6.3.1.4 Peygamberleri Yalanlama:
6.3.4.4 Uhrevi Azap Ve Cehennem:
6.4.1 Kibriyâ, Mütekebbir Ve Kebîr Kavramları:
6.4.2 İstikbâr Tutum Ve Davranışlar:
6.4.2.3 Allah'a Kulluk Ve İbadetten Kaçınma:
6.4.2.4 Peygamberi Ve İnananları Yurttan Çıkarma Tehdidi:
6.4.3 İstikbâr Tutum Ve Davranışların Sonu:
6.4.3.1 Müstekbirlerden Sığınma Duası:
6.4.3.2 Allah Müstekbirleri Sevmez, Kalplerini Mühürler, Doğruya Eriştirmez:
6.4.3.4 Uhrevi Azap Ve Cehennem:
6.4.4 İstikbâr'ın Sembol Tipleri (Sembol Müstekbirler):
6.4.4.2 Firavun, Çevresi, Karun Ve Hâmân:
6.4.4.3 Mele' (İleri Gelenler /Seçkinler):
6.4.5 Müstekbirlerin Müstaz'aflarla İlişkisi:
6.4.6 İstikbâr'a Kapılmayanlar:
6.5.1 Masdar Ölçüsündeki Kıyam:
6.5.2 Çoğul İsim Ölçüsündeki Kıyam:
6.6.2 Tugyân Durumlar Ve Eylemler:
A) Allah'a İnançsızlık Ve Saygısızlık:
6.6.2.2 Ahlâkî İktisadî Tuğyan:
A) Ölçü Ve Tartıda Adaletsizlik
6.6.3.2 Tuğyâncılardan Uzaklaşma:
6.6.5 Tuğyân'ın Sembol Tipleri:
A) İman/İnkâr Bağlamında Tâgût
B) Kulluk (İbadet) /Uzaklaşma Bağlamında Tâgût:
6.6.5.2 Nuh Ve Semud Kavimleri:
FİTNE, BOZGUNCULUK VE SAPKINLIKLA İLGİLİ KAVRAMLAR
7.1.1.1 İlâhi Fitne: Allah'ın Sınaması
B) Peygamber Gönderilmesi/Kavimlerin Sınanması:
C) İman Sınav/Mü'minlerin Sınanması:
7.1.2 Fitne Durumlar Ve Varlıklar:
E) Allah'ın Hükmünden Alıkoyma:
7.1.2.2 Sosyal, Siyasi Ve Ahlaki Fitneler
B) Baskı, Zulüm, Eziyet Ve İşkence:
E) Dünya Nimetleri Ve Güzellikleri:
7.2.1 Evren (Kozmik Düzen) Ve Fesad:
7.2.1.2 Fesadın Kökeni: İnsanlar
7.2.1.4 Islahın Sürekliliği Ve Egemenliği:
7.2.2 Fesad Tutum Ve Davranışlar:
A) Allah'ı İnkâr Ve Allah Yolundan Alıkoymak:
7.2.2.2 İnsan Hakları İhlâlleri:
2- Ölçü-Tartı Ve Eşya (Hak) Eksikliği:
C) Kamu Düzeni Ve Güvenliği İhlalleri:
C) Akrabalık Bağlarını Koparma:
E) Servet Yığma Ve Böbürlenme:
7.2.3 Fesad Tutum Ve Davranışların Sonu:
7.2.3.1 Allah Bozguncuları (Müfsidleri) Bilir:
7.2.3.2 Allah Bozgunculuğu Ve Bozguncuları Sevmez:
7.2.3.3 Fesatçılardan Sığınma Duası:
7.2.3.6 Dünyevî Belâ Ve Helak:
7.2.4.1 Fesat Çıkarmayın Emri:
7.2.4.1 Islatıcılar Ve Fesadı Önleme Yöntemleri:
7.2.5.7 Firavun Ve Yandaşları:
7.3.1 Fısk Tutum Ve Davranışlar:
7.3.1.1 Allah Ve Peygamberlik Kurumuyla İlgili Fısk:
B) Allah'ın Âyetlerini Yalanlama:
D) Allah'ı, Peygamberi Ve Allah Yolunda Cihadı İkinci Dereceye Koyma:
E) Nifak (İnançta İkiyüzlüllük):
F) Allah'ın İndirdiğiyle Hükmetmemek:
G) Şeytan'ın Allah'ın Emrinden Çıkışı:
7.3.1.2 Dini Buyruk Ve Yasaklarda Gevşeklik Ve İhmal (Allah'ın İradesine Ters Davranışta Bulunmak):
1- Yalan Haber Yaymak Ve Yalancı Şahitlik:
3- Allah Adı Anılmayan Nesneleri Yemek:
5- Borçlanma İşleminde Katibe Veya Şahide Zarar Vermek:
6- Servetiyle Şımarma (Teref):
B) Yahudilerin Fısk Tutum Ve Davranışları:
1- Yahudilerin Savaştan Kaçınması:
2- Yahudilerin Cumartesi Yasağını Çiğnemesi:
3- Yahudilerin Mü'minlerden Hoşnutsuzluğu:
B) Fısk-Dalâlet/Hidâyet İlişkisi:
7.3.2.2 Fışkın Ahlâki Niteliği:
A) Fısk-Hıyanet (Ahde Vefasızlık) İlişkisi
7.3.2.3 Fısk’ın Sosyal Niteliği:
7.3.3 Fısk Tutum Ve Davranışların Sonu:
7.3.3.1 Allah Fısk'ı Çirkin Göstermiştir:
7.3.3.2 Allah Fâsıkları Doğruya (Hidâyete) Eriştirmez, Onlardan Razı Olmaz:
7.3.3.5 Uhrevi Azap Ve Cehennem:
7.3.4.4 Firavun Ve Yandaşları:
8.1.1.1 İtaat Kökenli Kavramlar:
A) Allah Tarafından Belirlenmiş, Gerçek Ve Doğru Din Anlamındadır.
B) Karşı Din/Allah'a Din Öğretme:
D) Tevhid Dininin Süreğenliği:
E) Dini Öğrenme, Yerleştirme Ve Koruma:
1- Dini Öğrenme (Tefakkuh fı'd-Din):
2- Dinî Yerleştirme (Temkînu'd-Din):
B) Dinî İkame (İkâmetu'd-Din):
D) Din Kardeşliği (İhvan Fi'd-Din):
B) Dinle Alay (İstihza Bi'd-Din) Ve Dini Kınama (Ta'n Fi'd-Pin):
E) Dinden Alıkoyma (Red Ani'd-Din):
F) Dinde Aşırılık (Guluv Fı'd-Din):
G) Dinde Ayrılık (Tefriku'd-Dîn, İhtilaf Fî'd-Dîn}:
H) Dini Yalanlama (Tekzîbu'd-Dîn):
G) Dine Giriş Ve Dinden Çıkış:
1- Dinde Zorlama (İkrah Fi'd-Dîn):
2- Dine Yöneliş (İkâmetu'l-Vechi Li'd-Dîn):
3- Dinden Dönme (İrtidâd Ani'd-Din):
8.1.2 Hesap/Karşılık Kökenli Kavramlar:
8.1.2.2 Kıyametle İlgili Kavramlar:
8.2.2 Şera'a Lekum (Lehum) Mine'd-Din:
8.3.1 Tarîkti Cehennem (Cehennem Yolu):
8.3.4 Tarik Müştekim (Doğru Yol):
A) Peygamberin Hikmet Öğretmesi:
B) Allah'ın Hikmeti Öğretmesi::
8.4.1.2 Allah'ın Hikmeti İndirmesi:
8.4.1.3 Allah'ın Hikmet Vermesi:
8.4.2 Kitap-Hikmet-Mülk Üçlüsü:
8.4.4 Hikmet Verme Yetkisi Ve Hikmetin Sonuçları:
8.4.5 Vahiy - Hikmet İlişkisi:
8.4.7 Üstün Anlayış Ve Kavrayış:
A) Allah'ın Kudretiyle İlgili İsimleriyle Kullanılışı:
B) Allah'ın Ululuğuyla İlgili İsimleriyle Kullanılışı
C) Allah'ın İlim Sıfatıyla İlgili İsimleriyle Kullanılışı
D) Allah'ın Bağışlayıcılığıyla İlgili Tevvâb Sıfatıyla Kullanılışı: Tevvâb-Hakîm İkilisi:
8.4.7.2 Allah Dışındaki Varlıkların Sıfatı Olarak Hakîm:
8.5 RUHBAN/AHBÂR/RABBÂNİYYÛN/KISSÎS:
8.5.1 Din Adamlarıyla İlgili Kavramlar:
8.5.3 Din Adamlarının Olumlu Yönleri:
8.5.3.1 İlâhi Mesaja Göre Hüküm Verme:
8.5.3.2 Büyüklenmeden Uzaklaşma, Gerçeği Kabullenme:
8.5.3.3 Allah Yolundaki Mücadeleye Destek Oluş:
8.5.4 Din Adamlarının Olumsuz Yönleri:
8.5.4.1 Kötülüklere Dirençsizlik:
8.5.4.2 İyiliği Kendilerine Değil, Başkalarına Buyurma:
8.5.4.3 Haram Yeme Ve Allah Yolundan Alıkoyma:
8.5.5 Din Büyüklerinin Ve Din Adamlarının Tanrılaştırılması:
8.7.1 Hâmân Sözcüğünün Kökeni:
SİYASETİN COĞRAFÎ BOYUTUYLA İLGİLİ KAVRAMLAR
9.1.1 Allah'la İlgili Kavramlar:
9.1.1.2 Lillâhi Mülkü's Semâvât Ve’1-Ard:
9.1.1.3 Rabbu's-Semâvât Ve'l-Ard:
9.1.1.4 Kibriya Fi's-Semâvât Ve'l-Ard:
9.1.1.5 Nûru's-Semâvât Ve'l-Ard:
9.1.1.6 Gaybu's-Semâvât Ve'l-Ard:
9.1.1.6 Mekâlîdu's-Semâvât Ve'l-Ard:
9.1.1.7 Cunûdu's-Semâvât Vel-Ard:
9.1.1.8 Hazâinu's-Semâvât Ve'l-Ard:
9.1.1.9 Mîrâsu's-Semâvât Ve'l-Ard:
9.1.2 Yeryüzünde Egemenlik Kavramları:
9.1.2.2 Halife Fil-Ard/Halâifu'1-Ard (Halâif Fil-Ard) /Hulefâul-Ard
9.1.2.3 Mirâsu's-Semâvât Vel-Ard:
9.1.2.4 Yeryüzünde Mirasçılık:
9.1.3 Yeryüzünde Bozgunculuk Ve Zorbalıkla İlgili Kavramlar:
9.1.3.4 Bagy Fil-Ard (Yeryüzünde Taşkınlık):
9.1.3.5 Tekebbür/İstikbâr Fil-Ard:
9.1.3.7 Mübarek/Kutsal Topraklar:
9.1.3.8 Arz-ı Mukaddes (Arz-i Mev'ud: Vadedilmiş Topraklar)
9.1.4 Yurttan Sürülme Ve Çıkarılmayla İlgili Kavramlar:
9.1.4.1 Nefy/İstifzâz Mine'1-Ard (Yurttan Sürülme):
9.1.4.2 İhrâc Mine'1-Ard (Yurttan Çıkarılma):
9.2.1 Beled-i Emin/Beled Âmin:
9.2.2 Beled Tayyib/Belde Tayyibe:
9.2.2 Peygamberlerin Mücadele Alanı Şehirler:
A) Peygamber Varken Şehir Helak Edilmez:
B) Uyarı Gelmeden Şehir Helak Edilmez:
A) İnançsızlık/İnkarcılık/Nankörlük (Küfr):
D) Fısk (Yoldan Ve Emirden Çıkma):
9.3.4 Şehrin Bozulması Ve Şehirden Çıkarılma:
9.4.1 Eski Medeniyet Merkezleri
9.4.2 Hz. Peygamberin Şehri Medine:
9.4.3 İhraç Minel-Medine (Şehirden Çıkarılma):
9.5.1 Âhiretle İlgili Kavramlar:
9.5.2 Dünya Hayatıyla İlgili Kavramlar:
9.5.2.4 İhrâc Mine'd-Diyâr (Yurttan Çıkarılma):
BARIŞ, FETİH VE CİHADLA İLGİLİ KAVRAMLAR
10.1.3 Barış Önerisinin Kabulü:
B) Allah'ın Peygamberlere Selâmı:
C) Subulu's-Selâm (Kurtuluş Yolları):
10.2.2 Meleklerin Peygamberlere Selâmı:
B) Meleklerin Cennetliklere Selâmı:
C) Cennetliklerin Birbirine Selâmı:
B) Peygamberin Seçkinlere Ve Mü'minlere Selâmı:
10.2.6 Doğruya Uyanlara Selâm (Vesselâmu Ala Menittebe'al-Hüdâ):
10.2.7 Esenlik Ve Kötülükten Kurtuluş:
10.3 SULH/ISLAH (ISLÂH-I BEYN) (BARIŞ/BARIŞTIRMA):
10.3.1 Aile İçinde Sulh/Islah (Aile Barışı):
10.3.2 Toplum İçinde/Sulh/Islah (Toplum Barışı):
B) Çatışan Müslümanların Barıştırılması:
2- Geri Kalanlar (Muhallefûn)/Yere Çakılanlar:
A) Düşmanla Cihad (Cihad-ı Asgar: Küçük Cihad):
1) Düşman Saldırısına Karşı Koymak:
B) Şeytan Ve Nefisle Cihad (Cihad-ı Ekber: Büyük Cihad):
10.4.4 Cihad Ve Bağıntılı Olduğu Kavramlar
10.4.6 Dünya Sevgisi Ve Cihad:
10.4.7 Cihadın Sonucu Ve Karşılığı:
10.5.1 Kapalı Bilgilere Açıklık Kazandırma:
10.5.2 Öğretme Ve Bilgilendirme:
A) İlâhî Yardımın Engellenilmezliği:
10.5.5 Yıkım Ve İlâhî Azap Gönderme:
A) Zafer Karşısında Münafıkların Bocalamaları:
C) Yakın Zafer (Fethun Karîb):
İsyan, a-s-v (asâ) kökünden türemiştir. İtaatten çıkma/kaçınma anlamındadır. Aslı sopa (asâ) ile kendini koruma altına almaktır.[1] Bir güç sembolü olan asâ da bu kökten türemiştir. Emre karşı çıkma anlamında "ebâ" fiili de kullanılır.
İsyan kavramını, öncelikle itaat, sonra da karşı çıkma, tuğyan, istikbar, fesad... gibi kavramlar çerçevesinde düşünmek gerekir. Ayrıca "ebâ" kökenli sözcükler de, karşı çıkma ve kabul etmeme anlamındadır. [2]
Kur'an'da isyan olarak nitelenen davranışlar, Allah'a isyan, peygamberlere isyan ve ana-babaya isyan biçiminde sınıflandırılabilir.[3]
[4] İşte bu, insanın ilk isyanıydı.
İsyan, küfür ve fısk gibi, Allah'ın sevmediği bir tutumdur:
"Bilin ki, içinizde Allah'ın peygamberi bulunmaktadır. Eğer o, birçok işlerde size uymuş olsaydı, şüphesiz kötü/zor duruma düşerdiniz. Ama Allah size imanı sevdirmiş, onu gönüllerinize güzel göstermiş; inkarcılığı (küfür), yoldan çıkmayı (fusûk) ve başkaldırmayı (isyan), size iğrenç göstermiştir.(..)"[5]
Uhud Savaşında okçuların Hz. Peygamber'in emrinden çıkması şöyle anlatılır:
"Andolsun ki, Allah size verdiği sözde durdu. Onun izniyle kâfirleri kırıp biçiyordunuz. Ama Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta çekiştiniz ve isyan ettiniz. Sizden kimi dünyayı, kimi de âhireti istiyordu. Derken denemek için Allah sizi geri çevrip bozguna uğrattı. Andolsun ki o, sizi bağışladı. Allah'ın insanlara nimeti boldur."[6]
Kur'an'da, peygamberlere karşı yapılan isyanlardan sözedilir.
Hz. Nuh, şöyle demişti:
"Rabbim! Doğrusu bunlar bana başkaldirdılar, malı ve çocuğu kendisine sadece zarar getiren kimseye uydular. Birbirinden büyük düzenler kurdular."[7]
"Ama Firavun, o peygambere karşı gelmişti de onu çok ağır bir şekilde tutup cezalandırmıştık."[8]
"İşte bu, rablerinin âyetlerini bile bile inkâr eden, peygamberlerine kafa tutan (isyan eden) ve her inatçı zorbanın emrine uyan Âd milletidir. Bu dünyada da, kıyamet gününde de lanete uğradılar. İşte bu Âd milleti, rablerini inkâr etmişti."[9]
Hz. Peygamber'e isyan edenler, bunun sorumluluğunu da üstlenir:
"Sana başkaldırırlarsa, 'yaptıklarınızdan uzağım' (sorumlu değilim) de."[10]
Hz. Peygamber'e isyan, gizli görüşmelerin konusu olmamalıdır:
"Gizli toplantıdan (necvâ'dan) menedilen, sonra menolunduklari şeyi yapmaya kalkışarak günah işlemek, düşmanlık etmek ve peygambere karşı gelmek (isyan) konusunda gizli gizli konuşanları görmedin mi? Sana geldiklerinde, Allah'ın seni selâmlamadığı bir şekilde selâmlarlar. İçlerinden 'Gerçekten bir peygamber olsaydı, Allah'ın bizi söylediklerimizden ötürü, cezalandırması gerekmez miydi?, derler. Cehennem onlara yeter. Oraya girerler. Ne kötü dönüş yeridir! Ey inananlar! Gizli konuştuğunuz zaman, günah işlemeyi, düşmanlık etmeyi ve peygambere karşı gelmeyi (isyanı) fısıldaşmayın. İyilik yapmak ve Allah'a karşı gelmekten sakınmayı konuşun. Kıyamet günü huzurunda toplanacağınız Allah'tan sakının. Gizli toplantılar, inananları üzmek için şeytanın istediği şeylerdir. Allah'ın izni olmadıkça, şeytan onlara bir zarar veremez. İnananlar yalnız Allah'a güvensinler."[11]
Ensar kadınları, Akabe Bey'ati'nde, "maruf (iyilik) konusunda karşı gelmemek üzere Hz. Peygamber'le bey'at yapmıştı.[12] Bu âyetten, şöyle dolaylı bir çıkarım yapılabilir: "ma'ruf konusunda İsyan edilmeyeceğine göre, zıtkavram yoluyla, "münker" konusunda isyan caiz demektir.[13]
[14]
Hz. Yahya, Allah'tan sakınan, anasına-babasma karşı iyi davranan bir kimseydi, başkaldıran bir zorba (cebbâran asiyyen) değildi.[15]
Ayrıca, ana-babaya iyi ve itaatkâr davranmakla ilgili, Kur'an'ın öteki buyrukları da burada hatırlanmalıdır:
"Kur'an, insanın insana isyanından söz etmez. Yani bu noktada nötr bir tavır takınmıştır."[16] tarzındaki bir çıkarım yanlıştır. Çünkü bu son âyet, bu konuda çok açıktır. Ayrıca peygamberlere isyan da, insanın insana isyanıdır. Hz. Musa, kardeşi Harun'a,
"(..) Benim emrime karşı mı geldin?" dedi.[17] Hz. Musa, Hızır'a da "Sana hiçbir işte başkaldırmayacağım." sözünü verdi.[18]
Melekler ve peygamberler, Allah'ın buyruklarına isyan etmezler.[19]
Melekler, Allah'a isyan etmeyen varlıklardır:
"Ey inananlar! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı, insanlar ve taşlardır. Görevlileri, Allah'ın kendilerine verdiği emirlere başkaldırmayan, kendilerine buyurulanları yerine getiren pek haşin meleklerdir."[20]
Peygamberler, Allah'a karşı gelmeyen insanlardır.[21]
Hz. Salih, Semud milletine şöyle demişti:
"Ey milletim! Eğer rabbimden bir belgem olur ve bana rahmet eder de ben ona başkaldırırsam, söyleyin, Allah'a karşı beni kim savunur? Bana, daha çok zarar vermekten başka birşey yapamazsınız."[22]
Hz. Âdem ile eşi, yasak ağacın meyvasndan yiyerek Allah'a isyan eden ilk insanlar olmuşlardır. Ancak, aldığı talimatlara uyarak, Allah, onların tevbelerini kabul etmiş, doğru yolu göstermiştir.[23]
Firavun, boğulacağı anda Allah'a inandığını ve ona teslim olduğunu söylemişti. Ama ona şöyle denmişti:
"Şimdi mi inandın? Daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin."[24]
"Ama Firavun o peygambere karşı gelmişti de onu çok ağır bir şekilde tutup cezalandırmıştık."[25]
[26]
İsrailoğulları ilâhi buyruklara uyma sözü verdiğinde, Allah onlara,
"Size verdiğimize kuvvetle sarılın ve dinleyin" demişti. Ama onlar,
"İşittik ve karşı geldik" dediler.[27]
Yahudilerin isyanı da, kendilerine yakışan tarzda alçakçadır:
"Yahudilerden, sözleri yerlerinden değiştirip "işittik ve karşı geldik, kulak vermeyerek dinle" ve dillerini eğip bükerek ve dini yererek "bizi de dinle" diyenler vardır. Şayet "İşittik ve itaat ettik; dinle ve bizi gözet" demiş olsalardı, onlar için daha iyi ve doğru olurdu. İşte Allah, inkârları (küfürleri) yüzünden onlara lanet etmiştir. Onların ancak pekazı inanır."[28]
Yahudilerin isyanı ve aşırılığı, Allah'ın lanetini çekmiştir:
"İsrailoğullarından inkâr edenler, Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle lanetlenmişlerdi. Bu, başkaldırmaları ve aşırı gitmeleri yüzündendi."[29]
İsyan gerek dünyevi, gerekse uhrevi açıdan bazı önemli sonuçlarla karşılaşır.[30]
İsrailoğulları, karşı gelmeleri, taşkınlık yapmaları, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve peygamberleri öldürmeleri yüzünden yoksulluk ve düşkünlük damgasına maruz kalmış, Allah'ın gazabına ve lanetine uğramıştır.[31]
Allah'a ve peygambere baş kaldırmak, sapkınlığın yoludur:
"Allah ve peygamberi bir şeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz. Allah'a ve peygambere başkaldıran şüphesiz apaçık bir şekilde sapmış olur."[32]
Hz. İbrahim, şöyle dua etmişti:
"Rabbim! Bu şehri güvenli kıl. Beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut. Rabbim! O putlar çok insanları saptırdı. Bana uyan bendendir. Bana karşı gelenleri, sana bırakırım. Sen bağışlarsın, merhamet edersin."[33]
"Ey milletim! Eğer rabbimden bir belgem olur ve bana rahmet eder de ben ona başkaldırırsam, söyleyin Allah'a karşı beni kim savunur? Benim zararımı arttırmaktan başka bir şey yapamazsınız."[34]
İsyanın sembol tiplerinden biri olan Firavun, bu isyankârlığının cezasını çekti:
"Firavun, ondan öncekiler ve altüst olmuş kasabalarda oturanlar da suç işlemişlerdi. Rabbinin peygamberine başkaldırmışlardı. Bunun üzerine rableri onlan şiddeti arttıkça artan bir şekilde yakaladı. "[35]
"Ama Firavun, o peygamberlere karşı gelmişti de onu çok ağır bir şekilde tutup cezalandırmıştık."[36]
Firavun ve askerleri, başkaldırması ve bozgunculuğu yüzünden denizde boğuldular.[37]
Peygamberler isyandan hep Allah'a sığınmışlardır:
"Âyetlerimiz onlara açık açık okununca bizimle karşılaşmayı ummayanlar, 'Bundan başka bir Kur'an getir veya bunu değiştir' dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştiremem. Ben ancak bana vahyedilene uyarım. Ben rabbi-me karşı gelirsem, büyük günün azabına uğramaktan korkarım."[38]
Allah'a ve peygambere karşı gelmek, uhrevi hayatı da karartır:
"Bunlar Allah'ın yasalarıdır. Allah'a ve peygamberine kim itaat ederse, onu içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Orada temellidirler. Büyük kurtuluş budur. Kim de Allah'a ve peygamberine başkaldırırsa ve yasalannı çiğnerse, onu, temelli kalacağı cehenneme sokar. Alçaltıcı azap onadır."[39]
"Benim yaptığım, yalnız, Allah katından olanı, onun gönderdiklerini tebliğdir. Allah'a ve peygamberine kim karşı gelirse, ona, içinde sonsuz ve temelli kalınacak cehennem ateşi vardır."[40]
"De ki: Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabından korkarım."[41]
İsyancıların son pişmanlığı, onlara hiçbir yarar sağlamaz:
"O gün inkâr eden ve peygambere başkaldırmış olanlar, yerle bir olmayı ne kadar isterler ve Allah'tan bir söz gizleyemezler."[42]
İstikbâr, k-b-r (kebura) kökünden türemiştir. Kibir, tekebbür ve istikbâr birbirine yakın anlamlarda kullanılır. Kibir, insanın kendisini beğenerek başkalarından farklı görmesidir; bu, insanın kendini başkalarından daha büyük ve üstün görmesiyle olur. Tekebbür, gerçeği kabul etmekten ve ibadetle boyun eğmekten çekinerek Allah'a karşı büyüklenmedir. İstikbâr ise, iki türlüdür: 1) İnsanın büyüme peşinde ve isteğinde olması. Bu gerektiği biçimde, gerektiği yerde ve gerektiği zamanda olursa, övgüye değerdir. 2) Böbürlenip kendinde olmayanı varmış gibi dışa vurmaya çabalama. İşte bu yerilir. Kur'an'da yer alan istikbâr, da bu ikinci türden olandır.[43]
İstikbâr, başkalarını küçük ve hor görme, ezme, haklarını çiğneme anlamındaki İstid'âf in zıddıdır. (istikbâr x istid'âf).
İstikbâr; büyüklenme, böbürlenme, kendini beğenme, kendini büyük, güçlü ve üstün görme, büyüklük kuruntusu demektir. İstiz'âf ise, zayıf, güçsüz ve küçük görerek/bırakmak, horlamak, ezmek ve sömürmek, haklarından yoksun bırakmak anlamlarına gelir.
Kur'an'da kullanılan k-b-r kökünden türemiş konumuzla ilgili kavramlar; kebîr, mütekebbir, kibriyâ, istikbâr ve ekâbir'dir. Bunlan sırayla inceleyelim.[44]
Kibriyâ, boyun eğmekten uzak oluş, yaratıklara benzemekten yüce oluş anlamındadır. Bu sıfat, Allah'tan başkası için kullanılmaz.[45] Bu anlamda büyüklük, evrenin hakimi ve yaratıcısı Allah'a özgüdür.[46]
Tekebbür sözcüğünden türeme sıfat-fiildir. Tekebbür, iki türlüdür:
1) Güzel fiillerin gerçekte çok olması, başkalarınınkileri geçmesi. İşte bu özelliği dolayısıyla Allah'ın sıfatlarından birisi de "Mütekebbir"dir:
"Allah, kendisinden başka tanrı olmayan, hükümran, çok kutsal, esenlik veren, güvenlik veren, görüp gözeten, güçlü, buyruğunu her şeye geçiren mütekebbir (ulu) olan Allah'tır. Allah putperestlerin koştukları eşlerden münezzehtir."[47]
2) Güzel fiillerini zoraki ortaya koymaya çalşma. Bu, çoğu insanda olan bir niteliktir.
[48] "Bunlar, Allah'ın âyetleri üzerinde kendilerine gelmiş bir delil bulunmadan tartışırlar. Bu, Allah katında da inananlann yanında da öfkeyi arttırır. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini bundan dolayı mühürler."[49]
[50]
Hz. Musa da şu sığınma duasını yapmıştır:
"Doğrusu ben, hesap görülecek güne inanmayan böbürlenenlerin hepsinden benim de rabbim, sizin de rabbiniz olan Allah'a sığınırım."[51]
Birinci tür tekebbürün bulunması övgüye değerdir, ama ikinci tür yerilir. İnsanın birinci türden tekebbürle nitelenebileceği, bunun yerilmeyeceği, şu âyetten anlaşılabilir:
"Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları, âyetlerimden yüz çevirteceğim (..)"[52]
Buradaki "haksız yere büyüklenenler" ifadesi, zıtkavram çıkanmıyla, "haklı yere büyüklenenler" sonucuna da elverişlidir.[53]
[54]
Allah için kullanıldığı yerlerde, kebîr sıfatı, iki türlü yer alır:
1) Allah'ın yücelik sıfatlarından Alî ile birlikteliği (Alî + Kebîr):
"(..) Doğrusu Allah, yücedir (ali) ve büyüktür (kebîr)."[55]
Allah'ın ilmi, bağışlayacılığı ve evreni yöneticiliği gibi başka pekçok özellikleri belirtildikten sonra veya önce, şunlar anlatılır:
"Hak yalnız Allah'tır. Onu bırakıp taptıkları ise kesinlikle bâtıldır. Doğrusu Allah, yücedir ve büyüktür."[56]
"Bu, Allah'ın hak, ondan başka taptıklan şeylerin bâtıl olmasından dolayıdır. Doğrusu Allah, yücedir ve büyüktür."[57]
[58]
[59]
2) Allah'ın yücelik sıfatlarından Müteâl ile birlikteliği (el-Kebîru'1-Müteâl):
Kullanıldığı Râ'd sûresinin başından itibaren ve sonrasında Allah'ın özellikleri arasında, "yücelerin yücesi" oluşu da belirtilir:
"Görüleni de görülmeyeni de bilendir, Yücelerin yücesidir."[60]
Kebir sözcüğü, Allah'ın bir sıfatı oluşu yanında, "önder, yönetici, reis, kocabaş, usta, pîr" anlamında, bir topluluğun başını anlatmak için de kullanılmıştır.
Hz. Musa ve Hz. Harun'un rabbine inandık diyen sihirbazlara, Firavun şöyle dedi:
"Ben size izin vermeden mi ona inandınız? Doğrusu size sihri öğreten, büyüğünüz (ustanız) o olmalı!(..)"[61]
Bu âyetteki "o olmalı" ifadesinde yer alan "o" zamirinin, Allah'a mı, yoksa Musa'ya mı ait olduğu açık değilse de, Musa'ya ait oluşu daha uygun görünüyor.
Hz, İbrahim'in milleti ona,
"Ey İbrahim! Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın? dediler. İbrahim şu cevabı verdi; Belki onu şu büyükleri yapmıştır. Konuşabiliyorlarsa onlara sorun."[62]
Kâfirler yüzleri ateşte çevrildiği gün, şöyle diyecekler:
"Rabbimiz! Biz yöneticilerimize (sâdetenâ) ve büyüklerimize (kuberâenâ) itaat etmiştik. Fakat onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz onlara iki kat azap ver. Onları büyük bir lanete uğrat."[63]
Büyüklenme, önce kişinin inanç dünyasını etkileyerek, hak ve doğruya inanmasına engel olur. Allah'ın birliğine, peygamberlere, âhiret gününe ve âyetlere inanmayanlar, inançsızlığa kibir yüzünden sürüklenirler.
Nuh kavmi, onun davetine topluca, istikbâr'a kapılarak karşı çıkmaktadır. Hz. Nuh onlar için Allah'a şöyle yalvardı:
"Rabbim! Doğrusu ben, milletimi gece gündüz çağırdım. Fakat benim çağırmam, sadece benden uzaklaşmalarını sağladı. Doğrusu ben senin onlan bağışlaman için kendilerini her çağırışımda, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine sarındılar, direndiler, büyüklendikçe büyüklendiler.(..)"[64]
"Bunun gibi, her kasabanın ileri gelenlerini orada hile yapan suçlular kıldık. Oysa yalnız kendilerine hile yaparlar da farkına varmazlar."[65]
Peygamberlerin çağrılarına ilk karşı çıkanlar, mele'nin (ileri gelenlerin) oluşturduğu müstekbirler olmuştur.
Firavun ve erkânı Hz. Musa'nın çağrısına, istikbâr yüzünden uymamıştır:
"Sonra Musa ve kardeşi Harun'u, Firavun ve erkânına, mucizelerimiz ve apaçık delille gönderdik. Büyüklük tasladılar. Zaten mağrur bir topluluktular. Bu yüzden, 'milletleri bize kul köle iken, bizim gibi iki insana mı inanacağız?' deyip, onları yalancı saydılar. İşte bu yüzden yok edildiler."[66]
"Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları, âyetlerimizden yüzçevirteceğim. Onlar bütün âyetlerimi görseler, yine de inanmazlar. Doğru yolu görseler, bu yola girmezler. Azgınlık yolunu görürlerse, hemen tutarlar. Bu, onların mucizelerimizi yalan saymaları ve onlardan habersiz görünmelerinden ileri gelir. Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalan sayan kimselerin işleri boşa gitmiştir. Onlar işlediklerinin karşılığından başka bir şeyle mi cezalandırılırlar?"[67]
Semud milletinin büyüklük taslayan ileri gelenleri, aralarından iman eden ve bu sebeple hor gördükleri kimselere,
"Salih'in rabbi tarafından gönderildiğini, sahiden biliyor musunuz?" dediler. Onlar da "Doğrusu biz, onunla gönderilene inanıyoruz" cevabını verdiler. Büyüklük taslayanlar Sizin inandığınızı biz inkâr ediyoruz, dediler.(..)"[68]
"Andolsun ki, Musa'ya kitap verdik. Ondan sonra ardarda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya belgeler verdik, onu Ruhu'l Kudüs'le destekledik. Size bir peygamber nefsinizin hoşlanmadığı bir şey gösterdikçe, büyüklük taslayarak, bir kısmını yalancı sayıp, bir kısmını öldürür müsünüz? 'Kalplerimiz perdelidir' dediler. Hayır, Allah inkârlarından dolayı onları lânetlemiştir. Onların pekazi inanırlar."[69]
Âhirete inançsızlık da, istikbârdan kaynaklanır:
"Tanrınız tek bir tanrıdır. Âhirete inanmayanların kalpleri bunu inkâr eder, onlar büyüklük taslar."[70]
"Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, 'Bize ya melekler indirilmeli, ya da rabbimizi görmeliyiz' derler. Andolsun ki kendi kendilerine büyüklenmişler ve azgınlıkta pek ileri gitmişlerdir."[71]
Müstekbirler Allah'ın âyetlerinden yüzçevirir, bilgisizce Allah yolundan alıkoyan
"İnsanlar arasında, bir bilgisi olmadığı halde Allah yolundan saptırmak için gerçeği boş sözlerle değişenler ve Allah yolunu alaya alanlar vardır. İşte alçaltıcı azap bunlar içindir. Âyetlerimiz ona okunduğu zaman, sanki kulaklarında ağırlık var da işitmiyormuş gibi büyüklenerek sırt çevirir. İşte ona can yakıcı azabı müjdele."[72] "Kendine okunan Allah'ın âyetlerini dinleyip, sonra, onları hiç duymamış gibi büyüklük taslamakta direnen, yalancı ve günahkâr kişinin vay haline! Ona can yakıcı bir azabı müjdele!"[73]
[74]
İstikbâr, hidayete çağıran peygamberlere karşı olmadık suçlamalar yöneltmeye yol açar:
"Doğrusu suçlulara böyle yapanz. Onlara 'Allah'tan başka tanrı yoktur' denildiğinde, şüphesiz büyüklenirler, 'Deli bir şair yüzünden tanrılarımızı mı bırakalım?' derlerdi."[75]
Büyüklenme Allah'ın âyetlerini yalanlamanın en önemli sebeplerindendir:
"De ki: Eğer bu kitap, Allah katından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, İsrailoğullarından bir şahit de bunun böyle olduğuna şahadet edip de inanmışken, siz yine de büyüklük taslarsanız, söyleyin bana kendinize yazık etmiş olmaz mısınız? Doğrusu Allah zâlim milleti doğru yola eriştirmez."[76]
Âd kavmi, büyüklenerek, Allah'ın âyetlerini yalanlıyordu.[77]
Allah'ın âyetlerini yalanlayanların, özellikle âhiretteki acıklı sonlan anlatılır:
"Allah'a karşı yalan uydurandan veya kendisine bir şey vahyedilmemişken 'bana vahyolundu: 'Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim' diyenden daha zâlim kim olabilir? Bu zâlimleri can çekişirlerken melekler ellerini uzatmış, 'Canlarınızı verin. Bugün Allah'a karşı haksızca söylediklerinizden, onun âyetlerine büyüklük taslamanızdan ötürü alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız' derken bir görsen!"[78]
"Âyetlerimizi yalanlayıp onlara karşı büyüklük taslayanlar, cehennemliktir. Orada temelli kalacaklardır."[79]
"Doğrusu âyetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün kapılan açılmaz. Deve iğnenin deliğinden geçmedikçe, cennete de giremezler. Suçluları böyle cezalandırırız. Onlar için cehennemden bir yatak ve üstlerine de örtüler vardır. Zâlimleri böyle cezalandırırız."[80]
"Ama inkâr eden kimselere denir ki: Âyetlerim size okunmuş, siz de büyüklenip suçlu bir millet olmuştunuz, değil mi?"[81]
"Âyetlerim size okunduğunda büyüklük taslayıp, gece ağzınıza geleni söyleyerek ardınıza dönüyordunuz."[82]
"Mesih de, gözde melekler de Allah'a kul olmaktan asla çekinmezler. Kim ona kulluktan çekinir ve büyüklük taslarsa, bilsin ki o, hepsini huzuruna toplayacaktır. İnananlara ve yararlı iş yapanlara, ecirlerini ödeyecek, onlara olan bol nimetini daha da artıracaktır. Kulluk etmekten çekinenleri ve büyüklük taslayanları elem verici bir azaba uğratacaktır. Allah'tan başka bir dost ve yardımcı bulamazlar."[83]
"Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Bunda şüphe yoktur. Fakat insanların pek çoğu inanmaz. Rabbiniz, 'Bana kulluk edin ki size karşılığını vereyim. Bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler, alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir' buyurmuştur."[84]
Büyüklenenlerin bu tutumlarına karşılık, Allah'a ibadette büyüklük göstermeyen ve usanmayan, onu tenzih eden ve ona secde eden melekler övülür.[85]
[86]
Müstekbirler, kendilerini uyarıp doğruya çağıranlara karşı siyasi baskıya ve şiddete de başvurur.
Medyen milletinin büyüklük taslayan ileri gelenleri,
"Ey Şuayıb! Ya dinimize dönersiniz, ya da andolsun ki setti ve inananları seninle beraber kasabamızdan çıkarırız" dediler. Şuayıb onlara şu cevabı verdi: "İstemesek de mi? Allah bizi dininizden kurtardıktan sonra ona dönecek olursak, doğrusu Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz, Rabbimizin dilemesi bir yana, dininize dönmek bize yakışmaz. Rabbimizin ilmi herşeyi kuşatmıştır. Biz yalnız Allah'a güvendik. Rabbimiz! Bizimle milletimiz arasında hakça sen hüküm ver. Sen hükmedenlerin en iyisisin." Milletinin inkâr eden ileri gelenleri, "Şuayıb'a uyarsanız, andolsun ki siz kaybedersiniz" dediler. Bu yüzden onları bir sarsıntı tuttu ve oldukları yerde dizüstü çöküverdiler."[87]
İstikbâr tutum ve davranışlar, dünyevî ve uhrevî bazı yaptırımlarla karşılaşır.[88]
[89]
[90]
"Bunlar, Allah'ın âyetleri üzerinde kendilerine gelmiş bir delil bulunmadan tartışırlar. Bu, Allah katında da, inananların yanında da öfkeyi arttırır. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini bundan dolayı mühürler."[91]
Büyüklük taslayanların bağışlanması için peygamber bile dua edemez:
"Münafıklara 'Gelin de Allah'ın peygamberi sizin için mağfiret dilesin' dendiği zaman, başlarını dikip büyüklük taslayarak yüzçevirdiklerini görürsün. Onlar için, bağışlanma dilesen de, dilemesen de birdir. Allah onları bağışlamayacaktır. Doğrusu Allah, yoldan çıkmış milleti doğru yola eriştirmez."[92]
[93]
Âd kavmi, büyüklenerek Allah'ın âyetlerini yalanladığı için, dondurucu kasırga (sarsar) azabına uğradı.[94]
Semud milletinin, rablerinin buyruğuna başkaldıran müstekbirleri,
"Ey Salih! Eğer sen peygambersen, bizi tehdit ettiğin azaba uğrat bakalım" dediler: "Bu yüzden onları bir sarsıntı tuttu, oldukları yerde dizüstü çöküverdiler." Salih de onlardan yüzçevirdi ve "Ey milletim! Andolsun ki ben size rabbimin sözünü bildirmiş ve öğüt vermiştim. Ama siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz" dedi.[95]
"Ey milletim! Andolsun ki rabbimin sözlerini size bildirdim, size öğüt verdim. İnkarcı mllet için niçin üzüleyim?" dedi.[96]
Müstekbirlerin en önemli sembol tipi olan Firavun ve çevresi bunun karşılığını gördü: Firavun ailesi,
"Bizi sinirlemek için ne mucize gösterirsen göster, sana inanmayacağız" dediler. Bunun üzerine su baskınını, çekirgeyi, haşeratı, kurbağalan ve kanı birbirinden ayrı mucizeler olarak onlara musallat kıldık. Yine de büyüklük taslayıp, suçlu bir millet oldular. Azap başlarına çökünce, "Ey Musa! Rabbine sana verdiği ahde göre, bizim için yalvar. Bizden azabı kaldırırsan sana, andolsun ki inanacağız ve İsrailoğullannı seninle beraber göndereceğiz" dediler. Azabı -nasıl olsa sonuna gelecekleri- bir müddet için üzerlerinden kaldırınca, hemen sözlerinden cayıyorlardı. Bu sebeple, onlardan öç aldık, âyetlerimizi yalan sayıp umursamadıkları için onları denizde boğduk. Hor görülen kavmi (yahudileri), bereketlendirdiğimiz yerin doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğullanna verdiği güzel söz, sabırlarına karşılık yerine geldi. Firavun ve milletinin yaptığını ve yükselttiklerini yıktık."[97]
Allah'a karşı yalan uyduran veya kendisine birşey vahyedilmemişken 'bana vahyolundu', Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim' diyen zâlimlere can çekişirlerken melekler ellerini uzatmış,
"Canlarınızı verin, bugün Allah'a karşı haksız yere söylediklerinizden onun âyetlerine büyüklük taslamanızdan ötürü, alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız" derken durumları görülmeye değer.[98]
İnananlara ödülleri, Allah'a kulluktan çekinenlere ve büyüklük taslayanlara cezalan verilecektir:
"Mesih de, gözde melekler de Allah'a kul olmaktan asla çekinmezler. Kim ona kulluktan çekinir ve büyüklük taslarsa, blsin ki o, hepsini huzuruna toplayacaktır. İnananlara ve yararlı iş yapanlara, ecirlerini ödeyecek, onlara olan bol nimetini daha da arttıracaktır. Kulluk etmekten çekinenleri ve büyüklük taslayanları elem verici bir azaba uğratacaktır. Onlar kendilerine Allah'tan başka bir dost ve yardımcı bulamazlar."[99]
Büyüklük taslamış şımarık zenginlerin feryadı, âhirette onlara hiçbir yarar sağlamaz:
"Sonunda şımarık varlıklılarını azapla yakaladığımız zaman feryad ederler. Onlara şöyle deriz: Bugün feryad etmeyin. Doğrusu katımızdan bir yardım göremezsiniz. Âyetlerim size okunduğunda büyüklük taslayıp; gece ağzınıza geleni söyleyerek ardınıza dönüyordunuz."[100]
[101]
Allah'tan başka tanrı yoktur dendiğinde büyüklenenler, can yakıcı azabı tadacaktır.[102]
İnkâr edenler, ateşe snuldukları gün, onlara şöyle denir:
"Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan herşeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azap göreceksiniz."[103]
Allah'ın âyetlerini yalanlayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlar, cehennemliktir, orada temelli kalacaklardır.[104]
Dünyadaki sayı çokluğu, servet ve büyüklenme, hiçbir yararlı sonuç getirmez: Burçlarda (a'raf ta) olanlar, simalarından tanıdıkları adamlara,
'Topluluğunuz, topladığınız mal ve büyüklük taslamalarınız size fayda vermedi. Allah'ın rahmetine erdirmeyeceğine dair yemin ettikleriniz bunlar mıydı?" diye seslenirler.(..)"[105]
Büyüklenip böbürlenenler için cehennem, kötü bir durak yeridir:
"Temelli kalacağınız cehennemin kapılarından girin. Büyüklenenlerin durağı ne kötüdür!"[106]
"Ayetlerim sana gelmişti de onları yalanlamış, büyüklük taslamış ve inkarcılardan olmuştun. Allah'a karşı yalan oluşturanların, kıyamet günü, yüzlerinin simsiyah olduğunu görürsün. Böbürlenenler için cehennemde bir durak olmaz olur mu?"[107]
"Rabbiniz 'Bana kulluk edin ki size karşılığını vereyim. Bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir' buyurmuştur."[108]
[109]
Kur'an'da, özellikle şeytan, Firavun, Karun, Hâman, mele' (ileri gelenler/seçkinler), İsrailoğulları, kâfirler, müşrikler ve münafıklar, istikbâr'ın sembol tipleri olarak öne çıkarılır.[110]
Allah meleklere "Âdem'e secde edin" emrini verince, İblis müstesna, hepsi secde ettiler, ancak o kaçındı, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.[111] Allah "sana emrettiğim halde, seni secdeden alıkoyan nedir?" dedi. İblis, "Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın. Ben ondan üstünüm." cevabını verdi. Ona "İn oradan aşağı! Orada büyüklenmek sana düşmez. Defol. Sen alçağın birisin." dedi.[112]
"İstikbâr mı gösteriyorsun, yoksa gerçekten yücelmiş olanlardan mısın?"[113] diye sorularak, İblis'in büyüklük kuruntusunun, Allah'n yücelik (uluv) sıfatı da hatırlatılarak, gerçek yücelikle kıyaslanamayacağı belirtilir.[114]
İstikbâr illetine tutularak kendilerini mahveden azgınlar arasında kötülüğün sembol tiplerinden kabul edilen Firavun, çevresi (mele'si ve askerleri), Karun ve Hâmân örnek olarak verilir.
Yüce Allah, Hz. Musa ve kardeşi Harun'u, Firavun ve erkânına, mucizeler ve apaçık delille gönderdi. Ancak onlar, mağrur bir büyüklük tasladılar. Bu yüzden,
"Milletleri bize kul köleyken bizim gibi iki insana mı inanacağız?"
"Bizi sihirlemek için ne mucize gösterirsen göster, sana inanmayacağız" deyip onları yalancı saydılar. Bu yüzden de, yok edildiler.[115] Azap başlarına çökünce, Hz. Musa dan, rabbinin verdiği ahde göre kendileri için yalvarıp, azabı kaldırma duasında bulunmasını istediler. Böylece ona inanacaklarını ve İsrailoğullarını beraberinde göndereceklerini söylediler. Ama azap bir süre kaldırılınca, sözlerinden cayıyorlardı. Bu yüzden, âyetleri yalan sayıp umursamadıkları için denizde boğuldular.[116] Firavun, boğulacağı anda inanmak istediyse de bu imanı artık onu kurtaramazdı.[117] Zâlimlerin sonu işte böyledir. Onlar, ateşe çağıran önderlerdir. Ayrıca hep lanetle anılacaklardır. Kıyamette de iğrençtirler.[118]
Karun ve Hâmân da, Firavun gibi tutum alıyorlardı:
"Karun'u, Firavun'u ve Hâmân'ı da yokettik. Andolsun ki Musa, kendilerine belgelerle gelmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa azabımızdan kurtulamazlardı."[119]
"Karun 'Bu servet ancak bende mevcut bir ilimden (yetenek ve beceriden) ötürü bana verilmiştir' demişti. Allah'ın önceleri, ondan daha güçlü ve topladığı şey daha fazla olan nice nesilleri yokettiğini bilmez mi? Suçluların suçları kendilerinden sorulmaz."[120]
"Bu âhiret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır. Kim bir iyilik getirirse (yaparsa), ona daha iyisi verilir. Kim bir kötülük getirirse, o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları kadar ceza görürler."[121]
[122]
Hz. Salih'in peygamber olarak gönderildiği Semud milletinin ileri gelenleri, ona inananları şüpheye düşürüyorlar, kendilerininse inanmadıklarını söylüyorlardı. Ayrıca, kesimi yasak dişi deveyi keserek, rablerinin buyruğuna isyan ettikten sonra, Hz. Salih'ten, peygamberliğinin kanıtı olarak, kendilerini tehdit ettiği azaba uğratmasını istediler. Bu yüzden de onları bir sarsıntı tutmuş, oldukları yerde dizüstü çökmüşlerdi. Salih de onlardan yüzçevirmiş ve şöyle demişti:
"Ey milletim! Andolsun ki ben size rabbimin sözünü bildirmiş ve öğüt vermiştim. Fakat siz, öğüt verenleri sevmiyorsunuz."[123]
Medyen halkının büyüklük taslayan inkarcı ileri gelenleri, peygamberleri Şuayıb'ı, dinlerine dönmedikleri takdirde, yurtlarından çıkarmakla tehdit etmiş, ona inananların kaybedeceğini söylemişti. Bu yüzden, onlar da sar-sıntıya tutulmuş, oldukları yerde dizüstü çökmüşlerdi. Şuayıb da, bildirim yaptığı ve öğütte bulunduğu inkarcı milleti için üzülmemişti.[124]
İsrailoğulları, bir peygamber nefislerinin hoşlanmadığı bir şey getirdikçe, istikbâr'a kapılarak, bir kısım peygamberleri yalancı saymış, bir kısmını ise öldürmüştü.[125] Kalplerimiz perdeli demişlerdi. Ama Allah, inkârları dolayısıyla onları lânetlemiştir, pekazı inanmıştır.[126]
Milletler içinde Hz. Hûd'un peygamber olarak gönderildiği Yemen'de yaşayan Âd kavminin büyüklenmesi şöyle anlatılır:
"Âd kavmi, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamış, 'Bizden daha kuvvetli kim vardır?' demişti. Onlar kendilerini yaratan Allah'ın onlardan daha kuvvetli olduğunu görmüyorlardı, değil mi? Âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı."[127]
Âd kavminin muhteşem sarayları (Şuara, 26/128-129), oğulları, malları, sürüleri, eşsiz bağ ve bahçeleri vardı (Şuara, 26/134). Bu yüzden gurur ve kibire kapılmış, Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr etmiş ve her inatçı zorbanın emrine uymuştur (Hûd, 11/59).[128]
[129] Allah'ın âyetleri üzerinde, kendilerine gelen bir delil olmadan tartışanların gönüllerinde, ulaşamayacakları bir büyüklenme vardır.[130]
Büyüklük taslayan müşrikler, sorumluluklarını üstlenir:
"Müşrikler eğer büyüklük taslarsa, kendi aleyhlerinedir. Rabbinin katında bulunanlar, hiç usanmadan, onu gece-gündüz tesbih ederler."[131]
Zengin, Allah'ın âyetlerine karşı son derece inatçı, kaşları çatık, suratı asık, sırt çevirip büyüklenen,
"Bu sadece öğretilegelen bir sihirdir. Bu Kur'an, yalnızca bir insan sözüdür" diyen, bu yüzden ateşe yaslanacak adamın[132] Velid bin Mugire olduğu nakledilir.[133]
Münafıklara,
"Gelin de Allah'ın peygamberi sizin için mağfiret dilesin" dendiği zaman, başlarını çevirirler. Büyüklük taslayarak yüzçevirirler. Peygamber onlar için bağış dilese de, dilemese de Allah onları bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, yoldan çıkmış milleti, doğru yola eriştirmez."[134]
- Salih'in rabbi tarafından gönderildiğini sahiden biliyor musunuz?
+ Doğrusu biz, onunla gönderilene inanıyoruz. [135]
- Sizin inandığınızı biz inkâr ediyoruz.304
Dünyevi çıkarları uğruna, büyüklük taslayanlara direnmeyip, onlarla işbirliği yapan mustaz'aflar arasındaki ilişki, bir âhiret diyaloğu biçiminde şöylece verilir:
(İnsanların hepsi Allah'ın huzuruna çıkarlar).
+ Doğrusu biz, size uymuştuk. Allah'ın azabından bizi koruyabilecek misiniz?
- Allah bizi doğru yola eriştirseydi, biz de sizi eriştirirdik. Artık sızlansak da, sabretsek de birdir. Çünkü kaçacak yerimiz yoktur.[136]
(inkâr edenler, "Bu Kur'an'a ve bundan öncekilere inanmayacağız" dediler. Sen bu zâlimleri, rablerinin huzurunda dikildikleri zaman, suçu birbirlerine atıp dururken bir görsen!)
+ Siz olmasaydınız, biz inanmış olacaktık.
- Size doğruluk rehberi geldikten sonra, ondan sizi biz mi alıkoyduk? Hayır; zaten suçlu kimselerdiniz.
+ Hayır, gece-gündüz hile kuruyor ve biz Allah'ı inkâr etmemiz, ona ortaklar koşmamızı emrediyordunuz.
(Azabı gördüklerinde içleri yanar. İnkâr edenlerin boyunlarına demir halkalar vururuz. Yaptıklarından başka bir şeyin cezasını çekmezler.)[137]
+ Doğrusu biz, size uymuştuk. Şimdi ateşin bir parçasını olsun bizden savabilir misiniz?
- Hepimiz onun içindeyiz. Allah kullar arasında şüphesiz hüküm vermiştir.[138]
Kur'an, istikbâr tutum ve davranışlarda bulunmayanlardan da söz eder. Bunlar, melekler, Allah'ı seven ruhban, ve gerçek mü'minlerdir.
Melekler büyüklenmez, Allah'ı tenzih ederler, ona secdede bulunurlar:
"Doğrusu rabbinin katında olanlar, ona kulluk etmekten büyüklenmezler, onu tenzih ederler ve yalnız ona secde ederler."[139]
Allah'a kulluk etmekten usanmazlar, gece gündüz bıkmadan tesbih ederler.[140]
Göklerde ve yerde bulunan her canlı ve melekler, büyüklük taslamaksızın Allah'a secde ederler. Fevklerinde olan rablerinden korkarlar ve emrolunduklan şeyleri yaparlar.[141]
Büyüklük taslamayan ruhban, hıristiyanlığı müslümanlara daha yakın kılar:
"İnananlara en şiddetli düşman olarak, insanlardan yahudüeri ve Allah'a eş koşanları (müşrikleri) bulursun. Onlardan, inananlara sevgice en vakm 'Biz hıristiyanız' diyenleri bulursun. Bu, onların içinde bilginler ve rahipler bulunmasından ve büyüklük taslamamalarından dolayıdır."[142]
Peygambere indirilen Kur'an'ı işitince gözleri yaşla dolar ve inanırlar.[143]
Gerçek mü'minler, büyüklük duygusuna kapılmazlar:
"Âyetlerimize ancak, kendilerine hatırlatıldığı zaman secdeye kapananlar, büyüklük taslamayarak rablerini överek yüceltenler, vücutlarım yataklardan uzak tutup korkarak ve umarak rablerine yalvaranlar ve verdiğimiz nzıklardan sarfedenler inanır. Yaptıklarına karşılık onlar için saklanan müjdeyi kimse bilmez. İnanan kimse, yoldan çıkmış kimseye benzer mi? Bunlar bir olamazlar. İnanıp yararlı iş yapanlara bu yaptıklarına karşılık, varacakları cennet konakları vardır."[144]
Kıyam, k-v-m (kaveme: kâme) kökünden türeyen bir sözcüktür. Gramer açısından, üç ayrı isim türüdür. Çeşitli ölçülerde fiil veya isim biçiminde de kullanılır. Ancak bunlar konumuzla doğrudan ilgili değildir.[145]
Masdar ölçüsündeki kıyam, aslında insanın boyunun yukarıya doğru uzanışı anlamındadır.[146] Ayağa kalkma va ayakta durma anlamı kazanmıştır.
Semud milleti, acı sonunda ayakta duracak güç bulamadı:
"Semud milletinin başına gelende de bir ibret vardır: Onlara, 'Bir süreye kadar zevklenin' denmişti. Onlar rablerinin buyruğundan çıkmışlardı. Bunun üzerine kendilerini gözleri göre göre yıldırım çarptı. Ayağa kalkacak (kıyam) güçleri kalmadı, yardım da görmediler."[147]
"Akıl sahipleri ayaktayken (kıyâmen), otururken ve yan yatarken Allah'ı anarlar. Göklerin ve yerin yaradılışını düşünürler. (..)"[148]
"Rahmanın kulları yeryüzünde mütevazi yürürler. Bilgisizler kendilerine takıldıkları zaman onlara güzel ve yumuşak söz söylerler. Onlar, gecelerini rableri için kıyama durarak ve secdeye vararak geçirirler."[149]
Tehlike zamanlannda kılınacak özel namaz biçimi belirtildikten sonra şu anlatılır:
"Namazı kıldıktan başka, Allah'ı ayaktayken, otururken, yan yatarken de anın. Güvenliğe kavuştuğunuzda, namazı gereğince kılın. Namaz, şüphesiz, inananlara belirli vakitlerde farz kılınmıştır."[150]
"Sûr'a üflenince, Allah'ın dilediği bir yana, göklerde olanlar da yerde olanlar da hepsi düşüp ölür. Sonra Sûr'a bir defa daha üflenince hemen ayağa kalkıp (kıyâmen) bakışıp dururlar."[151]
Bu ölçüdeki kıyam sözcüğü, "temel, dayanak ve fayda" anlamındadır.
"Allah'ın hayatınızın temeli (kıyâmen) kılmış olduğu mallarınızı, beyinsizlere (sefihlere) vermeyin. Kendilerini bunların geliriyle rızıklandırıp giydirin ve onlara güzel söz söyleyin."[152]
[153] Ancak bu, benimsediğimiz anlamın ikincil bir görünümü olarak doğru görülebilir.
"Allah hürmetli ev Kabe'yi", hürmetli ayı, kurbanı, boynu tasmalı kurbanlıkları, insanların faydası (kıyâmen li'na-nâs) için ortaya koydu. Bu, Allah'ın göklerde ve yerde olanları bildiğini kavramanız içindir."[154]
Buradaki "kıyam" sözcüğüne "güvenli yer"[155] ve "işlerinin temeli" anlamları da verilir.[156] Ayrıca "insanlık için bir sembol" karşılığı da uygun görülür. Böylece Kabe yanında, hac ve ona bağlı merasimler, insanın Allah'a teslimiyetinin sembolleri olarak ifade edilmektedir.[157]
[158]
T-g-y (tagâ) kökünden türeyen tugyân, isyanda haddi aşmak anlamındadır. Tugyân, hem tek insandan, hem de toplumdan kaynaklanabilir.[159] Tugyân'ın kök anlamında, dengenin aşırılık veya azlık yönünde bozulması yer alır. Bu yüzden, belirlenen sınırları ve ölçüleri daha çok aşırılık yönünde ihlâl etmeyi, sınır tanımazlığı, cebir ve şiddet kullanmayı anlatır.[160]
Tugyân'ın kökeninde, kendini yeterli ve serbest görme (istiğna) yatar. İnsan kendisinde istediğini yapacak bir güç, bilgi ve yetenek vehmettiğinde, Allah'ı unutur duruma gelerek tuğyana giden kapı açılır. Tuğyanla birlikte insan dilediğini yapmaya yeltenir, hak hukuk ve sınır tanımamaya başlar.[161]
"Şu insanoğlu, kendini müstağni (yeterli) sayarak azgınlık (tugyân) eder. Sonunda dönüş Allah'adır."[162]
[163]
Ey insanlar! Doğrusu sizin çalışmalarınız (hedefleriniz) türlü çeşitlidir. Elinde bulunandan verenin, Allah'a karşı gelmekten sakınanın, en güzel söz olan Allah'ın birliğini doğrulayanın, işlerini kolaylaştırırız. Ama, cimrilik eden, kendini (Allah'tan) müstağni gören, en güzel sözü yalanlayan kimsenin güçlüğe uğramasını kolaylaştırırız. O kimse ölüp ateşe yuvarlandığı zaman, malı ona hiç fayda vermez. Bize düşen, sadece doğru yolu göstermektir. Şüphesiz, âhiret de, dünya da bizimdir."[164]
Tugyân, istikametten bir sapma olarak değerlendirilir:
"Sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte, emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı gitmeyin. Doğrusu Allah, yaptıklarınızı bilir."[165]
[166] Benzer bir anlatım, ehli kitap söz konusu edilerek bir kere daha tekrarlanır.[167]
Tugyân, Allah'ın koyduğu dinî ve ahlâki sınırları fütursuzca ve küstahlaşarak aşmayı anlatır. Bu yüzden tugyân'ı, dinî ve ahlâkî türlerine ayırabiliriz.[168]
Allah'a inançsızlık ve saygısızlık, peygamberleri yalanlama ve mü'minlerle alay, dinî tuğyanı oluşturur.[169]
Allah'ın mucizelerine rağmen inanmayanlar, tuğyanları (taşkınlıkları) içinde bocalayıp dururlar:
"(Müşrikler) kendilerine bir mucize (âyet) gösterilirse, mutlaka ona inanacaklarına dair bütün güçleriyle Allah'a yemin ederler. De ki: 'Mucizeler, ancak Allah katındadır (elindedir).' Onların, mucize geldiği zaman da inanmayacaklarını anlamıyor musunuz? Onların kalplerini, gözlerini -ona ilk defa inanmadıkları gibi- çeviririz. Onları, taşkınlıkları içinde şaşkın şaşkın bırakırız."[170]
"Allah'ın saptırdığını doğru yola getirecek yoktur. O sapanları, taşkınlıkları içinde bocalayıp dururlarken bırakır."[171]
"İyiliği acele isteyen kimselere, Allah fenalığı da çarçabuk verseydi, süreleri hemen bitmiş olurdu. Bizimle karşılaşmayı ummayanları, azgınlıkları içinde bocalayıp dururlarken bırakırız."[172]
Lanetlenmiş ağaçla sınananlar, ibret alacaklarına, iyice tugyân'a boğulurlar:
"Sana gösterdiğimiz rüya (miraç) ile ve Kur'an'da lanetlenmiş ağaçla sadece insanları denedik. Biz onları korkutuyoruz. Fakat bu, onlara büyük azgınlık/taşkınlık vermekten başka bir şeye yaramıyor."[173]
İnsanlar uğradıkları sıkıntılardan kurtulunca, gerekli dersi çıkaramamakta ve azgınlığı sürdürebilmektedir:
"Sen onları doğru yola çağırıyorsun, ama âhirete inanmayanlar bu yoldan sapmaktadırlar. Biz, onlara acısak ve başlarındaki sıkıntıyı gidersek bile, azgınlıkları içinde bocalayıp kalırlar. Andolsun ki biz, onları azapla yakalamıştık. Yine rablerine boyun eğmemiş ve yakarmamışlardı. Sonunda onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımız zaman ümitisz kalıverdiler."[174]
Peygamber uyarma görevini yapar, ama inanmayan azgınlardan yüzçevirmesi peygamber için kınanacak bir durum değildir:
"De ki: 'Öyleyse Allah'a koşun. Doğrusu ben, sizi onun azabı ile açıkça uyaranım. Allah'ın yanında başka şeyleri tanrı kılmayın. Doğrusu ben sizi onun azabı ile açıkça uyaranım.' Onlardan öncekilere, herhangi bir peygamber gelince, 'sihirbaz' veya 'deli' derlerdi. Öncekiler sonrakilere böyle mi vasiyet ettiler? Hayır, bunlar azgın bir millettir. Onlardan yüzçevir. Sen kınanacak değilsin. Öğüt ver. Doğrusu öğüt, inananlara fayda verir."[175]
"Öğüt ver. Rabbinin nimetiyle sen, ne kâhinsin, ne de delisin. Yoksa senin için şöyle mi derler: 'Şairdir, zamanın onun aleyhine dönmesini gözlüyoruz.' De ki: 'Gözleyin, doğrusu ben de sizinle beraber gözlemekteyim.' Bunu onlara, akılları mı buyuruyor? Yoksa onlar azgın bir millet midirler? Yahut 'Onu kendi uydurdu' diyorlar, öyle mi? Hayır inanmıyorlar."[176]
Bahçe sahipleri (ashâbu'l-cenne) istiaresindeki olay, ilginçtir: Bahçeyi hiç istisnasız devşireceklerine yemin etmişlerdi. Allah, bahçeye bir salgın vermişti: Sabah erken çıkmak üzere sözleşen bu bahçeciler,
"Bugün orada hiçbir düşkün kimse yanımıza sokulmasın" dediler. Üstelik, yoksullara yardım etmeye güçleri de yetiyordu. Bahçeyi gördüklerinde neye uğradıklarını şaşırdılar. Ortancaları, şöyle dedi: "Ben size Allah'ı anmamız gerekir, dememiş miydim?" Hep birlikte "Rabbimizi tenzih ederiz. Biz kendimize yazık etmişiz." dediler. Birbirlerini eleştirmeye başladılar. Sonra şöyle dediler: "Yazıklar olsun bize. Doğrusu biz, azgınlık eden kişilerdik. Belki rabbimiz bize bundan daha iyisini verir. Artık ondan dilemekteyiz. "Ama azap onlan yakalamıştı. Ahiret azabı ise daha büyüktür."[177]
"Cehennem, yalnız azgınlar! (hak ve adalet sınırlarını aşmış olanları) bekleyen yerdir. Dönecekleri yer orasıdır. (..) Çünkü onlar hesaba çekileceklerini ummazlardı. Âyetlerimizi hep yalan sayıp dururlardı. Biz de herşeyi yazıp saymışızdır."[178]
Azgınlık, peygamberleri yalanlama konusunda da kendini gösterebilir:
"Semud milleti, içlerinden en azgını ileri atılınca, azgınlığı (kaba küstahlığı) yüzünden peygamberleri yalanladı."[179]
[180]
Ahlâkî-iktisadî tuğyan, ölçü ve tartıda adaletsizlik ile aşırı tüketimde kendini gösterir.[181]
Belirlenen sınırları aşma ve dengeyi bozma anlamından esinlenerek, olumsuz biçimde kullanılmıştır:
"Tartıda tecavüz etmeyin. Ölçü ve tartıyı doğru yapın, ölçüyü eksik tutmayın."[182]
Buradaki "tartıda tecavüz etmeyin" bölümü, daha geniş bir çerçevede düşünülerek, her türlü olayda "doğruluk ve haklılık ölçüsünden şaşmayın" biçiminde de anlaşılmıştır.[183]
İsrailoğullarına verilen dünyevi nimetler belirtildikten sonra, aşırı gıda tüketimin yasaklandığı anlatılır:
"Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yeyin. Bunda aşırı (Ölçüsüz) gitmeyin ki gazabıma çarpılmayasınız. Gazabımı hakeden, şüphesiz mahvolur. Doğrusu ben, tevbe edeni ve inanıp yararlı iş yaparak doğru yola gireni bağışlarım"[184]
[185]
Şirk koşup zulmedenler ve onların işbirlikçileri arasında geçen bir ahiret diyalogu, tuğyana sapanlara direnmek gerektiğini, onların peşinden körü körüne gitmenin sorumluluktan kaçma sonucunu sağlamadığını belirtir: "Önderlerine 'Siz bize sureti hakdan görünürdünüz' derler. Onlar da şu cevabı verirler: "Hayır; asıl siz inanmış kimseler değildiniz." Öbürlerinin cevabı şudur: "Bizim sizin üstünüzde bir nüfuzumuz (gücümüz) yoktu. Bilakis azmış bir topluluktunuz. Bu yüzden, rabbimizin sözü aleyhimizde gerçekleşti. Şüphesiz (günahlarımızdan doğan) azabı tadacağız."[186]
Bu âyetler öbeğinin sonunda, hepsinin azabı ortak hakettikleri ve suçluların böylece cezalandırılacağı belirtilir.[187]
[188]
Tuğyan, Allah'ın gazabına uğrama sebebidir. Allah'ın gazabına uğrayan da mahvolur.[189] Azgınlıkları (tuğyan) içinde bocalayıp kalanları, Allah azapla yakalar, ama yine de rablerine boyun eğmezler ve yakarmazlar.[190] Bahçe sahipleri istiaresi, onların uğradığı azabı açıkça belirtir.[191] Azgınlar, sonsuz kalacakları kötü bir dönüş yeri olan cehenneme girecekler.[192] Azıp da dünya hayatını tercih edenin varacağı yer şüphesiz cehennemdir.[193] Bu âyet, bir anlamda, tuğyan ile geçici dünya hayatına taparcasına bağlanmanın atbaşı oluşunu vurgular.[194]
Tâgût, Nuh ve Semud kavimleri ile Firavun, Kur'an'da tuğyân'ın sembol tipleri olarak gösterilir.[195]
Tâgût (ç. Tavâgît) sözcüğü, t-g-y'nin türetiklerindendir. Allah dışındaki ma'bud (put), haddi aşan anlamındadır, aşırılık bildiren ölçüde bir isimdir. Ayrıca sihirbaz, kâhin, şeytan ve iyilik yolundan alıkoyan için de kullanılır.[196]
[197]
Allah'a gerçek anlamda iman, Tâgût'u inkâr etmeyi gerektirir; Allah'a inanan sağlam kulpa sarılmış demektir, tagût'a inanarak inanç kirlenmesine yol açmaz.
"Dinde zorlama yoktur. Artık, hak ile bâtıl, iyice ayrılmıştır. Tâgût'u (putları) inkâr edip Allah'a inanan kimse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah, işiten ve bilendir."[198]
"Kendilerine kitap verilmiş olanların, puta (cibt) ve tâgût'a (şeytana) kanıp, inkar edenlere, 'Bunlar, inananlardan daha doğru yoldadırlar' dediklerini görmedin mi? İşte, Allah'ın lanetledikleri onlardır. Allah'ın lanetlediği kişiye, asla yardımcı bulamayacaksın."[199]
Böyle davranmalarının sebebi, sonraki âyetlerde, çekememezlik olarak belirtilir. Âyette geçen "cibt", Allah yanında tapınılan şeyler için kullanılır, sihirbaz ve kâhinede "cibt" denir.[200] Başka bir tanıma göre, ruhsuz/cansız putlara "cibt" adı verilir. Ruh ve şuur sahibi put, yani ilâhlaştırılmış ve putlaştırılmış insan ise tâgût adını alır.[201]
Kâfirler otoritesini kabullendikleri tâgût yolunda savaşırlar:
"İnananlar, Allah yolunda savaşırîar.İnkâr edenler (kâfirler) ise, tâgût (şeytan) yolunda harbeder. Şeytanın dostlarıyla savaşın. Esasında şeytanın hilesi zayıftır."[202]
Münafıklar, "Allah'ın indirdiğine ve peygambere gelin" dendiği zaman, hemen uzaklaşıverirler. Tâgût'un önünde muhakeme olmak isterler. Halbuki, onları tanımamakla emredilmişlerdir. Şeytan onlan derin bir sapıklığa sürüklemek ister.[203]
Tâgût'a kulluk edenler, doğru yoldan en sapmış olanlardır:
"Allah, kime lanet ve gazap ederse, kimden maymunlar, domuzlar ve tâgût'a (şeytana) kullar kılarsa, işte onlar yeri en kötü ve doğru yoldan en çok sapmış olanlardır."[204]
"Andolsun ki her ümmete, 'Allah'a kulluk edin, tâgût'tan kaçının' diyen peygamber göndermişizdir. Allah, içlerinden kimini doğru yola eriştirdi, kimi de sapıklığı haketti. Yeryüzünde gezin. Peygamberleri yalanlayanlann sonlarının nasıl olduğunu görün."[205]
Kur'ani kavram örgüsü içinde, "Allah'a kulluk etmek" tabiri, kaçınılmaz olarak, insanın ona karşı duyduğu sorumluluk hissini ve anlayışını ifade eder. Bunun içindir ki böyle bir buyruk, son derece kısa ve özlü bir ifade tarzı içinde bütün ahlâki emir ve yasakları topluca içine almaktadır. Dolayısıyla, ahlâkın kaynağı ve temeli olduğu gibi, her ümmet için yenilenen tevhid dininin de değişmeyen ana mesajı durumundadır.[206]
[207]
[208]
Allah, mü'minlerin dostudur, tâgût ise kâfirlerin dostudur:
"Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çikanr. İnkâr edenlerin (kâfirlerin) ise, dostları, tâgût'tur (azgın putlardır), onları aydınlıklardan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar, cehennemliklerdir, orada temelli kalacaklar."[209]
Bütün bu açıklamalar çerçevesinde tâgût, her türlü azgınlık, sapkınlık, aşırılık ve bâtıl inanç ve davranışları sembolize eder. Tâgût, tugyân'ı yaşayan ve yaşatmaya çalışan kişi ve güçtür.[210]
Nuh ve Semud kavimleri, insanın potansiyel günahkârlığının iki örneğidir. Nuh kavmi, pek zâlim, ve taşkın oldukları için yokedilmiştir.[211] Semud kavmi de, azgınlığı yüzünden peygamberleri Hz. Salih'i yalanladığı için, Allah onlara katmerli azap indirdi, yerle bir oldular.[212]
Bilindiği üzere Firavun, Kur'an'da en büyük günahkârlardan biri olarak anlatılır. Yüce Allah, Hz. Musa'ya "Firavun'a git, çünkü o azmıştır" emrini vermişti. Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun, öğüt dinlemesi veya korkması için yumuşak söz söyleme emrini de alınca, "Rabbimiz! Onun bize kötülük etmesinden veya azgınlığının artmasından korkarız" cevabını verdiler. Allah, onlara korkmamaları gerektiğini, hatırlattı.[213] Ama Firavun onların Allah'a kulluk çağrısını reddetti, gösterilen mucizelere inanmadı, "Sizin en yüce rabbiniz (efendiniz) benim" diyerek kendini tanrı yerine koydu ve böylece en büyük günahı, doruk noktasındaki tugyân'ı işlemiş oldu. İşte bu yüzden Allah onu, hem dünya, hem de âhiret azabına uğrattı. Bunda Allah'tan korkanlar için ibret dersi vardır.[214]
Fitne ve fesad sözcükleri, denge ve düzenin bozulmasını, karışıklık doğmasını, şiddet, baskı ve zulümün başlamasını anlatan, âdeta ikiz kavramlardır.
Sözcüğün asıl anlamı f-t-n (fetene) kökünden türeyen fitne (ç. fiten) halisinin sahtesinden, iyisinin kötüsünden ayırdedilmesi için altının ateşe sokulmasıdır. Fitne sözcüğü, insanın karşılaştığı sıkıntı (şiddet) ve rahatlık (rehâ) durumları için kullanılışında, belâ sözcüğü gibi düşünülmüştür. Bu iki sözcük, sıkıntı anlamında daha açıktır, daha çok kullanışlıdır.[215] Bu anlam özelliğinden yola çıkarak fitne sözcüğü, halisini sahtesinden ayırmak için altını potaya atıp eritmek, madeni ateşte eritmek, yanmak, yakmak, bir kimseye dininden ve görüşünden dönmesi için işkence etmek, denemek sınamak için güç, zor ve sıkıntılı işlere maruz bırakmak, aklını çelmek, gönlünü çalmak, deneme, sınav, imtihan, bela, kötülük yönünde ayartma, mihnet, azap, iğva, kışkırtma, azdırma, baştan çıkarma, zulüm, baskı, ayrılık, nifak, karışıklık, kargaşa, iç savaş, kanlı çarpışma, ihtilaf, çekişme, birbirine düşme, kardeş kavgası gibi anlamlar kazanmıştır.
Görüldüğü gibi fitne sözcüğü, geniş bir anlamlar/çağrışımlar alanına sahiptir. Kısaca, insan kaynaklı fitne şöyle tanımlanabilir: Kişilerin aklını karıştırıp onların ahlâkını bozan ve insanları birbirine düşüren söz ve hareketler fitnedir. Saf altın elde etmek için madeni yakana fettan dendiği gibi, buradan yola çıkarak mecazi bir anlam kazandığından, insanın kalbini sevda ateşiyle yakıp tutuşturan güzel kadına da fettan ya da fitne-i âlem denir; gözleri fettan güzel deyimi de buradan çıkmıştır. Meftun sözcüğü de aslında deli, aklından zoru olmak anlamından[216] deli gibi vurulmak, tutulmak, aşık olmak, çok beğenmek anlamlarına doğru gelişmiştir.[217]
Daha çok olumsuz çağrışımlar uyandıran fitne, hem Allah'tan, hem de beşerden kaynaklanan sınama, sıkıntı, musibet, cinayet, işkence vb. insan tabiatının hoşlanmadığı fiillerdendir.[218] Ayrıca şeytandan kaynaklanan fitne de vardır.[219]
Kökeni Allah olan fitne, bir hikmete dayalıdır.[220] Kur'an, fitneyi bir tekâmül aracı olarak göstermekte ve insanlığın fitne ile sürekli denemeye maruz olduğunu belirtmektedir. Fitne, insanın tekâmülünde karma bir imtihan ve ıztırap yoludur, hem nimetten zuhur eder, hem de perişanlık ve zahmetten.[221]
İlâhi fitne, kendisini ilk önce, peygamberlerin sınanmasında gösterir. Bazı peygamberler, böyle bir sınamadan geçmiştir.
Hz. Davud, kendisine davacı olarak gelen koyun sahibi iki kişinin davasını çözüme bağlamıştı. Bu olayla, Allah'ın kendisini sınadığını sanmıştı, Rabbinden bağışlanma dileyerek eğilip secdeye kapanmış, tevbe edip Allah'a yönelmişti. Böylece Allah, onu bağışlamıştı. Allah katında onun yakınlığı ve güzel bir geleceği vardır.[222]
Hz. Süleyman, hükümranlığı zayıf düşürülerek sınamıştı. Hükümranlığı eski haline dönünce, şöyle dua etti: "Rabbim! Beni bağışla, Bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir mülk (hükümranlık) ver. Çünkü sen çok lütuf sahibisin."
Bunun üzerine Allah ona pek çok nimet verdi.[223]
[224]
Hz. İbrahim, bir takım emirlerle denenmiş, o da onları yerine getirmişti. Bu yüzden, insanlığa önder olmuştur.[225]
Hz. Musa da ilâhi sınamaya muhatap olan peygamberlerden biridir:
"(..) Sen bir cana kıymıştın, seni üzüntüden kurtarmış ve seni (birçok musibetlerle) denemiştik. Bunun için, Medyen halkı arasında yıllarca kalmıştın.(..)"[226]
Allah'ın sınadığı peygamberler, bu sınavlardan başarıyla çıkmışlar ve görevlerini sürdürmüşlerdir.[227]
Bazı ümmetlere/milletlere,peygamber gönderilmesi, onlar için ilâhi bir sınama aracı olmuştur.
Semud milletine peygamber olarak gönderilen Hz. Salih, onları Allah'a kulluk etmeye çağırdı. Ama hemen birbiriyle çekişen iki zümreye ayrıldılar. Hz. Salih onlara şöyle dedi:
O şehirde (el-Hicr) bozgunculuk çıkaran, düzeltmeye uğraşmayan dokuz kişi (kabile/grup) vardı.[228] Ayrıca Semud halkı, Allah'ın kendilerini denemek için gönderdiği dişi deveyi de kesmişti.[229]
Yüce Allah, Firavun milletini denediğini, onlara değerli bir peygamber gönderildiğini belirtir. Bu peygamber, Hz. Musa idi. Onları tek Allah'a imana çağırmıştı, bunun için mucizeler göstermişti. Ama bütün çağrılarını büyüklenerek reddetmişler, denizde boğulma akıbetine uğramışlardı.[230]
Hz Musa'nın kavmi olan İsrailoğullan, Samiri'nin yaptığı altın buzağı heykeliyle smanmıştı. Bu heykeli tanrı yapmışlardı. Hz. Harun, onları şu sözleriyle uyardı:
cevabını verdiler. Hz. Musa, hem kardeşi Harun'a öfkelendi, hem de Samiri'yi kovdu ve heykelin yakılıp denize döküleceğini belirtti. Gerçek tanrının, ilmi herşeyi kuşatan tek Allah olduğunu hatırlattı.[231]
Allah, İsrailoğullarından söz almış ve onlara peygamberler göndermişti. Nefislerinin hoşlanmadığı birşeyle onlara her peygamber gelişte, bir kısmım yalanlar, bir kısmını da öldürürlerdi. Bir fitne kopmayacağım (zarar gelmeyeceğini) sandılar. Körleştiler, sağırlaştılar. Sonra Allah tevbelerini kabul etti. Yine de çoğu körleştiler ve sağırlaştılar. Allah, onlann işlediklerini görüp gözetir.[232]
Hz. Peygamber, hesap (musibet) günündeki gecikme konusunda şöyle dedi:
"Bilemem, belki bu gecikme sizi denemek ve bir süreye kadar geçindirmek (size bir fırsat vermek) içindir."Şu duayı yaptı: "Rabbim! Aramızda hakça hükmet. Anlattıklarınıza karşı, ancak rahman olan rabbimizden yardım istenir."[233]
[234]
"Rabbim! Dileseydin, daha önce beni ve onları yokederdin. Aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi de yok eden misin? Bu, senin sınamandan başka birşey değildir. Bununla dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola (hidayete) iletirsin. Bizim dostumuz sensin. Bizi bağışla. Bize merhamet et. Sen bağışlayanların en iyisisin. Bu dünyada da, âhirette de bizim için güzel olanı yaz (nasip et). Biz sana yöneldik."[235]
"Sana 'Rabbin şüphesiz insanları kuşatmıştır' demiştik. Sana gösterdiğimiz rüya (miraç) ile ve Kur'an'da lanetlenmiş ağaç ile, insanları sadece denedik. Biz, onları korkutuyoruz. Fakat bu, onlara büyük taşkınlık vermekten başka bir işe yaramıyor."[236]
Miraç olayı, mahiyeti itibariyle birbiriyle çatışan farklı yorumlara açık olduğu ve dolayısıyla nesnel realitesi bakımından bir takım şüphelere yol açma istidadında bulunduğu için, "insanlar için bir sınama" vesilesi oluşturmaktadır. Şöyle ki: Bu olayla yüzyüze geldiklerinde imanı zayıf olanlarla sığ düşüncelilerin Hz. Muhammed'in dürüstlüğünden ve dolayısıyla peygamberliğinden yana duydukları inanç sarsılırken, Allah'a.sarsılmaz bir imanla bağlı olanlar, bu olayda Allah'ın seçtiği kimselere bahşettiği ruhani nimetin olağanüstü bir tezahürünü görmekte ve böylece Kur'an mesajına duydukları iman daha da güçlenmektedir.[237]
[238] Zakkum ağacı sembolü, günahkârların öteki dünyada uğrayacağı azabın simgelerinden biridir.
Cehennemin niteliğinden söz eden âyetler öbeği, ondokuz meselini kendilerine kitap verilenler ile mü'minlerin kavrayacağını, kalplerinde hastalık bulunanlar ile kâfirlerin ise bu meseldeki gerçeği kavrayamayacağını belirtir: "Orada ondokuz (bekçi) vardır. Cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden kılmışızdır.[239] Sayılarım bildirmekle de, ancak inkâr (küfr) edenlerin denenmesini, kendilerine kitap verilenlerin kesin bilgi edinmesini, inananların imanlarının artmasını sağladık, kendilerine kitap verilenler ile inananların şüpheye düşmesini önledik. Buna karşılık, kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler, 'Allah, bu misalle neyi murad etti?' desinler istedik. İşte böylece Allah, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu, insanoğluna bir öğütten ibarettir."[240]
[241] Biçimle uğraşırken, özü kavrayamazlar.
Allah, şeytanın, peygamberlerin nihai amaçlarına gölge düşürmeye kalkışmasını da, bir iman sınavı yapmıştır: "Senden önce gönderdiğimiz hiç bir rasul ve nebi (elçi ve haberci /peygamber) yoktur ki, şeytan onun nihai amacına gölge düşürmeye/vesvese karıştırmaya kalkışmış olmasın. Allah şeytanın düşürmeye çalıştığı gölgeyi/karıştırdığı vesveseyi giderir, ayrıca kendi âyetlerini tahkim eder/kendi işlerinde açık ve anlaşılır kılar. Allah, bilen ve bilgedir. Allah, şeytanın düşürmeye çalıştığı gölgeyi, kalplerinde bir hastalık bulunan ve kalpleri kaskatı kesilmiş olan kimseler için bir sınama aracı /vesilesi kılar, Zalimler, şüphesiz derin bir yanılgı içindedirler. Bu, kendilerine ilim verilenlerin onun (Kur'an'ın), senin rabbinden bir gerçek olduğunu kavrayıp ona inanmaları ve gönüllerini bağlamaları içindir. Allah, inananları şüphesiz doğru yola eriştirir. İnkâr (küfr) edenler, ceza saati ansızın kendilerine gelene veya gecesi olmayan günün azabı başlarına çökünceye kadar, ondan (Kur'an'dan) şüphe etmeye devam ederler. İşte o gün hükümranlık Allah'ındır. Aralarında o hükmeder.(..)"[242]
"Şeytanın düşürdüğü gölge /karıştırdığı vesvese", elçinin veya habercinin güttüğü gerçek amacın, toplumun manevi ilerlemesi ya da yükselmesi değil, kendi kişisel nüfuz ve iktidarının güçlenmesi olduğu vesvesesini insanlara vermesidir.[243] "Allah, âyetlerini tahkim ederek/açık ve anlaşılır kılarak", yani Allah kendi muhtevalanyla kendilerini ortaya koyan mesajlar vahyederek, Hz. Peygamber'e bir takım "gizli amaçlar" ya da "kişisel saikler/ kaygılar" yakıştırma imkânını kötü niyetli muhalifler için bütünüyle ortadan kaldırmıştır.[244] Buna karşılık, doğru bilgiden nasibi olanlar ise, Kur'an'ın Allah katından bir gerçek olduğunu kavrayıp inanmış ve gönüllerini ona bağlamıştır.
Yürek katılığı ve kalp hastalığı, şeytanın egemenlik kurduğu bir benliğin belirgin nitelikleridir. Böyle bir benlik, Allah'ı.unutur, şeytan ona musallat ve yakın bir arkadaş olur.[245]
Hayat, bir tekamül arenası olarak düşünüldüğünde adeta bir fitneler resmi geçididir. Her insan öteki için, her topluluk bir başka topluluk için bir fitne aracı, hatta bir fitne olabilir:[246]
"Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de, şüphesiz yemek yerler sokaklarda gezerlerdi. Sabredemez misiniz diye, sizi birbirinizle sınarız. Rabbin her şeyi görür."[247]
Bu âyet, sadece peygamberlerin değil, fakat her insanın, toplumsal varlığıyla, toplumun öteki üyeleri için, onların ahlâki tercih ve kavrayışlarının ortaya çıkmasını sağlayan bir imtihan vasıtası olduğunu ima etmektedir. Bunun içindir ki, Taberi dahil, ilk müfessirlerden bazıları, bu bölüme şu anlamı verir:
"Sizin hepinizi, birbiriniz için bir imtihan vesilesi kıldık."[248]
Fitne, iyi ile kötüyü, arı ile kirliyi ayırma aracı olduğu için, İnsanın muhatap olduğu olumlu ya da olumsuz her çeşit değer olarak ortaya çıkabilir:
[249]
Fitne, hem nimet, hem de külfet olarak kendini göstere bilir:
"Her can ölümü tadacaktır. Bir sınama olarak size iyilik ve kötülük veririz. Sonunda bize dönersiniz."[250]
Bu âyetin belirttiği üzere, dünyevî fitneler; mal fitnesi, hayat fitnesi, ölüm fitnesi, zenginlik fitnesi, yoksulluk fitnesi, kadın fitnesi, makam mevki fitnesi, âhir zaman fitnesi biçiminde ortaya çıkabilir.
İnsanlar, başkalarındaki iyiliklerin temelini anlamakta, bazı durumlarda zorluk çekerler:
"Böylece 'Aramızdan (bizim yerimize) Allah bunlara mı iyilikte bulundu?' demeleri için onlan birbiriyle denedik. Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?"[251]
[252]
Münafıklar, sürekli ibret alacakları ve dolayısıyla tevbeye yönelecekleri olaylarla sınanmasına rağmen, bunun ayırdına varmazlar:
"Onlar (münafıklır) yılda bir veya iki defa belaya (fitneye) uğratılıp imtihana çekildiklerini görmüyorlar mı? Böyleyken, yine tevbe etmiyorlar, ibret de almıyorlar."[253]
Bol nimet, doğru yola girmenin bir sınanma aracıdır:
"Kendilerine yazık edenlere gelince, cehennemin odunları oldular. "Ama doğru yola girecek olurlarsa, onlan bu hususta denememiz için, kendilerine bol nimet yağdırırız. Kim rabbini anmaktan yüzçevirirse, onu gittikçe artan bir azaba uğratır."[254]
[255]
Kur'an'da en önemli kötülük sembollerinden biri olarak sunulan şeytan, insanlan şaşırtarak, olumsuz anlamda bir fitne kaynağı olur:
"Ey însanoğullan! Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı babanızı cennetten çıkardığı gibi, sizi de şaşırtmasın (fitneye düşürmesin, ayartmasın). Sizin onlan görmediğiniz yerlerden, o ve taraftarlan (avenesi) sizi görürler (pusuda beklerler). Biz, şeytanları, inanmayanlara dost kılarız."[256]
[257] Onların insanlara verdiği vesvese, elçi ve habercilerin toplumun manen ilerlemesi ve yükselmesi değil, kendi kişisel nüfuz ve iktidarının güçlenmesi olduğu düşüncesidir.[258]
Fitne kaynağı olan üçüncü varlık, bizzat insandır. Bu anlamda fitne, olumsuz bir nitelik taşır. İnsan kaynaklı fitne, Kur'an'da özellikle kâfirlerin, Firavunun, münafıkların ve kalbi bozukların fitnesi olarak ön yüze çıkarılır.[259]
Kâfirlerin mü'minlere (özellikle savaş türünden) kötülük yapması, korku/tehlike namazı denilen, namazın ce-matle nöbetleşerek özel bir biçimde kılınması zorunluluğunu getirir.[260]
Hz. İbrahim'in yaptığı dualardan birinde, kâfirlerle denemeye karşı ilâhi yardım istenir:
"Rabbimiz! Bizi kafirlerle (inkâr edenlerle) deneme. Bizi bağışla. Doğrusu sen, güçlü ve bilgesin."[261]
Müşrikler ve taptıkları, yalnızca cehenneme girecekleri, Allah'a karşı azdıncı/ayartıcı rol oynarlar.[262]
[263]
Aslında, Mısırlılar içinde Hz. Musa'ya inananlar çoktu. Ama, korku yüzünden imanlarını açığa vurmaktan kaçınıyorlardı. Nitekim Kur'an, bazı Mısırlıların Hz. Musa'nın tebliğ ettiği mesajlara inanıp bu inançlarını açığa vurduklarını belirtir.[264]
Kur'an, pekçok âyette, münafıkların fitne çıkarıcı ve fitneye düşürücü tutum ve davranışlarından sözeder.
[265] Allah, onların fitneye düşmesini dilemiştir, kalplerini arıtmak istemediği kimseler arasında bulunurlar.[266] Tebük Savaşı'yla ilgili olarak Kur'an'da belirtildiği gibi, münafıklar savaşa gönüllü katılmazlar, savaşa çıkmış olsalar da bozmağa çalışırlar ve fitneye düşürmek için mü'minlerin arasına sokulurlar. "Bana izin ver, beni fitneye (çetin sınava) düşürme" derler. Aslında onlar fitneye düşmüşlerdir.[267] Şeytanın elçi ve habercilerinin manen yükseltme ve ilerletme yönündeki nihai amacıyla ilgili vesvesesi, kalplerinde hastalık bulunan ve kalpleri kaskatı olan kimseler için, Allah tarafından bir sınama aracı olarak kullanılır.[268] Görüldüğü gibi münafıklar, hem fitneye düşerler, hem de başkalarını, özellikle mü'minleri fitneye düşürmeye çalışırlar.
Münafıkların, bir özelliğini de Yüce Allah şöyle belirtir:
"İnsanlardan 'Allah'a inandık' diyenler vardır. Ama Allah uğrunda bir ezaya/işkenceye uğratılınca, insanlardan gördükleri ezayı (fitneyi), Allah'ın azabı gibi görürler. Rabbinizden bir yardım gelecek olsa, 'Doğrusu biz sizinle beraberiz' derler. Allah, herkesin kalbinde olanları en iyi bilen değil midir? Allah, elbette inananları da, ikiyüzlüleri de bilir."[269]
Münafıklar, insanların inançları dolayısıyla yaptıkları baskı ve işkenceyle karşılaşmaktan korktuklan ve dünyevi kazançlarını arttırmak istedikleri için, inançlarını kolayca terkedebilirler. Ama kolay zamanlarda ve mü'minlerin nimet içinde oldukları sırada, 'sizinleyiz' demekten de hiç mi hiç utanmazlar. Münafıkça bir takıyye anlayışı geliştirirler.
Aynı özellik, mü'rninler ile münafıkların bir âhiret diyalogu biçiminde, şöylece belirtilir:
"İkiyüzlüler, inananlara 'Biz sizinle beraber değil miydik?' diye seslenirler. Mü'minler 'Evet öyle, fakat sizler, kendinizi aldattınız/ayarttınız (fetentum enfusekum), bize pusu kurdunuz (inancınızda tereddüt gösterdiniz). Allah'ın buyruğu gelene kadar dinde şüpheye düştünüz. Sizi kuruntular aldattı. Sizi (kuruntular/şeytanlar), Allah'a karşı da ayartü. Bugün ne sizden, ne de kâfirlerden fidye kabul edilmez. Varacağınız yer ateştir, lâyığınız orasıdır. Ne kötü bir dönüş yeridir."[270]
[271]
İlâhi kelâmın özü (ummu'l-kitab) olan muhkem âyetler, mesajın temelini oluşturan ana ilkeleri ve özellikle ahlaki ve sosyal öğretileri kapsar. İşte müteşâbih âyetler, ancak bu açık şekilde ifade edilen ilkeler ışığında doğru olarak yorumlanabilirler.[272] Kalplerinde eğrilik olanların kafaları karıştırması, keyfi şekilde yorumlamanın bir sonucudur.[273]
Fitne durum ve varlıklar, türlü çeşitlidir. Bunlar, dinî fitneler ve sosyal-siyasi fitneler biçiminde belirtilebilir.[274]
Küfür, şirk, dalâlet, günah, Allah'ın buyruğundan alıkoyma ve âhiret bahanesi gibi örnekler, dinî fitne kapsamında düşünülebilirler.[275]
Kalbinde eğrilik olanların fitnesi olarak, sırf kafaları karıştırıcı şeyler bulmak için müteşâbih âyetlere uymaları anlaşıldığı gibi, bu fitne için "küfür" anlamı da verilmiştir.[276] İbnu'l-Cevzi, münafıklar ve yahudilerin yer aldığı âyetlerdeki "fitne"nin de "küfür" olarak anlaşılması gerektiğini belirtir.[277]
İki ayrı yerde, ama aynı bağlamda geçen
"(..) Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür(..)"[278]
[279] Buna göre, fitnenin kalmaması, şirkin egemenliğinin son bulup, yeryüzünde tevhidin egemenliğinin kurulması demektir. Ancak her iki âyetin de bağlamı gözö-nünde bulundurulursa, bu karşılığın pek uygun düşmediği kolayca anlaşılır. Çünkü her iki âyette de, müzminlerin yurtlarından çıkarılmaları ve bu çıkaranlarla savaş hükümlerinden sözedilir. Dolayısıyla bu âyetlerdeki "fitne", savaş durumu veya daha uygunuyla/zulüm ve baskı ya da kargaşa olarak anlaşılmaya çok daha elverişlidir. Müfessirleri buradaki "fitne" yi şirk olarak yorumlamaya yönelten şey, âyetlerin inişinin bağlı olduğu sebep, savaş veya kargaşayı çıkaranların müşrikler oluşu olabilir. Nitekim buna benzer biçimde, Muhammed Esed de şu açıklamayı yapar: "Fitnenin bu bağlamda 'baskı' olarak karşılanmasının gerekçesi, bu terimin insanı sapıklığa götüren ve manevi değerlere inancını kaybetmesine yol açan her türlü müdahale için kullanılmasıdır."[280]
İlk âyetin hemen ardından gelen,
"Fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dinî ortada kalana kadar onlarla savaşın. (..)"[281]
âyetindeki "fitne" de "şirk" olarak yorumlanmıştır. Aynı şekilde, bu âyete yakın biçimde, kâfirlerle savaş hükümlerinden sözedilen,
"Fitne kalmayıp yalnız Allah'ın dinî (Allah'a kulluk) kalana kadar onlarla savaşın.(..)"[282]
âyetindeki "fitne" de yine "şirk" olarak anlaşılmıştır.[283] Fitnenin kalmayışı, hiçbir cezalandırılma korkusu duymadan Allah'a özgürce ibadet edilmesinin sağlanması ve hiç kimsenin başka bir insana korkuyla boyun eğmek zorunda kalmamasıdır. "Din" teriminin bu bağlamda, "kulluk" olarak karşılanması daha uygundur. Çünkü bu karşılık, burada dinin hem akidevi, hem da ahlâki yönlerini, yani insanın hem inancını, hem de bu inançtan doğan yükümlülükleri kapsamaktadır.[284]
Kalpleri inanmamışken, ağızlarıyla 'inandık' diyenlerin, yahudilerden yalana kulak verenlerin ve başka bir topluluk hesabına casusluk edenlerden inkâra koşanların Hz. Peygamber'i üzmemesinin istendiği âyette, "Allah'ın fitneye düşmesini dilediği kimse için Allah'a karşı senin elinden bir şey gelmez. İşte onlar, Allah'ın, kalplerini antmak istemediği kimselerdir. Dünyada rezillik onlaradır. Onlara âhirette de büyük azap vardır."[285] buyurulur. Buradaki "fitneye düşmek", dalâlet olarak yorumlanmıştır.[286] Muhammed Esed ise, "kötülüğe düşmeye meyil" karşılığını uygun görür.[287]
"Sizler ve taptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah'a karşı azdırıcı (fâtinîn) değilsiniz."[288] âyetindeki "azdırıcı" bölümü, "saptırıcı, dalâlete düşürücü" biçiminde karşılanmıştır.[289] Belki "ayartıcı" anlamı verilirse, daha uygun düşebilir.[290]
Münafıkların tutumundan sözeden âyetler öbeği içinde yer alan
"Onlardan 'bana izin ver, beni fitneye düşürme' diyen vardır. Bilin ki onlar zaten fitneye düşmüştür.(..)" âyetindeki "fitneye düşme" bölümü, "günaha düşme" biçiminde karşılanmıştır.[291]
Ehli kitaptan sözedilen âyetler öbeğinin birinde şu belirtilir:
"O halde, Allah'ın indirdiğiyle aralarında hükmet, onların heveslerine uyma. Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni vazgeçirmelerinden (fitnelerinden: uzaklaştırmalarından) sakın.(..)"[292]
Peygamber dahi, Allah'ın vahyettiğinden uzaklaştırılmaya çalışılabilir:
"Seni, sana vahyettiğimizden ayırıp başka bir şeyi bize karşı uydurman için uğraşırlar. İşte o zaman seni dost edinirler. Sana sebat vermemiş olsaydık, az da olsa onlara meyledecektin. O takdirde sana, hayatın da, ölümün de kat kat azabını tattınrdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın."[293]
Müşriklere, âhirette "Tanrı olduğunu iddia ettiğiniz ortaklarınız nerede?" diye sorulunca,
"Rabbimiz Allah'a andolsun ki bizler müşrik (puta tapan) değildik."
demekten başka çare (fitne: bahane, çıkış yolu) bulamazlar. Ama bu, kendilerine karşı da bir yalandır.[294]
Bir âyette, kâfirlerin (savaş sırasında) fenalık yapması, fitne sözcüğüyle anlatılmıştır.[295]
Kur'an!da baskı, zulüm, eziyet ve işkence, fitne olarak adlandırılır.
Özellikle ilk müslümanlar, eziyetten sonra hicrete mecbur kalmışlardır:
"Rabbin, türlü eziyete (fitneye) uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra Allah uğrunda savaşan ve sabreden kimselerden yanadır. Rabbin, şüphesiz bundan sonra da bağışlar ve merhamet eder."[296]
[297]
İnsanların bir bölümü, insanların yaptığı ezayı, Allah'ın azabına denk olarak değerlendirirler:
"İnsanlardan 'Allah'a inandık' diyenler vardır. Ama Allah uğrunda bir ezaya uğratılınca, insanların ezasını (fitnesini), Allah'ın azabı gibi tutarlar.(..)"[298]
İşkenceyi seyredenler olarak nitelendirilen ashâbul-uhdûd'un özellikleri şöylece belirtilir:
"Hazırladıkları hendekleri, tutuşturulmuş ateşle doldurarak onun çevresinde oturup, inanmış kimselere dinlerinden (inançlarından/ideolojilerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenlerin (ashâbu'l-uhdûd'un) canı çıksın! Bu inkarcıların, inananlara öfkelenmeleri, onlann yalnızca, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin bulunan, övulmeğe lâyık ve güçlü olan Allah'a inanmış olmalarından dolayıdır. Allah her şeye şahittir. Ama inanmış erkek ve kadınlara işkence (fitne) ederek onları dinlerinden döndürmeye uğraşanlar, eğer tevbe etmezlerse, onlara cehennem azabı vardır. Yakıcı azap da onlaradır."[299]
Âyette sözü edilen Ashûbu'l-Uhdûd'un kimliği ve onlarla ilgili olayın nerede geçtiği konusunda Kur'an'da bir açıklık yoktur. Bu yüzden, bu temsili âyetler öbeğini açıklamak üzere müfessirler, ondan fazla görüş ileri sürmüşlerdir.[300] Her görüş, belli bir tarihi olayı buna uyarlamak istemiştir. Ancak bu görüşlerden hiçbiri sağlam kaynaklara dayanmaz.
Kur'an'ın bu bölümünde bulunan zalimlerin anonimliği, burada bir darbımesel karşısında bulunduğumuzu ve tarihi yahut efsanevi olayların sözkonusu olmadığını göstermektedir. İşkenceciler, kendileri hiçbir şekilde iman etmeyen ve başkalarının da iman etmesini nefretle karşılayan kimselerdir. "Ateş çukuru", zalimlerin inananlara işkencelerinin mecazi bir ifadesidir: Belli bir dönemle veya belli insanlarla sınırlı olmayıp yazılı tarih içinde çeşitli biçimlerde ve değişen yoğunluk derecelerinde tekrarlanan bir olgu.[301]
Bu âyetler öbeği, Mekke'de tam da Kureyşliler ilk müslümanlara işkence ederken inmiştir. Müslümanların karşılaştıkları eza ve işkencelere sabır ve tahammül göstermeleri gerektiğini hatırlatma amacını gütmektedir.
Yolculuk sırasında mü'minlerin apaçık düşmanı olan kâfirlerin bir fenalık (fitne) yapmasından endişe edilince, dört rekatlı namaz iki rekat olarak kısaltılabilir, ayrıca korku/tehlike namazı özel biçimde kılınabilir.[302]
Firavun ve erkânının kendilerine fenalık (fitne) yapmasından korktuklan için, Hz. Musa dönemindeki Mısırlıların ancak bir kısmı imanlarını açığa vurabilmiştir.[303]
"Fitne çıkarmak/sıçratmak/koparmak "fit/fıştık vermek/sokmak (bir fit bin büyü yerine geçer)", "fitnelemek", "fitne sokmak" ,"ikâz-ı fitne", "fitnelemek" (pampazlamak, kovlamak), deyimleri genellikle insanları birbirine düşürmek, birbirine karşı kışkırtmak, aralannı açmak, kuşku uyandırmak, ortalığı karıştırmak, sosyal birliği zedelemek, kargaşa ortamna yol açmak anlamlarında kullanılır.
Fitne, aynı zamanda arabozucu, fitneci anlamında da olabilir. Bu anlamda, "fitne fücur" "fitneci", "fitneâmiz, fit-neengiz, fîtnekâr" "fitne fesad", "fitne kumkuması, "cimcime karpuzu", fitleyici", "fitne cihan", deyimleri de kullanılır. Fitnenin bol olduğu ortam, "fitne kazanı/fitne ocağı" deyimleriyle anlatılır. Kur'an'da "fitne çıkarmak/yaymak" kavramı, daha çok münafıkların bir özelliği olarak belirtilir.
[304] Tebuk Savaşı'ndan önce de fitne koparmak istemişler, müslümanlara karşı bir takım işler (dolaplar) çeviriyorlardı. Sonunda onlar istemedikleri halde gerçek ortaya çıkti; Allah'ın emri üstün geldi.
"Bana izin ver, beni fitneye düşürme (çetin sınava sokma) diyenleri vardır. Ama aslında onlar zaten fitneye (kötülüğün ayartısına yenik) düşmüşlerdir. Müslümanların başına bir iyilik gelince, onların fenasına gider. Bir kötülük gelse, "Biz önceden ihtiyatlı davrandık" derler, sevinerek dönüp giderler. Peygamberin mü'minlere sözü şudur: "Allah'ın bize yazdığından başkası başımıza gelmez. O bizim mevlâmızdır. İnananlar yalnızca Allah'a güvensin."[305]
Tebuk Savaşı sırasında inen bu âyetler, sadece tarihi olgulara dikkat çekmez, aynı zamanda ve belki daha çok ikiyüzlülüğün genel çehresini ve özelliklerini sergilemek amacını güder.[306]
Daha önce de sözü edildiği gibi, Allah peygamberleri ve insanları iman, sabır, nimet ve külfet sınavlarından geçirir.
İnsanlar içinde Allah'a, bir yar kenarmdaymış gibi (iman-küfür) sınırında kulluk eden vardır. Ona bir iyilik gelirse yatışır, içi rahat eder. Ama başına bir bela (fitne:sınayıcı bir güçlük) gelirse yüzüstü döner. Dünyayı da, âhireti de kaybeder. Bu, apaçık bir kayıptır. Allah'ı bırakıp kendisine fayda da zarar da veremeyen şeylere yalva-nr. İşte, derin sapıklık budur, kendisine zararı faydasından daha yakın olan kimseye yalvarır. Yalvardığı şey, ne kötü yardımcısıdir, ne kötü yoldaştır. Oysa Allah, inananları ve yararlı işler yapanları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar.[307]
Benimsediği inanca kayıtsız şartsız bağlı kalmakta acze düşen insan, çoğu zaman gerçek ya da hayal, bir takım harici güçlere kendi kaderi üzerinde belirleyici bir "etki" ya da rol yakıştırmaya ve böylece onlara tanrısal nitelikler isnad etmeye eğilimlidir. "Zararı faydasından daha yakın kimse", kendisinin, "Allah'a ancak imanla küfür sınırında kulluk edenler" tarafından tanrılaştınlmasına izin veren ve böylece hem kendini, hem de peşinden gidenleri manen uçuruma sürükleyen kişidir.[308]
Allah'ın buyruğuna aykırı davranış, başka bir fitnenin gelmesine yol açabilir:
"Peygamberin çağrısını, kendi aranızda birbirinize yaptığınız çağrılarla bir tutmayın. Allah, içinizden sıvışıp gidenleri bilir. Onun buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belanın (fitnenin) gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar."[309]
[310]
Sihir sanatının anayurdu olarak ünlenen Babil'de, melek olarak görülen, ama kendilerine bir şey indirilmeyen efsanevi Hârût ve Mârût, sihir sanatını, "Biz sadece ayartıcılarız (fitneyiz), sakın inkâra yeltenme" demeden kimseye öğretmezlerdi.[311]
Kendilerine hoşlanmadıkları mesajlar getiren peygamberlerin bir kısmını yalanlayan, bir kısmını da öldüren İs-railoğulları, bunun sonucunda başlarına bir bela (fitne) gelmeyeceğini sanıp, sağırlaşmış ve körleşmişti. Allah, tevbelerini kabul etti, ama yine de çoğu körleşti ve sağırlaştı.[312]
Hz. Musa, Sâmirî'nin yaptığı buzağıya tapan kavminden yetmiş kişiyi seçtiğinde, onlan bir sarsıntı tutmuştu. İşte o sırada,
diye dua etti.[313] Buradaki "fitne" sözcüğüne, "takdir" (kaza) anlamı da verilmiştir.[314]
Cehennem bekçilerinin ondokuz melek olduğunu belirten âyette geçen fitne sözcüğü "inkâr edenlerin sınanması" anlamında kullanılmıştır.[315]
Firavun ve erkânının baskı ve zulmünden korktukları için, Mısırlıların çoğu imanlarını açığa vurmaktan kaçındı, pekazı bu cesaret isteyen davranışta bulundu. Hz. Musa, kavmine şöyle seslendi:
"Ey milletimi Allah'a inanıyorsanız ve teslim olmuşsanız, ona güvenin" dedi. Kavmi, şu duayı yaptı: "Allah'a güvendik. Ey rabbimiz! zalim bir milletle bizi sınama. Rahmetinle bizi kâfirlerden kurtar."[316]
Benzer bir dua, Hz. İbrahim tarafından yapılmıştır:
"Rabbimiz! Bizi, inkâr edenlerle deneme. Bizi bağışla. Doğrusu sen, güçlü ve bilgesin."[317]
1) Oyun ve eğlence aracı, rezil rüsvay olma.[318]
2) İbret.[319]
Kanaatimizce, her ikisinde de fitne sözcüğüne, "sınama" anlamı verilmesi, daha uygun düşer.
Münafıklardan sözeden bir âyet, onların yılda bir veya iki defa belaya uğratılıp sınandıklarının farkına varamadıklarım belirtir.[320] Bu âyetteki "fitne"ye, "hastalık" anlamı da verilmiştir.[321]
Hayat bir anlamda bir fitneler dizisidir ki, insanın iç kuvvetlerini geliştiren ve onun bakışlarını keskinleştiren bir eğitici gibi karşısına dikilir ve realitenin yeni boyutlarını kavramasında onun yürüyüşünü hızlandırmak için vücuduna sürekli diken batırır. Bu yüzdendir ki, varlık ve oluşu bir âyetler (ibret ve işaretler) tablosu olarak gören Kur'an, nimetleri bile birer fitne olarak nitelendirir.[322]
Allah'ın dünya hayatının süsü (görkemi) olarak bol bol nimet vermesi, bir sınama yoludur. Bu nimetle donatılanlara özenilmemelidir. Allah'ın rızkı, daha iyi ve devamlıdır.[323] Buna göre, dünya nimetlerine gereğinden çok önem verilmemeli, ûhrevi nimetin daha iyi ve kalıcı olduğunu unutmamalıdır.
Aslında, daha önce belirtildiği gibi Allah'ın verdiği, hem iyilik, hem de kötülük, birer sınama aracıdır.[324] Ancak insanın, çelişkili bir özelliği vardır; sıkıntıyla karşılaşınca Allah'a yalvarır, ama nimet görünce böbürlenir: "İnsanın başına bir sıkıntı gelince, bize yalvarır. Sonra katımızdan ona bir nimet verdiğimiz zaman, 'Bu, bana bilgimden (yetenek ve kurnazlığımdan) dolayı verilmiştir' der. Hayır, o bir imtihandır (fitnedir). Fakat çokları bilmezler. Bunu, onlardan öncekiler de söylemişti. Ama kazandıkları şeyler, onlara fayda vermedi. Bunun için, işledikleri kötülükler başlarına geldi. Bunlar içinde zulmedenlerin de kazandıkları kötülükler başlarına gelecektir. Bu hususta, Allah'ı âciz bırakamazlar. Allah'ın rızkı dilediğine yaydığını ve kısıp bir ölçüye göre verdiğini bilmezler mi? Doğrusu bunda, inanan kimseler için dersler vardır."[325]
Mal ve çocuk dünya nimetlerinden ayrıca belirtilmiş fitne (sınama aracı) örnekleridir.
[326]
Dünyevi şeylere karşı duyulan tutku ve meyil, kişinin ailesi için beslediği kayırma ve koruma duygusu, bazan insanı haddi aşmaya ve dolayısıyla Allah'ın mesajında öngörülen ahlâki ve manevi değerlere ihanete sevkettiği içindir ki, mallar ve canlar fitne olarak nitelendirilir. Başka bakımlardan iyi olan kişiyi, türdeşlerine karşı tecavüzkâr kılan, onların haklarını çiğnemeye yönelten unsur, bazan sadece mala duyulan açgözlülük ve kendi ailesine çıkar sağlama hırsı olabilmektedir.[327]
Tegâbün sûresinin son bölümünde, Enfal, 8/26-29 âyetler öbeğine benzer bir bağlamda, Allah'a ve peygambere itaat emrinden sonra, malların ve çocukların birer fitne olduğu, bir kere daha, ama bu kez olumsuz çağrışımları daha baskın biçimde hatırlatılır:
"Ey inananlar! Eşleriniz ve çocuklarınızdan size düşmanlık edenler olabilir, onlar için dikkatli olun. Ama siz affeder, suçlarını örter ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah da bağışlar ve acır. Doğrusu malınız mülkünüz ve çocuklarınız, birer sınama ve ayartıdır (fitne: imtihan). Büyük ecir ise, Allah kalındadır. Allah'a karşı gelmekten elinizden geldiğince sakının. Buyruklarını dinleyin. Kendinizin iyiliğine olarak, mallarınızdan sarfedin. Nefsinin tamahkârlığından korunan kimseler, kurtuluşa erenlerdir. Eğer Allah'a güzel bir ödünç takdiminde bulunursanız, onu sizin için kat kat yapar ve sizi bağışlar. Allah, şükrün karşılığını verendir, halimdir. Görüleni de, görülmeyeni de bilendir, güçlüdür, bilgedir."[328]
[329]
Fitne sayılan eylemler içine girenler, gerek dünyada, gerekse âhirette, yaptıklarının karşılığını görür.[330]
"Ey peygamber! Kalpleri inanmamışken, ağızlarıyla 'inandık' diyenler ile yalana kulak verenler ve başka bir topluluk hesabına casusluk eden (sana gelmeyen başka kimselere kulak veren) yahudilerden inkârda (küfürde) yanşanlar seni üzmesin. Sözleri asıl yerlerinden değiştirip çarpıtırlar da, 'Böyle bir haber (fetva) size verilirse alın, verilmezse kaçının' derler. Allah'ın fitneye (şaşkınlığa) düşmesini dilediği kimse için, Allah'a karşı senin elinden bir şey gelmez. İşte onlar, Allah'ın kalplerini arıtmak istemediği kimselerdir. Dünyada rezillik onlaradır. Âhirette de onlara büyük azap vardır."[331]
[332] Bu bağlamda medya, müsteşnklar (oryantalistler:doğu bilimciler) ve müstagribler (batıcılar) özellikle belirtilebilir.
Fitne kuşatıcı bir olgudur, istisna tanımadan bütün toplum üyelerini sarar:
"Ey inananlar! Allah ve peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman, icabet edin. Allah'ın kişi ile kalbi araşma girdiğini, sonunda onun katında toplanacağınızı bilin. Aranızdan yalnızca zalimlere erişmekle kalmayacak fitneden sakının (fitneye karşı) uyanık ve dikkatli olun). Allah'ın azabının şiddetli olduğunu bilin."[333]
Bu âyetteki fitne sözcüğü, iki biçimde karşılanmıştır:
1) Bela: Klasik müfessirler, buradaki fitneyi belâ olarak anlama yanlısıdır.[334] Buna göre, toplum içinde fitne ortaya çıkınca, kötü sonuçları, yalnızca bu fitneyi çıkaranlara dokunmaz, bütün toplumu kuşatır.
2) Kötülük yönündeki ayartı: Bu durumda anlam, oldukça farklılaşarak, fitneye düşebileceklerin kapsamını genişletmektedir. Bu açıklamaya göre, yalnızca ruhi/manevi gerçekleri açıkça ve kesin olarak inkâr edenler bu ayartıyla karşı karşıya bulunmaz, fakat başka şartlarda iyi ve dürüst olanlar da kendilerini doğru yoldan uzaklaş-tırabilecek her şeye karşı belli bir süreklilik içinde ve bilinçli olarak korunmadıkları takdirde bu ayartının kurbanı olabilirler. Nitekim mal ve çocukların fitne oluşu da, bu çerçevede daha rahat anlaşılabilir.[335]
Yukarıda da belirtildiği gibi, fitneye düşenler (münafıklar ve bazı yahudiler) arınmayacakları gibi, dünyada rezillik, âhirette büyük azap görecektir.[336]
Mü'min erkek ve kadınlara işkence ederek (fitne yaparak) onları dinlerinden döndürmeye uğraşanlar, eğer tevbe etmezlerse, yakıcı cehennem azabını görecektir.[337]
Yalancıların uğrayacağı azap bir fitnedir[338], zalimlere hazırlanan zakkum ağacı da fitnedir.[339]
Fitnenin önlenmesi için öncelikle ona karşı dikkatli ve bilinçli olmak gerekir. Nitekim,
"(..) Aranızdan yalnızca zalimlere erişmekle kalmayacak fitneden sakının. (..)"[340]
uyarısı, böyle bir bilinç durumuna işaret eder.
İnkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Mü'minler birbirlerinin dostu/desteği olmazsa, yeryüzünde kargaşa (fitne) ve büyük bozgun (fesat) çıkar.[341] Demek ki fitne ve fesadın önlenmesi için, mü'minler birbirlerine destek olacak ve resmi veya sivil birlikler oluşturacaktır.
"(..) Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür (..)"[342]
yargısı da dolaylı olarak, bu kötü durumun düzeltilmesini istemektedir.
Kur'an'da iki yerde geçen,
"Fitne kalmayıp yalnız Allah'ın dinî ortada kalana kadar, onlarla savaşın.(..)"[343]
buyrukları, Allah'a özgürce kulluk edebilecek ortamın sağlanmasını belirtmektedir.
Fitnenin önlenmesiyle ilgili bu âyetlerden ortaya çıkan sonuç, öncelikle fitneye karşı bilinçli olmayı, örgütlü mücadeleyi, bu kötü durumu ortadan kaldıracak uygun yöntemler, hatta güç kullanmayı gerektirdiğidir.
Atalarınızın dediği unutulmamalı: "Fitne, uyuyan yılana benzer, uyandırmaya gelmez.", "Fitneyi bastırmak kolay değil".[344]
F-s-d kökünden türeyen fesad sözcüğü, az ya da çok itidalden çıkmak salâh durumunun değişmesi anlamına gelir. Zıddı, salâh'tır. (fesad x salâh) Fesad nefiste (iç dünyada), bedende ve dış dünyamızda istikametten çıkan şeylerde olur.[345] Fesad, hem din konusunda, hem (zât) varlık konusunda gerçekleşir. Bazan isyanla, kimi zaman küfürle olur. İbadetlerden -hac ve umre gibi- fesadına rağmen devam edilenler olduğu gibi, -namaz gibi- hemen kesilenler de vardır. Gerekli şartları taşımayan akitler için fâsiddir denir. Düzgün (normal) olmayan sözler ve eylemler için de fâsid sözcüğü kullanılır.[346] Buna göre fesad, bir bozulmayı ve kötüye doğru nitelik değiştirmeyi anlatır.
Aynı kökten türeyen ifsâd sözcüğü bozmak, bozgunculuk yapmak, bozgun çıkarmak, denge ve asayişi bozmak anlamındadır. İfsâd eyleminde bulunana müfsid denir. Beş âyette müfsid sözcüğünden önce "asâ" sözcüğü kullanılır.[347] Bu ikisinin birleşimi, aşırılık anlamı kazanarak, fesadın en yıkıcısını anlatılır.[348]
Kur'an'a göre evrende yürürlükte olan birlik, düzen ve denge (=sulh), tevhidden, tek bir tanrı bulunuşundan kaynaklanır:
"Eğer yer ile gökte başka tanrılar olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arşın rabbi (gerçek hükümran) olan Allah, onların nitelemelerinden münezzehtir."[349]
"Eğer hak (gerçek/Allah/yaratılışın, tüm yaratılmış alemin tâbi olduğu gerçeklik) onların heveslerine uysaydı, gökler, yer ve onlarda bulunanlar bozulup (yıkılır) giderdi. Onlara, kendilerine öğüt veren bir şey getirdik. Onlar ise Öğütlerimden yüzçevirdiler."[350]
Kâinat -ve özellikle de insan hayatı- kâfirlerin düşündüğü gibi anlam ve amaçtan yoksun olsaydı, hiçbir şey ayakta kalmaz, her şey çok geçmeden kaos içinde yokolur giderdi.[351]
Kur'an'a göre, varlık ve oluştaki dengeyi bozarak fesat çıkarma, insanın eseridir:
"Sizi yaratan, sonra rızıklandıran, sonra öldüren, daha sonra da dirilten Allah'tır. Ona koştuğunuz ortaklarınızdan böyle bir şey yapan var mıdır? Allah, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir ve yücedir. İnsanlann elleriyle işledikleri yüzünden, karada ve denizde fesat çıkar. Allah da belki dönerler diye, yaptıklarının bir kısmını (kötü sonuçlarını) böylece kendilerine tattırır."[352]
Bu âyetteki "fesat" sözcüğü, çölde (ber), şehir ve kırda (bahr) kuraklık ve bitki azlığı olarak da yorumlanır.[353] Biraz daha geniş düşünülürse, insanın çevreye verdiği zararların, büyük bir çürüme ve bozulmaya yol açtığı anlaşılabilir.[354]
"Ben şüphesiz, sizin bilmediklerinizi bilirim" dedi.[355]
Bu konuşmada, insanın bozguncu doğası, kan dökücülüğüyle birlikte, melekler tarafından açıkça dile getirilmiştir..[356]
Allah'ın insanlara, kendilerini savunma gücü vermesi, yeryüzündeki düzenin bozulmasını önleyici olarak belirtilir:
"Onları -Allah'ın izniyle- bozguna uğrattılar. Davud, Câlût'u öldürdü. Allah, Davud'a hükümranlık ve hikmet verdi, ona dilediğini Öğretti. Allah'ın insanları birbiriyle savması olmasaydı, yeryüzünün düzeni bozulurdu. Fakat Allah, âlemlere lütufkârdır."[357]
Savunma gücü, mabed güvenliğini ve saygınlığını da sağlar:
"Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah, onlara yardım etmeye elbette kadirdir. Onlar haksız yere ve 'Rabbimiz Allah'tır' dediler diye yurtlarından çıkarılmışlardır. Allah insanların bir kısmını diğerleriyle savmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çok anılan camiler çoktan yıkılıp giderdi. Andolsun ki Allah'a yardım edenlere, o da yardım eder. Doğrusu Allah kuvvetli ve üstündür."[358]
[359] Zülkarneyn'in iki dağ (set) arasında oturan ve konuştuğunu pek anlamayan milletin, Ye'cuc ile Me'cuc'un bozgunculuğunu önlemek için bir sed yapması karşılığında ona haraç ödemeyi kabul etmelerine, kendisine yardım etmelerini ve şeddi birlikte örmelerini önermesi, bunun sonucunda Ye'cuc ile Me'cuc'un bu şeddi aşamamalarının anlatılışı[360] belirtilen karşılığın çok uygun olduğunu gösterir.[361]
Kur'an, ıslahın sürekliliğini ve egemenliğini, bozgunculuktan kaçınmayı ister:
"Düzeltilmişken (iyi bir düzene sokulmuşken) yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah'a korkarak ve umutla (içten) yalvann. Doğrusu Allah'ın rahmeti iyi davrananlara yakındır."[362]
Hz. Şuayıp, Medyen halkına şöyle seslendi:
"(..) Rabbinizden size belge geldi. Ölçü ve tartıyı tam yapın. İnsanların eşyasını eksik vermeyin. Düzelttikten (iyi bir düzene kavuşturulduktan) sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin. İnanmıyorsanız bilin ki, bunlar sizin için hayırlıdır."[363]
Kur'an'da fesad olarak nitelendirilen tutum ve davranışları, dinî, sosyal, siyasi ve ahlâki boyutları gözönüne alınarak ilahi hak ihlâlleri, insan hakları ihlâlleri ve ahlâki ihlâller biçiminde ele alabiliriz.[364]
Allah'ı inkâr, Allah yolundan alıkoyma ve peygamberleri yalanlama biçimindeki fesad tutum ve davranışlar, ilâhi hak ihlâlleri olarak değerlendirilebilir.[365]
Allah'ı inkâr ve Allah yolundan alıkoymak, en büyük fesadlardandır, sonuçları da acıdır:
"İnkâr (küfr) eden ve Allah'ın yolundan alıkoyanlara bozgunculuklarına karşılık azap üstüne azap veririz."[366]
"(..) Allah'a inananları yolundan alıkoyup ve o yolun eğriliğini isteyerek tehdit edip her yolda pusu kurup oturmayın. Azken Allah'ın sizi çoğalttığını hatırlayın. Bozguncuların (fesad saçanların) sonunun nasıl olduğuna bir bakın. İçinizde mademki benimle gönderilene biri inanan, biri de inanmayan iki topluluk var, o halde Allah'ın aramızda hükmünü bildirmesine kadar sabredin. Allah hükmedenlerin en iyisidir."[367]
Ehli kitapla ilgili âyetler bağlamında, şunlar belirtilir:
"Şüphesiz bu anlatılanlar gerçek olaylardır (işin gerçeği işte budur). Allah'tan başka tanrı yoktur. Doğrusu Allah güçlüdür, bilgedir. Eğer yüzçevirirlerse, şüphesiz Allah bozguncuları bilir."[368]
Allah'ın bildirdiği mesajı yalanlama, bir çeşit bozgunculuktur:
"Onlar,'ilmini kavrayamadıkları ve henüz yorumu da kendilerine bildirilmemiş olan şeyi yalanlamaya eğilimlidirler. Onlardan öncekiler de böylece yalanlamışlardı. Zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak. Aralarında ona inanan (inanacak olan) da, inanmayan (inanmayacak olan) da vardır. Rabbin bozguncuları daha iyi bilir. Seni yalanlarlarsa 'Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız sizedir. Siz benim yaptığımdan sorumlu değilsiniz. Ben de sizin yaptığınızdan sorumlu değilim.' de. Aralarında sana kulak verir gibi yapanları var. Sen, sağırlara, üstelik akıllan da olmazsa, işittirebilir misin?"[369]
Kur'an'da, peygamberlerin getirip, yerleştirmeye çalıştığı mesaja ve bu doğrultuda kurmaya çalıştığı düzene, bir takım sözde gerekçelerle karşı çıkan ve her türlü engelleme yollarını deneyen kimseler bozguncular olarak adlandırılmakta ve bu olumsuz davranışlarının da, tarihin hiçbir döneminde kendilerine bir yarar sağlamadığı üzerinde durulmaktadır.[370]
Medyen halkına peygamber olarak gönderilen Hz, Şuayıb, onlara şöyle seslenmişti:
"Ey milletim! Allah'a kulluk edin, âhiret gününe umut besleyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."[371]
Onu yalanladılar, bu yüzden de onları bir titreme aldı ve oldukları yerde dizüstü çöküverdiler.[372] Bu âyette, "velâ ta'sev fî'1-ardi müfsidin" ifadesi, iyice fesada batmak anlamında, aşırılığı anlatmaktadır.
"Sonra onların ardından Musa'yı Firavun ve erkânına gönderdik. Âyetlerimize karşı haksızlık ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak."[373]
denilerek, Firavun ve yandaşları bozguncu olarak nitelendirilmektedir. Hz. Musa'nın gösterdiği mucizeleri "bu apaçık bir sihirdir" diyerek reddettikleri belirtildikten sonra, yukarıdaki âyetin tamamlayıcısı ve açıklayıcısı olarak da, şöyle denilmektedir:
"Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde, haksızlık ve büyüklenmelerinden ötürü, onları (mucizeleri) bile bile inkâr ettiler. Bozgunculann sonunun nasıl olduğuna bir bak."[374]
Peygamberleri yalanlamayı Yüce Allah, bozgunculuk olarak nitelerken, Firavun milletinin ileri gelenleri de, Fi-ravun'u, Hz. Musa'ya karşı, bozguncu suçlamasıyla kışkırtıyorlardı:
"Musa'yı ve milletini, yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla başbaşa bıraksınlar (uyruklarını ülkeden çıkarsınlar) diye mi koyveriyorsun?"[375] Firavun da şöyle demişti:
"Bana izin verin de Musa'yı öldüreyim. O, rabbine yalvaradursun. Onun, sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde bozgun çıkaracağından korkuyorum." Hz Musa ise, onlardan rabbine sığındı: "Doğrusu ben, hesap görülecek güne inanmayan böbürlenenlerin hepsinden, benim de rabbim, sizin de rabbiniz olan Allah'a sığınırım."[376]
Firavun ve yandaşları, kendi düzenlerin! değiştirip yıkacak olan Hz. Musa'yı, bozgunculuk yapmakla suçlamışlardı.[377]
Fesadın yaygın görünüşü, insan hakları ihlâlleridir.
Bunlar, kan dökücülük, sömürü ve tahakküm ilişkileri biçiminde kendini gösterir.[378]
Hâbil-Kâbil kıssasının hemen ardından, şu açıklanır:
"Bunun için İsrailoğullarına şöyle yazdık: "Kim bir kimseyi, bir kimseye (cinayete) veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmadan öldürürse, bütün insanlan öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse (Ölümden/bir hayat kurtarırsa), bütün insanlan diriltmiş gibi olur.'And olsun ki, onlara belgelerle peygamberlerimiz geldi. Sonra buna rağmen onların pekçoğu, yeryüzünde taşkınlık edenler (müsrifûn) oldu."[379]
Peygamberlerin yaptığı mücadele, bir yönüyle, insan haklarının, ama en başta yaşama hakkının korunması mücadelesidir.
Âyetin sonundaki "taşkınlık edenler" (müsrifûn) ifadesi, bu aşırılık ve taşkınlığın, şiddet suçlarına ve özellikle insanların acımasızca öldürülmesine yönelik olduğuna işaret eder.[380]
Hırsızlık ve ölçü tartı eksiklikleri, Kur'an'da fesad olarak adlandırılmıştır.[381]
Hz. Yusuf un kardeşleri, kervanla birlikte dönerken, çığırtkan onları hırsızlıkla suçladı, hükümdarın su kabını (kadehini/kupasını) çaldıklarını belirtti. Kralın kadehini çalmakla suçlanmış olan Yusufun kardeşleri, ona şöyle cevap verdiler:
"Allah'a yemin ederiz ki ülkede bozgunculuk çıkarmaya gelmedik, hırsızlık yapmış da değiliz. "[382]
Bu âyette, hırsızlık, bozgunculuk türlerinden biri olarak belirtilir.[383]
Akabe Körfezine yakın bir yerde yaşayan, ticaret ve ziraatle uğraşan, Arap asıllı ve zengin olan Medyen halkının en önemli özelliklerinden birisi, ölçü-tartı konusundaki bozunculuklanydı. Kur'an'da üç ayrı yerde, bu özellikleri, âyetler öbeği çerçevesinde işlenir.
Hz, Şuayıb, Medyen halkına şöyle seslendi:
Halkını Allah'tan mağfiret dilemeye, tevbe etmeye çağırdı, aksi halde Nuh ve Hûd milletlerine gelen musibetlerin kendilerinin başına da geleceğini söyledi. Ancak onlar, taraftarları olmasa onu taşlayacaklarını, kendisini de zayıf ve itibarsız gördüklerini belirttiler. Musibet, başlarına bir çığlık (sayha), sarsıntı (reefe), bulutlu bir günün azabı olarak geldi.[384]
Bu âyetlerdeki "insanlara eşyalarını eksik vermeyin" (velâ tebhasu'n-nâse eşyâehum) İfadesi, hem maddi haklara, hem de ahlâki ve toplumsal haklara riayeti belirten bir ifadedir.[385]
Âyetlerin baş tarafında, tevhid inancı (Allah'tan başka tanrı olmadığına inanmak) ile insanlar arası ilişkilerde adaleti gözetmek ilkesi, doğruluğun, doğru yolun, biri olmazsa olmaz iki ana ilkesi, iki temel boyutu olarak konuluyor. Hz. Şuayıb kıssasının -tarihsel boyutunun çok ötesindeki- bu versiyonuyla güdülen amaç, Kur'an'm daima yaptığı gibi, her çağda ve her toplum için geçerli genel bir ahlâki ilkenin dile getirilmesidir ki, bu da, kişinin insan ilişkileri alanında dürüst olmadıkça, -yani, hem manevi planda, hem de toplumsal planda dürüst olmadıkça- Allah'a karşı da dürüst olamayacağı ilkesidir.[386]
Hz Şuayıb'ın, Allah'ın kendisine güzel ve bol nzık verdiğini vurgulaması, soydaşlarına, birbirlerine karşı dürüst davranmayı öğütlerken, bunu kendi çıkan için yapmadığını hatırlatma amacı güder.
Ölçü ve tartıyı tam yapmak, başka âyetlerde de vurgulanan bir husustur.[387]
Bozgunculuk; iyilik, güzellik, doğruluk ve adalet ilkeleri esas alınarak oluşturulan veya oluşturulmaya çalışılan bir sosyal düzene karşı çıkmayı simgeleyen bir kavramdır. Bir toplumda bozgunculara engel olunamaması ve bozguncuların sayısının artması, bu toplumu ayakta tutan sosyal düzenin bozulması, işlerin çığırından çıkması, toplumsal hayatta hiçbir şeyin yolunda gitmemesi ve kargaşa ortamının hakim olması demektir.[388]
Özellikle zalim yöneticiler ve siyasi seçkinler, toplumlarında kötülüğü ve fesadı yaygınlaştırırlar ister peygamber, isterse kendi topluluklarından çıkan bireyler olsun, bütün ıslahçılara karşı çıkarlar, onlarla mücadele ederler.[389]
"Rabbimiz! Bize bu dünyada ver." diyerek, âhiret payını kaybeden, tek kaygısı bu dünya hayatı olan kişinin tavrı ile "Rabbimiz! Bize dünyada da, âhirette de iyiyi ver, bizi ateşin azabından koru." diyerek öteki dünyayı da düşünen, hatta onu mevcut hayatından daha fazla düşünen kişinin tavn arasındaki farklılığı vurgulayan âyetlerden sonra, Yüce Allah şunu belirtir:
"Dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken, kalbinde olana Allah'ı şahit tutan, işbaşına geçince bozgunculuk yapmaya, ürün (ekin) ve nesli yoketmeye çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez. Ona 'Allah'tan sakın' denince, gururu kendisine günah işletir, artık ona cehennem yetişir, orası ne kötü kalış yeridir. İnsanlar arasında, Allah'ın rızasını kazanmak için canını verenler vardır. Allah, kullanna karşı şefkatlidir."[390]
Bu âyetin, Hz. Peygamber'in çağdaşı belli bir kişiye gönderme yaptığı belirtilir. Ahnes bin Şurayk es-Sekafî, Hz. Peygamber'i ziyarete geldi. Müslüman olduğunu belirtti. Bu durumu, Resulullah'ın hoşuna gitti. Ahnes, "Tek amacım müslüman olmak, Allah şahit, doğru söylüyorum." dedi. Daha sonra Hz. Peygamber'in yanından ayrıldı. Bir grup müslümanın ekinlerine ve eşeklerine zarar verdi. Ekinleri yaktı, eşekleri yaraladı. Bunun üzerine, işte bu âyet indi.[391] Ancak âyetin genel bir anlam taşıdığı, daha uygun bir yaklaşımdır.
1) Aslında "hars", emek yoluyla sağlanan kazanç ve gelirdir. Çoğunlukla "dünyevi mallar"ı, özellikle de hem toprağın işlenmesi yoluyla elde edilen ürünü, hem de bizzat işlenmiş tarlanın kendisini gösterir.
2) Bazı müfessirler ise, görüşlerini "kadınlarınız sizin hars'ınızdır" (Bakara, 2/223) ifadesine dayandırarak, bu âyette de "hars"ın "eşler"i anlattığını öne sürerler. Bu durumda "harsın ve neslin yokedilmesi," aile hayatının sarsıntıya uğraması ile ve sonuçta bütün bir toplumsal yapının çökmesi ile eşanlamlı olur.
Bu iki yorumun her ikisine göre de âyet, şu anlama gelmektedir: Yukarıda tanımlanan zihniyet, genel bir kabul görüp sosyal davranışları yönlendirir hale gelir gelmez, kaçınılmaz bir şekilde, yaygın bir ahlâkî çürüme ve sonuç olarak sosyal bir çözülme ile noktalanır.[392]
Hak ve adalet sınırını aşma (tuğyan) ve fesad/bozgunculuk, birbirini tamamlayan özelliklerdir:
"Vadide kayaları kesip yontan Semud milletine, memleketlerde aşırı gidip (tuğyan: hak ve adalet sınırını aşma) oralarda bozgunculuğu arttıran, sarsılmaz bir saltanat sahibi Firavun'a rabbinin ne ettiğini görmedin mi? Rabbin onlan azap kırbacından geçirmiştir. Doğrusu rabbin hep gözetlemektedir."[393]
Firavun milletinin ileri gelenleri onu kışkırtarak,
"Musa'yı ve milletini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla başbaşa bıraksınlar (uyruklarını çıkarsınlar) diye mi koyveriyorsun?" dediler. Firavun "Onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ (utanç içinde) bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz." dedi.[394]
Firavun düzenine karşı çıkan ve dinî-sosyal bir ıslah programı öneren Hz. Musa, karşı çıktığı düzen tarafından bozgunculuk suçlamasıyla, rejim karşıtı/vatan haini olarak görülmüştür.
Zülkarneyn'in iki dağ arasına vardığında karşılaştığı, dilini pek anlamayan millet, ona şöyle dedi:
"Doğrusu Ye'cuc ve Me'cuc, bu ülkede bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir set yapman için sana bir vergi (haraç, bâc) verelim mi?"[395]
Semud milletine peygamber olarak gönderilen Hz. Salih, onları kulluk etmeye çağırdı, hemen birbiriyle çekişen iki gruba ayırdılar. İnanmayanlar, Salih'e, "sen ve beraberindekiler yüzünden uğursuzluğa uğradık" deyip onu suçladılar. Bu şehirde (el-Hıcr) bozgunculuk yapan, düzeltmeye uğraşmayan (düzenden yana olmayan) dokuz kişi (raht: grup) vardı. Şöyle sözleştiler:
Onlar bir düzen kurdular. Allah hiç farkına vardırmadan düzenlerini bozdu.[396]
Kur'an'da, insanlan bölme, Firavunca bir fesad yöntemi olarak sunulmaktadır:
"İnanan bir millet için, sana. Musa ve Firavun olayını olduğu gibi anlatacağız. Firavun, memleketin başına geçti, halkını fırkalara (kastlara, yüksek ve aşağı sınıflara) ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bularak onların oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o, bozguncunun biriydi."[397]
Mısır'ın yerlileri, Mısır'ı istila eden ve sonra da İbranilerle ittifak kuran önceki Arap asıllı Hiksos hanedanını hatırlayarak, İbranilerin gelecekte de yabancı istilacılarla işbirliğine gireceklerinden korkuyorlardı (Çıkış, 1/10). İşte böyle bir tehlikeye karşı kendilerini korumak için, İbranilerin erkek çocuklarını öldürmeye karar vermişlerdi.[398]
Yeryüzünde bozgunculuk (sa'y fi'l-ard fesâden), gelenekçi yorumda terör suçu (hırâbe) olarak düşünülmüştür. Bu suçu işleyenlerin cezası, Hâbil-Kâbil kıssasından hemen sonraki şu âyetlere dayandırılır:
"Bunun için, İsrailoğullarına şöyle yazdık: 'Kim bir kimseyi, başka bir kimseye veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmadan öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse (ölümden kurtarırsa), bütün insanları diriltmiş gibi olur.' Andolsun ki, onlara belgelerle peygamberlerimiz geldi. Sonra buna rağmen, onların pekçoğu, yeryüzünde taşkınlık edenler oldu (ededurdular). Allah ve peygamberiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuğa uğraşanların cezası, öldürülmek veya asılmak, yahut çapraz olarak el ve ayakları kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir. Bu, onlara dünyada bir rezilliktir. Onlara âhirette de büyük azap vardır. Ancak, onları yakalamanızdan önce tevbe edenler, bunun dışındadır. Biliniz ki Allah, bağışlar ve merhamet eder."[399]
[400]
Saltanat hırsı, uygarlık eserlerinin yıkılmasına ve onurlu insanların şereflerini kaybetmesine yol açabilir.
Sebe melikesi Belkıs, "Biz güçlü kimseler ve zorlu savaş adamlarıyız, emir senindir, sen emretmene bak" diyen ileri gelenlerine şunu söyledi:
"Doğrusu hükümdarlar (mulûk) bir şehre girdikleri zaman orasını bozarlar, onurlu kimselerini aşağılık yaparlar. İşte böyle davranırlar.(..)[401]
Bozguncular, aşırılıklara saparak, yeryüzündeki düzen ve uyumu yokeder.
Hz. Salih, Semud milletine yaptığı çağrıda, şunları da söyledi:
"Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Yeryüzünde düzen ve uyum (ıslah) sağlayacaklarına, bozgunculuk yapan ölçüyü aşanlara (müsrifin: beyinsizler) itaat etmeyin."[402]
Kuranda yalancılık, livata, akrabalık bağlarını koparma, sihir yapma, servet yığma ve bununla böbürlenme gibi ahlâki ilkelerin ihlâli sayılan durumlar fesad olarak nitelenmiştir.[403]
Yalancılık, fesad ve günah bir davranıştır:
"Ey inananlar! Allah'tan sakının ve dürüst (sedîd: sağlam) söz söyleyin de Allah işlerinizi düzeltsin (size yararlı kılsın) ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve peygamberine itaat ederse, büyük kurtuluşa ermiş olur."[404]
[405]
Önce savaş izni veren bir sûrenin (vahyin) inmesini isteyen, ama inince de ölüm korkusundan bayılmış gibi bakan münafıklara, Hz. Peygamber'in şu soruyu sorması istenir;
"Geri dönerseniz (Allah'ın buyruğundan uzaklaştıktan sonra), yeryüzünde bozgunculuk yapmanız, akrabalık bağlarını kesmeniz beklenmez mi sizden?"[406]
Sihir yapmak. Kur'an'da bozgunculuk olarak nitelendirilmiştir. Hz. Musa, kendisiyle yanşa giren Firavun'un sihirbazlarına şöyle dedi:
"Yaptığınız sihirdir. Fakat Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah, bozguncuların işini elbette düzeltmez (ileri götürmez). Suçlular istemese de Allah sözleriyle hakkı gerçekleştirecektir."[407]
Yeryüzünde böbürlenme ve bozgunculuk, âhiret yurdunu kaybettirir.
Hz. Musa'nın milletinden olan ve onlara karşı azgınlık yapan hazineler sahibi Karun'a, milleti şu öğüdü verdi: "Böbürlenme, çünkü Allah, böbürlenenleri sevmez. Allah'ın sana verdiği şeylerde âhiret yurdunu da gözet. Dünyadaki payını da unutma. Allah'ın sana iyilik yaptığı gibi, sen de iyilik yap. Yeryüzünde bozgunculuk peşinde olma. Doğrusu Allah, bozguncuları sevmez." Karun ise onlara, "Bu servet, ancak bende mevcut bir ilimden (işbi-lirliğimden) ötürü bana verilmiştir"
diyerek bu öğüdü dinlememişti. Sonunda, Karun da, sarayı da yerin dibine geçti. Allah, âhiret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere verir.[408]
Yetimler konusundaki âyet şöyledir:
"De ki: 'Onların işlerini (durumlarını) düzeltmek (düzgün yürütmek) hayırlıdır.' Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar sizin kardeşlerimizdir. Allah, kimin düzelten (muslih), kimin de bozan (müfsid) olduğunu ayırdeder. Allah dileseydi, sizi zora sokardı. Şüphesiz Allah, güçlüdür ve bilgedir."[409]
"Şüphesiz bu anlatılanlar, gerçek olaylardır. Allah'tan başka tanrı yoktur. Doğrusu Allah, güçlüdür ve bilgedir. Eğer bundan sonra yüzçevirirlerse, şüphesiz Allah bozguncuları bilir."[410]
Allah, bozguncuları en iyi bilendir:
"(..) Onlardan öncekiler de böylece yalanlamışlardı. Zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak. Aralarında ona inanan da, inanmayan da vardır. Rabbin, bozguncuları daha iyi bilir."[411]
"Pek azılı düşman iken, kalbinde olana Allah'ı şahit tutarı, işbaşına geçince, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yoketmeye çabalayan insanlar vardır. Allah, fesadı (bozgunculuğu) sevmez."[412]
Yahudilerin özelliklerini belirten âyet, bozgunculuklarını da vurgular:
"(..) Yeryüzünde bozgunculuk (yozlaşma ve çürüme) çıkarmaya koşarlar. Allah bozguncuları sevmez."[413]
Karun'a öğüt veren çevresi, bu öğüt arasında bozgunculuğunu da dile getirmişti:
"(..) Allah'ın sana iyilik yaptığı gibi, sen de iyilik yap. Yeryüzünde bozgunculuk isteme (peşinde koşma). Doğrusu Allah, bozguncuları sevmez."[414]
7.2.3.3 Fesatçılardan Sığınma Duası:
[415]
Allah, ahdini bozanlara, bağları gözetmeyenlere ve bozgunculuk çıkaranlara lanet eder, yardım ve inayetini keser:
"Sağlam söz verdikten sonra Allah'ın ahdini bozanlar, Allah'ın birleştirilmesini istediğini ayıranlar ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlara lanet ve kötü yurt (cehennem) vardır."[416]
Allah, kâfir-fâsıkların özelliklerini ve sonlarını şöylece belirtir:
"Allah'la yapılan sözlemeyi kabulden sonra bozarlar. Allah'ın birleştirmesini buyurduğu şeyi ayırırlar. Yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. Zavara (hüsrana) uğrayanlar işte onlardır."[417]
7.2.3.6 Dünyevî Belâ Ve Helak:
İnsanlann kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar. Böylece, onlar yaptıklarının bir kısım karşılığını daha dünya hayatında görürler.[418]
Pekçok toplum, fesat çıkarmaları yüzünden dünyevî bela görmüş ve helak olmuştur.
Yüce Allah, A'raf sûresinde peşpeşe Semud, Medyen ve Sodom halklarının bozgunculukları dolayısıyla başlarına gelen felaketleri her üçüyle ilgili âyetler öbeği çerçevesinde anlatır.
Medyen halkına peygamber olarak gönderilen Hz. Şuayıb, onları Allah'a kulluk etmeye, ölçü ve tartıyı tam yapmaya, helal kârla yetinmeye, bozgunculuk çıkarmamaya çağırmasına, yoksa felaketle karşılaşacakları uyarısına rağmen, onun bu gerçeğe çağrısına uymadılar. Üstelik onu ve kendisine inananları küçük ve hor gördüler, tehdit ettiler. Bu yüzden onları bir sarsıntı (recfe), bir çığlık (sayha) tuttu, olduklan yerde dizüstü çöküverdiler. Şuayıb'ı yalanlayanlar, yurtlarında sanki hiç yaşamamışlar gibi oldular, izleri bile kalmadı. Mahvolanlar, onu yalanlayanlar oldu. Şuayıb ve beraberindeki inananlar, Allah'tan bir rahmet olarak kurtuldular. Böylece Semud milleti gibi, Medyen halkı da Allah'ın rahmetinden uzaklaştı. Şuayib şöyle dedi:
"Ey milletim! Andolsun ki, rabbimin sözlerini size bildirdim, öğüt verdim. İnkarcı (kâfir) millet için niye üzüleyim?"[419]
[420]
Hz. Lût, kavmini yaptıkları iğrenç fiil dolayısıyla uyarmıştı. Onu ve kendisine inananları, kentten çıkarmakla tehdit ettiler. Bunun üzerine, Lût ve taraftarları dışında, Sodom halkı helake uğradı, kansı da bunlar arasındaydı. Allah, onlann üstüne müthiş bir yağmur yağdırdı. Suçluların sonu işte böyleydi. Allah, düşünen kimseler için bu kasabadan apaçık bir belgeyi geride bıraktı.[421]
İsrailoğulları, yaptıkları bozgunclukların karşılığını dünyevi felaketler halinde görmüşlerdir.[422]
Firavun ve yandaşları, belgelerle gelen Hz. Musa'yı yalanladılar. Allah'ın âyetlerine haksızlık ettiler. Hz. Musa'nın uyanlarına kulak asmadılar. Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde, haksızlık ve büyüklenmelerinden ötürü, bile bile inkâr ettiler. İsrailoğullan denizden geçti. Firavun ve askerleri, haksızlık ve düşmanlıkla ardlarına düştüler. Firavun boğulacağı anda, "İsrailoğullarının inandığından başka tanrı olmadığına inandım, artık ben ona teslim olanlardanım' dedi. Ona "Şimdi mi inandın? Daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin." dendi. Böylece kendisinden sonrakilere bir ibret olması için cesedi çıkarılıp sahile atıldı. İnsanların pekçoğu Allah'ın âyetlerinden habersizdir. Bozguncuların sonu işte böyle biter.[423]
Kur'an, bozgunculuk-helak ilişkisi çerçevesinde, geçmişte bozguncuların uğradığı sona dikkat çeker ve bozguncuların uğradığı sonun incelenmesini ister. Bu incelemeden amaç, bu konu üzerinde düşünülmesi ve aynı sonuçlarla karşılaşılmaması için davranışların gözden geçirilmesidir.[424]
İnkarcılık yapıp Allah yolundan alıkoyanlara, bozgunculuklarına karşılık, azap üstüne azap verilir.[425]
Fesadın yaygınlaşması, toplum ve birey hayatında yeni fesatlara yol açacağı için, zamanında ve uygun yöntemle önlenmesi, bozguncuları etkisizleştirmek için çalışmak gerekir.[426]
Kur'an'da ıslahın süreklilliği[427], toplum düzenini alt üst eden fesadın ise önlenmesi, ifsad yapılmaması istenir. "Yeryüzünde bozgunculuk (ifsad) çıkarmayın" emri, mü'minler tarafından münafıklara[428], Allah tarafından Musa milletine[429], Hz. Salih tarafından Semud milletine[430], Hz. Şuayıb tarafından Medyen milletine[431] ve çevresindekilerce Karun'a[432] yöneltilmiştir. Ama her biri, kendilerine özgü fesat türünü yapmaya ve yaymaya devam etmiş, kötü sonuçlarına da katlanmıştır.[433]
İtkadi, sosyal, siyasi, iktisadi ve ahlâki fesadı ve ifsadı önlemek, önemli bir görevdir:
[434]
Toplumu ıslah etmeye çalışanlar, öncelikle kendileri ıslah etmeye çalıştıkları hususlarda tutarlı olmalıdır. Hz. Şuayıb, Medyen halkına yaptığı çağrıda, kendisinin bir ıslahçı olduğunu şöylece belirtiyordu:
"Ey milletim! Rabbimden benim bir belgem olduğu ve bana güzel bir nzık da verdiği halde, ona hiç karşı gelebilir miyim? Size yasak ettiğim şeylerde, aykırı hareket etmek istemem. Gücümün yettiği kadar ıslah etmekten başka bir dileğim yoktur. Başarım ancak Allah'tandır, ona güvendim, onayöneliyorum."[435]
"İnkâr (küfr) edenler, birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost (birbirinize destek) olmazsanız, yeryüzünde kargaşa (fitne) ve büyük bozgun çıkar."[436]
Mü'minler işte bu görevi, hem birey olarak, hem de oluşturdukları resmi veya sivil kuruluşlar aracılığıyla yapmalıdırlar.
Mü'minler, hem fesadı önlemek, hem de bozguncuların yolundan gitmemekle görevlidir. Hz. Musa, kardeşi Harun'a şunu öğütledi:
"(..) Milletim içinde benim yerime geç. Onları ıslah et. Bozguncuların yoluna girme."[437]
Fesadı önlemenin yolu, akıllı insanlar gibi iyilik yaparak, kötülüğü ortadan kaldırmaktır.[438]
"Yoksa inanıp yararlı iş yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutarız? Yoksa Allah'a karşı gelmekten sakınanları, yoldan çıkanlar gibi mi tutarız?"[439]
Ayrıca inkâr edenlerin inkârı (küfrü), kendileri aleyhinedir. İyi iş yapan kimseler, kendileri için rahat bir yer hazırlamış olurlar.[440]
Kur'an bu genel karşılaştırmalardan sonra, sahte ıslahçılara örnekler verir. Sahte ıslatıcıların başında, münafıklar yer alır. İnanmadıkları halde, "Allah'a ve âhiret gününe inandık" diyerek, Allah'ı ve insanları aldatmaya çalışan, ama aslında sadece kendilerini aldatıp bunun farkında olmayan ve kalplerinde hastalık bulunan münafıklara, "yeryüzünde bozgunculuk yapmayın" dendiğinde, "Bizler sadece ıslah edicileriz" cevabının verirler. Bunların bozguncunun özü olduğuna dikkat edilmelidir.[441]
Ayrıca bozguncular, ıslatıcılara, bozgunculuk yaptığı suçlaması yöneltebilirler. Firavun milletinin ileri gelenleri, Firavun'u "Musa'yı ve milletini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla başbaşa (uyruklarını kovup seni yapayalnız) bıraksınlar diye mi koyveriyorsun?" diyerek kışkırttılar. Firavun "Onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz." diyerek, gerçek bir bozgunculuk örneği verdi.[442] Bunun yanında Firavun, Hz. Musa'yı yalancı sihirbaz olmakla suçlayarak, "Bana izin verin de Musa'yı öldüreyim. O, rabbine yalvaradursun. Onun sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde bozgun çıkaracağından korkuyorum." diyerek, tam bir vatan hainliği suçlamasında bulundu.[443] Oysa bu suçlamayı yapan Firavun, gerçek bir bozguncuydu.[444]
Kur'an, fesad kavramıyla igili açıklamalarında, fesadın sembol tiplerini de ele alır. Bunlar arasında, Semud ve Medyen halkları, Lût (Sodom) kavmi, İsrailoğulları, Yecuc-Mecuc, Firavun ve yandaşları, kâfirler ve münafıklar bulunur.[445]
Hz. Salih'in peygamber olarak gönderildiği ve Âd milletinden sonra tarih sahnesine çıkan Semud milleti, peygamberlerinin "Allah'ın nimetlerini anın. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın." uyarısına rağmen, onu ve kendisine inananları alaya aldılar, ilâhi çağrıya uymadılar. Bu yüzden bir sarsıntıya uğrayarak cezalarını çektiler.[446]
Hz. Şuayıb'm peygamber olarak gönderildiği Medyen halkı ise, Allah'a kulluk ve ölçü-tartıyı tam yapma, helal kârla yetinme çağrısına uymadıkları gibi, dinlerine dönmediği takdirde, yurttan çıkarma tehdidinde bulundular, ona inananların kaybedeceğini belirttiler. Bu davranışları yüzünden bir sarsıntıya tutulup yurtlarında hiç yaşamamış gibi oldular, izleri bile kalmadı.[447]
Lût kavmi de yaptığı kötülük konusunda, peygamberlerinin kendilerine yaptığı çağrıyı dinlemedi, üstelik onunla alay etti. Sodom halkı, bu çağrıya kulak asmadığı için lâyık olduğu azabı gördü.[448]
Kur'an'da, yahudilerin özellikleri, şu âyette çok veciz bir biçimde anlatılır:
"Yahudiler, "Allah'ın eli sıkıdır" dediler; dediklerinden ötürü elleri bağlansın, lanet olsun. Hayır, Allah'ın iki eli de açıktır, nasıl dilerse sarfeder. Andolsun ki, sana rabbinden indirilen sözler, onların çoğunun azgınlığını ve inkârını arttıracaktır. Onların arasına kıyamete kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık. Savaş ateşini ne zaman körükleseler, Allah onu söndürür. Yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah bozguncuları sevmez."[449]
[450]
Yahudi tarihinin iki tarihî dönemine işaret eden âyetler grubu ise, bu özellikleri dolayısıyla karşılaştıkları önemli olayları belirtir:
"Kitapta İsrailoğullarına 'Doğrusu yeryüzünde iki defa bozgunculuk yapacak ve kibirlendikçe kibirleneceksiniz.' diye bildirdik. Bu ikiden birincisinin vakti gelince, üzerinize pek güçlü olan kullarımızı salacağız. Onlar memleketlerinizde her köşeyi kontrol altına alacaklar. Bu, yerine gelecek bir vaaddir. Bunun ardından sizi onlara galip getireceğiz. Mallar ve oğullarla size yardım edecek ve sizin sayınızı arttıracağız. İyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz, o da kendinizedir. İki vaadden ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları (kötülük yapmaları/onur kırmaları) ve önceden mabede (mescide) girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz."[451]
[452]
Âyetlerde sözü edilen iki dağ arasının, Kafkaslar olduğu yaygın bir kabul görmüşse de, âyetlerde ve hadislerde bu konuda kesin bir açıklama bulunmadığından bir yorumdan öteye geçmez. Bu yüzden, Kur'an'da yer alan Zülkarneyn meselinin asıl amacının, temsili bir üslûp içinde belirli ahlâki ilkelerin ifadesinden ibaret olduğu söylenebilir.[453]
Ye'cuc ve Me'cuc tabirleri de Kur'an'da kesin biçimde açıklanmaz.[454] Klasik dönem sonrası müfessirlerin çoğu, bu kavimleri, Moğollar ve Tatarlarla özdeşleştirmektedir. Bu özdeşleştirme, daha çok, İbn Hanbel, Buhari ve Müslüm tarafından nakledilen oldukça güvenilir bulunan bir rivayete dayandırılır. Bu rivayete göre, Hz. Peygamber, bir gün gelecekten işaretler taşıyan bir rüya görür. Uykudan uyandığında, bu rüyasından sözederek, esefle,
"Allah'tan başka tanrı yok. Yaklaşan felaketten ötürü vah Araplara! Ye'cuc Me'cuc şeddinde bugün küçük bir delik açıldı." der.
[455]
Firavun ve yandaşları Kur'an'da bir kaç yerde bozguncu olarak nitelenir. [456]Firavun, İsrailoğullarının erkek çocuklarını öldürüyordu, halkı sınıflara ayırıyordu.[457] Böylece hem yaşama hakkını ayaklar altına alıyor, hem de halkı bölerek siyasi ve sosyal fesada yolaçıyordu. Ayrıca Firavun ve milletinin ileri gelenleri, kendi yaptıklarının korkunçluğunu unutturmak için, Hz. Musa'yı bozgunculuk çıkarmakla da suçlamıştı.[458]
İnkâr (küfr) edenler birbirlerinin dostlarıdır. Mü'minler, birbirlerinin dostu olmazsa, yeryüzünde kargaşalık (fitne) ve büyük bir bozgun çıkar.[459] Allah, inkâr edenlere ve Allah yolundan alıkoyanlara, bozgunculuklarına karşılık azap üstüne azap verir.[460]
Mü'minleri aldatmaya çalışan ikiyüzlüler, "bozgunculuk yapmayın" uyarılarını, "bizler sadece ıslah edicileriz" diyerek, dikkate almazlar. Ama onlar sahte ıslahçı, gerçek bozguncudur.[461] Savaş gibi ciddi bir konuda söz verseler bile, bu sözlerine sâdık kalmazlar. Geri dönüp bozgunculuk yaparlar, akrabalık bağlarını keserler. İşte bu yüzden, onlar lânetlidir, kulakları sağır, gözleri kördür, şeytanın dürtüklemesine ve emrine uymuşlardır.[462]
Kur'an'da elli küsur yerde geçen f-s-k (feseka) kökünden türeyen fiiller ile fâsık sözcüğü, Kur'an'da çok geçen ve anlam çerçevesi çok geniş olan sözcüklerden biridir. Feseka, Kur'an öncesi metinlerde, meyvenin filizlenmesi, kabuğundan çıkması, hayvanların, özellikle de farenin yuvasından çıkması anlamına gelir. Kur'an, bu sözcüğün anlam çerçevesini genişleterek, insanların ve başka varlıkların emirden ve yoldan çıkması anlamında kullanmıştır.[463] Bu bakımdan fısk kavramı, yoldan çıkma, doğru yoldan sapma, iyilik ve güzellikten çıkma, günaha batma, kötülüğe iyice batma anlamlarına gelir. Fısk tutum ve davranışları gerçekleştirene fâsık denir.[464]
Kur'an-ı Kerim'de genişçe ele alınan fısk tutum ve davranışlar, Allah ve peygamberlik kurumuyla ilgili fısk ve dinî buyruk ve yasaklarda gevşeklik ve ihmal anlamında fısk biçiminde ele alabiliriz.[465]
Allah ve peygamberlik kurumuyla ilgili fısk tutum ve davranışlar, Allah'a inançsızlık, Allah'ın âyetlerini yalanlama, Allah'ı unutma, nifak, Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeme ve şeytanın Allah'ın emrinden çıkışı olarak sıralanabilir.[466]
Hz. Peygamber'e, münafıkların önderi Abdullah bin Ubey konusunda şu emir verilmiştir:
"Onlardan (münafıklardan) ölen kimsenin namazını sakın kılma, mezarı başında da durma! Çünkü onlar, Allah'ı ve peygamberini inkâr (küfr) ettiler, fâsık olarak öldüler."[467]
Müşriklerin puta tapmalarının anlamsızlığı ve Allah'ın yaratıcılığı ve yöneticiliği anlatıldıktan sonra, şu belirtilir: "İşte gerçek rabbiniz Allah budur. Gerçeğin dışında sadece sapıklık (dalâlet) vardır. Öyleyse nasıl olup da döndürülüyorsunuz? Böylece, fâsık olanların inanmayacaklarına dair rabbinin sözü gerçekleşmiş oldu."[468]
Peygamber soyundan gelenler arasında, pekçok yoldan çıkmış kişiler bulunabilir:
"Andolsun ki Nuh'u ve İbrahim'i biz gönderdik. İkisinin soyundan gelenlere peygamberlik ve kitap verdik. Soylarından gelenlerin kimisi hidayeti (doğru yolu) bulmuştur, birçoğu da yoldan çıkmıştır."[469]
[470]
Allah'ın, inanıp yararlı işler yapanlara iktidar, din ve güven nimetleri vereceğiyle ilgili sözleri gerçekleştikten sonra inkâr edenler, yoldan çıkmış demektir:
"Allah, içinizden inanıp yararlı iş işleyenlere, onlardan öncekileri halef kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, onlar için beğendiği dini temelli yerleştireceğine, korkularını güvene çevireceğine dair söz vermiştir. Çünkü onlar bana kulluk eder, hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar. Bundan sonra inkâr (küfr) eden kimseler, artık yoldan çıkmış (günaha gömülmüş) olanlardır. Namaz kılın, zekât verin, peygambere itaat edin ki size merhamet edilsin."[471]
Mü'min ve fâsık aynı değerde olamaz:
"İnanan kimse, fâsık (yoldan çıkmış) kimseye benzer mi? Bunlar bir olamazlar. İnanıp yararlı iş yapanlara, bu yaptıklarına karşılık, varacakları cennet konakları vardır. Ama yoldan çıkanların varacağı yer ateştir."[472]
Bu âyet, müşrik olan Velîd bin Ukbe bn Ebi Mu'ayt hakkında inmiştir. Dolayısıyla buradaki fâsık, "müşrik" anlamında görülür.[473]
"Onların (Nuh ve İbrahim'in) izleri üzerinden peygamberlerimizi ardarda gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da ard-larından gönderdk. Ona uyanların gönüllerine şefkat ve merhamet duygularını koyduk. Üzerlerine bizim gerekli kılmadığımız, ama kendilerinin güya Allah'ın rızasını kazanmak için ortaya attıkları rehbâniyete (ruhbanca riyazete/yaşayışa) bile gereği gibi riayet etmediler. İçlerinde inanmış olan kimselere ecirlerini verdik. Ama pek çoğu yoldan çıkmışlardır."[474]
"Onların (münafıkların) ister bağışlanmasını dile, ister dileme birdir. Onlara yetmiş defa bağışlanma dilesen bile, Allah onları bağışlamayacaktır. Bu, Allah'ı ve peygamberini inkâr (küfr) etmelerinden ötürüdür. Allah, fâsık (kötülüğe batmış) topluluğu doğru yola (hidayete) eriştirmez."[475]
[476]
[477]
Kur'an'da, Allah'ın âyetlerini yalanlama, fısk olarak nitelenir:
"Âyetlerimizi inkâr (tekzîb) edenlere, yoldan çıkmalarından ötürü azap dokunacaktır."[478]
[479]
"İkiyüzlü erkek ve kadınlar da birbirlerindendir: Kötülüğü emreder, iyiliğe engel olurlar; elleri de sıkıdır; Allah'ı unuttular, bu yüzden Allah da onları unuttu. Doğrusu ikiyüzlüler fâsıktır."[480]
Bunlar, ikiyüzlülüğü zihin bulanıklığından değil, bilinçli olan münafıklardır.[481]
[482]
İkiyüzlüler (münafıklar) şeytana benzer: Çünkü şeytan insana "inkâr et" deyip, insan da inkâr edince,
"Doğrusu ben senden uzağım; alemlerin rabbi olan Alah'tan korkarım der. İkisinin de sonu zalimlerin cezası olan cehennemdir."[483]
"İstekli ya da isteksiz olarak verin, nasıl olsa kabul edilmeyecektir. Siz, şüphesiz fâsık bir topluluksunuz. Verdiklerinin kabul edilmesine engel olan. Allah'ı ve peygamberi inkâr (küfr) etmeleri, namaza tembel tembel gelmeleri, istemeye istemeye vermeleridir."[484]
[485] İkiyüzlüler için peygamber bile bağış dilese, Allah onları bağışlamaz. Çünkü Allah'ı ve peygamberini inkâr (küfr) ederler. Allah fâsık topluluğu doğruya eriştirmez.[486] Müslümanlara, kendilerinden hoşnut olmaları için and verirler. Ama, müslümanlar onlardan hoşnut olsa bile, Allah yoldan çıkmış (fâsık) kimselerden hoşnut olmaz.[487] Yüce Allah, münafıkları şöyle tanıtır:
[488]
Ehli kitap, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmemekle,
fısk bir davranış içine girmiş demektir:
"İncil sahipleri, Allah'ın onda indirdikleriyle hükmetsin. Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, işte onlar fâsık olanlardır."[489]
"O halde, Allah'ın indirdiğiyle aralarında hükmet. Allah'ın sana indirdiği Kur'an'ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın, onların heveslerine uyma. Eğer yüz çevirirlerse bil ki, Allah bir kısım günahları yüzünden onları cezalandırmak istiyor. İnsanların pek çoğu, gerçekten fâsıktırlar."[490]
[491]
Fısk'ın ikinci anlam alanı, yanlış tutum ve davranışlarda bulunmaktır.
[492] Nitekim Türkçe'de de "fısku fücura daldı/battı" denir. Fâsık terimi, çoğunlukla dinî hükme bağlanan ve onu kabul eden ama bütün veya bir kısım hükümlerini ihlal eden kişi için kullanılır. Aslî kâfire fâsık denilmesi, aklın ve fıtratın ortaya koyduğu hükmü ihlal edişi dolayısıyladır.[493]
Bu anlam alanından yola çıkarak fâsık sözcüğü "günahkâr mü'min" için kullanılır olmuştur. Yaptığı yanlış işler, "dinden çıkma" anlamına gelmez.[494]
Dinî buyruk ve yasakarda gevşeklik ve ihmal konusundaki fısk tutum ve davranışların bir bölümü, ahlâkî-hukukî ihlâllerdir.[495]
Fâsık, iki yerde yalancı anlamında kullanılmıştır.[496] Yalancının haberi, doğruluğu araştırılmadan kabul edilirse, olumsuz bazı sonçlar doğurur:
"Ey inananlar! Eğer yoldan çıkmışın (fâsık) biri size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın. Yoksa bilmeden (farkına varmadan) bir millete (topluluğa) fenalık edersiniz de sonra ettiğinize pişman olursunuz."[497]
Bu âyet, o sırada müslüman olan Velid bin Ukbe hakkında inmiştir. Hz. Peygamber onu zekât tahsildarı olarak göndermişti. Hz. Peygambere gelip şöyle bir yalan söylemişti: "Mustalıkoğulları bana zekât ödemedi. Beni öldürmek istedi." Ancak, Mustalıkoğulları gelip gerçeği söylediler.[498]
Özellikle yazılı veya görüntülü medyanın haberleri bu âyetin gösterdiği doğrultuda değerlendirilmelidir.
[499]
[500]
Kur'an'da, ahde vefasızlığın bazı örnekleri, fısk olarak değerlendirilmiştir.
Yolculuk sırasında ölüm musibeti gelmişse iki tanınmayan (yabancı kişi) şahit tutulur:
"Eğer bu şahitlerin günah işlemiş oldukları ortaya çıkarsa, ölene daha yakın hak sahibi diğer iki kişi bunların yerine geçer ve 'Bizim şahitliğimiz ikisininkinden de daha doğrudur, biz aşın gitmedik, yoksa şüphesiz zulmedenlerden oluruz' diye Allah'a yemin ederler. Bu şahitliği gerektiği gibi yapmalarını veya yeminlerinden sonra yeminlerin kabul edilmemesinden korkmalarını daha iyi sağlar. Allah'tan sakının, dinleyin. Allah fâsık kimselere doğru yolu (hidayeti) göstermez."[501]
"İşte kasabalıların haberlerini sana anlatıyoruz. Andolsun ki onlara peygamberleri belgeler getirdi. Önceleri yalanladıklarından ötürü bir daha inanmadılar. Allah kâfirlerin kalplerini böylece kapatıp mühürler. Onların pekçoğunda ahde bağlılık görmedik, pekçoğunu fâsık (onmaz günahkâr) kimseler olarak bulduk."[502]
"Şunu iyi bilin ki (müşrikler) size üstün gelselerdi, ne bir yakınlık, ne de bir ahid (vefa) gözetirlerdi. Kalpleriyle istemezken, sizi ağızlarıyla hoşnut etmeye uğraşırlar. Pek çokları fâsıktırlar. Allah'ın âyeterini az bir değere değişip, onun yolundan alıkoydular. Onların işledikleri, gerçekten ne kötüdür. Onlar hiçbir mü'minin yakınlık veya ahdini gözetmezler. İşte aşırı gidenler bunlardır. Eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse, sizin din kardeşiniz olurlar. Bilen kimseler için âyetleri uzun uzadıya açıklıyoruz."[503]
"Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilenler -canları çıkmadan önce kesmemişseniz- boğulmuş, bir yerine vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından susulmuş, yırtıcı hayvan tarafından yenmiş olanları, dikili taşlar üzerine boğazlananlar ile fal oklarıyla kısmet adamanız, size haram kılındı. Bunlar, fısk'tır.(..)"[504]
"Üzerine Allah'ın adı anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin. Bunu yapmak, Allah'ın yolundan çıkmaktır (fısk)(..).[505]
"De ki: 'Bana vahyolunanda; leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki pistir- ve günah (fısk) işlenerek Allah'tan başkası adına (putperestçe) kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir emir bulamıyorum. Fakat darda kalan, başkasının payına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak üzere bunlardan da yiyebilir. Doğrusu rabbim, bağışlar ve merhamet eder."[506]
Mü'min, yiyeceği nesnelerde bile Allah bilincini gözetir. [507]
İsrailoğulları kendilerine bildirilen ilâhi mesajı, başkalarıyla değiştirdikleri için, zulüm işlemişler, böylece yoldan çıkmışlardı:
"Şöyle demiştik: Şu şehre (ülkeye) girin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin. Secde ederek kapısından girin. 'Bağışla' deyin. Biz de yanılmalarınızı bağışlarız. İyilere daha da arttırırız.' Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler. Biz de zalimlere, yoldan çıkmaları (fısk) dolayısıyla gökten azap indirdik."[508]
[509]
Borçlanma işleminde kâtibe veya şahide zarar vermek, Kur'an'da fısk olarak değerlendirilir:
"(..) Alış-veriş yaptığınızda şahit tutun. Kâtibe de, şahide de zarar verilmesin. Eğer zarar verirseniz, o zaman doğru yoldan çıkmış (fâsık) olursunuz. Allah'tan sakının. Allah, size öğretiyor. Allah, her şeyi biliyor."[510]
[511]
[513]
İki yerde fusûk sözcüğü, müslümanlann birbirleriyle konuşmasıyla ilgili görgü kurallarını belirtilir.
[514]
"Ey iman edenler! Bir topluluk, ötekini alaya almasın, belki de onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da başka kadınları alaya almasınlar, belki de onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla (sanlarla) çağırmayın. İnandıktan sonra yoldan çıkmış olmak (fusûk: çirkin söz ve davranış) ne kötü bir addır. Tevbe etmeyenler, işte onlar zâlimlerdir."[515]
Görüldüğü gibi, her iki âyet de, fusûk sözcüğüyle anlatılan fısk'ın bu türünde, mü'minlere seslenmektedir.[516]
Yahudilerin savaştan kaçınması, cumartesi yasağını çiğnemesi ve mü'minlerden hoşnutsuzluğu. Kur'an'da fısk olarak belirtilir. Yalnız Kur'an mesajının evrenselliği, bu özelliklerin benzer davranışlarda bulunan başkaları için de geçerli olacağı anlamına gelir.[517]
İsrailoğullarının, ceberutların beldesine (Suriye'deki Eriha'ya) iniş çıkışları, şirk söz konusu olmayan bir ma'siyet (günü) olarak değerlendirilir:[518]
"İsrailoğulları şöyle dediler: 'Ey Musa! Onlar orada oldukça, biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve rabbin, gidin savaşın. Biz burada oturacağız.' Musa 'Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum. Artık bizimle bu yoldan çıkmış (fâsık) milletin arasını ayır.' dedi. Allah 'Orası onlara kırk yıl haram kılındı. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Sen yoldan çıkmış millet için tasalanma' dedi."[519]
Bu âyetteki, "fâsık" sözcüğü, şirk veya küfür sözkonusu olmaksızın emri dinlemeyen (Hz. Musa'nın emrine isyan) olarak yorumlanır.[520]
[521]
Kur'an'da yahudilerin mü'minlerden hoşnutsuzluğu, sorulu bir üslupla, fısk olarak belirtilir:
"De ki: Ey kitap ehli! Allah'a, bize indirilene ve daha önce indirilene inanmamızdan ve pekçoğunuzun fâsık (kötülük yapan) olmasından ötürü mü bizden hoşlanmıyorsunuz?"[522]
Fâsık'ın kişilik yapısını çözümlemek için, fısk'ın dinî, ahlâki ve sosyal niteliğini de çözümlemek gerekir.[523]
[524]
Bazı âyetlerde fısk'ın doğrudan "küfür" (inançsızlık) kavramı anlamında veya onunla ilgili olarak kullanıldığını görüyoruz. Bu çeşit âyetleri, beş ana grupta toplayabiliriz.
1) Ehli kitabı konu alan âyetler:
[525]
Bu âyette, inananlar ile fâsıklar zıt kutupta gösterilmiştir: mü'minler x fâsıklar. Buna göre, fısk=küfr sonucu çıkarılabilir.
2) Müminleri konu alan âyetler:
[526]
Bu âyete göre kâfir, fâsık demektir: kâfîr=fâsık; yani fısk=küfr.
"(..) Ama Allah size imam sevdirmiş, onu gönüllerinize güzel göstermiş; inkarcılığı (küfr), yoldan çıkmayı (fusûk) baş kaldırmayı (isyan) size iğrenç göstermiştir(..)"[527]
3) Mü'min-fâsık karşılaştırması yapan âyetler:
"İnanan kimse (mü'min), yoldan çıkmış (fâsık) kimseye benzer mi? Bunlar bir olamazlar."[528]
4) Fâsıkların inanmayacağını belirten âyet:
[529]
5) Küfr'ün sonunu fısk'a bağlayan âyetler:
[530]
"Peygamberlerden azim sahibi olanlar gibi sabret. İnkarcılar (kâfirler) için acele etme. Onlar, kendilerine söz verileni gördükleri gün, dünyada sadece gündüzün bir müddeti eğlendiklerini sanırlar. Bu bir bildiridir. Yoldan çıkmış/sapkın olanlardan (fâsıkûn) başkası mı yok edilir?"[531]
Bu âyet, küfr'ün yok edilmeye, fısk dolayısıyla sebep olduğunu gösteriyor. Bunu şöylece gösterebiliriz: küfr > helâk/fısk.
Bir yaklaşıma göre küfür, Kur'an'da yalnızca olumsuz sayılan tüm dinî-ahlâki değerlerin en kapsamlı kelime karşılığı olmakla kalmamakta, aynı zamanda tüm "olumsuz" nitelikler sisteminin merkezi işlevini de yerine getirmektedir. Sistemi kavramaya yarayan, anahtar terimler beş tanedir: 1) Fısk/fusûk, 2) Fecr/fücur (Fâcir), 3) Zulüm (zâlim), 4) î'tidâ (Mu'tedi), 5) İsraf (Müsrif). Fâsık'ın ve aynı şekilde kalan dört terimin de anlamsal kurgu açısından kâfirle ortak birçok yanı bulunmaktadır, hatta bir çok durumda bunlar arasında ayrıma gitmek fevkalade zorlaşmaktadır. Göründüğü kadarıyla, belli bir dereceyi aştığında küfür, fıska dönüşmektedir. Yani fısk, küfrün daha ileri bir derecesidir, -Beydâvî'nin belirttiği gibi-fâsik, kâfirin çok inatçı bir türüdür.[532] Buna göre, küfr-fısk ilişkisi, şöylece belirtilebilir:
Küfr + küfr + ... = Fısk.
Bu yaklaşımın uygulanabileceği âyetler, ancak son gruptaki âyetler olabilir. Çünkü ancak bu âyetlerde, fısk'ın küfr'ün ileri derecesi olduğu sonucu çıkarılabilir.
Anlaşılan odur ki, fısk, imandan küfre geçişin bazan kuvvetli bir tehlike halini alabildiği hassas bir nokta oluşturabilmektedir.[533]
1) Dalâlet-Fısk eşitliğini belirten âyet:
"(..) İnananlar bu örneğin rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. İnkâr (küfr) edenler ise, "Allah bu misalle neyi murad etti?' derler. O, bu misalle birçoğunu saptırır, bir çoğunu yola getirir. Onunla saptırdığı, yalnız fâsıklardır."[534]
Bu âyetteki zıtlıkların dizilişi, şöyledir:
mü'minler x kâfirler, dalâlet x hidayet, dalâlet x fâsikûn (fısk). Âyetin, dalâleti fısk'a eşit tuttuğu açıkça görülüyor.
Burada sözün yalnızca fâsıklara hasredilmesi fısk'ın onları dalâlete müsaid hale getirdiğini ve ona yönelttiğini anlatmak içindir.
2) Zarar-fısk eşitliğini, ittîkâ gerektiğini belirten âyetler:
[535]
[536] dolayısıyla, hak yol üzere olmak anlamıyla ilişkisi kurulabilir:
3) Fısk'ın imansızlığa yol açtığını belirten âyet:
[537]
hak x dalâl//fısk - imansızlık.
4) Fısk-hidâyet zıtlığını belirten âyetler:
[538]
İttîkâ + hidayet x fâsikûn (fısk).
"De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler, sizce Allah'tan, peygamberinden ve Allah yolunda savaştan (cihad) daha sevgili ise, Allah'ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah, fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez."[539]
Bu âyetteki yargı dizisi şöyledir:
dünya > Allah + peygamberi + cihad -Allah'ın buyruğu// hidayet x fısk.
"Onların (münafıkların) ister bağışlanmasını dile, ister dileme, birdir. Onlara yetmiş defa bağışlanma dilesen bile, Allah onları bağışlamayacaktır. Bu Allah'ı ve peygamberini inkâr (küfr) etmelerinden ötürüdür. Allah, yoldan çıkmış (fâsık) topluluğu doğru yola eriştirmez."[540]
Bu âyetteki yargı dizisi şöyledir:
af x küfr// hidayet x fısk.
[541]
Bu âyetteki yargı dizisi şöyledir:
hidayet (muhtedi} x fısk (fâsık)
"Musa milletine ' Ey milletim! Beni niçin incitirsiniz? Oysa, benim size gönderilmiş Allah'ın bir peygamberi olduğumu biliyorsunuz.' demişti. Ama onlar yoldan sapınca, Allah da onları saptırmıştı. Allah, yoldan çıkan (fâsık) topluluğu doğru yola eriştirmez."[542]
insanın sapması-Allah'in saptırması// hidayet x fısk.
Bütün bu âyetlerden zıtkavram yoluyla, dalâletin sebebinin fısk olduğu anlaşılır. Allah, başlangıçta hidâyet fıtratı üzere yarattığı kullarından hiçbirini, istemedikleri halde saptırmaz. Dalâleti tercih edenler için Allah, onların kalplerinde dalâleti yaratmaktadır. Bu, onların taleplerini yerine getirmesidir. Yukarıdaki âyetlerden anlaşılacağı üzere, fâsıkların doğru yola (hidayete) eriştirilmeyişlerinin sebebi, fısk'tır. Allah'ın sünnetindeki hidayetten, akıl ve duyularla hidayete ermekten çıkmak manasına gelen fısk'tır.[543] Buradaki fâsıklardan murat, küfürden alt mertebede olan günahları işleyen âsiler değildir.
Bu âyetlerdeki hidayet, şöylece de yorumlanmıştır: Haksız ve günahkârca davranışlarında aşın derecede ileri giden, kötülükte inat ve ısrar gösteren kimseler, tevbe etmek ve imana erişmek konusundaki bütün yatkınlıklarını kaybetmişlerdir.[544]
Müşrikler, münafıklara üstün gelirse, ne bir yakınlık, ne de bir ahid (andlaşma) gözetirler. Kalpleriyle istemezken, ağızlarıyla hoşnut etmeye uğraşırlar. Onların pek çoğu fâsıktır.[545] Fâsık olanların inanmayacağı, Allah'ın gerçekleşmiş sözüdür.[546]
Kur'an'da, hıyanet (ahde vefasızlık), istikbâr, fesat ve zulüm gibi bazı tutum ve davranışlar, fısk ile ilintisi kurularak ele alınır.[547]
Fâsık'ların tutum ve davranışlarında görülen ortak yönlerden birisi de, ahde vefasızlık (hıyanet/sadakatsizlik) tutumunu benimsemiş olmalandır. Bu açıdan fâsıkları, beş grupta ele alabiliriz:[548]
Münafık fâsıkların en belirgin özelliği, ahde vefasız oluşlandır. Nifak, bir inanç aldatmacasıdır, dinsel riyadır. Nitekim, münafıklann bu özellikleri, şöylece, belirtilir:
"İkiyüzlüler sana gelince, 'senin şüphesiz Allah'ın peygamberi olduğuna şehadet ederiz' derler. Allah, senin kendisinin peygamberi olduğunu bilir. Bunun yanında Allah, ikiyüzlülerin yalancı olduklarını da bilir. Onlar, yeminlerini kalkan edinerek Allah'ın yolundan alıkoyarlar (uzaklaşırlar). Yaptıkları ne kadar kötüdür. Bu, önce inanıp, sonra inkâr etmiş olmalarından dolayıdır. Bu yüzden, kalpleri mühürlenmiştir, artık anlamazlar."[549]
"Sizi hoşnut etmek için Allah'a yemin ederler. Eğer inanıyorlarsa, Allah'ı ve peygamberini hoşnut etmeleri gerekir. (..) İkiyüzlüler, kalplerinde olanı haber verecek bir sûrenin inmesinden çekiniyorlar. De ki: Alay edin bakalım, Allah çekindiğiniz şeyi ortaya koyacaktır. Onlara, soracak olursan, 'Biz eğlenip oynuyorduk' diyecekler. De ki: Allah'la, âyetleriyle, peygamberiyle mi alay ediyordunuz? Özür beyan etmeyin. İnandıktan sonra inkâr (küfr) ettiniz. İçinizden bir topluluğu affetsek bile, suçlanndan ötürü bir topluluğa da azap ederiz. İkiyüzlü erkek ve kadınlar da birbirlerindendir: Kötülüğü emreder, iyiliğe engel olurlar. Elleri de sıkıdır. Allah'ı unuttular. Bu yüzden Allah da onlan unuttu. Doğrusu ikiyüzlüler, fâsıktır. Allah, ikiyüzlü erkek ve kadınlara ve kâfirlere, ebedi kalacakları cehennemi hazırlamıştır. Orası, onlara yeter. Allah lanet etsin! Onlara devamlı azap vardır"[550]
Bu âyetteki yargı dizisi şöyledir: Yemin - gerçek korkusu - alay - affedilmeyecekleri - Allah'ı unutma - cehennem.
Münafıklar, aynen şeytan gibi hemen yariyolda bırakırlar.[551] Onlar müslümanlara, kendilerinden hoşnut olmaları için and verirler. Ama onlar razı olsa bile, Allah, yoldan çıkmış (fâsık) kimselerden hoşnut olmaz.[552]
Bu "laf çok, hareket yok" prensibi, dildeki sadakatin arkasından gelen davranış ihaneti, Kur'an âyetlerinde bir fâsıkın tipik niteliğinin belirlenmesinde kritik rolü oynayan öge görünümündedir.[553]
Münafıkların davranışlarındaki ahde vefasızlık tulumu, Firavun'da ve yandaşlarında da görülür. Hz. Musa, mucizeleri gösterdiğinde gülmüşlerdi, doğru yola dönmeleri için azaba uğratılınca, Hz. Musa'dan Allah'ın verdiği ahde göre ona dua edip doğru yola erişmeye söz verdiler. Ama azap kaldırılınca sözlerinden hemen döndüler. Firavun, Mısır'ın tek hakimi ve Hz. Musa'dan üstün olduğunu belirtti. Milleti, kendilerini küçümsemesine rağmen ona itaat ettiler. Bu yüzden onlar yoldan çıkmış (ayarülmış) bir topluluktu.[554]
Allah'ın verdiği örneği anlayamayıp sapıtan kâfir-fâsıklar, Allah'la yapılan sözleşmeyi kabulden sonra hemen bozarlar. Allah'ın birleştirilmesini buyurduğunu ayırırlar ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. Bu yüzden zarara uğrarlar.[555] Bu âyetlerde, şöyle bir yargı dizisi görülür: kâfır= fâsık -> ahdi bozma-fesat.
Allah'ın âyetlerini inkâr (küfr) eden fâsıklar, her ne zaman bir ahidde bulunmuşlarsa, içlerinden bir takımı onu bozmuştur, zaten onların pekçoğu da inanmaz.[556] (kâfir = fâsık, ahdi bozma + inançsızlık).
Allah'ın peygamberlerden aldığı ve onların da ikrar ettiği ahidden sonra yüzçevirenler, fâsıktır.[557] (ahid - yüz-çevirme (tevelli) - fısk).
Daha önce inanmayan ve bu yüzden Allah'ın kalplerini mühürlediği kâfirlerin pekçoğunda da ahde bağlılık yoktur, pekçoğu da fâsıktır.[558]
Müşrikler, müslümanlara üstün gelselerdi, ne bir yakını, ne de bir ahid gözetirlerdi. Kalpleriyle istemezlerken, ağızlarıyla hoşnut etmeye çalışırlar, pekçokları fâsıktırlar.[559]
Yolculuk sırasında ölmek üzere olan kişinin iki yabancı kişiyi şahit tutup vasiyet etmesini düzenleyen âyetler, böylelerinin günah işlemiş oldukları ortaya çıkarsa, ölen daha yakın hak sahibi başka iki kişinin bunların yerini alması ve bu konuda doğru olduklarına dair yemin etmelerini, bunun daha güvenli olduğunu belirtir. Bu tedbir, şahitlik ve yeminlerini tutmalarını sağlamak içindir. Bu konuda Allah'tan sakınıp, sözlerini tutmalan gerekir. Allah, fâsıkları, doğruya eriştirmez.[560] Görüldüğü üzere, maddi bir çıkar için, vasiyete tanıklık edenler, vefasızlığa kapılabilirler.[561]
Dünya hayatındaki istikbâr ve fısk, kâfirleri cehenneme mahkûm etmiştir:
"İnkâr (küfr) edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara, 'Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan herşeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın (istikbâr) ve yoldan çıkmanızın (fısk) karşılığında alçaltıcı bir azap göreceksiniz.' denir."[562]
Bu âyetteki yargı dizisi, şöylece belirtilebilir:
küfr - ateş - istikbâr + fısk[563]
Allah'ın verdiği örneği anlayamayıp sapıtan kâfir-fâsıklann üç özelliği vardır: Allah'la yapılan sözleşmeyi kabulden sonra bozarlar. Allah'ın birleştirilmesini buyurduğu şeyi ayırırlar. Yeryüzünde bozgunculuk (fesat) yaparlar. Zarara uğrayanlar da onlardır.[564]
Hz. Musa'nın "şu şehre girin" emrine uymayarak zulme düşen yahudiler, kendilerine söylenmiş olan sözü, başkasıyla değiştirdiler. Allah da bu zâlimlere, yoldan çıkmaları dolayısıyla azap indirdi![565] (fısk - zulüm - azap).
Yine yahudiler, cumartesi yasağını çiğnemişler, bir grup onlara öğüt vermiş, başka bir grupsa bunlara öğüt vermenin yararsızlığını belirtmişti.: Kendilerine yapılan öğütleri unutunca, Allah, fenalıktan menedenleri kurtardı, zâlimleri ise Allah'a karşı gelmeleri (fısk) dolayısıyla şiddetli azaba uğrattı.[566]
En yaygın olarak kabul edilen görüşe göre, fısk, itaatten çıkma anlamındadır. Bu kullanımıyla da fısk, küfr teriminden daha geniş bir kullanım alanına sahiptir:[567]
fısk > küfr
Buna göre.her kâfir fâsıktır, ama her fâsık, kâfir değildir.[568]
Fısk kavramıyla ilgili âyetlerin bir bölüğü, fısk'ın insanların pekçoğunun bulaştığı bir illet olduğunu belirtir. Bu konuyu ele alan âyetleri, dört grupta toplayabiliriz:
1) İnsanların pekçoğunun fâsık olduğunu belirten âyet:
[569]
2) Nuh - İbrahim soyundan olanların pekçoğunun fâsıklığını belirten âyet:
"Andolsun ki Nuh'u ve İbrahim'i biz gönderdik. İkisinin soyundan gelenlere peygamberlik ve kitap verdik. Soylarından gelenlerin kimi doğru yoldadır, birçoğu da yoldan çıkmıştır."[570]
3) Eski kent/medeniyet merkezleri mensuplarının pekçoğunun fâsık olduğunu belirten âyet:
"İşte kasabalıların haberlerini sana anlatıyoruz. Andolsun ki onlara, peygamberleri belgeler getirdi. Önceleri yalanladıklarından ötürü inanamadılar. Allah, kâfirlerin kalplerini böylece kapatıp mühürler. Onların pekçoğunda ahde bağlılık görmedik, pekçoğunu fâsık kimseler olarak bulduk."[571]
Bu âyet, yukarıdaki âyetle ortak bir tarihi anlatmış olabilir.
4) Ehli kitabın pekçoğunun fâsık olduğunu belirten âyetler:
"De ki: Ey kitap ehli! Allah'a, bize indirilene ve daha önce indirilene inanmamızdan ve pekçoğunuzun fâsık olmasından ötürü mü bizden hoşlanmıyorsunuz?"[572]
Yahudiler Allah'a, peygambere ve ona indirilene inanmış olsalardı, kâfirleri dost edinmezlerdi. Fakat onların pekçoğu fâsiktır.[573]
Mü'minlerin gönüllerinin Allah'ı anma ve ondan inen gerçeğe bağlanma zamanının geldiğini belirten âyet, onların daha önce kitap verilenler gibi olmamalarını ister. Çünkü onların üzerinden uzun zaman geçtiği için, kalpleri katılaşmıştı. Onların pekçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.[574]
"Onların (Nuh ve İbrahim soyundan gelenlerin) izleri üzerinden peygamberlerimizi ardarda gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da ardlarından gönderdik ve ona İncil'i verdik. Ona uyanların gönüllerine şefkat ve merhamet duygulan koyduk. Üzerlerine bizim gerekli kılmadığımız, fakat kendilerinin güya Allah'ın rızasını kazanmak için ortaya attıkları ruhbanlığa bile gereği gibi riayet etmediler. İçlerinden inanmış olan kimselere ecirlerini verdik. Ama pek çoğu yoldan çıkmışlardır."[575]
" (..) Kitap ehli inanmış olsalardı, kendi iyiliklerine olacaktı. İçlerinden pekaz inanan bulunsa da, onların pekçoğu fâsıktır."[576]
Kur'an, toplumların çözüntüye ve çöküşe uğramasında, fısk tutum ve davranışların etkisini açıkça belirtir.[577]
Özellikle bir yasağı çiğnemek ya da bir emri ifa etmemek anlamına olsun, Allah'ın iradesine zıt davranışlarda bulunmak, Kur'an'da sık sık en çetin cezayı gerektiren fısk olarak lanetle anılmaktadır.[578]
Fısk tutum ve davranışlardan sözeden pekçok âyet, "Allah fâsiklan doğruya eriştirmez" yargısıyla biter:
"(..) Allah'tan sakının, dinleyin. Allah fâsık kimseleri doğruya (hidâyete) eriştirmez."[579]
"De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler, sizce Allah'tan, peygamberinden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, Allah'ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah, fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez."[580]
[581]
[582]
"Kendilerinden, hoşnut olasınız diye, size and verirler. Siz onlardan hoşnut olsanız bile, Allah, yoldan çıkmış (fâsık) topluluktan razı olmaz."[583]
Hz. Musa şu sığınma duasını yaptı:
"Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum. Artık bizimle bu yoldan çıkmış milletin arasını ayır."[584]
Fisk'a bulaşmış olanlara, gökten azap inecektir:
"Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler. Biz de zalimlere, yoldan çıkmaları (fısk) dolayısıyla gökten azap indirdik."[585]
[586]
"Âyetlerimizi inkâr (tekzib) edenlere, yoldan çıkmaları (fısk) dolayısıyla azap dokunacaktır."[587]
Cumartesi yasağını çiğneyen yahudilere bir topluluk öğüt veriyordu:
"Kendilerine yapılan öğütleri unutunca, biz fenalıktan menedenleri kurtardık, zalimleri Allah'a karşı gelmeleri (fısk) dolayısıyla şiddetli azaba uğrattık."[588]
"İnkarcı kitap ehlinin (yahudilerin) yurtlarında hurma ağaçlarını kesmemiz veya onlan kesmeyip gövdeleri üzerinde ayakta bırakmamız Allah'ın izniyledir. Allah, yoldan çkmış (fâsık) olanları böylece rezilliğe (cezaya) uğratır!"[589]
Beni Nadir yahudilerini kuşatmak için bazı ağaçlar kesilmişti, âyet bu olaya gönderme yapıyor.[590]
Helak edilen kavimlerin bazısının ortak özelliği, kötülüklerinin fısk kavramında belirişidir:
[591]
"Bir şehri yoketmek istediğimiz zaman, şımarık varlıklarına yola gelmelerini emrederiz, ama onlar yoldan çıkarlar. Artık o şehir yokolmayı hakeder. Biz de onu yerle bir ederiz."[592]
[593]
Sapkın Firavun milleti, yaptığı kötülüklerin cezasını ödedi:
"Firavun, milletini küçümsedi. Ama onlar kendisine yine de itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan çıkmış (fâsık) bir milletti. Böylece bizi öfkelendirince, onlardan öç aldık. Hepsini suda boğduk. Onları, sonradan geleceklere (inkarcılara) ibret alınacak bir geçmiş kıldık."[594]
[595]
"Fasıklâr, Allah'la yapılan sözleşmeyi (ahdi) kabulden sonra bozarlar. Allah'ın birleştirlmesini buyurduğu şeyi ayırırlar. Yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarırlar. Zarara uğrayanlar, işte onlardır."[596]
[597]
Fısk tutum ve davranışlara bulaşanların varacağı yer cehennemdir:
"İnanan kimse, yoldan çıkmış (fâsık} kimseye benzer mi? Bunlar bir olamazlar. İnanıp yararlı iş yapanlara, işlediklerine karşılık, varacakları cennet konakları vardır. Ama yoldan çıkmış (fâsık) olanların varacağı yer ateş'tir. Oradan çıkmak isteyişlerinin her defasında, geri çevrilirler ve onlara 'Yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın' denir."[598]
Bu âyet, müşrik olan el-Velid bin Ukbe bin Ebi Mu'ayt hakkında inmiştir.
İnkarcılar, büyüklenme ve yoldan çıkmanın cezasını görecektir:
"İnkâr edenler ateşe sunuldukları gün, onlara 'Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın (fısk) karşılığında, alçaltıcı bir azap göreceksiniz." denir.[599]
Fısk tutum ve davranışları belirten âyetler, bu illete yakalanan sembol tipleri de gösterir.[600]
Yüce Allah'ın, "Âdem'e secde edin" emrini, büyüklenerek ve ateşten yaratıldığını öne sürerek dinlemeyen İblis, "yoldan çıkma" nın (fısk) da ilk sembol tipi olmuştur.[601]
Bugünkü Irak topraklarında yaşamış olan Nuh kavmi, peygamberi dinlemeyerek yoldan çıkmanın sembolü olmuş, bu yüzden de cezalandınlmıştır.[602]
Çirkin işler yapan Lût (Sodom) kavmi de, yoldan çıkmış kötü bir milletti, bunun cezasını da gördüler.[603]
Firavun, mele'si (yandaşları) ve kendilerini küçümsemesine rağmen Firavun'a itaat eden kavmi, Hz. Musa'ya inanmayan, yoldan çıkmış bir topluluktu, bu yüzden Allah'ın öfkesini çektiler, hepsi suda boğuldular.[604]
Yahudilerin yoldan çıkma (fısk) tutum ve davranışları on kadar âyette ele alınmıştır. Kendilerine söylenmiş sözü başkasıyla değiştiren zâlim yahudiler, yoldan çıkmaları dolayısıyla gökten azaba uğradı.[605] Onların pekçoğu fâsık olduğu gibi, yine pekçoğunda ahde bağlılık da yoktur.[606] Cumartesi yasağını çiğneyerek, bu günlerde balık avlıyorlardı.[607]
Hz. Musa'nın Şam'daki Eriha'ya (Beyti Makdis'e) girin emrine karşı çıkan yahudilere, bu ülke kırk yıl haram kılındı, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaştılar. Hz. Musa'ya Yüce Allah, 'Yoldan çıkmış millet için tasalanma" buyurdu.[608]
Yahudiler, Allah'ın Hz. Peygamber'e indirdiğinin bir kısmından onu vazgeçirtmeye çalışmışlardır.[609] Müslümanların Allah'a ve vahye bir bütün olarak inanmaları ve pekçoğunun fâsık olması dolayısıyla yahudiler onlardan hoşlanmıyorlardı.[610] Allah'a, peygambere ve Kur'an'a inanmadıkları için, kâfirleri dost edindiler, Allah'ın gazabına uğradılar, zaten pekçoğu fâsıktır.[611]
Hıristiyanların da pekçoğu fısk illetine bulaşmıştır.
Kitap ehli inanmış olsalardı, kendileri için daha hayırlı olurdu. İçlerinde inanan olmakla beraber, pekçoğu yoldan çıkmıştır.[612] Mü'minlerin benzememesi gereken daha önce kendilerine kitap verilenler, üzerlerinden uzun zaman geçince kalpleri katılaştı, çoğu yoldan çıkmış kimselerdir [613]Hz. İsa'ya uyanların gönüllerine Allah, şefkat ve merhamet duygulan yerleştirdi. Güya Allah'ın rızasını kazanmak için, Yüce Allah'ın gerekli kılmadığı, ama kendilerinin ortaya attıkları ruhbanlığa bile gereği gibi riayet etmediler. İçlerinde inanmış olanlara, Allah ecirlerini verdi. Ama onların pekçoğu yoldan çıkmıştır.[614]
D-y-n (dâne) kökünden gelen din kelimesi, itaat ve karşılık (ceza) anlamındadır. Şeriat için kulanildığı da olur.[615] Din kelimesinin borçlanma ve üstlenme", görüş ve ideoloji anlamlan da vardır. Bunun yanısıra, mâlik ve hâkim olma (meleke ve sultân), anlamı da bulunmaktadır.[616]
Millet kelimesi, din kelimesiyle yakından ilgilidir. Din Allah'a, millet peygambere nisbet edilir. Millet, Allah'ın, peygamberinin diliyle, âhiret sevabına ulaşmaları için meşru kıldıklarıdır. Din de böyledir. Ancak millet, kendisine çağırılış, din ise itaat ve bağlanış dolayısıyla bu adı alır. Aynı ilgi, şeriat kelimesi için de sözkonusudur. Şeriat Allah'a, peygambere ve ümmete nisbet edilir. İtaat edilmesi açısından ona din adı verilir. Kendisi çevresinde toplanılması açısından millet adını alır. Bu sözcükler, çoğunlukla birbiri yerine kullanılır. Bu yüzden şöyle denir: Bunlar zâtta müttehit (aynı), i'tibarda mütegâyirdir. Çünkü peygamberden sabit özel yola, boyun eğmek zorunlu olduğundan, iman, teslim olmak zorunlu olduğundan İslâm, karşılığının verilişi açısından din, kendisi çevresinde toplanıldığından millet, susamışların susuzluklarını gidermesi açısından şeriat, namus adlı meleğin getirişi açısından namus adı verilir.[617]
Din sözcüğünün itaat kökenli kavramları; din, hüküm ve nizam kavramlarıdır. Bunları, sırayla inceleyelim.[618]
Din kavramını; dinin özellikleri, karşı din, dinde zorluk, tevhid dininin süreğenliği, dini öğrenme, yerleştirme ve koruma, dinî tutumlar, dine giriş ve çıkış kavramları çerçevesinde inceleyebiliriz.[619]
Dinin temel kurallarını belirleyen Allah'tır; peygamber bile yalnızca bildirim ve açıklamayla yükümlüdür:
"Göklerde ve yerde olan Allah'ındır. Din, onundur. Allah'tan başkasından mı sakınıyorsunuz?"[620]
Temel kuralları Allah tarafından belirlenen din Allah'ın dinidir:
"Allah'ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde ne varsa, ister istemez ona teslim olmuştur, ona döneceklerdir."[621]
"Allah'ın yardımı ve zafer günü gelip, insanların Allah'ın dinine akın akın girdiklerini görünce, rabbini överek tesbih et."[622]
Kur'an'da Allah'ın dininden, dinin Allah'a ait oluşundan ve dinin Allah'a tahsis edilmesinden sözedilmesi, kültürlerin kendi üretimleri olan inançlardan ayırdedilmesi amacını güder.[623]
Bir âyette dinullah kavramı, somut bir olay konusunda "Allah'ın hükmü" anlamında kullanılmıştır. Bu, zina eden erkek ve kadınlara yüzer değnek cezasıyla ilgili âyettir.[624]
Gerçek, doğru ve arı din için, "dinu'1-hak, ed-dinu'l-hâlis" ve "ed-dinu'1-kayyım" kavramları kullanılmıştır.[625]
Cizye âyeti denilen Tevbe, 9/29 âyetinde, kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah'ın ve peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini (dinu'1-hak) din edinmeyenlerle, boyunlannı büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşma emri verilmiştir.[626]
Bir âyette ise bu sözcük, "kesinleşmiş ceza" anlamında kullanılmıştır. [627]
Allah, dinini bütün dinlerden üstün kılmak üzere peygamberini hüda (Kuran-doğru yol, hidayet rehberi) ve hak dinle (İslam) göndermiştir. Müşrikler istemese de bu böyledir.[628]
Şirk unsurları karıştırılmamış, gerçek, an ve duru, öz ve berrak din anlamındadır:
"Halis din, Allah'ındır."[629]
Gerçek ve dosdoğru din, yalnız Allah'a has kılarak ona kulluk etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermektir.[630]
İki âyette, gerçek dine yönelme emri vardır:
"Hakka yönelerek, kendini Allah'ın insanlara yaratılışta verdiği dine ada. Zira Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din (ed-dinu'1-kayyım) budur. Fakat insanların pekçoğu bilmezler."[631]
Bu durumda, din duygusu, Allah'ın insan fıtratında yerleştirdiği bir duygudur. Kendini dine yöneltme, iş işten geçmeden, Allah katından kaçınılmaz günün gelmesinden önce olmalıdır.[632]
"De ki: Şüphesiz rabbim beni doğru yola ve gerçek dine, doğruya yönelen ve puta tapanlardan olmayan İbrahim'in dinine iletmiştir."[633]
Bir âyette ise "ed-dinu'l-kayyım", ayların sayısı ve düzeni belirtilirken "doğru nizam", "şaşmaz düzen" anlamında kullanılmıştır.[634]
Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi meşru kılmak, ona karşı din üretmek anlamına gelir:
"Yoksa, Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşru kılacak bir ortaklan mı var? Eğer kesin yargı bulunmayacak olsaydı, aralarında hemen hükmedilirdi. Doğrusu zalimlere can yakıcı azap vardır."[635]
Gerçek müminlerin özellikleri sayıldıktan sonra, Yüce Allah şöyle buyurur:
"De ki: Dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da, yerde olanları da bilir. Allah, her şeyi bilendir."[636]
Buradaki din kelimesine "âdet" anlamı da verilmiştir.[637]
Dinde, gereksiz, yararsız ve anlamsız külfetler, zorluklar, zora sürmeler ve çekilmez hale getirmeler yoktur:
"Ey mü'minler! Rükû edin, secdeye varın, rabbinize kulluk edin, iyilik yapın ki mutluluğa erişesiniz. Allah uğrunda gereği gibi cihad edin. O, sizi seçmiş, babanız İbrahim'in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır. Daha önce ve Kur'an'da, peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için size müslüman adını veren odur. Artık, namaz kılın, zekât verin, Allah'a sarılın. O sizin mevlânızdır. O ne güzel mevlâdır (sahiptir),ne güzel yardımcıdır."[638]
Fıtrat dini İslam, denge ve orta yol (sırat-ı müstakim) temeline dayanır.[639]
Tevhid dininin süreğenliği, şöylece vurgulanır:
"Allah, Nuh'a buyurduğu şeyleri, size de din olarak buyurmuştur. Sana vahyettik. İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya da buyurduk ki: Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin. Müşrikleri çağırdığın şey, onların gözünde büyümektedir. Allah, dilediğini kendine seçer, kendisine yöneleni de doğru yola eriştirir."[640]
[641]
İslam, Allah'a bağlanma ve teslimiyet dininin adıdır.
Allah katında din, hiç şüphesiz İslam'dır.[642] Kim islam'dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O, âhirette de kaybedenlerdendir.[643] Hz. Yakub, oğullarına şöyle öğüt vermişti:
"Oğullarım! Allah'ın dini size seçti. Siz ancak ona teslim (müslüman), olmuş olarak can verin."[644]
Buna göre tevhid geleneği (İslam), ilk peygambere kadar uzanan bir köke sahiptir.
Kur'an'ın son inen âyeti şöyledir:
"(..) Bugün, size dininizi bütünledim, size olan nimetimi tamamladım. Din olarak sizin için İslam'ı seçtim. (..)"[645]
[646]
Bu âyette geçen "n-f-r" kökeninin yorumu konusunda, iki farklı yaklaşım vardır:
1) Klasik yorumlara göre barış zamanı şöyle dursun, savaşa çıkarken bile, bir grup din öğrenimini sürdürmek zorundadır. Savaş sonrası, maddi ve manevi açılardan yıkım ve çöküntü dönemidir. Bu dönemde, insanlara insanlıklarını hatırlatıcı dinî ve ahlâki uyanlar, büyük bir ihtiyaç olarak belirir.
2) Alman müsteşrik Rudi Paret'in yorumuna göre, "n-f-r" savaşa çıkma değil, Medine'ye yolculuğa çıkma anlamındadır. Dolayısıyla, yeni müslüman olan muhtediler, yerleşim bölgelerinden, toptan ayrılıp, Medine'ye gitmemelidir. Bunun yerine yeni dini öğrenmeye, yalnızca temsilci gruplar gelmeli, memleketlerine dönünce irşad ve inzar yoluyla İslam'ı tebliğ edip öğretmelidir.[647]
Kanaatimizce, her iki yorum da isabetlidir, duruma göre birini uygulama imkânı vardır.
Özellikle ikinci yorumu, tarihî şartlardan bağımsız olarak, ama dinî öğrenimin farzı kifâye oluşu mantığı içinde düşünmek uygun görünüyor.[648]
Allah, inanıp yararlı iş yapanlan, yeryüzüne halef kılma ve onlar için beğendiği dini temelli yerleştirme sözü vermiştir. Çünkü onlar Allah'a kulluk eder, hiçbir şeyi ona ortak koşmazlar.[649]
Müslümanlara karşı savaş açanlarla, fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dini ortada kalana kadar savaşılır. Savaşa son verirlerse, onlara dokunulmaz. Yalnızca zulmedenlere düşmanlık yapılır.[650] Din konusunda müslümanlara savaş açmayanlara ve onları yurtlarından çıkarmayanlara iyilik yapılabilir ve âdil davramlır. Ama aksi davranışta bulunanlar dost (veli) edinilmez.[651]
Dinî tutumları, olumlu ve olumsuz görünüşleriyle ele almak mümkündür.[652]
Olumlu dinî tutumlar; ihlâs, dini ikâme, dinde yardımlaşma ve din kardeşliğidir. [653]
Allah'ın dinine içtenlikle ve bütün benliğiyle bağlanmak ihlâs demektir. İhlâs defalarca vurgulanan bir husustur.
Kendilerine kitap verilen inkarcılar, apaçık belge geldikten sonra ayrılığa düştüler. Oysa onlar, doğruya yönelerek ve dini yalnız Allah'a has kılarak ona kulluk etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermekle emrolunmuştu. Dosdoğru olan din de budur.[654]
Bir âyette doğrudan Hz. Peygamber'e dini Allah için halis kılarak Allah'a kulluk etme emri vardır.[655] Ayrıca iki âyette, dini Allah'a halis kılarak ona kulluk etmekle emrolunduğunu iletme görevi verilmiştir.[656] Zaten o, şunu da iletmekle görevlidir:
"Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzünüzü ona doğrultun. Dinde samimi olarak ona ibadet edin/yalvarın. Sizi yarattığı gibi yine ona döneceksiniz."[657]
İki âyette mü'minlerden istenen de aynı şeydir:
"Ey mü'minler! İnkarcılar istemese de, dinî yalnız Allah'a has kılarak ona yalvarın."[658]
" (..) Dini yalnız Allah'a has kılarak ona yalvarın.(..)"[659]
[660]
Bu âyetlerde geçen din kelimesi tevhid olarak da yorumlanmıştır.[661] Buna göre, tevhid inancının özüne göre Allah'a bağlanılır.
İnsanlar, zorluklar içinde kıvrandıklarında, sözgelimi fırtınalı bir deniz yolculuğunda dinî tamamen Allah'a has kılarak (Allah'ı çok içten anarak) yalvarırlar. Ama zorluktan çıkıp kurtulduklarında, hain nankörler inkarcılığa yeniden girişirler.[662]
Dine bağlı kalma, onu hayata geçirme anlamındadır. Bu ilke, Allah'ın peygamberlerine buyurduğu bir özelliktir: "Sana vahyettik. İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya da buyurduk ki: Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin."[663]
[664]
Pekçok olumsuz özelliklere sahip olan müşrikler, bunları bırakarak tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse, mü'minlerin din kardeşi olurlar.[665] Mü'minler, babalan bilinmeyen çocukları din kardeşi ve, dost kabul ederler.[666]
İnsanlar, Hz. Peygamber'in dini konusunda şüpheye düşünce, onlara şunu iletmesi emredilmiştir:
"Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz, bilin ki ben Allah'tan başka taptıklarınıza tapmam. Yalnızca sizi öldürecek olan Allah'a kulluk ederim. Mü'minlerden olmakla emrolundum."[667]
Çünkü iman, şüpheyi kaldırmaz, içten bağlılık ve teslimiyeti öne alır.[668]
"Yahudilerden, sözleri yerlerinden değiştirerek 'işittik ve karşı geldik, kulak vermeden dinle' ve dillerini eğip bükerek ve dine dil uzatarak (ta'n fi'd-dîn) 'bizi de dinle' diyenler vardır. Şayet 'işittik ve itaat ettik, dinle ve bizi gözet' demiş olsalardı, onlar için daha iyi ve daha doğru olurdu. Allah, işte bu inkârları yüzünden onlara lanet etmiştir. Onların ancak pek azı inanır."[669]
Dinle alay etmenin, üç sonucu vardır: 1) Savaş sebebidir, 2) Alaycılar dost edinilmez, 3) Alaycılardan uzak durulur.
Küfür önderleri müslümanların kendileriyle yaptığı andlaşmayı bozar ve dine dil uzatırlarsa, bu bir savaş sebebidir:
"Eğer (müşrikler) andlaşm al arından sonra, yeminlerini bozarlar, dininize dil uzatırlarsa (ta'n fi'd-din), inkârda önde gidenlerle (eimmetü'1-küfr) savaşın. Çünkü onların yeminleri artık geçersizdir. Belki bu savaş, onların yaptıklarına son verdirir."[670]
Mü'minler, dinlerini alaya alanları dost edinemez:
"Ey inananlar! Kendilerine sizden önce kitap verilenlerden, dininizi alaya ve eğlenceye alanları (ittehazû dînekum huzuven ve la'iben) ve kâfirleri dost olarak benimsemeyin. İnanıyorsanız, Allah'tan sakının."[671]
[672]
Dinde tebdil kavramı, biri sapkın dini değiştirip ilâhî dine çağırma anlamında olumlu, öteki ise dini karmakarışık etme anlamında olumsuz biçimde dile getirilir.
[673]
Kur'an-ı Kerim'deki Hz. Musa ile Firavun kıssasına ait aynntı gözden geçirildiğinde, bu âyetlerde din kelimesinin sadece diyanet ve itikat anlamına gelmeyip, aynı zamanda bu kelimeyle devlet ve medeniyet nizamının da kastedildiği şüphesiz olarak ortaya çıkar. Zaten Firavun'un korktuğu ve açıkça söylediği husus şudur: Eğer Hz. Musa, bu davetinde başarılı olursa, devlet (iktidar) el değiştirecek ve Firavun hâkimiyetine, yürürlükteki gelenek ve kanunlara dayalı hayat nizamı kökünden silinecektir. Daha sonra da ya değişik temellere dayalı bir başka nizam gelecek veya herhangi bir nizam bulunmayacak, aksine bütün memleketi bir anarşi ve kargaşa saracaktır.[674]
Müşriklerin amacı, putperestleri helake sürüklemek ve dinlerini karmakarışık etmektir:
"Böylece putlara hizmet edenler, puta tapanların çoğunu helake sürüklemek ve dinlerini karmakanşık etmek için çocuklannı öldürmelerini onlara iyi göstermişlerdir. Allah dileseydi, bunu yapamazlardı. Sen onları ve iftiralarını bir yana bırak."[675]
"Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri, görmedin mi? Onlar aralarında hüküm vermek için Allah'ın kitabına çağırılmışlar, sonra onlardan bir takımı dönmüşlerdir. Bu onların, bize ateş sadece sayılı birkaç gün değecektir' demelerinden dolayıdır. Uydurup durduklan şeyler, onları dinlerinde yanıltmıştır."[676]
Münafıkların, müsîümanlara yönelttiği suçlamalardan birisi, "dinlerinin onlan aldattığı" düşüncesidir:
"Münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar, 'müslümanlan dinleri aldattı' diyorlardı. Oysa, kim Allah'a güvenirse, bilmelidir ki Allah güçlüdür (aziz) ve hakimdir."[677]
Kâfirler güçleri yeterse, müslümanlan dinlerinden döndürünceye kadar onlarla savaşa devam ederler.[678]
Kur'an'ın tamamlanmasından sonra ise, kâfirler artık müslümanları dinlerinden etmekten umutlarını keserler. Onlardan artık korkmamak gerekir.[679]
[680]
Dinde aşmlık konusu, hristiyanlığın teslis inancı dolayısıyla ele alınır. Hz. İsa'ya tanrı demeleri, dinde aşırılık olarak değerlendirilir:
"Ey kitap ehli! Dininizde taşkınlık etmeyin, Allah hakkında ancak gerçeği söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, Allah'ın peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bir ruhtur. Allah'a ve peygamberlerine inanın, 'üçtür demeyin1, böyle demekten vazgeçin, bu sizin hayrınızadır. Allah, ancak bir tek tanrıdır, çocuğu olmaktan münezzehtir, göklerde ve yerde olanlar onundur. Vekil olarak Allah yeter. Mesih de, gözde melekler de Allah'a kul olmaktan asla çekinmezler."[681]
Başka bir bölümde de aynı konu biraz daha ayrıntılı olarak ele alındıktan sonra, Hz. Peygamber'e şu emredilir: "De ki: Ey kitap ehli! Haksız (yanlış) olarak dininizde taşkınlık etmeyin. Daha önce sapıtan, pekçok kişiyi saptıran ve doğru yoldan ayrılan bir kavmin heveslerine uymayın. İsrailoğullarından inkâr edenler, Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle lanetlenmişlerdi. Bu başkaldırmaları ve aşırı gitmelerindendi. Birbirlerinin yaptıkları kötülükleri önlemezlerdi. Yaptıkları ne kötüydü."[682]
Dinde aşırılık, bu âyetler çerçevesinde, öncelikle yanlış bir Allah inancında belirir. Daha sonra ise başkaldırma, aşırı gitme ve yapılan kötülükleri önleme çabasından yoksunluk olarak kendini gösterir.
Ehl-i kitapla ilgili bu taşkınlığın yasaklanışı, dinlerin en ortayolcusu olan Hz. Muhammed'in dinine uymaya teşvik amacı taşır.[683]
Dinde ayrılığa düşme, özellikle Allah inancı konusunda farklı anlayışlar geliştirme, mü'minlere yakışan bir tutum değildir. Hz. Peygamber'den sonra, mü'minlerin de Allah'a yönelmesi istenir:
"Allah'a yönelerek ona karşı gelmekten sakının, namaz kılın, dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka (paramparça) olan, her fırkasının da kendisinde bulunanla sevindiği müşriklerden olmayın."[684]
Hz. Peygamber'in dinde ayrılığa düşenlerle bir ilişiğinin olmadığı belirtilir:
"Fırka fırka olup dinlerini parçalayanlarla senin hiçbir ilişiğin olamaz. Onların işi artık Allah'a kalmıştır, yaptıklarını onlara sonra bildirecektir. "[685]
[686] En güzel şekilde yaratılan insan, aşağılar aşağısı da kılınabilir. Ancak, inanan ve iyi iş yapanlara kesintisiz ecir vardır. Böyleyken insana dini yalan saydırtan ne olabilir?[687]
Dini yalan sayanların özelliği Mâûn sûresinde şöylece anlatılır:
"Dini yalan sayan kimdir bilir misin? Öksüzü kakıştıran ve yoksulu doyurmaya yanaşmayan işte odur."[688]
Mâûn süresindeki din kelimesine, Kur'an anlamı da verilmiştir.[689]
Din, gönülden benimseme ve bağlanma işidir, içten gelerek din yoluna girilir. Zorlama, tehdit, baskı ve şiddet, bu özellikleri ortadan kaldırır:
[690]
Bu âyetteki din kelimesi, itaat (tâat) olarak açıklanmıştır. Tâat, gerçekte ancak ihlâsla olur. İhlâsta ise zorlama geçersizdir.[691]
Âyetin cizye ödeyen ehli kitapla ilgili olduğu görüşü de vardır.[692]
Mü'minlerin dini kendilerine, kâfirlerin dini kendilerinedir.[693]
Doğruluk ve doğru din anlamında "dîn hanîf' kullanılır. Özellikle Hz. İbrahim'in sözkonusu edildiği âyetlerde geçer.[694] İki âyette Hz. Peygamber'e doğru dine yöneliş emredilir:
"Yüzünü, doğruya yönelmiş olarak dine çevir, sakın puta tapanlardan olma. Sana ne fayda, ne zarar verecek olanlara yalvarma, Allah'a yalvar. Böyle yaparsan, şüphesiz zalimlerden olursun."[695]
"Hakka yönelerek kendini Allah'ın insanlara yaratılışta verdiği dine ada. Zira Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din de budur. Ama insanların pekçoğu bilmezler."[696]
Allah'ın olan din, insanın diğer inanç üretimlerinden, mahiyetçe ayrıldığı gibi, tabiî ve fıtri olmakla da ayrılır.[697]
[698]
3- Dinden Dönme (İrtidâd Ani'd-Din):
Dinden dönmenin, biri dünyevî, öteki uhrevî olmak üzere iki sonucu vardır.
Dinden dönmenin dünyevî sonucu, iktidarın kaybedilmesi, yeni bir topluluğun iktidara, emanet taşyıcıhğına geçmesidir:
"Ey mü'minler! İçinizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah, sevdiğini ve onu seven, inananlara karşı alçak gönüllü, inkarcılara karşı güçlü, Allah yolunda cihad eden hiç kimsenin yermesinden korkmayan bir millet (kavim) getirir. Bu, Allah'ın dilediğine verdiği bol nimetidir. Allah her şeyi kuşatır ve bilir."[699]
Görüldüğü gibi, dinden dönmenin ölüm cezasını gerektirdiği, âyetlerde ele alınmaz.
Dinden dönenlerin uhrevî sonu, cehennemlik oluştur:
"(..) İçinizden dininden dönüp kâfir olarak ölen olursa, bunların işleri dünya ve âhirette boşa gitmiş olacaktır. İşte cehennemlikler onlardır, orada temelli kalacaklardır."[700]
Din kelimesi, iki âyette "hüküm, karar" anlamında kullanılmıştır.[701]
Zina eden erkek ve kadınların yüzer değnek cezasına çarptırılacağı belirtildikten sonra şu anlatılır:
"(..) Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dini (dinullah=Allah'ın hükmü) konusunda ikisine acımayın.(..)"[702]
[703] Bu âyetteki "din" sözcüğü, kanun ve gelenek anlamında kullanılmıştır.[704]
Ed-Dinu'1-Kayyım kelimesinin bir anlamı kesinleşmiş/belirlenmiş düzendir. Nitekim âyette şu belirtilir: "Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah'a göre ayların sayısı onikidir, bunların dördü haram aydır. Bu, dosdoğru bir nizamdır. (..)"[705]
Bir âyette din, hesap ve karşılık anlamında kullanılır.[706] Buna göre, iffetli kadınlara iftira edenlere, Yüce Allah kesinleşmiş cezalarını (dinuhumu'1-hak) verecektir. O zaman Allah'ın apaçık hak olduğunu öğreneceklerdir.[707]
Hesap/karşılık günü anlamında yevmu'd-din veya kısaca din kelimeleri kullanılır.[708]
Hesap gününün sahibi (mâliku yevmid'd-din) Allah'tır.[709] Söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü (din günü) gelecektir.[710] İşlerin karşılık göreceği gün (yevmu'd-din), yalancı ve bilgisizliğe saplananların ateşte azap görecekleri gündür.[711] Sapıklar, zakkum ağacından yiyecekler, karınlarını onunla dolduracaklar, susamış develer gibi suya saldıracaklardır. Onlara ceza günü (yevmu'd-din) sunulacak olan konukluk işte budur.[712] Allah'ın buyruğundan çıkanlar (fuccâr, fâcirler), cehennemdedirler. Ceza günü (yevmu'd-din) oraya girerler. Oradan bir daha ayrılamazlar. Ceza günü, kimsenin kimseye hiçbir yarar sağlamayacağı bir gündür. O gün buyruk, yalnız Allah'ındır.[713] İnsanın yaratılışını kabul etmeyen İblis, bu yüzden kovulmuş, hesap gününe (yevmu'd-din) kadar lanetlenmiştir.[714] Müşrikler, yalanladıkları ceza (hüküm) günü pişmanlık duyacaklardır.[715] İnsanlar huysuz yaratıklardır. Ama namaz kılanlar, namazlarında daim olanlar, mallarında yoksul ve yoksuna belirli bir hak tanıyanlar, ceza gününü doğrulayanlar, rablerinin azabından korkanlar böyle değildir.[716] Cehennemliklerin bu can yakıcı azaba uğramalarının sebebi, namaz kılmayışları, düşkünleri doyurmayısları, bâtıla dalanlarla dalışları ve ceza gününü yalanlamalarıdır.[717] Hesap gününü yalanlayanların sonu iyi değildir.[718]
Ş-r-a (şera'a), yol açmak anlamına gelir. Masdarı şer' biçimindedir. Daha sonra düzyol anlamında isimleştiril-miştir. Ayrıca şir' ve şeri'at da kullanılır. Bu ad daha sonra, ilâhi yol anlamında kullanılır olmuştur. Bazı bilginlere göre, şeriat adı, kabullenilen gerçeği bulduğu, susuzluğunu kandırdığı ve tertemiz olduğu için verilmiştir.[719]
Şera'a kökenli kelimeler, dinle bağlantılı olarak Kur'an'da dört yerde geçer. Bunlar bir yerde şir'a, iki yerde şera'a (fiil) ve bir yerde de şeriat kelimeleridir. Bunları sırasıyla inceleyelim.[720]
"Kur'an'ı önce gelen kitabı tasdik ederek ve ona şahit olarak gerçekle indirdik. Onlar arasında Allah'ın indirdiğine göre hükmet. Gerçek sana gelmiş bulunduğuna göre onların heveslerine uyma. Her biriniz için bir şir'a (yol) ve bir minhâc (yöntem) belirledik. Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet yapardı. Fakat bu, sizi verdikleriyle denemesi içindir. Öyleyse iyiliklere koşuşun. Hepinizin dönüşü Allah'adır."[721]
Râgıb el-Isfahâni, bu âyette iki şeye işaret olduğunu belirtir:
1) İnsanların yaran ve ülkenin bayındırlığı konusunda Allah'ın her insana izleyeceği yolu belirlemesi. Buna şu âyetle işaret edilir:
"(..) Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık.(..)"[722]
2) Şeriatlerin değiştiği ve neshin (yürürlükten kaldırmanın) söz konusu olduğu, Allah'ın bahşettiği /belirlediği ve gönüllüce izlemesini emrettiği dini hükümler. Şu âyet de bunu gösterir:
"Seni de din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Ona uy. Bilmeyenlerin heveslerine uyma."[723]
İbn Abbas, şir'a konusunda, şu açıklamayı yapıyor: Şir'a Kur'an'ın getirdiği, minhâc ise sünnetin getirdiği hükümdür.[724]
"Allah'ın indirdiğiyle hükmetme" kavramı ve "herbiriniz için" ifadesi, bu âyetteki "şir'a"nın, inanç esaslarıyla değil, uygulamaya yönelik hükümle ve onun yorumuyla ilgili olduğunu gösterecek açıklıktadır.[725]
Bu ifade, yalnızca zamirleri değişerek (size yerine onlara denilerek), iki yerde geçer:
"Allah, Nuh'a buyurduğu şeyleri, size de din olarak buyurmuştur. Sana vahyettik, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya da buyurduk ki: Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin.(..)"[726]
"Yoksa, Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşru kılacak ortakları mı vardır? (..)"[727]
Râgıb el-Isfahâni, bu konuda şu açıklamayı yapıyor: Bütün dinlerin (milel) birleştiği ve nesih sözkonusu olmayan usule işaret eder. Allah'ı tanımak gibi.[728] Bütün dinlerin ortak inanç temeli, Allah'ı tanrı edinmektir.[729]
[730]
[731]
Yukarıdaki ikinci anlamıyla şeriat, Kur'an hükümlerini, sünneti ve tarih boyunca geliştiği biçimiyle ve çeşitliliği içinde fıkıh denilen İslam hukukunu içerecek şekilde genişletilmiştir. Bu anlamda şeriat, Kur'an'da açıklanan ve hadislerde geçen hukuki kurallar, daha sonra tefsirler, şerhler, görüşler, içtihatlar, fetvalar ve yargı kuralları için kullanılmaya başlanarak, şeriat denince fıkıh anlaşılır olmuştur.[732]
Tarîk/tarikat, yol anlamındadır. İnsanın övülen veya yerilen bir eylem konusunda tuttuğu yol anlamına kullanılır olmuştur.[733]
Kur'an'da altı yerde, yol manasına kullanılır. Ayrıca Kur'an'da yol anlamında sebîl, sırat gibi kelimeler de yer alır.[734]
Kâfirlerin tuttuğu yolu anlatır:
"İnkâr edenleri ve zâlimleri Allah, hiç bağışlamaz. Onları içinde temelli ve ebediyyen kalacakları cehennem yolundan (tarîku cehennem) başka bir yola eriştirmez."[735]
Doğru yolun göstericisi, Kur'andır:
"Şöyle dediler: Ey milletim! Doğrusu biz, Musa'dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan, gerçeği ve doğru yolu gösteren bir kitap dinledik."[736]
[737]
Hz. Musa, kavmine denizde'kuru bir yol açmıştı.[738]
Bir yerde "emseluhüm tarîkaten" ifadesi geçer. "En iyi yolda" anlamındaki bu öbek, Kur'an'daki kullanımında mecazi olarak "en akıllı, en aklı başında olanları" anlamı kazanmıştır.[739]
Menetmek, karar vermek, işi sağlam yapmak anlamındaki h-k-m (hakeme) kökünden türemiştir. Hikmet, ilim ve akılla gerçeği bulmak demektir. Allah için kullanıldığında, eşyayı tanıması ve onları son derece sağlam yaratması anlamındadır. İnsan için kullanıldığında ise, insanın varlıkları tanıması ve iyi işler yapması anlamına gelir.[740]
Hikmet açısından, ilim ve amel (davranış, eylem, pratik) arasında yakm bir ilişki vardır. Nitekim, hikmetin bazı tanımlarında bu ilişkiye dikkat çekilir: Hikmet, bâtılı yapmaktan alıkoyan bir bilgi türüdür. Hikmet, insan nefsinin ilim ve amel düzleminde kendisi için mümkün kemale yönelişidir. Hikmet, sahibini uygunsuz davranışlardan alıkoyar.[741] İbn Kuteybe'ye göre hikmet, ilim ve ameldir. Bu ikisi birleşmediği sürece, kişi hakim (bilge) olmaz.[742]
Türkçe'de hikmete tam karşılık olarak, bilgelik sözcüğü kullanılır.[743]
Hz. İbrahim ile oğlu İsmail, Kabe'nin yapımını bitirdikten sonra yaptıkları duanın bir bölümünde şöyle dedi: "Rabbimiz! İçlerinden onlara senin âyetlerini okuyan, kitabını ve hikmetini (düşünmeyi) öğreten, onları her kötülükten arıtan bir peygamber gönder. Doğrusu güçlü/yüce (aziz) ve hakîm (bilge) olan ancak sensin."[744]
"Nitekim size, sizin içinizden, âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir peygamber gönderdik."[745]
Allah, mü'minlere bu peygamberi göndermekle iyilikte bulunmuştur. Çünkü daha önceleri apaçık sapıklıkta idiler.[746]
Peygamberin öğrettiği hikmet, sünnet olarak da yorumlanır.[747]
Hz. İsa da hikmeti getirdiğini belirtmiştir.[748]
"Allah, ona (İsa'ya) kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek, onu İsrailoğullarma şöyle diyecek bir peygamber kılacak. (..)"[749]
Nitekim Yüce Allah, Meryem'e verdiği bu sözü gerçek yapmıştı.[750]
"Size hikmeti getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklamak üzere geldim. Allah'a karşı gelmekten sakının, bana itaat edin."[751]
Buradaki hikmet, Kur'an'daki helal haram gibi öğütler olarak da yorumlanır.[752]
Yüce Allah, Hz. Peygambere kitap ve hikmet indirdiğini belirtir:
"Eğer Allah'ın sana bol nimeti ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir takımı seni saptırmaya çalışırdı. Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar, sana da bir zarar veremezler. Allah sana kitap ve hikmet indirmiş, sana bilmediğini öğretmiştir. Allah'ın sana olan nimeti ne büyüktür."[753]
"(..) Allah'ın âyetlerini de alaya almayın. Allah'ın size olan nimetini, öğüt vermek üzere size indirdiği kitabı ve hikmeti anın. Allah'tan sakının. Allah'ın her şeyi bildiğim bilin."[754]
[755] Ayrıca, bu ve önceki âyetteki hikmete, Kur'an'daki buyruk, yasak, helâl, haram gibi öğütler anlamı da verilir.[756]
[757]
Yüce Allah'ın kitap, hikmet ve mülk verdikleri arasında Hz. İbrahim soyu da vardır:
"Yoksa Allah'ın bol nimetinden verdiği kimseleri mi çekemiyorlar? Oysa İbrahim ailesine kitap ve hikmet verdik, onlara mülk (hükümranlık) bahşettik."[758]
Bu âyetteki hikmet, nübüvvet olarak yorumlanır.[759]
Yüce Allah, Hz. Davud'a ve Hz. Süleyman'a mülk, hikmet ve ilim vermiştir:
"(..) Allah, Davud'a mülk (hükümranlık) ve hikmet verdi, ona dilediğini öğretti.(..)"[760]
Buna göre, hükümdar-peygamber Hz. Davud'la ilgili bu durum, devlet yöneticiliği ile hikmet (bilgelik) sahibi oluş arasında yakın bir ilgi kurulucağını düşündürür.
"(..) Davud ve Süleyman'a hüküm ve ilim verdik (..)"[761]
âyetinde hüküm kelimesi, hikmet yerinde kullanılmıştır.
Bu âyetteki hikmet, nübüvvet (peygamberlik) olarak da yorumlanır.[762]
Aslında hüküm, hikmetten daha geneldir. Bunun sonucu olarak, her hikmet hükümdür, ama her hüküm hikmet değildir.[763]
"Davud'un mülkünü (hükümranlığını) kuvvetlendirmiştik. Ona hikmet ve kesin hüküm verme (faslu'l-hitab) yetisi vermiştik."[764]
Biraz, önceki âyetteki gibi, buradaki hikmete de peygamberlik yorumu getirilmiştir.[765]
"(..) Allah'ın lütfü boldur, o her şeyi bilir. Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır."[766]
Bu âyetteki "hikmet", Kur'an bilgisi[767] ve fıkıh ilmi olarak da yorumlanır.[768]
Vahiy ile hikmet arasında çok sıkı bir bağlantı vardır:
"Bunlar, rabbinin sana vahyettiği (bildirdiği) hikmetlerdir.(..)"[769]
"Evlerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmetini hatırda tutun. Şüphesiz Allah, haberdar olandır, latîf olandır."[770]
Bu âyetteki hikmet kelimesine şu anlamlar verilmiştir:[771]
1) İbn Abbas'a göre. nâsihi mensuhu, muhkemi müteşâbihi ile Kur'an ilmidir.
2) İbn Zeyd'e göre, âyetlerini ve hikmetlerini bilmektir.
3) es-Sudî'ye göre, nübüvvet anlamındadır.
[772]
Allah yoluna çağrı, hikmet ve güzel öğütle olur.
"Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel şekilde tartış. (..)"[773]
Buradaki hikmet, Kur'an olarak yorumlanır.[774] Ancak, daha geniş bir çerçevede düşünülürse, akıl yetisini doğru ve yerinde kullanma anlamı da verilebilir.[775]
Hikmet, aynı zamanda üstün anlayış ve kavrayış, sağlam muhakeme yetisi demektir:
"Andolsun ki Lokman'a rabbine şükretmesi için hikmet verdik. (..)"[776]
Buradaki hikmet, kavrayış ve anlayıştır. [777]Bu âyetteki hikmet, varlıkları tanıma ve iyi işler yapma anlamındadır.[778]
[779]
"Andolsun ki, onları bu hallerinden vazgeçirecek nice haberler gelmiştir. Bu haberlerin her birinde üstün hikmet (hikmet bâliga: üstün anlayış) vardır. Ama uyarmalar fayda vermiyor."[780]
Bu âyetteki hikmete, mev'ıza (öğüt) anlamı da verilir.[781]
Hikmet sahibi olana hakîm denir. Kur'an'da hakîm kelimesi, iki temel görünüşte kullanılır:[782]
Kur'an'da Allah'ın hakem, hâkim ve hakîm gibi hüküm ve adaletle ilgili isimlerinden biri olarak hakîm ismi kullanılır. Allah'ın eşyayı (varlıkları) bilme ve son derece sağlam yaratma özelliğini anlatır. Kur'an'da hakîm ismi, ya birinci, ya da ikinci üye olarak daima bir öbek içinde, başka esmay-ı hüsnadan biriyle bulunur:[783]
Aziz, güçlü, daima izzet ve devlet sahibi; hakîm ise hikmet sahibi anlamındadır. Aziz-hakîm ikilisinin yer aldığı âyetlerin baş tarafında hikmet, Allah'ın ulûhiyeti, yaratması, yardımı, tevbeyi kabulü ve bağışlaması, ilâhî kitap indirmesi ve vahiy bildirmesi, kudreti, hâkimiyeti, âhiretle ilgili meseleler, hidayet ve dalâlet, zafer vermesi, kalpleri ısındırması, aile ve ceza hukukuyla ilgili kurallar gibi konular yer alır.[785]
Allah, bilgisi ve gücüyle herşeyi kaplayandır, bilgedir.[786]
Değerli kitap, bilge ve övülmeye lâyık Allah katından indirilmiştir.[788]
Yüce (alî) ve bilge (hakîm) sıfatları, bir yerde Allah, bir yerde ise Kur'an için kullanılır.
Allah, bir insanla, ancak vahiy suretinde veya perde arkasından konuşur, yahut elçi gönderir, izniyle dilediğini vahyeder. Doğrusu Allah, yüce ve bilgedir.[789]
Kur'an, Allah katındaki ana kitapta mevcut, yüce ve hakîm (hikmet dolu) bir kitaptır.[790] Zaten onun âyetleri de sapasağlam ve apaçıktır.[791]
Çoğu âyetlerde alîm-hakîm sırasıyla, [792]yedi âyette ise, hakîm-alîm sırasıyla geçmektedir.[793] Bu âyetlerin baş tarafında Allah'ın bilgisi, bildirmesi, ihsanı, tevbeyi kabulü ve cezalandırması, âhiret ve bazı hukukî kurallar gibi konular yer alır. Alîm, Allah'ın herşeyi bilen olması demektir. Buna göre Allah, bilgin ve bilgedir (hakîm).[794]
Habîr, Allah'ın herşeyden haberdar olmasıdır. Hakîm-habîr ikilisinin yer aldığı âyetler. Allah'ın gizliyi ve açığı bilişi, yüceliği gibi konuları ele alır.[796]
Allah'ın mü'minlere nimet ve rahmeti bulunmasa ve Allah tevbeleri kabul eden (tevvâb) ve bilge (hakîm) olmasaydı, suçlunun cezasını hemen verirdi.
Bütün bu kullanımlardan, hikmet-izzet-ilim arasında büyük bir yakınlık bulunduğu sonucu çıkarılabilir. Bu, özellikle siyaset sözkonusu olduğunda daha büyük bir önem kazanır.[798]
"Sana bu okuduklarımız, âyetlerden ve hakîm zikir'dendir."[799]
Bu âyette geçen zikir kelimesi, Kur'an olarak açıklanır. Ancak bu, hikmete aykırı bir açıklama gibi görünüyor.[800]
Biraz önce belirttiğimiz gibi, Kur'an yüce (alî) ve hikmet dolu (hakîm) bir kitaptır. Bu, hakîm sıfatı tek başına kullanılarak da belirtilir:
"(..) Bunlar, iyi davranan kimseler için rahmet ve doğru yol rehberi olan hakîm kitabın âyetleridir."[801]
"Hakîm Kur'an'a yemin olsun ki, sen doğru yol üzere gönderilmiş peygamberlerdensin."[802]
Kur'an böylece hikmet dolu olarak nitelendiği gibi, muhkem olarak da nitelenir. Bu hikmet yorumlarının her ikisi de doğrudur, çünkü Kur'an iki anlamı da içerir.[803]
"Andolsun ki, onları (yalanlayıp heveslerine uyanları) bu hallerinden vazgeçirecek nice haberler gelmiştir. Bu haberlerin her birinde üstün hikmet (hikmet bâliga) vardır. Ama uyarmalar fayda vermiyor."[804]
[805]
8.5 RUHBAN/AHBÂR/RABBÂNİYYÛN/KISSÎS:
Kur'an'da özellikle ehli kitabın din adamları sınıfını gösteren terimler; ruhban, ahbâr, rabbâniyyûn ve kıssîs'tır.
Korkma ve titreyip ürperme anlamındaki r-h-b kökünden türeyen rahbâniyyet, ileri derecedeki korku dolayısıyla, ibadet hayatında aşırılığa sapma demektir[806] Bu yolu tutanlara râhib (ç. ruhban) adı verilir.
Güzel sonuç ve etki anlamındaki h-b-r kökünden türeyen habr (ç. ahbâr: rabbiler), bilgin demektir. Çünkü bilgilerinden ve uyulacak güzel eylemlerinin ardından insanların kalpleri üstünde etkiler ve izler bulunur.[807]
Rabbâni/ribbî sözcükleri, eğitimci anlamındaki rabbân veya tanrı anlamındaki rab kelimelerinden türemişlerdir. Süryanice'den alındıkları da belirtilir.[808] Kendini rabbine adamış kimse, Allah adamı anlamındadır.[809]
Kıssîs (keşiş: kass) sözcüğü ise, hıristiyan önderlerinden bilgin ve ibadet eden kişi demektir. Kass, bir şeyi geceleyin araştırmak anlamındadır.[810]
Ruhbanlık, rahip ve rahibe adı verilen hıristiyan din adamlarının özel yaşama biçimidir. Hıristiyanlığın bazı mezheplerine mensup rahipler sınıfı evlenmezler. Dünya işlerini, çalışıp kazanmayı bir yana bırakarak, kendilerini kiliseye adamışlar veya manastır denilen ibadet yerlerine çekilmişler ve bu suretle Allah'a daha yakın olacaklarına inanmışlardır.
Ruhbanlığın doğuşu, hıristiyanlann kendi icatlarına dayanır:
"Onların izleri üzerinden peygamberlerimizi ardarda gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da ardlarından gönderdik ve ona İncil'i verdik. Ona uyanların gönüllerine, şefkat ve merhamet duygulan koyduk. Bizim gerekli kılmadığımız, fakat kendilerinin güya Allah'ın rızasını kazanmak için ortaya attıkları rahbâniyete (ruhbanca riyazete) bile gereği gibi riayet etmediler. İçlerinden, inanmış olan kimselere ecirlerini verdik. Ama pekçoğu, yoldan çıkmışlardır."[811]
[812] tasvip etmediği bir tavırdır. Rahbâniyete gereği gibi uymadılar. Çünkü onların tümü, onu doğru şekilde anlamış/müşahade etmiş değildir. Zira, zaman içinde, ilk zâhidlerden sonra gelenlerin büyük kısmı, teslis ve Allah'ın Hz. İsa'da tecessümü doktrinlerini kabul etmek ve boş bir şekilciliğe saplanmak suretiyle bağlılıklarını bozdular.[813]
İslam, ibadet gayesiyle de olsa, evlenmeden kaçınmayı hoşgörmemiştir. Sahabeden bazılarının böyle bir eğilim göstermeleri üzerine, şu âyet inmiştir:[814]
"Ey mü'minler! Allah'ın size helal kıldığı temiz şeyleri haram kılmayın, hududu aşmayın. Doğrusu Allah, aşırı gidenleri sevmez."[815]
Kuran, ruhban, ahbâr ve rabbâniyyûn olmak üzere, Yahudilik ve Hıristiyanlığa özgü din adamlarının, hem olumlu, hem de olumsuz yönlerine işaret etmiştir.[816]
Yahudi din adamlarının bir bölümü, Allah'ın kitabından elde mahfuz kalanla hükmetmiştir:
"Doğrusu biz, yol gösterici (huden) ve nurlandırıcı (nûran: aydınlatıcı) olarak Tevrat'ı indirdik. Kendisini Allah'a teslim etmiş peygamberler Yahudilere onunla, rabbe kul olanlar (rabbâniyyûn: eski din adamları) ve bilginler (ahbâr: hahamlar) de Allah'ın kitabından elde mahfuz kalanla hükmederlerdi. Tevrat'a şahittiler. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun. Âyetlerimizi hiçbir değerle değiştirmeyin. Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerdir."[817]
Bu âyete göre göre Tevrat, yalnızca İsrailoğulları için geçerlidir, evrensel bir geçerliliği yoktur. İsrailoğullarının âyetleri değiştirdikleri değer, İsrailoğullarının "Allah'ın seçilmiş halkı" ve dolayısıyla Allah'ın rahmetinin ve vahyinin biricik muhatabı olduğu biçimindeki temelsiz inançtır. Atıfta bulunulan âyetler (mesajlar), Kur'an'a ve Hz. Muhammed'in gelişiyle ilgili Kitab-i Mukaddes'teki gaybi haberlere ilişkindir.[818]
Özellikle hristiyan din adamlarının bir bölümü, büyük-lenmedikleri için övgüyle anılmıştır;
"Mü'minlere en şiddetli düşman olarak, insanlar içinde yahudileri ve müşrikleri bulursun. İnsanlar arasında mü'minlere sevgice en yakını, 'Biz hristiyanız' diyenleri bulursun. Bu, onların içinde, bilginler (kıssîsîn: keşişler) ve rahipler (ruhban) bulunmasından ve büyüklük taslamamalarından dolayıdır. Peygambere indirileni işittiklerinde, gerçeği öğrenmelerinden dolayı gözlerinin yaşla dolarak, 'Rabbimiz! İnandık, bizi de şahitlerden yaz. Rabbimizin bizi iyi milletle birlikte bulundurmasını umarken, niçin Allah'a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım?' dediklerini görürsün. Allah onlara, dediklerine karşılık, temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler verdi. Bu, iyi davrananların ödülüdür."[819]
Din adamlarının bir bölümü de, Allah yolunda yapılan mücadeleye büyük destek vermiştir:
[820]
Belirtilen bu olumlu özelliklere sahip olan din adamları övülürken, olumsuz özellikleri sayılanlar kınanır.[821]
Din adamları, toplum içindeki kötülüklere karşı direnmelidir, dirençsizlik kötü bir davranış yoludur:
"Onlardan pek çoğunun günaha, haksızlığa ve haram yemeye koşuştuklarını görürsün. Yaptıkları, ne kötüdür! Rabbe kul olanlar (rabbâniyyûn) ve bilginlerin (ahbâr), günah söz (ism) söylemekten ve haram yemekten (suht: iftiraya atılma) alıkoymaları gerekmez miydi? Yapmakta oldukları, ne kötüdür!"[822]
Din adamları, iyiliği ve erdemi, önce kendileri hayata geçirmelidir:
"Kitabı okuyup durduğunuz halde, kendinizi unutur da başkalarına mı iyiliği emredersiniz? Siz hiç düşünmez misiniz?"[823]
"Kenz" (iddihar: stokçuluk) âyeti, ilginç bir üslûpla, şu ifadeleri içerir:
[824]
Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanların kimliği konusunda, iki görüş belirtilir:
1) Bir görüşe göre, bu ifade, büyük ihtimalle, herşeyden önce, yahudi ve hristiyan cemaatlerinin zenginliğine ve bu cemaatlerin bu zenginliği kötüye kullanmalarına işaret etmektedir.
Bazı müfessirler ise, bu âyetteki "iman" ifadesinin, müslümanlar da dahil, doğru/maruf amaçlar için hiçbir harcamada bulunmaksızın servet toplayan ve ona sarılıp tutunan herkesi içine aldığı görüşündedirler.[825]
Din büyüklerinin tanrıİaştırılması, tek Allah (tevhid) inancına vurulmuş ve ilâhî mesajların değerini düşürücü bir darbedir:
"Yahudiler, 'Üzeyir (Ezra), Allah'ın oğludur' dediler. Hristiyanlar, 'Mesih, Allah'ın oğludur' dediler. Bu, daha önce inkâr edenlerin sözlerine benzeterek ağızlarında geveledikleri sözdür. Allah, onlan yoketsin. Nasıl da uyduruyorlar! Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını (ahbâr), papazlarını (ruhban) ve Meryem oğlu Mesih'i rableri olarak kabul ettiler. Oysa tek tanrıdan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Ondan başka tanrı yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir."[826]
Kur'an'da, Üzeyir'in Allah'ın oğlu olduğu yolunda yahudilere isnad edilen inanç, bütün yahudilerin inancı değildir, yalnızca Arabistan yahudilerine özgüdür. Üzeyir (Ezra), bütün yahudilerin gönlünde saygı ve itibarca müstesna bir yer tutmakta ve saygıyla anılmaktadır. Yahudilerin inancına göre, Üzeyir, Babil sürgünü sırasında kaybolduktan sonra Tevrat'ı yemden toparlayıp tanzim eden, az çok bugünkü formu ve muhtevasıyla tedvin eden kişidir. Dolayısıyla, sonraki yahudilikte hâkim olacak olan, kendine has, resmî ve standart yahudi din kurumunun kurucusudur. O dönemden bu yana kendisine öylesine büyük bir saygı beslenmiştir ki, Hz. Musa Kanunları (on emir) konusundaki hüküm ve içtihatları, Talmutçular tarafından pratikte bu kanunların kendileriyle eşdeğer sayılmıştır. Bu da onu âdeta yan-tanrısal bir kanun koyucu konumuna yükseltmektedir.[827]
Hıristiyanlığın önderleri olan papazlar, Allah'ın mesajlarını çarpıttıkln, insanların mallarını haksızca yedikleri halde, Hıristiyanlar onları sorgulayacaklarına, onların dediklerine Allah'ın emri gibi uydular. Kilise, bütün tarihi boyunca kendisim sorgulanamaz bir konumda tutmuş ve bütün dini alanın tek belirleycisi olmuştur.[828]
Âyet, sözcüğü, delil, işaret, alâmet, belirti ve iz gibi anlamlara gelir. Kur'an'da geçen âyet (ç. âyât) sözcüğü ise, mucize, kanıt/kılavuz ve ilâhi mesaj (hüküm) anlamlarını içerir. Kur'an, varlık ve oluşu bir âyetler tablosu olarak görür. Bunun için Kur'an, Allah'ın varlığının kavranması bağlamında, dış (âfâkî) âyetler ile iç (enfüsî) âyetlere dikkat çeker.[829] Ünlü mutasavvıf, İsmail Hakkı Bursevi, Kur'an'da yer alan vahiy ürünü âyetlere, "âyât-ı tenziliyye", varlıklar dünyasındakilere ise "âyât-ı tekviniyye" adını verir. Buna göre, Kur'an bir âyetler topluluğu olduğu gibi, evren ve insan da birer âyetler topluluğudur. Şu halde tabiat varlıkları ve kanunları, birer âyet (mucize) anlamı kazanmıştır.
Kur'an'da âyetullah biçiminde bir ifade yer almaz, bunun yerine "âyâtullah" ve "âyâtu'r-rab" sözcükleri bulunur. Bu ifadelerin geçtiği yerlerde "Allah'ın âyetleri"nin inkârından, bu inkâra girişenlerin özelliklerinden, onlara karşı takınılacak tutumlardan, dünyevî ve uhrevî sonlarından[830], Allah'ın âyetleriyle alaydan"[831], az bir değer karşılığında satılmasından[832], okunması, düşünülmesi ve hatırlatılmasından[833], Allah'ın bu âyetleri peygambere okumasından[834]... sözedilir.
Âyetullah terimi, siyasi bir sözcük olarak, İran'da çok geç bir dönemde, 19. yüzyıl sonlarında ilk olarak ortaya çıkmıştır. Müçtehidler, taraftar, öğrenci ve başarı durumuna göre önce huccetulislam (İslâm'ın delili), sonra âyetullah (Allah'ın işareti), en sonunda da âyetullahi'-uzmâ (Allah'ın en büyük işareti) unvanlarım alırlar.[835]
Kur'an'da Hz. Musa ile ilgili anlatımlarda Firavun ve Karun'la birlikte yer alanlardan birisi de Hâmân'dir. Bu Hâmân, Tevrat'ta bahsedilen Persli Hâmân'la karıştırılmamalıdır. Kur'an'da kullanılan Hâmân sözcüğü, büyük bir ihtimalle, özel bir isim değil, eski Mısır dininde tanrı Amon'a nisbet edilen yüksek sınıftan rahiplere verilen Hâ-Amen unvanının Arapça'ya malolmuş şeklidir. Hz Musa'nın yaşadığı çağda (Mısır'ı istila eden ve İbranilerle ittifak kuran Arap kökenli Hyksos hanedanı sonrası dönemde), Mısır'da Amon kültü hâkim olduğuna göre, bu kültü temsil eden en yüksek dereceli rahibin de yönetimde Firavun'dan sonra ikinci adam olması tabiidir.[836] Şu halde Firavun yönetiminin dayandığı temellerden biri din kurumudur. Zaten Amon rahipleri, Mısır'da din alanında uzun süre hâkim olmuş din adamı sınıfıdır. Kral tarafından seçilen Amon başrahibi, yalnızca dini bir reis olmayıp, aynı zamanda siyasi bir rol de oynuyordu. Mısır kralları, ilâhın onayını başrahipten alırlardı. Bu yüzden, devlet idaresi için, daima başrahibin yardımına ihtiyaç.duyarlardı. Ayrıca Amon rahiplerine tahsis edilen vergi ile ve kralın bizzat hediyeleriyle gittikçe zenginleşen mabet gelirleri, bu kuruluşa maddi bir güç de kazandırmıştı. Bunun yanısıra, mabetlere ait topraklarda, devlet memurlarıyla ölçüşecek sayıda insan çalışırdı. Amon mabedi, âdeta devlet içinde devlet gibiydi. Bu yüzden siyasi iktidar ile dinî iktidar arasında zaman zaman anlaşmazlıklar doğardı. Bu Mısır devletini zaafa uğratmıştı.[837]
Hz. Musa'nın Mısır toplumuna peygamber olarak gönderilişi, Kur'an'da şöylece belirtilir:
"Biz, memlekette güçsüz (mustaz'af) sayılanlara iyilikte bulunmak, onları önder kılmak, mirasçı yapmak, memlekette yerleştirmek. Firavun Hâmân ve her ikisinin yandaşlarına (cunûd), çekinmekte oldukları şeyleri göstermek istiyorduk."[838]
Nil nehrine annesi tarafından bırakılan Hz. Musa'yı, Firavun'un adamları (ailesi) oradan almışlardı. Firavun, Hâmân ve yandaşları suçlu olduklarından, Musa onlara düşman ve başlarına dert olacaktı.[839]
[840]
Hz. Musa'nın getirdiği belgeleri (mucizeleri) kabul etmeyen Firavun, şöyle seslendi:
"Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir tanrınız olduğunu bilmiyorum (kabul etmiyorum). Ey Hâmân! Benim için, toprak üzerine bir ateş yak, (tuğla hazırlayıp) bana yüksek bir kule yap. Belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa'nın tanrısını görürüm. Doğrusu onun yalancı olduğuna inanıyorum. "Firavun'a yaptığı kötü iş, böylece güzel gösterildi ve doğru yoldan alıkoydu. Firavun'un hilesi, sonuçta boşa gidecekti."[841]
Kur'an'da Firavun'un hemen yakınında bulunduğu anlatılan bu Hâmân'ın, gerçekten Amon kültünün baş rahibi olduğu görüşünü, Firavun'un ondan yüksek bir kule yapmasını istemesi de destekler gözükmektedir. Ayrıca Hâmân'dan "kule yapıcısı" olarak sözedilmesi, büyük Mısır piramitlerinin dinsel amacına ve başrahibin piramitlerin başmimarı olarak üstlendiği fonksiyonu işaret ediyor olabilir.[842]
Çoğulu aradûn biçimindeyse de, Kur'an'da çoğul olarak kullanılmaz. Yüksekliği ifade için gökyüzü (semâvât), alt ve dip anlamında ise ard kelimesi kullanılır. Ayrıca ard kelimesinin geniş(lik) ve ayak basılan yer anlamı da vardır.
Başka pekçok kavramla içice kullanıldığı için bir kavşak durumundaki ard kelimesi, Kur'an'da doğrudan Allah'la ilgili olarak, yeryüzüne egemenlik, yeryüzünde bozgunculuk ve zorbalık, mübarek topraklar, yeryüzünün zayıfları/güçsüzleri ve ülkeden sürülme/çıkarılma kavramları çerçevesinde kullanılır. Çoğu siyâsî içerikli bu kavramları sırasıyla özetlemeye çalışalım.[843]
Kur'an'da göklerin ve yerlerin yaratıcısının (fâtıru's-semâvât ve'l-ard) Allah olduğu pekçok âyette belirtilir. Ayrıca ard sözcüğüyle kurulan pekçok birleşik kavram vardır.[844]
Beş yerde geçen bu kavram, iki yerde Hz. Salih'in mucize devesinin Allah'ın toprağında serbestçe otlamaya bırakılmasını, [845]bir yerde mustaz'aflarm, âhiret hayatında meleklerin "Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" hitabına maruz kalışım,[846] bir yerde inanmış kullar için Allah'ın arzının geniş olduğu, dolayısıyla kulluk için güven içinde olacakları yere gidebileceklerini,[847] bir yerde ise Allah'tan sakınan ve dünyada iyilik yapanlar için Allah'ın yarattığı yeryüzünün geniş olduğu[848] anlatılır.[849]
"Lehu mâ fı's-semâvât ve mâ fî'l-ard" (göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır) ifadelerinden ayrı olarak, doğrudan "göklerin ve yerin mülkünün Allah'ın" olduğu ifadesi pek çok âyette geçer. "Mülk" sözcüğü yerine, "melekût" sözcüğünün kullanıldığı da olur. Bu âyetler, doğrudan Allah'ın kevnî hakimiyetini (evren egemenliğini) anlatır.[850] (bkz. 1.8)[851]
Allah'ın rab sıfatıyla ilgili bazı özelliklerini belirten, "göklerin ve yerin sahibi" anlamındaki bu sözcükler, pek-çok âyette geçer.[852]
Bir âyette, göklerde ve yerde azametin (=kibriyâ) Allah'a ait olduğu belirtilir.[853] (bkz. 6.4)[854]
Bir âyette "Allah'ın, göklerin ve yerin nuru" olduğu anlatılır.[855]
Üç âyette göklerin ve yerin gaybmın Allah'a ait olduğu, [856]üç âyette ise göklerin ve yerin gaybını Allah'ın bildiği[857] anlatılır.[858]
İki âyette göklerin ve yerin kilitlerinin Allah'a ait olduğu dile getirilir.[859] Her iki âyetin öncesinde, Allah'ın her şeyin, göklerin ve yerin yaratıcısı olduğu belirtilir. Birincinin sonunda Allah'ın âyetlerini inkâr edenlerin hüsrana uğrayacakları, ikincinin sonunda ise Allah'ın rızkı dilediğine bolca verdiği, dilediğinden kıstığı ve takdir ettiği anlatılır.[860]
Bir âyette, göklerdeki ve yerdeki orduların, Allah'a ait olduğu belirtilir.[861] (bkz. 4.13)[862]
"Allah'ın peygamberinin yanında bulunanlara bir şey vermeyin de dağılıp gitsinler" diyen münafıkların, göklerin ve yerin hazinelerinin Allah'ın olduğu gerçeğini bilmedikleri anlatılır.[863]
Göklerin ve yerin mirasçısı Allah olduğu halde, Allah yolunda niçin sarfedilmediği sorulur.[864]
Yeryüzünün bir bölgesinde/bir ülkede, bir nesilden veya bir iktidardan sonra egemen oluş demektir. Allah, yeryüzüne dilediklerini egemen (halife) kılar. Hz. Musa, kavmiyle yaptığı konuşmada, ümitsizliğe kapılan kavmine şunu söyledi:
"(..) Belki rabbiniz düşmanlarınızı yok eder, yeryüzünde sizi onların yerine geçirir. O zaman nasıl davranacağınıza bakar.[865] Allah, inanıp iyi iş yapanları, kendilerinden öncekiler gibi, yeryüzüne halef kılacağına söz vermiştir."[866] (bkz. 3.2).[867]
Yüce Allah, meleklere yeryüzünde bir halife (insan) yaratacağını belirtmiş[868], Hz. Davud'u[869] ve bazı nesilleri de[870] yeryüzünde halife (hükümran) kıldığını açıklamıştır. Yeryüzünde halife olmak, ona hâkim olup yönetmek demektir, (bkz. 3.2)[871]
Göklerin ve yerin mirası kendine ait olan Allah,[872] ona dilediği kullarını mirasçı (yeni hükümran) yapar.[873]
Nitekim Allah, hor görülen yahudileri yeryüzünün bereketli doğu ve batılarına mirasçı yapmıştır.[874] Ayrıca Firavun Mısır'ında güçsüz sayılanları Hz. Musa'nın önderliğinde bu ülkeye mirasçı kılmıştır.[875] Müslümanları da kâfirlerin topraklarına mirasçı yapmıştır.[876]
"Yerisu" (mirasçı olur) muzari kipi kullanılan iki âyet vardır. Birinci âyette yeryüzüne mirasçı olanların suçlarının cezasına uğrayacaklarını anlayıp anlamadıkları sorulur.[877] İkinci âyette Yüce Allah, Tevrat'tan (zikir'den) sonra Zebur'da da yeryüzüne ancak iyi kullarını mirasçı olacağının yazıldığını belirtir.[878]
'Yeryüzüne yerleştirme" anlamında "mekkene" fiili kullanılır. Öncelikle insan yeryüzüne yerleştirilmiş ve ona geçim imkânları verilmiştir.[879] Yüce Allah, Hz. Yusufu Mısır ülkesinde yerleştirmiş, ona rüya yorumlama yeteneğini vermişti, Mısır'da istediği yerde oturabilirdi.[880] Firavun dönemi Mısır'ında hor görülen yahudiler, Hz, Musa'nın önderliğinde Mısır'a yerleşmişti.[881] Yüce Allah, Zülkarneyn'i yeryüzüne yerleştirmiş ve ona herşeyin yolunu öğretmiştir.[882] Daha önceki nesillerden niceleri yeryüzüne yerleştirilmiş, ama günahlarından ötürü yok edilmiş ve ardlarından başka bir nesil gelmiştir.[883] Yüce Allah, mü'minlerin özelliklerini anlatırken şöyle buyurur:
"Onları biz yeryüzüne yerleştirirsek namaz kılarlar, zekât verirler, iyiliği emrederler, kötülükten alıkoyarlar."[884]
Allah'ın azameti için kullanıldığı gibi, insanlar için de kullanılır. Firavun ve mele'sine (erkânına) gönderilen Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun'a Firavun şöyle demişti:
"Siz ikiniz, bizi babalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan çevirmek ve yeryüzünün büyükleri (kibriyâ û'l-ard) olasınız diye mi geldiniz? Biz size inanmıyoruz."[885] (bkz. 6,4)
Uluv fî'l-ard, iki anlama gelir: 1) Yeryüzüne hâkim olmak, başa geçmek, 2) Yeryüzünde kibirlenip böbürlenmek. İki âyet te, Firavun'un Mısır'a hâkim olduğu/böbürlendiği belirtilir.[886]
Yeryüzünde ezilen, zayıf sayılan, hor görülenlerin durumu, çeşitli âyetlerde anlatılır. (bkz. 5.5)[887]
Hz. Yusuf, Mısır hükümdarına şöyle demişti:
"Beni memleketin hazinelerine (hazâinu'1-ard) memur et. Çünkü ben korumasını ve yönetmesini bilirim."[888]
Yeryüzünde bozgunculuk yapmak demektir, (bkz. 7.2)[889]
Yukarıda da geçtiği gibi, yeryüzünde kibirlenip böbürlenme anlamındadır.
"Kitapta 'Doğrusu yeryüzünde iki defa bozgunculuk yapacak ve kibirlendikçe kibirleneceksiniz.' diye bildirdik."[890]
[891]
Karışıklık çıkarmak, aşırı bozgunculuk, böbürlenme anlamındaki bu sözcükler, "velâ ta'sev fî'1-ardı müfsidîn" (yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın) biçiminde Kur'an'da beş kez geçer.[892]
Yeryüzünde taşkınlık çıkarmak, azgınlık yapmak anlamındadır. İnsanlara zulmedenlerle yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere karşı durulmalıdır.[893] Allah rızkı kullarının hepsine bol bol verecek olsa yeryüzünde azgınlık ederler.[894] Tehlikeden kurtuluş için yalvarıp dua edenleri Allah kurtarınca hemen yeryüzünde haksız yere taşkınlıklara başlarlar.[895] (bkz. 6.2)[896]
Yeryüzünde büyüklenme, büyüklük taslama davranışıdır.[897] (bkz. 6.4)[898]
Yeryüzünde zorbalık yapmak demektir.[899]
Hz. İbrahim, Hz. Lût ve Hz. Süleyman, kutsal ve bereketli topraklarda yaşamışlardır:
"İbrahim'i ve Lût'u, âlemler (gelecek bütün çağlar) için kutsal kıldığımız yere ulaşıp kurtardık."[900]
[901]
"Bereketli kıldığımız yere doğru, Süleyman'ın emriyle yürüyen şiddetli rüzgarı, onun buyruğuna verdik. (..)"[902]
Bu ifade, öyle görünüyor ki, hesapsız zenginlikleri Filistin'e ("kutlu kıldığımız ülkeye") taşıyarak, Hz. Süleyman'ın dillere destan zenginliğini meydana getiren gemi filolarını ima ediyor.[903]
[904]
Bu şehirler, Sebe halkının kullandığı kervan yolu üzerinde bulunan Mekke ve Kudüs şehirleridir.[905]
Yüce Allah, İsrailoğullarına şunları belirtti:
"Ey İsrailoğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık, Tur'un sağ yanını size vadettik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik. Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yeyin, bunda aşın gitmeyin ki gazabımı çekmeyesirıiz. Gazabımı hakeden kimse muhakkak mahvolur. Doğrusu ben tevbe edeni, inanıp yararlı iş yapıp doğru yola gireni bağışlarım."[906]
Hz. Musa, İsrailoğullarına, Allah'ın onlara olan nimetini, içlerinden peygamberler çıkardığını ve onları hükümdar (mulûk: egemen) yaptığını, dünyalarda kimseye vermediğini onlara verdiğini hatırlattıktan sonra, şöyle seslendi:
"Ey milletim! Allah'ın size yazdığı (bahsettiği) kutsal yere girin, ardınıza dönmeyin. Yoksa kaybedenler olarak dönersiniz."[907]
Bu âyetteki ifadelerden, arz-ı mukaddes'in yahudilere verilmiş olması, Hz. Musa'nın belirttiği gibi daha önce dünyalarda kimseye verilmemiş bir nimettir. Bu nimet, Hz. Musa dönemine özgüdür, ebediliği sözkonusu değildir. Çünkü daha sonraki âyetler, Hz. Musa kavminin buraya gitmeye niyetli olmadığını, bu yüzden de bu toprakların kendilerine kırk yıl haram kılındığını, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklarını, onların yoldan çıkmış (fâsık) bir kavim olduğunu belirtir. Daha sonraki dönemlerde de mukaddes topraklarda kâh oturmuşlar, kâh oralarını kaybetmişlerdir.[908]
Yeryüzünde bozgunculuk/ yol kescilik (hırâbe) yapanlara verilecek cezalardan birisi de yurttan sürgün edilmektir.[909] (bkz. 7.2.2.2, C-5).[910]
Yurttan çıkarılma, yurdundan edilme anlamındadır.
Peygamberler, inkâr edenler tarafından,
"Ya bizim dinimize dönersiniz, ya da sizi memleketimizden çıkarırız" denilerek tehdt edilmişlerdir. Ama yüce rableri onlara "Zalimleri yok edeceğiz. Onlardan sonra yeryüzüne sizi yerleştireceğiz. (..)" diye vahyetmiştir.[911] Hz. Peygamber de memleketinden çıkarılması için zorlandı.[912]
[913] Hz. Musa, Firavun'u imana çağırınca ve mahvolacağını söyleyince, Hz. Musa'yı ve yanındakileri yurtlarından sürmek istedi. Yüce Allah, onu ve beraberindekileri suda boğdu.[914]
Yurttan çıkarılma, savaş izni verilmesinin dayanağı olmuştur:
"Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir. Onlar haksız yere ve Rabbimiz Allah'tır dedikleri için yurtlarından çıkarılmışlardır."[915]
Peygamberlerle birlikte doğru yola gidince, yurtlarından edilme korkusu yaşayanlar, Yüce Allah'ın verdiği nimete nankörlük etmiş olurlar. Oysa nimet ve refaha karşı nankörlük eden nice şehirler, daha önceki dönemlerde yok edilmişlerdir.[916]
Ülke, bölge ve hatta şehir anlamlarına da gelen ard kelimesinin, hangi özel ülke, bölge ve şehirler için kullanıldığı da belirlenmeye çalışılmıştır.[917] Tarih ve tarihi coğrafya açılarından önemli olan bu konu bizi birinci derecede ilgilendirmediği için ayrıntılarına girmiyoruz.[918]
Beled/belde, büyük yerleşim merkezi ve ülke anlamındadır. Çoğulu, bilâd ve buldân'dır. Beled, Kur'an'ın 90. süresinin adı olmuştur.
Beled/belde sözcükleri, Kur'an'da üç özelliğiyle yer almaktadır: beled emin, beled/belde tayyib (e), kutsal belde.[919]
Bir âyette "Andolsun bu güvenli (beled-i emin) şehre" ifadesi yer alır.[920] Bu şehrin Mekke olduğu belirtilir.
Hz. İbrahim, Mekke'ye gelince,
"Rabbim! burasını güven veren (beled âmin) bir şehir yap, halkından Allah'a ve âhiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır." duasını yapmıştı.[921]
Beled-i emin güvenli, beled âmin ise güven veren şehir anlamındadır.
[922]
Güzel şehir anlamındadır. Güzellik, şehir mimarisinin ve düzeninin önemli bir özelliğidir. Sebelilerin şehrinden sözedilirken şu anlatılır:
"Sebelilerin yurtlarında Allah'ın kudretine bir işaret bulunur: Sağlı sollu iki bahçe vardı. Onlara şöyle denmişti: Rabbinizin verdiği rızıktan yeyin ve ona şükredin. İşte hoş bir şehir (belde tayyibe) ve bağışlayan bir rab."[923] Ancak onlar yüzçevirince Arim seliyle cezalandırılmışlar, bahçeleri perişan olmuştu. Bir âyette ise beled tayyib, iyi ve verimli toprak anlamında kullanılmıştır.[924]
Hz. Peygamber, görevlerinden bir bölümünü şöyle açıklıyordu:
"Ben yalnız her şeyin sahibi olan ve bu kutlu kılınmış şehrin rabbine kulluk etmekle emrolundum. Müslümanlardan olmakla ve Kur’an okumakla emrolundum."[925]
Bir âyette de, ülkede aşın giden, bozgunculuğu arttıran ve sarsılmaz bir saltanat sahibi Firavun'un başına gelenler hatırlatılır.[926]
Toplama anlamına gelen "k-r-y" (kara) filinden türemiştir. Çok sayıda insanın bulunduğu yerleşim yeri, kent ve kasaba, ayrıca şehir halkı anlamındadır. Kur'an kelimesiyle kökteştir, çünkü Kur'an, sûrelerin toplanıp bir araya getirildiği kitaptır.[927] Ayrıca Kur'an, bir araya gelmiş sözcükler anlamına da gelir.[928] Nitekim bir âyette,
"Onun toplanması (cem) ve bir araya getirilmesi (kur'an=telif) bize aittir."[929] buyurulur.
Karye kelimesi Kur'an'da tekil olarak otuz sekiz, "kurâ" biçiminde çoğul olarak onsekiz yerde geçer. Ehlu'1-kurâ, ummul-kurâ, enbâu'1-kurâ, ashâbu'l-karye gibi birleşik şekilleri de vardır.
[930]
Karyeteyn, Mekke-Medine veya Mekke-Taif olarak yorumlanır. Hz. Peygamber'e yapılan itirazlardan biri şöyleydi:
"Bu Kur'an, iki şehrin (karyeteyn) birinden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?"[931]
Halbuki, bu seçim, doğrudan Yüce Allah'a aittir.[932]
Ummu'l-Kurâ, ana şehir, merkez şehir anlamındadır. İki âyette geçer. Her ikisinde de "litunzira umme'1-kurâ ve men havlehâ" (ana şehri ve çevresindekileri uyarman için) ifadesi yer alır. Kur'an'ın indiriliş gayelerinden biri bu şekilde açıklanır.[933]
[934]
Ashâbu'l-karye ve ehlu'l-kurâ, şehir halkı anlamındadır.[935]
[936] Bazı şehirlere birden çok peygamber gönderilmiştir.[937] Peygamber gönderilen şehir halkları, yalvarıp yakarmaları için, önceleri darlık ve sıkıntıya uğratılmıştır, sonra ise bolluk gelmiştir.[938] Peygamber gönderilen şehirlerin şımarık varlıklı (mutref) kimseleri,
[939]
[940] diyerek itirazda bulunmuşlardır.[941]
[942] Allah'ın kıyamet gününden önce ortadan kaldırmayacağı veya çetin bir azaba uğratmayacağı şehir yoktur.[943] Yokedilen kasaba halkları âhirette ceza görmek üzere mutlaka Allah'a döndürülü-cektir.[944]
Bir şehir helak edilirken, peygamber ve ona inananlar Yüce Allah tarafından kurtarılır.[945]
Hiçbir kasaba halkı, kendilerine öğüt veren ve Allah'ın âyetlerini okuyan uyarıcılar ve peygamberler gelmeden yok edilmez. Allah zalim değildir.[946]
Yok edilen şehirler, hemen yok edilmezler. Kendilerine bir süre verilir.[947] Bu süre, haksız (zalim) olsalar bile nice karyelere verilmiştir, onlar acele etseler bile azap çabuk gelmez.[948]
Yüce Allah, helak edeceği kasabalan, haksız yere yok etmez.[949] Hele ıslah olmuşken, haksız yere onları kesinlikle helak etmez.[950]
Şehirlerin helak edilmesi, bir takım sebeplere bağlı olarak gerçekleşir. Bunları inançsızlık, zulüm, düzenbazlık ve yoldan çıkma (fısk) olarak sıralayabiliriz![951]
Şehirlerin helak edilmelerinin sebeplerinden birisi, inançsızlıktır.[952] Peygamber uyanlarına aldırmayan toplumun özellikleri anlatılırken, şu belirtilir:
"Onlardan önce yoketmiş olduğumuz karye (kasaba) halkı inanmamıştı. Bunlar mı inanacaklar."[953]
Peygamber gönderilen karyelerin varlıklı şımarık (mutref) kimseleri, peygamberle gönderileni inkâr ediyordu.[954] Allah, huzur ve güven içindeki bir karyeyi (Mekke'yi) şöyle örnek verir:
"Her taraftan oraya bolca rızık geliyordu. Ama Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler. Bu yüzden Allah, yaptıklarına karşılık onlara açlık ve korku belasını tattırdı."[955]
İman ise, belanın kaldırılmasına sebeptir:
"Bir karye (kasaba) halkı inanmalı değil miydi ki, imanları kendilerine fayda versin. İşte Yunus'un kavmi. İnandıkları zaman, dünya hayatında rezilliği gerektiren azabı onlardan kaldırdık ve onları bir süre daha bu dünyada geçindirdik."[956]
Bu âyette anlatılan şehir Ninova'dır.[957]
Şehirlerin helak edilme sebeplerinden bir başkası, zulüm ve haksızlıktır. Şehirlerin helaki, toplumun etkinliğinin azalıp iktidarı kaybetmesi ve medeniyet eserlerinin de yok olması demektir. Kureyşlilere, yokedilen ve kendilerinin de bildikleri eski (Âd, Semûd gibi} medeniyetler şöyle hatırlatılır:
"Haksızlıklarından ötürü işte yok ettiğimiz şehirler! Onları yoketmek için bir süre belirlemiştik."[958]
"Bu putperestler, bela yağmuruna tutulmuş olan karye'ye uğramışlardı. Onu görmediler mi? (..)"[959]
Hz. Lût'un kavmini yoketmeye giden melekler önce Hebron (el-Halil) kentindeki Hz. İbrahim'e uğramışlar ve ona şöyle demişlerdi:
"Biz, şu karye halkını yokedeceğiz. Çünkü onlar, zalim kimselerdir."[960]
[961] Yüce Allah halkı zalim karye mensuplarını elim ve şiddetli bir biçimde yakalar.[962]
[963] Zulüm yapan karye'ler yok edilince, çatıları çöker, kuyuları terkedilmiş kalır, sarayları da bomboş olur.[964] Halkı zalim karyelerin kırıp geçirilmesinden sonra, yerlerine başka kavim geçer.[965] Yokedilen karye halkı, aynca âhirette de ceza görecektir.[966]
Her karyenin suç işleyen büyükleri, bir takım hileler yaparlar. Aslında onlar kendilerini aldatırlar. Peygamberlere verilenin, kendilerine verilmesini isteyerek inanmazlar. Ama sonuçta suçlarının cezasını, Allah katından bir aşağılık ve şiddetli bir azap olarak çekerler.[967]
Yoldan çıkanlardan bir bölümü, karye halkının varlıklı şımarık (mutref) kimseleridir:
"Bir karye'yi (şehri) yoketmek istediğimiz zaman şımarık varlıklılarına yola gelmelerini emrederiz, ama onlar yoldan çkarlar (fısk yaparlar). Artık o şehir yokolmayı hakeder. Biz de onu yerle bir ederiz."[968]
"Rablerinin ve onun peygamberlerinin buyruğundan çıkan nice karye'leri, çetin bir hebasaba çekmiş ve onları görülmedik bir azaba uğratmıştır."[969]
Hz. Lût'un helak edilen kavmi de yoldan çıkmış (fâsık) kötü bir kavimdi.[970] Deniz kıyısındaki karye (yani Eyle) halkı, Cumartesi yasaklarını çiğniyordu, böylece yoldan çıkıyordu, azabı hakediyordu.[971]
İnsanın özelliklerinden birisi de, kendisine bol rızık verilince, yeryüzünde azgınlık etmektir.[972] Karye'lerin şımarık varlıklıları, peygamberlerin getirdiğini inkâr eder[973] ve yoldan çıkar.[974] Nimet ve refaha karşı nankörlük eden nice kasabalar, helak edildikten sonra pekaz kimse tarafından oturulan yerlere dönüşmüştür. Oralara Allah yeni nesilleri getirmiştir.[975]
Nuh kavmi, zalim ve azgın olduğu için yokedilmiştir.[976]
Sebe melkesi Belkıs, kendisine Hz. Süleyman'dan gelen mektubun sonucunu, mele'siyle (erkânıyla) görüştü. Güçlü ve zorlu savş adamı olduklarını belirten bu erkâna Belkıs, şunu söyledi:
"Hükümdarlar (=mulûk) bir şehre girdikleri zaman orasını bozarlar, onurlu kimselerini aşağılık yaparlar. (..)"[977]
[978] Medyen kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri de Hz. Şuayıb'ı şöyle tehdit etmişti:
[979]
[980] Mekkeli erkek, kadın ve çocuk mustaz'aflar, halkı zalim karye'den çıkarılmayı ve sahip çıkan bir yardımcı (veli) gönderilmesini Allah'tan istemiştir.[981] Onların yardım talebi, insanlık borcu gereği bir savaş sebebidir.[982]
Kur'an'da eski medeniyetlerin önemli yerleşim merkezleri anlamında geçen karye kelimelerinin hangi özel şehre ait olduğu belirlenmeye çalışılmıştır.[983] Bizi birinci derecede ilgilendirmeyen bu konunun ayrıntısına girmiyoruz.[984]
Medine kelimesinin kökeni konusunda iki görüş vardır: 1) D-y-n (dâne) kökünden gelmiştir. İtaat etti anlamına gelir. Yöneticisine itaat edilerek oturulduğu için şehire Medine denilmiştir. D-y-n kökünün malik/hâkim olmak anlamı da vardır. Buna göre, şehir halkına hâkim olunduğu için bu adı almıştır. 2) M-d-n (medene) kökünden türemiştir. Bir yerde yerleşmek, ikamet etmek anlamındadır. Medine, yerleşilen yer manasına gelir.[985]
Kur'an'da medine kelimesi, daha çok peygamber kıssaları içinde geçmektedir. Ondört yerde tekil, üç yerde ise medâin biçiminde çoğul olarak yer alır.
Kur'an'daki medine sözcüklerinin hangi özel şehirleri anlattığı konusunda iki ana durum belirlenmiştir: Eski medeniyet merkezleri, Hz. Peygamberin şehri Medine.[986]
Hz. Salih ile kavmi Semûd'un anlatıldığı medine, Hicr şehridir.[987] Hz. Lût ile kavminin anlatıldığı yer ise, Sedum (Sodom) şehridir.[988] Hz. Yusufla ilgili kıssada geçen medine, Mısır'dır.[989] Ashab-ı Kehfin başından geçenlerin anlatıldığı şehir, şimdiki adı Tarsus olan Efsus'tur.[990] Hz. Musa ile Firavun arasındaki olayların geçtiği yer, Mısır'dır. [991]Hz. Musa'dan yardım isteyen adamın öyküsü, Mısır'da geçmiştir.[992] Hz. Musa ile Hızır'ın yolculuğunu anlatan âyetlerdeki şehir, Antakya'dır.[993]
Bazı âyetlerde, karye ile medine, birbiri yerine de kullanılmıştır. Bu durumda, ikisi eşanlamlıdır.[994]
Dört âyette, Hz. Peygamber'in göç etmesinden sonra Yesrib'in Medine adını alma süreci anlatılır.[995]
Firavun, Hz. Musa ile Hz. Harun'un sihirbazları dize getirmesini,
"Ben size izin vermeden mi ona inandınız? Halkı şehirden çırkarmak için düzdüğünüz bir hiledir, ama sizin göreceğiniz var. Ellerinizi ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım." diyerek değerlendirdi.[996]
Münafıklar, yaptıkları ikiyüzlülüğün sonucunu, şöyle değerlendirdi:
Oysa şeref, Allah'ın, peygamberinin ve mü'minlerindir, ama münafıklar bu gerçeği bilmezler.[997]
Dar, insanın oturduğu bina bulunan toprak parçası, kalman yer anlamındadır. Çoğulu diyar'dır.
Kur'an'da dar kelimesi, ev, yurt, ülke gibi dünyayla ilgili anlamlara gelir. Aynca, âhiretle ilgili olarak da kullanılır:[998]
Âhiret yurdu anlamındadır. Âhiret yurdunda karar Allah'ındır.[999] Âhiret yurdu dünya yurduna göre daha hayırlıdır.[1000] Allah'ın verdiklerinde âhiret yurdu aranmalı, ama dünya nasibi de unutulmamalıdır.[1001] Âhiret yurdu dünyada azgınlık ve bozgunculuk peşinde olmayanlarındır.[1002] Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Asıl hayat, âhiret yurdundaki hayattır. İnsanlar keşke bunu bilseler.[1003] Allah'ı, peygamberini ve âhiret yurdunu arayan iyi davrananlara büyük ecir hazırlanmıştır.[1004]
Selâmet/esenlik yurdu anlamındadır. Selâmet yurdu Allah'ın dosdoğru yoluna girenlerindir. İşlediklerinden ötürü Allah onların dostudur.[1005] Allah, insanları selâmet yurduna (dâru's-selâm=cennete) çağırır, dilediğini doğru yola eriştirir.[1006]
Temelli kalınacak yer anlamındadır. İyiliklere koşmaları sonucu, Adn cennetlerine girenler şöyle derler:
"Bizden üzüntüyü gideren Allah'a hamdolsun. Doğrusu rabbimiz bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir. Bizi lütfuyla dâru'l-mukâme'ye (temelli kalınacak cennete) o yerleştirdi. Orada bize ne yorgunluk gelecek, ne de usanç olacaktır."[1007]
[1008]
"Rabbim, katından bir doğruluk rehberini kimin getirdiğini, dünyanın sonunun (âkıbetu'd-dar) kimin olacağını daha iyi bilir. Doğrusu zalimler başarıya erişemezler."[1009]
[1010]
Daha çok dünyada yapılanların âhiretteki iyi sonucu anlamındadır. Allah'ın ahdini yerine getiren, rızasını dileyerek sabreden, namaz kılan, kendilerine verilen rızıktan gizlice ve açıkça sarfeden akıl sahipleri, bu dünyanın iyi sonucu (ukbe'd-dâr) olan And cennetlerine hak kazanacaktır. Babalarının, eşlerinin ve çocuklarının iyi olanları da oraya girerler. Onlara selam veren meleklerin belirttiği gibi, bu dünyanın çok güzel bir sonucudur.[1011] Daha önceki tuzak kuranların tuzağını Allah boşa çıkartmıştır. Allah, herkesin yaptığını bilir. İnkarcılar da, sonucun (ukbe'd-dâr) kimin olacağını göreceklerdir.[1012]
Dünyada yapılanların kötü sonucu anlamındadır. Ukbe'd-dâr'ın zıtanlamlısıdır. Allah'a verdikleri sağlam sözü bozanlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiğini ayıranlar ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlara lanet vardır, kötü yurt (sûu'd-dâr=cehennem) onlaradır.[1013] Allah, peygamberlerine ve inananlara, dünya hayatında ve şahitlerin tanıklık edecekleri günde yardım eder. O gün zalimlere, özür belirtmeleri fayda vermez. Lanet onlaradır. Yurdun kötüsü (sûu'dâr) de onlaradır.[1014]
Helak olunacak yer, cehennem anlamındadır. Allah'ın verdiği nimeti nankörlükle karşılayanlar ve milletlerini helak olacakları yere (dâru'l-bevâr), yaslanacakları cehenneme sürükleyenler, kötü bir durak yerine gitmiş olacaklar.[1015]
Allah düşmanlarının cezası ateştir. Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr etmelerinin karşılığı, temelli kalacakları yer (dâru'1-huld) olan cehennemdir.[1016]
Âhiret yurdunu anma anlamındadır. Allah, güçlü ve anlayışlı kulları olan İbrahim, İshak ve Yakub'u ahiret yurdunu düşünen, içten bağlı kimseler yapmıştır.[1017]
Yoldan çıkanların, Allah'ın emrine karşı gelenlerin yurdu anlamındadır. Hz. Musa'ya levhalarda verilen emirlere karşı çıkanlarla ilgilidir.[1018]
Ev, bide, ülke ve dünyaya da "dar" denmiştir. [1019]
Karun'un yerin dibine geçirilen evi için, dâr kelimesi kullanılmıştır.[1020] Ev anlamı, duvarla/bahçeyle çevrelen-mesi dolayısıyla verilmiştir.[1021]
Hz. Salih, azaptan önce isyancı kavmine yurtlarında (dâr) üç gün daha kalma süresi vermişti.[1022] Bazı âyetlerde, başlarına azap gelen kavimlerin, oldukları yerde (fi dârihim) dizüstü çöktükleri anlatılır.[1023] Buradaki dâr için, ev anlamı da verilmiştir.[1024]
İki âyette dâr kelimesi, Medine şehri için kullanılmıştır.[1025]
Yüce Allah, müslü m anların dünyevi kazanımlan konusunda şunları belirtir:
"Yerlerini (ard), yurtlarını (diyar) mallarını ve henüz ayağınızı dahi basmadığınız yerleri, Allah size miras (ganimet) olarak verdi. Allah'ın gücü her şeye yeter."[1026]
İnançlı insanların, Allah yolunda yürümeleri durumunda, yeryüzünün bazı bölgelerinin egemenliği onlara geçecektir.[1027]
[1028] Mü'minlere yapılan tavsiye şudur:
[1029]
[1030]
Yurttan çıkarılma, sürgün etme anlamındadır.
Yüce Allah'ın İsrailoğullarından aldığı sözlerden biriside, "kanınızı dökmeyin, birbirinizi yurdunuzdan sürmeyin" biçimindeydi. Bu sözü verdiler, ancak bu sözlerinden cayıp içlerinden bazılarını memleketlerinden sürdüler, onlara karşı günah ve düşmanlıkta birleştiler, onları yurtlarından çıkarmak haram olduğu halde esir olarak ellerine geçince de fidyelerini vermeye kalkıştılar. Böylece onlar, kitabın bir kısmına inanıp, br kısmını inkâr konumuna düştüler. Buna karşılık, hem dünyada, hem de âhirette cezalarını göreceklerdir.[1031]
Yüce Allah, kitap ehlinden inkarcı olanları (müslümanları Medine'de arkadan vurmak isteyen Yahudileri) ilk sürgünde yurtlarından çıkardı. Oysa mü'minler, çıkacaklarını sanmamıştı. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Allah'ın azabı onlara beklemedikleri yerden geldi, kalplerine korku saldı.[1032] Bu Yahudilerin kalelerini Hz. Peygamber, muhasara etmiş, sonunda taşıyabilecekleri kadar eşyalannı alarak ülkeden çıkmalarını kabul etmişti. Münafıklar da yahudilere yardım sözü vermişlerdi, ancak bu sözlerini tutmamışlardı.
Yurttan çıkarılma, savaş sebebidir. Nitekim, Hz. Musa'dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenleri, peygamberlerinden birine, Allah yolunda savaşmak için bir melik (hükümdar) gönderme talebinde bulunmuş, bu peygamber 'Ya savaş size farz kılındığında gitmeyecek olursanız" diyerek tereddüdünü belirtmişti. Onlar ise "Memleketimizden ve çocuklarımızdan uzaklaştırıldığımıza göre, niye Allah yolunda savaşmayalım?" demişlerdi. Ama savaş onlara farz kılınınca, pekazı müstesna sözlerini tutmamışlardı. Ayrıca hükümdarları Tâlût'u da beğenmemişlerdi.[1033]
Müslümanlara savaş izni, haksızlığa uğratılıp kendilerine savaş açıldığı için verilmiştir. Onlar haksız yere ve "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için yurtlanndan çıkarılmışlardır.[1034]
Yurttan çıkarılma, savaş sebebi olma yanında, başka bazı sonuçlar daha doğurur. Yüce Allah, hicret edenlerin, memleketlerinden çıkarılanların, Allah yolunda ezaya uğratılanların, savaşan ve öldürülenlerin günahlarını bağışlama sözü vermiştir.[1035] Savaş sonunda elde edilen ganimet malları, özellikle yurtlarından ve mallarından edilmiş olan, Allah'tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'ın dinine ve peygamberine yardım eden muhacir fakirlerindir. Doğru olanlar da onlardır.[1036] Allah, Müslümanlarla din uğrunda savaşanları, onları yurtlanndan çıkaranları ve çıkarılmalarına yardım edenleri dost (veli) edinmeyi yasaklamıştır. Onları dost edinen zalimdir.[1037] Ama, müslümanlarla din uğrunda savaşmayan, onları yurdundan çıkarmayan kimselere, iyilik yapmak ve âdil davranmak yasak değildir. Bilakis Allah, âdil olanlan sever.[1038]
S-l-m (selime) kökünden türeyen selâm, silm ve selem sözcükleri, sulh (barış) anlamındadır (silm=sulh). Bu bakımdan, bunlar harb'in zıtanlamlsıdırlar. (silm x harb).[1039]
Kur'an'da "silm" sözcüğü barış anlamında kullanılır.[1040]
Şeytana ayak uydurmak yerine, hep birlikte barışa girmek gerekir:
"Ey mü'minler! Hep birden banşa girin. Şeytana ayak uydurmayın. O, sizin apaçık düşmanınızdır. Size belgeler geldikten sonra kayarsanız (tökezlerseniz) biliniz ki Allah güçlü ve bilgedir."[1041]
Buradaki "barışa girin" ifadesi, "Allah'a kendinizi tam olarak teslim edin" biçiminde de karşılanır. Nitekim bazı müfessirler, buradaki "ey mü'minler" hitabının müslümanlara yönelik olmadığını, tersine henüz böyle tam bir teslimiyete ulaşmamış olan insanlarla bağlantılı olduğu görüşündedirler. Bunlar, geçmiş vahiylerin büyük kısmına inanan, ama Kur'an'm mesajını hakikat olarak kabul etmeyen Yahudiler ve Hıristiyanlardır. Nitekim sonraki âyetler, onlarla ilgilidir.[1042]
Mü'minlerin düşman karşısında gevşemeleri, onları banş istemeye mecbur bırakır:
"Ey mü'minler! Düşman karşısında gevşemeyin ki barış istemek zorunda kalmayasınız (barış için yalvarıp ya-karmayın). Siz üstünsünüz, Allah, sizinle beraberdir. Sizin işlerinizi eksiltmeyecektir."[1043]
Barış öneren düşmanın bu teklifi kabul edilir, bundan böyle de dokunulmazlığı başlar:
"(..) (Münafıklar) sizden uzak durur, sizinle savaşmaz ve size barış teklif ederlerse, Allah onlara dokunmanıza izin vermez. Diğerlerinin de sizden ve kendi milletlerinden güvende olmayı istediklerini göreceksiniz. Ne var ki fitneciliğe her çağırıldıklarında, ona can atarlar. Eğer sizden uzak durmazlar, barış teklif etmezler ve sizden elçekmezlerse, onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte onların aleyhlerine apaçık ferman verdik."[1044]
"Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a güven. O şüphesiz işitir ve bilir. (Ama barış yanlısı gözükmekle) niyetleri sadece seni aldatmaksa, bil ki Allah sana yeter. Nitekim yardımıyla ve inanmış yandaşlarla seni güçlendiren odur. Onların kalplerini bağdaştırdı. Bu uğurda, yeryüzündeki herşeyi harcasaydın onların kalplerini kaynaştıramazdm. Ama işte Allah, onları bir araya getirdi. Allah güçlü ve bilgedir."[1045]
S-l-m (selime) kökünden türeyen selâm ve selâmet sözcükleri esenlik, güven ve özellikle barış anlamında kullanılan sözcüklerdendir. Selâm sözcüğü, selâmette, huzur ve sükûn içinde olmak, gizli ve açık tehlikelerden ve korkulu şeylerden uzak ve esenlik içinde olmak anlamındadır.
Dar anlamda Allah'a teslim olmak, geniş anlamda barış /güven/esenlik yolunu seçmek anlamındaki İslâm kelimesi de s-l-m kökünden gelmektedir.
Günümüz Arapça'sında barış anlamındaki en yaygın kelime selâm'dır. Ancak Kur'an'da kullanıldığı yerler genelde siyasi içerikten uzaktır. Daha çok dünyada sükûnet, âhirette selâmet anlamında kullanılır.[1046]
Allah'ın rahmet kavramıyla ilgili güzel isimlerinden birisi de selâmdır.[1047] Eksiklikten uzak olan, esenlik kaynağı, esenlik veren anlamındadır.[1048]
Kur'an'ın bazı âyetlerinde, bizzat Allah'ın peygamberlere selâm dilediği yer alır.[1049]
Yüce Allah, Kur'an'da peygamberlere genel olarak ve adlarını belirterek [1050]selâmını iletmektedir. Bu âyetlerdeki selâm, "güzel övgü" anlamındadır.[1051] Ayrıca Allah ve melekler, Hz. Peygamber'e salât etmekte (övmekte), mü'minlerin de ona salât ve selam iletmesini istemektedir.[1052]
Kitap ehline peygamber, nur ve apaçık bir kitap geldiği konusunda seslenen âyetten sonra, şu belirtilir:
"Allah rızasını gözetenleri onunla, selâmet/esenlik yollarına (subulu's-selâm) eriştirir ve onlan, izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve doğru yola iletir."[1053]
Böyleleri, bedeni ve ruhi nitelikteki her türlü kötülüklerden emin ve güven içinde olmayı hakeder. Subulu's-Selâm'ın, Allah'ın dini İslâm olduğu da belirtilir.[1054]
Hz. İbrahim'in yanma müjdeyle giden melekler, "selâm sana" deyince, o da onlara "size de selâm" dedi. Tokalaş-madıklan için korktu, ama bilgin bir oğlun olacak diyerek onu yatıştırdılar.[1055]
Cennetin bir adı da Dâru's-Selâm (esenlik yurdu) biçimindedir. Çünkü bitmeyen nimetler, elemsiz zevkler ve gerçek mutluluk oradadır.[1056] Allah, kullarını esenlik yurdu olan cennete çağırmaktadır.[1057] Allah'ın çağrısı barış ve esenlik yurdu içindir.[1058]
Cennete girerken cennetliklere, "Oraya güven içinde (bi-selâmin âminin) girin" denir.[1059] Melekler ve cennet bekçileri de selâm verecektir. Melekler her kapıdan yanlarına girerek, cennetliklere, "Sabretmenize/yaptıklarınıza karşılık size selâm olsun. Hoşgeldiniz. Burası dünyanın pek güzel bir sonucudur. Temelli olarak buraya girin." derler.[1060]
Merhamet sahibi Allah katından bir selâma kavuşacak olan cennetlikler,[1061] birbirine selâm verecektir. Henüz a'rafta bulunanlar, cennete gireceğini umanlar, cennetliklere "size selâm olsun" derler.[1062] Cennetliklerin duaları
"Mükemmelsin ey Allahım!", dilekleri "selâm size" ve dualarının sonu da "Alemlerin rabbi Allah'a hamdolsun" sözleridir.[1063] Cennetlikler orada boş sözler değil, esenlik veren sözler işitirler.[1064]
Selâm vermek, dini, canı ve malı konusunda âfetlerden uzak olma duası ve dileğidir. Selâm sözcükleri, bütün müslümanların dillerinde yaygın olarak kullanılır.[1065]
Mü'minler, savaşa fiilen girip girmeyenleri iyice incelemeli ve durumundan emin olmalıdır:
"Ey mü'minler! Allah yolunda (sefere) yürüdüğünüz vakit, her şeyi iyice araştırın. Size, barış önerisi bildirene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, 'Sen mü'min değilsin' demeyin. Allah katında birçok ganimetler (zenginlikler) vardır. Önceden siz de öyleydiniz. Allah size iyilikte bulundu. İyice araştırıp anlayın, şüphesiz Allah, işlediklerinizden haberdardır."[1066]
Yüce Allah, Hz. Peygamber'e, seçkin ve mü'min insanlara selam vermesini buyurur:
"De ki: Allah'a hamdolsun. Seçtiği kullarına selâm olsun.(..)"[1067]
"Ayetlerimize inananlar sana gelince, 'size selam olsun' de.(..)"[1068]
Mü'minler birbiriyle selâmlaşmak, bunu yaparken ya daha güzeliyle, ya da benzeriyle karşılık verilmelidir:
"Size bir selâm verildiğinde, ondan daha iyisiyle selâm verin veya aynıyla karşılığını verin. Allah, herşeyin hesabım gereği gibi yapandır."[1069]
Başkalarının evlerine izin alınarak ve selâm verilerek girilir, bu daha iyi bir tutumdur.[1070] Kendi evine giren kişi, Allah katından bereket, esenlik ve güzellik dileyerek selâm verir.[1071]
Hz. İbrahim, babasını putlara tapmaktan vazgeçirmeye çağırmıştı. Ama bundan vazgeçmeyen babası, ona yanından uzaklaşmasını söyledi. İbrahim, şu cevabı verdi:
"Sana selâm olsun. Senin için rabbimden mağfiret dileyeceğim. Çünkü o, bana karşı çok lütufkârdır."[1072]
Allah'ın kulları, yeryüzünde mütevazi yürürler. Bilgisizler kendilerine takıldıkları zaman, onlara güzel ve yumuşak (selâm) söz söylerler.[1073]
[1074]
Yüce Allah, Hz. Musa ile kardeşi Hz. Harun'un Firavun'a giderek, şöyle demelerini emretmiştir:
"Doğrusu biz, senin rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullannı bizimle beraber gönder. Onlara işkence etme. Rabbinden sana bir mucize getirdik. Selâm, doğru yolda gidenlere olsun. Doğrusu bize, yalanlayıp sırt çevirene azap edileceği vahyolundu."[1075]
Hz. Peygamber, çeşitli -özellikle gayri müslim- hükümdarlara yazdığı mektuplarını, bu cümleyle bitirmiştir.[1076]
emrini vermişti.[1077]
Yine Yüce Allah, Nemrut'un yaktığı ateşe şu emri vermişti:
"Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve zararsız (selâm) ol."[1078]
Nemrut'un bu düzeni bozulup, hüsrana uğramışlardı.
Kadir gecesi, tan atana değin "selâm" (esenlik) kaynağıdır.[1079]
Görüldüğü gibi selâm sözcüğü, daha çok dinî çağrışım yapmakla birlikte, daha dünyevî olarak güvenlik ve esenlik anlamlan da taşımaktadır.[1080]
10.3 SULH/ISLAH (ISLÂH-I BEYN) (BARIŞ/BARIŞTIRMA):
[1081] Aynı kökten türeyen ıslah sözcüğü ise, yalın veya nefs sözcüklü kullanımıyla düzeltme, iyileştirme ve iyi yola girme, "ıslâh-ı beyn" biçiminde ise barıştırma ve arabuluculuk anlamındadır.
Kur'an'ın pekçok âyetinde geçen amel-i sâlih kavramı da, ahlâki anlamda iyi iş, insanın kendisine ve çevresine yönelik yararlı iş, insanlığın hayrına ve mutluluğuna yönelik hizmet anlamındadır.[1082]
İnsanın kendisiyle barışmasından sonra, aile içinde evlilik sürerken veya bitişinden sonra eşlerin barışma yolları açıktır:
"Karı-kocanın aralarının açılmasından endişelenirseniz, biri erkeğin, öteki kadının ailesinden iki hakem gönderin. Bunlar aralarını düzeltmek isterlerse, Allah onların aralarını buldurur. Doğrusu Allah, her şeyi bilen ve haberdar olandır."[1083]
"Boşanan kadınlar, kendi kendilerine (evlenmeksizin) üç aybaşı hali boyunca beklemelidir, eğer Allah'a ve âhiret gününe inanmışlarsa rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri, kendilerine helal değildir.Kocaları bu arada barışmak isterlerse, karılarını geri almakta daha çok hak sahibidirler. (..) "[1084]
[1085]
İnsanları barıştırmak, yapılan yeminlerin bozulup, keffaretinin ödenmesini meşru kılan bir sebeptir:
"İnsanların arasını düzeltmeniz, günahtan sakınmanız ve iyi (erdemli) olmanız için, Allah'a yaptığınız yeminleri engel kılmayın. Allah, işitir ve bilir."[1086]
Vasiyet eden, adalet ilkelerine aykırı bir vasiyetname düzenlemişse, ilgili bütün tarafları toplayıp bir uzlaşma sağlamak, övgüye değer bir davranıştır:
[1087]
Belli iyilikleri gerçekleştirmeyi amaçlayan gizli görüşmeler, hayırlı görüşmelerdir:
[1088]
[1089]
Kardeşlik bağlan, her türlü şartlarda canlı tutulmalıdır:
"Sana ganimetlere dair soru soruyorlar. De ki: Ganimetler, Allah'ın ve peygamberinindir. Allah'tan sakının, aranızdaki ilişkileri düzeltin (barış ve uzlaşma içinde olun). Allah'a ve peygamberine itaat edin."[1090]
[1091] Ancak, ganimetlerin kamuya (Allah'a ve peygamberine) ait olduğu ilkesi, bu ganimetler konusunda bütün çağlarda ve şartlarda geçerli düzenlemeyi belirtmiştir. Öyleyse müslümanlar, bu ilke çerçevesinde, din kardeşi olduklarını, aynı şeylere inandıklarını akıllarında tutacak, aralanndaki anlaşmazlıkları ve ayrılıkları bir kenara bırakmasını bilecektir.[1092]
Müslümanlar arasındaki ilişkilerin temel ilkelerini açıklayan Hucurât Sûresi, bir bölümünde, çatışan müslüman tarafların barıştırılması yükümlülüğünü, bunun gerçekleştirilme biçimini ve mü'minlerin kardeşliğini düzenler: "Eğer mü'minlerden iki topluluk birbirleriyle çatışırlarsa, aralarını düzeltiniz. Şayet biri ötekine saldırırsa, saldıranlarla Allah'ın buyruğuna dönmelerine kadar savaşınız. Eğer dönerlerse, aralarını hakça bulunuz, âdil davranınız. Şüphesiz Allah, âdil (eşit) davrananları sever. Doğrusu mü'minler, birbirleriyle kardeştirler. Öyleyse, dargın/çatı şan kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah'tan sakının ki size acısın."[1093]
Mü'minler arasındaki çatışma, sözlü veya eylemli her türlü uyuşmazlığı ve çekişmeyi içerecek genişliktedir.[1094]
İnsanların arasını düzeltmek için gizli toplantılar yapanlara, Allah büyük ödül verecektir.[1095]
"Sana yetimleri sorarlar. De ki: 'Onların işlerini düzeltmek hayırlıdır.' Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, düzelteni ve bozanı ayırdeder. Allah dileseydi, sizi zora sokardı. Allah, şüphesiz güçlü ve bilgedir."[1096]
Yüce Allah, sahte barışçılara karşı uyanık olmak gerektiğini, onların gerçekte bozguncu olduklarını hatırlatır.[1097]
İyilikler, Allah katında karşılığını bulur:
"(..) Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için, âhiret yurdu daha hayırlıdır. Bunu düşünmez misin? Kitaba sımsıkı sarılanlar ve namaz kılanlar için ecir vardır. Biz, iyiliğe çalışanların ecrini elbette zayi etmeyiz."[1098]
Çaba göstermek, güçlüklere göğüs germek anlamındaki c-h-d kökünden türeyen cihad sözcüğü, olanca gücüyle mücadele etmek, çaba içinde olmak ve karşı koymak anlamındadır.
[1099]
Cihad emrini, cihad yükümlüleri ve cihad emrinden kaçanlar çerçevesinde ele alabiliriz.[1100]
Gerçek (sâdık) mü'minlerin özelliklerinden birisi de, Allah uğrunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeleridir.[1101]
Bu niteleme, imanın şekli şartına uyarak "inandık" diyen bedevilere, "inanmadınız, ama islâm olduk deyin, inanç henüz gönüllerinize yerleşmedi, eğer Allah'a ve peygamberine itaat ederseniz, işlediklerinizden bir şey eksilmez" açıklamasından hemen sonra yer alır. Buna göre gerçek iman, Allah'a ve peygamberine inanmak, sonra şüpheye düşmemek ve Allah uğrunda malıyla ve canıyla cihad etmekle ortaya çıkar. Aynı durum, şöylece de belirtilir: "Ey mü'minler! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak, kazançlı bir yolu göstereyim mi? Allah'a ve peygamberine inanırsınız, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edersiniz. Bilseniz, bu sizin için en iyi yoldur."[1102]
"Ey mü'minler! Aranızda dininden kim dönerse, bilsin ki Allah, sevdiği ve onların da onu sevdiği, inananlara karşı alçakgönüllü, inkarcılara karşı güçlü, Allah yolunda cihad eden, kınayanların yermesinden korkmayan bir kavim getirir. Bu, Allah'ın dilediğine verdiği bol nimetidir. Allah, her şeyi kaplar ve bilir. Sizin dostunuz, ancak Allah, onun peygamberi ve namaz kılan, zekat veren ve rükû eden mü'minlerdir. Kim Allah'ı, peygamberini ve iman edenleri dost seçerse, Allah'ın taraftarları üstün gelecektir."[1103]
Cihada katılmayanlar, Kur'an'da iki sözcükle anlatılır: 1) Oturanlar (Kâidûn), 2) Geri kalanlar (Muhallefûn). Oturanlar mü'min sıfatını kaybetmezken, geri kalanların bir bölümü münafık, bir bölümü ise yere çakılanlar olarak adlandırılır.[1104]
Allah yolunda maddi veya manevî üstün çaba ve mücadele göstermek anlamına gelen cihadın düşmana karşı yapılanına katılmayıp evlerinde oturanlar, mü'min sıfatını kaybetmezler, ama derece bakımından cihada katılanların altındadırlar:
"İnananlardan özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler birbirine eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri, mertebece, oturanlardan üstün kılmıştır. Allah, hepsine de güzellik (cenneti) vadetmiştir. Ama Allah, cihad edenleri oturanlara, büyük ecirler, dereceler, bağışlanma ve rahmetle üstün kılmıştır. Allah, bağışlar ve merhamet eder."[1105]
İnananlar toptan savaşa çıkamazlar. Her topluluktan dini iyi öğrenmek ve milletlerini geri döndüklerinde uyarmak suretiyle, yanlış hareketler önlenebilir.[1106]
Tevbe Sûresi'nin büyük bölümü savaşa katılmaktan kaçınanların tutum ve davranışlarını ele alır.
[1107]
Özellikle münafıklar, dünya hayatını tercih edip silahlı cihaddan kaçınmaya çalışmaları dolayısıyla, yere çakılanlar olarak adlandırılır.
Mü'minlerin bir bölümü, "Allah yolunda savaşa çıkın" denilince, âhireti bırakıp, dünya hayatına razı olarak, savaştan kaçınırlar. Ama bunlar, can yakıcı azapla karşılaşır ve yerine başka bir millet getirilir. Allah, hicret sırasında peygamberine yardım etmiş ve onu desteklemiştir. Allah yolunda, mal ve canla cihad daha iyidir. Böyle bir cihadın zorluklarına göğüs geremedikleri için, güçsüzlüklerini öne sürüp, yalancı oldukların! bilen Allah'a yemin ederler. Allah'a ve âhiret gününe inananlar, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek istediklerinden, izin istemezler, Allah zaten muttekîleri bilir. İzin isteyenler, Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp, bu şüpheleri içinde bocalayanlardır. Savaşa çıkmak niyetinde olmadıkları için gerekli hazırlığı yapmazlar, âcizlerle kalırlar. Mü'minlerle savaşa çıksalar bile, fitne çıkarıp orduyu bozmaya çalışırlar. Onları dinlememek gerekir. Zaten onlar, barış zamanında da fitne koparırlar, bir takım dolaplar çevirirler. Mü'minlere iki iyiden, gazilik ve şehitlikten başkası gelmez. Ama geri kalanlar, Allah'tan veya mü'minlerden gelen bir azapla karşılaşırlar.[1108]
Medineliler ve çevresindeki bedeviler, savaşta geri kalmak konusunda uyarılmıştır:
"Ey mü'minler! Allah'tan sakının ve doğrularla birlikte olun, Medinelilere ve çevrelerinde bulunan bedevilere, savaşta Allah'ın peygamberinden geri kalmak, kendilerini ona tercih etmek yaraşmaz. Çünkü Allah yolunda susuzluğa, yorgunluğa ve açlığa uğramak, kâfirleri kızdıracak bir konumda bulunmak ve düşman önünde basan kazanmak karşılığında, onların yararlı bir iş yaptıkları mutlaka yazılır. Doğrusu Allah iyililik yapanların ecrini zayi etmez. Allah, yaptıklarının karşılığını en güzel şekilde kendilerine vermek üzere, az vaya çok sarfettikleri her şey, yürüdükleri her yol, onlar için yazılır."[1109]
Bu âyetlerdeki mesajın, evrensel olduğu, tarihi ve coğrafi sınırları aşkın bulunduğu açıktır.[1110]
Münafıklar, müslüman olduktan sonra inkâr edip küfür sözünü söylemelerine rağmen, bunun aksine Allah'a yemin ederler. Tevbe ederlerse, iyiliklerine olur. Etmezlerse, dünya ve âhirette can yakıcı azaba uğrarlar. Allah'ın peygamberinin hilafına geri kalanlar, oturup kalmalarına sevinirler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad hoşlarına gitmez. Allah'a inanın ve peygamberle birlikte cihad edin diye bir buyruk taşıyan sûre inmiş olsa bile, gücü yetenleri geri kalmak için izin isterler. Geri kalan kadınlarla beraber bulunmaya razı olurlar. Kalpleri kapandığı için anlayışları da gider. Peygamber ve onunla beraber bulunan mü'minler ise, mallarıyla ve canlarıyla cihad ederler, iyilikler de onlarındır. Bedevilerden bile, özür beyan ederek geri kalanlar olur. Ama Allah'a ve peygamberine yalan söyleyenler, özür bile beyan etmeden geri kalırlar. Onların kâfirleri can yakıcı azaba uğrayacaktır. Güçsüzler, hastalar ve sarfedecek bir şeyi bulunmayanlara, Allah'a ve peygamberine bağlı kaldıkları sürece bir sorumluluk yoktur, iyi davrananların sorumluluğu olmaz. Sorumluluk ancak, zengin olduğu halde izin isteyenlere, geride kalan kadınlarla bulunmaya razı olanlara ve Allah kalplerini mühürlediği için bilmeyenleredir. Savaştan dönülünce, kendilerine çıkışılmaması için, Allah'a yemin ederler. Bunlar iğrenç tiplerdir, onlardan uzak durulur. Yeminlerine inanıp onlardan hoşnut olanlar bulunsa bile, Allah yoldan çıkmış (fâsik) kimselerden hoşnut olmaz. Bedevilerin inkarcılığı ve münafıklığı ise, çok daha ileri ölçüdedir. Savaştan geri kalanların bir kısmı da suçlarını itiraf eder. Allah'ın, onların tevbesini kabul etmesi umulur. Savaştan geri kalanların bir kısmının ise işi Allah'a kalmıştır. Bilen ve bilge olan Allah onlara, ya azap eder, ya da tevbelerini kabul eder.[1111]
Cihad edilecekler, üç çeşittir: 1) Düşman, 2) Şeytan. 3) Nefis. Son ikisi birleştirilerek ele alınabilir.[1112] "Allah uğrunda cihad edin" buyrukları, genelde her üçünü de kapsayacak özelliktedir.[1113]
Bu, daha çok silahlı ve eylemli cihadın sözkonusu olduğu savaştır. Böyle cihada, harb veya kıtal adı verilir.
"Ey peygamber! Kâfirler ve münafıklarla cihad et, onlara karşı sert davran. Varacakları yer cehennemdir, o ne kötü dönüş yeridir."[1114]
"Kâfirlere itaat etme, onlara karşı olanca gücünle cihad et."[1115]
Kur'an'a göre düşmanla savaş anlamındaki silahlı cihad, kesin bazı taleplere karşılık vermelidir: iyi tanımlanmış bir sebep ve düşman, kesin sınırlar ve bir savaş etiği.
Savaşa giriş amaçları ve düşman, şöylece belirtilebilir:[1116]
1) Düşman Saldırısına Karşı Koymak:
[1117]
Savaş hazırlığı yapmak da, düşmanları korkutup müslümanlara saldırmaları düşüncesinden caydırılmaları anlamına gelir. Ama banşa yanaşırlarsa, bu talebe karşılık verilir.[1118]
Düşmanca tutum içine girmeyenlere karşı cihad yükümlülüğü yoktur, böylelerine iyilikle ve adaletli davranılır.[1119]
Medineli Beni Kurayza Yahudileri, Medine'yi kuşattıkları sırada Mekkelilerle işbirliği içine girmişti. İşte bu dav ranışları üzerine, cizye vermelerini sağlayıncaya kadar savaşma izni verildi.[1120]
Mekke'nin fethinden sonra, müşriklerin zulüm ve fesatlarının önlenmesi için, fitnenin ortadan kaldırılmasının ve yalnız Allah'ın dininin geçerli olmasının sağlanması istenmiştir.[1121] Bu savaşın amacı, gönüllü veya gönülsüz olarak ihtidalarını sağlamaktı.[1122]
Yüce Allah, şöyle buyurur:
"Size ne oluyor da, 'Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan (veli} önder, katından bize bir yardımcı lütfet' diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz? İnananlar Allah yolunda savaşırlar, inkarcılar ise şeytan yolunda. Şeytanın dostlrınyla savaşın. Esasen şeytanın hilesi zayıftır."[1123]
[1124] Zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur. Savaştan vazgeçip barışa yanaşanların taleplerine uyulur.[1125] Amacına ulaşmış savaşa son verilir.[1126] Savaşta saldıranlara karşı aynı ölçüde karşılık verilir, aşırı gitmek yasaktır.[1127] Cihadda temel şart, amacının çağrı, savunma ve uygulama açısından, din ve onun yüksek değerleri olmasıdır. Silahlı savaş bile, din ve onun yüksek değerlerinin özgür bir vatanda yaşanması için yapılır.[1128]
Şeytanın tuzaklarına ve dürtüklemelerine karşı koymak, nefsin arzu ve isteklerini denetim altına almak, Kur'an'ın pekçok âyetinde ele alınmıştır. Ancak bu konuyla ilgili âyetlerde, cihad sözcüğü kullanılmaz. Bu konudaki kavramlaşma, bu âyetlerden esinlenmiş olarak, Hz. Peygamber'in hadislerinde yer alır:
"Mücahid, kendi nefsiyle savaşandır."[1129]
"Hevalarınızla (nefsinizin istek ve tutkularıyla), tıpkı düşmanlarınız gibi savaşın."[1130]
En zor cihad, yani ahlâki ve manevi cihad, açgözlülüğü ve zevk düşkünlüğünü, korkuyu ve alçaklığı, zorbalığı ve bilgisizliği, istek ve tutkulara boyun eğmeyi altetme yolundaki bitmez tükenmez çabadır. Ruhun olumsuz unsurlarına karşı sürdürülen bu cihad, büyük cihaddır. Muhammed İkbal, bu cihadı şöyle anlatır: "Benim içim, atsız ve ordusuz bir savaşın alanıdır." (Cavidname, beyit: 786).[1131]
Kur'an'da yer alan cihadı, yalnızca savaşmak (kıtal) biçiminde arılamak yanlıştır. Çünkü cihad, hem maddi, hem de ahlâki-manevi anlamdaki çabaları, gerektiğinde kişinin servetini ve hatta canını feda etmesini de kapsayacak genişlikte bir kavramdır. Bu bakımdan cihad, duruma göre uygulanacak esneklikte olmak üzere, sözlü, eylemli, silahlı, mali gibi biçimlere bürünebilir.[1132]
Söz gücü ve çağrıyla yapılan cihaddır. Allah'ın yoluna, hikmetle ve güzel öğütle çağırmalı, en güzel biçimde mücadele edilmelidir.[1133] Yüce Allah, kâfirlere ve münafıklara karşı cihad etmeyi, onlara karşı sert davranmayı emreder.[1134] Buradaki cihadın sözlü olacağı da benimsenir.
(Furkan, 25/52) âyetindeki cihad ise, Kur'an'la cihad olarak yorumlanır.[1135] Hz. Peygamber de,
"Kâfirlere karşı, ellerinizle ve dillerinizle cihad edin." buyurur.[1136]
Cihad, Allah'ın uğrundaki eylemler biçiminde de gerçekleşebilir:
"Allah uğrunda gereği gibi cihad edin."[1137]
[1138]
Cihad emrini veren âyetlerin pekçoğu, "mallarınızla ve canlarınızla" kaydını özellikle vurgular.[1139]
Düşmanın saldırısına karşı yapılacak cihadı gündeme getiren âyetler, kuvvet ve silah kullanarak yapılacak cihadı açıkça belirtir.[1140]
Cihadın biçimi karşılaşılan duruma ve mü'minlerin güç ve imkânlarına göre belirir. Cihadın türlerine göre uygun biçim ve gereçlerle cihad yapılır. Yeryüzünden zulüm kalkıncaya kadar, adalet yaygınlaşıp insanlar kula veya nefislerine kul olmaktan kurtuluncaya kadar, herkesin elinden gelen çabayı göstermesi cihad ve ibadettir.[1141]
Cihadla ilgili âyetlerde, cihad sözcüğünün yanısıra, öncesinde veya sonrasında olmak üzere, iman, hicret, takva gibi kavramlar da yer alır.[1142]
Gerçek (sâdık) mü'minler, Allah'a ve peygamberine inanmış, sonra şüpheye düşmemiş, Allah uğrunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmiş olanlardır.[1143] Allah'a ve âhiret gününe inananlar, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek istediklerinden ötürü, geri kalmak için izin istemezler, Allah da.sakınanları bilir.[1144] Allah'a ve peygamberine inanmak malıyla ve canıyla Allah yolunda cihad etmek, can yakıcı azaptan kurtaracak kazançlı yoldur.[1145] Bir âyette ise, ilginç bir karşılaştırma yapılır:
"Hacca gelenlere su veren ve Mescid-i Haram'ı onaran ile Allah ve ahret gününe inanan ve Allah yolunda cihad edeni bir mi tuttunuz? Allah katında bir olamazlar. Allah, zulmeden milleti doğru yola eriştirmez."[1146]
Görüldüğü gibi, iman ile cihad arasında çok sıkı bir bağıntı vardır. Cihad, hayatın bir zorunluluğudur. Cihad'ın Allah'a iman ve Allah'ın yoluyla bağlantısı, canlılığının ve başarısının da yoludur.[1147]
Allah'a ve âhiret gününe inananların, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek istemeleri ve geri kalma iznine başvurmayışları, takva sahiplerinin özelliği olarak belirtilir.[1148] Ayrıca Yüce Allah, şu emri verir:
"Ey mü'minler! Allah'tan sakının, ona ulaşmaya yol arayın, yolunda cihad edin ki kurtulasınız."[1149]
Allah'a karşı yüksek sorumluluk bilinci olan takva, cihad kavramıyla da yakından bağıntılıdır.[1150]
[1151] Onlara, Allah katında en büyük dereceler vardır, onlar kurtulanlardır.[1152] Allah, türlü eziyete uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra cihad eden ve sabreden kimselerden yanadır.[1153] İnanıp hicret edenler, Allah yoyunda cihad edenler ve muhacirleri barındırıp onlara yardım edenler, gerçekten inanmış olanlardır, onlar birbirinin dostlarıdır. Onlara mağfiret ve cömertçe nzık vardır.[1154] İnanıp hicret edenler ve mü'minlerle birlikte cihad edenler, mü'minlerle bir ve beraberdir.[1155]
Hicret-Cihad bağıntısını, şöylece formüllendirebiliriz:
1) İmarı + hicret + Allah yolunda cihad -+ Allah'tan rahmet ümidi.
2) eziyet + hicret + cihad + sabır -+ Allah'ın dostluğu.
3) İman + hicret + Allah yolunda cihad + muhacirlere yardım gerçek iman + dostluk.
4) İman + hicret + mü'minlerin yanında cihad - mü'minlere yandaşlık.[1156]
"De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşlerniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler, sizce Allah'tan peygamberinden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, Allah'ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah, fâsıklan doğru yola eriştirmez." [1157]
[1158]
[1159] Allah, kendisi uğrunda cihad edenleri, elbette yollarına eriştirir. Allah, iyi davrananlarla beraberdir.[1160] İnananlar, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler, Allah'ın rahmetini umarlar. Allah bağışlar ve merhamet eder.[1161] İnanıp hicret edenler, Allah yolunda cihad edenlere, mağfiret ve cömertçe verilmiş rızıklar vardır.[1162] Allah, türlü eziyete uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra Allah uğrunda cihad eden ve sabreden kimselerden yanadır. Allah, bundan sonra da bağışlar ve merhamet eder.[1163]
İnanıp hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlere, Allah katında en büyük dereceler vardır. Kurtuluşa erenler de onlardır.[1164]
Cihad ve sabır, cennete girmenin önkoşuludur:
"Yoksa Allah, içinizden cihad edenleri ve sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?"[1165]
Allah yolunda cihadın karşılığı, cennettir:
"Şüphesiz Allah, Allah yolunda cihad edip öldüren ve öldürülen mü'minlerin canlarını ve mallarını -Tevrat, İncil ve Kur'an'da söz verilmiş bir hak olarak- cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü, Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alışverişe sevinin. Bu, gerçekten büyük bir başarıdır."[1166]
Zaten Allah'a ve peygamberine inanma, Allah yolunda malla ve canla cihad etme, hem en iyi yoldur, hem de can yakıcı azaptan kurtaracak, kazançlı bir yoldur.[1167]
Fetih sözcüğü, açmak anlamından ayrı olarak, kapalı bilgilere açıklık kazandırma, öğretme ve bilgilendirme, yardım etme/gönderme, kapalı/belirsiz işleri açığa çıkardığı için karar/hüküm verme ve kapalı bir kapıyı açtığı için zafer anlamlarına da gelir. Şu halde fetih sözcüğü, hem maddî, hem de manevî açmalar/açılımlar için kullanılabilmektedir.[1168]
"Biz sana apaçık bir fetih verdik"[1169] âyetindeki fetih, birkaç şekilde yorumlanmıştır:
1) Mekke'nin fethi anlamındadır.
2) Hz. Peygamber'e açılan bilgiler, ödül yolu olan hidayetler, günahlarının bağışlanmasına sebep olan makâmât-ı mahmude anlamındadır.[1170]
3) Buradaki fetih sözcüğüne, "karar/yargı" (kaza) anlamı da verilmiştir.[1171]
4) Bu âyete, "Biz senin için apaçık bir zaferin önünü açtık" karşılığını uygun gören Muhammed Esed, zaferi, İslam'ın Arabistan'da kazanacağı zaferlere kapı açan Hudeybiye Antlaşması'nın sağladığı üstünlük olarak yorumlar.[1172]
Fetih, bir konuda öğretme ve bilgilendirme durumunu anlatabilir:
"İnananlarla karşılaştıkları zaman, 'inandık' derlerdi. Birbirleriyle yalnız kaldıklarında, 'Rabbinizin katında size karşı hüccet göstersinler (koz olarak kullansınlar) diye mi, Allah'ın size açıkladığını (öğrettiğini) onlara anlatıyorsunuz? Bunu hiç düşünmüyor musunuz?' derlerdi. Gizlediklerini de, açıkladıklarını da Allah'ın bildiğinin ayırdında değiller mi?"[1174]
Bu anlamda kullanıldığında masdan, fetih olarak değil, daha çok fitâh olarak kullanılır. "Feteha'l-kadıyyete" veya "feteha beynehumâ" biçiminde kalıplasın[1175] Nitekim, Kur'an'ın birkaç âyetinde, bu anlam ve kalıplaşma özellikleriyle kullanılmıştır, bilhassa bu kullanım peygamberlerin kavimleriyle ilgili olarak gerçeği ve haklıyı ayrıştırma yakarışları arasında yer almıştır.[1176]
Yüce Allah'ın "karar verici" (fettâh) ve 'en iyi karar verici" (hayru'l-fâtihîn) sıfatlan da bu anlamdan köken almıştır:
"De ki: Rabbimiz sonunda hepimizi toplar. Aramızda adaletli hüküm verir. Karar verici ve bilen, ancak odur."[1177]
"(..) Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hakça hüküm ver (hak neyse ortaya çıkar). Sen hükmedenlerin en iyisisin."[1178]
Bu anlam özellikleri, "hüküm" kökenli türevlerle de ilişkilidir.[1179]
Allah, göndereceği yardımın tek karar vericisidir:
"Allah'ın insanlara verdiği rahmeti önleyebilecek yoktur. Onun önlediğini de, ardından kimse açamaz. O, güçlü ve bilgedir."[1180]
"Doğrusu âyetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün kapıları açılmaz. Deve, iğne deliğinden geçmedikçe, cennete de giremezler. Suçluları böyle cezalandırırız."[1181]
Allah, âyetlerini yalanlayanlara ve inkarcılara, bereket kapılarını açmaz:
[1182]
"Eğer kasabaların halkı, inanmış ve bize karşı gelmekten sakınmış olsalardı, onlara göğün ve yerin bolluklarını verirdik. Ama gerçeği yalanladılar. Bu yüzden, yaptıklarına karşılık onları yakalayıverdik."[1183]
10.5.5 Yıkım Ve İlâhî Azap Gönderme:
Fetih sözcüğü, ilâhî azabın bazı gerçekleşme yollan için de kullanılabilir:
"Yok ettiğimiz kasaba halkının, âhirette ceza görmek üzere bize dönmemesi imkansızdır. Ye'cuc ve Me'cuc'un şeddi fethedildiği (yıkıldığı) zaman, her dere ve tepeden boşanırlar."[1184]
"Sonunda onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımız zaman, ümitsiz kalıverdiler."[1185]
Hz. Nuh'un kavmi, peygamberlerini yalanlayınca, Allah gök kapılarım seller gibi boşanan sularla açtı.[1186]
"Sizin başınıza gelecekleri gözleyenler, Allah'tan size bir zafer (fetih) gelirse, 'sizinle beraber değil miydik?' derler. Ama Allah, kıyamet günü aranızda hüküm verir. Allah, inkarcılara, inananlar aleyhinde asla fırsat vermeyecektir."[1187]
[1188]
Münafıklar, yahudi ve hristiyanların hayat tarzlarını taklide çalışarak, iyi niyetlerini gösterme yarışına girerler:
"Kalplerinde hastalık olanların 'Bize bir felaket gelmesinden korkuyoruz' diyerek, onlara (kitap ehline) koştuğunu görürsün. Ama Allah, bir zafer (fetih) verir veya katından bir emir getirirse kalplerinde gizlediklerine içleri yananlara dönerler."[1189]
[1190]
Âyetin mü'minlere hitap ettiği benimsenirse, inananlar inançlarına ve doğru yoldaki eylemlerine sadık kaldıkları sürece, Allah'ın onlarla birlikte olacağı; onlar gerçek mü'minler olmadıkça, gelecekte ne kadar büyük topluluklar oluştururlarsa oluştursunlar, güçsüz ve mukavemetsiz kalacakları yolunda müslümanlara bir uyarı durumunda olduğu anlaşılır.[1191]
Âyetteki fetih sözcüğü, ayrıca, "zafer, karar ve iyilikler" olarak da yorumlanmıştır. Buna göre, "bunları istiyorsanız, peygamberin gelişiyle onlara kavuşmuş bulunuyorsunuz" anlamı ortaya çıkar.[1192]
"Doğrusu biz sana apaçık bir fetih (zafer) sağlamışızdır."[1193]
Allah, peygambere bağlılığını kanıtlayan ve pekiştiren mü'minlere, yakın bir zafer (fethun karib) vadetmiştir:
[1194]
[1195]
"(..) Allah, sizin bilmediğinizi bilir. Size, bundan başka, yakın zamanda bir fetih verecektir."[1196]
Buradaki fetih de, yukandaki âyette yer alanla bağlantılıdır.
"Göklerin ve yerin mirasçısı Allah olduğu halde. Allah yolunda niçin sarfetmiyorsunuz? İçinizden fetihten önce sarfeden ve savaşan kimseler, daha sonra sarfedip savaşan kimselerle bir değildir, berikiler daha üstün derecededirler. Allah, hepsine en güzeli (cenneti) vadetmiştir. Allah, işlediklerinizden haberdardır."[1197]
Buradaki fetih, müslümanlann hâlâ zayıf ve geleceklerinin belirsiz olduğu bir zamanda, Mekke'nin hicri 8. yıldaki fethi olarak yorumlanmıştır. Ancak, daha geniş bir çerçevede düşünülerek, "zor ve sıkıntılı zamanlar" olarak anlaşılması daha uygun görünüyor.
[1198]
Müfessirler, bu zafer vaadini, müslümanlann savaşla gelen fetihlerinin bir öngörüsü olarak değerlendirirler. Ama bunun, Kur'an mesajının manevî zaferini ve daha önce onu anlamamış olanlar arasında hızla yayılmasını kastettiği ihtimali daha kuvvetlidir.[1199]
Mina'da Hz. Peygamber'in hicrî 10. yılın Zilhicce ayında gerçekleştirdiği Veda Haccı sırasında, yani, vefatından yaklaşık iki ay önce nazil olan bu sûre, kesinlikle onun insanlığa duyurduğu son tam sûredir. Bir gün önce, "sizin dininizi tamamladım" (Maide, 5/3) âyeti inmişti. Hz. Peygamber'in Nasr sûresi'nin nüzulünden sonra aldığı tek vahiy, Allah'a dönüşü ve hesap görülmesini hatırlatan Bakara 2/281 âyeti olmuştur.[1200]
Sûre, mü'minleri sayıca çoğalsalar bile, Allah'ı unutmamaya çağır:
"Allah'ın yardımı ve zafer (fetih) günü gelip, insanların Allah'ın dinine akın akın girdiklerini görünce, rabbini överek teşbih et, ondan bağışlanma dile. O, tevbeleri daima kabul eder."[1201]
Buradaki fetih sözcüğü, yardım, zafer, karar ve Allah'ın açımladığı bilgiler anlamlarına ihtimallidir.[1202]
Ahmed, Manzuruddin: en-Nazariyyâtus-Siyâsiyyetu'l' İslâmiyye fi'l'Asri'l-Hadîs. Kahire 988.
Ahtar, M. Ramazan: "İhmal Edilen Sünnet: Sünnetullah", çev. F. Mehveş Kayan, İslâmî Sosyal Bilimler Der., 2/2 (İstanbul 1994), 21-30
Akubulut, Ahmet: "Kur'an-ı Kerim Açısından Egemenlik Meselesi', İslâmî Araştırmalar Der., 8/3-4 (Ankara 1995), 149-159.
el-Akkâd, Abbas Mahmud: ed-Dimukrâtıyye fî'l-İslâm, Kahire ty, 3.B.
Akgündüz Ahmet: Eski Anayasa Hukukumuz ve İslâm Anayasası İstanbul, 1991.
Akyüz, Vecdi: Hilâfetin Saltana Dönüşmesi İstanbul 1994.
Akyüz, Vecdi: İslam Hukukunda Yüksek Yargı ve Denetim, Divan-ı Mezâlim, İstanbul 1995.
Akyüz, Vecdi (editör): Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadetle İslam, İstanbul 1994.
Akyüz, Vecdi: Dört Mezhep İmamı, İstanbul 1996.
Akyüz, Vecdi- Ünlü, Seyfeddin (editörler): İslâm Geleneğinden Günümüze Şehir ve Yerel Yönetimler, İstanbul 1996,
Albayrak, Halis: Kur'an'da İnsan-Gayb İlişkisi İstanbul 1993.
Ali bin Ebi Talib: Hz.. Ali'den Devlet Adamlarına Öğütler, Ankara ty.
Arkoyun, Muhammed: Kur’an Okumaları, çev. A. Zeki Ünal, İstanbul 1996.
al-Ashmawy, Muhammed Said: İslama Karşı İslamcılık, çev. Sibel Özbudun, İstanbul 1993.
Atay, Hüseyin: Kur'an'da Bilgi Töorisi, İstanbul, 1982.
Atay, Hüseyin-Kutluay, Yaşar: Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı (meal), Ankara 1979, 4.B.
Ayaş, M. Rami: Kur'an-ı Kerlm'de Çalışma Kavramı İzmir 1994.
Aydar, Hidayet: Kur'an-ı Kerim'in Tercümesi Meselesi İstanbul 1996.
Aydın, Mustafa: İlk Dönem İslam Toplumunun Şekillenişi, İstanbul 1991.
Baltası, M. Ali: İlk Mesajlar, Fatiha-Alak-Kalem-Müzzemmil Ankara ty.
EI-Behi, Muhammed: Min Mefâhîmi'l-Kur'an fi'l-Akîde ve's-Sulûk, Kahire 1973.
Bilgiseven, Amiran Kurtkan: Sosyolojik Açıdan İslâmiyet ve İslâmî Kavramlar, İstanbul 1992.
Binnebi, Malik: Kufan-ı Kerim Mucizesi çev. Ergun Göze, İstanbul 1996.
Câbirî, Muhammed Âbid: İslam'da, Siyasal Akıl, çev.Vecdi Akyüz. İstanbul 1997.
Cebeci, Lütfullah: "Kur'an Sosyolojisi Üzerine Bir Deneme", İslâmî Araştırmalar Dergisi: 3 (Ankara 1987), 5-38.
Cebeci, Lütfullah: Kur'an'da Şer Problemi Ankara 1985.
Cerrahoğlu, İsmail: "Yecüc-Me'cüc ve Türkler", AÜ İlahiyat Fak. Der., 20 (Ankara 1975), 97-125.
Çelik, İbrahim: "Kur'an'da Mele' Terimi Peygamberler ve Onlara Uymak İstemeyenler", Uludağ Üniv. İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı: 1 (Bursa 1986), 75-83.
Demirci, Muhsin: Vahiy Gerçeği İstanbul 1996. Demirci, Muhsin: Kur'an Tarihi İstanbul 1997.
Demirci, Muhsin: Kur'an'ın Müteşabihleri Üzerine, İstan bul 1996.
Devâlibî, Ma'ruf: İslam'da Devlet ve İktidar, çev. Mehmed S. Hatiboğlu, İstanbul 1985.
Draz, Muhammed Abdullah: Kur'an Ahlâku çev. Emrullah Yüksel-Ünver Günay, İstanbul 1993.
Draz, M. Abdullah: Kur'an'ın Anlaşılmasına Doğru, çev. Salih Akdemir, Ankara 1993.
Draz, M. Abdullah: En Mühim Mesaj Kur'an, çev. Suat Yıldırım, Ankara 1985.
Ebu Zehra, Muhammed: İslam'da Siyasî ve İtikadı Mezhepler Tarihi, çev. Hasan Karakaya-Kerim Aytekin, İstanbul 1983.
Esed, Muhammed: Kur'an Mesajı, Meal Tefsir, çev. Cahit Koytak-Ahmet Ertürk, İstanbul 1996.
Esed, Muhammed: İslam'da Yönetim Biçimi çev. Beşir Eryarsoy, İstanbul 1988.
Fârâbî, Ebu Nasr: el-Medineti'l-Fâzıla, çev. Ahmet Arslan, Ankara 1990.
Fazlur Rahman: Ana Konularıyla Kur'an, çev. Alpaslan Açıkgenç, Ankara 1983.
Fığlalı, Ethem Ruhi, "Egemenlik Kimin?' Türkiye Günlüğü Der., 45 (Ankara 1997), 21-26.
Ebu'1-Beka, Eyyüb bin Musa el-Huseyni (ö. 1094/1683): el-Kulliyyât, yay. Adnan Derviş-Muhammed el-Mısrî, Beyrut 1993.
el-Ferrâ, Ebu Ya'lâ Muhammed bin el-Huseyn: el-Ahkâmu's Sultâniyye, yayınlayan: Muhammed Hâmid el-Fakî, Beyrut 1983.
Güleçyüz, Kâzım (çev): İslam'da Siyaset Düşüncesi İstanbul 1995.
Hamidulllah, Muhammed: İslam Anayasa Hukuku, editör: Vecdi Akyüz, İstanbul 1995.
Hamidulllah, Muhammed: Kur'an-ı Kerim Tarihi, çev. Salih Tuğ, İstanbul 1993.
Hamîdulllah, Muhammed: "İslam'da Sembolik Anlatım", çev. Sadık Kılıç, Diyanet Der., 25 (Ankara 1989), 3-16.
Hamidullah, Muhammed: el-Vesâikıt's-Siyâsiyye, Beyrut 1985.
İbiş, Yusuf: Nusûsu'l-Fikri's-Siyâsiyyi'l-İslâmî: el-İmamet İnde Sünnet, Beyrut 1966.
İbnu'l-Cevzi, Abdurrahman: Nüzhetu'l-Ayuni'n-Nevâzır fi İlmi'l-Vucüh ve'n-Nezâir, yayınlayan: Muhammed Abdulkerim Kâzım er-Râdî, Beyrut 1987, 3.B.
Hourani, Albert: Çağdaş Arap Düşüncesi çev. Latif Boyacı-Hüseyin Yılmaz, İstanbul 1994.
İbn Teymiye, Takıyyuddin Ahmed: Siyaset, çev. Vecdi Akyüz, İstanbul 1985.
İbn Teymiye, Takıyyuddin Ahmed: Bir İslam Kurumu Olarak Hisbe, çev. Vecdi Akyüz, İstanbul 1989.
İnayet, Hamid: Çağdaş İslâmî Siyasî Düşünce, çev. Yusuf Ziya, İstanbul 1988.
İnayet, Hamid: Arap Siyasî Düşüncesinin Seyri, çev. Hîcabî Kırlangıç, İstanbul 1991.
İzutsu, Toshihiko: Kur'an'da Allah ve İnsan, çev. Süleyman Ateş, Ankara ty 1975.
İzutsu, Toshihiko: Kur'an'da Dinî ve Ahlâki Kavramlar, çev. Selahattin Ayaz, İstanbul ty.
İzutsu, Toshihiko: İslam Düşüncesinde İman Kavramı, Çev. Selahattin Ayaz, İstanbul 1984.
Jansen, J.J.: Kur'an'a Yaklaşımlar, çev. H. Rahman Acar, Ankara 1993.
Kâdî, Abdülfettah: Esbâbu'n-Nüzül çev. Salih Akdemir, Ankara 1986.
Kara İsmail: Türkiye'de İslamcılık Düşüncesi, İstanbul 1986,1987.
Kara İsmail: İslamcıların Siyasî Görüşleri, İstanbul 1994.
Karagöz, İsmail: "Kur'an'da Salih Amel Kavramı, Salih ve Muslih İnsanların Özellikleri', Diyanet Der., 33/2 (Ankara 1997), 59-72.
Karaman Hayreddin: Lak Düzende Dini Yaşamak, İstanbul 1997.
Kılıç, Sadık: Kur'an'da Günah Kavramı Konya 1984.
Kılıç, Sadık: Mitoloji, Kitab-ı Mukaddes ve Kur'an-ı Kerim, İzmir 1993.
Kocabaş, Şakir: İslam'da Bilginin Temelleri (Emr Kitabı), İstanbul 1997.
Maverdi, Ebu'l-Hasan Ali bin Muhammed bin Habîb: el-Ahkâmu's-Sultâniyye ve'l-Vilâyâtu'd-Diniyye, yayınlayan: Halid Abdullatif el-Alimi, Beyrut 1990.
Laroui, Abdullah: Tarihselcilik ve Gelenek, çev. Hasan Bacanlı, Ankara 1993.
Lewis Bernard: "Meşveret1, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi (İstanbul 1981-82), s. 775-782
Lewis Bernard: İslamın Siyasal Dili, çev. Fatih Taşar, Kayseri 1992.
Lewis Bernard; "İslam Siyasi Literatüründe Mutedil ve Ak-tivist Gelenekler", çev. Mustafa Erdoğan, Forum Dergisi, c.7, sayı: 175 (15 Aralık 1986), s. 20 -25.
Macit, Nadim: Kur'an'ın İnsan-Biçimci Dili, İstanbul 1996.
Mevdudi, Ebu'I-A'lâ: İslamda Siyasi Sistem, çev. Ahmet Seçkin, İstanbul 1991, 2. B.
Mevdudi, Ebu'1-A'lâ: Kur'an'a Göre Dört Terim, çev. Osman Cilacı-İsmail Kaya, İstanbul 1979, 3.B.
Mevdudi, Ebu'1-A'lâ: Tefhimu'l-Kur'an, çev. Muhammed Han Kayanî-Yusuf Karaca-Nazife Şişman-İsmail Bos-nalı-Ali Ünal-Hamdi Aktaş. İstanbul 1987.
Mevdudi, Ebu'1-A'lâ: İslâm Hükümeti, çev. Ali Genceli, Ankara ty. ,' 3.B.
Mevdudi, Ebu'1-A'lâ: Hilâfet ve Saltanat çev. Ali Genceli, Ankara ty. 3.B.
Mevdudi, Ebu'1-A'lâ: İslam'da Devlet Düzeni, çev. Rasim Özdenören, Ankara 1967.
Mukâtil bin Süleyman: el-Vucüh ve'n-Nezâir, yayınlayan: Ali Özek, İstanbul 1993.
Mustafa, Nevin Abdulhâhk: İslam Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, çev. Vecdi Akyüz, İstanbul 1990.
Mücahid, Huriye Tevfîk: Fârâbi'den Abduh'a Siyasî Düşünce, çev. Vecdi Akyüz, İstanbul 1995.
Okumuş Ejder: Kur'an'da Toplumsal Çöküş, İstanbul 1995.
Özsoy, Ömer-Güler, İlhamı: Konularına Göre Kur'an, Ankara 1997, 2.B.
Özsoy, Ömer: Sünnetullah, Bir Kufan İfadesinin Kavramlaşması, Ankara 1994.
Öztürk, Yaşar Nuri: Kufan'ın Temel Kavramları, İstanbul, 1997.8.B.
Paçacı, Mehmet: "Allah'ın Krallığı Sendromu ve Günümüz Müslümanlar? İslami Araştırmalar Dergisi, 7/2 (Ankara 1994), 181-192.
Paret, Rudi: Kufan Üzerine Makaleler, çev. Ömer Özsoy, Ankara 1995.
Pazarbaşı, Erdoğan: Kur an ve Medeniyet İstanbul 1996.
Râgıb el-Isfahâni: el-Müfredât fi Garîbi'l Kur'an, İstanbul 1986.
er-Reyyis Muhammed Diyâuddin: İslam'da Siyasi Düşünceler Tarihi, çev. Ahmet Sankaya İstanbul 1990.
Rosenthal Envin I.J. Ortaçağ'da İslam Siyaset Düşüncesi çev. Ali Çaksu. İstanbul 1996.
Roy, Olivier: Siyasal İslamın İflası, çev. Cüneyt Akalın, İstanbul 1995, 2.B.
Sayı, Ali: Firavun, Hâmân ve Karun karşısında Hz. Musa, İstanbul, 1992.
Sezen, Yümni: İslam Sosyolojisine Giriş, İstanbul 1994.
Sönmez Abidin: Rasulullahın Diplomatik Münasebetleri, İstanbul 1984.
Sönmez Abidin: Rasulullahın İslama Davet Mektupları, İstanbul 1984.
Şahinler, Necmettin: Kur'an'da Peygamber Duaları, İstanbul 1995.
Şahinler, Necmettin: Kur'an'da Sembolik Anlatımlar, İstanbul 1995.
Şahinler, Necmettin: Âyetler ve Yetenekler, İstanbul 1996.
Şahinler; Necmettin: Dağlara İnmek İçin Çıkılır, İstanbul 1997.
Şimşek, M. Said: Kur'an Kıssalarına Giriş, İstanbul 1993.
Şimşek, M. Said: Kur'an'ın Anlaşılmasında İki Mesele, İstanbul 1982.
Şinnâvi, Fehmi: Hilâfet Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi Çev. Sadık Ömeroğlu, İstanbul, 1995.
Şişman, Ahmet: Kur'an'da Zulüm Kavramı, İstanbul 1984, 2.B.
Tayyib, Lokman: Modern Çağda İslam'ın Politik Sistemi çev. Murat Çiftkaya, İstanbul 1996.
Turgut, Ali: Kur'an-ı Kerim'e Göre Ahlâk Esasları İstanbul 1980.
Türköne, Mümtaz'er: Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu, İstanbul 1994, 2.B.
Udeh, Abdülkadir: İslam ve Siyasi Durumumuz, çev. Beşir Eryarsoy, İstanbul 1989, 2.B.
Ulutürk, Veli: Kur'an-ı Kerim Allah'ı Nasıl Tanıtıyor? , İzmir 1985.
Ulutürk, Veli: Kur'an'a Göre Zulüm Kavramı, Kayseri 1993.
Uyanık, Mevlüt (yayma hazırlayan): Kur'an'ın Tarihsel ve Evrensel Okunuşu, Ankara 1997.
Ünal, Ali : Kur'an'da Temel Kavramlar, İstanbul 1990.
Vahidî, Ebu'l-Hasan Ali bin Ahmed: Esbâbu Nuzûli'l-Kur'an, yayınlayan: Kemal Besyuni Zaglûl, Beyrut ty.
Vlotan, Gerlof Van: Emevi Devrinde Arap Hakimiyeti, Şia ve Mesih Akideleri Üzerine Araştırmalar, çev. Mehmed S. Hatiboğlu, Ankara 1986.
Wellhausen, Julius: İslamiyelin İlk Devrinde Dinî-Siyasİ Muhalefet Partileri Çev. Fikret Işıltan Ankara 1989.
Yeniçeri, Celal: İslamda Devlet Bütçesi, İstanbul 1984. Yeniçeri, Celal: Uzay Âyetleri Tefsîrl İstanbul 1995. Yıldırım, Suat: Kur'an'da Ulûhiyet İstanbul 1987. Yurdagür, Metin: Allah'ın Sıfatları, İstanbul 1984.[1203]
[1] Râgib el-Isfahâni, age, 504-505.
[2] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 267-268.
[3] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 268.
[4] Tâhâ, 20/117-122. Ayrıca bkz. Bakara, 2/33-38.
[5] Hucurât, 49/7-8.
[6] Ali İmran, 3/152. Aynca bkz. Âli İmran, 3/124-125. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 268.
[7] Nuh, 71/21-22.
[8] Müzemmil, 73/16.
[9] Hûd, 11/59-60. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 269.
[10] Şuara, 26/216.
[11] Mücadele, 58/8-10.
[12] Mümtehine, 60/12.
[13] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 269-270.
[14] Âli İmran, 36112: Nisa, 4/46. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 270.
[15] Meryem, 19/14.
[16] Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an'ın Temel Kavramları, 263.
[17] Tâhâ, 20/93.
[18] Kehf, 18/69. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 270.
[19] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 271.
[20] Tahrim, 66/6. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 271.
[21] Yunus, 10/15 (Hz. Peygamber'in sözü).
[22] Hûd, 11/63. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 271.
[23] Tâhâ, 20/121-122; Bakara, 2/37. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 271.
[24] Yunus, 10/91.
[25] Müzzemmil, 73/16. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 271-272.
[26] Bakara, 2/61; Ali İmran, 3/112.
[27] Bakara, 2/93.
[28] Nisa, 4/46.
[29] Maide, 5/78. Ayrıca krş. Mezmurlar, 28/21-22, 31-33; Maide, 12/34, 23/33-35. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 272.
[30] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 272-273.
[31] Bakara, 2/61; Âli İmran, 3/112; Nisa, 4/46; Maide, 5/78. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 273.
[32] Ahzâb, 33/36. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 273.
[33] İbrahim, 14/35-36.
[34] Hûd, 11/63.
[35] Hakka, 69/9-10.
[36] Müzzemmil, 73/16.
[37] Yunus, 10/89-91.
[38] Yunus, 10/15. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 273-274.
[39] Nisa, 4/13-14.
[40] Cin, 72/23.
[41] En'am, 6/15; Zümer, 39/13.
[42] Nisa, 4/42. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 274.
[43] Râgıb el-Isfahâni, age, 637.
[44] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 275.
[45] Râgıb el-Isfahâni, age, 638.
[46] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 275.
[47] Haşr, 59/23.
[48] Nahl, 16/29; Zümer, 39/72; Mü'min, 40/76.
[49] Mü'min, 40/35.
[50] Zümer, 39/60.
[51] A'raf, 7/146. 5. Mü'min, 40/27.
[52] A'raf, 7/146.
[53] Râgıb el-Isfahani, age, 637-638. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 275-277.
[54] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 277.
[55] Nisa, 4/34.
[56] Hac, 22/62.
[57] Lokman, 31/30.
[58] Sebe, 34/23.
[59] Mü'min, 40/12.
[60] Ra'd, 13/9. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 277-278.
[61] Tahâ, 20/70-71; Şuara, 26/49. Ayrıca bkz. A'raf, 7/120-123.
[62] Enbiya, 21/63.
[63] Ahzâb, 33/67. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 278.
[64] Nuh, 71/5-7.
[65] Enam, 6/123.
[66] Mü'minun, 23/45-48.
[67] A'raf, 7/146-147.
[68] A'raf, 7/75-77.
[69] Bakara, 2/87-88.
[70] Nahl, 16/22.
[71] Furkan, 25/21.
[72] Lokman, 31/6-7.
[73] Câsiye, 45/7-8.
[74] Fâtır, 35/42-43.
[75] Sâffât, 37/34-36. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 278-281.
[76] Ahkâf, 46/10. Ayrıca bkz. Fecir, 89/6-13; Ahkâf, 46/21-26.
[77] Fussilet, 41/15.
[78] En'am, 6/93.
[79] A'raf, 7/36.
[80] A'raf, 7/40-41.
[81] Câsiye, 45/31.
[82] Mü'minun, 23/66-67. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 281-282.
[83] Nisa, 4/172.
[84] Mü'min, 40/60.
[85] Araf, 7/206; Enbiya, 21/19.
[86] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 283.
[87] A'raf, 7/88-91. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 283-284.
[88] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 284.
[89] Mü'min, 40/27. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 284.
[90] Nahl, 16/23.
[91] Mü'min, 40/35.
[92] Münafikûn, 63/5-6. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 284-285.
[93] Ejder Yılmaz, Kur’an'da Toplumsal Çöküş, 125.
[94] Fassilet, 42/15-16.
[95] A'raf, 7/77-79.
[96] A'raf, 7/91-93.
[97] A'raf, 7/132-137.
[98] En'am, 6/93. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 285-286.
[99] Nisa, 4/172-173.
[100] Mü'minun, 23/64-67.
[101] Lokman, 31/7.
[102] Sâffât, 37/35-38.
[103] Ahkâf, 46/20.
[104] A'raf, 7/36. Ayrca bkz. A'raf, 7/40-41.
[105] A'raf, 7/48-49.
[106] Nahl. 16/29; Zümer, 39/72; Mü'min, 40/75-76.
[107] Zümer, 39/59-60.
[108] Mü'min, 40/60.
[109] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 286-288.
[110] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 288.
[111] Bakara, 2/34; A'raf, 7/11; Sâd,38/71-74.
[112] A'raf, 7/12-13; Sâd, 38/75-78.
[113] Sâd, 38/75.
[114] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 289.
[115] Mü'minun, 23/45-48; A'raf, 7/132. Ayrıca bkz. Yunus, 10/75-93.
[116] A'raf, 7/133. Aynca bkz. Fecr, 89/9-13.
[117] Yunus, 10/90.
[118] Kasas, 28/39-42.
[119] Ankebut, 29/39.
[120] Kasas, 28/78.
[121] Kasas, 28/78-84. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 289-290.
[122] Sâffât, 37/35-36.
[123] A'raf, 7/74-79. Aynca bkz. Şems, 91/11-15.
[124] A'raf, 7/88-93. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 291.
[125] Bakara, 2/87. Bu konuda ayrıca bkz. Matta, 23/34-35, 37; I Selaniklilere Mektup. 2/15.
[126] Bakara, 2/87-88. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 291.
[127] Fussilet, 41/15.
[128] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 292.
[129] Mü'minun, 23/66-67.
[130] Mü'min, 40/56.
[131] Fussilet, 41/38.
[132] Müddessir, 74/11-26.
[133] Vahidî, age, 468, no: 842. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 292.
[134] Münafikun, 63/5-6. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 292-293.
[135] A'raf, 7/75-77.
[136] İbrahim, 14/21.
[137] Sebe, 34/31-33.
[138] Mü'min, 40/47-48. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 293-294.
[139] A'raf, 7/206.
[140] Enbiya, 21/19,20 ; Fussilet, 41/38.
[141] Nahl, 16/49-50. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 294.
[142] Maide, 5/82.
[143] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 294-295.
[144] Secde, 32/15-19. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 295.
[145] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 295.
[146] İbnu'l-Cevzi, Nüzhet 504.
[147] Zâriyât, 51/43-45. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 295-296.
[148] Âli İmran, 3/191.
[149] Furkan, 25/63-64. Ayrıca bkz. Zümer, 39/9; Müzzemmil, 73/20.
[150] Nisa, 4/103.
[151] Zümer, 39/68. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 296.
[152] Nisa, 4/5.
[153] Muhammed Esed, age, 1/132.
[154] Maide, 5/97.
[155] Bu konuda, bkz. Bakara, 2/125.
[156] İbnu'l-Cevzi, age, 504.
[157] Muhammed Esed, age, 1/125 (117-118)
[158] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 296-297.
[159] Râgıb el-İsfahâni, age, 454.
[160] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 297.
[161] Ali Ünal, Kur’an'da Temel Kavramlar, 355-356.
[162] Alak, 96/6-8.
[163] Muhammed Esed, age, 3/1288 (4).
[164] Leyl, 92/4-13.
[165] Hûd, 11/113. Ayrıca bkz.Tâhâ, 20/81.
[166] Maide, 5/64.
[167] Maide, 5/68. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 297-299.
[168] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 299.
[169] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 299.
[170] En'am, 6/109-110.
[171] A'raf, 7/186.
[172] Yunus, 10/11.
[173] İsra, 17/60.
[174] Mü'minun, 23/73-77.
[175] Zâriyât, 51/50-55.
[176] Tûr, 52/29-33.
[177] Kalem, 68/17-33.
[178] Nebe, 78/21-29. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 299-301.
[179] Şems, 91/11-12. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 301.
[180] Bakara. 2/15. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 301.
[181] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 302.
[182] Rahman. 55/8-9.
[183] Muhammed Esed, age, 3/1095. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 302.
[184] Tâhâ, 20/80-82. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 302.
[185] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 302.
[186] Sâffât, 37/11-34.
[187] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 302-303.
[188] Zâriyât, 51/53-54. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 303.
[189] Tâhâ, 20/81.
[190] Mü'minun, 23/75-77.
[191] Kalem, 68/31-33.
[192] Sâd, 38/55-56; Nebe, 78/21-23.
[193] Naziât, 79/37-39.
[194] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 303.
[195] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 303.
[196] Râgıb el-Isfahâni, age, 454.
[197] Muhammed Esed, age, 1/78 (250). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 303-304.
[198] Bakara, 2/256.
[199] Nisa, 4/51-52.
[200] Râgıb el-Isfahâni, age, 117.
[201] Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an'ın Temel Kavramları, 558.
[202] Nisa, 4/76.
[203] Nisa, 4/60. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 304-305.
[204] Maide, 5/60.
[205] Nahl, 16/36.
[206] Muhammed Esed, age, 2/536 (34).
[207] Zümer, 39/17-18.
[208] Muhammed Esed, age, 3/940 (20). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 305-306.
[209] Bakara, 2/257.
[210] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 306.
[211] Necm, 53/52. Ayrıca bkz. Hûd, 11/27-32; Şuara, 26/111-116; Nuh, 7167, 22-23.
[212] Şems, 91/11-14. Ayrıca bkz. A'raf, 7/73-79; Hûd, 11/65, 68; İsra, 17/59; Şuara, 26/146-157. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 306.
[213] Tâhâ. 20/45.
[214] Naziat 79/78-26. Aynca bkz. A’raf, 7/137; Fecir. 89/9-14. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 306-307.
[215] Râgıb el-Isfahâni, Müfredat 559.
[216] Kalem, 68/6.
[217] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 309-311.
[218] Râgıb el-Isfahâni, age, 560.
[219] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 312.
[220] Râgıb el-Isfahâni, age, 560.
[221] Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an'ın Temel Kavramları, 133,134. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 312.
[222] Sâd, 38/24-25.
[223] Sâd, 38/34-39.
[224] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, 3/929 (32).
[225] Bakara, 2/124.
[226] Tâhâ, 20/40. Bu olayların ayrıntısı için bkz. Kasas, 28/14-28.
[227] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 312-313.
[228] Neml, 27/45-48.
[229] Kamer, 54/27-29.
[230] Duhân, 44/17-42.
[231] Tâhâ, 20/85-98; A'raf, 7/144-145.
[232] Maide, 5/70-71.
[233] Enbiya, 21/111-112. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 313-315.
[234] Ankebût. 29/2-7. Ayrıca bkz. Muhammed. 47/31; Enfal, 8/17; Âli İmran, 3/152,154; Ahzab, 33/11.
[235] A'raf, 7/154-156.
[236] İsra, 17/60.
[237] Muhammed Esed, age, 2/572 (73).
[238] Bkz. Sâffât, 37/62-65; Duhân, 44/43.
[239] Ayette geçen "ondokuz"un, cehennem bekçiliğini yapan melekler mi, yoksa insanın kendi içindeki ona bilinçli algılama ve kavramsal düşünme yeteneği kazandıran maddi, zihni ve duygusal güçler mi olduğu konusunda bkz. Muhammed Esed, age, 1297 (15).
[240] Müddessir, 74/30-31.
[241] Muhammed Esed, age, 3/1207-1208 (17-21).
[242] Hac. 22/57-57.
[243] Ayrıca krş. En'am, 6/112 (Allah'ın her peygamberin karşısına, ins ve cin şeytanlarından düşman çıkarması).
[244] Muhammed Esed, age, 2/681 (66-67).
[245] Zuhruf, 43/36. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 315-318.
[246] Yaşar Nuri Öztürk, age. 135.
[247] Furkan. 25/20.
[248] Muhammed Esed, age. 2/730 (16). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 318-319.
[249] Tâhâ, 20/131.
[250] Enbiya, 21/35. Ayrıca bkz. Mülk, 67/2; Mü'minûn, 23/30; Bakara, 2/155; A'raf, 7/163; Muhammed, 47/4.
[251] En'am, 6/53.
[252] Muhammed Esed, aget 1/235 (45).
[253] Tevbe, 9/126.
[254] Cin, 72/16-17.
[255] Muhammed Esed, age, 3/1198 (12-13). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 319-321.
[256] Araf, 7/27.
[257] Hac, 22/52-53.
[258] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 321.
[259] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 321.
[260] Nisa, 4/101-102.
[261] Mümtehine, 60/5.
[262] Sâffât, 38/161-163. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 321-322.
[263] Yunus, 10/83-92.
[264] Bkz. A'raf, 7/120-126. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 322-323.
[265] Nisa, 4/91; Ahzâb, 33/14.
[266] Maide, 5/41.
[267] Tevbe, 9/38-57.
[268] Hac, 22/52-53.
[269] Ankebut, 29/10-11.
[270] Hadîd, 57/13-15. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 323-324.
[271] Âli İmran. 3/7-9.
[272] Müteşâbih kavramı ve müteşâbih âyetler konusunda bkz. Muhammed Esed, age, 1/89 (5-8); Muhsin Demirci. Kur'an'ın Müteşâbihleri Üzerine, İstanbul 1996.
[273] Muhammed Esed, age, 1/89 (5-6). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 324-325.
[274] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 325.
[275] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 325.
[276] İbnu'l-Cevzi, Nûzhet 478.
[277] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 325.
[278] Bakara, 2/191,217.
[279] İbnu'I-Cevzi, age, 478.
[280] Muhammed Esed, age, 1/55 (168).
[281] Bakara, 2/193.
[282] Enfal, 8/39.
[283] Îbnu'l-Cevzi, age, 478.
[284] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 325-326.
[285] Maide, 5/41.
[286] İbnu'l-Cevzi, age, 479.
[287] Muhammed Esed, age, 1/196.
[288] Sâffât, 37/161-163.
[289] İbnu'l-Cevzi, age, 479.
[290] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 326-327.
[291] İbnu'l-Cevzi, age, 480. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 327.
[292] Maide, 5/49.
[293] İsra, 17/73-75. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 327-328.
[294] En'am. 6/22-24. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 328.
[295] Nisa, 4/101. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 328.
[296] Nahl, 16/110.
[297] Muhammed Esed, age, 2/552.
[298] Ankebut. 29/10.
[299] Burûc, 85/4-10.
[300] Bu görüşlerden ilginç bazıları için bkz. Muhammed Esed, age, 3/1253 (4).
[301] Muhammed Esed, age, 3/1253-1254 (4).
[302] Nisa, 4/101-102.
[303] Yunus, 10/83. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 328-330.
[304] Nisa, 4/91; Ahzab, 33/14.
[305] Tevbe. 9/48-51.
[306] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 330-331.
[307] Hac, 22/11-14.
[308] Muhammed Esed, age, 2/669-670 (11,13).
[309] Nur, 24/63.
[310] Krş. Muhammed Esed, age, 2/724 (92).
[311] Bakara. 2/102.
[312] Maide, 5/70-71.
[313] A’raf, 7/155.
[314] İbnul-Cevzi, age, 480.
[315] Müddessir, 74/31.
[316] Yunus, 10/83-86.
[317] Mümtehine, 60/5.
[318] Muhammed Esed, age, 1/411. 3/1137.
[319] İbnul-Cevzi, age, 480.
[320] Tevbe, 9/126.
[321] İbnu'l-Cevzi, age, 480. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 331-334.
[322] Yaşar Nuri Öztürk, age, 134-135.
[323] Tâhâ, 20/131. Ayrıca bkz. En'am, 6/165; Hûd, 11/7; Kehf, 18/7.
[324] Enbiya, 21/35.
[325] Zümer, 39/49-52. Ayrıca bkz. Fecir, 89/15-16. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 334-335.
[326] Enfal, 8/26-29. Ayrıca bkz. Maide, 5/48; En'am, 6/165; Âli İmran, 3/186; Nahl, 16/92; Neml, 27/40; İnsan. 76/2.
[327] Krş. Muhammed Esed, age, 1/327 (28).
[328] Tegâbün, 64/14-18.
[329] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 335-336.
[330] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 336.
[331] Maide, 5/41.
[332] Muhammed Esed, age, 1/197 (51).
[333] Enfal, 8/24-25.
[334] İbnu'l-Cevzl. age, 478-479.
[335] Muhammed Esed, age, 1/326,327-328 (28). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 336-338.
[336] Maide, 5/41.
[337] Burûc, 85/10.
[338] Zâriyat, 51/14.
[339] Sâffât, 37/63. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 338.
[340] Enfal, 8/25.
[341] Enfal, 8/73.
[342] Bakara. 2/191,217.
[343] Bakara, 2/193; Enfal, 8/39.
[344] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 338-339.
[345] Râgıb el-Isfahâni. age, 571; İbnu'l-Cevzi, age, 469.
[346] İbnu'l-Cevzi, age, 469.
[347] Bakara, 2/60; A'raf, 7/74; Hûd, 11/85; Şuara, 26/83; Ankebut, 29/36.
[348] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 339-340.
[349] Enbiya, 21/22.
[350] Mü'minun,23/71.
[351] Muhammed Esed, age, 2/698 (42). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 340.
[352] Rum, 30/41.
[353] Mukatil bin Süleyman, Vucûh, 22; İbnu'l-Cevzi, age, 470.
[354] Bu yolda güzel bir yorum için bkz. Muhammed Esed, age, 2/828 (39).
[355] Bakara.2/30.
[356] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 340-341.
[357] Bakara, 2/251.
[358] Hac, 22/40.
[359] Muhammed Esed, age, 1/76 (242), 2/678 (58).
[360] Kehf, 18/93-97.
[361] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 341-342.
[362] A'raf, 7/56.
[363] A'raf. 7/85. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 342.
[364] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 343.
[365] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 343.
[366] Nahl, 16/88.
[367] A'raf, 7/85-87.
[368] Âli îmran, 3/62-63.
[369] Yunus. 10/39-42. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 343-344.
[370] Erdoğan Pazarbaşı, Kur’an ve Medeniyet 321.
[371] Ankebut, 29/36.
[372] Ankebut, 29/37.
[373] A'raf, 7/103,bkz. 109-110.
[374] Neml, 27/13-14.
[375] A'raf, 7/127.
[376] Mü'min, 40/26-27.
[377] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 344-345.
[378] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 345-346.
[379] Maide, 5/32.
[380] Krş. Muhmmed Esed, age, 1/194 (42). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 346.
[381] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 346.
[382] Yusuf, 12/70-73.
[383] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 346.
[384] Hûd, 11/84-94; A'raf, 7/85-93: Şuara, 26/177-189.
[385] Muhammed Esed, age, 1/289 (68).
[386] Muhammed Esed, age, 1/443 (117).
[387] Sözgelimi bkz. En'am, 6/263; Mutaffîfin, 83/1-2. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 347-348.
[388] Erdoğan Pazarbaşı, Kur'an ve Medeniyet 320.
[389] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 348.
[390] Bakara, 2/200-207.
[391] Vahidi, Esbâbu Nuzâli'l-Kur’an, 66, no: 121.
[392] Muhammed Esed, age, 1/60 (189). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 348-350.
[393] Fecir, 89/9-14. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 350.
[394] A'raf, 7/127.
[395] Kehf, 18/93-94.
[396] Neml, 27/45-50. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 350-351.
[397] Kasas, 28/3-4.
[398] Muhammed Esed, age, 2/783 (7). Ayrıca bkz. 2/464-465 (44). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 351-352.
[399] Maide, 5/32-34.
[400] Muhammed Esed, age, 1/194-195 (40-46). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 352-353.
[401] Neml, 27/34. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 353.
[402] Şuara, 26/151-152. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 353.
[403] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 354.
[404] Ahzâb, 33/70-71. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 354.
[405] Ankebut, 29/28-30. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 354.
[406] Muhammed, 47/20-22. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 354.
[407] Yunus, 10/81-82. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 354-355.
[408] Kasas, 28/76-83. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 355.
[409] Bakara, 2/220.
[410] Âli İmran, 3/63.
[411] Yunus, 10/39-40. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 355-356.
[412] Bakara, 2/204-205.
[413] Maide, 5/64.
[414] Kasas, 28/77. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 356.
[415] Ankebut, 29/30. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 356.
[416] Ra'd, 13/25. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 356-356.
[417] Bakara, 2/27. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları:357.
[418] Rum, 30/41.
[419] A'raf, 7/85-94; Hûd, 11/84-94; Ankebut, 29/36-37.
[420] A'raf, 7/73-79.
[421] A'raf, 7/80-84; Ankebut, 29/33-35.
[422] İsra, 17/4-7.
[423] A'raf, 7/103; Yunus, 10/89-92; Neml, 27/14.
[424] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 357-359.
[425] Nahl, 16/88. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 359.
[426] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 359.
[427] A'raf, 7/56,85.
[428] Bakara, 2/11.
[429] Bakara. 2/60.
[430] A'raf, 7/74.
[431] Hûd, 11/85; Şuara, 26/183; Ankebut, 29/36.
[432] Kasas, 28/77.
[433] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 359-360.
[434] Hûd, 11/116-117.
[435] Hûd, 11/88.
[436] Enfal, 8/73.
[437] A’raf, 7/142.
[438] Ra'd, 13/22. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 360-361.
[439] Sâd, 38/28. Ayrıca krş. Mü'min, 40/58; Câsiye, 45/21.
[440] Rum, 30/44.
[441] Bakara, 2/8-12.
[442] A'raf, 7/127.
[443] Mü'min. 40/26.
[444] Kasas, 28/4. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 361-362.
[445] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 362.
[446] A'raf, 7/74-79. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 362.
[447] A'raf, 7/85-95; Hûd, 11/84-95; Ankebut, 29/36-37. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 362-363.
[448] Ankebut, 29/28-35. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 363.
[449] Maide, 5/64.
[450] Muhammed Esed, age, 1/205(81).
[451] İsra, 17/4-7. İsrailoğullarımn bu tarihsel dönemleriyle ilgili açıklama için bkz. Muhammed Esed, age, 2/560 (6-9). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 363-364.
[452] Kehf, 18/93-98.
[453] Bkz. Muhammed Esed, age, 2/604 (94).
[454] Ye'cuc ve Me'cuc, Kitab-ı Mukaddes'teki belirgin bazı atıflara dayanarak (bkz, Tekvin, 10/2; 1 Tarihler, 1/5; Hezekiel, 20/8), bütün Avrupa dillerine, Gog ve Magog olarak geçmiştir.
[455] Muhammed Esed, age, 2/605-606 (100). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 364-365.
[456] A'raf, 7/103; Neml, 27/13-14; Kasas, 28/3-4.
[457] Kasas, 28/3-4.
[458] A'raf, 7/127; Mü'min, 40/26-27. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 366.
[459] Enfal. 8/73.
[460] Nahl, 16/88. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 366.
[461] Bakara, 2/8-15. Ayrıca bkz. Bakara, 2/204-205.
[462] Muhammed. 47/20-25. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 366.
[463] Râgıb eMsfahânî, age, 572; İbnu'1-Cevâ, age, 464-465.
[464] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 367.
[465] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 367.
[466] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 367.
[467] Tevbe, 9/84.
[468] Yunus, 10/33.
[469] Hadîd, 57/26.
[470] Bakara, 2/98-99.
[471] Nur, 24/55-56.
[472] Secde, 32/18-20.
[473] Mukatil bin Süleyman, age, 181.
[474] Hadîd. 57/27.
[475] Tevbe, 9/80.
[476] Âli İmran, 3/110.
[477] Hucurat, 49/7-8. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları:367-370.
[478] En'am 6/49. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 370.
[479] Haşr, 59/19.
[480] Tevbe, 9/67.
[481] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 370.
[482] Tevbe 9/24. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 370.
[483] Haşr, 59/16-17.
[484] Tevbe, 9/53-54.
[485] Tevbe, 9/67. Bu âyettteki fısk'ın, Hz. Peygamberin emrine muhalefet anlamı olduğu görüşü (İbnu'l-Cevzî, age, 465), pek doğru görünmüyor.
[486] Tevbe, 9/80; Münafîkûn, 63/6.
[487] Tevbe, 9696.
[488] Münafîkûn, 63/1-3. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 371.
[489] Maide, 5/47.
[490] Maide, 5/49. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 371-372.
[491] Kehf, 18/50. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 372.
[492] Râgıb el-Isfahâni, age, 572.
[493] Ragıb el-Isfahâni, age, 572.
[494] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 372.
[495] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 373.
[496] İbn’l-Cevzi, age, 465.
[497] Hucirât, 49/6.
[498] Vahidî, Esbâbu Nuzüli’l Kur'an. 407-408. Ahmd bin Hanbel, Müsned, 4/279.
[499] Nûr, 24 /4-5.
[500] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 373.
[501] Maide, 5/106-108.
[502] A’raf, 7/101-102.
[503] Tevbe, 9/8-11. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 374.
[504] Maide, 5/3.
[505] En'am, 6/121.
[506] En’am, 6/145.
[507] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 375.
[508] Bakara, 2/58-59.
[509] A'raf, 7/165. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 375-376.
[510] Bakara, 2/282. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 376.
[511] İsra, 17/16. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 376.
[512] Enbiya. 21/74.
[513] Ankebut, 29/33-34. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 376-377.
[514] Bakara, 2/197.
[515] Hucurât, 49/11. Buradaki "inandıktan sonra yoldan çıkmış olmak, ne kötü bir addır" bölümünü. Muhammed Esed (age,3/l055-1056-/13) "[kişi] iman ettikten sonra ona hiç bir şekilde günah isnad etmeyin" biçiminde karşılar, En'am. 6/82'deki "zulüm işleyerek inançlarını karartmayanlar" bölümüne gönderme yapar.
[516] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 377.
[517] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 378.
[518] İbnu'l-Cevzi, age, 465.
[519] Maide, 5/24-26.
[520] Mukatil bin Süleyman, age, 181. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 378.
[521] A’raf, 7/163. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 378.
[522] Maide, 5/59. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 378-379.
[523] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 379.
[524] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 379.
[525] Âli İmran, 3/110.
[526] Nur, 24/55.
[527] Hucurât, 49/7.
[528] Secde, 32/18.
[529] Yunus, 10/33.
[530] Ahkâf. 46/20.
[531] Ahkâf, 46/35.
[532] Toshihiko İzutsu, Kur'an'da Dinî ve Ahlaki Kavramlar, 21-212.
[533] Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’ın Temel Kavramları, 128. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 379-381.
[534] Bakara. 2/26.
[535] Bakara, 2/282.
[536] Bakara, 2/2-5; Maide, 5/108.
[537] Yunus, 10/33.
[538] Maide, 5/108.
[539] Tevbe, 9/24.
[540] Tevbe, 9/80; Munafîkun, 63/6.
[541] Hadid, 57/26.
[542] Saf. 61/5.
[543] Lütfullah Cebeci, Kur'an'da Şer Problemi, 242.
[544] Muhammed Esed, age, 1/373 (111), (M. Reşid Rıza, Menar, 10/657'den). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 381-384.
[545] Tevbe, 9/8.
[546] Yunus, 10/33. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 384.
[547] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 384.
[548] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 384-385.
[549] Münafikûn, 63/1-3.
[550] Tevbe, 9/62-68.
[551] Haşr, 59/16-17.
[552] Tevbe, 9/96.
[553] Toshihiko İzutsu, age, 213. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 385-386.
[554] Zuhruf, 43/46-56. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 386.
[555] Bakara, 2726-27.
[556] Bakara, 2/98-100.
[557] Ali İmran, 3/82.
[558] A'raf, 7/102. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 386-387.
[559] Tevbe, 9/8. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 387.
[560] Maide, 5/106-108.
[561] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 387.
[562] Ahkâf, 46/20.
[563] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 387-388.
[564] Bakara, 2/26-27. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 388.
[565] Bakara, 2/59.
[566] A'raf, 7/163-165.
[567] Râgıb el-Isfahânî, age, 572.
[568] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 388.
[569] Maide, 5/49.
[570] Hadîd, 57/26.
[571] A'raf, 7/101-102.
[572] Maide, 5/59.
[573] Maide, 5/81.
[574] Hadîd. 57/16.
[575] Hadîd, 57/27.
[576] Âli İmran, 3/110. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 389-390.
[577] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 391.
[578] Toshihiko Izutsu, age, 216.
[579] Maide, 5/108.
[580] Tevbe, 9/24.
[581] Tevbe, 9/80; Münafıkûn. 63/6.
[582] Saff, 61/5.
[583] Tevbe, 9/96. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 391-392.
[584] Maide, 5/25.
[585] Bakara, 2/59.
[586] Ankebut, 29/33-35.
[587] En'am, 6/49.
[588] A'raf, 7/165.
[589] Haşr, 59/5. /3-4 de iyi).
[590] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 392-393.
[591] Ahkâf. 46/35.
[592] İsra, 17/16.
[593] Maide, 5/20-26.
[594] Zuhruf, 43/54-56.
[595] Ejder Yılmaz, Kur'an'da Toplumsal Çöküş, 120-121.
[596] Bakara, 2/27.
[597] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 393-394.
[598] Secde, 32/18-20.
[599] Ahkâf, 46/20. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları:394-395.
[600] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 395.
[601] Kehf, 18/50. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 395.
[602] Zâriyât, 51/46. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 395.
[603] Enbiya, 21/74-75; Ankebût, 29/33-35. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 395.
[604] Neml, 27/12; Kasas, 28/32; Zuhruf, 43/54-55. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 395.
[605] Bakara, 2/59.
[606] A'raf, 7/102.
[607] A'raf, 7/163.
[608] Maide, 5/24-26.
[609] Maide, 5/49.
[610] Maide, 5/59.
[611] Maide, 5/80-81. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 396.
[612] Âli İmran, 3/110.
[613] Hadîd, 57/16.
[614] Hadîd, 57/27. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 396-397.
[615] Râgıb el-Isfahâni, Müfredat, 253; İbnu'l-Cevzi, Nüzhet 295-296.
[616] İbn'l-Cevzi. Nüzhet 295.
[617] Ebu'1-Bekâ, Külliyât, 443-444. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 399-401.
[618] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 401.
[619] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 401-402.
[620] Nahl, 16/52. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 402.
[621] Ali İmran, 3/83.
[622] Nasr, 110/1-2.
[623] Yûmni Sezen, İslam Sosyolojisine Giriş, 108.
[624] Nur. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 402.
[625] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 402.
[626] Tevbe, 9/29.
[627] Nur, 24/25.
[628] Zümer, 39/3. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 403.
[629] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 403.
[630] Beyyine, 98/5. "Dinu'l-kayyime" öbeğinden, "millet" kelimesinin düşük olduğu, öbeğin gerçekte "dînu'l-milleti'l-mustekîme" (doğru milletin dini) biçiminde olduğu belirtilir. (İbnu'l-Cevzi, Nûzhet, 298). Ayrıca, dinin furû bölümü anlamı da verilir. (Ebu'1-Bekâ, Külliyât 443).
[631] Rum, 30/30.
[632] Rum, 30/43.
[633] En'am, 6/161.
[634] Tevbe, 9/36. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 403-404.
[635] Şura, 42/21.
[636] Hucurat, 49/16.
[637] İbnu'l-Cevzi, Nüzhet, 298. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 404.
[638] Hac, 22/77-78, Ayrıca bkz. Nisa, 4/28; Yunus, 10/25.
[639] En'am, 6/161. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 405.
[640] Şura, 42/13.
[641] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 405.
[642] Ali İmran, 3/19. Bu âyetteki din kelimesine "tevhid" anlamı da verilir. (Mukâtil bin. Süleyman, Vucûh, 44
[643] Âli İmran, 3/85.
[644] Bakara. 2/132.
[645] Maide, 5/3. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 405-406.
[646] Tevbe, 9/122.
[647] Rudi Paret, Kur’an Üzerine Makaleler, 72-77, özellikle s. 75.
[648] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 406-407.
[649] Nur, 24/55. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 407.
[650] Bakara, 2/193. Krş. Enfal, 8/39.
[651] Mümtehine, 60/8-9. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 407.
[652] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 407.
[653] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 407-408.
[654] Beyyine, 98/4-5.
[655] Zümer, 39/2.
[656] Zümer, 39/11,14.
[657] A'raf, 7/29.
[658] Mü'min. 40/14.
[659] Mü'min, 40/65.
[660] Nisa, 4/146.
[661] Mukâtil bin Süleyman, Vucûh, 44; İbnu'l-Cevzi, Nüzhet 297.
[662] Yunus, 10/22; Lokman, 31/32. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 408-409.
[663] Şura, 42/13. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 409.
[664] Enfal, 8/72. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 409.
[665] Tevbe, 9/11.
[666] Ahzâb, 33/5. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 409.
[667] Yunus, 10/104.
[668] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 410.
[669] Nisa, 4/46.
[670] Tevbe, 9/12.
[671] Maide, 5/57.
[672] En’am, 6/70. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 410-411.
[673] Mü'min, 40/26.
[674] Mevdudi, Kur'an'a Göre Dört Terim, s. 120-121.
[675] En'am, 6/137. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 411-412.
[676] Âli İmran, 3/23-24.
[677] Enfal, 8/49. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 412.
[678] Bakara, 2/217.
[679] Maide, 5/3.
[680] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 412-413.
[681] Nisa, 4/171.
[682] Maide, 5/77-78.
[683] Râgib el-Isfahânî. Müfredat, 253. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 413-414.
[684] Rum, 30/32.
[685] En'am, 6/159. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 414.
[686] İnfitâr, 82/6-9.
[687] Tin, 95/4-7.
[688] Mâûn, 107/1-3. Mâûn sûresinin bir bütün olarak mı, yoksa ilk üç âyetin ayrı, son dört âyetin ise farklı mı düşünülmesi gerektiği konusunda bkz. Rudi Paret, Kur'an Özerine Makaleler, 138-144.
[689] İbnu'l-Cevzî, Nüzhet 299. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 414-415.
[690] Bakara, 2/256.
[691] Râgıb el-Isfahânî, Müfredat 253. Benzer bir yorum için bkz. Rudi Paret, age, 160-162.
[692] Râgıb el-Isfahânî, age, 253.
[693] Kâfirûn, 109/6. Ayrıca bkz. Yunus, 10/41 (sizin ameliniz size, benimki banadır: yollarımız ayrı). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 415.
[694] Bakara, 2/135; Âli İmran, 3/67,95; Nisa, 4/25; En'am, 6/161; NahI, 16/120,123. Ayrıca bkz. Nisa, 4/125; En'am, 6/79; Yunus, 10/105; Rum, 30/30.
[695] Yunus, 10/105-106.
[696] Rum, 30/30.
[697] Yümni Sezen, İslam Sosyolojisine Giriş, s. 108.
[698] Nisa, 4/125. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 415-416.
[699] Maide, 5/54.
[700] Bakara, 2/217. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 416-417.
[701] Mukâtil bin Süleyman, Vüeûh, 44; İbnu'l-Cevzi, Nüzhet, 298.
[702] Nur, 24/2.
[703] Yusuf.12/76.
[704] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 417.
[705] Tevbe, 9/36. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 417.
[706] Îbnu'l-Cevzi, Nüzhet, 296.
[707] Nur, 24/25. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 418.
[708] Mukâtil bin Süleyman, Vıtcûh, 44; İbnu'l-Cevzi, Nüzhet, 298.
[709] Fatiha, 1/4.
[710] Zâriyât, 51/5-6.
[711] Zâriyât. 51/10-13.
[712] Vakıa. 56/56.
[713] İnfitâr, 82/15-19.
[714] Hıcr, 15/28-38; Sâd, 38/71-81.
[715] Sâffât, 37/20-21.
[716] Meâric, 70/26.
[717] Müddessir, 74-/43-45.
[718] Mutaffifin, 83/10-11. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 418-419.
[719] Râgıb el-Isfahâni, Müfredat, 379.
[720] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 419.
[721] Maide, 5/48.
[722] Zuhruf, 43/32.
[723] Câsiye, 45/18.
[724] Râgıb el-Isfahâni, age, 379.
[725] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 419-420.
[726] Şura, 42/13.
[727] Şura, 42/21.
[728] Râgıb el-Isfahâni, age, 379.
[729] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 420-421.
[730] Câsiye, 45/18.
[731] Hayreddin Karaman, Laik Düzende Dini Yaşamak, 134.
[732] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 421.
[733] Râgıb el-Isfahâni, age. 452.
[734] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 421-422.
[735] Nisa, 4/169. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 422.
[736] Ahkâf, 46/30.
[737] Cin, 72/15-17.
[738] Tâhâ, 20/77.
[739] Tâhâ, 20/104. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 422.
[740] Râgıb el-Isfahâni; Müfredat, 181.
[741] Îbnu'l-Cevzî Niızhet. 260-261. Krş. Ebu'1-Bekâ, Külliyât, 382.
[742] İbn Kuteybe, Tefsiru Garibi'l-Kur’an, 32.
[743] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 423.
[744] Bakara, 2/129.
[745] Bakara, 2/151.
[746] Ali İmran, 3/164; Cuma, 62/2.
[747] İbnu'I-Cevzi, age, 261; Ebu'1-Bekâ, Külliyât, 382.
[748] Zuhruf, 43/63. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 423-424.
[749] Âli İmran, 3/48.
[750] Maide, 5/110.
[751] Zuhruf, 43/63.
[752] Mukâtil bin Süleyman, Vucûh, 28-29. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 424.
[753] Nisa, 4/113.
[754] Bakara, 2/231.
[755] İbnu'l-Cevzi, age. 261-2.
[756] Mukâtil bin Süleyman, Vucüh, 28; Ebu'1-Bekâ. age, 382. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 424-425.
[757] Ali İmran, 3/81. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 425.
[758] Nisa, 4/54.
[759] Mukâtil bin Süleyman, age, 29; Ebu'1-Bekâ, Külliyât, 382. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 425-426.
[760] Bakara, 2/251.
[761] Enbiya, 21/79.
[762] Mukâtil bin Süleyman, age, 29; İbnu'l-Cevzi, age, 262.
[763] Râgıb el-Isfahâni, age, 182.
[764] Sâd, 38/20.
[765] Mukâtil bin Süleyman, age, 29; İbnu'l-Cevzi, age, 262. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 426.
[766] Bakara, 2/269.
[767] İbnu'l-Cevzi, age, 262.
[768] Mukâtil bin Süleyman, age, 29; Ebu'1-Bekâ, Külliyât 382. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 426-427.
[769] İsra, 17/39.
[770] Ahzâb, 33/34.
[771] Râgıb el-Isfahânî, age, 182.
[772] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 427.
[773] Nahl, 16/125.
[774] Mukâtil bin Süleyman, age, 29; İbnu'l-Cevzî, age, 262.
[775] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 427-428.
[776] Lokman, 31/12.
[777] İbnu'l-Cevzi, age, 262; Mukâtil bin Süleyman, age, 29.
[778] Râgıb el-Isfahânî, Müfredat, 181-182.
[779] Ebu'1-Bekâ, Külliyât, 382.
[780] Kamer, 54/4-5.
[781] İbnu'l-Cevzî, age, 261. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 428.
[782] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 428.
[783] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 428-429.
[784] Bkz. Bakara, 2/129, 209, 220, 228, 240, 240; Âli İmran, 3/6, 18, 62, 126; Nisa, 4/56, 158, 165; Maide, 5/38; Enfal, 8/10, 49, 63, 67; Tevbe, 9/40; İbrahim, 14/ 4; Nahl, 16/60; Neml, 27/6, 9; Ankebut, 29/26, 42; Rum, 30/27; Lokman, 31/9, 27; Sebe, 34/27; Fâtır, .35/2; Zümer, 39/1; Gâfir, (Mü'min), 40/8; Şura, 42/3; Câsiye, 45/2, 37; Ahkâf, 46/2; Fetih, 48/7, 19; Hadîd, 57/1; Haşr, 59/1, 24; Mümtehine, 60/5; Saf, 61/1; Cum'a, 62/1 (melik ve kuddûs'la birlikte); 3; Tegâbün, 64/18.
[785] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 429.
[786] Nisa, 4/130. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 429.
[787] Fussilet, 41/42.
[788] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 429.
[789] Şura, 42/51.
[790] Zuhruf, 43/4.
[791] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 429-430.
[792] Bakara, 2/32; Nisa, 4/11, 17. 24, 92, 104, 111, 170; Enfal, 8/71; Tevbe, 9/15, 28, 60, 71. 97, 106, 110; Yusuf, 12/6, 83, 100; Hac, 22/52; Nur, 24/18. 58, 59; Ahzâb, 33/1; Fetih, 48/4; Hucurât, 49/8; Mümtehine, 60/10; Tahrîm, 66/2; İnsan, 76/30.
[793] En'am, 6/83, 128, 139; Hıcr. 15/25; Neml, 27/6; Zuhruf, 43/84; Zâriyât, 51/30.
[794] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 430.
[795] En'am. 6/18, 73; Hûd, 11/1; Sebe, 34/1.
[796] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 430.
[797] Nur. 24/10.
[798] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 430-431.
[799] Âli İmran, 3/58.
[800] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 431.
[801] Lokman, 31/2-3.
[802] Yasin, 36/2.
[803] Râgıb el-Isfahâni, age, 182.
[804] Kamer, 54/4-5. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 431-432.
[805] Duhân, 44/2-4. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 432.
[806] Râgıb el-Isfahâni, age, 296-297.
[807] Râgıb el-Isfahâni, age, 152.
[808] Râgıb el-Isfahâni, age, 269.
[809] Hz. İsa'nın "rabbaniler olun" mesajı için bkz. Âli İmran 3/79.
[810] Râgıb el-Isfahâni, age, 608. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 432-433.
[811] Hadîd, 57/27.
[812] Bakara. 2/143. Yorumu için bkz. Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, 1/40(118).
[813] Hz. Peygamber de rahbâniyetle emrorunmadığını belirtmiştir (bkz. Buharı. Nikah, 90). Ayrıca, "Allah'ın sana verdiklerinde âhiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma." (Kasas, 28/77) buyurulmuştur.
[814] Bkz. Vahidi, Esbâbu Nuzili’l-Kur’an, 207-208, no: 411.
[815] Maide, 5/87. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 433-434.
[816] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 434.
[817] Maide, 5/44. Ayrıca bkz. Bakara, 2/174-175.
[818] Muhammed Esed, age, 1/199 (58, 59). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 434-435.
[819] Maide, 5/82-85. Biraz zorlama bir yorumu için bkz. Muhammed Esed, age, 1/208-209 (95). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 435.
[820] Âli İmran. 3/146-148. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 435-436.
[821] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 436.
[822] Maide, 5/62-63. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 436.
[823] Bakara,2/44. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 436.
[824] Tevbe, 9/34-35. Ayrıca bkz. A'raf, 7/169.
[825] Muhammed Esed, age, 1/357 (51). Genel olarak rahiplerin insanları kötü yollara düşürmeleri konusunda, ayrıntı için bkz. Gustav Mensching, Dinî Sosyoloji çev. Mehmet Aydın, Konya 1994, 238-243, 245-246. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 436-437.
[826] Tevbe, 9/30-31. Bu âyetler bağlamında, eylemci kökten-dinciliğe karşı yöneltilmiş abartılı eleştiri için bkz. Muhammed Said al-Ashmawy, İslama Karşı İslamcılık, 90; ayrıca 48-49.
[827] Bkz. Muhammed Esed. age, 1/356 (44).
[828] Ömer Özsoy-İlhami Güler, Konularına Göre Kur'an,380. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 437-438.
[829] Bkz. Âli İmran, 3/190; Fussilet 41/53; Zâriyât, 51/20-21.
[830] Örnek olarak bkz. Bakara, 2/61; Âli İmran, 3/4, 19, 21, 70; Nisa, 4/140, 155; En'am, 6/33; En'fal, 8/52; Nahl, 16/104-105; Mü'min, 40/4.
[831] Bkz. Bakara, 2/231; Câsiye, 45/35.
[832] Âli İmran, 3/199; Tevbe, 9/9.
[833] Âli İmran, 3/113; A'raf, 7/26; Yunus, 10/71; Tegâbün, 65/11.
[834] Bakara, 2/252; Ali İmran, 36108; Câsiye, 45/16.
[835] Bu konuda bkz. Bernard Lewis, îslâm'vı Siyasal Dili 50-52; Ethem Ruhi Fığlalı, İmâmiyye Şiası, İstanbul 1984. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 438-439.
[836] Muhammed Esed, age, 2/782 (6).
[837] Ali Sayı, Firavun, Hâmân ve Kânın Karşısında Hz. Musa, İstanbul. 1992, 146; Âfetinan, Mısır Tarihi Ankara 1987,80, 132, 162-163, 180-181,232. Kraliçe Haçepsut zamanında Amon başrahibinin vezirlik makamında olduğu konusunda bkz. Âfetinan, age, 177. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 439-440.
[838] Kasas, 28/6.
[839] Kasas, 28/8.
[840] Ankebut, 29/39; Mü'min, 40/24-25.
[841] Kasas, 28/38; Mü'min, 40/36-37.
[842] Muhammed Esed, age, 2/782-783 (6). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 440-442.
[843] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 443-445.
[844] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 445.
[845] A'raf, 7/73; Hûd, 11/64.
[846] Nisa, 4/97.
[847] Ankebut, 29/56.
[848] Zümer,39/10
[849] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 445.
[850] Âli İmran, 3/189: Maide, 5/17, 18, 40, 120; En’am, 6/75; A'raf, 7/185; Tevbe, 9/116; Nur, 24/42; Furkan, 25/2; Sad, 38/10; Zümer, 39/44; Şura, 42/49; Zuhruf, 43/85; Câsiye, 45/27; Fetih, 48/4; Hadid, 57/2, 5; Burûc, 85/9.
[851] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 445-446.
[852] Ra'd, 13/16; İsra, 17/102; Kehf. 18/14; Meryem, 19/65; Enbiya, 21/56; Şuara, 26/24; Sâffât, 37/15; Sad, 38/66; Zuhruf, 43/82; Duhan, 44/7; Câsiye, 45/36; Zâriyât, 51/23; Nebe, 78/37. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 446.
[853] Câsiye, 45/37.
[854] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 446.
[855] Nur, 24/35. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 446.
[856] Hûd. 11/23; Nahl. 16/77; Kehf, 18/26.
[857] Bakara, 2/33; Fâtır, 35/38; Hucurât, 49/18.
[858] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 446.
[859] Zümer, 39/63; Şura, 42/12.
[860] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 446-447.
[861] Fetih, 48/4, 7.
[862] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 447.
[863] Münafıkûn, 63/7. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 447.
[864] Hadıd, 57/10. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 447.
[865] A'raf, 7/129.
[866] Nur, 24/55.
[867] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 447.
[868] Bakara, 2/30.
[869] Sâd, 38/26.
[870] En'âm, 6/165 (insanın yeryüzüne mirasçılığı anlatılır); Yunus, 10/14; Neml, 27/62; Fâtır, 35/39.
[871] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 448.
[872] Âli İmran, 3/180; Meryem, 19/40; Hadîd, 7/10.
[873] Hadîd, 57/10.
[874] A’raf, 7/137.
[875] Kasas, 28/6.
[876] Ahzâb, 33/27. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 448.
[877] A’raf, 7/100.
[878] Enbiya, 21/105. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 448.
[879] A'raf, 7/10.
[880] Yusuf, 12/56.
[881] Kasas, 28/6.
[882] Kehf, 18/84.
[883] En'am, 6/6.
[884] Hac, 22/41. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 449.
[885] Yunus, 10/78. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 449.
[886] Yunus, 10/83; Kasas, 28/4. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 449-450.
[887] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 450.
[888] Yusuf, 12/55. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 450.
[889] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 450.
[890] İsra, 17/4.
[891] Kasas, 28/83. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 450.
[892] Bakara, 2/60; A'raf, 7/74; Hûd, 11/85: Şuara,26/83; Ankebut, 29/36. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 450.
[893] Şura, 42/42.
[894] Şura, 42/27.
[895] Yunus, 10/23.
[896] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 451.
[897] A'raf, 7/146; Kasas, 28/39; Fâtır, 35/43; Fussilet, 41/15; Ahkâf, 46/20.
[898] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 451.
[899] Kasas, 28/19. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 451.
[900] Enbiya, 21/71.
[901] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, 2/657 (66).
[902] Enbiya, 21/81.
[903] Muhammed Esed, age, 2/659 (75)
[904] Sebe, 34/18-19.
[905] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 451-452.
[906] Taha, 20/80-82.
[907] Maide, 5/21. Ama Musa'nın kavmi, "orada zorba bir millet vardır, onlar oradan çıkmadıkça biz oraya girmeyeceğiz" cevabını vermişti. (Maide, 5/22) Ayrıca bkz. Maide, 5/12. Sonraki dönem için bkz. Muhammed Esed, age, 3/1014 (16-17).
[908] Arz-ı Mev'ut hakkında ayrıca bkz. Hayreddin Karaman, Laik Düzende Dini Yaşamak, 24-27. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 452-453.
[909] Maide, 5/33.
[910] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 453.
[911] İbrahim, 13/13-14.
[912] İsra, 17/76.
[913] Araf, 7/110; Tâhâ, 20/57,63.
[914] İsra, 17/103.
[915] Hac, 22/39-40.
[916] Kasas, 28/57-58.
[917] Sözgelimi bkz. Mukatil bin Süleyman, Vücûh, 92; İbnu'1-Cevzi, Nüzhet 167-172.
[918] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 453-454.
[919] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 454-455.
[920] Tin, 95/3.
[921] Bakara, 2/126. Ayrıca bkz. İbrahim, 14/35.
[922] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 455.
[923] Sebe, 34/15.
[924] A'raf, 7/58. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 455.
[925] Kasas, 28/91-92.
[926] Fecir, 89/11. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 455-456.
[927] İbn Kuteybe, Tefsiru Garibi'l-Kur'an,23.
[928] Zeccâc, Maâni'l-Kur'an ve İ'râbuhu, 1/299.
[929] Kıyamet, 75/17.
[930] Bakara, 2/58; A'raf, 7/160-162.
[931] Zuhruf, 43/31.
[932] Zuhruf, 43/32.
[933] En'am, 6/92; Şura, 42/7.
[934] Hûd, 11/100-101.
[935] Yasin, 36/13; A'raf, 7/96,97,98; Yusuf, 12/109; Haşr, 59/7. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 456-457.
[936] Furkan, 25/51.
[937] Yasin, 36/13-14. Devamıyla birlikte elçiler ile şehrin halkı arasındaki mücadelenin güzel bir örneğini yansıtırlar. Bu şehir Antakya'dır. (Bkz. İbnu'l-Cevzi, Nüzhet, 501).
[938] A'raf, 7/94.
[939] Sebe, 34/34.
[940] Zuhruf, 43/23.
[941] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 457-458.
[942] A'raf, 7/4; Ahkâf, 46/27 (Mekkelilere, Mekke çevresindeki eski medeniyet şehirleri hatırlatılır).
[943] İsra, 17/58.
[944] Enbiya, 21/95. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 458.
[945] Ankebut, 29/31-35. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 458.
[946] Şuara, 26/208-209; Kasas, 28/59; Hac, 22/47-49. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 458.
[947] Kehf, 18/59; Hicr, 15/4.
[948] Hac, 22/47-48. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 458-459.
[949] En'am, 6/131.
[950] Hûd, 11/117.
[951] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 459.
[952] Peygamberleri yalanlama, onların getirdiğini inkârın bir helak sebebi oluşu için bkz. Mü'minun, Âli İmran, 3/137; En'am, 6/10-11; Ra'd, 13/3; Nahl, 16/36; 23/45-47; Şuara, 26/139; Rum, 30/10; Zuhruf/43/23-25.
[953] Enbiya, 21/6.
[954] Sebe, 34/34.
[955] Nahl, 16/112. Bkz. İbnu'l-Cevzî, Nüzhet, 500.
[956] Yunus, 10/98.
[957] İbnu'l-Cevzi, Nüzhet, 501. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 459-460.
[958] Kehf, 18/59.
[959] Furkan, 25/40.
[960] Ankebut, 29/31-34.
[961] İbnu'l-Cevzî, Nüzhet, 501.
[962] Hûd. 11/102.
[963] Nisa, 4/75.
[964] Hac, 22/45.
[965] Enbiya, 21/11.
[966] Enbiya, 21/95. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 460-461.
[967] En'am, 6/123-124. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 461.
[968] İsra, 17/16.
[969] Talâk, 65/8.
[970] Enbiya, 21/74.
[971] A’raf, 7/163-167, Bkz. İbnu'I-Cevzi. Nüzhet 500. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 461.
[972] Şura, 42/27.
[973] Sebe, 34634.
[974] İsra, 17/16.
[975] Kasas, 28/58. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 462.
[976] Necm, 53/52. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 462.
[977] Neml, 27/34.
[978] A'raf, 7/82; Neml, 27/56.
[979] A'raf, 7/88.
[980] Muhammed, 47/13. Bkz. İbnu'l-Cevzi, Nüzhet, 500.
[981] Nisa, 4/75.
[982] Nisa, 4/75-76.
[983] Sözgelimi bkz. İbnu'l-Cevzi. Nüzhet, 500-503.
[984] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 462-463.
[985] Râgıb el-Isfahâni, Müfredat, 705; İbnu-Cevzi, Nüzhet, 560.
[986] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 463.
[987] Neml. 27/48.
[988] Hicr, 15/67.
[989] Yusuf, 12/30.
[990] Kehf, 18/19.
[991] Araf, 7/111,123; Şuara, 26/36,53.
[992] Kasas, 28/15,18.20.
[993] Kehf, 18/77,82; Yasin, 36/13,20. Her iki âyet grubunda da anlatılan şehir, Antakya'dır.
[994] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 464.
[995] Tevbe, 9/101,120; Ahzab, 33/60,63; Munafıkûn, 63/8. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 464.
[996] Araf, 7/123-124. Aynı olay karye sözcüğü kullanılarak da anlatılır.
[997] Münafikûn, 63/8. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları:464-465.
[998] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 465.
[999] Bakara, 2/94.
[1000] En'am, 6/32; Araf, 7/169; Yusuf, 12/109; Nahl, 16/30.
[1001] Kasas, 28/77.
[1002] Kasas, 28/83.
[1003] Ankebut, 29/64.
[1004] Ahzâb, 33/29. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 465.
[1005] En'am, 6/127.
[1006] Yunus, 10/25. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 465-466.
[1007] Fatır, 35/32-35. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 466.
[1008] Mü'min, 40/39. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 466.
[1009] Kasas, 28/37.
[1010] En'am, 6/135. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 466.
[1011] Ra'd, 13/19-24.
[1012] Ra'd, 13/42. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 467.
[1013] Ra'd, 13/25.
[1014] Mü'min. 40/52. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 467.
[1015] İbrahim, 14/28-29. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 467.
[1016] Fussilet, 41/28. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 468.
[1017] Sâd, 38/45-46. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 468.
[1018] A’raf, 7/145. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 468.
[1019] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 468.
[1020] Kasas, 28/81.
[1021] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 468.
[1022] Hûd, 11/65-66.
[1023] A'raf, 7/89,91; Hûd, 11/67; Ankebut, 29/37.
[1024] İbnu'l-Cevzi, Nûzhet 292. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 468-469.
[1025] Ra’d 13/31; Haşr, 59/9. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 469.
[1026] Ahzâb, 33/27.
[1027] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 469.
[1028] Bakara, 2/243. Bu âyet, fiziksel ölüm korkusunun milletlerin ve toplumların ahlaken ölümlerine yol açacağı ve aynı şekilde, onların yeniden doğuşlarının ölüm korkusunu yenerek ahlâki konumlarını yeniden kazanmalarına bağlı olduğu gerçeğini tasvir eder. (Muhammed Esed. age, 1/73 (232).
[1029] Enfal, 8/47.
[1030] Nisa, 4/60. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 469.
[1031] Bakara, 2/84-85.
[1032] Haşr, 59/2.
[1033] Bakara, 2/246.
[1034] Hac, 22/39-40.
[1035] Ali İmran, 3/195.
[1036] Haşr, 59/8.
[1037] Mümtehıne. 60/9.
[1038] Mümtehıne, 60/8. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 470-471.
[1039] Râgıb el-İsfahâni, Müfredat,378.
[1040] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 473-475.
[1041] Bakara, 2/208-209.
[1042] Bkz. Muhammed Esed, Kur'an Mesajı, 1/60 (191). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 475.
[1043] Muhammed, 47/35. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 475.
[1044] Nisa, 4/90-91
[1045] Enfal, 8/61-63. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 475-476.
[1046] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 476.
[1047] Haşr, 59/3.
[1048] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları:477.
[1049] Sâffât, 37/181.
[1050] Sâffât, 37/79, 109, 120, 130. Bu âyetlerin öncesinde, "sonrakiler arasında ona bir ün bıraktık", sonrasında ise "iyileri işte böyle ödüllendiririz" ifadeleri yer alır. Ayrıca bkz. Meryem, 19/15-33.
[1051] Mukatil bin Süleyman, Vücûh, 164; İbnu'l-Cevzi, Nüzhet, 358.
[1052] Ahzab, 33/56. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 477.
[1053] Maide, 5/16.
[1054] Mukatil bin Süleyman, age, 164. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 477.
[1055] Hûd, 11/69; Hıcr, 15/22; Zâriyât, 51/24-28. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 478.
[1056] En'am, 6/127.
[1057] Yunus, 10/25.
[1058] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 478.
[1059] Hıcr, 15/46; Kaf, 50/34.
[1060] Ra'd, 13/24; Nahl, 16/32; Furkan, 25/75; Zümer, 39/73; Kaf, 50/32-34; Vakıa, 56/91. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 478.
[1061] Yâsîn, 36/58.
[1062] A'raf, 7/46.
[1063] Yunus, 10/10; İbrahim, 14/23; Ahzâb, 33/44.
[1064] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 478-479.
[1065] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 479.
[1066] Nisa, 4/94. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 479.
[1067] Neml, 27/59.
[1068] En'am, 6/54. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 479.
[1069] Nisa, 4/86. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 479-480.
[1070] Nur, 24/27.
[1071] Nur, 24/61. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 480.
[1072] Meryem, 19/46-47.
[1073] Furkan, 25/63.
[1074] Kasas, 28/55. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 480.
[1075] Tâhâ, 20/47-48.
[1076] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 480-481.
[1077] Hûd, 11/48
[1078] Enbiya, 21/69.
[1079] Kadir, 97/5.
[1080] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 481.
[1081] Râgıb el-Isfahânl, age, 419-420.
[1082] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 481-482.
[1083] Nisa, 4/35.
[1084] Bakara.2/228.
[1085] Nisa, 4/128. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 482.
[1086] Bakara, 2/224.
[1087] Bakara, 2/182.
[1088] Nisa,4/114.
[1089] Muhammed Esed, age, 1/167 (138).
[1090] Enfal, 8/1.
[1091] Vahidî, Esbâbu Nuzûli'l-Kur’an, 234-236, no: 468-470.
[1092] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 482-484.
[1093] Hucurât, 49/9-10.
[1094] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 484.
[1095] Nisa. 4/114.
[1096] Bakara, 2/220.
[1097] Bakara, 2/11-12.
[1098] A'raf, 7/169-170. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 484-485.
[1099] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 485.
[1100] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 485.
[1101] Hucurât, 49/15.
[1102] Saf, 61/10-11.
[1103] Maide, 5/54. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 485-486.
[1104] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 486.
[1105] Nisa, 4/95-96.
[1106] Tevbe, 9/122. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 486-487.
[1107] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 487.
[1108] Tevbe. 9/38-52; Nisa, 4/77-78. Fitne faaliyetlerinden olan Mescid-i Dirâr yapımı için bkz. Tevbe, 9/107-110.
[1109] Tevbe, 9/119-121.
[1110] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 487-488.
[1111] Tevbe. 9/73-98, 101-106. Savaştan, ölüm korkusuyla bayılmış gibi bakarak, kaçmaya çalışan münafıkların bu konudaki tutum ve davranışları için ayrıca bkz. Muhammed, 47/20-38. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 488-489.
[1112] Râgıb el-Islahânî, age. 142.
[1113] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 489.
[1114] Tevbe, 9/73; Tahrîm, 66/9.
[1115] Furkan, 25/52.
[1116] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 490.
[1117] Hac, 22/39-41. Aynca bkz. Bakara, 2/190-193.
[1118] Enfal, 8/60-61.
[1119] Mümtehine, /8. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 490.
[1120] Tevbe, 9/29. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 490-491.
[1121] Bakara, 2/191-193; Tevbe, 9/36.
[1122] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 491.
[1123] Nisa, 4/75-76.
[1124] Mümtehıne, /8.
[1125] Bakara, 2/192-193; Enfal, 8/60-61.
[1126] Tevbe, 6/29.
[1127] Bakara, 2/190,194. Aynca bkz. Nahl. 16/126; Şûra, 42/40-41.
[1128] Muhammmed el-Behi, Min Mefâhimi’-Kur’an, 212-213. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 491-492.
[1129] Ebu Davud, Cihad, no: 2500; Tirmizi, Fedâilu'l-cihad no:l621; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 6/20-22.
[1130] Râgıb el-Isfahâni, ez-Zeria, 34.
[1131] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 492.
[1132] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 492.
[1133] Nahl, 16/125.
[1134] Tevbe, 9/73; Tahrim, 66/9
[1135] Mukatil bin Süleyman, Vucûh, 152; İbnu'l-Cevzi, Nüzhet 231.
[1136] Ebu Davud, Cihad no: 2504; Nesaî, Sünen, 6/7. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 492-493.
[1137] Hac, 22/78.
[1138] Mukatil bin Süleyman, age, 152; Îbnu'l-Cevzi, age, 232. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 493.
[1139] Örnek olarak bkz. Tevbe, 9/41,88; Saf, 61/10-11. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 493.
[1140] Örnek olarak bkz. Nisa, 4/95; Tevbe, 9/38-52.
[1141] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 493-494.
[1142] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 494.
[1143] Hucurât, 49/15.
[1144] Tevbe, 9/44.
[1145] Saf, 61/11.87.
[1146] Tevbe, 9/19.
[1147] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 494.
[1148] Tevbe, 9/44.
[1149] Maide. 5/35.
[1150] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 495.
[1151] Bakara, 2/218.
[1152] Tevbe, 9/20.
[1153] Nahl, 16/110.
[1154] Enfal, 8/72, 74.
[1155] Enfal, 8/75.
[1156] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 495-496.
[1157] Tevbe, 9/24. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 496.
[1158] Tevbe, 9/16.
[1159] Ankebut, 29/6.
[1160] Ankebut, 29/69.
[1161] Bakara, 2/218.
[1162] Enfal, 8/74.
[1163] Nahl, 16/110.
[1164] Tevbe. 9/20.
[1165] Âli İmran. 3/142.
[1166] Tevbe, 9/111.
[1167] Saf, 61/11. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 496-497.
[1168] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 497-498.
[1169] Fetih, 48/1.
[1170] Râgıb el-Isfahânî, age, 557.
[1171] İbnu'l-Cevzî, age, 462; Mukâtil bin Süleyman, el-Vucûh ve'n-Nezâir, 93.
[1172] Muhammed Esed, age, 3/1045 (1). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 498.
[1173] Râgıb el-Isfahânî, age, 557.
[1174] Bakara; 2/76-77. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 498.
[1175] Râgıb el-Isfahânî, age, 557.
[1176] Bkz. A'raf, 7/89; Secde, 32/28-29 (yevme'1-feth: karar günü; istedikleri ve bekledikleri azap günü); Sebe, 34/26.
[1177] Sebe, 34/26.
[1178] A'raf, 7/89.
[1179] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 499.
[1180] Fâtır, 35/2. "Yardım bekleme, yakarma' anlamı için bkz. Bakara, 2/89. "İnsanlardan peygamberin haberini duyma, kitaplardan çıkarma, Allah'tan zafer isteme ve puta taparlara karşı peygamberle zafere erişme" anlamları da verilir. (Bkz. Râgıb el-Isfahânî, age, 558).
[1181] A'raf, 7/40. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 499-500.
[1182] En'am. 6/44.
[1183] A'raf, 7/96. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 500.
[1184] Enbiya, 21/95-96.
[1185] Müminun, 23/77.
[1186] Kamer, 54/9-11. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 500.
[1187] Nisa, 4/141.
[1188] Bkz. Muhammed Esed, age. 1/172(157).
[1189] Maide, 5/52. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 501.
[1190] Enfal, 8/18-19.
[1191] Muhammed Esed, age, 1/325 (21).
[1192] Râgıp el-Isfahâni, age, 558.
[1193] Fetih, 48/1. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 501-502.
[1194] Fetih, 48/18-19.
[1195] Muhammed Esed, age, 3/1048 (22).
[1196] Fetih, 48/27.
[1197] Hadîd, 57/10.
[1198] Saf, 61/10-13.
[1199] Muhammed Esed, age, 3/1145 (13). Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 502-503.
[1200] Muhammed Esed, age, 3/1317.
[1201] Nasr, 110/1-3.
[1202] Râgıb el-Isfahânî, age, 557. Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 504.
[1203] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları: 505-512.