahl: 16/14; İsra: 17/57,66; Maide: 5/2; Feth: 46/29.
[640] Al-i İmran: 3/7.
[641] Bursevî, Ruhi'l-Beyân, V, 72.
[642] Âlûsî, Rûhu'l-me'ânî, VIII.322; Ebu Suûd, İrşâdu'l-Akli Selim, III, 288; Kasımî, Tefsiru'l-Kasımî, XI, 3851; Zemahşerî Keşşaf, II, 629.
[643] Râzî, Mefâtîhu'1-ğayb, X, 84. Nahl: 16/90.
[644] Ateş, Çağdaş Tefsir, V, 135.
[645] Mevdudi, Tefhim, III, 53.
[646] İsfahani, Müfredat, 230; İbn Manzûr, Lisân, III,1996; Fîruzabâdî, Kâmûs, III, 221.
[647] İsfahani, Müfredat, 230; İbn Manzûr, Lisân, III, 1996.
[648] İzutsu, Ahlaki Kavram, 234.
[649] Furkan: 25/67.
[650] Araf: 7/31 555.
[651] Bebiy, Mefâhim, 249.
[652] Kılıç Kur'ân'da Günah Kavramı, 165.
[653] Bebiy, Mefâhim, 249.
[654] Yunus: 10/83.
[655] Şuara: 26/150-152; Mü'min: 40/26-28; Maide: 5/35.
[656] Mü'min: 40/42-43.
[657] Araf: 7/81.
[658] Behiy, Mefâhim, 251.
[659] İsfahani, Müfredat, 40; İbn Manzûr, Lisân, 1,274; Fîruzâbâdi, Kâmûs, I, 697.
[660] Behiy, Mefâhim, 248 .
[661] İsra: 17/26-27.
[662] Behiy, Mefâhim, 248.
[663] 68/687.
[664] 32/652.
[665] 103/721.
[666] Kutup, Fizilâl, IV.2222.
[667] Fîruzabâdi, Besâir, II, 105.
[668] İbn Manzûr, Lisân, 1, 222; Fîruzâbâdi, Kâmûs, III, 488.
[669] İsfahani, Müfredat, 38.
[670] Mevdudi, Tefhim, 145.
[671] Tevbe: 9/7.
[672] İzutsu, Ahlaki Kavramlar, 119.
[673] İzutsu, Ahlaki Kavramlar, 120.
[674] İsra: 17/100.
[675] Furkan: 25/67.
[676] Bkz: Tevbe: 9/127-128; Tegabün: 64/16; Haşr: 59/9.
[677] İzutsu, Ahlaki Kavramlar, 121.
[678] İsfahâni, Müfredat, 374; İbn Manzûr, Lisân,V, 3355-3356; Fîruzâbâdi, Kâmûs, II, 411.
[679] İbn Manzûr, Lisân,V,3356; İzutsu, Ahlaki Kavramlar, 306.
[680] Bakara: 2/168-169 (Ayrıca Bkz. Yusuf: 12/24; İsra: 17/32; Nisa: 4/22).
[681] İzutsu, Ahlaki Kavramlar, 307.
[682] Yusuf: 12/24.
[683] İsra: 17/32.
[684] Bakara: 2/268.
[685] Araf: 7/27-28.
[686] Nahl: 16/90.
[687] Taberî, Câmiu’l-beyân,VI, 109; Râzî, Mefâtîhu'1-ğayb, X., 84; İbn Arabi, Ahkâmü’l-kur'ân, III, 155; Kurtubî, el-Câmî', X, 166; Kasımî, Tefsîru'l-Kasımî, X-XI, 3851;
[688] Râzi, Mefâtîhu'1-ğayb, X, 82.
[689] Bursevi, Ruhi'l-Beyân, V, 72.
[690] Âlûsi, Rûhu'l-me'âni, VIII, 322.
[691] Zemahşeri, Keşşaf, II, 629.
[692] Ankebut: 29/45.
[693] Kılıç, Günah Kavramı, 195.
[694] Mevdudi, Tefhim, III, 53.
[695] Râzi, Mefâtihu'1-ğayb, VII, 67; Elmalılı, Hak Dini, II, 923.
[696] Nasr S. Hüseyin, İslam'da Düşünce Ve Hayat, 84, 153; Kutluer, Felsefe Tasavvuru, 28, 33-34, 116-117, Bkz, Bakara: 2/34, 129, 251, 269; Lokman: 31/12-19.
[697] Şehristani, el-Milel ven-Nihal, II, 290,345; İhvân-ı Safa, Resâil, I,156, 225.
[698] İhvân-ı Safa, Resâil, 1,58; Mutahhari, Felsefe Dersleri I, 307.
[699] Tirmizi, Kitabul İlm, 19; İbn Mace, Kitabu Zühd, 15; Dârimî, Mukaddime, 28; Acluni, Keşfü'l'hafâ, I, 363.
[700] 801/873.
[701] Kindi, Felsefi Risaleler, 4.
[702] Mutahharî, Felsefe Dersleri I, 179; Bulaç, "Hikmeti Yeniden Diriltmek", BHD, l/4.
[703] 33/1138.
[704] Bulaç, "Hikmeti Yeniden Diriltmek", BHD, l/4.
[705] İhvân-ı Safa, Resâil, I,58-59;Corbin, İslam Felsefesi Tarihi, 236-237.
[706] 505/1111.
[707] 505/1111.
[708] Uludağ. Emir ve Yasak, 10 Mutahhari, Felsefe Dersleri I, 307.
[709] 587/1191.
[710] Nasr S. Hüseyin, İslam'da Düşünce Ve Hayat, 152.
[711] Bkz: İbn -.ş'r, Tefsiru't-Tahrir, 111,61-64; Bulaç, "Hikmeti Yeniden Diriltmek", BHD, 1/5; Kutluer, İslamın Klasik Çağında Felsefe Tasavvuru, 44 (Tahsilü’s Saade'ye atfen..)
[712] 330/990.
[713] 570/494.
[714] Ülken, Felsefeye Giriş, 12; ; Kutluer, Felsefe Tasavvuru, 34-35, 44-49; Bulaç,"Hikmeti Yeniden Diriltmek", BHD, 1/14;
[715] Bkz: Cahiz, Hayevan, V, 555; İbn Kuteybe, Uyunu'l-Ahbar, II, 138; İbn Abdürabbih, İkdü'l-ferid, II, 325.
[716] Enam: 6/89; Kutluer, Felsefe Tasavvuru, 38.
[717] İbn ış'rî Tefsiru't-Tahrir, 111,63-64; Corbın Henry, Felsefe Tarihi, 178.
[718] Ülken, Felsefeye Giriş, 14.
[719] 570/497.
[720] Bulaç, "Hikmeti Yeniden Diriltmek", BHD, 1/14-15.
[721] Bkz. Maide: 5/3; Kamer: 54/5; Cuma: 62/2; Bakara: 2/151,269; Ahzab: 33/34; Al-i İmran: 3/164; İsra: 17/39.
[722] Bulaç, Nuhun Gemisi, 155.
[723] Bulaç, "Hikmeti Yeniden Diriltmek", BHD, 1/18-19.
[724] Mutahharî, Felsefe Dersleri I, 179; Bulaç, "Hikmeti Yeniden Diriltmek", BHD, 1/12-13.
[725] 381/992.
[726] 428/1037.
[727] 505/111.
[728] 587/1191.
[729] 595/1198.
[730] 606/1205.
[731] 638/1240.
[732] Kutluer, Felsefe Tasavvuru, 12; Mutahharî, Felsefe Dersleri I, 328-330.
[733] 643/1246.
[734] 639/1242.
[735] üssü's-sefeh.
[736] 595/1198.
[737] Kutluer, Felsefe Tasavvuru, 23-24 ( Tevfik Et Tavil, Kıssatu Siraiddin vel Felsefe, 132-133
atfen).
[738] Geniş bilgi için Bkz: Gündüz, Sabiiler Son Gnostikler.
[739] Gündüz, Sabiiler Son Gnostikler, 99-102.
[740] Gündüz, Sabiiler,103-105.
[741] Gündüz, Sabiiler, 105 (Ginza, S 271 vd. atfen iktibas edilmiştir.)
[742] m. ö:563-483.
[743] Bu kavramın kelimelerle tanımlanamayacağı veya aklımızın sınırlılığı içine sığmayacağı inancına rağmen yine de "susamışlığın sönmesi, terkedilmesi, arzuların, nefretlerin ve düşlerin sönmesidir. anlamı verilmiştir. Nirvanayı gerçekleştirenen kişi, dünyanın en mutlu insanı ve mükemmel bir zihni sağlığa sahiptir, geçmiş için pişmanlık duymamakta, gelecek için kaygı taşımamakta, o sadece şu anı yaşamaktadır." Sewarz, Kadim Bilgeliğin Yeniden Keşfi, 96-99.
[744] Fernard Scwarz, Kadim Bilgeliğin Yeniden Keşfi, 102-103; İbn Miskeveyh, Tehzibü'l-Ahlâk, 26; Çamdibi, Şahsiyet Terbiyesi ve Gazali ,174-175; Kınalızâde, Ahlâkı Alâi, 97-98.
[745] Fernand Scwarz, Kadim Bilgeliğin Yeniden Keşfi, 98-100.
[746] Bulaç, Din Felsefe, 207; Mutahhari, Felsefe Dersleri I, 306.
[747] Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, II, 147; Mutahharî, Felsefe Dersleri I, 306.
[748] Atina, İsparta, Milet, Roma vb.
[749] Ülken, Felsefeye Giriş, 9-14.
[750] m. ö. 570/497?.
[751] Bulaç, Din Felsefe, 27.
[752] m. ö. 544/484.
[753] Garaudy Roger, 20. Yüzyıl Biyografisi, 31.
[754] Ülken, İçtimai Doktrinler Tarihi, 12.
[755] Ülken, İçtimai Doktrinler Tarihi, 12.
[756] m. ö. 469/399.
[757] Kindi, Felsefi Risaleler, 67.
[758] Fernand Schwarz, Kadim Bilgeliğin Yeniden Keşfi, 156-157.
[759] m. ö. 427/347.
[760] Kindi, Felsefi Risaleler, 67.
[761] Hessen J., Bigi Teorisi, 4.
[762] Ülken, İçtimai Doktrinler Tarihi, 19.
[763] m. ö. 384/322.
[764] Aristo, Metafizik, 1. Kitap, 45.
[765] Ülken, Felsefeye Giriş, 43 (Metafizik, c. I. fasıl l)atfen; Hançerlioğlu, Febefe Ansiklopedisi, II, 148 641 Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, II, 148.
[766] m. ö. 341/270.
[767] Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, II.
[768] m. 4-73.
[769] Keklik, Felsefenin İlkeleri, 1, 22-23.
[770] Fayda ( "cahiliye" md., DİA, VII, 17-19.
[771] Bkz: (Bakara: 2/16,76; Neml: 27/54-55; Hacc: 22/8; Lokman: 31/20; Kasas: 28/55; Yusuf: 12/33; Ahzab: 33/33).
[772] Altıntaş, Hidâyet ve Dalalet, 203.
[773] Behiy, Mefâhim, 242-244.
[774] Maide: 5/49-50.
[775] Feth: 48/24-26.
[776] Al-i İmran: 3/154.
[777] Ahzab: 33/32-33.
[778] Bakara: 2/273.
[779] Maide: 5/50.
[780] Nisa: 4/17.
[781] Tur: 52/32.
[782] Altıntaş, Bütün Yönleriyle Cahiliyye, 47-60.
[783] Esad Mahmut, Tarihi Dini İslam, 170.
[784] Emin Ahmet, Fecrü'l-İslâm, 120.
[785] İbn Abdürabbih, İkdu'l-Ferid IV, 157; Belâz”ri, Füt'hu'l-Büldân, 580.
[786] İbn Hişam, Siret, I, 311; II, 138, Derveze, Asrun-nebi, 1,259; ->zamî, İlk Devir Hadis Edebiyatı, 3.
[787] İzamı, İlk Devir Hadis Edebiyatı, 3-4.
[788] Geniş bilgi için Bkz:Esad Mahmut, Tarihi Dini İslam, 176.
[789] İbn Abdürabbih, İkdü'l-ferîd, II, 325.
[790] Fîruzâbâdi, Kâmûs, IV, 137.
[791] İbn Kuteybe, Uy°n, II, 136-144.
[792] Müslim, İman, 60.
[793] Bakara: 2/1293269; Al-i İmran: 3/48, 79; Nisa: 4/113; İsra: 17/39; Nahl: 16/125; Kamer: 54/5 vd..
[794] Derveze, Asrun-nebi, 1,282.
[795] Mutahharî, Felsefe Dersleri I, 213-217.
[796] 279/892.
[797] 273/887.
[798] Tirmizî, İlm, 19; İbn Mâce, Zühd, 15; (Tirmizi daha sonra" bu garip bir hadistir, hadisi sadece bir tarikten tanıyoruz. Senedde geçen İbrahim b. el-Fadl el-Mahzumî hadiste zayıftır.") der.
[799] İbn Abdürabbih, İkdu'l-ferit, II, 232.
[800] Ukayli, Kitâbu'd-du'afâi'l-kebîr, I, 60 (İbrahim b. el-Fadl el-Mahzumî hakkında Buharı, münkeru'l-hadis; Yahya b. Main, "leyse bi şey" (zayıf); Ahmet b. Hanbel ise"hadiste zayıftır" lafzını kullanırlar") Ayrıca farklı versiyonlar ve değerlendirmeler için bkz: Mehmet Özşenel, "Hikmet Hadisi Üzerine Bir İnceleme", Divan İlmi Araştırmalar Dergisi, 2,1996, s. 201-206.
[801] Özşenel, "Hikmet Hadisi Üzerine Bir İnceleme", Divan, 2 s. 203; (Ayrıca bu hadisi çeşitli lafızlarla el-Ukayli, el-Askeri, el-Beyhaki, İbn'ül-Cevzi, el-Kudaî Ebu Hureyre'den; el-Askeri ayrıca Enes'ten; İbn Asakir ,el-Hasen b. Süfyan, Ebu Nuaym, İbn Lai ve ed-Deylemi Hz. Ali'den, ed-Deylemi ayrıca İbn Abbas'dan ve İbn Ömer'den rivayet etmişlerdir. Hadis merfu, mevkuf, maktu ve mürsel olarak nakledilmiştir.) Özşenel, "Hikmet Hadisi Üzerine Bir İnceleme", Divan, 2 s. 203.
[802] Dârimî, Mukaddime, 46.
[803] Buharı, İlim, 15, Ahkam, 3, Zekat, 5, İ'tisam bil-Kitab ves-Sünne, 13, Tevhid, 45, Temenni, 5; Müslim, Salatu'l-Musafirin, 47; İbn Mâce, Zühd, 23, İbn Hanbel, III, 368; (Bu kaynakların bir kısmında hikmet; Kur'an veya ilim olarak geçer.)
[804] Dârimi, Fedailul-Kur'ân, 4.
[805] Dârimi, Mukaddime, 32.
[806] 68/687.
[807] Buhârî, Fedâilü's-Sahabe, 24.
[808] Özşenel, "Hikmet Hadisi Üzerine Bir İnceleme", Divan, 2 s. 204.
[809] Darimî, Mukaddime, 28.
[810] 68/687.
[811] İbn Hanbel, I, 214, 269.
[812] 40/661.
[813] Tirmizî, Menâkıb, 20.
[814] Buhârî, Menâkıb, 1; Müslim, İman, 82; Dârimi, Mukaddime, 14; Tirmizî, Menâkıb, 71;
İbn Hanbel, 1, 252, 258, 270, 277.
[815] İbn Mâce, Zühd, 15, İbn Hanbel, II, 252; (Hadisin senedinde bulunan ravi Ali b. Zeyd b.Ced'an'ın zayıf olduğu kaydı vardır.)
[816] Dârimî, Mukaddime, 34.
[817] Malik, Muvatta, İlm, 1.
[818] Dârimî, Mukaddime, 34.
[819] İbn Manzûr, Lisân, V. 3450; Fîruzâbâdî, Kâmûs, IV, 414-415; Ebu Ceyb, Kâm”s’ül-Fıkhiyye, 289; Zeydan, Medhâl, 62; Karaman," Fıkıh Md. ", DİA, XXIII, 1; Ebu Zehra, İslam Hukuk Metodolojisi, 13.
[820] Ebu Ceyb, Kâm”s’ül-Fıkhiyye, 289; Elmalılı, Hak Dini, III, 1901.
[821] İbn Manzûr, Lisân, V.3450.
[822] Zeydan, Medhâl, 62; Hallâf, İlmu Usulü'1-Fıkh, 11.
[823] Zeydan, Medhâl, 63; Abdulbaki, Mu'cem, "Fıkıh Md. ", 525.
[824] Zeydan, Medhâl, 63; Ayrıca geniş bilgi için Bkz: ( Hûd: 11/91; Nisa: 4/78; En’am: 6/25, 65, 98; Enfal: 8/6, Haşr: 59/81, 87,122.
[825] Zeydan, Medhâl, 62.
[826] 150/767.
[827] Karaman Hayrettin, "Fıkıh Md", DİA, XXIII, 1.
[828] Zeydan, Medhâl, 62.
[829] Reşit Rıza, Muhammedi Vahy, 292.
[830] Mü'minun: 23/115; Bkz. Enbiya: 21/16.
[831] Bakara: 2/31.
[832] Araf: 7/54.
[833] Uludağ, Emir ve Yasak, 17.
[834] Ali İmran: 3/191.
[835] Rum: 30/8.
[836] İbn Âşûr, İslam Hukuk Felsefesi, 18.
[837] Hallaf, Usul, 60.
[838] İbn Manzûr, Lisân, V,3331
[839] Zeydan, Usul, 265
[840] Bulaç, Kur'ânı Bir Metin Olarak Antropolojik Gözle Okumak, Tarihsiz (Makale), 1
[841] Bkz: Gazzâlî, el-Müstasfâ, 1,287-288; Şâtıbi, Muvafakat, II, 3; Hallaf. Usul, 84-85; Zeydan, el- Veciz fi Usuli'l-Fıkh, 198.
[842] Atar, Fıkıh Usulü, 285
[843] Mâlik, Muvatta, Hüsnül Huluk, 8; İbn Hanbel, Müsned, II, 381
[844] Erdoğan, İslam Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, 34-35
[845] İbn --ş°r, İslam Hukuk Felsefesi, 81-82
[846] Hanbeli, Usulü'l-fıkhi'l-İslami, 16
[847] Erdoğan, Ahkâmın Değişmesi, 39
[848] Şâtıbî, Muvafakat, II, 8
[849] Erdoğan, Ahkâmın Değişmesi, 86-87.
[850] 24/644.
[851] Erdoğan, Ahkâmın Değişmesi, 88.
[852] Tevbe: 9/60.
[853] Erdoğan, Ahkâmın Değişmesi, 89 (Fazla bilgi için Bkz. İrfan Mahmut Rana, Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı;.)
[854] İbn Manzûr, Lisân, V, 2479; Flruzâbâdi, Kâmûs, I, 473.
[855] Şâtıbî, Muvâfakât II, 6, 64 ; İbn -şr, İslam Hukuk Felsefesi, 133; Şener, Kıyas İstihsan İstislah, 137.
[856] İslam Hukuk Felsefesi, 133; Erdoğan, Ahkâmın Değişmesi, 48, 56; Şener, Kıyas İstihsan İstislah, 137.
[857] İbn -ış°r, İslam Hukuk Felsefesi, 133.
[858] Hallaf, Usul, 84.
[859] Gazzâlî, el-Müstasfâ, I, 286.
[860] Elmalılı, Hak Dini, I, 274; Şener, Kıyas İstihsan İstislah, 137.
[861] Gazzâlî, el-Müstasfâ, I,287-288; Hallaf, Usul, 84-85; Zeydan, el- Veciz fi Usuli'l-Fıkh,198.
[862] Gazzâlî, el-Müstasfâ, I,286; Hallâf, Usul, 84-85; Uludağ, Emir ve Yasak, 39.
[863] Hallaf, Usul, 86-87.
[864] Gazzâli, el-Müstasfâ, I, 287-288; Hallaf, Usul, 84-85; Şener, Kıyas İstihsan İstislah, 139.
[865] Gazzâlî, el-Müstasfâ, I, 296-297; Hallâf, Usul, 84-85; İbn -şT , İslam Hukuk Felsefesi, 133.
[866] İbn -ış°r, İslam Hukuk Felsefesi, 134.
[867] İbn -ış°r, İslam Hukuk Felsefesi, 148; Zeydan, Fıkıh Usulü, 310.
[868] İbn Manzûr, Lisân, IV.3080; Firuzâbâdî, Kâmûs, IV, 30; Tehânevî, Keşşaf, II,1036.
[869] İbn Manzûr, Lisân, IV.3080; Fîruzâbâdi, Kâmûs, IV, 30.
[870] Gazzâlî, el-Müstasfâ, II, 341-342; Şevkânî, İrşâdu'l- Fuhul, 207.
[871] Şevkânî, İrşâdu'l-Fuhul, 207.
[872] 505/1111.
[873] Gazzâli, el-Müstasfâ, II, 196; Hanbeli Şakir, Usulü'l-Fikhıl İslami, 306.
[874] Hallâf, Usul,70.
[875] Zeydan, el-Veciz, 168.
[876] Şaban, İslam Hukuk İlminin Esasları, 131.
[877] Şaban, İslam Hukuk İlminin Esasları, 130.
[878] Şevkânî, İrşâdu'l-Fuhul, 207.
[879] Cürcânî, Ta'rîfât, 124; Bilmen, Muvazzah İlmi Kelam, 5; Klavuz, Kelama Giriş, 246-247.
[880] Klavuz, Kelama Giriş, 248.
[881] Gazzâlî, El-İktisâd, 105.
[882] Şehristânî, Nihâyetü'l-ikdâm, 398-400, 402-405,410-411 .
[883] Şehristânî, Nihâyetü'l-ikdâm, 397.
[884] İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, 284, 287, 289.
[885] İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, 290
[886] Mâtüridi, Kitâbu't-tevhîd, 216-217; Klavuz, Kelama Giriş, 120.
[887] Secde: 32/7; Sad: 38/27; Duhan: 44/38-39.
[888] Enbiya: 21/23.
[889] Yüksel Emrullah, İlahi Fiillerde Hikmet, EAÜÎFD,VIII,61.
[890] Serdar, Hilâl Doğarken, 94.
[891] Meydan Larousse, V, 852.
[892] Russel Bernard, Felsefede İlmi Metod, 43.
[893] Ülken, Felsefeye Giriş, 9.
[894] 638/1240.
[895] İbnü'l-Arabi, el-Fütuhât el-Mekkiye, 5.
[896] Yakıt, Mevlâna ve Goethe'de Hikmet ve Felsefe, SDÜİFD, 1995, 2, 3.
[897] Mevlâna, Mesnevi, IV, 3005-3030.
[898] Mevlâna, Mesnevi, II, 3207-3208.
[899] Mevlâna, Mesnevi, III, 4054-4055.
[900] 1703-1780.
[901] Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetnâme, 1,199-205.
[902] Kehf: 18/65.
[903] İbn Kayyim, Medâric, II, 495.
[904] İsra, 17/80.
[905] Sülemî, Tasavvufun Ana ilkeleri, 26.
[906] 412/1021.
[907] Sülemî, Tasavvufun Ana ilkeleri, Süleminin Risaleleri, 26.
[908] Ketâbâzî, Doğuş Devrinde Tasavvuf, Taarruf, 130.
[909] 672/1274.
[910] Tusi, el-Luma (İslam Tasavvufu), 93.
[911] Keklik, Felsefenin ilkeleri, 1; Taylan.Ana hatlarıyla İslam Felsefesi Kaynakları Tesirleri,26 (Not: Bir çok terimler bu sözden türetilmiştir.Örnek: Filarmoni (Ahenk sevgisi), Filoloji (Dil sevgisi),Filantropi (İnsan sevgisi...)
[912] İhvân-ı Safa, Resâil, 1,57, 81; Ülken, Felsefeye Giriş, 9; Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, "Felsefe Md. II, 142.
[913] Keklik, Felsefenin İlkeleri, 2.
[914] m. s. 3. asır.
[915] 570/494?.
[916] 1650.
[917] Keklik, Felsefenin İlkeleri, 6-7.
[918] 1650.
[919] Armand Cuvillier, Felsefe Yazarlarından Seçilmiş Metinler, 23-24.
[920] Keklik, Felsefenin İlkeleri, 24.
[921] 1831.
[922] Keldik, Felsefenin İlkeleri, 25.
[923] Keldik, Felsefenin İlkeleri, 35.
[924] İbn Sina, eş-Şifâ, el-İlahiyat, 1,3-6.
[925] Keldik, Felsefenin İlkeleri, 36-37.
[926] Keklik, Felsefenin İlkeleri, 38.
[927] Ülken, Felsefeye Giriş, 33.
[928] İbn Sina, eş-Şifâ, el-İlahiyat, I,4; İhvân-ı Sata, Resâil, I, 58; Mutahhari, Felsefe Dersleri, 307; Bulaç "Hikmeti Yeniden Diriltmek", B H D ,1,5.
[929] 1974.
[930] Ülken, Felsefeye Giriş, 34-35.
[931] Kaya Mahmut, Felsefe, DİA, XII, 312.
[932] Bulaç, Nuhun Gemisi, 157.
[933] Ebü'1-Bekâ, Külliyât, 380.
[934] 816/1413.
[935] Cürcânî, Ta'rifât, 105.
[936] Ülken, Felsefeye Giriş, 9.
[937] (185/801-260/873) Klasik kaynaklar ondan sitayişle bahseder. "Tüm antik ilimleri kuşatan bilgisi ile çağının biricik alimi ve bir Arap filozofudur. Bkz: ( İbnü'n-Nedim, el-Fihrist, 357; İzmirli, İslam Felsefesi Tarihi, I, 62).
[938] Kindi, Felsefi Risaleler, 1 (Kitab fi'1-felsefeti'l-ğlâ).
[939] Keklik, Felsefenin İlkeleri, 16-17 (Kindi, Hudud el Eşya, 173'e atfen).
[940] Kindi, Felsefi Risaleler, 5.
[941] (258/870-339/950) Farabi, Aristo'dan sonra felsefe tarihinde 'Muallim es-Sani (ikinci öğretmen)' sıfatını hak edecek kadar seçkin bir yere sahiptir.
[942] Fârâbî, İhsaü'1-Ulum, 35-42; Medinetü'l-Fâzıla, 76-77; 86-87; Bulaç, Din Felsefe, 123-127.
[943] 339/950.
[944] Keklik, Felsefenin ilkeleri, 17.
[945] Fârâbi, Medinetü'l-Fâzıla, 22.
[946] (370/980-28/1037) İslam felsefe tarihinin en parlak en önde gelen filozoflarının başında gelir.
[947] Bulaç, Din Felsefe, 130-133.
[948] Keklik, Felsefenin İlkeleri, 17.
[949] İbn Sina, el-Burhân min kitâbi'ş-Şifâ, 192.
[950] İbn Sînâ, eş-Şifâ, el-İlahiyat, I, 4, 6, 15, 17, 18 vd.
[951] Şems: 91/7-9.
[952] Dodurgalı, İbn Sina Felsefesinde Eğitim, 130 (İbni Sina, er-Risale fil Ahd, 92'ye atfen).
[953] Dodurgalı, İbn Sina Felsefesinde Eğitim, 129-130.
[954] (520/1126-595/1198) Kurtuba'nın hukuk, siyaset ve idaresinde büyük görevler üstlenmiş, ünlü ve entellektüel bir aileye mensuptur. Çok çalışan bir düşünür olarak ün salmıştır. Felsefe, tıp ve dini alanlarda 60 eser yazmıştır. Bkz: (İbn Rüşd, Faslü'l-Makal, 11-13).
[955] İbn Rüşd, Faslü'l-Makâl, 36-37.
[956] İbn Rüşd, Faslü'l-Makâl, 65.
[957] Haşr: 59/3.
[958] Araf: 7/184 (Ayrıca Bkz: En’am: 6/75; Gâşiye: 88/17; Al-i İmran: 3/191).
[959] İbn Rüşd, Faslü'l-Makâl, 72-73.
[960] İbn Rüşd, Faslü'l-Makâl, 99-100.
[961] İbn Rüşd, Faslü'l-Makâl, 115-116.
[962] (Basra merkezli gizli ve siyasi emeller taşıyan bu hareketin gerçek amacının ne olduğu şimdiye kadar tam ortaya konulmuş değildir. Batini ve ismaili düşünceler taşıdığı, düşüncelerini dört bölüm halinde elli risaleden oluşan Resâilü İhvâni's-Safâ adlı felsefe ve ilimler ansiklopedisinde toplamışlardır. Dinin cehaletle kirletildiğini, ancak felsefe ile dinin uzlaştırılması neticesinde temizliğin mümkün olabileceğini savunmuşlardır.) Kaya Mahmut.Felsefe, DİA, XII, 314.
[963] İhvân-ı Safa, Resâil, I, 57.
[964] İhvân-ı Safa, Resâil, I, 57, 81.
[965] İhvân-ı Safa, Resâil, I, 57, 58, 81.
[966] İhvân-ı Safa, Resâil, I, 81,107, 137-138; 264-266.
[967] Bakara: 2/255.
[968] İhvân-ı Safa, Resâil, III, 29-299; IV.76.
[969] İsfahani, Müfredat, 158; İbn Manzûr, Lisân, II, 1245; Firuzâbâdî, Kâmûs, III, 334.
[970] Çağırıcı Mustafa, "Ahlak"rad., DİA, II, 1.
[971] Müslim, Müsafirin, 139.
[972] Serdar, Hilâl Doğarken, 87.
[973] Şuara: 26/137.
[974] Çağırıcı Mustafa, "Ahlak" Md. ,DİA, II, 2.
[975] Kalem: 68/4.
[976] Elmalılı, Hak Dini, VIII, 5269.
[977] Hucurat: 49/7,14.
[978] Çağırıcı Mustafa, "Ahlak" Md, DİA, II, 3; Rad: 13/28; Al-i İmran: 3/135; Hud: 11/112;
Şura: 411,15; İnsan: 76/8,9.
[979] Çağırıcı, "Ahlak" Md. ,DİA, II, 4.
[980] 606/1210.
[981] Râzi, Mefâtîhu'1-ğayb, VII, 67.
[982] Behiy, Mefâhim, 29-30.
[983] Aydın, İslama Göre İlim, DEÜİF Derg. say. 3, 2.
[984] İbn Âşûr, Tefsîrü't-Tahrir, III, 64.
[985] 420/1030.
[986] 979/1572.
[987] Aydın Mehmet,"Ahlak Md." DİA, II, 10.
[988] Ebu Ali Ahmed İbn Muhammed İbn Yakub Miskeveyh Rey'de 941 de dloğup, İsfahan'da (420/1030)'da vefat etmiştir. Bu çağların en büyük ahlakçısı olan Miskeveyh aynı zamanda hakim, tarihçi ve dilcidir. Fârâbî (339/950) ve İbn Sina (428/1037) ile çağdaştır.
[989] 505/1111.
[990] Aydın Mehmet,"Ahlak Md" DİA, II, 11.
[991] İbn Miskeveyh, Tehzibü'l-Ahlâk (Ahlakı Olgunlaştırma ), 24-25.
[992] Boer, T. J d e, İslamda Felsefe Tarihi, 92,93; Pazarlı, İslamda Ahlâk, 210.
[993] Çağırıcı, İslam Düşüncesinde Ahlâk, 109.
[994] Çağırıcı, İslam Düşüncesinde Ahlâk, 110.
[995] İbn Miskeveyh, Tehzibü'l-Ahlâk (Ahlakı Olgunlaştırma ), 24-25.
[996] Kutluer, Felsefe Tasavvuru, 37-38.
[997] İbn Miskeveyh, Tehzibü'l-Ahlâk, 26.
[998] 1030.
[999] İbn Miskeveyh, Tehzibu'l-Ahlâk, 32.
[1000] 505/1111.
[1001] Ebu Hamid Muhammed Gazzali (450/1059) yılında Tus şehri yakınlarında Gazale'de doğdu. (505/1111) yılında aynı şehirde vefat etti.
[1002] 505/1111.
[1003] Gazzâli, Meâricü'1-Kuds, 86-87.
[1004] Gazzâli, İhya, III, 53.
[1005] Gazzâli, İhya, III, 53.
[1006] 505/1111.
[1007] Çamdibi, Şahsiyet Terbiyesi ve Gazali ,174-175.
[1008] 505/111 l.
[1009] Gazzâlî, İhyâ.III, 11.
[1010] (1510/1572) 1510 tarihinde Isparta'da doğdu. Kınalızade 1564 yılında Şam'daki kadılık vazifesi sırasında yazdığı Ahlakı Alai, müellifin ifadesine göre hikmeti ameliyye (ahlak felsefesi) üzerine telif edilmiştir.
[1011] Kınalızâde, Ahlâkı Alâi, 28.
[1012] Kınalızâde, Ahlâkı Alâi, 94.
[1013] Kahraman Ahmet,"Ahl,k-i Ali" Md., DİA II, 15.
[1014] Kınalızâde, Ahlâkı Alâi, 97-98.
[1015] İbn Âşûr, Tefsîrü't-Tahrîr, III, 61.
[1016] Keklik, Felsefenin İlkeleri, 36.
[1017] İbn Âşûr, Tefsirü't-Tahrîr, III, 61.
[1018] İbn Haldûn.Mukaddime, II, 566-571; İbn Âşûr, Tefsîrü't-Tahrîr, III, 61.
[1019] Kutluer, Felsefe Tasavvuru, 168 (Tehânevî Keşşafında yukarda gösterilen şemanın benzeri maddeler halinde sıralanmıştır. Bkz. (Tehânevî, Keşşaf, I, 36-41; İbn Âşûr, Tefsîrü't-Tahrîr, III, 61-64); İhvân-ı Safa, Resâilâl, 81, 107, 137-138; 264-266; İhvan bu felsefi ilimler sistemini Riyaziyat, Mantık, Tabiiyat ve İlahiyat şeklinde dört kısma ayırır. Bkz: İhvân-ı Safa, Resâilâl, 81,107.
[1020] Aydın Mehmet, "Ahlak" Md, DİA, II, 10.
[1021] Aydın Mehmet, "Ahlak." Md, DİA, II, 10, 13, 15.
[1022] Tehânevî, Keşşaf, I, 40; Kınalızade, Ahlâkı Alâi, 29.
[1023] İbn Kayyim, Medâric, II, 498.
[1024] Vehbi Efendi, Tefsir, II, 500.
[1025] Kınalızâde, Ahlâkı Alâi, 29.
[1026] 606/1210.
[1027] Şuara: 26/83.
[1028] Tana: 20/14.
[1029] Meryem: 19/30-31.
[1030] Muhammed: 47/19.
[1031] Nahl: 16/2.
[1032] Râzî, Mefâtîhu'1-ğayb, VII, 68-69.
[1033] İhvân-ı Safa, Resâil. I, 81, 107-108.
[1034] İbn Sînâ, eş-Şifâ, el-İlahiyat,4,6 İhvân-ı Safa, Resâil, 107-108, 264-266.
[1035] Farabi, İhsa'ül-Ulum,101-102; İhvân-ı Safa, Resâil, I, 81, 107.
[1036] Farabi, İhsa'ül-Ulum,95; İhvân-ı Safa, Resâilâl, 81, 107.
[1037] Farabi, İhsa'ül-Ulum, 92-93; İhvân-ı Safa, Resâilâl, 81, 107.
[1038] Teh,nevi, Keşş, f, I, 41; İhvân-ı Safa, Resâilâl, 107.
[1039] İhvân-ı Safa, Resâil, I, 81.
[1040] Farabi, İhsa'ül-Ulum, 104.
[1041] Kınalızâde, Ahlâkı Alâi, 32; İhvân-ı Safa, Resâilâl, 107.
[1042] Kınalızâde, Ahl,kı Alâi, 34.
[1043] İhvân-ı Safa, Resâilâl. 81,107.
[1044] Tehânevî, Keşş, f, I, 40.
[1045] Şems: 91/10.
[1046] Kınalızâde, Ahlâkı Alâi, 30.
[1047] Şuara: 26/83.
[1048] Taha: 20/14.
[1049] Meryem: 19/31.
[1050] Muhammed: 47/19.
[1051] Nahl: 16/2.
[1052] Razî, Mefatîhu'1-ğayb, VII, 67-69.
[1053] Kınalızâde, Ahlâkı Alâi, 32.
[1054] İsra:17/15.
[1055] Bakara: 2/286.
[1056] Lokman: 31/33.
[1057] Ahkaf: 46/19 Bkz: Nisa: 4/111; Mü’min: 40/17; Necm: 53/39.
[1058] Nahl: 16/43; Bkz: Enbiyâ: 21/7.
[1059] Ankebut: 29/69.
[1060] Zümer: 39/17-18; Bkz: Furkan: 25/67; İsra: 17/29; Rahmân: 55/7; Bakara: 2/148; Maide: 5/51; Al-i İmran: 3/l 86 vd. Draz, Kur'an Ahlakı 376.
[1061] Bakara: 2/195.
[1062] Nisa: 4/28.
[1063] Hac: 22/30 Bkz: Bakara: 2/44; Saft: 61/2-3; Haşr: 59/9; İsra:17/32; Nisa: 4/28,53; Tevbe: 9/109; Maide: 5/93-94.
[1064] Nahl, 16/23; Bkz. Draz, Kur'an Ahlakı, 377-382.
[1065] İsra: 17/23-24; Bkz: Nisa: 4/35: Lokman: 31/14-15.
[1066] Enam: 6/151 Bkz: İsra:17/31; Tekvir: 81/8,9,14; Tahrim: 66/6.
[1067] Bakara: 2/228; Bkz: Nisa: 4/33; Bakara: 2/233;
[1068] Bkz: 4/1-4,18,22-24; Bakara: 2/221, 232; Nûr: 24/3; Maide: 5/5; Nisa: 4/33; Tahrim: 66/5; Azhâb: 33/28-29;
[1069] Bkz: Rûm: 30/21; Bakara: 2/223; Nahl: 16/72.
[1070] Bkz: Bakara: 2/233;Talak: 65/6; Nisa: 4/18, 34, 127,128.
[1071] Bkz: Bakara: 2/226-8, 231-233, 236-237, 241; Talak: 65/l, 6; Nisa: 4/19; Azhâb: 33/49.
[1072] Bkz: Rûm: 30/38; Bakara: 2/180; Nisa: 4/6, 10, 11, 31, 176.
[1073] Kınalızade, Ahlâkı Alâi, 33.
[1074] 339/950.
[1075] Fârâbî, Medinetü'l-Fâzıla, 87-89.
[1076] Fârâbî, Medinetü'l-Fâzıla, 91-94
[1077] Fârâbî, Medinetü'I-Fâzıla, 90.
[1078] Bkz: Bakara: 2/178-179; Nisa: 4/91-92; Maide: 5/35; En’am: 6/151.
[1079] Maide: 5/38.
[1080] Müttafifın: 83/1-3.
[1081] Bkz: Bakara: 2/278-279; A’raf: 7/84; Nisa: 4/2,6,28
[1082] Bkz: Enfal: 8/27; Azhâb: 33/58; Tâhâ: 20/111; Şûra: 42/40; Furkan: 25/19; Maide: 5/3; Nisa: 4/104-106; Nahl: 16/91; Al-i İmran: 3/75-77
[1083] Bkz: Nisa: 4/107-108; Hacc: 22/30; Bakara: 2/188,
[1084] Bkz: Bakara: 2/159,283
[1085] Bkz: Nisa: 4/147-8; Duhâ: 93/9-10;
[1086] Bkz: Hucurat: 49/11; Lokman: 31/18
[1087] Bkz: Hucurat: 49/12; Kamer: 54/1; Mücadela: 58/9; 49; 9
[1088] Bkz: Nûr: 24/4-5; Nûr: 24/14-15; Nûr: 24/15-19,24-25;4 84; Maide: 5/81-82
[1089] Bkz: Bakara: 4/57; Bakara: 2/282-3; Maide: 5/1; İsra: 17/34; Bakara: 2/177; Ra’d: 13/21-22
[1090] Bkz: En’am: 6/152; Bakara: 4/134
[1091] Bkz: Hucurat: 49/10; En’fal: 8/l; Nisa:4/35, 84, 105-6, 114; Fetih: 48/29; Maide: 5/57; Beled: 90/17-18; Bakara: 2/215
[1092] Bkz: Şûra: 42/39-43; Ra’d: 13/24; Zâriyat: 51/34; Al-i İmran: 3/104, 134; Şûra: 42/37; Maide: 5/2;
[1093] Bkz: Maide: 5/67; Dûha: 93/10-11; Tevbe: 9/122; Haşr: 59/9; İnsan: 76/8-9; Bakara: 2/254, 267; Leyl: 92/17; Al-i İmran: 3/92; Tevbe: 9/104; Hümeze: 104/1- 4
[1094] Aİ-i İmran: 3/159
[1095] Nisa: 4/57; Bkz:Maide: 5/36-37;
[1096] Fârâbî, Medinetü'l-Fâzıla, 91-92
[1097] Bkz: Haşr:59/7; Nisa: 4/58
[1098] Bkz: Al-i İmran: 3/103; Rûm: 30/31-32
[1099] Bkz: A’raf: 7/55; Ra’d: 13/27; Bakara: 2/205; Tûr: 52/36-39
[1100] Bkz: En’fal: 8/60; Mümtehine: 60/1, 8-9; Tûr: 52/22; Al-i İmran: 3/28
[1101] Bkz: Tevbe: 9/129; Mümtehine: 60/8-9
[1102] Bkz: Nahl: 16/125; Ankebût: 29/46; Bakara: 2/256; Gaşiye: 88/21-22; En’am: 6/108;
[1103] Bkz: Nisa: 4/89; Mümtehine: 60/8
[1104] Bkz: Nisa: 4/74,90; Maide: 5/l; Hacc: 22/39; Nisa: 4/l; Hucurat: 49/13 Geniş Bilgi için bkz: Draz, Kur'an Ahlakı, 411-420.
[1105] Aydın, DEÜİFD, Mukaddime, 3.
[1106] Keklik, Felsefenin İlkeleri, 37.
[1107] Cürcâni, Ta'rîfât, 165; İbn Manzûr, Lisân, IV, 3046.
[1108] Bolay, "Akıl Md", DİA, II, 238.
[1109] İbn Manzûr, Lisân, IV, 3046.
[1110] Bolay, "Alul Md." DİA, II, 238.
[1111] İsfahani, Müfredat, 341.
[1112] Attas, Modern Çağ ve İslami Düşünüşün Problemleri.
[1113] Ünal, Kavramlar Kavramlar, 442 .
[1114] Meydan Larousse, "Akıl Md.
[1115] Özcan, Maturidiye Göre Dini Çoğulculuk, 79-80.
[1116] Mâtûridi, Tevhid, 9.
[1117] 505/1111.
[1118] Gazzâli, İhy,, III, 53.
[1119] Mutahhari, İnsanı Kamil, 132.
[1120] Bolay,"Akıl md", DİA, II, 238.
[1121] Abdulbaki, Mu'cem, "Akıl Md."
[1122] Yunus,:10/100.
[1123] Mülk: 67/10.
[1124] Bolay,"Akıl md" DİA, II, 238.
[1125] Kılıç, Sembolik Dil, 103.
[1126] Taberî, Câmi'u'l-beyân, III, 60; İbn Kesir, Tefsîrü'l-Kur'ân, I, 330; Kurtubî, el-Câmi', III, 330; Âlûsî, Rûhu'l-Me'ânî, III, 42 ;Ebü'l-Bekâ, el-Külliyât, 382; Elmalılı, Hak Dini, II, 919; Cürcâni, Ta'rîfât, 104; Bustânî, el-Bustan, 354; Ahmet Rıza, Metnu'l Luğa, II, 139; Havva, el-Esas, II,168; Ateş, Çağdaş Tefsir, I, 468; Uludağ İslamda Emir ve Yasakların Hikmeti, 7; Özcan, İslami Araştırmalar Derg. 2, 6, Ocak 1988, 42.
[1127] Keklik, Felsefenin İlkeleri, 37.
[1128] Bolay,"Akıl md" DİA, II, 238; Keklik, Felsefenin İlkeleri, 176.
[1129] Maide: 5/104 Ayrıca Bkz. (A’raf:7/28,38; Tevbe: 9/30, 65, 69; Yunus: 10/78; Enbiya: 21/53; Şuara: 26/74; Lokman: 31/21; Zuhruf: 43/22-25; Saffat: 37/70).
[1130] Dewey John, Düşüncenin Terbiyesi, 23.
[1131] Araf: 7/175-176.
[1132] Furkan: 25/43 (Bkz: ayrıca Kalem: 68/10-15; Müddesir: 74/11-25 vd.)
[1133] Dewey John, Düşüncenin Terbiyesi, 25.
[1134] Hicr: 15/72-73 (Senin ömrüne andolsun ki, onlar, Sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. Güneşin doğma zamanına girerlerken korkunç ses onları yakaladı. ) ( Bkz. Hicr: 15/15; Nisa: 4/43; Hacc: 22/2; Kaf: 50/19... )
[1135] Ahzab: 33/67-68 (Bkz. Ayrıca Bakara: 2/166; Sebe: 34/32; Mü’min: 40/47; Araf: 7/38; Ahkaf: 46/20...)
[1136] Farabi, İhsa'ül-Ulum, 66.
[1137] Kutluer, "Gaiyyet md. DİA, XIII, 292.
[1138] Cürcânî, Ta'rîfât, 161 Abes md.
[1139] Gazzalî, El-İktisâd,105; Şebristânî, Nihâyetü'l-ikdâm, 398-400; İhvân-i Safa, Resâil, III, 301.
[1140] Uludağ, Emir ve Yasak, 12-13.
[1141] Kutluer, "Gaiyyet md", DİA, XIII, 292.
[1142] Aİ-i İmran: 3/191.
[1143] Mü"minun: 23/115.
[1144] Kıyamet: 75/36 "Sanır mı insan başıboş bırakılacağını".
[1145] Zilzal: 99/7-8; Karia: 101/6-11.
[1146] Uludağ, "Abes md", DİA, I, 305, Bkz. (Mü’minûn: 23/115; Enbiya: 21/16; Sad: 38/27).
[1147] Uludağ, Emir ve Yasak, 13.
[1148] Uludağ, Emir ve Yasak, 39.
[1149] Elmalılı, Hak Dini, II, 915.
[1150] Uludağ, Emir ve Yasak, 13.
[1151] Atalar, Düşüncede Devrim, 38.
[1152] Kamer: 54/4-5.
[1153] Atalar, Düşüncede Devrim, 35.
[1154] İsfahânî, Müfredat, 343; İbn Manzûr, Lisân, IV, 3083; Cürcânî, Ta'rîfât, 168-169.
[1155] İbn Manzûr, Lisân, IV, 3083.
[1156] İzutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan, 259.
[1157] Demirci, Vahiy Gerçeği, 58.
[1158] 260/873.
[1159] Taylan, "Bilgi "md", DİA, VI, 157.
[1160] 505/1111.
[1161] Gazzâli, el-Müstâsfâ, 1, 25-26, İhy,, I, 28.
[1162] Attas, Modern Çağ, 205.
[1163] Bkz: Bakara: 2/31.
[1164] Kelime Çoban Dergisi, 34 ( İlk Bilgi İsimli Mak.)
[1165] Keklik, Felsefenin İlkeleri, 38.
[1166] Ünal, Kavramlar, 463.
[1167] Araf: 7/62 Bkz. (Yusuf: 12/86,96; Maide: 5/110).
[1168] Bakara: 2/151.
[1169] Aydın , İslam'a Göre İlim, 2.
[1170] Taylan, "Bilgi md" ,DİA, VI, 158.
[1171] Bakara: 2/120, 145.
[1172] Taylan, "Bilgi Md" DİA, VI, 158 Bkz. (Tekâsür: 102/5-7; Hâkka: 69/51).
[1173] Bakara: 2/2 Bkz. (Al-i İmran: 3/9; Nisa: 4/157; En’am: 6/116; Hûd:11/62; İbrahim: 14/10; Necm: 53/28).
[1174] Taylan,"Bilgi Md" ,DİA, VI, 158 Bkz. (Bakara: 2/154; İsra: 17/44; Enbiyâ: 21/76).
[1175] Gazz,lÖ, İhyâ, III,52.
[1176] Gazz,lÖ, İhyâ, III, 52; Çamdibi, Şahsiyet Terbiyesi ve Gazali, 186-187.
[1177] Haşr: 59/19 " O Kimseler gibi olmayın ki, Allah'ı unutmuşlar; Allah'da Onlara kendilerini unutturmuştur,"
[1178] Kılıç, Sembolik Dil, 97 (Cavitname 20 ye atfen).
[1179] Kılıç, Sembolik Dil, 97.
[1180] Kılıç, Sembolik Dil, 79°.
[1181] İbn Manzûr, Lisân, V, 3451; Fîruzâbâdî, Kâmûs, II, 159.
[1182] İsfahanı, Müfredat, 384.
[1183] Özcan, Bilgi Problemi, 171-172 189- l90.
[1184] Keklik, Felsefenin İlkeleri, 37.
[1185] Ünal, Kavramlar, 439-440.
[1186] 505/1111.
[1187] Gazzâlî, Mizan, 54; Çamdibi, Şahsiyet Terbiyesi ve Gazali, 187.
[1188] Gazz,li, İhyâ, III,10.
[1189] Bakara: 2/266-269.
[1190] İsra: 17/28-39.
[1191] Enfal: 8/22.
[1192] Kılıç, Sembolik Dil, 180.
[1193] İbn Manzûr, Lisân, IV, 3107-8.
[1194] İsfahani, Müfredat, 348.
[1195] Uludağ,"Amel md",DİA, III, 13.
[1196] Tirmizi, Zühd, 11; İbn Mace, Fiten,12.
[1197] Uludağ, "Amel md", DİA, III, 14.
[1198] Çamdibi, Şahsiyet Terbiyesi ve Gazali, 190.
[1199] Uludağ, Emir ve Yasak, 12.
[1200] 378/988.
[1201] Tusi, Luma, 93.
[1202] Haşr: 59/19.
[1203] Behiy, Mefâhim, 28.
[1204] Ateş, Çağdaş Tefsir, VII, 63.
[1205] Zümer: 39/9.
[1206] Fatır: 35/28.
[1207] Bakara: 2/266-69.
[1208] 606/1210.
[1209] Râzî, Mefâtîhu'l-Ğayb,VI, 187.
[1210] İbn Miskeveyh, Tehzibu'l-Ahlâk, 38; Gazzali, İhyâ, III, 53.
[1211] Fayda,"Cahiliye md. DİA, VII, 17,
[1212] Dodurgalı, Sina Felsefesinde Eğitim, 136
[1213] Cürcânî, Ta'rîfât, 105; Sa'di Ebu Ceyb, Kâmûsü'l-Fıkhiyye, 100;
[1214] Çamdibi, Şahsiyet Terbiyesi ve Gazzali.
[1215] Fayda, "Cahiliye" md, DİA, VII, 17.
[1216] Fayda, "Cahiliye" md, DİA, VII, 18.
[1217] İzutsu, Allah ve İnsan, 60.
[1218] Watt, Hz. Muhammedin Mekkesi, 83.
[1219] İzutsu, Allah ve İnsan, 263.
[1220] Al-i İmran: 3/149, 155.
[1221] İzutsu, Allah ve İnsan, 264.
[1222] İzutsu, Allah ve İnsan, 265-267.
[1223] İzutsu, Allah ve İnsan, 270-272.
[1224] İzutsu, Allah ve İnsan, 275.
[1225] Gürbüz, Kur'ân'da Denge, 182.
[1226] Bakara: 2/231; Ahzab: 33/34.
[1227] Gölpınarb, Nehcül Belağa, 418.
[1228] Bakara: 2/129, 151; Al-i İmran: 13/164; Cuma: 62/2.
[1229] Fersahoğlu, Zihin Eğitimi, 380.
[1230] 1352/1942.
[1231] Elmalılı, Hak Dini, VIII, 5949.
[1232] 1352/1942.
[1233] Elmalılı, Hak Dini, VIII, 5951.
[1234] Esed, Kur'ân Mesajı, III, 1287.
[1235] İsfahani, Müfredat, 187; İbn Manzûr, Lisân, II, 1578.
[1236] Esed, Kur'ân Mesajı, III, 1200; Elmalılı, Hak Dini, VIII, 5426.
[1237] İsfahâni, Müfredat, 75.
[1238] Elmalılı, Hak Dini, 1, 485.
[1239] Kılıç, Fıtratın Dirilişi, 152.
[1240] Fersahoğlu, Zihin Eğitimi, 381.
[1241] Bakara: 2/44.
[1242] Bakara: 2/113.
[1243] Cuma: 62/5.
[1244] Aİ-i İmran: 3/81.
[1245] Bakara: 2/121 Bkz. (Ayrıca Al-i İmran: 3/7; Al-i İmran: 3/11; Neml: 27/77; Fussilet: 41/44; Câsiye: 45/20; Tegâbün: 64/8).
[1246] Araf: 7/204.
[1247] Araf: 7/203.
[1248] Fersahoğlu, Zihin Eğitimi, 398.
[1249] İsra: 6/36.
[1250] Nisa: 4/140.
[1251] Fussilet: 41/26.
[1252] Bkz: Fersahoğlu, Zihin Eğitimi, 400.
[1253] Furkan: 25/44.
[1254] Araf: 7/179.
[1255] Neml: 27/80; Bkz. (Ayrıca Yunus: 10/42; Lokman: 31/7; Bakara: 2/75; Muhammet: 47/16).
[1256] Fersahoğlu, Zihin Eğitimi, 401.
[1257] Tirmizi, İlm, 19; İbn M,ce, Zühd, 15; Aclûni, Keşfü'1-hafâ, I, 363;
[1258] İbn Abdürabbih, el-'İkdü'l-ferîd, II, 232.
[1259] Mülk: 67/10.
[1260] Zümer: 39/17-18.
[1261] Enfal: 8/2-4 Bkz. (Ayrıca Bakara: 2/285 vb. )
[1262] Rahman: 55/33.
[1263] Mülk: 67/2-5.
[1264] Bkz: Özbek, Bir Eğitimci Olarak Hz. Muhammed, 279; Fersahoğlu, Zihin Eğitimi, 405.
[1265] Fazlurrahman, İlimden Felsefeden Dine, 1, 16.
[1266] İbn Manzûr, Lisân, II, 953; Asım Efendi, Kâmûs Tercemesi, IV, 243.
[1267] Özsoy, Sünnetullah, 159-166.
[1268] Fatır: 35/43-44.
[1269] Araf: 7/179.
[1270] Kutub, İslam Düşüncesinde Sanat, 222.
[1271] Fersahoğlu, Zihin Eğitimi, 411.
[1272] Özbek, Bir Eğitimci Olarak Hz. Muhammed, 86-87.
[1273] İbn Rüşd, Faslü'l-Makâl, 105.
[1274] Bkz: Fersahoğlu, Zihin Eğitimi, 412-414.
[1275] Fussilet: 41/53.
[1276] Kutub Seyyid, Fizüâli'l-Kur'ân, XIII, 65.
[1277] Kılıç, Toplumsal Çürüme, 76.
[1278] Corbın Henri, İslam Felsefesi Tarihi, 9.
[1279] İsfahânî, Müfredat, 515; İbn Manzûr, Lisân, VI, 4787.
[1280] Bkz. Maide: 5/11; Nahl: 16/68.
[1281] Firûzâbâdi, Besâir, V,177; Meryem: 19/17.
[1282] En'am: 6/112.
[1283] Fîrûzâbâdi, Besâir, V,179; Fussilet: 41/12; Zelzele: 99/4-5.
[1284] Enam: 6/121.
[1285] İsfahâni, Müfredat, 515 vd.; Fîrûzabâdî, Besâir, V,180.
[1286] Fîrûzabâdî, Besâir, V,180; Rıza Reşid, Muhammedi Vahy, 20.
[1287] Demirci, Vahiy Gerçeği, 25.
[1288] Demirci, Vahiy Gerçeği, 23.
[1289] İzutsu, Allah ve İnsan, 197-198.
[1290] Rıza Reşid, Muhammedi Vahy, 20.
[1291] Demirci, Vahiy Gerçeği, 25.
[1292] Serinsu, Kur'ân Nedir?, 99-100.
[1293] 502/1108.
[1294] İsfahânî, Müfredat, 127.
[1295] Fussilet: 41/11-12.
[1296] Yaratılış Hikmeti için Bkz. (Yunus:10/5; İbrahim: 14/19; Hicr:15/85; Nahl: 16/3; Ankebût: 29/44; Rûm: 30/8; Meryem: 19/25; Sad: 38/27; Zümer: 39/5; Duhân: 44/39).
[1297] Bkz. ( Bakara: 2/129,151; Al-i İmran: 3/48; Nisa: 4/113; Maide: 5/110).
[1298] Bkz. (Bakara: 2/269; Sad: 38/20; Lokman: 31/12).
[1299] Lokman: 31/12.
[1300] Bakara: 2/269.
[1301] Serinsu, Kur'ân Nedir?, 101-102.
[1302] Öztürk, K. Temel Kavramlar, 185-186.
[1303] İsfahânî, Müfredat, 455.
[1304] İbn Manzûr, Lisân, V, 4088.
[1305] İbn Manzûr, Lisân, V, 4088; Elmalılı, Hak Dini, VIII, 5857.
[1306] Özcan, Bilgi Problemi, 128.
[1307] Cürcânî, Ta'rîfât,49.
[1308] Çamdibi, Şahsiyet Terbiyesi ve Gazzâlî, 196.
[1309] 333/944.
[1310] Maturidi, Tevhid, 6.
[1311] Şems: 91/8k
[1312] 538/1143.
[1313] 710/1310.
[1314] 1352/1942.
[1315] Bkz.: Zemahşerî, Keşşaf, IV, 759; Nesefi, Medârik, VI, 361; Elmalılı, Hak Dini, VIII, 5858.
[1316] 606/1210.
[1317] Râzî,Mefâtîhu'l-ğayb, XXXl/192.
[1318] 1352/1942.
[1319] Elmalılı, Hak Dini, V, 3260.
[1320] En'am: 6/112.
[1321] En'am: 6/121; Bkz: Araf, 7/201; Yusuf: 12/24; Nâs: 114/5.
[1322] Bakara: 2/268; Bkz: Hacc: 22/53; Nisa: 4/120.
[1323] Yusuf: 12/53; Bkz: Yusuf: 12/8; Yusuf: 12/24.
[1324] Kaf: 50/16.
[1325] Fussilet: 41/30-31; Bkz: Râd: 13/23; Enbiyâ: 21/103.
[1326] Enfal: 8/12; Bkz: Mü’min: 40/7-9; Şûra: 42/5.
[1327] Tirmizî, Tefsîru sure (2), 35 (No:2991); Nesai, Sünen, 47 (No: 1 1051).
[1328] Selvi, Kur'ân ve Tasavvuf, 488-489, (Fazla Bilgi için Age, 482-513).
[1329] Mubammed: 47/17.
[1330] Altıntaş, Hidâyet ve Dalâlet, 139.
[1331] Ankebut: 29/69.
[1332] Enfal: 8/29.
[1333] Al-i İmran: 3/8; Bkz: Fatiha: 1/5-7; Bakara: 2/128, 129; Al-i İmran: 3/53, 193; Enbiyâ: 21/101.
[1334] Taha: 20/120, 121, 122; Araf: 7/19, 27.
[1335] Şura: 42/52; Bkz: Yusuf: 12/3; Sebe: 34/50; Dûha: 93/6-7.
[1336] Nahl: 16/68.
[1337] Araf: 7/117.
[1338] İzutsu, Allah ve İnsan, 202.
[1339] Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, 370.
[1340] Topçu, Bergson. 60.
[1341] Topçu, Bergson, 67.
[1342] 638/1240.
[1343] Uludağ, İslam Düşüncesinin Yapısı, 140.
[1344] Bkz: Fersahoğlu, Kur'ân'da Zihin Eğitimi, 194-195.
[1345] 595/1198.
[1346] İbn Rüşd, Felsefe Din İlişkileri, (Faslü'l-Makâl), 140.
[1347] 1352/1942.
[1348] Elmalılı, Hak Dini IV, 2921.
[1349] Özcan, Bilgi Teorisi, 131.
[1350] İsfahani, Müfredat, 116.
[1351] İsfahani, Müfredat, 116; İbn Manzûr, Lisân, II, 870-871.
[1352] İsfahâni, Müfredat, 116; Albayrak, İnsan Gayb, 146.
[1353] 260/873.
[1354] Kindî, Felsefi Risaleler, 60.
[1355] Al-i İmran: 3/ 52.
[1356] Enbiya: 21/12.
[1357] Fersahoğlu, Kur'ân'da Zihin Eğitimi, 170.
[1358] Araf: 7/179.
[1359] Bkz: Fersahoğlu, Kur'ân'da Zihin Eğitimi, 172.
[1360] Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, 198-201.
[1361] Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, 202.
[1362] İbn Manzûr, Lisân, II, 953.
[1363] Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, 206.
[1364] Bkz. (Abese: 80/1-12; Enbiyâ: 21/87-88; Tevbe: 9/80, 84, 113; En’fal: 8/67-69 vb.)
[1365] Nahl: 16/78.
[1366] Isra: 17/36.
[1367] İnsan: 76/2-3.
[1368] Bkz. (En’am: 6/99; Furkan: 25/45,46; Abese: 80/24; Târık: 86/6; Kaf: 50/6; Zümer: 39/18 vb.)
[1369] İsra: 17/36.
[1370] Furkan: 25/44.
[1371] Zuhruf: 43/40.
[1372] Mülk: 67/10.
[1373] Cevheri, Sıhâh, V, 1901; İbn Manzûr, Lisân, II, 951; Kermi, Hâdî, I, 511.
[1374] Kermî, Hâdî, I,511.
[1375] İbn Manzûr, Lisân, II, 951; Reşid Rıza, Tefsir, 1, 473.
[1376] İbn Fâris, Mücmel, I, 246; Cevheri, Sıhâh, V, 1901.
[1377] Abdulbaki, Mu'cem, 212-215.
[1378] İsfahani, Müfredat, 127; İbn Manzûr, Lisân, II, 95.
[1379] 400?/1009.
[1380] Duhan: 44/4.
[1381] Askeri, el-Furuk, 89.
[1382] Yıldırım, Kur'ân'da Uluhiyyet, 177.
[1383] Hud: 31/1; Enam: 6/18,73; Sebe: 34/1.
[1384] Şura: 42/51.
[1385] Fussilet: 41/41-42.
[1386] Yıldırım, Kur'ân'da Uluhiyyet, 177.
[1387] Bkz: Fatiha: 1/2-4; En’am: 6/1; Sebe: 34/1; Kehf: 18/1.
[1388] Tilimsani, Esmâü'l-Hüsnâ, 86.
[1389] Nisa: 4/130.
[1390] Nur: 24/10.
[1391] Fîrûzâbâdî, Besâir, IV,88.
[1392] Yıldırım, Kur'ân'da Utuhiyyet, 145.
[1393] Neml: 27/6.
[1394] Yusuf: 12/6.
[1395] Hicr:: 22/52.
[1396] Tevbe: 9/97.
[1397] Nisa: 4/25-26.
[1398] Nur: 24/18.
[1399] Nisa: 4/24.
[1400] Nisa: 4/92.
[1401] Nisa: 4/11.
[1402] Nisa: 4/104.
[1403] Ahzab: 33/1.
[1404] Tahrim: 66/2.
[1405] Enam: 6/138-139.
[1406] Mümtehine: 60/10.
[1407] Nur: 24/58-59.
[1408] Enam: 6/83.
[1409] Enfal: 8/71.
[1410] Tevbe: 9/110.
[1411] Tevbe: 9/15.
[1412] Tevbe: 9/28.
[1413] Tevbe: 9/106.
[1414] Enam: 6/83.
[1415] Hicr: 15/25.
[1416] Enam: 6/128.
[1417] Yusuf: 12/83,100.
[1418] Zuhruf: 43/84.
[1419] Haşr: 59/1.
[1420] İnsan: 76/30.
[1421] Nisa: 4/170.
[1422] Bakara: 2/32.
[1423] Hucurat: 48/8.
[1424] Fetih: 48/4.
[1425] Nisa: 4/17.
[1426] Nisa: 4/111.
[1427] Yıldırım, Kur'ân'da Uluhiyyet, 151.
[1428] 0:388/998.
[1429] Yıldırım, Kur'ân'da Uluhiyyet, 149.
[1430] M. ö: 310/922.
[1431] Taberî,Câmi'u'l-beyân,VI, 271; Benzer tanım için Bkz: İsfahânî, Müfredat, 333.
[1432] Rum: 30/27; Haşr: 59/22-24.
[1433] Casiye. 45/37.
[1434] Saff: 61/1; Cuma: 62/1.
[1435] Fetih: 48/7.
[1436] Al-i İmran: 3/6.
[1437] Al-i İmran: 3/18.
[1438] Fatir: 35/2.
[1439] A1-i İmran: 3/62.
[1440] Tevbe: 9/40.
[1441] Aİ-i İmran: 3/126; Enfal: 8/10, 10, 49, 67.
[1442] Tevbe: 9/40; Enfal: 8/63.
[1443] Maide: 5/38.
[1444] Bakara: 2/228.
[1445] Bakara: 2/220.
[1446] Bakara: 2/240.
[1447] Teğabun: 64/18.
[1448] Mümtehine: 60/5.
[1449] Zümer: 39/1; Şura: 42/3; Casiye: 45/2; Ahkaf: 46/2.
[1450] Nisa: 4/165; İbrahim: 14/4.
[1451] Lokman: 31/27.
[1452] Bakara: 2/129; Cuma: 62/3
[1453] Neml: 27/9
[1454] Ankebût: 29/26
[1455] Fetih: 48/18-19
[1456] Mü’min: 40/8
[1457] Lokman: 31/9
[1458] Bakara: 2/209; Nisa: 4/56; Maide: 5/118.
[1459] Nahl: 16/60.
[1460] Ankebût: 29/42.
[1461] Sebe: 34/27.
[1462] Nisa: 4/158.
[1463] Bakara: 2/260.
[1464] Tin: 95/8.
[1465] Araf: 7/87; Yunus: 10/109; Yusuf: 12/80.
[1466] Enam: 6/55.
[1467] İsfahânî, Müfredat, 127.
[1468] Âlûsî, Rûhu'l-Me'ânî,V, 14.
[1469] Râzî, Mefâtîhu'1-Ğayb, V, 221.
[1470] Nisa: 4/35.
[1471] Yıldırım, Kur'ân'da Uluhiyyet, 176-178.
[1472] Kâdi Abdülcebbâr, el-Muğni, 1,48.
[1473] Sabuni, Maturidiye Akâidi,133-134.
[1474] Sabunî, Maturidiye Akâidi,133-134; Emrullah Yüksel, İlahi Fiillerde Hikmet, 47; Cebeci,
Şer Problemi, 98.
[1475] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, IV, 140; Zemahşerî, Keşşaf, 1,488.
[1476] Al-i İmran: 3/191.
[1477] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, IV, 140.
[1478] Rad: 13/17.
[1479] Enbiya, 21/16.
[1480] Râzî, Mefâtîhu'1-Ğayb, IX, 140.
[1481] Râzî, Mefâtîhu'1-Ğayb, V,211; IV, 66.
[1482] Mevdudi, Tefhim, VI, 267.
[1483] Elmalılı, Hak Dini, VII, 4955.
[1484] Eimalılı, Hak Dini, V, 3013.
[1485] Öztürk, Kavramlar, 186
[1486] Nur: 24/35-37
[1487] 502/1108
[1488] İsfahânî, Müfredat, 127
[1489] Bakara: 2/31
[1490] Bkz: Al-i İmran, 3/7; Muhammed: 47/20.
[1491] Hud: 11/1
[1492] Abdulbaki, Mu'cem, 212-215
[1493] İsfahânî, Müfredat, 127
[1494] Yunus: 10/1
[1495] Lokman: 31/1-2
[1496] Zuhruf: 43/1-4
[1497] Duhan: 44/1-4
[1498] Yasin: 36/1-2 203. Al-i İmran: 3/58.
[1499] 2033.
[1500] 32/652.
[1501] 68/687.
[1502] 105/723.
[1503] 90/709.
[1504] Fîrûzâbâdi, Besair, II, 487; Taberi, Câmi'u'l-Beyân, III, 60; İbn Kesir, Tefsirü'l-Kur'ân, I, 330; Âlûsî, Rûhu'l-Me'âni, III, 42.
[1505] Havva, el-Esas, XI, 252.
[1506] 606/1210.
[1507] Al-i İmran: 3/58.
[1508] Bakara: 2/213; Râzî, Mefâtîhu'1-Ğayb, XVII, 14.
[1509] Râzî, Mefâtîhu'1-Ğayb, VIII, 73-74; XVI, 4.
[1510] Havva, el-Esas, VI, 357 ; Fîrûzâbâdi, Besair, II, 491.
[1511] Karabaşoğlu, Kur'ân Okumaları, 91.
[1512] Elmalılı, Hak Dini, II, 1117.
[1513] Elmalılı, Hak Dini, IV, 2665..
[1514] 1979.
[1515] Mevdudi, Tefhim, II, 284.
[1516] Mubammed: 47/20.
[1517] A1-i İmran: 3/7.
[1518] 310/923.
[1519] Taberi, Câmi'u'l-Beyân, II, 123.
[1520] Râzî, Mefâtîhu'1-Ğayb, VII, 178.
[1521] Mevdudi, Tefhim, 1, 193.
[1522] 1996.
[1523] Gazali, Kur'ân'ı Anlamada Yöntem, 173.
[1524] Baljon, J. M., Kur'ân Yorumunda Çağdaş Yönelimler, 33.
[1525] İbnül-Esir, Nihaye, 1,419 ; İbn Manzûr, Lisân, II, 952; Firûzâbâdi, Besâir, II,487.
[1526] Tabâtabâi, el-Mizan, I, 15 (Nuaym b. Hammad, Kitabu'l-Fiten ve'1-Melahim, (1B-2A/6) Atıf Efendi Kütüphanesi, No, 602; Benzer bir hadis için bkz: Tirmizi, Tefsir, 2906, (İsnadı meçhuldür.)
[1527] Fîrûzâbâdî, Besâir, II, 487.
[1528] Yahya, İslamın Deruni Tezahürleri, 177.
[1529] Bkz: ( Bakara: 2/129, 251; Al-i İmran: 3/48, 81; Zuhruf: 43/63; Maide: 5/10).
[1530] Bulaç, Nübüvvetin Hikmet ve Felsefe Üzerindeki Etkisi, 76.
[1531] Corbın Henry, İslam Felsefesi Tarihi, 107.
[1532] Çamdibi, Din Eğitimine Giriş, 45-46.
[1533] Kutluer, Felsefe Tasavvuru, 45, 47.
[1534] Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, 96.
[1535] Aİ-i İmran. 3/164; Bakara. 2/151; Cuma. 62/2.
[1536] Taberi, Câmi'u'l-Beyân.V, 108.
[1537] Râzî, Mefâtîhu'1-Ğayb, VII, 185.
[1538] Elmalılı, Hak Dini, I, 539.
[1539] 204/820.
[1540] Bakara: 2/129, 151, 231; Al-i imran: 3/164; Nisa: 4/113; Ahzab: 33/34; Cuma: 62/2.
[1541] Şafii, Risale, 45.
[1542] 310/923.
[1543] Al-i İmran: 3/164.
[1544] Taberi, Câmi'u'l-Beyân, IV, 108.
[1544] Al-i İmran: 3/164.
[1545] 606/1210.
[1546] Ahzab: 33/34.
[1547] 774/1373
[1548] Râzî, Mefâtîhu'1-Ğayb, XXV, 210.
[1549] 1250/1834.
[1550] Ahzab: 33/34.
[1551] Şevkâni, Fethu'l-Kadîr, IV, 280.
[1552] 538/1143.
[1553] Cuma: 62/2.
[1554] Zemahşeri, Keşşaf, IV, 102.
[1555] 1352/1942.
[1556] Ahzab: 33/ 34.
[1557] Elmalılı, Hak Dini, VI, 3893.
[1558] 1979.
[1559] Ahzab: 33/34.
[1560] Mevdudi, Tefhim, IV, 373; Ayrıca Reşid Rıza Muhammed Abduh'un (üstad) hikmeti
sünnet olarak tanımladığını ifade ediyor. (Menar, I, 472).
[1561] Ahzab: 33/34.
[1562] Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet, 180.
[1563] Ahzab: 33/34.
[1564] Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet, 225.
[1565] Erdoğan, Akıl Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, 266.
[1566] A1-i İmran: 3/48; Zuhruf: 43/63; Maide: 5/110.
[1567] Bakara: 2/251; Sad: 38/18-20.
[1568] Nisa: 5/54.
[1569] Al-i İmran: 3/81.
[1570] Lokman: 31/12.
[1571] Bakara: 2/269.
[1572] Bkz: Bakara: 2/129,153,231; Al-i İmran: 3/164; Cuma: 62/2.
[1573] Öztürk, Kavramlar, 186.
[1574] Ahzab: 33/34.
[1575] Tueyleb, Fethu'r-Rahmân Tefsîr, 3, 323.
[1576] Mevdudi,Tefhim, I, 9.
[1577] Bakara: 2/29.
[1578] Bakara: 2/213, 269.
[1579] Beled: 90/8-10; Şems: 91/8-10; Şura: 42/7-8,52.
[1580] Zeccâc, Meânil Kur'ân, I, 351.
[1581] İsfahani, Müfredat, 447; İbn Manzûr, Lisân, V, 3979.
[1582] İsfahani, Müfredat, 447; Bursevi, Ruhu'l-beyân, I,431.
[1583] 816/1413.
[1584] Cürcânî, Ta'rîfât, 204.
[1585] İsfahani, Müfredat, 447; İbn Manzûr, Lisân, V, 3979.
[1586] Abdulbaki, Mu'cem, 644, Lübb Md.
[1587] 310/923.
[1588] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, III. 61.
[1589] 606/1210.
[1590] Râzî, Mefâtîhu'1-Ğayb, VII, 155.
[1591] 1332/1914.
[1592] Kasımi, Tefsîru'l-Kasımî, XIV, 5131.
[1593] 1979.
[1594] Mevdudi, Tefhim,V, 101.
[1595] Ateş, Çağdaş Tefsir, 1,468.
[1596] Zümer: 39/9.
[1597] Fatır: 35/28.
[1598] 1352/1942.
[1599] Rad:13/19-22.
[1600] Araf: 7/172.
[1601] Fussilet: 41/34-35.
[1602] Elmalılı, Hak Dini, IV, 2978-2979.
[1603] Elmalılı, Hak Dini, II, 914.
[1604] Kurtubi, el-Câmî', III, 330.
[1605] İsfahani, Müfredat, 195; İbn Manzûr, Lisân, III, 1640; Firuzâbâdî, Kâmûs, I,514.
[1606] İsfahâni, Müfredat, 195.
[1607] 310/923.
[1608] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, III, 123.
[1609] 606/1210.
[1610] Râzî, Mefâtîhu'1-Ğayb, VII, 153-154.
[1611] 1352/1942.
[1612] Elmalılı, Hak Dini, II, 1044.
[1613] 632/1234.
[1614] Suhreverdi, Avârifü'l-Meârif, 45.
[1615] 671/1273.
[1616] Kurtubî, el-Câmi, IV, 18.
[1617] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, III, 123.
[1618] Aİ-i İmran: 3/8.
[1619] Kılıç, Sembolik Dil, 24.
[1620] Ateş, Çağdaş Tefsîr, II, 16 (Geniş bilgi için bkz: a. g. e., 11, 12-17. )
[1621] Âlûsî, Rûhu'l Me'ânî, III, 136.
[1622] Açıkgenç Alparslan, Kur'ân'da' İlim' Kavramı, 9.
[1623] Nisa: 4/166.
[1624] Bakara: 2/120, 145; Al-i İmran: 61.
[1625] Enam: 6/80; Ra'd: 13/8-10; İbrahim: 14/38.
[1626] Zümer: 39/9.
[1627] Fatır: 35/28.
[1628] Râzî, Mefâtîhu'1-Ğayb, VII, 177.
[1629] Aİ-i İmran: 3/18.
[1630] Elmalılı, Hak Dini, II, 1059.
[1631] İbn Hanbel, Müsned, III, 157.
[1632] Buhari, l, 28.
[1633] Firûzâbâdî, Besâir, V, 131.
[1634] 310/923.
[1635] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, XVI, 133.
[1636] 606/1210.
[1637] Taha: 20/128.
[1638] Râzî, Mefâtîhu'1-Ğayb, XXII, 114.
[1639] 774/1373.
[1640] Hac: 22/46.
[1641] Secde: 32/28.
[1642] İbn Kesir, Tefsir ü'l-Kur'ân, III, 214; III, 197.
[1643] 1332/1914.
[1644] Hac: 22/46.
[1645] Kasımı, Tefsir, XI, 4232.
[1646] 1973.
[1647] İbn Âşûr, Tefsîrü't-Tahrîr, XVI, 240.
[1648] 1979.
[1649] Mevdudi, Tefhim, III, 229, 261.
[1650] 1352/1942.
[1651] Elmalılı, Hak Dini, V, 3324; Havva, el-Esas, IX, 51.
[1652] İbn Manzûr, Lisân, 1, 290-291; Firuzâbâdi, Kâmûs, 1, 700-701.
[1653] Lahbabi, İslam Şahsiyeçiliği, 29.
[1654] 502/1108.
[1655] İsfahânî, Müfredat, 49.
[1656] 816/1413.
[1657] Cürcânİ,Ta'rîfât, 60.
[1658] Bkz. En’am: 6/50,104; Hûd: 11/24; İsra: 17/72.
[1659] Uludağ,"basiret" md. ,DİA, V, 103; Bkz. A’raf: 7/203; Kassas: 28/43.
[1660] Bkz. Bakara: 2/18; A’raf: 7/179.
[1661] Araf: 7/197.
[1662] Yusuf: 12/108.
[1663] İsfahani, Müfredat, 49.
[1664] Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, XXIX,149.
[1665] Al-i İmran: 3/13.
[1666] Nur: 24/44.
[1667] NesefÖ, Medârik, II, 1141.
[1668] İsfahânî, Müfredat, 524 ; İbn Manzûr, Lisân, VI, 4838; Fîruzâbâdi, Kâmûs, IV. 263.
[1669] Fîrûzâbâdî, Besâir.V, 218, Kâmûs, IV. 263.
[1670] İsfahânî, Müfredat, 524; Firuzâbâdî, Besâir, V, 218.
[1671] Hicr: 15/75.
[1672] 310/923.
[1673] 103/721.
[1674] 68/687.
[1675] 105/723.
[1676] 117/735.
[1677] 100/718.
[1678] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, XIV, 31-32.
[1679] 310/923
[1680] Tirmizî ,Tefsîr,16.
[1681] Hicr: 15/75.
[1682] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, XIV, 32.
[1683] 774/1373.
[1684] 310/923.
[1685] İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, II, 685.
[1686] 538/1143.
[1687] Zemabşerî, Keşşaf, II, 396.
[1688] 606/1210.
[1689] 606/1210.
[1690] Râzî, Mefâtîhu'l-Ğayb, XXX, 162.
[1691] 685/1286.
[1692] Beydavi, Tefsir, I, 140.
[1693] Kurtubî, el-Câmî', III, 330.
[1694] 32/652.
[1695] 68/687.
[1696] 105/723.
[1697] Taberi, Câmi'u'l-Beyân, III, 60; İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, I, 329; Râzî, Mefâtîhu'l-Ğayb, VII, 67; Mevdudi, Tefhim, I, 167.
[1698] Bakara: 2/269.
[1699] Firûzâbâdî, Besâir, I, 490.
[1700] 310/923.
[1701] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, III, 60.
[1702] 538/1143.
[1703] 982/1574.
[1704] Zemarişerî, Keşşaf, I, 396 ; Ebu Suûd, İrşâdu'1-Akli Selim, I, 262.
[1705] 671/1273.
[1706] Kurtubî, el-Câmî', III, 330.
[1707] 368/978.
[1708] 1250/1834.
[1709] Taberi (kenarında), Tefsir, III, 62; Şevkânî, Fethu'l-Kadir, I, 144.
[1710] 1879/1973.
[1711] İbn Âşûr, Tefsîrü't-Tahrir, III, 61.
[1712] 1364/1945.
[1713] Merâği, Tefsîru'l-Merâgi, 1,41.
[1714] 1354/1935.
[1715] 1323/1905.
[1716] 68/687.
[1717] Rıza Reşîd, Tefsîrü'l-Menâr, IV, 75.
[1718] Bursevî, Ruhu'l-Beyân, 1,431.
[1719] Ebül-Bekâ, Külliyât, 382.
[1720] 1979.
[1721] Mevdudi, Tefhim, I, 117.
[1722] Cerrahoğlu, T. Koçyigit, Tefsir, I,540.
[1723] Kamer: 54/4-5.
[1724] 310/923.
[1725] Taberi, Câmi'u'l-Beyân, XXVII, 53.
[1726] 606/1210.
[1727] Râzi, Mefâtîhu'1-Ğayb, XXIX, 29; Âlûsi, Rûhu'l-Me'ânî, XXVII, 79.
[1728] 671/1273.
[1729] Kamer: 54/4.
[1730] Kurtubî, el-Câmî', XVII, 128; Elmalılı, Hak Dini, VII, 4639.
[1731] 1332/1914.
[1732] Kasımi, Tefsîru'l-Kasımî, XV, 5597.
[1733] İsra: 17/39.
[1734] Taberi, Câmi'u'l-Beyân, XXV, 64.
[1735] Zemahşerî, Keşşaf, II, 450.
[1736] Kasimî,Tefsîru'l-Kasımî, X, 3929.
[1737] Merağî, Tefsîru'l-Merâğî, XV,31.
[1738] Nahl: 16/125.
[1739] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, XIV, 131; Ebüi-Bekâ, Külliyât, 382.
[1740] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb, XX, 138-139.
[1741] Zemahşerî, Keşşaf, II,435.
[1742] Meragî, Tefsîru'l-Merâgî, XIV,157; Kasımî,Tefsîru'l-Kasımî, X, 3877.
[1743] Bakara: 2/251.
[1744] Sad: 38/20.
[1745] Zemahşerî, Keşşaf, III, 365.
[1746] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, XXIII, 88; İsfahânî, Müfredat, 381.
[1747] Ateş, Çağdaş Tefsîr, VII, 464.
[1748] Nîsaburî, Ğaraibü'l-Kur'an, XXIII, 90.
[1749] A1-İ İmran: 3/48.
[1750] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, XXIII, 88; İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, I, 330; Kurtubî, el-Câmî'
III, 330; Râzî, Mefâtîhu'1-Ğayb, VII, 67 ; Elmalılı, Hak Dini, II, 926.
[1751] 310/923.
[1752] 136/753.
[1753] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, V, 89.
[1754] 774/1373.
[1755] İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân II, 562.
[1756] 606/1210.
[1757] 150/767.
[1758] Râzî, Mefâtîhu'1-Ğayb, VII, 67.
[1759] 310/923.
[1760] Bakara: 2/251 ile Sad: 38/20.
[1761] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, II, 403, XXIII, 88.
[1762] Bakara: 2/251.
[1763] 606/1210 Râzi, Mefâtîhu'1-Ğayb, VI, 187.
[1764] 671/1273 Kurtubî, el-Câmî', III, 258.
[1765] 774/1373 İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, I, 310.
[1766] 1332/1914 Kasımî,Tefsîru'l-Kasımî, III, 649.
[1767] Sad: 38/20.
[1768] 1352/1942.
[1769] Elmalılı, Hak Dini, VI, 4090.
[1770] 1983.
[1771] Tabâtabâî, el-Mîzan, XXIII, 191.
[1772] Al-i İmran: 3/48.
[1773] 310/923.
[1774] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, III, 190.
[1775] Al-i İmran: 3/164.
[1776] 310/923.
[1777] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, III, 190.
[1778] 774/1373.
[1779] İbn Kesir, Tefsîrü'l-Kur'ân, I, 372.
[1780] 310/923.
[1781] Bakara: 2/231.
[1782] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, II, 292 ; IV,
[1783] Nisa: 4/113.
[1784] 671/1273.
[1785] Kurtubî, el-Câmî', III, 157.
[1786] 774/1373.
[1787] İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, I, 289, 433, 5680.
[1788] 1332/1914.
[1789] Kasımî,Tefsiru'l-Kasımî, III, 608.
[1790] Nahl: 16/125.
[1791] 310/923.
[1792] Taberi, Câmi'u'l-Beyân, XIV, 131.
[1793] 538/1143.
[1794] 606/1210.
[1795] 774/1373.
[1796] İbn Kesir, Tefsîrü'l-Kur'ân, II, 613.
[1797] 982/1574.
[1798] 1250/1834.
[1799] 1270/1853.
[1800] 1364/1945.
[1801] 1332/1914.
[1802] Zemahşerî, Keşşaf, II, 435; Âlûsî, Rûhu'l-Me'ânî, XIV, 254; Râzî, Mefâtîhu'1-Ğayb, XX, 138; Şevkânî, Fethu'l-Kadîr, III, 203; Ebu Suûd, İrşâdu'1-Akli Selim, V, 151; Merâği, Tefsîru'l-Merâği, XIX, 157; Kasımî, Tefsîru'l-Kasımî, X, 3877.
[1803] 310/923.
[1804] Taberi, Cami'u'l-Bey ân, XV, 64.
[1805] 606/1210.
[1806] İsra: 17/22.
[1807] İsra: 17/23.
[1808] İsra: 17/23.
[1809] İsra: 17/23.
[1810] İsra: 17/24.
[1811] İsra: 17/26.
[1812] İsra: 17/28.
[1813] İsra: 17/29.
[1814] İsra: 17/31
[1815] İsra: 17/32.
[1816] İsra: 17/33.
[1817] İsra: 17/33.
[1818] İsra: 17/34.
[1819] İsra: 17/35.
[1820] İsra: 17/36.
[1821] 17/37.
[1822] 17/22.
[1823] 17/39.
[1824] Râzi, Mefâtîhu'1-Ğayb, XX, 2 14.
[1825] 538/1143.
[1826] 68/687.
[1827] Zemahşerî, Keşşaf, II, 450.
[1828] 1270/1853.
[1829] 982/1574.
[1830] 1250/1834.
[1831] 1364/1945.
[1832] Âlûsî, Rûhu'l-Me'ânî, XV, 77; Ebu Suûd, İrşâdu'1-Akli Selim, V, 173; Şevkânî, Fethu'l-
kadîr, III, 229; Merâği, Tefsîru'l-Merâği, XV, 31.
[1833] 1992.
[1834] Esed, Kur'ân Mesajı, II, 567-568.
[1835] 1332/1914.
[1836] Kasımi,Tefsîru'l-Kasımî, X, 3929.
[1837] Ateş, Çağdaş Tefsir, V, 217-218.
[1838] Behiy,Mefâhim, 28.
[1839] Fîrûzâbâdî, Besâir, II, 490.
[1840] Nisa: 4/54.
[1841] Râzî, Mefâtîhu'1-Ğayb, VII, 67.
[1842] Bakara: 2/231.
[1843] 606/1210.
[1844] Râzi, Mefâtîhu'1-Ğayb, VI, 95.
[1845] Kurtubî,el-Câmî III, 157.
[1846] 1364/1945.
[1847] Merâği, Tefsîru'l-Merâgi, II, 177.
[1848] 1973.
[1849] İbn Âşûr, Tefsîru't-Tahrîr, II, 425.
[1850] Nisa: 4/113.
[1851] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, V, 177.
[1852] Elmalılı, Hak Dini, III, 1464.
[1853] Al-i İmran: 3/164.
[1854] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, IV, 108.
[1855] Râzî, Mefâtihu'1-Ğayb, IX, 66.
[1856] 1352/1942.
[1857] 606/1210.
[1858] Elmalılı, Hak Dini, II, 1224.
[1859] Enam: 6/89.
[1860] Meryem: 19/12.
[1861] 310/923.
[1862] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, XVI, 42.
[1863] 606/1210.
[1864] Râzi, Mefâtîhu'1-Ğayb, XXI, 164.
[1865] Enam: 6/89.
[1866] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, VII; 184 ; Râzî, Mefâtîhu'1-Ğayb, XIII, 56.
[1867] Sad: 38/20.
[1868] 538/1143.
[1869] Zemahşeri, Keşşaf, III, 365.
[1870] Ateş, Çağdaş Tefsir, VII, 464.
[1871] 1983.
[1872] Tabâtabâî,el-Mîzan, XXIII, 191.
[1873] Al-i İmran: 3/48.
[1874] Al-i İmran: 3/164.
[1875] 606/1210.
[1876] 982/1574.
[1877] Râzi, Mefâtîhu'1-Ğayb, VII, 53; Ebu Suûd, İrşâdu'1-Akli Selim, II, 38.
[1878] 1270/1853.
[1879] Âlûsî, Rûhu'l-Me'ânî, III, 166.
[1880] 1364/1945.
[1881] 1983.
[1882] Merâği, Tefsîru'l-Merâgi, III, 153; Tabâtabâî, el-Mîzan, III, 228.
[1883] 1354/1935.
[1884] Rıza Reşîd, Tefsîrü'l-Menâr, III, 310.
[1885] 1332/1914.
[1886] Kasımî, Tefsîru'l-Kasımî, IV, 846; Vehbi Efendi, Tefsir, II, 603.
[1887] 1966.
[1888] Kutub,Fizilâl, 1,399.
[1889] Lokman: 31/12.
[1890] 310/923.
[1891] 103/721.
[1892] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, XXI, 43; İbn Kesir, Tefsîrü'l-Kur'ân, III, 453.
[1893] 538/1143.
[1894] Zemabşerî, Keşşaf, III, 231.
[1895] 606/1210.
[1896] Râzî, Mefâtîhu'1-Ğayb, XXV, 145.
[1897] 671/1273.
[1898] Kurtubî, el-Câmî', XIV, 59.
[1899] 1364/1945.
[1900] Merağî, Tefsir, XXI, 78.
[1901] 1270/1853.
[1902] Âlûsî, Rûhu'l-Me'ânî, XXI, 83.
[1903] 1983.
[1904] İsfahâni, Müfredat, 127.
[1905] 1352/1942.
[1906] Elmalılı, Hak Dini, VI, 3843.
[1907] Ateş, Çağdaş Tefsîr, VII, 63.
[1908] Firûzâbâdî, Besâir, II, 491.
[1909] Kamer: 54/1-5.
[1910] Sad: 38/17-20.
[1911] İsra: 17/23-39.
[1912] Lokman: 31/12.
[1913] Zuhruf: 43/63.
[1914] Nahl: 16/125.
[1915] Bakara: 2/129.
[1916] Bakara: 2/231.
[1917] Bakara: 2/251.
[1918] Bakara: 2/151.
[1919] Bakara: 2/269.
[1920] Al-i İmran: 3/48-49.
[1921] Al-i İmran: 3/81.
[1922] Al-i İmran: 3/164.
[1923] Ahzab: 33/34.
[1924] Nisa: 4/113.
[1925] Nisa: 4/54.
[1926] Cuma: 62/2.
[1927] Maide: 5/110.
[1928] İsra: 17/39.
[1929] Kamer: 54/4.
[1930] Bakara: 2/231.
[1931] Bakara: 2/269.
[1932] Bkz: (Al-i İmran: 3/164, 81 ; Bakara: 2/128, 151; Azhab: 33/34; Nisâ: 4/54, 113).
[1933] Ebü'l-Bekâ, Külliyât, 358.
[1934] Tehanevi, Keşşaf, II, 998.
[1935] Sad: 38/18-20; Bakara: 2/251.
[1936] Bkz: Al-i İmran: 3/81; Bakara: 2/129, 151, 231; Al-i İmran:3/48, 164; Nisâ: 4/54, 113; Cuma: 62/2; Maide: 5/110.
[1937] Bkz:Nahl: 16/125; İsra: 17/39; Zuhruf: 43/63; Lokman: 31/12; Bakara: 2/269; Azhab: 33/34; Kamer: 54/5.
[1938] Taha: 20/50.