KUR’AN'DA SİYASİ KAVRAMLAR.. 8

Önsöz. 8

Giriş. 8

1- SİYASET, İKTİDAR VE EGEMENLİKLE İLGİLİ KAVRAMLAR.. 9

EGEMENLİK.. 9

SİYASET.. 10

DEVLET.. 10

ARŞ. 10

1. Allah'ın Arşı (Arşullah): 11

a. Rabbu’l-Arş: 11

b. Zu’l-Arş: 11

c. Allah'ın Arş'a İstivâ'sı: 11

d. Meleklerin Arş'ı Kuşatması Ve Yüklenmesi: 11

e. Arş'ın Su Üstünde Oluşu: 12

2. İktidar Koltuğu/Hükümdar Tahtı: 12

KÜRSİ 12

1 Allah'ın Kürsüsü: 12

2. Hz. Süleyman'ın Kürsüsü: 12

EMR.. 12

1. İş Ve Durum: 12

2. Yaratma (İbda): 13

3. Buyurma: 13

4. Çoğalma: 14

EMANET.. 14

1. Emanet: 14

2. Görev Ve Sorumluluk: 15

MÜLK: 15

1. Allah'la İlgili Mülk Kavramları: 15

a. Mülkü's-Semâvât Ve'l-Ard: 15

b. Melekûtu's-Semâvât Ve’l-Ard: 17

c.  Mülk, Allah'ındır (Lehu’l-Mülkü/Biyedihi’l-Mülkü): 17

d. Mâliku Yevmi'd-Din: 18

e. Allah'ın Mülkünde Şeriksiz Oluşu: 18

e. Mülk'ü Allah Verir Ve Alır: 18

f. Allah'ın Mülk Ve Hikmet Vermesi: 18

g. Melik/Melîk: 18

2. İnsanlarla İlgili Mülk Kavramları: 19

a. Mülkü Süleyman: 19

b. Talut’un, Davut’un Ve Firavun’un Hükümdarlığı: 19

c. Mülkiyet: 19

d. Köle (Memluk): 19

HÜKÜM... 19

1. Allah'la İlgili (İlâhî) Hüküm Kavramları: 20

a. Hükmüllah/Hükmü Rabbike (Allah'ın Buyruğu): 20

b. El-Hükmü Lillâhi (Hüküm/Hakimiyet Allah'ındır): 20

c. Allahu Hakeme/Yahkumu (Allah Hüküm Verdi/Verir): 21

d. Hayru/Ahsenu/Ahkemu'l-Hâkimin (En İyi Hüküm Veren): 22

e. Allah'ın Hüküm/ Kitap/Nübüvvet/İlim Vermesi: 22

f. Allah'ın Hükmetmek Üzere Kitap Göndermesi: 23

g. Allah'ın İndirdiğiyle Hükmetme: 24

h. Hükm Arabî (Kur'an): 26

i. Hüküm İçin Allah'a Ve Peygambere Çağırılma: 26

2. İnsanlarla İlgili (Beşerî) Hüküm Kavramları: 27

a.  Hükmü'l-Câhiliyye: 27

b. Karar/Hüküm/Muhakeme: 27

c. Hakem.. 27

VELAYET.. 28

1. Allah'la İlgili Velayet Kavramları: 28

a. Velî: 28

b. Velayet Allah'ındır: 28

c. Velî Ancak Allah'tır: 28

d. Allah'ın Dost Oldukları: 29

e. Evliyâullah (Allah Dostları): 30

f. Velîsizler (Allah'ın Dost Olmadıkları): 30

g. Mevlâ: 32

h. Veli Ve Mevlâ Sözcükleriyle Dua Ve Yakarış: 33

2. İnsanlarla İlgili Velayet Kavramları: 33

a. Dostluğu İstenenler Ve Yasaklananlar: 33

b. Velî Ve Mevlâ Sözcüklerinin Günlük Ve Hukukî Dildeki Kullanımları: 39

2- YÖNETİM İLKELERİYLE İLGİLİ KAVRAMLAR.. 39

ŞÛRA.. 40

1. Şûra Emri: 40

2. Şûra'nın Niteliği Ve Sonuçları: 40

3. Aile İçinde Şûra: 40

EMR Bİ'L-MA'RUF, NEHY ANİ'L-MÜNKER: 41

1. Ma'ruf Ve Münker Kavramları: 41

2. Emr Bi'1-Ma'ruf Ve Nehy Ani'l-Münker Kavramları: 43

a. İyiliği Emretme, Kötülüğü Engelleme Görevi: 43

b. İyiliği Emretme, Kötülüğü Engelleme Görevini Yapanların Ödülü, İhmal Edenlerin Sonu: 44

ADL/ADALET: 45

1. Adalet/Kist: 45

a. Adalet Emri: 45

b. Adaleti Yayma Ve Engelleme: 46

c. Adaletin Görünüşleri: 46

d. Adaletin Önündeki Engeller: 49

e. Ahiret Adaleti (İlahî Adalet): 50

2. Benzerlik/Denklik: 50

3. Fidye: 51

4. Karakter Bütünlüğü: 51

3- SİYASİ ÖNDERLİKLE İLGİLİ KAVRAMLAR.. 51

İMAM... 51

1. Önder: 51

a. İyilik Önderleri: 51

b. Kötülük Önderleri: 52

2. Kitap: 52

3. Levh-i Mahfuz: 52

4. Yol: 52

HALİFE. 53

1. Genel İstihlâf: 53

2. Özel İstihlâf: 53

a. Devlet Ve Toplulukların İstihlafı: 53

b. Bireylerin İstihlâfi: 54

ÜLÜ’L-EMR: 55

SULTAN.. 56

1. Nüfuz, Güç Ve İktidar 56

2. Delil Ve Kanıt: 56

3. Ferman Ve İzin: 57

4. Yetki: 57

MELİK.. 57

1. Evrenin Hâkimi: 57

a. El-Meliku'1-Hak İkilisi: 57

b. El-Meliku'1-Kuddûs İkilisi: 57

c. İlâh/Rab/Melik Üçlüsü: 57

2. İnsanların Hükümdarı: 58

a. İyi Hükümdarlar 58

b. Kötü Hükümdarlar 58

SEYYİD.. 59

1. Koca. 59

2. Halim (Yumuşak Huylu, Beyefendi): 59

3. Yönetici: 59

VEKİL. 59

1. İlâhi Sıfat: 60

a. İyi Vekil: 60

b. Her Şeye Vekil: 60

c. Yeterli Vekil: 60

d. Söylenene Vekil: 60

e. Başkası Vekil Tutulamaz: 60

2. İnsani Sıfat: 60

a. Bekçi: 61

b. Sözcü: 61

c. Koruyucu: 61

VEZİR.. 61

CEBBAR: 61

1. Buyruğu Geçerli: 62

2. Zorba: 62

a. Zorbalaşmayan (Uysal) Evlat: 62

b. Zorba Millet: 62

c. Haksız Yere Öldüren: 62

d. Zorlayıcı Ve Ceberut: 62

e. İnatçı Zorba: 63

3. Büyüklenen Zorba: 63

4- SOSYAL-SİYASİ GRUPLAŞMAYLA İLGİLİ KAVRAMLAR.. 63

Âl 63

1. Destekçi Ve Yandaş: 63

2. Soy: 64

3. Aile: 64

EHL. 64

1. Topluluk: 64

a. Halk: 64

b. Ümmet: 64

c. Aile, Eş Ve Çocuk: 65

d. Çevre/Taraftar: 65

2. Sahip: 65

3. Ehil/Lâyık: 65

4. Din: 66

BENÛN/BENÎN: 66

1. Evlat/Oğullar: 66

2. Yandaşlar/Destekçiler: 66

a. Mal/Benûn İkilisi: 66

b. En’am/Benûn İkilisi 67

KABİLE/ŞA'B/AŞÎRET: 67

KAVİM... 67

1. Soybirliği: 67

2. Topluluk/Grup/Halk: 68

3. Kişiler/Kimseler: 68

ÜMMET.. 68

1. Topluluk: 68

a. İnsan Topluluğu: 69

b. Hayvan/Canlı Topluluğu. 69

2. Millet: 69

3. Zaman: 69

4. Önder (İmam): 70

5. Din: 70

MİLLET.. 70

1. İbrahim'in Dini (Milletu İbrahim): 70

2. İbrahim, İshak Ve Yakub'un Dini: 70

3. Yahudi Ve Hıristiyanların Dini: 71

4. Batıl Din Ve İnançsızların Dini: 71

KARN.. 71

1. Kurun'un Helak Sebepleri: 71

a. İnkarcılık: 71

b. Günah: 72

c. Haksızlık: 72

2. Helak Olan Kurundan Alınacak Dersler: 72

3. Helak Edilenlerin Yerine Yeni Nesillerin Gelmesi: 72

HİZİB/AHZÂB.. 73

1. Hizib Biçimindeki Tekil Kullanım: 73

a. Grup/Dinî Grup: 73

b. Hizbullah: 73

c. Hizbu’ş-şeytan: 74

2. Ahzâb Biçimindeki Çoğul Kullanım: 74

a. Önceki Ümmetlerin Kafirleri: 74

b. Hıristiyanlıktaki Bölünmeler: 74

c. Hz Peygamber’in Karşıtları: 74

ŞİA.. 75

1. Grup/Fırka: 75

2. Dinî Grup/Fırka: 75

3. Yandaş: 76

4. Selef/Geçmişteki Toplumlar: 76

FIRKA/TEFRİKA: 76

1. Dinde Ayrılık (Tefrîku'd-Dîn/Teferruk): 76

2. Tefrika Çıkarmak: 77

MELE' 77

1. Mele-i A’lâ (Yüce Topluluk): 78

2. Mele': 78

A) Özellikleri: 78

1- İnkarcılık (Küfür): 78

2- Büyüklenme (İstikbâr) Ve Alay: 78

3- Aşırı Tutuculuk/Katı Gelenekçilik: 79

B) Görevleri/İşlevleri: 79

1- Danışma: 79

2- Görüşme Ve Karar Alma: 80

3- Tehdit Ve Şiddet: 80

CUND/CUNÛD.. 80

1. Allah'la İlgili Cunûd Kavramları: 80

a)  Cunudu's-Semâvât Ve'l-Ard: 80

b) Cunûdu Rabbike: 81

c) Allah'ın Ordu Göndermesi: 81

2. Şeytanın Adamları (Cunûdu İblis) Kavramı: 81

3. İnsanlarla İlgili Cunüd Kavramları: 81

a) Yandaşlar: 81

b) Güç Ve Destek: 82

c) Koruyucular: 82

5- SİYASİ DAVRANIŞLA İLGİLİ KAVRAMLAR.. 82

BEY'AT.. 82

1. Bey'atin Kapsamı: 82

2. Bey'atin Bağlayıcılığı: 82

3. Bey'atin Karşılığı: 83

İTAAT.. 83

1. İtaat Edilecekler: 83

a. Allah: 83

b. Allah Ve Peygamberleri 84

c. Peygamberler: 84

d. Allah, Peygamber Ve Ülülemr: 85

2. İtaat Edilmeyecekler: 85

a. Zanna Uyan İnsanların Çoğunluğu: 85

b. Şeytanın Dostları: 85

c. Allah Yolundan Uzaklaştıranlar Ve Saptıranlar 85

d. Ehli Kitap: 85

e. Kâfirler Ve Münafıklar: 86

f. Yalanlayanlar Ve Kötü Ahlâklılar: 86

g. Kalbi Gafiller Ve Günahkârlar: 86

h. Şirke Zorlayan Ana-Baba: 86

i. Aşırılar: 86

3. İtaatin Karşılığı: 86

a. Ecir: 87

b. Rahmet: 87

c. Kurtuluş (fevz): 87

d. Cennet: 87

4. İtaatsizliğin Sonu: 87

a. Amelin İptali: 87

b. Sorumluluk: 88

c. Cehennem: 88

TAKIYYE. 88

HİCRET.. 88

1. Hicretin Türleri: 88

a. Allah'a/Allah Yolunda Hicret: 89

b. Kötülük Diyarından Başka Bir Diyara Hicret: 89

A) Öz Diyarını Gönüllü Terk: 89

B) Öz Diyarını Zorla Terk: 89

2. Hicretin Sebepleri: 89

a. Zulüm, Baskı Ve Eziyet: 90

b. Yurttan Çıkarılma/Sürülme: 90

3. Hicret Yükümlüleri: 90

4. Hicretin Sonuçları: 90

a. Göçmenleri Sevme, Koruma Ve Destekleme Yükümlülüğü: 90

b. Göç Etmeyenleri Koruma Yükümlülüğü: 91

c. Mali Ödeme Yükümlülüğü: 91

d. Sınama: 91

5. Hicretin Karşılığı: 92

6. Hicret Etmeyenler: 92

İSTİD'AF/MUSTAD'AF (MUSTAZ'AF): 92

1.  Dirençli Mustaz'aflar: 93

2. İşbirlikçi Mustaz'aflar: 93

3. Çaresiz/Dirençsiz Mustazaflar: 94

6- ŞİDDET VE BAŞKALDIRIYLA İLGİLİ KAVRAMLAR.. 94

ZULÜM/ZALİM: 94

1. Zulmün Kökeni Ve Temeli: 94

a. Allah Ve Zulüm: 94

b. İnsan Ve Zulüm: 96

2. Zulüm Tutum Ve Davranışlar 96

a. İlâhi Hak İhlâlleri: 96

b. İnsan Hakları İhlalleri: 100

c. Ahlâki İhlaller: 103

3. Zâlimlerin Birbiriyle İlşkileri: 104

4. Kur’an Ve Zâlimler: 104

a. Kur'an Zulmedenleri Uyarır: 104

b. Kur'an Zâlimlerin Hüsranını Artırır: 104

5. Zulmün Sonu: 104

a. Helallerden Yoksunluk: 104

b. Mutluluktan Yoksunluk: 105

c. Bağışlanmazlık: 105

d. Sapkınlık: 105

e. Sonu İbretlik: 105

f. Helak: 105

g. Azap-Cehennem: 106

6. Zulmün Önlenmesi: 106

a.  Zâlimlere Uyulmaz, İşbirliği Yapılmaz, Karşı Durulur: 106

b. Zulümden Kurtuluş: 106

BAGY: 107

6.2.1 Bagy Eylemler Ve Durumlar: 108

6.2.1.1 Siyasi Ve Hukuki Bagy: 108

A) Zulüm Ve Haksızlık. 108

B) Ekonomik Zulüm Ve Sömürü: 108

C) Aşırılık Ve Haksız Talep: 108

Bozgunculuk (Bagyu'l-Fesâd Fî'l-Ard): 109

D) Yaşama Hakkına Saldırı: 109

6.2.1.2 Ahlâki Bagy: 109

A) Büyüklerime, Böbürlenme Ve Şişinme: 109

B) Kıskançlık, Çekememezlik Ve İhtiras (Bagyen Beynehum): 109

C) Arsızlık Ve Zina: 110

6.2.2 Bagy'in Sonuçları: 110

6.2.3 Bagy'in Önlenmesi: 110

6.2.3.1 Bagy'in Bireylerce Önlenmesi: 110

6.2.3.2 Bagy'in Toplum Ve Kurumlarca Önlenmesi: 110


KUR’AN'DA SİYASİ KAVRAMLAR

 

Önsöz

 

Kur'an-ı Kerim'le ilgili her çalışma, onu sınırlı bir çer­çevede ele almaya ve kavramaya yöneliktir. Bizim bu çalışmamız, doğrudan siyasi anlamı bulunan veya zaman içinde siyasî anlam yüklenen Kur'an kavramlarıyla ilgili­dir. Kur'an'ın siyasi yorumu veya siyasi okunuşu iddiası­nı asla taşımaz.

Kur’an'da Siyasi Kavramlar adlı bu çalışmada, ele aldı­ğımız siyasi kavramlar, elbette tek yönlü, tek boyutlu değildir. Bu kavramlar, başka yaklaşım açılarından da de­ğerlendirilebilir. Bizim yaklaşım biçimimiz, ele aldığımız kavramı bir bütünlük içinde inceleyip, konumuzla ilgili yönünü genişlemesine sunmak olmuştur.

Çalışmamız sözlük biçiminde değil, sistematik bir ça­lışmadır. Bu açıdan, kavramları on bölüm halinde incele­dik. Birinci bölümde siyaset, iktidar ve egemenlikle, ikinci bölümde yönetim ilkeleriyle, üçüncü bölümde siyasi önderlikle, dördüncü bölümde sosyal-siyasi gruplaşmayla, beşinci bölümde siyasi davranışla, altıncı bölümde şiddet ve başkaldırıyla, yedinci bölümde fitne, bozgunculuk ve sapkınlıkla, sekizinci bölümde dinle, dokuzuzcu bölümde siyasetin coğrafi boyutuyla, onuncu bölümde ise barış, cihad ve fetihle ilgili kavramlar ele alındı.

Kur'an'da Siyasi Kavramlar, Kur'an'ın doğru anlaşıl­ması yönünde küçük bir katkı olmaktan başka bir hedefe sahip değildir. Bu hedefini az da olsa gerçekleştirmesi, bi­zi mutlu etmeye yetecektir.

Yüce Allah'tan çalışmamızı yararlı kılmasını diliyoruz.

İstanbul 1997

Doç. Dr. Vecdi Akyüz[1]

 

Giriş

 

Kur'an-ı Kerim'in daha iyi anlaşılabilmesi için pekçok yönden incelemeler yapılmış ve yapılmaktadır. Son yıllarda kavram çalışmalarının sayısı artış gösterdi. Bu tür ça­lışmalar, belli bir alan veya kavram çevresindeki kavram­laşmaları ele alır, bu doğrultudaki gelişmeleri araştırır. Böylece, kavrama tefsir adı verilebilecek yeni bir tür doğ­muş oldu. Kavramcı Tefsir, konulu tefsirin bir alt dalı ve­ya bağımsız bir tefsir yöntemi/alanı olarak düşünülebilir.

Kavramcı yaklaşımla gerçekleştirilmiş çalışmalar, çok-kavramlı veya tek kavramlı olarak tasnif edilebilir. Her iki tür, ayrıca kendi içinde, doğrudan veya tek-kavram ek­senli olarak gerçekleşebilir.

Elinizdeki çalışma, kavramcı yöntemle, Kur'an'ın belli bir kavram öbeği çerçevesinde yapılmış, değişik bir çalışmadır. İslâm kamu hukuku ve siyasi literatüründe ya da siyasi söylemlerde yer alan siyasi içerikli veya böyle bir içerik yüklenmiş kavramlar; köken, türev, anlam, bağlam ve bütünlük çerçevesinde ele alınmış, kavramın özelliğine göre sistemleştirilerek incelenmiştir.

Bu çalışmada, belirtilen bu özellikler dikkate alınmış, ayrıca bütüncü bir anlam çerçevesi oluşturmak için, kavramın kullanıldığı bütün örnekler gözönüne alınarak, anlamlı gruplandırmalar yapılmış, böylece kavramın bütün­lük içerisinde görülmesi imkanı doğmuştur. Aşırı genişle­tilmiş yorumlar maksadı aşabilir. Daraltıcı yorumlar ise, bir takım tıkanıklıklara yol açabilir. İşte böyle yorumları önlemek için ayetlerin bağlamı, önündeki ve sonrasındaki ayetlerle birlikte değerlendirilerek belirlenmeli, ayrıca söz­cüğün Kur'an'ın başka bölümlerindeki kullanımlarıyla da karşılaştırma yapılmalıdır.

Kavramlar incelenirken, Kur'an'daki kullanım sıklığı, az da olsa nüzul sebepleri, Hz. Peygamber'in açıklama ve uygulamaları, konuyla ilgili değişik yorumlara da kısaca yer verilmeye çalışılmıştır. Bazı kavramlar, ayrı bir bölüm olarak sunulmak yerine, ilgili görüldüğü kavram içinde ele alındı; sözgelimi tâgût, tugyân kavramı içinde incelen­di. Farklı kavramlar içinde ele alınanlar için göndermeler yapıldı. Bazı kavramlar ise, dini veya ahlâkî yanı ağır bas­tığı için bu çalışmamızda ele alınmadı.

Kavramlaştırma çalışmaları, daima iki eleştiriye açık kapı bırakır: Birincisi, konuyu daha bütüncü açıklayacağı ümit ve endişesiyle çok miktarda ayetin tanık olarak gös­terilmesi; ikincisi ise, okuyucunun daha fazla güncelleştirme beklentisine yeterli ölçüde cevap verilemeyişi. Bu çalışmada, ortalamayı dengeli biçimde sağlayıcı bir endişe içinde olunmuşsa da, ne ölçüde başarı kazandığı okuyu­cuların takdirine bağlı.

İzlediğimiz yöntem yanında, kaynaklarımızdan da biraz sözetmek yararlı olmalıdır. Kavramlaştırma çalışmalarının kökleri aslında çok eskilere gider. Öncelikle, Garibü'l-Kur’an çalışmaları, bu tür yazının ilk örnekleri kabul edi­lebilir. Daha sonraları gelişen el-Vucûh (el-Eşbâh) ve'n-Nezâir yazını ise, Garibü'l-Kur’an yazınından çok daha ileri ölçüde kavrama yaklaşıma sahiptir. Ancak bu tür eserlerin özelliği, yalnızca farklı anlamları sıralamak ve bunu kanıtlayacak örnekleri vermekle sınırlı olmuştur. Bu eserler, kavram çalışmalarının çok değerli kaynakları olmakla birlikte, kavramlaştırma yönünden eksik sayılır­lar. El-Vucûh ve'n-Nezâir çalışmalarından biri ilk, öteki gelişkin döneme ait iki eser ana kaynaklarımız oldu. Bunların birincisi. Mukâtil bin Süleyman'ın (ö. 150/767) el-Vucûh ve'n-Nezâir adlı eseridir.[2] Çok yararlandığımız ikin­ci eser ise, gelişkin dönemin ürünü olan, İbnu'l-Cevzî'nin (ö. 597) Nüzheu'l-A'yuni'n-Nevâzır adlı çalışmasıdır.[3] Râgıb el-İsfahânî'nin el-Müfredât fî Garibül-Kur’an adlı gerçekten çok değerli ve ufuk açıcı çalışması da, aslında, el-Vucûh ve'n-Nezâir yazını içinde düşünülebilir.[4] Kur'an'da özel bir kavramlaştırma çalışması olarak, el-Hakîm et-Tirmizı'nin Beyânü'l-Fark beyne'l-Kalb ve'l-Lub vel-Akl ve's-Sadr adlı eserini özellikle belirtmek gerekir.

Burada, çalışmamızın bir tefsir çalışması olmadığını, hukuki-siyasi kavramlaştırma çalışması olduğunu özellik­le belirtmeliyiz. Bu yüzden, tefsir yazını, bizi birinci dere­ceden ilgilendirmedi. Ancak, Muhammed Esed'in kavramcı tefsire çok yatkın olan Kur’an Mesajı, Meal-Tefsir adlı çalışmasından çok yararlandığımızı belirtmeliyiz.

Kur'an'da veya İslâm siyaset düşüncesinde ve söyle­minde kullanılan siyasi kavramlarla ilgili iki çalışmayı belirtmemiz gerekir. Bunlardan birincisi, Manzuriddin Ahmed'in "Kur'an'da Anahtar Siyasi Kavramlar" adlı yazısı­dır.[5] Öteki çalışma ise, Bernard Lewis'in İslam'ın Siyasal Dili (çev. Fatih Taşar, Kayseri 1992) adlı eseridir.

Kur'an kavramlarıyla ilgili genel nitelikteki çalışmalar, kaynaklarımız oldu: Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, İstanbul 1990; Yaşar Nuri Öztürk, Kur'an'ın Temel Kav­ramlar İstanbul 1997, 8.B.

Kur'an'da çeşitli kavramlarla ilgili araştırmalar da kay­naklarımız arasında yer aldı. Bunlardan Mevdûdî'nin Kur'an'a Göre Dört Terim (çev. Osman Cilacı-İsmail Kaya, İstanbul 1979, 3. B.), Toshihiko İzutsu'nun Kur'an'da Al­lah ve İnsan (çev. Süleyman Ateş, Ankara 1975) ile Kur'an'da Dînî ve Ahlâkî Kavramlar (çev. Selahattin Ayaz, İstanbul ty.), Lütfullah Cebeci'nin Kur'an'da Şer Problemi (Ankara 1985), Sadık Kılıç'm Kur'an'da Günah Kavramı (Konya 1984), Erdoğan Pazarbaşı'nın Kur'an ve Medeniyet (İstanbul 1996), Ejder Okumuş'un Kur'an'da Toplumsal Çöküş (İstanbul 1995) adlı çalışmalarını belirtebiliriz.

İslâm kamu hukuku ve siyasi düşünce edebiyatında veya siyasi söylemlerinde yer alan kavramlar, tarihî ve güncel kullanımlarıyla geniş bir çerçevede ele alınmalıdır. Ancak, bu oldukça zorlu bir iştir; tek kişinin üstesinden gelebileceği türden de değildir. Bernard Lewis'in İslam'ın Siyasal Dili böyle bir çalışmanın en kısa bir örneği sayıla­bilir. M. Zeki Pakalın'ın Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terim­leri Sözlüğü de bu yönde bir çalışma olarak değerlendiri­lebilir.

Kur'an'da Siyasi Kavramlar adlı bu çalışmamız, siyasi kavramların Kur'an'daki çerçevesiyle sınırlı bir çalışma­dır. Yukarıda belirttiğimiz geniş tasarının çok küçük bir başlangıcı niteliğindedir.[6]

 

1- SİYASET, İKTİDAR VE EGEMENLİKLE İLGİLİ KAVRAMLAR

 

EGEMENLİK

 

Kur'an, canlı-cansız bütün varlık üzerinde Allah'ın mutlak egemenliği (kevnî hâkimiyet) düşüncesini çok yo­ğun biçimde işler.[7]

Kur'an'daki bir kısım egemenlikle ilgili kavramlar ise doğrudan insanlarla ilgilidir.

Bu bölümde, gerek Allah'ın varlık üstündeki mutlak egemenliğiyle, gerekse insanların egemenliğiyle ilgili Kur’an kavramlarını incelemeye çalışacağız. [8]

 

SİYASET

 

Sıyaset sözcüğü, Kur'an'da yer almaz. Bununla birlikte, siyaseti siyasi iktidarı, siyasi davranışı, siyasi sistemi ilgilendiren pekçok kavram bulunmaktadır. Bu çalışma­nın amacı, doğrudan kamu hukuku ve siyasetle ilgili olan veya siyasi anlam yüklenen kavramları incelemektir.

Kur'an'a göre müslüman toplumun ana görevi, "Allah'a inanmak, namazları kılmak, zekât vermek ve iyiyi emredip kötülükten men ederek" (3/104, 110, 114; 22/41), "yeryüzünü ıslah edip, yeryüzünden bozulma ve kokuş­muşluğu ortadan kaldırma" (26/152; 27/48; 2/11, 193, 251) suretiyle, hakikî ve sağlam bir ahlâkî sosyo-politik düzen kurmaktır. Bu büyük vazifenin yerine getirilebilme­si için de, bu topluma "cihad" (22/39-40; 2/193) denilen gerekli araç verildi. Cihad, "Allah yolunda" topyekün ve sürekli çaba demektir. Kur'an, müminler toplumunu inşa edip onlardan karşılıklı istişare ile faaliyet göstermelerini istediğinde, yasama sürecini düzenlemek için temel bir prensip de vermiştir. Bu, "şûra" veya "karşılıklı danışma" prensibidir (42/38; 3/159).[9]

 

DEVLET

 

Modern siyaset bilimi ve anayasa hukukunda tanımla­nan anlamda devlet kavramını karşılayacak bir sözcük, Kur'an'da yer almaz.

Kur'an'da d-v-1 kökünden türeyen iki sözcük bulun­maktadır: Dület ve dâvele.

Dûlet sözcüğü ile devlet sözcüğünün aynı anlamda ol­duğu belirtilir. Ancak aralarında ayrım yaparak, devlet'in mal konusunda, dûlet'in ise savaş ve makam (câh) konu­sunda sözkonusu olduğu da ileri sürülür. Ayrıca, aynı (kendisi) elden ele dolaşan (tedavül eden) şeye devlet adı verildiği, dûlet'in masdar olduğu da ileri sürülür.[10]

Dûlet sözcüğü, Kur'an'da bir tek yerde geçer. Savaş hükümlerinden ve sonuçlarından sözeden Haşr Suresi'nin ilk bölümünde, ganimetin dağıtım düzeni ve olası iktisadi tekelleşme sonucu şöylece belirtilir:

"Allah'ın, fethedilen memleketler halkının mallarından peygamberine verdikle­ri: Allah, peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yol­da kalmışlar içindir; tâ ki içinizdeki zenginler arasında el­den ele dolaşan bir devlet (servet) olmasın. Peygamber (ganimetten) size ne verirse onu alın, sizi neden alıkoyarsa geri durun. Allah'tan sakının. Doğrusu Allah'ın ceza­landırması (sonucu) çetindir."[11]

Bundan sonraki âyetler, yoksul muhacirlerin ganimet payını ve ensarın muhacirle­re karşı özgeci ve destekleyici tutumlarını düzenler.

Görüldüğü gibi, âyetin dület sözcüğüyle belirtmek iste­diği husus, servetin yaygınlaştırılmasıdır.

D-v-1 kökünden türeyen ve Kur'an'da yer alan ikinci sözcük dâvele fiilidir. Müttekîlerin özellikleri ve karşılaşacakları dünyevi ve uhrevî güzel sonuçlar, daha önce ya­lancıların uğradıkları akıbet, Kur'an'ın insanlara bildiri ve hidayet rehberi, müttekîler içinse bir öğüt oluşu belirtil­dikten sonra Uhud savaşındaki acı sonuçlar bağlamında şu anlatılır:

"Gevşemeyin ve üzülmeyin, inanmışsanız, siz en üstünsünüz. Eğer siz bir yara aldıysanız, o topluluk da benzeri bir yara almıştır. Allah'ın gerçekten inananları be­lirlemesi ve içinizden şahitler edinmesi, inananları arıt­ması ve inkâr edenleri yoketmesi için, insanlar arasında bu günleri döndürür dururuz (sırayla paylaştırırız). Allah, zulmedenleri sevmez. Yoksa Allah, içinizden cihad edenle­ri ve direnip sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gire­ceğinizi mi sanıyorsunuz?"[12]

Bu âyette, üzüntülü ve sevinçli günlerin insanlar/top­lumlar arasında sırayla paylaştırıldığı ortaya konur.

İslam tarihinde terim anlamıyla "devlet" ilk kez Abbasîler için kullanılmıştır. Hz. Peygamber'in, hulefâ-i râşidîn'in ve Emevîlerin yönetimin başında oldukları dö­nemlere "devlet" adı verilmemiştir. İktidarı Emevîlerden kanlı bir başkaldırı sonucunda alan Abbasîlere sevinçli günlerin sırası geldiğini belirtmek üzere, belki sözcüğün anlamından, belki de yukarıdaki âyetten esinlenerek "dev­let" adı verilmiştir. Zâten "devlet" sözcüğünde saadet, mutluluk ve kutluluk anlamı da vardır.[13]

 

ARŞ

 

Arş ve kürsü, egemenlik sembolü olarak kullanılan sözcüklerdir.

Arş (ç. urûş), aslında tavanlı şey, ev tavanı ve çardak anlamındadır. Çardak kurmak anlamına da gelir.[14] Sulta­nın oturduğu yere (tahtına), hüküm ve iktidar makamına, yüceliğini belirtmek üzere "arş" adı verilmiştir. Bununla, izzet (güç), sultan (otorite, güç) ve memleket (hükümran­lık) anlatılmak istenmiştir.[15]

 

1. Allah'ın Arşı (Arşullah):

 

Allah'ın arşı, beşerin gerçeğini kavrayamadığı, yalnızca ad olarak bildiği bir şeydir. Halkın çoğunun sandığı gibi bir varlık değildir. Bazıları arş'ın felek-i a'lâ, kürsî'nin ise felekü'l-kevâkib (yıldızlar feleği) olduğu görüşündedir. "Zu'l-arşi" ve benzeri anlatımların, Allah'ın hükümranlığı­na ve otoritesine işaret olduğu belirtilir; bir yeri olduğu anlamına değildir, Allah bundan münezzehtir.[16]

Arş; yükseklik, ilim, kudret, mülk ve hükümranlık bi­çiminde yorumlanmıştır.

Allah'ın arş'la ilgisini anlatan kavramları birkaç bölük­te ele alabiliriz.[17]

 

a. Rabbu’l-Arş:

 

Allah'ın, üç yerde büyük arş'ın rabbı (rabbu'l-arşi'l-azîm) olduğu,[18] bir yerde kerim (cömert) arş'ın rabbi (rabbu'1-arşi'l-kerîm)[19] olduğu ve iki yerde de "arş'ın rabbinin yaptıkları nitelemeden uzak" olduğu[20] belirtilir. Bütün bu Allah'ın sıfatlarının belirtildiği âyetlerde anlatılan arş, kudret ve hükümranlık (egemenlik) taatı anlamındadır. Klasik ve modern bütün müfessirler ittifakla, arş sözcü­ğünün Kur'an'da geçen bu mecazi kullanımının, Allah'ın bütün yaratıkları üzerindeki mutlak hüküm ve iktidarını ifade ettiği görüşündedirler.[21]

 

b. Zu’l-Arş:

 

Kur'an'ın dört yerinde Allah, zu'l-arş (bütün egemenliği elinde tutan) sıfatıyla nitelenir.[22]

Rabbu'1-arş ve zu'l-arş, Allah'ın ululuk bildiren isimlerindendir.[23]

 

c. Allah'ın Arş'a İstivâ'sı:

 

Yedi âyette Allah'ın arş'a istiva ettiği anlatılır.[24] Allah'ın arş'a istivâ'sından (kudret ve iktidar makamına oturduğundan/kurulmasından) söz eden bu yedi âyetin hepsinde bu ifade, Allah'ın âlemleri yaratmasına ve yönetmesine ilişkin bir açıklamayla bağlantılı olarak geçmekte­dir. İstiva, arş'a hükmetme anlamında yorumlanmıştır.[25]

 

d. Meleklerin Arş'ı Kuşatması Ve Yüklenmesi:

 

Allah'ın arş'ıyla ilgili olarak, meleklerin arş'ı çevrelediği ve yüklendiği belirtilir.

Melekler, Allah'ı över ve ona inanırlar, mü'minler için bağışlanma ve azaptan korunma dileğinde bulunurlar: "Arş'ı yüklenenler ve çevresinde bulunanlar, rablerini öve­rek tesbih ederler, ona inanırlar, mü'minler için 'Rabbimiz! İlmin ve rahmetin herşeyi kuşatıp içine almıştır. Tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru' diye bağışlanma dilerler."[26]

Muhammed Esed, "Allah'ın kudret tahtının bilgisini içlerinde taşıyan­lar" karşılığını vererek, bu taşıma ifadesinin, sadece me­lekleri değil, aynı zamanda Allah'ın kudreti kavramının muazzam sonuçlarının bilincinde olan ve bu bilinci kendi­lerinin ve hemcinslerinin hayatlarına yansıtmakla sorum­lu bulunan bütün insanları kapsadığını belirtir. "Yüklen­me" eylemi ise, mecaz olarak anlaşılmalıdır; Allah'a karşı hassas/dikkatli olmalarını ve ona uygun davranmalarını belirten bir mecaz; yahut tahtın sahibine yakın olmaları, onun nazarında bir değer taşımaları ve onun iradesini gerçekleştirme aracı olmalarından kinayedir.[27]

İki âyette ise, âhiretle ilgili anlatım sözkonusudur:

"Melekleri, arş'ın etrafını çevirmiş oldukları halde, rab­lerini hamd ile överken görürsün. Artık insanların arasında adaletlice hüküm verilmiştir. 'Övgü, âlemlerin rabbi olan Allah içindir' denir.[28]

"Melekler, onun çevresindedirler. O gün, rabbinin arş'ını onlardan başka sekiz tanesi yüklenir."[29]

Buradaki "yüklenme" tamamen mecazi bir anlatımdır. Muhtemelen Allah'ın kudretinin hesap günündeki tam ve kesin tezahürüne işarettir. [30]                                                 

 

e. Arş'ın Su Üstünde Oluşu:                                   

 

Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı sırada, arş, suyun üstündeydi: "Arş'ı su üzerinde iken, hangisinin daha güzel iş yapacağını ortaya koymak çin, gökleri ve yeri altı günde (altı evrede) yaratan odur."[31] Allah'ın kudret tahtının suyun üstünde oluşu, Allah'ın iradesine bağlı olarak haya­tın bütünüyle suda başlayıp evrimleştiğine işaret eder gibi gözükmektedir. Bu husus, Kur'an tarafından (Enbiya 21/30) açıkça ortaya konur. [32]

 

2. İktidar Koltuğu/Hükümdar Tahtı:

 

Arş sözcüğü, iktidar koltuğu veya hükümdar tahtı anla­mında da kullanılmıştır.

Hz. Yusuf’un ana-babasını tahtın (arş'ın) üzerine oturttuğu belirtilir.[33]

Hüdhüd, Hz. Süleyman'a Sebe halkına hükmeden, herşeyden kendisine bolca verilen ve büyük bir tahta (güçlü bir yönetime) sahip olan bir kadını bulduğunu, onun ve milletinin Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüğünü bildirdi.[34] Hz. Süleyman, bu tahtın kendisine getirilmesini istedi.[35] Kraliçeyi sınamak için tahtın tanın­maz hale getirilmesini emretti. Kraliçe gelince, tahtının daha önce böyle mi olduğu soruldu.[36]

 

KÜRSİ

 

Kürsî, halkın dilinde üstüne oturulan nesne, sandalye anlamındadır.

Kürsî sözcüğü Kur'an'da iki yerde ve iki ayrı biçimde geçer:[37]

 

1 Allah'ın Kürsüsü:

 

" (..} Allah'ın kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onların gözetilmesi; ona ağır gelmez.(..)[38]

Bu ayette geçen "kürsi" sözcüğüne, sözlük anlamı yeri­ne mecazı anlamlar verilerek Allah'a madde, yer ve şekil izafesi gibi uygun olmayan anlamlardan uzaklaşmak is­tenmiştir:

1) İbn Abbas'tan rivayete göre kürsî, Allah'ın ilmidir. Bu ifadenin hemen öncesinde Allah'ın ilminden sözedilmesi, böyle bir görüşe yol açmış olabilir.

2) Bazılarına göre kürsî, Allah'ın mülkü (kudreti) anla­mındadır.

3) Başka bir gruba göre kürsî, felekleri kuşatan feleğin adıdır.[39]

Arş sözcüğüyle, Allah'ın geniş bir mülkte hüküm sür­düğü, onun kudret ve hükümranlığı anlatılmak istenir.[40]

 

2. Hz. Süleyman'ın Kürsüsü:

 

Hz. Süleyman'ın kürsüsüyle anlatılan tamamen maddi bir kürsüdür:

"And olsun ki Süleyman'ı denedik. Hüküm­ranlığını zayıf düşürdük. Sonra eski haline döndü."[41]

 

EMR

 

Kur'an'ı Kerim'de e-m-r (emera) kökenli kelimeler, iki yüzden fazla ayette geçmektedir. Bu ayetler incelendiğinde ilginç kullanımlara sahip oldukları ve dört temel kav­ramı içerdikleri görülür. Bu kavramlar, şöylece belirlene­bilir.[42]

 

1. İş Ve Durum:

 

"Bütün işler ona döndürülür."[43]

"Bütün işler Allah'a dönecektir."[44]

"Sana hiçbir işte başkaldırmayacağım."[45]

"İş hakkında onlara danış.."[46]

a) Danışma ve fikir belirtme

"Onlar işte bizim fikrimiz var mı?" diyorlardı. De ki: "Buyruğun hepsi Allah'ındır sa­na açmadıklarını içlerinde gizliyorlar. 'Bu işte bizim fikri­miz alınsaydı, burada öldürülmezdik.' diyorlar. (..)"[47]

"De­di ki: "Ne buyurursunuz?"[48]

b) Sorumluluk (vebalü'1-emr):

"...Yaptığının ağırlığı­nı/sorumluluğunu tatmak üzere.."[49]

"Daha önce inkar edip de, inkarlarının karşılığını tadan kimselerin haberi sana gelmedi mi?"[50]

"Onlar işlerinin karşılığını tattılar."[51]

c) Tedbir (işi sıkı tutma):

"Sana bir kötülük gelse, 'Biz önceden ihtiyatlı/tedbirli davrandık' derler."[52]

d) Otorite (ülü'1-emr):

"Allah'a itaat edin, Peygamber'e ve sizden buyruk sahibi (ülülemr) olanlara itaat edin."[53]

"Halbuki o haberi Peygamber'e veya kendilerinden buyruk sahibi olanlara götürselerdi, onlardan sonuç çıkarabilen­ler onu bilirlerdi."[54]

(Bkz.  Ülülemr) 

Emr sözcüğü Kur'an'da siyasi otorite anlamında da kullanılır.

e) Dini bölünme: 

"Takatta'a" fiiliyle birleşince "din işi"nde bölünmeyi anlatır:

"Ama insanlar din konusunda bölüklere ayrıldılar. Hepsi bize döneceklerdir."[55]

"Ama in­sanlar din konusunda bölük bölük oldular. Her bölük kendi tuttuğu yoldan memnundur."[56]

(Bkz. Din ve Fırka)

Çekişme ve tartışma:

[57]

[58]

 

2. Yaratma (İbda):

 

Emr sözcüğünün kullanıldığı ikinci anlam, Allah'ın ya­ratmasıdır; bu anlamda yalnız Allah için kullanılır:

"Bilin ki yaratma da, emir de onun hakkıdır."[59]

"Ruh, Rabbim'in emrinden ibarettir."[60]

 

3. Buyurma:

 

"Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar ararasında hükmettiğinizde adaletli davranmanızı emreder."[61]

"Allah şüphesiz adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara bakmayı emreder "[62]

"Firavun'un buyruğuna uydular, Oysa Firavun'un buyurduğu sağ duyuya uygun değildi."[63]

a) Azap:

"Bugün Allah'ın buyruğundan, onun acıdıkları dışında kurtulacak yoktur. "[64]

"Su çekildi, iş de bitti."[65]

 "Buyruğumuz gelince, oraların altını üstüne getirdik."[66]

"İş olup bitince şeytan dedi ki.."[67]

"Hâlâ gaflet içinde bu­lunanları ve hâlâ inanmayanları, işin bitmiş olacağı o hasret gözü ile uyar."[68]                                               

b) Hüküm:

"Allah'ın ilminin herşeyi kuşattığını bilme­niz için, Allah'ın buyruğu bunlar arasında iner durur."[69]

c) Takdir ve kaza:

"İşi düzenleyen Allah'tır.."[70]

"İşleri yürüten Allah'tır."[71]

d) Ölüm:

"Allah'ın buyruğu (ölüm) gelene kadar dinde şüpheye düştünüz."[72]

e) Kıyamet:

Kıyamet olayı çok genel anlamlı bir sözcük olan emr'le anlatılmıştır:

"Allah'ın buyruğu (kıyamet) gelecektir. Acele etmesini istemeyin.'[73]

 

4. Çoğalma:

 

Emira kökünden türeyince "çoğalma" anlatır. Çoğalma ise "emr" sahibi, yani yöneten birinin bulunmasını gerektirir.

"Bir şehri yok etmek istediğimiz zaman şımarık varlık­larına yola gelmelerini (itaat etmelerini) emrederiz; ama onlar yoldan çıkarlar."[74]

ayetindeki "yola gelmelerini" bö­lümüne "onların çoğalmalarını" anlamı da verilir.

"Emr" kelimesi türetikleri ve birleşikleriyle başka an­lamlar da kazanmıştır.[75]

 

EMANET

 

Korkusuz ve güvenli olmak anlamındaki e-m-n (emine) kökünden türeyen emn, iman gibi sözcüklerden birisi de, emanettir. Emanetin zıtanlamlısı, hıyanet'tir. (emanet x hıyanet).

Emanet kelimesi Kur'an-ı Kerim'de altı yerde geçer. Bu kelimelerin kullanımı gözününe alınarak başlıca iki anlamda olduğu belirlenebilir:[76]

 

1. Emanet:

 

Kelimenin bu anlamı, sözlükteki kullanımının aynısı­dır. Şu iki âyette bu anlam çok belirgin biçimde kullanılır.

"Yolculukta olup kâtip bulamazsanız, alınan rehin yeter. Şayet birbirinize güven duyarsanız, güvenilen (=emanet bilinci olan) kimse borcunu ödesin. Rabbi olan Allah'tan şahitliği gizlemeyin. Onu kim gizlerse şüphesiz kalbi günah işlemiş olur. Allah işlediklerinizi bilir."[77]

"Onlar (=mü'minler), emanetlerini ve sözlerini yerine getirir­ler."[78]

Burada, Hz. Peygamber için hem dostları, hem de düşmanları tarafından Emin (güvenli) sanının kullanıldığı hatırlanmalıdır. Ayrıca peygamberler kendilerini güvenilir el­çi olarak sunmuşlar[79] veya öyle görülmüşlerdir.[80]

Nisa, 4/58 ayetinde geçen "emanet" kelimesi, değişik biçimlerde yorumlanır. Bu ayet şöyledir:

Sonrasındaki ayetler, yani Nisa, 4/58-60 âyetleri bir­likte gözlenerek, kamu işlerini ele aldıkları düşünülebilir. Çünkü bu ayetler sırasıyla 1) İşin ehline verilmesini. 2) Adaletli hüküm vermeyi. 3) Ülü'l-emr'e itaat edilmesini düzenlemektedir. İşte bu konu bütünlüğü dikkate alına­rak, Nisa, 4/58 ayetindeki emanet kelimesinin, sözlük anlamından sıyrılarak siyasi alana kaydığı belirtilir. Nite­kim, ünlü bilgin İbn Teymiye, İslam siyasi sisteminin iki temele, emanet ve adalet temellerine dayandığını, es-Siyasetu'ş-Şer'iyye adlı eserinde çok açık biçimde sergiler.[81] Bazı tefsir kitaplarında bu emanet kelimesine "imamet" ve ziamet" (=liderlik) anlamları da verilmiştir. Bu durumda emanetin ehli (yani sahipleri), kamu işlerini yürütenler olacaktır.[82]

 

2. Görev Ve Sorumluluk:

 

Emanetin ikinci anlamı, birinci anlamının uzantısı ni­teliğindedir. Görev bilinci, sorumluluk, iradesini kullan­ma yeteneği gibi anlamlara gelir:

"Ey inananlar! Allah'a ve Peygamber'e karşı hainlik et­meyin, size güvenilen şeylere (=emanetlerinize) bile bile hıyanet etmiş olursunuz."[83]

Ragıb el-Isfahânî bu âyetteki emanet kelimesine şu an­lamların verildiğini belirtir:

1) Kelime-i tevhid,

2) Adalet,

3) Akıl ve irade (sorumluluk).

Isfahanı; pek isabetli olarak bu son anlamın, diğerleri­ni de içermesi, akıl sayesinde kelime-i tevhidin bilinmesi ve adaletin uygulanması dolayısıyla, daha doğru olduğu görüşündedir.[84]

 

MÜLK:

 

Mülk, Kur'an'da en çok kullanılan kavramlardan biri­dir. Mülk, iki anlama gelir:

1) Sahib olma (temellük) ve yönetme (tevvelli),

2) Güç ve iktidar.[85]

Kur'an'da kullanılan me-le-ke kökenli kavramlar; mülk, melekût, mâlik,  melik ve melîk’tir.

Mülk ile milk, meleke kökünün masdarıdır. Mülk, insanlar üstünde tasarrufu, milk ise eşya ve menfaatleri üstündeki tasarrufu anlatır. Mülk, milk'ten daha kapsamlıdır.[86]

 

1. Allah'la İlgili Mülk Kavramları:

 

Allah'ın varlığa egemenliğini ve yönetimini anlatan "mülk"le ilgili kavramlar göklerin ve yerin her şeyin mülkünün Allah'a ait oluşunu, mülk'ün onun elinde bulunu­şunu ve mülk'te ortaksızlığını belirtir.[87]

 

a. Mülkü's-Semâvât Ve'l-Ard:

 

[88]

 

a) İlah + Hikmet + İlim + Mülk + Dönüş Dizilimi:

 

"Gökte de, yerde de tanrı odur. Hakim olan her şeyi bilen odur. Göklerin yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan Allah çok yücedir. Kıyamet saatini bilmek ona aittir. Ona döneceksiniz."[89]

 

b) Bilme/Görme + Mülk + Diriltme/Öldürme Dizilimi:

 

"(..) Allah şüphesiz herşeyi bilir. Göklerin ve yerin hü­kümranlığı elbette Allah'ındır. Dirilten ve öldüren odur Allah'tan başka dost ve yardımcınız yoktur."[90]

"Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş'a hükme­den, yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilen odur. Nerede olursanız olun, o sizinle be­raberdir. Allah yaptıklarınızı görür. Göklerin ve yerin hü­kümranlığı onundur. Bütün işler Allah'a döndürülür. Ge­ceyi gündüze katar, gündüzü geceye katar. O, kalplerde olanı bilendir."[91]

"(..) Allah, onların yaptıklarını bilendir. Göklerin ve ye­rin hükümranlığı Allah'ındır. Dönüş Allah'adır."[92] Bundan sonraki ayetlerde, Allah'ın bulutları sürüşü ve yağmur yağdınşı, geceyi gündüzü birbirine çevirmesi, canlıları su­dan ve çeşitli biçimlerde yaratışı anlatılır.[93]

 

C) Güçlülük/Yücelik + Mülk........Dizilimi:

 

"Göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin olan, ço­cuk (soy-sop) edinmeyen, hükümranlıkta ortağı bulunma­yan, herşeyi yaratıp bir ölçüye göre düzenleyen ve dünya­ları uyarmak üzere kulu Muhammed'e hakkı bâtıldan ayırdeden Kur'an'ı indiren Allah yücelerin yücesidir."[94]

Bundan sonraki âyette, kafirlerin bir şey yaratamayan, bilakis yaratılmış olan, fayda ve zarar veremeyen, öldürme, diriltme ve haşretme (yeniden diriltme) gücü olmayan putları tanrı edinmeleri, kınayıcı bir üslupla anlatılır.

[95]

"Bu inkarcıların inananlara kızmaları, onların sadece, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin bulunan, övülmeye layık ve güçlü olan Allah'a inanmış olmaları yüzündendir. Allah, herşeye şahittir." [96]

 

D) Yaratma/Yoketme + (Şefaat) + Mülk Dizilimi:

 

"(...) Allah, Meryem oğlu Mesih'i, anasını ve yeryüzünde olanların hepsini yok etmeyi dilerse, kim ona karşı koya­bilir? Göklerin, yerin ve arasındakilerin hükümranlığı Al­lah'ındır. Allah, herşeye kadirdir."[97]

"Allah, öleceklerin ölümleri ânında ölmeyeceklerin de uykulan esnasında ruhlarını alır. Ölmelerine hükmettiği kimselerinkini tutar, diğerlerini bir süreye kadar salıverir. Doğrusu bunda düşünen kimseler için dersler vardır. Yoksa putperestler, Allah'tan başka şefaatçiler mi edindi­ler? De ki: Onlar bir şeye sahip olmadıkları, akıl da ede­medikleri halde mi şefaat edecekler? De ki: Bütün şefaat Allah'ın iznine bağlıdır. Göklerin ve yerin hükümranlığı onundur. Sonra ona döneceksiniz."[98]

"Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk, dilediğine de erkek çocuk verir. Yahut, hem kız hem erkek çocuk verir. Dilediğini de kısır yapar. O, bilendir, her şeye gücü yetendir."[99]

Bun­dan sonraki âyetlerde Allah'ın vahiy indirmesi, Cebrail'in vahiy görevi, Allah'ın hidayet vericiliği ve peygamberin görevi anlatılır.

"De ki: Sizi Allah diriltir, sonra öldürür, sonra sizi şüphe götürmeyen kıyamet gününde toplar. Ama insanların Çoğu bilmezler. Göklerin ve yerin hükümdarlığı Allah'ındır. Kıyamet kopacağı gün, işte o gün, bâtıl sözlere uymuş olanlar hüsranda kalırlar."[100]

 

E) Azap/Rahmet + Ödül/Karşılık + Mülk Dizilimi:

 

"Ettiklerine sevinen ve yapmadıklarıyla övünmekten hoşlananların, sakın sakın onların azaptan kurtulacakla­rını sanma. Elem verici azap onlaradır. Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah, herşeye kadirdir."[101]

[102]

"(..) Allah, şüphesiz bağışlayandır, merhametli olandır. Göklerin ve yerin hükümranlığının Allah'ın olduğunu bil­miyor musun? Dilediğine azap eder, dilediğini bağışlar. Allah, herşeye kadirdir."[103]

"Allah, şöyle dedi: 'Bu doğrulara doğruluklarının fayda verdiği gündür. Ebedi ve temelli kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler onlarındır. Allah onlardan hoş­nut olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. Bu, büyük kurtuluştur.' Göklerin, yerin ve onlarda bulunan­ların hükümranlığı Allah'ındır. Allah, herşeye kadirdir."[104]

"De ki: Ey insanlar; doğrusu ben, göklerin ve yerin hü­kümranı, kendinden başka tanrı bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah'ın hepiniz için gönderdiği peygamberiyim.(...)"[105]

"(..) Hayır, azabımızı henüz tatmamışlardır. Yoksa güçlü ve çok ihsan sahibi olan rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Yahut, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? (..)"[106]

"Allah'a ve peygamberine kim inanmamışsa, bilsin ki şüphesiz biz, inkarcılar için çılgın alevli cehennemi hazırlamışızdır. Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah, bağışlayan ve rahmet edendir."[107]

 

b. Melekûtu's-Semâvât Ve’l-Ard:

[108], evrendeki[109] her şeyin hükümranlığı (egemenliği ve yönetimi) Allah'ın elin­dedir.[110]

 

c.  Mülk, Allah'ındır (Lehu’l-Mülkü/Biyedihi’l-Mülkü):

 

Varlık üzerindeki egemenliğin Allah'a ait oluşunun, de­ğişik bir anlatım biçimidir. Bu anlatım, daha çok kıyamet günüyle (uhrevî egemenlik) ilgili ayetlerde yer alır:

"(..) Kendisine toplanacağınız odur. Gökleri ve yeri ger­çekte yaratan odur. Ol dediği gün hemen olur. Sözü gerçektir. Sur’a üfleneceği gün, hükümranlık onundur. Görülmeyeni de görüleni de bilir. O hakimdir, haberderdardır"[111]

İnkar edenler, ceza saati kendilerine ansızın gelene veya gecesi olmayan günün azabı çatana kadar, Kuran'dan şüphe etmekte devam ederler. İşte o gün hükümranlık Al­lah'ındır. O, aralarında hükmeder. İnanıp yararlı iş ya panlar, nimet cennetlerindedirler."[112]

"O gün, gök beyaz bulutlar halinde parçalanacak ve melekler bölük bölük indirilecektir. O gün, gerçek hükümdarlık (el-mülkü'1-hak) rahmanındır. İnkarcılar için yaman bir gündür."[113]

"Hükümranlık elinde olan Allah, yücedir. O her şeye kadirdir. Hanginizin daha iyi iş yaptığını belirtmek için, ölümü ve dirimi yaratan odur. O, güçlüdür, bağışlayan­dır."[114]

"Göklerde olanlar ve yerde bulunanlar Allah'ı tesbih ederler. Hükümranlık onundur, övülmek ona mahsustur. O, her şeye kadirdir. Sizi yaratan odur. (...)"[115]

 

d. Mâliku Yevmi'd-Din:

[116] sıfatı da, bu açıklamalar ışığında daha anlamlı duruma gelmektedir. Kur'an'ın yalnızca ilk sûresi olan Fatiha'nın 4. âyetinde geçen bu isim, herkesin yaptığının karşılığını alacağı günde Allah'ın her şey ve herkes üstünde tam bir hâkimiyete sahipliğini an­latır.[117]

 

e. Allah'ın Mülkünde Şeriksiz Oluşu:

 

Varlık üstündeki egemenliğin sahibi olan Allah, bu egemenlik hakkını ortaksızca kullanır.

"De ki: 'Hamd, çocuk edinmemiş olan, hükümranlığın­da ortağı bulunmayan, düşkün olmayıp yardımcıya da ihtiyaç duymayan Allah'a mahsustur; Onu, gereği gibi ulula"[118]

"Göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin olan, çocuk edinmeyen, hükümranlıkta ortağı bulunmayan, her şeyi yaratıp bir ölçüye göre düzenleyen ve dünyaları uyar­mak üzere kulu Muhammed'e hakkı bâtıldan ayırdeden (fürkan) Kur'an'ı indiren Allah, yücelerin yücesidir."[119]

 

e. Mülk'ü Allah Verir Ve Alır:

 

Mülk'ün sahibi olan Allah, mülk'ün insanlara ait bölü­münü de dilediğine, ama hak edişine göre verir:

"Peygamberleri onlara 'Allah size şüphesiz, Tâlût'u hü­kümdar olarak gönderdi' dedi. 'Biz hükümdarlığa ondan lâyık iken ve ona malca da bir bolluk verilmemişken, bize hükümdarlığa o nasıl layık olabilir?' dediler. 'Doğrusu Al­lah size onu seçti, bilgi ve vücutça gücünü arttırdı' dedi. Allah; hükümdarlığı dilediğine verir. Allah her şeyi kaplar ve bilir."[120]

"De ki: Mülkün sahibi (mâliku'1-mülk) olan Allah'ım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de çekip alırsın. Dilediğini üstün (aziz) kılar, dilediğini alçaltırsın. İyilik se­nin elindedir. Doğrusu sen her şeye kadirsin."[121]

Bu âyetten hiçbir ahlâkî kurala dikkat etmeden sadece gücüyle hareket eden despot bir tanrı imajı çıkarmak yanlıştır. Bu ifadeler, Allah'ın mutlak gücünü belirtir. Fakat o hükümranlığı birilerine verirken veya alırken, bu kişilerde bulunan ahlâkî niteliklere ve onların hakedişlerine bakar. Burada, Allah'ın tasarrufunun ahlâkî gerekçeleri anılmamıştır. Çünkü Kur'an'ın hitap ettiği müşrik toplumda Allah’ın gücü, gereği gibi değerlendirilmemektedir.

[122]                                               

Mülkten pay alanlar arasında, bazı peygamberler (söz gelimi İbrahim ve soyu ile Hz. Yusuf) en başta yer alır;

"Allah kendisine hükümranlık verdi, diye İbrahim ile rabbı konusunda  tartışanı  (Nemrut'u)  görmedin mi?"[123]

"Yoksa onların hükümranlıktan bir payı mı var? O zaman insanlara bir çekirdek parçası bile vermezler. Yoksa Allah'ın bol nimetinden verdiği kimseleri mi çekemezler? Oysa İbrahim ailesine kitap ve hikmet verdik, onlara yük hükümranlık (mülk) bahşettik."[124]

"Rabbim! Bana hükümranlık verdin, rüyaların yoru­munu öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaradanı! Dünya ve ahirette işlerimi yoluna koyan sensin. Benim canımı müslüman olarak al ve beni iyilere kat."[125]

 

f. Allah'ın Mülk Ve Hikmet Vermesi:

 

Allah, dilediği kullarına mülk ve hikmet verir. Bu, hü­kümranlık ve sağlam muhakeme gücü vermesi demek­tir.[126] (bkz. 8.4.2-8.4.4).[127]

 

g. Melik/Melîk:

 

Melik ve melîk, Allah'ın kudretiyle ilgili güzel isimler­dendir. Melik, Allah'm evrenin gerçek hükümranı ve hükümdarı oluşunu anlatır.[128] (bkz' 3.5.1). Ayrıca "melîk" sözcüğü de aynı anlamda kullanılır.[129]

 

2. İnsanlarla İlgili Mülk Kavramları:

 

a. Mülkü Süleyman:

 

Süleyman Allah'a şöyle yalvarmıştı:

"Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir mülk (hükümranlık) ver. Sen şüphesiz daima bahşedensin"[130]

Bunun üzerine Allah, istediği yere buyruğuyla giden rüzgarı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalara bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdi. Bu mülk, kimsenin tevarüs edemeyeceği ve bu yüzden, kıskançlığa ve komplolara maruz kalmayacak manevi bir krallıktır.[131]

"Ellerinde olanı doğrulayan bir peygamber Allah katın­dan onlara gelince, kitap verilenlerden bir takımı, bilmiyorlarmış gibi, Allah'ın kitabını arkalarına attılar (gözardı ettiler). Şeytanların (şeytan ruhlu/şeytanca niyetler taşı­yan insanların) Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında söy­lediklerine uydular. Oysa Süleyman kafir değildi: Ama in­sanlara sihri öğreten şeytanlar, kafir olmuşlardı."[132]

Bu ayetteki "Süleyman kafir değildi" ifadesi, Kitab-ı Mukaddes’teki Hz. Süleyman'ın puta tapma suçu işlediği ifadesinin[133] ve onun halk arasında kendi adıyla özdeşleşen sihirbazlık sanatının mucidi olduğu efsanesinin, Kur'an tarafından reddedildiğini göstermektedir.[134]

 

b. Talut’un, Davut’un Ve Firavun’un Hükümdarlığı:

 

Talut’un İsrailoğullarına hükümdar oluşu, "mülk" kelimesiyle anlatılır.[135]

Hz. Davut'un mülk'ü (hükümranlığı/otoritesi) Allah ta­rafından kuvvetlendirilmiş, ona hikmet ve kesin hüküm verme (faslu'l-hitab: anlaşmazlığı giderme) yetisi verilmiş­ti.[136]

Firavun ailesinden olup inandığını gizleyen adam, mil­letine şöyle seslenmişti:

"Ey milletim! Bugün memlekette mülk (hükümranlık) sizindir, galip (güçlü) olanlar sizsiniz. Ama Allah'ın baskını bize çatınca, ona karşı bize kim yar­dım eder?"[137]

Firavun da, Mısır ülkesinin hâkimi olduğunu şöyle be­lirtiyordu:

"Firavun, milletine şöyle seslendi: Ey milletim! Mısır mülkü (hükümdarlığı) ve memleketimde akan bu ırmaklar benim (kontrolümde) değil mi? Görmüyor musunuz?[138]

 

c. Mülkiyet:

 

M-l-k kökünden fiiller ve isimler tamamen günlük dil­deki mülkiyet ve nimet içinde oluş (saltanat=saadet) kavramlarını anlatır:

"Kudretimizle kendileri için hayvanlar yarattığımızı görmezler mi? Onlara sahip olmaktadırlar."[139]

"Oranın neresine baksan, nimet ve büyük bir mülk (saltanat, mutluluk) görürsün."[140]

 

d. Köle (Memluk):

 

Bir âyette, köle anlamına, m-l-k kökünden türeyen "memluk" kelimesi kullanılır.[141]

HÜKÜM

 

Kur'an'ın en çok kullanılan sözcükleri arasında yer alan, düzeltme amacıyla önlemek, karara bağlamak anlamındaki h-k-m (hakeme) kökünden türeyen bir mastar­dır. Hikmet, hakem, hâkim kelimeleri de bu kökten türe­miştir.[142]

 

1. Allah'la İlgili (İlâhî) Hüküm Kavramları:

 

a. Hükmüllah/Hükmü Rabbike (Allah'ın Buy­ruğu):

 

Hükmullah sözcüğünün geçtiği âyetler, birkaç öbekte toplanır.

Önceki ilâhî kitaplarda yer alan buyruklar hükmullah'tır:

"Allah'ın hükmünün (buyruklarının) bulunduğu Tevrat yanlarında iken, ne yüzle seni hakem tayin ediyorlar da sonra bundan yüzçeviriyorlar? İşte onlar mü'min değil­dir." [143]

Bu âyet, -Tevrat'ın ilahi hukukun tümünü içerdiğine inanmalarına rağmen- inanmadıkları bir dini düzenleme­nin belli ahlâki sorunlar hakkındaki hükümlerinin Tevrat ile çatışan kendi kuruntularına uyum sağlayabileceği ümidiyle belli etmeden söz konusu hükümlere yönelen Yahudilerin tuhaf düşünce tarzlarını tasvir eder. Başka bir deyişle, onlar, -inandıklarını iddia etmelerine rağmen- ne Tevrat'ın hükmüne, ne de Tevrat'ın bazı kanunlarını tasdik, bazılarını da iptal eden Kur'an'ın hükmüne teslim olmaya gerçekten hazır değildirler. Nitekim Kur'an'ın kendi zihni saplantılarına uygun olmadığını anlar anlamaz ondan uzaklaştılar.[144]

[145] Muhammed Esed, Kur'an'daki her tarihi atfın aynı zamanda genel bir muhtevaya sahip olduğu şeklindeki Kur'an prensibi ışığında bakıldığında, bu âyette işaret edilen "karar"ın, Kur'an'ın açıkça teyid veya red ettiği inançların dı­şındakilerin doğru olup olmadığına karar vermeyle ilgili olduğu görüşündedir.[146]

Bir bölük âyette ise, hükmü rabbike sözcüğü, Allah'ın kararı ve takdiri anlamındadır:

"Rabbinin hükmü gelinceye kadar sabret. Doğrusu sen, bizim nezaretimiz altındasın. Kalkarken rabbini öve­rek tesbih et."[147]

"Sen rabbinin hükmüne kadar sabret (katlan). Balık sahibi Yunus gibi olma. O, pek üzgün olarak rabbine seslenmişti."[148]

"Rabbinin hükmüne kadar sabret. Onların günah işle­yen ve inkarcı (kefûr) olanlarına uyma."[149]

Karşılaşılan somut hukuki sorunlarla ilgili buyruk da hükmullah sözcüğüyle belirtilir:

"Ey müminler! İnanmış kadınlar hicret ederek size ge­lirlerse onları deneyin, hicretlerinin sebebini inceleyin. Allah onların imanlarını çok iyi bilir. Onların mü'min kadınlar olduklarını öğrenirseniz, inkarcılara geri çevirmeyin. Bu kadınlar, o inkarcılara helal değildir. Onlar da bunlara helal olmazlar. İnkarcıların bu kadınlara verdikleri mehirleri iade edin. Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdi­ğiniz zaman, onlarla evlenmenizde bir engel yoktur. İnkarcı kadınları nikâhınızda tutmayın. Onlara verdiğiniz mehri isteyin. İnkarcı erkekler de hicret eden mü'min ka­dınlara verdikleri mehirleri istesinler. Allah'ın hükmü bu­dur. Aranızda o hükmeder. Allah bilen ve bilgedir."[150]

Bu ayette, parçalanmış ailelerle ilgili somut hukuk ku­ralına "Allah'ın hükmü" denilmiştir.

Allah hüküm ve karar vermekte mutlak hakimdir, hiç­bir varlık buna ortak olamaz:

"Rabbin şüphesiz, aralarında kendi hükmünü verecek­tir. O güçlüdür, bilendir."[151]

"De ki: Onların (ashâb-ı kehf’ in) ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gaybı ona aittir. O, ne mükemmel gören ve işitendir. İnsanların ondan başka ve­lisi (dostu) yoktur. Kendi hükmüne (hükümranlığına) hiç kimseyi ortak kılmaz."[152]

 

b. El-Hükmü Lillâhi (Hüküm/Hakimiyet Al­lah'ındır):

 

"De ki: Ben rabbimden bir belgeye dayanmaktayım. Halbuki siz onu yalanladınız. Acele istediğinizce de elimde değildir. Hüküm, ancak Allah'ındır (inil hükmü illâ lillâh). O, hükmedenlerin en iyisi olarak gerçeği anlatır."[153]

"O, kulların üstünde yegâne hâkimdir. Size koruyucular gönderir. Artık birinize ölüm gelince elçilerimiz, bir eksiklik yapmaksızın onun canını alırlar, sonra gerçek mevlalarına döndürürler. Bilin ki hüküm onundur. O hesap görenlerin en hızlısıdır."[154]

Bir bölük âyet ise, Allah'ın tekliğini; ona şirk koşulmamasını ve dolayısıyla da tapılacak tek varlık olduğunu anlatır:

"Allah'ı bırakıp (unutup) taptığınız, sizin ve babalarını­zın adlandırdığı putlardan başka birşey değildir. Allah, onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hü­küm vermek, ancak Allah'a aittir. Kendisinden başkasına değil, yalnızca ona tapmanızı emretmiştir. Bu, dosdoğru dindir. Fakat insanların pekçoğu bilmezler."[155]

"Babaları şöyle dedi: Oğullarım! Tek bir kapıdan değil, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allah katında size bir fay­dam olmaz. Hüküm, ancak Allah'ındır, ona güvendim. Güvenenler de ona güvensin."[156]

"Allah, işte budur. Ondan başka tanrı yoktur. Hamd, dünyada da âhirette de onun içindir. Hüküm de onundur. Yalnız ona döndürüleceksiniz."[157]

"Allah'la beraber başka tanrıya yalvarıp tapma. Ondan başka tanrı yoktur. Ondan başka herşey yok olacaktır. Hüküm, onundur. Ona döndürüleceksiniz."[158]

"Onlara (kafirlere) şöyle denir: Tek Allah'a çağrıldığınız zaman inkâr ederdiniz de ona eş koşulunca inanırdınız. Bugün hüküm, büyük ve yüce Allah'ındır."[159]

Kur'an-ı Kerim'e göre, Allah'ın mutlak hâkim ve hâkimiyetin de ona ait olması, elbette kozmolojik ve ontolojik anlamda doğrudur. Bu hususta müslümanlar ara­sında bir tartışma yoktur. Tartışma, Allah'ın insana beşerî-siyasî egemenlik hakkı verip vermediği konusunda­dır. Kur'an'a göre, siyasî egemenlik insana aittir. Çünkü yönetim konusunda yapılacak iş, "şûra" yoluyla, toplum­sal iradenin tecelli ettirilmesi ve adaletli yönetimdir. İn­san, sahip olduğu hür iradesiyle toplumsal iradeyi ger­çekleştirebilecek güçtedir. Yoksa "hâkimiyet Allah'ındır" iddiası ile hükmetmeye kalkması ve kendi iradesini ve yo­rumlarını Allah'ın iradesi sayması, açıkça bir ilâhlık dava­sıdır ve "Firavunluğa" özenmedir. Esasen egemenliği me­tafizik hâkimiyete dönüştürmek, onu kullananları sorgu­lama dışında bırakmak ve böylece topluma hesap vermek ve halk tarafından gerektiğinde değiştirilmek endişesin­den kurtulmak demektir. Bu ise, Kur'an-ı Kerim'in mesa­jına zıt bir anlayıştır. Çünkü Allah, egemenliği kullanma yetkisini tek tek insana vermiş, ancak ondan bu yetkisini doğru kullanmasını istemiştir. (Ra'd, 13/11; Enfal, 8/25).[160]

Allah'ın kudretini ve egemenliğini yansıtan bu ayetlerdeki hüküm kelimesine hâkimiyetle ilgili bir anlam verilecekse, "kevni hâkimiyetten (kainat hâkimiyeti: kozmolo­jik/ontolojik hükümranlık) sözedilebilir. Kevnî hâkimiyet, hiç şüphesiz Allah'ındır. Allah'ın mutlak hakimiyeti, bü­tün kâinatın işleyişinde kendisini bilfiil gösterir. Bu yüz­den, bütün yaratıklar üzerindeki hâkimiyet ayrıcalığına yalnızca Allah sahiptir. Yüce Allah, fiilen mutlak hâkim ve mutlak hükümrandır. Herşeyin yönetimi onun elindedir. Hükmünü takip edip bozacak biri yoktur.

Türkçe'deki "Allah'ın dediği olur" özdeyişi bu anlayışı çok güzel biçimde dile getirir.

Bilindiği gibi Kur'an Allah'ın hâkimiyetini vurgularken, insanın da yeryüzünün halifesi olduğunu sıkça tekrarlar.[161]

 

c. Allahu Hakeme/Yahkumu (Allah Hüküm Verdi/Verir):

 

"Ey mü'minler! Akidleri yerine getirin. İhramdayken avlanmayı helal görmeksizin, size bildirilecek olanlar dşında, hayvanlar helal kılındı. Allah dilediği hükmü ve­rir."[162]

"Cahiliye devri hükmünü mü (cahiliye hukukuyla yö­netilmeyi mi) istiyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah'tan daha iyi hüküm veren kim vardır?"[163]

"Sana vahyedilene uy. Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en iyisidir."[164]

"Peygamber şöyle dedi: Rabbim! Aramızda gerçekle (hakça) hükmet. Anlattıklarınıza karşı ancak rahman olan rabbimizden yardım istenir."[165]

Bir bölük âyet, yine âhiretle ilgili hüküm kavramını anlatır:

"(..) Ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükme­deceğim. İnkâr edenleri de dünya ve âhirette şiddetli aza­ba uğratacağım. Onların hiç yardımcıları olmayacak­tır."[166]

"(..) Allah, kıyamet günü, anlaşmazlığa düştükleri şey­lerde, onların arasında hüküm verecektir."[167]

"(.) Allah, kıyamet günü, aranızda hüküm korur. Allah kâfirlere, mü'minler aleyhinde asla fırsat vermeyecektir."[168]

[169]

"Her ümmete, yerine getirmeleri gerekli ibadetler koy­duk. Öyleyse, bu konuda seninle çekişmelerine frsat ver­me. Rabbine davet et. Sen şüphesiz doğru yol üzerinde­sin. Seninle tartışırlarsa, şunu söyle: Allah yaptığınızı çok iyi bilir. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında, kıyamet günü aranızda hükmedecektir."[170]

"Büyüklük taslayanlar (cehennemde) şöyle derler: Doğ­rusu hepimiz onun içindeyiz. Allah, kullar arasında şüphesiz hüküm vermiştir."[171]

"Cumartesi ibadeti, ancak o gün üzerinde çekişenlere farz kılındı. Rabbin, ayrılığa düştükleri şeylerde, kıyamet günü aralarında hükmedecektir."[172]

Aralarında hüküm verilecek olanlar sözde "Allah tara­fından seçilmiş bir kavim" olma statüsüne dayanarak ni­hai kurtuluşu hakettiklerini ileri sürenler ile insanın bi­reysel olarak Allah'a karşı sorumlu olduğuna inananlar­dır.[173]

"Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm ver­mek, Allah'a aittir.(..)"[174]

"De ki: Ey göklerin ve yerin yaradanı, görülmeyeni ve görüleni bilen Allah! Kullarının ayrılığa düştükleri şeyler hakkında, aralarında sen hükmedeceksin."[175]

"Görmüyorlar mı ki, biz yeryüzünü etrafından gitgide eksiltmekteyiz. Hüküm, Allah'ındır. Onun hükmünü takip edip bozacak yoktur. O hesabı çabuk görür."[176]

 

d. Hayru/Ahsenu/Ahkemu'l-Hâkimin (En İyi Hüküm Veren):

 

"Cahiliye devri hükmünü mü (cahiliye hukukuyla yö­netilmeyi mî) İstiyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah'tan daha iyi hüküm veren/kanun koyan (ahsenu hük­men) kim vardır?"[177]

"Sana vahyedilene uy. Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en iyisidir (hayru'l-hâkimin)."[178]

Hz. Şuayıb, milletine şöyle seslendi:

"(..) İçinizde ma­demki benimle gönderilene inanan bir topluluk yanında bir de inanmayan topluluk var, öyleyse Allah aramızda hükmünü bildirmesine kadar sabredin. Allah, hükmeden­lerin en iyisidir (hayru'l-hâkimin)."[179]

Hz. Nuh'un Allah'a niyazı şöyledir:

"Ey Rabbim! Oğlum benim ailemdendi. Doğrusu senin vadin (herkes için) haktır. Sen hükmedenlerin en iyisisin (ahkemu'l-hâkimin)."[180]

"(..) Artık babam bana izin verene veya Allah hakkımda hüküm verene kadar, bu yerden ayrılmayacağım. O, hük­medenlerin en hayırhsıdır (hayru'l-hâkimin)."[181]

"Ey insan! Öyleyken, sana dini yalan saydırtan nedir? Allah, hükmedenlerin en iyisi (ahkemu'l-hâkimin) değil midir?"[182]

 

e. Allah'ın Hüküm/ Kitap/Nübüvvet/İlim Ver­mesi:

 

Bugün kullanılan anlamda yönetici ve devlet kurucusu olmamalarına rağmen, "hükm" kelimesi Kur'an'da pek çok peygambere nisbet edilerek yer alır.[183]

 

1) Allah'ın Hüküm Vermesi:

 

"Ey Yahya! 'Kitab'a (ilahi mesaja) kuvvetle sarıl' deyip daha çocukken ona hüküm (hikmet), katımızdan kalp yumuşaklığı ve safiyet verdik.(..)"[184]

"Musa şöyle dedi: O işi kasten yaptımsa, sapıklardan biri sayılırım. (O öldürme fiilini daha ne yaptığını bilmez biriyken yapmıştım). Bu yüzden sizden korkunca, yanı­nızdan kaçtım. Sonra, rabbim bana hüküm (hikmet) ve­rip, beni peygamber yaptı.(..)"[185]

Hz. İbrahim, milletine, şöyle diyerek dua etti:

"(..) Rab­bim! Bana hüküm (hikmet) ver, beni iyiler arasına kat."[186]

Allah'ın verdiği hüküm, doğru ve kuşatıcı düşünme, doğruyla eğrinin ne olduğuna hükmedebilme bilgi ve yeteneğidir.[187]

Eski müfessirlerin "hikmet" yorumu da dikkate alınır­sa, âyetlerdeki "hüküm", doğru ile eğrinin seçiminde sağlam bir muhakeme yetisi/gücü olarak anlaşılabilir.[188]

 

2) Allah'ın Hüküm Ve İlim Vermesi:

 

Allah'ın peygamberlere verdiği özellikler, hüküm ve ilim ikilisi olarak da belirtilir.

Hz. Yusuf’un özellikleri anlatılırken, şu belirtilir:

"Er­ginlik çağına gelince, ona hüküm (hikmet) ve bilgi (ilim) verdik. İyi davrananları, böyle ödüllendiririz."[189]

"Musa ergin­lik çağına gelip olgunlaşınca, ona hüküm (hikmet) ve ilim verdik."[190]

Hz. Lût da, hüküm (hikmet) ve ilim verilen peygamber­lerden biridir.[191]

[192]

Özellikle bu son âyet, verilen hükmün, "muhakeme yetisi" olduğunu daha belirgin biçimde anlatır. [193]

 

3) Allah'ın Kitap, Hüküm Ve Nübüvvet Vermesi:

 

Hz   İsa'yı tanrılaştırma düşüncesine karşı, Allah'ın tanrılığı ve tapılacak varlık oluşu belrtilir:

"Allah'ın kendisine kitabı, hükmü ve peygamberliği verdiği insanoğluna, 'Allah yanında bana da kulluk edin' demek yaraşmaz, fakat kitabı öğrettiğinize ve okuduğunu­za göre rabbe kul (rabbani) olun' demek yaraşır."[194]

İsrailoğullanna gönderilen peygamberler sayıldıktan sonra şöyle buyrulur:

"Kendilerine kitap, hüküm ve peygamberlik verdikleri­miz işte bunlardır. (..)"[195]

Aynı konuyla ilgili, bir başka ayet şöyledir:

"Andolsun ki, biz, İsrailoğullanna kitap, hüküm ve peygamberlik ver­dik. Onları temiz şeylerle rızıklandırdık. Onları dünyalara (dönemlerinin topluluklarına) üstün kıldık."[196]

 

f. Allah'ın Hükmetmek Üzere Kitap Gönder­mesi:

"İnsanlar bir tek ümmetti. Allah peygamberleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. İnsanların ayrılığa düşecekleri hususlarda aralarında hüküm vermek için onlarla birlikte hak kitaplar indirdi. Ancak kitap verilenler, kendilerine belgeler geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden onda ayrılığa düştüler. Allah, inananları, ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah dilediğini doğru yola eriştirir."[197]

"Kendilerine kitaptan (ilâhi vahiyden) bir pay verilenle­ri görmedin mi? Onlar aralarında hüküm vermek için Allah'ın kitabına (Tevrat'a) çağırılmışlar, sonra onlardan bir takımı dönmüştür. Onlar temelli (inatla) yüz çevirenler­dir."[198]

"Doğrusu, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye kitabı sana hak olarak indirdik. Hakkı gözet, hainlerden yana olma."[199]

[200]

Allah'ın açık kitabı, en iyi hakemdir:

"Allah size kitabı açık açık (mufassalen) indirmişken, ondan başka hakem mi ararım (isteyeyim)? Kendilerine kitap verdiklerimiz, onun gerçekten rableri tarafından in­dirilmiş olduğunu bilirler. Öyleyse sen, şüpheye düşenler­den olma."[201]

 

g. Allah'ın İndirdiğiyle Hükmetme:

 

"Allah'ın hükmünün bulunduğu Tevrat yanlarında iken, ne yüzle seni hakem seçiyorlar da sonra bundan yüz çeviriyorlar? İşte onlar inanmış değillerdir. Doğrusu biz, yol gösterici ve nurlandırıcı olarak Tevrat'ı indirdik. Kendisini Allah'a teslim etmiş peygamberler, Yahudi olan­lara onunla, bilginler ve hahamlar da Allah'ın kitabından elde mahfuz kalanla hükmederlerdi. Tevrat'a şahittiler. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi hiçbir değerle değiştirmeyin. Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, işte onlar kafirlerdir. Orada onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe dişle ve yara­lara karşılıklı ödeşme (kısas) yazdık. Kim hakkından vaz­geçerse, bu onun günahlarına keffaret olur. Allah'ın indir­diğiyle hükmetmeyenler, işte onlar zalimlerdir."[202]

Bu âyetlerin nüzul sebebi şudur: Yahudilerden bir erkek ile kadın zina etmişti. Yahudiler, kolaylık peygam­beri Muhammed'e gitmelerini istediler. Hz. Peygamber'in yanına gelip durumu sordular. Ancak o, Yahudilerin havrası olan Beytu'l-Midras'a giderek, Tevrat'taki kuralın ne olduğunu sordu. Taşlama (recim) cezası verileceği cevabı­nı aldı. Hz. Peygamber, 'Tevrat'taki kurala göre hüküm veriyorum' dedi. İki suçluya recim cezası uygulandı. Esa­sen Hz. Peygamber'e gitmeleri, Medine'ye hicretten sonra yapılan Medine Anayasası çerçevesinde oluyordu. Çünkü bu anayasada, kendi aralarında bir ihtilaf olunca, Medi­ne'nin yöneticisi olması itibarıyla, Yahudi şeriatine uygun olarak hükmetmesi, öngörülmüştü. İşte söz konusu bu ayetler, Hz. Peygamber'i fitneye düşürmelerinden ve he­veslerine uymasından sakındırmak, Allah'ın indirdiklerine göre hükmetmesi gerektiğini bildirmek için inmiştir.[203]

"Onların izi üzerine, arkalarından Meryem oğlu İsa'yı, ondan önce gelmiş bulunan Tevrat'ı doğrulayarak gönder­dik. Ona, yol göstericici, aydınlatıcı olan ve önünde bulu­nan Tevrat'ı doğrulayan İncil'i sakınanlara öğüt ve yol gösterici olarak verdik. İncil sahipleri, Allah'ın indirdikleriyle hükmetsinler. Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, işte onlar fâsık {yoldan çıkmış) olanlardır."[204]

"Kitabı (Kur'an'ı) önce gelen kitabı tasdik ederek ve ona şahit (belirleyici) olarak gerçekle sana indirdik. Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet. Gerçek olan sana gelmiş bu­lunduğuna göre, onlann heveslerine uyma. Herbiriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet yapardı. Fakat bu, verdikleriyle sizi denemesi içindir. O halde iyiliklere koşuşun. Hepinizin dönüşü Al­lah'adır. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirir. Öy­leyse Allah'ın indirdiğiyle aralarında hükmet. Heveslerine uyma. Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni vaz­geçirmelerinden sakın. Eğer yüz çeviririlerse bil ki, Allah bir kısım günahları yüzünden onları cezalandırmak isti­yor. İnsanların pek çoğu gerçekten fâsıktırlar. Cahiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah'tan daha iyi hüküm veren kim vardır?"[205]

Bu âyetlerin nuzûl sebebi konusunda, şu olay aktarı­lır: Bir grup Yahudi, dininden vazgeçirmek (fitneye düşürmek) üzere Hz. Peygamber'e gitme kararı aldı. Yahudi ileri gelenleri olduklarını, diğer yahudilerin de kendilerine uyacaklarını, bir anlaşmazlık konusunda muhakeme ol­mak istediklerini söylediler. Ancak Hz. Peygamber bu ta­leplerini kabul etmedi.[206]

Bu hüküm verme, yalnızca hukuki ihtilaflar için değil, ama aynı zamanda ahlâki anlamda neyin doğru, neyin yanlış olduğuna dair hükümler için de geçerlidir.[207]

"Şeriat", Kur'an ve sünnette geldiği şekliyle değişmeyen ve kaynağı vahiy olan dindir. Bu anlamda, Kur'an ve sün­net dinin asıllarıdır. Allah'ın hâkimiyeti, bilfiil, ilâhi teşride ve şeriatın içerdiği emirler, yasaklar ve kendisine ina­nan toplum açısından uygulanması ve uyulması gerekli hükümlerde geçerlidir. Kendinden çıkarılan kanunlar ve içtihatlar ve gereğine göre hüküm verme şeklinde şeriatı anlatma, son tahlilde, şeriatın hükmünü kanun kalıbına dökücü yasama faaliyeti anlamındaki düzenlemeleri uy­gulayan, bu düzenlemeye uygun olarak yargılama yapan ve hükümlerini yürüten insanların elindedir.[208] Allah'ın indirdiği (hükmü ve talimatı) Kur'an'ı Kerim'de ve sünnet­te yer alarak bize kadar ulaşmıştır, insanlık yaşadığı müddetçe gelecek nesillere ulaşacaktır. Ancak bu talima­tı, nesneler ve olaylara uygulamak istediğimizde içtihat, (fıkıh) zaruri olmaktadır. Çünkü bütün bunları Kur'an ile sünnette ayrıntılı ve özel (her birine mahsus) açıklamalar şeklinde bulmak mümkün değildir. Alimler (fukaha) içtihad ederek, yani anlama, kıyas ve faydalıyı tercih gibi yöntemleri kullanarak sayıları ve konuları sınırlı olan âyet ve hadislerden, her asrın ihtiyacına cevap veren hükümle­ri çıkarırlar. Hükmü doğrudan âyet ve hadis bildiriyorsa araya içtihat girmiyorsa, bu kesin olarak Allah'ın hükmü ve talimatıdır. Araya içtihat giriyorsa, elde edilen hüküm muhtemelen (içtihadı yapana göre) Allah'ın hükmüdür. Birincisine hiçbir müslüman itiraz edemez. İkincisine ise başka rnüctehidler itiraz ve muhalefet edebilirler. Ortaya birden fazla içtihad çıktığında bu, ümmet için rahmettir. Çeşitli çözümler ve seçenekler sunulmuş demektir.[209]

"Allah'ın indirdikleriyle hükmetme" konusunda, şu il­kelere uyulmalıdır:

1) Kur'an'da indirilen yasa ve hükümler ihtilaf konusu değildir, onların gereğine göre hüküm verilmelidir.

[210] Böyle bir sonuç, İslama yabancı ve Kur'an'ın hedeflemediği bir yargıya ulaşma olarak de­ğerlendirilemez. [211]

[212] Buna göre, egemenliği kullanan insan, onu Allah'ın Kur'an'da istediği adalet ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde kullanacaktır.

2) Müçtehidlerin fetva ve içtihadlarının, mukaddes bir niteliği yoktur. Durumun gereğine göre ve şeriatın kabul ettiği sınırlarda değiştirilmesi ve geliştirilmesi mümkün­dür.

Hz. Peygamber, bir gaza veya seriyeye komutan tayin edince, onu şu tavsiyeyi yapardı:

"Bir kale halkını kuşattı­ğında, onlar da senden kendilerini Allah'ın hükmüne in­dirmeni istediklerinde sakm sen onları Allah'ın hükmüne indirmeyesin. Ancak sen onları yalnız kendi hükmüne in­dirmelisin. Çünkü sen onlar hakkında Allah'ın hükmüne isabet ediyor musun, yahut etmiyor musun bilemez­sin."[213]

Bu hadise göre, herhangi bir insanın bir işi dü­şünmesi ve onunla ilgili bir karar alması, onun kendi hükmüdür, bu hükmün Allah'ın hükmü olduğunu iddia edemez veya kararına ilâhi bir nitelik vermeye çalışamaz.

Bazı müslümanlar, hem de ehli olmadıkları halde, içtihad ediyorlar, belli bir âyet ve hadise dayanarak belli bir hüküm çıkarıyorlar, sonra da bu hükmü benimsemeyen­leri küfürle, şeytan ve bel'am olmakla, Allah'ın hükmüne uymamakla suçluyorlar, suçlamakla da kalmıyor, gıya­bında hüküm vererek eyleme kalkışıyorlar. Bu tür davranışlar, Allah'ın indirdiği ile hükmetmeye aykırıdır. Çünkü Allah rasulü, müctehidin hata da edebileceğini belirtmiş, içtihad ile varılan hükmün başka müctehidleri bağlama­yacağına işaret etmştir. Ehliyetli bir hâkimin bile, hatâ ederek cezalandırması yerine, hata ederek beraat ettirmesini tercih ve tavsiye eylemiştir. İçtihad ve kanaatlerimizi dinin kesin hükümleri yerine koyduğumuz müddetçe, tev­hidi yakalamamız mümkün değildir.[214]

3) Müslüman yönetici -halife- İslam kanununun yürü­tücüsü ve Allah'ın yasasının uygulayıcısıdır, şahsının mukaddes bir niteliği yoktur.

Bazı yazarlar, Kur'an'daki hüküm kelimesine -özellikle Allah'ın indirdiğiyle hükmetme âyetlerine- dayanarak, asiyasi toplum ve devlet (hükümet etme) alanında da hü­küm (siyasi hakimiyet} Allah'ındır." ilkesini benimserler ve buna "ilâhi hakimiyet" (veya Allah'ın hukuki hakimiyeti) adını verirler. İlâhi hâkimiyetle kastedilen, ilâhi yasama ve gereğine göre hükmetme ise, bunda hiç tartışma yok­tur. Ancak bu teori, Allah'ın indirdikleriyle hükmettiği için, yöneticinin veya müctehidin şahsına mukaddes bir nitelik verilmesi aracı olarak kabul edilirse, bu, dinin si­yasi amaçlara hizmet için kullanılmasına yol açar. Çünkü böyle bir görüş siyasi otorite sahibini. Allah'ın vekili, nai­bi, halifesi ve gölgesi konumuna getirir. Oysa yönetici, esasen yasamanın yürütücüsü ve kanunun uygulayıcı­sından başka bir niteliğe sahip değildir.[215]

4) Kur'an'daki "Allah'ın indirdiği" (peygamberine vahyettiği talimat) ile hükmetme (yani bunlara iman etme ve hayatlarında uygulama) emri, yalnızca toplum ve devleti değil, ferdi de bağlamaktadır. Allah'ın dinini hayatın dışı­na atan toplum ve devlet, Allah karşısında ne kadar so­rumlu ise, aynı şeyi yapan birey de o kadar sorumludur. Devlet ve toplum hayatında dinin uygulanmasını talep edenler ve bütün dikkat ve mesailerini bu nokta üstünde yoğunlaştıranlar, kendi nefislerinde, ferdi hayatlarında, diğer insanlarla ilişkilerinde Allah'ın indirdiği ile hükmet­mezlerse, devletin ve toplumun müslüman olması onları kurtarmaz.[216]

Allah'ın indirdiği kitabın rehberliği, dikkate alınmalıdır:

"Sana bir kitap indirildi. Onunla insanları uyarman ve insanlara öğüt vermen için kalbine bir darlık (şüphe) gelmesin. Rabbinizden size indirilene uyun. Ondan başka dostlar edinerek onlara uymayın. Pek az öğüt dinliyorsunuz."[217]

Bu ayetlerde üç temel konu dikkati çeker:

1) Kitabın insanları uyarma, mü'minlere öğüt verici ol­ma işlevi;

2) Allah'tan indirilene uyma,

3) Allah'tan başka dostlar edinerek onlara uyma,

İlk âyet, Kur'ani mesajın ulaşabildiği herkesin dikkati­ni, iki yönlü bir hedefe, yani hem nihai gerçeğe karşı çıkanların uyarılmasına, hem de ona zaten inanmış bulu­nanların yönlendirilmesine, öğütlenmesine çekmek amacını yansıtmaktadır. Uyarı da, öğüt verme de, bir peşpeşelik içinde kaynaştırılmıştır.[218]

Üçüncü konuda geçen "dostlar" (evliya) kelimesi, "ön­derler, rehberler" biçiminde anlaşılabilir. Bu durumda insan aklının ürünü olan düşünceler ve özellikle hukuki kurallar, mutlaka Kur'an'ın rehberliğine ve doğrulamasına ihtiyaç duyacaktır. Nitekim, başta İbn Hazm ve İbn Teymiye olmak üzere, büyük müslüman düşünürlerden bazıları evliya teriminin "önderler" anlamı örgüsü içinde, sözcüğün dini anlamıyla "otoriteler" (din alanında sözü dinlenenler) anlamında kullanıldığım söylemişlerdir. Bu yüklemiyle âyetin, Hz. Peygamber dışında ve aşağısında herhangi bir şahsın sübjektif görüşlerine onları Kur'ani buyruk ve öğretilerle yanyana ve eşdeğer tutarcasına, hu­kuki bir geçerlik atfetmek konusunda bir yasaklama ge­tirdiğini belirtmişlerdir.[219]

Gerçekten de, Allah'ın Kur'an'daki mesajı, insanların yorumlarından dolayı, ilâhîlikten çıkmakta ve insanîleşmektedir. Yani mesajın kendisi ilâhî, anlaşılması ve uygu­lanması ise insanî olmakta ve izafîleşmektedir.[220]  Dolayısıyla, mesajın kendisi kutsal bir nitelik taşırken, yoru­mu beşerî özellikler taşır.[221]

 

h. Hükm Arabî (Kur'an):

 

"Biz onu Arapça bir hüküm (hükmen arabiyyen: hü­küm ve hikmet) olarak indirdik. Sana ilim geldikten sonra onların heveslerine uyarsan, Allah katında sana bir dost ve seni koruyan çıkmaz."[222]

[223] Dolayısıyla Kur'an da, bir Arap olan Hz. Peygamber'e, önce kendi yakın çevresindeki insanlara iletebilmesi için Arapça olarak indirilmiştir. Ancak Kur'an mesajı, yal­nızca Araplarla sınırlı değildir. Nitekim bu durum, pekçok âyette açıkça belirtilmiştir. Bir âyet, aynen şöyledir:

"De ki: Ey insanlar! Doğrusu ben, göklerin ve yerin hükümra­nı, kendinden başka tanrı bulunmayan, dirilten ve öldü­ren Allah'ın hepiniz için gönderdiği peygamberiyim. (...)"[224]

 

i. Hüküm İçin Allah'a Ve Peygambere Çağırılma:

 

"Münafıklar "Allah'a ve peygambere inandık, itaat ettik' derler. Sonra da bir takımı yüz çevirirler. İşte bunlar inanmış değillerdir. Aralarında hüküm vermek üzere Al­lah'a ve peygambere çağırıldıkları zaman, bir takımı hemen yüz çevirirler. Ama hak kendilerinden tarafa ise ita­atle koşar gelirler. Kalplerinde hastalık mı var, yoksa şüpheye mi düşmüşler, yahut Allah'ın ve peygamberinin on­lara haksızlık yapacağından mı korkmaktadırlar? Hayır, onlar sadece zalimdirler. Aralarında hüküm verilmek üze­re Allah'a ve peygamberine çağırıldıklarında, mü'minlerin sözü ancak "işittik, iman ettik" demektir. İşte onlar saade­te erenlerdir. Allah'a ve peygambere itaat eden, Allah'tan korkan ve sakınan kimseler, kurtuluşa erenlerdir."[225]

Bu âyetlerin nüzul sebebi şu olaydır: Bir münafık ile bir yahudi toprak konusunda anlaşmazlığa düştü. Yahudi münafığı Hz. Peygamber'e, münafık ise yahudiyi Kâ'b bin el-Eşref’e gitmesi için çekeliyordu. Münafık şöyle diyordu: "Muhammed bize haksızlık yapar."[226] Münafıkların bu gü­vensizliğinin yersiz, haksız ve anlamsız olduğu belirtilir­ken, mü'minlerin itaatkârlığı ve bunun sonucunda kurtu­luşa erişleri övülür.[227]

 

2. İnsanlarla İlgili (Beşerî) Hüküm Kavramları:

 

'Yargılama" ve "uyuşmazlığı çözme," hükmün insanlar arası ilişkilere yansıyan boyutuyla ilgilidir.[228]

 

a.  Hükmü'l-Câhiliyye:

 

Daha önce de geçtiği üzere, "yoksa câhiliye hükmünü mü istiyorlar?" ifadesiyle, câhiliye hukukuna göre yönetilme arzusu eleştirilir, Allah'ın hüküm vericiliğinin ve ka­nun kuyuculuğunun benimsenmesi istenir.[229]

 

b. Karar/Hüküm/Muhakeme:

 

Pekçok âyette hüküm kelimesi, karar ve hüküm verme anlamında kullanılır.[230]

Allah, insanlar arasında adaletli hüküm vermeyi emreder,[231] ehli kitap hakkında adaletli hüküm ve­rilmelidir,[232] iki davacı Hz. Davud'dan adaletli hüküm vermesini istemiş, Allah da adaletli hüküm vermesini ona emretmiştir.[233]

Allah ve ona şirk koşmayla ilgili iki âyette, kendilerini Allah'a adamış olanların suçlu gibi görülemeyeceğini belirten âyetin sonrasında[234]

"Nasıl (ne biçim/yanlış) hü­küm veriyorsunuz? Yargınızı neye dayandırıyorsunuz?"[235]

sorusu sorulur.

Dört âyette ise, insanların yanlış akıl yürütmeleri için,

"Ne kötü hüküm veriyorlar! İzledikleri düşünce tarzı ne kadar yanlış! Ne tuhaf bir düşünce bu!" denilerek, bu akıl yürütme biçimi kınanır: "Kendi zanlarına göre, 'Bu Al­lah'ındır, bu da putlarımızındır' diyerek, Allah'ın yarattığı hayvanlar ve ekinlerden pay ayırdılar. Putlar için ayırdık­ları Allah için verilmez, ama Allah için ayırdıkları putları­na verilirdi. Ne kötü hüküm veriyorlardı!"[236]

İslam öncesi Arapları, tarım ürünlerinin ve hayvanla­rın bir kısmını bazı putlarına, bir kısmını da onlardan biri -ve en büyüğü- olarak gördükleri Allah'a adarlardı. Ancak Kur'an'ın metoduyla uyumlu olarak yukarıdaki âyet, yal­nızca İslam öncesi Arap hayatının tarihsel yönüne atıfta bulunmamakta, daha geniş ve daha genel bir muhteva da taşımaktadır. Buna göre, yanlızca dini "mükellefıyetler"in Allah ile muhayyel tanrılar arasında paylaşılmasına değil, ama aynı zamanda onun yaratıcı güçlerinden bir bölümü­nün onun yanısıra başka bir şeye veya kimseye izafe edilmesine de işaret etmektedir.[237]

"Aralarından birine bir kızı olduğu müjdelenince, içi gamla dolarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen kö­tü müjde yüzünden, halktan gizlenmeye çalışır. Onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Ne kötü hükmediyorlar! "[238]

"Yoksa kötülük yapanlar, bizden kaçabileceklerini mi sanıyorlar? Ne kötü hüküm veriyorlar!"[239]

"Yoksa, kötülük işleyen kimseler", ölümlerinde ve di­rimlerinde kendilerini, inanıp yararlı iş işleyen kimselerle bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyor­lar!"[240]

 

c. Hakem

 

Hakemlik konusu, Kur'an'da dört âyette ele alınmakta­dır. Karı-kocanm arasının açılması endişesi doğarsa her iki tarafın ailesinden birer hakemin devreye girerek arala­rını düzeltme yollarını bulması istenir.[241] Ehli kitap için, Allah'ın indirdiği kitap varken, Allah'tan başkasının ha­kem istenmeyeceği belirtilir.[242] Müslümanlar çekişmeli konularda peygamberi hakem tayin ettikten sonra, verdiği hükmü içlerinde bir sıkıntı/burukluk olmadan tamamen kabul etmedikçe gerçek anlamda inanmış olmazlar.[243] Hz. peygamber'in verdiği karar, bir peygamber de olsa kul yargısıdır.

Kur'an'a ve daha önce indirilenlere inandıklarını, söyle­yenlerin, inkar etmekle emrolundukları tâgût (putlar) önünde yargılanmalarını istemesi doğru değildir.[244] Bura­daki tâgût önünde yargılanma kavramı, şeytanî güçlerin hâkimiyetine teslim olmak biçiminde de yorumlanmış­tır.[245] Nüzul sebebiyle ilgili rivayetler ise, Hz. Peygamber'i değil de, bir kâhini hakem olarak seçme girişimlerini an­latır.[246]

 

VELAYET

 

V-l-y (veliye) kökünden kelimeler, Kur'an'da en çok kullanılan kelimeler arasında yer alır. Velayet, arada birşey bulunmadan bitişiklik, yanyana oluş ve yaklaşma an­lamındadır. Bu anlamdan çıkarak yer, niyet, din, arka­daşlık, bağlılık, yakınlık, yardım ve inanç yönünden tam yakınlık anlamları ödünç alınmıştır. Böylece velayet, yar­dım (nusret) ve işi üstlenme (tevelli'1-emr) anlamlarını ka­zanmıştır.[247]

V-l-y kökenli kelimelerin başlıcaları; velî, vâlî, mevlâ, tevellî'dir. Velayetin zıddı adavettir (velayet x adavet). Bu durum bazı âyetlerde dile getirilir.[248]

Genel anlamda dostluk için, bitâne (sırdaş) ve halîl (dost) sözcükleri kullanılır.[249]

 

1. Allah'la İlgili Velayet Kavramları:

 

a. Velî:

 

Velî (ç. evliya) kavramı, onüç âyette Allah'ın rahmet ve yardımla ilgili bir ismi olarak yer alır. Bu kullanımıyla velî kelimesi, Allah'ın rab (tanrı) ve iyi kullarına dost (koruyu­cu, koruyup kollayan ve yardımcı) oluşu anlamlarını ka­zanır.

Allah'ın velî sıfatının yer aldığı âyetlerde, aynı zamanda Allah'ın yardımcı (nasır) olduğu, yalnızca Allah'a güvenil­mesi gerektiği. Allah'ın güçlü olduğu, dost ve yardımcı olarak yalnızca Allah'ın yeterli olduğu da belirtilir. Yine bir takım âyetlerde velî kelimesi mürşid (yol gösterici), vâlî (koruyucu), şefi (şefaatçi) ve hamîd (övgüye lâyık, öven) sı­fatlarıyla da kullanılır. Bunlar, aynı zamanda gerçek dos­tun niteliklerini de belirleyen sıfatlardır.[250]

 

b. Velayet Allah'ındır:

 

[251]

 

c. Velî Ancak Allah'tır:

 

Allah'tan başka gerçek anlamda dost yoktur:

"(..) O, rahmetine dilediğini kavuşturur. Zalimlerin ise bir dost (koruyucu) ve yardımcısı olmaz. Demek onlar, Al­lah'tan başka dostlar (evliya) edindiler? Oysa dost, ancak Allah'tır. O, ölüleri diriltir. Her şeye kadirdir."[252]

"De ki: Gökleri ve yeri yaratan, beslenmeyip besleyen Allah'tan başka bir dost mu edinirim? (..)"[253]

Allah, mü'minlerin dostudur, dost ve yardımcı olarak yeterlidir, ondan başka velî ve şefaatçi yoktur!

"Sizden iki takım bozulup geri çekilmek üzereydi. OnIarın dostu (koruyucusu) Allah'tı. İnananlar yalnız Allah'a güvensinler."[254]

"Umutsuzluğa düşmelerinin ardından yağmuru indi­ren, rahmetini yayan odur. O, övülmeye lâyık olan dost­tur (el-veliyyu'I-hamîd)."[255]

"Gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı gün­de yaratan, sonra arşa hükmeden Allah'tır. Ondan başka bir dostunuz (velî) ve şefaatçiniz (şefi) yoktur. Düşünmü­yor musunuz?"[256]

"Allah, düşmanlarınızı çok iyi bilir. Allah, size dost ola­rak da yeter, yardımcı olarak da yeter."[257]

Allah'ın, hükümranlığında ortağı yoktur, yardımcıya da ihtiyaç duymaz:

"De ki: Hamd, çocuk edinmemiş olan, hükümranlığın­da ortağı bulunmayan, düşkün olmayıp yardımcıya (velî'ye) da ihtiyaç duymayan Allah'a mahsustur.' Onu, gereği gibi ulula."[258]

 

d. Allah'ın Dost Oldukları:

 

1) Allah Mü'minlerin Dostudur:

 

Allah, mü'minleri karanlıklardan aydınlığa çıkaran onlara selâmet yurdu veren dostudur:

"Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan ay­dınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları ise, azgın putlardır (tâgût), onları aydınlıklardan karanlıklara sürüklerler.(...)"[259]

"Doğrusu İbrahim'e en yakın olanlar, ona uyanlar, bu peygamber ve inananlardır. Allah, inananların dostudur."[260]

"Rablerinin katında selamet yurdu onlarındır. O, işle­diklerinden ötürü onların dostudur."[261]

"Çünkü Allah, inananların mevlâsıdır (sahibidir, koruyucusudur). Kâfirlerin ise mevlâsı yoktur."[262]

 

2) Allah Muttekilerin Dostudur:

 

Allah, takva yolunda olanların dostudur:

"Şüphesiz onlar, seni Allah'tan müstağni kılamazlar. Doğrusu zalimler, birbirlerinin dostudurlar. Sakınanların dostu ise Allah'tır."[263]

 

3) Allah İyilerin Dostudur: Allah'ın Dostluğu İyiler İçindir:

 

"Çünkü benim dostum, kitabı indiren Allah'tır. O, iyi­leri dost edinir."[264]

 

4) Allah'tan Başka Dost Yoktur:

 

"Göklerin ve yerin hükümdarlığının Allah'a ait olduğu­nu bilmez misin? Allah'tan başka dost ve yardımcınız yoktur."[265]

"Rablerine toplanacaklarından korkanları Kur'an'la uyar. Ondan başka bir dost (velî) ve aracıları (şefî) yoktur. Umulur ki Allah'tan sakınırlar."[266]

"(..) Bir kimse kazandığıyla helake düşmeyegörsün, o takdirde, Allah'tan başka ona ne bir yardımcı, ne de bir kurtarıcı bulunur. Her türlü fidyeyi verse de kabul olun­maz. (..)"[267]

[268]

"(..) İnsanların Allah'tan başka dostu yoktur. O, hiç kimseyi hükümranlığına ortak kılmaz."[269]

"Siz ne yeryüzünde, ne de gökte Allah'ı âciz bırakabilir­siniz. Allah'tan başka bir dost (velî) ve yardımcınız (nasır) da bulunmaz."[270]

 

5) Dost Olarak Allah Yeter:

 

Allah, mü'minlerin düşmanlarını çok iyi bilir. Allah, onlara dost olarak da, yardımcı olarak da yeter.[271]

 

e. Evliyâullah (Allah Dostları):

 

Allah dostlarından olmak, büyük mutluluktur. Kur'an, onlar için önemli müjdeler vermektedir:

"İyi bilin ki, evliyâullah'a (Allah'ın dostlarına, Allah'a yakın olanlara) korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar Allah'a inanmış ve ona karşı gelmekten sakınmışlardır. Dünya hayatında ve âhirette de müjde onlaradır."[272]

"Allah'ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. Bu bü­yük başarıdır."[273]

Bu âyet, Allah dostu olmanın iman ve takva şartlarına bağlı olduğunu açıkça belirtir.

"Yoksa Mescid-i Haram'a girmekten menederlerken Al­lah onlara niçin azap etmesin? Hem de onun dostu (sahibi) değiller. Onun dostu ancak karşı gelmekten sakınan­lardır. Fakat pek çoğu bunu bilmiyorlar."[274]

Bu âyet, Al­lah dostunun takva sahipleri olduğunu bir kez daha vur­gular. Kureyşli müşriklerin Kabe'nin bakıcılığıyla görevli oluşlarını da reddeder.

"Yüzlerinizi do­ğudan veya batıdan yana çevirmeniz iyi olmak (birr) değil­dir. Lâkin iyi olanlar, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanan, onun sevgisiyle yakınları­na, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekât veren ve sözleştiklerinde sözlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır, sakı­nanlar (muttekîler) ancak onlardır."[275]

Bu ayete göre, takvanın temeli, iman ve iyi davranış­lardır. Bunlar, şu noktalarda toplanabilir:

1) İman esasla­rına inanmak;

2) İhtiyaç sahiplerine ve kölelerin hürriyeti uğrunda mal harcamak;

3) Namaz ve zekât ibadetlerini yerine getirmek;

4) Verilen sözü tutmak;

5) Zorda, darda ve savaşta sabretmek.

İman ve takva sırrına ermemişlerin Allah dostluğu, sa­nal bir dostluktan öteye geçmez. Bu sanal dostluğun en önemli örneği, kendilerini "Allah'ın oğullan ve sevgilileri" olarak tanıtan yahudiler ve hristiyanlardır.[276]

Özellikle yahudilerin Allah dostluğu, samimiyet çizgi­sinden uzaktır:

"De ki: Ey yahudiler! Bütün insanlar bir yana, yalnız kendinizin Allah'ın dostları olduğunu iddia ediyorsanız ve bunda samimiyseniz, ölümü dilesenize! Yaptıklarından ötürü, ölümü asla dileyemezler; Allah, zâlimleri bilendir."[277]

 

f. Velîsizler (Allah'ın Dost Olmadıkları):

 

[278]

 

1) Zalimler:

 

Zâlimler, Allah'ın baş düşmanları arasında yer alır:

"Zâlimlerin Allah'tan başka kendilerine yardım edecek dostları da yoktur. Allah'ın saptırdığı kimsenin çıkar yolu olmaz."[279]

"(..) Ama o, rahmetine dilediğini kavuşturur; Zalimlerin ise, bir dost ve yardımcısı olmaz."[280]

"Bunlar yeyüzünde Allah'ı aciz bırakamazlar. Allah'tan başka kendilerini kurtaracak dostları da yoktur. Azap on­lara kat kat verilir, işitemezler ve göremezlerdi."[281]

 

2) Zalimlere Yönelenler:

 

Allah, zalimler gibi, zalimlere yönelenlere de dostluğu­nu ve yardımını esirger:

"Haksızlık (zulüm) yapanlara yönelmeyin, yoksa ateş size de dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur, sonra yardım da göremezsiniz."[282]

 

3) Allah'a Çağrıyı Reddedenler:

 

Allah'a yapılan çağrıyı reddetmek, dostluğunu da kay­betmektir:

"Allah'a çağırana uymayan bilsin ki, Allah'ı yeryüzünde âciz bırakamaz. Onların ondan başka dostları da bulunmaz. İşte onlar, apaçık sapıklıktadır."[283]

 

4) Kâfirler:

 

Kâfirler, Allah'ın lanetine uğrayan, dostluğunu kaybe­den kişilerdir:

"İnkâr edenler sizinle savaşsalardı, yüzgeri dönecekler­di. Sora bir dost ve yardımcı da bulamayacaklardı."[284]

[285]

 

5) Sapıklar:

 

"Allah kimi saptırırsa, artık onun bundan sonra bir dostu olmaz. Azabı gördüklerinde, zalimlerin 'Dönecek bir yol yok mudur?' dediklerini görürsün."[286]

"(..) Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de saptırırsa artık ona, doğru yola götürecek bir yar­dımcı (veli) ve rehber bulamazsın."[287]

 

6) Hevese Uyanlar:

 

Gerçeği öğrendikten sonra, bu bilgiye değil, başkaları­nın (âyetlere göre ehli kitap olan yahudi ve hristiyanların) heveslerine uymak, Allah'ın dostluğunu kaybettirir:

"(..) Sana ilim geldikten sonra onların heveslerine uyarsan andolsun ki Allah katında sana bir dost ve seni koruyan çıkmaz."[288]

"Kendi dinlerine uymadıkça, yahudi ve hristiyanlar, senden asla hoşnut olmayacaklardır. De ki: 'Doğru yol ancak Allah'ın yoludur.' Sana gelen ilimden sonra, onların heveslerine uyarsan, andolsun ki Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olur."[289]

 

7) Münafıklar:

 

"Andolsun ki, müslüman olduktan sonra inkâr edip küfür sözünü söylemişlerken, söylemedik diye Allah'a ye­min ettiler, başaramayacakları bir şeye giriştiler. Allah ve peygamberi bol nimetinden onları zenginleştirdi, öç almaya kalktılar. Eğer tevbe ederlerse, iyiliklerine olur. Şayet yüz çevirirlerse, Allah onları dünya ve âhirette can yakıcı azaba uğratır. Yeryüzünde bir dost ve yardımcıları yok­tur"[290]

"De ki: Allah size bir kötülük dilese veya bir rahmet is­tese, ona karşı kim sizi koruyabilir? Allah’tan başka dost ve yardımcı da bulamazsınız."[291]

 

8) Kötülük Yapanlar:

 

Kötülük yapanlar, cezasız kalmaz, Allah'ın dostluğunu ve yardımını da kaybederler:

"Bu, sizin kuruntularınıza ve kitap ehlinin kuruntularına göre değildir. Kim fenalık yaparsa, cezasını görür. Kendisine Allah'tan başka ne dost, ne de yardımcı bulu­nur."[292]

 

9) Büyüklenenler:

 

Büyüklenerek Allah'a kulluktan kaçınan ve Allah'ın âyetlerini dinleyip duymamış gibi davrananlar da, Allah'ın dostluğunu kaybeden bedbahtlar arasında yer alır:

"İnananlara ve yararlı iş işleyenlere, ecirlerini verecek, onlara olan bol nimetini daha da arttıracaktır. Kulluk et­mekten çekinenleri ve büyüklük taslayanları elem verici bir azaba uğratacaktır. Onlar kendilerine Allah'tan başka bir dost ve yardımcı bulamazlar."[293]

"Kendine okunan Allah'ın ayetlerini dinleyip, sonra on­ları hiç duymamış gibi büyüklük taslamakta direnenen, yalancı ve günahkâr kişinin vay haline! Ona can yakıcı bir azap müjdele. Ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde onu alaya alır. İşte bunlara alçaltıcı bir azap ve ardından da cehennem vardır. Kazandıkları şeylerde, Allah'ı bırakıp (Allah'ın yanısıra) edindikleri dostlar da onlara bir fayda vermez. Büyük azap onlaradır."[294]

 

g. Mevlâ:

 

Allah, mü'minler için, ne güzel bir dost, ne güzel bir yardımcıdır (ni'me'l-mevlâ ve ni'me'n-nesîr):

"Fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dini kalana kadar on­larla (müşriklerle) savaşın. Eğer vazgeçerlerse bilsinler ki Allah onların işlediklerini şüphesiz görür. Ama yüzçevirirlerse, Allah'ın sizin dostunuz (mevlânız) olduğunu bilin. O ne güzel dost, ne güzel yardımcıdır."[295]

"(..) Artık namaz kılın, zekât verin, Allah'a sarılın. O, sizin sahibinizdir (mevlâ). Ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır."[296]

"Ey inananlar! İnkar edenlere itaat ederseniz, sizi geri­ye döndürürler de kayba uğrarsınız. Halbuki sizin mevlânız Allah'tır. O, yardımcıların en iyisidir."[297]

"De ki: Allah'ın bize yazdığından başkası başımıza gel­mez. O bizim mevlâmızdır. İnananlar Allah'a güvensin."[298]

"Allah, şüphesiz size, yeminlerinizi keffaretle geri alma­nızı meşru kılmıştır. Allah sizin dostunuzdur. O bilendir, bilgedir."[299]

Allah peygamberin dostudur, ayrıca melekler ve iyi in­sanlar da onun dostudur:

"Ey peygamber eşleri! Eğer ikiniz de Allah'a tevbe eder­seniz, kaymış olan kalpleriniz düzelmiş olur. Şayet eşinizin aleyhinde bir şey yaparak yardımlaşmaya kalkarsanız, bilin ki Allah onun dostu, bundan başka Cebrail, iyi mü'minler ve melekler de yardımcısıdır."[300]

"Artık birinize, ölüm gelince elçilerimiz, bir eksiklik yapmaksızın onun canını alırlar. Sonra gerçek mevlâlarına döndürürler. İşte o zaman hüküm onundur. O, he­sap görenlerin en hızlısıdır."[301]

"İşte orada herkes dünyada yapmış olduğuyla imtihan verir ve gerçek mevlâları olan Allah'a döndürülür. Uydur­dukları putlar da ortadan kaybolmuştur."[302]

 

h. Veli Ve Mevlâ Sözcükleriyle Dua Ve Yaka­rış:

 

Özellikle mevlâ sözcüğü, peygamberlerin ve başkaları­nın Allah'a yakarışları arasında yer almış önemli bir sözcüktür:

"(..) Sen mevlâmızsın. Kâfirlere karşı bize yardım et."[303]

"Size ne oluyor da 'Rabbimiz! bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar. Katından bize bir sahip çıkan (veli: koruyucu) gönder, bir yardımcı lütfet' diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmı­yorsunuz?"[304]

Hz. Musa, seçtiği yetmiş kişiyi sarsıntı tutunca, şöyle dua etti:

"Rabbim! Dileseydin daha önce beni ve onları yok ederdin. Aramızdaki bilgisizlerin yaptıklarından ötürü bizi yok eder misin? Bu, senin sınavından başka bir şey değildir. Bununla dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletirsin. Bizim dostumuz (mevlâmız) sensin. Bizi bağışla. Bize merhamet et. Sen bağışlayanların en iyisisin.(..)"[305]

Hz. Yusuf da, Allah'a şöyle yakarmıştır:

"Rabbim! Bana mülk (hükümranlık) verdin, rüyaların yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünya ve ahirette işlerimi yolu­na koyan (velim) sensin. Benim canımı müslüman olarak al, beni iyilere kat."[306]

Görüldüğü gibi Allah, hem dünya, hem ahiret dostudur.

"Melekler şöyle derler: Hâşâ! Bizim dostumuz (velimiz), onlar değil sensin(..)"[307]

 

2. İnsanlarla İlgili Velayet Kavramları:

 

a. Dostluğu İstenenler Ve Yasaklananlar:

[308]

 

A) Dostluğu İstenenler:

 

Dostluğu istenenler arasında, Allah, peygamber, mü'minler, salihler ve müttekiler yer alır.[309]

 

1- Allah, Peygamber Ve Mü'minler:

 

Mü'minler Allah'ı, peygamberi ve yine kendileri gibi mü'minleri dost edinir:

"Sizin dostunuz ancak Allah, onun peygamberi ve Al­lah'ın emirlerine boyun eğerek namaz kılan ve zekat veren mü'minlerdir. Kim Allah'ı, peygamberini ve mü'minleri dost edinirse (tevellî), bilsin ki şüphesiz Allah'tan yana olanlar (hizbullah) üstün gelirler."[310]

Bundan sonraki âyet dini alaya alan ehli kitap ile kâfirlerin dost edinilme­mesi gerektiğini belirtir.

Mü'min bir kişi ne kadar yalnızlığa itilse, insanlardan ve din kardeşlerinden vefasızlık görse bile, asla yalnızlık duygusuna kapılmaz. Gerçek dostu olan Allah'ın onu yanlız bırakmayacağının bilincinde olur. Hz. Peygamberin dostluğu ise, müslümanları dünya ve âhirette mutluluğa ulaştırmak için kendini feda edercesine çaba göstermesidir. Mü'minlerin kardeşliği, inanç ve din kardeşliğinde birbirlerine kurşun gibi perçinlenmiş ve kenetlenmiş bir bina gibi[311], ya da tek bir beden gibi oluş­tur. Mü'minlerin dostluğu, çıkar ve menfaate dayanmayan, samimi, içten, gönülden ve hasbi bir dostluktur.[312]

 

2- Gerçek Mü'minler:

 

Dostluk herşeyden önce bir inanç ve duygu birlikteliğidir. Dolayısıyla imandaşlar, birbirlerine dost olmalıdır:

"Doğrusu inanıp hicret edenler, Allah yolunda malla­rıyla canlarıyla cihad edenler ve muhacirleri barındırıp onlara yardım edenler, birbirlerinin dostudur. İnanıp hic­ret etmeyenlerle, sizin bir dostluğunuz yoktur.(..)"[313] Bun­dan sonraki âyet, kâfirlerin birbirinin dostu olduğunu be­lirtir.

"Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin veli­leridir. İyiyi emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namaz kılarlar, zekat verirler. Allah'a ve Peygamber'e itaat ederler. Al­lah işte bunlara rahmet edecektir. Allah, şüphesiz güçlü­dür ve bilgedir."[314]

Bu âyetteki velayet sözcüğü ve türevleri siyasi temsil, yöneticileri işbaşına getirme anlamlarına doğru kaydırıldığında da yukarıdaki âyetlere, özellikle bu son âyete, kâfirler ve ehli kitapla dostluğu yasaklayan âyetlere daya­nılmaktadır. Böylece velayet, "dostluk, koruma ve yardım" anlamlarından, "temsil ve yönetme yetkisi" anlamlarına doğru genişletilmiştir. Bu anlamda velayet, "âmme velâyeti"dir. Söz konusu âyetler bir bütün halinde değer­lendirilince, müslümanların yönetimlerini teslim edecek­leri kimselerde bulunması gereken nitelikler, iman ve amel olarak belirtilmektedir:

1) İman: Kur'an ve sünnet, müslümanlar adına tasar­rufta bulunma yetkisine sahip kişinin mü'min olması gerektiğini, en küçük bir tereddüde yer bırakmayacak açık­lık ve kesinlikte ifadelerle doludur. Müslümanların velayet yetkisini taşıyan -başta yüksek yöneticiler olmak üzere-yöneticiler, mü'min ve müslüman olacaklardır.

2) Amel: Mü'minlerin velayet yetkisini taşıyan yönetici­ler, İslamın getirdiği ibadet, hayat ilkeleri, talimat ve ahlâka uyacak, bu alanlardaki yükümlülüklerini fiilen ye­rine getirecektir. Amel konusunda kusuru bulunan kimselere İslami literatürde "fâsik" denilmektedir. Bağlayıcı hüküm ve talimatlarda kusuru olmayanlar ise "salih, adil ve takva sahibi" adını almaktadır. Hukukçular, fâsıklann veli olup olmayacaklarını tartışmışlardır. Tartışmasız olan husus, bulunduğu takdirde imanı ve ameli tam olanların öncelikle veli olacaklarıdır.

Mü'minler, kendilerini temsil edecek, kendileri adına hukuken geçerli işlemler yapacak, yönetimlerini yürüte­cek kimseleri belirlerken bu kurala uymak zorundadırlar. Bu zorunluluk, müslümanların siyasetle (yönetimle, rejimle, iktidara gelecek olanların kişilikleri, ahlâkları ve programlan ile, çıkardıkları kanunlar, aldıkları kararlar ve yaptıkları icraat ve uygulamalarla) ilgilenmeleri gerekti­ğini de beraberinde getirmektedir.[315]

 

3) Salihler Ve Müttekiler:

 

Hz. Peygamber, inanmayanlara şöyle seslenmiştir: 

"Çünki benim dostum, kitabı indiren Allah'tır. O, iyileri dost edinir."[316]

"Yoksa Mescid-i Haram'a girmekten menederlerken Al­lah onlara niçin azap etmesin? Hem de onun dostu değiller. Onun dostları, ancak karşı gelmekten sakınanlardır. Fakat pek çoğu bunu bilmiyorlar."[317]

[318]

Mü'minlerin dostları arasında melekler de vardır.

"Biz dünya hayatında da, ahirette de size dostuz.(..)"[319]

 

B) Dostluğu Yasaklananlar:

"Rabbinizden size indirilen kitaba uyun. Allah'tan baş­ka dostlar edinerek onlara uymayın. Pekaz öğüt dinliyorsunuz."[320]

"Allah'tan başka dostlar edinenler, yuva yapan örüm­ceğe benzer. Evlerin en dayanıksızı ise, şüphesiz örümce­ğin yuvasıdır. Keşke bilseler."[321]

"Allah'ı bırakıp da dostlar edinenlerin işlediklerini Al­lah gözetmektedir. Sen onlara vekil olmaya memur değilsin."[322]

"Demek onlar Allah'tan başka dostlar edindiler? Oysa dost, ancak Allah'tır. O, ölüleri diriltir. Herşeye gücü yeter."[323]

"Şöyle derler: Hâşâ! Seni bırakıp başka dostlar edin­mek bize yaraşmaz. Fakat sen onlara ve babalarına ni­metler verdin de sonunda seni anmayı unuttular ve hela­ki hakeden bir millet oldular."[324]

[325]

 

1) Allah'ın Gazabına Uğrayanlar:

 

Allah'ın gazabına uğrayan yahudiler, ehli kitap kavra­mından ayrıca da anılarak, dostluk kurulması yasaklananların başında gelir:

"Allah'ın gazap ettiği milleti dost edinen milleti görme­din mi? Onlar ne sizdendir, ne de onlardan. Bile bile, yalan yere yemin etmektedirler. Allah, onlara çetin bir azap hazırlamıştır. İşledikleri, ne kötüdür."[326]

"Ey mü'minler! Allah'ın gazabına uğramış milleti dost edinmeyin. Kâfirlerin kabirde bulunan kimselerden ümitlerini kestikleri gibi, onlar da âhiretten umutlannı kes­mişlerdir."[327]

 

2- Allah Düşmanları:

 

Allah düşmanlarını (özellikle müşrikleri) dost edinmek, Allah'ın doğru yolundan bir sapıştır, uzaklaşmadır:

"Ey mü'minler! Benim de düşmanım, sizin de düşma­nınız olanları dost edinmeyin. Onlar, size gelen gerçeği inkar etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Oysa onlar, rabbiniz olan Allah'a inandığınızdan ötürü, sizi ve pey­gamberi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer sizler, benim yo­lumdan savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. İçinizden onlara sevgi gös­teren kimse, şüphesiz doğru yoldan sapmıştır. Eğer sizi ele geçirirlerse, sizin onlara gösterdiğiniz sevgiyi göster­mezler. Size düşman olurlar, ellerini ve dillerini fenalık et­mek için uzatırlar, inkâr etmenizi isterler."[328]   

 

3- Putlar:

 

Tapmaya değer tek varlık olan Allah'ı bırakıp, ona or­tak koşmak, putlara tapmak ve kulluk etmek, kötü bir yoldaş seçmek demektir:

"De ki: Göklerin ve yerin rabbi kimdir? De ki: Allah'tır. Yine şöyle de: Onu bırakıp, kendilerine bir fayda ve zararı olmayan dostlar mı edindiniz? Kör ile gören hiç bir olur mu? Karanlıkla aydınlık bir midir?' Yoksa Allah'a, Allah gibi yaratması olan ortaklar buldular da yaratmaları bir­birine mi benzettiler? De ki: Herşeyi yaratan Allah'tır. O herşeye üstün gelen tek tanrıdır."[329]

"Kendisine zararı faydasından daha yakın olana yalva­rır. Yalvardığı şey ne kötü yardımcı, ne kötü yoldaştır"[330]

"Bilin ki halis din Allah'ındır. Onu bırakıp da putlardan dostlar edinenler 'onlara bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk' ediyoruz derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düş­tükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Allah, şüp­hesiz yalancı ve inkarcı kimseyi doğru yola eriştirmez."[331]

Puta tapmanın sonucu, kötü bir dönüş yeri olan ce­hennemdir:

"Bugün sizden ve inkâr edenlerden fidye kabul edil­mez. Varacağınız yer ateştir. Lâyığınız (mevlâ'mz) orasıdır. Ne kötü bir dönüş yeridir."[332]

 

4- Kâfirler:

 

Mü'minler kâfirleri dost edinemezler:

"Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah katında bir değeri yoktur. Ancak, on­lardan sakınmanız hali müstesnadır. Allah, sizi kendisiyle korkutur. Dönüş Allah'adır."[333]

[334]

"Ey mü'minler! Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Allah'ın, aleyhinize apaçık bir ferman vermesi­ni mi istersiniz?"[335]

Bu ayetin, hem ön tarafında, hem de sonrasında hep münafıklardan söz edilmektedir.

Küfrü imana tercih edenler, baba ve kardeşler dahi ol­sa dost edinilemezler:

"Ey mü'minler! babalarınızı ve kar­deşlerinizi -küfrü imana yeğ tutuyorlarsa- dost edinmeyin. Sizden onları kimler dost edinirlerse, doğrusu kendi­lerine yazık etmiş olurlar. De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza gi­den evler, sizce Allah'tan, peygamberinden ve Allah yolun­da savaşmaktan daha sevgili ise Allah'ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah, fâsık kimseleri doğru yola eriştir­mez."[336]

Kâfirlerin dostları putlar ve yine kendileri gibi kâfirlerdir:

"Allah, inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları ise, azgın putlardır (tâgût), onları aydınlıklardan karanlıklara sürüklerler. İş­te onlar cehennemliklerdir, orada temelli kalacaklardır."[337]

"Kâfirler, birbirlerinin dostudur (destekçisi ve işbirlikçisidir). Eğer siz aranızda dost olmazsanız, yeryüzünde kargaşalık (fitne) ve büyük bozgun (fesad) çıkar."[338]

Mü'minlerin dostluğu fitne ve fesadı önleyici bir özellik ta­şır.

Kâfirlerin Allah'ı bırakıp kullarını dost edinmeleri, kötü sonun yolunu açar:

"İnkâr edenler, beni bırakıp ta kullarımı dost edinme­lerini yeterli mi sandılar? Doğrusu, biz cehennemi inkarcılara konuk olarak hazırladık."[339]

 

5- Ehli Kitap:

 

"Ehli kitaptan teberri âyeti" denilen âyet, onlarla dost­luğu yasaklar:

"Ey mü'minler! Yahudi ve hıristiyanları dost olarak be­nimsemeyin, onlar birbirlerinin dostudur. Sizden kim onlara dost olursa, o da onlardan sayılır. Allah, zulmedenle­ri doğru yola eriştirmez."[340]

Bundan sonraki âyette, kalp­lerinde hastalık olanların 'Bize bir felaket gelmesinden korkuyoruz' diyerek onlara koştuğu belirtilir.

Bu âyetin nüzul sebebi olarak belirtilen olaya göre, Be­ni Kaynuka yahudileriyle girişilen savaşta münafık Abdullah bin Ubey onlardan yana tutum aldı. Ubâde bin es-Sâmit ise, yahudilerle olan ittifakını bozmak istedi. Ab­dullah bin Ubey bu ittifaklardan vazgeçmeyeceğini belirt­ti. İşte bu olay üzerine yukarıdaki âyet indi.[341]

[342]

Hıristiyanlar, bazı durumlarda müslümanlara yahudilerden daha yakın olabilir;

"Pekçoğunun (İsrailoğullarından inkâr edenlerin), kâfirleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin önlerine sürdüğü ne kötüdür. Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta temellidirler. Eğer Allah'a peygambere ve ona indi­rilene inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi. Fakat onların pekçoğu fâsıktır. İnananlara en şiddetli düşman olarak, insanlardan yahudileri ve müşrikleri bulursun. Onlardan, inananlara sevgice en yakın, 'Biz hıristiyanız' diyenleri görürsün. Bu, onların içinde bilginler ve rahipler bulunmasından ve büyüklük taslamayışlarından ötürü­dür."[343]

Dini alaya alan, müslümanlann inanç ve duygularına savgı göstermeyen ehli kitap dost edinilmez:

"Ey inanan­lar! Kendilerine sizden önce kitap verilenlerden dininizi alaya ve eğlenceye alanları ve kâfirleri dost edinmeyin. İnanıyorsanız, Allah'tan sakının."[344]

[345]

 

6- Münafıklar:

 

Münafıklar, mü'minlerin dostluk göstermeyeceği hain­lerdir:

[346]

Münafıklar, mü'minlerden uzaklaşıp, izzet ve ikbal gör­dükleri kâfirlerle işbirliğine eğilimlidir:

"(Münafıklar) mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinirler. Onların tarafında bir şeref ve kudret (izzet) mi arıyorlar? Doğrusu kudret, bütünüyle Allah'ındır. O size ki­tapta, 'Allah'ın âyetlerinin inkar edildiğini ve alaya alındı­ğını işittiğinizde, başka bir söze geçmedikçe, onlarla birarada oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz, diye bildirdi. Doğrusu Allah, hem münafıkları, hem de kâfirleri cehennemde toplayacaktır."[347]

 

7- Din Uğrunda Savaşanlar Ve Yurttan Çıkaranlar:

 

Mü'minler, kendileriyle din uğrunda savaşanları ve on­ları yurtlarından edenleri dost edinemez:

"Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdu­nuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı adaletli davranmanızı yasaklamaz. Şüphesiz Allah, adaletli olanları sever. Size yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimdir."[348]

[349]

 

8- Zâlimler:

 

Mü'minlerin dost olamayacakları arasında, Allah'ın baş düşmanı olan zalimler de yer alır:

"Seni de din konusunda bir şeriat sahibi kıldık, Ona uy. Bilmeyenlerin heveslerine uyma. Şüphesiz onlar, seni Allah'tan müstağni kılmazlar. Doğrusu zalimler, birbirleri­nin dostudur. Sakınanların dostu ise Allah'tır."[350]

 

9- Hicret Etmeyen Müslümanlar:

 

Hicret etmeyen müslümanlar, imanca kemale erememişlerdir. Din uğrunda yardım istemeleri dışında, onlara karşı dostluk ve sorumluluk yoktur:

"Doğrusu inanıp hicret edenler, Allah yolunda malla­rıyla canlarıyla cihad edenler ve muhacirleri barındırıp onlara yardım edenler, işte bunlar birbirinin dostudurlar. İnanıp hicret etmeyenlerle sizin dostluğunuz yoktur. Fa­kat din uğrunda yardım isterlerse, aranızda andlaşma ol­mayan topluluktan başkasına karşı onlara yardım etme­niz gerekir.[351] Allah işlediklerinizi görür. İnkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsa­nız, yeryüzünde kargaşa (fitne) ve büyük bozgun (fesad) çıkar. İnanıp hicret edenler, Allah yolunda savaşanlar ve muhacirleri barındırıp onlara yardım edenler, işte onlar gerçekten inanmış olanlardır. Onlara mağfiret ve cömert­çe verilmiş rızıklar vardır. Sonra inanıp hicret eden ve si­zinle birlikte savaşanlar, işte onlar sizdendir. (...)"[352]

 

10- Şeytan:

 

Şeytan, mü'minin içinde ve çevresinde yer alan, aman­sız bir düşmanıdır, onun hile ve tuzaklarına karşı sürekli duyarlılık ve direniş içinde olmalıdır.[353]

 

A) Şeytanın Dostları (Evliyâu'ş-şeytân):

 

Şeytanın nüfuzu, inananlar değil, kendisini dost edi­nenler üstünde geçerlidir:

"Doğrusu, şeytanın, inananlar ve yalnızca rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu yoktur. Onun nüfuzu sa­dece, onu dost edinenler ve Allah'a ortak koşanlar üzerin­dedir."[354]

Muhammed Esed, bu âyette geçen "dost edinen­ler"i, "kendisini izlemeye istekli olanlar/onu efendi edi­nenler", "Allah'a ortak koşanlar", bölümünü ise "ona tan­rısal nitelikler yakıştıranlar" biçiminde karşılar. Şeytana tanrısal nitelikler yakıştıranlar, zenginlik gibi, toplumsal nüfuz ve itibar gibi azdırıcı değerlere tapınırcasına bağlılık ve düşkünlük göstererek ruhlarını şeytanın ayartmalarına kaptıranlardır.[355]

"Ey insanoğulları! Şeytan ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı ve babanızı cennetten çıkardığı gibi, sizi de şaşırtmasın. Sizin onları görmediğiniz yerlerden o ve yandaşları (evliyâ'sı, avenesi) sizi görürler. Biz şeytanları inanmayanlara dost kılarız."[356]

Sapıtanlar, şeytanları dost edinen ve kendilerini doğru yolda sanan safdillerdir:

"Allah insanlardan bir takımını doğru yola eriştirdi, fa­kat bir takımı da sapıklığı haketti. Çünkü bunlar Allah'ı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yolda sanmışlardı.''[357]

Şeytan, dostlarını müminler aleyhinde kışkırtır durur, bunları dinlemek şirke kapı açar:

"Üzerine Allah'ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin. Bunu yapmak Allah'ın yolundan çıkmak (fısk) tır. Doğrusu şeytanlar, sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar. Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz, siz müş­rik olursunuz."[358]

 

B) Şeytanın Düşmanlığı Ve Aldatmacası:

 

"Allah'a and olsun ki, senden önceki ümmetlere pey­gamberler gönderdik. Şeytan yaptıklarını onlara hep güzel gösterdi. Bugün de dostları (patronu, efendisi) odur. Onlara can yakıcı azap vardır."[359]

"Meleklere 'Âdem'e secde edin' demiştik. İblis'ten başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Siz beni bırakıp onu ve soyunu (avenesinî peşinden gidenleri) dost mu ediniyorsunuz? Halbuki onlar  size düşmandır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değişmedir!"[360]

Velayetin (dostluğun) zıddı adavettir (düşmanlık). Bu âyette, velayet-adavet zıtlığı, görüldüğü gibi ilginç bir biçimde yer almıştır.

"İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. İnanmışsanız onlardan korkmayın, benden korkun."[361]

"Şeytan hakkında şöyle yazılmıştır: O, kendisini dost edinen (kendisiyle ittifak kuran) kimseyi saptırır azaba götürür."[362]

 

C) Şeytanın Dostlarına Davranış Biçimleri:

 

Şeytanın dostlarıyla, onları etkisiz duruma getirmek için ve hilesinin zayıflığı bilinerek mücadele edilir:

"İnananlar Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler şeytan (tagut) uğrunda harbederler. Şeytanın dostlarıyla savaşın. Esasen şeytanın hilesi zayıftır."[363]

[364]

Şeytanı dost edinmek, hüsrana açılan kapının karan­lık yoludur:

"(..) Allah'ı bırakıp şeytanı dost (rehber) edinen şüphe­siz açık bir kayba (hüsrana) uğramıştır."[365]

Hz. İbrahim, babasına şu öğüdü verdi:

"Babacığım! Şeytana tapma. Çünkü şeytan esirgeyen Allah'a başkaldırmıştır. Babacığım! Doğrusu sana esirgeyen Allah katın­dan bir azabın gelmesinden korkuyorum ki böylece şeyta­nın dostu olarak kalırsın."[366]

 

b. Velî Ve Mevlâ Sözcüklerinin Günlük Ve Hukukî Dildeki Kullanımları:

 

Velî ve mevlâ sözcükleri, günlük ve hukukî dilde dost, mirasçı, temsilci, efendi ve lâyık gibi anlamlarda kullanılır.[367]

 

1) Dost:

 

Velî ve mevlâ sözcükleri, hem dünya, hem de âhiret hayatında "dost" anlamında kullanılmıştır:

"İyilik ile kötülük aynı değildir. Sen fenalığı en güzel şekilde sav. İşte o zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın/candan bir dost (velî, hamim) gibi ol­duğunu görürsün."[368]

Bu âyete göre, güzel davranış, düş­manlığın dostluğa dönüşmesinin ipucunu verir.

"O gün dostun dosta (mevlâ) hiçbir faydası olmaz, yardım da görmezler."[369]

"Evlatlıkları babalarına nisbet edin. Bu, Allah katında en doğru olandır. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, onları din kardeşiniz ve dostlarınız (mevâlî) ola­rak kabul edin. (..)"[370]

"(..) Dostlarınıza yapacağınız uygun bir vasiyet bunun dışındadır. (..)"[371]

[372]

2) Mirasçı:

 

Veli ve mevlâ, mirasçı anlamına gelir:

"Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından her birine mirasçılar (mevâlî) kıldık. Kendileriyle yeminleştiğiniz kimselere hisselerini verin. Doğrusu Allah, her şeye tanık­tır."[373]

[374]

3) Temsilci:

 

Velî kelimesi hukuk dilindeki, hukukî temsil ve yetki sahibi anlamında da kullanılmıştır:

"(..) Eğer borçlu, aptal veya âciz, ya da yazdıramayacak durumda olursa, velîsi, doğru olarak yazdırsın. (..)"[375] "Allah'ın haram (dokunulmaz) kıldığı cana haksız yere kıymayın. Haksız yere öldürülenin velîsine bir yetki tanımışızdır. Artık o da öldürmekte aşırı gitmesin. Zira kendi­si ne de olsa yardım görmüştür."[376]

4)  Efendi:

[377]

 

5)  Lâyık:

[378]                                        

 

2- YÖNETİM İLKELERİYLE İLGİLİ KAVRAMLAR

 

ŞÛRA

 

Şûra, ş-v-r (şâra) kökünden türemiştir. Teşâvür, müşavere ve meşûra da bu kökten türemişlerdir; birbirine başvurarak görüş alma anlamına gelirler. Türedikleri ş-v-r kökü, dışanya çıkarma anlamındadır. Şûra ise, danışma yapılan iş anlamına gelir.[379]

42. sûrenin adı Şûra'dır. Kur'an-ı Kerim'de şûra kö­kenli kelimelerin yeraldığı üç âyet bulunmaktadır.[380]

 

1. Şûra Emri:

 

İlk âyette Yüce Allah, Hz. Peygamber'in idari ve diğer işlerde ashabına danışmasını emretmiştir:

"Allah'ın rah­metinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. İş konusunda onlara danış. Fakat karar ver­din mi Allah'a güven. Doğrusu Allah güvenenleri sever."[381]

Bu âyette, şûra ile ilgili dört unsurun bulunduğunu görü­yoruz:

1) İş,

2) "Onlar" (hum zamiri),

3) "Danış" kelimesi,

4) Karar sonrası.

Ayette geçen "iş" kelimesi, her türlü işi içerirse de, öncelikle "kamu-devlet işi" olduğu yorumu kuvvet kazanıyor. "Onlar" kelimesi, yönetilenler anlamını içerdiği kadar, danışma görevi yapan kişiler veya örgüt anlamını da içerir. "Danış" kelimesinin muhatabı, öncelik­le Hz. Peygamber'dir. Bu emir, Hz. Peygamber'in buna muhtaç olmasından ziyade, ümmetini buna alıştırması hikmetine bağlanmıştır. Hz. Peygamber bu emir gereğin­ce, Bedir savaşına çıkarken ve bu savaşın konaklama ye­rini seçerken ashabının görüşlerini almıştır. Daha pekçok olayda Rasulullah'ın ashabına danıştığını biliyoruz. Karar sonrasında ise, şûra gereğince varılan sonucun uygulan­ması gerektiği ortaya çıkıyor.[382]

 

2. Şûra'nın Niteliği Ve Sonuçları:

 

Kur'an-ı Kerim şûraya, onu imana bağlayacak derece­de önem vermiş ve danışmayı mü'minlerin özelliklerinden biri olarak belirtmiştir:

"Size verilen herhangi birşey, sa­dece dünya hayatının bir geçimliğidir. Allah katında olan; inanıp rablerine güvenen, büyük günahlardan ve hayasız­lıklardan sakınan, öfkelendiklerinde bile bağışlayanlar, rablerinin çağrısına cevap verenler ve namaz kılanlar için daha iyi ve daha süreklidir. Onların işleri, birbirlerine danışarak yürür. Kendilerine verdiğimiz nzıktan da sarfederler. Bir haksızlığa uğradıklarında, üstün gelmek için, birbirleriyle yardımlaşırlar."[383]

Bu âyette de, 1) mü'minlerin işleri, 2) danışma ile yü­rür kelimeleri anahtar niteliğindedir. Bir önceki âyette geçtiği üzere buradaki "iş" de, öncelikle "kamu-devlet işi" olarak anlaşılır. "Danışma" konusu sadece belirtilmiş, alanı, yöntemi, bağlayıcılığı, örgütlenme gibi konular mü'minlerin değerlendirmesine bırakılmıştır. Bu gibi konular, ümmetin bilginleri tarafından en uygun biçimde çözüme kavuşturulup uygulamaya konulacaktır.

"Şûra" emri, hem siyasi iktidarı elinde tutanların dikta ve istibdata sapmalarını önleyici, hem de mü'minlerin doğru bildiklerini söylemelerini özendirici niteliktedir. Şûra ilkesinin uygulanması, aynca siyasi sistemin işleyişinde muhalefetin de söz hakkının bulunduğunu, görüş­lerini açıklamakta hiçbir engellemeyle karşılaşamayacağını ortaya koyar. Şûra kararın uygulanmasında çoğunlu­ğun görüşünün benimsenmesi zorunlu değildir. Bu açı­dan, çoğunlukçu (cumhuriyetçi) yöntemle çelişen bir du­rum ortaya çıkabilir. Ama tarihi uygulama, çoğunluğun görüşlerinin daha çok dikkate alınması biçiminde gerçek­leşmiştir.[384]

 

3. Aile İçinde Şûra:

 

Kur'an-ı Kerim'deki şûra ile ilgili üçüncü âyet, ana-babanın sütten kesmek istedikleri çocuk hakkında danışa­rak karar vermeleriyle ilgili çok özel aile içi bir konuyu ele alır.[385]

Şûra konusunu ele alan başka bazı âyetlerin bulundu­ğu da öne sürülmüştür. Bunlar, eşlerin güzelce danışarak anlaşması,[386] iyiliği emredip kötülükten alıkoyma,[387] ilk insa­nın yaratılışı sırasında Allah'ın meleklerle görüşlerine başvuruyor gibi konuşması[388] ve Hz. Süleyman'ın Belkıs'ın tahtını getirmek konusunda ordularına ve cemaatına danışması[389] konularını ele alan âyetlerdir.[390]

 

EMR Bİ'L-MA'RUF, NEHY ANİ'L-MÜNKER:

 

Emr bi'1-ma'ruf, nehy ani'l-münker kavramları, Kur'an'ın önemli kavramlanndandır. Vurgu, öncelikle ma'ruf ve münker kavramlarında olduğu için, önce onları inceleyelim. Sonra da birleşik biçimlerini ele alalım.[391]

 

1. Ma'ruf Ve Münker Kavramları:

 

Kur'an'da iyi kavramını karşılamak üzere sâlih, hasene, tayyib, hayır, birr, ma'ruf, ihsan sözcükleri kullanılır. Bu sözcükler arasında ince anlam farkları olduğu düşü­nülebilir. Nitekim bir âyette, hem hayır, hem de ma'ruf sözcüğünün kullanıldığını görüyoruz (Ali İmran, 3/104). Bu kullanım, hayır ile ma'rufun farklı iyileri anlatmak için gerçekleşmiş olmalarıdır. İhsan ile ma'ruf da aynı âyette birbirine çok yakın anlamda kulanıhr (Bakara. 2/178,229).

Ma'ruf, bilmek, aşina olmak, tanımak, ve düşünerek veya eserini inceleyerek kavramak anlamlarına gelen a-r-f (arafe) kökünden türemiştir. Aynı kökten örf, irfan ve ma'rifet kelimeleri de vardır. İrfan, ilim sözcüğünden daha özeldir. İrfanın zıddı inkâr (irfan x inkâr) ilmin, zıddı ise cehildir (ilim x cehil).[392]

Münker bilmemek, belirsizlik ve tanımamak anlamla­rındaki n-k-r (nekira) kökünden türemiştir. İnkâr, münkir ve nukr sözcükleri de bu köktendir. Nitekim bir âyette, ci­nayet için "nukr" (çirkin/kötü) sıfatı kullanılmıştır (Kehf, 18/75).

Ma'ruf ile münker birbirinin zıddıdır:

Ma'ruf (urf) x Münker (nukr)

Nitekim Râgıb el-Isfahânî şu güzel tanımı verir: Ma'ruf güzelliği akıl veya din yoluyla bilinen eylemdir. Münker ise, bu iki kaynağın kabul etmediğidir.[393]

Kur'anda kötü kavramını karşılamak üzere kullanılan öteki sözcükler, fesad, seyyie, habis ve şer sözcükleridir.

Ma'ruf ile münker sözcükleri yalnız başlarına kullanıl­dığı gibi, ikisinin birlikte kullanıldığı yerler de vardır. Birlikte kullanıldıkları durumlar, özellikle iyiliği emretme, kötülüğü engelleme emirlerinin veya örnek olaylarının açıklandığı âyetlerdir.

Ma'ruf sözcüğü, münker sözcüğünden daha fazla sayı­da kullanılır. Ma'ruf sözcüğünün kullanıldığı ayetlerdeki tikel ma'ruf örnekleri, bir takım söz, eylem, tutum ve dav­ranışları anlatır. Bu örnekler, aile ve akrabalık ilişkileri, vasiyet, kavil (söz), kısas ve isyan konularını ele alır.

Ailenin kurulması ve sürdürülmesi ma'ruf biçimde olur: Babalar, anaların yiyecek ve giyeceğini ma'ruf (uy­gun) şekilde karşılar.[394] Sütanneye ücreti ma'ruf (örfe uy­gun) biçimde ödenir.[395] Mü'min cariyelerle evlenince mehirleri ma'ruf (örfe uygun) şekilde verilir.[396] Oğlunu şirk koşmaya zorlayan ana-babaya itaat edilmez, ama dünya işlerinde onlarla ma'ruf (güzel) bir biçimde geçinilir.[397] Boşanmış kadın çocuğu doğunca onu emzirebilir, eşler ara­larında ma'ruf (uygun) bir şekilde anlaşır.[398] Koca karısıyla ma'ruf biçimde (güzellikle) geçinir.[399] Kadınların hakları ma'rufa (örfe) uygun biçimde görevlerine denktir.[400]

Evliliğin sona erdirilmesi ma'ruf biçimde olur: Boşan­ma iki defadır: Ya ma'rufla (iyilikle) tutma ya da iyilik yaparak bırakmadır.[401] Kadınlar boşandıktan sonra müddet­leri sona ererken ya ma'rufla (güzellikle) tutulur, ya da ma'rufla (güzellikle) bırakılır, haklarına tecavüz için zarar­lı olacak biçimde tutulmazlar.[402] İddetini bitiren boşanmış kadınlar, (ma'rufla güzellikle, usulüne uygun biçimde) anlaşmışlarsa, yeni kocalarıyla evlenmeleri engellenemez.[403] Kocaları ölmüş ve dört ay on günlük iddeti bitirmiş kadın­ların, kendi haklarında ma'ruf (uygun) şekilde yaptıkla­rından dolayı kocalarına sorumluluk yoktur.[404] El sürme­den ve mehirleri biçilmeden boşanan kadınlara -zengin kendi çapına, fakir kendi çapına göre- ma'ruf (uygun) bir şekilde onlara bir ödeme (mut'a) yapar.[405] Ölünce geride karıları kalacak olan kocalar, evlerinden çıkarılmayacak karılarına, bir yıllık geçimini sağlayacak bir miktarı vasi­yet eder, ama karılar kendileri evden çıkarlarsa kendileri­nin ma'ruf (meşru) olarak yaptıklarından dolayı kocaları­na sorumluluk yoktur.[406] Boşanan kadınlara, haksızlıktan sakınanlara bir borç olmak üzere ma'ruf (uygun) bir su­rette mut'a (faydalandırma) vardır.[407] Kadınların iddet süreleri biteceği sırada, ya ma'ruf (uygun) şekilde ahkonur ya da ma'ruf (uygun) şekilde ayrılınır.[408]

Bütün bu âyetlerdeki ma'ruf, "usulüne uygun, doğru tarzda, güzellikle, meşru" anlamlarına kullanılmıştır.

Yetimlere davranış, ma'ruf olur: Sefihlere malları veril­mez, velileri onları kendi geliriyle rızıklandırıp giydirir. Ma'ruf (güzel) söz söyler.[409] Yetim malını yöneten veliler­den zengin olanlar iffetli olmaya çalışır, yoksul olanlar ise, ma'ruf (uygun) şekilde yiyebilir.[410]

Akrabaya vasiyetin zorunlu olduğu ilk dönemde, ölü­mü yaklaşan kişi, ana-babasına ve akrabasına, ma'ruf (uygun) bir tarzda vasiyet ederdi.[411] Dostlara vasiyet ma'ruf (uygun) biçimde olur.[412]

Söz (kavil), ma'ruf olmalıdır: Sefihlere velileri ma'ruf (güzel) söz söyler.[413] Miras taksiminde bulunan yakınlar, yetimler ve düşkünlere de verlir, onlara ma'ruf (güzel) söz söylenir.[414] Boşanmış kadınlara ma'ruf (meşru) sözle evli­lik teklifi yapılabilir, gizlice sözleşilmez.[415] Ma'ruf (güzel) bir söz ve bağışlama, peşinden eza (başakakma) gelen bir sadakadan daha iyidir.[416] Peygamber hanımları edalı ko­nuşmaz, daima ma'ruf (ciddi ve ağırbaşlı) söz söyler.[417] Sa­vaşa çağrılınca münafıklara itaat etmek ve ma'ruf (uy­gun) olanı söylemek yaraşır.[418] Sadaka vermeyi yahut ma'ruf (iyilik) yapmayı ve insanların arasını düzeltmeyi gözeten kimseler müstesna, gizli toplantıların çoğunda hayır yoktur.[419]

Cinayet sonrasında öldüren, ölenin kardeşi tarafından bağışlanmışsa, kendisine ma'rufa (örfe) uymak ve bağışlayana güzellikle diyet ödemek gerekir.[420]

İnanmış kadınlar, ma'ruf (uygun) olanı işlemekte Hz. Peygamber'e isyan etmemek (karşı gelmemek) şartıyla bey'at etmiştir.[421]

Bütün bu en çok ortaya çıkabileceği durumları belirten ve içeriği insanlarca doldurulacak tikel ma'ruf örneklerinden, tümel bir ma'ruf kavramına ulaşılabilir. Buna göre maruf, özel yararı veya kamu yararını sağlayıcı dinin ve aklın gereklerine uygun iş, eylem, tutum ve davranışlar­dır. Her türlü eylem ve tutum, kendi özel ve nazik şartlan çerçevesinde değerlendirilip en uygun ve güzel biçimde gerçekleştirilecektir. Kısacası ma'ruf; doğru, güzel, uygun, yararlı ve iyi niteliklerine sahip eylem ve durumlar için kullanılırken, bunun zıddı olan münker ise eğri, zararlı, yanlış, kötü, yakışıksız ve iğrenç eylem ve durumlan gös­terir.

Yalın yada ma'rufla ikili olarak yirmi kadar yerde kul­lanılan münker sözcüğü, daha önce de belirttiğimiz gibi, ma'ruf sözcüğünün zıddıdır. Bununla birlikte, münker sözcüğünün yer aldığı ayetleri de yakından incelemekte büyük yarar vardır.

Putperestlere âyetler apaçık olarak okununca, inkâr edenlerin yüzlerinden münker (inkârları) hemen anlaşı­lır.[422] Elçiler Hz. Lût’un ailesine gelince, onlara:

"Siz mün­ker (tanınmayan) kimselersiniz" dedi.[423]

Hz. Lût, milletine şöyle demişti:

"(..) Toplantılarınızda münker (fena) şeyler yapmıyor musunuz?[424] Zıhar yapanların söyledikleri mün­ker (kötü, çirkin, çirkef, yakışıksız) ve asılsız bir sözdür.[425] Hz. İbrahim, kendisine gelen konukların "tanınma­mış/bilmediği bir topluluk" (kavımın munkerûn) olduğu­nu içinden geçirmişti."[426]

Görüldüğü gibi bu âyetlerde, münker, sözlük anlamına uygun biçimde "tanınmayan, yabancı, akla aykırı, kötü, yakışıksız" anlamlarında kullanılmıştır. Nitekim Ragıb el-Isfahânî de şu tanımı verir: "Sağlıklı akılların kötülüğüne karar verdiği veya çirkinliği ya da kötülüğü konusunda akılların duraksadığı, çirkinliğine dinin karar verdiği ey­lemdir."[427]

Münker kavramını daraltıcı yorumlar da vardır. Bu yo­rumlardan birine göre, münker, şirk ve peygamberi yalanlama anlamındadır.[428] Başka bir görüşe göre ise, münker; zina, cinayet ve hırsızlıktan oluşan sosyal bir suçtur. Münker ile fahşâ birlikte kullanıldığında ise fahşâ sözcü­ğü zina anlamındadır. Fahşâ sözcüğü, bu durumda, kötü­lüğü iki katıyla anlatır.[429]

 

2. Emr Bi'1-Ma'ruf Ve Nehy Ani'l-Münker Kavram­ları:

 

Bu iki kavram, "iyiliği emretme/öğüt verme/yayma, kötülüğü yasaklama/azaltma, kötülükten alıkoyma, fenalığı menetme" biçiminde karşılanır.[430]

 

a. İyiliği Emretme, Kötülüğü Engelleme Göre­vi:

 

"Siz insanlar için ortaya çıkarılan, ma'rufu (doğruluğu) emreden, münkeri (eğri ve yanlış olanı) engelleyen (fenalıktan alıkoyan), Al­lah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz. Kitap ehli inanmış ol­salardı, kendileri için daha hayırlı olurdu. İçlerinde ina­nanlar olmakla beraber, pekçoğu yoldan çıkmıştır."[431]

İslam ümmeti, imanını koruduğu ve bu görevi yaptığı sürece bu şekilde devam edecektir.

Allah'ın, ipine sarılma, bölünmeden sakındırılma emri­nin ardından, Allah'ın mü'minleri ateş çukurunun kenarından kurtarıp kardeş yapması nimeti hatırlatıldıktan sonra, şu emir vardır:

"Sizden, iyiye (hayıra) çağıran, ma'rufu (doğruluğu) emreden ve münkeri engelleyen (fe­nalıktan meneden) bir ümmet (topluluk, cemaat) olsun. İşte başarıya/kurtuluşa erişenler yalnız onlardır."[432]

Bundan sonra, müslümanların, belgeler gelişinin ardın­dan ayrılan ve bölünenler gibi olması yasaklanır.

[433]

"Sen, af (fıtrat ve kolaylık) yolunu tut. bağışla, urfu (uygun olanı) emret,  bilgisizlere aldırış etme"  (A'raf, 7/199) emrini alan Hz. Peygamberin bir özelliği de, iyiliği emredip kötülükten alkoymasıdır:

"(..) Azabıma dilediğim kimseyi uğratırım. Rahmetim her şeyi kaplamıştır. Bunu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, zekat verenlere, âyetlerimize inanıp yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları, okuma yazması (vahiy geleneği) olmayan pey­gambere (rasul-nebiye) uyanlara yazacağım. O peygam­ber, onlara ma'rufu (uygun olanı) emreder, münkerden (fenalıktan) alıkoyar, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılar, onların ağır yüklerini indirir, zor tekliflerini hafifletir. Bu peygambere inanan, saygı gösteren, yardım eden ve onunla gönderilen nura inanan kimseler yok mu, işte onlar kurtuluşa (mutluluğa) erenlerdir."[434]

Hz. Lokman, oğluna şu öğüdü vermiştir:

"Ey oğulcu­ğum! Namazı kıl, marufu (doğru) olanı emret, münkeri (fenalığı) önle, başına gelene sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir."[435]

Ehli kitap içinde bile, iyiliği emretme, kötülükten alı­koyma görevini yapanlar vardır:

"Kitap ehlinin hepsi bir değildir. Onlar içinde geceleri secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okuyup duranlar vardır. Bunlar Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, ma'rufu (iyiliği) emrederler, mün­kerden (kötülükten) menederler, iyiliklere koşarlar. İşte onlar iyilerdendir. Ne iyilik yaparlarsa, karşılığını bula­caklardır. Allah sakınanları bilir."[436]

"Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirleri­nin velileridir. Ma'rufu (iyiyi) emrederler, münkerden (kötülükten) alıkoyarlar. Namaz kılarlar, zekât verirler. Al­lah'a ve peygamberine itaat ederler. İşte Allah, bunlara, rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, bilgedir."[437]

Allah'ın, cennet karşılığında mallarını ve canlarını sa­tın aldığı mü'minler için, peygambere şu emir verilmiştir: "Allah'a tevbe eden, kullukta bulunan, onu öven, onun uğrunda gezen, rükû ve secde eden, maruf (uygun) olanı buyurup, münkeri (fenalığı) yasak eden ve Allah'ın yasala­rını koruyan müminlere de müjdele."[438]

Allah'ın iktidar ve dünyevi nimet verdiği yeni nesiller, iyiyi emretmeli, kötülükten alıkoymalıdır:

"Onları biz yeryüzüne yerleştirirsek, namaz kılarlar, zekât verirler, ma'ruf (uygun) olanı emrederler, münkeri (fenalığı) yasak ederler. İşlerin sonucu Allah'a aittir."[439]

Mü'minler, iyilik (birr) ve fenalıktan sakınma (takva) konusunda yardımlaşmakla yükümlü tutulurken, günah işlemek ve aşın gitmek konusunda ise yardımlaşmadan kaçırmakla yükümlü tutulmuştur.[440]

Asr sûresinde, iman eden, iyi iş yapan, hakkı ve sabrı birbirine tavsiye edenler dışında, insanların hüsranda olduğu belirtilir.[441]

Ayrıca, mü'minlerin kendilerini ve yakınlarını ateşten korumaları istenir.[442]

 

b. İyiliği Emretme, Kötülüğü Engelleme Göre­vini Yapanların Ödülü, İhmal Edenlerin Sonu:

 

Allah; münkeri yasaklar:

"Şüphesiz Allah adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder. Hayasızlığı (fahşâ'yı), münker'i (fenalığı) ve haddi aşmayı (bagy'i) ya­sak eder. Tutasıınz diye size öğüt verir."[443]

Bu âyet, cuma hutbelerinin bitiminde, sürekli okunan bir âyettir.

[444]

"Ey mü'minler! Şeytanın izinden gitmeyin. Kim şeytanın ardına takılırsa, bilsin ki o hayasızlığı (fahşâ) ve münkeri (fenalığı) emre­der. Allah'ın size lütuf ve merhameti olmasaydı, hiçbiriniz ebediyen temize çıkamazdı. Fakat Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, işitir ve bilir."[445]

"İki yüzlü erkek ve kadınlar da birbirindendir (aynı türdendir). Münkeri (kötülüğü) emrederler, ma'rufa (iyili­ğe) engel olurlar. Elleri de sıkıdır. Allah'ı unuttular. Bu yüzden Allah da onları unuttu. Doğrusu iki yüzlüler fâsıktırlar."[446]

Kötülüğü engelleme görevinin ihmal edilmesi, Allah'ın öfkesini çeker, lanete sebep olur:

"İsrailoğullarından kâfir olanlar, Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle lanetlenmişlerdi. Bu, başkaldırmaları ve aşırı gitmelerin­den dolayıydı. Birbirlerinin yaptıkları münker'e (fenalıkla­ra) engel olmuyorlardı. Yapmakta oldukları ne kötü idi."[447]

İsrailoğullarının oturduğu deniz kıyısındaki kasaba halkı avlanma yasağı olan günde balık tutarlar, içlerinden bir bölümü ise onları uyarırdı:

"Onlara, deniz kıyısındaki kasabanın durumunu sor. Cumartesi (sebt) yasaklarını çiğniyorlardı. Cumartesileri balıklar sürüyle geliyor, başka günler gelmiyorlardı. Biz onları, yoldan çıkmaları sebebiyle deniyorduk. Aralarından bir topluluk "Allah'ın yokedeceği veya şiddetli azaba uğratacağı bir millete niçin öğüt veriyorsunuz?" dediler. Öğüt verenler, "Rabbinize hiç değilse bir özür beyan edebilmemiz içindir. Belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar." dediler. Kendilerine yapılan öğütleri unutunca, biz kötülükten menedenleri kurtardık. Zalimleri, Allah'a karşı gelmelerinden ötürü şiddetli azaba uğrattık"[448]

Bu âyet, kasabadaki halkın üç tutumu benimsediğini belirtir:

1) Allah'a karşı gelen zalim grubun tutumu; şid­detli azaba uğradılar.

2) Yapılan kötülüğe edilgen bir tu­tum takınan grup; bunlar sebt gününün ihlaline bizzat katılmıyordu, ama bu kötülüğe engel de olmuyordu.

3) Kötülüğü yapanları uyaran grubun tutumu; azaptan kur­tuldular.

Özellikle topluma önderlik edenler, kötülüklere bulaşıp toplumu iyice yozlaştırmamalıdır; tarihte bunun örnekleri olmuştur:

"Onlardan (kitap ehlinden) pekçoğunun günaha, hak­sızlığa ve haram (suht) yemeğe koşuştuklarını görürsün. Yaptıkları ne kötüdür. Rabbe kul olanlar (bilgin yöneticileri) ve bilginlerin (rabbâniyyûn ve ahbâr) onlara günah soz söylemeyi (iftirayı) yasak etmeleri gerekmez miydi? sapmakta oldukları ne kötüdür."[449]

"Sizden önceki nesillerin ileri gelenleri, yeryüzünde bozgunculuğa (fesada/yozlaşmaya) engel olmalı değil miydiler? Onlardan kurtardıklarımız pek azdır. Kendilerine verilen nimete karşı haksızlık edenler ise suçlu oldular. Kasabaların halkı ıslah olmuşken, haksız yere (sırf çarpık inançları yüzünden) onları yok etmez."[450]

Bütün bu âyetlerden, münkerin işlenmesine seyirci kalınmaması gerektiği anlaşılır. Çünkü münkerin işlen­mesine karşı çıkmamak, yalnızca onu işleyenleri ve bu münkerin işlenmesinden zarar görenleri etkilemez, işlenmesine engel olmayanlara da, kısacası bütün topluma uzanır.

Kur'an'ın temel gayesi, yeryüzünde ahlâki bir toplum oluşturarak, bu toplum vasıtasiyle insanlığın temel değerlerini (insan haklarını) korumaktır. İyiliği ayakta tutmak ve başkalarına -zorlama olmaksızın- tavsiye etmek, kötü­lüğü (insan hakları ihlallerini) gerekirse güç kullanarak or­tadan kaldırmak, bütün müslûmanlann, örgütlü güç ola­rak da devletin sorumluluğundadır.[451]

 

ADL/ADALET:

 

Ahlâk ve özellikle hukukun en temel kavramı adalettir. Adalet hukukun amacıdır. Adaletin en genel tanımı, hak­lıya hakkım, suçluya cezasını vermek biçiminde yapılabi­lir.

A-d-1 (adele) kökünden gelen adi (adalet) ve muadelet sözcükleri, eşitlik ve denklik anlamını içkindir. Adi ve idi, birbirine yakın sözcüklerdir. Ancak adi, düşünceyle kavrananlarda kullanılır, hükümler gibi; idl ise, duyularla kavrananlarda kullanılır; ölçülen, tartılan ve sayılan nes­neler gibi. Adalet, eşitçe paylaştırma demektir.[452]

Adl sözcüğü, hepsi de denge ve denkleştirme kavram­larıyla yakından ilgili olarak, dört anlamda kullanılır:

Adalet, fîdye, benzerlik/denklik ve karakter bütünlüğü,  inceleyelim.[453]

 

1. Adalet/Kist:

 

Adalet kavramını anlatmak üzere Kur'an'da iki sözcük kullanılır: Adl ve kist. Nitekim iki âyette, kist ve adl sözcükleri, dönüşümlü olarak kullanılmıştır.[454] Yer yer hak sözcüğü de adalet anlamındadır. Daha çok denge kavra­mını anlatmak için ise mizan sözcüğü kullanılır. Bu an­lamda adaletin zıddı, cevr ve zulümdür (adalet x cevr, zu­lüm).[455]

 

a. Adalet Emri:

 

Kur'an, adil olmayı ve adaleti uygulamayı emretmiştir:

"Doğrusu Allah adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bak­mayı emreder. Hayasızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı yasaklar. Tutasınız diye size öğüt verir."[456]

Her Cuma namazında hutbelerin bitminde okunan bu âyetteki adl sözcüğü, karşılık vermede eşitlik olarak yorumlanmıştır. Buna göre, iyiliğe iyilikle, kötülüğe kötü­lükle karşılık verilir. İhsan ise, iyiliğe daha fazlasıyla, kö­tülüğe daha azıyla karşılık vermektir.[457]

Ayrıca, bu âyetteki adl sözcüğü, kelime-i tevhid olarak da yorumlanır.[458]

Âyette yer alan "yakınlar" (zi’l-kurbâ) sözcüğü, kişinin kan veya evlilik bağıyla bağlı bulunduğu yakınları anlamı­na gelir. Ancak, ahlâki yönde kapsamlı bir teşvik belirten bu âyetin anlam örgüsü içinde geçtiği için, kişinin bütün yakınlarını, ait olduğu "cemaatin bütün bireyleri"ni işa­ret etmektedir.[459]

"De ki: Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yü­zünüzü ona doğrultun. Dinde samimi olarak ona yalvarın. Sizi yarattığı gibi, yine ona döneceksiniz."[460]

[461] Bir önceki âyette "fahşâ" (utanç verici iş) sözcüğü geçer. Bu bakımdan, "kist" sözcüğü buna aykırı bir işi anlatmak üzere kullanılır. Öyleyse, buradaki "kıst'ın "doğru olan" biçiminde karşılanması daha uygun görünüyor. "Her sec­de yerinde yüzünüzü ona doğrultun" cümlesi, "her türlü ibadet eyleminde, bütün varlığınızı ortaya koyun" biçimin­de daha uygun bir şekilde karşılanabilir.[462]

Hz. Davud'un adaleti, "davacılar temsili"yle, şöylece anlatılır:

"Sana davacıların haberi geldi mi? Mabedin duvarına tırmanıp Davud'un yanına girmişlerdi de onlardan ürk;müştü. Şöyle demişlerdi: Korkma. Birbirinin hakkına te­cavüz etmiş iki davacıyız. Aramızda adaletli (hakça) hük­met. Ondan ayrılma. Bizi doğru yola çıkar."[463]

Âyetin de­vamında davacıların olayı sunuşu ve Hz. Davud'un karar verişi anlatılır. Sonra da Hz. Davud'a, şöyle seslenilir:

"Ey Davud! Seni şüphesiz yeryüzünde hükümran kıldık. Öy­leyse insanlar arasında adaletli hüküm ver. Hevese uyma, yoksa seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu, Allah'ın yolundan sapanlara hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır."[464]

Ehli kitabın çekemezlik yüzünden bölündükleri dile getirildikten sonra, hevese uyulmaması, adaletli hüküm verilmesi belirtilir:

"Bundan ötürü sen birliğe çağır ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve şöyle söyle: Allah'ın indirdiği kitaba inandım. Aranızda adaletli (hakka uygun) hüküm vermekle emrolundum. Allah bizim de rabbimiz, sizin de rabbiniz. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz kendinizedir. Bizimle sizin aranızda tartışıla­cak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş onadır."[465]

 

b. Adaleti Yayma Ve Engelleme:

 

"Dilsiz ile adaletli meseli", adaleti yayma ve engelleme durumlarını ele alır:

"Allah, iki adamı misal veriyor: Biri hiçbir şeye gücü yetmeyen bir dilsiz -ki efendisine yüktür, nereye gönderir­se (herhangi bir işe koşsa) bir hayır çıkmaz-. Bu, doğru yolda olan adaleti emreden kimse ile bir olabilir mi?"[466]

[467]

Adaleti emredenleri öldürenler, acıklı bir sonla karşıla­şacaktır.

"Allah'ın âyetlerini inkâr (küfr) edenlere, haksız yere peygamberleri öldürenlere ve insanlar içinden adaleti emredenleri öldürenlere, elem verici bir azabı müjdele. On­lar, dünya ve ahirette işleri boşa çıkacak olanlardır. Onların hiç yardımcıları yoktur."[468]

"Yarattıklarımızdan bir topluluk, hakkı (doğru yolu) gösterir ve ona göre (adaletli) hükmeder."[469]

Bu âyette, ge­nel bir atıf yapılır. Böylece ana yargı, bütün çağları ve bü­tün toplumları, yani Allah'ın mesajlarını yürekten kabul edip, Allah'ın mutlak hakikat olduğu inancı içinde, bu mesajların ışığı altında yaşamaya çalışan herkesi kucak­layacak kadar geniş tutulmuştur.[470]

"Musa'nın milletinden, hakkı gösteren (yehdûne bil hakkı) ve ona göre (adaletli) hüküm veren (ve bihi ya'dilûn) bir topluluk vardı."[471]

İsrail oğullarının dikbaşlı ve fesat peşinde koşan günahkârları yanında, dürüst olanlan da bulunuyordu. Bu âyet, yukandaki genel gön­dermenin, somut-tarihi örneğini gözler önüne seriyor.[472]

 

c. Adaletin Görünüşleri:

 

Adalet, hayatın her alanında yansıma bulabilir. Kur'an, günlük hayatta adaletin en gerekli olduğu alan­lardan örnekler verir.[473]

 

A) Sözde/Konuşmada Adalet:

 

Allah'ın sözü, dosdoğru ve adaletlidir:

"Allah size kitabı açık açık indirmişken, Allah'tan başka bir hakem mi iste­yeyim? Kendilerine kitap verdiklerimiz, onun gerçekten rableri katından indirilmiş olduğunu bilirler. Öyleyse sen şüpheye düşenlerden olma. Rabbinin sözü (vaadi) dosdoğ­ru olarak (sıdkan ve adlen: doğruluk ve adaletle) tamam­landı. Onun sözlerini değiştirecek yoktur. O, işitir ve bi­lir."[474]

"Yetim malına, erginlik çağma erişene kadar en iyi yol­la yaklaşın. Ölçüyü ve tartıyı doğru (bi’l-kıst) yapın. Biz ki­şiye ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz. Konuştuğu­nuzda (bir görüş açıkladığınızda), -akraba (yakınlar) bile olsa- sözünüzde âdil olun. Allah'ın ahdini yerine getirin. Allah size bunları, öğüt almanız için buyurmaktadır. Bu dosdoğru yoluma uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşüre­cek yollara uymayın. Allah size, bunları sakınasınız diye buyurmaktadır."[475]

 

B) Hükümde/Yargılamada Adalet (Mahkeme Adaleti):

 

[476]

 

1- Doğru Karar (Adaletli Hüküm):

 

Mahkemede doğru /adaletli kararı, delilleri inceleyen yargıç verecektir:

"Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim et­menizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletli hüküm vermenizi emreder. Allah, size ne güzel öğüt veri­yor. Şüphesiz Allah, işitir ve görür."[477]

Burada hükmetme, hem hukuki anlamda, hem de başka insanlann tutum ve davranışlarını yargılama ve değerlendirme anlamında dü­şünülmelidir.

Hz. Peygamber'in adaletli hüküm vermesi istenir:

"(..) Eğer sana gelirlerse, aralarında hükmet, yahut onlardan yüz çevir. Yüz çevirirsen sana bir zarar veremezler. Eğer hüküm verirsen, aralarında adaletli hüküm ver. Allah, adil olanlan sever."[478]

Muhammed Esed, bu âyetteki hükmün, hukukî değil, itikadı konular için geçerli olduğunu belirtir. Ona göre, Kur'an'daki her tarihî atfın, aynı zamanda genel bir muh­tevaya sahip olduğu şeklindeki Kur'an prensibi ışığında bakıldığında, bu âyette işaret edilen "karar" (hüküm), Kur'an'ın açıkça teyid veya reddettiği inançların dışındakilerin doğru olup olmadığına karar vermeyle ilgilidir.[479]

Çatışan mü'minler arasındaki arabuluculuk da, âdil ölçülerde yapılmalıdır:

"Eğer mü'minlerden iki topluluk, birbirleriyle savaşır­larsa (çatışırsa), aralarını düzeltin. Eğer biri ötekinin üzerine saldırırsa, saldıranlarla Allah'ın buyruğuna dönmele­rine kadar savaşın. Eğer dönerlerse aralarını hakça bu­lun, âdil/eşit davranın. Şüphesiz Allah, âdil davranarları sever."[480]

 

2- Doğru Tanıklık:

 

"Ey ina­nanlar! Kendiniz, ana-babanız ve yakınlarınız aleyhlerine de olsa, Allah için şahit olarak adaleti gözetin. (Şahitlik yaptığınız) ister zengin ister yoksul olsun, Allah onlara daha yakındır. Adaletinizde heveslere uymayın. Eğer eğril­tirseniz (çarpıtırsanız) veya yüz çevirirseniz, bilin ki Allah, işlediklerinizden şüphesiz haberdardır."[481]

Bir topluluğa duyulan öfke, doğru tanıklık için engel oluşturmaz:

"Ey inananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahitler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun. Bu, Allah'a karşı sorumluluğu yerine getirmeye daha yakındır. Allah'tan sakının Doğrusu Allah, işlediklerinizden haberdardır. Allah inananlara ve yararlı işler yapanlara mağfiret ve büyük ecir vadetmıştır."[482]

Boşama hükümlerini belirten âyetlerden biri, boşama işlemi için de iki âdil şahit tutulmasını emreder:

"Kadınla­rın iddet süreleri biteceğinde, onları ya uygun şekilde alı­koyun, ya da uygun bir şekilde onlardan ayrılın. İçinizden de iki âdil şahit tutun. Şahitliği Allah için yapın. İşte bu, Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseye verilen öğüttür. Allah kendisine karşı sorumluluğunu yerine getiren kim­seye, kurtuluş yolu sağlar. Ona beklemediği yerden rızık verir. Allah'a güvenen kimseye, o yeter. Allah, buyruğunu yerine getirendir. Allah, her şey için bir ölçü var etmiş­tir."[483]

 

C) Aile İçinde Adalet:

 

Birden çok kadınla evlilik durumunda, zor da olsa, adaletli olma çabasına girilmelidir:

"Yetimlere mallarını verin. Temizi murdara değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Çünkü bu büyük bir suçtur. Eğer, velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız, onlarla değil, hoşunuza giden başka ka­dınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz. Şayet ara­larında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız, bir tane almalısınız veya sahip olduğunuzla (cariyelerinizle) yetinmelisiniz. Doğru yoldan sapmamanız için en uygunu budur"[484]

"Adil davranmaya ne kadar uğraşırsanız uğraşın, eşlerinize adaletli davranamazsınız. Bari bir tarafa tamamen meyletmeyin ki diğerini askıdaymış gibi bırakmış olmayasınız. İşleri düzeltir ve haksızlıktan sakınırsanız, bilin ki Allah bağışlayıcı ve merhametlidir."[485]

Adl sözcüğü, böyle­ce, "kayırma, tarafgirlik ve iltimas" (meyi) ile karşılaştır­malı biçimde kullanılıyor.

Bu âyette belirtilen eşit davranış, kişinin eşlerine karşı yalnızca zahiri davranışları ve onlarla pratik ilişkisiyle ilgilidir. Sevgi duygusu insanın kontrolü dışında olduğu için, bu yönden bir eşitlik istenmez. Ama buna rağmen, öteki eş veya eşler de, kocası hem var hem yokmuşçasına askıda bırakılamazlar. Böylece Kur'an, çok kanlı evlilikle­re, manevî-ahlâkî bir sınırlama da getirmiş olmaktadır.

"Kadınlar hakkında senden fetva isterler. De ki: 'Onlar hakkındaki fetvayı size Allah veriyor: Bu fetva, kendilerine yazılan (belirlenen) şeyi vermediğiniz ve kendileriyle evlen­meyi arzuladığınız sorumluluğunuz altındaki yetim kadın­lara (kızlara) ve bir de zavallı çocuklara ve yetimlere doğ­rulukla bakmanız hususunda kitapta size okunandır.' Ne iyilik yaparsanız, hiç şüphesiz Allah onu bilir."[486]

Bu âyette atıfta bulunulan hükümler. Nisa süresinin ilk bölümlerinde ele alınmış olduğundan, onlara yeniden atıfta bulunulmuş, hem üzerinde durulan sorunların önemini, hem de insanların psikolojik olarak daha zayıf karşı-cinslerine ve korumasız küçüklere karşı taşıdıkları so­rumluluğu vurgulamayı amaçlamaktadır. Kur'an'da hâkim olan sistematiğe göre, bütünüyle manevî veya ahlâkî sorunlarla ilgilenen pasajları (ayetler öbeğini), genellikle -bu örnekte olduğu gibi- sosyal düzenlemelere ilişkin âyetler izler. Bununla, insanın ruhî hayatı ile sos­yal davranışı arasındaki yakın ilişkinin ortaya konulması amaçlanır.[487]

 

D) Ticari İlişkilerde Adalet:

 

Adalet isteğinin en çok ortaya çıktığı ve arandığı ilişki­lerden bir bölümü de, ticari ilişkilerdir. Kur'an, biri borçlanma, öteki ölçü-tartı olmak üzere iki tür ticari ilişkide adalet konusunda özel bir önemle durur:[488]

 

1- Borç İşlemleri:

 

Ödünç işlemini ve borçlanma yoluyla alışverişi konu alan âyet (müdâyene âyeti), bu işlemlerin yazılı olmasını emreder:

"Ey inananlar! Birbirinize belirli bir süre için borçlandığınızda onu yazınız. İçinizden bir kâtip, doğru olarak (bi'l-adl) yazsın. Kâtip onu, Allah'ın kendisine öğ­rettiği gibi yazmaktan çekinmesin. Borçlu olan da yazdır­sın. Rabbi olan Allah'tan sakınsın, ondan bir şey eksilt­mesin. Eğer borçlu aptal veya âciz, ya da yazdıramayacak durumdaysa, velisi doğru olarak (bi'l-adl) yazdırsın. Er­keklerinizden iki şahit tutun. (..) Borç, büyük veya küçük olsun, onu süresiyle beraber yazmaya üşenmeyin. Bu, Al­lah katında en doğru (aksat), şahitlik için en sağlam ve şüphelenmenizden en uzak durumdur. (..)"[489]

Bu âyete göre, ister sadece borç, ister ticarî bir mua­mele şeklinde olsun, kredi esasına dayalı her türlü işlem yazılı duruma getirilmelidir. Âyet içinde geçen, "yazdıra­mayacak durumda" olmak, bu tür anlaşmalarda kullanılan ticarî terminolojiyi tam olarak anlayamamak veya an­laşmanın kaleme alındığı dile âşinâ olmamak gibi durum­lardır.[490]

 

2- Ölçü Ve Tartı:

 

Ticarî ilişkilerde ölçü ve tartıyı doğru yapmak, Kur'an'ın on kadar âyetinde ısrarla üstünde durulan bir konudur.

"(..) Ölçüyü ve tartıyı tam/doğru (bi'1-kıst: adaletle) ya­pın. Biz kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz.(..)"[491]

İkinci cümlenin anlamı, Allah'ın insanlardan, "matematiksel" bir adaletle davranmalarını istemediği, tersine onlardan bu ideali başarma yolunda ellerinden ge­len gayreti göstermelerini beklediğidir.[492]

Ticaret ve ziraat yoluyla zenginleşen Medyen halkına gönderilen Hz. Şuayıb, onlara şöyle seslendi:

"Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Ondan başka tanrınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Doğrusu ben sizi bolluk içinde görüyorum, hakkınızda kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. Ey milletim! Ölçüyü ve tartıyı tamtamına (bi'1-kıst: adaletle) yapın. İnsanlara eşyalarını eksik ver­meyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkar­mayın. İnanıyorsanız, Allah'ın geriye bıraktığı helâl kâr si­zin için daha hayırlıdır. Ben size bekçi değilim."[493]

"Medyen halkı, "babalarımızın taptığını bırakmamızı emreden veya mllanmızı istediğimiz gibi kullanmamızı meneden senin namazın (duan) mıdır?" diyerek onunla alay ettiler ve bu işleri bırak anlamında "Sen doğrusu aklı başında ve yu­muşak huylu birisin!" dediler. Hz. Şuayb, "Rabbimden benim bir belgem olduğu ve bana güzel bir rızık da verdiği halde, hiç ona karşı gelebilir miyim? Size yasak ettiğim şeylerde, aykırı hareket etmek istemem. Gücümün yettiği kadar ıslah etmekten başka bir dileğim yoktur. Başarım ancak Allah'tandır. Ona güvendim. Ona yöneliyorum." ce­vabını verdi ve onları başlarına gelecek felaket konusunda uyardı."[494]

Bu âyetler öbeği, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak olarak görülen ölçü-tartı eksikliği konusunda, ilgilileri uygun dille uyarmak gerektiğini, helâl kârın yeterli olacağını belirtmeyi, ama hepsinden önemlisi "ele verir talkımı-kendi yutar salkımı" ilkesini doğru uygulayarak, kendi söyle­diklerini kendisinin davranışlarında uygulamaya geçir­mek gerektiğini, Hz. Şuayıb örneğinde veciz bir şekilde dile getirmektedir.

de­nilerek, bir dizi ahlâkî, hukukî ve sosyal ilkeden sözedilirken (İsra, 17/14-39), ölçü ve tartı konusu da gündeme getirilerek şunlar belirtilir:

"Bir şeyi ölçtüğünüz zaman, ölçüyü tam tutun, doğru teraziyle (el-kıstasu'1-mustakim) tartın. Böyle yapmak, sonuç itibariyle daha güzel ve daha iyidir."[495]

Ölçü ve tartıyı dosdoğru yapmak, sadece ticari alışverişler için değil, insanlar arası bütün ilişkiler için geçerlidir.

"Allah göğü yükseltmiştir; tartıyı (mizan: denge) koy­muştur. Artık tartıda tecavüz etmeyin. Tartmayı doğru olarak (bi'1-kıst: adaletle) yapın, eksik tutmayın."[496]

[497]

Ölçü ve tartıda hile yapmayı yasaklayan bu âyetler, dünyada insanlar arasında adaletin yaygınlaşmasını sağlamayı, zulüm ve haksızlığı önlemeyi, âhirette ise insanla­rın Allah'ın huzuruna kul hakkı ile çıkmasını ve bu yüz­den de azaba uğramasını engellemeyi amaçlar.[498]

 

d. Adaletin Önündeki Engeller:

 

İnsanların adaletli davranmasını engelleyen çeşitli du­rumlar vardır. Bunlan, şöylece sıralayabiliriz:[499]

 

A) Yakınları Kayırma:

 

İnsanların âdil olmalarını engelleyen en önemli durum, yakınlannı kayırma tutkusudur. Ana-baba ve yakınlar da olsa, Allah için doğru tanıklık yapılır.[500] Konuşunca/de­ğerlendirme yapınca, akraba bile olsa âdil olmak gerekir.[501]

 

B) Hevese Uyma:

 

Hevese uyma, her türlü ölçüyü bozan, adaletin önüne dikilen, onmaz bir olumsuzluktur. Adalet konusunda, heveslere uyulmaz.[502] Heves, insanı Allah yolundan saptırır. Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.[503]

 

C) Kin Ve Öfke Duyma:

 

Başkalarına duyulan kin ve öfke de, insanları adaletli davranmaktan alıkoyma yönünde önemli etkiye sahiptir. Allah için adaleti ayakta tutup gözetmek gerekir. Bir top­luluğa duyulan öfke. adaletsizliğe sürükleyici olmamalıdır.[504]

 

D) Din Ve İnanç Farkı:

 

Din uğrunda savaşmayan ve yurttan çıkarmayan, farklı din ve inançlara mensup insanlara karşı, adaletli davranmak doğrudur:

"Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdu­nuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı âdil davranmanızı yasak kılmaz. Doğrusu Allah, âdil olanları sever."[505]

Böyle olmayanlar ve onların yardımcıla­rını dost edinmek de yasaktır, onları dost edinenler zalim­dir.[506]

 

e. Ahiret Adaleti (İlahî Adalet):

 

"Her ümmetin bir peygamberi vardır. Onlara peygam­berleri geldiğinde, aralarında adaletle (bi'1-kıst) hüküm ve­rilmiş olur. Hakları yenmez."[507]

"Haksızlık (zulüm) etmiş olan her kişi, yeryüzünde bu­lunan her şeye sahip olsa, onu azabın fidyesi olarak verirdi. Azabı görünce, pişmanlık gösterdiler. Aralarında ada­letli hükmolunmuştur, hiçbir haksızlığa uğratılmamışladır."[508]

"Kıyamet günü doğru teraziler kurarız. Hiç kimse, hiç­bir haksızlığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar olsa bile, yapılanı ortaya koyarız. Hesap gören olarak biz yeteriz."[509]

"Hepinizin dönüşü onadır. Allah'ın vadi haktır. O, önce yaratır, sonra inanıp yararlı işler yapanların ve inkar edenlerin hareketlerinin karşılığını adaletlice vermek için tekrar diriltir. İnkarcılara, inkarlarından ötürü kızgın bir içecek ve can yakıcı azap vardır."[510]

Âhirette tartısı ağır gelenler kurtulacak ve mutlu bir hayat sürecek, günahları ağır, tartıları hafif gelenler ise büyük bir zarar ve azap içinde olacaktır.[511]

 

2. Benzerlik/Denklik:

 

Adl sözcüğünün anlamlarından birisi, benzerlik ve denkliktir. İhramlıyken av yasağını çiğneyerek kasten av hayvanını öldürene, öldürdüğüne denk bir kurban (hedy) veya yedirme şeklinde keffaret cezası ödetilir. Bunlara gücü yetmeyen ise, belirtilen doyurma keffaretine denk (adl) oruç tutmakla yükümlüdür.[512] Tehlikeli veya vahşi hay­vanlar ise, böyle bir durumda bile öldürülebilir. Buradaki adl sözcüğü "fidye" olarak da anlaşılabilir.

Kâfirler, gökleri ve yeri Allah'ın yaratması gerçeğine rağmen ona eş (adl) koşarlar.[513]

 

3. Fidye:

 

Özellikle kıyametten söz eden âyetlerde yer alan adl sözcüğü "fidye" anlamında kullanılmıştır:

"Kimsenin kim­seden faydalanamayacağı, kimseden bir şefaat kabul edil­meyeceği, kimseden bir fidye (adl) ve yardım görülmeyece­ği günden korunun."[514]

[515]

"Dinlerini oyun ve eğlenceye alanları, dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak. Şunu hatırlat: Bir kimse kazandığıyla helake düşmeyegörsün. Bu takdirde Allah'tan baş­ka ona ne bir yardımcı, ne de bir kurtarıcı bulunur. Her türlü fidyeyi (adl: bedel, karşılık) verse de kabul olunmaz. Kazandıklarından ötürü yok olanlar işte bunlardır. İnkâr etmelerinden dolayı, kızgın içecek ve can yakıcı azap onla­radır."[516]

Muhammed Esed, bu âyetteki "ittehazû dinehum la'iben ve lehven" ibaresinin, yukarıdaki "dinlerini oyun ve eğlenceye alma" anlamı yerine, oyunu ve eğlenceyi (yahut geçici zevkleri) dinleri (yani hayatlarının biricik hedefi) yaptıkları anlamını tercih eder, böyle bir okumanın kesinlikle daha tercihe değer olduğunu belirtir. Çünkü "bu dünya hayatının rahatına dalanlar"ın büyük çoğunluğu­nun Kur'an'ın "geçici zevkler" olarak tanımladığı -para ve gücün getirebileceği zevkler dahil- dini coşkuyu andıran şeylerin ardından koşmaya kendilerini adadıkları gerçeği­ni ortaya koyar. Bu, onların bütün ruhi ve ahlâki değerle­ri gözden kaçırmalarına yol açan bir zihin durumunun sonucudur.[517]

 

4. Karakter Bütünlüğü:

 

Adl sözcüğü özellikle bir konu hakkındaki uzmanlığına dayalı olarak bilirkişi konumundaki insanların söz konusu edildiği âyetlerde "karakterli, dürüst, güvenilir, özü sö­zü bir, doğru sözlü ve adil düşünceli" anlamında kullanı­lır.

Hac sırasında ihramlıyken av hayvanım kasten öldü­renlerin, bu suçlarının cezası olarak kesecekleri kurbanın hangi boy ehli hayvan olacağına, iki âdil (dürüst) kimse karar verecektir.[518]

Ölüm yaklaştığı sırada yapılan vasiyete, müslümanlar arasından iki âdil kişi tanık olarak seçilir.[519]

Kadınların iddet süreleri biteceğinde, ya uygun şekilde yeniden nikâh yapılır, ya da uygun bir şekilde onlardan ayrılmak gerekir. Bu son durumda, durumu bilen iki âdil kişi de şahit yapılır.[520]

 

3- SİYASİ ÖNDERLİKLE İLGİLİ KAVRAMLAR

 

İMAM

 

İster doğru isterse yanlış yolda olsun, önder kabul edi­len kişi ve varlık anlamına gelen imam (ç. eimme), Kur'an'ı Kerim'in oniki âyetinde geçmektedir. Bu âyetler incelendi­ğinde, başlıca dört anlamı içerdikleri görülebilir: Önder, kitap, levh-i mahfuz ve yol.[521]

 

1. Önder:

 

a. İyilik Önderleri:

 

Daha çok iyilik önderleri anlamında kullanılır:

"Birgün bütün insanları imamlarıyla (=önderleriyle) beraber çağırırız. O gün kitabı sağından verilenler, işte onlar kitaplarını okurlar. Onlara kıl kadar haksızlık edil­mez."[522] Bu âyet insanlara önderlik edenlerin ahiret sorumluluklarının büyüklüğünü de göstermektedir. Buradaki imam sözcüğüne amel defteri anlamı da verilir.[523]

"Rabbi, İbrahim'i birtakım emirlerle denemiş, o da bunları yerine getirmişti. Allah, 'seni insanlara imam (=önder) kılacağım' demişti. O 'soyumdan da' deyince 'Za­limler benim ahdime erişemez' buyurmuştu."[524]

Bu âyet, zalimlerin peygamber olamayacağını, peygamber soyun­dan da zalimlerin çıkabileceğini belirtir.

Mısır'da Firavun tarafından ezilen İsrailoğulları, bu ül­keye önder olacaktı:

"Firavun memleketin başına geçti ve halkını fırkalara ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bularak onların oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o, bozguncunun biriydi. Biz, memlekette güçsüz sayılan­lara iyilikte bulunmak, onları imamlar (=önderler) kılmak, onları varis yapmak, memlekete yerleştirmek, Firavun, Hâmân ve her ikisinin yandaşlanna çekinmekte oldukları şeyleri göstermek istiyorduk."[525]

[526]

"Musa'ya verdiğimizi, İsrailoğullarına doğruluk rehberi kıldık. Sabredip âyetlerimize kesin olarak inanmalarından ötürü, onları buyruğumuzla doğru yola götüren imamlar (=önderler) yaptık."[527]

İki âyette, Hz. Musa'ya verilen kitabı imam (önder, reh­ber) kabul edenlerin Kur'an'a da inanacakları belirtilir.[528] Çünkü kitap insanları hidayete yönelten ilkeleri içermek­tedir.

Tevbe eden, inanıp yararlı işler yapanlar Allah'a şöyle dua ederler:

"Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve çocuklarımız­dan gözümüzün aydınlığı olacak insanlar ihsan et. Bizi Al­lah'a karşı gelmekten sakınanlara imam (önder) yap."[529]

Görüldüğü gibi Kur'an'da imam sözcüğü, daha çok si­yasi değil, dini önderler (peygamberler) için kullanılmıştır. Bununla birlikte, imam sözcüğü, devlet başkanı anlamını da, iyilik önderi oluşundan kazanmıştır.[530]

 

b. Kötülük Önderleri:

 

"Firavun ve yandaşları, memlekette, haksız yere büyüklük tasladılar. Gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandı­lar. Biz de onu ve askerlerini yakalayıp suya attık. Zalim­lerin sonunun nasıl olduğuna bir bak. Onları, ateşe çağı­ran imamlar (=ateş önderleri) kıldık. Kıyamet günü yar­dım görmezler."[531]

[532]

Bu ayet, andlaşma yaptıktan sonra, sözlerine sadık kalmayan tarafın önderlerine, sözlerini tutmayışları yüzünden savaş açılması yaptırımını meşru savaş yolla­rından biri olarak göstermektedir.[533]

 

2. Kitap:

 

İsra, 17/71 âyetinde geçen imam kelimesine, önder anlamının yanısıra, kitap ve peygamber anlamı da verilir.[534] Ancak önder anlamı daha uygun düşer görünmekte­dir.[535]

 

3. Levh-i Mahfuz:

 

İmam kelimesinin üçüncü anlamı, yalnızca bir âyette Levh-i Mahfuz'dur:[536]

"Şüphesiz ölüleri dirilten, işledikleri­ni ve eserlerini yazan biziz. Berşeyi apaçık bir imamda (Levh-i Mahfuz'da: kitapta) saymışızdır."[537]

 

4. Yol:

 

İmam kelimesi yalnızca bir yerde yol anlamına kulla­nılmıştır:

"Bunun için onlardan da (ashabu'l-eyke'den) öç aldık. Hala her iki memleket de işlek bir yol (imam) üzerindedirler."[538]

Bu anlam, İbn Kuteybe'nin belirttiği gibi, yolun uyulup izlenmesiyle ilgilidir.

[539]

 

HALİFE

 

Half (arka, ard), kuddâm'ın (ön) zıtanlamlısıdır. Halife sözcüğü, h-l-f (halefe) kökünden türemiştir. Halefe fulânen ifadesi, biri adına onunla birlikte veya sonrasında iş yapmak anlamına gelir. Aynı kökten türeyen hilâfet ise, yerine geçilenin kaybolması (yokluğu), ölümü, acizliği veya temsilci yapılana şeref kazandırmak için, birinin yerine geçmek, adına iş yapmak ve onu temsil etmek anlamında­dır.[540]

Kur'an-ı Kerim'de halîf, halîfe ve istihlâf, aynı kökten gelen ve birbiriyle bağlantılı olarak kullanılan sözcüklerdir. Halîfe kelimesi, kök anlamıyla bağlantılı olarak kulla­nılır, çoğulu halâif’tir. Halîf’in çoğulu ise hulefâ'dır. Ancak bu iki sözcüğün çoğulları, yer değiştirebilir. İstihlâf ise, bi­rini halîfe (temsilci/ardçı) kılmak anlamındadır.

Kur'an-ı Kerim'de istihlâf ve halîfe sözcükleri, biri ge­nel, öteki özel olmak üzere iki anlamda kullanılır.[541]

 

1. Genel İstihlâf:

 

Bütün insanların yeryüzünün halîfesi olması, ondaki herşeyin emir ve istifadelerine sunulması, mülkiyetin kendisine emanet edilmiş olması, yeryüzünü yönetip sahip çıkması demektir.

İnsanın yaratılışı konusu, Allah ile melekler arasında, şöylece sözkonusu edilir:

"Rabbin meleklere 'Ben, yeryüzünde bir halîfe var edeceğim' demişti. Melekler, 'orada bozgunculuk yapacak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz, seni överek yüceltiyor ve sürekli tak­dis ediyoruz.' dediler. Allah, 'Ben, şüphesiz sizin bilmedik­lerinizi bilirim.' dedi."[542]

"Yeryüzünde var edilen halîfe"nin, kimin halefi, kimin temsilcisi olduğu konusu çok tartışılmıştır. Bu konuda meleklerin, cinlerin veya Allah'ın temsilcisi olduğu belirtil­miştir. Ayrıca insan nesillerinin birbirinin yerine geçtiği, insanın yeryüzünde hâkim ve yöneten olduğu görüşleri ileri sürülmüştür.

Hiçbir âyette, halîfe sözcüğü Allah'a izafe edilmemiştir. Halîfe/hulefâ/halâif biçiminde yalın, halîfe/halâif fi'l-ard biçiminde edatlı (yeryüzünde halîfe/halîfeler anlamında) veya halâifu'1-ard/hulefâu'l-ard biçiminde (yeryüzünün halîfeleri anlamında) olmak üzere üç tarzda kullanılmıştır. Nitekim, Bakara, 2/30 âyetinin hemen öncesindeki âyet (Bakara. 2/29), Allah, yeryüzünde olanların hepsini insan için yarattığını belirtir. Şu halde, insanın istihlâfı, yeryü­züne hâkimiyet ve orasını yönetmekle ilgilidir. Böylece in­sana, geniş bir egemenlik alanı verilmiştir.

Bu durumda insan, hiçbir biçimde, Allah'ı temsilen, Allah adına siyasî egemenlik iddiasına kalkışabilecek durumda değildir. Çünkü insanın iradesi, Allah'ın iradesinin temsili aracı değildir.[543]

Allah, dilese, insanlara bedel, yeryüzünde onların yeri­ni tutacak melekler var edebilirdi.[544] Ama Allah, verdikleriyle denemek için insanları yeryüzünün halîfeleri kılmış, onların kimini kimisine derecelerle üstün yapmıştır. Onun cezalandırması hızlıdır. Ama aynı zamanda bağışlar ve merhamet eder.[545] İnsanları yeryüzünde halîfe (hâkim) kılan odur. İnkâr edenin inkârı kendi aleyhinedir. İnkarcıların inkârı, rableri katında yalnızca kendilerine olan gazabı arttırır. İnkarcıların inkârı, hüsrandan başka­sını artırmaz.[546] Darda kalanın duasına, kendisine yakardığı zaman karşılık veren, başındaki sıkıntıyı gideren ve insanları yeryüzünün halîfeleri yapan Allah, kendisine eş koşulan bütün varlıklardan üstün ve yücedir.[547]

 

2. Özel İstihlâf:

 

a. Devlet Ve Toplulukların İstihlafı:

 

Bu istihlâf. Yüce Allah'ın bir ümmete (millete), başka­larından sonra hâkimiyet ve istiklâl vermesi, birçok milletleri onun idaresi altında birleştirmesidir.

Devlet ve toplulukların istihlafı bağlamında, Nuh'un ve kavminin durumu, şöylece belirtilir:

"Onu yalancı saydı­lar. Ama biz, onu ve gemide beraberinde bulunanları kur­tardık. Onları ötekilerin yerine geçirdik. Âyetlerimizi ya­lanlayanları suda boğduk. Uyarıları dinlemeyenlerin son­larının nasıl olduğuna bir bak."[548]

Hz. Hûd peygamber olarak gönderildiği Âd kavmini şöyle uyarıyordu:

"Size rabbimin sözlerini bildiriyorum. Ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Sizi uyarmak üzere, aranızdan bir adam aracılığıyla rabbinizden size bir haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? Allah'ın sizi Nuh'un milleti yerine getirdiğini ve yaratılışça onlardan daha üstün kıldı­ğını hatırlayın. Başarıya erişebilmeniz için Allah'ın nimetlerini anın."[549]

Hz. Hûd, aynca onlara şu uyanda bulundu:

'(..} Ben, ancak benim de, sizin de rabbiniz olan Allah'a güvenirim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah ona el koymamış bulunsun. Rabbinı, elbette doğru yoldadır. Eğer yüz çevi­rirseniz, şüphesiz ben size bana emanet edilen mesajı bil­dirdim. Rabbim sizden başka bir milleti yerinize getirebilir. Ona hiçbir şey de yapamazsınız. Doğrusu rabbim herşeyi koruyandır."[550]

"Allah'ın sizi Âd milleti yerine getirdiği­ni, ovalarında köşkler kurup dağlarında kayadan evler yonttuğunuz yeryüzünde yerleştirdiğini hatırlayın. Al­lah'ın nimetlerini anın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak kanşıklık çıkarmayın."[551] Ama onlar bu uyanlan dinleme­dikleri için feci sonları geldi çattı."[552]

Sihirbazlar Hz. Musa'nın mucizesini görüp Allah'a inandıktan sonra, Firavun milletinin ileri gelenleri,

"Mu­sa'yı ve milletini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla başbaşa bıraksınlar diye mi koyveriyorsun?" dediler. Firavun, onlara şu cevabı verdi: "Onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz, onları ezecek üstünlükteyiz." Hz. Musa ise, milletine şöy­le seslendi: "Allah'tan yardım dileyin ve sabredin. Yeryü­zü, şüphesiz Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona miras­çı kılar. Sonuç, Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır." Milleti, ona şu karşılığı verdi. "Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyet çektik." Hz Musa şunlan söyledi: "Rabbinizin düşmanlannızı yok etmesi ve yeryüzünde sizi onlann yerine geçirmesi umulur. O zaman nasıl davrana­cağınıza da bakar."[553] Yüce Allah, Firavun ve yandaşlarına sıkıntılar verdi; onları sınadı, sonunda yoketti. Hor görü­len yahudileri, bereketli kıldığı yerin doğularına ve batılarına mirasçı kıldı. Allah'ın İsrailoğullarına verdiği güzel söz, sabırlarına karşılık böylece yerine geldi. Firavun ve milletinin yaptığı ve yükselttikleri yıkıldı."[554]

Hz. Peygamber'e ve kavmine de, Allah'ın uyarılarını dinlemeleri konusunda, benzer hatırlatmalar yapılır: "Rabbin müstağni ve rahmet sahibidir. Dilerse, sizi başka bir milletin soyundan getirdiği gibi, sizleri yokeder, diledi­ğini yerinize getirir. Size vadedilen, mutlaka yerine gele­cektir. Siz onu, âciz kılamazsınız. De ki: Ey milletim! Du­rumunuzun gerektirdiğini yapın. Doğrusu ben de yapaca­ğım. Sonucun kimin için hayırlı olduğunu göreceksiniz. Zulmedenler, şüphesiz kurtulamazlar."[555]

"Allah, içinizden inanıp yararlı iş yapanlara, onlardan öncekileri halef (güç ve iktidar sahibi) kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, onlar için beğendiği dini temelli yerleştireceğine ve korkularını güvene çevireceğine dair söz vermiştir. Çünkü onlar bana kulluk eder, hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar. Bundan sonra inkâr eden kimseler, artık yoldan çıkmış olanlardır. Namaz kılın, ze­kat verin, peygambere itaat edin ki, size merhamet edil­sin. İnkâr edenlerin, bizi yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanmayasın. Varacakları yer ateştir. Ne kötü dönüş yeri­dir."[556]

[557]

 

b. Bireylerin İstihlâfi:

 

Bu tür irtihlâf, devlet başkanları için söz konusudur. Bireylerin istihlafı bağlamında, Hz. Davud, örnek verilir: "Ey Davud! Şüphesiz seni, yeryüzünde halîfe (hükümran, iktidar sahibi) kıldık. Öyleyse, insanlar arasında adaletlice hüküm ver, hevese uyma. Yoksa seni, Allah yolundan saptırır. Doğrusu, Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin azap vardır."[558]

Bu âyet, iktidar sahiplerinin kendi arzu ve heveslerine, istek ve tutkularına göre değil, adalet esaslarına göre yönetmelerini açıkça vurguluyor.

Bilindiği üzere Hz Davud, dini ve siyasi otoriteleri bir­leştiren, hem bir peygamber, hem de İbranilerin başında bir hükümdardı.[559]

Bireylerin istihlafı için, ayrıca imâm[560] ve melik [561] söz­cükleri de kullanılır.

[562]

 

ÜLÜ’L-EMR:

 

"Emir sahipleri" anlamındadır. Bilindiği üzere emir sözcüğü, iktidar ve yönetim anlamındadır. Ülülemr, veliy-yu’l-emr'in çoğuludur.

Kur'an-ı Kerim'de ülü’l-emr tabirinin geçtiği âyetlerden birinde, onlara itaat emri yer alır:

"Ey inananlar! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara (ülülemr'e) itaat edin. Eğer bir şey­de çekişirseniz, -Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız- onun çözümünü Allah'a ve Peygamber'e bırakın. Bu, ha­yırlı ve netice itibariyle en güzeldir."[563]

Ülü’l-emr tabirinin geçtiği bu âyetten önceki âyet, ema­netlerin ehline verilmesi ve adaletli hüküm verilmesini istemektedir. Nisa. 4/59 âyeti, bunun devamı niteliğinde, itaat konusunu ele almakta ve itaatin Allah'a, Peygamber'e ve ülü’l-emr'e gösterileceğini, çekişme durumunda çözü­mün, Allah'a ve peygamber'e götürülerek bulunacağını be­lirtmektedir. Nisa, 4/60 âyeti ise, Kur'an'a ve önceki ki­taplara inandıklarını iddia eden bazılarının, putların (tâgût'un) önünde muhakeme olunmalarını istediklerini açıklıyor. Bu durumde peşpeşe gelen bu üç âyetin, önce­likle, "kamu işleri"ni ele aldığını düşünebiliriz: işin ehline verilmesi, adaletli hüküm verme, ülülemr'e itaat edilmesi. Ayette geçen ülülemr ifadesi de öncelikle, kamu/siyaset işlerini yürütenler biçiminde anlaşılabilir.

Daha sonraki âyetler (Nisa, 4/61-64) ise, münafıkların itaatsizliklerini dile getirmekte ve peygamberlerin itaat edilmek üzere gönderildiklerini belirtmektedir.

Nisa, 4/65 âyeti, konuyu daha da pekiştiricidir.

Nisa, 4/69 âyeti ise, Allah'a ve Peygamber'e itaat eden­lerin, Allah'ın nimete eriştirdiği peygamberler, dosdoğru olanlar, şehidler ve iyilerle beraber olacağını anlatıyor.

Ülü’l-emr sözcüğünün geçtiği ikinci âyette ise, düzeni temsil eden ülü’l-emr'e itaat ile düzensizliği temsil eden şeytanın izinden gitme, birbirine karşıt iki durum olarak sunulur:

"Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu yayarlar. Halbuki o haberi Peygamber'e veya kendilerinden buyruk sahibi olanlara (ülü’l-emr'e) götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yetenler, onu bi­lirdi. Allah'ın size bol nimeti ve rahmeti olmasaydı, pek azınız bir yana, şeytana uyardınız."[564]

Ayetlerde geçen bu ülü’l-emr'in kim olduğu konusunda gelenekçi açıklama, başlıca şu hususları vurgular:

1) Ülü’l-emr, Hz. Peygamber (s.a.) dönemindeki emirler­dir,

2) Ehl-i beyt imamlarıdır,

3) İyiliği emredenlerdir,

4) İbn Abbas'a göre, fukaha ve Allah'a itaat eden din ehlidir.

Otorite­leri, halkın ve seçkinlerin, hem dış, hem iç dünyaları ko­nusunda geçerlidir.

Otoriteleri her­kesin yanlızca dış dünyalarında geçerlidir.

Seçkinlerin yanlızca iç dünyalarında otoriteleri vardır.

Otoriteleri, yalnızca halkın iç dünyalarında geçerlidir."[565]

İbn Teymiye ise, ülülemr'in, ümera (siyasi-askeri ön­derler) ve ulema (bilginler) olduğu yorumunu yapar.[566]

Tasavvuf ehli, ülülemr'i, meşâyih (şeyhler) biçiminde anlamaya çalışır.

Konuyu siyasi alana kaydıran bazı açıklamalara göre ise, ülü’l-emr, doğrudan hükümet (yürütme organı) olarak düşünülebilir.

Görüldüğü gibi, Kur'an'da iki âyette yer alan ülü’l-emr tabiri, değişik birtakım yorumlara konu olmuştur. Ancak, genişletici bir yorumla "her alanda yetkin kişiler/otoriteler" biçiminde anlaşılması halinde, siyasetten tasavvufa, ilimden askeri işlere kadar geniş bir çerçeveye yerleştirile­bilir.[567] 

 

SULTAN

 

Selâta, nüfuz ve etki altına almak demektir.[568] Sultan sözcüğü de, bu kökten türemiştir.

Sultan kelimesi Kur'an'da otuzyedi yerde geçmektedir. Soyut anlamda kullanılmış ve kişilere böyle bir unvan verilmemiştir. Birkaç yerde "mubin" (apaçık) sıfatıyla, "apa­çık/tartışmasız delil/güç" anlamında kullanılmıştır.

[569]

 

1. Nüfuz, Güç Ve İktidar

 

Bir kişinin, başka bir kişiyi emri altına alması anla­mında yer alır:

"İş olup bitince şeytan şöyle dedi: "Doğrusu Allah size gerçek bir söz vermişti. Ben de size söz vermiştim, ama sonra caydım. Esasen sizi zorlayacak bir sultan'ım (=nüfuzum ,gücüm) yoktu. Sadece çağırdım, siz de geldiniz. Öyleyse beni değil, kendinizi kınayın. (..)"[570]

"And olsun ki İblis, onlar hakkındaki görüşünü doğru çıkartmış, inananlardan bir topluluk dışında hepsi ona uymuşlardı. Oysa İblis'in onlar üstünde bir sultan’ı (=nüfuzu) yoktu.(..)"[571]

"Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresi­ni aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin! Ama Allah'ın verdiği bir sultan (=güç) olmaksızın geçemezsiniz ki! "[572]

"Allah şöyle dedi: Benim gerekli kıldığım dosdoğru yol budur. Kullarımız üstünde senin bir sultan'ın (=nüfuzun) olamaz. Sana uyan sapıklar hariç."[573]

"Doğrusu benim mü'min kullarım üstünde senin bir sultan'ın (=hakimiyetin) olamaz. Rabbin vekil olarak yeter."[574]

"De ki: Rabbim! Beni sokacağın yere hoşnutluk ve esenlikle sok. Çıkaracağın yerden de esenlikle çıkar. Katından beni destekleyecek bir  sultan (=güç) ver."[575]

"(..) İkinize bir sultan (=kudret) vereceğiz ki onlar size el uzatamayacaklar."[576]

"Malım bana fayda vermedi. Sultanım (=gücüm) da kalmadı."[577]

 

2. Delil Ve Kanıt:

 

Sultan kelimesi Kur'an'da daha çok delil ve kanıt (hüc­cet) anlamında kullanılır. Şu âyetleri, örnek alabiliriz:

"Allah'a koştuğunuz ortaklardan nasıl korkarım? Oysa siz, Allah'ın hakkında size bir sultan (=delil) indirmediği bir şeyi ona ortak koşmaktan korkmuyorsunuz.(..)"[578]

"And olsun ki Musa'yı Firavun ve erkânına mucizeleri­mizle ve apaçık bir sultan (=delil, kanıt, belge) ile gönderdik. (..)"[579]

"Yoksa onlara ortak koşmalarını söyleyen bir sultan (=delil/kanıt) mı indirdik?"[580]

"Süleyman kuşları araştırarak şöyle dedi: Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı? Bana apaçık bir sultan (=delil) getirmelidir. Yoksa onu, ya şid­detli bir azaba uğratırım, yahut keserim."[581]

Bu anlamda daha pek çok örnek vardır.[582]

 

3. Ferman Ve İzin:

 

Sultan sözcüğünün üçüncü anlamı, aleyhte ferman ve izindir:

[583]

"Ey inananlar! Mü'minleri bırakıp kâfirleri dost edin­meyin. Allah'ın aleyhinize apaçık bir sultan (=ferman) vermesini mi istersiniz?"[584]

 

4. Yetki:

 

Sultan sözcüğü, aynca yetki anlamına gelir:

"Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Haksız yere öldürülenin velisine bir sultan (=yetki) tanımışızdir. Artık o da aşırı gitmesin. Zira kendisi ne de olsa yardım görmüştür."[585]

Görüldüğü gibi, sultan sözcüğü, Kur'an'daki kullanım­larının hiçbirinde siyasi bir içeriğe sahip değildir. Siyasi anlam kazanışı, çok sonraları, özellikle Abbasiler döne­minde gerçekleşmiştir.[586]

 

MELİK

 

Melik ve melik kelimeleri, "mülk" kökünden türemiştir. Melik kelimesi ve çoğulları onbeş, melîk ise bir yerde ge­çer.

Kur'an'da melik kelimesi, bir yandan evreni yöneten Allah'ın sıfatı olarak, öte yandan da insanları yöneten hükümdar anlamında kullanılır:[587]

 

1. Evrenin Hâkimi:

 

Melik, yüce Allah'ın kudretiyle ilgili güzel isimlerinden biridir. Kur'an'da Allah'ın bir sıfatı olarak kullanılan melik kelimesi üç biçimde yer alır:[588]

 

a. El-Meliku'1-Hak İkilisi:

 

Başka sıfatlar sayıldıktan sonra, Allah'ın yüceliğini an­latmak üzere kullanılır:

"el-Meliku'1-Hak (gerçek hükümdar) olan Allah yücedir.(..)"[589]

"el-Meliku'1-Hak (gerçek hükümdar) olan Allah yücedir. Ondan başka tanrı yoktur. O, yüce Arş'ın sahibidir."[590]

 

b. El-Meliku'1-Kuddûs İkilisi:

 

Bu ikili, öncesinde ve/veya sonrasında pekçok ilâhi sı­fat sayılırken kullanılır:

"O, kendisinden başka tanrı olmayan, melik (=hükümran), kuddûs (=çok kutsal), esenlik veren (=selâm), güvenlik veren (=mü'min). görüp gözeten (=müheymin.), güçlü (=aziz), buyruğunu her şeye geçiren (=cebbâr) ve ulu (=mütekebbir) olan Allah'tır. Allah, müşriklerin koştukları ortaklardan münezzehtir."[591]

"Göklerde olanlar ve yerde bulunanlar, melik {=hükümran), kuddûs (=çok kutsal), güçlü (=aziz) ve hikmet sahibi (=hakim) olan Allah'ı tesbih ederler."[592]

 

c. İlâh/Rab/Melik Üçlüsü:

 

"De ki: İnsanlardan ve cinlerden, insanların gönülleri­ne vesvese veren o sinsi vesvesecinin şerrinden, rabbu'n-nâs (=insanların rabbi), meliku'n nâs (=insanların hü­kümranı), ilâhu’n nâs (=insanların tanrısı) olan Allah'a sığınırım."[593]

"Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. Ondan başka tanrı yoktur. O, yüce Arş'ın sahibidir."[594]

"(..) İşte bu Rabbiniz olan Allah'tır. Mülk (hükümran­lık) onundur. Ondan başka tanrı yoktur. Böyleyken nasıl olur da onu bırakıp başkasına yönelirsiniz?"[595]

Kur'an'daki "melîk" kelimesi de yüce Allah'ın bir özelli­ği olarak belirtilmiştir:

"Allah'a karşı gelmekten sakınanlar (muttekiler), güçlü melîk'in (=hükümdarın) katında, yüksek bir derecede cen­netlerde ferahlık ve aydınlık içindedirler."[596]

 

2. İnsanların Hükümdarı:

 

Kur'an'da melik kelimesinin kullanıldığı ikinci anlam, insanların hükümdarı/kralı anlamıdır. Bu anlamdaki me­lik kelimesi, bazan olumlu, çoğu zaman ise olumsuz çağ­rışımlar uyandıracak biçimde kullanılır:[597]

 

a. İyi Hükümdarlar

 

İyi hükümdarların başında nebi-melik (peygamber-kral) sıfatını taşıyan Hz. Davud gelir:

"Ey Davud! Şüphesiz seni yeryüzünde halife (hükümran) kıldık. Öyleyse insanlar arasında adaletli hüküm ver, hevese uyma, yoksa bu seni Allah yolundan saptırır. Doğ­rusu, Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin azap vardır."[598]

[599] Oğlu Süleyman'ı da kendisine mirasçı kılmıştır.[600] Şu halde Hz Süleyman da nebi-melik sı­fatını taşıyan bir peygamberdir.

Hz Musa'dan sonraki İsrailoğulları, nebi (peygamber) ve melik sıfatlarını taşıyan ayrı insanlara muhatap olmuştu:

"Musa'dan sonra İsrailoğuîlannın ileri gelenlerini gör­medin mi? Peygamberlerinden birine, 'Bize bir melik (=hükümdar) gönder de Allah yolunda savaşalım.' demişlerdi. 'Ya savaş size farz kılındığında gitmeyecek olursanız?' de­mişti. 'Memleketimizden ve çocuklarımızdan uzaklaştırıl­dığımıza göre, niye Allah yolunda savaşmayalım?' demiş­lerdi. Ama savaş onlara farz kılınınca, az bir kısmı müs­tesna yüzçevirdiler. Allah zâlimleri bilir. Peygamberleri on­lara, 'Şüphesiz Allah size, Tâlût'u melik (=hükümdar) ola­rak gönderdi.' dedi. 'Biz mülke (=hükümdarlığa) ondan lâyık iken ve ona malca da bir bolluk verilmemişken bize hükümdar olmaya o nasıl lâyık olabilir?' dediler. Doğrusu Allah size onu seçti, bilgice ve vücutça gücünü arttırdı' dedi. Allah mülkü (hükümdarlığı) dilediğine verir. Allah her şeyi kaplar ve bilir."[601]

[602]

Zülkarneyn de iyi hükümdarlar arasında sayılır. An­cak onun melik olup olmadığı belirtilmez. Haksızlık yapanları cezalandırmış, iyileri ödüllendirmiştir. İnsanları Ye'cuc ile Me'cuc'un bozgunculuğundan kurtarmıştır.[603]

 

b. Kötü Hükümdarlar

 

Kur'an'da Hz. Yusuf’la ilgili anlatımda, o dönemdeki Firavun için "melik" kelimesi kullanılmıştır. Firavun, kötü ve zâlim hükümdarların en başta gelen örneğidir:

"Melik (=hükümdar) 'Ben, yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yediğini; yedi yeşil başak ve bir o kadar da kuru­muş başak görüyorum. Ey ileri gelenleri Eğer rüya yorma­sını biliyorsanız, bu rüyamın yorumunu yapın.' dedi."[604] "(..) Melik (=hükümdar) 'Onu bana getirin.' dedi. (..}"[605]

 "Melik (=hükümdar), 'Onu bana getirin, yanıma alayım' dedi. (..)"[606]

Görüldüğü gibi, bunlarda ve izleyen 72. ve 77. âyetlerde, Hz. Yusuf döneminin Firavun'una "melik" kav­ramı kullanılmıştır.

Bazı melik'ler, zayıfların mallarına el koyarlar:

"Gemi, denizde çalışan birkaç yoksula aitti. Onu ku­surlu kılmak istedim. Çünkü peşlerinde her sağlam gemi­ye zorla el koyan bir melik (=hükümdar) vardı."[607]

Meliklerin bir bölümü ise, saltanatlarını pekiştirmek uğruna, girdikleri şehri bozar ve onurlu insanlarını ezer­ler; Sebe melikesi Belkıs, bunu şöyle belirtir:

"Kraliçe (melike) dedi ki: Doğrusu, melikler (=hükümdarlar) bir şehre girdikleri zaman orasını bozarlar, onurlu kimselerini aşağılık yaparlar. Onlar işte böyle davranır­lar."[608]

Hz. Musa, milletinin "bağımsız/egemen devlet ve top­lum" oluşunu "melik" tabirini kullanarak anlatır:

"Musa milletine şöyle dedi: Ey milletim! Allah'ın size olan nimetini anın; içinizden melikler çıkarmış ve sizi melikler (=hükümdar) yapmıştı. Dünyalarda kimseye verme­diğini size vermişti."[609]

Râgıb el-Isfahânî'nin belirttiğine göre, bu âyetteki "me­lik", "siyasette yetkin güç ve kuvvet" anlamından türemiştir. Çünkü hepsi yönetim işini üstlenmiş anlamında değil­dir. Zira bu hikmete aykırıdır. Nitekim şöyle denir:

"Reislerin çokluğundan hayır gelmez."[610]

Kur'an'da melik kelimesinin bu kullanımlarından, hü­kümdarların bireysel siyasi davranışlarının önem kazan­dığı, yönetim sisteminin ikinci planda olduğu sonucu çı­karılabilir.[611]

 

SEYYİD

 

Seyyid (ç. sâdât) kelimesi, Kur'an'da biri çoğul olarak üç yerde geçer. Sevâd kökünden türemiştir. Sevâd, kalabalık topluluk anlamına gelir. Seyyid ise, topluluğu yöne­ten anlamındadır. "Seyyidu'1-kavm," topluluğu yöneten kişi demektir. Bir topluluğu yöneten kişinin iyi ahlaklı olması gerektiğinden, erdemli kişilere de seyyid denmiştir.[612] Kur'an'da geçen seyyid kelimesi, üç anlamda kullanılır.[613]

 

1. Koca

 

Evin reisi konumunda olduğundan kocaya seyyid den­miştir:

"İkisi de kapıya koştu, kadın arkadan Yusuf’un gömleğini yırttı. Kapının önünde kadının seyyidine (koca­sına) rastladılar. (..)"[614]

 

2. Halim (Yumuşak Huylu, Beyefendi):

 

Seyyid sözcüğü, beyefendi ve kibar anlamında kullanı­lır:

"Mabedde namaz kılarken melekler ona seslendiler: Al­lah sana, Allah'ın emriyle tasdik eden, seyyid (=efendi), if­fetli ve iyilerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjde­ler."[615]

 

3. Yönetici:

 

Kâfirlerin cehenneme gidecekleri, koruyucu ve yardım­cı bulamayacakları, Allah'a ve peygamber'e itaat etmediklerine pişman olacakları belirtildikten sonra, şu sözleri yer alır:

"Derler ki: Rabbimiz biz seyyidlerimize (=yöneticilerimize) ve büyüklerimize itaat etmiştik. Fakat onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz onlara iki kat azap ver, onları büyük bir lanete uğrat."[616]

Buradan, siyasî önderlerin top­lum gözünde örnek alınan kişiler oldukları anlaşılır.

[617]

 

VEKİL

 

Vekil kelimesi, Kur'an'da yirmidört yerde geçer. Tevkil ile kökteştir. Tevkil, başkasına güvenmek ve onu kendi

yerine geçirmek demektir. Vekil de bu anlamla yakından igilidir, güvenilen ve birinin yerine geçirilen kişi anlamına gelir.[618]

Kur'an'da vekil kelimesi, iki biçimde kullanılır.[619]

 

1. İlâhi Sıfat:

 

[620]

 

a. İyi Vekil:

 

"(..) Dediler ki: Allah bize yeter. O ne güzel vekildir."[621]

 

b. Her Şeye Vekil:

 

Allah'ın yaratıcılığı ve peygamberi koruyuculuğuyla birlikte, her şeye vekil olduğu da anlatılır:

"İşte rabbiniz, Allah budur. Ondan başka tanrı yoktur, her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse ona kulluk edin. O herşeye de vekildir."[622]

"Müşriklerin 'ona bir hazine indirilmeli veya yanında bir melek gelmeli değil miydi?' demelerinden kalbin daralır ve belki de sana vahyolunanın bir kısmını terkedecek olursun. Sen ancak bir uyarıcısın. Allah her şeye vekildir."[623]

"Allah her şeyi yaratandır. O her şeye vekildir."[624]

 

c. Yeterli Vekil:

 

Allah'a güvenilmesi, evrene egemenliği ve mü'minleri koruyuculuğundan sonra, Allah'ın vekil olarak yeterli oluşu belirtilir:

"Onlara aldırış etme. Allah'a güven, vekil  olarak Allah yeter."[625]

"Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah'ındır. Ve­kil olarak Allah yeter."[626]

"Benim mümin kullarım üstünde senin bir hâkimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter."[627]

"İnkarcılara ve münafıklara itaat etme. Allah'a güven. Vekil (=güvenilecek) olarak Allah yeter."[628]

 

d. Söylenene Vekil:

dedi. [629]

"Musa şöyle dedi: Bu, seninle benim aramda. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım, bir kötülüğe uğramayacağım. Söylediklerimize Allah vekildir."[630]

 

e. Başkası Vekil Tutulamaz:

 

Vekil olarak Allah yettiğine göre, başkası vekil tutula­maz:

"Musa'ya kitap verdik. Beni bırakıp başkasını vekil edinmeyesiniz dîye onu İsrailoğullanna doğruluk rehberi kıldık."[631]

"O, doğunun ve batının Rabbidir. Ondan başka tanrı yoktur. Öyleyse onu vekil tut."[632]

 

2. İnsani Sıfat:

 

Vekil sözcüğü, insanların çeşitli durumlarını anlat­mak için de kullanılır.[633]

 

a. Bekçi:

 

"De ki: Ey insanlar! Rabbinizden size gerçek gelmiştir. Doğru yola giren ancak kendisi için girmiş ve sapıtan da kendi zararına olarak sapıtmiştır. Ben sizin vekiliniz (=bekçiniz) değilim."[634]

"Rabbiniz sizi daha iyi bilir. Size dilerse merhamet eder, dilerse azap eder. Biz sizi onlara vekil olarak göndermedik."[635]

b. Sözcü:

 

"Allah dileseydi puta tapmazlardı. Seni onlara koruyu­cu yapmadık, onlann vekili (=sözcüsü) de değilsin."[636]

"Allah'ı bırakıp da dostlar edinenlerin istediklerini Allah gözetlemektedir. Sen onlara vekil (=sözcü) olmağa memur değilsin."[637]

"İşte siz dünya hayatında onları (=hainleri) savunuyor­sunuz, ama kıyamet günü onları Allah'a karşı kim savunacak veya onların vekili (=sözcüsü) kim olacak."[638]

"Hevesini kendine tanrı edineni gördün mü? Ona sen mi vekil (=sözcü) olacaksın?"[639]

 

c. Koruyucu:

 

Allah'ın vahiy bildirimine karşı duracak birinin bulun­mayacağını anlatırken kullanılır:

[640]

Vekil sözcüğüne, kefil anlamı da verilmiştir. Vekil, da­ha geniştir. Çünkü her kefil, vekildir, ama her vekil kefil değildir. [641]

Görüldüğü gibi, Kur'an'da vekil sözcüğünün beşerle ilgili kullanımı, Hz. Peygamber dahil hiçbir pey­gamberin bile Allah'ın yerine iş yapma ve vekili olma yet­kisinin bulunmadığını açıkça gösterir. Buna göre insan, Allah'ı temsilen, siyasî egemenlik iddiasına kalkışamaz.[642]

 

VEZİR

 

Vezir kelimesinin türediği v z-r kökü, yüklenmek, yük taşımak ve yardımcı olmak anlamlarına gelir.

Vezir kelimesi, Kur'an'da iki âyette yer alır. Her iki âyette de, Hz Harun'un Hz Musa'ya yardımcı oluşu anlatı­lır:

"Firavun'a git, doğrusu o azmıştır. Musa şöyle dedi: Rabbim! Göğsümü genişlet (beni ferahlat), işimi kolaylaştır. Dilimin bağını çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir (yardımcı/destekçi) yap, be­ni onunla destekle, onu görevime ortak kıl ki, seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz sen bizi gör­mektesin."[643]

"Andolsun ki Musa'ya kitap verdik, kardeşi Harun'u da kendisine vezir yaptık."[644]

Bu âyetlerde Hz. Musa'nın, özellikle Firavun’la yaptığı tevhid mücadelesinde en büyük yardımcısının Hz Harun olduğu belirtilir. Kelimenin bu yardımcı olmak ve yüklen­mek anlamlarından hareketle, daha sonraki dönemlerde özellikle siyasi önderin yardımcısı biçiminde siyasi bir an­lam kazanmıştır.[645]

 

CEBBAR:

 

Cebbar kelimesi Kur'an'da on yerde geçer. Aşırılık be­lirten bu kelimenin türediği cebr; biraz zorlama/baskı (kahr) yaparak (bastırarak) bir şeyi düzeltme (ıslah), işleri düzeltme, istediğini yaptırma konusunda insanlara baskı yapma (zorlama) anlamlarına gelir. Aynı kökten türeyen icbar, zorlama, mecbur etme demektir.[646]

 

1. Buyruğu Geçerli:

 

Cebbar, Allah'ın, kudretiyle ilgili güzel isimlerinden bi­ridir. Buyruğu geçerli anlamıyla, yalnızca bir yerde kullanılır:

"O, kendisinden başka tanrı olmayan, hükümran (=melik). çok kutsal (=kuddûs), esenlik veren (=selâm), güvenlik veren (=mü'min), görüp gözeten (=müheymin), güçlü (=aziz), Cebbar (=buyruğunu her şeye geçiren), ulu (=mütekebbir) olan Allah'tır. Allah putperestlerin koştuk­ları eşlerden münezzehtir."[647]

Bu âyetteki cebbar, iki şekilde açıklanır:

1) Sonsuz nimetleriyle insanları destekleyen anlamın­dadır.

2) İnsanları istediğine zorlayan anlamındadır.[648]

 

2. Zorba:

 

a. Zorbalaşmayan (Uysal) Evlat:

"Ey Yahya! Kitaba kuvvetle sarıl deyip daha çocukken ona hikmet, katımızdan yumuşak kalplilik ve safiyet (iç temziliği) verdik. O, Allah'tan sakınan ve anasına-babasına karşı iyi davranan bir kimseydi, başkaldıran bir cebbar (=zorba) değildi."[649]

"Çocuk şöyle dedi: Ben şüphesiz Allah'ın kuluyum. Ba­na kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe namaz kılmamı, zekât vermemi ve anneme iyi davranmamı emretti. Beni bedbaht bir cebbar (=zorba) kılmadı. Doğdu­ğum günde, dirileceğim günde bana selâm olsun."[650]

Mukâtil bin Süleyman, her iki âyetteki cebbar kelime­sine, Allah'a ibadetten uzak duran, ona isyan eden anla­mını verir.[651] Ancak bu açıklama âyetlerin bağlamıyla pek uygunluk göstermez.[652]

 

b. Zorba Millet:

 

Hz. Musa, kutsal toprağa girmelerini isteyince, kavmi oradaki halkın zorba olduğunu ileri sürdü:

"Ey milletim! Allah'ın size yazdığı kutsal yere gidin, ar­dınıza dönmeyin, yoksa kaybedenler olarak dönersniz demişti. Dediler ki: Ey Musa! Orada cebbar (=zorba) bir mil­let vardır, onlar oradan çıkmadıkça biz oraya girmeyece­ğiz, eğer çıkarlarsa biz de gireriz."[653]

 

c. Haksız Yere Öldüren:

 

Haksız yere adam öldürme eyleminde bulunanlara da cebbar sözcüğü kullanılır:

"Hûd onlara şöyle dedi: (..) Yakaladığınızı cebbarca (=zorbaca) mı yakalarsınız ? (..)"[654]

Bu âyetteki cebbar insanları haksız yere öldüren (=kattâl) olarak da yorumlanır.[655]

"Musa, ikisinin de düşmanı olan kimseyi yakalamak isteyince ‘Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi bana da mı kıymak istiyorsun? Sen ıslah edenlerden olmak değil, ancak yeryüzünde bir cebbar (=zorba) olmak istiyorsun.' dedi."[656]

 

d. Zorlayıcı Ve Ceberut:

 

Cebbar, kök anlamına uygun olarak zorlayıcı ve cebe­rut anlamında kullanılır:

"Onların dediklerini biz daha iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir cebbar (=zorba) değilsin; söz verdiğim günden korkanlara Kur'an'la öğüt ver."[657]

 

e. İnatçı Zorba:

 

Âd kavmi, Allah'ın âyetlerine uyacağına, peygamberi dinlememiş ve inatçı zorbaya boyun eğmiştir:

"İşte bu, rablerinin âyetlerini bile bile inkâr eden, pey­gamberlerine kafa tutan ve her cebbar anîd'in (=inatçı zor­banın) emrine uyan Âd milletidir."[658]

İnatçı zorbaların sonu hüsrandır:

"Peygamberler yar­dım istediler ve her cebbar anîd (=inatçı zorba) hüsrana uğradı."[659]

Zorbalık anlamındaki cebbar, eksikliğinin, haketmediği bir üstünlük mertebesi iddiasına mecbur ettiği kişiye verilen bir sıfattır. Bu, ancak kınama anlatmak üzere söy­lenir.[660]

3. Büyüklenen Zorba:

[661]

Bu âyetteki cebbar, gerçeği kabul etmeyen ve ona inanmaktan uzak duran anlamındadır.[662] Mütekebbir kelimesine ise, Allah'a ibadetten uzak duran anlamı veril­miştir.[663]

 

4- SOSYAL-SİYASİ GRUPLAŞMAYLA İLGİLİ KAVRAMLAR

 

Âl

 

Âl, anlamca çoğul, görünüşçe tekil bir kelimedir. Ehl sözcüğünden bozmadır veya âle-yeûlu sözcüğünden türemiştir. Âle, kanyakınlığı, görüş, vb ile ilgili olmak demek­tir. [664] İnsanla kan yakınlığı veya yandaşlık (muvâlât) yoluy­la zâti olarak ilgisi bulunmak demektir.[665]

İyiliklerinde ve kötülüklerinde bir başkana (reis) muh­taç olanlar veya başkanın iyilîğinde ve kötülüğünde ona muhtaç olanlara Âl denir. Kavim, âl'den daha geneldir. Çünkü başkanın işlerini yürüttüğü veya başkanın işini yürüten kişilere Kavim denir.[666]

Kur’an’da âl kelimesi, üç anlamda kullanılır: Destekçi ve yandaş, soy, aile.[667]

 

1. Destekçi Ve Yandaş:

 

Âl kelimesinin destekçi ve yandaş (cünd ve etbâ) ka­vim, taife, erkân, çevre anlamında kullanılışı, özellikle Firavun'la ilgili bazı anlatımlarda yer alır.

"Size işkence eden, kadınlarınızı sağ bırakıp oğullarını­zı boğazlayan Firavun âl'inden (yandaşlarından) sizi kurtarmıştık. Bu, rabbinizin büyük bir imtihanıydı. Denizi yanp sizi kurtarmış ve gözlerinizin önünde Firavun âl'ini batırmıştık."[668]

Firavunla ilgili bazı anlatımlar, onun ve çevresinin kö­tü sonunu, Mekkeli kafirlere hatırlatıcı nitelikte olup, tutumlarını gözden geçirmeye çağırır:

"Bunların tutumu, Fi­ravun âl'inin (kavminin, çevresinin, taifesinin) ve onlardan öncekilerin tutumu gibidir. Âyetlerimizi yalanladılar, Allah da onları günahlarından ötürü yoketti. Allah'ın cezalandırması şiddetlidir."[669]

"Firavun âl'ine (=erkânına) uyarıcılar geldi. Mucizeleri­mizin hepsini yalanladılar. Bunun üzerine onları, güç ve kuvvet sahibi olana yakışır biçimde yakaladık. Sizin (Mekkeli) kâfirleriniz, onlardan daha mı üstündür, yoksa kitaplarda size bir kurtuluş belgesi mi var?"[670]

Kötülük odağı durumundaki Firavun çevresi, kıtlık ve kuraklığa maruz bırakılmıştır:

"(..) Biz de Firavun âl'ini (=çevresini) ders alsınlar diye, yıllarca kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık."[671]

[672]

 

2. Soy:

 

Âl kelimesinin Kur'an'daki ikinci anlamı soy ve nesildir:

"Allah; Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini (âlini), İmran ailesini -birbirinin soyundan olarak- âlemlere tercih etti. Allah işitendir, bilendir."[673]

[674]

 

3. Aile:

 

Âl kelimesinin aile anlamındaki kullanımı, belirtilen ai­lenin simgesi durumunda bulunan isimle birlikte olur. Bu aileler; Musa ailesi (Âlu Musa)[675], Harun ailesi (Âlu Harun)[676], İbrahim ailesi (Âlu İbrahim)[677] İmran ailesi (Âlu İm­ran)[678], Yakub ailesi (Âlu Ya'kûb)[679], Lût ailesi (Âlu lût)[680], Davud ailesi (Âlu Davud)[681] olarak yer alır.

Âlu Musa ve Âlu Harun için, nefis anlamı da verilmiş­tir.[682]

 

EHL

 

Ehl kelimesi Kur'an-ı Kerim'in en çok kullanılan söz­cüklerinden biridir, yirmiyedi yerde geçmektedir. İnsan topluluğu, sahip, ehil ve din anlamlarına kullanlır.[683]

 

1. Topluluk:

 

[684]

 

a. Halk:

 

Ehl kelimesi pek çok âyette halk anlamına kullanılır.

"Size ne oluyor da 'Rabbimiz! Bizi ehli (=halkı) zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, bize bir yardımcı lütfet' diyen zavallı çocuklar, erkek­ler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsu­nuz?" [685]

Ehl kelimesi, halk anlamına geldiği bazı âyetlerde yö­renin adıyla veya özelliğiyle birlikte de geçer: Ehlu Medyen[686], Ehlu'I-Karye[687], Ehlu'1-Kura[688], Ehlu'l-Medine[689], Ehlu Yesrib[690] gibi.[691]

 

b. Ümmet:

 

Ehl sözcüğü ümmet anlamında kullanılır:

"Ehline (=ümmetine) namaz kılmalarını emret, kendin de onda de­vamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz, sana nzık veren bi­ziz. Sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanındır."[692]

 

c. Aile, Eş Ve Çocuk:

 

En çok kullanıldığı anlamlardan biridir.

"(..) Bu, ehli (=ailesi) Mescid-i Haram'da oturmayan kimseler içindir..."[693]

"Karı-kocanın arasının açılmasından endişelenirseniz, erkeğin ehlinden (=ailesinden) bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar düzelt­mek isterlerse, Allah onların aralarını buldurur. Doğrusu Allah her şeyi bilen ve haberdar olandır."[694]

"Yeminin keffareti, ehlinize (=ailenize) yedirdiğinizin ortalamasından on düşkünü yedirmek yahut giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin etti­ğinizde yeminlerinizi tutun.."[695]

Bu anlamda Ehlu'1-beyt terimi, Hz. Peygamber'in aile­sini, özellikle eşlerini, hatta bütün beytullah (Kabe kültü) bağlılarını ifade eder:

"Ey Peygamber'in ehl-i beyti (=ev halkı)! Şüphesiz Allah sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak ister."[696]

Bir yerde de eş anlamına kullanılır:

"Musa süreyi dol­durunca, ehliyle (=eşiyle) birlikte yola çıktı."[697]

 

d. Çevre/Taraftar:

 

Ehl, çevre ve yandaş anlamına da gelir:

[698]

[699]

 

2. Sahip:

"Ehlü'l-kitab’ın çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan son­ra, içlerindeki çekememezlikten ötürü, sizi, inandıktan sonra küfre döndürmeyi isterler. Allah'ın emri gelene ka­dar onlan affedin, geçin. Allah, muhakkak her şeye kadir­dir."[700]

[701]

Ehlu'z-Zikr. İki âyette ehl kelimesi, "işi bilen, uzman" anlamında kullanılır:

"Doğrusu senden önce de kendilerine kitaplar ve belgelerle vahyettiğimiz birtakım insanlar gönderdik. Bilmiyorsanız, zikir ehline (=bilenlere) so­run."[702]

Buradaki zikir ehli için, "kitaplılar" anlamı da veri­lir, çünkü âyetin bağlamı onlarla ilgilidir.[703]

 

3. Ehil/Lâyık:

 

Kök anlamlarından biridir:

"Hiç şüphesiz Allah size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletli hüküm vermenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah işitir ve görür."[704]

"İşte ehlu'n-nâr'in (=cehennemliklerin) bu şekil­de tartışması gerçektir."[705]

"İnkâr edenler, gönüllerindeki cahiliye çağının asabiyet ateşini ateşlendirdiklerinde, Al­lah, Peygamber'ine ve inananlara huzur indirdi, onların takva sözünü tutmalarını sağladı. Onlar bu söze lâyık ve ehil kimselerdi. Allah herşeyi bilmektedir."[706]

"Allah dilemeksizin öğüt alamazlar. O kendisinden korkulmaya da­ha lâyıktır ve bağışlamaya daha ehildir."[707]

 

4. Din:

 

Ehl sözcüğünün din anlamında kullanıldığı da olur:

"Allah 'Ey Nuh! Oğlun senin ehlinden (=ümmetinden: di­ninden) sayılmaz. Çünkü kötü bir iş yapmıştır. Öyleyse bilmediğin şeyi benden isteme. İşte sana öğüt. Bilgisizler­den olma' dedi."[708]

Bu kelimeye "aile" anlamı da verilmiştir.[709]

BENÛN/BENÎN:

 

Benûn (benîn) kelimesi Kur'an'da onaltı yerde geçer. İbn kelimesinin çoğul biçimidir.

Benûn kelimesi, Kur'an'da gerçek ve mecazî anlamla­rıyla iki şekilde kullanılır: oğullar, yandaşlar.[710]

 

1. Evlat/Oğullar:

 

Benûn kelimesi, esas olarak evlat/oğullar anlamına gelir. Bu anlamda pekçok âyette kullanılır:

"Allah size kendinizden eşler var eder. Eşlerinizden de oğullar ve to­runlar var eder. (..)"[711]

Evlat sevgisinin insanlara güzel gösterildiği[712], mal ve evladın dünya hayatının süsü olduğu belirtilir.[713]

 

2. Yandaşlar/Destekçiler:

[714]

 

a. Mal/Benûn İkilisi:

 

Âyetlerin bir bölümünde, benûn kelimesi, dünyevi ser­vet, zenginlik, ekonomik iktidar anlamındaki mal kelimesiyle birlikte kullanılır.

"Kendilerine mal ve benûn (oğullar, yandaşlar) ver­mekle, iyiliklerde onlar için acele ettiğimizi mi zanneder­ler? Hayır; farkında değiller."[715]

Bundan sonraki âyetlerde mü'minlerin inanç ve davranış özellikleri belirtilir.

"Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima engel­leyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, ayrıca soysuzlukla damgalanmış kimseye, mal ve benûn'u (=oğulları, yandaşları) var diye aldırış etmeyesin."[716]

"Mal ve benûn (=evlat, destekçi) vermek suretiyle size yardım edecek (etsin) size bahçeler (cennetler) ihsan edecek ve ırmaklar bağışlaycaktır."[717]

"Tek olarak yaratıp, kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan benûn (=oğullar, yandaşlar) verdiğim ve nimetleri yaydıkça yaydığım o kimseyi bana bırak."[718]

"Bunun ardından sizi onlara galip getireceğiz; mallar ve benûn'la (=oğullarla) size yardım edecek ve sizin sayını­zı arttıracağız."[719]

[720]

 

b. En’am/Benûn İkilisi

 

Mal daha özelleştirilerek, en çok sahip oldukları hay­van türleri, hatırlatılır:

"Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının. En'amı (=davarları), benûn'u (-oğulları), bahçeleri ve akarsuları size o vermiştir.!"[721]

 

KABİLE/ŞA'B/AŞÎRET:

 

Kabile, birbirini kabul edenlerin olşturduğu topluluk demektir. Çoğulu kabîl ve kabâil biçimindedir.[722]

Kur'an'da üç yerde ve çoğul biçimiyle yer alan kabile sözcüğü, insan, melekler ve şeytanla ilgili olarak kullanı­lır.

İnsan topluluğu anlamındaki kabile, Türklerdeki boy ve oymak karşılığında geçer:

"Ey insanlar! Doğrusu biz, sizleri bir erkek ve bir dişiden yarattık. Sizi milletler (soy­lar) ve kabileler halinde yarattık ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, ona karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir ve haberdardır."[723]

Âyetteki tanışma, insanların birbiriyle iletişim ve işbirliği içinde olmalarıdır.

Meleklerle ilgili olarak kullanılan "kabîl" sözcüğü ise, değişik yorumlara konu olmuştur:

"Yahut da, iddia etti­ğim gibi, göğü tepemize parça parça düşürmeli, ya da Al­lah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin."[724]

Bu âyette "karşımıza" biçiminde verilen bölüm, "kabilen" sözcüğü­dür. Bunun dışında bu sözcüğü, "cemaat cemaat, toplu­ca" ve "kefil" (gözcü) anlamlarıyla da karşılanır.[725]

[726]

"İnanmayanlar, kötülük (fahişe) yaptıklarında, 'ataları­mızı böyle bulduk, Allah da bize bunu emretti' derler. Halbuki Allah fenalığı emretmez, adaleti emreder, her secde yerinde yüzün ona doğrultulmasıni, dinde samimi olarak ona yalvarmayı emreder. Sapıklığı hakedenler, Allah'ı bı­rakıp şeytanları dost edindikleri ve kendilerini doğru yol­da sandıklan için bu duruma düşmüştür. "[727]

Şa'b (ç. şu'ûb), meşhur bir babaya/ataya dayanan çok sayıdaki insan topluluğudur. Bir aileden doğup dallanan kabileler grubu anlamı da vardır.[728] Modern Arapça'da şa'b, halk anlamında kullanılır. Kur'an'da millet (soy) anlamında kullanılmıştır.[729]

Aşiret, on anlama gelen ve tam sayı (aded kâmil) kabul edilen aşr'dan türemiştir. Kişinin kendileriyle çoğaldığı, yani tam sayı oluşturduğu ailesi ve yakınları anlamında­dır.[730] Kur'an'da da yakınlar, akrabalar ve aynı kandan olanlar anlamında kullanılmıştır.[731]

 

KAVİM

 

Kavim sözcüğü, Kur'an'ın en çok kullanılan kelimeleri arasında yer alır. Kur'an'da üçyüzden fazla yerde geçer.

Kavim sözcüğü, Kur'an'da üç anlamda kullanılır; Soybirliği, topluluk, kimseler.[732]

 

1. Soybirliği:

 

Kavim kelimesi, Kur'an'ın bazı âyetlerinde soybirliği ve millet anlamında kullanılır.[733] Bu anlamıyla, bazan kavmin adı açıkça verilir: Âd kavmi[734], Semûd kavmi[735] gibi. Bazan da yönetimin başındaki kişi veya peygamber adıyla verilir: Firavun kavmi[736], Musa kavmi.[737]

Kur'an'da geçen kavim sözcüğü, bu kavimlerin medeniyetlerinden ve davranışlarından da söz eder. Gerek bu anlamıyla, gerekse aşağıda belirtilecek anlamlarıyla, geç­mişte yaşayan kavim, topluluk ve kişilerin davranışlarından, kurdukları medeniyet ve davranış güzelliklerinden veya çöküşlerinden ibret alınması amacıyla sözedilir.[738]

 

2. Topluluk/Grup/Halk:

 

Kavim sözcüğü, çeşitli özelliklere sahip topluluk, grup, küme ve halkı anlatmak için kullanılır.[739]

Bu anlamdaki kullanımda, özellikle bir topluluğa gön­derilen peygamberin adıyla belirtilir: Nuh kavmi[740], Hûd kavmi[741], Salih kavmi[742], Lût kavmi[743], İbrahim kavmi[744], Yu­nus kavmi[745] gibi.[746]

 

3. Kişiler/Kimseler:

 

Kur'an'da kullanılan kavim sözcüklerinin büyük bölü­mü, olumlu veya olumsuz özellikteki kişileri anlatmak üzere söz konusu edilir: Kavm yûkınûn (inananlar)[747] kavm yü'minun (inananlar)[748] kâvm yakılûn/ yetefekke-rûn/yezzekkerûn (düşünenler)[749], kavm ya'lemûn (bilenler)[750], kavm kâfirun (inkarcılar)[751], kavm zâlimün (zulme­denler)[752], kavm cebbarın (zorbalar)[753], kavm müfsidûn (bozguncular)[754] kavm sâlihûn (iyiler).[755]

Kur'an'da kavim sözcüğünün geçtiği âyetler, örnek bir medeniyetin kurulması yolunda temel ilkeler sunmakta­dır. Bu âyetlere göre, şu özelliklere sahip toplumların, toplulukların veya kişilerin medeni olabileceği söylenebi­lir:[756] İnançlı, bilgili, ince anlayışlı, her durumda aklını kullanan, olayların gerçek sebeplerine ve arka planına nü­fuz edip yüzeysellikten kendini kurtaran, olaylardan ge­rekli dersi almasını bilen, tefekkür eden, kendisinin yara­rını bilip gözeten, elindeki nimet ve imkânların değerini bilip, ona göre kullanan, şımarıklık ve azgınlığa düşmeyip, şükretmesini bilen toplumlar, topluluklar ve kişiler.[757]

Medeni düzeye ulaşamayan toplumların/toplulukların ve kişilerin özelliklerini de şöylece sıralayabiliriz: İnançsız, bilgisiz, bilinçsiz, anlayışsız, aklını kullanmayan, olayların derinliğine nüfuz edemeyip, yüzeysellikte kalan, gerçekleri göremeyen, bozguncu, haksızlığı ilke edinen, içinde bu­lunduğu kötü durumun farkında olmayan ve kurtuluş için çare aramayan toplum, topluluk ve kişiler.[758]

 

ÜMMET

 

Ümmet kelimesi Kur'an-ı Kerim'de altmışdört yerde geçmektedir. Genel olarak topluluk, insan topluluğu anlamına gelmekle birlikte, millet, zaman, önder ve din anlam­larına da kullanılmıştır.[759]

 

1. Topluluk:

 

Ümmet kelimesi, hem insan, hem de hayvan topluluk­ları anlamına kullanılmıştır.[760]

 

a. İnsan Topluluğu:

 

İster kalabalık ve büyük, isterse az sayıda olsun her çeşit insan topluluğu, ümmet kelimesinin en çok kullanıl­dığı anlamlardan birisidir:

"Rabbimiz! İkimizi sana teslim olanlardan kıl, soyu­muzdan da sana teslim olanlardan bir ümmet (soy, sop) yetiştir."[761]

"Sizden iyiye çağıran, doğruluğu/iyiliği emreden ve kö­tülükten alıkoyan bir ümmet (=topluluk,cemaat) olsun. İşte başarıya erişenler yalnız onlardır."[762]

"Kitap ehlinin hepsi bir değildir. Onlardan geceleri sec­deye kapanarak Allah'ın âyetlerini okuyup duran ümmet (=gruplar) vardır. Bunlar Allah'a ve ahiret gününe inanır, kötülükten alıkoyar, iyiliklere koşarlar. İşte onlar iyiler­dendir."[763]

"Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirilen Kur'an'ı gereğince uygulasalardı, her yönden ni­mete ermiş olurlardı. İçlerinde orta yolu tutan bir ümmet (=zümre) vardı. Çoğunun işledikleri ise kötü idi."[764]

"Musa'nın kavminden bir ümmet (=topluluk) hakkı gösterir ve ona göre hüküm verirdi. Biz İsrailoğulları'nı, oymaklar halinde oniki ümmete (=topluluğa) ayırdık."[765]

"Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olan ümmetlere (=topluluklara) bizden bir esenlik ve bereketle gemiden in. Ama birçok ümmetleri (=toplulukları) da oyalayacağız, sonra onlara can yakıcı bir azap vereceğiz" denildi."[766]

 

b. Hayvan/Canlı Topluluğu

 

Ümmet sözcüğü, insan toplulukları yanında, hayvan topluluklarını da anlatır:

"Yerde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da ancak sizin gibi birer ümmettir (=topluluktur). Kitapta biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Onlar sonra Rableri hu­zurunda toplanacaklardır."[767]

"Allah 'Sizden önce geçmiş cin ve insan ümmetleriyle (=topluluklarıyla) beraber ateşe girin' der. Her ümmet (=topluluk) girdikçe kendi yoldaşına lanet eder. Hepsi bir­biri ardından cehennemde toplanınca, sonrakiler önceki­ler için 'Rabbimiz' Bizi sapıtanlar işte bunlardır, onlara ateş azabını kat kat ver' derler. Allah 'Hepsinin kat kattır, ama bilmezsiniz' der. Öncekiler sonrakilere, 'Sizin bizden üstünlüğünüz yoktu, kazandığınıza karşılık azabı tadın, derler."[768]

 

2. Millet:

 

Ümmet kelimesi, Kur'an-ı Kerim'de en çok "millet" an­lamında kullanılır:

"Onlar geçmiş birer ümmettir Onlann kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Onların yap­mış olduklarından sorumlu değilsiniz."[769]

"İnsanlar tek bir ümmetti Allah peygamberleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. İnsanların ayrılığa düşecekleri hususlarda aralannda hüküm vermek için onlarla bir­likte hak kitaplar indirdi. Ancak kitap verilenler, kendile­rine belgeler geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzün­den, onda ayrılığa düştüler. Allah, inananları ayrılığa düş­tükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah dilediğini doğ­ru yola eriştirir."[770]

"İnsanlar tek bir ümmettiler, sonra ayrılığa düştüler. Şayet Rabbinden daha önce bir takdir gelmemiş olsaydı, aralannda ihtilafa düştükleri şeyler hakkında hüküm çoktan verilmiş olurdu."[771]

 

3. Zaman:

 

Ümmet sözcüğü, süre ve zaman anlamında da kullanı­labilir:

"And olsun ki, onlann azabını sayılı bir ümmete (=süreye) kadar ertelesek, 'Onu alıkoyan nedir ?' derler. Bilin ki onlara azap geldiği gün, artık geri çevrilmez. Alaya al­dıkları şey onları mahvedecektir."[772]

"Hapisteki iki kişiden, kurtulmuş olanı, nice ümmet (=zaman) sonra Yusuf’ u hatırladı ve "Ben size bunu yorumlayacağım, hele beni gönderin' dedi."[773]

[774]

 

4. Önder (İmam):

 

Ümmet kelmesinin önder (imam) anlamında kullanılı­şı, yalnızca bir âyette söz konusudur:

"İbrahim, şüphesiz Allah'a boyun eğen ve ona yönelen bir ümmetti (=önderdi); puta tapanlardan değildi."[775]

İbn Kuteybe'nin belirttiğine göre, burada öndere üm­met denlmesinin sebebi, çevresinde toplanmayı sağlaması dolayısıyladır.[776]

5. Din:

 

Ümmet sözcüğü, din anlamında da kullanılır:

"Doğru­su ümmet (=tevhid dini) olan müslümanlık, bir tek üm­met (=din) olarak sizin dininizdir. Ben de rabbinizim, ar­tık bana kulluk edin."[777]

"Hayır, 'Doğrusu biz babalarımı­zı bir ümmet (=din) üzerinde bulduk. Biz de onların izle­rinden gitmekteyiz' derler."[778]

[779]

[780]

[781]

 

MİLLET

 

[782]

1. İbrahim'in Dini (Milletu İbrahim):

 

"Kendini bilmezden başkası İbrahim'in milletinden (=dininden) yüz çevirmez. And olsun ki, dünyada onu seç­tik. Şüphesiz o âhirette de iyilerdendir."[783]

"Dediler ki: Yahudi veya Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız.' Doğruya yönelmiş olan ve Allah'a eş koşanlardan olmayan (=hanif) İbrahim'in milletine (=dinine) uya­rız'de."[784]

Bu âyette "İbrahim'in dini" teriminin yanında "hanif terimi de yer almaktadır. Aynı "hanif terimi, Âli İmran, 3/195, Nisa, 4/125, En'am, 6/161, Nahl, 16/123 âyetlerinde de kullanılır. "Hanif terimi" doğru yolu bulan ve Allah'a eş ve ortak koşmayan biçiminde anlaşılır.

"Allah uğrunda gereği gibi cihad edin. O, sizi seçmş, babanız İbrahim'in yolu olan millette (=dinde) sizin için bir zorluk kılmamıştır. Daha önce ve Kur'an'da peygambe­rin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, size müslüman adını veren odur. Öyleyse namaz kılın, zekât verin, Allah'a sarılın. O sizin mevlâ'nızdır. Ne güzel mevlâ, ne güzel yardımcı."[785]

 

2. İbrahim, İshak Ve Yakub'un Dini:

[786]

[787]

 

3. Yahudi Ve Hıristiyanların Dini:

 

"Kendi milletlerine (=dinlerine) uymadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmayacaklardır. De ki: "Doğru yol ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen bilgiden sonra onların heveslerine uyarsan, and olsun ki, Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olur."[788]

 

4. Batıl Din Ve İnançsızların Dini:

[789]

"Yusuf dedi ki: Rabbim'in bana öğrettiği bilgiyle, daha yiyeceğiniz yemek gelmeden size onu yorumlarım. Doğru­su ben, Allah'a inanmayan ve âhireti inkâr eden bir kav­min milletini (=dinini) bırakmışimdır."[790]

[791]

Ashab-ı kehf in şehir halkıyla ilgili olarak millet keli­mesi şu âyette geçer:

"Zira onların sizden haberi olursa, ya taşlayarak öldürürler veya milletlerine (=dinlerine) dön­dürürler. Bu takdirde asla kurtulamazsınız."[792]

"Onlardan ileri gelenler 'Yürüyün, tanrılarınıza bağlı­lıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son millette (=dinde) de bunu işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Kur'an, aramızdan Muhammed'e mi indirilmeliydi?' dediler."[793]

Görüldüğü gibi, millet kelimesi, hem peygamberin dini biçiminde olumlu anlamda, hem de ehl-i kitabın ve diğer batıl inançların dini biçiminde olumsuz anlamda kullanıl­mıştır. Bu kelime, mutlak olarak değil de, kimin inandığı da belirtilerek âyetlerde yer almıştır.[794]

 

KARN

 

Karn, aynı zamanda, aynı zaman dilimi içinde, aynı dönemde yaşayan insanlar anlamına gelir. Belli bir yere ve döneme ait nesil, kuşak, halk demektir. Bu anlamıyla tarihin belli bir döneminde yaşamış uygarlık için de kullanılabilir. Karn kelimesinin çoğulu, kurûn'dur.

Toplum anlamını da ifade eden bu sözcüğe, Kur'an'da daha özel bir anlam yüklenmekte ve "karn" sözcüğü ile; güç ve iktidar sahibi kılınmış, bütünüyle ya da kısmen dünya liderliğine getirilmiş bir topluluk kastedilmekte ve bu sözcüğün geçtiği âyetlerin muhtevası içinde, kendi dö­nemlerinde bu derece güçlü bir konuma gelmiş toplumla­rın bile yıkıma uğramaktan kurtulamadığı vurgulanmak­tadır.[795]

Karn/Kurûn kavramları, Kur'an'da daha çok "helak edilme" çerçevesinde ele alınır. Kur'an'da helak konusu­nun ele alındığı âyetlerden bazısında "karye/kurâ", bazı­sında da karn/kurûn kavramları kullanılır. Bu, hem bir dil zenginliğidir, hem de toplum-medeniyet ilişkisine dik­kat çeker. Buna göre karye/kurâ sözcükleriyle toplumun oluşturduğu medeniyet, karn/kurûn sözcükleriyle ise top­lumun kendisi kastedilmiş olmaktadır.[796]

 

1. Kurun'un Helak Sebepleri:

 

Çeşitli nesillerin helak sebepleri ve yerlerine yeni nesil­lerin yetiştirilmesini sağlayan unsurlar inkarcılık, günah  ve haksızlıktır.[797]

 

a. İnkarcılık:

 

Kurûn'un en önemli helak sebeplerinden birisi, pey­gamberlerin çağrılarına kulak tıkayıp, inkarcılığa saplanmadır:

"Âd ve Semud milletleri ile Ress'lileri ve bunların ara­sında birçok nesilleri (kurun) de yerle bir ettik. Her birine misaller vermiştik, ama dinlemedikleri için hepsini kırdık geçirdik."[798]

Firavun ve yandaşlarına da önceki yalanlayanlar gibi helak edileceği bildirilmişti.[799]

 

b. Günah:

 

Pekçok neslin yokedilme sebebi, günaha batmaları ol­muştur:

"Gerçek kendilerine gelince onu yalanladılar. Alaya al­dıkları şeyin haberleri kendilerine gelecektir. Onlardan önce nice nesilleri yokettiğimizi görmediler mi? Onları, sizi yerleştirmediğimiz bir şekilde yeryüzüne yerleştirmiş, gök­ten bol yağmur yağdırmış, altlarından ırmaklar akıtmış­tık. Fakat onları günahlarından ötürü yokettik ve ardlarından başka bir nesil yetiştirdik."[800]

"Nuh'tan sonra nice nesilleri yoketmişizdir. Kullarının günahlarından haberdar ve onları gören olarak Allah yeter."[801]

 

c. Haksızlık:

 

[802] Yine, önceki nesillerin ileri gelenleri yeryüzünde bozgunculuğa engel olmadıkları için helak edilmiştir, kurtulanları pekaz olmuştur.[803]

 

2. Helak Olan Kurundan Alınacak Dersler:

 

"Âyetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman inkâr edenler (kâfirler), mü'minlere şöyle der: 'Bu iki takımın hangisinin makamı daha iyi ve yeri daha güzeldir?' Onlar­dan önce nice nesilleri yokettik ki, onlar varlıkça ve göste­rişçe bunlardan daha üstündüler."[804]

"Karun, şöyle dedi: 'Bu servet bana, bendeki bir ilim­den ötürü verilmiştir.' Allah'ın önceleri; ondan daha güçlü ve topladığı şey daha fazla olan nice nesilleri yokettiğini bilmez mi? Suçluların suçları kendilerinden sorulmaz."[805]

Çünkü suça/günaha batmışlar, kendi hatalarını görmez­ler ve kabullenmezler.

"Bu inkarcılardan önce kendilerinden daha kuvvetli olan, sığınacak yer bulmak için diyar diyar dolaşan nice nesilleri yoketmişizdir. Hiç kurutuluşu var mı? Doğrusu bunda, kalbi olana veya hazır bulunup kulak verene ders vardır."[806]

Kur'an'a karşı inatçı davranan millete (Kureyşli müş­riklere), daha önceki nesillerin yokedildiği, şimdi onlardan hiçbir ses duyulmadığı ve söz edilmediği belirtilir.[807] He­lak gelip çattığında feryat etmeleri kurtuluş sağlamadı.[808]

"Onları, yerlerinde gezdikleri, kendilerinden önce yoketmiş olduğumuz bunca nesiller doğru yola yöneltmedi mi? Doğrusu bunlarda akıl sahipleri için ibretler var­dır."[809]

"Kendilerinden önce nice nesilleri yokettiğimizi, onların bir daha kendilerine dönmediklerini görmezler mi ?"[810]

Hz Musa'ya, ilk nesiller yokedildikten sonra açık belge­ler (aydınlanma kaynağı, doğruluk rehberi ve rahmet olarak verilen kitap (Tevrat), insanlar düşünsünler diye veril­miştir.[811]

 

3. Helak Edilenlerin Yerine Yeni Nesillerin Gel­mesi:

 

Kureyşli müşriklere şu hatırlatmada bulunulur:

"On­lardan önce nice nesilleri yokettiğimizi görmediler mi? (..) Onları günahlarından ötürü yokettik. Ardlanndan başka bir nesil yetiştirdik."[812]

Hz. Nuh'un gemiden inip yerleşmesi anlatıldıktan son­ra şu belirtilir:

"Bunların ardından başka nesiller varettik."[813]

Böylece Nuh kavminin helak edilmesinden sonra, yeryüzünde iktidar başka bir topluma, Semud kavmine, geçmektedir.

"Biz nice nesiller varetmiştik. Üzerlerinden yıllar geçti.(..)"[814]

 

HİZİB/AHZÂB

 

Hizib, belli bir görüşü benimseyerek başkalarından farklılaşan, güçlü bir gruptur. Hizibin çoğulu, ahzâb'tır.[815]

[816]

 

1. Hizib Biçimindeki Tekil Kullanım:

 

a. Grup/Dinî Grup:

 

Hizib biçimindeki kullanım, grup veya dinî grup anla­mındadır:

"Mağaranın içinde onları yıllarca uyuttuk. Sonra iki ta­raftan (hizib'ten) hangisinin beklediği sonucu iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık."[817]

"Ama insanlar dîn konusunda bölük bölük (börçük) ol­dular. Her bölük (hizb), kendi tuttuğu yoldan (dar öğretisinden) memnundur."[818]

Bu âyet, öncelikle şu ya da bu yoldaki muhtelif dinî gruplara yani daha önceki vahyi tebliğlerden birini ya da ötekini benimseyen, ama zaman içinde tevhidi yoldan ay­rılıp Yahudilik ve Hristiyanlık gibi ayrı isimler altında hizbî bir taassub içine kapanıp katılaşan ve her biri kendi doğmalarına kendi biçimsel, törensel uygulamalarına kıs­kançlıkla sarılıp, diğer bütün ibadet yollarına (bkz. Hacc, 22/67) karşı en küçük bir hoşgörü göstermekten uzak kalan gruplara işaret etmektedir.

Ayrıca, bu yerleşik ve kurumlaşmış dinlerin kendi içle­rinde birliği bozan hizipleşmeye de işaret etmektedir ki bu bütün ümmetler için geçerlidir.[819] Önceki kitabî dinlerde oluşan bölünmelerin, İslam dini içinde oluşmaması için dolaylı bir emir vardır.[820]

 

b. Hizbullah:

 

İki âyette, hizbullah tabiri geçer; Allah'ın taraftarları anlamına gelir:

"Kim Allah'ı, peygamberini ve mü'minleri dost edinirse, bilsin ki, şüphesiz Allah'tan yana olanlar (hizbullah) üstün gelirler."[821]

[822]

"Allah'a ve âhiret gününe inanan bir milletin, -babala­rı, oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile- Allah'a ve peygamberine karşı gelenlere, sevgi beslediklerini göremezsin. İşte Allah, imanı bunların kalplerine yazmış (kazımış), katından bir nur ile onlan desteklemiştir. Onla­rı, içlerinden ırmaklar akan, temelli kalacakları cennetlere koyar. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnut olmuştur. İşte bunlar, Allah'tan yana olanlardır (hizbullah). İyi bilin ki, saadete erecek olanlar, Allah'tan yana olanlardır."[823]

 

c. Hizbu’ş-şeytan:

 

Şeytan af ümidi vererek insanları ayartır. Zaten o, yandaşlarını cehennem yârânı olmaya çağırır:

"Ey insanlar! Allah'ın verdiği söz, şüphesiz gerçektir. Dünya hayatı aldatmasın. Allah'ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın. Şeytan, şüphesiz sizin düşmanınızdır. Siz de onu düşman bilin. Şeytan kendi yandaşlarını (hızbuhu), çılgın alevli cehnnem yârânı olmaya çağırır."[824]

Münafıkların, Allah'ın gazap ettiği milleti dost edinme­lerinin, uhrevi sorumluluğu belirtildikten sonra şu ânlatılır:

"Şeytan onların başlarına dikilip, onlara Allah'ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın yandaşlarıdır (hizbu’ş-şeytan). İyi bilin, şeytanın yandaşları elbette hüsran­dadır."[825]

Bundan sonraki âyetlerde, Allah'a ve peygambe­rine karşı gelenlerin en alçak kimselerle birlikte olduğu, Allah'ın "Ben ve peygamberlerim üstün gelecektir" yazdığı, Allah'ın güçlü ve kudretli olduğu belirtilir. Daha sonra da Allah'tan yana olanların özellikleri anlatılır.[826]

 

2. Ahzâb Biçimindeki Çoğul Kullanım:

 

a. Önceki Ümmetlerin Kafirleri:

 

Önceki ümmetlerin inkarcıları için, ahzâb tabiri kulla­nılır:

"Onlardan önce Nuh milleti, Âd, sarsılmaz bir salta­natın sahibi Firavun, Semûd, Lût milleti ve Eykeliler de peygamberleri yalanlamıştı. İşte onlar da (peygamberleri­ne karşı) birleşen topluluklardı."[827]

Aynı olay, Firavun ai­lesindeki inanmış adamın ağzından, yakın çevresi için tekrarlanır.[828]

 

b. Hıristiyanlıktaki Bölünmeler:

 

Hz. İsa, ilâhi mesajını

"Doğrusu Allah, benim de rabbimdir, sizin de rabbinizdir. Artık, ona kulluk edin. Doğru yol budur."

biçiminde tamamladı.

Ama daha sonra ona inananlar arasında bölünmeler oldu:

"Fırkalar, kendi farklı görüşlerini savundular, arala­rında anlaşmazlığa düştüler. Vay o büyük günü görecek inkarcıların haline! "[829]

[830] Nesturîler, "İsa, Allah'ın oğludur", Yakubîler "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir", Mulkânîler de "Allah, üçün üçüncüsüdür, Allah tanrıdır, İsa tanrıdır, Meryem tanrıdır." görüşünü[831] savundular.

Âyette Hıristiyanların dini bölünmeleri açık bir biçimde yer almaz. Bu yüzden Muhammed Esed, Kitab-ı Mukaddes'e bağlı olduklarını iddia edenler arasındaki bu anlaş­mazlığın, ya yahudilerin yaptığı gibi, bir peygamber olarak onu bütünüyle reddederek, ya da Hıristiyanların yaptığı gibi onu tannlaştırarak ortaya çıktığını belirtir.[832]

 

c. Hz Peygamber’in Karşıtları:

 

A) Kureyş İçindeki Umeyye Oğulları Ve Müttefikleri Mugire Oğulları Ebu Talha Ailesi:

 

Bazı âyetlerde ahzâb kavramı, Hz Peygamber'e karşı çı­kan Kureyş'in Umeyye oğullarını ve müttefiklerini anlatır.[833]

"(..) Hangi topluluk Kur'an'ı inkâr ederse, yeri ateştir.(..)"[834]

Muhammed Esed, buradaki ahzâb'ı, Hz. Peygamber'in karşıtı olan müşrikler biçimindeki anlamayı bir daraltma olarak görür, şunları belirtir: "Ahzâb, ifade ettiği anlam ve. amacı anlamaksızın Kur'an'ın mesajına peşinen muhale­fet için örgütlenmiş gruplardır. Ahzâb terimiyle işaret edi­len muhalefet örgütlerini, bazı müfessirlerin yaptığı gibi, Hz. Peygamber'e düşmanlıkları doğrultusunda bir araya gelen müşrik Araplarla sınırlı "tarihi" örneklerle özdeşleş­tirmek, hiç şüphesiz ki, bu âyetin anlam sahasını bir hay­li daraltmak olur."[835]

"Kendilerine kitap verdiklerimiz, sana indirilenden memnun olurlar. Karşı gruplar (ahzâb) içinde ise, onun bir kısmım inkâr edenler vardır. De ki: "Ben ancak Allah'a kulluk etmekle ve ona asla ortak koşmamakla emrolundum. Hepinizi yalnızca ona çağırıyorum, Dönüşüm ona­dır."[836]

"İnkarcılar burada takım takım (ahzâb) bozguna uğra­mış perişan bir ordudur."[837]

Bundan sonraki âyette, önce­ki ümmetler peygamberleri yalanlayan kâfirler ve başları­na gelen kötü sonları anlatılır. Böylece, gerçeği kabul et­meyen toplulukların dağılma/bozulma sürecine gireceği, birliklerinin bozulacağı belirtilir.[838]

 

B) Hendek Savaşında Hz. Peygamber'e Karşı Ebu Süfyan'ın Önderliğinde Birleşen Arap Kabileleri Ve Kureyza Yahudileri:

 

Ahzâb, asıl kavramını, Hendek Savaşı'nda üç ayrı bö­lük halinde cephe almış olan Ebu Süfyan önderliğinde birleşen Arap kabileleri ile Kureyza yahudilerinin ittifakın­dan alır.[839]

"Bunlar (içinizdeki savaş engelleyicileri, münafıklar) düşman birliklerinin (ahzâb, müttefik düşmanın) gitmediklerini sanıyorlardı. Bu birlikler tekrar gelmiş olsalardı, kendilerinin çöllerde bedevilerin yanında bulunup, sadece (uzaktan) sizin haberlerinizi sormayı tercih ederlerdi. Ara­nızda olsalar, ancak pekazı savaşırlardı (savaşır görünür­lerdi)."[840]

Bundan sonraki âyette, Resulullah'ın mü'minlere en güzel örnek olduğu belirtilir. Bu âyet, ilk bakışta Hz, Peygamber'in imanını, cesaretini ve kararlılığını örnek al­maları tavsiye edilen Medine'nin o ilk savunucularına ses­lendiği halde, aslında bütün durumlar ve şartlar için ge­çerli olan zaman üstü bir muhtevaya sahiptir.[841] Medine'yi savunan mü'minler Hz. Peygamber'i örnek alarak düşmanı görünce, iman ve teslimiyetleri arttı.[842]

 

ŞİA

 

[843]

 

1. Grup/Fırka:

 

Şia sözcüğü, öncelikle grup, fırka, topluluk, birbirine muhalif kişiler anlamına gelir:

"Sonra her toplumdan (şia: topluluk) rahmana en çok kimin başkaldırdığını ortaya koyacağız."[844]

Firavun, Mısır toplumunda ayrımcılık yapıyordu:

"Fi­ravun başa geçti ve halkı fırkalara (şiya') ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bularak onların oğullarını boğazlı­yor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o, bozguncunun biriydi."[845]

"Firavun, insanları Kiptiler ve Yahudiler (İsrailloğulları) diye ikiye böldü. Kiptiler yüksek, İsrailoğulları aşağı sınıftı. "De ki: Üstünüzden ve altınızdan size azap göndermeye ve sizi fırka fırka (şiya’: birbirine muhalif topluluklar) ya­pıp kiminize kiminizin hıncınızı artırmaya gücü yeten odur. Anılsınlar diye âyetleri nasıl yerli yerince açıkladığı­mıza bir bak."[846]

 

2. Dinî Grup/Fırka:

[847]

İkinci âyette, dinî bölünme içindekilerle peygamberin ilgisizliği belirtilir:

"Fırka fırka olup (ferrekû dînehum) din­lerini parçalayanlarla (kânû şiya'an) senin hiçbir ilişiğin (yapabilecek bir şeyin) olamaz. Onların işi Allah'a kalmış­tır. Yaptıklarını onlara, sonra bildirecektir."[848]

Dinlerini parçalayanların yahudiler, hristiyanlar, sâbiîler ve mecusiler olduğu belirtilir.[849]

3. Yandaş:

 

Şia sözcüğü, gerek dinî, gerekse siyasî anlamda, yan­daş, destekçi, yoldaş anlamında kullanılır:

"Musa, halkının haberi olmadan şehre girdi. Biri kendi adamlarından (min şî'atihi: İsrailoğullarından, halkından), öteki de düşmanı (Kıbtî) olan iki adamı döğüşürken bul­du. Kendi tarafından (min şî'atihi) olan kimse, düşmanına karşı ondan yardım istedi. (..)"[850]

Bu âyetteki şia kelimesine "ehil ve neseb (soy),"[851] "or­du"[852] anlamı da verilmiştir.

"İbrahim de şüphesiz Nuh'un yolunda (min şî'atihî) olanlardandı."[853]

 

4. Selef/Geçmişteki Toplumlar:

"And olsun ki, senden önce çeşitli ümmetlere (şiya'a'l-evvelîn: gelip geçmiş topluluklara) peygamber göndermiştik."[854]

Buradaki şiyâ' kelimesine, fırkalar anlamı da veril­miştir.[855]

"Kendileriyle, arzuladıkları şeyler arasına artık engel (set) konur. Nitekim, daha önce, kendilerine benzeyenlere (bi-eşyâ'ihim = seleflerine; daha önce yaşamış olanlara) de aynı şey yapılmıştı. Çünkü onlar şüphe ve endişe içindey­diler."[856]

"And olsun ki, benzerlerinizi (sizin gibi toplumları) yok ettik. Öğüt alan yok mu?"[857]

 

FIRKA/TEFRİKA:

 

Ferik, fırka, tefrika, furkan, teferruk gibi siyasî-dinî kavramların türediği f-r-k.(feraka) kökü; hüküm verme/ayırdetme,[858] ayırma,[859] bölme,[860] ayrılma[861] ve uzaklaş(tır)ma[862] anlamlarına gelir.

F-r-k kökenli kavramlardan bizi ilgilendirenler ferik, fırka, tefrika ve teferruk'tur. Furkan kavramı, daha çok dinî içeriklidir.

Ferik, Kur'an'da pekçok yerde kullanılır. Her çeşit grup, bölük, küme gibi anlamlara gelir.[863]

[864]

 

1. Dinde Ayrılık (Tefrîku'd-Dîn/Teferruk):

 

Birlik olunması, Allah'ın emridir:

"Toptan Allah'ın ipine sanlın, ayrılmayın (velâ teferrakû). Allah'ın size olan ni­metini anın: Düşmandınız, kalplerinizi birbirinize ısındırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çuku­runun kenarındaydınız, sizi oradan kurtardı. Allah, doğ­ruya erişesiniz diye size âyetlerini böylece açıklar."[865]

İyiliğe çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten alıkoyan bir topluluğun bulunması emredildikten sonra, şunlar belirtilir:

"Kendilerine belgeler geldikten sonra ayrılan ve gö­rüş ayrılığına (ihtilaf) düşenler gibi olmayın. Onlara büyük bir azap vardır."[866]

"Allah, Nuh'a buyurduğu şeyleri size de din olarak bu­yurmuştur. Sana vahyettik; İbrahim'e Musa'ya ve İsa'ya da buyurduk ki: 'Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin. 'Putperestleri (müşrikleri) çağırdığın şey onların gözünde büyümektedir. Allah, dilediğini kendine seçer, kendisine yöneleni de doğru yola eriştirir."[867]

Burada din sözcüğü, daha çok temel inanç konularını içerir (din=itikad). Dola­yısıyla, inanç bütünlüğünün bozulması, dinde ayrılık de­mektir.

Dinde ayrılığa düşmek, müşriklerin de bir özelliğidir, müslümanlar bunlara benzemekten kaçınmalıdır:

"Allah'a yönelerek ona karşı gelmekten sakının, namaz kılın, din­lerinde ayrılığa düşüp fırka fırka (paramparça) olan, her fırkasının da kendisinde bulunanla sevindiği müşrikler­den olmayın."[868]

Birlik, doğruluk, heveslerden vazgeçiş, Allah'a ve kita­bına inanma, adaletli oluş, hem mü'min toplumu dirliğe kavuşturur, hem de başka inanç mensuplarıyla ilişki kur­ma kapılarını açar:

[869]

Bu âyete göre, Allah inancını yayma ortak noktasında dinler arası diyalog kapıları açık tutulur.

Hz. Peygamber'in, dinde ayrılığa düşenlerle bir ilişiği­nin olmadığı açıkça belirtilir:

"Fırka fırka olup dinlerini parçalayanlarla senin hiçbir ilişiğin olamaz. Onların işi, artık Allah'a kalmıştır, yaptıklarını onlara sonra bildirecektir."[870]

Dinde ayrılığa düşmenin sebebi olarak, birbirini çekememe, aralarındaki ihtiras (bağyen beynehum) gösterilir: "Kendilerine ilim geldikten sonra ayrılığa düşmeleri (ihti­laf), ancak birbirlerini çekememezlikten dolayıdır. Eğer belirli bir süre için rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilirdi. Arkalarından kitaba varis kılınanlar da ondan şüphe ve endişe içindedirler."[871]

"(..) Ancak kendilerine kitap verilenler, kendilerine bel­geler geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden ayrılığa düştüler."[872]

Gerek dinî bölünme sonucunda, gerekse siyasi, mede­ni, iktisadi veya askeri alanlarda kurulan birliktelikler, çekişme sonucunda çözülürse, yılgınlık ve güç kaybı kaçı­nılmaz olur:

"Allah'a ve peygamberlerine itaat edin, çekiş­meyin (velâ tenâze'û). Yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız ve gü­cünüzü kaybedersiniz. Sabredin, doğrusu Allah sabreden­lerle beraberdir."[873]

 

2. Tefrika Çıkarmak:

"Zarar vermek, inkâr etmek, mü'minlerin arasını aç­mak, Allah'a ve Peygamberine karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescid kurup 'Biz yal­nızca iyilik yapmak istedik' diye yemin edenlerin yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah şahittir. O mescide hiç girme. İlk günden beri Allah'a karşı gelmekten sakınmak için kurulan mescidde bulunman daha uygundur. Orada arın­mak isteyen insanlar vardır. Allah, arınmak isteyenleri se­ver. Yapısını, Allah'tan sakınmak ve onun hoşnutluğuna ermek için yapan kimse mi daha hayırlıdır; yoksa, yapısı­nı kayacak bir yar kıyısına yapıp da onunla birlikte ce­hennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmedenle­re doğru yolu göstermez. Yaptıkları bina, kalplerinde bir şüphe ve izdırap kaynağı olmakta -kalpleri paralanana kadar- devam edecektir. Allah bilendir, bilgedir."[874]

Münafıkların yaptığı bu mescid-i dırâr, Hz Peygamber tarafından yıktırıldı, yeri çöplük yapıldı.[875]

 

MELE'

 

Dolmak ve doldurmak anlamındaki m-l-e (mele'e) kö­künden gelir. Mele' dolgunluk anlamında masdardır. [876]

 

1. Mele-i A’lâ (Yüce Topluluk):

 

En yüksek melekler ve peygamberlerin ruhları anla­mındadır.[877] Yüce meclis/topluluk olarak karşılanır. İki âyette geçer:

"Şeytanlar mele-î a'Iâyı (en yüce âlemi/meclisi) dinleye­mezler(..)"[878]

"De ki: (..) Melekler (insanın yaratılışını) tartışırlarken, mele-i a'lâ'daki bu olanlar hakkında bir bilgim yoktu."[879]

Mele-i A'lâ, Yüce Allah ile yüksek meleklerin meclisidir.[880]

 

2. Mele':

 

Mele', bir görüşü paylaşan, göz dolduran grup anla­mındadır.[881] Bir toplumun eşrafı, ileri gelenleri, önderleri, asilzadeleri, soyluları, aristokrat tabakası, fikir danışılan kimseleri, beyleri, yöneticileri, kodamanları demektir. Bunlar, toplumun siyasî, ekonomik ve sosyal güç merkez­lerini elinde tutan katı gelenekçi bir gruptur.[882] Erkân, kurmaylar, ele başları, iktidar seçkinleri olarak da algıla­nabilirler.[883]

 

A) Özellikleri:

 

1- İnkarcılık (Küfür):

 

Peygamberlerin toplumları uyarma görevinin karşısına çıkan mele'nin en önemli özelliği inkarcılıktır. Hz. Hud'a, milletinin inkarcı ileri gelenleri (mele') şöyle dediler:

"Biz senin beyinsiz (aklı kıt) olduğunu düşünüyor, yalancı ol­duğunu sanıyoruz."[884]

[885] Hz. Nuh'a da kav­minin ileri gelenleri, apaçık sapıklık içinde olduğunu söy­lemişti.[886]

Tüm peygamber kıssalarının -ve özellikle de Hz. İsa ve ondan sonra Muhammed'inkinin- gösterdiği gibi, ilk mü'minlerin çoğu, ilâhî mesajın, kendilerine bu dünyada daha âdil ve eşitlikçi bir toplumsal düzen, âhirette de ebe­di mutluluk vadettiği, toplumun aşağı sınıflarına mensup köleler, yoksullar ve ezilenler arasından çıkmıştır. Peygamberlerin üstlendiği görev, bütünüyle bu devrimci nite­liği dolayısıyladır ki, kurulu düzeni elinde tutan, toplu­mun varlıklı ve imtiyazlı kişileri ve grupları katında daima hoşnutsuzluğa yol açmıştır.[887]

 

2- Büyüklenme (İstikbâr) Ve Alay:

 

"Senin, kendimizden hiç farkı bulunmayan bir insan olduğunu görüyoruz. Daha başlan­gıçta, sana bizim ayak takımı dışında kimsenin uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizden bir üstünlüğünüz de yoktur. Se­nin yalancı olduğunu düşünüyoruz. "[888]

Gemiyi yaparken, milletinin inkarcı ileri gelenleri yanı­na uğradıkça onunla alay ederlerdi.[889]

"Bu, yediğinizden yiyen, içtiğinizden içen, sizin gibi bir insan. Kendiniz gibi bir insan. İtaat ederseniz, hüsrana uğrayacağınıza hiç şüphe yoktur. Öldüğünüz, toprak ve kemik yığını olduğunuz zaman, tekrar dirilme­nizle sizi tehdit mi ediyor? Oysa tehdit edildiğiniz bu du­rum, ne kadar, hem de ne kadar uzak! Hayat, ancak bu dünyadakidir. Ölürüz ve yaşarız, tekrar diriltilmeyiz. Bu, Allah'a karşı yalan uyduran birinden başkası değil. Biz ona inanmayız."[890]

Hz. Salih'in gönderildiği Semud kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri, içlerinden iman eden ve bu yüzden hor gördükleri kimselere, şöyle dediler:

"Salih'in rabbı tarafından gönderildiğini gerçekten biliyor musunuz?" Mü'minler, şu cevabı verdiler: "Doğrusu biz onunla gönde­rilene inanıyoruz." Büyüklük taslayanlar şöyle dediler: "Sizin inandığınızı, biz inkâr ediyoruz. (..)"[891]

Hz. Musa ve Hz. Harun, Firavun ve erkânına gönderilince büyüklük tasladılar. Suçlu bir kavim oldular. Onlar mağrur bir topluluktu. Bu yüzden, "Milletleri bize kul iken bizim gibi iki insana mı inanacağız?" deyip onlan yalancı saydılar. Firavun ve erkânının kendilerine fenalık yapma­sından korktuklan için, milletinin bir kısım gençleri dışın­da, kimse Hz. Musa'ya inanmamıştı. Çünkü Firavun, o yerde hâkimdi. O, gerçekten aşırı gidenlerdendi. Bu yüz­den, yok edildiler.[892]

[893]

 

3- Aşırı Tutuculuk/Katı Gelenekçilik:

 

Mele'nin üçüncü özelliği, gerek dinî, gerek sosyal, siya­si yönden aşın tutucu oluşlarıdır. Bu yüzden, kendilerini her yönden temiz toplum olma konusunda uyaranları, sa­pıklıkla suçlar ve tehdit ederler.

Hz. Nuh, kavmini uyarmasına rağmen, milletinin ileri gelenleri ona şöyle dediler:

"Biz senin apaçık sapıklıkta ol­duğunu görüyoruz."[894]

[895]

[896]

"Ey Şuayıb! Ya dinimize dönersiniz, ya da seni ve inananları seninle beraber şehrimizden çıkarırız." Şuayb'ın cevabı şu oldu: "İstemesek de mi? Allah bizi di­ninizden kurtardıktan sonra ona dönecek olursak, doğru­su Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimizin dile­mesi bir yana, dininize dönmek bize yakışmaz. Rabbimi­zin ilmi herşeyi kuşatmıştır. Biz yalnız Allah'a güvendik. Rabbimiz! Bizimle milletimiz arasında hakça hükmet. Sen hüküm verenlerin en iyisisin." Milletinin ileri gelenleri teh­dit savurmayı sürdürdü: "Şuayb'a, uyarsanız, kaybeden siz olursunuz."[897]

Hz. Peygamberin kavmini uyarması konusunda şu an­latılır:

"Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaşmışlardı. İnkarcılar, şöyle demişlerdi: Bu, pek yalancı bir sihirbaz­dır. Tanrıları tek bir tanrı mı yaptı? Doğrusu bu, çok tu­haf. İleri gelenler de şöyle dediler: Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin. Sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uyarmadır. Kur'an, aranızda Muhammed'e mi indirilmeliydi?"[898]

 

B) Görevleri/İşlevleri:       

 

[899]

 

1- Danışma:

 

Sebe melikesi Belkis, Hz. Süleyman'dan gelen mektu­ba verilecek cevap konusunda, ileri gelenlere danıştı ve şöyle dedi:

"Ey ileri gelenler! Vereceğim emir (karşılaştığım bu durum) hakkında bana fikrinizi söyleyin. Siz benim ya­nımda bulunmadıkça, bir iş hakkında kesin hüküm ver­mem." Bunun üzerine, mele' şu cevabı verdi: "Biz güçlü kimseleriz, zorlu savaş adamlarıyız. Emir senindir. Diledi­ğini emret."[900]

Hz. Musa, âsâsıyla mucize gösterince Firavun milleti­nin ileri gelenleri şöyle dediler:

"Doğrusu bu bilgin bir si­hirbazdır. Sizi memleketinizden çıkarmak istiyor." Bunun üzerine Firavun onlara "Öyleyse ne yapayım?" diye akıl sordu.[901]

Hz. Süleyman da, Belkıs'ın tahtını kimin getireceğini mele'sine danışmıştı.[902] Bu âyette mele' sözcüğü, olumlu biçimde, daha doğrusu olumsuz niteleme yapılmadan ge­çer.

Hz. Yusuf döneminin hükümdarı, ileri gelenlerine gör­düğü rüyanın yorumunu sormuştu.[903]

 

2- Görüşme Ve Karar Alma:

 

Mele', bulunduğu toplumun önemli kararlarının alın­masında, iktidar sahiplerinin yanında yer alır.

Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak Hz. Musa'ya geldi ve mele'nin görüşmesini anlattı:

"Ey Musa! İleri ge­lenler, seni öldürmek için aralannda görüşüyorlar. Hemen uzaklaş. Doğrusu ben sana öğüt veriyorum."[904]

Firavun, mele'sine şu konuşmayı yaptı:

"Ey ileri gelen­ler! Sizin benden başka bir tanrınız olduğunu bilmiyorum. Ey Hâmân! Benim için, toprak üzerine bir ateş yak, (tuğla hazırlayıp) bana bir kule yap; çıkar belki Musa'nın tanrısını görürüm. Bence o, bir yalancıdır."[905]

"Musa'yı ve milletini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla başbaşa bıraksınlar diye mi serbest koyveriyorsun?" Firavun, onlara şu cevabı verdi: "Onların oğullarını öldüreceğiz, ka­dınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onlan ezecek üstün­lükteyiz"[906]

3- Tehdit Ve Şiddet:

 

Mele', karşıt görüşte olanları tehdit etmekten geri kal­maz.

Kavminin ileri gelenleri, Hz. Şuayıb ve çevresine, dinle­rine dönmedikleri takdirde sürgün ve mücadeleyi kaybetme tehdidinde bulundu.[907]

Mele', peygamberlerin ilâhî mesajları iletmekle görevli olduğu kavimler yanında, Hz. Süleyman'ın[908] ve Sebe me­likesi Belkıs'ın[909] da, çevresinde yer alıyordu. Kur'an'da genellikle peygamberlerin uyarma görevine karşı çıkan az­gın, şımarık ve zalim ileri gelenleriyle mücadelelerinden kesitler sunulmaktadır. Toplumların yokoluş sürecinde bu tür davranışlar içinde bulunan mele' grubunun etkin bir rolü bulunmaktadır.[910]

 

CUND/CUNÛD

 

Taşlı sert/kaba toprak anlamındaki c-n-d kökünden türeyen cund, çok sayıdaki topluluk anlamındadır.

Cund'un çoğulu cunûd ve ecnâd'dır.[911] Kur'an'da, daha çok çoğul biçimi kullanılır.

[912]

 

1. Allah'la İlgili Cunûd Kavramları:

 

a)  Cunudu's-Semâvât Ve'l-Ard:

 

Allah'ın, apaçık fetihi sağladığı, günahları bağışladığı, nimeti ve hidayeti verdiği, büyük yardımda bulunduğu belirtildikten sonra, şu anlatılır:

"Müminlerin, imanlarını kat kat arttırmaları için, kalplerine güven (sekînet: sükûnet, iç huzuru) indiren odur. Göklerdeki ve yerdeki ordular (cunûdu’s-semâvât ve'l-ard) Allah'ındır. Allah bilendir, bilgedir."[913]

Allah'ın mü'minlere güven indirmesi, onlara cennetleri-vadettiğinin belirtilmesi ve münafıkların Allah'ın mü'min­lere yardım etmeyeceği biçimindeki kötü sanılarının anla­tılması, bu yüzden Allah'ın gazabını, lanet ve cehennemi hazırlayışı belirtildikten sonra, şu anlatılır:

"Göklerdeki ve yerdeki ordular Allah'ındır. Allah aziz (güçlü) ve bilge (ha­kim) olandır."[914]

Muhammed Esed her iki âyetteki cunûdu's-semâvât ve'l-ard bölümlerini, çok isabetli olarak "göklerin ve yerin bütün güçlerinin Allah'a ait bulunduğu" biçiminde yo­rumlamıştır.[915]

 

b) Cunûdu Rabbike:

 

"Rabbinin orduları" anlamında olup, onun emrindeki güçleri belirtir:

"(..) Rabbimin ordularını (cunûdu rabbike: rabbimin güçlerini) kendisinden başkası bilmez. Bu, insanoğluna bir öğütten ibarettir."[916]

Bu âyetteki cunüdu rabbike, bütün melekler veya özel­likle cehennem zebanileri olarak da yorumlanır.[917]

 

c) Allah'ın Ordu Göndermesi:

 

Yüce Allah, peygamberlere ve mü'minlere en sıkıntılı zamanlarında ilâhî yardımını gönderir, görülmez ordusuyla onları sıkıntılarından kurtarır; inkarcılar ise bu ilâhî yardımdan yoksun kalır:

"Ondan sonra milleti üzerine gökten bir ordu (cundun mine's-semâ) indirmedik. Zaten indirecek de değildik. Sadece tek bir çığlık!.. O kadar, hemen sönüp gittiler."[918]

"Muhammed'e yardım etmezseniz, bilin ki, inkâr eden­ler onu Mekke'den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah ona yardım etmişti. Arkadaşı Ebu Bekir'e 'üzülme, Allah bizimledir’ diyordu. Allah da ona güven vermiş, görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş, inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Yalnızca Allah'ın sözü (davası) yücedir. Allah güçlü ve bilgedir."[919]

"Bozgundan sonra Allah, peygamberine ve mü'minlere güvenlik (sekînet) verdi ve görmediğiniz askerler indirdi, inkarcıları azaba uğrattı. Kâfirlerin cezası işte budur."[920]

Bunlar Huneyn savaşındaki Allah'ın yardımı anlatılırken belirtilir.[921]

"Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir: Onlar, şüphesiz yardım göreceklerdir. Bizim ordumuz (cündenâ) kesinlikle üstün gelecektir. Bir süreye kadar onlara aldırış etme."[922]

Bu âyetteki cündenâ kelimesi, peygamberler ve mü'minler olarak da yorumlanır.[923]

 

2. Şeytanın Adamları (Cunûdu İblis) Kavramı:

 

Şeytanın avenesi ve çetesi, cehennem yolcusudur:

"Onlar, azgınlar ve İblis'in adamları (cunûdu İblîs: İblis'in avenesi/çetesi), hepsi tepetaklak cehenneme atılırlar."[924]

Cunûdu İblîs, insanın günaha sapmasında etkili olan ve Kur'an'da sıkça bahsi geçen kötü güçler, kötülüğe çağıran güçler, kötü saik (dürtü) ve eğilimler (şeytanlar) anla­mındadır.[925]

Cunûdu İblîs'e, İblis'in zürriyeti, yani şeytanlar, şeytan soyu anlamı da verilir.[926]

 

3. İnsanlarla İlgili Cunüd Kavramları:

 

a) Yandaşlar:

 

Kur'an'da yandaşlar/ordu anlamındaki cunûd kelime­leri Tâlût ve Câlût'un ordusu,[927] Firavun'un ordusu,[928] Süleyman'ın ordusu,[929] müşrik Arapların müttefik (ahzâb) ordusu,[930] Semûd ordusu[931] için kullanılır.

"Yahut, rahman olan Allah'ın dışında size yardımda bulunacak yandaşlarınız (cundun leküm: kalkan) kimdir? İnkarcılar sadece aldanmaktadırlar."[932]

 

b) Güç Ve Destek:

 

Cunûd sözcüğü, güç ve destek anlamına gelir:

"(..) Tehdit edildikleri azap ya da kıyamet gününü gördükleri zaman, onlar kimin yerinin daha kötü ve taraftarlarının daha güçsüz (ed'afu cunden) olduğunu göreceklerdir."[933]

 

c) Koruyucular:

 

Cunûd sözcüğü, müşriklerin, tanrılarını koruyuculuğu için de kullanılır:

"Oysa onlar (Allah yanındaki tanrılar) yardım edemez­ler, ancak kendileri o tanrılara koruyuculuk için nöbet beklerler (cundun muhdarûn)."[934]

 

5- SİYASİ DAVRANIŞLA İLGİLİ KAVRAMLAR

 

BEY'AT

 

B-y-a (beye'a) kökünden gelen "bey'at", otorite sahibine itaat etmek üzere yapılan bir andlaşmadır. Bey'at yerine mubâya'a sözcüğü de kullanılır. Aslında bey'at, bir alım satım akdidir. İşte bu alım-satım akdine kıyasla, bağlılık andına da bey'at denmiştir.

Bey'at konusunu ele alan âyetler, çok sınırlı sayıdadır. Bu âyetlerde Medine'ye hicretten az önce yapılan Akabe Bey'ati ile hicretin altıncı yılındaki Hudeybiye Andlaşması sırasındaki Rıdvan Bey'ati sözkonusu edilir. Her iki bey'at de, bağlılık andı niteliğindedir. Oysa İslam siyaset yazı­nında bey'at kavramı, bundan daha geniş bir anlam ka­zanmış, "iktidara lâyık olanı serbest irade ile toplumun iş­başına getirmesi, ilâhî iradeden sapmadikça ona itaat sö­zü vermesi" biçiminde tanımlanmıştır.[935]

 

1. Bey'atin Kapsamı:

 

"Ey peygamber! İnanmış kadınlar, Allah'a hiçbir ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etme­mek, çocuklarını öldürmemek, başkasının çocuğunu sa­hiplenerek kocasına isnadda bulunmamak (hiç yoktan yalan uydurup iftira atmamak) ve iyi (ma'ruf) işlerde sana karşı gelmemek şartıyla, sana bey'at etmek üzere geldikle­ri zaman, onların bey'atini kabul et. Onlar için Allah'tan bağışlanma dile. Doğrusu Allah, bağışlayan ve acıyandır."[936]

Bu âyeti, bey'atin tarafları, içeriği ve amacı açılarından ele almak uygundur:

1) Bey'atin tarafları, siyasi-dinî otoriteyi temsil eden Hz. Peygamber ile mü'min kadınlardır. Kadınların özel olarak geçmesi, erkeklerin de böyle bir bey'at yapmasına engel değildir. Anlaşılap kadınların özellikle belirtilmesi, onların da etkin bir siyasi katılım gerçekleştirmelerinin is­tenmesine dayalıdır.

2) Bey'at, kapsamı açısından incelendiğinde, imanın temeli, ana ahlâk kuralları ile iyi işlerde itaat konularını içerdiği görülür.

3) Bu bey'at, siyasi otoritenin belirlenmesi amacıyla bir irade beyanı değildir. Siyasi otoriteye kapsamı belli konu­larda bir söz verme (ahd), bir sadakat yemini, bir bağlılık andı, başka bir deyişle siyasi destek sağlayıcı bir irade açıklaması görünümündedir. Aynı durum, Rıdvan Bey'ati açısından da geçerlidir.[937]

 

2. Bey'atin Bağlayıcılığı:

 

"Şüphesiz sana bağlılık bildirerek ellerini verenler (bey'at edenler, bağlılıklannı bildirenler) Allah'a el vermiş sayılırlar. Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir. Verdiği bu sözden (ahidden) dönen, ancak kendi aleyhine dön­müş olur. Allah'a verdiği sözü yerine getirene, o büyük ecir (ödül) verecektir."[938]

Bu âyetin en önemli özelliği, akasya ağacı altında yapı­lan Rıdvan Bey'ati'nin. hatta bunun da ötesinde, tarihi şartlarını aşıp, verilen bey'atin bağlayıcılığı konusuna de­ğinmiş olmasıdır. Çok nazik şartlarda yapılan bu bey'at, gerçekte Allah'a yapılmış bir bey'ata eş değerdir. Peygamberin şahsında, Allah'a bağlılık andıdır. Nitekim, Muhammed Esed de, şu açıklamayı yapıyor: "Bu, ilk bakışta, Hudeybiye'de toplanan müslümanların Hz. Peygamber'e sun­dukları inanç ve bağlılıklarına (bey'atu'r-rıdvan) işaret et­mektedir. Bu tarihsel delâleti dışında yukarıdaki cümle, aynı zamanda kişinin, Allah'ın elçilerine inanmasının, an­lam ve amaç olarak bizzat Allah'a inanmakla eşanlamlı ol­duğunu ve böylece Allah'a itaat etme isteğinin, onun elçi­sine de itaati gerektirdiğini anlatır. "Allah'ın eli onların el­leri üzerindedir" ifadesi, yalnızca Hz Peygamberin bütün arkadaşlarının kendisine bağlılıklarını bildirmek için el sı­kışmalarına işaret etmeyip, aynı zamanda Allah'ın, onla­rın bağlılıklarına şahit olduğunun da mecazi bir ifadesi­dir."[939]

Âyetin son bölümü, verilen bey'at sözünden dönmenin kötü, sözü tutmanın ise iyi sonuçlarını, bey'atin bağlayıcılığını bir kere daha vurgulayarak anlatır.[940]

 

3. Bey'atin Karşılığı:

 

Bey'at eden, peygamberin bağışlanma dileği çerçevesi­ne girer.[941] Allah verdiği sözü tutana büyük ecir (ödül) vere­cektir.[942] Ayrıca Allah, hoşnut olmuş ve dolayısıyla mü'min­lere, maddi ve manevi ni'metler vermiştir:

"Allah inanan­lardan, ağaç altında sana bağlılık bildirerek el verenlerden and olsun ki hoşnut olmuştur. Gönüllerinde olanı da bil­miş, onlara güvenlik (sekinet: iç huzuru) vermiş, yakın bir zafer ve ele geçirecekleri bol ganimetler bahşetmiştir. Al­lah, güçlü ve bilgedir."[943]

Bir çok müfessîr, âyetteki "zafer"in, Hudeybiye Andlaşması'ndan birkaç ay sonra mey­dana gelen Hayber’in Fethi'yle bağlantılı olduğunu düşü­nür. Ama aslında burada kastedilen anlamın, daha geniş olması kuvvetle muhtemeldir; yani h. 8. yılda Mekke'nin kansız bir şekilde fethedilmesi, İslam'ın bütün Arap Yarımadasi'nda üstünlük sağlaması ve nihayet, Hz Peygamber'in halifeleri döneminde İslam Birliğinin olağanüstü ge­nişlemesi.[944]

 

İTAAT

 

T-v-a (tave'a) kökünden gelen tav' ve itaat, boyun eğ­mek ve sözünü dinlemek anlamındadır. Zıddı, kerh sözcüğüdür. "İstese de istemese de" anlamında, "tav'an ve kerhen" birleşik sözcükleri oluşmuştur. Tâ'at, sözcüğü ise, emredileni yerine getirme, belirleneni/denileni yapma anlamındadır.[945]

İtaat kavramı, Kur'an'da, itaat edilecekler, itaat edil­meyecekler ve itaatin veya itaatsizliğin sonuçlan çerçeve­sinde ele alınabilir.[946]

 

1. İtaat Edilecekler:

 

İtaat edilecekler; Allah, peygamberler ve ülülemr ola­rak belirlenebilir.[947]

 

a. Allah:

 

Evrenin yaratıcısı ve yöneticisi olan Allah'a elden geldi­ğince itaat edilir:

"Allah'a karşı gelmekten gücünüz yettiğince sakının. Buyruklarını dinleyin, itaat edin. Kendinizin iyiliğine olarak mallarınızdan sarfedin. Nefsinin tamahkârlığından korunan kimseler kurtuluşa ererler"[948]

 

b. Allah Ve Peygamberleri

 

Bu âyetlerde, Allah'a ve peygamberlere itaat konulan birlikte veya birbiriyle ilgisi açısından ele alınır:

"De ki: 'Allah'a ve peygambere itaat edin.' Yüz çevirir­lerse, bilsinler ki o kâfirleri sevmez."[949]

"Ey peygamber eşleri! (..) Evlerinizde oturun. Eski cahiliyede olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah'a ve peygamberine itaat edin.(..)"[950]

"Ey inananlar! Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın."[951]

Peygambere itaat, Allah'a itaat demektir:

"Peygambere itaat eden, Allah'a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse, bil­sin ki biz seni onlara bekçi göndermedik."[952]

Mü'minler, itaat konusunda sâdıktırlar:

"Aralarında hüküm vermek üzere Allah'a ve Peygamberine çağırıldıkları vakit "işittik ve itaat ettik" demek, ancak mü'minlerin sözüdür. Kurtuluşa erenler, işte onlardır. Allah'a ve pey­gambere itaat eden, Allah'tan korkan ve sakınan kimseler, kurtulan kimselerdir."[953]

"Münafıklar, "Allah'a ve peygambere inandık ve itaat ettik" derler, sonra da bir takımı yüzçevirirler. İşte bunlar inanmış değillerdir."[954]

Allah' ve peygambere itaat, imanın bir sonucudur:

"Sana ganimetlere dair soru soruyorlar. De ki: Gani­metler Allah'ın ve peygamberinindir. İnanıyorsanız Allah'a ve peygamberine itaat edin."[955]

"Ey mü'minler! Allah'a ve peygamberine itaat edin. Kur'an'ı dinleyip dururken yüzçevirmeyin, dinlemedikleri halde 'dinledik' diyenler gibi olmayın."[956]

"Allah'a ve peygamberine itaat edin. Çekişmeyin, yoksa korkuya kapılır, başarısızlığa uğrarsınız ve gücünüz gider. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir."[957]

Peygambere itaat eden doğru yolu bulur, ona düşen yalnızca bildirimdir:

"Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin. Karşı gel­mekten sakının. Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki peygamberimize düşen sadece açıkça tebliğ etmektir."[958]

[959]

"Size merhamet edilmesi için, Allah'a ve peygambere itaat edin."[960]

"(..) Allah, tevbenizi kabul etmiştir. Öyleyse namazı kı­lın, zekâtı verin. Allah'a ve peygamberine itaat edin. Allah, işlediklerinizden haberdardır."[961]

"Namaz kılın, zekât verin, Peygambere itaat edin ki size merhamet edilsin."[962]

c. Peygamberler:

 

"Biz her peygamberi ancak Allah'ın izniyle itaat edilsin di­ye gönderdik.(..)"[963]

"Nitekim peygamberler, hitap ettikleri topluluklardan, Allah'tan sakınmalarını ve kendilerine itaat etmelerini istemiştir."[964]

"Küfre dalmış ve âhirete kavuşmayı yalanlayan ileri ge­lenler ise, peygambere itaati doğru bulmaz: "Kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz hüsrana uğrayacağınızda hiç şüphe yoktur."[965]

 

d. Allah, Peygamber Ve Ülülemr:

 

İtaat edileceklerin üçüncüsü, mü'minlerin ülülemr'idir.

"Ey inananlar! Allah'a itaat edin, peygambere ve sizden buyruk sahibi (ülülemr) olanlara itaat edin. Eğer bir şey­de çekişirseniz, -Allah'a ve âhiret gününe inanmışsamz- onun hallini Allah'a ve peygambere bırakın. Bu, hayırlı ve sonuç itibariyle en güzeldir."[966]

Burada, birbiri içinde üç itaat sözkonusudur. Mü'minin bağlılığı, öncelikle Allah'a ve peygamberine itaat bor­cuna yöneliktir. Allah'a ve peygamberine itaat borcuna aykırı düşen eylemlere itaat edilmez.

Ülülemr'in de müslümanlar içinden olacağı "minkum" ifadesinde yer alır.[967]

 

2. İtaat Edilmeyecekler:

 

İtaat konusunu ele alan âyetlerin önemli bir bölümü, itaat edilmeyecek sosyal, siyasi, dinî ve düşünsel grupları ele alır:[968]

 

a. Zanna Uyan İnsanların Çoğunluğu:

 

"Yeryüzündekilerin pekçoğuna itaat edersen, seni Al­lah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna (kesin olmayan bilgiye) uyarlar, sadece tahminde bulunurlar. Doğru­su rabbin, yolundan kimin saptığını en iyi bilir. Doğru yolda olanları da en iyi bilir."[969]

"Bilin ki içinizde Allah'ın peygamberi bulunmaktadır. Eğer o, birçok işlerde size uymuş olsaydı, şüphesiz kötü/zor duruma düşerdiniz. Ama Allah, size imanı sevdir­miş, onu gönüllerinize güzel göstermiş; inkarcılığı (küfrü), yoldan çıkmayı ve başkaldırmayı size iğrenç göstermiştir. İşte böyle olanlar Allah katından bir lütuf ve nimet saye­sinde doğru yolda bulunanlardır. Allah, bilendir ve bilge­dir."[970]

 

b. Şeytanın Dostları:

 

Şeytanın dostlarına itaat, müşrik olmanın yolunu açar:

"Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilmiş hayvanları yemeyin. Bunu yapmak, Allah yolundan çıkmaktır (fısk). Şeytanlar sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar. Eğer onlara itaat ederseniz, müşrik olursunuz."[971]

 

c. Allah Yolundan Uzaklaştıranlar Ve Saptıran­lar

 

Allah yolundan saptıran ve uzaklaştıranlara itaat bor­cu yoktur, aksi halde cehennemin yolu açılır:

"Allah, inkarcılara (kâfirlere) lanet etmiş ve onlara -içinde sonsuz olarak temelli kalcakları- çılgın alevli cehennemi hazırlamıştır. Onlar bir dost ve yardımcı bula­mazlar. Yüzleri ateşte çevrildiği gün, 'Keşke Allah'a itaat etseydik, keşke peygambere itaat etseydik' derler. Şöyle derler: Rabbimiz! Biz yöneticilerimize (efendilerimize:sâdetenâ) ve büyüklerimize itaat etmiştik, fakat onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver, onları büyük bir lanete uğrat."[972]

İnsanlar, kendilerini küçümseyenlere bile itaat edebi­lirler:

"Firavun, milletini küçümsedi, ama onlar kendisine yine de itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan çıkmış (fâsık) bir milletti. Böylece bizi öfkelendirince, onlardan öc aldık, hepsini suda boğduk."[973]

d. Ehli Kitap:

 

Allah yolundan alıkoyan ehli kitaba itaat edilmez:

"De ki: Ey kitap ehli! Siz doğru olduğuna şahitken, ni­çin inananları, -Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek- ondan çeviriyorsunuz? Allah, işlediklerinizden gafil değildir. Ey inananlar! Kitap verilenlerin bir takımına uyarsanız, inanmanızdan sonra sizi kâfir olmaya çevirir­ler. Allah'ın âyetleri size okunur, aranızda da peygamberi bulunurken, nasıl inkâr edersiniz? Kim Allah'ın kitabına sarılırsa, şüphesiz doğru yola erişir. Ey inananlar! Al­lah'tan sakınılması gerektiği gibi sakının. Sizler, ancak müslüman olarak can verin. Toptan Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın."[974]

 

e. Kâfirler Ve Münafıklar:

 

"Ey inananlar! Kâfirlere itaat ederseniz, sizi geriye dön­dürürler de kayba uğrarsınız. Halbuki mevlânız, Allah'tır. O, yardımcıların en iyisidir."[975]

"Sen kâfirlere uyma. Onlarla olanca gücünle cihad et."[976]

"Ey peygamber! Biz seni şahit, müjdeci, uyarıcı, Al­lah'ın izniyle ona çağıran, nurlandıran bir ışık olarak göndermişizdir. İnananlara, rablerinden büyük bir lütuf oldu­ğunu müjdele. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Eziyet­lerine aldırma. Allah'a güven. Vekil olarak Allah yeter."[977]

 

f. Yalanlayanlar Ve Kötü Ahlâklılar:

 

Yalanlayanlara ve kötü ahlâklılara itaat, onlan destek­lemek anlamınna gelir:

"Doğrusu senin rabbin, yolundan sapıtanları çok iyi bilir. O, doğru yolda olanları da çok iyi bilir. Bundan böy­le, yalanlayanlara aldırma (itaat etme). Kendilerine yumu­şak davranmanı isterler. Böyle yapsan, onlar da seni över, yumuşak davranırlar. Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuz­lukla damgalanmış kimseye, mal ve oğullan (yandaşları) vardır diye aldırış (itaat) etmeyesin. Âyetlerimiz ona okunduğu zaman, 'öncekilerin masalları' der. Onun hava­da olan burnunu yakında yere sürteceğiz"[978]

 

g. Kalbi Gafiller Ve Günahkârlar:

 

[979]

"Kur'an'ı sana indiren şüphesiz biziz. Rabbinin hük­müne kadar sabret. Onların günah işleyen ve inkarcı  (kefûr) olanlarına uyma (itaat etme). Rabbinin adını sabah-akşam an."[980]

"Namaz kılmaktan menedene asla uyma (itaat etme). Sen secde et, rabbine yaklaş."[981]

 

h. Şirke Zorlayan Ana-Baba:

 

Şirk, en büyük günahtır. Şirke zorlayan, kişinin ana-babası bile olsa, bu konutla onlara itaat edilmez:

"Biz insana, ana ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye (ferman) etmişizdir. Eğer ana-baba, seni bir şeyi körü körüne bana ortak koşman için zorlarsa o zaman onlara itaat etme. Dönüşünüz banadır. Yaptıklarınızı size bildiririm."[982]

"Ana-baba, seni, körü körüne bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Bana yönelen kimsenin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz banadır. O zaman, yaptık­larınızı size bildiririm."[983]

 

i. Aşırılar:

 

Hz. Salih, Semud milletine şöyle dedi:

"Allah'tan sakı­nın, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozguncu­luk yapan beyinsizlerin (aşırıların: müsriflerin) emirlerine itaat etmeyin."[984]

3. İtaatin Karşılığı:

 

İtaat edileceklere itaatte bulunma ecir, rahmet, kurtu­luş ve cennet kapılarını açar.[985]

 

a. Ecir:

 

Özellikle savaş emrine itaat, Allah'ın güzel ecrine yolu açar: "Bedevilerden savaşa katılmakta geri kalmış olanlara de ki:

[986]

 

b. Rahmet:

 

Özellikle Allah'a ve peygambere itaat, Allah'ın rahmet kapılarını açar:

"Allah'a ve peygambere itaat edin ki size merhamet edilsin."[987]

"Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, birbirlerinin ve­lileridir. İyiyi emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namaz kılarlar, zekât verirler. Allah'a ye peygamberine itaat eder­ler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir. Şüphesiz Allah, güçlüdür ve bilgedir."[988]

"Namaz kılın, zekât verin, Allah'a itaat edin ki size merhamet edilsin."[989]

"Bedeviler 'inandık' dediler. De ki: İnanmadınız. Ama İslam olduk deyin. İnanç henüz gönüllerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve peygamberine itaat ederseniz, işledikleri­nizden bir şey eksilmez. Doğrusu Allah, bağışlar ve mer­hamet eder."[990]

Hz Nuh, milletine şöyle seslendi:

"Allah'a kulluk edin, ondan sakının, bana itaat edin ki Allah günahlarınızı ba­ğışlasın, sizi belli bir süreye kadar ertelesin. Doğrusu Al­lah'ın belirttiği süre gelince geri bırakılamaz. Keşke bilse­niz."[991]

 

c. Kurtuluş (fevz):

"Allah'a ve peygambere itaat eden, Allah'tan korkan ve ondan sakınan kimseler kurtuluşa erenlerdir."[992]

"Ey inananlar! Allah'tan sakının, dürüst/sağlam söz söyleyin de Allah işlerinizi kendinize yararlı kılsın ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve peygambere itaat ederse, şüphesiz büyük kurtuluşa ermiş olur."[993]

d. Cennet:

[994]

"Kim Allah'a ve peygambere itaat ederse, işte onlar Al­lah'ın nimetine eriştirdiği peygamberlerle, dosdoğru olanlar, şehidler ve iyilerle beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaş­tır. Bu nimet, Allah'tandır. Bilen olarak Allah yeter."[995]

" (..) Kim Allah'a ve peygamberine itaat ederse, Allah onu, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar. Kim yüz çevirirse, onu can yakıcı azaba uğratır."[996]

 

4. İtaatsizliğin Sonu:

 

a. Amelin İptali:

 

Allah'a ve peygambre itaatsizlik, işlerin boşa gitmesine yol açar:

"Ey inananlar! Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın."[997]

 

b. Sorumluluk:

 

Allah'a ve peygambere itaatten yüzçevirenler, kendile­rine yükletilenden sorumlu olur.[998]

 

c. Cehennem:

 

Allah'a ve peygambere itaatsizlik, en büyük acı olan cehennemin yolunu açar, pişmanlık uyandırır:

"Kâfirler, yüzleri ateşte çevrildiği gün, 'Keşke Allah'a itaat etseydik, keşke peygambere itaat etseydik' derler."[999]

 

TAKIYYE

[1000] Ehl-i sünnet düşüncesinde takıyyeye, elinde kuvvet ve iktidar bulunan kâfir ve zalimle­rin can mal ve diğer varlıkları tehdidi üzerine izin veril­miştir. Bu konuda, şu âyetlere dayanılır:

[1001]

Bu âyet, kâfirlerin müslümanlardan daha güçlü oldu­ğu ve bu yüzden, politik yahut ahlâki anlamda kendileri­ne "dost" olmadıkça, müslümanlara zarar verebilecek ko­numda bulundukları durumlara işaret etmektedir.[1002]

[1003]

[1004]

Firavun ailesinden olup, onun baskılarından çekinen, rnü'min kimse de takıyye uygulamasının örneği olarak belirtilir.[1005] Böyleleri, kendilerini tehlikelerden sakınmak için inançlarını bir süre için gizleyebilirler, ama uygun ortam­ların doğması durumunda insanları doğruya çağırma gö­revlerini ihmal etmeksizin hemen yerine getirmeye girişir­ler.

Takıyye anlayışının, âyetlerde belirtilen ölçülerde istis­nai olarak kullanılması yerine, aşırılığa kaçılması durumunda, büyük bir güvensizlik ortamı doğmaktadır. Böyle bir durum ise, gerçek düşüncenin ve hedefin ne olduğu konusunda güçlükler çıkarır. Ayrıca, kendi görüşünü paylaşmayan dini veya siyasi muhalif ya da rakiplere karşı, yerli yersiz düşüncelerle, takryye yapıyor, gerçek dü­şüncesini gizliyor biçiminde temelsiz ve kesin bilgi ve bel­gelere dayanmayan suçlamalarda bulunmak da doğru de­ğildir.

Takıyye'ye, kendince geçerli bir sebeple, olduğundan farklı görünebilmektir; yalana kılıf uydurmaktır, dinin mazur göreceğine inanılan "namuslu" bir yalandır biçi­minde bakmak da yanlıştır.[1006]

 

HİCRET

 

H-c-r (hecera) kökünden türeyen Hecr ve Hicran, bir insanın başkasından bedenen, dille veya kalben ayrılması ve uzaklaşmasıdır. Muhaceret veya Hicret, aslında, başka­sından uzaklaşma anlamındadır.[1007]

 

1. Hicretin Türleri:

 

Hicret iki türlüdür:

1) Bir yerden başka bir yere göç,

2) Allah'a hicret. Birincisi maddi ve bedeni, ikincisi ise ruhi ve manevi hicrettir.[1008]

 

a. Allah'a/Allah Yolunda Hicret:

 

İnsanın şeytandan ve her türlü kötü duygu ve düşün­celerden (Allah dışındaki şeylerden} arınıp Allah'a hicreti ana yurdu maddi anlamda mutlaka terketmeyi gerektir­mez. Böylece hicret kavramı, daha geniş bir dinî ve ahlâki anlam kazanır. Böyle bir hicret, kesintisiz sürer. Şeytan­dan Allah'a hicret etmeyen bir kişi, gerçek mü'min olamaz:

"Allah yolunda hicret eden, çok bereketli yer ve genişlik bulur. Evinden, Allah'a ve peygamberine hicret ederek çı­kan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a ait­tir. Allah, bağışlar ve merhamet eder."[1009]

Âyetteki "murâgamen kesîran" (bereketli yer) bölümü, "çok tenha yollar" biçiminde de karşılanır. Böylece bu, ki­şinin "şeytandan Allah'a yolculuğu"nun ilk adımlarında hiçbir zaman kendisini bırakmayacak olan buruk bir yalnızlığın mecazî ifadesidir.[1010]

"Doğrusu ben rabbime (rabbimin dilediği yere) hicret ediyorum. Şüphesiz o, güçlü ve bilgedir."[1011]

Hz İbrahim, kendi kötü ve zalim çevresinden "kopma"sında (i'tizâl) ve Kuzey Mezopotamya'da bulunan Har­ran'a oradan da Suriye ve Filistin'e maddi olarak göç et­mesinde (Meryem, 19/48-49) olduğu gibi, bu âyette de hicret sözcüğü, açıkça hem maddi, hem de manevi an­lamda kullanılmıştır.[1012]

"(..) Allah yolunda hicret etmedikçe münafıklardan dost edinmeyin (..)"[1013]

1) Zahirî anlam, küfür diyarından iman diyarına göç ediştir.

2) Ancak buradaki hicret sözcüğüne şehevâtin, kötü ahlâkın ve günahların terki ve reddi anlamı da verilmiş­tir.[1014]

[1015] Hicret eden, sonra öldürülen veya ölenlere Allah güzel rızık verecek, hoşnut olacakları bir yere yerleştirecektir.[1016]

 

b. Kötülük Diyarından Başka Bir Diyara Hic­ret:

 

Hicret sözcüğü, daha çok gayri müslim ya da zulümle ve kötü yönetilen bir diyardan, islam ilkelerine göre yönetilen veya göçmenlere ana yurtlarından daha iyi yaşayabi­leceklerine dair ümit ve söz veren bir diyara yapılan göçü anlatır.[1017]

 

A) Öz Diyarını Gönüllü Terk:

 

Allah, hicret edenlerin, memleketlerinden çıkarılanla­rın, yolunda ezaya uğratılanların, savaşan ve öldürülenle­rin günahlarını elbette örtecektir.[1018]

 

B) Öz Diyarını Zorla Terk:

 

Öz diyarını zorla terk, yurttan sürülmek veya çıkarıl­makla gerçekleşir. Bu durumda, zulme uğrayanların kendilerini savunma hakları da doğar.[1019]

 

2. Hicretin Sebepleri:

 

[1020]

 

a. Zulüm, Baskı Ve Eziyet:

 

Zulüm, baskı ve eziyet gibi şiddete ve kan dökücülüğe dayalı, insan haklarını çiğneyen bir ortamda yaşamaktansa, böyle bir kötülük diyarından uzaklaşmak gerekir:

"Haksızlığa (zulme) uğratıldıktan sonra, Allah yolunda hicret eden kimseleri, andolsun ki dünyada güzel bir yerde yerleştiririz. Âhiret ecri ise daha büyüktür. Keşke bil­seler! Onlar sabreden ve yalnız rablerine güvenen kimse­lerdir."[1021]

"Rabbin, türlü eziyete (fitneye) uğratıldıktan sonra hic­ret eden, sonra cihad eden (üstün çaba gösteren) ve sabreden kimselerden yanadır. Rabbin, şüphesiz bundan sonra da bağışlar ve merhamet eder."[1022]

 

b. Yurttan Çıkarılma/Sürülme:

[1023] Allah'ın verdiği ganimet mallan, özellikle yurtlarından ve mallarından edilmiş, Al­lah'ın dinine ve peygamberine yardım eden muhacir yok­sullarındır.[1024]

 

3. Hicret Yükümlüleri:

 

Hicret yükümlüleri, meleklerle mustaz'af (ezilen) kişiler arasında geçen bir âhiret diyalogu çerçevesinde şöylece belirtilir:

"Melekler, kendilerine yazık edenlerin canlarını aldıkları zaman, onlara 'Ne yaptınız bakalım?' deyince, 'Biz yeryüzünde zavallı (mustaz'af) kimselerdik' diyecek­ler. Melekler de 'Allah'ın arzı geniş değil miydi?' cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası, ne kötü dönüş yeridir! Çaresiz kalıp bir yol bulamayan za­vallı erkek, kadın ve çocuklar bu yargının dışındadırlar. Allah'ın, işte bunları affetmesi umulur. Allah, affedici ve bağışlayıcıdır. Allah yolunda hicret eden, yeryüzünde be­reketli yer ve genişlik bulur. (..)"[1025]

Çaresiz kalan ve bir yol bulamayan zavallı erkek, ka­dın ve çocuklar ise, hicret etmekle yükümlü değildir. Bu geçerli mazeretleri dolayısıyla, Allah onları bağışlayacak­tır.[1026]

 

4. Hicretin Sonuçları:

 

Hicret, önemli bir durumdur. Hicret edenler, yeni yurt­larında bir takım sıkıntılarla karşılaşır. Bu yüzden hicret edenleri sevme, koruma ve maddi-manevi destekleme yü­kümlülüğü doğar. Ayrıca, bazı durumlarda göçmenlerin sınanması gerekir. Göç edemeyenlerin de kaldıkları yerde korunması insani bir görevdir.[1027]

 

a. Göçmenleri Sevme, Koruma Ve Destekleme Yükümlülüğü:

 

Ağırlıklı olarak savaş ve barış ilişkilerini ve bunların sonuçlarını ele alan Enfal Sûresi'nin son bölümü, bu ilişkileri hicret ve sonuçları bağlamında da ele almaktan geri durmaz:

"Doğrusu, inanıp hicret edenler, Allah yolunda malla­rıyla ve canlarıyla cihat edenler ve kucak açıp yardım edenler, işte bunlar birbirinin dostudurlar. İnanıp hicret etmeyenlerle sizin bir dostluğunuz (onları himaye görevi­niz) yoktur. Fakat din uğrunda yardım isterlerse, aranız­da anlaşma olan topluluktan başkasına karşı, onlara yar­dım etmeniz gerekir. İnkâr edenler, birbirlerinin dostları­dır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız, yeryüzünde karga­şalık (fitne) ve büyük bozgun (fesad) çıkar. İnanıp hicret edenler, Allah yolunda savaşanlar ve muhacirleri barındı­rıp yardım edenler, işte onlar gerçekten inanmış olanlar­dır. Onlara bağışlanma ve cömertçe rızık vardır. Sonra inanıp hicret eden ve sizinle birlikte savaşanlar, işte onlar sizdendir. Birbirinin mirasçısı olan akraba (birbirine sıkı­ca bağlı müminler), Allah'ın kitabına göre birbirine daha yakındır. Doğrusu Allah, her şeyi bilir."[1028]

Bu âyetler öbeği, görüldüğü gibi, hicretin sonuçlarını ayrıntılı biçimde ele almaktadır. Buna göre, göçmenleri veya göç etmemiş mü'minleri koruma ve destekleme yü­kümlülüğü vardır.

Tarihi çağrışımı aşarak gözönüne alınması gereken Ensâr'm psikolojik durumunu şu âyet, çok veciz biçimde dile getirir:

"Daha önceden yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yer­leştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler. Kendileri bir zaruret/sıkmtı içinde bulunsalar bile, onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsi­nin tamahkarlığından (açgözlülükten) korunabilmiş kim­seler, mutluluğa ereceklerdir."[1029]

Cimrilik, açgözlülük ve ihtiras, hem bu dünyada, hem de âhirette mutluluğu elde etmenin önündeki en önemli engellerdir. Ensar, işte bu engelleri aşabilen kişilerdir.[1030]

 

b. Göç Etmeyenleri Koruma Yükümlülüğü:

 

İnanıp göç etmeyenleri, göç edecekleri vakte kadar ko­ruma yükümlülüğü yoktur. Ancak, dini inanç ve tercihlerinden ötürü zulüm ve baskı altında olurlar ve bundan kurtulmak için yardım isterlerse, ittifak ya da içişlerine karışmazlık andlaşması yapılmış olanlar dışındakilere karşı, onlara yardım eli uzatılır.

[1031]

 

c. Mali Ödeme Yükümlülüğü:

 

Muhacirlere, sevgi ve korumanın yanında, mali ödeme­ler de yapmak gerekir:

"İçinizde imkan ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere vermemek için yemin etmesinler. Affetsinler, geçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız? Allah, bağışlayan ve merhametli olandır."[1032]

Bu âyetin, kızı Hz. Aişe hakkında ortaya atılan söylen­tilere katıldığı için, o güne kadar destekleyip yardımda bulunduğu muhacirlerden olan yakını Mistah'a bir daha yardımda bulunmayacağına dair yemin eden Hz. Ebu Be­kir'le ilgili olduğu belirtilir. Âyetin inişi üzerine Hz Ebu Bekir, Mistah'a yeniden ödeme yapmaya başladı, bundan asla vazgeçmeyeceğini belirtti.[1033] Ancak âyette kullanılan üslûp, mesajın zamanla ve kişiyle kayıtlı olmadığım göste­rir. Bu bakımdan, âyetteki öğreti, tarihî şartlan aşkındır.

Bu gönüllü ödemeler yanında, devletin de elde ettiği ganimetlerden, muhacir yoksullara ödeme yapma zorunluluğu vardır:

"Allah'ın verdiği bu ganimet malları; bilhas­sa yurtlarından ve mallarından edilmiş olan, Allah'tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'ın dinine ve peygamberine yar­dım eden muhacir fakirlerindir. İşte doğru olanlar bunlardır."[1034]

 

d. Sınama:

 

Hicret edenlerin iyi niyetli olup olmadıklarını öğrenmek gerekir, bunun için sözlü güvence de yeterlidir:

"Ey mü'minler! İnanmış kadınlar hicret ederek size ge­lirlerse, onları deneyin (hicretlerinin sebebini inceleyin). Allah, onlann imanlarını çok iyi bilir. Onların mü'min ka­dınlar olduklarını öğrenirseniz, inkarcılara geri çevirme­yin. Bu kadınlar, o inkarcılara helal değildir. İnkârcılann bu kadınlara verdikleri mehirleri iade edin. Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman, onlarla evlenme­nizde bir engel yoktur. (..)"[1035]

Hicri 6. yılda yapılan Hudeybiye Andlaşması, müslümanların tarafına geçen Kureyşlilerin iadesi zorunluluğu­nu öngörüyordu. Kureyş, kocalarının arzusu hilafına müslüman olan ve Medine'ye hicret eden kadınlar için de bu kuralın uygulanması gerektiğini düşünüyordu. Hz, Peygamber onların bu taleplerini reddetti. Dinî inançları dolayısıyla değil de, dünyevi menfaat ümidi ve endişesiyle göç edenlerin ise, iman ettikleri beyanında bulunması ge­rekir.[1036]

 

5. Hicretin Karşılığı:

 

İnananlar, hicret edenler ve Allah yolunda cihat eden­ler, Allah'ın rahmetini umarlar. Allah da bağışlar ve merhamet eder.[1037]

Allah, hem yurtlarını terkeden muhacirlerden, hem de onlara kucak açan ensardan hoşnuttur:

"İyilik yarışında önceliği kazanan (es-sâbikûne'l-evvelûn) muhacirler ve ensar ile onlara güzelce uyanlar­dan Allah hoşnut olmuştur. Onlar da Allah'tan hoşnut­turlar. Allah onlara, içinde temelli kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtu­luş budur."[1038]

Evinden, Allah'a ve peygamberine hicret ederek çıkan kimse ölürse, onun ecrini vermek Allah'a düşer. Allah, bağışlar ve merhamet eder.[1039] İnanan, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlere, Allah ka­tında en büyük dereceler vardır. İşte kazananlar onlardır. Rableri onlara katından bir rahmet, hoşnutluk ve içinde tükenmez nimetler bulunan temelli ve ebedi kalacakları cennetleri müjdeler. Büyük ecir Allah katmdadır.[1040] Hak­sızlığa (zulme) uğratıldıktan sonra, Allah yolunda hicret eden kimseler, dünyada güzel bir yerde yerleştirilir. Âhiret ecri ise daha büyüktür.[1041]

İnanıp hicret edenler, Allah yolunda savaşanlar ve mu­hacirleri barındıranlara, bağışlanma ve bol rızık vardır.[1042] Allah yolunda hicret edenlere, sonra öldürülen veya ölen­lere güzel bir rızık vardır, hoşnut olacakları yere konulur­lar.[1043] Hicret edenlerin, memleketlerinden çıkarılanların, Allah yolunda ezaya uğratılanların, savaşanların ve öldü­rülenlerin günahları (seyyiâtı) örtülecek, Allah katından bir nimet olarak, içlerinden ırmaklar akan cennetlere ko­nulacaklardır.[1044] Allah, sıkıntılı bir zamanda bir kısmının kalpleri kaymak üzereyken, peygambere uyan muhacirle­rin, ensarın ve peygamberin tevbelerini, şefkatli ve merha­metli olduğu için kabul etmiştir.[1045]

 

6. Hicret Etmeyenler:

 

Geçerli bir mazeretleri olmayan ve "yeryüzünde zavallı kişilerdik" diyenlere, melekler, "Allah'ın arzı geniş değil miydi ki hicret edesiniz?" cevabını verecektir. Böylelerinin varacağı yer, kötü bir dönüş yeri olan cehennemdir. Çare­siz kalan ve yol bulamayan zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar ise bundan müstesnadır.[1046]

Hicret etmeyen münafıklar, Allah yolunda hicret etme­dikçe dost edinilmez. Eğer yüzçevirirlerse, savaş hükümleri uygulamaya girer, yakalanır ve bulundukları yerde öl­dürülürler.[1047]

İnanıp hicret etmeyenlerle bile, hicret edene kadar, din uğrunda yardım istemeleri dışında, bir dostluk (sorumluluk) sözkonusu değildir.[1048]

 

İSTİD'AF/MUSTAD'AF (MUSTAZ'AF):

 

Za'f kökünden gelen mustaz'af kelimesinin türediği istid'âf (istiz'âf), Kur'an-ı Kerim'de onüç yerde geçer. Zayıf kelimesi de iki yerde mustaz'afla eşanlamlı kullanılmıştır. Mustaz'af, küçük görülen, horlanan, ezilen ve ezilip iti­len/kakılan kişiler veya topluluklardır.

[1049] Bazı peygamberler de (Hz. Harun ile Hz. Şuayb), kavimleri veya bun­ların ileri gelenleri tarafından mustaz'af görülmüştür.[1050] Mustaz'af, bu âyetlerden anlaşıldığına göre, korumasız, küçük görülen, horlanan kişilerdir. Küçük gören, hor gö­ren kimselere Kur'anî terimle müstekbir denir. Altı kadar âyette, birbirlerine karşı tutumları karşılaştırılır.

Zayıf durumda olmak, bazı kötülüklerin başa gelmesi korkusunu da doğurur:

"Yeryüzünde az sayıda olduğunuz ve zayıf sayıldığınız için insanların sizi esir alarak alıp gö­türmesinden korktuğunuz zamanları hatırlayın. Allah, şükredesiniz diye sizi barındırmış, yardımıyla destekle­miş, temiz şeylerle rızıklandırmıştır."[1051]

Müstekbirlere karşı tutumları ve sorumlulukları açı­sından mustaz'aflar üç grupta ele alınabilir.[1052]

 

1.  Dirençli Mustaz'aflar:

 

Bu çeşit mustaz'aflar, müstekbirlere karşı direnerek, onların bozgunculuklarına karşı çıkan, kötülüklerini engellemeye çalışan, dolayısıyla takdir edilen kişi veya grup­lardır:

"Hor görülen (mustaz'af) yahudiler'i, bereketlendirdiği­miz yerin doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğulları'na verdiği güzel söz, sabırlarına karşılık yerine geldi. Firavun ve milletinin yaptığını ve yükselttik­lerini yıktık."[1053]

Buna göre, büyüklük taslayıp ellerindeki güç kaynak­larını, güçsüzleri Allah yolundan alıkoymak için kullananlara karşı mücadele etmek gerekmektedir. Bu müca­deleyi veren ve hak yoldan sapmayan zayıflar, sabırları sonucunda zafere ulaşacaktır.

Firavun en önemli müstekbir tiplerinden biridir, pek-çok kötülük yapmıştır:

"İnanan bir kavim için, sana Musa ve Firavun olayını olduğu gibi anlatacağız. Firavun mem­leketin başına geçti ve halkını bölüklere ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz (mustaz'af) bularak onların oğulları­nı boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu; çünkü o, boz­guncunun biriydi. Biz, memlekette güçsüz sayılanlara iyilikte bulunmak, onları önderler kılmak, onları varis yap­mak, memlekete yerleştirmek; Firavun, Hâmân ve her iki­sinin askerlerine, çekinmekte oldukları şeyi göstermek is­tiyorduk."[1054]

Bu âyete göre, müstekbirlerin mustaz'afları ezme yöntemlerinden biri de, onları daha kolay ezmek için bölüp parçalamak ve öylece yutmaktır.[1055]

 

2. İşbirlikçi Mustaz'aflar:

"Kendilerine yazık edenlerin canlannı aldıkları zaman onlara, 'Ne yaptınız bakalım?' deyince, 'Biz yeryüzünde zavallı (mustaz'af) kimselerdik' diyecekler, melekler de 'Al­lah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!' cevabı­nı verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü dönüş yeridir. Çaresiz kalan, yol bulamayan za­vallı (mustaz'af) erkek, kadın ve çocuklar müstesnadırlar. İşte Allah'ın bunları affetmesi umulur."[1056]

"İnsanların hepsi Allah'ın huzuruna çıkarlar. Güçsüz­ler, büyüklük taslayanlara, 'Doğrusu biz size uymuştuk. Allah'ın azabından bizi koruyabilecek misiniz?' derler. Ce­vap olarak 'Allah bizi doğru yola eriştirseydi, biz de sizi eriştirirdik. Artık sizlansak da, sabretsek de birdir, çünkü kaçacak yerimiz yoktur' derler."[1057]

"İnkâr edenler 'Bu Kur'an'a ve ondan öncekilere inan­mayacağız' dediler. Sen bu zalimleri, rablerinin huzurun­da dikildikleri zaman, suçu birbirlerine atıp dururken bir görsen! Güçsüz sayılanlar, büyüklük taslayanlara 'Siz olmasaydınız, biz inanmış olacaktık' derler. Büyüklük taslayanlar, güçsüz sayılanlara (mustaz'aflara) 'Size doğru­luk rehberi geldikten sonra ondan sizi biz mi alıkoyduk? Hayır; zaten suçlu kimselerdiniz' derler. Güçsüz sayılan­lar da büyüklük taslayanlara 'Hayır, gece gündüz hile ku­ruyor ve bize Allah'ı inkâr etmemizi, ona ortaklar koşma­mızı emrediyordunuz' derler. Azabı gördüklerinde, ettikle­rine içleri yanar. İnkâr edenlerin boyunlanna demir hal­kalar vururuz. Yaptıklarından başka bir şeyin cezasını çekmezler."[1058]

"Ateşin içinde birbiriyle tartışırlarken, güçsüzler (mus­taz'aflar), büyüklük taslayanlara 'Doğrusu, biz size uymuştuk, şimdi ateşin bir parçasını olsun bizden savabilir misiniz?' derler. Büyüklük taslayanlar, 'Doğrusu hepimiz onun içindeyiz. Allah, kullar arasında şüphesiz hüküm vermiştir' derler."[1059]

Bu âyetler, mustaz'afların tek bir çeşit olmadığını, ara­larında ayrım yapılması gerektiğini açıkça belirtir. Dolayısıyla mustaz'af tabirinin sloganik biçimde her ezilene kul­lanılması tartışılır.

Dünyevi çıkarları yüzünden büyüklük taslayanlara ses çıkarmayanlar, onların peşlerine takılarak bozgunculuklarına, baskılarına ve Allah yolundan alıkoymalarına rıza gösterenler, onlarla mücadeleden kaçanlar müstekbirlerin suçlarına da ortak ortak olur, aynı sonuca katlanır.[1060]

 

3. Çaresiz/Dirençsiz Mustazaflar:

 

Bu çeşit mustaz'aflar, çeşitli imkânsızlıklar yüzünden müstekbirlere karşı direnemeyen kişi veya gruplardır:

"Size ne oluyor da, 'Rabbimiz! Bizi halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, katından bize sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lütfet' diyen zavallı (mustaz'af) ço­cuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda sa­vaşmıyorsunuz?"[1061]

"Çaresiz kalan, yol bulamayan zavallı (mustaz'af) er­kek, kadın ve çocuklar müstesnadır. İşte Allah'ın bunları affetmesi umulur. Allah affedendir, bağışlayandır."[1062]

Yardıma gücü yetenler tarafından bu üçüncü türden mustaz'aflara, müstekbirleri sevindirecek şekilde davranılmaz, bilakis onlara destek olunur:

"Musa, milletine kız­gın ve üzgün olarak dönünce, 'Benim arkamdan ne kötü olmuşsunuz. Rabbiniz'in emrinin çabucak gelmesini mi istiyorsunuz?' dedi, levhaları attı ve kardeşinin başından tutup kendine doğru çekti. Harun 'Ey annemoğlu! Bu mil­let beni küçümsedi; az kalsın öldürecektiler. Bana, düş­manları sevindirecek şekilde davranma, beni bu zalim milletle bir tutma' dedi."[1063]

Müstekbir-mustaz'af karşılaştırmalarında, sayı-zaaf/ kuvvet ilişkisi üzerinde de durulur. Buradan anlaşıldığına göre, güçlülere karşı direnmenin yollarından biri, mustaz'aflann kenetlenip birlik olmasıdır:

"Yeryüzünde az sa­yıda olduğunuz ve zayıf (mustaz'af) sayıldığınız için in­sanların sizi esir alıp götürmesinden korktuğunuz zaman­ları hatırlayın"[1064]

"Dediler ki: 'Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyor ve doğrusu seni aramızda güçsüz (mustaz'af) görüyoruz. Eğer taraftarların olmasaydı, seni taşlardık. Esasen bizim gözümüzde pek itibarın da yok­tur."[1065]

[1066]

 

6- ŞİDDET VE BAŞKALDIRIYLA İLGİLİ KAVRAMLAR

 

ZULÜM/ZALİM:

 

Zulüm, Kur'an'da en çok kullanılan kavramlardan biri­dir.

Z-l-m (zaleme) kökünden türeyen zulüm, bir şeyi ken­dine ait olmayan yere koymak, azaltarak veya fazlasıyla, vaktini veya yerini gözetmeden yerine getirmek, vakitli va­kitsiz, yerli yersiz yapmak demektir. (Krş. Kehf, 18/33). Zulümün zıddı, adalettir, (zulüm x adalet -adl, kist-). Hakka tecavüze de zulüm denir; tecavüzün az ya da çok olması önemli değildir. Bu yüzden zulüm sözcüğü, hem büyük günah, hem de küçük günah için kullanılır. İşte bu sebeple, Hz Adem'in davranışı, zulüm olarak adlandı­rılmıştır. (Bakara,2/35; A'raf, 7/23). Aynı şekilde, İblis de zalimdir. Bu iki zulüm arasında büyük bir fark bulundu­ğu gözardı edilmemelidir.[1067] Karanlık anlamındaki zulmet de, zulümle aynı köktendir, nurun, aydınlığın zıtanlamlısıdır (zulmet x nur).

Kuran'da "kendine yazık (zulüm) etti" ifadesi, pekçok âyette yer alır. Bu ifade, aşağıda sayılacak zülüm çeşitle­rini belirten âyetlerde bulunduğu gibi, daha başka âyetlerde de bulunur. Özellikle bu ikinci gruptaki âyetler­de "kendine yazık etti" ifadesi daha çok, büyük veya kü­çük günah işledi anlamındadır. Kur'an bu çeşit zulümler­den Allah'a sığınıp bağışlanma dualarına örnekler de ve­rir. Bu çeşit dualar kabule layık dualardır.[1068]

 

1. Zulmün Kökeni Ve Temeli:

 

a. Allah Ve Zulüm:

 

Allah zâlim değildir, zulüm istemez, zâlimlerden haberdardır, zâlimleri sevmez ve doğru yola eriştirmez, onları lanetler, ahdi zâlimlere erişmez; kısacası Allah, za­limler konusunda çok hassastır.[1069]

 

A) Allah Zalim Değildir.

 

[1070] Allah, hiç bir kasaba halkını, kendilerine öğüt veren gelmeden yok et­memiştir, zâlim değildir.[1071] Kim yararlı iş işlerse lehinedir. Allah kullara kar­şı zalim değildir.[1072] Allah zerre kadar haksızlık etmez, zerre kadar iyilik olsa onu kat kat arttırır ve yapana büyük ecir verir.[1073] Allah insanlara hiç zulmetmez fakat insanlar ken­dilerine zulmeder.[1074]

 

B) Allah, Zulüm İstemez:

 

Bir takım yüzlerin ağaracağı, bir takımının da karara­cağı gün, birincilerin Allah'ın rahmetine, ikincilerin ise azabına hak kazanacağı belirtildikten sonra, şu anlatılır:

"İşte bunlar, sana doğru olarak okuduğumuz Allah'ın âyetleridir. Allah hiç kimseye zulmetmek istemez."[1075] Firavun'un ailesindeki inanmış adam da, milletinin başına, peygamberleri yalanlayan Nûh, Âd, Semud gibi kavimlerin başına gelen gibi bir azaptan korktuğunu belirttikten son­ra, şunu söyler:

"Allah kullara zulüm dilemez."[1076]

 

C) Allah Zâlimlerden Haberdardır:

 

Allah zâlimleri bilir,[1077] hem de onları en iyi bilendir.[1078] Allah'ın, zâlimlerin yaptıklarından habersiz olduğu asla sanılmasın, gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne kadar onları ertelemektedir.[1079]

 

D) Allah Zâlimleri Sevmez:

 

Allah'ın sevmediklerinin başında zâlimler yer alır. İna­nıp yararlı iş yapanların ecirleri tastamam verilecektir. Allah, zâlimleri sevmez.[1080] Allah, günleri (bazan lehte, bazan aleyhte) döndürülür durur, zulmedenleri sevmez.[1081] Bir kötülüğün karşılığı, aynı şekilde bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışırsa, onun ecri Allah'a aittir. Doğrusu o, zulmedenleri sevmez.[1082]

 

E) Allah'ın Laneti Zâlimleredir.

 

[1083] Allah'ın laneti, yalan söyleyerek Allah'a iftira eden zâlimden de zâlimleredir.[1084] Peygamberleri yalanlayan zâlimlerin âhi­rette özür beyan etmeleri faydasızdır, lanet onlaradır, yur­dun kötüsü de onlarındır.[1085]

 

F) Allah Zâlimleri Doğruya Eriştirmez:

 

"Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez."[1086]

Bu ifade, kâfirler, münafıklar, Allah'a iftira edenler, ilâhî me­saja uymayanlar, ehli kitabı dost edinenler ve heveslerine uyanlar için kullanılmıştır.[1087]

 

G) Allah'ın Ahdi Zâlimlere Erişmez:

 

Allah, Hz. İbrahim'i bir takım emirlerle denemiş, o da bu emirleri yerine getirmişti. Bunun üzerine Allah ona,

"Seni insanlara önder/örnek yapacağım" demişti. Hz. İb­rahim, "Soyumdan da mı?" deyince, Allah "Zâlimler benim ahdime erişemez" buyurmuştu.[1088]

[1089]

 

b. İnsan Ve Zulüm:

 

[1090], hüsranda oluş[1091] bilgisizlik (cehûl)[1092], acelecilik, huysuzluk ve sabır­sızlık (cezû) engelci (menû)[1093] kendine çokça zulüm etmesi (zalûm) ve nankörlük (keffâr) olarak belirtilir. Bu son ikisi şöylece anlatılır:

"Allah, kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi size vermiştir. Allah'ın nimetini sayacak olsanız, biti­remezsiniz. Doğrusu insan pek zâlim ve çok nankördür."[1094]

İnsanlar arasındaki zulmün kökeni, yine insanların kendisidir; heveslerine, istek ve tutkularına, doymazlığı­na, açgözlülüğüne tutsak olan insandır.[1095]

 

2. Zulüm Tutum Ve Davranışlar

 

Zulüm niteliği taşıyan tutum ve davranışları, ilâhi hak ihlâlleri, insan haklan ihlâlleri ve ahlâki ihlâller biçiminde sınıflandırabiliriz.[1096]

 

a. İlâhi Hak İhlâlleri:

 

Kur'an'da zulüm sözcüğü, günahın her türü için kul­lanılmakla birlikte, çoğunlukla Allah'a yöneltilmiş veya din ve vicdan hürriyeti ile ilgili günahlar için kullanılır.[1097]

 

A) İnançta Zulüm:

 

1- Şirk:

 

İnanç zulümlerinin en başında, Yaratıcı ve yüce kud­reti yetersiz görüp, yapay ve güçsüz tanrılar edinmektir.

[1098] Puta tapmak, Allah'tan başkasına yalvarmak zulümdür.[1099] Hz Lokman, oğluna şu öğüdü vermişti:

"Ey oğulcuğum! Allah'a eş (şirk) koşma. Doğru­su şirk koşman, büyük zulümdür."[1100]

Kur'an'da âhirete inanmayan müşriklere de zâlim denmiştir. Gizli toplantı­larında

"Siz sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz" derler.[1101]

Şirk koşan zâlimler birbirlerine aldatıcı söz söylerler.[1102]

Şirk koşarak zulmedenlerin yeri cehennemdir.[1103]

"Tersinden şirk" de söz konusudur: Allah'tan aldığı emir gereğince[1104], Hz. İbrahim, Kabe'deki put­ların hepsini paramparça edip, kendisine başvursunlar ve dolayısıyla puta tapmanın yanlışlığını anlasınlar diye en büyüğünü sağlam bırakınca, kavmi "Tanrılarımıza bu­nu kim yaptı? Doğrusu o zâlim biridir." suçlamasında bulundu.[1105] Kendi kendilerine de "doğrusu siz haksızsınız (yanlış düşünüyorsunuz)" dediler.[1106] Görüldüğü gibi, mü'minlerin putlara karşı göstermiş oldukları şiddet, put­perestlerin bakış açısından, büyük bir zulüm olarak anlatılmaktadır.[1107]

 

2- Küfür:                              

 

Âyetu'l-Kürsi’nin öncesindeki âyet şöyledir:

"Ey mü'minler! Alışverişin, dostluğun ve şefaatin olma­yacağı günün gelmesinden önce, size verdiğimiz rızıklardan hayra sarfedin. Kâfirler, kendilerine yazık (zulüm) edenlerdir."[1108]

İman eden ve imanlarına zulüm (haksızlık) karıştırma­yanlar, güvende ve doğru yoldadır.[1109] Bu yargıyı belirten âyetin öncesindeki âyetler, Hz İbrahim'in putlara tapan kavmiyle tartışmalarını anlatır.

Ehli kitapla mücadele, en güzel biçimde olmalıdır:

"Ki­tap ehliyle, zulmedenler bir yana, en güzel şekilde müca­dele edin (ilişki kurun), şöyle deyin:"Bize indirilene de, si­ze indirilene de inandık. Bizim tanrımız da, sizin tanrınız da birdir. Biz ona teslim olmuşuzdur."[1110]

Yanlış yola saptırmak (ilhâd) acıklı azaba yol açar:

"Doğrusu inkâr (küfr) edenleri, Allah yolundan, yerli ve yolcu bütün insanlar için eşit kılman Mescid-i Haram'dan alıkoyanları ve orada zulüm ederek yanlış yola saptırmak (ilhâd) isteyenleri, can yakıcı bir azaba uğratırız."[1111]

Yanlış yola saptırmak, dinî ilkelerden yana ortaya konan her türlü sapmayı anlatır.[1112]

 

3- İtikadi Nifak:

 

Münafıklar, aralarında hüküm vermek üzere, Allah'a ve peygamberine çağırıldıkları zaman, birtakımı hemen vüzçevirir, Hak kendilerinden yana ise, itaatle koşarak ge­lirler:

"Kalplerinde hastalık mı var, yoksa şüpheye mi düşmüşlerdir? Yahut Allah'ın ve peygamberinin onlara haksızlık yapacağından mı korkmaktadırlar? Hayır, onlar sadece zâlimdirler."[1113]

Kur'an, zulmedenleri uyarmak ve iyi davrananlara müjde olmak üzere Arapça indirilmiş, kendinden önceki­leri doğrulayan bir kitaptır.[1114]

 

B) İlâhi Mesaja Sırtçevirme, Mesajı Değiştirme, Çiğneme Ve Allah'a İftira:

 

1- Âyetlerden Yüzçevirme:

 

Allah'ın âyetlerini yalanlamak ve onlardan yüz çevir­mek zulümdür:

"Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatılmış­ken onlardan yüzçeviren ve önceden yaptıklarını unutan kimseden daha zâlimi var mıdır? Kur'an'ı anlamaları için kalplerine örtüler, kulaklarına ağırlık koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da asla gelmezler."[1115]

"Rabbimizden size bir belge, yol gösterici, rahmet (ki­tap) gelmiştir. Allah'ın âyetlerini yalanlayandan ve onlardan yüzçevirenden daha zâlim var mıdır? Âyetlerimizden yüzçevirenleri, bu davranışlarından dolayı, kötü bir azap­la cezalandıracağız."[1116]

 

2- Âyetleri Tekzib Ve İnkâr:

 

İnançta zulümle ilgili âyetlerin çoğunluğu, Allah'ın âyetlerini yalanlamadan sözeder.

[1117]

Yüce Allah, Semud milletine, gözle görülen bir mucize (âyet) olarak, bir dişi deve vermişti de ona zulmetmişlerdi. Halbuki Allah, mucizeleri yalnızca korkutmak için gönde­rir.[1118]

Yahudilerin, Allah'ın dostları (seçilmiş millet) oldukla­rını öne sürerek Allah'ın âyetlerini yalanlaması, şöylece anlatılır:

"Kendilerine Tevrat öğretildiği halde, onun gere­ğini yapmayanların durumu, sırtına kitap yüklenmiş eşe­ğin durumuna benzer. Allah'ın âyetlerini yalanlayanların durumu ise ne kötüdür! Allah, zâlimleri doğru yola eriştirmez."[1119]

"Ayete zulüm" tabiri, üç âyette yer alır. Bu da "âyetleri yalanlama" anlamındadır.

"Tartıları hafif gelenler, âyetle­rimize yaptıkları haksızlık (zulüm) dolayısıyla kendilerini mahvetmiş olanlardır."[1120]

"Kur'an, kendilerine ilim verilen­lerin gönüllerinde yerleşen apaçık âyetlerdir. Âyetlerimizi, zâlimlerden başka kimse bile bile inkâr etmez."[1121]

"Firavun ve erkânı, Allah'ın âyetlerine karşı haksızlık edenlerden­di."[1122]

"Onların (âhireti yalanlayanlar) söylediklerinin seni üzeceğini, elbette biliyoruz. Doğrusu onlar seni yalancı saymıyorlar, bilakis zâlimler Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlar."[1123]

Gökleri ve yeri yaratan Allah'ın kudretini kabul etme­yen, âyet inkarcılarına bir süre tayin edilmiştir. Buna rağmen, zâlimler, inkarcılıkta sürekli direnirler.[1124]

"De ki: Eğer bu kitap Allah katından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, İsrailoğullarından bir şahid de bunun böyle olduğuna şahitlik edip de inanmışken, siz yine de büyüklük taslarsanız, bana söyleyin kendinize yazık (zulüm) etmiş olmaz mısınız? Allah, zâlim milleti elbette doğ­ru yola eriştirmez."[1125]

"İnkâr edenler, 'Bu Kur'an, Muhammed'in uydurması­dır, ona başka bir topluluk yardım etmiştir.' diyerek hak­sız (zulüm) ve asılsız bir söz uydurmuşlardır. (..) Bu zâlimler, inananlara 'Siz sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz' dediler.' (..) Onlar sapmışlardır, bir yol bu­lamazlar."[1126]

Bu çerçevede düşünülecek başka bir zulüm türü, pey­gamberleri yalanlamadır.[1127]

 

3- Âyetleri Değiştirme

 

Hz. Musa'nın "şu şehre girin" emrini dinlemeyen zâlim İsrailoğulları, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler. Zâlimlere, bu yoldan çıkışları dolayısıyla, gökten azap indi.[1128]

 

4-Allah'ın Bildirdiği Gerçeği Gizleme:

 

Allah'ın bildirdiği gerçeği gizleyen, çok zâlimdir:

"Yoksa İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarının (müslüman değil de) Yahudi ve Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsu­nuz? De ki: Pekiyi, siz mi, yoksa Allah mı daha îyf.bilir? Allah tarafından kendisine bildirilen bir gerçeği gizleyen­den daha zâlim kim vardır? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir."[1129]

 

5- Hesaptan Şüphe:

 

Hesap görme zamanının yaklaşmasına rağmen, hâlâ gaflette yüzüp haktan yüzçevirenlerin tutum ve sonu şöy­le belirtilir: "Rablerinden kendilerine gelen bir yeni uyar­mayı, mutlaka gönülleri gaflet içinde eğlenerek dinlerler. Zulmedenler gizli toplantılarında, 'Bu zat, sizin gibi bir in­sandan başka bir şey mi ki?! Siz, göz göre göre sihre mi uyarsınız? ' diye konuşurlar."[1130]

 

6- Hz. İsa'nın Mucizeleri Konusunda Çekişme

 

[1131]

 

7- Allah'ın İndirdiğiyle Hükmetmeme:

 

Tevrat'taki hükmü gördükten sonra, Allah'a karşı ya­lan isnad eden, zâlimin ta kendisidir.[1132] Tevrat'ın özellik­leri ve ondaki kısas hükmü belirtildikten sonra şu yargı sunulur:

"Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, işte onlar zâlimlerdir."[1133]

 

8- Allah'a İftira:

 

İnanç zulmüyle ilgili âyetlerin, önemli bir bölümü, Al­lah'a karşı yalan uydurmayı anlatır.

Allah'a karşı yalan uyduranlar "azlemu" "daha zâlim, en zâlim" biçiminde nitelenmiştir. Küfür ve şirkin yanısıra, bunların da böyle bir sözcükle anlatılışı, işlenen güna­hın büyüklüğünü göstermek içindir. Zaten kullanılan so­ru üslubu da istifhâm-ı inkârı (sorulu red) tarzındadır.

Allah'ın âyetlerinin ve peygamberlerin yalanlanmasınnın cehenneme giden yolu açtığı belirtildikten sonra, şu ifade gelir:

"Allah'a karşı yalan uydurandan veya âyetle­rini yalanlayandan daha zâlim kimdir? Kitaptaki payları kendilerine erişecekler (mutsuzlar) işte onlardır."[1134]

"Allah'a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim vardır? Zâlimler, saadete (kurtuluşa) ulaşamazlar."[1135]

Aynı soru, kâfirlerin tutumu için, şöylece tekrarlanır:

[1136]

Allah'a karşı yalan uydurma, insanları bilgisizce sap­tırmak için de yapılabilir.[1137]

"Ya­lan söyleyerek Allah'a iftira edenden daha zâlim kim var­dır? (..)"[1138]

Gökleri ve yeri yaratan Allah'a inanan yedi uyurların (ashâbu'l-kehf), milletleriyle ilgili anlatımı şöyledir:

"Şu bi­zim milletimiz, Allah'ı bırakıp (onun yanısıra) başka tanrı­lar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getir­meleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uydurandan da­ha zâlim mi var?"[1139]

"Allah'a karşı yalan uydurandan veya gerçek kendisine gelmişken onu yalanlayandan daha zâlim kim­dir?(..)"[1140]

"Müslüman olmaya çağırmışken gelmeyip, Allah'a ya­lan uydurandan daha zalim kimdir? Allah, zalim milleti doğru yola eriştirmez."[1141]

 

9- Kâfirleri Dost Edinme:

 

Mü'minler, birbirlerinin dostu olan yahudi ve hıristiyanları dost edinemez, onları dost edinen onlardandır. Al­lah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez.[1142]

[1143] Böyle ol­mayanlara iyi ve âdil davranılır, çünkü Allah iyi ve âdil olanları sever.

Yine mü'minler, küfrü imana tercih eden babalarını ve kardeşlerini dost edinemez. Onları dost edinenler kendilerine yazık (zulüm) etmiş olur.[1144]

Küfrü imana tercih eden ana-baba bile olsa, dost edi­nilmez. Onları dost edinenler, kendilerine yazık etmiş olur.[1145]

 

10- İblis'i Dost Edinme:

 

Allah'ı bırakıp İblis'i ve avenesini dost edinmek zulüm­dür:

"(..) Ey İsrailoğulları! Siz beni bırakıp İblis'i ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Halbuki onlar size düşmandır. Kendilerine yazık (zulüm) edenler için bu ne kötü bir de­ğişmedir!"[1146]

 

11- Şeytan'a İtaat:

 

Şeytan, âhirette, insanları kendisinin değil, bizzat insanların kendi gönüllerinin yanılttığını, kendi nüfuzunun sınırlı olduğunu belirttikten sonra :

"Beni Allah'a ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim. Doğrusu zâlimlere, can yakan bir azap vardır."[1147] diyerek sorumlu­luğundan sıyrılmaya uğraşacaktır. [1148]

 

12- Hududullah'ı Aşma:

 

Allah'ın, insan davranışlarıyla ilgili olarak belirlediği sınırlara Hududullah denir, bunları aşmak zulümdür.

Hz. Âdem, yasak ağaca yaklaşarak zâlimlerden olmuş­tu.[1149]

[1150]

Bahçe sahipleri temsilinde, düşkünlere yardımdan ka­çındıkları, bahçenin başına gelen durumu gördüklerinde, ortancaları şöyle dediği belirtilir;

"Rabbimizi tenzih ederiz. Doğrusu biz, yazık (zulüm) etmiştik."

Bu yüzden birbirle­rini yerdiler.[1151]

 

13- Tevbeden Kaçınma:

 

Günahtan tevbe etmeyenler, zâlimlerin ta kendileri­dir.[1152]

 

14- Allah'ı Anmaktan Gaflet:

 

Şeytana uyup Allah'ı anmaktan gaflet, bir çeşit zulüm­dür.[1153]

b. İnsan Hakları İhlalleri:

 

Kur'an'da zulüm olarak nitelenen tutum ve davranışların önemli bir bölümü, insan haklarının ihlâl edilmesiyle ilgilidir.[1154]

 

A) Din Ve Vicdan Özgürlüğü İle İbadet Özgürlüğü Ve Yü­kümlülüğü İhlalleri

 

Allah'a ibadeti engelleme, halkı saptırma ve sadakadan kaçınma Kur'an'da zulüm olarak nitelendirilmiştir.[1155]

 

1- Allah'a İbadeti Engelleme:

 

Allah'ın laneti, Allah yolundan alıkoyan, o yolun eğrili­ğini isteyen ve âhireti inkâr eden zâlimleredir.[1156]

Allah adının anıldığı yerler, ilgililere kapatılamaz:

"Al­lah'ın mescidlerinde onun adının anılmasını yasak eden ve oraların yıkılmasına çalışan kimseden daha zâlim kim vardır? Onların oralara korkmadan girememeleri gerekir. Dünyada rezillik onlaradır, âhirette büyük azap da onla­radır."[1157]

Bazı özel düzenlemeleri ile her ne kadar çok uyuşmaz­lık içinde olunsa da Allah inancını temel eksen alan her dine tam saygı gösterilmesi zorunluluğu İslamın temel prensiplerinden biridir. O halde müslümanlar, ister cami, ister kilise ya da havra olsun, Allah'a adanmış bütün iba­det mahallerini korumak ve onlara saygı göstermekle yükümlüdür.[1158] Başka bir inancın mensuplarını kendi inançlarına göre Allah'a ibadet etmekten alıkoyma teşebbüsleri, Kur'an tarafından kutsallığa tecavüz fiili olarak nitelenmiş ve lanetlenmiştir. Bu prensibin çarpıcı bir tas­viri, Hz. Peygamber'in h. 10. yılda Necranlı bir hıristiyan heyetine karşı davranışında örneklenmiştir. Her ne kadar Hz. İsa'yı "Allah'ın oğlu", Hz. Meryem'i "Allah'ın annesi" olarak kabul etmeleri, İslâmi inançlarla temelden çatışı­yor idiyse de onlara Hz. Peygamber'in mescidine serbestçe girme izni verilmişti. Onun kesin rızası ile orada kendi âyinlerini yapmışlardı.[1159]

Allah'a yalvaranlara, engel olmak zulümdür:

"Sabah-akşam, rablerinin rızasını isteyerek ona yalvaranları ya­nından kovma. Onların hesabından sana bir sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara bir sorumluluk yok­tur. Onları kovma, yoksa zulmedenlerden olursun."[1160]

Rivayetlere göre, bu ve bundan sonraki âyet, müslümanların Medine'ye hicretlerinden yıllar önce, Mekke'deki bazı müşrik liderlerin, Hz. Peygamber'in eski kölelerden ve takipçileri arasında bulunan diğer "alt tabaka"ya mensup kimselerden uzak durması şartıyla İslamı kabul etmeyi düşünebileceklerini bildirmeleri vesilesiyle inmiştir. Hz. Peygamber, bu talebi ânında reddetmiştir.[1161]

Muhammed Esed'e göre, bu rivayet, âyetlerin tam bir açıklamasını yapamaz. Kur'ani metoda göre, tarihi olayla­ra atıflar, -ister çağdaş vakalara, ister eski zamanlara ait olsun- her zaman değişmez tabiattaki ahlâki öğretileri göstermek amacıyla kullanılır. Bu âyet de böyledir. Tertip tarzının da gösterdiği gibi, bu âyet İslam'ın "alt tabaka" mensuplarıyla değil, ama kelimenin o günkü anlamıyla müslüman olmadıkları halde, Allah'a iman eden ve daima ("sabah-akşam") "onun rızasını (yani onun rahmetini ve kabulünü) arayan" insanlar ile bağlantılıdır. Öncelikle Hz. Peygamber'e hitap etmesine rağmen, bu âyette seslendiri­len öğüt, Kur'an'ın bütün takipçilerine yöneliktir. Onlar, inançları Kur'an'ın taleplerine tam olarak cevap veremese bile, Allah'a inanan hiç bir kimseyi kovmamak, ama tersi­ne, Kur'an öğretilerini sabırla açıklayarak onlara yardım etmeye çalışmakla emrolunmuşlardır.[1162]

 

2- Halkı Saptırma

 

Din konusunda bilgisizce konuşup insanları saptırmak zulümdür:

" (..) İnsanları bilgisizce saptırmak için, Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kimdir? Allah, zâlim milleti doğru yola eriştirmez."[1163]

"Doğrusu, inkâr edenleri, Allah yolundan, yerli ve yol­cu bütün insanlar için eşit kılınan Mescid-i Haram'dan alıkoyanları ve orada zulümle yanlış yola saptırmak iste­yeni, can yakıcı bir azaba uğratırız."[1164]

 

3- Sadakadan Kaçınma:

 

Bahçe sahipleri temsili, onların, düşkünlerin bahçele­rine yaklaşmalarından hoşlanmadığını, zulüm niteleme­siyle anlatır.[1165]

 

B) Yaşama Hakkı İhlâlleri

 

Cinayet ve kardeş katli gibi yaşama hakkına saldırılar, Kur'an'da zulüm olarak değerlendirilir.[1166]

 

1- Cinayet

 

Yaşama hakkı dokunulmazdır, adaletsizce ortadan kaldırılamaz:

"Allah'ın haram kıldığı cana adaletsizce kıymayın. Haksız yere (mazlûmen) öldürülenin velisine, bir yetki tanımışızdır.(..)"[1167]

Hz. Musa, düşmanına bir yumruk vurup, onu öldür­müştü. Yaptığının şeytan işi kötü bir eylem olduğunu hatırlayınca, hemen tövbe etti:

Allah da onu bağışla­dı.[1168]

 

2- Kardeş Katli:

 

Hâbil, kendisini öldürmek isteyen Kabil'e Allah'tan korktuğu için elini uzatmayacağını söyledi,

"Ben, hem be­nim, hem de kendi günahını yüklenip cehennemliklerden olmanı isterim. Zulmedenlerin cezası budur." dedi.

Nefsi­ne uyan Kâbil, kardeşini öldürerek kaybedenlerden ol­du.[1169]

 

C) Mülkiyet Hakkı İhlâlleri:

 

Hırsızlık, yetim malını yeme ve haram kazanç gibi mül­kiyet ihlâlleri, Kur'an'da zulüm olarak belirtilir.[1170]

 

1- Hırsızlık:

 

Hırsızlık, Kur'an'da zulüm olarak nitelendirilen bir suçtur. Böyle bir zulümden sonra, çaldıklarını yakalan­madan önce sahibine geri vererek tevbe eden ve düzelen kimsenin tevbesini bağışlayıcı ve merhametli olan Allah kabul eder.[1171]

 

2- Yetim Malını Yeme:

 

Yetimlerin mallarını haksız yere (zulmen) yiyenler ka­rınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar, ayrıca onlar çılgın aleve atılacaklardır.[1172]

 

3- Haram Kazanç:

 

Mallar, meşru yollarla yol değiştirmelidir. Aşırı giderek ve haksızlıkla (zulmen) mal yiyenler, ateşe girecektir.[1173]

Doksandokuz koyunu olan adamın, tek koyunu olan adamınkini istemesi, Hz. Davud tarafından, zulüm (gasb) olarak nitelenmiştir.[1174]

Borç ilişkilerinde faiz almayanlar, başkalarına haksızlık etmemiş ve haksızlığa da uğramamış olurlar.[1175]

 

D) Adalet Hakkı İhlalleri:

 

Zulüm, aslında genel anlamda bir adaletsizliktir, ama adalet hakkıyla ilgili ihlâllerde adaletin yolunu da kapatır.

 

1- Haksız Tutuklama:

 

Haksız yere tutuklama, bir zulümdür.[1176]

 

2- Hükümde Haksızlık:

 

Allah, yeryüzünde haksızlık edenlerin, cezalarını, hak­sızlığa uğratılmadan adaletli olarak verecektir.[1177]

Sûr üflendikten sonra, yeryüzü Allah'ın nuruyla aydın­lanır, kitap açılır, peygamberler ve şahitler getirilir ve onlara haksızlık yapılmadan adaletlice hüküm verilir. Her kişiye, işlediği ödenir. Esasen Allah, onların yaptıklarını bilendir.[1178]

[1179]

 

3- Şahitliği Gizleme/Yalancı Şahitlik:

 

Allah tarafından bildirilen bir gerçeği gizleyen çok zâlimdir.[1180]

Vasiyete yeniden şahitlik edenler, yerlerini aldıkları yanlış beyanda bulunduklarından, Allah'a şöyle yemin ederler:

"Bizim şahitliğimiz, ikisininkinden daha da doğ­rudur, biz aşırı gitmedik. Yoksa şüphesiz zulmedenlerden oluruz."[1181]

 

E) Kamu Düzeni İhlalleri:

 

1- Casusluk Ve Fitnebazlık:

 

Mü'minlerin birliğini bozmaya çalışmak ve düşman le­hine casusluk zulümdür:

"Aranızda savaşa çıkmış olsa­lardı, ancak sizi bozmaya çalışırlar ve fitneye düşürmek için aranıza sokulurlardı. İçinizde onlara kulak verenler var. Allah, kendilerine yazık (zulüm) edenleri bilir."[1182]

 

2- Düşmanla Dostluk:

 

Din uğrunda müslümanlarla savaşanları, onları yurt­larından çıkaranları ve çıkarılmalarına yardım edenleri dost edinmek, Allah tarafından yasaklanmıştır. Onları dost edinenler zâlimdir.[1183]

 

c. Ahlâki İhlaller:

 

Vefasızlık, heveslere uyma, yalancılık, kötü söz ve alay gibi ahlâki/manevi ilkeleri çiğneme anlamına gelen tutum ve davranışlar, Kur'an'ın zulüm çerçevesine aldığı eylem­lerdir.[1184]

 

A) Vefasızlık Ve Hıyanet

 

Hz. Yusuf, Züleyha'nın zina teklifine şu cevabı verdi:

"Günah işlemekten Allah'a sığınırım. Doğrusu senin ko­can benim efendimdir. Bana iyi baktı. Haksızlık yapanlar (zalimler), şüphesiz başarıya ulaşamazlar."[1185]

 

B) Heveslere Uyma:

 

Heveslere, istek ve tutkulara uyma, Kur'an'da zulüm olarak nitelenir:

"Sen kitap verilenlere her türlü delili getirsen, yine de kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar, birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Andolsun ki, eğer sana gelen ilimden sonra, onların heveslerine uyarsan, şüphesiz zulmedenlerden olursun."[1186]

"Sana cevap vermezlerse, onların sadece heveslerine uyduklarını bil. Allah'tan bir yol gösterici olmadan hevesine uyandan daha sapık kim vardır? Allah, zâlim milleti şüphesiz ki doğru yola eriştirmez."[1187]

"Zulmedenler, körü körüne (bigayri ilim) kendi hevesle­rine uymuşlardır. Allah'ın saptırdığı kimseleri kim doğru yola eriştirebilir? Onların yardımcıları da yoktur."[1188]

 

C) Yalancılık:

 

Hz. Nuh, kavmine şöyle dedi:

"Size, Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı bilmem. Melek olduğumu da söylemiyorum. Küçük gördüklerinize Allah iyilik ver­meyecektir diyemem. Yoksa haksızlık (zulüm) edenlerden olurum."[1189]

 

D) Kötü Söz Ve Alay:

 

Allah, zulme uğrayan dışında, kimsenin kötülüğü sözle bile açıklamasını sevmez.[1190]

Birbirini alaya almak doğru olmadığı gibi, böyle bir kö­tülükten tevbe etmeyenler zâlimdir.[1191]

 

3. Zâlimlerin Birbiriyle İlşkileri:

 

Zâlimin dostu, yine bir zâlimdir.[1192]

Allah, zâlimlerin bir kısmını, kazandıklarından ötürü, diğer bir kısmına musallat eder.[1193] Dinsizin hakkından, imansız gelir.[1194]

 

4. Kur’an Ve Zâlimler:

 

a. Kur'an Zulmedenleri Uyarır:

 

Kur'an'ın bir özelliği de, zâlimleri uyarıcı oluşudur:

"Kur'an'dan önce Musa'nın kitabı Tevrat, bir rahmet ve rehberdir. Bu Kur'an, zulmedenleri uyarmak ve iyi davra­nanlara müjde olmak üzere Arapça indirilmiş, kendinden öncekileri doğrulayan bir kitaptır."[1195]

 

b. Kur'an Zâlimlerin Hüsranını Artırır:

 

Kur'an, özellikle şirk zulmüne batanları, iyice hüsrana uğratır:

"Kur'an'dan mü'minlere rahmet ve şifa olan şeyler in­diriyoruz. O, zâlimlerin ise sadece hüsranını arttırır."[1196]

Hz. Nuh, pekçok insanı saptırtan döneminin müşrikle­ri için şu bedduayı yaptı:

"Rabbim! Sen bu zâlimlerin sa­dece şaşkınlığını arttır. (..) Rabbim! Beni, ana-babamı, evime inanmış olarak geleni, inanan erkek ve kadınları bağışla, zâlimlerin de yalnız helakini arttır."[1197]

 

5. Zulmün Sonu:

 

Kur'an'ın geniş bir çerçevede ele aldığı ve ağır suçla­malarda bulunduğu zulüm tutum ve davranışlara batan­ların sonuçlarıyla ilgili önemli durumları da açıklamıştır.[1198]

 

a. Helallerden Yoksunluk:

 

Yahudilerin haksızlıklarından (zulmünden), pekçoklarını Allah yolundan alıkoymalarından, yasak edilmişken faiz almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemelerinden ötürü, kendilerine helal kılman temiz şeyler, onlara haram kılındı.[1199]

 

b. Mutluluktan Yoksunluk:

 

Hem Allah tarafından, hem de ondan aldıkları emirlerle peygamberler tarafından zâlimlerin mutluluğa/kurtulu­şa erişemeyeceği belirtilir.[1200]

İmanlarına zulüm karıştırmayanlar, güven içindedir, doğru yoldadır. Ama Allah'a şirk koşmak suretiyle imanlarını zulümle kirletenler için kurtuluş kapısı kapalıdır.[1201]

 

c. Bağışlanmazlık:

 

Allah, kâfirleri ve zâlimleri bağışlamaz ve onları içinde temelli ve ebediyen kalacakları cehennem yolundan başka bir yola eriştirmez. Bu, Allah'a kolaydır.[1202]

 

d. Sapkınlık:

 

Allah, mü'minleri, dünya hayatında ve âhirette sağlam bir söz üzerinde tutar, zâlimleri ise saptırır. Allah dilediğini yapar.[1203]

 

e. Sonu İbretlik:

 

Allah, mesajlarını yalanlayan zâlimlerin ibretlik sonu­na bakılmasını ister:

"Onlar, ilmini kavrayamadıklarını ve henüz yorumu da kendilerine bildirilmemiş olan şeyi ya­lanladılar. Onlardan öncekiler de böylece yalanlamışlardı. Zâlimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak."[1204]

Nitekim, Firavun ve askerleri de böyle bir ibretlik sona uğramış­tı.[1205]

 

f. Helak:

 

Kur'an, pek çok ülkenin ve onların üstündeki uygarlı­ğın, zulüm yüzünden çöktüğünü ve izinin silindiğini belir­tir.

Cezası en çabuk, en şiddetli ve daha dünyadayken ve­rilen suçların en önemlilerinden biri, başkalarına yapılan zulümdür:

"Zulmedenler nasıl bir sona uğrayacaklarını yakında göreceklerdir."[1206]

Peygamber gelmeden toplum­lar helak edilmemiştir.[1207] Peygamberlerin getirdiği mesaj­lara inanmayarak zulmedenler, onlara tehditte ve hatta kötülükte bulunanlar helak edilmiştir.[1208] Firavun ve as­kerleri bunun en tipik örneğidir.[1209] Şu veya bu şekilde zulme dalmış toplumlar yok edilmiştir.[1210] Zâlimlerden başkası helak edilmez, onlar cezalarını ergeç bulur.[1211]

Ancak, toplumlar ıslah olmuşken, Allah onlan haksız yere yok etmez.[1212] Yokedilen şehirler için, önceden bir süre tayin edilir, süreleri dolunca, gecikme veya erkene al­ma söz konusu olmaz.[1213]

Zulüm, toplumların medeniyet eserlerinin de yokedilmesine ve çökertilmesine yol açar.[1214] Bundan sonra da geriye yıkık-dökük, harabe yerleşim birimleri kalır.[1215]

 

g. Azap-Cehennem:

 

Zâlimler, âhiret hayatında kendilerini kurtaracak bir yardımcı bulamayacaktır.[1216] Yaptıklarına pişmanlık duyacaklar, ama artık Cehennem azabı onları beklemekte­dir.[1217]

 

6. Zulmün Önlenmesi:

 

Yüce Allah'ın zulüm olarak nitlendirdiği tutum ve dav­ranışların önlenmesi, bu konuda işbirliği yapılması, zul­me batmış bir yurdun terkedilmesi ve zulme uğratılarak yurttan çıkarılma durumunda zâlimlerle silahlı mücadele­ye girişilmesi gerekir:[1218]

 

a.  Zâlimlere Uyulmaz, İşbirliği Yapılmaz, Karşı Durulur:

 

İnsanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taş­kınlık edenlere karşı durulmalıdır.[1219] Bozgunculuğa da engel olunmalıdır. Kendilerine verilen nimete karsı hak­sızlık edenlere uyanlar suçludur.[1220] Cehennem görevlileri­ne "zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri ve Allah'ı bıra­kıp la taptıklarım derleyin, onları cehennem yoluna ko­yun denir.[1221] Hz. Peygamber'e zâlimlerden uzak duruş emri verilmiştir:

"Âyetlerimizi çekişmeye dalanları görünce, başka bir konuya geçmelerine kadar, onlardan yüz çe­vir. Şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık zulmedenlerle beraber oturma."[1222]

Zulmedenlerden değil, Allah'tan korkmak gerekir.[1223] Zâlimlere yönelinmez, mü'minlerin Allah'tan başka dostu yoktur, aksi halde yar­dım da görmezler.[1224] Zâlimler için Allah'a başvuruda bu­lunulmaz.[1225]

 

b. Zulümden Kurtuluş:

 

A) Zalimlerden Kurtuluş Duası:

 

"Al­lah'a güvendik. Rabbimiz! Zâlim bir milletle bizi sınama. Rahmetinle bizi kâfirlerden kurtar."[1226]

Hz. Musa da, bir cana kıydığı şehirden korku içinde çı­karken şöyle dua etti:

"Rabbim! Beni, zâlim milletten kur­tar."[1227]

"Rabbim! Ka­tından bana cennette bir ev yap. Beni Firavun'dan ve onun yaptıklarından kurtar. Beni zâlim milletten kur­tar."[1228]

Şirk koşanlar konusunda Hz. Peygamber'in şu duayı yapması istenir:

"Rabbim! Onların tehdit olundukları şeyi bana mutlaka göstereceksen, o zaman beni zâlim millet içinde bulundurma."[1229]

 

B) Zâlimin Zulümden Vazgeçmesi:

 

Günah işleyenler, tıpkı Hz. Yunus gibi pişmanlık belirtip, şöyle dua edebilir:

"Senden başka tanrı yoktur. Sen münezzehsin. Doğrusu ben haksızlık (zulüm) edenlerde­nim."[1230]

Kendilerine yazık (zulüm) edenler, Allah'tan bağışlan­ma diler, peygamber de onlar için aynı dilekte bulunursa, Allah onların tevbesini kabul eder ve onlara merhamet eder,[1231] Kim kötülük eder veya kendine yazık eder de son­ra Allah'tan bağışlanma dilerse, Allah'ı bağış ve merhamet sahibi bulur.[1232]

 

C) Bağışlanma Dileği:

 

Günah işleyen, Hz Âdem ile eşi, ayrıca Hz. Musa bağışlanma dilemiştir.[1233]

Zâlimlerin tevbesini kabul, Allah'a kalmıştır.[1234] Allah, insanların zulümlerine rağmen onları bağışlar. Cezalandırması da çetindir.[1235]

Zulmedenler âhirette, yeryüzündeki herşeyi, azabın fidyesi olarak vermeye razıdır. Ama artık onların hiçbir fidyesi kabul edilmez.[1236]

 

D) Zulüm Yurdundan Hicret

 

Haksızlığa uğratıldıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri, Yüce Allah dünyada güzel bir yerde yerleştirir, âhiret ecri ise daha büyüktür.[1237] Zulüm beldesinden göçetmeyip, orada mustaz'af (zavallı/ezilen) olarak yaşamayı da, kendine zulüm olarak adlandırır, bunların sorumlu tutulacağını belirtir.[1238] Buna göre, zulme rıza gösterip, karşı çıkmamak da bir çeşit zulümdür, zâlimle işbirliğidir.

Kitap ehlinden zulmedenler dışında kalanlarla en güzel şekilde mücadele edilir.[1239]

 

E) Zulümden Kurtuluş İçin Savaş İzni

 

Kur'an'ın savaşa izin veren âyetinin (âyetu's-seyf) ge­rekçesi, zulme uğramaktır:

"Haksızlığa (zulme) uğratılarak, kendilerine savaş açı­lan kimselere karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye, elbette muktedirdir."[1240]

Savaş sırasında, zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur.[1241]

Zulme karşı savaşmak, yalnızca zulme kendisi uğradı­ğında gerekli değildir. Yardım talebinde bulunan mustaz'afların yardımına, bir insanlık borcu olarak koşulur:

"Size ne oluyor da 'Rabbimiz! Bizi halkı zâlim olan bu şe­hirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, katın­dan bize bir yardımcı lütfet.' diyen zavallı çocuklar, erkek­ler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsu­nuz? İnananlar, Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise şey­tan yolunda harbederler. Şeytanın dostlarıyla savaşın. Esasen şeytanın hilesi zayıftır."[1242]

 

F) Zâlimlerden Kurtuluşa Hamd:

 

Allah, Hz. Nuh'a, beraberindekilerle gemiye yerleşince şöyle dua etmesini emreder:

"Bizi zâlim milletten kurtaran Allah'a hamdolsun."[1243]

 

BAGY:

 

B-g-y- (begâ) kökünden türeyen bagy sözcüğü, davra­nışlarda dengeyi ve orta yolu aşma isteği anlamına gelir. Bu aşma, bazan nitelikte, bazan da nicelikte olur. Bagy, iki türlüdür:

1) Övgün (Mahmud) Bagy: Adaleti aşıp ihsan noktasına varmak, farzları yapıp nafileye yönelmek gibi,

2) Yergin (Mezmum) Bagy: Hakkı geçip bâtıla yönelmek, şüphelilere uzanmak gibi. Bagy, çoğunlukla mezmum du­rumlar için kullanılır.[1244]

Bagy sözcüğü, aşırılık, azgınlık, taşkınlık, ezme, horla­ma, hased, büyüklenme, aşırı fesatçılık, ölçüsüzlük anlamlarında da kullanılır.

Eşkiya ve terörist anlamındaki Bâgî (ç. Bugât) sözcüğü de b-g-y kökünden türemiştir.[1245]

 

1 Bagy Eylemler Ve Durumlar:

 

Bagy eylem ve durumları, siyasi-hukuki bagy ve ahlâki bagy biçiminde iki öbekte ele alabiliriz.

 

a. Siyasi Ve Hukuki Bagy:

 

A) Zulüm Ve Haksızlık

 

Mabedin duvarını aşıp, Hz. Davud'un yanına giren çe­kişmeli taraflar, onun ürktüğünü görünce, şöyle dediler: "Korkma, birbirinin hakkına tecavüz etmiş (begâ) iki da­vacı. Aramızda adaletli karar ver, ondan ayrılma, bzi doğ­ru yola çıkar."[1246]

Hz. Davud, tek koyunu öbürlerine kat­mak isteyenin davranışını zulüm olarak adlandırmış ve şunu belirtmiştir: "Doğrusu huletâ'ın (ortakçılar'ın, yakınlar'ın) pekçoğu, birbirlerinin haklarına tecavüz ederler (yebgi), inanıp yararlı iş yapanlar bunun dışındadır, ama onların sayısı da çok azdır."[1247]

Buradaki huletâ, birlikte yaşayan ve iş yapan komşu, yakın ve ülküdaş gibi... insanları anlatır. Böyleleri arasındaki bagy, çabucak ortaya çıkma özelliğindedir.

Firavun ve askerleri Hz. Musa önderliğinde denizden geçen İsrailoğullarının peşine haksızlık ve düşmanlıkla (bagyen ve adven) düştüler.[1248]

[1249]

Bagy'in yasaklığı, cuma hutbesi sonunda okunan bir başka âyette yine vurgulanır:

"Şüphesiz ki, Allah, adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı/gözetmeyi emreder. Hayasızlığı (fahşâ), fenalığı (münker) ve haddi aşmayı (bagy: azgınlık,taşkınlık) yasaklar. Tutarsınız diye size öğüt verir."[1250]

 

B) Ekonomik Zulüm Ve Sömürü:

 

Biraz önce gördüğümüz gibi, Hz. Davud'a gelen davacı­lardan biri, öbürüne göre çok büyük imkana, doksandokuz koyuna sahip olmasına rağmen, bagy'e kapılarak yal­nızca bir koyunu olmak gibi sınırlı imkanlara sahip insa­nın elindekine göz dikmiş açgözlü ve doymaz biridir.

Rızık bolluğu bagy'i kışkırtıcı bir etkiye sahiptir:

"Allah rızkı, kullarına bol bol verseydi, yeryüzünde azgınlık/küs­tahlık ederlerdi. Ama o, dilediğini bir ölçüye göre indirir. Doğrusu o, kullarından haberdardır, onları görendir."[1251]

Zaten insan yaratılışı gereği, doymaz ve açgözlüdür, "daha fazlasını ister"[1252], bu da onu ne zaman kendisini yeterli görse çabucak azdırır."[1253]

 

C) Aşırılık Ve Haksız Talep:

 

Aşırılık ve haksız talep, bagy olarak nitelenir:

"Şüphe­siz Allah size, ölü hayvan (murdar,leş) etini, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanı haram kılmıştır. Ama darda kalana, başkasının payına el uzat­mamak (gayra bâgin) ve zaruret miktarını aşmamak üze­re, günah sayılmaz. Çünkü Allah, bağışlayan ve merhamet edendir."[1254]

Âyette geçen "gayra bâgin velâ âdin" ibaresi, üç biçimde yorumlanır:[1255]

1) İsteme hakkı bulunmayanı istememek, başkasının payına el uztmamak ve belirleneni aşmamak.

2) el-Hasanu'l-Basri'nin benimsediği yoruma göre, ar­zu ve iştah duymamak, açlık (zaruret) sınırını aşmamak anlamındadır.

3) Mücahid'e göre ise, bir imama (meşru başkana) is­yan etmemek ve günah işlemekte hak yolun ötesine geçmemek anlamına gelir.

Yahudilerin aşırı gitmeleri (bagy: zulüm) dolayısıyla Yüce Allah tırnaklı hayvanları, sığır ve davarın sırt, bağırsak ve kemik yağları hariç iç yağlarını onlara haram kıl­mıştır.[1256]

 

Bozgunculuk (Bagyu'l-Fesâd Fî'l-Ard):

 

Karun'a kavmince verilen öğütler arasında şu ifade ge­çer:

"(..) Allah'ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de iylik yap. Yeryüzünde bozgunculuk isteme. Doğrusu Allah, bozguncuları sevmez."[1257]

İnsanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere, karşı durulur, onlara can yakıcı azap da vardır.[1258]

Fırtınalı deniz yolculuğundan kurtulan bir kısım in­sanlar, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaktan geri kalmaz.[1259]

 

D) Yaşama Hakkına Saldırı:

 

Nefsi müdafa amacıyla girişilen eylemlerde, düşmanla­rın kendilerine yaptığı saldırının sınırları aşılmaz:

"Kim kendisine verilen kadar ceza verirse ve kendisine yine de saldırılırsa, Allah ona şüphesiz yardım edecektir. Doğrusu Allah, affedici ve bağışlayıcıdır."[1260]

"Eğer mü'minlerden iki topluluk, birbirle­riyle çatışırlarsa /savaşırlarsa, aralarını düzeltiniz. Şayet biri diğeri üzerine saldırırsa, saldıranlarla Allah'ın buyru­ğuna dönmelerine dek savaşınız. Eğer geri dönerlerse, aralarını hakkaniyetle bulun, âdil davranın. Şüphesiz Al­lah, âdil davrananları sever. Doğrusu mü'minler, birbirle­riyle kardeştir. Öyleyse dargın olan kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah'tan sakının ki size acısın."[1261]

 

b Ahlâki Bagy:

 

A) Büyüklenme, Böbürlenme Ve Şişinme:

öğütlerini vermişti.[1262]

 

B) Kıskançlık, Çekememezlik Ve İhtiras (Bagyen Beynehum):

 

Birliği, paylaşım ruhunu ve kaynaşmayı tahrip, bagy olarak nitelenir.

İnsanlar bir tek ümmetti. Allah peygamberleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. İnsanların ayrılığa düşecekleri hususlarda, aralarında hüküm vermek için onlarla birlik­te hak kitaplar indirdi. Kitap ehli olan yahudilerin veya hıristiyanların, kendilerine ilim veya belgeler geldikten sonra ayrılığa düşmeleri, birbirini çekememezlikten, ihtirastan ve kıskançlıktan doğdu.[1263]

İsrailoğulları, Allah'ın kullarından dilediğine, bol ihsa­nından indirmesini çekemeyerek, Allah'ın indirdiğini inkâr etmekle, kendilerini kötü bir şey karşılığında sattı­lar. Bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. Ayrıca kâfirlere, alçaltıcı bir azap da vardır.[1264]

 

C) Arsızlık Ve Zina:

 

"Bana bir insan dokunmamışken; ben kötü (iffetsiz) bir kadın da olmadığım halde, nasıl oğlum olabilir?" [1265]

Çocu­ğu alıp kavmine getirdiğinde, şöyle dediler:

"Ey Meryem! Utanılacak bir şey yaptın. Ey Harun'un kızkardeşi! Baban kötü biri değildi, annen de iffetsiz (bagiy) değildi."[1266]

İffetli kalmak isteyen kadınları fuhşa zorlamak, yasak bir eylemdir:

"(..) Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, (evlenerek) iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa (=bigâ) zorlamayın. Kim onları buna zorlarsa bilsin ki Allah onu değil, zorlanan kadınları bağışlar ve onlara merhamet, eder."[1267]

 

2 Bagy'in Sonuçları:

 

Sakin başlayan deniz yolculuğunda fırtınaya yakala­nınca, insanların Allah'a yönelmeleri, fırtınadan kurtul­duktan sonra ise bütün sözleri unutuşları, şöylece belirti­lir:

"Allah onları kurtarınca hemen yeryüzünde haksız ye­re taşkınlıklara (azgınlıklara) başlarlar (yebgûne fi'l-ard). Ey insanlar! Geçici dünya hayatında yaptığınız taşkınlığın sorumluluğu ve sonuçları sizin aleyhinizedir. Dönüşünüz bizedir, yaptıklarınızı size bildiririz."[1268]

Görüldüğü gibi bagy, hangi inanışın bağlısı olursa olsun, insanın bir özel­liği olarak sunulmuştur.

İnsanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taş­kınlık edenlere (yebgûne fi'l-ard: gaddarca davrananlara), karşı durulmalıdır. Onlar can yakıcı azabı da görecekler­dir.[1269]

 

3 Bagy'in Önlenmesi:

 

a. Bagy'in Bireylerce Önlenmesi:

 

İnanıp yararlı iş yapanlar, birbirlerinin haklarına teca­vüz etmezler, ama bunların sayısı azdır.[1270]

 

b. Bagy'in Toplum Ve Kurumlarca Önlenmesi:

 

Bagy'in önlenmesi için, toplum üyeleri bir haksızlığa uğrayınca üstün gelmek üzere birbirleriyle yardımlaşmalı ve bu bagy eylemi önlenmelidir.[1271] Bu, mü'minlerin bir özelliği olarak belirtilmektedir.

Bir sahip çıkan ve yardımcı olacak kişiyi isteyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşma emri, bagy'in önlenmesi için de geçerli olmalı­dır.[1272]

 

 

 



[1] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 5-6.

[2] Mukâtil bin Süleyman, el-Vucûh ve'n-Nezâir, Yayınlayan: Ali Özek, İstanbul 1996. El-Vucûh ve'n-Nezâir yazınının doğuşu ve gelişmesi için, bkz., özellikle, 26-29. Ayrıca bkz. Mustafa Çetin, "Kur'an'da Vücûh ve Nazâir", Diyanet Dergisi, 25/3 (Ankara 1989), 97-127.

[3] İbnu'l-Cevzi, Cemaluddin Ebu'l-Ferec Abdurrahman, Nüzhetu’l-Ayuni'n-Nevâzır fî İlmi'l-Vucüh ve'n-Nezâir, yayınlayan: Muhammed Abdulkertm Kâzım er-Râdî, Beyrut 1987, 3. B.el Vecuh ve’n-Nezâir yazınının doğuşu ve gelişmesi için bkz. 33-62.

[4] Ragıb el-İsfahânî, el-Mûfredât fi Garıbi'l-Kur'an, İstanbul 1986.

[5] İslam’da Siyaset Düşüncesi, derleme, çev. Kazım Güleçyüz, İstanbul 1995, 75-103.

[6] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 11-14.

[7] Bkz. Ömer Özsoy-İlhami Güler, Konularına Göre Kur’an, 5.

[8] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 15-17.

[9] Fazlur Rahman, "İslam ve Siyasi Aksiyon: Dinin Hizmetinde Siyaset," çev. Adil Çiftçi, Türkiye Günlüğü Dergisi, 34 (Anka­ra, Mayıs-Haziran 1994), 26, 27, Dinin siyaset, parti, oyverme gibi davranışlarla ilgili görüşü için bkz. Hayreddin Kara­man, Laik Düzende Dini Yaşamak, 218-219.  Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 17-18.

[10] Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'an, 252.

[11] Haşr, 59/7.

[12] Âli İmranı3/139.

[13] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 18-20.

[14] Bakara, 2/259; En'am, 6/141; Araf, 7/137; Nuh, 16/68.

[15] Râgıb el-Isfahânî, age, 493.

Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 20.

[16] Râgıb el-Isfahânî, age, 493-494. Ayrıca bkz. Nadim Macit, Kur’an'ın İnsan-Biçimci Dili. 80-82.

[17] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 20.

[18] Tevbe, 9/129; Mü'minûn, 23/86; Neml, 27/26.

[19] Mü'minûn, 23/116.

[20] Enbiya, 21/22; Zuhruf, 43/82.

[21] Muhammed Esed, Kırfan Mesajı, 1/281-282 (43). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 21.

[22] İsra, 17/42 (tefsiri için bkz. Muhammed Esed, age. 2/568  Mu'mm, 40/15; Tekvir, 81/20; Burûc, 85/15.

[23] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 21.

[24] A’raf, 7/54: Yunus, 10/3; Ra'd, 13/2; Tâhâ, 20/5; Furkan 25/59; Secde. 32/4; Hadîd, 57/4.

[25] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 21.

[26] Mü'min, 40/7.

[27] Muhammed Esed, age, 3/955-956 (4).

[28] Zümer, 39/75.

[29] Hakka, 69/17 Yorumu için bkz. Muhammed Esed, age, 3/1183(11).

[30] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 21-22.

[31] Hud, 11/7.

[32] Muhammed Esed, age, 1/4120-413 (10). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 22-23.

[33] Yusuf, 12/100.

[34] Neml, 27/23-24

[35] Neml, 27/38.

[36] Neml 27/41-42. Yorumu için bkz. Muhammed Esed, age. 2/769(31-37). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 23.

[37] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 23.

[38] Bakara, 2/255.

[39] Râgıb el-Isfahâni, age, 646.

[40] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 24.

[41] Sâd, 38/34. Yorumu için bkz. Muhammed Esed, age, 3/929 (32). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 24.

[42] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 24.

[43] Hûd, 11/123.

[44] Bakara, 2/210.

[45] Kehf 18/69.

[46] Ali İmran 3/159.

[47] Ali İmran, 3/154.

[48] Araf, 7/110.

[49] Maide, 5/95.

[50] Tegabun, 64/5.

[51] Talak, 65/9.

[52] Tevbe 9/50.

[53] Nisa 4/59.

[54] Nisa 4/83.

[55] Enbiya, 21/23.

[56] Müminun, 23/53.

[57] Kehf, 18/21.

[58] Taha, 10/62. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 25-26.

[59] A'raf, 7/54.

[60] İsra, 17/85. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 26.

[61] Nisa, 4/58.

[62] Nahl, 16/90.

[63] Hûd, 11/97.

[64] Hûd, 11/43.

[65] Hûd, 11/44.

[66] Hûd, 11/82.

[67] İbrahim, 14/22.

[68] Meryem, 19/39.

[69] Talak, 65/5.

[70] Yunus, 10/3.

[71] Rad, 13/2.

[72] Hadid, 57/14.

[73] Nahl, 16/1. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 26-28.

[74] İsra, 17/16.

[75] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 28.

[76] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 28.

[77] Bakara, 2/283.

[78] Mü’minün, 23/8, Aynca bkz. Meâric, 70/32 Buna karşılık, ehli kitap içinde, "müslümanlara karşı sorumluluk yoktur"  ilkesince hareket edenler ve "emaneti gözetmeyenler" vardır. Ama Allah: ahdini tutanları ve sakınanları sever. (Bkz. Ali İmran, 3/75)

[79] Örnek olarak bkz. A'raf, 7/18; Şuara, 26/107, 125, 143.

[80] Yusuf, 12/54; Kasas, 28/26.

[81] Ibn Teymiye, Siyaset, 33-34.

[82] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 28-30.

[83] Enfal, 8/27.

[84] Râgıb el-Isfahânî, Müfredat, 30-31. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 30.

[85] Ragıp el-İsfahani, age, 718. Âyetlerdeki kullanımı için bkz. Maide, 5-25 (buyurma, söz geçirme), İsra, 17/110, Meryem, 19/87, İnfitar 82/19.

[86] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 30-31.

[87] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 31.

[88] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 31.

[89] Zuhuf, 43/84-86, 39; Tevbe, 9/115-116. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 31.

[90] Tevbe, 9/115-116.

[91] Hadîd, 57/4-6.

[92] Nûr, 24/41-42.

[93] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 32.

[94] Furkan, 25/1-2.43; Hadîd, 57/1-3.

[95] Hadîd, 57/1-3.

[96] Burûc, 85/8-9. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 32-33.

[97] Mâide, 5/17.

[98] Zümer, 39/42-44.

[99] Şüra, 42/49-50.

[100] Câsiye, 45/26-27. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 33-34.

[101] Âli İmran, 3/188-189.

[102] Mâide, 5/18.

[103] Mâide, 5/39-40.

[104] Mâide, 5/119-120.

[105] A'raf. 7/158.

[106] Sâd, 38/8-10.

[107] Fetih, 48/13-14. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 34-35.

[108] En’am, 6/75.

[109] Araf, 7/185. 'Muminun, 23/88; Yasin, 36/83.

[110] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 35.

[111] En’am, 6/72-73.

[112] Hac, 22/56.

[113] Furkan, 25/25,26.

[114] Mülk, 67/1-2.

[115] Tegâbün, 64/1-2. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 35-36.

[116] Fatiha, 1/4.

[117] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 36.

[118] İsra, 17/111.

[119] Furkan, 25/1-2. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 36-37.

[120] Bakara, 2/247.

[121] Ali İmran, 3/26.

[122] Ömer Özsoy - İlhamı Güler, Konularına Göre Kur’an, 12.

[123] Bakara, 2/258.

[124] Nisa, 4/53-54.

[125] Yusuf, 12/101. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 37-38.

[126] Bakara, 2/251; Nisa, 4/54; Sâd, 38/20.

[127] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 37-38.

[128] Tâhâ, 20/114; Mü'minûn, 23/116; Haşr, 59/23; 62/1; Nâs, 114/1-6.

[129] Kamer, 54/55. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 38.

[130] Sad, 38/35.

[131] Muhamed Esed, age, 3/929 (33).

[132] Bakara, 2/101-102.

[133] Krallar, XI/l-10.

[134] Muhamed Esed, ase. 1/28(82). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 39.

[135] Bakara, 2/247-248.

[136] Sâd, 38/20.

[137] Mü'min, 40/29.

[138] Zuhruf, 43/51. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 39-40.

[139] Yâsîn, 36/71.

[140] İnsan, 76/20. Yine aynı anlam için bkz. Tâhâ, 20/120. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 40.

[141] Nahl, 16/75. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 40-41.

[142] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 41.

[143] Maide, 5/43.

[144] Muhammed Esed, Kur'an Mesajı, 1/199 (57)

[145] Maide, 5/42.

[146] Muhammed Esed, age, 1/198 (55).

[147] Tür, 52/48.

[148] Kalem, 68/48.

[149] İnsan, 76/24.

[150] Mümtehıne, 60/10.

[151] Neml, 27/78.

[152] Kehf, 18/26. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 41-43.

[153] En'am, 6/57 (Acele istedikleri, Hz.Peygamber'm Allah'ın el­çisi olduğu iddiasının ispatı için kendilerinin Allah tarafın­dan derhal cezalandırılmaları gerektiği biçimindeki alaycı taleptir: Enfal, 8/32).

[154] En'am, 6/62.

[155] Yusuf, 12/40.

[156] Yusuf, 12/67.

[157] Kasas, 28/70.

[158] Kasas, 28/88.

[159] Mü'min, 40/12.

[160] Ethem Ruhi Fığlalı, "Egemenlik Kimindir?', 45.(1997), 24-25.

[161] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 43-45.

[162] Maide, 5/1.

[163] Yunus, 10/109.

[164] Yunus, 10/109.

[165] Enbiya, 21/112.

[166] Ali İmran, 3/55-56.

[167] Bakara, 2/113.

[168] Nisa, 4/141.

[169] Hac, 22/56.

[170] Hac, 22/69.

[171] Mü'min, 40/48.

[172] Nahl, 16/124.

[173] Muhammed Esed, age, 2/557 (148).

[174] Şura, 42/10.

[175] Zümer, 39/46.

[176] Ra'd, 13/41. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 46-48.

[177] Maide, 5/50.

[178] Yusuf, 10/109.

[179] A'raf, 7/87.

[180] Hud, 11/45.

[181] Yusuf, 12/80.

[182] Tîn, 95/8. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 48-49.

[183] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 49.

[184] Meryem, 19/12.

[185] Şuara, 26/20-21.

[186] Şuara, 26/83.

[187] Muhammed Esed. age, 2/747, 610.

[188] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 49-50.

[189] Yusuf, 12/22.

[190] Kasas, 28/14.

[191] Enbiya, 21/74.

[192] Enbiya, 21/78-79. Hz. Davud ile Hz. Süleyman'ın koyunla­rın ekin tarlasına (hars) verdiği zararla ilgili olarak verdik­leri hüküm için bkz. Abdullah Aydemir, İslâmi Kaynaklara Göre Peygamberler, 156 (ilgili tefsir kaynaklarını da verir); Muhammed Esed, age, 2/658 (70); Abdülvehhâb en-Neccâr, Kısasul'l-Enbiya, 371 (Hz. Peyarnber'in, Ebu Hanife ve İmam Şafiî'nin benzer olaylardaki hükümleri ile karşılaştırır).

[193] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 50-51.

[194] Ali İmran, 3/79.

[195] En’am, 6/89.

[196] Casiye, 45/16. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 51.

[197] Bakara, 2/213.

[198] Ali İmran. 3/23.

[199] Nisa, 4/105.

[200] Muhammed Esed, age,l/165 (133).

[201] En'am, 6/114. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 51-52.

[202] Maide, 5/43-45.

[203] Vahidi, Esbabu Nuzûli'l-Kur’an,  199, no:392; Ebu Davud. Hudûd, no: 4450- 4451.

[204] Maide, 5/46-47.

[205] Maide, 5/48-49.

[206] Vahidi, Esbâbu Nuzûli'l-Kur'an, 200, no:394.

[207] Muhammed Esed, age, 1/200 (65).

[208] Nevin A. Mustafa, İslam Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, 80,87-88.

[209] Hayreddin Karaman, Laik Düzende Dûıi Yaşamak, 20-21.

[210] Nevin A. Mustafa, age, 91.

[211] Böyle bir değerlendirme için bkz. Muhammed Said al-Ashmawy, İslama Karşı İslamcılık, 37-39,86.

[212] Ethem Ruhi Fığlalı, age, 24.

[213] Müslim, Cihad, 2; Ebu Davud, Cihad, 82.

[214] Hayreddin Karaman, age, 21.

[215] Nevin A. Mustafa, age, 87-88, 92.

[216] Hayreddin Karaman, age, 20.

[217] A'raf, 7/2-3.

[218] Muhammed Esed, age, 1/269 (2).

[219] Muhammed Esed, age, 1/270 (3).

[220] Ethem Ruhi Fığlalı, age, 25.

[221] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 52-59.

[222] Ra'd, 13/37.

[223] İbrahim, 14/4. Ayrıca bkz. Yusuf, 12/1-2; Ra'd, 13/37; Nahl, 16/103; Meryem, 19/97; Fussilet, 41/44.

[224] A'raf, 7/158. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 59.

[225] Nur, 24/47-52.

[226] Vahidî, Esbâbu Nuzûli’l-Kur’an, 337, no: 645.

[227] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 59-60.

[228] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 60.

[229] Maide, 5/50. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 60.

[230] Sözgelimi bkz. Maide, 5/42, 44, 95; (hacda av cinayeti) En­biya, 21/78 (Hz. Davud ve Hz. Süleyman); Nur, 24/48 (hü­küm için Allah'a ve peygamberine çağırılma), 51 (verilen hükmü mü'minler kabul eder).

[231] Nisa, 4/58.

[232] Maide, 5/42.

[233] Sâd. 38/22, 26.

[234] Yunus, 10/35 (putların Allah'a tapanlar arasında aracı oluşu); Saffât, 37/154 (Allah'ın kızları oğlanlara tercihi is­nadı).

[235] Kalem, 68/36.

[236] En'am, 6/136.

[237] Muhammed Esed, age, 1/255 (120).

[238] Nahl, 16/58-59.

[239] Ankebut, 29/4.

[240] Câsiye, 45/21. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 60-62.

[241] Nisa, 4/35.

[242] En'am, 6/114.

[243] Nisa, 4/65.

[244] Nisa, 4/60.

[245] Muhammed Esed, age, 1/151.

[246] Vahidî, Esbâbu Nüzûli'l-Kur’an, 164-167, no: 328-332.

[247] Râgib el-Isfahânî, age, 737. 

[248] Nisa, 4/45; Kehf, 18/50.

[249] Âli İmran, 3/118; Furkan, 25/27-29. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 63.

[250] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 63-64.

[251] Kehf, 18/42-44. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 64.

[252] Şûra, 42/8-9.

[253] En'am, 6/14.

[254] Âli İmran, 3/122.

[255] Şûra, 42/28.

[256] Secde, 32/4.

[257] Nisa, 4/45.

[258] İsra, 17/111. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 64-65.

[259] Bakara, 2/257.

[260] Âli İmran, 3/68.

[261] En'am. 6/127.

[262] Muhammed, 47/11. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 65-66.

[263] Câsiye, 45/19. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 66.

[264] Araf, 7/196. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 66.

[265] Bakara, 2/107. Benzeri için bkz. Tevbe, 9/116.

[266] En'am, 6/51.

[267] En'am, 6/70.

[268] Ra'd, 13/11.

[269] Kehf, 18/26.

[270] Ankebût, 29/22. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 66-67.

[271] Nisa, 4/45. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 67.

[272] Çünkü cennette ebedî kalacaklardır (Zümer, 39/73).

[273] Yunus, 10/62-64.

[274] Enfal, 8/34.

[275] Bakara, 2/177.

[276] Maide, 5/18.

[277] Cuma, 62/6-7. Krş. Bakara, 2/94-95 (Bu iki âyet, âhiret yurdunun Allah katında kendilerine özgü olduğu sanılarını dile getirir ve buna meydan okur). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 67-69.

[278] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 69.

[279] Şûra, 42/46.

[280] Şûra, 42/8.

[281] Hûd, 11/20. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 69-70.

[282] Hûd, 11/113. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 70.

[283] Ahkâf, 46/32. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 70.

[284] Fetih, 48/22.

[285] Ahzâb, 33/64-65. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 70-71.

[286] Şûra, 42/44.

[287] Kehf, 18/17. Benzeri için bkz. İsra, 17/97. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 71.

[288] Ra'd, 13/37.

[289] Bakara, 2/120. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 71.

[290] Tevbe, 9/74.

[291] Ahzâb, 33/17. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 71-72.

[292] Nisa, 4/123. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 72.

[293] Nisa, 4/173.

[294] Câsiye, 45/7-10. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 72-73.

[295] Enfal, 8/39-40.

[296] Hac, 22/78.

[297] Ali imran, 3/149-150.

[298] Tevbe, 9/51.

[299] Tahrim, 66/2.

[300] Tahrim, 66/4.

[301] En’am, 6/62.

[302] Yunus, 10/30.

Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 73-74.

[303] Bakara, 2/286.

[304] Nisa. 4/75.

[305] A’raf, 7/155.

[306] Yusuf, 12/101.

[307] Sebe, 34/41.

Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 74-75.

[308] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 75.

[309] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 75.

[310] Maide. 5/55-56.

[311] bkz. Saf, 61/4.

[312] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 75-76.

[313] Enfal, 8/72.

[314] Tevbe, 9/71.

[315] Hayreddin Karaman, Laik Düzende Dini Yaşamak, 277,293-295. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 76-77.

[316] A'raf, 7/196.

[317] Enfal, 8/34.

[318] Enfal, 8/72.

[319] Fussilet, 41/31. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 77-78.

[320] A'raf, 7/3.

[321] Ankebut, 29/41.

[322] Şûra, 42/6.

[323] Şûra, 42/9.

[324] Furkan. 25/18.

[325] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 78-79.

[326] Mücadele, 58/14-15.

[327] Mumtehine, 60/13. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 79.

[328] Mumtehine, 60/1-2, Krş. Mücadele, 58/22. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 80.

[329] Rad, 13/16.

[330] Hac, 22/13.

[331] Zümer, 39/3.

[332] Hadid, 57/15. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 80-81.

[333] Ali İmran, 3/28.

[334] Muhammed Esed, age, 1/93 (20).

[335] Nisa, 4/144.

[336] Tevbe. 9/23-24.

[337] Bakara, 2/257.

[338] Enfal, 8/73.

[339] Kehf, 18/102. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 81-82.

[340] Maide, 5/51.

[341] Vahidi, Esbâbu Nuzuli'l-Kur’an, 200-201, no:395.

[342] Mümtehıne, 60/7-8.

[343] Maide, 5/80-82.

[344] Maide, 5/57.

[345] Vahidi, Esbâbu Nuzüli’l-Kuran, 202 (no:398).  Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 82-84.

[346] Nisa, 4/88-91.

[347] Nisa, 4/139-140. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 84-85.

[348] Mumtehine, 60/8-9.

[349] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 85.

[350] Câsiye, 43/18-19. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 85.

[351] Ayrıca bkz. Nisa 4/75.

[352] Enfal, 8/72-75. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 85-86.

[353] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 86.

[354] Nahl, 16/99-100. Şeytanın nüfuzu ve insan nefsinin onun ayartmalarına yatkınlığı konusunda bkz. İbrahim, 14/22.

[355] Muhammed Esed, age, 2/550, 551 (123-124).

[356] A’raf, 7/27.

[357] A'raf, 7/30.

[358] En'am, 6/121. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 86-87.

[359] Nahl. 16/63.

[360] Kehf, 18/50.

[361] Âli İmran, 3/175.

[362] Hac, 22/4. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 87-88.

[363] Nisa, 4/76.

[364] Muhammed Esed, age, 1/154 (90).

[365] Nisa, 4/119.

[366] Meryem, 19/44-45. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 88-89.

[367] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 89.

[368] Fussilet, 41/34.

[369] Duhân, 44/41.

[370] Ahzâb, 33/5.

[371] Ahzâb, 33/6.

[372] Neml, 27/49. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 89-90.

[373] Nisa, 4/33.

[374] Meryem, 19/4-6. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 90.

[375] Bakara, 2/282.

[376] İsra, 17/33. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 90-91.

[377] Nahl, 16/76. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 91.

[378] Hadîd, 57/15.

[379] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât  fî Ganbi'l-Kur’an, 396.

[380] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 93-95.

[381] Âli İmran, 3/159.

[382] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 95.

[383] Şûra, 42/36-39.

[384] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 95-96.

[385] Bakara, 2/233.

[386] Talâk, 65/6.

[387] Âli İmran, 3/104, 110.

[388] Bakara, 2/30.

[389] Neml, 27/38.

[390] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 96-97.

[391] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 97.

[392] Ragıb el-İsfahani, age. 495.

[393] Ragıb el-İsfahani, age, 496-770.

[394] Bakara, 2/233.

[395] Bakara, 2/233.

[396] Nisa, 4/25.

[397] Lokman, 31/15.

[398] Talâk, 65/6.

[399] Nisa, 4/19.

[400] Bakara, 2/228.

[401] Bakara, 2/229.

[402] Bakara, 2/231.

[403] Bakara, 2/232.

[404] Bakara, 2/234.

[405] Bakara, 2/236.

[406] Bakara, 2/240.

[407] Bakara,  2/241. Ragıp el-İsfahâni, (age. 496), buradaki ma'rufu, iktisat (itidal) ve ihsan olarak açıklar.

[408] Talâk, 65/2.

[409] Nisa. 4/5.

[410] Nisa, 4/6.

[411] Bakara, 2/180.

[412] Ahzâb, 33/6.

[413] Nisa, 4/5.

[414] Nisa, 4/8.

[415] Bakara, 2/235.

[416] Bakara. 2/263.

[417] Ahzâb, 33/32.

[418] Muhammed, 47/21.

[419] Nisa, 4/114.

[420] Bakara, 2/178.

[421] Mümtehine. 60/12.

[422] Hac, 22/72.

[423] Hıcr, 15/61-62.

[424] Ankebut, 29/29.

[425] Mücadele, 58/2.

[426] Zâriyât, 51/25.

[427] Ragıp el-İsfahâni, age, 770.

[428] İbnul-Cevzi, age, 544.

[429] Muhammed el-Behi. Min Mefahimi’l-Kur'an, 239-241. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 97-102.

[430] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 102.

[431] Âli İmran, 3/110.

[432] Âli İmran, 3/104.

[433] Nevin A. Mustafa. İslam Siyasi Düşüncesinde Muhalefet 115.

[434] Araf, 7/156-157.

[435] Lokman. 31/17.

[436] Âli İmran, 3/113-115. Ayrıca bkz. Âli İmran. 3/110, 112.

[437] Tevbe, 9/71.

[438] Tevbe, 9/112.

[439] Hac, 22/41.

[440] Maide, 5/2.

[441] Asr, 103/1-3.

[442] Tahrim. 66/6. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 103-105.

[443] Nahl, 16/90.

[444] Ankebut, 29/45.

[445] Nur, 24/21.

[446] Tevbe, 9/67.

[447] Maide, 5/78-79, Lanetlenmeleri konusu, Kitab-ı Mukaddes'te de yer alır: Mezmurtar, 28/21-22, 31-33: Matta, 12/34, 23/33-35.

[448] A’raf, 7/163-165, Sebt günü yasağı konusunda bkz. Muhammed Esed, age, 1/306 (129).

[449] Maide, 5/62-63.

[450] Hûd, 11/116-117.

[451] Osman Özsoy - İlhami Güler, Konularına Göre Kur'an, 534. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları:105-108.

[452] Râgıb el-İsfahâni, age, 487.

[453] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 108-109.

[454] Bkz. Nisa, 4/3; Hucurât, 49/9.

[455] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 109.

[456] Nahl, 16/90.

[457] Ragıb el-İsfahâni, age, 488.

[458] İbnu’l Cevzi, age, 441.

[459] Muhammed Esed. age, 2/548 (108).

[460] A'raf, 7/29.

[461] Muhammed Esed, age, 1/273.

[462] Muhammed Esed, age, 1/273.

[463] Sâd, 38/21-22.

[464] Sâd, 38/26.

[465] Şûra, 42/15. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 109-111.

[466] Nahl, 16/76.

[467] Muhammed Esed, age, 2/545 (88).

[468] Âli İmran 3/21-22.

[469] A'raf, 7/181.

[470] Bkz. Muhammed Esed, age, 1/312 (147)

[471] Araf. 7/159. Muhammed Esed, (age, 1/305:127). âyette sözü edilenlere, Âli İmran, 3/113-115 âyetlerinde nitelikle­ri belirtilen geceleri secde edenleri, Allah'ın âyetlerini oku­yup duranları. Allah'a ve ahiret gününe inanan, kötülüğü engelleyen ve iyiliklere koşanları örnek verir.

[472] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 111-112.

[473] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 112.

[474] En'am, 6/115.

[475] En'am, 6/152. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 112-113.

[476] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 113.

[477] Nisa, 4/58.

[478] Maide. 5/42.

[479] Muhammed Esed, age, 1/198 (55).

[480] Hucurât, 49/9. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 113-114.

[481] Nisa, 4/135.

[482] Maide, 5/8-9.

[483] Talâk, 65/2-3. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 114-115.

[484] Nisa, 4/2-3.

[485] Nisa, 4/129.

[486] Nisa, 4/127.

[487] Bkz. Muhammed Esed, age, 1/169 (145). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 115-116.

[488] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 117.

[489] Bakara, 2/282.

[490] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 117.

[491] En’am, 6/152.

[492] Muhammed Esed, age, 1/263 (151).

[493] Hûd, 11/84-88; Şuara, 26/177-191.

[494] Medyenliler konusunda bkz. Âdem Esen, "Medyenliler ve İktisadî Hayatımız," Mustafa Özel, İktisat ve Din, İstanbul 1994 içinde, 205-226.

[495] İsra, 17/35.

[496] Rahman, 55/7-9.

[497] Mutaffifîn, 83/1-5.

[498] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 117-119.

[499] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 119.

[500] Nisa. 4/135.

[501] En'am, 6/152.

Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 119-120.

[502] Nisa, 4/135; Şûra, 42/15.

[503] Sâd, 38/26.

Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 120.

[504] Maide, 5/8.

Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 120.

[505] Mümtehine. 60/8.

[506] Mümtehine, 60/9.

Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 120.

[507] Yunus, 10/47.

[508] Yûnus, 10/54.

[509] Enbiya, 21/47.

[510] Yunus, 10/4.

[511] Araf, 7/8-9; Mü'minun, 23/102-103; Karia, 101/6-11.

Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 121.

[512] Maide, 5/95.

[513] En'am, 6/1. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 121-122.

[514] Bakara, 2/48, 123.

[515] Muhammed Esed, age, 1/14 (35).

[516] En'am, 6/70.

[517] Muhammed Esed, age, 1/239-240 (60). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 122-123.

[518] Maide, 5/95.

[519] Maide, 5/106.

[520] Talâk, 65/2. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 123.

[521] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 125-127.

[522] İsra, 17/71.

[523] Ragıb el-Isfahânî, age, 28.

[524] Bakara, 2/124.

[525] Kasas, 28/4-6.

[526] Enbiya. 21/72-73.

[527] Secde, 32/23-24.

[528] Hûd, 11/17; Ahkâf, 46/12.

[529] Furkan, 25/74.

[530] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 127-128.

[531] Kasas, 28/39-40.

[532] Tevbe, 9/13.

[533] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 128-129.

[534] Râgıb el-Isfahânî, age, 28.

[535] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 129.

[536] Râgib el-Isfahânî, age, 28.

[537] Yasin, 36/12. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 129.

[538] Hıcr, 15/79.

[539] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 129-130.

[540] Râgıb el-İsfahâni. age, 223.

[541] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 130.

[542] Bakara, 2/30.

[543] Ethem Ruhi Fıglalı, "Egemenlik Kimindir?", Türkiye Gün­lüğü, 45 (1997), 24.

[544] Zuhruf, 43/60.

[545] En'am, 6/165.

[546] Fâtır, 35/39.

[547] Neml, 27/62. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 130-132.

[548] Yunus, 10/73. Aynca bkz. A'raf, 7/59-64.

[549] A'raf, 7/69. Aynca bkz. A'raf, 7/65-72.

[550] Hûd, 11/56-57. Aynca bkz. Hûd, 11/58-61.

[551] A'raf, 7/74.

[552] A'raf, 7/75-79.

[553] A’raf, 7/75-79.

[554] A'raf, 7/130-137.

[555] En'am, 6/133-134.

[556] Nûr, 24/55-57.

[557] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 132-134.

[558] Sâd, 38/26.

[559] Bkz. Bakara, 2/246-250.

[560] Bakara, 2/124.

[561] Maide, 5/20.

[562] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 134-135.

[563] Nisa, 4/59.

[564] Nisa, 4/83.

[565] Râgıb el-Isfahâni, age, 30.

[566] İbn Teymiye, Siyaset, 33-34.

[567] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 135-138.

[568] Râgıb el-Isfahâni, age. 349.

[569] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 138.

[570] İbrahim, 14/22.

[571] Sebe, 34/20-21.

[572] Rahman, 55/33.

[573] Hıcr, 15/41-42.

[574] İsra, 17/65.

[575] İsra, 17/80.

[576] Kasas, 28/35.

[577] Hakka, 69/28-29. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 138-139.

[578] En'am, 6/81.

[579] Hûd, 11/96-97.

[580] Rum, 30/35.

[581] Neml, 27/20-21.

[582] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 139-140.

[583] Nisa, 4/91.

[584] Nisa, 4/144. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 140.

[585] İsra, 17/33.

[586] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 140.

[587] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 140-141.

[588] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 141.

[589] Tâhâ, 20/114.

[590] Mü'minûn. 23/116. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 141.

[591] Haşr, 59/23.

[592] Cum'a, 62/1. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 141-142.

[593] Nâs, 114/1-6.

[594] 23/116.

[595] Zümer, 39/6.

[596] Kamer, 54/55.

Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 142.

[597] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 142.

[598] Sâd, 38/20,26.

[599] Bakara, 2/251.

[600] Neml, 27/16, Sâd, 38/30.

[601] Bakara, 2/246-247.

[602] Yusuf, 12/54-56.

[603] Kehf, 18/83-98. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 142-144.

[604] Yusuf, 12/43.

[605] Yusuf, 12/50.

[606] Yusuf, 12/54. Ayrıca bkz. Yusuf, 12/72, 77

[607] Kehf; 18/79.

[608] Neml, 27/34.

[609] Maide, 5/20.

[610] Râgıb el-Isfahâni, Müfredat 718.

[611] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 144-145.

[612] Râgıb el-lsfahâni, age, 260.

[613] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 145-146.

[614] Yusuf, 12/25. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 146.

[615] Âli İmran, 3/39. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 146.

[616] Ahzâb, 33/67-68.

[617] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 146.

[618] Râgıb el-îsfahâni, age, 834.

[619] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 146-147.

[620] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 147.

[621] Âli İmran, 3/173. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları:147.

[622] En'am, 6/102.

[623] Hûd, 11/12.

[624] Zümer, 39/62. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 147.

[625] Nisa, 4/81. Son bölümü için bkz. Ahzâb, 33/3.

[626] Nisa, 4/109,171.

[627] İsra, 17/65.

[628] Ahzâb, 33/48. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 147-148.

[629] Yusuf, 12/66.

[630] Kasas, 28/28. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 148.

[631] İsra, 17/2.

[632] Müzemmil. 73/9. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 148-149.

[633] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 149.

[634] Hûd, 10/108. Benzeri için bkz. Zümer, 39/41.

[635] İsra, 17/54. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 149.

[636] En’am, 6/107.

[637] Şûra. 42/6.

[638] Nisa, 4/109.

[639] Furkan, 25/43. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 149-150.

[640] İsra, 17/86.

[641] Râgıb el-Isfahâni, age, 835.

[642] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 150.

[643] Tâhâ, 20/24-35.

[644] Furkan, 25/35.

[645] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 150-151.

[646] Râgıb el-Isfahâni, Müfredat, 120. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 151.

[647] Haşr, 59/23.

[648] Râgıb el-Isfahâhi, age, 120. İkinci anlamı için ayrıca bkz. Mukâtil. Vucûh, 69. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 151-152.

[649] Meryem, 19/12-14.

[650] Meryem, 19/30-33.

[651] Mukâtil. age, 70.

[652] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 152.

[653] Maide, 5/21-22. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 152-153.

[654] Şuara, 26/130.

[655] İbnu'l-Cevzi, Nûzhet 232: Mukâtil. Vucûh, s. 70.

[656] Kasas, 28/19. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 153.

[657] Kaf, 50/45. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 153.

[658] Hûd. 11/59.

[659] İbrahim, 14/15.

[660] Râgıb el-İsfahâni, age, 120. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 153-154.

[661] Mümin, 40/35.

[662] Râgıb el-İsfahâni, age, 120.

[663] Mukâtil, age, 70. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 154.

[664] Ebul-Bekâ, Külliyât 171.

[665] Râgıb el-Isfahâni, Müfredat 37.

[666] Ebul-Bekâ, age, 164.

[667] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 155-157.

[668] Bakara, 2/49-50, Benzeri için bkz. A'raf, 7/141; İbrahim, 14/6.

[669] Âli İmran, 3/11, Benzeri için bkz. Enfal, 8/52-54.

[670] Kamer, 54/41-42.

[671] A'raf, 7/130.

[672] Mü'min, 40/28,45,46. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 157-158.

[673] Âli İmran, 3/33-34.

[674] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 158.

[675] Bakara, 2/248.

[676] Bakara, 2/248.

[677] Âli İmran, 3/33, Nisa, 4/54.

[678] Âli İmran, 3/33.

[679] Yusuf, 12/6. Meryem, 19/16.

[680] Hıcr, 15/59, Neml, 27/56; Kamer, 54/34.

[681] Sebe, 34/13.

[682] Ebu'1-Bekâ, Külliyât, 171. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 158-159.

[683] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 159.

[684] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 159.

[685] Nisa, 4/75.

[686] Kasas, 28/45.

[687] Ankebut 29/31, 34.

[688] Araf. 7/97-98; Yusuf. 12/109.

[689] Tevbe, 9/101, 120; Hicr, 15/67.

[690] Mü'minun, 23/13.

[691] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 159-160.

[692] Tahâ, 20/132. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları:160.

[693] Bakara, 2/196.

[694] Nisa, 4/35.

[695] Maide, 5/89.

[696] Ahzâb, 33/33. Ayrıca Hud, 11/73; Kasas, 28/12 âyetlerinde de ehl-i beyt (ev halkı) terimi geçer. İlginç bir değerlendirme için bkz. Rudi Paret, Kur’an Üzerine Makale­ler, 45-48.

[697] Kasas, 28/29. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 160-161.

[698] Şûra, 42/45.

[699] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 161.

[700] Bakara, 2/109.

[701] Âli İmran, 3/164.

[702] NahI, 16/43. Ayrıca Enbiya, 21/9.

[703] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 161-162.

[704] Nisa, 4/58.

[705] Sâd, 38/64.

[706] Fetih, 48/26.

[707] Müddessir, 74/56. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 162.

[708] Hûd, 11/46.

[709] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 162.

[710] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 162-163.

[711] Nahl, 16/72.

[712] Âli İmran, 3/14.

[713] Kehf, 18/46. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 163.

[714] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 163.

[715] Müminun, 23/55-56.

[716] Kalem, 68/10-14.

[717] Nuh, 71/12.

[718] Müddessir, 74/11-13.

[719] İsra, 17/6.

[720] Şuara, 26/88. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 163-164.

[721] Şuara, 26/132-134. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 164.

[722] Râgıb el-Isfahâni, age, 592.

[723] Hucurât, 49/13.

[724] İsra, 17/92.

[725] Râgıb el-Isfahâni, age, 592.

[726] A'raf, 7/27.

[727] İsra, 17/28-30.

[728] Râgıb el-Isfahâni, age, 383.

[729] Hucurât, 49/13.

[730] Râgıb el-Isfahâni, age, 502.

[731] Tevbe, 9/24; Şuara, 26/214; Mücadele, 58/22. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 164-166.

[732] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 166.

[733] Kehf, 18/90,93.

[734] Bkz. Tevbe, 9/70; İbrahim, 14/9.

[735] Bkz. Tevbe, 9/70; İbrahim, 14/9.

[736] Bkz. Şuara, 26/11.

[737] Bkz. Bakara, 2/54,60,67; Maide, 5/20; Yunus,  10/87.

[738] İbrahim, 14/9. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 166-167.

[739] Bkz. Ra'd, 13/11; Mü'minun, 23/46; Hucurât, 49/11; Mü­cadele, 58/22; Tegâbün; 60/13.

[740] Bkz. Araf, 7/69; Tevbe, 9/70; Hûd, 11/89; Furkan, 25/37; Şuara, 26/105.

[741] Bkz. Hûd, 11/89; Ra'd, 13/7.

[742] Bkz. Hûd, 11/89.

[743] Bkz, Hûd, ll/70;74 Şuara, 26/11,160.

[744] Bkz. Tevbe, 9/70; Hacc 22/43.

[745] Bkz. Yunus, 10/98.

[746] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 167.

[747] Bakara, 2/118; Maide, 5/50.

[748] Bkz. Nahl, 16/79; Ankebut, 29/51; Zuhruf, 43/88.

[749] Bkz. Ankebut, 29/35; Nahl, 16/69; Bakara, 2/164; Maide, 5/58; En'am, 6/126; Ra'd, 13/3,4

[750] Bkz. Bakara, 2/230; En'am, 6/97.

[751] Bkz. Bakara, 2/259, 264, 286; Ali İmran, 3/147; Neml, 27/43.

[752] Bkz. Bakara, 2/258; Maide, 5/51; Mü'minun, 23/28; Şuara, 26/10; Kasas, 28/25.

[753] Bkz. Maide, 5/22.

[754] Bkz. Ankebut, 29/30.

[755] Bkz. Maide, 5/84.

[756] Bkz. Erdoğan Pazarbaşı, Kur’an ve Medeniyet,42.

[757] Bkz. Bakara, 2/118,164; Maide, 5/50; En’am, 6/98; A'raf, 7/32.

[758] Bkz. Âli İmran, 3/85; Maide, 5/22; A'raf, 7/64; Yunus. 10/75; Saffât, 37/30. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 167-168.

[759] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 169.

[760] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 169.

[761] Bakara, 2/128.

[762] Âli İmran, 3/104.

[763] Âli İmran, 3/113-114.

[764] Maide, 5/66.

[765] Araf, 7/159-160.

[766] Hûd, 11/48. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 169-170.

[767] En'am, 6/38.

[768] A'raf, 7/38-39. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 170.

[769] Bakara, 2/134.

[770] Bakara, 2/213.

[771] Yunus, 10/19. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 170-171.

[772] Hûd, 11/8.

[773] Yusuf, 12/45.

[774] İbn Kuteybe, Te'vilu Muşkili'l Kur’an, 445. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 171.

[775] Nahl, 16/120.

[776] İbn Kuteybe, age, 445. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 171-172.

[777] Enbiya, 21/92.

[778] Zuhruf, 43/22.

[779] Bakara, 2/143.

[780] Hac, 22/34.

[781] Hacc, 22/67. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 172.

[782] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 172.

[783] Bakara, 2/130.

[784] Bakara, 2/135.

[785] Hacc, 22/78. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 172-173.

[786] Yusuf, 12/38.

[787] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 173.

[788] Bakara, 2/120. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 173-174.

[789] A'raf. 7/88-89.

[790] Yusuf, 12/37.

[791] İbrahim, 14/13-14.

[792] Kehf, 18/20.

[793] Sâd, 38/7.

[794] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 174-175.

[795] Erdoğan Pazarbaşı, Kur’an ve Medeniyet 254.

[796] Erdoğan Pazarbaşı, age, 256-257. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 175.

[797] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 176.

[798] Furkan, 25/38-39.

[799] Tâhâ, 20/46-51. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 176.

[800] En'am, 6/5-6.

[801] İsra, 17/17. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları:176.

[802] Yunus. 10/13.

[803] Hûd, 11/116. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 177.

[804] Meryem, 19/73-74.

[805] Kasas, 28/78.

[806] Kâf, 50/36-37.

[807] Meryem, 19/98.

[808] Sâd, 38/3.

[809] Tâhâ, 20/128; Secde, 32/26.

[810] Yasin, 36/31.

[811] Kasas, 28/43. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 177-178.

[812] En'am, 6/6.

[813] Mü'minun, 23/31. Ayrıca bkz. Mü'minun, 23/42 (Âd kav­mine gönderilen Hûd peygamber).

[814] Kasas, 28/45. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 178-179.

[815] Râgıb el-Isfahâni, age, 165; İbnu’l-Cevzi, age, 116.

[816] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 179.

[817] Kehf, 18/12.

[818] Mü'minûn, 23/53. Krş. Enbiya, 21/93.

[819] Muhammed Esed, 2/696 (30)

[820] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 179-180.

[821] Maide, 5/56.

[822] Hayreddin Karaman, Laik Düzende Dini Yaşamak, 267. (Bu âyetlerin yanısıra, İslamın sosyal, siyasi, dinî ve ahlâkî amaçlarına da dayanır).

[823] Mücadele, 58/22. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 180.

[824] Fâtır, 35/6.

[825] Mücadelc. 58/14-21.

[826] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 181.

[827] Sâd, 38/12-13.

[828] Mü’min, 40/31. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 181.

[829] Meryem, 19/37, Krş. Zuhruf, 43/65.

[830] İbnu'l-Cevzi, age, 117.

[831] Mukâtil bin Süleyman, age, 65.

[832] Muhammed Esed, Kutlan Mesajı, 2/163 (28). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 181-182.

[833] İbnu'l-Cevzi, age, 117.

[834] Hûd, 11/17.

[835] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, 1/426 (31).

[836] Ra'd, 13/36.

[837] Sâd, 38/11.

[838] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 182-183.

[839] Mukatil bin Süleyman, age, 65; İbnu'l-Cevzî, age, 117.

[840] Ahzâb, 33/20.

[841] Muhammed Esed, age, 2/854 (24).

[842] Ahzâb, 33/22. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 183-184.

[843] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 184.

[844] Meryem, 19/69.

[845] Kasas, 28/4.

[846] En'am, 6/65. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 184-185.

[847] Rum, 30/31-32. Ehli kitabın bölünmesi için bkz. Âli İmran, 3/105; Enbiya, 21/92-93; Mü'minun, 23/53.

[848] En'am, 6/159. Dinlerini parçalayanlar, ehli kitaptır.

[849] Mukâtil bin Süleyman, age, 58. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 185.

[850] Kasas, 28/15.

[851] İbnu’l-Cevzî, age, 377.

[852] Mukâtil bin Süleyman, age, 58.

[853] Saffât, 37/83. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 185-186.

[854] Hicr, 15/10.

[855] İbnu'l-Cevzî, age, 377.

[856] Sebe, 34-54.

[857] Kamer, 54/54. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 186.

[858] Maide, 5/25.

[859] Bakara, 2/50, 102, 136. 285; Nisa, 4/152; Duhan, 44/4.

[860] Nisa, 4/150.

[861] Talak, 65/2.

[862] En'am, 6/153.

[863] Bu konuda bkz. Muhammed Fuat Abdulbâki, el-Mu'cemu'l-Mufehres, 517.

[864] Tevbe, 9/122. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 186-187.

[865] Âli İmran, 3/103.

[866] Âli İmran, 3/105.

[867] Şura, 42/13.

[868] Rum, 30/32.

[869] Şura, 42/15.

[870] En'am, 6/159.

[871] Şura, 42/14.

[872] Bakara, 2/213; Beyyine, 98/4. Aynı anlamda, ama "ilim" geldikten sonra ihtilafa düşmeleri için bkz. Ali İmran, 3/19; Câsiye, 45/17.

[873] Enfal, 8/46. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 187-189.

[874] Tevbe, 9/107-110.

[875] Vahidi,  Esbâbu Nuzûli'l-Kur'an, 265,  no: 527  (sonu). Mescd-i Dirâr'ın yapılış amacı ve yıkılışı konusunda ay­rıntı için bkz. Vahidi, age, 264-265, no; 527-528; Muhammed Esed, age, 1/381 (142). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 189-190.

[876] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 190.

[877] Ebu’l-Bekâ, Külliyât, 874.

[878] Saffât, 37/8.

[879] Sâd, 38/69.

[880] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 190.

[881] Râgıb el-Isfahâni, age, 719. Mele' konusunda aymtı için bkz. İbrahim Çelik, "Kur’an'da Mele' Terimi, Peygamberler ve Onlara Uymak İstemeyenler," Uludağ Üniv. İlahiyat Fak. Der. I, (Bursa 1986), 75-83

[882] Erdoğan Pazarbaşı, Kur’an ve Medeniyet 280.

[883] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 191.

[884] A'raf, 7/66.

[885] Mü'minun, 23/24, 33; Hûd, 11/25-27. (Hz. Nuh ve başka peygamberlerin durumuyla ilgilidir); A'raf, 7/88-92 (Hz. Şuayıb'la ilgilidir.)

[886] A'raf, 7/60.

[887] Muhammed Esed, Kur'an Mesajı, 1/428 (47) Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 191-192.

[888] Hûd, 11/25-27. Ayrıca bkz. Mü'minun, 23/24-25.

[889] Mü'minun. 23/33-38.

[890] Hûd, 11/38.

[891] A'raf, 7/75-77.

[892] Yunus, 10/75, 83, Hûd, 11/96-97; Mü'minun, 23/45-48.

[893] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 192-193.

[894] A'raf, 7/60.

[895] Mü'minun, 23/24-25.

[896] Muhammed Esed, Kur'an Mesajı, 2/691 (11).

[897] A'raf, 7/88-90.

[898] Sâd, 38/4-8. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 193-194.

[899] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 194.

[900] Neml, 27/29-3.

[901] A'raf, 7/108-110; Şuara, 26/34-35.

[902] Neml, 27/38.

[903] Yusuf, 12/43. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 194-195.

[904] Kasas, 28/20.

[905] Kasas, 28/38.

[906] A'raf, 7/127. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 195-196.

[907] A'raf, 7/88, 90.

[908] Neml, 27/38.

[909] Neml, 27/29, 32.

[910] Erdoğan Pazarbaşı, age, 281. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 196.

[911] Râgıb el-Isfahâni, age, 141.

[912] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 196-197.

[913] Fetih, 48/4.

[914] Fetih, 48/7.

[915] Muhammed  Esed, Kur'an  Mesajı 3/1045   (diğer âyetlerdeki cunûd'u da "güçler" olarak yorumlar). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 197.

[916] Müddessir, 74/31.

[917] İbnu'l-Cevzi, age, 233. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 197-198.

[918] Yasin, 36/28-29.

[919] Tevbe, 9/40.

[920] Tevbe, 9/25.

[921] Uhud Savaşı'ndaki meleklerle ilâhî yardım için bkz. Âli İmran, 3/124-125. Bedir Savaşı için bkz. Enfal, 8/9.

[922] Sâffât, 37/172-174.

[923] İbnu'l-Cevzi, age, 233. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 198-199.

[924] Şuara, 26/94-95.

[925] Muhammed Esed, age, 2/750 (44).

[926] İbnu'l-Cevzî, age, 233. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 199.

[927] Bakara, 2/249-250.

[928] Yunus,  10/90; Tâhâ, 20/78; Kasas, 28/8, 9, 39, 40: Duhân, 44/24; Zâriyât, 51/40; Burûc, 85/17.

[929] Neml, 27/17, 18, 37.

[930] Sâd, 38/11

[931] Burûc, 85/17.

[932] Mülk, 67/20.

Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 199-200.

[933] Meryem, 19/75, Nemi, 27/37 âyetindeki cunûd'a da "güç­ler" anlamı verilir, (bkz. Muhammet Esed, 2/768). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 200.

[934] Yâsîn, 36/75.

Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 200.

[935] Hayreddin Karaman, Laik Düzende Dini Yaşamak, 126.

Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 201-203.

[936] Mümtehine, 60/12.

[937] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 203-204.

[938] Fetih, 48/10.

[939] Muhammed Esed, age, 3/1046 (8).

[940] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 204-205.

[941] Mümtehine, 60/12.

[942] Fetih, 48/10.

[943] Muhammed Esed, age, 3/1048-1049 (22).

[944] Fetih, 48/10. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 205-206.

[945] Râgıb el-Isfahâni, age, 461.

[946] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 206.

[947] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 206.

[948] Tegâbun, 64/16. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 208.

[949] Âli İmran, 3/32.

[950] Ahzâb, 33/33.

[951] Muhammed, 47/33.

[952] Nisa, 4/80.

[953] Nur, 24/51-52.

[954] Nur, 24/47, Ayrıca bkz. Nisa, 4/81; Nur, 24/53.

[955] Enfal, 8/1.

[956] Enfal, 8/20-21.

[957] Enfal, 8/46.

[958] Maide, 5/92.

[959] Nur, 24/54.

[960] Âli İmran, 3/132.

[961] Mücadele, 58/13.

[962] Nur, 24/56. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 206-208.

[963] Nisa, 4/64.

[964] Bkz. Ali İmran, 3/50; Tâhâ, 20/90; Şuara, 26/108, 110, 126, 131, 144, 150, 163, 179; Zuhruf, 43/63; Nuh, 71/3.

[965] Mü'minun, 23/34. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 208-209.

[966] Nisa, 4/59.

[967] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 209.

[968] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 209.

[969] En'am, 6/116-117.

[970] Hucurat, 49/7-8. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 209-210.

[971] En'am, 6/121. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 210.

[972] Ahzâb, 33/64-68.

[973] Zuhruf. 43/54-55. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 210-211.

[974] Âli İmran, 3/99-104. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 211.

[975] Âli İmran, 3/149-150.

[976] Furkan, 25/52.

[977] Ahzâb, 33/45-48. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 211-212.

[978] Kalem, 68/7-16. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 212.

[979] Kehf, 18/28.

[980] İnsan, 76/23-25.

[981] Alâk, 96/19. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 212-213.

[982] Ankebut, 29/8.

[983] Lokman, 31/15. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 213.

[984] Şuara, 26/150-152. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 213.

[985] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 213.

[986] Fetih, 48/16. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 213-214.

[987] Ali İmran, 3/132.

[988] Tevbe, 9/71.

[989] Nur, 24/56.

[990] Hucurât, 49/14.

[991] Nuh, 71/3-4. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 214.

[992] Nur, 24/52.

[993] Ahzâb, 33/70-71. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 215.

[994] Nisa, 4/13.

[995] Nisa, 4/69.

[996] Fetih, 48/17. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 215.

[997] Muhammed, 47/33. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 215-216.

[998] Nur, 24/54. Aynca bkz. Tegâbün, 64/12. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 216.

[999] Ahzâb, 33/66. Aynca bkz. Fetih, 48/17. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 216.

[1000] Takıyyenin günümüzdeki siyasi ortam açısından tartışılması için bkz. Hayreddin Karaman, Laik Düzende Dini Yaşamak 268-269.

[1001] Âli İmran, 3/28.

[1002] Muhammed Esed, age, 1/93 (20).

[1003] Nahl, 16/106.

[1004] Muhammed Esed, age, 2/553 (133). Krş. Bakara, 2/233, 286; Enam, 6/152; A'raf, 7/42; Mü'minun, 23/62.

[1005] Mü'min, 40/28. Benzer bir durum için bkz. Yasin, 36/20-27.

[1006] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 216-218.

[1007] Râgıp el-Isfahâni, age, 782. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 218.

[1008] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 218.

[1009] Nisa, 4/100.

[1010] Muhammed Esed age, 1/163 (126).

[1011] Ankebût, 29/16-26.

[1012] Muhammed Esed, age, 2/809 (21).

[1013] Nisa, 4/89.

[1014] Râgıb el-Isfahâni. age, 782.

[1015] Nahl, 16/41.

[1016] Hac, 22/58-59. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 218-219.

[1017] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 220.

[1018] Âli İmran, 3/195. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 220.

[1019] Bkz. Âli İmran, 3/195; İsra, 17/76-77; Haşr, 59/8. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 220.

[1020] Ne yazık ki insanlığın uzak ve yakın tarihi, bunun acı ör­nekleriyle doludur. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 220.

[1021] Nahl, 16/41-42.

[1022] Nahl, 16/110. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 220-221.

[1023] Âli İmran, 3/195.

[1024] Haşr, 59/8. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 221.

[1025] Nisa, 4/97-100. Ayrıca bkz. Ankebut, 29/56.

[1026] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 221-222.

[1027] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 222.

[1028] Enfal, 8/72-75. Son cümle İçin bkz. Ahzâb, 33/6.

[1029] Haşre, 59/9.

[1030] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 222-223.

[1031] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 223-224.

[1032] Nur, 24/22.

[1033] Vahidî, Esbabu Nuzûli'l-Kur'an, s. 332.

[1034] Haşr, 59/8.

Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 224.

[1035] Mümtehme, 60/10.

[1036] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 224-225.

[1037] Bakara, 2/218.

[1038] Tevbe, 9/100.

[1039] Nisa, 4/100.

[1040] Tevbe, 9/20-22.

[1041] NahI, 16/41.

[1042] Enfal, 8/74.

[1043] Hac, 22/58-59.

[1044] Âli İmran, 3/195.

[1045] Tevbe, 9/117. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 225-226.

[1046] Nisa, 4/97.

[1047] Nisa, 4/89.

[1048] Enfal, 8/72. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 226-227.

[1049] Nisa, 4/98; Hûd, 11/91; Kasas, 28/4.

[1050] Araf, 7/150; Hûd, 11/91.

[1051] Enfal, 8/26.

[1052] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 227.

[1053] A'raf, 7/137.

[1054] Kasas, 28/3-6.

[1055] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 228.

[1056] Nisa, 4/97-99.

[1057] İbrahim, 14/21.

[1058] Sebe, 34/31-33.

[1059] Mü'min, 40/47-48.

[1060] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 228-230.

[1061] Nisa, 4/75.

[1062] Nisa, 4/98-99.

[1063] A'raf, 7/150.

[1064] Enfal, 8/26.

[1065] Hûd, 11/91.

[1066] Nisa, 4/127. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 230-231.

[1067] Râgıb el-Isfahânî, Müfredat 470-47.

[1068] Bakara, 2/37; A'raf, 7/23; Enbiya, 21/87; Kasas, 28/16; Neml, 23/44. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 233-235.

[1069] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 235.

[1070] Bakara, 2/281; Âli İmran, 3/182; Enfal, 8/51; Mü'min, 40/17; Hac, 22/10; Kaf, 50/29; Kehf, 18/49; Ahkâf, 50/29.

[1071] Şuara, 26/208-209.

[1072] Fussilet, 41/46.

[1073] Nisa, 4/40.

[1074] Yunus, 10/44. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 236.

[1075] Âli İmran, 3/108.

[1076] Mü'min, 40/30-31. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 236.

[1077] Bakara,2/95, 246; Tevbe, 9/47 (nifak); Cuma, 62/7 (yahudi seçilmişliği).

[1078] En'am, 6/58.

[1079] İbrahim, 14/42. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 236-237.

[1080] Âli İmran, 3/57.

[1081] Âli İmran, 3/140.

[1082] Şûra, 42/40. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 237.

[1083] Araf, 7/44. Krş. Hüd. 11/19.

[1084] Hûd, 11/18. (Bunlar Araf, 7/44'te sözü edilenlerdir).

[1085] Mü'min, 40/52. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 237.

[1086] Bakara, 2/258; .Âli İmran, 3/86; Maide, 5/51 (dostluk); En'am, 6/144; Tevbe, 9/19, 109 (nifak); Kasas, 28/50; Ahkâf, 46/10; Saf, 61/7 (yalan); Cuma, 62/5.

[1087] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 237.

[1088] Bakara, 2/124.

[1089] Bkz. Muhammed Esed, Kufan Mesajı, 1/35 (101).

Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 237-238.

[1090] Bakara, 2/30.

[1091] Asr, 103/1.

[1092] Ahzâb, 33/72 (emaneti, pek zâlim ve çok câhil insanın üst­lenişi) .

[1093] Meâric, 70/19-20.

[1094] İbrahim, 14/34.

[1095] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 238.

[1096] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 238.

[1097] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 239.

[1098] Bakara, 2/51,54,92; A'raf, 7/148,150.

[1099] Yunus, 10/106.

[1100] Lokman, 31/13.

[1101] İsra, 17/47.

[1102] Fâtır, 35/40.

[1103] Saffat, 37/22-23.

[1104] Hac, 22/26.

[1105] Enbiya, 21/58-59.

[1106] Enbiya, 21/64.

[1107] Toshihiko İzutsu, Kur’an'da Dini ve Ahlâki Kavramlar, 226. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 239-240.

[1108] Bakara, 2/254.

[1109] En'am, 6/82.

[1110] Ankebut, 29/46.

[1111] Hacc, 22/25.

[1112] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 240.

[1113] Nûr, 24/48-50.

[1114] Ahkâf, 46/12. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 240-241.

[1115] Kehf, 18/57.

[1116] En'am, 6/157. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 241.

[1117] Araf, 7/103; Enfal, 8/54; Neml, 27/14.

[1118] İsra, 17/59.

[1119] Cuma, 62/5.

[1120] A'raf, 7/9.

[1121] Ankebut, 29/49.

[1122] A’raf, 7/103.

[1123] En'am, 6/33.

[1124] İsra, 17/99.

[1125] Ahkâf, 46/10.

[1126] Furkan, 25/4, 8,9.

[1127] Nahl, 16/113. Krş. Furkan, 25/8-9. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 241-243.

[1128] Bakara. 2/58-59; A'raf, 7/161-162. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 243.

[1129] Bakara, 2/140. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 243.

[1130] Enbiya, 21/1-3. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 243-244.

[1131] Zuhruf, 43/65. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 244.

[1132] Ali İmran, 3/93-94.

[1133] Maide, 5/43-45. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 244.

[1134] A'raf, 7/37; Yunus, 10/17.

[1135] En'am, 6/20-21.

[1136] En'am, 6/93.

[1137] En'am, 6/144.

[1138] Hûd, 11/17-18.

[1139] Kehf, 18/14-15.

[1140] Ankebût, 29/67-68. Ayrıca krş. Zümer, 39/32.

[1141] Saf, 61/7. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 244-246.

[1142] Maide, 5/51.

[1143] Mümtehine, 60/9.

[1144] Tevbe, 9/23.

[1145] Tevbe, 9/23. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 246.

[1146] Kehf, 18/50. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 246.

[1147] İbrahim, 14/22.

[1148] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 246-247.

[1149] Bakara, 2/35. Araf, 7/19.

[1150] Bakara, 2/229. Ayrıca krş. Talâk, 65/1.

[1151] Kalem, 68/29. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 247.

[1152] Hucurât, 49/11. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 247.

[1153] Kehf, 18/16-17; Zuhruf, 43/38-39. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 247.

[1154] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 247-248.

[1155] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 248.

[1156] A'raf, 7/44-45.

[1157] Bakara, 2/114.

[1158] bkz. Hacc, 22/40.

[1159] Muhammed Esed, age,  1/32-33 (95). Olayı İbn Sa'd'den (Tabakat, l/l, s. 844) nakleder. Ayrıca bkz. Mustafa Fayda, İslamiyetin Güney Arabistan'a Yayılışı, Ankara 1982, 27-28; Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, İstanbul 1991, 1/619-620.

[1160] En'am, 6/52.

[1161] Vahidi, Esbâbu Nuzûlü’l-Kur'an, 219-221, (no: 431-434).

[1162] Muhammed Esed, age, 1/234 (41). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 248-249.

[1163] En’am, 6/144.

[1164] Hac, 22/25. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 250.

[1165] Kalem, 68/27-29. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 250.

[1166] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 250.

[1167] İsra, 17/33.

[1168] Kasas, 28/15-16. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 250.

[1169] Maide, 5/28-30. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 251.

[1170] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 251.

[1171] Maide, 5/38-39.

[1172] Nisa, 4/10.

[1173] Nisa, 4/30.

[1174] Sâd, 38/24.

[1175] Bakara, 2/297.

[1176] Yusuf, 12/79. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 251.

[1177] Yunus, 10/54.

[1178] Zümer, 39/69-70.

[1179] Yunus, 10/47. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 251.

[1180] Bakara, 2/140.

[1181] Maide, 5/107. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 252.

[1182] Tevbe, 9/47. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 253.

[1183] Mümtehine, 60/9. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 253.

[1184] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 253.

[1185] Yusuf, 12/23. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 253.

[1186] Bakara, 2/145.

[1187] Kasas, 28/50.

[1188] Rûm, 30/29. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 253-254.

[1189] Hûd, 11/31. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 254.

[1190] Nisa, 4/148.

[1191] Hucurat, 49/11. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 254.

[1192] Câsiye, 45/19.

[1193] En'am, 6/129.

[1194] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 254.

[1195] Ahkâf, 46/12. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 255.

[1196] İsra, 17/82.

[1197] Nuh, 71/24, 28. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 255.

[1198] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 255.

[1199] Nisa, 4/160-161. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 255.

[1200] En'am, 6/21,135 Yusuf, 12/23; Kasas, 28/37.

[1201] En'am, 6/81-82. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 255-256.

[1202] Nisa, 4/168-169. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 256.

[1203] İbrahim, 14/27.

Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 256.

[1204] Yunus, 10/39.

[1205] Kasas, 28/40. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 256.

[1206] Şuara, 26/227.

[1207] Kasas, 28/39.

[1208] Yunus, 10/13; İbrahim, 14/13-14.

[1209] En'fal, 8/54; Şuara, 26/10.

[1210] En'am, 6/131; Ankebut, 29/31; Kasas, 28/59; Fatır, 35/37; Şuara, 26/208-209, Hûd, 11/102.

[1211] En'am, 6/47.

[1212] Hûd, 11/117.

[1213] Kehf, 18/59; Nahl, 16/61; Zâriyât, 51/59.

[1214] Kehf, 18/59.

[1215] Hac, 22/45,48; Neml, 27/52. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 256-257.

[1216] Bakara, 2/270; Âli İmran, 3/192; Maide, 5/72; Hac, 22/71; Fâtır, 35/37; Mü'min, 40/18; Şura, 42/8.

[1217] Örnek olarak bkz. Kehf, 18/87; Şura, 42/21; Maide. 5/29; Zümer, 39/24. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 257.

[1218] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 258.

[1219] Şûra, 42/42.

[1220] Hûd, 11/116.

[1221] Sâffât, 37/22-23.

[1222] En'am, 6/68.

[1223] Bakara, 2/150.

[1224] Hûd, 11/113.

[1225] Hûd, 11/37 ; Mü'minun, 23/27 (Hz Nuh'a emir). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 258.

[1226] Yunus, 10/85.

[1227] Kasas, 28/21,25.

[1228] Tahrîm, 66/11.

[1229] Mü'minun, 23/93-94. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 258-259.

[1230] Enbiya, 21/87.

[1231] Nisa, 4/64.

[1232] Nisa, 4/110; Maide. 5/39. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 259.

[1233] A'raf, 7/23; Kasas, 28/16.

[1234] Âli İmran, 3/128.

[1235] Ra'd, 13/6.

[1236] Yunus. 10/54 ; Zümer, 39/47. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 259-260.

[1237] Nahİ. 16/41.

[1238] Nisa, 4/97.

[1239] Ankebut, 29/46. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 260.

[1240] Hac, 22/39-40.

[1241] Bakara, 2/193.

[1242] Nisa, 4/75-76.

Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 260-261.

[1243] Mü'minun, 23/28.

Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 261.

[1244] Râgıb-el Isfahâni, age, 72.

[1245] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları:261-262.

[1246] Sâd, 38/22.

[1247] Sâd, 38/24.

[1248] Yunus, 10/90.

[1249] A'raf, 7/32-33.

[1250] Nahl. 16/90. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 262-263.

[1251] Şûra, 42/27.

[1252] Tekâsur, 102/1.

[1253] Alak, 96/6. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 263.

[1254] Bakara, 2/173. Ayrıca bkz. En'am, 6/145; Nahl, 16/115.

[1255] Râgıp el-Isfahâni, age, 72.

[1256] En'am, 6/146. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 263-264.

[1257] Kasas, 28/77.

[1258] Şûra, 42/42.

[1259] Yunus, 10/23. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 264.

[1260] Hac, 22/60. Ayrıca krş. Nahl, 16/126.

[1261] Hucurât, 49/9-10. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 264-265.

[1262] Kasas, 28/76-77. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 265.

[1263] Bakara, 2/213; Âli İmran, 3/19; Şûra, 42/14; Câsiye, 45/17.

[1264] Bakara, 2/90. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 265-266.

[1265] Meryem, 19/20.

[1266] Meryem, 19/27-28.

[1267] Nur, 24/33. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 266.

[1268] Yunus, 10/22-23. Ayrıca bkz. Yunus, 10/12.

[1269] Şûra, 42/42. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 266-267.

[1270] Sâd, 38/24.

Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 267.

[1271] Şûra, 42/39-42.

[1272] Nisa, 4/75.

Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 267.