KUR’AN'DA SİYASİ KAVRAMLAR
1- SİYASET, İKTİDAR VE EGEMENLİKLE İLGİLİ KAVRAMLAR
d. Meleklerin Arş'ı Kuşatması Ve Yüklenmesi:
2. İktidar Koltuğu/Hükümdar Tahtı:
1. Allah'la İlgili Mülk Kavramları:
b. Melekûtu's-Semâvât Ve’l-Ard:
c. Mülk, Allah'ındır (Lehu’l-Mülkü/Biyedihi’l-Mülkü):
e. Allah'ın Mülkünde Şeriksiz Oluşu:
e. Mülk'ü Allah Verir Ve Alır:
f. Allah'ın Mülk Ve Hikmet Vermesi:
2. İnsanlarla İlgili Mülk Kavramları:
b. Talut’un, Davut’un Ve Firavun’un Hükümdarlığı:
1. Allah'la İlgili (İlâhî) Hüküm Kavramları:
a. Hükmüllah/Hükmü Rabbike (Allah'ın Buyruğu):
b. El-Hükmü Lillâhi (Hüküm/Hakimiyet Allah'ındır):
c. Allahu Hakeme/Yahkumu (Allah Hüküm Verdi/Verir):
d. Hayru/Ahsenu/Ahkemu'l-Hâkimin (En İyi Hüküm Veren):
e. Allah'ın Hüküm/ Kitap/Nübüvvet/İlim Vermesi:
f. Allah'ın Hükmetmek Üzere Kitap Göndermesi:
g. Allah'ın İndirdiğiyle Hükmetme:
i. Hüküm İçin Allah'a Ve Peygambere Çağırılma:
2. İnsanlarla İlgili (Beşerî) Hüküm Kavramları:
1. Allah'la İlgili Velayet Kavramları:
e. Evliyâullah (Allah Dostları):
f. Velîsizler (Allah'ın Dost Olmadıkları):
h. Veli Ve Mevlâ Sözcükleriyle Dua Ve Yakarış:
2. İnsanlarla İlgili Velayet Kavramları:
a. Dostluğu İstenenler Ve Yasaklananlar:
b. Velî Ve Mevlâ Sözcüklerinin Günlük Ve Hukukî Dildeki Kullanımları:
2- YÖNETİM İLKELERİYLE İLGİLİ KAVRAMLAR
2. Şûra'nın Niteliği Ve Sonuçları:
EMR Bİ'L-MA'RUF, NEHY ANİ'L-MÜNKER:
1. Ma'ruf Ve Münker Kavramları:
2. Emr Bi'1-Ma'ruf Ve Nehy Ani'l-Münker Kavramları:
a. İyiliği Emretme, Kötülüğü Engelleme Görevi:
b. İyiliği Emretme, Kötülüğü Engelleme Görevini Yapanların Ödülü, İhmal Edenlerin Sonu:
b. Adaleti Yayma Ve Engelleme:
d. Adaletin Önündeki Engeller:
e. Ahiret Adaleti (İlahî Adalet):
3- SİYASİ ÖNDERLİKLE İLGİLİ KAVRAMLAR
a. Devlet Ve Toplulukların İstihlafı:
b. El-Meliku'1-Kuddûs İkilisi:
2. Halim (Yumuşak Huylu, Beyefendi):
a. Zorbalaşmayan (Uysal) Evlat:
4- SOSYAL-SİYASİ GRUPLAŞMAYLA İLGİLİ KAVRAMLAR
1. İbrahim'in Dini (Milletu İbrahim):
2. İbrahim, İshak Ve Yakub'un Dini:
3. Yahudi Ve Hıristiyanların Dini:
4. Batıl Din Ve İnançsızların Dini:
2. Helak Olan Kurundan Alınacak Dersler:
3. Helak Edilenlerin Yerine Yeni Nesillerin Gelmesi:
1. Hizib Biçimindeki Tekil Kullanım:
2. Ahzâb Biçimindeki Çoğul Kullanım:
a. Önceki Ümmetlerin Kafirleri:
b. Hıristiyanlıktaki Bölünmeler:
c. Hz Peygamber’in Karşıtları:
4. Selef/Geçmişteki Toplumlar:
1. Dinde Ayrılık (Tefrîku'd-Dîn/Teferruk):
1. Mele-i A’lâ (Yüce Topluluk):
2- Büyüklenme (İstikbâr) Ve Alay:
3- Aşırı Tutuculuk/Katı Gelenekçilik:
1. Allah'la İlgili Cunûd Kavramları:
2. Şeytanın Adamları (Cunûdu İblis) Kavramı:
3. İnsanlarla İlgili Cunüd Kavramları:
5- SİYASİ DAVRANIŞLA İLGİLİ KAVRAMLAR
d. Allah, Peygamber Ve Ülülemr:
a. Zanna Uyan İnsanların Çoğunluğu:
c. Allah Yolundan Uzaklaştıranlar Ve Saptıranlar
f. Yalanlayanlar Ve Kötü Ahlâklılar:
g. Kalbi Gafiller Ve Günahkârlar:
a. Allah'a/Allah Yolunda Hicret:
b. Kötülük Diyarından Başka Bir Diyara Hicret:
a. Göçmenleri Sevme, Koruma Ve Destekleme Yükümlülüğü:
b. Göç Etmeyenleri Koruma Yükümlülüğü:
İSTİD'AF/MUSTAD'AF (MUSTAZ'AF):
3. Çaresiz/Dirençsiz Mustazaflar:
6- ŞİDDET VE BAŞKALDIRIYLA İLGİLİ KAVRAMLAR
3. Zâlimlerin Birbiriyle İlşkileri:
a. Kur'an Zulmedenleri Uyarır:
b. Kur'an Zâlimlerin Hüsranını Artırır:
a. Zâlimlere Uyulmaz, İşbirliği Yapılmaz, Karşı Durulur:
6.2.1 Bagy Eylemler Ve Durumlar:
6.2.1.1 Siyasi Ve Hukuki Bagy:
Bozgunculuk (Bagyu'l-Fesâd Fî'l-Ard):
A) Büyüklerime, Böbürlenme Ve Şişinme:
B) Kıskançlık, Çekememezlik Ve İhtiras (Bagyen Beynehum):
6.2.3.1 Bagy'in Bireylerce Önlenmesi:
6.2.3.2 Bagy'in Toplum Ve Kurumlarca Önlenmesi:
Kur'an-ı Kerim'le ilgili her çalışma, onu sınırlı bir çerçevede ele almaya ve kavramaya yöneliktir. Bizim bu çalışmamız, doğrudan siyasi anlamı bulunan veya zaman içinde siyasî anlam yüklenen Kur'an kavramlarıyla ilgilidir. Kur'an'ın siyasi yorumu veya siyasi okunuşu iddiasını asla taşımaz.
Kur’an'da Siyasi Kavramlar adlı bu çalışmada, ele aldığımız siyasi kavramlar, elbette tek yönlü, tek boyutlu değildir. Bu kavramlar, başka yaklaşım açılarından da değerlendirilebilir. Bizim yaklaşım biçimimiz, ele aldığımız kavramı bir bütünlük içinde inceleyip, konumuzla ilgili yönünü genişlemesine sunmak olmuştur.
Çalışmamız sözlük biçiminde değil, sistematik bir çalışmadır. Bu açıdan, kavramları on bölüm halinde inceledik. Birinci bölümde siyaset, iktidar ve egemenlikle, ikinci bölümde yönetim ilkeleriyle, üçüncü bölümde siyasi önderlikle, dördüncü bölümde sosyal-siyasi gruplaşmayla, beşinci bölümde siyasi davranışla, altıncı bölümde şiddet ve başkaldırıyla, yedinci bölümde fitne, bozgunculuk ve sapkınlıkla, sekizinci bölümde dinle, dokuzuzcu bölümde siyasetin coğrafi boyutuyla, onuncu bölümde ise barış, cihad ve fetihle ilgili kavramlar ele alındı.
Kur'an'da Siyasi Kavramlar, Kur'an'ın doğru anlaşılması yönünde küçük bir katkı olmaktan başka bir hedefe sahip değildir. Bu hedefini az da olsa gerçekleştirmesi, bizi mutlu etmeye yetecektir.
Yüce Allah'tan çalışmamızı yararlı kılmasını diliyoruz.
İstanbul 1997
Doç. Dr. Vecdi Akyüz[1]
Kur'an-ı Kerim'in daha iyi anlaşılabilmesi için pekçok yönden incelemeler yapılmış ve yapılmaktadır. Son yıllarda kavram çalışmalarının sayısı artış gösterdi. Bu tür çalışmalar, belli bir alan veya kavram çevresindeki kavramlaşmaları ele alır, bu doğrultudaki gelişmeleri araştırır. Böylece, kavrama tefsir adı verilebilecek yeni bir tür doğmuş oldu. Kavramcı Tefsir, konulu tefsirin bir alt dalı veya bağımsız bir tefsir yöntemi/alanı olarak düşünülebilir.
Kavramcı yaklaşımla gerçekleştirilmiş çalışmalar, çok-kavramlı veya tek kavramlı olarak tasnif edilebilir. Her iki tür, ayrıca kendi içinde, doğrudan veya tek-kavram eksenli olarak gerçekleşebilir.
Elinizdeki çalışma, kavramcı yöntemle, Kur'an'ın belli bir kavram öbeği çerçevesinde yapılmış, değişik bir çalışmadır. İslâm kamu hukuku ve siyasi literatüründe ya da siyasi söylemlerde yer alan siyasi içerikli veya böyle bir içerik yüklenmiş kavramlar; köken, türev, anlam, bağlam ve bütünlük çerçevesinde ele alınmış, kavramın özelliğine göre sistemleştirilerek incelenmiştir.
Bu çalışmada, belirtilen bu özellikler dikkate alınmış, ayrıca bütüncü bir anlam çerçevesi oluşturmak için, kavramın kullanıldığı bütün örnekler gözönüne alınarak, anlamlı gruplandırmalar yapılmış, böylece kavramın bütünlük içerisinde görülmesi imkanı doğmuştur. Aşırı genişletilmiş yorumlar maksadı aşabilir. Daraltıcı yorumlar ise, bir takım tıkanıklıklara yol açabilir. İşte böyle yorumları önlemek için ayetlerin bağlamı, önündeki ve sonrasındaki ayetlerle birlikte değerlendirilerek belirlenmeli, ayrıca sözcüğün Kur'an'ın başka bölümlerindeki kullanımlarıyla da karşılaştırma yapılmalıdır.
Kavramlar incelenirken, Kur'an'daki kullanım sıklığı, az da olsa nüzul sebepleri, Hz. Peygamber'in açıklama ve uygulamaları, konuyla ilgili değişik yorumlara da kısaca yer verilmeye çalışılmıştır. Bazı kavramlar, ayrı bir bölüm olarak sunulmak yerine, ilgili görüldüğü kavram içinde ele alındı; sözgelimi tâgût, tugyân kavramı içinde incelendi. Farklı kavramlar içinde ele alınanlar için göndermeler yapıldı. Bazı kavramlar ise, dini veya ahlâkî yanı ağır bastığı için bu çalışmamızda ele alınmadı.
Kavramlaştırma çalışmaları, daima iki eleştiriye açık kapı bırakır: Birincisi, konuyu daha bütüncü açıklayacağı ümit ve endişesiyle çok miktarda ayetin tanık olarak gösterilmesi; ikincisi ise, okuyucunun daha fazla güncelleştirme beklentisine yeterli ölçüde cevap verilemeyişi. Bu çalışmada, ortalamayı dengeli biçimde sağlayıcı bir endişe içinde olunmuşsa da, ne ölçüde başarı kazandığı okuyucuların takdirine bağlı.
İzlediğimiz yöntem yanında, kaynaklarımızdan da biraz sözetmek yararlı olmalıdır. Kavramlaştırma çalışmalarının kökleri aslında çok eskilere gider. Öncelikle, Garibü'l-Kur’an çalışmaları, bu tür yazının ilk örnekleri kabul edilebilir. Daha sonraları gelişen el-Vucûh (el-Eşbâh) ve'n-Nezâir yazını ise, Garibü'l-Kur’an yazınından çok daha ileri ölçüde kavrama yaklaşıma sahiptir. Ancak bu tür eserlerin özelliği, yalnızca farklı anlamları sıralamak ve bunu kanıtlayacak örnekleri vermekle sınırlı olmuştur. Bu eserler, kavram çalışmalarının çok değerli kaynakları olmakla birlikte, kavramlaştırma yönünden eksik sayılırlar. El-Vucûh ve'n-Nezâir çalışmalarından biri ilk, öteki gelişkin döneme ait iki eser ana kaynaklarımız oldu. Bunların birincisi. Mukâtil bin Süleyman'ın (ö. 150/767) el-Vucûh ve'n-Nezâir adlı eseridir.[2] Çok yararlandığımız ikinci eser ise, gelişkin dönemin ürünü olan, İbnu'l-Cevzî'nin (ö. 597) Nüzheu'l-A'yuni'n-Nevâzır adlı çalışmasıdır.[3] Râgıb el-İsfahânî'nin el-Müfredât fî Garibül-Kur’an adlı gerçekten çok değerli ve ufuk açıcı çalışması da, aslında, el-Vucûh ve'n-Nezâir yazını içinde düşünülebilir.[4] Kur'an'da özel bir kavramlaştırma çalışması olarak, el-Hakîm et-Tirmizı'nin Beyânü'l-Fark beyne'l-Kalb ve'l-Lub vel-Akl ve's-Sadr adlı eserini özellikle belirtmek gerekir.
Burada, çalışmamızın bir tefsir çalışması olmadığını, hukuki-siyasi kavramlaştırma çalışması olduğunu özellikle belirtmeliyiz. Bu yüzden, tefsir yazını, bizi birinci dereceden ilgilendirmedi. Ancak, Muhammed Esed'in kavramcı tefsire çok yatkın olan Kur’an Mesajı, Meal-Tefsir adlı çalışmasından çok yararlandığımızı belirtmeliyiz.
Kur'an'da veya İslâm siyaset düşüncesinde ve söyleminde kullanılan siyasi kavramlarla ilgili iki çalışmayı belirtmemiz gerekir. Bunlardan birincisi, Manzuriddin Ahmed'in "Kur'an'da Anahtar Siyasi Kavramlar" adlı yazısıdır.[5] Öteki çalışma ise, Bernard Lewis'in İslam'ın Siyasal Dili (çev. Fatih Taşar, Kayseri 1992) adlı eseridir.
Kur'an kavramlarıyla ilgili genel nitelikteki çalışmalar, kaynaklarımız oldu: Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, İstanbul 1990; Yaşar Nuri Öztürk, Kur'an'ın Temel Kavramlar İstanbul 1997, 8.B.
Kur'an'da çeşitli kavramlarla ilgili araştırmalar da kaynaklarımız arasında yer aldı. Bunlardan Mevdûdî'nin Kur'an'a Göre Dört Terim (çev. Osman Cilacı-İsmail Kaya, İstanbul 1979, 3. B.), Toshihiko İzutsu'nun Kur'an'da Allah ve İnsan (çev. Süleyman Ateş, Ankara 1975) ile Kur'an'da Dînî ve Ahlâkî Kavramlar (çev. Selahattin Ayaz, İstanbul ty.), Lütfullah Cebeci'nin Kur'an'da Şer Problemi (Ankara 1985), Sadık Kılıç'm Kur'an'da Günah Kavramı (Konya 1984), Erdoğan Pazarbaşı'nın Kur'an ve Medeniyet (İstanbul 1996), Ejder Okumuş'un Kur'an'da Toplumsal Çöküş (İstanbul 1995) adlı çalışmalarını belirtebiliriz.
İslâm kamu hukuku ve siyasi düşünce edebiyatında veya siyasi söylemlerinde yer alan kavramlar, tarihî ve güncel kullanımlarıyla geniş bir çerçevede ele alınmalıdır. Ancak, bu oldukça zorlu bir iştir; tek kişinin üstesinden gelebileceği türden de değildir. Bernard Lewis'in İslam'ın Siyasal Dili böyle bir çalışmanın en kısa bir örneği sayılabilir. M. Zeki Pakalın'ın Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü de bu yönde bir çalışma olarak değerlendirilebilir.
Kur'an'da Siyasi Kavramlar adlı bu çalışmamız, siyasi kavramların Kur'an'daki çerçevesiyle sınırlı bir çalışmadır. Yukarıda belirttiğimiz geniş tasarının çok küçük bir başlangıcı niteliğindedir.[6]
Kur'an, canlı-cansız bütün varlık üzerinde Allah'ın mutlak egemenliği (kevnî hâkimiyet) düşüncesini çok yoğun biçimde işler.[7]
Kur'an'daki bir kısım egemenlikle ilgili kavramlar ise doğrudan insanlarla ilgilidir.
Bu bölümde, gerek Allah'ın varlık üstündeki mutlak egemenliğiyle, gerekse insanların egemenliğiyle ilgili Kur’an kavramlarını incelemeye çalışacağız. [8]
Sıyaset sözcüğü, Kur'an'da yer almaz. Bununla birlikte, siyaseti siyasi iktidarı, siyasi davranışı, siyasi sistemi ilgilendiren pekçok kavram bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, doğrudan kamu hukuku ve siyasetle ilgili olan veya siyasi anlam yüklenen kavramları incelemektir.
Kur'an'a göre müslüman toplumun ana görevi, "Allah'a inanmak, namazları kılmak, zekât vermek ve iyiyi emredip kötülükten men ederek" (3/104, 110, 114; 22/41), "yeryüzünü ıslah edip, yeryüzünden bozulma ve kokuşmuşluğu ortadan kaldırma" (26/152; 27/48; 2/11, 193, 251) suretiyle, hakikî ve sağlam bir ahlâkî sosyo-politik düzen kurmaktır. Bu büyük vazifenin yerine getirilebilmesi için de, bu topluma "cihad" (22/39-40; 2/193) denilen gerekli araç verildi. Cihad, "Allah yolunda" topyekün ve sürekli çaba demektir. Kur'an, müminler toplumunu inşa edip onlardan karşılıklı istişare ile faaliyet göstermelerini istediğinde, yasama sürecini düzenlemek için temel bir prensip de vermiştir. Bu, "şûra" veya "karşılıklı danışma" prensibidir (42/38; 3/159).[9]
Modern siyaset bilimi ve anayasa hukukunda tanımlanan anlamda devlet kavramını karşılayacak bir sözcük, Kur'an'da yer almaz.
Kur'an'da d-v-1 kökünden türeyen iki sözcük bulunmaktadır: Dület ve dâvele.
Dûlet sözcüğü ile devlet sözcüğünün aynı anlamda olduğu belirtilir. Ancak aralarında ayrım yaparak, devlet'in mal konusunda, dûlet'in ise savaş ve makam (câh) konusunda sözkonusu olduğu da ileri sürülür. Ayrıca, aynı (kendisi) elden ele dolaşan (tedavül eden) şeye devlet adı verildiği, dûlet'in masdar olduğu da ileri sürülür.[10]
Dûlet sözcüğü, Kur'an'da bir tek yerde geçer. Savaş hükümlerinden ve sonuçlarından sözeden Haşr Suresi'nin ilk bölümünde, ganimetin dağıtım düzeni ve olası iktisadi tekelleşme sonucu şöylece belirtilir:
"Allah'ın, fethedilen memleketler halkının mallarından peygamberine verdikleri: Allah, peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir; tâ ki içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet (servet) olmasın. Peygamber (ganimetten) size ne verirse onu alın, sizi neden alıkoyarsa geri durun. Allah'tan sakının. Doğrusu Allah'ın cezalandırması (sonucu) çetindir."[11]
Bundan sonraki âyetler, yoksul muhacirlerin ganimet payını ve ensarın muhacirlere karşı özgeci ve destekleyici tutumlarını düzenler.
Görüldüğü gibi, âyetin dület sözcüğüyle belirtmek istediği husus, servetin yaygınlaştırılmasıdır.
D-v-1 kökünden türeyen ve Kur'an'da yer alan ikinci sözcük dâvele fiilidir. Müttekîlerin özellikleri ve karşılaşacakları dünyevi ve uhrevî güzel sonuçlar, daha önce yalancıların uğradıkları akıbet, Kur'an'ın insanlara bildiri ve hidayet rehberi, müttekîler içinse bir öğüt oluşu belirtildikten sonra Uhud savaşındaki acı sonuçlar bağlamında şu anlatılır:
"Gevşemeyin ve üzülmeyin, inanmışsanız, siz en üstünsünüz. Eğer siz bir yara aldıysanız, o topluluk da benzeri bir yara almıştır. Allah'ın gerçekten inananları belirlemesi ve içinizden şahitler edinmesi, inananları arıtması ve inkâr edenleri yoketmesi için, insanlar arasında bu günleri döndürür dururuz (sırayla paylaştırırız). Allah, zulmedenleri sevmez. Yoksa Allah, içinizden cihad edenleri ve direnip sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?"[12]
Bu âyette, üzüntülü ve sevinçli günlerin insanlar/toplumlar arasında sırayla paylaştırıldığı ortaya konur.
İslam tarihinde terim anlamıyla "devlet" ilk kez Abbasîler için kullanılmıştır. Hz. Peygamber'in, hulefâ-i râşidîn'in ve Emevîlerin yönetimin başında oldukları dönemlere "devlet" adı verilmemiştir. İktidarı Emevîlerden kanlı bir başkaldırı sonucunda alan Abbasîlere sevinçli günlerin sırası geldiğini belirtmek üzere, belki sözcüğün anlamından, belki de yukarıdaki âyetten esinlenerek "devlet" adı verilmiştir. Zâten "devlet" sözcüğünde saadet, mutluluk ve kutluluk anlamı da vardır.[13]
Arş ve kürsü, egemenlik sembolü olarak kullanılan sözcüklerdir.
Arş (ç. urûş), aslında tavanlı şey, ev tavanı ve çardak anlamındadır. Çardak kurmak anlamına da gelir.[14] Sultanın oturduğu yere (tahtına), hüküm ve iktidar makamına, yüceliğini belirtmek üzere "arş" adı verilmiştir. Bununla, izzet (güç), sultan (otorite, güç) ve memleket (hükümranlık) anlatılmak istenmiştir.[15]
Allah'ın arşı, beşerin gerçeğini kavrayamadığı, yalnızca ad olarak bildiği bir şeydir. Halkın çoğunun sandığı gibi bir varlık değildir. Bazıları arş'ın felek-i a'lâ, kürsî'nin ise felekü'l-kevâkib (yıldızlar feleği) olduğu görüşündedir. "Zu'l-arşi" ve benzeri anlatımların, Allah'ın hükümranlığına ve otoritesine işaret olduğu belirtilir; bir yeri olduğu anlamına değildir, Allah bundan münezzehtir.[16]
Arş; yükseklik, ilim, kudret, mülk ve hükümranlık biçiminde yorumlanmıştır.
Allah'ın arş'la ilgisini anlatan kavramları birkaç bölükte ele alabiliriz.[17]
Allah'ın, üç yerde büyük arş'ın rabbı (rabbu'l-arşi'l-azîm) olduğu,[18] bir yerde kerim (cömert) arş'ın rabbi (rabbu'1-arşi'l-kerîm)[19] olduğu ve iki yerde de "arş'ın rabbinin yaptıkları nitelemeden uzak" olduğu[20] belirtilir. Bütün bu Allah'ın sıfatlarının belirtildiği âyetlerde anlatılan arş, kudret ve hükümranlık (egemenlik) taatı anlamındadır. Klasik ve modern bütün müfessirler ittifakla, arş sözcüğünün Kur'an'da geçen bu mecazi kullanımının, Allah'ın bütün yaratıkları üzerindeki mutlak hüküm ve iktidarını ifade ettiği görüşündedirler.[21]
Kur'an'ın dört yerinde Allah, zu'l-arş (bütün egemenliği elinde tutan) sıfatıyla nitelenir.[22]
Rabbu'1-arş ve zu'l-arş, Allah'ın ululuk bildiren isimlerindendir.[23]
Yedi âyette Allah'ın arş'a istiva ettiği anlatılır.[24] Allah'ın arş'a istivâ'sından (kudret ve iktidar makamına oturduğundan/kurulmasından) söz eden bu yedi âyetin hepsinde bu ifade, Allah'ın âlemleri yaratmasına ve yönetmesine ilişkin bir açıklamayla bağlantılı olarak geçmektedir. İstiva, arş'a hükmetme anlamında yorumlanmıştır.[25]
Allah'ın arş'ıyla ilgili olarak, meleklerin arş'ı çevrelediği ve yüklendiği belirtilir.
Melekler, Allah'ı över ve ona inanırlar, mü'minler için bağışlanma ve azaptan korunma dileğinde bulunurlar: "Arş'ı yüklenenler ve çevresinde bulunanlar, rablerini överek tesbih ederler, ona inanırlar, mü'minler için 'Rabbimiz! İlmin ve rahmetin herşeyi kuşatıp içine almıştır. Tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru' diye bağışlanma dilerler."[26]
Muhammed Esed, "Allah'ın kudret tahtının bilgisini içlerinde taşıyanlar" karşılığını vererek, bu taşıma ifadesinin, sadece melekleri değil, aynı zamanda Allah'ın kudreti kavramının muazzam sonuçlarının bilincinde olan ve bu bilinci kendilerinin ve hemcinslerinin hayatlarına yansıtmakla sorumlu bulunan bütün insanları kapsadığını belirtir. "Yüklenme" eylemi ise, mecaz olarak anlaşılmalıdır; Allah'a karşı hassas/dikkatli olmalarını ve ona uygun davranmalarını belirten bir mecaz; yahut tahtın sahibine yakın olmaları, onun nazarında bir değer taşımaları ve onun iradesini gerçekleştirme aracı olmalarından kinayedir.[27]
İki âyette ise, âhiretle ilgili anlatım sözkonusudur:
"Melekleri, arş'ın etrafını çevirmiş oldukları halde, rablerini hamd ile överken görürsün. Artık insanların arasında adaletlice hüküm verilmiştir. 'Övgü, âlemlerin rabbi olan Allah içindir' denir.[28]
"Melekler, onun çevresindedirler. O gün, rabbinin arş'ını onlardan başka sekiz tanesi yüklenir."[29]
Buradaki "yüklenme" tamamen mecazi bir anlatımdır. Muhtemelen Allah'ın kudretinin hesap günündeki tam ve kesin tezahürüne işarettir. [30]
Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı sırada, arş, suyun üstündeydi: "Arş'ı su üzerinde iken, hangisinin daha güzel iş yapacağını ortaya koymak çin, gökleri ve yeri altı günde (altı evrede) yaratan odur."[31] Allah'ın kudret tahtının suyun üstünde oluşu, Allah'ın iradesine bağlı olarak hayatın bütünüyle suda başlayıp evrimleştiğine işaret eder gibi gözükmektedir. Bu husus, Kur'an tarafından (Enbiya 21/30) açıkça ortaya konur. [32]
Arş sözcüğü, iktidar koltuğu veya hükümdar tahtı anlamında da kullanılmıştır.
Hz. Yusuf’un ana-babasını tahtın (arş'ın) üzerine oturttuğu belirtilir.[33]
Hüdhüd, Hz. Süleyman'a Sebe halkına hükmeden, herşeyden kendisine bolca verilen ve büyük bir tahta (güçlü bir yönetime) sahip olan bir kadını bulduğunu, onun ve milletinin Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüğünü bildirdi.[34] Hz. Süleyman, bu tahtın kendisine getirilmesini istedi.[35] Kraliçeyi sınamak için tahtın tanınmaz hale getirilmesini emretti. Kraliçe gelince, tahtının daha önce böyle mi olduğu soruldu.[36]
Kürsî, halkın dilinde üstüne oturulan nesne, sandalye anlamındadır.
Kürsî sözcüğü Kur'an'da iki yerde ve iki ayrı biçimde geçer:[37]
" (..} Allah'ın kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onların gözetilmesi; ona ağır gelmez.(..)[38]
Bu ayette geçen "kürsi" sözcüğüne, sözlük anlamı yerine mecazı anlamlar verilerek Allah'a madde, yer ve şekil izafesi gibi uygun olmayan anlamlardan uzaklaşmak istenmiştir:
1) İbn Abbas'tan rivayete göre kürsî, Allah'ın ilmidir. Bu ifadenin hemen öncesinde Allah'ın ilminden sözedilmesi, böyle bir görüşe yol açmış olabilir.
2) Bazılarına göre kürsî, Allah'ın mülkü (kudreti) anlamındadır.
3) Başka bir gruba göre kürsî, felekleri kuşatan feleğin adıdır.[39]
Arş sözcüğüyle, Allah'ın geniş bir mülkte hüküm sürdüğü, onun kudret ve hükümranlığı anlatılmak istenir.[40]
Hz. Süleyman'ın kürsüsüyle anlatılan tamamen maddi bir kürsüdür:
"And olsun ki Süleyman'ı denedik. Hükümranlığını zayıf düşürdük. Sonra eski haline döndü."[41]
Kur'an'ı Kerim'de e-m-r (emera) kökenli kelimeler, iki yüzden fazla ayette geçmektedir. Bu ayetler incelendiğinde ilginç kullanımlara sahip oldukları ve dört temel kavramı içerdikleri görülür. Bu kavramlar, şöylece belirlenebilir.[42]
"Bütün işler ona döndürülür."[43]
"Bütün işler Allah'a dönecektir."[44]
"Sana hiçbir işte başkaldırmayacağım."[45]
"İş hakkında onlara danış.."[46]
a) Danışma ve fikir belirtme
"Onlar işte bizim fikrimiz var mı?" diyorlardı. De ki: "Buyruğun hepsi Allah'ındır sana açmadıklarını içlerinde gizliyorlar. 'Bu işte bizim fikrimiz alınsaydı, burada öldürülmezdik.' diyorlar. (..)"[47]
"Dedi ki: "Ne buyurursunuz?"[48]
b) Sorumluluk (vebalü'1-emr):
"...Yaptığının ağırlığını/sorumluluğunu tatmak üzere.."[49]
"Daha önce inkar edip de, inkarlarının karşılığını tadan kimselerin haberi sana gelmedi mi?"[50]
"Onlar işlerinin karşılığını tattılar."[51]
c) Tedbir (işi sıkı tutma):
"Sana bir kötülük gelse, 'Biz önceden ihtiyatlı/tedbirli davrandık' derler."[52]
d) Otorite (ülü'1-emr):
"Allah'a itaat edin, Peygamber'e ve sizden buyruk sahibi (ülülemr) olanlara itaat edin."[53]
"Halbuki o haberi Peygamber'e veya kendilerinden buyruk sahibi olanlara götürselerdi, onlardan sonuç çıkarabilenler onu bilirlerdi."[54]
(Bkz. Ülülemr)
Emr sözcüğü Kur'an'da siyasi otorite anlamında da kullanılır.
e) Dini bölünme:
"Takatta'a" fiiliyle birleşince "din işi"nde bölünmeyi anlatır:
"Ama insanlar din konusunda bölüklere ayrıldılar. Hepsi bize döneceklerdir."[55]
"Ama insanlar din konusunda bölük bölük oldular. Her bölük kendi tuttuğu yoldan memnundur."[56]
(Bkz. Din ve Fırka)
Çekişme ve tartışma:
[57]
[58]
Emr sözcüğünün kullanıldığı ikinci anlam, Allah'ın yaratmasıdır; bu anlamda yalnız Allah için kullanılır:
"Bilin ki yaratma da, emir de onun hakkıdır."[59]
"Ruh, Rabbim'in emrinden ibarettir."[60]
"Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar ararasında hükmettiğinizde adaletli davranmanızı emreder."[61]
"Allah şüphesiz adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara bakmayı emreder "[62]
"Firavun'un buyruğuna uydular, Oysa Firavun'un buyurduğu sağ duyuya uygun değildi."[63]
a) Azap:
"Bugün Allah'ın buyruğundan, onun acıdıkları dışında kurtulacak yoktur. "[64]
"Su çekildi, iş de bitti."[65]
"Buyruğumuz gelince, oraların altını üstüne getirdik."[66]
"İş olup bitince şeytan dedi ki.."[67]
"Hâlâ gaflet içinde bulunanları ve hâlâ inanmayanları, işin bitmiş olacağı o hasret gözü ile uyar."[68]
b) Hüküm:
"Allah'ın ilminin herşeyi kuşattığını bilmeniz için, Allah'ın buyruğu bunlar arasında iner durur."[69]
c) Takdir ve kaza:
"İşi düzenleyen Allah'tır.."[70]
"İşleri yürüten Allah'tır."[71]
d) Ölüm:
"Allah'ın buyruğu (ölüm) gelene kadar dinde şüpheye düştünüz."[72]
e) Kıyamet:
Kıyamet olayı çok genel anlamlı bir sözcük olan emr'le anlatılmıştır:
"Allah'ın buyruğu (kıyamet) gelecektir. Acele etmesini istemeyin.'[73]
Emira kökünden türeyince "çoğalma" anlatır. Çoğalma ise "emr" sahibi, yani yöneten birinin bulunmasını gerektirir.
"Bir şehri yok etmek istediğimiz zaman şımarık varlıklarına yola gelmelerini (itaat etmelerini) emrederiz; ama onlar yoldan çıkarlar."[74]
ayetindeki "yola gelmelerini" bölümüne "onların çoğalmalarını" anlamı da verilir.
"Emr" kelimesi türetikleri ve birleşikleriyle başka anlamlar da kazanmıştır.[75]
Korkusuz ve güvenli olmak anlamındaki e-m-n (emine) kökünden türeyen emn, iman gibi sözcüklerden birisi de, emanettir. Emanetin zıtanlamlısı, hıyanet'tir. (emanet x hıyanet).
Emanet kelimesi Kur'an-ı Kerim'de altı yerde geçer. Bu kelimelerin kullanımı gözününe alınarak başlıca iki anlamda olduğu belirlenebilir:[76]
Kelimenin bu anlamı, sözlükteki kullanımının aynısıdır. Şu iki âyette bu anlam çok belirgin biçimde kullanılır.
"Yolculukta olup kâtip bulamazsanız, alınan rehin yeter. Şayet birbirinize güven duyarsanız, güvenilen (=emanet bilinci olan) kimse borcunu ödesin. Rabbi olan Allah'tan şahitliği gizlemeyin. Onu kim gizlerse şüphesiz kalbi günah işlemiş olur. Allah işlediklerinizi bilir."[77]
"Onlar (=mü'minler), emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler."[78]
Burada, Hz. Peygamber için hem dostları, hem de düşmanları tarafından Emin (güvenli) sanının kullanıldığı hatırlanmalıdır. Ayrıca peygamberler kendilerini güvenilir elçi olarak sunmuşlar[79] veya öyle görülmüşlerdir.[80]
Nisa, 4/58 ayetinde geçen "emanet" kelimesi, değişik biçimlerde yorumlanır. Bu ayet şöyledir:
Sonrasındaki ayetler, yani Nisa, 4/58-60 âyetleri birlikte gözlenerek, kamu işlerini ele aldıkları düşünülebilir. Çünkü bu ayetler sırasıyla 1) İşin ehline verilmesini. 2) Adaletli hüküm vermeyi. 3) Ülü'l-emr'e itaat edilmesini düzenlemektedir. İşte bu konu bütünlüğü dikkate alınarak, Nisa, 4/58 ayetindeki emanet kelimesinin, sözlük anlamından sıyrılarak siyasi alana kaydığı belirtilir. Nitekim, ünlü bilgin İbn Teymiye, İslam siyasi sisteminin iki temele, emanet ve adalet temellerine dayandığını, es-Siyasetu'ş-Şer'iyye adlı eserinde çok açık biçimde sergiler.[81] Bazı tefsir kitaplarında bu emanet kelimesine "imamet" ve ziamet" (=liderlik) anlamları da verilmiştir. Bu durumda emanetin ehli (yani sahipleri), kamu işlerini yürütenler olacaktır.[82]
Emanetin ikinci anlamı, birinci anlamının uzantısı niteliğindedir. Görev bilinci, sorumluluk, iradesini kullanma yeteneği gibi anlamlara gelir:
"Ey inananlar! Allah'a ve Peygamber'e karşı hainlik etmeyin, size güvenilen şeylere (=emanetlerinize) bile bile hıyanet etmiş olursunuz."[83]
Ragıb el-Isfahânî bu âyetteki emanet kelimesine şu anlamların verildiğini belirtir:
1) Kelime-i tevhid,
2) Adalet,
3) Akıl ve irade (sorumluluk).
Isfahanı; pek isabetli olarak bu son anlamın, diğerlerini de içermesi, akıl sayesinde kelime-i tevhidin bilinmesi ve adaletin uygulanması dolayısıyla, daha doğru olduğu görüşündedir.[84]
Mülk, Kur'an'da en çok kullanılan kavramlardan biridir. Mülk, iki anlama gelir:
1) Sahib olma (temellük) ve yönetme (tevvelli),
2) Güç ve iktidar.[85]
Kur'an'da kullanılan me-le-ke kökenli kavramlar; mülk, melekût, mâlik, melik ve melîk’tir.
Mülk ile milk, meleke kökünün masdarıdır. Mülk, insanlar üstünde tasarrufu, milk ise eşya ve menfaatleri üstündeki tasarrufu anlatır. Mülk, milk'ten daha kapsamlıdır.[86]
Allah'ın varlığa egemenliğini ve yönetimini anlatan "mülk"le ilgili kavramlar göklerin ve yerin her şeyin mülkünün Allah'a ait oluşunu, mülk'ün onun elinde bulunuşunu ve mülk'te ortaksızlığını belirtir.[87]
[88]
a) İlah + Hikmet + İlim + Mülk + Dönüş Dizilimi:
"Gökte de, yerde de tanrı odur. Hakim olan her şeyi bilen odur. Göklerin yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan Allah çok yücedir. Kıyamet saatini bilmek ona aittir. Ona döneceksiniz."[89]
b) Bilme/Görme + Mülk + Diriltme/Öldürme Dizilimi:
"(..) Allah şüphesiz herşeyi bilir. Göklerin ve yerin hükümranlığı elbette Allah'ındır. Dirilten ve öldüren odur Allah'tan başka dost ve yardımcınız yoktur."[90]
"Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş'a hükmeden, yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilen odur. Nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür. Göklerin ve yerin hükümranlığı onundur. Bütün işler Allah'a döndürülür. Geceyi gündüze katar, gündüzü geceye katar. O, kalplerde olanı bilendir."[91]
"(..) Allah, onların yaptıklarını bilendir. Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Dönüş Allah'adır."[92] Bundan sonraki ayetlerde, Allah'ın bulutları sürüşü ve yağmur yağdınşı, geceyi gündüzü birbirine çevirmesi, canlıları sudan ve çeşitli biçimlerde yaratışı anlatılır.[93]
C) Güçlülük/Yücelik + Mülk........Dizilimi:
"Göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin olan, çocuk (soy-sop) edinmeyen, hükümranlıkta ortağı bulunmayan, herşeyi yaratıp bir ölçüye göre düzenleyen ve dünyaları uyarmak üzere kulu Muhammed'e hakkı bâtıldan ayırdeden Kur'an'ı indiren Allah yücelerin yücesidir."[94]
Bundan sonraki âyette, kafirlerin bir şey yaratamayan, bilakis yaratılmış olan, fayda ve zarar veremeyen, öldürme, diriltme ve haşretme (yeniden diriltme) gücü olmayan putları tanrı edinmeleri, kınayıcı bir üslupla anlatılır.
[95]
"Bu inkarcıların inananlara kızmaları, onların sadece, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin bulunan, övülmeye layık ve güçlü olan Allah'a inanmış olmaları yüzündendir. Allah, herşeye şahittir." [96]
D) Yaratma/Yoketme + (Şefaat) + Mülk Dizilimi:
"(...) Allah, Meryem oğlu Mesih'i, anasını ve yeryüzünde olanların hepsini yok etmeyi dilerse, kim ona karşı koyabilir? Göklerin, yerin ve arasındakilerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah, herşeye kadirdir."[97]
"Allah, öleceklerin ölümleri ânında ölmeyeceklerin de uykulan esnasında ruhlarını alır. Ölmelerine hükmettiği kimselerinkini tutar, diğerlerini bir süreye kadar salıverir. Doğrusu bunda düşünen kimseler için dersler vardır. Yoksa putperestler, Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: Onlar bir şeye sahip olmadıkları, akıl da edemedikleri halde mi şefaat edecekler? De ki: Bütün şefaat Allah'ın iznine bağlıdır. Göklerin ve yerin hükümranlığı onundur. Sonra ona döneceksiniz."[98]
"Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk, dilediğine de erkek çocuk verir. Yahut, hem kız hem erkek çocuk verir. Dilediğini de kısır yapar. O, bilendir, her şeye gücü yetendir."[99]
Bundan sonraki âyetlerde Allah'ın vahiy indirmesi, Cebrail'in vahiy görevi, Allah'ın hidayet vericiliği ve peygamberin görevi anlatılır.
"De ki: Sizi Allah diriltir, sonra öldürür, sonra sizi şüphe götürmeyen kıyamet gününde toplar. Ama insanların Çoğu bilmezler. Göklerin ve yerin hükümdarlığı Allah'ındır. Kıyamet kopacağı gün, işte o gün, bâtıl sözlere uymuş olanlar hüsranda kalırlar."[100]
E) Azap/Rahmet + Ödül/Karşılık + Mülk Dizilimi:
"Ettiklerine sevinen ve yapmadıklarıyla övünmekten hoşlananların, sakın sakın onların azaptan kurtulacaklarını sanma. Elem verici azap onlaradır. Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah, herşeye kadirdir."[101]
[102]
"(..) Allah, şüphesiz bağışlayandır, merhametli olandır. Göklerin ve yerin hükümranlığının Allah'ın olduğunu bilmiyor musun? Dilediğine azap eder, dilediğini bağışlar. Allah, herşeye kadirdir."[103]
"Allah, şöyle dedi: 'Bu doğrulara doğruluklarının fayda verdiği gündür. Ebedi ve temelli kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler onlarındır. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. Bu, büyük kurtuluştur.' Göklerin, yerin ve onlarda bulunanların hükümranlığı Allah'ındır. Allah, herşeye kadirdir."[104]
"De ki: Ey insanlar; doğrusu ben, göklerin ve yerin hükümranı, kendinden başka tanrı bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah'ın hepiniz için gönderdiği peygamberiyim.(...)"[105]
"(..) Hayır, azabımızı henüz tatmamışlardır. Yoksa güçlü ve çok ihsan sahibi olan rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Yahut, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? (..)"[106]
"Allah'a ve peygamberine kim inanmamışsa, bilsin ki şüphesiz biz, inkarcılar için çılgın alevli cehennemi hazırlamışızdır. Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah, bağışlayan ve rahmet edendir."[107]
[108], evrendeki[109] her şeyin hükümranlığı (egemenliği ve yönetimi) Allah'ın elindedir.[110]
Varlık üzerindeki egemenliğin Allah'a ait oluşunun, değişik bir anlatım biçimidir. Bu anlatım, daha çok kıyamet günüyle (uhrevî egemenlik) ilgili ayetlerde yer alır:
"(..) Kendisine toplanacağınız odur. Gökleri ve yeri gerçekte yaratan odur. Ol dediği gün hemen olur. Sözü gerçektir. Sur’a üfleneceği gün, hükümranlık onundur. Görülmeyeni de görüleni de bilir. O hakimdir, haberderdardır"[111]
İnkar edenler, ceza saati kendilerine ansızın gelene veya gecesi olmayan günün azabı çatana kadar, Kuran'dan şüphe etmekte devam ederler. İşte o gün hükümranlık Allah'ındır. O, aralarında hükmeder. İnanıp yararlı iş ya panlar, nimet cennetlerindedirler."[112]
"O gün, gök beyaz bulutlar halinde parçalanacak ve melekler bölük bölük indirilecektir. O gün, gerçek hükümdarlık (el-mülkü'1-hak) rahmanındır. İnkarcılar için yaman bir gündür."[113]
"Hükümranlık elinde olan Allah, yücedir. O her şeye kadirdir. Hanginizin daha iyi iş yaptığını belirtmek için, ölümü ve dirimi yaratan odur. O, güçlüdür, bağışlayandır."[114]
"Göklerde olanlar ve yerde bulunanlar Allah'ı tesbih ederler. Hükümranlık onundur, övülmek ona mahsustur. O, her şeye kadirdir. Sizi yaratan odur. (...)"[115]
[116] sıfatı da, bu açıklamalar ışığında daha anlamlı duruma gelmektedir. Kur'an'ın yalnızca ilk sûresi olan Fatiha'nın 4. âyetinde geçen bu isim, herkesin yaptığının karşılığını alacağı günde Allah'ın her şey ve herkes üstünde tam bir hâkimiyete sahipliğini anlatır.[117]
Varlık üstündeki egemenliğin sahibi olan Allah, bu egemenlik hakkını ortaksızca kullanır.
"De ki: 'Hamd, çocuk edinmemiş olan, hükümranlığında ortağı bulunmayan, düşkün olmayıp yardımcıya da ihtiyaç duymayan Allah'a mahsustur; Onu, gereği gibi ulula"[118]
"Göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin olan, çocuk edinmeyen, hükümranlıkta ortağı bulunmayan, her şeyi yaratıp bir ölçüye göre düzenleyen ve dünyaları uyarmak üzere kulu Muhammed'e hakkı bâtıldan ayırdeden (fürkan) Kur'an'ı indiren Allah, yücelerin yücesidir."[119]
Mülk'ün sahibi olan Allah, mülk'ün insanlara ait bölümünü de dilediğine, ama hak edişine göre verir:
"Peygamberleri onlara 'Allah size şüphesiz, Tâlût'u hükümdar olarak gönderdi' dedi. 'Biz hükümdarlığa ondan lâyık iken ve ona malca da bir bolluk verilmemişken, bize hükümdarlığa o nasıl layık olabilir?' dediler. 'Doğrusu Allah size onu seçti, bilgi ve vücutça gücünü arttırdı' dedi. Allah; hükümdarlığı dilediğine verir. Allah her şeyi kaplar ve bilir."[120]
"De ki: Mülkün sahibi (mâliku'1-mülk) olan Allah'ım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de çekip alırsın. Dilediğini üstün (aziz) kılar, dilediğini alçaltırsın. İyilik senin elindedir. Doğrusu sen her şeye kadirsin."[121]
Bu âyetten hiçbir ahlâkî kurala dikkat etmeden sadece gücüyle hareket eden despot bir tanrı imajı çıkarmak yanlıştır. Bu ifadeler, Allah'ın mutlak gücünü belirtir. Fakat o hükümranlığı birilerine verirken veya alırken, bu kişilerde bulunan ahlâkî niteliklere ve onların hakedişlerine bakar. Burada, Allah'ın tasarrufunun ahlâkî gerekçeleri anılmamıştır. Çünkü Kur'an'ın hitap ettiği müşrik toplumda Allah’ın gücü, gereği gibi değerlendirilmemektedir.
[122]
Mülkten pay alanlar arasında, bazı peygamberler (söz gelimi İbrahim ve soyu ile Hz. Yusuf) en başta yer alır;
"Allah kendisine hükümranlık verdi, diye İbrahim ile rabbı konusunda tartışanı (Nemrut'u) görmedin mi?"[123]
"Yoksa onların hükümranlıktan bir payı mı var? O zaman insanlara bir çekirdek parçası bile vermezler. Yoksa Allah'ın bol nimetinden verdiği kimseleri mi çekemezler? Oysa İbrahim ailesine kitap ve hikmet verdik, onlara yük hükümranlık (mülk) bahşettik."[124]
"Rabbim! Bana hükümranlık verdin, rüyaların yorumunu öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaradanı! Dünya ve ahirette işlerimi yoluna koyan sensin. Benim canımı müslüman olarak al ve beni iyilere kat."[125]
Allah, dilediği kullarına mülk ve hikmet verir. Bu, hükümranlık ve sağlam muhakeme gücü vermesi demektir.[126] (bkz. 8.4.2-8.4.4).[127]
Melik ve melîk, Allah'ın kudretiyle ilgili güzel isimlerdendir. Melik, Allah'm evrenin gerçek hükümranı ve hükümdarı oluşunu anlatır.[128] (bkz' 3.5.1). Ayrıca "melîk" sözcüğü de aynı anlamda kullanılır.[129]
Süleyman Allah'a şöyle yalvarmıştı:
"Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir mülk (hükümranlık) ver. Sen şüphesiz daima bahşedensin"[130]
Bunun üzerine Allah, istediği yere buyruğuyla giden rüzgarı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalara bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdi. Bu mülk, kimsenin tevarüs edemeyeceği ve bu yüzden, kıskançlığa ve komplolara maruz kalmayacak manevi bir krallıktır.[131]
"Ellerinde olanı doğrulayan bir peygamber Allah katından onlara gelince, kitap verilenlerden bir takımı, bilmiyorlarmış gibi, Allah'ın kitabını arkalarına attılar (gözardı ettiler). Şeytanların (şeytan ruhlu/şeytanca niyetler taşıyan insanların) Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında söylediklerine uydular. Oysa Süleyman kafir değildi: Ama insanlara sihri öğreten şeytanlar, kafir olmuşlardı."[132]
Bu ayetteki "Süleyman kafir değildi" ifadesi, Kitab-ı Mukaddes’teki Hz. Süleyman'ın puta tapma suçu işlediği ifadesinin[133] ve onun halk arasında kendi adıyla özdeşleşen sihirbazlık sanatının mucidi olduğu efsanesinin, Kur'an tarafından reddedildiğini göstermektedir.[134]
Talut’un İsrailoğullarına hükümdar oluşu, "mülk" kelimesiyle anlatılır.[135]
Hz. Davut'un mülk'ü (hükümranlığı/otoritesi) Allah tarafından kuvvetlendirilmiş, ona hikmet ve kesin hüküm verme (faslu'l-hitab: anlaşmazlığı giderme) yetisi verilmişti.[136]
Firavun ailesinden olup inandığını gizleyen adam, milletine şöyle seslenmişti:
"Ey milletim! Bugün memlekette mülk (hükümranlık) sizindir, galip (güçlü) olanlar sizsiniz. Ama Allah'ın baskını bize çatınca, ona karşı bize kim yardım eder?"[137]
Firavun da, Mısır ülkesinin hâkimi olduğunu şöyle belirtiyordu:
"Firavun, milletine şöyle seslendi: Ey milletim! Mısır mülkü (hükümdarlığı) ve memleketimde akan bu ırmaklar benim (kontrolümde) değil mi? Görmüyor musunuz?[138]
M-l-k kökünden fiiller ve isimler tamamen günlük dildeki mülkiyet ve nimet içinde oluş (saltanat=saadet) kavramlarını anlatır:
"Kudretimizle kendileri için hayvanlar yarattığımızı görmezler mi? Onlara sahip olmaktadırlar."[139]
"Oranın neresine baksan, nimet ve büyük bir mülk (saltanat, mutluluk) görürsün."[140]
Bir âyette, köle anlamına, m-l-k kökünden türeyen "memluk" kelimesi kullanılır.[141]
Kur'an'ın en çok kullanılan sözcükleri arasında yer alan, düzeltme amacıyla önlemek, karara bağlamak anlamındaki h-k-m (hakeme) kökünden türeyen bir mastardır. Hikmet, hakem, hâkim kelimeleri de bu kökten türemiştir.[142]
Hükmullah sözcüğünün geçtiği âyetler, birkaç öbekte toplanır.
Önceki ilâhî kitaplarda yer alan buyruklar hükmullah'tır:
"Allah'ın hükmünün (buyruklarının) bulunduğu Tevrat yanlarında iken, ne yüzle seni hakem tayin ediyorlar da sonra bundan yüzçeviriyorlar? İşte onlar mü'min değildir." [143]
Bu âyet, -Tevrat'ın ilahi hukukun tümünü içerdiğine inanmalarına rağmen- inanmadıkları bir dini düzenlemenin belli ahlâki sorunlar hakkındaki hükümlerinin Tevrat ile çatışan kendi kuruntularına uyum sağlayabileceği ümidiyle belli etmeden söz konusu hükümlere yönelen Yahudilerin tuhaf düşünce tarzlarını tasvir eder. Başka bir deyişle, onlar, -inandıklarını iddia etmelerine rağmen- ne Tevrat'ın hükmüne, ne de Tevrat'ın bazı kanunlarını tasdik, bazılarını da iptal eden Kur'an'ın hükmüne teslim olmaya gerçekten hazır değildirler. Nitekim Kur'an'ın kendi zihni saplantılarına uygun olmadığını anlar anlamaz ondan uzaklaştılar.[144]
[145] Muhammed Esed, Kur'an'daki her tarihi atfın aynı zamanda genel bir muhtevaya sahip olduğu şeklindeki Kur'an prensibi ışığında bakıldığında, bu âyette işaret edilen "karar"ın, Kur'an'ın açıkça teyid veya red ettiği inançların dışındakilerin doğru olup olmadığına karar vermeyle ilgili olduğu görüşündedir.[146]
Bir bölük âyette ise, hükmü rabbike sözcüğü, Allah'ın kararı ve takdiri anlamındadır:
"Rabbinin hükmü gelinceye kadar sabret. Doğrusu sen, bizim nezaretimiz altındasın. Kalkarken rabbini överek tesbih et."[147]
"Sen rabbinin hükmüne kadar sabret (katlan). Balık sahibi Yunus gibi olma. O, pek üzgün olarak rabbine seslenmişti."[148]
"Rabbinin hükmüne kadar sabret. Onların günah işleyen ve inkarcı (kefûr) olanlarına uyma."[149]
Karşılaşılan somut hukuki sorunlarla ilgili buyruk da hükmullah sözcüğüyle belirtilir:
"Ey müminler! İnanmış kadınlar hicret ederek size gelirlerse onları deneyin, hicretlerinin sebebini inceleyin. Allah onların imanlarını çok iyi bilir. Onların mü'min kadınlar olduklarını öğrenirseniz, inkarcılara geri çevirmeyin. Bu kadınlar, o inkarcılara helal değildir. Onlar da bunlara helal olmazlar. İnkarcıların bu kadınlara verdikleri mehirleri iade edin. Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman, onlarla evlenmenizde bir engel yoktur. İnkarcı kadınları nikâhınızda tutmayın. Onlara verdiğiniz mehri isteyin. İnkarcı erkekler de hicret eden mü'min kadınlara verdikleri mehirleri istesinler. Allah'ın hükmü budur. Aranızda o hükmeder. Allah bilen ve bilgedir."[150]
Bu ayette, parçalanmış ailelerle ilgili somut hukuk kuralına "Allah'ın hükmü" denilmiştir.
Allah hüküm ve karar vermekte mutlak hakimdir, hiçbir varlık buna ortak olamaz:
"Rabbin şüphesiz, aralarında kendi hükmünü verecektir. O güçlüdür, bilendir."[151]
"De ki: Onların (ashâb-ı kehf’ in) ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gaybı ona aittir. O, ne mükemmel gören ve işitendir. İnsanların ondan başka velisi (dostu) yoktur. Kendi hükmüne (hükümranlığına) hiç kimseyi ortak kılmaz."[152]
"De ki: Ben rabbimden bir belgeye dayanmaktayım. Halbuki siz onu yalanladınız. Acele istediğinizce de elimde değildir. Hüküm, ancak Allah'ındır (inil hükmü illâ lillâh). O, hükmedenlerin en iyisi olarak gerçeği anlatır."[153]
"O, kulların üstünde yegâne hâkimdir. Size koruyucular gönderir. Artık birinize ölüm gelince elçilerimiz, bir eksiklik yapmaksızın onun canını alırlar, sonra gerçek mevlalarına döndürürler. Bilin ki hüküm onundur. O hesap görenlerin en hızlısıdır."[154]
Bir bölük âyet ise, Allah'ın tekliğini; ona şirk koşulmamasını ve dolayısıyla da tapılacak tek varlık olduğunu anlatır:
"Allah'ı bırakıp (unutup) taptığınız, sizin ve babalarınızın adlandırdığı putlardan başka birşey değildir. Allah, onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hüküm vermek, ancak Allah'a aittir. Kendisinden başkasına değil, yalnızca ona tapmanızı emretmiştir. Bu, dosdoğru dindir. Fakat insanların pekçoğu bilmezler."[155]
"Babaları şöyle dedi: Oğullarım! Tek bir kapıdan değil, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allah katında size bir faydam olmaz. Hüküm, ancak Allah'ındır, ona güvendim. Güvenenler de ona güvensin."[156]
"Allah, işte budur. Ondan başka tanrı yoktur. Hamd, dünyada da âhirette de onun içindir. Hüküm de onundur. Yalnız ona döndürüleceksiniz."[157]
"Allah'la beraber başka tanrıya yalvarıp tapma. Ondan başka tanrı yoktur. Ondan başka herşey yok olacaktır. Hüküm, onundur. Ona döndürüleceksiniz."[158]
"Onlara (kafirlere) şöyle denir: Tek Allah'a çağrıldığınız zaman inkâr ederdiniz de ona eş koşulunca inanırdınız. Bugün hüküm, büyük ve yüce Allah'ındır."[159]
Kur'an-ı Kerim'e göre, Allah'ın mutlak hâkim ve hâkimiyetin de ona ait olması, elbette kozmolojik ve ontolojik anlamda doğrudur. Bu hususta müslümanlar arasında bir tartışma yoktur. Tartışma, Allah'ın insana beşerî-siyasî egemenlik hakkı verip vermediği konusundadır. Kur'an'a göre, siyasî egemenlik insana aittir. Çünkü yönetim konusunda yapılacak iş, "şûra" yoluyla, toplumsal iradenin tecelli ettirilmesi ve adaletli yönetimdir. İnsan, sahip olduğu hür iradesiyle toplumsal iradeyi gerçekleştirebilecek güçtedir. Yoksa "hâkimiyet Allah'ındır" iddiası ile hükmetmeye kalkması ve kendi iradesini ve yorumlarını Allah'ın iradesi sayması, açıkça bir ilâhlık davasıdır ve "Firavunluğa" özenmedir. Esasen egemenliği metafizik hâkimiyete dönüştürmek, onu kullananları sorgulama dışında bırakmak ve böylece topluma hesap vermek ve halk tarafından gerektiğinde değiştirilmek endişesinden kurtulmak demektir. Bu ise, Kur'an-ı Kerim'in mesajına zıt bir anlayıştır. Çünkü Allah, egemenliği kullanma yetkisini tek tek insana vermiş, ancak ondan bu yetkisini doğru kullanmasını istemiştir. (Ra'd, 13/11; Enfal, 8/25).[160]
Allah'ın kudretini ve egemenliğini yansıtan bu ayetlerdeki hüküm kelimesine hâkimiyetle ilgili bir anlam verilecekse, "kevni hâkimiyetten (kainat hâkimiyeti: kozmolojik/ontolojik hükümranlık) sözedilebilir. Kevnî hâkimiyet, hiç şüphesiz Allah'ındır. Allah'ın mutlak hakimiyeti, bütün kâinatın işleyişinde kendisini bilfiil gösterir. Bu yüzden, bütün yaratıklar üzerindeki hâkimiyet ayrıcalığına yalnızca Allah sahiptir. Yüce Allah, fiilen mutlak hâkim ve mutlak hükümrandır. Herşeyin yönetimi onun elindedir. Hükmünü takip edip bozacak biri yoktur.
Türkçe'deki "Allah'ın dediği olur" özdeyişi bu anlayışı çok güzel biçimde dile getirir.
Bilindiği gibi Kur'an Allah'ın hâkimiyetini vurgularken, insanın da yeryüzünün halifesi olduğunu sıkça tekrarlar.[161]
"Ey mü'minler! Akidleri yerine getirin. İhramdayken avlanmayı helal görmeksizin, size bildirilecek olanlar dşında, hayvanlar helal kılındı. Allah dilediği hükmü verir."[162]
"Cahiliye devri hükmünü mü (cahiliye hukukuyla yönetilmeyi mi) istiyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah'tan daha iyi hüküm veren kim vardır?"[163]
"Sana vahyedilene uy. Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en iyisidir."[164]
"Peygamber şöyle dedi: Rabbim! Aramızda gerçekle (hakça) hükmet. Anlattıklarınıza karşı ancak rahman olan rabbimizden yardım istenir."[165]
Bir bölük âyet, yine âhiretle ilgili hüküm kavramını anlatır:
"(..) Ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmedeceğim. İnkâr edenleri de dünya ve âhirette şiddetli azaba uğratacağım. Onların hiç yardımcıları olmayacaktır."[166]
"(..) Allah, kıyamet günü, anlaşmazlığa düştükleri şeylerde, onların arasında hüküm verecektir."[167]
"(.) Allah, kıyamet günü, aranızda hüküm korur. Allah kâfirlere, mü'minler aleyhinde asla fırsat vermeyecektir."[168]
[169]
"Her ümmete, yerine getirmeleri gerekli ibadetler koyduk. Öyleyse, bu konuda seninle çekişmelerine frsat verme. Rabbine davet et. Sen şüphesiz doğru yol üzerindesin. Seninle tartışırlarsa, şunu söyle: Allah yaptığınızı çok iyi bilir. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında, kıyamet günü aranızda hükmedecektir."[170]
"Büyüklük taslayanlar (cehennemde) şöyle derler: Doğrusu hepimiz onun içindeyiz. Allah, kullar arasında şüphesiz hüküm vermiştir."[171]
"Cumartesi ibadeti, ancak o gün üzerinde çekişenlere farz kılındı. Rabbin, ayrılığa düştükleri şeylerde, kıyamet günü aralarında hükmedecektir."[172]
Aralarında hüküm verilecek olanlar sözde "Allah tarafından seçilmiş bir kavim" olma statüsüne dayanarak nihai kurtuluşu hakettiklerini ileri sürenler ile insanın bireysel olarak Allah'a karşı sorumlu olduğuna inananlardır.[173]
"Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah'a aittir.(..)"[174]
"De ki: Ey göklerin ve yerin yaradanı, görülmeyeni ve görüleni bilen Allah! Kullarının ayrılığa düştükleri şeyler hakkında, aralarında sen hükmedeceksin."[175]
"Görmüyorlar mı ki, biz yeryüzünü etrafından gitgide eksiltmekteyiz. Hüküm, Allah'ındır. Onun hükmünü takip edip bozacak yoktur. O hesabı çabuk görür."[176]
"Cahiliye devri hükmünü mü (cahiliye hukukuyla yönetilmeyi mî) İstiyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah'tan daha iyi hüküm veren/kanun koyan (ahsenu hükmen) kim vardır?"[177]
"Sana vahyedilene uy. Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en iyisidir (hayru'l-hâkimin)."[178]
Hz. Şuayıb, milletine şöyle seslendi:
"(..) İçinizde mademki benimle gönderilene inanan bir topluluk yanında bir de inanmayan topluluk var, öyleyse Allah aramızda hükmünü bildirmesine kadar sabredin. Allah, hükmedenlerin en iyisidir (hayru'l-hâkimin)."[179]
Hz. Nuh'un Allah'a niyazı şöyledir:
"Ey Rabbim! Oğlum benim ailemdendi. Doğrusu senin vadin (herkes için) haktır. Sen hükmedenlerin en iyisisin (ahkemu'l-hâkimin)."[180]
"(..) Artık babam bana izin verene veya Allah hakkımda hüküm verene kadar, bu yerden ayrılmayacağım. O, hükmedenlerin en hayırhsıdır (hayru'l-hâkimin)."[181]
"Ey insan! Öyleyken, sana dini yalan saydırtan nedir? Allah, hükmedenlerin en iyisi (ahkemu'l-hâkimin) değil midir?"[182]
Bugün kullanılan anlamda yönetici ve devlet kurucusu olmamalarına rağmen, "hükm" kelimesi Kur'an'da pek çok peygambere nisbet edilerek yer alır.[183]
"Ey Yahya! 'Kitab'a (ilahi mesaja) kuvvetle sarıl' deyip daha çocukken ona hüküm (hikmet), katımızdan kalp yumuşaklığı ve safiyet verdik.(..)"[184]
"Musa şöyle dedi: O işi kasten yaptımsa, sapıklardan biri sayılırım. (O öldürme fiilini daha ne yaptığını bilmez biriyken yapmıştım). Bu yüzden sizden korkunca, yanınızdan kaçtım. Sonra, rabbim bana hüküm (hikmet) verip, beni peygamber yaptı.(..)"[185]
Hz. İbrahim, milletine, şöyle diyerek dua etti:
"(..) Rabbim! Bana hüküm (hikmet) ver, beni iyiler arasına kat."[186]
Allah'ın verdiği hüküm, doğru ve kuşatıcı düşünme, doğruyla eğrinin ne olduğuna hükmedebilme bilgi ve yeteneğidir.[187]
Eski müfessirlerin "hikmet" yorumu da dikkate alınırsa, âyetlerdeki "hüküm", doğru ile eğrinin seçiminde sağlam bir muhakeme yetisi/gücü olarak anlaşılabilir.[188]
2) Allah'ın Hüküm Ve İlim Vermesi:
Allah'ın peygamberlere verdiği özellikler, hüküm ve ilim ikilisi olarak da belirtilir.
Hz. Yusuf’un özellikleri anlatılırken, şu belirtilir:
"Erginlik çağına gelince, ona hüküm (hikmet) ve bilgi (ilim) verdik. İyi davrananları, böyle ödüllendiririz."[189]
"Musa erginlik çağına gelip olgunlaşınca, ona hüküm (hikmet) ve ilim verdik."[190]
Hz. Lût da, hüküm (hikmet) ve ilim verilen peygamberlerden biridir.[191]
[192]
Özellikle bu son âyet, verilen hükmün, "muhakeme yetisi" olduğunu daha belirgin biçimde anlatır. [193]
3) Allah'ın Kitap, Hüküm Ve Nübüvvet Vermesi:
Hz İsa'yı tanrılaştırma düşüncesine karşı, Allah'ın tanrılığı ve tapılacak varlık oluşu belrtilir:
"Allah'ın kendisine kitabı, hükmü ve peygamberliği verdiği insanoğluna, 'Allah yanında bana da kulluk edin' demek yaraşmaz, fakat kitabı öğrettiğinize ve okuduğunuza göre rabbe kul (rabbani) olun' demek yaraşır."[194]
İsrailoğullanna gönderilen peygamberler sayıldıktan sonra şöyle buyrulur:
"Kendilerine kitap, hüküm ve peygamberlik verdiklerimiz işte bunlardır. (..)"[195]
Aynı konuyla ilgili, bir başka ayet şöyledir:
"Andolsun ki, biz, İsrailoğullanna kitap, hüküm ve peygamberlik verdik. Onları temiz şeylerle rızıklandırdık. Onları dünyalara (dönemlerinin topluluklarına) üstün kıldık."[196]
"İnsanlar bir tek ümmetti. Allah peygamberleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. İnsanların ayrılığa düşecekleri hususlarda aralarında hüküm vermek için onlarla birlikte hak kitaplar indirdi. Ancak kitap verilenler, kendilerine belgeler geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden onda ayrılığa düştüler. Allah, inananları, ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah dilediğini doğru yola eriştirir."[197]
"Kendilerine kitaptan (ilâhi vahiyden) bir pay verilenleri görmedin mi? Onlar aralarında hüküm vermek için Allah'ın kitabına (Tevrat'a) çağırılmışlar, sonra onlardan bir takımı dönmüştür. Onlar temelli (inatla) yüz çevirenlerdir."[198]
"Doğrusu, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye kitabı sana hak olarak indirdik. Hakkı gözet, hainlerden yana olma."[199]
[200]
Allah'ın açık kitabı, en iyi hakemdir:
"Allah size kitabı açık açık (mufassalen) indirmişken, ondan başka hakem mi ararım (isteyeyim)? Kendilerine kitap verdiklerimiz, onun gerçekten rableri tarafından indirilmiş olduğunu bilirler. Öyleyse sen, şüpheye düşenlerden olma."[201]
"Allah'ın hükmünün bulunduğu Tevrat yanlarında iken, ne yüzle seni hakem seçiyorlar da sonra bundan yüz çeviriyorlar? İşte onlar inanmış değillerdir. Doğrusu biz, yol gösterici ve nurlandırıcı olarak Tevrat'ı indirdik. Kendisini Allah'a teslim etmiş peygamberler, Yahudi olanlara onunla, bilginler ve hahamlar da Allah'ın kitabından elde mahfuz kalanla hükmederlerdi. Tevrat'a şahittiler. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi hiçbir değerle değiştirmeyin. Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, işte onlar kafirlerdir. Orada onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe dişle ve yaralara karşılıklı ödeşme (kısas) yazdık. Kim hakkından vazgeçerse, bu onun günahlarına keffaret olur. Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, işte onlar zalimlerdir."[202]
Bu âyetlerin nüzul sebebi şudur: Yahudilerden bir erkek ile kadın zina etmişti. Yahudiler, kolaylık peygamberi Muhammed'e gitmelerini istediler. Hz. Peygamber'in yanına gelip durumu sordular. Ancak o, Yahudilerin havrası olan Beytu'l-Midras'a giderek, Tevrat'taki kuralın ne olduğunu sordu. Taşlama (recim) cezası verileceği cevabını aldı. Hz. Peygamber, 'Tevrat'taki kurala göre hüküm veriyorum' dedi. İki suçluya recim cezası uygulandı. Esasen Hz. Peygamber'e gitmeleri, Medine'ye hicretten sonra yapılan Medine Anayasası çerçevesinde oluyordu. Çünkü bu anayasada, kendi aralarında bir ihtilaf olunca, Medine'nin yöneticisi olması itibarıyla, Yahudi şeriatine uygun olarak hükmetmesi, öngörülmüştü. İşte söz konusu bu ayetler, Hz. Peygamber'i fitneye düşürmelerinden ve heveslerine uymasından sakındırmak, Allah'ın indirdiklerine göre hükmetmesi gerektiğini bildirmek için inmiştir.[203]
"Onların izi üzerine, arkalarından Meryem oğlu İsa'yı, ondan önce gelmiş bulunan Tevrat'ı doğrulayarak gönderdik. Ona, yol göstericici, aydınlatıcı olan ve önünde bulunan Tevrat'ı doğrulayan İncil'i sakınanlara öğüt ve yol gösterici olarak verdik. İncil sahipleri, Allah'ın indirdikleriyle hükmetsinler. Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, işte onlar fâsık {yoldan çıkmış) olanlardır."[204]
"Kitabı (Kur'an'ı) önce gelen kitabı tasdik ederek ve ona şahit (belirleyici) olarak gerçekle sana indirdik. Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet. Gerçek olan sana gelmiş bulunduğuna göre, onlann heveslerine uyma. Herbiriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet yapardı. Fakat bu, verdikleriyle sizi denemesi içindir. O halde iyiliklere koşuşun. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirir. Öyleyse Allah'ın indirdiğiyle aralarında hükmet. Heveslerine uyma. Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın. Eğer yüz çeviririlerse bil ki, Allah bir kısım günahları yüzünden onları cezalandırmak istiyor. İnsanların pek çoğu gerçekten fâsıktırlar. Cahiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah'tan daha iyi hüküm veren kim vardır?"[205]
Bu âyetlerin nuzûl sebebi konusunda, şu olay aktarılır: Bir grup Yahudi, dininden vazgeçirmek (fitneye düşürmek) üzere Hz. Peygamber'e gitme kararı aldı. Yahudi ileri gelenleri olduklarını, diğer yahudilerin de kendilerine uyacaklarını, bir anlaşmazlık konusunda muhakeme olmak istediklerini söylediler. Ancak Hz. Peygamber bu taleplerini kabul etmedi.[206]
Bu hüküm verme, yalnızca hukuki ihtilaflar için değil, ama aynı zamanda ahlâki anlamda neyin doğru, neyin yanlış olduğuna dair hükümler için de geçerlidir.[207]
"Şeriat", Kur'an ve sünnette geldiği şekliyle değişmeyen ve kaynağı vahiy olan dindir. Bu anlamda, Kur'an ve sünnet dinin asıllarıdır. Allah'ın hâkimiyeti, bilfiil, ilâhi teşride ve şeriatın içerdiği emirler, yasaklar ve kendisine inanan toplum açısından uygulanması ve uyulması gerekli hükümlerde geçerlidir. Kendinden çıkarılan kanunlar ve içtihatlar ve gereğine göre hüküm verme şeklinde şeriatı anlatma, son tahlilde, şeriatın hükmünü kanun kalıbına dökücü yasama faaliyeti anlamındaki düzenlemeleri uygulayan, bu düzenlemeye uygun olarak yargılama yapan ve hükümlerini yürüten insanların elindedir.[208] Allah'ın indirdiği (hükmü ve talimatı) Kur'an'ı Kerim'de ve sünnette yer alarak bize kadar ulaşmıştır, insanlık yaşadığı müddetçe gelecek nesillere ulaşacaktır. Ancak bu talimatı, nesneler ve olaylara uygulamak istediğimizde içtihat, (fıkıh) zaruri olmaktadır. Çünkü bütün bunları Kur'an ile sünnette ayrıntılı ve özel (her birine mahsus) açıklamalar şeklinde bulmak mümkün değildir. Alimler (fukaha) içtihad ederek, yani anlama, kıyas ve faydalıyı tercih gibi yöntemleri kullanarak sayıları ve konuları sınırlı olan âyet ve hadislerden, her asrın ihtiyacına cevap veren hükümleri çıkarırlar. Hükmü doğrudan âyet ve hadis bildiriyorsa araya içtihat girmiyorsa, bu kesin olarak Allah'ın hükmü ve talimatıdır. Araya içtihat giriyorsa, elde edilen hüküm muhtemelen (içtihadı yapana göre) Allah'ın hükmüdür. Birincisine hiçbir müslüman itiraz edemez. İkincisine ise başka rnüctehidler itiraz ve muhalefet edebilirler. Ortaya birden fazla içtihad çıktığında bu, ümmet için rahmettir. Çeşitli çözümler ve seçenekler sunulmuş demektir.[209]
"Allah'ın indirdikleriyle hükmetme" konusunda, şu ilkelere uyulmalıdır:
1) Kur'an'da indirilen yasa ve hükümler ihtilaf konusu değildir, onların gereğine göre hüküm verilmelidir.
[210] Böyle bir sonuç, İslama yabancı ve Kur'an'ın hedeflemediği bir yargıya ulaşma olarak değerlendirilemez. [211]
[212] Buna göre, egemenliği kullanan insan, onu Allah'ın Kur'an'da istediği adalet ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde kullanacaktır.
2) Müçtehidlerin fetva ve içtihadlarının, mukaddes bir niteliği yoktur. Durumun gereğine göre ve şeriatın kabul ettiği sınırlarda değiştirilmesi ve geliştirilmesi mümkündür.
Hz. Peygamber, bir gaza veya seriyeye komutan tayin edince, onu şu tavsiyeyi yapardı:
"Bir kale halkını kuşattığında, onlar da senden kendilerini Allah'ın hükmüne indirmeni istediklerinde sakm sen onları Allah'ın hükmüne indirmeyesin. Ancak sen onları yalnız kendi hükmüne indirmelisin. Çünkü sen onlar hakkında Allah'ın hükmüne isabet ediyor musun, yahut etmiyor musun bilemezsin."[213]
Bu hadise göre, herhangi bir insanın bir işi düşünmesi ve onunla ilgili bir karar alması, onun kendi hükmüdür, bu hükmün Allah'ın hükmü olduğunu iddia edemez veya kararına ilâhi bir nitelik vermeye çalışamaz.
Bazı müslümanlar, hem de ehli olmadıkları halde, içtihad ediyorlar, belli bir âyet ve hadise dayanarak belli bir hüküm çıkarıyorlar, sonra da bu hükmü benimsemeyenleri küfürle, şeytan ve bel'am olmakla, Allah'ın hükmüne uymamakla suçluyorlar, suçlamakla da kalmıyor, gıyabında hüküm vererek eyleme kalkışıyorlar. Bu tür davranışlar, Allah'ın indirdiği ile hükmetmeye aykırıdır. Çünkü Allah rasulü, müctehidin hata da edebileceğini belirtmiş, içtihad ile varılan hükmün başka müctehidleri bağlamayacağına işaret etmştir. Ehliyetli bir hâkimin bile, hatâ ederek cezalandırması yerine, hata ederek beraat ettirmesini tercih ve tavsiye eylemiştir. İçtihad ve kanaatlerimizi dinin kesin hükümleri yerine koyduğumuz müddetçe, tevhidi yakalamamız mümkün değildir.[214]
3) Müslüman yönetici -halife- İslam kanununun yürütücüsü ve Allah'ın yasasının uygulayıcısıdır, şahsının mukaddes bir niteliği yoktur.
Bazı yazarlar, Kur'an'daki hüküm kelimesine -özellikle Allah'ın indirdiğiyle hükmetme âyetlerine- dayanarak, asiyasi toplum ve devlet (hükümet etme) alanında da hüküm (siyasi hakimiyet} Allah'ındır." ilkesini benimserler ve buna "ilâhi hakimiyet" (veya Allah'ın hukuki hakimiyeti) adını verirler. İlâhi hâkimiyetle kastedilen, ilâhi yasama ve gereğine göre hükmetme ise, bunda hiç tartışma yoktur. Ancak bu teori, Allah'ın indirdikleriyle hükmettiği için, yöneticinin veya müctehidin şahsına mukaddes bir nitelik verilmesi aracı olarak kabul edilirse, bu, dinin siyasi amaçlara hizmet için kullanılmasına yol açar. Çünkü böyle bir görüş siyasi otorite sahibini. Allah'ın vekili, naibi, halifesi ve gölgesi konumuna getirir. Oysa yönetici, esasen yasamanın yürütücüsü ve kanunun uygulayıcısından başka bir niteliğe sahip değildir.[215]
4) Kur'an'daki "Allah'ın indirdiği" (peygamberine vahyettiği talimat) ile hükmetme (yani bunlara iman etme ve hayatlarında uygulama) emri, yalnızca toplum ve devleti değil, ferdi de bağlamaktadır. Allah'ın dinini hayatın dışına atan toplum ve devlet, Allah karşısında ne kadar sorumlu ise, aynı şeyi yapan birey de o kadar sorumludur. Devlet ve toplum hayatında dinin uygulanmasını talep edenler ve bütün dikkat ve mesailerini bu nokta üstünde yoğunlaştıranlar, kendi nefislerinde, ferdi hayatlarında, diğer insanlarla ilişkilerinde Allah'ın indirdiği ile hükmetmezlerse, devletin ve toplumun müslüman olması onları kurtarmaz.[216]
Allah'ın indirdiği kitabın rehberliği, dikkate alınmalıdır:
"Sana bir kitap indirildi. Onunla insanları uyarman ve insanlara öğüt vermen için kalbine bir darlık (şüphe) gelmesin. Rabbinizden size indirilene uyun. Ondan başka dostlar edinerek onlara uymayın. Pek az öğüt dinliyorsunuz."[217]
Bu ayetlerde üç temel konu dikkati çeker:
1) Kitabın insanları uyarma, mü'minlere öğüt verici olma işlevi;
2) Allah'tan indirilene uyma,
3) Allah'tan başka dostlar edinerek onlara uyma,
İlk âyet, Kur'ani mesajın ulaşabildiği herkesin dikkatini, iki yönlü bir hedefe, yani hem nihai gerçeğe karşı çıkanların uyarılmasına, hem de ona zaten inanmış bulunanların yönlendirilmesine, öğütlenmesine çekmek amacını yansıtmaktadır. Uyarı da, öğüt verme de, bir peşpeşelik içinde kaynaştırılmıştır.[218]
Üçüncü konuda geçen "dostlar" (evliya) kelimesi, "önderler, rehberler" biçiminde anlaşılabilir. Bu durumda insan aklının ürünü olan düşünceler ve özellikle hukuki kurallar, mutlaka Kur'an'ın rehberliğine ve doğrulamasına ihtiyaç duyacaktır. Nitekim, başta İbn Hazm ve İbn Teymiye olmak üzere, büyük müslüman düşünürlerden bazıları evliya teriminin "önderler" anlamı örgüsü içinde, sözcüğün dini anlamıyla "otoriteler" (din alanında sözü dinlenenler) anlamında kullanıldığım söylemişlerdir. Bu yüklemiyle âyetin, Hz. Peygamber dışında ve aşağısında herhangi bir şahsın sübjektif görüşlerine onları Kur'ani buyruk ve öğretilerle yanyana ve eşdeğer tutarcasına, hukuki bir geçerlik atfetmek konusunda bir yasaklama getirdiğini belirtmişlerdir.[219]
Gerçekten de, Allah'ın Kur'an'daki mesajı, insanların yorumlarından dolayı, ilâhîlikten çıkmakta ve insanîleşmektedir. Yani mesajın kendisi ilâhî, anlaşılması ve uygulanması ise insanî olmakta ve izafîleşmektedir.[220] Dolayısıyla, mesajın kendisi kutsal bir nitelik taşırken, yorumu beşerî özellikler taşır.[221]
"Biz onu Arapça bir hüküm (hükmen arabiyyen: hüküm ve hikmet) olarak indirdik. Sana ilim geldikten sonra onların heveslerine uyarsan, Allah katında sana bir dost ve seni koruyan çıkmaz."[222]
[223] Dolayısıyla Kur'an da, bir Arap olan Hz. Peygamber'e, önce kendi yakın çevresindeki insanlara iletebilmesi için Arapça olarak indirilmiştir. Ancak Kur'an mesajı, yalnızca Araplarla sınırlı değildir. Nitekim bu durum, pekçok âyette açıkça belirtilmiştir. Bir âyet, aynen şöyledir:
"De ki: Ey insanlar! Doğrusu ben, göklerin ve yerin hükümranı, kendinden başka tanrı bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah'ın hepiniz için gönderdiği peygamberiyim. (...)"[224]
"Münafıklar "Allah'a ve peygambere inandık, itaat ettik' derler. Sonra da bir takımı yüz çevirirler. İşte bunlar inanmış değillerdir. Aralarında hüküm vermek üzere Allah'a ve peygambere çağırıldıkları zaman, bir takımı hemen yüz çevirirler. Ama hak kendilerinden tarafa ise itaatle koşar gelirler. Kalplerinde hastalık mı var, yoksa şüpheye mi düşmüşler, yahut Allah'ın ve peygamberinin onlara haksızlık yapacağından mı korkmaktadırlar? Hayır, onlar sadece zalimdirler. Aralarında hüküm verilmek üzere Allah'a ve peygamberine çağırıldıklarında, mü'minlerin sözü ancak "işittik, iman ettik" demektir. İşte onlar saadete erenlerdir. Allah'a ve peygambere itaat eden, Allah'tan korkan ve sakınan kimseler, kurtuluşa erenlerdir."[225]
Bu âyetlerin nüzul sebebi şu olaydır: Bir münafık ile bir yahudi toprak konusunda anlaşmazlığa düştü. Yahudi münafığı Hz. Peygamber'e, münafık ise yahudiyi Kâ'b bin el-Eşref’e gitmesi için çekeliyordu. Münafık şöyle diyordu: "Muhammed bize haksızlık yapar."[226] Münafıkların bu güvensizliğinin yersiz, haksız ve anlamsız olduğu belirtilirken, mü'minlerin itaatkârlığı ve bunun sonucunda kurtuluşa erişleri övülür.[227]
'Yargılama" ve "uyuşmazlığı çözme," hükmün insanlar arası ilişkilere yansıyan boyutuyla ilgilidir.[228]
Daha önce de geçtiği üzere, "yoksa câhiliye hükmünü mü istiyorlar?" ifadesiyle, câhiliye hukukuna göre yönetilme arzusu eleştirilir, Allah'ın hüküm vericiliğinin ve kanun kuyuculuğunun benimsenmesi istenir.[229]
Pekçok âyette hüküm kelimesi, karar ve hüküm verme anlamında kullanılır.[230]
Allah, insanlar arasında adaletli hüküm vermeyi emreder,[231] ehli kitap hakkında adaletli hüküm verilmelidir,[232] iki davacı Hz. Davud'dan adaletli hüküm vermesini istemiş, Allah da adaletli hüküm vermesini ona emretmiştir.[233]
Allah ve ona şirk koşmayla ilgili iki âyette, kendilerini Allah'a adamış olanların suçlu gibi görülemeyeceğini belirten âyetin sonrasında[234]
"Nasıl (ne biçim/yanlış) hüküm veriyorsunuz? Yargınızı neye dayandırıyorsunuz?"[235]
sorusu sorulur.
Dört âyette ise, insanların yanlış akıl yürütmeleri için,
"Ne kötü hüküm veriyorlar! İzledikleri düşünce tarzı ne kadar yanlış! Ne tuhaf bir düşünce bu!" denilerek, bu akıl yürütme biçimi kınanır: "Kendi zanlarına göre, 'Bu Allah'ındır, bu da putlarımızındır' diyerek, Allah'ın yarattığı hayvanlar ve ekinlerden pay ayırdılar. Putlar için ayırdıkları Allah için verilmez, ama Allah için ayırdıkları putlarına verilirdi. Ne kötü hüküm veriyorlardı!"[236]
İslam öncesi Arapları, tarım ürünlerinin ve hayvanların bir kısmını bazı putlarına, bir kısmını da onlardan biri -ve en büyüğü- olarak gördükleri Allah'a adarlardı. Ancak Kur'an'ın metoduyla uyumlu olarak yukarıdaki âyet, yalnızca İslam öncesi Arap hayatının tarihsel yönüne atıfta bulunmamakta, daha geniş ve daha genel bir muhteva da taşımaktadır. Buna göre, yanlızca dini "mükellefıyetler"in Allah ile muhayyel tanrılar arasında paylaşılmasına değil, ama aynı zamanda onun yaratıcı güçlerinden bir bölümünün onun yanısıra başka bir şeye veya kimseye izafe edilmesine de işaret etmektedir.[237]
"Aralarından birine bir kızı olduğu müjdelenince, içi gamla dolarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden, halktan gizlenmeye çalışır. Onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Ne kötü hükmediyorlar! "[238]
"Yoksa kötülük yapanlar, bizden kaçabileceklerini mi sanıyorlar? Ne kötü hüküm veriyorlar!"[239]
"Yoksa, kötülük işleyen kimseler", ölümlerinde ve dirimlerinde kendilerini, inanıp yararlı iş işleyen kimselerle bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!"[240]
Hakemlik konusu, Kur'an'da dört âyette ele alınmaktadır. Karı-kocanm arasının açılması endişesi doğarsa her iki tarafın ailesinden birer hakemin devreye girerek aralarını düzeltme yollarını bulması istenir.[241] Ehli kitap için, Allah'ın indirdiği kitap varken, Allah'tan başkasının hakem istenmeyeceği belirtilir.[242] Müslümanlar çekişmeli konularda peygamberi hakem tayin ettikten sonra, verdiği hükmü içlerinde bir sıkıntı/burukluk olmadan tamamen kabul etmedikçe gerçek anlamda inanmış olmazlar.[243] Hz. peygamber'in verdiği karar, bir peygamber de olsa kul yargısıdır.
Kur'an'a ve daha önce indirilenlere inandıklarını, söyleyenlerin, inkar etmekle emrolundukları tâgût (putlar) önünde yargılanmalarını istemesi doğru değildir.[244] Buradaki tâgût önünde yargılanma kavramı, şeytanî güçlerin hâkimiyetine teslim olmak biçiminde de yorumlanmıştır.[245] Nüzul sebebiyle ilgili rivayetler ise, Hz. Peygamber'i değil de, bir kâhini hakem olarak seçme girişimlerini anlatır.[246]
V-l-y (veliye) kökünden kelimeler, Kur'an'da en çok kullanılan kelimeler arasında yer alır. Velayet, arada birşey bulunmadan bitişiklik, yanyana oluş ve yaklaşma anlamındadır. Bu anlamdan çıkarak yer, niyet, din, arkadaşlık, bağlılık, yakınlık, yardım ve inanç yönünden tam yakınlık anlamları ödünç alınmıştır. Böylece velayet, yardım (nusret) ve işi üstlenme (tevelli'1-emr) anlamlarını kazanmıştır.[247]
V-l-y kökenli kelimelerin başlıcaları; velî, vâlî, mevlâ, tevellî'dir. Velayetin zıddı adavettir (velayet x adavet). Bu durum bazı âyetlerde dile getirilir.[248]
Genel anlamda dostluk için, bitâne (sırdaş) ve halîl (dost) sözcükleri kullanılır.[249]
Velî (ç. evliya) kavramı, onüç âyette Allah'ın rahmet ve yardımla ilgili bir ismi olarak yer alır. Bu kullanımıyla velî kelimesi, Allah'ın rab (tanrı) ve iyi kullarına dost (koruyucu, koruyup kollayan ve yardımcı) oluşu anlamlarını kazanır.
Allah'ın velî sıfatının yer aldığı âyetlerde, aynı zamanda Allah'ın yardımcı (nasır) olduğu, yalnızca Allah'a güvenilmesi gerektiği. Allah'ın güçlü olduğu, dost ve yardımcı olarak yalnızca Allah'ın yeterli olduğu da belirtilir. Yine bir takım âyetlerde velî kelimesi mürşid (yol gösterici), vâlî (koruyucu), şefi (şefaatçi) ve hamîd (övgüye lâyık, öven) sıfatlarıyla da kullanılır. Bunlar, aynı zamanda gerçek dostun niteliklerini de belirleyen sıfatlardır.[250]
Allah'tan başka gerçek anlamda dost yoktur:
"(..) O, rahmetine dilediğini kavuşturur. Zalimlerin ise bir dost (koruyucu) ve yardımcısı olmaz. Demek onlar, Allah'tan başka dostlar (evliya) edindiler? Oysa dost, ancak Allah'tır. O, ölüleri diriltir. Her şeye kadirdir."[252]
"De ki: Gökleri ve yeri yaratan, beslenmeyip besleyen Allah'tan başka bir dost mu edinirim? (..)"[253]
Allah, mü'minlerin dostudur, dost ve yardımcı olarak yeterlidir, ondan başka velî ve şefaatçi yoktur!
"Sizden iki takım bozulup geri çekilmek üzereydi. OnIarın dostu (koruyucusu) Allah'tı. İnananlar yalnız Allah'a güvensinler."[254]
"Umutsuzluğa düşmelerinin ardından yağmuru indiren, rahmetini yayan odur. O, övülmeye lâyık olan dosttur (el-veliyyu'I-hamîd)."[255]
"Gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden Allah'tır. Ondan başka bir dostunuz (velî) ve şefaatçiniz (şefi) yoktur. Düşünmüyor musunuz?"[256]
"Allah, düşmanlarınızı çok iyi bilir. Allah, size dost olarak da yeter, yardımcı olarak da yeter."[257]
Allah'ın, hükümranlığında ortağı yoktur, yardımcıya da ihtiyaç duymaz:
"De ki: Hamd, çocuk edinmemiş olan, hükümranlığında ortağı bulunmayan, düşkün olmayıp yardımcıya (velî'ye) da ihtiyaç duymayan Allah'a mahsustur.' Onu, gereği gibi ulula."[258]
1) Allah Mü'minlerin Dostudur:
Allah, mü'minleri karanlıklardan aydınlığa çıkaran onlara selâmet yurdu veren dostudur:
"Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları ise, azgın putlardır (tâgût), onları aydınlıklardan karanlıklara sürüklerler.(...)"[259]
"Doğrusu İbrahim'e en yakın olanlar, ona uyanlar, bu peygamber ve inananlardır. Allah, inananların dostudur."[260]
"Rablerinin katında selamet yurdu onlarındır. O, işlediklerinden ötürü onların dostudur."[261]
"Çünkü Allah, inananların mevlâsıdır (sahibidir, koruyucusudur). Kâfirlerin ise mevlâsı yoktur."[262]
2) Allah Muttekilerin Dostudur:
Allah, takva yolunda olanların dostudur:
"Şüphesiz onlar, seni Allah'tan müstağni kılamazlar. Doğrusu zalimler, birbirlerinin dostudurlar. Sakınanların dostu ise Allah'tır."[263]
3) Allah İyilerin Dostudur: Allah'ın Dostluğu İyiler İçindir:
"Çünkü benim dostum, kitabı indiren Allah'tır. O, iyileri dost edinir."[264]
4) Allah'tan Başka Dost Yoktur:
"Göklerin ve yerin hükümdarlığının Allah'a ait olduğunu bilmez misin? Allah'tan başka dost ve yardımcınız yoktur."[265]
"Rablerine toplanacaklarından korkanları Kur'an'la uyar. Ondan başka bir dost (velî) ve aracıları (şefî) yoktur. Umulur ki Allah'tan sakınırlar."[266]
"(..) Bir kimse kazandığıyla helake düşmeyegörsün, o takdirde, Allah'tan başka ona ne bir yardımcı, ne de bir kurtarıcı bulunur. Her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz. (..)"[267]
[268]
"(..) İnsanların Allah'tan başka dostu yoktur. O, hiç kimseyi hükümranlığına ortak kılmaz."[269]
"Siz ne yeryüzünde, ne de gökte Allah'ı âciz bırakabilirsiniz. Allah'tan başka bir dost (velî) ve yardımcınız (nasır) da bulunmaz."[270]
Allah, mü'minlerin düşmanlarını çok iyi bilir. Allah, onlara dost olarak da, yardımcı olarak da yeter.[271]
Allah dostlarından olmak, büyük mutluluktur. Kur'an, onlar için önemli müjdeler vermektedir:
"İyi bilin ki, evliyâullah'a (Allah'ın dostlarına, Allah'a yakın olanlara) korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar Allah'a inanmış ve ona karşı gelmekten sakınmışlardır. Dünya hayatında ve âhirette de müjde onlaradır."[272]
"Allah'ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. Bu büyük başarıdır."[273]
Bu âyet, Allah dostu olmanın iman ve takva şartlarına bağlı olduğunu açıkça belirtir.
"Yoksa Mescid-i Haram'a girmekten menederlerken Allah onlara niçin azap etmesin? Hem de onun dostu (sahibi) değiller. Onun dostu ancak karşı gelmekten sakınanlardır. Fakat pek çoğu bunu bilmiyorlar."[274]
Bu âyet, Allah dostunun takva sahipleri olduğunu bir kez daha vurgular. Kureyşli müşriklerin Kabe'nin bakıcılığıyla görevli oluşlarını da reddeder.
"Yüzlerinizi doğudan veya batıdan yana çevirmeniz iyi olmak (birr) değildir. Lâkin iyi olanlar, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanan, onun sevgisiyle yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekât veren ve sözleştiklerinde sözlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır, sakınanlar (muttekîler) ancak onlardır."[275]
Bu ayete göre, takvanın temeli, iman ve iyi davranışlardır. Bunlar, şu noktalarda toplanabilir:
1) İman esaslarına inanmak;
2) İhtiyaç sahiplerine ve kölelerin hürriyeti uğrunda mal harcamak;
3) Namaz ve zekât ibadetlerini yerine getirmek;
4) Verilen sözü tutmak;
5) Zorda, darda ve savaşta sabretmek.
İman ve takva sırrına ermemişlerin Allah dostluğu, sanal bir dostluktan öteye geçmez. Bu sanal dostluğun en önemli örneği, kendilerini "Allah'ın oğullan ve sevgilileri" olarak tanıtan yahudiler ve hristiyanlardır.[276]
Özellikle yahudilerin Allah dostluğu, samimiyet çizgisinden uzaktır:
"De ki: Ey yahudiler! Bütün insanlar bir yana, yalnız kendinizin Allah'ın dostları olduğunu iddia ediyorsanız ve bunda samimiyseniz, ölümü dilesenize! Yaptıklarından ötürü, ölümü asla dileyemezler; Allah, zâlimleri bilendir."[277]
[278]
Zâlimler, Allah'ın baş düşmanları arasında yer alır:
"Zâlimlerin Allah'tan başka kendilerine yardım edecek dostları da yoktur. Allah'ın saptırdığı kimsenin çıkar yolu olmaz."[279]
"(..) Ama o, rahmetine dilediğini kavuşturur; Zalimlerin ise, bir dost ve yardımcısı olmaz."[280]
"Bunlar yeyüzünde Allah'ı aciz bırakamazlar. Allah'tan başka kendilerini kurtaracak dostları da yoktur. Azap onlara kat kat verilir, işitemezler ve göremezlerdi."[281]
Allah, zalimler gibi, zalimlere yönelenlere de dostluğunu ve yardımını esirger:
"Haksızlık (zulüm) yapanlara yönelmeyin, yoksa ateş size de dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur, sonra yardım da göremezsiniz."[282]
3) Allah'a Çağrıyı Reddedenler:
Allah'a yapılan çağrıyı reddetmek, dostluğunu da kaybetmektir:
"Allah'a çağırana uymayan bilsin ki, Allah'ı yeryüzünde âciz bırakamaz. Onların ondan başka dostları da bulunmaz. İşte onlar, apaçık sapıklıktadır."[283]
Kâfirler, Allah'ın lanetine uğrayan, dostluğunu kaybeden kişilerdir:
"İnkâr edenler sizinle savaşsalardı, yüzgeri döneceklerdi. Sora bir dost ve yardımcı da bulamayacaklardı."[284]
[285]
"Allah kimi saptırırsa, artık onun bundan sonra bir dostu olmaz. Azabı gördüklerinde, zalimlerin 'Dönecek bir yol yok mudur?' dediklerini görürsün."[286]
"(..) Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de saptırırsa artık ona, doğru yola götürecek bir yardımcı (veli) ve rehber bulamazsın."[287]
Gerçeği öğrendikten sonra, bu bilgiye değil, başkalarının (âyetlere göre ehli kitap olan yahudi ve hristiyanların) heveslerine uymak, Allah'ın dostluğunu kaybettirir:
"(..) Sana ilim geldikten sonra onların heveslerine uyarsan andolsun ki Allah katında sana bir dost ve seni koruyan çıkmaz."[288]
"Kendi dinlerine uymadıkça, yahudi ve hristiyanlar, senden asla hoşnut olmayacaklardır. De ki: 'Doğru yol ancak Allah'ın yoludur.' Sana gelen ilimden sonra, onların heveslerine uyarsan, andolsun ki Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olur."[289]
"Andolsun ki, müslüman olduktan sonra inkâr edip küfür sözünü söylemişlerken, söylemedik diye Allah'a yemin ettiler, başaramayacakları bir şeye giriştiler. Allah ve peygamberi bol nimetinden onları zenginleştirdi, öç almaya kalktılar. Eğer tevbe ederlerse, iyiliklerine olur. Şayet yüz çevirirlerse, Allah onları dünya ve âhirette can yakıcı azaba uğratır. Yeryüzünde bir dost ve yardımcıları yoktur"[290]
"De ki: Allah size bir kötülük dilese veya bir rahmet istese, ona karşı kim sizi koruyabilir? Allah’tan başka dost ve yardımcı da bulamazsınız."[291]
Kötülük yapanlar, cezasız kalmaz, Allah'ın dostluğunu ve yardımını da kaybederler:
"Bu, sizin kuruntularınıza ve kitap ehlinin kuruntularına göre değildir. Kim fenalık yaparsa, cezasını görür. Kendisine Allah'tan başka ne dost, ne de yardımcı bulunur."[292]
Büyüklenerek Allah'a kulluktan kaçınan ve Allah'ın âyetlerini dinleyip duymamış gibi davrananlar da, Allah'ın dostluğunu kaybeden bedbahtlar arasında yer alır:
"İnananlara ve yararlı iş işleyenlere, ecirlerini verecek, onlara olan bol nimetini daha da arttıracaktır. Kulluk etmekten çekinenleri ve büyüklük taslayanları elem verici bir azaba uğratacaktır. Onlar kendilerine Allah'tan başka bir dost ve yardımcı bulamazlar."[293]
"Kendine okunan Allah'ın ayetlerini dinleyip, sonra onları hiç duymamış gibi büyüklük taslamakta direnenen, yalancı ve günahkâr kişinin vay haline! Ona can yakıcı bir azap müjdele. Ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde onu alaya alır. İşte bunlara alçaltıcı bir azap ve ardından da cehennem vardır. Kazandıkları şeylerde, Allah'ı bırakıp (Allah'ın yanısıra) edindikleri dostlar da onlara bir fayda vermez. Büyük azap onlaradır."[294]
Allah, mü'minler için, ne güzel bir dost, ne güzel bir yardımcıdır (ni'me'l-mevlâ ve ni'me'n-nesîr):
"Fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dini kalana kadar onlarla (müşriklerle) savaşın. Eğer vazgeçerlerse bilsinler ki Allah onların işlediklerini şüphesiz görür. Ama yüzçevirirlerse, Allah'ın sizin dostunuz (mevlânız) olduğunu bilin. O ne güzel dost, ne güzel yardımcıdır."[295]
"(..) Artık namaz kılın, zekât verin, Allah'a sarılın. O, sizin sahibinizdir (mevlâ). Ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır."[296]
"Ey inananlar! İnkar edenlere itaat ederseniz, sizi geriye döndürürler de kayba uğrarsınız. Halbuki sizin mevlânız Allah'tır. O, yardımcıların en iyisidir."[297]
"De ki: Allah'ın bize yazdığından başkası başımıza gelmez. O bizim mevlâmızdır. İnananlar Allah'a güvensin."[298]
"Allah, şüphesiz size, yeminlerinizi keffaretle geri almanızı meşru kılmıştır. Allah sizin dostunuzdur. O bilendir, bilgedir."[299]
Allah peygamberin dostudur, ayrıca melekler ve iyi insanlar da onun dostudur:
"Ey peygamber eşleri! Eğer ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz, kaymış olan kalpleriniz düzelmiş olur. Şayet eşinizin aleyhinde bir şey yaparak yardımlaşmaya kalkarsanız, bilin ki Allah onun dostu, bundan başka Cebrail, iyi mü'minler ve melekler de yardımcısıdır."[300]
"Artık birinize, ölüm gelince elçilerimiz, bir eksiklik yapmaksızın onun canını alırlar. Sonra gerçek mevlâlarına döndürürler. İşte o zaman hüküm onundur. O, hesap görenlerin en hızlısıdır."[301]
"İşte orada herkes dünyada yapmış olduğuyla imtihan verir ve gerçek mevlâları olan Allah'a döndürülür. Uydurdukları putlar da ortadan kaybolmuştur."[302]
Özellikle mevlâ sözcüğü, peygamberlerin ve başkalarının Allah'a yakarışları arasında yer almış önemli bir sözcüktür:
"(..) Sen mevlâmızsın. Kâfirlere karşı bize yardım et."[303]
"Size ne oluyor da 'Rabbimiz! bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar. Katından bize bir sahip çıkan (veli: koruyucu) gönder, bir yardımcı lütfet' diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?"[304]
Hz. Musa, seçtiği yetmiş kişiyi sarsıntı tutunca, şöyle dua etti:
"Rabbim! Dileseydin daha önce beni ve onları yok ederdin. Aramızdaki bilgisizlerin yaptıklarından ötürü bizi yok eder misin? Bu, senin sınavından başka bir şey değildir. Bununla dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletirsin. Bizim dostumuz (mevlâmız) sensin. Bizi bağışla. Bize merhamet et. Sen bağışlayanların en iyisisin.(..)"[305]
Hz. Yusuf da, Allah'a şöyle yakarmıştır:
"Rabbim! Bana mülk (hükümranlık) verdin, rüyaların yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünya ve ahirette işlerimi yoluna koyan (velim) sensin. Benim canımı müslüman olarak al, beni iyilere kat."[306]
Görüldüğü gibi Allah, hem dünya, hem ahiret dostudur.
"Melekler şöyle derler: Hâşâ! Bizim dostumuz (velimiz), onlar değil sensin(..)"[307]
[308]
Dostluğu istenenler arasında, Allah, peygamber, mü'minler, salihler ve müttekiler yer alır.[309]
1- Allah, Peygamber Ve Mü'minler:
Mü'minler Allah'ı, peygamberi ve yine kendileri gibi mü'minleri dost edinir:
"Sizin dostunuz ancak Allah, onun peygamberi ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek namaz kılan ve zekat veren mü'minlerdir. Kim Allah'ı, peygamberini ve mü'minleri dost edinirse (tevellî), bilsin ki şüphesiz Allah'tan yana olanlar (hizbullah) üstün gelirler."[310]
Bundan sonraki âyet dini alaya alan ehli kitap ile kâfirlerin dost edinilmemesi gerektiğini belirtir.
Mü'min bir kişi ne kadar yalnızlığa itilse, insanlardan ve din kardeşlerinden vefasızlık görse bile, asla yalnızlık duygusuna kapılmaz. Gerçek dostu olan Allah'ın onu yanlız bırakmayacağının bilincinde olur. Hz. Peygamberin dostluğu ise, müslümanları dünya ve âhirette mutluluğa ulaştırmak için kendini feda edercesine çaba göstermesidir. Mü'minlerin kardeşliği, inanç ve din kardeşliğinde birbirlerine kurşun gibi perçinlenmiş ve kenetlenmiş bir bina gibi[311], ya da tek bir beden gibi oluştur. Mü'minlerin dostluğu, çıkar ve menfaate dayanmayan, samimi, içten, gönülden ve hasbi bir dostluktur.[312]
Dostluk herşeyden önce bir inanç ve duygu birlikteliğidir. Dolayısıyla imandaşlar, birbirlerine dost olmalıdır:
"Doğrusu inanıp hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad edenler ve muhacirleri barındırıp onlara yardım edenler, birbirlerinin dostudur. İnanıp hicret etmeyenlerle, sizin bir dostluğunuz yoktur.(..)"[313] Bundan sonraki âyet, kâfirlerin birbirinin dostu olduğunu belirtir.
"Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiyi emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namaz kılarlar, zekat verirler. Allah'a ve Peygamber'e itaat ederler. Allah işte bunlara rahmet edecektir. Allah, şüphesiz güçlüdür ve bilgedir."[314]
Bu âyetteki velayet sözcüğü ve türevleri siyasi temsil, yöneticileri işbaşına getirme anlamlarına doğru kaydırıldığında da yukarıdaki âyetlere, özellikle bu son âyete, kâfirler ve ehli kitapla dostluğu yasaklayan âyetlere dayanılmaktadır. Böylece velayet, "dostluk, koruma ve yardım" anlamlarından, "temsil ve yönetme yetkisi" anlamlarına doğru genişletilmiştir. Bu anlamda velayet, "âmme velâyeti"dir. Söz konusu âyetler bir bütün halinde değerlendirilince, müslümanların yönetimlerini teslim edecekleri kimselerde bulunması gereken nitelikler, iman ve amel olarak belirtilmektedir:
1) İman: Kur'an ve sünnet, müslümanlar adına tasarrufta bulunma yetkisine sahip kişinin mü'min olması gerektiğini, en küçük bir tereddüde yer bırakmayacak açıklık ve kesinlikte ifadelerle doludur. Müslümanların velayet yetkisini taşıyan -başta yüksek yöneticiler olmak üzere-yöneticiler, mü'min ve müslüman olacaklardır.
2) Amel: Mü'minlerin velayet yetkisini taşıyan yöneticiler, İslamın getirdiği ibadet, hayat ilkeleri, talimat ve ahlâka uyacak, bu alanlardaki yükümlülüklerini fiilen yerine getirecektir. Amel konusunda kusuru bulunan kimselere İslami literatürde "fâsik" denilmektedir. Bağlayıcı hüküm ve talimatlarda kusuru olmayanlar ise "salih, adil ve takva sahibi" adını almaktadır. Hukukçular, fâsıklann veli olup olmayacaklarını tartışmışlardır. Tartışmasız olan husus, bulunduğu takdirde imanı ve ameli tam olanların öncelikle veli olacaklarıdır.
Mü'minler, kendilerini temsil edecek, kendileri adına hukuken geçerli işlemler yapacak, yönetimlerini yürütecek kimseleri belirlerken bu kurala uymak zorundadırlar. Bu zorunluluk, müslümanların siyasetle (yönetimle, rejimle, iktidara gelecek olanların kişilikleri, ahlâkları ve programlan ile, çıkardıkları kanunlar, aldıkları kararlar ve yaptıkları icraat ve uygulamalarla) ilgilenmeleri gerektiğini de beraberinde getirmektedir.[315]
Hz. Peygamber, inanmayanlara şöyle seslenmiştir:
"Çünki benim dostum, kitabı indiren Allah'tır. O, iyileri dost edinir."[316]
"Yoksa Mescid-i Haram'a girmekten menederlerken Allah onlara niçin azap etmesin? Hem de onun dostu değiller. Onun dostları, ancak karşı gelmekten sakınanlardır. Fakat pek çoğu bunu bilmiyorlar."[317]
[318]
Mü'minlerin dostları arasında melekler de vardır.
"Biz dünya hayatında da, ahirette de size dostuz.(..)"[319]
"Rabbinizden size indirilen kitaba uyun. Allah'tan başka dostlar edinerek onlara uymayın. Pekaz öğüt dinliyorsunuz."[320]
"Allah'tan başka dostlar edinenler, yuva yapan örümceğe benzer. Evlerin en dayanıksızı ise, şüphesiz örümceğin yuvasıdır. Keşke bilseler."[321]
"Allah'ı bırakıp da dostlar edinenlerin işlediklerini Allah gözetmektedir. Sen onlara vekil olmaya memur değilsin."[322]
"Demek onlar Allah'tan başka dostlar edindiler? Oysa dost, ancak Allah'tır. O, ölüleri diriltir. Herşeye gücü yeter."[323]
"Şöyle derler: Hâşâ! Seni bırakıp başka dostlar edinmek bize yaraşmaz. Fakat sen onlara ve babalarına nimetler verdin de sonunda seni anmayı unuttular ve helaki hakeden bir millet oldular."[324]
[325]
1) Allah'ın Gazabına Uğrayanlar:
Allah'ın gazabına uğrayan yahudiler, ehli kitap kavramından ayrıca da anılarak, dostluk kurulması yasaklananların başında gelir:
"Allah'ın gazap ettiği milleti dost edinen milleti görmedin mi? Onlar ne sizdendir, ne de onlardan. Bile bile, yalan yere yemin etmektedirler. Allah, onlara çetin bir azap hazırlamıştır. İşledikleri, ne kötüdür."[326]
"Ey mü'minler! Allah'ın gazabına uğramış milleti dost edinmeyin. Kâfirlerin kabirde bulunan kimselerden ümitlerini kestikleri gibi, onlar da âhiretten umutlannı kesmişlerdir."[327]
Allah düşmanlarını (özellikle müşrikleri) dost edinmek, Allah'ın doğru yolundan bir sapıştır, uzaklaşmadır:
"Ey mü'minler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar, size gelen gerçeği inkar etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Oysa onlar, rabbiniz olan Allah'a inandığınızdan ötürü, sizi ve peygamberi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer sizler, benim yolumdan savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. İçinizden onlara sevgi gösteren kimse, şüphesiz doğru yoldan sapmıştır. Eğer sizi ele geçirirlerse, sizin onlara gösterdiğiniz sevgiyi göstermezler. Size düşman olurlar, ellerini ve dillerini fenalık etmek için uzatırlar, inkâr etmenizi isterler."[328]
Tapmaya değer tek varlık olan Allah'ı bırakıp, ona ortak koşmak, putlara tapmak ve kulluk etmek, kötü bir yoldaş seçmek demektir:
"De ki: Göklerin ve yerin rabbi kimdir? De ki: Allah'tır. Yine şöyle de: Onu bırakıp, kendilerine bir fayda ve zararı olmayan dostlar mı edindiniz? Kör ile gören hiç bir olur mu? Karanlıkla aydınlık bir midir?' Yoksa Allah'a, Allah gibi yaratması olan ortaklar buldular da yaratmaları birbirine mi benzettiler? De ki: Herşeyi yaratan Allah'tır. O herşeye üstün gelen tek tanrıdır."[329]
"Kendisine zararı faydasından daha yakın olana yalvarır. Yalvardığı şey ne kötü yardımcı, ne kötü yoldaştır"[330]
"Bilin ki halis din Allah'ındır. Onu bırakıp da putlardan dostlar edinenler 'onlara bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk' ediyoruz derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Allah, şüphesiz yalancı ve inkarcı kimseyi doğru yola eriştirmez."[331]
Puta tapmanın sonucu, kötü bir dönüş yeri olan cehennemdir:
"Bugün sizden ve inkâr edenlerden fidye kabul edilmez. Varacağınız yer ateştir. Lâyığınız (mevlâ'mz) orasıdır. Ne kötü bir dönüş yeridir."[332]
Mü'minler kâfirleri dost edinemezler:
"Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah katında bir değeri yoktur. Ancak, onlardan sakınmanız hali müstesnadır. Allah, sizi kendisiyle korkutur. Dönüş Allah'adır."[333]
[334]
"Ey mü'minler! Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Allah'ın, aleyhinize apaçık bir ferman vermesini mi istersiniz?"[335]
Bu ayetin, hem ön tarafında, hem de sonrasında hep münafıklardan söz edilmektedir.
Küfrü imana tercih edenler, baba ve kardeşler dahi olsa dost edinilemezler:
"Ey mü'minler! babalarınızı ve kardeşlerinizi -küfrü imana yeğ tutuyorlarsa- dost edinmeyin. Sizden onları kimler dost edinirlerse, doğrusu kendilerine yazık etmiş olurlar. De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizce Allah'tan, peygamberinden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevgili ise Allah'ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah, fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez."[336]
Kâfirlerin dostları putlar ve yine kendileri gibi kâfirlerdir:
"Allah, inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları ise, azgın putlardır (tâgût), onları aydınlıklardan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir, orada temelli kalacaklardır."[337]
"Kâfirler, birbirlerinin dostudur (destekçisi ve işbirlikçisidir). Eğer siz aranızda dost olmazsanız, yeryüzünde kargaşalık (fitne) ve büyük bozgun (fesad) çıkar."[338]
Mü'minlerin dostluğu fitne ve fesadı önleyici bir özellik taşır.
Kâfirlerin Allah'ı bırakıp kullarını dost edinmeleri, kötü sonun yolunu açar:
"İnkâr edenler, beni bırakıp ta kullarımı dost edinmelerini yeterli mi sandılar? Doğrusu, biz cehennemi inkarcılara konuk olarak hazırladık."[339]
"Ehli kitaptan teberri âyeti" denilen âyet, onlarla dostluğu yasaklar:
"Ey mü'minler! Yahudi ve hıristiyanları dost olarak benimsemeyin, onlar birbirlerinin dostudur. Sizden kim onlara dost olursa, o da onlardan sayılır. Allah, zulmedenleri doğru yola eriştirmez."[340]
Bundan sonraki âyette, kalplerinde hastalık olanların 'Bize bir felaket gelmesinden korkuyoruz' diyerek onlara koştuğu belirtilir.
Bu âyetin nüzul sebebi olarak belirtilen olaya göre, Beni Kaynuka yahudileriyle girişilen savaşta münafık Abdullah bin Ubey onlardan yana tutum aldı. Ubâde bin es-Sâmit ise, yahudilerle olan ittifakını bozmak istedi. Abdullah bin Ubey bu ittifaklardan vazgeçmeyeceğini belirtti. İşte bu olay üzerine yukarıdaki âyet indi.[341]
[342]
Hıristiyanlar, bazı durumlarda müslümanlara yahudilerden daha yakın olabilir;
"Pekçoğunun (İsrailoğullarından inkâr edenlerin), kâfirleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin önlerine sürdüğü ne kötüdür. Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta temellidirler. Eğer Allah'a peygambere ve ona indirilene inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi. Fakat onların pekçoğu fâsıktır. İnananlara en şiddetli düşman olarak, insanlardan yahudileri ve müşrikleri bulursun. Onlardan, inananlara sevgice en yakın, 'Biz hıristiyanız' diyenleri görürsün. Bu, onların içinde bilginler ve rahipler bulunmasından ve büyüklük taslamayışlarından ötürüdür."[343]
Dini alaya alan, müslümanlann inanç ve duygularına savgı göstermeyen ehli kitap dost edinilmez:
"Ey inananlar! Kendilerine sizden önce kitap verilenlerden dininizi alaya ve eğlenceye alanları ve kâfirleri dost edinmeyin. İnanıyorsanız, Allah'tan sakının."[344]
[345]
Münafıklar, mü'minlerin dostluk göstermeyeceği hainlerdir:
Münafıklar, mü'minlerden uzaklaşıp, izzet ve ikbal gördükleri kâfirlerle işbirliğine eğilimlidir:
"(Münafıklar) mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinirler. Onların tarafında bir şeref ve kudret (izzet) mi arıyorlar? Doğrusu kudret, bütünüyle Allah'ındır. O size kitapta, 'Allah'ın âyetlerinin inkar edildiğini ve alaya alındığını işittiğinizde, başka bir söze geçmedikçe, onlarla birarada oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz, diye bildirdi. Doğrusu Allah, hem münafıkları, hem de kâfirleri cehennemde toplayacaktır."[347]
7- Din Uğrunda Savaşanlar Ve Yurttan Çıkaranlar:
Mü'minler, kendileriyle din uğrunda savaşanları ve onları yurtlarından edenleri dost edinemez:
"Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı adaletli davranmanızı yasaklamaz. Şüphesiz Allah, adaletli olanları sever. Size yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimdir."[348]
[349]
Mü'minlerin dost olamayacakları arasında, Allah'ın baş düşmanı olan zalimler de yer alır:
"Seni de din konusunda bir şeriat sahibi kıldık, Ona uy. Bilmeyenlerin heveslerine uyma. Şüphesiz onlar, seni Allah'tan müstağni kılmazlar. Doğrusu zalimler, birbirlerinin dostudur. Sakınanların dostu ise Allah'tır."[350]
9- Hicret Etmeyen Müslümanlar:
Hicret etmeyen müslümanlar, imanca kemale erememişlerdir. Din uğrunda yardım istemeleri dışında, onlara karşı dostluk ve sorumluluk yoktur:
"Doğrusu inanıp hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad edenler ve muhacirleri barındırıp onlara yardım edenler, işte bunlar birbirinin dostudurlar. İnanıp hicret etmeyenlerle sizin dostluğunuz yoktur. Fakat din uğrunda yardım isterlerse, aranızda andlaşma olmayan topluluktan başkasına karşı onlara yardım etmeniz gerekir.[351] Allah işlediklerinizi görür. İnkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız, yeryüzünde kargaşa (fitne) ve büyük bozgun (fesad) çıkar. İnanıp hicret edenler, Allah yolunda savaşanlar ve muhacirleri barındırıp onlara yardım edenler, işte onlar gerçekten inanmış olanlardır. Onlara mağfiret ve cömertçe verilmiş rızıklar vardır. Sonra inanıp hicret eden ve sizinle birlikte savaşanlar, işte onlar sizdendir. (...)"[352]
Şeytan, mü'minin içinde ve çevresinde yer alan, amansız bir düşmanıdır, onun hile ve tuzaklarına karşı sürekli duyarlılık ve direniş içinde olmalıdır.[353]
A) Şeytanın Dostları (Evliyâu'ş-şeytân):
Şeytanın nüfuzu, inananlar değil, kendisini dost edinenler üstünde geçerlidir:
"Doğrusu, şeytanın, inananlar ve yalnızca rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu yoktur. Onun nüfuzu sadece, onu dost edinenler ve Allah'a ortak koşanlar üzerindedir."[354]
Muhammed Esed, bu âyette geçen "dost edinenler"i, "kendisini izlemeye istekli olanlar/onu efendi edinenler", "Allah'a ortak koşanlar", bölümünü ise "ona tanrısal nitelikler yakıştıranlar" biçiminde karşılar. Şeytana tanrısal nitelikler yakıştıranlar, zenginlik gibi, toplumsal nüfuz ve itibar gibi azdırıcı değerlere tapınırcasına bağlılık ve düşkünlük göstererek ruhlarını şeytanın ayartmalarına kaptıranlardır.[355]
"Ey insanoğulları! Şeytan ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı ve babanızı cennetten çıkardığı gibi, sizi de şaşırtmasın. Sizin onları görmediğiniz yerlerden o ve yandaşları (evliyâ'sı, avenesi) sizi görürler. Biz şeytanları inanmayanlara dost kılarız."[356]
Sapıtanlar, şeytanları dost edinen ve kendilerini doğru yolda sanan safdillerdir:
"Allah insanlardan bir takımını doğru yola eriştirdi, fakat bir takımı da sapıklığı haketti. Çünkü bunlar Allah'ı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yolda sanmışlardı.''[357]
Şeytan, dostlarını müminler aleyhinde kışkırtır durur, bunları dinlemek şirke kapı açar:
"Üzerine Allah'ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin. Bunu yapmak Allah'ın yolundan çıkmak (fısk) tır. Doğrusu şeytanlar, sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar. Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz, siz müşrik olursunuz."[358]
B) Şeytanın Düşmanlığı Ve Aldatmacası:
"Allah'a and olsun ki, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. Şeytan yaptıklarını onlara hep güzel gösterdi. Bugün de dostları (patronu, efendisi) odur. Onlara can yakıcı azap vardır."[359]
"Meleklere 'Âdem'e secde edin' demiştik. İblis'ten başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Siz beni bırakıp onu ve soyunu (avenesinî peşinden gidenleri) dost mu ediniyorsunuz? Halbuki onlar size düşmandır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değişmedir!"[360]
Velayetin (dostluğun) zıddı adavettir (düşmanlık). Bu âyette, velayet-adavet zıtlığı, görüldüğü gibi ilginç bir biçimde yer almıştır.
"İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. İnanmışsanız onlardan korkmayın, benden korkun."[361]
"Şeytan hakkında şöyle yazılmıştır: O, kendisini dost edinen (kendisiyle ittifak kuran) kimseyi saptırır azaba götürür."[362]
C) Şeytanın Dostlarına Davranış Biçimleri:
Şeytanın dostlarıyla, onları etkisiz duruma getirmek için ve hilesinin zayıflığı bilinerek mücadele edilir:
"İnananlar Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler şeytan (tagut) uğrunda harbederler. Şeytanın dostlarıyla savaşın. Esasen şeytanın hilesi zayıftır."[363]
[364]
Şeytanı dost edinmek, hüsrana açılan kapının karanlık yoludur:
"(..) Allah'ı bırakıp şeytanı dost (rehber) edinen şüphesiz açık bir kayba (hüsrana) uğramıştır."[365]
Hz. İbrahim, babasına şu öğüdü verdi:
"Babacığım! Şeytana tapma. Çünkü şeytan esirgeyen Allah'a başkaldırmıştır. Babacığım! Doğrusu sana esirgeyen Allah katından bir azabın gelmesinden korkuyorum ki böylece şeytanın dostu olarak kalırsın."[366]
Velî ve mevlâ sözcükleri, günlük ve hukukî dilde dost, mirasçı, temsilci, efendi ve lâyık gibi anlamlarda kullanılır.[367]
Velî ve mevlâ sözcükleri, hem dünya, hem de âhiret hayatında "dost" anlamında kullanılmıştır:
"İyilik ile kötülük aynı değildir. Sen fenalığı en güzel şekilde sav. İşte o zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın/candan bir dost (velî, hamim) gibi olduğunu görürsün."[368]
Bu âyete göre, güzel davranış, düşmanlığın dostluğa dönüşmesinin ipucunu verir.
"O gün dostun dosta (mevlâ) hiçbir faydası olmaz, yardım da görmezler."[369]
"Evlatlıkları babalarına nisbet edin. Bu, Allah katında en doğru olandır. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, onları din kardeşiniz ve dostlarınız (mevâlî) olarak kabul edin. (..)"[370]
"(..) Dostlarınıza yapacağınız uygun bir vasiyet bunun dışındadır. (..)"[371]
[372]
Veli ve mevlâ, mirasçı anlamına gelir:
"Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından her birine mirasçılar (mevâlî) kıldık. Kendileriyle yeminleştiğiniz kimselere hisselerini verin. Doğrusu Allah, her şeye tanıktır."[373]
[374]
Velî kelimesi hukuk dilindeki, hukukî temsil ve yetki sahibi anlamında da kullanılmıştır:
"(..) Eğer borçlu, aptal veya âciz, ya da yazdıramayacak durumda olursa, velîsi, doğru olarak yazdırsın. (..)"[375] "Allah'ın haram (dokunulmaz) kıldığı cana haksız yere kıymayın. Haksız yere öldürülenin velîsine bir yetki tanımışızdır. Artık o da öldürmekte aşırı gitmesin. Zira kendisi ne de olsa yardım görmüştür."[376]
[377]
[378]
Şûra, ş-v-r (şâra) kökünden türemiştir. Teşâvür, müşavere ve meşûra da bu kökten türemişlerdir; birbirine başvurarak görüş alma anlamına gelirler. Türedikleri ş-v-r kökü, dışanya çıkarma anlamındadır. Şûra ise, danışma yapılan iş anlamına gelir.[379]
42. sûrenin adı Şûra'dır. Kur'an-ı Kerim'de şûra kökenli kelimelerin yeraldığı üç âyet bulunmaktadır.[380]
İlk âyette Yüce Allah, Hz. Peygamber'in idari ve diğer işlerde ashabına danışmasını emretmiştir:
"Allah'ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. İş konusunda onlara danış. Fakat karar verdin mi Allah'a güven. Doğrusu Allah güvenenleri sever."[381]
Bu âyette, şûra ile ilgili dört unsurun bulunduğunu görüyoruz:
1) İş,
2) "Onlar" (hum zamiri),
3) "Danış" kelimesi,
4) Karar sonrası.
Ayette geçen "iş" kelimesi, her türlü işi içerirse de, öncelikle "kamu-devlet işi" olduğu yorumu kuvvet kazanıyor. "Onlar" kelimesi, yönetilenler anlamını içerdiği kadar, danışma görevi yapan kişiler veya örgüt anlamını da içerir. "Danış" kelimesinin muhatabı, öncelikle Hz. Peygamber'dir. Bu emir, Hz. Peygamber'in buna muhtaç olmasından ziyade, ümmetini buna alıştırması hikmetine bağlanmıştır. Hz. Peygamber bu emir gereğince, Bedir savaşına çıkarken ve bu savaşın konaklama yerini seçerken ashabının görüşlerini almıştır. Daha pekçok olayda Rasulullah'ın ashabına danıştığını biliyoruz. Karar sonrasında ise, şûra gereğince varılan sonucun uygulanması gerektiği ortaya çıkıyor.[382]
Kur'an-ı Kerim şûraya, onu imana bağlayacak derecede önem vermiş ve danışmayı mü'minlerin özelliklerinden biri olarak belirtmiştir:
"Size verilen herhangi birşey, sadece dünya hayatının bir geçimliğidir. Allah katında olan; inanıp rablerine güvenen, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan sakınan, öfkelendiklerinde bile bağışlayanlar, rablerinin çağrısına cevap verenler ve namaz kılanlar için daha iyi ve daha süreklidir. Onların işleri, birbirlerine danışarak yürür. Kendilerine verdiğimiz nzıktan da sarfederler. Bir haksızlığa uğradıklarında, üstün gelmek için, birbirleriyle yardımlaşırlar."[383]
Bu âyette de, 1) mü'minlerin işleri, 2) danışma ile yürür kelimeleri anahtar niteliğindedir. Bir önceki âyette geçtiği üzere buradaki "iş" de, öncelikle "kamu-devlet işi" olarak anlaşılır. "Danışma" konusu sadece belirtilmiş, alanı, yöntemi, bağlayıcılığı, örgütlenme gibi konular mü'minlerin değerlendirmesine bırakılmıştır. Bu gibi konular, ümmetin bilginleri tarafından en uygun biçimde çözüme kavuşturulup uygulamaya konulacaktır.
"Şûra" emri, hem siyasi iktidarı elinde tutanların dikta ve istibdata sapmalarını önleyici, hem de mü'minlerin doğru bildiklerini söylemelerini özendirici niteliktedir. Şûra ilkesinin uygulanması, aynca siyasi sistemin işleyişinde muhalefetin de söz hakkının bulunduğunu, görüşlerini açıklamakta hiçbir engellemeyle karşılaşamayacağını ortaya koyar. Şûra kararın uygulanmasında çoğunluğun görüşünün benimsenmesi zorunlu değildir. Bu açıdan, çoğunlukçu (cumhuriyetçi) yöntemle çelişen bir durum ortaya çıkabilir. Ama tarihi uygulama, çoğunluğun görüşlerinin daha çok dikkate alınması biçiminde gerçekleşmiştir.[384]
Kur'an-ı Kerim'deki şûra ile ilgili üçüncü âyet, ana-babanın sütten kesmek istedikleri çocuk hakkında danışarak karar vermeleriyle ilgili çok özel aile içi bir konuyu ele alır.[385]
Şûra konusunu ele alan başka bazı âyetlerin bulunduğu da öne sürülmüştür. Bunlar, eşlerin güzelce danışarak anlaşması,[386] iyiliği emredip kötülükten alıkoyma,[387] ilk insanın yaratılışı sırasında Allah'ın meleklerle görüşlerine başvuruyor gibi konuşması[388] ve Hz. Süleyman'ın Belkıs'ın tahtını getirmek konusunda ordularına ve cemaatına danışması[389] konularını ele alan âyetlerdir.[390]
Emr bi'1-ma'ruf, nehy ani'l-münker kavramları, Kur'an'ın önemli kavramlanndandır. Vurgu, öncelikle ma'ruf ve münker kavramlarında olduğu için, önce onları inceleyelim. Sonra da birleşik biçimlerini ele alalım.[391]
Kur'an'da iyi kavramını karşılamak üzere sâlih, hasene, tayyib, hayır, birr, ma'ruf, ihsan sözcükleri kullanılır. Bu sözcükler arasında ince anlam farkları olduğu düşünülebilir. Nitekim bir âyette, hem hayır, hem de ma'ruf sözcüğünün kullanıldığını görüyoruz (Ali İmran, 3/104). Bu kullanım, hayır ile ma'rufun farklı iyileri anlatmak için gerçekleşmiş olmalarıdır. İhsan ile ma'ruf da aynı âyette birbirine çok yakın anlamda kulanıhr (Bakara. 2/178,229).
Ma'ruf, bilmek, aşina olmak, tanımak, ve düşünerek veya eserini inceleyerek kavramak anlamlarına gelen a-r-f (arafe) kökünden türemiştir. Aynı kökten örf, irfan ve ma'rifet kelimeleri de vardır. İrfan, ilim sözcüğünden daha özeldir. İrfanın zıddı inkâr (irfan x inkâr) ilmin, zıddı ise cehildir (ilim x cehil).[392]
Münker bilmemek, belirsizlik ve tanımamak anlamlarındaki n-k-r (nekira) kökünden türemiştir. İnkâr, münkir ve nukr sözcükleri de bu köktendir. Nitekim bir âyette, cinayet için "nukr" (çirkin/kötü) sıfatı kullanılmıştır (Kehf, 18/75).
Ma'ruf ile münker birbirinin zıddıdır:
Ma'ruf (urf) x Münker (nukr)
Nitekim Râgıb el-Isfahânî şu güzel tanımı verir: Ma'ruf güzelliği akıl veya din yoluyla bilinen eylemdir. Münker ise, bu iki kaynağın kabul etmediğidir.[393]
Kur'anda kötü kavramını karşılamak üzere kullanılan öteki sözcükler, fesad, seyyie, habis ve şer sözcükleridir.
Ma'ruf ile münker sözcükleri yalnız başlarına kullanıldığı gibi, ikisinin birlikte kullanıldığı yerler de vardır. Birlikte kullanıldıkları durumlar, özellikle iyiliği emretme, kötülüğü engelleme emirlerinin veya örnek olaylarının açıklandığı âyetlerdir.
Ma'ruf sözcüğü, münker sözcüğünden daha fazla sayıda kullanılır. Ma'ruf sözcüğünün kullanıldığı ayetlerdeki tikel ma'ruf örnekleri, bir takım söz, eylem, tutum ve davranışları anlatır. Bu örnekler, aile ve akrabalık ilişkileri, vasiyet, kavil (söz), kısas ve isyan konularını ele alır.
Ailenin kurulması ve sürdürülmesi ma'ruf biçimde olur: Babalar, anaların yiyecek ve giyeceğini ma'ruf (uygun) şekilde karşılar.[394] Sütanneye ücreti ma'ruf (örfe uygun) biçimde ödenir.[395] Mü'min cariyelerle evlenince mehirleri ma'ruf (örfe uygun) şekilde verilir.[396] Oğlunu şirk koşmaya zorlayan ana-babaya itaat edilmez, ama dünya işlerinde onlarla ma'ruf (güzel) bir biçimde geçinilir.[397] Boşanmış kadın çocuğu doğunca onu emzirebilir, eşler aralarında ma'ruf (uygun) bir şekilde anlaşır.[398] Koca karısıyla ma'ruf biçimde (güzellikle) geçinir.[399] Kadınların hakları ma'rufa (örfe) uygun biçimde görevlerine denktir.[400]
Evliliğin sona erdirilmesi ma'ruf biçimde olur: Boşanma iki defadır: Ya ma'rufla (iyilikle) tutma ya da iyilik yaparak bırakmadır.[401] Kadınlar boşandıktan sonra müddetleri sona ererken ya ma'rufla (güzellikle) tutulur, ya da ma'rufla (güzellikle) bırakılır, haklarına tecavüz için zararlı olacak biçimde tutulmazlar.[402] İddetini bitiren boşanmış kadınlar, (ma'rufla güzellikle, usulüne uygun biçimde) anlaşmışlarsa, yeni kocalarıyla evlenmeleri engellenemez.[403] Kocaları ölmüş ve dört ay on günlük iddeti bitirmiş kadınların, kendi haklarında ma'ruf (uygun) şekilde yaptıklarından dolayı kocalarına sorumluluk yoktur.[404] El sürmeden ve mehirleri biçilmeden boşanan kadınlara -zengin kendi çapına, fakir kendi çapına göre- ma'ruf (uygun) bir şekilde onlara bir ödeme (mut'a) yapar.[405] Ölünce geride karıları kalacak olan kocalar, evlerinden çıkarılmayacak karılarına, bir yıllık geçimini sağlayacak bir miktarı vasiyet eder, ama karılar kendileri evden çıkarlarsa kendilerinin ma'ruf (meşru) olarak yaptıklarından dolayı kocalarına sorumluluk yoktur.[406] Boşanan kadınlara, haksızlıktan sakınanlara bir borç olmak üzere ma'ruf (uygun) bir surette mut'a (faydalandırma) vardır.[407] Kadınların iddet süreleri biteceği sırada, ya ma'ruf (uygun) şekilde ahkonur ya da ma'ruf (uygun) şekilde ayrılınır.[408]
Bütün bu âyetlerdeki ma'ruf, "usulüne uygun, doğru tarzda, güzellikle, meşru" anlamlarına kullanılmıştır.
Yetimlere davranış, ma'ruf olur: Sefihlere malları verilmez, velileri onları kendi geliriyle rızıklandırıp giydirir. Ma'ruf (güzel) söz söyler.[409] Yetim malını yöneten velilerden zengin olanlar iffetli olmaya çalışır, yoksul olanlar ise, ma'ruf (uygun) şekilde yiyebilir.[410]
Akrabaya vasiyetin zorunlu olduğu ilk dönemde, ölümü yaklaşan kişi, ana-babasına ve akrabasına, ma'ruf (uygun) bir tarzda vasiyet ederdi.[411] Dostlara vasiyet ma'ruf (uygun) biçimde olur.[412]
Söz (kavil), ma'ruf olmalıdır: Sefihlere velileri ma'ruf (güzel) söz söyler.[413] Miras taksiminde bulunan yakınlar, yetimler ve düşkünlere de verlir, onlara ma'ruf (güzel) söz söylenir.[414] Boşanmış kadınlara ma'ruf (meşru) sözle evlilik teklifi yapılabilir, gizlice sözleşilmez.[415] Ma'ruf (güzel) bir söz ve bağışlama, peşinden eza (başakakma) gelen bir sadakadan daha iyidir.[416] Peygamber hanımları edalı konuşmaz, daima ma'ruf (ciddi ve ağırbaşlı) söz söyler.[417] Savaşa çağrılınca münafıklara itaat etmek ve ma'ruf (uygun) olanı söylemek yaraşır.[418] Sadaka vermeyi yahut ma'ruf (iyilik) yapmayı ve insanların arasını düzeltmeyi gözeten kimseler müstesna, gizli toplantıların çoğunda hayır yoktur.[419]
Cinayet sonrasında öldüren, ölenin kardeşi tarafından bağışlanmışsa, kendisine ma'rufa (örfe) uymak ve bağışlayana güzellikle diyet ödemek gerekir.[420]
İnanmış kadınlar, ma'ruf (uygun) olanı işlemekte Hz. Peygamber'e isyan etmemek (karşı gelmemek) şartıyla bey'at etmiştir.[421]
Bütün bu en çok ortaya çıkabileceği durumları belirten ve içeriği insanlarca doldurulacak tikel ma'ruf örneklerinden, tümel bir ma'ruf kavramına ulaşılabilir. Buna göre maruf, özel yararı veya kamu yararını sağlayıcı dinin ve aklın gereklerine uygun iş, eylem, tutum ve davranışlardır. Her türlü eylem ve tutum, kendi özel ve nazik şartlan çerçevesinde değerlendirilip en uygun ve güzel biçimde gerçekleştirilecektir. Kısacası ma'ruf; doğru, güzel, uygun, yararlı ve iyi niteliklerine sahip eylem ve durumlar için kullanılırken, bunun zıddı olan münker ise eğri, zararlı, yanlış, kötü, yakışıksız ve iğrenç eylem ve durumlan gösterir.
Yalın yada ma'rufla ikili olarak yirmi kadar yerde kullanılan münker sözcüğü, daha önce de belirttiğimiz gibi, ma'ruf sözcüğünün zıddıdır. Bununla birlikte, münker sözcüğünün yer aldığı ayetleri de yakından incelemekte büyük yarar vardır.
Putperestlere âyetler apaçık olarak okununca, inkâr edenlerin yüzlerinden münker (inkârları) hemen anlaşılır.[422] Elçiler Hz. Lût’un ailesine gelince, onlara:
"Siz münker (tanınmayan) kimselersiniz" dedi.[423]
Hz. Lût, milletine şöyle demişti:
"(..) Toplantılarınızda münker (fena) şeyler yapmıyor musunuz?[424] Zıhar yapanların söyledikleri münker (kötü, çirkin, çirkef, yakışıksız) ve asılsız bir sözdür.[425] Hz. İbrahim, kendisine gelen konukların "tanınmamış/bilmediği bir topluluk" (kavımın munkerûn) olduğunu içinden geçirmişti."[426]
Görüldüğü gibi bu âyetlerde, münker, sözlük anlamına uygun biçimde "tanınmayan, yabancı, akla aykırı, kötü, yakışıksız" anlamlarında kullanılmıştır. Nitekim Ragıb el-Isfahânî de şu tanımı verir: "Sağlıklı akılların kötülüğüne karar verdiği veya çirkinliği ya da kötülüğü konusunda akılların duraksadığı, çirkinliğine dinin karar verdiği eylemdir."[427]
Münker kavramını daraltıcı yorumlar da vardır. Bu yorumlardan birine göre, münker, şirk ve peygamberi yalanlama anlamındadır.[428] Başka bir görüşe göre ise, münker; zina, cinayet ve hırsızlıktan oluşan sosyal bir suçtur. Münker ile fahşâ birlikte kullanıldığında ise fahşâ sözcüğü zina anlamındadır. Fahşâ sözcüğü, bu durumda, kötülüğü iki katıyla anlatır.[429]
Bu iki kavram, "iyiliği emretme/öğüt verme/yayma, kötülüğü yasaklama/azaltma, kötülükten alıkoyma, fenalığı menetme" biçiminde karşılanır.[430]
"Siz insanlar için ortaya çıkarılan, ma'rufu (doğruluğu) emreden, münkeri (eğri ve yanlış olanı) engelleyen (fenalıktan alıkoyan), Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz. Kitap ehli inanmış olsalardı, kendileri için daha hayırlı olurdu. İçlerinde inananlar olmakla beraber, pekçoğu yoldan çıkmıştır."[431]
İslam ümmeti, imanını koruduğu ve bu görevi yaptığı sürece bu şekilde devam edecektir.
Allah'ın, ipine sarılma, bölünmeden sakındırılma emrinin ardından, Allah'ın mü'minleri ateş çukurunun kenarından kurtarıp kardeş yapması nimeti hatırlatıldıktan sonra, şu emir vardır:
"Sizden, iyiye (hayıra) çağıran, ma'rufu (doğruluğu) emreden ve münkeri engelleyen (fenalıktan meneden) bir ümmet (topluluk, cemaat) olsun. İşte başarıya/kurtuluşa erişenler yalnız onlardır."[432]
Bundan sonra, müslümanların, belgeler gelişinin ardından ayrılan ve bölünenler gibi olması yasaklanır.
[433]
"Sen, af (fıtrat ve kolaylık) yolunu tut. bağışla, urfu (uygun olanı) emret, bilgisizlere aldırış etme" (A'raf, 7/199) emrini alan Hz. Peygamberin bir özelliği de, iyiliği emredip kötülükten alkoymasıdır:
"(..) Azabıma dilediğim kimseyi uğratırım. Rahmetim her şeyi kaplamıştır. Bunu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, zekat verenlere, âyetlerimize inanıp yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları, okuma yazması (vahiy geleneği) olmayan peygambere (rasul-nebiye) uyanlara yazacağım. O peygamber, onlara ma'rufu (uygun olanı) emreder, münkerden (fenalıktan) alıkoyar, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılar, onların ağır yüklerini indirir, zor tekliflerini hafifletir. Bu peygambere inanan, saygı gösteren, yardım eden ve onunla gönderilen nura inanan kimseler yok mu, işte onlar kurtuluşa (mutluluğa) erenlerdir."[434]
Hz. Lokman, oğluna şu öğüdü vermiştir:
"Ey oğulcuğum! Namazı kıl, marufu (doğru) olanı emret, münkeri (fenalığı) önle, başına gelene sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir."[435]
Ehli kitap içinde bile, iyiliği emretme, kötülükten alıkoyma görevini yapanlar vardır:
"Kitap ehlinin hepsi bir değildir. Onlar içinde geceleri secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okuyup duranlar vardır. Bunlar Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, ma'rufu (iyiliği) emrederler, münkerden (kötülükten) menederler, iyiliklere koşarlar. İşte onlar iyilerdendir. Ne iyilik yaparlarsa, karşılığını bulacaklardır. Allah sakınanları bilir."[436]
"Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridir. Ma'rufu (iyiyi) emrederler, münkerden (kötülükten) alıkoyarlar. Namaz kılarlar, zekât verirler. Allah'a ve peygamberine itaat ederler. İşte Allah, bunlara, rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, bilgedir."[437]
Allah'ın, cennet karşılığında mallarını ve canlarını satın aldığı mü'minler için, peygambere şu emir verilmiştir: "Allah'a tevbe eden, kullukta bulunan, onu öven, onun uğrunda gezen, rükû ve secde eden, maruf (uygun) olanı buyurup, münkeri (fenalığı) yasak eden ve Allah'ın yasalarını koruyan müminlere de müjdele."[438]
Allah'ın iktidar ve dünyevi nimet verdiği yeni nesiller, iyiyi emretmeli, kötülükten alıkoymalıdır:
"Onları biz yeryüzüne yerleştirirsek, namaz kılarlar, zekât verirler, ma'ruf (uygun) olanı emrederler, münkeri (fenalığı) yasak ederler. İşlerin sonucu Allah'a aittir."[439]
Mü'minler, iyilik (birr) ve fenalıktan sakınma (takva) konusunda yardımlaşmakla yükümlü tutulurken, günah işlemek ve aşın gitmek konusunda ise yardımlaşmadan kaçırmakla yükümlü tutulmuştur.[440]
Asr sûresinde, iman eden, iyi iş yapan, hakkı ve sabrı birbirine tavsiye edenler dışında, insanların hüsranda olduğu belirtilir.[441]
Ayrıca, mü'minlerin kendilerini ve yakınlarını ateşten korumaları istenir.[442]
Allah; münkeri yasaklar:
"Şüphesiz Allah adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder. Hayasızlığı (fahşâ'yı), münker'i (fenalığı) ve haddi aşmayı (bagy'i) yasak eder. Tutasıınz diye size öğüt verir."[443]
Bu âyet, cuma hutbelerinin bitiminde, sürekli okunan bir âyettir.
"Ey mü'minler! Şeytanın izinden gitmeyin. Kim şeytanın ardına takılırsa, bilsin ki o hayasızlığı (fahşâ) ve münkeri (fenalığı) emreder. Allah'ın size lütuf ve merhameti olmasaydı, hiçbiriniz ebediyen temize çıkamazdı. Fakat Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, işitir ve bilir."[445]
"İki yüzlü erkek ve kadınlar da birbirindendir (aynı türdendir). Münkeri (kötülüğü) emrederler, ma'rufa (iyiliğe) engel olurlar. Elleri de sıkıdır. Allah'ı unuttular. Bu yüzden Allah da onları unuttu. Doğrusu iki yüzlüler fâsıktırlar."[446]
Kötülüğü engelleme görevinin ihmal edilmesi, Allah'ın öfkesini çeker, lanete sebep olur:
"İsrailoğullarından kâfir olanlar, Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle lanetlenmişlerdi. Bu, başkaldırmaları ve aşırı gitmelerinden dolayıydı. Birbirlerinin yaptıkları münker'e (fenalıklara) engel olmuyorlardı. Yapmakta oldukları ne kötü idi."[447]
İsrailoğullarının oturduğu deniz kıyısındaki kasaba halkı avlanma yasağı olan günde balık tutarlar, içlerinden bir bölümü ise onları uyarırdı:
"Onlara, deniz kıyısındaki kasabanın durumunu sor. Cumartesi (sebt) yasaklarını çiğniyorlardı. Cumartesileri balıklar sürüyle geliyor, başka günler gelmiyorlardı. Biz onları, yoldan çıkmaları sebebiyle deniyorduk. Aralarından bir topluluk "Allah'ın yokedeceği veya şiddetli azaba uğratacağı bir millete niçin öğüt veriyorsunuz?" dediler. Öğüt verenler, "Rabbinize hiç değilse bir özür beyan edebilmemiz içindir. Belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar." dediler. Kendilerine yapılan öğütleri unutunca, biz kötülükten menedenleri kurtardık. Zalimleri, Allah'a karşı gelmelerinden ötürü şiddetli azaba uğrattık"[448]
Bu âyet, kasabadaki halkın üç tutumu benimsediğini belirtir:
1) Allah'a karşı gelen zalim grubun tutumu; şiddetli azaba uğradılar.
2) Yapılan kötülüğe edilgen bir tutum takınan grup; bunlar sebt gününün ihlaline bizzat katılmıyordu, ama bu kötülüğe engel de olmuyordu.
3) Kötülüğü yapanları uyaran grubun tutumu; azaptan kurtuldular.
Özellikle topluma önderlik edenler, kötülüklere bulaşıp toplumu iyice yozlaştırmamalıdır; tarihte bunun örnekleri olmuştur:
"Onlardan (kitap ehlinden) pekçoğunun günaha, haksızlığa ve haram (suht) yemeğe koşuştuklarını görürsün. Yaptıkları ne kötüdür. Rabbe kul olanlar (bilgin yöneticileri) ve bilginlerin (rabbâniyyûn ve ahbâr) onlara günah soz söylemeyi (iftirayı) yasak etmeleri gerekmez miydi? sapmakta oldukları ne kötüdür."[449]
"Sizden önceki nesillerin ileri gelenleri, yeryüzünde bozgunculuğa (fesada/yozlaşmaya) engel olmalı değil miydiler? Onlardan kurtardıklarımız pek azdır. Kendilerine verilen nimete karşı haksızlık edenler ise suçlu oldular. Kasabaların halkı ıslah olmuşken, haksız yere (sırf çarpık inançları yüzünden) onları yok etmez."[450]
Bütün bu âyetlerden, münkerin işlenmesine seyirci kalınmaması gerektiği anlaşılır. Çünkü münkerin işlenmesine karşı çıkmamak, yalnızca onu işleyenleri ve bu münkerin işlenmesinden zarar görenleri etkilemez, işlenmesine engel olmayanlara da, kısacası bütün topluma uzanır.
Kur'an'ın temel gayesi, yeryüzünde ahlâki bir toplum oluşturarak, bu toplum vasıtasiyle insanlığın temel değerlerini (insan haklarını) korumaktır. İyiliği ayakta tutmak ve başkalarına -zorlama olmaksızın- tavsiye etmek, kötülüğü (insan hakları ihlallerini) gerekirse güç kullanarak ortadan kaldırmak, bütün müslûmanlann, örgütlü güç olarak da devletin sorumluluğundadır.[451]
Ahlâk ve özellikle hukukun en temel kavramı adalettir. Adalet hukukun amacıdır. Adaletin en genel tanımı, haklıya hakkım, suçluya cezasını vermek biçiminde yapılabilir.
A-d-1 (adele) kökünden gelen adi (adalet) ve muadelet sözcükleri, eşitlik ve denklik anlamını içkindir. Adi ve idi, birbirine yakın sözcüklerdir. Ancak adi, düşünceyle kavrananlarda kullanılır, hükümler gibi; idl ise, duyularla kavrananlarda kullanılır; ölçülen, tartılan ve sayılan nesneler gibi. Adalet, eşitçe paylaştırma demektir.[452]
Adl sözcüğü, hepsi de denge ve denkleştirme kavramlarıyla yakından ilgili olarak, dört anlamda kullanılır:
Adalet, fîdye, benzerlik/denklik ve karakter bütünlüğü, inceleyelim.[453]
Adalet kavramını anlatmak üzere Kur'an'da iki sözcük kullanılır: Adl ve kist. Nitekim iki âyette, kist ve adl sözcükleri, dönüşümlü olarak kullanılmıştır.[454] Yer yer hak sözcüğü de adalet anlamındadır. Daha çok denge kavramını anlatmak için ise mizan sözcüğü kullanılır. Bu anlamda adaletin zıddı, cevr ve zulümdür (adalet x cevr, zulüm).[455]
Kur'an, adil olmayı ve adaleti uygulamayı emretmiştir:
"Doğrusu Allah adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder. Hayasızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı yasaklar. Tutasınız diye size öğüt verir."[456]
Her Cuma namazında hutbelerin bitminde okunan bu âyetteki adl sözcüğü, karşılık vermede eşitlik olarak yorumlanmıştır. Buna göre, iyiliğe iyilikle, kötülüğe kötülükle karşılık verilir. İhsan ise, iyiliğe daha fazlasıyla, kötülüğe daha azıyla karşılık vermektir.[457]
Ayrıca, bu âyetteki adl sözcüğü, kelime-i tevhid olarak da yorumlanır.[458]
Âyette yer alan "yakınlar" (zi’l-kurbâ) sözcüğü, kişinin kan veya evlilik bağıyla bağlı bulunduğu yakınları anlamına gelir. Ancak, ahlâki yönde kapsamlı bir teşvik belirten bu âyetin anlam örgüsü içinde geçtiği için, kişinin bütün yakınlarını, ait olduğu "cemaatin bütün bireyleri"ni işaret etmektedir.[459]
"De ki: Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzünüzü ona doğrultun. Dinde samimi olarak ona yalvarın. Sizi yarattığı gibi, yine ona döneceksiniz."[460]
[461] Bir önceki âyette "fahşâ" (utanç verici iş) sözcüğü geçer. Bu bakımdan, "kist" sözcüğü buna aykırı bir işi anlatmak üzere kullanılır. Öyleyse, buradaki "kıst'ın "doğru olan" biçiminde karşılanması daha uygun görünüyor. "Her secde yerinde yüzünüzü ona doğrultun" cümlesi, "her türlü ibadet eyleminde, bütün varlığınızı ortaya koyun" biçiminde daha uygun bir şekilde karşılanabilir.[462]
Hz. Davud'un adaleti, "davacılar temsili"yle, şöylece anlatılır:
"Sana davacıların haberi geldi mi? Mabedin duvarına tırmanıp Davud'un yanına girmişlerdi de onlardan ürk;müştü. Şöyle demişlerdi: Korkma. Birbirinin hakkına tecavüz etmiş iki davacıyız. Aramızda adaletli (hakça) hükmet. Ondan ayrılma. Bizi doğru yola çıkar."[463]
Âyetin devamında davacıların olayı sunuşu ve Hz. Davud'un karar verişi anlatılır. Sonra da Hz. Davud'a, şöyle seslenilir:
"Ey Davud! Seni şüphesiz yeryüzünde hükümran kıldık. Öyleyse insanlar arasında adaletli hüküm ver. Hevese uyma, yoksa seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu, Allah'ın yolundan sapanlara hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır."[464]
Ehli kitabın çekemezlik yüzünden bölündükleri dile getirildikten sonra, hevese uyulmaması, adaletli hüküm verilmesi belirtilir:
"Bundan ötürü sen birliğe çağır ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve şöyle söyle: Allah'ın indirdiği kitaba inandım. Aranızda adaletli (hakka uygun) hüküm vermekle emrolundum. Allah bizim de rabbimiz, sizin de rabbiniz. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz kendinizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş onadır."[465]
"Dilsiz ile adaletli meseli", adaleti yayma ve engelleme durumlarını ele alır:
"Allah, iki adamı misal veriyor: Biri hiçbir şeye gücü yetmeyen bir dilsiz -ki efendisine yüktür, nereye gönderirse (herhangi bir işe koşsa) bir hayır çıkmaz-. Bu, doğru yolda olan adaleti emreden kimse ile bir olabilir mi?"[466]
[467]
Adaleti emredenleri öldürenler, acıklı bir sonla karşılaşacaktır.
"Allah'ın âyetlerini inkâr (küfr) edenlere, haksız yere peygamberleri öldürenlere ve insanlar içinden adaleti emredenleri öldürenlere, elem verici bir azabı müjdele. Onlar, dünya ve ahirette işleri boşa çıkacak olanlardır. Onların hiç yardımcıları yoktur."[468]
"Yarattıklarımızdan bir topluluk, hakkı (doğru yolu) gösterir ve ona göre (adaletli) hükmeder."[469]
Bu âyette, genel bir atıf yapılır. Böylece ana yargı, bütün çağları ve bütün toplumları, yani Allah'ın mesajlarını yürekten kabul edip, Allah'ın mutlak hakikat olduğu inancı içinde, bu mesajların ışığı altında yaşamaya çalışan herkesi kucaklayacak kadar geniş tutulmuştur.[470]
"Musa'nın milletinden, hakkı gösteren (yehdûne bil hakkı) ve ona göre (adaletli) hüküm veren (ve bihi ya'dilûn) bir topluluk vardı."[471]
İsrail oğullarının dikbaşlı ve fesat peşinde koşan günahkârları yanında, dürüst olanlan da bulunuyordu. Bu âyet, yukandaki genel göndermenin, somut-tarihi örneğini gözler önüne seriyor.[472]
Adalet, hayatın her alanında yansıma bulabilir. Kur'an, günlük hayatta adaletin en gerekli olduğu alanlardan örnekler verir.[473]
Allah'ın sözü, dosdoğru ve adaletlidir:
"Allah size kitabı açık açık indirmişken, Allah'tan başka bir hakem mi isteyeyim? Kendilerine kitap verdiklerimiz, onun gerçekten rableri katından indirilmiş olduğunu bilirler. Öyleyse sen şüpheye düşenlerden olma. Rabbinin sözü (vaadi) dosdoğru olarak (sıdkan ve adlen: doğruluk ve adaletle) tamamlandı. Onun sözlerini değiştirecek yoktur. O, işitir ve bilir."[474]
"Yetim malına, erginlik çağma erişene kadar en iyi yolla yaklaşın. Ölçüyü ve tartıyı doğru (bi’l-kıst) yapın. Biz kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz. Konuştuğunuzda (bir görüş açıkladığınızda), -akraba (yakınlar) bile olsa- sözünüzde âdil olun. Allah'ın ahdini yerine getirin. Allah size bunları, öğüt almanız için buyurmaktadır. Bu dosdoğru yoluma uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşürecek yollara uymayın. Allah size, bunları sakınasınız diye buyurmaktadır."[475]
B) Hükümde/Yargılamada Adalet (Mahkeme Adaleti):
[476]
1- Doğru Karar (Adaletli Hüküm):
Mahkemede doğru /adaletli kararı, delilleri inceleyen yargıç verecektir:
"Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletli hüküm vermenizi emreder. Allah, size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah, işitir ve görür."[477]
Burada hükmetme, hem hukuki anlamda, hem de başka insanlann tutum ve davranışlarını yargılama ve değerlendirme anlamında düşünülmelidir.
Hz. Peygamber'in adaletli hüküm vermesi istenir:
"(..) Eğer sana gelirlerse, aralarında hükmet, yahut onlardan yüz çevir. Yüz çevirirsen sana bir zarar veremezler. Eğer hüküm verirsen, aralarında adaletli hüküm ver. Allah, adil olanlan sever."[478]
Muhammed Esed, bu âyetteki hükmün, hukukî değil, itikadı konular için geçerli olduğunu belirtir. Ona göre, Kur'an'daki her tarihî atfın, aynı zamanda genel bir muhtevaya sahip olduğu şeklindeki Kur'an prensibi ışığında bakıldığında, bu âyette işaret edilen "karar" (hüküm), Kur'an'ın açıkça teyid veya reddettiği inançların dışındakilerin doğru olup olmadığına karar vermeyle ilgilidir.[479]
Çatışan mü'minler arasındaki arabuluculuk da, âdil ölçülerde yapılmalıdır:
"Eğer mü'minlerden iki topluluk, birbirleriyle savaşırlarsa (çatışırsa), aralarını düzeltin. Eğer biri ötekinin üzerine saldırırsa, saldıranlarla Allah'ın buyruğuna dönmelerine kadar savaşın. Eğer dönerlerse aralarını hakça bulun, âdil/eşit davranın. Şüphesiz Allah, âdil davranarları sever."[480]
"Ey inananlar! Kendiniz, ana-babanız ve yakınlarınız aleyhlerine de olsa, Allah için şahit olarak adaleti gözetin. (Şahitlik yaptığınız) ister zengin ister yoksul olsun, Allah onlara daha yakındır. Adaletinizde heveslere uymayın. Eğer eğriltirseniz (çarpıtırsanız) veya yüz çevirirseniz, bilin ki Allah, işlediklerinizden şüphesiz haberdardır."[481]
Bir topluluğa duyulan öfke, doğru tanıklık için engel oluşturmaz:
"Ey inananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahitler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun. Bu, Allah'a karşı sorumluluğu yerine getirmeye daha yakındır. Allah'tan sakının Doğrusu Allah, işlediklerinizden haberdardır. Allah inananlara ve yararlı işler yapanlara mağfiret ve büyük ecir vadetmıştır."[482]
Boşama hükümlerini belirten âyetlerden biri, boşama işlemi için de iki âdil şahit tutulmasını emreder:
"Kadınların iddet süreleri biteceğinde, onları ya uygun şekilde alıkoyun, ya da uygun bir şekilde onlardan ayrılın. İçinizden de iki âdil şahit tutun. Şahitliği Allah için yapın. İşte bu, Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseye verilen öğüttür. Allah kendisine karşı sorumluluğunu yerine getiren kimseye, kurtuluş yolu sağlar. Ona beklemediği yerden rızık verir. Allah'a güvenen kimseye, o yeter. Allah, buyruğunu yerine getirendir. Allah, her şey için bir ölçü var etmiştir."[483]
Birden çok kadınla evlilik durumunda, zor da olsa, adaletli olma çabasına girilmelidir:
"Yetimlere mallarını verin. Temizi murdara değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Çünkü bu büyük bir suçtur. Eğer, velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız, onlarla değil, hoşunuza giden başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz. Şayet aralarında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız, bir tane almalısınız veya sahip olduğunuzla (cariyelerinizle) yetinmelisiniz. Doğru yoldan sapmamanız için en uygunu budur"[484]
"Adil davranmaya ne kadar uğraşırsanız uğraşın, eşlerinize adaletli davranamazsınız. Bari bir tarafa tamamen meyletmeyin ki diğerini askıdaymış gibi bırakmış olmayasınız. İşleri düzeltir ve haksızlıktan sakınırsanız, bilin ki Allah bağışlayıcı ve merhametlidir."[485]
Adl sözcüğü, böylece, "kayırma, tarafgirlik ve iltimas" (meyi) ile karşılaştırmalı biçimde kullanılıyor.
Bu âyette belirtilen eşit davranış, kişinin eşlerine karşı yalnızca zahiri davranışları ve onlarla pratik ilişkisiyle ilgilidir. Sevgi duygusu insanın kontrolü dışında olduğu için, bu yönden bir eşitlik istenmez. Ama buna rağmen, öteki eş veya eşler de, kocası hem var hem yokmuşçasına askıda bırakılamazlar. Böylece Kur'an, çok kanlı evliliklere, manevî-ahlâkî bir sınırlama da getirmiş olmaktadır.
"Kadınlar hakkında senden fetva isterler. De ki: 'Onlar hakkındaki fetvayı size Allah veriyor: Bu fetva, kendilerine yazılan (belirlenen) şeyi vermediğiniz ve kendileriyle evlenmeyi arzuladığınız sorumluluğunuz altındaki yetim kadınlara (kızlara) ve bir de zavallı çocuklara ve yetimlere doğrulukla bakmanız hususunda kitapta size okunandır.' Ne iyilik yaparsanız, hiç şüphesiz Allah onu bilir."[486]
Bu âyette atıfta bulunulan hükümler. Nisa süresinin ilk bölümlerinde ele alınmış olduğundan, onlara yeniden atıfta bulunulmuş, hem üzerinde durulan sorunların önemini, hem de insanların psikolojik olarak daha zayıf karşı-cinslerine ve korumasız küçüklere karşı taşıdıkları sorumluluğu vurgulamayı amaçlamaktadır. Kur'an'da hâkim olan sistematiğe göre, bütünüyle manevî veya ahlâkî sorunlarla ilgilenen pasajları (ayetler öbeğini), genellikle -bu örnekte olduğu gibi- sosyal düzenlemelere ilişkin âyetler izler. Bununla, insanın ruhî hayatı ile sosyal davranışı arasındaki yakın ilişkinin ortaya konulması amaçlanır.[487]
Adalet isteğinin en çok ortaya çıktığı ve arandığı ilişkilerden bir bölümü de, ticari ilişkilerdir. Kur'an, biri borçlanma, öteki ölçü-tartı olmak üzere iki tür ticari ilişkide adalet konusunda özel bir önemle durur:[488]
Ödünç işlemini ve borçlanma yoluyla alışverişi konu alan âyet (müdâyene âyeti), bu işlemlerin yazılı olmasını emreder:
"Ey inananlar! Birbirinize belirli bir süre için borçlandığınızda onu yazınız. İçinizden bir kâtip, doğru olarak (bi'l-adl) yazsın. Kâtip onu, Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin. Borçlu olan da yazdırsın. Rabbi olan Allah'tan sakınsın, ondan bir şey eksiltmesin. Eğer borçlu aptal veya âciz, ya da yazdıramayacak durumdaysa, velisi doğru olarak (bi'l-adl) yazdırsın. Erkeklerinizden iki şahit tutun. (..) Borç, büyük veya küçük olsun, onu süresiyle beraber yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah katında en doğru (aksat), şahitlik için en sağlam ve şüphelenmenizden en uzak durumdur. (..)"[489]
Bu âyete göre, ister sadece borç, ister ticarî bir muamele şeklinde olsun, kredi esasına dayalı her türlü işlem yazılı duruma getirilmelidir. Âyet içinde geçen, "yazdıramayacak durumda" olmak, bu tür anlaşmalarda kullanılan ticarî terminolojiyi tam olarak anlayamamak veya anlaşmanın kaleme alındığı dile âşinâ olmamak gibi durumlardır.[490]
Ticarî ilişkilerde ölçü ve tartıyı doğru yapmak, Kur'an'ın on kadar âyetinde ısrarla üstünde durulan bir konudur.
"(..) Ölçüyü ve tartıyı tam/doğru (bi'1-kıst: adaletle) yapın. Biz kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz.(..)"[491]
İkinci cümlenin anlamı, Allah'ın insanlardan, "matematiksel" bir adaletle davranmalarını istemediği, tersine onlardan bu ideali başarma yolunda ellerinden gelen gayreti göstermelerini beklediğidir.[492]
Ticaret ve ziraat yoluyla zenginleşen Medyen halkına gönderilen Hz. Şuayıb, onlara şöyle seslendi:
"Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Ondan başka tanrınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Doğrusu ben sizi bolluk içinde görüyorum, hakkınızda kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. Ey milletim! Ölçüyü ve tartıyı tamtamına (bi'1-kıst: adaletle) yapın. İnsanlara eşyalarını eksik vermeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. İnanıyorsanız, Allah'ın geriye bıraktığı helâl kâr sizin için daha hayırlıdır. Ben size bekçi değilim."[493]
"Medyen halkı, "babalarımızın taptığını bırakmamızı emreden veya mllanmızı istediğimiz gibi kullanmamızı meneden senin namazın (duan) mıdır?" diyerek onunla alay ettiler ve bu işleri bırak anlamında "Sen doğrusu aklı başında ve yumuşak huylu birisin!" dediler. Hz. Şuayb, "Rabbimden benim bir belgem olduğu ve bana güzel bir rızık da verdiği halde, hiç ona karşı gelebilir miyim? Size yasak ettiğim şeylerde, aykırı hareket etmek istemem. Gücümün yettiği kadar ıslah etmekten başka bir dileğim yoktur. Başarım ancak Allah'tandır. Ona güvendim. Ona yöneliyorum." cevabını verdi ve onları başlarına gelecek felaket konusunda uyardı."[494]
Bu âyetler öbeği, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak olarak görülen ölçü-tartı eksikliği konusunda, ilgilileri uygun dille uyarmak gerektiğini, helâl kârın yeterli olacağını belirtmeyi, ama hepsinden önemlisi "ele verir talkımı-kendi yutar salkımı" ilkesini doğru uygulayarak, kendi söylediklerini kendisinin davranışlarında uygulamaya geçirmek gerektiğini, Hz. Şuayıb örneğinde veciz bir şekilde dile getirmektedir.
denilerek, bir dizi ahlâkî, hukukî ve sosyal ilkeden sözedilirken (İsra, 17/14-39), ölçü ve tartı konusu da gündeme getirilerek şunlar belirtilir:
"Bir şeyi ölçtüğünüz zaman, ölçüyü tam tutun, doğru teraziyle (el-kıstasu'1-mustakim) tartın. Böyle yapmak, sonuç itibariyle daha güzel ve daha iyidir."[495]
Ölçü ve tartıyı dosdoğru yapmak, sadece ticari alışverişler için değil, insanlar arası bütün ilişkiler için geçerlidir.
"Allah göğü yükseltmiştir; tartıyı (mizan: denge) koymuştur. Artık tartıda tecavüz etmeyin. Tartmayı doğru olarak (bi'1-kıst: adaletle) yapın, eksik tutmayın."[496]
[497]
Ölçü ve tartıda hile yapmayı yasaklayan bu âyetler, dünyada insanlar arasında adaletin yaygınlaşmasını sağlamayı, zulüm ve haksızlığı önlemeyi, âhirette ise insanların Allah'ın huzuruna kul hakkı ile çıkmasını ve bu yüzden de azaba uğramasını engellemeyi amaçlar.[498]
İnsanların adaletli davranmasını engelleyen çeşitli durumlar vardır. Bunlan, şöylece sıralayabiliriz:[499]
İnsanların âdil olmalarını engelleyen en önemli durum, yakınlannı kayırma tutkusudur. Ana-baba ve yakınlar da olsa, Allah için doğru tanıklık yapılır.[500] Konuşunca/değerlendirme yapınca, akraba bile olsa âdil olmak gerekir.[501]
Hevese uyma, her türlü ölçüyü bozan, adaletin önüne dikilen, onmaz bir olumsuzluktur. Adalet konusunda, heveslere uyulmaz.[502] Heves, insanı Allah yolundan saptırır. Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.[503]
Başkalarına duyulan kin ve öfke de, insanları adaletli davranmaktan alıkoyma yönünde önemli etkiye sahiptir. Allah için adaleti ayakta tutup gözetmek gerekir. Bir topluluğa duyulan öfke. adaletsizliğe sürükleyici olmamalıdır.[504]
Din uğrunda savaşmayan ve yurttan çıkarmayan, farklı din ve inançlara mensup insanlara karşı, adaletli davranmak doğrudur:
"Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı âdil davranmanızı yasak kılmaz. Doğrusu Allah, âdil olanları sever."[505]
Böyle olmayanlar ve onların yardımcılarını dost edinmek de yasaktır, onları dost edinenler zalimdir.[506]
"Her ümmetin bir peygamberi vardır. Onlara peygamberleri geldiğinde, aralarında adaletle (bi'1-kıst) hüküm verilmiş olur. Hakları yenmez."[507]
"Haksızlık (zulüm) etmiş olan her kişi, yeryüzünde bulunan her şeye sahip olsa, onu azabın fidyesi olarak verirdi. Azabı görünce, pişmanlık gösterdiler. Aralarında adaletli hükmolunmuştur, hiçbir haksızlığa uğratılmamışladır."[508]
"Kıyamet günü doğru teraziler kurarız. Hiç kimse, hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar olsa bile, yapılanı ortaya koyarız. Hesap gören olarak biz yeteriz."[509]
"Hepinizin dönüşü onadır. Allah'ın vadi haktır. O, önce yaratır, sonra inanıp yararlı işler yapanların ve inkar edenlerin hareketlerinin karşılığını adaletlice vermek için tekrar diriltir. İnkarcılara, inkarlarından ötürü kızgın bir içecek ve can yakıcı azap vardır."[510]
Âhirette tartısı ağır gelenler kurtulacak ve mutlu bir hayat sürecek, günahları ağır, tartıları hafif gelenler ise büyük bir zarar ve azap içinde olacaktır.[511]
Adl sözcüğünün anlamlarından birisi, benzerlik ve denkliktir. İhramlıyken av yasağını çiğneyerek kasten av hayvanını öldürene, öldürdüğüne denk bir kurban (hedy) veya yedirme şeklinde keffaret cezası ödetilir. Bunlara gücü yetmeyen ise, belirtilen doyurma keffaretine denk (adl) oruç tutmakla yükümlüdür.[512] Tehlikeli veya vahşi hayvanlar ise, böyle bir durumda bile öldürülebilir. Buradaki adl sözcüğü "fidye" olarak da anlaşılabilir.
Kâfirler, gökleri ve yeri Allah'ın yaratması gerçeğine rağmen ona eş (adl) koşarlar.[513]
Özellikle kıyametten söz eden âyetlerde yer alan adl sözcüğü "fidye" anlamında kullanılmıştır:
"Kimsenin kimseden faydalanamayacağı, kimseden bir şefaat kabul edilmeyeceği, kimseden bir fidye (adl) ve yardım görülmeyeceği günden korunun."[514]
[515]
"Dinlerini oyun ve eğlenceye alanları, dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak. Şunu hatırlat: Bir kimse kazandığıyla helake düşmeyegörsün. Bu takdirde Allah'tan başka ona ne bir yardımcı, ne de bir kurtarıcı bulunur. Her türlü fidyeyi (adl: bedel, karşılık) verse de kabul olunmaz. Kazandıklarından ötürü yok olanlar işte bunlardır. İnkâr etmelerinden dolayı, kızgın içecek ve can yakıcı azap onlaradır."[516]
Muhammed Esed, bu âyetteki "ittehazû dinehum la'iben ve lehven" ibaresinin, yukarıdaki "dinlerini oyun ve eğlenceye alma" anlamı yerine, oyunu ve eğlenceyi (yahut geçici zevkleri) dinleri (yani hayatlarının biricik hedefi) yaptıkları anlamını tercih eder, böyle bir okumanın kesinlikle daha tercihe değer olduğunu belirtir. Çünkü "bu dünya hayatının rahatına dalanlar"ın büyük çoğunluğunun Kur'an'ın "geçici zevkler" olarak tanımladığı -para ve gücün getirebileceği zevkler dahil- dini coşkuyu andıran şeylerin ardından koşmaya kendilerini adadıkları gerçeğini ortaya koyar. Bu, onların bütün ruhi ve ahlâki değerleri gözden kaçırmalarına yol açan bir zihin durumunun sonucudur.[517]
Adl sözcüğü özellikle bir konu hakkındaki uzmanlığına dayalı olarak bilirkişi konumundaki insanların söz konusu edildiği âyetlerde "karakterli, dürüst, güvenilir, özü sözü bir, doğru sözlü ve adil düşünceli" anlamında kullanılır.
Hac sırasında ihramlıyken av hayvanım kasten öldürenlerin, bu suçlarının cezası olarak kesecekleri kurbanın hangi boy ehli hayvan olacağına, iki âdil (dürüst) kimse karar verecektir.[518]
Ölüm yaklaştığı sırada yapılan vasiyete, müslümanlar arasından iki âdil kişi tanık olarak seçilir.[519]
Kadınların iddet süreleri biteceğinde, ya uygun şekilde yeniden nikâh yapılır, ya da uygun bir şekilde onlardan ayrılmak gerekir. Bu son durumda, durumu bilen iki âdil kişi de şahit yapılır.[520]
İster doğru isterse yanlış yolda olsun, önder kabul edilen kişi ve varlık anlamına gelen imam (ç. eimme), Kur'an'ı Kerim'in oniki âyetinde geçmektedir. Bu âyetler incelendiğinde, başlıca dört anlamı içerdikleri görülebilir: Önder, kitap, levh-i mahfuz ve yol.[521]
Daha çok iyilik önderleri anlamında kullanılır:
"Birgün bütün insanları imamlarıyla (=önderleriyle) beraber çağırırız. O gün kitabı sağından verilenler, işte onlar kitaplarını okurlar. Onlara kıl kadar haksızlık edilmez."[522] Bu âyet insanlara önderlik edenlerin ahiret sorumluluklarının büyüklüğünü de göstermektedir. Buradaki imam sözcüğüne amel defteri anlamı da verilir.[523]
"Rabbi, İbrahim'i birtakım emirlerle denemiş, o da bunları yerine getirmişti. Allah, 'seni insanlara imam (=önder) kılacağım' demişti. O 'soyumdan da' deyince 'Zalimler benim ahdime erişemez' buyurmuştu."[524]
Bu âyet, zalimlerin peygamber olamayacağını, peygamber soyundan da zalimlerin çıkabileceğini belirtir.
Mısır'da Firavun tarafından ezilen İsrailoğulları, bu ülkeye önder olacaktı:
"Firavun memleketin başına geçti ve halkını fırkalara ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bularak onların oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o, bozguncunun biriydi. Biz, memlekette güçsüz sayılanlara iyilikte bulunmak, onları imamlar (=önderler) kılmak, onları varis yapmak, memlekete yerleştirmek, Firavun, Hâmân ve her ikisinin yandaşlanna çekinmekte oldukları şeyleri göstermek istiyorduk."[525]
[526]
"Musa'ya verdiğimizi, İsrailoğullarına doğruluk rehberi kıldık. Sabredip âyetlerimize kesin olarak inanmalarından ötürü, onları buyruğumuzla doğru yola götüren imamlar (=önderler) yaptık."[527]
İki âyette, Hz. Musa'ya verilen kitabı imam (önder, rehber) kabul edenlerin Kur'an'a da inanacakları belirtilir.[528] Çünkü kitap insanları hidayete yönelten ilkeleri içermektedir.
Tevbe eden, inanıp yararlı işler yapanlar Allah'a şöyle dua ederler:
"Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan gözümüzün aydınlığı olacak insanlar ihsan et. Bizi Allah'a karşı gelmekten sakınanlara imam (önder) yap."[529]
Görüldüğü gibi Kur'an'da imam sözcüğü, daha çok siyasi değil, dini önderler (peygamberler) için kullanılmıştır. Bununla birlikte, imam sözcüğü, devlet başkanı anlamını da, iyilik önderi oluşundan kazanmıştır.[530]
"Firavun ve yandaşları, memlekette, haksız yere büyüklük tasladılar. Gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Biz de onu ve askerlerini yakalayıp suya attık. Zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak. Onları, ateşe çağıran imamlar (=ateş önderleri) kıldık. Kıyamet günü yardım görmezler."[531]
[532]
Bu ayet, andlaşma yaptıktan sonra, sözlerine sadık kalmayan tarafın önderlerine, sözlerini tutmayışları yüzünden savaş açılması yaptırımını meşru savaş yollarından biri olarak göstermektedir.[533]
İsra, 17/71 âyetinde geçen imam kelimesine, önder anlamının yanısıra, kitap ve peygamber anlamı da verilir.[534] Ancak önder anlamı daha uygun düşer görünmektedir.[535]
İmam kelimesinin üçüncü anlamı, yalnızca bir âyette Levh-i Mahfuz'dur:[536]
"Şüphesiz ölüleri dirilten, işlediklerini ve eserlerini yazan biziz. Berşeyi apaçık bir imamda (Levh-i Mahfuz'da: kitapta) saymışızdır."[537]
İmam kelimesi yalnızca bir yerde yol anlamına kullanılmıştır:
"Bunun için onlardan da (ashabu'l-eyke'den) öç aldık. Hala her iki memleket de işlek bir yol (imam) üzerindedirler."[538]
Bu anlam, İbn Kuteybe'nin belirttiği gibi, yolun uyulup izlenmesiyle ilgilidir.
[539]
Half (arka, ard), kuddâm'ın (ön) zıtanlamlısıdır. Halife sözcüğü, h-l-f (halefe) kökünden türemiştir. Halefe fulânen ifadesi, biri adına onunla birlikte veya sonrasında iş yapmak anlamına gelir. Aynı kökten türeyen hilâfet ise, yerine geçilenin kaybolması (yokluğu), ölümü, acizliği veya temsilci yapılana şeref kazandırmak için, birinin yerine geçmek, adına iş yapmak ve onu temsil etmek anlamındadır.[540]
Kur'an-ı Kerim'de halîf, halîfe ve istihlâf, aynı kökten gelen ve birbiriyle bağlantılı olarak kullanılan sözcüklerdir. Halîfe kelimesi, kök anlamıyla bağlantılı olarak kullanılır, çoğulu halâif’tir. Halîf’in çoğulu ise hulefâ'dır. Ancak bu iki sözcüğün çoğulları, yer değiştirebilir. İstihlâf ise, birini halîfe (temsilci/ardçı) kılmak anlamındadır.
Kur'an-ı Kerim'de istihlâf ve halîfe sözcükleri, biri genel, öteki özel olmak üzere iki anlamda kullanılır.[541]
Bütün insanların yeryüzünün halîfesi olması, ondaki herşeyin emir ve istifadelerine sunulması, mülkiyetin kendisine emanet edilmiş olması, yeryüzünü yönetip sahip çıkması demektir.
İnsanın yaratılışı konusu, Allah ile melekler arasında, şöylece sözkonusu edilir:
"Rabbin meleklere 'Ben, yeryüzünde bir halîfe var edeceğim' demişti. Melekler, 'orada bozgunculuk yapacak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz, seni överek yüceltiyor ve sürekli takdis ediyoruz.' dediler. Allah, 'Ben, şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim.' dedi."[542]
"Yeryüzünde var edilen halîfe"nin, kimin halefi, kimin temsilcisi olduğu konusu çok tartışılmıştır. Bu konuda meleklerin, cinlerin veya Allah'ın temsilcisi olduğu belirtilmiştir. Ayrıca insan nesillerinin birbirinin yerine geçtiği, insanın yeryüzünde hâkim ve yöneten olduğu görüşleri ileri sürülmüştür.
Hiçbir âyette, halîfe sözcüğü Allah'a izafe edilmemiştir. Halîfe/hulefâ/halâif biçiminde yalın, halîfe/halâif fi'l-ard biçiminde edatlı (yeryüzünde halîfe/halîfeler anlamında) veya halâifu'1-ard/hulefâu'l-ard biçiminde (yeryüzünün halîfeleri anlamında) olmak üzere üç tarzda kullanılmıştır. Nitekim, Bakara, 2/30 âyetinin hemen öncesindeki âyet (Bakara. 2/29), Allah, yeryüzünde olanların hepsini insan için yarattığını belirtir. Şu halde, insanın istihlâfı, yeryüzüne hâkimiyet ve orasını yönetmekle ilgilidir. Böylece insana, geniş bir egemenlik alanı verilmiştir.
Bu durumda insan, hiçbir biçimde, Allah'ı temsilen, Allah adına siyasî egemenlik iddiasına kalkışabilecek durumda değildir. Çünkü insanın iradesi, Allah'ın iradesinin temsili aracı değildir.[543]
Allah, dilese, insanlara bedel, yeryüzünde onların yerini tutacak melekler var edebilirdi.[544] Ama Allah, verdikleriyle denemek için insanları yeryüzünün halîfeleri kılmış, onların kimini kimisine derecelerle üstün yapmıştır. Onun cezalandırması hızlıdır. Ama aynı zamanda bağışlar ve merhamet eder.[545] İnsanları yeryüzünde halîfe (hâkim) kılan odur. İnkâr edenin inkârı kendi aleyhinedir. İnkarcıların inkârı, rableri katında yalnızca kendilerine olan gazabı arttırır. İnkarcıların inkârı, hüsrandan başkasını artırmaz.[546] Darda kalanın duasına, kendisine yakardığı zaman karşılık veren, başındaki sıkıntıyı gideren ve insanları yeryüzünün halîfeleri yapan Allah, kendisine eş koşulan bütün varlıklardan üstün ve yücedir.[547]
Bu istihlâf. Yüce Allah'ın bir ümmete (millete), başkalarından sonra hâkimiyet ve istiklâl vermesi, birçok milletleri onun idaresi altında birleştirmesidir.
Devlet ve toplulukların istihlafı bağlamında, Nuh'un ve kavminin durumu, şöylece belirtilir:
"Onu yalancı saydılar. Ama biz, onu ve gemide beraberinde bulunanları kurtardık. Onları ötekilerin yerine geçirdik. Âyetlerimizi yalanlayanları suda boğduk. Uyarıları dinlemeyenlerin sonlarının nasıl olduğuna bir bak."[548]
Hz. Hûd peygamber olarak gönderildiği Âd kavmini şöyle uyarıyordu:
"Size rabbimin sözlerini bildiriyorum. Ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Sizi uyarmak üzere, aranızdan bir adam aracılığıyla rabbinizden size bir haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? Allah'ın sizi Nuh'un milleti yerine getirdiğini ve yaratılışça onlardan daha üstün kıldığını hatırlayın. Başarıya erişebilmeniz için Allah'ın nimetlerini anın."[549]
Hz. Hûd, aynca onlara şu uyanda bulundu:
'(..} Ben, ancak benim de, sizin de rabbiniz olan Allah'a güvenirim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah ona el koymamış bulunsun. Rabbinı, elbette doğru yoldadır. Eğer yüz çevirirseniz, şüphesiz ben size bana emanet edilen mesajı bildirdim. Rabbim sizden başka bir milleti yerinize getirebilir. Ona hiçbir şey de yapamazsınız. Doğrusu rabbim herşeyi koruyandır."[550]
"Allah'ın sizi Âd milleti yerine getirdiğini, ovalarında köşkler kurup dağlarında kayadan evler yonttuğunuz yeryüzünde yerleştirdiğini hatırlayın. Allah'ın nimetlerini anın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak kanşıklık çıkarmayın."[551] Ama onlar bu uyanlan dinlemedikleri için feci sonları geldi çattı."[552]
Sihirbazlar Hz. Musa'nın mucizesini görüp Allah'a inandıktan sonra, Firavun milletinin ileri gelenleri,
"Musa'yı ve milletini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla başbaşa bıraksınlar diye mi koyveriyorsun?" dediler. Firavun, onlara şu cevabı verdi: "Onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz, onları ezecek üstünlükteyiz." Hz. Musa ise, milletine şöyle seslendi: "Allah'tan yardım dileyin ve sabredin. Yeryüzü, şüphesiz Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Sonuç, Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır." Milleti, ona şu karşılığı verdi. "Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyet çektik." Hz Musa şunlan söyledi: "Rabbinizin düşmanlannızı yok etmesi ve yeryüzünde sizi onlann yerine geçirmesi umulur. O zaman nasıl davranacağınıza da bakar."[553] Yüce Allah, Firavun ve yandaşlarına sıkıntılar verdi; onları sınadı, sonunda yoketti. Hor görülen yahudileri, bereketli kıldığı yerin doğularına ve batılarına mirasçı kıldı. Allah'ın İsrailoğullarına verdiği güzel söz, sabırlarına karşılık böylece yerine geldi. Firavun ve milletinin yaptığı ve yükselttikleri yıkıldı."[554]
Hz. Peygamber'e ve kavmine de, Allah'ın uyarılarını dinlemeleri konusunda, benzer hatırlatmalar yapılır: "Rabbin müstağni ve rahmet sahibidir. Dilerse, sizi başka bir milletin soyundan getirdiği gibi, sizleri yokeder, dilediğini yerinize getirir. Size vadedilen, mutlaka yerine gelecektir. Siz onu, âciz kılamazsınız. De ki: Ey milletim! Durumunuzun gerektirdiğini yapın. Doğrusu ben de yapacağım. Sonucun kimin için hayırlı olduğunu göreceksiniz. Zulmedenler, şüphesiz kurtulamazlar."[555]
"Allah, içinizden inanıp yararlı iş yapanlara, onlardan öncekileri halef (güç ve iktidar sahibi) kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, onlar için beğendiği dini temelli yerleştireceğine ve korkularını güvene çevireceğine dair söz vermiştir. Çünkü onlar bana kulluk eder, hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar. Bundan sonra inkâr eden kimseler, artık yoldan çıkmış olanlardır. Namaz kılın, zekat verin, peygambere itaat edin ki, size merhamet edilsin. İnkâr edenlerin, bizi yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanmayasın. Varacakları yer ateştir. Ne kötü dönüş yeridir."[556]
[557]
Bu tür irtihlâf, devlet başkanları için söz konusudur. Bireylerin istihlafı bağlamında, Hz. Davud, örnek verilir: "Ey Davud! Şüphesiz seni, yeryüzünde halîfe (hükümran, iktidar sahibi) kıldık. Öyleyse, insanlar arasında adaletlice hüküm ver, hevese uyma. Yoksa seni, Allah yolundan saptırır. Doğrusu, Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin azap vardır."[558]
Bu âyet, iktidar sahiplerinin kendi arzu ve heveslerine, istek ve tutkularına göre değil, adalet esaslarına göre yönetmelerini açıkça vurguluyor.
Bilindiği üzere Hz Davud, dini ve siyasi otoriteleri birleştiren, hem bir peygamber, hem de İbranilerin başında bir hükümdardı.[559]
Bireylerin istihlafı için, ayrıca imâm[560] ve melik [561] sözcükleri de kullanılır.
[562]
"Emir sahipleri" anlamındadır. Bilindiği üzere emir sözcüğü, iktidar ve yönetim anlamındadır. Ülülemr, veliy-yu’l-emr'in çoğuludur.
Kur'an-ı Kerim'de ülü’l-emr tabirinin geçtiği âyetlerden birinde, onlara itaat emri yer alır:
"Ey inananlar! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara (ülülemr'e) itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, -Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız- onun çözümünü Allah'a ve Peygamber'e bırakın. Bu, hayırlı ve netice itibariyle en güzeldir."[563]
Ülü’l-emr tabirinin geçtiği bu âyetten önceki âyet, emanetlerin ehline verilmesi ve adaletli hüküm verilmesini istemektedir. Nisa. 4/59 âyeti, bunun devamı niteliğinde, itaat konusunu ele almakta ve itaatin Allah'a, Peygamber'e ve ülü’l-emr'e gösterileceğini, çekişme durumunda çözümün, Allah'a ve peygamber'e götürülerek bulunacağını belirtmektedir. Nisa, 4/60 âyeti ise, Kur'an'a ve önceki kitaplara inandıklarını iddia eden bazılarının, putların (tâgût'un) önünde muhakeme olunmalarını istediklerini açıklıyor. Bu durumde peşpeşe gelen bu üç âyetin, öncelikle, "kamu işleri"ni ele aldığını düşünebiliriz: işin ehline verilmesi, adaletli hüküm verme, ülülemr'e itaat edilmesi. Ayette geçen ülülemr ifadesi de öncelikle, kamu/siyaset işlerini yürütenler biçiminde anlaşılabilir.
Daha sonraki âyetler (Nisa, 4/61-64) ise, münafıkların itaatsizliklerini dile getirmekte ve peygamberlerin itaat edilmek üzere gönderildiklerini belirtmektedir.
Nisa, 4/65 âyeti, konuyu daha da pekiştiricidir.
Nisa, 4/69 âyeti ise, Allah'a ve Peygamber'e itaat edenlerin, Allah'ın nimete eriştirdiği peygamberler, dosdoğru olanlar, şehidler ve iyilerle beraber olacağını anlatıyor.
Ülü’l-emr sözcüğünün geçtiği ikinci âyette ise, düzeni temsil eden ülü’l-emr'e itaat ile düzensizliği temsil eden şeytanın izinden gitme, birbirine karşıt iki durum olarak sunulur:
"Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu yayarlar. Halbuki o haberi Peygamber'e veya kendilerinden buyruk sahibi olanlara (ülü’l-emr'e) götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yetenler, onu bilirdi. Allah'ın size bol nimeti ve rahmeti olmasaydı, pek azınız bir yana, şeytana uyardınız."[564]
Ayetlerde geçen bu ülü’l-emr'in kim olduğu konusunda gelenekçi açıklama, başlıca şu hususları vurgular:
1) Ülü’l-emr, Hz. Peygamber (s.a.) dönemindeki emirlerdir,
2) Ehl-i beyt imamlarıdır,
3) İyiliği emredenlerdir,
4) İbn Abbas'a göre, fukaha ve Allah'a itaat eden din ehlidir.
Otoriteleri, halkın ve seçkinlerin, hem dış, hem iç dünyaları konusunda geçerlidir.
Otoriteleri herkesin yanlızca dış dünyalarında geçerlidir.
Seçkinlerin yanlızca iç dünyalarında otoriteleri vardır.
Otoriteleri, yalnızca halkın iç dünyalarında geçerlidir."[565]
İbn Teymiye ise, ülülemr'in, ümera (siyasi-askeri önderler) ve ulema (bilginler) olduğu yorumunu yapar.[566]
Tasavvuf ehli, ülülemr'i, meşâyih (şeyhler) biçiminde anlamaya çalışır.
Konuyu siyasi alana kaydıran bazı açıklamalara göre ise, ülü’l-emr, doğrudan hükümet (yürütme organı) olarak düşünülebilir.
Görüldüğü gibi, Kur'an'da iki âyette yer alan ülü’l-emr tabiri, değişik birtakım yorumlara konu olmuştur. Ancak, genişletici bir yorumla "her alanda yetkin kişiler/otoriteler" biçiminde anlaşılması halinde, siyasetten tasavvufa, ilimden askeri işlere kadar geniş bir çerçeveye yerleştirilebilir.[567]
Selâta, nüfuz ve etki altına almak demektir.[568] Sultan sözcüğü de, bu kökten türemiştir.
Sultan kelimesi Kur'an'da otuzyedi yerde geçmektedir. Soyut anlamda kullanılmış ve kişilere böyle bir unvan verilmemiştir. Birkaç yerde "mubin" (apaçık) sıfatıyla, "apaçık/tartışmasız delil/güç" anlamında kullanılmıştır.
[569]
Bir kişinin, başka bir kişiyi emri altına alması anlamında yer alır:
"İş olup bitince şeytan şöyle dedi: "Doğrusu Allah size gerçek bir söz vermişti. Ben de size söz vermiştim, ama sonra caydım. Esasen sizi zorlayacak bir sultan'ım (=nüfuzum ,gücüm) yoktu. Sadece çağırdım, siz de geldiniz. Öyleyse beni değil, kendinizi kınayın. (..)"[570]
"And olsun ki İblis, onlar hakkındaki görüşünü doğru çıkartmış, inananlardan bir topluluk dışında hepsi ona uymuşlardı. Oysa İblis'in onlar üstünde bir sultan’ı (=nüfuzu) yoktu.(..)"[571]
"Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresini aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin! Ama Allah'ın verdiği bir sultan (=güç) olmaksızın geçemezsiniz ki! "[572]
"Allah şöyle dedi: Benim gerekli kıldığım dosdoğru yol budur. Kullarımız üstünde senin bir sultan'ın (=nüfuzun) olamaz. Sana uyan sapıklar hariç."[573]
"Doğrusu benim mü'min kullarım üstünde senin bir sultan'ın (=hakimiyetin) olamaz. Rabbin vekil olarak yeter."[574]
"De ki: Rabbim! Beni sokacağın yere hoşnutluk ve esenlikle sok. Çıkaracağın yerden de esenlikle çıkar. Katından beni destekleyecek bir sultan (=güç) ver."[575]
"(..) İkinize bir sultan (=kudret) vereceğiz ki onlar size el uzatamayacaklar."[576]
"Malım bana fayda vermedi. Sultanım (=gücüm) da kalmadı."[577]
Sultan kelimesi Kur'an'da daha çok delil ve kanıt (hüccet) anlamında kullanılır. Şu âyetleri, örnek alabiliriz:
"Allah'a koştuğunuz ortaklardan nasıl korkarım? Oysa siz, Allah'ın hakkında size bir sultan (=delil) indirmediği bir şeyi ona ortak koşmaktan korkmuyorsunuz.(..)"[578]
"And olsun ki Musa'yı Firavun ve erkânına mucizelerimizle ve apaçık bir sultan (=delil, kanıt, belge) ile gönderdik. (..)"[579]
"Yoksa onlara ortak koşmalarını söyleyen bir sultan (=delil/kanıt) mı indirdik?"[580]
"Süleyman kuşları araştırarak şöyle dedi: Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı? Bana apaçık bir sultan (=delil) getirmelidir. Yoksa onu, ya şiddetli bir azaba uğratırım, yahut keserim."[581]
Bu anlamda daha pek çok örnek vardır.[582]
Sultan sözcüğünün üçüncü anlamı, aleyhte ferman ve izindir:
[583]
"Ey inananlar! Mü'minleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin. Allah'ın aleyhinize apaçık bir sultan (=ferman) vermesini mi istersiniz?"[584]
Sultan sözcüğü, aynca yetki anlamına gelir:
"Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Haksız yere öldürülenin velisine bir sultan (=yetki) tanımışızdir. Artık o da aşırı gitmesin. Zira kendisi ne de olsa yardım görmüştür."[585]
Görüldüğü gibi, sultan sözcüğü, Kur'an'daki kullanımlarının hiçbirinde siyasi bir içeriğe sahip değildir. Siyasi anlam kazanışı, çok sonraları, özellikle Abbasiler döneminde gerçekleşmiştir.[586]
Melik ve melik kelimeleri, "mülk" kökünden türemiştir. Melik kelimesi ve çoğulları onbeş, melîk ise bir yerde geçer.
Kur'an'da melik kelimesi, bir yandan evreni yöneten Allah'ın sıfatı olarak, öte yandan da insanları yöneten hükümdar anlamında kullanılır:[587]
Melik, yüce Allah'ın kudretiyle ilgili güzel isimlerinden biridir. Kur'an'da Allah'ın bir sıfatı olarak kullanılan melik kelimesi üç biçimde yer alır:[588]
Başka sıfatlar sayıldıktan sonra, Allah'ın yüceliğini anlatmak üzere kullanılır:
"el-Meliku'1-Hak (gerçek hükümdar) olan Allah yücedir.(..)"[589]
"el-Meliku'1-Hak (gerçek hükümdar) olan Allah yücedir. Ondan başka tanrı yoktur. O, yüce Arş'ın sahibidir."[590]
Bu ikili, öncesinde ve/veya sonrasında pekçok ilâhi sıfat sayılırken kullanılır:
"O, kendisinden başka tanrı olmayan, melik (=hükümran), kuddûs (=çok kutsal), esenlik veren (=selâm), güvenlik veren (=mü'min). görüp gözeten (=müheymin.), güçlü (=aziz), buyruğunu her şeye geçiren (=cebbâr) ve ulu (=mütekebbir) olan Allah'tır. Allah, müşriklerin koştukları ortaklardan münezzehtir."[591]
"Göklerde olanlar ve yerde bulunanlar, melik {=hükümran), kuddûs (=çok kutsal), güçlü (=aziz) ve hikmet sahibi (=hakim) olan Allah'ı tesbih ederler."[592]
"De ki: İnsanlardan ve cinlerden, insanların gönüllerine vesvese veren o sinsi vesvesecinin şerrinden, rabbu'n-nâs (=insanların rabbi), meliku'n nâs (=insanların hükümranı), ilâhu’n nâs (=insanların tanrısı) olan Allah'a sığınırım."[593]
"Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. Ondan başka tanrı yoktur. O, yüce Arş'ın sahibidir."[594]
"(..) İşte bu Rabbiniz olan Allah'tır. Mülk (hükümranlık) onundur. Ondan başka tanrı yoktur. Böyleyken nasıl olur da onu bırakıp başkasına yönelirsiniz?"[595]
Kur'an'daki "melîk" kelimesi de yüce Allah'ın bir özelliği olarak belirtilmiştir:
"Allah'a karşı gelmekten sakınanlar (muttekiler), güçlü melîk'in (=hükümdarın) katında, yüksek bir derecede cennetlerde ferahlık ve aydınlık içindedirler."[596]
Kur'an'da melik kelimesinin kullanıldığı ikinci anlam, insanların hükümdarı/kralı anlamıdır. Bu anlamdaki melik kelimesi, bazan olumlu, çoğu zaman ise olumsuz çağrışımlar uyandıracak biçimde kullanılır:[597]
İyi hükümdarların başında nebi-melik (peygamber-kral) sıfatını taşıyan Hz. Davud gelir:
"Ey Davud! Şüphesiz seni yeryüzünde halife (hükümran) kıldık. Öyleyse insanlar arasında adaletli hüküm ver, hevese uyma, yoksa bu seni Allah yolundan saptırır. Doğrusu, Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin azap vardır."[598]
[599] Oğlu Süleyman'ı da kendisine mirasçı kılmıştır.[600] Şu halde Hz Süleyman da nebi-melik sıfatını taşıyan bir peygamberdir.
Hz Musa'dan sonraki İsrailoğulları, nebi (peygamber) ve melik sıfatlarını taşıyan ayrı insanlara muhatap olmuştu:
"Musa'dan sonra İsrailoğuîlannın ileri gelenlerini görmedin mi? Peygamberlerinden birine, 'Bize bir melik (=hükümdar) gönder de Allah yolunda savaşalım.' demişlerdi. 'Ya savaş size farz kılındığında gitmeyecek olursanız?' demişti. 'Memleketimizden ve çocuklarımızdan uzaklaştırıldığımıza göre, niye Allah yolunda savaşmayalım?' demişlerdi. Ama savaş onlara farz kılınınca, az bir kısmı müstesna yüzçevirdiler. Allah zâlimleri bilir. Peygamberleri onlara, 'Şüphesiz Allah size, Tâlût'u melik (=hükümdar) olarak gönderdi.' dedi. 'Biz mülke (=hükümdarlığa) ondan lâyık iken ve ona malca da bir bolluk verilmemişken bize hükümdar olmaya o nasıl lâyık olabilir?' dediler. Doğrusu Allah size onu seçti, bilgice ve vücutça gücünü arttırdı' dedi. Allah mülkü (hükümdarlığı) dilediğine verir. Allah her şeyi kaplar ve bilir."[601]
[602]
Zülkarneyn de iyi hükümdarlar arasında sayılır. Ancak onun melik olup olmadığı belirtilmez. Haksızlık yapanları cezalandırmış, iyileri ödüllendirmiştir. İnsanları Ye'cuc ile Me'cuc'un bozgunculuğundan kurtarmıştır.[603]
Kur'an'da Hz. Yusuf’la ilgili anlatımda, o dönemdeki Firavun için "melik" kelimesi kullanılmıştır. Firavun, kötü ve zâlim hükümdarların en başta gelen örneğidir:
"Melik (=hükümdar) 'Ben, yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yediğini; yedi yeşil başak ve bir o kadar da kurumuş başak görüyorum. Ey ileri gelenleri Eğer rüya yormasını biliyorsanız, bu rüyamın yorumunu yapın.' dedi."[604] "(..) Melik (=hükümdar) 'Onu bana getirin.' dedi. (..}"[605]
"Melik (=hükümdar), 'Onu bana getirin, yanıma alayım' dedi. (..)"[606]
Görüldüğü gibi, bunlarda ve izleyen 72. ve 77. âyetlerde, Hz. Yusuf döneminin Firavun'una "melik" kavramı kullanılmıştır.
Bazı melik'ler, zayıfların mallarına el koyarlar:
"Gemi, denizde çalışan birkaç yoksula aitti. Onu kusurlu kılmak istedim. Çünkü peşlerinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir melik (=hükümdar) vardı."[607]
Meliklerin bir bölümü ise, saltanatlarını pekiştirmek uğruna, girdikleri şehri bozar ve onurlu insanlarını ezerler; Sebe melikesi Belkıs, bunu şöyle belirtir:
"Kraliçe (melike) dedi ki: Doğrusu, melikler (=hükümdarlar) bir şehre girdikleri zaman orasını bozarlar, onurlu kimselerini aşağılık yaparlar. Onlar işte böyle davranırlar."[608]
Hz. Musa, milletinin "bağımsız/egemen devlet ve toplum" oluşunu "melik" tabirini kullanarak anlatır:
"Musa milletine şöyle dedi: Ey milletim! Allah'ın size olan nimetini anın; içinizden melikler çıkarmış ve sizi melikler (=hükümdar) yapmıştı. Dünyalarda kimseye vermediğini size vermişti."[609]
Râgıb el-Isfahânî'nin belirttiğine göre, bu âyetteki "melik", "siyasette yetkin güç ve kuvvet" anlamından türemiştir. Çünkü hepsi yönetim işini üstlenmiş anlamında değildir. Zira bu hikmete aykırıdır. Nitekim şöyle denir:
"Reislerin çokluğundan hayır gelmez."[610]
Kur'an'da melik kelimesinin bu kullanımlarından, hükümdarların bireysel siyasi davranışlarının önem kazandığı, yönetim sisteminin ikinci planda olduğu sonucu çıkarılabilir.[611]
Seyyid (ç. sâdât) kelimesi, Kur'an'da biri çoğul olarak üç yerde geçer. Sevâd kökünden türemiştir. Sevâd, kalabalık topluluk anlamına gelir. Seyyid ise, topluluğu yöneten anlamındadır. "Seyyidu'1-kavm," topluluğu yöneten kişi demektir. Bir topluluğu yöneten kişinin iyi ahlaklı olması gerektiğinden, erdemli kişilere de seyyid denmiştir.[612] Kur'an'da geçen seyyid kelimesi, üç anlamda kullanılır.[613]
Evin reisi konumunda olduğundan kocaya seyyid denmiştir:
"İkisi de kapıya koştu, kadın arkadan Yusuf’un gömleğini yırttı. Kapının önünde kadının seyyidine (kocasına) rastladılar. (..)"[614]
Seyyid sözcüğü, beyefendi ve kibar anlamında kullanılır:
"Mabedde namaz kılarken melekler ona seslendiler: Allah sana, Allah'ın emriyle tasdik eden, seyyid (=efendi), iffetli ve iyilerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeler."[615]
Kâfirlerin cehenneme gidecekleri, koruyucu ve yardımcı bulamayacakları, Allah'a ve peygamber'e itaat etmediklerine pişman olacakları belirtildikten sonra, şu sözleri yer alır:
"Derler ki: Rabbimiz biz seyyidlerimize (=yöneticilerimize) ve büyüklerimize itaat etmiştik. Fakat onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz onlara iki kat azap ver, onları büyük bir lanete uğrat."[616]
Buradan, siyasî önderlerin toplum gözünde örnek alınan kişiler oldukları anlaşılır.
[617]
Vekil kelimesi, Kur'an'da yirmidört yerde geçer. Tevkil ile kökteştir. Tevkil, başkasına güvenmek ve onu kendi
yerine geçirmek demektir. Vekil de bu anlamla yakından igilidir, güvenilen ve birinin yerine geçirilen kişi anlamına gelir.[618]
Kur'an'da vekil kelimesi, iki biçimde kullanılır.[619]
[620]
"(..) Dediler ki: Allah bize yeter. O ne güzel vekildir."[621]
Allah'ın yaratıcılığı ve peygamberi koruyuculuğuyla birlikte, her şeye vekil olduğu da anlatılır:
"İşte rabbiniz, Allah budur. Ondan başka tanrı yoktur, her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse ona kulluk edin. O herşeye de vekildir."[622]
"Müşriklerin 'ona bir hazine indirilmeli veya yanında bir melek gelmeli değil miydi?' demelerinden kalbin daralır ve belki de sana vahyolunanın bir kısmını terkedecek olursun. Sen ancak bir uyarıcısın. Allah her şeye vekildir."[623]
"Allah her şeyi yaratandır. O her şeye vekildir."[624]
Allah'a güvenilmesi, evrene egemenliği ve mü'minleri koruyuculuğundan sonra, Allah'ın vekil olarak yeterli oluşu belirtilir:
"Onlara aldırış etme. Allah'a güven, vekil olarak Allah yeter."[625]
"Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter."[626]
"Benim mümin kullarım üstünde senin bir hâkimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter."[627]
"İnkarcılara ve münafıklara itaat etme. Allah'a güven. Vekil (=güvenilecek) olarak Allah yeter."[628]
dedi. [629]
"Musa şöyle dedi: Bu, seninle benim aramda. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım, bir kötülüğe uğramayacağım. Söylediklerimize Allah vekildir."[630]
Vekil olarak Allah yettiğine göre, başkası vekil tutulamaz:
"Musa'ya kitap verdik. Beni bırakıp başkasını vekil edinmeyesiniz dîye onu İsrailoğullanna doğruluk rehberi kıldık."[631]
"O, doğunun ve batının Rabbidir. Ondan başka tanrı yoktur. Öyleyse onu vekil tut."[632]
Vekil sözcüğü, insanların çeşitli durumlarını anlatmak için de kullanılır.[633]
"De ki: Ey insanlar! Rabbinizden size gerçek gelmiştir. Doğru yola giren ancak kendisi için girmiş ve sapıtan da kendi zararına olarak sapıtmiştır. Ben sizin vekiliniz (=bekçiniz) değilim."[634]
"Rabbiniz sizi daha iyi bilir. Size dilerse merhamet eder, dilerse azap eder. Biz sizi onlara vekil olarak göndermedik."[635]
"Allah dileseydi puta tapmazlardı. Seni onlara koruyucu yapmadık, onlann vekili (=sözcüsü) de değilsin."[636]
"Allah'ı bırakıp da dostlar edinenlerin istediklerini Allah gözetlemektedir. Sen onlara vekil (=sözcü) olmağa memur değilsin."[637]
"İşte siz dünya hayatında onları (=hainleri) savunuyorsunuz, ama kıyamet günü onları Allah'a karşı kim savunacak veya onların vekili (=sözcüsü) kim olacak."[638]
"Hevesini kendine tanrı edineni gördün mü? Ona sen mi vekil (=sözcü) olacaksın?"[639]
Allah'ın vahiy bildirimine karşı duracak birinin bulunmayacağını anlatırken kullanılır:
[640]
Vekil sözcüğüne, kefil anlamı da verilmiştir. Vekil, daha geniştir. Çünkü her kefil, vekildir, ama her vekil kefil değildir. [641]
Görüldüğü gibi, Kur'an'da vekil sözcüğünün beşerle ilgili kullanımı, Hz. Peygamber dahil hiçbir peygamberin bile Allah'ın yerine iş yapma ve vekili olma yetkisinin bulunmadığını açıkça gösterir. Buna göre insan, Allah'ı temsilen, siyasî egemenlik iddiasına kalkışamaz.[642]
Vezir kelimesinin türediği v z-r kökü, yüklenmek, yük taşımak ve yardımcı olmak anlamlarına gelir.
Vezir kelimesi, Kur'an'da iki âyette yer alır. Her iki âyette de, Hz Harun'un Hz Musa'ya yardımcı oluşu anlatılır:
"Firavun'a git, doğrusu o azmıştır. Musa şöyle dedi: Rabbim! Göğsümü genişlet (beni ferahlat), işimi kolaylaştır. Dilimin bağını çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir (yardımcı/destekçi) yap, beni onunla destekle, onu görevime ortak kıl ki, seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz sen bizi görmektesin."[643]
"Andolsun ki Musa'ya kitap verdik, kardeşi Harun'u da kendisine vezir yaptık."[644]
Bu âyetlerde Hz. Musa'nın, özellikle Firavun’la yaptığı tevhid mücadelesinde en büyük yardımcısının Hz Harun olduğu belirtilir. Kelimenin bu yardımcı olmak ve yüklenmek anlamlarından hareketle, daha sonraki dönemlerde özellikle siyasi önderin yardımcısı biçiminde siyasi bir anlam kazanmıştır.[645]
Cebbar kelimesi Kur'an'da on yerde geçer. Aşırılık belirten bu kelimenin türediği cebr; biraz zorlama/baskı (kahr) yaparak (bastırarak) bir şeyi düzeltme (ıslah), işleri düzeltme, istediğini yaptırma konusunda insanlara baskı yapma (zorlama) anlamlarına gelir. Aynı kökten türeyen icbar, zorlama, mecbur etme demektir.[646]
Cebbar, Allah'ın, kudretiyle ilgili güzel isimlerinden biridir. Buyruğu geçerli anlamıyla, yalnızca bir yerde kullanılır:
"O, kendisinden başka tanrı olmayan, hükümran (=melik). çok kutsal (=kuddûs), esenlik veren (=selâm), güvenlik veren (=mü'min), görüp gözeten (=müheymin), güçlü (=aziz), Cebbar (=buyruğunu her şeye geçiren), ulu (=mütekebbir) olan Allah'tır. Allah putperestlerin koştukları eşlerden münezzehtir."[647]
Bu âyetteki cebbar, iki şekilde açıklanır:
1) Sonsuz nimetleriyle insanları destekleyen anlamındadır.
2) İnsanları istediğine zorlayan anlamındadır.[648]
"Ey Yahya! Kitaba kuvvetle sarıl deyip daha çocukken ona hikmet, katımızdan yumuşak kalplilik ve safiyet (iç temziliği) verdik. O, Allah'tan sakınan ve anasına-babasına karşı iyi davranan bir kimseydi, başkaldıran bir cebbar (=zorba) değildi."[649]
"Çocuk şöyle dedi: Ben şüphesiz Allah'ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe namaz kılmamı, zekât vermemi ve anneme iyi davranmamı emretti. Beni bedbaht bir cebbar (=zorba) kılmadı. Doğduğum günde, dirileceğim günde bana selâm olsun."[650]
Mukâtil bin Süleyman, her iki âyetteki cebbar kelimesine, Allah'a ibadetten uzak duran, ona isyan eden anlamını verir.[651] Ancak bu açıklama âyetlerin bağlamıyla pek uygunluk göstermez.[652]
Hz. Musa, kutsal toprağa girmelerini isteyince, kavmi oradaki halkın zorba olduğunu ileri sürdü:
"Ey milletim! Allah'ın size yazdığı kutsal yere gidin, ardınıza dönmeyin, yoksa kaybedenler olarak dönersniz demişti. Dediler ki: Ey Musa! Orada cebbar (=zorba) bir millet vardır, onlar oradan çıkmadıkça biz oraya girmeyeceğiz, eğer çıkarlarsa biz de gireriz."[653]
Haksız yere adam öldürme eyleminde bulunanlara da cebbar sözcüğü kullanılır:
"Hûd onlara şöyle dedi: (..) Yakaladığınızı cebbarca (=zorbaca) mı yakalarsınız ? (..)"[654]
Bu âyetteki cebbar insanları haksız yere öldüren (=kattâl) olarak da yorumlanır.[655]
"Musa, ikisinin de düşmanı olan kimseyi yakalamak isteyince ‘Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi bana da mı kıymak istiyorsun? Sen ıslah edenlerden olmak değil, ancak yeryüzünde bir cebbar (=zorba) olmak istiyorsun.' dedi."[656]
Cebbar, kök anlamına uygun olarak zorlayıcı ve ceberut anlamında kullanılır:
"Onların dediklerini biz daha iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir cebbar (=zorba) değilsin; söz verdiğim günden korkanlara Kur'an'la öğüt ver."[657]
Âd kavmi, Allah'ın âyetlerine uyacağına, peygamberi dinlememiş ve inatçı zorbaya boyun eğmiştir:
"İşte bu, rablerinin âyetlerini bile bile inkâr eden, peygamberlerine kafa tutan ve her cebbar anîd'in (=inatçı zorbanın) emrine uyan Âd milletidir."[658]
İnatçı zorbaların sonu hüsrandır:
"Peygamberler yardım istediler ve her cebbar anîd (=inatçı zorba) hüsrana uğradı."[659]
Zorbalık anlamındaki cebbar, eksikliğinin, haketmediği bir üstünlük mertebesi iddiasına mecbur ettiği kişiye verilen bir sıfattır. Bu, ancak kınama anlatmak üzere söylenir.[660]
[661]
Bu âyetteki cebbar, gerçeği kabul etmeyen ve ona inanmaktan uzak duran anlamındadır.[662] Mütekebbir kelimesine ise, Allah'a ibadetten uzak duran anlamı verilmiştir.[663]
Âl, anlamca çoğul, görünüşçe tekil bir kelimedir. Ehl sözcüğünden bozmadır veya âle-yeûlu sözcüğünden türemiştir. Âle, kanyakınlığı, görüş, vb ile ilgili olmak demektir. [664] İnsanla kan yakınlığı veya yandaşlık (muvâlât) yoluyla zâti olarak ilgisi bulunmak demektir.[665]
İyiliklerinde ve kötülüklerinde bir başkana (reis) muhtaç olanlar veya başkanın iyilîğinde ve kötülüğünde ona muhtaç olanlara Âl denir. Kavim, âl'den daha geneldir. Çünkü başkanın işlerini yürüttüğü veya başkanın işini yürüten kişilere Kavim denir.[666]
Kur’an’da âl kelimesi, üç anlamda kullanılır: Destekçi ve yandaş, soy, aile.[667]
Âl kelimesinin destekçi ve yandaş (cünd ve etbâ) kavim, taife, erkân, çevre anlamında kullanılışı, özellikle Firavun'la ilgili bazı anlatımlarda yer alır.
"Size işkence eden, kadınlarınızı sağ bırakıp oğullarınızı boğazlayan Firavun âl'inden (yandaşlarından) sizi kurtarmıştık. Bu, rabbinizin büyük bir imtihanıydı. Denizi yanp sizi kurtarmış ve gözlerinizin önünde Firavun âl'ini batırmıştık."[668]
Firavunla ilgili bazı anlatımlar, onun ve çevresinin kötü sonunu, Mekkeli kafirlere hatırlatıcı nitelikte olup, tutumlarını gözden geçirmeye çağırır:
"Bunların tutumu, Firavun âl'inin (kavminin, çevresinin, taifesinin) ve onlardan öncekilerin tutumu gibidir. Âyetlerimizi yalanladılar, Allah da onları günahlarından ötürü yoketti. Allah'ın cezalandırması şiddetlidir."[669]
"Firavun âl'ine (=erkânına) uyarıcılar geldi. Mucizelerimizin hepsini yalanladılar. Bunun üzerine onları, güç ve kuvvet sahibi olana yakışır biçimde yakaladık. Sizin (Mekkeli) kâfirleriniz, onlardan daha mı üstündür, yoksa kitaplarda size bir kurtuluş belgesi mi var?"[670]
Kötülük odağı durumundaki Firavun çevresi, kıtlık ve kuraklığa maruz bırakılmıştır:
"(..) Biz de Firavun âl'ini (=çevresini) ders alsınlar diye, yıllarca kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık."[671]
[672]
Âl kelimesinin Kur'an'daki ikinci anlamı soy ve nesildir:
"Allah; Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini (âlini), İmran ailesini -birbirinin soyundan olarak- âlemlere tercih etti. Allah işitendir, bilendir."[673]
[674]
Âl kelimesinin aile anlamındaki kullanımı, belirtilen ailenin simgesi durumunda bulunan isimle birlikte olur. Bu aileler; Musa ailesi (Âlu Musa)[675], Harun ailesi (Âlu Harun)[676], İbrahim ailesi (Âlu İbrahim)[677] İmran ailesi (Âlu İmran)[678], Yakub ailesi (Âlu Ya'kûb)[679], Lût ailesi (Âlu lût)[680], Davud ailesi (Âlu Davud)[681] olarak yer alır.
Âlu Musa ve Âlu Harun için, nefis anlamı da verilmiştir.[682]
Ehl kelimesi Kur'an-ı Kerim'in en çok kullanılan sözcüklerinden biridir, yirmiyedi yerde geçmektedir. İnsan topluluğu, sahip, ehil ve din anlamlarına kullanlır.[683]
[684]
Ehl kelimesi pek çok âyette halk anlamına kullanılır.
"Size ne oluyor da 'Rabbimiz! Bizi ehli (=halkı) zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, bize bir yardımcı lütfet' diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?" [685]
Ehl kelimesi, halk anlamına geldiği bazı âyetlerde yörenin adıyla veya özelliğiyle birlikte de geçer: Ehlu Medyen[686], Ehlu'I-Karye[687], Ehlu'1-Kura[688], Ehlu'l-Medine[689], Ehlu Yesrib[690] gibi.[691]
Ehl sözcüğü ümmet anlamında kullanılır:
"Ehline (=ümmetine) namaz kılmalarını emret, kendin de onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz, sana nzık veren biziz. Sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanındır."[692]
En çok kullanıldığı anlamlardan biridir.
"(..) Bu, ehli (=ailesi) Mescid-i Haram'da oturmayan kimseler içindir..."[693]
"Karı-kocanın arasının açılmasından endişelenirseniz, erkeğin ehlinden (=ailesinden) bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar düzeltmek isterlerse, Allah onların aralarını buldurur. Doğrusu Allah her şeyi bilen ve haberdar olandır."[694]
"Yeminin keffareti, ehlinize (=ailenize) yedirdiğinizin ortalamasından on düşkünü yedirmek yahut giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğinizde yeminlerinizi tutun.."[695]
Bu anlamda Ehlu'1-beyt terimi, Hz. Peygamber'in ailesini, özellikle eşlerini, hatta bütün beytullah (Kabe kültü) bağlılarını ifade eder:
"Ey Peygamber'in ehl-i beyti (=ev halkı)! Şüphesiz Allah sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak ister."[696]
Bir yerde de eş anlamına kullanılır:
"Musa süreyi doldurunca, ehliyle (=eşiyle) birlikte yola çıktı."[697]
Ehl, çevre ve yandaş anlamına da gelir:
[698]
[699]
"Ehlü'l-kitab’ın çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekememezlikten ötürü, sizi, inandıktan sonra küfre döndürmeyi isterler. Allah'ın emri gelene kadar onlan affedin, geçin. Allah, muhakkak her şeye kadirdir."[700]
[701]
Ehlu'z-Zikr. İki âyette ehl kelimesi, "işi bilen, uzman" anlamında kullanılır:
"Doğrusu senden önce de kendilerine kitaplar ve belgelerle vahyettiğimiz birtakım insanlar gönderdik. Bilmiyorsanız, zikir ehline (=bilenlere) sorun."[702]
Buradaki zikir ehli için, "kitaplılar" anlamı da verilir, çünkü âyetin bağlamı onlarla ilgilidir.[703]
Kök anlamlarından biridir:
"Hiç şüphesiz Allah size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletli hüküm vermenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah işitir ve görür."[704]
"İşte ehlu'n-nâr'in (=cehennemliklerin) bu şekilde tartışması gerçektir."[705]
"İnkâr edenler, gönüllerindeki cahiliye çağının asabiyet ateşini ateşlendirdiklerinde, Allah, Peygamber'ine ve inananlara huzur indirdi, onların takva sözünü tutmalarını sağladı. Onlar bu söze lâyık ve ehil kimselerdi. Allah herşeyi bilmektedir."[706]
"Allah dilemeksizin öğüt alamazlar. O kendisinden korkulmaya daha lâyıktır ve bağışlamaya daha ehildir."[707]
Ehl sözcüğünün din anlamında kullanıldığı da olur:
"Allah 'Ey Nuh! Oğlun senin ehlinden (=ümmetinden: dininden) sayılmaz. Çünkü kötü bir iş yapmıştır. Öyleyse bilmediğin şeyi benden isteme. İşte sana öğüt. Bilgisizlerden olma' dedi."[708]
Bu kelimeye "aile" anlamı da verilmiştir.[709]
Benûn (benîn) kelimesi Kur'an'da onaltı yerde geçer. İbn kelimesinin çoğul biçimidir.
Benûn kelimesi, Kur'an'da gerçek ve mecazî anlamlarıyla iki şekilde kullanılır: oğullar, yandaşlar.[710]
Benûn kelimesi, esas olarak evlat/oğullar anlamına gelir. Bu anlamda pekçok âyette kullanılır:
"Allah size kendinizden eşler var eder. Eşlerinizden de oğullar ve torunlar var eder. (..)"[711]
Evlat sevgisinin insanlara güzel gösterildiği[712], mal ve evladın dünya hayatının süsü olduğu belirtilir.[713]
[714]
Âyetlerin bir bölümünde, benûn kelimesi, dünyevi servet, zenginlik, ekonomik iktidar anlamındaki mal kelimesiyle birlikte kullanılır.
"Kendilerine mal ve benûn (oğullar, yandaşlar) vermekle, iyiliklerde onlar için acele ettiğimizi mi zannederler? Hayır; farkında değiller."[715]
Bundan sonraki âyetlerde mü'minlerin inanç ve davranış özellikleri belirtilir.
"Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima engelleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, ayrıca soysuzlukla damgalanmış kimseye, mal ve benûn'u (=oğulları, yandaşları) var diye aldırış etmeyesin."[716]
"Mal ve benûn (=evlat, destekçi) vermek suretiyle size yardım edecek (etsin) size bahçeler (cennetler) ihsan edecek ve ırmaklar bağışlaycaktır."[717]
"Tek olarak yaratıp, kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan benûn (=oğullar, yandaşlar) verdiğim ve nimetleri yaydıkça yaydığım o kimseyi bana bırak."[718]
"Bunun ardından sizi onlara galip getireceğiz; mallar ve benûn'la (=oğullarla) size yardım edecek ve sizin sayınızı arttıracağız."[719]
[720]
Mal daha özelleştirilerek, en çok sahip oldukları hayvan türleri, hatırlatılır:
"Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının. En'amı (=davarları), benûn'u (-oğulları), bahçeleri ve akarsuları size o vermiştir.!"[721]
Kabile, birbirini kabul edenlerin olşturduğu topluluk demektir. Çoğulu kabîl ve kabâil biçimindedir.[722]
Kur'an'da üç yerde ve çoğul biçimiyle yer alan kabile sözcüğü, insan, melekler ve şeytanla ilgili olarak kullanılır.
İnsan topluluğu anlamındaki kabile, Türklerdeki boy ve oymak karşılığında geçer:
"Ey insanlar! Doğrusu biz, sizleri bir erkek ve bir dişiden yarattık. Sizi milletler (soylar) ve kabileler halinde yarattık ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, ona karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir ve haberdardır."[723]
Âyetteki tanışma, insanların birbiriyle iletişim ve işbirliği içinde olmalarıdır.
Meleklerle ilgili olarak kullanılan "kabîl" sözcüğü ise, değişik yorumlara konu olmuştur:
"Yahut da, iddia ettiğim gibi, göğü tepemize parça parça düşürmeli, ya da Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin."[724]
Bu âyette "karşımıza" biçiminde verilen bölüm, "kabilen" sözcüğüdür. Bunun dışında bu sözcüğü, "cemaat cemaat, topluca" ve "kefil" (gözcü) anlamlarıyla da karşılanır.[725]
[726]
"İnanmayanlar, kötülük (fahişe) yaptıklarında, 'atalarımızı böyle bulduk, Allah da bize bunu emretti' derler. Halbuki Allah fenalığı emretmez, adaleti emreder, her secde yerinde yüzün ona doğrultulmasıni, dinde samimi olarak ona yalvarmayı emreder. Sapıklığı hakedenler, Allah'ı bırakıp şeytanları dost edindikleri ve kendilerini doğru yolda sandıklan için bu duruma düşmüştür. "[727]
Şa'b (ç. şu'ûb), meşhur bir babaya/ataya dayanan çok sayıdaki insan topluluğudur. Bir aileden doğup dallanan kabileler grubu anlamı da vardır.[728] Modern Arapça'da şa'b, halk anlamında kullanılır. Kur'an'da millet (soy) anlamında kullanılmıştır.[729]
Aşiret, on anlama gelen ve tam sayı (aded kâmil) kabul edilen aşr'dan türemiştir. Kişinin kendileriyle çoğaldığı, yani tam sayı oluşturduğu ailesi ve yakınları anlamındadır.[730] Kur'an'da da yakınlar, akrabalar ve aynı kandan olanlar anlamında kullanılmıştır.[731]
Kavim sözcüğü, Kur'an'ın en çok kullanılan kelimeleri arasında yer alır. Kur'an'da üçyüzden fazla yerde geçer.
Kavim sözcüğü, Kur'an'da üç anlamda kullanılır; Soybirliği, topluluk, kimseler.[732]
Kavim kelimesi, Kur'an'ın bazı âyetlerinde soybirliği ve millet anlamında kullanılır.[733] Bu anlamıyla, bazan kavmin adı açıkça verilir: Âd kavmi[734], Semûd kavmi[735] gibi. Bazan da yönetimin başındaki kişi veya peygamber adıyla verilir: Firavun kavmi[736], Musa kavmi.[737]
Kur'an'da geçen kavim sözcüğü, bu kavimlerin medeniyetlerinden ve davranışlarından da söz eder. Gerek bu anlamıyla, gerekse aşağıda belirtilecek anlamlarıyla, geçmişte yaşayan kavim, topluluk ve kişilerin davranışlarından, kurdukları medeniyet ve davranış güzelliklerinden veya çöküşlerinden ibret alınması amacıyla sözedilir.[738]
Kavim sözcüğü, çeşitli özelliklere sahip topluluk, grup, küme ve halkı anlatmak için kullanılır.[739]
Bu anlamdaki kullanımda, özellikle bir topluluğa gönderilen peygamberin adıyla belirtilir: Nuh kavmi[740], Hûd kavmi[741], Salih kavmi[742], Lût kavmi[743], İbrahim kavmi[744], Yunus kavmi[745] gibi.[746]
Kur'an'da kullanılan kavim sözcüklerinin büyük bölümü, olumlu veya olumsuz özellikteki kişileri anlatmak üzere söz konusu edilir: Kavm yûkınûn (inananlar)[747] kavm yü'minun (inananlar)[748] kâvm yakılûn/ yetefekke-rûn/yezzekkerûn (düşünenler)[749], kavm ya'lemûn (bilenler)[750], kavm kâfirun (inkarcılar)[751], kavm zâlimün (zulmedenler)[752], kavm cebbarın (zorbalar)[753], kavm müfsidûn (bozguncular)[754] kavm sâlihûn (iyiler).[755]
Kur'an'da kavim sözcüğünün geçtiği âyetler, örnek bir medeniyetin kurulması yolunda temel ilkeler sunmaktadır. Bu âyetlere göre, şu özelliklere sahip toplumların, toplulukların veya kişilerin medeni olabileceği söylenebilir:[756] İnançlı, bilgili, ince anlayışlı, her durumda aklını kullanan, olayların gerçek sebeplerine ve arka planına nüfuz edip yüzeysellikten kendini kurtaran, olaylardan gerekli dersi almasını bilen, tefekkür eden, kendisinin yararını bilip gözeten, elindeki nimet ve imkânların değerini bilip, ona göre kullanan, şımarıklık ve azgınlığa düşmeyip, şükretmesini bilen toplumlar, topluluklar ve kişiler.[757]
Medeni düzeye ulaşamayan toplumların/toplulukların ve kişilerin özelliklerini de şöylece sıralayabiliriz: İnançsız, bilgisiz, bilinçsiz, anlayışsız, aklını kullanmayan, olayların derinliğine nüfuz edemeyip, yüzeysellikte kalan, gerçekleri göremeyen, bozguncu, haksızlığı ilke edinen, içinde bulunduğu kötü durumun farkında olmayan ve kurtuluş için çare aramayan toplum, topluluk ve kişiler.[758]
Ümmet kelimesi Kur'an-ı Kerim'de altmışdört yerde geçmektedir. Genel olarak topluluk, insan topluluğu anlamına gelmekle birlikte, millet, zaman, önder ve din anlamlarına da kullanılmıştır.[759]
Ümmet kelimesi, hem insan, hem de hayvan toplulukları anlamına kullanılmıştır.[760]
İster kalabalık ve büyük, isterse az sayıda olsun her çeşit insan topluluğu, ümmet kelimesinin en çok kullanıldığı anlamlardan birisidir:
"Rabbimiz! İkimizi sana teslim olanlardan kıl, soyumuzdan da sana teslim olanlardan bir ümmet (soy, sop) yetiştir."[761]
"Sizden iyiye çağıran, doğruluğu/iyiliği emreden ve kötülükten alıkoyan bir ümmet (=topluluk,cemaat) olsun. İşte başarıya erişenler yalnız onlardır."[762]
"Kitap ehlinin hepsi bir değildir. Onlardan geceleri secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okuyup duran ümmet (=gruplar) vardır. Bunlar Allah'a ve ahiret gününe inanır, kötülükten alıkoyar, iyiliklere koşarlar. İşte onlar iyilerdendir."[763]
"Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirilen Kur'an'ı gereğince uygulasalardı, her yönden nimete ermiş olurlardı. İçlerinde orta yolu tutan bir ümmet (=zümre) vardı. Çoğunun işledikleri ise kötü idi."[764]
"Musa'nın kavminden bir ümmet (=topluluk) hakkı gösterir ve ona göre hüküm verirdi. Biz İsrailoğulları'nı, oymaklar halinde oniki ümmete (=topluluğa) ayırdık."[765]
"Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olan ümmetlere (=topluluklara) bizden bir esenlik ve bereketle gemiden in. Ama birçok ümmetleri (=toplulukları) da oyalayacağız, sonra onlara can yakıcı bir azap vereceğiz" denildi."[766]
Ümmet sözcüğü, insan toplulukları yanında, hayvan topluluklarını da anlatır:
"Yerde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da ancak sizin gibi birer ümmettir (=topluluktur). Kitapta biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Onlar sonra Rableri huzurunda toplanacaklardır."[767]
"Allah 'Sizden önce geçmiş cin ve insan ümmetleriyle (=topluluklarıyla) beraber ateşe girin' der. Her ümmet (=topluluk) girdikçe kendi yoldaşına lanet eder. Hepsi birbiri ardından cehennemde toplanınca, sonrakiler öncekiler için 'Rabbimiz' Bizi sapıtanlar işte bunlardır, onlara ateş azabını kat kat ver' derler. Allah 'Hepsinin kat kattır, ama bilmezsiniz' der. Öncekiler sonrakilere, 'Sizin bizden üstünlüğünüz yoktu, kazandığınıza karşılık azabı tadın, derler."[768]
Ümmet kelimesi, Kur'an-ı Kerim'de en çok "millet" anlamında kullanılır:
"Onlar geçmiş birer ümmettir Onlann kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Onların yapmış olduklarından sorumlu değilsiniz."[769]
"İnsanlar tek bir ümmetti Allah peygamberleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. İnsanların ayrılığa düşecekleri hususlarda aralannda hüküm vermek için onlarla birlikte hak kitaplar indirdi. Ancak kitap verilenler, kendilerine belgeler geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden, onda ayrılığa düştüler. Allah, inananları ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah dilediğini doğru yola eriştirir."[770]
"İnsanlar tek bir ümmettiler, sonra ayrılığa düştüler. Şayet Rabbinden daha önce bir takdir gelmemiş olsaydı, aralannda ihtilafa düştükleri şeyler hakkında hüküm çoktan verilmiş olurdu."[771]
Ümmet sözcüğü, süre ve zaman anlamında da kullanılabilir:
"And olsun ki, onlann azabını sayılı bir ümmete (=süreye) kadar ertelesek, 'Onu alıkoyan nedir ?' derler. Bilin ki onlara azap geldiği gün, artık geri çevrilmez. Alaya aldıkları şey onları mahvedecektir."[772]
"Hapisteki iki kişiden, kurtulmuş olanı, nice ümmet (=zaman) sonra Yusuf’ u hatırladı ve "Ben size bunu yorumlayacağım, hele beni gönderin' dedi."[773]
[774]
Ümmet kelmesinin önder (imam) anlamında kullanılışı, yalnızca bir âyette söz konusudur:
"İbrahim, şüphesiz Allah'a boyun eğen ve ona yönelen bir ümmetti (=önderdi); puta tapanlardan değildi."[775]
İbn Kuteybe'nin belirttiğine göre, burada öndere ümmet denlmesinin sebebi, çevresinde toplanmayı sağlaması dolayısıyladır.[776]
Ümmet sözcüğü, din anlamında da kullanılır:
"Doğrusu ümmet (=tevhid dini) olan müslümanlık, bir tek ümmet (=din) olarak sizin dininizdir. Ben de rabbinizim, artık bana kulluk edin."[777]
"Hayır, 'Doğrusu biz babalarımızı bir ümmet (=din) üzerinde bulduk. Biz de onların izlerinden gitmekteyiz' derler."[778]
[779]
[780]
[781]
[782]
1. İbrahim'in Dini (Milletu İbrahim):
"Kendini bilmezden başkası İbrahim'in milletinden (=dininden) yüz çevirmez. And olsun ki, dünyada onu seçtik. Şüphesiz o âhirette de iyilerdendir."[783]
"Dediler ki: Yahudi veya Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız.' Doğruya yönelmiş olan ve Allah'a eş koşanlardan olmayan (=hanif) İbrahim'in milletine (=dinine) uyarız'de."[784]
Bu âyette "İbrahim'in dini" teriminin yanında "hanif terimi de yer almaktadır. Aynı "hanif terimi, Âli İmran, 3/195, Nisa, 4/125, En'am, 6/161, Nahl, 16/123 âyetlerinde de kullanılır. "Hanif terimi" doğru yolu bulan ve Allah'a eş ve ortak koşmayan biçiminde anlaşılır.
"Allah uğrunda gereği gibi cihad edin. O, sizi seçmş, babanız İbrahim'in yolu olan millette (=dinde) sizin için bir zorluk kılmamıştır. Daha önce ve Kur'an'da peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, size müslüman adını veren odur. Öyleyse namaz kılın, zekât verin, Allah'a sarılın. O sizin mevlâ'nızdır. Ne güzel mevlâ, ne güzel yardımcı."[785]
[786]
[787]
"Kendi milletlerine (=dinlerine) uymadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmayacaklardır. De ki: "Doğru yol ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen bilgiden sonra onların heveslerine uyarsan, and olsun ki, Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olur."[788]
[789]
"Yusuf dedi ki: Rabbim'in bana öğrettiği bilgiyle, daha yiyeceğiniz yemek gelmeden size onu yorumlarım. Doğrusu ben, Allah'a inanmayan ve âhireti inkâr eden bir kavmin milletini (=dinini) bırakmışimdır."[790]
[791]
Ashab-ı kehf in şehir halkıyla ilgili olarak millet kelimesi şu âyette geçer:
"Zira onların sizden haberi olursa, ya taşlayarak öldürürler veya milletlerine (=dinlerine) döndürürler. Bu takdirde asla kurtulamazsınız."[792]
"Onlardan ileri gelenler 'Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son millette (=dinde) de bunu işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Kur'an, aramızdan Muhammed'e mi indirilmeliydi?' dediler."[793]
Görüldüğü gibi, millet kelimesi, hem peygamberin dini biçiminde olumlu anlamda, hem de ehl-i kitabın ve diğer batıl inançların dini biçiminde olumsuz anlamda kullanılmıştır. Bu kelime, mutlak olarak değil de, kimin inandığı da belirtilerek âyetlerde yer almıştır.[794]
Karn, aynı zamanda, aynı zaman dilimi içinde, aynı dönemde yaşayan insanlar anlamına gelir. Belli bir yere ve döneme ait nesil, kuşak, halk demektir. Bu anlamıyla tarihin belli bir döneminde yaşamış uygarlık için de kullanılabilir. Karn kelimesinin çoğulu, kurûn'dur.
Toplum anlamını da ifade eden bu sözcüğe, Kur'an'da daha özel bir anlam yüklenmekte ve "karn" sözcüğü ile; güç ve iktidar sahibi kılınmış, bütünüyle ya da kısmen dünya liderliğine getirilmiş bir topluluk kastedilmekte ve bu sözcüğün geçtiği âyetlerin muhtevası içinde, kendi dönemlerinde bu derece güçlü bir konuma gelmiş toplumların bile yıkıma uğramaktan kurtulamadığı vurgulanmaktadır.[795]
Karn/Kurûn kavramları, Kur'an'da daha çok "helak edilme" çerçevesinde ele alınır. Kur'an'da helak konusunun ele alındığı âyetlerden bazısında "karye/kurâ", bazısında da karn/kurûn kavramları kullanılır. Bu, hem bir dil zenginliğidir, hem de toplum-medeniyet ilişkisine dikkat çeker. Buna göre karye/kurâ sözcükleriyle toplumun oluşturduğu medeniyet, karn/kurûn sözcükleriyle ise toplumun kendisi kastedilmiş olmaktadır.[796]
Çeşitli nesillerin helak sebepleri ve yerlerine yeni nesillerin yetiştirilmesini sağlayan unsurlar inkarcılık, günah ve haksızlıktır.[797]
Kurûn'un en önemli helak sebeplerinden birisi, peygamberlerin çağrılarına kulak tıkayıp, inkarcılığa saplanmadır:
"Âd ve Semud milletleri ile Ress'lileri ve bunların arasında birçok nesilleri (kurun) de yerle bir ettik. Her birine misaller vermiştik, ama dinlemedikleri için hepsini kırdık geçirdik."[798]
Firavun ve yandaşlarına da önceki yalanlayanlar gibi helak edileceği bildirilmişti.[799]
Pekçok neslin yokedilme sebebi, günaha batmaları olmuştur:
"Gerçek kendilerine gelince onu yalanladılar. Alaya aldıkları şeyin haberleri kendilerine gelecektir. Onlardan önce nice nesilleri yokettiğimizi görmediler mi? Onları, sizi yerleştirmediğimiz bir şekilde yeryüzüne yerleştirmiş, gökten bol yağmur yağdırmış, altlarından ırmaklar akıtmıştık. Fakat onları günahlarından ötürü yokettik ve ardlarından başka bir nesil yetiştirdik."[800]
"Nuh'tan sonra nice nesilleri yoketmişizdir. Kullarının günahlarından haberdar ve onları gören olarak Allah yeter."[801]
[802] Yine, önceki nesillerin ileri gelenleri yeryüzünde bozgunculuğa engel olmadıkları için helak edilmiştir, kurtulanları pekaz olmuştur.[803]
"Âyetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman inkâr edenler (kâfirler), mü'minlere şöyle der: 'Bu iki takımın hangisinin makamı daha iyi ve yeri daha güzeldir?' Onlardan önce nice nesilleri yokettik ki, onlar varlıkça ve gösterişçe bunlardan daha üstündüler."[804]
"Karun, şöyle dedi: 'Bu servet bana, bendeki bir ilimden ötürü verilmiştir.' Allah'ın önceleri; ondan daha güçlü ve topladığı şey daha fazla olan nice nesilleri yokettiğini bilmez mi? Suçluların suçları kendilerinden sorulmaz."[805]
Çünkü suça/günaha batmışlar, kendi hatalarını görmezler ve kabullenmezler.
"Bu inkarcılardan önce kendilerinden daha kuvvetli olan, sığınacak yer bulmak için diyar diyar dolaşan nice nesilleri yoketmişizdir. Hiç kurutuluşu var mı? Doğrusu bunda, kalbi olana veya hazır bulunup kulak verene ders vardır."[806]
Kur'an'a karşı inatçı davranan millete (Kureyşli müşriklere), daha önceki nesillerin yokedildiği, şimdi onlardan hiçbir ses duyulmadığı ve söz edilmediği belirtilir.[807] Helak gelip çattığında feryat etmeleri kurtuluş sağlamadı.[808]
"Onları, yerlerinde gezdikleri, kendilerinden önce yoketmiş olduğumuz bunca nesiller doğru yola yöneltmedi mi? Doğrusu bunlarda akıl sahipleri için ibretler vardır."[809]
"Kendilerinden önce nice nesilleri yokettiğimizi, onların bir daha kendilerine dönmediklerini görmezler mi ?"[810]
Hz Musa'ya, ilk nesiller yokedildikten sonra açık belgeler (aydınlanma kaynağı, doğruluk rehberi ve rahmet olarak verilen kitap (Tevrat), insanlar düşünsünler diye verilmiştir.[811]
Kureyşli müşriklere şu hatırlatmada bulunulur:
"Onlardan önce nice nesilleri yokettiğimizi görmediler mi? (..) Onları günahlarından ötürü yokettik. Ardlanndan başka bir nesil yetiştirdik."[812]
Hz. Nuh'un gemiden inip yerleşmesi anlatıldıktan sonra şu belirtilir:
"Bunların ardından başka nesiller varettik."[813]
Böylece Nuh kavminin helak edilmesinden sonra, yeryüzünde iktidar başka bir topluma, Semud kavmine, geçmektedir.
"Biz nice nesiller varetmiştik. Üzerlerinden yıllar geçti.(..)"[814]
Hizib, belli bir görüşü benimseyerek başkalarından farklılaşan, güçlü bir gruptur. Hizibin çoğulu, ahzâb'tır.[815]
[816]
Hizib biçimindeki kullanım, grup veya dinî grup anlamındadır:
"Mağaranın içinde onları yıllarca uyuttuk. Sonra iki taraftan (hizib'ten) hangisinin beklediği sonucu iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık."[817]
"Ama insanlar dîn konusunda bölük bölük (börçük) oldular. Her bölük (hizb), kendi tuttuğu yoldan (dar öğretisinden) memnundur."[818]
Bu âyet, öncelikle şu ya da bu yoldaki muhtelif dinî gruplara yani daha önceki vahyi tebliğlerden birini ya da ötekini benimseyen, ama zaman içinde tevhidi yoldan ayrılıp Yahudilik ve Hristiyanlık gibi ayrı isimler altında hizbî bir taassub içine kapanıp katılaşan ve her biri kendi doğmalarına kendi biçimsel, törensel uygulamalarına kıskançlıkla sarılıp, diğer bütün ibadet yollarına (bkz. Hacc, 22/67) karşı en küçük bir hoşgörü göstermekten uzak kalan gruplara işaret etmektedir.
Ayrıca, bu yerleşik ve kurumlaşmış dinlerin kendi içlerinde birliği bozan hizipleşmeye de işaret etmektedir ki bu bütün ümmetler için geçerlidir.[819] Önceki kitabî dinlerde oluşan bölünmelerin, İslam dini içinde oluşmaması için dolaylı bir emir vardır.[820]
İki âyette, hizbullah tabiri geçer; Allah'ın taraftarları anlamına gelir:
"Kim Allah'ı, peygamberini ve mü'minleri dost edinirse, bilsin ki, şüphesiz Allah'tan yana olanlar (hizbullah) üstün gelirler."[821]
[822]
"Allah'a ve âhiret gününe inanan bir milletin, -babaları, oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile- Allah'a ve peygamberine karşı gelenlere, sevgi beslediklerini göremezsin. İşte Allah, imanı bunların kalplerine yazmış (kazımış), katından bir nur ile onlan desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan, temelli kalacakları cennetlere koyar. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnut olmuştur. İşte bunlar, Allah'tan yana olanlardır (hizbullah). İyi bilin ki, saadete erecek olanlar, Allah'tan yana olanlardır."[823]
Şeytan af ümidi vererek insanları ayartır. Zaten o, yandaşlarını cehennem yârânı olmaya çağırır:
"Ey insanlar! Allah'ın verdiği söz, şüphesiz gerçektir. Dünya hayatı aldatmasın. Allah'ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın. Şeytan, şüphesiz sizin düşmanınızdır. Siz de onu düşman bilin. Şeytan kendi yandaşlarını (hızbuhu), çılgın alevli cehnnem yârânı olmaya çağırır."[824]
Münafıkların, Allah'ın gazap ettiği milleti dost edinmelerinin, uhrevi sorumluluğu belirtildikten sonra şu ânlatılır:
"Şeytan onların başlarına dikilip, onlara Allah'ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın yandaşlarıdır (hizbu’ş-şeytan). İyi bilin, şeytanın yandaşları elbette hüsrandadır."[825]
Bundan sonraki âyetlerde, Allah'a ve peygamberine karşı gelenlerin en alçak kimselerle birlikte olduğu, Allah'ın "Ben ve peygamberlerim üstün gelecektir" yazdığı, Allah'ın güçlü ve kudretli olduğu belirtilir. Daha sonra da Allah'tan yana olanların özellikleri anlatılır.[826]
Önceki ümmetlerin inkarcıları için, ahzâb tabiri kullanılır:
"Onlardan önce Nuh milleti, Âd, sarsılmaz bir saltanatın sahibi Firavun, Semûd, Lût milleti ve Eykeliler de peygamberleri yalanlamıştı. İşte onlar da (peygamberlerine karşı) birleşen topluluklardı."[827]
Aynı olay, Firavun ailesindeki inanmış adamın ağzından, yakın çevresi için tekrarlanır.[828]
Hz. İsa, ilâhi mesajını
"Doğrusu Allah, benim de rabbimdir, sizin de rabbinizdir. Artık, ona kulluk edin. Doğru yol budur."
biçiminde tamamladı.
Ama daha sonra ona inananlar arasında bölünmeler oldu:
"Fırkalar, kendi farklı görüşlerini savundular, aralarında anlaşmazlığa düştüler. Vay o büyük günü görecek inkarcıların haline! "[829]
[830] Nesturîler, "İsa, Allah'ın oğludur", Yakubîler "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir", Mulkânîler de "Allah, üçün üçüncüsüdür, Allah tanrıdır, İsa tanrıdır, Meryem tanrıdır." görüşünü[831] savundular.
Âyette Hıristiyanların dini bölünmeleri açık bir biçimde yer almaz. Bu yüzden Muhammed Esed, Kitab-ı Mukaddes'e bağlı olduklarını iddia edenler arasındaki bu anlaşmazlığın, ya yahudilerin yaptığı gibi, bir peygamber olarak onu bütünüyle reddederek, ya da Hıristiyanların yaptığı gibi onu tannlaştırarak ortaya çıktığını belirtir.[832]
A) Kureyş İçindeki Umeyye Oğulları Ve Müttefikleri Mugire Oğulları Ebu Talha Ailesi:
Bazı âyetlerde ahzâb kavramı, Hz Peygamber'e karşı çıkan Kureyş'in Umeyye oğullarını ve müttefiklerini anlatır.[833]
"(..) Hangi topluluk Kur'an'ı inkâr ederse, yeri ateştir.(..)"[834]
Muhammed Esed, buradaki ahzâb'ı, Hz. Peygamber'in karşıtı olan müşrikler biçimindeki anlamayı bir daraltma olarak görür, şunları belirtir: "Ahzâb, ifade ettiği anlam ve. amacı anlamaksızın Kur'an'ın mesajına peşinen muhalefet için örgütlenmiş gruplardır. Ahzâb terimiyle işaret edilen muhalefet örgütlerini, bazı müfessirlerin yaptığı gibi, Hz. Peygamber'e düşmanlıkları doğrultusunda bir araya gelen müşrik Araplarla sınırlı "tarihi" örneklerle özdeşleştirmek, hiç şüphesiz ki, bu âyetin anlam sahasını bir hayli daraltmak olur."[835]
"Kendilerine kitap verdiklerimiz, sana indirilenden memnun olurlar. Karşı gruplar (ahzâb) içinde ise, onun bir kısmım inkâr edenler vardır. De ki: "Ben ancak Allah'a kulluk etmekle ve ona asla ortak koşmamakla emrolundum. Hepinizi yalnızca ona çağırıyorum, Dönüşüm onadır."[836]
"İnkarcılar burada takım takım (ahzâb) bozguna uğramış perişan bir ordudur."[837]
Bundan sonraki âyette, önceki ümmetler peygamberleri yalanlayan kâfirler ve başlarına gelen kötü sonları anlatılır. Böylece, gerçeği kabul etmeyen toplulukların dağılma/bozulma sürecine gireceği, birliklerinin bozulacağı belirtilir.[838]
B) Hendek Savaşında Hz. Peygamber'e Karşı Ebu Süfyan'ın Önderliğinde Birleşen Arap Kabileleri Ve Kureyza Yahudileri:
Ahzâb, asıl kavramını, Hendek Savaşı'nda üç ayrı bölük halinde cephe almış olan Ebu Süfyan önderliğinde birleşen Arap kabileleri ile Kureyza yahudilerinin ittifakından alır.[839]
"Bunlar (içinizdeki savaş engelleyicileri, münafıklar) düşman birliklerinin (ahzâb, müttefik düşmanın) gitmediklerini sanıyorlardı. Bu birlikler tekrar gelmiş olsalardı, kendilerinin çöllerde bedevilerin yanında bulunup, sadece (uzaktan) sizin haberlerinizi sormayı tercih ederlerdi. Aranızda olsalar, ancak pekazı savaşırlardı (savaşır görünürlerdi)."[840]
Bundan sonraki âyette, Resulullah'ın mü'minlere en güzel örnek olduğu belirtilir. Bu âyet, ilk bakışta Hz, Peygamber'in imanını, cesaretini ve kararlılığını örnek almaları tavsiye edilen Medine'nin o ilk savunucularına seslendiği halde, aslında bütün durumlar ve şartlar için geçerli olan zaman üstü bir muhtevaya sahiptir.[841] Medine'yi savunan mü'minler Hz. Peygamber'i örnek alarak düşmanı görünce, iman ve teslimiyetleri arttı.[842]
[843]
Şia sözcüğü, öncelikle grup, fırka, topluluk, birbirine muhalif kişiler anlamına gelir:
"Sonra her toplumdan (şia: topluluk) rahmana en çok kimin başkaldırdığını ortaya koyacağız."[844]
Firavun, Mısır toplumunda ayrımcılık yapıyordu:
"Firavun başa geçti ve halkı fırkalara (şiya') ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bularak onların oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o, bozguncunun biriydi."[845]
"Firavun, insanları Kiptiler ve Yahudiler (İsrailloğulları) diye ikiye böldü. Kiptiler yüksek, İsrailoğulları aşağı sınıftı. "De ki: Üstünüzden ve altınızdan size azap göndermeye ve sizi fırka fırka (şiya’: birbirine muhalif topluluklar) yapıp kiminize kiminizin hıncınızı artırmaya gücü yeten odur. Anılsınlar diye âyetleri nasıl yerli yerince açıkladığımıza bir bak."[846]
[847]
İkinci âyette, dinî bölünme içindekilerle peygamberin ilgisizliği belirtilir:
"Fırka fırka olup (ferrekû dînehum) dinlerini parçalayanlarla (kânû şiya'an) senin hiçbir ilişiğin (yapabilecek bir şeyin) olamaz. Onların işi Allah'a kalmıştır. Yaptıklarını onlara, sonra bildirecektir."[848]
Dinlerini parçalayanların yahudiler, hristiyanlar, sâbiîler ve mecusiler olduğu belirtilir.[849]
Şia sözcüğü, gerek dinî, gerekse siyasî anlamda, yandaş, destekçi, yoldaş anlamında kullanılır:
"Musa, halkının haberi olmadan şehre girdi. Biri kendi adamlarından (min şî'atihi: İsrailoğullarından, halkından), öteki de düşmanı (Kıbtî) olan iki adamı döğüşürken buldu. Kendi tarafından (min şî'atihi) olan kimse, düşmanına karşı ondan yardım istedi. (..)"[850]
Bu âyetteki şia kelimesine "ehil ve neseb (soy),"[851] "ordu"[852] anlamı da verilmiştir.
"İbrahim de şüphesiz Nuh'un yolunda (min şî'atihî) olanlardandı."[853]
"And olsun ki, senden önce çeşitli ümmetlere (şiya'a'l-evvelîn: gelip geçmiş topluluklara) peygamber göndermiştik."[854]
Buradaki şiyâ' kelimesine, fırkalar anlamı da verilmiştir.[855]
"Kendileriyle, arzuladıkları şeyler arasına artık engel (set) konur. Nitekim, daha önce, kendilerine benzeyenlere (bi-eşyâ'ihim = seleflerine; daha önce yaşamış olanlara) de aynı şey yapılmıştı. Çünkü onlar şüphe ve endişe içindeydiler."[856]
"And olsun ki, benzerlerinizi (sizin gibi toplumları) yok ettik. Öğüt alan yok mu?"[857]
Ferik, fırka, tefrika, furkan, teferruk gibi siyasî-dinî kavramların türediği f-r-k.(feraka) kökü; hüküm verme/ayırdetme,[858] ayırma,[859] bölme,[860] ayrılma[861] ve uzaklaş(tır)ma[862] anlamlarına gelir.
F-r-k kökenli kavramlardan bizi ilgilendirenler ferik, fırka, tefrika ve teferruk'tur. Furkan kavramı, daha çok dinî içeriklidir.
Ferik, Kur'an'da pekçok yerde kullanılır. Her çeşit grup, bölük, küme gibi anlamlara gelir.[863]
[864]
Birlik olunması, Allah'ın emridir:
"Toptan Allah'ın ipine sanlın, ayrılmayın (velâ teferrakû). Allah'ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalplerinizi birbirinize ısındırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarındaydınız, sizi oradan kurtardı. Allah, doğruya erişesiniz diye size âyetlerini böylece açıklar."[865]
İyiliğe çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten alıkoyan bir topluluğun bulunması emredildikten sonra, şunlar belirtilir:
"Kendilerine belgeler geldikten sonra ayrılan ve görüş ayrılığına (ihtilaf) düşenler gibi olmayın. Onlara büyük bir azap vardır."[866]
"Allah, Nuh'a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Sana vahyettik; İbrahim'e Musa'ya ve İsa'ya da buyurduk ki: 'Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin. 'Putperestleri (müşrikleri) çağırdığın şey onların gözünde büyümektedir. Allah, dilediğini kendine seçer, kendisine yöneleni de doğru yola eriştirir."[867]
Burada din sözcüğü, daha çok temel inanç konularını içerir (din=itikad). Dolayısıyla, inanç bütünlüğünün bozulması, dinde ayrılık demektir.
Dinde ayrılığa düşmek, müşriklerin de bir özelliğidir, müslümanlar bunlara benzemekten kaçınmalıdır:
"Allah'a yönelerek ona karşı gelmekten sakının, namaz kılın, dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka (paramparça) olan, her fırkasının da kendisinde bulunanla sevindiği müşriklerden olmayın."[868]
Birlik, doğruluk, heveslerden vazgeçiş, Allah'a ve kitabına inanma, adaletli oluş, hem mü'min toplumu dirliğe kavuşturur, hem de başka inanç mensuplarıyla ilişki kurma kapılarını açar:
[869]
Bu âyete göre, Allah inancını yayma ortak noktasında dinler arası diyalog kapıları açık tutulur.
Hz. Peygamber'in, dinde ayrılığa düşenlerle bir ilişiğinin olmadığı açıkça belirtilir:
"Fırka fırka olup dinlerini parçalayanlarla senin hiçbir ilişiğin olamaz. Onların işi, artık Allah'a kalmıştır, yaptıklarını onlara sonra bildirecektir."[870]
Dinde ayrılığa düşmenin sebebi olarak, birbirini çekememe, aralarındaki ihtiras (bağyen beynehum) gösterilir: "Kendilerine ilim geldikten sonra ayrılığa düşmeleri (ihtilaf), ancak birbirlerini çekememezlikten dolayıdır. Eğer belirli bir süre için rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilirdi. Arkalarından kitaba varis kılınanlar da ondan şüphe ve endişe içindedirler."[871]
"(..) Ancak kendilerine kitap verilenler, kendilerine belgeler geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden ayrılığa düştüler."[872]
Gerek dinî bölünme sonucunda, gerekse siyasi, medeni, iktisadi veya askeri alanlarda kurulan birliktelikler, çekişme sonucunda çözülürse, yılgınlık ve güç kaybı kaçınılmaz olur:
"Allah'a ve peygamberlerine itaat edin, çekişmeyin (velâ tenâze'û). Yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız ve gücünüzü kaybedersiniz. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir."[873]
"Zarar vermek, inkâr etmek, mü'minlerin arasını açmak, Allah'a ve Peygamberine karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescid kurup 'Biz yalnızca iyilik yapmak istedik' diye yemin edenlerin yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah şahittir. O mescide hiç girme. İlk günden beri Allah'a karşı gelmekten sakınmak için kurulan mescidde bulunman daha uygundur. Orada arınmak isteyen insanlar vardır. Allah, arınmak isteyenleri sever. Yapısını, Allah'tan sakınmak ve onun hoşnutluğuna ermek için yapan kimse mi daha hayırlıdır; yoksa, yapısını kayacak bir yar kıyısına yapıp da onunla birlikte cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmedenlere doğru yolu göstermez. Yaptıkları bina, kalplerinde bir şüphe ve izdırap kaynağı olmakta -kalpleri paralanana kadar- devam edecektir. Allah bilendir, bilgedir."[874]
Münafıkların yaptığı bu mescid-i dırâr, Hz Peygamber tarafından yıktırıldı, yeri çöplük yapıldı.[875]
Dolmak ve doldurmak anlamındaki m-l-e (mele'e) kökünden gelir. Mele' dolgunluk anlamında masdardır. [876]
En yüksek melekler ve peygamberlerin ruhları anlamındadır.[877] Yüce meclis/topluluk olarak karşılanır. İki âyette geçer:
"Şeytanlar mele-î a'Iâyı (en yüce âlemi/meclisi) dinleyemezler(..)"[878]
"De ki: (..) Melekler (insanın yaratılışını) tartışırlarken, mele-i a'lâ'daki bu olanlar hakkında bir bilgim yoktu."[879]
Mele-i A'lâ, Yüce Allah ile yüksek meleklerin meclisidir.[880]
Mele', bir görüşü paylaşan, göz dolduran grup anlamındadır.[881] Bir toplumun eşrafı, ileri gelenleri, önderleri, asilzadeleri, soyluları, aristokrat tabakası, fikir danışılan kimseleri, beyleri, yöneticileri, kodamanları demektir. Bunlar, toplumun siyasî, ekonomik ve sosyal güç merkezlerini elinde tutan katı gelenekçi bir gruptur.[882] Erkân, kurmaylar, ele başları, iktidar seçkinleri olarak da algılanabilirler.[883]
Peygamberlerin toplumları uyarma görevinin karşısına çıkan mele'nin en önemli özelliği inkarcılıktır. Hz. Hud'a, milletinin inkarcı ileri gelenleri (mele') şöyle dediler:
"Biz senin beyinsiz (aklı kıt) olduğunu düşünüyor, yalancı olduğunu sanıyoruz."[884]
[885] Hz. Nuh'a da kavminin ileri gelenleri, apaçık sapıklık içinde olduğunu söylemişti.[886]
Tüm peygamber kıssalarının -ve özellikle de Hz. İsa ve ondan sonra Muhammed'inkinin- gösterdiği gibi, ilk mü'minlerin çoğu, ilâhî mesajın, kendilerine bu dünyada daha âdil ve eşitlikçi bir toplumsal düzen, âhirette de ebedi mutluluk vadettiği, toplumun aşağı sınıflarına mensup köleler, yoksullar ve ezilenler arasından çıkmıştır. Peygamberlerin üstlendiği görev, bütünüyle bu devrimci niteliği dolayısıyladır ki, kurulu düzeni elinde tutan, toplumun varlıklı ve imtiyazlı kişileri ve grupları katında daima hoşnutsuzluğa yol açmıştır.[887]
"Senin, kendimizden hiç farkı bulunmayan bir insan olduğunu görüyoruz. Daha başlangıçta, sana bizim ayak takımı dışında kimsenin uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizden bir üstünlüğünüz de yoktur. Senin yalancı olduğunu düşünüyoruz. "[888]
Gemiyi yaparken, milletinin inkarcı ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ederlerdi.[889]
"Bu, yediğinizden yiyen, içtiğinizden içen, sizin gibi bir insan. Kendiniz gibi bir insan. İtaat ederseniz, hüsrana uğrayacağınıza hiç şüphe yoktur. Öldüğünüz, toprak ve kemik yığını olduğunuz zaman, tekrar dirilmenizle sizi tehdit mi ediyor? Oysa tehdit edildiğiniz bu durum, ne kadar, hem de ne kadar uzak! Hayat, ancak bu dünyadakidir. Ölürüz ve yaşarız, tekrar diriltilmeyiz. Bu, Allah'a karşı yalan uyduran birinden başkası değil. Biz ona inanmayız."[890]
Hz. Salih'in gönderildiği Semud kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri, içlerinden iman eden ve bu yüzden hor gördükleri kimselere, şöyle dediler:
"Salih'in rabbı tarafından gönderildiğini gerçekten biliyor musunuz?" Mü'minler, şu cevabı verdiler: "Doğrusu biz onunla gönderilene inanıyoruz." Büyüklük taslayanlar şöyle dediler: "Sizin inandığınızı, biz inkâr ediyoruz. (..)"[891]
Hz. Musa ve Hz. Harun, Firavun ve erkânına gönderilince büyüklük tasladılar. Suçlu bir kavim oldular. Onlar mağrur bir topluluktu. Bu yüzden, "Milletleri bize kul iken bizim gibi iki insana mı inanacağız?" deyip onlan yalancı saydılar. Firavun ve erkânının kendilerine fenalık yapmasından korktuklan için, milletinin bir kısım gençleri dışında, kimse Hz. Musa'ya inanmamıştı. Çünkü Firavun, o yerde hâkimdi. O, gerçekten aşırı gidenlerdendi. Bu yüzden, yok edildiler.[892]
[893]
Mele'nin üçüncü özelliği, gerek dinî, gerek sosyal, siyasi yönden aşın tutucu oluşlarıdır. Bu yüzden, kendilerini her yönden temiz toplum olma konusunda uyaranları, sapıklıkla suçlar ve tehdit ederler.
Hz. Nuh, kavmini uyarmasına rağmen, milletinin ileri gelenleri ona şöyle dediler:
"Biz senin apaçık sapıklıkta olduğunu görüyoruz."[894]
[895]
[896]
"Ey Şuayıb! Ya dinimize dönersiniz, ya da seni ve inananları seninle beraber şehrimizden çıkarırız." Şuayb'ın cevabı şu oldu: "İstemesek de mi? Allah bizi dininizden kurtardıktan sonra ona dönecek olursak, doğrusu Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimizin dilemesi bir yana, dininize dönmek bize yakışmaz. Rabbimizin ilmi herşeyi kuşatmıştır. Biz yalnız Allah'a güvendik. Rabbimiz! Bizimle milletimiz arasında hakça hükmet. Sen hüküm verenlerin en iyisisin." Milletinin ileri gelenleri tehdit savurmayı sürdürdü: "Şuayb'a, uyarsanız, kaybeden siz olursunuz."[897]
Hz. Peygamberin kavmini uyarması konusunda şu anlatılır:
"Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaşmışlardı. İnkarcılar, şöyle demişlerdi: Bu, pek yalancı bir sihirbazdır. Tanrıları tek bir tanrı mı yaptı? Doğrusu bu, çok tuhaf. İleri gelenler de şöyle dediler: Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin. Sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uyarmadır. Kur'an, aranızda Muhammed'e mi indirilmeliydi?"[898]
[899]
Sebe melikesi Belkis, Hz. Süleyman'dan gelen mektuba verilecek cevap konusunda, ileri gelenlere danıştı ve şöyle dedi:
"Ey ileri gelenler! Vereceğim emir (karşılaştığım bu durum) hakkında bana fikrinizi söyleyin. Siz benim yanımda bulunmadıkça, bir iş hakkında kesin hüküm vermem." Bunun üzerine, mele' şu cevabı verdi: "Biz güçlü kimseleriz, zorlu savaş adamlarıyız. Emir senindir. Dilediğini emret."[900]
Hz. Musa, âsâsıyla mucize gösterince Firavun milletinin ileri gelenleri şöyle dediler:
"Doğrusu bu bilgin bir sihirbazdır. Sizi memleketinizden çıkarmak istiyor." Bunun üzerine Firavun onlara "Öyleyse ne yapayım?" diye akıl sordu.[901]
Hz. Süleyman da, Belkıs'ın tahtını kimin getireceğini mele'sine danışmıştı.[902] Bu âyette mele' sözcüğü, olumlu biçimde, daha doğrusu olumsuz niteleme yapılmadan geçer.
Hz. Yusuf döneminin hükümdarı, ileri gelenlerine gördüğü rüyanın yorumunu sormuştu.[903]
Mele', bulunduğu toplumun önemli kararlarının alınmasında, iktidar sahiplerinin yanında yer alır.
Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak Hz. Musa'ya geldi ve mele'nin görüşmesini anlattı:
"Ey Musa! İleri gelenler, seni öldürmek için aralannda görüşüyorlar. Hemen uzaklaş. Doğrusu ben sana öğüt veriyorum."[904]
Firavun, mele'sine şu konuşmayı yaptı:
"Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir tanrınız olduğunu bilmiyorum. Ey Hâmân! Benim için, toprak üzerine bir ateş yak, (tuğla hazırlayıp) bana bir kule yap; çıkar belki Musa'nın tanrısını görürüm. Bence o, bir yalancıdır."[905]
"Musa'yı ve milletini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla başbaşa bıraksınlar diye mi serbest koyveriyorsun?" Firavun, onlara şu cevabı verdi: "Onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onlan ezecek üstünlükteyiz"[906]
Mele', karşıt görüşte olanları tehdit etmekten geri kalmaz.
Kavminin ileri gelenleri, Hz. Şuayıb ve çevresine, dinlerine dönmedikleri takdirde sürgün ve mücadeleyi kaybetme tehdidinde bulundu.[907]
Mele', peygamberlerin ilâhî mesajları iletmekle görevli olduğu kavimler yanında, Hz. Süleyman'ın[908] ve Sebe melikesi Belkıs'ın[909] da, çevresinde yer alıyordu. Kur'an'da genellikle peygamberlerin uyarma görevine karşı çıkan azgın, şımarık ve zalim ileri gelenleriyle mücadelelerinden kesitler sunulmaktadır. Toplumların yokoluş sürecinde bu tür davranışlar içinde bulunan mele' grubunun etkin bir rolü bulunmaktadır.[910]
Taşlı sert/kaba toprak anlamındaki c-n-d kökünden türeyen cund, çok sayıdaki topluluk anlamındadır.
Cund'un çoğulu cunûd ve ecnâd'dır.[911] Kur'an'da, daha çok çoğul biçimi kullanılır.
[912]
Allah'ın, apaçık fetihi sağladığı, günahları bağışladığı, nimeti ve hidayeti verdiği, büyük yardımda bulunduğu belirtildikten sonra, şu anlatılır:
"Müminlerin, imanlarını kat kat arttırmaları için, kalplerine güven (sekînet: sükûnet, iç huzuru) indiren odur. Göklerdeki ve yerdeki ordular (cunûdu’s-semâvât ve'l-ard) Allah'ındır. Allah bilendir, bilgedir."[913]
Allah'ın mü'minlere güven indirmesi, onlara cennetleri-vadettiğinin belirtilmesi ve münafıkların Allah'ın mü'minlere yardım etmeyeceği biçimindeki kötü sanılarının anlatılması, bu yüzden Allah'ın gazabını, lanet ve cehennemi hazırlayışı belirtildikten sonra, şu anlatılır:
"Göklerdeki ve yerdeki ordular Allah'ındır. Allah aziz (güçlü) ve bilge (hakim) olandır."[914]
Muhammed Esed her iki âyetteki cunûdu's-semâvât ve'l-ard bölümlerini, çok isabetli olarak "göklerin ve yerin bütün güçlerinin Allah'a ait bulunduğu" biçiminde yorumlamıştır.[915]
"Rabbinin orduları" anlamında olup, onun emrindeki güçleri belirtir:
"(..) Rabbimin ordularını (cunûdu rabbike: rabbimin güçlerini) kendisinden başkası bilmez. Bu, insanoğluna bir öğütten ibarettir."[916]
Bu âyetteki cunüdu rabbike, bütün melekler veya özellikle cehennem zebanileri olarak da yorumlanır.[917]
Yüce Allah, peygamberlere ve mü'minlere en sıkıntılı zamanlarında ilâhî yardımını gönderir, görülmez ordusuyla onları sıkıntılarından kurtarır; inkarcılar ise bu ilâhî yardımdan yoksun kalır:
"Ondan sonra milleti üzerine gökten bir ordu (cundun mine's-semâ) indirmedik. Zaten indirecek de değildik. Sadece tek bir çığlık!.. O kadar, hemen sönüp gittiler."[918]
"Muhammed'e yardım etmezseniz, bilin ki, inkâr edenler onu Mekke'den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah ona yardım etmişti. Arkadaşı Ebu Bekir'e 'üzülme, Allah bizimledir’ diyordu. Allah da ona güven vermiş, görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş, inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Yalnızca Allah'ın sözü (davası) yücedir. Allah güçlü ve bilgedir."[919]
"Bozgundan sonra Allah, peygamberine ve mü'minlere güvenlik (sekînet) verdi ve görmediğiniz askerler indirdi, inkarcıları azaba uğrattı. Kâfirlerin cezası işte budur."[920]
Bunlar Huneyn savaşındaki Allah'ın yardımı anlatılırken belirtilir.[921]
"Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir: Onlar, şüphesiz yardım göreceklerdir. Bizim ordumuz (cündenâ) kesinlikle üstün gelecektir. Bir süreye kadar onlara aldırış etme."[922]
Bu âyetteki cündenâ kelimesi, peygamberler ve mü'minler olarak da yorumlanır.[923]
Şeytanın avenesi ve çetesi, cehennem yolcusudur:
"Onlar, azgınlar ve İblis'in adamları (cunûdu İblîs: İblis'in avenesi/çetesi), hepsi tepetaklak cehenneme atılırlar."[924]
Cunûdu İblîs, insanın günaha sapmasında etkili olan ve Kur'an'da sıkça bahsi geçen kötü güçler, kötülüğe çağıran güçler, kötü saik (dürtü) ve eğilimler (şeytanlar) anlamındadır.[925]
Cunûdu İblîs'e, İblis'in zürriyeti, yani şeytanlar, şeytan soyu anlamı da verilir.[926]
Kur'an'da yandaşlar/ordu anlamındaki cunûd kelimeleri Tâlût ve Câlût'un ordusu,[927] Firavun'un ordusu,[928] Süleyman'ın ordusu,[929] müşrik Arapların müttefik (ahzâb) ordusu,[930] Semûd ordusu[931] için kullanılır.
"Yahut, rahman olan Allah'ın dışında size yardımda bulunacak yandaşlarınız (cundun leküm: kalkan) kimdir? İnkarcılar sadece aldanmaktadırlar."[932]
Cunûd sözcüğü, güç ve destek anlamına gelir:
"(..) Tehdit edildikleri azap ya da kıyamet gününü gördükleri zaman, onlar kimin yerinin daha kötü ve taraftarlarının daha güçsüz (ed'afu cunden) olduğunu göreceklerdir."[933]
Cunûd sözcüğü, müşriklerin, tanrılarını koruyuculuğu için de kullanılır:
"Oysa onlar (Allah yanındaki tanrılar) yardım edemezler, ancak kendileri o tanrılara koruyuculuk için nöbet beklerler (cundun muhdarûn)."[934]
B-y-a (beye'a) kökünden gelen "bey'at", otorite sahibine itaat etmek üzere yapılan bir andlaşmadır. Bey'at yerine mubâya'a sözcüğü de kullanılır. Aslında bey'at, bir alım satım akdidir. İşte bu alım-satım akdine kıyasla, bağlılık andına da bey'at denmiştir.
Bey'at konusunu ele alan âyetler, çok sınırlı sayıdadır. Bu âyetlerde Medine'ye hicretten az önce yapılan Akabe Bey'ati ile hicretin altıncı yılındaki Hudeybiye Andlaşması sırasındaki Rıdvan Bey'ati sözkonusu edilir. Her iki bey'at de, bağlılık andı niteliğindedir. Oysa İslam siyaset yazınında bey'at kavramı, bundan daha geniş bir anlam kazanmış, "iktidara lâyık olanı serbest irade ile toplumun işbaşına getirmesi, ilâhî iradeden sapmadikça ona itaat sözü vermesi" biçiminde tanımlanmıştır.[935]
"Ey peygamber! İnanmış kadınlar, Allah'a hiçbir ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, başkasının çocuğunu sahiplenerek kocasına isnadda bulunmamak (hiç yoktan yalan uydurup iftira atmamak) ve iyi (ma'ruf) işlerde sana karşı gelmemek şartıyla, sana bey'at etmek üzere geldikleri zaman, onların bey'atini kabul et. Onlar için Allah'tan bağışlanma dile. Doğrusu Allah, bağışlayan ve acıyandır."[936]
Bu âyeti, bey'atin tarafları, içeriği ve amacı açılarından ele almak uygundur:
1) Bey'atin tarafları, siyasi-dinî otoriteyi temsil eden Hz. Peygamber ile mü'min kadınlardır. Kadınların özel olarak geçmesi, erkeklerin de böyle bir bey'at yapmasına engel değildir. Anlaşılap kadınların özellikle belirtilmesi, onların da etkin bir siyasi katılım gerçekleştirmelerinin istenmesine dayalıdır.
2) Bey'at, kapsamı açısından incelendiğinde, imanın temeli, ana ahlâk kuralları ile iyi işlerde itaat konularını içerdiği görülür.
3) Bu bey'at, siyasi otoritenin belirlenmesi amacıyla bir irade beyanı değildir. Siyasi otoriteye kapsamı belli konularda bir söz verme (ahd), bir sadakat yemini, bir bağlılık andı, başka bir deyişle siyasi destek sağlayıcı bir irade açıklaması görünümündedir. Aynı durum, Rıdvan Bey'ati açısından da geçerlidir.[937]
"Şüphesiz sana bağlılık bildirerek ellerini verenler (bey'at edenler, bağlılıklannı bildirenler) Allah'a el vermiş sayılırlar. Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir. Verdiği bu sözden (ahidden) dönen, ancak kendi aleyhine dönmüş olur. Allah'a verdiği sözü yerine getirene, o büyük ecir (ödül) verecektir."[938]
Bu âyetin en önemli özelliği, akasya ağacı altında yapılan Rıdvan Bey'ati'nin. hatta bunun da ötesinde, tarihi şartlarını aşıp, verilen bey'atin bağlayıcılığı konusuna değinmiş olmasıdır. Çok nazik şartlarda yapılan bu bey'at, gerçekte Allah'a yapılmış bir bey'ata eş değerdir. Peygamberin şahsında, Allah'a bağlılık andıdır. Nitekim, Muhammed Esed de, şu açıklamayı yapıyor: "Bu, ilk bakışta, Hudeybiye'de toplanan müslümanların Hz. Peygamber'e sundukları inanç ve bağlılıklarına (bey'atu'r-rıdvan) işaret etmektedir. Bu tarihsel delâleti dışında yukarıdaki cümle, aynı zamanda kişinin, Allah'ın elçilerine inanmasının, anlam ve amaç olarak bizzat Allah'a inanmakla eşanlamlı olduğunu ve böylece Allah'a itaat etme isteğinin, onun elçisine de itaati gerektirdiğini anlatır. "Allah'ın eli onların elleri üzerindedir" ifadesi, yalnızca Hz Peygamberin bütün arkadaşlarının kendisine bağlılıklarını bildirmek için el sıkışmalarına işaret etmeyip, aynı zamanda Allah'ın, onların bağlılıklarına şahit olduğunun da mecazi bir ifadesidir."[939]
Âyetin son bölümü, verilen bey'at sözünden dönmenin kötü, sözü tutmanın ise iyi sonuçlarını, bey'atin bağlayıcılığını bir kere daha vurgulayarak anlatır.[940]
Bey'at eden, peygamberin bağışlanma dileği çerçevesine girer.[941] Allah verdiği sözü tutana büyük ecir (ödül) verecektir.[942] Ayrıca Allah, hoşnut olmuş ve dolayısıyla mü'minlere, maddi ve manevi ni'metler vermiştir:
"Allah inananlardan, ağaç altında sana bağlılık bildirerek el verenlerden and olsun ki hoşnut olmuştur. Gönüllerinde olanı da bilmiş, onlara güvenlik (sekinet: iç huzuru) vermiş, yakın bir zafer ve ele geçirecekleri bol ganimetler bahşetmiştir. Allah, güçlü ve bilgedir."[943]
Bir çok müfessîr, âyetteki "zafer"in, Hudeybiye Andlaşması'ndan birkaç ay sonra meydana gelen Hayber’in Fethi'yle bağlantılı olduğunu düşünür. Ama aslında burada kastedilen anlamın, daha geniş olması kuvvetle muhtemeldir; yani h. 8. yılda Mekke'nin kansız bir şekilde fethedilmesi, İslam'ın bütün Arap Yarımadasi'nda üstünlük sağlaması ve nihayet, Hz Peygamber'in halifeleri döneminde İslam Birliğinin olağanüstü genişlemesi.[944]
T-v-a (tave'a) kökünden gelen tav' ve itaat, boyun eğmek ve sözünü dinlemek anlamındadır. Zıddı, kerh sözcüğüdür. "İstese de istemese de" anlamında, "tav'an ve kerhen" birleşik sözcükleri oluşmuştur. Tâ'at, sözcüğü ise, emredileni yerine getirme, belirleneni/denileni yapma anlamındadır.[945]
İtaat kavramı, Kur'an'da, itaat edilecekler, itaat edilmeyecekler ve itaatin veya itaatsizliğin sonuçlan çerçevesinde ele alınabilir.[946]
İtaat edilecekler; Allah, peygamberler ve ülülemr olarak belirlenebilir.[947]
Evrenin yaratıcısı ve yöneticisi olan Allah'a elden geldiğince itaat edilir:
"Allah'a karşı gelmekten gücünüz yettiğince sakının. Buyruklarını dinleyin, itaat edin. Kendinizin iyiliğine olarak mallarınızdan sarfedin. Nefsinin tamahkârlığından korunan kimseler kurtuluşa ererler"[948]
Bu âyetlerde, Allah'a ve peygamberlere itaat konulan birlikte veya birbiriyle ilgisi açısından ele alınır:
"De ki: 'Allah'a ve peygambere itaat edin.' Yüz çevirirlerse, bilsinler ki o kâfirleri sevmez."[949]
"Ey peygamber eşleri! (..) Evlerinizde oturun. Eski cahiliyede olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah'a ve peygamberine itaat edin.(..)"[950]
"Ey inananlar! Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın."[951]
Peygambere itaat, Allah'a itaat demektir:
"Peygambere itaat eden, Allah'a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse, bilsin ki biz seni onlara bekçi göndermedik."[952]
Mü'minler, itaat konusunda sâdıktırlar:
"Aralarında hüküm vermek üzere Allah'a ve Peygamberine çağırıldıkları vakit "işittik ve itaat ettik" demek, ancak mü'minlerin sözüdür. Kurtuluşa erenler, işte onlardır. Allah'a ve peygambere itaat eden, Allah'tan korkan ve sakınan kimseler, kurtulan kimselerdir."[953]
"Münafıklar, "Allah'a ve peygambere inandık ve itaat ettik" derler, sonra da bir takımı yüzçevirirler. İşte bunlar inanmış değillerdir."[954]
Allah' ve peygambere itaat, imanın bir sonucudur:
"Sana ganimetlere dair soru soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah'ın ve peygamberinindir. İnanıyorsanız Allah'a ve peygamberine itaat edin."[955]
"Ey mü'minler! Allah'a ve peygamberine itaat edin. Kur'an'ı dinleyip dururken yüzçevirmeyin, dinlemedikleri halde 'dinledik' diyenler gibi olmayın."[956]
"Allah'a ve peygamberine itaat edin. Çekişmeyin, yoksa korkuya kapılır, başarısızlığa uğrarsınız ve gücünüz gider. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir."[957]
Peygambere itaat eden doğru yolu bulur, ona düşen yalnızca bildirimdir:
"Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin. Karşı gelmekten sakının. Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki peygamberimize düşen sadece açıkça tebliğ etmektir."[958]
[959]
"Size merhamet edilmesi için, Allah'a ve peygambere itaat edin."[960]
"(..) Allah, tevbenizi kabul etmiştir. Öyleyse namazı kılın, zekâtı verin. Allah'a ve peygamberine itaat edin. Allah, işlediklerinizden haberdardır."[961]
"Namaz kılın, zekât verin, Peygambere itaat edin ki size merhamet edilsin."[962]
"Biz her peygamberi ancak Allah'ın izniyle itaat edilsin diye gönderdik.(..)"[963]
"Nitekim peygamberler, hitap ettikleri topluluklardan, Allah'tan sakınmalarını ve kendilerine itaat etmelerini istemiştir."[964]
"Küfre dalmış ve âhirete kavuşmayı yalanlayan ileri gelenler ise, peygambere itaati doğru bulmaz: "Kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz hüsrana uğrayacağınızda hiç şüphe yoktur."[965]
İtaat edileceklerin üçüncüsü, mü'minlerin ülülemr'idir.
"Ey inananlar! Allah'a itaat edin, peygambere ve sizden buyruk sahibi (ülülemr) olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, -Allah'a ve âhiret gününe inanmışsamz- onun hallini Allah'a ve peygambere bırakın. Bu, hayırlı ve sonuç itibariyle en güzeldir."[966]
Burada, birbiri içinde üç itaat sözkonusudur. Mü'minin bağlılığı, öncelikle Allah'a ve peygamberine itaat borcuna yöneliktir. Allah'a ve peygamberine itaat borcuna aykırı düşen eylemlere itaat edilmez.
Ülülemr'in de müslümanlar içinden olacağı "minkum" ifadesinde yer alır.[967]
İtaat konusunu ele alan âyetlerin önemli bir bölümü, itaat edilmeyecek sosyal, siyasi, dinî ve düşünsel grupları ele alır:[968]
"Yeryüzündekilerin pekçoğuna itaat edersen, seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna (kesin olmayan bilgiye) uyarlar, sadece tahminde bulunurlar. Doğrusu rabbin, yolundan kimin saptığını en iyi bilir. Doğru yolda olanları da en iyi bilir."[969]
"Bilin ki içinizde Allah'ın peygamberi bulunmaktadır. Eğer o, birçok işlerde size uymuş olsaydı, şüphesiz kötü/zor duruma düşerdiniz. Ama Allah, size imanı sevdirmiş, onu gönüllerinize güzel göstermiş; inkarcılığı (küfrü), yoldan çıkmayı ve başkaldırmayı size iğrenç göstermiştir. İşte böyle olanlar Allah katından bir lütuf ve nimet sayesinde doğru yolda bulunanlardır. Allah, bilendir ve bilgedir."[970]
Şeytanın dostlarına itaat, müşrik olmanın yolunu açar:
"Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilmiş hayvanları yemeyin. Bunu yapmak, Allah yolundan çıkmaktır (fısk). Şeytanlar sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar. Eğer onlara itaat ederseniz, müşrik olursunuz."[971]
Allah yolundan saptıran ve uzaklaştıranlara itaat borcu yoktur, aksi halde cehennemin yolu açılır:
"Allah, inkarcılara (kâfirlere) lanet etmiş ve onlara -içinde sonsuz olarak temelli kalcakları- çılgın alevli cehennemi hazırlamıştır. Onlar bir dost ve yardımcı bulamazlar. Yüzleri ateşte çevrildiği gün, 'Keşke Allah'a itaat etseydik, keşke peygambere itaat etseydik' derler. Şöyle derler: Rabbimiz! Biz yöneticilerimize (efendilerimize:sâdetenâ) ve büyüklerimize itaat etmiştik, fakat onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver, onları büyük bir lanete uğrat."[972]
İnsanlar, kendilerini küçümseyenlere bile itaat edebilirler:
"Firavun, milletini küçümsedi, ama onlar kendisine yine de itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan çıkmış (fâsık) bir milletti. Böylece bizi öfkelendirince, onlardan öc aldık, hepsini suda boğduk."[973]
Allah yolundan alıkoyan ehli kitaba itaat edilmez:
"De ki: Ey kitap ehli! Siz doğru olduğuna şahitken, niçin inananları, -Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek- ondan çeviriyorsunuz? Allah, işlediklerinizden gafil değildir. Ey inananlar! Kitap verilenlerin bir takımına uyarsanız, inanmanızdan sonra sizi kâfir olmaya çevirirler. Allah'ın âyetleri size okunur, aranızda da peygamberi bulunurken, nasıl inkâr edersiniz? Kim Allah'ın kitabına sarılırsa, şüphesiz doğru yola erişir. Ey inananlar! Allah'tan sakınılması gerektiği gibi sakının. Sizler, ancak müslüman olarak can verin. Toptan Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın."[974]
"Ey inananlar! Kâfirlere itaat ederseniz, sizi geriye döndürürler de kayba uğrarsınız. Halbuki mevlânız, Allah'tır. O, yardımcıların en iyisidir."[975]
"Sen kâfirlere uyma. Onlarla olanca gücünle cihad et."[976]
"Ey peygamber! Biz seni şahit, müjdeci, uyarıcı, Allah'ın izniyle ona çağıran, nurlandıran bir ışık olarak göndermişizdir. İnananlara, rablerinden büyük bir lütuf olduğunu müjdele. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Eziyetlerine aldırma. Allah'a güven. Vekil olarak Allah yeter."[977]
Yalanlayanlara ve kötü ahlâklılara itaat, onlan desteklemek anlamınna gelir:
"Doğrusu senin rabbin, yolundan sapıtanları çok iyi bilir. O, doğru yolda olanları da çok iyi bilir. Bundan böyle, yalanlayanlara aldırma (itaat etme). Kendilerine yumuşak davranmanı isterler. Böyle yapsan, onlar da seni över, yumuşak davranırlar. Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye, mal ve oğullan (yandaşları) vardır diye aldırış (itaat) etmeyesin. Âyetlerimiz ona okunduğu zaman, 'öncekilerin masalları' der. Onun havada olan burnunu yakında yere sürteceğiz"[978]
[979]
"Kur'an'ı sana indiren şüphesiz biziz. Rabbinin hükmüne kadar sabret. Onların günah işleyen ve inkarcı (kefûr) olanlarına uyma (itaat etme). Rabbinin adını sabah-akşam an."[980]
"Namaz kılmaktan menedene asla uyma (itaat etme). Sen secde et, rabbine yaklaş."[981]
Şirk, en büyük günahtır. Şirke zorlayan, kişinin ana-babası bile olsa, bu konutla onlara itaat edilmez:
"Biz insana, ana ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye (ferman) etmişizdir. Eğer ana-baba, seni bir şeyi körü körüne bana ortak koşman için zorlarsa o zaman onlara itaat etme. Dönüşünüz banadır. Yaptıklarınızı size bildiririm."[982]
"Ana-baba, seni, körü körüne bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Bana yönelen kimsenin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz banadır. O zaman, yaptıklarınızı size bildiririm."[983]
Hz. Salih, Semud milletine şöyle dedi:
"Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin (aşırıların: müsriflerin) emirlerine itaat etmeyin."[984]
İtaat edileceklere itaatte bulunma ecir, rahmet, kurtuluş ve cennet kapılarını açar.[985]
Özellikle savaş emrine itaat, Allah'ın güzel ecrine yolu açar: "Bedevilerden savaşa katılmakta geri kalmış olanlara de ki:
[986]
Özellikle Allah'a ve peygambere itaat, Allah'ın rahmet kapılarını açar:
"Allah'a ve peygambere itaat edin ki size merhamet edilsin."[987]
"Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, birbirlerinin velileridir. İyiyi emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namaz kılarlar, zekât verirler. Allah'a ye peygamberine itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir. Şüphesiz Allah, güçlüdür ve bilgedir."[988]
"Namaz kılın, zekât verin, Allah'a itaat edin ki size merhamet edilsin."[989]
"Bedeviler 'inandık' dediler. De ki: İnanmadınız. Ama İslam olduk deyin. İnanç henüz gönüllerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve peygamberine itaat ederseniz, işlediklerinizden bir şey eksilmez. Doğrusu Allah, bağışlar ve merhamet eder."[990]
Hz Nuh, milletine şöyle seslendi:
"Allah'a kulluk edin, ondan sakının, bana itaat edin ki Allah günahlarınızı bağışlasın, sizi belli bir süreye kadar ertelesin. Doğrusu Allah'ın belirttiği süre gelince geri bırakılamaz. Keşke bilseniz."[991]
"Allah'a ve peygambere itaat eden, Allah'tan korkan ve ondan sakınan kimseler kurtuluşa erenlerdir."[992]
"Ey inananlar! Allah'tan sakının, dürüst/sağlam söz söyleyin de Allah işlerinizi kendinize yararlı kılsın ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve peygambere itaat ederse, şüphesiz büyük kurtuluşa ermiş olur."[993]
[994]
"Kim Allah'a ve peygambere itaat ederse, işte onlar Allah'ın nimetine eriştirdiği peygamberlerle, dosdoğru olanlar, şehidler ve iyilerle beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştır. Bu nimet, Allah'tandır. Bilen olarak Allah yeter."[995]
" (..) Kim Allah'a ve peygamberine itaat ederse, Allah onu, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar. Kim yüz çevirirse, onu can yakıcı azaba uğratır."[996]
Allah'a ve peygambre itaatsizlik, işlerin boşa gitmesine yol açar:
"Ey inananlar! Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın."[997]
Allah'a ve peygambere itaatten yüzçevirenler, kendilerine yükletilenden sorumlu olur.[998]
Allah'a ve peygambere itaatsizlik, en büyük acı olan cehennemin yolunu açar, pişmanlık uyandırır:
"Kâfirler, yüzleri ateşte çevrildiği gün, 'Keşke Allah'a itaat etseydik, keşke peygambere itaat etseydik' derler."[999]
[1000] Ehl-i sünnet düşüncesinde takıyyeye, elinde kuvvet ve iktidar bulunan kâfir ve zalimlerin can mal ve diğer varlıkları tehdidi üzerine izin verilmiştir. Bu konuda, şu âyetlere dayanılır:
[1001]
Bu âyet, kâfirlerin müslümanlardan daha güçlü olduğu ve bu yüzden, politik yahut ahlâki anlamda kendilerine "dost" olmadıkça, müslümanlara zarar verebilecek konumda bulundukları durumlara işaret etmektedir.[1002]
[1003]
[1004]
Firavun ailesinden olup, onun baskılarından çekinen, rnü'min kimse de takıyye uygulamasının örneği olarak belirtilir.[1005] Böyleleri, kendilerini tehlikelerden sakınmak için inançlarını bir süre için gizleyebilirler, ama uygun ortamların doğması durumunda insanları doğruya çağırma görevlerini ihmal etmeksizin hemen yerine getirmeye girişirler.
Takıyye anlayışının, âyetlerde belirtilen ölçülerde istisnai olarak kullanılması yerine, aşırılığa kaçılması durumunda, büyük bir güvensizlik ortamı doğmaktadır. Böyle bir durum ise, gerçek düşüncenin ve hedefin ne olduğu konusunda güçlükler çıkarır. Ayrıca, kendi görüşünü paylaşmayan dini veya siyasi muhalif ya da rakiplere karşı, yerli yersiz düşüncelerle, takryye yapıyor, gerçek düşüncesini gizliyor biçiminde temelsiz ve kesin bilgi ve belgelere dayanmayan suçlamalarda bulunmak da doğru değildir.
Takıyye'ye, kendince geçerli bir sebeple, olduğundan farklı görünebilmektir; yalana kılıf uydurmaktır, dinin mazur göreceğine inanılan "namuslu" bir yalandır biçiminde bakmak da yanlıştır.[1006]
H-c-r (hecera) kökünden türeyen Hecr ve Hicran, bir insanın başkasından bedenen, dille veya kalben ayrılması ve uzaklaşmasıdır. Muhaceret veya Hicret, aslında, başkasından uzaklaşma anlamındadır.[1007]
Hicret iki türlüdür:
1) Bir yerden başka bir yere göç,
2) Allah'a hicret. Birincisi maddi ve bedeni, ikincisi ise ruhi ve manevi hicrettir.[1008]
İnsanın şeytandan ve her türlü kötü duygu ve düşüncelerden (Allah dışındaki şeylerden} arınıp Allah'a hicreti ana yurdu maddi anlamda mutlaka terketmeyi gerektirmez. Böylece hicret kavramı, daha geniş bir dinî ve ahlâki anlam kazanır. Böyle bir hicret, kesintisiz sürer. Şeytandan Allah'a hicret etmeyen bir kişi, gerçek mü'min olamaz:
"Allah yolunda hicret eden, çok bereketli yer ve genişlik bulur. Evinden, Allah'a ve peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a aittir. Allah, bağışlar ve merhamet eder."[1009]
Âyetteki "murâgamen kesîran" (bereketli yer) bölümü, "çok tenha yollar" biçiminde de karşılanır. Böylece bu, kişinin "şeytandan Allah'a yolculuğu"nun ilk adımlarında hiçbir zaman kendisini bırakmayacak olan buruk bir yalnızlığın mecazî ifadesidir.[1010]
"Doğrusu ben rabbime (rabbimin dilediği yere) hicret ediyorum. Şüphesiz o, güçlü ve bilgedir."[1011]
Hz İbrahim, kendi kötü ve zalim çevresinden "kopma"sında (i'tizâl) ve Kuzey Mezopotamya'da bulunan Harran'a oradan da Suriye ve Filistin'e maddi olarak göç etmesinde (Meryem, 19/48-49) olduğu gibi, bu âyette de hicret sözcüğü, açıkça hem maddi, hem de manevi anlamda kullanılmıştır.[1012]
"(..) Allah yolunda hicret etmedikçe münafıklardan dost edinmeyin (..)"[1013]
1) Zahirî anlam, küfür diyarından iman diyarına göç ediştir.
2) Ancak buradaki hicret sözcüğüne şehevâtin, kötü ahlâkın ve günahların terki ve reddi anlamı da verilmiştir.[1014]
[1015] Hicret eden, sonra öldürülen veya ölenlere Allah güzel rızık verecek, hoşnut olacakları bir yere yerleştirecektir.[1016]
Hicret sözcüğü, daha çok gayri müslim ya da zulümle ve kötü yönetilen bir diyardan, islam ilkelerine göre yönetilen veya göçmenlere ana yurtlarından daha iyi yaşayabileceklerine dair ümit ve söz veren bir diyara yapılan göçü anlatır.[1017]
Allah, hicret edenlerin, memleketlerinden çıkarılanların, yolunda ezaya uğratılanların, savaşan ve öldürülenlerin günahlarını elbette örtecektir.[1018]
Öz diyarını zorla terk, yurttan sürülmek veya çıkarılmakla gerçekleşir. Bu durumda, zulme uğrayanların kendilerini savunma hakları da doğar.[1019]
[1020]
Zulüm, baskı ve eziyet gibi şiddete ve kan dökücülüğe dayalı, insan haklarını çiğneyen bir ortamda yaşamaktansa, böyle bir kötülük diyarından uzaklaşmak gerekir:
"Haksızlığa (zulme) uğratıldıktan sonra, Allah yolunda hicret eden kimseleri, andolsun ki dünyada güzel bir yerde yerleştiririz. Âhiret ecri ise daha büyüktür. Keşke bilseler! Onlar sabreden ve yalnız rablerine güvenen kimselerdir."[1021]
"Rabbin, türlü eziyete (fitneye) uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra cihad eden (üstün çaba gösteren) ve sabreden kimselerden yanadır. Rabbin, şüphesiz bundan sonra da bağışlar ve merhamet eder."[1022]
[1023] Allah'ın verdiği ganimet mallan, özellikle yurtlarından ve mallarından edilmiş, Allah'ın dinine ve peygamberine yardım eden muhacir yoksullarındır.[1024]
Hicret yükümlüleri, meleklerle mustaz'af (ezilen) kişiler arasında geçen bir âhiret diyalogu çerçevesinde şöylece belirtilir:
"Melekler, kendilerine yazık edenlerin canlarını aldıkları zaman, onlara 'Ne yaptınız bakalım?' deyince, 'Biz yeryüzünde zavallı (mustaz'af) kimselerdik' diyecekler. Melekler de 'Allah'ın arzı geniş değil miydi?' cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası, ne kötü dönüş yeridir! Çaresiz kalıp bir yol bulamayan zavallı erkek, kadın ve çocuklar bu yargının dışındadırlar. Allah'ın, işte bunları affetmesi umulur. Allah, affedici ve bağışlayıcıdır. Allah yolunda hicret eden, yeryüzünde bereketli yer ve genişlik bulur. (..)"[1025]
Çaresiz kalan ve bir yol bulamayan zavallı erkek, kadın ve çocuklar ise, hicret etmekle yükümlü değildir. Bu geçerli mazeretleri dolayısıyla, Allah onları bağışlayacaktır.[1026]
Hicret, önemli bir durumdur. Hicret edenler, yeni yurtlarında bir takım sıkıntılarla karşılaşır. Bu yüzden hicret edenleri sevme, koruma ve maddi-manevi destekleme yükümlülüğü doğar. Ayrıca, bazı durumlarda göçmenlerin sınanması gerekir. Göç edemeyenlerin de kaldıkları yerde korunması insani bir görevdir.[1027]
Ağırlıklı olarak savaş ve barış ilişkilerini ve bunların sonuçlarını ele alan Enfal Sûresi'nin son bölümü, bu ilişkileri hicret ve sonuçları bağlamında da ele almaktan geri durmaz:
"Doğrusu, inanıp hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihat edenler ve kucak açıp yardım edenler, işte bunlar birbirinin dostudurlar. İnanıp hicret etmeyenlerle sizin bir dostluğunuz (onları himaye göreviniz) yoktur. Fakat din uğrunda yardım isterlerse, aranızda anlaşma olan topluluktan başkasına karşı, onlara yardım etmeniz gerekir. İnkâr edenler, birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız, yeryüzünde kargaşalık (fitne) ve büyük bozgun (fesad) çıkar. İnanıp hicret edenler, Allah yolunda savaşanlar ve muhacirleri barındırıp yardım edenler, işte onlar gerçekten inanmış olanlardır. Onlara bağışlanma ve cömertçe rızık vardır. Sonra inanıp hicret eden ve sizinle birlikte savaşanlar, işte onlar sizdendir. Birbirinin mirasçısı olan akraba (birbirine sıkıca bağlı müminler), Allah'ın kitabına göre birbirine daha yakındır. Doğrusu Allah, her şeyi bilir."[1028]
Bu âyetler öbeği, görüldüğü gibi, hicretin sonuçlarını ayrıntılı biçimde ele almaktadır. Buna göre, göçmenleri veya göç etmemiş mü'minleri koruma ve destekleme yükümlülüğü vardır.
Tarihi çağrışımı aşarak gözönüne alınması gereken Ensâr'm psikolojik durumunu şu âyet, çok veciz biçimde dile getirir:
"Daha önceden yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler. Kendileri bir zaruret/sıkmtı içinde bulunsalar bile, onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkarlığından (açgözlülükten) korunabilmiş kimseler, mutluluğa ereceklerdir."[1029]
Cimrilik, açgözlülük ve ihtiras, hem bu dünyada, hem de âhirette mutluluğu elde etmenin önündeki en önemli engellerdir. Ensar, işte bu engelleri aşabilen kişilerdir.[1030]
İnanıp göç etmeyenleri, göç edecekleri vakte kadar koruma yükümlülüğü yoktur. Ancak, dini inanç ve tercihlerinden ötürü zulüm ve baskı altında olurlar ve bundan kurtulmak için yardım isterlerse, ittifak ya da içişlerine karışmazlık andlaşması yapılmış olanlar dışındakilere karşı, onlara yardım eli uzatılır.
[1031]
Muhacirlere, sevgi ve korumanın yanında, mali ödemeler de yapmak gerekir:
"İçinizde imkan ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere vermemek için yemin etmesinler. Affetsinler, geçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız? Allah, bağışlayan ve merhametli olandır."[1032]
Bu âyetin, kızı Hz. Aişe hakkında ortaya atılan söylentilere katıldığı için, o güne kadar destekleyip yardımda bulunduğu muhacirlerden olan yakını Mistah'a bir daha yardımda bulunmayacağına dair yemin eden Hz. Ebu Bekir'le ilgili olduğu belirtilir. Âyetin inişi üzerine Hz Ebu Bekir, Mistah'a yeniden ödeme yapmaya başladı, bundan asla vazgeçmeyeceğini belirtti.[1033] Ancak âyette kullanılan üslûp, mesajın zamanla ve kişiyle kayıtlı olmadığım gösterir. Bu bakımdan, âyetteki öğreti, tarihî şartlan aşkındır.
Bu gönüllü ödemeler yanında, devletin de elde ettiği ganimetlerden, muhacir yoksullara ödeme yapma zorunluluğu vardır:
"Allah'ın verdiği bu ganimet malları; bilhassa yurtlarından ve mallarından edilmiş olan, Allah'tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'ın dinine ve peygamberine yardım eden muhacir fakirlerindir. İşte doğru olanlar bunlardır."[1034]
Hicret edenlerin iyi niyetli olup olmadıklarını öğrenmek gerekir, bunun için sözlü güvence de yeterlidir:
"Ey mü'minler! İnanmış kadınlar hicret ederek size gelirlerse, onları deneyin (hicretlerinin sebebini inceleyin). Allah, onlann imanlarını çok iyi bilir. Onların mü'min kadınlar olduklarını öğrenirseniz, inkarcılara geri çevirmeyin. Bu kadınlar, o inkarcılara helal değildir. İnkârcılann bu kadınlara verdikleri mehirleri iade edin. Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman, onlarla evlenmenizde bir engel yoktur. (..)"[1035]
Hicri 6. yılda yapılan Hudeybiye Andlaşması, müslümanların tarafına geçen Kureyşlilerin iadesi zorunluluğunu öngörüyordu. Kureyş, kocalarının arzusu hilafına müslüman olan ve Medine'ye hicret eden kadınlar için de bu kuralın uygulanması gerektiğini düşünüyordu. Hz, Peygamber onların bu taleplerini reddetti. Dinî inançları dolayısıyla değil de, dünyevi menfaat ümidi ve endişesiyle göç edenlerin ise, iman ettikleri beyanında bulunması gerekir.[1036]
İnananlar, hicret edenler ve Allah yolunda cihat edenler, Allah'ın rahmetini umarlar. Allah da bağışlar ve merhamet eder.[1037]
Allah, hem yurtlarını terkeden muhacirlerden, hem de onlara kucak açan ensardan hoşnuttur:
"İyilik yarışında önceliği kazanan (es-sâbikûne'l-evvelûn) muhacirler ve ensar ile onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur. Onlar da Allah'tan hoşnutturlar. Allah onlara, içinde temelli kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur."[1038]
Evinden, Allah'a ve peygamberine hicret ederek çıkan kimse ölürse, onun ecrini vermek Allah'a düşer. Allah, bağışlar ve merhamet eder.[1039] İnanan, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlere, Allah katında en büyük dereceler vardır. İşte kazananlar onlardır. Rableri onlara katından bir rahmet, hoşnutluk ve içinde tükenmez nimetler bulunan temelli ve ebedi kalacakları cennetleri müjdeler. Büyük ecir Allah katmdadır.[1040] Haksızlığa (zulme) uğratıldıktan sonra, Allah yolunda hicret eden kimseler, dünyada güzel bir yerde yerleştirilir. Âhiret ecri ise daha büyüktür.[1041]
İnanıp hicret edenler, Allah yolunda savaşanlar ve muhacirleri barındıranlara, bağışlanma ve bol rızık vardır.[1042] Allah yolunda hicret edenlere, sonra öldürülen veya ölenlere güzel bir rızık vardır, hoşnut olacakları yere konulurlar.[1043] Hicret edenlerin, memleketlerinden çıkarılanların, Allah yolunda ezaya uğratılanların, savaşanların ve öldürülenlerin günahları (seyyiâtı) örtülecek, Allah katından bir nimet olarak, içlerinden ırmaklar akan cennetlere konulacaklardır.[1044] Allah, sıkıntılı bir zamanda bir kısmının kalpleri kaymak üzereyken, peygambere uyan muhacirlerin, ensarın ve peygamberin tevbelerini, şefkatli ve merhametli olduğu için kabul etmiştir.[1045]
Geçerli bir mazeretleri olmayan ve "yeryüzünde zavallı kişilerdik" diyenlere, melekler, "Allah'ın arzı geniş değil miydi ki hicret edesiniz?" cevabını verecektir. Böylelerinin varacağı yer, kötü bir dönüş yeri olan cehennemdir. Çaresiz kalan ve yol bulamayan zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar ise bundan müstesnadır.[1046]
Hicret etmeyen münafıklar, Allah yolunda hicret etmedikçe dost edinilmez. Eğer yüzçevirirlerse, savaş hükümleri uygulamaya girer, yakalanır ve bulundukları yerde öldürülürler.[1047]
İnanıp hicret etmeyenlerle bile, hicret edene kadar, din uğrunda yardım istemeleri dışında, bir dostluk (sorumluluk) sözkonusu değildir.[1048]
Za'f kökünden gelen mustaz'af kelimesinin türediği istid'âf (istiz'âf), Kur'an-ı Kerim'de onüç yerde geçer. Zayıf kelimesi de iki yerde mustaz'afla eşanlamlı kullanılmıştır. Mustaz'af, küçük görülen, horlanan, ezilen ve ezilip itilen/kakılan kişiler veya topluluklardır.
[1049] Bazı peygamberler de (Hz. Harun ile Hz. Şuayb), kavimleri veya bunların ileri gelenleri tarafından mustaz'af görülmüştür.[1050] Mustaz'af, bu âyetlerden anlaşıldığına göre, korumasız, küçük görülen, horlanan kişilerdir. Küçük gören, hor gören kimselere Kur'anî terimle müstekbir denir. Altı kadar âyette, birbirlerine karşı tutumları karşılaştırılır.
Zayıf durumda olmak, bazı kötülüklerin başa gelmesi korkusunu da doğurur:
"Yeryüzünde az sayıda olduğunuz ve zayıf sayıldığınız için insanların sizi esir alarak alıp götürmesinden korktuğunuz zamanları hatırlayın. Allah, şükredesiniz diye sizi barındırmış, yardımıyla desteklemiş, temiz şeylerle rızıklandırmıştır."[1051]
Müstekbirlere karşı tutumları ve sorumlulukları açısından mustaz'aflar üç grupta ele alınabilir.[1052]
Bu çeşit mustaz'aflar, müstekbirlere karşı direnerek, onların bozgunculuklarına karşı çıkan, kötülüklerini engellemeye çalışan, dolayısıyla takdir edilen kişi veya gruplardır:
"Hor görülen (mustaz'af) yahudiler'i, bereketlendirdiğimiz yerin doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğulları'na verdiği güzel söz, sabırlarına karşılık yerine geldi. Firavun ve milletinin yaptığını ve yükselttiklerini yıktık."[1053]
Buna göre, büyüklük taslayıp ellerindeki güç kaynaklarını, güçsüzleri Allah yolundan alıkoymak için kullananlara karşı mücadele etmek gerekmektedir. Bu mücadeleyi veren ve hak yoldan sapmayan zayıflar, sabırları sonucunda zafere ulaşacaktır.
Firavun en önemli müstekbir tiplerinden biridir, pek-çok kötülük yapmıştır:
"İnanan bir kavim için, sana Musa ve Firavun olayını olduğu gibi anlatacağız. Firavun memleketin başına geçti ve halkını bölüklere ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz (mustaz'af) bularak onların oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu; çünkü o, bozguncunun biriydi. Biz, memlekette güçsüz sayılanlara iyilikte bulunmak, onları önderler kılmak, onları varis yapmak, memlekete yerleştirmek; Firavun, Hâmân ve her ikisinin askerlerine, çekinmekte oldukları şeyi göstermek istiyorduk."[1054]
Bu âyete göre, müstekbirlerin mustaz'afları ezme yöntemlerinden biri de, onları daha kolay ezmek için bölüp parçalamak ve öylece yutmaktır.[1055]
"Kendilerine yazık edenlerin canlannı aldıkları zaman onlara, 'Ne yaptınız bakalım?' deyince, 'Biz yeryüzünde zavallı (mustaz'af) kimselerdik' diyecekler, melekler de 'Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!' cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü dönüş yeridir. Çaresiz kalan, yol bulamayan zavallı (mustaz'af) erkek, kadın ve çocuklar müstesnadırlar. İşte Allah'ın bunları affetmesi umulur."[1056]
"İnsanların hepsi Allah'ın huzuruna çıkarlar. Güçsüzler, büyüklük taslayanlara, 'Doğrusu biz size uymuştuk. Allah'ın azabından bizi koruyabilecek misiniz?' derler. Cevap olarak 'Allah bizi doğru yola eriştirseydi, biz de sizi eriştirirdik. Artık sizlansak da, sabretsek de birdir, çünkü kaçacak yerimiz yoktur' derler."[1057]
"İnkâr edenler 'Bu Kur'an'a ve ondan öncekilere inanmayacağız' dediler. Sen bu zalimleri, rablerinin huzurunda dikildikleri zaman, suçu birbirlerine atıp dururken bir görsen! Güçsüz sayılanlar, büyüklük taslayanlara 'Siz olmasaydınız, biz inanmış olacaktık' derler. Büyüklük taslayanlar, güçsüz sayılanlara (mustaz'aflara) 'Size doğruluk rehberi geldikten sonra ondan sizi biz mi alıkoyduk? Hayır; zaten suçlu kimselerdiniz' derler. Güçsüz sayılanlar da büyüklük taslayanlara 'Hayır, gece gündüz hile kuruyor ve bize Allah'ı inkâr etmemizi, ona ortaklar koşmamızı emrediyordunuz' derler. Azabı gördüklerinde, ettiklerine içleri yanar. İnkâr edenlerin boyunlanna demir halkalar vururuz. Yaptıklarından başka bir şeyin cezasını çekmezler."[1058]
"Ateşin içinde birbiriyle tartışırlarken, güçsüzler (mustaz'aflar), büyüklük taslayanlara 'Doğrusu, biz size uymuştuk, şimdi ateşin bir parçasını olsun bizden savabilir misiniz?' derler. Büyüklük taslayanlar, 'Doğrusu hepimiz onun içindeyiz. Allah, kullar arasında şüphesiz hüküm vermiştir' derler."[1059]
Bu âyetler, mustaz'afların tek bir çeşit olmadığını, aralarında ayrım yapılması gerektiğini açıkça belirtir. Dolayısıyla mustaz'af tabirinin sloganik biçimde her ezilene kullanılması tartışılır.
Dünyevi çıkarları yüzünden büyüklük taslayanlara ses çıkarmayanlar, onların peşlerine takılarak bozgunculuklarına, baskılarına ve Allah yolundan alıkoymalarına rıza gösterenler, onlarla mücadeleden kaçanlar müstekbirlerin suçlarına da ortak ortak olur, aynı sonuca katlanır.[1060]
Bu çeşit mustaz'aflar, çeşitli imkânsızlıklar yüzünden müstekbirlere karşı direnemeyen kişi veya gruplardır:
"Size ne oluyor da, 'Rabbimiz! Bizi halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, katından bize sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lütfet' diyen zavallı (mustaz'af) çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?"[1061]
"Çaresiz kalan, yol bulamayan zavallı (mustaz'af) erkek, kadın ve çocuklar müstesnadır. İşte Allah'ın bunları affetmesi umulur. Allah affedendir, bağışlayandır."[1062]
Yardıma gücü yetenler tarafından bu üçüncü türden mustaz'aflara, müstekbirleri sevindirecek şekilde davranılmaz, bilakis onlara destek olunur:
"Musa, milletine kızgın ve üzgün olarak dönünce, 'Benim arkamdan ne kötü olmuşsunuz. Rabbiniz'in emrinin çabucak gelmesini mi istiyorsunuz?' dedi, levhaları attı ve kardeşinin başından tutup kendine doğru çekti. Harun 'Ey annemoğlu! Bu millet beni küçümsedi; az kalsın öldürecektiler. Bana, düşmanları sevindirecek şekilde davranma, beni bu zalim milletle bir tutma' dedi."[1063]
Müstekbir-mustaz'af karşılaştırmalarında, sayı-zaaf/ kuvvet ilişkisi üzerinde de durulur. Buradan anlaşıldığına göre, güçlülere karşı direnmenin yollarından biri, mustaz'aflann kenetlenip birlik olmasıdır:
"Yeryüzünde az sayıda olduğunuz ve zayıf (mustaz'af) sayıldığınız için insanların sizi esir alıp götürmesinden korktuğunuz zamanları hatırlayın"[1064]
"Dediler ki: 'Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyor ve doğrusu seni aramızda güçsüz (mustaz'af) görüyoruz. Eğer taraftarların olmasaydı, seni taşlardık. Esasen bizim gözümüzde pek itibarın da yoktur."[1065]
[1066]
Zulüm, Kur'an'da en çok kullanılan kavramlardan biridir.
Z-l-m (zaleme) kökünden türeyen zulüm, bir şeyi kendine ait olmayan yere koymak, azaltarak veya fazlasıyla, vaktini veya yerini gözetmeden yerine getirmek, vakitli vakitsiz, yerli yersiz yapmak demektir. (Krş. Kehf, 18/33). Zulümün zıddı, adalettir, (zulüm x adalet -adl, kist-). Hakka tecavüze de zulüm denir; tecavüzün az ya da çok olması önemli değildir. Bu yüzden zulüm sözcüğü, hem büyük günah, hem de küçük günah için kullanılır. İşte bu sebeple, Hz Adem'in davranışı, zulüm olarak adlandırılmıştır. (Bakara,2/35; A'raf, 7/23). Aynı şekilde, İblis de zalimdir. Bu iki zulüm arasında büyük bir fark bulunduğu gözardı edilmemelidir.[1067] Karanlık anlamındaki zulmet de, zulümle aynı köktendir, nurun, aydınlığın zıtanlamlısıdır (zulmet x nur).
Kuran'da "kendine yazık (zulüm) etti" ifadesi, pekçok âyette yer alır. Bu ifade, aşağıda sayılacak zülüm çeşitlerini belirten âyetlerde bulunduğu gibi, daha başka âyetlerde de bulunur. Özellikle bu ikinci gruptaki âyetlerde "kendine yazık etti" ifadesi daha çok, büyük veya küçük günah işledi anlamındadır. Kur'an bu çeşit zulümlerden Allah'a sığınıp bağışlanma dualarına örnekler de verir. Bu çeşit dualar kabule layık dualardır.[1068]
Allah zâlim değildir, zulüm istemez, zâlimlerden haberdardır, zâlimleri sevmez ve doğru yola eriştirmez, onları lanetler, ahdi zâlimlere erişmez; kısacası Allah, zalimler konusunda çok hassastır.[1069]
[1070] Allah, hiç bir kasaba halkını, kendilerine öğüt veren gelmeden yok etmemiştir, zâlim değildir.[1071] Kim yararlı iş işlerse lehinedir. Allah kullara karşı zalim değildir.[1072] Allah zerre kadar haksızlık etmez, zerre kadar iyilik olsa onu kat kat arttırır ve yapana büyük ecir verir.[1073] Allah insanlara hiç zulmetmez fakat insanlar kendilerine zulmeder.[1074]
Bir takım yüzlerin ağaracağı, bir takımının da kararacağı gün, birincilerin Allah'ın rahmetine, ikincilerin ise azabına hak kazanacağı belirtildikten sonra, şu anlatılır:
"İşte bunlar, sana doğru olarak okuduğumuz Allah'ın âyetleridir. Allah hiç kimseye zulmetmek istemez."[1075] Firavun'un ailesindeki inanmış adam da, milletinin başına, peygamberleri yalanlayan Nûh, Âd, Semud gibi kavimlerin başına gelen gibi bir azaptan korktuğunu belirttikten sonra, şunu söyler:
"Allah kullara zulüm dilemez."[1076]
C) Allah Zâlimlerden Haberdardır:
Allah zâlimleri bilir,[1077] hem de onları en iyi bilendir.[1078] Allah'ın, zâlimlerin yaptıklarından habersiz olduğu asla sanılmasın, gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne kadar onları ertelemektedir.[1079]
Allah'ın sevmediklerinin başında zâlimler yer alır. İnanıp yararlı iş yapanların ecirleri tastamam verilecektir. Allah, zâlimleri sevmez.[1080] Allah, günleri (bazan lehte, bazan aleyhte) döndürülür durur, zulmedenleri sevmez.[1081] Bir kötülüğün karşılığı, aynı şekilde bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışırsa, onun ecri Allah'a aittir. Doğrusu o, zulmedenleri sevmez.[1082]
E) Allah'ın Laneti Zâlimleredir.
[1083] Allah'ın laneti, yalan söyleyerek Allah'a iftira eden zâlimden de zâlimleredir.[1084] Peygamberleri yalanlayan zâlimlerin âhirette özür beyan etmeleri faydasızdır, lanet onlaradır, yurdun kötüsü de onlarındır.[1085]
F) Allah Zâlimleri Doğruya Eriştirmez:
"Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez."[1086]
Bu ifade, kâfirler, münafıklar, Allah'a iftira edenler, ilâhî mesaja uymayanlar, ehli kitabı dost edinenler ve heveslerine uyanlar için kullanılmıştır.[1087]
G) Allah'ın Ahdi Zâlimlere Erişmez:
Allah, Hz. İbrahim'i bir takım emirlerle denemiş, o da bu emirleri yerine getirmişti. Bunun üzerine Allah ona,
"Seni insanlara önder/örnek yapacağım" demişti. Hz. İbrahim, "Soyumdan da mı?" deyince, Allah "Zâlimler benim ahdime erişemez" buyurmuştu.[1088]
[1089]
[1090], hüsranda oluş[1091] bilgisizlik (cehûl)[1092], acelecilik, huysuzluk ve sabırsızlık (cezû) engelci (menû)[1093] kendine çokça zulüm etmesi (zalûm) ve nankörlük (keffâr) olarak belirtilir. Bu son ikisi şöylece anlatılır:
"Allah, kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi size vermiştir. Allah'ın nimetini sayacak olsanız, bitiremezsiniz. Doğrusu insan pek zâlim ve çok nankördür."[1094]
İnsanlar arasındaki zulmün kökeni, yine insanların kendisidir; heveslerine, istek ve tutkularına, doymazlığına, açgözlülüğüne tutsak olan insandır.[1095]
Zulüm niteliği taşıyan tutum ve davranışları, ilâhi hak ihlâlleri, insan haklan ihlâlleri ve ahlâki ihlâller biçiminde sınıflandırabiliriz.[1096]
Kur'an'da zulüm sözcüğü, günahın her türü için kullanılmakla birlikte, çoğunlukla Allah'a yöneltilmiş veya din ve vicdan hürriyeti ile ilgili günahlar için kullanılır.[1097]
İnanç zulümlerinin en başında, Yaratıcı ve yüce kudreti yetersiz görüp, yapay ve güçsüz tanrılar edinmektir.
[1098] Puta tapmak, Allah'tan başkasına yalvarmak zulümdür.[1099] Hz Lokman, oğluna şu öğüdü vermişti:
"Ey oğulcuğum! Allah'a eş (şirk) koşma. Doğrusu şirk koşman, büyük zulümdür."[1100]
Kur'an'da âhirete inanmayan müşriklere de zâlim denmiştir. Gizli toplantılarında
"Siz sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz" derler.[1101]
Şirk koşan zâlimler birbirlerine aldatıcı söz söylerler.[1102]
Şirk koşarak zulmedenlerin yeri cehennemdir.[1103]
"Tersinden şirk" de söz konusudur: Allah'tan aldığı emir gereğince[1104], Hz. İbrahim, Kabe'deki putların hepsini paramparça edip, kendisine başvursunlar ve dolayısıyla puta tapmanın yanlışlığını anlasınlar diye en büyüğünü sağlam bırakınca, kavmi "Tanrılarımıza bunu kim yaptı? Doğrusu o zâlim biridir." suçlamasında bulundu.[1105] Kendi kendilerine de "doğrusu siz haksızsınız (yanlış düşünüyorsunuz)" dediler.[1106] Görüldüğü gibi, mü'minlerin putlara karşı göstermiş oldukları şiddet, putperestlerin bakış açısından, büyük bir zulüm olarak anlatılmaktadır.[1107]
Âyetu'l-Kürsi’nin öncesindeki âyet şöyledir:
"Ey mü'minler! Alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı günün gelmesinden önce, size verdiğimiz rızıklardan hayra sarfedin. Kâfirler, kendilerine yazık (zulüm) edenlerdir."[1108]
İman eden ve imanlarına zulüm (haksızlık) karıştırmayanlar, güvende ve doğru yoldadır.[1109] Bu yargıyı belirten âyetin öncesindeki âyetler, Hz İbrahim'in putlara tapan kavmiyle tartışmalarını anlatır.
Ehli kitapla mücadele, en güzel biçimde olmalıdır:
"Kitap ehliyle, zulmedenler bir yana, en güzel şekilde mücadele edin (ilişki kurun), şöyle deyin:"Bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim tanrımız da, sizin tanrınız da birdir. Biz ona teslim olmuşuzdur."[1110]
Yanlış yola saptırmak (ilhâd) acıklı azaba yol açar:
"Doğrusu inkâr (küfr) edenleri, Allah yolundan, yerli ve yolcu bütün insanlar için eşit kılman Mescid-i Haram'dan alıkoyanları ve orada zulüm ederek yanlış yola saptırmak (ilhâd) isteyenleri, can yakıcı bir azaba uğratırız."[1111]
Yanlış yola saptırmak, dinî ilkelerden yana ortaya konan her türlü sapmayı anlatır.[1112]
Münafıklar, aralarında hüküm vermek üzere, Allah'a ve peygamberine çağırıldıkları zaman, birtakımı hemen vüzçevirir, Hak kendilerinden yana ise, itaatle koşarak gelirler:
"Kalplerinde hastalık mı var, yoksa şüpheye mi düşmüşlerdir? Yahut Allah'ın ve peygamberinin onlara haksızlık yapacağından mı korkmaktadırlar? Hayır, onlar sadece zâlimdirler."[1113]
Kur'an, zulmedenleri uyarmak ve iyi davrananlara müjde olmak üzere Arapça indirilmiş, kendinden öncekileri doğrulayan bir kitaptır.[1114]
B) İlâhi Mesaja Sırtçevirme, Mesajı Değiştirme, Çiğneme Ve Allah'a İftira:
Allah'ın âyetlerini yalanlamak ve onlardan yüz çevirmek zulümdür:
"Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatılmışken onlardan yüzçeviren ve önceden yaptıklarını unutan kimseden daha zâlimi var mıdır? Kur'an'ı anlamaları için kalplerine örtüler, kulaklarına ağırlık koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da asla gelmezler."[1115]
"Rabbimizden size bir belge, yol gösterici, rahmet (kitap) gelmiştir. Allah'ın âyetlerini yalanlayandan ve onlardan yüzçevirenden daha zâlim var mıdır? Âyetlerimizden yüzçevirenleri, bu davranışlarından dolayı, kötü bir azapla cezalandıracağız."[1116]
İnançta zulümle ilgili âyetlerin çoğunluğu, Allah'ın âyetlerini yalanlamadan sözeder.
[1117]
Yüce Allah, Semud milletine, gözle görülen bir mucize (âyet) olarak, bir dişi deve vermişti de ona zulmetmişlerdi. Halbuki Allah, mucizeleri yalnızca korkutmak için gönderir.[1118]
Yahudilerin, Allah'ın dostları (seçilmiş millet) olduklarını öne sürerek Allah'ın âyetlerini yalanlaması, şöylece anlatılır:
"Kendilerine Tevrat öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların durumu, sırtına kitap yüklenmiş eşeğin durumuna benzer. Allah'ın âyetlerini yalanlayanların durumu ise ne kötüdür! Allah, zâlimleri doğru yola eriştirmez."[1119]
"Ayete zulüm" tabiri, üç âyette yer alır. Bu da "âyetleri yalanlama" anlamındadır.
"Tartıları hafif gelenler, âyetlerimize yaptıkları haksızlık (zulüm) dolayısıyla kendilerini mahvetmiş olanlardır."[1120]
"Kur'an, kendilerine ilim verilenlerin gönüllerinde yerleşen apaçık âyetlerdir. Âyetlerimizi, zâlimlerden başka kimse bile bile inkâr etmez."[1121]
"Firavun ve erkânı, Allah'ın âyetlerine karşı haksızlık edenlerdendi."[1122]
"Onların (âhireti yalanlayanlar) söylediklerinin seni üzeceğini, elbette biliyoruz. Doğrusu onlar seni yalancı saymıyorlar, bilakis zâlimler Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlar."[1123]
Gökleri ve yeri yaratan Allah'ın kudretini kabul etmeyen, âyet inkarcılarına bir süre tayin edilmiştir. Buna rağmen, zâlimler, inkarcılıkta sürekli direnirler.[1124]
"De ki: Eğer bu kitap Allah katından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, İsrailoğullarından bir şahid de bunun böyle olduğuna şahitlik edip de inanmışken, siz yine de büyüklük taslarsanız, bana söyleyin kendinize yazık (zulüm) etmiş olmaz mısınız? Allah, zâlim milleti elbette doğru yola eriştirmez."[1125]
"İnkâr edenler, 'Bu Kur'an, Muhammed'in uydurmasıdır, ona başka bir topluluk yardım etmiştir.' diyerek haksız (zulüm) ve asılsız bir söz uydurmuşlardır. (..) Bu zâlimler, inananlara 'Siz sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz' dediler.' (..) Onlar sapmışlardır, bir yol bulamazlar."[1126]
Bu çerçevede düşünülecek başka bir zulüm türü, peygamberleri yalanlamadır.[1127]
Hz. Musa'nın "şu şehre girin" emrini dinlemeyen zâlim İsrailoğulları, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler. Zâlimlere, bu yoldan çıkışları dolayısıyla, gökten azap indi.[1128]
4-Allah'ın Bildirdiği Gerçeği Gizleme:
Allah'ın bildirdiği gerçeği gizleyen, çok zâlimdir:
"Yoksa İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarının (müslüman değil de) Yahudi ve Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: Pekiyi, siz mi, yoksa Allah mı daha îyf.bilir? Allah tarafından kendisine bildirilen bir gerçeği gizleyenden daha zâlim kim vardır? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir."[1129]
Hesap görme zamanının yaklaşmasına rağmen, hâlâ gaflette yüzüp haktan yüzçevirenlerin tutum ve sonu şöyle belirtilir: "Rablerinden kendilerine gelen bir yeni uyarmayı, mutlaka gönülleri gaflet içinde eğlenerek dinlerler. Zulmedenler gizli toplantılarında, 'Bu zat, sizin gibi bir insandan başka bir şey mi ki?! Siz, göz göre göre sihre mi uyarsınız? ' diye konuşurlar."[1130]
6- Hz. İsa'nın Mucizeleri Konusunda Çekişme
[1131]
7- Allah'ın İndirdiğiyle Hükmetmeme:
Tevrat'taki hükmü gördükten sonra, Allah'a karşı yalan isnad eden, zâlimin ta kendisidir.[1132] Tevrat'ın özellikleri ve ondaki kısas hükmü belirtildikten sonra şu yargı sunulur:
"Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, işte onlar zâlimlerdir."[1133]
İnanç zulmüyle ilgili âyetlerin, önemli bir bölümü, Allah'a karşı yalan uydurmayı anlatır.
Allah'a karşı yalan uyduranlar "azlemu" "daha zâlim, en zâlim" biçiminde nitelenmiştir. Küfür ve şirkin yanısıra, bunların da böyle bir sözcükle anlatılışı, işlenen günahın büyüklüğünü göstermek içindir. Zaten kullanılan soru üslubu da istifhâm-ı inkârı (sorulu red) tarzındadır.
Allah'ın âyetlerinin ve peygamberlerin yalanlanmasınnın cehenneme giden yolu açtığı belirtildikten sonra, şu ifade gelir:
"Allah'a karşı yalan uydurandan veya âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kimdir? Kitaptaki payları kendilerine erişecekler (mutsuzlar) işte onlardır."[1134]
"Allah'a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim vardır? Zâlimler, saadete (kurtuluşa) ulaşamazlar."[1135]
Aynı soru, kâfirlerin tutumu için, şöylece tekrarlanır:
[1136]
Allah'a karşı yalan uydurma, insanları bilgisizce saptırmak için de yapılabilir.[1137]
"Yalan söyleyerek Allah'a iftira edenden daha zâlim kim vardır? (..)"[1138]
Gökleri ve yeri yaratan Allah'a inanan yedi uyurların (ashâbu'l-kehf), milletleriyle ilgili anlatımı şöyledir:
"Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp (onun yanısıra) başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim mi var?"[1139]
"Allah'a karşı yalan uydurandan veya gerçek kendisine gelmişken onu yalanlayandan daha zâlim kimdir?(..)"[1140]
"Müslüman olmaya çağırmışken gelmeyip, Allah'a yalan uydurandan daha zalim kimdir? Allah, zalim milleti doğru yola eriştirmez."[1141]
Mü'minler, birbirlerinin dostu olan yahudi ve hıristiyanları dost edinemez, onları dost edinen onlardandır. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez.[1142]
[1143] Böyle olmayanlara iyi ve âdil davranılır, çünkü Allah iyi ve âdil olanları sever.
Yine mü'minler, küfrü imana tercih eden babalarını ve kardeşlerini dost edinemez. Onları dost edinenler kendilerine yazık (zulüm) etmiş olur.[1144]
Küfrü imana tercih eden ana-baba bile olsa, dost edinilmez. Onları dost edinenler, kendilerine yazık etmiş olur.[1145]
Allah'ı bırakıp İblis'i ve avenesini dost edinmek zulümdür:
"(..) Ey İsrailoğulları! Siz beni bırakıp İblis'i ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Halbuki onlar size düşmandır. Kendilerine yazık (zulüm) edenler için bu ne kötü bir değişmedir!"[1146]
Şeytan, âhirette, insanları kendisinin değil, bizzat insanların kendi gönüllerinin yanılttığını, kendi nüfuzunun sınırlı olduğunu belirttikten sonra :
"Beni Allah'a ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim. Doğrusu zâlimlere, can yakan bir azap vardır."[1147] diyerek sorumluluğundan sıyrılmaya uğraşacaktır. [1148]
Allah'ın, insan davranışlarıyla ilgili olarak belirlediği sınırlara Hududullah denir, bunları aşmak zulümdür.
Hz. Âdem, yasak ağaca yaklaşarak zâlimlerden olmuştu.[1149]
[1150]
Bahçe sahipleri temsilinde, düşkünlere yardımdan kaçındıkları, bahçenin başına gelen durumu gördüklerinde, ortancaları şöyle dediği belirtilir;
"Rabbimizi tenzih ederiz. Doğrusu biz, yazık (zulüm) etmiştik."
Bu yüzden birbirlerini yerdiler.[1151]
Günahtan tevbe etmeyenler, zâlimlerin ta kendileridir.[1152]
Şeytana uyup Allah'ı anmaktan gaflet, bir çeşit zulümdür.[1153]
Kur'an'da zulüm olarak nitelenen tutum ve davranışların önemli bir bölümü, insan haklarının ihlâl edilmesiyle ilgilidir.[1154]
A) Din Ve Vicdan Özgürlüğü İle İbadet Özgürlüğü Ve Yükümlülüğü İhlalleri
Allah'a ibadeti engelleme, halkı saptırma ve sadakadan kaçınma Kur'an'da zulüm olarak nitelendirilmiştir.[1155]
Allah'ın laneti, Allah yolundan alıkoyan, o yolun eğriliğini isteyen ve âhireti inkâr eden zâlimleredir.[1156]
Allah adının anıldığı yerler, ilgililere kapatılamaz:
"Allah'ın mescidlerinde onun adının anılmasını yasak eden ve oraların yıkılmasına çalışan kimseden daha zâlim kim vardır? Onların oralara korkmadan girememeleri gerekir. Dünyada rezillik onlaradır, âhirette büyük azap da onlaradır."[1157]
Bazı özel düzenlemeleri ile her ne kadar çok uyuşmazlık içinde olunsa da Allah inancını temel eksen alan her dine tam saygı gösterilmesi zorunluluğu İslamın temel prensiplerinden biridir. O halde müslümanlar, ister cami, ister kilise ya da havra olsun, Allah'a adanmış bütün ibadet mahallerini korumak ve onlara saygı göstermekle yükümlüdür.[1158] Başka bir inancın mensuplarını kendi inançlarına göre Allah'a ibadet etmekten alıkoyma teşebbüsleri, Kur'an tarafından kutsallığa tecavüz fiili olarak nitelenmiş ve lanetlenmiştir. Bu prensibin çarpıcı bir tasviri, Hz. Peygamber'in h. 10. yılda Necranlı bir hıristiyan heyetine karşı davranışında örneklenmiştir. Her ne kadar Hz. İsa'yı "Allah'ın oğlu", Hz. Meryem'i "Allah'ın annesi" olarak kabul etmeleri, İslâmi inançlarla temelden çatışıyor idiyse de onlara Hz. Peygamber'in mescidine serbestçe girme izni verilmişti. Onun kesin rızası ile orada kendi âyinlerini yapmışlardı.[1159]
Allah'a yalvaranlara, engel olmak zulümdür:
"Sabah-akşam, rablerinin rızasını isteyerek ona yalvaranları yanından kovma. Onların hesabından sana bir sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara bir sorumluluk yoktur. Onları kovma, yoksa zulmedenlerden olursun."[1160]
Rivayetlere göre, bu ve bundan sonraki âyet, müslümanların Medine'ye hicretlerinden yıllar önce, Mekke'deki bazı müşrik liderlerin, Hz. Peygamber'in eski kölelerden ve takipçileri arasında bulunan diğer "alt tabaka"ya mensup kimselerden uzak durması şartıyla İslamı kabul etmeyi düşünebileceklerini bildirmeleri vesilesiyle inmiştir. Hz. Peygamber, bu talebi ânında reddetmiştir.[1161]
Muhammed Esed'e göre, bu rivayet, âyetlerin tam bir açıklamasını yapamaz. Kur'ani metoda göre, tarihi olaylara atıflar, -ister çağdaş vakalara, ister eski zamanlara ait olsun- her zaman değişmez tabiattaki ahlâki öğretileri göstermek amacıyla kullanılır. Bu âyet de böyledir. Tertip tarzının da gösterdiği gibi, bu âyet İslam'ın "alt tabaka" mensuplarıyla değil, ama kelimenin o günkü anlamıyla müslüman olmadıkları halde, Allah'a iman eden ve daima ("sabah-akşam") "onun rızasını (yani onun rahmetini ve kabulünü) arayan" insanlar ile bağlantılıdır. Öncelikle Hz. Peygamber'e hitap etmesine rağmen, bu âyette seslendirilen öğüt, Kur'an'ın bütün takipçilerine yöneliktir. Onlar, inançları Kur'an'ın taleplerine tam olarak cevap veremese bile, Allah'a inanan hiç bir kimseyi kovmamak, ama tersine, Kur'an öğretilerini sabırla açıklayarak onlara yardım etmeye çalışmakla emrolunmuşlardır.[1162]
Din konusunda bilgisizce konuşup insanları saptırmak zulümdür:
" (..) İnsanları bilgisizce saptırmak için, Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kimdir? Allah, zâlim milleti doğru yola eriştirmez."[1163]
"Doğrusu, inkâr edenleri, Allah yolundan, yerli ve yolcu bütün insanlar için eşit kılınan Mescid-i Haram'dan alıkoyanları ve orada zulümle yanlış yola saptırmak isteyeni, can yakıcı bir azaba uğratırız."[1164]
Bahçe sahipleri temsili, onların, düşkünlerin bahçelerine yaklaşmalarından hoşlanmadığını, zulüm nitelemesiyle anlatır.[1165]
Cinayet ve kardeş katli gibi yaşama hakkına saldırılar, Kur'an'da zulüm olarak değerlendirilir.[1166]
Yaşama hakkı dokunulmazdır, adaletsizce ortadan kaldırılamaz:
"Allah'ın haram kıldığı cana adaletsizce kıymayın. Haksız yere (mazlûmen) öldürülenin velisine, bir yetki tanımışızdır.(..)"[1167]
Hz. Musa, düşmanına bir yumruk vurup, onu öldürmüştü. Yaptığının şeytan işi kötü bir eylem olduğunu hatırlayınca, hemen tövbe etti:
Allah da onu bağışladı.[1168]
Hâbil, kendisini öldürmek isteyen Kabil'e Allah'tan korktuğu için elini uzatmayacağını söyledi,
"Ben, hem benim, hem de kendi günahını yüklenip cehennemliklerden olmanı isterim. Zulmedenlerin cezası budur." dedi.
Nefsine uyan Kâbil, kardeşini öldürerek kaybedenlerden oldu.[1169]
Hırsızlık, yetim malını yeme ve haram kazanç gibi mülkiyet ihlâlleri, Kur'an'da zulüm olarak belirtilir.[1170]
Hırsızlık, Kur'an'da zulüm olarak nitelendirilen bir suçtur. Böyle bir zulümden sonra, çaldıklarını yakalanmadan önce sahibine geri vererek tevbe eden ve düzelen kimsenin tevbesini bağışlayıcı ve merhametli olan Allah kabul eder.[1171]
Yetimlerin mallarını haksız yere (zulmen) yiyenler karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar, ayrıca onlar çılgın aleve atılacaklardır.[1172]
Mallar, meşru yollarla yol değiştirmelidir. Aşırı giderek ve haksızlıkla (zulmen) mal yiyenler, ateşe girecektir.[1173]
Doksandokuz koyunu olan adamın, tek koyunu olan adamınkini istemesi, Hz. Davud tarafından, zulüm (gasb) olarak nitelenmiştir.[1174]
Borç ilişkilerinde faiz almayanlar, başkalarına haksızlık etmemiş ve haksızlığa da uğramamış olurlar.[1175]
Zulüm, aslında genel anlamda bir adaletsizliktir, ama adalet hakkıyla ilgili ihlâllerde adaletin yolunu da kapatır.
Haksız yere tutuklama, bir zulümdür.[1176]
Allah, yeryüzünde haksızlık edenlerin, cezalarını, haksızlığa uğratılmadan adaletli olarak verecektir.[1177]
Sûr üflendikten sonra, yeryüzü Allah'ın nuruyla aydınlanır, kitap açılır, peygamberler ve şahitler getirilir ve onlara haksızlık yapılmadan adaletlice hüküm verilir. Her kişiye, işlediği ödenir. Esasen Allah, onların yaptıklarını bilendir.[1178]
[1179]
3- Şahitliği Gizleme/Yalancı Şahitlik:
Allah tarafından bildirilen bir gerçeği gizleyen çok zâlimdir.[1180]
Vasiyete yeniden şahitlik edenler, yerlerini aldıkları yanlış beyanda bulunduklarından, Allah'a şöyle yemin ederler:
"Bizim şahitliğimiz, ikisininkinden daha da doğrudur, biz aşırı gitmedik. Yoksa şüphesiz zulmedenlerden oluruz."[1181]
Mü'minlerin birliğini bozmaya çalışmak ve düşman lehine casusluk zulümdür:
"Aranızda savaşa çıkmış olsalardı, ancak sizi bozmaya çalışırlar ve fitneye düşürmek için aranıza sokulurlardı. İçinizde onlara kulak verenler var. Allah, kendilerine yazık (zulüm) edenleri bilir."[1182]
Din uğrunda müslümanlarla savaşanları, onları yurtlarından çıkaranları ve çıkarılmalarına yardım edenleri dost edinmek, Allah tarafından yasaklanmıştır. Onları dost edinenler zâlimdir.[1183]
Vefasızlık, heveslere uyma, yalancılık, kötü söz ve alay gibi ahlâki/manevi ilkeleri çiğneme anlamına gelen tutum ve davranışlar, Kur'an'ın zulüm çerçevesine aldığı eylemlerdir.[1184]
Hz. Yusuf, Züleyha'nın zina teklifine şu cevabı verdi:
"Günah işlemekten Allah'a sığınırım. Doğrusu senin kocan benim efendimdir. Bana iyi baktı. Haksızlık yapanlar (zalimler), şüphesiz başarıya ulaşamazlar."[1185]
Heveslere, istek ve tutkulara uyma, Kur'an'da zulüm olarak nitelenir:
"Sen kitap verilenlere her türlü delili getirsen, yine de kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar, birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Andolsun ki, eğer sana gelen ilimden sonra, onların heveslerine uyarsan, şüphesiz zulmedenlerden olursun."[1186]
"Sana cevap vermezlerse, onların sadece heveslerine uyduklarını bil. Allah'tan bir yol gösterici olmadan hevesine uyandan daha sapık kim vardır? Allah, zâlim milleti şüphesiz ki doğru yola eriştirmez."[1187]
"Zulmedenler, körü körüne (bigayri ilim) kendi heveslerine uymuşlardır. Allah'ın saptırdığı kimseleri kim doğru yola eriştirebilir? Onların yardımcıları da yoktur."[1188]
Hz. Nuh, kavmine şöyle dedi:
"Size, Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı bilmem. Melek olduğumu da söylemiyorum. Küçük gördüklerinize Allah iyilik vermeyecektir diyemem. Yoksa haksızlık (zulüm) edenlerden olurum."[1189]
Allah, zulme uğrayan dışında, kimsenin kötülüğü sözle bile açıklamasını sevmez.[1190]
Birbirini alaya almak doğru olmadığı gibi, böyle bir kötülükten tevbe etmeyenler zâlimdir.[1191]
Zâlimin dostu, yine bir zâlimdir.[1192]
Allah, zâlimlerin bir kısmını, kazandıklarından ötürü, diğer bir kısmına musallat eder.[1193] Dinsizin hakkından, imansız gelir.[1194]
Kur'an'ın bir özelliği de, zâlimleri uyarıcı oluşudur:
"Kur'an'dan önce Musa'nın kitabı Tevrat, bir rahmet ve rehberdir. Bu Kur'an, zulmedenleri uyarmak ve iyi davrananlara müjde olmak üzere Arapça indirilmiş, kendinden öncekileri doğrulayan bir kitaptır."[1195]
Kur'an, özellikle şirk zulmüne batanları, iyice hüsrana uğratır:
"Kur'an'dan mü'minlere rahmet ve şifa olan şeyler indiriyoruz. O, zâlimlerin ise sadece hüsranını arttırır."[1196]
Hz. Nuh, pekçok insanı saptırtan döneminin müşrikleri için şu bedduayı yaptı:
"Rabbim! Sen bu zâlimlerin sadece şaşkınlığını arttır. (..) Rabbim! Beni, ana-babamı, evime inanmış olarak geleni, inanan erkek ve kadınları bağışla, zâlimlerin de yalnız helakini arttır."[1197]
Kur'an'ın geniş bir çerçevede ele aldığı ve ağır suçlamalarda bulunduğu zulüm tutum ve davranışlara batanların sonuçlarıyla ilgili önemli durumları da açıklamıştır.[1198]
Yahudilerin haksızlıklarından (zulmünden), pekçoklarını Allah yolundan alıkoymalarından, yasak edilmişken faiz almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemelerinden ötürü, kendilerine helal kılman temiz şeyler, onlara haram kılındı.[1199]
Hem Allah tarafından, hem de ondan aldıkları emirlerle peygamberler tarafından zâlimlerin mutluluğa/kurtuluşa erişemeyeceği belirtilir.[1200]
İmanlarına zulüm karıştırmayanlar, güven içindedir, doğru yoldadır. Ama Allah'a şirk koşmak suretiyle imanlarını zulümle kirletenler için kurtuluş kapısı kapalıdır.[1201]
Allah, kâfirleri ve zâlimleri bağışlamaz ve onları içinde temelli ve ebediyen kalacakları cehennem yolundan başka bir yola eriştirmez. Bu, Allah'a kolaydır.[1202]
Allah, mü'minleri, dünya hayatında ve âhirette sağlam bir söz üzerinde tutar, zâlimleri ise saptırır. Allah dilediğini yapar.[1203]
Allah, mesajlarını yalanlayan zâlimlerin ibretlik sonuna bakılmasını ister:
"Onlar, ilmini kavrayamadıklarını ve henüz yorumu da kendilerine bildirilmemiş olan şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böylece yalanlamışlardı. Zâlimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak."[1204]
Nitekim, Firavun ve askerleri de böyle bir ibretlik sona uğramıştı.[1205]
Kur'an, pek çok ülkenin ve onların üstündeki uygarlığın, zulüm yüzünden çöktüğünü ve izinin silindiğini belirtir.
Cezası en çabuk, en şiddetli ve daha dünyadayken verilen suçların en önemlilerinden biri, başkalarına yapılan zulümdür:
"Zulmedenler nasıl bir sona uğrayacaklarını yakında göreceklerdir."[1206]
Peygamber gelmeden toplumlar helak edilmemiştir.[1207] Peygamberlerin getirdiği mesajlara inanmayarak zulmedenler, onlara tehditte ve hatta kötülükte bulunanlar helak edilmiştir.[1208] Firavun ve askerleri bunun en tipik örneğidir.[1209] Şu veya bu şekilde zulme dalmış toplumlar yok edilmiştir.[1210] Zâlimlerden başkası helak edilmez, onlar cezalarını ergeç bulur.[1211]
Ancak, toplumlar ıslah olmuşken, Allah onlan haksız yere yok etmez.[1212] Yokedilen şehirler için, önceden bir süre tayin edilir, süreleri dolunca, gecikme veya erkene alma söz konusu olmaz.[1213]
Zulüm, toplumların medeniyet eserlerinin de yokedilmesine ve çökertilmesine yol açar.[1214] Bundan sonra da geriye yıkık-dökük, harabe yerleşim birimleri kalır.[1215]
Zâlimler, âhiret hayatında kendilerini kurtaracak bir yardımcı bulamayacaktır.[1216] Yaptıklarına pişmanlık duyacaklar, ama artık Cehennem azabı onları beklemektedir.[1217]
Yüce Allah'ın zulüm olarak nitlendirdiği tutum ve davranışların önlenmesi, bu konuda işbirliği yapılması, zulme batmış bir yurdun terkedilmesi ve zulme uğratılarak yurttan çıkarılma durumunda zâlimlerle silahlı mücadeleye girişilmesi gerekir:[1218]
İnsanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere karşı durulmalıdır.[1219] Bozgunculuğa da engel olunmalıdır. Kendilerine verilen nimete karsı haksızlık edenlere uyanlar suçludur.[1220] Cehennem görevlilerine "zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri ve Allah'ı bırakıp la taptıklarım derleyin, onları cehennem yoluna koyun denir.[1221] Hz. Peygamber'e zâlimlerden uzak duruş emri verilmiştir:
"Âyetlerimizi çekişmeye dalanları görünce, başka bir konuya geçmelerine kadar, onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık zulmedenlerle beraber oturma."[1222]
Zulmedenlerden değil, Allah'tan korkmak gerekir.[1223] Zâlimlere yönelinmez, mü'minlerin Allah'tan başka dostu yoktur, aksi halde yardım da görmezler.[1224] Zâlimler için Allah'a başvuruda bulunulmaz.[1225]
A) Zalimlerden Kurtuluş Duası:
"Allah'a güvendik. Rabbimiz! Zâlim bir milletle bizi sınama. Rahmetinle bizi kâfirlerden kurtar."[1226]
Hz. Musa da, bir cana kıydığı şehirden korku içinde çıkarken şöyle dua etti:
"Rabbim! Beni, zâlim milletten kurtar."[1227]
"Rabbim! Katından bana cennette bir ev yap. Beni Firavun'dan ve onun yaptıklarından kurtar. Beni zâlim milletten kurtar."[1228]
Şirk koşanlar konusunda Hz. Peygamber'in şu duayı yapması istenir:
"Rabbim! Onların tehdit olundukları şeyi bana mutlaka göstereceksen, o zaman beni zâlim millet içinde bulundurma."[1229]
B) Zâlimin Zulümden Vazgeçmesi:
Günah işleyenler, tıpkı Hz. Yunus gibi pişmanlık belirtip, şöyle dua edebilir:
"Senden başka tanrı yoktur. Sen münezzehsin. Doğrusu ben haksızlık (zulüm) edenlerdenim."[1230]
Kendilerine yazık (zulüm) edenler, Allah'tan bağışlanma diler, peygamber de onlar için aynı dilekte bulunursa, Allah onların tevbesini kabul eder ve onlara merhamet eder,[1231] Kim kötülük eder veya kendine yazık eder de sonra Allah'tan bağışlanma dilerse, Allah'ı bağış ve merhamet sahibi bulur.[1232]
Günah işleyen, Hz Âdem ile eşi, ayrıca Hz. Musa bağışlanma dilemiştir.[1233]
Zâlimlerin tevbesini kabul, Allah'a kalmıştır.[1234] Allah, insanların zulümlerine rağmen onları bağışlar. Cezalandırması da çetindir.[1235]
Zulmedenler âhirette, yeryüzündeki herşeyi, azabın fidyesi olarak vermeye razıdır. Ama artık onların hiçbir fidyesi kabul edilmez.[1236]
Haksızlığa uğratıldıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri, Yüce Allah dünyada güzel bir yerde yerleştirir, âhiret ecri ise daha büyüktür.[1237] Zulüm beldesinden göçetmeyip, orada mustaz'af (zavallı/ezilen) olarak yaşamayı da, kendine zulüm olarak adlandırır, bunların sorumlu tutulacağını belirtir.[1238] Buna göre, zulme rıza gösterip, karşı çıkmamak da bir çeşit zulümdür, zâlimle işbirliğidir.
Kitap ehlinden zulmedenler dışında kalanlarla en güzel şekilde mücadele edilir.[1239]
E) Zulümden Kurtuluş İçin Savaş İzni
Kur'an'ın savaşa izin veren âyetinin (âyetu's-seyf) gerekçesi, zulme uğramaktır:
"Haksızlığa (zulme) uğratılarak, kendilerine savaş açılan kimselere karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye, elbette muktedirdir."[1240]
Savaş sırasında, zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur.[1241]
Zulme karşı savaşmak, yalnızca zulme kendisi uğradığında gerekli değildir. Yardım talebinde bulunan mustaz'afların yardımına, bir insanlık borcu olarak koşulur:
"Size ne oluyor da 'Rabbimiz! Bizi halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lütfet.' diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz? İnananlar, Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise şeytan yolunda harbederler. Şeytanın dostlarıyla savaşın. Esasen şeytanın hilesi zayıftır."[1242]
F) Zâlimlerden Kurtuluşa Hamd:
Allah, Hz. Nuh'a, beraberindekilerle gemiye yerleşince şöyle dua etmesini emreder:
"Bizi zâlim milletten kurtaran Allah'a hamdolsun."[1243]
B-g-y- (begâ) kökünden türeyen bagy sözcüğü, davranışlarda dengeyi ve orta yolu aşma isteği anlamına gelir. Bu aşma, bazan nitelikte, bazan da nicelikte olur. Bagy, iki türlüdür:
1) Övgün (Mahmud) Bagy: Adaleti aşıp ihsan noktasına varmak, farzları yapıp nafileye yönelmek gibi,
2) Yergin (Mezmum) Bagy: Hakkı geçip bâtıla yönelmek, şüphelilere uzanmak gibi. Bagy, çoğunlukla mezmum durumlar için kullanılır.[1244]
Bagy sözcüğü, aşırılık, azgınlık, taşkınlık, ezme, horlama, hased, büyüklenme, aşırı fesatçılık, ölçüsüzlük anlamlarında da kullanılır.
Eşkiya ve terörist anlamındaki Bâgî (ç. Bugât) sözcüğü de b-g-y kökünden türemiştir.[1245]
Bagy eylem ve durumları, siyasi-hukuki bagy ve ahlâki bagy biçiminde iki öbekte ele alabiliriz.
Mabedin duvarını aşıp, Hz. Davud'un yanına giren çekişmeli taraflar, onun ürktüğünü görünce, şöyle dediler: "Korkma, birbirinin hakkına tecavüz etmiş (begâ) iki davacı. Aramızda adaletli karar ver, ondan ayrılma, bzi doğru yola çıkar."[1246]
Hz. Davud, tek koyunu öbürlerine katmak isteyenin davranışını zulüm olarak adlandırmış ve şunu belirtmiştir: "Doğrusu huletâ'ın (ortakçılar'ın, yakınlar'ın) pekçoğu, birbirlerinin haklarına tecavüz ederler (yebgi), inanıp yararlı iş yapanlar bunun dışındadır, ama onların sayısı da çok azdır."[1247]
Buradaki huletâ, birlikte yaşayan ve iş yapan komşu, yakın ve ülküdaş gibi... insanları anlatır. Böyleleri arasındaki bagy, çabucak ortaya çıkma özelliğindedir.
Firavun ve askerleri Hz. Musa önderliğinde denizden geçen İsrailoğullarının peşine haksızlık ve düşmanlıkla (bagyen ve adven) düştüler.[1248]
[1249]
Bagy'in yasaklığı, cuma hutbesi sonunda okunan bir başka âyette yine vurgulanır:
"Şüphesiz ki, Allah, adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı/gözetmeyi emreder. Hayasızlığı (fahşâ), fenalığı (münker) ve haddi aşmayı (bagy: azgınlık,taşkınlık) yasaklar. Tutarsınız diye size öğüt verir."[1250]
Biraz önce gördüğümüz gibi, Hz. Davud'a gelen davacılardan biri, öbürüne göre çok büyük imkana, doksandokuz koyuna sahip olmasına rağmen, bagy'e kapılarak yalnızca bir koyunu olmak gibi sınırlı imkanlara sahip insanın elindekine göz dikmiş açgözlü ve doymaz biridir.
Rızık bolluğu bagy'i kışkırtıcı bir etkiye sahiptir:
"Allah rızkı, kullarına bol bol verseydi, yeryüzünde azgınlık/küstahlık ederlerdi. Ama o, dilediğini bir ölçüye göre indirir. Doğrusu o, kullarından haberdardır, onları görendir."[1251]
Zaten insan yaratılışı gereği, doymaz ve açgözlüdür, "daha fazlasını ister"[1252], bu da onu ne zaman kendisini yeterli görse çabucak azdırır."[1253]
Aşırılık ve haksız talep, bagy olarak nitelenir:
"Şüphesiz Allah size, ölü hayvan (murdar,leş) etini, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanı haram kılmıştır. Ama darda kalana, başkasının payına el uzatmamak (gayra bâgin) ve zaruret miktarını aşmamak üzere, günah sayılmaz. Çünkü Allah, bağışlayan ve merhamet edendir."[1254]
Âyette geçen "gayra bâgin velâ âdin" ibaresi, üç biçimde yorumlanır:[1255]
1) İsteme hakkı bulunmayanı istememek, başkasının payına el uztmamak ve belirleneni aşmamak.
2) el-Hasanu'l-Basri'nin benimsediği yoruma göre, arzu ve iştah duymamak, açlık (zaruret) sınırını aşmamak anlamındadır.
3) Mücahid'e göre ise, bir imama (meşru başkana) isyan etmemek ve günah işlemekte hak yolun ötesine geçmemek anlamına gelir.
Yahudilerin aşırı gitmeleri (bagy: zulüm) dolayısıyla Yüce Allah tırnaklı hayvanları, sığır ve davarın sırt, bağırsak ve kemik yağları hariç iç yağlarını onlara haram kılmıştır.[1256]
Karun'a kavmince verilen öğütler arasında şu ifade geçer:
"(..) Allah'ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de iylik yap. Yeryüzünde bozgunculuk isteme. Doğrusu Allah, bozguncuları sevmez."[1257]
İnsanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere, karşı durulur, onlara can yakıcı azap da vardır.[1258]
Fırtınalı deniz yolculuğundan kurtulan bir kısım insanlar, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaktan geri kalmaz.[1259]
Nefsi müdafa amacıyla girişilen eylemlerde, düşmanların kendilerine yaptığı saldırının sınırları aşılmaz:
"Kim kendisine verilen kadar ceza verirse ve kendisine yine de saldırılırsa, Allah ona şüphesiz yardım edecektir. Doğrusu Allah, affedici ve bağışlayıcıdır."[1260]
"Eğer mü'minlerden iki topluluk, birbirleriyle çatışırlarsa /savaşırlarsa, aralarını düzeltiniz. Şayet biri diğeri üzerine saldırırsa, saldıranlarla Allah'ın buyruğuna dönmelerine dek savaşınız. Eğer geri dönerlerse, aralarını hakkaniyetle bulun, âdil davranın. Şüphesiz Allah, âdil davrananları sever. Doğrusu mü'minler, birbirleriyle kardeştir. Öyleyse dargın olan kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah'tan sakının ki size acısın."[1261]
öğütlerini vermişti.[1262]
Birliği, paylaşım ruhunu ve kaynaşmayı tahrip, bagy olarak nitelenir.
İnsanlar bir tek ümmetti. Allah peygamberleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. İnsanların ayrılığa düşecekleri hususlarda, aralarında hüküm vermek için onlarla birlikte hak kitaplar indirdi. Kitap ehli olan yahudilerin veya hıristiyanların, kendilerine ilim veya belgeler geldikten sonra ayrılığa düşmeleri, birbirini çekememezlikten, ihtirastan ve kıskançlıktan doğdu.[1263]
İsrailoğulları, Allah'ın kullarından dilediğine, bol ihsanından indirmesini çekemeyerek, Allah'ın indirdiğini inkâr etmekle, kendilerini kötü bir şey karşılığında sattılar. Bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. Ayrıca kâfirlere, alçaltıcı bir azap da vardır.[1264]
"Bana bir insan dokunmamışken; ben kötü (iffetsiz) bir kadın da olmadığım halde, nasıl oğlum olabilir?" [1265]
Çocuğu alıp kavmine getirdiğinde, şöyle dediler:
"Ey Meryem! Utanılacak bir şey yaptın. Ey Harun'un kızkardeşi! Baban kötü biri değildi, annen de iffetsiz (bagiy) değildi."[1266]
İffetli kalmak isteyen kadınları fuhşa zorlamak, yasak bir eylemdir:
"(..) Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, (evlenerek) iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa (=bigâ) zorlamayın. Kim onları buna zorlarsa bilsin ki Allah onu değil, zorlanan kadınları bağışlar ve onlara merhamet, eder."[1267]
Sakin başlayan deniz yolculuğunda fırtınaya yakalanınca, insanların Allah'a yönelmeleri, fırtınadan kurtulduktan sonra ise bütün sözleri unutuşları, şöylece belirtilir:
"Allah onları kurtarınca hemen yeryüzünde haksız yere taşkınlıklara (azgınlıklara) başlarlar (yebgûne fi'l-ard). Ey insanlar! Geçici dünya hayatında yaptığınız taşkınlığın sorumluluğu ve sonuçları sizin aleyhinizedir. Dönüşünüz bizedir, yaptıklarınızı size bildiririz."[1268]
Görüldüğü gibi bagy, hangi inanışın bağlısı olursa olsun, insanın bir özelliği olarak sunulmuştur.
İnsanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere (yebgûne fi'l-ard: gaddarca davrananlara), karşı durulmalıdır. Onlar can yakıcı azabı da göreceklerdir.[1269]
İnanıp yararlı iş yapanlar, birbirlerinin haklarına tecavüz etmezler, ama bunların sayısı azdır.[1270]
Bagy'in önlenmesi için, toplum üyeleri bir haksızlığa uğrayınca üstün gelmek üzere birbirleriyle yardımlaşmalı ve bu bagy eylemi önlenmelidir.[1271] Bu, mü'minlerin bir özelliği olarak belirtilmektedir.
Bir sahip çıkan ve yardımcı olacak kişiyi isteyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşma emri, bagy'in önlenmesi için de geçerli olmalıdır.[1272]
[1] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 5-6.
[2] Mukâtil bin Süleyman, el-Vucûh ve'n-Nezâir, Yayınlayan: Ali Özek, İstanbul 1996. El-Vucûh ve'n-Nezâir yazınının doğuşu ve gelişmesi için, bkz., özellikle, 26-29. Ayrıca bkz. Mustafa Çetin, "Kur'an'da Vücûh ve Nazâir", Diyanet Dergisi, 25/3 (Ankara 1989), 97-127.
[3] İbnu'l-Cevzi, Cemaluddin Ebu'l-Ferec Abdurrahman, Nüzhetu’l-Ayuni'n-Nevâzır fî İlmi'l-Vucüh ve'n-Nezâir, yayınlayan: Muhammed Abdulkertm Kâzım er-Râdî, Beyrut 1987, 3. B.el Vecuh ve’n-Nezâir yazınının doğuşu ve gelişmesi için bkz. 33-62.
[4] Ragıb el-İsfahânî, el-Mûfredât fi Garıbi'l-Kur'an, İstanbul 1986.
[5] İslam’da Siyaset Düşüncesi, derleme, çev. Kazım Güleçyüz, İstanbul 1995, 75-103.
[6] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 11-14.
[7] Bkz. Ömer Özsoy-İlhami Güler, Konularına Göre Kur’an, 5.
[8] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 15-17.
[9] Fazlur Rahman, "İslam ve Siyasi Aksiyon: Dinin Hizmetinde Siyaset," çev. Adil Çiftçi, Türkiye Günlüğü Dergisi, 34 (Ankara, Mayıs-Haziran 1994), 26, 27, Dinin siyaset, parti, oyverme gibi davranışlarla ilgili görüşü için bkz. Hayreddin Karaman, Laik Düzende Dini Yaşamak, 218-219. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 17-18.
[10] Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'an, 252.
[11] Haşr, 59/7.
[12] Âli İmranı3/139.
[13] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 18-20.
[14] Bakara, 2/259; En'am, 6/141; Araf, 7/137; Nuh, 16/68.
[15] Râgıb el-Isfahânî, age, 493.
Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 20.
[16] Râgıb el-Isfahânî, age, 493-494. Ayrıca bkz. Nadim Macit, Kur’an'ın İnsan-Biçimci Dili. 80-82.
[17] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 20.
[18] Tevbe, 9/129; Mü'minûn, 23/86; Neml, 27/26.
[19] Mü'minûn, 23/116.
[20] Enbiya, 21/22; Zuhruf, 43/82.
[21] Muhammed Esed, Kırfan Mesajı, 1/281-282 (43). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 21.
[22] İsra, 17/42 (tefsiri için bkz. Muhammed Esed, age. 2/568 Mu'mm, 40/15; Tekvir, 81/20; Burûc, 85/15.
[23] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 21.
[24] A’raf, 7/54: Yunus, 10/3; Ra'd, 13/2; Tâhâ, 20/5; Furkan 25/59; Secde. 32/4; Hadîd, 57/4.
[25] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 21.
[26] Mü'min, 40/7.
[27] Muhammed Esed, age, 3/955-956 (4).
[28] Zümer, 39/75.
[29] Hakka, 69/17 Yorumu için bkz. Muhammed Esed, age, 3/1183(11).
[30] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 21-22.
[31] Hud, 11/7.
[32] Muhammed Esed, age, 1/4120-413 (10). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 22-23.
[33] Yusuf, 12/100.
[34] Neml, 27/23-24
[35] Neml, 27/38.
[36] Neml 27/41-42. Yorumu için bkz. Muhammed Esed, age. 2/769(31-37). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 23.
[37] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 23.
[38] Bakara, 2/255.
[39] Râgıb el-Isfahâni, age, 646.
[40] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 24.
[41] Sâd, 38/34. Yorumu için bkz. Muhammed Esed, age, 3/929 (32). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 24.
[42] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 24.
[43] Hûd, 11/123.
[44] Bakara, 2/210.
[45] Kehf 18/69.
[46] Ali İmran 3/159.
[47] Ali İmran, 3/154.
[48] Araf, 7/110.
[49] Maide, 5/95.
[50] Tegabun, 64/5.
[51] Talak, 65/9.
[52] Tevbe 9/50.
[53] Nisa 4/59.
[54] Nisa 4/83.
[55] Enbiya, 21/23.
[56] Müminun, 23/53.
[57] Kehf, 18/21.
[58] Taha, 10/62. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 25-26.
[59] A'raf, 7/54.
[60] İsra, 17/85. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 26.
[61] Nisa, 4/58.
[62] Nahl, 16/90.
[63] Hûd, 11/97.
[64] Hûd, 11/43.
[65] Hûd, 11/44.
[66] Hûd, 11/82.
[67] İbrahim, 14/22.
[68] Meryem, 19/39.
[69] Talak, 65/5.
[70] Yunus, 10/3.
[71] Rad, 13/2.
[72] Hadid, 57/14.
[73] Nahl, 16/1. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 26-28.
[74] İsra, 17/16.
[75] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 28.
[76] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 28.
[77] Bakara, 2/283.
[78] Mü’minün, 23/8, Aynca bkz. Meâric, 70/32 Buna karşılık, ehli kitap içinde, "müslümanlara karşı sorumluluk yoktur" ilkesince hareket edenler ve "emaneti gözetmeyenler" vardır. Ama Allah: ahdini tutanları ve sakınanları sever. (Bkz. Ali İmran, 3/75)
[79] Örnek olarak bkz. A'raf, 7/18; Şuara, 26/107, 125, 143.
[80] Yusuf, 12/54; Kasas, 28/26.
[81] Ibn Teymiye, Siyaset, 33-34.
[82] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 28-30.
[83] Enfal, 8/27.
[84] Râgıb el-Isfahânî, Müfredat, 30-31. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 30.
[85] Ragıp el-İsfahani, age, 718. Âyetlerdeki kullanımı için bkz. Maide, 5-25 (buyurma, söz geçirme), İsra, 17/110, Meryem, 19/87, İnfitar 82/19.
[86] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 30-31.
[87] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 31.
[88] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 31.
[89] Zuhuf, 43/84-86, 39; Tevbe, 9/115-116. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 31.
[90] Tevbe, 9/115-116.
[91] Hadîd, 57/4-6.
[92] Nûr, 24/41-42.
[93] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 32.
[94] Furkan, 25/1-2.43; Hadîd, 57/1-3.
[95] Hadîd, 57/1-3.
[96] Burûc, 85/8-9. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 32-33.
[97] Mâide, 5/17.
[98] Zümer, 39/42-44.
[99] Şüra, 42/49-50.
[100] Câsiye, 45/26-27. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 33-34.
[101] Âli İmran, 3/188-189.
[102] Mâide, 5/18.
[103] Mâide, 5/39-40.
[104] Mâide, 5/119-120.
[105] A'raf. 7/158.
[106] Sâd, 38/8-10.
[107] Fetih, 48/13-14. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 34-35.
[108] En’am, 6/75.
[109] Araf, 7/185. 'Muminun, 23/88; Yasin, 36/83.
[110] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 35.
[111] En’am, 6/72-73.
[112] Hac, 22/56.
[113] Furkan, 25/25,26.
[114] Mülk, 67/1-2.
[115] Tegâbün, 64/1-2. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 35-36.
[116] Fatiha, 1/4.
[117] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 36.
[118] İsra, 17/111.
[119] Furkan, 25/1-2. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 36-37.
[120] Bakara, 2/247.
[121] Ali İmran, 3/26.
[122] Ömer Özsoy - İlhamı Güler, Konularına Göre Kur’an, 12.
[123] Bakara, 2/258.
[124] Nisa, 4/53-54.
[125] Yusuf, 12/101. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 37-38.
[126] Bakara, 2/251; Nisa, 4/54; Sâd, 38/20.
[127] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 37-38.
[128] Tâhâ, 20/114; Mü'minûn, 23/116; Haşr, 59/23; 62/1; Nâs, 114/1-6.
[129] Kamer, 54/55. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 38.
[130] Sad, 38/35.
[131] Muhamed Esed, age, 3/929 (33).
[132] Bakara, 2/101-102.
[133] Krallar, XI/l-10.
[134] Muhamed Esed, ase. 1/28(82). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 39.
[135] Bakara, 2/247-248.
[136] Sâd, 38/20.
[137] Mü'min, 40/29.
[138] Zuhruf, 43/51. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 39-40.
[139] Yâsîn, 36/71.
[140] İnsan, 76/20. Yine aynı anlam için bkz. Tâhâ, 20/120. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 40.
[141] Nahl, 16/75. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 40-41.
[142] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 41.
[143] Maide, 5/43.
[144] Muhammed Esed, Kur'an Mesajı, 1/199 (57)
[145] Maide, 5/42.
[146] Muhammed Esed, age, 1/198 (55).
[147] Tür, 52/48.
[148] Kalem, 68/48.
[149] İnsan, 76/24.
[150] Mümtehıne, 60/10.
[151] Neml, 27/78.
[152] Kehf, 18/26. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 41-43.
[153] En'am, 6/57 (Acele istedikleri, Hz.Peygamber'm Allah'ın elçisi olduğu iddiasının ispatı için kendilerinin Allah tarafından derhal cezalandırılmaları gerektiği biçimindeki alaycı taleptir: Enfal, 8/32).
[154] En'am, 6/62.
[155] Yusuf, 12/40.
[156] Yusuf, 12/67.
[157] Kasas, 28/70.
[158] Kasas, 28/88.
[159] Mü'min, 40/12.
[160] Ethem Ruhi Fığlalı, "Egemenlik Kimindir?', 45.(1997), 24-25.
[161] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 43-45.
[162] Maide, 5/1.
[163] Yunus, 10/109.
[164] Yunus, 10/109.
[165] Enbiya, 21/112.
[166] Ali İmran, 3/55-56.
[167] Bakara, 2/113.
[168] Nisa, 4/141.
[169] Hac, 22/56.
[170] Hac, 22/69.
[171] Mü'min, 40/48.
[172] Nahl, 16/124.
[173] Muhammed Esed, age, 2/557 (148).
[174] Şura, 42/10.
[175] Zümer, 39/46.
[176] Ra'd, 13/41. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 46-48.
[177] Maide, 5/50.
[178] Yusuf, 10/109.
[179] A'raf, 7/87.
[180] Hud, 11/45.
[181] Yusuf, 12/80.
[182] Tîn, 95/8. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 48-49.
[183] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 49.
[184] Meryem, 19/12.
[185] Şuara, 26/20-21.
[186] Şuara, 26/83.
[187] Muhammed Esed. age, 2/747, 610.
[188] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 49-50.
[189] Yusuf, 12/22.
[190] Kasas, 28/14.
[191] Enbiya, 21/74.
[192] Enbiya, 21/78-79. Hz. Davud ile Hz. Süleyman'ın koyunların ekin tarlasına (hars) verdiği zararla ilgili olarak verdikleri hüküm için bkz. Abdullah Aydemir, İslâmi Kaynaklara Göre Peygamberler, 156 (ilgili tefsir kaynaklarını da verir); Muhammed Esed, age, 2/658 (70); Abdülvehhâb en-Neccâr, Kısasul'l-Enbiya, 371 (Hz. Peyarnber'in, Ebu Hanife ve İmam Şafiî'nin benzer olaylardaki hükümleri ile karşılaştırır).
[193] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 50-51.
[194] Ali İmran, 3/79.
[195] En’am, 6/89.
[196] Casiye, 45/16. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 51.
[197] Bakara, 2/213.
[198] Ali İmran. 3/23.
[199] Nisa, 4/105.
[200] Muhammed Esed, age,l/165 (133).
[201] En'am, 6/114. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 51-52.
[202] Maide, 5/43-45.
[203] Vahidi, Esbabu Nuzûli'l-Kur’an, 199, no:392; Ebu Davud. Hudûd, no: 4450- 4451.
[204] Maide, 5/46-47.
[205] Maide, 5/48-49.
[206] Vahidi, Esbâbu Nuzûli'l-Kur'an, 200, no:394.
[207] Muhammed Esed, age, 1/200 (65).
[208] Nevin A. Mustafa, İslam Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, 80,87-88.
[209] Hayreddin Karaman, Laik Düzende Dûıi Yaşamak, 20-21.
[210] Nevin A. Mustafa, age, 91.
[211] Böyle bir değerlendirme için bkz. Muhammed Said al-Ashmawy, İslama Karşı İslamcılık, 37-39,86.
[212] Ethem Ruhi Fığlalı, age, 24.
[213] Müslim, Cihad, 2; Ebu Davud, Cihad, 82.
[214] Hayreddin Karaman, age, 21.
[215] Nevin A. Mustafa, age, 87-88, 92.
[216] Hayreddin Karaman, age, 20.
[217] A'raf, 7/2-3.
[218] Muhammed Esed, age, 1/269 (2).
[219] Muhammed Esed, age, 1/270 (3).
[220] Ethem Ruhi Fığlalı, age, 25.
[221] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 52-59.
[222] Ra'd, 13/37.
[223] İbrahim, 14/4. Ayrıca bkz. Yusuf, 12/1-2; Ra'd, 13/37; Nahl, 16/103; Meryem, 19/97; Fussilet, 41/44.
[224] A'raf, 7/158. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 59.
[225] Nur, 24/47-52.
[226] Vahidî, Esbâbu Nuzûli’l-Kur’an, 337, no: 645.
[227] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 59-60.
[228] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 60.
[229] Maide, 5/50. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 60.
[230] Sözgelimi bkz. Maide, 5/42, 44, 95; (hacda av cinayeti) Enbiya, 21/78 (Hz. Davud ve Hz. Süleyman); Nur, 24/48 (hüküm için Allah'a ve peygamberine çağırılma), 51 (verilen hükmü mü'minler kabul eder).
[231] Nisa, 4/58.
[232] Maide, 5/42.
[233] Sâd. 38/22, 26.
[234] Yunus, 10/35 (putların Allah'a tapanlar arasında aracı oluşu); Saffât, 37/154 (Allah'ın kızları oğlanlara tercihi isnadı).
[235] Kalem, 68/36.
[236] En'am, 6/136.
[237] Muhammed Esed, age, 1/255 (120).
[238] Nahl, 16/58-59.
[239] Ankebut, 29/4.
[240] Câsiye, 45/21. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 60-62.
[241] Nisa, 4/35.
[242] En'am, 6/114.
[243] Nisa, 4/65.
[244] Nisa, 4/60.
[245] Muhammed Esed, age, 1/151.
[246] Vahidî, Esbâbu Nüzûli'l-Kur’an, 164-167, no: 328-332.
[247] Râgib el-Isfahânî, age, 737.
[248] Nisa, 4/45; Kehf, 18/50.
[249] Âli İmran, 3/118; Furkan, 25/27-29. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 63.
[250] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 63-64.
[251] Kehf, 18/42-44. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 64.
[252] Şûra, 42/8-9.
[253] En'am, 6/14.
[254] Âli İmran, 3/122.
[255] Şûra, 42/28.
[256] Secde, 32/4.
[257] Nisa, 4/45.
[258] İsra, 17/111. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 64-65.
[259] Bakara, 2/257.
[260] Âli İmran, 3/68.
[261] En'am. 6/127.
[262] Muhammed, 47/11. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 65-66.
[263] Câsiye, 45/19. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 66.
[264] Araf, 7/196. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 66.
[265] Bakara, 2/107. Benzeri için bkz. Tevbe, 9/116.
[266] En'am, 6/51.
[267] En'am, 6/70.
[268] Ra'd, 13/11.
[269] Kehf, 18/26.
[270] Ankebût, 29/22. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 66-67.
[271] Nisa, 4/45. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 67.
[272] Çünkü cennette ebedî kalacaklardır (Zümer, 39/73).
[273] Yunus, 10/62-64.
[274] Enfal, 8/34.
[275] Bakara, 2/177.
[276] Maide, 5/18.
[277] Cuma, 62/6-7. Krş. Bakara, 2/94-95 (Bu iki âyet, âhiret yurdunun Allah katında kendilerine özgü olduğu sanılarını dile getirir ve buna meydan okur). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 67-69.
[278] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 69.
[279] Şûra, 42/46.
[280] Şûra, 42/8.
[281] Hûd, 11/20. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 69-70.
[282] Hûd, 11/113. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 70.
[283] Ahkâf, 46/32. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 70.
[284] Fetih, 48/22.
[285] Ahzâb, 33/64-65. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 70-71.
[286] Şûra, 42/44.
[287] Kehf, 18/17. Benzeri için bkz. İsra, 17/97. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 71.
[288] Ra'd, 13/37.
[289] Bakara, 2/120. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 71.
[290] Tevbe, 9/74.
[291] Ahzâb, 33/17. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 71-72.
[292] Nisa, 4/123. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 72.
[293] Nisa, 4/173.
[294] Câsiye, 45/7-10. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 72-73.
[295] Enfal, 8/39-40.
[296] Hac, 22/78.
[297] Ali imran, 3/149-150.
[298] Tevbe, 9/51.
[299] Tahrim, 66/2.
[300] Tahrim, 66/4.
[301] En’am, 6/62.
[302] Yunus, 10/30.
Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 73-74.
[303] Bakara, 2/286.
[304] Nisa. 4/75.
[305] A’raf, 7/155.
[306] Yusuf, 12/101.
[307] Sebe, 34/41.
Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 74-75.
[308] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 75.
[309] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 75.
[310] Maide. 5/55-56.
[311] bkz. Saf, 61/4.
[312] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 75-76.
[313] Enfal, 8/72.
[314] Tevbe, 9/71.
[315] Hayreddin Karaman, Laik Düzende Dini Yaşamak, 277,293-295. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 76-77.
[316] A'raf, 7/196.
[317] Enfal, 8/34.
[318] Enfal, 8/72.
[319] Fussilet, 41/31. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 77-78.
[320] A'raf, 7/3.
[321] Ankebut, 29/41.
[322] Şûra, 42/6.
[323] Şûra, 42/9.
[324] Furkan. 25/18.
[325] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 78-79.
[326] Mücadele, 58/14-15.
[327] Mumtehine, 60/13. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 79.
[328] Mumtehine, 60/1-2, Krş. Mücadele, 58/22. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 80.
[329] Rad, 13/16.
[330] Hac, 22/13.
[331] Zümer, 39/3.
[332] Hadid, 57/15. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 80-81.
[333] Ali İmran, 3/28.
[334] Muhammed Esed, age, 1/93 (20).
[335] Nisa, 4/144.
[336] Tevbe. 9/23-24.
[337] Bakara, 2/257.
[338] Enfal, 8/73.
[339] Kehf, 18/102. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 81-82.
[340] Maide, 5/51.
[341] Vahidi, Esbâbu Nuzuli'l-Kur’an, 200-201, no:395.
[342] Mümtehıne, 60/7-8.
[343] Maide, 5/80-82.
[344] Maide, 5/57.
[345] Vahidi, Esbâbu Nuzüli’l-Kuran, 202 (no:398). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 82-84.
[346] Nisa, 4/88-91.
[347] Nisa, 4/139-140. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 84-85.
[348] Mumtehine, 60/8-9.
[349] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 85.
[350] Câsiye, 43/18-19. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 85.
[351] Ayrıca bkz. Nisa 4/75.
[352] Enfal, 8/72-75. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 85-86.
[353] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 86.
[354] Nahl, 16/99-100. Şeytanın nüfuzu ve insan nefsinin onun ayartmalarına yatkınlığı konusunda bkz. İbrahim, 14/22.
[355] Muhammed Esed, age, 2/550, 551 (123-124).
[356] A’raf, 7/27.
[357] A'raf, 7/30.
[358] En'am, 6/121. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 86-87.
[359] Nahl. 16/63.
[360] Kehf, 18/50.
[361] Âli İmran, 3/175.
[362] Hac, 22/4. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 87-88.
[363] Nisa, 4/76.
[364] Muhammed Esed, age, 1/154 (90).
[365] Nisa, 4/119.
[366] Meryem, 19/44-45. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 88-89.
[367] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 89.
[368] Fussilet, 41/34.
[369] Duhân, 44/41.
[370] Ahzâb, 33/5.
[371] Ahzâb, 33/6.
[372] Neml, 27/49. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 89-90.
[373] Nisa, 4/33.
[374] Meryem, 19/4-6. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 90.
[375] Bakara, 2/282.
[376] İsra, 17/33. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 90-91.
[377] Nahl, 16/76. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 91.
[378] Hadîd, 57/15.
[379] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Ganbi'l-Kur’an, 396.
[380] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 93-95.
[381] Âli İmran, 3/159.
[382] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 95.
[383] Şûra, 42/36-39.
[384] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 95-96.
[385] Bakara, 2/233.
[386] Talâk, 65/6.
[387] Âli İmran, 3/104, 110.
[388] Bakara, 2/30.
[389] Neml, 27/38.
[390] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 96-97.
[391] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 97.
[392] Ragıb el-İsfahani, age. 495.
[393] Ragıb el-İsfahani, age, 496-770.
[394] Bakara, 2/233.
[395] Bakara, 2/233.
[396] Nisa, 4/25.
[397] Lokman, 31/15.
[398] Talâk, 65/6.
[399] Nisa, 4/19.
[400] Bakara, 2/228.
[401] Bakara, 2/229.
[402] Bakara, 2/231.
[403] Bakara, 2/232.
[404] Bakara, 2/234.
[405] Bakara, 2/236.
[406] Bakara, 2/240.
[407] Bakara, 2/241. Ragıp el-İsfahâni, (age. 496), buradaki ma'rufu, iktisat (itidal) ve ihsan olarak açıklar.
[408] Talâk, 65/2.
[409] Nisa. 4/5.
[410] Nisa, 4/6.
[411] Bakara, 2/180.
[412] Ahzâb, 33/6.
[413] Nisa, 4/5.
[414] Nisa, 4/8.
[415] Bakara, 2/235.
[416] Bakara. 2/263.
[417] Ahzâb, 33/32.
[418] Muhammed, 47/21.
[419] Nisa, 4/114.
[420] Bakara, 2/178.
[421] Mümtehine. 60/12.
[422] Hac, 22/72.
[423] Hıcr, 15/61-62.
[424] Ankebut, 29/29.
[425] Mücadele, 58/2.
[426] Zâriyât, 51/25.
[427] Ragıp el-İsfahâni, age, 770.
[428] İbnul-Cevzi, age, 544.
[429] Muhammed el-Behi. Min Mefahimi’l-Kur'an, 239-241. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 97-102.
[430] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 102.
[431] Âli İmran, 3/110.
[432] Âli İmran, 3/104.
[433] Nevin A. Mustafa. İslam Siyasi Düşüncesinde Muhalefet 115.
[434] Araf, 7/156-157.
[435] Lokman. 31/17.
[436] Âli İmran, 3/113-115. Ayrıca bkz. Âli İmran. 3/110, 112.
[437] Tevbe, 9/71.
[438] Tevbe, 9/112.
[439] Hac, 22/41.
[440] Maide, 5/2.
[441] Asr, 103/1-3.
[442] Tahrim. 66/6. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 103-105.
[443] Nahl, 16/90.
[444] Ankebut, 29/45.
[445] Nur, 24/21.
[446] Tevbe, 9/67.
[447] Maide, 5/78-79, Lanetlenmeleri konusu, Kitab-ı Mukaddes'te de yer alır: Mezmurtar, 28/21-22, 31-33: Matta, 12/34, 23/33-35.
[448] A’raf, 7/163-165, Sebt günü yasağı konusunda bkz. Muhammed Esed, age, 1/306 (129).
[449] Maide, 5/62-63.
[450] Hûd, 11/116-117.
[451] Osman Özsoy - İlhami Güler, Konularına Göre Kur'an, 534. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları:105-108.
[452] Râgıb el-İsfahâni, age, 487.
[453] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 108-109.
[454] Bkz. Nisa, 4/3; Hucurât, 49/9.
[455] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 109.
[456] Nahl, 16/90.
[457] Ragıb el-İsfahâni, age, 488.
[458] İbnu’l Cevzi, age, 441.
[459] Muhammed Esed. age, 2/548 (108).
[460] A'raf, 7/29.
[461] Muhammed Esed, age, 1/273.
[462] Muhammed Esed, age, 1/273.
[463] Sâd, 38/21-22.
[464] Sâd, 38/26.
[465] Şûra, 42/15. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 109-111.
[466] Nahl, 16/76.
[467] Muhammed Esed, age, 2/545 (88).
[468] Âli İmran 3/21-22.
[469] A'raf, 7/181.
[470] Bkz. Muhammed Esed, age, 1/312 (147)
[471] Araf. 7/159. Muhammed Esed, (age, 1/305:127). âyette sözü edilenlere, Âli İmran, 3/113-115 âyetlerinde nitelikleri belirtilen geceleri secde edenleri, Allah'ın âyetlerini okuyup duranları. Allah'a ve ahiret gününe inanan, kötülüğü engelleyen ve iyiliklere koşanları örnek verir.
[472] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 111-112.
[473] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 112.
[474] En'am, 6/115.
[475] En'am, 6/152. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 112-113.
[476] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 113.
[477] Nisa, 4/58.
[478] Maide. 5/42.
[479] Muhammed Esed, age, 1/198 (55).
[480] Hucurât, 49/9. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 113-114.
[481] Nisa, 4/135.
[482] Maide, 5/8-9.
[483] Talâk, 65/2-3. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 114-115.
[484] Nisa, 4/2-3.
[485] Nisa, 4/129.
[486] Nisa, 4/127.
[487] Bkz. Muhammed Esed, age, 1/169 (145). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 115-116.
[488] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 117.
[489] Bakara, 2/282.
[490] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 117.
[491] En’am, 6/152.
[492] Muhammed Esed, age, 1/263 (151).
[493] Hûd, 11/84-88; Şuara, 26/177-191.
[494] Medyenliler konusunda bkz. Âdem Esen, "Medyenliler ve İktisadî Hayatımız," Mustafa Özel, İktisat ve Din, İstanbul 1994 içinde, 205-226.
[495] İsra, 17/35.
[496] Rahman, 55/7-9.
[497] Mutaffifîn, 83/1-5.
[498] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 117-119.
[499] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 119.
[500] Nisa. 4/135.
[501] En'am, 6/152.
Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 119-120.
[502] Nisa, 4/135; Şûra, 42/15.
[503] Sâd, 38/26.
Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 120.
[504] Maide, 5/8.
Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 120.
[505] Mümtehine. 60/8.
[506] Mümtehine, 60/9.
Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 120.
[507] Yunus, 10/47.
[508] Yûnus, 10/54.
[509] Enbiya, 21/47.
[510] Yunus, 10/4.
[511] Araf, 7/8-9; Mü'minun, 23/102-103; Karia, 101/6-11.
Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 121.
[512] Maide, 5/95.
[513] En'am, 6/1. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 121-122.
[514] Bakara, 2/48, 123.
[515] Muhammed Esed, age, 1/14 (35).
[516] En'am, 6/70.
[517] Muhammed Esed, age, 1/239-240 (60). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 122-123.
[518] Maide, 5/95.
[519] Maide, 5/106.
[520] Talâk, 65/2. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 123.
[521] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 125-127.
[522] İsra, 17/71.
[523] Ragıb el-Isfahânî, age, 28.
[524] Bakara, 2/124.
[525] Kasas, 28/4-6.
[526] Enbiya. 21/72-73.
[527] Secde, 32/23-24.
[528] Hûd, 11/17; Ahkâf, 46/12.
[529] Furkan, 25/74.
[530] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 127-128.
[531] Kasas, 28/39-40.
[532] Tevbe, 9/13.
[533] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 128-129.
[534] Râgıb el-Isfahânî, age, 28.
[535] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 129.
[536] Râgib el-Isfahânî, age, 28.
[537] Yasin, 36/12. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 129.
[538] Hıcr, 15/79.
[539] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 129-130.
[540] Râgıb el-İsfahâni. age, 223.
[541] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 130.
[542] Bakara, 2/30.
[543] Ethem Ruhi Fıglalı, "Egemenlik Kimindir?", Türkiye Günlüğü, 45 (1997), 24.
[544] Zuhruf, 43/60.
[545] En'am, 6/165.
[546] Fâtır, 35/39.
[547] Neml, 27/62. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 130-132.
[548] Yunus, 10/73. Aynca bkz. A'raf, 7/59-64.
[549] A'raf, 7/69. Aynca bkz. A'raf, 7/65-72.
[550] Hûd, 11/56-57. Aynca bkz. Hûd, 11/58-61.
[551] A'raf, 7/74.
[552] A'raf, 7/75-79.
[553] A’raf, 7/75-79.
[554] A'raf, 7/130-137.
[555] En'am, 6/133-134.
[556] Nûr, 24/55-57.
[557] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 132-134.
[558] Sâd, 38/26.
[559] Bkz. Bakara, 2/246-250.
[560] Bakara, 2/124.
[561] Maide, 5/20.
[562] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 134-135.
[563] Nisa, 4/59.
[564] Nisa, 4/83.
[565] Râgıb el-Isfahâni, age, 30.
[566] İbn Teymiye, Siyaset, 33-34.
[567] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 135-138.
[568] Râgıb el-Isfahâni, age. 349.
[569] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 138.
[570] İbrahim, 14/22.
[571] Sebe, 34/20-21.
[572] Rahman, 55/33.
[573] Hıcr, 15/41-42.
[574] İsra, 17/65.
[575] İsra, 17/80.
[576] Kasas, 28/35.
[577] Hakka, 69/28-29. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 138-139.
[578] En'am, 6/81.
[579] Hûd, 11/96-97.
[580] Rum, 30/35.
[581] Neml, 27/20-21.
[582] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 139-140.
[583] Nisa, 4/91.
[584] Nisa, 4/144. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 140.
[585] İsra, 17/33.
[586] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 140.
[587] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 140-141.
[588] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 141.
[589] Tâhâ, 20/114.
[590] Mü'minûn. 23/116. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 141.
[591] Haşr, 59/23.
[592] Cum'a, 62/1. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 141-142.
[593] Nâs, 114/1-6.
[594] 23/116.
[595] Zümer, 39/6.
[596] Kamer, 54/55.
Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 142.
[597] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 142.
[598] Sâd, 38/20,26.
[599] Bakara, 2/251.
[600] Neml, 27/16, Sâd, 38/30.
[601] Bakara, 2/246-247.
[602] Yusuf, 12/54-56.
[603] Kehf, 18/83-98. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 142-144.
[604] Yusuf, 12/43.
[605] Yusuf, 12/50.
[606] Yusuf, 12/54. Ayrıca bkz. Yusuf, 12/72, 77
[607] Kehf; 18/79.
[608] Neml, 27/34.
[609] Maide, 5/20.
[610] Râgıb el-Isfahâni, Müfredat 718.
[611] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 144-145.
[612] Râgıb el-lsfahâni, age, 260.
[613] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 145-146.
[614] Yusuf, 12/25. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 146.
[615] Âli İmran, 3/39. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 146.
[616] Ahzâb, 33/67-68.
[617] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 146.
[618] Râgıb el-îsfahâni, age, 834.
[619] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 146-147.
[620] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 147.
[621] Âli İmran, 3/173. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları:147.
[622] En'am, 6/102.
[623] Hûd, 11/12.
[624] Zümer, 39/62. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 147.
[625] Nisa, 4/81. Son bölümü için bkz. Ahzâb, 33/3.
[626] Nisa, 4/109,171.
[627] İsra, 17/65.
[628] Ahzâb, 33/48. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 147-148.
[629] Yusuf, 12/66.
[630] Kasas, 28/28. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 148.
[631] İsra, 17/2.
[632] Müzemmil. 73/9. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 148-149.
[633] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 149.
[634] Hûd, 10/108. Benzeri için bkz. Zümer, 39/41.
[635] İsra, 17/54. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 149.
[636] En’am, 6/107.
[637] Şûra. 42/6.
[638] Nisa, 4/109.
[639] Furkan, 25/43. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 149-150.
[640] İsra, 17/86.
[641] Râgıb el-Isfahâni, age, 835.
[642] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 150.
[643] Tâhâ, 20/24-35.
[644] Furkan, 25/35.
[645] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 150-151.
[646] Râgıb el-Isfahâni, Müfredat, 120. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 151.
[647] Haşr, 59/23.
[648] Râgıb el-Isfahâhi, age, 120. İkinci anlamı için ayrıca bkz. Mukâtil. Vucûh, 69. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 151-152.
[649] Meryem, 19/12-14.
[650] Meryem, 19/30-33.
[651] Mukâtil. age, 70.
[652] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 152.
[653] Maide, 5/21-22. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 152-153.
[654] Şuara, 26/130.
[655] İbnu'l-Cevzi, Nûzhet 232: Mukâtil. Vucûh, s. 70.
[656] Kasas, 28/19. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 153.
[657] Kaf, 50/45. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 153.
[658] Hûd. 11/59.
[659] İbrahim, 14/15.
[660] Râgıb el-İsfahâni, age, 120. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 153-154.
[661] Mümin, 40/35.
[662] Râgıb el-İsfahâni, age, 120.
[663] Mukâtil, age, 70. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 154.
[664] Ebul-Bekâ, Külliyât 171.
[665] Râgıb el-Isfahâni, Müfredat 37.
[666] Ebul-Bekâ, age, 164.
[667] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 155-157.
[668] Bakara, 2/49-50, Benzeri için bkz. A'raf, 7/141; İbrahim, 14/6.
[669] Âli İmran, 3/11, Benzeri için bkz. Enfal, 8/52-54.
[670] Kamer, 54/41-42.
[671] A'raf, 7/130.
[672] Mü'min, 40/28,45,46. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 157-158.
[673] Âli İmran, 3/33-34.
[674] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 158.
[675] Bakara, 2/248.
[676] Bakara, 2/248.
[677] Âli İmran, 3/33, Nisa, 4/54.
[678] Âli İmran, 3/33.
[679] Yusuf, 12/6. Meryem, 19/16.
[680] Hıcr, 15/59, Neml, 27/56; Kamer, 54/34.
[681] Sebe, 34/13.
[682] Ebu'1-Bekâ, Külliyât, 171. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 158-159.
[683] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 159.
[684] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 159.
[685] Nisa, 4/75.
[686] Kasas, 28/45.
[687] Ankebut 29/31, 34.
[688] Araf. 7/97-98; Yusuf. 12/109.
[689] Tevbe, 9/101, 120; Hicr, 15/67.
[690] Mü'minun, 23/13.
[691] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 159-160.
[692] Tahâ, 20/132. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları:160.
[693] Bakara, 2/196.
[694] Nisa, 4/35.
[695] Maide, 5/89.
[696] Ahzâb, 33/33. Ayrıca Hud, 11/73; Kasas, 28/12 âyetlerinde de ehl-i beyt (ev halkı) terimi geçer. İlginç bir değerlendirme için bkz. Rudi Paret, Kur’an Üzerine Makaleler, 45-48.
[697] Kasas, 28/29. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 160-161.
[698] Şûra, 42/45.
[699] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 161.
[700] Bakara, 2/109.
[701] Âli İmran, 3/164.
[702] NahI, 16/43. Ayrıca Enbiya, 21/9.
[703] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 161-162.
[704] Nisa, 4/58.
[705] Sâd, 38/64.
[706] Fetih, 48/26.
[707] Müddessir, 74/56. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 162.
[708] Hûd, 11/46.
[709] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 162.
[710] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 162-163.
[711] Nahl, 16/72.
[712] Âli İmran, 3/14.
[713] Kehf, 18/46. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 163.
[714] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 163.
[715] Müminun, 23/55-56.
[716] Kalem, 68/10-14.
[717] Nuh, 71/12.
[718] Müddessir, 74/11-13.
[719] İsra, 17/6.
[720] Şuara, 26/88. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 163-164.
[721] Şuara, 26/132-134. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 164.
[722] Râgıb el-Isfahâni, age, 592.
[723] Hucurât, 49/13.
[724] İsra, 17/92.
[725] Râgıb el-Isfahâni, age, 592.
[726] A'raf, 7/27.
[727] İsra, 17/28-30.
[728] Râgıb el-Isfahâni, age, 383.
[729] Hucurât, 49/13.
[730] Râgıb el-Isfahâni, age, 502.
[731] Tevbe, 9/24; Şuara, 26/214; Mücadele, 58/22. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 164-166.
[732] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 166.
[733] Kehf, 18/90,93.
[734] Bkz. Tevbe, 9/70; İbrahim, 14/9.
[735] Bkz. Tevbe, 9/70; İbrahim, 14/9.
[736] Bkz. Şuara, 26/11.
[737] Bkz. Bakara, 2/54,60,67; Maide, 5/20; Yunus, 10/87.
[738] İbrahim, 14/9. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 166-167.
[739] Bkz. Ra'd, 13/11; Mü'minun, 23/46; Hucurât, 49/11; Mücadele, 58/22; Tegâbün; 60/13.
[740] Bkz. Araf, 7/69; Tevbe, 9/70; Hûd, 11/89; Furkan, 25/37; Şuara, 26/105.
[741] Bkz. Hûd, 11/89; Ra'd, 13/7.
[742] Bkz. Hûd, 11/89.
[743] Bkz, Hûd, ll/70;74 Şuara, 26/11,160.
[744] Bkz. Tevbe, 9/70; Hacc 22/43.
[745] Bkz. Yunus, 10/98.
[746] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 167.
[747] Bakara, 2/118; Maide, 5/50.
[748] Bkz. Nahl, 16/79; Ankebut, 29/51; Zuhruf, 43/88.
[749] Bkz. Ankebut, 29/35; Nahl, 16/69; Bakara, 2/164; Maide, 5/58; En'am, 6/126; Ra'd, 13/3,4
[750] Bkz. Bakara, 2/230; En'am, 6/97.
[751] Bkz. Bakara, 2/259, 264, 286; Ali İmran, 3/147; Neml, 27/43.
[752] Bkz. Bakara, 2/258; Maide, 5/51; Mü'minun, 23/28; Şuara, 26/10; Kasas, 28/25.
[753] Bkz. Maide, 5/22.
[754] Bkz. Ankebut, 29/30.
[755] Bkz. Maide, 5/84.
[756] Bkz. Erdoğan Pazarbaşı, Kur’an ve Medeniyet,42.
[757] Bkz. Bakara, 2/118,164; Maide, 5/50; En’am, 6/98; A'raf, 7/32.
[758] Bkz. Âli İmran, 3/85; Maide, 5/22; A'raf, 7/64; Yunus. 10/75; Saffât, 37/30. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 167-168.
[759] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 169.
[760] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 169.
[761] Bakara, 2/128.
[762] Âli İmran, 3/104.
[763] Âli İmran, 3/113-114.
[764] Maide, 5/66.
[765] Araf, 7/159-160.
[766] Hûd, 11/48. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 169-170.
[767] En'am, 6/38.
[768] A'raf, 7/38-39. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 170.
[769] Bakara, 2/134.
[770] Bakara, 2/213.
[771] Yunus, 10/19. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 170-171.
[772] Hûd, 11/8.
[773] Yusuf, 12/45.
[774] İbn Kuteybe, Te'vilu Muşkili'l Kur’an, 445. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 171.
[775] Nahl, 16/120.
[776] İbn Kuteybe, age, 445. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 171-172.
[777] Enbiya, 21/92.
[778] Zuhruf, 43/22.
[779] Bakara, 2/143.
[780] Hac, 22/34.
[781] Hacc, 22/67. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 172.
[782] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 172.
[783] Bakara, 2/130.
[784] Bakara, 2/135.
[785] Hacc, 22/78. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 172-173.
[786] Yusuf, 12/38.
[787] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 173.
[788] Bakara, 2/120. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 173-174.
[789] A'raf. 7/88-89.
[790] Yusuf, 12/37.
[791] İbrahim, 14/13-14.
[792] Kehf, 18/20.
[793] Sâd, 38/7.
[794] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 174-175.
[795] Erdoğan Pazarbaşı, Kur’an ve Medeniyet 254.
[796] Erdoğan Pazarbaşı, age, 256-257. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 175.
[797] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 176.
[798] Furkan, 25/38-39.
[799] Tâhâ, 20/46-51. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 176.
[800] En'am, 6/5-6.
[801] İsra, 17/17. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları:176.
[802] Yunus. 10/13.
[803] Hûd, 11/116. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 177.
[804] Meryem, 19/73-74.
[805] Kasas, 28/78.
[806] Kâf, 50/36-37.
[807] Meryem, 19/98.
[808] Sâd, 38/3.
[809] Tâhâ, 20/128; Secde, 32/26.
[810] Yasin, 36/31.
[811] Kasas, 28/43. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 177-178.
[812] En'am, 6/6.
[813] Mü'minun, 23/31. Ayrıca bkz. Mü'minun, 23/42 (Âd kavmine gönderilen Hûd peygamber).
[814] Kasas, 28/45. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 178-179.
[815] Râgıb el-Isfahâni, age, 165; İbnu’l-Cevzi, age, 116.
[816] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 179.
[817] Kehf, 18/12.
[818] Mü'minûn, 23/53. Krş. Enbiya, 21/93.
[819] Muhammed Esed, 2/696 (30)
[820] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 179-180.
[821] Maide, 5/56.
[822] Hayreddin Karaman, Laik Düzende Dini Yaşamak, 267. (Bu âyetlerin yanısıra, İslamın sosyal, siyasi, dinî ve ahlâkî amaçlarına da dayanır).
[823] Mücadele, 58/22. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 180.
[824] Fâtır, 35/6.
[825] Mücadelc. 58/14-21.
[826] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 181.
[827] Sâd, 38/12-13.
[828] Mü’min, 40/31. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 181.
[829] Meryem, 19/37, Krş. Zuhruf, 43/65.
[830] İbnu'l-Cevzi, age, 117.
[831] Mukâtil bin Süleyman, age, 65.
[832] Muhammed Esed, Kutlan Mesajı, 2/163 (28). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 181-182.
[833] İbnu'l-Cevzi, age, 117.
[834] Hûd, 11/17.
[835] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, 1/426 (31).
[836] Ra'd, 13/36.
[837] Sâd, 38/11.
[838] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 182-183.
[839] Mukatil bin Süleyman, age, 65; İbnu'l-Cevzî, age, 117.
[840] Ahzâb, 33/20.
[841] Muhammed Esed, age, 2/854 (24).
[842] Ahzâb, 33/22. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 183-184.
[843] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 184.
[844] Meryem, 19/69.
[845] Kasas, 28/4.
[846] En'am, 6/65. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 184-185.
[847] Rum, 30/31-32. Ehli kitabın bölünmesi için bkz. Âli İmran, 3/105; Enbiya, 21/92-93; Mü'minun, 23/53.
[848] En'am, 6/159. Dinlerini parçalayanlar, ehli kitaptır.
[849] Mukâtil bin Süleyman, age, 58. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 185.
[850] Kasas, 28/15.
[851] İbnu’l-Cevzî, age, 377.
[852] Mukâtil bin Süleyman, age, 58.
[853] Saffât, 37/83. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 185-186.
[854] Hicr, 15/10.
[855] İbnu'l-Cevzî, age, 377.
[856] Sebe, 34-54.
[857] Kamer, 54/54. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 186.
[858] Maide, 5/25.
[859] Bakara, 2/50, 102, 136. 285; Nisa, 4/152; Duhan, 44/4.
[860] Nisa, 4/150.
[861] Talak, 65/2.
[862] En'am, 6/153.
[863] Bu konuda bkz. Muhammed Fuat Abdulbâki, el-Mu'cemu'l-Mufehres, 517.
[864] Tevbe, 9/122. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 186-187.
[865] Âli İmran, 3/103.
[866] Âli İmran, 3/105.
[867] Şura, 42/13.
[868] Rum, 30/32.
[869] Şura, 42/15.
[870] En'am, 6/159.
[871] Şura, 42/14.
[872] Bakara, 2/213; Beyyine, 98/4. Aynı anlamda, ama "ilim" geldikten sonra ihtilafa düşmeleri için bkz. Ali İmran, 3/19; Câsiye, 45/17.
[873] Enfal, 8/46. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 187-189.
[874] Tevbe, 9/107-110.
[875] Vahidi, Esbâbu Nuzûli'l-Kur'an, 265, no: 527 (sonu). Mescd-i Dirâr'ın yapılış amacı ve yıkılışı konusunda ayrıntı için bkz. Vahidi, age, 264-265, no; 527-528; Muhammed Esed, age, 1/381 (142). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 189-190.
[876] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 190.
[877] Ebu’l-Bekâ, Külliyât, 874.
[878] Saffât, 37/8.
[879] Sâd, 38/69.
[880] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 190.
[881] Râgıb el-Isfahâni, age, 719. Mele' konusunda aymtı için bkz. İbrahim Çelik, "Kur’an'da Mele' Terimi, Peygamberler ve Onlara Uymak İstemeyenler," Uludağ Üniv. İlahiyat Fak. Der. I, (Bursa 1986), 75-83
[882] Erdoğan Pazarbaşı, Kur’an ve Medeniyet 280.
[883] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 191.
[884] A'raf, 7/66.
[885] Mü'minun, 23/24, 33; Hûd, 11/25-27. (Hz. Nuh ve başka peygamberlerin durumuyla ilgilidir); A'raf, 7/88-92 (Hz. Şuayıb'la ilgilidir.)
[886] A'raf, 7/60.
[887] Muhammed Esed, Kur'an Mesajı, 1/428 (47) Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 191-192.
[888] Hûd, 11/25-27. Ayrıca bkz. Mü'minun, 23/24-25.
[889] Mü'minun. 23/33-38.
[890] Hûd, 11/38.
[891] A'raf, 7/75-77.
[892] Yunus, 10/75, 83, Hûd, 11/96-97; Mü'minun, 23/45-48.
[893] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 192-193.
[894] A'raf, 7/60.
[895] Mü'minun, 23/24-25.
[896] Muhammed Esed, Kur'an Mesajı, 2/691 (11).
[897] A'raf, 7/88-90.
[898] Sâd, 38/4-8. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 193-194.
[899] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 194.
[900] Neml, 27/29-3.
[901] A'raf, 7/108-110; Şuara, 26/34-35.
[902] Neml, 27/38.
[903] Yusuf, 12/43. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 194-195.
[904] Kasas, 28/20.
[905] Kasas, 28/38.
[906] A'raf, 7/127. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 195-196.
[907] A'raf, 7/88, 90.
[908] Neml, 27/38.
[909] Neml, 27/29, 32.
[910] Erdoğan Pazarbaşı, age, 281. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 196.
[911] Râgıb el-Isfahâni, age, 141.
[912] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 196-197.
[913] Fetih, 48/4.
[914] Fetih, 48/7.
[915] Muhammed Esed, Kur'an Mesajı 3/1045 (diğer âyetlerdeki cunûd'u da "güçler" olarak yorumlar). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 197.
[916] Müddessir, 74/31.
[917] İbnu'l-Cevzi, age, 233. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 197-198.
[918] Yasin, 36/28-29.
[919] Tevbe, 9/40.
[920] Tevbe, 9/25.
[921] Uhud Savaşı'ndaki meleklerle ilâhî yardım için bkz. Âli İmran, 3/124-125. Bedir Savaşı için bkz. Enfal, 8/9.
[922] Sâffât, 37/172-174.
[923] İbnu'l-Cevzi, age, 233. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 198-199.
[924] Şuara, 26/94-95.
[925] Muhammed Esed, age, 2/750 (44).
[926] İbnu'l-Cevzî, age, 233. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 199.
[927] Bakara, 2/249-250.
[928] Yunus, 10/90; Tâhâ, 20/78; Kasas, 28/8, 9, 39, 40: Duhân, 44/24; Zâriyât, 51/40; Burûc, 85/17.
[929] Neml, 27/17, 18, 37.
[930] Sâd, 38/11
[931] Burûc, 85/17.
[932] Mülk, 67/20.
Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 199-200.
[933] Meryem, 19/75, Nemi, 27/37 âyetindeki cunûd'a da "güçler" anlamı verilir, (bkz. Muhammet Esed, 2/768). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 200.
[934] Yâsîn, 36/75.
Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 200.
[935] Hayreddin Karaman, Laik Düzende Dini Yaşamak, 126.
Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 201-203.
[936] Mümtehine, 60/12.
[937] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 203-204.
[938] Fetih, 48/10.
[939] Muhammed Esed, age, 3/1046 (8).
[940] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 204-205.
[941] Mümtehine, 60/12.
[942] Fetih, 48/10.
[943] Muhammed Esed, age, 3/1048-1049 (22).
[944] Fetih, 48/10. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 205-206.
[945] Râgıb el-Isfahâni, age, 461.
[946] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 206.
[947] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 206.
[948] Tegâbun, 64/16. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 208.
[949] Âli İmran, 3/32.
[950] Ahzâb, 33/33.
[951] Muhammed, 47/33.
[952] Nisa, 4/80.
[953] Nur, 24/51-52.
[954] Nur, 24/47, Ayrıca bkz. Nisa, 4/81; Nur, 24/53.
[955] Enfal, 8/1.
[956] Enfal, 8/20-21.
[957] Enfal, 8/46.
[958] Maide, 5/92.
[959] Nur, 24/54.
[960] Âli İmran, 3/132.
[961] Mücadele, 58/13.
[962] Nur, 24/56. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 206-208.
[963] Nisa, 4/64.
[964] Bkz. Ali İmran, 3/50; Tâhâ, 20/90; Şuara, 26/108, 110, 126, 131, 144, 150, 163, 179; Zuhruf, 43/63; Nuh, 71/3.
[965] Mü'minun, 23/34. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 208-209.
[966] Nisa, 4/59.
[967] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 209.
[968] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 209.
[969] En'am, 6/116-117.
[970] Hucurat, 49/7-8. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 209-210.
[971] En'am, 6/121. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 210.
[972] Ahzâb, 33/64-68.
[973] Zuhruf. 43/54-55. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 210-211.
[974] Âli İmran, 3/99-104. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 211.
[975] Âli İmran, 3/149-150.
[976] Furkan, 25/52.
[977] Ahzâb, 33/45-48. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 211-212.
[978] Kalem, 68/7-16. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 212.
[979] Kehf, 18/28.
[980] İnsan, 76/23-25.
[981] Alâk, 96/19. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 212-213.
[982] Ankebut, 29/8.
[983] Lokman, 31/15. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 213.
[984] Şuara, 26/150-152. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 213.
[985] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 213.
[986] Fetih, 48/16. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 213-214.
[987] Ali İmran, 3/132.
[988] Tevbe, 9/71.
[989] Nur, 24/56.
[990] Hucurât, 49/14.
[991] Nuh, 71/3-4. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 214.
[992] Nur, 24/52.
[993] Ahzâb, 33/70-71. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 215.
[994] Nisa, 4/13.
[995] Nisa, 4/69.
[996] Fetih, 48/17. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 215.
[997] Muhammed, 47/33. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 215-216.
[998] Nur, 24/54. Aynca bkz. Tegâbün, 64/12. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 216.
[999] Ahzâb, 33/66. Aynca bkz. Fetih, 48/17. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 216.
[1000] Takıyyenin günümüzdeki siyasi ortam açısından tartışılması için bkz. Hayreddin Karaman, Laik Düzende Dini Yaşamak 268-269.
[1001] Âli İmran, 3/28.
[1002] Muhammed Esed, age, 1/93 (20).
[1003] Nahl, 16/106.
[1004] Muhammed Esed, age, 2/553 (133). Krş. Bakara, 2/233, 286; Enam, 6/152; A'raf, 7/42; Mü'minun, 23/62.
[1005] Mü'min, 40/28. Benzer bir durum için bkz. Yasin, 36/20-27.
[1006] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 216-218.
[1007] Râgıp el-Isfahâni, age, 782. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 218.
[1008] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 218.
[1009] Nisa, 4/100.
[1010] Muhammed Esed age, 1/163 (126).
[1011] Ankebût, 29/16-26.
[1012] Muhammed Esed, age, 2/809 (21).
[1013] Nisa, 4/89.
[1014] Râgıb el-Isfahâni. age, 782.
[1015] Nahl, 16/41.
[1016] Hac, 22/58-59. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 218-219.
[1017] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 220.
[1018] Âli İmran, 3/195. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 220.
[1019] Bkz. Âli İmran, 3/195; İsra, 17/76-77; Haşr, 59/8. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 220.
[1020] Ne yazık ki insanlığın uzak ve yakın tarihi, bunun acı örnekleriyle doludur. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 220.
[1021] Nahl, 16/41-42.
[1022] Nahl, 16/110. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 220-221.
[1023] Âli İmran, 3/195.
[1024] Haşr, 59/8. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 221.
[1025] Nisa, 4/97-100. Ayrıca bkz. Ankebut, 29/56.
[1026] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 221-222.
[1027] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 222.
[1028] Enfal, 8/72-75. Son cümle İçin bkz. Ahzâb, 33/6.
[1029] Haşre, 59/9.
[1030] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 222-223.
[1031] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 223-224.
[1032] Nur, 24/22.
[1033] Vahidî, Esbabu Nuzûli'l-Kur'an, s. 332.
[1034] Haşr, 59/8.
Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 224.
[1035] Mümtehme, 60/10.
[1036] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 224-225.
[1037] Bakara, 2/218.
[1038] Tevbe, 9/100.
[1039] Nisa, 4/100.
[1040] Tevbe, 9/20-22.
[1041] NahI, 16/41.
[1042] Enfal, 8/74.
[1043] Hac, 22/58-59.
[1044] Âli İmran, 3/195.
[1045] Tevbe, 9/117. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 225-226.
[1046] Nisa, 4/97.
[1047] Nisa, 4/89.
[1048] Enfal, 8/72. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 226-227.
[1049] Nisa, 4/98; Hûd, 11/91; Kasas, 28/4.
[1050] Araf, 7/150; Hûd, 11/91.
[1051] Enfal, 8/26.
[1052] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 227.
[1053] A'raf, 7/137.
[1054] Kasas, 28/3-6.
[1055] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 228.
[1056] Nisa, 4/97-99.
[1057] İbrahim, 14/21.
[1058] Sebe, 34/31-33.
[1059] Mü'min, 40/47-48.
[1060] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 228-230.
[1061] Nisa, 4/75.
[1062] Nisa, 4/98-99.
[1063] A'raf, 7/150.
[1064] Enfal, 8/26.
[1065] Hûd, 11/91.
[1066] Nisa, 4/127. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 230-231.
[1067] Râgıb el-Isfahânî, Müfredat 470-47.
[1068] Bakara, 2/37; A'raf, 7/23; Enbiya, 21/87; Kasas, 28/16; Neml, 23/44. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 233-235.
[1069] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 235.
[1070] Bakara, 2/281; Âli İmran, 3/182; Enfal, 8/51; Mü'min, 40/17; Hac, 22/10; Kaf, 50/29; Kehf, 18/49; Ahkâf, 50/29.
[1071] Şuara, 26/208-209.
[1072] Fussilet, 41/46.
[1073] Nisa, 4/40.
[1074] Yunus, 10/44. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 236.
[1075] Âli İmran, 3/108.
[1076] Mü'min, 40/30-31. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 236.
[1077] Bakara,2/95, 246; Tevbe, 9/47 (nifak); Cuma, 62/7 (yahudi seçilmişliği).
[1078] En'am, 6/58.
[1079] İbrahim, 14/42. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 236-237.
[1080] Âli İmran, 3/57.
[1081] Âli İmran, 3/140.
[1082] Şûra, 42/40. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 237.
[1083] Araf, 7/44. Krş. Hüd. 11/19.
[1084] Hûd, 11/18. (Bunlar Araf, 7/44'te sözü edilenlerdir).
[1085] Mü'min, 40/52. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 237.
[1086] Bakara, 2/258; .Âli İmran, 3/86; Maide, 5/51 (dostluk); En'am, 6/144; Tevbe, 9/19, 109 (nifak); Kasas, 28/50; Ahkâf, 46/10; Saf, 61/7 (yalan); Cuma, 62/5.
[1087] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 237.
[1088] Bakara, 2/124.
[1089] Bkz. Muhammed Esed, Kufan Mesajı, 1/35 (101).
Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 237-238.
[1090] Bakara, 2/30.
[1091] Asr, 103/1.
[1092] Ahzâb, 33/72 (emaneti, pek zâlim ve çok câhil insanın üstlenişi) .
[1093] Meâric, 70/19-20.
[1094] İbrahim, 14/34.
[1095] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 238.
[1096] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 238.
[1097] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 239.
[1098] Bakara, 2/51,54,92; A'raf, 7/148,150.
[1099] Yunus, 10/106.
[1100] Lokman, 31/13.
[1101] İsra, 17/47.
[1102] Fâtır, 35/40.
[1103] Saffat, 37/22-23.
[1104] Hac, 22/26.
[1105] Enbiya, 21/58-59.
[1106] Enbiya, 21/64.
[1107] Toshihiko İzutsu, Kur’an'da Dini ve Ahlâki Kavramlar, 226. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 239-240.
[1108] Bakara, 2/254.
[1109] En'am, 6/82.
[1110] Ankebut, 29/46.
[1111] Hacc, 22/25.
[1112] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 240.
[1113] Nûr, 24/48-50.
[1114] Ahkâf, 46/12. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 240-241.
[1115] Kehf, 18/57.
[1116] En'am, 6/157. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 241.
[1117] Araf, 7/103; Enfal, 8/54; Neml, 27/14.
[1118] İsra, 17/59.
[1119] Cuma, 62/5.
[1120] A'raf, 7/9.
[1121] Ankebut, 29/49.
[1122] A’raf, 7/103.
[1123] En'am, 6/33.
[1124] İsra, 17/99.
[1125] Ahkâf, 46/10.
[1126] Furkan, 25/4, 8,9.
[1127] Nahl, 16/113. Krş. Furkan, 25/8-9. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 241-243.
[1128] Bakara. 2/58-59; A'raf, 7/161-162. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 243.
[1129] Bakara, 2/140. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 243.
[1130] Enbiya, 21/1-3. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 243-244.
[1131] Zuhruf, 43/65. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 244.
[1132] Ali İmran, 3/93-94.
[1133] Maide, 5/43-45. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 244.
[1134] A'raf, 7/37; Yunus, 10/17.
[1135] En'am, 6/20-21.
[1136] En'am, 6/93.
[1137] En'am, 6/144.
[1138] Hûd, 11/17-18.
[1139] Kehf, 18/14-15.
[1140] Ankebût, 29/67-68. Ayrıca krş. Zümer, 39/32.
[1141] Saf, 61/7. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 244-246.
[1142] Maide, 5/51.
[1143] Mümtehine, 60/9.
[1144] Tevbe, 9/23.
[1145] Tevbe, 9/23. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 246.
[1146] Kehf, 18/50. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 246.
[1147] İbrahim, 14/22.
[1148] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 246-247.
[1149] Bakara, 2/35. Araf, 7/19.
[1150] Bakara, 2/229. Ayrıca krş. Talâk, 65/1.
[1151] Kalem, 68/29. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 247.
[1152] Hucurât, 49/11. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 247.
[1153] Kehf, 18/16-17; Zuhruf, 43/38-39. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 247.
[1154] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 247-248.
[1155] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 248.
[1156] A'raf, 7/44-45.
[1157] Bakara, 2/114.
[1158] bkz. Hacc, 22/40.
[1159] Muhammed Esed, age, 1/32-33 (95). Olayı İbn Sa'd'den (Tabakat, l/l, s. 844) nakleder. Ayrıca bkz. Mustafa Fayda, İslamiyetin Güney Arabistan'a Yayılışı, Ankara 1982, 27-28; Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, İstanbul 1991, 1/619-620.
[1160] En'am, 6/52.
[1161] Vahidi, Esbâbu Nuzûlü’l-Kur'an, 219-221, (no: 431-434).
[1162] Muhammed Esed, age, 1/234 (41). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 248-249.
[1163] En’am, 6/144.
[1164] Hac, 22/25. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 250.
[1165] Kalem, 68/27-29. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 250.
[1166] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 250.
[1167] İsra, 17/33.
[1168] Kasas, 28/15-16. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 250.
[1169] Maide, 5/28-30. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 251.
[1170] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 251.
[1171] Maide, 5/38-39.
[1172] Nisa, 4/10.
[1173] Nisa, 4/30.
[1174] Sâd, 38/24.
[1175] Bakara, 2/297.
[1176] Yusuf, 12/79. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 251.
[1177] Yunus, 10/54.
[1178] Zümer, 39/69-70.
[1179] Yunus, 10/47. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 251.
[1180] Bakara, 2/140.
[1181] Maide, 5/107. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 252.
[1182] Tevbe, 9/47. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 253.
[1183] Mümtehine, 60/9. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 253.
[1184] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 253.
[1185] Yusuf, 12/23. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 253.
[1186] Bakara, 2/145.
[1187] Kasas, 28/50.
[1188] Rûm, 30/29. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 253-254.
[1189] Hûd, 11/31. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 254.
[1190] Nisa, 4/148.
[1191] Hucurat, 49/11. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 254.
[1192] Câsiye, 45/19.
[1193] En'am, 6/129.
[1194] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 254.
[1195] Ahkâf, 46/12. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 255.
[1196] İsra, 17/82.
[1197] Nuh, 71/24, 28. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 255.
[1198] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 255.
[1199] Nisa, 4/160-161. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 255.
[1200] En'am, 6/21,135 Yusuf, 12/23; Kasas, 28/37.
[1201] En'am, 6/81-82. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 255-256.
[1202] Nisa, 4/168-169. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 256.
[1203] İbrahim, 14/27.
Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 256.
[1204] Yunus, 10/39.
[1205] Kasas, 28/40. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 256.
[1206] Şuara, 26/227.
[1207] Kasas, 28/39.
[1208] Yunus, 10/13; İbrahim, 14/13-14.
[1209] En'fal, 8/54; Şuara, 26/10.
[1210] En'am, 6/131; Ankebut, 29/31; Kasas, 28/59; Fatır, 35/37; Şuara, 26/208-209, Hûd, 11/102.
[1211] En'am, 6/47.
[1212] Hûd, 11/117.
[1213] Kehf, 18/59; Nahl, 16/61; Zâriyât, 51/59.
[1214] Kehf, 18/59.
[1215] Hac, 22/45,48; Neml, 27/52. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 256-257.
[1216] Bakara, 2/270; Âli İmran, 3/192; Maide, 5/72; Hac, 22/71; Fâtır, 35/37; Mü'min, 40/18; Şura, 42/8.
[1217] Örnek olarak bkz. Kehf, 18/87; Şura, 42/21; Maide. 5/29; Zümer, 39/24. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 257.
[1218] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 258.
[1219] Şûra, 42/42.
[1220] Hûd, 11/116.
[1221] Sâffât, 37/22-23.
[1222] En'am, 6/68.
[1223] Bakara, 2/150.
[1224] Hûd, 11/113.
[1225] Hûd, 11/37 ; Mü'minun, 23/27 (Hz Nuh'a emir). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 258.
[1226] Yunus, 10/85.
[1227] Kasas, 28/21,25.
[1228] Tahrîm, 66/11.
[1229] Mü'minun, 23/93-94. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 258-259.
[1230] Enbiya, 21/87.
[1231] Nisa, 4/64.
[1232] Nisa, 4/110; Maide. 5/39. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 259.
[1233] A'raf, 7/23; Kasas, 28/16.
[1234] Âli İmran, 3/128.
[1235] Ra'd, 13/6.
[1236] Yunus. 10/54 ; Zümer, 39/47. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 259-260.
[1237] Nahİ. 16/41.
[1238] Nisa, 4/97.
[1239] Ankebut, 29/46. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 260.
[1240] Hac, 22/39-40.
[1241] Bakara, 2/193.
[1242] Nisa, 4/75-76.
Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 260-261.
[1243] Mü'minun, 23/28.
Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 261.
[1244] Râgıb-el Isfahâni, age, 72.
[1245] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları:261-262.
[1246] Sâd, 38/22.
[1247] Sâd, 38/24.
[1248] Yunus, 10/90.
[1249] A'raf, 7/32-33.
[1250] Nahl. 16/90. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 262-263.
[1251] Şûra, 42/27.
[1252] Tekâsur, 102/1.
[1253] Alak, 96/6. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 263.
[1254] Bakara, 2/173. Ayrıca bkz. En'am, 6/145; Nahl, 16/115.
[1255] Râgıp el-Isfahâni, age, 72.
[1256] En'am, 6/146. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 263-264.
[1257] Kasas, 28/77.
[1258] Şûra, 42/42.
[1259] Yunus, 10/23. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 264.
[1260] Hac, 22/60. Ayrıca krş. Nahl, 16/126.
[1261] Hucurât, 49/9-10. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 264-265.
[1262] Kasas, 28/76-77. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 265.
[1263] Bakara, 2/213; Âli İmran, 3/19; Şûra, 42/14; Câsiye, 45/17.
[1264] Bakara, 2/90. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 265-266.
[1265] Meryem, 19/20.
[1266] Meryem, 19/27-28.
[1267] Nur, 24/33. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 266.
[1268] Yunus, 10/22-23. Ayrıca bkz. Yunus, 10/12.
[1269] Şûra, 42/42. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 266-267.
[1270] Sâd, 38/24.
Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 267.
[1271] Şûra, 42/39-42.
[1272] Nisa, 4/75.
Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 267.