ENDÜLÜS'DE SİYASİ ÇEKİŞMELER, SÜRGÜNLER...
41- Endülüs'de Siyasi Çalkantılar İçinde iken Babası öldü:
42- Kurtuba'dan Mariyye'ye Göçmesi:
43- Emeviler İçin Çalışması, Vezir Olması:
44- O, Gerçekten Emevi Yanlısıdır:
45- Çarpışmada Esir Düştü, Altı Yıl Sonra Kurtuba'ya Döndü:
47- Yine Kitaplarına Döndü, Yine Vezir Oldu:
48- İbn Hazm. Emevileri Tutardı:
İbn Hazm'ın Seyahatları, Seferleri:
49- Siyasi Çalkantılar Yüzünden Bir Yerde Duramadı:
50- Serveti Elden Gitse de Geçim Sıkıntısı Çekmedi:
52- Minorka'da Taraftarları Çoktu:
53- Bâcî ile Tartışmalar ve Miyorka'dan Ayrılması:
54- Endülüs'ün Küçük Devletlere Parçalanması:
55- Kitapları Yaktırma Vebali Mu'tadıd'a Aittir:
56- İki İmama Eza Yapan İki Hükümdar Arasında Benzerlik:
57- Kitaplarının Yakılmasının Zahiri Sebebleri:
58- Kitapları Yakmanın Asıl Sebebleri:
59- Fukahanm ve Siyasilerin Ona Karşı Gelme Sebepleri:
60- Mütlicetm Köyünde Aradığı Huzuru Buldu:
61- Atalar Ocağında Talebe Okutması, Eser Yazması:
63-Zenginlik îlme Fakirlikten Daha
Engeldir:
64- ibn Hazm'la Ebû Hanife Arasında Bir Benzerlik:
65- Sultandan Atiye, Armağan Alma Meselesi:
66- Bu Konuda İbn Hazm'ın Durumu:
67- Varlıklı, Fakat Acı Bir Hayattan Sonra Allah'a Kavuştu:
Ali İbn Hazm'ın babası olan Ahmed b. Said, Emevi halifesi Hişam'm elinden
hükümdarlığı alan Mansur amirinin vezirlerinden
biriydi. Yakut Mu'cemü'l- Üdebâ'da şeyle der: "Ahmed b. Said b. Hazm, ulemadan olup, Mansur Muhammed
b. Ebu Amir'in vezirlerindendi. Ondan sonra da oğlu
Muzaffer'in veziri ve devleti yönetenlerden oldu" Görüyoruz ki İbn Hazm'ın babası Ahmed, Amiri devletin yardımcılarından olup Mansur Amiriye yardım etti, 392
H. / 1002 M. de onun ölümü üzere oğlu Muzaffere yardım etti. 398 H. / 1008 M.
de kargaşalıklar başlayınca işi bırakıp siyasetten çekilmeye başladı. Kurtuba'da çalkantılar başgösterdi.
Kurtuba'mN doğusundaki yeni hanelerini terkedip batısındaki eski evlerine taşındılar. Emevi hanedanmdaki çekişmeler
yüzünden devamlı kargaşalıklar içinde 402 H. / 1012 M. yılında vefat etti.
Devleti ele geçirme çekişmeleri devam etti. İş o kadar çığırından çıktı ki, iki
rakip taraf da, müslümanları pusuda bekleyen hristiyanlardan bile yardım istediler. Bu günahkâr tutum, o
dereceye vardı ki, Mansur Amiri Hristiyanları
yenmişken birbirlerini ezmek için onları bıraktı. Böylece iki tarafta yenildi
ve bundan İslâm çok zarar gördü. Düşman ise ucuza zafer kazandı.
İbn Hazm, işte bu kan deryası
ortasında yetişti. Bağlılığı kuvvetli idi. Bu hanedana sadıktı. Baktı ki, bu
hanedan birbirleri ile boğazlaşıyorlar, birbirlerini yiyorlar, o zaman genç
yaşta idi. Düşündü, daha önce babasının yaptığı gibi, iki taraftan birine
diğerine karşı yardım etmekten vazgeçti. Böylece ilme daha çok sarıldı, kendini
ilme verdi. Bu uğurda memleketi olan Kurtuba'yı terk
edip 404 H. /1013 M. yılında Mariyye'ye göçtü. Çünkü Kurtuba'yı Berberiler durmadan hırpalıyorlardı. Orası
Berberilerin ve Hrıstıyanların uğrağı olmuştu. Fesad ve şer fırtınaları esiyordu. Kurtuba'da
huzur kalmadığmdan ulema da orayı terk etmişti. İbn Hazm Mariyye'de
onardan ders almaya devam etti, kendini okumaya, ilme verdi. İbn Hazm gi-ı
nimet içinde yetişen bir kişi ilimde en büyük huzuru ve teselliyi bulur, at o
siyasetten ayrılsa da huzur içinde ilim çalışmaya onu bırakma ılar. Çünkü umumiyetle Endülüs'de,
özellikle kurtuba'da kargaşa-
ett^B SÜrÜP gİtmektedir-
Bunun neticesi, Ali Hamud, Kurtuba'yı
istila unlar alevi olup Mağripte siteye hakimdiler. Hz. Ali yanlıları ile Emeviler
arasında cahiliyet devrinde de, İslâmiyet devrinde de
çekişmeler var. Şimdi Hz. Ali yanlıları Kurtuba'ya hakim oldular. Elbetteki Emevileri
ve taraftarlarını takip edeceklerdir. İbn Hazm ve ailesi Emevi taraftarıdırlar,
babası onların devletinde vezir idi. Bu yüzden, Hamudilerin
Mariyye valisi olan Hoyran
407 h. / 1016 m. yılında onu Emeviler hesabına çalışmakla
itham etti. Bunu İbn Hazm'm
kaleminden dinleyelim: "Talibiler devleti ortaya çıktı, Nasır unvanı alan
Ali b. Hamude halife olarak ona biat edildi. Kurtuba'yı aldı. Endülüs'ün her tarafında çarpışmalar,
isyanlar sürdü, bu sırada Mariyye valisi beni belaya
uğrattı, çünkü Allah'dan korkmaz asilerden bazıları
- Allah onların belasını versin - beni ve arkadaşım Mu-hammed
b. İshak'ı, Emevi Devletine
davet ediyoruz diye şikayet etmişler. Bunun üzerine bizi bir ay tevkif etti.
Sonra bizi sarayın kalasına sürgün ettiler. Oranın hakimi Ebu
Kasım Abdullah b. Huzeyl bizi karşıladı. Orada birkaç
ay gayet iyi muamele gördük. İyi komşular arasında izzet ve ikram içinde
yaşadık. Sonra emirü'l-müminin Murtaza
Abdurrahman İbn Mu-hammed zuhur edince deniz yoluyla Balansiye'ye
gittik orada kaldık."[1]
İbn Hazm'ı siyaset sarstı. O Mariyye'de huzur ve sükûn içinde ilim çalışmak istiyordu.
Fakat valiye yapılan ihbar üzerine evvela tevkif olundu, sürgün edildi, Balansiye'ye gitti. Bu sürgün çok uzun sürmedi. Aslında bu
onun için azab değil nimet oldu. Balansiye'de
Abdurrahman Emevi hilafeti
davasını işleyince ona yardıma başladı. İşin garip yanı şudur ki, Emevi yanlısı diye İbn Hazm'ı tevkif ve sonra sürgün eden Mariyye
Valisi ona hayrandı. Emevi halifeliği iddia eden Abdurrahman Murtaza'ya en çok
yardım edenler sırasına geçti. Çünkü Ali Bin Hamud'un
kendisini Öldürmek niyetinde olduğunu haber aldı ve Abdurrahman
tarafını tuttu. Bu, Abdurrahman b. Muhammed b. Abdülmelik b. Abdurrahman Nasır, Kurtuba'dan gizlice kaçmış, Ceyyan
şehrine gelmiş, Emevilerin başına geçmiş. İbn Hazm da ona yardım ediyordu
ve onun veziri bile oldu. Fakat bu iş pek uzun sürmedi. Çünkü onlar da Ali İbn Hamud da olan kuvvet ve
tedbir yoktu. Abdurrahman Murtaza'yı
yakaladılar, işi bitti. Taraftarları esir düştü. Tevkif olundu. Sürgün edildi.
Burada biraz duralım.
Ona yöneltilen Emevi yanlısı olduğu ithamı asılsız
mıydı? Acaba bu sırada kendini tam ilme vermek, bir zahid
ve abid sıfatı ile sırf ilimle meşgul olmak mı
isterdi. Yoksa Emevilere karşı bir meyli var mıydı?
Bana göre o, açıkça davetde bulunmasa da Emevilere karşı meylini gizlemiyordu. Bunu şu da
göstermektedir: O, Emevilerin idaresi-i meşru
tanıyor, onları daima emiri'l-mü'minin
unvanı ile anıyordu. Bu da İthamın doğru olduğunu gösterir. Onlara karşı olanları
(bağiler, meşru hükümete isyan edenler) diye
nitelemektedir. Demek ona göre Ali Hamud idaresine
uyanlar, meşru hükümete karşı gelmişler demektir. Onun bundan sonraki
davranışları ve tutumu Emevilere candan bağlılığına
delalet eder. Babası gibi o da onların veziri oldu. Onlara karşı meyli
olmasaydı, bunlar olmazdı.
İbn Hazm, Abdurrahman
Murtaza ile birlikte, Gırnata'yı almak isteyen
ordusuyla beraber bulundu. Fakat istediklerini elde edemeden Abdurrahman ve yanındakiler öldürüldüler. İşte o zaman
düşmanın eline düşen her mağlubun başına gelen İbn Hazm'm da basma geldi, esir düştü. Bir süre esirlikte
kaldı. Sonra serbest bırakıldı. Sonra harab olan Kurtuba'ya döndü, yıl 409 H./ 1018 M. arada 6 yıl
geçmişti. Rahmetli kendisi şöyle der: "404 yılı Muharremin başında Kurtuba'dan çıktım, 409 yılı Şevval ayında oraya
döndüm."[2]
İbn Hazm, tekrar derse,
okumaya, araştırmaya, hadis ezberlemeye, fı-kıhda tartışmalar yapmaya, incelemeye döndü, kendini kaptırdı,
siyasetten vazgeçti. Fakat Emevilere olan meyli
sönmedi, onlara olan sevgisi günden güne arttı, Emevi
hanedanı birbirine çekişmeye düştükçe o acıdı. Nihayet Emeviler
Devleti çöktü, emirleri ülkeye dağıldılar, içlerinden biri ortaya çıkarsa,
hemen başı kesiliyordu, iş düşmanları alevilerin
eline geçmişti.
46- ibn Hazm'm Hapse Düşmesi:
Fakat Hamûd hanedanının işi de yavaş yavaş
zayıflamaya yüz tuttu. Sonunda Kurtuba halkı, Ali b.
Hamud'a karşı ayaklandılar, onu azlederek hakimiyet
yine Emevilere geçti. Yeni halife olarak Abdurrahman b. Hişam b. Abdülcebbar'ı seçtiler ve 414 yılı Ramazan'mda
ona biat ettiler. O zaman 22 yaşında bir gençti. İnce duygulu, şair tabiatlı,
kuvvetli bir hatipti.[3]
Fakat gençlik
tecrübesizliği bu. Hakimiyeti elinde toplayan bir hükümdar, hakimiyeti elinden
alacaklar diye kendi hanedanına karşı şüpheye düşerse iş kötüleşir. Aralarında İbn Hazm'ın da bulunduğu
vezirlerini dinlemez oldu, bütün işlerini eline alıp istibdada başladı. Mu'cemü'l-Üde-a nm dediği gibi işlerinde yumuşak ve merhametli davranmadı, Kurtuba alkd bir kısmını hapse attı, Emevi hanedanından amcası oğullarından birini mevkiye getirmelerinden şüphelendi, onların mallarını
ellerinden aldı. Onları kurtarmak için Kurtuba halkı
ayaklandılar, hapistekile-ri
dışarı çıkardılar, iki ay sonra da bu halifeyi öldürdüler.
İbn Hazm, işte bu genç
halifenin veziriydi. Daha önce babasının Mur-taza'ya vezirliği devam etmediği gibi, bu defa onun
vezirliği de çok sürmedi. Daha önceki vezirliği sonunda esir düşmüştü, bu seferki
vezirliği sonunda hapse girdi. Tarihler onun hapisten ne zaman çıktığım
kaydetmiyor, fakat çok sürmeden serbest bırakıldığı anlaşılıyor.
Olanlar olduktan sonra
İbn Hazm can attığı ve
sığınacağı ilme döndü. O ilimle teselli buluyordu. Eskiden olduğu gibi, yine
fıkıh ve hadis çalışmalarına başladı. Münazaralar yapıyor, Yahudilerin, Hristiyanlarm ve diğerlerinin uyandırdıkları şüphelere
karşı İslâm'ı savunuyordu.
Ona düşen, artık
siyasetten uzaklaşıp kendini tamamıyle ilme vermesi,
başka şeyle meşgul olmamasıydı. Fakat Yakut, Mucemü'l-Udebâ'âa. onun Hişam Mu'tedbillah'a vezir olduğunu söylüyor. Fakih
Ebu Muham-med, Abdurrahman Mustazhir'in veziriydi, sonra da Hişam
Mu"tedbil-lah'm veziri
oldu, diyor. Bu Hişam'a 418 Hicri yılında Kurtuba'da biad olundu... 422
yılında azledildi. Bu Endülüs'de Emevilerin
son hükümdarıdır.[4]
Bu İbn
Hazm'ın vezir olduğu son Emevi
halifesidir. Ona dört ay kadar vezirlik yaptı, belki daha fazla, bunu kesin
olarak bilemiyoruz, bir delil yok.
Bu, İbn Hazm'ın siyasetle ve
vezirlikle iştigalinin sonu oldu. Bundan sonra bir kimseye vezir olduğu
bilinmiyor. Hem bu halife, Emevi halifelerinin en
sonuncusu oldu; ondan sonra hâkimiyet kuramadılar. Makkarri
şöyle der: "Hişam Mu'tedbillah'ı
askerler 422 de azlettiler, o da Lârde'ye kaçtı, orada
428 yılında Öldü ve böylece yeryüzünden Emevi Devleti
silindi. Mağrîb'de halifelik dağıldı, bir çok küçük
devletler türedi, Tavaif-i Mülük
ortaya çıktı, emirler, Berberi ve arap reisleri
memleketi paylaşarak her tarafta bir devlet kuruldu.
İbn Hazm, Emevileri
tutardı, onları desteklemek için vezir oldu. Bu uğurda sürgüne gitmeyi, esir
düşmeyi, hapse girmeyi bile göze aldı. Enıe-viler devleti son bulup tekrar hâkimiyete geçmeleri ümidi kalmayınca, siyasetten tamamıyla el çekti.
Kendini ilme verdi, araştırma yaptı, yazdı çizdi. Fırsat buldukça
tartışmalarla, kalemiyle görüşlerini savunarak yaydı, kitaplar, r
399 yılında Kurtuba'da kargaşalıklar başlayınca, İbn
Hazm ailesi ondan huzur ve rahat görmedi. Kurtuba'mn doğusundan batısına göçtüler. Sonra 404 yılında Kurtuba'dan Mariyye'ye, sonra
tutuklamalar, sürgünler, aurbet hayatı birbirini
kovaladı. Tavku'l-Hamâme
kitabının sonunda şöyle der: "Malum olduğu üzere uğramadığımız ahval
dolayısıyla benim zihnim karışık, kalbim muzdariptir: Memleketten ayrılık,
vatandan sürgün, zamanın değişmesi, hükümet felaketleri, kardeşlerin ayrılığı,
ahvalin bozulması, günlerin alt-üst olması, servetin tükenmesi, eski ve yeni gözka-maştırıcı malların elden
çıkması, babalardan, atalardan kalma kazancın kesilmesi, yadellerde
sürünmek, mal ve mevki kaybetmek, aileyi ve çocukları koruma kaygısı, çoluk
çocuğun arasına dönmemek tasası, zamanla boğuşmak, kaderin nereye
sürükleyeceğini gözlemek, bütün bunların içinde çaresiz bir hayat... Halimizi
ancak Allah'a arzediyoruz. Allah bize hayırlısını
versin, O her şeye kadirdir, gidenden daha çoğunu verir. Eksilttiğini artırır,
ö'nun ihsanları bizi sarar, sonsuz nimetleri bizi
boğar, şükrünü edadan aciziz. Herşey O'nun lütfü ve
keremidir. Biz kendi kendimize hüküm veremeyiz. O'ndan geldik, O'na döneceğiz.
Her emanet, sahibine verilir. Önce de, sonra da bidayette ve nihayette hamd ve sena ancak ona-dır.”[5]
Bunlar onun
seyahatleri ve seferlerinden bazısına işaretlerdir. Bunların çoğu ihtiyari
değil, mecburi yolculuklardır. Mariyye'ye gitmesi
orada huzur aramak içindi, fakat sonunda kahre
uğradı ve o kaleye sürgün edildi. Balansiye'ye
gitmesi, halifeye yardım içindi. Sonra Kurtuba'ya
dönmesi, büyüdüğü baba ocağına duyduğu hasrettendi.
Öyle anlaşılıyor ki, o
geçinme sıkıntısı çekmedi, varlık görmedi, vakıa gözkamaştırıcı
serveti elinden aldılar, babadan kalma kazancı kesildi, fakat atalarından
kalma köyde çiftlikleri vardı. Hatta, Mariyye, Şatıbe, Ba-lansiye,
Eşbiliye-Seville'de evleri
vardı. Tavku'l-Hamâme
eserinde bunu gösteren satırlar var: "Benim bir dostumun Mariyye'de evi vardı. İşleri onu Şa-tıbe'ye gitmeğe mecbur etti, orada kaldığı müddetçe, benim
oradaki evimde oturdu." Bundan anlıyoruz ki, onun Şâtıbe'de
evi var. Hava değişikliği Veya sakin bir hayat için oraya gittikçe, evinde
kalmaktadır. Rahat etmek ıç oraya yapılan bir nevi seyahattir.
İbn Hazm'ın sürgün edilmesinin sebebleri, her zaman siyasi değildi, bazen ilim yüzünden
de sürgüne gitti. Bundan önce onun Kayravan'a
gitmesini anlatalım: O, Kayravan'da bir müddet
oturdu, orada ulema ile görüşüp konuşurdu, onlarla tartışmalar yapardı,
muhtelif konularda görüş alış verişi olurdu. Bunlardan birini şöyle anlatır:
"Bir gün bana Kayravan ehlinden Ebû Abdullah b. Muhammed b. Küleyb
birşey sordu. O, çok uzun dilli, her fenden sormasını
bilen bir adamdı."[6]
Bu haber onun Kayravan'a gittiğini, orada oturduğunu, uleması ile tanıştığını,
onlarla tartışmalar yaptığını göstermektedir. Tavku'l-Hamâme, Kayravan'a neden
gittiğini; hangi yıl, orada ne kadar kaldığını yazmıyor. Halbuki çok defa
bunları yazar. Ancak oraya gtimesi kendi arzusu ile
olduğu, bir emir veya vezirin sürgün etmesi ile olmadığı anlaşılıyor. Zira öyle
olsaydı insanlar bilsin diye sebebini açıkça yazardı, bu konuda insanlar kızacakmış,
beğenecekmiş hiç umurunda olmaz. Sürgün ve hapis olaylarım anlatmaktan hiç
çekinmez. Çünkü o ince-duygulu, hassas bir kişidir. Her elem onda derin bir iz
bırakır, yeri geldikçe onu zikretmeyi ihmal etmez, onu kağıt üzerine dökmekten
kaçınmaz, gelecek kuşaklar onu hatırlasın diye tescil eder.
İbn Hazm yılını söylemese de,
biz bunun hayatının son yıllarında olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü olayları
kaydettiği Tavku'l-Hamame
onun son yazdığı kitabı değil, belki de ilk yazdığı eserler arasındadır. İbareleri
de bunu gösterir. Çünkü bunda gençlik heyecanı ve ateşi var. Bazı araştırıcılar,
ilk kitabı olduğunu ve 418-422 yılları arasında yazdığım iddia ederler. Ancak
buna biz kesin bir delil bulamıyoruz. Her halde gençliğinde yazdığı
anlaşılıyor, yeri gelince anlatacağız.
İbn Hazm, Şatıbe,
Mariyye, Kurtuba ve Balansiye şehirleri arasında dolaşır, oralarda hem ders
alır, hem de ders verirdi. Görüşleriyle, beyanlarıyla gençlerin dikkatini
üzerine toplardı. Gençler üzerinde tesirleri olurdu. Miyorka'da
(Minorka) Bacî'nin onunla
görüşmesi hakkında Makkarî şöyle der:
"Endülüs'e gelince, İbn Hazm'ın
sözlerini çok tatlı ve hoş buldu. Ancak o, Mâlik Mezhebinin dışına çıkmıştı, Endülüs'de onun ilmiyle meşgul olan yoktu. Fukahanm l
Bundan şunları
anlıyoruz:
1. İbn Hazm, Miyorka adasında 440
yılında bulunmuştur. Çünkü doğuya dip kelâm, cedel,
fıkıh, hadis ve diğer ilimleri güzelce öğrenen Bâcî,
Mi-
orka'ya 440'da döndü, Endülüs'den
426 da çıkmıştı, 13 yıl sonra geldi.
2 . Bundan İbn Hazm'ın Miyorka
Adası'na gittiğini anlıyoruz, orada dostları, öğrencileri vardır. Onun
mezhebini ve görüşlerini o yöre halkı kabul etmiştir.
3. O kuvvetli
delilleriyle ulemayı ve fukahayı P^öturmuştur, onunla ba-şedemiyorlar. Çünkü onlar fer'i meselelerle meşgul, onun
ise geniş kültürü var. Üstün delillerle onları susturuyor.
Bu haber şunu da
gösteriyor ki, Miyorka'da onun görüşleri ve
düşünceleri baskı altında değildi, orada istediğini söylüyor, hükümdar baskısı
olmadığından serbestçe münakaşalar yapıyor. Ancak tarih bize bu tartışmaları
ve bu meclisleri nakletmediğinden, iki mücadeleci Ebû
Velid Bâcî ile İbn Hazm'dan hangisinin haklı
çıktığını bilemiyoruz.
Olayların akışından ve
şehirlerin birbirine yakın oluşundan anlaşıldığı üzere, İbn
Hazm nereye varsa ve yerleşse orada ders veriyor,
görüşlerini yayıyordu. Birbirlerine yakın olduklarından Balansiye
ile Miyorka arasında gidip geliyor, Kurtuba'ya dönüyordu. Miyorka
Adası'nda onun taraftarları çoktu. Onların başına geçmiş, onlara fikirce hâkim
olmuştu. Ona bunu sağlayan oranın ileri gelenlerinden dostu Ahmed
b. Raşîk adında biriydi, 440 yılında ölmüş. Onun
ölümünden sonra da orada İbn Hazm'ın
mevkii zayıflamış, fukaha ona karşı çıkmışlar,
doğudan yeni dönen Ebû Velid
Bâcî'den yardım istemişler, böylece İbn Hazm ile münakaşa yapmış ve
tarihçilerin dediğine göre Bâcî üstün gelmiştir.
Bana göre, Bâcî ona delil ve burhan ile değil, sultan kuvvetiyle üstün
geldi. Çünkü İbn Hazm'ı
destekleyen ölmüştü, fukaha da ona karşı geldiler.
Sultanı tahrik ettiler, o da Miyorka'dan delillerinin
kuvvetsizliğinden de-gıl, destekleyeni olmadığından
çıktı. Zaferi deliller değil, sayıca çok, gö-runuşçe kalabalık olanlar kazandı. Fukahanm
ona olan hücumları, Mâli-ı Mezhebine muhalif olmasıydı. İmam Malik'in
görüşlerini almıyor, onları ediyordu. Çünkü o, Zahiriyeci
olduğundan ancak nasslara itimad
edi-y°r ve her ^yi onlar hallediyor sanıyordu.
Bâcî, Miyorka Adası'na gelip
münakaşaya başlayarak, İbn Raşık'dan
sonra Emir de ona cephe alan fukahayı tutmaya
başlayınca, İbn Hazm buradan
ayrıldı. Ne tarih kitapları, ne biyografi eserleri onun nereye gittiğini
yazmıyor. Doğduğu yer olan Kurtuba'ya mı gitti, yoksa
Balansiye veya Ma-riyye ve Şatıbi'ye mi belli
değil. Belki de, göğsünde ilmini, yanında yük deng-lerinde kitaplarını taşıyarak bu şehirlerin hepsine uğradı.
Dili ve kalbi inandığı akidesini müdafaadan asla yorulmuyordu, usanmadan
görüşlerini savunuyordu. Zaten Endülüs şehirleri arasında dolaştı durdu. O
sıralarda Endülüs Devleti parçalanmış, küçük küçük
bölgelere ayrılmıştı. Her parçanın başında bir emir vardı, her biri Mu'tasım, Mu'tadıd gibi ilah
unvanlar taşıyordu. Hatta şairlerden biri bunlar hakkında şöyle bir dörtlük
söylemiştir:
"Endülüs
topraklarında Mu'tadıd, Muktedir gibi unvanları
işitmekten usanırım Yeri olmayan memleket unvanları bunlar, Arslanın
hücumunu taklide yeltenen kedinin Kendini şişirmesini andırıyor"
İbn Hazm, küçük devletlere
ayrılmış düşmanın pususundan habersiz bu Tavaif-i Mülük memleketlerinde şehirden şehire
dolaşıyordu. 439-464 yıllarında oranın hükümdarı olan Mu'tadıd
b. Abbad zamanında Sevilla'ya
geldi.
İşte bu Mu'tadıd, İbn Hazm'a
en büyük darbeyi indiren olmuştur. Büyük bir alime ondan daha büyük bir ceza
olmaz. Fakat İbn Hazm güngör-müş, eziyet çekmiş,
tecrübe sahibi bir kişidir, böyle şeylere alışıktır, bundan önce acı, tatlı,
talih tasından sular içmiştir. O ne kadar sert olursa olsun dünya elemlerinin
erişemeyeceği yüksek bir mevkidedir. Ezalar ne kadar kasvetli, katı da olsa
ona dokunmaz.
İbn Hazm'm kitaplarım yakma
günahım yüklenen bu Mu'tadıd kadı, Ebu Kasım Muhammed b. İsmail b. Ubad
Lahmi'nin oğludur. Ubad
oğulları hakimiyetini bu kadı sağlamıştır. Hâmud
oğulları hakimiyeti zayıflayınca, Se-villa halkı onu
kendilerine emir yaptılar, ulema ve eşraftan oluşan bir meclis, şûra yoluyla
onu seçti. Kadı salih bir kişiydi, güzel idare etti.
439 yılında öldü. Sonra Muktazıd geldi. O da başdan babasının iziden gitti,
babasının kurduğu şûra meclisi ile adalet üzere idare etti. Sonradan işi
istibdada çevirdi katı kalbli, kurnaz biriydi. Amacına
ulaşmak için herşeyi yapar, nsanlık
duygusu tanımazdı. Hatta şüphelenince bu yolda oğlunu bile öldürürdü. Halka
böyle baskı yapmak için, salahiyeti Halife Hişam b.
Ha-kem'den aldığını iddia etti, onun hayatta olduğunu söyledi. Çünkü Sevil-la
halkını halifesiz yaşamak istemediklerinden, onları böyle kandırmak kolaydı.
Ondan önce babası da bunu yapmıştı. Parçalanmış Endülüs ülkeleri üzerinde
hakimiyeti sağlamak için bu mevhum halife namına hareket etti Çünkü halifeden
başkası adına toplanmazlardı. Onun için bu yolu tuttu. Bu iddia 455 yılına
kadar böyle sürdü. Ondan sonra öldüğünü, vazifeyi Muktazıd'a
yani kendisine bırakdığını söyledi.[8]
İbn Hazm, vaktinde bu işin içyüzüiıü anladı ve kimseden korkmaksızın bunu sert ifade
ve beyanlarla insanlara anlatıp durdu. Nukatu'l-Arûs kitabında şöyle der:
"Çağlar boyu m
işte bu kısa satırlar, Muktazıd'ın
huyuna ve siyasetine işaret etmektedir. Onu Abbasi Halifelerinden Ebu Cafer Mansur'a benzetirler.
Fakat ondan fazlalıkları da var, bu, düşmanına karşı acımak nedir bilmez, küçük
büyük bakmaz. Kor bir adamın, kendisi hakkında iyi konuşmadığını duydu, hemen
onun mallarına el koydu, kör, Mekke'ye kaçıp kurtuldu. Orada hakkında kötü
konuşmaya devam etti, fakat onu zehirletmeyi becerdi. Hicret yurdu Medine'nin
İmam Malik, Ebu Cafer devrinde baskıya uğradı, dayak
atıldı, Endülüs imamı İbn Hazm'm
da Muktazıd devrinde kitapları y akıldı. Gerçekten
benzerlik tam.
Bu kitapların
yakılması ne zaman oldu. Acaba Minorka Adası'ndan 440
yunda çıktığı vakit mi, yoksa ölümünden biraz Önce mi
oldu? Söylediğimiz H ı 456 h. / 1049 m. yılı Şaban ayının 28'inde vefat etti.
Öyle anlaşılıyor ki yakma olayı Minorka’dan hemen
ayrıldığı gibi değil, bu iki vakit arasında olmuştur.Çünkü yakma olayını
anlatanlar, bundan sonra onun Lüble'de ki çifliğine gittiğini söylüyorlar.Orada ölünceye kadar kitap
yazmaya, ta-6rme derS vermeye devam etti. Ve kitap
yakmayı ve bunu yapanları en, haşlayan şiirler yazdı.
Onun kitaplarının
yakılmasın da zahiri sebep fukahanm ona kırgınlığı
ve emirleri ona karşı tahrik etmeleridir. Çünkü Endülüs'de
mezheb imamı Malik dahil, dört imamı tenkid ediyor, halka dört mezheb
fıkhıyla mukayyed olmayan bir fıkıh gösteriyor diye,
ondan şikayet ediyorlardı.
Parçalanmış Endülüs'de bölge hırsı olan emirler, emellerine ulaşmak
için ulemadan yardım beklediklerinden, onları 'okşuyorlar, onları hoşnud etme fırsatım kaçırmıyorlardı. Muktazıd
giHi.müstebid bir adamdan, İbn Hazm gibi tek başına kalmış
bir kişiyi himaye etmesi beklenemez. İbn Hazm'm etrafında sırf ilme kendini vermiş, hakikati arayan
pek az kişi vardı, bu gibiler zaten her zaman azdır, Mutazıd
bunları hoşnud edecek değil ya,
o fu-kahayı hoşnud etme
yolunu tuttu. Fakat sadece onları hoşnud etmekle yetinmedi,
bu, fırsat bilerek kendi şahsi öcünü de almaya yeltendi. Çünkü İbn Hazm'ı kendi ülkesinden
çıkarıp uzaklaştırmakla ve doğum yerinde, ailesinin memleketinde, ikamete
mecbur etmekle, fukahanm gönlünü almış olurdu. Fakat
kitapları yakmak, bu fazladan tecavüzdür, onların gönlünü almaktan da aşırı bir
şeydir, bunun başka sebebleri olması gerekir. Her ne
kadar zahirde sebeb fukahayı
hoşnud etmek ise bunun üstünde birşeyler
var. İbn Hazm, kitap yakma
ile ilgili yazdığı beyitlerinde buna işaret eder:
"O kağıtları,
kitapları yakmayı bırakın,
Benim karşımda,
bilginiz varsa, onunla konuşun,
Taki insanlar kimin ne bildiğini görsünler."
Bunu yapamazsanız,
Bilginiz yoksa,
yeniden ilkokula dönüp yeniden öğrenmeye koyulun,
Yoksa, istediğiniz,
perde arkasındaki umduğunuza eremezsiniz"
Bu sözler, zahiri
sebebin fukahanm şikayetleri olduğunu fakat bunun
ötesinde bir şey olduğuna işaret var: Emevilerin bir
takım gizli maksatları vardır. Asıl sebeb odur, zahir
ahvali, o gizli ve kirli maksatları için paravana yaparlar, perde arkasına
gizlenirler.
İbn Hazm, Emevi
yanlısıdır ve onlara şiddetle bağlıdır. Onların emirlerinden birinin
veziriydi, her hususta onları desteklerdi, hayatında bunun böyle olduğunu
gördük. Bu nitelikte olan İbn Hazm
gibi, dirayetli bir adamı, iktidar sahibi elbette halktan uzaklaştırmak, onu
halkın gözünden düşürmek ister, Muktazıd bunu yaptı.
Bundan başka o, bir
tarihçi ve yazardır, çağındaki olayları olup biten-zmaktadır.
Ancak o, bunları baştakilerin arzularına göre yazmaz. O, d' bildiğine ve
kanısına göre yazar, bundan hiçkimsenin azarından kmaz, birisinden çekinmez, hoşlarına gidecekmiş,
kızacaklarmış hiç ırunda değildir. Yukarıda Nukatu'l-Arus kitabından Mu'tazıd'a ve ba-hasma dair
naklettiklerimizde bunun örneğini görüyoruz. Hişam
adını kullanarak kendilerine halifelik nisbet
ediyorlar, peşine gittiklerinin Hi-sam olduğunu
söylüyorlar ve bu düzmeceye uymak 22 yıl kadar sürüyor, bunun içyüzünü
bildiğinden: Hiç bir zaman görülmemiş bir düzmece yalan, demekten çekinmiyor.
İşte onun yazıp kaydettikleri böyle hoşuna gitmeyecek olaylardı. Bunları yok
etmenin çaresi de onun kitaplarını yakmaktı. Onun için o; "kitapları
yaktılar, fakat göğsündeki bilgileri yakamazlar, ben nereye gidersem, onlar da
benimle berabeıdir, onları başka yere yazarım,
anlatırım," demekte haklıdır. Bunu şu dörtlükle dile getirir:
"Şayet kağıtları
yaksalar da,
O kağıtların ihtiva
ettiği bilgileri yakamazlar,
Onlar benim
göğsümdedir
Ben nereye gidersem,
onlar da benimle gider
Kervanım nereye
konarsa, onlar da oraya konar
Onları benden
alamazlar, mezara kadar yanımdadır.
Endülüs, ibn Hazm'ın l
dir ,aZandırma korkusu
uyandırırdı. Bunlardan başkaca o, fakih bir
âlim-> ki söyleş çarşıdaki bir
adamla esir arasında fark gözetmez, hak-
un ,' a °*ur- T-ak bildiğini umum halka,
büyük küçük demeden herkese
ııan eder "R ■< ■■ u
ti r\ ı 'un "unlar onu, emirler nezdinde, korkulacak bir adam yaptı Öyleyse onu takip etmeye, fikirlerine baskıyla, ilmini
göğsüne hapis edip yaymasına engel olmaya çalıştılar, kitaplarını yaktılar.
Güçlükler peşini bırakmadı. En sonunda Kurtuba'ya
gelmezden önce, ailesinin yaşadığı küçük bir yer olan Lüble
bölgesindeki Mütlicetm köyüne kendini atıp yerleşti.
Orada kendini ilme vererek teselli aradı. Bütün bu sıkıntılardan sonra orada
biraz nefes aldı. Küçük talebeler gelip ondan ders okuyorlardı. Bir yandan da
kitaplarını yazmaya devam etti, gelecek kuşaklara bu kitapları bıraktı.
İbn Hayyan, ona düşmanlıkları
şöyle anlatır: "Hükümdarlar, onu kendilerinden uzaklaştırır, ülkelerinden
kovar oldular. Diyar diyar dolaştıktan sonra nihayet
Lüble'de babasının köyündeki çiftliğe sığındı ve 456
yılında orada hakkın rahmetine kavuştu. Orada düşmanların gözlerinden uzak,
ücra bir yerde, genç talebelerine ders okuttu, ilim verdi. Hadis, fıkıh
öğretti. O, ilmini yaymaktan vazgeçmedi, eser yazmaya, bir çok kitap hazırlamaya
devam etti."[10]
Öyle anlaşılıyor ki, İbn Hazm görüşlerini yaymakta ve
bir yerde ikamet etmekte güçlüklere uğradıysa da, geçim sıkıntısı çekmemişti.
Çünkü atalar mirası olan Mütlicetm köyü ona
ailesinden kalmıştı, kendi mülkleriydi. Endülüslü Abdullah b. Muhammed b.
Arabî şöyle der: "Evine Unbe'den yarım fersah
uzaklıktaki Mütlicetm denen köyü onun mülküdür. Daha
Önce atalarının mülküydü."[11]
İbn Hazm'm seyahatları
sona erip nihayet asasını atalarından kalan köye dikti ve yerleşti. Ders
okutmaya, eser yazmaya, araştırmaya burada devam etti. İbn
Hayyan'ın dediği gibi, kimsenin levminden
korkmayan genç talebeler gelip ondan ders alıyorlardı. Burada ne kadar
kaldığını bilmediğimizden, bu talebelere ders verme müddetini kestiremiyoruz.
O, artık herşeyden el çekmişti, fakat ilimden asla.
İnsanlardan bezdi, usandı, ancak sultanların garazından uzak temiz ruhlu, saf
ilim gençleri, onun dostları bunlardı. Onların akılları, fukahanın
daralttıklarından daha geniş ufuklara açılmak, aydınlanmak istiyordu. O,
bunlara ışık tutuyordu. Burada bu sakin yuvasında veyahud
tarihçilerin dedikleri gibi, bu sürgünde o iki şeye kavuştu: Kendini tamamıyla
ilme verdi, dar kafalı mücadelecilerin inadlarıyla
vakit öldürmekten kurtuldu. Gençlik aşıkları uzaklardan gelerek ondan ilim
alıyorlar, aydınlanıyorlar, ilim susuzluklarını gideriyorlar, canla başla onu
dinliyorlardı. Bunların sayısı azdı, fakat kuru kalabalıktan çok değerliydi.
İlim ve fikir yaymakta, akılları aydınlatmakta safi viya değil öze bakılır, kemiyyet değil, keyfiyet önemlidir. Okuduklarını ol-n kir
surette hazmetmek makbuldür. Bir âlimin ilmini gerektiği gibi alıp, kalblerinde ilim sevgisi uyanan, ilmin temiz ve berrak
kaynağından kana kana tatmış, suyunu doya doya içen on kişiye aldıklarını sindiremeyen, havsalaları
almadığından inkâr eden veya dinlediklerine önem vermeyen yüzlerce öğrenciden
daha hayırlıdır.
îbn Hazm'ı sürgün edenler veya
çiftliğinde ikamete mecbur kılanlar, onun gönlünde parıldayan ilim nurunu söndürmek
istediler. Fakat yüce Mevla, o nuru tamamlamak istedi, ona bir bölük talebe
gönderdi. Onun ilim meclisine gelen bu temiz ve seçkinler grubu, ondan sonra
onun ilmini yaydılar. Ona cephe alan fukahanın
adları tarihten silindi, unutuldu gitti. Onun adı ise, bütün İslâm uleması
arasında, belki de tüm insanlık uleması arasında parlamaktadır.
İbn Hazm'a babasından miras
kalan sultanlık ve servet vardı, vezirlik yaptı. Bunların hepsi tarih sahifelerinden silinip gitti, geride sadece, tarihin
karanlıkları içinde yoluna ışık saçar bir nûr halinde âlim adı kaldı.
ibn Hazm, geçimini sağlamak
için mal kazanmak ihtiyacında değildi, çünkü babasından kalan çiftliklerden bol
geliri vardı. Babası vezir hayatı yaşıyordu, serveti çoktu. Kurtuba'nm doğusunda, batısında konakları vardı. Bunların
hepsi İbn Hazm'a kaldı. İbn Hazm'm da kendisine ait bazı
şehirlerde evleri vardı, orada uzun süre kalırdı, istirahat ederdi, ulema ile,
emirler ile buluşurdu.
Tarihçilerin
birleştikleri şey şudur ki, İbn Hazm'ın
öldüğü köy babasının mülküydü, sonra ona kaldı. Bu da gösteriyor ki, o, Hakkın
rahmetine kavuşuncaya kadar sıkıntı çekmeden varlıklı yaşadı.
pisfUnUnla beraber Tavku'l-Hamâme'te dediği gibi takipler, sürgünler, ha-bıs,f^ atalarından kalan gelirleri kıstı, eski ve yeni
serveti götürdü. Fakat yan tr?raSmi
bulmak kola5'- Çünkü o kendisi de Tavku'l-Hamâme' de be-nab f w ^v2^0 yİne Gİİne bİr
miktar servet dalmıştır, bundan dolayı Ce-lan "ser ^ ŞÜkr etmektedir.
Her ne kadar gelirleri azalmış, atalardan ka- o^ ^ bİr klSmi Zayİ
olmuSsa da- °> yoksul hale düşmüş değildir. Ha-yunca geçim darlığı çekmemiştir. Ailesine münasip geliri
vardı.
Bütün hayatında varlık
içinde yaşadı. Her ne kadar, sürgünler ve ha-unden
veya bu malları idare edecek kimse bulunmadığından, kargaşalıklar dolayısıyla
ailenin Kurtuba'daki haneleri elden çıktığından,
geliri nisbeten azaldıysa da yokluk görmemiştir.
440 yılında yani
hapislerden ve sürgünlerden sonra Bâcî ile yaptığı
münakaşa da onun fakir düştüğünü, zenginlerin yaşayışından orta hale indiğini
gösteren bir şey yok. Yakut, Mu'cemu'l-Ubeda'da, Bâcî ile arasında geçen
bir tartışmayı şöyle nakleder:
İkisi arasında bir
tartışma oldu. Sonunda fakih Ebû
Velid Bâcî kendini mazur
göstermek için:
- "Benim
mütalaalarımın çoğu, gece kör kandili ile olur" dedi. İbn
Hazm da şu mazereti ileri sürdü:
- "Ben de çok
defa altın ve gümüş rahleler, kürsüler üstünde mütalaa ederim" dedi.
Bundan onun maksadı; zenginlik ilme fakirlikten daha çok engel olur demekti.[12]
Bu haber gösteriyorki o, 440 yılına kadar fakirlik çekmedi; yoksa
onu söyler, elbette, gümüş kürsülerden söz etmezdi. Demek o zamana kadar, onun
mütalaalarının çoğu bunlar üzerinde olmaktadır. Bu haber diğer bir hususu da
açıklıyor ki o da, İbn Hazm'm
insan ahvalini ve psikolojisini çok iyi bildiğini göstermektedir. Bâcî; çok mal ilim tahsilini kolaylaştırır zannmda iken, İbn Hazm'a göre; çok mal ve servet içinde yaşamak, ilim
yollarına engel olur. Çünkü, bolluk zevk ve eğlenceye-yol açar, zevk ve
eğlence kapısı açılınca nur ve irfan kapısı kapanır, hayat zevkleri, kalb nurunu söndürür, basireti bağlar, idrâk kavrayışını
körletir, ciddi şeylere bakmaz olur. Fakir ise, geçimini kazanmak için
çalışmak zorundadır, ona eğlence kapıları kapalıdır. Kalbi temizdir, ruhu
parlar, hidayet nuru ışıldar. İbn Hazm'm
görüşü budur ve yerindedir. Bâcî ise, maddeye, maddi
sebeplere bakıyor. Ruhi sebepleri dikkate almıyor. Gerçekten zenginlik, zevk ve
sefa yüzünden ilimden alıkor.
İbn Hazm, zenginlik bakımından Ebû Hanife'ye benzer; ancak
servet kaynakları başkadır. Ebû Hanife
ticaret yaparak kendi kazandı, malının çoğunu Kufe'de
fukahaya, hadis alimlerine sarfederdi.
îbn Hazm ise, atalarından
miras kalan malla zengindi. Çiftlikler, binalar ona kalmıştı, bunlar ona bol
gelir getiriyordu. Ebû Hanife,
ticaretten kazandığı için sultandan, emirlerden atiye, armağan almıyordu.
Çünkü Allah ona vermişti, kimseye muhtaç değildi. îbn
Hazm'da hükümdarlardan atiye, armağan almadı. Ancak
sebepleri ayrıdır. Ebû Hanife
ihtiyacı olmadığı için almazdı, sonra Abbasi halifelerini de sevmezdi. İbn Hazm'da onurundan almazdı, çağındaki
emirleri kendinden büyük sayıp onlardan atiye kabulüne tenezzül etmezdi, o
vezir oğlu bir vezirdi. Tavaif-i Mülûk
denen bu hükümdarlara diğer insanlardan ayrı bir gözle bakmazdı, onları
kendisinden büyük görmezdi. Belki de onların ona düşmanlık sebeplerinden biri
de buydu.
O zamanki ulemadan bir
kısmı, hükümdarlardan, Tavaif-i Mülûk'den
hediye ve atiye alanlara iyi gözle bakmazlardı. Belki de Endülüs zengin ve
bolluk bir ülke olduğundan onlar darlık içinde yaşamıyorlardı. Gelirleri vardı,
yokluk çekmiyorlardı. Onun için hediye almayı uygun bulmuyorlardı. Bu durumda, îbn Hazm'ın çağdaşı olan İbn Abdulber hediye alanlardan olduğundan,
bunun cevazına dair hüküm vererek kendisini savundu, çünkü ona hücumlar vardı.
Bu münasebetle onun sözlerini nakletmek istiyoruz. Onlar bize o asrın ruhunu,
ulema arasında olanları, açıkça gösterecek; Nef-hu't-Tıb onları şöyle kaydediyor:
Kurtubi, Kamu'l-Hırs kitabında
anlatır: Ebû Ömer îbn Abdulber bize şunu nakleder: O Şatibe'deyken,
sultanın yemeğini yiyor, ondan hediye alıyor, diye, onu ayıplamışlar. Onlara
şu dörtlükle cevap vermiş:
"Ben,
hükümdarların yemeğini yiyorum diye, beni ayıplayana de ki: Sen bu işin hükmünü
bilmediğinden,
Akılsızca bey insizler
arasında yer alıyorsun."
Zira sahabe ve
tabiinden salih kimselere uymak, bu dinin direğidir,
geçmiş imamların fetvaları dinin dayanağıdır. İlimde üstün yeri olan Zeyd b. Sabit, Muaviye'nin ve
oğlu Yezid'in atiyelerini
kabul ederdi. Takva ve fazilet sahibi olan Abdullah ibn
Ömer, Muhtar b. Ebû Ubeyd'in
hediyelerini alırdı, onun yemeğini yerdi. Kafası ilimle dolu olan Abdullah İbn Mes'ud, haramdan sakınmayan,
faiz alan komşusunun yemeğini yemenin helal olup olmayacağını soran adama şöyle
cevap verdi:
- "Afiyet olsun, haramliaynihi olduğunu bilmediğini yersin, vebali ona
aittir."
Tabiin ulemasının büyüklerinden
olan Şa'bi, Abdülmelik b. Mervan'ın çocuklarına ders verir, yemeğini yer, hediyeleri
kabul ederdi. İbrahim Ne-hâî ve diğer Küfe uleması,
takva sahibi Hasan Basri ve diğer Basra uleması, Ebu Seleme b. Abdurrahman, Eban b. Osman, Said b. Müseyyeb'den başka Medine'deki yedi fukaha,
bunların hepsi sultanın hediyelerini alırlardı, îbn Şihab, hediyeleri en çok kabul edenlerdendi, onun geçiminin
çoğu bu yoldandı; Ebû Zinâd'da
böyleydi. İmam Malik, Ebu Yusuf Şafii ve diğer Hicaz
ve Irak fukahasi, sultanların, emirlerin atıyelerini, armağanlarını kabul ederlerdi. Zühd ve takva sahibi olan Süfyan
Servi şöyle derdi: Sul-tanın atıyesi
bana, kardeşlerin verdiğinden daha sevimlidir. Çünkü kardeşler başa kakar,
sultan ise başa kakmaz. Ulema ve fuzeladan bunların
benzerleri çoktur. Bazıları bunları bir araya toplamıştır. Endülüs fakihi ve alimi Ahmed b. Halid bu konuda bir kitap yazmıştır. Onu buna sevkeden şey, Abdurrahman
Nasır'dan hediye alıyor diye memleket halkının onu ayıplaması olmuştur. Abdurrahman onu Kurtuba'ya
getirip yerleştirdi, onu kendisine yaklaştırıp ona yiyecek, yemek verdi, in'am ve ihsanda bulundu, Bey-tülmalden
hisse ayırdı... Eğer şüpheli şeyler karışdıysa bundan mesul olan sultandır. Nasıl ki Abdullah
b. Mes'ud şöyle demiştir: Sana afiyet olsun, vebali
onadır; haramliaynihi olduğunu bilmedikçe bu
böyledir. İbn Mes'ud'un bu
sözünde ulema ittifak etmiştir. Gasb, çalma ve
haksızlıkla alınan aynen haram şeylerin yasak olduğu şüphesizdir, bunları
yiyen ve alan kimsenin adaleti düşer ancak Medine'de Said
b. Müseyyeb ve Basra'da Muhammed b. Sirin'den başka tabiin ulemasından sultandan hediye almaktan
çekinen kimse bilmiyorum. Bu ikisi zühd ve takvada
örnektir. Ahmed b. Hanbel
de onların yolunu tuttu, diğer zahidlerde böyledir.
Allah cümlesinden razı olsun. Dünyada zühd ve takva
adına mubah kıldığı şeyi haram etmesi caiz olmaz.
Zamanımızın
insanlarının şaşılacak hallerinden biri de şudur: Onlar haramları işliyorlar,
şüpheli şeyleri ayıplıyorlar. Bana göre bu, neye benzer bilir misiniz? Abdullah
b. Ömer'e bir grup:
İhramlı iken keneyi
öldürmeyi sordular. Bunu soranlara:
- "Siz
kimlersiniz?" dedi. Onlar da:
- "Küfe halkmdanız" dediler. Bunun üzerine gökleri titreten şu
sözleri söyledi:
- "Sizler (yani Kûfeliler)
Hz. Peygamber'in sevgili kızı Fâtıma'nın
ciğerparesi Hüseyin'i Kerbelâ'da kıtır kıtır kesersiniz, gelmişsiniz bana kene öldürmeyi
soruyorsunuz?..."
İbn Ömer, Hz. Peygamber'den
rivayet eder; demiştir ki: "İstemeden sana verileni al,
yiyebilirsin." Ebû Said
el-Hudrî ve Câbir b.
Abdullah da Hz. Peygamber'den ayni mânada hadis
rivayet ettiler, onun rivayetinde şöyle denilmektedir:
"O bir rızıktır. Allah onu sana nasip etmiştir." Bazı
rivayetlerde şu da var: "Allah'ın sana verdiği rızkı reddetme."
Bunların hepsi ulemanın ittifak ettiklerine dayanır. Doğru olan budur. Bir
şeyin aynen haram olduğunu bilen kimseye o helal olmaz."[13]
Uzunluğuna bakmaksızın
bu sözleri naklettik. Çünkü bunlar, İbn
Hazm’ın yaşadığı çağda insanların ulemaya ne gözle baktığı
hakkında bir rk'r vermekte, ulemanın, sultanın
malından alma konusundaki ihtilafını
- termektedir.
İnsanların bazıları, İbn Hazm'ın
dostu İbn Abdülber'in deri'kleri gibi, haramı yutarlar, sonra ulemayı şüpheli ve
hatta mubah olan
evlerden dolayı
ayıplarlar. Asilerin hali ekseriya böyledir. Vicdanlarını avutarak kendi
günahlarını örtmek için, temiz insanları lekeleyerek onları ayıplarlar
utanmadan bunu yaparlar. Ulemaya gelince, bir kısmı son derece takva sahibi
olunca kendini mubah olan şeyden bile mahrum eder, şüphelilerden sakınır. Böyleleri, halifelerden armağan alan hicret yurdu imamı hadis
alimi Malik gibi değil de valilerin hediyelerim almayı haram sayan Ahmed b. Hanbel gibi hareket
ederler, onun yolunu seçerler.
İbn Hazm, bu iki taraftan da
değildir. Çünkü o, sultanın tek malına muhtaç değil. Almadı, onu haram
saydığından değil, ihtiyacı yok, onun için almadı. Onun kendini yüksekte görüp
kimseye boyun eğmemesi, emir ile birlikte ulemanın da kinini uyandırdı.
Gerçekten cenab-ı Hak, İbn Hazm'a Öyle vakarlı bir kalb
vermiş ki, bütün küçüklüklerden, aşağılıklardan uzak kalırdı. Kendine yetecek
kadar, hatta fazlasıyla malı vardı. Yoksulluk ihtiyacı onu kavurmadı, iradesi
kuvvetliydi, hakkı söylerdi, kimseye minneti yoktu. Serbest fikirliydi,
başkalarının dediklerine bakmadan ve bir mezhebe saplanmadan Kur'an'ı ve hadisleri doğrudan düşünür, incelerdi.
ibn Hazm, insanlar arasında
kimseye, muhtaç olmadan varlıklı yaşadı. Varlığına rağmen hayatın zevkini
süremedi. Hapse girmenin, sürgünün, gurbetin acısını çekti, insanlardan ezâ
gördü. O, eğlenceyi seven bir adamdı diyemeyiz. O, malını kara gün için
tutardı veya dostlarına yardım ederdi. Malıyla şerefini korudu, onu zevk ve
safa, şehvet vasıtası yapmadı. Mevkii sarsıldı, malının çoğu elden çıktı, o
aldırmadı. Çünkü biliyorduki, mal göçen bir gölge,
geçen bir yıl gibidir. Baki kalan ve hayırlı olan ahirettir.
°nun için eğlenceye değil, Allah'ın indinde hayırlı
olana yöneldi. Kendini ilme verdi, böylece altm kürsilerin hakkını ödedi. Allah'a şükreden bir zengindi.
Allah'ın nimetlerine nankörlük eden zevk ve safa düşkünü değildi.
ak, Kurtuba'daki konuklarına nasıl anlatır:
n ı rtuba'dan gelen biri diyor ki: Kurtuba'nm
Batı semtindeki bizim ha-görmüş. Etrafları, saçakları dökülmüş, üstleri
silinmiş, bakımsızlık ni al e mi§> ma'mur iken şimdi ıssız çöle dönmüş, yabani kırlar hali-Wıc "vr° güze^kten sonra harabe haline gelmiş, emniyetten sonra kor-nu ye d°nnıüş, kurt yuvası gulyabani yeri olmuş, cinler, periler
oy-
mus ' anlar gibi adamlardan sonra şimdi
yırtıcı hayvanlar ini ol-zlı mıhrablar,
o süslü saraylar ki, güneş gibi parlaktılar, güzel görünüşleri bakanların
gamını, kederini dağıtırdı, şimdi ıssız ve harabe halinde dünyanın fani
olduğunu haykırıyor, insanların akıbetini gösteriyor. Ayakta gördüklerinin
sonu ne olduğunu haber veriyor. Uzun süre ayrılmak istemediğinden o yerleri
şimdi görmek istemezsin."[14]
Gördüğün gibi o,
yoksulluk ıvkmedi, fakat biraz mahrum kalmanın
elemini tattı. Bu mahrumiyetten sonra yasak şeyler peşinde sürüklenmedi,
arzularına uymadı, elinde kalanla yetindi, kanaat sahibiydi. Büyük bir âlim
olan İbn Hazm'a Cenab-ı Hak, hem zenginlik, hem de fakirlik nimetlerini
verdi diyebiliriz. Zenginlik sayesinde şerefli bir hayat yaşadı, başkalarının atıyesini alıp mihnet altına girmedi. Şerefini korudu.
Elindeki-ler gidip bazı mallarından mahrum kalınca da
sabır zevkini tattı, dünyanın ne olduğunu anladı.
İşte yaşadığı müddetçe
bu büyük âlim böyle yaşadı: Zulümle mücadele etti, taş gibi donmuş cehaletle
boğuştu, bunların yanısıra nefsin arzularına,
hayatın eğlencelerine yan çizip dürüst ve şerefle yaşadı. Kader en sonunda
ücra bir köye sürükledi. Atalardan kalma çiftlikte huzur aradı. Nefsine ve
insanlara karşı mücadelede muzaffer olarak orada aradığını buldu. O, sonunda
456 yılı Şaban ayının 28'inde ruhunu Hakk'a teslim
ederek ebedi istirahata çekildi. Ruhu şâd, makamı cennet olsun.
[1] İbn Hazm,
Tavku'l-Hamame, s. 118
[2] Aynı kaynak, s. 112
[3] Nefhud-Tıp , c. IV, s. 44, Rüfâî, Tab'ı
[4] Aynı kaynak, c. IV, s. 50
[5] ibn Hazm,
Taukul-Hamâme, s. 154,
Kahire Tab'ı
[6] Aynı kaynak, s, 46
[7] Nefhu't-Tıb,
c. VI, s. 176, Rüfâî Tab'ı
[8] Ahheri Mağrib,
s. 96, Neccariye Tab'ı
[9] Nukatul-Arus,
s. 83, Dr. Şevki Dayf incelemesiyle basıldı.
[10] Yakut, Mücemu'l-Üdeba, c.
XII, s. 248, Rüfâî basılışı
[11] Aynı kaynak, s. 240
[12] Yakut, Mu'cemü'l'Üdeba, c.
XII, s. 240
[13] Makkari, Neflıu't-Tıb, c. II, Ezher baskısı
[14] İbn Hazm
Tavku’l-Hamame s.94,Kahire
baskısı