12- FİTNE VE İMTİHANDA SÜNNETULLÂH
(İBTİLA/İMTİHAN KÂNUNU)
Fitne Ve İbtila'nın Anlamları Hakkında Söylenenlerin
Özeti:
Hayır Ve Şerle İmtihan Etmesi Allah'ın Kânunudur
(Sünnetullâh):
İnsanın Dünyâ Süsüyle Denenmesi:
İnsanların Çeşitli Şekillerde Denenmeleri:
Mü'minleri Musibetlerle Denemesi (İbtila) Allah'ın
Kânunudur:
Mü'minin Çeşitli Eziyetler İle Denenmesi:
İnsanların En Çok Meşekkat Çekeni Peygamberler, Sonra
Derece Derece Diğer Mü'minlerdir:
İnsanların Belası En Çetin Olanı Hakkındaki İki Hadisin
İzahı:
Bu İki Hadis'ten Anlaşılan, Allah'ın Umûmî Kânunu:
Kâfir Milletlerin Bir Diğer İmtihanı:
İman İddiasında Bulunanın Fitnesi (Denenmesi):
Kullarını Deneme Konusunda Tasarruf Yanlız Allah'ındır:
Müslüman Cemaat’ın Denenmesi (İmtihanı):
İmtihan Müslüman Cemaatin Denenmesine, Arınmasına Ve
İyinin Kötüden Ayrılmasına Vesiledir:
Müslüman Cemaatin Denenmesindeki Hikmet:
Liderinin Olmaması, Müslüman Cemaat İçin Bir İmtihandır:
Sıkıntıyı Arzulamak Veya Ona Atılmaktan Sakın!
1- Cemaatin Cehaleti
Sebebiyle Sıkıntıların Gelmesini Arzulaması:
Düşmanla Karşılaşmayı Arzu Etmeyin:
Her İki Hadiseden Anlaşılanların Özeti:
2- Cemaatin Riya Ve Gösterişi Sıkıntıyı Celbeder:
Müslüman Cemaatin Riyakârlıkla Tanınması:
Cemaat ta Bazan Riya Ve Gösteriş İçin Savaşanın Yaptığını
Yapar:
Sırf Allah İçin Yapılan İş, O'nun Katında Makbuldür:
Nefsini Aşağılaması Müslümânâ Layık Değildir:
3- Cemaati Sıkıntıya Sevkeden Hatalı Düşünce:
Müslüman Cemaata Son Bir Hatırlatma:
Lisanul Arab'ta [1] "Fitne;
ibtila, imtihan ve ihtibar kelimeleriyle eş anlamlıdır. Bu altun ve gümüşü,
iyisini kötüsünden ayırt etmek yahut ayarına bakmak için, ateşe sokup erittiğin
zaman: (Fetentü'l fiddata ve'z Zehebe): Altın ve gümüşü erittim, sözünden
alınmadır" denilmektedir.
Fitne, yakmak, günah,
insanların görüş ayrılığı, delilik, saptırmak ve kaydırmak mânalarına gelir. Şu
âyet, bu son mânâya örnektir:
"Az daha onlar, seni, sana vahy'ettiğimizden
ayırarak ondan başkasını bize iftira etmen için fitneye düşüreceklerdi." [2]
Yâni, vahyettiğimiz
şeyden seni saptıracaklardı.
Fitne, küfür demektir.
Şu âyette olduğu gibi:
"Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha
kötüdür. " [3]
Fitne, insanlar
arasında cereyan eden çatışma demektir. Fitne, öldürmek demektir, şu âyette
olduğu gibi:
"Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman inkar
edenlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız..." [4]
Peygamber (a.s) da
şöyle buyuruyor:
"Evlerinizde fitneler görüyorum." Bu
müslüman grublar arasındaki ayrılıklar, harpler ve öldürmeler yoluyla, dünyâ
süsü ve arzularıyla sınanmak, böylece âhiret düşüncesinden ve âhiret için
çalışmaktan uzak kalmak şeklinde tezahür edecek olan fitnelerdir.
İbn-i Esir
(606/1209)'in Nihayesinde [5] "Fitne,
imtihan etmek ve denemek mânâlarınadır. Sevilmeyen, hoşa gitmeyen şeylerde
sınamak anlamına geldiği gibi; günah, küfür, öldürmek, savaşmak, yakmak,
saptırmak ve bir şeyden çevirmek mânâlarında kullanılması yaygınlık
kazanmıştır." denilmektedir.
Mu'cemu'l Vasitte [6]
"Fitne, ateşle tecrübe etmek, denemek, yoklamak demektir. Allah Teala:
"Biz sizi sınamak için şerre de hayra da
mübtela kılıyoruz" [7] buyurmuştur.
Fitne, bir şeye
tutkunluk (meftun olmak), karışıklık, fikir ayrılığı, azap ve sapıklık demektir.
(Fetenehu): Sınamak
için sıkıntıya attı demektir.
(Fetene Fülanen):
Birisini din veya görünüşünden dönmesi için eziyet etti demektir.
Müfredat Fi Garibi'l
Kur'anda: [8]
Fitne; altunu,
değerlisi değersizinden ayrılması için ateşe sokmaktır. Bazan, biri tarafından
meydana gelen işkenceye de "fitne" derler. Bu kelimeyi, tıpkı şu
âyetteki gibi de kullanırlar:
"İyi bilin ki, onlar zaten fitneye
düşmüşlerdir." [9]
Bazan da, şu âyette
olduğu gibi "Fitne"yi "denemek" mânasında kullanırlar:
"Yine seni tasadan kurtarmış ve seni iyi bir
imtihana çekmiştik." [10]
"Fitne"
kelimesi, "bela" kelimesi gibi, insanın bırakıldığı darlık ve
rahatlık anlamında kullanılır.
Fakat her ikisi de
daha çok "darlık ve sıkıntı"da kullanılır. Allah Teala şöyle buyurur:
"Biz sizi sınamak için şerre de hayra da
mübtela kılıyoruz." [11]
"Evet ama, siz kendi canlarınıza kötülük
ettiniz." [12]
Yâni, kendinizi bela
ve azaba düşürdünüz. Burada "Fitne" azap anlamında kullanıldı. Yine
Cenab-ı Hak şöyle buyurur:
"Bilin ki mallarınız iye çocuklarınız birer
fitne (imtihan) dır. [13]
"Mal ve
çocuklar", "fitne" olarak anıldı; çünkü insanlar, onlar
sayesinde denenirler.
"İnsanlar yanlız "inandık" demekle,
hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?" [14]
Yâni, imtihan edip
kötüsünü iyisinden ayırt edilmeden, demektir.[15]
Lisan'u Arab'ta [16] bu
kelime şöyle incelenir:
(Belevtu): İmtihan
ettim, denedim. (İbtelâhullahu): Allah onu imtihan etti. İsim olarak (el-Belvâ,
el-Belâ) aynıdır. (el-Belâ): Hayır ve serde sınamak demektir.
Mu'cemul Vasit'te [17] (İbtelâhu):
Denedi, bilgi aldı. (el-Belâ): Sınamak için başa gelen musibet.
İbn-i Esir
(606/1029)'in Nihayesinde [18]
İbtila, denemek, imtihan etmek demektir.
Bilinmektir ki "ibtila" mezid fiil olarak hayır ve serde beraber
kullanılmaktadır. Şu âyet bunun güzel bir misalidir:
"Biz sizi sınamak için şerre de hayra da
mübtela kılıyoruz." [19]
El-Müfredat'ta [20] (Belevtuhu):
"O'nu denemedim. (İbteleytu Fulanen): Fulanı sınadım. Teklife de şu
sebeplerden dolayı "bela" denilir:
1- Bütün
teklifler bedene sıkıntı verir
2- Hepsi de
bir imtihandır:
"Andolsun biz sizi deneyeceğiz ki içinizden
cîhâd edenleri, sabredenleri bilelim."
[21]
3- Allah (c.c.)
kulunu bazan, şükretsin diye, sevindirici şeylerle dener. Bazan da sabretsin
diye sıkıntılarla sınar. O zaman bu mihnete dönüşür. Bütün mihnetlerse beladır.[22]
Bahsimiz olan fitne ve
İbtilanın vermeye çalıştığımız manalarının özeti şudur: Fitne, gerek darlıkta,
gerekse genişlikte insanın denenmesi, imtihana tabi tutulmasıdır.
"Belâ" kelimesi de mânasındaki ziyade ile birlikte, aynı olup,
imtihan ve sınamak maksadıyla başa gelen musibet, şiddet ve meşakkat bulunan
hadise demektir.[23]
Allah'ın
İbtila/imtihan'daki sünnetinde geçtiği üzere O (c.c.) kulunu hayır ve şerle dener.
Yâni, sıhhat ve zenginlik gibi rahat ve huzurlu bir yaşantıya ulaştıran çeşitli
nimetlerle denediği gibi; hastalık, fakirlik gibi insana ağır gelen çeşitli
musibetlerle de onları sınar. Böylece bu imtihan sayesinde darlıkta sabredenle,
nimet ve rahatlık durumunda şükreden ortaya çıksın. Allah (cc.) şöyle
buyuruyor:
"Her nefis, ölümü tadacaktır. Biz sizi
sınamak için şerre de hayra da mübtela kılıyoruz." [24]
Yâni sıhhat, zenginlik
ve rahatlık gibi yerli yerince kullanmak suretiyle şükrü eda edilmesi gereken
nimetlerle sizi deneyeceğimiz gibi fakirlik ve hastalık gibi sabrı gerektiren
bela ve musibetlerle de sizi deniyoruz.
(Şerle de hayırla da
deniyoruz) âyetindeki "Fitne" kelimesi, ibtila mânâsına olup (Ve
neblûkum/ sizi deneriz) ifadesinin mastar-ı müekkedidir. Ne var ki, fiilin
lafzından değildir. Âyetin sonundaki (Sonra bize döndürülürsünüz) den maksat,
sizdeki şükür veya sabrınız gereği mükafat vereceğiz, demektir [25].
Allah (cc.) kulunu, bazan şükretsin diye, sevindirici şeylerle, bazanda
sabretsin diye sıkıntı veren hadiselerle sınar. Bağış ta sıkıntı da
(minnet-minhet) hepsi beladır (denemedir). Minhet/sıkıntı sabrı gerektirir,
mihnet/bağış şürkü gerektirir. Sabra gereği gibi yapışmak, şükre yapışmaktan
daha kolaydır. Mihnet ise her iki belanın da büyüğüdür. Bu itibârla Hz. Ömer
(r.a): Biz mihnetlerle denedik, sabrettik; rahatlıkla denedik
sabredemedik."[26]
Dedik ki: Allah'ın
İbtila Sünnet'i, kullarını hayırla imtihan ettiği gibi şerle de imtihan
etmesidir. Kulların, çeşitli belalara, musibetlere ve kendilerine zor gelen
şeylere maruz kalmaları şerle imtihan kabilindedir. Şu âyet denemenin bu
türünden bahsediyor:
"Andolsun, sizi korku, açlık, mallardan, canlardan
ve ürünlerden eksiltme gibi şeylerle deneriz; sabredenleri müjdele. Ki onlara
bir bela eriştiği zaman: Biz Allah içiniz ve biz O'na döneceğiz derler. İşte
Rabb'lerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır ve doğru yolu bulunanlar da
onlardır". [27]
Allah (cc), kullarını,
kimi zaman genişlik kimi zaman da darlıkla sınadığını bize haber veriyor. Bu
âyette olduğu gibi onlar da korku, açlık, mallardaki noksanlık (yâni malın bir
kısmının telef olması), eşin dostun, arkadaşın vefatı gibi canlarda olan azalmalar
ve bağa, bahçeye, tarlalara ve ağaçlara artık meyva ve ürün vermeyecek şekilde
nakısa gelmesi gibi durumlardır. İşte böyle bir belâ (imtihan)ın karşısında
sabredenler "Biz Allah içiniz ve biz ona döneceğiz" derler. Yâni
onlar bu sözü söylerken bilirlerki bütün bunlar, Allah'ın mülküdür. O (c.c),
kulları hakkında (mülkünde) dilediği gibi tasarruf eder. Ve yine bilirler ki
O'na dönecek ve kıyamet gününde sabırlarına karşılık mükâfatlarını
alacaklardır. Şu âyette Allah (cc.) bu sabredenleri müjdeliyor:
"İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep
onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır." [28]
Yâni onlar, Allah'ın
övgü ve rahmetine mazhar oldukları gibi, işi Allah'a teslim ve havale ettikleri
ve istirca ederek [29] Rablerine
dönme arzusunda oldukları için dosdoğru yola yol bulanlar da onlardır demektir [30].
Allah (c.c.) buyuruyor
ki
"Biz yeryüzündeki şeyleri, kendisine süs olsun
diye yarattık ki onların, hangisinin daha güzel iş yaptığını deneyelim. Biz
elbette (birgün) yerin üzerindekileri kupkuru bir toprak yapacağız (yerl bir
edeceğiz)." [31]
Yâni, yeryüzü ve
yeryüzü sakinlerine zınet olabilecek şeyleri beğenip durdukları dünyâ süsü
olarak yarattık ki, bununla insanları imtihan edelim. [32]
İmam Kurtubi
(671/1273), "Zinnet" kelimesinin yeryüzünde olan herşeyi kapsadığını
söyler ve devamla âyetteki zinet kelimesi geneldir. Çünkü yeryüzünde olan her
şey yaratıcısına delalet eder. Öyleyse yeryüzünde olan her şeyde yaratılışı,
yapısı ve sağlamlığı yönünden bir süsün (zînet) varlığı soz konusudur. [33]
İmam Kurtubî'nin
aldığı bu genel (umûmi) manaya göre âyetin anlamı şöyle olur: Allah, akıl
sahipleri dışında, yeryüzünde yarattığı her şeyi yeryüzü için süsleneceği zînet
yapmıştır. Öyle ki bu zînetin, yeryüzü sakinlerine de şumûlü vardır. Çünkü bir
şeyde olan sus, sahibi için de süstür.
Kaldı ki, yeryüzünün susu, faydalanma ve en azından Hahk'ın azametine
delil olma cihetiyledir. [34]
(Onların hangisinin
daha güzel iş yaptığını deneyelim) âyetinin mânası ise şöyledir: Arzın süsü
içersinde onları deneyelim de hangisinin ameli güzeldir, ortaya çıksın. Amelin
güzelliği "zühd"tür. Dünyâ süsüne rağbet etmemek, onunla
aldanmamaktır. Dünyânın süsünü, yaratıcısını bilmeye bir vesile kılış, şerîatin
müsadesince ondan istifade ediş, hukukuna riâyet ve o zinetten kendisine
verilene şükürdür. Yoksa kâfirlerin ve şehvet düşkünlerinin yaptığı gibi dünyâ
süsünü kötü maksat ve arzularına aracı kılmak değildir güzel amel. Güzel
Amel'in mertebeleri açıkladığımız manâsıyla, dünyâ zinetine aldırış etmemek/zühde
farklıdır. Zühd güçlü oldukça amel de o nisbette güzel olur. Bu sebeble İmam
Süfyân-i Servi Hazretleri bu âyet hakkında "deneyelim bakalım ki onların
hangisi dünyânın zinetine daha (zahid) aldırış etmiyor. [35]
Allah'ın, kendisiyle
kullarını imtihan ettiği ve sünnetini onunla geçerli kıldığı hususlardan biri
de ihsan ve rızıklardaki çeşitliliktir. Ta ki, bulundukları hale rağmen, kendi
öz nefislerine ve başkalarına yönelmede yapmaları ve yapmamaları gereken
şeylere bağlılık derecesi ortaya çıksın, bu konumlarıyla başkalarından
ayrılsın, diğerlerinin fakru zaruretine rağmen, ilim, mevki, mal, toplumsal
konum, idarecilik ve benzeri durumlarda özellik kazansınlar. Cenâb-ı Hakk
buyuruyor ki:
"Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size
verdiği şeylerde, sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün
kılan O'dur. Şüphesiz Rabb'in, cezası çabuk olandır ve O, bağışlayan, rahmet
edendir." [36]
Yâni, ey Müslümanlar!
Allah (c.o), sizi geçmiş ümmetlerin ve asırların halefi (takipçisi) yaptı. Ve
kiminizi kiminizden derecelerle üstün kıldı., yâni, yaratılışınıza, rızkınıza,
kuvvetinize, faziletlerinize, ilminize ahlakınıza, güzelliklerinize,
şekillerinize, görüntü ve renklerinize çeşitlilik verdi. Zaten
adet/Sünnetullâh'da bu çeşitlilik ve derece farklılığı üzerinize cereyan edip
durmaktadır. (Size verdiği şeylerde sizi denemek için...) Ta ki, nimet olarak
verdiği şeylerde sizi denesin; zengini zenginliğindeki şükürden, fakiri
fakirliğindeki sabrından, makam ve saltanat sahibini de yetkilerini nerede
kullanıldığından sorarak sınasın ve imtihan etsin. Nimetine nankörlük eden ve
bu hususlarda asi olan kimselere {Rabb'inin cezası çabuk olandır). Ve nimetinin
şükrünü getiren ve bu hususta O'na itaatkâr olana (bağışlayan, rahmet edendir).
[37]
Allah Teâla Buyuruyor
ki:
"Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu
başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? onlara öyle yoksulluk ve
sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla
birlikte inanalar: Allah'ın yardımı ne zaman?, diyecek olmuşlardı, iyi
bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır." [38]
Çoğu müfessirler bu
âyetin> Hendek Savaşı sırasında, kendilerine takatin üstünde gayret, soğuk
ve kötü yaşantı gibi türlü meşakkatlerin isabet ettiği müslümanlar hakkında
indiğini söylerler. Kimileri de, müşrikler tarafından mallarından ve
memleketlerinden edilen, buna rağmen Allah ve Resûlu'nun rızasını tercih eden
Muhacirleri teselli için inmiştir. Allah (c.c.) bu âyeti, onların gönüllerini
hoş etmek için indirmiş, onları sabra davet etmiş ve bu sayede yardım
va'detmiştir, derler. [39]
(El-Be'sa): Canı ve
bedeni dışında, insanın malının alınması memlekitinden sürülmesi, güvenliğinin
ve davete olan direncinin tehdit edilmesi gibi musibetlerdir. (Ed-Darra):
Yaralama ve öldürme gibi insanın can ve bedenine dokunan musibetlerdir.
(Sarsıldılar): Çeşitli
belalarla sarsılır, rahatsız edilirler. Düşman tarafından korkutulurlar. [40]
Ayetin Mânası: Sizden
öncekilerin imtihan olup sınanmaları gibi siz de denenmeden, sınanmadan cennete
gireceğinizi mi zannediyorsunuz? Onlara "Be'sa" ve "Darra"
isabet etmişti de sarsılmışlardı. Düşman tarafından korkutulmuş ve böylece
büyük bir imtihana tâbi tutulmuşlardı. Öyle ki, Resul (a.s) ve beraberindeki
mü'minler düşmana karşı zafer istemeye, içinde bulundukları sıkıntıdan
kurtulmak için Allah'a yalvarmaya başladılar. Mü'minlerin bu dualarına Allah
Teala şöyle cevap veriyordu:
"İyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır.”
[41]
Tefsir-i Kurtubi de:
"Çoğu müfessirler, âyet, sonuna kadar Resul (a.s)'ın ve mü'minlerin
sözüdür, derler. Yâni, o kadar cehd ü gayret sarfedildi ki Allah'ın yardımı
(halen niye gelmiyor diye) yavaş gördüler de Allah, "iyi bilin ki Allah'ın
yardımı yakındır buyurdu. Bu Resûlullah ve mü'minlerin, yardımın geleceğine
dair şüphelerden değil de, yardımın acilen gelmesini istemelerinden kaynaklanan
sözleriydi.
Kimi müfessirler de:
Bu âyette takdim ve te'hir vardır. Buna göre âyetin takdiri şöyle olmalıdır:
"Öyle ki
mü'minler, Allah'ın yardımı ne zaman (gelecek)? derken Resul (a.s) da: İyi
bilinki, Allah'ın yardımı yakındır, diye cevap veriyordu. Resûlullah'ın zikri,
derecesinin ve konumunun yüceliğinden dolayı âyette öne alınmıştır. Sonra da
mü'minlerin sözleri zaman itibâsiyle önce olduğu için öne alınmıştır. Yani,
bunu söylüyorlar (soruyorlar), sonra Resul (a.s) cevap veriyor: Allah'ın
yardımı yakındır, diyor [42]
denilmektedir.
Tefsir-i Razi 'de:
Mü'minlerin bu sözlerinin Kur'anda benzerleri vardır:
"(Allah), rahmetinden dolayı sizin için geceyi ve
gündüzü var etti ki geceleyin dinlenesiniz ve (gündüzün) Allah 'ın lütfunu
arayasınız ve şükredesiniz." [43]
Yâni, gecede
dinlenesiniz, gündüz de O'nun fazlından arayasınız. [44]
Tefsir-i Menar'da:
"Üstad İmam Muhammed Aduh der ki:
Bu âyet, Sahabe-i
Kiramı paylamaktadır. Öyleyse nasıl olur da müslüman, iman, İslam, Hakk'a davet ve Allah yolunda sıkıntılara
sabır yönüyle sahabeden daha zayıf olduğunu bile bile, böyle bir durumu
kendisine hoş görmez? Niçin kendine ve kendi gibi "Allah'a inandık"
diyenlere yakın etmez? Oysa Allah yolunda eziyetle karşılaştıkça insanların
fitnesi (eza ve cefası) Allah'ı nazabi yerine geçerken, insanların yanında
olanı (eziyeti)' Allah'ın yanındakine (azaba) tercih etmiş olur. [45]
Mü'min kullarını, yer
zaman ve sebeplerini hazırlayarak cihâdla imtihan etmesi de Allah'ın bir
sünnetidir. Böylece mü'minlere cihâd vacib olmuş olur ki, kimin bu farziyeti
yerine getirdiği ve sonucuna katlandığı açığa çıksın da, neticede Allah'ın
lutfunu, va'dini ve adeti olan cenneti hak etsin.
"Yoksa siz, Allah, içinizden cihâd edenleri
(sınayıp) bilmeden, sabredenleri (sınayıp) bilmeden cennete gireceğinizi mi
sandınız." [46]
İmam İbn-i Kesir
(774/1373), bu âyetin tefsirinde der ki:
"Savaş ve
musibetlerle denenmeden cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz? Yâni,
denenmedikçe Allah sizin, kendi yolunda cihâd edeninizi ve düşmana karşı
koymada sabırlı olanınızı görmedikçe cennete girmeniz söz konusu değildir. [47]
Alıah Teâla şöyle
buyurmaktadır:
"Mallarınız ve canlarınız hususunda
deneneceksiniz; sizden önce kendilerine Kitab verilenlerden ve puta
tapanlardan, çok incitici (sözler) duyacaksınız. Ama sabreder, korunursanız;
işte bunlar, yapmağa değer işlerdendir." [48]
Çeşitli belalarla
denenmeleri, mallarından infak etmelerini istemekle ve mallarına gelebilecek
afatlarla da sınanmaları, Allah'ın, kendisine davet eden, yolunda cihâd eden
mü'min kulları hakkında bir Sünneti'dir. Mü'minlerin imtihan edildiği bir bela
da, düşmanla savaş esnasında ölmek, yaralanmak ve esir olmaktır. Buna,
zamanımızda zalim tağutlarca hapse atılan davetçi mü'minlerin başına gelen
hapis musibetini de eklemek mümkündür.
Mü'minlerin imtihan
şeklinde, kendisine davet eden davetçiler ve yolunda cihâd eden mücahidler
hakkında Allah'ın adeti (Sünnetullâh) gereği karşılaştıkları bir bela da, Kitap
Ehli'nden (Yahudi ve Hıristiyanlar), müşrikler ve sair kafirlerden işittikleri,
İslam'a ve İslam davetine dil uzatma gibi sataşma türü eziyetler ve insanları
onlardan, onların davetlerinden alıkoymak için aslı astarı olmayan suçlamalarda
bulunmalarıdır. Bütün bunları göğüslemek ve takvayı elden bırakmamak büyük bir
sabır işidir. Bu ise, batılın yok olup, hakkın ve hak ehlinin kazanacağı bir
netice olarak, mü'minin, sabır ve gayret göstermesi gereken bir durumdur. [49]
A- Tirmizi'nin
Cami'nde Musab b. Sa'ddan, O da babasından rivayetinde,
"Dedim ki: Ya
Resulallah, insanların belası en çetin olanı kimdir? Buyurdu ki:
Peygamberler ve
sonrada derece derece Mü'minlerdir. Kişi dini nisbetinde bela görür (imtihan
edilir). Dini kuvvetli ve sağlam ise belası ağır olur. Dininde zayıflık söz
konusu ise dini kadar bela görür (imtihana tâbi tutulur). Bela insanın yakasına
öylesine yapışır ki, günahsız gezene kadar peşini bırakmaz." Denilmiştir [50]
B- Taberani
(360/971)nin Mu'cemul Kebir'inde Huzeyfet'u İbnul Yeman'ın kızkardeşi Fatma'dan
veya Havle'den rivayetinde der ki "Resulullah buyurdu ki:
İnsanların, belası en çetin olanı Peygamberler, sonra
salihler, sora derece derece diğer mü'minlerdir.” [51]
(El-emsel Fe'l Emsel)
den maksat, din ve fazilet bakımından derece derece en üstün ve en şerefli olan
demektir.
Rağıb (502/1108)
diyorki: "El-Emsel", hayra daha yakın, faziletli kimselere benzerliği
olanlar için kullanılır. "Emasilu'l Kavm" ifadesi onların
hayırlılarından kinayedir [52].
Bela ve meşakkati çok
olan insanların ecir ve sevabları da kat kat olur, faziletleri artar. Sabır ve
rızaları insanlarca bilinince onlara güzel bir numune oluverirler. Sonra derece
derece belası çetin olan mü'minler gelir. Çünkü bela/imtihan, nimet
karşılığıdır. Allah'ın nimeti kimde fazla ise, onun belası ağır ve zorlu olur.
Derece derece zorluklara, meşakkat ve musibetlere mübtela olurlar. Bu da insanın
gördüğü maddi ve manevi eziyetleri kapsar. Kişi, dini nisbetinde, yâni, imanın,
kuvveti ve yakînin şiddeti/fazlalığı derecesinde belaya çarptırılır. Dini
kuvvetli ve sağlam ise bela ve imtihanı da nitelik, nicelik ve tür bakımından o
nisbette ağır ve çetin olur. Dininde herhangi bir za'fiyet söz konusu ise, o
oranda imtihana tâbi tutulur. Bela kuldan ayrılmaz, kul, yerde günahsız
dolaşıncaya kadar onun yakasını bırakmaz. Bu ifade kulun günahlardan
kurtulabileceğinden kinayedir. Demek ki belalar, günahlara mahsuben (kefaret
olarak) verilir. Sonra yolu temizlenip salıverilir. O da günahsız olarak yürür.
[53]
Takdim ettiğim iki
hadisten anlaşılıyor ki, Allah'ın bela ve mübtelalar (belaya tutunanlar)
hakkındaki umumî kânunu (Sünnetullâh) şöyledir. İnsanların en belalısı (belası
en çetin olanı) Peygamberlerdir. Sonra dince ve takvaca en üstün ve faziletli
olanlarıdır. Bu, mü'minler hakkında aralıksız devam eden sürekli bir kânundur.[54]
"İnsanların
belası en çetin olanı Peygamberlerdir. Sonra derece derece diğer mü'minlerdir."
Şeklindeki umûmî kânunun sebeb ve illeti olarak şunu söyleyebiliriz:
Peygamberler, Rabb'lerinin risaletini tebliğde bulunurlar. İnsanları Allah'a ve
O'na kulluğa çağırırlar. Bâtıl ehli ise onları yalanlayıp durdular. Çeşitli
eziyetleri onlara reva görürler. Nitekim "Hakk-Bâtıl Mücadelesinde
Sünnetullâh" bahsinde geçti.
Salihlerin ve derece
derece diğer mü'minlerin birçok belalara maruz kalmalarının illetine gelince,
onlar da hakkın ve halkın (yaradılmışların) hakkını yerine getirmeye gayret
ederler. [55] Bu haklardan olarak,
Emr-i Bi'l Maruf ve Nehy-i Ani'l Münker'i, Allah yolunda, İ'la-i Kelimetullah
uğrunda Cihâdı ve buna Hakk-Bâtıl mücadelesinde Sünnetullâh gereği terettüb
eden çeşitli eziyetleri zikredebiliriz. Mü'min, imanında ve dininde kuvvetli
oldukça Allah yolunda cihâdı da fazla olur. Kafirlerin ve Bâtıl ehlinin
belalarına, diğer insanlardan daha çok maruz kalır.
Bu genel kânunun
sebeblerinden biri de, İlim sahiplerinin peygamberler hakkındaki bu sünnetin
sebebleri içinde zikrettikleri şu ifadelerdir.
"Onların ecirleri
kat kat verilir, faziletleri artar, sabır ve rızaları bilinir. Böylece,
insanlara iyi bir model olurlar.[56] Ayrıca, derece derece mü'minlerin bela ve
imtihana tâbi tutulacaklarını ifade eden şu sözlerdir:
"Bela, nimet
karşılığıdır. Kimin üzerine Allah'ın nimeti çok ise, ona verilen bela da o
nisbette Çetin ve zorludur.[57]
Şüphesiz, Allah'ın
salih kullarına nimeti büyüktür. Çünkü onların imâna ve bu nimete nailiyetleri
şükrü gerektirir. Bunlara şükür ise, Allah'ın haklarını yerine getirmektir.
Cihâd ve bu uğurda mücahidlere gelen musibetler, Allah'ın haklarındadır.
Konumuz olan umûmî sünnetlerin sebeblerinden
biri de, hastalık ve benzeri belalarda, bu belalara tutulan için fazla ecir söz
konusudur. Ayrıca, Buhari'nin, Sahih'inde Haris b. Süveyd'den, O da
Abdullah'tan tahric ettiği hadiste olduğu gibi, belalar müminin günahlarının
keffaretidir. "Abdullah diyor ki: Resülullah'ın huzuruna girdim, ya
Resülullah, dedim, çok ateşlisin. Evet dedi, ben sizden iki kişinin hastalığı
kadar hastalanırım. Ben: şu halde, senin için ecir vardır, deyince buyurdu ki:
Evet, aynen öyle, hiç bir müslüman yoktur ki ona bir diken ve daha küçük bir
şey de olsa eziyet veren birşey isabet etsin de, Allah o şeyi, ağacın
yapraklarını dökmesi gibi, o müslümanın günahlarına keffaret kılarak günahları
ondan dökmesin. [58]
Hadiste geçen
(el-va'ku), sıtma hastalığıdır. Humma ızdırabı da denilmiştir. (Zakile kezalik/
bu böyledir) dediği ise: Sıtmanın şiddeti sebebiyle sevabın kat kat olacağına
işarettir. Hadis, ortaya koyuyor -ki, hastalık ki bela türüdür- şiddetli
oldukça sevab katlanır. Yahut hastalığın şiddeti derecesini artırırken,
günahları siler. Öyle ki artık bir şey kalmaz. [59]
Allah'ın kafir
milletleri eziyet ve sıkıntılarla denemesi, onlar hakkında sürekli bir
kânundur. Belki bu deneme (imtihan) küfür ve inatlarından vazgeçmelerini sağlar
da Rabb'lerine dönüverirler. Bu da olmazsa, onları sıkıntılarla, harb ve darblarla sınar. Sıkıntıların, onları
böyle bir sınava çekmesi gibi, belki bu sınama da onları tevbeye sevkeder.
"Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek,
onun halkını yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla
sıkmışızdır. Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik de (insanlar)
çoğaldılar ve: Atalarımıza da darlık ve sevinç dokunmuştu dediler ve hemen
onları, hiç farkında olmadıkları bir sırada ansızın yakaladık.” [60]
Yâni, peygamberlerini
yalanlayan milletler hakkında Allah'ın kânunu (Sünnetullâh), canlarına,
bedenlerine, rızık ve mallarına verdiği zaiyatla onları cezalandırmasıdır.
Allah (c.c.) bunu yapıyor ki, kendisine boyun eğsinler. Çünkü, şiddetli bir
belanın, hayır umulmayan bir fıtratı ikaz etmesi ve inatçıları yaratıcılarına
yöneltmesi tabiidir. Böylece O'na boyun eğer rahmet ve afvını isterler. Bunu da
yapmayınca, Allah onları denemek için verdiği rahatlık ve bollukla cezalandırır.
Bu sebeble Cenab-ı Hakk, (Sonra değiştirip..) buyuruyor. Yâni, şükredip, tevbe
ve inkiyadla Rabb'lerine dönsünler diye, onların sıkıntı durumlarını rahatlığa,
hastalıklarını sıhhat ve afiyete, fakirliklerini de zenginliğe çevirdik
(değiştirdik). Bunu la yapmadılar. (Çoğaldılar), yâni öyle ki, mal ve çocukları
çoğaldı da (Atalarımıza da darlık ve sevinç dokunmuştu dediler). Allah Teâla
buyuruyor ki, şununla, şununla imtihan eyledik onları. Yâni sıkıntılar, harp ve
darplarla denedik ki boyun eğip (inkiyad) Allah'a dönsünler. Ne bu, ne öteki,
hiç biri onlar hakkında fayda vermedi. Nede aşırılıklarından vaz geçtiler.
Üstelik bize sıkıntı ve darlık, sonra da geçmişte babalarımıza gelen genişlik
ve rahatlık dokundu. Demek ki bazan sıkıntı, bazan da rahatlık zamanın bir
kânunudur. Din ve amelimizden ötürü bize Allah'tan bir azab söz konusu değidir,
dediler. Böylece Allah'ın haklarındaki emrini almadılar, ibret ve öğüt
almadılar. Her iki halde de haklarındaki imtihanı anlamaya yanaşmadılar.
Neticede azabı hakettiler. Allah Teala (hiç farkında olmadıkları bir sırada
ansızın yakaladık) buyuruyor. Yâni, onları ansızın, işin farkında değillerken
azabla yakaladık. [61]
Allah Teala buyuruyor
ki:
"Senden önce de ümmetlere elçiler gönderdik..(İnkarlarından
dönüp bize) yalvarsınlar diye onları darlık ve sıkıntı ile yakalayıp
cezalandırdık. Hiç olmazsa kendilerine böyle baskınımız geldiği zaman
yalvarsalardı! Fakat kalbleri (iyice) katılaştı şeytanda onlara yaktıklarını
süslü (cazib) gösterdi." [62]
Yâni onlara peygamberler gönderdik de
yalanladılar. Biz de onları fakirlik maişet darlığı, hastalık, malın telef
olması ve bedeni zayiatlar gibi meşakkatlerle yakaladık. (Ki belki
yalvarırlar). Yâni hor ve hakir olarak Rabb'lerine boyun eğer de günahlardan
tevbe ederler. (Onlara baskınımız geldiği zaman yalvarsalardı ya). Yâni,
yapmaları gerekeni yapmadılar; boyun eğip Allah'a dönmediler, inatlarından
dönmediler. Ayetteki (Levla) kelimesi, boyun eğmelerine sadece inatlarının,
kalblerinin katıldığı ve şeytanın süslediği amellerini beğenip durmalarının
sebeb olduğu ifade etmek için gelmiştir. Bu sebeble (şeytan da onlara
yaptıklarını süslü göterdi)
buyrulmuştur.
Rabb'lerine, küfür ve isyan kabilinden, yaptıklarını güzel gösteren
vesveseleriyle şeytan onlara amellerini süslemiştir. [63]
Allah Teala şöyle
buyurmaktadır:
"İnsanlar yanlız 'inandık' demekle, hiç
sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun ki biz, onlardan
öncekilerini sınadık; elbette Allah (sınayacak) doğruları ve yalancıları
bilecektir." [64]
Fitne, vatandan
ayrılmak, düşmanla cihâd ve buna ilişkin mali ve bedeni eziyetler; sair
meşakkatli ibadetleri yapmak, şehvetli ve lezzetli şeylerden uzaklaşmak;
fakirlik, kıtlık, mal ve canla ilgili musibetler; kâfirlerin eziyet, hile ve
zararlarını göğüslemek gibi çetin ve zor tekliflerle imtihan demektir. Buna
göre mâna şöyle olur: Kelime-i Şahadeti söyleyerek imanlarını izhar edenler, imtihan
edilmeksizin bu sözleriyle mi bırakılacaklarını zannediyorlar? Aksine Allah (c.c),
onları çeşitli mihnet ve meşakkatlerle dener ki, sabır ve sebatlarını,
inançlarının sıhhatini ve imanlarını doğruluğunu sınasın da ihlaslı olan
olmayanından, imanında dürüst olan yalancı olandan, son derece dindar olan,
sahtesinden ayrılsın. Sünnetullâh değişmez. İşte bu, iman iddiasında bulunanın
imtihanıdır. Bu sebebledir ki, Allah (c.c.) Peygamberlerin etbaınıda çeşitli
sıkıntılarla imtihana tâbi tutmuştur. Şu halde müslümanların imtihan
edilmemeleri diye birşey olmaz. Sünnetullâh, geçmiş peygamberlerin ümmetleri
hakkında geçerli olduğu gibi, bu hususta da geçerlidir. İşte bu deneme ve
imtihan sayesinde iman iddiasında dürüst olan ortaya çıkar ve yalancı olanından
ayrılır. [65]
Allah (c.c.) buyuruyor
ki:
"İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize dua
eder. Sonra, ona bizden bir nimet verdiğimiz vakit; Bu benim, bilgim sayesinde
bana verildi der. Hayır o, bir imtihandır, fakat çokları bilmiyorlar. Onlardan
öncekiler de bunu demişlerdi. Ama kazandıkları şeyler, kendilerine hiç bir
fayda sağlamadı." [66]
Allah (c.c.) insanın, sıkıntı halinde kendisine
yalvardığını, O'na sığınıp dua ettiğini; tarafından nimet verdiği zaman da
yoldan çıkıp taşkınlık ettiğini, sonra da bütün bunlara bilgim sayesinde sahip
oldum dediğini haber veriyor. Ardından da insanın bu sözüne karşı çıkarak
"Hayır, o bir imtihandır"
buyuruyor. Yâni durum hiç de onun sandığı gibi değil. Aksine bu nimeti ona
imtihan için; itaat mı yoksa isyanını edecek, şükür mü yoksa nankörlük mü
edecek, bütün bunları bilmekle beraber, onu sınamak için verdik. Her
verdiğimiz, onun için bir fitnedir, denemedir. Onun "bütün verilenler
ilmim sayesinde verildi" sözünün aynısı ondan önce -Karun gibi- geçmiş
ümmetler de söylemiş, aynı iddiada bulunmuştu. "Ama kazandıkları şeyler,
kendilerine hiçbir fayda sağlamadı." Yâni onların bu sözleri doğru
olmadığı gibi, dünyâ metaı olarak kazanıp topladıkları da fayda vermez. [67]
Allah Teala buyuruyor
ki:
"Bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer
fitne (imtihan) dır. Allah'a gelince büyük mükafat, o'nun yanındadır."
[68]
Yâni, Allah (c.c), mal
ve çocukları sizin için fitne (imtihan) olarak verdi. Böylece bilsin ki,
şükredip onlar hakkında hududu koruyor musunuz, yoksa onlara meşgul olup
Allah'tan gafil mi kalıyormusunuz. Nitekim buyuruyor ki:
"Ey inananlar, mallarınız ve çocuklarınız
sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana
uğrayanlardır." [69]
"Büyük mükâfaat ise Allah'ın yanındadır."
[70]
Yâni, sevabı, atası
(ihsanı) ve cennetleri mal ve çocuklarınızdan size daha hayırlıdır. Çünkü
çocuklarınız içinden size düşman çıkabilmektedir. [71]
Bil ki, kulunu deneme
konusunda Allah (c.c.) tek olup, bu hususta O'na kimse ortak olamadığı gibi, bu
imtihanın yeri, zamanı ve çeşidi konusunda da O'nun ortağı yoktur. İmtihanın ve
kulunu denediği sıkıntının çeşidini o tayin eder. Bu imtihanın zamanın, yeri ve
süresini o düzenler. Kul, nerede olursa olsun bu imtihana, bu imtihanın konu ve
ayrıntılarına karşı çıkması caiz değildir. Böyle bir durum müslüman’da
görülürse, imanıyla çakışan bir pozisyona düşer, hatta -Allah korusun- dinden
çıkmış olur. Müslüman’ın bundan kaçınması gerekir. Nasıl ki, bir öğrenci
imtihanın şekli, yeri ve zamanı hususunda öğretmenine baskı yapamaz, süresi
konusunda ona karşı koyamaz, kulun da Allah'ın emrine rağmen, bütün bunları
yapması düşünülemez. Şu kadar varki, müslümânâ düşen, imtihanının hafif geçmesi
için Allah'a dua etmesi, fitne ve sıkıntılardan O'na sığınmasıdır. Bu ise,
gelecek bölümle alakalı bir tenbihtir.[72]
Kullarını imtihan
etme, ayrıntıları, yeri, zamani ve süresi gibi imtihanla alakalı konularda
Allah'ın tek olduğunu, bunlardan hiç birine kulun itiraz edemiyeceği gibi, bu
imtihanın muayyen bir tarzda ve türde olması yönünde Allah'a zor kullanamıyacağını
söylemiştim. Fakat müslüman'ın yapabileceği şey, imtihanın zorlusundan Allah'a
sığınması, başarması ve maruz kaldığı fitnelerin şerrinden kendisini koruması
için O'na dua etmesidir. İşte bu sebeble, fitnelerden Allah'a sığınmak hakkında
bize kadar intikâl eden dualar vardır. Buhari ve Müslim'in Hz. Aişe'den rivayet
ettikleri şu hadis bu kabilden bir duadır. Peygamber (a.s) şöyle dua ederdi;
"Allah'ım, tembellikten, ihtiyarlıktan, günah
işlemekten, borç altında kalmaktan, kabir fitnesinden ve kabir azabından, cehennemin fitnesinden ve
azabından, zenginlik fitnesinin şerrinden ve yalancı Mesih Deccal'ın
fitnesinden sana sığınırım. [73]
Yüce Sahabi Enes b.
Malik (r.a) , Peygamberimiz (a.s)'ın, bir duasında şöyle dediğini söylüyor:
" ...Ve ölümün,
dirimin fitnesinden sana- sığınırım. [74]
Bir âyette de şöyle
buyruluyor:
"Rabbimiz, bizi inkar edenler için bir
imtihan yapma (onları bizim başıma musallat etme), bizi bağışla. Rabb'imiz,
yegane galip ve hizmet sahibi, ancak sensin, sen!" [75]
Bu âyetin, tefsirinde
Katâde (r.a) şöyle diyor:
"Kafirleri üstün
kılma ki, kendilerini haklı (hakk yolda) görerek bizi fitne vesilesi
etmesinler."
İbn-i Abbas ta:"
Onları bize musallat
etmeki, bize eziyet etmesinler" diye tefsir etmiştir [76] .
Alusi tefsirinde şöyle
denilmektedir:
"Kâfirleri
musallat etme ki, bizi esir alıp eziyet etmesinler. İbn-i Abbas ta aynısını
söylüyor. Mücahid de:
Yâni onların eliyle
veya yanında bir azabla bize azab etme ki onlar kendilerini hak (yolda), bizi
bâtıl yolda zannedip, eziyet etmesinler, demektedir. Ki, birincisi tefsiri daha
tercihe şayandır.[77]
İmtihan, fert ve
milletler için geçerli olduğu gibi, Allah'a davet eden, Emr-i Bi'l Maruf ve
Nehy-i Ani'l Münker yapan müslüman cemaat için de geçerlidir. Allah yolunda
cihâdları esnasında mü'minlerin başlarına gelen bela ve musibetler aynen
müslüman cemaatin de başına gelir. Fertlerin ellerinden mallarının cebren
alınması, hapsedilmeleri, asılsız suçlamalarla işkencelere maruz kalmaları
türünden eziyetler görebilirler. Özellikle zamanımızda, bu konudaki (alehyte
kullanabilecek) propaganda araçları artmıştır. Hele bir de müslüman cemaatin
hasmı, malı, nüfuzu ve yetkisiyle etkili biri ise... O da yetmemiş, hakimler ve
idarecilerin kendileri cemaatin hasmı ise... Bu durumda müslüman cemaatin,
hasımlarını, istedikleri gibi, etkisiz, hale getirebilmeleri için sabır ve
Takva'ya sımsıkı sarılmaları gerekmektedir. Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
"Mallarınız ve canlarınız hususunda
deneneceksiniz; sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve puta
tapanlardan, çok incitici (sözler) duyacaksınız. Ama sabreder, (günahlardan)
korunursanız; işte bunlar, yapmağa değer işlerdendir." [78]
Müslüman Cemaat
bilmelidir ki, başına gelen her türlü imtihanlar, Allah'ın, davetini kendisine
dava edinmiş müslüman cemaatları hazırlamada geçerliliğini koruyan bir kânundur
(Sünnetullâh). Bu zorlu ve meşakkatli imtihan cemaat için büyük bir hayırdır;
çünkü bu imtihan sayesinde fertlerinin metanetli olanı zayıf olanından, iman
davasında dürüst olanı yalancı veya iki yüzlü olanından ayrılır. Nitekim
Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor:
"Allah mü'minleri, (şu) üzerinde bulunduğunuz
halde bırakacak değildir, temizi pisten ayıracaktır.
Ve Allah sizi (gaybe) vakıf kılacak değildir, Fakat
Allah, elçilerinden dilediğini seçer (onu gaybe vakıf kılar). O halde Allah'a
ve O'nun elçilerine inanın; eğer inanır ve (günahlardan) korursanız sizin için
büyük mükâfaat vardır." [79]
Yâni, ey mü'minler
topluluğu! Allah (c.c.) musibet, öldürülmek ve yenilgi gibi sıkıntılara atmak
suretiyle kötüyü iyiden, münafık'ı müminden (deneyerek) ayırmadıkça sizi onlar
ve benzeri insanlarla karışmış olarak bulunduğunuz hal üzere terk etmez. Kim
inanmış ise, imanı üzere, Resül'ü tasdikiyle kalacak, kim de münafık (ikiyüzlü)
ise, iki yüzlülüğü ve küfrü ile ortaya çıkacak.
(Ve Allah sizi (gaybe)
vakıf kılacak değildir): Yâni bu seçimin, "falan münafıkır, filan
mü'mindir" diyecek kadar Allah'ın sizi kendi "gayb"ına
(bilgisine) muttali kılması tarzında oluduğunu söylemek doğru değildir.
Sünnetullâh, avam insanları vakıf kılmak üzere cereyan etmektedir. Şu halde,
böyle bir seçimi bilmeniz ancak afetler, sıkıntılar vesair musibetlerle imtihan
olmanız neticesinde mümkün olabilir ki, böylece münafık, mü'minden ayrılmış olur.
[80]
Müslüman cemaatin
saflarını arındırmak; fert ve üyelerinin İmanlar’ında sahtekâr, ikiyüzlü veya
metanetsiz olanın bilinmesi gibi, dürüst ve sağlam olanını bilecek şekilde
seçim yapmak, bütün bunlar ancak cemaatin eziyet ve sıkıntılara maruz
kalmasıyla mümkündür. Sıkıntılar, dayanıklı ve tutarlı olanı olmayandan
ayırdığı gibi, dürüst olanlarla olmayanların birbirine karışmalarını,
aralarında bir yanlışlık ve hatanın olmasını önler. Şüphesiz bu seçim/ayırım,
müslüman cemaat için cidden zaruridir. Çünkü cemaate bir takım insanlar
katılır. Cemaatın üyesi görünür. Bazan dürüst mü"min, bazan yalancı iki
yüzlü, bazan imanında metanet sahibi, bazan zayıf ve korkak, bazan da cemaata
aşırı ve samimi mensubiyet arzeden tavırlarla dengesiz bir bir görünüm
sergilerler. Yine, cemaatin gerçek maksatlarından olmayan ganimet, fitne,
casusluk ve başka sebeblerden dolayı gelmiş olanlar da çıkabilir. İşte burada,
gerçek cevherin kabuğundan ayrılması için ateşin gerekliliği gibi, cemaat
üyelerinin iyi ve kötüsünü ayırmak için de sıkıntı ve zorlukların olması
zaruridir.[81]
Müslüman cemaatin
sıkıntılarla denenmesi sayesinde, cemaat, gerçek gücünün ölçüsünü anlar. Çünkü
sıkıntılar dediğimiz gibi bir ayıklama ve bir seçimdir. Cemaatin saflarını
bozmak için aralarına girmiş olan münafıklarla, oraya ganimet, makam işgal
etmek, casusluk ve diğer dünyevi ve adi maksatlarla gelen kimselerin durumunun
ortaya çıkmasıyla, cemaatin gücü, doğruluk, ihlas ve sebatı belli olan üyelerin
gücü ile doğrudan orantılanır. Nitekim sıkıntılar sayesinde zayıf mü'min
üyelerin durumu ortaya çıkmaktadır. Böylece, cemaat anlıyor ki, bunlar sadece
cemaatı kalabalık gösterip, gücü ve kuvvetini arttırmada işe yaramıyorlar. Oysa
ki, aslolan, cemaatin üye sayısı değil, gerçek gücüdür. Cemaatin sıkıntı ve
meşakkatlere maruz kalması sayesinde her samimi, imanında dürüst mü'min üye,
imanının gerçek değerini, nefsiyle mücadelesinin derecesini ve davasındaki
sebatını bilecektir. İşte bu biliş, hem fertler, hem cemaat için çok mühimdir.
Samimi mü'min, imanında sebat nefsine söz geçirebilme hususunda bazan ölçüyü kaçırabiliyor.
Zannediyor ki her şeyimi feda etmeye ve bütün varımla Allah yolunda cihâd
etmeye hazırım. Ama nefsinde bir kusurun ve za'fiyetin olduğunu bilmiyor.
Hayalinden geçen, arzuladığı cihâd yüzünden gelen beladan önce hissettiği
şeylerin birer ütopik düşünce olduğunu anlamıyor. Ütopya (Emani/Ümmiyye), ele
geçmeyen, geçmesi için gayret gösterilmeyen arzudur. Gayret gösterilse de ele
geçmeye bilir. Öyle ki, bazan ciddi bir çalışmayla bile bütün gayretler yok
olup gider. Bizzat çalışma kesilir, devam etmez yahut devam eder, fakat
şiddetli bir kasırganın önünde gibi (zayi) olmasa da tatlı ve durgun bir havada
- (hep ümit veren bir tarzda) devam eder. İşte bu bilgi, samimi mü'min üyeye
fayda verir, Nefsine çevirdiği nazarla durumu tamamen ortaya çıkar. Nefsindeki
zaaf yönlerini anlaması için iyice düşünüp araştırarak kendini takviye eder.
Nefsindeki bulanıklık ve kiri bilerek onu yıkar ve temizler. Engelleri ve
imanın tabii durumuna girmesine mani şaibeleri ondan atar. Daha sonra onu feda
etmek ve cihâd için -ütopik bir düşünce olarak değil de- gerçek manâsıyla hazır
hale getirir [82].
Müslüman cemaat bazan,
liderinin ölme veya öldürülmesiyle lidersiz kalarak imtihan edilir. Bu, çok
çetin bir imtihandır. Müslüman cemaatin, bu zorlu imtihan karşısında çok sağlam
bir yerde bulunması, bunu sabr-ı Cemil'le karşılaması, ne için cihad ettiğinin
bilincinde bulunması gerekir. Cemaat, bizzat cihâd ettiği davasına sahip
çıkmalıdır. O dava, Allah'a davet ve yeryüzünde şeriatını yerleştirmek
suretiyle "İ'la-i Kelimetullah" Allah'ın adını yüceltme davasıdır. Bu
dava devamlıdır, yok olmaz; ne liderinin ne de bir başkasının ölmesiyle ölmez.
Bu davada başa gelen musibetten ve liderinin bulunmamasından dolayı, çalışmayı
durdurup oturmak doğru olmadığı gibi, cihâddan geri durmak ta olmaz.
Görmez misin, mahalle
mescidinde cemaat, imamları ölmüş olsa bile cemaate devam ederler. Müslüman
cemaat de öyle.. Liderleri ölmüş olsa da çalışmaya devam eder. Yüce Şeriat, Ashab-ı
Kiram'ı Resulüllah (a. s)'ın ölümü veya öldürülmesi dolayısıyla çalışmak veya
Allah yolunda cihâd etmekten geri durmaktan men ediyordu:
"Muhammed sadece bir elçidir. Ondan öncede
elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz ökçeleriniz üzerinde
geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse, Allah'a hiç bir
ziyan veremez. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır." [83]
Bu âyetin tefsirinde
"Allah (c.c.) bu âyette, peygamberlerin kavmi arasında ebedi olmadıklarını
bildiriyor. Onların her getirdiğine sıkı sıkıya bağlanmanın gerekliliğine ve
Resül'un ölmesi veya öldürmesiyle de dinlerin yok olmayacağını haber veriyor.
Sonra da Peygamberin ölmesi veya öldürmesiyle kendine bir zaafiyet hasıl olanı
da hoş karşılamadığını bildiren âyetinde şöyle buyuruyor:
"Şimdi o ölür veya öldürülürse siz
ökçelerinizin üstüne geriye mi döneceksiniz?" Yâni, gerisin geri
dönüp, cihâddan uzak mı duracaksınız? Kim böyle yaparsa Allah'a herhangi bir
zarar vermiş olmazlar. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır. Yâni, Allah'a
itaat eden, dini uğrunda savaşan ve ölü olsun diri olsun Resulüne uyanları
(mükâfatlandıracaktır). [84]
Sıkıntılar, her ne
kadar mü'min kullarını sınamada Allah'ın kânunu (Sünnetullâh) olarak
(-söylediğim gibi doğru ile yalancı, iyi ile kötü arasını ayırmak için
yürürlükte olsa da- ki, bu kânun müslüman cemaat için de geçerlidir-. Cemaat
için bu sıkıntıların gelmesini istemekten kaçınmak lazımdır. Yâni cemaatın, bu
sıkıntıları kendinden ayrılmayacağını ve sıkıntısız kaldığında insafların
hoşnutsuzluğu ve güvensizliği ile karşı karşrya celbedetek davranışlara
girmekten, yahut sıkıntı ve zorlukların kalıp İslâm daveti ve hizmetinde kusur,
zafiyet ve pasiflikle suçlanacağını zihnine yerleştirerek, daha sonra İslâm'a
yardım için bütün sıkıntıların gelmesini hazırlamaktan kaçırmak lazımdır. Bu
davranış ve düşünceler, Allah'ın fitne ve imtihanları konusundaki kânununun
espriyi anlamamak demek olup büyük bir hatadır. Böyle bir hatanın sahibi, bunu,
ya gösteriş ve desinler veya insanların kendisine güven beslemelerini sağlamak
için yapar. Gelecek bahislerde bunu izah edeceğiz.[85]
Bu cehaletle,
cemaatin, Allah'ın fitne ve imtihan konusundaki kânunu ve bu ilahi kânun
karşısında durumun nasıl olması gerektiğini bilmesini kasdediyorum. Şöyle ki,
bu kânunla, Allah'a davet eden mü'minin karşı karşıya kaldığı sıkıntı ve
zorluklar anlaşılır. Fakat bunun, sıkıntıları hedefleyen ve cemaatin buna kasden
düşmesini gerektiren va'cib, müstehab ve mubah bir kânun olduğu söylenemez.
Ayrıca bu Sünnetullâh'tan, düşmemek için sıkıntı ve zorluklardan sakınmamak,
düşünce de savmamak gibi bir anlayış çıkmaz. Bu durumda, bu ilahi sünnet
(kânun) karşısında cemaat fertlerine düşen ve doğru olan anlayışı ışığında
olması gereken' tutumu, müslüman cemaattan ayrı kalmamak, sıkıntı ve
zorluklarla karşı karşıya kalınca da paniğe kapılmamaktır. Çünkü cemaat,
düşmemek için bu sıkıntılara karşı korunmaktan men edilmemiştir. Düştüğünde de
sabr-ı Cemil'le (en güzel bir sabırla) karşılayıp onu kaldırma konusunda gayret
sarf etmelidir. Çünkü şeriat buna izin vermiş ve teşvik etmiştir. Hatta onu
buna mecbur kılmıştır.
Konunun zihinlerde yer
etmesini sağlayan bir hususta, Allah'ın "Esbab ve Müsebbebler" veya
"İbtila/imtihan" kânununa binaen yarattıklarını hastalıklara maruz
bırakma sünnetidir. Fakat bundan, hastalıklardan korunmasının haram olduğu ve
düşüp maruz kaldığında ilaçla tedavi olmak suretiyle o hastalığı defetmeme
anlamı çıkarılamaz. Bütün bunlar, dinimizce izin verilmiş gayretlerdir.
İnsanların hastalıklarla imtihan olunması (İbtila Kânunu), sabr-ı cemille
karşılamaları ve hastalığın sebebleri üzerine düşünmelerine vesiledir. Acaba
günahlarından dolayı bir ceza olarak mı bu belaya düştüler de onlardan vaz
geçmeleri isteniyor, yoksa meşru gayretlerine ulaşmada ettikleri bir kusur
sebebiyle mi bu bela başlarına geldi ki gereken tedariki yapsınlar ve bir daha
gayretlerinde aynı kusur ve ihmale meydan vermesinler.
Konunun zihinlerde
yerleşmesini sağlayan diğer bir misal de, Allah yolunda şehid düşmeyi
arzulamanın, mü'minlerin, kâfirlerle çarpışmasıyla imtihan olunmasında cari
olan bir kânun (Sünnetullâh) olduğudur. Fakat bu kânun, müslümanın
"öldürsünler şehid olayım" düşüncesiyle kendisini düşmana teslim
edeceği anlamına gelmez. Aksine, bundan yanlızca, düşmana karşı saldırıya
geçmek ve savaştan uzak kalmamak anlamı çıkar. Ayrıca düşman eline ölü ve esir
düşmemek için onlarla meşru savaş taktikleriyle savaşmaları gerektiği anlaşılır.
Eğer müslüman kasden kusmanın eline esir düşer, öldürsünler diye kendini teslim
ederse, onlara yardım ettiği ve savaşmaya gücü varken savaşmadığı için, her iki
halde de günahkâr olur. Fakat layıkı veçhile savaştı, sonra yaralandı ve yine
tahammül gösterip neticede öldüyse şehid olarak ölmüştür.[86]
Bu söylediğime, İmam
Buhari'nin Sahihi'nde Abdullah İbn Ebi Evfa'dan rivayet ettiği şu hadisi şerif
delildir.
"Peygamber (a.s)
insanlar arasında durdu ve buyurdu ki:
“Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyin. Allah'tan sağlık ve afiyet isteyin,
düşmanla karşılaştığınız zaman da sabredin.” [87]
Bu hadisin şerhinde
İbn Battal şöyle demektedir:
"Nehyin
(yasaklamanın) hikmeti şudur: Kişi, niçin nereye varacağını bilmez. Bu sebeble
fitnelerden salim kalmayı istemek gerekir. Hz. Ebubekir (r.a) diyor ki:
Afiyetle olup şükretmem, benim için sıkıntıda kalıp sabretmemden daha iyidir.
Bir başkasına: Resulullah (a.s) düşmanla karşılaşmayı arzulamaktan, nefsin
kendini beğenmesi, başkalarına dayanma, düşmana fazla önem vermeme ve güce
güvenme gibi hareket ve davranışlardan nehyetmiştir. Bütün bunlar, ihtiyata
ters düşen hallerdir.
Said b. Mansur'un
tahric ettiği mürsel hadiste Resülullah (a.s) şöyle buyuruyor:
"Düşmanla
karşılaşmayı arzu etmeyiniz. Çünkü onların vasıtasıyla denendiğinizi
bilmiyorsunuz.
İbn Dakik el-İyd diyor
ki:
"Ölümle
karşılamak nefsine ağır gelen şeylerdendir. Oysa bilinmeyen durumlar (umur-ı
gaibe), olması muhakkak olan şeyler gibi değildir. Olması durumunda da
layıkıyla güvenilecek bir durum değildir. Şu halde (ölümü) temenni etmek
mekruhtur. Çünkü bunda, insanın düşman karşısında direnç göstereceğim diye
verdiği söze ters düşme ihtimali vardır.[88]
Peygamberimiz’in,
vefatından bir kaç gün önce, Tebük savaşı için İslam orudusuna kumandan tayin
ettiği sırada Üsame b. Zeyd'e vasiyyetinde şöyle dediğine şahid oluyoruz:
"Düşmanla
karşılaşmayı arzu etmeyiniz. Çünkü siz, düşman vasıtasıyla imtihan olduuğunuzu
bilmelisiniz. Fakat, "Onlara karşı bizi koru, onların zararlarını
defet" deyiniz." [89]
Söylediklerimin diğer
bir delili de, müslüman cemaatin, Allah'a davet ederken bile, batıl ehli karşı
koyup dururken, harp haline benzer bir durumda olanlarla beraber olmasıdır.
Çoğu kez cemaatin gücü, mal, yardımcı ve siyasi otoriteye sahip hasımlarının
gücüne denk olmayabilir. Cemaatin hasımları, devletin bizzat kendisi, yâni
hakimleri olunca, bu eşitsizlik kendiliğinden apaçık olarak ortaya çıkar. Bu
durumda müslüman cemaatin, kendi gücünü bilmesi, ona göre sanki hasımlarıyla
fiili harp durumundaymış gibi, şeriatın müsade ettiği ölçüde dikkatli ve
ihtiyatlı harcaması gerekir.
Harp hususunda,
Buhari'nin Ebu Hureyre'den rivayet ettiği bir hadiste:
"Resülullah (a.s) harbi, hile (hud'a) olarak
isimlendirdi." Denilmektedir [90].
Bu hadisin şerh'inde:
"Hile (h'ida) demek, bir işi açığa vurup, aksini gizlemektedir. Burada
harb esnasında ihtiyatlı olmaya ve kâfirleri aldatmaya teşvik vardır. Bu
durumda uyanık davranmayan, durumun (yenilginin) aleyhine dönmeyeceğinden emin
olmaz."
İmam Nevevi (676/1277)
şöyle diyor:
"Harpte
kâfirleri, mümkün olduğunca aldatmanın caiz oluşunda edimler ittifak ettiler.
Fakat eğer anlaşma veya emanı bozma söz konusu ise bu hile caiz olmaz."
Maliki İbn Arabi
(543/1148) diyor ki:
"Harpte hile,
komplo hazırlamak, kamuflaj yapmak ve pusuya yatmakla olur."
Yine bu hadiste,
harpte aklı kullanmaya işaret vardır. Kaldı ki akla olan ihtiyaç şecaat ve
cesaretten daha önemlidir.
İbnü't Tin der ki:
(Harp hiledir) demek,
yâni, sahibi için tam ve maksada eriştiren harp, yüzyüze olmayıp karşılıklı
olandır. Çünkü yüzyüze yapılan harp tehlikelidir. Ama hedef edinmek ve siperde
kalmak suretiyle yapılan harp tehlikesiz olup zafere ulaştırcıdır. [91]
Her iki hadis-i
şeriften, "Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyin ve "Harp hiledir"
hadislerinden anlaşılanların özeti şudur:
Müslüman cemaatin,
sıkıntılara düşmede acele etmemesi ve kasden düşmemesi, -hadiste ifade edildiği
gibi -harb hile olduğu için, düşmanlarına karşı her türlü harp taktiklerini
hayata geçirmesi gerekir. Harbin hile ve manevralarından olarak geri çekilme
(ric'at) kaçmak, gizlenmek, ortaya çıkmak, müdafaa hattını değiştirmek, hücum
etmek, sürünmek, tek bir taktik üzere kalmamak gibi hususları zikredebiliriz.
Aynı şekilde, davetin de tarz ve taktikleri çeşitli olmalıdır. Müslüman cemaat,
kâfir düşmanının kendisini gözetlediğini ve saldırmak için her hareketini
kontrol altında tuttuğunu bilince ona gücünü ve üyelerini
bildirmemesi/göstermemesi; üyelerini toplu olarak çalıştırmaması, yürürken
askerlerin yaptığı gibi kösmether çalmamaları, muhalif düştüğü kimseye, tehdit
ve korkutmak için, seslerini yükseltmemeleri gerekir. Bu tür bağrışmalar onlara
fayda vermez. Aksine zarar getirir ve düşmanın, aleyhlerine gözlerinin
açılmasına sebep olur. Böylece mevzilerini ve üyelerinin kaldıkları yerleri
öğrenmiş olurlar da onlara saldırmaları kolay olur.
Davet usulleri de
çoktur. Daima en faydalısı da, sözlü ve fiili olarak bizzat yaşanarak (sülük)
sessiz yapılan davettir. Böylece, insanlar arasında İslami anlayışı yaymak,
gönüllerinde yerleştirmek ve İslâmın hakikat ve düsturlarını göstermek mümkün
olur. Hâkimlere hücumla işe başlama. Çünkü bu en son yapman gerekendir. Cemaatin
önünde işi kolaylaştıran birçok çalışma alanı vardır. Onunla başlasın. Tâ ki,
İslami anlayış yaygınlaşıp toplum
arasında neşv ü nema bulana, toplum fertlerinde gerçek müslüman olana, İslami
hükümet de böyle bir toplumdan doğana kadar. Çünkü İslami hükümetin müslüman
toplumdan fışkırması, ağaçtan meyvenin çıkması kadar tabiidir. Müslüman toplum,
dosdoğru bir İslami anlayışın yayıldığı, öncü birliklerini de, demirin
mıknatısa koşması gibi, hiç bir zorlama ve talep olmadan cemaata koşan tertemiz
ve dürüst müslümanların oluşturduğu samimi ve kültürlü topluluktur. [92]
Cemaatin riya ve
gösterişi (Süm'-a-insanlar arasında övülme arzusu), kendisini sıkıntıya
sokarken davasını zedeleyen faktörlerdir. Böyle bir gayret cemaat ve fertler
arasında eski bir hastalıktır. Fakat bunun müslüman cemaata olan zararı,
fertlere ve dünyevi cemaatlara nisbeten daha büyüktür.
İslam cemaati, İslami
gaye ve maksatlara göre çalışıp, davetini sürdürürken, çalışmalarına engel
olacak çelişkilere düşerler. Bu da, riya ve insanlar arasında övülme arzusu
gibi Allah'ın haram kıldığı davranışlardır. Çünkü cemaat, Allah'ın rıza ve taatına
nail olmak için dinine yardım ve şeriatını uygulamak suretiyle O'nun adını ve
davasını yüceltmeye gayret eder. O halde, her ne şekilde olursa olsun, riyadan
ve gösterişten uzak durmalıdır. Ve bilmeli ki, riyanın tehlikesi ve
nefislerdeki tesiri büyüktür. Riya bazan sahibini (riyakârı), insanlar ölümünden
sonra da olsa "ne cesur ve ne yiğit" desinler diye ölüme sürükler.
Ebû Hureyre'nin
rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle denilmektedir: Efendimiz (a.s) buyurdu
ki:
"Kıyamet gününde
insanların üzerine ilk hüküm verilecek olan şehid edilen kimsedir. Bu kimse
getirilerek ve ona Allah Teâla'nın nimetleri tarif edilecek, o da onları
tanıyacaktır. Kendisine "Bu nimetler için ne yaptın?" diye
sorulacak!.. O kimse:
"Senin uğuruna
savaştım, nihayet şehid edildim" diyecektir. Allah Teala " Yalan söyledin! Sen "hem cesur, hem
kahraman" denilsin diye savaştın, gerçekten denildi de"
buyuracak. Sonra onun hakkında emir verecek ve yüzüstü sürüklenerek cehenneme
atılacaktır.[93]
Yâni, hüküm icra
edilen ilk insan, cihâd esnasında ölendir. Allah'ın huzurunda durdurulur.
Allah, dünyâda verdiği nimetleri ona gösterir. O da aynen tanır ve bilir. Allah
(c.c), "bu verdiğim nimetler hususunda neler yaptın? Şürkrettin mi?"
O kişi de "Rızana nail olmak için şehid düşene kadar düşmanla
savaştım" der. Allah (c.c.) buyurur:
"Yalan söyledin.
Fakat sen, sana "cesurdu" denilmesi için savaştın. Nitekim denildi
de." Bakın Allah size rahmet etsin ey müslüman cemaat! Riya, sahibine ne
ediyormuş? Sahibini ölümünden sonra dahi olsa "Yiğitti" dedirtmek
için düşman eliyle ölüme sürüklüyor. Allah'a ve Âhiret gününe inanan akıllı
müslümânâ layık mı ki, evveline karşılık insanların övgü ve metihlerini
istesin. Oysa böylece hayatının son bulmasıyla dünyâsı, Allah'ın gazabına
çarpılması ve cehenneme girmesiyle de âhireti hüsrana uğramıştır.[94]
Aynı şekilde, müslüman
cemaatin, insanlar "ne yiğit ve ne kahraman" desinler diye sıkıntı ve
belalara atılarak riya için çalışıp gösteriş peşinde olursa, istediği
sıkıntılardan daha fazlasıyla karşılaşır. Bunu, Buhari'nin, Sahih'inde Cündüp
(r.a)'dan rivayet ettiği hadisten öğreniyoruz. Peygamber (a.s) buyuruyor ki:
"Kim yaptığı bir işin duyulmasını isterse,
Allah onu duyurur. Kim de insanların o (işi) bilmesini isterse Allah onu da
bildirir/gösterir. [95]
Bu hadisin şerhinde
"Riya, insanlar görüp sahibini övsünler diye ibadeti açığa vurmaktır.
Süm'a da aynen riya gibidir. Fakat riya, görme ile alâkalıdır, o ise
işitmeyle." denilmektedir.
Hattâbi (383/998)
şöyle der:
"Riya, ihlassız
ve samimiyetsiz iş yapmaktır. Kişi ister ki insanlar onu görsün, işitsin ve
medhetsinler. Allah (c.c.) da onu şöhrete kavuşturmakla bu isteğini yerine
getirir, fakat sonra gizlediğini (samimiyetsizliğini) açığa vurmakla onu rezil
eder."
Bu hadisin mânası
hakkında şöyle denmiştir:
"Kim yaptığıyla
Allah'ın rızasını değil de, insanlar katında makam ve mevki elde etmeyi
kasdederse Allah onu o insanlar arasında söz konusu ettirir. Fakat âhirette
onun için bir sevab yoktur. Hadiste geçen (Allah onu bildirir) den maksat,
Allah o kişinin bu işi kendi rızası için değil, onlar için yaptığını insanlara
bildirir." [96]
Bana öyle geliyor ki,
insanların övgülerine nail olmak için yapan kişi (riyakâr)ye bu istediği bazan
-hadiste geçen kişinin "ne kahraman" desinler diye savaşması gibi ki,
bir önceki bahiste geçmişti- verilir. Daha sonra riyakâr, insanların onun
"gösteriş/riya" için yaptığını anlamaları gibi bir musibetle
(tatsızlıkla) ve onlar tarafından yerilme ve tahkirle karşı karşıya kalır.[97]
Cemaat ta bazan,
insanlar, durumunu bilip kendisini övsünler diye "gösteriş" için
savaşıp duran riyakârın yaptığını yapar. Şöyle ki, acziyetini ve güçsüzlüğünü
bile bile düşmanla yüzyüze ve karşı karşıya kalmayı arzulamaktadır. Bunu
yapmamasında şer'i bir ruhsat olduğunu bilerek, gösteriş için makam ve mevki
uğruna, dahası insanlar "bu cemaat pek cesur ve atılgan" desinler
diye, yaptıklarında ısrar eder dururlar. Oysa bedeli pek ağır bir iş
yapmaktadırlar: Allah'ın gazabı ve hoşnutsuzluğu. Çünkü cemaat, bu davranışıyla
Allah'ın rızasını ve taatını kasdetmemiş, aksine, insanların hoşnutszluğunu
gözetmiştir. Kim Allah'ın hoşnutsuzluğuna rağmen, insanların memnuniyetlerini
arzu ederse, Allah (c.c.) onu insanlara sevdirmez (kötü gösterip yerdirir).
Allah'ın gazabına rağmen, cemaat veya cemaat liderikendine emanet olarak
verilmiş olan- üye ve kadrosunu düşmana karşı hedef yapar, onlarla düşmanı cezalandırmaya
çalışır, onların hapse atılmalarına, mallarının zorla alınmasına, ailelerinin
dağılmasına, fitneye düşmelerine ve imanlarının sarsılması gibi belalara maruz
kalmalarına sebeb olur.
Sonra, bütün bu
söylediklerimizle beraber, cemaaten çalışma yolları daralır, eziyetlere maruz
kalırlar korkusuyla imanı zayıflar ayrılırlar- oysa cemaatin belalardan uzak
durması halinde onların imanları kuvvet bulabilirdi- böylece insanlar,
kendileriyle düşmandan intikam alacağı korkusuyla cemaate yönelmezler.[98]
Müslüman cemaat, sırf
Allah için yapılan, riyasız ve gösterişsiz bir işin O'nun katında makbul
olduğunu bilerek bu yönde; sadece Allah'ın rızasını gözeterek, insanların
övgülerini beklemeksizin, riya ve gösterişten uzak ve davanın yücelmesi için
çalışmalarını yoğunlaştırması lâzımdır. Buhari'nin Sahih'inde Ebu Musa' (r.a)
dan rivayet edilen bir hadiste şöyle denilmektedir:
"Bir adam
Resülullah'a (a.s) gelerek şöyle dedi:
Bir adam var ganimet
için, bir adam var "desinler" için, bir adam var ki mevki makam elde
etmek için savaşmakta. Bunların hangisi Allah yolundadır? Buyurdu ki:
"Kim Allah'ın
Yüce olan Dava'sı için çarpışıyorsa o Allah yolundadır. [99]
Bu hadisin şerhinde:
"(Bir adam var
anılmak için savaşıyor):
Yâni, insanlar
arasında "kahramanlıkla" anılmak ve böylece şöhret sahibi olmak
için..
(Bir insan da var ki
gösteriş için savaşıyor): Bir başka rivayette (Riya için savaşan adam)
şeklindedir. Birincisi "desinler"e, ikincisi de "gösteriş
(riya)"ya girer. Her ikisi de yerilmiş davranışlar.
(Allah'ın kelimesi
yücelsin diye savaşan, Allah yolundadır):
"Kelime"den
maksat "Kelime-i Tevhid"tir, "İslam Dini" ve "İslam Davasıdır".
Allah'ın "Davasını yüceltmeyi arzulamak,
O'nun rıza ve sevabına
nail olmak, düşmanlarını
perişan etmek demektir [100]
denilmiştir.[101]
Aynı şekilde cemaatin,
üyelerini "gösteriş" ve "desinler" için kasden düştükleri
sıkıntılara hedef yapması, kâfirlerin ve haktan sapanların ellerine onları
hakir düşürmek demektir. Cemaat, bunu yapmaktan şer'an menedilmiştir. Peygamber
(a.s) buyuruyor ki:
"Mü'minin kendini aşağılaması doğru değildir.
Denildi ki:
"Mü'min kendini nasıl aşağılar (hakir düşürür)?
Buyurdu ki:
“Gücünün yetmediği belaya hedef olur. [102]
Görülüyor ki, hadis
güç yetireceğini zannederek sıkıntıya hedef olan insanı bundan menetmektedir.
Öyleyse katlanamıyacağını bile bile nasıl riya ve desinler için sıkıntıya hedef
olur ki? [103]
Cemaat, insanların
güvenini kazanmak ve hoşnutluğunu elde etmek için bazan yanılgıya, hatalı
düşünceye, kötü yargı ve tahminlere düşebilir. Böylece, bunun, eziyetlere maruz
kalmakla, üyelerini çeşitli cezalara çarptırılarak aşağılasınlar, kırbaçlanıp
hapsedilsinler veya öldürülsünler diye düşmanlarının eline düşürmekle olacağı
kanaatini taşırlar. Bu yanlış kanaati sebebiyle cemaat, güvenip hoşnut
kalsınlar diye topluluklarına "Güzel bir yöneliş: Şehadet" takdim
etmiş oluyor. Bu çok büyük bir hatadır. Çünkü insanların güveni, hoşnutluğu ve
cemaata yönelişi sadece ve sadece "Allah'ın rızası" ile elde edilir.
O'nun rızası, cemaatin doğru çalışmasına, niyyetinin ihlas ve samimiyetine
bağlıdır. Cemaatin çalışması da şeriata uygun düşmesi, umûmî sünnetlerine
sarılıp onlardan gerekli dersi çıkarması durumunda verimli olur. Niyyetin
ihlası ise, işin- başkası için değil- yalnız ve yalnız Allah için, yâni yüzde
yüz onun rızasını istemek için yapılmasıyla olur. İşte bu çalışma metoduna
cemaat sımsıkı sarılır, azı dişleriyle ona (sıkıca) tutunursa ve ondan asla
ayrılmaz ise, o zaman insanların güvenini ve hoşnutluğunu elde eder. İşte bu
Allah'ın o cemaati desteklemesi ve kuvvetlendirmesidir.[104]
Bir itirazcı bize
karşı çıkarak, sözlerimi "Müslüman cemaatin oturup, kurtuluşu ve
kadrosunun da bela ve sıkıntılardan halas olması için çabalamaması
gerektiği" şeklinde anlayarak soruyor:
Böyle bir tutum caiz
midir?
Cevab: Ben sözlerimle
itirazcının söylediği manayı kasdetmedim. Kaldı ki onun kendi söyledikleri de
bunu ifade etmektedir. Ben sözlerimle iki şeyi kastettim:
1- Cemaatin,
kasden sıkıntılara atılması, belanın gelmesi ve üyelerinin bir takım eziyetlere
düşmesi için gayret göstermesi, ki ben bunun hata olduğunu söyledim ve delilini
açıkladım.
2- Cemaatin
kendisi ve üyelerini sıkıntılara maruz bırakma çabasına sürükleyen faktörlerin
açıklanması. Ben bunların bazan "riya" ve "desinler", bazan
da insanların güven ve hoşnutluğunu kazanma gibi yanlış bir kanaat olduğunu
söyledim. Ve bunun şer'an caiz olmadığını açıkladım.
Sözlerimin,
itirazcının söyledikleri şekliyle anlaşılmasına gelince, bu doğru olmayan bir
anlayıştır. Çünkü benim sözlerim açıktır. Bununla beraber kısaca diyorum ki:
Müslüman cemaata düşen, istisnasız bütün yapıp ettiklerini şeriat terazisiyle
tartmasıdır. Eğer öne geçmesine ve muayyen bir tarz ve metodla çalışmasına izin
verilmişse, yapmaz. Çünkü cemaat, her tasarrufunda, yaptığı ve yapamadığıyla
şeriata mahkûmdur. Bütün işlerinde şeriata ve şeriatın hükmüne uymaya insanları
davet ederken, kendisinin aykırı davranması caiz değildir. Şeriatın ölçüsü
Kitabullah, Resülullah'ın Sünneti ve bu iki ana kaynağa dayanan ictihadtır.
Şeriatın değişmez
prensipleri olarak şunları sıralaybiliriz:
"O halde gücünüzün yettiği kadar Allah'tan
korkun"[105].
İfsad eden iki şeyin
en büyüğünü atıp azını almak, mefsedetin (zararlı, fena) defi, maslahatın (
faydalı olan) alınmasından (cebinden) önce ve evladır. "Düşmanla buluşmayı
arzu etmeyin, Allah'tan afiyet isteyin. Onlarla karşılaşınca da sabırlı ve
metanetli olun". Hak ve bâtılın mücadelesinde Sünnetullâh (ilahi kânun),
bâtılın defi için gerekli kuvveti hazırlamanın vacib oluşu şeklindedir. Çünkü
bu hazırlıktan önce düşmanla savaş için karşılaşmak caiz değildir.[106]
Müslüman cemaata son
bir hatırlatmayla "Fitne ve İbtilada Sünnetullâh" bahsini
bitiriyoruz. Ben diyorum ki: Her insanın hapis veya esir etmeleri veya eziyet
çektirmeleri yahut ta öldürmeleri için kendisini göz göre göre düşmânâ takdim
ve teslim etmesi kolay bir iştir. Fakat düşmanıyla cihâd etmesi, onunla
cihâdında ona (çeşitli manevralarla) hile yapması, ele geçmemesi ve eziyet
görmemesi her insan için kolay olmaz. Müslüman cemaatten beklenen, çalışması,
eziyet vermeleri, aşağılanmaları için ne kendini ne de üyelerini düşmana teslim
ve takdim etmeye kalkışmamasıdır. Bu mahzurlu kasıt ve yargı, şeriatın başka
metodlara da izin verirken, cemaatin belli bir çalışma yönteminde ısrarına
sebeb olmuştur.[107]
[1] İbn Münzir, Lisânu'l Arab, c.17, s.193 vd
[2] İsra: 17/73
[3] Bakara: 2/191
[4] Nisa:4/101
[5] İbn Esîr, en-Nihâye, c.3, s.410-411
[6] Mu'cemu'l Vasît, c.2, s.680
[7] Enbiya: 21/35
[8] Râğjb el-İsfehânî, s.371-372
[9] Tevbe: 9/49
[10] Tâha: 20/40
[11] Enbiya: 21/35
[12] Hadid: 57/14
[13] Enfal: 8/28
[14] Ankebut: 29/2
[15] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri,
İhtar Yayıncılık: 102-104.
[16] Lisânu'l Arab, c.18, s.90.
[17] Mu'cemu'l Vasît, c.l, s.80
[18] İbn Esir, en-Nihâye, c.l, s.155
[19] Enbiya: 21/35
[20] İsfehânî, el-Müfredât, s.61
[21] Muhammed: 47/31
[22] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların
Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 104-105.
[23] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların
Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 105.
[24] Enbiya: 21/35
[25] Zemahşerî, c.3, s.116; İbn-i Kesîr, c.3, s.178;
Kurtubî, c.ll, s.287; Âlüsî, c.17, s.47
[26] İsfehânî, a.g.e., s.61. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan,
İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 105-106.
[27] Bakara 2/155-157
[28] Bakara: 2/157
[29] İstircâ etmek: Biz Allah içiniz, O'na döneceğiz
diyerek teslimiyet arz etmek. (Çev.)
[30] İbn-i Kesîr, c.l, s.197; Tefsîr-i Zemahşerî, c.l,
s.207. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar
Yayıncılık: 107-108.
[31] Kehf: 18/7-8
[32] Zemahşerî, c.l, s.704
[33] Kurtubî, c.10, s.304
[34] Tefsir-i Âlûsî, c.15, s.206
[35] Tefsîr-i Kurtubî, c.10, s.355. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan,
İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 108-109.
[36] En'am: 6/165
[37] İbn-i Kesîr, c.2, s.199; Kurtubî, c.7, s.158;
Zemahşerî, c.2, s.84; Menân, c.8, s.250. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi
Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 109-110.
[38] Bakara: 2/214
[39] Tefsîr-i Kurtubî, c.3, s.34
[40] Meriâr, c.2, s.299; Râzî, c.6, s.20-21; Âlûsî, c.2,
s.104
[41] İbn-i Kesîr, c.l, s.251
[42] Kurtubî, c.3, s.35-36. 133
[43] Kasas: 28/73
[44] er-Râzî, c.2, s.303
[45] Menâr Tefsiri, c.2, s.303. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan,
İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 110-113.
[46] Al-i İmran: 3/142
[47] Tefsîr-i İbn-i Kesîr, c.l, s.408-409. Prof. Dr.
Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 113.
[48] Al-i İmran: 3/186
[49] Tefsîr-i Zemahşerî, c.l, s.449. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan,
İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 113-114.
[50] Câmiu't Tirmizî, c.7, s.78-79; Suyûtî, Câmiu' Sağîr,
c.l, s.l36'da olduğu gibi İmam Ahmed ve diğerleri rivayet etmiştir
[51] Taberânî, Câmiu's Sağîr, li's Suyûtî, c.l, s.136;
Sünen-i Dârimî, c.2, s.320. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların
Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 114-115.
[52] Râğıb el-İsfehânî, el-Müfredât, s.463
[53] Tuhfetu'l Ehfezî, Şerhu Câmiu't Tirmizî, c.7, s.78-79;
Münavi, Feyzu'l Kadir, c.l, s.518-519. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi
Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 115-116.
[54] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların
Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 116.
[55] Münavî, Feyzu'l Kadîr, c.l, s.519
[56] a.g.e., c.l,s.518
[57] a.g.e.,c.l,s.518
[58] Askalânî, Sahîh-i Buhârî Şerhî, c.10, s.lll.
[59] a.g.e.,c.l0,s.112. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi
Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 116-118.
[60] Araf 7/94-95
[61] Tefsîr-i Kurtubî, c.7, s.252; İbn-i Kesîr, c.2, s.133;
Seyyid Kutub, Fîzilâl, c.8, s.17-24; Tefsîr-i Râzî, c.14, s.183-184
Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan,
İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 118-120.
[62] En’am: 6/42
[63] Tefsîr-i Zemahşerî, c.2, s.23; Tefsîr-i Kurtubî, c.6,
s.424; İbn-i Kesîr, c.2, s.132; Tefsîr-i Menâr, c.7, s.413; Fîzilâl, c.7,
S.211. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar
Yayıncılık: 120-121.
[64] Ankebut 29/2-3
[65] Zemahşerî, c.3, s.438; Râzî, c.25, s.25-28; Kurtubî,
c.3, s.323-324; Âlûsî, c.20, s.135; İbn-i Kesîr, c.3., s.404. Prof. Dr.
Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 121-122.
[66] Zümer: 39/49-50
[67] Zemahşerî, c.4, s.133-134; İbn-i Kesîr, c.4, s.57.
Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık:
122-123.
[68] Enfal: 8/28
[69] Münafikün: 63/9
[70] Teğabün: 64/15
[71] İbn-i Kesîr, c.2, s.301; Tefsîr-i Zemahşerî, c.2,
s.214; Kurtubî, c.7, s.397. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların
Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 123.
[72] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların
Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 123-124.
[73] Askalânî, c.ll, 5.176; Nevevî, Müslim Şerhi, c.17,
s.20-21
[74] Askaiânî, c.ll, s.176; Nevevî, c.17, s.21
[75] Mümtehine: 60/5
[76] İbn-i Kesîr,'c.4, s.348
[77] Tefsîr-i Âlûsî, c.28, s.73. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan,
İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 124-125.
[78] Ali İmran:
3/186. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar
Yayıncılık: 125-126.
[79] Al-i İmran: 3/179
[80] Tefsîr-i Râzî, c.9, s.lll
[81] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların
Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 126-128.
[82] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri,
İhtar Yayıncılık: 128-129.
[83] Ali İmran 3/144
[84] Kurtubî, c.4, s.223; İbn-i Kesîr, c.l, s.309. Prof.
Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 129-130.
[85] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların
Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 131.
[86] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların
Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 131-133.
[87] Askalânî, Şerh-i Sahîh-i Buhârî, c.6, s.156
[88] Askalânî, a.g.e., c.6, s.156-157
[89] Siyret-i İbn Hişâm, c.2, s.33. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan,
İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 133-134.
[90] Askalânî, a.g.e., c.6, s.158.
[91] Askalânî, a.g.e., c.6, s.158. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan,
İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 134-135.
[92] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların
Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 135-136.
[93] Müslim, Tirmizî, Neseî, Tâcu'l Usul, c.l, s.57-58
[94] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların
Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 137-138.
[95] Sahîh-i Buhârî Şerhi, c.ll, s.326
[96] Askalânî, a.g.e., c.ll, s.326.
[97] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların
Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 138-140.
[98] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların
Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 140.
[99] Askalânî, Sahîh-i Buhârî Şerhi, c.6, s.27-28
[100] a.g.e., c.6, s.28-29; Aynî, Umdetü’1 Gârî, c.14, s.108
[101] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların
Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 141-142.
[102] Tirmizî Rivayeti, et-Tâc, c.5, s.308
[103] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların
Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 142.
[104] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların
Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 142-143.
[105] Teğabün: 64/16
[106] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların
Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 143-144.
[107] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların
Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 145.