79- Ulemânın Onun hakkında
Şehâdetleri:
80- Bir Gencin Yetişmesindeki 4
Amil:
81- Onun Kabiliyet ve
Nitelikleri:
82- Onun kuvvetli Bîr Hafızası
Vardı:
83- O Kuru Bir Ezberci Değildir,
Fıkhı da Bilir:
84- Ona Başarı Sağlayan Vasflar:
85- Alem Can Derdinde, O Fıkıh
Mes'elesi Soruyor:
87- O Hem Mal, Hem Fıkıh
Hususunda Nezahat Sahibidir:
88- O Dünya Nimetlerinden değil,
Haramdan el Çekiyor, Mutlu Hayatın Sırrı: Helal Mal.
89- İmanının Nezahetîni Korumaya
Önem Verirdi:
90- İmam Ahmed, Münazaradan
Hoşlanmazdı:
91- Fıkhı Nezahet Gereği Sünnet
ve Hadise Dayanır:
92- İhlas Sayesinde Gösterişten
Uzak, Riyasız Yaşardı:
93- Onun Heybetinden Herkes
Çekinirdi:
95- O, Güzel Ahlâk Örneği Bir
Alimdir:
96- Hazret-i Peygamber'in Ahlâkını Örnek Tuttu:
İmam Ahmed, yıllarca ilim peşinde koştuktan sonra ilmi her
tarafta duyuldu. İlmiyle meşhur oldu. İnsanlar her tarafta onun ilmini konuşur
oldu, o sağ iken ilmiyle nam kazandı. Hadis bilgisi, o henüz ilim tahsil eden
bir genç iken , üstadlarından ders alan bir talebe
iken daha her tarafa yayıldı. Hattâ o genç iken, Ahmed
b. Said Râzî onun için
şöyle demiştir: «Başının saçı henüz simsiyah iken, Hz.Peygamberin
Hadislerini bu kadar çok ezberlemiş ve fıkhı bu kadar iyi bilen, Ahmed b. Hanbel'den başka bir
kimse görmedim.» Üstadı İmam Şafiî de ona şöyle demiş: «Sahih haberleri sen
bizden daha iyi biliyorsun..Eğer bir sahih haber öğrenirsen, bana onu bildir
ki, onu almaya gideyim, Küfe, Mısır, Şam nerede olursa olsun.»
Şafii âlimi Müzeni, İmam
Şafiî'nin şöyle dediğini söyler:
«Üç şey var ki, bunlar
zamanın acaibi, hayret edecek şeyler: Arap, fakat bir
kelime bile konuşamıyor. Ebu Sevr, Arap değil, fakat
bir kelimede bile hata yapmıyor: Hasan Za'ferâni,
yaşı küçük, fakat birşey söyledimi,
onu büyükler tasdik ediyor: O da Ahmed b. Han-bel.»
Yine Şafiî'nin talebesi Harmele b. Yahya ondan
naklediyor: «Bağdad'dan çıktığım zaman orada Ahmed b. Hanbel'den daha zâhid, daha muttaki, fıkhı en çok bilir bir kimse
bırakmadım.» İmam Şafiî onu, rivayet ve fıkıh ilmini bilen en akıllı kimse
olarak nitelemiştir. Talebesi Muhammed b. Sabah'ın rivayetine göre şöyle
demiştir: «Ahmed b. Hanbel'den
ve Süleyman b. Avud Hâşim'den
daha akıllı bir kimse görmedim.»
İşte büyük âlim
Şafiî'nin genç Ahmed hakkında söyledikleri, hiç şüphe
yok ki, o yaşı ilerledikçe ve kendisi bir gün bile Hadis ve fıkıh talebinden
ayrılmadıkça, hem ilmi ve hem aklı büyüdü ve gelişti; adı, sanı her tarafta
duyuldu. Özellikle Kur'ân mahlûk mu dâvasında onca
meşakkatlere, işkencelere katlanarak bu ezadan, Allah'ın hiçbir kuluna şikâyet
etmeksizin ve inlemeksizin, en güzel surette sabretmesi, onu çok büyütmüş,
evliya derecesine çıkarmıştır. Çağdaşlarından birinin onun hakkındaki bazı şehâdetlerini nakledelim:
Çağdaşı Ali b. Medîni şöyle der: «Bizim içimizde Ebû
Abdullah Ahmed b. Hanbel'den
daha çok hadis ezberleyen yoktur. Ebû Abdullah'ı 50
yıldan beri tanırım, her gün onun haberi artıyor.»
Onun yakını ve çağdaşı
Kasım b. Sellâm da şöyle demiştir: «Şimdi ilim' dört
kişide toplandı: Ahmed b. Hanbel,
Ali b. Medîni, Yahya b. Main
ve Ebû Bekir b. Şeybe.
İçlerinde en fakını da Ahmed . Onun kadar sünneti iyi
bilen birini görmedim.»
Arkadaşı ve meslektaşı
Yahya b. Maîn onun hakkında şöyle der: «Vallahi biz Ahmed'in dayandığına dayanamayız, onun yoluna takat
getiremeyiz.»
Abdurrahman b. Mehdi onun için demiştir ki: «Süfyan
Sev-ri'nin Hadislerini en iyi bilen insan budur. Ahmed b. Hanbel'e her baktıkça
mutlaka Süfyan Sevri'yi
hatırlarım.»[1]
Süfyan Sevrİ esere tabi bir fakın
olup zâhid. nezih, afif, faziletli bir zattır. Ahmed b. Hanbel üzerinde tesir
edenlerden bahsederken onu ayrıca anacağız. Onu görenler ve ondan ilim alan
talebesi arasında, onuri yeri ayrıdır. İmam Ahmed'in fıkhı ve ilmi üzerinde Süfyan'ın
tesiri diğerlerinden daha açıktı.
Bu nakiller, bu büyük
İmam Ahmed hakkında ulemânın söyledikleri medih ve senalardan ancak bir kısmı. O ki, kanaati uğrunda
kendini harcadı, kendini ilme verdi, ruhen yükseldi. Hz.
Peygamberin (Ona saiat ve selâm olsun) Hadîsi şeriflerini
ezberledi, Ashab-ı Kiram'ın
fetvalarını belledi, onları rivayet etti, toplayıp tedvin etti, anladı ve
anlattı. Fıkıhtaki yolunu onlardan aldı. Onun bütün ilmi bunlara dayanmaktadır.
Biz bahsimizin
burasında onun ilimdeki yolunu, Hadis ve fıkıntaki mesleğini
beyan etmek istemiyoruz. Çünkü bunu onun Görüşlerini Hadis ilmini ve fıkhını
incelerken yapacağız. Burada onun görüş ve
ilminin tarihçesini, bunların safhalarını incelerken, bu zengin ilim servetinin
nasıl oluştuğunu anlatmak istiyoruz.
Yeni yetişen bir gencin
oluşup meydana gelmesinde dört şey ona yön verir: 1- Yaratılıştan veya sonradan kazanılan kabiliyet nitelikleri, 2- Onu yetiştirip yön veren üstâdları ve onunla alâkası
olanlar 3- Şahsi hayatı,
hususi çalışmaları, araştırmaları, 4-
Yaşadığı asır ve içinde bulunduğu çevre.
Şimdi bu âmillerden,
her birini açıklamaya çalışalım taki İmam Ahmed'in oluşmasında tesiri olan bu muhtelif sebepler onda
nasıl etki yaptı da Sünnet ve Hadis ilminin, eser fıkhının bu güzel meyveleri
meydana geldi. Kelâm ilminin daldıkları o görüşlere nasıl vardı da onları ihlasla konuştu, hak olduğuna inandığı düşünce ve incele sonucu
elde ettiği o neticeye nasıl ulaştı, bunları anlamaya çalışalım
İmam Ahmed de bir takım vasıflar toplandı ki, onu meşhur eden
bunlardır, geriye bıraktığı ve dillere destan olacak kadar bol olan onca ilmi
ona kazandıran da bunlardır. Bu vasıfların, niteliklerin bir kısmı vüce Allah'ın
ona bahşettiği mevhibeler olup onları kulların dilediöine nasib eder, bunlar vehbldir, fıtrîdir. Bir kısmı da sonran kazanılan
kabiliyetlerdir ki bunlar terbiye, tecrübe, alıştırma, yön verme yetiştirme ile kazanılır
Şimdi bunları birer birer ele alıp her nevini görelin^ ve jmarn
rned'in ilim bakımından oluşmasında bunlardan her birir,jn tesjnne
j ret edelim.
Bu kabiliyetlerin
başında kuvvetli bir hafıza gelmektedir.Fıkıh ve Hadis âlimleri Özellikle
bu sahada başta bulunup bu ilmi imamı, olacaklar için bu çok önemlidir. Çünkü
bu ilim hafızaya dayanır jmam Mâlik ve İmam Şafiî bu niteliği taşıyan fukahadan olup bu sahada fıkıh .görüş ve hüküm istinbatı bakımından büyük bir servet bıraktılar.
Esasında hafıza, her
ilim ve araştırmanın temelidir. Her ilim adamının hafızasında bir kısınî bilgiler toplanmış olmalı ki, araştırmalarını
onların üzerine kuracaklar, öylece yeni buluşlar yapacaklar. Günümüzdeki
psikoloji âlimleri, ruhiyatçılar da, geçmişte olduğu gibi, zekâ unsurlarını
idrak edici, befleyici hafızaya dayamaktadırlar.
Münasip vaktinde ezberlenmiş olan malûmat, çok işe yarar, hazır cevaplılık
bundan doğar.
Yüce Allah, İmam Ahmed'e bu kabiliyeti bol bot bahsetmiştir. Bu hususta
haberler o kadar çoktur ki, hepsi birbirini kuvvetlendirir. Bunlardan biri
kendisinden naklolunur, der ki: «Üstâd Vekî' üe Sevri
Hadislerini müzakere yapardık. Yatsı namazını kıldıktan sonra mescid'den çıkar, evine giderdi. Ben müzakere ederdim. Çok
defa 9 veya 10 Hadis söyler, ben de onları ezberlerdim. Hadis okuyan arkadaşlar
bana: «onları bize yazdır,» derler, ben de hepsini imlâ: dikte ederdim, onlar
da yazarlardı.»
Onun hafızasının
kuvvetli olduğuna çağdaşları şehâdet etmektedir.
Zamanının en kuvvetli ezberleyeni sayılır. Çağdaşı Ebû
Zer'a'ya-Gördüğün üstâdlar
ve Hadis âlimleri içinde hafızası en kuvvetli olan kimdir? diye sordular. O da Ahmed b. Hanbel, dedi.
İmam Ahmed, yalnız bir kuru ezberci değildi, naklettiklerini nakleder,
Hadisleri güzelce ezberler, Ashabın fetvalarını, fıkıh bilgisi ve fetva ile meşhur
olarak tabiinin fetvalarını bellerdi. Bunları iyice anlar, öğrenir, onların
üzerine kendi bilgisini kurardı. Çağındaki Hadis âlimlerinden bu anlayış ile
de seçilmektedir, çünkü onlar, dirâye ve fıkhıyla uğraşmaksizın sadece rivayet etmekle yetinirlerdi. Onlar
sadece rivayet ederler, hüküm çıkarmayı, istinbat
ile meşgul olan fıkıh âlimlerine bırakırlardı. Ebû Hanife'nin bu husustaki benzetmesi ne uygundur. O Hadis
âlimlerini ilâcı hazırlayan eczacılara, fukahayı
ilâcı kullanan doktorlara benzetir. İmam Ahmed ise.
Hadisleri ezberlemekle kalmaz, asar fıkhını anlamaya önem verirdi. Rivaye ilminde yüksek mertebeye çıkan bir âlim olduğu gibi dirâye ilmine de sarılmıştır.
İshak ibni Rahuye
bu hususta şöyle demektedir: «Irak'ta Ahmed b. Hanbel. Yahya b. Maîn ve diğer
arkadaşlarla otururduk. Bir Hadisi bir iki veya üç tanıktan müzakere ederdik.
Ben: Bu Hadisin maksadı ne, tefsiri ne, fıkhı ne? diye sorardım. Hepsi durup
kalır, ancak o cevap verirdi. Onun Hadis ve Sünnet bilgisi, Tabiî 'nin fetvalarını bilmesi, onlardan hüküm çıkarması, onu hem
Hadiste imam, hem fıkıhta imam yapan işte bunlardır. Talebesi İbrahim Harbî
onun hakkında şöyle demiştir:
«Üç kişiye yetiştim
ki, onların benzeri yoktur. Analar onlar gibisini doğurmaktan acizdir: Ebû Abdullah Kasım b. Sellâmı
gördüm. O, içine ruh üfürülmüş bir şahika gibi yüksektir. Bişr
b. Haris'i gördüm; O da başından ayağına kadar, tepeden tırnağa dek akılla
yoğrulmuş bir adamdı. Ahmed İbni
Hanbel'i gördüm; Allah o mübarekte sanki her sınıftan
geçmişlerin ve geleceklerin ilmini toplamış, ona vermiş. Dilediğini söyler,
dilediğini söylemez, konuşmazdı.[2] Onun
evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini toplamış sayılması, Hadis-i şerifleri ve
selefin eserlerini ezberlemekle beraber onları fıkıh yönünden incelemesidir.
İmam Ahmed'in ikinci en belirgin vasıflarından biri de sabırlı
olması, herşeye katlanmasıdır, onun namını yayan,
adını her tarafa duyuran bu niteliği olmuştur. Her şeye sabırla tahammül etmesi
ile ün salmıştır. Sabır öyle bir güzel huydur ki, bütün güzel seciyelerin kaynağıdır.
Bunun temeli de: Kuvvetli irade, sadık bir azimet, yüksek bir himmet, yüce bir
emeldir. Bu uğurda beden ne kadar yorulsa, onu hiç umursamaz. Ahmed bu vasıfla seçkin bir yer almıştır. Bunun sayesinde o
yoksulluk ile cömertlik, izzeti nefisle tenezzül etmemek, af ile ezaya
katlanmanın arasını bulmuş, bunları bağdaştırmıştır. Yine bu sabır sayesinde
ilim yolunda herşeye katlanmış, aza kanaat etmeksizin
diyar diyar dolaşmış, ıssız çölleri, yüksek belleri
aşarak, parasız kalınca yaya. imkân bulursa binek halde maksadına ulaşmıştır.
Onu Basra ve Kûfe'ye giderken görüyoruz. Bir de
bakıyoruz Hicaz ve Yemen'e gitmiş. İlim ve Hadis yolundaki bu seyahatları tekrarlayıp gidiyor. İlim adamlarıyla buluşmak
için dolaşıp duruyor. Yolda parası tükenip çaresiz kalınca, emeline ulaşmak
için hamallık yaparak, ücretle hamalların yükünü taşıyarak ihtiyacını
gideriyor. Ücretle yazı yazıyor, yazı bedeliyle geçinmeye çalışıyor, fakat
kimseye el açmıyor. Peygamberlerin izine uyarak sâlih
kimselerin yolunu tutarak, kendi elinin emeğiyle rgeçinmek
için bildiği el işlerini yapıyor, uçkur, kemer örüp satıyor. Bütün .^bunları
başkasından yardım ve hediye almaya tercih ediyor, zira, biliyor Jjki, veren el, alan elden üstündür. Onu destekleyen, onun
dâima yardımına koşan kuvvet, işte bu yüce kuvvettir ki, o da sabır ve celâleti. jitahammül gücü, irade
ve azim kuvveti, bir de yüce emeli ve yüksek ülküsü. Kendisi maddî yoksulluk ve
ihtiyaç içinde olsa da bu manevî zenginlikler yetip artar.
Tahsilini tamamlayıp
tam işlerini yoluna koyduğu, ders okutmaya başladığı sırada o büyük belâ gelip
çattı, en büyük işkenceye uğradı. Bunlara karşı bütün silâhı: Bu sıfatları ve
kabiliyetleri idi, onlara bunlarla dayandı, cefâlara, ezalara sabretti. Nihayet
o ezaları, cefaları yapanlar usandılar, vazgeçtiler. Fakat o yılmadı, bezmedi,
onlara boyun eğmedi, onlann dediklerini kabul etmedi.
Çünkü onun görüşüne göre, onların bu yaptıkları, Kur'an
mahlûktur çağaları, küfür değilse bile , kötü bir bid'at-tır.
Münker değilse bile hidayetten sapmadı. O, bütün
bunlara işte böyle irade kuvvetiyle, azim ve sebatiyle,
sabır ve tahammülle dayandı.
Bu fırtınanın şiddeti geçip te biraz huzur ve rahata
kavuşunca, onun için ak günler doğdu. Başka türden bir belâya çattı, O kara
günlerdeki büyük belâların içinden nasıl sabırla sıyrıldı ise, bu defa da
başaracaktır. Halife kendisine büyük hediyeler sundu. O sırada hem kendisi, hem
çocukları ve torunları ihtiyaç içindeydiler. Yoksulluk pen-çesinde kıvranıyorlardı. O, bu durum içinde bile hediyeleri
kabul etmek istemedi. İrade kuvvetiyle, sadakat ve azimle, yüksek emelle bu
hediyeleri reddetti. Bununla, izzeti nefsini korudu. Allah'tan başka kimseye
kul olmadı, minnet etmedi. Kula kul olmak, onun onuru buna yanaşmaz. Onun
birinci savaşı da, Kur'an mahlûk mu dâvasında silâhı
sabır olduğu gitri, bu hediye davasında da silâhı bu
onur meselesidir. Minnet altında kalmamaktır. Bu birinci dâva nev'inden değilse de ondan daha yüce, daha manalıdır. Allah
ondan razı olsun, ona bu yüksek mevkii, bu ölmez şöhreti kazandıran işte bu
sıfatlardır. Onun en üstün vasfı budur. Büyüklüğünün sim, başarısının anahtarı
bunda saklıdır.
Hemen belirtelim ki,
İmam Ahmed'in en seçkin vasfı "olan, ona her dâvayı
kazandıran sabır, şüphesiz ki, Kur'an-ı Kerim'in
övdüğü sabır olup Hz. Yakup Aleyhisselâm
oğullarını ona sarılmaya davet etmiştir. Allah Teâlâ,
Kur'an-t Kerim'de onu şöyle beyan buyurmuştur: «Sabır
ne güzel şeydir.) (Yusuf Suresi)
Güzel sabır, ah vah
çıkarmadan, ağlayıp sızlanmadan, gürültü, yaygara koparmadan başa gelene
sabretmektir. İmam Ahmed de (Allah ondan razı olsun)
böyleydi. Gönlü Hakka bağlı, kalbi azimle dolu şaşmadan yolunda yürüdü.
Onun kalbinin
kuvvetini, azim ve sebatını gösteren bir olayı nakledelim: «Sorguya çekildiği
o mihnetti günlerden birinde, halifenin huzuruna getirdiler. Ona kendisini
kurtarması için, halifenin beğeneceği tarzda konuşmasını da telkin ettiler, o
sırada onun yanında iki adamın boynu da vurulmuştu. Bu korkunç manzara
karşısında bile hiç telâşa düşmedi, bakın neyle meşgul oldu: Orada İmam
Şafii'nin talebesinden birine gözü ilişti, onu görünce ona dönerek:
— Mest üzerine
meshetmek konusunda İmam Şafii'den ne belledin? Ne bilirsin? diye sordu.
O durum içinde, onun bunu
sorması, oradakileri şaşkına döndürdü, dehşet uyandırdı. Bu, kalbteki s&bat ve karara,hakikate ve ilme bağlılığa
bakın ki, bu hal içinde, o neyle meşgul! Orada bulunanların hayretini uyandıran
bu durum karşısında, bu davanın başsorumlusu ve
düşmanı olan Ahmed b. Ebi Duâd bile hayranlığını gtzleyememiş:
— Adama bakın, adama,
boynu vurulmak üzere getiriliyor, o ise fıkıh mes'elesiyle
meşgul! demiştir,[3] İman ve irade kuvveti, kalb huzuru, ilim ve hakikat aşkı böyledir. Allah'a teslim
olup kaza ve kadere bağlanan kimsenin hali bu. O ömrü boyunca bu sabırdan
ayrılmadı, hattâ o, sabrı zedelenir, gayret'üllah'a
dokunur diye, hastalığında bile inleyip sızlanmamıştır.
Okuyucu pek haklı
olarak burada sorabilir: Bunca şeylere tahammül eden bu kuvvetin sırrı nedir?
Bunca sıkıntılara nasıl ve niçin katlandı? Bana göre bunun sırrı, bu kuvvetin
kaynağı şudur: Bu büyük adam sadece Allah'a dayanmaktadır, yalnız opa tevekkül etmiştir. Onun nazarında ondan başka büyük
yok, onun kuvveti herşeyin üstünde! İşte bu kuvvetle
dolan kalb, başka herşeyi
hiç görür, bütün şiddetlerin üzerine yürür. Dünyanın ziynetine aldırış etmez,
servetine iltifat etmez, hayatın nimetlerinden azına razı olur, çoğa göz
dikmez. Allah'ın rızasını kazanmaya götüren hayırların ise artmasını ister, bu
yüce duygular, bu güzel emeller onu her türlü küçük şeylerden çekip kurtardı,
yüce bir gönül, yüksek bir ruh sahibi yaptı. İçinde kimseye karşı bir kin, öç
beslemedi, o gibi kirlerden kalbi temiz kaldı. O kendisine kötülük yapanları
daima affetti, kötülüğe karşı iyilik, er kişinin işidir.
Şu hikâyeyi ibretle
dinleyin: Bazı sözlerinden Ebû Hanife'nin
fıkhını takdir etmediği imajını çıkaranlar olmuş; çünkü ikisinin fıkıhta metodu
ayrı. Ebû Hanife'yı
tutanlardan biri "yer dolusu olsa da sizin gibiler Ebu
Hanife'nın eline su dökemez!" dedi. Ve adam
kızarak çıkıp gitti. Sonra bunu söylediğine pişman oldu. İmam Ahmed'e gelerek özür diledi ve: "Ey Ebû Abdullah, o söz benim ağzımdan birşey
kastetmek-sizin çıkıverdi, özür dilerim, bana hakkını helâl etmeni
dilerim" dedi. O büyük kalbtı Ahmed şöyle dedi:
— Ayaklarım yerinden
ayrılmadan, buradan kalkmadan seni affettim.[4]
Allah'a olan bağlılığı
sebebiyle son derece tevazu sahibiydi, insanlara yardım etmeyi severdi.
Herkesin derdine derman olmaya çalışırdı. Kendi kuvvet ve azametine güvenen
kimse mağrur olur, kalın enseti, dikbaşlı,
kibirli olur. Allah'a güvenen; gücü, kuvveti ondan aldığını bilen kimse ise,
iyi kalbli , alçak gönüllü, yumuşak ve uysal olur.
Talebesi Mervezi diyor ki:
«Yoksul bir kimsenin Ahmed'in meclisinde olduğu kadar kıymetli, aziz tutulduğunu
başka bir yerde görmedim. Onları pek tutar ve korurdu. O son derece halim ve
selimdi. Yumuşak huyluydu. Aceleci değildi çok alçak gönüllüydü. Ağır başlı ve
vakarlıydı. İkindi namazından sonra mecliste derse oturdu mu, sormadan
konuşmazdı. Camiye geldiği zaman, başa geçmeye
kalkışmazdı, mecliste nerede yer bulursa oraya otururdu.»
İmam Ahmed'in üstün vasıflarından üçüncüsü de, kelimenin tam
anlamıyla, nezahat ve kibarlığıdır. O hem şekil, hem
suret bakımından her haliyle nezihtir, afiftir, şereflidir. Gönlü nezahat kaynağıdır. Az çok, başkasının hakkı geçecek diye ödü kopar, temiz bir hayatı var. kimseden birşey almaz, şüpheli şeylerden sakınır. İffet ve nezahat içinde yaşar, olgun bir insanın yapacağı derecede
başkalarının malından el çekmiş, kimsenin hakkını yememiştir. O kalbindeki
imanı tertemiz korumuştu. Ona kimse el uzatamaz. Kanaatinin tersine birşey söylemez. Mudaârât yapıp
hatır için konuşmaz, karşısındakinin elinde . kılıç parlasa bile o. hak
bildiğinden şaşmaz. Yanlış birşeyi söylemek-tense,
ezâ ve cefâya ^atlanmaya razı olur. Dininden fedakârlığa asla razı olmaz.
Aklını • ı nezih kullanmıştır. Selef-i
Salih'in dalmadığı bir mes'eleyi'kurcn' unaz. fıkhında da bu yolu tuttu. Sorulan mes'ele hakkında Ashahrian
birinin fetvası varsa, o konuda kendisi hüküm vermez, onu nnkleder.
Bir mes'ele hakkında Ashâb
arasında ihtilâf oldu da onlardan ;Kı kavil
naklolundu ise, onların kavillerini mukayese yapıp Lmıiiı
seçme yoluna gitmez, çünkü kıyas yoluyla kendi görüşüne göre onlardan birini
seçecek olursa, Ashab kavillerinden birini seçmiş olacak,
böyle bir yetkiyi kendinde görmüyor, onun için mes'eleyi
çok kavilli bırakıyor. Eğer kavillerden biri nassa
daha yakın değilse, o zaman bu mes'ele başına gelen
kimse dilediğini kendi seçsin, diyor. İşte fıkıh hakkındaki nezahati,
sakınganlığı onu buna sürüklüyor, O sebepten zaten Selef-i Salih'a
uyuyor, birini doğru bulup diğerini hatalı çıkarmak. selefe tâbi olmanın
şanından değildir. Çünkü her biri Hz. Peygamberden
almıştır. Ondan nıı'ılto'v st''.
İşte İmam Ahmed'in mutlak surette üzerine alıp yaptığı nezahet budur. Onu şüpheli şeylerden bile sakınmağa sevkeden şey bu neza-hettir, temiz yaşamak arzusu ve iffetidir. Bu yüzden
halifelerin hediyelerini almıyor, halbuki çocuklarına onun helâl olduğunu,
onunla hacca gidebileceğini açıkça söylüyor. Demek kendisi bunu haram diye
değil. tenzihen almıyor.
Hayatında kendisini bu
kadar sıkı bir çerçeve içine almıştır. Ancak kendi elinin emeğiyle, babadan
miras kalan akarın geliriyle geçiniyor.
Bu yolda her türlü
sıkıntılara katlanıyor, hayatın bir çok güzel nimetlerinden, temiz şeylerden
mahrum kalıyor. Bu bir nevi zühd hayatı. Fakat bu
zühdün temeli, hayatın güzel nimetlerinden yüzçevirmek
değil, bunun temeli helâl kazançtır. Şüpheli olan mal istemiyor, nefsini üzecek,
şüpheye düşürecek, nezaheti bozacak mal ve para
istemiyor, kullardan birinin vasıtasıyla, onların elinden alınan mal da
istemiyor. Kula muhtaç olmak, ne zor şeydir.
Ona göre işte bu
tarzdaki zühd kalbi yumuşatır, ruhu inceltir, zühd, helâl olan nimetlerden yüz çevirmek değildir. Belki o
nimeti, ruhu kirletmeden helâl yoldan elde etmektir.
Bu hususta Ebû Hafs Ömer b. Salih Tarsusî'den şu'nakil olunur,
diyor ki: Ebû Abdullah Ahmed'e
gittim, ona : Kalbler ne ile yumuşar? diye sordum.
Talebesine baktı, başını eğerek biraz düşündü, sonra başını kaldırarak:
— Evlâdım, helâl
yemekle yumuşar, dedi. Oradan Ebû Nasr
Bişr b. Harise geçtim, o na
da aynı soruyu sorarak:
— Ey Ebû Nasr, kalbler neyle yumuşar?
dedim.
— Allah'ın zikriyle kalbler huzur bulur, ayetiyle cevap verdi. Ona Ebû Abdullah İbni Hanbel'in yanından geliyorum, dedim. Bunu duyunca:
— Ee. Ebû Abdullah sana ne dedi. diye sordu. Ben de:
— Helâl yemekle yumuşar, dedi, dedim. Oda:
— O işin aslını haber
vermiş, dedi.
Oradan Abdulvehhap b. Ebû'l-Hasan'a
geçtim, ona da:
— Kalbler ne ile
yumuşar? dedim. O da, Allah'ın zikriyle kalbler huzur
bulur dedi. Ona: Ben Ebû Abdullah Ahmed'in
yanından geliyorum, deyince, sevinçten yanakları al al
oldu. ve bana:
— Ebû Abdullah ne
söyledi? dedi. Ben de:
— Helâl yemekle, dedi. dedim. Bunu duyunca:
Sana işin cevherini
söylemiş. Asıl. onun dediğidir, asıl onun dediği gibidir, dedi.»
Bu hikâye, zühd ve takva hususunda İmam Ahmed'in
ince mantığını dile getirmektedir ki. o da şudur; «O. bu dünya nimetlerinden,
önün güzel yanından e! çekiyor değil, o; bir lokma, bir hırka kanısında değil,
o. din, ahlâk ve fazilet kuralları içinde bu dünya nimetlerinden helâl surette faydalanmaktan
vazgeçmiyor, helâl olmıyan şeylerden el çekiyor. Ve
helâl mal istiyor. Ancak helalinden yemek istiyor. Helâl olup olmadığını
aramakta ölçü: Vicdanı, az-çok şüpheli olan şeyi bırakıyor. Şüphe olmıyan şeyi alıyor, şüpheliyi kabul etmiyor. Helâlinden
olan şey, az da olsa onunla kanaat ediyor. Onun, bu dünya'hayatındaki
mantığı: Kanaatkar bir hayat, nezih bir yaşayış, huzurlu bir ömür mantığı!
Helâl olmayandan el çekip, kimseye minnet etmeden mutlu yaşamak . Bir lokma,
bir hırka değil, helâl ve temiz yaşamak.
Şüphe yok ki, helâl
mal dairesi içinde kaldıkça bu hayat, güzeldir, hayatın nimetlerinin tadı
vardır. Başkasının malı. haram lokma, boğaza tıkılır. Çalıp çırpılandan hayır
gelmez. Aile efradi. dostlarla helâl lokmayı
paylaşmak, hayatın zevki bu. Yoksa karaborsacının sofrası, zehir olsun. İmam Ahmed diyor ki: «Yemek üç kişiyle ağız tadiyle
yenir; Kardeşlerle, sevinçle, yoksullarla onları sevindirerek, ailede mürüvvet
ve mutlulukla... O, dostluğu ve dostları çok severdi. Dostluğun manasını bütün
inceliğiyle anlamıştı. Biliyordu ki. dostsuz, arkadaşsız hayat: Kurudur,
tatsızdır, alçak bir yaşayıştır. Şöyle derdi: «Bir adamın dostları öldü mü, o
kimse zelil olur, zillete düşer»
Bu dünya nimetlerinde
helâlinden eline geçenler az da olsa,onlarla cömertlik yapardı, eli açıktı, sehaveti severdi. Şöyle derdi: «Bu dünya küçülse de bir
lokmacık kadar olsa, sonra bir müslüman kişi onu alsa
da bir müslüman kardeşinin ağzına koysa, bu yine de
israf sayılmaz.» İşte sehaveti böyle, bütün dünyayı
bir kişiye verip yutturuyor...
Onun görüşünce, bu
dünyada şüphe olmayan helâl mal kazanmak en yüksek bir mertebedir, ona ancak
imanı kuvvetli, üstün faziletli, güzel ahlâklı kimseler erişebilr.
İnsanın gerçek kuvveti, beden ve akılla değil, belki nefse hakim olmaktır. Onu,
istediği yöne çevirip helâl kazanmaya sevketmektir.
Nefsin istediği şeyi yapmasına, arzularının peşisıra
sürüklenmesine engel olmaktır. Kendisine (Allah rahmet eylesin) bir defa
yiğitlik soruldu. O da: «Yiğitlik, Allah korkusundan nefsin arzularını
bırakmaktır», dedi. Nefse hâkim olup azim ve irade ile kötü arzuları tutmak,
işte yiğitlik budur. İnsan bu kuvvete sahip olursa, tam manasıyla insan olur
ve diğer hayvanlardan bununla ayrılır.
Onun en üstün
vasıflarından olan akıl ve iman nezahetine dair bu naklettiklerimiz
yeter sanırım. O sıkıntılı günlere ancak bu sayede dayandı. Hem sabır etti,
hem mücahede etti. Onun bu konudaki cihadı, Selef-i Salih'den nakil olunmayan bir mes'eleyi
incelemeye dalıp, o yüzden dalâlete düşmekten akılları kurtarmak içindir. Çünkü
bu mes'ele o kadar geniş ki, o geniş sahaya dalınca
akıl, hakkı bulmadan önce şaşırabilir. Onun mesleyi
zaten selefin kurcalamadığı mes'eleleri
karıştırmamaktır. Onun için Kur'an-ı Kerim'de geçen müteşâbihât ayetlerini tevil etmeyip, zahirî-mâna üzerine
bırakmaktır. Bu hususu onun inançla ilgili görüşlerini ileride incelerken
etraflıca açıklayacağız, çünkü o devirde birbirine aykırı görüşler çoğalmış,
fikir sürtüşmeleri artmıştı, bunlara yerinde değineceğiz.
İmam Ahmed imanındaki nezahete o kadar
önem verir ki, halifelerle olan Kur'an mahlûk mu
dâvasında, takıyye yaparak zahiren o dâvayı kabul
edip kurtulmayı bile ıhlasfa reddetti. Çünkü ona
göre, o aşağılık derecesine ancak inanç uğrunda sddete
dayanamıyanlar iner. Sonra bu, bir ruhsattır, bunu
imanı zayıf olanlar kabul eder. İmanı kuvvetli olanlar, imanlarını bundan
tenzih ederler, korurlar. İnsanların imanı, derece derecedir. Her mü'min, takatinin gücüne göre mükelleftir.
İmam Ahmed, kendi görüşüne göre, aklının ve dininin nezahetini korumak için, zamanındaki sapık fırkalarla
münazaa ve münakaşalardan uzak kaldı. Ona göre: Hastalıklar temas ve sürtünme
ile geçtiği gibi, fikirler de münakaşa yapanlar
arasındaki fikir teması ve sürtüşmesi ile geçer. Talebe ve arkadaşlarını da,
aynı maksatla şüpheli şeylere dalmaktan korumak için sapık fırkalarla münakaşadan
menetmiştir.
Talebesinden biri ona
sordu: Burada biri var, Cehmiyye ile münakaşa
ediyor, onların hatalarını beyan ediyor, mes'eleleri
inceleyip tartışıyor. Bu işe ne dersin? Buna şöyle cevap verdi: «Ben bunlardan
söze gerek görmüyorum. Birkimsenin onlarla münazara
etmesine de katılmam. Muaviye b. Kurra
şöyle dememiş midir: «Çekişmeler amelleri silip süpürür. Kelâm, hayra davet
eden birşey değil. Cedel ve
kelâm ehlinden sakının, sünnetlere sanlın, sizden önceki ilim ehlinin dediklerine
bakın. Onlar kelâmdan hoşlanmazlardı. Bid'at ehliyle
münakaşaya dalmazlardı. Selâmet bunları, bırakmaktadır. Biz cedel
ve düşmanlık yapmakla, çekişmelerle emir olunmadık, kelâmı seven birini
görürseniz. ondan sakının!»[5]
Adamın biri mektup
yazarak ondan Kelâm ehliyle münazara yapmayı, onlarla oturup konuşmayı sordu.
Bu soruya mektupla şu cevabı verdi:
«Allah hayırlar nasip
etsin. Biz eskilerden ve yetiştiğimiz kimselerden şunu duyardık: Onlar kelâm
ilminden hoşlanmazlardı.Sapık Fırka mensuplarıyla düşüp kalkmazlardı. Bize olan
emir: Allah'ateslim olmak ve Allah'ın kitabında
olanlara bağlanmaktır. Buna tecavüz etme. insanlar bugün de, kitap vazetmek,
dini hakkındaki bazı şeyleri tartışmak için bici1 atçı ile oturmak gibi yeni
çıkan bid'atlerden hoşlanmamaktadır.»[6]
Böylece İmam Ahmed'in de İmam Malik'in çığırında gittiğini.görüyoruz.
İmam Malik de (Allah ondan razı olsun) cedel ve
münazaradan hoşlanmazdı, nefret ederdi. Cedel
yapmayı, dînin özünden ve hakika-tından bir tür
uzaklaşmak sayardı. Ona göre münazaracılar. insanların , din işlerini, onlar
bozmuştur. İmam Ahmed de bu çığırdan yürüdü.
Halbuki İmam-ı A'zam Ebû Hanife
ve İmam Şafii (Allah her ikisinden razı olsun) o iki imamın aksine bir yol
tutmuştur. Ebû Hanife Cehmiyye ve diğer sapık fırkalarla mücadele ederdi.
Kuvvetli delillerle onları sıkıştırır, sapık yollarını yüzlerine çarpar ve
tıkardı. İmam Şafii de kuvvetli bir münazaracı olup karşısındakine üstün
gelirdi, yalnız o, münazarayı üstün çıkmak için değil, gerçeği meydana çıkarmak
için yapardı. Onun kitaplarının hepsi, doğru, güzel münazara örnekleriyle
doludur. Herkes seçtiği meslek ve tuttuğu çığırda hürdür.
İmam Ahmed'in fıkıhtaki nezahetine
gelince, o bu duygu ile, sünnetin dışına çıkmamaya son derece dikkat ederdi.
Fıkhının tamamında Hz. Peygambere ve Ashab-ı Kiram'a tâbi idi. Onun
görüşlerinin esası, Hz. Peygamberden ve tabiinden
rivayet olunanlara dayanmaktadır. Fıkhında Hz.
Peygamberden rivayet olunan hiçbir Hadise aykırı
birşey bulunup Hadisi red etmemeye
çok itina ederdi. Şöyle derdi: Hz.
Peygamberin Hadisini
reddeden kimse, helak uçurumunun kenarındadır.» Yine şöyle demiştir: Hz. Peygamberden hiçbir Hadis yazmadım ki, onunla amel
etmiş olmayayım.»
Bir mes'ele hakkında Hadîs veya sahabenin âmil olduğu bir
sünnet bulamazsa, o zaman, kendisinden önce geçenlerin yoluna uyarak, onların
çığırına göre o mes'ele hakkında hüküm çıkarırdı.
Kendinden öncekilerin üzerinde durup konuşmadıkları bir mes'ele
hakkında ictihad yapmaktan çekinirdi. Gelişi güzel ictihad yanlısı değildi. Talebesine şöyle derdi: «Önünde
sana ışık tutacak bir imamın olmayan bir mes'ele
hakkında sakın konuşma.»
Böylece onun fıkhını
sünnetten ayırmamaya ne kadar dikkat ettiğini
görüyoruz. Onu buna sevkeden şey, fıkhını nezahet dairesinde tutma gayretidir. Bu hususu genişçe
konuşmayı, onun fıkhını ele alacağımız yere bırakalım. Çünkü konumuzun özü.
bahsimizin gayesi odur.
İmam Ahmed'in, haiz olduğu hafıza, sabır ve nezahet
sıfatlarından sonra gelen dördüncü seçkin sıfatı, ıhlas
ve samimiyetidir. İhias, hakikat arayan kimsenin
içini kin ve garez kir ve pasından-temizler, kalb
gözünü açar, idrâke, doğru yön verir, gönlünü marifet nuru ile, hidayet ve hak
ışığı ile nurlandırır. İmam Ahmed'den
önce yaşayan ve ictihad yapan üç büyük imam, onlar da
bu vasıftaydılar. Onları daha önce etüd etmiş ve her
birini bir kitapta anlatmış bulunuyoruz.[7] Onlar
da ihlas sahibiydiler. Allah Teâlâ
hidayet ve saadeti, ancak kalbinde ihlas nuru
olanlara nasip eder. İhlas ve samimiyet, insanın
cevheri budur. O zaman insan herşeyi Allah için
yapar, Allah için sever. İlmi de Allah için tahsil eder, gösteriş yapmak,
münazara etmek, mevki kapmak, büyüklerin gözüne girmek için değil; dine,
millete hizmet için okur. İlmi ile, onun verdiği feyz
ve nurla, bu mertebeye ulaşan kimse, yalancı perdeleri yırtar atar, hevâ ve heves engellerini aşar. Doğrudan yüce hakikate
hizmet ihlasıyla çalışan kimse, Allah'ın verdiği feyz nuru ile ona ulaşır, Allah yoluna hidayet için hikmet
konuşur. En kısa yoldan gayeye varır, hidayete erişir.
Allah Teâlâ, İmam Ahmed o Kur'an ve Hadis ilmini öğrenimde öyle bir ihlas ve samimiyet nasip etti ki, onları sırf Allah için
öğrendi. O ilimleri, dünyada mevki kapmak, şöhret kazanmak, nam almak için
okumadı. Bu gibi şeylerden son derece nefret ederdi, hiç hoşlanmazdı. İnsanlar
arasında adı anılmayan, namı duyulmayan bir kişi olmayı isterdi. Riyadan,
gösterişten, yapmacık şeylerden çok sakınırdı, onlardan uzak bulunmaya
çalışırdı. O derece ki; yazı yazmaya ne hevesli, demesinler diye yazı takımını,
hokka ve kalemini başkalarına göstermek istemezdi:
yazı takımını göstermek bir tür riya sayılır, derdi. Kimsenin onun adını
anmamasını isterdi. Şöyle derdi: «Mekke'ye gidersem, oradaki vadilerden birinde
sessizce yaşamak istiyorum, tanınmak istemiyorum». Böyle yüksek mertebelere
erişip şan sahibi olmaktansa, adı duyulmayan, nâmı anılmayan biri olanlara
gıpta eder, öylelerine ne mutlu derdi. Onca bir köşede sessiz, gürültüye
karışmadan yasamak, ne güzel şey!
İşte bu yüce emeller
ile kendine hâkim oldu. Kalbi sırf Allah'a yöneldi, ihlas
sahibi oldu, kendini Allah'a ve kulluğa verdi. Başına gelen onca meşakkatlere
dayandı, onları anmak bile istemezdi , eserini silmeye çalışırdı, insanlar,
onları bilsin istemezdi. Gösterişten, öğünmek-ten, fahr
ve gururdan çok uzaktı. Yaptığı bir işle asla öğünmezdi. Kimseye 'üstünlük
taslamaz, çatım satmazdı. Arkadaşı Yahya b. Maîn
şöyle der: «Ahmed b. Hanbel'in
bir eşine rastlamadım. Onunla 50 yıl arkadaşlık ettik, beraber bulunduk. Bir
defa olsun öğündüğünü görmedik, halbuki hayır ve salahta benzeri yok.»[8] O
kendi yaptığı birşeyi büyültmezdi. çok görmezdi.
İmanlı kalbi ona, kendini kusurlu gösterir, öğünmeye müsaade etmezdi.
İmam Ahmed'in. hafıza, sabır, nezahet,
ve ihlastan sonra gelen beşinci sıfatı heybetidir.
Derslerinde, konuşmalarında, dinleyenler üzerinde silinmez tesir bırakmasında
bunun yeri büyüktür. O heybetli ve görkemli idi. Ancak bu korku veren bir hal
değildi. Hürmet, tazim uyandıran bir haldi. Herkesin ona saygısı vardı. Üstâdlan bile onun heybeti karşısında tavır
değiştirirlerdi. Üstâdlarından bazılarının, tale-besiyle latife yaptığı olurdu. Fakat Ahmed oradayken bundan çekinirlerdi. Ahmed
derste bulunduğu zaman farkına varmadan latife yapacak olurlarsa, onun orada
olduğunu neden haber vermediniz diye yakınırlardı. O varken latife
yapmazlardı.
Polis, Jandarma bile,
heybeti karşısında ondan çekinirdi. Evini bekledikleri zaman bile bu böyle
olurdu. Rivayete göre, gece evinde bekleyen polisin onu çağırması icabetti.
Doğrudan gidip onun kapısını çalmaktan çekindi, çünkü heybetinden korkardı.
Gidip amcasının kapısını çaldı. Onun vasıtasıyla İmam Ahmed'i,
bu heybetli adamı gördü.
Talebesi karşısındaki
heybetine gelince, bu daha çoktur. Bu yumuşak huylu, alçak gönüllü, uysal
adam; dersinde daha heybetli olurdu. Talebesinden biri şöyle diyor: «Bir mes'eleyi konuşurken ona itiraz etmekten, red cevabı vermekten çekinirdik, münakaşadan korkardık.»
Onda ders okuyan çağdaşlarından biri de şunu anlatır; «Halife Me'mun'un Bağdad'da vekili olan İshak b. İbrahim'le görüştüm. Sultanlardan, filanın,
filanın huzurunda bulundum. Ahmed b. Hanbelden daha heybetlisini, daha azametlisini görmedim.
Onun yanında bulundum. Birşey hakkında onunla
konuşurken, beni bir titreme alırdı. Onu görünce heybeti beni kaplardı.»
Ebû Ubeyde Kasım b. Sellâm der ki: «Ebû Yusuf'un
yanında bulundum, Muhammed b. Hassen, Yahya b. Sa'id
ve Abdurrahman b. Mehdi ile görüştüm. Hiç birini Ahmed b. Hanbel kadar heybetli
bulmadım.»
Bu heybetin sırrı
nedir? Bu büyük adam neden böyle? Şüphesiz ki Hakkın bir vergisi, onu
kullarından dilediğine verir. İnsanlar çeşit çeşit, Aİlah kimisine kalb kuvveti
vermiş, kimisine vicdan kuvveti, kimisine ruh kuvveti vermiş». Öyle ki
başkalarını tesiri altına alıyor, onlara telkin yapıyor, bu sultan kuvveti
değil, vicdan kuvveti.
İmam Alımed'in bütün ahval ve harekâtı, ondaki bu Hak vergisi mevhibeyi, heybeti geliştirdi, tesirini arttırdı,
kuvvetlendirdi. O son derece ciddî idi, latife, mizah yapmazdı. Ona göre
mizah, aklın püskürme-sidir veya dini vicdanın uyuklamasıdır. O ise aklının
gevezeliğini etrafa tükürük saçmasını istemiyor, vicdanı uykuya daltp iman nurunun sönmeşini arzu
etmiyor. Din duygusunun kuvveti, imanı besler, keskinleşti-rir.
O daima ciddidir, az konuşur, boş laf etmez, boşboğazlıktan, gevezelikten
hoşlanmaz, arkadaşlarının yanında, talebesinin önünde yalnız ilimden bahseder,
başkasını konuşmaz. Konuşacak ciddi birşey yoksa,
susmayı tercih eder. Susmak ve boş sözlerden uzak kalmak, o kişi ile teması
olan kimseleri de onun yanında kendilerini tutmaya, ciddi olmaya mecbur eder.
Böylece onun heybeti daha da artar. Boşboğazlık, gevezelik, kavga, münakaşa
kadar; insanı küçük düşüren, alçaltan, heybeti gideren birşey
yoktur. Boş iddialar, ağız dalaşmaları, kuru öğünmeler insanı beşparalık eder. İmam Ahmed
bunlardan uzak kaldı, hem kalbi, hem dili bu gibi şeylerden temizdi.
İmam, Ahmed'i halk nazarında büyültüp onun mehabetini arttıran
bir şey de, Kur'an mahlûk mu davasında gösterdiği o
sabır ve celâdet, tahammül ve sebat olmuştur. Çünkü bu her tarafta duyuldu,
insanlar hep onu konuşur oldu. İyi nam, yaygın şöhret, güzel şan, bunlar, halk
arasında sahibinin heybetini arttırır, mevkiini yükseltir. Halkın dilinin medih ve senası, o kimsenin itibarını ve mehabetini
arttırır, hele o kimse buna'hakkıyla lâyık ise, o
zaman göklerde uçar. Ahmed ise buna tam lâyıktı. O
celâl, vakar, takva sahibiydi, iman hidayeti, yakın nuru içindeydi.
İmam Ahmed bu heybet, bu azamet ve celâl ile beraber hoş
geçimli, uysal, âdâb-ı muaşerete uyan bir zattı.
Sert, kaba, geçimsiz değildi. Güler yüzlü, hoş gönüllü, sevecen tabiatlı, kerim
ahlâklı, lütuf-kâr, muamelelerinde hoşgörü sahibi, ince duygulu, şefkatli bir
kimseydi. Son derece haya sahibiydi, Allah'tan hakkıyla haya içindeydi. İnsanlardan
utanırdı, onlara nefret beslemez, gurur taslamazdı. Onunla görüşenlerden biri,
onu şöyle anlatıyor: «İmam Ahmed'in zamanında
yaşayanlardan gördüklerimin içinde, onun kadar dindar, onun kadar
nefsine hâkim, fakih, edeb ve terbiyeli, güzel
ahlâklı, kalbi temiz ve sebatlı, sohbeti hoş, gösterişten uzak birini
görmedim.»[9]
Diğer biri de şöyle
der: "İmam Ahmed, insanlar arasında en çok haya
sahibi olanlardandı. Şerefli, ahlâkı güzel, iyi geçimli bir zattı.
Sükûtu severdi. Kötü
ve boş şeylerden yüz çevirirdi. Ondan, Hadis müzakeresinden sâlih
ve zâhid kimselerin zikrinden başka birşey işitil-mezdi. Bunu vakar,
sükûn ve güzel sözlerle yapardı. İnsan onunla karşılaşınca yüzü gülerdi, ona
sevinçle iltifat ederdi. Üstâdlarına, âlimlere karşı
çok tevazu gösterirdi. Onlar da onu severler ve sayarlardı, tazim ve ikramda
bulunurlardı.»[10]
İmam Ahmed'in ahlâkı işte böyleydi. Hz.
Peygamberin gösterdiği ahlâk yolu budur. O daima Hz.
Peygamber Aleyhisselamtn hidayet . yoluna uydu, onu
kendine örnek aldı. Bu hususta Allah Teâlâ'nın şu
âyeti kerimesine uyardı: «Allah Resulünde sizin için uyulması gerek güzel örnek
vardır.» O her zaman Hz. Peygamberin (Öhasalat ve selâm olsun) ahlâkını öğretir, yakından
tanımaya çalışır, kendine onu canlı bir örnek alırdı. O asla şöhret peşinde
koşmadı, çünkü şöhfet, insanı yatağında bile rahat
uyutmayıp kıvrandıran bir hastalıktır. O hem haya sahibi, hem heybetli ve fakat
şefkatli bir zattı. Alçak gönüllü, vakarlı, yüce ve kudretli Allah'a dayanan
bir âlimdi.
[1] ibn-i Cevzî.
Menâkıb, s. 95
[2] Bu ve önceki Nakiller: İbni Cevzi, Menâkıb, Hılyet'ül-Evliya, Hafız Zehebi, İbni Sübki Tabaka-tındandır.
[3] Hilyetül Evliya.c.IX.s.186
[4] ibnı Cevzt,
s. 123
[5] Zehebi Tarihi, Müsned Mukaddimesi, s.222, Ahmed Şakir Kalemiyle.
[6] Zehebi, Müsned,
Mukaddimesi.
[7] Merhum yazar, dört mezhep İmamtan
hakkında birer eser neşretti. Imam-ı A'zam Ebû Hanife
ile imam Şafiî hakkındaki eserleri, tarafımdan tercüme olunmuş ve Diyanet
İşleri Başkanlığınca basıfmıştır. Şimdi Ahmed b. Hanbel ile İmam Malik
tercüme olunmaktadır. Böylece Ehli Sünnetin 4 büyük imamı tanıtılmış oluyor.
Ayrıca bu kudretli yazarın ibni Teymiye
ve fbnî Hazm hakkındaki
muazzam eserleri de tercüme olunacaktır.
[8] Hılyetül-Evliya,c.IX,s.181.
[9] Menâkıb. S.214.
[10] Aynı kaynak, s.215-