12- FİTNE VE İMTİHANDA SÜNNETULLÂH (İBTİLA/İMTİHAN KÂNUNU) 2

Fitnenin Anlamı: 2

İbtila'nın Anlamı: 2

Fitne Ve İbtila'nın Anlamları Hakkında Söylenenlerin Özeti: 3

Hayır Ve Şerle İmtihan Etmesi Allah'ın Kânunudur (Sünnetullâh): 3

Şer İle İmtihanın Nevileri: 3

İnsanın Dünyâ Süsüyle Denenmesi: 4

İnsanların Çeşitli Şekillerde Denenmeleri: 4

Mü'minleri Musibetlerle Denemesi (İbtila) Allah'ın Kânunudur: 4

Mü'minin Cihâd İle Denenmesi: 5

Mü'minin Çeşitli Eziyetler İle Denenmesi: 6

İnsanların En Çok Meşekkat Çekeni Peygamberler, Sonra Derece Derece Diğer Mü'minlerdir: 6

İnsanların Belası En Çetin Olanı Hakkındaki İki Hadisin İzahı: 6

Bu İki Hadis'ten Anlaşılan, Allah'ın Umûmî Kânunu: 6

Bu Umûmî Kânun Sebebi: 7

Kâfir Milletlerin Denenmesi: 7

Kâfir Milletlerin Bir Diğer İmtihanı: 8

İman İddiasında Bulunanın Fitnesi (Denenmesi): 8

Nimet Fitnesi: 8

Mal Ve Evlad Fitnesi: 9

Kullarını Deneme Konusunda Tasarruf Yanlız Allah'ındır: 9

Fitnelerden Allah'a Sığınmak: 9

Müslüman Cemaat’ın Denenmesi (İmtihanı): 10

İmtihan Müslüman Cemaatin Denenmesine, Arınmasına Ve İyinin Kötüden Ayrılmasına Vesiledir: 10

Müslüman Cemaatin Denenmesindeki Hikmet: 10

Liderinin Olmaması, Müslüman Cemaat İçin Bir İmtihandır: 11

Sıkıntıyı Arzulamak Veya Ona Atılmaktan Sakın! 11

1- Cemaatin Cehaleti  Sebebiyle Sıkıntıların Gelmesini Arzulaması: 11

Düşmanla Karşılaşmayı Arzu Etmeyin: 12

Harb Hiledir: 12

Her İki Hadiseden Anlaşılanların Özeti: 13

2- Cemaatin Riya Ve Gösterişi Sıkıntıyı Celbeder: 13

Müslüman Cemaatin Riyakârlıkla Tanınması: 14

Cemaat ta Bazan Riya Ve Gösteriş İçin Savaşanın Yaptığını Yapar: 14

Sırf Allah İçin Yapılan İş, O'nun Katında Makbuldür: 14

Nefsini Aşağılaması Müslümânâ Layık Değildir: 15

3- Cemaati Sıkıntıya Sevkeden Hatalı Düşünce: 15

Bir İtiraz Ve Cevabı: 15

Müslüman Cemaata Son Bir Hatırlatma: 16


12- FİTNE VE İMTİHANDA SÜNNETULLÂH (İBTİLA/İMTİHAN KÂNUNU)

 

Fitnenin Anlamı:

 

Lisanul Arab'ta [1] "Fitne; ibtila, imtihan ve ihtibar kelimeleriyle eş anlamlıdır. Bu altun ve gümüşü, iyisini kötüsünden ayırt etmek yahut ayarına bakmak için, ateşe sokup erittiğin zaman: (Fetentü'l fiddata ve'z Zehebe): Altın ve gümüşü erittim, sözünden alınmadır" denilmektedir.

Fitne, yakmak, günah, insanların görüş ayrılığı, delilik, saptırmak ve kaydırmak mânalarına gelir. Şu âyet, bu son mânâya örnektir:

"Az daha onlar, seni, sana vahy'ettiğimizden ayırarak ondan başkasını bize iftira etmen için fitneye düşüreceklerdi."  [2]

Yâni, vahyettiğimiz şeyden seni saptıracaklardı.

Fitne, küfür demektir. Şu âyette olduğu gibi:

"Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür. " [3]

Fitne, insanlar arasında cereyan eden çatışma demektir. Fitne, öldürmek demektir, şu âyette olduğu gibi:

"Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman inkar edenlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız..."   [4]

Peygamber (a.s) da şöyle buyuruyor:

"Evlerinizde fitneler görüyorum." Bu müslüman grublar arasındaki ayrılıklar, harpler ve öldürmeler yoluyla, dünyâ süsü ve arzularıyla sınanmak, böylece âhiret düşüncesinden ve âhiret için çalışmaktan uzak kalmak şeklinde tezahür edecek olan fitnelerdir.

İbn-i Esir (606/1209)'in Nihayesinde [5] "Fitne, imtihan etmek ve denemek mânâlarınadır. Sevilmeyen, hoşa gitmeyen şeylerde sınamak anlamına geldiği gibi; günah, küfür, öldürmek, savaşmak, yakmak, saptırmak ve bir şeyden çevirmek mânâlarında kullanılması yaygınlık kazanmıştır." denilmektedir.

Mu'cemu'l Vasitte [6] "Fitne, ateşle tecrübe etmek, denemek, yoklamak demektir. Allah Teala:

"Biz sizi sınamak için şerre de hayra da mübtela kılıyoruz" [7] buyurmuştur.

Fitne, bir şeye tutkunluk (meftun olmak), karışıklık, fikir ayrılığı, azap ve sapıklık demektir.

(Fetenehu): Sınamak için sıkıntıya attı demektir.

(Fetene Fülanen): Birisini din veya görünüşünden dönmesi için eziyet etti demektir.

Müfredat Fi Garibi'l Kur'anda: [8]

Fitne; altunu, değerlisi değersizinden ayrılması için ateşe sokmaktır. Bazan, biri tarafından meydana gelen işkenceye de "fitne" derler. Bu kelimeyi, tıpkı şu âyetteki gibi de kullanırlar:

"İyi bilin ki, onlar zaten fitneye düşmüşlerdir." [9]

Bazan da, şu âyette olduğu gibi "Fitne"yi "denemek" mânasında kullanırlar:

"Yine seni tasadan kurtarmış ve seni iyi bir imtihana çekmiştik."   [10]

"Fitne" kelimesi, "bela" kelimesi gibi, insanın bırakıldığı darlık ve rahatlık anlamında  kullanılır.

Fakat her ikisi de daha çok "darlık ve sıkıntı"da kullanılır. Allah Teala şöyle buyurur:

"Biz sizi sınamak için şerre de hayra da mübtela kılıyoruz."   [11]

"Evet ama, siz kendi canlarınıza kötülük ettiniz." [12]

Yâni, kendinizi bela ve azaba düşürdünüz. Burada "Fitne" azap anlamında kullanıldı. Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

"Bilin ki mallarınız iye çocuklarınız birer fitne (imtihan)  dır.  [13]

"Mal ve çocuklar", "fitne" olarak anıldı; çünkü insanlar, onlar sayesinde denenirler.

"İnsanlar yanlız "inandık" demekle, hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?" [14]

Yâni, imtihan edip kötüsünü iyisinden ayırt edilmeden, demektir.[15]

 

İbtila'nın Anlamı:

 

Lisan'u Arab'ta [16] bu kelime şöyle incelenir:

(Belevtu): İmtihan ettim, denedim. (İbtelâhullahu): Allah onu imtihan etti. İsim olarak (el-Belvâ, el-Belâ) aynıdır. (el-Belâ): Hayır ve serde sınamak demektir.

Mu'cemul Vasit'te [17] (İbtelâhu): Denedi, bilgi aldı. (el-Belâ): Sınamak için başa gelen musibet.

İbn-i Esir (606/1029)'in Nihayesinde [18] İbtila, denemek,  imtihan etmek demektir. Bilinmektir ki "ibtila" mezid fiil olarak hayır ve serde beraber kullanılmaktadır. Şu âyet bunun güzel bir misalidir:

"Biz sizi sınamak için şerre de hayra da mübtela kılıyoruz." [19]

El-Müfredat'ta [20] (Belevtuhu): "O'nu denemedim. (İbteleytu Fulanen): Fulanı sınadım. Teklife de şu sebeplerden dolayı "bela" denilir:

1- Bütün teklifler bedene sıkıntı verir

2- Hepsi de bir imtihandır:

"Andolsun biz sizi deneyeceğiz ki içinizden cîhâd edenleri, sabredenleri bilelim."  [21]

3- Allah (c.c.) kulunu bazan, şükretsin diye, sevindirici şeylerle dener. Bazan da sabretsin diye sıkıntılarla sınar. O zaman bu mihnete dönüşür. Bütün mihnetlerse beladır.[22]

 

Fitne Ve İbtila'nın Anlamları Hakkında Söylenenlerin Özeti:

 

Bahsimiz olan fitne ve İbtilanın vermeye çalıştığımız manalarının özeti şudur: Fitne, gerek darlıkta, gerekse genişlikte insanın denenmesi, imtihana tabi tutulmasıdır. "Belâ" kelimesi de mânasındaki ziyade ile birlikte, aynı olup, imtihan ve sınamak maksadıyla başa gelen musibet, şiddet ve meşakkat bulunan hadise demektir.[23]

 

Hayır Ve Şerle İmtihan Etmesi Allah'ın Kânunudur (Sünnetullâh):

 

Allah'ın İbtila/imtihan'daki sünnetinde geçtiği üzere O (c.c.) kulunu hayır ve şerle dener. Yâni, sıhhat ve zenginlik gibi rahat ve huzurlu bir yaşantıya ulaştıran çeşitli nimetlerle denediği gibi; hastalık, fakirlik gibi insana ağır gelen çeşitli musibetlerle de onları sınar. Böylece bu imtihan sayesinde darlıkta sabredenle, nimet ve rahatlık durumunda şükreden ortaya çıksın. Allah (cc.) şöyle buyuruyor:

"Her nefis, ölümü tadacaktır. Biz sizi sınamak için şerre de hayra da mübtela kılıyoruz." [24]

Yâni sıhhat, zenginlik ve rahatlık gibi yerli yerince kullanmak suretiyle şükrü eda edilmesi gereken nimetlerle sizi deneyeceğimiz gibi fakirlik ve hastalık gibi sabrı gerektiren bela ve musibetlerle de sizi deniyoruz.

(Şerle de hayırla da deniyoruz) âyetindeki "Fitne" kelimesi, ibtila mânâsına olup (Ve neblûkum/ sizi deneriz) ifadesinin mastar-ı müekkedidir. Ne var ki, fiilin lafzından değildir. Âyetin sonundaki (Sonra bize döndürülürsünüz) den maksat, sizdeki şükür veya sabrınız gereği mükafat vereceğiz, demektir [25]. Allah (cc.) kulunu, bazan şükretsin diye, sevindirici şeylerle, bazanda sabretsin diye sıkıntı veren hadiselerle sınar. Bağış ta sıkıntı da (minnet-minhet) hepsi beladır (denemedir). Minhet/sıkıntı sabrı gerektirir, mihnet/bağış şürkü gerektirir. Sabra gereği gibi yapışmak, şükre yapışmaktan daha kolaydır. Mihnet ise her iki belanın da büyüğüdür. Bu itibârla Hz. Ömer (r.a): Biz mihnetlerle denedik, sabrettik; rahatlıkla denedik sabredemedik."[26]             

 

Şer İle İmtihanın Nevileri:

 

Dedik ki: Allah'ın İbtila Sünnet'i, kullarını hayırla imtihan ettiği gibi şerle de imtihan etmesidir. Kulların, çeşitli belalara, musibetlere ve kendilerine zor gelen şeylere maruz kalmaları şerle imtihan kabilindedir. Şu âyet denemenin bu türünden bahsediyor:

"Andolsun, sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme gibi şeylerle deneriz; sabredenleri müjdele. Ki onlara bir bela eriştiği zaman: Biz Allah içiniz ve biz O'na döneceğiz derler. İşte Rabb'lerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır ve doğru yolu bulunanlar da onlardır". [27]

Allah (cc), kullarını, kimi zaman genişlik kimi zaman da darlıkla sınadığını bize haber veriyor. Bu âyette olduğu gibi onlar da korku, açlık, mallardaki noksanlık (yâni malın bir kısmının telef olması), eşin dostun, arkadaşın vefatı gibi canlarda olan azalmalar ve bağa, bahçeye, tarlalara ve ağaçlara artık meyva ve ürün vermeyecek şekilde nakısa gelmesi gibi durumlardır. İşte böyle bir belâ (imtihan)ın karşısında sabredenler "Biz Allah içiniz ve biz ona döneceğiz" derler. Yâni onlar bu sözü söylerken bilirlerki bütün bunlar, Allah'ın mülküdür. O (c.c), kulları hakkında (mülkünde) dilediği gibi tasarruf eder. Ve yine bilirler ki O'na dönecek ve kıyamet gününde sabırlarına karşılık mükâfatlarını alacaklardır. Şu âyette Allah (cc.) bu sabredenleri müjdeliyor:

"İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır." [28]

Yâni onlar, Allah'ın övgü ve rahmetine mazhar oldukları gibi, işi Allah'a teslim ve havale ettikleri ve istirca ederek [29] Rablerine dönme arzusunda oldukları için dosdoğru yola yol bulanlar da onlardır demektir [30].

 

İnsanın Dünyâ Süsüyle Denenmesi:

 

Allah (c.c.) buyuruyor ki

"Biz yeryüzündeki şeyleri, kendisine süs olsun diye yarattık ki onların, hangisinin daha güzel iş yaptığını deneyelim. Biz elbette (birgün) yerin üzerindekileri kupkuru bir toprak yapacağız (yerl bir edeceğiz)."   [31]

Yâni, yeryüzü ve yeryüzü sakinlerine zınet olabilecek şeyleri beğenip durdukları dünyâ süsü olarak yarattık ki, bununla insanları imtihan edelim. [32]

İmam Kurtubi (671/1273), "Zinnet" kelimesinin yeryüzünde olan herşeyi kapsadığını söyler ve devamla âyetteki zinet kelimesi geneldir. Çünkü yeryüzünde olan her şey yaratıcısına delalet eder. Öyleyse yeryüzünde olan her şeyde yaratılışı, yapısı ve sağlamlığı yönünden bir süsün (zînet) varlığı soz konusudur. [33]

İmam Kurtubî'nin aldığı bu genel (umûmi) manaya göre âyetin anlamı şöyle olur: Allah, akıl sahipleri dışında, yeryüzünde yarattığı her şeyi yeryüzü için süsleneceği zînet yapmıştır. Öyle ki bu zînetin, yeryüzü sakinlerine de şumûlü vardır. Çünkü bir şeyde olan sus, sahibi için de süstür.  Kaldı ki, yeryüzünün susu, faydalanma ve en azından Hahk'ın azametine delil olma cihetiyledir. [34]

(Onların hangisinin daha güzel iş yaptığını deneyelim) âyetinin mânası ise şöyledir: Arzın süsü içersinde onları deneyelim de hangisinin ameli güzeldir, ortaya çıksın. Amelin güzelliği "zühd"tür. Dünyâ süsüne rağbet etmemek, onunla aldanmamaktır. Dünyânın süsünü, yaratıcısını bilmeye bir vesile kılış, şerîatin müsadesince ondan istifade ediş, hukukuna riâyet ve o zinetten kendisine verilene şükürdür. Yoksa kâfirlerin ve şehvet düşkünlerinin yaptığı gibi dünyâ süsünü kötü maksat ve arzularına aracı kılmak değildir güzel amel. Güzel Amel'in mertebeleri açıkladığımız manâsıyla, dünyâ zinetine aldırış etmemek/zühde farklıdır. Zühd güçlü oldukça amel de o nisbette güzel olur. Bu sebeble İmam Süfyân-i Servi Hazretleri bu âyet hakkında "deneyelim bakalım ki onların hangisi dünyânın zinetine daha (zahid) aldırış etmiyor. [35]

 

İnsanların Çeşitli Şekillerde Denenmeleri:

 

Allah'ın, kendisiyle kullarını imtihan ettiği ve sünnetini onunla geçerli kıldığı hususlardan biri de ihsan ve rızıklardaki çeşitliliktir. Ta ki, bulundukları hale rağmen, kendi öz nefislerine ve başkalarına yönelmede yapmaları ve yapmamaları gereken şeylere bağlılık derecesi ortaya çıksın, bu konumlarıyla başkalarından ayrılsın, diğerlerinin fakru zaruretine rağmen, ilim, mevki, mal, toplumsal konum, idarecilik ve benzeri durumlarda özellik kazansınlar. Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki:

"Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz Rabb'in, cezası çabuk olandır ve O, bağışlayan, rahmet edendir." [36]

Yâni, ey Müslümanlar! Allah (c.o), sizi geçmiş ümmetlerin ve asırların halefi (takipçisi) yaptı. Ve kiminizi kiminizden derecelerle üstün kıldı., yâni, yaratılışınıza, rızkınıza, kuvvetinize, faziletlerinize, ilminize ahlakınıza, güzelliklerinize, şekillerinize, görüntü ve renklerinize çeşitlilik verdi. Zaten adet/Sünnetullâh'da bu çeşitlilik ve derece farklılığı üzerinize cereyan edip durmaktadır. (Size verdiği şeylerde sizi denemek için...) Ta ki, nimet olarak verdiği şeylerde sizi denesin; zengini zenginliğindeki şükürden, fakiri fakirliğindeki sabrından, makam ve saltanat sahibini de yetkilerini nerede kullanıldığından sorarak sınasın ve imtihan etsin. Nimetine nankörlük eden ve bu hususlarda asi olan kimselere {Rabb'inin cezası çabuk olandır). Ve nimetinin şükrünü getiren ve bu hususta O'na itaatkâr olana (bağışlayan, rahmet edendir). [37]

 

Mü'minleri Musibetlerle Denemesi (İbtila) Allah'ın Kânunudur:

 

Allah Teâla Buyuruyor ki:

"Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte inanalar: Allah'ın yardımı ne zaman?, diyecek olmuşlardı, iyi bilin  ki, Allah'ın  yardımı yakındır."  [38]

Çoğu müfessirler bu âyetin> Hendek Savaşı sırasında, kendilerine takatin üstünde gayret, soğuk ve kötü yaşantı gibi türlü meşakkatlerin isabet ettiği müslümanlar hakkında indiğini söylerler. Kimileri de, müşrikler tarafından mallarından ve memleketlerinden edilen, buna rağmen Allah ve Resûlu'nun rızasını tercih eden Muhacirleri teselli için inmiştir. Allah (c.c.) bu âyeti, onların gönüllerini hoş etmek için indirmiş, onları sabra davet etmiş ve bu sayede yardım va'detmiştir, derler. [39]

(El-Be'sa): Canı ve bedeni dışında, insanın malının alınması memlekitinden sürülmesi, güvenliğinin ve davete olan direncinin tehdit edilmesi gibi musibetlerdir. (Ed-Darra): Yaralama ve öldürme gibi insanın can ve bedenine dokunan musibetlerdir.

(Sarsıldılar): Çeşitli belalarla sarsılır, rahatsız edilirler. Düşman tarafından korkutulurlar. [40]

Ayetin Mânası: Sizden öncekilerin imtihan olup sınanmaları gibi siz de denenmeden, sınanmadan cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz? Onlara "Be'sa" ve "Darra" isabet etmişti de sarsılmışlardı. Düşman tarafından korkutulmuş ve böylece büyük bir imtihana tâbi tutulmuşlardı. Öyle ki, Resul (a.s) ve beraberindeki mü'minler düşmana karşı zafer istemeye, içinde bulundukları sıkıntıdan kurtulmak için Allah'a yalvarmaya başladılar. Mü'minlerin bu dualarına Allah Teala şöyle cevap veriyordu:

"İyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır.” [41]

Tefsir-i Kurtubi de: "Çoğu müfessirler, âyet, sonuna kadar Resul (a.s)'ın ve mü'minlerin sözüdür, derler. Yâni, o kadar cehd ü gayret sarfedildi ki Allah'ın yardımı (halen niye gelmiyor diye) yavaş gördüler de Allah, "iyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır buyurdu. Bu Resûlullah ve mü'minlerin, yardımın geleceğine dair şüphelerden değil de, yardımın acilen gelmesini istemelerinden kaynaklanan sözleriydi.

Kimi müfessirler de: Bu âyette takdim ve te'hir vardır. Buna göre âyetin takdiri şöyle olmalıdır:

"Öyle ki mü'minler, Allah'ın yardımı ne zaman (gelecek)? derken Resul (a.s) da: İyi bilinki, Allah'ın yardımı yakındır, diye cevap veriyordu. Resûlullah'ın zikri, derecesinin ve konumunun yüceliğinden dolayı âyette öne alınmıştır. Sonra da mü'minlerin sözleri zaman itibâsiyle önce olduğu için öne alınmıştır. Yani, bunu söylüyorlar (soruyorlar), sonra Resul (a.s) cevap veriyor: Allah'ın yardımı yakındır, diyor [42] denilmektedir.

Tefsir-i Razi 'de: Mü'minlerin bu sözlerinin Kur'anda benzerleri vardır:

"(Allah), rahmetinden dolayı sizin için geceyi ve gündüzü var etti ki geceleyin dinlenesiniz ve (gündüzün) Allah 'ın lütfunu arayasınız ve şükredesiniz." [43]

Yâni, gecede dinlenesiniz, gündüz de O'nun fazlından arayasınız. [44]

Tefsir-i Menar'da: "Üstad İmam Muhammed Aduh der ki:

Bu âyet, Sahabe-i Kiramı paylamaktadır. Öyleyse nasıl olur da müslüman, iman, İslam,  Hakk'a davet ve Allah yolunda sıkıntılara sabır yönüyle sahabeden daha zayıf olduğunu bile bile, böyle bir durumu kendisine hoş görmez? Niçin kendine ve kendi gibi "Allah'a inandık" diyenlere yakın etmez? Oysa Allah yolunda eziyetle karşılaştıkça insanların fitnesi (eza ve cefası) Allah'ı nazabi yerine geçerken, insanların yanında olanı (eziyeti)' Allah'ın yanındakine (azaba) tercih etmiş olur. [45]

 

Mü'minin Cihâd İle Denenmesi:

 

Mü'min kullarını, yer zaman ve sebeplerini hazırlayarak cihâdla imtihan etmesi de Allah'ın bir sünnetidir. Böylece mü'minlere cihâd vacib olmuş olur ki, kimin bu farziyeti yerine getirdiği ve sonucuna katlandığı açığa çıksın da, neticede Allah'ın lutfunu, va'dini ve adeti olan cenneti hak etsin.

"Yoksa siz, Allah, içinizden cihâd edenleri (sınayıp) bilmeden, sabredenleri (sınayıp) bilmeden cennete gireceğinizi mi sandınız." [46]

İmam İbn-i Kesir (774/1373), bu âyetin tefsirinde der ki:

"Savaş ve musibetlerle denenmeden cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz? Yâni, denenmedikçe Allah sizin, kendi yolunda cihâd edeninizi ve düşmana karşı koymada sabırlı olanınızı görmedikçe cennete girmeniz söz konusu değildir. [47]

 

Mü'minin Çeşitli Eziyetler İle Denenmesi:

 

Alıah Teâla şöyle buyurmaktadır:

"Mallarınız ve canlarınız hususunda deneneceksiniz; sizden önce kendilerine Kitab verilenlerden ve puta tapanlardan, çok incitici (sözler) duyacaksınız. Ama sabreder, korunursanız; işte bunlar, yapmağa değer işlerdendir." [48]

Çeşitli belalarla denenmeleri, mallarından infak etmelerini istemekle ve mallarına gelebilecek afatlarla da sınanmaları, Allah'ın, kendisine davet eden, yolunda cihâd eden mü'min kulları hakkında bir Sünneti'dir. Mü'minlerin imtihan edildiği bir bela da, düşmanla savaş esnasında ölmek, yaralanmak ve esir olmaktır. Buna, zamanımızda zalim tağutlarca hapse atılan davetçi mü'minlerin başına gelen hapis musibetini de eklemek mümkündür.

Mü'minlerin imtihan şeklinde, kendisine davet eden davetçiler ve yolunda cihâd eden mücahidler hakkında Allah'ın adeti (Sünnetullâh) gereği karşılaştıkları bir bela da, Kitap Ehli'nden (Yahudi ve Hıristiyanlar), müşrikler ve sair kafirlerden işittikleri, İslam'a ve İslam davetine dil uzatma gibi sataşma türü eziyetler ve insanları onlardan, onların davetlerinden alıkoymak için aslı astarı olmayan suçlamalarda bulunmalarıdır. Bütün bunları göğüslemek ve takvayı elden bırakmamak büyük bir sabır işidir. Bu ise, batılın yok olup, hakkın ve hak ehlinin kazanacağı bir netice olarak, mü'minin, sabır ve gayret göstermesi gereken bir durumdur. [49]

 

İnsanların En Çok Meşekkat Çekeni Peygamberler, Sonra Derece Derece Diğer Mü'minlerdir:

 

A- Tirmizi'nin Cami'nde Musab b. Sa'ddan, O da babasından rivayetinde,

"Dedim ki: Ya Resulallah, insanların belası en çetin olanı kimdir? Buyurdu ki:

Peygamberler ve sonrada derece derece Mü'minlerdir. Kişi dini nisbetinde bela görür (imtihan edilir). Dini kuvvetli ve sağlam ise belası ağır olur. Dininde zayıflık söz konusu ise dini kadar bela görür (imtihana tâbi tutulur). Bela insanın yakasına öylesine yapışır ki, günahsız gezene kadar peşini bırakmaz." Denilmiştir [50]

B- Taberani (360/971)nin Mu'cemul Kebir'inde Huzeyfet'u İbnul Yeman'ın kızkardeşi Fatma'dan veya Havle'den rivayetinde der ki "Resulullah buyurdu ki:

İnsanların, belası en çetin olanı Peygamberler, sonra salihler, sora derece derece diğer mü'minlerdir.” [51]

 

İnsanların Belası En Çetin Olanı Hakkındaki İki Hadisin İzahı:

 

(El-emsel Fe'l Emsel) den maksat, din ve fazilet bakımından derece derece en üstün ve en şerefli olan demektir.

Rağıb (502/1108) diyorki: "El-Emsel", hayra daha yakın, faziletli kimselere benzerliği olanlar için kullanılır. "Emasilu'l Kavm" ifadesi onların hayırlılarından kinayedir [52].

Bela ve meşakkati çok olan insanların ecir ve sevabları da kat kat olur, faziletleri artar. Sabır ve rızaları insanlarca bilinince onlara güzel bir numune oluverirler. Sonra derece derece belası çetin olan mü'minler gelir. Çünkü bela/imtihan, nimet karşılığıdır. Allah'ın nimeti kimde fazla ise, onun belası ağır ve zorlu olur. Derece derece zorluklara, meşakkat ve musibetlere mübtela olurlar. Bu da insanın gördüğü maddi ve manevi eziyetleri kapsar. Kişi, dini nisbetinde, yâni, imanın, kuvveti ve yakînin şiddeti/fazlalığı derecesinde belaya çarptırılır. Dini kuvvetli ve sağlam ise bela ve imtihanı da nitelik, nicelik ve tür bakımından o nisbette ağır ve çetin olur. Dininde herhangi bir za'fiyet söz konusu ise, o oranda imtihana tâbi tutulur. Bela kuldan ayrılmaz, kul, yerde günahsız dolaşıncaya kadar onun yakasını bırakmaz. Bu ifade kulun günahlardan kurtulabileceğinden kinayedir. Demek ki belalar, günahlara mahsuben (kefaret olarak) verilir. Sonra yolu temizlenip salıverilir. O da günahsız olarak yürür. [53]

 

Bu İki Hadis'ten Anlaşılan, Allah'ın Umûmî Kânunu:

 

Takdim ettiğim iki hadisten anlaşılıyor ki, Allah'ın bela ve mübtelalar (belaya tutunanlar) hakkındaki umumî kânunu (Sünnetullâh) şöyledir. İnsanların en belalısı (belası en çetin olanı) Peygamberlerdir. Sonra dince ve takvaca en üstün ve faziletli olanlarıdır. Bu, mü'minler hakkında aralıksız devam eden sürekli bir kânundur.[54]

 

Bu Umûmî Kânun Sebebi:

 

"İnsanların belası en çetin olanı Peygamberlerdir. Sonra derece derece diğer mü'minlerdir." Şeklindeki umûmî kânunun sebeb ve illeti olarak şunu söyleyebiliriz: Peygamberler, Rabb'lerinin risaletini tebliğde bulunurlar. İnsanları Allah'a ve O'na kulluğa çağırırlar. Bâtıl ehli ise onları yalanlayıp durdular. Çeşitli eziyetleri onlara reva görürler. Nitekim "Hakk-Bâtıl Mücadelesinde Sünnetullâh" bahsinde geçti.

Salihlerin ve derece derece diğer mü'minlerin birçok belalara maruz kalmalarının illetine gelince, onlar da hakkın ve halkın (yaradılmışların) hakkını yerine getirmeye gayret ederler. [55] Bu haklardan olarak, Emr-i Bi'l Maruf ve Nehy-i Ani'l Münker'i, Allah yolunda, İ'la-i Kelimetullah uğrunda Cihâdı ve buna Hakk-Bâtıl mücadelesinde Sünnetullâh gereği terettüb eden çeşitli eziyetleri zikredebiliriz. Mü'min, imanında ve dininde kuvvetli oldukça Allah yolunda cihâdı da fazla olur. Kafirlerin ve Bâtıl ehlinin belalarına, diğer insanlardan daha çok maruz kalır.

Bu genel kânunun sebeblerinden biri de, İlim sahiplerinin peygamberler hakkındaki bu sünnetin sebebleri içinde zikrettikleri şu ifadelerdir.

"Onların ecirleri kat kat verilir, faziletleri artar, sabır ve rızaları bilinir. Böylece, insanlara iyi bir model olurlar.[56]   Ayrıca, derece derece mü'minlerin bela ve imtihana tâbi tutulacaklarını ifade eden şu sözlerdir:

"Bela, nimet karşılığıdır. Kimin üzerine Allah'ın nimeti çok ise, ona verilen bela da o nisbette Çetin ve zorludur.[57] 

Şüphesiz, Allah'ın salih kullarına nimeti büyüktür. Çünkü onların imâna ve bu nimete nailiyetleri şükrü gerektirir. Bunlara şükür ise, Allah'ın haklarını yerine getirmektir. Cihâd ve bu uğurda mücahidlere gelen musibetler, Allah'ın haklarındadır.

 Konumuz olan umûmî sünnetlerin sebeblerinden biri de, hastalık ve benzeri belalarda, bu belalara tutulan için fazla ecir söz konusudur. Ayrıca, Buhari'nin, Sahih'inde Haris b. Süveyd'den, O da Abdullah'tan tahric ettiği hadiste olduğu gibi, belalar müminin günahlarının keffaretidir. "Abdullah diyor ki: Resülullah'ın huzuruna girdim, ya Resülullah, dedim, çok ateşlisin. Evet dedi, ben sizden iki kişinin hastalığı kadar hastalanırım. Ben: şu halde, senin için ecir vardır, deyince buyurdu ki: Evet, aynen öyle, hiç bir müslüman yoktur ki ona bir diken ve daha küçük bir şey de olsa eziyet veren birşey isabet etsin de, Allah o şeyi, ağacın yapraklarını dökmesi gibi, o müslümanın günahlarına keffaret kılarak günahları ondan dökmesin. [58]

Hadiste geçen (el-va'ku), sıtma hastalığıdır. Humma ızdırabı da denilmiştir. (Zakile kezalik/ bu böyledir) dediği ise: Sıtmanın şiddeti sebebiyle sevabın kat kat olacağına işarettir. Hadis, ortaya koyuyor -ki, hastalık ki bela türüdür- şiddetli oldukça sevab katlanır. Yahut hastalığın şiddeti derecesini artırırken, günahları siler. Öyle ki artık bir şey kalmaz. [59]

 

Kâfir Milletlerin Denenmesi:

 

Allah'ın kafir milletleri eziyet ve sıkıntılarla denemesi, onlar hakkında sürekli bir kânundur. Belki bu deneme (imtihan) küfür ve inatlarından vazgeçmelerini sağlar da Rabb'lerine dönüverirler. Bu da olmazsa, onları sıkıntılarla,  harb ve darblarla sınar. Sıkıntıların, onları böyle bir sınava çekmesi gibi, belki bu sınama da onları tevbeye sevkeder.

"Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, onun halkını yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır. Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik de (insanlar) çoğaldılar ve: Atalarımıza da darlık ve sevinç dokunmuştu dediler ve hemen onları, hiç farkında olmadıkları bir sırada ansızın yakaladık.” [60] 

Yâni, peygamberlerini yalanlayan milletler hakkında Allah'ın kânunu (Sünnetullâh), canlarına, bedenlerine, rızık ve mallarına verdiği zaiyatla onları cezalandırmasıdır. Allah (c.c.) bunu yapıyor ki, kendisine boyun eğsinler. Çünkü, şiddetli bir belanın, hayır umulmayan bir fıtratı ikaz etmesi ve inatçıları yaratıcılarına yöneltmesi tabiidir. Böylece O'na boyun eğer rahmet ve afvını isterler. Bunu da yapmayınca, Allah onları denemek için verdiği rahatlık ve bollukla cezalandırır. Bu sebeble Cenab-ı Hakk, (Sonra değiştirip..) buyuruyor. Yâni, şükredip, tevbe ve inkiyadla Rabb'lerine dönsünler diye, onların sıkıntı durumlarını rahatlığa, hastalıklarını sıhhat ve afiyete, fakirliklerini de zenginliğe çevirdik (değiştirdik). Bunu la yapmadılar. (Çoğaldılar), yâni öyle ki, mal ve çocukları çoğaldı da (Atalarımıza da darlık ve sevinç dokunmuştu dediler). Allah Teâla buyuruyor ki, şununla, şununla imtihan eyledik onları. Yâni sıkıntılar, harp ve darplarla denedik ki boyun eğip (inkiyad) Allah'a dönsünler. Ne bu, ne öteki, hiç biri onlar hakkında fayda vermedi. Nede aşırılıklarından vaz geçtiler. Üstelik bize sıkıntı ve darlık, sonra da geçmişte babalarımıza gelen genişlik ve rahatlık dokundu. Demek ki bazan sıkıntı, bazan da rahatlık zamanın bir kânunudur. Din ve amelimizden ötürü bize Allah'tan bir azab söz konusu değidir, dediler. Böylece Allah'ın haklarındaki emrini almadılar, ibret ve öğüt almadılar. Her iki halde de haklarındaki imtihanı anlamaya yanaşmadılar. Neticede azabı hakettiler. Allah Teala (hiç farkında olmadıkları bir sırada ansızın yakaladık) buyuruyor. Yâni, onları ansızın, işin farkında değillerken azabla yakaladık. [61]

 

Kâfir Milletlerin Bir Diğer İmtihanı:

 

Allah Teala buyuruyor ki:

"Senden önce de ümmetlere elçiler gönderdik..(İnkarlarından dönüp bize) yalvarsınlar diye onları darlık ve sıkıntı ile yakalayıp cezalandırdık. Hiç olmazsa kendilerine böyle baskınımız geldiği zaman yalvarsalardı! Fakat kalbleri (iyice) katılaştı şeytanda onlara yaktıklarını süslü (cazib) gösterdi." [62]

 Yâni onlara peygamberler gönderdik de yalanladılar. Biz de onları fakirlik maişet darlığı, hastalık, malın telef olması ve bedeni zayiatlar gibi meşakkatlerle yakaladık. (Ki belki yalvarırlar). Yâni hor ve hakir olarak Rabb'lerine boyun eğer de günahlardan tevbe ederler. (Onlara baskınımız geldiği zaman yalvarsalardı ya). Yâni, yapmaları gerekeni yapmadılar; boyun eğip Allah'a dönmediler, inatlarından dönmediler. Ayetteki (Levla) kelimesi, boyun eğmelerine sadece inatlarının, kalblerinin katıldığı ve şeytanın süslediği amellerini beğenip durmalarının sebeb olduğu ifade etmek için gelmiştir. Bu sebeble (şeytan da onlara yaptıklarını süslü göterdi)

buyrulmuştur. Rabb'lerine, küfür ve isyan kabilinden, yaptıklarını güzel gösteren vesveseleriyle şeytan onlara amellerini süslemiştir. [63]

 

İman İddiasında Bulunanın Fitnesi (Denenmesi):

 

Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

"İnsanlar yanlız 'inandık' demekle, hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun ki biz, onlardan öncekilerini sınadık; elbette Allah (sınayacak) doğruları ve yalancıları bilecektir." [64]

Fitne, vatandan ayrılmak, düşmanla cihâd ve buna ilişkin mali ve bedeni eziyetler; sair meşakkatli ibadetleri yapmak, şehvetli ve lezzetli şeylerden uzaklaşmak; fakirlik, kıtlık, mal ve canla ilgili musibetler; kâfirlerin eziyet, hile ve zararlarını göğüslemek gibi çetin ve zor tekliflerle imtihan demektir. Buna göre mâna şöyle olur: Kelime-i Şahadeti söyleyerek imanlarını izhar edenler, imtihan edilmeksizin bu sözleriyle mi bırakılacaklarını zannediyorlar? Aksine Allah (c.c), onları çeşitli mihnet ve meşakkatlerle dener ki, sabır ve sebatlarını, inançlarının sıhhatini ve imanlarını doğruluğunu sınasın da ihlaslı olan olmayanından, imanında dürüst olan yalancı olandan, son derece dindar olan, sahtesinden ayrılsın. Sünnetullâh değişmez. İşte bu, iman iddiasında bulunanın imtihanıdır. Bu sebebledir ki, Allah (c.c.) Peygamberlerin etbaınıda çeşitli sıkıntılarla imtihana tâbi tutmuştur. Şu halde müslümanların imtihan edilmemeleri diye birşey olmaz. Sünnetullâh, geçmiş peygamberlerin ümmetleri hakkında geçerli olduğu gibi, bu hususta da geçerlidir. İşte bu deneme ve imtihan sayesinde iman iddiasında dürüst olan ortaya çıkar ve yalancı olanından ayrılır. [65]

 

Nimet Fitnesi:

 

Allah (c.c.) buyuruyor ki:

"İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize dua eder. Sonra, ona bizden bir nimet verdiğimiz vakit; Bu benim, bilgim sayesinde bana verildi der. Hayır o, bir imtihandır, fakat çokları bilmiyorlar. Onlardan öncekiler de bunu demişlerdi. Ama kazandıkları şeyler, kendilerine hiç bir fayda sağlamadı."  [66]

Allah  (c.c.) insanın, sıkıntı halinde kendisine yalvardığını, O'na sığınıp dua ettiğini; tarafından nimet verdiği zaman da yoldan çıkıp taşkınlık ettiğini, sonra da bütün bunlara bilgim sayesinde sahip oldum dediğini haber veriyor. Ardından da insanın bu sözüne karşı çıkarak "Hayır,  o bir imtihandır" buyuruyor. Yâni durum hiç de onun sandığı gibi değil. Aksine bu nimeti ona imtihan için; itaat mı yoksa isyanını edecek, şükür mü yoksa nankörlük mü edecek, bütün bunları bilmekle beraber, onu sınamak için verdik. Her verdiğimiz, onun için bir fitnedir, denemedir. Onun "bütün verilenler ilmim sayesinde verildi" sözünün aynısı ondan önce -Karun gibi- geçmiş ümmetler de söylemiş, aynı iddiada bulunmuştu. "Ama kazandıkları şeyler, kendilerine hiçbir fayda sağlamadı." Yâni onların bu sözleri doğru olmadığı gibi, dünyâ metaı olarak kazanıp topladıkları da fayda vermez. [67]

 

Mal Ve Evlad Fitnesi:

 

Allah Teala buyuruyor ki:

"Bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitne (imtihan) dır. Allah'a gelince büyük mükafat, o'nun yanındadır." [68]

Yâni, Allah (c.c), mal ve çocukları sizin için fitne (imtihan) olarak verdi. Böylece bilsin ki, şükredip onlar hakkında hududu koruyor musunuz, yoksa onlara meşgul olup Allah'tan gafil mi kalıyormusunuz. Nitekim buyuruyor ki:

"Ey inananlar, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır." [69]

"Büyük mükâfaat ise Allah'ın yanındadır." [70]

Yâni, sevabı, atası (ihsanı) ve cennetleri mal ve çocuklarınızdan size daha hayırlıdır. Çünkü çocuklarınız içinden size düşman çıkabilmektedir. [71]

 

Kullarını Deneme Konusunda Tasarruf Yanlız Allah'ındır:

 

Bil ki, kulunu deneme konusunda Allah (c.c.) tek olup, bu hususta O'na kimse ortak olamadığı gibi, bu imtihanın yeri, zamanı ve çeşidi konusunda da O'nun ortağı yoktur. İmtihanın ve kulunu denediği sıkıntının çeşidini o tayin eder. Bu imtihanın zamanın, yeri ve süresini o düzenler. Kul, nerede olursa olsun bu imtihana, bu imtihanın konu ve ayrıntılarına karşı çıkması caiz değildir. Böyle bir durum müslüman’da görülürse, imanıyla çakışan bir pozisyona düşer, hatta -Allah korusun- dinden çıkmış olur. Müslüman’ın bundan kaçınması gerekir. Nasıl ki, bir öğrenci imtihanın şekli, yeri ve zamanı hususunda öğretmenine baskı yapamaz, süresi konusunda ona karşı koyamaz, kulun da Allah'ın emrine rağmen, bütün bunları yapması düşünülemez. Şu kadar varki, müslümânâ düşen, imtihanının hafif geçmesi için Allah'a dua etmesi, fitne ve sıkıntılardan O'na sığınmasıdır. Bu ise, gelecek bölümle alakalı bir tenbihtir.[72]

 

Fitnelerden Allah'a Sığınmak:

 

Kullarını imtihan etme, ayrıntıları, yeri, zamani ve süresi gibi imtihanla alakalı konularda Allah'ın tek olduğunu, bunlardan hiç birine kulun itiraz edemiyeceği gibi, bu imtihanın muayyen bir tarzda ve türde olması yönünde Allah'a zor kullanamıyacağını söylemiştim. Fakat müslüman'ın yapabileceği şey, imtihanın zorlusundan Allah'a sığınması, başarması ve maruz kaldığı fitnelerin şerrinden kendisini koruması için O'na dua etmesidir. İşte bu sebeble, fitnelerden Allah'a sığınmak hakkında bize kadar intikâl eden dualar vardır. Buhari ve Müslim'in Hz. Aişe'den rivayet ettikleri şu hadis bu kabilden bir duadır. Peygamber (a.s) şöyle dua ederdi;

"Allah'ım, tembellikten, ihtiyarlıktan, günah işlemekten, borç altında kalmaktan, kabir fitnesinden ve kabir   azabından, cehennemin fitnesinden ve azabından, zenginlik fitnesinin şerrinden ve yalancı Mesih Deccal'ın fitnesinden sana sığınırım. [73]

Yüce Sahabi Enes b. Malik (r.a) , Peygamberimiz (a.s)'ın, bir duasında şöyle dediğini söylüyor:

" ...Ve ölümün, dirimin fitnesinden sana- sığınırım.  [74]

Bir âyette de şöyle buyruluyor:

"Rabbimiz, bizi inkar edenler için bir imtihan yapma (onları bizim başıma musallat etme), bizi bağışla. Rabb'imiz, yegane galip ve hizmet sahibi, ancak sensin, sen!" [75]

Bu âyetin, tefsirinde Katâde (r.a) şöyle diyor:

"Kafirleri üstün kılma ki, kendilerini haklı (hakk yolda) görerek bizi fitne vesilesi etmesinler."

İbn-i Abbas ta:"

Onları bize musallat etmeki, bize eziyet etmesinler" diye tefsir etmiştir [76] .

Alusi tefsirinde şöyle denilmektedir:

"Kâfirleri musallat etme ki, bizi esir alıp eziyet etmesinler. İbn-i Abbas ta aynısını söylüyor. Mücahid de:

Yâni onların eliyle veya yanında bir azabla bize azab etme ki onlar kendilerini hak (yolda), bizi bâtıl yolda zannedip, eziyet etmesinler, demektedir. Ki, birincisi tefsiri daha tercihe şayandır.[77]

 

Müslüman Cemaat’ın Denenmesi (İmtihanı):

 

İmtihan, fert ve milletler için geçerli olduğu gibi, Allah'a davet eden, Emr-i Bi'l Maruf ve Nehy-i Ani'l Münker yapan müslüman cemaat için de geçerlidir. Allah yolunda cihâdları esnasında mü'minlerin başlarına gelen bela ve musibetler aynen müslüman cemaatin de başına gelir. Fertlerin ellerinden mallarının cebren alınması, hapsedilmeleri, asılsız suçlamalarla işkencelere maruz kalmaları türünden eziyetler görebilirler. Özellikle zamanımızda, bu konudaki (alehyte kullanabilecek) propaganda araçları artmıştır. Hele bir de müslüman cemaatin hasmı, malı, nüfuzu ve yetkisiyle etkili biri ise... O da yetmemiş, hakimler ve idarecilerin kendileri cemaatin hasmı ise... Bu durumda müslüman cemaatin, hasımlarını, istedikleri gibi, etkisiz, hale getirebilmeleri için sabır ve Takva'ya sımsıkı sarılmaları gerekmektedir. Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

"Mallarınız ve canlarınız hususunda deneneceksiniz; sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve puta tapanlardan, çok incitici (sözler) duyacaksınız. Ama sabreder, (günahlardan) korunursanız; işte bunlar, yapmağa değer işlerdendir." [78]

 

İmtihan Müslüman Cemaatin Denenmesine, Arınmasına Ve İyinin Kötüden Ayrılmasına Vesiledir:

 

Müslüman Cemaat bilmelidir ki, başına gelen her türlü imtihanlar, Allah'ın, davetini kendisine dava edinmiş müslüman cemaatları hazırlamada geçerliliğini koruyan bir kânundur (Sünnetullâh). Bu zorlu ve meşakkatli imtihan cemaat için büyük bir hayırdır; çünkü bu imtihan sayesinde fertlerinin metanetli olanı zayıf olanından, iman davasında dürüst olanı yalancı veya iki yüzlü olanından ayrılır. Nitekim Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor:

"Allah mü'minleri, (şu) üzerinde bulunduğunuz halde bırakacak değildir, temizi pisten ayıracaktır.

Ve Allah sizi (gaybe) vakıf kılacak değildir, Fakat Allah, elçilerinden dilediğini seçer (onu gaybe vakıf kılar). O halde Allah'a ve O'nun elçilerine inanın; eğer inanır ve (günahlardan) korursanız sizin için büyük mükâfaat vardır."  [79]

Yâni, ey mü'minler topluluğu! Allah (c.c.) musibet, öldürülmek ve yenilgi gibi sıkıntılara atmak suretiyle kötüyü iyiden, münafık'ı müminden (deneyerek) ayırmadıkça sizi onlar ve benzeri insanlarla karışmış olarak bulunduğunuz hal üzere terk etmez. Kim inanmış ise, imanı üzere, Resül'ü tasdikiyle kalacak, kim de münafık (ikiyüzlü) ise, iki yüzlülüğü ve küfrü ile ortaya çıkacak.

(Ve Allah sizi (gaybe) vakıf kılacak değildir): Yâni bu seçimin, "falan münafıkır, filan mü'mindir" diyecek kadar Allah'ın sizi kendi "gayb"ına (bilgisine) muttali kılması tarzında oluduğunu söylemek doğru değildir. Sünnetullâh, avam insanları vakıf kılmak üzere cereyan etmektedir. Şu halde, böyle bir seçimi bilmeniz ancak afetler, sıkıntılar vesair musibetlerle imtihan olmanız neticesinde mümkün olabilir ki, böylece münafık, mü'minden ayrılmış olur. [80]

Müslüman cemaatin saflarını arındırmak; fert ve üyelerinin İmanlar’ında sahtekâr, ikiyüzlü veya metanetsiz olanın bilinmesi gibi, dürüst ve sağlam olanını bilecek şekilde seçim yapmak, bütün bunlar ancak cemaatin eziyet ve sıkıntılara maruz kalmasıyla mümkündür. Sıkıntılar, dayanıklı ve tutarlı olanı olmayandan ayırdığı gibi, dürüst olanlarla olmayanların birbirine karışmalarını, aralarında bir yanlışlık ve hatanın olmasını önler. Şüphesiz bu seçim/ayırım, müslüman cemaat için cidden zaruridir. Çünkü cemaate bir takım insanlar katılır. Cemaatın üyesi görünür. Bazan dürüst mü"min, bazan yalancı iki yüzlü, bazan imanında metanet sahibi, bazan zayıf ve korkak, bazan da cemaata aşırı ve samimi mensubiyet arzeden tavırlarla dengesiz bir bir görünüm sergilerler. Yine, cemaatin gerçek maksatlarından olmayan ganimet, fitne, casusluk ve başka sebeblerden dolayı gelmiş olanlar da çıkabilir. İşte burada, gerçek cevherin kabuğundan ayrılması için ateşin gerekliliği gibi, cemaat üyelerinin iyi ve kötüsünü ayırmak için de sıkıntı ve zorlukların olması zaruridir.[81]

 

Müslüman Cemaatin Denenmesindeki Hikmet:

 

Müslüman cemaatin sıkıntılarla denenmesi sayesinde, cemaat, gerçek gücünün ölçüsünü anlar. Çünkü sıkıntılar dediğimiz gibi bir ayıklama ve bir seçimdir. Cemaatin saflarını bozmak için aralarına girmiş olan münafıklarla, oraya ganimet, makam işgal etmek, casusluk ve diğer dünyevi ve adi maksatlarla gelen kimselerin durumunun ortaya çıkmasıyla, cemaatin gücü, doğruluk, ihlas ve sebatı belli olan üyelerin gücü ile doğrudan orantılanır. Nitekim sıkıntılar sayesinde zayıf mü'min üyelerin durumu ortaya çıkmaktadır. Böylece, cemaat anlıyor ki, bunlar sadece cemaatı kalabalık gösterip, gücü ve kuvvetini arttırmada işe yaramıyorlar. Oysa ki, aslolan, cemaatin üye sayısı değil, gerçek gücüdür. Cemaatin sıkıntı ve meşakkatlere maruz kalması sayesinde her samimi, imanında dürüst mü'min üye, imanının gerçek değerini, nefsiyle mücadelesinin derecesini ve davasındaki sebatını bilecektir. İşte bu biliş, hem fertler, hem cemaat için çok mühimdir. Samimi mü'min, imanında sebat nefsine söz geçirebilme hususunda bazan ölçüyü kaçırabiliyor. Zannediyor ki her şeyimi feda etmeye ve bütün varımla Allah yolunda cihâd etmeye hazırım. Ama nefsinde bir kusurun ve za'fiyetin olduğunu bilmiyor. Hayalinden geçen, arzuladığı cihâd yüzünden gelen beladan önce hissettiği şeylerin birer ütopik düşünce olduğunu anlamıyor. Ütopya (Emani/Ümmiyye), ele geçmeyen, geçmesi için gayret gösterilmeyen arzudur. Gayret gösterilse de ele geçmeye bilir. Öyle ki, bazan ciddi bir çalışmayla bile bütün gayretler yok olup gider. Bizzat çalışma kesilir, devam etmez yahut devam eder, fakat şiddetli bir kasırganın önünde gibi (zayi) olmasa da tatlı ve durgun bir havada - (hep ümit veren bir tarzda) devam eder. İşte bu bilgi, samimi mü'min üyeye fayda verir, Nefsine çevirdiği nazarla durumu tamamen ortaya çıkar. Nefsindeki zaaf yönlerini anlaması için iyice düşünüp araştırarak kendini takviye eder. Nefsindeki bulanıklık ve kiri bilerek onu yıkar ve temizler. Engelleri ve imanın tabii durumuna girmesine mani şaibeleri ondan atar. Daha sonra onu feda etmek ve cihâd için -ütopik bir düşünce olarak değil de- gerçek manâsıyla hazır hale getirir [82].

 

Liderinin Olmaması, Müslüman Cemaat İçin Bir İmtihandır:

 

Müslüman cemaat bazan, liderinin ölme veya öldürülmesiyle lidersiz kalarak imtihan edilir. Bu, çok çetin bir imtihandır. Müslüman cemaatin, bu zorlu imtihan karşısında çok sağlam bir yerde bulunması, bunu sabr-ı Cemil'le karşılaması, ne için cihad ettiğinin bilincinde bulunması gerekir. Cemaat, bizzat cihâd ettiği davasına sahip çıkmalıdır. O dava, Allah'a davet ve yeryüzünde şeriatını yerleştirmek suretiyle "İ'la-i Kelimetullah" Allah'ın adını yüceltme davasıdır. Bu dava devamlıdır, yok olmaz; ne liderinin ne de bir başkasının ölmesiyle ölmez. Bu davada başa gelen musibetten ve liderinin bulunmamasından dolayı, çalışmayı durdurup oturmak doğru olmadığı gibi, cihâddan geri durmak ta olmaz.

Görmez misin, mahalle mescidinde cemaat, imamları ölmüş olsa bile cemaate devam ederler. Müslüman cemaat de öyle.. Liderleri ölmüş olsa da çalışmaya devam eder. Yüce Şeriat, Ashab-ı Kiram'ı Resulüllah (a. s)'ın ölümü veya öldürülmesi dolayısıyla çalışmak veya Allah yolunda cihâd etmekten geri durmaktan men ediyordu:

"Muhammed sadece bir elçidir. Ondan öncede elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz ökçeleriniz üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse, Allah'a hiç bir ziyan veremez. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır." [83]

Bu âyetin tefsirinde "Allah (c.c.) bu âyette, peygamberlerin kavmi arasında ebedi olmadıklarını bildiriyor. Onların her getirdiğine sıkı sıkıya bağlanmanın gerekliliğine ve Resül'un ölmesi veya öldürmesiyle de dinlerin yok olmayacağını haber veriyor. Sonra da Peygamberin ölmesi veya öldürmesiyle kendine bir zaafiyet hasıl olanı da hoş karşılamadığını bildiren âyetinde şöyle buyuruyor:

"Şimdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üstüne geriye mi döneceksiniz?" Yâni, gerisin geri dönüp, cihâddan uzak mı duracaksınız? Kim böyle yaparsa Allah'a herhangi bir zarar vermiş olmazlar. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır. Yâni, Allah'a itaat eden, dini uğrunda savaşan ve ölü olsun diri olsun Resulüne uyanları (mükâfatlandıracaktır). [84]

 

Sıkıntıyı Arzulamak Veya Ona Atılmaktan Sakın!

 

Sıkıntılar, her ne kadar mü'min kullarını sınamada Allah'ın kânunu (Sünnetullâh) olarak (-söylediğim gibi doğru ile yalancı, iyi ile kötü arasını ayırmak için yürürlükte olsa da- ki, bu kânun müslüman cemaat için de geçerlidir-. Cemaat için bu sıkıntıların gelmesini istemekten kaçınmak lazımdır. Yâni cemaatın, bu sıkıntıları kendinden ayrılmayacağını ve sıkıntısız kaldığında insafların hoşnutsuzluğu ve güvensizliği ile karşı karşrya celbedetek davranışlara girmekten, yahut sıkıntı ve zorlukların kalıp İslâm daveti ve hizmetinde kusur, zafiyet ve pasiflikle suçlanacağını zihnine yerleştirerek, daha sonra İslâm'a yardım için bütün sıkıntıların gelmesini hazırlamaktan kaçırmak lazımdır. Bu davranış ve düşünceler, Allah'ın fitne ve imtihanları konusundaki kânununun espriyi anlamamak demek olup büyük bir hatadır. Böyle bir hatanın sahibi, bunu, ya gösteriş ve desinler veya insanların kendisine güven beslemelerini sağlamak için yapar. Gelecek bahislerde bunu izah edeceğiz.[85]

 

1- Cemaatin Cehaleti  Sebebiyle Sıkıntıların Gelmesini Arzulaması:

 

Bu cehaletle, cemaatin, Allah'ın fitne ve imtihan konusundaki kânunu ve bu ilahi kânun karşısında durumun nasıl olması gerektiğini bilmesini kasdediyorum. Şöyle ki, bu kânunla, Allah'a davet eden mü'minin karşı karşıya kaldığı sıkıntı ve zorluklar anlaşılır. Fakat bunun, sıkıntıları hedefleyen ve cemaatin buna kasden düşmesini gerektiren va'cib, müstehab ve mubah bir kânun olduğu söylenemez. Ayrıca bu Sünnetullâh'tan, düşmemek için sıkıntı ve zorluklardan sakınmamak, düşünce de savmamak gibi bir anlayış çıkmaz. Bu durumda, bu ilahi sünnet (kânun) karşısında cemaat fertlerine düşen ve doğru olan anlayışı ışığında olması gereken' tutumu, müslüman cemaattan ayrı kalmamak, sıkıntı ve zorluklarla karşı karşıya kalınca da paniğe kapılmamaktır. Çünkü cemaat, düşmemek için bu sıkıntılara karşı korunmaktan men edilmemiştir. Düştüğünde de sabr-ı Cemil'le (en güzel bir sabırla) karşılayıp onu kaldırma konusunda gayret sarf etmelidir. Çünkü şeriat buna izin vermiş ve teşvik etmiştir. Hatta onu buna mecbur kılmıştır.

Konunun zihinlerde yer etmesini sağlayan bir hususta, Allah'ın "Esbab ve Müsebbebler" veya "İbtila/imtihan" kânununa binaen yarattıklarını hastalıklara maruz bırakma sünnetidir. Fakat bundan, hastalıklardan korunmasının haram olduğu ve düşüp maruz kaldığında ilaçla tedavi olmak suretiyle o hastalığı defetmeme anlamı çıkarılamaz. Bütün bunlar, dinimizce izin verilmiş gayretlerdir. İnsanların hastalıklarla imtihan olunması (İbtila Kânunu), sabr-ı cemille karşılamaları ve hastalığın sebebleri üzerine düşünmelerine vesiledir. Acaba günahlarından dolayı bir ceza olarak mı bu belaya düştüler de onlardan vaz geçmeleri isteniyor, yoksa meşru gayretlerine ulaşmada ettikleri bir kusur sebebiyle mi bu bela başlarına geldi ki gereken tedariki yapsınlar ve bir daha gayretlerinde aynı kusur ve ihmale meydan vermesinler.

Konunun zihinlerde yerleşmesini sağlayan diğer bir misal de, Allah yolunda şehid düşmeyi arzulamanın, mü'minlerin, kâfirlerle çarpışmasıyla imtihan olunmasında cari olan bir kânun (Sünnetullâh) olduğudur. Fakat bu kânun, müslümanın "öldürsünler şehid olayım" düşüncesiyle kendisini düşmana teslim edeceği anlamına gelmez. Aksine, bundan yanlızca, düşmana karşı saldırıya geçmek ve savaştan uzak kalmamak anlamı çıkar. Ayrıca düşman eline ölü ve esir düşmemek için onlarla meşru savaş taktikleriyle savaşmaları gerektiği anlaşılır. Eğer müslüman kasden kusmanın eline esir düşer, öldürsünler diye kendini teslim ederse, onlara yardım ettiği ve savaşmaya gücü varken savaşmadığı için, her iki halde de günahkâr olur. Fakat layıkı veçhile savaştı, sonra yaralandı ve yine tahammül gösterip neticede öldüyse şehid olarak ölmüştür.[86]

 

Düşmanla Karşılaşmayı Arzu Etmeyin:

 

Bu söylediğime, İmam Buhari'nin Sahihi'nde Abdullah İbn Ebi Evfa'dan rivayet ettiği şu hadisi şerif delildir.

"Peygamber (a.s) insanlar arasında durdu ve buyurdu ki:

Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyin. Allah'tan sağlık ve afiyet isteyin, düşmanla karşılaştığınız zaman da sabredin.” [87]

Bu hadisin şerhinde İbn Battal şöyle demektedir:

"Nehyin (yasaklamanın) hikmeti şudur: Kişi, niçin nereye varacağını bilmez. Bu sebeble fitnelerden salim kalmayı istemek gerekir. Hz. Ebubekir (r.a) diyor ki: Afiyetle olup şükretmem, benim için sıkıntıda kalıp sabretmemden daha iyidir. Bir başkasına: Resulullah (a.s) düşmanla karşılaşmayı arzulamaktan, nefsin kendini beğenmesi, başkalarına dayanma, düşmana fazla önem vermeme ve güce güvenme gibi hareket ve davranışlardan nehyetmiştir. Bütün bunlar, ihtiyata ters düşen hallerdir.

Said b. Mansur'un tahric ettiği mürsel hadiste Resülullah (a.s) şöyle buyuruyor:

"Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz. Çünkü onların vasıtasıyla denendiğinizi bilmiyorsunuz.

İbn Dakik el-İyd diyor ki:

"Ölümle karşılamak nefsine ağır gelen şeylerdendir. Oysa bilinmeyen durumlar (umur-ı gaibe), olması muhakkak olan şeyler gibi değildir. Olması durumunda da layıkıyla güvenilecek bir durum değildir. Şu halde (ölümü) temenni etmek mekruhtur. Çünkü bunda, insanın düşman karşısında direnç göstereceğim diye verdiği söze ters düşme ihtimali vardır.[88]

Peygamberimiz’in, vefatından bir kaç gün önce, Tebük savaşı için İslam orudusuna kumandan tayin ettiği sırada Üsame b. Zeyd'e vasiyyetinde şöyle dediğine şahid oluyoruz:

"Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz. Çünkü siz, düşman vasıtasıyla imtihan olduuğunuzu bilmelisiniz. Fakat, "Onlara karşı bizi koru, onların zararlarını defet" deyiniz." [89]

 

Harb Hiledir:

 

Söylediklerimin diğer bir delili de, müslüman cemaatin, Allah'a davet ederken bile, batıl ehli karşı koyup dururken, harp haline benzer bir durumda olanlarla beraber olmasıdır. Çoğu kez cemaatin gücü, mal, yardımcı ve siyasi otoriteye sahip hasımlarının gücüne denk olmayabilir. Cemaatin hasımları, devletin bizzat kendisi, yâni hakimleri olunca, bu eşitsizlik kendiliğinden apaçık olarak ortaya çıkar. Bu durumda müslüman cemaatin, kendi gücünü bilmesi, ona göre sanki hasımlarıyla fiili harp durumundaymış gibi, şeriatın müsade ettiği ölçüde dikkatli ve ihtiyatlı harcaması gerekir.

Harp hususunda, Buhari'nin Ebu Hureyre'den rivayet ettiği bir hadiste:

"Resülullah (a.s) harbi, hile (hud'a) olarak isimlendirdi." Denilmektedir [90].

Bu hadisin şerh'inde: "Hile (h'ida) demek, bir işi açığa vurup, aksini gizlemektedir. Burada harb esnasında ihtiyatlı olmaya ve kâfirleri aldatmaya teşvik vardır. Bu durumda uyanık davranmayan, durumun (yenilginin) aleyhine dönmeyeceğinden emin olmaz."

İmam Nevevi (676/1277) şöyle diyor:

"Harpte kâfirleri, mümkün olduğunca aldatmanın caiz oluşunda edimler ittifak ettiler. Fakat eğer anlaşma veya emanı bozma söz konusu ise bu hile caiz olmaz."

Maliki İbn Arabi (543/1148) diyor ki:

"Harpte hile, komplo hazırlamak, kamuflaj yapmak ve pusuya yatmakla olur."

Yine bu hadiste, harpte aklı kullanmaya işaret vardır. Kaldı ki akla olan ihtiyaç şecaat ve cesaretten daha önemlidir.

İbnü't Tin der ki:

(Harp hiledir) demek, yâni, sahibi için tam ve maksada eriştiren harp, yüzyüze olmayıp karşılıklı olandır. Çünkü yüzyüze yapılan harp tehlikelidir. Ama hedef edinmek ve siperde kalmak suretiyle yapılan harp tehlikesiz olup zafere ulaştırcıdır. [91]

 

Her İki Hadiseden Anlaşılanların Özeti:

 

Her iki hadis-i şeriften, "Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyin ve "Harp hiledir" hadislerinden anlaşılanların özeti şudur:

Müslüman cemaatin, sıkıntılara düşmede acele etmemesi ve kasden düşmemesi, -hadiste ifade edildiği gibi -harb hile olduğu için, düşmanlarına karşı her türlü harp taktiklerini hayata geçirmesi gerekir. Harbin hile ve manevralarından olarak geri çekilme (ric'at) kaçmak, gizlenmek, ortaya çıkmak, müdafaa hattını değiştirmek, hücum etmek, sürünmek, tek bir taktik üzere kalmamak gibi hususları zikredebiliriz. Aynı şekilde, davetin de tarz ve taktikleri çeşitli olmalıdır. Müslüman cemaat, kâfir düşmanının kendisini gözetlediğini ve saldırmak için her hareketini kontrol altında tuttuğunu bilince ona gücünü ve üyelerini bildirmemesi/göstermemesi; üyelerini toplu olarak çalıştırmaması, yürürken askerlerin yaptığı gibi kösmether çalmamaları, muhalif düştüğü kimseye, tehdit ve korkutmak için, seslerini yükseltmemeleri gerekir. Bu tür bağrışmalar onlara fayda vermez. Aksine zarar getirir ve düşmanın, aleyhlerine gözlerinin açılmasına sebep olur. Böylece mevzilerini ve üyelerinin kaldıkları yerleri öğrenmiş olurlar da onlara saldırmaları kolay olur.

Davet usulleri de çoktur. Daima en faydalısı da, sözlü ve fiili olarak bizzat yaşanarak (sülük) sessiz yapılan davettir. Böylece, insanlar arasında İslami anlayışı yaymak, gönüllerinde yerleştirmek ve İslâmın hakikat ve düsturlarını göstermek mümkün olur. Hâkimlere hücumla işe başlama. Çünkü bu en son yapman gerekendir. Cemaatin önünde işi kolaylaştıran birçok çalışma alanı vardır. Onunla başlasın. Tâ ki, İslami anlayış yaygınlaşıp   toplum arasında neşv ü nema bulana, toplum fertlerinde gerçek müslüman olana, İslami hükümet de böyle bir toplumdan doğana kadar. Çünkü İslami hükümetin müslüman toplumdan fışkırması, ağaçtan meyvenin çıkması kadar tabiidir. Müslüman toplum, dosdoğru bir İslami anlayışın yayıldığı, öncü birliklerini de, demirin mıknatısa koşması gibi, hiç bir zorlama ve talep olmadan cemaata koşan tertemiz ve dürüst müslümanların oluşturduğu samimi ve kültürlü topluluktur. [92]

 

2- Cemaatin Riya Ve Gösterişi Sıkıntıyı Celbeder:

 

Cemaatin riya ve gösterişi (Süm'-a-insanlar arasında övülme arzusu), kendisini sıkıntıya sokarken davasını zedeleyen faktörlerdir. Böyle bir gayret cemaat ve fertler arasında eski bir hastalıktır. Fakat bunun müslüman cemaata olan zararı, fertlere ve dünyevi cemaatlara nisbeten daha büyüktür.

İslam cemaati, İslami gaye ve maksatlara göre çalışıp, davetini sürdürürken, çalışmalarına engel olacak çelişkilere düşerler. Bu da, riya ve insanlar arasında övülme arzusu gibi Allah'ın haram kıldığı davranışlardır. Çünkü cemaat, Allah'ın rıza ve taatına nail olmak için dinine yardım ve şeriatını uygulamak suretiyle O'nun adını ve davasını yüceltmeye gayret eder. O halde, her ne şekilde olursa olsun, riyadan ve gösterişten uzak durmalıdır. Ve bilmeli ki, riyanın tehlikesi ve nefislerdeki tesiri büyüktür. Riya bazan sahibini (riyakârı), insanlar ölümünden sonra da olsa "ne cesur ve ne yiğit" desinler diye ölüme sürükler.

Ebû Hureyre'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle denilmektedir: Efendimiz (a.s) buyurdu ki:

"Kıyamet gününde insanların üzerine ilk hüküm verilecek olan şehid edilen kimsedir. Bu kimse getirilerek ve ona Allah Teâla'nın nimetleri tarif edilecek, o da onları tanıyacaktır. Kendisine "Bu nimetler için ne yaptın?" diye sorulacak!.. O kimse:

"Senin uğuruna savaştım, nihayet şehid edildim" diyecektir. Allah Teala " Yalan söyledin! Sen "hem cesur, hem kahraman" denilsin diye savaştın, gerçekten denildi de" buyuracak. Sonra onun hakkında emir verecek ve yüzüstü sürüklenerek cehenneme atılacaktır.[93] 

Yâni, hüküm icra edilen ilk insan, cihâd esnasında ölendir. Allah'ın huzurunda durdurulur. Allah, dünyâda verdiği nimetleri ona gösterir. O da aynen tanır ve bilir. Allah (c.c), "bu verdiğim nimetler hususunda neler yaptın? Şürkrettin mi?" O kişi de "Rızana nail olmak için şehid düşene kadar düşmanla savaştım" der. Allah (c.c.) buyurur:

"Yalan söyledin. Fakat sen, sana "cesurdu" denilmesi için savaştın. Nitekim denildi de." Bakın Allah size rahmet etsin ey müslüman cemaat! Riya, sahibine ne ediyormuş? Sahibini ölümünden sonra dahi olsa "Yiğitti" dedirtmek için düşman eliyle ölüme sürüklüyor. Allah'a ve Âhiret gününe inanan akıllı müslümânâ layık mı ki, evveline karşılık insanların övgü ve metihlerini istesin. Oysa böylece hayatının son bulmasıyla dünyâsı, Allah'ın gazabına çarpılması ve cehenneme girmesiyle de âhireti hüsrana uğramıştır.[94]

 

Müslüman Cemaatin Riyakârlıkla Tanınması:

 

Aynı şekilde, müslüman cemaatin, insanlar "ne yiğit ve ne kahraman" desinler diye sıkıntı ve belalara atılarak riya için çalışıp gösteriş peşinde olursa, istediği sıkıntılardan daha fazlasıyla karşılaşır. Bunu, Buhari'nin, Sahih'inde Cündüp (r.a)'dan rivayet ettiği hadisten öğreniyoruz. Peygamber (a.s) buyuruyor ki:

"Kim yaptığı bir işin duyulmasını isterse, Allah onu duyurur. Kim de insanların o (işi) bilmesini isterse Allah onu da bildirir/gösterir. [95]

Bu hadisin şerhinde "Riya, insanlar görüp sahibini övsünler diye ibadeti açığa vurmaktır. Süm'a da aynen riya gibidir. Fakat riya, görme ile alâkalıdır, o ise işitmeyle." denilmektedir.

Hattâbi (383/998) şöyle der:

"Riya, ihlassız ve samimiyetsiz iş yapmaktır. Kişi ister ki insanlar onu görsün, işitsin ve medhetsinler. Allah (c.c.) da onu şöhrete kavuşturmakla bu isteğini yerine getirir, fakat sonra gizlediğini (samimiyetsizliğini) açığa vurmakla onu rezil eder."

Bu hadisin mânası hakkında şöyle denmiştir:

"Kim yaptığıyla Allah'ın rızasını değil de, insanlar katında makam ve mevki elde etmeyi kasdederse Allah onu o insanlar arasında söz konusu ettirir. Fakat âhirette onun için bir sevab yoktur. Hadiste geçen (Allah onu bildirir) den maksat, Allah o kişinin bu işi kendi rızası için değil, onlar için yaptığını insanlara bildirir." [96]

Bana öyle geliyor ki, insanların övgülerine nail olmak için yapan kişi (riyakâr)ye bu istediği bazan -hadiste geçen kişinin "ne kahraman" desinler diye savaşması gibi ki, bir önceki bahiste geçmişti- verilir. Daha sonra riyakâr, insanların onun "gösteriş/riya" için yaptığını anlamaları gibi bir musibetle (tatsızlıkla) ve onlar tarafından yerilme ve tahkirle karşı karşıya kalır.[97]

 

Cemaat ta Bazan Riya Ve Gösteriş İçin Savaşanın Yaptığını Yapar:

 

Cemaat ta bazan, insanlar, durumunu bilip kendisini övsünler diye "gösteriş" için savaşıp duran riyakârın yaptığını yapar. Şöyle ki, acziyetini ve güçsüzlüğünü bile bile düşmanla yüzyüze ve karşı karşıya kalmayı arzulamaktadır. Bunu yapmamasında şer'i bir ruhsat olduğunu bilerek, gösteriş için makam ve mevki uğruna, dahası insanlar "bu cemaat pek cesur ve atılgan" desinler diye, yaptıklarında ısrar eder dururlar. Oysa bedeli pek ağır bir iş yapmaktadırlar: Allah'ın gazabı ve hoşnutsuzluğu. Çünkü cemaat, bu davranışıyla Allah'ın rızasını ve taatını kasdetmemiş, aksine, insanların hoşnutszluğunu gözetmiştir. Kim Allah'ın hoşnutsuzluğuna rağmen, insanların memnuniyetlerini arzu ederse, Allah (c.c.) onu insanlara sevdirmez (kötü gösterip yerdirir). Allah'ın gazabına rağmen, cemaat veya cemaat liderikendine emanet olarak verilmiş olan- üye ve kadrosunu düşmana karşı hedef yapar, onlarla düşmanı cezalandırmaya çalışır, onların hapse atılmalarına, mallarının zorla alınmasına, ailelerinin dağılmasına, fitneye düşmelerine ve imanlarının sarsılması gibi belalara maruz kalmalarına sebeb olur.

Sonra, bütün bu söylediklerimizle beraber, cemaaten çalışma yolları daralır, eziyetlere maruz kalırlar korkusuyla imanı zayıflar ayrılırlar- oysa cemaatin belalardan uzak durması halinde onların imanları kuvvet bulabilirdi- böylece insanlar, kendileriyle düşmandan intikam alacağı korkusuyla cemaate yönelmezler.[98]

 

Sırf Allah İçin Yapılan İş, O'nun Katında Makbuldür:

 

Müslüman cemaat, sırf Allah için yapılan, riyasız ve gösterişsiz bir işin O'nun katında makbul olduğunu bilerek bu yönde; sadece Allah'ın rızasını gözeterek, insanların övgülerini beklemeksizin, riya ve gösterişten uzak ve davanın yücelmesi için çalışmalarını yoğunlaştırması lâzımdır. Buhari'nin Sahih'inde Ebu Musa' (r.a) dan rivayet edilen bir hadiste şöyle denilmektedir:

"Bir adam Resülullah'a (a.s) gelerek şöyle dedi:

Bir adam var ganimet için, bir adam var "desinler" için, bir adam var ki mevki makam elde etmek için savaşmakta. Bunların hangisi Allah yolundadır? Buyurdu ki:

"Kim Allah'ın Yüce olan Dava'sı için çarpışıyorsa o Allah yolundadır. [99]

Bu hadisin şerhinde:

"(Bir adam var anılmak için savaşıyor):

Yâni, insanlar arasında "kahramanlıkla" anılmak ve böylece şöhret sahibi olmak için..

(Bir insan da var ki gösteriş için savaşıyor): Bir başka rivayette (Riya için savaşan adam) şeklindedir. Birincisi "desinler"e, ikincisi de "gösteriş (riya)"ya girer. Her ikisi de yerilmiş davranışlar.

(Allah'ın kelimesi yücelsin diye savaşan, Allah yolundadır):

"Kelime"den maksat "Kelime-i Tevhid"tir, "İslam Dini" ve "İslam Davasıdır". Allah'ın "Davasını yüceltmeyi arzulamak,   O'nun   rıza   ve sevabına  nail  olmak,  düşmanlarını  perişan  etmek demektir [100] denilmiştir.[101]

 

Nefsini Aşağılaması Müslümânâ Layık Değildir:

 

Aynı şekilde cemaatin, üyelerini "gösteriş" ve "desinler" için kasden düştükleri sıkıntılara hedef yapması, kâfirlerin ve haktan sapanların ellerine onları hakir düşürmek demektir. Cemaat, bunu yapmaktan şer'an menedilmiştir. Peygamber (a.s) buyuruyor ki:

"Mü'minin kendini aşağılaması doğru değildir. Denildi ki:

"Mü'min kendini nasıl aşağılar (hakir düşürür)? Buyurdu ki:

Gücünün yetmediği belaya hedef olur. [102]

Görülüyor ki, hadis güç yetireceğini zannederek sıkıntıya hedef olan insanı bundan menetmektedir. Öyleyse katlanamıyacağını bile bile nasıl riya ve desinler için sıkıntıya hedef olur ki? [103]

 

3- Cemaati Sıkıntıya Sevkeden Hatalı Düşünce:

 

Cemaat, insanların güvenini kazanmak ve hoşnutluğunu elde etmek için bazan yanılgıya, hatalı düşünceye, kötü yargı ve tahminlere düşebilir. Böylece, bunun, eziyetlere maruz kalmakla, üyelerini çeşitli cezalara çarptırılarak aşağılasınlar, kırbaçlanıp hapsedilsinler veya öldürülsünler diye düşmanlarının eline düşürmekle olacağı kanaatini taşırlar. Bu yanlış kanaati sebebiyle cemaat, güvenip hoşnut kalsınlar diye topluluklarına "Güzel bir yöneliş: Şehadet" takdim etmiş oluyor. Bu çok büyük bir hatadır. Çünkü insanların güveni, hoşnutluğu ve cemaata yönelişi sadece ve sadece "Allah'ın rızası" ile elde edilir. O'nun rızası, cemaatin doğru çalışmasına, niyyetinin ihlas ve samimiyetine bağlıdır. Cemaatin çalışması da şeriata uygun düşmesi, umûmî sünnetlerine sarılıp onlardan gerekli dersi çıkarması durumunda verimli olur. Niyyetin ihlası ise, işin- başkası için değil- yalnız ve yalnız Allah için, yâni yüzde yüz onun rızasını istemek için yapılmasıyla olur. İşte bu çalışma metoduna cemaat sımsıkı sarılır, azı dişleriyle ona (sıkıca) tutunursa ve ondan asla ayrılmaz ise, o zaman insanların güvenini ve hoşnutluğunu elde eder. İşte bu Allah'ın o cemaati desteklemesi ve kuvvetlendirmesidir.[104]

 

Bir İtiraz Ve Cevabı:

 

Bir itirazcı bize karşı çıkarak, sözlerimi "Müslüman cemaatin oturup, kurtuluşu ve kadrosunun da bela ve sıkıntılardan halas olması için çabalamaması gerektiği" şeklinde anlayarak soruyor:

Böyle bir tutum caiz midir?

Cevab: Ben sözlerimle itirazcının söylediği manayı kasdetmedim. Kaldı ki onun kendi söyledikleri de bunu ifade etmektedir. Ben sözlerimle iki şeyi kastettim:

1- Cemaatin, kasden sıkıntılara atılması, belanın gelmesi ve üyelerinin bir takım eziyetlere düşmesi için gayret göstermesi, ki ben bunun hata olduğunu söyledim ve delilini açıkladım.

2- Cemaatin kendisi ve üyelerini sıkıntılara maruz bırakma çabasına sürükleyen faktörlerin açıklanması. Ben bunların bazan "riya" ve "desinler", bazan da insanların güven ve hoşnutluğunu kazanma gibi yanlış bir kanaat olduğunu söyledim. Ve bunun şer'an caiz olmadığını açıkladım.

Sözlerimin, itirazcının söyledikleri şekliyle anlaşılmasına gelince, bu doğru olmayan bir anlayıştır. Çünkü benim sözlerim açıktır. Bununla beraber kısaca diyorum ki: Müslüman cemaata düşen, istisnasız bütün yapıp ettiklerini şeriat terazisiyle tartmasıdır. Eğer öne geçmesine ve muayyen bir tarz ve metodla çalışmasına izin verilmişse, yapmaz. Çünkü cemaat, her tasarrufunda, yaptığı ve yapamadığıyla şeriata mahkûmdur. Bütün işlerinde şeriata ve şeriatın hükmüne uymaya insanları davet ederken, kendisinin aykırı davranması caiz değildir. Şeriatın ölçüsü Kitabullah, Resülullah'ın Sünneti ve bu iki ana kaynağa dayanan ictihadtır.

Şeriatın değişmez prensipleri olarak şunları sıralaybiliriz:

"O halde gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun"[105].

İfsad eden iki şeyin en büyüğünü atıp azını almak, mefsedetin (zararlı, fena) defi, maslahatın ( faydalı olan) alınmasından (cebinden) önce ve evladır. "Düşmanla buluşmayı arzu etmeyin, Allah'tan afiyet isteyin. Onlarla karşılaşınca da sabırlı ve metanetli olun". Hak ve bâtılın mücadelesinde Sünnetullâh (ilahi kânun), bâtılın defi için gerekli kuvveti hazırlamanın vacib oluşu şeklindedir. Çünkü bu hazırlıktan önce düşmanla savaş için karşılaşmak caiz değildir.[106]

 

Müslüman Cemaata Son Bir Hatırlatma:

 

Müslüman cemaata son bir hatırlatmayla "Fitne ve İbtilada Sünnetullâh" bahsini bitiriyoruz. Ben diyorum ki: Her insanın hapis veya esir etmeleri veya eziyet çektirmeleri yahut ta öldürmeleri için kendisini göz göre göre düşmânâ takdim ve teslim etmesi kolay bir iştir. Fakat düşmanıyla cihâd etmesi, onunla cihâdında ona (çeşitli manevralarla) hile yapması, ele geçmemesi ve eziyet görmemesi her insan için kolay olmaz. Müslüman cemaatten beklenen, çalışması, eziyet vermeleri, aşağılanmaları için ne kendini ne de üyelerini düşmana teslim ve takdim etmeye kalkışmamasıdır. Bu mahzurlu kasıt ve yargı, şeriatın başka metodlara da izin verirken, cemaatin belli bir çalışma yönteminde ısrarına sebeb olmuştur.[107]



[1] İbn Münzir, Lisânu'l Arab, c.17, s.193 vd

[2] İsra: 17/73

[3] Bakara: 2/191

[4] Nisa:4/101

[5] İbn Esîr, en-Nihâye, c.3, s.410-411

[6] Mu'cemu'l Vasît, c.2, s.680

[7] Enbiya: 21/35

[8] Râğjb el-İsfehânî, s.371-372

[9] Tevbe: 9/49

[10] Tâha: 20/40

[11] Enbiya: 21/35

[12] Hadid: 57/14

[13] Enfal: 8/28

[14] Ankebut: 29/2

[15] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 102-104.

[16] Lisânu'l Arab, c.18, s.90.

[17] Mu'cemu'l Vasît, c.l, s.80

[18] İbn Esir, en-Nihâye, c.l, s.155

[19] Enbiya: 21/35

[20] İsfehânî, el-Müfredât, s.61

[21] Muhammed: 47/31

[22] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 104-105.

[23] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 105.

[24] Enbiya: 21/35

[25] Zemahşerî, c.3, s.116; İbn-i Kesîr, c.3, s.178; Kurtubî, c.ll, s.287; Âlüsî, c.17, s.47

[26] İsfehânî, a.g.e., s.61. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 105-106.

[27] Bakara 2/155-157

[28] Bakara: 2/157

[29] İstircâ etmek: Biz Allah içiniz, O'na döneceğiz diyerek teslimiyet arz etmek. (Çev.)

[30] İbn-i Kesîr, c.l, s.197; Tefsîr-i Zemahşerî, c.l, s.207. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 107-108.

[31] Kehf: 18/7-8

[32] Zemahşerî, c.l, s.704

[33] Kurtubî, c.10, s.304

[34] Tefsir-i Âlûsî, c.15, s.206

[35] Tefsîr-i Kurtubî, c.10, s.355. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 108-109.

[36] En'am: 6/165

[37] İbn-i Kesîr, c.2, s.199; Kurtubî, c.7, s.158; Zemahşerî, c.2, s.84; Menân, c.8, s.250. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 109-110.

[38] Bakara: 2/214

[39] Tefsîr-i Kurtubî, c.3, s.34

[40] Meriâr, c.2, s.299; Râzî, c.6, s.20-21; Âlûsî, c.2, s.104

[41] İbn-i Kesîr, c.l, s.251

[42] Kurtubî, c.3, s.35-36. 133

[43] Kasas: 28/73

[44] er-Râzî, c.2, s.303

[45] Menâr Tefsiri, c.2, s.303. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 110-113.

[46] Al-i İmran: 3/142

[47] Tefsîr-i İbn-i Kesîr, c.l, s.408-409. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 113.

[48] Al-i İmran: 3/186

[49] Tefsîr-i Zemahşerî, c.l, s.449. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 113-114.

[50] Câmiu't Tirmizî, c.7, s.78-79; Suyûtî, Câmiu' Sağîr, c.l, s.l36'da olduğu gibi İmam Ahmed ve diğerleri rivayet etmiştir

[51] Taberânî, Câmiu's Sağîr, li's Suyûtî, c.l, s.136; Sünen-i Dârimî, c.2, s.320. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 114-115.

[52] Râğıb el-İsfehânî, el-Müfredât, s.463

[53] Tuhfetu'l Ehfezî, Şerhu Câmiu't Tirmizî, c.7, s.78-79; Münavi, Feyzu'l Kadir, c.l, s.518-519. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 115-116.

[54] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 116.

[55] Münavî, Feyzu'l Kadîr, c.l, s.519

[56] a.g.e., c.l,s.518

[57] a.g.e.,c.l,s.518

[58] Askalânî, Sahîh-i Buhârî Şerhî, c.10, s.lll.

[59] a.g.e.,c.l0,s.112. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 116-118.

[60] Araf 7/94-95

[61] Tefsîr-i Kurtubî, c.7, s.252; İbn-i Kesîr, c.2, s.133; Seyyid Kutub, Fîzilâl, c.8, s.17-24; Tefsîr-i Râzî, c.14, s.183-184

Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 118-120.

[62] En’am: 6/42

[63] Tefsîr-i Zemahşerî, c.2, s.23; Tefsîr-i Kurtubî, c.6, s.424; İbn-i Kesîr, c.2, s.132; Tefsîr-i Menâr, c.7, s.413; Fîzilâl, c.7, S.211. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 120-121.

[64] Ankebut 29/2-3

[65] Zemahşerî, c.3, s.438; Râzî, c.25, s.25-28; Kurtubî, c.3, s.323-324; Âlûsî, c.20, s.135; İbn-i Kesîr, c.3., s.404. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 121-122.

[66] Zümer: 39/49-50

[67] Zemahşerî, c.4, s.133-134; İbn-i Kesîr, c.4, s.57. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 122-123.

[68] Enfal: 8/28

[69] Münafikün: 63/9

[70] Teğabün: 64/15

[71] İbn-i Kesîr, c.2, s.301; Tefsîr-i Zemahşerî, c.2, s.214; Kurtubî, c.7, s.397. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 123.

[72] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 123-124.

[73] Askalânî, c.ll, 5.176; Nevevî, Müslim Şerhi, c.17, s.20-21

[74] Askaiânî, c.ll, s.176; Nevevî, c.17, s.21

[75] Mümtehine: 60/5

[76] İbn-i Kesîr,'c.4, s.348

[77] Tefsîr-i Âlûsî, c.28, s.73. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 124-125.

[78]  Ali İmran: 3/186. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 125-126.

[79] Al-i İmran: 3/179

[80] Tefsîr-i Râzî, c.9, s.lll

[81] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 126-128.

[82] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 128-129.

[83] Ali İmran 3/144

[84] Kurtubî, c.4, s.223; İbn-i Kesîr, c.l, s.309. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 129-130.

[85] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 131.

[86] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 131-133.

[87] Askalânî, Şerh-i Sahîh-i Buhârî, c.6, s.156

[88] Askalânî, a.g.e., c.6, s.156-157

[89] Siyret-i İbn Hişâm, c.2, s.33. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 133-134.

[90] Askalânî, a.g.e., c.6, s.158.

[91] Askalânî, a.g.e., c.6, s.158. Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 134-135.

[92] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 135-136.

[93] Müslim, Tirmizî, Neseî, Tâcu'l Usul, c.l, s.57-58

[94] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 137-138.

[95] Sahîh-i Buhârî Şerhi, c.ll, s.326

[96] Askalânî, a.g.e., c.ll, s.326.

[97] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 138-140.

[98] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 140.

[99] Askalânî, Sahîh-i Buhârî Şerhi, c.6, s.27-28

[100] a.g.e., c.6, s.28-29; Aynî, Umdetü’1 Gârî, c.14, s.108

[101] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 141-142.

[102] Tirmizî Rivayeti, et-Tâc, c.5, s.308

[103] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 142.

[104] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 142-143.

[105] Teğabün: 64/16

[106] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 143-144.

[107] Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, İlahi Kanunların Hikmetleri, İhtar Yayıncılık: 145.